{"url": "https://www.canlibilimi.com/20lik-dis-cekimi-sonrasi-yorumlar/", "text": "20'lik diş ya da sağ olgunlaşmamış diş, genellikle alt çenenin arkalarında yer alan dişlerdir. İsmi, işlevinin genellikle 20 yaşına kadar sürmesinden gelmektedir. Dişin işlevi, düzgün bir çiğneme işlevini sağlamak ve çiğnemek için ihtiyaç duyulan ek yapısal destek sağlamak olup, sağlığını korumada büyük bir rol oynamaktadır. 20'lik diş, diğer dişlere göre daha geç çıkma eğiliminde ve yer yetersizliği olduğu için, genellikle diğer dişlerle çapraz bir şekilde yer alabilirler. Bu, dişin düzgün işlevini yerine getirmek için gereken alana sahip olmadığı anlamına gelebilir. Bu nedenle, 20'lik dişi çektirmek, dişlerdeki diğer sorunlar da dahil olmak üzere, diş sağlığı açısından çok önemlidir. 20'lik dişin çekilmesi için, genellikle lokal anestezi ve çekim prosedürü uygulanır. Çekimden sonra, diş çürükleri veya başka sorunlar varsa, tedavi edilmelidir. Diş çekimi sonrası, diş etleri, diş etleri ile dişler arasındaki uyumu sağlamak için genellikle bir diş teli kullanılarak dişlere geçici yapıştırılabilir. 20'lik dişlerin çekilmesi, diş sağlığı için çok önemlidir. Bu nedenle, herhangi bir ağrı, şişlik, kanama veya başka sorunlar duyarsanız, diş doktorunuzla iletişime geçmelisiniz. Diş çekimi sonrası, bazı kişilerde 24 saati aşan ağrı, diş etinde kanama, diş etinde şişlik, diş etinde iltihap veya diş etinde hassasiyet yaşayabilir. Ancak, bu semptomlar çoğu zaman geçicidir ve normal bir iyileşme süreci üzerinde kabul edilir. 20'lik diş çekiminden sonra, diş etlerinin doğru şekilde iyileşmesine yardımcı olmak için bazı bakım önlemleri almak gerekebilir. Örneğin, bir buz kompresi uygulamak veya diş etlerini temizlemek için bir diş ipi kullanmak, diş etleri ağrısını hafifletebilir. Bunun dışında, bazı ağrı kesiciler de ağrı ve iltihap için yardımcı olabilir. Ayrıca, diş çekiminden sonra, o bölgeyi koruma için bir diş teli kullanmak gerekebilir. Bu, diş etlerinde iltihap veya kanama riskini azaltabilir. Son olarak, diş çekimi sonrası, dişlerinizin düzenli olarak temizlenmesi açısından çok önemlidir. Bu nedenle, diş ipi veya diğer diş bakımı araçlarını kullanmak, diş sağlığı için son derece önemlidir. 20'lik diş çekimi sonrası bir çok kişinin farklı şikayetleri olabiliyor. Örneğin; diş çekimi sonrası ağrı geçmiyor, kanama durmuyor, çenemi tam açamıyorum, yutkunma zorluğu çekiyorum, sinir zedelenmesi oldu gibi bir çok farklı şikayet oluşabiliyor. Diş çekimi sonrası gelişen durumlar kişinin dişinin durumuna, çekim işleminin yapılış şekline veya çeken hekimin profesyonelliğine göre farklılıklar gösterebiliyor. Eğer dişinizin durumu çok kötü değilse ve işinde iyi bir diş hekimi tarafından çekilir ise ağrı ve benzeri tüm sonuçlar kısa sürede son bulacaktır. Bu süre genelde 24 saate yakın bir zaman almaktadır. Bu yazıda belirtilen durumların tamamı bilgilendirme amaçlıdır. Diş çekimi sonrası yaşadığınız sorunlar ile ilgili bir diş hekimine görünmenizi önemle tavsiye ederiz."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/adale-romatizmasi-nedir-belirtileri-ve-tedavisi/", "text": "Adale romatizması, kaslarda, eklemlerde, tendonlarda ve kemiklerde iltihaplı bir hastalık durumudur. Belirtileri genellikle eklemlerde ağrı, şişlik, hareket kısıtlılığı, eklemlerde sertlik ve kaslarda halsizlik, yorgunluk, kas krampları ve spastik olabilir. - Kas ağrısı, kas güçsüzlüğü veya kas krampları - Eklem ve tendonlarda ağrı veya sertlik - Eklemlerde ağrı, şişlik, ısı artışı veya hareket kısıtlılığı - Sırt ve bel ağrısı - Boyunda ağrı ve halsizlik - Dikkat ve hafızada güçsüzlük. Tedavisi genellikle ağrı kesiciler, anti-enflamatuar ilaçlar, botoks enjeksiyonları, fizik tedavi, egzersizler, masaj, akupuntur, diyete kontrol, hayat tarzı değişikliği gibi yöntemler ile sağlanabilir. Bazı bitkisel yöntemler ağrı kesiciler ve anti-enflamatuar ilaçlarla birlikte kullanılabilir. Bu yöntemlere örnekler arasında kurkumin, zencefil, karabiber, hardal tohumu, melisa, zihni açan bitkiler, ekinezya, biberiye, nane, tarçın, zeytin yağı ve fesleğen sayılabilir."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/adenit-nedir-adenit-belirtileri-ve-tedavisi/", "text": "Adenit, yüz, boyun, koltuk altı ve lenf bezleri gibi çeşitli alanlarda lenf bezlerinin iltihaplı şişmesidir. Lenf bezleri, vücudun enfeksiyondan korunmasını sağlar ve vücuttaki sıvıları filtreler. Adenit genellikle viral enfeksiyonlar, bakteri enfeksiyonları veya parazit enfeksiyonları kaynaklıdir. Adenit'in belirtileri arasında lenf bezlerindeki şişlik, ağrı, hassasiyet, ısı artışı ve hareket kısıtlılığı yer alir. Tedavisi genellikle anti-enflamatuar ilaçlarla, istirahat, buz kompresi, C vitamini takviye ve egzersiz ile yapılır. Adenit, lenf bezleri gibi various alanlarda iltihaplı bir şişmedir. Lenf bezleri, vücuttaki sıvıları filtreleyen ve hastalıktan koruyan bir immün sistemin parçalarıdır. Adenit, en sık yüz, boyun, kasık, koltuk altı veya lenf bezlerinde görülür. Lenf bezlerinde şişme, ağrı, hassasiyet, ısı artışına neden olabilir. Adenit genellikle viral enfeksiyonlar, bakteri enfeksiyonları veya parazit enfeksiyonları kaynaklıdır ve tedavisinde anti-enflamatuar ilaçlar, istirahat, buz kompresi, C vitamini takviye ve egzersiz kullanılır. Adenit, yüz, boyun, kasık, koltuk altı veya lenf bezleri gibi kullanılan various alanlardaki lenf bezlerinde iltihaplı bir şişmedir. Lenf bezleri, vücuttaki sıvıları filtreleyen ve hastalıktan koruyan bir immün sistemin parçalarıdır. Adenit genellikle viral enfeksiyonlar, bakteri enfeksiyonları veya parazit enfeksiyonları kaynaklıdır ve tedavisinde anti-enflamatuar ilaçlar, istirahat, buz kompresi, C vitamini takviye ve egzersiz kullanılır."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/agiz-yaralarinin-belirtileri-tedavisi-ve-ozellikleri/", "text": "Ağız yaraları, ağız içindeki herhangi bir dokunun hasar gördüğü bir durumdur. Ağız yaraları genellikle acı verir ve yutmayı, çiğnemeyi, konuşmayı ve nefes almayı zorlaştırabilir. Ağız yaralarının çok sayıda nedeni vardır. Bunlar arasında enfeksiyonlar, alerjiler, diş travmaları, diş çürüğü, gıda hassasiyeti ve kronik ağız hastalıkları yer alır. Ağız yaralarının belirtileri arasında ağız içinde ağrı, kızarıklık, iltihaplanma, kanama, yanma hissi, eklem enflamasyonu, boğaz rahatsızlığı, yutkunma zorluğu yer alır. Ağız yaracağı genellikle acı verir ve yutmayı, çiğnemeyi, konuşmayı ve nefes almayı zorlaştırır. Ağız yaralarının tedavi yöntemleri çok sayıda değişebilir. Bunlar arasında anti-enflamatuar ilaçlar, diş çürüklerinin tedavi edilmesi, beslenme değişiklikleri, diş sağlığının iyileştirilmesi yer alır. Ağız yaralarının tedavisi genellikle bir uzmanın gözetimi altında yapılır. Ağız yaralarının tedavi yöntemleri çok sayıda değibilir. Bunlar arasında anti-enflamatuar ilaçlar, diş çürüklerinin tedavi edilmesi, beslenme değişiklikleri, diş sağlığının iyileştirilmesi yer alır. Ağız yaralarının tedavisi genellikle bir uzmanın gözetimi altında yapılır. Anti-enflamatuar ilaçlar ağız yaralarının belirtilerini azaltarak ağrı, kızarıklık, iltihaplanma ve eklem enflamasyonunu azaltır. Diş çürüklerinin tedavi edilmesi de ağız yaralarına neden olabilir. Diş çürükleri, dişlerin Mine Tabakasının dağılmasıdır. Diş çürüklerinin tedavisi genellikle bir diş hekiminin gözetiminde yapılır. Tedavi yöntemleri arasında diş çürüklerinin temizlenmesi, diş dolgularının uygulanması ve diş kaplamalarının eklenmesi yer alır. Beslenme değişiklikleri de ağız yaralarına neden olabilir. Bazı gıdalar ağız içinde kızarıklığa, iltihaplanmadan ya da kanamaya neden olabilir. Bu gıdalar arasında çikolata, çay, alkol, asitli içecekler, kola, turşu ve limon gibi yiyecekler yer alır. Ağız sağlığının iyileştirilmesi de ağız yaralarının tedavisinde önemlidir. Diş fırçalama, ağız gargarası kullanımı, diş ipi kullanımı ve periyodik diş muayenelerinin uygulanması da ağız yaralarının önlenmesinde önemlidir."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/aids-edinilmis-bagisiklik-yetmezligi-sendromu-belirtileri-ve-tedavi-yontemleri-nelerdir/", "text": "AIDS , HIV virüsünün neden olduğu bir hastalıktır. AIDS'in belirtileri, HIV virüsünün vücuda girdikten sonra enfekte olduğu kişinin bağışıklık sistemi üzerindeki etkisiyle ortaya çıkar. - Yorgunluk, halsizlik ve kas ağrıları - Vücutta lenf bezleri şişmesi - Ağızda, yutakta veya cinsel organlarda beyaz lekeler veya ülserler - Çok sık görülen veya uzun süreli ishal - Ateş ve gece terlemeleri - Ciltte lekeler veya döküntüler - İştah kaybı ve kilo kaybı - Kronik enfeksiyonlar, özellikle akciğer enfeksiyonları AIDS tedavisi, antiretroviral ilaçları kullanarak HIV enfeksiyonunun kontrol altına alınmasını içerir. ARV tedavisi, HIV'in vücuttaki miktarını azaltarak, bağışıklık sistemini güçlendirmeye yardımcı olur ve böylece AIDS'in ortaya çıkmasını engeller. AIDS ile yaşayan kişilerin tedavisi, belirtileri ve komplikasyonları kontrol altında tutmak için diğer ilaçlar ve tedaviler de gerektirebilir. Bu nedenle, HIV enfeksiyonunun erken teşhisi ve ARV tedavisine erken başlanması önemlidir. Ayrıca, HIV ve AIDS'in önlenmesi için korunma yöntemleri, özellikle cinsel temas sırasında kullanılan prezervatifler gibi önemlidir."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/akciger-kanseri-belirtileri-ve-tedavisi/", "text": "Akciğer kanseri, akciğerlerde başlayan kanserlerdir. Akciğer kanseri genellikle solunum yoluna daha yakın olan alt göğüste başlar, ancak zamanla bütün akciğere yayılabilir. En yaygın belirtileri öksürük , göğüs ağrısı, nefes darlığı, yorgunluk ve kilo kaybıdır. Akciğer kanserinin en yaygın iki tipi Small Cell Lung Cancer ve Non-Small Cell Lung Cancer olarak bilinir. SCLC daha hızlı yayılır ama daha tedaviye yanıt verir, NSCLC daha yavaş yayılır ama daha dirençlidir. Akciğer kanseri için risk faktörleri arasında sigara içmek ve pasif olarak sigara dumanına maruz kalmak bulunur. Önemli diğer faktörler arasında hava kirliliği, asbest maruziyeti, radon gazına maruz kalmak, hava yolu enfeksiyonları, genetik geçiş risk faktörüdür. Akciğer kanseri teşhisin koyulması testler, röntgen, tomografi, bronkoskopi gibi uzman tıbbi muayene ile sağlanır. Tedavisi genellikle, cerrahi, ışın tedavisi, kemoterapi ve immünoterapi ile belirlenir. Sonuç olarak, Akciğer kanseri çok ciddi bir hastalıktır ve en yaygın ölüm nedenlerinden biridir. Bu sebepten, sigara içmemek, hava kirliliği ve radon gazına maruz kalmaktan kaçınmak gibi önlemler alınarak riski azaltılabilir. - Öksürük - Nefes darlığı - Göğüs ağrısı - Balgamlı öksürük - Ses kısıklığı - Yorgunluk - Kilo kaybı - İştahsızlık - Göğüs ağrısı veya daralma gibi ağrılar - Sırt ağrısı ve kemik ağrısı - Tedavi yöntemleri arasında cerrahi, radyasyon tedavisi, kemoterapi, hedefe yönelik tedaviler, immünoterapi ve destekleyici tedaviler bulunur. Tedavi yöntemleri, kanserin türüne, evresine ve hastanın sağlık durumuna bağlı olarak değişebilir. - Akciğer kanseri için en yaygın tedaviler arasında, cerrahi tedavi, radyasyon tedavisi ve kemoterapi bulunur. Cerrahi tedavi, kanserin büyüklüğüne ve konumuna göre cerrahi bir prolamasyon veya bir ameliyatla yapılabilmektedir. - Radyasyon tedavisi, Akciğer kanseri için kullanılan tedavilerin arasında en sık kullanılanlardan biridir. Tedavide yüksek enerjili ışınlar kullanılır ve bu ışınlar, tümörü azaltarak küçültmek, ağrı ve semptomları hafifletmek için kullanılır. - Kemoterapi, ilaçlar kullanılarak kanser hücrelerinin büyümeleri ve çoğalmasının durdurulması veya yavaşlatılması için kullanılır. Akciğer kanseri için en sık kullanılan kemoterapi ilaçları; cisplatin, vinorelbine, gemcitabine, paclitaxel gibi ilaçlardır. - Hedefe yönelik tedaviler, kanser hücrelerinin büyümesi ve çoğalmasına neden olan belirli mutasyonlar veya reseptörler üzerine yoğunlaşır. Hedefe yönelik tedaviler, kemoterapi ve radyasyon tedavileri ile beraber veya yalnız olarak kullanılabilir. - Immünoterapi, hastanın kendi bağışıklık sistemini güçlendirerek kanser hücrelerine saldırabilmesini sağlar. Bu, özellikle cerrahi tedavi sonrasında immün sisteminde oluşan zayıflamayı telafi etmek ve ilaç tedavilerinin oluşturduğu yan etkileri azaltmak için kullanılır."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/akdeniz-atesi-hastaligi-tedavisi-ve-belirtileri/", "text": "Akdeniz ateşi hastalığı , bir akut ve tekrarlayan inflamatuar hastalıktır. Bu hastalık; yüksek ateş, karın ağrısı, eklem ağrısı, boğaz ağrısı, halsizlik, baş ağrısı ve deri döküntüsü gibi belirtilerle karakterizedir. Akdeniz Ateşi hastalığı, 1977 yılında Tomac tarafından ilk kez tanımlanmıştır. Bu hastalık; Arapça faranjun al-aqrab kelimesinden gelmektedir. Bu kelime, yılan ısırığı hastalık anlamına gelir ve hastalık semptomlarını yılanın ısırığına benzetir. Akdeniz Ateşi, genellikle çocuk yaş gruplarında (8-12 yaş) görülür, ancak yetişkinlerde de ortaya çıkabilir. Bu hastalık, genetik bir hastalıktır. Ailelerin %95'inde, bu hastalığı tetikleyen MEFV gen mutasyonu vardır. Bu yüzden bu hastalık, genellikle aile içinde görülebilir. Akdeniz Ateşi hastalığı, belirtileri genellikle 12 ila 48 saat arasında devam eder. Tedavisi; istirahat, asetaminofen ya da NSAID gibi farmakolojik tedavi ile yapılır. - Yüksek ateş (38 C ya da daha yüksek) - Boğaz ağrısı - Eklem ağrısı ve iltihabı - Kas ağrısı - Vücut ağrısı - Yorgunluk - Döküntü - İshal gibi gastroenteritis semptomları - Aspirin veya NSAID ilaçlarıyla farmakolojik tedavi - Hastanın istirahati ve sıvı alımını artırmak - Antipiretik ilaçlarla ateşin düşürülmesi - Döküntü, kas ve eklem ağrılarına karşı ağrı kesiciler kullanmak - Diyet değişimleri - Tedavinin sürekliliği için doktor kontrolleri."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/akraba-evliliginin-ve-akraba-evliliginin-sakincalari/", "text": "Aynı soydan gelen bireyler arasında yapılan evliliklere akraba evliliği denir. Akraba evlilikleri kalıtsal hastalıklara neden olan zararlı alellerin bir araya gelme olasılığını artırdığından kalıtsal hastalıkların görülme olasılığı da artar. Kalıtsal hastalıkların çoğu çekinik alelle taşındığından hastalığın oluşması için alellerin bireyde homozigot halde olması gerekir. Hastalığa neden olan çekinik alel nadir görüldüğünden bu aleli taşıyan iki bireyin karşılaşıp evlenme olasılığı çok düşüktür. Akraba evliliklerinde ise hastalığa neden olan alellerin yan yana gelme olasılığı yüksektir. Bu durum çocuklarının da hastalıklı olma riskini artırır. Akraba evlilikleri genetik hastalıkların meydana gelme olasılığını artırır ve ciddiye alınması gereken bir durumdur. 2016 yılı TUİK istatistiklerine göre Türkiye'de akraba evliliği oranı %23,2'dir. Otozomlarda çekinik bir alelle taşınan hastalık için taşıyıcı anne ve taşıyıcı babanın evliliğinden doğacak çocuklarda hastalık oluşma olasılıkları ¼ hasta, 2/4 taşıyıcı, ¼ sağlıklı şeklindedir. Akraba evliliklerinde kulak, göz, şeker ve orak hücre anemisi hastalığı; kan hastalıkları, zeka geriliği gibi rahatsızlıklara sık rastlanmaktadır. Akraba evliliğine bağlı olarak ortaya çıkabilecek kalıtsal hastalıklarla ilgili alınabilecek önlemlerin başında toplumdaki bireylerin bu konuda bilinçlendirilmesi gelmektedir. Ayrıca anne ve baba adayları genetik testler yaptırarak oluşabilecek riskler konusunda bilgi sahibi olmalıdır."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/aktif-tasima-nedir-cesitleri-ve-ozellikleri-nelerdir-2/", "text": "Hücrelerin sitoplazmalarının madde derişimi çoğunlukla dış ortamın madde derişiminden farklıdır. Canlılar bu farkı korumak amacıyla aktif taşıma yapmalıdır. Zardan geçebilecek büyüklükteki maddelerin az yoğun oldukları ortamdan çok yoğun oldukları ortama geçişi aktif taşımayla olur. Bu taşıma şeklinde enerji molekülü olarak ATP kullanılır. Taşıyıcı proteinler ve enzimler görev alır. Sadece canlı olan hücrelerde gerçekleşebilir. Hücre, aktif taşıma ile madde alabilir veya aktif taşıma ile madde atabilir. Yani taşıma çift yönlü olabilir. Örneğin, hayvan hücrelerinin zarlarında sodyum ve potasyum değiş tokuşu yapan sodyum-potasyum pompası, aktif taşıma yaparak çalışır. Bu sistemde sodyum ve potasyum iyonları, derişimlerinin az olduğu ortamdan çok olduğu ortama doğru ters yönde taşınır. Her taşınma döngüsünde taşıyıcı protein iki farklı şekil arasında gidip gelir. Her döngüde hücre içine taşınan iki adet potasyum iyonuna karşılık hücre dışına üç tane sodyum aktarılır. Taşıyıcı proteine fosforilasyonla ATP'den fosfat bağlanması, proteinin şekil değişikliği için gerekli enerjiyi sağlar."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/akut-bobrek-iltihabi-nedir-belirtileri-nelerdir/", "text": "Akut böbrek iltihabı, ani bir şekilde gelişen ve böbrek doku hasarına neden olabilen bir hastalıktır. Bu hastalık, böbreklere zarar veren enfeksiyon veya diğer faktörler nedeniyle ortaya çıkabilir. Bu makalede, akut böbrek iltihabının ne olduğuna, belirtilere, teşhislerine, tedavilerine, komplikasyonlarına ve önlenmesi için bazı önerilere değineceğiz. Akut böbrek iltihabı, şiddetli bel ağrısı ve ateşi de içeren hızlı gelişen bir böbrek enfeksiyonudur. Diğer semptomların arasında idrarda kanama, ağrı veya yanma, hızlı kalp atışı, bulantı, kusma ve ateş sayılabilir. Bu hastalık, hem çocukları hem de yetişkinleri etkileyebilir, ancak genellikle 50 yaşın altındaki yetişkinlerde görülür. Akut böbrek iltihabı böbreklerin içini ve çevresini etkileyebilir. Akut böbrek iltihabının birkaç neden bulunmaktadır. En yaygın neden iltihabi bir enfeksiyondur. Bu enfeksiyondan sorumlu bakteriler arasında en yaygınları E. coli, Klebsiella, Proteus, Enterobacter, Staphylococcus, Streptococcus, ve Staphylococcus aureus'dir. Ancak, akut böbrek iltihabı ayrıca kulak enfeksiyonu veya diğer enfeksiyondan kaynaklanabilir. - Bel ağrısı ya da kas gerginliği, adette olduğu gibi karnın alt tarafında, adette olduğu gibi sol tarafta ya da her iki tarafında olabilir. - İdrarda kanama olabilir. - İdrarda ağrı ya da yanma olabilir. - Ateş olabilir. - Hızlı kalp atışı olabilir. - Bulantı ve kusma olabilir. Akut böbrek iltihabının teşhis süreci, hastanın semptomlarına, geçmiş tıbbi öyküsüne, ve yapılan tıbbi testlerin sonuçlarına göre değişebilir. Tıbbi testlere idrar analizi, idrarda bakteriler, kan testi, idrar kültür testi, ve bir röntgen veya görüntüleme testi dahildir. Akut böbrek iltihabı, idrar kültürü test sonuçlarına göre tanı konur. Bu test, idrar örneğinde bakterilerin varlığını tespit eder ve bakterinin tipini belirler. İdrarda yüksek bir WBC sayısına sahip olmak da akut böbrek iltihabının bir belirti olabilir. Ancak, bu hastalık bazen başka bir hastalığın bir sonucu olarak ortaya çıkabilir. Örneğin, karaciğer hastalığı, diyabet, hipertansiyon, ve kalp hastalıkları gibi diğer durumlar da akut böbrek iltihabına neden olabilir. Bu nedenle, doktorunuz, akut böbrek iltihabı teşhisi için çeşitli testlerin sonuçlarına bakması gerekir. Akut böbrek iltihabı, genellikle antibiyotikler kullanılarak tedavi edilir. Bu antibiyotikler, hastaya ağızdan alınabilir, damar içine verilebilir ya da idrar üreteci içine yerleştirilebilir. Damar içine veya idrar üreteci içine verilen antibiyotiklerin daha etkili olabilmesi için genellikle hastanın tıbbi gözetim altında olması gerekir. - İdrarı artırmak için yeterli sıvı alımı - Bel ağrısı veya kas gerginliği için ağrı kesiciler - Ateşin düşürülmesi için ateş düşürücü ilaçların alımı - Antihistaminikler veya antiemetics gibi bulantı ve kusma için ilaçların alınması - Böbrek yetmezliği: En sık komplikasyon böbrek yetmezliğidir. Akut böbrek iltihabı, böbrek yetmezliğine neden olabilir. - Sepsis : Bu, enfeksiyondan kaynaklanan ciddi komplikasyonlardır ve hayatını tehlikeye atabilir. - Prostatitis : Bu, idrar yollarından gelebilen bir enfeksiyondur. - Biliyer tıkanıklık : Bu, karaciğer ve safra yollarındaki tıkanıklık ile sonuçlanabilir. Akut böbrek iltihabı, tedavi edilmezse, ciddi komplikasyonlara veya hatta ölüme neden olabilir. Bu nedenle, akut böbrek iltihabı belirtileri ortaya çıktığında, hızla tıbbi yardım almak önemlidir."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/akut-bronsit-hastaligi-belirtileri-ve-tedavisi/", "text": "Akut Bronşit hastalığı; akciğerlerin büyük havalanlarının iltihaplanması ve daralması sonucu, öksürük, balgam, nefes darlığı, göğüs ağrısı gibi semptomların bulunduğu bir solunum yolğu hastalığıdır. Akut Bronşit, viral enfeksiyonlar, bakteriyel enfeksiyonlar veya alerjik reaksiyonlar gibi birçok sebepten kaynaklanabilir. En yaygın semptomlar öksürük, boğaz ağrısı, boğaz kaşıntısı, balgam ve nefes darlığıdır. Akut Bronşit, tipik olarak birkaç gün veya hafta sürebilir. Akut Bronşit'in en yaygın semptomları, öksürük, boğaz ağrısı, boğaz kaşıntısı, balgam ve nefes darlığıdır. Ayrıca diğer semptomlar arasında baş ağrısı, gözlerde kızarıklık, yorgunluk, düzensiz nefes alıp vermek, ateşte yükselme ve kas ağrıları yer alabilir. Bazı durumlarda, semptomlar daha da ağırlaşabilir ve nefes alıp vermekte zorlanma, boyunda şişkinlik, halsizlik ve ateş gibi semptomlar da olabilir. Akut Bronşit'in sebepleri, genellikle solunum yolu enfeksiyonları, alerjik reaksiyonlar ve diğer tıbbi koşullardır. Virüsler, Akut Bronşit'in en yaygın nedenleri arasındadır ve çoğu kez soğuk algınlığı veya grip gibi hafif enfeksiyonlara dönüşür. Akut Bronşit, ayrıca bakteriyel enfeksiyonlardan, alerjik tepkilerden, hava kirliliğinden, sigara dumanından ve diğer tıbbi koşullardan da kaynaklanabilir. Akut Bronşit'in tedavisi genellikle semptomlar üzerinedir ve çoğu kez istirahat, bol sıvı tüketimi, balgam sökücü ilaçlar, ağrı kesiciler, antienflamatuvar ilaçlar ve solunum yolu genzinizi temiz tutmak için bir nemlendirici veya solunum cihazı gibi tedavi yöntemleri içerir. Tedavi ve izlenim: Tedavi, semptomlar üzerine kurulur ve genellikle istirahat, bol sıvı tüketimi, solunum yolu temizleme teknikleri ve ilaç uygulamalarını içerir. Akut Bronşit, birkaç gün veya hafta içinde kendiliğinden geçer, ancak bazı durumlarda daha uzun durumlarda devam edebilir. - Sigara içmemek ve sigara dumanından uzak durmak. - Bol sıvı tüketmek, özellikle su. - Öksürük veya boğaz ağrısı hissediyorsanız, elinizi yüzünüze sürmemek. - Elinizi düzenli olarak yıkamak. - Kalabalık yerlerde uzun süre kalmamak ve diğer insanların öksürdüğü veya öksürdüğü noktalara dokunmamak. - Öksürüp aksırdığınızda peçetinizi kullanmak veya dirsek içini kullanmak. Akut Bronşit'in komplikasyonları, genellikle uzun süre devam eden ve tekrarlanan enfeksiyonu veya bronşit nöbetlerini içerebilir. Ayrıca, akciğer enfeksiyonu, akut bronşit veya astıma dönüşme riski de olabilir. Akut Bronşit'in teşhisi, genellikle hastanın semptomları, tıbbi geçmişleri ve bazı testler üzerine kurulur. Bu testler arasında solunum yolu testleri, kan testleri, röntgen ya da diğer görüntüleme testleri olabilir. Sonuç olarak, Akut Bronşit bir solunum yol hastalığıdır ve en yaygın semptomları öksürük, boğaz ağrısı, balgam ve nefes darlığıdır. Akut Bronşit, viral enfeksiyonlar, bakteriyel enfeksiyonlar ve alerjik reaksiyonlar gibi birçok sebepten kaynaklanabilir. Tedavi, semptomlar üzerinedir ve daha çok istirahat, bol sıvı tüketimi, solunum yolu temizleme teknikleri ve ilaç uygulamalarını içerir. Akut Bronşit'in komplikasyonları genellikle uzun süre devam eden ve tekrarlanan enfeksiyonu veya bronşit nöbetleri içerir. Akut Bronşit, teşhisi solunum yolu testleri, kan testleri, röntgen ve diğer görüntüleme testleriyle konulur. Tedavi, semptomlar üzerinedir ve genellikle istirahat, bol sıvı tüketimi, solunum yolu temizleme teknikleri ve ilaç uygulamalarını içerir."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/albuminuri-nedir-albuminuri-hastaligi-hakkinda-detayli-bilgi/", "text": "Albüminüri, idrar yollarında Albumin adlı bir proteinin bulunması ve idrarın Albümin varlığıyla tanımlanan bir idrar yolu hastalığıdır. Albüminüri'nin en yaygın semptomları, idrar yaparken ağrı ve sık idrar yapma gereksinimi olabilir. Bu hastalık genellikle, idrar yolu enfeksiyonları, böbrek yetmezliği, diyabet, gut ve bazı ilaçların kullanımı gibi diğer sorunlar ile bağlantılıdır. Albüminüri'nin teşhisi, genellikle idrar tahlili ile konulur ve bu tahlil, Albümin'in ne kadar olduğunun test edilmesini içerir. Albüminüri ayrıca, idrar yolunda enfeksiyonlara neden olan bakterilerin varlığının tespiti için idrar kültürü yoluyla da teşhis edilabilir. Albüminüri'nin tedavisi, birincil nedenleri tedaviden geçer. Örneğin, bir enfeksiyon varsa, doğru antibiyotik veya antiviral ilaçlar kullanılır. Diyabet için tedavi için insülinler kullanılabilir. Bununla birlikte, Albüminürinin uzun vadede sorunlara yol açabileceğini unutmamalısınız. Albüminürinin neden olduğu idrar yollarının hasara neden olması, idrar kaçırma, böbrek yetmezliği ve hatta kanser riskinin artması gibi komplikasyonlara yol açabilir. Bu nedenlerden dolayı, Albüminüri'nin erken teşhis edilmesi ve tedavi edilmesi önemlidir. Tedavi edilmemesi durumunda, Albüminürinin neden olduğu komplikasyonlar ölümcül olabilir. - Böbrek yetmezliği: Albüminürinin neden olduğu idrar yollarının hasara uğraması, böbrek yetmezliğine yol açabilir. Bu da böbreklerin işlevini gerçekleştirememesine neden olabilir ve diyalize ihtiyaç duyulabilir. - İdrar kaçırma: Albüminürinin neden olduğu idrar yollarının hasara uğraması, idrar kaçırma sorununa yol açabilir. Bu, idrarın kontrolsüz bir şekilde sızması sorununa neden olur ve idrar tutma kabiliyetini sınırlayabilir. - Kanser riski: Albüminürinin neden olduğu idrar yollarının hasara uğraması, ciddi kanser riskine yol açabilir. Bu da mesane, idrar yolları veya böbreklerde kanser gelişme riskini artırabilir. - Albüminüri'nin tedavisi, birincil nedenlerin tedavisi ile başlamalıdır. Örneğin, bir enfeksiyon varsa, doğru antibiyotik veya antiviral ilaçlar kullanılır. Diyabet için tedavi için insülinler kullanılabilir. - Bununla birlikte, Albüminürinin kendisi için de tedaviler mevcuttur. Örneğin, Albüminüri'yi azaltan idrar yolu Cleanse'ler kullanılabilir. Bu Cleanse'ler, Albüminürinin uzaklaştırılmasını kolaylaştırabilir. - Albüminürinin uzun vadede neden olduğu sorunlar için de tedavi yapılabilir. Örneğin, böbrek yetmezliğinin tedavisi için diyalize ihtiyaç duyabilir. Albüminürinin neden olduğu komplikasyonların önlenmesi ve tedavisinde, doğru beslenmeye devam etmek önemlidir. Örneğin, Albüminürinin neden olduğu böbrek yetmezliği, diyet ile tedavi edilebilir. Bunun için, az yağlı besinler ve bol su tüketmeye devam edilmelidir. Diğer bir önemli nokta, Albüminürinin neden olduğu enfeksiyonlar için erken teşhis ve tedavidir. Örneğin, Albüminürinin neden olduğu idrar yolu enfeksiyonları, erken teşhis edilerek doğru antibiyotan veya antiviral ilaçlar ile tedavi edilebilir. Ayrıca, idrar yollarında Albüminürinin neden olduğu hasarı en aza indirmek için, doğru idrar yolu temizleme teknikleri kullanılabilir. Örneğin, doğru idrar yolu temizleme teknikleri ile Albüminürinin uzaklaştırılması kolaylaşabilir. Son olarak, Albüminürinin iyileşme süresi, hastalığın nedenlerine ve tedavisine göre değişebilir. Örneğin, Albüminürinin neden olduğu enfeksiyonlar hızlıca iyileşebilirken, Albüminürinin neden olduğu Böbrek yetmezliği, diyalize ihtiyaç duyabilir ve uzun bir iyileşme süresi gerektirebilir."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/alglerin-biyolojiye-ve-ekonomiye-katkilari-nelerdir/", "text": "Günümüzde yaklaşık 160 farklı alg türü, doğrudan doğruya insan gıdası olarak veya özellikle Uzak Doğu ülkelerinde işlenerek kullanılmaktadır. Örneğin Spirulina cinsine ait bazı alg türleri, kurulan alg çiftliklerinde üretilip işlendikten sonra tablet haline getirilmekte ve gıda takviyesi olarak kullanılmaktadır. Spirulina, insanların gereksinim duyduğu organik ve inorganik maddeleri yeterli miktarda içermektedir. Örneğin protein miktarı %60 civarındadır. Aynı zamanda sütten 26 kat daha fazla kalsiyum içerir. Algler, organik ve inorganik madde bakımından çok zengin olduğu için hem hayvan yemi hem de gübre olarak kullanılmaktadır. Bunun dışında alglerden elde edilen agar, alginat, karragen ve diyatome toprağı adı verilen çeşitli ürünler; birçok endüstri alanında kullanılmaktadır. Bunlardan agar, kırmızı alglerden elde edilmekte ve kolay sertleştiği için gıda endüstrisinde katkı maddesi olarak kullanılmaktadır. Ayrıca bilimsel çalışmalarda bakteri ve mantarların yetiştirildiği yapay besi yerleri de agardan yapılmaktadır. Alginatlar şeffaf olduğu için istenen her renk boya üretiminde kullanılmaktadır. Bundan başka inşaat sektöründe binaların dış cephesinin kaplanmasında, kozmetik alanında saç boyası imalatında, tarım alanında zararlılarla mücadele ilaçlarının üretiminde ve gıda sektöründe sucuk, salam, sosis gibi yiyeceklerin dışındaki zarın üretiminde önemli bir ham madde olarak kullanılmaktadır. Karragen; gıda sanayinde çikolata ve tatlıların yapımında, tekstil sanayinde yapay ipeğe sertlik vermede ve agarların kullanıldığı tüm alanlarda kullanılmaktadır. Diyatome toprağı veya diyatomit ise sucul ortamda yaşayan bazı alglerin ölerek dipte oluşturduğu tabakaya verilen isimdir. Bu alglerin hücre duvarında bol miktarda silisyum bulunduğu için diyatome toprağı da silisyum bakımından zengin ve dayanıklıdır. Bu nedenle zehirli bileşiklerin endüstriyel filtrasyonunda; geçirgenliği yok denecek kadar az olduğu için civa, kurşun, kadmiyum gibi bazı ağır metallerin ve radyoaktif maddelerin taşınmasında ve yüksek sıcaklığa çok dayanıklı olduğu için fırınların iç yüzeyinin kaplanmasında kullanılmaktadır. Algler; aynı zamanda küçük, hızlı büyüyen ve laboratuvar ortamında kolayca kültüre alınıp yetiştirilebilen canlılar olduğu için çok ideal bir araştırma materyalidir. Nitekim sil ve kamçıların yapısındaki mikrotübüllerin diziliş şekli, mRNA'nın varlığı, fotosentez için uygun olan ışık tipi ve fotosentez sonucunda oluşan ilk organik bileşiklerin neler olduğu; ilk olarak Chlorella adlı alg sayesinde keşfedilmiştir. Algler biyomonitör olarak da kullanılan organizmadır. Biyomonitör canlılar, herhangi bir ortamda meydana gelen kirlilikten ilk etkilenen ve o ortamda sayısı veya yoğunluğu ilk azalmaya başlayan türdür. Günümüzde Selenastrum capricornutum adlı alg tatlı sularda, Scenedesmus subcapitatus adlı alg de tuzlu sularda kullanılan biyomonitör türdür. Bazı alg türleri de atık suların temizlenmesinde kullanılmaktadır. Algler, hem atık sularda bulunan inorganik maddeleri uzaklaştırarak hem de fotosentez sonucunda ürettikleri oksijeni suya vererek arıtım sağlar. Oscillatoria , Gomphonema ve Ankistrodesmus bu amaçla kullanılan alg türüdür. Günümüzde algler, uzay çalışmalarında da önemli bir konuma sahiptir. Örneğin uzun süreli uçuşlarda astronotların su, oksijen ve besin gereksinimleri; uzay mekiğinde alglerle oluşturulan yaşam destek üniteleri ile karşılanmaktadır."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/alhurma-kanamali-atesi-belirtileri-ve-tedavi-yontemleri-nelerdir/", "text": "Alhurma kanamalı ateşi, bir tür viral enfeksiyondur ve Orta Doğu'da görülür. Bu enfeksiyon, Crimean-Congo kanamalı ateşi ve Ebola virüsü gibi diğer viral hemorajik ateşlerle benzer semptomlar gösterir. Alhurma kanamalı ateşi genellikle vücuda kan veya diğer vücut sıvıları yoluyla bulaşır. - Ateş - Baş ağrısı - İshal - Bulantı ve kusma - Kas ağrıları - Karın ağrısı - Kanama - Kanlı dışkı - Kanlı idrar - Burun kanaması - Kanlı kusma Alhurma kanamalı ateşi, erken tanı ve tedavi ile tedavi edilebilir. Tedavi, hastanın semptomlarının kontrol altına alınmasını ve vücuttaki sıvıların dengesinin sağlanmasını içerir. Hastanın genellikle hastanede izole edilmesi gerekebilir, çünkü enfeksiyon diğer kişilere kolayca yayılabilir. Alhurma kanamalı ateşi için spesifik bir ilaç tedavisi henüz bulunmamıştır. Alhurma kanamalı ateşinden korunmak için, enfeksiyonlu hayvanlardan uzak durmak, koruyucu giysi ve ekipman kullanmak, elleri sık sık yıkamak ve hayvanların kesilmesi veya diğer temasları sırasında hijyenik önlemler almak önemlidir."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/alveollerden-dokulara-ve-dokulardan-alveollere-gaz-tasinmasi/", "text": "Hemoglobin tüm omurgalılarda ve bazı omurgasızlarda bulunan ve kana kırmızı renk veren solunum gazlarını taşıyıcı pigmenttir. Hemoglobin, protein yapılı olup demir atomunu da içerir. Hemoglobinde demir atomunun bağlandığı moleküle hem denir. Hemoglobinin yapısında dört tane hem molekülü vardır. Her bir hem molekülü bir molekül O bağlar. Vücut sıvısının renkli olmasını solunum pigmentleri sağlar. Oksijenin %98'i alyuvarın içinde hemoglobine bağlanarak taşınırken %2'si plazmada taşınır. Kanın 100 ml'sinde yaklaşık 15 g hemoglobin vardır. Alveollere giren havada yüksek oranda bulunan oksijen difüzyonla akciğer kılcallarına geçer. Daha sonra kan içindeki alyuvarlara geçerek hemoglobinle birleşir ve oksihemoglobin oluşturur. Alyuvarlarda oksijen, oksihemoglobin (HbO2) halinde doku kılcallarına kadar taşınır. Doku kılcallarında oksijen (O2) oranı düşük olduğu için hemoglobinden oksijen ayrılarak difüzyonla dokulara geçer. Oksijen alveollerden dokulara doğru taşınırken, karbondioksit dokulardan alveollere doğru taşınır. Hücresel solunum sonucu oluşan CO2, difüzyon ile doku hücrelerinden doku sıvısına daha sonra da doku kılcal damarlarına geçer. Kanda CO2'nin taşınması üç şekilde gerçekleşir. a. Çözünmüş olarak: CO2'nin yaklaşık %5-7'si kan plazmasında çözünmüş halde taşınır. b. Karbominohemoglobin şeklinde: CO2'nin yaklaşık %15-20'si alyuvarlarda hemoglobin ile birleşerek karbominohemoglobin şeklinde taşınır. Bu birleşme ortamdaki CO2 konsantrasyonuna bağlıdır. CO2'nin fazla olduğu doku kılcal damarlarında bağlanma gerçekleşirken akciğer kılcal damarlarında tam tersi gerçekleşir. CO2 hemoglobinden ayrılarak önce kan plazmasına daha sonra akciğere geçerek soluk verme ile dışarı atılır. c. Bikarbonat şeklinde: CO2'nin büyük bir kısmı (%73 80) ise alyuvarlar içinde su ile birleşerek karbonik asidi oluşturur. Karbonik asit kararsız olduğundan hemen hidrojen ve bikarbonat (HCO3-) iyonlarına ayrılır. Hidrojen iyonları hemoglobin molekülüne bağlanır ve alveol kılcallarına kadar bu şekilde taşınır. Bikarbonat iyonları ise alyuvarlardan difüzyonla plazmaya geçerek taşınır. CO2 bakımından zengin kan önce kalbe, kalpten de akciğerlere ulaşır. Akciğer kılcallarında kan plazmasındaki bikarbonat iyonları yeniden alyuvarlara girerek burada hemoglobinden ayrılan hidrojen iyonlarıyla birleşir ve tekrar karbonik asidi oluşturur. Karbonik asit ise yine karbonik anhidraz enziminin etkisiyle H2O ve CO2' ye ayrışır. CO2 alyuvarlardan çıkıp, difüzyon ile alveole oradan da soluk verme sırasında dışarı gönderilir."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/amip-veya-bakteriyel-dizanteri-hakkinda-bilgi/", "text": "Amip veya bakteriyel dizanteri, idrar ve bağırsak yolunda bir enfeksiyona neden olur ve en yaygın semptomları, ishal, sıvı ve mineral kaybı, karın ağrısı, yüksek ateş, kramplar, solunum sıkıntısı ve kanlı ishal olabilir. Amip veya bakteriyel dizanteri, idrar ve bağırsak yolunda bir enfeksiyona neden olur ve en yaygın semptomaları, ishal, sıvı ve mineral kaybı, karın ağrısı, yüksek ateş, kramplar, solunum sıkıntısı ve kanlı ishal olabilir. Bu hastalık, bağırsakların iç kısmından bulaşabilen parazit bir mikroba, Entamoeba histolytica veya Shigella gibi bakteri enfeksiyonları tarafından oluşturulur. Amip veya bakteriyel dizanteri salgınlar, çok yaygın olabilir ve genellikle, iyi hijyen eksikliği veya düzensiz hijyen koşulları, su güvenliği ve hijyenik olmayan yiyecekler olarak açıklanabilir. Bu hastalık, tüm dünyada 600 milyon kişiyi etkileyebilir ve en yaygın semptomları, ishal, sıvı ve mineral kaybı, karın ağrısı, yüksek ateş, kramplar, solunum sıkıntısı ve kanlı ishal olabilir. Bu hastalık, özellikle gelişmemiş ülkelerde sık sık görülen bir sorundur ve bu hastalığın salgınları, en az 60 milyon vakada şiddetli sorunlara yol açabilir. Amip veya bakteriyel dizanteri'nin teşhisi, genellikle, idrar veya bağırsak yolundan bir örnek incelenerek yapılır. Bu hastalık, idrarda veya idrar yolu örneklerinde Entamoeba histolytica ve Shigella gibi bakteriler de dahil olmak üzere bir dizi mikroorganizmanın varlığıyla teşhis edilebilir. Tedavi, ilaçlarla yapılabilir ve bu ilaçlar, genellikle, semptomları azaltmak için bir semptomlar dizisi olan ishal, sıvı ve mineral ve kanlı ishal, yüksek ateş, kramplar ve solunum sorunları gibi sorunları hafifletir. Tedavide, bir dizi ilaç kullanılabilir, bu ilaçlar genellikle anti-parazit ilaçlar veya antibiyotikler olabilir. Örneğin, anti-parazit ilaçlar olarak bir dizi farmakolojik seçenek mevcuttur, bunlar arasında metronidazole, diloxanid ve tinidazole sayılabilir. Amip veya bakteriyel dizanteri'nin önlenmesi, büyük ölçüde temiz su, hijyenik besinler ve iyi hijyenik uygulamalar yoluyla sağlanabilir. Amip veya bakteriyel dizanteri, ciddi komplikasyonlar açısından tehlikeli bir hastalıktır. Bu hastalık, yüksek ateş, ishal, sıvı ve mineral kaybı, karın ağrısı, kramplar, solunum sıkıntısı ve kanlı ishal semptomlarıyla birlikte şiddetli komplikasyonlar oluşabilmiştir. Bu komplikasyonlar arasında, sepsis , solunum yetmezliği, böbrek yetmezliği, beyin şişmesi ve şok gibi ciddi komplikasyonlar sayılabilir. Bu hastalık, ayrıca, gebelik sırasında karın ağrısı, ishal, kramplar ve solunum sıkıntısı gibi çok ciddi komplikasyonlara neden olabilir."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/anaplazmoz-belirtileri-ve-tedavisi/", "text": "Anaplazmoz, kene ısırığı yoluyla insanlara bulaşabilen bir bakteriyel enfeksiyondur. Anaplazmoz, insanlarda ateş, baş ağrısı, kas ağrıları ve diğer grip benzeri semptomlarla kendini gösterir. - Yüksek ateş - Baş ağrısı - Kas ağrıları ve eklem ağrıları - İshal - İshalin eşlik ettiği bulantı ve kusma - Cilt döküntüleri - Titreme - Halsizlik Anaplazmoz tedavisi, genellikle antibiyotiklerle yapılır. Doktorunuz size uygun antibiyotik türünü ve dozajını belirleyecektir. Tedaviye erken başlanması enfeksiyonun daha hızlı iyileşmesine yardımcı olabilir. Anaplazmozun önlenmesi için, kene ısırıklarından korunmak önemlidir. Kene ısırıklarından korunmak için, açık havada bulunduğunuzda koruyucu giysiler giyin, kene kovucu kullanın ve yüksek otlar ve çalılıklardan uzak durun. Kene ısırığından şüphelendiğinizde, keneyi hemen çıkarın ve enfeksiyonun olup olmadığını belirlemek için doktorunuza başvurun."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/anne-sutu-nasil-saklanir/", "text": "1. Anne sütü, temiz bir sterilize edilmiş cam veya plastik kapta saklanmalıdır. 2. Kap, sütü sıkıştırmak için yeterli alan sağlayacak şekilde doldurulmalıdır. 3. Kap, sütü saklamak için özel olarak tasarlanmış bir saklama poşetinde de olabilir. 4. Kap, sütü derin dondurucuda saklamak için uygun olmalıdır. 5. Anne sütü, normal buzdolabında 4 derecede 5-7 gün boyunca saklanabilir. 6. Derin dondurucuda, anne sütü 6 aya kadar saklanabilir. 7. Anne sütü, dondurulmadan önce buzdolabında soğutulmalıdır. 8. Anne sütü, dondurulduktan sonra çözündürülmeli ve hemen kullanılmalıdır. Anne sütü saklamak için kullanılan kaplar ve pompaların temizliği de önemlidir. Her kullanımdan önce ve sonra temizlenmeli ve sterilize edilmelidir. Saklama sırasında, sütün kalitesini korumak için kapların hava geçirmez bir şekilde kapatılması gerekmektedir. Ayrıca, saklanan anne sütünün, tarih ve saat etiketi ile etiketlenmesi de önemlidir."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/anus-kasintisi-nedir-sebepleri-nelerdir/", "text": "Anal kaşıntının yaygın sebepleri arasında, tahriş, bir enfeksiyon, anal fissür veya hemoroit gibi anünda veya yakın bölgedeki sorunlar yer alır. Anal kaşıntının belirtileri bir kabuklanma, cilt değişiklikleri, anüs çevresinde bir yanma hissi, ağrı veya kızarıklık olup olmadığına bakılmaksızın kaşıntıdir. Anal kaşıntı genellikle belirli bir sebepten dolayı bulunur, ancak bazı durumlarda sebep bilinmez veya daha ciddi bir sorunun belirtisi haline gelebilir. Anal kaşıntı teşhisi için genellikle bir hekim tarafından bir fiziki muayenenin yanı sıra bazı laboratuar testleri de yapılabilir. Anal kaşıntının tedavisi, kaynaklanan sebebe bağlıdır ve bu nedenle, semptomlar hafife alınmamalı veya geciktirilmemelidir. Anal kaşıntının önlenmesi için, tuvalet alışkanlıklarınızı değiştirebilir, anüsü tahriş eden yapışkan maddeleri kullanmaktan kaçınabilir, pamuklu iç giysiler giyebilir ve anal bölgenizi her gün temizlemek için ılık sabunla yıkanabilirsiniz. Anal kaşıntı hakkında daha fazla bilgi almak için doktorunuzla da görüşebilirsiniz. Anal kaşıntı, bir kişinin hayatının çoğunda bir süreliğine bir sorun olabilir. Anal kaşıntının çoğu sebebi, anüsü temizlemeden kaynaklanan bir sorun veya yakınındaki doku üzerinde bir tahriştir. Anal bölgeleri, koltuk altlarından ve ayaklarda olduğu gibi gözenekleri fazla olduğu için, cilt enfeksiyonlarına, bakteriyel enfeksiyonlara, kabuklanmalara ve kaşıntıya neden olabilir. Anal kaşıntı, cilt enfeksiyonları ve kabuklanmalara neden olan bakteriyel enfeksiyonlarla ilişkili olabilir. Enfeksiyona bağlı anal kaşıntı semptomları, kabuklanma, kızarıklık, anüs çevresinde şişlik, akıntı ve bazen acıtır. Anal kaşıntı, anal fissürlerle ilgili semptomlardır. Anal fissürler, anüsün iç tabakasının yırtılmasıdır. Anal fissürler, kabızlığa veya ağır ıkınmalara bağlı olarak olabileceği gibi, doğumda da olabilir. Anal kaşıntı, ayrıca hemoroidler veya anüs etrafındaki damarların şişmesiyle de ilgili bir semptomdur."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/apandisit-nedir-apandisit-patlamasi-ve-apandisit-ameliyati/", "text": "Apandisit, karın boşluğunun en alt kesiminde yer alan, meyve şekerinin depolandığı bir organdır. Apandisit, genellikle karın ağrısı, kusma, ateş ve istemsiz kilo kaybı gibi belirtilerle görülen, acil bir tıbbi durumdur. Çoğu zaman, apandisit, bağırsak enfeksiyonu veya tıkanması sonucu ortaya çıkar. Apandisit, tipik olarak acil bir durumdur ve genellikle ameliyat gerektirir. Önceden teşhis edilemeyen apandisit, patlayabilir ve acil serviste tedavi edilmezse ölüme neden olabilir. Bu nedenle, karın ağrısı, yüksek ateş, midenin bulantısı, istifra, kasık ağrısı veya iştah kaybı gibi semptomlar varsa, bir doktorla iletişime geçilmesi tavsiye edilir. Ameliyat, genellikle laparoskopik bilgisayarlı tomografi ile gerçekleştirilir. Durum acil ise, geleneksel bir ameliyat gerektirebilir. Ameliyat sonrası iyileşmek 1-2 hafta sürebilir. Apandisit tedavi edilmezse, karın içindeki iltihaba neden olabilir ve ciddi sorunlara hatta ölüme neden olabilir. Bu nedenle, apandisit hakkında bilgilenmek ve belirtileri dikkate almak önemlidir. Semptomları bir doktorla paylaşmak, erken müdahale için önemlidir. Apandisit patlaması, apandisit organının aniden patlaması ya da delici bir maddenin, karın zarına zarar vermesi sonucu apandisit içerisinde gelişen bir durumdur. Bu durum, karın içinde iltihaba veya apandisit organında bakteri üremesine neden olabilir. Apandisit patlaması acil bir durumdur ve acil tıbbi müdahale gerektirir. Apandisit patlaması durumunda, ağrı, ateş, bulantı, kusma, karın ağrısı, solunum sıkıntısı ve kanama gibi semptomlar görülebilir. Bu semptomlar, karın içindeki iltihaba neden olur ve hayatı tehlikeli olabilir. Bu nedenle, bu semptomları hisseden birinin acil bir şekilde tıbbi müdahale alması gerekir. Ameliyat genellikle laparoskopik bilgisayarlı tomografi ile gerçekleştirilir. Tedavi edilmemesi durumunda, apandisit patlaması, karın içindeki iltihabı artırabilir. Bu durum, apandisit organının alınmasına neden olabilir. Bu nedenle, apandisit patlaması için zamanında tedavi ve tıbbi gözetim gereklidir. Apandisit ameliyatı, tipik olarak laparoskopik bilgisayarlı tomografi ile gerçekleştirilir. Ameliyat, genel anestezi altında gerçekleştirilir ve genellikle 1-2 saat sürer. Ameliyat sonrası iyileşmek 1-2 hafta sürebilir. Ameliyat sonrası, hasta normal aktivitesini devam ettirebilir. Apandisit ameliyatı, daha ciddi komplikasyonlara karşı zamanında müdahale için önemlidir. Ameliyat esnasında, karın içindeki apandisit organı çıkarılır ve karın zarı onarılır. Ameliyat sonrası, hasta genellikle 1-2 gün hastanede kalır. Bu süre içerisinde, hastanın durumu dikkatle takip edilir ve ihtiyacı olması durumunda ek tedaviler uygulanır."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/apse-nedir-belirtileri-nelerdir-ve-nasil-tedavi-edilir/", "text": "Apse, derideki bakteriyel enfeksiyonların sonucudur ve tipik olarak ağrılı bir etrafları, iltihaplı bir merkez ve kanlı, süntemaik bir akıntı ile karakterizedir. - Kızarıklık, hassasiyet ve şişlik. - Ilık ve ağrılı bir etrafları. - Akıntı, genellikle sarı veya süntemaik olabilir. - Ateş ve üşüme, bazı durumlarda da lösev. - Bulantı, kusma ve baş ağrısı. 1. Antibiyotikler, genellikle apse etraflarındaki bakteriyi öldürmek için kullanılır. 2. Ağrı kesici-ateş düşürücüler , ağrıyı hafifletebilir. 3. Sürfaktant ve solunum destek tedavisi, solunum problemleri olan hastalarda önemlidir. 4. Cerrahi operasyon, bazen apse etraflarındaki doku ve organları temizlemek için kullanılır. 1. Etrafını temizlemek için ılık, sabunlu bir bezle hafifçe silmek. 2. Etrafında ılık bir bez koyarak etrafını hafifçe masaj yapmak. 3. Etrafında ılık bir kompres yapmak veya bir buz torbası koymak, hem ağrıyı hafifletmeye hem de şişliği azaltmaya yardımcı olabilir. 4. Bol sıvı tüketmek, especially su ve şurup, etrafında ödemi ve şişliği azaltmaya yardımcı olabilir. 5. Doktora görünmek ve eğer tavsiye edilirse, antibiyotikler veya diğer tedavi yöntemleri uygulamaktır."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/arenavirus-enfeksiyonu-nedir/", "text": "Arenavirüs enfeksiyonu, Lassa ateşi, Bolivya hemorajik ateşi, Arjantin hemorajik ateşi, Güney Amerika hemorajik ateşi gibi bazı ciddi hemorajik ateşlerin sebebi olan bir virüs ailesi olan Arenaviridae ailesinden kaynaklanan bir enfeksiyondur. Bu virüsler, kemirgenlerde doğal olarak bulunur ve insanlara kemirgenlerden geçebilirler. Arenavirüs enfeksiyonları, vücudun bağışıklık sistemi tarafından başarılı bir şekilde kontrol edilirse, hafif grip benzeri semptomlara neden olabilirler. Ancak, enfeksiyonlar ciddi bir hemorajik ateşe neden olabilir ve ölümcül olabilirler. Arenavirüs enfeksiyonları, enfekte kemirgenlerin dışkısı, idrarı veya tükürüğü yoluyla insana bulaşabilir. Bu nedenle, enfeksiyon riskini azaltmak için, hijyen kurallarına uymak, evcil hayvanların temizliğini yapmak ve gıda güvenliği önlemlerini almak gibi koruyucu önlemler almak önemlidir."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/arkeler-archaea-ve-arkelerin-cesitleri/", "text": "1970'lerde yapılan çalışmalarda arkeler farklı bir yaşam biçimine sahip canlılar olarak kabul edilmişti. Yeni araştırma yöntemleri sayesinde bu mikroorganizmaların araştırılması daha da ilerlemiştir. 1990'larda yapılan çalışmalarla sistematik üzerine çalışan bilim insanları bu canlıları bakterilerden ayırmayı önermişlerdir. Bu ayrımı arkelerin hücresel, metabolik ve fi logenetik özellikleri ile gen yapılarına bakarak yapmışlardır. Günümüzde arkeler ile ilgili olarak yapılan çalışmaların çoğu bu canlıların sistematik özellikleri ile ilgili değil ekolojik özellikleri ile ilgilidir. Prokaryot, bir hücreli canlılar olan arkeler yaşadıkları zorlayıcı şartlar nedeniyle ilgi odağı olmuştur. Arkeler, kaynayan jeotermal kaynaklardan, yanardağ bacalarının etrafına, derin deniz termal çukurlarından, tuz göllerine, yüksek asit ve yüksek bazik özelliğe sahip sular ve topraklara kadar son derece zorlayıcı şartlarda yaşayabilen canlılardır. Yakın zamana kadar arkelerin sadece diğer canlıların bulunmadığı şartlarda yaşayabildikleri düşünülmesine rağmen günümüzde ılımlı koşullarda başka gruplar ile birlikte de yaşayabildikleri saptanmıştır. Zorlayıcı şartlara uyum sağlamış bu canlıları yaşadıkları çevresel koşullara bağlı olarak dört grupta inceleyebiliriz. Metanojenik arkeler : CO2 'i hidrojen ile birleştirip metan (CH4 ) gazı oluşturarak enerji elde ederler. Zorunlu anaerob olan bu gruba oksijen zehir etkisi yapar. Bataklıklarda, kirli sularda, çiftlik gübresinde, çöplerde ve otcul canlıların sindirim sistemlerinde bol miktarda bulunur. Aşırı tuzcullar : Tuz gölü ve Kızıl Deniz gibi tuzlu yerlerde yaşar. Bazı türler gelişebilmek için deniz suyundan on kat fazla tuz oranına ihtiyaç duyar. Aşırı termofiller: Sıcak ortamlarda yaşar. Bu canlılar için en uygun sıcaklıklar 65-85 C arasında değişmekle birlikte bazı türler 105 C ve daha yüksek sıcaklıklardaki yanardağ bacalarının etrafında ve derin deniz termal çukurlarında da gelişme gösterebilir. Soğuk seven : Bu grubun üyelerinin %80'inden fazlası sıcaklığı 5 C'un altındaki alanlarda yaşar. Soğuk seven arke türleri neredeyse suyun donma noktasındaki zorlayıcı yaşam şartlarına direnç gösterir. Bu şartlarda yaşayabilmek için enzim aktivitesini, hücre zarı akışkanlığını, protein yapılarını, besin maddelerinin ve artık ürünlerin hücreye giriş çıkışını değiştirebilir. Soğuk seven arkelerin sahip oldukları bu özellikler sayesinde biyoteknolojik çalışmalardaki yerleri her geçen gün artmaktadır. Biyolojik ve ekonomik önemleri açısından bakıldığında arkeler, özellikle ılıman şartlarda yaşayan bakterilerin yaşayamadığı koşullarda yaşayabilirler ve bozulmadan kalabilen dirençli enzimlere sahiptir. Bu enzimler, endüstride pek çok tepkimenin gerçekleşmesinde, atık metallerin zehirli özelliklerinin azaltılmasında, kalitesi düşük metal cevherlerinin biyolojik yollarla kullanılabilir hale getirilmesinde vb. kullanılmaktadır. Ayrıca metallerin bulaşması ile kirlenmiş suların yeniden kullanılabilir hale gelmesinde ve boya endüstrisinin anaerobik arıtma tanklarında bulunan atık suyun yeniden temizlenmesinde de arkelerden yararlanılmaya başlanmıştır. Çiftliklerde çöpler ve hayvan gübresi üzerinde gelişebilen metanojen arkeler ise biyogaz olarak adlandırdığımız metan gazını oluşturur. Ayrıca, otçul canlıların bağırsaklarında selüloz sindiriminde etkilidir."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/arkeler-ve-arkelerin-genel-ozellikleri/", "text": "Arkeler, prokaryotik hücre yapısına sahip tek hücreli canlıdır. Bu yönüyle bakterilere çok benzer. Arkeler, yakın zamana kadar bakterilerle aynı kategoride incelenmiştir. Daha sonraki yıllarda arkelerin hücresel yapısı, yaşama ortamı, metabolik ve filogenetik özellikler bakımından bakterilerden farklı olduğu anlaşılmış ve ayrı bir alem olarak sınıflandırılmıştır. Arkelerin hücre duvarı bakterilerden farklı olarak pseudopeptidoglikan yapıdadır. Bazılarının kalıtım materyallerinin yapısında histon proteinleri bulunur. Arkeler diğer canlıların yaşayamadığı uç koşullarda yaşayabilen ve bu koşullara yapısal ve moleküler düzeyde uyum yapabilen prokaryotlardır. Bu mikrorganizmaların enzimlerinin, olumsuz koşullara dayanıklı olması endüstriyel açıdan onları önemli hale getirmiştir. Çünkü kimyasal işlemler, yüksek basınç ve yüksek sıcaklık gibi olumsuz koşullardan etkilenmez. Arkeler aleminde yer alan türler; yaşadıkları ortamın ekstrem koşullarına göre metanojenler, psikrofiller, termofiller, halofiller, asidofiller ve alkalifiller olmak üzere 6 grupta incelenmektedir. Metanojenler, metabolik faaliyetleri sırasında metan gazı (CH4) oluşturdukları için bu şekilde adlandırılmıştır. Oksijensiz ortamlarda yaşamaya uyum sağladığı için metanojenler; çiftliklerdeki hayvan gübrelerinde, çöplüklerde, bataklıklarda, otçul hayvanların sindirim sisteminde, kirlenmiş sularda ve okyanusların dip kısımlarında yaşar. Metan gazı oluşturmaları arkelerin endüstriyel açıdan önemli canlılar haline gelmesine yol açmıştır. Bu nedenle arkelerden günümüzde biyogaz üreten tesislerde faydalanılmaktadır. Psikrofiller, diğer canlı türlerinin yaşama imkanı bulamadığı çok soğuk ortamlarda yaşar. Genetik özellikleri sayesinde -20 C'den daha düşük sıcaklıklara uyum sağlar. Soğuk seven arkeler de denir. Psikrofillerin enzimleri; peynirin olgunlaştırılmasında, süt ve deterjan endüstrisinde kullanılmaktadır. Termofiller, aşırı sıcak ortamları seven arkelerdir. Termofiller; jeotermal kaynaklarda, yanardağ bacalarında, denizlerin dip kısımlarındaki termal alanlarda yaşayabilir ve 121 C'ye kadar olan yüksek sıcaklıklara uyum sağlayabilir. Termofilllerin enzimleri; tatlandırıcılar için glikoz ve fruktoz üretiminde, kağıt beyazlatmada, deterjan sanayinde ve genetik mühendisliğinde kullanılır. Halofiller, aşırı tuzlu ortama uyum sağlamış arkelerdir. Tuz Gölü gibi yüksek tuzluluk oranına sahip ortamlarda yaşayabilirler. Günümüzde halofil arkelerin tuzluluğa dayanıklı olmasını sağlayan genlerinin gelişmiş bitkilere aktarılarak bunların da tuza dayanıklı hale getirilmesi konusunda araştırmalar yapılmaktadır. Böylece tuzlu topraklarda yetiştirilen ekonomik bitkilerden yüksek verim alınması amaçlanmaktadır. Asidofiller, kuvvetli asidik ( pH< 3) ortamda canlılık faaliyetlerini sürdürebilen arkelerdir. Bu arkelerin enzimleri, kömürün yanması sonucu açığa çıkan kükürtlü bileşikleri azaltmak için kullanılır. Alkalifiller, kuvvetli bazik ortamlarda ( pH> 8) yaşayabilir. Alkalifillerin enzimleri deterjan endüsrisinde kullanılır."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/asitler-bazlar-ve-tuzlarin-canlilar-icin-onemi/", "text": "Yaşamın devamını sağlayan kimyasal reaksiyonların çoğu suyun içinde gerçekleşir. Bazı maddeler su içinde çözündüklerinde hidrojen veya hidroksil iyonları oluşturur. Oluşan hidrojen iyonlarının konsantrasyonuna bakılarak çözeltinin pH değeri belirlenir. Bu pH değerini belirlemek için pH metre adı verilen cihaz kullanılır. Buna göre bir çözeltinin pH değeri 7'nin altındaysa asit, 7'nin üzerindeyse baz, 7 ise nötrdür. Bir çözeltinin pH değeri 7'den 0'a doğru gittikçe asitlik derecesi, 7'den 14'e doğru gittikçe bazlık derecesi artar. - Suda çözündüklerinde çözeltiye hidrojen iyonu veren maddelerdir. - Genellikle tatları ekşidir. - Mavi turnusol kağıdını kırmızıya dönüştürür. - Suda çözündüklerinde çözeltiye hidroksil iyonu veren maddelerdir. - Genellikle tatları acıdır ve ele kayganlık hissi verirler. - Kırmızı turnusol kağıdını maviye dönüştürür. Asitlerin ve bazların çok fazla çeşidi vardır. Etki derecelerine göre kuvvetli ve zayıf olmak üzere iki guruba ayrılır. Canlı yapılarında bulunan asitler ve bazlar genellikle zayıftır. Ayrıca inorganik asit ve bazlar dışında organik asit ve baz çeşitleri de bulunur. Organik asitleri inorganik asitlerden ayıran özellik karboksil gurubunun olmasıdır. Asetik asit , formik asit , sitrik asit organik asitlere örnektir. Organik bazlar da karbon ve azot bulunduran baz çeşitleridir. Nükleik asitlerin yapısında bulunan adenin, guanin, sitozin ve timin bazı organik bazlara örnektir. Tablo 1.1'de görüldüğü gibi vücudun farklı bölgeleri farklı pH değerine sahiptir. Bu değerlerdeki küçük değişimler ölümcül bile olabilir. İnsan kanının normal pH değeri 7,4'tür. Bu değerin 7'ye düşmesi ya da 7,8'e yükselmesi iç dengeyi bozacağından birkaç dakika içinde insanın ölümüne sebep olur. Tüketilen besinler bütün organları etkilediği gibi sindirim sistemini de etkiler. Sağlıksız besinler, sindirim sisteminin pH değerini bozar. Bu nedenle gazoz, kola gibi asitli içeceklerden uzak durulmalıdır. Canlılarda pH değerlerinin sabit kalması için tampon denilen bileşikler görev yapar. Bu bileşikler ortamdaki H+ miktarı arttığı zaman onu tutabilecek ya da H+ miktarı azaldığı zaman onu salabilecek özelliğe sahiptir. İnsan kanında ve diğer vücut sıvılarında H+ iyonu konsantrasyonunu dengeleyen farklı tamponlar vardır. Örneğin kan plazmasındaki su ile karbodioksitin birleşmesiyle oluşan karbonik asit (H2CO3) tampondur. Karbonik asit ve bikarbonat arasındaki kimyasal denge, kanın pH dengesini düzenleyici olarak davranır. Kanın pH değeri değiştiğinde ortama H+ iyonu vererek veya ortamdan H+ iyonunu uzaklaştırarak tepkimenin sağa ya da sola doğru kaymasını sağlar. Böylece kanın pH değeri dengelenir. Bitkilerin ihtiyaç duyduğu mineralleri topraktan alıp kullanmasında toprağın pH değeri önemli bir etkendir. Bitkiler için uygun toprak pH'ı genellikle 5,5-6,5 arasındadır. Alkali yani bazik toprakta gelişmeye uygun bitkiler, asitli topraklarda yetiştirilirse ortamdan kalsiyum (Ca+2) ve magnezyum (Mg+2) elementlerini yeterli miktarda alamaz. Aynı şekilde asitli topraklarda gelişmeye uygun bitkiler; alkali topraklarda yetiştirilirse ortamdan fosfor (P-3), demir (Fe+2), mangan (Mn+2), çinko (Zn+2) elementlerini yeterli miktarda alamaz. Bunun sonucunda verim ve ürün kalitesi düşer. Bu durumun oluşmaması için tarım yapılacak toprağın yapısı analiz edilmeli ve yetiştirilecek bitki türü toprak analiz sonuçlarına göre belirlenmelidir. Tuzlar, asitlerle bazların birleşmesi ve aradan su molekülünün çıkmasıyla oluşur. Tuzlar vücut sıvılarının düzenlenmesinde görev alır. Tuzun canlı vücuduna az ya da çok alınması sağlık sorunlarına neden olabilir. Tuzun gereğinden az alınması durumunda yorgunluk ve kan şekerinin yükselmesi gibi sorunlar görülebilir. Çok alınması ise yüksek tansiyon, kalp-damar hastalıkları, böbrek rahatsızlıkları, bağırsak iltihaplanmaları gibi sağlık problemlerine yol açabilir."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/atp-ve-canlilar-icin-onemi/", "text": "Hücre zarından madde geçişi, madde sentezi, hareket, sinirsel iletim, bölünme, üreme gibi hücrelerde gerçekleşen tüm faaliyetler için enerjiye ihtiyaç vardır. İhtiyaç duyulan enerji besinlerle alınan karbonhidrat, yağ ve proteinlerdeki kimyasal enerjinin hücrelerde solunum tepkimeleriyle parçalanması sonucu elde edilir. Solunum tepkimeleri sonucu ATP molekülü üretilir. ATP; hücredeki temel enerji molekülüdür. Hücrede gerçekleşen tüm faaliyetler için gerekli enerji ATP' den elde edilir. ATP hücre içinde depolanamadığı için hücrede bir taraftan üretilirken bir taraftan tüketilen bir moleküldür. Ayrıca ATP bir hücreden diğerine aktarılamadığı için her hücre ihtiyaç duyduğu ATP' yi kendisi üretir. - Oksijenli Solunum - Oksijensiz Solunum - Aktivasyon enerjisi - Biyosentez reaksiyonları - Aktif taşıma - Hareket ve kasılma - Sinirsel iletim ve dönüşümleri - Isı"} {"url": "https://www.canlibilimi.com/azot-dongusu/", "text": "Azot; amino asitlerin, proteinlerin ve nükleik asitlerin yapısına katılır. Bu nedenle canlılar için önemli bir elementtir. Azotun başlıca kaynağı atmosferdir. Atmosfer yaklaşık %78 oranında serbest azot gazı (N2) içerir. Diğer azot kaynakları toprak, göl, nehir, okyanuslar, yer altı suları ve canlılardır. Atmosferdeki serbest azot gazı, kara ve su ekosistemlerindeki canlılar tarafından kullanılmaya uygun formda değildir. Canlılar tarafından azotun kullanılabilir azotlu bileşiklere dönüştürülmesine azot fiksasyonu denir. Azotun fikse edilmesinde azot gazı, amonyak (NH3) veya amonyum iyonuna (NH+ 4 ) dönüştürülür. Bu dönüşüm farklı yollarla gerçekleşir. Bunlardan biri atmosferdeki serbest azotun yıldırım, şimşek gibi olaylarla fiksasyona uğramasıdır. Buna abiyotik fiksasyon denir. Bunun dışında baklagillerin kökünde yaşayan bakteriler ve bazı mikroorganizmalar havanın serbest azotunu fikse eder. Buna biyotik fiksasyon denir. Sucul ekosistemlerde siyanobakteriler aracılığı ile biyolojik fiksasyon gerçekleştirilir. Bitkiler nitratı ve amonyumu kullanarak azotlu organik bileşikleri sentezler. Otçullar azot ihtiyaçlarını bitkilerden karşılar. Canlıların organik atıkları ve ölmüş organizmalar toprağa karışır. Toprakta devam eden ayrıştırıcı faaliyeti sonucunda bu atıklardaki organik moleküller parçalanarak amonyak ve amonyum iyonuna dönüştürülür. Amonyak ve amonyum iyonları önce nitrit bakterileri sayesinde nitrite (NO- 2 ), nitrat bakterileri sayesinde nitrata (NO- 3 ) dönüştürülür. Bu olaya nitrifikasyon denir. Nitrifikasyonda görev alan bakteriler kemoototroftur. Nitrifikasyon sayesinde bitkiler nitrat iyonlarını kökleriyle alarak kullanabilir. Toprakta yaşayan bazı bakteriler, nitratı serbest azota dönüştürerek atmosfere verir. Bu reaksiyona denitrifikasyon denir. Denitrifikasyon sayesinde atmosferdeki azot dengede tutulur."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/bag-dokusu-hucreleri-nelerdir/", "text": "- Fibroblastlar: Fibroblastlar, bağ dokusunun ana hücreleridir. Bu hücreler, bağ dokusunun yapısını oluşturan proteinlerin sentezinden sorumludur. - Osteoblastlar: Osteoblastlar, kemik dokusunun ana hücreleridir. Bu hücreler, kemiklerin yapısal bileşenlerini sentezleyerek kemiklerin büyümesine ve onarımına yardımcı olurlar. - Kondrositler: Kondrositler, kıkırdak dokusunun ana hücreleridir. Bu hücreler, kıkırdak dokusunun yapısal bileşenlerini sentezleyerek kıkırdakların büyümesine ve onarımına yardımcı olurlar. - Adipositler: Adipositler, yağ dokusunun ana hücreleridir. Bu hücreler, enerji depolamak ve vücut ısısını korumak için yağ asitlerini depolarlar. - Lenfositler: Lenfositler, bağışıklık sisteminin ana hücreleridir. Bu hücreler, yabancı maddelere ve patojenlere karşı savaşır ve bağışıklık tepkilerini düzenler. Bu hücreler, bağ dokusunun çeşitli işlevlerini yerine getirmeye yardımcı olur. Bağ dokusu, vücuttaki organları ve dokuları bir arada tutmak, vücuttaki hareketi ve desteklemeyi sağlamak, besinleri ve oksijeni dokulara taşımak ve atık maddeleri uzaklaştırmak gibi önemli işlevlere sahiptir."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/bagimsiz-genlerde-gamet-cesitliliginin-hesaplanmasi/", "text": "Eşeyli üreyen canlılarda, üreme organlarında mayoz sonucu oluşan erkek ve dişi üreme hücrelerine gamet denir. Gametler n kromozomlu hücreler olup her özellikle ilgili bir gen taşır. Gametlerde farklı karakterlere ait genler, farklı kromozomlar üzerinde bulunuyorsa bu genlere bağımsız gen denir. Bu durum gamet çeşitliliğini artırır. Bağımsız genlerde gamet çeşidi bulunurken aşağıda verilen yöntemler kullanılabilir. Gamet çeşidi sayısı: 2n formülüyle hesaplanır. n = Heterozigot karakter sayısıdır. Mendel'in yaptığı çaprazlamalar sonucunda tohum rengi sarı olan bezelyelerin tohum şeklinin bir kısmının düzgün, bir kısmının buruşuk olabildiği görülmüştür. Çünkü tohum rengini ve tohum şeklini belirleyen genler, farklı kromozomlar üzerinde bulunan bağımsız genlerdir. Bağımsız genler gametlere rastgele dağılır ve bağımsız özelliklerin ortaya çıkmasında etkili olur. Örneğin yeşil gözlü olan bir bireyin saç şekli kıvırcık olabileceği gibi düz de olabilir. Çünkü göz renginin ve saç şeklinin oluşumundan sorumlu olan genler, bağımsız genlerdir."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/bagli-genlerde-gamet-cesidi-bulma/", "text": "Canlıların gen ve kromozom sayısı incelendiğinde gen sayısının kromozom sayısından çok daha fazla olabildiği gözlenmiştir. Bu durum, bir kromozom üzerinde farklı karakterleri belirleyen çok sayıda gen bulunduğu anlamına gelir. Aynı kromozom üzerinde bulunan farklı genlere bağlı genler denir. Bağlı genler, aynı kromozom üzerinde bulunduğu için mayoz sırasında aynı gamete birlikte aktarılır. Ancak krossing over ile birbirinden ayrılarak farklı gametlere gidebilir. Örneğin kol ve bacak uzunluğundan sorumlu olan genler bağlı genlerdir. Bu nedenle bir insanın kol ve bacak uzunlukları arasında orantı vardır. Bağlı genlerle yapılan çaprazlama deneylerinde Mendel'in ilkelerinden farklı sonuçlar elde edilir. Bağlı genlerin varlığı gamet çeşitliliğinin azalmasına yol açar. Ancak krossing over olayı, gamet çeşitliliğinin artmasını sağlar. Çünkü krossing over sonucunda yeni gen kombinasyonlarına sahip kromozomlar oluşur ve gamet çeşitliliği artar. Bağlantı grubunda yer alan genlerin tamamının homozigot olması oluşabilecek gamet çeşitliliğini etkilemez. Ancak bir ya da daha fazla heterozigot karakterin olması ve krossing overın gerçekleşmemesi bu genler açısından iki çeşit gamet oluşumuna neden olur. Krossing overın gerçekleşmesi ise genlerin gametlere farklı kombinasyonlarda aktarılmasına neden olacağından gamet çeşitliliğini artırır. Kromozom üzerindeki genler arası mesafe ne kadar fazla ise krossing over gerçekleşme ihtimali de o kadar artar."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/bakteriler-alemi-ve-ozellikleri-nelerdir/", "text": "Bakteriler alemi, prokaryot yapıdaki tek hücreli canlı türlerinin oluşturduğu bir alemdir. Yeryüzünde her türlü ortamda yaşayabilen bakteri türü mevcuttur. Farklı bakteri türleri tatlı, tuzlu ve sıcak suda; toprakta hatta buzullarda bile yaşayabilir. Şekil ve büyüklük bakımından bakteri türleri arasında büyük bir çeşitlilik vardır. Bakterilerin hücre yapısı dıştan içe doğru; hücre duvarı, hücre zarı ve sitoplazmadan oluşur. Bakterilerdeki hücre duvarı, bitkilerdeki hücre duvarından farklıdır. Bakteri hücre duvarı, kısa polipeptit zincirleri içeren polisakkaritten oluşan peptidoglikan yapıdadır. Bazı bakteri türlerinde hücre duvarının dış kısmında kapsül adı verilen koruyucu bir tabaka daha bulunur. Kapsül bakterilerin birbirine ve yaşadıkları ortama yapışmasını sağlar. Bazı bakteri türlerinde de hücre duvarının dışında pilus adı verilen yapılar bulunur. Bu yapılar, aynı türden iki bakteri arasında sitoplazmik köprü oluşturarak bakteriler arasında DNA aktarımını sağlar. Bazı bakteriler bulunduğu ortama bağlı olarak pasif hareket eder. Bazı bakteriler ise kamçıları sayesinde aktif hareket etme yeteneğine sahiptir. Bakterilerdeki kamçı sayısı türe bağlı olarak değişebilir. Bakterilerin kalıtım maddesi, sitoplazmada iki iplikli bir zincir halinde uzanan DNA molekülünden ibarettir. Bunun dışında bakterilerin sitoplazmasında halkasal yapıda daha küçük DNA parçaları bulunur. Bunlara plazmit adı verilir. Plazmitler, gen aktarımı amacıyla kullanıldığından bakteriler; özellikle biyokimya, genetik mühendisliği ve moleküler biyoloji ile ilgili çalışmalarda çok önemli yer tutar. Bakteriler prokaryot olduklarından zarlı organellere sahip değildir. Solunum ve fotosentez yapan bakteri türlerinde hücre zarı, içe doğru kıvrımlar yapar. Bakterilerde solunum ve fotosentez, reaksiyonları için gerekli olan enzimler bu zarlarda bulunur. Bakterilerde üreme olayı eşeysiz ve eşeyli olarak meydana gelir. Eşeysiz üremede DNA'nın eşlenmesinden sonra bakteri ikiye bölünür. Eşeyli üremede ise bir bakteri hücresindeki DNA'nın bir iplikçiği, diğer bakteri hücresine aktarılır. Bu olaya konjugasyon denir. Bu nedenle başlangıçtaki bakteri hücreleri ile eşeyli üreme sonunda meydana gelen bakteri hücreleri, kalıtsal olarak birbirinden farklıdır. Eşeyli üreme aynı türe ait bakteriler arasında meydana gelir. Bazı bakteriler, çevre şartları uygun olmadığında endospor adı verilen farklı bir yapıya dönüşür. Bakteriler endospora dönüşürken su kaybeder ve metabolizma hızları en düşük seviyeye iner. Çevre şartları normale döndüğünde endospor su alır ve metabolizma hızlanır. Endospor oluşumu, bir üreme şekli değildir. Bakterilerin olumsuz çevre koşullarından korunmasını sağlayan önemli uyum mekanizmalarından biridir. Bakterilerin faydalı ve zararlı türleri vardır. Zararlı bakteri türleri; insanda solunum, dolaşım ve boşaltım sistemi enfeksiyonlarına sebep olur. Menenjit, tüberküloz, tifo gibi bir çok hastalığın etkenidir. Bu tip bakterilere patojen bakteri adı verilir. Faydalı bakteri türleri; doğadaki madde döngülerinin devamında, ilaç üretiminde, farklı besinlerin yapımında görev alır. İnsanların kalın bağırsağında bulunan B ve K vitamini sentezleyen bakteriler ve otçul beslenen hayvanların kalın bağırsağındaki selüloz sindirimine yardımcı olan bakteriler faydalı bakteri türüdür. Bakteriler; şekline, oksijene olan gereksinimine, gram boyası ile boyanma özelliğine ve beslenme şekline göre sınıflandırılabilir. Küre şeklinde olan bakterilere kokus, çubuk şeklinde olanlara basillus, virgül şeklinde olanlara vibrio, spiral şeklinde olanlara ise spirillum adı verilir. Örneğin besin zehirlenmesine neden olan Staphylococcus aureus küre şeklinde, şarbon hastalığına neden olan Bacillus anthracis çubuk şeklinde, kolera hastalığına neden olan Vibrio cholera virgül şeklinde ve fare ısırığı humması hastalığına neden olan Spirillum minus ise spiral şeklindedir. Bazı bakteri türleri yaşayabilmek için mutlaka oksijenli bir ortama gereksinim duyar. Bu tip bakterilere aerobik bakteri adı verilir. Örneğin zatürre hastalığına neden olan Streptococcus pneumonia aerob bakterilere örnek olarak verilebilir. Bir grup bakteri de yaşayabilmek için mutlaka oksijensiz ortama gereksinim duyar ve oksijenin varlığı bu bakterilere zarar verir. Bu tip bakterilere anaerob bakteri denir. Tetanos hastalığına yol açan Clostridium tetani anaerob bir bakteri türüdür. Fakültatif anaerob bakteriler ise hem oksijenli hem de oksijensiz ortamlarda yaşayabilir. Ciddi bağırsak enfeksiyonlarına neden olan Escherichia coli bakterisi bu grupta bulunmaktadır. Hücre duvarı gram boyası ile mavi renge boyanan bakterilere Gram pozitif , boyanmayıp pembe renk alanlara ise Gram negatif bakteri denir. Gram bakterilerin duvarı daha fazla peptidoglikan içerdiği için boyanabilir. Örneğin insanlarda mide- bağırsak enfeksiyonlarına neden olan Enterococcus faecalis Gram pozitif, beyin zarının iltihaplanmasına yol açan Neisseria meningitidis ise Gram negatif bir bakteridir. Bazı bakteriler kendi besinlerini sentezleyebildiği için ototrof bakteri olarak adlandırılır. Besinlerini fotosentez yoluyla elde eden bakterilere fotoototrof bakteri, kemosentez yoluyla elde edenlere ise kemoototrof bakteri adı verilir. Örneğin Chlorobium cinsine ait türler ve siyanobakteriler fotoototrof, Nitrosomonas cinsine ait türler ise kemoototrof bakterilere örnek oluşturur. Kendi besinlerini sentezleyemeyen bakterilere heterotrof bakteri adı verilir. Heterotrof bakterilerin bir kısmı, canlılarda çeşitli hastalıklara neden olan parazit bakteriler; bir kısmı da ayrıştırıcı ya da çürükçül bakterilerdir. Nitrosomonas ve Nitrobacter cinsine ait bakteriler, saprofit bakterilere örnek olarak verilebilir. - DNA ve RNA - Enzim sistemi - Ribozom - Hücre zarı - Hücre duvarı - Sitoplazma - Kapsül - Kamçı - Pilus - Mezozom - Endospor oluşturma - Klorofil"} {"url": "https://www.canlibilimi.com/bakteriler-ve-mantarlarin-biyolojiye-ve-ekonomiye-katkilari/", "text": "Bazı bakteriler fermantasyon yapma yeteneğine sahip organizmalardır. Fermantasyon oksijensiz ortamda meydana gelen bir olaydır. Fermantasyon olayında bakteriler, çeşitli karbonhidratları kullanarak sonuçta önemi olan bazı ekonomik ürünler oluşturur. Örneğin Lactobacillus bulgaricus bakterisi yoğurt yapımında, Lactococcus ve Leuconostoc bakterisi ise kefir yapımında kullanılmaktadır. Bu bakteriler, fermantasyon olayında sütün yapısındaki laktozu besin olarak tüketerek yoğurt ve kefirin oluşmasını sağlar. Turşu laktik asit bakterisinin, sirke ise Acetobacter aceti adlı bakterinin fermantasyon ürünüdür. Etil alkol ise Saccharomyces cerevisiae adlı maya maya mantarı tarafından üretilir. Bazı bakteriler petrol nedeniyle kirlenmiş ortamların temizlenmesini de sağlamaktadır. Bu şekilde gerçekleştirilen biyolojik arıtım olayına biyoremediasyon denir. Atık suların arıtımını sağlamak için arıtım tesislerinde bakteriler, atık maddelerin bulunduğu havuza karıştırılır. Bakteriler, atık maddelerin yapısında bulunan ve kirliliğe neden olan organik maddeleri besin olarak kullandığı için arıtım sağlanmış olur. Çürükçül bakteriler, ölü organizmaların ve organizma atıklarının yapısındaki organik bileşikleri parçalayarak inorganik bileşiklere dönüştürür. Bu ayrışma sonunda canlıların dokusundaki organik ve inorganik maddeler, toprağın yapısına kazandırılmış olur. Böylece doğada organik madde ve inorganik madde arasındaki denge sağlanır. Çürükçül bakteriler, bu şekilde organik ve inorganik madde bakımından çok zengin olan humuslu toprakların oluşmasını sağlar. Bu toprakların su tutma kapasitesi, diğer toprak tiplerine göre daha iyi olduğu için humuslu topraklardan tarımsal anlamda daha fazla verim elde edilir. Biyoteknolojinin de gelişmesiyle birlikte bakteriler; biyokimya, moleküler biyoloji ve genetik gibi alanlarda sıklıkla kullanılmaktadır. Bakterilerin sitoplazmasında zincir halindeki DNA molekülünün dışında plazmit adı verilen halkasal DNA'lar bulunur. Plazmitler özellikle bir canlıdan diğerine gen aktarımında kullanılır. Buna örnek olarak Escherichia coli bakterisi verilebilir. Mantarlar da gıda ve fermantasyon endüstrisi ile çeşitli tipte ilaçların yapımında da kullanılan canlılardır. Çeşitli antibiyotikler, ilaç formundaki steroit hormonlar ve birçok vitaminmantarlardan elde edilmektedir. Örneğin Penicillium chrysogenum mantarının ürettiği penisilin adlı antibiyotik, insanlarda ve hayvanlarda bakteriyel hastalıkların tedavisinde kullanılmaktadır. Son zamanlarda mantarlar, kanser tedavisinde de kullanılmaya başlanmıştır. Bakteriler gibi mantarlar da peynir, ilaç ve ekmek yapımında kullanılır. Penicillium candidum peynir yapımında kullanılan mantarlara örnek teşkil eder. Bunun dışında şapkalı mantarlar, eski çağlardan beri tüketilen önemli bir gıda maddesidir. Şapkalı mantarlar özellikle protein, vitamin ve bazı mineral maddeler yönünden zengin olduğundan sağlıklı beslenme için vazgeçilmez bir unsurdur."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/bakterilerin-siniflandirilmasi/", "text": "Bakteriler, şekillerine göre, gram boyanma özelliğine göre, oksijen ihtiyaçlarına göre ve beslenme şekillerine göre bakteriler olmak üzere 4 gruba ayrılır. Mikroskobik incelemeyle saptanan şekillerine göre bakteriler dört gruba ayrılır. Yuvarlak bakteriler: Tek ya da koloni şeklinde bulunabilir. Tek olanlarına kokus denir. Koloni oluşturanlar ikili gruplar şeklinde , uzun zincir oluşturmuş halde ya da üzüm salkımı şeklinde olabilir. Çubuk bakteriler: Çubuk şeklindeki bakteri nin boyu eninden daha fazladır. Bu tip bakteriler düz ya da hafi f bükülmüş olabilir. Kalınlıkları her taraflarında aynı ya da inceli kalınlı olabilir. Uzun iplik şeklinde olanları da vardır. Virgül bakteriler: Virgül gibi kıvrımlı olan bakterilere virgül bakteri denir. Spiral Bakteriler: Çok kıvrımlı olan burgumsu bakterilere spiral bakteri denir. Bakterileri tanımanın önemli yöntemlerinden biri Gram boyama yöntemi ile boyamaktır. Gram boyama hücre duvarındaki farklılıktan dolayı bakterilerin bir kısmını etkiler. Gram pozitif olarak adlandırılan bakterilerde hücre duvarı fazla miktarda peptidoglikan içerir. Bu bakteriler boyama yönteminde kullanılan mor renkli boyayı içeri alır ve mor boyanırlar. Hücre duvarlarında ince bir peptidoglikan ve üstte lipit tabakası bulunan bakteriler ise mor renkli boya uygulamasından sonra alkol ile muamele edildiklerinde mor boyayı hücre duvarından dışarı bırakır, ikinci damlatılan pembe renkli boyayla boyanarak pembe renk alır ve Gram negatif bakteriler olarak adlandırılırlar. Bakteriler solunum sırasında oksijen kullanıp kullanmamalarına göre dört gruba ayrılır. Zorunlu aerobik bakteriler: Yalnız oksijenli ortamda yaşayabilir. Geçici anaerobik bakteriler: Normalde oksijenli ortamda yaşayıp oksijen olmayan ortamda da yaşayabilir. Geçici aerobik bakteriler: Normalde oksijensiz ortamda yaşayıp oksijenli ortamda da yaşayabilirler. Bakteriler besinlerini elde etme şekline göre ototrof ve heteretrof olmak üzere ikiye ayrılır. Her iki grup da kendi arasında alt gruplara ayrılabilir. Kendi besinini kendi yapar. Ototroflar besinlerini yaparken gerekli olan enerjiyi ışıktan ya da kimyasal maddelerden sağlama durumlarına göre iki gruba ayrılır. ve H2 O, bazıları H2 O yerine H2 S kullanır. Kemoototrof Bakteriler: Bu bakteriler besin sentezinde enerji kaynağı olarak ışık enerjisi yerine kimyasal enerji kullanır. Bu amaçla Fe2+ iyonlarından, H2 S ve NH3 'tan kimyasal tepkimelerle enerji elde eder, bu enerjiyi besin sentezinde kullanırlar. Toprakta bulunan azot da yine bu bakterilerin etkisiyle bitkilerin kullanabileceği hale dönüşür. Kemoototrof bakterilere nitrit, nitrat , sülfür ve demir bakterileri ile baklagil kökünde yaşayan rizobiumlar örnek olarak verilebilir. Bu grup bakteriler ihtiyaç duydukları tüm besin maddelerini başka canlıların ürettikleri maddelerden karşılar. Heterotroflar besinlerini karşılama şekillerine göre iki gruba ayrılır. Parazit bakteriler: İhtiyaçları olan besin maddelerini birlikte yaşadıkları canlıdan sağlar. Hastalık yapanlarına patojen bakteriler denir. İnsanda patojen bakteriler; şarbon, besin zehirlenmesi, tifo, tetanos, verem, difteri, boğaz enfeksiyonları, zatürre, menenjit, kolera, frengi gibi hastalıklara neden olur. Saprofit bakteriler: Bu gruptaki bakteriler ayrıştırıcı organizmalardandır. Bu bakteriler toprakta yaşar. Hücre dışına salgıladıkları enzimlerle bitki, hayvan ölüleri ve atıklarındaki organik maddeleri daha küçük maddelere parçalar. Bakterilerin biyolojik ve ekonomik önemi, insan sağlığı ile ilişkisi araştırıldığında, hem yararlı hem de zararlı etkileriyle insan yaşamını yakından ilgilendiren organizmalardır. Patojen bakterilerin ürettikleri toksin gibi metabolizma ürünleri, üzerinde yaşadıkları organizmaya zarar verir, onu hastalandırır hatta organizmanın ölümüne neden olabilir. Clostridium botulinum oksijensiz şartlarda ürettiği toksinle yiyeceklerin, konservelerin bozulmasına ve besin zehirlenmesine neden olur. Bu toksin bazı hastalıkların tedavisinde ve kozmetik alanında kullanılmaktadır. Parazit bakteriler, üzerinde yaşadıkları canlıya iyi uyum sağlamışlarsa fazla zarar vermez. Üzerinde yaşadığı konak canlı öldüğü zaman bakterinin barınağı da ortadan kalkar. İnsanın sindirim sisteminde ortak yaşayan pek çok bakteri, besin artıklarının bağırsakta ayrışmasını sağlar. Bu bakteriler zararsızdır. Hatta K, E ve bazı B vitaminlerini vb. sentezleyerek yararlı olur. Antibiyotikler, virüsler dışında hastalık yapan mikroorganizmaların üremesini engelleyen hatta onları yok edebilen doğal ya da sentetik maddelerdir. Antibiyotikler, uygun kullanılmadığı zaman vücuttaki hastalık etkeni bakteriler mutasyona uğrayarak bu ilaca karşı direnç kazanır. İlaç artık o bakteriye etki edemez. Böylelikle hastalıklar, zamanla tedavi edilemeyecek boyutlara ulaşabilir. Antibiyotiklerin rastgele kullanılması, vücuda yararlı bazı bakterilerin yok olmasına da neden olur. Bakterilerden ekonomik alanda da yararlanılmaktadır. Bazı besinlerin bozulması, bakterilerin zararlı faaliyeti ile olur. Bu faaliyetler kontrol altına alındığında yararlı hale dönüşebilir. Yoğurt, peynir, sirke, turşu hazırlama bu yöntemle sağlanır. Bütanol, aseton, metan, asetik asit, laktik asit gibi maddeler de yine bakteriler kullanılarak üretilir. Biyolojik mücadele çalışmalarında, zehirli madde üreten bakteriler kullanılarak zararlılarla savaşılır. Özüt olarak üretilip tarla bitkileri üzerine püskürtülen bu bakteriler, bitkiyi yiyen zararlı böceklerin ölümüne neden olur. Sıtma ile savaşta da sivrisineklere karşı bu yöntem kullanılmaktadır. Saprofit bakteriler, doğada sınırlı miktarda bulunan maddelerin dönüşümünü ve tekrar kullanılmasını sağlar. Saprofit bakteriler, organik maddeleri çürüterek kendileri için besin ve enerji elde ederken oluşan organik ve inorganik maddeler toprağın zenginleşmesine neden olur. Fotoototrof bakterilerden siyanobakterilerin ürettiği oksijen dünyada yaşamın devamı için önemlidir. Bazı türleri de atmosferdeki azotu kullanır. Bu yolla diğer canlılar için proteinlerin sentezine de kaynak oluşturur. Hem kısa sürede çoğalmaları hem DNA'larının basit olması nedeniyle, hücre metabolizması ve moleküler biyoloji ile ilgili yapılan çalışmalarda bakterilerden yararlanılmaktadır. Antibiyotikler, insülin gibi bazı hormonlar, aşılar, serumlar, kanser tedavisinde kullanılan kimyasal maddeler biyoteknolojik yöntemlerle bakterilerden elde edilmektedir. Bakterileri çeşitli ortamlardan kolaylıkla elde edebiliriz. Laboratuvarda hazırlayacağınız basit bir kültürle öğrendiklerinizi uygulayabilmek için Bakterileri gruplandıralım etkinliğini yapınız."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/bebegimin-goz-rengi-ne-zaman-belli-olur/", "text": "Bebeklerin göz rengi, genellikle doğumdan sonraki ilk 6 ila 12 ay arasında belirginleşir. Bebeklerin göz rengi, başlangıçta mavi veya gri gibi açık renklerde olabilir ve zamanla pigmentasyon değişiklikleri nedeniyle son rengine dönüşür. Bebeklerin göz rengi, melanin adı verilen bir pigmentin konsantrasyonuna ve dağılımına bağlıdır. Melanin miktarı arttıkça, göz rengi daha koyu bir tona döner . İlk birkaç ay içinde melanin üretimi artar ve bu da göz renginde değişikliklere neden olur. Göz rengi, ebeveynlerin genlerine bağlı olarak belirlenir ve bu genler, çocuğun göz renginde baskın veya çekinik özelliklere sahip olabilir. Ancak, genetik faktörler karmaşıktır ve tam göz rengi tahmin etmek her zaman mümkün değildir. Buna rağmen, bebeklerin göz rengi genellikle 1 yaşına kadar belirginleşir ve daha sonra nadiren değişir. Göz rengi, genetik faktörlere ve melanin pigmentasyonuna bağlı olarak değişiklik gösterir. Bebeklerin göz rengi belirginleştikçe, ebeveynler genellikle daha kalıcı bir renkte olduğunu düşünürler. Ancak, bazı durumlarda, göz rengi ilerleyen yaşlarda hafif değişiklikler gösterebilir. Özellikle ışığa maruz kalmaya ve yaşa bağlı olarak, göz renginde hafif değişiklikler meydana gelebilir. Örneğin, bazı insanların göz rengi, belirli ışık koşullarında farklı gözükebilir. Bununla birlikte, bu tür değişiklikler genellikle geçicidir ve göz renginde kalıcı bir değişime neden olmaz. Genel olarak, bebeklerin göz rengi ilk yaşlarına kadar belirginleşir ve daha sonra büyük ölçüde sabit kalır. Bebeğinizin göz renginin ne zaman belirginleşeceğini kesin olarak tahmin etmek zor olsa da, çoğu durumda, ilk 6 ila 12 ay içinde kalıcı göz rengine ulaşırlar. Bebeğinizin göz renginin ne olacağı hakkında daha fazla bilgi edinmek için, ebeveynlerin göz renklerine ve aile genetik özelliklerine bakarak bazı ipuçları elde edebilirsiniz."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/bebegin-camasirlari-nasil-yikanmali/", "text": "- Önceden yıkayın: Bebeğinize giydireceğiniz yeni kıyafetleri, havluları ve nevresimleri mutlaka önceden yıkayın. Bu, ürünlerdeki kimyasal kalıntıları ve potansiyel alerjenleri temizlemeye yardımcı olacaktır. - Ayrı tutun: Bebeğinizin çamaşırlarını, diğer aile üyelerinin çamaşırlarından ayrı tutarak yıkayın. Bu, bebeğinizin hassas cildinin, diğer kişilerin kıyafetlerinde bulunan kir ve bakterilere maruz kalma riskini azaltır. - Nazik deterjan kullanın: Bebeğinizin çamaşırlarını yıkarken, parfüm ve boyar madde içermeyen, bebekler için özel olarak üretilmiş hipoalerjenik bir deterjan kullanın. Bu tür deterjanlar, bebeğinizin cildini tahriş etmeyecek şekilde formüle edilmiştir. - Doğru miktarda deterjan kullanın: Bebeğinizin çamaşırlarını yıkarken, üreticinin önerdiği miktarda deterjan kullanın. Fazla deterjan, çamaşırlarda kalıntı bırakarak cilt tahrişine neden olabilir. - Çift durulama yapın: Bebeğinizin çamaşırlarını yıkadıktan sonra, deterjanın tamamen çıktığından emin olmak için çift durulama yapın. Bu, cilt tahrişine yol açabilecek deterjan kalıntılarını önlemeye yardımcı olacaktır. - Kıyafetleri doğal olarak kurutun: Mümkünse, bebeğinizin çamaşırlarını doğal olarak kurutun. Bu, enerji tasarrufu sağlar ve kıyafetlerin liflerini korur. Eğer kurutma makinesi kullanmanız gerekiyorsa, düşük sıcaklıkta ve hassas ayarla kurutun. - Ütüleme: Bebeğinizin çamaşırlarını ütülerken, düşük sıcaklıkta ve hassas kumaşlar için uygun ayarları kullanın. Bebek kıyafetlerinin çoğu yumuşak ve ince kumaştan yapıldığı için, sıcaklık ve buhar ayarlarını kontrol etmek önemlidir. Bu adımları izleyerek, bebeğinizin çamaşırlarını güvenli ve hijyenik bir şekilde yıkayabilirsiniz. Bebeğinizin cildini korumaya özen gösterirken, aynı zamanda temiz ve rahat kıyafetler giymesini sağlarsınız."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/bebegin-gelisimi-icin-hamilelik-doneminde-neler-yapmaliyim/", "text": "1. Beslenme: Bebeğinizin sağlıklı bir şekilde gelişmesi için sağlıklı bir beslenme planı oluşturun. Hamilelik döneminde yeterli miktarda protein, vitamin, mineral ve diğer besin öğeleri almak çok önemlidir. Doktorunuzun önerilerine uyarak, sağlıklı ve dengeli bir beslenme programı oluşturabilirsiniz. 2. Egzersiz: Hamilelik döneminde egzersiz yapmak, bebeğinizin sağlıklı bir şekilde gelişmesine yardımcı olabilir. Ancak, doktorunuzun önerilerine uygun bir egzersiz programı uygulamalısınız. 3. Yeterli Uyku: Hamilelik döneminde yeterli uyku almak, bebeğinizin sağlıklı bir şekilde gelişmesi için önemlidir. Uyku sırasında bebeğin sinir sistemi ve beyin gelişimi için önemli olan hormonlar salgılanır. 4. Sigara ve Alkol: Hamilelik döneminde sigara ve alkol kullanmaktan kaçınmalısınız. Sigara ve alkol, bebeğinizin sağlıklı bir şekilde gelişmesini engelleyebilir ve doğum kusurlarına neden olabilir. 5. Stres Yönetimi: Hamilelik döneminde stresten kaçınmak veya stres yönetimi teknikleri kullanmak, bebeğinizin sağlığı için önemlidir. Stres, bebeğinizin gelişimini olumsuz etkileyebilir. 6. Düzenli Kontroller: Hamilelik döneminde düzenli olarak doktor kontrollerine gitmek, bebeğinizin sağlıklı bir şekilde geliştiğinden emin olmanız için önemlidir. Doktorunuzun önerilerine uygun olarak takip programını uygulamanız önemlidir. Hamilelik döneminde yukarıdaki önerilere uyarak bebeğinizin sağlıklı bir şekilde gelişmesine yardımcı olabilirsiniz."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/bebegin-gobek-bagi-bakimini-nasil-yapmaliyim/", "text": "Yenidoğan bir bebeğin göbek kordonu, genellikle doğumdan sonraki ilk 2 hafta içinde kendiliğinden düşer. Bu süre zarfında, göbek kordonu bakımına özen göstermek önemlidir. Hamilelik sırasında, göbek kordonu bebeğinizi besin ve oksijenle besler. Ancak doğumdan sonra, bu uzun kordona ihtiyaç kalmaz ve doktor tarafından klemplenerek kesilir. Kesilen kordonda kısa bir parça bırakılır ve bu parça zamanla kendiliğinden düşer. - Göbek kordonu düşene kadar, herhangi bir kimyasal veya sabun kullanmadan temiz tutun. - Eğer kordon idrar veya dışkı ile kirlenirse, ılık su ve bebek sabunu kullanarak nazikçe temizleyin ve ardından iyice kurulayın. - Emici bir bez veya pamuk kullanarak ıslaklığı alın ve göbeği havalandırarak kurumasına yardımcı olun. - Göbek kordonunda kızarıklık, akıntı, kanama, şişlik, hassasiyet veya kötü bir koku fark ederseniz, derhal bir sağlık profesyoneline başvurun. - Göbek kordonunun kuruması için hava ile temas etmesi gereklidir. Bu nedenle bebek bezini göbek kordonu altında kalmayacak şekilde hafifçe aşağı doğru katlayarak bağlayın. - Sıcak havalarda, göbek kordonunu havalandırmak için tulum yerine göbeği açıkta bırakabileceğiniz tişörtler kullanabilirsiniz. Göbek kordonu iyileştikten sonra, bebeğinizi bir bebek küvetinde yıkayabilirsiniz. Ancak göbek kordonunu kendiniz koparmaya çalışmayın, doğal olarak düşmesini bekleyin. - Göbek kordonundan irin gelmesi - Kötü koku - Çevresindeki cildin kızarması ve şişmesi - Aşırı kanama veya kanamada devam etme Bu belirtiler gözlemlenirse, hemen bir sağlık profesyoneline başvurmanız önemlidir. Göbek kordonu enfeksiyonu hızlı bir şekilde tedavi edilmelidir. Sonuç olarak, yenidoğan bebeklerin göbek kordonu bakımı, dikkat ve hijyen gerektiren önemli bir süreçtir. Bebeğinizin sağlıklı bir şekilde iyileşmesine yardımcı olmak için yukarıdaki yönergeleri izleyerek göbek kordonunu doğru şekilde bakımını yapabilirsiniz."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/bebek-bakimi-onerileri-7-oneri/", "text": "- Bebeklerin cildi hassastır, bu nedenle her zaman doğal, parfümsüz ve alerjik olmayan ürünler kullanın. Bebeklerinizi yıkarken veya bezi değiştirirken, cildine uygun olan ürünleri kullanarak temizleyin. - Bebeğinizin uyku düzenine dikkat edin. Yenidoğan bebekler genellikle günün büyük bir kısmını uyuyarak geçirirler. Bebeğinizin odasını sessiz, karanlık ve serin tutun ve onun uyku düzenini takip edin. - Bebeğinizi emzirin ya da uygun şekilde besleyin. Bebeklerin beslenmesi büyümeleri için çok önemlidir. Eğer emziriyorsanız, bebeğinizi belirli aralıklarla emzirin ve yeterli miktarda süt aldığından emin olun. Eğer mama ile besleniyorsa, doğru şekilde hazırlayın ve önerilen miktarlarda verin. - Bebeğinizin altını sık sık değiştirin. Bebeklerin cildi hassas olduğundan, bebeğin altını ıslak veya kirli bırakmak tahrişe neden olabilir. Bebeğinizin altını sık sık değiştirerek cildini koruyun. - Bebeğinizi kucağınıza alın ve onunla etkileşim halinde olun. Bebekler insan temasına ihtiyaç duyarlar ve bu onların sağlıklı gelişimlerini destekler. Bebeğinizle konuşun, şarkı söyleyin ve onunla oyunlar oynayın. - Bebeğinizin güvenliği için evde gerekli önlemleri alın. Bebekler çok hareketli olmadıkları için evdeki tehlikelere karşı korunmaları gereklidir. Evinizde bebek güvenliği için gerekli olan koruyucu ürünleri kullanın. - Bebeğinizin düzenli kontrolleri için doktorunuzun önerilerini takip edin. Bebeklerin düzenli olarak doktor kontrollerine gitmeleri gereklidir. Bu kontrollerde bebeğinizin büyüme ve gelişimini takip edebilirsiniz ve doktorunuzun önerilerine uyarak ona iyi bir şekilde bakabilirsiniz. Bebek bakımı oldukça özen gerektiren bir iştir. Yukarıdaki önerileri takip ederek, bebeğinizin sağlıklı ve mutlu bir şekilde büyümesine yardımcı olabilirsiniz."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/bebek-ilk-ayinda-ne-kadar-kilo-almali/", "text": "Bebeklerin ilk ayında ne kadar kilo alması gerektiği, doğum ağırlığına ve genel sağlık durumuna bağlı olarak değişebilir. Ancak, genel olarak, bebekler ilk haftada doğum ağırlıklarının %5-10'u kadar kilo kaybedebilirler. İlk haftayı takip eden haftalarda, bebekler haftada ortalama 150-200 gram kadar kilo alabilirler. Bebeklerin sağlıklı bir şekilde büyüyüp gelişebilmesi için, genel olarak ilk 3 ayda ağırlıklarının doğum ağırlıklarının 2 katına çıkması beklenir. Bu süreçte, bebeklerin kilo alımı hızı da yavaş yavaş azalmaya başlar. Bebeklerin kilo alımı, doktorlar tarafından kontrol edilir ve düzenli olarak takip edilir. Eğer bebeklerin kilo alımı yeterli değilse, doktorlar gerekli önlemleri alarak bebeklerin sağlıklı bir şekilde büyümelerini sağlarlar. Bebekler ilk ayda doğdukları kilonun yaklaşık olarak %10'unu almaları beklenir. Yani, eğer bir bebek doğumda 3 kilo ise, ilk ayında yaklaşık olarak 300 gram kadar kilo alması normaldir. Ancak her bebek farklıdır ve kilo alma hızları da farklılık gösterir. Bazı bebekler ilk ayda daha fazla kilo alırken, bazıları daha az kilo alabilir. Bu nedenle, bebeklerin sağlıklı bir şekilde büyüdüklerinden emin olmak için, doğumdan sonra düzenli kontroller yapılması önemlidir. Bebeklerin kilo alımı, sadece beslenmelerine bağlı değildir. Bebeğin doğru beslendiğinden emin olmak için, anne sütü veya mama miktarı, sıklığı ve veriliş şekli de önemlidir. Eğer anne sütü ile besleniyorlarsa, bebeğin yeterli miktarda süt emdiğinden ve emerken doğru pozisyonda olduğundan emin olunmalıdır. Mama ile besleniyorlarsa, mama miktarı ve veriliş sıklığı konusunda doktorun önerileri takip edilmelidir."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/bebek-yagi-faydalari-ve-zararlari-nelerdir/", "text": "Bebek yağı, bebeklerin hassas cildi için geliştirilmiş bir üründür. Bebek yağı, genellikle mineral yağı, gliserin ve E vitamini içeren hafif bir yağdır ve bebeklerin cildini nemlendirir, yumuşatır ve korur. Bebek yağı, bebeklerin hassas cildi için oldukça faydalıdır. Cildi nemlendirir ve tahriş olmasını önleyerek bebeğin rahatlamasına yardımcı olur. Ayrıca bebeklerin cildini temizlemeye de yardımcı olabilir ve bebeğinizin sağlıklı bir cilde sahip olmasına yardımcı olabilir. Ancak, her bebek farklı olduğu için, bazı bebeklerde bebek yağı kullanımı ciltte tahrişe neden olabilir. Bu nedenle, yeni bir ürün kullanmadan önce, bebeğinizin cildi için uygun olduğundan emin olmak için doktorunuza danışmanız önerilir. Sonuç olarak, bebek yağı bebeklerin hassas cildi için faydalı bir üründür ve birçok ebeveyn tarafından kullanılmaktadır. Ancak, bebeğinizin cilt tipine göre kullanılmalı ve doktorunuza danışmanız önerilir."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/bebekler-nasil-giydirilmelidir/", "text": "Yeni doğan bir bebek, vücut ısısını düzenleme yeteneği henüz tam gelişmediği için dikkatli bir sıcaklık kontrolü gerektirir. Bebeğin oda sıcaklığına uygun bir şekilde giydirilmesi, onun sağlığını ve konforunu korumak için çok önemlidir. Bu makalede, bebeklerin odası sıcaklığına göre nasıl giydirilmesi gerektiği konusunda rehberlik edecek ve bebeğinizin rahatlığını sağlamak için dikkat etmeniz gereken faktörleri ele alacağız. 16-20 C (60-68 F): Bu sıcaklık aralığında, bebekler hafif giydirilmelidir. 21-24 C (70-75 F): Bu sıcaklık aralığında, bebekler orta kalınlıkta giydirilmelidir. 24 C ve üzeri (75 F+): Bu sıcaklık aralığında, bebekler hafif giydirilmelidir. Bebeğinizi giydirirken, vücut ısısını ayarlamak için katmanlı giydirme yöntemini kullanabilirsiniz. İlk katman, pamuklu bir bebeğin body'si veya iç çamaşırları olmalıdır. Bu malzeme bebek cildi için en uygunudur ve terlemeyi önler. Oda sıcaklığına bağlı olarak bebek için uygun bir orta katman seçmelisiniz. Eğer oda sıcaklığı düşükse, kalın bir pijama veya tulum kullanabilirsiniz. Daha sıcak bir odada ise hafif bir pijama yeterli olacaktır. Özellikle kış aylarında bebeklerinizi uyandırmadan sıcak tutmak için uyku tulumları veya zıbınlar kullanabilirsiniz. Bu, bebeğinizi battaniye veya yastık gibi gevşek örtülerle örtmekten daha güvenli bir seçenektir. Bebeğin başı için hafif bir şapka kullanmak, vücut ısısını korumaya yardımcı olabilir. Ayrıca, bebeğin ayaklarını sıcak tutmak için pamuklu çoraplar veya bebek patikleri kullanabilirsiniz. Bebeklerin rahatlığını sağlamak için gözlem yapmak önemlidir. Bebeğiniz sıcak mı soğuk mu hissediyor, huzursuz mu veya terli mi görünüyor? Bebeğinizin davranışlarını ve cilt rengini dikkatle izleyin ve ihtiyaçlarına göre giydirme ayarlamaları yapın. Bebeklerin oda sıcaklığına uygun bir şekilde giydirilmesi, onların sağlığını ve konforunu korumanın temel bir parçasıdır. Doğru giydirme, bebeğinizin vücut ısısını dengede tutacak ve rahat uyumasını sağlayacaktır. Ancak unutmayın ki her bebek farklıdır, bu nedenle bebeğinizin ihtiyaçlarına ve davranışlarına dikkat etmek her zaman önemlidir. Bebeğinizin sağlığı ve mutluluğu için doğru giydirme pratiği, onun güvende ve sıcak hissetmesini sağlayacaktır."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/bebeklerde-gaz-sancisi-nasil-giderilir/", "text": "Bebeklerde gaz sancısı çok yaygın bir sorundur ve genellikle bebeğin huzursuzluğuna sebep olur. Bebeğinizin gazını çıkarmak için birkaç farklı yöntem deneyebilirsiniz. - Karnını Masaj Yapın: Bebeğinizin karnına hafifçe masaj yapmak, gazın çıkmasına yardımcı olabilir. Saat yönünde hafifçe dairesel hareketler yaparak bebeğinizi rahatlatabilirsiniz. - Bacaklarını Bisiklet Çevirin: Bebeğinizi sırt üstü yatırın ve bacaklarını hafifçe bükerek bisiklet hareketi yaptırın. Bu hareket, bebeğin bağırsaklarını harekete geçirerek gazın çıkmasına yardımcı olabilir. - Kucağınızda Sallayın: Bebeğinizi kucağınızda dik tutarak hafifçe sallayabilirsiniz. Bu, bebeğinizin gazını çıkarmasına ve rahatlamasına yardımcı olabilir. - Emziği Çıkartın: Bebeğinizin emziği varsa, emziği çıkardıktan sonra bebeğinizi kaldırarak hava almasını sağlayabilirsiniz. Bu, bebeğinizin gazının kolayca çıkmasına yardımcı olabilir. - Sıcak Bez Uygulayın: Bebeğinizin karnına sıcak bir bez uygulayarak onun rahatlamasına yardımcı olabilirsiniz. Bu, bebeğinizin bağırsaklarını rahatlatabilir ve gazın çıkmasını kolaylaştırabilir. Ancak, bebeğinizin gaz sancıları çok sık ve şiddetliyse, doktorunuza danışmanız önemlidir. Doktorunuz, bebeğinizin durumunu değerlendirerek uygun tedavi yöntemlerini önerir."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/bebekte-gaz-sancisi-icin-neler-yapilabilir/", "text": "Bebeğinizi dik tutun: Bebeğinizi emzirirken veya beslerken mümkün olduğunca dik tutun. Bu, bebeğinize hava yutmasını önlemeye yardımcı olabilir. Karın masajı yapın: Bebeğinizin karın bölgesine hafifçe masaj yaparak gazın hareket etmesine yardımcı olabilirsiniz. Saat yönünde dairesel hareketler yapmak, gaz sancısını hafifletebilir. Sıcak bir bez veya ılık banyo: Bebeğinize sıcak bir bez veya ılık bir banyo yaparak kasları rahatlatabilir ve gazın doğal olarak hareket etmesine yardımcı olabilirsiniz. Bebeğinizin bacaklarını hareket ettirin: Bebeğinizin bacaklarını bisiklet sürüyormuş gibi hareket ettirerek gazın hareket etmesine yardımcı olabilirsiniz. Biberon meme seçimine dikkat edin: Bebeğiniz biberonla besleniyorsa, gaz oluşumunu azaltmak için doğru meme seçimine dikkat etmelisiniz. Yavaş akışlı meme kullanmak gazın yutulmasını önleyebilir. Eğer bebeğinizde gaz sancısı devam ediyorsa, doktorunuza danışmanız faydalı olabilir."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/beden-sivi-bolukleri-vucut-sivisi/", "text": "- İntrasellüler sıvı : Hücrelerin içindeki sıvıdır. Yaklaşık olarak vücuttaki toplam sıvının %60'ını oluşturur. - Ekstrasellüler sıvı : Hücrelerin dışındaki sıvıdır. Bu bölüm, iki alt bölüme ayrılır: a. İnterstisyel sıvı: Hücreler arasındaki sıvıdır ve yaklaşık olarak vücuttaki toplam sıvının %25'ini oluşturur. b. Plazma: Kanın sıvı kısmıdır ve yaklaşık olarak vücuttaki toplam sıvının %8'ini oluşturur. - Transsellüler sıvı: Vücudun diğer sıvı bölgeleridir. Bu sıvılar, beyin omurilik sıvısı, göz sıvısı, mide sıvısı, safra, idrar, ter ve diğer salgılar gibi çeşitli sıvıları içerir. Bu sıvı bölgeleri arasında sürekli bir dengede tutulur ve bu denge, elektrolitlerin ve diğer moleküllerin uygun oranlarda alınması ve atılması ile sağlanır. Bu sıvılar, vücudun sağlıklı bir şekilde çalışması için önemlidir ve su kaybı veya elektrolit dengesizlikleri gibi problemler, çeşitli sağlık sorunlarına neden olabilir."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/bilimde-oznellik-nesnellik-nedir/", "text": "Bilimde nesnellik ; gerçekliği kanıtlanabilen, ölçülebilen ve geçerliliği herkesçe kabul edilen bilgilerdir. Bilimde öznellik ise; bilginin kişiye bağlı olarak değişebilmesidir. Bilimsel bilgi nesnel olmalıdır. Bilimsel bilgiyi araştıran bilim insanının beklentileri, eğitimi, tecrübeleri, önceki bilgileri, inançları birbirinden farklı olabilir. Bu durum bilim insanlarının probleme ve araştırmalara yaklaşımını, gözlemlerini, yorumlamalarını etkiler. Örneğin dünya nüfusunun artması, sanayi gelişiminin olumsuz etkileri ve fosil yakıtların kullanılması sonucunda atmosfere salınan karbondioksit miktarı gün geçtikçe artmaktadır. Bu problem, gerçekliği ölçülüp kanıtlanmış bir bilgi olduğu için nesnel özellik gösterir. Bu problemin çözümüne ise farklı coğrafyalarda yaşayan bilim insanları farklı şekillerde yaklaşmaktadır. Bazı bilim insanları yaptıkları çalışmalar sonucunda, bu problemin çözümü için en etkili yöntemin rüzgar enerjisi santrallerinin artırılması olduğunu belirtmişlerdir. Diğer bazı bilim insanları ise en etkili yöntemin güneş enerjisi panellerinin artırılması olduğu şeklinde açıklama yapmıştır. Küresel ısınma sonucu ortaya çıkan tarımdaki verimliliğin azalması sorununa bilim insanlarının farklı yaklaşımları örnek gösterilebilir. Bir grup bilim insanı GDO'lu ürünlerle çözüm yoluna giderken diğer bir grup ise bu durumun ileride sağlık sorunlarına neden olabileceğini belirtmiştir. Bilim nesnelliği hedeflese de bu örnekte olduğu gibi aynı konuda farklı yaklaşımlar ve yorumlar olabilmektedir."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/bilimin-birikimli-ilerleme-degisebilir-olma-ozellikleri/", "text": "Bilimsel çalışmalar, bilim insanları arasındaki bir bayrak yarışına benzetilebilir. Her bilim insanının yaptığı araştırma, aynı konuda yapılan diğer araştırmaları destekleyebilir, yeni bakış açıları oluşturabilir ya da öncekini bütünüyle değiştirebilir. Örneğin DNA molekülünün günümüzde kabul gören yapısının keşfi, birikimli ilerlemeye örnektir. Nükleik asitler ilk olarak 1870 yılında Friedrich Miescher tarafından iltihaplı hücrelerin çekirdeğinden ayrıştırılmıştır. Miescher, bu yapıları asidik özelliği gösterdiğinden dolayı nüklein olarak adlandırmıştır. 1919'da Phoebus Levene nükleotit birimlerini oluşturan baz, şeker ve fosfatı tanımlamıştır. 1953'te James Watson ve Francis Crick , DNA'nın bugün kabul gören yapısını öne sürmüşlerdir (Görsel 1.4). DNA'nın molekül yapısının keşfedilmesi sürecinde yeni teknolojik cihazlar kullanılmıştır. Her yeni teknoloji bir sonraki buluş için zemin hazırlamıştır. DNA teknolojisindeki gelişmeler sayesinde ilaç endüstrisinde, tarım alanında ve adli tıp alanında çok büyük buluşlar gerçekleştirilmiştir. Bilimsel bilgiler gelişen teknolojilerin sunduğu gözlemler ve var olan gözlemlerin yeniden yorumlanmasıyla değişebilir. Örneğin hücre zarının yapısını açıklayan ilk model Danielli ve Dawson tarafından ortaya konmuştur (Görsel 1.5). Ancak bu model hücre zarının yapısını ve zardan madde taşınmasını tam olarak açıklayamadığından bilim insanlarını yeni araştırmalara sevk etmiştir. Daha sonraki bilimsel çalışmalar sonucunda 1972 yılında S. J. Singer ve G. L. Nicolson tarafından akıcı-mozaik zar modeli geliştirilmiştir (Görsel 1.6). Böylece ortaya konulan birim zar modeli geçerliliğini yitirerek yerine akıcı-mozaik zar modeli gelmiştir."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/bilimin-gelismesinde-bilim-insanlarinin-ortak-kisilik-ozelliklerinin-onemi/", "text": "Bilim tarihine yakından bakıldığında bilimin gelişmesinde bilim insanının kişisel özelliklerinin önemli olduğu görülmektedir. Bilim insanı; meraklı, şüpheci, akılcı, öngörülü ve iyi bir gözlemcidir. Hayal gücü gelişmiş, tarafsız ve açık fikirlidir. Fikirlerini söylemekten çekinmez. Bilimsel bir keşif çoğu zaman yeni ve farklı bir düşünme şeklini gerekli kılar. Bütün keşifler, dünyayı değiştiren icatlar hep merak ve hayal gücünün ürünüdür. Bilimin gelişmesinde rol oynayan insanların sürekli, doğrunun peşinde olduğu görülür. İbn-i Sina'nın Bilimi süsleyen doğruluktur. sözü bilim insanının çalışmalarını sürdürürken doğruluktan ayrılmaması gerektiğinin önemini vurgular. Bilim insanı her ne koşulda olursa olsun doğru söylemeli, araştırma sonuçlarını kendi öngördüğü şekilde olmasa bile kamuoyuna açıklamalıdır. Bilim insanlarının etik ilkelere uygun davranması, toplumun bilime ve bilim insanına güveni açısından önemlidir. Bilim insanının tarihsel ve toplumsal sorumluluğu vardır. Herkesten fazla toplumsal sorumluluk taşıdığından insanlık için durmadan çalışır, özveride bulunur. Kararlı, sebatlı ve sabırlıdır; çalışmalarını sonuca ulaşıncaya kadar sürdürür. Aziz Sancar bir röportajında Ne yaparsanız, iyi yapmaya çalışın, çalışmadan olmaz. Öğrenciyken günde 18 saat çalışırdım. Gecelerimi laboratuvarda geçirmişimdir. Çalışmaktan başka çare yoktur. Bu, vatan borcudur. diyerek çalışmanın önemini vurgulamıştır. DNA yapısının aydınlatılma öyküsü, bilim insanının kişilik özelliklerinin keşif sürecindeki etkisini göstermesi açısından iyi bir örnektir. Watson ve Crick'in DNA'nın İkili Sarmal yapısını keşfetmelerini sağlayan, Franklin'in X-ışını kırınımı tekniği ile çektiği DNA'nın kristal yapı fotoğrafı olmuştur. Franklin; meraklı, hayal gücü gelişmiş, açık fikirli ve çalışkan bir bilim insanıydı. Her bir DNA fotoğrafı için yaklaşık 100 saat X-ışınlarına maruz kalarak hasta olma pahasına sebatla çalışmıştır. Watson onun çalışkanlığını Hem ben hem Francis, Rosalind'in dürüstlüğünü ve soyluluğunu kabul ediyor, akıllı bir kadının bilim dünyasına kabul edilebilmek için verdiği mücadeleyi yıllar sonra da olsa kavrıyorduk. Rosalind'in örnek cesareti, kurtuluşu olamayacak derecede hasta olduğunu bildiği halde şikayet etmeyip ölümünden birkaç hafta öncesine kadar olağanüstü çalışmasını sürdürmesiyle hepimizi duygulandırdı. sözleriyle ifade etmiştir. Franklin'in kanser olmasının muhtemel sebebi X-ışını kristalografisi çalışmasını yaparken aşırı düzeyde radyasyona maruz kalmasıydı. Watson İkili Sarmal kitabının ön sözünde Bilim, dışarıdan insanların sandığı şekilde doğrudan ve mantıklı bir şekilde ilerlemez. Tam tersine, bilimin ileriye doğru adımları, çoğunlukla kişiliklerin ve kültürel geleneklerin rol oynadığı son derece insani olaylardır... diyerek bilimin gelişmesinde bilim insanlarının kişilik özelliklerinin önemini vurgulamıştır."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/bilimin-sistemli-yontemli-olma-ozelligi-nedir/", "text": "Bilim gelişigüzel bir çalışma değildir. Konusunu belirlemede, olayları incelemede çalışmalar titizlikle sürdürülür. Yöntem ve aşamaları önceden belirlenir. Farklı bilim dallarında kullanılan yöntem ve teknikler birbirinden farklılık gösterebilir. Biyoloji, kimya, fizik, mühendislik gibi doğa bilimlerinde; bilimsel araştırmalar gözleme ve ölçmeye dayanır. Tümdengelim; soyuttan somuta,genelden özele, bütünden parçaya doğru akıl yürütüp çıkarımlarda bulunma yöntemidir. Tümevarım ise somuttan soyuta, özelden genele, parçadan bütüne doğru akıl yürütme yöntemidir. Kısaca genel prensiplere dayanarak gözlemlerin açıklanmasına tümdengelim, gözlemlerden genel prensiplerin çıkarılmasına tümevarım denir. Gözlemlerin ve ölçümlerin tekrarlanabildiği, sayısal değerler içeren, objektif araştırma yöntemine nicel araştırma yöntemi denir. Nicel veriler; anketlerden, görüşmelerden, laboratuvar ortamında yapılan deneylerden ya da gözlemlerden elde edilir. Nicel araştırmalarda daha çok tümdengelim ilkesi hakimdir. Nitel araştırma yöntemi ise gözlem, görüşme ve doküman inceleme gibi nitel veri toplama tekniklerinin kullanıldığı, tümevarım ilkesinin hakim olduğu bir araştırma yöntemidir. Nitel araştırmalar, araştırmacının yaklaşımından etkilenir."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/bilimsel-bilginin-dogasi-biyoloji/", "text": "İnsanın ihtiyaçları ve merak duygusu; araştırmanın, keşfetmenin ve bilimin temelini oluşturmuştur. Tarih boyunca insan, çevresini anlamaya çalışarak gözlemler yapmış ve bilinmeyenler insanda merak duygusu uyandırmıştır. Bu duygu insanları araştırma ve inceleme yapmaya yöneltmiştir. İnsan, merakını zekasıyla birleştirip yeni buluşlar yapmıştır. İnsan ihtiyaçlarından ortaya çıkan buluşlar dönemin şartlarına göre farklılık gösterir. Günümüzde insanlara çok basit ve sıradan gelen birçok olayın geçmişte nasıl gerçekleştiği, çeşitli sorunların kaynağının ne olduğu ve nasıl çözüleceğini anlamak bilim insanlarının uzun yıllarını almıştır. Bugün çok basit gibi görünen araç gereçler kendi zamanının yüksek teknolojileridir. Bunların geliştirilmesi için çok fazla zaman ve emek harcanmıştır. Bilgi birikiminin artması teknolojiyi geliştirmiş ve gelişen teknolojinin sağladığı imkanlar da yeni bilgilere ulaşmaya olanak sağlamıştır. Teknolojinin gelişmesi, insana duyu organlarıyla algılayamadığı maddeleri ve enerjileri belirleyebilme ve ölçebilme imkanı sağlamıştır. Bilgi elde etmek için başlangıçta belli bir yöntem kullanılmamıştır. Bilgi birikimi arttıkça ve çelişkiler fazlalaştıkça bilim insanları, bilimsel çalışmaların nasıl yapılacağına dair yöntemler geliştirmiştir. Bu yöntemlere uygun yapılan çalışmalara bilimsel çalışma, elde edilen bilgilere de bilimsel bilgi denilmiştir. Bilim; alanında uzmanlaşmak, derinlemesine bilgi sahibi olmak için birçok dala ayrılmıştır. Bilim, yeni bilgilere ulaşmayı sağlayarak insanlara her geçen gün daha iyi yaşama imkanı sunmuştur. Bilimin konuları ve yöntemleri sınırsız olmakla birlikte sürekli gelişen ve değişen bir yapıya sahiptir. Bundan dolayı da bilimi, herkesin kabul edeceği bir tanımla ifade etmek oldukça güçtür. Tüm bilim dalları; evrende gerçekleşen bir olayı konu edinir, deneysel yöntemlere ve gerçekliğe dayanarak olayları açıklamaya çalışır. Dünya, geçmişten günümüze bilim ve teknolojideki gelişmelere bağlı olarak pek çok toplumsal aşamadan geçmiştir. Bir toplumun saygınlığı bilime yaklaşımıyla ilişkilendirilir. Bilimin bilge kişiler tarafından sadece laboratuvarlarda yapılan çalışmalar şeklinde algılanması, toplumu bilimden soyutlar. Bilimin gelişmesi, teknolojinin ilerlemesi için bilim kültürü oluşturulmalı ve bilim ile toplum arasında bağ kurulmalıdır. Çevresini dikkatlice gözlemleyen, eksiklikleri ve ihtiyaçları belirleyen insanlar fark edilip desteklenmelidir. Bilimsel problemlerle ilgili çalışmalar yapacak bireylere ya da gruplara imkanlar sağlanmalıdır. Günümüzde toplumlar genellikle, bilgiyi üreten veya satın alan toplumlar olarak gruplandırılır. Birey içinde yaşadığı toplumun bilime yaklaşımından etkilenir. Birey, bilgi üreten bir toplumun içinde yetişirse yeni buluşlarla bilime katkı sağlama olasılığı artar. Araştırmalar yapan, yeni bilgi ve fikirler üreten, insanlığa faydası olacak keşifler ve icatlar yapan toplumlar; dünya düzeninde etkin bir yer edinir. Bilimsel bilginin üretilmesinde hayal gücü ve yaratıcılık önemlidir. Bireyler; hayal gücü ve yaratıcılığın gelişmesi için bilimsel etkinlikler yapmalı, düşünmeli, tartışmalıdır. Son yıllarda ülkemizde bütün şehirlerde açılan üniversiteler sayesinde, daha fazla gencimize bilimsel araştırma yapma ve yeni keşiflerde bulunma imkanı sağlanmaktadır. Birçok şehirde bilim merkezleri kurularak toplumun bilime olan ilgisi teşvik edilmektedir (Görsel 1.2 ve 1.3)."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/bilimsel-bilginin-ozellikleri-nelerdir/", "text": "Bilimsel bilgi deneyseldir ancak deney, sadece laboratuvarla ve belirli araç gereçlerle sınırlandırılamaz. Deneyler için mekan ve değişkenler olmalıdır. Bilim; fen, sosyal, sağlık, çevre, psikoloji, evren vs. alanları kapsadığı için bu alanlarda elde edilen bilimsel bilgilerin hepsi deneyseldir. Deney; veri ve delil sağlamak ve bunlar arasındaki tutarlılığı göstermek için yapılır. Bilimsel yöntem, gözlem ile mantığı birleştirir. Beş duyu organımızdan en az biriyle algılayabildiğimize gözlem, yapmış olduğumuz gözlemden ulaştığımız sonuca ise çıkarım denir. Gözlemler yeni sorulara yol açar, bilim insanları da bu soruları cevaplayabilmek için yeni gözlem ve deneyler yapar. Modern bilimsel araştırmaların temelini bilimsel yöntem oluşturur. Bilimsel yöntem; gözlemler yapmak, sorular sormak, hipotezler oluşturmak, hipotezlere dayanarak tahminler yapmak, deneyler tasarlayarak tahminleri test etmek şeklinde beş basamak içerir. Fen laboratuvarında yapılan deneylerde tek veriye dayanarak bir çıkarıma varılamadığından deneyler çok kez tekrarlanır. Bilimsel bilgi deneyler sonucu ortaya çıkar. Bilimsel bilginin birçok deneyden sonra aynı sonucu vermesi gerekir. Bilim insanlarının bilimsel çalışmalar üzerindeki ortak yaklaşımına paradigma denir. Bu ortak yaklaşımlar bilim insanlarını bir araya getirir. Oluşan bu bilimsel ekibin üyeleri temel varsayımlar, yöntem kuralları ve araştırma örnekleri üzerinde uzlaşmaya varır. Bir paradigma üzerinde uzlaşmak ise bilimsel ilerlemenin temelini oluşturmaktadır. Belli bir paradigma üzerinde uzlaşan bilim insanları; tutarlı çalışma gücünü kendisinde bulmakta, bu da bilim insanlarından oluşan bu ekibin gücünü artırmaktadır. Bilim birikimli olarak ilerler ve değişebilirdir."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/bilimsel-bir-calisma-ornegi/", "text": "Sanayi bölgelerinin yakınında bulunan bir göldeki balık sayısı sürekli azalmaktadır. Eğer sudaki oksijen yetersizliği balık ölümlerine sebep oluyorsa sudaki oksijen oranı artırıldığında balık ölümlerinde azalma olmalıdır. - deney düzeneğinde, gölün suyundan bir miktar alınır ve suya hiçbir işlem uygulanmadan içine balıklar konur. - deney düzeneğinde, gölün suyundan bir miktar alınır ve suyun oksijen oranı artırıldıktan sonra içine balıklar konur. - deney düzeneğindeki balıklar ölmüştür. - deney düzeneğindeki balıklar ise yaşamıştır. Kontrollü deney, hipotezi desteklemektedir. Balıkların ölmesinin sebebi sudaki oksijen azlığıdır."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/bilimsel-yontem-calisma-basamaklari-nelerdir/", "text": "Bilimsel yöntem gözlem ile mantığı birleştirir. Gözlemler yeni sorulara yol açar, bilim insanları da bu soruları cevaplayabilmek için yeni gözlem ve deneyler yapar. Modern bilimsel araştırmaların temelini bilimsel yöntem oluşturur. Bu yöntem; problemi saptamak, verileri toplamak, hipotezler oluşturmak, hipotezlere dayanarak tahminler yapmak, deneyler tasarlayarak tahminleri test etmek şeklinde beş basamak içerir. Bu basamakların özellikleri aşağıda belirtilmiştir. İnsanlar; dünyayı, evreni ve burada gerçekleşen doğal olayları merak ederek gözlemler yapar. Gözlemler sonucunda araştırma konusu olan problem açık bir şekilde belirlenir. Bilim insanları; gözlemleri sonucunda araştırma yapacağı konu hakkında neden, niçin ve nasıl gibi sorulara cevap arar. Bilimsel soruyu cevaplamak amacıyla ön yargıdan uzak, gerçekçi ve özenli gözlemler yapar ve bunları kayıt altına alır. Bilim insanları; gözlem ve verilerle uyumlu, geçici öneri olarak adlandırılan hipotezi belirler. Hipotez deneylerle denenebilir özelliktedir. Eğer hipotez doğru ise başka hangi doğruların olabileceği hakkında tahminler yapılır. Hipotezden yola çıkılarak yapılan tahminleri test edecek kontrollü deneyler tasarlanır. Kontrollü deneylerde değişkenlerden biri hariç diğerleri sabit tutulur. Deneyde değişken olan bu faktöre bağımsız değişken denir. Kontrollü deneylerde bağımsız değişkenler sırayla denenerek deney sonucuna etkisi gözlemlenir. Kontrollü deneylerin sonuçları hipotezi destekliyorsa yeni sorular ile hipotez daha da geliştirilebilir. Kontrollü deneylerin sonuçları hipotezi desteklemiyorsa kontrol edilmeyen değişkenler için deneyler yeniden gözden geçirilir ya da hipotez değiştirilir. Bilimin ilerlemesini sağlayan olgu, yeni teorilerdir. Teoriler, hipotezlerin deney ve gözlemlerle desteklenmiş daha kapsamlı halidir. Bu nedenle teoriler; çok sayıda ve değişik kanıtların birikimiyle desteklendikleri takdirde, büyük ölçüde kabul görür. Örneğin birçok kanıt tarafından desteklenen hücre teorisi, bugün kabul gören teorilerinden biridir. Yine Newton ve Einstein gibi bilim insanları çok sayıda gerçeği keşfettikleri için değil geliştirdikleri teoriler kapsamlı açıklama gücüne sahip olduğu için bilim tarihinde öne çıkmışlardır. Aynı şartlarda denendiğinde gerçeklere uygun olduğu anlaşılan, doğruluğu tüm bilimlerce kabul edilen hipotezlere ise kanun denir. Çeşitli genetik özelliklerin kalıtım kurallarını açıklayan Mendel Kanunları biyolojik kanunlara örnek oluşturur. Teori ve kanun tanımları farklı bilimsel bilgiler için kullanılır ve birbirine dönüşmez. Aşağıda bilimsel yöntem basamaklarının uygulandığı örnek bir çalışma verilmiştir. 1. Gözlemler Yapmak: Araştırmacı, çevresindeki bitkileri gözlemlemiş ve aynı tür bitkilerin yetiştirildikleri ortamın koşulları değiştikçe büyüme hızlarının da değiştiğini gözlemlemiştir. 2. Sorular Sormak: Bitkilerin yetiştiği farklı ortamlarda büyümeyi etkileyen faktörler de farklı olabilir. Bu farklılıklar bilimsel soru olarak sorulabilir. Örneğin ''Işık şiddetinin fotosentez hızına etkisi var mıdır? sorusu bu bilimsel sorulardan biridir. Fotosentez reaksiyonlarının gerçekleşmesi için ışık şiddetinin uygun olması gereklidir, Fotosentez reaksiyonları sonucunda üretilen organik besinler, bitkinin büyümesini sağlar, Işık şiddetinin belli bir değere kadar artması bitkinin daha çok organik madde üretmesine ve büyümesine neden olur. 4. Hipoteze Dayalı Tahminler Yapmak: Eğer hipotez doğruysa farklı ışık şiddetinde yetiştirilen bitkilerin büyümeleri de farklı olmalıdır. 5. Kontrollü Deneyler Tasarlamak: Bu kontrollü deneyde bağımsız değişken ışık şiddetidir. Fotosentez hızındaki değişim ise bağımlı değişkendir. Bağımsız değişkenin sabit tutulduğu gruba kontrol grubu denir. Aynı türe ait ve genetik özellikleri aynı olan eşit büyüklükte dört bitki fidesi alınır. Fideler toprak yapıları aynı olan eşit büyüklükteki saksılara dikilir. Saksıların hepsine eşit zaman aralıklarıyla eşit miktarda su verilir. Saksılar eşit sıcaklıktaki ortamlara bırakılır (Şekil 1.1). Kontrol grubunu oluşturan ve bu yüzden karanlıkta yetiştirilen bitkilerin solduğu görülmüştür. Bitki büyümesi ışık şiddetinin en uygun olduğu ortamda en fazla gerçekleşmiştir. Diğer değişkenlerin sabit tutulduğu ortamda ışık şiddetinin belirli bir seviyeye kadar artması, fotosentezi ve büyümeyi olumlu etkilemiştir. Kontrollü deneyler hipotezi desteklemiştir."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/bilimsel-yontem-nedir/", "text": "Bilimsel yöntem, bir sorgulama sürecidir. Bu süreç içerisinde gözlem yapma, veri hazırlama, hipotez kurma, hipoteze dayalı tahminlerde bulunma ve kontrollü deneyler vardır. Gözlem: Bir olay için algılarımızı kullanarak bilgi toplama işidir. Ölçme aletleri, araç ve gereçler kullanılabilir. Gözlemler 2'ye ayrılır. Nicel gözlemler: Ölçme aletleri kullanılarak yapılan güvenilir gözlemlerdir. Herkes tarafından kabul edilir. Örnek: Hava sıcaklığı 38 C'dir veya küpün hacmi 27 cm3 tür. söylemleri ölçme aletleri kullanılarak söylenmiştir. Ölçüm aletleri ile yapıldığından herkes tarafından kabul edilir. Nitel gözlemler: Duyularımızla yaptığımız gözlemlerdir. Nicel gözlemlere göre daha az güvenilirdir. Örnek: Bugün hava soğuk veya bu odanın boyu 10 adım gibi söylemler kişiden kişiye değişebilir. Veri: Gözlemlerin kayıt altına alınması sonucu veriler elde edilir. Veriler sayısal değer olduğu gibi niteliksel de olabilir. Hipotez: Geçici çözüm yoludur. İyi bir hipotez verileri kapsamalı, yeni verilere açık ve denenebilir olmalıdır. Kontrollü Deney: Hipotezlerin sınanması amacıyla yapılır. Kontrol ve deney gruplarından oluşur. Değişkenin uygulandığı gruba deney grubu, oluşan değişimlerin yorumlanması için bakılan gruba kontrol grubu denir. Bir kontrollü deneyde tek bir değişken test edilir. Kontrollü deneyler hipotezi desteklerse ve diğer bilim insanları tarafından da test edilip onaylanırsa gerçek haline gelir. Eğer kontrollü deneyler hipotezi desteklemezse hipotez değiştirilir. Kontrollü deneylerde etkisi araştırılan değişkene bağımsız değişken denir. Bağımsız değişkene bağlı olarak değişen değişkene ise bağımlı değişken denir. Aşağıdaki kontrollü deneyde, ışığın renginin fotosentez hızı üzerine etkisi araştırılmıştır. Mor ışık ve yeşil ışık yani ışığın rengi bağımsız değişken, ışığın rengine bağlı olarak değişen fotosentez hızı ise bağımlı değişkendir."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/bir-fungus-hucresinin-yapisi/", "text": "Sitoplazma içinde ise değişik hücre cisimcikleri yer alır. Bunlar bitkidekilere benzer organellerdir. Sitoplazmanın ortasında veya ortasına yakın bir bölümde çekirdek yer alır. Çekirdeğin etrafında 2 katlı çekirdek zarı bulunur ve burada da pore'lar bulunmaktadır. Çekirdeğin içinde nükleoplazma bulunur. Nükleoplazma içinde koyu renkli bir kısım görülür ki bu çekirdekçiktir . Sitoplazma, genç hücrelerde hücreyi tamamen doldururken hücre yaşlandıkça Vacuol adı verilen boşluklar yer almaya başlar. Vacuol'lerin etrafını kuşatan zara Tonoplast denir. Sitoplazmada dağınık halde yağ cisimcikleri , uzunumsu gayri muntazam şekilli Endoplasmic reticulum adı verilen cisimcikler bulunur. Bu organel bitki hücrelerindeki kadar gelişmemiştir. Yuvarlağa yakın uzunumsu şekildeki organeller Mitokondrilerdir. Bunlar enerji üretim yerleridir. 3 katlı bir tabakadan oluşmuştur. En iç zar mitokondrinin içerisine doğru tüp, kese veya katlanmış tabakalar şeklinde çıkıntılar oluşturur. Bu yapılara Cristae adı verilir. Bu yapıdaki farklılıklar fungusların ayrımında kullanılan bir özelliktir. Cristae aerobik metabolizmalarda ATP'nin üretildiği yerlerdir. Sitoplazmada ribozom ve lysosome'lar da bulunur. Ribozomlar protein sentezi ile ilgili organellerdir. Lysosome lar ise sindirim enzimlerini içeren organellerdir. Bu şekilde bir fungus hücresi incelendiğinde bitki hücresiyle benzer tarafları bulunmaktadır."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/bir-gen-bir-polipeptid-hipotezi/", "text": "Protein sentezi konusunda anlatıldığı gibi proteinlerin sentezi, DNA üzerindeki genlerin kontrolünde gerçekleşir. Enzimler protein yapısında olduğundan enzimlerin sentezlenmesi de belirli genler tarafından kontrol edilir. Enzimler, canlılardaki yaşamsal olaylarda görevli moleküllerdir. Bu nedenle enzimlerin sentezinden sorumlu genlerin yapısının bozulması, canlının yaşamını önemli ölçüde etkiler. Canlılardaki her bir enzimin, bir gen tarafından şifrelendiği düşünülmektedir. Bu bilgi, 1940'lı yıllarda George Beadle (Corc Bidıl, 1903-1989) ve Edward Tatum'un (Edvırt Tatum, 1909-1975) ekmek küfüne neden olan Neurospora crassa adlı mantar türü (Resim 1.6) ile yaptıkları deneylerle ispatlanmıştır. Beadle ve Tatum, bu çalışmalarıyla 1958 yılında Nobel Fizyoloji veya Tıp Ödülü'nü almışlardır. Deneyde kullanılan Neurospora ; karbonhidrat, mineral ve biyotin (B7 vitamini) içeren basit besi ortamlarında yaşamını devam ettirip çoğalabilen bir mantardır. Yani hiç amino asit bulunmayan bir ortamda bile diğer organik besinleri amino asitlere çevirebilen enzimlere sahiptir. Araştırmacılar, Neurospora sporlarını X ışınlarına maruz bıraktıktan sonra gelişen mutantların bir bölümünün basit kültür ortamında yaşayamadıklarını tespit etmişlerdir. Fakat bu mutantları, 20 amino asidin de bulunduğu ortama koyduklarında mutantların yaşamlarını devam ettirebildiklerini gözlemlemişlerdir. Böylece mutasyonun, amino asit sentezinde bir soruna yol açtığı sonucuna ulaşmışlardır. Amino asitlerin birbirine dönüştürülmesinde farklı enzimler görev alır. Mutasyona uğrayan hücrelerde enzim yapıları bozulduğundan bu dönüşüm tamamlanamaz ve bazı amino asitlerin eksikliği yaşanır. Beadle ve Tatum, tam besin ortamında yaşayabilen mutant türlerden örnekler alıp bu türleri basit kültür ortamının bulunduğu deney tüplerine aktarmışlar ve her tüpe tek bir amino asit çeşidi ilave etmişlerdir. Bu sayede mutasyonun hangi enzim üzerinde etki gösterdiğini tespit etmişlerdir. Örneğin; mutasyona uğramış sporlar, basit kültür ortamında üreyemezken arjinin amino asidinin bulunduğu ortamda üreyebilirlerse arjinin sentezinden sorumlu genlerinde bir mutasyon olduğu anlaşılır. - Birinci tip mutantlar; ornitin, sitrülin ve arjininin ayrı ayrı verildiği ortamlarda yaşayabilirken sadece öncü molekül, verilen ortamda yaşayamamaktadır . - İkinci tip mutantlar, ayrı ayrı sitrülin ve arjinin verilen ortamlarda yaşayabilirken sadece öncü molekül ya da ornitin verilen ortamlarda yaşayamamaktadır . - Üçüncü tip mutantlar ise arjinin verilen ortamlarda yaşayabilirken öncü molekül, ornitin ya da sitrülin verilen ortamlarda yaşayamamaktadır (Şekil 1.26). Beadle ve Tatum, deneyleri sonucunda mutantlardaki tek bir genin bozukluğunun bir enzimin üretimini engellediğini belirlemişler ve bu durumu bir gen bir enzim hipotezi olarak açıklamışlardır. Moleküler biyoloji alanında daha fazla bilgi edinilmesiyle birlikte bu hipotez değişikliğe uğramıştır. Bütün proteinlerin enzim olmadığı bilgisinden yola çıkan araştırmacılar, bir genin bir proteini şifrelediğini düşünmeye başlamışlardır. Bununla birlikte pek çok protein iki veya daha fazla sayıda farklı polipeptid zincirinden oluşmaktadır ve her polipeptid bir gen tarafından belirlenmektedir. Bu nedenle Beadle ve Tatum'un açıklamaları, bir gen bir polipeptid hipotezi olarak yeniden adlandırılmıştır."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/bir-hucreden-cok-hucreye/", "text": "Pek çok ökaryot hücre bakteriler gibi bölünerek çoğalsa da hücre içi organizasyonlarının bakterilerden farklı olduğunu öğrendiniz. Ökaryot bir hücreli canlılar arasında da özelleşmiş yapılar açısından farklılıklar vardır. Örneğin, mayalar bakterilerden daha karmaşık, amipten daha basit bir organizasyona sahiptir. Amip bitki ve hayvan hücrelerinden basit, bir hücreli canlıdır. Bitki ve hayvanlar ise farklılaşmış hücrelere sahip gelişmiş canlılardır. Bazı bir hücreli ökaryot canlılar çok hücreli kümeler oluşturur. Örneğin, Volvox kolonileri bir hücreden çok hücreli organizmalara geçişi simgeleyen hücre kümeleridir. Bu koloniyi bir yeşil alg türünün bir çok hücresi oluşturur. Hücreler ikiye bölündükten sonra sitoplazma bağlantılarını kaybetmeden yan yana bitişik durumda yaşamlarını sürdürür. Çok hücreliye geçiş olarak kabul edilen Volvox (8000-40 000 hücreli) düzenli bir küredir. Koloniyi oluşturan hücrelerin arasında özelleşme ve iş bölümü vardır. Volvox kolonisinde üremeden, fotosentezden, hareketten sorumlu özelleşmiş hücreler bulunur. Koloni hücreleri birbirinden ayrılırsa bağımsız olarak yaşamaya devam edebilirler. Volvox kolonilerinden başka bilinen diğer örnekler de Pandorina (16 hücreli) ve Eudorina (32 hücreli) kolonileridir. Kolonilerde giderek artan hücre özelleşmeleri koloni topluluğundan gerçek çok hücrelilere geçişi sağlamıştır. Hücreler arasındaki görev dağılımının artmasıyla hücrelerde farklılaşma da artmıştır. Bu özelleşme ve farklılaşma çok hücrelilerde doku-organ-sistem düzeyindeki bir organizasyona doğru gelişmiştir. Örneğin bitkilerde iletim ve destek gibi dokular bulunur. Bu dokular da gövde, yaprak gibi organların yapısına katılır. Gelişmiş bir bitkide kök ve yaprak arasındaki madde taşınmasında iletim sistemi görev alır. Hayvanlarda doku-organ-sistem organizasyonu daha karmaşık şekilde görülür. Örneğin insanda epitel, bağ, kas doku organların yapısına katılan doku çeşitlerinden bazılarıdır. Epitel doku hücreleri vücut yüzeyini kaplayan deriyi oluşturur. Derimiz bir organdır. Dolaşım sisteminin bir organı olan kalbin yapısında kas ve bağ doku bulunur."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/bitkiler-alemi-ve-bitkiler-alemi-ozellikleri/", "text": "Çok hücreli ve ökaryotik hücre yapısına sahip olan bitkiler, kloroplast organeline sahiptir. Fotosentez sonucu ürettikleri glikozun fazlasını nişastaya çevirerek depo eder. Hücre zarının dış kısmında ağırlıklı olarak selülozdan oluşan bir hücre duvarı bulunur. Bitkiler, diğer canlılar için besin kaynağı olmanın dışında doğadaki ekolojik dengenin kurulmasında da etkilidir. Bulundukları ortam için oksijen kaynağıdır. Bitkiler eşeysiz ve eşeyli olarak üreyebilir. Yüksek yapılı bitkilerde bulunan ve damar adı verilen iletim demetleri su, mineral madde ve organik bileşiklerin; bitkinin farklı organları arasında taşınmasını sağlar. Bitkiler tohum oluşturup oluşturmamasına ve iletim demeti bulundurup bulundurmamasına göre birbirinden ayırt edilebilir. Tohum oluşturamayan ilkel yapılı bitkiler üremelerini eşeysiz yolla ve spor denilen yapılarla gerçekleştirir. Bu bitkilerin bir kısmında iletim demeti bulunurken bir kısmında iletim demeti bulunmaz. Kara yosunları, ciğer otları ve boynuzlu ciğer otları damarsız bitkilere örnek oluşturur. İletim demetleri gelişmemiş bu bitkiler genellikle nemli yerlerde, kaya ve ağaç gövdelerinde yaşar. At kuyrukları, eğrelti otları ve kibrit otları ise damarlı yapıya sahip olan ilkel bitkilere örnektir. Bu bitkilerin iletim demetleri gelişmiştir. Yapraklar toprak altında bulunan gövdeler tarafından oluşturulur. Spor keseleri eğrelti otlarında yaprak altında, at kuyruğu ve kibrit otunda ise çoğunlukla dal uçlarında bulunur. İletim demetleri gelişmiş yüksek yapılı bitkiler; diğer bitkilerden gelişmiş kök, gövde, yaprak yapısıyla ve tohum oluşturabilme özelliğiyle ayırt edilir. Bazıları vejetatif yolla üreyebilirken birçoğu tohum adı verilen yapılarla eşeyli ürer. Bir tohum dışarıdan içeriye doğru; tohum kabuğu , besi doku ve bitki taslağından meydana gelir. Tohum kabuğunun kalınlığı bitki türlerine göre farklılık gösterir. Tohum kabuğunun görevi, tohumun iç kısmındaki yapıları olumsuz çevresel etkilerden korumaktır. Besi doku, tohum çimlenmesi sırasında embriyonun gereksinim duyduğu besinleri sağlamakla görevlidir. Besi dokunun yapısında depo maddesi olarak özellikle karbonhidrat, protein ve yağ bulunur. Ancak bunların tohumdaki miktarı bitki türüne göre değişiklik gösterir. Embriyo ise tohumun, yeni bir bitkiyi oluşturma kapasitesine sahip olan kısmıdır. Tohumlu bitkiler, yaşayan bitki türlerinin büyük bir kısmını oluşturur. Bazı bitkilerde tohumlar kozalak yapraklarının arasında açıkta gelişir. Bu bitkilere açık tohumlu bitkiler denir. Ladin, ardıç ve çam kozalaklı bitkilere örnek olarak verilebilir. Tohumlu bitkilerin büyük bir kısmında ise tohumlar meyve ya da meyve yaprağı içinde kapalı bir ortamda gelişir. Kapalı tohumlu olarak adlandırılan bu bitkiler yeryüzündeki en gelişmiş organizasyona sahip bitkilerdir. Bu bitkiler tek veya çok yıllık olabilir. Gövdeleri otsu veya odunsu yapıdadır. Üreme organları ise çiçektir."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/bitkiler-damarli-damarsiz-ve-tohumlu-tohumsuz-bitkiler/", "text": "Dünyada yaşam 3 milyar yıl öncesinde vardı. Ozon tabakasının oluşmasıyla karalarda yaşam 430 milyon yıl önce başladı. Su kenarlarındaki çamurlarda yaşamaya başlayan bitkiler kara yaşamına uyum sağlayan ilk türler oldu. Sulardan karaya geçiş bu canlılara bazı üstünlükler kazandırdı. Karasal ortam bitkilerinin fotosentez için daha fazla güneş ışığı, karbon dioksit ve inorganik maddeyi elde edebilmelerini sağladı. Ancak bu ortam bitkiler için bazı sorunlara da yol açtı. Karadaki bitkiler suyun buharlaşması nedeniyle kurumaya açık hale geldi. Bu sorunun üstesinden gelmek için bazı bitkilerin yaprak yüzeyi su kaybını önleyen mumsu kütiküla ile kaplandı. Yaprak yüzeyinde gaz değişimini sağlayan gözenekler farklılaştı. Bazı bitki türlerinde su ve besin maddelerini taşıyan borulardan oluşan iletim demetleri damarları oluşturdu. İletim demeti bitkide madde taşınmasını kolaylaştırdı. Aynı zamanda bitkilere desteklik sağladı. Karaya uyum sağlayan bitkilerde üreme hücrelerini kurumaya karşı korumak için spor gelişti. Sporlar uzak bölgelere taşınarak bitkilerin o bölgede yayılmasını sağladı. Daha sonra bitkilerde tohumlar oluştu. Tohumlar bitkilerin karalarda yayılmasında sporlardan daha etkili oldu. Bitkiler ökaryot hücre yapısına sahip çok hücreli canlılardır. Ototrof, iyi gelişmiş bir organizasyona sahip canlı olan bitkiler toprağa bağlı olarak yaşar. Bitkilerin en önemli özelliği klorofil içermeleridir. Klorofilleri sayesinde ışık enerjisini kullanarak inorganik maddelerden organik madde üretirler. Böylece kendi besinlerini kendileri sentezlerler. Bitkiler, damarsız tohumsuz, damarlı tohumsuz ve damarlı tohumlu olmak üzere üç gruba ayrılır. Bu grupta yapılarındaki gelişmişlik düzeyine göre ciğer otları, boynuzlu ciğer otları ve kara yosunları yer alır. Ciğer otları çoğunlukla nemli topraklarda, kayalarda ve ağaç kütükleri üzerinde yaşar. Ciğer otları ince ve yapraksı yapılardan oluşur. Bu yapılar toprak yüzeyinden suyun alınmasını sağlar. Bunların üzerinde sperm ve yumurtanın üretildiği şemsiye benzeri yapılar gelişmiştir. Boynuzlu ciğer otları görünüş olarak ciğer otlarına çok benzer. Bu bitkiler de nemin yüksek olduğu bölgelerde yaşar. Spor oluşturan yapıları boynuza benzetildiğinden boynuzlu ciğer otları olarak adlandırılır. Nemli topraklarda yaşayan kara yosunlarını çevremizde sıklıkla görebiliriz. Kara yosunları topraktaki su ve minerali rizoit denilen ipliksi yapılarıyla alır. Eşeyli ve eşeysiz üreme evrelerinin birbirini takip etmesi şeklinde ürer. Başlangıçta yeşil olan kara yosunları sporların olgunlaşmasıyla kahverengi olur. Kara yosunları ılıman ve tropik ormanlarda farklı türler bakımından yaygın olduğundan çeşitli hayvan türleri için habitat oluşturur. Bazı kara yosunları ise çöl yaşamına uyum sağlamıştır. Damarlı bitkilerde topraktan alınan su ve mineral tuzları yapraklara, yapraklarda üretilen besinler bitkinin diğer bölümlerine özel bir taşıma sistemi olan damarlarla iletilir. Bu bitkilerin gerçek kök, gövde ve yaprakları vardır. Damarlı bitkiler damarlı tohumsuz bitkiler ve damarlı tohumlu bitkiler olmak üzere iki grupta incelenir. Ilık ve nemli bölgelerde yaşar. Rizom adı verilen toprak altı gövdelere sahiptir. Tohumları yoktur. Sporla çoğalır. Üremeleri eşeyli ve eşeysiz üremenin birbirini takip etmesi şeklindedir. Damarlı tohumsuz bitkilere kibrit otları, atkuyrukları ve eğrelti otu örnek verilebilir. Damarlı tohumsuz bitkiler yaklaşık 290-360 milyon yıl önce geniş ormanlık alanlar oluşturmuştur. Bu bölgeler zamanla suyla kaplanarak bataklıklara dönüşmüş, yer kabuğu hareketleri, ısı ve basıncın etkisiyle de kömür yatakları oluşmuştur. Damarlı tohumlu bitkilerde gerçek kök, gövde ve yaprak görülür. Genellikle karasal ortamlarda yaşar. Eşeyli ya da eşeysiz ürer. Tohum oluşturur. Tohum yapısına göre açık tohumlu ve kapalı tohumlu olarak iki grupta incelenir. Çoğunlukla ağaç, ağaççık ya da çalı biçiminde bitkilerdir. Yaprakları çoğunlukla iğnemsidir. Pulsu ve şeritsi vb. tip yapraklı olanları da vardır. Gerçek çiçekleri yoktur. Genellikle rüzgarla tozlaşırlar. Tohum bir örtüyle kaplanmamıştır. Tohum meyve içinde değil, kozalak yapraklarının altında, açıkta bulunur. Bu nedenle açık tohumlu denir. Kozalaklılar açık tohumlu bitkilerin en iyi örnekleridir. Çam, ardıç, ladin, köknar, sedir, servi açık tohumlu kozalaklı bitkilerdendir. Sekoya, ginkgo ise diğer açık tohumlu bitki örnekleridir. Bitkiler aleminin en geniş grubunu kapalı tohumlu bitkiler oluşturur. Yapıları bakımından yeryüzünün en gelişmiş bitkileridir. Gerçek çiçek, meyve ve tohumları vardır. Tohum, yumurtalık içinde yer alır. Yumurtalık gelişerek meyveyi oluşturur. Kapalı tohumlu bikiler tohumdaki çenek sayısına göre tek çenekli ve çift çenekli olarak ikiye ayrılır. Çenek, tohumlu bitki embriyosunun oluşturduğu ilk yapraktır. Tek ve çift çenekli bitkiler yaprak damarları ve kökleri bakımından bazı ayırt edici özellikler gösterirler. Bitkide yaprak damarlarının kalınlığı birbirine yakın, paralel ve düz çizgi halinde bulunuyorsa bu yapraklara paralel damarlı denir. Yaprağın ortasındaki ana damardan daha ince ve yaprağın her yönüne yan damarlar ayrılıyorsa bu yapraklara ağsı damarlı denir. Gövdeden birden fazla eşit kalınlıkta kök çıkıyorsa bu saçak köktür. Gövdeden kalın bir ana kök, ana köke bağlı daha ince yan kökler çıkıyorsa buna da kazık kök denir. Çoğunlukla tek yıllık, otsu bitkilerdir. Gövdelerinde kalınlaşmayı sağlayan büyüme dokusu bulunmaz. Bu yüzden gövdeleri genellikle incedir. Genellikle yaprakları ince, uzun ve paralel damarlıdır. Kökleri de genellikle saçak köktür. Ekonomik önemi olan buğday, palmiye, muz, zencefil, zambak, lale, orkide, pırasa vb. bitkiler tek çenekli bitkilerdendir. Tek yıllık ya da çok yıllık çiçekli bitkilerdir. Bazıları otsu, bazıları odunsu gövdelidir. Gövdelerinde enine büyümeyi sağlayan büyüme dokusu bulunur. Bu yüzden gövdeleri kalınlaşabilir. Embriyolarında iki çenek vardır. Yaprakları ağsı damarlıdır. Yaprak gövdeye yaprak sapı ile bağlanır. Kökleri kazık kök yapısındadır. Bitkiler, fotosentez ile organik bileşikleri sentezleyip depolayarak insan ve hayvanların temel besin kaynağını oluşturur. Sofralarımızdan eksik etmediğimiz ekmek çoğunlukla buğday unundan yapılmaktadır. Önemli bir besin olan balın yapısına katılan bal özü, bal şebnemi, meyve özsuları, çiçek tozu , uçucu yağlar bitkilerden elde edilmektedir. Beslenme ve bazı sanayi dallarında önemli olan yağ; zeytin, ayçiçeği, pamuk, susam vb. yağ bitkilerinden elde edilir. Ayrıca soya fasulyesi, yer fıstığı, hint yağı, lavanta, gül gibi bitkilerin tohumları ekonomik önemi olan yağlar içerir. Adaçayı, ıhlamur, nane gibi bitkilerin çiçek ve yaprakları evlerde bitki çayı olarak; kırmızı çiçekli yüksük otu, eğrelti otu, siyah ban otu gibi tıbbi bitkiler de ilaç yapımında kullanılır. Bazı bitkilerden selüloz ve kağıt sanayiinde yararlanılır. En önemli selüloz kaynağı, iğne yapraklı bitkilerdir. Ayçiçeği, mısır, buğday, arpa, yulaf, tütün, pamuk gibi bitkiler de önemli selüloz kaynağıdır. Pamuk, keten, kenevir, ebegümeci gibi bitkiler tekstil sanayisinde yararlanılan lifli bitkilerdir. Evlerimizde ve parklarda süs bitkilerinden de yararlanırız. Bitkilerin üretilmesi sırasında verimi artırmak amacıyla kullanılan gübrelerden nitratlı, fosforlu, potasyumlu bileşikler bitkiler yoluyla insanlara geçebilir. Bu maddeler böbrek, karaciğer, kemik, akciğer vb. organlarda hastalık ve kansere yol açabilir. Ayrıca çinko fazlalığı kansere ve solunum yolu hastalıklarına, bakır fazlalığı siroza neden olabilir. Zararlı canlılarla mücadelede kullanılan pestisitler karın ağrısı, baş dönmesi, baş ağrısı, mide bulantısı, kusma, deri ve göz sorunlarına neden olmaktadır. Tüketilen besinin üzerinde ve içindeki kalıntılar nedeniyle uzun süre pestisitlere maruz kalındığında ortaya çıkan solunum yolu hastalıkları, kanser, depresyon, doğum kusurları vb. ciddi sağlık sorunlarına yol açtığı yapılan bilimsel çalışmalarla gösterilmiştir. Bitkilerin bilimsel sınıflandırılmasını ve bu sınıflandırmanın temel özelliklerini öğrendiniz. Bitkiler farklı özellikleri ile yaşamımızı birçok yönden etkiler. Bu etkilerinin neler olabileceğini bir araştırma ödevi ile öğrenebilirsiniz."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/bitkilerde-fotosentez-urunlerinin-tasinmasi/", "text": "Yapraklarda fotosentez ile üretilen organik besinler, floem tarafından bitkinin diğer kısımlarına taşınır. Besinlerin floemde taşınması, ksilemden farklı olarak çift yönlüdür ve canlı olan bu hücrelerde taşıma sırasında enerji harcanır. Kaynak hücrede üretilen besin maddeleri arkadaş hücrelerine geçer. Besin maddeleri arkadaş hücrelerinden kalburlu borulara geçer ve kalburlu boru hücrelerinin hücre içi yoğunluğunu arttırır. Ksilemdeki su, artan ozmotik basınçla kalburlu borulara geçer. Kalburlu borunun içindeki su artışıyla, ozmotik basınç azalırken turgor basıncı artar ve turgor basıncının etkisi ile içinde organik besinler bulunan sıvı, bir hücreden diğer hücreye doğru geçer. Basınç akış teorisi ile kalburlu boru hücrelerinde ilerleyen besinler, depo edileceği yere geldiğinde difüzyon ya da aktif taşıma ile önce arkadaş hücrelerine daha sonra da depo edileceği havuz hücrelerine geçerek depolanır. Azalan ozmotik basınca bağlı olarak kalburlu borular içerisindeki su, ksileme geri döner."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/bitkilerde-hareket/", "text": "Bitkiler kökleriyle toprağa bağlı olduklarından aktif olarak yer değiştirme hareketi yapamazlar ancak durum değiştirme hareketi yaparlar. Bitki dokularında çeşitli çevre uyarılarının meydana getirdiği hareket üç aşamada gerçekleşir. Bunlar uyarının algılanması, uyarının iletimi ve algılanan uyarıya fizyolojik cevabın verilmesi şeklinde gerçekleşir. Fototropizma: Bitkilerin ışık uyaranına karşı gösterdiği yönelme hareketidir. Büyümeyi sağlayan oksin hormonu; ışığın doğrudan geldiği tarafta daha az, ışığın olmadığı tarafta daha fazla birikir. Bunun sonucu olarak Güneş gören tarafta büyüme yavaş, Güneş görmeyen bölgelerde ise büyüme hızlı olur. Bu durum bitkinin Güneş ışığının geldiği tarafa yönelmesini sağlar. Bitkinin bir organının ışık kaynağına doğru yönelim göstermesi pozitif fototropizma, ışık kaynağından uzaklaşması ise negatif fototropizma olarak adlandırılır. Örneğin içinde su bulunan bir cam kapta yetiştirilen bir bitkinin gövdesinin Güneş ışığına doğru yönelmesi pozitif fototropizma, köklerinin Güneş ışığının tersi yöne yönelmesi negatif fototropizmadır. Geotropizma : Bitkilerin yer çekimi etkisine karşı gösterdiği tropizma hareketidir. Genellikle kökler yer çekimi ile aynı yönde , gövdeler ise yer çekimine zıt yönde geotropizma hareketi yapar. Kökteki bu yönelim, bitkinin toprağa bağlanmasını kolaylaştırır. Hidrotropizma: Bitki köklerinin suya doğru yönelmesidir. Kemotropizma: Bitki köklerinin toprakta bulunan farklı kimyasal maddelere karşı gösterdiği yönelim hareketidir. Bitki köklerinin kendileri için gerekli olan gübre, su gibi yararlı maddelere doğru büyüyerek yaklaşmasına pozitif kemotropizma; tuz, kireç gibi zararlı maddelerin bulunduğu bölgeden uzaklaşmasına negatif kemotropizma denir. Haptotropizma : Bitkilerin dokunmaya karşı verdiği tepkilerdir. Özellikle sarmaşık ve asma gibi sarılıcı bitkiler, dik duramadıkları için destek ararlar ve desteğe sarılarak büyürler. Travmatropizma: Bitkilerde herhangi bir yaralanma durumunda görülen yönelme hareketidir. Bitki yaralanırsa o bölgedeki hücrelerin bölünmeleri yavaşladığından ve yara bölgesinden salgılanan maddeden dolayı yara yönünün tersine doğru büyüme devam eder. Uyaranın yönüne bağlı olmayan irkilme hareketlerine nasti hareketleri denir. Nasti hareketlerinin oluşmasında turgor basıncı etkilidir. Nasti hareketlerinde bitki, uyartının geldiği yönü önemsemeden bütün kısımları ile uyarana tepki gösterir. Fotonasti: Işık etkisiyle görülen hareketlerdir. Işık birçok bitki türünde çiçeklerin açılmasını sağlarken, bazı bitki türlerinde çiçeklerin kapanmasına neden olur. Örneğin akşamsefası bitkisinin çiçeklerinin gündüz ışık şiddetine bağlı olarak kapanması karanlıkta da açılması fotonastiye örnektir. Sismonasti: Bazı bitkilerde dokunma ve sarsıntı ile meydana gelen hareketlerdir. Küstüm otuna dokununca yapraklarını kapatıp aşağı doğru sarkıtması, böcek kapan bitkisinin yaprağına böcek konunca dokunmanın etkisiyle buradaki duyarlı tüylerin yaprakta aniden bir turgor değişimi meydana getirerek yaprakların kapanmasını sağlaması örnekleri verilebilir. Termonasti: Sıcaklık değişimi sonucu görülen hareketlerdir. Laleler düşük sıcaklıkta kapalıyken, yüksek sıcaklıkta açarlar. Uzun Gün Bitkileri: Gündüzün geceye oranla daha uzun olduğu günlerde genellikle ilkbaharda ve yazın çiçeklenen bitkilerdir. Ekvator'dan uzak bölgelerde yaşayan bitkiler ve ülkemizdeki bitkiler genellikle uzun gün bitkileridir. Buğday, arpa, şeker pancarı, turp, marul, ıspanak, yonca, süsen gibi bitkiler de uzun gün bitkilerine örnektir. Kısa Gün Bitkileri: Gece süresinin gündüz süresinden daha uzun olduğu yaz sonu, sonbahar veya kış mevsimlerinde çiçek açıp gelişen bitkilerdir. Çilek, soya fasulyesi, patates, kasımpatı, çuha çiçeği, yaban mersini, sütleğen gibi bitkiler örnek verilebilir. Nötr Gün Bitkileri: Bu bitkiler gün uzunluğundan etkilenmeyen bitkilerdir. Çiçeklenmelerinde gün ışığının süresi değil sıcaklık, nem oranı gibi faktörler daha fazla etkilidir. Fotoperiyottan etkilenmedikleri için uzun gün ve kısa gün bitkilerinden daha avantajlıdırlar. Pamuk, ayçiçeği, pirinç, domates, salatalık ve karahindiba gibi bitkiler nötr gün bitkilerine örnektir."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/bitkilerde-vejetatif-ureme/", "text": "Vejetatif üreme, yüksek yapılı bitkilerde görülen eşeysiz üreme şekli olup temeli mitoza ve yenilenmeye dayanır. Bitkilerin kök, gövde, dal ve yaprak gibi kısımlarından yeni bitkilerin oluşmasına vejetatif üreme denir. Vejetatif üreme, ana bitkiden ayrılan doku parçasının gelişmesi ile meydana gelir. Vejetatif yolla oluşan canlılar, ana bitki ve birbirleriyle aynı genetik yapıdadır. Kültür muzu ve çekirdeksiz üzüm gibi tohum yapma yeteneğini yitirmiş ya da gül, çilek, kavak, söğüt gibi tohumla çoğaltılabilen ancak genetik özelliklerinin korunması istenen bitkiler bu yolla üretilir. Bitkilerde sürünücü gövde, yumru gövde ve rizom gövde gibi yapılarda bulunan büyüme dokularının gelişimi ile oluşan fideler yeni canlıları oluşturur. Örneğin ayrık otu ve zencefil gibi bitkilerin toprak altı gövdesindeki gözlerden gelişen sürgünler, yeni bitkiler oluşturur. Çilekte ise toprak üstü sürünücü gövde köklenerek yeni çilek bitkilerini oluşturur. Vejetatif üreme, ticari olarak tarımsal üretimde büyük avantajlar sağlar. Bu yöntemle daha kısa sürede ve çevreye uyumlu, istenilen özellikte, bol ve kaliteli ürün veren bitkiler üretilir. - Yumruyla üreme - Soğanla üreme - Rizomla üreme - Sürünücü gövdeyle üreme - Daldırma yöntemiyle üreme - Çelikle üreme - Aşılamayla üreme - Doku kültürüyle üreme Bazı bitkilerin toprak altında bulunan ve besin depolayan şişkin gövdelerine yumru denir. Yumrularda birden fazla göz adı verilen kısım vardır. Her bir gözde oluşan sürgünlerden de yeni bir bitki gelişir. Böylece vejetatif üreme gerçekleşir. Patates ve yer elması gibi bitkilerin yumru gövdeleri üzerindeki gözlerden gelişen sürgünler, yeni bitkileri oluşturur. Soğanlar toprak altı yassı gövde olarak tanımlanır. Bitki, toprak altında yeni soğanlar üretir. Bu soğanlar birbirlerinden ayrı ayrı köklenerek bitkinin toprak üstü kısımlarını üretirler. Böylece vejetatif üreme gerçekleşir. Soğan, sarımsak ve lale gibi bitkiler soğanla üreyebilirler. Soğanla üreyen bitkilerin bir kısmı tohum oluşturarak eşeyli üremeyle de çoğalabilir. Bir toprak altı gövde çeşidi olan rizomla bazı bitkiler eşeysiz çoğalabilir. Bitki toprak altında yeni rizomlar üretir. Rizom uygun ortam koşullarında yeni bir bitki oluşturur. Rizomlarda bulunan göz adı verilen kısımlardan da birer bitki meydana gelebilir. Ayrık otu ve zencefil gibi bitkilerin rizomları üzerindeki üreme gözlerinden yeni bitkiler meydana gelir. Çilek gibi bitkilerde stolon denilen sürünücü gövdeler, toprak üstünde bitkinin geniş alana yayılmasını sağlar. Yayılan sürünücü gövdeler, toprakla temas ederek yeni kökler oluşturur. Sürünücü gövde üzerindeki üreme gözlerinden kalıtsal olarak aynı yavru bitkiler meydana gelir. Daldırma yöntemiyle üreme, kök gelişimi uzun süren bitkilerde uygulanır. Bitkinin toprağa yakın kısmından çıkan dalı bitkiden ayrılmadan bükülerek ucu dışarıda, hava ve ışık alacak şekilde toprağa gömülür. Gömülen dal, köklendiği zaman ana bitkiden ayrılarak yeni bir bitki elde edilir. Portakal, mandalina, böğürtlen, asma ve fındık gibi bitki türleri bu yöntemle çoğaltılabilir. Bitkilerin kök, gövde ve yaprak gibi kısımlarından alınan bitki parçalarına çelik adı verilir. Çeliklerin başka uygun bir yerde köklendirilerek yeni bir bitkinin elde edilmesine çelikle üreme denir. Çelikle üremede birim alanda çok sayıda ve kısa sürede yeni bitkiler elde edilir. Afrika menekşesi, begonya, söğüt, kavak, elma, ayva, erik, asma ve zakkum gibi bitkiler çelikle üreyen bitkilere örnek verilebilir. Çelikle üremenin farklı bir şeklidir. Bir bitkiden alınan sürgünün başka bir bitkinin gövdesine eklenmesi tekniğidir. Aşılama yakın türler ya da aynı türe ait bireyler arasında yapılır. Bu sayede üstün veya istenilen özelliklerin bir bitkide birleştirilmesi sağlanır. Örneğin kaliteli üzüm üretiminde meyve kalitesi yüksek aşılar, topraktaki hastalıklara dayanıklı anaç bitkiye uygulanır. Meyve kalitesini belirleyen unsur aşının genleridir. Kolay yöntemlerle çoğaltılamayan türlerin yok olmasını önlemek amacıyla da aşılama uygulanır. - Kök, gövde, dal, yaprak uçlarından ya da tohum kabuğundan alınan küçük doku parçaları steril besi ortamına konur. - Besi ortamındaki hücreler bölünüp çoğalarak kallus oluşturur. - Kallus, büyüme hormonu içeren ortama alınır. Patates kallusu gibi bazı bitki kallusları bu aşamada hormona gerek duymaz. - Kallustan farklılaşan hücreler, kök ve gövdeye sahip yeni bitkiler oluşturur. Bazı bitkilerde farklılaşan kallus hücrelerinden embriyo oluşturulabilir. Doku kültürü tekniğiyle istenilen özelliklere sahip bitkilerin çok fazla kopyası oluşturulabilir. Mısır, buğday, pirinç ve soya fasulyesi gibi bitkilerin ıslahı ve ticari üretiminde bu yöntemden yararlanılır. Ayrıca ticari bahçecilik, seracılık ve çevre düzenlemelerinde melez orkide, gül, zambak ve manolya gibi süs bitkilerinin hızlı çoğaltılmasında bu yöntem kullanılır. Doku kültürü tekniği; üretimi zor olan türlerin çoğaltılması, soyu tükenmekte olan türlerin korunması ve ticari değeri olan bitkilerin çok sayıda elde edilmesi gibi amaçlarla kullanılır."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/bitkilerin-biyolojiye-ve-ekonomiye-katkilari/", "text": "Bitkiler günlük hayatımıza birçok bakımdan katkı sağlayan bir canlı grubudur. Bitkiler, her şeyden önce insan ve hayvanların beslenmesi söz konusu olduğunda ön plana çıkmaktadır. Yeşil bitkiler fotoototrof organizmadır. Yani kendi besinini sentezleme yeteneğine sahiptir. Yeşil bitkilerin fotosentez olayı sonucunda ürettikleri altı karbonlu şekerler , insan ve hayvanların beslenmesi için oldukça önemlidir. Bitkiler ürettikleri şekerlerin bir kısmını nişastaya dönüştürerek farklı organlarında depo eder. Örneğin buğday, arpa, mısır, pirinç ve yulaf gibi tahılların tohumları ile patates; nişasta bakımından zengin besindir. Heksoz şekerlerin karbon iskeleti, bitki hücre ve dokularında sentezlenen ve besin değeri olan diğer bütün organik bileşikler için de ham madde niteliğindedir. Bu organik bileşiklerden olan proteinler ve yağlar da çoğunlukla tohumlarda depo edilir. Fasulye, bezelye, nohut, bakla ve mercimek gibi baklagillerin tohumları protein bakımından zengindir. Ayçiçeği, kolza, haşhaş, susam, pamuk ve zeytin gibi bitkiler de tohumları yağ bakımından zengin olduğu için yağ bitkileri olarak adlandırılır. Ayrıca haşhaş bitkisinin meyve kabuğundan elde edilen lateks, işlendikten sonra morfin üretimi için kullanılmaktadır. Morfin hem ameliyatlarda hem de diş tedavisinde hastanın acıyı hissetmemesi için kullanılan bir maddedir. Ayrıca tohumlu bitkilerden elde edilen maddeler ilaç yapımında kullanılır. Bazı ağrı kesiciler, bağışıklık sistemini güçlendiriciler, sakinleştiriciler ve hücre yenileyiciler buna örnektir. İşlenmek suretiyle çeşitli ürünlerin elde edildiği bitkilere endüstri bitkisi denir. Örneğin pamuk, keten ve kendir gibi bitkilerden elde edilen lifler; dokuma ve tekstil alanında kullanılmaktadır. Bazı orman ağaçları mobilya ve kağıt yapımında önemlidir. Vatanı Güney Amerika olan bakkam ağacının odunundan hematoksilin adı verilen mavi renkli bir boya elde edilir. Bu boya biyoloji ve tıp alanında hazırlanan hücre ve doku preparatların boyanmasında kullanılır. Ficus elastica kauçuk ağacı olarak bilinir ve kauçuk üretiminde kullanılır. Bunun dışında çam, köknar ve ladin ağaçları reçine üretiminde; gül, menekşe ve lavanta gibi bitkiler de kozmetik alanda parfüm ve kolonya üretiminde önemlidir. Zencefil, tarçın, karanfil, kebere, kırmızı biber, kara biber, vanilya, kimyon, dere otu, rezene, çörek otu, fesleğen, nane, biberiye, maydanoz ve defne gibi bitkilerin farklı kısımları da yemeklere lezzet verici olarak kullanılmaktadır. Bu bitkilere baharat bitkileri denir. Fındık, badem, üzüm, kayısı, iğde, çilek, portakal, hurma, incir insanın beslenmesi için gerekli olan meyvelere örnektir. Havuç, kereviz, soğan, pırasa, lahana, ıspanak, domates ve enginar gibi bitkiler de sebzelere örnek oluşturur. Çay, kahve ve tütün gibi bazı bitkiler de besin değerine sahip olmayan ancak sinir sistemi üzerinde uyarıcı etki yapan türlerdir. Ayrıca bazı bitki türleri ağır metallerle kirlenmiş toprakların temizlenmesinde de kullanılmaktadır. Bakır, nikel, çinko, kurşun, kadmiyum, cıva gibi ağır metaller; canlılar için zehir etkisi yapmaktadır. Ancak günümüzde özellikle endüstriyel faaliyetlerin artması sonucu toprağın yapısına çok fazla ağır metal girmektedir. Bu tip topraklarda ekonomik öneme sahip olan bitkilerin yetiştirilmesi mümkün değildir. Ancak bilim insanları bazı bitkilerin bu tip topraklarda ağır metal toksisitesinden etkilenmeden yaşayabildiğini belirlemiştir. Bu tip bitkiler kökleriyle topraktan aşırı miktarda ağır metali alıp yapraklarına taşımakta, bazı organik asitlerle bağlayarak kofullarında biriktirmektedir. Ancak büyüme ve gelişmeleri devam etmektedir. Bu tip bitkilere hiper akümülatör bitki denir. Hiper akümülatör bitkilerle topraktaki ağır metallerin temizlenmesi olayına da fitoremediasyon denir. Bu yöntemle toprağın temizlenmesi, kirliliğin boyutuna bağlı olarak onlarca yıl alabilmektedir."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/bitkilerin-yapisi-iletim-doku/", "text": "İletim Doku: Bitkinin yapraklarında fotosentez sonucu oluşan organik besin maddelerinin yapraklardan köklere, köklerle alınan su ve minerallerin yaprak gibi üst organlarına taşınmasını sağlayan dokudur. İletim sistemi, ksilem ve floem dir. a) Ksilem : Meristem doku hücrelerinin üst üste gelerek zamanla çekirdek ve sitoplazmalarını kaybetmesi ve ölmesi sonucu oluşur. Ksilemi oluşturan hücrelerde ksilemin oluşumu sürecinde enine kalınlaşma ve boyca uzama görülür. Hücrelerin boyuna çeperleri lignin birikimi ile giderek kalınlaşır, enine çeperler tamamen eriyerek kaybolur. Böylece üst üste konumlanan hücrelerden madde iletimi için elverişli bir borucuk meydana gelir. Ksilem vasıtasıyla, kökler aracılığı ile topraktan alınan su ve suda çözünmüş mineraller üst organlara hızlı bir şekilde taşınır. b) Floem : Yapraklarda fotosentezle üretilen organik besinlerin köke, kökteki depo besinlerin de bitkinin diğer kısımlarına iletilmesinden sorumludur. Hücreleri canlı olan floem, kalburlu borular ve arkadaş hücreleri olmak üzere iki hücre çeşidinden oluşur. Canlı olan kalburlu hücreler, olgunlaştıklarında çekirdeklerini ve ribozomlarını kaybeder. Kalburlu hücrelerin yanında çekirdekli ve ribozomlu arkadaş hücreleri bulunur. Arkadaş hücreleri çekirdekleri ve ribozomları sayesinde kalburlu hücrelerin metabolizması için de çalışır."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/bitkilerin-yapisi-meristem-bolunur-doku/", "text": "Yeryüzünün temel üreticilerinden olan bitkilerin yaklaşık 250.000'ini çiçekli bitkilerin oluşturduğu tahmin edilmektedir. Bitkiler besin ve oksijen ürettiklerinden canlılığın devamı için önemlidir. Çiçekli bir bitki kök, gövde, yaprak, çiçek ve meyve gibi organlardan oluşur. Bitkilerin organları kök sistemi ve sürgün sistemi olmak üzere iki temel sistemden oluşur. Kök; su ve minerallerin topraktan alınarak bitki tarafından kullanılmasını sağlar ayrıca bitkiyi toprağa bağlar. Bazı bitkilerde de besin depolar. Sürgün sistemi; toprak üstünde bulunan gövde, yapraklar, çiçekler ve meyvelerden oluşur. Gövde; kök ile yapraklar arasındaki madde iletiminden sorumlu ve yaprakları, çiçekleri, meyveleri taşımakla görevlidir. Yapraklar, fotosentezi; çiçekler, üremeyi; meyveler ise tohumun korunmasını ve yayılmasını sağlar. Benzer görevlere sahip bitkisel hücreler bir araya gelerek bitkisel dokuları oluşturur. Bunlar; meristem doku, temel doku, iletim doku ve örtü dokudur. 1) Meristem Doku: Bitkinin kalınlaşmasını ve uzamasını sağlayan, mitoz bölünme yapabilme yeteneğindeki hücrelerin oluşturduğu dokudur. - Hücreler arası boşluk yok denecek kadar azdır. - Bölünerek yeni hücreler üretirler. Oluşan bu hücrelerin bazıları meristem doku özelliği gösterirken, bazıları da farklılaşarak diğer dokuları oluştururlar. - Büyümede etkili olan hormonları salgılarlar. - Hücreleri küçük, ince çeperli, küçük kofullu, bol sitoplazmalı ve büyük çekirdeklidir. - Metabolizmaları hızlıdır. - Klorofil taşımadıklarından fotosentez yapamazlar. Bir bitkinin büyüme ve gelişmesinde farklı meristem doku çeşitleri görev yapar. Bunlar, uç meristem ve yanal meristemdir. Uç meristemler; bitkinin kök, gövde, dal ucu gibi kısımlarında yer alırlar. Uç meristem, gövde ve kökte primer büyüme olarak adlandırılan dikey uzamanın gerçekleşmesini yani boyca büyümesini sağladığından primer meristem olarak da adlandırılır. Kök ucunda bulunan meristem doku hücreleri; kökü uç kısmından uzatarak, kökün toprağın derinliklerinden daha fazla su ve mineral bulmasına olanak sağlar. Gövde ucundaki meristem doku hücreleri de, bitkinin gövdesini uç kısımdan uzatarak yaprak, çiçek gibi organların daha fazla ışık ve karbondioksit almasını sağlar. Kökün ucunda yer alan kaliptra denilen kısım kök ucu meristemini korur. Kaliptra, kayganlaştırıcı bir madde salgılayarak kökün toprak içinde daha rahat uzamasında, köklerin yer çekimi doğrultusunda büyümesinde de etkilidir. Sekonder büyüme ise parankima dokusu hücrelerinin hormonların etkisiyle yeniden bölünme özelliği kazanması sonucu oluşmuş hücrelerin oluşturduğu dokudur. Bazı çok yıllık bitkilerin kök ve gövdelerinin kalınlaşmasını sağlar. Lateral meristem, damar kambiyumu ve mantar kambiyumu olmak üzere iki çeşittir. Damar kambiyumu, kök ve gövdenin enine kalınlaşmasını sağlar. Ayrıca iletim doku elemanları olan ksilem ve floem oluşmasında da görevlidir. Odunsu bitkilerde kökü ve gövdeyi dışarıdan kuşatan mantar dokuyu ise mantar kambiyumu oluşturur. Gövdenin enine büyümesi sonucunda dıştaki koruyucu tabakaları parçalandığında, mantar kambiyumu bölünerek bu tabakaların düzenli olarak yenilenmesini sağlar. Ağacın dış kısmında yer alan mantar doku ayrıca bitkiyi elverişsiz çevre şartlarından ve hastalık yapıcılardan korur. Özellikle ılıman bölgelerde yaşayan ağaçların gövdesinden enine kesit alındığında iç içe birçok halka görülür. Bu halkaların her biri bir yıl içinde meydana gelen iletim dokusu elemanı olan ksilemdir. Bunlara büyüme halkaları denir. Gövdenin içinde kabuğun altındaki halkalar genç, merkeze yakın olan halkalar ise yaşlıdır. Ilıman bölgelerde ağaçlar genel olarak ilkbaharda büyümeye başlar, sonbaharda durur. Bu süreye büyüme mevsimi denir. Büyüme mevsiminin erken döneminde oluşan ilkbahar odununun hücreleri büyük ve hücre duvarları inceyken; büyüme mevsiminin sonuna doğru oluşan sonbahar odununun hücreleri daha küçük ve hücre duvarları kalındır. Bundan dolayı ilkbahar odununun yoğunluğu sonbahar odununun yoğunluğundan daha azdır. Bu yoğunluk farkı ilkbahar odununun açık renkli, sonbahar odununun ise koyu renkli halkalar şeklinde görülmesine neden olur. Ağacın yıllık halka genişliği o yıldaki iklimle ilişkilidir. Işık, sıcaklık, yağış ağacın gelişmesi için uygunsa oluşan yaş halkası geniş, uygun değilse dar olur. Bu bilgiye dayanarak, çok yaşlı ağaçların odun halkaları incelenir ve eski dönemlerden günümüze iklim değişiklikleriyle ilgili ipuçları elde edilir. Türkiye gibi ılıman bölgelerde yaşayan ağaçlarda da enine kalınlaşma sırasında yaş halkaları oluşur."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/bitkilerin-yapisi-ortu-doku/", "text": "Örtü Doku: Bitkide kök, gövde, yaprak ve meyvelerin üzerini örter, çevresel etkenlere karşı korur ve su kaybını engeller. Örtü dokuyu oluşturan hücreler canlı ise epidermis, ölü ise periderm olarak adlandırılır. a) Epidermis: Bitkinin yaprak, kök, genç gövde ve dallarında bitkiyi örter. Hücreleri canlı, büyük kofulludur. Kloroplastı olmadığından fotosentez yapamaz. Hücreler arası boşluk bulunmaz. Gövde ve yapraklardaki epidermis hücreleri, kütin adı verilen mumsu bir madde salgılayarak kütikula tabakasını oluşturur. Kütikula; bitkide terleme ile kaybedilen su miktarını azaltır, bitkiyi güneşin zararlı ışınlarından korur. Kurak ortam bitkilerinde bu tabaka kalın, nemli ortam bitkilerinde ise incedir. Epidermis hücrelerinin farklılaşmasıyla stoma , tüy, hidatod ve emergensler oluşur. Stomalar, fasulye tanesi şeklinde stoma hücreleri denilen iki hücrenin karşı karşıya gelmesiyle oluşur. Bitkilerin yeşil kısımlarında, özellikle yapraklarda ve otsu gövdelerde bulunur. Kloroplast taşırlar. Stomalar, açılıp kapanarak terleme sonucu oluşan su buharının dışarı atılmasını ve solunum/fotosentez sırasında gaz alışverişinin gerçekleşmesini sağlar. Epidermis hücrelerinin farklılaşarak dışarı doğru uzamaları ile oluşan tüy hücreleri de, epidermis hücreleri gibi kloroplastsızdır. Canlı veya ölü olabilen tüy hücreleri, görev ve yapı bakımından farklılıklar gösterir. Yapraklardaki bazı tüyler, güneş ışınlarının doğrudan yaprak üzerine gelmesini engeller ve bitkiyi su kaybından korur. Silisyum ya da kalker taşıyan sivri uçlu, kalın çeperli tüyler bitkileri hayvanlara karşı korur. Sardunya gibi kokulu bitkilerin gövde, yaprak ve çiçeklerinde bulunan bazı tüyler aromatik kimyasallar salgılar. Böylece tozlaşmaya yardımcı olur. Kökteki emici tüyler ise kökün yüzey alanını arttırarak daha fazla su ve mineral emilimini sağlar. Nemli ve sıcak ortam bitkilerinde görülen ve yaprak epidermisinde bulunan hidatodlar suyun damlama ile atılmasını sağlar. Bu olaya damlama ya da gutasyon denir. Havadaki nem oranı fazla olduğunda terleme ile atılamayan fazla su, hidatotlardan damlama yoluyla dışarı atılır. Hidatodların stomalarda olduğu gibi açılıp kapanma özelliği yoktur. Hava neme doymuşsa bitki terleme ile değil, gutasyonla su kaybeder. Havada nem oranı fazla olduğunda hidatod faaliyeti de yüksektir. Gül ve böğürtlen gibi bitkilerde bulunan sivri yapılı emergensler koruma işlevlerinin yanında bazen tutunma görevi de görürler. b) Periderm: Odunsu bitkilerin gençken Görsel 3.18. Ağaç gövdesindeki lentiseller kök ve gövdelerini saran epidermis dokusu, zamanla parçalanır. Mantar kambiyumu; kalın, su geçirmez bir madde olan süberin içeren mantar dokunun oluşmasını sağlar. Bu doku; bitkiyi mekanik etkilerden, aşırı su kaybından korur. Mantar kambiyumu ve mantar dokunun birlikte oluşturduğu tabakaya periderm denir. Kök ve gövdenin iç kısmında bulunan hücrelerde gaz alışverişinin gerçekleşmesi için peridermin üzerinde lentisel adı verilen açıklıklar oluşur. Bitkilerde metabolizma faaliyetleri sonucu oluşan bazı maddeler , salgılar halinde ya hücre içinde depolanır ya da hücreden dışarı atılır. Bitkilerde metabolizma sonucu oluşan bu ürünleri depolayan ya da dışarı veren salgı sistemi; salgı hücreleri, salgı cepleri ve salgı kanalları gibi yapılardan oluşur. Salgı üreten hücreler bol sitoplazmalı ve golgi organeli bakımından da oldukça zengindirler. Bu salgıların çok önemli görevleri vardır. Örneğin; reçine, bitkiyi zararlı mikroorganizmalardan koruyan antiseptik maddeler içerir. Çiçeklerde bulunan kokulu salgılar, böcekleri çekerek bitkinin tozlaşmasına yardımcı olur."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/bitkilerin-yapisi-temel-doku/", "text": "Bitkinin kök, gövde, yaprak gibi organlarının tümünde bulunan doku çeşididir. Su ve besin depolamada, bitkiye desteklik sağlamada, fotosentezde görevlidir. Parankima, kollenkima ve sklerenkima şeklinde üç grupta incelenir. a) Parankima: Bitkilerin yapısında en fazla bulunan doku çeşididir. Hücreleri genellikle ince çeperli, bol sitoplazmalıdır. Özümleme parankiması; yapraklarda bulunan, fotosentezin en yoğun biçimde gerçekleştiği parankimadır. Kök, gövde ve bazı meyvelerde bulunan depo parankiması besin ve su depolar. İletim parankiması, gövdedeki iletim dokusuyla diğer dokular arasında madde alışverişini gerçekleştirir. Kloroplast taşımaz. Fotosentez yapmayan hücrelerden oluşur. Ayrıca su ve bataklık bitkilerinde bulunan, hücreler arası boşluklarında gaz depolayan havalandırma parankiması da mevcuttur. b) Kollenkima : Bitkinin yaprak, meyve gibi organlarına destek sağlamakla görevli olup, rüzgar gibi mekanik etkiler karşısında bitkinin kırılmadan bükülmesini sağlar. Hücreleri canlı ve bol sitoplazmalıdır. Hücre çeperlerinin bazı bölgelerinde selüloz ve pektin maddelerinin birikmesi sonucu kalınlaşmalar görülür. Kalınlaşmalar begonya bitkisindeki gibi hücrelerin sadece köşelerinde olursa köşe kollenkiması, mürver ağacındaki gibi boyuna uzanan kalınlaşmalar ise levha kollenkiması olarak isimlendirilir. Kollenkima, yapısında bulunan pektin etkisiyle esneme yeteneğine sahiptir. c) Sklerenkima : Sitoplazma ve çekirdekleri kaybolmuş, tüm çeperleri kalınlaşmış ölü hücrelerden meydana gelir. Bu dokuyu oluşturan hücreler ilk oluştuklarında canlıyken, çeperlerinde lignin adı verilen, odunlaşmayı sağlayan, sert ve dayanıklı maddenin birikmesiyle çeperleri kalınlaşır, madde alışverişi durur ve hücreler canlılığını kaybeder. Bitkilerde iki tip sklerenkima hücresi vardır. Keten ve kenevir gibi bitkilerde bu hücreler lif şeklinde olduğundan buna sklerenkima lifi; fındık ve ceviz kabuğu, ayva ve armut gibi meyvelerde ise hücreler yuvarlak ve köşeli olduğu için buna da taş hücreleri denir."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/bitkisel-dokular/", "text": "Bitkisel dokular, benzer görevlere sahip bitkisel hücrelerin bir araya gelmesiyle oluşur. Bitkisel dokular; meristem doku, temel doku, iletim doku ve örtü dokudur. Benzer görevlere sahip bitkisel hücreler bir araya gelerek bitkisel dokuları oluşturur. Bunlar; meristem doku, temel doku, iletim doku ve örtü dokudur. Bitkinin kalınlaşmasını ve uzamasını sağlayan, mitoz bölünme yapabilme yeteneğindeki hücrelerin oluşturduğu doku Mersitem yani Bölünür dokudur. - Hücreler arası boşluk yok denecek kadar azdır. - Bölünerek yeni hücreler üretirler. Oluşan bu hücrelerin bazıları meristem doku özelliği gösterirken, bazıları da farklılaşarak diğer dokuları oluştururlar. - Büyümede etkili olan hormonları salgılarlar. - Hücreleri küçük, ince çeperli, küçük kofullu, bol sitoplazmalı ve büyük çekirdeklidir. - Metabolizmaları hızlıdır. - Klorofil taşımadıklarından fotosentez yapamazlar. Bir bitkinin büyüme ve gelişmesinde farklı meristem doku çeşitleri görev yapar. Bunlar, uç meristem ve yanal meristemdir. Uç meristemler; bitkinin kök, gövde, dal ucu gibi kısımlarında yer alırlar. Uç meristem, gövde ve kökte primer büyüme olarak adlandırılan dikey uzamanın gerçekleşmesini yani boyca büyümesini sağladığından primer meristem olarak da adlandırılır. Kök ucunda bulunan meristem doku hücreleri; kökü uç kısmından uzatarak, kökün toprağın derinliklerinden daha fazla su ve mineral bulmasına olanak sağlar. Gövde ucundaki meristem doku hücreleri de, bitkinin gövdesini uç kısımdan uzatarak yaprak, çiçek gibi organların daha fazla ışık ve karbondioksit almasını sağlar. Kökün ucunda yer alan kaliptra denilen kısım kök ucu meristemini korur. Kaliptra, kayganlaştırıcı bir madde salgılayarak kökün toprak içinde daha rahat uzamasında, köklerin yer çekimi doğrultusunda büyümesinde de etkilidir. Sekonder büyüme ise parankima dokusu hücrelerinin hormonların etkisiyle yeniden bölünme özelliği kazanması sonucu oluşmuş hücrelerin oluşturduğu dokudur. Bazı çok yıllık bitkilerin kök ve gövdelerinin kalınlaşmasını sağlar. Lateral meristem, damar kambiyumu ve mantar kambiyumu olmak üzere iki çeşittir. Damar kambiyumu, kök ve gövdenin enine kalınlaşmasını sağlar. Ayrıca iletim doku elemanları olan ksilem ve floem oluşmasında da görevlidir. Odunsu bitkilerde kökü ve gövdeyi dışarıdan kuşatan mantar dokuyu ise mantar kambiyumu oluşturur. Gövdenin enine büyümesi sonucunda dıştaki koruyucu tabakaları parçalandığında, mantar kambiyumu bölünerek bu tabakaların düzenli olarak yenilenmesini sağlar. Ağacın dış kısmında yer alan mantar doku ayrıca bitkiyi elverişsiz çevre şartlarından ve hastalık yapıcılardan korur. Özellikle ılıman bölgelerde yaşayan ağaçların gövdesinden enine kesit alındığında iç içe birçok halka görülür. Bu halkaların her biri bir yıl içinde meydana gelen iletim dokusu elemanı olan ksilemdir. Bunlara büyüme halkaları denir. Gövdenin içinde kabuğun altındaki halkalar genç, merkeze yakın olan halkalar ise yaşlıdır. Ilıman bölgelerde ağaçlar genel olarak ilkbaharda büyümeye başlar, sonbaharda durur. Bu süreye büyüme mevsimi denir. Büyüme mevsiminin erken döneminde oluşan ilkbahar odununun hücreleri büyük ve hücre duvarları inceyken; büyüme mevsiminin sonuna doğru oluşan sonbahar odununun hücreleri daha küçük ve hücre duvarları kalındır. Bundan dolayı ilkbahar odununun yoğunluğu sonbahar odununun yoğunluğundan daha azdır. Bu yoğunluk farkı ilkbahar odununun açık renkli, sonbahar odununun ise koyu renkli halkalar şeklinde görülmesine neden olur. Ağacın yıllık halka genişliği o yıldaki iklimle ilişkilidir. Işık, sıcaklık, yağış ağacın gelişmesi için uygunsa oluşan yaş halkası geniş, uygun değilse dar olur. Bu bilgiye dayanarak, çok yaşlı ağaçların odun halkaları incelenir ve eski dönemlerden günümüze iklim değişiklikleriyle ilgili ipuçları elde edilir. Türkiye gibi ılıman bölgelerde yaşayan ağaçlarda da enine kalınlaşma sırasında yaş halkaları oluşur. Bitkinin kök, gövde, yaprak gibi organlarının tümünde bulunan doku çeşididir. Su ve besin depolamada, bitkiye desteklik sağlamada, fotosentezde görevlidir. Parankima, kollenkima ve sklerenkima şeklinde üç grupta incelenir. Bitkilerin yapısında en fazla bulunan doku çeşididir. Hücreleri genellikle ince çeperli, bol sitoplazmalıdır. Özümleme parankiması; yapraklarda bulunan, fotosentezin en yoğun biçimde gerçekleştiği parankimadır. Kök, gövde ve bazı meyvelerde bulunan depo parankiması besin ve su depolar. İletim parankiması, gövdedeki iletim dokusuyla diğer dokular arasında madde alışverişini gerçekleştirir. Kloroplast taşımaz. Fotosentez yapmayan hücrelerden oluşur. Ayrıca su ve bataklık bitkilerinde bulunan, hücreler arası boşluklarında gaz depolayan havalandırma parankiması da mevcuttur. Bitkinin yaprak, meyve gibi organlarına destek sağlamakla görevli olup, rüzgar gibi mekanik etkiler karşısında bitkinin kırılmadan bükülmesini sağlar. Hücreleri canlı ve bol sitoplazmalıdır. Hücre çeperlerinin bazı bölgelerinde selüloz ve pektin maddelerinin birikmesi sonucu kalınlaşmalar görülür. Kalınlaşmalar begonya bitkisindeki gibi hücrelerin sadece köşelerinde olursa köşe kollenkiması, mürver ağacındaki gibi boyuna uzanan kalınlaşmalar ise levha kollenkiması olarak isimlendirilir. Kollenkima, yapısında bulunan pektin etkisiyle esneme yeteneğine sahiptir. Sitoplazma ve çekirdekleri kaybolmuş, tüm çeperleri kalınlaşmış ölü hücrelerden meydana gelir. Bu dokuyu oluşturan hücreler ilk oluştuklarında canlıyken, çeperlerinde lignin adı verilen, odunlaşmayı sağlayan, sert ve dayanıklı maddenin birikmesiyle çeperleri kalınlaşır, madde alışverişi durur ve hücreler canlılığını kaybeder. Bitkilerde iki tip sklerenkima hücresi vardır. Keten ve kenevir gibi bitkilerde bu hücreler lif şeklinde olduğundan buna sklerenkima lifi; fındık ve ceviz kabuğu, ayva ve armut gibi meyvelerde ise hücreler yuvarlak ve köşeli olduğu için buna da taş hücreleri denir. Bitkinin yapraklarında fotosentez sonucu oluşan organik besin maddelerinin yapraklardan köklere, köklerle alınan su ve minerallerin yaprak gibi üst organlarına taşınmasını sağlayan dokudur. İletim sistemi, ksilem ve floem dir. a) Ksilem : Meristem doku hücrelerinin üst üste gelerek zamanla çekirdek ve sitoplazmalarını kaybetmesi ve ölmesi sonucu oluşur. Ksilemi oluşturan hücrelerde ksilemin oluşumu sürecinde enine kalınlaşma ve boyca uzama görülür. Hücrelerin boyuna çeperleri lignin birikimi ile giderek kalınlaşır, enine çeperler tamamen eriyerek kaybolur. Böylece üst üste konumlanan hücrelerden madde iletimi için elverişli bir borucuk meydana gelir. Ksilem vasıtasıyla, kökler aracılığı ile topraktan alınan su ve suda çözünmüş mineraller üst organlara hızlı bir şekilde taşınır. b) Floem : Yapraklarda fotosentezle üretilen organik besinlerin köke, kökteki depo besinlerin de bitkinin diğer kısımlarına iletilmesinden sorumludur. Hücreleri canlı olan floem, kalburlu borular ve arkadaş hücreleri olmak üzere iki hücre çeşidinden oluşur. Canlı olan kalburlu hücreler, olgunlaştıklarında çekirdeklerini ve ribozomlarını kaybeder. Kalburlu hücrelerin yanında çekirdekli ve ribozomlu arkadaş hücreleri bulunur. Arkadaş hücreleri çekirdekleri ve ribozomları sayesinde kalburlu hücrelerin metabolizması için de çalışır. - Odun borusudur. - Kökten alınan su ve suda çözünen minerallerin gövde, yaprak gibi kısımlara taşınmasını sağlar. - Ksilemde taşınma, aşağıdan yukarıya doğru tek yönlüdür. - Floeme göre madde iletimi hızlıdır. - Cansız hücrelerden oluşur. - Büyüme halkası oluşumunda rol alır. - Tek çenekli bitkilerin köklerinde bulunan merkezi silindirde rastgele dizilirler. Çift çenekli bitkilerin köklerinde bulunan merkezi silindirde ise daha düzenli bir yapıda bulunurlar. - Soymuk borusudur. - Fotosentez sonucu üretilen organik maddeleri yeni sürgün oluşumunda kullanmak üzere veya depo organlarında biriktirmek üzere ileten yapılardır. - Tek sıra halinde üst üste dizilmiş hücrelerden oluşur. - Hücreleri canlıdır. - Madde iletimi çift yönlü fakat yavaştır. - Tek çenekli bitkilerin köklerinde bulunan merkezi silindirde rastgele dizilirler. Çift çenekli bitkilerin köklerinde bulunan merkezi silindirde ise daha düzenli bir yapıda bulunurlar. Bitkide kök, gövde, yaprak ve meyvelerin üzerini örter, çevresel etkenlere karşı korur ve su kaybını engeller. Örtü dokuyu oluşturan hücreler canlı ise epidermis, ölü ise periderm olarak adlandırılır. a) Epidermis: Bitkinin yaprak, kök, genç gövde ve dallarında bitkiyi örter. Hücreleri canlı, büyük kofulludur. Kloroplastı olmadığından fotosentez yapamaz. Hücreler arası boşluk bulunmaz. Gövde ve yapraklardaki epidermis hücreleri, kütin adı verilen mumsu bir madde salgılayarak kütikula tabakasını oluşturur. Kütikula; bitkide terleme ile kaybedilen su miktarını azaltır, bitkiyi güneşin zararlı ışınlarından korur. Kurak ortam bitkilerinde bu tabaka kalın, nemli ortam bitkilerinde ise incedir. Epidermis hücrelerinin farklılaşmasıyla stoma , tüy, hidatod ve emergensler oluşur. Stomalar, fasulye tanesi şeklinde stoma hücreleri denilen iki hücrenin karşı karşıya gelmesiyle oluşur. Bitkilerin yeşil kısımlarında, özellikle yapraklarda ve otsu gövdelerde bulunur. Kloroplast taşırlar. Stomalar, açılıp kapanarak terleme sonucu oluşan su buharının dışarı atılmasını ve solunum/fotosentez sırasında gaz alışverişinin gerçekleşmesini sağlar. Epidermis hücrelerinin farklılaşarak dışarı doğru uzamaları ile oluşan tüy hücreleri de, epidermis hücreleri gibi kloroplastsızdır. Canlı veya ölü olabilen tüy hücreleri, görev ve yapı bakımından farklılıklar gösterir. Yapraklardaki bazı tüyler, güneş ışınlarının doğrudan yaprak üzerine gelmesini engeller ve bitkiyi su kaybından korur. Silisyum ya da kalker taşıyan sivri uçlu, kalın çeperli tüyler bitkileri hayvanlara karşı korur. Sardunya gibi kokulu bitkilerin gövde, yaprak ve çiçeklerinde bulunan bazı tüyler aromatik kimyasallar salgılar. Böylece tozlaşmaya yardımcı olur. Kökteki emici tüyler ise kökün yüzey alanını arttırarak daha fazla su ve mineral emilimini sağlar. Nemli ve sıcak ortam bitkilerinde görülen ve yaprak epidermisinde bulunan hidatodlar suyun damlama ile atılmasını sağlar. Bu olaya damlama ya da gutasyon denir. Havadaki nem oranı fazla olduğunda terleme ile atılamayan fazla su, hidatotlardan damlama yoluyla dışarı atılır. Hidatodların stomalarda olduğu gibi açılıp kapanma özelliği yoktur. Hava neme doymuşsa bitki terleme ile değil, gutasyonla su kaybeder. Havada nem oranı fazla olduğunda hidatod faaliyeti de yüksektir. Gül ve böğürtlen gibi bitkilerde bulunan sivri yapılı emergensler koruma işlevlerinin yanında bazen tutunma görevi de görürler. b) Periderm: Odunsu bitkilerin gençken kök ve gövdelerini saran epidermis dokusu, zamanla parçalanır. Mantar kambiyumu; kalın, su geçirmez bir madde olan süberin içeren mantar dokunun oluşmasını sağlar. Bu doku; bitkiyi mekanik etkilerden, aşırı su kaybından korur. Mantar kambiyumu ve mantar dokunun birlikte oluşturduğu tabakaya periderm denir. Kök ve gövdenin iç kısmında bulunan hücrelerde gaz alışverişinin gerçekleşmesi için peridermin üzerinde lentisel adı verilen açıklıklar oluşur. Bitkilerde metabolizma faaliyetleri sonucu oluşan bazı maddeler , salgılar halinde ya hücre içinde depolanır ya da hücreden dışarı atılır. Bitkilerde metabolizma sonucu oluşan bu ürünleri depolayan ya da dışarı veren salgı sistemi; salgı hücreleri, salgı cepleri ve salgı kanalları gibi yapılardan oluşur. Salgı üreten hücreler bol sitoplazmalı ve golgi organeli bakımından da oldukça zengindirler. Bu salgıların çok önemli görevleri vardır. Örneğin; reçine, bitkiyi zararlı mikroorganizmalardan koruyan antiseptik maddeler içerir. Çiçeklerde bulunan kokulu salgılar, böcekleri çekerek bitkinin tozlaşmasına yardımcı olur. Bitkisel dokular ve bitkisel doku türlerini özetledik. Konu ile ilgili görüşlerinizi yorum yaparak bizimle paylaşabilirsiniz."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/bitkisel-hormonlar/", "text": "Bitkilerde hücre bölünmesi, çiçek ve meyve oluşumu, yaprak dökme gibi olayların denetimi hormonlarla gerçekleşir. Bitki hormonları, aktif büyüme gösteren kök ve gövde uçlarında, tohumlarda, meyvelerde ve genç yapraklardaki hücrelerde üretilir. Bitki tarafından çok az miktarda üretilen hormonlar üretildikleri yerden bitkinin diğer kısımlarına iletilir. Başlıca bitkisel hormonlar; oksinler, giberellinler, sitokinin, absisik asit ve etilen hormonlarıdır. Bitkinin büyüme ve gelişmesinde en etkili olan hormondur. Bitkinin sürgün uçları, genç yaprakları, gelişmekte olan meyve ve tohumları gibi büyüme bölgelerindeki hücreler tarafından sentezlenir. Hücrelerde bölünme, büyüme ve farklılaşma olaylarını oksin hormonu kontrol eder. Direkt ışık almayan bitki kısımlarında daha fazla sentezlenir. Bu durum, bitkide asimetrik büyümeye neden olduğundan yönelim olayına da sebep olur. Meyve vermede etkilidir, döllenmiş çiçeğin dökülmesini engeller. Bu hormon, bitkinin tepe tomurcuğunun gelişmesini sağlarken yan tomurcukların gelişmesini de engeller. Bitkinin köklenmesi ve köklerin farklılaşmasında rolü vardır. İletim dokusunun farklılaşmasını uyarır. Doku kültüründen yeni bitkilerin oluşmasında önemli rol oynar. Çimen bitkisi üzerinde yapılan deneylerle, oksin hormonunun etkileri gözlenmiştir. Çimen fidelerinin toprak üstünde kalan bitki sürgününün açılmamış olan yaprağını saran silindir biçimindeki kılıfa koleoptil denir. Deneylerde koleoptil ucu kesildiğinde ya da ışık geçirmeyen bir başlık ile kapatıldığında ışığa yönelim olmamıştır. Işığı geçiren bir başlık ile kapatıldığında ya da ucu açık bırakılıp, koleoptilin diğer kısımları ışık geçirmeyen siyah bir örtü ile kapatıldığında ışığa yönelim olduğu gözlenmiştir. Bu deneylerden ışığın algılanmasından koleoptil ucunun sorumlu olduğu sonucu çıkmıştır. Sonradan konu ile ilgili olarak yapılan deneyler, ışığın algılanmasının uç bölgede gerçekleştiğini ve uç bölgede üretilen sinyalin, koleoptilin alt kısımlarını uyardığını göstermiştir. Koleoptilin ucu, oksinin difüzyonuna izin veren jelatin bir blokla diğer kısımlardan ayrıldığında, bu fidelerin ışığa doğru kıvrıldığı görülmüştür. Koleoptilin ucu, hücreler arasındaki teması kesen fakat kimyasalların geçişine izin veren oksin geçirmeyen bir madde ile ayrıldığında ise ışığa yönelmenin gerçekleşmediği görülmüştür. Yapılan deneylerden de anlaşılacağı gibi bir bitkinin gövdesine tek yönden ışık verilecek olursa oksin hormonu doğrudan ışık almayan kısımda toplanır. Bu nedenle doğrudan ışık almayan bitki kısmında büyüme, ışık alan kısımdan daha fazla olur. Bitkinin ışığa yönelmesi bu asimetrik büyümenin bir sonucudur. Düşük oksin yoğunluklarında hızlı bir büyüme, yüksek oksin yoğunluğunda büyümede gerileme meydana gelir. Oksin hormonu az salgılandığında yapraklarda dökülme görülür, fazla salgılandığında ise büyümeyi durdurur. Giberellinler köklerde, genç yapraklarda ve bitkilerin embriyolarında üretilir. Tohumu uyku halinden çıkararak çimlenmeyi başlatır. Hücre bölünmesini uyararak gövde boyunun uzamasını sağlamasına rağmen kök büyümesi üzerinde etkisi çok azdır. Giberellin eksikliğinde cüce bitkiler oluşur. Bazı bitkilerde çiçeklenmeyi uyarır. Tarımsal açıdan önemi ise meyvenin sayısını ve büyüklüğünü arttırmasıdır. Oksin hormonu ile birlikte bitkide meyve gelişiminin başlamasını ve meyvenin büyümesini sağlarlar. Hücre çeperinin esnek olmasını da sağlar. Kök bölgesinden sentezlenen sitokinin hormonu, ksilem ile bitkinin diğer organlarına taşınır. Sitokinin hormonu, oksin hormonu ile birlikte hücre bölünmesini ve farklılaşmayı uyarır. Büyüme ve tohum oluşumunu kontrol eder, hücre döngüsünün düzenlenmesinde görev yapar. Ayrıca gövdedeki yanal tomurcuklardan yan dal oluşumunu ve bitkinin dallanmasını sağlar. Oksin hormonu fazla, sitokinin hormonu az olduğunda bitkinin kök gelişiminin arttığı, sitokinin hormonunun fazla, oksin hormonunun az olduğu durumlarda ise kök gelişiminin yavaşladığı gözlemlenmiştir. Oksin, sitokinin ve giberellin gibi büyümeyi uyarıcı hormonların tersine genellikle büyümeyi yavaşlatır. Kökler, gövdeler, yapraklar, tohumlar ve yeşil meyvelerde üretilir. Bitkinin çevreden gelen etkilere tepki oluşturmasını sağlar. Kuraklık olduğunda susuzluğa karşı solan yapraklarda birikir ve stomaların kapanmasını sağlar. Böylece terlemeyi azaltır ve su kaybını engeller. Tohum ve tomurcuklarda dormansiyi arttırır. Uygun olmayan büyüme koşullarında erken tohum çimlenmesini engeller. Ortam uygun hale geldiğinde tohumda absisik asit miktarı azalır ve giberellin miktarı artarak tohumun çimlenmesi sağlanır. Bitkiler; kuraklık, su baskını, enfeksiyon gibi streslere yanıt olarak etilen üretir. Etilen hormonu gaz halinde üretildiğinden bir bitkiden salındığında yakınındaki diğer bitkileri de etkileyebilir. Bu nedenle olgunlaşmamış elmaların bulunduğu poşete çürük bir elma koyulup ağzı kapatılırsa çürük elmadan salınan etilen hormonu diğer elmaları da etkiler, onların da hızla olgunlaşmasına ve çürümesine neden olur. Yaşlı dokularda, olgun meyve ve yapraklarda daha fazla bulunur. Yaprak sararması ve yaprak dökümünü uyarır, kök büyümesini engeller. Etilen hormonu; meyvenin olgunlaşmasına, daha sonra ise çürümesine neden olur. İhracatı yapılacak meyveler ulaşım sürecinde uzun süre kalacağından tam olarak olgunlaşmadan toplanır ve kasalara yerleştirilir. Taşıma işleminden sonra üzerlerine etilen gazı püskürtülür ve olgunlaşmaları sağlanır. Ayrıca içinde, meyvelerin uzun süre bozulmadan saklanabileceği poşet vb. ürünler de mevcuttur ve bu ürünlerin yapısında da etilen hormonunu bağlayan maddeler bulunmaktadır."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/bitkisel-organlar/", "text": "Bitkilerin toprak altı bölümü kök sistemi, toprak üstü bölümü ise sürgün sistemi olarak adlandırılır. Bitkide genellikle toprak altı organı olan kök; bitkinin toprağa bağlanması, besin depolanması, topraktan su ve minerallerin alınması, kökten alınan maddelerin gövdeye iletilmesi gibi görevleri gerçekleştirir. Kökün en dış kısmında yer alan epidermis tabakası kökteki emici tüyleri oluşturur. Epidemisin altında parankima hücrelerinden oluşan korteks tabakası bulunur. Korteksin en iç bölümündeki hücreler, endodermis tabakası adı verilen, suyu geçirmeyen tabakayı oluşturur. Endodermisin altında iletim doku elemanları olan ksilem ve floemin bulunduğu merkezi silindir vardır. Merkezi silindirde endodermisin iç tarafında periskl denilen bir yapı bulunur. Periskl, tekrar bölünebilen hücrelerden oluşur ve yan kök oluşumunu sağlar. Tek çenekli ve çift çenekli bitkilerin kök yapıları birbirinden farklıdır. Ksilem, çift çenekli bitkilerde kökün merkezinde yıldız şeklinde bulunur. Floem, ksilemin arasında yer alır. Tek çenekli bitkilerde kökün ortasında öz bölgesi bulunur. Ksilem ve floem bu öz bölgesinin etrafına dizilmişlerdir. Tek çenekli bitkilerde enine kalınlaşmayı sağlayan demet kambiyum yapısı olmadığından buna kapalı iletim demeti denir. Çift çenekli bitkilerde ise ksilem ve floem arasında enine kalınlaşmayı sağlayan demet kambiyum yapısı vardır. Buna da açık iletim demeti denir. Bitkilerde yapılarına göre kazık ve saçak olmak üzere iki farklı kök çeşidi bulunur. Kazık kökte, ana kök dikey yönde çok iyi gelişmiştir. Ana kökten çok sayıda, az gelişmiş olarak yan kökler çıkar. Lahana, fasulye, ebegümeci, bakla, bamya, havuç, çam, söğüt, gül gibi bitkilerde kazık kök bulunur. Havuç, şeker pancarı vb. bitkilerin köklerinde besin depo edildiği için depo kazık kök olarak adlandırılır. Saçak kökte ise ana kök fazla gelişmediğinden yan köklerle yaklaşık aynı kalınlıktadır. Saçak kök, genelde toprak yüzeyine yakın yerlerde bulunur. Saçak kökler bitkiyi toprağa sıkıca bağlar. Örneğin çim bitkisinin saçak kök sistemi, toprağı sıkıca tutarak erozyona karşı koruma sağlar. Saçak kök; çim, çilek, buğday, pırasa, mısır, arpa, soğan, nohut, yulaf, gibi bitkilerde bulunur. Kök, yaprak ve çiçekler arasında kalan sürgün sistemidir. Gövde; yaprak, çiçek, yan dallar vb. kısımları taşır. Kökler tarafından topraktan alınan su ve mineraller ksilemle yapraklara, yapraklarda fotosentezle üretilen organik maddeler de floemle köklere taşınır. İletim demetleri gövdede iyi gelişmiştir. Gövdenin en ucunda koruyucu pullar tarafından kuşatılmış olan tepe tomurcuğu bulunur. İlkbaharda, mevsim koşulları uygun hale geldiğinde tepe tomurcuğunu koruyan pullar dökülür ve bitkide boyuna uzamayı başlatır. Bitkinin gövdesi üzerinde yaprağın çıktığı yere nodyum denir. İki nodyum arasında kalan bölgeye ise internodyum denir. Yaprakların gövdeye bağlandığı, bir açı oluşturan bölgede de yanal tomurcuk bulunur. Tepe tomurcuğu, gövdeyi aktif olarak boyuna uzattığı sürece buradaki yanal tomurcuklar genellikle uyku halindedir. Bu duruma apikal dominansi denir. Apikal dominansi sayesinde tüm kaynaklar boyuna uzamada kullanılır. Böylece bitki, güneşten daha fazla faydalanmak için boyunu uzatır. Bitkinin sürgün ucu zarar görürse yanal tomurcuklardaki dormansi kırılır ve yanal tomurcuklar büyüyerek yeni bir dal oluşturur. Sonbahar başlarında, nodyumda bulunan yapraklar dökülür ve burada bir yaprak izi oluşur. Tepe tomurcuğu, bir yıl büyüdükten sonra yeniden koruyucu pullarla kaplanır. Bu oluşan pulların izleri, tomurcuk izi olarak halkalar şeklinde gözlenebilir. İki tomurcuk izi arasındaki boyuna uzama bölgesi bir yıllık boyuna uzama bölgesini oluşturur. Gelişmiş bitkilerde otsu ve odunsu olarak adlandırılan iki tip gövde bulunur. Otsu gövdeler; odun ve kabuk bulundurmayan tek yıllık bitkilerdir. Bu gövdelerde büyüme sadece boyuna gerçekleşir. Bazı çift çenekli bitkiler ile tek çenekli bitkiler otsu gövde yapısındadır. Mısır, lale, buğday, zambak, çim otsu gövdeye örnek verilebilir. Odunsu gövdeler ise koruyucu bir kabuk bulundurur ve kalın yapılıdır. Odunsu gövde çift çeneklilerin çoğunda bulunur. Odunsu gövdeli bitkilerde hem enine hem de boyuna büyüme görülür. Enine büyüme sonucunda gövdede yaş halkaları meydana gelir. Ağaçlar odunsu gövdeye sahip bitkilere örnektir. Tek çenekli bitkilerin gövdesinde iletim demetleri dağınık haldedir. Kambiyum olmadığından bu bitkiler enine büyüyemezler. Korteks ve öz bölümleri bulunmaz. Çift çenekli bitkilerin gövdesinde ise iletim demeti kambiyum etrafında düzenli olarak sıralanmıştır. Kambiyumun iç kısmında ise ksilem, dış kısmında floem, bulunur. Çift çeneklilerde korteks ve öz bölgesi bulunur. Bitkide fotosentez, gaz alışverişi ve terlemeyi sağlar. Bitkilerde yaprağın şekli ve büyüklüğü farklılık gösterir. Bazı çok yıllık bitkilerde yapraklar sonbaharda dökülür. Genellikle kloroplastlı ve yeşil renkli olan yapraklar, yaprak sapı ve yaprak ayasından oluşur. a) Yaprak Sapı : Yaprağı gövdedeki nodyuma bağlayan yaprak sapı, yaprakların ışıktan faydalanmasını sağlar. Buğday, arpa, mısır gibi tek çenekli bitki türlerinde yaprak sapı bulunmaz. Çift çenekli bitkilerde ise bulunur. b) Yaprak Ayası: Yaprağın yassı, geniş ve ince bölümüdür. Fotosentezin en çok meydana geldiği yerdir. Yaprak ayasının büyüklüğü arttıkça güneş ışığı daha fazla tutulur böylece terleme meydana gelir. Terleme çok olduğunda, bitkideki su kaybı artar. Bitkinin yaşadığı ortam kurak ise yaprak ayası küçük, nemli ise yaprak ayası büyük olur. Yaprak ayasındaki yaprak damarlarının dağılışı da tek ve çift çenekli bitkilerde farklıdır. Tek çenekli bitkilerde paralel damarlanma, çift çenekli bitkilerde ise ağsı damarlanma görülür. Yapraklar farklı bitki türlerinde, farklı şekillerde olabilir. Yaprak, tek bir yaprak ayasından oluşuyorsa basit yaprak, iki veya daha fazla sayıda küçük yaprakçıktan oluşursa bileşik yaprak olarak adlandırılır. Yaprağın enine kesiti incelendiğinde örtü doku, temel doku ve iletim doku olmak üzere üç doku sistemi görülür. Yaprağın alt ve üst yüzeyini örten koruyucu dokuya örtü doku denir. Kloroplastları olmayan epidermis hücrelerinden oluşur. Epidermis üzerinde kütikula tabakası bulunur. Bitkide su kaybını önler. Kütikula tabakasının kalınlığı, bitkinin yaşadığı yere göre değişir. Nemli bölgelerde yaşayan bitkilerde kütikula tabakası ince, kurak bölgelerde yaşayan bitkilerde ise kütikula tabakası kalındır. Epidermis hücreleri arasında gaz alışverişini ve terlemeyi sağlayan stoma hücreleri bulunur. Temel doku; üst ve alt epidermis tabakalarının arasında kalan bölümdür. Bu bölüm mezofil tabakası olarak adlandırılır. Bu tabakada kloroplast bulunduran ve fotosentez yapan palizat parankiması ve sünger parankiması bulunur. Yaprağın üst kısmında bol miktarda kloroplast taşıyan, hücreler arası boşlukları fazla olmayan palizat parankiması, yaprağın alt kısımında ise düzensiz dizilmiş, hücreler arası boşlukları daha fazla olan sünger parankiması yer alır. Mezofil tabakasında yaprak damarları da bulunur. Yaprakta mezofil tabakası içinde iletim dokusu yer alır. Besin taşıyan soymuk boruları alt epidermise, su taşıyan odun boruları ise üst epidermise yakın yerde bulunur."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/biyoenerji-nedir/", "text": "Biyoenerji, biyolojik enerji yani doğal enerji anlamına gelmektedir. Biyoenerji, biyokütle enerjisi olarak da adlandırılır. Biyoenerji ile çevreye en az değerde zarar verilmektedir. Biyokütle geleceğin yakıtı olarak nitelendirilen gaz ve sıvı yakıtlara biyolojik olarak dönüşebilir. Örneğin; biyodizel, biyogaz, biyoetanol olarak arabalarda, elektrik üretiminde, hidrojen üretiminde ve ısıtma-soğutma sistemleri gibi teknolojilerde kullanılmaktadır. Bu çalışmada farklı bitki türlerinde ve toprakta deneyler yapılarak Elektrik üretimi sağlanmıştır. Deneylerde bitkilere ve toprağa 2 farklı metal yerleştirilerek elektrik üretimi sağlanmıştır. Yapılan deneyleri incelemeden önce bitkinin ve tüm canlıların her hangi bir yerine 2 farklı metal yerleştirilerek elektrik üretilebileceğinin kanıtlarını inceleyelim. 1. Kanıt: Bitkiler yaşamlarını devam ettirebilmek için fotosentez, kemosentez yapmakta topraktan su ve mineral almaktadır. Bitkinin yaşamını devam ettirebilmesi için gerçekleştirdiği bu olaylar sonucu bitkide redoks tepkimeleri gerçekleşir. Redoks tepkimeleri sonucu elektron alışverişi olduğundan dolayı bitkide elektron taşıma sistemi 'nde elektronlar canlının her tarafına taşınır ve bitki canlılığını sürdürür. Bu nedenle bitkiye ve tüm canlılara farklı 2 metal yerleştirilerek elektrik üretimi sağlanabilir. 2. Kanıt: Tüm canlılar canlılıklarını devam ettirebilmek için besin tüketir. Canlı besinlerini sindirirken redoks tepkimeleri sonucu canlıdaki atomlar arasında elektron alışverişi gerçekleşir. Bu nedenle ETS ile canlının her tarafına elektronlar taşınır. Bu durumdan dolayı tüm canlılara 2 farklı metal değdirilerek elektrik enerjisi üretilebilir. 3. Kanıt: Her maddenin potansiyel enerjisi vardır. Her maddenin potansiyel enerjisi olduğundan dolayı her madde kızıl ötesi ışın yaymaktadır. Kızıl ötesi ışın, elektromanyetik radyasyon etkisine sahiptir. Dünyanın doğal manyetik alanı (0,02-0,07 miliTesla) olup doğal manyetik radyasyonlar, canlılığın evriminde doğal belirleyicilerdir ve canlı organizmalar bu koşullarda uyum içinde gelişmişlerdir. Bu nedenlerden dolayı canlılarda bir elektrik akımı mevcuttur. Canlılarda olan elektrik enerjisi en verimli ve ucuz olarak canlıya 2 farklı metal değdirilerek elde edilebilir. Tüm bu kanıtların en kolay ve anlaşılır örneği voltmetre'nin uçlarını vücudumuza değdirdiğimizde voltmetre'de bazı değerler olmasıdır."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/biyoloji-ahlaki-biyoetik-nedir/", "text": "Bir kısım bilim felsefecisi , canlı diye başlı başına bir olayın bulunmadığı, bunun, değişik türden bir fizik-kimya olayı yahut süreci olduğunu ileri sürmektedir. Bir başka kısım da, canlı denilen olaylar ile süreçlerin özgün oldukları, bundan dolayı da bunları ele alan bilim olarak biyolojinin, her ne kadar fizik-kimya bilimleriyle kesişen birtakım yöreleri varsa da, özerk sayılması gerektiği kanısındadır. Bir an için ikinci görüşü benimsemiş olalım. Buna göre, canlı kavramı altında derlenmiş belli birtakım olaylar ile süreçlerden söz açabiliriz. Ne var ki canlıyı seçikçe sınırlayıp tanımlamağı başardığımız kanısına vardığımız gün bile, canlılar bilimini fizik-kimya gibi bel bağlanabilir bir deneysel doğa bilimi olduğunu ilan etmemiz yine de vazgeçilmez bir şarta dayanacak. Canlılar bilimine konu olan başlıca olayların yahut süreçlerin tekrarlanabilir, daha açık bir deyişle, her dem deneylenebilir cinsten olmaları gerekir. Canlılar biliminin konusu olan olayların önemli bir kesimi oysa, her dem deneylenebilir cinsten değildir. 1) Sergiledikleri belli birtakım nitelikler yüzünden fizik-kimya bilimlerinin konusuna girmeyen, seçikçe sınırlayamadığımız, bununla birlikte canlı diye aşırı kuşatıcı bir kavram altında kullanmaktan da gayrı çıkar yol bulamadığımız olayların varlığını inkar edemiyoruz. 2) Başta gelen özelliği, hep tekrarlanamayan, deneylenemeyen bu olayları konu alan canlılar bilimi, genellikle öteki deneysel doğa bilimlerinden ayrılır. Bu sebepten canlılar biliminin, öbür doğa bilimlerinden az çok değişik bir aksiyom sistemi ile araştırma-inceleme yöntemine sahip bulunması açıkça ortaya çıkmaktadır. İşte bütün bu ve buna bağlı başka bir sürü teorik sorunla, canlı dediğimiz varlıkları yahut olayları konu alan uzmanlar, yani denel biyologlar elbette doğrudan uğraşmazlar. Ne var ki bu önemli düğüm çözülmedikçe denel biyolojinin sunduğu sonuçların teori seviyesinde verimlendirilmeleri hayal olarak kalacak. Canlıyı gerekli ölçüde belirleyemedikçe de insan olarak kendimizi doğru düzgün anlamamızın söz konusu olup olmayacağı ise tartışmaya açık bir sorudur."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/biyoloji-bilimi-hap-bilgiler/", "text": "Biyoloji bilimi ile ilgili hap bilgiler hazırlanması yönünde sitemize bir çok başvuru yapılmıştır. Başvurulara istinaden bir çok farklı kaynaktan toplanarak hazırlanan hap bilgiler aşağıya çıkarılmıştır. Bilgiler internet ortamında ve fiziki olarak yapılan araştırmalar sonucunda tespit edilerek hazırlanmıştır. - Deniz veya büyük su kütlelerinin çevresinde ılıman bir iklim oluşması suyun öz ısısının yüksek olmasından kaynaklanmaktadır. - Kromoplast, bitkilerde bulunan plastid için örnektir. - Tüm besin ögelerinden yeterli miktarda alınması dengeli beslenmenin tanımı olarak kabul edilir. - Kış mevsiminde donmuş bir göldeki buz parçası suyun yüzeyini kaplar, böylece buzun altında yaşam devam eder. Bunun nedeni buzun yoğunluğunun sudan küçük olmasıdır. - Mitokondri, çift zarlı bir organeldir. - Yalnızca yüksek kalorili karbonhidrat yoğunluklu gıdaları çok miktarlarda tüketen birey yeterli ve dengeli beslenmemektedir. - Özgül ısının yüksek olması, canlıların yaşadığı ortamın aniden ısınıp aniden soğumasıyla ortaya çıkacak şok etkisinin oluşmasını önler. - Lizozomların zarları tahrip olup içerisindeki enzimler sitoplazmaya salındığında hücredeki diğer yapılar sindirilir ve parçalanır. Bu olay hücrenin ölümüne neden olur. Bu olaya Otoliz adı verilir. - Hücre zarı, hücresel yapılarda ökaryot ve prokaryot hücrelerde ortak olarak bulunur. - Hücre zarından madde taşıma yöntemlerinin incelenmesi için geliştirilecek bir deneyde ilk olarak gözlem yapılır. - Enzim, organik bileşiktir. - ATP molekülleri hücrenin şarj edilmiş pilleri gibi çalışarak enerji ihtiyacı olan olaylara enerji taşır. İnsanda bu molekül sürekli üretilip, sürekli tüketilir. - Hücrenin enerji ihtiyacını karşılayan ve enerjiye çok ihtiyaç duyan hücrelerde bol bulunan organel, mitokondridir. - Mineral, dışarıdan alınmadığında vücudumuz tarafından hiçbir zaman üretilemez. - Bir hücreli bakteriyle beslenen bir canlının, bakterinin yoğun olduğu tarafa doğru hareket etmesi çevresel uyarılara tepkiye örnektir. - Robert Hooke, tasarladığı mikroskopla ölü mantar dokusu incelenmiş ve gördüğü boş odacıklara hücre adını vermiştir. - Kolesterol, hayvan hücresi zarına sağlamlık ve esneklik sağlayan steroit çeşididir. - Mineral, insan hücreleri tarafından sentezlenemez. - Sonuçların değerlendirilmesi, hücre zarından madde taşıma yöntemlerinin incelenmesi için geliştirilecek bir deneyde en son gerçekleştirilir. - Tiroksin hormonu sentezi için gerekli olan ve eksikliğinde guatr hastalığına yol açan mineral iyot'tur. - Fosfat molekülü, insan hücrelerinin çekirdeğindeki DNA ve sitoplazmasındaki RNA da ortak bulunur. - Hücre zarının akıcı olmasına neden olan temel durum, Fosfolipit tabakasının esnek ve sürekli hareket halinde olmasıdır. - Amino asit, insandaki hücre solunumunda enerji verici hammadde olarak kullanılabilir. - Limon suyu, mavi turnusol kağıdının rengini kırmızıya çevirir. - Hücre bölünmesi sırasında kaybolan ve rRNA sentezinin gerçekleştirildiği hücresel yapı Çekirdekçiktir. - Lökoplast, iki katlı zara sahip olup bitkilerde nişasta, lipit ve protein gibi maddeleri depolar. - Ürettiği keseciklerle koful veya lizozomu oluşturan organel Golgi Aygıtıdır. - Avcısını fark eden bir hayvanın hızla kaçmaya başlaması Çevresel uyarılara tepkidir. - Oksijenli solunum, ATP üretilen raaksiyonlardır."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/biyoloji-ve-canlilarin-ortak-ozellikleri-3/", "text": "Taş bitkileri olarak adlandırılan Lithops cinsi çok yıllık çöl bitkileri cansız gibi görünür. Ancak bu bitkiler, hayatlarının belirli dönemlerinde çiçek açar. Taş gibi cansız görüntüleri kaybolur ve canlılık belirtileri gözlenir. Canlıları, cansız varlıklardan bir ya da birkaç özelliğine bakarak ayırt etmek zordur. Varlıkları canlı olarak nitelendirebilmek için; hücresel yapı, beslenme, solunum, boşaltım, hareket, uyarılara tepki, metabolizma, homeostazi, uyum, organizasyon, üreme, büyüme, gelişme gibi özelliklere sahip olup olmadığına bakılır. Bu özelliklere sahip olan varlıklar canlı, varlıkların canlı olma durumu ise canlılık olarak tanımlanır. Canlıları inceleyen bilim dalı biyolojidir. Biyoloji, Yunanca hayat anlamına gelen bios ile bilim=inceleme anlamına gelen logos kelimelerinin birleşmesiyle oluşmuştur. Biyoloji; canlıları, bunların özelliklerini, yapı ve işlevlerini, canlı ve cansızlarla etkileşimlerini bilimsel olarak inceleyen bilim dalıdır. Biyoloji ile ilgili çalışmalar yapan bilim insanları biyolog olarak adlandırılır. Son yılların en popüler bilim dallarından biri olan biyoloji, kavram olarak ilk kez 1800 yılında Karl Friedrich Burdach tarafından kullanılmıştır. 1802 yılında ise Gottfried Reinhold Treviranus , filozofların doğa üzerine düşün- celerini açıklayan yapıtına Biyoloji adını vermiş ve biyoloji günümüzdeki anlamıyla kullanılmaya başlanmıştır. Biyoloji, canlılık ol- gusunu açıklamaya çalışır. Biyologların canlılığı araştırma merakı, yaşamın doğasının bilimsel olarak araştırılması ve sorgulanmasını sağlar."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/biyoloji-ve-canlilarin-ortak-ozellikleri/", "text": "Biyoloji; yaşam anlamına gelen bios ve bilim anlamına gelen logos kelimelerinden oluşan bir kavramdır. Bu yazımızda Biyoloji Nedir, Biyolojinin Alt Bilim Dalları Nelerdir? hakkında bilgi paylaşacağız. Günümüzdeki anlamıyla yaşam bilimi olarak kullanılan biyoloji; canlıların yapısını, davranış şeklini, birbirleriyle olan ilişkisini, yeryüzündeki dağılışını ve cansız faktörlerle ilişkisini inceleyen bir bilim dalıdır. Biyolojinin araştırma, inceleme ve uygulama alanı oldukça geniştir. Bu sebeple birçok alt bilim dalına ayrılmıştır. Bu alt bilim dalları, kendi konusuna göre ayrıntılı çalışmalarını sürdürür ve bilimsel çalışma sonuçlarını diğer bilim dallarıyla paylaşır. Bu paylaşımlardan tıp, veterinerlik, diş hekimliği, çevre mühendisliği, genetik mühendisliği, eczacılık, ziraat, uzay biyolojisi gibi bilim dalları da faydalanır. Biyoloji bilimi ile ilgili çalışmalar bu bilim dalının güncel hayatla nasıl iç içe olduğunu da gösterir. Biyoteknoloji ve genetik mühendisliği çalışmalarında kullanılan DNA teknolojileriyle; bitki, hayvan ve mikroorganizmalar geliştirilerek doğada hazır bulunmayan ya da yeteri kadar üretilemeyen ürünler elde edilir. Besin değeri daha yüksek olan sebze ve meyvelerin üretilmesi, hastalıkların tedavisinde yan etkisi daha az olan yeni ilaçların geliştirilmesi, endüstriyel ürünlerin daha ucuz yöntemlerle üretilmesi ülke ekonomisine ve yaşam kalitesinin artırılmasına katkı sağlayan örneklerdir. Genetik alanında yapılan çalışmalarla insan genomunda yer alan genlerin tespit edilmesi kalıtsal hastalıkların tedavisi için çözüm oluşturur. Fosil yakıtlar tükendiğinde insanların enerjiyi nereden ve nasıl üreteceği, güncel hayatta karşılaşılan problemlerden biridir. Biyolojik çalışmalarla bu soruna çeşitli çözümler üretilmektedir. Bunlardan birisi biyodizel yakıt üretimidir. Biyodizel yakıt; ayçiçeği, kanola tohumu, hindistan cevizi, palmiye gibi bitkilerden elde edilir. Fakat bu gibi tarım ürünlerinden yakıt elde etmek hem maliyetli olduğundan hem de gıda sıkıntısını artıracağından tercih edilmez. Biyodizel yakıt elde etmenin en uygun yöntemi, endüstriyel gıda üreticilerinin ve büyük restoranların atık bitkisel yağlarını kullanmaktır. Atık yağlardan biyodizel üretiminin maliyeti düşüktür ve çevre temizliğine katkı sağlar. Biyodizel yakıtların yanması sonucu atmosfere verilen karbondioksit (CO2) gazı, normal dizel yakıtlara göre %50 oranında daha azdır. Biyodizel yakıtların üretiminde atık yağlar önemli yer tuttuğundan atık yağların toplanması gerekmektedir. Ülkemizde atık yağların toplanmasıyla ilgili ciddi çalışmalar yapılmaktadır. Enerji kaynaklarının tüketimini azaltacak bir diğer çözüm yolu da biyogazdır. Biyogaz, ölü bitki ve hayvan atıklarının mikroorganizmalar tarafından ayrıştırılmasıyla oluşan yanıcı bir gazdır. Son yıllarda üretimi artan biyogaz, yenilenebilir enerji kaynağı olduğundan çevre dostudur ve maliyeti oldukça düşüktür. Birçok alanda petrol ürünlerinin yerine biyogaz kullanılabilir. Biyologlar, tarımsal zararlılarla mücadele etmede kimyasal değil biyolojik yöntemleri kullanmak ister. Kimyasal mücadelede kullanılan bazı tarım ilaçları suda çözünmediğinden doğada birikerek canlılara zarar verir. Biyolojik mücadelede doğada zaten var olan denge unsurları esas alınır. Doğal ortamda tarım ürünlerine zarar veren canlı sayısı arttığında bu zararlılarla beslenen diğer canlıların sayısı da artırılır. Böylece biyolojik mücadele ile zararlı canlıların sayıları kontrol altında tutulmuş olur. Ülkemizde son yıllarda kuş gribi nedeniyle birçok kümes hayvanı itlaf edilmiştir. Kümes hayvanları, doğal ortamda insanlar için tehlikeli keneler ile beslenerek bu kenelerin sayısının aşırı derecede artmasını engellemektedir. Kümes hayvancılığının azalması, küresel iklim değişikliği ve bunların beraberindeki birçok nedenden kene sayısı artmıştır. Türkiye'de ilk kez 2002 yılında kene ısırmasından kaynaklanan Kırım Kongo Kanamalı Ateşi hastalığı ortaya çıkmıştır. Çevre ve Şehircilik Bakanlığının talimatıyla bu konuda araştırma yapan Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğü; kene ile biyolojik mücadelede beç tavuğu, keklik, sülün gibi canlıların etkili olduğunu tespit etmiştir. Hastalığın görüldüğü bölgelere bu hayvanların dağıtımı sağlanmıştır. Böylece biyolojik mücadele yöntemiyle keneler kontrol altına alınmıştır. Çağımızın önemli sorunlarından biri de gıda sıkıntısıdır. Kuraklık sebebiyle tarımsal alanlarda sulama sıkıntısı oluşur ve buna bağlı olarak ürün verimi düşer. Örneğin küresel ısınma nedeniyle çiçekli bitki çeşidinde ve miktarında azalma olması, bal üretimini de olumsuz etkiler. Kuraklıktan kaynaklanan bu tür gıda sorunlarını çözmek için bitkiler, damlama ve yağmurlama gibi teknikler kullanılarak sulanır. Toprağın su tutma kapasitesini artırmak için de organik gübre kullanılır. Kuraklığın daha kapsamlı çözümü ise küresel ısınmayı engellemekle mümkün olur. Karasal alanlarda petrol boru hatlarında sızıntılar olmakta ve denizlerde petrol taşımacılığı sırasında bazı kazalar meydana gelmektedir. Bunun sonucunda fosil yakıt olan petrol veya petrol türevi maddelerin toprağa ve suya karışması çevre kirliliği oluşturmaktadır."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/biyoloji-ve-gunluk-hayatta-karsilasilan-sorunlar/", "text": "Günlük hayatta karşılaşılan gıda sıkıntısı, sağlık sorunları, çevre kirliliği, biyolojik çeşitliliğin azalması gibi sorunların çözümüne biyoloji bilimi katkı sağlamaktadır. Adli olayların çözümünde de biyoloji biliminden yararlanılmaktadır. Örneğin suçluların tespitinde, babalık davalarında DNA parmak izi yöntemi kullanılmaktadır. Her insanın DNA dizisi farklı olduğundan olay yerinden alınan saç, tükürük, kan örneklerinin incelenmesi ile elde edilen DNA parmak izleri karşılaştırılarak suçluların tespiti sağlanabilmektedir. Dünya nüfusu ile birlikte insan ihtiyaçlarının da artması, açlık sorununun ortaya çıkmasına neden olmaktadır. Tarım ve hayvancılıkta ıslah çalışmaları sonucunda daha çok et, süt ve yumurta veren hayvanlar ile verimi ve besin değeri yüksek buğday, mısır, domates, soya fasulyesi gibi bitkiler yetiştirilmektedir. Sağlığa etkileri tartışılmakla birlikte parazitlere ve hastalıklara karşı dayanıklı, raf ömrü uzun genetiği değiştirilmiş organizmalar çok miktarda ve ucuza üretilerek dünyada açlık probleminin önüne geçilmeye çalışılmaktadır. Biyoloji bilimindeki gelişmeler, tıp ve ilaç endüstrisine de pek çok katkı sağlamıştır. Biyoteknolojik uygulamalar sayesinde hastalıkların tedavisinde kullanılan aşı, serum, hormon, interferon, enzim gibi maddeler ve ilaçlar üretilmiştir. Örneğin antibiyotikler, bakteriler ve küf mantarları kullanılarak üretilmektedir. Günümüzde yaygın olarak görülen şeker hastalığının tedavisinde kullanılan insülin hormonu, büyüme geriliği tedavisinde kullanılan büyüme hormonu ile lösemi, hemofili gibi hastalıkların teşhis ve tedavisinde kullanılan enzimler çok ucuza, kolaylıkla biyolojik olarak üretilmektedir. İnsan Genom Projesi'nden elde edilen bilgiler sayesinde pek çok kalıtsal hastalığın teşhis ve tedavisinin mümkün olabileceği görülmüştür. Hastalıkların tedavisinde kök hücre teknikleri ve gen terapisi uygulamalarından yararlanılması çalışmalarına ağırlık verilmiştir. Kalıtsal hastalığı olan kişilerin çocuklarının doğum öncesinde DNA dizileri belirlenebilmekte ve gen terapisi uygulamaları yapılarak yeni nesillerin daha sağlıklı olması amaçlanmaktadır. Kök hücre ve gen tedavileri kalıtsal hastalıkların yanı sıra felç, kanser, AIDS, Parkinson, Alzheimer gibi hastalıkların tedavisinde umut olmaktadır. Çevre kirliliği sorununu çözmek ve kirlenmiş alanların ekolojik dengesini yeniden sağlamak için doğadaki işleyiş gözlenerek biyolojik çözümler geliştirilmektedir. Bu amaçla doğanın gücünden ve çeşitli canlılardan yararlanılmaktadır. Örneğin petrol kirliliğinin temizlenmesinde petrolü ayrıştıran ve içindeki hidrokarbonları tüketerek çoğalan bakteriler kullanılmaktadır. Su mercimeği olarak bilinen bir bitki türü kullanılarak kirlenmiş sulardan ağır metaller uzaklaştırılmaktadır. Kirletici bir maddeyi ortamdan uzaklaştırmak için bu şekilde bir organizmanın kullanılması işlemine biyoremediasyon denilmektedir. Çevre kirliliği ve küresel ısınmanın temel nedenlerinden biri kömür, petrol gibi fosil yakıtların kullanılması sonucu atmosferdeki karbondioksit miktarının artmasıdır. Mısır, şeker kamışı, soya fasulyesi, aspir gibi bitkiler ve hayvansal atıklar kullanılarak üretilen biyoyakıtlar, atmosferde karbondioksit artışına neden olmadığından bu sorunun çözümüne katkı sağlamaktadır. Çevrede biriken ambalaj atıklarının yarattığı kirliliğin önüne geçilebilmesi için biyoplastiklerden yararlanılmaktadır. Biyoplastiklerin birçoğu, doğada biyobozunur özellik gösterir ve çözünerek kendiliğinden doğaya karışır. Zaman içerisinde biyoplastik kullanımının artması, çevre kirliliğinin önlenmesinde katkı sağlayacaktır. Biyolojik çeşitlilik; ekosistem çeşitliliğini, dünya üzerindeki tür çeşitliliğini ve tür içindeki genetik farklılıkları ifade eder. Günümüzde biyolojik çeşitliliği korumanın doğal dengenin ve insan yaşamının vazgeçilmez unsuru olduğu bilinmektedir. Bu nedenle biyolojik çeşitliliğin korunması ve sürdürülebilirliğin sağlanması amacıyla çevre kirliliği, nüfus artışı, doğal alanların bozulması, ormanların yok edilmesi, yasa dışı avlanma ve ticaret gibi insan etkinliklerinin önüne geçilmeye çalışılmaktadır. Yok olma tehlikesi altındaki türlerin korunması amacıyla bitki ve hayvanların doğal yaşam ortamlarından alınarak botanik bahçesi, hayvanat bahçesi gibi ortamlarda koruma altına alınması sağlanmakta ya da doğal ortamlarında korunması için milli parklar, doğayı koruma alanları, özel çevre koruma alanları oluşturulmaktadır. Gen bankaları kurularak türlerin tohum, yumurta, sperm ya da DNA'ları saklanmaktadır."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/biyolojik-birikim-nedir-2/", "text": "Ekosistemdeki canlı ve cansız bileşenler arasında sürekli bir döngü hakimdir. İnsanlar tarafından üretilen ve doğaya zarar veren maddeler ekosistemlere bırakılır. Zehir etkisi olan bu maddelerin bir kısmı doğadaki mikroorganizmalar tarafından parçalanarak daha az zararlı hale getirilirken diğer kısmı parçalanamadığı için toprak ve su gibi ortamlarda birikir. Biriken zehirli maddeler, besinlerin yapısına katılarak organizmalara geçip bir kısmı metabolik faaliyetlerle parçalanırken bir kısmı da dokularda toplanır. Çeşitli zehirli maddelerin değişik trofik düzeylerde artarak birikip zararlı konsantrasyon düzeyine ulaşmasına biyolojik birikim adı verilir. Besin zincirinin üst basamaklarındaki canlılar biyolojik birikimden daha çok etkilenir. Biyolojik birikime neden olan maddelerin başında böcek ve ot öldürücüler , bazı radyoaktif maddeler ve bazı ağır metaller gelir. Ekosisteme en çok zarar veren unsurların başında pestisitler gelir. Zararlı organizmaların artışını engellemek, kontrol altına almak ya da ortadan kaldırmak için kullanılan maddeler ya da maddelerden oluşan karışımlara pestisit denir. Pestisitler vücutta parçalanmadığı ve yağ dokuda depolandığı için besin zincirindeki her bir düzeyden diğer düzeye geçerken pestisitlerin konsantrasyonunda artış olur. Bu nedenle pestisitlerin en yüksek konsantrasyonu baykuş ve atmaca gibi etçillerde görülür. Pestisitler yağmur suyu ve rüzgar gibi faktörlerle çevreye dağılır, birçoğu doğada uzun süre bozulmadan kalır. Sebze, meyve, hayvansal besinlerdeki ilaç kalıntıları pestisitlere örnek verilebilir. Çinko, bakır, nikel, civa, arsenik, kadmiyum, kurşun ve krom gibi toksik etki yaratabilecek ağır metaller ekosistemde yüksek oranlara ulaştığında canlı sistemlerine zarar verir. Toprakta ve suda bulunan ağır metaller, besin zincirine katılır ve çoğunlukla üst trofik basamaklardaki canlılarda zararlı düzeye ulaşacak kadar biyolojik birikim gösterir. Canlılar besin zincirinde oluşan zehirli madde birikiminden olumsuz etkilenir. Klorlu hidrokarbonlardan PCB'ler endüstriyel atıklardandır. Araştırmalar, bu bileşiklerin insanın ve birçok hayvan türünün endokrin sisteminin bozulmasında etkili olduğunu göstermiştir. Gümüşi martı yumurtalarındaki PCB konsantrasyonu, besin ağı tabanındaki fitoplanktonların PCB konsantrasyonunun yaklaşık 5000 katı olduğu tespit edilmiştir."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/biyolojik-birikim-nedir/", "text": "Besinler, besin zinciri yoluyla alt trofik düzeydeki canlılardan üst trofik düzeydeki canlılara aktarılır. Bu aktarım sırasında canlıların vücutlarında birikim göstermiş olan bazı kirletici ve zehirli maddelerin de aktarımı söz konusudur. Bu duruma biyolojik birikim denir. Bazı radyoaktif maddeler, cıva, kurşun gibi ağır metaller, siyanür, DDT biyolojik birikim yoluyla aktarılan maddelere örnek olarak verilebilir. Biyolojik birikim, insanların ve ekosistemde yaşayan diğer canlıların yaşamlarını olumsuz yönde etkiler. Özellikle çevre kirliliğine neden olan endüstriyel atıklar ve tarımsal zararlılarla mücadele etmek amacıyla kullanılan pestisit denilen kimyasallar, suda ve toprakta bozulmadan uzun süre kalır. Burada yaşayan bitki ve hayvanların vücutlarında birikerek besin zinciri yoluyla insanlara kadar ulaşır. Örneğin önemli bir böcek öldürücü olarak kullanılan DDT gibi bazı kimyasallar, çevreye oldukça büyük zarar verir. DDT, özellikle havadan uygulandığında popülasyonlarda, komünitelerde ve ekosistemlerde öldürücü etki yapar. DDT ve benzeri zehirli maddeler, canlıların vücut yağ dokuları arasında birikir. Bu maddelerin kullanımı arttıkça madde birikimi de katlanarak devam eder. DDT'nin yaygın kullanımı sonucu; çürümüş organik maddelerle beslenen canlı türleri dahil balık kartalı, şahin ve pelikan gibi et yiyen kuş popülasyonları belirli bölgelerde yok olur. DDT, kuşlarda steroit hormonlarının kimyasal olarak ayrışmasına yol açar ve bu hormonların yokluğu kuşlarda yumurta kabuğu oluşumunu engeller. Bu nedenle özellikle kuşlar, DDT zehirlenmesinden çok etkilenir. Kabuğu yeterince olgunlaşmayan yumurtalar, civcivler daha yumurtadan çıkacak olgunluğa erişmeden kırılıp dağılır. Bu şekilde DDT yeni neslin ortaya çıkmasını engelleyerek tüm popülasyon için öldürücü etki yapar. Bu biyolojik birikim, besin zincirinin en üst düzeyinde yer alan insanı da etkilemektedir. DDT ve bunun gibi pestisitlerin zararlı etkileri, bilimsel olarak belgelenince dünyanın çeşitli ülkelerinde tamamen yasaklanmıştır. 1600'lü yıllarda New York Long Island bölgesindeki belediyeler, sivrisinekle mücadele için çevredeki bataklıkları DDT ile yıllarca ilaçlamıştır. Uzmanlar, ilaç yoğunluğunu çevredeki balıklara ve diğer yaban hayatına doğrudan öldürücü etki yapmayacak şekilde ayarlamışlardır. Buna rağmen uygulanan bu zehirli bileşik, bitkiler tarafından alınarak bitkilerin dökülüp çürüyen yaprakları ile beslenen organizmaların ve onlarla beslenen küçük balıkların dokularında birikim göstermiştir. Daha sonra yoğunlukları her bir beslenme düzeyinde artmış, besin zincirinde yer alan büyük balıklara ve oradan da balıkla beslenen kuşlara aktarılmıştır."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/biyolojik-cesitliligin-azalmasi/", "text": "Habitatların azalması, ötrofikasyon, türlerin aşırı kullanımı ve yeni türlerin ekosisteme katılması biyolojik çeşitliliğin azalmasında etkili olan faktörlerdir. Hava kirliliği, su kirliliği, toprak kirliliği, radyoaktif kirlilik, ses kirliliği, asit yağmurları, küresel iklim değişikliği, erozyon, doğal hayat alanlarının tahribi ve orman yangınlarının birer çevresel sorun olmalarının en önemli etkisi, değişen ortama uyum sağlayamayan canlı türlerinin yok olmasına sebep olmalarıdır. Çevre sorunları yaşam ortamlarını değiştirerek canlıları yok olma tehlikesi ile karşı karşıya bırakır. Bir türün ortadan kalkması ekosistemdeki ekolojik dengelerin bozulması anlamına gelir. Çünkü ekosistemlerdeki madde ve enerji akışında canlılar arasında hiyerarşik bir ilişki vardır. Beslenme ilişkileri sayesinde besin zincirleri kurulmakta ve besin ağları oluşmaktadır. Ekosistemde besin zincirinde yer alan bir canlı türünün ortadan kalkması onunla beslenme ilişkisi olan diğer canlı türlerinin de zarar görmesine neden olur. Toprak kirliliği, asit yağmurları, erozyon ya da orman yangınları gibi sebeplerle bazı bitki çeşitlerinin yok olması, birçok otçul canlının besin kaynaklarının ortadan kalkmasına ve sayılarının azalmasına neden olur. Otçullarla beslenen etçillerde mevcut durumdan zarar görerek sayıları azalır. Ekosistemlerde türlerin yok olması biyolojik çeşitliliğin azalmasına yol açar fakat biyolojik çeşitlilik yalnız tür çeşitliliği demek değildir. Biyolojik çeşitlilik tür çeşitliliğinden başka; genetik çeşitliliği, ekosistem çeşitliliği ve ekolojik niş çeşitliliğini içine alan çok geniş bir kavramdır. Biyolojik çeşitliliğin azalmasıyla canlıların beslenme ilişkileri, madde döngülerinin sürdürülebilirliği, doğal kaynakların kullanımı ve yenilenebilirliliği de zarar görür."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/biyolojik-cesitliligin-korunmasi-2/", "text": "Türkiye'nin çok zengin ve dünyada benzerine az rastlanan bir biyolojik çeşitliliğe sahip olması topluma birtakım sorumluluklar yüklemektedir. Bu sorumlulukların yerine getirilmesi sürecinde resmi kurum ve kuruluşlar ile sivil toplum kuruluşları başarılı proje ve çalışmalar yürütür. Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğünün Alageyik Tür Koruma Eylem Planı 2014-2018 yılları arasını kapsayan başarılı bir çalışmadır. Alageyiklerin son doğal popülasyonu Türkiye'de yaşar. Bu türün en kritik düzeyde nesli tükenme tehlikesi altında olması korunmasındaki gerekliliği artırır. Bu gereklilikten yola çıkılarak beş program öngörülmüştür. Bu programlar; koruma, habitat iyileştirme, eğitim ve bilinçlendirme, genetik çeşitliliğin artırılması, üretim ve yaygınlaştırma, envanter ve izleme çalışmalarıdır. 2017 yılı itibarıyla bu programlarla hedeflenen stratejik amaçların yaklaşık %80'i gerçekleştirilmiştir. Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğünün Eber sarısı, Avrupa kırmızı orman karıncası, saz kedisi, alabalık, Anadolu yaban koyunu, kuş kartalları, deniz kaplumbağaları gibi türler için tür koruma eylem planları çerçevesinde başarılı çalışmaları mevcuttur."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/biyolojik-cesitliligin-korunmasi/", "text": "Ülkemizde biyolojik çeşitliliğin korunması ve sürdürülebilirliğinin sağlanması amacıyla nesli tükenmekte olan türler ve endemik türler koruma altına alınmakta, biyokaçakçılıkla mücadele edilmekte ve gen bankaları oluşturulmaktadır. Nesli tükenmekte olan, koruma altına alınması gereken bitki ve hayvan türleri için dünya genelinde çalışmalar yapan Dünya Koruma Birliği , ''Kırmızı Veri Kitabı'' adı verilen bir envanter hazırlamıştır. Ülkemiz endemik türlerini de içine alan bu çalışmada soyları tükenme tehlikesi ile karşı karşıya olan canlılar değişik kategoriler içine alınarak tehlike sınırları çizilmiştir. |Günlük ağacı olarak da bilinen bu bitki koruma altındadır. |Ege, Marmara, Karadeniz, Akdeniz bölgelerinde yetişir. |Doğadan toplanarak hem tıbbi araştırmalarda hem de sebze olarak kullanıldığı için nesli tehdit altındadır. |Bern Sözleşmesi ile koruma altına alınmıştır. |Ankara'nın Ayaş ve Polatlı ilçeleri civarında yetişir. |Nadir görülen bir bitkidir. Bern Sözleşmesi ile koruma altındadır. |Adana, Mersin, Karaman ve Antalya civarındaki meşe çam ormanlarında yetişir. |IUCN tarafından belirlenen kriterlere göre nesli tehdit altındadır. |Dünyada sadece Erzincan ovasında tuzlu sazlık alanlarda yetişir. |Bern Sözleşmesi ile koruma altına alınmıştır. |İstanbul civarında yetişir. Nesli tükenmek üzeredir. |Bern Sözleşmesi ile koruma altına alınmıştır. |Dünyada sadece Konya Akşehir Gölü ve Afyonkarahisar Eber Gölü'nün güneyinde yetişir. |IUCN tarafından koruma altına alınmıştır. |İç Anadolu'da tuzlu step topraklarında yayılım gösterir. |Soyu tüm dünyada tehdit altında ve tükenmek üzeredir. |Bern Sözleşmesi ile koruma altına alınmıştır. |Nesli tükenmek üzere olduğu için doğadan toplanması yasaklanmıştır. |Milas-Gökova Körfezi, Antalya'nın Elmalı ve Kaş ilçeleri ile Kastomonu'da yayılış gösterir. |Toprak altındaki yumruları salep yapımında kullanılır. Nesli tükenme tehlikesi altındadır. |Kuzey Anadolu Dağları, Kaz Dağları'nda yaşar. |Nesli tükenme tehlikesindedir. Av üretme istasyonlarında sayıları artırılmaktadır. |Nesli tükenme tehlikesindedir. Av üretme istasyonlarında sayıları artırılmaktadır. |Nesli tükenme tehlikesindedir. Av üretme istasyonlarında sayıları artırılmaktadır. |Nesli tükenme tehlikesindedir. Koruma altına alınmıştır. |Nesli tükenme tehlikesindedir. Koruma altına alınmıştır. |Nesli tükenme tehlikesindedir. Koruma altına alınmıştır. |Nesli tükenme tehlikesindedir. Koruma altına alınmıştır. |Nesli tükenme tehlikesindedir. Koruma altına alınmıştır. |Dünyada sadece Erzincan ovasında ve tuzlu sazlık alanlarda yaşar. |Nesli tükenme tehlikesindedir. Koruma altına alınmıştır. Biyolojik kaynakların ve onlara ait parçaların yetkili makamların izni olmadan doğadan toplanması ve yurt dışına çıkartılması biyokaçakçılık olarak adlandırılır. Ülkemizdeki biyolojik çeşitlilik ve endemik türler biyokaçakçılığın tehdidi altındadır. Biyokaçakçılık bitki ve hayvan koleksiyonları oluşturmak veya gen kaynaklarını ele geçirmek amacıyla yapılır. Tüm bunlardan ticari çıkar sağlamak isteyenler, tür çeşitliliği ve genetik çeşitlilik açısından zengin olan ülkemiz ekosistemlerindeki doğal dengeleri bozar. Ülkemizde biyokaçakçılıkla çok çeşitli omurgalı ve omurgasız hayvan türleri ile bitki ve bitki soğanları, mantar çeşitleri yurt dışına kaçırılmaktadır. En çok kelebek ve orkide türleri biyokaçakçılığa maruz kalmaktadır. Bitki ve hayvan gen kaynaklarının korunması, nesillerinin devam ettirilmesi ve sürdürülebilir kullanımı amacıyla gen bankaları kurulmaktadır. Gen bankalarında muhafaza edilen bitki tohumlarının her biri ayrı bir gen kaynağıdır. Ülkemizde yetişen bitki türleri bu şekilde korunma altına alınmaktadır. Ayrıca gen bankalarında saklanan hücre veya dokularla hayvan ırkları da koruma altına alınarak yeni tür ve ırkların oluşumu için yedekleme yapılmaktadır. Tohum gen bankalarının dışında mikro gen merkezleri de ülkemizin farklı bölgelerinde yer almaktadır. Bu merkezler sayesinde bitkisel biyoçeşitlilik, genetik kaynakların korunması ve geliştirilmesi amaçlanmaktadır. Türlerin yok edilmesi, biyolojik çeşitliliğin tahribi ve azalması nerede yaşanırsa yaşansın tüm insanları etkiler. Biyolojik çeşitliliğin kaybolması demek, bazı canlı türlerinin gelecek kuşaklar tarafından görülüp tanınmadan yok edilip ortadan kaldırılması demektir. Dünyamız ve tüm doğal varlıklar insanlığa geçmişin mirası değil, geleceğin emanetidir. Bir atasözü emanete ihanet edilmeyeceğini söyler. Bu nedenle doğal varlıkların ve kaynakların korunması her şeyden önce insanlığın erdemidir."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/biyolojik-cesitliligin-yasam-icin-onemi/", "text": "Biyolojik çeşitlilik; ekosistem çeşitliliğini, tür çeşitliliğini ve bir türe ait genetik çeşitliliği ifade etmektedir. Ekosistem çeşitliliği; bir bölge veya alandaki tüm canlıların cansız çevre ile oluşturduğu yaşam sistemlerinin birbirinden farklı oluşunu ifade etmektedir. Canlı türlerinin çeşitlilik bakımından zenginlik göstermesi tür çeşitliliğini, aynı canlı grubundaki bir bireyin diğerinden farklı olması da genetik çeşitliliği oluşturmaktadır. Türkiye biyolojik çeşitlilik açısından dünyanın en zengin ülkelerinden biridir. Dünyanın sadece belirli bir bölgesinde veya alanında yaşama imkanı bulan ve sadece oraya özgü canlı türlerine endemik canlı denir. Ülkemiz endemik tür açısından ılıman kuşakta yer alan birçok ülkeden daha fazla çeşide sahiptir. Türkiye'de yaklaşık olarak 15 000 bitki türü olduğu bilinmektedir. Bunların 11 000'inin tohumlu bitkiler olduğu söylenmektedir. Bu bitkilerin 3925'i sadece ülkemizde yetişmektedir. Dünyanın iki büyük kuş göç yolu üzerinde olması nedeniyle ülkemiz, kuşların beslenme ve üreme alanı olması açısından önem taşımaktadır. Türkiye'nin Akdeniz ve Ege kıyılarındaki bazı habitatlar Akdeniz foku , deniz kaplumbağası ve yeşil deniz kaplumbağası gibi nesli tehlikede olan türlere barınma ortamı sağlamaktadır. Omurgasızlar, özellikle de böcekler, dünyada olduğu gibi ülkemizde de en geniş canlı grubunu oluşturmaktadır. Türkiye'de 60 000-80 000 arasında omurgasız hayvan türü olduğu tahmin edilmektedir. Bugüne kadar, bunların yaklaşık 1/3'ü tanımlanabilmiştir. Tanımlanmış bu türler içinde en geniş grubu böcekler oluşturmaktadır. Türkiye denizlerinde 700'e yakın omurgasız canlı grubu bulunmakta olup bunlar arasında sünger, mercan gibi ekonomik değeri olan türler mevcuttur. Ülkemiz, endemik türler açısından çok değerli genetik kaynaklar sunan kendine has biyolojik çeşitliliğe sahiptir. Türkiye, gıda ve tarım alanında birçok bitkinin endemik olarak yetiştiği bir bölgedir. Pek çok endemik bitki, tıbbi ve aromatik özellikleri ile değer kazanmaktadır. Ülkemize ait bitkilerin ilaç, gıda, kozmetik ham maddesi ve süs bitkisi olarak ekonomiye olumlu katkıları bulunmaktadır. Bazı bitkilerden elde edilen uçucu yağlar ihraç edilmektedir. Örneğin gül, kekik, defne, ada çayı, ıtır çiçeği, sığla, kimyon, anason, lavanta, limon, portakal, mersin, biberiye uçucu yağları gibi. Türkiye; kekik, defne, kebere, kimyon gibi bitkilerde önemli tedarikçi ülke konumunda olup en büyük geliri kekik ve defne bitkisinden elde etmektedir. Diğer yandan haşhaş, hem tohumu hem de alkaloitleri ile önemli ihraç ürünlerimizdendir. Afyon Alkaloitleri Fabrikasında üretilen morfin ve türevlerinin %97'lik kısmı ihraç edilmektedir. Morfin tıpta genel anestezi için kullanılan bir alkaloittir. Tıbbi ve aromatik bitki yetiştiriciliğinin geliştirilmesi amacıyla birçok ilimizde tıbbi ve aromatik bitki yetiştirme merkezleri kurulmuştur. Bu merkezlerde yetiştirilen bitkiler sayesinde hem biyoçeşitlilik korunmakta hem de ekonomiye olumlu katkılar sağlanmaktadır. Biyolojik çeşitlilik ve endemik türler ülkemizin milli mirasıdır. Dünyanın hiçbir bölgesinde bulunmayan güzelliklere sahip ülkemiz, aynı zamanda sahip olduğu biyoçeşitlilik ve endemik türler bakımından küresel bir miras olma konumundadır. Bu değerlere sahip çıkmak için tabiatta yaşayan her canlının yaşamına ve yaşadığı ortama saygı duymak gerekir. Doğada yaşam alanı bulan her çeşit canlı, hem biyoçeşitliliğin nedeni olmakta hem de ekosistemin doğal bir parçası olmaktadır. Ekosistemlerin doğal işleyişinin devam edebilmesi için bu canlıların sayılarının azalmaması ve soylarının tükenmemesi gerekmektedir. Canlı türlerinin azalması ve soylarının tükenmesi, biyoçeşitliliğin azalması demektir. Bu durum aynı zamanda ekosistem çeşitliliğinin azalması ve ekosistemlerin yok olması anlamına gelmektedir."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/biyolojinin-tarihsel-gelisim-surecine-katki-saglayan-bilim-insanlari/", "text": "Bilimsel alanda daha da ilerlemek ve yeni ufukların açılmasını sağlamak için önceki buluşların, bilgilerin ve bilim insanlarının yaptığı çalışmaların incelenmesi yeni çalışmalara ışık tutar. Eski çağlardan günümüze gelinceye kadar biyoloji biliminin tarihsel gelişimine bakıldığında yapılan araştırmalar; insanların öncelikle avlanmaya başladığını, çevresindeki bitkileri topladığını, daha sonraları (MÖ 10.000'lerden sonra) ise tarımsal yöntemlere geçiş yaptığını ve hayvanları evcilleştirdiğini göstermiştir. Bu dönemlerdeki tarım faaliyetleri, hayvanların evcilleştirilmesi ve hastalıklara çare aranması biyolojinin ilk uygulamalarından olmuştur. Uygarlıkların ilk dönemindeki biyoloji ile ilgili çalışmalar daha çok sağlık ve tıp alanını kapsamıştır. Hint uygarlığında MÖ 4. yüzyılda şekillenmeye başlayan tıp okulları vardır. Bu okullarda hastalıkların teşhis ve tedavisinde kullanılan ilaç çeşitleri öğretilmiştir. Çinliler, hastalıkları çevre etkisiyle ve ruhsal etkilerle meydana gelen hastalıklar olmak üzere iki grupta ele almışlardır. Bu hastalıkların tedavisinde ilaç, akupunktur, masaj gibi yöntemleri kullanmışlardır (Görsel 1.7 ve 1.8). Eski Mısır'da reçete koleksiyonlarından oluşan papirüsler bulunmuştur. Bu papirüslerde hastalıklar ve tedavileri ile ilgili yöntemler bulunmaktadır (Görsel 1.9). Mısırlılar ayrıca mumyalama tekniğini geliştirmişlerdir (Görsel 1.10). Eski Yunan medeniyetinde bilimsel ve düşünsel faaliyetler genellikle doğa felsefesi üzerine yoğunlaşmıştır. Yunanlılar hayvanların dış görünüşünü ve iç organlarının şeklini incelemişlerdir. Yunan bilimi MÖ 4. yüzyıldan itibaren daha sistematik ve daha bilimsel temellere oturmaya başlamıştır. Orta Asya Türk kavimlerinde MÖ 3000'lerde tarım toplumu olarak hububatların yetiştirildiği ve hayvancılık yapıldığı bilinmektedir. 1000'li yıllarda İslam bilgini İbn-i Cessar, bulaşıcı ve ölümcül bir hastalık olan cüzzamın tedavisini bulmuştur. Önce İslam devletlerinde daha sonra Avrupa'da cüzzam tedavisi uygulanmıştır. Selçuklu ve Osmanlı döneminde kurulan şifahanelerde hastalıklar tedavi edilmiştir. Örneğin şifahanelerde akıl ve ruh hastalıklarının tedavisinde su sesi ve müzikten de faydalanılmıştır. Çeşitli ameliyatlar gerçekleştirilmiştir. Edirne Şifahanesi zamanının güzel örneklerinden biri olarak günümüze kadar ulaşmıştır. Osmanlı padişahlarından Fatih Sultan Mehmet Han'ın hocası olan Akşemseddin, hastalıkların sebebi ile ilgili şunları söylemiştir:Hastalıkların insanlarda birer birer ortaya çıktığını sanmak yanlıştır. Hastalıklar insandan insana bulaşmak suretiyle geçer. Bu bulaşma gözle görülemeyecek kadar küçük, fakat canlı tohumlar vasıtasıyla olur. Bu sözüyle ilk olarak 1676 yılında mikroskopta görüntülenmiş olan mikroorganizmaların yaklaşık 230 yıl önce varlığından bahsetmiştir. Tarihsel süreç içinde bilim insanlarının hayatları ve keşifleri incelenirse çok yönlü oldukları görülür. Bu dönemlerde bilimsel bilgi birikimi az olduğu için, eski bilim insanları bilimsel alanların çoğuyla ilgilenmiştir. Aristoteles (MÖ 384-322): Antik Yunan Dönemi'nde felsefe, fizik, mantık, siyaset, gök bilimi ve biyoloji alanlarında çalışma yapan doğa bilimcisidir. Biyoloji eserlerinde resim çizerek eserin zenginleştirilmesi ilk defa Aristo'da görülmüştür. Aristo'nun Hayvanların Tarihi Hakkında isimli eserinde yavrularını emziren memelilere, boşaltım sistemiyle ilgili şekillere rastlanmaktadır. Hayvanları keserek incelemiş ve hayvanların vücudunda gördüğü kanal ve damarları bu eserine şekillerle resmetmiştir. Aristo, şemalar çizerek canlılar üzerinde sınıflandırma yapan ilk bilim insanıdır. Günümüzde de bilim insanları Aristo'nun yaptığı gibi anlatılanları daha iyi ifade edebilmek için eserlerinde şema ve şekilleri kullanırlar. Aristo'nun biyoloji eserlerinin özünü gözlemler ve teoriler oluşturur. Aristo'nun araştırma yaptığı dönemde modern aletlerin henüz hiçbiri daha icat edilmemişti. Bundan dolayı Aristo, deneyci olmaktan çok tartışmacıdır. Aristo'nun Latinceye çevrilmiş bazı eserleri şunlardır: Ruh Üzerine, Hayvanların Tarihi Hakkında, Hayvanların Üremeleri Hakkında, Hayvanların Kısımları Üzerine. İbn-i Heysem (965-1040): Modern optik biliminin kurucusudur. Gözün çeşitli kısımlarını, bunlar arasındaki ilişkiyi ve görme olayının nasıl gerçekleştiğini açıklamıştır. Matematik ve geometriyi kullanarak deney sonuçlarını açıklamaya çalıştığı ve ışığın doğasını anlamak için modern bilimsel yöntemleri uyguladığı için ilk modern bilim insanı olarak tanınmıştır. İbn-i Heysem kontrollü deneyler tasarlamış, gözlemler yapmış, kuramlar geliştirmiştir. Çalışmalarının ve kuramlarının bir kısmı yedi ciltlik Kitab el-Menazır'da toplanmıştır. Sonraki yüzyıllarda Irak'tan Endülüs'e kadar İslam uygarlığı coğrafyasında ve Avrupa'da yapılan optikle ilgili birçok çalışmada İbn-i Heysem'in etkilerini görmek mümkündür. Kitab el-Menazır, De Aspectibus ismiyle Latinceye de çevrilmiştir. İbn-i Sina (980-1037): İbn-i Sina hekimliği bilimsel temellere oturtmuştur. Başta tıp olmak üzere psikoloji, jeoloji, astronomi, fizik, matematik, felsefe gibi bilim dallarına da önemli katkıları olmuştur. Özellikle El Kanun fi't-Tıp adlı eserinde birçok hastalığın teşhis ve tedavisinden bahsetmiştir. Bağırsak sistemi hastalıklarının su ve toprak yoluyla yayıldığını söylemiştir. Bağırsak solucanı, menenjit, göğüsteki iltihaplanma ve karaciğer apnesi üzerine detaylı incelemeler yapıp sarılık hastalığının tedavi şekillerini bulmuştur. Hastalığın teşhisinde nabzın ve elle muayenenin önemini vurgulamıştır. Çiçek, kızamık, şarbon hastalıklarından ve şeker hastalarının idrarında şeker olduğundan ilk olarak İbni Sina bahsetmiştir. İbn-i Sina zamanında ruh hastaları toplumun dışına itiliyor ve normal hasta muamelesi görmüyordu. İbn-i Sina, bu hastalarla ilgilenmiş tedavilerinde psikolojik yöntemlerin yanı sıra müziği de kullanmıştır. Günümüzde de müzik bu tür hastalıkların tedavisinde kullanılan bir araçtır. İbn-i Sina Tıbbın Kanunu adlı kitabında: Biz en iyi tedavinin hastanın zihni ve ruhi kuvvetlerini takviye eden, cesaretini artıran, muhitini güzel ve hoşa giden tarzda tertipleyen, müzik dinleten, onu sevdiği kimselerle bir araya getiren tedavi şekli olduğunu düşünmeye mecburuz. demiştir. İlaçla tedavinin ruhi tedaviyle desteklenmesi gerektiğini ileri sürmüştür. El Kanun fi't-Tıp adlı eseri Latinceye çevrilerek Batı'da tıp eğitiminde ders kitabı olarak okutulmuştur. Gregor Mendel : Avusturyalı bilim insanı Mendel kalıtım biliminin kurucusudur. Mendel; kolay yetiştirilmesi, kısa zamanda ürün vermesi, kalıtsal özelliklerinin fazla olması ve dış döllenmeye kapalı olması gibi özelliklerini gözlemlediği için çalışmalarında bezelyeleri kullanmıştır. Bezelye bitkilerini kendi aralarında tozlaştırarak kalıtsal özelliklerin sonraki nesillerde ortaya çıkma ihtimalini, matematiksel hesaplarla ortaya koymuştur. Bu çalışmaları ölümünden uzun zaman sonra değerlendirilerek Mendel kanunu olarak kabul edilip yayımlanmıştır. Francis Crick : İngiltere'de doğmuştur. Fizik, moleküler biyoloji ve nöroloji uzmanıdır. 1953'te James Watson ve Maurice Wilkins ile beraber DNA molekülünün yapısını keşfederek 1962 yılında Fizyoloji/Tıp Nobel ödülünü almıştır. Günümüzde DNA molekülünün yapısı, Watson-Crick modeli olarak bilinmektedir. Bu model genetik biliminde birçok sorunun çözülmesine imkan sağlamıştır. DNA modelinin ortaya konulmasından sonra Crick, DNA'nın yapı taşlarını tek tek değerlendirmiştir. DNA'daki şifrelerin protein moleküllerine nasıl dönüştüğünü araştırarak protein sentez mekanizmasının anlaşılmasını kolaylaştırmıştır. Rosalind Franklin : İngiliz biyofizikçidir. X ışınları üzerinde çalışmalar yapmıştır. Fizikokimya öğrenimini 1941'de tamamlayarak grafit ve kömürün mikro yapılarına ilişkin çalışmalar gerçekleştirmiştir. 1945'te Cambridge Üniversitesinden fizikokimya dalında doktora derecesi almıştır. 1951 yılının ocak ayında Tıbbi Araştırma Konseyinin biyofizik biriminde çalışmaya başlamıştır. Franklin'in buradaki asıl görevi, çözeltideki protein ve lipitlerin X ışını kırınımını araştırmak olmuştur. Franklin, burada X ışınları kırınım yöntemini kullanarak DNA'nın yoğunluğunu, sarmal biçimini ve başka önemli özelliklerini ortaya çıkarmıştır. 1951'den 1953'e kadar süren çalışmalarıyla James Watson ve Francis Crick'e, DNA'nın yapısı ile ilgili araştırmalarında önemli katkılar sağlamıştır. James Dewey Watson : Amerikalı bilim insanı Watson, Chicago Üniversitesinde zooloji öğrenimi gördükten sonra 1950 yılında Indiana Üniversitesinde doktora eğitimini tamamlamıştır. 1950 ve 1953 yılları arasında önce Kopenhag sonra da Cambridge Üniversitesinde DNA'nın yapısıyla ilgili çalışmalarda bulunmuştur. Francis Crick ile yaptığı ortak çalışma sonucu, DNA'nın ikili sarmal yapısını bularak Nobel Ödülü almıştır. James Watson, günümüzde moleküler biyolojinin temel prensiplerinden biri olan santral dogma prensibini ortaya atmıştır. Santral dogma; DNA'dan başlayan protein sentezinin tek yönlü olarak ilerleyen bir mekanizma olduğunu savunur. Yani çekirdekte bulunan DNA molekülünden, önce mRNA daha sonra ise protein oluşmaktadır. Aziz Sancar: 8 Eylül 1946 yılında Mardin'in Savur ilçesinde dünyaya gelen Sancar; İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesinden 1969 yılında birincilikle mezun olmuştur. Ardından Mardin'in Savur ilçesinde bir sağlık ocağında 2 yıl hekimlik yapmıştır. Yüksek lisans ve doktorasını Amerika'da tamamlamıştır. Sancar, hücrelerin hasar gören DNA'ları nasıl onardığını ve genetik bilgisini nasıl koruduğunu haritalandıran araştırmaları sayesinde 2015 Nobel Kimya Ödülü'nü almıştır. Aziz Sancar'ın bugüne kadar 415 bilimsel makalesi ve 33 kitabı yayımlanmıştır. Günümüzde de DNA onarımı, hücre dizilimi, kanser tedavisi ve biyolojik saat üzerinde çalışmalarını sürdürmektedir. Aziz Sancar, gençlere tavsiyelerde bulunarak başarısının sırrını özetlemiş: Çalışın, çalışmadan olmaz. Öğrenciyken günde 18 saat çalışırdım. Çalışmaktan başka çare yoktur. Bu, vatan borcudur. demiştir."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/biyolojinin-uygulama-araclari/", "text": "Genel anlamıyla bünyesinde deneysel çalışmalar, testler, analizler, araştırmalar yapılan ve bunların sonuçlarını gözleme olanağı sağlayan yerlere laboratuvar denir. Biyoloji laboratuvarında çalışma yaparken gerekli olan temel araç gereçler aşağıda tanıtılmıştır. Lam ve Lamel: Mikroskop altında incelenecek preparatların hazırlanmasında kullanılan camdan yapılmış gereçlerdir. Hazırlanan örnek, lam üzerine uygulanır ve üzerine lamel kapatıldıktan sonra mikroskop altında inceleme gerçekleştirilir. Deney Tüpü: İnce uzun, bir tarafı kapalı bir tarafı açık, içine kimyasalların konulduğu, 100 C sıcaklığa dayanabilen deney aracıdır. Tüplük: Deney tüplerini koymak amacıyla tahta, metal veya plastikten yapılmış gereçtir. Beherglas: Çözeltilerin hazırlanması, maddelerin karıştırılması, maddelerin ısıtılması gibi birçok işlemde kullanılan silindirik biçimli, cam malzemedir. Erlenmayer: Dibi düz, koni biçimli cam malzemedir. Çözelti hazırlamaktan çözelti saklamaya kadar birçok amaçla kullanılmaktadır. Balon: İçerisinde bazı çözeltileri hazırlamak, bazı kimyasal reaksiyonları gerçekleştirmek, ısıtma ve kaynatma işlemlerini yapmak amacıyla kullanılan cam malzemedir. Huni: Süzme işleminde sıvıların, bir kaptan diğer bir kaba aktarılmasında ve toz halindeki katıların, dar boğazlı kaplara aktarılmasında kullanılan cam veya plastik malzemedir. Süzgeç Kağıdı: Karışım, katı taneciklerin ayrılması için bir huni içine yerleştirilen kağıttan geçirilir. Bu işleme süzme işlemi, işlemde kullanılan özel kağıtlara ise süzgeç kağıdı denir. Mezür: Saf sıvıların ve çözeltilerin hacmini ölçmek için kullanılan, üzerinde mililitre cinsinden bölmeler bulunan, silindir şeklindeki cam malzemedir. Baget: Karışımların hazırlanması sırasında maddeleri karıştırmak için kullanılan kalın cam çubuktur. Laboratuvar Standı: Deneyler sırasında destek çubuğuna çeşitli araçları tutturmaya yarar. Petri Kutusu: Yuvarlak biçimde, kısa kenarlı, cam malzemedir. Kültür elde etme amaçlı kullanılır. Bisturi: Hayvan ve bitki yapılarının kesilip incelenmesi sırasında kullanılır. Ayrıca deneylerde kullanılacak malzemelerin daha da küçültülmesini sağlar. İspirto Ocağı: Cam gövde, alüminyum fitil tutucu ve kapağından oluşur. Bazı deneylerde ısı kaynağı olarak kullanılır. Sacayak: Isıtma ve kaynatma işlemlerinde ispirto ocağının üzerine konulan beherglas, erlenmayer vb. malzemeleri sabit bir şekilde tutmak için kullanılır. Damlalık: Sıvı maddeleri, bir kaptan diğer bir kaba aktarmada kullanılan cam malzemedir. Pastör Pipeti: Sıvıların güvenli bir şekilde aktarılmasını sağlayan tek kullanımlık plastik pipettir. Termometre: Reaksiyon ortamının sıcaklığını ölçmede kullanılan cam malzemedir. Ölçülen sıcaklığın birimi santigrat derecedir . Santrifüj Tüpü: Altı dar ve sivri olan, santrifüj cihazı içinde kullanılan malzemedir. Santrifüj Cihazı: Santrifüj tüplerinin yerleşeceği hazneleri bulunduran ve dakikada on binlerce devir yapabilen elektrikli cihazdır. Santrifüjün yüksek hızla dönmesi sırasında, tüp içindeki katı kısım merkezkaç kuvveti nedeniyle tüpün dibine toplanarak sıvı kısmından ayrılır. Etüv: Isıtma ve kurutma işlemlerinde kullanılan elektrikli cihazdır. Mikroorganizmaların üremesinde uygun sıcaklığı sağlar. Aynı zamanda sterilizasyon ve dezenfeksiyon işlemlerinde de kullanılır. Hassas Terazi: Hassas teraziler en az on binde bir gram veya onda bir miligram (1/10.000 g veya 1/10 mg ) düzeyinde tartım yapabilen terazilerdir. Laboratuvarda kullanılacak olan maddelerin istenilen miktarda ayarlanması için kullanılır. Mikroskop: Gözle görülmesi mümkün olmayan mikroorganizmaların, bitkisel veya hayvansal hücrelerin gözlemlenmesine olanak sağlayan laboratuvar gerecidir. Bu malzemelerin yanı sıra biyoloji laboratuvarında benedict çözeltisi, lugol çözeltisi, biüret çözeltisi, Sudan III çözeltisi, iyot çözeltisi, kongo kırmızısı, fenol kırmızısı, hidrojen peroksit, kireç suyu, eter, turnusol kağıdı ve kurutulmuş bağırsak gibi malzemeler de bulunur. Laboratuvarda çalışırken hijyen ve güvenliği sağlamak için eldiven, önlük, maske ve gözlük gibi malzemeler kullanılmalıdır. Laboratuvarlarda yapılan deneylerde araç gereçlere, cihazlara ve çalışanlara yönelik tehlikelere karşı önlemler alma sürecine laboratuvar güvenliği denir. Laboratuvarlarda meydana gelen kazaların çok düşük bir bölümü teknik hatalardan, büyük bir bölümü ise insan hatalarından kaynaklanmaktadır. Laboratuvarda çalışılırken iş sağlığı ve güvenliği kurallarına uyulmalıdır."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/biyosistem-muhendisligi-dogadan-ilham-alan-gelecegin-disiplini/", "text": "Günümüzde bilim ve teknoloji alanında hızlı bir şekilde ilerlemeler yaşanmaktadır. Bu ilerlemeler, hayatımızı kolaylaştırmak ve daha sürdürülebilir çözümler sunmak için pek çok alanın bir araya gelmesini gerektirir. İşte bu noktada, biyosistem mühendisliği, doğadan ilham alarak çevresel sorunlara çözüm üretmek için multidisipliner bir yaklaşım sunar. Bu makalede, biyosistem mühendisliğinin ne olduğunu, nasıl çalıştığını ve gelecekteki potansiyelini inceleyeceğiz. Biyosistem mühendisliği, biyoloji, ekoloji, kimya, matematik ve mühendislik bilimlerini içeren disiplinlerarası bir alandır. Temel amacı, biyolojik organizmaların ve ekosistemlerin işleyişini anlamak ve bu bilgileri teknolojiye dönüştürerek insana ve çevreye fayda sağlamaktır. Biyosistem mühendisleri, doğadan gelen ilhamı teknolojiyle birleştirerek, tarım, enerji, çevre koruma, ilaç endüstrisi gibi alanlarda sürdürülebilir ve yenilikçi çözümler geliştirirler. Biyosistem mühendisleri, çevre ve insan sağlığını korumak için biyolojik sistemlerin işleyişini analiz ederler. Bu analizler sonucunda, biyolojik süreçleri anlamak ve optimize etmek için matematiksel ve istatistiksel modeller geliştirirler. Ayrıca, biyoteknoloji ve nanoteknoloji alanlarındaki yenilikleri kullanarak biyosistemleri daha etkin bir şekilde kullanabilirler. Biyosistem mühendisleri, yenilenebilir enerji kaynaklarından biyoenerji üretimi, atık yönetimi ve geri dönüşüm, biyomedikal cihazlar, biyosensörler ve biyotıp alanında çalışmalar yaparlar. Bu çalışmalar, çevre dostu ürünlerin geliştirilmesine, hastalıkların teşhis ve tedavisine katkı sağlar ve tarım alanında verimliliği artırarak açlıkla mücadeleye yardımcı olur. Biyosistem mühendisliği, gelecekte hayati bir öneme sahip olmaya devam edecek bir disiplindir. Günümüzde, çevresel sorunlar, iklim değişikliği ve sürdürülebilirlik gibi zorluklar dünya genelinde büyük bir endişeye neden olmaktadır. Biyosistem mühendisleri, bu zorluklara çözüm üretebilecek potansiyele sahiptir. Özellikle tarım ve gıda güvencesi konusunda, biyosistem mühendisliği sayesinde verimlilik artırılabilir, su tasarrufu sağlanabilir ve tarım ilaçlarının kullanımı azaltılabilir. Bu da hem doğal kaynakların korunmasına hem de gıda üretimine olumlu katkılar sağlar. Biyomedikal alanda ise biyosistem mühendisleri, hastalıkların erken teşhisi ve tedavisi için akıllı cihazlar ve nanoteknolojik çözümler geliştirerek tıp alanında devrim yaratabilirler. Böylece sağlık hizmetleri daha etkin ve erişilebilir hale gelir. Biyosistem mühendisliği, geleceğin disiplini olarak doğadan ilham alarak insanlığın karşılaştığı çevresel ve sağlık sorunlarına çözüm sunar. Doğanın karmaşık yapıları ve süreçleri, bilimsel ve teknolojik gelişmelerle birleştirilerek sürdürülebilirlik, verimlilik ve sağlık alanlarında ilerleme kaydedilir. Biyosistem mühendisliği, bu potansiyeliyle insan hayatını ve gezegenimizi olumlu yönde etkilemeye devam edecektir. Not: Bu makalede, biyosistem mühendisliği konusu hakkında genel bilgiler verilmiştir. Daha detaylı bilgi ve güncel gelişmeler için konuyla ilgili akademik kaynaklara başvurmak faydalı olacaktır. - Biyosistem Mühendislerinin maaşları ne kadar? - Biyosistem Mühendisi çalıştığı sektöre göre değişiklik gösterse de ortalama 37.600 TL maaş alıyor. - Biyosistem mühendisliği sıralaması ve taban puanı nedir? - Güncel tercih robotu ve sıralama verileri için bu siteyi ziyaret edebilirsiniz Tercih Robotu - Biyosistem mühendisliği dersleri nelerdir? - Biyosistem mühendisliği bölümünde Türk dili, kimya, fizik gibi genel bilim dersleri yanı sıra seçmeli ve zorunlu dersler vardır. Seçmeli ders kartelası oldukça geniştir, genel alan dersleri ise aşağıdaki gibidir: - Botanik, - Biyosistem Mühendisliğine Giriş, - Mühendislik Matematiği, - İstatistik, - Toprak Bilimi ve Bitki Besleme, - Meteoroloji, - Hidrolik, - Malzeme Bilgisi, - Tarla Bitkileri, - Teknik Resim, - Bitki Koruma, - Diferansiyel Denklemler, - Statik, - Araştırma ve Deneme Metodları, - Bilgisayar Destekli Çizim, - Dinamik, - Mukavemet, - Akışkanlar Mekaniği, - Ölçme Bilgisi, Bahçe Bitkileri, Betonarme, - Tarım Makinaları, - Sulama Mühendisliğinin Temel İlkeleri, - Termodinamik, - Hidroloji, - Mesleki Uygulama, - İş Sağlığı ve Güvenliği, - Zemin Mekaniği, - Uzaktan Algılama ve Coğrafi Bilgi Sistemleri, - Tarımsal İnşaat, - Sulama Sistemlerinin Tasarımı, - Sulama Çıkartma Makineleri, - Sera Yapım Tekniği, - Sulama Suyu Kalitesi, - Yenilenebilir Enerji Kaynakları, - Drenaj ve Arazi Islahı, - Arazi Toplulaştırma, - Su Kaynaklarının Planlanması. - Biyosistem mühendisliği bölümünde Türk dili, kimya, fizik gibi genel bilim dersleri yanı sıra seçmeli ve zorunlu dersler vardır. Seçmeli ders kartelası oldukça geniştir, genel alan dersleri ise aşağıdaki gibidir:"} {"url": "https://www.canlibilimi.com/biyotik-ve-abiyotik-faktorler-canlilar-ve-cevreleri-arasindaki-onemli-farklar/", "text": "Biyotik ve abiyotik faktörler, doğal ekosistemlerde canlı organizmalar ve çevreleri arasındaki etkileşimleri belirler. Bu etkileşimler, ekosistemin sağlıklı bir denge içinde kalmasını ve tüm canlıların hayatta kalmasını sağlar. Biyotik faktörler, canlı organizmaların etkileşimleri ile ilgiliyken, abiyotik faktörler çevresel ve fiziksel unsurları içerir. Biyotik faktörler, ekosistemdeki canlı organizmaların birbirleriyle olan etkileşimlerini ve ilişkilerini içerir. Bu faktörler, bitkiler, hayvanlar, mantarlar, bakteriler ve diğer mikroorganizmaları içerir. Bir ekosistemdeki biyotik faktörler, birbirleriyle karmaşık bir ağ oluşturarak ekosistemdeki enerji ve besin döngülerine katkıda bulunurlar. Bu faktörler arasında yem zincirleri ve besin ağları gibi beslenme ilişkileri önemlidir. Bir organizma diğer organizmaları avlayarak besin elde edebilir, diğerleri ise bitkilerden besin sağlayabilir. Aynı zamanda, birlikte yaşama ve birbirlerine yardım etme, biyotik faktörlerin başka bir özelliğidir. Örneğin, simbiyoz adı verilen bir ilişki türü, iki organizma arasındaki karşılıklı yararı içerir. Abiyotik faktörler, ekosistemdeki canlı olmayan fiziksel ve kimyasal unsurları içerir. Bu faktörler, çevresel koşullar ve iklimle ilgilidir ve canlı organizmaların hayatta kalması ve üremesi için önemlidir. Abiyotik faktörlerin bazıları şunlardır: hava, su, toprak, ışık, sıcaklık, nem, rüzgar, iklim ve jeolojik faktörler. u faktörler, ekosistemdeki organizmaların dağılımını ve tür çeşitliliğini etkiler. Örneğin, bazı bitki türleri yüksek sıcaklıkta veya az suya dayanıklı olabilirken, diğerleri soğuğa veya nemli ortamlara daha uygun olabilir. 1. Tanım ve Örnekler: Biyotik faktörler canlı organizmalar ve onların etkileşimleri ile ilgilenirken, abiyotik faktörler canlı olmayan fiziksel ve kimyasal unsurları içerir. 2. Canlılık Durumu: Biyotik faktörler canlı organizmaları içerirken, abiyotik faktörler canlı olmayan fiziksel ve kimyasal unsurlardır. 3. Beslenme ve Etkileşim: Biyotik faktörler, beslenme ve etkileşim ağlarını içerirken, abiyotik faktörler daha çok ekosistemdeki koşulları belirler. 4. Örnek İlişkiler: Biyotik faktörler arasındaki örnek ilişkiler, av-avcı, bitki-otçul ve simbiyotik ilişkileri içerir. Abiyotik faktörler arasında ise sıcaklık ve bitki büyümesi, su miktarı ve balık populasyonları gibi bağlantılar bulunabilir. 5. Değişkenlik ve Kontrol Edilebilirlik: Biyotik faktörler genellikle daha hızlı değişir ve kontrol edilmesi zordur. Abiyotik faktörler ise daha öngörülebilir ve kontrol edilebilirdir. Biyotik ve abiyotik faktörler, bir ekosistemin dengesini ve çeşitliliğini etkileyen önemli unsurlardır. Her iki faktör de doğal ekosistemlerin korunması ve sürdürülebilirliği açısından büyük bir öneme sahiptir. Ekosistemlerin anlaşılması ve korunması, insanlığın geleceği için hayati önem taşımaktadır. Bu nedenle, ekosistemlerin hassas dengesine saygı duyarak, doğayla uyumlu bir yaşam tarzı benimsemek ve çevreye duyarlılık göstermek hepimizin sorumluluğundadır."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/buyume-ataklari-ne-zamandir/", "text": "1. Bebekler: Bebeklerin ilk büyüme atağı, doğumdan sonraki ilk birkaç hafta içinde gerçekleşir. Daha sonra 3, 6 ve 9 aylıkken diğer büyüme atakları yaşarlar. 2. Çocuklar: Çocuklar, özellikle 2 yaş civarında başka bir büyüme atağı yaşarlar. Bu dönemde, çocukların boy ve kilo artış hızı artabilir. 3. Ergenlik: Ergenlik dönemi, çocukların en yoğun büyüme ataklarını yaşadığı dönemdir. Kızlar genellikle 10 ila 14 yaşları arasında, erkekler ise 12 ila 16 yaşları arasında büyüme atakları yaşarlar. Bu dönemde, kemik uzunluğu ve kas kütlesi hızla artar. Büyüme atakları sırasında çocukların ihtiyaçları değişir. Daha fazla uyku ve besin ihtiyacı, bu dönemlerde oldukça yaygındır. Her çocuğun büyüme atakları farklı zamanlarda ve farklı hızlarda yaşanabilir; bu nedenle, bu süreçte çocuklarınızın ihtiyaçlarına duyarlı olmak önemlidir."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/buyume-ve-gelisme-nedir/", "text": "Canlıları cansızlardan ayıran özelliklerden biri de büyümedir. Bir hücreli canlılar bölünerek çok sayıda yeni birey meydana getirebilir. Hücre bölünmesi, var olan bir hücreden iki yeni hücrenin oluşmasıdır. Yeni bölünmüş hücreler, paramesyum örneğinde olduğu gibi gelişimini tamamlamış bireyler oluşturuncaya kadar büyümesini sürdürür. Büyüme hücre kütlesinin artışıyla olur. Çok hücreli canlılarda ise büyüme doku hücrelerinin bölünmesi ve hücre kütlesinin artışı sonucu olur. Zigottan itibaren ergin birey oluşuncaya kadar geçen sürece gelişme denir. Çok hücreli canlılarda gelişme, art arda devam eden hücre bölünmesi ve hücre farklılaşması sonucunda tamamlanır. Gelişmenin sonucunda çok sayıda farklılaşmış hücrenin bir araya gelmesiyle türe özgü özellikleri taşıyan ergin bireyler meydana gelir. Örneğin insanda zigotun bölünmeye başlamasından yetişkin bir birey olana kadar geçen süreçte trilyonlarca hücre oluşur ve farklılaşır. Canlıların belirli bir ömür uzunlukları vardır ve bu ömür uzunlukları canlıya göre değişebilir. Örneğin mayıs sineklerinin erginleri sadece bir gün yaşarken bazı ağaç türleri yüzlerce yıl yaşayabilmektedir."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/canli-cesitliliginin-azalmasi-ve-nedenleri/", "text": "Paleontoloji biliminin yaptığı araştırmalar, yerkürede hayatın başladığı zamandan günümüze kadar birçok canlı neslinin tükendiğini göstermiştir. Nesli tükenmiş tür sayısının yaklaşık yüz milyon civarında olduğu tahmin edilmektedir. Paleontoloji bilimi sayesinde, fosillerden faydalanılarak eski jeolojik dönemlerde yaşamış olan canlıların vücut yapılarının işlevleri, günümüzdeki benzerleriyle karşılaştırılması ve günümüze kadar geçirdikleri morfolojik ve anatomik değişimler ortaya çıkarılabilir. Bunun dışında nesli tükenmiş olan bu canlıların yaşadıkları ortamlar, birbirleriyle girdikleri etkileşimler ve yaşama alanları konusunda bilgiler elde edilebilir. Böylece nesli tükenmiş olan canlıların günümüzde varlığını sürdüren hangi türlere sistematik olarak daha yakın olduğu konusunda tahminler yapılabilir. Canlıların neslinin tükenmesine neden olan faktörlerden biri insan etkisidir. Örneğin orman alanlarının tahribi, bilinçsiz yapılan zirai mücadele, sanayi atıklarının doğaya bırakılması, turistik tesislerin kıyılara yayılması, şehirleşme ve sulak alanların kurutulması gibi insan kaynaklı faktörler; mevcut ekolojik dengeyi bozarak birçok türün varlığını tehlikeye atmaktadır. Son iki yüzyılda insan etkisiyle nesli tükenen canlı türü sayısı hızla artış göstermiştir. İklim değişikliği ve doğal afetler de canlı türlerinin yok olmasına neden olan diğer faktörlerdendir. Çevresel koşullarda bu sebeplerle meydana gelen değişimlere uyum sağlayabilen canlılar, yaşamını devam ettirirken diğerleri yok olmuştur. Örneğin günümüzde dünyanın farklı bölgelerinde yaşayan fakat Anadolu'da nesli tükenmiş birçok canlı türü bulunmaktadır. Bunlara örnek olarak Asya fili, yaban öküzü, Anadolu parsı, çita, çizgili sırtlan verilebilir. Bu canlı türlerinin nesillerinin tükenmesi, ülkemizdeki canlı çeşitliliğinin azalmasına yol açmıştır. Ancak tüm dünyayı düşündüğümüzde canlı çeşitliliğinde meydana gelen azalmanın boyutu çok daha fazladır. İnsan kaynaklı bu süreç tersine çevrilmedikçe birçok mikroorganizma, mantar, bitki ve hayvan türü yok olacak ve sonuçta canlı çeşitliliği azalacaktır. Türlerin yok olması ve bozulan doğal çevre; insanın temiz suya, temiz havaya ve sağlıklı gıdaya erişimini de olumsuz yönde etkileyecektir. Uluslararası Doğayı Koruma Birliğinin hazırladığı rapora göre; geçen 500 yıl içerisinde 800'den fazla hayvan ve bitki türünün nesli tükenmiştir. Raporda 16.928 türün tükenme tehlikesi altında bulunduğu kaydedilmiştir."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/canlilarda-beslenme-sekilleri/", "text": "Ekosistemdeki canlılar beslenme biçimlerine göre ototrof, heterotrof ve hem ototrof hem heterotrof canlılar olmak üzere üç gruba ayrılarak incelenir. Kendi besinini üretenlere ototrof canlılar denir. Besinlerini üretirken ışık enerjisi kullananlara fotoototrof denir. Örneğin bitkiler, protistlerden algler ve siyanobakteriler fotosentez yapan canlılardır. Besinlerini üretirken inorganik maddelerin oksidasyonuyla açığa çıkan kimyasal enerjiyi kullananlara kemoototrof denir. Örneğin bazı bakteriler ile birçok arke kemosentez yapan canlılardır. İhtiyacı olan besin maddelerini dışarıdan hazır alanlar heterotrof canlılardır. Heterotrof canlılar beslenme farklılıklarına göre holozoik, ayrıştırıcı, parazit olarak üçe ayrılır. Besinlerini parça veya bütün olarak alan heterotroflara holozoik canlılar, bu şekilde beslenmeye holozoik beslenme denir. Holozoik beslenen canlılar, bütün olarak aldıkları besin maddelerini sindirim sistemlerinde küçük parçalara ayırır. Beslenme durumlarına göre otçul, etçil ve hem etçil hem otçul olarak gruplandırılır. Otçullar , bitkisel kaynaklı beslenir. Ağızlarında öğütücü dişler gelişmiştir. Bağırsakları uzundur ve sindirim sistemlerinde selülozu sindirmeye yardım eden bakteriler bulundurur. Sindirimleri uzun sürer. Bitkileri yiyen hayvanlar, birincil tüketici olup koyun, keçi, tavşan, deve,inek, geyik, ceylan ve kunduz bunlara örnek olarak verilebilir. Etçiller , hayvansal kaynaklı beslenir. Parçalayıcı dişleri gelişmiştir. Mideleri bölmesiz, bağırsakları kısadır. Sindirimleri kısa sürer. Otçul hayvanları yiyen hayvanlar, ikincil tüketici olup aslan, kaplan, kurt, sırtlan, tilki ve panter bunlara örnek oluşturur. Hem etçil hem otçullar , bitkisel ve hayvansal kaynaklı beslenir. Ağızlarında hem kesici parçalayıcı hem de öğütücü dişler bulunur. Mideleri tek bölmelidir ve bağırsakları orta uzunluktadır. İnsan, ayı, domuz, serçe, sığırcık, karga, hindi, turna ve ev faresi bu grupta bulunan canlılardır. Ayrıştırıcı canlılar; canlıların yapı, iskelet, dışkı ve dökülmüş yaprak gibi organik döküntülerini hücre dışına salgıladıkları sindirim enzimleriyle parçalayarak ölü organizma kalıntılarını tüketirler. Bu sayede doğal madde döngüsünde görev alırlar. Parazitler, başka bir canlıdan beslenerek o canlı sayesinde hayati faaliyetlerini devam ettiren canlılardır. Konak canlı, parazit canlının üzerinden beslendiği canlıdır. Parazit canlı, konağını öldürmeden üzerinde uzun süre yaşamaya devam eder; bitki ya da hayvan olabilir. Bitki parazitleri, yarı ve tam parazit olarak iki çeşittir: Yarı parazit bitkiler, kökleri gelişmediğinden toprağa tek başına tutunarak yaşayamaz. Organik besin alamaz ve klorofil bulundurur. Klorofili sayesinde kendi besinini üretir. Ökse otu yarı parazit bitkiye örnektir. Tam parazit bitkiler klorofil bulundurmaz. Üzerinde yaşadığı bitkiden su ve minarel ile organik besin alır. Canavar otu, cinsaçı, küsküt otu tam parazit bitkiye örnektir. Hayvan parazitleri, iç ve dış parazit olarak iki çeşittir. İç parazitler konak canlının içinde yaşar. Sindirim sistemleri körelmiş olduğundan konak canlının sindirilmiş besinleriyle beslenir. Tenya, kancalı kurt iç parazite örnektir. Dış parazitler konak canlının kanıyla beslenirler. Kene, bit, akar, sülük dış parazite örnektir. Hem ototrof hem heterotrof olanlar, böcekçil bitkiler ve öglena gibi canlılardır. Böcekçil bitkiler, azot bakımından fakir topraklarda yaşar. Topraktan karşılayamadıkları azot ihtiyacını yakaladıkları böceklerin proteinlerini sindirerek karşılar. Hücre dışı sindirimle açığa çıkan amino asitleri hücre içine alarak kendi proteinlerini sentezler. Bu şekilde heterotrof beslenen böcekçil bitkiler, aynı zamanda fotosentez yaparak kendi besinini üretir. Dionaea muscipula , Drosera capensis ve Nepenthes maxima böcekçil bitkilerdendir. Öglena, ışık varlığında fotosentez yapar. Fotosentez yapamadığı zamanlarda suda çözünmüş halde bulunan organik maddelerle beslenir."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/canlilarda-solunum-nedir/", "text": "Canlılar yaşamlarını sürdürürken gerekli olan enerjiyi besinlerde depo edilen kimyasal bağ enerjisinden karşılar. Bu enerjinin açığa çıkarılma sürecine solunum denir. Hücrelerde oksijenli ve oksijensiz olmak üzere iki çeşit solunum gerçekleşir. Hücrede oksijen kullanılmadan besinlerdeki kimyasal bağ enerjisinin ortaya çıkarılması olayına oksijensiz solunum denir. Bir hücreli canlılardan bira mayası ve bazı bakteriler oksijensiz solunum yapar. Bir hücrelilerin bir kısmı ile çok hücreli organizmalar ise oksijenli solunum yapar. Bu yolla canlılar besinlerdeki kimyasal bağ enerjisinden oksijensiz solunuma göre daha fazla oranda yararlanabilir. Bir hücreli ya da çok hücreli canlılar solunum ile elde edilen enerjiyi yeni hücrelerin yapımı için, madde sentezinde, hareket etmede, zararlı atık maddelerin uzaklaştırmasında kullanabilir. Canlılık özelliklerinin hemen hepsi enerji dönüşümleri ile gerçekleşir. Havalar ısındığında ağacında olgunlaşan ve kızaran kirazlar bitkide üretim işinin olduğunu gösterir. Kirazdaki şeker fotosentez ile üretilmiştir. Fotosentez bir çok tepkimenin gerçekleştiği hücre düzeyinde bir yapım olayıdır. Aynı kiraz ağacı fotosentezle ürettiği ve hücrelerinde depoladığı şekeri, gerektiğinde enerji elde etmek amacıyla solunumda kullanır. Oksijenli solunum ile yapı taşlarına ayrışması sonucu besinin kimyasal bağlarındaki enerji açığa çıkar. Solunum hücre düzeyinde gerçekleşen bir yıkım olayıdır. Hücrede meydana gelen yapım ve yıkım tepkimelerinin tümüne metabolizma denir. Yapım tepkimeleri ile canlıya özgü bileşikler sentezlenirken yıkım tepkimeleriyle enerji ve küçük yapı taşları elde edilir. Beslenmeyle hücreye alınan besinler önce sindirime uğratılarak yapı taşlarına ayrıştırılır, daha sonra canlının ihtiyacı olan bileşikler sentezlenir. Yapı taşlarına ayrılmış bileşiklerin bir kısmı hücre solunumu ile su ve karbon dioksite kadar parçalanır."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/canlilarin-cesitliligi-ve-siniflandirilmasi/", "text": "Dünya üzerinde yaşayan canlı türü oldukça fazladır. Bu sayının 10 milyon ila 80 milyon arasında olduğu tahmin edilmektedir. Dünyadaki karasal ve sucul ortamlarda yaşayan ve çıplak gözle görülebilen canlıların yanı sıra çok daha küçük boyutlarda olan diğer canlı türlerini de unutmamak gerekir. Çeşitliliği ve sayısı bu kadar fazla olan canlı türlerinin incelenmesi ve isimlendirilmesi oldukça zaman alan, zor bir iştir. Bunun en önemli sebeplerinden biri, sınıflandırma yaparken hangi özelliklerin kullanılacağı konusunda bilim insanları arasında fikir birliğinin sağlanamamasıdır. Canlıların en doğru şekilde sınıflandırılabilmesi için genetik ve moleküler çalışmaların yanı sıra hücre ve dokuların yapı ve işleyişleri hakkında çok kapsamlı araştırmaların yapılması gerekir. Canlı çeşitliğinin ve incelenmesi gereken özelliklerin çok fazla olması, bilim insanı yetiştirme konusundaki zorluklar, bilim insanı sayısının azlığı ve bilimsel çalışmaların maliyetinin yüksek olması gibi faktörler sınıflandırma biliminin gelişmesini yavaşlatmaktadır. Ayrıca insanlığın ekolojik dengeyi bozarak canlıların yaşam alanlarını yok etmesi yüzünden de birçok canlı türü daha keşfedilmeden yok olmaktadır. Bu sebeplerden dolayı günümüzde yeryüzünde yaşayan canlı türü sayısı hakkında farklı kaynaklarda farklı rakamlara rastlanmaktadır. Ancak bilimde her geçen gün kaydedilen gelişmeler, canlıların daha güvenilir bir şekilde sınıflandırılmasını sağlamaktadır. Tarih boyunca insan, doğası gereği günlük hayatını kolaylaştırmak amacıyla çevresindeki cisimleri ve objeleri sınıflandırma yoluna gitmiştir. Bu şekilde var olan karmaşıklıkları gidererek yerine bir düzen anlayışı getirmeye çalışmıştır. Örneğin evlerde odaların kullanım amaçlarına göre ayrılması ve kütüphanede bulunan kitapların konularına göre dizilip raflara yerleştirilmesi hep bir düzen oluşturmak için yapılan eylemlerdir. Yeryüzündeki canlı çeşitliliğinin fazlalığı, bunların incelenmesinde de birçok sorunu beraberinde getirmektedir. Bu sorunların ortadan kaldırılması için canlıların bilimsel kriterlere uygun şekilde sınıflandırılarak incelenmesi gerekir. Canlıları benzer ve farklı özelliklerine göre gruplara ayırarak inceleyen biyolojinin alt bilim dalına sistematik denir. Bitkileri sınıflandıran bilim dalı sistematik botanik, hayvanları sınıflandıran bilim dalı ise sistematik zooloji olarak tanımlanır. Taksonomi ise canlıların sınıflandırılmasında kullanılacak kuralları ortaya koyan ve canlıların isimlendirilmesi ile uğraşan bir bilim dalıdır. Yani taksonomi, sınıflandırma biliminin kullandığı bir araç olarak kabul edilebilir. Aristo, yaşadığı dönemde dünya tarihinde ilk olarak bilimsel denilebilecek bazı yaklaşımlarla canlıları sınıflandırmaya çalışmıştır. Aristo yaptığı bu sınıflandırmada anolog organları dikkate almıştır. Bu organların embriyonik gelişim sürecinde köken aldıkları hücre tabakaları farklı olmasına rağmen görevleri aynıdır. Örneğin kelebeğin, yarasanın ve serçenin kanatları her üç canlının da uçmasını sağlar fakat yapıları birbirinden farklıdır. Aristo çevresinde gözlemlediği canlıların yaşama ortamları ve diğer bazı özellikleri hakkında bilgiler vermiştir. Örneğin bitkileri boylarına göre; otlar, çalılar ve ağaçlar olarak hayvanları ise yaşadıkları yere göre; suda, karada ve havada yaşayanlar olarak sınıflandırmıştır. Yapay sınıflandırma olarak bilinen bu sınıflandırmanın günümüzde bilimsel bir geçerliliği yoktur. Canlıları sınıflandırma sistemi son üç yüzyılda gelişme göstermiştir. İngiliz bilim insanı John Ray tür kavramını geliştirmiştir. Canlılar arasındaki benzerliklerde akrabalığın etkilerini ilk fark eden doğa bilimci Buffon olmuştur. Bu gelişmeler büyük bir kavramsal değişikliğe sebep olmuştur. Canlılığın evrensel kurallar içinde sınıflandırılması ise İsveçli doğa bilimci Carolus Linnaeus'un çalışmaları ile başlamıştır. Linnaeus, Systema Naturae adlı eserinde 8500 bitki ve 5236 hayvan türünü tanımlamıştır. Günümüzde geçerli olan doğal sınıflandırmayı yapmıştır. Doğal sınıflandırma, canlıların homolog organları göz önünde bulundurularak yapılır. Bu organların görevleri aynı veya farklı olsa da embriyonik kökenleri aynıdır. Örneğin balinanın yüzgeci, kedinin ön üyesi ve insanın kolu homolog organdır. Doğal sınıflandırma yapılırken ayrıca canlıların protein ve DNA benzerlikleri, hücre tipi ve sayısı, fizyolojik benzerlikleri, azotlu boşaltım ürünlerindeki benzerlik, vücut parçaları ve bunların simetri durumları, vücut üyeleri , embriyonik gelişmeleri, iç ve dış iskeletleri, eşey durumları ve larvalarındaki benzerlikler esas alınır. Canlıların sınıflandırılmasında kullanılan farklı bilimsel yaklaşımlar zaman içerisinde gelişim göstermiştir. Bu bilimsel yaklaşımlar aşağıdaki tabloda verilmiştir. Canlıları kategorize etmek için sınıflandırma birimleri kullanılmaktadır. Günümüzde çok sayıda sistematikçi, canlıların sınıflandırılmasında birbirine benzeyen hiyerarşik sınıflandırma birimlerini kullanmaktadır. Bu birimlerin canlıları sınıflandırmada kullanılması Linnaeus'un çalışmaları ile başlamıştır. Doğal sınıflandırmanın temel birimi türdür. Değişik tanımları olmasına rağmen günümüzde kabul edilen tür kavramı şu şekildedir: Ortak bir atadan gelen, yapı ve görev bakımından benzerlik gösteren, doğal koşullar altında birbiriyle çiftleştiğinde verimli döller meydana getiren bireylerin oluşturduğu topluluktur. Linnaeus, canlıları hiyerarşik bir sistemle sınıflandırma yoluna gitmiştir. Linnaeus'un sınıflandırma sistemi alem, sınıf, takım, cins ve tür olmak üzere farklı birimleri içermektedir. Şube ve aile birimleri Linnaeus'tan sonra bu sisteme eklenmiştir. Bu hiyerarşide her alt grup , bir alt seviyede bulunan bir ya da daha fazla grubu içeren kollektif birim olarak kabul edilir. Bazı canlı türlerinin hiyerarşik sınıflandırma basamakları aşağıdaki tabloda gösterilmiştir. Taksonomi bilimi, aynı cinse ait olan farklı türlerin daha yakın akraba olduğunu söylemektedir. Benzer şekilde aynı aileye ait olan cinslerin de daha yakın akraba olduğunu belirtmektedir. Örneğin çam cinsine ait karaçam ve fıstık çamı türleri birbiri ile yakın akrabadır. Hayvanlar aleminden Felis cinsine ait kaplan ve jaguar türleri de yakın akrabadır. Linnaeus, her türe iki kelimeden oluşan Latince bir isim vererek binomial adlandırma yöntemini geliştirmiştir. İlk isim büyük harfle başlar ve cins adını temsil eder. İkinci isim ise tanımlayıcı niteliktedir. Her iki isim birlikte tür adını oluşturmaktadır. Örneğin Panthera pardus , leopar olarak bilinen yırtıcı bir hayvanın Latince bilimsel ismidir. Burada Panthera kelimesi, bu canlının içinde bulunduğu cinsi ifade eder ve ilk harfi büyük yazılır; pardus ise tamamlayıcıdır ve ilk harfi küçük yazılır. Bir canlının Latince bilimsel tür adı bilgisayarda mutlaka italik olacak şekilde yazılmalıdır. Canlıların isimlendirilmesinde Latincenin kullanılması ise bilim dünyasında bir dil birliği sağlamayı amaçlamaktadır. Örneğin elma kelimesinin İngilizcesi apple, Almancası apfel, İtalyancası ise meladır. Türk bir bilim insanı elma ile yaptığı bilimsel bir yayında elma kelimesini kullanırsa diğerleri bunun anlamını öğrenmek için sözlüğe bakmak zorunda kalır. Benzer şekilde İngiliz bir bilim insanı da bilimsel yayımında apple kelimesini kullanırsa İngilizce bilmeyen bilim insanları da bu kelimenin ne anlama geldiğini kavrayamaz. Ancak bu tür bir bilimsel yayında elmanın Latince bilimsel ismi Malus domestica kullanılırsa bu kargaşa önlenmiş olur."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/canlilarin-ortak-ozellikleri-nelerdir/", "text": "Bütün canlılar birbirinden farklı karakterestik özelliklere sahip olmalarına rağmen her canlı özel fonksiyonlara sahip hücre ya da hücrelerden oluşur. Hücreler, organizmaların canlılık faaliyetlerini gösteren yapısal ve işlevsel en küçük birimleridir. İki çeşit hücre vardır. Çekirdeği ve zarlı organelleri bulunmayan hücrelere prokaryot hücre denir. Bakteriler ve arkeler prokaryot hücreli canlılardır. Çekirdeğe ve zarlı organellere sahip olan hücrelere ökaryot hücre denir. Öglena, paramesyum, amip, algler, mantarlar, bitkiler ve hayvanlar ökaryot hücreli canlılardır. Tüm canlı hücrelerin içinde solunum, beslenme, sindirim, boşaltım gibi faaliyetler belli bir düzen içinde gerçekleşir. Canlıların bazıları tek hücreli bazıları ise çok hücrelidir. Öglena, amip, paramesyum ve bakteri gibi canlılar tek hücreli olup çıplak gözle görülemez. Şapkalı mantarlar, bitkiler ve hayvanlar ise çok hücreli canlılardır ve çıplak gözle görülebilir. Canlılar büyüyüp gelişmek, yıpranan doku ve organlarının onarımını yapmak, enerji elde etmek ve düzenleyici faaliyetlerini devam ettirebilmek için besin maddelerine ihtiyaç duyar. Kısacası canlılar yaşamlarını sürdürebilmek için beslenmek zorundadır. Canlıların bir kısmı yaşadığı ortamdan su, mineral ve karbondioksit gibi inorganik maddeleri alıp, güneş enerjisi veya kimyasal enerjiyi kullanarak ihtiyaç duyduğu organik besini üretir. Bu canlılara üretici canlılar denir. Bitkiler , algler ve bazı tek hücreli canlılar doğanın üreticileridir. Canlıların diğer bir kısmı ise inorganik maddelerden ihtiyaç duyduğu organik besinleri üretemez. Besinlerini yaşadıkları ortamdan hazır olarak alırlar. Bu canlılara tüketici canlılar denir. Hayvanlar, mantarlar ve bazı tek hücreli canlılar tüketicidir. Canlılar, yaşamsal faaliyetlerini devam ettirebilmek için enerjiye ihtiyaç duyar. Bu enerji, besinlerin hücrede parçalanmasıyla elde edilen ATP molekülünden karşılanır. Hücreler ATP'yi hücresel solunum ile üretir. Bütün canlılar hücresel solunum yapar. Bazı canlılar ATP'yi oksijen kullanarak üretirken bazıları oksijen kullanmadan üretir. Oksijenli solunum, oksijensiz solunum ve fermantasyon olmak üzere üç çeşit hücresel solunum vardır. Organik besinlerin yapıtaşlarından oksijen yardımıyla ATP üretilmesi oksijenli solunum; oksijen olmaksızın farklı moleküller kullanılarak ATP üretimi oksijensiz solunum olarak adlandırılır. Oksijenli ve oksijensiz solunumda görev yapan elektron taşıma zincirleri ve oksijen olmaksızın sınırlı miktarda gerçekleşen ATP üretim şekline ise fermantasyon denir. Canlılar, hücreleri içindeki düzeni korumak amacıyla metabolizma sonucunda oluşan atık maddeleri hücreden uzaklaştırmak zorundadır. Tek hücreli canlılarda metabolik atıklar, hücre zarı ya da özelleşmiş organeller tarafından uzaklaştırılır. Örneğin tatlı sularda yaşayan amip, öglena, paramesyum gibi tek hücreliler vücutlarındaki fazla suyu kontraktil koful denilen özelleşmiş bir organel yardımıyla dışarı atar. Karbondioksit ve amonyak gibi atık gazlar ise hücre zarından dışarıya verilir. Gelişmiş yapılı bitkiler; atık maddeleri yaprak dökümü, terleme , damlama ve kökleri yoluyla yaşadıkları ortama verir. Omurgalı hayvanlarda böbrekler, kandaki zararlı maddeleri süzerek idrarla; akciğerler, kandaki karbondioksiti solunum yoluyla vücuttan uzaklaştırır,. Ayrıca bazı omurgalılarda deri de terleme yoluyla boşaltıma yardımcı olur. Canlılar avlanmak, göç etmek, üremek, yavrularını beslemek, ışık ve suya ulaşmak gibi çeşitli nedenlerle hareket eder. Tek hücreli canlılar; kamçı, sil ve yalancı ayak gibi yapılar yardımıyla yer değiştirme hareketi yapar. Bitkilerde hareket yer değiştirme şeklinde değil durum değiştirme şeklindedir. Örneğin ayçiçeğinin güneşe yönelmesi ya da böcekçil bitkinin yaprakları arasına konan böceği yakalaması durum değiştirmedir. Hayvanlarda ise hareket genellikle yer değiştirme şeklindedir. Hayvanlar hareket için bacak, kanat, yüzgeç gibi organlarını kullanır. Canlılarda durum değiştirmeye veya harekete sebep olan her türlü faktöre uyaran, uyaranlara verilen cevaplara ise tepki denir. Canlılar yaşadıkları ortamdaki ısı, ışık, su miktarı, avcı, kimyasal madde gibi uyarıları algılayıp bunlara çeşitli tepkiler verir. Lalenin gün içerisindeki sıcaklık değişimlerine karşı çiçeklerini 15-20 C sıcaklıkta açarak, 5-10 C sıcaklıkta kapayarak tepki vermesi, bakterilerin bulunduğu ortamdaki kimyasal maddelerden etkilenip bunlardan uzaklaşması, bal arılarının besini algılayarak besine doğru hareket etmesi uyarılara verilen tepkilere örnektir. Canlılar, algıladığı uyarıya doğru tepki verirse canlıların yaşama ihtimali artar. Canlılar; büyüme, üreme, yenilenme vs. için enerjiye ihtiyaç duyar. Canlı hücrelerde gerçekleşen biyokimyasal olayların tamamına metabolizma denir. Canlının uyku dışında tam dinlenme halinde yaşamını sürdürebilmesi için minimum düzeyde enerji gerektiren metabolizmasına bazal metabolizma denir. Metabolik olaylar anabolizma ve katabolizma olmak üzere iki bölümde incelenir. Hücrelerin küçük molekülleri birleştirerek büyük moleküller oluşturmasına anabolizma denir. Bitkilerin fotosentezle besin üretmesi, hayvanların protein ya da lipit sentezlemesi anabolizma örneklerindendir. Anabolizma tepkimelerinin gerçekleşmesi için gerekli enerji, ATP molekülünden karşılanır. Büyük moleküllerin parçalanarak daha küçük moleküller oluşturmasına katabolizma denir. Sindirim ve hücresel solunum olayları katabolizmaya örnektir. Anabolizma ve katabolizma olayı, canlının yaşamı süresince değişik hızla devam eder. Bir organizmada hayat dönemine bağlı olarak bu hızlar aşağıdaki gibi özetlenebilir. Bütün çevresel değişimlere rağmen organizmada kararlı bir iç ortamın sağlanması ve korunması olayına homeostazi denir. Canlılar, farklı şartların bulunduğu ortamlara fizyolojik değişikliklerle uyum sağlamaya çalışır. Örneğin yaz mevsiminde sıcaklığın artmasıyla birlikte vücut sıcaklığının normal sınırlar içinde kalabilmesi için deri, terleme yoluyla fizyolojik olarak vücut sıcaklığının normal değerlere düşmesine yardımcı olur. Tüm canlılar, yaşadıkları ortama uyum sağlayarak hayatta kalma şansını artırır. Örneğin kaktüs bitkisinin dikensi yaprakları sayesinde su kaybını azaltarak çöl ortamında yaşayabilmesi, geniş yaprak yüzeyine sahip nilüfer bitkisinin ise fazla suyu uzaklaştırma özelliğiyle batmadan suyun yüzeyinde kalabilmesi yaşadığı ortama uyum sağladığını gösterir. Pelikanların gaga yapısı su ortamında beslenebilmelerini, ördeklerin perdeli ayakları ise yüzmelerini kolaylaştırır. Tek hücreli canlılarda organizasyon, hücre içindeki yapıların uyumlu çalışmasını ifade eder. Çok hücreli canlılarda ise organizasyon; atom, molekül, organel, hücre, doku, organ, sistem ve organizmadan oluşur. Örneğin insan vücudunda karbon, hidrojen ve oksijen gibi atomlar birleşerek DNA, RNA, protein gibi molekülleri; bu moleküller de mitokondri, ribozom, golgi gibi organelleri oluşturur. Organeller ve diğer moleküller bir araya gelerek sinir hücresi gibi farklı hücre çeşitlerini oluşturur. Yapı ve görev bakımından benzer hücreler bir araya gelerek sinir doku, kas doku, kan doku gibi dokuları; sinir doku ve ilgili diğer dokular beyin gibi organları; beyin ve omurilik gibi organlar da sinir sistemini oluşturur. Sinir sistemi, dolaşım sistemi, destek hareket sistemi gibi sistemler de gelişmiş bir organizma olan insan vücudunu oluşturur. Canlılar, neslinin sürekliliğini sağlamak için ürer. Üreme eşeysiz veya eşeyli olarak gerçekleşir. Eşeysiz üreme tek ata canlıdan genetik yapıları aynı olan yavruların oluşmasıdır. Bazı mantar türleri, tek hücreliler, bazı bitki ve hayvanlarda görülür. Eşeyli üreme, aynı türe ait dişi ve erkek üreme hücrelerinin birleşmesiyle genetik yapısı birbirinden farklı olan yavruların oluşmasıdır. Eşeyli üreme için çoğunlukla özelleşmiş üreme organları ve üreme hücreleri bulunur. Bitkilerin tohum oluşturması, kuşların yumurtlaması, memeli hayvanların doğurması eşeyli üremenin sonucudur. Tek hücreli canlılarda büyüme, hücre hacmi ve kütlesinin artması ile gerçekleşen bir olaydır. Çok hücreli canlılarda büyüme, hücre bölünmeleri sayesinde canlıya yeni hücrelerin eklenmesi ve var olan hücrelerin büyümesi ile gerçekleşir. Gelişme canlılardaki doku ve organların görevlerini yerine getirebilecek olgunluğa erişmesidir. İnsanın boyunun uzaması büyümeye, parmak kaslarının kalemi tutup düzgün yazabilecek düzeye gelmesi ise gelişmeye örnek verilebilir. Makalede Canlıların Ortak Özellikleri Nelerdir? sorusuna cevap aradık. Canlıların; Beslenme, Solunum, Boşaltım, Hareket, Uyarılara Tepki Verme, Metabolizma, Homeostazi, Uyum, Organizasyon, Üreme ve Büyüme ve Gelişme alanlarındaki ortak özelliklerini başlıklar halinde inceledik. Canlıların Ortak Özellikleri Nelerdir?, sorusuna verecek bir yanıtınız var ise lütfen aşağıdaki yorum formunu kullanarak bizimle paylaşınız."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/canlilarin-siniflandirilmasinda-kullanilan-kategoriler/", "text": "Canlıları kategorize etmek için sınıflandırma birimleri kullanılmaktadır. Günümüzde çok sayıda sistematikçi, canlıların sınıflandırılmasında birbirine benzeyen hiyerarşik sınıflandırma birimlerini kullanmaktadır. Bu birimlerin canlıları sınıflandırmada kullanılması Linnaeus'un çalışmaları ile başlamıştır. Doğal sınıflandırmanın temel birimi türdür. Değişik tanımları olmasına rağmen günümüzde kabul edilen tür kavramı şu şekildedir: Ortak bir atadan gelen, yapı ve görev bakımından benzerlik gösteren, doğal koşullar altında birbiriyle çiftleştiğinde verimli döller meydana getiren bireylerin oluşturduğu topluluktur. Linnaeus, canlıları hiyerarşik bir sistemle sınıflandırma yoluna gitmiştir. Linnaeus'un sınıflandırma sistemi Alem, sınıf, takım, cins ve tür olmak üzere farklı birimleri içermektedir. Şube ve familya birimleri Linnaeus'tan sonra bu sisteme eklenmiştir. Bu hiyerarşide her alt grup , bir alt seviyede bulunan bir ya da daha fazla grubu içeren kollektif birim olarak kabul edilir. Taksonomi bilimi, aynı cinse ait olan farklı türlerin daha yakın akraba olduğunu söylemektedir. Benzer şekilde aynı familyaya ait olan cinslerin de daha yakın akraba olduğunu belirtmektedir. Örneğin çam cinsine ait kara çam ve fıstık çamı türleri birbiri ile yakın akrabadır. Hayvanlar aleminden Felis cinsine ait kaplan ve jaguar türleri de yakın akrabadır. Linnaeus, her türe iki kelimeden oluşan Latince bir isim vererek binomial adlandırma yöntemini geliştirmiştir. İlk isim büyük harfle başlar ve cins adını temsil eder. İkinci isim ise tanımlayıcı niteliktedir. Her iki isim birlikte tür adını oluşturmaktadır. Örneğin Panthera pardus, leopar olarak bilinen yırtıcı bir hayvanın Latince bilimsel ismidir. Burada Panthera kelimesi, bu canlının içinde bulunduğu cinsi ifade eder ve ilk harfi büyük yazılır; pardus ise tamamlayıcıdır ve ilk harfi küçük yazılır. Bir canlının Latince bilimsel tür adı bilgisayarda mutlaka italik olacak şekilde yazılmalıdır. Canlıların isimlendirilmesinde Latincenin kullanılması ise bilim dünyasında bir dil birliği sağlamayı amaçlamaktadır. Örneğin elma kelimesinin İngilizcesi apple, Almancası apfel, İtalyancası ise meladır. Türk bir bilim insanı elma ile yaptığı bilimsel bir yayında elma kelimesini kullanırsa, diğerleri bunun anlamını öğrenmek için sözlüğe bakmak zorunda kalır. Benzer şekilde İngiliz bir bilim insanı da bilimsel yayımında apple kelimesini kullanırsa, İngilizce bilmeyen bilim insanları da bu kelimenin ne anlama geldiğini kavrayamaz. Ancak bu tür bir bilimsel yayımda elmanın Latince bilimsel ismi Malus domestica kullanılırsa bu kargaşa önlenmiş olur. EK BİLGİ: Canlı türlerinin sınıflandırılması ve taksonomi bilimine göre isimlendirilmesi, o türü ilk keşfeden bilim insanı tarafından yapılır. Latince isimlendirmede cins ve tür isimleri, o canlının farklı özelliklerine göre belirlenebilir. Canlı türlerine Latince bilimsel isim verilirken cins ve tamamlayıcı kelimeler farklı kriterlere bağlı olarak seçilebilir. Örneğin havuç turuncu renkli karoten pigmentini içerdiği için bu şekilde isimlendirilmiştir. Cedrus libani , Lübnan'da doğal olarak yayılış gösteren bir sedir ağacı türüdür. Mycobacterium tüberculosis , isminden de anlaşılacağı üzere tüberküloz hastalığına yol açan zararlı bakteri türüdür."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/canlilarin-yapisinda-bulunan-inorganik-bilesikler/", "text": "Canlıların yapısında bulunan inorganik bileşikler; Canlı vücudunda sentezlenemeyip doğadan hazır olarak alınan bileşiklere inorganik bileşikler denir. Su, asit, baz, tuz ve mineraller biyolojik açıdan önemli olan inorganik bileşiklerdir. İnorganik bileşikler, canlıların yapısına katılır ve metabolik reaksiyonlarda düzenleyici olarak görev alır. İnorganik bileşikler hücre zarından geçebilecek büyüklüktedir, sindirilmez ve enerji vermez. Su, canlıların yaşayabilmesi için gereken en temel maddedir. Canlının önemli bir bölümü sudan oluşur. Örneğin; insan vücudundaki suyun oranı yaklaşık %70, denizanasında %98'dir. Canlılarda oluşan su kaybı ise hayati bir öneme sahiptir. Çünkü su kaybı büyük oranlarda olursa canlının hayatını kaybetmesine neden olur. Örneğin; insan vücudundaki su kaybı %20'lere gelirse tüm metabolizma işlevleri durur ve hayati tehlike oluşur. Hücredeki yaşamsal faaliyetlerin yürütülmesinde görevli olan enzimlerin çalışması için de su gereklidir. Hücredeki su miktarı belli oranda olmazsa enzimler çalışamaz. Örneğin; tohumdaki su miktarı %15'in altında olduğu için tohumun çimlenmesini sağlayan enzimler çalışamaz. Tohumdaki su miktarı arttığında enzimler çalışır ve çimlenme başlar. Yerkürenin 3/4'ü sularla kaplıdır. Yaşam için çok önemli olan su; sıvı, katı ve gaz şeklinde bulunur. Suyun katı hali olan buzun yoğunluğu sudan küçük olduğu için, buz suda batmaz. Böylece kış mevsiminde donmuş bir göldeki buz parçası suyun yüzeyini kaplayarak yalıtım görevi görür. Buzun altındaki kısım donmadığı için, gölde yaşayan canlılar kış mevsiminde bu sayede hayatta kalır. Hidrojen bağları su moleküllerini bir arada tutarak suyun daha kararlı bir bileşik olmasını sağlar. Bu şekilde su moleküllerinin birbirinden kopmadan bir arada kalmaları özelliğine kohezyon adı verilir. Kohezyon etkisi, bitkilerde su ve mineral taşınmasında, böceklerin su üstünde yürümesini sağlayan yüzey geriliminin oluşmasında etkilidir. Bir maddenin 1 gramının sıcaklığını 10 C artırmak için gerekli olan ısı miktarına öz ısı denir. Öz ısısı düşük olanlar çabuk ısınıp çabuk soğurken, yüksek olanlar geç ısınıp geç soğur. Suyun öz ısısı yüksek olduğu için, geç ısınıp geç soğur. Deniz ve okyanus gibi büyük su kütleleri yaz mevsiminde ya da gündüzleri, güneşten büyük miktarda ısı almalarına rağmen sıcaklıkları aşırı miktarda artmaz. Kışın ya da gece olduğunda ise ortama ısı vermelerine rağmen sıcaklığı aşırı miktarda azalmaz. Böylece, kıyı bölgelerinde ılıman bir iklim oluşur. Alg, mercan, balık, yunus, balina gibi birçok canlının yaşam ortamı sudur. Bitkiler, fotosentez yapabilmek için suya ihtiyaç duyar. Su iyi bir çözücü olduğundan biyolojik sistemlerdeki tepkimelerin çoğu, hücre içindeki sulu çözeltilerde gerçekleşir. Sindirim tepkimelerinde su kullanılır. Hücrelerin ihtiyaç duyduğu maddelerin taşınması ve hücrelerde oluşan metabolik atıkların uzaklaştırılması suyun varlığı ile mümkündür. Su, buharlaşma ısısının yüksek olması sebebiyle etkili bir soğutma sağlar. Karada yaşayan bazı canlılar, artan vücut sıcaklığını terleme yoluyla düşürür. Asitler, su içerisinde çözündüklerinde H+ veren bileşiklerdir. Örneğin HCl suda çözündüğünde H+ ve Cl- iyonlarını oluşturur. Bu yüzden HCl, asidik özellikte bir maddedir. Asitler, mavi turnusol kağıdını kırmızıya dönüştürür ve genellikle tatları ekşidir. Asitlerin bazıları yakıcı ve parçalayıcıdır. Bazlar; su içerisinde çözündüklerinde OH- veren bileşiklerdir. Örneğin; NaOH suda çözündüğünde OH- ve Na+ iyonlarını oluşturur. Bu yüzden NaOH, bazik özellikte bir maddedir. Bazlar kırmızı turnusol kağıdını maviye dönüştürür. Genellikle tatları acıdır ve ele kayganlık hissi verir. Maddelerin asitlik ve bazikliğini ölçmek için bir pH cetveli kullanılır. pH cetvelinde değerler 0 ile 14 arasındadır. Bir maddenin pH değeri; 0 ile 7 arasında ise madde asidik, 7 ile 14 arasında ise madde bazik. 7 ise madde nötrdür. 7'den 0'a gidildikçe asitlik; 7'den 14'e gidildikçe baziklik derecesi artar. Vücut sıvılarının belirli pH değerleri vardır. Eğer bu pH değerleri değişirse enzimler çalışamaz. Çünkü her enzimin çalışabildiği belirli bir pH değeri vardır. Örneğin; mide içi pH'si 2-3, ince bağırsak pH'si 8-9 civarındadır. Kanın pH değeri 7,4' tür. Bu değerin değişmesi ölüme neden olur. Aşağıdaki tabloda vücut sıvılarına ait bazı pH değerleri verilmiştir. Asitler ve bazların tepkimeye girmesiyle tuz oluşur ve bir molekül su açığa çıkar. Genellikle hücrede ve hücreler arasındaki sıvılarda çeşitli tuzlar bulunur. Bunların en önemlileri Na , K , Ca ve Mg tuzlarıdır. Tuzların vücut sıvısındaki oranı belirli sınırlar arasında olması gerekir. Aksi durumda canlının yaşamı tehlikeye girer. Çünkü tuzlar hücreye su giriş çıkışını düzenlemede etkilidir. Hücrenin içinde tuz oranı yüksekse hücre içine su girer. Hücrenin dışındaki ortamın tuz oranı yüksekse hücre içindeki su dışarı çıkar. Böylece hücrenin osmotik basıncı ayarlanır. Mineraller canlılar tarafından üretilemeyen, su ve besinlerle dışardan hazır olarak alınan inorganik maddelerdir. Canlılık fonksiyonları ve metabolik reaksiyonlar için gereklidir. İnsan vücudunda en fazla bulunan mineraldir. Genelde fosforla beraber kemik ve diş minesinin yapısına katılır. Ayrıca kas kasılması, sinir sisteminin çalışması ve kanın pıhtılaşmasında etkilidir. Süt ve süt ürünleri ile yeşil sebze ve tahıllarda bol miktarda bulunur. Diş sağlığı için önemlidir. Florun az alınması diş ve kemik gelişimini olumsuz yönde etkilerken fazla alınması dişlerde sararmaya neden olur. Kalsiyumla birlikte kemik ve diş yapısına katılır. Fosfat bileşiği olarak nükleik asitlerin ve ATP'nin yapısına katılır. Fosfolipit olarak hücre zarında bulunur. Asit-baz ve su dengesinin ayarlanmasında görev alan kas kasılması ve sinir hücrelerinde uyartı iletimi için gerekli olan bir mineraldir. Eksikliğinde iştah azalması ve kas krampları oluşur. Bazı amino asitlerin sentezi için gereklidir. Eksikliğinde deride solgunluk oluşurken fazlalığında alerjik rahatsızlıklar meydana gelir. Alyuvarlarda bulunan hemoglobin ve bazı enzimlerin yapısına katılır. Hemoglobinin yapısındaki demir, solunum gazlarının taşınmasında etkili olur. Demirin eksikliği halsizliğe, ilerlemiş hali anemi adı verilen kansızlık hastalığına neden olur. Demir en çok et ve et ürünleri, yumurta, sebze, tahıllar, pekmez, kuru meyvelerde bulunur. Kalp ritmini düzenler. Sinir hücrelerinde uyartı iletimi için gereklidir. Eksikliğinde kaslarda kramp, kalp ritminde bozukluk, yorgunluk, halsizlik oluşurken fazlalığında böbrek ve kalp sorunları ile el ve ayakta karıncalanma meydana gelir. Mide özsuyunun oluşumunda, asit-baz dengesinin sağlanmasında, hücre içi ve dışı su dengesinin ayarlanmasında görev alır. Eksikliğinde sindirim sorunları ortaya çıkar. Kemik yapısına katıldığı gibi kan ve sinir sistemi fonksiyonları için de gereklidir. Bitkilerde klorofil yapısına katılır. Birçok enzim çeşidinin yapısına katılır. Organizmanın protein, yağ ve karbonhidratları kullanmasına yardımcı olur. Tiroit bezi hormonlarının sentezi için gereklidir. İyotlu tuz kullanılarak iyot ihtiyacı karşılanabilir. Eksikliğinde guatr hastalığı görülür."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/canlilarin-yapisinda-bulunan-organik-bilesikler/", "text": "Canlılarda bulunan organik moleküllerin tamamı bir karbon iskeleti ve bu iskelete bağlı diğer elementlerin atomlarından oluşur. Organik bileşikler incelendiğinde karbon iskeletine bağlı atomların çoğunlukla hidrojen, oksijen, azot, fosfor ve kükürtten oluştuğu görülmüştür. Karbon iskeletine eklenen grupların farklı dizilimde olması, organik bileşiklerin birbirinden farklı olmasını sağlar. Canlı yapısında bulunan organik bileşikler; karbonhidratlar, lipitler, proteinler, enzimler, vitaminler, ATP, nükleik asitler ve hormonlardır.. Canlı organizmalarda bulunan organik bileşikler; enerji verici, yapıcı-onarıcı, yönetici ve düzenleyici olarak görev yapar. - Karbonhidratlar - Lipitler - Proteinler - Proteinler - Lipitler - Karbonhidratlar - Nükleik asitler - Hormonlar - Vitaminler - Enzimler - Proteinler - Lipitler Karbonhidrat, lipit, protein ve nükleik asit gibi organik bileşiklerin en küçük anlamlı yapı birimine monomer denir. Benzer ya da özdeş yapıdaki çok sayıda monomerin birbirine bağlanmasıyla oluşan büyük yapılı organik moleküllere polimer denir. Monomerlerin birleşerek polimerleri oluşturması bir dehidrasyon reaksiyonudur. Dehidrasyon sırasında basit organik maddelerden birinin hidrojeni ile diğerinin hidroksil grubu birleşir. Bir molekül su çıkışıyla birlikte iki monomer arasında bağ oluşur. Kompleks organik maddelerin su kullanılarak yapı birimlerine ayrılmasına hidroliz denir. Bu reaksiyon dehidrasyonun tersidir. Su molekülünün hidrojeni monomerlerden birine, hidroksil grubu ise diğer monomere bağlanır ve aradaki bağ kopar. Büyük organik madde yapı taşlarına ayrılır. Sindirim olayı hidrolize örnek olarak verilebilir. Enzim denetiminde gerçekleşen hidroliz reaksiyonlarında ortam ısısı yeterli olduğu için ATP kullanılmaz. Bu sebeple hidroliz reaksiyonları hücre içi ve hücre dışında gerçekleşebilir."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/canlilarin-yapisinda-bulunan-temel-bilesikler-nelerdir/", "text": "Canlılar elementlerden oluşmuştur. Tek hücrelilerden çok hücrelilere kadar her canlının toplam kütlesinin yaklaşık %98'i karbon, hidrojen, oksijen, azot, fosfor ve kükürt elementlerinden oluşur. Bu altı elementin yanı sıra 92 doğal elementin %20-25'i canlıların sağlıklı olarak gelişip üreyebilmesi için gereklidir. Canlıların ortak özellikleri konusunda iki ya da daha fazla sayıda elementin belirli oranlarda bir araya gelmesiyle oluşan bileşiklerin daha üst organizasyonla hücreyi, hücrelerin dokuları, dokuların organ ve sistemleri, sistemlerin ise organizmayı oluşturduğu öğrenilmişti. Canlı yapısını oluşturan temel bileşikler inorganik ve organik olarak iki grupta incelenir. Canlı yapısını oluşturan iki temel bileşik: İnorganik Bileşikler ve Organik Bileşiklerdir. - Su - Asit ve Bazlar - Tuz ve Mineraller - Karbonhidratlar - Yağlar - Proteinler - Enzimler - Hormonlar - Vitaminler - Nükleik asitler - ATP"} {"url": "https://www.canlibilimi.com/canlilarin-yapisinda-bulunan-temel-bilesikler/", "text": "Canlıların yapısını oluşturan temel bileşikler moleküllerden, moleküller ise element ve atomlardan meydana gelir. Atom bir elementin özelliklerini taşıyan en küçük birimdir. Element ise benzer özellik gösteren atomların bir araya gelerek oluşturduğu madde topluluğudur. Molekül aynı veya farklı cins atomların belirli oranlarda bir araya gelmesiyle oluşan atom grubudur. Bileşik ise iki ya da daha fazla farklı element atomlarının belli oranlarda bir araya gelmesiyle oluşan saf maddedir. Doğada bulunan elementlerin yaklaşık olarak %20-25'i bir organizmanın sağlıklı olarak gelişip üreyebilmesi için gerekli olan zorunlu elementlerdir. Organizmalar arasında zorunlu element gereksinimi açısından benzerlik olmakla birlikte bazı farklılıklar da söz konusudur. Örneğin insanlar yaklaşık olarak 25 elemente, bitkiler ise 17 elemente gereksinim duyar. Bu 25 elementin 4 tanesi canlılarda en fazla bulunan elementlerdir. 7 tanesi canlılarda daha az oranda yer alır. 14 tanesi çok az veya eser miktarda bulunan iz elementlerdir. İz elementler hayati önem taşıyan fonksiyonların gerçekleşmesinde görevlidir. Farklı türdeki canlıların vücudundaki element çeşitleri ve miktarları da farklılık gösterir. Canlılardaki temel bileşikler inorganik ve organik olmak üzere iki çeşittir. - Su - Mineraller - Tuzlar - Asitler - Bazlar - Karbonhidratlar - Lipitler - Proteinler - Enzimler - Hormonlar - ATP - Nükleik Asitler - Vitaminler"} {"url": "https://www.canlibilimi.com/canlilik-ve-enerji/", "text": "Canlının en küçük yapı birimi olan hücre; solunum yapmak, büyümek, çoğalmak, hareket etmek, gerekli maddeleri sentezlemek ve çevreyle madde alışverişi yapmak gibi yaşamsal faaliyetleri gerçekleştirmek zorundadır. Hücre bu faaliyetler için enerjiye ihtiyaç duyar. Enerji; iş yapabilme yeteneğidir. Enerjinin; ışık enerjisi, elektrik enerjisi, potansiyel enerji ve kinetik enerji gibi çeşitli biçimleri vardır. Enerji yok olmaz, bir formdan başka bir forma dönüşür. Yeryüzünde yaşam, canlının enerjiyi bir biçimden diğerine dönüştürme yeteneği sayesinde devam eder. Örneğin yeşil bitkiler güneş enerjisini besinlerdeki kimyasal bağ enerjisine dönüştürerek kendileri ve diğer canlılar için besin üretir. Canlılar için yeryüzündeki en önemli enerji kaynağı Güneş'tir. Fotosentez yapan canlılar, güneşin ışık enerjisini hücrenin kullanabileceği enerji biçimi olan besinlerdeki kimyasal bağ enerjisine dönüştürür. Böylece güneşin ışık enerjisi, besinlerdeki kimyasal bağlarda depolanır. Besin moleküllerindeki bu enerjiyi hücreler doğrudan kullanamaz. Hücrelerin bu enerjiyi kullanabilmesi için besinlerin yapı taşlarına kadar parçalanması gerekir. Besinlerin sindirimi sonucu oluşan yapıtaşları, hücrede oksijenli ya da oksijensiz solunumla parçalanarak ATP molekülü üretilir. Oluşan ATP molekülü tüm hücrelerde canlılığın devamı için gerekli olan yaşamsal faaliyetlerin gerçekleştirilmesinde enerji molekülü olarak kullanılır. Hücrede gerçekleşen enerji dönüşümlerinde serbest kalan enerjinin bir kısmı ısı enerjisi olarak çevreye verilir. Tüm canlılar, organik besinlerdeki kimyasal bağ enerjisini ATP'ye dönüştürerek yaşamsal faaliyetlerinde kullanır. Bu yüzden ATP molekülü bütün canlılar için temel enerji molekülüdür. ATP, hücrede gerçekleşen bütün yaşamsal faaliyetlerde kullanılan temel enerji molekülüdür. Her hücre ihtiyacı olan ATP'yi kendisi sentezler. ATP molekülü hücre içinde sentezlenir ve hücre içinde kullanılır, bir hücreden diğerine aktarılamaz, depolanamaz, anlık olarak hücre tarafından üretilir ve tüketilir. ATP; elektrik enerjisi, ısı enerjisi, kimyasal enerji gibi başka formlara kolayca dönüşebilir. Örneğin sinir hücrelerinde uyarının ilerlemesi için ATP' deki enerji, elektrik enerjisine dönüştürülür. ATP molekülünün yapısında; adenin bazı, beş karbonlu riboz şekeri ve üç tane fosfat grubu bulunur. Adenin bazı ile riboz şekeri arasında glikozit bağı kurulmasıyla adenozin adı verilen yapı oluşur. Adenozin molekülüne fosfoester bağıyla fosfat grubu bağlanmasıyla AMP oluşur. AMP'ye bir fosfat grubunun eklenmesiyle ADP oluşur. ADP'ye bir fosfat grubunun eklenmesiyle ATP oluşur. ATP molekülünde fosfat grupları arasındaki bağlara yüksek enerjili fosfat bağları denir. Organik maddelere fosfat grubu eklenmesine fosforilasyon; organik maddelerden fosfat grubu koparılmasına defosforilasyon denir. Örneğin ADP molekülüne bir fosfat grubu eklenerek ATP sentezlenmesi fosforilasyondur. ATP'den bir fosfat grubu koparılarak ADP elde edilmesi ise defosforilasyondur. ATP'nin tüketilip yeniden üretilmesi ATP döngüsü olarak ifade edilir. Hücrelerde ATP döngüsü, oldukça hızlı gerçekleşir. Örneğin çizgili kas hücresi, bir saniyede yaklaşık on milyon ATP molekülünü tüketir ve yeniden üretir. ATP enerji gerektiren metabolizma olaylarının kesintisiz devam etmesini sağlar. Hücrede gerçekleşen yapım ve yıkım tepkimelerinin tümüne metabolizma denir. Metabolizma faaliyetleri için gerçekleşen tepkimeler ekzergonik ve endergonik tepkimeler olarak iki grupta incelenir. Ekzergonik tepkimeler sonucu enerji açığa çıkar. Örneğin solunum tepkimeleri sonucu ATP üretildiği için solunum tepkimeleri ekzergonik tepkimedir. Endergonik tepkimelerin gerçekleşmesi için enerji gerekir. Örneğin hücrede gerçekleşen aktif taşıma ya da sinir hücresinde uyarı iletimi endergonik tepkimedir. Hücre endergonik tepkimeler için gerekli olan enerjiyi ekzergonik tepkimelerden sağlar. ADP molekülüne bir fosfat grubunun eklenmesiyle ATP sentezlenmesine fosforilasyon denir. Fosforilasyon, kullanılan enerjinin kaynağına göre substrat düzeyinde fosforilasyon, oksidatif fosforilasyon ve fotofosforilasyon olmak üzere üç grupta incelenir. Hücrelerde enzimler yardımıyla çeşitli organik maddelerden ayrılan fosfat grubunun ADP'ye eklenerek ATP sentezlenmesine substrat düzeyinde fosforilasyon denir. Oksijenli solunum, oksijensiz solunum ve fermantasyon yapan tüm canlılarda substrat düzeyinde fosforilasyonla ATP sentezi görülür. Organik moleküllerin yıkımıyla ya da inorganik moleküllerin oksitlenmesiyle açığa çıkan elektronların, elektron taşıma sistemi ile taşınması sırasında oluşan enerjiden ATP üretilmesine oksidatif fosforilasyon denir. Oksijenli solunum ve oksijensiz solunum yapan canlılar ile kemosentez ve fotosentez yapan canlılarda oksidatif fosforilasyon gerçekleşir. Oksidatif fosforilasyon; prokaryot canlılarda hücre zarının sitoplazmaya doğru oluşturduğu kıvrımlarda, ökaryot canlılarda mitokondride gerçekleşir. Klorofil molekülü ve ışık enerjisi kullanılarak ADP'ye inorganik fosfat eklenmesiyle ATP sentezlenmesine fotofosforilasyon denir. Fotofosforilasyon, fotosentez yapan canlıların klorofil bulunduran hücrelerinde ışık varlığında gerçekleşir. Fotofosforilasyonla sentezlenen ATP molekülü, fotosentez olayında kullanılır."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/cevre-sartlarinin-genetik-degisimlerin-surekliligine-olan-etkisi/", "text": "İnsanların ve diğer canlıların yaşamları boyunca ilişkilerini sürdürdükleri ve karşılıklı olarak etkileşimde bulundukları fiziki, biyolojik, sosyal, ekonomik ve kültürel ortama çevre, belirli bir bölgedeki canlı ve cansız çevrenin tümüne ise ekosistem denir. Canlıların birbirleriyle ve çevreleriyle olan ilişkilerini inceleyen bilim dalına ise ekoloji denir. Bir popülasyonda bireylerin renkleri, fizyolojik yapıları, davranışları vb. özellikleri farklı olabilir. Canlılarda genler tarafından saptanan ve döllere aktarılan kalıtsal değişikliklere kalıtsal varyasyon, canlılarda çevrenin etkisi ile oluşan ve kalıtsal olmayan farklılıklara çevresel varyasyon denir. Spor yapan kişilerin kaslarının gelişmesi, güneş ışığının deri rengini koyulaştırması, kaza sonucu meydana gelen organ ve doku kayıpları yavru bireylere aktarılmaz. Kalıtsal varyasyonlar ise nesilden nesile aktarılabilir. Bazı bireylerin sahip oldukları özellikler de bulundukları çevre şartlarına uyum sağlamalarını kolaylaştırır. Örnek olarak; aşırı soğuk ya da sıcağa dayanabilme özellikleri sayesinde bireyler, tür içindeki üreme ve yaşama şanslarını arttırırlar. Bireyin bulunduğu ortam şartlarında yaşama ve üreyebilme şansını arttıran kalıtsal özelliklerin tamamına adaptasyon denir. Örnek olarak; bukalemunların tehlike algıladıklarında bulunduğu ortama renk değiştirerek uyum sağlaması, kaktüslerin gövdelerinde su depolaması, develerin hörgüçlerinde yağ depolaması verilebilir. Kurak bölgelerde yaşayan bitkilerin yaprak yüzeyinin dar olması ve yapraklarında örtü tüylerinin bulunması vb. adaptasyonlar bitkinin su kaybını önler. Ortam rengine uyum sağlayan hayvanların avcılar tarafından fark edilmeleri de zor olduğu için hayatta kalma şansları yüksektir. Yaşamlarını sürdürebilmek ve doğadaki kaynakları kullanabilmek için popülasyondaki bireyler arasında sürekli bir rekabet söz konusudur. Doğal seçilime göre; ortam koşullarına uyumlu canlılar yaşamaya devam ederlerken, diğerleri mücadeleyi kaybederler. Doğal seçilimde bireylerin sahip oldukları bazı kalıtsal özellikleri, onları diğer bireylere göre daha yüksek üreme ve yaşama şansına sahip kılar. Bir popülasyonu oluşturan canlılarda; insanlar tarafından seçilen bazı özelliklerin nesiller boyu aktarılmasının sağlanmasına ise yapay seçilim denir. Böylece beğenilen karakterlere sahip bitki ve hayvan ırkları elde edilebilir ancak yapay seçilim, bireylerin değişen ortam koşullarına direnç geliştirmelerini engelleyebilir. Bakteri kökenli hastalıklarla mücadelede antibiyotikler kullanılmaktadır ancak hastalık yapan bakterilere karşı uygun antibiyotiğin seçilmemesi, kullanım süresine uyulmaması, çok sık kullanılması sonucunda doğal seçilim ile antibiyotiklere dirençli mikroorganizmalar oluşmaktadır. Antibiyotik direnci, bakterinin hayatta kalma çabasıdır. Doğal seçilimle zayıf olan bakteriler antibiyotiklerin etkisiyle yok olurlar, güçlü olan bakteriler ise nesillerini devam ettirirler. Bilinçsiz antibiyotik kullanımı, antibiyotiğe dirençli bakteri soylarını arttırmakta ve vücudumuzda yer alan sindirimden sorumlu yararlı bakterilerin de sayısının azalmasına neden olmaktadır. Ülkemizde de bu nedenle antibiyotik kullanımı doktor reçetesi ile sınırlandırılmıştır. Enfeksiyona neden olan bakterinin hangi antibiyotiklere duyarlı olduğunu belirlemek için, laboratuvar ortamında yapılan teste antibiyogram denir. Antibiyogram testi ile gereksiz antibiyotik kullanımının önüne geçilmiş olur. Tarım alanında bit, pire, sinek vb. zararlılara karşı kullanılan zirai ilaçlara pestisit denir. Herbisitler ise tarım ürünlerinin verimini düşüren yabani otlarla mücadelede kullanılan kimyasal ilaçlardır. İnsektisit , fungusit diğer pestisitlerdendir. Pestisitlerin bilinçsiz ve sık kullanılması; pestisitlere dirençsiz olan bireylerin yok olmasına neden olur, dirençli bireyler ise doğal seçilim mekanizmasıyla ortamda kalır. Dirençli olan popülasyonlarla mücadele için de sık aralıklarla ve fazla miktarda ilaçlama yapılır. Bunun sonucunda da; çevre kirliliği artar ve insanlarla birlikte diğer canlılara olumsuz etkisi olur. Böcek ilacı olan DDT'nin günümüzde kullanılması yasaklanmıştır. DDT, ilk kullanıldığı yıllarda sineklerle mücadelede etkili olmuş ancak bazı sineklerin sahip oldukları kalıtsal farklılıklar nedeniyle DDT'den etkilenmediği görülmüştür. Bunun sonucunda; DDT kullanılmış olan bölgelerde başlangıçta az sayıda olan dayanıklı bireyler zamanla çoğalmışlardır. Çevresel etmenlerden dolayı DNA'nın nükleotit diziliminde meydana gelen değişimlere mutasyon, mutasyona sebep olan etmenlere ise mutajen denir. Canlıya olumlu veya olumsuz herhangi bir etkisi olmayan mutasyonlara nötr mutasyonlar, canlının yaşamını sürdürdüğü ortamdaki uyum yeteneğini arttıran mutasyonlara ise yararlı mutasyon denir. X ışınları, ultraviyole ışınlar, radyoaktif maddeler, ilaçlar ve virüsler mutasyona neden olabilirler. Mutasyonlar canlıların değişen çevre şartlarına uyumunu değiştirebilir. Mutasyonların çoğu öldürücü olabilir. Eşeyli üreyen canlılarda; vücut hücrelerinde meydana gelen mutasyonlar, yavrulara aktarılmaz. Yalnızca bireyi etkiler ve kalıtsal değildir. Eşey hücrelerinde meydana gelen mutasyonlar ise kalıtsaldır ve nesilden nesile aktarılabilir."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/cevre-sorunlarinin-ortaya-cikmasinda-bireylerin-rolu/", "text": "Çevre sorunlarının ortaya çıkmasında toplumu oluşturan bireylerin rolü önemlidir. Doğanın içinde yaşam alanı bulan insan, bir yandan temel gereksinimlerini karşılarken diğer yandan da doğaya birtakım olumsuz etkiler bırakmaktadır. Bu etkiler sonucunda doğal kaynaklar tüketilmekte, çevre kirliliği oluşmakta ve ekosistemin doğal dengesi bozulmaktadır. Bireyin beslenmesi, giyinmesi, soluduğu hava, fosil yakıtları tüketerek enerji elde etmesi, kişisel atıkları vb. güncel çevre sorunlarının ortaya çıkmasına neden olmaktadır. Ayrıca küreselleşme sonucu dünyada, insan aktiviteleriyle birlikte bitki ve hayvan ticareti, hastalık yapıcı organizmaları dünyanın her yerine yaymaktadır. İnsanın doğaya olan bu etkisini ölçmek amacıyla bazı yöntemler geliştirilmiştir. Bunlar: ekolojik ayak izi, su ayak izi ve karbon ayak izidir. İnsanların üretim ve tüketim faaliyetleri sonucu doğaya bıraktığı atıkların etkisiz hale getirilmesi için gerekli olan toplam kara ve su alanı ekolojik ayak izidir. Ekolojik ayak izi için yapılan hesaplamalar, çevre bilincini artırmakta ve ekolojik yıkımın farklı boyutlarına dikkat çekmektedir. Bireysel anlamda ekolojik ayak izi, örneğin günde bir ekmek tüketen insanın yılda kaç ekmek tükettiği, bu ekmeğin elde edilmesi için ne kadar tahıl ve su harcadığı, ne kadar tarım arazisine ihtiyaç duyulduğu gibi tüketim ihtiyaçlarının hesaplanmasıdır. Yine ekolojik ayak izi yöntemiyle insanın kullandığı kıyafetlerin içindeki malzemeler, bu malzemelerin elde edilmesi için gerekli endüstri ve bunun sonucunda ortaya çıkan atıkları yok etmek için ne kadar su ve atık alanına ihtiyaç olduğu hesaplanabilir. Her nefes alıp vermede harcanan oksijen ve bu oksijenin yerine tekrar konulabilmesi için ne kadarlık bir alanı kapsayan bitki örtüsüne ihtiyaç olduğu hesaplanır. Bu hesabın doğa için maliyeti ne olmaktadır? Her birey bu ve buna benzer ihtiyaçları için doğal kaynakları tüketerek harcar. Ekolojik ayak izi hesabı, doğal kaynakların sürdürülebilir şekilde devam etmesi için gereklidir. Tüm insan popülasyonlarının ekolojik ayak izi hesaplanırken ekolojik olarak verimli tüm alanlar toplanıp nüfusa bölünür. Bu hesaplama, kişi başına 2 hektarlık alana ihtiyaç olduğunu gösterir. Tüketimin fazla olduğu ülkelerde kişi başına düşen ekolojik ayak izi, gelişmemiş ülkelere göre oldukça fazladır. Bireysel anlamda ekolojik ayak izini küçültmek, çevreye verilen zararı da en aza indirmek demektir. Bireysel olarak çevre sorunlarının ortaya çıkmasında doğaya verilen zararı ölçmek amacıyla oluşturulan diğer yöntem ise su ayak izidir. Su ayak izi, insanın hem harcadığı su hem de kirlettiği su miktarıdır. Bireysel olarak banyo, bulaşık, çamaşır, ev temizliği gibi ihtiyaçlar karşılanırken belirli miktarda su harcanır. Fakat direkt harcanan suyun yanında diğer ihtiyaçlar karşılanırken de su tüketimi olmaktadır. Örneğin içilen bir bardak sütün, bir fincan kahvenin doğaya su açısından getirdiği yük düşünüldüğünde su ayak izi, direkt harcanan suyun yanı sıra dolaylı olarak harcanan su miktarını da belirlemektedir. Sadece harcanan su miktarı değil, harcanan su çeşidi de önemlidir. Su ayak izi, bu nedenle farklı renklerden oluşan bileşenlerle ifade edilir. Ekolojik su izinin mavi su ayak izi, yeşil su ayak izi ve gri su ayak izi gibi çeşitleri bulunur. Mavi su ayak izi, bir ürünün yetişmesi için kullanılan yüzey veya yer altı suyunun toplam miktarıdır. Yeşil su ayak izi, bir ürün yetişirken kullanılan yağmur suyu kaynaklı su miktarıdır. Gri su ayak izi, atık su kirliliğinin seyreltilmesi için harcanan su miktarıdır. Her insan beslenme, barınma, ısınma, ulaşım, giyinme ve enerji tüketimi sonucunda çevreye belli miktarda karbondioksit bırakmaktadır. Çevreye verilen karbondioksit atmosferde birikir. Çevreye bırakılan karbondioksit miktarını ifade etmek amacıyla karbon ayak izi metodu kullanılır. Karbon ayak izini, doğrudan ayak izi ve dolaylı ayak izinden salınan karbondioksitin toplam ölçüsü oluşturur. Doğrudan ayak izi, fosil yakıtların yanmasıyla ortaya çıkan karbon salınımıdır. Dolaylı ayak izi ise kullanılan ürünlerin üretimleri ve bozulmaları sonucu oluşan karbondioksitin ölçüsüdür. Ekolojik ayak izi, su ayak izi ve karbon ayak izi oluşumunda günlük yaşantıdaki alışkanlıklar, davranışlar ve tutumlar etkilidir. Bireylerde çevreye karşı farkındalık oluşturmak ve buna bağlı duyarlılık geliştirmek amacıyla çeşitli anketler hazırlanır."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/cicegin-yapisi-ve-kisimlari/", "text": "Çiçekler çiçeğin taşınmasını sağlayan çiçek sapına bağlı; çanak yapraklar, taç yapraklar, erkek ve dişi organlardan oluşur. Çiçeğin en dışında bulunan, yeşil renkli olan ve yapraksı görünümde olan çanak yapraklar; çiçek tomurcukları açılmadan önce onları sararak korur. Çanak yaprakların üzerinde bulunan, renk ve görüntüsüyle böcekleri çekerek tozlaşmaya yardımcı olan taç yapraklardır. Erkek organ; sapçık ile başçık olmak üzere iki kısımdan oluşur. Sapçık; başçığın hareketliliğini sağlar, başçık ise polenlerin üretildiği ve depolandığı kısımdır. Dişi organ; yumurtalık, tepecik ve dişicik borusu olmak üzere üç kısımdan oluşur. Yumurtalıkta tohum taslağı bulunur. Polenlerin tutunup çimlendiği nemli ve yapışkan yapıya tepecik , polen tüpünün yumurtalığa geçişini sağlayan yapıya ise dişicik borusu denir. Çanak yaprak, taç yaprak, erkek ve dişi organ gibi yapıların hepsine sahip çiçeklere tam çiçek denir. Dağ lalesi, şeftali, erik gibi bitkiler örnek verilebilir. Bu yapılardan herhangi birinin eksik olduğu çiçeklere de eksik çiçek denir. Erkek ve dişi çiçekleri aynı bitki üzerinde bulunduran bitkilere monoik bitkiler denir. Mısır bitkisi, tek evcikli bitkilere örnek verilebilir. Bazı bitkilerde ise bitkinin üzerinde sadece dişi çiçek veya erkek çiçek bulunur. Böyle bitkilere ise dioik bitkiler denir. İncir, hurma, söğüt, kavak gibi bitkiler dioik bitkilerdir. İncir bitkisi iki evcikli yani dioik bir bitkidir. Erkek incire ilek adı verilir. İleklerin içinde yaşayan ve ilek sineği adı verilen bir sinek türü, erkek incirdeki polenlerin dişi incirdeki yumurtayı döllemesini sağlar. İncir üreticileri de, yılın belirli zamanlarında incir ağaçlarının bulunduğu bölgelere olgunlaşmış ilekleri bırakırlar. İleklerden çıkan sinekler de, dişi incirlere polen taşır. Dişi üreme hücresi olan yumurtanın üretildiği yumurtalıktaki tohum taslağı içinde diploit kromozomlu megaspor ana hücresi yer alır. Mayoz bölünme geçiren bu hücre, dört tane haploit kromozomlu megaspor oluşturur. Ancak oluşan hücrelerden üç tanesi ölürken, canlı kalan megaspor ise arka arkaya üç kez mitoz bölünme geçirir ve sekiz tane haploit çekirdek oluşturur. Antipot çekirdekler adı verilen sekiz çekirdekten üçü bir kutba giderlerken, diğer üçü de zıt kutba hareket ederler. Bu çekirdeklerden bir tanesi yumurta hücresini, iki tanesi sinerjit çekirdeklerini kalan iki çekirdek ise ortada polar çekirdeğini meydana getirir. Tohum taslağında oluşan bu yapıya embriyo kesesi adı verilir. Erkek üreme organının başçık kısmında, erkek üreme hücreleri üretilir ve depolanır. Başçıkta bulunan dört polen kesesi içinde çok sayıda diploit kromozomlu (2n) polen ana hücresi bulunur. Bu hücrelerin her biri mayoz bölünme geçirerek mikrospor adı verilen kromozomlu dört hücre meydana getirir. Mikrosporlar da mitoz bölünme geçirerek poleni oluşturur. Sitoplazma bölünmesi gerçekleşmediği için polen iki çekirdekli olur. Oluşan çekirdeklerden polen tüpünü oluşturan vejetatif çekirdek diğeri sperm çekirdeklerini oluşturan ise generatif çekirdek olarak adlandırılır."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/cicekli-bitkilerde-dollenme-tohum-ve-meyve-olusumu/", "text": "Tozlaşma: Erkek organ başçığının açılması sonucunda olgunlaşan polenlerin böcekler, kuşlar, rüzgar, su vb. etkenlerle dişi organın tepeciğine taşınmasına tozlaşma denir. Bir çiçeğin dişi organına, aynı çiçekten veya aynı bitkinin başka çiçeğinden polenlerin taşınmasına kendi kendine tozlaşma denir. Monoik bitkilerde ve tam çiçek taşıyan bitkilerde hem polen hem de yumurta üretildiği için bitkinin kendisi ile tozlaşma ihtimali de vardır ancak kendi kendine tozlaşma, kalıtsal çeşitliliğin azalmasına neden olduğu için birçok bitkide bunu engelleyen adaptasyonlar da gelişmiştir. Bir bitkinin çiçeğindeki polenin, aynı türden başka bir bitkinin dişi organına taşınmasına ise çapraz tozlaşma denir. Çapraz tozlaşma ile kendi kendine tozlaşmaya göre daha fazla kalıtsal çeşitlilik meydana gelir. Böylece değişen ortama daha fazla uyum yeteneği olan bireyler oluşur. Döllenme: Tozlaşmadan sonra, polenin yapısındaki vejetatif çekirdek, polen tüpünü oluşturur. Polen tüpü dişi organın tepecik kısmından aşağıya doğru büyüyerek embriyo kesesine ulaşır. Bu sırada generatif çekirdek, polen tüpünde ilerlemeye başlar ve bir mitoz bölünme geçirerek haploit kromozomlu iki sperm çekirdeğini oluşturur. Sperm çekirdekleri, polen tüpünde yer alan tohum taslağının mikropil adı verilen açıklığına ulaştığında tüpün ucu erir ve çekirdekler ovaryuma girer. Yumurta hücresini, sperm hücrelerinden biri dölleyerek diploit kromozomlu zigotu, diğeri de merkezdeki iki polar çekirdeği ile birleşerek triploit (3n) kromozomlu çekirdeği oluşturur. Döllenmeden sonra zigot; mitoz bölünmeler ile embriyoyu oluştururken, triploit çekirdek ise hızla mitoz bölünmeler geçirerek tohumun besinlerinin depolanacağı endosperm dokusunu oluşturur. İki sperm çekirdeğinin embriyo kesesindeki farklı çekirdeklerle birleşmesi çift döllenme olarak adlandırılır. Döllenmeden sonra tohum taslağının gelişmesiyle tohum oluşur. Bir tohumda içten dışa doğru embriyo, endosperm ve tohum kabuğu olmak üzere üç kısım bulunur. Döllenmeden sonra tohum taslağındaki bazı hücreler, değişerek tohum kabuğunu oluşturur. Tohum kabuğu, tohumu çimlenmeden önce mekanik etkilerden ve uygun olmayan çevre şartlarından korur. Endosperm, protein, karbonhidrat ve yağ gibi besin maddelerini depolar ve embriyoya besin sağlar. Çift çenekli bitkilerin bazılarında tohumlar endosperm içermediklerinden, gerekli besinler çeneklerden sağlanır. Diploit kromozomlu (2n) olan zigot, döllenmeden sonra mitoz bölünmeler geçirerek embriyoyu oluşturur. Embriyoda; embriyonik kök, embriyonik gövde ve çenek bulunur. Embriyonik kök, bitkinin kök sistemini, embriyonik gövde ise sürgün sistemini oluşturur. Tohumlu bitkilerde embriyoyu kaplayan etli kısma çenek denir. Çenek, endospermden aldığı besini embriyoya iletir. Tohum taslağında bir çenek bulunduran bitkilere tek çenekli bitkiler, iki çenek bulunduran bitkilere ise çift çenekli bitkiler denir. Döllenmeden sonra tohum taslağı gelişerek tohumu, yumurtalık da gelişerek meyveyi oluşturur. Şeftali, kayısı, erik, kiraz vb. tek yumurtalıktan oluşan meyvelere basit meyve, çilek, böğürtlen, ahududu, dut vb. çok sayıda yumurtalığın bir araya gelerek oluşturduğu meyvelere ise bileşik meyve denir. Meyveler, uyku halindeki tohumları koruyarak, yayılmalarına yardım eder. Tohumların ana bitkiden uzağa yayılması, bitkinin neslinin devamlılığı için avantaj sağlar. Meyvelerin yayılmasında hayvanlar, su, rüzgar vb. faktörler etkilidir. Bazı bitkilerde tohumun meyve tarafından yayılmasını kolaylaştıracak adaptasyonlar gelişmiştir. Karahindiba ve akçaağaç bitkilerinin tohumlarında, rüzgarda uçmasını sağlayacak kanat veya paraşüt benzeri yapılar bulunur. Böylece bu tohumlar rüzgarın etkisiyle çevreye yayılır. Bazı meyveler de çengelli, dikenli, tüylü veya yapışkan yüzeyleri sayesinde hayvanların kürklerine, kuşların tüylerine veya insanların kıyafetlerine tutunarak taşınır. Hindistan cevizi gibi bazı meyve türleri de suyla taşınarak yayılır. Yalnızca yumurtalığın gelişmesiyle oluşan meyvelere gerçek meyve denir. Örneğin; kiraz, portakal, kayısı, domates, kabak vb. Meyvenin yapısına ovaryumla beraber taç yaprak, çanak yaprak ve çiçek tablası da katılırsa yalancı meyve olarak adlandırılır. Örneğin; elma, armut, ayva, incir vb. Tohum embriyosunun uygun ortam koşullarında yeni bir bitki oluşturmak için tohum kabuğundan dışarı çıkarak büyümesine çimlenme denir. Çimlenmenin gerçekleşebilmesi için su, uygun sıcaklık ve oksijen gereklidir. Tohum yeterince olgunlaşmamışsa bu koşullar sağlansa bile çimlenme gerçekleşmez. Döllenmeden sonra çevreye dağılan tohumlar, uygun ortam şartları oluştuğunda su alır ve tohum kabuğu çatlar. Embriyoda enerji üretimi artar ve mitoz bölünmeler gerçekleşir. Mitoz bölünme sonucu embriyonik kök ve gövde oluşur. Bunlar da gelişerek bitkiyi oluşturur. Bu sırada fotosentez yapamayan embriyo besin ihtiyacını, endospermden sağlar. Fasulyede olduğu gibi çift çenekli bitkilerin bazılarında çimlenme sırasında tohum içinde kalan embriyonik gövde yukarı doğru büyürken çenekler toprak üstünde kalır. Bezelye gibi çift çenekli ve mısır gibi tek çenekli bitkilerin çoğunda çenekler toprak altında kalır. Sıcaklık: Enzimlerin çalışma hızını etkilediğinden, çoğu bitkinin çimlenmesi için uygun sıcaklık 25-30 C civarıdır. Diğer koşullar uygun olsa da sıcaklığın çok düşük veya yüksek olması çimlenmeyi durdurabilir. Oksijen: Tohum kabuğu çatlayıp çimlenme başladığında, embriyoda metabolizma hızı artar ve çok miktarda oksijene ihtiyaç duyulur. Embriyo, tohum oluşumunun sonlarına doğru içindeki su oranının büyük bir kısmını kaybeder. Suyun azalmasıyla beraber, absisik asitin de etkisiyle embriyonun gelişimi durur ve çimlenme zamanına kadar dormansi söz konusu olur. Tohum kabuğunun dayanıklılığı, tohumda depolanan besin miktarı ve çeşidi tohumun dormansi süresini etkiler. Çevresel faktörler uygun hale geldiğinde tohum dormansi evresinden çıkarak çimlenir. Tohumlar dormansi ile kuraklık, aşırı nem, donma gibi olumsuz koşullara karşı direnç sağladığından zarar görmeden çimlenir."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/cok-alellik-nedir/", "text": "Klasik Mendel genetiğinde bir genin aktarımından iki alel sorumludur . Fakat bazı özelliklerin belirlenmesinde tür içinde ikiden fazla alel çeşidi etkili olabilir. Örneğin insan kan gruplarının ortaya çıkmasından üç farklı alel sorumludur. Alyuvar zarında bulunan antijen ve kan plazmasında oluşturulan antikora göre A antijeni taşıyan bir birey, A kan grubu; B antijeni taşıyan birey, B grubu; hem A antijeni hem de B antijeni taşıyan birey, AB kan grubuna sahiptir. Ancak hiç antijen taşımayan bireyler, O kan grubuna sahip olur. Kan gruplarının çeşitlerine göre plazmada antijen uyarısına cevap veren proteinler vardır. Bu proteinlere antikor denir. A kan grubuna sahip bir bireyin kan plazmasında anti-B, B kan grubuna sahip bir bireyin kan plazmasında anti-A vardır. Diğer yandan O kan grubundan olan bir bireyin kan plazmasında hem anti-A hem de anti-B bulunur. Ancak AB kan grubundan olan bireylerin kan plazmasında bu antijenlere karşı antikor bulunmaz. A, B ve O alelleri kendi aralarında değerlendirildiğinde A ve B'' alelleri O aleli üzerinde dominant etkiye sahiptir. A ve B alelleri arasında dominantlık olmayıp bunlar birbirine eş baskındır. O aleli, homozigot resesif durumda olduğu zaman özelliğini ortaya çıkararak bireylerin O kan grubuna sahip olmasına neden olur. Bu resesif etkiye rağmen dünya üzerindeki en yaygın kan grubunun O olduğu görülmektedir. Kan gruplarının kalıtımında A, B ve O sisteminin yanı sıra Rh faktörü de bulunmaktadır. Rh ilk defa Rhesus cinsi maymunların alyuvarında rastlanılmış bir proteindir. İnsan alyuvarlarında da bulunan bu protein baskın bir genin etkisiyle oluşmaktadır. Bu proteinleri bulunduran bireyler, Rh+ fenotipinde olup homozigot RR ve heterozigot Rr genotipe sahip olabilir. Bu proteini bulundurmayan bireyler ise Rh fenotipinde olup rr genotipindedir. İnsanların Rh faktörü bakımından sahip olabilecekleri fenotip ve genotipler aşağıdaki tabloda verilmiştir. Rh kan gruplu bir anne, Rh+ kan gruplu bir bebeğe gebe kalırsa anne ve bebek arasında Rh uyuşmazlığı gelişebilir. Doğum sırasında bebekten anne kanına geçen Rh+ faktörü, annenin bağışıklık sistemini uyarır ve Rh+ faktörüne karşı antikor üretimi başlar. Annede üretilen bu antikorlar ikinci bebeğe geçer ve bebeğe ait kan hücrelerini parçalar. Bunun sonucunda bebekte sarılık , anemi, beyin hasarı ve kalp yetmezliği görülebilir. Bu durum tedavi edilmediğinde bebeğin hayatını kaybetmesine neden olabilir. Rh uyuşmazlığı annenin ilk gebeliğinde bir sorun oluşturmaz. Çünkü annede antikorların oluşması ve bebeğe geçmesi sürecinde zaten doğum olayı gerçekleşmiş olur. Bundan sonraki gebeliklerde bebek Rh+ kan gruplu ise annede ilk gebelikte hazır olan antikorlar bebeğin kanına karışarak Rh uyuşmazlığına bağlı sağlık sorunlarının ortaya çıkmasına sebep olur. Kan grupları dışında tavşanlardaki kıl kalıtımı ve sirke sineğinin göz rengi kalıtımı çok alelliliğe örnek olarak verilebilir. Sirke sinekleri normalde kırmızı göz rengine sahiptir. Fakat bazen beyaz, parlak kırmızı, vişne rengi, fildişi ya da kayısı rengi gözleri olan sirke sinekleri de görülebilir . Bu göz renkleri farklı aleller tarafından kontrol edilir. Kırmızı göz rengi diğer tüm göz renkleri üzerinde dominanttır. Ancak heterozigot durumda diğer iki alel bir arada bulunursa farklı göz renkleri ortaya çıkar."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/cok-alellilik-nedir/", "text": "Bir türde aynı karaktere ait alel sayısının ikiden fazla olmasına çok alellilik denir. Alel sayısı kaç olursa olsun diploit bir birey bu alellerden sadece ikisini taşır. Bu alellerden biri anneden diğeri babadan aktarılır. Çok alellilikte genotip çeşidi sayısı ( n x (n+1) / 2 ) formülü ile hesaplanır . Fenotip çeşidi sayısı, alel sayısı ile eş baskınlık sayısının toplamına eşittir. İnsanlarda AB0 kan grupları çok alelliliğe örnektir. AB0 kan grubu özelliği A, B ve 0 olarak üç farklı alel tarafından kontrol edilmektedir. Bu alellerin etki durumları A ve B alelleri eş baskın, 0 geni ise çekiniktir. Her bireyde kan grubu alellerinden yalnız ikisi bulunur. İnsanlarda AA, A0, BB, B0, AB, 00 şeklinde altı farklı genotip ve A, B, AB ve 0 şeklinde dört farklı fenotip görülür. Çok alelliliğe hayvan popülasyonlarında da rastlanır. Tavşanlarda kürk rengi dört farklı alel tarafından belirlenir. Birbirlerine olan baskınlığa göre bu aleller koyu gri C, chinchilla cch, açık gri ch ve albino c şeklinde sıralanır. Tavşanlarda cch geni baskın olduğu alellerle açık gri fenotip oluştururken, ch geni de homozigot veya baskın olduğu alellerle kısıtlı noktalı fenotip oluşturur ."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/dehidrasyon-belirtileri-nedenleri-ve-onlemleri/", "text": "Günlük yaşantımızda suyun önemi inkar edilemez bir gerçektir. Vücudumuzun büyük bir kısmı sudan oluştuğundan, suyun yeterli miktarda alınması hayati önem taşır. Ancak bazı durumlarda, vücudumuzun su dengesi bozulabilir ve dehidrasyon meydana gelebilir. Dehidrasyon, vücuttaki su kaybının, yetersiz su alımından veya aşırı su kaybından kaynaklanan bir durumdur. Bu makalede, dehidrasyonun belirtilerini, nedenlerini ve alınabilecek önlemleri inceleyeceğiz. a) Ağız Kuruluğu ve Susama Hissi: Ağız kuruması ve sürekli susama hissi dehidrasyonun en yaygın belirtilerindendir. b) Koyu Renkte İdrar: Dehidrasyon durumunda idrar rengi koyu sarıya veya hatta kahverengiye dönebilir. c) Baş Ağrısı ve Yorgunluk: Yetersiz su alımı, baş ağrılarına ve genel yorgunluğa neden olabilir. d) Düşük İdrar Çıkışı: Dehidrasyon durumunda, idrar miktarı azalabilir ve sık idrara çıkma ihtiyacı hissedilmeyebilir. e) Gözaltı Torbaları ve Cilt Sorunları: Dehidrasyon, gözaltı torbalarının belirginleşmesi ve ciltte kuruluk ve tahrişe yol açabilir. a) Yetersiz Sıvı Alımı: Günlük olarak yeterli miktarda su içmemek dehidrasyona yol açabilir. b) Aşırı Terleme: Sıcak hava koşulları, yoğun egzersiz yapmak veya ateşli hastalıklar gibi durumlar aşırı terlemeye neden olarak dehidrasyona zemin hazırlayabilir. c) İshal ve Kusma: İshal ve kusma gibi durumlarda vücut hızla su kaybeder, bu da dehidrasyon riskini artırır. d) Alkol ve Kafein Tüketimi: Alkol ve kafein içeren içecekler, vücuttan daha fazla su atılmasına neden olarak dehidrasyona yol açabilir. a) Yeterli Su İçin: Günlük su tüketimine özen göstermek, dehidrasyon riskini azaltır. Günde en az 8 bardak su içmeyi hedefleyin. b) Sıvı İçeriği Yüksek Besinler Tüketin: Sulu meyve ve sebzeler gibi yüksek su içeriğine sahip besinleri tüketmek vücuttaki su dengesini korumaya yardımcı olur. c) Egzersiz Yaparken Dikkatli Olun: Yoğun egzersiz yaparken sık sık su molası vermek ve spor içecekleri tercih etmek dehidrasyon riskini azaltır. d) Sıcak Havalarda Önlem Alın: Sıcak havalarda dışarıda uzun süre kalmaktan kaçının ve güneş altında şapka ve güneş kremi kullanın. Dehidrasyon, vücudumuzun su dengesinin bozulması sonucu ortaya çıkan önemli bir sağlık sorunudur. Ağız kuruluğu, baş ağrısı, koyu renkte idrar gibi belirtileri vücutta yeterli su olmadığının işaretleridir. Bu nedenle, günlük su alımına özen göstermek, sıvı içeriği yüksek besinler tüketmek ve sıcak havalarda dikkatli olmak gibi basit önlemlerle dehidrasyondan korunmak mümkündür. Sağlıklı bir yaşam sürdürmek için suyun hayati önemini unutmamak gerekir. Unutmayın, vücudunuzu iyi hidrate etmek sağlığınızı korumak için atacağınız en önemli adımlardan biridir."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/denizanasinin-ozellikleri-ve-turleri-nelerdir/", "text": "Denize girmişseniz bir denizanasıyla karşılaşmış, zehirli hücrelerine temas etmiş ya da en azından bir denizanası hikayesi dinlemişsinizdir. Denizanalarının vücudunda zehir içeren çok sayıda mikroskobik kapsül bulunur. Bu kapsüller, yakıcı özelliktedir. İnsan derisine ya da başka yüzeylere temas ederse patlar. Patlama anında kapsül içindeki zehir , dışarı çıkar ve deriden içeri girer . Zehrin deriye temas ettiği bölge genellikle kızarır ve hafif bir kaşıntıyla acı hissi ortaya çıkar. İlk olarak acının hafifletilmesine ve zehrin etkisinin azaltılmasına yönelik işlemler yapılmalıdır. Deri, hemen deniz suyuyla hafifçe yıkanmalı, kesinlikle tatlı su ve buz kullanılmamalı; asla ovuşturulmamalıdır. Denizanaları, yakıcı özellikleriyle deniz keyfini bozsalar da deniz ekosisteminin devamlılığı açısından çok önemlidir. Hayvansal tek hücrelileri yiyerek onların popülasyonlarını kontrol altında tutar ve soyları tehlikede olan deniz kaplumbağalarının besin kaynağı olur. Denizanaları; vücut yapıları, hareket ve yaşama biçimleri ile denizlerin sıra dışı canlılarından biridir. Karada yaşayan canlılara kıyasla oldukça farklı yapıdaki denizanaları, yaşamlarını 650 milyon yıldır sürdürmektedir. Denizanalarının vücudunun %98'i sudan oluşur. Sahile vurmuş bir denizanasının vücudundaki su buharlaştıktan sonra geriye kalan kütle çok azdır. Denizanalarının vücutları, saydam görünümlüdür. Üreme organları ve dokunaçları; mor, mavi, sarı gibi parlak renklerde olabilir. Ritmik olarak kasılmalarına karşın hareketleri sudaki akıntılara bağlıdır. Denizanalarının tümü etçildir. Daha çok hayvansal tek hücreliler, balık yumurtaları ve küçük balıklarla beslenir ."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/derisi-dikenliler-ve-derisi-dikenlilerin-ozellikleri/", "text": "Derisi dikenlilerin hemen hepsi denizlerde yaşar. Kıyılardan okyanusların derinliklerine kadar her yerdedir. Sürünerek hareket eder. Vücutlarının alt kısmında tüp ayak denilen yapılar bulunur. Tüp ayaklar, vücuda dağılmış ve içi sıvı dolu kanal ağıyla bağlantılıdır. Vakum etkisiyle yüzeye yapışıp vücudu çekerek hareket sağlar. Aynı zamanda tüp ayaklar kanal sistemiyle birlikte gaz değişimi, beslenme ve boşaltımda da görevlidir. Vücutlarının içinde kalker plakçıklardan oluşmuş iç iskelet vardır. İç iskelette dikensi çıkıntılar bulunur. Bu nedenle derisi dikenliler olarak adlandırılır. Dikenlerin farklılaşmasıyla savunmada görev yapan kıskaç benzeri yapılar oluşmuştur. Rejenerasyon yetenekleri yüksektir yani vücutlarından kopan herhangi bir parçayı hücre bölünmesiyle yenileyebilirler. Örneğin, denizyıldızı kopan kollarını yenileyebilir. Eşeyli ürerler. Derisi dikenlilerin vücutları denizyıldızında olduğu gibi beş kollu, denizkestanelerinde olduğu gibi küre ve denizhıyarlarında olduğu gibi silindir şeklinde olabilir."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/destek-ve-hareket-sistemi-rahatsizliklari/", "text": "Kırık: Vurma, çarpma, düşme gibi durumların etkisiyle kemik bütünlüğünün bozulması sonucu kırıklar oluşur. Ayrıca yaşlılık döneminde kemik erimesine bağlı olarak kendiliğinden oluşan kırıklar da vardır. Genellikle kol ve bacak kemiklerinde kırık oluşur. Omurga kırığı en tehlikeli kırık çeşididir çünkü omurga kırıklarında omurilik zarar görebilir. Bu da kişinin felç olmasına neden olabilir. Omurga kırığından şüphelenilen bir kişi kesinlikle hareket ettirilmemeli, müdahale için sağlık ekipleri beklenmelidir. Kırığın iyileşmesi çocuklarda ve gençlerde hızlı gerçekleşirken, yaşlılarda uzun sürer. Çıkık: Oynar eklemi zorlayan bir hareket sonucu kemiklerin eklem yerinden çıkmasıyla oluşur. Tıbbi müdahale olmadan eklem normal durumuna dönemez. Tedavi gecikirse kalıcı bozukluklar oluşabilir. Bu yüzden çıkık durumunda mutlaka uzman bir hekime giderek gerekli tedavi yapılmalıdır. Genelde omuz, parmak, bilek, çene, kalça gibi eklemlerde meydana gelir. Çıkık durumunda eklem yerinde şişlik ve morluk oluşabilir. Ayrıca eklem hareket ettirildiğinde ağrıya neden olur. Burkulma: En çok görülen eklem yaralanmasıdır. Eklemlerin çevresindeki bağların ani ve sert hareketler sonucu kısmen yırtılması durumudur. Burkulma en sık ayak eklemlerinde görülür. Yüksekten atlama, ayağın içe veya dışa dönmesi, yüksek topuklu ayakkabılar burkulmaya neden olabilir. Burkulma sonucunda acı, şişme ve morarma oluşur. Menisküs: Dizlerde bulunan, ekleme binen ağırlığı dağıtma görevi üstlenen kıkırdak yapıdır. Menisküs dokusu dizdeki travmalar sonucu yırtılabilir. Bu durum genelde sporcularda görüldüğü için menisküs yırtığı sporcu hastalığı olarak da bilinir. Menisküs yırtığı dizde ağrı, kilitlenme, hareket kısıtlılığı ve sıvı toplanması gibi durumlara neden olabilir. Mutlaka tıbbi tedavisinin yapılması gerekir. Eklem rahatsızlıkları eklem ağrıları ile kendini gösteren hastalıklardır. Osteoartrit ve artrit en yaygın görülen eklem rahatsızlıklarındandır. Artroz eklemlerde aşınma ve yıpranma sonucu oluşur. Eklemi oluşturan kemiklerin karşılıklı yüzeylerinde eklem kıkırdağı bulunur. Böylece eklemin hareketi sırasında kemik yüzeyleri birbirine sürtünmez. Zaman içinde bu eklem kıkırdağı aşınır ve yer yer dökülerek altındaki kemik ortaya çıkar. Artroz yani kireçlenme denilen durum bu şekilde oluşur. Artroz en çok omurga , diz ve kalça eklemi gibi yük taşıyan eklemlerde görülür. Bunun dışında ayak, el parmakları gibi çok işleyen, hareketli eklemlerde ortaya çıkar. Artroz ilerledikçe eklemlerde şişlik, kemik çıkıntıları ve şekil bozuklukları oluşur. Kemik yüzeylerin birbirine sürtünmesi sonucu kıtırtı şeklinde sesler duyulabilir. Tutulan eklemde işlev kaybı oluşur. Artroz 65 yaşın üzerindeki kişilerde, ağır fiziksel aktivite gerektiren işlerde çalışanlarda, ağır egzersiz yapanlarda ve aşırı kilolu olanlarda daha fazla görülür. Artirit eklemlerde meydana gelen iltihaplanmadır. Birçok çeşidi olan artritlerin en yaygın olanı romatoid artrit'tir. Romatoid artrit el bileği ve ayak bileği eklemleri gibi küçük eklemleri tutan bir hastalıktır. Hastalık aynı zamanda; akciğer, böbrek, göz, cilt, sindirim sistemi gibi birçok organı ya da sistemi de tutabilir. Eklem hastalıkları başta sızı şeklinde hafif ağrı ile meydana gelir. Bu yüzden fazla önemsenmez ancak ileriki aşamalarda ağır ameliyatlara neden olabilir. Bu yüzden eklem ağrıları hissedildiği durumlarda doktora başvurulmalıdır. Destek ve hareket sisteminin sağlıklı yapısını korumak için kişiler düzenli ve dengeli beslenmeli, spor yapmalı ve vücudun uygun duruş pozisyonunda olmasına dikkat etmelidir. Kemik ve kasların sağlığı için kişilerin beslenmelerinde et, süt, yumurta ve peynir gibi protein, kalsiyum ve fosfor içeren gıdalar olmalıdır. Ayrıca kemik sağlığı için D vitamini, D vitamininin görev yapabilmesi için de yeterince güneş ışığı alınmalıdır. Düzenli spor ve egzersiz, kas ve kemikleri güçlendirir. Bu yüzden kişiler spor ve egzersiz yapmaya özen göstermelidir. Bunu yaparken kişiler yaşlarına ve sağlık durumlarına uygun bir spor dalı seçmeli ve ona göre bir egzersiz programı uygulamalıdır. Dik pozisyonda olmaya, ağır yük kaldırmamaya ve zorlayıcı hareketler yapmamaya dikkat etmek destek hareket sistemi sağlığını korumak için çok önemlidir. Menisküs, kas lifi kopması, burkulma, kırık, çıkık gibi durumlarda ya da eklem rahatsızlarında mutlaka tıbbi tedavi uygulanmalıdır."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/destek-ve-hareket-sistemi/", "text": "Otobüste, dolmuşta ya da metroda ayakta yolculuk yaptığınız olmuştur. Yolculuk sırasında dengenizi sağlayabilmek için hem bir yerlere tutunmaya hem de ayaklarınızla yere sağlam basmaya çalışırsınız. Bunu kolaylıkla yapabilmenizi sağlayan destek ve hareket sisteminizdir. Peki destek ve hareket sisteminiz bunu nasıl yapar? Bu bölümde öğreneceklerinizle bu sorunun cevabını bulacaksınız. Destek ve hareket sistemi; vücudun dik durmasını sağlar, iç organları korur, onlara tutunma yüzeyi oluşturur ve hareketi sağlar. İnsanda destek ve hareket sistemi kemik dokudan, kıkırdak dokudan ve kas dokudan oluşur. Kemik doku; hücrelerden ve bu hücrelerin arasını dolduran ara maddeden oluşur. Kemik dokuyu oluşturan hücrelere osteosit, hücrelerin arasını dolduran ara maddeye osein denir. Osteositler yıldız şeklindedir ve sitoplazmik uzantılarıyla birbirine bağlanır. Osein organik ve inorganik maddelerden oluşur. Oseinin organik kısmı protein yapısındaki kollagen liflerden, inorganik kısmı ise kalsiyum ve fosfat tuzlarından oluşur. Kalsiyum ve fosfat tuzları kemiğe sertlik verir. Yaş ilerledikçe bu tuzların kemikte birikme oranı artarken, organik maddelerin birikme oranı azalır. Bu yüzden yaşlılarda kemik doku daha sert ve kırılgan bir yapıya sahip olur. Kemiklerin dışında periost denilen kemik zarı bulunur. Kemik zarı yeni kemik hücrelerinin oluşumunu, kemiğin enine büyümesini, yenilenmesini ve onarımını sağlar. Kemik dokuda kan damarları ve sinirler de bulunur. Kan damarları kemik dokunun besin ve oksijen ihtiyacını sağlarken atık maddelerin uzaklaştırılmasını sağlar. Ayrıca kemik dokuda kan hücrelerinin üretildiği kırmızı kemik iliği ve sarı kemik iliği bulunur. Kemik doku yapısına göre, sert kemik doku ve süngerimsi kemik doku olmak üzere iki grupta incelenir. Kemiklerin en dış tabakası sert kemik dokudan oluşur. Kalsiyum ve fosfat tuzlarının birikmesinden dolayı sert bir yapıya sahiptir. Uzun kemiklerin gövdesi ile baş kısmındaki süngerimsi kemiğin üzeri, diğer kemik çeşitlerinin ise dış yüzeyi sert kemik dokudan oluşur. Sert kemik doku iç içe sıralanmış dairelerden oluşan lamelli bir yapıya sahiptir. Lamellerin ortasında yer alan ve Havers kanalı adı verilen kanaldan kan damarları ve sinirler geçer. Osteositler besin ve oksijeni havers kanalındaki kan damarlarından alırken, atık maddeleri de yine havers kanalındaki kan damarları ile kana verir. Havers kanallarını birbirine bağlayan yan kanallara ise Volkmann kanalı denir. Uzun kemiklerin başlarında, diğer kemiklerin iç kısımlarında bulunan gözenekli bir yapıda olan kemik dokudur. Bu gözeneklerin içi kan hücrelerinin yapıldığı kırmızı kemik iliğiyle doludur. Sıkı kemiğe göre daha yumuşak olan süngerimsi kemikte sıkı kemikte bulunan kanallar bulunmaz. İnsan iskeletini oluşturan kemikler şekillerine göre uzun, yassı, kısa ve düzensiz olmak üzere dört çeşit kemikten oluşur. a. Uzun kemikler: Uzun kemikler kol ve bacaklarda bulunur. Koldaki pazu, dirsek, ön kol kemiği; bacaktaki uyluk, baldır ve kaval kemiği uzun kemiktir. Uzun kemiklerin iki ucundaki şişkin kısımlara baş, ortada kalan kısma gövde bölümü denir. Uzun kemiklerin baş kısmındaki süngerimsi kemik boşluklarında kırmızı kemik iliği, gövdesindeki kanalda sarı kemik iliği bulunur. Kırmızı kemik iliğinde alyuvar, akyuvar ve kan pulcukları üretilir. Sarı kemik iliğinde ise çok sayıda yağ hücresi bulunur. Bu yüzden sarı renkli görülür. Sarı kemik iliğinde ise akyuvar hücreleri üretilir. Uzun kemiklerin baş kısmı ile gövdesi arasında kemiğin boyuna uzamasını sağlayan ve kıkırdak dokudan oluşan epifiz plak adı verilen büyüme bölgesi bulunur. Epifiz plak ergenlik dönemi tamamlandığında kemikleştiği için ergenlikten sonra kemiklerin boyca uzaması durur. İnsanlarda boy uzamanın sınırlı olmasının nedeni budur. b. Yassı kemikler: Yassı ve kalınlığı az olan kemiklerdir. Kafatası, kürek, kalça, kaburga ve göğüs kemiği yassı kemiklerdir. Bu kemiklerde, kemiği dıştan saran periost, periostun altında sıkı kemik doku, sıkı kemik dokunun altında süngerimsi kemik doku yer alır. Yassı kemiklerde kırmızı kemik iliği bulunurken, sarı kemik iliğini bulunduran ilik kanalı bulunmaz. c. Kısa kemikler: Boy ve genişliği birbirine yaklaşık olarak eşit olan kemiklerdir. El ve ayak bileklerindeki kemikler kısa kemiklere örnektir. Şekil olarak yassı kemiklerden farklı olsa da yapı olarak yassı kemiklere benzer. Dıştan içe doğru periost, sıkı kemik doku ve süngerimsi kemik dokudan oluşur. ç. Düzensiz şekilli kemikler: Vücudun değişik bölgelerinde bulunan, belirli bir şekli olmayan, baskılara karşı dayanıklı, sağlam kemiklerdir. Örneğin omurlar ve bazı yüz kemikleri bu gruba girer. Yapısal olarak kısa ve yassı kemiklere benzer. İnsanda iskelet sistemi tamamen kemikten oluşmaz, kıkırdak olan bölümleri de vardır. Embriyonik dönemde kıkırdak olan iskelet daha sonra kemikleşir ancak eklem ve kaburga uçları gibi bölümlerde kemikleşme olmaz. Bu bölümler hayat boyu kıkırdak olarak kalır. a. Hiyalin Kıkırdak: Diğer kıkırdak çeşitlerine oranla daha fazla hücre içerir. Saydam ve camsı bir görünüme sahiptir. Yapısında kollagen lifler vardır. Bu lifler sayesinde basınca ve bükülmeye dayanıklıdır. Embriyo döneminde iskelet hiyalin kıkırdaktan yapılmıştır. Ergin bireylerin bronşlarında, soluk borusunda, burunda, kemiklerin eklem başlarında ve kaburga uçlarında hiyalin kıkırdak bulunur. b. Elastik Kıkırdak: Yapısında elastik lifler vardır. Bu lifler sayesinde esnek bir yapıya sahiptir. Bükülme özelliği vardır. Kulak kepçesi, kulak yolu, östaki borusu ve epiglotis elastik kıkırdaktan oluşur. c. Fibröz Kıkırdak: Yapısında bol miktarda kollajen lif bulunur. Bu sayede basınca ve çekmeye karşı en dayanıklı kıkırdak çeşitidir. Omurlar arası disklerde, diz kapağında, köprücük kemiği gibi kemiklerin eklem yaptığı yerlerinde bulunur. Kasılıp gevşeme özelliğinde olan kaslar iskeletle beraber vücuda hem destek olur hem de iskeletin hareketini sağlar. Yürümek, koşmak, bisiklete binmek, yüzmek, çiğnemek, yutmak, kalbin kan pompalaması, mide kaslarının kasılıp gevşemesi, gözün sağa-sola yukarı-aşağı hareketi gibi bütün vücut hareketleri kaslara bağlıdır. Vücut ağırlığının yaklaşık yarısını kaslar oluşturur. İskelete bağlı kaslar olduğu için iskelet kası da denir. Çizgili kasların iskelete bağlanmasını sağlayan bağ dokudan oluşmuş özel yapılar vardır. Bu yapılara tendon denir. İskeletle birlikte vücudun hareketini sağlar. Çizgili kasalar vücutta bulunan toplam kas kütlesinin yaklaşık %80' ini oluşturur. Çizgili kaslar el, kol, parmak, bacak, ayak hareketi gibi istemli hareketlerin yapılmasını sağlar. Çalışması somatik sinir sistemi tarafından kontrol edilir. Düz kaslara göre hızlı çalışır, çabuk yorulur. Hücreleri uzun silindirik şekilli ve çok çekirdeklidir. Hücrelerde kasılıp gevşeme özelliğine sahip olan protein yapılı miyofibril adı verilen telcikler vardır. Miyofibrillerin ince olanı aktin, kalın olanı miyozin adını alır. Mikroskopta incelendiğinde aktin ışığı az kırarak açık renkli, miyozin ışığı çok kırarak koyu renkli görünür. Açık ve koyu renkli enine bantlaşmalar şeklinde görüldüğü için çizgili kas denir. Kas hücreleri demir içerdiği için kas doku kırmızı renkte görünür. Mekik şeklinde olan düz kas hücreleri tek çekirdeklidir. Mikroskopta bantlı yapıda görünmedikleri için düz kas olarak adlandırılırlar. Çalışmaları otonom sinir sistemi ile kontrol edildiğinden istemsiz çalışırlar. Düz kasların kasılmaları çizgili kaslara göre yavaş, düzenli ve uzun sürelidir. İsteğimiz dışında çalışan dolaşım, sindirim, solunum, üreme ve boşaltım sistemlerini meydana getiren organların yapılarında düz kaslar yer alır. Kalp kası sadece kalpte bulunur. Tek veya iki tane çekirdeğe sahip hücrelerden oluşur. Kalp kası hücreleri sürekli, hızlı ve ritmik çalıştığı için çok fazla enerjiye ihtiyaç duyar. Bu yüzden çok fazla mitokondriye sahiptir. Mikroskop altında incelendiğinde dallanmış ve bantlı bir yapı gösterir. Bantlı yapıda olduğu için çizgili kasa, istemsiz ve sürekli çalıştığı için düz kasa benzetilir. Bir başka ifadeyle yapı olarak çizgili kasa, çalışma prensibi olarak düz kasa benzetilir. Kalp kası hücreleri istem dışı çalıştığı için otonom sinirler tarafından kontrol edilir. Kemiklerin birbiriyle bağlantı kurduğu yere eklem denir. Eklemler hareket derecelerine göre üçe ayrılır: Bunlar oynar eklem, yarı oynar eklem ve oynamaz eklemdir. a. Oynar Eklem: Kol ve bacaklarda hareketi sağlayan eklemlerdir. Vücudun hareketini sağlayan oynar eklemler; omuz, kalça, diz ve dirsek gibi kemiklerde bulunur. Örneğin, kürek kemiği ile pazu kemiği arasında ya da kalça kemiği ile uyluk kemiği arasında bulunan oynar eklem kolun ya da bacağın hareketini sağlar. b. Yarı Oynar Eklem: Hareketi sınırlı olan eklemlerdir. Boyun ve bel omurlarının arasında yarı oynar eklemler vardır. Omurlar arasında kemiklerin birbirine sürtünerek aşınmasını engelleyen kıkırdak dokudan oluşmuş diskler bulunur. c. Oynamaz Eklem: Oynamaz eklem ile birbirine bağlanan kemikler hareket etmez. Kafatası ve yüz kemikleri ile sağrı ve kuyruk sokumu omurları oynamaz eklemlerle birleşmiştir."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/difuzyon-nedir-basit-ve-kolaylastirilmis-difuzyon/", "text": "Difüzyon nedir? Basit ve Kolaylaştırılmış Difüzyon hakkında bir çok bilgiyi bu yazıda bulabilirsiniz. Öncelikle difüzyonu tanımlayarak başlayalım; Difüzyon yayılma olarak da bilinir. Maddelerin çok yoğun ortamdan az yoğun ortama doğru kendiliğinden yayılmasıdır. Su içine damlatılan mürekkebin yayılması difüzyon örneğidir. Difüzyon iki ortam arasındaki yoğunluk farkından dolayı gerçekleştiğinden ortam yoğunlukları eşitlenene kadar devam eder. Difüzyonda moleküller kinetik enerjileri sayesinde hareket eder. Hareketin hızı molekülün katı, sıvı ve gaz oluşuna göre değişir. Gaz molekülleri katı ve sıvı moleküllere göre daha hızlı difüzyona uğrar. Ortam sıcaklığının artması moleküllerin kinetik enerjisinin dolayısıyla difüzyon hızının artmasını sağlar. Difüzyon, canlı ve cansız ortamlarda gerçekleşebilir. Basit ve kolaylaştırılmış difüzyon olmak üzere iki çeşidi vardır. Basit difüzyonla madde geçişi fosfolipit moleküllerinin arasından olur. Dolayısıyla yağda çözünen moleküller, yağı çözen moleküller ve gazlar basit difüzyon ile taşınır. Bu taşıma yönteminde taşıyıcı protein kullanılmaz. Basit difüzyon madde alışverişinin gerçekleştiği iki ortamın yoğunlukları eşitleninceye kadar devam eder. Çift yönlü gerçekleşebilir. Yani bu taşıma şekliyle hücreye madde alınabildiği gibi hücreden dışarı madde de atılabilir. - küçük moleküller büyük moleküllere göre, (Örneğin, O2 gazı CO2 gazından daha hızlı difüzyona uğrar) - yağda çözünenler suda çözünenlere göre, - nötr atomlar iyonlara göre, - negatif iyonlar pozitif iyonlara göre daha hızlı difüzyona uğrar. Zardan geçebilecek moleküllerin çok yoğun oldukları bölgeden az yoğun oldukları bölgeye taşınmasıdır. Taşıma sırasında ATP harcanmaz. Fakat basit difüzyondan farklı olarak taşıyıcı proteinler ve enzimler kullanılır. Su ve suda çözünen moleküller bu yolla taşınır. Örneğin, glikoz, galaktoz, fruktoz, iyonlar, tuzlar, amino asitler kolaylaştırılmış difüzyon ile taşınabilen maddelerdir. Bu olayda görev alan enzimler taşınacak maddenin taşıyıcı proteine bağlanıp ayrılmasında görevlidir. Bu taşıma şekli her iki taraftaki madde yoğunluğu eşitleninceye kadar devam eder. Kolaylaştırılmış difüzyon olayında görev alan kanal proteinleri vardır. Bu proteinler taşıyıcı proteinler gibi şekil değişikliğine uğramaz. Sürekli açık halde bulunur. Taşıyıcı proteinler ve kanal proteinleri, taşınacak maddeye özeldir. Her molekül her taşıyıcı protein ile taşınamaz. - Molekül büyüklüğü arttıkça basit difüzyon ve kolaylaştırılmış difüzyon hızı azalır. - Sıcaklık arttıkça basit difüzyon hızı artar. Kolaylaştırılmış difüzyon hızı da artar ancak kolaylaştırılmış difüzyon hızı bir süre sonra olumsuz etkilenir. Çünkü bu taşıma şeklinde kullanılan taşıyıcı proteinler ve enzimler artan sıcaklık nedeniyle denatüre olurlar. - Yoğunluk farkı ve difüzyon yüzey alanı arttıkça basit difüzyonla kolaylaştırılmış difüzyon hızı artar."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/dihibrit-caprazlama-nedir/", "text": "İki karakter bakımından heterozigot genotipe sahip bireyler dihibrit olarak adlandırılır. İki karakter bakımından heterozigot olan bireyler arasında yapılan çaprazlamaya dihibrit çaprazlama denir. Dihibrit çaprazlamaya örnek olarak bezelyelerde çiçek rengi ve tohum şekli karakterleri verilebilir. Çiçek rengi karakterine ait mor çiçek aleli M, beyaz çiçek aleli m; tohum şekli karakterinde yuvarlak tohum aleli D, buruşuk tohum aleli d ile gösterilebilir. Homozigot mor çiçekli ve yuvarlak tohumlu bezelye ile homozigot beyaz çiçekli ve buruşuk tohumlu bezelye çaprazlandığında oluşan F dölünün mor çiçekli ve yuvarlak tohumlu olduğu görülmüştür. F dölünün kendileştirilmesiyle oluşan F dölündeki 553 bezelyenin 310'unun mor yuvarlak, 105'inin mor buruşuk, 104'ünün beyaz yuvarlak ve 34'ünün beyaz buruşuk tohumlu olduğu görülmüştür. F 'deki bezelyelerin yaklaşık olarak 9/16'sı (310/553) mor yuvarlak, 3/16'sı (105/553) mor buruşuk, 3/16'sı (104/553) beyaz yuvarlak, 1/16'sı (34/553) beyaz buruşuk tohumludur. Mendel elde ettiği bu sonuçları değerlendirerek dihibrit çaprazlamada fenotip oranının 9:3:3:1 olduğunu belirlemiştir. Mendel F ' deki bu sonuçları değerlendirerek bağımsız açılım ilkesini ortaya koymuştur. Bu ilkeye göre farklı karakterlerin alelleri gametlere birbirlerinden bağımsız dağılırlar. Bu nedenle özelliklerin ortaya çıkardığı fenotipler yeni bireylerde tahmin edilen oranlarda ortaya çıkar. F dölündeki heterozigot bezelyeler mayozla ¼ MD, ¼ Md, ¼ mD, ¼ md şeklinde 4 çeşit gamet oluşturur. Dihibrit çaprazlamada F1 dölünden elde edilen gametler Punnett karesine yerleştirilir. Punnett karesine yerleştirilen gametler çaprazlanarak F2 dölü elde edilir. Dihibrit çaprazlamalarda 4 çeşit fenotip oluşur ve fenotip oranı 9:3:3:1'dir. Monohibrit ve dihibrit çaprazlamanın bütün fenotip ve genotip çeşitliliği olasılığın 2. ilkesi uygulanarak önceden tahmin edilebilir."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/dihibrit-caprazlama/", "text": "İki karakter yönüyle heterozigot olan bireylere dihibrit, böyle iki bireyin çaprazlanmasına da dihibrit çaprazlama denir. Örneğin Mendel, bezelye bitkilerini yetiştirirken hem tohum rengini hem de tohum şeklini incelemiştir. Homozigot sarı düzgün ve homozigot yeşil buruşuk bezelyeler çaprazlanarak F1 dölünde dihibrit bireyler elde edilir . Oluşan F1 kuşağındaki bireyler ise kendi arasında çaprazlanarak F2 kuşağı elde edilir. Daha sonra F2 dölünde oluşan genotip ve fenotip oranları belirlenir. Heterozigot sarı düzgün tohumlu bezelyelerden SD, Sd, sD, sd gametleri oluşur. Her alel çifti, gamet oluşumu sırasında birbirinden bağımsız olarak ayrılır. Kısaca tohum rengi için kalıtsal olarak aktarılan alelin tohum şekli için aktarılan kalıtsal alel üzerinde etkisi yoktur. Bu durum Mendel'in Bağımsız Açılım İlkesi olarak adlandırılır. F1 kuşağındaki dihibrit bireylerin üretebileceği gametler Punnett karesine yerleştirilerek çaprazlama sonucu oluşabilecek F2 kuşağı oranları bulunur. F2 kuşağının genotip ve fenotip oranları aşağıdaki tabloda verilmiştir."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/diyaliz-difuzyonu-nedir/", "text": "İstenilen moleküllerin seçici geçirgen zardan difüzyonuna diyaliz denir. Böbrek hastalarının bağlandığı diyaliz makinesi adını bu taşıma şeklinden alır. Böbrekler, vücut sıvılarının bileşimlerinin dengelenmesinde çok önemli rol oynar. Böbrek yetmezliği olan insanlarda böbrekler işlevlerini tam olarak gerçekleştiremediği için bu insanların vücut sıvılarında su, tuz, üre gibi maddelerin oranları artar. Diyaliz, böbrek yetmezliği olan bu kişilerde vücutta biriken fazla sıvı ve atıkların yarı geçirgen bir zar aracılığıyla temizlenmesini sağlar. Böbrek yetmezliği yaşayan bir insanın kanı yarı geçirgen özelliğe sahip bir serum hortumu yardımıyla diyaliz makinesinden geçirilir. Bu makinenin içinde diyaliz sıvısı bulunur. Kandaki üre gibi atıklar, yarı geçirgen bu hortum sayesinde diyaliz sıvısına geçer ve temizlenip hastanın vücuduna geri verilir."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/dna-ve-rnanin-karsilastirilmasi/", "text": "DNA olarak bildiğimiz ancak tam adının Deoksiribonükleik Asit olan nükleik asit ile RNA olarak bildiğimiz Ribonükleik Asit'in özellikleri bakımından karşılaştırmasını maddeler halinde hazırladık. - Yapısında adenin, guanin, sitozin ve timin organik bazları bulunur. - Kendini eşleyebilir ve onarabilir. - Ökaryot hücrelerde çekirdek, çekirdekçik, mitokondri ve kloroplastlarda; prokaryot hücrelerde ise sitoplazmada bulunur. - A/T, G/C, Pürin/Pirimidin oranları 1'e eşittir. - Yapısında deoksiriboz şekeri vardır. - Yıkılıp yeniden yapılamaz. - Protein sentezine dolaylı olarak katılır. - Yapısında inorganik fosfat grubu bulunur. - Çift ipliklidir - Yapısında adenin, guanin, sitozin ve urasil organik bazları bulunur. - Kendini eşleyemez ve onaramaz. - Ökaryot hücrelerde çekirdek, çekirdekçik, sitoplazma, mitokondri, kloroplast ve ribozomlarda; prokaryot hücrelerde ise sitoplazma ve ribozomlarda bulunur. - Böyle bir oran yoktur. - Yapısında riboz şekeri vardır. - Yıkılıp yeniden yapılabilir. - Protein sentezine doğrudan katılır. - Yapısında inorganik fosfat grubu bulunur. - Tek ipliklidir. DNA ve RNA'nın yani Deoksiribonükleik Asit ve Ribonükleik Asit'in karşılaştırması hakkında bilgilerinizi aşağıdaki yorum formunu kullanarak bizimle paylaşabilirsiniz."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/dnanin-eslesmesi-replikasyon-nedir/", "text": "DNA molekülü, her hücre bölünmesi öncesinde kendisini eşleyerek kalıtsal bilginin yavru hücrelere eşit miktarda aktarılmasını sağlar. DNA molekülünün nasıl eşlendiği DNA'nın keşfinden sonraki birkaç yıl anlaşılamamıştır. DNA eşlenmesinin nasıl gerçekleştiğini ispatlamak için 1958 yılında Matthew Meselson (Methiv Meselsın, 1930- ) ve Franklin Stahl (Franklin Sıtal, 1929- ) tarafından deneyler yapılarak farklı modeller test edilmiştir. Sonuçta DNA'nın her iki ipliğinin de kendisini eşleyerek yeni birer iplik oluşturduğu yarı korunumlu eşlenme modelinin doğruluğu ispatlanmıştır. Meselson ve Stahl, yaptıkları deney öncesinde azotun ağır izotopu olan 15N içeren besin ortamında Escherichia coli bakterilerinin kültürünü hazırladılar ve kültürdeki tüm bakteri DNA'larının ağır azot içeren moleküllerden oluşmasını sağladılar. Daha sonra bu bakterileri normal azot (14N) içeren ortama transfer ettiler. Bu işlemi yapmalarının nedeni; sadece 15N'li DNA'ları içeren bakteriler santrifüj edildiğinde deney tüpünün altında bantlaşma görülmesi, sadece 14N'lü DNA'ları içeren bakteriler santrifüj edildiğinde ise deney tüpü- nün üstünde bantlaşma görülmesidir. Meselson ve Stahl, bu bilgiyi dikkate alarak tüplerdeki bantlaşmaları gözlemlemiş ve bakteri DNA'larının nasıl eşlendiğini açıklamışlardır. Normal azot içeren ortama aldıkları bakterilerin bir nesil çoğalmasını bekleyip (20 dk.) oluşan bakterileri santrifüj ettiklerinde bantlaşmanın tüpün ortasında oluştuğunu gözlemlemişlerdir. Bunun nedenini, birinci bölünme sonucunda meydana gelen bakteri DNA'larının bir ipliğinin 15N, diğer ipliğinin 14N taşıması yani %100 melez olması şeklinde açıklamışlardır. Bakteriler, iki nesil çoğalmaları beklenip (40 dk.) santrifüj edildiklerinde ise oluşan bakteri DNA'larının %50'sinin melez (14N15N) olduğu, %50'sinin normal azot (14N14N) içerdiği, bu nedenle de hem ortada hem üstte bantlaşma olduğu gözlemlenmiştir (Şekil 1.15). Peki, replikasyon olayı nasıl gerçekleşmektedir? DNA replikasyonunda 12'den fazla enzim ve protein görev almaktadır. Bir DNA molekülünün eşlenmesi, replikasyon orijini adı verilen özel bölgelerde başlar. Prokaryotlarda DNA çembersel olduğu için bir noktadan başlayan replikasyon, iki yönde devam ederek DNA tamamen kopyalanıncaya kadar sürer (Şekil 1.16). Ökaryotların DNA'ları ise prokaryotlardakinin aksine doğrusaldır ve çok daha uzundur. Ökaryot DNA'larında replikasyon sırasında yüzlerce replikasyon orijini oluşur. Böylece DNA eşlenmesi daha kısa sürede tamamlanır (Şekil 1.17). DNA eşlenmesi sırasında helikaz adı verilen enzim, çift sarmalın replikasyon orijinleri bölgelerine gelerek iki kolu tersine büküp açar. Arkasından DNA polimeraz enzimi, ayrılmış olan her DNA ipliğinin karşısına uygun yeni nükleotitleri sıralayarak kalıp DNA ipliklerine uygun birer DNA ipliği daha oluşmasını sağlar (Şekil 1.18). DNA'nın eşlenmesi sırasında önemli bir durum daha vardır. Sentezlenen yeni iplikler farklı şekillerde uzar. DNA polimeraz enzimi, uzayan bir ipliğin sadece 3 ucundaki nükleotidin karşısına yeni nükleotit ekleyebilir. DNA'nın yapısı konusunda anlatıldığı gibi DNA'nın iplikleri birbirine zıt yönde uzanır yani bir ipliğin 3 ucu, diğerinin 5 ucuna karşılık gelir. Bu durumda 3 5 yönünde uzanan kalıp ipliğin karşısına gelecek olan yeni iplik, 5 ucundan 3 ucuna doğru kesintisiz olarak sentezlenir. Diğer kalıp DNA ipliği ise 5 3 yönünde uzanır. Bu nedenle karşısındaki ipliğin kesintisiz bir şekilde sentezlenmesi mümkün olmaz. Replikasyon çatalı açıldıkça yeni iplik, 5 ucundan 3 ucuna doğru uzanan parçalar halinde sentezlenir. Oluşan parçaların bir süre sonra özel enzimlerle birbirine bağ- lanmasıyla kesintisiz bir iplik oluşur. Bu durumda yeni sentezlenen ipliklerden biri, ileriye doğru kesintisiz bir şekilde sentezlenirken diğeri parçalar halinde geriye doğru sentezlenmiş olur. Bu parçalara kendilerini keşfeden Japon bilim insanı Reiji Okazaki (Reici Okazaki, 1930-1975) anısına Okazaki parçaları adı verilmiştir (Şekil 1.18)."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/dnanin-kendini-eslemesi-replikasyon/", "text": "Canlının bütün kalıtsal özellikleri DNA' sında bulunur. Hücre bölünmesi öncesinde DNA kendini eşleyerek kopyasını oluşturur. Böylece bölünme sonrası oluşan hücrelere kalıtım materyali eşit olarak aktarılır. DNA'nın kendini eşleyerek kopyasını oluşturmasına replikasyon denir. DNA molekülü kendini yarı korunumlu olarak eşler. Yarı korunumlu eşlemede DNA'nın iki zincirli sarmalı açılarak her bir zincir kalıp görevi görür. Kalıp olarak kullanılan DNA zincirleri kendilerine yeni bir DNA ipliği oluşturur. Yarı korunumlu eşleme tamamlandığında oluşan DNA moleküllerindeki ipliklerden biri eski, diğeri yeni zincirdir. 1958 yılında Matthew Meselson ve Franklin Stahl yaptıkları deneyler sonucunda DNA' nın kendini yarı korunumlu eşlediğini ispat ettiler. Bu deneylerde E.coli bakterilerini ağır azot (15N) atomu içeren bir besin ortamında çoğaltarak E. coli kültürünü hazırladılar. Böylece kültürdeki tüm bakterilerin DNA' larının ağır azot içermesini sağladılar. Bakterileri santrifüj ettiklerinde bantlaşmanın tüpün altında oluştuğunu gözlemlediler. Daha sonra bu bakterileri normal azot (14N) içeren ortama koyarak 20 dk. beklediler. Böylece burada bir nesil çoğalmalarını sağladılar. Bakterileri santrifüj ettiklerinde bantlaşmanın tüpün ortasında oluştuğunu gözlemlediler çünkü bakteri DNA' larının bir ipliği ağır azot (15N), diğer ipliği normal azot (14N) içermekteydi yani tüpteki DNA moleküllerinin tamamı melezdi. Daha sonra bu bakterileri aynı ortamda 20 dk. daha bekleterek iki nesil çoğalmalarını sağladılar. Bakterileri santrifüj ettiklerinde hem ortada hem üstte bantlaşma oluştuğunu gözlemlediler. Bunun nedeni ise oluşan bakteri DNA' larının % 50'sinin normal azot (14N14N) içermesi, % 50'sinin melez (14N15N) olmasıydı. Matthew Meselson ve Franklin Stahl bu sonuçlardan yola çıkarak, DNA' nın kendini eşlerken ipliklerinden birini koruduğunu, korunan ipliğin karşısına ortamdaki maddeleri kullanarak yeni iplik oluşturduğu çıkarımına vardılar. Helikaz enzimi: DNA'nın kendini eşlemesi için çift sarmal zincirlerin açılması gerekir. Helikaz enzimi, replikasyon başlamadan önce DNA sarmalındaki azotlu organik bazlar arasındaki zayıf hidrojen bağlarını kopararak sarmal zincirleri birbirinden ayırır. DNA sarmalını oluşturan zincirlerin birbirinden ayrılmış bu haline replikasyon çatalı denir. Ayrılan zincirler replikasyon sırasında kalıp zincir görevi görür. DNA polimeraz enzimi: Replikasyon sırasında açılan DNA ipliklerinin karşısına uygun nükleotitleri getirerek yeni ipliklerin sentezlenmesini sağlar. Böylece iki tane çift zincirli DNA molekülü sentezlenmiş olur. DNA polimeraz enzimi, replikasyon dışında DNA ipliğinde meydana gelen hataların onarılmasını da sağlar. DNA ligaz enzimi: Replikasyon sırasında oluşturulan DNA parçacıklarını fosfodiester bağıyla birleştirerek tam bir zincir oluşumasını sağlar. DNA'nın replikasyonu genel olarak ökaryot ve prokaryot hücrelerde benzer şekilde gerçekleşir. Prokaryotların DNA'sı halkasal olduğu için replikasyon, replikasyon orijini adı verilen özel bölgeden başlar, iki yönde devam ederek tek noktada sonlanır. Sonuçta birbirinin aynısı olan iki halkasal DNA elde edilir. Ökaryot hücrelerde DNA doğrusaldır ve fazla sayıda replikasyon orijini bulundurur. Ökaryotlarda replikasyon orijinine helikaz enzimi bağlanarak DNA'nın sarmal yapısı açılır. Daha sonra açılan DNA iplikleri kalıp olarak kullanılarak karşılarına DNA polimeraz enzimi ile yeni iplikler sentezlenir."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/dogal-kaynaklarin-surdurulebilirligi/", "text": "İnsanların hayatını devam ettirebilmesi için ihtiyaç duyduğu, doğada kendiliğinden oluşmuş, oluşum aşamalarında insan aklının ve tekniğinin herhangi bir etkisi bulunmayan bütün kaynaklara doğal kaynaklar denir. Doğal kaynaklar; yer altı kaynakları , ormanlar ve orman ürünleri, av hayvanları, yabani hayvanlar, su ve su ürünleri, hava, rüzgar, güneş, tarım toprakları, meralar, fosil yakıtlar , doğal turistik kaynaklar gibi canlı ve cansız unsurlardır. Doğal kaynakların bazıları fizyolojik birer ihtiyaçtır. Bazıları insanlar tarafından kullanılıp işlenerek hayati ve ekonomik değeri olan ürünlere dönüşür. Örneğin doğal kaynak olan toprak işlenerek çeşitli tarım ürünleri elde edilir. Doğal kaynakların kullanımı sınırsız ve sürekli değildir. Hava ve su gibi doğal kaynakların sürekli bir döngü ile yenilendiği bilinmektedir. Her ne kadar hava ve su yenilenebilir kaynaklardan olup tükenmese bile kirletilen doğal kaynaklardandır. Kirletildiği durumda da canlılara olan faydası sınırlanmaktadır. Çevre kirliliğinin artması, içilebilir su kaynaklarını ve buradan elde edilen su ürünlerini yok etmektedir. Doğal kaynakların bir kısmı ; kömür, petrol, doğal gaz yenilenemeyen kaynaklardandır. Bu maddelerin oluşumu milyonlarca yıl öncesinde jeolojik devirde gerçekleşmiştir. Tekrar oluşmaları için milyonlarca yıl geçmesi ve dünya şartlarının o zamanki gibi olması gerekmektedir. Doğal kaynaklar kullanılırken ekosistemin dengesini bozmayacak ve kendi kendini yenilemesine izin verecek şekilde hareket edilmesi gerekmektedir. Doğal kaynakların sürdürülebilirliği, doğal kaynakların bugününü ve geleceğini içine alan önemli bir kavramdır. Sürdürülebilirliğin amacı, dünyanın mevcut kaynaklarının korunmasını ve gelecek nesillere aktarılmasını sağlamaktır. Dünya nüfusunun hızla artması, doğal kaynakların çok hızlı bir biçimde tüketilmesine neden olmaktadır. Bu nedenle dünya genelinde ve ülkemizde doğal kaynakları korumak amacıyla bazı önlemler alınmaktadır. Bu önlemler doğal kaynakların korunması, geliştirilmesi, yenilenebilir enerji kaynaklarına daha fazla yer verilmesi ve geri dönüşüm gibi konuları içermektedir. Örneğin erozyon ve erozyonla mücadele etme doğal kaynakların korunması ve geliştirilmesinde önemli bir yer tutmaktadır. Bu amaçla Orman ve Su İşleri Bakanlığı erozyonla mücadele etme konusunda önlemler almaktadır. Çölleşme ve erozyonla mücadele için potansiyel ağaçlandırma sahaları belirleyerek bunları bitki örtüsü ile kaplama çalışmaları yapmaktadır. Ayrıca kurulacak baraj gölleri altında kalan özellikli bitkilerin korunması, taşınması ve çoğaltılması ile ilgili çalışmalar, heyelan ve sel tehlikesi olan bölgelerde rehabilitasyon amacıyla önlemler almaktadır. Aynı Bakanlığın bünyesinde bulunan farklı birimler; yabani hayatın korunması ve avlanma, milli parkların korunması, endemik bitkilerin korunması ve yetiştirilip çoğaltılması gibi birçok konuda projeler geliştirip başarılı uygulamalar yapmaktadır. Örneğin tabiatta bulunan yaralı, hasta, yardıma muhtaç yabani hayvanları tedavi ve rehabilite etmek amacıyla farklı bölgelerde yabani hayvan kurtarma ve rehabilitasyon merkezleri kurulmaktadır. Bu merkezlerde şahin, leylek, karabatak, kaya kartalı, pelikan, puhu kuşu, ayı, yılan, kertenkele, deniz kaplumbağası, sincap, yaban keçisi, karaca ve tilki gibi çok sayıda yabani hayvan tedavi edilerek tabii yaşamlarına bırakılmaktadır. Bu merkezlerin sayısının artırılması amacıyla çalışmalar hızlı bir şekilde yürütülmektedir. Ülkemizde gerçekleştirilen doğal kaynakların sürdürülebilirliği ile ilgili önemli projelerden biri Bal Ormanları projesidir. Bu projeyle ilk bakışta arıcılığın desteklenmesi ve geliştirilmesi hedeflenmiş gibi anlaşılabilir. Arıcılığın yaygınlaştırılması ve geliştirilmesi; aynı zamanda biyolojik çeşitliliğin korunması, gelecek nesillere aktarılması, sürdürülebilir gıda güvenliği ve erozyonun önlenmesi demektir. Bal ormanı oluşturmak için uygun alanlar tespit edilerek bu alana uygun bitki türleri seçilip dikimleri yapılmaktadır. Bölge halkı da arıcılık konusunda teşvik edilmektedir. Bu proje ile hem bal üretimi ve ihracatı artırılmakta hem de çok sayıda arazi, bitki örtüsü ile kaplanarak erozyonla mücadele gerçekleştirilmektedir. Doğal kaynaklardan olan su ürünlerinin sürdürülebilirliği konusunda ülkemizde son yıllarda önemli çalışmalar yapılmaktadır. Bunlardan biri, su ürünleri avcılığının sürdürülebilirliğini sağlamak amacıyla yapılan düzenlemedir. Bu düzenlemeye göre yumurtlama döneminde olan balıkların yuvalarının bozulmamasına ve küçük balıkların büyüyüp gelişmesine fırsat vermek amacıyla belli dönemlerde balık avı yapılmaktadır. Av yasağı da denilen bu uygulama sayesinde belli yıllarda denizlerde yok olacak derecede azalan hamsi balığının sayıca artışı tekrar sağlanmıştır. Ayrıca diğer av hayvanları için de uygun yasalar ve düzenlemeler getirilmiştir. Çünkü av hayvanlarının kontrolsüz avlanması nesillerinin tükenmesine yol açmaktadır. Yenilenebilir enerji kaynaklarından olan rüzgar enerjisi konusunda Türkiye, son yıllarda önemli adımlar atmıştır. Marmara Bölgesi ve Ege kıyıları bu bakımdan yüksek bir potansiyele sahiptir. Dev rüzgar türbinleri sayesinde rüzgar enerjisi doğrudan elektrik enerjisine çevrilebilmektedir. Son yıllarda Türkiye'de gerçekleştirilen diğer bir başarılı uygulama da Sürdürülebilir Yeşil Binalar uygulamasıdır. Bu uygulamayla Yeşil Binalar ile çevre dostu yerleşim alanları oluşturulması amaçlanmaktadır. Türkiye bu konuda dünyada ilk on ülke arasında yer almaktadır. Sürdürülebilirliğin diğer önemli kısmı olan geri dönüşüm konusunda da Türkiye'de başarılı projeler hayata geçirilmiştir. Geri dönüşümün amacı; ham madde ve enerji tüketimini azaltmak, çöp ve atık malzeme miktarını azaltarak çevre kirliliğini önlemeye çalışmaktır. Kağıt, plastik, cam vb. atıklar geri dönüştürülerek doğal kaynakların sürdürülebilirliği hedeflenmektedir. Organik atıkların hem geri dönüştürülmesi hem de bu atıkların yenilenebilir enerji kaynağı olarak kullanılması hedeflenerek ülkemizin farklı bölgelerinde Biyogaz üretim tesisleri kurulmuştur. Biyogaz üretimi ile fosil yakıtların sürdürülebilirliği hedeflenmektedir. Gelecek nesillere temiz bir çevre ve yaşanabilir sağlıklı bir dünya emanet etmek isteniyorsa doğal kaynakların israf edilmeden kullanılması gerekir. Bu konuda bilinçli tüketici olmak gerekliliği unutulmamalıdır. Ayrıca doğal kaynakların bilinçli bir şekilde kullanılması hem insani hem de milli bir görevdir."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/dogum-sonrasi-depresyonun-belirtileri-nelerdir/", "text": "- İştah kaybı veya aşırı yeme isteği - Uykusuzluk veya aşırı uyuma - Günlük aktivitelerden zevk almama - Sürekli hüzünlü veya endişeli hissetme - Kendine değersiz veya umutsuz hissetme - Aşırı stres veya panik atakları yaşama - Bebeğe ilgisizlik veya aşırı endişe duyma - Aşırı yorgunluk ve enerjisizlik - Odaklanma veya karar verme zorluğu - Kendine veya bebeğine zarar verme düşünceleri veya girişimleri DSPD belirtileri, genellikle doğumdan sonraki ilk birkaç hafta içinde ortaya çıkar, ancak bazı durumlarda aylar sonra bile görülebilir. DSPD, erken teşhis ve tedavi ile iyileştirilebilir. Eğer DSPD belirtilerinden herhangi birini fark ederseniz, bir sağlık uzmanına danışmanız önemlidir."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/dolasim-sistemi-dolasim-sistemimiz/", "text": "Canlının yaşamsal faaliyetlerini sürdürebilmesi için besin ve oksijenin hücrelere, hücrelerde oluşan karbon dioksit ve diğer metabolizma artıklarının da boşaltım organlarına taşınması gerekir. Bu taşıma olayı dolaşım sistemi ile sağlanır. Dolaşım sistemi, madde taşınmasından başka hormonların taşınması, vücut ısısının düzenlenmesi ve bağışıklığın sağlanmasında da görevlidir. Dolaşım sistemi; maddelerin taşınmasını sağlayan kan, kanın tüm hücrelere ulaşmasını sağlayan damarlar ve damarlardaki kanın akışı için gerekli itici gücü bir pompa gibi sağlayan kalpten oluşur. Kalp tüm vücuda kan pompalayan, kastan yapılmış bir organdır. Göğüs kafesi içinde sağ ve sol akciğer arasında yer alır. Geniş kısmı yukarıya, dar kısmı sol akciğere dönük olarak yerleşmiştir. Kalp dört odacıktan oluşan bir organdır. Üstteki iki odacık kulakçık , alttaki iki odacık karıncık adını alır. Kalbin sağ tarafındaki odacıklar sağ kulakçık ve sağ karıncık, sol tarafındaki odacıklar sol kulakçık ve sol karıncık adını alır. Bu odacıklarda kanın akışı kulakçıklardan karıncıklara doğrudur. Kulakçık ve karıncıklar arasında, kanın tek yönde akmasını sağlayan ve kulakçıklara geri kaçışını önleyen kapakçıklar vardır. Sağ kulakçık ile sağ karıncık arasında üç parçalı kapakçık, sol kulakçık ile sol karıncık arasında iki parçalı kapakçık bulunur. Kalbin sol karıncığından çıkan aort ve sağ karıncığından çıkan akciğer atardamarlarında da yarım ay şeklinde tek yönlü açılan yarımay kapakçıkları vardır. Bu kapakçıklar kalpten pompalanan kanın kalbe geri dönmesini engeller. Kalbe giren damarlara toplardamar, kalpten çıkan damarlara atardamar denir. Kulakçıklar toplardamarlarla, karıncıklar atardamarla bağlantılıdır. Sol kulakçığa akciğerden gelen ve oksijence zengin kan taşıyan akciğer toplardamarı, sağ kulakçığa tüm vücuttan gelen ve karbondioksitçe zengin kan taşıyan alt ve üst ana toplardamarlar bağlanır. Sol karıncıktan aort atardamarı çıkar ve tüm vücuda oksijence zengin kanı taşır. Sağ karıncıktan ise akciğer atardamarı çıkar ve akciğerlere oksijence fakir kanı taşır. Kalp dıştan içe doğru perikart, miyokart ve endokart adı verilen üç tabakadan oluşur. Perikart en dışta bulunan, bağ doku yapılı, çift katlı zardan oluşan tabakadır. Bu zarların arasında bulunan sıvı sürtünmeyi azaltarak kalbin kolay çalışmasını sağlar. Miyokart, ortada bulunan tabakadır ve kalp kasından oluşur. Karıncıklardaki miyokart kulakçıklardakine göre daha kalındır. Tüm vücuda kan sol karıcıktan pompalandığı için sol karıncıktaki miyokart, sağ karıncığa göre daha kalındır. Endokart ise en içteki tabakadır. Kaygan yapıda olması kanın akışını kolaylaştırır. Kalbin sağ tarafındaki odacıklarda vücuttan gelen oksijence fakir kan, sol tarafındaki odacıklarda ise akciğerden gelen oksijence zengin kan bulunur. Kan dolaşımı kalple akciğerler ve kalple tüm vücut arasında olur. Kalple akciğerler arasında olan dolaşım küçük kan dolaşımı, kalple tüm vücut arasında olan dolaşım büyük kan dolaşımı olarak adlandırılır. Kalpteki oksijence fakir kan akciğer atardamarı ile sağ karıncıktan çıkıp akciğerlere giderek oksijence zenginleştikten sonra akciğer toplardamarıyla sol kulakçığa döner. Kalbin sol kulakçığına akciğer toplardamarıyla gelen oksijence zengin kan, sol karıncığa geçerek aortla sol karıncıktan çıkıp tüm vücudu dolaşır. Tüm vücudu dolaşarak oksijence fakirleşen kan, alt ve üst ana toplardamarlarla kalbin sağ kulakçığına döner. Kalp sinir sisteminden herhangi bir uyarı gelmeden yapısı gereği kendi kendine uyarı oluşturarak atmaya başlar. Embriyo döneminin 4. haftasından itibaren atmaya başlayan kalp yaşam boyu hiç durmadan atmaya devam eder. Kalbin çalışmasının kontrolü her ne kadar kendi yapısındaki özelleşmiş dokularla sağlansa da bazı faktörler kalbin ritmik kasılması üzerinde etkilidir. Örneğin adrenalin ve tiroksin hormonları ile kahvede bulunan kafein ve çayda bulunan tein gibi uyarıcı maddeler kalbin çalışmasını hızlandırır. Vagus siniri ile asetilkolin hormonu ise hızlanan kalp ritmini yavaşlatır. Kalbin ritmik kasılma ve gevşemesinin atardamarlarda hissedilmesine nabız denir. Kalbin kasılıp gevşemesi sırasında kanın atardamar duvarına yaptığı basınca tansiyon denir. Tansiyon, büyük ve küçük tansiyon olarak iki çeşittir. Büyük tansiyon karıncıkların kasılması sırasında kanın atardamar duvarına yaptığı basınçtır. Küçük tansiyon karıncıkların gevşemesi sırasında kanın atar damar duvarına yaptığı basınçtır. Sağlıklı bir yetişkinde dinlenme halinde büyük tansiyon 120 mm Hg, küçük tansiyon ise 80 mm Hg'dir. Kalpten pompalanan kan damarlar ile tüm vücuda taşınırken vücuttaki kan da yine damarlar ile kalbe taşınır. Kan dolaşım sisteminde atardamar, toplardamar ve kılcal damar olmak üzere üç çeşit damar bulunur. Atardamarlar kanı kalpten alarak doku kılcallarına iletir. Bu damarlar dıştan içe doğru lifli bağ doku, elastik lifler içeren düz kaslar ve epitel dokudan oluşan endotel tabakası olmak üzere üç tabakadan oluşur. Endotelin kaygan bir yapıda olması kan akışı sırasında oluşabilecek sürtünmeyi en aza indirir. Atardamarlar kalpten çıkan damarlar olduğu için kan basıncı ve kanın akış hızı yüksektir. Bu basınca dayanabilmek için bol miktarda elastik lif taşırlar. Bu lifler aynı zamanda damara kazandırdığı esneklik sayesinde kanın damar içinde ilerlemesini sağlar. Atardamarlar oksijence zengin kan taşırken sadece akciğer atardamarı oksijence fakir kan taşır. Bu damarlarda kanın hareketi karıncıkların kasılmasıyla oluşan basınç, atardamardaki düz kasların kasılması, arkadan gelen kanın öndekini itmesi ve yer çekimi gibi olayların etkisi ile gerçekleşir. Kanı, doku ve organlardan kalbe getiren damarlardır. Toplardamarlar atardamarlarda olduğu gibi bağ doku, düz kas ve endotel olmak üzere üç tabakadan meydana gelmesine rağmen bazı farklar vardır. Bu farklar; biri dış tabakadaki bağ dokunun liflerinin az olması, orta tabakada yer alan kas dokunun ince olması ve elastik lifler bulunmamasıdır. Toplardamarlarda kan basıncı düşüktür. Bu damarların çeperleri atardamarlara göre daha ince, çapları daha büyüktür. Bu nedenle daha çok kan bulundurur. Kanın akış hızı atardamarlara göre daha yavaştır. Vücudun üst bölgelerindeki kanın kalbe akışında yer çekimi rol oynar. Vücudun alt bölgelerindeki kanı kalbe getiren toplardamarlarda ise tek yöne açılan ve kanın yer çekimine bağlı olarak geriye akışını önleyen kapakçıklar etkilidir. Ayrıca damarların etrafındaki iskelet kaslarının kasılması, soluk alma sırasında göğüs boşluğunun artan hacmi, kulakçıkların gevşemesi ile oluşan emme basıncı toplardamarlardaki kanın hareketinde etkilidir. Kılcal damarlar atardamar ile toplardamar arasında bulunur. İnce çeperlidir ve endotel adı verilen tek sıralı yassı epitel doku hücrelerinden oluşur. Düz kas ve bağ doku içermez. Kılcal damarlar tüm vücudu bir ağ gibi sararak geniş Görsel 4.14. Kılcal damar ağı bir yüzey oluşturur. Böylece kan ile doku sıvısı arasında madde alışverişini kolaylıkla yapar. Kan basıncını; kalbin atış gücündeki artış, kan miktarındaki artış ve kan damarlarının büzülmesi artırır. Aort, kalpten çıkan ve kanı tüm vücuda götüren damar olduğu için kan basıncı en yüksek bu damardadır. Kılcal damarlarla doku hücreleri arasında madde alışverişini etkileyen iki farklı basınç vardır. Bunlar kan basıncı ve kandaki proteinlerden kaynaklanan ozmotik basınç 'dır. Kan basıncı kalbin kanı pompalamasıyla oluşan basınçtır ve atardamar ucundan toplardamar ucuna doğru azalır. Ozmotik basınç ise kan plazmasında bulunan çeşitli proteinlerden kaynaklanan basınçtır. Bu moleküller kılcal damardan çıkamadığı için damar içindeki ozmotik basınç değişmez. Kılcallarda, atardamar ucundan toplardamar ucuna gidildikçe kan basıncı azalırken ozmotik basınç değişmez. Kan basıncının ozmotik basınçtan büyük olduğu yerlerde kılcallardan doku sıvısına, ozmotik basıncın kan basıncından büyük olduğu yerlerde ise doku sıvısından kılcallara madde geçişi olur. Böylece kanın içindeki besin ve oksijen doku hücrelerine, hücrelerdeki atık maddelerde kana geçer. Kan, vücudu bir ağ gibi saran damarlar içinde dolaşır. Kanın görevleri genel olarak taşıma, düzenleme, savunma ve korumadır. Taşıma görevi: Akciğerlerden aldığı oksijeni ve sindirim sonucu oluşan besin monomerlerini hücrelere, hücrelerden aldığı metabolik atıkları böbreklere, karbondioksiti ise akciğerlere taşır. Ayrıca salgı bezleri tarafından üretilen hormonları da hedef hücrelerine taşır. Düzenleme görevi: Vücudun su, asit, baz dengesinin düzenlenmesinde ve vücut sıcaklığının sabit tutulmasında görev alır. Savunma ve koruma görevi: Kan, vücuda giren zararlı maddeleri etkisiz hale getirir. Bu durum kanda bulunan akyuvarlar ve antikorlar ile sağlanır. Ayrıca yaralanma durumunda pıhtılaşarak hem kanamayı durdurur hem de yara açıklığından mikropların girmesini engeller. Kan doku, kan hücreleri ve plazmadan oluşur. Kan hücreleri; oksijen taşıyan alyuvarlar , savunmada görev alan akyuvarlar ve pıhtılaşmada görev alan kan pulcuklarından meydana gelir. Aktif hareket edemeyen kan akışıyla bir yerden başka bir yere taşınan hücrelerdir. 1 mm3 kanda yaklaşık 4-5 milyon alyuvar vardır. Yapılarında kana kırmızı rengini veren hemoglobin bulunur. Hemoglobin, oksijen ve karbon dioksidin taşınmasında görev alır. Alyuvar sayısı cinsiyete, yaşa ve deniz seviyesinden yüksekliğe göre değişir. 1 mm3 kanda erkeklerde 5 milyon, kadınlarda ise 4 milyon kadar alyuvar bulunur. Deniz seviyesinden yükseklere çıkıldıkça atmosferdeki oksijen miktarı azaldığı için alyuvar sayısı artar. Gebeliğin 3-5. aylar arasında karaciğer ve dalakta üretilen alyuvarlar, gebeliğin 5. ayından itibaren yaşamın sonuna kadar kırmızı kemik iliğinde üretilir. Alyuvarlar ilk oluştuklarında çekirdekleri ve organelleri bulunur. Olgunlaştıklarında bu yapılarını kaybettikleri için bölünemez ve kendilerini yenileyemez. Ömürleri ortalama 120 gündür. Ömürlerini tamamlayan alyuvarlar karaciğer ve dalakta parçalanır. 1 mm3 kanda yaklaşık 8 bin-10 bin arasında bulunan akyuvarlar, renksiz kan hücreleridir. Alyuvarlardan farklı olarak bu hücrelerin çekirdekleri ve organelleri vardır. Vücutta enfeksiyon olduğunda akyuvar sayısı artar. Sayısı artan akyuvarlar enfeksiyona neden olan yabancı maddeleri etkisiz hale getirir. Ayrıca akyuvarlar hasar görmüş doku parçalarını da yok eder. Akyuvarların ömürleri genelde 4 saat ile 4 gün arasında değişir. Akyuvarlar kemik iliğinde üretilir. Üretim yeri olan kemik iliğinde olgunlaşanlarına B lenfosit, timüs bezinde olgunlaşanlarına T lenfosit denir. T lenfositleri antijene doğrudan saldırarak vücudu savunur. B lenfositleri ise salgıladıkları maddelerle bakteri ve virüsleri etkisiz hale getirir. 1 mm3 kanda 150 ila 400 bin kadar kan pulcuğu bulunur. Renksiz ve çekirdeksiz olup kemik iliğindeki büyük hücrelerden kopan parçalardan oluşur. Kan pulcukları kanın pıhtılaşmasında görevli özel bir protein üretir. Böylece yaralanma durumunda pıhtılaşmaya yardımcı olarak kanın damardan dışarı akmasını engeller. Ömürleri yaklaşık 7-10 gündür. Ömrünü tamamlayan kan pulcukları karaciğer ve dalakta parçalanır. Kan plazmasının yaklaşık %90' ı sudur. Bununla birlikte plazma proteinleri , besin maddeleri, metabolik artıklar, solunum gazları, hormonlar gibi çeşitli maddeler bulunur. İnsanlarda kan nakillerinde dikkate alınan A, B, AB ve O olmak üzere dört farklı kan grubu vardır. Bu farklı kan grupları alyuvarların zarında bulunan antijen çeşidi ve alyuvarların plazmasında bulunan antikor çeşidi ile belirlenir. Tabloda da görüldüğü gibi A kan grubuna sahip bir kişinin alyuvarlarının zarında A antijeni, plazmasında anti-B antikoru vardır. B kan grubuna sahip kişinin alyuvarlarında B antijeni, plazmasında anti-A antikoru vardır. AB kan grubundaki kişinin alyuvarlarının zarında A ve B antijenleri varken plazmasında antikor bulunmaz. 0 kan grubundaki kişinin alyuvar zarında antijen bulunmazken, plazmasında anti-A ve anti-B antikorları vardır. Kan nakillerinde A antijeni ile anti-A, B antijeni ile anti-B bir araya gelmemelidir çünkü bu durumda alyuvarlar birbirine yapışır, kümelenir ve çökelme meydana gelir. Örneğin A kan grubuna sahip bir kişinin kanı, B kan grubuna sahip bir kişiye verildiğinde B kan grubundaki anti-A antikorları, A kan grubundan gelen A antijenlerine tutunarak alyuvarların kümelenmesine ve çökelmesine neden olur. Bu durumda damarlar tıkanır ve ölüme kadar giden bir süreç gerçekleşebilir. Kan gruplarının belirlenmesinde etkili olan diğer bir durum Rh faktörüdür. Alyuvarlarda Rh antijeni taşıyan kana Rh , taşımayan kana Rh adı verilir. Kanda Rh antijeni için bir antikor yoktur. Rh kana sahip birine Rh kan verildiğinde hazır Rh antikoru olmadığından önemli bir çökelme gerçekleşmez fakat Rh antikorları oluşur. Bu kişiye ikinci kez Rh kan verilirse ilk nakil sırasında oluşturulan antikorlar alyuvarları çökeltir. Kan nakillerinde en uygunu her grubun kendi kan grubundan kan almasıdır. Böylece çökelme olmayacaktır. Aksi durumda kanda çökelmeler meydana gelerek ölüme kadar giden sonuçlar ortaya çıkabilir. Kan, yapay olarak üretilemeyen ve kaynağı canlı vücudu olan bir sıvıdır. Kan bağışı, kan bekleyen insanların hayatlarının kurtarılmasını sağlayan önemli bir davranıştır. Bu nedenle 50 kg'ın üzerinde 18-65 yaş arasında bulunan, hemoglobin değeri normal olan ve önemli bir sağlık sorunu olmayan kişiler kan bağışında bulunmalıdır. Kan bağışı, aynı zamanda kan veren kişilerin de kan üretiminden sorumlu olan hücrelerinin uyarılarak yenilenmesini sağlar. Kan nakillerinde kanda bulunan bazı virüs ve bakteriler, alıcı kişinin doku ve organlarında hastalıklara neden olabilir. Bu nedenle kan nakillerinde test edilmiş kan kullanılır. Kan dolaşımı ile dokulara gelen maddeler kılcal damarlardan doku sıvısına geçerek hücrelere, hücrelerden de kılcal damarlara geçerek kan dolaşımına geri katılır fakat doku sıvısına geçen küçük proteinler, akyuvarlar ve bazı maddeler kılcal kan damarlarına geri dönemez ve doku sıvısında kalır. Doku sıvısında kalan bu maddelerin kan dolaşımına katılması lenf sistemi ile olur. Lenf sistemi; lenf sıvısı, lenf damarları ve lenf düğümünden oluşur. Bazı akyuvar çeşitlerini üreterek vücudun bağışıklığına katkı sağlamak ve yağların sindirimi sonucu oluşan yağ asidi ve gliserolün kan dolaşımına karışmasını sağlamak da lenf dolaşımının görevlerindendir. Lenf dolaşımı, kan dolaşımına göre oldukça yavaştır. Lenf sıvısı, kandan farklı olarak alyuvar bulundurmaz. Bu yüzden renksizdir. Lenf damarları ise kan dolaşımından farklı olarak atardamar içermez. Sadece kılcal ve toplardamarlardan oluşur. Lenf kılcal damarlarının doku sıvısında olan ucu açık diğer ucu kapalıdır. Ayrıca lenf toplardamarlarında lenf sıvısının geriye akmasını önleyen kapakçıklar vardır. Böylece lenf sıvısı lenf sisteminde tek yönlü dolaşım sağlayarak kalbe ulaşır. Lenf kılcalları doku sıvısından topladıkları lenf sıvısını lenf toplardamarlarına iletir. Lenf toplardamarları da kan dolaşımına bağlanarak lenf sıvısının kana karışmasını sağlar. Atardamar olmadığı için lenf sıvısı toplardamarlarla kalbe doğru gider. Lenf sıvısı kana karışırken iki yol izler. Bağırsaklardan emilen yağlı besinler ve vücudun alt kısmından toplanan lenf sıvısı, göğüs kanalıyla sol köprücük altı toplardamarına geçerek kana karışır. Vücudun diğer kısımlarından toplanan lenf sıvısı ise boyun bölgesi büyük lenf damarı ile sağ köprücük altı toplardamarına geçerek kana karışır. Kana karışan lenf üst ana toplardamara geçerek kalbin sağ kulakçığına iletilir. Lenf damarlarının birleştiği yerlerde lenf düğümleri bulunur. En önemli lenf düğümleri dalak ve bademciklerdir. Lenf düğümleri bağışıklık hücreleri olan lenfositleri üretir. Lenfositler de bakteri ve yabancı maddelerin dolaşım sistemine girmesini engelleyerek vücut savunmasında görev alır. Vücut bir enfeksiyonla savaşırken, Lenfositler hızla çoğaldıklarından, lenf düğümleri şişer ve hassas hale gelir. Doktorun hastanın boynundaki, koltuk altındaki ve kasıklarındaki lenf düğümlerinde şişme olup olmadığını kontrol etmesinin nedeni budur. Lenf damarlarının tıkanması ya da damarlarda bulunan kapakçıkların yapısının bozulması sonucunda, lenf sıvısının kan dolaşımına katılımı tam olarak gerçekleşemez ve doku arası boşluklarda sıvı birikir. Bu duruma ödem denir. Ayrıca kılcal damarlardaki kan basıncının artması, kılcal damarların geçirgenliğinin artması, dokulardaki sodyum miktarında oluşan değişiklikler de ödeme neden olabilir."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/duyu-organlarimiz/", "text": "Canlılar, iç ve dış çevrelerindeki değişiklikleri algılayıp bunlara uyum sağlayabildikleri sürece yaşamlarını devam ettirebilir. Çevrelerindeki değişiklikleri duyu organlarıyla algılarlar. İnsanda deri, dil, burun, göz ve kulak olmak üzere beş duyu organı vardır. Bu duyu organları sırasıyla dokunma, tat alma, koklama, görme ve işitme duyularının algılanmasını sağlar. Duyu organlarında çeşitli uyarıları almak için özelleşmiş hücreler vardır. Bu hücrelere reseptör denir. Tabloda da görüldüğü gibi her duyu organının reseptörü belirli bir uyaranı alacak biçimde özelleşmiştir. a. Sert Tabaka: Gözün en dış tabakasıdır. Bu tabakaya gözün beyazı da denir. Gözü sarar ve iç tabakaları korur. Bağ doku yapısında olan sert tabaka öne doğru saydamlaşarak korneayı oluşturur. Kornea göze gelen ışığı kırarak ışığın göz merceğine ulaşmasını sağlar. b. Damar Tabaka: Sert tabakanın altında yer alır. Gözü besleyen kan damarları bakımından zengindir. İçerdiği pigmentlerden dolayı koyu renkte görünür. Pigmentler göze gelen ışığın çoğunu emerek göz içinde oluşabilecek ışık yansımasını engeller. Böylece görüntünün net olması sağlanır. Damar tabaka gözün ön kısmında farklılaşarak göze rengini veren irisi oluşturur. İrisin tam ortasında bulunan açıklık göz bebeği adını alır. Göz bebeği fazla ışıkta daralıp, az ışıkta genişleyerek göze giren ışık miktarını ayarlar. Göz bebeğinin genişleyip daralmasını irisi tutan kaslar sağlar. Bu kaslar otonom sinir sistemi tarafından kontrol edildiği için istemsiz çalışır. İrisin arkasında göz merceği yer alır. Mercek, göze gelen ışınları ikinci kez kırarak ağ tabaka üzerinde sarı benek adı verilen bir noktada toplar. Uzağa ve yakına bakıldığında net görmeyi sağlamak için göz merceğinin kalınlığının ayarlanması gerekir. Bunun için kirpikli cisim adı verilen yapı kasılıp genişleyerek merceğin kalınlığını ayarlar. Buna göz uyumu denir. Saydam tabaka ile göz merceği arasında kalan boşluk ön oda, mercek ile iris arasında kalan boşluk arka oda adını alır. Bu odaların içi özel bir sıvı ile doludur. Bu sıvı hem gözün canlılığını hem de şeklinin korunmasını sağlar. Mercek ile retina arasında kalan kısım gözün en büyük boşluğunu oluşturur. Bu kısım da camsı sıvı adı verilen jelimsi bir sıvıyla doludur. Bu sıvı göz küresinde iç basınç meydana getirerek gözün şeklinin sabit kalmasını sağlar. c. Ağ tabaka : Göz küresinin en iç kısmında bulunan tabakadır. Bu tabakada ışığı algılayan fotoreseptörler ve ağ şeklinde dağılmış sinir hücreleri bulunur. Göz merceğinde kırılan ışık fotoreseptörlerin en yoğun olarak bulunduğu yer olan sarı benek üzerine düşerek burada cismin ters görüntüsünü oluşturur. Sarı benekteki reseptörlerin uyarılmasıyla oluşan impuls buradaki görme sinirlerine iletilir. Görme sinirleri bu impulsu beynin görme merkezine götürür. Görme merkezinde değerlendirildikten sonra görüntü net, düz ve renkli hale getirilir. Göze yardımcı yapılar kaşlar, göz kapakları, kirpikler, gözyaşı bezleri ve göz kaslarıdır. Kaşlar ve kirpikler gözü yoğun ışınlarından korurken göz kapakları ile birlikte yabancı maddelerin göze kaçmasını da engeller. Gözyaşı bezleri ürettikleri gözyaşı ile hem gözü nemli tutar hem de gözyaşında bulunan bazı enzimler ile göze ulaşan mikropları yok eder. Ağlama durumunda gözyaşı bezlerinde üretilen gözyaşı salgısı gözden dışarı taşar. Göz kasları gözün sağa-sola, yukarı-aşağı hareket etmesini sağlar. Bu kasların düzgün çalışmaması durumunda çift görme ya da şaşılık gibi sorunlar ortaya çıkar. a. Dış Kulak: Kulak kepçesi ve kulak yolundan oluşur. Kulak yolunun sonunda kulak zarı bulunur. Kulak zarı, orta kulak ile dış kulağı birbirinden ayırır. Kıkırdaklı bir yapı olan kulak kepçesi çevreden gelen ses dalgalarını toplar, kulak yolu ise bu ses dalgalarını kulak zarına iletir. Kulak zarı gelen ses dalgaları ile titreşir ve bu titreşimleri orta kulağa iletir. Kulak yolunda yapışkan bir madde salgılayan bezler vardır. Bu salgı kulağa giren toz gibi maddeleri tutarak kulak kirini oluşturur. Aynı zamanda kulak zarını nemlendirerek esnekliğini artırır. b. Orta kulak: Dış kulak ile iç kulak arasında yer alır. Kulak zarı ile dış kulaktan, oval pencere ile iç kulaktan ayrılır. Orta kulakta bulunan, çekiç, örs ve üzengi adı verilen kemikler ses dalgalarının kulak zarında oluşturduğu titreşimleri oval pencereye iletir. Orta kulak östaki borusu adı verilen bir kanal ile yutağa açılır. Östaki borusunun yutağa uzanan ucu normalde kapalıdır ancak esneme, yutma, aksırma gibi durumlarda açılarak orta kulak boşluğundaki hava basıncı ile dış ortamdaki hava basıncının dengelenmesini sağlar. Böylece kulak zarının zarar görmesini önler. c. İç Kulak: İşitme ve dengenin sağlanması iç kulakta gerçekleşir. İç kulağı oluşturan yapılar; dalız, salyangoz, yarım daire kanalları, kesecik ve tulumcuktur. Dalız ve salyangoz işitme olayından, yarım daire kanalları, kesecik ve tulumcuk denge olayından sorumludur. Dalız; orta kulaktan sonra gelen iç kulağın ilk bölümüdür. Oval pencereden gelen ses dalgalarını salyangoza iletir. Salyangoz; içi sıvı dolu kanallardan oluşan bir yapıdır. Görüntü olarak salyangoza benzediği için bu adı alır. Salyangoz kanallarından birinde korti organı adı verilen bir yapı vardır. Korti organındaki mekanoreseptör adı verilen reseptörler, gelen ses dalgalarını impulsa dönüştürerek işitme sinirlerine aktarır. İşitme sinirleri de bu impulsları beynin işitme merkezine götürerek sesin duyulmasını sağlar. Yarım daire kanallarında bulunan denge reseptörleri ve endolenf sıvısı, dönme hareketi sonucu oluşan vücudun konum değişikliğini algılar. Kesecik ve tulumcuk yerçekimine karşı yapılan konum değişikliğini algılar. Kesecikte ve tulumcukta denge reseptörleri ve otolit adı verilen denge taşları vardır. Vücudun konumu değiştiğinde bu taşlar hareket eder ve duyu reseptörlerine basınç yapar. Basınç değişikliği bu hücrelerde impuls başlatır. İmpuls denge sinirleriyle beyne ulaşır. Böylece vücudun yerçekimine karşı yapılan konum değişikliği algılanır. Deri, dokunma duyusu organıdır. Basınç, sıcaklık, sertlik, yumuşaklık, yüzeylerin pürüzlü veya düzgün oluşu gibi özellikleri algılar. Aynı zamanda vücudun dış yüzeyini örterek koruyucu bir tabaka oluşturur. Derinin yapısını iki temel doku oluşturur: epitel doku ve temel bağ dokudur. Epitel doku, vücudun dışını sarar, vücut boşluklarının ve organların içini kaplar, kan damarı ve sinir bulundurmaz. Epitel doku hücreleri arasında boşluklar yok denecek kadar azdır. Sindirim ve solunum organları ile damarların iç yüzeyi epitel doku hücrelerinden oluşur. Kübik, silindirik ya da yassı şekilleri olan epitel doku hücreleri bulunduğu yere göre örtü, emilim, salgı yapma ve duyuları algılama gibi farklı görevleri üstlenir. Temel bağ doku, deriyi oluşturan dokulardan biridir. Vücutta geniş bir alana yayılır. Temel bağ doku diğer doku ve organların arasını doldurur, doku ve organlara desteklik sağlar. Bulundurduğu kan damarları sayesinde organların beslenmesinde ve vücudun savunmasında rol oynar. Deri üst deri ve alt deri olmak üzere iki bölümden oluşur. a. Üst deri, örtü epitelinden oluşur. Burada kan damarları ve sinirler yoktur. Bu yüzden buradaki hücrelerin beslenmesi bağ dokudan difüzyonla olur. Üst derinin üst kısmı ölü, alt kısmı canlı hücrelerden oluşur. Korun tabakası deriyi mikroorganizmalara, vurmaya, çarpmaya karşı korur. Bu bölümdeki ölü hücreler saç ve tırnak gibi yapıları oluşturur. Malpighi tabakasında ise deriye rengini veren melanin pigmentini sentezleyen hücreler vardır. b. Alt deride kan damarları, sinirler, kıl kökleri, elastik ve kollajen lifler, düz kaslar, ter ve yağ bezleri bulunur. Aynı zamanda sıcak, soğuk, ağrı gibi duyuları alan duyu reseptörleri de alt deride yer alır. İnsanda solunum organı olan burun, koku alma organı olarak da görev yapar. Burun, geniş bir boşluğa sahiptir. Koku, bu boşluğun en üst bölgesinde yer alan küçük bir alanda algılanır. Bu alana sarı bölge adı verilir. Sarı bölgede duyu hücreleri bulunur. Bu hücreler beyindeki koku soğancığı ile bağlantılıdır. Sarı bölgede mukus bulunur. Koku mukus tabakası içinde çözünür ve duyu hücrelerini uyarır. Duyu hücreleri uyarıldığında oluşan impulslar koku soğancığında bulunan koku sinirleri tarafından beyne taşınır ve koku algılanır. Uzun süre aynı koku alınırsa duyu hücreleri yorulur ve koku hissedilmez. Dil; konuşma, beslenme ve yutmaya yardımcı olmanın yanında tat almayı da sağlayan duyu organıdır. Dili örten epitel dokuda tadı alan ve papilla adı verilen küçük çıkıntılar vardır. Papillalarda tat duyusunu algılayan duyu hücrelerinin bulunduğu tat tomurcukları bulunur. Tat tomurcukları, tükürük sıvısında çözünen maddeleri algılar ve duyu sinirlerini uyarır. Duyu sinirleri bu impulsları beyne iletir ve tat algılanır. Dilde bulunan tat tomurcukları tatlı, tuzlu, ekşi ve acı olmak üzere dört temel tadı algılar. Dilin ön ucu tatlıyı, ön-yan kısımları tuzluyu, arka-yan kısımları ekşiyi, arka ucu ise acıyı algılamaya karşı daha duyarlıdır."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/ek-gidaya-geciste-nelere-dikkat-edilmeli/", "text": "1. Bebeğiniz hazır olana kadar bekleyin: Bebeğinizin hazır olduğunu gösteren bazı işaretler arasında başını dik tutabilme, çiğneme ve yutma reflekslerinin gelişmesi ve yeterli kilo alması yer alır. 2. Yeni gıdaları tek tek tanıtın: Bebeğinize yeni gıdaları tek tek tanıtmak, alerjik reaksiyonları belirlemek ve bebeğinizin hangi gıdalara daha iyi tolerans gösterdiğini anlamak için önemlidir. 3. Gıdaları yavaşça sunun: Bebeğinizi yavaşça ve sabırla beslemek, yutmakta zorlanmasını ve boğulma riskini azaltır. 4. Tekrar denemeden önce birkaç gün bekleyin: Bebeğinizin yeni bir gıdaya karşı alerjisi olup olmadığını görmek için, her yeni gıda tanıtımından sonra birkaç gün bekleyin ve belirtileri gözlemleyin. 5. C vitamini kaynaklarına dikkat edin: Bebeğinizin demir emilimini artırmak için, ek gıda olarak verilen gıdaların içinde C vitamini kaynaklarına da yer verin. 6. Bebeğinizin besin ihtiyaçlarına uygun gıdalar seçin: Bebeklerin enerji ve besin öğelerine ihtiyaçları vardır. Bu nedenle, sağlıklı bir diyet için çeşitli gıdalar seçmek gereklidir. 7. Tuz ve şeker kullanımını sınırlayın: Bebeğinizin tuz ve şeker alımını sınırlamak, sağlıklı bir diyet oluşturmanıza yardımcı olur. Ek gıdaya geçiş süreci zaman alabilir ve bazen zorlu olabilir. Sabırlı olmak, bebeğinizin ihtiyaçlarına uygun gıdalar seçmek ve onları yavaşça tanıtmak, bu geçiş dönemini daha kolay hale getirecektir."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/eklem-bacaklilar-ve-eklem-bacaklilarin-ozellikleri/", "text": "Omurgasızların en büyük grubudur. Eklem bacaklılar olarak adlandırılan canlı grubu kabuklular, örümcekler, çok ayaklılar ve böcekleri içine alır. Çoğunluğu böcek olmak üzere yaklaşık bir milyon eklem bacaklı canlı türü tanımlanmıştır. Kara hayatına en iyi uyum yapmış omurgasızlardır. Vücutları bölmeli, hareket organları eklemlidir. Protein ve kitinden oluşmuş dış iskeletleri vardır. Eklem bacaklılar otçul, etçil ya da hepçil olabilir. Beslenmelerine bağlı olarak ağız yapıları farklılık gösterir. Örneğin kanla beslenen sivrisinekte emici özelliğe sahip ağız yapısı gelişmiştir. Akreplerde ise ağız yapısı kerpeten şeklindedir. Solunumları ise çoğunda trakelerle, örümceklerde kitapsı akciğerler, suda yaşayanlarda solungaçlarla gerçekleşir. Vücutta oluşan atık maddeleri uzaklaştırmak için özelleşmiş boşaltım organları vardır. Gelişmiş bir sinir sistemi bulunur. Duyu organları, özellikle gözleri, iyi gelişmiştir. Sinir sistemleriyle eş güdümlü çalışan gelişmiş kaslarıyla hareket eder. Bazılarında kanatlar gelişmiştir ve uçabilirler. Eşeyli ürerler ve genellikle yumurta bırakarak çoğalırlar. Yumurtadan çıkan organizmalar gelişim dönemlerinde başkalaşım geçirir. Kabuklular: Kabukları serttir. Çoğu tatlı suda ve denizde, bir kısmı ise karaların nemli bölgelerinde yaşar. Solungaç solunumu yaparlar. Bu gruba örnek olarak istakoz, yengeç, karides, kerevit, su piresi verilebilir. Besin ve ekonomik değerleri nedeniyle özel olarak üretilen türleri bulunur. Örümcekler, akrepler, keneler: Hemen hepsi karada yaşayan hayvanlardır. Dört çift bacak taşımasıyla görünüş olarak diğer eklem bacaklılardan ayırt edilir. Baş ile göğüs bölgesi birbiriyle kaynaşmış durumdadır. Su kenesi, örümcek, kene, akarlar ve akrep bu grubun örneklerindendir. Çok ayaklılar: Vücutları uzun ve bölmelidir. Her bölmede ayak bulunur. Çıyanlarda her bölmede bir çift, kırkayakta ise iki çift ayak vardır. Bazı türleri zehirlidir. Böcekler: Tüm canlılar içinde tür bakımından en geniş gruba sahiptir. Çoğu türleri karada yaşar. Üç çift bacağa sahiptir, genellikle iki çift kanatları vardır. Böcekler, ipek, kozmetik, mum, ziynet eşyası, ilaç vb. yapımında kullanılır. Bitkilerin tozlaşmasında, biyolojik savaşta, yabani ot mücadelesinde ve canlı yem üretiminde böceklerden yararlanılır. Canlı yem; akvaryum balıkları, birçok kuş türü, su kaplumbağaları, bukalemun, kurbağa, semender gibi evde beslediğimiz hayvanlar ve olta balıkçılığında kullanılan ideal besindir. Canlı yemin nasıl üretildiğini öğrenebilmek için Canlı yem üretimi etkinliğini yapınız."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/ekoloji-degerlendirme-sorulari-1/", "text": "A) Akarsular, göllere göre daha fazla canlı çeşitliliğine sahiptir. B) Göller, akarsulara göre daha derindir. C) Göller, akarsulara göre daha durgundur. D) Akarsuların sıcaklığı, göllerinkinden fazladır."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/ekoloji-degerlendirme-sorulari/", "text": "A) Enerji akışı canlı varlıklar arasında, döngüler ise cansız varlıklar arasında devam eder. B) Enerji akışı, madde döngülerinin tersine tek yönlü gelişir. C) Bakteriler, döngülerde önemli görevler gerçekleştirseler de enerji akışında çalışmaz. D) Enerji akışı, ekosistemlerde hayati önem taşırken aynı durum döngüler için geçerli değildir."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/ekolojik-ayak-izi-nedir/", "text": "İnsanın ekosistemdeki rolünü gösterecek önemli bir kriter ekolojik ayak izidir. Bir kişi ya da topluluk için kullanılan kaynakların üretilmesi ve oluşan atığın giderilmesi için gereken coğrafi alana ekolojik ayak izi denir. Bu alana altyapı ile atık karbondioksitin (CO2) emilimini sağlayacak bitki örtüsü için gerekli alanlar da dahildir. Bir coğrafi bölgenin yenilenebilir doğal kaynakları üretme gücüne biyolojik kapasite denir. Bir yerin biyolojik kapasitesi ekolojik ayak izine göre yüksek ise o bölgenin ekolojik olarak kendini yenileme kapasitesi de yüksektir. Türkiye'de ve birçok ülkede ekolojik ayak izi, biyolojik kapasiteyi aşmış durumdadır. Bu durum ülkeleri dünyanın diğer bölgelerindeki tatlı su kaynaklarına, ormanlarına ve tarım alanlarına bağımlı hale getirmektedir. 2007 yılında küresel ölçekteki tüketimin ekolojik ayak izinin kişi başına 2,7 kha olduğu belirlenmiştir. Aynı yıl toplam biyolojik kapasite kişi başına 1,8 kha olarak hesaplanmıştır. Ekolojik ayak izi ile biyolojik kapasite arasındaki fark, kişi başına 0,9 kha'lık ekolojik açığa işaret eder. Bu açık, insanın verdiği zararın, doğa tarafından karşılanamadığının bir göstergesidir. Kişi başına düşen ekolojik ayak izi sabit olsa bile nüfus artışı kaynaklı olarak azalan biyolojik kapasite, toplamda artan ekolojik ayak izini karşılayamaz hale gelmektedir. Az gelişmiş ülkelerin ekolojik ayak izi küçük, gelişmiş ülkelerin ekolojik ayak izi büyüktür. Doğal Hayatı Koruma Vakfı 'nın 2012 yılına ait raporuna göre Türkiye'nin ekolojik ayak izi aşağıdaki grafikte verilmiştir. Bir kişi ya da bir topluluk tarafından tüketilen ürünlerin üretimi için kullanılan yenilenebilir doğal kaynaklara tüketimin ekolojik ayak izi denir. Tüketimin ekolojik ayak izi, biyolojik kapasiteyi aşıyorsa doğal kaynakların bir süre sonra yetersiz kalacağı anlamına gelir. Bir ülke ya da bir coğrafi bölgede sağlanan biyolojik kapasitenin kullanımına üretimin ekolojik ayak izi denir. Bir yerdeki üretimin ekolojik ayak izinin biyolojik kapasiteyi aşması, oradaki doğal kaynakların sürdürülebilir olmayan biçimde kullanılması demektir."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/ekosistem-ekolojisi-ve-calisma-alanlari/", "text": "Belirli bir bölgede yaşayan farklı canlı türleri, hem birbirleriyle hem de kendilerini kuşatan çevre ile çok yoğun bir etkileşim halindedir. Bu etkileşim neticesinde ortaya çıkan enerji akışı sayesinde o bölgede belirli bir biyolojik yapı oluşur. Bu biyolojik yapı içinde bulunan ve birbirleriyle sürekli etkileşim halinde olan canlı türleri ile bunların cansız çevrelerinin oluşturduğu yapıya ekolojik sistem veya ekosistem denir. Yeryüzünde farklı boyutlara sahip olan birçok ekosisteme rastlamak mümkündür. Örneğin Sapanca Gölü, Manyas Gölü, Ayder Yaylası, Ege Denizi, hatta insan eliyle inşa edilmiş baraj gölleri birer ekosistemdir. Bu örneklerden anlaşıldığı gibi yeryüzündeki ekosistemlerin boyutları veya kapladıkları alanın büyüklüğü birbirinden farklı olabilir. Bu nedenle büyük ekosistemlere makro ekosistem, orta büyüklükte olanlara mezo ekosistem, küçük olanlara da mikro ekosistem adı verilir. Ayrıca ekosistemler karasal ekosistemler ve sucul ekosistemler olarak iki grupta incelenir. Çöl, çayır ve tropikal yağmur ormanları karasal ekosistemlere örnek oluşturur. Sucul ekosistemler tatlı su ve tuzlu su ekosistemlerinden oluşur. Göl, akarsu, bataklık, yer altı suları, barajlar, göletler, dere, çay ve nehirler tatlı su; denizler ve okyanuslar tuzlu su ekosistemleridir. Bunun dışında denizlerin kıyılara yakın kısımlarında da bazı özel ekosistemler bulunabilir. Mercan resifleri, nehir ağızları, longozlar ve lagünler buna örnek olarak verilebilir. Ekosistemler, çok çeşitlilik göstermelerine rağmen aynı bileşenlerden meydana gelir ve benzer fonksiyonlara sahiptir. Ekosistemlerde o bölgenin ortam koşullarına ve özelliklerine uyum sağlamış farklı canlı türleri yaşar. Örneğin Tuz Gölü çevresinde sadece yüksek tuz konsantrasyonuna dayanıklı olan bitki türleri yayılış gösterirken Sapanca Gölü çevresinde daha fazla bitki türleri yaşayabilir. Çöl ekosistemlerinde ise yüksek sıcaklık ve kuraklığa dayanıklı olan bitki ve hayvan türleri yaşar. Ekosistemlerin işleyişinin bilimsel olarak ele alınıp incelenmesi gerekir. Canlıların birbirleriyle ve yaşadığı çevreyle olan ilişkilerini inceleyen bilim dalına ekoloji denir. Ekoloji; organizma ve organizmalar arası ilişkileri, bu ilişkiler ağının karşılıklı etkileşimlerini araştırır."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/ekosistemde-madde-ve-enerji-akisi/", "text": "Bir ekosistemin görevi, kendi içindeki canlı çeşitliliğini devam ettirmek ve çeşitliliği sağlayan türlerin nesillerini sürdürmesine zemin hazırlamaktır. Bunun sağlanması için bir ekosistemdeki en önemli kavramlar, enerji akışı ve madde döngüsüdür. Cisimlerin iş yapabilme gücüne enerji adı verilir. Bir canlının ya da cansız bir maddenin bir noktadan başka bir noktaya hareket etmesi, canlıların ve cansız maddelerin fiziksel ve kimyasal olarak değişime uğraması birer iş olup mutlaka enerji gerektirir. Bu durumda ortamdaki suyun buharlaşması, bitkilerin topraktan mineralleri alması, hücrelerde çeşitli organik maddelerin sentezlenmesi gibi olayların herbiri enerji gerektiren işlerdir. Ekosistemlerin varlıklarını sürdürebilmek için kullandığı enerjinin temel kaynağı, güneş enerjisidir. Bir ekosistemdeki bitkiler, güneş enerjisini fotosentez olayı ile kimyasal enerjiye dönüştürerek bu enerjiyi organik bileşiklerin yapısında depolar. Bu enerjinin bir kısmı kendi metabolik işlevlerini yerine getirmek için bitkiler tarafından kullanılırken diğer bir kısmı da bu bitkileri besin olarak tüketen otçulların yapısına girerek kullanılır. Otçul canlılar bu enerjinin bir bölümünü kendi hayatsal faaliyetleri için kullanır. Ancak bir kısmı, otçulları besin olarak tüketen etçillere geçer. Bu şekilde güneşten başlayarak sırasıyla üreticiler, otçullar en sonunda etçillere doğru sürekli bir enerji akışı gerçekleşir ve enerji akışı ekosistemlerde tek yönlüdür. Güneş Canlılar öldüğünde çürür ve ayrıştırıcı faaliyetler sonucunda tekrar ortamın yapısına katılır, bu olaya madde döngüsü adı verilir. Madde döngüsü, bir ekosistemin dengeli bir şekilde varlığını sürdürmesi için oldukça önemlidir. Çünkü bu maddeler, canlılar tarafından ortamdan sürekli alınmasına rağmen tekrar ortama geri dönmezse ekosistemin cansız ortamı fakirleşir. Ekosistemin canlı ve cansız ortamındaki bu madde ve enerji akışı ile canlılar arasındaki beslenme ilişkileri ekosistemin dinamik yapısını oluşturur. Güneş enerjisinin besinlerin yapısındaki kimyasal bağ enerjisine dönüşerek üreticilerden tüketicilere doğru aktarılmasına besin zinciri denir. Besin zincirleri incelendiğinde hangi canlının hangi canlıyla beslendiği ve enerjisini hangi canlıya aktardığı görülebilir. Karasal ve sucul ortamlarda farklı canlı gruplarından oluşan besin zincirleri bulunur. Enerjinin aktarımı aşamasında besin zincirinde potansiyel enerjinin bir kısmı ortama ısı olarak verilir. Bu nedenle besin zinciri ne kadar kısa olursa elde edilen enerji de o oranda fazla olur. Komüniteler içinde yer alan herhangi bir türden canlı, aynı anda birden fazla beslenme düzeyinde yer alabilir. Besin zincirinde otçul bir hayvan hem etçil hem de etçil-otçul beslenen canlılar tarafından besin olarak kullanılabilir. Aynı zamanda etçil-otçul bir canlının besini, sadece etçil bir canlı olabileceği gibi üretici canlı da olabilir. Besin zincirleri birbirinden kesin sınırlarla ayrılmış dizilimler değildir, tersine birbiriyle değişik derecelerde bağlantı halindedir. Besin zincirlerinin bu şekilde birbirleriyle bağlantılı olması sonucunda besin ağı ortaya çıkar. Karasal ve sucul ortamlardaki besin ağları birbirinden farklıdır. Tıpkı besin zincirinde olduğu gibi besin ağında da hangi canlının hangi canlıyı tüketerek beslendiği rahatlıkla gözlenebilir. Bununla beraber besin ağı ve kapsadığı besin zincirleri ekosistemdeki madde ve enerji akışının yönünü belirler. Yeryüzünde bulunan canlılar, beslenme durumlarına göre bir piramit üzerine yerleştirildiğinde piramidin taban kısmında üreticilerin bulunduğu görülür. Üretici canlı ile doğrudan beslenen otçullar bir üst tabakada, etçiller daha üst tabakada yer alır. Yeryüzünde bulunan mevcut canlıların piramitte bu şekilde gösterilmesi, madde ve enerji ilişkilerinin bağlantılarını inceleme açısından önemlidir. Besin piramidinin her basamağında ayrıştırıcı canlılar yer alır. Piramitte canlıların oluşturduğu beslenme basamaklarına trofik düzey denir. Genelde canlıların her enerji dönüşümünde %90 oranında enerji kaybı olmakta ve enerjinin ancak %10'u bir sonraki beslenme düzeyine aktarılmaktadır. Besin piramidinin her bir basamağında yer alan toplam canlı ağırlığına biyokütle denir. Besin piramidinin tabanında yer alan üreticiler , toplam ağırlığı en fazla olan canlılardır. Piramidin tabanından yukarı doğru çıkıldıkça her basamaktaki canlıların biyokütlesi azalır. Aynı zamanda piramidin tabanından yukarı doğru her basamakta birey sayısı azalır fakat kural olarak canlıların vücut büyüklükleri artar. Aktarılan enerji azalırken canlı vücutlarında zehirli madde birikimi artar."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/ekosistemde-meydana-gelen-degisikliklerin-sonuclari/", "text": "Ekosistemlerin sürekliliği, canlı ve cansız ögeler arasındaki ilişkiye bağlıdır. Bunlardan birinde meydana gelebilecek bozulma ya da yok olma, diğer ekosistem ögelerini de etkileyecektir. Doğa, binlerce yıldır bir düzen içerisinde yaşamını sürdürse de birtakım değişiklikler bu düzeni etkiler. Bu değişikliklerin bazıları, bizzat insan eliyle gerçekleşirken bazıları da doğal olaylar sonucu gerçekleşir. Doğal afetler, ekosistemde önemli değişikliklere sebep olur. Örneğin yanardağ patlamaları, yeryüzü şekillerini değiştirebildiği gibi birçok doğal çevreyi de yok edebilir. Denizlere ulaşan lavlar, denizdeki canlı yaşamını olumsuz etkilerken atmosferde oluşan kirlilik de farklı kıtaları etkileyebilir. Buna örnek olarak İtalya'da bulunan Etna Yanardağı'ndaki patlamalar ve bunun ekolojik sonuçları verilebilir. Depremler, dünyada ve ükemizde çok sayıda insanın hayatını kaybetmesine sebep olan doğal afetlerdendir. Japonya, enerji üretiminin büyük kısmını nükleer enerji santralleri aracılığı ile gerçekleştirmektedir. Japonya depremi ve bu depremin arkasından gerçekleşen tsunaminin etkisiyle nükleer enerji santrallerinde radyasyon sızıntısı meydana gelmiştir. Sızan radyasyonun çevreye yayılması ve denize karışması, boyutları oldukça büyük bir çevre kirliliğine neden olmuştur. Bu zararlı etki, bulunduğu bölgeyi ve dünyayı tehlike altında bırakmıştır. Hem deprem hem tsunami nedeniyle oluşan zararlı etkilerin yok edilmeye çalışılması için daha çok kaynak kullanımına gidilmesi çevre kirliliğini tetiklemiştir. Büyük boyutlarda yıkımlara sebep olan doğa olaylarından biri de sel felaketidir. Sel felaketleri, bir yandan yerleşim alanlarını yaşanmaz hale getirirken diğer yandan tarımsal faaliyetleri olumsuz etkiler. Sellerin yanı sıra şiddetli fırtınaların da çevreye verdiği zararlar büyüktür. Örneğin Amerika'da gerçekleşen fırtına ve kasırgalar onlarca insanın hayatını kaybetmesine ve birçok çevresel felakete sebep olmaktadır. Son 50 yılda insan nüfusunun hızla artması ve buna bağlı olarak gelişen teknoloji, çevreye zarar vermektedir. Bu durum ekosistemlerin doğal yapısını bozmaktadır. Toprak erozyonu, bitki örtüsünün ve ormanların tahrip edilmesi, su kaynaklarının azalması ekosistemin doğal dengesini bozan diğer faktörlerdir. Bunların sonucunda ekosistemlerde çok sayıda canlı türü yok olma tehlikesiyle karşı karşıya gelmiştir. Nesli tükenebilecek türler arasında ne yazık ki insan da bulunmaktadır. Fakat insan türü; zekasını, ekosistemin kendisine sunduğu imkanları ve teknolojiyi olumlu yönde kullanırsa kendisinin aynı zamanda diğer canlıların neslinin tükenmesini engelleme konusunda başarıya ulaşabilir."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/ekosistemin-canli-bilesenleri-biyotik-faktorler/", "text": "Bir ekosistem, yerküre kadar büyük veya akvaryum kadar küçük olabilir. Fakat her ekosistem belirli bileşenlerden oluşur. Bunların bir bölümü cansız diğer bir bölümü de canlı bileşenlerdir. Bir ekosistemin dengeli bir şekilde varlığını sürdürebilmesi için gerekli olan canlı bileşenler; üreticiler, tüketiciler ve ayrıştırıcılardır. Üreticiler : İnorganik maddeleri, organik maddelere dönüştürerek kendi besinlerini üreten canlılara üreticiler denir. Siyanobakteriler, fitoplanktonlar, algler ve bitkiler üretici canlı gruplarıdır. Üreticiler, besin maddelerini üretme ve atmosferdeki oksijen ile karbondioksit dengesini koruma bakımından oldukça önemlidir. Ayrıca bitkiler, toprağın üst kısmını tutarak erozyonu önlemede de etkilidir. Tüketiciler : Besinlerini dışarıdan hazır olarak alan canlılara tüketici denir. Bazı bakteriler, protistlerin birçoğu, mantarlar ve hayvanlar tüketicidir. Ayrıştırıcılar: Canlıların atık organik moleküllerini ve ölü kalıntılarını hücre dışına salgıladıkları enzimler sayesinde inorganik moleküllere parçalayan organizmalara ayrıştırıcılar denir. Bazı bakteriler ve bazı mantarlar ayrıştırıcıdır. Bu canlılar, organik maddeleri inorganik hale getirerek yeniden üreticilerin kullanımına sunar ve böylece ekosistemde madde döngüsüne katkıda bulunurlar."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/ekosistemin-cansiz-bilesenleri-abiyotik-faktorler/", "text": "Bir ekosistem, yerküre kadar büyük veya akvaryum kadar küçük olabilir. Fakat her ekosistem belirli bileşenlerden oluşur. Bunların bir bölümü cansız diğer bir bölümü de canlı bileşenlerdir. Bir ekosistemin varlığını dengeli bir şekilde sürdürmesi ve fonksiyonlarını yerine getirmesi için önemli olan cansız bileşenler ışık, sıcaklık, iklim, su, toprak, mineraller ve ortamın pH değeridir. Işık: Güneş, yeryüzünde enerjinin asıl kaynağıdır. Güneş ışığının yaklaşık %50'si yeryüzüne ulaşırken diğer kısmı atmosferde absorblanır ya da atmosferden yansıtılır. Işık, her canlı üzerinde farklı şekilde etki gösterir. Bu etki; ışığın tipine, yoğunluğuna ve ortamın ışıklanma süresine göre değişir. Güneşten kaynaklanan çok farklı ışık tipleri vardır. Bunlardan biri çıplak gözle bakıldığında farklı renklerde ayırt edilebilen görünür ışıklardır. Görünür ışıklar; mor, mavi, yeşil, sarı, turuncu, kırmızıdır ve diğer ışık tipleri ile karşılaştırıldığında canlılardaki metabolik olaylar üzerinde en fazla düzenleyici etkiye sahiptir. Örneğin bitkilerde fotosentez, mor-mavi ve kırmızı ışık altında maksimum hıza ulaşır. Mavi ışık, bitkilerde stomaların açılıp kapanması ve ışığa yönelme olayları üzerinde etkilidir. Güneşten kaynaklanan diğer bir ışık tipi ultraviyole ışıktır. Uzun süre UV ışığa maruz kalmak zaman içerisinde cilt kanserine neden olabilir. Çıplak gözle UV ışığa uzun süre bakmak, görme bozukluklarına ve körlüğe yol açabilir. Kızıl ötesi ışınlar, güneşten kaynaklanan ancak insan gözü tarafından algılanamayan bir ışık tipidir. Bu ışınlar yeryüzünün ısınmasını ve bazı bitki tohumlarının çimlenmesini sağlar. İyonize ışıklar, UV ışık gibi canlılar için zararlı olan X ışınları ve gama ışınlarıdır. Farklı ışık tiplerinin dalga boylarına göre dizilmesiyle oluşturulan elektromanyetik spektrum aşağıdaki görselde verilmiştir. Işığın yoğunluğu, canlıların birbirinden faklı tepkiler göstermesinde etkili bir faktördür. Örneğin ışık yoğunluğu arttıkça bitkilerde fotosentez hızı belli bir değere kadar artar. Hayvanlarda bazı davranışların ortaya çıkma zamanı da ışık yoğunluğuna bağlı olarak değişir. Örneğin kirpi, baykuş ve yarasa gibi bazı canlılar sadece gece aktiftir. Bu canlılar özellikle avlanma ve beslenme gibi davranışlarını sadece gece gerçekleştirebilir. Birçok kertenkele ve böcek türü sadece açık havada ve parlak güneş ışığı altında tam olarak aktif duruma geçer. Ayrıca ışık, canlıların çoğalma ve göç etme gibi yaşamsal aktivitelerini hangi zaman aralığında gerçekleştirileceğini belirler. Işık yoğunluğunun azaldığı dönemlerde kuşların göç etmesi, birçok canlıda yavrulama döneminin sıcak günlerde gerçekleşmesi gibi durumlar ışık yoğunluğundan kaynaklanır. Dünyanın şeklinden dolayı yeryüzünün farklı bölgelerine ulaşan ışığın yoğunluğu da farklıdır. Kutup bölgeleri az, ekvator daha yoğun ışık alır. Bu nedenle ortama ulaşan ışık yoğunluğuna bağlı olarak bitkilerin yeryüzündeki dağılımı da değişir. Işıklanma süresi, ekosistemi etkileyen ve ışığa bağlı olan önemli faktörlerden biridir. Bitkiler, gündüz fotosentez ve oksijenli solunum; gece oksijenli solunum yapar. Bazı bitkilerde de yaprak ve çiçekler aydınlıkta açılır, karanlıkta kapanır. Işıklanma süresi bitkilerde çiçeklenme zamanının belirlenmesi için önemlidir. Örneğin bazı bitkiler çiçeklenebilmek için her 24 saatlik periyotta, gün boyunca ışığa maruz kalmak zorundadır. Buğday, dereotu, şeker pancarı, turp ve ıspanak gibi bitkilere uzun gün bitkisi denir. Soya, tütün, patates ve kasımpatı gibi bitkiler de kısa gün bitkileri olarak bilinir. Çünkü bu tip bitkilerin çiçeklenmesi için günlerin yani ışıklanma süresinin daha kısa olması gerekir. Bazı bitkiler ışıklanma süresinden bağımsız bir şekilde çiçeklenme yeteneğine sahiptir. Bu gruba giren bitkiler nötr gün bitkisi olarak bilinir. Pamuk, ayçiçeği, domates, karahindiba nötr gün bitkilerinden bazılarıdır. Işıklanma süresi, omurgalı hayvanların üremesinde ve böceklerin uygun olmayan şartlarda durgunluk evresine girmesinde etkilidir. Sıcaklık: Canlı vücudunda biyokimyasal tepkimelerin gerçekleşmesini sağlayan enzimlerin çalışmasını önemli ölçüde etkiler. Enzimlerin çalışabilmesi için sıcaklık değerlerinin belirli aralıkta olması gerekir. Sıcaklık değerlerindeki değişim, enzimin yapısına etki ederek biyokimyasal tepkimelerin gerçekleşmesini engeller. Bu nedenle sıcaklık, canlıların yeryüzünün hangi bölgelerinde yaşayabileceğini belirlemede en önemli faktörlerden biridir. Bitkilerin yayılış alanı da sıcaklık değerlerine göre değişim gösterir. Örneğin ülkemizde farklı sıcaklık değerlerine sahip Akdeniz Bölgesi, İç Anadolu Bölgesi ve Karadeniz Bölgesi'ndeki bitki örtüsü birbirinden farklıdır. Hayvanlardan bazıları örneğin çöldeki sürüngenler yüksek sıcaklıkta, kutuplardaki hayvanlar düşük sıcaklıkta yaşayabilir. Sıcaklık değişimleri bazı hayvanlarda göç etme, kış uykusu, yaz uykusu ve gece aktif olma gibi davranışlara yol açar. Örneğin çölde yaşayan akrepler geceleri aktiftir. İklim: Belirli bir bölgede uzun zaman aralığında etkili olan atmosfer koşullarına iklim denir. Bir bölgenin iklimini; o bölgenin ekvatora olan uzaklığı, deniz seviyesinden yüksekliği, denize uzaklığı, yeryüzü şekilleri, bitki örtüsü gibi faktörler belirler. Canlılar iklimsel değişimlerden etkilenir. İklim; canlıların gelişimini, üremelerini, yeryüzüne yayılışlarını ve davranışlarını şekillendirir. Örneğin ülkemizde çay ve fındık gibi bitkiler Karadeniz ikliminin hakim olduğu Karadeniz Bölgesi'nde yaygın bir şekilde yetiştirilirken portakal, turunç ve muz gibi bitkiler Akdeniz ikliminin hakim olduğu Akdeniz Bölgesi'nde yaygın olarak yetiştirilmektedir. Su: Canlılık faaliyetlerinin gerçekleşebilmesi, doğrudan ya da dolaylı olarak suya bağlıdır. Tüm canlılarda görev alan enzimler ortamdaki su miktarının belirli bir değerin altına düşmesi durumunda çalışamaz. Bu durum canlıların enzimatik aktivitelerini gerçekleştirmelerini engeller. Bir bölgede mevsimsel olarak değişen yağış miktarı, bitkilerin yayılışını etkiler. Fazla yağış alan bölgelerde ormanlar ve çayırlar daha çok gelişir. Yağışı az olan kurak bölgelerde tek yıllık ve genellikle tohumla üreyen bitkiler yer alır. Bitkilerde su eksikliği, fizyolojik aktiviteleri olumsuz etkiler. Diğer taraftan bitkiler, terleme ve damlama yoluyla suyun fazlasını vücutlarından uzaklaştırır. Böylece bitki dokularında sıcaklığın kontrolü de sağlanmış olur. Hayvanlarda su miktarının dengede tutulması yaşamsal faaliyetlerin düzenlenmesinde önemlidir. Hayvanlar, su gereksinimini içme yoluyla ya da besinlerdeki sudan sağlar. Toprak ve Mineraller: Toprağın yapısında organik ve inorganik maddeler bulunur. Topraktaki organik maddelerin kaynağı çürümüş bitki ve hayvan kalıntılarıdır; inorganik maddeler, su ve çeşitli minerallerdir. Birçok canlıya yaşama ortamı oluşturan toprak, katmanlı bir yapıya sahiptir. Toprağın en verimli katmanı yüzeye yakın olan yaklaşık 20 cm'lik kısmıdır. Toprağın özellikleri, taşıdığı maddelerin yoğunluğuna göre değişir. Bu maddelerin yoğunluğu toprak tiplerini belirler. Örneğin humuslu toprak tipi, organik madde bakımından çok zengindir. Toprağın üzerinde yetişen bitki örtüsü ve o alanda yaşayan hayvanlar toprağın özelliğine göre dağılım gösterir. Topraktaki mineraller, bitkiler tarafından suda çözünmüş olarak alınır ve o bölgede yetişen bitki türlerini etkiler. Hayvanlar, mineral ihtiyacını genellikle bitkilerden ya da diğer hayvanlardan karşılar. Ortamın pH Değeri: Ortamın pH değeri, canlıların yaşamsal faaliyetlerini etkiler. Her canlının yaşamını sürdürdüğü uygun bir pH değeri vardır. Karasal ve sucul ekosistemlerde bilinçsizce kullanılan tarım ilaçları, gübreler, asit yağmurları, kimyasal atıklar, çöp ve kanalizasyon atıkları pH değişikliklerine neden olur. Toprağın pH değerinin değişmesi, bitkileri ve bunlarla beslenen diğer canlıları da etkiler. Sucul ortamdaki pH değişiminden algler, planktonlar, balıklar, su bitkileri gibi canlılar etkilenir."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/eksik-baskinlik-nedir/", "text": "Eksik baskınlıkta bir karakteri belirleyen farklı aleller arasında baskınlık ve çekiniklik yoktur. Bu iki alel bir araya geldiğinde farklı bir ara fenotip ortaya çıkar. Örneğin Endülüs tavuklarında siyah tüylülük geni ve beyaz tüylülük geni olmak üzere tüy rengini belirleyen iki çeşit alel vardır. Siyah tüylü bir Endülüs tavuğu ile beyaz tüylü bir Endülüs horozu çiftleştiğinde mavi tüylü yavrular (F1 kuşağı) oluşmaktadır. F1 kuşağı kendi arasında çaprazlandığında oluşan F2 kuşağında siyah, mavi ve beyaz tüylü yavruların oluştuğu gözlenir. Bu türde mavi tüylü olmayı sağlayan bir gen yoktur. Peki, yavrular nasıl mavi tüylü olmaktadır? Çünkü siyah ve beyaz tüylü olma alelleri eksik baskınlık göstermektedir. Bu genlerin bir arada bulunması farklı bir fenotipin oluşmasına neden olmaktadır. Bunun dışında akşamsefası ve aslanağzı gibi bitkilerin çiçek renkleri ile sığırlarda kıl renginden sorumlu aleller arasında eksik baskınlık görülür."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/endemik-turlerin-saglik-ve-ekonomiye-katkisi/", "text": "Endemik bitkiler nadir bulundukları için ekolojik ve ekonomik değeri yüksektir. Biyolojik çeşitliliğin ekonomik değerini ve önemini gösteren en somut örnek bitkisel ve hayvansal besinlerin kaynağını oluşturmasıdır. Yabani türlerden tarımsal üretim aracılığı ile çağdaş tarımda yüksek verimli bitki türleri elde edilmiştir. Bu durum biyolojik kaynakların besin maddesi ve gen kaynağı olarak değerinin ne kadar yüksek olduğunu gösterir. Endemik türlerin ekonomik süreçlere önemli bir katkısı da ilaç ham maddesi olarak potansiyel taşımasıdır. Endemik türlerin bu potansiyeli insan sağlığı ve ekonomik açıdan önemlidir. İnsanlar, küresel olarak bitkilerden elde edilen ilaçlara gereksinim duyar ve bu ilaçları kullanır. Endemik bitkiler ekonomik değeri yüksek olan doğal kaynaklardan biridir. Tarımsal biyolojik çeşitlilik açısından binlerce farklı genetik özelliğe sahip çeşitlerin geliştirilmesi önemlidir. Biyolojik çeşitlilik, gelecek nesillere aktarılması gereken evrensel bir mirastır. Her canlı, uzun bir geçmişe sahip canlı gruplarının yaşayan temsilcisidir. Her birinin kendine özgü özellikleri ve yetenekleri vardır. Her tür var olma hakkına sahiptir ve bu hakka saygı gösterilmelidir. İnsanlar için önemine bakılmaksızın her türün hayatının devamlılığı güvence altında olmalıdır. Toplumlar yaşadıkları coğrafi alanın biyolojik çeşitliliğini korumakla yükümlü olmalıdır. Türkiye'nin zengin biyolojik çeşitliliği geçmiş nesillerden alınan önemli küresel ve milli bir mirastır. Özellikle doğada mevcut yabani formların korunması gerekir. Bu mirasın tüm zenginliğiyle geleceğe aktarılması herkesin ortak sorumluluğu ve görevi olup bir vatanseverlik göstergesidir. Ayrıca doğal kaynaklar kullanılırken de saygılı ve sınırlı olunması bir zorunluluktur."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/endokrin-bezler/", "text": "Endokrin bezler, ürettiği salgıyı doğrudan kana veren, bu yüzden iç salgı bezi de denen bezlerdir. Bu bezlerin ürettiği salgıya hormon adı verilir. Hormonlar kan ile taşınarak belirli hücreleri uyarır. Bu hücrelere hedef hücre denir. Hedef hücrede hormona özgü reseptör adı verilen proteinler vardır. Böylece hormonlar kan ile tüm vücuda dağıldıkları halde sadece hedef hücrelere etki eder. Hormonlar canlıda kararlı bir iç dengenin oluşturulmasını ve yaşamsal faaliyetlerin sürdürülmesini sağlar. Hipofiz; ara beyinde bulunan bir bezdir. Salgıladığı hormonlarla diğer endokrin bezlerin çalışmasını kontrol eder. Ön ve arka olmak üzere iki loptan oluşur. Bu loplardan salgılanan hormonlar tablodaki gibidir. Büyüme hormonu : Büyümeyi sağlayan hormondur. Bu hormonun etkisiyle kaslar, kemikler büyür ve gelişir. Büyüme döneminde fazla salgılanması devliğe, az salgılanması cüceliğe neden olur. Yetişkinlikte fazla salgılanması el, ayak ve kafatası kemiklerinde orantısız büyümeye neden olur. Bu rahatsızlığa akromegali adı verilir. Tiroit uyarıcı hormon : Tiroit bezinin gelişimini ve çalışmasını düzenler. Adrenokortikotropik hormon : Böbrek üstü bezinin kabuk kısmını uyarır ve buradan hormonların salgılanmasını sağlar. Folikül uyarıcı hormon : Yumurtalık ve testisleri uyararak çalışmasını düzenler. Dişide yumurta oluşumunu ve östrojen üretilmesini, erkeklerde sperm üretilmesini sağlar. Lüteinleştirici hormon : Dişide yumurtanın serbest bırakılmasını sağlar. Yumurtanın serbest kalmasından sonra yumurtanın içinde geliştiği keseciğin sarı cisim adı verilen yapıya dönüşmesinde görevlidir. LH sarı cisimden ösrtojen ve progesteron hormonu salgılanmasını da sağlar. Erkekte testislerden testesteron hormonu salgılanmasını uyarır. Luteotropik hormon : Diğer adı prolaktin olan bu hormon sadece dişilerde bulunur. Hamilelik sırasında süt bezlerinin gelişmesini ve süt oluşmasını sağlar. Ayrıca annelik içgüdüsünün ortaya çıkmasında da etkilidir. Melanosit uyarıcı hormon : MSH, derideki melanosit hücrelerini uyararak deriye renk veren melanin pigmentinin sentezini sağlar. Antidiüretik hormon : Böbreklerden suyun geri emilimini sağlayarak kandaki su miktarını düzenleyen hormondur. Kandaki su miktarı azalıp madde yoğunluğu arttığında beynin ilgili bölümünden hipofizin arka lobunu uyaran maddeler salınır. Hipofizin arka lobundan da ADH salınır. ADH böbreklerden suyun geri emilimini arttırarak kandaki su miktarının normale dönmesini sağlar. Kandaki su miktarı artıp madde yoğunluğu azaldığında ise hipofizden ADH salınımı azalır. ADH'ın azalması böbreklerden suyun geri emilimini azaltır. Fazla su idrarla dışarı atılır. Böylece kandaki su miktarı normale döner. ADH eksikliği şekersiz şeker hastalığı denilen bir hastalığa neden olur. Bu hastalıkta böbreklerden suyun geri emilimi azaldığı için aşırı su kaybı oluşur. Bu yüzden kişi çok sık idrara çıkar ve çok fazla su içer. Bunlar şeker hastalığının belirtilerine benzediği için bu rahatsızlığa şekersiz şeker hastalığı denir. Oksitosin: Rahim kaslarının kasılmasını sağlayarak doğumu kolaylaştırır. Ayrıca doğum sonrasında meme bezlerinden süt salgılanmasını sağlar. Gırtlağın hemen altında, soluk borusunun sağında ve solunda yer alan iki parçalı bir bezdir. Tiroit bezinden tiroksin ve kalsitonin hormonları salgılanır. a. Tiroksin: Metabolizmanın ayarlanmasında, büyüme ve gelişmenin düzenlenmesinde etkili olan bir hormondur. Sentezi için iyot gereklidir. İyot eksikliğinde yeterli tiroksin hormonu üretilemez. Kandaki tiroksin hormonunun azalması beynin ilgili bölümünü uyarır, bu bölümde hipofiz bezini uyarır. Hipofiz bezi de TSH salgısını artırır. TSH kan yolu ile tiroit bezine ulaşarak tiroid bezini tiroksin hormonu üretmesi için uyarır. Tiroit bezi normalden fazla uyarılır buna bağlı olarak da normalden fazla çalışırsa büyür ve şişer. Yetişkinlerde ortaya çıkan bu durum basit guatr hastalığı olarak tanımlanır. Bu hastalık iyot eksikliğinden dolayı ortaya çıktığı için besinlerde iyot alımına dikkat edildiğinde önlenebilir. Çocuklarda tiroksin az salgılanırsa cücelik ve zeka geriliği oluşur. Bu hastalığa kretinizm denir. Yetişkinlerde tiroksin az salgılanırsa metabolizmanın çalışması yavaşlar, vücut sıcaklığı düşer, şişmanlık oluşur, deri kurur, saçlar dökülür. Bu hastalığa miksodema denir. Tiroksin hormonunun fazla salgılanması durumunda ise metabolizma hızlanır, oksijen kullanımı artar, çabuk sinirlenme, kilo kaybı, yüksek vücut sıcaklığı, aşırı terleme ve göz küresinin ileriye doğru çıkması gibi durumlar oluşur. Bu hastalığa graves denir. b. Kalsitonin: Kanda kalsiyum miktarı arttığı zaman tiroit bezinden kalsitonin hormonu salgılanarak kandan kemiklere kalsiyum geçişi sağlanır. Ayrıca kalsitonin hormonu böbreklerden kalsiyumun geri emilimini azaltarak idrarla daha fazla kalsiyum atılmasını sağlar. Böylece kandaki kalsiyum seviyesi düşürülür. Kalsitonin hormonu bu görevini paratiroit bezinden salgılanan parathormonu ile birlikte çalışarak yapar. Paratiroit bezi, tiroit bezinin arka yüzeyinde bulunur. Oval şekilde ve mercimek büyüklüğünde dört tane bezden oluşur. Bu bezlerden salınan hormona parathormon adı verilir. Parathormon, tiroit bezinden salınan kalsitonin ile birlikte çalışarak kandaki kalsiyum miktarını düzenler. Kalsitonin hormonu kandan kemiğe kalsiyum geçişini sağlayarak kandaki kalsiyum miktarını azaltırken, parathormonu kemikten kana kalsiyum geçişini sağlayarak kandaki kalsiyum miktarını artırır. Parathormon miktarının kandaki seviyesi azaldığında kandaki kalsiyum oranı da azalır. Bu durumda kaslarda ağrılı kramplarla ortaya çıkan tetani hastalığı oluşur. Parathormon miktarının kandaki seviyesi arttığında kemiklerden kana kalsiyum geçişi arttığı için kandaki kalsiyum miktarı artarken, kemiklerdeki kalsiyum miktarı azalır. Bu yüzden kemikler zayıflar. Kandaki fazla kalsiyum da böbrek taşlarının oluşumuna neden olur. Böbrek üstü bezlerin, böbreklerin üzerinde bulunmasına rağmen böbreklerle doğrudan ilişkisi yoktur. Bu bezler böbreklerden bağımsız olarak çalışır. Adrenal bez de denilen böbrek üstü bezler iç ve dış olmak üzere iki kısımdan oluşur. Böbrek üstü bezlerin dış kısmını kabuk , iç kısmına öz adı verilir. Kortizol: Protein, yağ ve karbonhidrat metabolizmasının düzenlenmesinde etkilidir. Örneğin uzun süreli açlık durumlarında kandaki şeker oranı düştüğünde vücuttaki protein ve yağ depolarının parçalanarak glikoza dönüşmesini ve kana verilmesini sağlar. Böylece kan şekerini yükseltir. Aldosteron: Böbreklerden sodyum ve klor iyonlarının geri emilimini, potasyum iyonunun idrarla dışarı atılmasını sağlar. Böylece hücre içi ve hücre dışı sıvıların iyon derişimini düzenler. Aldosteron yeterli miktarda salgılanmazsa Addison hastalığına neden olur. Bu hastalıkta vücut sıvısının su ve iyon dengesi bozulur. Deri rengi koyulaşır ve tunç rengini alır. Kaslar zayıflar, kan basıncı azalır ve kanın asitlik oranı artar. Aldosteron fazla salgılandığında ise kan basıncı artar. Eşeysel hormonlar: Testosteron, östrojen ve progesteron adı verilen eşeysel hormonlar aslında eşeysel bezlerden üretilmektedir ancak böbrek üstü bezinin kabuk bölgesinden az miktarda da olsa eşeysel hormonlar üretilir. Adrenalin: Bu hormonun kandaki miktarı heyecan, öfke, korku, panik gibi durumlarda artar. Bu nedenle stres hormonu olarak da bilinir. Stresli durumlarda sinirlerin etkisi ile öz bölgesi uyarılır ve adrenalin salgılanır. Adrenalinin etkisiyle; kalp atışı hızlanır, kan basıncı artar, göz bebekleri büyür, tüyler diken diken olur, kandaki glikoz oranı artar. Ayrıca adrenalin; beyin ve kas gibi organlara giden kan damarlarını genişletip daha fazla kan geçmesini sağlarken diğer organlara giden kan damarlarını daraltır. Örneğin; korktuğumuzda adrenalin etkisiyle deriye giden kan azaldığı için rengimiz sararır. Noradrenalin: Kılcal damarları daraltarak kan basıncını artırır. Bunun sonucunda kalp atış hızı ve metabolik hız artar. Midenin alt arka tarafında yer alır. Yaprak şeklinde olan karma bir bezdir. Karma bez denilmesinin nedeni hem dış salgı bezi hem de iç salgı bezi olarak görev yapmasıdır. Dış salgı bezi olarak sindirim kanalına sindirim enzimlerini salgılar. İç salgı bezi olarak da salgısını doğrudan kana verir. Doğrudan kana verdiği salgılara hormon denir. Bunlar insülin ve glukagon hormonlarıdır. İnsülin ve glukagon hormonlarının etkileşimi kandaki glikoz miktarını düzenler. a. İnsülin: Kandaki glikoz seviyesi yükseldiğinde pankreastan insülin hormonu salgılanır. İnsülin hormonu kandaki glikoz moleküllerinin hücrelere geçişini sağlayarak kandaki glikoz seviyesini düşürür. Ayrıca karaciğer ve kas hücrelerinde glikozun fazlasını glikojene dönüştürerek depolanmasını sağlar. İnsülin hormonunun eksikliğinde hücrelere glikoz geçemediği için kandaki glikoz seviyesi yükselir. Buna bağlı olarak şeker hastalığı oluşur. b. Glukagon: Kandaki glikoz seviyesi düştüğünde pankreastan glukagon hormonu salgılanır. Glukagon karaciğerde glikojen yıkımını sağlayarak kana glikoz salınımını uyarır. Böylece kandaki glikoz seviyesi yükselir."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/endoplazmik-retikulum/", "text": "Endoplazmik Retikulum, sabit bir büyüklüğü ve şekli olmayan, dolayısıyla hücre içindeki miktarı sayı ile belirtilemeyen bir organeldir. Olgun alyuvar hücreleri dışında genellikle bütün ökaryot yapılı hücrelerde bulunur. Çekirdek zarından başlayarak sitoplazmaya, hatta hücre zarına kadar uzanır ve hücre içinde birbiriyle bağlantılı olan geniş bir kanal sistemi oluşturur. Üzerinde ribozom taşıyan çeşidine granüllü endoplazmik retikulum, üzerinde ribozom bulundurmayan türüne de granülsüz ya da düz endoplazmik retikulum denir. Bir hücrede her iki tip endoplazmik retikulum aynı anda bulunabilir. Protein sentezinin yoğun olduğu hücrelerde granüllü endoplazmik retikulum, lipit ve karbonhidrat sentezinin yoğun olduğu hücrelerde ise granülsüz endoplazmik retikulum daha fazla bulunur. Endoplazmik retikulum hücre bölünmesi esnasında kaybolur. Granüllü endoplazmik retikulum; zarları üzerindeki ribozomlar tarafından sentezlenen proteinleri, Golgi aygıtına taşır ve burada proteinler, fonksiyonel duruma gelebilmeleri için bazı değişimlere uğratılır. Granülsüz endoplazmik retikulum ise yağ ve karbonhidrat sentezi ile bunların golgiye aktarılması, hücre içinde madde taşınması ve kas hücrelerinin kasılabilmesi için gerekli olan kalsiyumu depo etmekle görevlidir. Ayrıca karaciğer hücrelerinde yağ metabolizmasında görev alır ve birtakım zararlı maddeleri değişime uğratarak zararsız hale getirir."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/endositoz-nedir-cesitleri-nelerdir/", "text": "Endositoz; zardan geçemeyecek büyüklükteki moleküllerin hücre içine alınmasıdır. Bu olay sırasında ATP ve enzimler kullanılır. Bu nedenle canlı hücrelerde gerçekleşebilir. Fakat bakteriler, arkeler, mantarlar ve bitkiler hücre duvarına sahip olduklarından endositoz yapamaz. Bu olay sırasında hücre içine alınacak maddenin etrafı hücre zarı ile kaplanır ve besin kofulu oluşturulur. Bu nedenle hücre zarı yüzeyi azalır. Endositoz'un, Fagositoz ve pinositoz olmak üzere 2 çeşidi vardır. Fagositoz; zardan geçemeyecek kadar büyük olan katı moleküllerin yalancı ayak adı verilen uzantılar yardımıyla hücre içine alınmasıdır. Fagositoz sonucunda hücre zarı yüzeyi azalır. Hücre içinde oluşan kofula besin kofulu denir. Bu taşıma şekli, çeperi olmayan canlı hücrelerde gerçekleşebilir. Akyuvarların mikroorganizmaları yutması, amip, öglena, paramesyum gibi tek hücreli canlıların beslenmesi fagositoz ile olur. Pinositoz; hücre zarından geçemeyecek büyüklükteki çözünmüş maddelerin hücre zarında oluşan ve pinositoz cebi adı verilen çöküntü ile hücre içine alınmasıdır. Bu olay sırasında enerji harcanır ve enzimler kullanılır. Çeperi olmayan canlı hücrelerde gerçekleşir. Pinositoz olayı sonucunda hücre içinde oluşan kofula besin kofulu denir. Yine besin kofulu oluşumu nedeniyle hücre zarı yüzeyi azalır. Hormonların hücre içine alınmasında bu yöntem çok kullanılır. Bunun dışında enzimlerin, suda çözünmüş besinlerin hücre içine alınması da pinositozla olur."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/enzim-aktivitesine-etki-eden-faktorler/", "text": "Enzim aktivitesine etki eden faktörler sıcaklık, pH değeri, su miktarı, enzim-substrat yoğunluğu, substrat yüzeyinin alanı, aktivatör ve inhibitör maddelerdir. Enzimler protein yapılı olduğundan sıcaklık değişimlerinden etkilenir. Bu yüzden ortam sıcaklığı enzimlerin çalışması için önemlidir. Enzimlerin en verimli çalıştığı sıcaklık derecesine optimum sıcaklık denir. Enzim çeşidine göre optimum sıcaklık değeri değişir. Yüksek sıcaklıklarda enzimlerin yapısındaki proteinler bozulduğu için enzimler çalışamaz. Örneğin sütün içinde bulunan ve sütün ekşimesine neden olan mikroorganizmaların enzimleri süt kaynatıldığında bozulur. Böylece sütün ekşimesi engellenir. Düşük sıcaklıklarda enzimlerin protein yapısı bozulmaz ancak enzimler inaktif duruma geçtikleri için çalışmazlar. Ortam ısıtıldığında ise aktifleşerek yeniden çalışır hale gelirler. Örneğin 0OC'nin altında, besinlerin bozulmasına neden olan mikroorganizmaların enzimleri çalışmaz. Bu sayede besin maddeleri dondurucuda bozulmadan uzun süre saklanabilir. Ortam pH'sı enzimin çalışabilmesi için önemlidir. Her enzimin etkin bir şekilde çalışabildiği belirli bir pH aralığı vardır. Örneğin pepsin enzimi pH değeri 2 olan midede, tripsin enzimi pH değeri 8 olan ince bağırsakta en iyi çalışır. Yani pepsin enzimi asidik, tripsin enzimi bazik ortamda aktiftir. Ortamın su yoğunluğu enzimlerin çalışabilmesi için önemlidir. Örneğin tohumlardaki su oranı %15'in altında olduğunda enzimler çalışamaz ve tohumlar çimlenemez. Baharla beraber yağmurlar artıkça topraktaki su miktarı dolayısıyla tohuma giren su miktarı da artar. Böylece tohumun çimlenmesini sağlayan enzimler çalışmaya başlar ve tohumlar çimlenir. Meyve ve sebzelerin yapılarındaki su, reçel yaparak ya da kurutarak uzaklaştırılır. Böylece meyve ve sebzelerin bozulmalarına neden olan enzimler çalışamaz ve bu besinler uzun süre bozulmadan saklanır. Enzimlerin etkinliği, etki ettiği substratın yoğunluğuyla ilişkilidir. Ortamda yeterli miktarda substrat varken, enzim yoğunluğu arttıkça tepkime hızı da artar. Ortamda yeterli miktarda substrat varken, enzim miktarı sınırlıysa substrat miktarı arttıkça tepkime hızı önce artar, sonra sabit hızla devam eder. Ortamda yeterli miktarda enzim varken substrat miktarı sınırlıysa substrat bitince tepkime durur. Enzimler substratın dış yüzeyine etki eder. Substratın yüzey alanı arttıkça enzimin bağlanacağı yüzey arttığı için tepkime hızı da artar. Örneğin kıyma halindeki etin yüzeyi kuşbaşı halindeki etin yüzeyinden fazla olduğu için sindirim enzimleri köfteyi, kuşbaşı etten daha hızlı parçalar. Enzim etkinliğini artıran maddelere aktivatör denir. Örneğin hidroklorik asit , magnezyum, mangan gibi maddeler enzim etkinliğini artırır. Enzim etkinliğini yavaşlatan ya da durduran maddelere inhibitör denir. Örneğin; siyanür, yılan, böcek ve akrep zehirleri, cıva, kurşun gibi maddeler enzimlerin etkinliğini yavaşlatır ya da durdurur. Enzimler, peynir ve ekmek yapımı, et ürünlerinin işlenmesi, laktozsuz süt üretimi, meyve sularının berraklaştırılması gibi endüstrinin hemen her alanında kullanılır. Genellikle mikroorganizmalardan elde edilir. Biyoteknolojik araştırmalarda, tıpta, eczacılıkta enzimlerden yararlanılır. Protein, yağ ve nişastalı artıkları parçalamak için bulaşık ve çamaşır deterjanlarına enzim eklenir. Kanser hastalığına karşı uygulanan enzim tedavisi sayesinde kanserli hücrelerin yok edilmesi sağlanmaktadır."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/enzimler-enzim-nedir/", "text": "Bir gün boyunca tükettiğiniz gıdaların arasında patates, çikolata, ekmek gibi besin içeriği karbonhidrat olan yiyecekler bulunur. Karbonhidratlı gıdaları öncelikle enerji ihtiyacımızı karşılamak amacıyla alırız. Yediğimiz besinlerin sindirim sisteminde yapı taşlarına ayrışması gerekir. Bu ayrışma glikoz ve diğer monosakkaritlere kadar devam eder. Glikoz da solunum ile hücrelerde CO2 ve H2 O'ya parçalanır. Açığa çıkan kimyasal bağ enerjisi hücresel olayların gerçekleşmesi için harcanır. Sindirim olaylarında, hücre solunumunda ayrışma ve parçalanma için enzimlere ihtiyaç vardır. Bu örnekteki gibi enzimler pek çok biyokimyasal olayın başlayıp yürütülmesinde rol oynar. Örneğin kasların kasılması, görmenin gerçekleşmesi, sinirlerde uyartının iletimi, hücreye maddenin alınması, oksijenin hücrelere taşınması ve protein sentezi gibi biyolojik olaylarda da enzimler görev alır. Kimyasal tepkimelerin gerçekleşebilmesi için tepkimeye girecek madde moleküllerinin aktifl eşerek belirli bir enerji düzeyine ulaşması gerekir. Tepkimenin başlamasını sağlayan bu enerji düzeyine aktivasyon enerjisi denir. Aktivasyon enerjisi tepkimeden tepkimeye değişebilir. Tepkimeyi hızlandırmanın bir yolu da katalizör kullanmaktır. Katalizör tepkimeye girerek tepkimenin hızını değiştiren fakat tükenmeyen kimyasal bir maddedir. Örneğin gıda sanayisinde sıvı yağlar hidrojenle doyurularak margarin elde edilir. Bu işlem sırasında katalizör olarak platin kullanılır. Böylece uzun süre gerektiren bir işlem çok daha kısa sürede tamamlanır. Katalizörler aktivasyon enerjisini düşürerek tepkimeyi hızlandırır. Hücrelerde de biyokimyasal tepkimelerin gerçekleşebilmesi için katalizör etkisi yapacak maddelere ihtiyaç vardır. Canlı hücrelerde aktivasyon enerji engelini düşürerek tepkimeleri hızlandıran biyolojik katalizörlere enzim denir. Canlı hücrelerde enzimler kullanılmasaydı biyokimyasal tepkimeler çok yavaş ve uzun zamanda gerçekleşirdi. Örneğin vücudumuzda üreaz enzimi varlığında protein metabolizması sonucu oluşan üre molekülleri kolaylıkla parçalanmaktadır. Eğer üreaz enzimi olmasaydı bir üre molekülü ancak yüz yılda parçalanacaktı. Glikozun organik bir bileşik olduğunu öğrendiniz. Glikozun kimyasal yapısına ısının etkisini gözlemlemek amacıyla aşağıdaki etkinliği yapınız. Organik bileşikler ısının etkisiyle yandığında ya da bozunduğunda karbon dioksit ve su açığa çıkar. Geriye kalan ise kömürleşmiş karbondur. Etkinlikte kullandığınız glikozun hücrelerinizde de var olduğunu ve enerji kaynağı olarak kullanıldığını hatırlayınız."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/enzimler-enzimlerin-yapisi-gorevleri-ve-ozellikleri/", "text": "Enzimler; canlılarda gerçekleşen biyokimyasal reaksiyonların aktivasyon enerjisini düşürerek reaksiyonları hızlandıran ve reaksiyonlardan değişmeden çıkan biyolojik katalizörlerdir. Enzimler kullanılamazsa biyolojik reaksiyonlar gerçekleşemez. Çünkü reaksiyonların gerçekleşmesi için yüksek sıcaklık gerekir. Örneğin, glikozun dış ortamda parçalanması için 160 C sıcaklık gerekirken, enzimlerle vücut sıcaklığı olan 36,5 C de, çok hızlı bir şekilde parçalanır. Aktivasyon enerjisi: Kimyasal reaksiyonların gerçekleşmesi için gerekli olan minimum enerji miktarıdır. Enzimler yapılarına göre basit ve bileşik enzimler olmak üzere iki grupta incelenir. Basit Enzimler: Sadece protein yapıda olan enzimlerdir. Yardımcı grup bulundurmazlar. Sindirim enzimleri basit yapılı enzimlerdir. Bileşik Enzimler: Yapılarında proteinle birlikte yardımcı grup olarak vitamin veya mineral bulunduran enzimlerdir. Bileşik enzimlere holoenzim de denir. Bileşik enzimlerdeki protein kısma apoenzim denir. Yardımcı kısım vitamin gibi organik bir molekül ise koenzim, mineral gibi inorganik bir molekül ise kofaktör olarak isimlendirilir. Enzimler protein yapılı olduğu için ribozom organelinde sentezlenir. Enzimlerin etki ettiği maddelere substrat denir. Enzimin protein kısmında aktif bölge adı verilen özel bir bölge bulunur. Enzim substratına aktif bölgeden bağlanır. Enzimler etki ettiği maddelere anahtar-kilit uyumu yapacak şekilde geçici olarak bağlanır. Bu bağlanma sırasında substratlarda bağlanma veya ayrılma şeklinde değişimler gerçekleşir. Böylece yeni ürünler oluşur. Enzimler reaksiyondan değişmeden çıkar. - Enzim ile substratı arasındaki uyum anahtar-kilit ilişkisine benzer. - Bazı enzimler çift yönlü bazı enzimler tek yönlü çalışır. - Enzimler tepkimelerin aktivasyon enerjisini düşürür. - Enzimler, hem hücre içinde hem de hücre dışında çalışabilir. - Enzimler, tepkimelerden değişmeden çıkar. Bu yüzden tekrar tekrar kullanılabilir. - Enzimler takım halinde çalışır, bir enzimin etki ettiği tepkimenin ürünü, kendinden sonraki enzimin substratıdır. - Enzimler, genellikle substrat çeşidinin sonuna -az eki getirilerek adlandırılır. Maltaz, sükraz gibi. İsminin sonunda -ojen eki bulunan enzimler inaktif durumdadır. Bu enzimler, belirli şartlar altında aktif hale geçer."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/enzimler-ve-enzimlerin-canlilar-icin-onemi/", "text": "Kimyasal reaksiyonlar, enerji bakımından incelendiğinde endotermik ve ekzotermik olmak üzere iki gruba ayrılır. Ancak her iki reaksiyon tipinin de başlayabilmesi için sisteme mutlaka dışarıdan belli miktarda enerji verilmesi gerekir. Kimyasal reaksiyonların başlayabilmesi için dışarıdan alınması gereken minimum enerji miktarına aktivasyon enerjisi denir. Kimyasal reaksiyonlarla ilgili diğer önemli konu da katalizör kavramıdır. Katalizör, kimyasal reaksiyonların hızını artıran ancak reaksiyon sonunda kimyasal olarak değişime uğramayan maddelere verilen isimdir. Canlı hücrelerde ise biyokimyasal reaksiyonların gerçekleşmesinde görev alan biyolojik katalizörlere enzim adı verilir. Canlı vücudu dışındaki ortamda bir molekül üre, yaklaşık yüz yılda parçalanırken hücre içinde üreaz enziminin yardımıyla 1 saniyede yaklaşık 3 000 molekül üre parçalanabilir. Benzer şekilde 300 aminoasitten oluşan bir protein molekülü, enzimin bulunmadığı bir ortamda 7 yılda hidroliz edilirken karboksipeptidaz enzimi varlığında yaklaşık 300 saniyede hidroliz edilir. Ayrıca enzimler herhangi bir biyokimyasal reaksiyonun aktivasyon enerjisini de düşürme özelliğine sahiptir. Böylece canlı hücreler daha az enerji harcayarak bu reaksiyonu gerçekleştirebilir. Enzimlerin aktivasyon enerjisini düşürmesi, vücuttaki biyokimyasal reaksiyonların hücrelere zarar vermeyen daha düşük sıcaklık derecesinde meydana gelmesini sağlar. Örneğin 1 molekül glikozu, canlı vücudu dışında yakarak karbondioksit ve suya dönüştürmek için gereken sıcaklık yaklaşık 160 C'dir. Ancak bu reaksiyon canlı hücrelerde enzimler sayesinde 36,5-37 C arasında gerçekleşir. Ayrıca enzimler, girdikleri reaksiyondan nitel ve nicel olarak hiçbir değişime uğramadan çıkarak aynı reaksiyonu defalarca katalizleme özelliğine sahiptir. Canlılarda protein sentezi, kas kasılması, sinirsel iletim, oksijenli solunum, üreme, büyüme, hücrelerin yenilenmesi gibi birçok metabolik reaksiyon gerçekleşir. Bu gibi metabolik reaksiyonların her birinde farklı bir enzim görev alır. Basit Enzim: Sadece protein kısımdan meydana gelen enzimlerdir. Pepsin, üreaz, nükleaz gibi enzimler örnek olarak verilebilir. Bileşik Enzim: Protein yapılı kısımlarla birlikte yapısında protein olmayan kısımları da barındıran enzimlerdir. Bileşik enzimlerin protein kısmına apoenzim, protein olmayan yardımcı kısmına kofaktör denir. Yardımcı kısım organik ya da inorganik yapıda olabilir. Eğer bir enzimin yardımcı kısmı organik bir bileşik ise buna özel olarak koenzim denir. Apoenzim ve kofaktör birlikte holoenzimi oluşturur (Şekil 1.15). Örneğin alyuvarlarda karbondioksitin bikarbonat iyonlarına (HCO3 ) dönüşümünü sağlayan reaksiyonu katalizleyen karbonik anhidraz enzimi, yardımcı kısım olarak çinko elementine ihtiyaç duyar. Pirüvat dekarboksilaz enzimi ise koenzim olarak organik bir bileşik olan B7 vitaminine ihtiyaç duyar. Apoenzimler, enzimlerin protein yapısına sahip olan kısımlar olduğu için canlılar kendilerine özgü apoenzim üretir. Enzimin hangi maddeye etki edeceğini apoenzim kısmı belirler. Apoenzimlerin aktifleşebilmesi için kofaktör gereklidir. Her apoenzim kendine özgü bir kofaktör ile çalışır. Ancak bir kofaktör birden çok apoenzim çeşidiyle çalışabilir. Enzimin etkilediği maddeye substrat denir ve enzimler substratlarına özgüdür. Enzim ile substrat arasında anahtar-kilit uyumu vardır. Enzim aktif bölgesinden substrata bağlanır ve enzim-substrat bileşiği oluşur. Subsrat ürüne dönüşür ve enzim reaksiyondan değişmeden çıkar. Enzimler reaksiyondan değişmeden çıktığı için aynı tip reaksiyonlar için tekrar tekrar kullanılır. Bir süre sonra yapısı bozulan enzimler parçalanır ve yeniden üretilir. Canlılar, biyokimyasal reaksiyonlarını enzim olmadan gerçekleştiremez ve yaşamsal faaliyetlerine devam edemez. Enzimlerin eksikliğinde doğuştan veya sonradan görülen hastalıklar ortaya çıkabilir. Örneğin karaciğerde glukuronil transferaz enzimi eksikliği sonucu kanda bilirubin miktarının artmasına bağlı olarak sarılık hastalığı görülür. Enzimler, canlı hücrelerde üretildiği gibi biyoteknolojinin gelişmesiyle cansız ortamlarda da yapay olarak üretilmektedir. Sindirim sisteminde etkili olan ilaçlarda, meyve sularında, süt endüstrisi alanında, bebek gıdalarında, kağıt endüstrisi alanında, fotoğrafçılıkta, deri sektöründe, kozmetik ürünlerde, deterjan sanayisinde yapay enzimler kullanılır. Örneğin deri sektöründe katalaz enzimi, kağıt endüstrisinde amilaz ve selülaz enzimi gibi yapay enzimler kullanılır."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/enzimlerin-calismasina-etki-eden-faktorler/", "text": "Canlılarda çok çeşitli enzim bulunur. Bu enzimler biyokimyasal tepkimeleri katalizlerken dış etmenlerden de etkilenir. Enzimlerin çalışmasına etki eden etmenleri sıcaklık, pH derecesi, enzim yoğunluğu, substrat yoğunluğu, substrat yüzeyi, su ve kimyasal maddeler olarak sıralayabiliriz. Sıcaklık: Enzimler protein yapısında olduğu için ortamdaki sıcaklık değişmelerinden etkilenir. Enzimin en iyi çalışabileceği sıcaklığa optimum sıcaklık denir. Daha düşük ve daha yüksek sıcaklık, enzimlerin çalışma hızını azaltır. Enzimlerin yapısı yüksek sıcaklıkta tamamen bozulurken düşük sıcaklıkta bozulmaz. Soğuk ortamlarda enzimler inaktif olduğu için besinler dondurularak saklanabilir. pH değeri: Her enzimin en iyi çalıştığı bir pH aralığı vardır. Genellikle enzimler en iyi pH'nin 7 olduğu ortamlarda çalışırken bazıları farklılık gösterir. Örneğin insanda pepsin en iyi pH=2 olan ortamda, tripsin ise pH=8,5'te, amilaz pH=7'de çalışır. Enzim derişimi: Ortamda yeterli substrat varsa enzim derişimi arttıkça tepkimenin hızı da artar. Ortamda belirli miktarda substrat varken enzim derişimi artarsa tepkimenin hızı da en yüksek değere ulaşır. Daha sonra tepkime sabit hızla devam eder. Substrat yüzeyi: Enzim etkinliği substratın dış yüzeyinden başladığı için substrat yüzeyi genişledikçe tepkimenin hızı da artar. Substrat derişimi: Enzim miktarının sabit tutulduğu bir ortamda substrat derişimi arttıkça tepkimenin hızı da artar. Tepkime hızı en yüksek noktaya eriştikten sonra sabit kalır. Çünkü enzim substrata iyice doymuştur. Enzimler etkinliklerini suyun varlığında gerçekleştirir. Hücrede su kaybının olması enzimlerin faaliyetlerini engelleyeceğinden bunların ilişkili olduğu biyokimyasal olaylar da durur. Kimyasal Maddelerin Etkisi: Bazı maddeler, enzimlerin etkinliğini arttırır. Bu maddelere aktivatör madde denir. Aktivatör madde, kimyasal madde ya da enzim olabilir. Örneğin mide hücreleri tarafından üretilen pepsinojen, ancak hidroklorik asit ile aktifl eşirse çalışabilir. Bazı maddeler de enzimlerin etkinliğini durdurur. Bunlara inhibitör madde denir. Siyanür, kurşun, civa gibi ağır metal iyonları inhibitör maddelerdir. Örneğin siyanür, glikozun hücre solunumunda kullanılmasını sağlayan enzimlerin etkinliğini durdurarak zehirlenmeye yol açar."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/enzimlerin-calismasini-etkileyen-faktorler/", "text": "Enzimlerin çalışmasını etkileyen faktörler; sıcaklık, pH değeri, su miktarı, enzim-substrat yoğunluğu, substrat yüzeyinin alanı, aktivatör ve inhibitör maddelerdir. Sıcaklık: Enzimler protein yapılı oldukları için sıcaklık değişiminden etkilenir. Enzimlerin en verimli çalıştıkları sıcaklık derecesine optimum sıcaklık denir. Organizma ve enzim çeşidine göre optimum sıcaklık değeri de değişir. Enzimler vücut dışında iken düşük sıcaklıklarda çalışmaz yani inaktif durumdadır. Fakat bu durumda protein yapıları bozulmaz ve ortam ısıtılırsa aktifleşerek tekrar çalışır. Ortam sıcaklığı optimum değerin üzerine çıktıkça enzimlerin yapıları bozulmaya başlar. Üç boyutlu yapısı tamamen bozulan bir enzim ortam uygun sıcaklığa getirilse bile çalışamaz. Sıcaklığın enzimlerin çalışması üzerindeki etkisi günlük hayattaki bazı örneklerle açıklanabilir: Kaynatılan sütün içindeki mikroorganizmaların enzimleri bozulur, bu da sütün ekşimesini engeller. Yine 0 C'nin altında mikroorganizmaların enzimleri çalışmayacağı için besinler dondurucuda bozulmadan uzun süre saklanabilir. Su Miktarı: Enzimler belirli miktarda suyun bulunduğu ortamlarda aktiftir. Su miktarının değişmesi enzimin aktivitesini de etkiler. Hücrelerdeki su miktarı %15'in altına düşerse enzimler çalışmaz. Bu nedenle bal, reçel, kurutulmuş sebze ve meyveler bozulmadan uzun süre saklanabilir. Bu gibi ortamlarda su oranı %15'in altında olduğu için mikroorganizmalar yaşamını sürdüremez. Su oranı %15'in üzerine çıkmaya başladığında ise enzimler aktif hale gelir ve mikroorganizmalar çoğalmaya başlar. Böylece besinler bozulur. pH Değeri: Her enzimin en iyi çalıştığı optimum pH aralığı vardır. Enzimler genellikle nötr ortamlarda daha iyi çalışırken bazı enzimler farklılık gösterir. Örneğin pepsin enzimi pH değeri 2 olan midede, tripsin enzimi ise pH değeri 8 olan ince bağırsak ortamında en iyi çalışır. Yani pepsin enzimi asitik, tripsin enzimi ise bazik ortamlarda aktiftir. Enzim-Substrat Yoğunluğu: Enzimlerin etkinliği, etki ettiği substratın yoğunluğuyla ilişkilidir. Enzim substrat ilişkisi şeker fabrikasındaki üretim sistemine benzetilebilir: Fabrikadaki işçiler enzim, şeker pancarı substrat, şeker ise ürün gibi düşünülerek aşağıdaki şekiller incelenmelidir. Ortamda yeterli substrat varsa enzim yoğunluğu arttıkça birim zamanda oluşan ürün miktarı da artar . Enzim miktarının sabit tutulduğu bir ortamda substrat miktarı arttıkça birim zamanda oluşan ürün miktarı önce artar, sonra sabit hızla devam eder . Ortamda yeterli miktarda enzim varken substrat miktarı sınırlı ise substrat bitince reaksiyon da biter . Substrat Yüzey Alanı: Enzimler substratını dış yüzeyinden etkilemeye başlar. Substrat yüzey alanı arttıkça enzimin bağlanacağı yüzey de artar. Dolayısıyla birim zamandaki reaksiyon sayısı artacağından ürün miktarı da artar. Kıyılmış etin yüzeyi doğranmış etten fazladır. Bu sebeple sindirim enzimleri köfteyi, kuşbaşı etten daha hızlı sindirir. Aktivatör ve İnhibitör Etkisi: Enzimlerin etkinliğini artıran maddelere aktivatör denir. Mide öz suyunda bulunan hidroklorik asit , mide boşluğundaki pasif enzimlerin aktivatörüdür. Enzimatik reaksiyonların gerçekleştiği ortamlarda su miktarındaki artış belli değerlere kadar aktivatör etki yapar. Enzimlerin etkinliğini yavaşlatan ya da durduran maddelere ise inhibitör denir. İnhibitörlere cıva, kurşun, kadmiyum ve arsenik gibi ağır metaller; tarım ilaçları, yılan, akrep ve örümcek zehri örnek olarak verilebilir. Bunlardan kurşun; hemoglobin sentezinde görev alan enzimi, inhibe ederek kanda taşınan oksijen miktarının azalmasına neden olur."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/enzimlerin-genel-ozellikleri/", "text": "- Bazı enzimler etkilediği substratın sonuna az eki getirilerek isimlendirilir. Örneğin lipaz enzimi lipitlere, sükraz enzimi ise sükroza etki eder. Bazı enzimler ise peptidaz gibi etki ettiği kimyasal bağa göre isimlendirilir. Diğer bir grup enzim ise inaktif hallerinin sonuna jen eki getirilerek adlandırılır . Bunlar aktifleştiklerinde tripsin ve pepsin adını alır. - Enzimler sadece hücre içinde üretilir, çalışmalarına ise hücre içi ve hücre dışında devam eder. Örneğin sindirimde görev alan enzimler ağız, mide ve ince bağırsak boşluklarında yani hücre dışında çalışır. Protein sentezi, hücre bölünmesi, solunum gibi reaksiyonlarda görev alan enzimler ise hücre içinde çalışır. - Enzimler, protein yapılı olduğundan hangi tip enzimin sentezleneceği DNA kontrolünde belirlenir. Canlıda tek bir enzimin bile eksikliği önemli sorunlara sebep olabilir. Örneğin tirozinaz enzimini kodlayan DNA bölgesinde hata oluşursa bu enzim üretilemez. Bunun sonucunda deri ve saçların beyaz renkli olmasına sebep olan albinizm hastalığı görülür. - Enzimler genellikle çift yönlü çalışırlar. Tersinir çalışan enzimlere, alyuvarlar içinde çalışan karbonik anhidraz enzimi örnek oluşturur. Sindirim enzimleri ise bu genellemenin dışında kalarak her zaman tek yönlü çalışır. - Enzimler genellikle takım halinde çalışır. Bu durumda bir enzimin ürünü başka bir enzimin substratı olur. Proteinlerin amino asitlere kadar sindirimi, enzimlerin takım halinde çalışmasına örnektir. Pepsin enziminin ürünü tripsin enziminin substratıdır. Tripsin enziminin ürünü ise erepsin enziminin substratıdır. Ancak son ürünlerin ortamda birikimi enzimatik tepkimelerin hızını azaltır. - Bir apoenzim çeşidi belirli bir kofaktör veya koenzimle birlikte çalışır. Fakat bir koenzim veya kofaktör birden fazla apoenzimle çalışabilir. Bundan dolayı apoenzim çeşidi kofaktör ve koenzim çeşidinden daha fazladır."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/enzimlerin-yapisi-ve-ozellikleri/", "text": "Enzimlerin çoğu proteindir. Yalnızca proteinden oluşan enzimlerin etkinlik gösterebilmeleri için başka kimyasal moleküllere gereksinim yoktur. Pepsin ve üreaz bu tür enzimlerdir. Birçok enzimin ise işlevini gerçekleştirebilmesi için protein olan kısımlarında kofaktör adı verilen inorganik veya organik moleküllere gereksinim vardır. Enzim aktivitesinde görev yapan Fe2+, Mn2+, Mg2+ ve Zn2+ vb. iyonlar inorganik kofaktörlerdir. Kofaktörler organik bir molekül ise koenzim adını alır. B grubu vitaminlerin çoğu da koenzimlerin oluşumuna öncülük eden ham maddelerdir. Karmaşık yapılı enzimlerin esas iş yapan bölümü koenzim ya da kofaktör kısmıdır ve bu bölüm enzimin protein olan bölümüne göre daha küçüktür. Enzimin hangi maddeye etki edeceğini ise protein kısmı belirler. - Enzimlerin etki ettiği maddeye substrat Enzimin substratı tanıyan kısmı protein kısmıdır. Enzimin protein kısmında aktif bölge denilen oluk ya da cep şeklinde özel bir bölüm bulunur. - Enzim substratına geçici olarak aktif bölgeden bağlanır. Enzim biçim değiştirerek substratı sarmalar ve substrat-enzim bileşiği meydana gelir. Enzimin etkisi sonucunda substrat ürüne dönüşür. Ürünler serbest bırakılır. Enzim eski şekline döner ve yeni bir substrata bağlanmaya hazır hale gelir. - Enzimler genellikle çift yönlü çalışır yani rol aldığı tepkimeler tersinirdir. Sindirim enzimleri bu genellemenin dışında tepkimeyi tek yönlü yürütecek biçimde çalışır. - Her hücrede tepkime çeşidi kadar enzim çeşidi vardır. - Enzimler, belirli bir koenzim ya da kofaktörle birlikte çalışır. Fakat bir koenzim ve kofaktör, birden fazla enzim ile çalışabilir. Bu nedenle enzim çeşidi, kofaktör ve koenzim çeşidinden daha fazladır. - Enzimler çok hızlı çalışır. Örneğin vücutta hücresel solunum faaliyetleri sonucu oluşan hidrojen peroksidin (H2 O2 ) beş milyon molekülü, katalaz enziminin varlığında bir saniyede parçalanırken aynı sayıda molekül demir atomunun katalizörlüğünde vücut dışında üç yüz yılda parçalanır. - Enzimler kimyasal tepkimelerden değişmeden çıkar ve defalarca kullanılır. Bir süre sonra yapısı bozulan enzimler parçalanır ve hücrede yeniden üretilir. - Enzimler hücrede takım halinde çalışır. Bir enzimin etki ettiği tepkimenin ürünü, kendinden sonra gelecek enzimin substratı olabilir. Örneğin nişasta parçalanırken amilaz enziminin ürünü olan maltoz, maltaz enziminin substratını oluşturur. - Takım halinde iş gören enzimlerin çalışmaları geri besleme mekanizması ile düzenlenir. Miktar yeterli düzeye ulaştığında son ürün ilk enzime bağlanarak enzimin çalışmasını durdurur. Takımdaki diğer enzimler de çalışamaz. Hücrede son ürün tükendiğinde takımdaki enzimler yeniden çalışmaya başlar. - Enzimler aktif ya da inaktif durumda olmalarına göre adlandırılır. Enzim inaktif durumda iken substratın sonuna ya da katalizlediği tepkimenin sonuna jen eki getirilerek adlandırılır . Enzim aktif durumda ise adlandırmada genellikle substratının sonuna ya da katalizlediği tepkimenin sonuna az eki getirilir . - Enzimler hücrede üretilir, hücre içinde ve hücre dışında çalışır. Yapay olarak da üretilmektedir. Vücutta hangi tip enzimlerin sentezleneceğine ilişkin bilgileri genler taşır. Hücrede DNA, RNA ve ATP sentezi için gerekli olan enzimlerin üretilmemesi hücrenin ölümüne neden olur."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/epitel-hucreleri-ozellikleri/", "text": "- Yüksek hücre yoğunluğu: Epitel hücreleri, dokuların yoğun bir şekilde örtülmesini sağlarlar. Bu, dokunun korunmasına ve vücudun iç ortamını dış ortamdan ayırmaya yardımcı olur. - Hücreler arasındaki sıkı bağlantılar: Epitel hücreleri, birbirleriyle sıkı bağlantılar oluşturarak dokuyu sağlam bir şekilde örterler. Bu bağlantılar, dokunun geçirgenliğini düzenler ve doku içindeki madde alışverişini kontrol eder. - Yüzey özelleşmesi: Epitel hücreleri, vücudun farklı bölgelerinde farklı şekillerde özelleşirler. Örneğin, derideki epitel hücreleri, su kaybını önlemeye ve dış etkilere karşı korunmaya yardımcı olacak şekilde özelleşmiştir. - Salgılama ve emilim: Epitel hücreleri, vücudun dış ortamla temas ettiği bölgelerde salgılar üretebilir veya emilim yapabilir. Örneğin, sindirim sistemindeki epitel hücreleri, besinlerin emilmesine yardımcı olacak şekilde özelleşmiştir. - Sürekli yenilenme: Epitel hücreleri, sürekli olarak yenilenirler. Bu, hücre hasarının onarılmasına ve dokunun korunmasına yardımcı olur. Epitel hücreleri, vücudun birçok farklı bölgesinde bulunurlar ve farklı özelliklere sahiptirler. Bu hücrelerin işlevleri, vücudun dış ortamla temasını düzenlemeye, doku bütünlüğünü korumaya ve vücut fonksiyonlarını düzenlemeye yardımcı olur."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/erkege-yilbasi-hediyeleri/", "text": "Ocak 2023'ü büyük hayallerle beklerken öncesinde gelmesini iple çektiğimiz, en özel planları o güne sakladığımız Yılbaşı akşamı var. En eğlenceli şekilde kutlanmasına rağmen, kimine göre yalnızca eğlenilen bir gün olarak görülür kimine göre de hayatında yapmak istediği olumlu değişiklikler için harika bir başlangıç demek Yılbaşı. Ocak 2023'ü büyük hayallerle beklerken öncesinde gelmesini iple çektiğimiz, en özel planları o güne sakladığımız Yılbaşı akşamı var. En eğlenceli şekilde kutlanmasına rağmen, kimine göre yalnızca eğlenilen bir gün olarak görülür kimine göre de hayatında yapmak istediği olumlu değişiklikler için harika bir başlangıç demek Yılbaşı. Üstelik dünyanın her yerinden milyonlarca insanla aynı mutluluğu paylaşıyor olma hissi de kesinlikle yadsınamaz derecede özel. Öyle ki sevdiklerimize hediye arayışına başladık bile. Zevklerine pek hakim olmadığınız erkeklere hediye ararken çılgına döndüğünüz zamanlar bile olabilir. Sakin olun. Bizler hem kendimizi hem de karşımızdaki insanı mutlu etmek için hediyeler alırız, herhangi bir görev olduğu yahut ona borçlu olmamızdan değil. Elbette arayıp ona en çok hitap edecek, etkileyecek kalbini kazanmanızı sağlayacak olanları bulmak istersiniz. Cebinize uyması önemlidir, özellikle Yılbaşı gibi birden çok insana hediye aldığımız zamanda. Size hem etkileyici hemde bütçenize uygun sıra dışı fikirler sunan bodo.com'u takdim ediyoruz! Hiç vakit kaybetmeden, bu eşine az rastlanır benzersiz hediye platformunu tanıyın. Öncelikle bodo.com hediyeleri, pek çok alandan seçilen deneyimler olduğundan, mutlaka ilgilendiğiniz alanlara dair sürprizler bulabilirsiniz. Bunun yanında; marka, değer, kalite, gösteriş gibi gereksiz detaylarla ilgilenmek zorunda kalmaz, yalnızca onun hayatına nasıl dokunacağına odaklanırsınız. Birine, hayatını gerçek anlamda olumlu yönde etkileyecek hediyeler vermekten, daha güzel ne olabilir ki? Üstelik bunun hazzı da bambaşkadır. Örneğin: bodo.com'daki ''Online Deneyimler'' kategorisinde, sevdiğiniz erkeklerin ilgi duyduğu konulara dair eğitimler bularak kendilerini geliştirmelerine ışık tutmuş olursunuz. ''Sürüş Deneyimi'' kategorisinde bulunan çeşitli araçlarla çeşitli sürüş eğitim ve denemeleri, yapmaktan keyif aldıklarını hobilerini geliştirip güvenli biçimde yolda olmalarını destekler. ''Tekno'' kategorisinde bulunan birbirinden farklı simülasyonlarla, hem de çok uygun bütçelerle hayatlarının en keyifli anlarını yaşamalarına şans tanırsınız. Başlıklarla bile heyecan uyandıran daha pek çok Erkeğe Yılbaşı Hediyeleri bodo'nun olağanüstü platformunda! Etkilerken etkileneceğiniz yüzlerce deneyimi bodo'da keşfedin! ''İki Kişi için Avrupa Yakasında Ayak Masajı'': senenin tüm yükünü bedenden atma vakti! ''Kendi Aracınız ile Ekstrem Sürüş Deneyimi'': yoldaki ekstrem durumlarda ne yapılması gerektiği, var olan yeteneklerin sürüşe nasıl aktarılacağı gibi konular uygulamalı olarak gösterilir. ''Aile için Tırmanış Eğitimi'': eşinizin en merak ettiği aktiviteyi tüm aile deneyimleyin. ''Karting'': oğlunuza artik vaktinin geldiğini bu sürprizle iletin. ''Online Temel Sanat Tarihi Eğitimi'': bilginin hazine olduğuna inananlara. ''Korku Evi Oyunu'': ona göre korkmak eğlenceli ise fazla söze gerek yok. ''İki Kişi için ATV Safari'': henüz ismini gördüğünde plan yapmaya başlayacağını bildiklerinize. Hayalleriniz bodo ile anılara dönüşsün."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/es-baskinlik-kodominantlik/", "text": "Heterozigot durumda olan iki alelin etkisini fenotipte birlikte göstermesi durumudur. Aleller arasında baskınlık veya çekiniklik söz konusu değildir. Bu duruma örnek olarak insandaki AB ve MN kan grupları verilebilir. Kan grupları alyuvar hücrelerinin zarında bulunan özel moleküller tarafından oluşturulur. Bu moleküller kişiye biyokimyasal bir kimlik kazandırır ve doğal antijen olarak adlandırılır. Örneğin A kan grubuna sahip olan bir insanın alyuvarının hücre zarında A antijeni, B kan grubuna sahip insanda B antijeni, AB kan grubuna sahip insanda A ve B antijenleri bulunurken O kan grubunda hiçbir antijen bulunmaz. A ve B antijenlerini belirleyen aleller arasında eş baskınlık olduğu için bu iki alel bir araya geldiğinde kişinin kan grubu AB olur. Alyuvarlarda A ve B antijenlerinin haricinde M ve N antijenleri de bulunur. M ve N antijenlerinin alelleri de birbirine eş baskındır. Bu durumda MM alelleri taşıyan bireyler M kan grubuna, NN alelleri taşıyanlar N kan grubuna, MN alelleri taşıyan bireyler MN kan grubuna sahiptir. Bu aleller bakımından heterozigot olan iki bireyin çaprazlanması sonucunda hem genotip hem de fenotip ayrışım oranı eşit çıkar yani 1:2:1 olur. Canlının genotipi, fenotipine aynen yansır."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/es-baskinlik-nedir/", "text": "Mendel'in çalışmalarında tam baskınlık durumunda heterozigot genotipli bireylerin fenotipinde baskın özellik görülür. Eş baskınlıkta aleller birbirine baskınlık kuramadığından heterozigot bireylerin fenotipinde iki alelin etkisi birlikte görülür. Eş baskınlıkta heterozigot genotipli bireylerde her iki alel de fenotipi ayrı ayrı ve farklı olarak etkiler. Eş baskınlığa örnek olarak insanda M ve N genlerinin kontrol ettiği MN kan grubu, A ve B genlerinin kontrol ettiği AB kan grubu verilebilir. MN kan grubu sisteminde M, N ve MN olmak üzere üç farklı kan grubu vardır. Bu gruplandırmada alyuvarların zarında bulunan M ve N antijenleri etkilidir. Bağışıklık tepkisine yol açarak antikor oluşumuna neden olan maddelere antijen denir. Alyuvar zarında sadece M antijeni taşıyan bireyler M kan grubuna, sadece N antijeni taşıyan bireyler N kan grubuna sahiptir. Alyuvar zarında M ve N antijenlerini birlikte taşıyan bireyler ise MN kan grubuna sahiptir. Eş baskınlığın olduğu monohibrit çaprazlamalarda fenotip ve genotip ayrışım oranı her zaman 1:2:1'dir. Fenotip çeşidi sayısı genotip çeşidi sayısına eşittir."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/esey-tayini-nedir/", "text": "Kromozomlar eşey kromozomları ve vücut kromozomları olmak üzere iki gruba ayrılır. Eşeyi ve diğer bazı özellikleri belirleyen genleri taşıyan kromozomlara gonozom adı verilir. Eşey kromozomu dışındakilere ise otozom adı verilir. Bir kromozom takımında genellikle bir gonozom bulunur. Canlıların diploit hücreleri ikişer adet gonozoma sahiptir. İnsanların vücut hücrelerinde bulunan 2n = 46 kromozomun 44 tanesi otozom, 2 tanesi gonozomdur. Gonozomlar X ve Y kromozomu olarak iki çeşittir ve üzerinde eşeyi belirleyen genleri taşırlar. İnsanda eşey, babadan gelen spermlerin taşıdığı gonozomla belirlenir. Sperm X kromozomu taşıyorsa dişi, Y kromozomu taşıyorsa erkek bireyler oluşur. Buna göre vücut hücrelerinde dişilerin kromozomları 44 + XX, erkeklerin kromozomları 44 + XY şeklindedir. Gametlerde n = 23 kromozomun 22'si otozom 1'i gonozomdur. Yumurta 22 + X, spermler ise 22 + X ya da 22 + Y'dir. Otozomlar canlının göz rengi, saç şekli, kan grubu gibi kalıtsal özelliklerine ait genleri taşır. Çoğu diploit canlının otozom sayısı vücut hücrelerinde 2n 2, üreme hücrelerinde ise n -1'dir. İnsanın vücut hücrelerinde 22 çift (44) otozom vardır. Otozomal kromozomlar tam homolog olduğundan her özellik iki alelle belirlenir. Otozomal özelliklerin erkek ve dişilerde görülme şansı eşittir."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/eseye-bagli-kalitim-nedir/", "text": "Cinsiyeti belirleyen X ve Y kromozomları üzerinde yer alan genler eşeye bağlı genler olarak adlandırılır. Eşey kromozomları sadece cinsiyeti belirlemez. Eşey kromozomlarında cinsiyet dışındaki farklı özellikleri kontrol eden genler de taşınır. Eşey kromozomlarıyla dölden döle taşınan bu genlerin oluşturduğu karakterlere eşeye bağlı karakterler denir. Bu genler dişilerde X kromozomu üzerinde, erkeklerde X ve Y kromozomları üzerinde taşınır. Dişilerde X kromozomları tam homolog olduklarından tüm özellikler iki alelle belirlenir. Erkeklerde ise X ve Y kromozomları tam homolog değildir. Erkeklerde X ve Y kromozomlarının homolog bölgesinde bulunan özellikler iki alelle belirlenir. Homolog olmayan bölgesindeki özellikler ise tek alelle belirlenir. X ve Y'nin Homolog Bölgesi : X ve Y'nin homolog bölgesinde taşınan her özellik anne ve babadan gelen iki alelle belirlenir, hem dişilerde hem de erkeklerde görülür. Tam renk körlüğü X ve Y'nin homolog bölgesinde bulunan ve çekinik genle kalıtılan bir hastalıktır. Retinitis pigmentosa X'e bağlı çekinik bir genle kalıtılır.Ayrıca yapılan bilimsel çalışmalarda bu hastalığın otozomal dominant ve otozomal resesif kalıtıldığı tespit edilmiştir. X Kromozomunun Homolog Olmayan Bölgesi : Buradaki genler X kromozomunun homolog olmayan bölgesinde taşınır, özellikler hem erkeklerde hem de dişilerde görülür. Dişilerde bulunduğundan iki alelle, erkeklerde tek X bulunduğundan bir alelle belirlenir. X kromozomuna bağlı karakterler erkek çocuklara anneden aktarılır, babadan oğula yalnız Y kromozomuna bağlı genler aktarılır. Y kromozomunun Homolog Olmayan Bölgesi : Bu bölgede taşınan özellikler babadan gelen tek bir genle belirlenir ve sadece erkeklerde görülür. Babada var olan bir özellik tüm erkek çocuklarına aktarılır. Kulak kıllılığı bu duruma örnek olarak verilebilir. İnsanda eşeye bağlı karakterler X kromozomuna bağlı kalıtım ve Y kromozomuna bağlı kalıtım şeklinde iki grupta incelenir. X Kromozumuna Bağlı Kalıtım: X kromozomuna bağlı kalıtımın en iyi örnekleri kısmi renk körlüğü ve hemofilidir. Bu hastalıklar X kromozomunda bulunan çekinik genlerle kalıtıldığından erkek bireylerde görülme sıklığı daha fazladır."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/eseye-cinsiyete-bagli-kalitim/", "text": "Erkek ve dişilerde gözlenen çok sayıda anatomik ve fizyolojik farklılığın kromozomal bir temeli vardır. Canlılarda bulunan kromozomların bazıları yalnızca vücut özelliklerine ait genler taşırken bazıları hem vücut özelliklerine ait genleri hem de cinsiyetin belirlenmesini sağlayan genleri taşır. Sadece göz rengi ve kan grubu gibi vücut özelliklerinden sorumlu olan kromozomlara otozom , cinsiyetin belirlenmesini sağlayan kromozomlara ise gonozom denir. İnsanın vücut hücrelerinde 46 kromozom bulunur. Bu kromozomların 44'ü otozom, diğer ikisi ise gonozomdur. Gonozomlar, X ve Y ile gösterilir. İnsanda erkeğin vücut hücreleri 44+XY, üreme hücreleri ise 22+X ve 22+Y kromozomludur. Dişilerin vücut hücreleri 44+XX, üreme hücreleri ise 22+X kromozomludur. Dişilerde tek çeşit gonozom olduğu için yumurtada her zaman X bulunur. Bu nedenle bir yavrunun cinsiyeti yumurtayı dölleyen sperm hücresinin X ya da Y kromozomu taşımasına bağlıdır. X ve Y kromozomları farklı şekil ve büyüklüktedir. Bu kromozomların homolog ve homolog olmayan kısımları vardır. Homolog kısımlarda aynı karaktere etki eden aleller çiftler halinde bulunur. Homolog olmayan kısımlarda ise farklı karakterlere etki eden ve tek halde bulunan genler vardır. Her bir eşey kromozomu üzerinde yer alan gene eşeye bağlı gen denir. X kromozomu üzerinde yaklaşık 1100 tane genin bulunduğu belirlenmiştir. Bu genlere X'e bağlı genler denir. Erkek ve dişilerde farklı sayıda X kromozomu bulunduğu için bu genlerin kalıtımı, otozomlar üzerinde yer alan genlerden farklıdır. Gonozomlar eşeyle ilgili genleri taşır, aynı zamanda X gonozomunda vücutta gerçekleşen metabolik faaliyetlerle ilgili genler de bulunur. Bu nedenle hem erkeklerde hem de dişilerde X gonozomu bulunmak zorundadır. Babalar X'e bağlı alelleri tüm kızlarına aktarır fakat erkek çocuklarına aktarmaz. Anneler ise X'e bağlı genlerini hem erkek hem kız çocuklarına aktarabilir. X'e bağlı bir özellik çekinik alelden kaynaklanıyorsa bir dişi sadece homozigot olduğu durumda bu özelliği fenotipte gösterecektir. Erkeklerde sadece bir tane X kromozomu bulunduğundan bu resesif özelliği X kromozomu üzerinde taşıması bu karakterin fenotipte görülebilmesi için yeterlidir. Annesinden çekinik aleli alan bir erkek, bu özelliği fenotipinde gösterir. Bu sebeple X'e bağlı çekinik olarak aktarılan hastalıklara erkeklerde dişilerden daha sık rastlanır. Yine de bu hastalıkları taşıyan dişiler de vardır. Örneğin kısmi renk körlüğü ve hemofili, X'e bağlı olarak çekinik kalıtılan hastalıklardır. Kısmi renk körleri kırmızı ve yeşil renkleri ayırt edemez. Hemofili ise kanın pıhtılaşması için gerekli olan bir ya da daha fazla proteinin eksikliğinden kaynaklanan kalıtsal bir hastalıktır. Bu nedenle hemofili hastası bir kişi yaralandığı zaman pıhtı oluşumu gecikir ve kanama uzun sürer. Y kromozomu üzerinde yer alan genler Y'ye bağlı genler olarak bilinir. Y kromozomu babadan tüm erkek çocuklara aktarılmaktadır. Y kromozomuna bağlı olarak taşınabilen özelliklere örnek olarak kulak kıllılığı verilebilir. Y kromozomunun X kromozomu ile homolog olmayan kısmında taşınan bu karakterler sadece erkeklerde ortaya çıkar. Babada bu özellik varsa erkek çocuklarında % 100 ortaya çıkar."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/eseyli-ureme-nedir/", "text": "Eşeyli üreme, iki atanın ürettiği gametlerin birleşmesiyle yeni gen kombinasyonlarına sahip yavruların oluştuğu üreme şeklidir. Eşeyli üreyen canlılarda mayoz ile haploit kromozomlu hücreler oluşur. Bu hücreler farklılaşarak üreme hücreleri olan sperm ve yumurtaya dönüşür. Erkek bireylerde mayozla oluşan haploit dört hücrenin hepsi farklılaşarak döllenme yeteneği kazanır ve spermlere dönüşür. Dişi bireylerde ise oluşan dört hücreden en büyük olanı farklılaşarak döllenme yeteneği kazanır ve yumurtaya dönüşür. Sitoplazma miktarı en fazla olan hücrenin yumurtaya dönüşmesi, döllenme sonucu oluşacak zigotun gelişimi için önemli bir adaptasyondur. Dişi ve erkek bireylere ait üreme hücrelerinin çekirdekleri döllenme ile kaynaşır. Bunun sonucunda diploit kromozomlu zigot oluşur. Zigot, mitoz geçirerek yavru bireyi meydana getirir. Eşeyli üremenin temelini mayoz ve döllenme oluşturur. Erkek ve dişi bireylerin üreme organlarında üreme ana hücreleri bulunur ve bu hücreler mayoz ile üreme hücrelerine üreme hücrelerini oluşturur. Döllenme yoluyla diploit kromozomlu zigot oluşumu gerçekleşir. Zigot, geçirdiği mitoz bölünmeler sonucunda hücre sayısını artırır. Hücreler daha sonra doku ve organ düzeyinde farklılaşarak yeni bireyi oluşturur. Eşeyli üreme birçok canlı türünde görülür. Bitkiler aleminin tohumlu bitkiler grubundaki çoğu bitki eşeyli ürer. Kapalı tohumlu bitkilerin üreme organı çiçektir. Birçok tohumlu bitkinin çiçeğinde erkek ve dişi organ birlikte bulunur. Örneğin gül ve erik bitkilerinin çiçekleri bu şekildedir. Bazı bitki çiçekleri sadece tek çeşit üreme organı taşır. Çiçek; erkek organ taşıyorsa erkek çiçek, dişi organ taşıyorsa dişi çiçek olarak adlandırılır. Bu nedenle bu çiçekler tek eşeylidir. İncir, dut, kavak, mısır, söğüt, ceviz, hurma ve begonya tek eşeyli çiçeklere sahip olan bitki türlerine örnektir. Bunun dışında bazı bitki türlerinde erkek ve dişi çiçekler aynı birey üzerinde bulunurken bazı türlerde de bir birey üzerinde ya erkek çiçekler ya da dişi çiçekler bulunur. Omurgasız hayvanların eklem bacaklılar grubunda eşeyli üreme gözlenir. İstakozlar, örümcekler, böcekler ve akrepler eşeyli üreyen eklem bacaklılardandır. Omurgalı hayvan olan balıklar, iki yaşamlılar, sürüngenler, kuşlar ve memeliler eşeyli üreyen canlılardır. Kuşlar ve memelilerde yavru bakımı söz konusudur. Bazı hayvanlarda ayrı eşeylilik olmayıp dişi ve erkek üreme organları aynı birey üzerinde bulunur. Yumurta ve sperm aynı birey tarafından üretilir. Omurgasız hayvanların yassı solucanlar grubundan olan karaciğer kelebeği ve tenya, halkalı solucanlar grubundan olan toprak solucanı çift cinsiyetlidir."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/eseysel-bezler-yumurtalik-ve-testis/", "text": "Eşeysel bezler üreme hücrelerinin oluşturulmasında ve hormon salgılanmasında etkilidir. Ergenlik dönemiyle aktifleşen bu bezler hipofizden salgılanan FSH ve LH hormonları tarafından uyarılarak faaliyet gösterir. Eşeysel bezler; dişilerde ovaryum , erkeklerde testis adını alır. Ovaryumda östrojen ve progesteron hormonları, testislerden testosteron hormonu üretilir. Bu hormonlar üreme döngülerini ve eşeye özgü davranışları kontrol eder. Hipofizden salgılanan FSH'nin ovaryumu uyarmasıyla salgılanır ve kana geçer. Östrojen adet döngüsünde , yumurta hücresi oluşumunda, meme bezlerinin gelişiminde etkili olan bir hormondur. Ayrıca dişiye özgü vücut yapısı, ince ses ve üreme organlarının gelişimi gibi ikincil eşeysel özelliklerin oluşmasını da sağlar. Hipofizden salgılanan LH'nin yumurtalığı uyarmasıyla salgılanır. Döl yatağını her ay döllenme olasılığına karşı kalınlaştırır. Böylece embriyonun döl yatağına tutunmasını ve gelişmesini sağlar. Ayrıca hamilelik boyunca rahimdeki kas kasılmalarını önleyerek hamileliğin devamlılığını sağlar. Bu yüzden gebelik hormonu olarak da bilinir. Hipofizden salgılanan LH'nin testisleri uyarmasıyla salgılanır. Testosteron hormonu, spermlerin olgunlaşmasında ve eşeysel organların gelişmesinde görevlidir. Ayrıca erkeklere ait sakal ve bıyık çıkması, sesin kalınlaşması, kemik ve kasların erkeklere özgü biçimde gelişmesi gibi ikincil eşeysel özelliklerin oluşmasını da sağlar."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/eseysiz-ureme-eseysiz-uremenin-temel-ozellikleri/", "text": "Canlıların ortak özelliklerinden biri de üremedir. Bireylerin nesillerini artırmak amacıyla çoğalmasına üreme denir. Üreme olayı, bireyin yaşamının devamı ile ilgili değildir ancak neslin devamı için şarttır. Bir canlının bazı bireylerinin üreme yeteneği olmayabilir. Örneğin işçi bal arıları kısırdır. Üremeyle, türe ait genetik bilgiler nesilden nesile aktarılmış olur. Böylece populasyona eklenen bireyler ile populasyonların devamlılığı sağlanır. Ölümlerle eksilen bireylerin yerine üreme ile yeni bireyler eklenmiş olur. Populasyon: Aynı tür canlıların oluşturdukları topluluğa populasyon adı verilir. Üreme genel olarak eşeysiz ve eşeyli üreme olmak üzere ikiye ayrılır. Eşeysiz üremede yavrular tek ata canlıdan oluşur. Eşeyli üremede ise dişi ve erkek bireylerin ürettiği üreme hücrelerinin birleşmesi sonucunda yavrular oluşur. Eşeysiz üreme, bir ata canlıdan kalıtsal özellikleri aynı olan yeni bireylerin oluşmasıdır. Eşeysiz üremenin temeli, mitoz hücre bölünmesine dayanır. Bu nedenle eşeysiz üreme sonucu oluşan bireyler arasında kalıtsal çeşitlilik görülmez. Eşeysiz üreme, kısa sürede çok fazla yavrunun oluşumunu sağlar. Eşeysiz üreme kısa bir sürede gerçekleştiği için birey sayısı artışı hızlıdır. Uygun ortam koşullarında birey sayısı artışı genellikle geometrik dizi şeklinde gerçekleşir. Canlılarda eşeysiz üreme çok yaygın bir üreme şeklidir. Prokaryotlarda, ökaryot tek hücrelilerde, mantarlarda, bütün çiçeksiz bitkilerde, çiçekli bitkilerin pek çok türünde, süngerlerde, sölenterlerde ve bazı hayvan türlerinde eşeysiz üreme görülür. Bazı canlılarda hem eşeysiz hem de eşeyli üreme görülebilir. Bal arılarında hem eşeyli üreme hem de eşeysiz üreme çeşidi olan partenogenez görülür. - Kalıtsal özelliklerin korunması - Birey sayısının hızlı artması - Bireylerin değişen çevre şartlarına karşı dayanıksız oluşu Eşeysiz üreme; bölünerek üreme, tomurcuklanma, sporla üreme, rejenerasyon, partenogenez ve bitkilerde görülen vejetatif üreme olmak üzere altı çeşittir. - Bölünerek Üreme - Tomurcuklanma - Sporla Üreme - Vejetatif Üreme - Rejenerasyonla Üreme - Partenogenez"} {"url": "https://www.canlibilimi.com/eseysiz-ureme-ve-eseysiz-ureme-cesitleri/", "text": "Döllenme olmaksızın yeni bireylerin oluşmasına eşeysiz üreme denir. - Bölünerek üreme, - Tomurcuklanma, - Sporla üreme, - Rejenerasyon, - Partenogenez, - Vejetatif üreme olarak gruplandırılabilir. Bölünerek Üreme: Tek hücreli canlılarda görülen eşeysiz üreme çeşididir. Prokaryot hücre yapısına sahip bakteriler ve arkeler; ökaryot hücre yapısına sahip amip, paramesyum ve öglena ikiye bölünerek çoğalır. Bakteriler sıcaklık ve besin yönünden uygun koşullarda bölünerek hızlı bir şekilde çoğalır. Prokaryot hücre yapısına sahip bakterilerde DNA'nın eşlenerek hücrenin zıt kutuplarına gitmesi ve sitoplazmanın bölünmesi, ökaryot hücrelerde gerçekleşen mitoz aşamalarından farklılık gösterir. Öncelikle bakteri DNA'sı eşlenir. Eşlenme devam ederken bakterinin boyu da uzar. Eşlenme tamamlandığında DNA'lar birbirinden ayrılır. Hücre zarı içeri doğru uzar ve yeni hücre duvarı oluşur. Bölünme tamamlandığında aynı genetik yapıya sahip iki yeni bakteri meydana gelir . İnsan bağırsağında yaşayabilen Escherichia coli bakterisi uygun koşullarda 20 dakikada bir bölünerek çoğalır. Ökaryot tek hücrelilerde bölünmenin yönü hücre simetrisine göre belirlenir. Örneğin bölünme amipte herhangi bir yönde, paramesyumda enine, öglenada boyuna gerçekleşir. Tomurcuklanma: Bira mayası gibi bazı tek hücreli canlılarda; sünger, hidra ve mercan gibi omurgasız hayvanlarda gerçekleşir. Bira mayası mantarında ata bireyden dışarı doğru bir çıkıntı oluşur. Bu çıkıntı gelişerek yeni bireyi meydana getirir. Oluşan bireyler ata bireyden ayrılıp tek başına yaşayabilir veya ata bireyle birlikte kalıp koloni de oluşturabilir. Hidranın vücudundan küçük bir çıkıntı halinde yeni bir hidra oluşur. Taş mercanlarında oluşan tomurcuklar ata bireye bağlı olarak kalır. Sonuçta birbirine bağlı binlerce bireyden oluşan bir metreden daha geniş bir koloni ortaya çıkar. Sporla Üreme: Bazı mantar ve alglerde; eğrelti otu, kara yosunu gibi çiçeksiz bitkilerde ve sıtma hastalığına yol açan Plasmodium malaria gibi bir hücreli canlılarda gözlenir. Spor, olumsuz çevre koşullarına dayanıklı n kromozomlu bir üreme hücresidir. Sporlar, döllenmeden uygun ortamda gelişmeye başlayarak yeni birey oluşturur. Eğrelti otunun spor keselerinden etrafa yayılan sporlar gelişerek yeni canlıyı meydana getirir. Puf mantarı gibi bazı mantar çeşitleri sporu mitoz ile oluşturur. Bu sporlar rüzgarla çevreye yayılır, yeni mantarları oluşturur. Rejenerasyon: Çok hücreli canlılarda ya yıpranan, zarar gören ya da ölen hücrelerin yerine yenilerinin üretilmesidir. Bu sayede canlı, hücre kaybı yaşadığı doku ve organlarını onarabilir, yenileyebilir. Ancak canlıların gelişmişlik düzeyi arttıkça rejenerasyon yetenekleri azalır. Sonuç olarak rejenerasyon; doku, organ ve vücut düzeyinde gerçekleşebilir. Omurgasız hayvanların birçoğunda vücut seviyesinde olan rejenerasyon, aynı zamanda eşeysiz üreme yoludur. Omurgasız hayvanlardan yassı solucan örneği olan Planarya'nın kopan bir parçasından yeni bir Planarya oluşabilir. Bu şekilde Planarya eşeysiz yolla üremiş olur. Omurgasızların derisi dikenliler grubundan olan deniz yıldızlarında beş tane kol ve kolların birleştiği merkezi disk vardır. Merkezi disklerin beşte birine sahip olan deniz yıldızları kopan kollarını tamamlayabilir. Ayrıca kopan her koldan da yeni bir deniz yıldızı oluşur. Bu şekilde deniz yıldızı eşeysiz olarak üremiş olur. Bunun dışında omurgasızlardan toprak solucanının bağırsaktan sonraki kısmı kesildiğinde başın bulunduğu parça kendini tamamlayabilir. Rejenerasyon, omurgalı hayvanlarda doku ve organ düzeyinde gerçekleşir. Örneğin kertenkele kopan kuyruğunun yerine yenisini yapar fakat kopan kuyruktan yeni bir kertenkele oluşmaz. Bu durum rejenerasyon eşeysiz üreme değil, yenilenme veya eksilen kısımların tamamlanması anlamına gelir. İnsanda vücut fonksiyonelliğini ve bütünlüğünü sağlamak amacıyla diğer organizmalara kıyasla daha az oranda hücre ve doku düzeyinde rejenerasyon vardır. Bazı hücreler yenilenir, bazıları belirli aralıklarla yıkılıp tekrar oluşturulur. Karaciğerin bir kısmı alındığında karaciğer eksilen bu kısımdaki tüm dokularını yeniden oluşturabilir. İnce bağırsaklar sahip olduğu epitel dokuyu kısa sürede yenileyebilir. Taşıma sıvısı olan kanın, kırılan kemiklerin ve her ay kadınlarda endometriyum dokusunun yenilenmesi insanda rejenerasyona örnek olarak verilebilir. Partenogenez: Döllenmemiş bir yumurtadan yeni bireyin oluştuğu eşeysiz üreme çeşididir. Bu üreme; bal arılarında, eşek arılarında, karıncalarda, kelebeklerde ve yaprak bitlerinde görülür. Omurgalılardan Komodo ejderinde ve çekiç başlı köpek balığında partenogenez görülür. Bal arılarında kraliçe arının yumurtalarından bir kısmının döllenmeden gelişmesiyle haploit kromozomlu erkek arılar meydana gelir. Bal arılarında kraliçe arı (2n) yumurta hücrelerini mayozla oluşturur. Erkek arı , mitozla sperm sayısını artırır. Yumurtaların bazıları, erkek arıların oluşturduğu sperm hücreleriyle döllenerek dişi embriyo (2n) oluşturur. Döllenmiş yumurtalardan çiçek tozuyla beslenenler, işçi arıları; arı sütüyle beslenenler, kraliçe arıyı oluşturur. Vejetatif Üreme: Bitkilerde görülen eşeysiz üreme çeşididir. Mitoz ve yenilenme esasına dayanan bu üreme şeklinde bitkinin bir parçası veya özelleşmiş bir bölümünün ayrılarak yeni bir bitkiyi oluşturması söz konusudur. Vejetatif üremeyle gelişen yeni bitkiler, ana bitkiyle ve birbirleriyle kalıtsal olarak aynıdır. Bitkilerde aşılama, özelleşmiş gövde ve köklerle üretim, çelikle ayırma, daldırma ve doku kültürü ile üretim gibi vejetatif üreme yöntemleri bulunur. Özelleşmiş gövde ve köklerle üretimde bitkiler; yumrular, rizomlar, sürünücü gövdeler ve soğan gibi vejetatif organlarla çoğaltılır. Bunlara sahip olan bitkilerin toprak üstü organları büyüme mevsimi sonunda ölür. Toprak altı organları ise canlılığını sürdürür ve sonraki büyüme mevsiminde yeni bitkiler oluşturur. Yumru ile üremede üzerinde göz adı verilen yapıları bulunduran yumrular toprağa ekilerek yeni bir bitki geliştirilir. Patates ve yer elması bu şekilde ürer. Rizomla üremede bitkinin ana ekseni olan rizom, toprağın alt yüzeyinden büyüyerek üst yüzeye doğru yaprak ve çiçek sürgünleri oluşturur. Rizom uzun ve silindir şeklinde şişkin bir yapıdır. Üzerinde boğumlar ve ek kökler bulunur. İris, ayrık otu, zencefil ve zerdeçal rizomla üreyen bitkilerdir. Sürünücü gövde ile üreyen bitkilerde ana bitkiden uzanan sürünücü gövde , toprak üzerinde belli aralıklarla kök salar ve buradan yaprak oluşturarak yeni bitkiyi meydana getirir. Örneğin çilek bu şekilde üreyen bir bitkidir. Soğanla bitki üretiminde toprak altı organı olan soğan üremede görev alır. Soğan; kısa, şişkin, toprak altında dikey duran bir yapıdır ve bir büyüme konisi bulundurur. Kalın, şişkin pullarla kaplanmış gövde ekseninden oluşur. Dikilen bitki soğanları ilkbaharda çiçek açar. Olgunlaşma dönemi sonunda oluşan çok sayıda yavru soğan toplanır. Bu soğanlar ertesi yıl tekrar dikilerek çiçek üretmek amacıyla kullanılır. Bu şekilde kültür arazilerinde, bahçecilik ve süs bitkilerinin üretiminin yapıldığı alanlarda, çiçek ve çiçek soğanları üretilir. Şehir meydanlarının, parkların, yol kenarlarının süslenmesinde soğanlı çiçekler fazlaca kullanılır. Ülkemizde soğanlı çiçeklerin üretimi, doğada nesli tükenen türlerin korunması ve çoğaltılması amacıyla da yapılır. Daha çok lale, nergis, glayöl, zambak, sümbül ve orkide gibi bitkiler üretilir. Çelikle bitki üretiminde kök, gövde veya yapraktan alınan bitki parçası suda ya da toprakta köklendirilir. Daha sonra toprağa dikim yapılır ve yeni bitkiler elde edilmiş olur. Söğüt, kavak, asma, gül, incir, ayva, erik, Afrika menekşesi, paşa kılıcı, sardunya, kivi ve zeytin bu şekilde üretilir. Soğanla ve çelikle bitki üretimi, bahçecilik ve tarım sektörlerinde oldukça fazla kullanılan yöntemlerdendir. Bu yöntemlerle daha çok gıda ve süs bitkisi üretilir. Ayırma yöntemi ile üretimde bitki, köküyle birlikte topraktan çıkarılır. Oluşmuş olan yeni sürgünler ana bitkiden kökleriyle birlikte ayrılarak toprağa ekilir. Bu yöntem genellikle süs bitkilerinde kullanılır. Kaktüs, açelya, kamelya bu yönteme örnektir. Daldırma yönteminde ana bitkinin genç bir dalı kendisinden ayrılmadan toprağa gömülerek köklendirilir. Daha sonra köklenen genç dal ana bitkiden ayrılarak yeni bir birey elde edilir. Portakal, mandalina ve fındık gibi bitkilerde bu yöntem uygulanır. Aşılama ile vejetatif üremede çoğaltılmak istenen bitkiden alınan parça , aynı türden ya da yakın akraba türden başka bir bitkinin üzerine eklenir. Bu olaya aşılama denir. Aşılamada anacın gelişmiş kökünden faydalanılırken aşının da iyi ürün verme özelliğinden yararlanılır. Bu şekilde genetik yapısı birbirinden farklı iki bitki, tek bir bitki üzerinde birleştirilebilir. Bağlarda ve meyve fidanı üretiminde uygulanır. Örneğin elma, armut, vişne, erik ve dut gibi ağaçlarda aşılama yöntemi sıklıkla kullanılır."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/eseysiz-uremenin-cesitleri-ve-ozellikleri/", "text": "Eşeysiz üreme; bölünerek üreme, tomurcuklanma, sporla üreme, rejenerasyon, partenogenez ve bitkilerde görülen vejetatif üreme olmak üzere altı çeşittir. Bölünerek Üreme, eşeysiz üremenin en basit ve en yaygın şeklidir. Bakterilerde, arkelerde ve protistaların pek çok türünde görülür. Bölünme sonucu oluşan yeni hücrelerdeki kalıtsal materyal, nitelik ve nicelik olarak birbirinin aynısıdır. Ancak sitoplazma miktarları farklı olabilir. Bakteriler uygun ortam şartlarında 20 dakikada ikiye bölünerek çoğalır. Uygun ortam koşullarında birey sayısı artışı her nesilde iki katına çıkar. Tek hücreli protistalar da bölünerek çoğalır. Bu çoğalma sırasında çekirdek de sitoplazma gibi boğumlanır. Oluşan yeni hücrelerin kalıtsal özellikleri birbirleri ile aynıdır. Ancak sitoplazma miktarları ve organel sayıları farklı olabilir. Sitoplazma bölünmesinin yönü, protistanın türüne göre farklılık gösterebilir. Öglenada boyuna, paramesyumda enine bölünme görülürken amipte bölünme her yönde olabilir. Çünkü amipte hücre zarı dışında hücreyi koruyan ve ona şekil veren ikinci bir hücre örtüsü bulunmaz. Eşeysiz üremeyle çoğalan bazı canlılarda eşeyli üreme de görülebilmektedir. Bazı tek hücreli ökaryot canlılarda hücre zarının dışında koruyucu bir örtü bulunur. Bu örtüye pelikula denir. Sporla üreme Plazmodyum gibi bazı protistalarda, mantarlarda ve bütün çiçeksiz bitkilerde görülür. Sporların etrafı kalın bir örtüyle kaplıdır. Bu nedenle sporlar, olumsuz çevre şartlarına karşı oldukça dayanıklıdır. Sporlar; rüzgar, yağmur, böcekler ve diğer aracılarla çevreye yayılmaktadır. Dayanıklı oldukları için atmosferin en üst katmanlarında bile canlılıklarını koruyabilmektedir. Sporlar uygun şartlarda çimlenerek yeni canlıları oluşturur. Sporla üremede spor hücreleri döllenme olmaksızın yeni bireyleri doğrudan oluşturabilmektedir. Uygun ortam koşullarında spor hücreleri su alarak aktifleşir. Sporlar çimlenirken içinde enzim etkinliği, ATP üretimi ve tüketimi artar. Böylece kısa sürede aktif hücrelere dönüşerek bölünmeye başlar. Çiçeksiz bitkilerde spor hücreleri spor kesesi içinde mayoz bölünme sonucunda oluşur. Bu nedenle spor hücreleri arasında kalıtsal çeşitlilik görülür. Spor keselerinin patlamasıyla sporlar etrafa yayılır. Sporlar, olumsuz çevre şartlarına karşı dayanıklı olduklarından uzun süre canlılıklarını korurlar. Ana canlının vücudunda oluşan bir ya da daha fazla çıkıntının gelişmesi sonucu yeni bireylerin oluşmasına tomurcuklanma denir. Oluşan tomurcuklar, ana canlı üzerinde kalarak koloni oluşturabileceği gibi ana canlıdan ayrılarak bağımsız olarak da yaşamını devam ettirebilir. Oluşan tomurcuklar başlangıçta ana canlıdan çok küçüktür. Ancak ana canlı ile yavruların kalıtsal özellikleri aynıdır. Tomurcuklanma, büyüklük farkının fazla olması ve koloni oluşturabilme yeteneği yönüyle bölünerek üremeden ayrılır. Bazı protistalarda, bira mayası hücrelerinde, süngerlerde ve sölenterlerde görülür. Bitkilerde görülen vejetatif üreme; ana bitkinin dal, yaprak gibi parçalarının çimlenmesiyle gerçekleşir ve onarım esasına dayalı bir eşeysiz üreme çeşididir. Bitkiler bölünebilen dokulara sahiptir. Bu hücrelerin bölünebilme yeteneği sayesinde bitkisel organlar kendini onarabilir. Mitoz bölünme ile gerçekleşen bu onarım sürecinin sonunda, bu bitkisel yapılardan yeni bitkiler oluşur. Genellikle çiçekli bitkilerde görülür. Üzüm, muz, gözyaşı bitkisi, kavak, söğüt, patates ve soğan gibi bitkiler vejetatif olarak üremektedir. Bunun dışında üzüm, muz, kavak ve söğüt eşeyli üreyerek tohum da oluşturabilir. Vejetatif üretim, zirai üretimde de yaygın olarak kullanılmaktadır. - Üretimi hedeflenen bitkilerin kalıtsal özelliklerini koruma - Tohumla üretimi zor olan bitkileri üretme - Bitkilerin üretim hızını artırma - Nesli tükenmekte olan bitkileri üretme - Tohum oluşturamayan bitkilerin üretimini yapma Bitkilerin dal ve kök parçalarından yeni bitkilerin üretilmesine çelikle üretim denir. Nemli toprakta ya da suda bir süre bekletilerek köklendirilen bitki parçalarından yeni bitkiler üretilir. Çekirdeksiz üzüm, muz, Afrika menekşesi, kavak ve söğüt gibi bitkiler çelikle üretilebilmektedir. Patates ve yer elması gibi bitkilerin yer altı gövdelerindeki gözlerden yeni yumruların ve bitkilerin oluşmasına yumru gövde ile üreme denir. Genellikle sarımsak, soğan, muz, zambak, salep ve safran gibi tek çenekli bitkiler bu yolla ürer. Kalın gövde uzantılarına soğan denir. Soğanlar toprak altında uzayarak saçak kök oluşturur. Bitki olgunlaştığında, vejetatif olarak toprak altında yeni soğanlar oluşturur. Ana gövdeden gelişen dalların veya gövdenin üzerindeki gözlerin toprakla teması sonucunda köklenme ile yeni bitkilerin oluşmasına sürünücü gövde ile üreme denir. Çilek, sarmaşık ve üzüm gibi bitkilerde görülür. Doku kültürü yöntemi ve aşılama da vejetatif üretim tekniklerindendir. Bitkilerden elde edilen parçalardan, özel besi ortamlarında yeni bitkilerin üretilmesi yöntemine doku kültürü denir. Bu uygulamada, steril besi ortamları hazırlanır. Doku parçaları bu steril besi ortamlarına yerleştirilerek uygun şartlarda mitozla hücre çoğalması gerçekleştirilir. Doku farklılaşması olmadan oluşan hücre yığınlarına kallus denir. Kalluslar; hormonlarla desteklenmiş farklı besi ortamlarına alınarak kallusun kök ve gövde dokularının kalluslardan farklılaşması ile yeni bitki oluşumu sağlanır. Bitki filizleri, birbirinden ayrılarak farklı besi ortamlarında büyütülür ve belirli bir büyüklükten sonra seralara alınır. Doku kültürü yöntemi ile tohumla veya diğer yöntemlerle üretimi zor olan bitkilerin özel besi ortamlarında üretimi sağlanır. Bu sayede, vejetatif olarak bitkiler klonlanır ve aynı genetik yapıya sahip bitkiler elde edilir. Bazı bitkilerden elde edilen tomurcukların veya doku parçalarının başka bir bitkiye taşınmasına aşılama denir. Aşılama ile kök ve gövde yapısı güçlü olan bitkiler üzerinde verimi yüksek tomurcuklar geliştirilmiş olur. Bu yöntemle bitkilerin üretim hızı ve verimi artırılmış olur. Aşılama ile transfer edilen doku, farklı bir bitki üzerinde geliştiği için bir bitki üzerinde iki farklı genetik yapı bulunur. Ancak aşılanan tomurcuktan gelişen dallar, aşının alındığı bitkinin genetik özelliklerini gösterir ve aynı özellikte ürünler verir. Canlılarda, çeşitli nedenlerle yaralanan ya da kopan vücut parçalarının yenilenerek yerine konulmasına rejenerasyon denir. Kopan parçanın rejenerasyonla kendini yenilemesi bazı canlılarda yeni birey oluşumu ile sonuçlanır. Bu olaya rejenerasyon ile üreme denir. Süngerlerde, yassı solucanlarda, bazı denizyıldızı türlerinde ve halkalı solucanlarda rejenerasyonla üreme görülür. Omurgasızlardan omurgalılara doğru canlıların rejenerasyon yeteneği azalır. Omurgalılarda rejenerasyon olayı, zarar gören doku ve organın onarımı düzeyinde olurken bazı omurgasızlarda üreme düzeyinde gerçekleşebilmektedir. Denizyıldızlarının bazı türlerinde sadece kopan kollar yenilerken, bazı türlerinde ise kopan her bir koldan tüm bir birey gelişmektedir. Böylece denizyıldızlarının bu türlerinde eşeysiz üreme gerçekleşmiş olur. Burada dikkat edilmesi gereken husus, yenilenmenin gerçekleşmesi için kopan her bir parçanın merkezi diskten 1/5'ini alması gerektiğidir. Kertenkele, kopan kuyruğunun yerine rejenerasyon ile yeniden kuyruk oluşturabilir. Semenderin kopan bacağının yerine rejenerasyonla yeni bir bacak oluşur. Ancak kertenkelenin kopan kuyruğundan yeni bir kertenkele ya da semenderin kopan bacağından yeni bir semender oluşamaz. Bu nedenle bu olaylardaki yenilenme, organın onarımı düzeyinde olduğu için eşeysiz üreme değildir. Döllenmemiş yumurta hücresinden yeni bireyin oluşmasına partenogenez denir. Partenogenez olayı, bazı omurgasız ve omurgalı hayvan türlerinde görülebilmektedir. Partenogenez; arılarda, su pirelerinde, karıncalarda, yaprak bitlerinde ve kelebeklerde görülebilmektedir. Omurgalılarda ise bazı balık, kurbağa, sürüngen ve kuş türlerinde görülebilmektedir. Oluşum şekline göre partenogenez ikiye ayrılır. Doğal ortamlarda canlının hayat süreci içinde gerçekleşen partenogeneze doğal partenogenez, deneysel uygulamalar sonucunda gerçekleşen partenogeneze ise deneysel partenogenez denir. Erkek bal arılarının oluşumu, doğal partenogeneze örnek gösterilebilir. Döllenmemiş ipek böceği yumurtaları fırçalandığı zaman deneysel olarak partenogenezle yeni bireyler oluşur. Bal arılarında kraliçe ve işçi arılar diploittir. Erkek bal arıları ise haploittir. Erkek bal arıları, döllenmemiş yumurtanın gelişmesi sonucunda partenogenezle oluşur. Dişi bal arıları ise döllenme sonucu eşeyli üremeyle meydana gelir. Yumurta mayoz ile üretilirken spermler mitozla üretilir. Kraliçe arının yumurtalarından bir kısmı döllenmeden gelişerek n kromozomlu erkek arıları oluştururken bir kısmı ise döllenerek 2n kromozomlu dişi arıları oluşturur. Dişi bal arıları, beslenme şekline göre kraliçe veya işçi arı olarak gelişir."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/eukaryot-okaryot-hucre-nedir/", "text": "Ökaryotlar , hücrelerinin yapısından dolayı beraber gruplandırılmış bir canlılar grubudur. Bilimsel sınıflandırmada Ökaryotlar, Bakteriler ve Arkeler, tüm canlıları kapsayan üç ana gruptur. Ökaryotların tanımlayıcı özelliği genetik malzemelerinin zarla çevrili bir çekirdek içinde yer almasıdır. Bu nedenle kelime, Eski Yunanca eu, gerçek ve karyon, çekirdek sözcüklerinden türetilmiştir. Sıfat hali ökaryotiktir. Bakteri ve arkeler çekirdeksiz olduklarından beraberce prokaryot olarak adlandırılırlar . Çekirdeğin yanı sıra, ökaryotların mitokondri veya kloroplast gibi zarla çevrili çeşitli organelleri vardır, bu tür hücre içi karmaşık yapılar da prokaryotlarda bulunmaz. Ökaryotların ortak bir atası olduğu için bir üst alem olarak tanımlanmışlardır. Üst alem sisteminde ökaryotların, prokaryotlara kıyasla, arkelerle daha çok ortak özellikleri vardır ve bu yüzden arkelerle beraber Neomura kladı içinde gruplandırılırlar. Ökaryotlar genel olarak hayvan, bitki, mantar ve protista olarak dört gruba ayrılırlar. Ancak protista grubu aslında hayvan, bitki ve mantar olmayan ökaryotların içine atıldığı bir grup olduğu için bazı biyologlar tarafından kabul görmez ve onun yerine daha küçük gruplar sayılır. Çok çeşitli ökaryotik hücre tipi olmakla beraber hayvan ve bitkiler en yaygın ve iyi bilinen ökaryotlar olduklarından ökaryot yapısının anlaşılması için iyi bir başlangıç noktası oluştururlar. Ancak, mantar ve çoğu protistanın hayvan ve bitkilerden önemli farklılıkları vardır. Hayvan hücresi, hayvanların dokularını oluşturan bir ökaryotik hücre tipidir. Hayvan hücreleri, diğer ökaryotlardan belirgin bir farklılık gösterir, hücre duvarı ve kloroplastları yoktur ve kofulları daha küçüktür. Hücre duvarı esnek olduğundan hayvan hücreleri çeşitli şekillere girebilir ve fagositik bir hücre başka cisimleri içine alabilir. İnsan hücreleri biyolojik olarak ökaryotik hücrelerle aynı kategoriden sayılırlar. Bitki hücreleri diğer ökaryotik organizmaların hücrelerinden oldukça farklıdırlar. Büyük bir merkezi koful hücrenin turgorunu düzenler ve sitozol ile bitkinin öz suyu arasında moleküllerin hareketini kontrol eder. Selüloz, protein ve çoğu zaman ligninden oluşmuş bir hücre duvarı, protoplastlar tarafından hücre zarının dışına yerleştirilir. Buna karşın, mantar hücre duvarları kitinden, bakterilerinki ise peptidoglikandan meydana gelir. Plasmodesmata, hücre duvarındaki gözenekleri birbirine bağlayarak her bir bitki hücresinin ona bitişik hücrelerle haberleşmesini sağlar. Bu, mantarlarda görülen hif ağından farklıdır. Plastidler başlıca hücre içi organellerdir, çeşitli biyokimyasal tepkimeler bunların içinde gerçekleşir, ayrıca besin depolamak için kullanılırlar. Fotosentezin yapıldığı kloroplastlarda bulunan klorofil, bitkilerin yeşil renginden sorumludur. Kamçısı olmayan bitkilerde , hayvan hücrelerinde bulunan sentrioller de bulunmaz. Mantar hücreleri en çok hayvan hücrelerine benzerler. Farkları; Hücre duvarı kitinden oluşmuştur. Hücreler birbirinden daha az ayrışmıştır. Gelişmiş mantar türlerinin hücreleri septum denen gözenekli bölmelerden oluşur, bunlardan sitoplazma, organeller ve bazen çekirdek geçebilir. Koenosit olarak adlandırılan septumlu türlerde organizma aslında tek bir dev hücredir. Basit mantarlarda böyle bölmeler yoktur. Yalnızca en ilkel mantarlar, Chytridiomycota bölümünde yer alanlar, kamçılıdır. Ökaryotik hücreler prokaryotlardan genelde çok daha büyüktürler. Organel olarak adlandırılan çeşitli iç zarlar ve iç yapılar, ayrıca, miktrotüpçük , mikroiplik ve ara ipliklerden oluşmuş bir hücre iskeletine sahiptirler. Hücre iskeleti, hücrenin iç yapısını ve şeklini belirler. Ökaryotik DNA, kromozom olarak adlandırılan doğrusal tomarlar halindedir, bunlar çekirdeğin bölünmesi sırasında kopyalanıp mikrotüpçükler tarafından çekilirler. Eşeysiz hücre bölünmesine ek olarak çoğu hayvan hücresi hücre kaynaşması yoluyla gerçekleşen bir eşeyli üreme sürecine sahiptir; bu, prokaryotlarda görülmez. Ökaryotik hücrelerde çeşitli zarla çevrili yapılar bulunur, bunlara toplu olarak içzar sistemi denir. Vezikül veya koful gibi basit bölmeler başka zarlardan tomurcuklanarak meydana gelirler. Çoğu hücre endositoz adı verilen bir süreçle besin ve diğer maddeleri içlerine alır; endositozda dış zar içe kıvrılıp sonra büzülerek bir vezikül oluşturur. Çoğu diğer zar çevrili organelin evrim sırasında bu tür veziküllerden meydana gelmiş olduğu muhtemel sayılmaktadır. Çekirdek, çekirdek kılıfı olarak adlandırılan bir çift zar ile çevrilidir. Çekirdek örtüsünde bulunan gözenekler moleküllerin girip çıkmasını sağlar. Çekirdek kılıfının çeşitli tüp veya yapraksı uzantıları endoplazmik retikulum olarak adlandırılan yapıyı oluşturur, bu yapı protein ulaşımı ve olgunlaşmasından sorumludur. Granüllü ER'de ribozomlar bulunur ve bunların sentezlediği proteinler, ER'nin iç kısmına girer. Bu proteinler sonradan Düz ER'den tomurcuklanan veziküllerin içine girerler. Çoğu ökaryotta bu protein taşıyan veziküller Golgi aygıtı veya diktiyozom denen yassılaşmış vezikül desteleriyle kaynaşırlar ve proteinler orada çeşitli yapısal değişimlere uğrarlar. Veziküller, çeşitli amaçlar için özelleşmiştir. Örneğin lisozomlar, besin kofullarının içindekileri sindiren enzimler bulundur, peroksizomlar ise hücre için zehirli olan peroksiti parçalar. Çoğu protozoada bulunan büzülür kofullar hücredeki fazla suyu toplayıp dışarı atarlar, ekstruzomlar ise avcı canlıları kaçırmak ve hücrenin avını yakalaması için dışarı madde atmaya yarar. Çok hücreli canlılarda hormonlar çoğu zaman veziküllerde üretilirler. Yüksek bitkilerde hücre hacminin büyük bir kısmı merkezi koful tarafından işgal edilir, hücrenin osmotik basıncı onun tarafından sabit tutulur. Mitokondriler hemen her ökaryotta bulunan organellerdir. Bir çift zarla çevrilidir, içte olanı krista adı verilen iç kıvrımlardan oluşur, hücre solunumu burada gerçekleşir. Kendi DNA'ları vardır ve başka mitokondrilerin bölünmesi sonucu meydana gelirler. Evrim sırasında endosimbiotik bakterilerden oluştukları teorisi genel kabul görmüştür. Mitokondrisi olmayan az sayıda birkaç protozoda da mitokondri türevi organeller, hidrojenozom ve mitozomlar gibi, mevcuttur. Bitki ve çeşitli alg gruplarında ayrıca plastitler bulunur. Bunların da kendi DNA'ları vardır ve endosimbiontlardan oluşmuşlardır. Bu plastitlerin çoğu kloroplasttır, siyanobakteriler gibi bunlar da klorofil içerir ve fotosentez yoluyla enerji üretir. Diğer plastitler gıda depolamaya yarar. Plastitlerin tek bir kökeni olması muhtemel olmakla beraber plastit bulunduran bitki grupları evrimsel olarak birbirine yakın değildir. Bazı ökaryotlar plastitlerini ikincil bir endosimbiyoz veya yutma yoluyla edinmişlerdir. Çekirdeğin de endosimbiotik kökenli olduğu öne sürülmüştür, bu konunun ayrıntısı aşağıda verilmiştir. Ayrıca, ökaryot kamçısının da endosimbiotik kökenli olduğu, spiroketlerden geliştiği de iddia edilmiştir. Hücre anatomisi ile uyumsuzlukluğu ve hücre çoğalmasıyla bağdaştırılamadığı için bu iddia genel kabul görmemiştir. Çoğu ökaryotun kamçı adı verilen, ince uzun ve hareketli sitoplama uzantıları vardır. Bunlar tübülin ve kısa kirpiklerden oluşur, her ikisi de hareket, beslenme ve duyumla ilişkilidir. Bunlar prokaryot kamçılarından tamamen farklıdır. Kamçıyı içinden destekleyen bir demet mikrotüpçüktür, bunlar bazal cisimden çıkar. Mikrotüpçükler kamçının içinde, merkezde iki tekli ve onun çevresinde dokuz ikili olarak düzenlenmişlerdir. Kamçının ayrıca üzerini kaplayan saçlar ve onu zar ve hücre iskeletine bağlayan pullar da bulunabilir. Kamçının içi sitoplazmaya bağlıdır. Mikroiplik yapılar hücre zarının alt yüzeyinde tabaka ve desteler halinde bir ağ oluşturur. Mikrotübüllerin motor proteinleri, örneğin dinein ve kinesin, bu ağa dinamik bir özellik sağlar. Hücre iskeleti, hücrenin şeklini belirlemekte ve hareketini sağlamakta önemli bir rol oynar. Bazı protistlerin çeşitli başka mikrotüpçüklü organelleri de vardır: örneğin, radioloria ve heliozoa, suda yükselme veya av yakalama için aksopodialara sahiptirler, haptofitlerin ise haptonema adlı kamçı gibi bir organeli vardır. Bitki hücrelerinin bir hücre duvarı vardır; bu, hücre zarının dışında yer alan, oldukça esnemez bir tabakadır. Hem hücreye yapısal destek sağlar, hem de bir filtre mekanizması olarak çalışır. Hücrenin için su girmesi halinde aşırı şişmeyi engeller. Birincil hücre duvarını oluşturan başlıca karbonhidratlar selüloz, hemiselüloz ve pektindir. Selüloz mikrofibrilleri hemiselüloz bir yulara bağlanarak bir selüloz-hemiselüloz ağ oluştururlar, bu da pektin matriks içinde yer alır. Birincil hücre duvarında bulunan başlıca hemiselüloz ksiloglukandır. Çekirdek bölünmesi ile hücre bölünmesi çoğunlukla eşgüdümlü olur. Bu genelde mitoz yoluyla gerçekleşir, bu süreç sonucunda her kromozomun birer kopyası yavru hücrelere dağıtılır. Çoğu ökaryotta ayrıca bir eşeyli üreme süreci vardır, bunda tipik olarak haploit ve diploit döller sırayla birbirini izler. Haploit dölde her kromozomun bir kopyası vardır, diploit dölde ise iki; haploit döl mayoz bölünme ile meydana gelir, diploit döl çekirdek kaynaşması ile. Ancak, bu genel kalıp içinde epey bir çeşitlilik görülebilir. Ökaryotik hücrenin oluşumu canlıların evriminde önemli bir dönem noktasıdır, çünkü ökaryotlar tüm karmaşık hücreleri ve nerdeyse tüm çok hücreli canlıları içermektedir. Bu süreci oluşturan olayların zamanlamasını kestirmek zordur; Knoll (1992) yaklaşık 1,6-2,1 milyar yıl önce oluştuklarını öne sürmüştür. Modern canlı gruplarına ait oldukları bariz olan fosiller yaklaşık 1,2 milyar yıl önceden kalmadır. 1980'ler ve 90'larda yapılan araştırmalar sonucunda çizilen rRNA filojenik ağaçlarında çoğu ökaryot organizma çözümlenememiş bir taç grup içinde bırakılmıştı . Bu grup, mitokondri kristalarının şekline bağlı olarak ikiye bölünmüştü. Mitokondrisi olmayan birkaç grup ayrı bir dal olarak diğer ökaryotlardan ayrılıyordu, dolayısıyla bu eksikliğin çok eski dönemlerden kalma olduğu düşünülüyordu, ancak artık bunun uzun dal çekimi adı verilen bir artifakt olduğu belirlenmiştir. Bu grupların diğer ökaryotlardan ayrıldıktan sonra mitokondrilerini kaybettikleri bilinmektedir."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/evinizi-dekore-etmek-icin-3-ipucu/", "text": "İnsanlar hayatının çoğunu evinde geçirir. Görenleri hayran bırakacak evler için dekorasyon çok önemli. Kısıtlı bir bütçeniz olsa bile hayallerinizdeki evi küçük dokunuşlarla yaratmanız mümkün. Dekorasyon işine girişmeden önce gözünüze fazlalık gibi görünen eşyalardan kurtulmakla başlayabilirsiniz. İnsanlar hayatının çoğunu evinde geçirir. Görenleri hayran bırakacak evler için dekorasyon çok önemli. Kısıtlı bir bütçeniz olsa bile hayallerinizdeki evi küçük dokunuşlarla yaratmanız mümkün. Dekorasyon işine girişmeden önce gözünüze fazlalık gibi görünen eşyalardan kurtulmakla başlayabilirsiniz. Evinizi kalabalık gösteren eşyalara karar vererek bu eşyaları koltuk altı sandıklarına veya dolaplara gizleyebilirsiniz. Böylece yerden de tasarruf etmiş olacaksınız. Herkesin bildiği gibi evde boş alanın fazla olması evinizi daha düzenli ve temiz gösterecektir. Hem de temizlemesi ve dekore etmesi çok daha kolay olacaktır. Uyumlu ve göze hitap eden bir ev dekorasyonu için fazlalıklardan kurtulduktan sonraki adım eşyaları ve dekorasyon eşyalarını seçmek olacak. Evinizde bir evcil hayvanınız varsa evinizin dekorasyonuna uyacak evcil hayvan ürünleri kullanabilir ve bunlarla da fark yaratabilirsiniz. Evdeki odalara girildiğinde dikkat çekecek, insanların odağının kayacağı dekoratif eşyalar olmalı. Bu bir duvar tablosu veya bir dolap olabilir. Ortamın tüm havasını tek bir eşya ile değiştirebilirsiniz. Tekli koltuk, masa veya kitaplık gibi eşyalarla bu mümkün. Sanatsal bir dokunuş yapmak isteyenler için doğru renkler kullanarak, güzel dekorasyonlar yaratabilirsiniz. Doğru yere yerleştirilen ve tarzı diğer eşyalara uyan her dekorasyon evinize sanatsal bir dokunuş yapmış sayılır. Aydınlatma, görevinin dışında dekorasyon ögesi olarak da değerlendirilebilir. Eşyalarınızla uyumlu abajurlar kullanarak tüm odağı aydınlatmaya çekebilirsiniz. Aynı zamanda evinizdeki ufak detaylara dikkat etmeniz size çok şey kazandıracaktır. Bunlar çekmece kulpları, kapı kolları veya armatürler olabilir. Sandığınızdan çok daha fazla etki yaratacak bu detaylara özen gösterirseniz güzel dekore edilmiş bir eve kavuşabilirsiniz. Aynı zamanda evinizde büyük bir balkon veya terasa sahipseniz spor malzemeleri en uygun fiyata satın alarak kendinize spor yapabileceğini bir alan yaratmanız sizin için evinizi daha verimli kılacak. Bahçeli bir eviniz varsa spor yapmak kaçınılmaz olacak. Koltuk takımınızdan halılarınıza, çiçek saksılarından biblolara kadar evinizdeki eşyaların ve dekoratiflerin ahenkle dans etmesi sizin elinizde. Evinize girer girmez size hoş hissettirecek bir ortam yaratmak için birkaç püf noktaya dikkat etmek yeterli. Oturma odanızın veya yatak odanızın bir duvarını boydan boya kitaplık ile döşemeyi hiç düşündünüz mü? Mükemmel bir dekorasyon fikri olan kitaplık rafları evinizde sofistike bir hava yaratacak. Bu rafların bazılarında dekorasyon eşyaları da kullanabilirsiniz. Huzurlu bir köşe yaratacağınız rafların yanında kitabınızı okuyacağınız bir masa ve sandalye düşünebilirsiniz. Kitabınızın sayfalarında kaçamak yaparken kahvenizi yudumlamak çok keyifli olacak. Dikkat çekici bir dekorasyon arıyorsanız, renkli dekoratifler kullanmalısınız. Çarpıcı ve ilgi çekici dekorasyonlar sayesinde mükemmel bir yaşam alanına sahip olun. Sade masalar yerine renkli cam masalar kullanmak bunun için güzel bir ipucu olabilir."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/farkli-hucre-orneklerinin-incelenmesi-ve-karsilastirilmasi/", "text": "Bitki ve hayvan hücrelerinin bazı ortak özellikleri olmasına rağmen şekli, büyüklüğü, rengi ve iç yapısı bakımından aralarında farklılıklar vardır. Her hücrede mutlaka sitoplazma ve onu çevreleyen bir hücre zarı bulunur. Ayrıca birçok hücre, çekirdeğe ve özel işlevi olan organellere sahiptir. Birçok hücre çıplak gözle görülemez, yani mikroskobik boyuttadır. Örneğin bir hayvan hücresi ortalama 15 m , bitki hücresi ise 40 m çapındadır. En küçük hücre olan mikroorganizmaların yarı çapı 0.3 m'den daha küçüktür. En büyük hücre ise kuş yumurtasıdır. Hücreler genellikle küre şeklinde gösterilmesine rağmen birçoğu farklı şekillere sahiptir. Bir hücrenin şekli ve boyutu o hücrenin görevine bağlı olarak değişiklik gösterir. Amip ve beyaz kan hücreleri gibi hücreler, hareket ederken şekillerini de değiştirir. Sperm hücrelerinin hareket etmeleri için uzun kuyrukları vardır. Sinir hücreleri uzun uzantıları sayesinde uyarıları uzak mesafelere iletir. İnce bağırsağın iç yüzeyinde bulunan epitel hücrelerinin görevi sindirilmiş besinleri emmektir. Bu hücreler emilim yüzeyini artırmak amacıyla mikrovillus adı verilen parmağa benzer çıkıntılara sahiptir. Benzer şekilde bitki köklerinde de topraktan alınan su miktarını artırmak için epidermis hücrelerinin oluşturduğu emici tüyler bulunur."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/finlandiyada-yeni-bir-sivrisinek-turu-bulundu/", "text": "Pori kıyı ilçesinde daha önce kaydedilmemiş bir sivrisinek türü keşfedildi. Helsinki Üniversitesi tarafından yapılan bir araştırmaya göre Culex modestus, ülkede bulunan 44. sivrisinek türü oldu. Finlandiya'ya daha yakın olan ancak daha güneyde bulunan önceki buluntular Rusya'nın Leningrad bölgesinde ve İsveç'in Skane bölgesinde yapılmıştır. Yeni tür, Helsinki Üniversitesi Viroloji Bölümü'nden araştırmacı Lorna Culverwell tarafından Finlandiya'nın sahil bölgelerinde 2022 yazında toplanan sivrisinek örnekleri arasında bulundu. Genital organların incelenmesi ve DNA analizi sonucunda bulunan örneğin erkek olduğu tespit edildi. Araştırmanın sonuçları, henüz akran değerlendirmesinden geçmemiş bir ön baskı olarak European Mosquito Control Association dergisinde yayınlandı. Bu türden sadece bir örnek bulundu, ancak Finlandiya'da tek olmasının, mümkün olduğunu düşünmüyorum diyor Lorna, bir açıklamada. Bir bölgede yeni bir sivrisinek türünün tanımlanması, hastalık taşıma potansiyeli konusunda endişelere yol açar. Culex modestus türü, Güney Avrupa'da kuşlar ve insanlar veya atlar arasında batı nil virüsü olarak bilinen bir flavivirüsün bulaşmasını sağlar. Çoğu insan vakasında, batı nil virüsü hafif bir enfeksiyona neden olur ve ateş, baş ağrısı ve kas ağrısı gibi belirtilerle kendini gösterir. Bazı durumlarda, enfeksiyon nörolojik hastalıklara yol açabilir. Ancak araştırmalara göre şu ana kadar Finlandiya'da batı nil virüsü tespit edilmemiş. Finlandiyalılar şu anda sivrisinek keşfinden endişe duymamalı. Şu ana kadar Finlandiya'da yerli olarak edinilen enfeksiyon insanlarda veya atlarda bulunmadı, ancak bu keşif, burada hangi tür sivrisineklerin olduğunun farkında olmamız gerektiğini hatırlatıyor. Bu türlerin dünyanın diğer bölgelerinde bağlantılı oldukları muhtemel sivrisinekler tarafından taşınan olası hastalıkları bilmek, bu enfeksiyonların gelecekte meydana gelme olasılığını daha iyi araştırmamıza yardımcı olur diyor bilim insanı. Culex cinsi sivrisinekler, Culex pipiens ve Culex modestus türlerini içeren kuş popülasyonlarında batı nil virüsü taşıyabilir. Şu anda virüsün insanlara veya atlara bulaşması çok olası değildir, çünkü hastalığın bulaşma döngüsünün gerçekleşmesi için çeşitli türler gereklidir. İlk olarak, batı nil virüsünün Finlandiya'daki yerli veya göçmen kuşlarda zaten bulunması gerekmektedir. Finlandiya'daki bazı bölgelerde küçük ölçekli kuş taramalarına rağmen, şu ana kadar herhangi bir virüs rapor edilmemiştir. İkinci olarak, Finlandiya'da sadece Culex modestus'un bir örneği bilinmektedir. Bulaşmanın gerçekleşmesi için daha fazla sivrisinek sayısı gerekmektedir, böylece bunlardan bazıları enfekte kuşları bulma ve sonrasında insanları veya atlara ısırma olasılığına sahip olurlar. diyor uzman."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/fizyolojinin-genel-ilkeleri-nelerdir/", "text": "- Homeostasis: Vücuttaki çeşitli sistemlerin sabit bir denge veya homeostazis durumunda tutulması gerekmektedir. Homeostazis, vücut sıvıları, pH dengesi, sıcaklık, kan basıncı ve elektrolitlerin düzenlenmesi gibi birçok faktörü içerir. - İletişim: Vücuttaki hücreler, dokular ve sistemler arasındaki iletişim, sağlıklı bir fonksiyon için önemlidir. Bu iletişim, sinir ve hormonlar yoluyla gerçekleşir. - Adaptasyon: Vücut, çevresel değişikliklere uyum sağlamak için adapte olabilir. Bu adaptasyon, uzun vadeli ve kısa vadeli olarak gerçekleşebilir. - Hiyerarşi: Vücuttaki sistemler, hücreler, dokular ve organlar arasında bir hiyerarşi vardır. Her bir seviye, daha düşük seviyeleri kontrol eder. - Enerji dengesi: Vücuttaki enerji dengesi, besin alımı ve harcanan enerji arasındaki dengeyi ifade eder. Bu dengesizlik, obezite veya zayıflık gibi çeşitli sağlık sorunlarına neden olabilir. - Yapı ve fonksiyon arasındaki ilişki: Vücuttaki her yapı, belirli bir fonksiyonu yerine getirmek için özelleşmiştir. Bu nedenle, bir yapının yapısı, o yapının fonksiyonunu etkiler. - Gelişim: Vücuttaki organlar ve sistemler, gelişim süreci boyunca farklılaşır ve büyür. Bu süreçler, vücuttaki normal fonksiyonların sağlanması için önemlidir."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/fosforilasyon-biyolojik-islemlerin-guc-kaynagi/", "text": "Biyolojik sistemlerdeki kimyasal reaksiyonlar, hücrelerin sağlıklı işleyişi için hayati öneme sahiptir. Bu reaksiyonlar, enerji transferi, enzim tepkime kontrolü ve hücre sinyalleşmesi gibi çeşitli biyolojik süreçlerin düzenlenmesinde rol oynar. Fosforilasyon, bu süreçlerde kritik bir rol oynayan bir kimyasal işlemdir. Fosforilasyon, bir moleküle bir fosfat grubunun eklenmesi işlemidir. Bu işlem, hücre içindeki kimyasal reaksiyonları düzenlemek için kullanılan önemli bir mekanizmadır. Fosforilasyon, fosfat moleküllerinin hedef moleküle bağlanmasıyla gerçekleşir ve hücre içindeki birçok biyokimyasal sürece katkıda bulunur. Fosforilasyon, birçok biyolojik süreçte önemli bir rol oynar. Özellikle protein aktivasyonu, enzim tepkime kontrolü ve hücre sinyalleşmesi gibi süreçlerde etkilidir. Fosforilasyon, proteinlerin aktivasyonunu kontrol etmek için kullanılır. Bir proteinin fosforilasyonu, onun biyolojik işlevini değiştirebilir. Fosforilasyon, proteinin şeklini ve yapısal özelliklerini değiştirerek, belirli enzimatik reaksiyonları etkinleştirebilir veya inhibe edebilir. Fosforilasyon, enzimlerin tepkime hızını düzenlemek için kullanılır. Bir enzimin fosforilasyonu, onun aktivitesini artırabilir veya azaltabilir. Bu, hücre içindeki kimyasal reaksiyonların hızını kontrol etmek için önemli bir mekanizmadır. Fosforilasyon, hücre içinde sinyal iletimini sağlamak için kullanılır. Bir sinyal molekülü hedef hücreye ulaştığında, hedef hücre fosforilasyon yoluyla belirli tepkimeleri başlatabilir. Bu, hücreler arasında iletişimi ve koordinasyonu sağlar. Fosforilasyon, hücrelerin sağlıklı işleyişi için hayati öneme sahiptir. Bu kimyasal işlem, hücre içindeki reaksiyonları düzenleyerek, enerji transferini kontrol eder ve metabolizmayı düzenler. Ayrıca, hücre içindeki kimyasal sinyallerin iletimini sağlayarak hücreler arasındaki iletişimi sağlar. Fosforilasyonun düzgün bir şekilde gerçekleşmemesi durumunda, hücrelerin normal işlevlerini yerine getirmesi zorlaşabilir ve çeşitli hastalıkların ortaya çıkmasına neden olabilir. Bu nedenle, fosforilasyonun doğru bir şekilde düzenlenmesi ve kontrol edilmesi çok önemlidir. Sonuç olarak, fosforilasyon, biyolojik sistemlerdeki birçok sürecin düzenlenmesinde kritik bir rol oynar. Protein aktivasyonu, enzim tepkime kontrolü ve hücre sinyalleşmesi gibi süreçlerde etkilidir. Fosforilasyon, hücrelerin sağlıklı işleyişi için hayati öneme sahip olan kimyasal reaksiyonları düzenler ve kontrol eder."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/fotosentez-hizini-etkileyen-faktorler/", "text": "Fotosentez hızını; ışık şiddeti, ışığın dalga boyu, sıcaklık, CO2 yoğunluğu ve klorofil miktarı gibi faktörler etkiler. Bu faktörlerden birinin yetersiz olması fotosentezin yavaşlamasına ya da durmasına neden olur. Fotosentez hızını, miktarı en düşük olan faktör belirler. Buna minimum kuralı denir. Fotosentez hızını etkileyen diğer faktörler ideal seviyelerdeyse klorofil miktarı arttıkça fotosentez hızı artar. Yaprak genişliği çok olan bitkilerde kloroplast sayısı çok olacağı için klorofil miktarı da çok olur, dolayısıyla fotosentez hızı da artar. Fotosentez olayı için ışık gereklidir. Bu yüzden ışık şiddetinin artışı fotosentez hızını da artırır ancak ışık şiddetinin sürekli artışı, fotosentezi belirli bir seviyeye kadar hızlandırır. Daha sonra fotosentez sabit bir hızla gerçekleşmeye devam eder çünkü minimum kuralına göre, fotosentez hızına etki eden diğer faktörlerin miktarının sabit olması fotosentez hızını sınırlandırır. CO2, fotosentezin ışıktan bağımsız tepkimelerinin başlaması için gerekli olan bir bileşiktir. CO2 miktarı arttığında fotosentez hızı belirli bir değere kadar artar. Sonra sabit kalır çünkü minimum kuralı gereği fotosentez hızına etki eden diğer faktörler fotosentezi sınırlandırır. Havadaki CO2 yoğunluğu belirli bir sınırın altına düşerse bitki CO2 bağlayamadığı için fotosentez durur. Örneğin kireç suyu, KOH veya Ba 2 gibi maddeler karbondioksit tutucu maddelerdir. Bu maddeler bitkinin fotosentez yaptığı ortama konulursa ortamdaki karbondioksiti tutarak bitkinin kullanmasını engeller. Bu durumda bitki fotosentez yapamaz. Sıcaklık Fotosentez reaksiyonlarında enzimler kullanılır. Sıcaklık değişimleri enzimlerin çalışmasını etkileyeceği için fotosentez tepkimelerinin hızını da etkiler. Enzimlerin en iyi görev yaptığı sıcaklık değerine optimum sıcaklık denir. Optimum sıcaklığa kadar olan sıcaklık artışları fotosentez hızını artırır. Optimum sıcaklığın altında veya üstünde olan sıcaklık değerlerinde fotosentez hızı yavaşlar. Çok yüksek sıcaklıklarda enzimin yapısı bozulduğu için fotosentez durur. Işığın Dalga Boyu Fotosentez elektromanyetik spektrumda 380-750 nm dalga boyu aralığındaki görünür ışıkta gerçekleşir. Klorofil pigmenti bu dalga boyu aralığındaki mor, mavi ve kırmızı ışıkları daha çok soğurduğu için bu ışıklarda fotosentez daha hızlı gerçekleşir. Klorofil pigmenti yeşil ışığı çok az soğurup, çoğunu yansıttığı için bu ışıkta fotosentez en düşük hızda gerçekleşir."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/fotosentez-reaksiyonlari/", "text": "Bitkilerde fotosentez, yaprak hücrelerinde bulunan kloroplast adı verilen organelde gerçekleşir. Bitkinin yeşil kısımlarında bulunan kloroplast, bol miktarda klorofil içerdiği için yeşil renkte görülür. Kloroplast; dış zar ve iç zar olmak üzere çift katlı zara sahiptir. Kloroplastın iç kısmı stroma adı verilen sıvı ile doludur. Bu sıvıda; DNA, RNA, ribozom ve fotosentez için gerekli enzimler yer alır. Kloroplast; DNA, RNA ve ribozomlar sayesinde hem metabolik işlevler için gerekli olan proteinleri üretir hem de çekirdek kontrolünde kendini eşleyerek sayısını artırır. Stroma içinde tilakoit adı verilen özel bir zar sistemi vardır. Bu zar sistemi keselerden oluşur. Bitkiye yeşil rengini veren ve ışığı absorbe etme özelliğine sahip klorofil pigmenti, tilakoit zarların içinde yer alır. Tilakoitler üst üste gelerek granum adı verilen yapıyı oluşturur. Granumlar da ara lamellerle birbirine tutunarak granaları oluşturur. Fotosentez reaksiyonları ışığa bağımlı reaksiyonlar ve ışıktan bağımsız reaksiyonlar olmak üzere iki aşamada gerçekleşir. Işığa bağımlı reaksiyonlar tilakoitlerde gerçekleşirken ışıktan bağımsız reaksiyonlar stromada gerçekleşir. Işık enerjisi dalgalar halinde yayılır. Işık dalgasının iki ardışık tepe noktası arasındaki mesafesine dalga boyu denir. Işığın dalga boylarına göre sıralanmasıyla elektromanyetik spektrum elde edilir. Doğada, gördüğümüz veya göremediğimiz farklı dalga boylarına sahip ışıklar vardır. Elektromanyetik spektrumda 380 nm ile 750 nm arasındaki dalga boyuna sahip ışıklar insan gözüyle görülebildiğinden görünür ışık olarak isimlendirilir. Görünür ışık, aynı zamanda fotosentezde kullanılan ışıktır. Fotosentezde görünür ışığı soğuran ve renk veren maddelere pigment denir. Farklı pigmentler, farklı dalga boylarındaki ışığı soğurur. Soğurulamayan ışıklar ya yansıtılır ya da geçirilir. Kloroplastta bulunan klorofil pigmenti; mor ve kırmızı ışığı soğururken, yeşil ışığı yansıtır. Klorofil, yansıttığı yeşil ışık nedeniyle yeşil renkte görülür. Klorofilin soğurduğu ışıklar fotosentezde kullanılır. Klorofil pigmenti soğurduğu ışık enerjisini yapısındaki elektronlar ile ETS elemanlarına aktararak, ışık enerjisini kimyasal enerjiye dönüştürür. Bitkilerde klorofil dışında başka pigmentler de bulunur. Bu pigmentlerin turuncu renkli olanlarına karoten, sarı renkli olanlarına ksantofil, kırmızı renkli olanlarına likopen denir. Sarı, turuncu ve kırmızı renk veren bu pigmentlerin hepsi birden karotenoit olarak adlandırılır. Karotenoitler hem çiçek ve meyvelere renklerini verir hem de klorofilin soğuramadığı farklı dalga boylarındaki ışıkları soğurur. Soğurulan bu ışıklar klorofile aktarılarak fotosentezde kullanılır. Bazı karotenoitler de klorofile zarar verecek olan aşırı ışığı soğurarak yayar. Fotosentez hızı ile ışığın dalga boyu arasındaki ilişki 1883 yılında Theodore Engelmann tarafından yapılan bir deneyle gösterilmiştir. Bu deneyde Engelmann, ipliksi alg kullanmıştır. Engelmann, ipliksi algin farklı kısımlarını farklı dalga boyunda ışığa maruz bırakarak, hangi dalga boyundaki ışıkta daha çok fotosentez yapıldığını tespit etmeye çalışmıştır. Bunu tespit etmek için oksijenli solunum yapan bakterileri kullanmıştır çünkü fotosentez hızı arttıkça, ortamdaki oksijen miktarı artacağı için o bölgede toplanan bakteri sayısı da artacaktır. Engelmann deney sonucunda algin, mor ve kırmızı ışığa maruz bırakılan bölümlerinde toplanan bakteri sayısının çok olduğunu, yeşil ışığa maruz bırakılan bölümlerinde toplanan bakteri sayısının oldukça az olduğunu gözlemlemiştir. Bu deney Engelmann'ı şu sonuca götürmüştür: Fotosentez hızı mor ve kırmızı ışıkta artarken, yeşil ışıkta oldukça azalır. Fotosentez reaksiyonları, ışığa bağımlı reaksiyonlar ve ışıktan bağımsız reaksiyonlar olmak üzere iki aşamada gerçekleşir. Fotosentezin ışığa bağımlı reaksiyonlarında ışık enerjisi kullanılarak ATP ve NADPH üretilir. Böylece ışık enerjisi hücrenin doğrudan kullanabileceği kimyasal enerji olarak ATP'de depolanır. Işıktan bağımsız reaksiyonlarda ise karbondioksit ve ışığa bağımlı reaksiyonlarda üretilen ATP ve NADPH molekülleri kullanılarak organik madde olan glikoz sentezlenir. Işığa bağımlı reaksiyonlar, kloroplastın granalarında gerçekleşir. Klorofil molekülünün ışık enerjisini soğurmasıyla klorofildeki elektron serbest kalır. Serbest kalan bu elektron kloroplasttaki granumda bulunan elektron taşıma sistemi 'ni oluşturan elemanların birinden diğerine aktarılır. Bu aktarım sırasında elektronun kaybettiği enerji ile ATP sentezlenir. Bu olaya fotofosforilasyon denir. Bir taraftan da soğurulan ışık enerjisi ile su molekülleri elektron , proton ve oksijene (O2) ayrıştırılır. Bu olaya fotoliz denir. Fotoliz sonucu açığa çıkan hidrojenler NADP+ molekülüne aktarılarak NADPH molekülü üretilir. Fotoliz sonucu açığa çıkan elektronlar klorofile aktarılırken, oksijen (O2) molekülü atmosfere verilir. Işığa bağımlı reaksiyonlarda üretilen ATP ve NADPH molekülleri ışıktan bağımsız reaksiyonlarda kullanılır. Işıktan bağımsız reaksiyonlar Melvin Calvin'in çalışmaları sonucu açıklandığı için bu reaksiyonlar Kalvin Döngüsü olarak da adlandırılır. Bu çalışmaları Melvin Calvin'e 1961 yılı Nobel Ödülü'nü kazandırmıştır. Işıktan bağımsız reaksiyonlar; kloroplastın stromasında gerçekleşir. Bu evrede ışık doğrudan kullanılmasa da ışığa bağlı reaksiyonlarda üretilen ATP ve NADPH kullanılır. Bu yüzden ışıktan bağımsız tepkimeler de ışığın varlığında gerçekleşir. Işıktan bağımsız reaksiyonlarda Kalvin Döngüsü altı kez tekrarlanır. Böylece ortamdan alınan CO2' ten enzimler yardımıyla başta altı karbonlu glikoz olmak üzere yağ asidi, gliserol, aminoasit, vitamin, nükleotit, hormon gibi organik maddeler üretilebilir. Enzimlerin kullanıldığı bu tepkimelerde klorofil ve ETS kullanılmaz. Fotosentezin ışığa bağımlı ve ışıktan bağımsız reaksiyonlarının karşılaştırılması Tablo 2.1. 'de verilmiştir."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/fotosentez-ve-kemosentez-arasindaki-fark-nedir/", "text": "Fotosentez ve kemosentez, organizmaların besin ürettikleri süreçlerdir; fotosentez güneş ışığından güç alırken, kemosentez kimyasal enerjiyle çalışır. En büyük fark fotosentez güneş ışığından güç alırken, kemosentez kimyasal enerjiyle meydana gelmesidir. Ekosistemler, bazı organizmaların inorganik bileşikleri diğer organizmaların daha sonra yararlanabileceği yiyeceğe dönüştürme yeteneğine bağlıdır. Gezegendeki yaşamın büyük bir kısmı, bitkiler fotosentez yoluyla besin ürettikleri için güneş ışığı etrafında dönen bir besin zincirine dayanır. Bununla birlikte, güneş ışığının olmadığı ve dolayısıyla bitkilerin olmadığı ortamlarda, organizmalar bunun yerine kimyasal enerjiyle çalışan kemosentez adı verilen bir süreç yoluyla birincil üretime güvenirler. Birlikte fotosentez ve kemosentez, dünyadaki tüm yaşamı besler. Karada, sığ suda, hatta berrak buzun içinde ve altında yeterli güneş ışığı olan bitkilerde ve bazı bakterilerde fotosentez meydana gelir. Tüm fotosentetik organizmalar, karbondioksit ve suyu şekere ve oksijene dönüştürmek için güneş enerjisi kullanır: CO 2 + 6H 2 O -> C 6 H 12 O 6 + 6O 2 . Kemosentez, bakterilerde ve diğer organizmalarda meydana gelir ve gıda üretmek için inorganik kimyasal reaksiyonlarla salınan enerjinin kullanılmasını içerir. Tüm kemosentetik organizmalar, bir şeker yapmak için kimyasal reaksiyonlarla açığa çıkan enerjiyi kullanır, ancak farklı türler farklı yollar kullanır. Örneğin, hidrotermal havalandırma deliklerinde bakterileri havalandırın, hidrojen sülfidi okside eder, karbondioksit ve oksijen ekler ve şeker, kükürt ve su üretir: CO 2 + 4H 2 S + O 2 -> CH 2 0 + 4S + 3H 2 O. Diğer bakteriler, sülfidi indirgeyerek veya metanı oksitleyerek organik madde üretirler. Kemosentetik topluluklar hakkındaki bilgilerimiz nispeten yenidir, insanlar 1977'de derin okyanus tabanında ilk kez bir delik gözlemlediklerinde ve ışığın olmadığı gelişen bir topluluk bulduklarında okyanus keşifleriyle gün ışığına çıkarılmıştır. O zamandan beri, karadaki ve deniz tabanındaki kaplıcalarda hidrotermal menfezler, soğuk sular, balina leşleri ve batık gemiler etrafında kemosentetik bakteri toplulukları bulundu. Hiç kimse onları aramayı düşünmemişti ama bu topluluklar başından beri oradaydı."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/fotosentezin-canlilar-icin-onemi/", "text": "Yeryüzündeki yaşam, güneşten gelen enerjiye bağlıdır. Bu enerji canlılar tarafından doğrudan kullanılamaz ya da depolanamaz. Bu enerji başka enerji şekillerine dönüştürülerek kullanılır. Canlılar güneşin ışık enerjisini, fotosentez olayı ile besinlerdeki kimyasal enerjiye dönüştürerek kullanır. Besinlerini sentezlerken enerji kaynağı olarak ışık enerjisini kullanan canlılara fotoototrof veya fotosentetik canlılar denir. Bitkiler, bazı bakteriler, öglena ve algler fotoototrof canlılara örnektir. Fotosentez; klorofil adı verilen renk maddesini taşıyan canlıların ışık enerjisini kullanarak inorganik maddelerden organik madde sentezlemesidir. Fotosentez olayında klorofilin ışık enerjisini tutmasıyla CO2 ve H2O gibi inorganik maddelerden organik madde üretilir. Bu sırada atmosfere O2 verilir. Bütün canlılar yaşamak için ihtiyaç duydukları enerjiyi fotosentezle üretilen organik moleküllerden karşılar. Bu yüzden yeryüzündeki en önemli enerji dönüşümü fotosentez olayı ile gerçekleşir. Atmosferdeki oksijenin ana kaynağı fotosentez yapan canlıların ürettiği oksijen olduğu için fotosentez olayı sadece besin kaynağı değil oksijenli solunum yapan canlılar için de oksijen kaynağıdır. Canlıların yapısına katılan protein, yağ, karbonhidrat gibi organik bileşikler de fotosentezle üretilen organik moleküllerden sentezlenir."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/fungal-dokular-ve-fungal-dokularin-ozellikleri/", "text": "- Parazit bir fungusun konukçu dokusu içerisinde meydana getirdiği emici beslenme organlarıdır (Şekil için bak Bitki Mikolojisi Ders kitabı Katırcıoğlu ve Maden 2015). Üredinales, Erysiphales ve Peronosparales takımına bağlı funguslarda rahatlıkla görülür. - Appressorium. Parazit funguslarda görülen ve fungusun konukçu yüzeyi ile veya herhangi bir ortamla temas ettiğinde hif yüzeyinde veya çim borusu üzerinde meydana gelen şişkin lob şeklinde yapılardır (Şekil için bak Bitki Mikolojisi Ders kitabı Katırcıoğlu ve Maden 2015). Bunlar penetrasyonun gerçekleşmesinde rol alırlar. - Rhizomorph. Birbirine az çok paralel hiflerin yanlardan adeta yapışırcasına birleşerek oluşturdukları ip-halat benzeri yapılardır. Bunlara bazen Miselyal halat adı verilir. Basidiomycota üyelerinde görülür. Bu yapı fungus su veya besin sıkıntısı çektiğinde oluşmaktadır. Armilleria mellea'nın hastalandırdığı ağaçlarda kök boğazında gövde üzerinde, bazen da toprakta siyahımsı iplikler şeklinde görülürler (Şekil için bak Bitki Mikolojisi Ders kitabı Katırcıoğlu ve Maden 2015). - Sclerotium . Fungus hiflerinin birbirine çok sıkı sarılarak meydana getirdikleri kötü çevre şartlarına dayanıklı, uygun şartlarda tekrar çimlenebilen dayanıklı sert yapılardır (Şekil için bak Bitki Mikolojisi Ders kitabı Katırcıoğlu ve Maden 2015). Bunlar fungus türüne bağlı olarak çeşitli şekil, renk ve büyüklükte oluşabilirler. Macrophomina phaseoli'nin sklerotileri çok küçük siyah renkli; Botrytis cinerea' nın küçük siyah renkli yuvarlağa yakın; Sclerotium rolfsii'nin 3-5 mm lik boncuk şeklinde yuvarlak kahve, koyu kahverengi; Sclerotinia sclerotiorum'un oldukça büyük muntazam olmayan şekilli siyah renkli; Rhizoctonia solani' nin muntazam olmayan ve büyükçe siyah yassı ve Claviceps purpurea'nın ise mahmuz veya boynuz şeklinde 1-2 cm boyunda morumsu siyah renklidirler. Stroma. Üzerinde veya içinde fungusun fruktifikasyon organlarının meydana geldiği pseudoparanchimatic yapılardır (Şekil için bak Bitki Mikolojisi Ders kitabı Katırcıoğlu ve Maden 2015). Bazen stroma'da fungus hücreleri ile konukçu doku kalıntıları karışık olabilir o zaman bu yapıya pseudostroma adı verilir. - Sorus . Genelde pas hastalığına yol açan funguslarda görülen, kısa saplı, yazlık veya kışlık sporların konukçu epidermisi altında yoğunlaşarak oluşturdukları dışa doğru şişkin yapılardır (Şekil için bak Bitki Mikolojisi Ders kitabı Katırcıoğlu ve Maden 2015). Sorus'un patlamış haline püstül adı verilir . Sorus'taki sporlar yazlık ise Uredosorus, kışlık ise Teleutosorus adı verilir. Rhizoid. Özellikle Rhizopus spp.'ye ait bir yapıdır. Bu fungusun spor taşıyıcısının dip kısmında oluşan kök benzeri yapılardır (Şekil için bak Bitki Mikolojisi Ders kitabı Katırcıoğlu ve Maden 2015). Bunlar fungusun ortama tutunmasını ve besin-su emilimini sağlayan yapılardır. Daha da gelişip misel formunu da alabilmektedir. Bu durumda adı Rhizomycelium olur."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/fungus-hucresinin-bitki-ve-bakteri-hucrelerinden-farkliliklari/", "text": "- Hücre duvarının yapısı. Bitki hücrelerinde selüloz ve hemiselüloz yanında pektin ve lignin gibi maddeler bulunmakta, fungus hücrelerinde ise selüloz, hemiselüloz ve bitki hücrelerinde bulunmayan kitin bulunmaktadır. - Bitki hücrelerinde kloroplast bulunurken fungus hücrelerinin çoğunda bunlar yoktur. Onların yerine melanin gibi pigment maddeleri yer alır. - Fungus hücrelerinde endoplasmik retikulum iyi gelişmediği halde bitki hücrelerinde çok iyi gelişmiş ve ribozomlar buna bağlı olarak bulunur. Buna karşın fungus hücrelerinde endoplasmik retikulum ribozomlarla bağlı değildir, basit bir segment halinde yer alır (Talbot, 1971). - Funguslarda hücre bölünmesi basittir. Bazı funguslarda gerçek mitoz bölünme yerine bakterilerdeki gibi hücre ortadan boğumlanarak bölünme gösterir (Talbot, 1971). - Fungus hücrelerinde iyi gelişmiş bir çekirdek, çekirdek zarı ve çekirdekçik bulunduğu halde bakteri hücrelerinde çekirdek zarı ve çekirdekçik yoktur."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/funguslarda-somatik-yapilar/", "text": "Funguslardaki vücut yapısına Tallus veya Soma adı verilir. Somatik yapılar, basitten daha karmaşıklara doğru oldukça değişiklik arz eder. Gerçek funguslarda somatik yapı hypha adı verilen ipliksi yapılardan oluşur. Bir hif; içerisinde sitoplazma bulunan, ince çeperli, boru şeklinde ipliksi bir yapıdır. Hifler genellikle bölmelidir ve bu bölmelere septum adı verilir. Bazı funguslarda septa bulunmaz ve hif içinde pek çok çekirdek bulunur. Böyle hiflere coenocytic hif adı verilir. Bunların içindeki çekirdekler belirli aralıklarla yer alırlar. Septum yapısı genelde 2 tipte oluşur. Bunlar primer ve adventif septum'lar dır. Primer septum'lar gerçek mayoz ve mitoz bölünmeleriyle ilişkili olarak oluşurlar ve oluşan yavru çekirdekleri birbirinden ayırırlar. Adventif septum'lar da ise böyle bir durum söz konusu değildir. Bunlar hif sitoplazmasındaki lokal konsantrasyonlardaki değişikliklerle oluşur. Aslında gerçek bir bölme değildir, sitoplazmanın yoğunluk farklılıklarının karşılaştığı bölgelerdir. Bu nedenle hif içerisinde bir yerden diğer bir yere hareket edebilirler (Talbot, 1971). Ascomycota ve bazı mitosporic fungus'lar; Bu funguslarda hifler belirli aralıklarla delikli septum'lar içerirler. Bu septum nispeten büyük bir deliği olan (50-500 nm) bir ara bölme halindedir. Bu delik çekirdeklerin hücreler arasında hareketini sağlar. Sitoplasmik akım aynı zamanda fungus hiflerinde mevcut olan apical dominansı sağlar. Yani besin ve gerekli enzimlerin büyüme noktasına taşınmalarını sağlar. Bu septum tipi bazı basidiomycota bireylerinde de görülür. Septum ile birlikte bulunan ve proteinden oluşan Woronin bünyeleri, sitoplasmik hareketi engellemez, gerektiğinde deliği kapar. Tüm ascomycota bireyleri Woronin bünyeleri içermezler. Birçok mitosporic funguslar yukarıda belirtilen, ascomycota' da görülen yapıda septum içerirler, ancak diğer bazıları aşağıda görülen çok delikli septum içerirler. Her bir septum'daki delik sayısı en fazla yaklaşık 50 kadar olabilir. Bu septum'da sitoplasmic akımı sağlar ama iri delikli olanlar kadar etkili olmaz. Basidiomycota' da genellikle farklı bir septum tipi görülür. Bu septum'a Dolipore septum adı verilir. Her bir septum'un deliğinin her iki etrafında bir şişkinlik bulunur. Bu şişkinliğin etrafında da yarı küremsi, delikli bir şapka vardır. Bu delikli parenthesome sitoplazmik sürekliliği sağlar ama büyük organellerin hareketini engeller. Oomycota ve Zygomycota bölümlerinde septum'larda delik yoktur. Aslında bu gruplarda düzenli septum oluşmaz, septum ancak mycelium' da zarar görmüş kısımları ayırmak için ve de somatik hiflerden üretken yapıları ayırmak için oluşur. Eşeyli ve eşeysiz çoğalma organlarına Fruktifikasyon organları adı verilir. Bazı funguslarda tallus bir protoplazma kitlesinden ibarettir. Bu kitlenin gerçek bir çeperi yoktur, hyaloplasma formundadır . Bu yapıya Plasmodium adı verilir. Bu en basit, en ilkel tallus yapısıdır (Talbot, 1971). Yüksek fungusların ilkel bazı üyelerinde somatik yapı tek bir hücreden oluşabilir. Mayalar tomurcuklanmak suretiyle yeni hücreler oluştururlar. Bu esnada oluşan tomurcuklar belli bir süre birbirinden kopmadan zincir gibi kalırlar. Bu yapı mikroskop altında bölmeli bir hifi andırır, o nedenle bu yapıya Pseudohypha adı verilmektedir. Fungusların hifleri bulundukları ortamda dallanarak hif yumağı oluştururlar, buna mycelium adı verilir. Bazı funguslar konukçularına geçtiklerinde mycelium şeklinde bir tallus oluştururken, yapay ortamlara ekilirlerse maya benzeri bir gelişme gösterirler . Bunlara Dimorphic funguslar denir. Yani gelişmeleri ortama göre farklılık gösterir. Örneğin Taphrina deformans. Birçok fungusta somatik yapının belirli bir kısmı vegetatif olarak gelişirken diğer kısmı generatif devreye dönüşür. Yani aynı anda thallus üzerinde hem generatif hem de vegetatif yapı görülür. Böyle funguslara Eucarpic funguslar denir. Bazılarında ise somatik yapı belli bir dönemde tamamen vegetatif iken şartlar gereği başka bir dönemde tamamen generatif bir yapıya dönüşür. Yani aynı tallus üzerinde hem vegetatif hem de generatif yapıyı görmek imkansızdır. Bunlara Holocarpic funguslar denilir. Eucarpic funguslar, holocarpic funguslara göre daha mütekamildirler. Yani daha gelişmişlerdir. Bölmeli hiflerde iki bölme arası bir fungus hücresini ifade eder. Bir fungus hücresi elektron mikroskobu altında incelenecek olursa; en dışta hücre duvarının bulunduğu görülür. Hücre duvarı 2 veya daha fazla tabakadan oluşmuştur, sitoplazmayı çepeçevre sarar. Fungus hücre duvarı; altındaki protoplasma'yı korur, fungal hücre veya hypha' nın şeklini belirler, fungus ve çevresi arasında bir ara yüzey oluşturur, bazı enzimlerin bağlanma noktasını oluşturur, antijenik yapı taşları içerir. Hücre duvarının kimyasal yapısı; chitin den ibaret polimerik fibriller; glucan, protein, lipid ve mannose, galactose, fucose ve xylose'dan ibaret olan heteropolimerler den ibaret olan amorph matriks yapı taşlarından oluşur. Bu yapı taşları tipi ve miktarları farklı fungus grupları arasında değişiklik gösterir. Hücre duvarı yapı taşlarının düzenlenmesi genelde aşağıdaki gibi olmaktadır. Hücre duvarının altında 2 katmandan oluşan plasma mebrane olarak da adlandırılan hücre zarı bulunur. Hücre zarı sitoplazmayı kuşatır, bunun sitoplazma içerisine doğru yaptığı cep biçimindeki oyuklara Lomasome adı verilir."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/funguslarin-hifsel-ultra-yapisi/", "text": "Bir fungus hif yapısı incelendiğinde fungal hücre yapısının her hücrede aynı olmadığı görülür. - Esas olarak bir tüp, sert bir hücre duvarından ve protoplasmadan ibarettir. - Uca doğru incelmiştir, burası aktif büyümenin olduğu yerdir. - Septa , eğer varsa, genellikle bir ışık mikroskobu ile gözlenebilir - Bazı funguslar hif boyunca muntazam olarak bölmeler içerirler - Diğerlerinde, enine bölmeler sadece hifin yaşlı veya zarar görmüş yerlerini ayırmak için veya üreme organlarını ayırmak için oluşur. - Bazı bölmeler bir veya daha fazla delik içerirler. Böyle bölmeler hifleri, ayrı hücreler olmaktan ziyade bir seri birbirine bağlı hifsel kompartmanlara bölerler. - Hücre zarı hücre duvarına yakın olarak bulunur ve bazı bölgelerde birbirine sıkı bir şekilde bağlıdır ve hifin erimesini güçleştirir. - Her bir hifsel hücre veya kompartman normal olarak bir veya daha fazla sayıda çekirdek içerir. Septa'larında büyük delik içeren türlerde hifsel kompartmanlardaki çekirdek sayısı durağan değildir çünkü çekirdekler bu merkezi delikten diğer kompartmanlara geçebilirler. - Diğer sitoplasmik organeller tüm eukaryotik hücrelerde bulunanlar gibidir. - Büyüme ucu yapısal ve fonksiyonel olarak hifin diğer kısımlarından oldukça farklıdır. - Onun stoplasma'sı daha yoğun görülür - Çok uçta büyük organeller yoktur - En uçta, başlangıçta küçük olan, zara bağlı kesecikler vardır. Bunlara apikal vesicular demetler adı verilir, bu da uç büyümesinde önemli bir rol oynar. - Vacuol'ler uç kompartman altındaki kompartmanlarda görülebilir, başlangıçta küçük olabilirler ama onlar büyürler ve bir birleri ile birleşirler. Onlar hücresel metabolitleri depolarlar ve dönüşüme sokarlar. Ör., enzim ve besinleri. Hiflerin en yaşlı kısımlarında protoplasma tamamen parçalanabilir. Bu ya kendiliğinde olur, ya da doğal dış etkenlerle olur. Burada diğer organizmalar da rol oynayabilir."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/genel-saglik-ve-hastalik-tanimi/", "text": "Sağlık, Dünya Sağlık Örgütü'nün kurucu tüzüğünde olduğu gibi, ölüm, yaşam beklentisi ve hastalık oranlarının istatistiklerinden insan ve toplumsal mükemmelliğin idealize edilmiş versiyonlarına kadar pek çok açıdan tanımlanabilir. Sağlık, sadece sakatlık ve hastalığın olmaması değil, aynı zamanda bedensel, ruhsal ve sosyal açıdan tam bir iyilik hali olarak WHO tarafından ifade edilmektedir. Sağlığın daha işlevsel bir tanımı, maksimum işlevsel yetenek hedefi ile kişinin biyolojik, fiziksel ve sosyal çevre ile denge durumunda olmasıdır. Bu nedenle sağlık, anatomik, fizyolojik ve psikolojik bütünlük ailede, işte ve toplumsal rollerde optimal bir işlevsel yetenek, iyi olma hissi ve riskten kurtulma ile karakterize edilen bir durum olarak görülmektedir. Hastalık ise tıp açısından; organ ve dokularda, ölçülebilen, objektif belirti ve bulgularla tanımlanan normal dışı değişiklikler, kişi açısından; bedende hissedilen olağan dışı değişiklik hissi, rahatsızlık, çevresindekiler açısından; hastalara özgü beklenen, gözlenen bir davranış şekli/sosyal bir roldür."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/genetik-muhendisiligi-ve-biyoteknoloji/", "text": "Genetik mühendisliği ve biyoteknoloji kavramları çoğu zaman karıştırılsa da birbirinden farklı kavramlardır. Genetik mühendisliği, canlıların kalıtsal özelliklerinin değiştirilerek onlara yeni işlevler kazandırılmasına yönelik araştırmalar yapan bilim dalıdır. Genetik mühendisliğinde genlerin izolasyonu ve çoğaltılması, nükleotit dizilişlerinin belirlenmesi, bir canlıdan diğerine gen aktarılması gibi çalışmalar yapılır. Biyoteknoloji genetik mühendisliğinin sağladığı bilgileri kullanarak canlılardan ekonomik değeri yüksek ürünler elde etmeyi amaçlar. Örneğin; insanda büyüme hormonu üreten geni izole edip, bu geni bakterilere aktarmak ve bu bakterileri çoğaltmak genetik mühendisliğinin çalışmalarıdır. Bu bakterilerden çok miktarda ve ucuza büyüme hormonunu üretmek ise biyoteknolojinin çalışma alanıdır. Biyoteknoloji ile tarım, hayvancılık, endüstri, tıp ve eczacılık gibi çeşitli alanlarda ekonomik değeri yüksek ürünler elde edilir. Bu amaçla biyoteknoloji; mikrobiyoloji, biyokimya, moleküler biyoloji gibi bilim dallarıyla ortak çalışır. Biyoteknolojik yöntemlerle protein, antibiyotik, hormon, antikor gibi maddeler, yeni özelliklere sahip sebze ve meyveler, tıbbi bitkiler, çiftlik hayvanları, yapay organ ve dokuların üretimi yapılabilmektedir. Biyoteknolojik yöntemlerle üretilen bazı özel mikroorganizmalar ise organik atıklara bağlı oluşan çevre kirliliğine karşı kullanılmaktadır. Genetik mühendisliğinin ve biyoteknolojinin çok çeşitli uygulamaları vardır. Bunlardan bazıları; gen teknolojileri, DNA parmak izi ve kök hücre teknolojileridir. Bir canlı türüne başka bir canlı türünden gen aktarılarak ya da var olan genetik yapıya müdahale edilerek canlının yeni genetik özellikler kazanmasını sağlayan biyoteknolojik yöntemlere gen teknolojisi denir. Bu yöntemle genetiği değiştirilen canlılara genetiği değiştirilmiş organizma veya transgenik organizma adı verilir. A vitaminin sentezlenmesi için beta karoten adı verilen bir moleküle ihtiyaç vardır. Beta karoteni sentezleyen gen, pirinçte olmadığı için pirinç A vitamini sentezleyemez. Gen teknolojisi yöntemleri ile pirince nergis bitkisinden alınan beta karoten geni aktarılır. Böylece A vitamini sentezleyen transgenik bir pirinç üretilir. Böylece pirincin besin değeri artırılır. Bir başka gen teknolojisi yöntemi gen klonlamasıdır. Gen klonlaması yönteminde önce istenen gen, bakteriye aktarılır. Sonra bu bakteri çoğaltılır. Böylece genin kopyaları oluşturulur. Kopyası oluşturulan genler bakteride de çalışmaya devam ettiği için genin ürettiği proteini bakteri de üretir. Şeker hastalığının tedavisinde kullanılan insülin hormonu bu şekilde üretilir. İnsülin üreten gen, insan DNA'sından izole edilerek bakteriye aktarılır. Bakteri çoğaltılarak genin kopyaları oluşturulur. Bakteri DNA'sı içerdiği insülin geni sayesinde insülin hormonu üretir. Üretilen insülin hormonu bakteriden izole edilerek tedavide kullanılır. Böylece geçmiş yıllarda kadavradan ve çeşitli memeli canlılardan çok az miktarda ve güçlükle elde edilen bu hormon, günümüzde gen klonlaması yöntemiyle daha kolay ve ucuza üretilir hale gelmiştir. Bir canlı türünden izole edilen genin bir başka canlı türünün DNA' sına eklenmesi ile elde edilen DNA' ya rekombinant DNA denir. Rekombinant DNA teknolojisi çeşitli hastalıkların tedavisi için gerekli olan hormon, antibiyotik ve antikor üretiminde, bitkilerde ürün verimini ve kalitesini artırmada kullanılmaktadır. Örneğin rekombinant DNA teknolojisi ile soğuğa, kuraklığa, virüslere ve tarım ilaçlarına karşı dirençli bitkiler üretilmektedir. Tek yumurta ikizleri hariç tüm insanların DNA baz dizilimleri birbirinden farklıdır. Bu yüzden genetik yapıları da farklıdır. İnsan DNA' sında anlamlı ve anlamsız baz dizileri vardır. Anlamlı diziler protein kodlarken, anlamsız diziler herhangi bir protein kodlamaz ve çoğunluğu tekrar eden DNA dizilerinden oluşur. Bir canlının DNA' sındaki tekrar eden anlamsız baz dizilerinin jel üzerinde oluşturdukları bantlı yapıya DNA parmak izi denir. DNA parmak izi elde etmek için DNA, uygun restriksiyon enzimi ile kesilir. Tekrar eden anlamsız baz dizileri PCR adı verilen yöntem ile çoğaltılır. Elde edilen DNA parçaları özel bir jelde elektroforez adı verilen bir yöntemle uzunluklarına göre birbirinden ayrılır. DNA parçaları büyüklüklerine göre jel üzerinde belirli uzaklıklarda bantlar oluşturur. Bu bantlı yapılar DNA parmak izi olarak adlandırılır. Elektroforez yöntemi moleküllerin jel yapılı ortamda elektrik akımının etkisiyle göç etmeleri prensibine dayanır. Bu yöntemde büyük moleküller jel üzerinde yürümekte zorluk çektiği için geride kalan bantlaşmalar oluştururken, küçük moleküller hızlı ve rahat hareket ettiği için ileride olan bantlaşmalar oluşturur. PCR; Polimeraz Zincir Reaksiyonu'nun kısaltmasıdır. PCR yöntemi; uygun enzim ile kesilen DNA parçalarının çoğaltılmasını sağlayan DNA sentez yöntemidir. Bu yöntem ile belirli DNA parçalarının büyük miktarlarda kopyası üretilir. Aynı DNA'nın çok miktarda kopyasının olması araştırmacıların genler üzerindeki çalışmalarını kolaylaştırır. DNA parmak izi tek yumurta ikizleri hariç tüm bireylerde farklı olduğu için suçluların tespitinde sıkça kullanır. Olay yerinde bulunan kan, sindirim atığı, tükürük, kıl, tırnak, doku kalıntıları gibi örnekler toplanır. Bu örneklerin DNA baz dizilimleri çıkarılarak şüphelilerinki ile karşılaştırılır. Böylece suçlunun bulunması sağlanır. DNA parmak izi yöntemi sadece suçlu tespitinde değil safkan hayvan ırklarının tespitinde, babalık davalarında, bitki ve hayvan türlerinin korunması çalışmalarında da kullanılan bir yöntemdir. Kök hücreler; yenilenme gücü yüksek olan, vücut içinde veya laboratuvar ortamında uygun koşullar sağlandığında sürekli bölünebilen ve birçok hücre tipine dönüşebilen farklılaşmamış hücrelerdir. Kök hücreler; kan, kordon kanı, kemik iliği, embriyo gibi yapılardan elde edilir. Yetişkin kök hücreler, kordon kanından elde edilen kök hücreler ve embriyonik kök hücreler olmak üzere 3 tip kök hücre bulunur. Embriyonik kök hücreler; kas, kan, sinir, kalp, akciğer, bağırsak gibi pek çok hücre tipine dönüşebilme yeteneğine sahiptir. Kök hücrelerle ilgili yapılan bilimsel çalışmalar, ilerleyen zamanlarda doku ve organ üretiminde kullanılabileceğine dair öngörüler oluşturmaktadır. Ayrıca kök hücre teknolojisinde yapılan araştırmalarla omurilik yaralanmaları, kanser, sinir sistemi hastalıkları ve hasarları, diyabet, kalp hastalıkları, organ yetmezlikleri, kemik hastalıkları gibi günümüzde tedavisi olmayan ya da sınırlı olan hastalıklara da çözüm aranmaktadır."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/genetik-muhendisligi-calismalarina-viruslerin-katkisi/", "text": "Virüsler, hastalıklara sebep olmakla birlikte bazı hastalıkların teşhis ve tedavisinde de kullanılabilmektedir. Virüsler kullanılarak hepatit, kuduz ve grip gibi hastalıkların tedavisi için aşı, protein, enzim ve hormon gibi biyolojik moleküller üretilmektedir. Bu konuda genetik mühendisliği ve biyoteknoloji alanındaki çalışmalar artarak devam etmektedir. Genetik mühendisliği, genetik materyal olan DNA üzerinde yapılan değişikliklerle ilgilenir. Genetik mühendisliğinin geliştirdiği uygulamalar kullanılarak biyoteknoloji sayesinde tarım, tıp ve endüstri gibi alanlarda birçok yararlı ürün elde edilmektedir. Bütün bu çalışmaların temelinde gen klonlaması ve klonlanan bu genlerin konak hücre içerisine taşınması vardır. Klonlanan bu geni, hücre içine taşımada bakteri plazmitleri ve virüsler kullanılmaktadır. Bir canlıdan alınan gen, farklı bir canlıya aktarılarak bu canlının yeni bir özellik kazanması mümkün olmaktadır. Örneğin bilim insanları, örümceğin ağ üreten genini almış ve bir keçiye aktarmıştır. Böylece bu keçinin sütünden oldukça sağlam bir ağın üretilmesi mümkün olmuştur. Günümüzde virüsleri kullanarak, çeşitli kanser türlerine karşı tedavi yöntemlerinin geliştirilmesini amaçlayan çok sayıda bilimsel çalışma yapılmaktadır. Bazı virüslerin doğal olarak sahip olduğu bazılarına da genetik müdahalelerle kazandırılan özellikler sayesinde, kanserle mücadelede umut ışığı doğmuştur. Bu virüsler, tümör hücreleri üzerinde farklı mekanizmalar yoluyla etkili olmaktadır. Örneğin virüsler, kanser hücrelerini enfekte ederek onları doğrudan doğruya parçalayabilmektedir. Kanser hücrelerinin parçalanması, tümöre özgü antijenlerin dolaşım sistemine karışmasına ve dolayısıyla tümör hücrelerine karşı bir bağışıklık tepkisi oluşmasına neden olmaktadır. Oluşan bu bağışıklık tepkisi, metastaza uğramış kanser hücrelerine karşı da yeni bir savunma mekanizması oluşturmaktadır. Metastaz, tümör dokusundaki bazı kanserli hücrelerin dolaşım sistemi ile başka organlara taşınarak orada yeni tümör oluşturmasıdır. Bunun dışında virüsler, belirli bir enzimin, tümör hücresi içinde sentezlenmesini sağlayan bir vektör işlevi görmektedir. Bunu takiben verilen ilaç öncülü, bir madde enzimle birleşmekte ve kanser hücreleri için zehirli olan başka maddeler oluşturarak kanser hücrelerini öldürmektedir. Virüslerin kanser tedavisindeki etkinliği ve bu yöntemin güvenilirliği kanıtlanırsa yakın gelecekte cerrahi tedavi, ilaç tedavisi ve ışın tedavisine ek olarak kansere yönelik yeni bir tedavi seçeneğinin ortaya çıkacağı düşünülmektedir."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/genetik-muhendisligi-ve-biyoteknoloji-uygulamalarinin-insan-hayatina-etkisi/", "text": "Genetik mühendisliği ve biyoteknoloji uygulamaları insan hayatını sosyo-ekonomik ve kültürel anlamda etkilemektedir. Kalıtsal hastalıkların ve diğer hastalıkların teşhis ve tedavisinde, ilaç endüstrisinde, adli tıp kanıtları ile suçluların tespitinde, babalık davalarının çözülmesinde genetik mühendisliği ve biyoteknoloji uygulamalarından yararlanılır. Genetik mühendisliği ve biyoteknolojinin belli başlı uygulamaları; aşı, antibiyotik, insülin, interferon üretimi, kanser tedavisi ve gen terapisidir. Enfeksiyona neden olan mikrorganizmaları bağışıklık sistemine tanıtarak hastalıklardan korunmayı sağlayan maddelere aşı denir. Bağışıklık sisteminin hastalık etkeniyle karşılaşması savunma hücreleri üretmesini sağlar. Böylece kişide hastalığa karşı bağışıklık gelişir. Aşılar canlı veya ölü mikroorganizmaların tamamı veya bir kısmından, bakteri toksinlerinden ya da genetik mühendisliği ve biyoteknoloji uygulamalarından üretilir. Genetik mühendisliği ve biyoteknoloji uygulamaları sayesinde daha önce üretilemeyen aşıları üretmek mümkündür. Bu yöntemde mikroorganizmaların hastalığa neden olan genleri kullanılır. Bu genler mikroorganizmalardan izole edilerek taşıyıcı bir hücreye aktarılır. Bu hücrede hastalığa neden olan proteinler üretilir. Bu proteinler hücreden izole edilerek aşı yapımında kullanılır. Bakterilerin çoğalmasını engelleyen ya da onları öldüren maddelere antibiyotik denir. Antibiyotikler bakteri kaynaklı olan hastalıkların tedavisinde kullanılır. Bu yüzden insan sağlığı açısından çok büyük öneme sahiptir. Bazı mantarlar, bakteriler ya da bitkiler tarafından üretilen antibiyotikler kimyasal yolla da üretilir. Antibiyotiklerin kimyasal yolla üretimi zor ve pahalıdır ancak genetik mühendisliği ve biyoteknoloji uygulamaları ile daha kolay, ucuz ve çok miktarda antibiyotik üretimi mümkündür. Genetik mühendisliği ve biyoteknoloji uygulamaları ile antibiyotik üretilirken mikroorganizmaların antibiyotik üretiminden sorumlu geni izole edilir ve taşıyıcı bir hücreye aktarılır. Taşıyıcı hücrede genin sentezlediği protein çok miktarda üretilir. Taşıyıcı hücreden izole edilen bu proteinler antibiyotik üretiminde kullanılır. İnsülin, pankreas tarafından üretilen bir hormondur. Glukagon hormonuyla beraber kandaki glikoz düzeyini ayarlar. Kandaki glikoz düzeyinin normal değerlerde tutulması hayati önem taşır. İnsülin üretiminde sorun yaşayan kişilerde kandaki glikoz dengesi sağlanamadığı için şeker hastalığı oluşur. Şeker hastalarında kandaki glikoz dengesi sağlanamazsa ölüme kadar giden sonuçlar ortaya çıkabilir. İnsülin hormonu 1980'li yıllara kadar domuz ve sığırdan elde edilerek şeker hastalarında kullanılmıştır. Bu şekilde üretimi hem zor hem de oldukça pahalıdır. Günümüzde genetik mühendisliği ve biyoteknoloji uygulamaları ile insülin hormonu çok daha ucuz ve kolay bir şekilde üretilmektedir. Bu teknoloji ile sağlıklı bireylerden izole edilen insülin üreten genler, E.coli adı verilen bakterilerin genomuna aktarılır. E.coli'de üretilen insülin izole edilerek ilaç şekline getirilir ve şeker hastalarının tedavisinde kullanılır. İnsülin hormonu genetik mühendisliği ve biyoteknoloji uygulamaları ile elde edilen ilk ürün olması açısından da önemlidir. Kalp, böbrek, akciğer, pankreas gibi hayati organların yetmezliğinde, hastaya organ nakli yapılması gerekir. Aksi halde bu durum hastanın ölümüne neden olur. Organ nakli ya başka bir insanın organından ya da insan yapımı yapay organdan sağlanır. Yapay organ; işlevini yitirmiş veya yitirmekte olan, organların yerine bu organların işlevlerinin bir kısmını ya da tamamını geri kazandırmak amacıyla tasarlanan mekanik malzemelerden veya doku mühendisliği yoluyla üretilen organlardır. Yapay organlar genel olarak doğal organların işlevlerinin bir kısmını karşılayabilir. Kök hücre araştırmaları, doku mühendisliğindeki gelişmeler ve malzeme bilimindeki ilerlemeler yapay organların geleceği hakkında umut vermektedir. Hayati organlar dışındaki deri, kulak, göz, burun, gırtlak gibi organların onarımı da yapay organ yoluyla yapılmaktadır. Son 30 yıldır yapay organlar insan vücudunun yaklaşık 40 farklı kısmına rutin olarak nakil edilmektedir. İnterferonlar; bakteri, virüs, parazit ve tümör hücrelerine karşı bağışıklık sistemi tarafından üretilen proteinlerdir. Genetik mühendisliği ve biyoteknoloji uygulamaları ile interferon üreten gen insan hücresinden izole edilerek E.coli bakterisinin genomuna aktarılır. E.coli'de üretilen interferonlar izole edilerek ilaç haline getirilir. İnterferonlardan kanser tedavilerinde de yararlanılır. Günümüzde kanser tedavisi cerrahi işlem , kemoterapi ve radyoterapi gibi yöntemlerle yapılmaktadır. Son yıllarda bilim insanları genetik mühendisliği ve biyoteknoloji uygulamaları üzerine önemli çalışmalar yapmaktadır. Bu çalışmalarda kanser tedavisinde gen terapisinin kullanılması denenmiş ve önemli sonuçlar elde edilmiştir. Gen terapisi yöntemi ile bağışıklık sistemi hücreleri, kanserle mücadele eden hücrelere dönüştürülmeye çalışılmaktadır. Özellikle kan kanseri, akciğer kanseri, prostat kanseri ve cilt kanserleri gibi kanser türlerinin tedavisi hedeflenmektedir. Genetik mühendisliği ve biyoteknoloji uygulamaları ile kanser tedavisinde hastaya özel ilaç geliştirmek hedeflenmektedir. Böylece kullanılan ilaçlar sadece kanserli hücrelere etki edecek, sağlam hücrelere zarar vermesi engellenecektir. Genetik Mühendisliği ve biyoteknoloji uygulamaları ile elde edilen aşılar günümüzde bazı kanser türlerinin tedavisinde kullanılmaktadır. Rahim ağzı kanserinin oluşumunu engellemek için üretilen aşılar buna örnektir. Genetik mühendisliği ve biyoteknoloji uygulamalarından biri olan kök hücre yöntemi de kanser tedavisinde kullanılabilmektedir. Gen terapisi, genetik mühendisliğin temelinde yapılan çalışmalardır. Bu çalışmalarda eksik veya yanlış çalışan genlerin düzeltilmesi ve bu genlerin neden olduğu hastalıkların tedavi edilmesi hedeflenir. Sadece hastalıkların tedavisi değil istenmeyen kalıtsal özelliklerin yeni nesillere aktarılmasının önlenmesi ve istenen özelliklere ait genlerin eklenmesi de amaçlanmaktadır. Gen terapisi; kanser, kalp, diyabet, hemofili, parkinson, alzheimer gibi hastalıkların tedavisi için umut vermektedir. Kalıtsal hastalığı olan veya taşıyıcılık riski bulunan kişilere tanı testlerinin uygulanması, hastalığın seyri, tekrarlama riskleri, olası sonuçları, varsa tedavisi ve diğer çözüm yolları hakkında bilgi verilmesi işlemine genetik danışmanlık denir. Genetik danışmanlık tıbbi genetik konusunda uzman kişiler tarafından verilir. Ailesinde kalıtsal hastalık görülen bireylere, 35 yaş üstü gebelere, akraba evliliği yapanlara, doğum öncesi genetik risklerini bilmek isteyen çiftlere genetik danışmanlık almaları önerilir. Genetik bilginin tamamının kopyalanmasıyla aynı genetik bilgiye sahip canlılar elde edilebilmesine klonlama denir. Klonlama bir canlının genetik ikizinin oluşturulması olarak da tanımlanabilir. Klonlama çalışmalarının ilk denemeleri 1952'de kurbağalarda yapılmıştır. Bu çalışmalar 1979'da farelerde, 1984'te koyunlarda ve 1986'da sığır embriyolarında devam etmiştir. 1997 yılında İskoç bilim insanı Dr. Ian Wilmut ve ekibinin koyunlarda yaptığı klonlama çalışmalarında Dolly adını verdikleri koyunu üretmeleri dünyada ses getiren bir çalışma olmuştur. Dr. Ian Wilmut ve ekibi yetişkin dişi bir koyunun bedeninden aldıkları bir hücrenin çekirdeğini çıkararak başka bir koyuna ait çekirdeği çıkarılan yumurta hücresine enjekte ettiler. Bu yumurta hücresinin defalarca bölünmesini sağlayarak embriyo haline getirdiler. Embriyo haline getirdikleri bu hücre topluluğunu üçüncü bir koyunun rahmine yerleştirdiler. Bu embriyo üçüncü koyunun rahminde gelişimini tamamlayıp dünyaya geldiğinde genetik olarak çekirdeği alınan koyunun aynısı oldu. Klonlama çalışmalarına Dolly'den sonra da devam edilmiştir. Elde edilen sonuçlar pek çok çalışmada kullanılmıştır. Ülkemizde klonlama çalışmaları ilk kez İstanbul Üniversitesi Veteriner Fakültesi hocalarından olan Prof. Dr. Sema Birler başkanlığındaki ekip tarafından yapılmıştır. Oyalı adını verdikleri koyun, 21 Kasım 2007 tarihinde dünyaya gelmiştir. Oyalı Türkiye'nin ilk klonlanan canlısıdır. Türkiye'nin ilk klon buzağısı ise Efe adını almıştır. Efe 19 Ağustos 2009 tarihinde dünyaya gelmiştir ve dünyada ilk klonlanan Anadolu yerli sığırı olarak literatüre girmiştir."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/genetik-sifre-nedir-ozellikleri-nelerdir/", "text": "DNA'nın moleküler yapısı tüm canlılarda aynı dört çeşit nükleotitten oluşmaktadır. Canlılar arasındaki farklılık ise nükleotitlerin DNA üzerindeki sayıları ve dizilişlerinden kaynaklanmaktadır. Bunu şu şekilde daha iyi anlayabiliriz: Alfabemizde 29 harf olmasına rağmen bu harflerle 100.000'den fazla anlamlı kelime oluşturabiliyor, bu kelimelerle de binlerce cümle kurabiliyoruz. Aynı şekilde DNA üzerindeki 4 çeşit nükleotitten çok sayıda farklı özelliğin kodu oluşturulabilmektedir. Harflerle oluşturduğumuz kelimelerin ve kelimelerle kurduğumuz cümlelerin bir anlamı olduğu gibi DNA üzerindeki 4 çeşit nükleotidin değişik kombinasyonları ile oluşan ve nükleotit sayısının yüz binlere kadar çıkabildiği gen adı verilen parçaların da anlamları vardır. İnsan vücudunda protein kodlayan yaklaşık 21 bin çeşit gen olduğu tahmin edilmektedir. Gen bölgeleri, çok sayıda nükleotitten oluşur ve bir proteinin sentezi ile ilgili genetik şifre taşır. Örneğin, bir gen çeşidinin taşıdığı şifre ile kasların yapısına katılan aktin proteini sentezlenebilirken başka bir gen çeşidinin taşıdığı şifre ile kanın pıhtılaşmasında görev alan fibrinojen proteini sentezlenebilmektedir. Hücre çekirdeğindeki DNA üzerinde bulunan genetik bilgiler, sitoplazmadaki ribozomlarda gerçekleşen protein sentezine nasıl etki etmektedir? DNA'dan RNA'ya aktarılan genetik bilginin ribozomda proteine nasıl dönüştüğü 1960'lı yıllarda British Columbia Üniversitesinden Har Gobind Khorana (Har Gobind Korana, 1922-2011) ve Amerikan Ulusal Sağlık Enstitüsünden Marshall Warren Nirenberg (Marşal Varın Nayrınberg, 1927- 2010) tarafından çözülmüştür. Proteinlerin yapı taşları olan amino asitlerin sayısının 20 olduğu biliniyordu ancak amino asitlerin DNA üzerinde nasıl şifrelendikleri bilinmiyordu. DNA üzerinde bulunan adenin, timin, guanin ve sitozin nükleotitlerinin her biri bir çeşit amino asit şifreleseydi sadece 4 çeşit amino asit oluşabilirdi. Nükleotitler ikişerli olarak amino asitleri şifreleseydi 4 çeşit nükleotidin ikili kombinasyonlarıyla (42) en fazla 16 çeşit amino asit oluşabilirdi. Oysa üç nükleotit bir amino asidi şifrelerse 4 çeşit nükleotidin 3'lü kombinasyonlarıyla (43) 64 çeşit amino asit elde edilebilir ki bu da mevcut 20 çeşit amino asidin şifrelenmesi için fazlasıyla yeterlidir. Nitekim yapılan deneysel çalışmalar göstermiştir ki DNA'nın mRNA sentezi için kalıplık yapan bir ipliğindeki her üç nükleotit bir amino asit şifrelemektedir. DNA üzerindeki amino asit şifreleyen bu üç nükleotitlik parçalara genetik kod, bu kodların mRNA üzerindeki karşılıklarına ise kodon adı verilmiştir (Şekil 1.19). DNA'daki genetik bilginin proteinlere dönüşmesinde genlerden sentezlenen mRNA molekülleri görev almaktadır. DNA'nın bir zincirinden sentezlenen ve tek zincirden oluşan mRNA, genetik şifrenin kopyasını ribozoma götürerek protein sentezine kalıplık eder. Bu sı- rada sitoplazmadaki tRNA'lar ise uygun amino asitleri uygun sıra ile ribozoma taşır. DNA'daki her genetik kod, bir amino asidi şifrelemektedir fakat bir amino asit çok sayıda kod tarafından şifrelenebilmektedir. Örneğin, TAC şeklindeki bir koddan AUG şeklinde bir kodon sentezlenmekte, bu kodon da proteinin yapısındaki metiyonin amino asidine karşılık gelmektedir. Fenilalanin amino asidi hem UUU hem de UUC kodonları ile; Arjinin amino asidi ise CGU, CGC, CGA ve CGG kodonları ile şifrelenebilmektedir. Bu durum canlının bazı mutasyonlardan korunmasını da sağlar. Örneğin, DNA üzerindeki genetik kodu AAA olan bir kod, fenilalanin amino asidini kodlamaktadır. Bu kod, mutasyona uğrayıp AAG'ye dönüşürse mRNA'daki kodon UUC olacağından sentezlenen proteinin yapısındaki amino asit, fenilalanin olarak kalacaktır ve mutasyon etkisini gösteremeyecektir. Tüm mRNA'lar, AUG kodonu ile başlar ve buna bağlı olarak protein sentezi sırasında kullanılan ilk amino asit metiyonin amino asidi olur. AUG kodonuna başlatma kodonu adı verilir. Amino asit şifrelemeyen UAA, UAG ve UGA kodonlarından biri ise mRNA'nın sonunda bulunur ve durdurma kodonu adını alır. Protein sentezi sırasında, durdurucu kodonlara karşılık amino asit ve tRNA gelmez. Bu nedenle 64 çeşit mRNA kodonu olmasına rağmen hücrelerde en fazla 61 çeşit antikodon yani tRNA bulunur."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/genetik-varyasyonlarin-biyolojik-cesitliligi-aciklamadaki-rolu/", "text": "Varyasyon, aynı türe ait bireyler arasında görülen çeşitliliktir. Bakterilerden, bitkisel ve hayvansal organizmalara kadar her canlı türüne ait, karakteristik özellikleri belirleyen gen dizilimleri vardır. Aynı zamanda bir türe ait bireylerin de birbirinden farklı gen dizilimleri bulunur. Tür içindeki genetik dizilimlerde görülen bu farklılıklar, genetik çeşitliliği yani genetik varyasyonları oluşturur. Her canlının gen diziliminin kendine özgü olması, farklı genotip ve fenotiplerin oluşmasına neden olur. Örneğin insanlar; saç rengi ve şekli, göz yapısı, boy uzunluğu, genetik hastalıkları ve kan grupları gibi özellikler bakımından çeşitlilik gösterir. Aynı türe ait bitkilerin de birbirinden farklı özellikleri bulunur. Asma bitkisinde birbirinden farklı renkte ve şekilde üzümlerin olması, akşamsefalarının çiçek renklerinin farklılığı, gülün değişik biçimlerde ve renklerde çiçek vermesi örnek verilebilir. Biyolojik çeşitliliğin temelinde genetik varyasyonlar bulunmaktadır. Aynı türe ait canlıların genetik varyasyonlar göstermesi biyolojik çeşitliliği artırırken farklı türler arasındaki varyasyonlar da biyolojik çeşitlilikte etkilidir. Her tür kendine özgü ortak genlere sahiptir. Farklı türler ise birçok özelliği ile diğer türlerden ayrılır. Örneğin insan türünü diğer türlerden ayıran en önemli özellik, insanın gelişmiş beyin özellikleriyle birlikte düşünme ve çözüm üretme yeteneğidir. Aynı cinsin farklı türleri olan kurt ile tilkinin ortak özelliklerinin yanı sıra farklı özellikleri vardır. Kurt soğuk iklimlere uyum sağlarken tilki çeşitli iklimlere uyum sağlamaktadır. Genetik varyasyonlara neden olan faktörler; mutasyon, kromozomların bağımsız dağılımı ve mayozdaki krossing over olayıdır. Mutasyon, canlıların genlerinde meydana gelen rastgele ve kalıcı değişimler olarak tanımlanabilir. Bu değişimlere çeşitli çevresel faktörler neden olmaktadır. Mutasyonlar; canlının üreme hücrelerinde, üreme ana hücrelerinde veya vücut hücrelerinde gerçekleşebilir. Üreme ya da üreme ana hücrelerinde meydana gelen mutasyonlar sonraki nesile aktarılabilirken vücut hücrelerinde meydana gelen mutasyonlar, sadece o bireyle sınırlı kalır. Mutasyonlar, canlılarda genetik varyasyonlara ve bunun sonucunda da fenotipik çeşitlenmeye neden olur. Mutasyonların birçoğu canlılarda zararlı hatta öldürücü olabilir. Genetik varyasyona neden olan diğer bir etmen mayoz sırasında kromozomların bağımsız dağılımıdır. Mayozda bireyin anne ve babasından aldığı homolog kromozom çiftlerinin birbirinden ayrılarak (mayoz 1-anafaz 1) hangi gamete gideceği tamamen şansa bağlı bir olaydır. Mayozda kromozomların birbirinden bağımsız olarak dağılımı sayesinde farklı genetik kombinasyonlara sahip gametler oluşur. Mayozun profaz 1 evresinde gerçekleşen krossing over olayı da genetik varyasyonların nedenlerinden bir diğeridir. Krossing over olayı sayesinde kromozomlar yeni gen dizilimlerine sahip olur. Bu şekilde eşeyli üreyen canlılarda değişik gen kombinasyonlarına sahip gametler oluşarak tür içi genetik çeşitlilik artar. Mutasyon, krossing over ve kromozomların bağımsız dağılımı gibi genetik varyasyon kaynakları gen dizilimlerinin değişmesine neden olur. Bunun sonucunda yeni gen kombinasyonları meydana gelir, buna rekombinasyon denir. Aynı türe ait bireylerin farklı genotiplere sahip olması, fenotip çeşitliliğini de artırır. Genotipteki bu farklılıklar biyolojik çeşitliliğin temel nedenidir."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/genetik-varyasyonlarin-biyolojik-cesitliliginin-aciklamadaki-rolu/", "text": "Ekosistemdeki tüm canlı çeşitliliği biyolojik çeşitlilik olarak tanımlanır. Biyolojik çeşitliliğe yol açan faktörlerden biri genetik çeşitliliktir. Türler arasında ya da tür içinde canlıların genotiplerinin farklı olması genetik çeşitliliğe yol açar. Biyolojik çeşitlilik tür, genetik, ekosistem ve ekolojik niş çeşitliliklerini içine alan bir terimdir. Tür çeşitliliği bir bölgede bulunan türlerin çeşit ve sayısını ifade eder. Genetik çeşitlilik aynı türün bireylerindeki genetik farklılıkları kapsar. Ayrıca aynı türün başka alanlara uyum sağlamış popülasyonları arasındaki genetik varyasyonları da içerir. Ekolojik çeşitlilik ekosistemde bulunan farklı türlerin zenginliğini ifade eder. Ekolojik niş çeşitliliği ise ekosistemdeki farklı işlevleri olan türleri kapsar. Eşeyli üreyen canlıların yavrularında ana babaya ait özelliklerden farklı özellikler oluşur. Başka bir deyişle bir tür içinde farklı, yeni gen kombinasyonları oluşur. Aynı türün bireyleri arasında farklılıklara yol açan genetik çeşitliliklerin nedeni rekombinasyondur. Rekombinasyon yeni genetik kombinasyonların oluşmasıdır. Tür içi farklılıklara varyasyon denir. Bireyler arasında genler veya DNA parçalarının yapısındaki farklılıklara kalıtsal varyasyon denir. Rekombinasyonlar sonucu ortaya çıkan farklılıklar kalıtsal varyasyona yol açar. Kalıtsal varyasyonlar genetik çeşitliliğe hizmet eder. İnsanlar arasında görülen genetik farklılıklar her bir bireyin özel ve tek olmasını sağlar. Bireylerdeki bu farklılıkların doğal olduğu ve saygı ile karşılanması gerektiği unutulmamalıdır. Varyasyonların bazıları kalıtsal değil fenotipiktir ve genetik çeşitliliğe de katkısı yoktur. Çünkü genlerin yapısında değişme olmadığı için kalıtsal değildir. Kalıtsal olmayan, genin işleyişinde meydana gelen bu değişimlere modifikasyon denir. Çuha çiçeğinin farklı sıcaklıklarda farklı renklerde çiçek açması, pH değeri farklı toprakta ortanca bitkilerinin değişik renkte çiçek açması, insanların güneş altında derilerinin bronzlaşması, tek yumurta ikizlerinin farklı seviyede zekaya sahip olması modifikasyon örneğidir. Canlı alemlerinde kalıtsal varyasyonların oluşmasında etkili olan birden fazla faktör vardır. Krossing over ile farklı alellere sahip kromozomlar oluşur. Homolog kromozomların mayoz I'de rastgele ayrılarak yavru hücrelere geçmesi varyasyonun bir başka nedenidir. Krossing over geçiren hücrede mayoz II'de kardeş kromatitler rastgele yavru hücrelere dağılır. Bu şekilde farklı genetik özelliğe sahip gametlerin oluşması kalıtsal varyasyona katkı yapar. Döllenmede yumurtanın rastgele bir spermle birleşmesi farklı genetik özelliklere sahip bireylerin oluşmasını sağlar. Prokaryotlarda kalıtsal çeşitlilik mutasyon ve bakterilerin birbirlerine gen aktarımı gibi olaylar sonucu ortaya çıkabilir. DNA'nın nükleotit diziliminde meydana gelen değişmelere mutasyon denir. Bitki ve mantarda görülen mutasyon örnekleri aşağıdaki görselde verilmiştir. Mutasyonlar genlerdeki değişikliklerin yanı sıra kromozom yapısı ve kromozom sayısındaki değişiklikleri içerir. Vücut hücrelerinde meydana gelen mutasyonlar sadece o canlıyı etkilerken üreme ana hücrelerinde ve gametlerde meydana gelen mutasyonlar yavrulara aktarılır. Mutasyonların çoğu ölümcüldür, çok azı ise canlının çevreye uyum yeteneğini artırmasına hizmet eder ve popülasyonda devam eder. Bir genin aleli mutasyona uğradığı zaman homozigot durumda ölümcül ise yeni döllere geçemez. Mutasyona neden olan maddeler mutajen olarak adlandırılır. Radyasyon, bazı ışınlar , zararlı kimyasallar , uyuşturucu maddeler, bazı ilaçlar, pH, ısı değişimleri ve bazı virüsler mutajenik faktörlere örnektir. İnsanlar günlük hayatlarında mutasyona neden olan bu gibi faktörlerle karşı karşıya kalabilir. Bireylerin hem kendi hem de diğer bireylerin sağlığını, çevreyi ve doğal hayatı koruması açısından bu konuda sorumluluk almaları gerekir. Yaşam biçimlerini, beslenmelerini, alışkanlıklarını kontrol altında tutabilen özdenetimi gelişmiş bireyler, bu sorumlulukları yerine getirebilir."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/gerontoloji-yaslilik-biliminin-incelikleri/", "text": "Günümüzde nüfusun yaşlanmasıyla birlikte, yaşlılık ve yaşlı nüfusun ihtiyaçları giderek önem kazanmaktadır. Bu ihtiyaçların karşılanması ve yaşlılığın bilimsel olarak incelenmesi için gerontoloji, özel bir öneme sahip bir bilim dalıdır. Bu makalede, gerontolojiyi, yaşlılık süreçlerini ve yaşlı nüfusa yönelik çalışmaların önemini detaylı bir şekilde ele alacağız. Gerontoloji, yaşlılık süreçlerini, yaşlanma sürecinin fizyolojik, psikolojik ve sosyal yönlerini inceleyen bilim dalıdır. Kelime kökeni Yunanca olan gerontoloji, yaşlılık anlamına gelen geron ve bilim anlamına gelen logos kelimelerinin birleşmesiyle oluşur. Bu bilim dalı, yaşlı nüfusun fizyolojik değişimlerini, yaşlılıkla ilişkili hastalıkları, yaşlıların sosyal ve psikolojik ihtiyaçlarını ve yaşlılıkla ilgili toplumsal ve kültürel boyutları araştırır. Biyogerontoloji, yaşlanmanın temel nedenlerini ve yaşlanma süreçlerini moleküler ve genetik düzeyde inceler. Hücrelerin yaşlanması, DNA hasarı ve mitokondriyal fonksiyonlar gibi konular biyogerontoloji alanında araştırılır. Psikogerontoloji, yaşlıların zihinsel sağlığı, psikolojik iyilik hali, bellek fonksiyonları, yaşlılıkta sosyal ilişkiler gibi psikolojik yönleri inceler. Bilişsel gerileme ve yaşlılıkla ilgili mental sağlık sorunları bu alanın odak noktasıdır. Sosyogerontoloji, yaşlıların toplumsal durumunu ve yaşlılıkla ilgili sosyal etkileşimleri araştırır. Yaşlıların aile içindeki rolü, yaşlılıkta toplumsal destek ağları ve yaşlıların sosyal katılımı sosyogerontolojinin ilgi alanındadır. Sağlık ve klinik gerontoloji, yaşlı nüfusun sağlık durumunu, yaşlılıkla ilişkili hastalıkları ve yaşlılara yönelik sağlık hizmetlerini inceler. Yaşlıların sağlık sorunlarına yönelik erken teşhis ve tedavi stratejileri bu alanın önemli bir parçasıdır. Gerontoloji, günümüzde artan yaşlı nüfusla birlikte giderek daha önemli hale gelmektedir. Yaşlılık sürecini anlamak ve yaşlılara yönelik ihtiyaçları belirlemek, sağlık hizmetleri, sosyal politikalar ve ekonomi alanında önemli kararların alınmasına katkı sağlar. Bu alanda yapılan araştırmalar ve çalışmalar, yaşlı nüfusun yaşam kalitesini artırmayı, yaşlanmayla ilişkili hastalıkların önlenmesini veya ertelenmesini ve yaşlı bireylerin toplumsal hayata daha aktif katılımını hedefler. Gerontoloji, aynı zamanda yaşlanma sürecinin doğal bir parçası olan yaşlılıkla ilgili olumsuz algıları da değiştirmeyi amaçlar. Yaşlılık, sağlıklı ve aktif bir yaşam için yeni fırsatlar ve deneyimler sunan bir dönem olarak görülmelidir. Gerontoloji, yaşlanma süreçlerini ve yaşlı nüfusun ihtiyaçlarını inceleyen kapsamlı bir bilim dalıdır. Biyogerontoloji, psikogerontoloji, sosyogerontoloji ve sağlık/klinik gerontoloji gibi alt alanlarla birlikte yaşlılıkla ilgili pek çok boyutu ele alır. Yaşlılık sürecini anlamak ve yaşlılara yönelik çözümler üretmek, gelecekteki yaşlı nüfusun ihtiyaçlarını karşılamak için büyük önem taşır."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/golgi-cisimcigi-golgi-aygiti/", "text": "Golgi Aygıtı, ilk defa 1898 yılında İtalyan bilim insanı Camillo Golgi tarafından keşfedildiği için bu organel, onun adıyla anılmaktadır. Golgi aygıtı; olgun alyuvarlar ve sperm gibi ökaryot hücreler ile bakteriler gibi prokaryot hücrelerde bulunmaz. Yapısal olarak endoplazmik retikuluma benzer. Fakat Golgi aygıtının kanalları birbiriyle bağlantılı değildir ve üzerinde ribozom taşımaz. Golgi aygıtı üst üste dizilmiş kanal ve yassı keselerden oluşur. Endoplazmik retikuluma göre daha az yer kaplar. Golgi aygıtının görevi üretilen maddeleri yapısal olarak değişime uğratmak ve bir zarla çevreleyerek salgılanacak duruma getirmektir. Dolayısıyla salgı üreten bez hücrelerindeki miktarı fazladır. Endoplazmik retikulumda sentezlenen moleküller kesecikler içinde golgiye taşınır. Keseciğin Golgi aygıtının zarıyla birleşmesi sonucu içindeki moleküller Golgi kanallarına geçer. Burada değişime uğrayan ve son şekline dönüştürülen moleküller, bir kesenin içinde Golgi aygıtından ayrılır. Hücre içerisinde lizozom organelleri bu yolla üretilmektedir. Bunun dışında Golgi aygıtının; hücre zarının yenilenmesi ve onarımı, bitki hücrelerinin bölünmesi sırasında ara lamelin oluşturulması, apoenzim-kofaktör ilişkisinin gerçekleştirilmesi ve bitkilerde duvar yapısına katılan pektin gibi polisakkaritlerin üretilmesi konusunda da fonksiyonları vardır. Ayrıca Golgi aygıtı, kompleks moleküllerin üretildiği yerdir."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/guncel-cevre-sorunlarinin-sebepleri-ve-sonuclari/", "text": "Biyolojik çeşitliliğin azalması, canlı tür çeşitliliğinin azalması ve tür kaybolması sonucunda olur. Hızlı nüfus artışı, doğal kaynakların daha fazla kullanılmasında etkilidir. Bu durum ekosistemin işleyişini bozarak bazı canlıların neslinin tükenmesine yol açar. Bitki, hayvan, mantar ve mikroorganizma çeşitlerinin azalması ekosistemlerdeki madde ve enerji akışının devamlılığını bozar. Ekosistemde her canlının üstlendiği bazı görevler vardır. Örneğin hiç işlevi bilinmeyen bir bitkinin gelecekte amansız bir hastalığı tedavi edecek ilaç yapımında kullanılabileceği unutulmamalıdır. Hava kirliliği; atmosferde toz, duman, gaz, koku ve su buharı şeklinde bulunan kirleticilerin insanlara ve diğer canlılara zarar verebilecek miktara yükselmesidir. Hava kirliliğine kükürt dioksit, azot oksitler, hidrojen florür, aldehitler, hidrokarbonlar, katranlar ve radyoaktif gazlar sebep olur. Hava kirliliğinin yoğunluğu; insan, hayvan ve bitkilerin sağlığı ile yaşam kalitesini olumsuz yönde etkiler. Hava kirliliğine sebep olan toz partiküller, solunum güçlüğü meydana getirebilir. Güneş ışınlarının bir kısmını tutarak insan vücudunda doğal yolla D vitamini oluşumunu engeller buna bağlı olarak raşitizm hastalığı ve tüberkülozun yayılmasına aracılık eder. Ayrıca toz partiküller, bitkilerin yapraklarını kaplayarak solunum ve buharlaşmayı engeller. Yaprakların fizyolojik işlevlerine zarar verir. Havada toz halinde bulunan ağır metal parçacıkları ise sindirim sistemi bozukluklarına, akciğer kanserine yol açabilir. Kükürt dioksit gazı, atmosfere karışınca hava nemi ile birleşerek aside dönüşür ve bitkilerin yapraklarının sarararak ölmesine sebep olur. Gaz halindeki kirleticilerden benzol, kan kanserine yol açar. Karbondioksit, metan ve kloroflorokarbon gibi gazlar ozon tabakasının incelmesine neden olur. Ozon tabakasının incelmesi, güneşin zararlı ışınlarının süzülmesini engelleyerek cilt kanseri ve katarakt gibi hastalıkların artmasına neden olur. Su kirliliği, istenmeyen zararlı maddelerin suyun niteliğini bozacak miktar ve yoğunlukta suya karışması ile meydana gelir. Su kirliliği çoğunlukla insandan kaynaklanır. Bunun sonucunda suyun kullanımı kısıtlanır ya da tamamen engellenir, ekolojik denge bozulur. Konutlar, endüstri kuruluşları ve termik santrallerin çevrelerine arıtılmadan verilen atık sular, gübreleme ve tarımsal zararlılarla mücadele için yapılan ilaçlamalar su kirliliğine neden olur. Ayrıca nükleer santrallerden çıkan sıcak sular ve erozyonun etkili olduğu alanlar su kirliliğinin ana kaynaklarındandır. Suya, atık su ve gübrelerin karışmasıyla azot ve fosfor bakımından zengin bileşikler de geçer. Bu bileşikler suda yaşayan siyano bakterileri ve algler için besin kaynağı olur. Böylece sularda yaşayan siyano bakterileri ve algler hızlı ürer. Bu olaya ötrifikasyon denir. Ötrifikasyon zamanla suların yeşil ve bulanık bir renk almasına neden olur. Alg birikimi sonucu suyun derinliklerine ışık ulaşamadığında fotosentez yapan canlı sayısı azalır. Buna bağlı olarak da suda yaşayan canlıların sayısı azalır ve toplu balık ölümleri gerçekleşir. Bu durum içme sularının bozularak kullanılamaz duruma gelmesine neden olur. Kirli su, insanlar üzerinde zararlı etkiler meydana getirir. Kolera, tifo, dizanteri gibi bulaşıcı ve salgın hastalıklara, kitle halinde zehirlenmelere neden olabilir. Kirli suların tarımsal sulamada kullanılması, toprağın niteliğini bozarak ürün veriminin düşmesine neden olur. Toprak kirliliği; ağır metallerin, radyoaktif maddelerin, atmosferdeki katı ve gaz halindeki zararlı maddelerin toprakta birikmesinden kaynaklanır. Hava yoluyla toprağa geçen ağır metal parçacıkları toprakta birikir. Bu birikim; toprağın fiziksel, kimyasal ve biyolojik yapısını bozarak verimini düşürür. Topraktaki ağır metaller, bitkilerin yapısına girerek besin zinciri yoluyla diğer canlılara ulaşır. Ayrıca kirlenmiş sulardaki kimyasal maddeler, doğrudan ya da kontrolsüz sulamalarla toprağa ulaşır ve toprağı kirletir. Organik maddelerin miktarının aşırı artması da toprakta kirliliğe yol açar. Kentsel atıkların geri dönüşümsüz olarak toprağa bırakılması, dev boyutlarda çöp yığınları oluşturur. Toprak kirliliği insanlarda kronik zehirlenmelere, çocuk felci, difteri, verem, tifo gibi bulaşıcı hastalıklara neden olabilir. Toprak tüm karasal ekosistemlerin hatta su ekosistemlerinin bile dengeli işlev yapmasını sağlar. Toprak, sadece doğanın bir parçası değil ''vatan adı altında bayraklaşmış ulusal ve kutsal bir mirastır. Radyoaktif kirlenme; hava, su ve toprağa radyoaktif maddelerin karışmasıdır. Radyoaktif kirlenmenin en etkin kaynağı; nükleer enerji santralleri, bu santrallerde meydana gelen radyoaktif atıklar ve nükleer silah üreten tesislerdir. Radyoaktif maddelerin yaymış olduğu elektronlar; toprağa, havaya, suya, bitkilere; bitkilerden de besin zinciri yoluyla insanlara, hayvanlara çok kolay ve çok hızlı bir şekilde geçerek radyoaktif kirliliğin en tehlikelisini oluşturur. Radyoaktif maddeler, elektron yayma özelliklerini kaybetmeden toprakta ve suda uzun yıllar kalabilir. Örneğin 1986 tarihinde Çernobil Nükleer Santralinde meydana gelen kazada birçok radyoaktif madde, geniş alanlara yayılmıştır. Nükleer sızıntı; çok sayıda ülkenin tarım arazisini, burada yetişen ürünleri, bu ürünlerle beslenen insan ve hayvanların sağlığını olumsuz yönde etkilemiştir. Bu durum uzun yıllar etkisini göstermiştir. Örneğin ülkemizde Karadeniz Bölgesi, Çernobil kazasındaki nükleer sızıntının olumsuz sonuçlarını halen yaşamaktadır. Ses kirliliği, rahatsız edici ve sağlığı olumsuz etkileyici ses biçimi olarak tanımlanır. Ulaşım araçları, endüstri kuruluşları ve eğlence araçları tarafından meydana getirilen rahatsız edici sesler bu kirliliğin temel ögelerini oluşturur. Gürültü; insanlarda fiziksel, fizyolojik ve psikolojik rahatsızlıklar meydana getirir. Kılcal damarların daralmasına, kan basıncının artmasına, kalp atışı, kan dolaşımı ve solunum rahatsızlıklarının meydana gelmesine neden olabilir. Dikkat eksikliğine neden olarak iş gücü verimini düşürebilir. Mide hastalıklarına, işitme kayıplarına, hormon dengesizliklerine ve kas gerilmelerine neden olabilir. Gürültüyü azaltmak için birtakım teknik önlemler alınabilir: Ses geçirmeyen izolasyon maddelerinin bina yapımında kullanılması, gürültülü araçlara yerleşim yerlerinden uzak bölgelerde yol verilmesi, sesi absorbe eden sistemlerin geliştirilmesi vb. Ayrıca ağaç yapraklarının ses dalgalarını belirli oranda emme özelliği olduğundan birçok ülkede Gürültüden Korunma Ormanları oluşturulmuştur. Gürültüyü azaltmak için bireylerin üzerine düşen sorumluluklar vardır. Bununla birlikte gürültü kirliliğini önlemede teknik, biyolojik ve sosyal çözüm metotlarının hepsi dengeli bir şekilde uygulanmalıdır. Ses şiddetinin ölçüm birimi desibeldir . Desibel, insan kulağının hassas olduğu orta ve yüksek frekansların özellikle vurgulandığı ses değerlendirme birimidir. Desibel oranına bağlı gürültü düzeyi ve ilgili ortamlar aşağıdaki tabloda verilmiştir. Asit yağmurları; atmosferdeki kükürt ve azot içeren gazların havadaki su buharıyla birleşip zararlı bileşiklere dönüşerek kar, yağmur, sis gibi yağışlar şeklinde yeryüzüne ulaşmasıdır. Fabrikaların ve özellikle termik santrallerin bacalarından çıkan duman içinde bol miktarda bulunan kükürt dioksit ve azot dioksit gibi gazların havadaki su damlacıkları ile kimyasal reaksiyona girmesi sonucu sülfirik asit, nitrik asit ve nitröz asit gibi zararlı bileşikler oluşur. Bu bileşikler yağışlarla, yeryüzüne düştüğünde bitki örtüsünü yakıp fizyolojik işlevlerini engeller. Zamanla bitki örtüsünün yok olmasına neden olur. Asit yağmurları, yeryüzündeki tarihsel kültür varlıklarını tahrip etmektedir. Bunun en tipik örneği Nemrut Dağı'ndaki taştan oyulmuş eserlerde görülmektedir. Küresel iklim değişikliği, Dünyamızın en büyük sorunlarından biridir. Sera gazları olarak bilinen karbondioksit, metan, azot oksitler, kloroflorokarbon ve su buharı Dünya'dan atmosfere yansıyan güneş ışınlarının bir kısmını alıkoymasıyla atmosferin yeryüzüne yakın tabakalarının sıcaklığının artmasına neden olur. Bu olaya sera etkisi denir. Ancak sera etkisinin doğal seviyesinin üstüne çıkması küresel ısınmaya, küresel ısınma da küresel iklim değişikliğine sebep olur. Küresel iklim değişikliği sadece belirli bölgeleri değil tüm dünyayı etkisi altına almaktadır. Fosil yakıt kullanımı, özellikle sera gazlarından karbondioksitin artması, ormanların tahribi, çarpık kentleşme ve hızlı sanayileşme küresel ısınmanın en önemli sebepleridir. Dünya üzerinde insan hayatını etkileyen sel felaketleri, açlık ve ölümlere sebep olan kuraklıklar, orman yangınları, buzul erimeleri, şiddetli kasırga ve fırtına gibi doğal afetler küresel ısınmanın sonuçlarıdır. Erozyon toprağın verimli tabakasının yağış suları ve rüzgarla aşındırılıp taşınması ve başka yerlerde biriktirilmesidir. Toprak; bitkisel besinlerin doğrudan, hayvansal besinlerin dolaylı kaynağıdır. Tüm canlıların yaşamı için gerekli olan suyun süzgeci ve deposudur. Sanayinin ham maddesi olan ürünler topraktan yetişir. Erozyonla toprak kaybına sebep olan faktörler iki grupta toplanır. Bunlardan birincisi doğal, ikincisi insan kaynaklı faktörlerdir. Doğal faktörler; iklim, yeryüzü şekilleri, toprak özellikleri, kayaçların yapısı, doğal bitki örtüsüdür. İnsan kaynaklı faktörler; bitki örtüsünün tahribi, toprak işleme ve bitki yetiştirmede yapılan teknik hatalar, yanlış arazi kullanımıdır . Doğal hayat alanlarının tahribi, güncel çevre sorunlarının diğer nedenidir. Bu alanlarda oluşan tahribat, ekosistemlerin doğal dengesini bozar. Doğal tabiat alanları ; çevre kirliliği, orman yangınları, asit yağmurları ve erozyondan etkilenir. Bunun sonucunda bu alanlardaki bitki örtüsü, hayvanların yaşam alanı, canlı çeşitliliği ve sayısı azalır. Bu durum ekosistemlerin doğal işleyişini değiştirerek küresel ısınmaya, doğal afetlere ve çevre için çok sayıda olumsuz sonuçlara neden olur. Orman yangınları, ormanlık alanları tahrip eden en önemli nedenlerden biridir. Ormanların yok olduktan sonra tekrar oluşması için uzun yıllar gerekir. Ekosistemin doğal dengesini sürdürmekte ormanların önemi büyüktür. Ormanlar sel tehlikesine karşı çevreyi korur ve erozyonu engeller. Hava nemini ve birim alana düşen yağış miktarını artırır. Rüzgar hızını azaltır ve yönünü değiştirir. Atmosferdeki karbondioksit miktarını azaltarak küresel ısınmayı azaltır. Karların yavaş yavaş erimesini sağlayarak kar suyundan yararlanmayı sağlar. Ormanların bulunduğu bölgelerde çıplak yerlere kıyasla yazın daha serin, kışın daha ılık bir hava vardır. Ormanlar havayı temizler, gürültü şiddetini azaltır, insan sağlığına ve dinlenmeye fayda sağlar. Orman toprağında bol miktarda yağış suyu birikir. Biriken yağış suları, kurak mevsimlerde o bölgenin su miktarını dengeler. Bu nedenle Orman; suyu saklayan, damlayla harcayan bir hazinedir. özdeyişi ormanın ekolojik işlevine vurgu yapmaktadır. Günümüzde hızla gelişen kentleşme ve çalışma temposunun yol açtığı gürültü, havasızlık, açık alanlarla temasın sınırlanması insanların psikolojisini olumsuz yönde etkiler. Ormanlar bu olumsuz etkilerin azaltılması için de ideal ortamlardır."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/halk-sagliginin-tarihsel-gelisimi/", "text": "Dünya'nın 4,5 milyar yaşında olduğu ve en eski taş aletlerin, MÖ 2,5 milyon yıl öncesine dayandığı bilinmektedir. Paleolitik çağ, organize toplumsal yapıların var olduğunun bilindiği insanın gelişiminin en erken aşamasıdır. Bu sosyal yapılar, avlanarak ve yiyecek toplayarak hayatta kalan gruplarda yaşayan insanlardan oluşmaktaydı. Yaklaşık 230.000 yıl öncesine dayanan ateşin kullanıldığına ve bu dönemde taş aletler, mücevherler, mağara resimleri ve dini sembollerin giderek artan karmaşıklığı olduğuna dair kanıtlar mevcuttur. MÖ 11.000-8000'de son Buz Devri'nin geri çekilen buzullarının ardından tüm büyük kara kütlelerine insanların yayıldığı tahmin edilmektedir. Avlanma, balıkçılık ve toplayıcı yaşam biçimlerinden tarıma geçiş, önce hayvanların evcilleştirilmesi ve ardından buğday, arpa, mısır, kök mahsuller ve sebzelerin yetiştirilmesiyle ortaya çıkmıştır. Yiyecek saklama ve pişirme, çömlekçilik, sepet dokuma, fırınlar, ticaret ve diğer becerilerle ilişkili kazanımlar, gelişmiş hayatta kalma tekniklerine ve dünya çapında yavaş yavaş nüfus artışına yol açmıştır. Nüfus artışına ve coğrafi genişlemeye izin veren, değişen çevresel koşullara ve tehlikelere uyum sağlamak için ortak yerleşim yeri gerekli hale gelmiştir. İnsan biyolojik, teknolojik ve sosyal evriminin her aşamasında, çevre ve yaşam kalıplarıyla ilişkili hastalıklarla bir arada yaşamıştır. Hastalıklar için şifalı ve mistik tedaviler aranmış, salgınları, kıtlıkları ve felaketleri önlemek için doğaüstü yollara başvurulmuştur. İnsanlık evrim geçirdikçe beslenme ve bulaşıcı hastalıklara maruz kalma durumları da değişmiştir. Sosyal organizasyon ile insanların beciri ve yetkinliklerinde gelişmeler ortaya çıkmıştır. İnsan toplumunun çevreye adaptasyonu, günümüze kadar sağlıkta merkezi bir mesele olmuştur ve olmaya devam etmektedir. Bu, çevre ile uyum ve denge konusunda göz korkutucu yeni zorluklarla karşı karşıya olan, halk sağlığının gelişiminde tekrarlayan bir temadır. Antik Yunanistan'da, kişisel hijyen, beslenme, fiziksel uygunluk ve toplum sağlığı açısından sağlıklı yaşam alışkanlıklarına büyük önem verilmiştir. Hipokrat, klinik gözlem ve belgeleme yöntemlerini ve tıbbi uygulama etik kurallarını ifade etmiştir. 19. yüzyıla kadar epidemiyolojik düşünceye hakim olan doğal çevre ile hastalık kalıpları arasındaki ilişkiyi dile getirmiştir. Sağlığın korunması bir güç dengesi olarak görülmüş, egzersiz ve dinlenme, beslenme ve boşaltım, sağlık ihtiyaçlarında yaş ve cinsiyet değişkenlerinin önemini kabul etmiştir. Hastalık doğal bir nedensellik olarak görülmüş, şehir devletinin yoksullar ve köleler için ücretsiz tıbbi hizmetler sağlamasıyla tıbbi bakıma değer verilmiştir. Şehir yetkilileri, düzenli sıhhi ve halk sağlığı hizmetleri sağlamak, kanalizasyon ve su temini ile ilgilenmek üzere görevlendirilmişlerdir. Hipokrat, tıbba günümüze kadar hem bilimsel hem de etik bir ruh vermiştir. Antik Roma, sağlık meseleleriyle ilgili Yunan felsefesinin ve deneyiminin çoğunu, halk sağlığının gelişiminde yüksek düzeyde başarı ve yeniliklerle benimsemiştir. Romalılar su temini mühendisliği, kanalizasyon ve drenaj sistemleri, hamamlar ve tuvaletler, şehir planlaması, askeri kampların temizliği ve tıbbi bakım konularında son derece başarılı örnekler oluşturmuştur."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/hangi-yiyecekler-gaz-yapar/", "text": "4. Süt ve süt ürünleri, özellikle laktoz intoleransı olan kişilerde gaz yapabilir. Bu yiyecekleri tamamen kesmek gerekmez, ancak gaz sancısı yaşayan kişilerin bu yiyecekleri azaltarak veya düzenli aralıklarla tüketmeleri faydalı olabilir. Ayrıca, sindirim sorunları yaşayan kişilerin yemeklerini yavaşça çiğnemeleri ve yemekler arasında yeterli su içmeleri de yardımcı olabilir."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/hayvanlarin-biyolojiye-ve-ekonomiye-katkilari/", "text": "Hayvan türlerinin de diğer birçok canlı gibi biyolojik, ekonomik ve teknolojik önemi vardır. Hayvanlar insanların beslenmesi için önemli canlılardır. Günlük hayatımızda hayvanların et, süt ve yumurta gibi ürünlerini besin olarak kullanırız. Günümüzde insan nüfusunun beslenme konusundaki en önemli sorunu, hayvansal protein gereksinimini yeterince karşılayamamasıdır. Hayvansal protein eksikliği insanlarda saç dökülmesi, yaraların daha geç iyileşmesi, uyku bozukluğu ve eklem ağrılarına neden olmaktadır. Süt, kalsiyum bakımından zengin bir besindir ve uygun kemik gelişimi için önemlidir. Yumurta ise protein içeriği yüksek, oldukça besleyici bir gıdadır. Hayvanların derileri, tüyleri, yünleri de dokuma ve tekstil alanında kullanılmaktadır. İnsan sağlığı için gerekli olan aşı ve serum üretiminde hayvanlardan faydalanılır. Ekolojik olarak düşünüldüğünde böcek türleri, çiçeklerin tozlaşmasında rol oynadıkları için oldukça önemlidir. İpek böceğinin ürettiği ipek hem dokuma sektöründe hem de özel ameliyat ipliklerinin üretiminde kullanılmaktadır. Denizlerde yaşamını sürdüren sedefler ve içindeki inciler, süs eşyası olarak kullanılan hayvansal ürünlere örnektir. Hayvanların bazı türleri zehirli olduğundan insanlar için tehlikelidir. Ancak özellikle yılanların zehri sağıldıktan sonra bazı kimyasal işlemlerden geçirilerek panzehir üretilmektedir. Bunun dışında bazı hayvan türleri, bilimsel araştırmalarda denek olarak kullanılmaktadır. Örneğin üretilen yeni ilaçların tedavi edici etkisi, omurgalı hayvanlardan fareler ve tavşanlar üzerinde araştırılmaktadır. Bazı maymun türleri de psikolojik araştırmalarda denek olarak kullanılmaktadır. Ancak bu gibi araştırmalarda hayvanların denek olarak kullanılması için etik kurul raporu alınması gerekmektedir. Hayvansal organizmaların kullanıldığı bir diğer önemli konu da biyolojik mücadeledir. Hem tarımsal aktivitelerin sürdürüldüğü tarla ve bahçe gibi alanlarda hem de doğal ortamlarda bitkilere zarar veren birçok canlı vardır. Bu canlılarla mücadele için genellikle zehir etkisi yapan bazı kimyasal maddeler kullanılmaktadır. Ancak bu kimyasallar sadece zararlı organizmaya değil, ortamdaki faydalı bazı canlılara da zarar verebilir. Bu nedenle bilim insanları tarafından alternatif bir yol olarak biyolojik mücadele yöntemi geliştirilmiştir. Biyolojik mücadelenin esası; zararlı canlının bulunduğu ortama, bu canlıyı besin olarak kullanan veya bu canlıda hastalık yapan başka bir canlının bırakılmasıdır. Örneğin bitkilere zarar veren ve ürün kaybına neden olan yaprak bitlerine karşı verilen biyolojik mücadelede, uğur böcekleri kullanılır. Uğur böcekleri yaprak bitlerini besin olarak tüketir ve bunların neden olduğu problem bir süre sonra ortadan kalkar."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/hemofili-nedir/", "text": "Hemofili, kanın pıhtılaşması için gereken bir ya da daha fazla proteinin eksikliğiyle ortaya çıkan kalıtsal bir hastalıktır. Hemofili hastalığı X kromozomunun homolog olmayan kısmındaki çekinik bir alelle ile kalıtılır. Dişilerde XhXh, erkeklerde XhY genotipli bireyler hemofili hastası olur. Hemofili olan birey yaralandığında pıhtılaşma gecikir ve kanama uzun sürer. Hemofili hastası dişi ile sağlıklı erkeğe ait soyağacı aşağıdaki görselde gösterilmiştir. Soyağacında içi koyu bireyler hemofili hastası olarak verilmiştir. 1 ve 10 numaralı bireylerin genotipleri XhXh, 3 ve 5 numaralı bireylerin genotipleri ise XhY olur. 4 numaralı birey annesinden hastalık geni, babasından normal gen aldığından taşıyıcıdır. 10 numaralı bireyde hastalığın görülebilmesi için 6 numaralı bireyden de Xh geni almış olması gerekir. Bu durumda 6 numaralı birey XHXh genotipte olmalıdır. 8 numaralı birey babasından hastalık genini almasına rağmen annesinden normal gen aldığı için taşıyıcıdır. 7 ve 8 numaralı bireylerin evliliğinden hemofili hastası çocukları olabileceği gibi normal fenotipli çocukları da olabilir. 7 ve 12 numaralı bireyler sağlılklıdır. 11 ve 13 numaralı bireyler taşıyıcı ya da sağlıklıdır."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/hizli-yaslanmak-mumkun-mudur/", "text": "Hızlı yaşlananlardan mısınız? Biyolojik yaş, yaşadığınız yıl sayısından daha iyi bir sağlık göstergesidir, ancak ölçülmesi zordur. Araştırmacılar Alzheimer, bunama, osteoporoz ve kanser gibi yaşa bağlı hastalıkların nedenlerini ve risk faktörlerini anlamaya büyük önem vermişlerdir. Ancak birçoğu tüm bu hastalıklar için en önemli risk faktörünü göz ardı etmektedir: yaşlanmanın kendisi. Sigara içmek veya egzersiz yapmamak gibi herhangi bir bireysel risk faktöründen daha fazla olarak, yaşadığınız yıl sayısı hastalığın başat sebebidir. Gerçekten de yaşlanma, birçok kronik hastalık riskini bin kata kadar artırmaktadır. Ancak hiçbir insan aynı şekilde yaşlanmaz. Yaş, birçok kronik hastalık için başlıca risk faktörü olmasına rağmen, vücudunuzun ne kadar hızlı gerileyeceği veya yaşa bağlı hastalıklara ne kadar duyarlı olduğunuz konusunda güvenilmez bir göstergedir. Bunun nedeni, kronolojik yaşınız veya hayatta olduğunuz yıl sayısı ile biyolojik yaşınız fiziksel ve işlevsel yeteneğiniz arasında bir fark olmasıdır. Biyolojik yaş, kronolojik yaştan daha doğru bir sağlık süresi veya sağlıklı yaşanan yıllar ölçüsüdür ve kırışıklıklar ve gri saçlarla doğrudan ilişkili değildir. Hızlı yaşlananlar, kronolojik yaşlarına göre daha hızlı bir işlevsel bozulma yaşarlar. 83 yaşına kadar yaşayan ama yatalak ve hayatının son birkaç yılında yakınlarının kim olduğunu hatırlayamayan birisi, hızlı yaşlanan birisidir. Öte yandan 83 yaşına kadar yaşayan, ancak aktif, işlevsel ve hatta ölene kadar görevlerini yerine getiren birisi, sağlıklı bir yaşlıdır. Dünyanın yaşlanan nüfusunun eşi benzeri görülmemiş bir şekilde artmasıyla birlikte, biyolojik yaşı ölçmenin yollarını ve ilerlemesini nasıl koruyacağımızı veya geciktireceğimizi bulmanın sadece bireysel sağlık için değil, aynı zamanda toplumumuzun sosyal, politik ve ekonomik sağlığı için de kritik olduğuna inanılır. Hızlı yaşlananları erkenden tespit etmek, biyolojik yaşlanmanın gidişatını geciktirmek, değiştirmek ve hatta tersine çevirmek için bir fırsat sunar. Biyolojik yaşlanma çok yönlüdür. Genetik özelliklerin karmaşık bir karışımından kaynaklanır ve mikrobiyom bileşimi, çevre, yaşam tarzı, stres, diyet ve egzersiz gibi faktörlerden etkilenir. Genetiğin bir zamanlar yaşlanma veya uzun ömür üzerinde hiçbir etkisi olmadığı düşünülüyordu. Ancak araştırmacılar 1990'ların başında, küçük bir yuvarlak solucanın ömrünü uzatabilen genleri tanımlayan ilk çalışmaları rapor ettiler. O zamandan beri, çok sayıda gözlem genetiğin yaşlanma üzerindeki etkisini desteklemektedir. Örneğin, uzun ömürlü ebeveynlerin çocukları ve hatta uzun ömürlü kardeşlere sahip olanlar daha uzun yaşama eğilimindedir. Araştırmacılar ayrıca uzun ömürlülüğü etkileyen ve dayanıklılık ile stresten korunmada rol oynayan çok sayıda gen tespit etmişlerdir. Bunlar arasında DNA'yı onaran, hücreleri koruyan ve yağ seviyelerini düzenleyen genler bulunmaktadır. Bununla birlikte, aynı genleri paylaşan ancak aynı yaşam sürelerini paylaşmayan tek yumurta ikizleri üzerinde yapılan çalışmalardan, genlerin yaşlanmayı etkileyen tek faktör olmadığı anlaşılmaktadır. Aslında, genler muhtemelen biyolojik yaşın sadece %20 ila %30'unu açıklamaktadır. Bu da diğer parametrelerin biyolojik yaşlanmayı güçlü bir şekilde etkileyebileceğini göstermektedir. Araştırmacılar, sosyal bağlılık, uyku alışkanlıkları, su tüketimi, egzersiz ve diyet dahil olmak üzere çevresel ve yaşam tarzı faktörlerinin biyolojik yaşı büyük ölçüde etkilediğini bulmuşlardır. Sosyal bağlılık, yaşam boyunca esenlik için gereklidir. Ancak aile ve arkadaş kaybı, depresyon, kronik hastalık veya diğer faktörler nedeniyle sosyal bağlantıların zaman içinde sürdürülmesi zor olabilir. Birçok çalışma, sosyal izolasyon ile artan stres, hastalık ve ölüm oranı arasında güçlü bir bağlantı olduğunu bildirmiştir. Genetiği kontrol etmek zor olsa da biyolojik yaşlanmayı geciktirmek için diyet ve egzersiz değiştirilebilir."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/homeostatik-denetim-sistemlerinin-bilesenleri/", "text": "- Sensörler: Dış ve iç ortamda meydana gelen değişiklikleri algılayan ve bunları sistemdeki diğer bileşenlere ileten bileşenlerdir. - İşleyiciler: Algılanan bilgiye göre hareket eden bileşenlerdir. Bu bileşenler, organizmanın uygun bir tepki göstermesini sağlamak için gerekli faaliyetleri gerçekleştirir. - Kontrol Merkezi: Sensörlerden gelen bilgiyi işleyen ve uygun tepkiyi belirleyen merkezi bir bileşendir. - Effektörler: Kontrol merkezi tarafından belirlenen uygun tepkiyi gerçekleştiren bileşenlerdir. Bu bileşenler, birbirleriyle etkileşim içinde çalışarak homeostatik denetim sistemlerinin işleyişini sağlarlar. Bu sayede canlı organizmalar, iç ve dış ortamda meydana gelen değişikliklere uyum sağlayarak hayatta kalmayı başarırlar."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/homeostatik-denetim-sistemlerinin-genel-ozellikleri/", "text": "Homeostatik denetim sistemleri, vücudun iç ortamını sabit bir durumda tutmak için karmaşık bir dizi mekanizmayı içerir. Bu sistemler, vücuttaki değişimleri algılayarak, uygun yanıtlar üretir ve istikrarlı bir iç ortam sağlar. - Geri bildirim mekanizmaları: Homeostatik denetim sistemleri, vücuttaki değişimleri tespit eden geri bildirim mekanizmaları kullanır. Bu mekanizmalar, vücuttaki değişimlerin tespit edilmesi ve bir yanıt üretilmesi için bilgi sağlar. - Kontrol merkezleri: Homeostatik denetim sistemleri, vücuttaki değişimlerin tespit edilmesi için kontrol merkezleri kullanır. Bu merkezler, vücuttaki değişimleri algılar ve uygun yanıtlar üretir. - Efektörler: Homeostatik denetim sistemleri, uygun yanıtların üretilmesi için efektörleri kullanır. Bu efektörler, vücudun değişimlere uygun bir şekilde yanıt vermesini sağlar. - Set noktaları: Homeostatik denetim sistemleri, vücuttaki değişimlerin tespit edilmesi ve uygun yanıtın üretilmesi için set noktalarını kullanır. Bu set noktaları, vücudun belirli bir değişime karşı reaksiyonlarını belirler. - Negatif geri bildirim: Homeostatik denetim sistemleri, genellikle negatif geri bildirim prensibiyle çalışır. Bu prensip, vücuttaki değişikliklerin tespit edilmesi ve bunlara uygun bir şekilde yanıt verilmesini sağlar. Homeostatik denetim sistemleri, vücudun iç ortamını sabit bir durumda tutarak, vücudun sağlıklı bir şekilde çalışmasını sağlar. Bu sistemler, vücudun hastalıklar ve yaralanmalara karşı dirençli olmasını sağlar."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/homeostaz-nedir-ozellikleri-nelerdir/", "text": "Homeostaz, vücudun iç ortamının sabit bir durumda tutulması için yapılan bir dizi işlemdir. Bu süreç, vücudun içindeki sıvıların dengesini, sıcaklığını, pH seviyesini, kan basıncını ve diğer çeşitli faktörleri kontrol ederek gerçekleştirilir. Homeostaz, vücuttaki çeşitli organların ve sistemlerin bir arada çalışmasını gerektirir. Örneğin, böbrekler su ve elektrolit dengesini, karaciğer metabolik süreçleri, kalp kan basıncını ve kan dolaşımını, sinir sistemi ise vücuttaki sinyal ve mesajların koordinasyonunu kontrol eder. Vücuttaki herhangi bir değişiklik, bir geri bildirim mekanizması yoluyla tespit edilir ve bu değişiklikleri düzeltmek için vücut içinde otomatik düzenlemeler yapılır. Bu süreç, vücudun hastalık, yaralanma veya diğer stres durumlarına karşı mücadele edebilmesini sağlar. Homeostazın bozulması durumunda, vücutta birçok rahatsızlık ortaya çıkabilir. Örneğin, dehidrasyon, hipoglisemi, hipotansiyon, asidoz ve diğer rahatsızlıklar, homeostazın bozulmasına bağlı olarak ortaya çıkabilir. Bu nedenle, homeostazın korunması, vücut sağlığı açısından son derece önemlidir."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/hucre-bolunmesinin-gerekliligi/", "text": "Hücre metabolizmasının çekirdek tarafından kontrol edilmesi, hücrenin organik ve inorganik madde ihtiyacının karşılanması, atıkların hücreden uzaklaştırılması ve maddelerin hücrede iletimi için hücre boyutunun belli sınırlar içerisinde olması gerekir. Hücre; morfolojik olarak bir küp şeklinde düşünülecek olursa büyümesi sırasında hücrenin hacmi, hücrenin kenar uzunluğunun küpü (a3) oranında artarken hücrenin yüzeyi, hücre kenar uzunluğunun karesi (a2) şeklinde artar. Bu nedenle hücre hacmini ifade eden sitoplazma ile hücre yüzeyini ifade eden hücre zarının büyüme hızı arasındaki oran (a3/a2) artmaya başlar. Bu oran arttıkça zamanla hücre zarı sitoplazmanın ihtiyaçlarını karşılayamaz duruma gelir. Ayrıca hücrenin yönetim merkezi olan çekirdek de büyüyen hücrenin yönetiminde yetersiz kalacağından hücrenin yaşamı tehlikeye girer. Kısacası hücre bölünmesi; sitoplazma, hücre zarı ve çekirdek arasındaki koordinasyon sorunundan kaynaklanan bir ihtiyaçtır. Bu koşullar altında çekirdek, belli bir büyüklüğe ulaşmış olan hücrede bölünme emrini vererek hücre bölünmesini de yönetmektedir. Canlılarda hücre bölünmesinde hormonlar da etkilidir. Örneğin insanlardaki büyüme hormonu, vücut hücrelerinin büyümesini ve bölünmesini düzenlerken eşey hormonları, üreme hücrelerinin bölünmeyle oluşumu için uyarıcı etkiye sahiptir."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/hucre-bolunmesinin-kontrolu-ve-hucre-bolunmesinin-kanserle-iliskisi/", "text": "Yapılan çeşitli bilimsel araştırmalar hücre döngüsündeki ardışık olayların bir mekanizma tarafından kontrol edildiğini göstermiştir. Bu mekanizma, hücrede döngüsel olarak iş gören molekül gruplarından ibaret olup hücre döngüsündeki kritik olayları hem tetikler hem de eş güdümlü hale getirir. Hücre döngüsünün kontrolü bu molekül gruplarının oluşturduğu dur ve devam et sinyalleri ile sağlanır. Hücre döngüsünde G1, G2 ve M fazlarında üç kontrol noktası bulunur. Örneğin G1 fazına ulaşmış bir hücrede devam et sinyali alınırsa G1 tamamlanır ve bir sonraki aşamaya geçilir. G1 fazında hücre yeterli büyüklüğe ulaşmışsa ortamda yeterli besin ve büyüme faktörü varsa DNA'da herhangi bir hasar olup olmadığı kontrol edilir. Büyüme faktörü; hücrelerin bölünmesini uyaran veya durduran, özelleşmiş hücrelerin farklılaşmasını sağlayan ve vücudun birçok hücresi tarafından üretilerek kan yoluyla vücuda dağıtılan protein yapılı maddelerdir. G2 fazında hücre bölünmesi için hazırlıklar tamamlanır ve hücre büyümesi devam eder. DNA eşlenmesinin hatasız olup olmadığı kontrol edilir. Eğer DNA'da bir hata ya da hasar varsa bu durum düzeltilinceye kadar hücre döngüsü durdurulur. M fazında iğ ipliklerinin kromozom kinetokorlarına bağlanıp bağlanmadığı kontrol edilir. Kinetokorlar iğ ipliklerine tutunmazsa bir sonraki evreye geçilmez. Hücre döngüsünün kontrolünü sağlayan genlere; UV ışınlar, virüsler veya bazı kimyasallar hasar verebilir. Bu durumda hücre döngüsünün kontrolü bozulur. Genetik yapısı bozulmuş hücreler, vücudun savunma sistemi tarafından tanınarak ortadan kaldırılır. Fakat bu hücrelerden bazıları savunma hücrelerinden kurtulur. Kontrolsüz biçimde bölünen bu hücrelerin sayıları gittikçe artar ve tümör adı verilen hücre kitlesi oluşur. Hücre kitlesi hızlı büyüme ve yayılma özellliği göstermiyorsa bu tip tümörlere iyi huylu tümör denir. İyi huylu tümörler genellikle soruna neden olmaz ve cerrahi müdahale yoluyla çıkarılır. Tümör oluşturan hücre kitlesi bir veya daha fazla organın işlevini bozacak şekilde yayılabilir. Bu şekildeki tümörlere kötü huylu tümör veya kanser denir. Kanser, insan vücudunun çoğu organını veya dokusunu etkileyebilen bir hastalıktır. Kanser, hücre döngüsünü düzenleyen mekanizmalardaki kusurlardan kaynaklandığı için özellikle moleküler ve hücresel düzeyde değerlendirilmesi gereken bir hastalıktır. Kanser araştırmaları sayesinde hücrenin normal davranışlarını düzenleyen mekanizmalar aydınlatılmıştır. Hücredeki sinyal iletim mekanizmaları, hücre döngüsünün ve programlı hücre ölümlerinin düzenlenmesi gibi işlemlerde anahtar görev üstlenen proteinlerin birçoğu, ilk kez hücrenin kontrolsüz çoğalmasına yol açan anormal aktiviteler nedeniyle tanımlanabilmiştir. Çok hücreli organizmalarda her hücrenin çoğalması, farklılaşması ve canlılığını devam ettirmesi organizmanın genel ihtiyaçları doğrultusunda belirlenir. Kanserin gelişmesine neden olan temel değişiklik, genetik yapısı bozulmuş hücrelerin sürekli ve kontrolsüz çoğalmasıdır. Sigara ve alkol kullanımı, UV ve iyonize radyasyona maruz kalma, düzensiz beslenme ve genetik yatkınlık gibi faktörler hücre bölünmesini denetleyen mekanizmaların ortadan kalkmasına neden olmaktadır. Bunun sonucunda da kanser oluşumu ortaya çıkmaktadır. Kanser hücrelerinin kan ve lenf yoluyla diğer doku ve organlara yayılması olayı metastaz olarak adlandırılır. Kanser hastalığının oluşumunu, nedenlerini, kalıtımla ilişkisini, tanısını, tedavisini ve kanserden korunma yollarını araştıran onkoloji bilimidir. Kanser tedavisinde genel olarak radyoterapi ve kemoterapi uygulamalarından yararlanılır. Günümüzde kanser hastalığının tedavisi mümkündür. Özellikle erken teşhis tedavinin başarılı olmasında etkilidir. Ülkemizde Kanser Erken Teşhis Tarama ve Eğitim Merkezi , Erken teşhis hayat kurtarır. ilkesinden yola çıkarak halk sağlığı programlarını yürütmektedir. Kanserli hücrelerin nasıl çoğaldığını görmek, kanserin çeşidini belirlemek ve kansere karşı ilaç geliştirmek gibi amaçlarla hücre kültürü çalışmaları yapılır. Kanserli hücrelere uygun besi yeri, laboratuvar ortamında hazırlanır. Daha sonra farklı kaplardaki besi yerlerine hem kanserli hem de normal hücrelerin ekimleri yapılarak bölünmeleri gözlemlenir. Normal hücreler, kültür kabının iç yüzeyinde tek sıralı bir hücre tabakası oluşturuncaya kadar bölünür ve bu hücrelerde mitoz durur. Kültür kabının iç yüzeyinden bazı hücreler kazınarak uzaklaştırıldığında geriye kalan hücrelerin boşluğu doldurana kadar tekrar bölünmeye başladığı ve birbirlerine temas ettiği anda bölünmeyi durdurduğu görülür. Aynı şekilde kanserli hücreler izlendiğinde bu hücrelerin normal hücrelerden daha hızlı bölündükleri görülür. Kanserli hücreler, kültür kabının iç yüzeyinde genellikle tek sıralı bir hücre tabakası oluşturmak yerine üst üste yığılarak kümelenme yapar (Görsel 1.20)."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/hucre-bolunmesinin-kontrolu/", "text": "Kalıtsal materyalin korunması ve kromozomların yeni hücrelere sağlıklı bir şekilde aktarılmasında, mitozun önemi çok büyüktür. Hücre döngüsü genlerin kontrolünde gerçekleşir. Hücre döngüsünün bazı aşamalarında, interfaz ve mitotik evrenin sağlıklı bir şekilde devam edip etmediği kontrol edilir. Bu amaçla hücre döngüsünde oluşturulmuş çeşitli kontrol noktaları bulunur. Hücre döngüsü kontrol noktalarında oluşan devam et ya da dur sinyalleri ile düzenlenir. Eğer hücre döngüsü düzenli bir şekilde devam etmekteyse devam et, problemler varsa ve düzeltilemez durumdaysa dur sinyali oluşturulur. Böylece hücrenin bir sonraki aşamaya geçmesi engellenir. - Hücrenin yeterli büyüklüğe ulaşıp ulaşmadığı, - Besin maddelerinin yeterliliği, - Sentez öncesinde ve sonrasında DNA'nın hasar görüp görmediği, - Bölünme sırasında bütün kromozomların sentromerlerinden düzenli bir şekilde iğ ipliklerine bağlanıp bağlanmadığı kontrol edilir. DNA'da hasar varsa düzeltilir, hasarın düzeltilemediği durumda hücre bölünmesi dur sinyali oluşturularak durdurulur. İğ iplikleri kromozomlara düzgün bağlanmamışsa, hücre metafaz aşamasından anafaz aşamasına geçirilmez ve böylelikle bölünme durdurulmuş olur. Bu şekilde oluşturulan denetleme sistemi ile oluşabilecek mutasyonların önüne geçilerek yeni hücrelerin sağlıklı olması kontrol altında tutulur."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/hucre-dongusu-nedir-interfaz-mitotik-evre/", "text": "Hücrelerin yaşam devri genelde döngü şeklinde gerçekleşir. Bir hücre döngüsü hücre bölünmesi ile sonlanır. Yeni bölünmüş bir hücrenin tekrar bölününceye kadar geçirmiş olduğu evreye hücre döngüsü denir. Hücre bölünmesi, hücre döngüsünün bir parçasıdır. Hücre döngüsünün süresi; canlı türü, hücre ve doku çeşidi gibi pek çok faktöre bağlı olarak farklılıklar gösterir. - İnterfaz - Mitotik evre Mitoz bölünme öncesinde, hücre metabolizmasının yoğun olarak gerçekleştiği gözlenen, hücrenin büyüme ve gelişme evresine interfaz adı verilir. Bu evre bir nevi bölünmeye hazırlık evresidir. - Hücrede bulunan organellerin sayısı artar. - Protein sentezi, ATP üretimi ve RNA sentezi gibi metabolik olaylar hızlanır. - Hücrenin hacmi artar. - DNA molekülleri kendini eşler. - Hayvansal hücrelerde, sentrozomun eşlenmesi bu evrede gerçekleşir. - Bölünme sırasında gerekli olan enzimler üretilir. - İnterfaz evresinde gevşek halde paketlenmiş durumda olan kromatin iplikler sadece S fazı sırasında kendini eşler. G1 fazında hücre büyür, G2 fazında bölünme için hazırlıklarını tamamlarken daha çok büyür ve bölünme gerçekleşir . Sinir ve kas hücreleri gibi hücreler, bölünme yeteneklerini kaybettikleri için yaşamlarını bu evrede sürdürür. Bölünemeyen hücrelerin bu durumlarına aynı zamanda durgunluk evresi (G0) de denmektedir. Hücre dışı sinyallerle uyarılmadıkları sürece bu hücreler bölünmez. Embriyonik hücrelerin hayat devrinde interfaz evresi oldukça kısadır. Bu sebeple embriyonik hücreler, hücre döngülerini daha kısa sürede tamamlar. Deri ve karaciğer gibi organlar yaralandığında, yaralanan bölgeye yakın hücreler interfazı hızla tamamlayarak bölünür ve hasar gören bölge kısa sürede onarılır. Hücrenin bölünme emri interfazda verilir. Hücre gerekli büyüklüğe ulaştığında, organeller yeterli sayıda çoğaldığında ve gerekli proteinler üretildiğinde hücre döngüsünün ikinci aşaması olan mitotik evreye geçilir. İnterfazın tamamlanmasından sonra mitotik evre başlar. Mitotik evre, mitoz ve sitokinez olmak üzere iki evreden oluşmaktadır. Mitotik evre tamamlandığında sitoplazma bölünmesi de tamamlanır. - Mitoz sonucunda iki hücre oluşur. Bu hücrelerin organel çeşitleri aynıdır; ancak organel sayıları ve sitoplazma miktarları farklı olabilir. - Oluşan hücrelerin kalıtsal özellikleri aynıdır. Çünkü DNA'larının nükleotit dizilmeleri aynıdır. Bununla birlikte, mutasyonlar kalıtsal farklılıklara neden olabilmektedir. - Mitozda kromozom sayısı değişmez. Yavru hücrelerin kromozom sayıları ana hücre ile aynıdır. Böylece mitoz kalıtsal devamlılığı sağlar. - Mitoz bölünme bir hücrelilerde üremeyi sağlarken, çok hücrelilerde büyüme, gelişme ve yaraların onarımını sağlar. Bazı çok hücreli canlı türlerinde mitoz bölünme üremenin gerçekleşmesinde etkilidir. Yani bazı çok hücrelilerde mitoz hücre bölünmesi, hem yaşamın devamlılığında hem de üremede etkilidir. Mitoz hücre bölünmesinde bölünme büyüklüğüne ulaşan her hücrenin bölünmesiyle iki yavru hücre oluşur. Çok hücreli canlılarda, vücut hücreleri, bölünerek sayılarını artırır. Farklılaşma düzeyi çok yüksek olan sinir, kas ve alyuvar hücreleri gibi hücreler ise embriyonik dönem tamamlandıktan sonra bölünme yeteneğini kaybeder. Birçok vücut hücresi, canlının yaşamı boyunca bölünebilme yeteneğini korur. Mitoz aşamalarına ait özelliklerin daha iyi anlaşılması için konuyla ilgili bazı kavramların iyi bilinmesi gerekmektedir. Bu nedenle öncelikle bu kavramlar üzerinde durulacaktır. Tüm organizmaların hayatsal faaliyetleri için gerekli olan genetik bilgiyi taşıyan moleküle DNA denir. Ökaryot hücrelerde DNA çeşitli proteinlerle birlikte bulunur. DNA ve proteinlerin birlikte oluşturduğu bu kompleks yapıya kromatin denir. Kromatin iplikler kısalıp kalınlaşarak kromozom adı verilen yapıları oluşturur. Kromozomlar kromatit adı verilen iki adet bükülmüş iplikten oluşmaktadır. Her kromozomdaki bu iki kromatit interfaz evresinde DNA'nın kendisini eşlemesiyle oluşur ve kardeş kromatit olarak adlandırılır. Dolayısıyla bu kromatitlerin genleri tamamen birbirleri ile aynıdır. Kardeş kromatitleri bir arada tutan bölgeye sentromer denir. Sentromer üzerinde iğ ipliklerinin tutunduğu özel bölgeye ise kinetokor adı verilir. Eşeyli üreyen canlılarda biri anneden, diğeri babadan gelen üreme hücreleriyle taşınan ve döllenme ile zigotta bir araya gelen kromozomlara homolog kromozom denir. Bu kromozomlar aynı özellikler ile ilgili genleri taşır. Ancak bu genler birbiriyle aynı ya da farklı olabilir. Yani homolog kromozomların sentromerleri ayrıdır. Diploit hücrelerde homolog kromozomlar bir arada bulunurken haploit hücrelerde bir arada bulunamaz. İki takım halinde bulunan kromozomlara diploit kromozom denir. 2n ile gösterilir. Ökaryot canlıların vücut hücreleri diploittir. Tek takım halinde bulunan kromozomlara haploit kromozom denir. n ile gösterilir. Üreme hücreleri haploittir. Her türün kendine özgü kromozom sayısı vardır. Farklı türlerin kromozom sayıları aynı olabilir. Türün özelliklerini ve gelişmişliğini kromozomların sayısı değil, yapısında bulunan genlerin sayısı ve niteliği belirler."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/hucre-dongusunun-kontrolu/", "text": "Hücre döngüsü içinde gerçekleşen yaşamsal olaylar, genlerin kontrolü altındadır. Birçok hücrede hücre döngüsünün evreleri arasındaki ilişkiyi sağlayan kontrol noktaları vardır. Bu kontrol noktaları kendinden önceki olaylar tamamlanmadan sonraki süreçlerin gerçekleşmesini engeller. Bunun için kontrol noktalarında Devam et! sinyalleri verilir. Hücre döngüsünün kontrolünde Devam et! sinyalleri özel proteinlerce düzenlenir. Hücre döngüsünün kontrol noktaları G1, G2 ve M kontrol noktalarıdır. G1 kontrol noktasında hücrede metabolik olaylarda bir anormallik yoksa hücre bölünme büyüklüğüne ulaşmışsa Devam et! sinyali verilir. Bu sinyali alan hücre, döngünün diğer evresi olan S evresine geçer. Hücre tarafından Devam et!'' sinyali alınmazsa döngü G1 evresinde durur, S evresine geçemez. Bu durumda bazı hücreler döngüden çıkarak G0 evresi olarak adlandırılan durgun döneme geçer. Örneğin ileri derecede özelleşmiş sinir, kas ve karaciğer hücreleri G0 evresindedir. Karaciğer hücreleri yaralanma gibi olaylarda büyüme faktörlerinin etkisiyle G0 evresinden G1 evresine devam edebilirler. Bu duruma bir başka örnek beynin hipokampüs bölgesindeki sinir hücrelerinin bölünmelerinin bilimsel olarak ispat edilmesi verilebilir. G2 kontrol noktasında DNA'nın doğru eşlenip eşlenmediği ve DNA'da bir hasar olup olmadığı kontrol edilir. M kontrol noktasında tüm kromozomların iğ ipliklerine bağlanıp bağlanmadığı kontrol edilir. Kinetokorlar iğ ipliklerine bağlanmamışsa Devam et! sinyali verilmediğinden anafaz başlamaz. Bütün kinetokorlar iğ ipliklerine bağlandığında Devam et!'' sinyali verilir ve anafaz başlar. Böylece yavru hücrelere eşit miktarda gen ve kromozom aktarılır. Hücrelerin bölünebilmesi için ortamda yeterli miktarda büyüme faktörü bulunmalıdır. Büyüme faktörü, belirli vücut hücreleri tarafından diğer hücreleri bölünmeye sevk etmek üzere salınan proteinlerdir. Hücrelere özgü belirli bir ya da birkaç çeşit büyüme faktörü vardır. Bölünerek çoğalan doku hücreleri yeterli sayıya ulaştığında büyüme faktörü etkisiyle bölünme durdurulur. Bazen mutasyon nedeniyle yeterli düzeyde büyüme faktörü taşımayan hücreler bölünmeye devam eder, hücre döngüsü kontrolden çıkar. Kontrolden çıkan bu anormal hücreler kendilerini yok eder. Ancak bu mekanizma da bozulursa hücreler, anormal şekilde çoğalır. Bir dokudaki anormal hücre kütlesine tümör denir. Hücre döngüsünün kontrolünü bozan birçok etken vardır. DNA hasarının onarılmaması bunlardan birisidir. Kontrol noktasındaki genlerin işleyişi sayesinde DNA eşlenmesi sırasında oluşabilecek hatalar belirlenir ve onarılır. Hücre döngüsünü düzenleyen genlerde meydana gelen mutasyonlarla hücre döngüsünün kontrolü bozulabilir. Mutasyonlar kendiliğinden oluşabildiği gibi virüsler, bazı kimyasal maddeler, radyasyon ve X ışınları nedeniyle de oluşabilir. Tümörler; aynı dokuda kalıp yayılmıyorsa iyi huylu tümör, geliştiği dokuda kalmayıp vücudun diğer bölgelerine yayılıyorsa kötü huylu tümör olarak adlandırılır. Oluşan tümör hücrelerinin bulundukları yerden ayrılarak kan ve lenf yoluyla vücudun diğer kısımlarına yayılmasına metastaz denir. Metastaz yapan tümor hücrelerine kanser adı verilir. Kanserli hücrelerde normal hücrelere göre yapı ve fonksiyon değişiklikleri görüldüğü gibi çekirdekler normalden daha büyüktür. Kanser hücreleri anormal olarak bölünür. Kromozomlarda sayıca farklılıklar ve yapısal bozulmalar meydana gelir. DNA ile RNA arasında oran bozulur. Aşağıda normal hücreler ile kanser hücrelerinin karşılaştırması verilmiştir. Kanserli hücreler anormal beslenir. Bu nedenle bulundukları dokunun işlevlerini bozar. Dokulardaki bu fonksiyon bozukluğu; bağlı olduğu organların ve sistemin görev yapamamasına, canlının yaşamının sonlanmasına neden olabilir. Kanser tedavisinde kemoterapi ve radyoterapi yöntemleri kullanılır. Kemoterapide kimyasal ilaçlar, radyoterapide ise radyoaktif ışınlar kullanılır. Bu yollarla kanserli hücrelerin yok edilmesi ve etrafındaki sağlıklı dokulara zarar vermesinin önüne geçilmesi hedeflenir. Kanser tedavisi uzun süren, pahalı ve zor bir süreci kapsar. Bu dönemde aile birliğine önem verilmeli ve aile bireyleri dayanışma içinde olmalıdır. Hastanın moralini yüksek tutmak, tedavi sürecini olumlu etkilediğinden hastaya karşı anlayışlı ve şefkatli davranmak çok önemlidir."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/hucre-goruntuleme-teknikleri/", "text": "Hücre görüntüleme teknikleri, mikroorganizmaların ve dokuları oluşturan hücrelerin büyüklüklerinin belirlenmesini sağlamıştır. Bu canlıların büyüklükleri, uluslararası metrik sisteme ait ölçü birimlerinden yararlanılarak ifade edilir. Ölçü birimleri birbirine dönüştürülebilir. Uluslararası metrik sisteme ait ölçü birimleri arasındaki matematiksel ilişki. Ökaryot organizmaların hücreleri ve bakteriler mikrometre, virüsler nanometre, atom ve moleküller ise angström boyutundadır. Normal bir insan gözü birbirine 0.1 mm'den daha yakın olan iki noktayı ayırt edemez. Hücreler 0.1 mm den çok daha küçük olduğu için çıplak gözle görülemez, ancak mikroskopla incelenebilir. Mikroskop, çıplak gözle görülemeyecek kadar küçük cisimlerin mercekler yardımıyla büyütülerek incelenmesini sağlayan bir alettir. Bu nedenle biyologların hücre ile ilgili çalışmalarında kullandıkları en önemli alettir. Biyolojik bir terim olan mikroskop; Yunanca mikro ve skop kelimelerinden meydana gelmiştir. Mikroskoplar özelliklerine göre büyük farklılık gösterir. Günümüzde laboratuvarlarda yaygın olarak ışık mikroskobu ve floresan mikroskobu kullanılmaktadır."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/hucre-iskeleti-nedir-hucre-iskeleti-ne-ise-yarar/", "text": "Hücre İskeleti, hücre şeklinin oluşması ve korunmasında görev alır. Prokaryot canlılarda bulunmaz. Organellerin sitoplazma içinde uygun konumda tutulmasını sağlar ve hücre bölünürken kromozomların hareket etmesinde rol oynar. Hücre iskeleti mikrofilamentler, mikrotübüller ve ara flamentler olarak üç farklı yapıdan oluşur. Mikrofilamentler: Aktin denilen proteinlerin bir araya gelmesiyle oluşur. Hücrenin ve hücre kısımlarının hareket etmesine yardımcı olur. Hücre biçimini belirler ve sabitler. Mikrofilamentler hayvanlarda kas hareketlerini, amipte ise yalancı ayakların oluşumunu sağlar. İnce bağırsak yüzeyinde bulunan ve besinlerin emilmesini sağlayan mikrovilluslar hücre zarının dışa doğru yaptığı küçük uzantılardır. Bu uzantıların oluşumunda mikrofilamentler görevlidir. Mikrotübüller: Hücre iskelet sisteminin çapı en büyük olan elemanlarıdır. Hücrelerde katı bir iskeletin oluşmasını sağlar. Hücre içindeki organellerin yer değiştirmesinde görevlidir. Hücrelerin hareketli üyeleri olan siller ve kamçılar hücre zarından meydana gelen uzantılarla oluşur. Bu uzantıların yapısında mikrotübüller bulunur. Bitki hücrelerindeki mikrotübüller, hücre duvarındaki selüloz liflerinin düzenlenmesini kontrol eder. Mikrotübüller sentrozomun yapısına da girerler. Sentrozom hücre bölünmesi sırasında iğ ipliklerini meydana getirir. Ara Filamentler: Hücre tiplerine uygun çok farklı yapıda proteinlerin bir araya gelmesiyle oluşmuştur. Ara filamentler diğer iki flamente göre daha kalıcıdır. Hücresel yapıları oldukları yere bağlar. Gerilmeye karşı dayanıklıdır ve bu sayede vücut yüzeyindeki dokuların gerginliğini korur."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/hucre-nedir-hucrenin-ozellikleri-nelerdir/", "text": "Organizmayı oluşturan hücrenin canlılığı; yapısındaki atom, iyon ve moleküllerin eksiksiz bir şekilde düzenlenmesine ve işleyişine bağlıdır. Diğer bir deyişle; atom, iyon ve moleküllerin varlığı canlılığı temsil etmek için yeterli değildir. Çünkü bunlar cansız varlıkların da temel birimidir. Canlıların cansız varlıklardan ayırt edilebilmesi hücresel organizasyona bağlıdır. Yani atom, iyon ve moleküller arasındaki etkileşimler sayesinde canlılık kavramı ortaya çıkar. Bu nedenle bir hücre, kendi kendine yetebildiği için canlılığın en küçük birimi olarak kabul edilir. Temel besinler ve uygun çevresel koşullar sağlandığında birçok hücre tipi laboratuvarda oluşturulan yapay ortamda yıllarca canlı kalabilir. Ancak hiçbir hücre organeli besi yerinde canlılığını uzun süre sürdüremez. Bu durum hücrenin, kendi sürekliliği ve büyümesi için gerekli bütün fiziksel ve kimyasal bileşenler arasında mükemmel bir organizasyona sahip olduğunu ispatlamaktadır. Hücre ve organellerin yapısının keşfedilmesi, merceklerin özellikle de mikroskobun geliştirilmesi sayesinde mümkün olmuştur. Bilim dünyasında hücre terimini ilk kez İngiliz doğa bilimcisi Robert Hooke (1637-1703) kullanmıştır. Hook bir tüpün iki ucuna birer mercek yerleştirerek basit bir mikroskop elde etmiştir. 1665 yılında mantar meşesinden aldığı kesiti incelemiş ve gördüğü boşluklara cellula adını vermiştir. Aynı yıllarda bilim insanı Anton van Leeuwenhoek ve arkadaşları; mikroskobu daha da geliştirerek su içinde yaşayan tek hücreli canlıları, sperm hücresini ve kan hücresini incelemeyi başarmıştır."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/hucre-teorisi/", "text": "Robert Hooke'un 1665 yılında hücreyi keşfetmesinden sonra hücre ile ilgili çalışmalar yüz yılı aşkın bir süre devam etmiştir. 1838'de Alman botanikçi Matthias Schleiden ve Belçikalı zoolog Theodor Schwann bitki ve hayvan dokuları üzerindeki çalışmalarını paylaşırken, gözlemlerindeki benzerliği fark ettiler. Buradan hareketle bitki ve hayvan dokularını oluşturan temel yapısal birimlerin aynı olduğu sonucuna vardılar. Bu gelişme bütün canlıların hücrelerden oluştuğunu ileri süren hücre teorisinin ortaya çıkmasını sağlamıştır. 1858 yılında Alman Patolog Rudolf Wirchow ise bu bilgilere ilave olarak her hücrenin, var olan diğer hücrelerin bölünmesiyle oluştuğunu ileri sürmüştür. - Tüm canlılar hücrelerden oluşur. - Hücre canlının temel, yapısal ve işlevsel birimidir. - Tüm hücreler, kendinden önceki hücrelerin bölünmesiyle meydana gelmiştir."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/hucre-ve-hucrenin-ozellikleri/", "text": "Canlılığın temel birimi hücredir. Hücrenin keşfi 17. yy'da mikroskobun icadıyla olmuştur. 1665 yılında Robert Hooke şişe mantarını incelerken gördüğü odacık halindeki boşluklara hücre adını vermiştir. Aynı zamanlarda Hollanda'da giysi ve düğme satıcısı olan Antony van Leeuwenhoek boş zamanlarında mikroskop üretmekteydi. Leeuwenhoek, havuz suyunu mikroskop altında inceleyen ilk kişiydi. Havuz suyuna 50-270 defa büyüten mikroskobundan baktığında oradan oraya sürekli bir hareket halinde olan minik canlıları görünce büyük bir heyecan duydu. Bu gözlemleri doğrulamak için Hollanda'ya gelen Robert Hooke'un gözlemleri doğrulaması, Leeuwenhoek'u tüm dünyanın tanımasına neden olmuştur. 1831 yılında Robert Brown bitki hücrelerini incelemiş ve çekirdek adını verdiği yoğunlaşmış bölgeyi keşfetmiştir. 1838 yılında Matthias Schleiden bitkilerin hücrelerden oluştuğunu keşfetmiştir. Bir yıl sonra ise Theodor Schwann hayvanların hücrelerden oluştuğunu belirlemiştir. 1858 yılında Rudolph Wirchow'un katkılarıyla günümüzdeki hücre teorisi geliştirilmiştir. - Bütün canlılar tek ya da çok sayıda hücreden oluşmuştur. - Hücreler, canlıların temel, yapısal ve işlevsel birimidir. - Hücreler, mutlaka önceden var olan başka bir hücrenin bölünmesiyle oluşmuştur. - Çok hücreli canlıların hücreleri, farklı gruplar altında bir araya gelerek tek bir birim gibi işler. Hücreler ilk zamanlarda ışık mikroskobu ile incelenmiştir. 1950'li yıllarda elektron mikroskobunun kullanılması sonucu hücre yapısı daha fazla aydınlatılabilmiştir. Elektron mikroskobunda aydınlatma için ışık yerine elektronlar kullanılır. Elektronların dalga boyu görünür ışığın dalga boyundan daha kısadır. Bundan dolayı büyütme oranı ve çözünürlüğü ışık mikroskobuna oranla çok yüksektir."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/hucre-zari-ve-hucre-zarinin-gorevleri/", "text": "Hücre Zarı, hücreyi cansız çevreden ve diğer hücrelerden ayıran yapıdır. Hücrenin iç ve dış ortamı arasındaki sınırı oluşturur ve kontrollü madde alış verişini sağlar. Hücre zarı seçici geçirgen bir yapıya sahiptir. Bu özelliği sayesinde bazı maddeler hücre zarından geçerken bazıları geçemez. Hücre zarı canlıdır, bu nedenle enerji gerektiren faaliyetleri gerçekleştirebilir. Hücre zarı esnek olduğu için şekil ve yüzey değişikliği gösterebilir. Ayrıca saydam olduğu için de hücre içindeki yapılar mikroskop yardımıyla görülebilir. Mikroskobik boyutta olan hücre zarının kalınlığı yaklaşık 100 Ao kadardır. Bu kadar ince bir yapının ışık mikroskobunda tüm ayrıntılarıyla görülmesi mümkün değildir. Bilim insanları hücre zarı ile ilgili çeşitli modeller ortaya koymuştur. Günümüzde kabul gören akıcı-mozaik zar modeli, 1972 yılında S. J. Singer ve G. L. Nicolson tarafından açıklanmıştır. Bu modele göre hücre zarı büyük oranda yağ ve protein, daha az oranda da karbonhidrat moleküllerinden oluşur. Hücre zarındaki yağlar, fosfat grupları ile birleşerek fosfolipiti oluşturur. Fosfolipitler zarın yapısında iki sıra halinde dizilir ve akıcılığı sağlar. Protein molekülleri ise fosfolipit molekülleri arasına gömülüdür ve mozaik görünümü oluşturur. Karbonhidrat molekülleri de hücre zarının dışa bakan yüzeyinde proteinlere bağlanarak glikoproteinleri, lipitlere bağlanarak glikolipitleri oluşturur. Hücre zarının yapısında bir yağ çeşidi olan kolesterol bulunur. Kolesterol sıcaklıktaki değişikliklerin hücre zarına verebileceği zararları önleyen tampon bir molekül olarak rol oynar. - Hücreye şekil verir ve bütünlüğünü korur. - Hücreyi dış etmenlere karşı korur. - Yapısında bulunan glikolipit ve glikoproteinler sayesinde hücreye kimlik kazandırır . - Hücreye madde giriş çıkışını kontrol eder . - Yüzeyinde taşıdığı reseptörler sayesinde besin, hormon ve mikroorganizmaların tanınmasını sağlar. - Hücrelerin birbiriyle bağlantısını ve iletişimini sağlar. - Yapısında bulunan glikoproteinler sayesinde diğer hücreleri tanımasını sağlar. Bakterilerde, arkelerde, mantarlarda ve bitkilerde hücre zarının dışında hücre duvarı da bulunur. Bakterilerde hücre duvarı peptidoglikan yapıdadır. Arkelerde ise hücre duvarı çoğunlukla protein içeren pseudopeptidoglikan yapısındadır. Mantarların hücre duvarının ana maddesi kitindir. Bitki hücresindeki hücre duvarında ağırlıklı olarak sellüloz ve bazı polisakkaritler bulunur. Hücre duvarı, cansız, hücre zarına göre daha kalın ve dayanıklı bir yapıya sahip olduğundan bitki hücrelerini dışarıdan gelebilecek mekanik etkilere karşı korur. Hücre zarı canlı olduğundan seçici geçirgen özelliğe, hücre çeperi ise cansız olduğundan tam geçirgen özelliğe sahiptir."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/hucredeki-genetik-materyalin-organizasyonu/", "text": "Hücredeki genetik materyal DNA' dır. DNA' nın en küçük yapı birimi nükleotit'tir. DNA yüzbinlerce nükleotitin birleşmesiyle oluşan bir moleküldür. DNA' daki ortalama 1500 nükleotitten oluşan, belirli bir özelliği ifade eden, belirli bir proteini kodlayan anlamlı nükleotit dizilerine gen denir. DNA üzerinde bulunan genlerin ürünleri; protein, mRNA, rRNA ve tRNA'dır. DNA molekülü, gen kısmındaki bilgiyi mRNA, rRNA ve tRNA'yı kullanarak proteine dönüştürür. DNA, sentezlediği bu proteinler ile hücredeki metabolik faaliyetleri kontrol eder. Hücredeki DNA'nın toplam uzunluğu bir hücrenin çapının yüz bin katı kadardır. DNA'nın çekirdeğe sığabilmesi için yüksek oranda yoğunlaşması ve paketlenmesi gerekir. DNA'nın paketlenmesinde histon adı verilen proteinler görev alır. DNA bu proteinlerin etrafına sarılarak sıkıştırılır. Böylece çok az yer kaplar ve hücre çekirdeğine sığar. DNA'nın bu hali kromatin iplik olarak adlandırılır. Kromatin iplik hücre bölünmesi sırasında kısalıp kalınlaşarak kromozom halini alır. Kromozom canlılarda bulunan en büyük kalıtım birimidir. Kromozom sayısı türe özgüdür. Aynı türdeki bireylerin kromozom sayıları aynıdır ancak bu durum kromozom sayıları aynı olan canlıların kesinlikle aynı türden olduğu anlamına gelmez. Farklı türden canlılar da aynı sayıda kromozoma sahip olabilir. Örneğin insan ve moli balığı farklı tür olmalarına rağmen kromozom sayıları 46'dır. Hücredeki genetik materyal organizasyonunda genel olarak nükleotitler, genleri; genler, DNA'yı; DNA, kromozomları oluşturur."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/hucreler-neden-bolunur/", "text": "Büyüme sırasında hücrelerin hacim ve yüzey alanı artar. Yüzey artışı hacim artışına göre daha yavaş gerçekleşir. Hücreler madde alışverişini yüzeyleri ile yapmaktadır. Bu nedenle belirli bir büyüme düzeyi sonrasında hücrenin yüzey alanı madde alışverişi için yetersiz hale gelir. Hücreler genellikle küp ya da silindirik şekildedir. Bu şekildeki hücrelerin hacim ve yüzey dengesi bozulduğunda hücre bölünmeye ihtiyaç duyar. Bölünme ile hacim/yüzey dengesi tekrar düzenlenmiş olur. Bölünmede sitoplazma/çekirdek oranı da etkilidir. Hücrenin büyümesi sonucunda sitoplazmada meydana gelen artış, çekirdeğin hücreyi kontrolünü güçleştirir. Bu nedenle, hücre bölünmesinin bir nedeni de sitoplazma/çekirdek dengesinin bozulmasıdır. Bu durumda hücre ya ölecek ya da bölünecektir. Çekirdeğin etki alanı sınırlı olduğu için büyüyen hücrede hacim/ yüzey alanı arttıkça çekirdeğin sitoplazmadaki denetimi zorlaşır. Bölünmenin ön koşulu, hücrenin belirli bir büyüklüğe ulaşmasıdır. Ancak hücre büyüklüğünün artışı bölünme için tek başına yeterli değildir. Belirli bir büyüklüğe ulaşan hücrenin bölünmesi ile ilgili şifrenin kalıtım materyali olan DNA tarafından verilmesi gerekir. Yüzey/hacim oranının hücre bölünmesini ne şekilde etkilediğine dair dört ay süreyle bir deney yapılmıştır. Deney gruplarına ait görseller ve açıklamalar aşağıda verilmiştir. - Bir amip hücresinin büyüklüğünü sürekli aynı oranda tutmak, hücre bölünmesi olayını engellemektedir. - Bölünme büyüklüğüne ulaşmış bir amip hücresine bölünme emri verildiği sırada hücrenin hacim/yüzey oranı azaltılsa bile bölünme engellenemez."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/hucrenin-ozellikleri-nelerdir/", "text": "Canlılığın temel yapı birimi hücredir. Hücre teorisine göre tüm canlılar hücrelerden oluşur ve yeni hücreler öncekilerinin bölünmesiyle meydana gelir. Hücreler kimyasal bileşen ve metabolik işlev açısından benzerlik gösterir. Bir organizmanın işlerlik kazanması hücrelerin etkileşimine ve toplu faaliyetlerine bağlıdır. Elektron mikroskoplarının büyütme gücü ışık mikroskoplarına göre çok daha fazladır. Bu da bilim insanlarına hücreyi detaylı inceleme imkanı sunmuştur. Mikroskopta inceleme yapabilmek için ilk olarak preparat hazırlanmalıdır. Preparat; lam, lamel, inceleme ortamı ve kesitten oluşur. Bitkisel veya hayvansal bir dokudan jilet veya bisturi ile alınan ince parçaya kesit, kesitin üzerine damlatılan sıvıya da inceleme ortamı denir. Hücrelerin çevresi zarla çevrilidir. Zarla çevrili çekirdeği ve zarlı organelleri bulunmayan hücrelere prokaryot hücre, zarla çevrili çekirdeği ve zarlı organelleri bulunan hücrelere ökaryot hücre denir. Endoplazmik retikulum zarlı bir organel olup hücre içi madde taşınmasından sorumludur. Granüllü endoplazmik retikulumun dış zar yüzeyinde protein üreten ribozomlar bulunur. Granülsüz endoplazmik retikulum bazı hücrelerde steroit sentezler. Golgi aygıtı, ER'de üretilen salgıyı olgunlaştırır. Bazı bileşiklere karbonhidrat ekleyerek paketler ve salgılamaya hazır hale getirir. Ayrıca lizozom üretir. Lizozom hücre içi sindirimde görev alır. Mitokondri çift zarlıdır. İç zarın oluşturduğu kristalarda solunum enzimleri bulunur. Plastitler bitki ve alg hücrelerinde bulunur. Kloroplastlar yeşil renkli klorofil pigmentini, kromoplastlar daha farklı renklerdeki pigmentleri bulundururken, lökoplastlar renksizdir. Peroksizomlar oksidasyon reaksiyonları ile ilgili enzimleri içeren zarlı keseciklerdir. Mikrotübüller hücrenin şeklini korur. Mikroflamentler ve ara filamentler hücre hareketinde rol oynar. Sentrioller mikrotübüllerden oluşur. Hücre bölünmesi sırasında iğ ipliklerini meydana getirir. Çekirdek çift zarla çevrilidir. Hücrenin kalıtım ve yönetim merkezidir. Bitki hücreleri sentriol içermez, hücre duvarı ve büyük merkezi bir kofula sahiptir. Hücre zarı seçici geçirgen özelliğe sahiptir. Zardan madde geçişleri pasif taşıma ve aktif taşıma olmak üzere iki şekilde meydana gelir. Difüzyon, kolaylaştırılmış difüzyon, osmoz ve diyaliz pasif taşımadır. Pasif taşımada hücre enerji harcamaz. Difüzyonda moleküller çok yoğun oldukları yerden az yoğun oldukları yere doğru hareket eder. Kolaylaştırılmış difüzyonda çeşitli moleküllerin difüzyonu hücre zarındaki bazı proteinlerle sağlanır. Osmoz suyun difüzyonudur. Hücrelerin osmozla su kaybetmesi için hipertonik, su alıp şişmesi için de hipotonik bir çözeltiye konulması gerekir. İzotonik bir çözeltiye konulan hücrenin koful hacminde değişiklik olmaz. Aktif taşımada molekül ve iyonlar, az yoğun ortamdan çok yoğun ortama doğru hareket ettiğinden mutlaka enerji harcanır. Büyük moleküllerin, hücre zarı ile oluşturulan kofullar aracılığıyla hücre içine alınmasına endositoz denir. Endositozla hücre içine alınan madde katı ise bu olaya fagositoz, sıvı ise pinositoz adı verilir. Ekzositoz ise büyük moleküllerin hücre içinden hücre dışına doğru taşınması olayıdır. Hücresel yapılarda meydana gelen bozukluklar çeşitli kalıtsal hastalıklara yol açabilir. Örneğin Tay-Sachs hastalığı lizozomların görevlerini yapamaması sonucu ortaya çıkar. Kistik fibroz ise hücre dışına fazla miktarda klor iyonunun atılması sonucunda meydana gelir. Bu hastalıkların ikisi de bireyin çok erken yaşlarda hayatını kaybetmesine neden olur. Yine mitokondri DNA'sındaki mutasyonlar sebebiyle insanlarda LHON sendromu, Leigh Sendromu ve Kearns-Sayre sendromu gibi kalıtsal hastalıklar da görülebilir. Kök hücreler kendini yenileyebilen, farklı hücre ve dokulara dönüşebilen hücrelerdir. İnsan vücudunun farklı dokularından hem embriyonik hem de ergin dönemde alınan kök hücreler, hücre kültürü ortamında yetiştirildikten sonra birçok hastalığın tedavisinde kullanılmaktadır."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/hucresel-solunum-enerji-uretimindeki-temel-surec/", "text": "Hücrelerin yaşamsal faaliyetlerini sürdürebilmek için enerjiye ihtiyaçları vardır. Bu enerjiyi üretmek için ise hücresel solunum adı verilen bir süreç kullanılır. Hücresel solunum, hücrelerin besin moleküllerini oksijenle parçalayarak ATP adı verilen enerji birimlerini ürettiği metabolik bir yoludur. Hücresel solunum, üç ana aşamadan oluşur: glikoliz, Krebs döngüsü ve elektron taşıma zinciri. 1. Glikoliz: Glikoliz, hücre sitoplazmasında gerçekleşen ve glukoz molekülünün parçalanmasını içeren ilk aşamadır. Bu aşamada glukoz, pirüvat adı verilen iki moleküle ayrılır ve ATP üretilir. 2. Krebs Döngüsü: Krebs döngüsü, mitokondrinin içinde gerçekleşen ve pirüvat moleküllerinin tamamen parçalanmasını sağlayan aşamadır. Bu aşamada daha fazla ATP üretilir ve elektron taşıma zincirine besin moleküllerinden elektronlar aktarılır. 3. Elektron Taşıma Zinciri: Elektron taşıma zinciri, mitokondrinin içindeki zarlar arasında bulunan protein komplekslerinin yer aldığı bir dizi reaksiyondan oluşur. Bu aşamada elektronlar, oksijen molekülleri tarafından yakalanır ve su oluşurken ATP üretilir. Hücresel solunum, hücrelerin enerji üretimi için vazgeçilmez bir süreçtir. Bu süreç, hücrelerin enerji ihtiyaçlarını karşılamak için kullanılan ana yol olduğu için hayati öneme sahiptir. Hücresel solunum sayesinde hücreler, yaşamsal faaliyetlerini sürdürebilir, protein sentezi yapabilir, sinir sinyalleri iletebilir ve birçok metabolik süreci düzenleyebilir. Hücresel solunum, birçok faktör tarafından etkilenebilir. Oksijen seviyesi, besin moleküllerinin kullanılabilirliği ve hücre içi enerji ihtiyacı gibi faktörler, hücresel solunumu etkileyen önemli faktörlerdir. Ayrıca, egzersiz, metabolik hastalıklar ve yaşlanma gibi durumlar da hücresel solunumu etkileyebilir. Hücresel solunumun düzenlenmesi, hücrelerin enerji ihtiyacını karşılamak için gereken miktarda ATP üretimini sağlamak için önemlidir. Hücreler, ihtiyaç duydukları ATP miktarını algılar ve hücresel solunumu buna göre ayarlar. Bu düzenleme, hücrelerin sağlıklı bir şekilde işlev görmesini ve enerji dengesini korumasını sağlar. Hücresel solunum, hücrelerin enerji üretmek için kullandığı temel bir süreçtir. Bu süreç, hücrelerin yaşamsal faaliyetlerini sürdürebilmesi için vazgeçilmezdir. Hücresel solunumun düzenli ve etkili bir şekilde gerçekleşmesi, hücrelerin sağlıklı bir şekilde işlev görmesini ve enerji ihtiyaçlarını karşılamasını sağlar. Bu nedenle, hücresel solunumun kontrolü ve düzenlenmesi büyük önem taşır."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/hucresel-solunum/", "text": "Hücreler, canlılığını devam ettirmek ve çoğalmak için enerjiye ihtiyaç duyar. Fotosentezle üretilen glikoz, yağ asidi, gliserol, aminoasit gibi organik besinler, solunum olayında hücreler tarafından kullanılarak enerji elde edilir. Bu olaya hücresel solunum denir. Canlının metabolik faaliyetleri için ihtiyaç duyduğu enerjinin tamamı hücresel solunumla üretilen ATP molekülünden karşılanır. ATP, dış ortamdan veya diğer hücrelerden alınamaz. Hücrede üretilen ATP, yine aynı hücre tarafından kullanılır. Canlılık hücresel solunumun kesintisiz bir şekilde devam etmesine bağlıdır. Hücresel solunum; oksijenli solunum, oksijensiz solunum ve fermantasyon olmak üzere üç şekilde gerçekleşir. Oksijenli solunumda; glikoz, oksijen kullanılarak H2O ve CO2'ye kadar parçalanır. Oksijensiz solunumda; glikoz, oksijensiz ortamda H2O ve CO2'ye kadar parçalanır. Fermantasyonda; besinler oksijen kullanılmadan etil alkol veya laktik asit gibi organik moleküllere dönüştürülür. Oksijenli solunum, oksijensiz solunum ve fermantasyon sonucu hücrenin ihtiyacı olan enerji üretilir. Oksijenli solunumda organik besinler oksijen varlığında karbondioksit ve suya kadar parçalanır. Oksijenli solunum, bazı prokaryot canlılarda ve ökaryotlarda görülen solunum şeklidir. Prokaryot canlılarda sitoplazmada, ökaryot canlılarda sitoplazmada ve mitokondride gerçekleşir. Ökaryot canlılarda oksijenli solunum mitokondri adı verilen organelde gerçekleşir. Oksijenli solunumda üretilen enerji hücrenin tüm metabolik faaliyetlerinde kullanılır. Mitokondri, çift katlı zarla çevrili bir organeldir. Dıştaki zar düz, içteki zarı kıvrımlı bir yapıya sahiptir. Bu kıvrımlar solunum yüzeyini artırarak daha fazla enerji üretilmesini sağlar. İç zarın kıvrımlarına krista denir. Kloroplastın içini dolduran sıvıya matriks adı verilir. Oksijenli solunumda görev alan enzimler krista ve matrikste bulunur. Ayrıca matrikste; mitokondriye özgü olan DNA, RNA ve ribozomlar vardır. Bu sayede mitokondri, hücrenin kontrolünde çoğalabilir ve protein sentezleyebilir. Hücredeki mitokondri sayısı, hücrenin yapısına ve enerji ihtiyacına göre değişir. Örneğin çizgili kas hücrelerinin enerji ihtiyacı çok olduğu için mitokondri sayısı çoktur. Oksijenli solunum; glikoliz, pirüvik asidin asetil-CoA'ya dönüşümü, Krebs döngüsü ve ETS aşamalarından oluşur. a. Glikoliz: Glikoz molekülü, tüm canlılarda çeşitli tepkimeler zinciri ile pirüvik asite parçalanır. Bu olaya glikoliz denir. Glikoliz olayı hücrenin sitoplazmasında enzimler kullanılarak gerçekleşir. Glikoliz olayını kontrol eden enzimler tüm canlılarda ortak olduğu için glikoliz sonucunda tüm canlılarda pirüvik asit oluşur. Glikoliz sırasında ATP, kararlı olan glikoz molekülünü kararsız hale getirmek için kullanılır. Böylece glikoz molekülünün pirüvik asite parçalanması kolaylaşır. Glikolizde üretilen ATP'ler ise substrat düzeyinde fosforilasyonla üretilir. Glikolizde üretilen NADH ise ETS'ye aktarılarak oksidatif fosforilasyonla ATP üretmek için kullanılır. b. Pirüvik Asidin Asetil-CoA'ya Dönüşümü: Ökaryot hücrelerde glikoliz sonucunda oluşan pirüvik asit ve NADH ortamda oksijen varsa mitokondriye geçer. Mitokondriye giren pirüvik asit, enzimler yardımıyla asetil-CoA molekülüne dönüştürülür. Bu aşamada CO2 açığa çıkar. Ortamda yeteri kadar oksijen yoksa pirüvik asit asetil-CoA'ya dönüşemez. Bu durumda glikoliz sonucu oluşan pirüvik asit fermantasyon tepkimelerine katılır. Bu yüzden asetil- CoA oluşumu, hücre içerisinde yeterli miktarda oksijen bulunduğunu gösteren önemli bir ölçüttür. c. Krebs Döngüsü: Bu reaksiyonlar ilk defa İngiliz bilim insanı Hans Krebs tarafından gözlenmiştir. Bu yüzden bu reaksiyonlara Krebs Döngüsü adı verilir. Krebs döngüsü, 2C'lu asetil CoA molekülünün mitokondri matriksinde bulunan 4C'lu okzaloasetik asit ile enzim kontrolünde birleşerek 6C'lu sitrik asit molekülünü oluşturmasıyla başlar. Mitokondrinin matriksinde gerçekleşen bu döngü, sitrik asittin tekrar okzaloasetik asite dönüşmesiyle tamamlanır. Krebs Döngüsü tamamlana kadar CO2, NADH, ATP ve FADH2 oluşur. Bir molekül glikoz parçalandığında iki molekül pirüvik asit oluştuğu için Krebs Döngüsü iki kez gerçekleşir. Üretilen 2 ATP molekülü, substrat düzeyinde fosforilasyonla sentezlenir. Üretilen 6 NADH ve 2 FADH2 molekülleri elektron taşıma sistemine aktarılır. Açığa çıkan toplam dört molekül CO2 atmosfere verilir. d. Elektron Taşıma Sistemi : Hücresel solunumun son aşaması elektronların ETS'de taşınmasıdır. Elektron taşıma sistemini oluşturan moleküller, ökaryot hücrelerde mitokondrinin kristasında, prokaryot hücrelerde ise hücre zarı kıvrımlarında bulunur. ETS molekülleri, oksijenli solunumun önceki evrelerinde oluşan NADH ve FADH2' nin getirdiği yüksek enerjili elektronları tutar. Elektronlar bir dizi indirgenme ve yükseltgenme tepkimesi ile oksijene kadar sistem boyunca taşınır. Bu sırada oksidatif fosforilasyonla ATP üretilir. Elektron kazanmış oksijen bir çift hidrojen molekülü ile birleşerek suyu oluşturur. ETS, oksijenli solunumun en çok enerji elde edilen aşamasıdır. Görsel 2.27' de, oksijenli solunum tepkimeleri bir arada gösterilmektedir. Görsel incelendiğinde, glikoliz ve Krebs Döngüsü' nde üretilen ATP' lerin substrat düzeyinde fosforilasyonla, ETS' de üretilen ATP'lerin oksidatif fosforilasyonla üretildiği görülür. Oksijensiz solunum, oksijenli solunumda olduğu gibi glikoliz, Krebs Döngüsü ve ETS aşamalarından oluşur. Oksijensiz solunumun oksijenli solunumdan farkı oksijen yokluğunda gerçekleşmesidir. Ayrıca oksijensiz solunumda kullanılan ETS elemanları, oksijenli solunumdaki ETS elemanlarından farklıdır. Oksijenli solunumda son elektron alıcısı olarak görev yapan oksijenin (O2) yerine oksijensiz solunumda; sülfat, nitrat, karbonat veya demir gibi inorganik moleküller son elektron alıcısı olarak kullanılır. Son elektron alıcısı olarak görev alan bu inorganik moleküllerin elektron çekim güçleri zayıf olduğu için oksijensiz solunumda üretilen ATP miktarı, oksijenli solunuma göre daha azdır. Bataklıkta yaşayan bazı bakteriler oksijensiz solunum yapar. Bu bakteriler besin moleküllerinden kopardıkları elektronları sülfat iyonuna aktarır. Elektron alan sülfat, hidrojen sülfüre dönüşür. Bataklıklardan gelen kötü kokunun sebebi de oksijensiz solunum yapan bu bakterilerin ürettiği hidrojen sülfürdür. Toprakta yaşayan ve oksijensiz solunum yapan bazı bakteriler ETS'de son elektron alıcısı olarak nitrat kullanır. Elektron alan nitrat, moleküler azota (N2) dönüşür Denitrifikasyon adı verilen bu olay, biyosferdeki azot döngüsüne katkı sağlar. Fermantasyonda glikoz molekülü, glikoliz olayı ile pirüvik asite kadar parçalandıktan sonra oksijensiz ortamda etil alkol veya laktik asit gibi organik yapılı son ürünlere dönüşür. Fermantasyon, hücre sitoplazmasında gerçekleşir. Bazı maya mantarları, bazı bakteriler, omurgalıların çizgili kas hücreleri fermantasyon yapar. Fermantasyon, tepkime sonucu oluşan son ürüne göre isimlendirilir. Son ürün etil alkolse etil alkol fermantasyonu, laktik asitse laktik asit fermantasyonu adını alır. Etil alkol fermantasyonu, glikoliz ve son ürün evresi olmak üzere iki aşamada gerçekleşir. Glikoliz evresinde glikoz molekülü pirüvik asite parçalanır. Son ürün evresinde ise pirüvik asitten CO2 çıkışı ve glikolizden gelen NADH molekülündeki hidrojenlerin tepkimeye katılması gerçekleşir. Bu işlemler sonucu etil alkol oluşur. Maya hücrelerinde, bakterilerin çoğunda ve bazı bitki tohumlarında etil alkol fermantasyonu gerçekleşir. Örneğin; ekmek yaparken hamurun mayalanmasını, etil alkol fermantasyonu yapan maya mantarları sağlar. Etil alkol fermantasyonu sırasında açığa çıkan karbondioksit (CO2) gazı da mayalanan hamurun kabarmasında etkilidir. Laktik asit fermantasyonu, glikoliz ve son ürün evresi olmak üzere iki aşamada gerçekleşir. Glikoliz evresinde glikoz molekülü pirüvik asite parçalanır. Son ürün evresinde ise glikolizden gelen NADH molekülündeki hidrojenler pirüvik asite eklenerek laktik asit üretilir. Etil alkol fermantasyonundan farklı olarak laktik asit fermantasyonunda karbondioksit (CO2) çıkışı olmaz. Laktik asit fermantasyonu bazı bakteriler tarafından gerçekleştirilir. Örneğin; sütün yoğurt ya da peynire dönüşümünü laktik asit fermantasyonu yapan bakteriler sağlar. İnsanların çizgili kas hücreleri de yeterli oksijenin olmadığı durumlarda laktik asit fermantasyonu yapar. Böylece ATP üreterek enerji ihtiyacını karşılar. İnsanlarda çizgili kas hücrelerinin ürettiği az miktardaki laktik asit, yeterli oksijen sağlandığında kasların daha iyi çalışmasını sağlar. Bu yüzden yoğun kas egzersizlerinden önce ısınma hareketleri yapmak faydalıdır ancak kas aktivitesinin aşırı artması, kas hücrelerinde laktik asit birikmesine neden olduğu için kas kramplarını oluşturur. Hücrelerde biriken laktik asit, kanla beyne taşınarak beyindeki ağrı, uyku ve yorgunluk merkezlerini de uyarır. Bu yüzden çok yorulduğumuzda uykumuzu gelir ya da vücudumuzda ağrılar oluşur. Çizgili kaslarda oluşan laktik asidin çoğu, karaciğere taşınır. Vücut dinlenmeye geçtiğinde yeterli oksijen alındıkça, karaciğer hücreleri laktik asidi, pirüvik asit ve glikoza dönüştürür. Pirüvik asit, oksijenli solunumda tüketilirken; glikozun fazlası glikojene dönüştürülerek karaciğerde depo edilir. Fermantasyon gıda üretiminde ve gıdaların bozulmadan saklanmasında uzun yıllardan beri kullanılan bir yöntemdir. Fermantasyonla üretilen gıdalara fermente ürün denir. Sütten elde edilen yoğurt ve kefir, tahıllardan elde edilen tarhana ve boza, et ürünlerinden elde edilen sucuk ve pastırma, çeşitli meyve ve sebzelerden elde edilen sirke ve turşular, fermente ürünlere örnektir. Fermente ürünlerin tüketimi bağışıklığı güçlendirdiği için insan sağlığı açısından oldukça faydalıdır. Hücresel solunumda enerji verimliliği en fazla oksijenli solunumda, daha az oksijensiz solunumda en az ise fermantasyondadır. Fermantasyonda enerji verimi oksijenli solunuma göre daha azdır çünkü fermantasyonda glikoz molekülü, CO2 ve H2O'ya kadar yıkılmaz. Fermantasyonda enerjinin büyük bir kısmı, oluşan son üründe kalır. Ayrıca fermantasyonda ETS'nin olmaması da enerji verimini düşürür. Oksijenli solunumda ise glikoz, H2O ve CO2 gibi inorganik bileşiklere kadar yıkılır. Ayrıca oksijenli solumda elektronların ETS'ye aktarılmasıyla en yüksek seviyede enerji elde edilir. Oksijensiz solunumda, son elektron alıcısı olarak görev alan inorganik moleküllerin elektron çekim güçleri zayıf olduğu için oksijensiz solunumda üretilen ATP miktarı, oksijenli solunuma göre daha azdır. Fotosentezin ve solunumun doğadaki madde ve enerji dengesinin sağlanmasında büyük önemi vardır. Örneğin; fotosentez ile güneş enerjisi, besinlerin yapısında kimyasal enerji olarak depo edilir. Canlılar besinlerde depolanmış kimyasal enerjiyi hücresel solunumla açığa çıkararak güneş enerjisinden dolaylı olarak yararlanmış olur. Fotosentez ve solunum tepkimeleri arasında birbirlerini tamamlayan bir ilişki vardır. Fotosentezde oluşan glikoz ve O2 solunumda kullanılırken, solunumda oluşan CO2 ve H2O fotosentezde kullanılır. Fotosentez ürünleri olmadan solunum, solunum ürünleri olmadan da fotosentez gerçekleşemez. Bu durum atmosferdeki O2 ve CO2 dengesinin korunmasını sağlar. Kemiosmotik görüş; mitokondri ve kloroplastlarda, zarın iki tarafındaki H+ yoğunluk farkına bağlı olarak ortaya çıkan potansiyel farkın ATP sentezlenmesinde kullanılmasını açıklar. Fotosentezin ışığa bağımlı reaksiyonlarında açığa çıkan H+ iyonları, tilakoit zarlarda bulunan ETS elemanları tarafından, tilakoit boşluğa pompalanır. Tilakoit boşluktaki H+ iyonlarının artmasıyla, tilakoit boşluk tarafı pozitif, stroma tarafı negatif yüklenir. Böylece zarın içi ile dışı arasında potansiyel fark oluşur. Bu potansiyel fark ATP sentezinde bir pil görevi yapar. Tilakoit boşlukta bulunan H+ iyonları stromaya geçme eğilimindedir. H+ iyonları, özel proteinler ile stroma sıvısına gönderilirken, zarda bulunan ATP sentaz enzimi ile ATP sentezlenir. Mitokondri iç zarında ETS bulunur. Oksijenli solunumda açığa çıkan H+ iyonları, krista zarındaki ETS elemanları tarafından yakalanarak dış zar ile krista zarı arasındaki boşluğa pompalanır. Bunun sonucunda kristanın dış zara bakan tarafı pozitif, matriks sıvısına bakan tarafı negatif yüklenir. Bu durum kristanın iç tarafı ile dış tarafı arasında bir potansiyel fark oluşmasına neden olur. Bu potansiyel fark ATP sentezinde bir pil gibi görev yapar. Kristanın dış tarafındaki H+ iyonları matrikse geri dönme eğilimindedir. H+ iyonları, krista zarındaki özel bir protein ile matrikse gönderilirken, zarda bulunan ATP sentaz enzimi ile ATP sentezlenir."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/hucresel-yapilar-ve-gorevleri-nelerdir/", "text": "Bazı canlılar tek hücreli, bazı canlılar ise çok hücrelidir. Fakat ne olursa olsun tüm hücreler ya prokaryot ya da ökaryot hücre tipine sahiptir. Zarla çevrili çekirdeği ve organelleri olmayan hücrelerdir. Bakteriler ve arkeler prokaryot hücre yapısına sahip canlılardır. Bakterilerin birbirlerine ve bulundukları ortama tutunmalarını sağlayan uzantılarına pilus denir. DNA molekülü çift zincirli, sarmal yapılı ve halkasaldır. Zarla çevrili değildir. Sitoplazmada serbest olarak bulunur. DNA'nın bulunduğu bu bölgeye nükleoit denir. Sadece ribozom organeline sahip hücrelerdir. Kamçı adı verilen uzantılar bazı bakterilerde bulunur ve bakterinin aktif hareketini sağlar. Tüm bakteriler yapılarındaki glikozu glikojen şeklinde depolar. Bakterilerin bazı türleri hücre duvarına ek olarak polisakkarit yapılı kapsüle sahiptir. Kapsüllü olan bakteriler hastalık yapıcı patojen bakterilerdir. Bazı bakterilerde asıl DNA'dan farklı olarak küçük halkasal genler bulunur. Bu genlere plazmit denir. Zar ile çevrili çekirdek ve organellere sahip hücrelerdir. Bakteri ve arke dışında kalan tüm canlılar ökaryot hücre yapısına sahiptir. Ökaryot hücreler üç kısımdan oluşur. - Hücre zarı - Sitoplazma Organeller - Çekirdek Hücre zarının yapısı Seymour Jonathan Singer ve George Nicholson tarafından 1972 yılında açıklanmıştır. Hareketli yapıya sahip olması nedeniyle Akıcı-mozaik zar modeli olarak adlandırılmıştır. Hücre zarı canlı, esnek ve seçici-geçirgendir. Hücre zarının seçici geçirgen olması demek her maddenin hücre içine girip yine her maddenin hücre dışına çıkamayacağı anlamına gelir. Hücreyi korur, sitoplazmanın dağılmasını önler. Hücre zarı karbonhidrat, protein ve yağ yapılıdır. Karbonhidrat olarak glikoz, yağ olarak fosfolipit bulunur. Fosfolipitler hücre zarında çift sıralı olarak bulunur. Birbirlerine bağlı olmadıkları halde bu kadar düzgün durmalarının sebebi sahip oldukları hidrofobik ve hidrofilik kısımlarıdır. Hücre zarının yapısındaki fosfolipitlerin gliserol ve fosforlu yan gruptan oluşan baş kısımları hidrofiliktir. Bu nedenle zarın her iki tarafında da yüzeye dönük halde bulunur. Yağ asidinden oluşan kısımları ise hidrofobiktir ve zarın iç kısmına dönük halde bulunur. Bu tabaka hareketli bir yapıya sahiptir. Zar yapısında bulunan proteinler de fosfolipitler gibi serbest halde bulunabilir. Zarın her iki yüzeyinde, zar içine gömülü ya da zarı boydan boya katetmiş halde bulunabilir. Zarı boydan boya katedenler madde alışverişi için kanalları oluşturur. Bu kanallar madde alışverişi için sürekli açıktır. Taşıyıcı proteinler ise açılıp kapanabilir ve taşıdıkları moleküle özgüdür. Bazı proteinler enzim görevi alır. Hücre zarının yapısında bulunan başka bir protein çeşidi de reseptör görevi görür. Bu proteinler bazı hormonların ve hücre içine alınacak maddelerin tanınmasında görevlidir. Doku oluşumu hücrelerin zarında; sayısı, çeşidi, dizilimi değişim gösteren glikoproteinler sayesinde olur. Bu proteinler hücrelere özel kimlik kazandırır. Bu nedenle doku ve organ nakillerinde dikkate alınan kriterlerden biri de glikoproteinlerin uyumudur. Karbonhidrat olarak zar yapısında bulunan glikozlar ise serbest halde bulunmaz. Proteinlere ya da yağlara bağlı olarak bulunur. Eğer proteinlere bağlı ise glikoprotein, yağlara bağlı ise glikolipit adını alır. Glikolipit ve glikoproteinler hücre zarının sadece hücre dışına bakan yüzeyinde bulunur. - Sayısı, çeşidi, dizilişi hücreden hücreye değişim gösterdiğinden hücreye özel kimlik verir. Doku ve organ nakillerinde bu yapıların uyumu esas alınır. - Hücrelerin birbirini tanımasını ve hissetmesini sağlar. Hücreler birbirlerine temas ettiklerinde gereksiz bölünmez yani kontrolsüz bölünme olmaz. - Hücrelerin hormonları tanımasında ve cevap oluşturmasında etkilidir. - Hücre zarına seçici-geçirgen özelliğini kazandırır. - Hücrelere antijenik özellik kazandırır. - Hücreyi dış ortamdan ayırır. - Hücreye madde giriş çıkışını düzenler. - Hücrenin dağılmasını önler. - Diğer hücrelerle haberleşmeyi sağlar. - Hücrelerin birbirini tanımasını sağlar. Hücrenin dış ortamındaki bir madde, hücre zarına ulaştığı zaman hemen hücre içine giremez. Büyüklüğüne, kimyasal özelliklerine göre farklı şekillerde karşılanır. - Difüzyon - Osmoz - Aktif Taşıma - Endositoz - Ekzositoz"} {"url": "https://www.canlibilimi.com/iki-yasamlilar-amphibia/", "text": "İki yaşamlılar göllerde, nehirlerde, su birikintilerinde, nemli ve suya yakın yerlerde yaşar. Bu hayvanlar hayat döngülerinin bir döneminde suda, bir döneminde karada yaşamaya uyumlu oldukları için iki yaşamlılar olarak adlandırılır. Derilerinde mukus bezleri bulundururlar. Bu yüzden derileri daima kaygandır. Akciğerleri basit bir kese şeklindedir. Kurbağaların kalpleri üç odacıklıdır. Vücuttan kalbe gelen kan akciğerlere gönderilerek temizlenir. Temizlenen kan kalbe döner. Kalpte vücuttan gelen kan ile karışarak tekrar vücuda pompalanır. Bu nedenle vücut sıcaklıkları değişken canlılardır. Bu özelliğe sahip hayvanlara soğukkanlı hayvanlar denir. Kış uykusuna yatarlar. Eşeyli ürerler. İki yaşamlılar yumurtalarını suya bırakır, döllenme ve gelişme suda gerçekleşir. Ağaç kurbağası, yeşil kara kurbağası ve semenderler bu gruba örnektir. Kurbağalar Avrupa ülkelerinde yiyecek olarak tüketilmektedir. Konserve olarak da ihraç edilir. Bilimsel çalışmalarda kurbağalardan denek olarak yararlanılmaktadır."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/ilkel-kordalilar-nelerdir/", "text": "Kordalılar ilkel kordalıları ve omurgalıları kapsayan üst sınıflandırma basamağıdır. Bir hayvanın kordalı olarak sınıflandırılabilmesi için dört özelliğinin olması gerekir. Yaşamlarının en az bir döneminde sırt bölümlerinde içi boş bir sinir kordonu; bu kordonun altında omurganın ilkel hali olan notokord; solungaç yarıkları ve vücudun arka bölümünden dışarı doğru uzanan kuyruk bulunmalıdır. İlkel kordalı olarak bilinen hayvanlar denizlerde yaşar. Notokord ve solungaç yarıkları yaşamları boyunca vardır. Tulumlular denilen ilkel kordalılar kayalara, iskele ayaklarına, gemilere yapışarak yaşayan deniz hayvanlarıdır. Bazılarının erginlerinde sinir kordonu, notokord ve kuyruğa rastlanmaz. İlkel kordalıların bir bölümü ise kafatassızlar olarak adlandırılır. En bilineni Amphioxus deniz kıyılarında kumların dip kısımlarında tutunmuş olarak yaşar. Solungaç yarıklarından geçen sudan küçük besin parçacıklarını alarak beslenirler. Vücut yüzeyi ile gaz alış verişi sağlanır. Tulumlular ve Balanoglossus ilkel kordalı canlıların diğer örnekleridir."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/inorganik-bilesikler-su/", "text": "Canlılar tarafından üretilemeyen, doğadan hazır olarak alınan, yapısında genellikle karbon ve hidrojen elementlerini birlikte bulundurmayan bileşiklere inorganik bileşik denir. İnorganik bileşikler su, mineraller, asitler, bazlar ve tuzlardır. Küçük yapılı olduklarından sindirilmeden kana geçer ve hücre içine alınır. İnorganik bileşikler enerji vermez; yapıcı, onarıcı ve düzenleyici olarak görev yapar. Su molekülü, bir oksijen atomuna kovalent bağlar ile bağlanan iki hidrojen atomundan oluşur. Tüm canlıların yapısını oluşturan temel madde sudur. Dünyanın ve insan vücudunun yaklaşık dörtte üçü sudan oluşur. Su, hem dünya hem de canlılar için mutlak gerekli bir bileşiktir. Canlıların yaşadığı ortama ve içinde bulunduğu duruma göre sahip oldukları su miktarı farklılık gösterir. Su bitkilerinde su oranı %98'e ulaşırken kuru tohumlarda su oranı %15'in altına düşer. Fasulye, mercimek, mısır gibi tohumlar kuru ortamda çimlenmez. Bunun nedeni su oranının çok az olması ve buna bağlı olarak metabolizma hızının oldukça yavaşlamasıdır. İnsanların da çeşitli doku ve organlarındaki su miktarı birbirinden farklı olduğu için metabolizma hızları da farklılık gösterir. Kohezyon: Su molekülleri birbirlerine hidrojen bağı ile bağlanır. Su molekülleri arasında kurulan hidrojen bağının çekim kuvvetine kohezyon denir. Kohezyon sayesinde köklerden alınan su molekülleri, kopmayan bir sütun halinde yapraklara doğru çıkar. Örneğin sekoya gibi boyu 100 metreyi geçen ağaçlarda su topraktan alınıp kohezyonun da etkisiyle metrelerce yükseğe rahatlıkla taşınır. Suyun hava ile temasta olan yüzeyini kırmak zordur. Çünkü yüzeydeki su molekülleri altındaki diğer su moleküllerine de hidrojen bağıyla bağlıdır. Bu bağlar sayesinde yüzey gerilimi olarak bilinen durum oluşur. Bunun sonucunda böcekler su üzerinde yürüyebilir. Su, canlılardaki bileşiklerin çözünmesi ve taşınmasında da görev alır. Bitkiler topraktaki maddeleri suda çözünmüş olarak kökleriyle alır. İnsanlarda ve hayvanlarda metabolizma faaliyetleri sonucu oluşan atık maddeler ve besinler kan ile taşınır. Kan dokusunun %98'ini su oluşturduğundan iyi bir çözücü ve iyi bir taşıyıcıdır. Yetişkin bir insanın vücut su dengesini koruyabilmesi için günde, yaklaşık 2,5 litre su tüketmesi gerekir. Bu miktar bireyin kütlesine, fiziksel aktivitelerine, tükettiği besinlerin özelliğine, hava sıcaklığına ve neme bağlı olarak değişir. Suyun birçok bileşiğe göre özgül ısısı çok yüksektir. Öz ısı bir bileşiğin sıcaklığını 1 oC derece artırmak için verilmesi gereken ısı enerjisi miktarıdır. Suyun öz ısısının yüksek olması, ısı tutma kapasitesinin yüksek olduğunu gösterir. Su, ortamdan ısı alır ve bu sayede sıcak mevsimlerde yerkürenin fazla ısınmasını engeller. Suyun sıcaklığı düşerken de ortama ısı verdiğinden soğuk mevsimlerde yerküre normalden fazla soğumaz. Bunun sonucunda yerküre canlılar için elverişli bir ortam haline gelir. Suyun öz ısısının yüksek olmasından kaynaklanan bu olaylar, canlı vücudu için de geçerlidir. Örneğin bitki yapraklarında ve insanda terleyerek suyun buharlaşması sayesinde doku ve vücut ısısını sabit tutmaya çalışır. Buz, sıvı sudan daha hafif olduğu için suyun üzerinde yüzer. Bu durum göller ve kutup denizlerindeki canlıların donmuş haldeki yüzeyin altında yaşamlarını olası kılar. Sindirim reaksiyonları sırasında harcanan su aynı zamanda fotosentezin de ham maddesidir."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/insanda-sinir-sistemi/", "text": "İnsanda sinir sistemi merkezi ve çevresel sinir sistemi olmak üzere iki kısımda incelenir. Merkezi sinir sistemi beyin ve omurilikten, çevresel sinir sistemi somatik ve otonom sinir sisteminden oluşur. Merkezi sinir sistemi, beyin ve omurilikten oluşur. Beyin ve omurilik dış ve iç ortamdan gelen çeşitli uyartıları alır ve değerlendirir. Beyin, insan vücudunun kontrol merkezdir. Yetişkin bir insanda ortalama 1300-1400 gram ağırlığındadır. Yaklaşık olarak 100 milyar sinir hücresinden oluşan beyin oldukça yumuşak bir yapıdadır. Bu yüzden kafatası kemikleri tarafından korunur. Aksi durumda en ufak darbede bile çok büyük zarar görebilirdi. Kafatası kemiklerinin hemen altında beyni saran meninges adı verilen üç katlı zar vardır. Üç katlı bu zar sistemi dıştan içe doğru sert zar, örümceksi zar ve ince zar olarak adlandırılır. Sert zar, kafatası kemiklerinin hemen altında bulunur. Örümceksi zar, örümcek ağına benzeyen ince bağ dokusu liflerinden oluşur. Bu lifler sayesinde sert zar ile ince zarı birbirine bağlar. İnce zar, beyin zarının en içte bulunan tabakasıdır ve beynin bütün kıvrımlarını sarar. Taşıdığı kan damarları sayesinde beynin besin ve oksijen ihtiyacını karşılar. İnce zar ile örümceksi zarın arasını dolduran bir sıvı vardır. Bu sıvıya beyin-omurilik sıvısı denir. BOS, beyni ve omuriliği vurma, çarpma gibi darbelerden korur. Sinir hücreleri ile kan damarları arasında madde alışverişini sağlar, merkezi sinir sistemindeki iyon derişiminin dengede kalmasında etkilidir. Beyin zarlarının mikroorganizma etkisiyle iltihaplanması, menenjit adı verilen hastalığa neden olabilir. Beyin çoğunluğu su ve yağ olmak üzere protein, karbonhidrat, organik ve inorganik maddelerden oluşur. Beyin; ön beyin , orta beyin ve arka beyin olmak üzere 3 temel bölümde incelenir. Ön beyin diğer beyin kısımlarını üstten örterek beynin en büyük kısmını oluşturur. Ön beyin; uç beyin ve ara beyin olmak üzere iki bölümde incelenir. a. Uç Beyin: Sağ ve sol olmak üzere iki yarım küreden oluşur. Bu yarım küreler birbirine üstten ve alttan sinir demetleriyle bağlıdır. Üstten bağlayan sinir demetlerine nasırlı cisim, alttan bağlayan sinir demetlerine beyin üçgeni denir. Beyin yarımkürelerini enine bölen yarığa rolando yarığı denir. Beyin yarım kürelerinin her biri vücudun zıt tarafını kontrol eder. Yani beynin sağ yarım küresi vücudun sol tarafını, sol yarım küresi vücudun sağ tarafını kontrol eder. Beyin yarım kürelerinde istemli hareketlerin kontrolü, beş duyu organından gelen uyarıların algılanması, öğrenme, hafıza, zeka, bilinç, yazma, konuşma, işitme gibi faaliyetleri ve öğrenilmiş davranışları kontrol eden merkezler vardır. Yapılan çalışmalarda beyin yarım küreleri hasar gören bir hayvanda solunum, dolaşım, sindirim gibi faaliyetlerin devam ettiği ancak bilinçli davranışların gerçekleşmediği görülmüştür. Örneğin beyin yarım küreleri çıkarılmış bir kuşun havaya atıldığında uçabildiği, açlık hissetmediği, ağzına besin verildiğinde besini yediği, düşmanlarından kaçmadığı ve dış etkilere karşı duyarlı olmadığı görülmüştür. Beyin yarım kürelerinden enine kesit alındığında dış tarafın koyu renkte, iç tarafın beyaz renkte olduğu görülür. Bunun nedeni dış tarafta nöronların gövdelerinin iç tarafta miyelinli nöronların aksonlarının bulunmasıdır. Nöronların gövdeleri koyu bir renk oluştururken, aksonları beyaz bir renk oluşturur. Koyu renkte görülen dış tarafa boz madde, beyaz renkte görülen iç tarafa ak madde denir. Boz madde, beyin kabuğu adını alır. Beyin kabuğu kıvrımlı bir yapıya sahiptir. Bu kıvrımlar beyin kabuğunun yüzey alanını arttırır. Yüzey alanının fazla olması insan beyninin diğer omurgalılara göre daha gelişmiş olmasını sağlayan faktörlerden biridir. Beyin yarım küreleri birbirinden farklı aktiviteleri kontrol eden dört loptan oluşur. Bunlar ön lop, yan lop, şakak lop, arka lop olarak adlandırılır. Ön lop: İstemli kas hareketlerinin kontrol merkezidir. Ayrıca yazma ve konuşma merkezi de bu bölgede bulunur. Yan lop: Dokunmanın, acının, basıncın ve derideki sıcaklığın algılanmasını sağlayan merkezdir. Şakak lop: İşitme, koku ve hafıza merkezidir. Bu bölgenin zarar görmesi durumunda kişi cisimleri fark eder ama tanıyamaz. Arka lop: Görme merkezidir. Koku duyusu hariç bütün duyuların toplanma ve dağılma merkezi ara beyindir. Ara beyine gelen duyular burada sınıflandırılarak beyin kabuğundaki duyu merkezlerine iletilir. Koku duyusu ise doğrudan beyin kabuğundaki koku merkezine ulaşır. Açlık, tokluk, susama, üreme, hipofiz bezinin çalışmasının düzenlenmesi, vücut ısısının düzenlenmesi, uyku ve uyanıklık durumunun ayarlanması, heyecanın, korkunun ve stresin kontrolü, karbonhidrat ve yağ metabolizmasının düzenlenmesi, kan basıncının düzenlenmesi gibi pek çok olayın kontrol merkezi ara beyindir. Ayrıca, beyin omurilik sıvısını oluşturan bazı kılcal damar toplulukları da burada yer alır. Özetle ara beyin; homeostasinin korunduğu, hormonal kontrolün sağlandığı, duyusal davranışların kontrol edildiği bölgedir. Orta beyin, ara beyin ile beyincik arasında kalan bölgedir. Aynı zamanda ön beyin ile arka beyin arasında bağlantı kuran sinirlerin geçtiği yerdir. Orta beyin, göz bebeklerinin karanlıkta büyümesi, fazla ışıkta küçülmesi ya da ses duyan köpeğin kulaklarını dikmesi gibi görme ve işitme ile ilgili refleksleri düzenler. Ayrıca kas tonusu ve vücut duruşunu düzenleyen merkezler de orta beyinde bulunur. Arka beyin; beyincik, omurilik soğanı ve pons adı verilen yapılardan oluşur. a. Beyincik: Beyin yarımkürelerinin arka alt kısmında, omurilik soğanının üzerinde yer alır. Ön beyin gibi iki yarımküreden oluşur. Beyincikten enine kesit alındığında dışta boz madde, içte ak madde olduğu görülür. Boz madde sinir hücrelerinin gövdelerinden, ak madde ise aksonlarından oluşur. Ak madde, boz madde içinde dallanmalar yapar. Bu görünüm bir ağaca benzediği için beyinciğe hayat ağacı da denir. Beyincik hareket ve denge merkezidir. İç kulaktan ve gözden gelen uyarıların etkisiyle istemli kas hareketlerini düzenler ve vücut dengesini sağlar. Beyinciği zedelenen bir canlı dengesini sağlayamaz ve düzgün hareket edemez. Örneğin, beyinciği zedelenen bir kuş uçamaz, bir köpek yürüyemez. Bebekler ise beyincik gelişimini tamamlamadan oturamaz, ayakta duramaz ve yürüyemez. b. Omurilik Soğanı: Beyinciğin altında, omurilik ve pons arasında yer alır. Enine kesitinde, ön beyin ve beyincikten farklı olarak, içte boz madde, dışta ak madde bulunur. Omurilik soğanı; solunum, dolaşım, sindirim, boşaltım gibi sistemlerin çalışmasını düzenler. Ayrıca çiğneme, yutma, kusma, hapşırma, öksürme gibi refleks hareketlerini kontrol eder. Omurilik soğanının zedelenmesi hayati önemi olan bu olayların durmasına neden olur. Bu yüzden, omurilik soğanına hayat düğümü de denir. Beyinden çıkan motor sinirleri omurilik soğanından geçerken çapraz yaparak vücuda dağılır. Böylece beynin sağ tarafından çıkan sinirler vücudun sol tarafını, sol tarafından çıkan sinirler vücudun sağ tarafını kontrol eder. c. Pons: Pons, orta beyin ile omurilik soğanı arasında bulunur. Omurilik soğanı ve orta beyinle birlikte beyin sapını oluşturur. Sadece memelilerde bulunan pons beyincik yarımkürelerini birbirine bağlayarak bu yarımküreler arasında impuls iletimini sağlar. Bu yüzden varolii köprüsü olarak da isimlendirilir. Pons vücudun sağ ve sol tarafındaki kas faaliyetlerinin yönetilmesine ve solunum merkezlerinin çalışmasına yardımcı olur. Bilinçaltını ve vücudun uyanık kalmasını kontrol ettiği için zarar görmesi durumunda koma hali oluşur. Merkezi sinir sisteminin diğer elemanı olan omurilik, omurilik soğanından başlayıp omurga kanalı boyunca uzanan kalın bir sinir demetidir. Omur kemikleri tarafından korunan omurilik yaklaşık 50 cm uzunluğundadır. Beyin gibi omurilik de sert, örümceksi ve ince zar olmak üzere üç katlı zar ile çevrilidir. Örümceksi zar ile ince zar arasında beyin-omurilik sıvısı bulunur. Omurilikten enine kesit alındığında beyindekinin tam tersi olarak dışta ak madde, içte boz madde olduğu görülür. Boz madde, ak maddenin içinde kanatları açık bir kelebek görüntüsü oluşturur. Kelebek şeklindeki yapının öne bakan uçlarına ön kök, arkaya bakan uçlarına arka kök denir. Arka kökten duyu nöronları girer, ön kökten motor nöronları çıkar. Ara nöronlar ise omurilikteki sinirlerdir. Omuriliğin iki önemli görevi vardır: uyarıları iletmek ve refleksleri kontrol etmek ve yönetmek. Uyarıları İletmek: Omurilik, çevredeki uyaranlar sonucu oluşan impulsları beyne, beyinden gelen impulsları da çevresel sinir sistemine iletir. Böylece beyin ve çevresel sinir sistemi arasındaki bağlantının kurulmasını sağlar. Refleksleri Kontrol Etmek ve Yönetmek: Bir uyarı karşısında sinir ve kas sisteminin birlikte çalışmasıyla istemsiz ve otomatik olarak verilen yanıta refleks denir. İki tip refleks vardır. Bunlar kalıtsal refleksler ve kazanılmış refleksler'dir. Göz kırpma, göz bebeklerinin büyüyüp küçülmesi, hapşırma, öksürük, solunum hareketleri, bebeklerin emme refleksi, diz kapağı refleksi gibi doğuştan gelen pek çok vücut fonksiyonu kalıtsal reflekse örnektir. Öğrenme yolu ile sonradan kazanılan reflekslere ise kazanılmış refleks denir. Yürümek, yüzmek, koşmak, bisiklete binmek, araba kullanmak gibi alışkanlıklar önce beyin kabuğu tarafından öğrenilir. Öğrenildikten sonra omuriliğe devredilerek kazanılmış refleks haline gelir ve buradan yönetilir. Bir refleksin oluşumunda impulsun izlediği yola refleks yayı denir. Refleks yayı, duyu nöronu, ara nöron ve motor nörondan oluşur. Uyarı sırasıyla duyu, ara, motor nörondan geçerek tepki organına ulaşır ve uygun tepkinin verilmesi sağlanır. Reseptör duyu nöronunda impuls başlatır. Duyu nöronu impulsu omurilik içindeki ara nörona aktarır. Ara nöron impulsu motor nörona iletir. Motor nöron, impulsu kol kaslarına taşıyarak el ve kolun hareket ettirilmesini sağlar. Böylece sıcak tavaya dokunan el hızla çekilir. Refleks yayında iletim hızlı olduğu için tepki süresi de hızlıdır. Örneğin; parmağını sobaya dokunduran bir insanın parmağını çekmesi çok kısa sürer. Acıyı ise parmağını çektikten sonra hisseder çünkü refleks yayında impulslar önce omuriliğe iletilerek parmağın çekilmesi, sonra beyne iletilerek sıcaklık ve acı hissi olarak yorumlanıp istemli hareketin yapılması sağlanır. Örneğin; parmağı sıcak tavaya dokunan kişinin parmağını çekmesi omurilik tarafından, acı ve yanma hissi ile parmağını üflemesi beyin tarafından yönetilir. Omuriliğin çalışması beyin tarafından kontrol edilir. Örneğin elimize iğne battığında elimizi çekeriz ancak hastanede kan alma işleminde kolumuza iğne batırıldığında canımız yansa da kolumuzu çekmez, bekleriz çünkü burada beyin devreye girer, refleksi baskılar ve istemli hareket etmemizi sağlar. Omuriliğin bir diğer görevi de alışkanlık haline gelen bisiklet sürme, yüzme, araba sürme gibi davranışları kontrol etmesidir. Bu davranışlar beyin tarafından öğrenilir, alışkanlık haline geldikten sonra omurilik tarafından kontrol edilir. Bu davranışlarda hata yapılırsa beyin tekrar devreye girer ve hata düzeltilir. Refleks vücudu koruyan bir mekanizmadır. Refleks yayı ile uyarıya çok hızlı cevap verilmesi sağlanarak uyarının vücuda daha fazla zarar vermesi önlenir. Ayrıca emme refleksi, yutma refleksi gibi doğuştan gelen refleksler hayatta kalmayı sağladığı için oldukça önemlidir."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/insanlarda-kus-gribi-belirtileri-ve-tedavi-yontemleri/", "text": "Kuş gribi , genellikle kuşlarda görülen bir virüs enfeksiyonudur. Ancak bazı durumlarda, insanlar da bu virüsle enfekte olabilirler. İnsanlarda kuş gribi, özellikle kuşlarla yakın teması olan kişilerde görülebilir. Nadir durumlarda, insanlarda kuş gribi ciddi bir akut solunum yolu enfeksiyonuna yol açabilir ve hatta ölümcül olabilir. Bu nedenle, kuşlarla temas halinde olan kişilerin önleyici tedbirler alması gerekmektedir. İnsanlarda kuş gribinin yayılması, genellikle kuşların dışkıları, tükürükleri ve kanları yoluyla gerçekleşir. Bu nedenle, kuşlarla çalışan veya temas halinde olan kişilerin uygun kişisel koruyucu ekipmanları kullanması, ellerini sık sık yıkaması ve kuşların temizliği ve hijyeni konusunda özenli olması önemlidir. Ayrıca, insanlarda kuş gribi şüphesi olan kişilerin vakit kaybetmeden tıbbi yardım alması önemlidir. Kuş gribi, influenza A virüsünün bir alt türüdür ve genellikle kuşlarda görülür. İnsanlarda kuş gribi nadirdir, ancak insana bulaşabilir ve ciddi solunum yolu enfeksiyonlarına neden olabilir. İnsanlarda kuş gribi, enfekte kuşlarla temas etmek veya enfekte hayvanların atıklarına maruz kalmak gibi doğrudan temas yoluyla bulaşabilir. Ayrıca, insanlar arasında da yayılabilir, özellikle yakın temas, öksürme, hapşırma veya enfekte yüzeylere dokunma yoluyla. İnsanlarda kuş gribi semptomları, diğer grip benzeri semptomlarla benzerlik gösterir. Ancak, ciddi solunum yolu semptomları da ortaya çıkabilir ve hayatı tehdit edici bir durum olabilir. Koruyucu önlemler arasında, kuşlara veya diğer hayvanlara maruz kalma riskinin azaltılması, hijyen kurallarına uyulması ve gıda güvenliği önlemlerinin alınması yer alır. Ayrıca, kuş gribi aşısı da mevcuttur ve bu aşı, kuş gribine karşı koruma sağlamaya yardımcı olabilir."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/interfaz-nedir-interfaz-evresi-ne-demektir/", "text": "Bir bölünmenin tamamlanmasından sonra oluşan hücrelerin yeni bir bölünme başlangıcına kadar geçirdiği sürece interfaz denir. İnterfaz süresi hücre döngüsünün yaklaşık %90'ını oluşturur. Örneğin insan deri epitel hücresi 24 saatte bir bölünebilir. Bu sürenin yaklaşık 23 saati interfazı kapsarken geriye kalan 1 saatlik kısmında hücre, bölünme aşamasındadır. Bu nedenle çok sayıda hücreden oluşan preparatların mikroskobik incelemelerinde interfazdaki hücrelere daha fazla rastlanır. İnterfaz G1, S ve G2 olmak üzere üç aşamada gerçekleşir. G1 evresinde metabolik olaylar yoğun şekilde sürer. Madde alışverişi, sentez ve yıkım reaksiyonları, organel yapımı , RNA sentezi devam eder. Hücreler bu evrede hızlı bir şekilde büyür. S evresinde DNA kendini eşler ve böylece her genin bir kopyası oluşur. DNA miktarı iki katına çıkar. G2 evresinde protein, enzim ve RNA sentezi devam eder. Organel sayısı artar. Bölünme hızı canlıdan canlıya hatta dokudan dokuya farklılık gösterir. Örneğin bağırsak mukozasındaki epitel hücreleri, kan hücrelerini üreten kemik iliği hücreleri, bitki kök ve gövde ucundaki hücreler hızlı ve devamlı bölünürken bazı doku hücreleri belirli zamanlarda bölünebilir. Örneğin karaciğer hücreleri yaralanma ya da yıpranan hücrelerin yerine yenilerinin yapılması gibi durumlar dışında bölünemez. Sinir, göz retinası ve çizgili kas hücreleri gibi ileri derecede özelleşmiş hücreler ise farklılaşmasını tamamladıktan sonra hiç bölünmez. Bölünme yeteneğini kaybeden bu hücreler interfazın G1 evresinden çıkarak G0 olarak adlandırılan evreye girer. Kalp kası hücreleri ise G1 ve S evrelerini geçirip G2 evresinde kalarak mitoza devam etmez. Bölünmeye devam eden hücrelerde ise interfazdan sonra mitotik faz ile hücre döngüsü tamamlanır."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/isik-mikroskobu-nedir-isik-mikroskobu-parcalari/", "text": "Çoğunlukla temel eğitim, lise ve üniversitelerin bazı bölümlerindeki öğrenci laboratuvarlarında kullanılan mikroskop çeşididir: Işık Mikroskobu. Işık mikroskobunda, kaynaktan gelen görünür ışık , incelenecek örnek içinden geçerek objektif merceğine ulaşır. Işık objektifte kırılarak oküler vasıtasıyla göze ulaşır. Işık mikroskobuyla ökaryot ve prokaryot hücrelerin genel yapıları incelenir. Işık mikroskobu mekanik ve optik olmak üzere iki kısımdan oluşur. Bu kısımları oluşturan parçalar ve bunların görevleri aşağıda maddeler halinde verilmiştir. Ayak : Mikroskobun bütün kısımlarını üzerinde bulunduran parçadır. Mikroskop Kolu: Mikroskobun arka kısmında bulunan ve taşıma sırasında mikroskobun kavranmasını sağlayan kavisli parçadır. Ancak güvenlik bakımından mikroskop taşınırken bir elle mikroskop kolu diğer elle ayak kısmı tutulmalıdır. Sıkıştırma Klipsleri: Preparatın tabla üzerinde iki tarafından sabitlenmesini sağlayan parçalardır. Revolver: Üzerinde objektifleri taşıyan hareketli parçadır. Mikroskop Tüpü: Mikroskop kolunun üst kısmında bulunan parçadır. Üst kısmına oküler, alt kısmına ise objektifler monte edilmiştir. Ayar Vidaları: Kaba ayar vidası ve ince ayar vidası olmak üzere iki tanedir. Mikroskop kolunun yan tarafında iç içe geçmiş şekilde bulunur. Dıştaki makro vidadır ve tablanın aşağı, yukarı doğru hareketini sağlar. Yani tablayı objektiflere yaklaştırıp uzaklaştırmak amacıyla kullanılır ve tablanın bu hareketi gözle fark edilebilir. Makro vida, arama objektifi ile objenin ilk görüntüsü bulunup netleştirilirken kullanılır. Mikro vida ise makro vidanın iç kısmına geçecek şekilde yerleştirilmiştir. Büyütme gücü fazla olan objektife geçildikten sonra görüntüyü netleştirmek için kullanılır. Mikro vida tablayı mikron düzeyinde hareket ettirdiği için bu hareket gözle fark edilemez. X ve Y Ekseni Ayar Vidaları: Tabla üzerine yerleştirilip klipslerle sıkıştırılan preparatın ileri-geri ve sağa-sola hareket ettirilmesini sağlayan parçalardır. Bu şekilde preparattaki kesitin farklı kısımları incelenebilir. Objektif: Revolver üzerine monte edilmiş, mikroskopta görüntünün ilk oluştuğu ve görüntü netliği ile ilgili parçadır. Bir ışık mikroskobunda genellikle 4 adet objektif bulunur. Bunlardan büyütme gücü küçük (4X) olanına arama objektifi denir. Hazırlanan preparattaki objenin ilk görüntüsü arama objektifi kullanılarak bulunur. 4X ifadesi bu objektifin görüntüyü 4 defa büyüttüğünü belirtir. Ayrıca revolver üzerinde büyütme gücü 10X, 40X ve 100X olan üç tane daha objektif bulunur. Oküler : Mikroskop tüpünün üst kısmına monte edilmiş ve objektiften gelen görüntüyü büyütmeye yarayan parçadır. Bir tane oküleri bulunan mikroskoplara monoküler, iki tane oküleri bulunan mikroskoplara da binoküler adı verilir. Okülerin büyütme gücü üzerinde yazılıdır. Bir mikroskobun toplam büyütme gücü oküler ve objektifin büyütme gücünün çarpımına eşittir. Örneğin kullandığınız mikroskobun oküleri 5X büyütme gücüne sahipse ve siz objeyi 40X'lik objektif ile inceliyorsanız, o objenin görüntüsünü 200 defa (5X x 40X) büyütmüş olursunuz. Işık Kaynağı: Mikroskop ayağına monte edilmiş ve üst kısımdaki preparata doğru ışık yansıtan parçadır. Kondansatör: Mikroskop tablasının altında bulunan ve kaynaktan gelen ışığın preparat üzerinde toplanmasını sağlayan mercek sisteminden oluşan parçadır. Diyafram: Kondansatörün altında bulunan ve preparata ulaşacak olan ışığın yoğunluğunu ayarlamaya yarayan parçadır."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/iyonik-baglar-nelerdir/", "text": "İyonik bağlar, bir metal ve bir ametal arasındaki bağlantıdır. Metal, valans elektronlarını kaybederek pozitif yüklü iyonlar oluşturur. Aynı zamanda, ametal valans elektronları kazanarak negatif yüklü iyonlar oluşturur. Bu iki iyon, elektrostatik çekim ile birbirine bağlanır ve iyonik bağ oluşur. Örneğin, sodyum klorür iyonik bağ ile birleşir. Sodyum bir elektron kaybeder ve pozitif bir iyon oluştururken, klorür bir elektron kazanır ve negatif bir iyon oluşturur. Bu iki iyon arasındaki elektrostatik çekim, sodyum klorürün iyonik bağını oluşturur. İyonik bağlar genellikle yüksek erime ve kaynama noktalarına sahiptir ve sert ve kırılgandırlar. Ayrıca, elektrik akımını iyi iletirler ve çözünürlükleri polar çözücülerde daha yüksektir."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/kalitimin-genel-ilkeleri-nelerdir/", "text": "Aynı anne ve babaya sahip kardeşler fiziksel olarak birbirine benzese de bu kardeşlerin ayırt edici birçok özelliğinin olması nasıl açıklanabilir. Kalıtım, bir canlının sahip olduğu özelliklerin nesilden nesile aktarılması olayıdır. Genetik ise bu canlı türleri arasındaki benzerlik ve farklılıkların ortaya çıkmasını sağlayan kalıtsal karakterlerin nesilden nesile nasıl aktarıldığını inceleyen bilimdir. Genetik, günümüzde bilim insanlarının üzerinde en çok durduğu konuların başında gelmektedir. Çünkü genetik kavramı yeni türlerin keşfinde ve birçok hastalığın tedavisinde altın anahtar niteliğindedir. İnsanlar, kendilerini ve diğer canlıları gözlemleyerek yeni doğan yavruların anne ve babalarına benzediğini fark etmiştir. Bu şekilde çocukların akrabalarına benzemesinin basit bir rastlantı olamayacağı anlaşılmıştır. Daha sonra bu benzerliklerden hayatın birçok alanında yararlanılmaya başlanmış ve insanlar farkında olmadan da olsa daha üstün özelliklere sahip olan bitki ve hayvan ırkları geliştirmeye çalışmıştır. Bu nedenle etinden, sütünden, yününden ve diğer özelliklerinden yararlanılan hayvanların ekonomik verimini artırmak için uygun özelliklere sahip bireyleri çiftleştirme yoluna gidilmiştir. En kaliteli bitkilere ait tohumlar ekilerek ürün miktarının ve kalitesinin artırılması için çaba harcanmıştır. Ancak bu çalışmaların bilimsel bir platforma oturtulması ve genetiğin bir bilim dalı olarak kabul edilmesi uzun zaman almıştır. Modern genetiğin temelleri Gregor Mendel adlı Avusturyalı bilim insanının çalışmaları ile atılmıştır. Mendel, ailesine ait bir çiftlikte büyümüştür. Yaşadığı yer büyük oranda tarım yapılan bir bölge olduğu için öğrenim gördüğü okullarda temel eğitimin yanı sıra basit ziraat eğitimi de almıştır. Lise öğrenimini tamamladıktan sonra Felsefe Enstitüsünü bitirmiş ve 1843'te Augustinian Manastırı'na girmiştir. Fizik ve kimya eğitimi almak üzere gittiği Viyana Üniversitesinde fizik profesörü olan Christian Doppler'den doğal olayları aydınlatmaya yardımcı olmak üzere matematiği nasıl kullanacağı konusunda eğitim almıştır. Franz Unger isimli bir botanik profesörü ise Mendel'in ''bitkilerde çeşitliliğin nedenleri'' konusuna ilgi duymasını sağlamıştır. Mendel, daha sonra ülkesine geri dönmüş ve bitkilerin çeşitliliği konusundaki merakını arkadaşları ile paylaşmıştır. 1857'de de bezelyeleri kullanarak kalıtım ile ilgili çalışmalar yapmaya başlamıştır. Hücre bilimcileri, gelişmiş mikroskop tekniklerini kullanarak 1875'te mitozun ve 1890'lı yıllarda da mayozun mekanizmasını aydınlatmıştır. Biyologların canlıların yaşam döngüsü sırasında Mendel'in önerdiği kalıtım faktörlerinin davranışı ile kromozomların davranışı arasında ilişki olduğunu görmeye başlaması, hücre bilimcileri ile genetikçileri bir araya getirmiştir. Böylece başlayan disiplinli çalışmalar sonucunda genlerin kromozomlar üzerinde yer aldığını gösteren Kalıtımın Kromozom Teorisi ortaya konulmuştur. Bu teori, genlerin özgün kromozomlar üzerinden aktarıldığına dair doğrudan kanıtlar elde eden Morgan ve Bridges'ın çalışmalarıyla da desteklenmiştir. 1906 yılında Theodor Boveri bu yeni çalışma alanını genetik olarak adlandırmıştır. 1953 yılında James Watson ve Francis Crick tarafından DNA'nın yapısının aydınlatılmasıyla birlikte genetikle ilgili çalışmalar hız kazanmıştır. 2003 yılında Craig Venter ve arkadaşları tarafından İnsan Genom Projesi tamamlanmıştır. Bu proje ile insana ait genlerin tespit edilmesi, kromozomlar üzerindeki yerlerinin belirlenmesi ve insan kromozomlarında bulunan DNA nükleotitlerinin dizilişinin analiz edilmesi amaçlanmış olup buna benzer çalışmalar halen devam etmektedir. Mendel, 1856 yılında yaptığı genetik ile ilgili araştırmalarında bezelye bitkisini kullanmaya karar vermiştir. Çünkü bezelyeler çok çabuk ürer. Dişi ve erkek organları aynı çiçek üzerinde bulunduğundan kendi kendilerini döller. Her nesilde çok sayıda yavru verir. Yapay döllenmeye uygundur, gözle görülebilen ve bireyden bireye farklılık gösteren çeşitli özelliklere sahiptir. Örneğin çiçek rengi bakımından bezelyeler incelendiğinde beyaz ve mor renkli çiçekleri olan farklı bezelye çeşitlerinin olduğu görülür. Bunun dışında tohum rengi olarak sarı ve yeşil, tohum biçimi olarak da yuvarlak ve buruşuk olan çeşitleri bulunur. Bir nesilden diğerine aktarılabilen ve bireyler arasında çeşitlilik gösteren tohum rengi, biçimi gibi karakterler vardır. Bu karakterlerin her bir farklı tipine özellik denir. Örneğin tohum biçimi bir karakterken tohumların yuvarlak ya da buruşuk olması bir özelliktir. Mendel, çalıştığı bitkilerdeki karakterlerin ortaya çıkmasını sağlayan faktörlere özel birim faktör adını vermiştir. Bu faktörler Mendel'e göre kalıtımın temel birimleridir. Birim faktör, genetik özelliklerin bir nesilden diğerine aktarılmasını sağlayan genlerdir. Gen, bir karakterin oluşumunda etkili olan DNA parçasıdır. Genler, özelliklerin bir nesilden diğer nesile aktarılmasını sağlar. Aynı karaktere etki eden genlerden her birine alel denir. Aleller benzer ya da farklı olabilir. Örneğin bezelyelerde yeşil ve sarı tohumlu olmayı sağlayan tohum rengi karakterinden sorumlu iki farklı alel bulunur. Bu alellerin biri dişi, diğeri erkek bireyden gelir. Bu nedenle aleller aynı kromozom üzerinde bulunamaz. Homolog kromozomların lokus adı verilen karşılıklı bölgelerinde yer alır. Diploit canlılarda bir özelliği belirleyen alellerin ikisi de aynı ise homozigot , farklı ise heterozigot olarak tanımlanmaktadır. Bir alel, belirlediği özelliği hem homozigot hem de heterozigot iken ortaya çıkarabiliyorsa baskın gen adını alır. Sadece homozigotken özelliğini ortaya çıkaran alele ise çekinik gen denir. Baskın genler büyük harfle çekinik genler ise küçük harfle ifade edilir. Örneğin bezelyelerde sarı tohum rengini belirleyen alel , yeşil tohum rengini belirleyen alele baskındır. Kalıtım molekülünde bulunan alellerin tümü canlının genotipini oluşturur. Fenotip ise canlının rengi, şekli, büyüklüğü, biyokimyası gibi dış görünüş ve ölçülebilen özelliklerinin tümüdür. Canlılarda bazı fenotipik özellikler sadece genlerin, bazıları ise gen ve çevrenin etkileşimi sonucu ortaya çıkar. Mendel, yaptığı çalışmalarda bezelyelerin yedi adet gözlemlenebilen karakterini seçmiştir. Bu yedi karakter çıplak gözle rahatlıkla izlenebilen niteliklerdir. Bu karakterlerden her biri, birbirinden farklı olan iki özellik ile temsil edilmektedir. Mendel, bezelyelerdeki her bir karakterin birbirine zıt iki özelliğini seçerek bunları kendi aralarında çaprazlamıştır. Çaprazlama, iki farklı bireyden gelen üreme hücrelerinin birleşmesi olarak tanımlanabilir. Mendel, homozigot mor ve beyaz çiçekli bitkileri çaprazlayarak elde ettiği tohumları ekmiş ve oluşan yavru bezelyelerin çiçek renklerini gözlemlemiştir. Mor ve beyaz çiçekli bezelyelerin alelleri homozigot durumdadır. Genotipi, herhangi bir özellik bakımından homozigot durumda olan bireylere arı döl denir. Mendel, arı dölleri P çaprazlayarak F1 kuşağındaki tüm bezelyelerin mor çiçekli olduğunu görmüştür. F1 kuşağındaki bireyleri de kendi arasında çaprazlayarak F2 kuşağını elde etmiştir. F2 kuşağında ise mor ve beyaz çiçekli bezelyeleri gözlemlemiştir. Mendel, çalışmalarında bazı olasılık ilkelerini kullanarak hesaplamalar yapmıştır. Bu ilkelerden birincisi, şansa bağlı ve bağımsız olarak gerçekleşen olayların sonuçlarının da birbirinden bağımsız olmasıdır. Örneğin havaya atılan bir metal paranın yazı veya tura gelme olasılığı için toplam iki sonuç vardır. Her seferinde bu sonuçlardan bir tanesi gerçekleşecektir. Bu nedenle metal paranın havaya atılması sonucu yazı ya da tura gelme olasılığı 1/2'dir. Bu olay birçok defa tekrarlansa bile sonuçlar değişmez. Yani birinci olayın sonucu sonraki olayın sonucunu etkilemez. Mendel'in kullandığı olasılık ilkelerinden ikincisi, şansa bağlı ve bağımsız olarak gerçekleşen iki olayın aynı anda gerçekleşme olasılığının bunların ayrı ayrı gerçekleşme olasılıklarının çarpımına eşit olmasıdır. Örneğin aynı anda havaya atılan iki metal paradan birincisinin yazı, ikincisinin tura gelme olasılığı 1/2 1/2 = 1/4'tür."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/kalitsal-hastaliklarin-ortaya-cikmasinda-akraba-evliliklerinin-etkisi/", "text": "İnsanlardaki birçok hastalığın belirtileri ilk bakışta görülmez. Dışarıdan hasta veya engelli gibi görünmeyen insanların genelde sağlıklı bireyler olduğu düşünülebilir. Fakat insanların fenotipine yansımasa bile genotiplerinde birçok hastalık genini resesif olarak taşıdıkları bilinmektedir. Resesif genler, hem anneden hem de babadan çocuğa aktarılırsa bu genlerin temsil ettiği özellikler fenotipinde de ortaya çıkar. Akraba olan bireylerde aynı resesif genlerin bulunma ihtimali, akraba olmayanlara göre daha fazladır. Buna bağlı olarak hastalık genlerini genotipinde resesif olarak taşıyan bireyler evlendiğinde kalıtsal hastalığa sahip çocuklarının olma ihtimali şansa bağlı evliliklere göre daha yüksek olmaktadır. Dünya Sağlık Örgütü, akraba evliliklerinde bebek ve çocuk ölümlerinin ve zihinsel engellilik sıklığının daha yüksek olduğunu belirtmektedir. Akraba evliliğinde en büyük sorun, sağlıklı olan bireylerin DNA'larındaki hastalık genlerini çocuklarına aktarmasıdır. Genetik bağı olan akrabalarda ortak genleri taşıma oranı, toplumun geneline göre daha yüksektir. Akraba evliliği ile doğan çocuklarda renk körlüğü, orak hücreli anemi, Akdeniz anemisi, sağırlık, fenilketonüri, kistik fibroz hastalıklarının yanı sıra şizofreni gibi ruhsal hastalıklar da sık görülmektedir. Akraba evliliklerine bağlı kalıtsal hastalıkların görülme sıklığını azaltmanın yolu toplumu bilinçlendirmek ve eğitim düzeyini yükseltmekten geçmektedir. Genetik danışmanlık hizmetinin sağlık hizmetleri içinde yapılandırılması ve uygulanması, evlilik öncesi ve erken yaş evlilikleri için danışmanlık hizmetlerinin oluşturulup yaygınlaştırılması gerekmektedir."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/kan-gruplari-ve-kan-gruplarinin-ozellikleri/", "text": "İnsanda AB0 kan grubunun belirlenmesinde görev alan genin üç aleli vardır. A ve B alelleri alyuvar hücrelerinin zarında antijen oluşumunu sağlayarak kan gruplarını belirler. Sadece A antijeni bulunduranlar A kan grubu, sadece B antijeni bulunduranlar ise B kan grubudur. A ve B antijenini birlikte bulunduranlar AB kan grubu, hiç antijen taşımayanlar ise 0 kan grubudur. Kanda yabancı antijenlere karşı akyuvarlar tarafından üretilen proteinlere antikor adı verilir. Antikorlar kan plazmasında bulunur. Kan gruplarının antijen-antikor ilişkisi, fenotip ve genotipleri aşağıdaki tabloda verilmiştir. A antijenine karşı A antikoru, B antijenine karşı da B antikoru üretilir. A antijeni ile A antikoru birbirine karıştıkları zaman A antikorları A antijenine bağlanarak alyuvarların yapışıp kümelenmesine neden olur. Bu olaya çökelme denir. Oluşan çökelme damarların tıkanmasına yol açacağı için ölüme neden olabilir. İnsanlarda AB0 kan grubundan başka Rh kan grubu vardır. Kanda Rh karakteri, biri baskın diğeri çekinik iki alel tarafından kontrol edilmektedir. İlk kez Rhesus maymununda tespit edildiği için adının ilk iki harfi kullanılıp Rh sistemi olarak adlandırılmıştır. Genotipinde baskın geni taşıyan bireylerin alyuvar zarında Rh antijeni bulunur. Bu antijene sahip kan grupları Rh pozitif olarak adlandırılır. Genotipi rr olan bireylerin alyuvar zarında Rh antijeni bulunmaz. Bu kan grubu ise Rh negatif olarak adlandırılır. Rh antikorları doğal olarak kanda bulunmaz. Rh antijeni ile karşılaştığı zaman oluşmaktadır. Bu yüzden Rh- kan grubuna sahip insana Rh+ kan verilirse hazır antikor olmadığı için hızlı reaksiyon görülmez. Ebeveynlerin kan gruplarına bakılarak doğacak çocukların kan grubu hakkında tahminde bulunmak mümkündür."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/karbon-ayak-izi-nedir/", "text": "Kurum veya bireylerin ulaşım, ısınma, elektrik tüketimi vb. tüm yaşamsal faaliyetlerinde atmosfere verilen toplam karbondioksit ve diğer sera gazlarının salınım miktarına karbon ayak izi denir. Karbon ayak izi, bu süreçlerde yıllık oluşan birim karbondioksit cinsinden ölçülür. İhtiyaçların karşılanabilmesi için atılan her adım enerji gerektirir. Bu enerjinin kullanımı sırasında atmosfere sera gazlarının salınımı gerçekleşir. Kullanılan enerjinin yarısının fosil kaynaklı olduğu düşünülürse enerjiyi verimli ve akılcı kullanmak dünyanın geleceği için büyük önem taşımaktadır. Fosil yakıtların kaynağı yeryüzünde sınırsız değildir. Bu nedenle güneş enerjisi, rüzgar enerjisi ve jeotermal enerji gibi yenilenebilir enerji kaynaklarına yönelmek gerekir. Yenilenebilir enerji kaynaklarına güneş, rüzgar, jeotermal, hidroelektrik, biyoenerji ve okyanus enerjisi örnek olarak verilebilir. Kaynakların kullanımında bilinçli olmak ve yenilenebilir enerji kaynaklarına yönelimi teşvik etmek, gelecek nesillere karşı insanlığın sorumlulukları arasında yer alır. Türkiye'nin toplam ekolojik ayak izinde en büyük pay %46 ile karbon ayak izine aittir. Türkiye'de, 2017 yılından itibaren yeni binaların yıllık enerji ihtiyacının en az %20'sinin yenilenebilir enerji kaynaklarından temin edilmesi planlanmaktadır."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/karbon-dongusu/", "text": "Karbon, canlıların temel yapı taşlarının içinde bulunur. Bu nedenle canlılar için önemli bir elementtir. Fotosentez yapan canlılar, ortamdaki karbondioksiti kullanarak hem besin üretir hem de kendi yapılarını oluşturur. Karbon, fotosentez yapan canlıların tüketiciler tarafından kullanılmasıyla bu canlıların yapısına da girer. Besinlerden enerji elde etmek amacıyla gerçekleştirilen solunum olayı ile canlılar bulundukları ortama karbondioksiti tekrar verirler. Yani fotosentez ve solunum olayları ile karbon, döngüsel bir biçimde kullanılarak ekosisteme kazandırılmaktadır. Karbondioksit; petrol, kömür, doğal gaz gibi fosil yakıtların yanmasıyla oluşabileceği gibi ölü bitki ve hayvan atıkları ayrıştırıcılar tarafından parçalanırken de oluşur ve atmosfere verilir. Kireç taşları canlıların fosilleşmesiyle oluştuğu için bol miktarda karbon bulundurur. Kireç taşlarının zaman içinde aşınmasıyla içlerindeki karbon doğaya verilerek döngüye katılmış olur."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/karbonhidratlar-karbonhidrat-cesitleri-ve-ozellikleri/", "text": "Karbonhidratlar nükleik asitlerin , ATP 'nin, yağ ve proteinlerle birleşerek hücre zarının ve bitkilerde hücre çeperinin yapısına katılır. Canlının yaşamını devam ettirebilmesi için gereksinim duyduğu enerji öncelikle karbonhidratlardan elde edilir. Karbonhidratlar yapılarında karbon , hidrojen ve oksijen atomu bulunduran organik bileşiklerdir. Genel olarak karbonhidratların formülü (CH2 O)n ile gösterilir. Formülden de anlaşılabileceği gibi yapılarındaki karbon, hidrojen ve oksijen sayısı değişebilir. Bu farklılık karbonhidratların çeşitlenmesini sağlar. Karbonhidratlar monosakkaritler, disakkaritler ve polisakkaritler olmak üzere üçe ayrılır. Basit şekerler olarak adlandırılan monosakkaritler karbonhidratların en küçük birimidir. Bunlar sindirimle daha küçük birimlere parçalanamaz. Karbon sayısı üç ile sekiz arasında değişir. Biyolojik açıdan önemli monosakkaritler yapısal olarak 5C'lu ya da 6C'lu olabilir. Bunlardan deoksiriboz ve riboz 5C'lulara; glikoz, fruktoz ise 6C'lulara örnektir. Riboz RNA'nın ve ATP'nin, deoksiriboz ise DNA'nın yapısına katılır. Bu monosakkaritler hücrede enerji verici olarak kullanılmaz. Aşağıda glikoz , fruktoz ve galaktoz 'un kimyasal formüllerinin açılımı görülmektedir. Örnekleri görülen monosakkaritler aynı atomlardan oluşmasına karşın, atomların dizilişindeki farklılık basit şekerlerde çeşitliliği sağlamıştır. Monosakkaritler biyolojik açıdan önemli karbonhidratlardır. Monosakkaritler suda çözünür ve tatlıdır. Hücre zarından geçebilecek büyüklüktedir. Canlılarda enerji ihtiyacının karşılanmasında en çok kullanılan monosakkarit glikozdur. Vücuda glikoz dışında alınan fruktoz ve galaktoz karaciğerde glikoza çevrilir ve kana karışır. Glikoz memelilerin kanında bulunması gereken bir maddedir. İnsan kanında 100 mL'de yaklaşık 90 mg glikoz bulunur. Glikoz beynin en önemli yakıtıdır ve kandaki yoğunluğu en düşük düzeyde iken bile önce beyni besler. Glikoz hücrelerde oksijenli solunum ile su (H2 O) ve karbon diokside (CO2 ) kadar parçalanır. Bu arada açığa çıkan enerji ATP'nin yapısında kimyasal bağ enerjisi olarak depolanır. Glikoz proteinlerle birleşip glikoproteini, yağlarla birleşerek glikolipiti oluşturur. Bu şekilde yapı maddesi olarak hücre zarının yapısına katılır. İki molekül monosakkaritin birleşmesi sonucu disakkaritler meydana gelir. Bu birleşme sırasında bir molekül su açığa çıkar. Küçük moleküller birleşirken suyun açığa çıkmasıyla gerçekleşen olaya dehidrasyon sentezi denir. Disakkaritlerin oluşumu da dehidrasyon sentezi ile gerçekleşir. Bu tepkime sırasında monosakkaritler arasında bir tür kovalent bağ olan glikozit bağı oluşur. Canlılarda en çok bulunan disakkaritler maltoz, sakkaroz ve laktozdur. Laktoz, memeli sütünde bulunur ve yavru için öncelikli besin kaynağıdır. Sütte bulunan laktoz ise glikoz ve galaktozun birleşmesiyle oluşur. Disakkarit çeşitlerinden olan maltoz iki molekül glikozun bağlanmasıyla oluşur. Maltoz, bira yapımında kullanılır. Disakkaritlerden maltozun oluşumunu gösteren tepkime denklemi aşağıda verilmiştir. Çay şekeri olarak bilinen sakkaroz ise glikoz ve fruktozun birleşmesinden oluşmuştur. Maltoz ve sakkaroz bitki hücresinde üretilirken laktoz hayvan hücresinde üretilir. Hayvanların besinlerle aldıkları disakkaritler, sindirim sisteminde monosakkaritlere ayrılarak vücutta kullanılır hale getirilir. Disakkaritlerin yapı birimlerine ayrılması, su ile tepkimeye girerek monosakkaritler arasındaki glikozit bağının kırılmasıyla gerçekleşir. Büyük moleküllere su katılarak yapı birimlerine ayrıştırılmasına hidroliz denir. Hidroliz olayı dehidrasyon olayının tersidir. Disakkaritler yapı birimlerine ayrılmadan kana ve hücre içine geçemez. Çok sayıda monosakkaritin dehidrasyonu ile oluşmuş büyük moleküllü karbonhidratlara polisakkarit denir. Polisakkaritler kompleks şekerler olarak da bilinir. Polisakkaritlerin temel yapı birimini glikoz molekülü oluşturur. Bir polisakkaritin oluşumunu aşağıdaki gibi formüle edebiliriz. Nişasta, glikojen, selüloz ve kitin birer polisakkarittir. Bitkiler, fotosentez sonucu ürettikleri glikozun bir kısmını kullandıktan sonra plastit adı verilen organellerde nişastaya dönüştürerek depo eder. Nişasta bitkinin kök, gövde, yaprak, tohum ve meyve gibi kısımlarındadır. Özellikle tahıllar ile patateste bol miktarda bulunur. Binlerce glikoz molekülünün birbiri ile bağlanması sonucu oluşan nişasta bir polisakkarittir ve bitki hücrelerinde depo edilir. Hayvanlarda ise besinlerle alınan nişasta, sindirim sisteminde hidrolize uğrayarak glikoz birimlerine ayrılıp kana geçebilecek duruma gelir. Bitki hücrelerinde hücre çeperinin temel maddesi olan selüloz çok sayıda glikoz molekülünden meydana gelmiştir. Selüloz suda çözünmez. Nişasta, glikojen ve selüloz aynı yapı biriminden oluşmalarına rağmen farklılık gösterir. Bunun nedeni glikoz molekülünün sayısı ve bağlanma düzenindeki farklılıktır. Omurgalı hayvanların sindirim sistemi selülozu sindirecek enzimlere sahip olmadığı için besinlerle alınan selüloz sindirilmeden vücuttan atılır. Selüloz lifleri, bağırsaklarda yüzeyi aşındırarak hücreleri mukus üretmek üzere uyarır. Mukus sayesinde besinler sindirim kanalından kayarak ilerler ve sindirim hızı artar. Dolayısıyla selüloz, insanlar için bir besin olmasa da sağlıklı bir diyet için gereklidir. Otla beslenen hayvanların sindirim sisteminde yaşayan bazı bakteriler selülozu sindirebilecek molekülleri üretir; bu moleküllerin yardımı ile selülozun sindirimi yapılır. Kitin, böcek, örümcek, kabuklular gibi eklem bacaklıların dış iskeletinin yapısında bulunan bir polisakkarittir. Dış iskelet, hayvanın yumuşak vücut bölgelerini çevreleyen bir kılıftır. Saf kitin, deri gibi yumuşaktır. Ancak yapısına kalsiyum karbonat tuzunun katılmasıyla sertleşir. Mantarlar da hücre duvarlarının yapısında selüloz yerine kitin bulundurur. Kitin selüloza benzer, ancak selülozdan farklı olarak yapısında azot bulunur. Sağlam ve esnek olduğundan ameliyat ipliğinin yapımında kullanılır. Ameliyat sırasında kullanılan, kitinden yapılan iplik yara iyileşince kendiliğinden ayrışır."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/karbonhidratlar-ve-karbonhidratlarin-canlilar-icin-onemi/", "text": "Karbonhidratların bileşiminde karbon , hidrojen ve oksijen elementleri bulunur. Karbonhidratların molekül formülü genel olarak CH2O'nun katları şeklinde ifade edilir. Canlılar, enerji elde etmek amacıyla öncelikli olarak karbonhidratları kullanır. Bunun yanı sıra yapı maddesi olarak da görev yapar. DNA, RNA ve ATP gibi moleküllerin yapısına katılır. Hücre zarı ve bitkisel organizmalardaki hücre çeperi gibi yapılar, farklı tipte karbonhidratlara sahiptir. Tahıllar , patates, şeker pancarı, sebzeler ve meyveler karbonhidrat bakımından zengin besinlerdir. Monosakkaritler: Sindirime uğramadan hücre zarından geçebilen basit yapılı şekerlerdir. İçerdikleri karbon atomu sayısına göre gruplandırılır. Monosakkaritlerin içerdiği karbon sayısı üç ile yedi arasında değişir. Bunlardan üç karbonlulara trioz, beş karbonlulara pentoz, altı karbonlulara heksoz denir. Trioz, pentoz ve heksoz şekerlerin canlılardaki metabolik olaylar açısından önemi oldukça fazladır. - Birleşerek fotosentez reaksiyonlarında sentezlenen glikozu oluşturur. - Solunum reaksiyonlarında glikozun parçalanması sırasında oluşan ara üründür. - RNA, ATP, NAD, FAD ve NATPnin yapısına katılır. - DNA'nın yapısına katılır. - Ribozdan farklı olarak yapısında bir oksijen atomu eksiktir. - Meyve şekeri olarak da bilinir. - Üretici bitkiler tarafından üretilir. - İnsanlar fruktozu glikoza dönüştürerek kullanır. - Tatlılık derecesi en yüksek olan şekerdir. - Üzüm şekeri olarak da bilinir. - Üretici canlılar tarafından üretilir. - Canlılar enerji elde etmek için ilk sırada kullanır. - Kanda ölçülen tek şeker olduğundan kan şekeri olarak bilinir. - Sinir hücreleri öncelikle glikozdan enerji elde eder. Açlık sırasında bayılmamızın nedeni sinir hücrelerinin yeterli glikoz bulamayışıdır. - Bitkilerde kloroplastın içinde, yosunlardan elde edilen bir polisakkarit olan agarın yapısında, şeker pancarı, reçine ve keçi boynuzu özütünde bulunur. - Memeli hayvanlar vücutlarına aldığı glikozu galaktoza dönüştürebilir. Elde edilen galaktoz, sütün yapısında bulunan laktozun üretiminde kullanılır. Disakkaritler: Bir disakkarit molekülü iki monosakkaritin glikozit bağı ile birleşmesi sonucunda oluşur. Bu sırada bir molekül su açığa çıkar. Disakkaritlerin sentezlenmesi dehidrasyon tepkimesine örnektir. Arada glikozit bağı kurulduğu için dehidrasyon tepkimesinin karbonhidratlardaki özel ismi glikozitleşmedir. Disakkaritler hidroliz edilmeden hücre zarından geçemez. Maltoz, sakkaroz ve laktoz canlılarda bulunan disakkaritlere örnek olarak verilebilir. - Arpa tohumlarında bulunur. - Şeker pancarı ve şeker kamışının yapısında bulunur. Çay şekeri olarak bilinir. - Memeli hayvanların sütünde bulunur. Yavrular için karbonhidrat kaynağıdır. - Karbonhidratları parçalamak için gerekli oksijen miktarı, lipit ve proteinlere göre daha az olduğundan enerji kaynağı olarak ilk sırada kullanılır. - Atmosferdeki karbondioksit (CO2) gazı fotosentez ve kemosentez sonucunda karbonhidratların yapısına katılır. Hayvanlar da bu karbonhidratlı bileşiklerle beslenerek karbonu yapısına almış olur. - Glikoz, sinir hücrelerinin normal şartlar altında enerji elde etmek için kullanabildiği öncelikli organik bileşiktir. - Bazı karbonhidrat çeşitleri; DNA, RNA, ATP ve hücre zarı gibi önemli molekül ve bileşiklerin yapısına katılır. - İnsanlar tarafından sindirilemeyen selüloz, sindirim kanalı yüzeyinden mukus salgılanmasını sağlayarak besinlerin bu kanal içinde kolay hareket etmesine yardımcı olur. - Selüloz; kağıt, sentetik ipek, plastik ve fotoğraf filmlerinin yapımında kullanılır. - Beslenme yoluyla gereğinden fazla alınan karbonhidratlar, yağa dönüştürülerek vücutta depo edilir. Karbonhidratların aşırı tüketilmesi şişmanlık ve obezitenin yanı sıra şeker hastalığına da yol açabilir. - Kanserli hücreler sağlıklı hücrelere göre daha fazla şeker kullanır."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/kas-hucresi-cesitleri-nelerdir/", "text": "Kas hücresi veya miyosit, kas dokusunun temel yapı birimidir. Kas hücreleri, kasılma hareketini yapmak için özelleşmiştir ve kasılabilme özelliğine sahiptirler. Kas hücreleri çok çekirdekli hücrelerdir ve uzun ve ince yapıları vardır. İskelet kası hücreleri silindir şeklindedir ve çizgili kas olarak adlandırılır. Düz kas hücreleri ise yassı ve farklı şekillerde olabilirler. - İskelet kası: Vücudun hareketini sağlayan kaslardır. Kemiklere tutunurlar ve istemli olarak kontrol edilirler. Bu kaslar uzun, ince ve silindiriktir. - Düz kas: İç organların hareketini sağlayan kaslardır. İç organların duvarlarına yerleşmişlerdir ve istemsiz olarak çalışırlar. Bu kaslar kısa, geniş ve yassıdır. - Kalp kası: Kalp kası, kalbin çalışmasını sağlayan kaslardır. Kendi içinde düzenli bir şekilde kasılıp gevşerler ve istemsiz olarak kontrol edilirler. Bu üç tip kas hücresi farklı şekillerde yapılandırılmıştır ve farklı kasılma özelliklerine sahiptir."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/katabolizma-vucudun-enerji-kaynaklarini-kullanma-sureci/", "text": "Katabolizma, vücudun enerji ihtiyaçlarını karşılamak için kullanılan önemli bir metabolik süreçtir. Bu süreç, besinlerin parçalanmasıyla başlar ve enerji açığa çıkarılarak hücrelerin işlevlerini sürdürmesini sağlar. Katabolizma, açlık dönemlerinde ve fiziksel aktiviteler sırasında enerji kaynaklarını etkin bir şekilde kullanır. Bu makalede, katabolizmanın nasıl aktive edildiği, enerji kaynaklarının nasıl kullanıldığı ve fiziksel aktivitelerin katabolizma üzerindeki etkisi incelenecektir. Katabolizma, vücutta enerji açığa çıkarılması gerektiğinde aktive olur. Bu durum genellikle açlık dönemlerinde veya uzun süren egzersizlerde gerçekleşir. Vücut, enerji kaynağı olarak glikojeni kullanarak katabolizmayı başlatır. Glikojen depoları tükenince, vücut enerjiyi yağ dokularından serbest bırakarak devam eder. Katabolizma, enerji açığa çıkaran kimyasal reaksiyonların zincirleme olarak gerçekleştiği karmaşık bir süreçtir. Katabolizma, besinlerin parçalanmasıyla enerji açığa çıkarır. Karbonhidratlar, yağlar ve proteinler gibi besinler, katabolik enzimlerin etkisiyle parçalanarak enerjiye dönüştürülür. Karbonhidratlar ve yağlar, hücrelerin ana enerji kaynaklarıdır. Katabolizma sürecinde, bu moleküller oksijenin varlığında yakılır ve ATP adı verilen enerji birimi üretilir. Bu ATP, hücrelerin işlevlerini sürdürmek, kas kasılmalarını gerçekleştirmek ve diğer metabolik süreçleri desteklemek için kullanılır. Fiziksel aktiviteler, katabolizma sürecini etkileyen önemli faktörlerdir. Egzersiz yaparken vücut, enerji ihtiyacını karşılamak için katabolizmayı hızlandırır. Bu süreçte, özellikle yağ dokuları kullanılarak enerji sağlanır. Düzenli olarak yapılan egzersiz, yağ yakımını artırır, kas kitlesini korur ve metabolizmayı hızlandırır. Ancak, aşırı egzersiz veya aşırı açlık durumlarında katabolizma aşırı aktive olabilir ve kas dokusunun kaybına neden olabilir. Katabolizma, vücudun enerji ihtiyaçlarını karşılamak için kullanılan önemli bir süreçtir. Bu süreç, besinlerin parçalanmasıyla enerji açığa çıkarılarak hücrelerin işlevlerini sürdürmesini sağlar. Katabolizma, açlık dönemlerinde ve fiziksel aktiviteler sırasında enerji kaynaklarını etkin bir şekilde kullanır. Düzenli egzersiz, katabolizmayı optimize ederek sağlıklı bir metabolizma sağlar. Ancak, aşırı katabolizma durumunda kas kaybı gibi olumsuz etkiler ortaya çıkabilir."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/kati-gidaya-ne-zaman-gecmeliyim/", "text": "Bebeğinizin katı gıdalara geçiş zamanı, bebeğinizin bireysel ihtiyaçlarına, gelişimine ve hazır olduğuna bağlıdır. Genellikle, bebekler 4-6 aylık olduklarında katı gıdalara geçmeye hazır hale gelebilirler. Ancak, bu dönemde bebeğiniz yalnızca anne sütü veya formülle beslenmelidir. 1- Bebek başını dik tutabilir ve oturabilir. 2- Bebek ağzını açabilir ve yutma refleksine sahiptir. 3- Bebek, kaşıkla beslenirken ağzını açar ve yiyeceği itmeye çalışır. 4- Bebek, beslenme saatlerinde sık sık acıkıyorsa ve yeterli miktarda süt almıyorsa. Katı gıdalara geçiş sırasında bebeğinize yavaş yavaş yeni gıdalar tanıtmalısınız. İlk olarak, bebeğinize pirinç veya yulaf gibi tahıllar, daha sonra sebzeler ve meyveler verilebilir. Bebeğinizin yeni gıdalara nasıl tepki verdiğini gözlemlemek ve herhangi bir alerjik reaksiyon belirtisi olup olmadığını kontrol etmek önemlidir. Katı gıdalar, bebeğinizin dişleri tam olarak çıkmadan önce verilmeli ve küçük parçalara ayrılmış olmalıdır. Ayrıca, bebeğinizin gıdaları yavaşça çiğnemesine ve yutmaya hazır olduğundan emin olmak için yavaşça beslemek önemlidir."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/kemosentez-nedir/", "text": "Önceleri, doğadaki üretici canlıların sadece ışık enerjisini kullanarak besin üreten yani fotosentez yapan canlılar olduğu sanılıyordu ancak gelişen teknoloji sayesinde okyanus derinliklerinin hiç ışık almayan bölgelerinde bile canlıların yaşadığı keşfedildi. Bu yaşam ortamındaki üretici canlıların ışık kullanmadan inorganik maddeden organik madde sentezlediği anlaşıldı. Bu olaya kemosentez adı verildi. Kemosentez reaksiyonları iki aşamada gerçekleşir. İlk aşamada inorganik maddelerin oksidasyonu ile enerji elde edilir. İkinci aşamada ise oksidasyondan elde edilen bu enerji ile karbondioksit ve sudan besin ve oksijen üretilir. Oksitleme ya da oksidasyon bir atom ya da molekülden elektronun ayrılmasıdır. Elektronun ayrılması sırasında enerji açığa çıkar. Kemosentez yapan canlılar açığa çıkan bu enerjiyi inorganik maddelerden organik madde sentezlemede kullanır. Bazı bakteri ve arkeler, kemosentez yapan canlılardır. Örneğin metan, hidrojen, demir, kükürt, nitrit ve nitrat bakterileri kemosentez yapar. Fotosentez ile kemosentezin benzer ve farklı yönleri Tablo 2.2.' de verilmiştir. Hayatın devamı için gerekli olan oksijen, su, azot, karbon, fosfor, kükürt gibi maddelerin ekosistem içindeki dolaşımına madde döngüsü denir. Madde döngülerinde en önemli rolü saprofitler ve kemosentetik bakteriler üstlenir. Saprofitler doğadaki ölü hayvan ve bitki gibi organik artıkları ayrıştırarak inorganik maddelere dönüştürür. Kemosentetik bakteriler ise bu inorganik maddeleri organik maddeye dönüştürür. Böylece doğada hiçbir zaman madde kaybı olmaz ve bu maddeler canlılar tarafından tekrar tekrar kullanılır. Örneğin; ölü bitki ve hayvanların yapısındaki azotlu bileşikler saprofitler tarafından NH3 'e dönüştürülür. Bitkiler NH3'ün yapısındaki azotu doğrudan kullanamaz. Kemosentez yapabilen bakterilerden olan nitrit ve nitrat bakterileri amonyağı iki aşamada gerçekleşen kimyasal reaksiyonlar sonucu nitrata dönüştürerek bitkiler tarafından kullanılmasını sağlar. Birinci aşamada nitrit bakterileri amonyağı oksitleyerek nitrite dönüştürür. İkinci aşamada nitrat bakterileri nitriti oksitleyerek nitrata dönüştürür. Bu dönüşümlerde açığa çıkan enerji de kemosentez olayında kullanılır. Kemosentetik bakterilerden demir bakterileri demir iyonlarını, hidrojen bakterileri hidrojeni, kükürt bakterileri ise hidrojen sülfürü oksitleyerek enerji açığa çıkarır ve madde döngüsüne katkı sağlar. Kemosentetik canlılar madde döngülerini sağlayarak çevre kirliliğini önlemede ve biyolojik dengenin korunmasında etkili olur. Kemosentetik arkelerin büyük bir bölümü; yüksek tuzluluk, düşük oksijen yoğunluğu, yüksek sıcaklık, yüksek ya da düşük pH gibi zor koşullara karşı dayanıklıdır. Bu canlıların zor koşullara karşı dayanıklı olmalarını sağlayan enzimleridir. Bu enzimler, metallerin kirlettiği suların kullanılabilir hale getirilmesinde, boya endüstrisinde, arıtma tesislerindeki atık suların temizlenmesinde, kalitesi düşük metal cevherlerin zenginleştirilmesinde kullanılır. Bu yüzden bu enzimler biyolojik ve ekonomik açıdan çok önemlidir. Kemosentez çöplerin ayrıştırılmasında, biyoyakıt ve biyogaz üretilmesinde de etkilidir. Örneğin kemosentetik arkelerden olan metanojenlerin ürettiği metan gazı arıtma sistemlerinde ve sanayide enerji kaynağı olarak kullanılır. Metan gazının sıvılaştırılmasıyla elde edilen yakıt, seraların ısıtılmasında kullanılır. Biyogaz üretimi sırasında oluşan amonyak ve fosfatlı bileşikler gübre ve hayvan yemi olarak kullanılır."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/kismi-renk-korlugu-nedir/", "text": "Hastalar, kırmızı ve yeşil renkleri ayırt etmekte güçlük çekerler. Kısmi renk körlüğü geni , X kromozomunun homolog olmayan bölgesinde çekinik alelle kalıtılır. X kromozomu üzerinde taşındığı için normal görme geni X R, kısmi renk körlüğü geni ise X r ile gösterilir. Dişilerde iki tane X kromozomu bulunduğu için X r X r genotipli bireyler kısmi renk körü, X RX r genotipli bireyler taşıyıcıdır. X RX R genotipli bireyler sağlıklıdır. Taşıyıcılar renkleri ayırt etmekte bir sorun yaşamazlar. Fakat çocuklarına hastalığın genini aktarabilirler. Erkeklerde bir tane X bulunduğu için X r Y genotipli bireyler kısmi renk körü, X RY genotipli bireyler sağlıklıdır. Kısmi renk körlüğü geni X kromozomunda taşındığı için erkek çocuklar kısmi renk körlüğü genini anneden alır. Kız çocuklar iki X kromozomu bulundurduğu için bu geni hem anne hem de babadan alır. Anne kısmi renk körü ise bütün erkek çocuklar da kısmi renk körüdür. Kız çocuk kısmi renk körü ise baba da kısmi renk körüdür, anne ya kısmi renk körü ya da taşıyıcıdır. Kısmi renk körlüğü bakımından taşıyıcı anne ile kısmi renk körü babanın doğacak çocuklarının genotip ve fenotipleri aşağıda gösterilmiştir. Kısmi renk körü erkek çocukları kısmi renk körlüğü genini annelerinden almıştır. Kısmi renk körü kız çocukları ise hem anneden hem babadan kısmi renk körü genini almıştır. Görsel 2.27'de çaprazlaması verilen örneğin soyağacı aşağıdaki görselde verilmiştir."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/koful-nedir-koful-cesitleri-ve-ozellikleri-nelerdir/", "text": "Kofullar, Golgi aygıtı, endoplazmik retikulum, hücre zarı ve çekirdek zarı tarafından oluşturulabilir. Kofulların işlevlerine göre besin kofulu, boşaltım kofulu, depo kofulu ve kontraktil koful gibi çeşitleri vardır. Besin kofulu hücreye alınan büyük moleküllü besinleri bulunduran kofuldur. Lizozomla birleştiğinde sindirim gerçekleşir. Böylece hücrenin ihtiyacı olan maddeleri karşılar. Boşaltım kofulu hücrenin oluşturduğu metabolik atıkların ve salgı maddelerinin dışarı gönderilmesini sağlar. Kontraktil koful tatlı suda yaşayan protistalarda hücre içine giren fazla suyu enerji harcayarak dışarı atan kofuldur. Hücrenin su dengesinin korunmasında rol oynar. Depo kofulları bitki ve hayvan hücrelerinde atık maddelerin ve suyun depo edildiği yerdir. Bitkilerde metabolizma sonucu oluşan zehirli maddelerin, çeşitli tuzlarla birleştirilerek zehirsiz kristaller halinde biriktirildiği kofullara da depo kofulu denir. Genç bitki hücrelerinde küçük ve çok sayıda koful bulunur. Ancak hücreler olgunlaştıkça bu kofullar birleşerek tek ve merkezi bir koful meydana gelir. Merkezi kofulda depo edilen suyun oluşturduğu basınç hücreye dolayısıyla bitkiye desteklik sağlar. Ayrıca bazı bitki hücrelerinin kofullarında antosiyanin denilen renk maddeleri bulunur. Bu pigmentler çiçek yapraklarının ve meyvelerin rengini oluşturur. Özellikle siyah üzüm, kara dut, çilek, kızılcık, vişne ve kiraz gibi meyvelerin sahip olduğu kırmızı, mor, bordo gibi renkler antosiyanin pigmentleri sayesinde oluşturulur. Bu pigmentlerin diğer önemli bir özelliği de çok kuvvetli antioksidan etkiye sahip olmasıdır. Yani başta kanser olmak üzere bazı hastalıkların oluşumunu geciktirici özelliğe sahiptir. Sonuç olarak bu tip koyu renkli meyveleri tüketmek sağlık açısından oldukça önemlidir."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/kok-nedir-kok-cesitleri-nelerdir/", "text": "Kök, bitkiyi toprağa bağlayarak topraktan su ve suda çözünmüş minerallerin alınmasını sağlayan organdır. Alınan su ve mineraller hücrelerin büyümesi için gereklidir. Bitkiler büyüyüp geliştikçe kök sistemi de gelişir. Tohum çimlendiğinde embriyonik kök, yer çekimi yönünde aşağıya doğru ana kökü meydana getirir. Ana kökün dallanmasıyla toprak altında yan kökler gelişir. Tohumlu bitkilerin temel kısımlarından biri olan kökün büyümesini daha iyi öğrenebilmek için aşağıdaki etkinliği yapınız. Kök ucu dört bölümde incelenir. Bunlar birbirinden kesin sınırlarla ayrılmaz. Bu bölümler kaliptra, hücre bölünme bölgesi, uzama bölgesi ve olgunlaşma bölgesidir. Kaliptra kökün uç kısmını örten konik şekilli yapıdır. Kök ucu toprak içinde ilerlerken zarar görmesini engeller. Hücre bölünme bölgesi kök ucunun merkezinde bulunan uç meristem hücrelerinden oluşmuştur. Bu hücreler sürekli olarak bölünür. Bu bölgenin uç kısmına büyüme konisi denir. Uzama bölgesindeki uç meristem tarafından oluşturulan hücreler hızla dikey yönde büyür. Böylece kökün uzaması sağlanır. Ayrıca bu bölgede hücrelerin farklılaşması da gerçekleşir. Uzama bölgesinin üzerinde olgunlaşma bölgesi bulunur. Bu bölgede yoğun olarak kök emici tüyleri yer alır. Emici tüyler suyun ve suda çözünmüş minerallerin topraktan emilmesinde görevlidir. Kökler toprak içinde ilerledikçe tüyler zarar görür. Zarar gören tüylerin yerine sürekli yenileri oluşur. Tüylerin ortalama yaşam süreleri 4-5 gündür. Genç kökleri dıştan kütikulası bulunmayan bir epidermis tabakası sarar. Epidermis tabakasının altında oldukça kalın ve gevşek görünüşlü korteks tabakası yer alır. Korteksin iç kısmında bulunan hücreler endodermisi oluşturur. Endodermis tabakası korteks ile merkezi silindiri birbirinden ayırır. Kökün merkezinde iletim demetlerini kapsayan bölüme öz veya merkezi silindir denir. Çok yıllık bitkilerde merkezi silindirde ksilem ve fl oem arasında kambiyum halkası yer alır. Kambiyum hücreleri bölünerek merkeze doğru ksilemi, dışa doğru fl oemi oluşturur. Her büyüme döneminde kambiyumun etkinliği ile yeni ksilem ve fl oem tabakası meydana gelir. Bu şekilde sekonder büyüme ile kök enine büyür, kalınlaşır. Saçak kök: Bu kök tipinde ana kök fazla gelişmemiştir ve yan köklerle aynı kalınlıktadır. Gövdenin kökle birleştiği yerden hemen hemen aynı uzunlukta ve çok sayıda yan kök çıkmıştır. Soğan, buğday, çuha çiçeği, mısır, çilek, arpa, pırasa gibi bitkilerin kökleri saçak köke örnektir. köke bağlıdır ve az gelişmiştir. Ebegümeci, fasulye, havuç, lahana, bakla, bamya, gelincik vb. bitkilerin kökleri kazık köke örnektir."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/koklerde-su-ve-mineral-emilimi/", "text": "Bitkide kökte bulunan emici tüy denilen uzantılar tarafından alınan su ve minerallerin yapraklara taşınması ksilem tarafından sağlanır. Emici tüyler, yüzey alanını arttırdığı için su ve mineral emilimini de arttırır. Topraktan emilen su ve minerallerin ksileme kadar iletilmesi, iki yolla gerçekleşir. Birincisi, su emici tüylere girer hücreden hücreye aktarılır ve ksileme kadar taşınır. Hücre zarındaki seçici geçirgen özellik, bu madde iletiminin denetimini sağladığından madde geçişi ikinci yola oranla daha yavaş gerçekleşir. İkincisinde, hücreye girmez hücre çeperleri ve çeperlerin çevresinde bulunan hücreler arası boşlukta taşınır. Su, bu yolda ilerlerken birinci yola göre daha hızlı hareket eder ve hiçbir engelle karşılaşmadan endodermiste bulunan kaspari şeridine kadar gelir. Kaspari şeridi; endodermis hücreleri arasında bulunan, su geçirmeyen bir kuşaktır. Burada hücre içerisine girip hücreden hücreye aktarılarak ksileme kadar taşınır. Kökte su, osmoz ve difüzyon ile K+ iyonu ise aktif taşıma ile alınır. Genç bir kökte dıştan içe doğru; epidermis, korteks, endodermis ve merkezi silindir denilen kısımlar bulunur. Endodermis tabakası; tek sıralı hücrelerden oluşur. Korteks ile merkezi silindiri birbirinden ayırır. Emici tüyler tarafından alınan su ve mineral maddelerin ksileme aktarılmasında etkilidir. Bitkilerin bazı mantar veya bakteri türleri ile su ve mineral alımını kolaylaştırmak için kurdukları mutualist birlikteliğe mikoriza denir. Mantarlar, su ve inorganik iyonları emen hif denilen ipliklere sahiptir. Hifler, kökün etrafını sarar. Böylece mantarın bir kısmı bitki kökünün bir parçası olurken, diğer kısımları emilim için geniş bir yüzey oluşturarak toprak içine doğru uzanır. Mantar hiflerinin topraktan aldığı su ve iyonlar, hiflerden bitkinin kök hücrelerine geçer. Buradan da ksilem vasıtasıyla diğer bitki hücrelerine nakledilir. Mikoriza birlikteliğinde bitki; mantardan su ve iyonları alırken, mantar da bitkiden besin maddelerini temin eder. Bitkiler; amino asit, nükleik asit ve vitamin sentezini gerçekleştirebilmek için azot elementine ihtiyaç duyduklarından azotu topraktan azotlu bileşikler şeklinde almak durumundadırlar. Azot ihtiyacı fazla olan fasulye, bezelye, soya fasulyesi, bakla, yer fıstığı, yonca gibi baklagillerin kökleri ile toprakta yaşayan ve havanın serbest azotunu bağlayabilen Rhizobium cinsi bakteriler arasında ortak yaşam görülür. Rhizobium bakterileri bu bitkilerin köküne yerleşir ve nodül adı verilen yumrular oluşur. Böylece bakteriler; havanın serbest azotunu, bitki tarafından kullanılmak üzere amonyuma dönüştürerek bitkinin azot ihtiyacını karşılamış olurlar. Bakteriler ihtiyaç duydukları organik besinleri de bitkiden temin ederler. Bitkilerin fazla miktarda ihtiyaç duyduğu ve alınması gereken elementlere makroelement denir. Azot, fosfor, potasyum, magnezyum, kükürt ve kalsiyum örnek verilebilir. Bitkilerin çok az miktarda ihtiyaç duyduğu elementlere ise mikroelement denir. Demir, klor, mangan, çinko, bor, bakır, nikel ve molibden mikroelementlere örnektir. Bitkinin yaşadığı toprakta tüm elementler varken, bunlardan bir tanesi bile bitkinin ihtiyacından daha azsa bitkide bu besinin eksiklik belirtileri görülür. Eksiklik giderilmediğinde bitkinin ölümüne neden olabilir. Bitkilerin ihtiyaç duyduğu elementlerin ortamda belirli bir oranda bulunması gerekir. İhtiyaç duyulan bir elementin bitkinin ihtiyacından az olması, bitkinin diğer minerallerden yararlanma oranını da düşürür, dolayısıyla büyümesini yavaşlatır. Minimum yasası, 1840 yılında J. Liebig (Libig,1803-1873) adlı bilim insanı tarafından ortaya konulmuştur. Bu yasaya göre bitkiler, en az ihtiyaç duyduğu minerale göre diğer minerallerden faydalanır. Örneğin klorofil sentezinde görev alan demir mineralinin eksikliği, klorofilin yapısına katılan magnezyum mineralinin kullanımını azaltır. Toprak analizleri yaptırılarak bitkilerdeki mineral eksikliği saptanır. Bitki büyümesini arttırmak için toprağa uygulanan doğal veya yapay kimyasallara gübre, bu maddelerin toprağa eklenmesine gübreleme denir. Gübreler, doğal veya yapay olarak elde edilebilir. Bitki ve hayvan kalıntılarından elde edilen gübrelere doğal gübre denir. Yapay gübre ise azot, fosfor, potasyum gibi inorganik mineralleri içeren, fabrikalarda üretilen gübrelerdir."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/komunitede-tur-ici-ve-turler-arasindaki-rekabet/", "text": "Canlıların besin, yaşama alanı, çiftleşme gibi faktörleri elde etmek için birbirleriyle yarışmasına rekabet denir. Aynı türe ait bireyler arasındaki rekabete tür içi rekabet denir. Örneğin; bir tarladaki buğdaylar arasında topraktaki su ve mineraller bakımından rekabet görülebilir. Yakın aralıklarla ekilmişse rekabet fazla, uzak aralıklarla ekilmişse rekabet azdır. Farklı türlerin bireyleri arsındaki rekabete ise türler arası rekabet denir. Aynı tohum ile beslenen kuş türleri bu tohumlar için; aslan, kaplan gibi yırtıcılar ise avladıkları tavşan gibi otçullar için rekabet ederler. 1934 yılında Rus ekolog G.F. Gause , iki farklı paramesyum türü üzerinde deneyler yapmış ve rekabetin türler üzerine etkilerini araştırmıştır. Araştırmacı, çalışma yaptığı Paramesyum caudatum ve Paramesyum aurelia türlerine her gün düzenli olarak sabit besin vererek ayrı ayrı kültürlerde yetiştirmiş sonunda her iki popülasyonun da sayısının hızla arttığını ve bir süre sonra dengeye ulaştığını gözlemlemiştir. Daha sonra iki türü bir araya koyduğunda besin için yapılan rekabet sonucu Paramesyum aurelia türü yaşamaya devam ederken, Paramesyum caudatum türü yok olmuştur. Gause'un buradan çıkardığı sonuç, sınırlı kaynaklar için rekabet eden türlerin aynı ortamda birlikte bulunamayacağıdır. Bu olaya Rekabette Elenme İlkesi denir. Bir canlının beslenmek, korunmak, saklanmak, üremek ve diğer canlılarla ilişki içerisinde olmak için gösterdiği faaliyetlerin tümü o türün ekolojik nişi olarak adlandırılır. Bir canlının ne ile beslendiği, nerede yaşadığı, hangi canlılar ile etkileşim içinde olduğu sorularının cevabı o canlının ekolojik rolünü oluşturur. Ekolojik nişleri farklı olan canlılar arasında rekabet azken ekolojik nişi benzer olan türler arasında rekabet fazladır. Rekabet sonucu zayıf olan tür ya farklı kaynağı kullanmak üzere değişime uğrar ya da ortadan kalkar. Aynı komünitede yaşayan ve ekolojik nişleri benzer olan canlıların bir arada yaşamasına olanak sağlayan bu olaya kaynak paylaşımı denir. Tür içi ve türler arası rekabet, bitki ve hayvan popülasyonlarının büyümesini sınırlar ve popülasyonları dengede tutar. Komünitelerdeki canlılar arasındaki etkileşimlerden biri de av-avcı ilişkisidir. Bir canlının başka bir canlıyı beslenme amacıyla yakalamasına avlanma denir. Yenilen canlıya av, yiyen canlıya avcı denir. Bir canlı hem av hem de avcı olabilir. Yılan fareyi yediği için avcı, şahin tarafından yenildiği için de av durumundadır. Av ve avcı arasında daima bir denge ve adalet söz konusudur. Hayvanların bazıları da bitkileri veya bitki ile beslenen başka hayvanları yiyerek hayatta kalırlar. Örneğin; bir vaşak, bir tavşanı avlayarak hayatta kalırken tavşan da otları yiyerek yaşamını sürdürür. Av ve avcı ilişkisinde adaptasyon da söz konusudur. Örneğin; ağaçların içindeki kurtlarla beslenen kuşların gaga yapıları, bu böcekleri ağaç içinden çıkarabilecek şekilde adaptasyona sahiptir. Bazı canlılar ise yaşadıkları ortam ile benzer renk ve desen özellikleri göstererek kamufle olurlar."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/komunitelerdeki-degisimler/", "text": "Belli coğrafi sınırları içinde yaşayan popülasyonların oluşturduğu topluluklardır. Komüniteler ve popülasyonlar arasındaki en önemli fark; komünitelerde popülasyonların tersine birden çok tür bulunmasıdır. Komüniteler, popülasyonlardan daha genel kavramlardır. Örneğin Marmara Bölgesi'ndeki hamsiler bir popülasyonken, Marmara Bölgesi'ndeki tüm balıklar komüniteyi oluşturur. Komüniteleri; bitkiler, hayvanlar ya da her ikisinin dahil olduğu popülasyonlar oluşturabilir. Komüniteler; karasal ve sucul olmak üzere ikiye ayrılır. Karasal komünitelerde; mağara, çöl, orman gibi biyomlar varken sucul komünitelerde; ırmak, bataklık, göl gibi su biyomları bulunur. Komünitelerdeki değişimler birbirini takip eden canlı türlerinin o alanda yaşamaya başlaması ile gerçekleşir. Örneğin kayalar üzerine yerleşen likenlerin kayayı oyarak toprak oluşturması ile bu alanda karayosunları yaşamaya başlar. Karayosunlarının yanında böcekler de hayat bulur. Bunu takip eden zaman diliminde bitkiler yeşerir ve hayvanlara besin olur. Bu değişime süksesyon adı verilir. Süksesyonlar oldukça yavaş ilerler ve çevre faktörlerinden etkilenir. Örneğin orman yangınları, toprak kaymaları, ağaçların kesilmesi gibi unsurlar süksesyonu önemli derecede etkiler. Süksesyonlar o kadar yavaş ilerler ki insan ömrü bu değişimi izlemeye yetmez. Süksesyonlar iki seviyede gerçekleşir. Birincil değişimlere öncü canlı toplumu da denir. Çünkü bu canlılar diğer canlıların yaşaması için öncülük eder. Süksesyonun birinci aşamasını oluşturur. Bu aşama; herhangi bir canlı türünün olmadığı alanlara canlı türlerinden birinin yerleşmesi ile başlar. Örneğin bir orman yangınından sonra çorak arazide görülen ilk canlı türü öncü canlılardır. Bu canlılar; bazen bir böcek bazen bir mikroorganizma bazen de küçük bir çalı grubu olabilir. Canlılar çoğalıp bir diğer canlının yaşamasına olanak sağlayana kadar değişim sürer. Bu aşama, birinci ardıllığı takip eden aşamadır. İkincil ardıllıktaki canlılar oldukça çeşitli ve çevreleri ile uyumlu hale gelmiş olsalar da süksesyon devam eder. Bu aşamada yeni canlı türleri görülebilir. Çok uzun bir zaman dilimine yayılmış bir süksesyon söz konusudur. Örneğin; insan ve hayvan türlerinin cansız kalıntıları, teneke, plastik vb. kimyasal atıklar ikincil ardıllık süreciyle doğaya karışır. Bazen bu değişimler, bazı hayvan ve bitki türlerinin yok olmasına da sebep olabilir. Örneğin yaban eşeği, dinazor gibi hayvan türleri bu değişim içinde var olmayı sürdürememiştir. Süksesyonlar olmasaydı dünyanın her yerinde aynı tür bitki ve hayvan çeşitliliğine rastlanırdı. Bu durumda bitki ve hayvan türleri, var oldukları yerde yok olma gerçeği ile karşılaşırdı."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/konak-araci-ortam-paradigmasi/", "text": "Konak-etken-çevre paradigmasında, zararlı bir etken, duyarlı bir konakçı ile temasa geçen sempatik bir ortamdan geçerek spesifik bir hastalığa neden olur. Bu fikir, 20. yüzyılın ortalarına kadar halk sağlığı düşüncesine egemen olmuştur. Konak , belirli bir hastalığı olan veya bu hastalık için risk altında olan kişidir. Etken, organizma veya hastalığın doğrudan nedenidir. Çevre, konağı etkileyen dış faktörleri, ajana duyarlılığını ve ajanı çevreden konağa ileten veya taşıyan vektörü içerir. Bu, birçok hastalığın nedenini ve bulaşmasını açıklar. Bu paradigma aslında, hastalıkların neden olduğu bulaşma ve miasma teorilerini birleştirir. Spesifik bir ajan, bir bulaşma yöntemi ve hassas bir konakçı, hastalığın enfeksiyonu veya ciddiyeti için merkezi olan bir etkileşimde yer alır. Çevre, enfektif bir ajanın taşıyıcısını veya vektörünü sağlayabilir ve ayrıca konakçı duyarlılığına faktörlere katkıda bulunur. Örneğin, işsizlik, yoksulluk veya düşük eğitim seviyesi gibi açıklanabilir. Genişletilmiş konak-etken-çevre paradigması, hem akut bulaşıcı hem de kronik bulaşıcı olmayan hastalık epidemiyolojisi ile ilişkili olarak üç bileşenin her birinin tanımını genişletmektedir. 20. yüzyılın ikinci yarısında, bu genişletilmiş ev sahibi-etken-çevre paradigması, şu anda gelişmiş dünyada hastalıkların ve erken ölümlerin önde gelen nedenleri olan kronik hastalıklarla ilgili karmaşık faktörlerin ele alınmasında daha fazla önem kazanmıştır. Konağı, çevresel veya aracı faktörleri değiştirmeye yönelik müdahaleler, halk sağlığının özüdür. Bulaşıcı hastalık kontrolünde biyolojik ajan, gıda ürünlerinin pastörize edilmesi veya su kaynaklı hastalığın bulaşmasını önlemek için su kaynaklarının filtrasyonu ve dezenfeksiyonu yoluyla uzaklaştırılabilir. Konak, enfektif organizmaya bağışıklık sağlamak için bağışıklama ile değiştirilebilir. Çevre, vektörü veya hastalığın rezervuarını yok ederek bulaşmayı önlemek için değiştirilebilir. Bu müdahalelerin bir kombinasyonu, belirli bir risk faktörüne, toksik veya beslenme yetersizliğine, bulaşıcı organizmaya veya hastalık sürecine karşı kullanılabilir. Aşıyla önlenebilir hastalıklar açısından, bireyi ve toplumu korumak bağışıklığı artırmak için hem rutin hem de özel faaliyetler gerektirebilir. Aşısı olmayan diğer bulaşıcı hastalıklar için kontrol, bireyin sağlığını iyileştirmek ve hastalığın yanı sıra vektördeki rezervuarını azaltmak için vaka bulma ve tedavi de dahil olmak üzere geniş bir faaliyet yelpazesini içermektedir. Tüberküloz kontrolü sadece vaka bulma ve tedaviyi değil, aynı zamanda sosyal koşulların, ikincil durum olarak tüberkülozlu hastalıkların , tedaviye ajan direnci ve hastaların veya taşıyıcıların gözetim olmaksızın tedaviyi tamamlayamaması gibi faktörlerin de anlaşılmasını gerektirmektedir. Aşılarla kontrol edilemeyen cinsel yolla bulaşan enfeksiyonlar , kişisel davranış değişikliği, sağlık eğitimi ve tıbbi bakım epidemiyolojinin bir kombinasyonunu gerektirir. Bulaşıcı olmayan hastalıklarda müdahale daha da karmaşıktır ve insan davranış faktörlerini ve çok çeşitli yasal, idari ve eğitimsel konuları içermektedir. Hastalığa neden olan bir bileşik etkisi olan birden fazla risk faktörü olabilir ve bunların değiştirilmesi bulaşıcı hastalık faktörlerinden daha zor olabilir. Örneğin, kendi başına sigara içmek akciğer kanseri için bir risk faktörüdür ancak asbest liflerine maruz kalmanın bileşik etkisi vardır. Asbeste maruziyeti önleme, sigarayı bırakmaktan daha kolay olabilir. Travma morbidite ve mortalitesini azaltmak da eşit derecede sorunludur. Bir hastalığın tek bir spesifik nedeninin tanımlanması, modern halk sağlığında bilimsel ve pratik olarak büyük değer taşımaktadır. Bu tür doğrudan müdahalelerin, bireyleri bir nedensel organizma, toksin, eksiklik durumu veya enfeksiyondan korumak veya tedavi etmek için aşı veya antibiyotik kullanımı gibi sosyal faktörleri içermektedir. Hastalığa neden olan çeşitli faktörlerin veya risk faktörlerinin kümülatif etkileri, tüberküloz gibi bulaşıcı hastalıklar veya kardiyovasküler grup gibi kronik hastalıklarla ilişkili olarak birçok hastalık sürecinde büyük önem taşımaktadır. Bir bireyin sağlığı, o kişiye özgü risk faktörlerinden ve dış faktörlerden etkilenir. İçsel faktörler, bireyin miras aldığı biyolojik olanları ve sigara içmek, aşırı yemek yemek veya diğer yüksek riskli davranışlarda bulunmak gibi edindiği yaşam alışkanlıklarını içerir. Bireysel sağlığı etkileyen dış faktörler çevreyi, kişinin sosyoekonomik ve psikolojik durumunu, ailesini ve içinde yaşadığı toplumu içerir. Eğitim, kültür ve din de birey ve toplum sağlığına katkıda bulunan faktörlerdir. Toplumun veya topluluğun doğrudan oynayabileceği bireyin sağlığı ile ilgili faktörler vardır. Bunlardan biri tıbbi bakımın sağlanmasıdır. Bir diğeri, çevre ve toplum hizmetlerinin yaralanma ve hastalık olasılığını azaltan güvenlik faktörlerini veya koruyucu önlemleri içermesini sağlamaktır. Örneğin, diş sağlığını iyileştirmek için bir topluluk su kaynağının florlanması ve motorlu taşıt yaralanmalarını ve ölümlerini azaltmak için emniyet kemeri veya kask yasaları gibidir. Bir salgın, kronik hastalığı da içerebilir, çünkü ortak risk faktörleri, risk faktörünün ortaya çıkmasından önceki duruma veya risk faktörüne maruz kalmayan bir gruba kıyasla, duyarlı bir popülasyon grubunda fazla vakaya neden olabilir. Bu, tip II diyabet, astım, kardiyovasküler hastalıklar, travma ve diğer bulaşıcı olmayan rahatsızlıklar gibi durumlarda hızlı değişiklikleri veya salgınları içerir."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/kontrol-caprazlamasi-nedir/", "text": "Canlıları gözlemleyerek onların fenotipleri hakkında genel bilgi edinilebilir ancak genotipleri hakkında kesin bilgiye ulaşmak bazen zordur. Fenotipinde çekinik özelliği gösteren bireyin genotipi homozigot , baskın özelliği gösteren bireyin genotipi homozigot ya da heterozigot olabilir. Fenotipinde baskın özelliği gösteren genotipi bilinmeyen bireyin, genotipini öğrenmek amacıyla çekinik homozigot özelliği gösteren bireyle çaprazlanmasına kontrol çaprazlaması denir. Bu yöntem Mendel tarafından kullanılmıştır ve halen genetikçilerin önemli aracı olmaya devam etmektedir. Kontrol çaprazlamasının sonucuna göre baskın özellik gösteren bireyin genotipi belirlenir. Mor çiçekli bir bezelyenin genotipi MM ya da Mm olabilir. Bunu öğrenmek için mor çiçekli bezelyeler ile beyaz çiçekli bezelyeler çaprazlanır. Beyaz çiçekli bezelyeler homozigot çekinik genlere sahiptir. Çaprazlama sonunda oluşan bireylerin tamamı mor çiçekli ise genotipi araştırılan birey büyük olasılıkla homozigottur . Çaprazlama sonunda oluşan bireyler mor ve beyaz çiçekli ise genotipi araştırılan birey heterozigottur . Islah çalışmalarında seçilen canlıların genotipinin öğrenilmesi amacıyla yapılan uygulamalarda kontrol çaprazlaması önem arz etmektedir."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/koruyucu-hekimlik-uygulamalari/", "text": "Halk sağlığının nihai amacı, sağlığı iyileştirmek ve toplumda ve bir bireyde yaygın hastalık oluşumunu önlemektir. Bunu başarmanın yöntemleri geniş ve çeşitlidir. Hastalığın önlenmesinde bir hedef belirlendiğinde, bir sonraki adım, uygun ve uygulanabilir yöntemlerin belirlenmesi veya buna ulaşmak için bir strateji ortaya konmasıdır. Bu, operasyon yöntemini ve bunu gerçekleştirmek için gereken kaynakları belirleme adımlarını da içermektedir. Halk sağlığı yöntemleri, sağlığın teşviki ve geliştirilmesi ve birincil, ikincil ve üçüncül koruma olarak kategorize edilmektedir. Sağlığın teşviki, insanların ve toplulukların sağlıklarını etkileyen faktörler üzerindeki kontrolü artırmalarını ve böylece sağlıklarını iyileştirmelerini sağlama sürecidir. Sağlığın teşviki ve geliştirilmesi, birey ve toplum sağlığını ve refahını geliştirmeyi amaçlayan faaliyetleri içeren yol gösterici bir kavramdır. Bireyin ve toplumun kendi sağlıklarına katılımını ve kontrolünü artırmaya çalışır. Sağlığı ve sosyal refahı iyileştirmek ve bir bireyin veya toplumun sağlığını, refahını ve üretken kapasitelerini olumsuz etkileyen hastalıkların belirli risk faktörlerini azaltmak için hareket eder. Sağlık hizmeti ortamlarında güvenli hijyen uygulamaları ve gençler, göçmen işçiler ve diğerleri gibi risk altındaki grupların eğitimi önem taşımaktadır. Sağlığı geliştirme, halk sağlığının temel bir unsurudur ve toplumda, klinikte veya hastane ve diğer tüm hizmet alanlarında ön plana çıkmaktadır. Bazı sağlığı geliştirme faaliyetleri, arabalarda emniyet kemeri kullanımını zorunlu kılmak, çocukların okula gelmeleri için aşılanmasını şart koşmak, savunmasız bölgelerde beslenme yetersizliği bozukluklarını önlemek için bazı temel gıdalara gerekli mineral ve vitaminlerin eklenmesi gerektiğini beyan etmek gibi devletin yasal ve düzenleyici müdahaleleridir. Yiyecek ve ilaç standartlarının belirlenmesi, sigara ve alkol tüketiminin azaltılması için vergilerin yükseltilmesi de sağlığın teşviki ve geliştirilmesini kapsamındadır. Sağlıklı yaşam tarzını teşvik etmek, bilinen önemli bir obezite önleyici faaliyettir. Sağlığın teşviki ve geliştirilmesi, sağlıkta ve bireysel ve toplum yaşamının kalitesinde iyileştirme ortak hedefleri doğrultusunda çalışan birçok mesleki geçmişe sahip kuruluşlar ve kişiler tarafından uygulanmaktadır. Farkındalık yaratmak ve insanları, kendilerini riske atabilecek sağlık ve yaşam tarzı faktörleri hakkında bilgilendirmek, sigara içmenin ve alkol bağımlılığının sosyal davranışlarıyla ilişkili riskleri azaltmak için tehlikeleri hakkında bilgilendirilmesi önemli koruyucu sağlık hizmetleri arasında sayılmaktadır. Sağlıklı beslenme ile ilgili bilgilerin önemi konusunda, doğurganlık çağındaki kadınlar için folik asit takviyesine ve yaşlılar için çoklu vitaminlere olan ihtiyaç örnek olarak verilebilir. Topluluk ve akran grubu tutumları ve standartları bireysel davranışı etkiler. Sağlığın teşviki ve geliştirilmesi, daha iyi sağlık sonuçlarıyla ilişkili bir bilgi, tutum, inanç ve uygulama iklimi yaratmaya çalışır. Tüm bu uygulama ve örnekleri özetleyecek olursak kişiye ve çevreye yönelik koruyucu sağlık hizmetlerini görmekteyiz. Dengeli beslenme, bağışıklama, erken teşhis, kemoprofilaksi, kişisel hijyen, aile planlaması ve davranış değişikliği oluşması Kişiye yönelik önlemler arasında sayılmaktadır. Fiziki, kimyasal ve biyolojik çevrenin korunması yanında besin kontrolü de çevreye yönelik önlemler arasında sayılmaktadır."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/kovalent-kimyasal-baglar/", "text": "Kovalent kimyasal bağlar, iki ametal arasındaki bağlantıdır. Bu bağ, iki atomun ortaklaşa valans elektronlarını paylaşarak daha istikrarlı hale gelmelerini sağlar. Kovalent bağda, elektronlar iki atom arasında paylaşılır ve bu elektron paylaşımı ile oluşan molekül, birlikte tutulur. Kovalent bağlar, polar ve apolar olmak üzere ikiye ayrılır. Polar bağlar, elektronları eşit olarak paylaşmaz ve bu nedenle bir tarafı negatif, diğer tarafı pozitif yüklenir. Apolar bağlar ise, elektronları eşit olarak paylaşır ve herhangi bir yükleme oluşturmaz. Örneğin, hidrojen ve klor gazı, kovalent bağla birleşerek hidrojen klorür molekülünü oluştururlar. Bu molekülde, hidrojen atomu ve klor atomu arasında bir polar kovalent bağ vardır. Hidrojen atomu, klor atomunun elektronlarına biraz çekim yapar ve bu nedenle klor atomu negatif, hidrojen atomu pozitif yüklenir. Kovalent bağlar genellikle düşük erime ve kaynama noktalarına sahiptir ve çoğu durumda sert değildirler. Ayrıca, elektrik akımını iletmeyi pek başaramazlar ve genellikle polar çözücülerde daha iyi çözünürler."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/ksilemde-tasima-ne-demek-ozellikleri-nelerdir/", "text": "Topraktan alınan suyun bitkinin diğer kısımlarına taşınması ksilem ile gerçekleşir. Ksilemde taşıma tek yönlüdür. Bitki, taşınan suyun büyük bir kısmını stomalardan terleme yoluyla kaybeder. Bitkide yaprak yüzeyi genişledikçe terlemeyle kaybedilen su miktarı, buna bağlı olarak da bitkinin su ihtiyacı ve kökteki su emilim hızı artar. Topraktan kökler aracılığıyla alınan su ve mineraller bitkinin en üst kısımlarına kadar taşınır. Taşıma mesafesi otsu bitkilerde oldukça kısadır. Bu tür bitkilerde suyun taşınmasını açıklamak daha kolaydır. Derin kök sistemine sahip bitkilerde ve 100-150 metreye kadar çıkabilen büyük ağaçlarda suyun taşınmasını açıklamak ise daha zordur. Su ve minerallerin taşınmasında kök basıncı, kılcallık, terleme-çekim, kohezyon vb. etkilidir. Bitkilerde suyun ve suda çözünmüş maddelerin taşınmasıyla ilgili aşağıdaki etkinliği gerçekleştiriniz. - Bitkilerin köklerini yıkayarak çamurlarından arındırınız. - Bitkilerden birini eosinde, diğerini suda bir gün bekletiniz. - Her iki bitkinin kök ve gövdelerinden kesitler alarak bunları mikroskopta inceleyiniz. - Gözlemlerinizi defterinize çiziniz. - Bitkiyi eosine koymadan önce köklerinin yıkanması neden - Eosinde ve suda bekletilen bitkilerden alınan kesitlerle ilgili"} {"url": "https://www.canlibilimi.com/kucuk-cocuklar-hangi-gidalari-yiyemez/", "text": "1. Bal: 1 yaşından küçük çocuklar için bal tüketimi, botulizm adı verilen ciddi bir hastalığa neden olabilir. 2. Kabuklu deniz ürünleri: Kabuklu deniz ürünleri, alerjik reaksiyonlara neden olabilen yüksek miktarda alerjen içerebilir. 3. Yumuşak peynirler: Yumuşak peynirler listeria adı verilen bir bakteri içerebilir ve bu da ciddi bir enfeksiyona neden olabilir. 4. Balık: Bazı balıklar civa adı verilen bir ağır metal içerebilir. Bu nedenle, küçük çocukların ton balığı, kılıçbalığı ve uskumru gibi büyük balıkları tüketmesi önerilmez. 5. Çiğ süt ve pastörize edilmemiş süt ürünleri: Çiğ süt ve pastörize edilmemiş süt ürünleri, bakteri ve parazitler içerebilir ve ciddi enfeksiyonlara neden olabilir. Küçük çocukların diyetinde bu gıdaların yer almaması, sağlıklı bir gelişim için önemlidir."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/kuslarin-ozellikleri-nelerdir/", "text": "Tüylere sahiptirler, ön ekstremiteleri kanat şeklini almıştır. Pul yapısı yoktur. Sıcak kanlıdırlar. Derilerinde salgı bezi yoktur. Yalnız kuyruk kökünde yağ bezleri bulunur. Ağız keratin yapıdaki gaganın ucundadır. Dişleri yoktur. İskelet tamamen kemikleşmiştir. Kemiklerin içleri hava ile doludur. Kaburgalar oldukça küçüktür. Kalp dört odacıklıdır. Alyuvarlarında çekirdek bulunur. Solunum akciğerlerle gerçekleşir. Boşaltım metanefroz böbrek ile gerçekleşir. Boşaltım kanalları kloaka açılır, idrar keseleri yoktur. Boşaltım maddesi ürik asittir. Beyinden 12 çift sinir çıkar. Ayrı eşeylidirler. - Kemiklerin içinin boş ve ince olması - Oldukça hafif tüylerin olması - Birçok deri ve salgı bezi kaybolması - Dişlerinin ve ağır bir çenelerinin olmaması - Kuyruk omurları ve bazı eklemleri kaybolması - Özellikle göğüs,kalça kemiği ve omurgada kemiklerin birbirleriyle kaynaşmasıyla daha geniş kemikler meydana gelmesi - İç organlar arasında hava keseleri bulunması - Ovipar üreme göstermeleri ve dişilerde sağ ovaryumun körelmiş olması - Hızlı sindirime sahip olmaları - Boşaltım artıklarının ürik asit şeklinde olması Deri üzerinde küçük epidermal kabarcıklar şeklinde tüy tomurcukları meydana gelir. Tüm deri üzerini örten tomurcukların alt yüzeyleri derideki folikül adı verilen çukurlar içerisine girintilik yapar. Böylece tüyün deriye tutunması sağlanır. Daha sonra tomurcuğun üst yüzeyindeki epidermis hücreleri keratin bir yapıda ve memelilerin kılları gibi cansız tüyleri oluşturur. - Vücut ısısının ve derinin korunmasını sağlar. - Uçmada görev alır ve kuşların su yüzeyinde kalmasını sağlar. - Kur yapmada - Düşmanlarından korunmada - Özelikle mor ötesi ışınların zararlı etkisinden korunmada - Işık kuantlarını absorbe ederek ısınmada veya savurarak fazla ışıktan korunmada"} {"url": "https://www.canlibilimi.com/laboratuvarlarda-kullanilan-arac-gerecler-nelerdir/", "text": "Laboratuvarda deneye başlamadan önce deneye ait teorik bilgi, malzeme ve düzenek hakkında bilgi sahibi olunmalıdır. Laboratuvarda kullanılan cam, porselen, plastik, kauçuk ve metallerden yapılmış araçlar aşağıda tanıtılmıştır. Damlalık, çeşitli çözeltileri damlatmak için kullanılan araçtır. Bistüri, deneylerde kesim işlemlerinde kullanılan bıçaktır. L Şeklinde Cam Boru, farklı çap, uzunluk ve açılarda olabilen ince borudur. Bir reaksiyon ortamından başka bir reaksiyon ortamına sıvı, gaz aktarımında kullanılır. Tüp Maşası, tüpleri güvenli şekilde tutmak için krom ile kaplanmış çelikten üretilir. Bünzen Kıskacı, deney sırasında gerekli araçları deney düzeneğine tutturmaya yarar. Süzgeç, porselen yapıda olabilir. Süzme işlemlerinde kullanılır. Kurutma Kağıdı, su emme özelliğinden dolayı ihtiyaç duyulan deneylerde kullanılır. Beher, geniş ağızlı, dibi düz ve silindirik şekilli kaplardır. Laboratuvarda yapılan analizlerde; aktarma, kaynatma, buharlaştırma ve bazen de tartım işlemlerinde kullanılır. Isıtmaya dayanıklıdır. Pipet, az miktarda ve hassas olarak sıvı hacimlerinin alınmasında kullanılır. İstenen hacimde sıvı boşaltılmasında kullanılır. Mezür, silindir şeklinde sıvıların hacimlerinin ölçümünde kullanılır. Deney Tüpü, içerisinde sıvı, katı vb. maddeler ilave edilebilen, ısıya dayanıklı, yuvarlak dipli silindirik malzemedir. Değişik amaçlar için kullanılabilir. Termometre, ısıtma işlemlerinde reaksiyon ortamının sıcaklığını ölçmek için kullanılır. Baget, farklı boy ve kalınlıkta, uçları yuvarlak ve içi dolu olan cam çubuktur. Karıştırma işlemi sırasında kullanılır. Spatül, çay kaşığına benzer. Katı ve kimyasal maddelerin aktarılması ve tartılması işlemlerinde kullanılır. Üç Ayak, ısıtma işlemlerinde kullanılan, içinde ısıtılacak madde bulunan kap vb.nin altına konur."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/lipitler-lipitlerin-canlilar-icin-onem/", "text": "Karbon , hidrojen ve oksijen elementlerinden oluşan organik bileşiklere lipit denir. Bazı lipit çeşitlerinin yapısında bu elementlerin yanı sıra fosfor ve azot elementleri de bulunur. Suda çözünmediği için su ile karıştırıldığında lipitin sudan ayrılarak damlacıklar halinde yüzeyde kaldığı görülür. Lipitler sadece eter, alkol ve aseton gibi organik çözücüler içinde çözünür. Nötral yağlar , fosfolipitler ve steroitler biyolojik yönden önemli lipit çeşitleridir. Nötral Yağlar : Bitki ve hayvan hücrelerindeki lipitlerin depo şeklidir. İnsan vücuduna alınan lipitlerin fazlası, nötral yağlara dönüştürülerek deri altında ve organların etrafında depo edilir. Nötral yağlar, üç molekül yağ asiti ile bir molekül gliserolün arasında dehidrasyon tepkimesiyle ester bağlarının kurulması sonucu oluşur. Yağ asitleri doymuş ve doymamış yağ asitleri olarak ikiye ayrılır. Doymuş yağ asiti içeren yağlar oda sıcaklığında katıdır. Doymamış yağ asitleri içeren yağlar ise oda sıcaklığında sıvıdır. - Yağ asitlerinin yapısındaki karbon atomları, hidrojen atomu ile bağ kurduğu için karbon atomları arasında tek bağ bulunur. Bu sebeple doymuş yağ asiti olarak tanımlanır. - Oda sıcaklığında katı halde bulunur. - Genellikle hayvansal kaynaklı yağ asitleridir. Tereyağı, kuyruk yağı ve içyağı gibi besinlerin yapısında bulunur. - Yağ asitlerinin yapısındaki karbon atomları, hidrojen atomu ile bağ kurmadığı için karbon atomları arasında çift bağ bulunur. Bu sebeple doymamış yağ asiti olarak tanımlanır. - Oda sıcaklığında sıvı halde bulunur. - Genellikle bitkisel kaynaklı yağ asitleridir. Zeytinyağı, ayçiçek yağı ve mısır yağı gibi besinlerin yapısında bulunur. Bazı yağ asitleri insan vücudunda sentezlenemez. Dışarıdan hazır alınması gerekir. Bu tip yağ asitlerine temel yağ asitleri denir. Omega 3 ve omega 6 olarak bilinen yağ asitleri temel yağ asitlerine örnektir. Fındık, ceviz, keten tohumu, lahana, ıspanak, soya fasulyesi, balık ve balık yağı gibi besinlerde bulunur. Fosfolipitler: Fosfolipitler nötral yağlardan farklı olarak 2 yağ asiti, 1 fosforik asit, 1 gliserol molekülü ve kolin bazından oluşur. Bu moleküller suya bırakıldığı zaman çift katlı bir tabaka oluşturur. Fosfolipitler hücre zarının yapısına katılarak hücre zarının iki tabakalı bir yapıya sahip olmasını sağlar. Fosfolipit moleküllerinin dış ortama ve hücrenin içine bakan baş kısımları hidrofilik , hücre zarının iç kısmındaki kuyruk bölgeleri ise hidrofobik yapıdadır. Steroitler: Östrojen ve testosteron gibi cinsiyet hormonlarının, safra salgısı ve D vitamininin yapısına katılan lipit çeşididir. Bazı hormonların yapısına katılmasından dolayı düzenleyici görevleri de vardır. Steroit çeşitlerinden biri de kolesteroldür. Kolesterol hayvansal kaynaklıdır. Hücre zarının geçirgenliği ve dayanıklılığında etkilidir. İnsan vücudunda normalden fazla kolesterol bulunması kalp ve damar hastalıklarına neden olabilir. Kolesterol sinir hücrelerinde yalıtımı sağlar. - Lipitler, hayvansal organizmaların vücudunda deri altında depo edildikleri için hem vücut ısısının korunmasını sağlar hem de vücudun basınç ve darbelerden zarar görmesini engeller. Lipitler yedek besin deposudur. Kış uykusuna yatan hayvanlarda ve göçmen kuşlarda depo edilir. - Lipitlerin özgül ağırlığı çok düşük olduğundan yüzmeyi ve uçmayı kolaylaştırır. - Vücuda alınan yağda çözünen A, D, E ve K vitaminlerinin ince bağırsakta emilmesini kolaylaştırır. - Vücutta bazı vitamin ve hormonların yapısına katıldıkları için düzenleyici olarak iş yapar. - Üreme hormonlarının yapısına katıldıkları için üreme sisteminin gelişiminde etkilidir. - Lipitlerin oksijenli solunum ile yıkımları sonucu bol miktarda metabolik su açığa çıkar. - Glikozun lipitlerle birleşmesiyle oluşan glikolipitler hücre zarının yapısına katılır."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/lipitler-lipitlerin-cesitleri-ve-ozellikleri/", "text": "Lipitler polimer yapıdaki organik bileşiklerdir. Lipitler; trigliseritler, fosfolipitler ve steroitler olarak gruplandırılabilir. Eter, kloroform, benzen, aseton gibi organik çözücülerde çözünebilirler, suda çözünmez ya da çok az çözünürler. Yapılarını karbon , hidrojen , oksijen elementleri oluşturur; fosfor ve azot da bulunabilir. Nötr yağ ya da trigliserit olarak da adlandırılan yağlar, lipitler grubunda yer alır. Doğada lipitlerin en çok bulunan şeklidir. Trigliseritler hücrede parçalandığı zaman karbonhidrat ve proteinlere göre daha çok enerji verir. Bu bileşiklerin parçalanması için daha çok oksijene ihtiyaç duyulur. Trigliseritler hayvanlarda depo edilen lipit çeşididir. Trigliseritler bir gliserol molekülü ile üç molekül yağ asidinin ester bağlarıyla bağlanması sonucu oluşur. Gliserol ile yağ asitleri arasında üç ester bağı kurulur. Ester bağları kurulurken üç su molekülü açığa çıkar. Aşağıda bir molekül trigliserit oluşumunu gösteren tepkime denklemi verilmiştir. Trigliseritlerin yapısında yer alan yağ asitleri uzun bir karbon atomu zincirinden oluşmuştur. Zincirin bir ucunda karboksil grubu bulunurken diğer karbon atomlarına da hidrojenler bağlanmıştır. Yağ asitleri doymuş ve doymamış yağ asitleri olmak üzere iki grupta incelenir. Karbon atomları arasında tek bağ bulunan yağ asitlerine doymuş yağ asidi denir. Bunlar oda sıcaklığında katı halde bulunan genellikle hayvansal kaynaklı yağ asitleridir. Tereyağı, kuyruk yağı doymuş yağ asidi içerir. Formülü verilen palmitik asidin karbon atomları arasında tek bağ bulunduğuna, bu nedenle doymuş yağ asidi olduğuna dikkat ediniz. Doymamış yağ asitlerinde karbon atomları arasındaki çift bağın kırılarak bu karbonlara birer hidrojenin bağlanmasıyla doymamış yağ asitleri doymuş hale getirilir. Bitkisel yağların doymamış yağ asitleri hidrojenle doyurulduğunda margarinler elde edilir. İnsan vücudunda karbon zincirinde bir adet çift bağ bulunan oleik asit sentezlenebilir. Büyümenin ve sağlığın yanı sıra hormonların yapımı için gerekli olan linoleik asit ise dışarıdan besinlerle alınmalıdır. Vücutta sentezlenemeyen ve vücuda dışarıdan alınması gereken yağ asitlerine temel yağ asitleri denir. Fosfolipitler proteinlerle birlikte hücre zarının yapısına katılan lipit gruplarındandır. Hücre zarının yapısına katılan fosfolipitler çift katlı bir tabaka şeklinde düzenlenmiştir. Fosfolipitler fosfat grubu içeren bir baş ile buraya bağlı iki yağ asidinden oluşur. Fosfat grubu suda çözünür, yağ asitleri ise suda çözünmez. Bu nedenle hücre zarının yapısı oluşurken fosfolipitlerin yağ asidi olan kısmı birbirlerine dönük ve içtedir. Fosfat grupları ise suyla temas edecek şekilde zarın iç ve dış yüzeyinde yer alır. Lipit çeşitlerinden bir diğeri de steroitlerdir. Steroitler canlıda çok az miktarda bulunsa bile oldukça önemli rol oynar. Steroitler hücre zarının geçirgenliğini ve dayanıklılığını arttırır. Sinir hücrelerinde yalıtım görevi yapar. Erkek ve dişi eşey hormonlarının yapısına katılır. Vücut tarafından D vitamini yapımında kullanılır. Kolesterol hayvansal hücrelerde zarın yapısına katılan bir steroit çeşididir. Bitkisel dokularda bulunmaz. Kolesterol beyin, sinirler, kalp, bağırsaklar, kas ve karaciğer başta olmak üzere tüm vücutta yaygın olarak bulunur. Vücudumuz kolesterolü kullanarak kortizol hormonunu ve yağları mekanik olarak sindiren safra tuzunu üretir. Lipitlerin görevlerini aşağıdaki şekilde sıralamak mümkündür. - Fosfolipitler hücre zarının önemli bir bileşenini oluşturur. - Glikolipitler, lipoproteinler, steroitler vitamin ve hormon olarak da görev yapar. - Yağlar vücudun en ekonomik enerji kaynağıdır. Yağların verdiği enerji aynı miktarda karbonhidrat ve proteinden sağlanan enerjinin yaklaşık iki katıdır. - Yağların hücrelerde oksijenli solunumda kullanılmasıyla çok miktarda metabolik su açığa çıkar. Kış uykusuna yatan, çölde yaşayan ve uzun göç yollarını kullanan hayvanların vücudunda depo edilen yağın yakılması sonucu enerji sağlanırken açığa çıkan metabolik suyla su ihtiyacının bir kısmı karşılanır. - Deri altında ve iç organların çevresindeki depo yağlar canlıyı soğuktan, darbelerden korur. Deri altındaki yağ tabakası özellikle balina, fok ve diğer deniz memelilerinde oldukça kalındır."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/lipitler-yaglar-ve-lipitlerin-canlilar-icin-onemi/", "text": "Lipitler; Hücre zarının temel bileşenidir, Canlının enerji kaynağıdır, Suda çözünmez. Eter ve kloroform gibi çözücülerde çözünür, Yapısında karbon , hidrojen ve oksijen bulunur. Ayrıca fosfor ve azot içerebilir. Lipitler karbonhidratlardan daha fazla enerji içerir ancak yıkımı karbonhidratlardan daha uzun sürede gerçekleşir. Bu nedenle hücreler, enerji ihtiyaçlarını karşılamada öncelikle karbonhidratları kullanır. Lipitler üç grupta incelenir; Nötral yağlar , Fosfolipitler, Steroitler. Nötral yağların sentezi sırasında yağ asitlerinin her biri ester bağlarıyla gliserole bağlanır. Bu olaya esterleşme denir. Nötral yağları oluşturan yağ asitleri, doymuş ve doymamış yağlar olarak iki grupta incelenir. Karbon atomları arasında çift bağ yoksa doymuş yağlar, çift bağ varsa doymamış yağlar olarak adlandırılır. İçyağı, tereyağı gibi hayvansal yağların çoğu doymuş yağ olup oda sıcaklığında katı haldedir. Zeytinyağı, mısır özü yağı, ayçiçeği yağı gibi bitkisel yağlar doymamış yağlardır ve oda sıcaklığında sıvı haldedir. Fosfolipitler; hücre zarının yapısına katılır. Hücre zarında çift tabaka halinde bulunur. Steroidler; cinsiyet hormonları, safra salgısı ve D vitamininin yapısına katılır. Hormon yapısına katılmasından dolayı düzenleyici görevleri de vardır. - Hayvanların derilerinin altındaki depo edilmiş lipitler koruyuculuk görevi yaparak organları darbenin etkisinden korur. - Bir çeşit yalıtım görevi yaparak vücudun ısı kaybını önler. - Metabolizmanın düzenlenmesinde rol alır. - Göçmen kuşlar ve kış uykusuna yatan hayvanlar, lipitleri hem enerji kaynağı hem de su ihtiyaçları için kullanır. - Lipitler, vücuda alınan A, D, E ve K vitaminlerinin çözünmesinde kullanılır. - Beslenmede lipitlerin fazla tüketilmesi kalp damar hastalıklarına ve şişmanlığa neden olur."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/lizozom-nedir-lizozom-nerede-bulunur/", "text": "Lizozom, alyuvarlar hariç bütün hayvansal hücrelerde, sıvı ortamda yaşayan tek hücreli canlılarda bulunur. Etrafı tek katlı zarla çevrili olan lizozomların içerisinde protein, karbonhidrat ve lipit gibi molekülleri parçalayan sindirim enzimleri bulunur. Lizozom oluşumunda sırasıyla ribozom, endoplazmik retikulum ve Golgi aygıtı görev alır. Enzimler ribozomlarda sentezlenerek endoplazmik retikuluma verilir. Endoplazmik retikulumun kanallarıyla Golgi aygıtına taşınan enzimlerin etrafı bir zarla çevrilerek paketlenir. Küçük keseler halindeki bu yapılara vezikül denir. Bu vesiküllerin bazıları hücre içinde kalır ve lizozom organeline dönüşür. Bitki hücrelerinde lizozom organeli bulunmaz. Fakat içerisinde lizozoma göre daha az çeşitte ve miktarda enzim bulunduran kesecikler vardır. Lizozomların içerisinde 60 kadar farklı enzimin bulunduğu belirlenmiştir. Bu enzimler, fagositoz ya da pinositoz yoluyla hücreye alınan büyük moleküllerin parçalanmasını ve hücrenin kullanacağı hale dönüştürülmesini sağlar. Bu nedenle lizozomlar hücre içi sindirim merkezi olarak da bilinir. Ayrıca hücrede bozulmuş ya da yıpranmış yaşlı organeller de lizozomlar sayesinde parçalanarak ortadan kaldırılır. Bu olaya otofaji adı verilir. Vücut savunmasında görev alan akyuvar hücreleri de lizozomlar sayesinde bakteri, virüs ve bunların toksik maddelerini etkisiz hale getirir. Lizozom enzimleri organel içerisinde bulunduğu sürece aktif değildir. Herhangi bir etki sonucu lizozom içindeki enzimler sitoplazmaya dağılırsa hücreyi sindirir ve bu olaya otoliz denir. Örneğin insan embriyosunda el ve ayak parmakları arasındaki boşlukların oluşumu, yaşlanmış ve görevini yerine getiremeyen hücrelerin ölümü ve kertenkelenin bir tehlikeyle karşılaştığında kuyruğunu bırakması otoliz olayına örnek olarak verilebilir. - Hücre yüzeyindeki reseptörlerle mikroorganizmalar tanınır. Zardan bir cep oluşturularak mikroorganizmanın etrafı sarılır. - Mikroorganizma etrafı zarla çevrili olarak hücre içine alınır. - Lizozom, oluşturulan kese ile birleşerek enzimlerini kese içine aktarır. - Sindirim enzimleri mikroorganizmayı parçalar. 5. Sindirilmiş mikroorganizma atıkları hücre dışına bırakılır."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/madde-donguleri-ve-surdurulebilirlik/", "text": "Ekosistemler, fazla miktarda güneş enerjisi almasına rağmen kimyasal elementleri sınırlı miktarlarda bulundurur. Bu sebeple yeryüzünde canlılığın devam etmesi, kimyasal elementlerin döngüsel olarak kullanımına bağlıdır. Bir organizmanın yaşadığı sürece ve ölümünden sonra yapısında barındırdığı kompleks moleküller, ayrıştırıcıların faaliyeti ile daha basit bileşiklere dönüştürülerek atmosfere, suya ya da toprağa geri verilir. Bu ayrıştırma olayı ile bitkiler ve diğer ototrofların organik madde üretmek için kullanacakları inorganik maddelerin geri kazanımı sağlanmış olur. Canlıların yaşadığı tüm ortamlarda kimyasal elementler; çevreden canlıya, canlıdan da tekrar çevreye geçme özelliği gösterir. Biyosferdeki bu devir işlemi sırasında her element kendine özgü bir yol izler. Ekosistem, canlı ve cansız faktörleri ile bir bütündür. Bu bütün içinde canlıların yaşamlarını devam ettirebilmesi için sürdürülebilir koşullar gerekmektedir. Sürdürülebilir koşulların gerçekleşmesinde ekosistemdeki madde döngüleri önemli bir yer alır. Üreticiler, inorganik maddeleri kullanarak organik madde meydana getirir. Birincil tüketiciler, üreticileri besin olarak kullanır. Birincil tüketicilerle ikincil tüketiciler beslenir. Besin zincirindeki bu akış sırasında ölü atıklar ve organik maddeler, ekosistemde ayrıştırıcılar tarafından parçalanarak yıkıma uğratılır. Bu canlılar, organik maddeleri inorganik maddelere çevirerek tekrar doğaya kazandırır. Bu sayede tabiattaki maddeler döngüsel biçimde kullanılırken ekosistemde de madde akışı kesintisiz devam eder. Madde akışının kesintisiz bir şekilde devam etmesi, ekosistemdeki sürdürülebilirliğin devamı için gereklidir. Çünkü ekosistemde madde döngüsü olmasaydı yeryüzündeki doğal kaynaklar kullanılıp tüketilirdi. Azot, karbon ve su döngüleri doğada gerçekleşen önemli madde döngülerine örnektir."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/mantarlar-alemi-ozellikleri-nelerdir/", "text": "Mantarlar, ökaryot hücre yapısına sahip olan tüketici organizmadır. Mantarlar maya mantarları, küf mantarları ve şapkalı mantarlar olmak üzere üç gruba ayrılır. Maya mantarları tek hücreli, diğerleri ise çok hücreli organizmalardır. Yapıları hif adı verilen iplikçiklerden oluşmuştur. Hiflerin bir araya gelerek oluşturdukları yapıya ise miselyum denir. Genellikle kitin yapılı hücre çeperine sahiptir. Mantarlar, glikojen depo etmesi ve tüketici olarak beslenmesi nedeniyle hayvanlara; aktif hareket edemediği için de bitkilere benzer. Şapkalı mantarların bazıları besin değeri olan canlılardır. Ancak bazıları da besin olarak tüketildiğinde zehirlenmelere neden olabilir. Eşeysiz ve eşeyli olarak üreyebilmesine rağmen mantarlarda, sporlarla ve tomurcuklanma ile gerçekleşen eşeysiz üreme daha çok görülür. Mantarlar, kloroplast ve diğer plastitlere sahip olmadığı için fotosentez yapamaz ve bu nedenle parazit ya da çürükçül olarak beslenir. Mantarların doğadaki en önemli fonksiyonu ayrıştırıcı olmasıdır. Ayrıştırıcı mantarlar, sahip olduğu sindirim enzimlerini ölü bitki ve hayvan dokularının üzerine bırakarak, bu dokulardaki organik maddelerin yapı taşlarına kadar parçalanmasını sağlar. Daha sonra bu yapı taşlarını absorbe ederek beslenir. Parazit mantarlar ise insanlarda, hayvanlarda ve bitkilerde çeşitli hastalıklara yol açar. Örneğin Pneumocystis carinii adlı parazit mantar, insanlarda çok tehlikeli akciğer enfeksiyonlarına yol açar. Puccinia graminis ise tahıl grubu bitkilerin yapraklarında pas hastalığına neden olur. Mantarlar ayrıca hem siyanobakterilerle hem de yeşil alglerle liken adı verilen ortak yaşam birliği oluşturabilir. Likenler nemli ortamlarda yaşar. Likenlerde mantar, topraktan sağladığı suyla alg için nem gereksinimini sağlarken; alg de fotosentez sonunda ürettiği organik bileşiklerle mantarın besin gereksinimini karşılar. İki farklı canlı türünün karşılıklı faydalanma esasına göre oluşturduğu bu tip ortak yaşam birliğine mutualizm adı verilir. Küfler ve mayalar da faydalı ve zararlı türleri olan mantar çeşididir. Örneğin peynir küfünden penisilin adı verilen bir antibiyotik üretilmektedir. Ekmek küfü ise bozulmaya neden olur. Asklı mantarlardan olan mayalar da gıda endüstrisi için önemlidir. Özellikle ekmek hamuru ve alkol yapımında bu mantarlardan faydalanılır."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/mayoz-bolunme-nedir-mayoz-bolunmenin-temel-ozellikleri-nelerdir/", "text": "Mayoz bölünme; eşey üreme hücrelerinin oluşumunu sağlayan özel bir bölünme şeklidir. Dolayısıyla mayoz bölünme, eşeyli üreme yapan tüm canlıların eşey ana hücrelerinde görülür. Üreme hücrelerine gamet denir. Gametler, erkek üreme hücresi ve dişi üreme hücresi olmak üzere ikiye ayrılır. Mayoz bölünmenin amacı, gamet oluşumu sırasında kromozom sayısının yarıya inmesini sağlamaktır. Bunun sonucunda yumurta ve sperm hücrelerinin döllenmesiyle kromozom sayısının her nesilde sabit kalması sağlanmış olur. Mayoz bölünme interfaz aşamasının ardından iki bölünmenin meydana gelmesiyle oluşur. Mayoz sonucunda dört tane haploit hücre oluşur. Bu hücreler farklılaşarak gamet hücrelerini oluşturur ve gamet hücreleri bölünme yeteneğine sahip değildir. Ancak gamet hücrelerinin birleşmesi sonucunda oluşan zigot ilerleyen bölümlerde de görebileceğimiz gibi bölünme yeteneğine sahiptir ve mitoz bölünmeler sonucunda gelişerek bireyi oluşturur. Mayoz, üreme amaçlı olarak gerçekleşen bir bölünme çeşididir ve kalıtsal çeşitliliği sağlar. Bireyin canlılığının devamı için gerekli değildir. Eşey organlarına gonad denir. Genel olarak erkek eşey organına erbezi , dişi eşey organına ise yumurtalık denir. Eşey organlarında mayoz bölünmenin başlayabilmesi için canlının belirli bir olgunluğa ulaşması gerekir. Sadece eşey ana hücreleri mayoz bölünme geçirir. Eşey ana hücreleri eşey organlarında bulunur ve mayoz bölünme sonucunda oluşturdukları hücre çeşitlerine göre adlandırılır. Örneğin, spermleri oluşturan hücreler sperm eşey ana hücresi adını alırken yumurtayı oluşturan hücreler ise yumurta eşey ana hücresi adını alır. Eşey ana hücreleri her zaman diploittir (2n). Sadece diploit hücreler mayoz bölünme geçirebilir ve mayoz bölünme sonucu oluşan gametler haploittir. Mayozun birinci bölünmesine mayoz 1, ikinci bölünmesine ise mayoz 2 adı verilir. Mayozun 1. bölünmesinin sonunda kromozom sayısı yarıya iner ve haploit iki hücre oluşur. Mayozun 2. bölünmesinin sonunda ise haploit dört hücre oluşur ve mayoz bölünme sonlanır. Mayoz sonucunda oluşan hücrelerde kalıtsal çeşitlilik görülür. Mayozda kalıtsal çeşitliliğin nedenleri; krossing over olayı ve tetrat yapısındaki dörtlü kromatit gruplarının gametlere bağımsız dağılımı olaylarıdır."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/mayoz-nedir-mayozun-evreleri-nelerdir/", "text": "Genetik olarak farklı iki ata bireyden gelen farklı iki üreme hücresinin birleşmesiyle yeni yavruların meydana gelmesine eşeyli üreme denir. Yüksek yapılı bitki ve hayvanların çoğunda eşeyli üreme görülür. Aynı anne babadan dünyaya gelen kardeşlerin, aynı türe ait bitki ve hayvanların birbirinden farklılık göstermesinin temel nedeni eşeyli üremedir. Eşeyli üremenin temelini mayoz ve döllenme oluşturur. Mayozun amacı; diploit (2n) kromozomlu üreme ana hücrelerinden , haploit kromozomlu üreme hücreleri meydana getirmektir, böylece nesiller boyunca kromozom sayısının sabitliğini sağlar. Mayoz sonucu oluşan hücreler farklılaşarak sperm ve yumurta gibi gamet hücrelerine dönüşür. Eşeyli üreyen canlılarda gametler döllenme yolu ile birleşerek diploit yapıdaki zigotu oluşturur. Zigot seri mitozla gelişerek ergin bireyi meydana getirir. Mayoz sonunda oluşan gametler birbirinden farklıdır. Bu nedenle döllenme olayı ile bir araya gelen gametlerden gelişen bireyler de genetik olarak birbirinden farklı olmaktadır. Bölünmeden önce interfazda mayoz için gerekli tüm hazırlıklar yapılır. DNA kendini eşler, gerekli enzimler ve proteinler üretilir. Organel sayısı artırılır. Hayvan hücrelerinde sentrozom sayısı 2 katına çıkar. İnterfazdan sonra mayoz 1 ve mayoz 2 olmak üzere bölünme iki aşamada gerçekleşir. Mayoz tamamlandığında haploit dört hücre oluşur. Mayoz 1; birbirini takip eden profaz 1, metafaz 1, anafaz 1 ve telofaz 1 olmak üzere 4 evrede gerçekleşir. Bu evrelerin ardından sitoplazma bölünmesi sonucunda kromozom sayısı bakımından haploit iki hücre oluşur. Mayozun en uzun süren evresidir. Çekirdek zarı ve çekirdekçik erimeye başlar. Kromatin iplikler kromozomlar halinde belirginleşir. Zıt kutuplara doğru çekilen sentrozomlar arasında iğ iplikleri oluşturulur. Bu evrede homolog kromozomlar çiftler halinde yan yana dizilerek bir araya gelir. İki homolog kromozom veya dört kromatitten oluşan bu yapıya tetrat adı verilir. Tetrat sayısı o hücrenin haploit kromozom sayısına eşittir. Çiftler halinde dizilmiş homolog kromozomların kardeş olmayan kromatitlerinin temas noktalarına kiyazma denir. Homolog kromozomlar kiyazma bölgelerinden birbirine sarılır. Bu duruma sinapsis adı verilir. Sinapsis esnasında homolog kromozomların kardeş olmayan kromatitleri arasında gen alışverişi gerçekleşebilir. Bu olaya krossing over adı verilir. Krossing over sayesinde kromozomlar yeni bir genetik dizilime sahip olur ve gamet çeşitliliği artar. Gamet çeşitliliğinin artması tür içi çeşitliliğin zenginleşmesine neden olur. Krossing over olayı her tetratta görülmeyebilir. Bir kromozom üzerindeki genler arası mesafe arttıkça krossing over olayının gerçekleşme olasılığı da artar. Homolog kromozomlar farklı kutuplara gidecek şekilde sentromerlerinden iğ ipliklerine bağlanır ve hücrenin ekvatoral düzlemine getirilir. Homolog kromozom çiftleri birbirinden ayrılır. Homolog kromozomlar kardeş kromatitleri birbirine bağlı kalarak zıt kutuplara doğru hareket eder. Profaz 1'de krossing over olayı gerçekleşmese bile homolog kromozomların rastgele hareket etmesi, oluşan hücrelerin genetik yönden farklı olmasını sağlar. Anafaz 1 sonunda her bir kutupta ana hücrenin kromozom sayısının yarısı kadar kromozom bulunur. Kutuplara yerleşen haploit kromozom takımındaki her bir kromozom iki yeni kromatite sahiptir. Telofaz 1 ile sitokinez aynı zamanda gerçekleşir ve iki kardeş hücre oluşur. Oluşan hücrelerin kromozom sayısı ana hücrenin yarısı kadardır ve haploittir. Bazı canlı türlerinde çekirdek zarı ve çekirdekçik oluşurken, bazı türlerde kromozomlar yoğunlaşmış şekilde kalır. Sitokinezde hayvan hücrelerinde boğumlanma, bitki hücrelerinde orta lamel oluşumu gözlenir. Kardeş kromatitlerin ayrılmasından dolayı mitoza benzer. Hayvan hücrelerinde bölünme başlamadan önce sentrozomlar kendini eşler. Mayoz 2; profaz 2, metafaz 2, anafaz 2, telofaz 2 ve sitokinezden oluşur. Çok kısa sürede tamamlanır. Çekirdek zarı ve çekirdekçikler eriyerek kaybolur ve iğ iplikleri oluşur. Kardeş kromatitleri taşıyan kromozomlar hücrenin ortasında tek sıra halinde yan yana dizilir ve sentromerleri ile iğ ipliklerine tutunur. Kardeş kromatitler profaz 1'de krossing over geçirmişlerse genetik olarak birbirinden farklıdır. Hücrenin ekvator düzleminde dizilmiş olan kardeş kromatitler, iğ iplikleri sayesinde ayrılarak zıt kutuplara doğru hareket eder. Bu evreden itibaren kromozom olarak adlandırılır. Kromozomlar kromatin iplikler halini alır. Çekirdek zarı ve endoplazmik retikulum yeniden oluşur. Çekirdekçik yeniden görünür hale gelir. Telofaz 2 ve sitokinez birlikte tamamlanır. Telofaz 2 sonunda toplam dört yeni hücre oluşur. Oluşan hücreler ana hücrenin yarısı kadar kromozom ve DNA taşır. Sitoplazma bölünmesinin tamamlanmasıyla diploit kromozumlu üreme ana hücresinden haploit kromozomlu dört hücre meydana gelir. Bu evrenin tamamlanmasıyla mayoz tamamlanmış olur. Mayoz evrelerinde kromozom sayısı ve DNA miktarı değişir. Mitoz sonucu iki hücre oluşurken mayozla bir hücreden dört hücre oluşur."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/melatonin-uyku-duzenleyici-hormonunun-gucu-uyku-problemlerine-dogal-cozum/", "text": "Günümüzün hızlı tempolu yaşam tarzıyla birlikte uyku sorunları yaygınlaşmış durumdadır. İnsanlar, iş stresi, teknolojiye maruz kalma ve çevresel faktörler gibi birçok etken nedeniyle uyku problemleri yaşayabilmektedir. Neyse ki, doğal bir çözüm olan melatonin, uyku düzenleyici olarak önemli bir rol oynamaktadır. Bu makalede, melatonin hormonunun ne olduğunu, nasıl çalıştığını ve uyku kalitesi üzerindeki etkilerini inceleyeceğiz. Melatonin, vücut tarafından salgılanan bir hormondur ve uyku düzenlemede kritik bir rol oynar. Beyindeki pineal bezden salgılanır ve gece saatlerindeki karanlık ortamlarda salınımı artar. Melatonin, biyolojik saatinizi düzenleyerek uyku-wake döngüsünü kontrol eder. Melatonin, beyindeki reseptörlere bağlanarak uyku düzenini etkiler. Karanlıkta salgılanan melatonin, vücuttaki sirkadiyen ritmi (24 saatlik iç saat) düzenler ve uyku hazırlığı yapar. Bunun sonucunda vücut sakinleşir, vücut ısısı düşer ve uyku hissi oluşur. Melatonin, uyku sorunlarıyla mücadele etmek ve uyku kalitesini artırmak için yaygın olarak kullanılan bir takviye olarak da bilinir. Araştırmalar, melatonin takviyesinin uykuya dalma süresini kısaltabileceğini ve uyku süresini uzatabileceğini göstermektedir. Ayrıca jet lag, vardiyalı çalışma ve uyku bozuklukları gibi durumlarda melatonin kullanımının etkili olabileceği belirtilmektedir. Melatonin yalnızca uyku düzenleyici bir hormon olarak bilinmez, aynı zamanda antioksidan özelliklere de sahiptir. Serbest radikallerle savaşır, bağışıklık sistemini güçlendirir ve yaşlanma sürecini yavaşlatır. Ayrıca bazı çalışmalar, melatonin takviyesinin migren, hafıza kaybı ve depresyon gibi sorunlarda da faydalı olabileceğini göstermektedir. Melatonin, uyku düzenleyici olarak görev yapan doğal bir hormondur. Uyku sorunlarıyla mücadele etmek ve uyku kalitesini artırmak için kullanılan bir takviye olarak da popülerdir. Melatonin'in etkileri üzerine yapılan araştırmalar devam etmektedir ve melatonin takviyesinin uyku bozuklukları, jet lag gibi durumlarda etkili olduğu görülmektedir. Ancak, herhangi bir takviye kullanmadan önce bir uzmana danışmak önemlidir. Not: Bu makale sadece bilgilendirme amaçlıdır ve tıbbi tavsiye yerine geçmez. Herhangi bir sağlık sorunuyla ilgili endişeleriniz varsa, bir sağlık uzmanına danışmanız önemlidir."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/meme-basi-catlagi-nasil-tedavi-edilir/", "text": "- Bebeğin doğru pozisyonda emzirildiğinden emin olun. Bebeğin ağzı meme ucu ve areola bölgesini tamamen kaplamalıdır. - Emzirmeden önce ve sonra meme uçlarınızı temizleyin ve kurulayın. - Emzirmeden önce meme uçlarınızı ılık su ile yıkayın ve ardından biraz lanolin krem sürün. - Emzirme sonrasında meme uçlarınıza soğuk bir kompres uygulayın. - Emzirme sırasında ağrıyı hafifletmek için bir meme ucu koruyucusu kullanabilirsiniz. - Doktorunuzun tavsiye ettiği meme ucu kremlerini kullanabilirsiniz. Eğer meme ucu çatlağı tedavisi için yukarıdaki önerilerle sonuç alamazsanız, bir doktora danışmanız gerekebilir."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/mikrobiyoloji-nedir/", "text": "Mikrobiyoloji genellikle çapları 1mm'den küçük olan ve gözle görülemeyecek küçüklükteki canlılarla uğraşan bir bilim dalıdır. Bakteri, virüs, protozoonlar, bazı metazoa hayvanlar ve birçok alg'i içerir. Tıbbi mikrobiyoloji; insanlar için patojen olan mikroorganizmaların teşhisi/tanısı ve identifikasyonu ile ilgilenir. Endüstriyel mikrobiyoloji; yararlı mikroorganizmaların endüstriyel üretimde kullanımı ile ilgilenir. Tarımsal mikrobiyoloji; tarımsal üretimi artırmak için mikroorganizmalardan yararlanılır. Çevre mikrobiyolojisi; çevre sorunlarının giderilmesinde ve değerlendirilmesinde mikroorganizmaların fizyolojik etkilerinden yararlanılır. Gıda mikrobiyolojisi; gıda maddelerinin üretiminde, korunmasında yararlanılır. Mikrobiyoloji bilim dalı altındaki diğer bilim dalları: Viroloji, Parazitoloji, Bakteriyoloji, Mikoloji ve İmminoloji, mikrobiyoloji çatısı altında incelenen diğer bilim dallarıdır. 17. yy' da mikroskobun bulunuşu ile başlar. İlk mikroskop; Basit mercekli ve Bileşik mercekli 'dir. İlk mikroskobu Antonj Van Leeuwenhock buldu. Biyogenez ve abiyogenez yani kendiliğinden oluşum tartışılmaktaydı. Francesco Redi; açık etteki kurtların kendi kendine değil sineklerin bırakmış olduğu larvalardan oluştuğunu söyledi. Appert ; 19..yy'da appertizasyonu keşfetti. Tyndall; bakterilerin sporları olduğunu bu nedenle tek ısıtmanın yeterliği olmadığını 3 gün 100 C'de ½ saat ısıtmanın gerekli olduğunu buldu. Pastör; Abiyogenez-biyogenez tartışmasına son verdi. Organik madde transformasyonun mikroorganizmalarca gerçekleştirildiğini buldu. Mikroorganizmaların aerobik ve anaerobik yaşam şekilleri olduğunu saptadı ve pastör etksini buldu. Saf kültür elde etti. Lister; Cerrahi antisepsis olayını ortaya attı. Robert Koch; Şarbon hastalığı etkenini buldu. Koch postula larını ortaya atıp tıbbi mikrobiyolojinin temelini attı. Saf kültür kavramını ortaya atanlardan biri de Koch'tur. Arkasından jelatin kullanarak saf kültürde kullandığı katı besi yerini yaptı. Öğrencisi olan Petri ise Petri Kabını' icat etti ve mikroorganizma üremesi için geniş yüzey sağladı. Saf kültür; içinde tek tip mikroorganizma bulunan kültürdür. Karışık kültür; içinde 1'den fazla tip mikroorganizma bulunması halidir. İzolasyon; istenilen tip mikroorganizmayı diğerleri arasından seçmek ayırmaktır. Kültürasyon; izole edilen mikroorganizmayı yapay şartlarda besi yerinde- üretmektir. Besi yeri; mikroorganizma üremesi için mikroorganizmanın ihtiyaç duyduğu besin maddelerini içeren ortamdır. Kültür; mikroorganizmanın besi yerinde üremiş halidir. İnokülasyon ; mikroorganizmanın besi yerine ekilmesi yada üremesi için besiyerine bırakılmasıdır.. Pasaj yapmak; mikroorganizmanın canlılığını muhafaza etmek amacıyla bir besi yerinden taze bir besi yerine geçirilmesidir."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/mineral-nedir-ve-minerallerin-canlilar-icin-onemi/", "text": "Mineraller; canlılarda organik moleküllerin yapısına katılan, bazı bileşik enzimleri aktive eden inorganik maddelerdir. Mineraller doğal olarak oluşurlar, homojendirler ve belirli kimyasal bileşime sahip inorganik kristalleşmiş katı maddelerdir. Canlılar yaşadığı ortamdan su ve besinlerle mineralleri hazır olarak alır. Her mineralin kendine özgü görevi vardır. Bu sebeple vücuttaki bir mineralin eksikliği başka bir mineral ile giderilemez. Mineraller idrar, ter ve dışkı ile vücut dışına atıldığından mineral içeren besinler düzenli olarak vücuda alınmalıdır. Mineraller hücre içi ve hücreler arası boşluklarda tuz halinde de bulunabilir. Mineraller insan hayatı için büyük öneme sahiptirler. Sağlıklı bir birey olabilmek için minerallerden faydalanırız. Her mineralin sağlığımız için farklı önem noktaları vardır. Örneğin Flor ve Magnezyum; diş ve kemik sağlığı için çok önemli bir değere sahiptir. Ayrıca Klor, hücre içi sıvıda su dengesini ayarlar. Örneklerde olduğu gibi her mineralin önem noktası farklıdır. - Diş ve kemik sağlığı için gereklidir. - Yetersiz alınması durumunda dişlerin çürümesine, normalden fazla alınması durumunda ise dişlerde kararma ve beneklenmeye yol açar. Kaynak Besinler Ham çay yaprağı, kabuklu deniz ürünleri, somon balığıdır. - Kemik ve dişlerin yapısına katılır. - Kasların çalışmasında, ATP üretiminde, karbonhidrat ve protein metabolizmasında görev alır. - Yetersiz alınması kaslarda kramplara, büyümenin yavaşlamasına, saç dökülmesine, yorgunluk hissine neden olur. - Bitkilerde klorofil pigmentinin yapısında vardır. Kaynak Besinler Kuru yemişler, baklagiller, soya fasulyesi, kabuklu deniz ürünleri, kakao, peynirdir. - Hücre içi ve hücreler arası sıvıda su dengesi ve suyun pH değerinin ayarlanmasında görev alır. - Mide hücrelerinden salgılanarak midede görev alan sindirim enzimlerini H+ ile birleşerek aktifleştirir. - Yetersiz alınması sindirim sistemi ve büyüme bozukluklarına neden olur. Kaynak Besinler Sofra tuzu, et, süt, süt ürünleri, taze sebzelerdir. - Bazı enzimlerin ve insülin hormonunun yapısına katılır. - Yaraların iyileşmesinde etkilidir. - Eksikliğinde vücut direnci azalır ve dikkat eksikliği görülür. Kaynak Besinler Deniz ürünleri, et, yumurta, tahıllar, kuru baklagillerdir. - Amino asitlerin yapısına katılır. - Saç, tırnak ve cilt sağlığı için gereklidir. - Eksikliğinde büyüme bozuklukları, saçta dökülme, deri renginde solma görülür. Kaynak Besinler Süt, et, balık, yumurta, kuru fasulye, fındık, fıstık, bademdir. - Kemiklerin, dişlerin, DNA, RNA ve ATP'nin yapısına katılır. - pH'ın dengelenmesinde görev alır. - Eksikliğinde kemikler zayıflar ve enerji metabolizmasında bozulmalar görülür. Kaynak Besinler Süt ürünleri, yumurta, et, tahıl, baklagillerdir. - Kasların uyarılması, sinirsel iletim, pH ve su dengesinin sağlanmasında görev alır. - Yetersiz alınması kaslarda kramplara, sinirsel iletimin aksamasına neden olabilir. İhtiyaçtan fazla alınması ise yüksek tansiyon, ishal, titreme, kusmaya sebep olabilir. Kaynak Besinler Sofra tuzu, et, süt, süt ürünleri, taze sebzelerdir. - Solunum gazlarını taşımada görevli olan hemoglobin molekülünün, oksijenli solunum ve fotosentez reaksiyonlarında görev alan enzimlerin, karaciğerde görev yapan katalaz enziminin yapısına kofaktör olarak katılır. - Besinlerle alınan demir minerali C vitamini varlığında emilerek kana karışır. - Eksikliğinde yeteri kadar hemoglobin üretilemeyeceği için anemi olarak bilinen kansızlığa neden olur. Kansızlıkta ise birim zamanda hücrelere taşınan oksijen miktarı, buna bağlı olarak da enerji üretimi azalır, metabolizma yavaşlar. Kaynak Besinler Deniz ürünleri, karaciğer, yumurta sarısı, baklagiller, yeşil yapraklı sebzeler, kuru yemişlerdir. - Tiroit bezinden salgılanan tiroksin hormonunun yapısında bulunur. - Büyüme çağında yeterince iyot alınmazsa tiroksin eksikliği sonucu cücelik, çarpık bacaklılık, zeka geriliği gibi hastalıklar görülebilir. Yetişkinlerde ise iyot eksikliği sonucu tiroit bezi büyüyüp guatr hastalığına neden olabilir. Kaynak Besinler Deniz ürünleri, iyotlu tuzdur. - Hücre içi ve hücreler arası ortamda su ve asit-baz dengesini ayarlama, iskelet ve kalp kaslarının çalışması, sinir hücrelerinde uyarının taşınması gibi görevleri vardır. - Eksikliği kalp ve iskelet kaslarının çalışma ritminin bozulmasına, sinirsel iletimin aksamasına neden olur. - İhtiyaçtan fazla alınması ise böbrek yetmezliğine neden olabilir. Kaynak Besinler Baklagiller, turunçgiller, muz, avokado, brokoli, ıspanak, patates, kuru yemişlerdir. - Kemik ve dişlerin yapısının korunmasında, kas dokunun kasılıp gevşemesinde, sinir hücrelerinde uyartının iletilmesinde, kanın pıhtılaşmasında görev alır. - Besinlerle alınan kalsiyum D vitaminin varlığında emilerek kana karışır. - Çocuklarda kalsiyum eksikliği kemiklerde yumuşama ve eğrilme şeklinde görülen raşitizm hastalığına neden olur. - Yetişkin bireylerde ihtiyaçtan az alınması kemik erimesine , normalden fazla alınması da eklemlerde kireçlenmeye sebep olabilir. Kaynak Besinler Süt ve süt ürünleri, yumurta sarısı, kuru yemişler, tahıllar, baklagiller, yeşil yapraklı sebzelerdir. Yukarıda da açıklandığı üzere minerallerin bizler için önemi tartışılmazdır. Mineraller sağlığımız için büyük öneme sahiptir. Mineral almayan ya da eksik mineral alan bir insanın tamamen sağlıklı olması imkansızdır."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/mineraller-ve-tuzlarin-canlilar-icin-onemi/", "text": "Hastanede yapılan kan tahlili sonuçlarını incelediğinizde bu tetkiklerde sodyum, potasyum, kalsiyum vb. elementlerin ölçümlerinin bulunduğunu, bunların vücutta belirli değerlerde olması gerektiğini fark etmişsinizdir. Verilen örneklerden de anlaşıldığı gibi canlılarda yaşamsal olayların düzenlenebilmesi için dışarıdan alınacak maddelere ihtiyaç vardır. Bu maddeler mineral olarak adlandırılan inorganik bileşiklerdir. Mineraller organizmanın yapısında az miktarda bulunmalarına rağmen canlılığın sürdürülebilmesi için gereklidir. Kalsiyum , fosfor , iyot , demir , sodyum , klor , potasyum , magnezyum , fl or gibi mineraller hücre ve hücreler arasında yer alır. Bunların büyük çoğunluğu mineral tuzları şeklindedir. Doğada tuzlar, asit ve bazların tepkimeye girmesi sonucu oluşur. Asitlerle bazlar karıştırıldığında asidin H+ iyonu ile bazın OH- iyonu birleşir. Bu birleşim sonucunda bir molekül su açığa çıkar, asit ve bazın yapısındaki diğer iyonların birleşmesiyle tuz meydana gelir. Bu olayı aşağıda verilen örnekteki gibi formüle edebiliriz. Ototrof ya da heterotrof tüm canlılar vücutları için gerekli olan mineralleri besinleri ile yeterli miktarda alır fakat gereksinim duyulan mineral miktarı ve çeşidi farklılık gösterebilir. İnsanlar kalsiyum, sodyum, potasyum, fosfor, klor ve magnezyum gibi minerallere değişen miktarlarda ihtiyaç duyar. Magnezyum minerali belirli miktarda mutlaka alınmalıdır. Bir insanın günlük magnezyum gereksinimi 0,35 ile 3 g arasında değişmektedir. Kalsiyum ve fosfor tuzları dişlerin ve kemiklerin yapısına katılmaktadır. Kalsiyum tuzları kasların kasılmasında, kalbin ve sinir hücrelerinin çalışmasında, hücreler arası iletişimde ve bazı tepkimeleri hızlandıran enzimlerin çalışmasında etkilidir. Fosfor ise ATP'nin ve nükleik asitlerin yapısına katılır. Potasyum, sodyum ve klor iyonları madde alış verişinin gerçekleştirilmesinde, hücre içi ve hücre dışı sıvı dengesinin korunmasında görev alır. Potasyum tuzları ayrıca sinir hücrelerinin çalışmasında, vücut sıvılarında asit-baz dengesinin korunmasında, kalp ritminin düzenlenmesinde ve protein sentezinde etkilidir. Sodyum tuzları kalp ritminin düzenlenmesi, kas kasılması, sinir hücrelerindeki iletimin sağlanması ve enzimlerin çalışmasında görev alır. Klor tuzları, mide özsuyunun üretiminde ve hormonların çalışmasında etkilidir. Magnezyum tuzları kas ve sinir sisteminin çalışmasında kullanılır. İnsanlar demir, manganez, çinko, selenyum, bakır vb. minerallere ise az miktarlarda gereksinim duyarlar. Günlük olarak bu mineraller az da olsa alınmalıdır."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/mitokondri-organeli-ve-cift-katli-zar-sistemi/", "text": "Canlıların yaşamını sürdürebilmesi için enerjiye ihtiyacı vardır. Bu enerji canlılarda oksijenli ve oksijensiz solunum reaksiyonları ile sağlanır. Oksijenli solunum ökaryot hücrelerde mitokondri organelinde meydana gelir. Bu nedenle mitokondriler, ökaryot hücrelerin ATP üreten enerji santrali olarak da tanımlanabilir. Mitokondriler çift tabakalı bir zar sistemine sahiptir. Mitokondrilerin iç ve dış zarı, içerisine protein moleküllerinin gömülü olduğu çift sıralı yağ tabakasından oluşur. Dış zar düz bir yüzeye sahip olmasına rağmen, içte bulunan zar kıvrımlar yapmıştır. Krista adı verilen bu kıvrımlar mitokondrinin iç yüzeyinin genişlemesini sağlar. Oksijenli solunum sonunda açığa çıkan ATP enerjisinin büyük kısmı kristalar üzerinde sentezlendiği için, yüzeyin genişlemiş olması birim zamanda üretilen enerji miktarının da artmasını sağlar. Kristaların arasını, yani mitokondrinin iç kısmını dolduran yarı akışkan sıvıya matriks adı verilir. Matrikste oksijenli solunumda görev alan bazı enzimler bulunur. Ayrıca matrikste mitokondriye özgü DNA ve RNA molekülleri ile ribozomlar vardır. Bu nedenle mitokondri, enerji ihtiyacı artan hücrelerde hücre bölünmesini beklemeksizin çekirdek kontrolünde çoğalır. Enerji tüketiminin çok olduğu kas, sinir, böbrek ve sperm gibi hücrelerde mitokondri sayısı daha fazladır."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/mitokondriyal-kalitimin-onemi-nedir/", "text": "Hücrede kalıtsal materyalin aktarılması sadece çekirdek DNA'sı aracılığı ile gerçekleşmez. Hücre çekirdeğinin yanı sıra, mitokondri DNA'sı da kendine özgü kalıtsal özelliklerin aktarılmasından sorumludur. Mitokondride bulunan DNA molekülüne mitokondriyal DNA , mtDNA'ya bağlı özelliklerin sonraki nesillere aktarılmasına da mitokondriyal kalıtım denilmektedir. Mitokondri ve DNA'sı sonraki nesillere sadece anneden geçer. Çünkü döllenme sırasında sperm hücresindeki çekirdek, yumurta hücresine aktarılırken boyun ve kuyruk kısmı yumurta hücresine giremez. Bu durumda spermin boyun kısmında bulunan mitokondri de dışarıda kalır. Bu nedenle erkek ve dişi bireyler, sadece annenin mtDNA'sından kaynaklanan özellikleri taşır. mtDNA'da, çekirdek DNA'sına göre daha fazla oranda mutasyon gerçekleşir. Bu durum annenin mtDNA'sında bulunması muhtemel anormalliklerin de yavrulara olduğu gibi aktarılacağı anlamına gelir. Solunum reaksiyonları sırasında mitokondride fazla miktarda serbest oksijen radikallerinin oluşması, mtDNA'nın tamir mekanizmalarının etkin olmaması ve mtDNA replikasyon hızının yüksek olması mtDNA'daki mutasyonların sebepleri arasında sayılabilir. Dokulardaki hücrelerde mutasyona uğramış mitokondri sayısı arttıkça ATP üretimi azalır. Bu da doku ve organlarda fonksiyon bozukluklarına yol açar."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/mitoz-eseysiz-ureme-nedir/", "text": "Hücreler canlının temel, yapısal ve fonksiyonel birimidir. Çok hücreli organizmaların büyümesi ve gelişmesi, hücrelerin çoğalması ile mümkündür. Bir hücrelilerde ise hücre bölünmesi bir çoğalma şeklidir (Şekil1.1). Böylece iki adet yeni canlı meydana gelir. Çok hücreli organizmalarda ise yeni hücreler hücre bölünmesiyle çok sayıda hücre meydana getirir. Bu hücreler çoğalıp farklılaşarak bireyi meydana getirir. Hücreler, bölünmeden önce belirli bir ölçüde büyüklüklerini arttırır ve sonra bölünür. Yavru hücreler önce küçük olur. Daha sonra bunlar da büyür ve bölünerek yeni yavru hücreler meydana getirir. Belli bir büyüklüğe ulaşmış hücreler bölünerek çoğalır. Bölünme sonunda ana hücreye tamamen benzeyen iki yavru hücre oluşur. Böylece bölünmeyle oluşan hücresel artış tek hücrelilerde üremeyi, çok hücrelilerde ise canlının büyümesini, gelişmesini ve yıpranan yerlerin onarımını sağlar. Bir hücrelilerde hücre bölünmesi bir üremedir."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/mitoz-nedir-ozellikleri-nelerdir/", "text": "Bir hücrenin genetik bilgisini içeren DNA'ya genom adı verilir. Prokaryot hücrelerin genomu halkasal yapıda bir DNA'dan oluşur. Ökaryot hücreler ise birden fazla doğrusal DNA'dan oluşmaktadır. Ökaryot bir hücredeki DNA'nın toplam uzunluğu çok fazladır. Örneğin bir insan hücresi yaklaşık 2 metre boyunda bir DNA içerir. Ancak DNA, hücre çekirdeğinin içinde kıvrılarak bir yumak şeklinde bulunduğundan insan hücresinin içinde kapladığı alan azdır. Hücre çekirdeğinde bulunan kalıtım maddesi , hücre bölünme aşamasında değilken dağınık, ipliksi ve yumak şeklindedir. Bu yumak şeklindeki ipliksi yapıya kromatin ağı denir. Hücre bölünme evresine girmeden önce DNA kendini eşler. Eşlemeden sonra kromatin iplikler yoğunlaşarak kısalıp kalınlaşır ve kromozomlara dönüşür. Kromozom oluşumu sayesinde DNA yavru hücrelere hatasız ve eksiksiz bir şekilde dağıtılır. Kromozom, DNA eşlenmesinden dolayı birbirinin aynısı olan iki parçadan oluşur. Bu parçaların her birine kromatit denir. Bu kromatitler aynı DNA'ları bulundurduğu için kardeş kromatitler olarak adlandırılır. Kardeş kromotitleri bir arada tutan kısma sentromer denir. Sentromerlerin üzerinde bulunan, genellikle protein yapılı olan özelleşmiş bölgelere kinetokor denir. Kinetokorlar hücre bölünmeleri sırasında iğ ipliklerinin tutunduğu bölgelerdir. Kromozomlar, çoğu hücrede çiftler halinde bulunur. Bu kromozomların büyüklükleri ve sentromer konumları aynıdır. Aynı karekterleri kontrol eden genlere sahiptir. Bu kromozomlara homolog kromozomlar denir. İnsan vücut hücrelerinde 46 kromozom bulunur. Bu kromozomların 23'ü anneden, 23'ü babadan gelir. Kromozomları çiftler halinde bulunduran hücrelere diploit hücre denir ve 2n ile gösterilir. Kromozomları çiftler halinde bulundurmayan hücrelere ise haploit hücre denir ve n ile gösterilir. İnsanın üreme hücreleri haploitken vücut hücreleri diploittir. Örneğin diploit kromozom sayısı insanın vücut hücrelerinde 2n = 46, sirke sineğinde 2n = 8, ayçiçeğinde 2n = 34; haploit kromozom sayısı insan üreme hücrelerinde n = 23, sirke sineğinde n = 4, ayçiçeğinde n = 17'dir. Kromozom sayısı canlının türüne göre değişir. Aynı türdeki sağlıklı bireylerin kromozom sayısı aynıdır. Ancak aynı sayıda kromozom taşıyan tüm canlılar aynı türden olmayabilir. Örneğin insanlar gibi kurtbağrı bitkisi ve siyah moli balığı da 46 kromozom taşır. Bu üç canlı farklı türdendir. Kromozom sayısının çok ya da az olması canlının gelişmişliği ile ilişkilendirilmez . Gelişmişliği kromozomlar üzerindeki genler belirler. Hücrenin hayatı sırasında gerçekleşen metabolik olaylar arasında çok etkili bir haberleşme sistemi vardır. Bu sistem sinyal iletim sistemi olarak bilinir. İki hücre bölünmesi arasındaki dönem hücre döngüsü olarak adlandırılır. Mitoz, hücre döngüsünün sadece bir kısmını kapsar. Hücre döngüsü; interfaz, çekirdek bölünmesi ve sitoplazma bölünmesi evrelerini kapsar."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/mitoz-ve-mitozun-asamalari-nelerdir/", "text": "Ana hücrenin bölünerek iki yeni hücre oluşturmasına mitoz denir. Mitoz, bütün canlılarda görülen bir bölünme şekli olmakla birlikte, tek hücrelilerde çoğalmayı, çok hücrelilerde ise genel olarak büyüme, gelişme ve yaraların onarılmasını sağlar. Profaz, metafaz, anafaz ve telofaz olmak üzere dört aşamada gerçekleşir. Bu evrede, kromatin iplikler bazı aşamalardan geçerek üst üste katlanır ve ilmekler oluşturur. Sonuçta kromatin iplikler kısalıp kalınlaşır ve kromozom şeklini alır. DNA interfaz aşamasında kendisini eşlemiş olduğundan profaz evresinde her kromozom iki kromatitten oluşur. Kromozomların daralmış bölgelerinde sentromer bulunur. Sentromerlerde her bir kromatit için bir kinetokor bulunur. Kinetokorların yapısı proteinlerden oluşur. Çekirdek zarı ve çekirdekçik kaybolur. Sentrozom bölünerek hücrenin karşı kutuplarına doğru hareket eder ve iki kutbun arasında iğ ipliklerini oluşturur. İğ iplikleri mikrotübüllerden oluşur. İğ ipliklerinin bir bölümü kromozomların kinetokorlarına bağlanır. Profaz evresinin sonuna doğru, kromatin ipliklerin kromozoma dönüşümü tamamlanır ve kromozomların tamamı iğ ipliklerine tutunmuş olur. Kromozomlar hücrenin ekvatoral düzleminde sıralanır. Kromozomlar en belirgin şekilde bu safhada gözlenebilir. Bu nedenle kromozom şekli ve sayısı ile ilgili mikroskobik incelemeler bu aşamada yapılır. Kardeş kromatitler, iğ iplikleri üzerinde taşınarak birbirinden ayrılır ve hücrenin karşı kutbuna çekilir. Böylece kromozomlar eşit şekilde hücrenin kutup bölgelerine taşınmış olur. Bu evrede sentromer bölünür. Kromozom sayısı iki katına çıkar. Kinetokorlara tutunmamış olan iğ iplikleri ise birbirini iterek hücrenin boyunun kutuplar yönünde uzamasına neden olur. Profazda gerçekleşen pek çok olayın tersi, telofaz evresinde gerçekleşir. Kromozomlar kromatin iplik şeklini alır. İğ iplikleri kaybolur. Çekirdek ve çekirdek zarı yeniden oluşur. Telofazla birlikte sitoplazma bölünmesi başlar ve telofazın sonuna doğru, telofazla birlikte sitoplazma bölünmesi de tamamlanır."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/mitozun-evreleri-nelerdir/", "text": "Mitoz, tek hücrelilerde üremeyi sağlarken çok hücrelilerde organizmanın büyümesini, gelişmesini ve yıpranan kısımların onarılmasını sağlar. Ancak hücre gibi karmaşık bir yapının bölünmesi sadece ikiye ayrılma şeklinde gerçekleşen basit bir olay değildir. Mitozun diğer bir amacı da ana hücredeki kalıtım maddesinin yavru hücrelere aynen ve eşit şekilde aktarılmasıdır. Mitoz, interfazın sonu ile başlayan ve birbirini takip eden evrelerden oluşur. Bölünen canlı hücrelerin belirli aralıklarla çekilen mikroskop görüntüleri, mitozda çeşitli basamakların olduğunu ortaya çıkarmıştır. Çekirdek bölünmesi ; gerçekleşen temel olaylara göre profaz, metafaz, anafaz ve telofaz olmak üzere dört evrede incelenir. Profaz: Eşlenmiş kromatin iplikler, kısalıp kalınlaşmaya başladığında kromozomlar halinde görülebilir duruma geçer. Her kromozom birbirinin kopyası olan iki kromatitli haldedir. Hayvan hücrelerinde sentrozomu oluşturan sentriyoller, iğ ipliklerini oluşturarak kutuplara doğru hareket eder. Bitki hücrelerinde sentrozom bulunmadığından iğ iplikleri mikrotübül yapıdaki proteinlerden oluşur. Çekirdek zarı, endoplazmik retikulum ve çekirdekçik kaybolur. Profaz, mitozun en uzun evresidir. Metafaz: Kromozomlar, kinetokorlarına bağlanan iğ iplikleri sayesinde hücrenin ekvatoral düzlemine tek sıra halinde yan yana dizilir. Kromozomların en belirgin görüldüğü evredir. Anafaz: Kardeş kromatitleri bir arada tutan sentromer bölgesindeki proteinler enzim tarafından yıkılır. İğ iplikleri sayesinde her bir kromozomun kardeş kromatitleri birbirinden ayrılarak zıt kutuplara hareket eder. Ayrılma gerçekleştikten sonra her kromatit, kromozom olarak adlandırılır. Telofaz: Hücrenin zıt kutuplarındaki kromozomların etrafında çekirdek zarları ve endoplazmik retikulum yeniden oluşur. Çekirdekçik yeniden görünür hale gelir. Çekirdek içinde kalan kromozomlar incelip uzayarak kromatin ipliklere dönüşür. İğ iplikleri kaybolmaya başlar. Böylece çekirdek bölünmesi tamamlanmış olur. Hayvan hücrelerindeki sitoplazma bölünmesi sırasında, hücre düzleminin ortasına yakın kısımlarında derin olmayan bir oluk oluşmaya başlar. Bu olaya boğumlanma denir. Bu oluğun sitoplazmaya bakan yönünde çekme halatına benzer mikrofilament proteinler vardır. Bunlar; bölünme oluğunu derinleştirir, hücreyi ikiye ayırır. Bölünme sonucu oluşan hücrelerin her biri kendine ait çekirdek, sitoplazma ve organeller bulundurur. Bitki hücrelerinde hücre çeperi bulunduğundan sitoplazma bölünmesi boğumlanarak gerçekleşmez. Hücrenin ortasında, Golgi organeli tarafından hücre çeperinin ilk tabakası olan orta lamel oluşturulur. Orta lamel, sitoplazmayı ve sitoplazma içeriğini iki eşit parçaya böler. Aynı zamanda orta lamelin üzerinde selüloz içeren çeper oluşumu görülür. Mitotik faz, çekirdek bölünmesinden sonra sitoplazma bölünmesi ile tamamlanır. Çekirdek bölünmesi ile genetik açıdan birbiriyle aynı çekirdekler oluşur. Çekirdeklerin kromozom sayısı ve DNA miktarı aynıdır. Ancak çekirdekler arasında genetik açıdan farklılık varsa bunun sebebi mutasyondur. Sitoplazma bölünmesinde sitoplazma miktarı ve organel sayısı bakımından eşit dağılım olmayabilir. Bu durum, oluşan iki yavru hücre arasında genetiksel farklılığa sebep olmaz. Oluşan yavru hücreler de belirli bir süre büyüdükten sonra tekrar bölünür. Mitoz sonucu oluşan toplam hücre sayısı 2n formülüyle hesaplanır. Örneğin bir hücre art arda üç kez mitoz geçirirse son bölünme sonucunda 8 yeni hücre (2n = 23 = 8) oluşur."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/monohibrit-caprazlama-2/", "text": "Karakterlerle ilgili iki bireyin gametlerinin birleşmesine çaprazlama adı verilir. Çaprazlanan ebeveynlere parental döl , yavrularına F dölü denir. F dölünde elde edilen heterozigot genotipli bireylere monohibrit adı verilir. İki monohibrit bireyin çaprazlanmasına monohibrit çaprazlama denir. F dölünün kendi arasında çaprazlanmasıyla oluşan kuşağa F dölü denir. Mendel, tüm özellikleri taşıyan ilk üç kuşağı izlemiş ve tüm sonuçları kayıt altına almıştır. Mendel, bir karakter için farklı fenotipte homozigot bezelyeleri çaprazlayarak F dölünü elde etmiştir. Örneğin tohum şekli bakımından homozigot yuvarlak ve buruşuk tohumlu bezelyeler çaprazlandığında heterozigot yuvarlak tohumlu bezelyeler oluşmuştur . Mendel, F dölünün bütün bireylerinin heterozigot olup birbirine benzediğini tespit etmiş olup buna benzerlik ilkesi demiştir. Bireyin kendi genotipindeki bir bireyle çaprazlanmasına kendileştirme denir. F bireylerinin kendileştirilmesi ile F dölü elde edilir. Elde edilen F dölünün 705'inin yuvarlak, 224'ünün buruşuk tohumlu bezelyelerden oluştuğu görülmüştür. Bu sayılardan yaklaşık ¾'ü yuvarlak tohumlu, ¼'ü buruşuk tohumludur. Yuvarlak tohumun buruşuk tohuma oranı 3:1'dir. F 'deki genotip oranı ¼ homozigot baskın, 2/4 heterozigot, ¼ homozigot çekiniktir. Diğer karakterler için aynı çaprazlamalar yapıldığında F dölünün fenotip oranının yaklaşık olarak 3:1 olduğu ve genotip oranının yaklaşık 1:2:1 olduğu görülmüştür. Mendel, F 'de elde ettiği fenotip sonuçlarına göre F 'de gizli kalan çekinik özelliğin F 'de ortaya çıktığını tespit etmiştir. Bir karaktere ait alellerden her biri eşit olasılıkla birbirinden ayrılır ve farklı gametlere giderler. Mendel, buna ayrılma ilkesi adını vermiştir. Punnett karesi yöntemi, genetik çaprazlama sonuçlarını tahmin etmede kullanılan bir diyagram yöntemidir. Punnett karesinde erkek bireyin gametleri yatay, dişi bireyin gametleri dikey sütunlara yazılarak diyagram doldurulur. Yandaki tabloda Mendel'in yaptığı monohibrit çaprazlamanın Punnett karesinde gösterimi verilmiştir."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/monohibrit-caprazlama/", "text": "Bir karakter yönüyle heterozigot olan bireylere monohibrit, böyle iki bireyin çaprazlanmasına da monohibrit çaprazlama denir. Bireyin genotipinde bir karakterden sorumlu iki alel, gamet oluşumu sırasında eşit olasılıkla rastgele ayrılır ve farklı gametlere gider. Bu durum Mendel'in Ayrılma İlkesi olarak adlandırılır. Örneğin homozigot mor çiçekli bezelye ile homozigot beyaz çiçekli bezelye çaprazlanırsa AA genotipli bireyden A, aa genotipli bireyden a genotipli gamet oluşur. Oluşan gametler kendi aralarında çaprazlandığında elde edilen F1 kuşağındaki bireylerin tamamı heterozigot mor çiçekli olurken beyaz çiçekli bezelyeler oluşmaz. Mendel, F1 de ortaya çıkan mor çiçek rengi özelliğini baskın, gizlenen beyaz çiçek özelliğini çekinik olarak ifade etmiştir. Bu durum Mendel'in Tam Baskınlık İlkesi, F1 deki tüm bireylerin aynı olması ise Mendel'in Benzerlik İlkesi olarak adlandırılır. Mendel daha sonra F1 kuşağındaki bireyleri kendi aralarında çaprazlamış ve F2 kuşağını elde etmiştir. F2 kuşağında homozigot mor çiçekli , heterozigot mor çiçekli ve homozigot beyaz çiçekli bezelyelerin oluştuğunu gözlemlemiştir. Genetik çaprazlamalar sonucu oluşması muhtemel genotipler, yukarıdaki gibi de gösterilebilir. Buna göre yatay düzleme erkek ata tarafından oluşturulması mümkün olan tüm gametler, düşey düzleme dişi birey tarafından oluşturulabilecek tüm gametler yazılır. Erkek ve dişi gametlerin kesişimleri oluşacak bireylerin genotipini verir. Bu yöntem İngiliz genetik bilimcisi R.C.Punnett tarafından geliştirildiği için Punnett karesi olarak adlandırılır."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/noronlarin-gorevleri-nelerdir/", "text": "Nöronlar, sinir sisteminin temel yapı birimleridir ve bilgi işlemeye, depolamaya ve iletmeye özelleşmiştir. Nöronlar, hücre gövdesi, dendritler ve aksonlar gibi birçok farklı bölümden oluşur. - Bilgi işleme: Nöronlar, beyindeki bilgiyi işler ve bu bilgiyi diğer nöronlara veya kas hücrelerine iletmek için sinyallere dönüştürürler. - Bilgi depolama: Nöronlar, uzun süreli bellek gibi bilgileri depolamak için kullanılır. - Bilgi iletimi: Nöronlar, diğer nöronlara veya kas hücrelerine bilgi iletmek için özelleşmiştir. Bu iletim, sinaps denilen küçük boşluklar aracılığıyla gerçekleşir. - Refleksler: Bazı nöronlar, omurilikteki reflekslerin oluşumuna katkıda bulunurlar. Bu nöronlar, beynin karar vermesi gerekmeksizin, vücudun hızlı bir şekilde tepki vermesini sağlar. - İç organların kontrolü: Nöronlar, iç organların çalışmasını kontrol ederler. Bu nöronlar, otonom sinir sistemi olarak adlandırılır ve istem dışı olarak çalışır. Nöronlar, sinir sisteminin karmaşık işlevlerini yerine getirmek için birbirleriyle iletişim kurarlar ve beyin, omurilik ve sinir ağı boyunca bilgiyi iletmeye yardımcı olurlar."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/nukleik-asitler-ve-fonksiyonlari/", "text": "Nükleik asitler, ilk defa 1869 yılında Friedrich Miescher tarafından irinde ve somon balığı hücrelerinin çekirdeğinde görülmüştür. Nükleik asitler tüm canlı organizmaların hücreleri içinde bulunan bütün genetik bilgiyi depolayarak bu bilgiyi nesilden nesile taşıyan önemli en büyük organik moleküllerdir. Hücrenin çekirdeğinde bulunduğu için çekirdek asiti anlamına gelen nükleik asit ismi verilmiştir. Daha sonra yapılan araştırmalarda nükleik asitlerin, sadece çekirdekte değil hücrenin diğer bölümlerinde de varlığı tespit edilmiştir. Bu nedenle nükleik asitlere yönetici moleküller de denmektedir. Nükleik asitler, yapısal ve işlevsel özelliklerine göre DNA ve RNA olmak üzere iki çeşittir. Nükleik asitlerin yapı birimine nükleotit denir. Nükleotit ise azotlu organik baz, pentoz (5 karbonlu şeker) ve fosfat grubundan (PO4 ) oluşur. Azotlu organik bazlar, kimyasal yapılarına göre çift halkalılar ve tek halkalılar olmak üzere ikiye ayrılır. Adenin ve guanin çift halkalıdır. Timin , urasil ve sitozin tek halkalıdır. Adenin, guanin, sitozin hem DNA hem de RNA'nın yapısına katılırken timin sadece DNA, urasil ise sadece RNA'nın yapısına katılan azotlu organik bazlardır. Nükleik asitlerin yapısına katılan beş karbonlu şekerler iki çeşittir. Bunlardan riboz şekeri RNA'nın, deoksiriboz şekeri ise DNA'nın yapısına katılır. DNA ve RNA'ya ait nükleotitler pentozlarına bakılarak ayırt edilir. Fosfat grubu ise tüm nükleotitlerin yapısında vardır. İki komşu nükleotit birbirlerine fosfodiester bağıyla bağlanır. Fosfodiester bağı iki nükleotidin şekerini fosfat grubu ile birbirine bağlar. Bu şekilde oluşan nükleotit zinciri , nükleik asitleri meydana getirir. DNA prokaryot hücrelerin sitoplazmasında, ökaryot hücrelerin çekirdeğinde yer alır. Ayrıca ökaryot hücrelerinin mitokondri ve plastitlerinin kendilerine özgü DNA'ları vardır. James Watson ve Francis Crick adlı bilim insanları, 1953-1962 yıllarında yaptıkları araştırmalarla DNA'nın günümüzde kabul gören yapısını bulmuşlardır. Buna göre DNA'nın yapısı; karşılıklı iki nükleotit zincirinin yan yana, tıpkı iki örgü ipliğinde olduğu gibi birbirinin üzerine bükülmüş bir sarmal şeklindedir. DNA bu yapısıyla bir yangın veya minare merdivenine benzetilebilir. Bu benzetmede bazlar merdiven basamaklarını, şeker ve fosfatlar da duvarları oluşturmaktadır. DNA'nın karşılıklı sarmal yapan nükleotit zincirinden birincisi, diğerinin tamamlayıcısı durumundadır. Birinci nükleotidin baz dizilişi biliniyorsa ikincisi yazılabilir. DNA'yı oluşturan nükleotit zincirinin karşılıklı bölgelerinde pürin ve pirimidin bazları bulunur. Karşı karşıya gelen bu bazlardan adenin ile timin arasında ikili, guanin ile sitozin arasında üçlü hidrojen bağı kurulur. Bu durumda DNA'daki adenin sayısı timin sayısına, guanin sayısı da sitozin sayısına eşittir. Bütün canlılarda DNA molekülü bu dört çeşit nükleotitten oluşur. DNA molekülünde yapıyı oluşturan nükleotit sayıları ve diziliş sıraları farklıdır. Bu farklılık canlılarda çeşitliliğe sebep olur. Alfabemizdeki 29 harf nasıl farklı kelimeleri oluşturuyorsa bu dört nükleotit de canlı çeşidine göre özgün bir dizilimle düzenlenir. Yani nükleotitler kalıtımın alfabesi olarak düşünülebilir. Bu durumda canlıların DNA'ları belli oranda birbirinden farklılık gösterir. DNA, hücrenin tüm yaşamsal olaylarını yöneten moleküldür. Bilgiler genler halinde DNA'da bulunur. Genler göz rengi, kan grubu, saç rengi ve parmak izi gibi genetik özellikleri belirler. Hücre bölüneceği zaman DNA kendini kopyalar. DNA'nın kopyalanmasına replikasyon denir. Replikasyon sonunda birbirinin aynısı olan iki DNA molekülü oluşur. Canlılar replikasyon sayesinde kalıtsal bilgileri yeni hücrelere ve nesillere aktarır. RNA molekülü; prokaryot hücrelerin sitoplazmasında ve ribozomun yapısında, ökaryot hücrelerin çekirdeğinde, sitoplazmasında, ribozomun yapısında, mitokondri ve kloroplastta bulunur. RNA tek zincirlidir, sarmal yapı göstermez ve kendini kopyalayamaz. Tüm RNA çeşitleri DNA üzerinden üretilir ve protein sentezinde görev alır. Mesajcı RNA , taşıyıcı RNA ve ribozomal RNA olmak üzere üç çeşit RNA vardır. Mesajcı RNA : Protein sentezi için DNA'dan aldığı şifreyi ya da mesajı ribozom organeline taşır. Bu mesaj sentezlenecek proteindeki amino asitlerin çeşitlerini, dizilişlerini ve miktarlarını belirler. Canlıların DNA'larındaki farklılık, üretilen mRNA'ların da farklı olmasını sağlar. Bunun sonucunda üretilen proteinler canlılar arasında da farklılık gösterir. Canlılar arasındaki protein farklılığı, organ nakillerinde doku uyuşmazlığına neden olur. Yakın akrabaların DNA'ları daha benzer olduğu için doku ve organ nakillerinin başarılı olma olasılığı daha yüksektir. Hücrede bulunan toplam RNA' nın %5'ini oluşturur. Taşıyıcı RNA : Protein sentezi sırasında serbest amino asitlere bağlanıp bu amino asitleri uygun sırayla ribozom organeline taşır. RNA tek zincirli bir yapı gösterdiği için hidrojen bağı içermez. Fakat tRNA bir nükleotit zincirinin kıvrımlar yapmasıyla oluştuğu için kıvrımlar, hidrojen bağlarıyla bir arada tutulur. Bu durumda da tRNA diğer RNA çeşitlerinden farklı olarak hidrojen bağı içerir. mRNA hücrede bulunan toplam RNA'nın %15'ini oluşturur. Ribozomal RNA : Proteinlerle birlikte ribozom organelinin yapısını oluşturur. rRNA hücrede çekirdekçikte üretilir. Hücrede bulunan toplam RNA'nın %80'ini oluşturur. Canlıların en önemli enerji kaynağı güneştir. Tüm canlılar doğrudan veya dolaylı yoldan güneş enerjisini kullanır. Güneş enerjisi, fotosentez yapan canlılar tarafından organik besinlerin yapısındaki kimyasal bağ enerjisine dönüştürülür. Canlılar kendi yapısına ve ihtiyacına göre organik moleküllerden hücre içinde enerji üretir. Açığa çıkan serbest enerjiyi depolayan molekül ATP olarak adlandırılır. Hücrede enerji veren ve enerji gerektiren neredeyse bütün olaylar ATP sayesinde gerçekleştirilir. ATP nükleotit yapıda bir organik moleküldür. Yapısı adenin azotlu organik bazı, riboz şekeri ve üç fosfat grubundan oluşur. Adenin azotlu organik bazı ile riboz şekeri arasında glikozit bağı, riboz şekeri ile fosfat grubu arasında ester bağı, fosfatlar arasında ise yüksek enerjili fosfat bağları bulunur. Aşağıda ATP molekülünün yapısı gösterilmiştir. ATP molekülünün üretimi ve tüketimi hücre içinde gerçekleşir. ATP hücre dışına çıkamadığı için ATP enerjisi gerektiren reaksiyonlar hücre içinde gerçekleşir. ATP depolanamayan bir moleküldür. Bu nedenle üretimi ve tüketimi birbirini takip eden döngü şeklinde süreklilik gösterir. Yukarıdaki şekilde görüldüğü gibi ADP'nin yapısına fosfat molekülünün katılmasıyla ATP molekülünün üretilmesine fosforilasyon, ATP'nin yapısından bir fosfat molekülünün ayrılmasına yani tüketilmesine ise defosforilasyon denir. Hücrede ATP'nin üretimi ve tüketimi ile gerçekleşen enerji dönüşümü ve ATP'nin kullanıldığı bazı olaylar aşağıdaki şekilde gösterilmiştir. Hormonlar, çok hücreli organizmalarda vücudun belirli bir bölgesinden salgılanıp ilgili doku ve organları uyararak büyüme, farklılaşma, metabolizma gibi fizyolojik olayların düzenlenmesinde görev alan organik moleküllerdir. Hayvansal organizmalar, metabolik işlevlerini düzenlemek amacıyla hem hormonal sistemlerini hem de sinir sistemlerini kullanır. Bitki doku ve organlarında da tohumun çimlenmesi, kök ve gövdenin büyümesi, yaprağın oluşumu, çiçeklenme, meyvenin oluşumu ve olgunlaşması gibi olayları düzenleyen hormonlar vardır. Bitkiler metabolik işlevlerini düzenlerken hormonlar görev alır. Bazı hormonlar üretildikleri doku ya da organlarda etki gösterirken bazıları da farklı doku ve organlarda etki gösterir. Hormonların bir diğer önemli özelliği de canlı dokularında çok az miktarda bulunmasına rağmen kendilerine özgü etkilerini gösterebilmesidir. Ayrıca dokulardaki hormon miktarında meydana gelen çok küçük bir değişim bile metabolizmayı olumsuz yönde etkiler. Hormonların normalden daha az ya da daha çok sentezlenmesi ve salgılanması bazı hastalıklara neden olabilir. Örneğin büyüme çağındaki bir çocukta büyüme hormonu az salgılanırsa cücelik, fazla salgılanırsa devlik denilen hastalığa neden olabilir."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/nukleik-asitlerin-cesitleri-ve-gorevleri/", "text": "Nükleik asitler; C, H, O, N ve P atomlarından oluşan, asidik özellik gösteren, karmaşık yapılı, büyük organik moleküllerdir. Nükleik asitler; hücrede metabolik faaliyetleri yönetir ve genetik özelliklerin kuşaktan kuşağa aktarılmasını sağlar. Nükleik asitler tüm canlılarda ve virüslerde bulunur. Nükleik asitler nükleotit adı verilen moleküllerden oluşur. Nükleotitin yapısına bakıldığında üç temel gruptan oluştuğu görülür: azotlu organik baz, beş karbonlu şeker ve fosfat grubu. Nükleotitin yapısında bulunan azotlu organik bazlar; adenin , guanin , sitozin , timin ve urasil 'dir. Azotlu organik bazlar çift halkalı ve tek halkalı bazlar olmak üzere iki grupta incelenir. Adenin ve guanin pürin bazlara, timin , sitozin ve urasil pirimidin bazlara örnektir. Pirimidin bazlardan timin sadece DNA' da bulunurken, urasil sadece RNA' da bulunur. Nükleotitin yapısında bulunan 5 karbonlu şekerler riboz ve deoksiriboz şekerleridir. Deoksiriboz DNA'nın yapısına, riboz RNA'nın yapısına katılan şeker çeşididir. Deosiriboz ve riboz şekeri karşılaştırıldığında riboz'da fazladan bir oksijen atomunun olduğu görülür. Nükleik asitler, yapılarında bulunan beş karbonlu şekere göre isimlendirilir. Örneğin yapısında deosiriboz şekeri varsa deoksiribonükleik asit , riboz şekeri varsa ribonükleik asit adını alır. Nükleotitin yapısında bulunan fosfat grubu tüm nükleotit çeşitlerinde aynı yapıdadır. Fosfat grubu bir fosfor atomu ile dört oksijen atomundan oluşur. Nükleotitlerin yapısındaki azotlu organik baz ve beş karbonlu şeker birleşerek nükleozit adı verilen molekülü oluşturur. Bu moleküle fosfat grubu eklenince nükleotit adını alır. Azotlu organik baz beş karbonlu şekere glikozit bağı ile bağlanırken, beş karbonlu şeker fosfat molekülüne fosfoester bağı ile bağlanır. Nükleik asitler; deoksiribonükleik asit ve ribonükleik asit olmak üzere iki çeşittir. DNA molekülü, kalıtsal bilgiyi taşır ve kalıtsal bilginin ana hücreden yavru hücrelere aktarılmasını sağlar. Ayrıca protein sentezini ve hücredeki diğer metabolik olayları yönetir. DNA ökaryot hücrelerde çekirdekte, mitokondride ve kloroplastta bulunurken, prokaryot hücrelerde sitoplazma içinde serbest halde bulunur. Günümüzde halen geçerliliğini sürdüren Watson ve Crick'in DNA modeline göre; DNA çift iplikli ve sarmal yapılı bir moleküldür. İplikler çok sayıda nükleotitin birleşmesiyle oluşur. DNA'yı oluşturan nükleotitlerdeki azotlu organik bazlar; adenin , guanin , sitozin ve timin dir. DNA'yı oluşturan nükleotitlerdeki şeker çeşidi deoksiribozdur. Taşıdığı deoksiriboz şekerinden dolayı deoksiribonükleik asit adını alır. DNA'yı oluşturan nükleotitlerdeki fosfat grupları, DNA molekülünün asit özellik göstermesini sağlar. DNA ipliğindeki nükleotitler birbirine fosfodiester bağı ile bağlanarak şeker-fosfat omurgasını oluşturur. DNA'yı oluşturan ipliklerden birinde adenin varsa ikinci iplikte karşısına timin gelir ya da ipliklerden birinde guanin varsa ikinci iplikte karşısına sitozin gelir. Böylece iplikler birbirini tamamlar. Adenin ile timin arasında iki tane zayıf hidrojen bağı kurulurken, sitozin ile guanin arasında üç tane zayıf hidrojen bağı kurulur. DNA'nın karşılıklı iplikleri bazlar arasında oluşan bu zayıf hidrojen bağlarıyla birbirine bağlanır. DNA molekülünün ortalama 1500 nükleotitten oluşan ve bir protein sentezinden sorumlu olan bölgesine gen denir. Kalıtsal karakterler sonraki nesillere genlerle aktarılır. Canlıların arasındaki farklılığın nedeni genlerinin farklı olmasıdır. Bir başka ifadeyle canlıların biribirinden farklı olmasının nedeni genlerini oluşturan nükleotitlerin dizilimlerinin farklı olmasıdır. DNA molekülü kendini eşleyebilir. DNA çift iplikli bir molekül olduğu için nükleotitler arasında aşağıda verilen eşitlikler ortaya çıkar. RNA; ökaryot hücrelerde çekirdekte, sitoplazmada, ribozomda, mitokondride ve kloroplastta bulunurken, prokaryot hücrelerde sitoplazma ve ribozomda bulunur. DNA' dan farklı olarak tek iplikten oluşur, yapısında riboz şekeri vardır ve RNA'ya özgü azotlu baz urasildir. RNA' da bulunan diğer bazlar ise adenin, guanin ve sitozin' dir. RNA'yı oluşturan nükleotitler fosfodiester bağıyla birbirine bağlanır. RNA, tek nükleotit zincirinden oluştuğu için kendini eşleyemez. Bu yüzden RNA molekülü DNA üzerinden sentezlenir. RNA; mesajcı RNA , taşıyıcı RNA ve ribozomal RNA olmak üzere üç çeşittir. Bütün RNA çeşitleri, protein sentezinde görev alarak hücredeki yaşamsal olayların yönetiminde DNA ile birlikte görev alır. DNA ökaryot hücrelerde çekirdekte bulunur. Protein sentezlenebilmesi için DNA' daki bilginin çekirdekten dışarı çıkarılarak ribozoma götürülmesi gerekir. mRNA, DNA' dan aldığı bilgiyi çekirdekten dışarı çıkararak ribozoma götürür. mRNA'nın taşıdığı bilgi, sentezlenecek proteine ait aminoasitlerin çeşidini ve sırasını belirleyen bilgidir. mRNA sentezi sırasında DNA'nın iki zincirinden sadece biri kalıp olarak kullanılır. Kalıp olarak kullanılan zincire anlamlı zincir adı verilir. Sentez sırasında DNA' daki adeninin karşısına mRNA'da urasil, DNA' daki guanin karşısına mRNA' da sitozin gelir. Böylece mRNA, DNA' dan genetik bilgiyi almış olur. Sentezlenen mRNA ribozoma bağlanarak protein sentezine kalıplık eder. DNA' nın anlamlı zincirindeki üç nükleotitten oluşan diziye genetik kod, buna karşılık gelen mRNA'daki üç nükleotitten oluşan diziye kodon denir. Her aminoasit, mRNA' da bir kodona karşılık gelir. Hücrede ihtiyaç duyulan protein sentezlendikten sonra görevi biten mRNA'lar yıkılır. İhtiyaç durumunda DNA' dan ilgili mRNA'lar yeniden sentezlenir. mRNA bilim insanları tarafından ilk keşfedilen ve hücrede miktarı en az olan RNA çeşididir. mRNA hücredeki toplam RNA'ların %5'ini oluşturur. Bir protein çok miktarda sentezlenecekse mRNA'lar birkaç kez kullanılabilir ya da aynı tip mRNA' dan çok sayıda üretilebilir. Proteini oluşturan aminoasitlerin çeşitleri, sayıları ve dizilişleri mRNA' ya dolayısıyla DNA' daki genetik bilgiye bağlıdır. tRNA molekülü çekirdekte DNA üzerinden tek zincir halinde sentezlenir. Sentezlenen tRNA sitoplazmaya geçerek protein sentezinde kullanılacak olan aminoasitleri sitoplazmadan alıp ribozoma taşır. tRNA molekülü sitoplazmada kendi üzerine katlanmalar yaparak yonca yaprağına benzer bir şekil alır. Katlanmaların olduğu bölgelerde çift zincir oluştuğu için bu bölgelerde eşleşen nükleotitler arasında hidrojen bağları kurulur. mRNA' daki kodonlara karşılık gelen, tRNA' daki üç nükleotitten oluşan dizilere antikodon denir. tRNA' lar protein sentezi sırasında tekrar tekrar kullanılabilir. Canlı yapısında bulunan 20 çeşit aminoasit vardır. Her bir aminoasit için en az bir çeşit tRNA bulunur. Bu yüzden protein sentezinde en az 20 çeşit tRNA görev alır. Bir tRNA ancak bir çeşit aminoasit taşır. Aynı aminoasiti taşıyan farklı tRNA çeşitleri olabilir. tRNA'lar hücredeki toplam RNA'ların %15'ini oluşturur. rRNA, ökaryot hücrelerde çekirdekçikte sentezlenir. Çekirdekçikte sitoplazmadan gelen proteinlerle birleştirilerek ribozomun yapısını oluşturur. Ribozom tüm hücrelerde bulunan protein sentezinden sorumlu organeldir. Bir ribozomun yaklaşık % 75'i rRNA'dan oluştuğu için ve hücrede çok sayıda ribozom olduğu için rRNA, hücrede en çok bulunan RNA çeşididir. rRNA molekülü, hücredeki toplam RNA'ların % 80' ini oluşturur. rRNA ribozom organelinde, mRNA ve tRNA ile etkileşim içindedir. rRNA protein sentezi sırasında enzim gibi davranarak aminoasitler arasında peptit bağı kurulmasını sağlar. Böylece uzayan polipeptit zincirine aminoasitler eklenerek protein sentezi gerçekleşir. Protein sentezinin fazla olduğu hücrelerde rRNA, ribozom ve çekirdekçik sayısı da fazladır. DNA ve RNA'nın karşılaştırılması Tablo 1.1.'deki gibidir."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/nukleik-asitlerin-kesfi-ve-onemi/", "text": "Günümüzde, nesli tükenmiş olan canlıları tekrar ortaya çıkarabilmek için birçok çalışma yapılmaktadır. Bunlardan biri de nesli 1983 yılında tükenmiş olan, yavrularını gelişme safhasında midesinde taşıyan Rheobatrachus cinsi kurbağaların üretilmesidir. Günümüzde bu canlıların embriyoları, Avustralyalı bilim insanları tarafından DNA'ları kullanılarak tekrar üretilmektedir. Bu gelişme, nesli tükenen diğer hayvanların da tekrar oluşturulabileceği konusunda ümit vermiştir fakat bunun için iki büyük engelin aşılması gerekmektedir: Fosillere ait, yapısı hiç bozulmadan korunmuş DNA moleküllerinin bulunması ve nesli tükenmiş canlının DNA'larının aktarılacağı yaşayan yakın akraba türlerin varlığı. Canlı organizmaların yapısında iki çeşit nükleik asit bulunmaktadır. Bunlar DNA ve RNA molekülleridir. Bugünkü bilgilerimiz ışığında canlılara ait tüm kalıtsal bilgiler; anatomik, fizyolojik ve hatta davranışsal özellikler hücrelerdeki DNA molekülünün içinde şifrelenmiştir. DNA, her hücre bölünmesi öncesinde kendisini hatasız bir şekilde eşleyerek genetik şifrenin kopyasını bir sonraki hücreye aktarır ve böylece kalıtsal özellikler nesilden nesile taşınmış olur. Birinci dönem (1869-1943): DNA'nın varlığının keşfedildiği dönemdir. DNA, ilk olarak İsviçreli bir doktor olan Friedrich Miescher tarafından 1869 yılında cerrahi pansumanlarda, irin içinde mikroskobik bir madde olarak keşfedilmiştir. Önceleri nüklein, daha sonra ise kromatin adı verilen bu bileşiğin yapısının ne olabileceği konusunda bazı fikirler ortaya atılmıştır. Bu dönem ve öncesinde bilim insanları, hücrelere ait genetik bilginin, proteinler tarafından taşındığını kabul ediyorlardı. Çünkü proteinler, hücrenin kuru ağırlığının yaklaşık yarısını oluşturan ve hücreden hücreye farklılık gösterebilen moleküllerdi. Ayrıca tüm hücrelerin yapısındaki proteinlerin farklı olması ve proteinleri oluşturan amino asitlerin 20 farklı çeşidinin bulunması, proteinlerin kalıtsal bilgiyi taşıdığına olan inancı güçlendiriyordu. İlk olarak Friedrich Miescher tarafından keşfedilen nükleik asitlerin yapısı, o zamana kadar kalıtsal bilgiyi taşıdıkları kabul edilen proteinlerin yapısından daha farklıydı. Proteinlerin yapısındaki bazı amino asitler kükürt taşımaktaydı ancak nükleik asitlerin yapısında hiç kükürt bulunmuyordu. Proteinlerin yapısında 20 farklı amino asit bulunmasına rağmen nükleik asitler 4 farklı nükleotitten oluşuyordu. İkinci dönem (1944-1960): Önce bakteriler, ardından virüsler üzerinde yapılan deneyler sonucunda DNA'nın kalıtsal bilgiyi taşıdığının ispat edildiği dönemdir. 1944 yılında Oswald Avery (Ozvıld Evıri, 1877-1955), Colin MacLeod (Kolin Meklod, 1909- 1972) ve Maclyn McCarty (Maklin Mekkarti, 1911-2005) adlı bilim insanları daha önce 1928 yılında Frederick Griffith (Frederik Griffit, 1879-1941) tarafından yapılmış olan deneyleri temel alarak gerçekleştirdikleri deneyle DNA'nın genetik madde olduğunu ispatlamışlardır. Bu deneyde zatürreye neden olduğu bilinen Streptococcus pneumoniae bakterisi kullanılmıştır. Bu bakterinin iki formu vardır. Kapsüllü olan form zatürreye neden olurken kapsülsüz form bu hastalığa neden olmamaktadır. Griffith, bu bakterilerle yaptığı deneyler sonucunda kapsüllü canlı bakterilerin hastalığa neden olduğunu, kapsülsüz canlı bakterilerin ve ısıtılarak öldürülmüş kapsüllü bakterilerin hastalığa neden olmadığını belirlemiştir. Griffith, tek başına hastalığa neden olmayan kapsülsüz bakteriler ile ısıtılarak öldürülmüş kapsüllü bakterileri bir arada tuttuktan sonra fareye verdiğinde, farenin zatürre hastalığına yakalanıp öldüğünü tespit etmiştir. Ölü farenin kanını incelediğinde ise çok sayıda kapsüllü bakteri formunun bulunduğunu gözlemlemiştir. Bu durumda ölü kapsüllü bakterilerden kapsülsüz bakterilere geçen ve kapsülsüz bakteriye kapsül yapma özelliği, dolayısıyla zatürreye neden olma özelliği kazandıran bir maddenin bulunduğunu fark etmiştir. Griffith, canlı bakterilerin yaşadıkları ortamdan ölü bakterilere ait maddeleri alması şeklinde gerçekleşen bu olaya transformasyon adını vermiştir ancak bu maddenin ne olduğunu açıklayamamıştır. 1944 yılında Avery, MacLeod ve McCarty yaptıkları deney ile Griffith'in deneyinde ölü kapsüllü bakterilerden canlı kapsülsüz bakterilere geçen, genetik bilginin taşınmasında görevli maddeleri bulmuşlardır. Bu deneyde; ısıtılarak öldürülmüş kapsüllü bakterilerden elde edilen özüt, üç ayrı ortamda proteaz , DNaz ve RNaz enzimleri ile bir arada tutulduktan sonra her üç ortama da canlı kapsülsüz bakteriler eklenmiştir. Elde edilen özüt, farelere enjekte edilmiştir. Bu bakterilerden sadece DNaz enzimi ile müdahale edilen özüt, farede zatürreye neden olmazken diğer bakteriler yine kapsül yapma yeteneği kazanmış ve farede zatürreye neden olmuştur. Öyleyse DNaz, kapsüllü bakterilere ait DNA moleküllerini parçalamış, böylece kapsülsüz bakterilerin kapsül yeteneği kazanmasına engel olmuştur. Bu deneyle, kapsüllü bakterilerden kapsülsüz bakteriye geçerek kapsül oluşumu sağlayan yani hastalık yapma özelliği taşıyan transformasyon ajanının DNA olduğu bilgisine ulaşılmıştır. DNA'nın genetik bilgiyi taşıdığını ispatlayan bir diğer çalışma ise Alfred Hershey (Alfrıd Hörşi, 1908-1997) ve Martha Chase (Marta Çeys, 1927-2003) tarafından 1952 yılında yapılmıştır. Hershey ve Chase, deneylerinde bir bakteriyofaj olan T2 virüsünü kullanmışlardır. 9. sınıfta anlatıldığı gibi nükleik asitten ve protein kılıftan oluşan virüsler, çoğalmak için başka bir canlı hücreye ihtiyaç duyar. Hershey ve Chase, virüsün hayat döngüsünü biliyorlardı fakat canlı hücreye girerken DNA'sını mı yoksa protein kılıfını mı hücre içine soktuğunu bilmiyorlardı. Genetik bilgi, bir sonraki nesilde bulunan virüslere DNA ile mi yoksa protein kılıf ile mi aktarılıyordu? Hershey ve Chase, deneylerini tasarlarken proteinlerin çoğunda fosfor elementinin bulunmaması ve DNA'da kükürt elementinin bulunması bilgisinden yola çıkmışlardır. DNA'da bulunan fosforun radyoaktif izotopunu (32P) ve proteinlerde bulunan kükürdün radyoaktif izotopunu (35S) kullanmışlardır. Deneyde bir grup virüsün protein kılıfları, izotop kükürt (35S) ile işaretlenmiştir. Bu virüsler, bakteriler ile aynı ortama konulduğunda protein kılıflarının bakterinin dışında kaldığı gözlemlenmiştir. Diğer bir virüs grubunun DNA'ları, izotop fosfor (32P) ile işaretlenmiştir. Bu virüsler, bakteriler ile aynı ortama konulduğunda ise virüs DNA'larının, bakterilerin içine girdiği gözlemlenmiştir. Böylece virüslerin konak olarak belirledikleri bakteri içinde çoğalmaları sırasında DNA'larını kullandıkları ve genetik bilgiyi bir sonraki virüs nesillerine, DNA molekülü üzerinden aktardıkları sonucuna ulaşılmıştır. Üçüncü dönem (1960-1973): DNA'nın yapısının detaylı bir şekilde incelendiği, DNA'nın replikasyonu ve fonksiyonuna ilişkin derin araştırmaların yapıldığı dönemdir. Dördüncü dönem (1973 ve sonrası): 1973'ten günümüze kadar geçen süreçte DNA ile ilgili çalışmalar artmıştır. DNA'nın yapısı, organizasyonu, replikasyonu, rekombinasyonu gibi konularda büyük ilerlemeler kaydedilmiştir. Tüm bu gelişmelerin sonucunda günümüzün en önemli disiplinlerinden olan biyoteknoloji ve genetik mühendisliği gibi çalışma alanları ortaya çıkmıştır."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/nukleotitlerin-yapisi-nasildir/", "text": "Organizmaların yapısında bulunan nükleik asitler , nükleotit adı verilen birimlerden oluşmuştur. Nükleotitler üç kısımdan meydana gelir. Bunlar; azotlu organik baz, 5 karbonlu şeker ve bir fosfat grubudur. Ayrıca nükleotidin azotlu organik baz ve pentoz şekerinden oluşan bölümüne nükleozit adı verilir. Nükleotitlerin yapısında bulunan pentoz, bir taraftan glikozidik bağ ile azotlu organik baza bağlanırken diğer taraftan ester bağı ile fosfat grubuna bağlanır. DNA'nın yapısında bulunan şeker, deoksiriboz; RNA'nın yapısında bulunan şeker ise deoksiribozdan bir oksijen atomu eksik olan riboz şekeridir. Bir nükleik asit, alt alta dizilmiş ve birbirine bağlı çok sayıda nükteotitten oluşur. Alt alta gelen nükleotitlerden birinin şekeri ile diğerinin fosfatı arasında oluşan fosfodiester bağı nükleotitleri birbirine bağlar. Nükleotitlerin yapısındaki azotlu organik bazlar iki grupta incelenir. Bunlar, iki halkalı yapıda olan pürin bazları ile tek halkalı yapıdaki pirimidin bazlarıdır. Pürin bazları, adenin ve guanin; pirimidin bazları ise sitozin, timin ve urasildir. Bu bazlardan timin sadece DNA'nın yapısında bulunurken urasil sadece RNA'nın yapısında bulunur. - Nükleik asitler, yapılarında bulunan şekere göre adlandırılır. - Nükleotitler ve nükleozitler ise taşıdıkları organik baza göre adlandırılır."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/omurgali-hayvanlar-nelerdir/", "text": "Omurgalı hayvanlar, dünya üzerindeki hemen hemen her türlü ortamda yaşama yeteneğine sahiptir. En yüksek zirvelerden denizlerin derinliklerine, en soğuk yerlerden en sıcak yerlere kadar her alanda yaşama imkanı bulan türleri vardır. Omurgalıların bazı türleri tek başına bazı türleri ise topluluk veya sürü oluşturarak yaşar. Vücutlarının sırt bölgesinde omurga ve omurganın içinde de merkezi sinir sisteminin bir elemanı olan sinir şeridi bulunur. Omurgalı hayvanlar; balıklar, iki yaşamlılar, sürüngenler, kuşlar ve memeliler olmak üzere beş grupta incelenir. Balıklar; deniz, göl ve akarsularda yaşar ve solungaç solunumu yapar. Sudaki erimiş oksijeni solungaçları ile alarak kullanır. Balıklarda hem döllenme olayı hem de yavruların büyümesi ve gelişmesi dış ortamda gerçekleşir. Üreme sırasında dişi birey yumurtalarını, erkek birey ise spermlerini suya bırakır. Daha sonra sperm hücreleri hareket ederek yumurta hücrelerini bulur ve döller. Döllenmiş yumurtaların ve yumurtadan çıkan yavruların gelişimi su ortamında gerçekleşir. Balıklar, kıkırdaklı ve kemikli balıklar olmak üzere iki grupta incelenir. Kıkırdaklı balıkların en tanınmış örneği köpek balığı ve vatozlardır. Köpek balıkları ve vatozların dışındaki bütün balıklar ise kemikli balıklar grubuna girer. Alabalık, turna balığı, sazan balığı, mezgit, sardalya, orkinos, uçan balık ve pirana kemikli balıklara örnek olarak verilebilir. İki yaşamlılar grubuna ait bireylerin yaşamında larva dönemi ve ergin dönem olmak üzere iki evre görüldüğü için iki yaşamlılar olarak adlandırılmıştır. Larva yumurtadan yeni çıkmış yavrulara verilen isimdir (Görsel 3.82). Daha sonra larvalar metamorfoz geçirerek ergin bireye dönüşür. Larvalar solungaç solunumu yaparken, ergin bireyler hem akciğer hem deri solunumunu birlikte yapar. Balıklarda olduğu gibi iki yaşamlılarda da hem döllenme olayı hem de yavruların büyümesi ve gelişmesi dış ortamda gerçekleşir. Siğilli kurbağa, ağaç kurbağası, gerçek su kurbağaları ve ateş semenderi iki yaşamlılara örnek verilebilir (Görsel 3.83, 3.84, 3.85 ve 3.86). Sürüngenlerin vücudunun üzeri su kaybetmelerini önlemek amacıyla keratin yapılı pul ve plakalarla kaplıdır. Bu nedenle karasal ortamlara uyum sağlamıştır. Fakat suda yaşayan türleri de mevcuttur. Akciğer solunumu yapar. İki yaşamlılarda olduğu gibi sürüngenler de kış uykusuna yatar. Bütün sürüngenlerde döllenme, dişi bireyin vücudu içinde meydana gelir. Sürüngenlere örnek olarak kara kaplumbağası, çorba kaplumbağası, deniz kaplumbağası, timsah, bukalemun, yeşil kertenkele, mahmuzlu yılan, ok yılanı ve baran engereği verilebilir (Görsel 3.87, 3.88, 3.89, 3.90 ve 3.91). Kuşların ön üyeleri değişerek kanat adını aldığı için çoğunlukla uçma yeteneğine sahip canlıdır. Kuşlarda uçmayı kolaylaştırmak için uzun kemiklerin içi boş ve havayla doludur. Vücutları tüylerle kaplıdır. Bu özellik sadece kuşlara özgüdür. Memeli hayvanlardaki kıllarla kuşlardaki tüyleri karıştırmamak gerekir. Bütün kuşlarda iç döllenme görülür. Yavrular dış ortamda ve bir yumurtanın içinde embriyonik gelişimini tamamlar. Belirli bir kuluçka döneminden sonra yavrular, yumurtanın kabuğunu kırarak dışarıya çıkar. Göz alıcı renkleri, güzel sesleri ve hareketleriyle kuşlar; daima insanların ilgisini çeker. Tavuklar, deve kuşları ve penguenler uçma özelliği gerilemiş kuş örnekleridir. Serçe, güvercin, keklik, leylek, papağan, ördek, bülbül, şahin, atmaca ve doğan uçabilen kuşlara örnek olarak verilebilir (Görsel 3.92, 3.93, 3.94 ve 3.95). Kuşlar akciğer solunumu yaparlar ve vücut sıcaklıkları sabittir. Yani ortam sıcaklığının değişmesi bu canlıların vücut sıcaklığını değiştirmez. Kuşların derilerinde salgı bezleri bulunmamaktadır. Bu onların en önemli özelliğidir. Yalnız kuyruk kökünde yağ bezleri bulunur. Bu yağ bezlerinden sağlanan salgı, gaga ile alınarak tüyler yağlanır. Bu şekilde tüyler; yağmur, sıcaklık ve tüm canlılar için zararlı etkileri olan ultraviyole ışınları gibi dış etmenlerden korunur. Kanatlı memeli olan yarasaların yaklaşık 1.000 türü bulunmaktadır. Çoğu gececi olup yön bulma ve avlanmada ses dalgalarının oluşturduğu ekoları kullanır."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/omurgalilar-omurgali-balik-turleri/", "text": "Kordalıların tümünde bulunan içi boş sinir kordonu omurgalılarda beyin ve omuriliği, notokord da gelişerek omurgayı oluşturur. İskeletin diğer kısımları buradan farklılaşır. Omurgalılarda iskelet sistemi kemikleşmiştir. Solungaç yarıkları ilkel kordalılarda beslenmede görev alırken omurgalılarda solunumda görevli solungaçlara destek olur. Kuyruk ise omurgalıların embriyolarında görülür. Bazılarının erginlerinde kuyruk kısmı körelerek kaybolur. Omurgalılarda kapalı dolaşım sistemi görülür. Boşaltım organı böbrektir. Hayvanların yaklaşık %5'ini oluşturan omurgalılar beş grupta incelenir. Bunlar balıklar, iki yaşamlılar, sürüngenler, kuşlar ve memelilerdir. Balıklar deniz, göl, ırmak vb. sularda yaşayan omurgalı hayvanlardır. Omurgalılar içerisinde yaklaşık 24 000 türe sahiptir. Gaz değişimini sağlayan solungaçlar bulunur. Üç sınıfta incelenebilir. Bunlar çenesiz balıklar, kıkırdaklı balıklar ve kemikli balıklardır. Çenesiz Balıklar: Erginlerinde notokord olan çenesiz balıkların çeneleri ve dişleri yoktur. Bu nedenle çenesiz balıklar olarak adlandırılır. Vücutlarında pullar bulunmaz. Bazıları balina, yunus gibi canlılara ağızlarıyla tutunup, onların vücut sıvısını emerek beslenir. Kıkırdaklı Balıklar: İskeletleri kıkırdaktan yapılmıştır. Vücutlarında kemik bulunmaz. Vücutlarını örten derileri özel bir çeşit pul benzeri yapılarla kaplıdır. Bu pullar zımpara kağıdına dokunulmuş hissi verir. Gaz alış verişini solungaçları ile gerçekleştirir. Bir çift solungaçları vardır. Tuzlu sularda yaşayan balık grubudur. Besinleri foklar, küçük balıklar, planktonlar ve omurgasızlar olabilir. Eşeyli ürerler. Döllenme vücut içinde olur. Bazıları yumurtalarını suya bırakırken bazıları yavrularını doğurur. Köpek balığı ve vatoz kıkırdaklı balıklardır. Kemikli Balıklar: Bu balıkların üç belirgin özelliği vardır. Kemik bir iskelete, yüzme keselerine ve pullara sahip olmalarıdır. Yüzme kesesi balığın su içindeki konumunu belirlemede etkilidir. İçindeki gaz miktarının değişimine bağlı olarak balığın su yüzeyine çıkmasını ya da suyun derinliklerine inmesini kolaylaştırır. Kemikli balıkların derileri pullarla kaplıdır. Pullar ince, disk şeklinde sert yapıdadır ve vücudu korur. Kalpleri iki odacıklıdır. Vücuttan kalbe gelen kan solungaçlara pompalanır. Solungaçlarda gaz değişimi gerçekleşir ve temiz kan vücuda gönderilir. Çoğunda dış döllenme görülür ve yumurtalar su ortamında gelişir. Bazı türlerde ise iç döllenme ve doğum gerçekleşir. Balık yağı, boya ve parfümeri sanayisinde kullanılır. A ve D vitamini elde etmek için balıklardan yararlanılır. Bazı balıkların baş ve yüzgeçleri kaynatılarak yapıştırıcı maddeler elde edilir. Balık türlerinden bazıları da çok eskiden beri sivrisinek mücadelesinde kullanılır. Balık türlerinin tükenmemesi için özellikle göllerde ve kısmen nehirlerde bazı yasaklar getirilmektedir. Birçok balık hobi amacıyla akvaryumlarda beslenir. Yorgunluğunuzu bir an olsun giderecek, sizi başka dünyalara götürecek hobilerden birisi de akvaryumdur. Akvaryumda canlılar aleminin üyeleri algler, mikroorganizmalar, balıklar ve diğer bazı hayvanlar bir arada yaşar."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/omurgasiz-hayvanlar-nelerdir/", "text": "Omurgasız Hayvanlar grubunda yer alan canlıların en önemli özelliği, vücutlarının sırt kısmında bir omurgaya sahip olmamasıdır. Omurgasızlar, tür çeşitliliği ve sayıları bakımından incelendiğinde hayvanlar aleminin en geniş grubunu oluşturur. Omurgasız hayvanlar; süngerler, sölenterler, solucanlar, yumuşakçalar, eklem bacaklılar ve derisi dikenliler olmak üzere altı grupta incelenir. Süngerler, çok hücreli hayvanların en ilkel grubunu oluşturur. Bu canlıların tatlı ve tuzlu sularda yaşayan türleri vardır. Süngerlerin vücutlarında çok sayıda por bulunur. Bu porlardan geçen su içerisinde bulunan besinleri özelleşmiş hücreleri ile alıp sindirir. Süngerlerin dolaşım, boşaltım, solunum ve sindirim sistemi gelişmemiştir. Euspongia officinalis , Doğu Akdeniz kıyılarında yaşayan en tanınmış sünger türüdür. Sölenterler, genellikle denizlerde yaşar. Ancak tatlı sularda yaşayan türleri de vardır. Deniz anası, hidra, medüz, mercan ve deniz şakayığı sölenterlere örnek olarak gösterilebilir. Solucanlar; yassı, yuvarlak ve halkalı solucan olmak üzere üç grupta incelenir. Yassı solucanlar, sırt-karın doğrultusunda yassılaşma gösterir. Yassı solucanlarda hem dişi hem de erkek üreme organı aynı birey üzerinde bulunur. Bu tip canlılara hermafrodit canlılar denir. Genellikle parazit olarak yaşar. En iyi bilinen ve serbest yaşayan yassı solucan planariadır . Dünyanın her yerinde durgun akarsularda ve gölcüklerde yaşar. Ayrıca insanda parazit olarak yaşayan ve hastalık yapan tenya ve karaciğer kelebeği yassı solucanlardandır. Yuvarlak solucanların vücudu ince, uzun ve ip gibidir. Bazı türleri suda ve nemli toprakta serbest olarak yaşarken, bazıları da hayvan ve bitkilerde parazit olarak yaşar. Trichinella spiralis insanda, Ascaris lumbricoides ise atlarda parazit olarak yaşayan yuvarlak solucanlardandır. Ayrıca insanlarda lenf damarlarını tıkayarak fil hastalığına sebep olan Wuchereria bancrofti de parazit olan yuvarlak solucanlardandır. Halkalı solucanların vücutları ise birbirine benzeyen halkalardan meydana gelmiştir. Denizlerde, tatlı sularda ve karada yaşayan türleri vardır. Toprak solucanı, deniz solucanı ve sülükler bu gruptandır. Toprak solucanları doğada önemli roller üstlenen, ekolojik önemi büyük, ilginç hayvan gruplarından biridir. Pek çok canlının temel besin kaynağı olmaları nedeniyle besin ağının önemli bir parçasıdır. Son yıllarda gerek arazi gerekse laboratuvar koşullarında yapılan çalışmalar solucanların toprağın yapısı, verimliliği ve üretimi üzerinde olumlu etkiye sahip olduğunu, bulunduğu bölgede bazı bitki hastalıklarını önemli ölçüde azalttığını ve madde döngülerinde önemli rol oynadığını ortaya koymuştur. Bu nedenle bir çok ülkede solucanların önemi fark edilmiş ve üzerinde bir çok araştırma sürdürülmektedir. Yumuşakçaların vücudu yumuşaktır. Çoğunun vücudunun yan ve sırt kısımları bir kabukla örtülüdür. Kara salyongozu dışında diğer yumuşakçalar suda yaşar ve solungaç solunumu yapar. Salyangoz, midye, ahtopot ve mürekkep balığı yumuşakçaların önemli örneklerindendir. Eklem bacaklılar, tür sayısı bakımından hayvanlar aleminin en zengin grubunu oluşturur. Suda ve karada yaşayan türleri bulunan eklem bacaklılar eşeyli üreme yapar. Kabuklular, örümcekgiller , çok ayaklılar ve böcekler eklem bacaklılardandır. Kabuklular suda yaşar ve solungaç solunumu yapar. Istakoz, karides, tesbih böceği, yengeç ve su piresi kabukluların en önemli örneklerindendir. Örümcekler ve akrepler, çoğunlukla karasal ortamlarda yaşar ve bazı türleri zehirli olabilir. Keneler, uyuz böcekleri, tarantula ve akarlar bu gruba giren canlılardır. Çoğu örümcekte gaz değişimi kitapsı akciğerlerle gerçekleşir.Kitapsı akciğer bir odacık içerisinde bulunan yanyana paketlenmiş levhalardan oluşmuştur. Böceklerdeki gaz değişimi dallanmış trake sistemi ile gerçekleşir. Kitin borular vücut içerisine doğru uzar ve oksijeni hücrelelre taşır. Çok ayaklılar karada ve nemli yerlerde yaşar. Vücutları birbirine benzeyen ince ve uzun parçalardan oluşur. Çiyan ve kırkayak çok ayaklılara örnek verilebilir. Böcekler, canlılar içerisinde en zengin tür çeşitliliğine sahip olan gruptur. Karada yaşayan böceklerin genellikle 6 tane ayağı vardır. Böceklerin çoğunda iki çift kanat ve anten bulunur. Kelebekler, çekirgeler, sinekler, kız böcekleri, kın kanatlılar, termitler ve arılar böceklerin tanınmış takımlarındandır. Böceklerin çoğu gelişiminde başkalaşım geçirir."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/omurgasiz-hayvanlar/", "text": "Hayvanlar aleminin en geniş kısmını (yaklaşık %95'den fazlası) omurgasızlar kapsar. Omurgası olmayan canlılardır. Omurgasız hayvanların çoğunda vücudun dış kısmını örten ve destekleyen dış iskelet bulunur. Omurgasız hayvanların bazıları suda, bazıları karada yaşamaya uyum sağlamıştır. Süngerler, sölenterler, solucanlar, yumuşakçalar, eklem bacaklılar, derisi dikenliler olmak üzere omurgasız hayvanlar altı gruba ayrılarak incelenir. Bütün canlılar içinde en fazla çeşitliliğe sahip alemdir. Bu çeşitliliğin henüz çok azı belirlenmiştir. Milyonlarca hayvan türünü belirlemek oldukça güç bir iştir. Hayvanların bazıları çıplak gözle görülemeyecek kadar küçüktür ve bu canlılar diğer hayvanların vücutları üzerinde yaşar. Bazıları ise metrelerce uzunlukta olup okyanuslarda yaşar. Hayvanlar uçarak, yüzerek, sürünerek hareket edebilir. Bazıları ise hiç hareket etmez. Öğreneceğiniz gibi her ana grubun diğer gruptan farklılık gösteren vücut özellikleri vardır. Hayvanlar aleminin üyeleri farklılıklarının yanı sıra bazı ortak özelliklere sahiptir. Tüm hayvanlar heteretroftur, yani besinlerini diğer canlılardan sağlayan çok hücreli ökaryot canlılardır. Algler, mantarlar ve bitkilerin aksine hücre duvarı yoktur. Çoğunlukla eşeyli ürer. Ancak bazıları eşeysiz de üreyebilir. Hayvanların çoğunda kas, sinir, epitel gibi dokular gelişmiştir. Hayvanlar alemi omurgasızlar, ilkel kordalılar ve omurgalılar olmak üzere üç ana grupta incelenir."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/osmotik-basinc-ve-turgor-basinci-nedir-ozellikleri-nelerdir/", "text": "Hücre içindeki çözünmüş katı moleküllerin hücrenin yüzeyine yaptığı basınca osmotik basınç denir. Hücre içinde bulunan suyun hücre zarına yaptığı basınçtır. Osmotik basıncın artışı ile hücrede su alma isteği artar. Osmotik basınç ile turgor basıncı arasındaki farka ise emme kuvveti denir. Osmotik basınç ile emme kuvveti doğru orantılıdır. Turgor basıncı ile osmotik basınç ve emme kuvveti ise ters orantılıdır. - Hipertonik Çözelti: Hücre sitoplazmasının yoğunluğundan daha yüksek yoğunluğa sahip çözeltilere hipertonik çözelti denir. Çözeltinin yoğunluğu hücrenin yoğunluğundan daha yüksek olduğundan dolayı emme kuvveti de hücrenin emme kuvvetinden daha yüksektir. Bu nedenle su molekülleri osmoz ile hücreden çözeltiye geçer. Dolayısıyla hücre, su kaybederek büzülür. Bu olaya plazmoliz denir. Plazmoliz sonucu hücrenin osmotik basıncı ve emme kuvveti artar, turgor basıncı ise azalır. - İzotonik Çözelti: Yoğunluğu hücre sitoplazmasının yoğunluğuna eşit olan çözeltidir. Yani hücre, ortamı ile denge halindedir. Hücre ile çözelti arasında madde alışverişi olur fakat eşit oranda olur. Bu nedenle hücrenin osmotik basıncı, emme kuvveti ve turgor basıncı değişmez. - Hipotonik Çözelti: Yoğunluğu, hücrenin sitoplazmasının yoğunluğundan daha az olan çözeltilerdir. Su molekülleri osmoz ile hücrenin içine doğru hareket eder. Hücrenin turgor basıncı artarken osmotik basıncı ve emme kuvveti azalır. Hücrenin bu şekilde su alarak şişmiş haline turgor denir. Çeper taşımayan hücreler hipotonik ortamlarda aşırı su aldıklarında patlayabilir. Bu olaya hemoliz denir. Fakat çeperi olan hücreler örneğin bitki hücreleri turgor durumuna gelir. Hemoliz olmazlar. Çünkü çeperleri serttir. Su basıncına dayanabilir. yyPlazmoliz olmuş hücre, hipotonik ortama konulduğunda su alarak eski haline döner. Bu olaya da deplazmoliz denir."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/partenogenez-nedir/", "text": "Döllenmemiş yumurta hücresinin mitozla gelişerek yeni birey oluşturmasına partenogenez denir. Eşeyli üreyebilen canlılarda da görülebilen partenogenez, güncel bilimsel kaynaklarda eşeysiz bir üreme yöntemi olarak tanımlanır. Canlılarda iki çeşit partenogenez görülür. Bal arıları, yaban arıları ve birçok karıncada görülen partenogenezde haploit bireyler oluşur. Örneğin bal arılarında kraliçe arının mayozla ürettiği yumurta, döllenmeden mitozla gelişirse erkek birey oluşur . Haploit erkek bireylerin mitozla üreteceği spermler ise eşeyli üremede rol oynar. Bazı balıklar, çift yaşamlı canlılar ve sürüngenlerde görülen partenogenezde ise diploit (2n kromozomlu) bireyler oluşur. Örneğin kamçı kuyruklu kertenkelelerde erkek birey yoktur sadece dişi bireyler vardır. Dişi bireyin mayozla ürettiği yumurtanın kromozomları iki katına çıkarak diploit hücre oluşturur. Diploit hücre, mitozla gelişerek yeni bireyi meydana getirir."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/peroksizom-nedir-peroksizom-ozellikleri-nelerdir/", "text": "Peroksizomlar, neredeyse bütün ökaryot hücrelerde bulunan hem oksitleyici hem de antioksidan etkiye sahip bazı enzimler içeren zarlı bir organeldir. Bazı peroksizomlar yağ asitlerini mitokondrinin kullanabileceği daha küçük moleküllere dönüştürür. Bu olay sırasında oksijen kullanıldığı için bu tip reaksiyonlara oksidasyon reaksiyonu adı verilir. Hayvansal organizmalarda peroksizomlar; özellikle metabolik aktivitesi daha yüksek olan karaciğer, kalp, kas ve böbrek hücrelerinde daha fazla bulunur. Bitkilerde ise tohumlar ve yapraklar, peroksizom organeli bakımından daha zengindir. Peroksizom metabolizması sonucu hidrojen peroksit (H2O2) adlı zehirli bir bileşik ortaya çıkar. Ancak bu bileşik yine peroksizomlarda bulunan antioksidan etkiye sahip katalaz enzimi tarafından parçalanarak su ve oksijene dönüşür. Böylece hücresel yapılar ve moleküller hidrojen peroksitin zararlı etkisinden korunmuş olur."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/plastit-nedir-plastit-cesitleri-ve-gorevleri-nelerdir/", "text": "Plastit, Bitki ve alg hücrelerinde bulunur ve besin üretimi , renk oluşumu, besin depolanması gibi farklı olaylardan sorumludur. Kloroplastlar, kromoplastlar ve lökoplastlar olmak üzere 3 çeşittir. Kloroplastlar ve kromoplastlar farklı tipte ve yapıda pigment maddeleri içerir. Ancak lökoplastlar pigment bulundurmaz. Kloroplast, bitkilerde fotosentez olayının gerçekleştiği önemli bir organeldir. Tek hücreli bir canlı olan öglena da kloroplast organeline sahiptir. Sahip olduğu yeşil renkli klorofil pigmenti sayesinde güneş ışığının yardımıyla su ve karbondioksitten besin ve oksijen üretir. Bitkinin yeşil kısımlarında özellikle de yapraklarında yoğun olarak bulunur. Kloroplast organeli iki katlı zarla çevrilidir. Hem dış hem de iç zar düz bir yapıya sahiptir. Kloroplastların iç kısmını, yapısı belli oranda sitoplazmaya benzeyen stroma adı verilen jelimsi bir sıvı doldurur. Stromada organik ve inorganik moleküller ile kendine ait DNA, RNA ve ribozomları bulunur. Kloroplastlar, mitokondriler gibi kendine ait DNA'ya sahip olduğu için hücre bölünmesine bağlı olmaksızın çekirdek kontrolünde çoğalabilir. Stromada aynı zamanda yassı kesecikler şeklinde düzenlenmiş bir iç zar sistemi daha vardır. Bu yapıya tilakoit zar sistemi denir. Bitki yapraklarına yeşil rengini veren klorofil pigmenti tilakoit zarların yapısında bulunur. Bu yassı keseciklerin üst üste dizilmesi ile oluşan yapıya grana adı verilir. Elektron mikroskobu ile incelendiğinde granalar üst üste sıralanmış madeni paralar gibi görünür. Fotosentezin elektron taşınım reaksiyonları tilakoit zar sistemi üzerinde, karbondioksit bağlama reaksiyonları ise stroma içinde meydana gelir. Fotosentez sırasında ışık enerjisi yardımıyla üretilen ATP'ler besin sentezinde kullanılır. Kloroplastlarda üretilen ATP molekülleri sadece fotosentezde kullanılır. Kromoplast, başta çiçek ve meyveler olmak üzere, bitkilerin çeşitli kısımlarının rengini oluşturan plastitlerdir. Kromoplastların yapısında farklı renkleri oluşturan pigment maddeleri bulunur. Örneğin ksantofiller limon, muz ve armut gibi meyvelerin kabuğuna sarı rengi verir. Likopen, domates ve kırmızı biberin kabuğundaki kırmızı rengin oluşumundan sorumludur. Karoten ise havuca turuncu rengini veren pigmenttir. Kromoplast ve kloroplastlar çeşitli faktörlerin etkisiyle birbirine dönüşebilir. Örneğin olgunlaşmamış domates yeşil renklidir, yani klorofil pigmenti içerir. Ancak olgunlaştıkça domatesin dokusundaki kloroplastlar, klorofillerini kaybederek likopen içeren kromoplastlara dönüşür ve domates kırmızı rengini almış olur. Lökoplast, pigment içermeyen plastitlerdir. Bitkinin ışık görmeyen kök ve toprak altı gövdesi gibi kısımlarında bulunduğu gibi, kuvvetli ışık gören yaprakları ve tohumlarında da bulunur. Lökoplastlar özellikle nişasta depo etmek için özelleşmiş plastitlerdir. Bitkiler, fotosentez ile ürettikleri glikozun fazlasını nişastaya dönüştürerek yapraklarındaki kloroplastlarda depolar. Bu tip nişastaya geçici nişasta adı verilir. Geçici nişastanın yapraklardaki ömrü yaklaşık 24 saattir. Çünkü gereksinim duyulduğunda tekrar glikoza dönüştürülerek hücrelerde kullanılır. Fotosentezle üretilen glikoz moleküllerinin bir kısmı da depo organlarına taşınır ve nişastaya dönüştürülerek lökoplastlarda depo edilir. Bu tip nişastaya da daimi nişasta adı verilir. Örneğin günlük yaşantımızda besin olarak sıkça tükettiğimiz tahıl tohumları ve patates yumrusu nişasta bakımından oldukça zengindir. Lökoplastların yapısında çok az miktarda yağ ve protein de bulunur. Lökoplastlar ışığın etkisiyle kloroplastlara dönüşebilir. Örneğin bir patatesi aydınlık bir ortama koyduğumuzda lökoplastlar, kloroplastlara dönüşmeye başlar ve patatesin üzerinde yeşil renkli bölgeler oluşur."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/populasyon-buyumesine-etki-eden-etmenler/", "text": "Popülasyonların büyümesi iç ve dış olarak gruplandırılabilecek faktörlere bağlı olarak değişir. İç faktörler popülasyona dahil olan canlı türleri ile ilgili iken, dış faktörler daha çok onları çevreleyen ekolojik faktörler ile ilgilidir. Canlı türlerinin iç güdüsel ve sosyal davranışları ile doğum oranları, genetik özellikleri ve ölüm oranları popülasyon büyümesini etkileyen iç etmenlerdendir. Aslında iç güdüsel ve sosyal davranışlar, doğum oranını etkileyerek popülasyonun geleceğini belirler. Canlı türleri bir arada bulunma, avlanma, korunma gibi sosyal davranışları ile diğer canlı türleri ile ilişkiye girer. Bunu takip eden süreçte içgüdüleri sayesinde beslenir, büyüyerek gelişir ve üreme eylemini gerçekleştirir. Doğum, popülasyondaki canlı türüne katılan birey sayısını ifade eder. Daha öncede belirtildiği gibi canlı türleri arasında farklı doğum oranları mevcuttur. Örneğin; bir anda 16 yavru dünyaya getirebilen kediye göre insanoğlu bu sayıya ulaşamaz. Canlıların doğumdan sonra hızla büyümeleri de popülasyondaki birey sayısının artmasını sağlayıcı bir faktördür. Çünkü hızla üreme çağına gelen her canlı, popülasyona yeni bir canlıyı katar. Büyüyen popülasyonlarda yaş dağılımı da önemli bir değişkendir. Popülasyon eğer gelişmekte ise genç yaştaki canlı sayısı, yetişkin ve yaşlı canlı sayısından fazladır. Küçülen popülasyonlarda ise genç canlı sayısı, yetişkin ve yaşlı canlı sayısından azdır. Bu durumda popülasyonda, ilerleyen zamanla beraber canlı sayısında azalma beklenir. Yukarıdaki 1. şekilde görüldüğü gibi; popülasyonda genç canlılar fazla ise üretkenlik fazla olacak ve dolayısı ile popülasyonda gelişme gözlenecektir. Aksi durumu simgeleyen 2. şekilde ise; yaşlı nüfusu fazla olduğundan üretkenlik azalacak ve sonuçta gerileme ve birey sayısında azalma gerçekleşecektir. Ölüm oranı da popülasyon büyümesini olumsuz etkileyen bir faktördür. Eğer bir popülasyon doğum oranına göre fazla bir ölüm oranına sahip ise büyüme geriler. Ölüm oranı fazla iken doğum oranı da fazla ise popülasyon büyümesinden söz edilebilir. Popülasyonların büyüme hızlarını, o popülasyondaki canlı türlerinin isteği dışında gerçekleşen çevresel faktörler de etkiler. Bu faktörler; büyük afetler, besin bulunamamasına dayanan kıtlık, savaşlar, göç ve karbondioksit, oksijen, su, ısı gibi çevresel elemanlar ile mevsimsel farklılıklardan oluşur. Göçler; popülasyonun büyümesini iki farklı şekilde etkiler. Eğer bir popülasyon göç alıyorsa yani popülasyona yeni bireyler katılıyorsa birey sayısı artacağından büyüme hızlanır. Eğer göç veriliyorsa birey sayısı azalacağından büyüme hızı geriler. Canlı türlerinin göç etmesinin en büyük nedeni çevresel faktörlerdir. Örneğin leyleklerin havaların soğuması ile daha ılıman bölgelere gitmeleri vb. Bu durumda leylekler, gittikleri popülasyonlardaki büyüme hızını arttır. Yine büyük orman yangınlarında hayatlarını kurtaran canlılar, kendilerine uygun yeni yaşam alanlarına gider ve oradaki popülasyonu hareketlendirir. Ayrıca savaşlar ve büyük afetler sonucunda da besin sıkıntısı çeken canlı türleri çareyi göç etmekte bulur. İnsan popülasyonlarının büyüme hızlarında göçlerin büyük payı vardır. İnsanlar, yeni iş olanakları, ulaşım kolaylığı, iklim şartları ve sosyal nedenlerden dolayı göç edebilir. Aslında insanlar da diğer canlı türlerinde olduğu gibi besin bulma, barınma ve uygun iklim şartları bulabilmek için göç ederler. İnsanlar, diğer canlı popülasyonlarının büyüme hızlarını etkileyebilmektedir. Örneğin, çeşitli kimyasallar kullanarak böcek popülasyon büyümelerini engelleyebilir, yine bazı müdahaleler ile de tavuk popülasyon büyümelerini arttırabilir. Kaynakların bilinçsiz kullanımı ve kullanılan kimyasal ya da katı atıkların doğaya salınması sonucunda ekolojik denge bozulur. Bunun sonucunda popülasyonların yaşadığı coğrafi bölgelerde ısı, hava ve iklimsel değişimler gibi farklılıklar doğar. Bu farklılıklara uyum gösteremeyen canlı türleri de zamanla yok olarak popülasyon büyümesini azaltır. Çevrenin taşıma gücü; popülasyondaki canlıların yaşamasına olanak sağlayacak besin ve barınma gibi çevresel faktörlerin miktarını ifade eder. Örneğin bir göl, küçük bir dereye karşı daha fazla taşıma gücüne sahiptir. Dolayısı ile göl bir çok popülasyona ev sahipliği yapabileceği gibi popülasyonların büyümesine de dereden daha fazla imkan sağlayacaktır. Taşıma gücü yetersiz olduğunda kaynak kıtlığı çekileceğinden göç ya da ölüm kaçınılmaz olur. Sözünü etiğimiz bu derede popülasyon çeşitliliği ve hızı artar ise taşıma gücü yetersiz kalacaktır. Örneğin, deredeki balık nüfusundaki hızlı artış balıkların besin bulmasına engel olabilir. Doğumlar, taşıma gücüne azaltıcı etki yapmaktadır. Ancak taşıma gücü yeterli ise doğum oranı popülasyonu büyütecek niteliktedir. Çevrenin popülasyonları taşıma kapasitesi, bazen insan kaynaklı nedenler ile bazen de doğal afetler ile azalabilir. Örneğin insanların barınaklar yapmak için kestiği ağaçlar orman ekosisteminin dengesini bozarak çevrenin taşıma gücünü azaltacak ve buradaki popülasyonları tehlikeye sokacaktır. İnsan popülasyonu, aynı coğrafi bölgelerde yaşayan insanların oluşturduğu topluluklardır. Diğer canlı türleri, özellikle de mikroorganizma ve böcekler ile karşılaştırıldığında daha yavaş bir büyüme grafiği görülür. Çünkü insanlar, diğer canlılara göre daha yavaş büyüyerek üreme çağına gelirler, aynı zamanda doğumda onlarca canlı dünyaya getirmez. İnsan popülasyonu yavaş olmasına rağmen kararlı bir şekilde gelişir. Bunun en büyük kanıtı 18. yy'da 1 milyar civarında olan dünya nüfusunun bugün 6 milyarı aşmış olmasıdır. İnsan popülasyonlarının bu şekilde süreklilik göstererek büyümelerinin en önemli sebebi; insanoğlunun teknolojik gelişmeleri kullanarak çevre şartlarına hükmedebilmesidir. İnsanlar var olduklarından beri çevre elemanlarını kendi yaşam olanaklarına uydurmayı çoğunlukla becerebilmiş, bu yüzden de dünyadaki en gelişmiş canlı olmuşlardır. İnsan popülasyonlarının büyümeleri daha çok nüfus artışı olarak ifade edilir. Dünyanın her yerinde nüfus artışı aynı oranda değildir. Farklı coğrafi alanlarda farklı büyüme hareketleri görülür. Örneğin Asya kıtası, insan popülasyonu açısından hızla büyürken Avrupa kıtası için aynı şeyleri söylemek mümkün değildir. Bu faklılık gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler bazında gruplandırıldığında sonuç çok daha açıktır. Gelişmekte olan ve az gelişmiş ülkelerde doğum ve ölüm oranı fazladır. Gelişmiş ülkelerde ise doğum ve ölüm oranı paralellik göstererek azalır. Gelişmemiş ve gelişmekte olan ülkelerdeki doğum ve ölüm oranlarının fazla olmasının en büyük nedeni, tıp ve teknoloji alanındaki gelişmelerin yavaş yol almasıdır. İran ve Hindistan bu ülkelere örnek olarak verilebilir. İsveç ve İngiltere ise doğum ve ölüm oranları arasındaki denge nedeni ile nüfus açısından gelişmiş ülkelerden sayılır. İnsan popülasyonundaki bu yavaş ancak sürekli büyüme beraberinde ekolojik sorunları da getirmektedir. Çünkü dünya nüfusuna katılan her birey fazladan su, ağaç ve oksijen gibi doğal kaynakların kullanımını; aynı zamanda ekosisteme fazladan kimyasal ve katı atık birikimini ifade eder. İnsanların barınmak için ormanlardaki ağaçları kesmeleri ve beslenmeleri için ormanları tarlalara çevirmeleri orman ekosistemini bozmaktadır. Bunun yanında artan nüfus; insanların akarsu, göl, deniz gibi su biyomlarındaki canlıları besin olarak tüketilmelerini artırabilir. Bu durumda su biyomlarınının ekolojik dengesi de bozulacaktır. Sonuç olarak artan nüfus, dünyamızdaki doğal kaynaklar üzerinde ciddi bir baskı oluşturur. Bu yüzden kontrol altına alınıp insanlar bilinçlendirilmelidir. Doğal kaynakların azalmasının en büyük nedeni, insan popülasyon büyümesi olarak bilinse de insanların psikolojik davranışları da kaynakları azaltmaya yöneliktir. Günümüzde insanlar, doyumsuzlaşmış ve aşırı tüketme arzusu ile orman, su, tarla ve bunun gibi birçok ekosistemi bozucu davranışlarda bulunmuştur. Örneğin, gereksiz yere kullanılan her kağıt yaprağı binlerce ağaca, yine gereksiz yere açık bırakılan musluklar su kaynaklarımızın azalmasına sebep olmaktadır. Bu yüzden nüfus artışının kontrol altına alınmasının yanında insanlar kaynak kullanımı konusunda eğitilmelidir."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/populasyon-dinamigine-etki-eden-faktorler/", "text": "Belli bir yerde belli bir zamanda bulunan, birbirleriyle çiftleşip üreyebilen ve aynı tür içinde yer alan canlıların oluşturduğu bireyler topluluğuna popülasyon denir. Birim alana veya birim hacme düşen birey sayısı, popülasyonun yoğunluğunu verir. Suda yaşayan canlıların yoğunluğunda suyun hacmi, karada yaşayan canlıların yoğunluğunun belirlenmesinde ise alan belirleyicidir. Örneğin; 1 m2 alandaki saka kuşları veya 10 m3 sudaki sazan balıkları gibi değerler, popülasyonun yoğunluğunu verir. Birey sayısı arttığında veya alan daraldığında popülasyon yoğunluğu artar, birey sayısı azaldığında veya alan genişlediğinde popülasyon yoğunluğu azalır. Örnek olarak; şehirleşme faaliyetleri ormanlık alanlarda yaşayan hayvanların yaşam alanlarını olumsuz etkileyeceğinden, rekabete dayalı besin yetersizliği ortaya çıkar. 1. Kümeli Dağılım: Bireylerin popülasyon içinde grup, sürü oluşturarak bir arada bulunduğu en sık görülen dağılım şeklidir. Örneğin; topraktaki minerallerin yoğun olduğu yerlerde bitkiler kümelenerek bulunabilirken, kurt, aslan gibi bazı hayvanlar da sürüler oluşturarak gezebilirler. Bazı hayvan gruplarında normalde kümelenme olmamasına rağmen üremek, avlanmak, avcılardan korunmak için bu şekilde bir dağılım görülebilir. 2. Düzenli Dağılım: Bu popülasyonlarda, bireyler arasındaki mesafe yaklaşık olarak aynıdır aynı zamanda bireyler arasında etkileşim de kuvvetlidir. Özellikle bitkiler güneşten en iyi şekilde yararlanabilmek, hayvanlarda alan savunması için düzenli dağılım gösterebilirler. 3. Rastgele Dağılım: Popülasyonlarda en az görülen dağılım şeklidir. Bu tür dağılımda bireyler arasındaki etkileşim azdır. Örneğin; papatya gibi kır çiçekleri ve tohumları rüzgarla taşınan karahindiba bahar aylarında rastgele dağılım gösterir. Popülasyondaki bireyler; yaş durumları bakımından üreme öncesi olan 0-15 yaş dönemi , üreme dönemi olan 15-50 yaş ve üreme sonrası dönemi olan 50 ve üzeri yaşlar bireyler olmak üzere üç grupta incelenir. Diğer canlılarda bu dönemlerin süreleri değişiklik gösterebilir. Genelde yaşam süreleri 15 yıldır. 0-1 yaş üreme öncesi, 1-12 yaş üreme dönemi, 12 yaş ve üzeri üreme sonrası dönemdir. Yaş dağılımları, popülasyonların geçmişi ve geleceği hakkında fikir verebilir. Örneğin; büyümekte olan popülasyonlarda genç bireylerin sayısı daha fazladır bu nedenle geniş tabanlı yaş piramidi, küçülmekte olan popülasyonlarda ise yaşlı birey sayısı daha fazla olduğundan dar tabanlı yaş piramidi görülür. Popülasyonların dengede olması her yaş grubunun oranının birbirine yakın olduğu fikrini verir. Hayat tabloları oluşturulurken bir grup birey, doğumdan ölümlerine kadar takip edilir ve hayatta kalma eğrileri çizilir. Temelde üç tip hayatta kalma eğrisi vardır. Tip 1 hayatta kalma eğrisine sahip popülasyonlardaki bireylerin genç ve ergin dönemlerde hayatta kalma oranı yüksektir. İnsan ve memelilerin çoğu dahil olup ebeveyn bakımı ve üretkenlik düşüktür. Tip 2 hayatta kalma eğrisine sahip popülasyonlardaki bireylerin hayatta kalma oranı, her yaş için yaklaşık olarak aynıdır. Çoğu ötücü kuş türünde yaştan bağımsız, sabit bir ölüm oranı vardır. Tip 3 hayatta kalma eğrisine sahip popülasyonlarda ise bireylerin gençlik döneminde, hayatta kalma oranı çok düşüktür. Çoğu böcek türü ve tek yıllık bitkilerde görülür. Yavru verme eğilimi fazla olmasına rağmen genellikle ebeveyn bakımı yoktur. Canlılar bulundukları ortamda hiç sorun yaşamasalardı, popülasyondaki bireylerin sayısında sürekli artış olurdu. Örneğin; bir bakteri, laboratuvar ortamında uygun koşullar altında 20 dakikada bir ikiye bölünür. Koşullar hep uygun olursa 36 saat sonra tüm dünya yüzeyini örtecek sayıya yükselir. Doğal ortamda bu durum besin sıkıntısı, avcı hayvanlar, alan daralması, hastalıklar, patojenler, doğal afetler, iklim şartları gibi çeşitli faktörlere bağlı olarak popülasyonların büyümesi sınırlanır. Popülasyondaki bireylerin üreme ve yaşama şansını sınırlayan çevresel faktörlerin tamamına çevre direnci adı verilir. Çevre direncinin olmadığı bir ortamda bakterilerde olduğu gibi popülasyonlarda geometrik (2,4,8,16,32...) bir artış olurdu. Bu büyümeye Üstel büyüme denir ve grafik üzerinde J şeklinde bir gelişme eğrisi oluşturur. J tipi gelişme eğrisi normal koşullarda fazla rastlanmaz ancak yeni oluşan popülasyonlarda ya da doğal felaketler sonucu sayıları çok azalmış popülasyonlarda görülebilir. Bir süre sonra birey sayısı ve buna bağlı olarak çevre direnci de artacağından birey sayısındaki artış azalacak ve popülasyonun büyüme eğrisi bir süre sonra düzleşecektir. Bir habitatın bozulma olmaksızın ihtiyaçlarını karşılayabildiği maksimum birey sayısına taşıma kapasitesi denir. Ortamdaki besin miktarının azalmaya başlaması, yaşam alanının azalması gibi çevre dirençleri popülasyonun taşıma kapasitesine ulaşmasına neden olur. Doğal ortamlarda popülasyonun birey sayısı taşıma kapasitesine yaklaştıkça büyüme yavaşlar, doğum ve ölüm oranı birbirine yaklaşır ve popülasyon denge haline ulaşır. Bu büyümeye de lojistik büyüme denir ve grafik üzerinde S şeklinde bir büyüme eğrisi oluşturur. 20. yüzyıldan itibaren insan popülasyonun artmasıyla kaynaklar ve bazı canlıların nesilleri tükenmeye başlamış, çevre sorunları ortaya çıkmaya başlamıştır. İnsan popülasyonundaki üstel büyüme bu şekilde devam edecek olursa yapılan tahminlere göre 2025 yılında dünya nüfusu 8 milyarı geçebilir. Bitki ve hayvanların evcilleştirilmesi, değişen tarım ve hayvancılık teknolojileri, tıbbi alandaki gelişmeler sonucunda hastalıkların azaltılması ve yaşam süresinin uzaması, insan popülasyonunda diğer canlılarda görülemeyecek bir artışa neden olmuştur. Yeryüzünün bu kadar artışı taşıyacak kapasitesi var mı? Bu soru bilim insanları tarafından yıllarca tartışılmaktadır. Araştırmalar sonucunda taşıma kapasitesinin tahmininde besin, yakıt, kereste, giyinme, ulaşım, haberleşme gibi gereksinimlerin çeşitleri ve miktarları kullanılmaktadır. Bireyin, topluluğun ya da faaliyetin tükettiği kaynakların yeniden üretilmesi ve oluşan atıkların ortadan kaldırılabilmesi için ihtiyaç duyulan biyolojik olarak verimli toprak ve su alanı ekolojik ayak izi olarak adlandırılır ve küresel hektar ile ifade edilir. Türkiye'nin ekolojik ayak izi ise dünya ortalamasına yakın olup kişi başına 2,7 kha' dır. Yaş piramitleri ile insan popülasyonunda gelecekte görülebilecek artış oranları yorumlanabilir. ABD'nin 1960, 1980 ve 2000 yıllarına ait yaş piramitlerinden; 1960 yılında, 0-15 yaş arasındaki bireylerin çoğunlukta olduğu görülmektedir. Bu durum, 1945- 1960 yılları arasında yeni doğan çocuk sayısında artış olduğunu gösterir. 1960'lı yılların sonlarına doğru doğum oranları azalsa da bebek artışı ile dünyaya gelen nesiller, 1980'li yıllarda anne baba olduklarından doğumlarda yeniden artış olmuştur. Sonuç olarak; ülkelerin yaş dağılımları, popülasyonların büyümelerinde önemli faktörlerdendir. Yaş dağılımına bağlı olarak popülasyonlarda hızlı ya da yavaş büyüme olabileceği gibi büyüme olmayabilir hatta küçülme olabilir. Örneğin, İtalya' da yaş dağılımı dengede olup kararlı bir nüfus yapısı korunmaktadır. Kenya' da ise genç bireyler fazla olduğundan popülasyon büyümesi kaçınılmaz olacaktır. Bunun yanında işsizlik de sorun olacaktır. Amerika Birleşik Devletleri'nde ise daha yavaş bir büyüme gözlemlenmektedir. Yaş dağılımı grafikleri; popülasyonun yoğunluğu hakkında ve gelecekteki sosyal koşullar hakkında fikir yürütmeyi sağladığından geleceğin planlanmasında da yardımcı olacaktır. Türkiye'de de hızlı nüfus artışı, göç bazı ülkelerde olduğu gibi önemli bir sorun olmuştur. Nüfusun büyüklüğü, artış hızı, yaş dağılımı, doğum ve ölüm oranları değerlendirildiğinde; Cumhuriyet'in ilk yıllarından itibaren ülke nüfus artış hızı sürekli artmakta olup, Türkiye İstatistik Kurumu tahminlerine göre artmaya da devam edecektir. Türkiye'de ilk nüfus sayımı 1927 yılında yapılmış ve nüfus 13,6 milyon olarak belirlenmiştir. Savaş bittiğinde ise hızlı nüfus artışı görülmüş ve Cumhuriyet tarihinin en yüksek artış oranının olduğu 1950'li yıllarda binde 28,5 olmuştur. Daha sonraki yıllarda büyüme hızı yüksek olmadığı halde hala büyüyen bir nüfus söz konusudur. Nüfusun artışıyla beraber başta besin gereksinimi olmak üzere ihtiyaçların giderilmesi gerekmektedir ancak artan nüfusa bağlı olarak artması beklenen ekili tarım arazilerinin miktarı beklenenin aksine yıllar içinde azalmıştır. Bu durumda yurt dışından daha fazla gıda ithalatı olacak ve üretimin artması için ilaç, gübre gibi yapay yollar daha fazla kullanılacağından ürün kalitesi azalacaktır."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/populasyon-komunite-ve-ekosistem/", "text": "Aynı coğrafik bölgede yayılış gösteren tek bir türe ait bireylerin oluşturduğu gruplara popülasyon denir. Sapanca Gölü'nde yaşayan aynalı sazanlar , Sarıkamış ormanındaki sarı çamlar , Bayburt'ta yetişen tarhun otu , Toros Dağları'nda yetişen kekik bitkisi popülasyona örnektir. Belli bir alanda yaşayan tüm türlere ait canlıların oluşturduğu bütüne komünite denir. Komüniteler, çok sayıda farklı türe ait popülasyonlardan oluşur. Örneğin Sapanca Gölü'ndeki aynalı sazan türü, tek başına bir popülasyonu oluştururken aynı ortamda yaşayan diğer canlı türleri ile birlikte komüniteyi oluşturur. Komünitelerin büyüklükleri ve kapsamları değişiklik gösterir. Komünite, kuru yaprak üzerinde yaşamını sürdüren farklı mikroorganizma türlerinden oluşabileceği gibi çöllerde, Ilgaz Dağları'nda yaşayan canlı türlerinden de oluşabilir. Her bir tür, kendi komünitesindeki diğer türler ile özgün bir etkileşime sahiptir. Ayrıca bir komünite, barındırdığı canlıların kütlesine ve enerji akışına göre bir bütün olarak çalışır. Komüniteler, kendi kendine yeten müstakil canlı toplulukları gibi görünse de burada yaşayan canlıların kökeni çok farklı olabilir. Örneğin kilometrelerce uzak bölgelerden gelen bazı kuşların yedikleri tohumların sindirim kanalının bir ucundan diğer ucuna gitmesi 5-11 saat sürer. Kuşlar, bu süre içerisinde 1400km yol alır ve tekrar beslenmek üzere indiklerinde sindiremedikleri tohumları dışkı yoluyla bu alana bırakır. Bu şekilde uzaklardan gelen tohumlar, farklı bir komünitede çimlenerek bu ortamda o türe ait yeni bir popülasyon oluşturur. Komüniteler, tür zenginliği bakımından da belirgin olarak farklılık gösterir. Aynı tipteki komüniteler bile farklı bölgelerde farklı sayıda tür içerebilir. Örneğin Iğdır Ovası'nda yaşayan canlı türleri ile Adapazarı Ovası'nda yaşayan canlı türleri ve türlerin birey sayısı arasında farklılıklar görülür. Komünitelerdeki güneş ışığı, düzenli enerji kaynağıdır ve fotosentez yapılmasını sağlar. Komünitelerin çoğunluğunda fotosentez yapan canlılar, güneş enerjisini diğer organizmaların kullanabileceği kimyasal enerjiye dönüştürür. Komüniteyi oluşturan canlılar, hem beslenme hem de enerji transferi bakımından farklı düzeylerde sürekli etkileşim halindedir. Komüniteler, belli bir alandaki tüm popülasyonları; ekosistemler ise komüniteleri ve bu komünitelerin etkileşim halinde olduğu fiziksel ve kimyasal çevreyi kapsar. Dünya üzerindeki tüm ekosistemler biyosferi oluşturur."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/preparatin-hazirlanmasi-mikroskopta-goruntunun-bulunmasi/", "text": "Mikroskopta inceleme yapabilmek için objelerin mikroskopta incelenebilecek hale getirilmesi gerekir. İncelenecek objeden kesit alınması, kesitin lam üzerine yerleştirilmesi, gerekiyorsa boyanması ve en sonunda üzerine lamelin kapatılması işlemine preparasyon; bu işlemlerden geçerek hazırlanmış örneğe ise preparat denir. Preparasyon işleminin ilk basamağı olan kesit alma, bisturi veya mikrotom denilen özel bir alet yardımıyla yapılır. Bütün haldeki bisturi kullanıcıya zarar verebileceği için yatay kısmından ikiye bölünmeli ve kullanım esnasında çok dikkatli olunmalıdır. Alınan kesit ne kadar ince olursa incelenecek yapılar da mikroskopta o kadar net görünür. Bu nedenle kesitin mümkün olduğunca dikkatli bir şekilde alınması gerekir. Hatta aynı örnekten birden fazla alınan kesit, aynı preparata yerleştirilirse örneklerden daha net görüntüye sahip olan incelemede kullanılabilir. Kesitin kalın olması durumunda yeni bir preparat hazırlamak için yaşanacak zaman kaybı bu şekilde önlenmiş olur. Görüntü kalitesini etkileyen diğer bir faktör de lam ve lamelin temizliğidir. Bu nedenle preparat hazırlamak için kullanılacak lam ve lamelin kuru ve yumuşak bir bezle silinmesi ve kenarlarından tutulması gerekir. Lam daha kalın bir cam malzeme olduğundan, hazırlanan preparatta hastalık yapıcı herhangi bir bakteri kullanılmadıysa yıkanıp kurutularak defalarca kullanılabilir. Ancak lamel oldukça ince olduğundan yıkama ve kurulama sırasında kırılabilir, bu nedenle genellikle tek kullanımlıktır. Preparat hazırlarken lam üzerine damlatılan sıvıya inceleme ortamı denir. Alınan kesitler lama damlatılan inceleme ortamının üzerine bırakılarak lamel 45 derecelik açıyla kapatılır. Böylece lam ve lamel arasında hava kabarcıklarının oluşumu engellenmiş ve görüntünün netliği artırılmış olur. Bazı durumlarda inceleme ortamı olarak su yerine çeşitli biyolojik boyalar da kullanılabilir. Bu şekilde hücresel yapıların bazıları boyanarak diğer kısımlardan ayırt edilmesi sağlanır. Örneğin bitki gövdesinden alınan bir kesitle preparat hazırlanırken inceleme ortamı olarak su yerine lugol kullanılırsa ksilem adı verilen iletim demetlerinin trake ve trakeid hücreleri çok daha net görülebilir. Çünkü lugol, bu hücrelerin çeperlerinin kırmızı veya kiremit rengine boyanmasını sağlar. İnceleme ortamının miktarındaki fazlalık, lamelin kapatılmasından sonra, bir kurutma kağıdı yardımıyla lamelin kenarından emdirilerek uzaklaştırılabilir. Bu şekilde hazırlanan preparat mikroskop altında incelemeye hazır hale gelir. Preparat hazırlandıktan sonra objenin görüntülenebilmesi için mikroskobun kullanıma hazır duruma getirilmesi gerekir. Bunun için mikroskop çalıştırılır ve ışığı açıldıktan sonra tabla, makro vida yardımıyla en alt seviyeye getirilir. Revolverin döndürülmesiyle büyütme gücü en düşük olan objektif (4X) yani arama objektifi, oküler ile aynı hizaya getirilir. Hazırlanan preparat lamel yukarıya bakacak şekilde tablaya yerleştirilir ve klipslerle sabitlenir. Makro vida ile tabla, net bir görüntü elde edilinceye kadar yukarı kaldırılır. Arama objektifi ile görüntü bulunurken kesinlikle mikro vida kullanılmaz. Daha sonra revolver döndürülerek 10X büyütme gücüne sahip objektife geçilir. Mikro vida kullanılarak görüntünün netliği sağlanır. Eğer gerekiyorsa 40X büyütme gücüne sahip olan objektife geçilir ve mikro vida ile netlik ayarı yapılır. Basit görüntüleme işlemlerinde 100X'lik objektifin kullanılmasına gerek yoktur. Ancak kullanılacaksa mutlaka immersiyon yağı ile birlikte kullanılmalıdır. Aksi taktirde net bir görüntü elde edilemez. Dikkat edilmesi gereken diğer bir konu da 10X, 40X ve 100X büyütme gücüne sahip objektiflerle inceleme yapılırken görüntü netliğini sağlamak için sadece mikro vidanın kullanılmasıdır. Bu aşamada asla makro vida ile netleştirme yapılmaz. İnceleme sırasında preparattaki objenin farklı kısımlarını gözlemlemek için tabla, X ve Y eksen vidaları ile ileri-geri ve sağa-sola hareket ettirilir. Ayrıca ışık kaynağından çıkıp diyaframdan geçerek preparata ulaşan ışığın yoğunluğu da görüntü kalitesini etkileyen diğer bir faktördür. Bu nedenle gerekli durumlarda mikroskobun ışık şiddeti ayarı da yapılmalıdır. İnceleme bittiğinde ilk önce tabla makro vida yardımıyla en alt seviyeye indirilir. Klipsler açılarak preparat çıkarılır ve revolver döndürülerek arama objektifi oküler ile aynı hizaya getirilir. Başka bir inceleme yapılacaksa yeni preparat tablaya yerleştirilerek aynı işlemler en baştan tekrarlanır. Ancak çalışma tamamen bittiyse mikroskop kapatılır, fişi çekilir ve kılıfı takılır. Çalışma tamamlandıktan sonra kişisel hijyeni sağlamak amacıyla eller sabunlu su ile yıkanmalıdır. Eğer mikroskopta hastalık etkeni olan herhangi bir bakteri türü incelendiyse ellerin ayrıca %70'lik etil alkol çözeltisiyle de yıkanması ve preparatların kontaminasyona yol açmayacak şekilde temizlenmesi gerekir."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/prokaryot-ve-okaryot-hucreler/", "text": "Canlıların en küçük yapısal ve işlevsel birimi hücredir. Hücreler, yapılarına göre prokaryot ve ökaryot hücre olmak üzere iki grupta incelenir. Prokaryot Hücre: Belirgin bir zarla çevrili çekirdeği ve zarla çevrili organeli bulunmayan hücrelere prokaryot hücre denir. Kalıtım materyali sitoplazma içerisinde dağılmış olarak bulunur. Prokaryot hücrelerin sitoplazmasında sadece ribozom organeli vardır. Arkeler ve bakteriler prokaryot hücre yapısına sahiptir. Prokaryot canlıların hepsi tek hücrelidir. Prokaryotik yapıya sahip bakteri hücresinin kısımlarını incelemek için http://www.cellsalive.com/cells/bactcell_js.htm İnternet adresini ziyaret edebilirsiniz. Ökaryot Hücre: Zarla çevrili çekirdeğe ve zarlı organellere sahip olan hücrelere ökaryot hücre denir. Öglena, paramesyum, amip, algler, mantarlar, bitkiler ve hayvanlar ökaryot hücre yapısına sahiptir. Ökaryotik yapıya sahip bitki ve hayvan hücrelerinin kısımlarını incelemek için http://www.cellsalive.com/cells/cell_model_js.htm İnternet adresini ziyaret ediniz."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/prokaryot-ve-okaryot-hucrelerin-aralarindaki-farklar-nelerdir/", "text": "Her canlı organizma iki gruptan birine bağlıdır: ökaryotlar veya prokaryotlar. Hücre yapısı, bir organizmanın hangi gruba ait olduğunu belirler. Bu yazıda prokaryotların ve ökaryotların ne olduğunu ayrıntılı olarak açıklayacağız ve ikisi arasındaki farkları anlatacağız. Prokaryotlar, en dikkat çekici olanı çekirdek olan zara bağlı yapılara sahip olmayan tek hücreli organizmalardır. Prokaryotik hücreler, çapı küçük, basit hücreler olma eğilimindedir. Prokaryotik hücreler zara bağlı değilken, farklı hücre bölgelerine sahiptirler. Prokaryotik hücrelerde DNA, nükleoid adı verilen bir bölgede kümelenir. İşte prokaryotik bir bakteri hücresinde bulabileceklerinizin bir listesi. - Nükleoid: Hücrenin DNA'sını içeren merkezi bir bölgesi. - Ribozom: Ribozomlar protein sentezinden sorumludur. - Hücre duvarı: Hücre duvarı, dış ortamdan yapı ve koruma sağlar. Çoğu bakteri, karbonhidratlardan ve peptidoglikanlar adı verilen proteinlerden oluşan sert bir hücre duvarına sahiptir. - Hücre zarı: Her prokaryotun, hücreyi dış ortamdan ayıran, plazma zarı olarak da bilinen bir hücre zarı vardır. - Kapsül: Bazı bakterilerin hücre duvarını çevreleyen kapsül adı verilen bir karbonhidrat tabakası vardır. Kapsül, bakterilerin yüzeylere yapışmasına yardımcı olur. - Fimbria: Fimbria , hücre bağlanmasına yardımcı olan ince, tüylü yapılardır. - Pili: Pili, bağlanma ve DNA transferi de dahil olmak üzere birçok rolde yer alan çubuk şeklindeki yapılardır. - Flagella: Flagella , harekete yardımcı olan ince, kuyruk şeklindeki yapılardır. Bakteriler ve arkeler iki tür prokaryottur. Hayır, prokaryotlarda mitokondri yoktur. Mitokondri sadece ökaryot hücrelerde bulunur. Bu aynı zamanda çekirdek ve Golgi aygıtı gibi diğer zara bağlı yapılar için de geçerlidir. Zamanla evrim, bu ayrı organizmaların tek bir ökaryotik organizma olarak işlev görmesine yol açtı. Ökaryotlar, hücreleri bir çekirdek ve bir plazma zarı ile çevrelenmiş diğer organellere sahip organizmalardır. Organeller, enerji üretimi ve protein sentezi gibi çeşitli işlevlerden sorumlu iç yapılardır. Ökaryotik hücreler karmaşıktır. Ökaryotların çoğu çok hücreli organizmalar olsa da, bazı tek hücreli ökaryotlar vardır. Ökaryotik bir hücre içinde, her bir zara bağlı yapı, belirli hücresel işlevleri yerine getirir. Ökaryotik hücrelerin birincil bileşenlerinin çoğuna genel bir bakış. - Çekirdek: Çekirdek, genetik bilgiyi kromatin şeklinde depolar. - Çekirdekçik: Çekirdek içinde bulunur, nükleolus ökaryotik hücrelerin ribozomal RNA'nın üretildiği kısmıdır. - Plazma zarı: Plazma zarı, tüm hücreyi çevreleyen ve iç organelleri kapsayan bir fosfolipid çift tabakasıdır. - Hücre iskeleti veya hücre duvarı: Hücre iskeleti veya hücre duvarı yapı sağlar, hücre hareketini sağlar ve hücre bölünmesinde rol oynar. - Ribozomlar: Ribozomlar protein sentezinden sorumludur. - Mitokondri: Hücrenin santralleri olarak da bilinen mitokondri, enerji üretiminden sorumludur. - Sitoplazma: Sitoplazma, hücrenin nükleer zarf ile plazma zarı arasındaki bölgesidir. - Sitosol: Sitosol, hücre içinde organelleri içeren jelatinli bir maddedir. - Endoplazmik retikulum: Endoplazmik retikulum, proteinlerin olgunlaşmasına ve taşınmasına adanmış bir organeldir. - Veziküller ve vakuoller: Veziküller ve vakuoller, taşıma ve depolamada yer alan zara bağlı keselerdir. Ökaryotların hepsinde olmasa da çoğunda bulunan diğer yaygın organeller arasında Golgi aygıtı, kloroplastlar ve lizozomlar bulunur. Hayvanlar, bitkiler, mantarlar, algler ve protozoaların tümü ökaryottur. Dünyadaki tüm yaşam ökaryotik hücrelerden veya prokaryotik hücrelerden oluşur. Prokaryotlar yaşamın ilk formuydu. Bilim adamları, ökaryotların yaklaşık 2,7 milyar yıl önce prokaryotlardan evrimleştiğine inanıyor . Bu iki organizma türü arasındaki temel ayrım, ökaryotik hücrelerin zara bağlı bir çekirdeğe sahip olması ve prokaryotik hücrelerin ise buna sahip olmamasıdır. Çekirdek, ökaryotların genetik bilgilerini depoladığı yerdir. Prokaryotlarda DNA, nükleoid bölgede kümelenir, ancak zara bağlı bir çekirdek içinde depolanmaz. Çekirdek, ökaryotlardaki birçok zara bağlı organelden sadece biridir. Prokaryotlarda ise zarla çevrili organeller yoktur. Bir diğer önemli fark, DNA'nın yapısıdır. Ökaryotik DNA, çoklu doğrusal çift sarmallı DNA moleküllerinden oluşurken, prokaryotlarınki çift sarmallı ve daireseldir. - DNA - plazma zarı - sitoplazma - ribozomlar Prokaryotik hücrelerde, transkripsiyon ve translasyon birleştirilir, yani translasyon mRNA sentezi sırasında başlar. Ökaryotik hücrelerde transkripsiyon ve translasyon eşlenmez. Transkripsiyon çekirdekte meydana gelir ve mRNA üretir. MRNA daha sonra çekirdeği terk eder ve hücrenin sitoplazmasında translasyon meydana gelir. - Çekirdek: yok - Zara bağlı organeller: yok - Hücre yapısı: tek hücreli - Karmaşıklık: basit - DNA şekli: dairesel - Örnekler: baktreiler, arkler - Çekirdek: var - Zara bağlı organeller: var - Hücre yapısı: Esas olarak çok hücreli; bazı tek hücreliler de var - Karmaşıklık: karmaşık - DNA şekli: doğrusal - Örnekler: hayvanlar, bitkiler, mantarlar, protistler"} {"url": "https://www.canlibilimi.com/prokaryottan-okaryota/", "text": "Bilim insanları DNA ve genler üzerine yaptıkları deneysel çalışmalarında bazı canlıları kullanırlar. Bu canlılardan bazıları bir tür bakteri E.coli , maya türü olan Saccharomyces cerivisiae , bir tere türü olan Arabidopsis thaliana ve bir tür iplik solucanı Ceanorhabditis elegans tır. Örnek verilen canlıların ortak özelliği genomlarının az sayıda gen taşımasıdır. Bu durum genler üzerindeki çalışmaları kolaylaştırmaktadır. Bilimsel çalışmalarla bu canlıların gen dizilişleri belirlenmiş ve prokaryot canlılar ile ökaryotlar arasında büyük oranda gen benzerliği olduğu gösterilmiştir. Bu durum uzun yıllar öncesine dayanan ökaryotların prokaryotlardan farklılaştığı düşüncesini güçlendirmektedir. Bilim insanlarının hücreye ilişkin merak ettiklerinin arasında çekirdek zarının oluşumu da yer almıştır. Bu oluşuma ilişkin görüşlerden biri, hücre zarının içeri doğru katlanmalar yaparak çekirdek zarını oluşturduğu yönündedir. Bunu düşündüren durum bakteri kromozomunun hücre zarına tutunmuş olmasıdır. İleri sürülen düşünce bu bölgedeki zarın kromozomu da içine alacak biçimde katlanması ve hücre zarından ayrılarak çekirdeği oluşturmasıdır. Ökaryot hücrede çekirdek dışında kendine ait DNA'sı bulunan kloroplast ve mitokondrilerin oluşumuna ilişkin de bazı görüşler vardır. Bunlardan biri endosimbiyozis hipotezidir. Simbiyozis kavramı iki canlının ortak yaşamasını belirtmek amacıyla kullanılmıştır. Bu hipoteze göre oksijenli solunum yapan mor bakteri çekirdeği bulunan ilkel ökaryot hücreye girerek ortak yaşama birliği oluşturmuştur. Bu ortak yaşamda karşılıklı yarar söz konusudur. Bakteri, hücre için gerekli enerjiyi sentezlerken hücre de bakteriye besin sağlamıştır. Kloroplastların da benzer biçimde siyanobakterilerin ilkel ökaryot hücreye girmesiyle oluştuğu ileri sürülmektedir. Böylelikle siyanobakteri ilkel ökaryot hücreye fotosentez yapabilme yeteneğini kazandırmıştır."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/protein-sentezi-nedir-asamalari-nelerdir/", "text": "Genlerdeki genetik bilginin ribozomlardaki proteinlere dönüşme süreci iki ana basamakta gerçekleşmektedir. - DNA'nın bir ipliğinin üzerindeki genetik kodlara uygun olarak mRNA sentezinin gerçekleştiği transkripsiyon olayı, - mRNA'nın, şifrenin kopyasını alıp sitoplazmaya geçmesinden sonra ribozom tarafından okunup protein sentezinin gerçekleştiği evre olan translasyon evresidir. Francis Crick, 1958 yılında bu sürece santral dogma adını vermiştir (Şekil 1.20). Protein sentezi başlamadan önce DNA üzerinden mRNA sentezinin gerçekleşmesi gerekir. Bu sentez, RNA polimeraz enzimi tarafından gerçekleştirilir. Protein sentezi için bilgi taşıyan genin iki sarmalı RNA polimeraz tarafından kısmi olarak çözülür. Genin iki ipliğinden RNA sentezi için kalıp görevi yapana anlamlı iplik, karşısındakine ise tamamlayıcı iplik denir. Anlamlı iplikteki nükleotitlerin her birinin karşısına mRNA sentezi için uygun nükleotit gelir. Adeninin karşısına urasil, timinin karşısına adenin, guaninin karşısına sitozin, sitozinin karşısı- na ise guanin nükleotidinin gelmesiyle anlamlı ipliğin karşısında bir mRNA zinciri sentezlenmiş olur. Bu olaya transkripsiyon denir (Şekil 1.21). Sentezlenen tüm mRNA moleküllerinin ilk üç nükleotidi, başlatma kodonunu oluşturan adenin, urasil ve guanindir . Durdurma kodonlarından birine gelindiğinde ise mRNA'nın sentezi sona erer, böylece transkripsiyon süreci tamamlanmış olur. RNA polimeraz enzimi DNA'dan ayrılır ve DNA'nın iki ipliği tekrar birleşir. Sentezlenen mRNA, çekirdekten çıkar ve sitoplazmaya geçerek ribozomun küçük alt birimine bağlanır. Sitoplazmaya geçen mRNA'nın, ribozomun küçük alt birimine bağlanması ile translasyon olayı başlar. mRNA'nın başlatma kodonu , ribozom tarafından okunur. AUG kodonunun karşılığı olan UAC antikodonuna sahip tRNA, sitoplazmada metiyonin amino asidini kendine bağlar. Bu sırada ATP harcanır. tRNA, taşıdığı metiyonin amino asidini mRNA'nın başlatma kodonuna karşılık gelecek şekilde ribozoma getirir. İlk amino asit ribozoma getirildikten sonra ribozomun büyük alt birimi küçük alt birimine bağlanır ve böylece protein sentezi başlar (Şekil 1.22). Sonraki aşamada ikinci kodon okunur ve bu kodona karşılık gelen antikodona sahip tRNA, aynı şekilde sitoplazmada kendi amino asidini bağlayarak ribozomdaki ilk tRNA'nın yanına yerleşir. Bu iki tRNA'nın taşıdıkları amino asitler arasında peptit bağı kurulur (Şekil 1.23). İlk amino asit, ikinci amino aside bağlandıktan sonra ilk amino asidi getiren tRNA, çıkış bölgesine gelerek ribozomu terk eder. Bu sırada ribozom, mRNA'nın üzerinde bir kodon kayar ve üçüncü kodonu okur. Üçüncü kodonun okunması ile bu kodona karşılık gelen ve üçüncü amino asidi taşıyan tRNA ribozoma girer. İkinci amino asit ile üçüncü amino asit peptit bağı ile bağlanır. Amino asidini bırakan ikinci tRNA da aynı şekilde çıkış bölgesinden ribozomu terk eder (Şekil 1.24). Dikkat edilecek olursa ribozomda tRNA'ların bulunabildiği üç bölge vardır. Bu bölgelerden birincisi tRNA'nın ribozoma girdiği, ikincisi amino asitlerin birbirine bağlandığı, üçüncüsü ise amino asidini bırakan tRNA'nın ribozomu terk ettiği bölgedir. Okunma ve amino asitlerin birbirine bağlanması son amino asit gelinceye kadar devam eder. Ribozom, mRNA'nın sonundaki durdurma kodonuna geldiğinde bu kodona karşılık gelen antikodona sahip tRNA bulunmadığından buraya amino asit getirilemez. Durdurma kodonu, sonlanma faktörü adı verilen proteini bağlar. Bu protein, sentezlenmiş olan polipeptid zincirinin tRNA'dan koparak serbest kalmasını sağlar (Şekil 1.24). Eğer aynı protein çeşidinden çok sayıda üretilmesi gerekiyorsa mRNA, aynı anda çok sayıda ribozom tarafından okunabilir; buna polizom adı verilir. Polizom durumunda enerji ve zaman tasarrufu sağlanarak bir protein çeşidinden aynı anda çok sayıda üretilmiş olur (Şekil 1.25)."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/proteinler-ve-proteinlerin-canlilar-icin-onemi/", "text": "Proteinler; karbon , hidrojen , oksijen ve azot elementlerinden oluşur. Bazı proteinler yapılarında bu elementlerin yanı sıra kükürt elementi de bulundurur. Proteinlerin yapı birimleri amino asitlerdir. Şekilde görüldüğü gibi bir amino asitin yapısı karbon atomuna bağlı sabit ve değişken gruplardan oluşur. Sabit grup hidrojen atomu, amino grubu ve karboksil grubundan oluşur. Bunlar bütün amino asit çeşitlerinde aynıdır. Değişken veya radikal grup ise amino asitlerde farklılık gösterir. Amino asitlerin çeşitliliğini radikal grup belirler. Amino asitler amfoter özelliğe sahiptir. Yani asitler karşısında baz, bazlar karşısında da asit gibi davranırlar. Yapısı ve işlevi farklı olan binlerce protein, 20 farklı amino asitin farklı sayı ve dizilişle biraraya gelmesiyle oluşur. Bitkiler bu 20 çeşit amino asitin tamamını üretebilir. İnsanlar ise 12 çeşit amino asiti dönüşüm reaksiyonları ile karaciğerde üretirken 8 çeşit amino asiti üretemezler. İnsanların üretemediği bu amino asitlere temel amino asitler denir. İnsanlar temel amino asitleri besinlerle hazır almak zorundadır. Ayrıca son yıllarda yapılan araştırmalarda 2 yeni aminoasitin varlığı tespit edilmiştir. Genellikle hayvansal besinlerle alınan proteinler üstün kalitelidir. Bunun sebebi hayvansal proteinlerin yapısında temel amino asitlerin yeterli miktarda bulunmasıdır. Bitkisel besinlerle alınan proteinler ise temel amino asitleri az içerdiği için düşük kaliteli proteinlerdir. Şekilde görüldüğü gibi bir amino asitin karboksil grubundaki hidroksil ile diğer amino asitin amino grubundaki hidrojeninin birleşmesi ile peptit bağı oluşur. Protein oluşumunu sağlayan bu tip reaksiyonlar peptitleşme olarak bilinir. Her peptitleşme reaksiyonu sonucunda 1 molekül su açığa çıkar. İki amino asitin birleşmesiyle dipeptit, üç amino asitin birleşmesiyle tripeptit, çok sayıda amino asitin birleşmesiyle polipeptit oluşur. Proteinler genellikle birden fazla polipeptit zincirinden oluşur. Protein sentezi tüm canlılarda ribozom adı verilen organellerde gerçekleşir. Uygun olmayan sıcaklık, pH, basınç ve yoğun tuz çözeltisi proteinlerin üç boyutlu özgün yapısını bozabilir. Bu duruma denatürasyon denir. Denatürasyona uğramış proteinler genellikle eski haline dönemez. Örneğin yumurta pişirildiğinde yapısındaki protein değişime uğrar yani denatüre olur. Proteinler, karbonhidrat ve yağlardan farklı olarak DNA molekülündeki şifrelere göre sentezlenir. Canlılardaki DNA yapısının birbirinden farklı olması; üretilen proteindeki amino asitlerin sayı, çeşit ve dizilişinin de farklı olmasına sebep olur. - Aktin ve miyozin adlı proteinler, kasların kasılıp gevşemesinde görev alır. - Fibrinojen adlı protein, kanın damar dışında pıhtılaşmasında görev alır. - Mikroplara karşı vücudun savunmasında görevli olan antikorlar, protein yapılıdır. - Kandaki oksijen (O2) ve karbondioksitin (CO2) taşınmasında görevli olan hemoglobinin yapısına katılır. - Enzim ve hormonların yapısına katılarak düzenleyici olarak iş yapar. - Keratin proteini; saç, tırnak, kıl ve derinin yapısına katılır. - Protein bakımından yetersiz beslenme sonucunda büyüme yavaşlar, bağışıklık sistemi zayıflar, yaralar geç iyileşir, vücut su toplar yani ödem oluşumu gözlenir. - Glikozun proteinlerle birleşmesi sonucunda oluşan glikoproteinler, hücre zarının yapısında bulunur. Glikoproteinler hücrelerin birbirini tanımasını sağlayan moleküllerdir. - Karbonhidrat ve lipit depolarının tükendiği uzun süreli açlık durumlarında proteinler enerji kaynağı olarak kullanılır. - Proteinler canlı hücrelerin yapımına katıldığından enerjiye dönüşümü en son sırada gerçekleşir. Karbonhidratlar ise enerjiye dönüşen en hızlı organik moleküllerdir."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/proteinler-ve-proteinlerin-gorevleri/", "text": "Deri, saç, tırnak, boynuz gibi yapıların ana maddesinin protein olduğunu biliyor musunuz? Örümcek ağını oluşturan ipek de protein yapısındadır. Büyük oranda glisin, alanin ve serin amino asitleri içerir. Sıvı halde salgılanır, dışarı atılırken yapısı değişir ve sertleşir. Örümcek ağında tek bir iplik bir çok iplikçikten oluşmuştur. Naylon kadar sağlam olan örümcek ipeği naylondan daha elastiktir. Canlılarda proteinler yapısal özelliklerinin yanı sıra bazı canlılık olaylarının gerçekleşmesinde işlevsel olarak görev alır. Örneğin hemoglobin protein yapılı oksijen taşıyan bir moleküldür. Kandaki glikoz düzeyinin dengelenmesinde görev alan insülin bir hormondur ve protein yapısındadır. Proteinler büyük ve karmaşık yapılı organik bileşiklerdir. Diğer organik bileşiklerde bulunan karbon , hidrojen , oksijen atomlarıyla birlikte proteinlerde azot elementi de yer alır. Ayrıca yapılarında kükürt ve fosfor da bulunabilir. Proteinlerin temel yapı birimleri amino asitlerdir. Bir amino asidin yapısında amino grubu (NH2 ), karboksil grubu ve radikal grup vardır. Radikal değişken grup demektir. Radikal grubun farklı olması amino asitlerin çeşitliliğini sağlar. Örneğin amino asitte radikal grup olarak hidrojen atomu bulunursa glisin, CH3 bulunursa alanin amino asidi oluşur. Laboratuvarda değişik radikal gruplar eklenerek amino asit çeşitleri elde edilebilir. Amino asitler birbirlerine amino ve karboksil gruplarıyla bağlanır. Aşağıda görüldüğü gibi iki amino asidin birleşmesi sırasında bir molekül su çıkarak peptit bağı kurulur. İki amino asidin bir peptit bağıyla birleşmesi sonucu dipeptit; üç amino asidin iki peptit bağıyla birleşmesinden de tripeptit; çok sayıda amino asidin birleşmesiyle polipeptit oluşur. Bazı proteinler birden fazla polipeptidin birleşmesiyle oluşmuş yapılardır. Çok sayıda amino asit dehidrasyon sentezi sonucu birleşerek proteinleri oluştururken proteinler hidrolizle yapı birimleri olan amino asitlere ayrışır. Doğada proteinlerin yapısına katılan yirmi çeşit amino asit bulunur. Bu amino asitlerden sekiz tanesi insan vücudunda sentezlenemez. Vücudumuzun işlevlerini yerine getirebilmesi için besinlerle dışarıdan almamız gereken amino asitlere temel amino asitler denir. Bitkiler bütün amino asitleri kendileri sentezleyebilirken hayvanlar temel amino asitleri besinlerle dışarıdan hazır alır. Hücrede sentezlenen protein her canlıda kendine özgüdür. Çünkü proteini oluşturan amino asitlerin çeşidi, sayısı ve dizilişleri hücre DNA'sı tarafından her canlıda farklı şekilde belirlenir. Protein sentezi sırasında amino asitlerin dizilişi genlerle kontrol edilir. Isıtma, yüksek basınç ve tuz derişimi gibi etkenler proteinlerin yapısını bozar. Bu olaya denatürasyon denir. Proteinlerin yapısının bozulduğunu yağda yumurta pişirdiğimizde gözlemleyebiliriz. Yapısı bozulan protein artık biyolojik olarak aktif olmayan bir proteindir. Çünkü denatürasyona neden olan tepkimeler geri dönüşlü değildir. Proteinlerin organizmadaki görevlerini şu şekilde sıralayabiliriz. - Proteinler kıkırdak, kemik, kas vb. dokuların yapısına katılır. - Proteinler hücre zarının yapısına katılarak madde geçişlerinde önemli rol oynar. - Bitki ve hayvanlarda vücutta farklı metabolik olayların düzenlenmesinde görev alan bazı hormonların yapısında proteinler bulunur. - Proteinler vücudun bağışıklık sisteminde görev alır. - Proteinler çeşitli tepkimelerin gerçekleşmesini sağlayan enzimlerin yapısına katılır. - İnsan vücudunda yıpranan hücrelerin yerine yenilerinin yapılması proteinler sayesinde olur. - Proteinler alyuvarlarda bulunan hemoglobinin bir kısmını, kan proteinlerinden olan albumin, globulin ve fi brinojenin yapısını oluşturur. - Proteinler hücre içi ve hücre dışı sıvı dengesinin korunmasında rol alır. - Vücuda karbonhidrat ve yağların yeterli alınmadığı durumlarda proteinler enerji sağlamak için kullanılır. - Proteinler hücre içi ve hücre dışı sıvılarda oluşan pH değişikliklerini dengeler. - Proteinler büyüme ve gelişme sırasında yeni hücrelerin yapımında, dokuların onarımında görev alır. İhtiyaçtan fazla tüketilen proteinler vücutta karbonhidrat ve yağa dönüştürülerek depo edilir. Vücuda yeterli protein alınmadığında yaraların iyileşmesi gecikir, savunma sistemi zayıfl ar ve mikroplara karşı direnç azalır. Hastalık riski artar. Büyümekte olan çocukların zihinsel gelişimi olumsuz yönde etkilenir."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/proteinler-ve-proteinlerin-organizmadaki-onemli-etkileri/", "text": "Proteinler; Hücre zarının, organellerin, kas, kıkırdak, kemik gibi dokuların, bazı hormon ve enzimlerin yapısına katılır. Karbon , oksijen , hidrojen , azot ve kükürt atomlarını içerir. Hücrede ribozom adı verilen organellerde sentezlenir. Proteinleri oluşturan yapı taşları aminoasitlerdir. Canlılar tarafından sentezlenebilen yirmi çeşit amino asit vardır. Proteinler bu amino asitlerin çeşitli kombinasyonlarla birleşmesinden oluşur. Protein molekülü yüzlerce hatta binlerce amino asit içermektedir. Protein zincirlerinde bulunan aminoasitlerin sayısı ve dizilimi farklı protein çeşitlerinin oluşmasını sağlar. Amino asitler; amino grubu, karboksil grubu, bir karbon atomu, bir hidrojen atomu ve R ile gösterilen radikal grup içerir. Değişken grubun özellikleri amino asidin kendine özgü yapısını belirler. Canlılarda 20 çeşit aminoasit vardır. Birçok bakteri ve bitki bu 20 çeşit amino asitin hepsini sentezleyebildiği halde, hayvanlar ancak 12 kadarını sentezleyebilir. Hayvanlar, sentezleyemedikleri aminoasitleri dışarıdan besin yoluyla alır. Bu aminoasitlere temel aminoasit denir. Yüzlerce aminoasidin birleşmesiyle oluşan zincirler polipeptit olarak adlandırılır. Proteinler genellikle birden fazla polipeptit zinciri içerir. Proteinler birçok metabolik olayın gerçekleşmesinde görev alır. Eter, kloroform gibi çözücüler ile sıcaklık, pH, tuz derişimi gibi koşullar proteinin yapısını bozar. Bu olaya denatürasyon denir. - Hücre yapımında ve dokuların onarımında görev alır. - Hücre zarının yapısına katılarak madde geçişlerinde görev yapar. - Antikor yapısına katılarak vücudun bağışıklığında görev alır. - Hemoglobin yapısına katılarak solunum gazlarının taşınmasında görev alır. - Kan proteinlerinden albümin ve globulini oluşturarak kanın ozmotik basıncının düzenlenmesinde, fibrinojenin yapısına katılarak kan pıhtılaşmasında görev alır. - Hücre içi ve dışı sıvıların pH değişimlerini dengeleyerek homeostasıinin korunmasında rol oynar. - Zorunlu durumlarda enerji kaynağı olarak kullanılır."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/protista-alemi-ve-ozellikleri/", "text": "Protista alemi; ökaryot hücre yapısına sahip olan, tek hücreli ve çok hücreli canlılardan oluşan bir alemdir. Bu alemde yer alan canlılar, genellikle sularda ve nemli bölgelerde yaşamını sürdürür. Tek hücreli türlerinde yaşamsal faaliyetler, hücre içindeki organellerde gerçekleşir. Sınıflandırılmasında bazı problemler bulunduğundan bu gruptaki canlılar, bitki ve hayvanlardan ayrı gruplandırılmıştır. Protista alemi; kamçılılar, kök ayaklılar, silliler , sporlular, algler ve cıvık mantarlar olmak üzere altı grupta incelenir. Kamçılılar, bir veya birkaç tane kamçı yardımıyla sıvı ortamlarda hareket eder. Kamçı, besinlerin yakalanmasının yanı sıra dışarıdan gelen uyartıların algılanmasında da görev yapar. Kamçılılar genellikle tatlı sularda yaşar ve bölünerek ürer. Heterotrof, ototrof ve hem heterotrof hem de ototrof beslenen türleri vardır. Bazıları serbest bazıları ise koloni oluşturarak yaşar. Serbest yaşayan kamçılılara Euglena viridis adlı canlı örnek verilebilir. Bu canlının hücre çeperi yoktur. Bir ya da iki kamçı bulundurur. Dış kısmında pelikula denilen koruyucu bir kılıf taşır. Kamçı yardımıyla aktif olarak hareket eder. Kamçısının kök kısmında göz lekesi olarak bilinen ışığa duyarlı bir yapı bulunur. Bu canlı klorofil pigmenti içerdiği için kendi besinini üretebilir. Ancak gerekli durumlarda dışarıdan hazır besin de alabilir. Pandorina ve volvox ise koloni oluşturan kamçılılara örnektir. Pandorina'da koloni yapısındaki her hücre yeşil renklidir ve ikişer tane kamçıya sahiptir. Pandorinanın yapısını oluşturan hücre sayısı çok daha azdır ve bu hücreler arasında bir görev paylaşımı yoktur. Ancak Volvox kolonisindeki hücre sayısı daha fazladır ve bu hücreler arasında beslenme, üreme, korunma, hareket ve savunma gibi fonksiyonlar bakımından bir görev paylaşımı vardır. Ayrıca Volvox'da özelleşmeden dolayı bazı hücrelerde kamçı ve kloroplast olmayabilir. Kamçılı canlı türlerinden bazıları insanlarda çeşitli hastalıklara neden olabilmektedir. Örneğin Trypanosoma gambiense çeçe sineği tarafından taşınır. Bu sineğin insanı ısırması, sinir sisteminde hasara neden olur ve ölümcül olan uyku hastalığı ortaya çıkar. Leishmania tropica olarak bilinen kamçılı parazit ise insandan insana kan emen tatarcık sineği tarafından taşınır. Güneydoğu Anadolu'da görülen ve şark çıbanı denilen hastalığa sebep olan kamçılı türüdür. Kök ayaklı grubundaki canlılar; yalancı ayaklar yardımıyla hareket eder. En iyi bilinen örneği amiptir. Amibin belirgin bir hücre şekli yoktur ve sürekli şekil değiştirir. Amipler hareket edebilmek için hücre yüzeyinden geçici sitoplazmik uzantılar çıkarır. Bu şekilde hareket ederken aynı zamanda besinlerini de yakalar. Bu hareket şekli ilk defa amiplerde görüldüğü için amipsi ya da ameboid hareket adı verilmiştir. Bu aslında sıvı ortamlarda gerçekleştirilen bir kayma hareketidir. Amiplerin bazı türleri, insanın ve birçok hayvanın sindirim sisteminde parazit veya kommensal olarak yaşar. Parazit yaşam tarzında türlerden biri diğerinden fayda sağlar. Ancak diğer tür bu etkileşimden zarar görür. Komensal yaşam tarzında ise türlerden biri, bu ortak yaşam birliğinden fayda sağlarken diğeri, herhangi bir zarar ya da fayda görmez. Örneğin Entamoeba histolytica insan kalın bağırsağında parazit olarak yaşayan ve amipli dizanteriye sebep olan kök ayaklı bir canlıdır. Entamoeba gingivalis ise insanların ağız boşluğunda komensal olarak yaşayan zararsız bir türdür. Silliler , tek hücreli protistler içinde en gelişmiş organizasyona sahip olan canlılardır. Tatlı ve tuzlu sularda yaşayan türleri vardır. Hücre yüzeyini çevreleyen sil adı verilen yapılar; hareketi, dış çevreden gelen uyarılara uygun tepkilerin verilmesini ve beslenmeyi sağlar. Sillilerin en bilinen örneği, şeklinden dolayı terliksi hayvan olarak bilinen Paramecium caudatumdur. Silliler eşeysiz ve eşeyli olarak üreyebilir. Eşeysiz üremeleri genellikle ikiye bölünerek gerçekleşir. Eşeyli üremede ise iki terliksi hayvan arasında oluşan sitoplazmik köprü yardımıyla karşılıklı genetik madde değişimi görülür. Bu olaya konjugasyon denir. Silli canlıların hücrelerinin dış yüzeyinde pelikula adı verilen koruyucu bir kılıf bulunur. Sillerin arasında bulunan trikosist, yakıcı bir madde salgılayarak canlının düşmanına karşı kendini savunmasını sağlar. Sillilerin hücrelerinde biri büyük diğeri küçük olmak üzere iki çekirdek bulunur. Büyük çekirdek, hücre metabolizması ve eşeysiz üremeyi düzenlerken küçük çekirdek, eşeyli üremeden sorumludur. Silliler tüketici olarak beslenir. Ağız bölgesi yardımıyla fagositozla aldığı besini besin kofulunda sindirir, atık maddeleri ise hücre anüsünden uzaklaştırır. Sillilerde ozmotik dengeyi sağlayan kontraktil koful bulunur. Tatlı sularda yaşayan türlerinde hücre içine giren fazla su, kontraktil kofulların enerji harcayarak kasılıp gevşemesi sonucu hücre dışına atılır. Böylece bu kofullar hücre içindeki osmotik dengeyi sağlamış olur. Sporlular, spor adı verilen yapılar yardımıyla üredikleri için bu isim verilmiştir. Bu grubun en bilinen örneği sıtma hastalığının etkeni olan Plazmodium malariadır . Bu grupta bulunan türler hareket organelleri olmadığı için pasif olarak hareket eder. Sporlular hücre içi paraziti olarak yaşar ve besin ihtiyacını üzerinde yaşadığı canlıdan karşılar. Üremeleri, eşeysiz üremenin eşeyli üremeyi takip ettiği iki aşamada gerçekleşir. Algler de bitki hücreleri gibi fotosentez yapar ve hücre çeperine sahiptir. Alglerin karasal hem de sucul ortamlarda yaşayan türleri vardır. Dünyada üretilen serbest oksijenin çok büyük bir kısmı algler tarafından üretilir. Bir hücreli olabildikleri gibi çok hücreli olanları da vardır. Plastitlerinde değişik renklerde pigment maddeleri bulunur. Algler; taşıdıkları pigmentlere göre yeşil, kahverengi, altın sarısı ve kırmızı algler olarak sınıflandırılır. Bazı algler, mikroskobik olmasına rağmen bazıları da metrelerce boya sahiptir. Cıvık mantarlar, ipliksi yapıda ve belirgin bir hücre şeklinden yoksun olan canlı grubudur. Cıvık mantarlar, sitoplazmasında genellikle çok sayıda çekirdeğe sahip olması ve ameboid hareket etmesi nedeniyle gerçek mantarlardan ayrılır. Hücre çeperleri yoktur. Cıvık mantarlar nemli bölgelerde yaşar, eşeyli veya eşeysiz olarak çoğalabilir. Ayrıştırıcı olarak beslenebilen canlılardır. Cıvık mantarlar; patates, buğday ve kavun gibi bitkilerde parazit olarak yaşadıkları için önemli ekonomik kayıplara neden olur."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/protista-nedir-ve-protista-turleri-nelerdir/", "text": "Protista, nemli topraklarda, küçük su birikintilerinde, hayvanların vücut sıvılarında vb. çok farklı ortamlarda yaşar. Protista türlerinin çoğu bir hücrelidir. Bu bir hücreliler ökaryot hücre yapısına sahip mikroskobik canlılardır. Basit yapılı olmalarına rağmen çok hücreli organizmalarda görülen yaşamsal faaliyetlerin tümünü sitoplazmalarındaki organellerde gerçekleştirir. Protista alemindeki bir hücreliler beslenme bakımından ökaryotların en fazla çeşitlilik gösteren grubudur. Protista alemi bugün tanımlanabilen 215.000 farklı canlı türünü kapsamaktadır. Bilim insanları bu alemi çeşitli gruplar altında toplamaktadır. Biz protista çeşitlerini 6 grupta inceleyeceğiz. Hareket organeli olarak bir ya da birkaç kamçı bulunduran bir hücreli canlılardır. Bazı kamçılılar kloroplast taşır. Çoğalmaları ikiye bölünme ile olur. Euglena ve Trypanosoma kamçılıların en tanınmışlarıdır. Tripanozoma omurgalı hayvanların kanında parazit olarak yaşayan kamçılı bir hücrelidir. Uyku hastalığına neden olan tripanozoma türleri çeçe sineğinin ısırmasıyla insana taşınır. Uyku hastalığı Afrika'da yaygın olarak görülür. Öglena türleri, kloroplast taşıdıkları için besinlerinin bir kısmını kendileri sentezler, bir kısmını da dışarıdan hazır alır. Öglenaların bazı bölgelerde aşırı çoğalması sonucu oluşan atık maddeler balık ve diğer deniz hayvanları için zehir etkisi de yapabilmektedir. Beslenme ve hareketlerini yalancı ayaklarıyla sağlayan bir hücreli canlılardır. Bazı türlerde sabit bir hücre şekli bulunmazken bazılarında kalsiyum karbonat ya da silisten yapılmış kabuk bulunur. Kamçılılar ve sillilere göre daha az organel içerir. Bu yüzden basit yapılı organizma sayılır. Kök ayaklıların Amoeba , Foraminifera, Radiolaria gibi çeşitleri vardır. Amipler tatlı sularda yaşar. Besinlerini yalancı ayaklarıyla dış ortamdan alır ve sitoplazmalarında bulunan besin kofulları içinde sindirir. Aşağıdaki şekilde amibin hücre yapısı görülmektedir. İnsan bağırsağında amipli dizanteriye neden olan türleri, parazit olarak yaşar ve oldukça tehlikelidir. Sporluların hareket organelleri yoktur. Besinlerini bulundukları ortamdan hazır alır. Besin kofulu ve kontraktil koful bulunmaz. Omurgalı ve omurgasız hayvanların doku hücrelerinde parazit olarak yaşayan canlılardır. Çoğalmaları eşeysiz üremenin eşeyli üremeyi takip ettiği iki evrede gerçekleşir. Gregarina, Plasmodium, Eimeria bu grubun örneklerindendir. İnsanlarda sıtma hastalığına neden olan Plasmodium malaria da bu gruba tipik bir örnektir. Plasmodium, anofel cinsi bir sivrisineğin dişisi tarafından insana taşınır ve alyuvarlarda çoğalır. Çoğalan parazitlerin alyuvarları parçalayıp kana karışması sırasında insanda hastalık belirtileri ortaya çıkar. Protistlerin insan sağlığı üzerindeki etkilerini ve neden oldukları hastalıkları öğrenmek amacıyla aşağıdaki etkinliği yapınız. Sillilerin çoğu tatlı sularda bir kısmı da denizlerde yaşar. Sillilerde hücre ağzı ve anal açıklık bulunur. Çeşitlilik gösteren silliler grubu harekette ve beslenmede kullandıkları siller nedeniyle bu adı almışlardır. Sillilerin yapılarında büyük ve küçük çekirdek olmak üzere iki tip çekirdek bulunur. Büyük çekirdek hücrenin metabollik olaylarını ve eşeysiz üremeyi kontrol eder. Küçük çekirdek ise eşeyli üremeden sorumludur. Silliler besinlerini dışarıdan hazır olarak alan heterotrof organizmalardır. Yaşadıkları ortamdaki bakteriler, diğer protistler, bazı fotosentetik bir hücreliler, organik besin parçacıkları besinleridir. Silliler bu besinleri hücre ağzından fagositozla alır. Tatlı sularda yaşayan silliler kontraktil kofulları aracılığıyla hücreye giren fazla suyu dışarı atar. Sillilerde hücre şeklinin sabit kalmasını sağlayan, hücre zarının altında ve sillerle bağlantılı bir mikrotübül sistemi bulunur. Paramecium, Spirostomum , Euplotes , Stentor bu grubun örneklerindendir. Deniz kenarında fırtınadan sonra, kumsalda marul görünümündeki yaprakları birçok kişi görmüştür. Alg olarak adlandırılan bu canlıların çoğu tatlı suda ve denizde yaşar. Ökaryot canlılardan olan alglerin bazıları bir hücrelidir. Örneğin, diatom , Chlamydomonas . Bazıları ise çok hücrelidir. Örneğin, Ulva , Ulothrix , Sargassum, Pandorina. Çok hücreli alglerde doku farklılaşması yoktur. Bu nedenle gerçek kök, gövde, yaprak gibi organları gelişmemiştir. Algler klorofil pigmentini bulundurdukları için fotosentez yaparak kendi besinlerini kendileri üretebilir. Bu yüzden suda yaşayan heterotrof canlıların besin ve oksijen kaynağıdır. Yeryüzünde üretilen besin ve oksijenin büyük çoğunluğu algler tarafından sağlanmaktadır. Eşeyli ve eşeysiz ürer. Algler bir ya da çok hücreli olmanın dışında taşıdıkları pigmentlere göre de gruplandırılır. Bu gruplar yeşil algler, kahverengi algler, altın sarısı ve kırmızı alglerdir. Protistler biyolojik ve ekonomik önemi olan organizmalardır. Bu organizmalardan bir tür yeşil alg olan deniz marulu besin olarak tüketilebilir. Özellikle Asya'da deniz kıyısında yaşayan insanlar besin olarak tüketilen algleri hasat ederler. Diyatomlar; diş macunu yapımında, izolasyon ve filtrelerde kullanılmaktadır. Esmer alglerden olan Laminaria'dan çorba yapımında yararlanılır. Kırmızı ve kahverengi alglerin hücre duvarlarında jel oluşturan maddeler ayrıştırılarak gıda katkı maddesi yapılır. Bu maddeler puding, mayonez gibi besinler için kıvam artırıcı olarak kullanılır. Mikrobiyolojik kültür ortamlarının hazırlanmasında jel oluşturan madde olarak görev alır. Plastik, deodorant, boya, yapay tahta üretiminde de kullanılır. Cıvık mantarlar nemli ve organik maddelerin zengin olduğu ortamlarda yaşar. Bol yağışlı bir günün ardından ormanlık alanlarda çürümekte olan yaprak ve dalların üzerinde, ağaç gövdelerinde, cıvık mantarları görebilirsiniz. Parlak renkli ve küflere benzeyen görünüşleri ile ayırt edebilirsiniz. Cıvık mantarlar serbest yaşayan, amip gibi hareket eden, hücre duvarı olmayan ökaryot organizmalardır. Amipsi hareketlerle besinlerini alır. Cıvık mantarların üremeleri eşeysiz ve eşeyli olur. Ayrıştırıcı organizmalar olduklarından madde döngülerinde rol oynar. Dictyostelium , Ceratiomyxella , Arcyria cıvık mantar örnekleridir."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/radar-burunlu-kopek-baliklari/", "text": "Köpek balıkları, koku alma duyusu sayesinde müthiş birer avcıdır. Öyle ki yaklaşık 100 litre su içindeki 1 damla kanın kokusunu yüzlerce metre uzaklıktan alabilir. Bilimsel çevrelerde 25 yıldır kabul edilen anlayış, köpek balıklarının avlarını takip etme mekanizmalarının her bir burun deliği tarafından algılanan koku yoğunluğu farkına bağlı olduğuydu. Bilimsel bir çalışma, klasik anlayışın aksine köpek balıklarının avlarını bulurken burun delikleri arasındaki koku algılama zaman farkının daha etkili olduğunu ortaya koydu. Güney Florida Üniversitesinden Jayne Gardiner'ın da aralarında bulunduğu bir grup araştırmacı tarafından gerçekleştirilen bu çalışmaya göre köpek balıkları kokuyu ilk aldıkları burun deliğinin tarafına yöneliyor. Araştırmacılar gri-kahverengi köpek balıkları ile havuzda bir seri deney gerçekleştirdi. Av kokusu oluşturmak için mürekkep balığından faydalanıldı ve köpek balıkları için deney amaçlı tasarlanmış özel başlıklar kullanıldı. Bu başlıklarda iki tüp bulunuyordu ve mürekkep balığı kokusunun köpek balığının burun deliklerine sırayla ulaşmasını sağlıyordu. Gerçekleştirilen deneyde zaman farkı 0,1-0,5 saniye arasında ise köpek balıklarının kokuyu ilk hissettikleri tarafa yöneldiği gözlemlendi. Herhangi bir zaman farkı olmadığında veya zaman farkı 1 saniyeden daha fazla olduğunda sağa veya sola dönme olasılığının eşit olduğu görüldü. İkinci deneyde ise mürekkep balığı kokusu ilk burun deliğine ulaştırıldıktan 0,5 saniye sonra diğer burun deliğine çok daha yoğun bir mürekkep balığı kokusu iletildiğinde köpek balığının yoğunluğu yüksek olan tarafa değil de kokuyu ilk aldığı tarafa yöneldiği görüldü. Tekrarlanan deneylerde de zamanlama farkının yoğunluk farkına baskın çıktığı gözlemlendi. Bu ise köpek balıkları için bunca zamandır geçerli kabul edilen, av bulma sürecinde en etkin mekanizmanın yoğunluk farkı olduğu savını çürütüyor."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/rejenerasyon-nedir/", "text": "Birçok canlı, değişik nedenlerle zarar gören ya da kopan vücut parçalarını yenileme özelliğine sahiptir. Bu özelliğe rejenerasyon denir. Bazı canlılar kopan vücut parçalarının eksik kısımlarını tamamlayarak yeni canlılara dönüşür. Bu şekilde gerçekleşen eşeysiz üreme çeşidine rejenerasyonla üreme adı verilir. Rejenerasyon; bazı canlılarda doku düzeyinde bazı canlılarda organ düzeyinde, bazı canlılarda ise vücut düzeyinde gerçekleşir. Doku ve organ düzeyli rejenerasyonlar üreme değildir. Kuşlar ve memelilerde rejenerasyon çoğunlukla doku düzeyinde; yengeç, semender ve kertenkele gibi bazı hayvanlarda organ düzeyinde gerçekleşir. Denizyıldızında kopan kol, merkezi diskten pay almamışsa rejenerasyon organ düzeyindedir. Vücut düzeyinde rejenerasyonda da kopan kol, merkezi diskten pay almışsa yeni bir birey meydana gelir. Planaryada rejenerasyon vücut düzeyinde olup üremeyi sağlar. Oldukça yüksek rejenerasyon yeteneğine sahiptir. Planaryanın orta kısmından alınan yeterli büyüklükteki parça, yeni bir baş ve kuyruk oluşturabilir. Boyuna ikiye kesildiğinde de iki yeni birey meydana gelir. Rejenerasyonda mitoz, büyüme, gelişme, yeni doku ve organların oluşumu sırasında farklılaşma gerçekleşebilir. Canlıların gelişmişlik düzeyi ile rejenerasyon yeteneği ters orantılıdır. Yengeç çenesini, semender bacağını, kertenkele kuyruğunu yenileyebilir. İnsanda kırılan kemiğin onarılması, yaraların iyileşmesi, bağırsak iç yüzeyinin ve dilin hücrelerinin yenilenmesi doku düzeyindedir. Karaciğer, deri, mide insanda rejenerasyon yeteneği yüksek olan organlara örnek olarak verilebilir."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/rh-uyusmazligi-nedir/", "text": "Rh faktörüne bağlı Rh uyuşmazlığı sadece Rh- anne ile Rh+ babanın Rh+ kan grubuna sahip fetüs oluştuğunda ortaya çıkar. Rh+ fetüsün alyuvarlarında Rh antijeni bulunur. Anne ile fetüs arasında madde alışverişini sağlayan plasenta antijenlerin fetüsten anneye geçişini engeller. Hamileliğin son dönemlerinde plasentanın geçirgenliğinin artması nedeniyle Rh antijenleri embriyodan annenin kanına geçebilir. Annenin kanında akyuvarlar Rh antijenine karşı Rh antikoru üretir. Plasenta aracılığı ile fetüse geçen antikorlar fetüsün alyuvarlarını parçalar. Bu olaya Rh uyuşmazlığı denir. Kan uyuşmazlığı sonucunda bebekte kansızlık ve sarılık görülür. Kalıcı beyin hasarı oluşabilir. Rh- anne ile Rh+ babanın evliliklerinde Rh uyuşmazlığının görülme olasılığı babanın heterozigot ya da homozigot olmasına bağlıdır. Rh- annenin ilk hamileliğinde kanında antikor üretimi yeni gerçekleştiği için bebek antikorlara yakalanmadan doğabilir. Annenin kanında Rh antikoru önceden hazır olarak bulunduğundan ikinci ya da daha sonraki Rh+ bebeklerin doğumunda Rh uyuşmazlığı görülür. Ancak anne Rh+ bebek Rh- olduğu durumda Rh+ annenin vücudunda Rh- bebeğe karşı antikor üretilmediğinden Rh uyuşmazlığı görülmez."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/ribozom-organelinin-yapisi-ve-ozellikleri/", "text": "Ribozom, tüm canlılarda bulunan zarsız bir organeldir. Ribozom organeli birbirini tamamlayan iki alt birimden oluşur. Bunlara büyük ve küçük alt birim adı verilir. Bu birimlerin her biri protein ve rRNA moleküllerinden meydana gelmiştir. Ribozom canlı hücrelerde protein sentezinin gerçekleştiği organeldir. Bu nedenle protein sentez hızının yüksek olduğu genç hücrelerde ve görevi salgı üretmek olan hücrelerde daha fazla sayıda ribozom bulunur. Ribozomlar; sitoplazmada serbest olarak bulunabildiği gibi kloroplast ve mitokondri organellerinin içinde, endoplazmik retikulum ve çekirdek zarının dış yüzeyinde de bulunur. Ribozom DNA'dan gelen şifreler doğrultusunda protein sentezi yapar. Her bireyin DNA'sı kendine özgü olduğundan sentezlenen proteinler de o bireye özgüdür. Bu nedenle hücrelerde sentezlenen proteinler yapısal olarak büyük çeşitlilik gösterir. Örneğin tipik bir memeli hücresinde 10.000'den fazla farklı protein molekülü bulunduğu tespit edilmiştir. Protein sentezinin yoğun olduğu hücrelerde ribozom sayısı fazladır. Hücrede protein sentezi gerçekleşeceği zaman ribozomun büyük ve küçük alt birimleri bir araya gelir. Protein sentezinin yoğun olduğu zamanlarda birden fazla ribozom bir araya gelerek poliribozomları oluşturur. Bu sayede kısa sürede aynı proteinden çok fazla miktarda üretilmiş olur. Mitokondri ve plastidlerin de kendilerine ait ribozomları vardır."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/rnanin-yapisi-ve-cesitleri-nelerdir/", "text": "DNA'dan başka, hücre içinde bulunan bir diğer nükleik asit çeşidi de RNA'dır . RNA, moleküler yapı olarak DNA'ya benzer; pentoz şekeri olarak riboz, azotlu organik baz olarak timin yerine urasil taşır (Şekil 1.12). RNA, DNA tarafından sentezlenen tek iplikli bir nükleik asittir. Kendisini eşleyemez, onaramaz. Protein sentezinde görevli olan RNA molekülünün üç çeşidi vardır. Bunlar; rRNA , mRNA ve tRNA'dır . Bu moleküllerin hücredeki görevleri birbirinden farklıdır. Tüm canlılarda bulunan ve protein sentezinden sorumlu olan ribozom organeli, nükleik asit ve protein olmak üzere iki kısımdan oluşmaktadır. Ribozomun yapısındaki nükleik asite rRNA adı verilir. Protein sentezi sırasında bir makine gibi görev alarak amino asitleri birbirine bağlayan rRNA'nın yapısı, tüm ökaryotlarda aynıdır. Bu nedenle sentezlenen proteinin yapısının ve işlevinin belirlenmesinde rRNA'nın etkisi yoktur. Watson ile birlikte çalışarak DNA'nın yapısını açıklayan Francis Crick, genetik bilginin DNA'daki genden ribozoma aktarılmasına aracılık eden bir molekül olması gerektiğini ortaya koymuştur. Çünkü DNA çekirdekte bulunur ancak DNA'daki genetik bilginin kalıplık ettiği protein sentezi, sitoplazmada bulunan ribozom organelinde gerçekleşir. Crick'in hipotezine göre bilgi taşıyan molekül, ribozomun yapısındaki rRNA'dır. Fakat rRNA her zaman aynı yapıda olmasına rağmen farklı protein çeşitlerinin sentezlenebilmesi, Crick'in bu hipotezini çürütmüştür. - Bir genden bir mRNA çeşidi sentezlenir, bu mRNA sitoplazmaya geçerek ribozoma bağlanır ve belirli bir protein çeşidinin sentezine kalıplık eder (Şekil 1.13). - Proteindeki amino asitlerin çeşitleri,sayıları ve dizilişleri mRNA'ya dolayısıyla DNA'daki genetik bilgiye bağlıdır. - mRNA molekülü, ilgili protein yeterli miktarda sentezlendiğinde yıkılır. Gerektiğinde tekrar sentezlenir. Şimdiye kadar anlatılan RNA çeşitlerinden mRNA, genetik bilginin kopyasının ribozoma taşınmasında; rRNA ise protein sentezi sırasında amino asitlerin birbirine bağlanmasında görevlidir. Peki, protein sentezi sırasında amino asitlerin ribozoma getirilmesi nasıl gerçekleşir? Bu görev, bir başka RNA çeşidi olan tRNA tarafından gerçekleştirilir. tRNA yaklaşık 80 nükleotitten oluşan tek bir RNA zinciri şeklindedir. tRNA'nın belirli bölgelerindeki bazların hidrojen bağlarıyla birleşmesi sonucu üç boyutlu bir molekül yapısı oluşur. Molekül, hidrojen bağları görünecek şekilde düzenlendiğinde yonca yaprağı şeklini alır (Şekil 1.14). tRNA, protein sentezi sırasında mRNA'nın kodladığı genetik bilgiye uygun olan amino asitleri sitoplazmadan ribozoma taşır. tRNA molekülünün bu görevini gerçekleştirmesinde yapısındaki iki bölüm etkili olur. Bunlardan biri, taşınan amino asitlerin bağlandığı uç olan amino asit bağlanma ucu, diğeri üç nükleotitten oluşan ve her tRNA'nın özgüllüğünü sağlayan antikodon halkası adı verilen bölgedir (Şekil 1.14). Antikodon bölgesi, protein sentezi sırasında mRNA'nın kodon bölgesinin karşısına gelir, böylece uygun amino asit ribozoma taşınmış olur."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/sagligin-anahtari-sebzeler-ve-meyveler-arasindaki-farklar-ve-saglikli-beslenme-icin-onemi/", "text": "Sebze, bitkilerin yenilebilir kısımlarından oluşan besin değeri yüksek ve genellikle çiğ ya da pişmiş olarak tüketilen gıdalardır. Sebzeler, insanlar için önemli vitaminler, mineraller, lif ve antioksidanlar gibi bir dizi besin öğesi sağlar. Sağlıklı bir beslenme düzeninde sebzelerin tüketimi, vücudun ihtiyaç duyduğu besin maddelerini alması açısından önemlidir. Sebzeler genellikle bitkinin kökü, gövdesi, yaprakları veya meyvesiz tohumlarından oluşur. 1. Domates: Yemeklere lezzet katan ve salatalarda sıkça kullanılan bir sebze olarak bilinir. 2. Salatalık: Serinletici ve su içeriği yüksek bir sebzedir ve salataların vazgeçilmezidir. 3. Havuç: A vitamini açısından zengin olan havuç, genellikle çiğ olarak tüketilir veya yemeklerde kullanılır. 4. Brokoli: C vitamini ve lif bakımından zengin olan brokoli, sağlıklı bir sebze seçeneğidir. 5. Patates: Farklı şekillerde pişirilerek tüketilen patates, karbonhidrat ve potasyum kaynağıdır. 6. Ispanak: Demir, kalsiyum ve A vitamini açısından zengin olan ıspanak, genellikle yemeklerde kullanılır. 1. Kısımları: Sebzelerin tüketilen kısımları genellikle kök, gövde, yaprak veya meyvesiz tohumlardır. Örneğin havuç, kökünden; brokoli, çiçek tomurcuğundan tüketilir. Meyveler ise bitkinin çiçek organının olgunlaşması sonucu ortaya çıkar ve tohumları içerir. Elma, portakal, çilek gibi meyveler tohum taşırlar. 2. Tat profili: Sebzeler genellikle daha nötr veya hafif acımsı bir tat profiline sahiptir. Örneğin, kabak ve salatalık gibi sebzelerin tadı oldukça hafif ve nötrdür. Meyveler ise genellikle tatlı veya ekşi gibi daha belirgin tatlar içerirler. 3. Besin içeriği: Genel olarak meyveler, C vitamini ve doğal şekerler gibi besin maddeleri açısından zengindir. Sebzeler ise A ve K vitaminleri, demir ve kalsiyum gibi mineralleri ve lifi içerir. 4. Kullanım amaçları: Sebzeler çoğunlukla yemeklerin tadını ve besin değerini artırmak için kullanılır. Öte yandan, meyveler atıştırmalık olarak tek başına veya tatlılar, smoothie'ler ve reçeller gibi yiyeceklerin içerisinde tüketilir. 5. Tüketim şekilleri: Sebzeler genellikle pişirilerek ya da çiğ olarak tüketilirken, meyveler genellikle çiğ olarak tüketilir. Sonuç olarak, sebze ve meyveler birbirinden farklı bitki kısımlarından elde edilen besin değeri yüksek gıdalardır. Sebzeler daha nötr tat profiline sahipken, meyveler tatlı veya ekşi olabilir. Besin içerikleri ve kullanım amaçları da farklılık gösterir. Dengeli bir beslenme için hem sebzelerin hem de meyvelerin düzenli olarak tüketilmesi önemlidir. Sağlıklı yaşam için doğal ve taze ürünleri sofralarımıza taşımak hayati öneme sahiptir."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/sagligin-anahtari-sebzeler-ve-meyveler-faydalari-ve-lezzetli-tarifler/", "text": "Sağlıklı bir yaşam sürmek için dengeli ve besin değeri yüksek gıdalar tüketmek oldukça önemlidir. Bu kapsamda sebzeler ve meyveler, doğanın bize sunduğu en değerli hazinelerdir. Hem sebzeler hem de meyveler, insan sağlığı üzerinde sayısız olumlu etkisi olan vitaminler, mineraller ve antioksidanlar gibi bir dizi besin öğesini içerir. Bu makalede, sebzeler ve meyvelerin sağladığı faydaları ve lezzetli tariflerini keşfedeceğiz. Sebzeler, doğanın bize sunduğu besin değeri yüksek gıdalardır ve vücudumuz için birçok sağlık faydası sağlarlar. 1. Vitamin ve Mineral Deposu: Sebzeler, A, C, K vitamini, demir, kalsiyum ve potasyum gibi önemli vitamin ve mineralleri içerir. Bu besin öğeleri, bağışıklık sisteminin güçlenmesi, kemik sağlığının desteklenmesi ve hücre işlevlerinin düzenlenmesi açısından hayati öneme sahiptir. 2. Lif Kaynağı: Sebzeler lif bakımından zengin olduğu için sindirim sistemimizin düzenli çalışmasını sağlar. Lif, kabızlığı önlemeye ve bağırsak sağlığını korumaya yardımcı olur. 3. Antioksidanlarla Dolu: Sebzeler, antioksidanlar açısından zengindir ve vücudu serbest radikallerin zararlı etkilerine karşı korur. Bu, kanser ve diğer kronik hastalıklara karşı koruyucu bir etkiye sahiptir. 4. Düşük Kalorili ve Besleyici: Sebzeler düşük kalorili olduğu için kilo kontrolü sağlamaya yardımcı olurken, içerdikleri besin değerleri sayesinde vücudun ihtiyaç duyduğu besin maddelerini karşılamaya yardımcı olur., 1. Yumurtaları bir kaba kırın ve çırpın. 2. Rendelenmiş beyaz peyniri, doğranmış ıspanak yapraklarını, tuzu, karabiberi ve sütü ekleyin. Karışımı iyice çırpın. 3. Orta boy bir tavayı zeytinyağı ile yağlayın ve ısıtın. 4. Yumurtalı karışımı tavaya dökün ve düzgünce yayın. 5. Alt tarafı pişince, omletinizi ters çevirerek diğer tarafını da kızartın. 6. Dilimleyerek servis edin ve yanında taze sebzelerle zenginleştirilmiş bir salata ile sunun. Meyveler, doğal şeker içerikleri ve yüksek besin değerleri ile sağlığımızı destekleyen harika gıdalardır. 1. C Vitamini Deposu: Meyveler, C vitamini açısından zengindir, bu da bağışıklık sistemimizi güçlendirmeye ve hastalıklara karşı direncimizi artırmaya yardımcı olur. 2. Anti-aging Etkisi: Meyveler, antioksidanlar bakımından zengindir ve serbest radikallerin neden olduğu hücresel hasarı önlemeye yardımcı olarak yaşlanma sürecini yavaşlatır. 3. Kan Şekerini Dengeler: Meyveler, lif içerikleri sayesinde kan şekerini dengede tutarlar ve ani kan şekerini yükseltmezler, bu da diyabet riskini azaltmaya yardımcı olur. 4. Kalp Sağlığını Destekler: Meyveler, potasyum ve lif içerikleri sayesinde kalp sağlığını desteklerler ve kardiyovasküler hastalık riskini azaltır. 1. Olgun muzu soyup doğrayın ve bir blendera ekleyin. 2. Üzerine yulaf ezmesini, sütü, bal veya akçaağaç şurubunu ve vanilya özütünü ekleyin. 3. Tüm malzemeleri iyice karışana kadar blenderda çekin. 4. Son olarak buz küplerini ekleyerek tekrar çekin."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/saglik-kavraminin-tarihsel-gelisimi-ve-etkilendigi-faktorler/", "text": "Tarihsel olarak incelendiğinde sağlık kelimesi yaklaşık olarak MS 1000 yılında ortaya çıktığı düşünülmektedir. Sağlık kavramının köklerini Dolfman (1973) ve Balog (1978) incelemişler, kelimenin orijinal olarak eski İngilizceden geldiğini, durumu ve sağlam ya da bütün olma koşulu anlamına geldiğini ortaya koymuşlardır. Daha doğru bir ifadeyle, sağlık sadece fizyolojik işleyişle değil, zihinsel ve ahlaki sağlamlık ve ruhsal durumla da ilişkilendirilmektedir. Sağlık kelimesi genellikle iyi, kötü veya zayıf gibi hem olumlu hem de olumsuz niteleyicilerden önce gelse de her zaman olumlu bir varlık olarak görülmüştür. Eski Yunanlılar için sağlık her zaman çok önemli bir özellik taşımıştır. Yunanlıların sağlık ve hastalık fikirleri kuşkusuz Batı'nın sağlık görüşleri üzerinde büyük bir etki yaratmıştır. Bununla birlikte, tıp, bilim, sosyoloji, psikoloji ve siyaset alanlarındaki ilerlemelerle birlikte, daha felsefi sağlık kuramlarına meydan okunmaya ve daha bilimsel olanlarla ikame edilmeye başlanmıştır. 1646'daki İngiliz iç savaşının ardından, hükümet ülke genelinde ücretsiz okullar ve ücretsiz tıbbi bakım hizmetlerini demokratik reformun bir parçası olarak sunmaya başlamıştır. Rusya'da Büyük Petro'nun ülkeye Batı tıbbını tanıtma girişimlerinin ardından devletin sağlıktaki rolü teşvik edilmiştir. Catherine yönetimi sırasında Moskova'da bir veba salgını (1771-1772) bastırılmıştır. Fransa'daki devrimin ardından, kurucu meclis bir sağlık komisyonu kurmuş ve ulusal düzeyde muhtaçlara yardım programı oluşturulmuştur. 1802'de Paris Bürosu sanitasyon, gıda kontrolü, sağlık istatistikleri, mesleki eğitim, ilk yardım ve tıbbi bakım sorunları dahil olmak üzere çok çeşitli halk sağlığı endişelerini ele almıştır. Fransa'da diğer şehirleri benzer programları takip ederek 1848'de merkezi bir ulusal sağlık birimi kurulmuştur. 19. yüzyılın ortalarında hayati istatistiklerin raporlanması Fransa ve Alman eyaletlerinde verilmeye başlanmış, böylece epidemiyolojik analizlerin gelişimini teşvik edilmiştir. Rönesans sırasında ve sonrasında yoksullar için hastane hizmetlerinin geliştirildiği görülmektedir. Sağlık hizmetleriyle birlikte hastane bakımında reformlar geliştirilmiş ve devrim niteliğinde yeniliklere ulaşılmıştır. Sağlıkta iş birliği, 1851'de Kahire'de kolera konulu ilk uluslararası konferanstan, Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra Milletler Cemiyeti'nin sağlık organizasyonuna ve modern zamanlara kadar uluslararası diplomasinin bir parçası olmuştur. II. Dünya Savaşı'nın ardından uluslararası sağlık konularına gösterilen önemin giderek artış gösterdiği bilinmektedir. Bu konuların başında aşılama gibi, halk sağlığı teknolojisinin gelişmekte olan ülkelere yaygın bir şekilde uygulanmasını teşvik etmek gelmektedir. Dünya Sağlık Örgütü , sağlığı sadece hastalığın yokluğu değil, tam fiziksel, sosyal ve zihinsel sağlık durumu olarak tanımlayan bir tüzük ile 1946 yılında kurulmuştur. Uluslararası iş birliği geleneği, WHO, Uluslararası Kızılhaç / Kızılay, Birleşmiş Milletler Çocuk Fonu gibi kuruluşlar tarafından sürdürülmektedir. WHO liderliğinde, 1977 yılına kadar çiçek hastalığının ortadan kaldırılması, sağlığa yönelik büyük tehditlerin uluslararası iş birliği yoluyla kontrol edilebileceğini gösteren birleşik eylemle sağlanmıştır. Halk sağlığı tehditlerinin küreselleşmesi, 1980'lerden beri HIV pandemisinde, 2003'te SARS'ta ve 2020 de Covid-19 salgınlarında görüldüğü gibi hızla ortaya çıkabilmekte ve yayılabilmektedir. Daha yakın zamanlarda, kuş gribi olarak bilinen H5N1 virüsü türü gibi potansiyel olarak yıkıcı pandemik grip için endişeler artmış ve Covid-19 ile tüm dünyayı kısa sürede tahmin edilmesi güç sonuçlar oluşturarak etkilemiştir. 20. yüzyılın ikinci yarısında sanayileşmiş ülkelerde ölüm ve sakatlığın en yaygın nedenleri olan kronik hastalıklar, orta sınıf topluluklarının büyümesiyle birlikte gelişmekte olan ülkelerin çoğunda da hakim duruma gelmiştir. Tütün kullanımı, obezite, diyabet, kalp hastalığı ve kanser önde gelen çağdaş dünyada morbidite ve mortalite nedenleri arasındadır. Küresel ısınma ile çevresel bozulma, biriken ozon ve zehirli atıklar, asit yağmuru, nükleer kazalar, doğa rezervlerinin kaybı gibi birçok başka faktör sağlığı küresel olarak etkilemektedir. Küresel sağlık sorunları, doğaları gereği, bireysel veya hatta ülke gruplarının çözme kapasitesinin ötesindedir. Hükümetlerin, uluslararası kuruluşların ve sivil toplum kuruluşlarının birbirleriyle, endüstri ile ve medyanın değişim getirmesi ve çevrenin kötüye kullanımı ile sosyal boşlukların neden olduğu ortak tehlikeleri azaltması mümkündür. Tütün, dünya çapında erken ölümler için önde gelen önlenebilir risk faktörüdür. Sigaraya atfedilebilen 5 milyon yıllık ölüm tahminleri, tütün salgınının etkisini yeterince ölçmemektedir çünkü tütün kullanımı çok geniş bir komorbidite faktörü olarak mevcuttur ve katkıda bulunmaktadır. Halen sigara içen tahmini 650 milyon insanın yarısından fazlası bu bağımlılığın etkilerinden ölecek ve mevcut sigara içme alışkanlıkları devam ederse 2030 yılına kadar yılda 10 milyondan fazla ölüme neden olacaktır. Tüm insanlara sağlık hizmeti sağlamak, hızla büyüyen küresel nüfusu beslemek kadar büyük bir zorluktur. Çiçek hastalığının ortadan kaldırılmasında ve diğer birçok hastalığın halk sağlığı önlemleriyle kontrol edilmesindeki başarılar, hastalıkları ve ıstırabı azaltan belirli hedeflere yönelik uyumlu uluslararası iş birliği ve eylem potansiyelini göstermektedir. Dünya Sağlık Örgütü , 21. yüzyıla girerken 2000 yılında Herkes İçin Sağlık sloganını kullanmaktadır. Bu, dünyadaki tüm bireylerin 2000 yılında sağlıklı olması dileğiydi. 1986 yılında Ottowa'daki toplantıda Sağlığı Geliştirme Politikası iki kelimeyle özetlendi: Herkes İçin Sağlık. Ancak her ülkenin sağlık koşulları o ülkenin sağlık politikasını belirlemektedir. Bu, her ülkenin farklı sağlık sorunları olduğu anlamına gelmektedir. Örneğin, bir ülke için savaşmanın şartı olan sarıhumma veya Rift Vadisi humması ancak bir tıp kültürü içindeki diğer ülkelerin hekimlerine öğretilebilir. Ayrıca, yüzyılımızın insanlarının hem işleri hem de sevgileri nedeniyle ülkeleri gezme sevgisi, yeni bir bilim dalı olan Turizm Sağlığı nın düşünülmesini gerektirmektedir. Bu nedenle kendi ülkesinde sarıhumma olmayan bir kişinin gideceği ülkede bu hastalık sık görülüyorsa sarıhumma aşısı yaptırması gerekmektedir. Sağlık politikasını belirleyen koşullar, gelişen medeniyete paraleldir. Sağlık politikaları değişen zamana bağlı olarak değişim göstermektedir. Toplumlar geliştikçe, hastalık kalıpları da gelişir. Bu değişiklikler kısmen halk sağlığı ve tıbbi bakımın sonucudur ancak aynı şekilde yaşam standartlarının, beslenme, barınma ve ekonomik güvencenin iyileştirilmesinin yanı sıra doğurganlık ve diğer aile ve sosyal faktörlerdeki değişikliklerden kaynaklanmaktadır. Hastalık kalıpları değiştikçe, müdahale için uygun stratejiler de değişir. 20. yüzyılın ilk yarısında, gelişmiş ülkelerde bile ölüm nedeni olarak bulaşıcı hastalıklar baskın hale gelmiştir. İkinci Dünya Savaşı'ndan bu yana, sanayileşmiş ülkelerde, ölüm nedenleri olarak enfeksiyon hastalıklarının azalması ve enfeksiyon dışı hastalıkların artmasıyla epidemiyolojik modellerde büyük bir değişim yaşanmıştır. Uzun ömürlülükteki artışlar temel olarak azalan bebek ve çocuk ölümlerinden, gelişmiş beslenmeden, aşıyla önlenebilir hastalıkların kontrolünden ve akut bulaşıcı hastalıkların tedavisi için antibiyotiklerin ortaya çıkmasından kaynaklanmıştır. Artan kardiyovasküler hastalıklar ve kanser insidansı, öncelikle yaşlı insanları etkilemekte ve bu da bulaşıcı olmayan hastalıklar için nedensel risk faktörleri üzerine epidemiyolojik araştırmalarda artan bir vurguya yol açmaktadır. Enfeksiyöz olmayan hastalıkların belirli gruplara dağılımına ilişkin çalışmalar, Romalıların belirli meslek grupları arasında aşırı ölüm oranları bildirdiği yüzyıllar öncesine dayanmaktadır. Bu çalışmalar, 18. yüzyılın başlarında Ramazzini tarafından güncellenmiştir. 18. yüzyıl Londra'sında Percival Potts, Skrotum kanseri'nin %100'ünün baca temizleyiciler arasında görüldüğünü bulmuştur. Lind'den 1747'de denizciler arasında iskorbütle ilgili epidemiyolojik araştırmalar ile halk sağlığında bulaşıcı olmayan hastalıkların beslenme nedenlerine odaklanmıştır. 1950'lerin başlarında, Birleşik Krallık'taki öncü araştırmacılar Richard Doll, Austin Bradford Hill ve James Peto'nun tütün kullanımı ile akciğer kanseri arasında bir ilişki olduğunu ortaya koydukları zaman, doğal deneyler üzerine gözlemsel epidemiyolojik çalışmalar çok önemli veriler üretmiştir. Akciğer kanseri başta olmak üzere farklı nedenlerden İngiliz doktorların ölüm modellerini takip etmişlerdir. Sigara içenlerde akciğer kanserinden ölüm oranlarının içmeyenlere göre 10 kat daha yüksek olduğunu bulmuşlardır. Diyet ilişkisine işaret eden epidemiyolojik çalışmalar ve kardiyovasküler hastalıkları olan hipertansiyon da halk sağlığı politikası için kritik öneme sahip materyal sağlamış ve batı ülkelerinde yaşam tarzının halk sağlığı üzerindeki etkisi konusunda halkın endişesini ve bilincini artırmıştır. Halk sağlığının bu yeni çağında, miasma ve mikrop teorileri arasındaki tamamlayıcı ilişki kabul edilmektedir. 20. yüzyılın ortalarında bulaşıcı hastalıklar kontrol altına alınırken, modern yaşamla ilgili riskler gelişmiştir. Bu riskler, hem nedensellik hem de önleme araçları açısından bulaşıcı hastalıklardan daha karmaşıktır. Yine de halk sağlığı müdahaleleri, iyileştirilmiş tıbbi bakım ve sağlığın teşviki ve geliştirilmesi genel başlığı altındaki faaliyetlerin bir kombinasyonu ile bu ölüm modelleri dizisiyle mücadelede şaşırtıcı bir başarı göstermiştir. Halk sağlığı teşkilatının temelleri, ondokuzuncu yüzyılın ikinci yarısında ve 20. yüzyılın ilk yarısında atılmıştır. Belediye ve üst düzey hükümetlerde geliştirilen su sanitasyonu, atık giderme ve gıda kontrolü, yerel ve ulusal hibelerle organize yerel halk sağlığı ofislerinin kurulması ve gelişmiş aşılama teknolojisi bulaşıcı hastalıkların kontrolüne katkıda bulunmuştur. 20. yüzyılın başında, hastalıklar için çok az etkili tıbbi tedavi vardı ancak iyileştirilmiş halk sağlığı standartları, ölüm oranlarının azalmasına ve daha uzun ömürlülüğe neden olmuştur. Tıbbi teknoloji, II. Dünya Savaşı'nın ardından antibiyotikler, antihipertansifler ve antipsikotik maddelerle geliştikçe tedavi ve koruyucu sağlık hizmetlerinde de hızlı bir gelişme gözlenmiştir. Günümüzde, sağlık hizmetlerinin artan maliyetlerini kontrol altına almak ve koruyucu hekimlik kullanımını artırmak için sağlık hizmetlerini organize etmek ve finanse etmek için yeni yöntemler geliştirilmesi, yeni bir ilgiyi ortaya çıkarmaktadır. 20. yüzyılda halk sağlığını geliştirmeye yönelik ulusal ve devlet çabaları, faaliyetler ve finansman programları kapsamında genişleme sürmektedir. Sağlık alanındaki bilimsel yenilikleri özetlediğimizde, gelişmiş beslenme ve yaşam standartlarının yanı sıra, başlıca ölüm nedeni olarak bulaşıcı hastalıkları kontrol etmeye yardımcı olan aşılar ve antibiyotikler gelmektedir. Gelişmiş ülkelerde, geniş ölçekte ulusal veya gönüllü sağlık sigortasının ortaya çıkması, sağlık hizmetlerine erişimi nüfusun yüksek yüzdelerine ulaşmasına katkıda bulunmuştur. - Ciddi eşitsizlikler - Kaynak eksikliği - Bazı hizmetlerin diğer alanlara göre ekonomik olarak aşırı değer ifade etmesi - Rekabet eksikliği Kaynakları daha etkin kullanmak için sağlık hizmetlerini yönetmek artık her sağlık profesyonelinin endişesi haline gelmiştir. Aynı zamanda, özelleşmiş ve son derece teknik hizmetler de dahil olmak üzere, bakıma sınırsız erişim konusunda kamuoyunun beklentileri yükselmiştir. Varlıklı ya da fakir tüm uluslar sınırlı kaynakları yönetme sorunuyla karşı karşıyadır. Bunun nasıl başarılacağı, Yeni Halk Sağlığı olarak tartışılan önemli bir alandır."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/saglikli-beslenmenin-onemi-nedir/", "text": "Sağlıklı beslenme, az yemek yeme ile değil gerekli besin çeşitlerinden yeteri kadar tüketmekle olur. Alınması gereken besin miktarı kişinin metabolik özelliklerine, fiziksel aktivitesine, yaşına ve cinsiyetine göre değişir. Tüm sağlıklı insanların temel besinleri beslenme yoluyla alması şarttır. Bu temel besin grupları içinde karbonhidrat, protein, yağ, vitaminler ve mineraller bulunmalıdır. Örneğin, aşağıda yaş grubu için sağlıklı bir beslenme diyetinde tüketilebilecek besinler ve miktarları verilmiştir. - Süt (1 su bardağı) - Yoğurt (1 kase) - Beyaz peynir (1 dilim) - Ayran (1 su bardağı) - Tavuk (1 porsiyon) - Yumurta (1 adet) - Nohut (1 porsiyon) - Ceviz (5 adet) - Tam buğday ekmeği (1 dilim) - Makarna (1 porsiyon) - Simit (1 adet) - Bulgur pilavı (1 porsiyon) - Kahvaltılık gevrek (5 çorba kaşığı) - Domates (1 adet) - Salatalık (1 adet) - Sivri biber (2 adet) - Elma (1 adet) - Patlıcan (1 adet) Akşam yemeği: Patlıcan yemeği (1 porsiyon), mercimek çorbası, makarna, 1 kase yoğurt, 1 dilim tam buğday ekmeği, hafif yağlı bol yeşillikli salata."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/sarbon-hastaligi-belirtileri-ve-tedavisi/", "text": "Şarbon, Bacillus anthracis adlı bir bakteri tarafından neden olunan bir enfeksiyondur. Bu bakteri toprakta doğal olarak bulunur ve hayvanların ölü vücutlarından yayılır. İnsanlar, B. anthracis bakterisinin sporlarını soluduklarında, yediklerinde veya ciltleri yoluyla temas ettiklerinde enfekte olabilirler. - Cilt şarbonu: Kırmızı, şişmiş bir bölge veya nodül olarak başlar ve sonra açık yaraya dönüşür. Şarbon, yaradan toksinlerin yayılması sonucu öldürücü olabilir. - Solunum yolu şarbonu: Başlangıçta grip benzeri semptomlar ile başlar ve daha sonra zatürre benzeri bir durum oluşabilir. Solunum yolu şarbonu, tedavi edilmezse ölümcül olabilir. - Sindirim yolu şarbonu: Karın ağrısı, bulantı, kusma ve ishal gibi belirtiler gösterir. Şarbon, sindirim yolu ile bulaştığında ölümcül olabilir. Şarbon tedavisi, antibiyotiklerle yapılır. Erken teşhis ve tedavi enfeksiyonun yayılmasını engelleyebilir ve tedavi edilebilirliği artırabilir. Ayrıca, şarbona maruz kalmış olan kişilere aşılama yapılabilir. Şarbonu önlemek için, hayvanlarla temas ederken koruyucu ekipman kullanın, etleri doğru şekilde pişirin ve şarbonlu hayvanların cesetleri ile temas etmekten kaçının. Şarbona maruz kalmış kişilerin izole edilmesi ve özel önlemler alınması gerekebilir."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/sentrozom-yapisi-ozellikleri-ve-gorevi/", "text": "Birbirine üçer üçer bağlanmış dokuz grup, mikrotübül adı verilen protein iplikçiklerinin birleşmesiyle sentriol oluşur. İki sentriolün birbirine dik olarak konumlanmasıyla oluşan yapıya sentrozom denir. Sentrozom organeli, hayvan hücrelerinde bulunur ; fakat bitki hücrelerinde bulunmaz . Sentrozom hücre bölünmesi sırasında iğ ipliklerini oluşturur ve kromozomların kutuplara hareketini sağlar. Bitki hücrelerinin bölünmesi sırasında ise iğ iplikleri, mikrotübül ve mikrofilamentler gibi bazı sitoplazmik yapılar tarafından oluşturulur. Sentrozomun sayısının ikiye çıkması interfazda, sentrozomdan iğ ipliklerinin oluşması profazda gerçekleşmektedir. Kanser hastalığının tedavisinde kullanılan bazı ilaçlar, iğ ipliklerinin oluşumunu engelleyerek kanser hücrelerinin bölünmesini ve tümör dokusunun büyümesini önler. Sentrozom organeli, ayrıca kamçı ve sillerin yapısında bulunan mikrotübüllerin oluşumunda ve düzenlenmesinde görev alır."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/sindirim-sistemi-rahatsizliklari-hastaliklari/", "text": "Sindirim sistemini oluşturan organların yapı ve fonksiyonlarında oluşabilecek bozukluklar reflü, gastrit, ülser, hemoroit, kabızlık ve ishal gibi sindirim sistemi rahatsızlıklarına neden olabilir. Reflü: Mide ile yemek borusu arasında bulunan kapağın işlevini tam olarak yerine getirememesinden dolayı asitli mide içeriği yemek borusuna kaçar ve yemek borusunun iç yüzeyinin tahriş olmasına neden olur. Bu yüzden reflüsü olan kişiler göğüs kafesinin arkasında yanma hissederler. Bu kişilerde reflü durumunda ağızlarına midedeki gıdaların ve acı suyun gelmesi gibi şikayetler de vardır. Gastrit: Gastrit, mide mukozasında meydana gelen enfeksiyondur. Baharatlı yiyecekler, sigara, alkol, ilaçlar, bakteriler, virüsler veya bozuk gıdalar gastrite yol açabilir. Gastrit genellikle midenin yüzeyindeki hücre tabakasında meydana gelir. Yemeklerden sonra şişkinlik, ağrı, bulantı ve kusma gibi belirtileri vardır. Gastrit tedavi edilmezse kansızlık, ülser veya mide kanaması gibi daha ciddi rahatsızlıklara neden olabilir. Ülser: Sindirim sitemindeki ülserler mide ya da onikiparmak bağırsağında oluşan yaralardır. Bazı ilaçların etkisiyle, midede uzun süre devam eden aşırı asit salgısıyla ya da Helicobacter pylori adlı bakteriler ile gelişen enfeksiyon mukus tabakasının tahrip olmasına ve yaraların oluşmasına neden olur. Ülser, midedeki asit salgısı azaltılarak tedavi edilmeye çalışılır. Hemoroit: Anüs kalın bağırsağın dışarı açılan ve dışkılama yapılan bölümüdür. Halk arasında makat olarak adlandırılır. Hemoroit, anüsteki dışkılama kontrolünü sağlayan damarsal yapıların genişlemesiyle ortaya çıkar. Hemoroitin genel belirtileri; dışkılama sırasında makatta kanama olması, damar genişlemesi sonucunda anüste meme oluşumu, anüs çevresinde şişlik, ağrı ve kaşıntı olmasıdır. Hemoroidin oluşmasında genetik faktörler, beslenme alışkanlığı , kronik kabızlık, çevre değişikliği, defekasyon alışkanlığı gibi durumlar etkilidir. Tedavisi için mutlaka doktora gidilmelidir. Aynı zamanda kepekli ve lifli gıdaların tüketimi artırılmalı, bol su tüketilmeli, acılı ve baharatlı gıdalardan ve alkol kullanımından uzak durulmalı, düzenli olarak tuvalete çıkılmalıdır. Kabızlık: Normalde dışkı kalın bağırsağın kasılma hareketi ile ilerler. Kabızlık durumunda ise kalın bağırsak hareketlerinin azalmasına bağlı olarak dışkılama zorluğu yaşanır. Kabızlığın genel belirtileri; dışkının çok sert olması, çok az olması, zorlanarak çıkarılması ve sıklığının azalmasıdır. Kabızlık nedenleri arasında yeterli lif ve su tüketilmemesi, kalın bağırsak hareketlerinin yavaşlaması, stres, hareketsiz yaşam ve bazı ilaçların yan etkileri sayılabilir. Kabızlığı önlemek için beslenmede lifli gıdalara yer vermek, bol su tüketmek, düzenli egzersiz yapmak, tuvalete gitme ihtiyacı hissedildiğinde ertelememek gerekir. Üç günden uzun süren kabızlık, karın bölgesinde şiddetli ağrı, kanama, halsizlik, yorgunluk, kilo kaybı ya da ateş gibi belirtiler varsa mutlaka doktora gidilmelidir. İshal: İshal kalın bağırsak hareketlerinin hızlanmasına bağlı olarak içindeki maddelerin hızlı ilerlemesi sonucunda dışkının normalden daha sık, daha sulu ve daha yumuşak çıkması durumudur. İshalin belirtileri; sulu ve cıvık dışkılama, acil ve sürekli olarak tuvalete gitme ihtiyacı, büyük tuvaleti tutamama, susuzluk, kusma bulantı, halsizlikle karın bölgesinde gaz şikayetidir. İshaldeki en büyük tehlike dehidratasyon yani sıvı kaybıdır. Çünkü aşırı dışkılama ile kişiler su ve tuz kaybı yaşar. Bu yüzden ishal tedavisinde en önemli nokta kaybedilen sıvı ve tuzların mümkünse ağız yoluyla geri alınmasını sağlamaktır. İshal tedavisi ihmal edilirse özellikle bebek ve çocuklarda ölüme sebep olabilir."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/sindirim-sistemi-sindirim-sistemimiz/", "text": "Sindirim sistemi, eğitim sistemimizde Biyoloji dersi 6. sınıf konusu olarak yer almaktadır. Yazıda sindirim sistemi nedir, hangi organlardan oluşur ve sindirim sisteminin özellikleri hakkında bilgi bulabilirsiniz. Sindirim; besinlerin yapı taşlarına kadar parçalanmasıdır. Vücutta gerçekleşen yaşamsal faaliyetler için enerji gereklidir. Bu enerji besinlerden sağlanır. Besinlerin vücutta kullanılabilir hale gelmesi için sindirim sistemi tarafından sindirilmesi gerekir. Yapı taşlarına kadar parçalanan besinler kolaylıkla hücre içine alınarak solunum tepkimelerinde kullanılır. Böylece yaşamsal faaliyetler için gerekli olan enerji üretilir. Mekanik sindirim ve kimyasal sindirim olmak üzere iki tip sindirim vardır. Mekanik sindirim besinlerin fiziksel olarak küçük parçalara ayrılmasıdır. Kimyasal sindirim ise enzimler ile besinlerin yapı taşlarına parçalanmasıdır. Bağışıklığın en önemli parçası sindirim sistemidir. Sindirim sistemi ve solunum sistemi diğer sistemleri beslemek için birlikte çalışırlar. Sindirim sisteminin sorunsuz çalışması ile kemik ve kas dokusu sağlığını korur ayrıca dolaşım sistemi sorunsuz çalışır. Sindirim sistmeini, sindirim kanalındaki organlar, pankreas, karaciğer ve safra kesesinden oluşur. Sindirim kanalını; ağız, yemek borusu, mide, ince bağırsak, kalın bağırsak ve anüs sindirim kanalında yer alan organlardan oluşur. Sindirim eyleminin sorunsuz gerçekleşmesi için bu organlar birbirleriyle uyum içinde çalışmalıdır. Sindirim yolunda mantar, bakteri ve virüs gibi yararlı mikroorganizmaların yanı sıra mide asidi ve safra gibi salgılarda vardır. Bağırsaklarda bulunan yararlı bakteriler, vitaminlerin ve kısa zincirli yağ asitlerinin sentezlenmesini gerçekleştirir. Sindirim sistemi sindirim kanalı ve bu kanala salgılarını döken sindirime yardımcı organlardan oluşur. Besinlerin sindirimi ağızda başlar. Ağız; dudak, yanak, damak ve yutakla çevrilmiş bir boşluktur. Ağız boşluğunda dil, dişler ve tükürük bezlerinden salgılanan tükürük salgısı bulunur. Dişler besinleri parçalayarak fiziksel olarak küçük parçalara ayrılmasını sağlar. Böylece sindirim enzimlerinin etki yüzeyini arttırır. İnsanda 6. aydan itibaren süt dişleri çıkmaya başlar. 6-7 yaşlarında ise süt dişleri dökülerek yerini kalıcı dişlere bırakır. Yetişkin bir insanda alt ve üst çenede 8 kesici, 4 köpek, 8 küçük azı ve 12 büyük azı dişi olmak üzere toplam 32 diş bulunur. Kesici dişler besini kesmeye, köpek dişleri parçalamaya, azı dişleri ise öğütmeye yarar. Dil, tat alma organıdır. Besinleri çiğnemeye, çiğnenen besinlerin yutağa doğru itilmesine ve konuşmaya yardımcı olur. Tükürük salgısı, hem besinleri yumuşatarak sindirilmesini kolaylaştırır hem de içerdiği sindirim enzimleri sayesinde besinlerin sindirilmesini sağlar. Yutak; ağız boşluğu, burun boşluğu, yemek ve soluk borusu arasındaki bölümdür. Ağızda çiğnenen besinlerin yemek borusuna iletilmesini sağlar. Bu olaya yutkunma denir. Yutkunma sırasında gırtlak kapağı soluk borusunu kapatır. Böylece besinlerin soluk borusuna kaçması engellenir. Yemek borusu yutak ile mide arasında bulunur. Yaklaşık 25 cm uzunluğunda, 2 cm çapında, kaslı bir borudur. Yemek borusu dıştan içe doğru bağ doku, düz kas ve mukoza tabakasından oluşur. Mukoza tabakasındaki salgı hücreleri mukus adı verilen salgı üretir. Bu salgı yemek borusunun iç yüzeyini kayganlaştırarak besinlerin yemek borusunda ilerlemesi kolaylaşır. Yemek borusunun başlangıcındaki kaslar çizgili kas olduğu için yutma olayı istemli olarak gerçekleşir. Yemek borusunun devamındaki kaslar ise düz kaslardır. Bu yüzden besinler istemsiz çalışan bu kasların peristaltik kasılma hareketleri ile mideye doğru ilerletilir. Kusma olayında ise peristaltik hareketler mideden ağza doğru gerçekleşir. Mide sindirim kanalının yemek borusu ile ince bağırsak arasında kalan bölümüdür. Midenin yemek borusu ile birleştiği yere mide ağzı , ince bağırsak ile birleştiği yere mide kapısı denir. Kardia midedeki besinlerin yemek borusuna, pilor ince bağırsaktaki besinlerin mideye geçmesini engeller. Mide dıştan içe doğru; bağ doku, düz kaslar ve mukoza tabakasından oluşur. En dışta bulunan bağ doku, midenin korunmasını sağlar. Üzeri periton adı verilen ince bir zar ile örtülüdür. Bu zarın salgıladığı sıvı midenin dıştan kaygan olmasını sağlayarak sürtünmeye karşı mideyi korur. Düz kaslar enine, boyuna ve çapraz olarak yerleşir. Bu sayede düzenli olarak kasılıp gevşeyerek hem besinlerin mide öz suyu ile karışmasını hem de mekanik olarak sindirilmesini sağlar. Mide öz suyu ile karışarak bulamaç haline gelen besinler kimus adını alır. Midede kısmen sindirilen kimus ince bağırsağa geçer. En içte bulunan mukoza tabakasının hücreleri sindirim enzimleri ve mukustan oluşan bir salgı salgılar. Bu salgıya mide öz suyu denir. Mide öz suyunda HCl , mukus ve pepsinojen bulunur. HCI kuvvetli bir asittir ve pH'si yaklaşık 2'dir. Pepsinojen enzimini aktifleştirerek pepsin haline gelmesini sağlar. Mukus midenin iç yüzeyinde bir tabaka oluşturarak mide hücrelerinin HCl' den zarar görmesini engeller ve proteinleri sindiren pepsin enzimine karşı mide hücrelerini korur. Pepsinojen; proteinleri sindiren pepsin enziminin aktif olmayan haline verilen isimdir. Pepsin enzimi sindirimde görev almadığı zamanlar inaktif formu olan pepsinojen halindedir. Böylece mide dokusunun pepsinden zarar görmesi önlenir. Midenin çalışması vagus siniri ve gastrin hormonu ile düzenlenir. Besini görmek, koklamak veya besinin mide duvarına dokunması vagus sinirini uyarır. Vagus siniri de mide bezlerini uyararak gastrin hormonu salgılatır. Gastrin hormonu da mide özsuyu salgılanmasını arttırır. İnce bağırsak; mide ile kalın bağırsak arasında bulunan, yaklaşık 3 cm çapında, 7,5 m uzunluğunda bir organdır. Besinlerin kimyasal sindirimi ince bağırsakta tamamlanır. Kimyasal sindirimi tamamlanarak yapı taşına kadar parçalanan besinler ince bağırsakta emilerek kana karışır. İnce bağırsağın mideden sonra gelen ilk bölümüne onikiparmak bağırsağı , orta bölümüne boş bağırsak , son bölümüne kıvrımlı bağırsak denir. Onikiparmak bağırsağı ince bağırsağın başlangıç bölümüdür. Karaciğer ve pankreastan gelen salgılar buraya dökülür. Boş bağırsak ince bağırsağın onikiparmak bağırsağından sonra gelen bölümüdür. Sindirilen besinlerin çoğu burada emilir. Kıvrımlı bağırsak ince bağırsağın son bölümüdür. İnce bağırsakta emilimi gerçekleşmeyen besin maddeleri ile sindirim artıkları peristaltik hareketlerle kıvrımlı bağırsaktan kalın bağırsağa iletilir. İnce bağırsak da mide gibi dıştan içe doğru bağ doku, düz kas dokusu ve mukoza tabakasından oluşur. Bağ doku en dışta bulunur ve ince bağırsağın korunmasını sağlar. Bağ dokunun altında yer alan düz kas dokusu peristaltik hareketlerle mideden gelen kimüsün ince bağırsakta ilerlemesini sağlar. İnce bağırsağın iç yüzeyini kaplayan mukoza tabakasındaki hücreler mukus ve ince bağırsak öz suyu salgılar. Mukus mide iç yüzeyini kaplayarak midedeki asitli ortamın mide duvarına zarar vermesini önler. İnce bağırsak öz suyu içindeki enzimler ise besinlerin sindirilmesini sağlar. Sindirilen besinlerin emilimi mukoza tabakasında gerçekleşir. Mukoza tabakası besinlerin emilim yüzeyini artırmak için bağırsak boşluğuna doğru kıvrımlar oluşturur. Bu kıvrımlara villus denir. Villusların bağırsak boşluğuna bakan kenarlarındaki epitel hücreleri mikrovillus adı verilen sitoplazmik uzantılarla kaplıdır. Villus ve mikrovilluslar sayesinde ince bağırsağın emilim yüzeyi yaklaşık 600 kat artar. Sindirim sonucu oluşan besin monomerleri, villuslardaki kan ve lenf kılcalları tarafından emilerek dolaşım sistemine geçer. Mideden onikiparmak bağırsağına gelen kimus, mide salgılarıyla karıştığı için asidiktir. Karaciğer ve pankreastan gelen salgıların onikiparmak bağırsağına dökülmesiyle kimusun asitliği azaltılır. Kimusun onikiparmak bağırsağına gelmesiyle buradan sekretin ve kolesistokinin hormonları salgılanır. Sindirim kanalının en son bölümü olan kalın bağırsak ince bağırsaktan sonra gelir. 1-1,5 m uzunluğundadır ve üç bölümden oluşur. İnce bağırsakla birleştiği ilk bölüme çekum , orta bölüme kolon, son bölümüne rektum denir. Rektum anüsle dışarıya açılan kısımdır. Kalın bağırsağın kolon adı verilen bölümü; yükselen kolon, yatay kolon ve inen kolon ile ince bağırsağı çevreler. Sindirilemeyen artık besinlerdeki suyu, safra tuzlarını ve bağırsaktaki bakteriler tarafından sentezlenen B ve K vitaminlerinin emilimini yaparak kana geçişini sağlar. B ve K vitamini üreten yararlı bakteriler için yaşam ortamı olur. Sindirim artıklarını geçici olarak depolar ve bunların peristaltik hareketlerle anüsten dışkı olarak atılmasını sağlar. Kalın bağırsakta ince bağırsaktan farklı olarak mukoza tabakasında villuslar ve enzim üreten hücreler bulunmaz. Bu nedenle kalın bağırsakta kimyasal sindirim gerçekleşmez. Kalın bağırsak ile ince bağırsağın birleştiği noktada kapak görevi gören bir yapı vardır. Bu yapı sayesinde kalın bağırsağın içindeki bakteri ve atık maddelerin ince bağırsağa geri dönmesi engellenir. - Sindirim Sisteminin Sağlıklı Yapısının Korunması için Yapılması Gerekenler - Sindirim Sistemi Rahatsızlıkları, Hastalıkları - Sindirime Yardımcı Organlar"} {"url": "https://www.canlibilimi.com/sindirim-sistemine-giris/", "text": "Sindirim: Karbonhidrat, yağ, protein gibi büyük moleküllü besin, protein gibi büyük moleküllü besin maddelerinin kendilerini oluşturan parçalanarak hücre zarından geçebilecek hale gelmesidir. Bu olay mekanik ve kimyasal olarak iki şekilde gerçekleşir. Besinler; organizmanın yapısında, büyüme ve gelişmesinde aynı zamanda yaşamsal faaliyetler için gerekli enerji ihtiyacının karşılanmasında kullanılır. Besinlerin vücuda alınmasına beslenme denir. Üretici canlılar yaşamları için gerekli organik besin maddelerini fotosentez veya kemosentezle kendileri yapar. Tüketici canlılar ise besinlerini üretemedikleri için dışardan hazır olarak alırlar. Alınan besinlerin hücreler tarafından kullanılabilir hale gelmesi için sindirimi gerçekleştiren yapılar bulunur. Birçok hayvanda bu yapılar sindirim sistemini meydana getirir. Sindirim sistemi, besinlerin alınması, sindirilmesi, emilmesi, sindirilemeyen besin atıklarının da dışarı atılmasında görev alır. Besinlerin fiziksel olarak küçük parçalara ayrılmasıdır. Küçük parçaların oluşumunda çiğneyerek ezme ve mide hareketleri etkilidir. Karaciğerden salgılanan safra sıvısının yağları küçük yağ damlacıklarına ayırması da mekanik sindirimdir. Mekanik sindirimde enzimler kullanılmaz. Büyük moleküllü besinlerin hidrolizle yapı taşlarına ayrışmasıdır. Hidroliz için su ve enzimler gereklidir. Sonuçta karbonhidratlar monosakkaritlere, yağlar gliserol ve yağ asitlerine, proteinler de amino asitlere parçalanır. Amip, öglena gibi bazı bir hücreli canlılarda, süngerlerde ve sölenterlerde ve ayrıca akyuvarlarda görülen sindirim biçimidir. Bu sindirimde besinler, hücre zarı tarafından koful oluşturularak endositozla hücreye alınır. Koful ile lizozom birleşir. Lizozomdaki enzimler, besinleri yapı taşlarına kadar parçalar. Sindirim sonucu oluşan glikoz, amino asit ve yağ asidi gibi besin yapı taşları koful zarından hücre sitoplazmasına geçer ve burada kullanılır. Bu aşamadan sonra koful içinde bulunan atıklar ekzositozla hücre zarından dışarı atılır. Çürükçül canlılarda, salyangoz, denizkestanesi gibi bazı omurgasızlarda ve omurgalılarda görülen sindirim biçimidir. Bu sindirimde, büyük moleküllü besinler hücreden salgılanan enzimler yardımı ile hücre dışında sindirilerek yapı taşlarına ayrışır ve hücre içine alınır. Besinlerin hücreye alınmasında hücre dışı sindirim, hücre içi sindirime göre daha avantajlıdır. Çünkü hücre dışı sindirim sayesinde canlılar, endositozla alınamayacak kadar büyük moleküllü besinlerden faydalanırlar."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/siniflandirmanin-basamaklari-ve-ikili-adlandirma/", "text": "Biyolojik çeşitliliğin anlaşılması için çalışan sistematik bilimi, canlıları belirli bir hiyerarşik düzen içinde sınıflandırır. Günümüzde de kullanılan bu hiyerarşik sistemin başlangıcı Carolus Linnaeus (1707-1778)'ye dayanır. Carolus Linnaeus 1758 yılında Systema Naturea yani Doğanın Düzeni adlı kitabında canlıların adlandırılmasına ve sınıflandırmasına ilişkin geliştirdiği bilimsel yöntemi açıklamıştır. Bu yöntemin iki temel özelliği vardır. Bunlardan ilki her canlı türüne iki sözcükten oluşan isim verilmesidir. İkincisi ise canlıların gittikçe daha fazla türü kapsayan hiyerarşik gruplar halinde sınıflandırılmasıdır. Tür ortak bir atadan gelen, yapı ve görev bakımından benzer özelliklere sahip, doğada yalnız kendi aralarında üreyebilen ve verimli yavrular oluşturan bireyler topluluğudur. Benzer türlerin yer aldığı sınıflandırma basamağı cins olarak adlandırılır. Adınızı ve soyadınızı düşününüz. Adınız tek başına sizi tanımlamaz, sizinle aynı ada sahip pek çok kişi olabilir. Soyadınızla birlikte kullanıldığında tam olarak sizi tanımlar. Canlılardaki ikili adlandırmayı ad-soyad kavramı gibi düşünebilirsiniz. Adlandırma yapan bilim insanları da buna benzer şekilde her bir tür için ikili adlandırma yöntemini kullanırlar. Bu ikili adlandırmada ilk ad türün ait olduğu cinsi ifade eder ve ilk harfi büyük yazılır. İkinci ad tanımlayıcı ad olarak kullanılır ve küçük harfle yazılır. İkisi birlikte tür adını oluşturur. Tür ve cins adları yazılırken eğik yazı karakteri kullanılır. Felis domesticus kedinin, Felis leo aslanın, Canis familiaris köpeğin, Canis lupus kurdun bilimsel adıdır. Türler bu şekilde bilimsel olarak adlandırılır ve hiyerarşik gruplar içinde yer alır. Türler cinslere, cinsler aile lere, aileler takımlara, takımlar sınıflara, sınıflar şubelere, şubeler alemlere yerleştirilir. Kırmızı gül yaklaşık 275.000 türü barındıran bitkiler aleminin bir üyesidir. Bir ötücü kuş türü olan ötleğen ise, yaklaşık 1.000.000 türü olan hayvanlar aleminde yer alır. Doğal sınıflandırma yapılırken canlı türünün hiyerarşik gruplarının belirlenmesinde bazı kriterlerden yararlanılır. Aranacak kriterlerin bilinmesi ve canlıda bunun belirlenmesi doğal sınıflandırma için kanıt oluşturur. Sistematikçiler fosillerden yararlanırlar. Fosillerin yapısı ile sınıflandırılmaya çalışılan canlının dış yapısı karşılaştırılır. Ayrıca günümüzde yaşayan benzer canlıların dış yapısıyla da karşılaştırma yapılır. Embriyoların gelişim evrelerinin benzerliği, kromozom ve bazı büyük moleküllerin benzerliği doğal sınıflandırma için kanıt sağlar. Fosillerden elde edilen doku örnekleri analiz edilip DNA benzerliklerinden yararlanılarak canlıların akrabalıkları tespit edilebilir. Yapılan sınıflandırma herhangi bir hipotez gibi değişime açıktır. Yeni bilgiler edinildikçe sınıflandırma değişebilir. Örneğin algler geçmişte bitki olarak sınıflandırılırken günümüzde ayrı bir alemde yer almaktadır. Alemden türe inildikçe canlılarda ortak gen ve protein çeşidi, embriyoların gelişim evrelerindeki benzerlik, homolog organ benzerliği gibi ortak özellikler artarken birey sayısı ve çeşitlilik azalır. Türden aleme doğru gidildikçe ortak özellik azalırken, birey sayısı ve çeşitlilik artar. Tablo 2.1.'de sütü yoğurda dönüştüren bakterilerden Lactobacillus bulgaris, 100 C'un üzerindeki sıcaklıklarda yaşayabilen arkeadan Thermococcusceler, bal arısı olarak bildiğimiz Apis mellifica, bir köpek türü olan Canis familiaris ve bir çam türü olan Pinus nigra'nın türden aleme kadar sınıflandırma tablosunu görmektesiniz. Bu tabloyu inceleyerek size verilen farklı alemlere ait bu beş türün akrabalıklarını inceleyiniz, benzerlik ve farklılıklarını tespit ediniz."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/siniflandirmanin-gerekliligi-ve-gecmisi/", "text": "Dünya üzerinde pek çok canlı yaşar. Bilim insanları, bu canlıların milyonlarcasının hayvan, yüzbinlercesinin bitki olduğunu söylemektedir. Bu sayı her geçen yıl daha da artmaktadır. Biyologlar keşfedilmemiş birkaç milyon canlı türü daha olduğunu düşünmektedir. Oldukça büyük çeşitliliğe sahip canlılar dünyasını bir düzen içinde tanımlamak isteyen biyologlar organizmaları sınıflandırma yoluna gitmişlerdir. Bunun sonucunda da sistematik bilimi ortaya çıkmıştır. Sistematik, canlılar arasındaki akrabalıkları araştırır ve canlıları isimlendirir. İyi bir sınıflandırma sistemi canlıların ait oldukları grup özelliklerinden de yararlanarak o canlının karakteristik özelliklerini bilmemizi sağlar. Sınıflandırmaya sadece bilim insanları ihtiyaç duymaz. Doğada gördüğümüz tüm varlıkları ister istemez sınıflandırırız. Okulunuzdaki ya da evinizdeki nesneleri düşününüz. Elbiselerinizi, ayakkabılarınızı ya da diğer eşyalarınızı sınıflandırınız. Bu sınıflandırmayı yaparken elbiselerinizi rengine, kumaş tipine ya da mevsimlik ihtiyacınıza göre gruplandırabilirsiniz. Bunun sonucunda elbiselerinizi kaç sınıfa ayırabildiniz? Biyologların sınıflandırma çalışmalarını yaptığınız bu basit sınıflandırmayla kıyaslayınız. Biyologlar canlıları bilimsel adlandırma yaparak sınıflandırırlar. Bilimsel adlandırma yapılmasaydı aynı canlı, farklı bölgelerde farklı adlarla tanınabilirdi, bu da bilimsel çalışmalarda sorun yaratırdı. Günlük yaşamda kullanılan yaygın isimler canlının bilimsel özelliklerini doğru anlatmayabilir. Örneğin, denizatı bir balıktır. Denizhıyarı bir hayvandır. Halkakurdu ise bir mantardır. Bu adlar organizmaların yaygın adıdır ve bu canlıların tümü suda yaşar. Bilim insanları bölgesel isimleri kullanmaktan kaçınırlar. İyi bir sınıflandırma sistemi hangi ulustan olursa olsun bütün bilim insanlarının yararlanabileceği ve evrensel olarak kabul gören adlandırmaları yapmayı sağlamalıdır. Bilimsel adlandırma yöntemine uygun olarak yapılan adlandırmalar yaygın adların kullanılmasıyla ortaya çıkacak karışıklıkları önler. İlk sınıflandırma çalışmaları eski Yunanlılar zamanında başlamıştır. Aristo (M.Ö. 384-322) canlıları bitkiler ve hayvanlar olarak sınıflandırmıştır. Aristo hayvanları yaşam ortamlarına göre de karada yaşayanlar, suda yaşayanlar ve havada yaşayanlar olmak üzere üç gruba ayırmıştır. Bir Yunan botanikçisi olan Theophrastus ise Aristo'nun öğrencilerinden biridir ve bitkileri bazı yapısal özelliklerine göre sınıflandırmıştır. Buna göre bitkileri; otlar, çalılar, ağaçlar vb. gruplara ayırmıştır. Canlıların dış görünüşlerine ve yaşadıkları yere bakılarak yapılan sınıflandırmaya yapay sınıflandırma denir. Aristo döneminde yapılan sınıflandırma yapay sınıflandırmadır. Yapay sınıflandırmada yararlanılan özelliklerden biri analog organlardır. Kökenleri farklı, görevleri aynı olan organlara analog organ denir. Canlılar zigottan itibaren bir gelişim dönemi geçirirler. Bu dönemde belirli hücre grupları farklılaşarak canlının türüne özgü biçimde, belirli organların oluşumuna katılır. Aynı hücre gruplarından farklılaşan organlar aynı kökene sahiptir ve homolog organlar olarak adlandırılır. Farklı hücre gruplarından farklılaşarak oluşan organlar ise analog organlardır. Sineğin ve yarasanın kanadı analog organa örnek verilebilir. Her ikisi de uçmaya yarar, fakat yapıları birbirinden farklıdır. İnsanın kolu, balinanın yüzgeci ve kuşun kanadı homolog organa örnek verilebilir. Üçü de aynı kemiklere sahip olmasına rağmen insanın kolu tutmaya, balinanın yüzgeci yüzmeye, kuşun kanadı uçmaya yarar. Canlıların bilimsel sınıflandırılması doğal sınıflandırma ile yapılır. Canlıların köken benzerliklerine, akrabalık derecelerine, sahip oldukları homolog yapılarına bakılarak yapılan sınıflandırmaya doğal sınıflandırma denir. İlk doğal sınıflandırmayı yapan bilim insanı John Ray (1627-1705)'dir. Bitki, balık, kuş ve böcekler ile ilgili araştırmalar yapmıştır. Bitkileri ilk kez tek çenekli ve çift çenekli olarak ikiye ayırmıştır. Bu çalışmalar ile yapay sınıflandırma yöntemleri yerini doğal sınıflandırma yöntemlerine bırakmıştır."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/sinir-sisteminin-yapi-gorev-ve-isleyisi/", "text": "Sinir sistemi; hücre, doku, organ ve sistem organizasyonuyla oluşur. Sinir hücreleri bir araya gelerek sinir dokuyu, sinir doku bir araya gelerek sinir sistemi organlarını, organlar da bir araya gelerek sinir sistemini oluşturur. Sinir sistemi uyarıları alma, vücudun bir bölümünden diğerine iletme, uyarılara karşı uygun cevaplar oluşturma gibi görevleri yerine getirir. Sinir sistemini oluşturan hücrelere nöron denir. Sinir hücreleri nöron adı verilen özelleşmiş hücrelerdir. Bir nöron; hücre gövdesi ve uzantılardan oluşur. Nöronun hücre gövdesinde; çekirdek ve organeller vardır. Hücre gövdesinden iki çeşit uzantı çıkar. Bunlara dendrit ve akson adı verilir. Dendrit; duyu hücrelerinden ya da diğer nöronlardan gelen uyarıyı alarak nöronun gövde kısmına iletir. Dendritler çok sayıda, kısa ve dallanmış uzantılardır. Akson; hücre gövdesine gelen uyarıyı diğer nörona, kasa veya salgı bezine iletir. Akson dendrite göre çok daha uzundur. Örneğin insanda omurilikten çıkan ve ayak parmaklarına kadar uzanan siyatik sinirinin aksonu bir metreden daha uzundur. Bir nöronda uyarının iletim yönü dendritten aksona doğrudur. Aksonun etrafını kaplayan hücrelere Schwan hücresi denir. Bu hücreler aksonun etrafında miyelin kılıf adı verilen bir örtü oluşturur. Miyelin kılıf aksonun etrafını sararak izolasyonu sağlar. Böylece uyarı iletim hızı artar. Miyelinli sinir hücrelerinde uyarı iletim hızı, miyelinsiz hücrelere göre 10 kat daha fazladır. Sinir hücrelerinin hepsinde miyelin kılıf bulunmaz. Örneğin beyin ve omurilikteki sinirler ile deri ve iskelet kaslarına giden sinirlerde miyelin kılıf bulunurken otonom sinir sistemine ait sinirlerde miyelin kılıf bulunmaz. Miyelin kılıf zarar görürse sinirsel iletim büyük ölçüde aksar ve MS gibi çeşitli hastalıklar oluşur. Miyelin kılıf Schwan hücreleri arasında yer yer kesintiye uğrayarak boğumlar meydana getirir. Bu boğumlara ranvier boğum denir. Nöronlar görevlerine göre; duyu nöronu, ara nöron ve motor nöron olarak gruplandırılır. Duyu nöronları : Vücudun iç ve dış ortamlarından gelen ve reseptör hücreler aracılığı ile alınan uyarıları merkezi sinir sistemine iletilir. Duyu nöronlarının dendritleri reseptör hücrelerle, aksonları ise diğer nöronlarla bağlantılıdır. Duyu nöronlarına getirici nöronlar da denir. Ara nöronlar : Merkezi sinir sisteminde bulunur. Duyu nöronlarından gelen bilgileri değerlendirir ve oluşturduğu cevabı motor nöronlara iletir. Bu şekilde duyu nöronları ile motor nöronlar arasındaki bağlantıyı sağlar. Motor nöronlar : Merkezi sinir sisteminden çıkan nöronlardır. Beyin ve omurilikten gelen cevapları ilgili tepki organına yani efektöre götürür. Böylece onların faaliyete geçmesini sağlar. Bu yüzden motor nöronlara götürücü nöronlar da denir. Motor nöronların dendritleri diğer nöronlarla, aksonları ise tepki organlarıyla bağlantılıdır. Organizmayı etkileyen iç ve dış değişikliklere uyarı denir. Çevreden gelen ses, ışık, koku, basınç gibi etmenler ile vücudun iç ortamından gelen acıkma, kan basıncının artması gibi etmenler birer uyarıdır. Uyarıların sinirlerde oluşturduğu kimyasal ve elektriksel değişimlere impuls denir. Sinir hücreleri bu impulsları hedef organlara iletir. İmpuls oluşabilmesi için uyarı şiddetinin eşik değeri aşması gerekir. Eşik değer ; impuls oluşturabilen en düşük uyarı şiddetidir. Eşik değerin altındaki uyarılar impuls oluşturmaz. Bu yüzden sinir hücreleri eşik değerin altındaki uyarılara tepki vermez. Eşik değer veya üzerindeki uyarılara ise nöronlar bütün gücüyle ve aynı şiddette tepki verir. Sinir hücrelerinin uyarılara bu şekilde hiç tepki vermemesi ya da bütün gücüyle tepki vermesi durumuna ya hep ya hiç prensibi denir. Bu prensip sadece bir sinir hücresi için geçerlidir. Sinir demetleri için geçerli değildir. Tüm canlı hücrelerde plazma zarının dış yüzeyi ile iç yüzeyi arasında elektriksel yük farkı vardır. Buna zar potansiyeli denir. Sinir hücrelerindeki zar potansiyeline aksiyon potansiyeli adı verilir. Sinir hücresindeki aksiyon potansiyeli katyonların ve anyonların yoğunluk farkından kaynaklanır. Dinlenme halindeki yani uyarılmamış bir nöronda hücre zarında bulunan sodyum-potasyum pompası, üç sodyum iyonunu dışarı, iki potasyum iyonunu içeri pompalar. Böylece hücre dışında pozitif yük yoğunluğu, hücre içinde negatif yük yoğunluğu daha fazla olur. Nörondaki bu duruma polarizasyon denir. Nöron uyarıldığında yani nörondan impuls geçerken sodyum-potasyum pompası ters çalışmaya başlar. Böylece üç sodyum iyonunu içeri, iki potasyum iyonunu dışarı pompalar. Bunun sonucunda zarın dış tarafı negatif , iç tarafı pozitif yüklü olur. Polarizasyonun bozulduğu bu duruma depolarizasyon denir. Depolarizasyondan sonra hücre zarında bulunan Na+ kapıları kapanır ve hücre içine Na+ girişi durur. Hücre zarındaki K+ kapıları açılır ve hücre içindeki K+ lar hücre dışına çıkarılır. Hücre içinden hücre dışına K+ çıkışı nedeniyle hücre içi yeniden negatif yüklü, hücre dışı yeniden pozitif yüklü olur. Bu duruma repolarizasyon denir. Repolarizasyon durumu polarizasyondan farklıdır çünkü repolarizasyonda sinir hücresinin içinde Na+ iyonları, hücre dışında K+ iyonları fazladır. Polarizasyonda ise sinir hücresi içinde K+ iyonları, hücre dışında Na+ iyonları fazladır. Repolarizasyon durumundaki sinir hücresinin tekrar uyarı alıp impuls iletebilmesi için ilk hali olan polarizasyon durumuna dönmesi gerekir. Bu yüzden repolarizasyondan sonra sodyumpotasyum pompası yeniden devreye girerek üç sodyum iyonunu dışarı, iki potasyum iyonunu içeri pompalar. Böylece sinir hücresi tekrar polarizasyon durumuna geçer. İmpuls iletimi nöronda elektriksel ve kimyasal değişime neden olur. İmpuls nöronda ilerlerken elektriksel değişime, sinapsdan geçerken kimyasal değişime neden olur. Bir sinir hücresinin diğer bir sinir hücresiyle ya da hedef organla kurduğu bağlantıya sinaps denir. Sinaps bölgesinde yani iki nöron arasında ya da nöronla hedef organ arasında bir boşluk bulunur. Bu boşluğa sinaps boşluğu denir. Sinaps boşluğunda sonlanan akson ucuna sinaptik yumru adı verilir. Sinaptik yumruda çok sayıda sinaptik kesecik vardır. Sinaptik kesecikler nörotransmitter madde adı verilen kimyasal maddeleri taşır. Nörotransmitter maddeler sinapslardan impuls iletimini sağlayan kimyasal maddelerdir. İmpuls sinaptik keseye ulaştığında, kesecikler içinde bulunan nörotransmitter maddeler sinaps boşluğuna dökülür. Diğer nöronun zarını uyararak aynı şiddette ve özellikte impuls oluşmasını sağlar. İmpulsun ikinci nörona geçişinden sonra nörotransmitter maddeler enzimlerle parçalanır. Böylece nöronun sürekli uyarılması önlenir. Sinapslarda impuls her zaman birinci nöronun aksonundan ikinci nöronun dendritine doğru ya da bir sinir hücresinin aksonundan hedef organa doğru ilerler. İmpuls iletimi nöron boyunca elektrokimyasal yolla, sinapsta kimyasal yolla gerçekleşir. Bu yüzden impulsun sinapstan geçişi, nörondan geçişine göre daha yavaştır. Sinapsa ulaşan her impuls diğer sinir hücresine geçemez. Buna sinaptik direnç denir. Bu olay, sinapslardan geçişi sağlanan impulsların sadece hedef organları uyararak onların tepki oluşturmasını sağlar. Böylece her impulsta vücuttaki tüm tepki organlarının uyarılması engellenmiş olunur. Örneğin, parmağımıza iğne battığında tüm vücudumuzla değil sadece elimizi çekerek tepki veririz. Miyelinli sinir hücrelerinde impuls iletim hızı artar. Akson çapı arttıkça impuls iletim hızı artar. Ranvier boğumların olduğu yerde miyelin kılıf yoktur. Bu yüzden ranvier boğum sayısı arttıkça impuls iletim hızı azalır. İmpuls iletimi, akson boyunca hızlıdır çünkü elektriksel yolla olur, sinapsta yavaştır çünkü kimyasal yolla olur."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/sitokinez-sitoplazma-bolunmesi/", "text": "Çekirdek eşlenmesinin sonuna doğru, sitokinez başlar ve sitoplazmanın bölünmesi sonucunda aynı genetik yapıda iki hücre oluşur. Hayvan hücrelerinde sitoplazma boğumlanma ile bölünür. Sitoplazmanın boğumlanması, hücreyi içten dairesel şekilde kuşatan mikrofilamentlerin kasılmasıyla gerçekleşir. Mikrofilamentler proteinlerden oluşur. Bitki hücrelerinde çeper bulunduğu için sitoplazma bölünmesi boğumlanma ile yapılamaz. Çünkü hücre çeperinin yapısı serttir. Bu nedenle, sitoplazmanın ortasında, iki çekirdek arasında hücre plağı oluşur. Hücre plağını oluşturan keseler, golgi aygıtında üretilerek mikrotübüller üzerinden hücrenin ortasına taşınır. Hücre plağının içerisinde yapışkan bir madde olan pektin bulunur. Daha sonra yapıya selüloz katılır ve hücre plağı büyür. Hücre plağı sitoplazmayı bölecek şekilde genişler ve kalınlaşır. Hücre plağının ayırdığı noktalarda hücre zarı kaynaşır ve iki yeni bitki hücresi oluşur. Selüloz sentezinde görevli enzimler hücre zarında bulunmaktadır. Hayvan ve bitki hücrelerinde mitoz pek çok özellik bakımından benzerlik gösterir ancak aralarında bazı farklar da vardır. Hayvan ve bitki hücresinde gerçekleşen mitozun temel farkları, aşağıdaki tabloda gösterilmiştir."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/sitoplazma-bolunmesi-sitokinez/", "text": "Çekirdek bölünmesinin ardından meydana gelen sitoplazma bölünmesine sitokinez denir. Sitokinez genellikle telofazla başlar ve mitozun bitişinden kısa bir süre sonra iki yavru hücre oluşur. Sitokinez bitki ve hayvan hücrelerinde farklıdır. Hayvan hücrelerinde mikroflamentlerin kasılmasıyla hücre zarının her iki yönde dıştan içe boğumlanması, sitoplazmayı ikiye böler. Bitki hücrelerinde hücre çeperi bulunduğu için boğumlanma gerçekleşmez. Golgiden ayrılan keseciklerin orta lamel oluşturmasıyla sitoplazma bölünmesi sağlanır. Lamel oluşumu, ortada başlayıp merkezden kenarlara doğru iki yönde zara değinceye kadar devam eder. Hücre döngüsünde DNA miktarı değişimi aşağıdaki grafikte gösterilmiştir. İnterfazda DNA eşlendiğinden miktarı iki katına çıkar. Sitokinezin tamamlanmasıyla hücreler ayrılırken oluşan her hücreye eşit miktarda DNA aktarılır. Böylece yeni hücreler, bölünmeye giren ata hücreyle aynı miktarda DNA'ya sahip olur. Hücre döngüsünde kromozom sayısı değişimi aşağıdaki grafikte gösterilmiştir. Anafazda kardeş kromatitler ayrılarak kromozoma dönüştüğünden hücrenin kromozom sayısı geçici olarak iki katına çıkar. Sitokinezde hücreler ayrıldığından her hücre başlangıçtaki ata hücrenin kromozom sayısına sahip olur."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/sitoplazma-ve-organeller/", "text": "Sitoplazma, çekirdek ile hücre zarı arasını dolduran kısımdır. Sitoplazma yumurta akı kıvamındadır ve %70-90'ı sudan ibarettir. Sitoplazmanın yapısında suyun yanı sıra proteinler, yağlar, karbonhidratlar, enzimler, hormonlar, vitaminler, çeşitli mineraller ve tuzlar da bulunur. Yaşamsal faaliyetlerin bir kısmı sitoplazmada meydana gelirken bir kısmı da organel adı verilen özelleşmiş yapılarda gerçekleşir. Sitoplazma içinde bulunan ve yaşamsal faaliyetlerin yerine getirilmesinden sorumlu olan yapılara organel denir. Organeller; şekil, büyüklük ve yapı bakımından birbirinden farklılık gösterir. Bazı organeller sadece bitki hücrelerinde bazıları da sadece hayvan hücrelerinde bulunur. Örneğin kloroplastlar bitkilere özgü bir organel iken; lizozomlar, hayvan hücrelerine özgüdür. Ancak organellerin büyük kısmı hem bitki hem de hayvan hücrelerinde bulunur. Ayrıca organellerin bazılarında çevresini saran bir zar sistemi bulunmaz. Bazı organellerin çevresi ise bir veya iki katlı zarla çevrilmiş durumdadır. Aşağıdaki sayfalarda bitki ve hayvan hücrelerinde bulunan organellerin yapısı ve fonksiyonları hakkında ayrıntılı bilgi verilmiştir."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/solenterler-ve-solenterlerin-ozellikleri/", "text": "Yumuşak vücutlu etçil hayvanlardır. Vücutları ışın-sal simetriye sahip canlılardır. Vücutları özelleşmiş iki doku tabakasından oluşur. Merkezi bir ağız açıklıkları ve bunların etrafında tentakül denilen uzantıları vardır. Bu hayvanlar tentakülleri ile yakaladıkları avlarını ağızlarıyla vücut içine alarak beslenirler. Aynı zamanda tentaküllerini savunma amaçlı da kullanırlar. Savunma tentaküllerde bulunan yakıcı kapsüllerle gerçekleşir. Sölenterlerde solunum ve boşaltım, vücut hücreleri ve ortam arasındaki difüzyonla gerçekleşir. Vücutlarında ağ şeklinde düzenlenmiş sinir hücreleri vardır. Sölenterler dış ortamdan gelen uyarıları bu şekilde algılar. Deniz şakayığı, hidra ve mercanlar sölenterlerdendir. Üremeleri eşeyli ve eşeysiz şekilde gerçekleşir. Çoğunun hayat döngülerinde iki evre görülür. Bu evreler polip ve medüz olarak adlandırılır. Polipler genellikle hareketsizdir. Başkalaşım geçirerek medüzleri oluşturur. Medüzler hareketlidir. Denizanası olarak bildiğimiz canlılar birçok sölenterin medüz biçimidir. Mercanlar deniz diplerinde rengarenk çiçek bahçelerini andırır. Suyun yüzeyinden yukarı çıkıp kuruyunca katılaşıp kalıntıları kıyıda birikir, tortullar oluşturur. Bu tortullar zaman içinde çözünerek toprak oluşumuna katılır. Renkli mercanlardan kolye, gerdanlık, küpe, tespih gibi süs eşyaları yapılmaktadır."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/solucanlar-ve-solucanlarin-ozellikleri/", "text": "Solucan dendiğinde ilk akla gelen toprakta yaşayan, silindirik gövdeli hayvanlardır. Oysa bu grupta yer alan çok çeşitli türler vardır. Bazıları mikroskobik, bazıları metrelerce uzunlukta, bazıları ince, bazıları çok kalındır. Vücutları iki taraflı simetriye sahip hayvanlardır. Embriyonun gelişim dönemlerinde organlar üç doku tabakasından farklılaşır. Çoğunlukla eşeyli ürerler. Denizlerde, tatlı sularda, karalarda ya da canlı vücudunda parazit olarak yaşayan türleri bulunur. Bu grup canlılar yassı, yuvarlak ve halkalı solucanlar olmak üzere üç gruba ayrılır. Yassı Solucanlar: Bu solucanlar yumuşak, ince ve yassı vücutludur. Doku ve iç organ sistemlerine sahiptir. Vücutları ince olduğu için oksijen ve karbon dioksit alış verişini vücut yüzeyi ile yapar. Parazit olmayan türlerinde sindirim boşluğu vardır. Bu boşluğun tek açıklığı bulunur. Etçil canlılar olup küçük hayvanlarla beslenirler. Sindirilen besin sindirim boşluğundan vücut hücrelerine alınır. Parazit yassı solucanlarda sindirim boşluğu yoktur. Parazit olan türlerde üreme sistemi iyi gelişmiştir. Çevredeki uyarıların algılanmasını sağlayan sinir düğümleri ve sinirleri vardır. Planaria , poliklad, trematoda ve tenya yassı solucanların en tanınmışlarındandır. Dünyada 200 milyon insan karaciğer, bağırsak, idrar kesesi vb. organlarında kan kelebeği denilen karaciğer kelebeği taşımaktadır. Bu parazit vücut ağrılarına, anemiye ve dizanteriye neden olur. İnsanlar tenya larvalarının içinde bulunduğu kistleri taşıyan ve az pişmiş etleri yediği zaman bunları vücuduna alır. İnsanın bağırsağında ergin hale gelen tenya 20 m ya da daha fazla uzunluğa ulaşabilir. Bu paraziti bağırsağında taşıyan insanlarda iştahsızlık, karın ağrısı, kusma, ishal, kansızlık gibi durumlar görülür. Yuvarlak Solucanlar: Nemli topraklarda, tatlı sularda ya da denizlerde yaşar. Vücut yüzeyleri yumuşak ve esnek bir tabakayla örtülüdür. Vücutları yuvarlak ve uzundur. Yuvarlak solucanların 150 türü bitki ve hayvanlarda parazittir. Ascaris , Trichinella , ve kancalı kurt insanlarda parazit olan yuvarlak solucan türlerindendir. Yuvarlak solucanlarda solunum ve boşaltım vücut yüzeyinden difüzyonla gerçekleşir. Basit bir sinir sistemleri vardır. Kasları yardımıyla hareket eder. Eşeyli ürerler. Parazit olmayanlar da vardır. Bu türlerin bir kısmı küçük hayvanlar, bir kısmı da alg, mantar ve organik madde parçalarıyla beslenir. Sindirim boşluğunda ağız ve anüs olmak üzere iki açıklık vardır. Bazı yuvarlak solucanların larvaları insanların karaciğer, akciğer ve beyinlerinde kist oluşturur. Halkalı Solucanlar: Vücutları halka şeklinde bölmelerden oluşmuştur. Vücutlarında baş bölgesi ayırt edilebilir. İki açıklığı ve özelleşmiş bölümleri olan gelişmiş sindirim sistemleri vardır. Bazıları etçil olup bazıları çürümekte olan bitkilerle beslenir. Suda yaşayanları ise suyu süzerek içindeki organik madde parçacıklarını besin olarak kullanırlar. Kapalı dolaşım sistemi görülür. Bu dolaşım sisteminde kan damarlardan oluşmuş bir ağ içinde bulunur. Dolayısıyla vücut boşluğuna yayılmaz. Suda yaşayanları solungaç solunumu yapar. Karada yaşayan türleri ise oksijen, karbon dioksit değişimini nemli derilerinden difüzyonla gerçekleştirir. Boşaltım için gelişmiş özel yapıları, beyin ve sinir kordonlarından oluşmuş sinir sistemleri vardır. Işığa ve dokunmaya duyarlı basit duyu organları bulunur. Vücutlarını saran halkasal ve boyuna kaslarla hareket ederler. Eşeyli ürerler. Toprak solucanı, deniz poliketi ve sülük bu grubun örnekleridir. Halkalı solucanlardan olan sülük kan emerek parazit olarak yaşar. Sülükten tıpta tedavi amacıyla yararlanılmaktadır. Toprak solucanının derisinden kanser tedavisinde kullanılan maddeler ve antibiyotik elde edilmiştir. Toprak solucanı protein bakımından da zengindir ve porsuk, kirpi, karga, baykuş, kara tavuk vb. hayvanların besin kaynağıdır. Toprak solucanlarının faaliyetleri çiftçiler için önemlidir. Toprak solucanı toprağa açtığı galeriler nedeniyle toprağın havalanmasını, su geçirgenliğini artırır. Bu etkinliği toprağın verimliliğine katkıda bulunur. Toprağı besin ve oksijen yönünden zenginleştirerek bitki üretimini olumlu yönde etkiler."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/solunum-sistemini-olusturan-organlar/", "text": "İnsanlarda solunum sistemini oluşturan organlar; burun, yutak, gırtlak, soluk borusu ve akciğerlerdir. 1. Burun: Burun deliklerinden hava içeri alınır. Burun havayı ısıtır, iç yüzeyinden salgılanan mukus sayesinde havayı nemlendirir, yabancı maddeleri tutar. 2. Yutak ve Gırtlak: Ağız ve burun boşluğunun birleştiği yere yutak denir. Yutak; havanın soluk borusuna, besinlerin de yemek borusuna geçmesini sağlar. Hava, burundan sonra yutağa oradan soluk borusunun üzerinde yer alan kıkırdak yapılı ve ses tellerinin bulunduğu gırtlağa geçer. Besinlerin yutulması sırasında gırtlak kapağı soluk borusunu kapatır. 3. Soluk Borusu: Hava gırtlaktan sonra soluk borusu yardımıyla bronşlara iletilir. Soluk borusunda epitel doku, kıkırdak halkalar ve bağ doku yer alır. İç kısmında bulunan ve mukus salgılayan silli epitel hücreler; burundan geçebilen yabancı maddelerin ve tozların akciğerlere geçmesini engeller. Yabancı maddeler sillerin tek yönlü ve yukarı hareketi ile mukusla birlikte dışarı atılır. 4. Akciğerler: Göğüs boşluğunda, diyafram kasının üzerinde bulunurlar. Göğüs boşluğu ile karın boşluğunu ayıran çizgili kas yapısındaki tabakaya diyafram denir. Sol akciğerin altında kalp bulunduğu için iki bölmeli, sağ akciğer ise üç bölmelidir. Akciğerler pleura denilen iki katlı zar ile örtülüdür. Bu iki zarın arasında kaburgaların akciğere zarar vermesini önleyen pleura sıvısı bulunur. Akciğerlere girerken soluk borusu bronş adı verilen iki kola ayrılır. Akciğerler içinde bronşlar bronşçuk adı verilen kollara ayrılırlar. Bronşçukların uçlarında tek katlı yassı epitelden oluşan ve etrafı kılcal damar ile çevrili olan alveol adı verilen hava kesecikleri vardır. Alveoller akciğerlerin solunum yüzeyini arttırarak, gelen oksijenin akciğer kılcal damarlarına girmesini sağlar. Karbondioksit de akciğer kılcalından difüzyonla alveole geçer."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/soyu-tukenen-turler/", "text": "Canlı doğal kaynakların hiç tükenmeyecekmiş gibi kullanılması ve habitatların tahrip edilmesi gibi nedenlerle bazı türlerin soyları tükenmiştir. Geçmişte sadece Türkiye'de yaşayan Anadolu parsı ile Türkiye topraklarında görülen Asya fili, yabani sığır, yaban eşeği, aslan, çita, kunduz, kaplan ve yılanboyun kuşunun ülkemizdeki nesilleri tamamen tükenmiştir. Soyu tükenmiş bu türler biyolojik çeşitlilik açısından yeri doldurulamayacak bir kayıptır. Doğal kaynakların ya da herhangi bir türün yok olmasına neden olmak gelecek nesillere açıklanamayacak bir durumdur. Farkındalıkları yetersiz geçmiş nesillerin, doğal kaynakları duyarsız tüketmesi bugüne birçok olumsuz etki yapmıştır. Bu anlamda bugünün bireylerinin de gelecek nesillere karşı sorumlulukları söz konusudur. Bu nedenle bugünün bireyleri davranışlarının sorumluluğunu alabilme, toplumu önemseme, tarihsel ve doğal mirasa duyarlı olma konusunda hassas davranmalıdır."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/stomalarin-yapisi-ve-acilip-kapanma-mekanizmasi/", "text": "Yaprakların yüzeyinde bulunan stoma ile bitkilerde terlemenin kontrolü ve gaz alışverişi sağlanır. Stomaların yapraktaki yerleri ve sayıları, bitkilerin yaşadıkları ortama göre değişir. Kurak ve sıcak ortam bitkilerinde su kaybını azaltmak için stoma sayısı azdır ve stomalar, çoğunlukla yaprağın alt kısmında epidermise gömülüdür. Nemli bölgelerde yaşayan bitkilerde ise stoma, yaprağın üst yüzeyinde fazla sayıda ve epidermisten dışarı doğru uzanmış şekildedir. Stoma, bekçi hücreleri adı verilen epidermisin özelleşerek oluşturduğu iki hücreden ve bunların arasında bulunan boşluktan oluşur. Bekçi hücreleri koloroplast bulundurur ve stomanın açılıp kapanmasını sağlar. Bekçi hücrelerinin birbirine bakan bölümündeki çeperleri kalın, komşu epidermis hücrelerine bakan çeperleri ise incedir. Stomaların açılıp kapanmasında çeperler arasındaki kalınlık farkı önemlidir. Bekçi hücrelerinin yaptığı fotosentez sonucu oluşan besin maddeleri bekçi hücrelerinin ozmotik basıncını arttırır. Komşu hücrelerden bekçi hücrelere K+ iyonu girişi olur. Bekçi hücreleri içerisindeki osmotik basınç, fotosentez ürünleri ve K+ iyonu derişimiyle beraber artar. Bekçi hücrelere komşu hücrelerden osmozla su geçer ve turgor basıncını arttırır. Turgor basıncının artmasıyla bekçi hücrelerinin arasındaki açıklık genişler ve stoma açılmış olur. Karanlıkta bekçi hücrelerinde fotosentez durur ve K+ iyonları komşu hücrelere geçer. Böylece bekçi hücrelerinin ozmotik basıncı düşer ve komşu hücrelere su geçişi gerçekleşir. Bekçi hücreleri arasındaki boşluk turgor basıncının düşmesiyle kapanır. Stomalar gündüz yaprak yüzeyine ulaşan ışığın şiddeti arttıkça açılır, ışığın şiddeti azaldıkça da kapanır. Gündüz mezofil dokudaki hava boşluklarında fotosentez başlayınca karbondioksit konsantrasyonunun azalması ile stoma açılır. Gece ise çoğu bitki türünde mezofildeki hava boşluklarında karbondioksit konsantrasyonunun artması ve pH derecesinin düşmesi sonucunda stoma kapanır. Su azaldığında da bekçi hücrelerde absisik asit üretilir. Bunun sonucunda asitlik artar ve stoma kapanır."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/su-ayak-izi-nedir/", "text": "Birey veya topluluk tarafından kullanılan, her mal ve hizmetin üretilmesi ve tüketilmesi için gereken toplam tatlı su hacmine su ayak izi denir. Su ayak izinin hesaplanmasında bir mal veya hizmet üretiminde doğrudan ya da dolaylı olarak harcanan toplam tatlı su miktarı da dikkate alınır. Mavi, yeşil ve gri su ayak izi kavramları, su ayak izinde su kullanımı ile kalitesini temsil eden üç bileşendir. Dünyada toplam su miktarının %97,5'i okyanuslar ve denizlerde bulunur. Dünya üzerindeki tatlı su miktarı ise %2,5'tir. Tatlı suyun %68,7'si buzullarda, %30,1'i yer altı sularında, %0,8'i buzulların altındaki donmuş toprak tabakasında ve %0,4'ü yüzey sularında ve atmosferde bulunmaktadır. Kentsel kullanım, tarımsal sulama, enerji ve üretim faaliyetleri su kaynakları üzerinde büyük baskı oluşturmaktadır. Yeterli ve iyi kalitede suyun varlığı; insanlığın gıda güvencesinin, tatlı su ekosistemlerinin temel unsurudur. Küresel nüfusun 2050 yılında 9 milyara ulaşacağı öngörülmekte olup bu durumda nüfusun %65'i ciddi su sıkıntısıyla karşı karşıya kalacaktır. Dünyanın su ayak izi yılda ortalama 1,24 milyon litre iken, Türkiye 1,61 milyon litrelik ayak izi ile ortalamanın üzerindedir. Türkiye'nin su ayak izinin çıkarılması, su kaynaklarımızın verimli kullanımı açısından önem arz etmektedir. Bunun yanı sıra 2013 yılında başlamış olan Türkiye'nin Su Ayak İzi Projesi 2014 yılında tamamlanmıştır. Türkiye'de toplam 95 milyar m3 yüzey suyundan %29 oranında faydalanılmakta olup bunun %79'u sulamada, %11'i içme suyunda, %10'u ise sanayide kullanılmaktadır. Türkiye, sanıldığının aksine su kıtlığı sınırında bir ülkedir. 1990 2010 yılları arasında tüketilen toplam su miktarında %40,5 oranında bir artış görülmüştür."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/su-ve-minerallerin-ksilemde-tasinmasi/", "text": "Su ve mineraller topraktan ksileme ulaştıktan sonra belirli kurallara göre taşınır. Osmozla su taşınırken, kolaylaştırılmış difüzyon ya da aktif taşımayla da mineraller ksileme ulaştırılır. Minerallerin bitkinin üst kısımlarına taşınmasında da kök basıncı, terleme, kohezyon kuvveti ve kılcallık etkilidir. Kök hücreleri geceleri terlemenin düşük olduğu zamanlarda, aktif taşıma ile mineralleri ksileme doğru taşırlar. Endodermis tabakası minerallerin geri çıkmasını engeller. Ksilem de fazla mineral iyonlarından dolayı içindeki ozmotik basıncı artırır ve su ksileme doğru ilerler. İyon yoğunluğundan dolayı suyun ksilemde yukarı doğru itilmesini sağlayan basınca kök basıncı denir. Sonuç olarak; kökün ozmotik basıncı ile toprağın ozmotik basıncı arasındaki farktan kaynaklanmaktadır. Topraktaki su miktarının ve havadaki nemin yüksek; bitkideki terlemenin düşük olduğu zamanlarda köklerden giren su, kök basıncının etkisiyle yapraklardaki hidatotlardan su damlaları halinde dışarı atılır. Bu olaya gutasyon denir. Gutasyonda terlemeden farklı olarak su ile birlikte minerallerin atılması da söz konusudur. İlkbaharda sabahın erken saatlerinde çimen, domates, çilek vb. bitkilerin yaprak kenarlarında su damlacıkları halinde damlama görülür. İnce bir hidrofilik tüp içinde suyun yükselme eğilimidir. Ksilem gözle görülemeyecek kadar ince kılcal borulardan meydana gelmiştir. Bu olayda ksilem çeperlerinin su moleküllerini çekmesiyle, suyun yukarı doğru yükselmesi söz konusudur. Su moleküllerinin odun borularının iç çeperlerine kuvvetle tutunmasına adhezyon denir. Bu da suyun yukarı doğru taşınması sırasında yerçekimine karşı koymasında önemli rol oynar. Bir beher içerisine farklı çaplarda her iki ucu açık cam borular yerleştirildiğinde su, borular içerisinde bir miktar yükselir. Suyun yükselişi, çapı en küçük olan boruda diğerlerine göre daha fazladır. Bu durumda ksilemin çapı ne kadar küçükse su boru içerisinde o kadar çok yükselir. Bu etki, terleme ve kök basıncı etkileri ile karşılaştırıldığında çok daha düşük düzeyde kalır. Terleme ve kohezyon kuvveti, bitkilerde suyun kökten yapraklara kadar taşınmasında en etkili faktörlerdir. Bitkilerde su kaybı iki şekilde gerçekleşir. Bunlar; yapraklardaki stoma adı verilen gözeneklerden suyun gaz halinde atılması ve fotosentez sırasında suyun kullanılmasıdır. Yapraklarda bulunan stomalardan suyun buhar halinde atılmasına terleme denir. Yapraklarda su kaybı olduğunda hücrelerin ozmotik basıncı artar ve yapraklar bağlı olduğu ksilemden su çeker. Aynı tür moleküllerin birbirine uyguladığı çekim kuvvetine kohezyon denir. Bu kuvvet suyun, bitkinin en üst kısımlarına kadar çıkmasını sağlar. Suyun, bitkinin üst kısımlarına kadar taşınmasına, farklı moleküller arasındaki çekim kuvveti olan adhezyon da etki eder. Su; ksilem içerisinde birbirine kohezyon kuvveti ile bağlıyken, ksilem çeperlerinin iç yüzeyine de adhezyon kuvveti ile tutunur. İki farklı maddenin birbirine yapışacak kadar olan çekme kuvvetine adhezyon denir. Kohezyon da maddelerin birbirlerine uyguladıkları kuvvetlerdendir ancak aynı cins moleküllerin çekimleri ile oluşur."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/su-ve-minerallerin-tasinmasi/", "text": "Bitkilerde su ve minerallerin iletimi, taşıma sistemiyle gerçekleşir. Taşıma sistemi, kökten yapraklara kadar uzanan ksilem ve floemden meydana gelmiştir. r. Su ve mineral alımının en yüksek olduğu yer, kökteki emici tüy bölgesidir. Bitki kökünde bulunan emici tüyler emilim yüzeyini artırır. Topraktan emici tüylerle alınan su ve minerallerin bir kısmı hücre çeperinin dışından, hücreye girmeden, hücreler arası boşluklarda taşınır. Alınan su ve minerallerin bir kısmı ise hücreden hücreye uzanan sitoplazma bağlantılarıyla aktarılır. Su ve mineraller ksileme ulaştıktan sonra bitkinin yaprak ve gövdesine taşınır. Minerallerin topraktaki derişimi, emici tüylerdeki derişiminden daha düşüktür. Bu nedenle minerallerin emici tüyler tarafından alınması aktif taşıma ile gerçekleşir. Aktif taşıma için gerekli ATP enerjisi emici tüylerin mitokondrilerinden sağlanır. Topraktan alınan suyun bitkinin diğer kısımlarına taşınması ksilem ile gerçekleşir. Ksilemde taşıma tek yönlüdür. Bitki, taşınan suyun büyük bir kısmını stomalardan terleme yoluyla kaybeder. Bitkide yaprak yüzeyi genişledikçe terlemeyle kaybedilen su miktarı, buna bağlı olarak da bitkinin su ihtiyacı ve kökteki su emilim hızı artar. Topraktan kökler aracılığıyla alınan su ve mineraller bitkinin en üst kısımlarına kadar taşınır. Taşıma mesafesi otsu bitkilerde oldukça kısadır. Bu tür bitkilerde suyun taşınmasını açıklamak daha kolaydır. Derin kök sistemine sahip bitkilerde ve 100-150 metreye kadar çıkabilen büyük ağaçlarda suyun taşınmasını açıklamak ise daha zordur. Su ve minerallerin taşınmasında kök basıncı, kılcallık, terleme-çekim, kohezyon vb. etkilidir. Bitkilerde suyun ve suda çözünmüş maddelerin taşınmasıyla ilgili aşağıdaki etkinliği gerçekleştiriniz. Kök emici tüylerinde bulunan su derişimi toprak sıvısındaki su derişimine göre daha azdır. Bu derişim farkından doğan ozmotik basınç, kök basıncını meydana getirir. Kök basıncı, topraktan suyun emici tüye geçmesini sağlar. Emici tüy hücrelerine alınan su ozmotik basınç kurallarına göre ksileme ulaşır. Kök basıncı ksilemin su almasını sağlayan itici bir kuvvettir. Topraktaki su miktarının ve havadaki nemin yüksek; bitkide terlemenin düşük olduğu zamanlarda köklerden giren su, kök basıncının etkisiyle yapraklardaki hidatotlardan su damlaları halinde dışarı atılır. Bu olay damlama olarak adlandırılır. Damlama ilkbaharda sabahın erken saatlerinde çimen, domates, çilek vb. bitkilerin yaprak kenarlarında su damlacıkları halinde görülür. Kılcallık, ksilemin çeperlerinin su moleküllerini çekmesiyle ortaya çıkar. Ksilemin çeperinde oluşan çekim, su moleküllerinin özelliğinden kaynaklanır. Su dolu bir kaba çapları farklı olan aynı boyda cam borular batırıldığında borulardaki su seviyesi kaptaki su seviyesinden daha yükseğe çıkar. İnce cam boruda bulunan suyun seviyesi geniş cam borudaki su seviyesine göre daha yüksektir. Cam borulara benzetilen bitkinin ksilemi de gözle görülmeyecek kadar ince kılcal borulardan oluşmuştur. Ksilemin çapı daraldıkça su daha yükseğe çekilir. Ancak diğer faktörlere göre kılcallık, suyun yükselmesinde daha az etkilidir. Uzun boylu bitkilerde suyun taşınmasında kök basıncı ve kılcallığın birinci derecede etkili olmadığı, ancak yardımcı bir kuvvet olduğu bilinmektedir. Terleme-çekim kuvveti ve kohezyon suyun yükseklere taşınmasında geçerliliği en çok kabul edilen kuramdır. Yapraklarda fotosentez ve terleme sırasında tüketilen su, yaprak hücrelerinin ozmotik basıncının artmasına ve bitkinin üst kısımlarında bir çekme kuvvetinin doğmasına neden olur. Oluşan bu çekme kuvveti hidrojen bağları ile birbirine bağlı su moleküllerinin ksilemde kopmayan bir sütun şeklinde ilerlemesini sağlar. Böylece yaprak hücreleri, ksilemde suyun çekilmesini sağlarken kaybolan suyun yerine de emici tüylerle topraktan su emilir. Su molekülleri ksilemde taşınırken birbirine ve ksilem çeperine tutunur. Su moleküllerinin hidrojen bağlarıyla birbirine tutunmasına kohezyon denir. Suyun yapraklar tarafından emilerek yukarı doğru çekilmesi kohezyon yardımıyla gerçekleşir. Kohezyonla okaliptus, Sekoya gibi uzun gövdeli ağaçlarda bile su, çok yükseklere kadar çıkmaktadır. Stomaların yapısı ve çalışma mekanizması: Bitkilerde atmosferden karbon dioksidin alınması ve oksijenin verilmesi stomalarla sağlanır. Stomalar aynı zamanda terlemeyle su buharının atılmasını da sağlar. Bir yaprak terleme ile her gün kendi ağırlığından daha fazla su kaybeder. Stomalar çok nemli ve sulak alanlarda yaşayan bitkilerde genellikle yaprağın üst epidermisinde ve epidermis seviyesinin üstünde; kurak alanlarda yaşayan bitkilerde ise genellikle yaprağın alt epidermisinde ve epidermis seviyesinin altında bulunur. Terlemenin düzenlenmesinde stomanın açılıp kapanması önemlidir. Yaşama ortamında yeterli su bulabilen nemli ortam bitkilerinde stomalar genellikle gündüz açıktır. Bu sırada terleme en yüksek düzeyde gerçekleşir. Stomaların açılıp kapanması stoma hücrelerinin su miktarındaki artış ve azalışla ortaya çıkan turgor basıncı değişikliğiyle kontrol edilir. Stomanın açılıp kapanması bir çift özelleşmiş hücre tarafından sağlanır. Fasulye şeklinde olan ve kloroplastları bulunan bu hücrelere bekçi hücre denir. İki bekçi hücresi epidermis hücreleriyle kuşatılmış ve çukur kısımları birbirine bakacak şekilde yerleşmiştir. Bu hücreler stoma açıklığına bakan çeperleri kalın, epidermis hücrelerine bakan çeperleri ise ince olacak şekilde özelleşmiştir. Çeperlerdeki kalınlık farkı stomanın açılıp kapanmasında önemli rol oynar. Bekçi hücreler, iki hücre arasındaki açıklığı genişletip daraltarak stoma açıklığını kontrol eder. Fotosentez sırasında bekçi hücrelerde, glikoz ve potasyum gibi çözünmüş maddeler birikir. Komşu epidermis hücrelerinden bekçi hücrelere potasyum pompalandıkça bekçi hücrelerde çözelti derişimi yükselir. Derişimdeki bu artış suyun ozmoz yardımıyla bekçi hücrelere doğru hareket etmesini sağlar. Bekçi hücrelerde su biriktikçe oluşan turgor basıncının etkisiyle hücreler şişer, aradaki stoma açıklığı genişler. Bu açıklıktan gaz ve su buharı geçişi olur. Stomaların kapanması, açılmanın tersine işleyen olaylar dizisiyle gerçekleşir. Bu durumda potasyum ve diğer çözünmüş maddeler bekçi hücrelerin dışına pompalanır. Su, hücrelerin dışına hareket ederken turgor basıncı düşer ve stomalar kapanır. Çevresel faktörler stoma hareketlerini etkileyebilir. Örneğin topraktaki su miktarı yetersiz olursa gündüz açık olması gereken stomalar kapanır. Böylece bitkinin su kaybı önlenmiş olur. Mezofil tabakası içindeki CO2 derişiminin artması da stomaların kapanmasına neden olur. Gün ortasındaki yüksek sıcaklıklar solunum hızını artırır; böylece yaprak içinde daha fazla CO2 birikir. Bu durumda bitkiler stomalarını kapatarak su kaybını azaltır ve solunumla meydana gelen CO2'i kullanarak fotosentezi sürdürür."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/su-ve-yasam/", "text": "Bilim insanlarının diğer gezegenlerde yaşam için aradıkları ilk maddelerden biri sudur. Dünya yüzeyinin 3/4'ü su ile kaplıdır. Su bulunması nedeniyle Dünya, canlıların yaşamasına uygun bir ortamdır. Bir hücreli organizmaların yaşam ortamları genellikle sudur. Çok hücreli organizmaların da doku hücreleri bulundukları yerde yüksek oranda su içeren doku sıvısı ile çevrilidir. Su, üretici anlıların da fotosentezle besin üretiminde kullandıkları temel maddelerden biridir. Su, moleküler yapısı ve kimyasal özellikleri bakımından canlılar için aynı zamanda ihtiyaçtır. Belki de bu nedenle bilim insanları başka gezegenlerde ve Ay'da canlılık izleri için öncelikle suyun varlığını aramaktadır. Su yaşamın devamı için vazgeçilmez bir maddedir. Çünkü hücredeki yaşamsal faaliyetler ancak yeterli suyun bulunduğu ortamda gerçekleşir. Hücrelerin içerdiği su miktarı bulundukları yere ve işlevlerine göre farklılık gösterir. İnsan vücudundaki hücrelerin yaklaşık %70-90'ı sudur. Su bitkilerinde ise bu oran %98'e kadar yükselmektedir. Tohumlarda su oranı %15'in altındadır. Tohumda su miktarının düşük olması, tohumun çimlenmesini sağlayan enzimlerin çalışmasını engeller. Tohumdaki su miktarı arttığında ise çimlenme başlar. Bir insan ancak birkaç gün susuz yaşayabilir. Gereksinim duyduğumuz su miktarı gerçekleştirdiğimiz aktivitelere göre değişir. Örneğin sporcular, sıcak ortamda çalışanlar, ağır iş ve egzersiz yapanlarda su ihtiyacı daha fazladır. Yeterli su içilmezse vücudun sıvı dengesi bozulur. Su molekülünün hangi özellikleri onu vazgeçilmez kılmaktadır? Hiç düşündünüz mü? Suyu oluşturan oksijen ve hidrojen atomları birbirlerine kovalent bağlarla bağlıdır. Kovalent bağda iki atom arasında bir çift elektronun ortaklaşıldığını anımsayınız. Su bileşiğindeki oksijen atomu ortaklaşılan elektronu kendisine doğru daha fazla çekme eğilimindedir. Bundan dolayı bağ oluşumunu sağlayan elektronlar molekülün oksijen bulunan bölgesinde daha uzun süre kaldıklarından bu bölge kısmen eksi yüklü, hidrojen bulunan bölge kısmen artı yüklüdür. Su molekülleri bir araya gelirken eksi yüklü olan oksijen, diğer su molekülünün artı yüklü hidrojenini kendisine doğru çekecektir. Her hidrojen bağı tek başına değerlendirildiğinde zayıftır. Ancak birçok hidrojen bağı birlikte su moleküllerini bir arada tutan, önemli büyüklükte bir kuvvet oluşturur. Bu durum suyun daha kararlı bir bileşik olmasını sağlar. Su molekülleri arasındaki kohezyon ve yüzey gerilimi: Hidrojen bağları sayesinde su molekülleri birbirlerini çekerek bir arada kalırlar. Sıvı haldeki suda hidrojen bağları sürekli olarak kırılır ve hemen yeni bağlar kurulur. Böylece moleküller birbirlerinden kopmadan bir arada kalmayı başarırlar. Bu durum kohezyon olarak adlandırılır. Su, diğer faktörlerle birlikte kohezyon etkisiyle topraktan alınıp bitkinin üst dallarındaki yapraklarına kadar taşınabilir. Sudaki kohezyon kuvvetinin bir etkisi de yüzey gerilimidir. Yüzey gerilimi bir sıvının yüzeyinin elastik bir tabaka gibi davranmasını sağlayan özelliktir. Suyun iç kısmındaki moleküller onları çevreleyen diğer su molekülleri tarafından her yöne eşit kuvvetle çekilir. Sonuçta her su molekülü üzerindeki net kuvvet sıfır olur. Yüzeydeki su moleküllerinin ise üst kısımlarında komşu su molekülleri yoktur. Böylece su yüzeyinde delinmesi nispeten güç bir tabaka oluşur. Bu tabakayı oluşturan kuvvet yüzey gerilimidir. Bazı böcekler yüzey gerilimi sayesinde su üzerinde yürüyebilir. Suyun öz ısısının yüksek olması: Akdeniz ülkeleri ılıman iklime sahiptir. Akdeniz'e kıyısı olan ülkemizde de Ankara'da hava sıcaklığı düşükken Antalya'da denize girilebilir. Bu çeşit yerleşim bölgelerinde iklim koşullarını etkileyen faktörlerden birinin de suyun kimyasal özelliği olduğunu düşündünüz mü? Suyun öz ısısının birçok bileşikten yüksek olduğunu anımsayınız. Bu özellik sudaki sıcaklık değişimlerinin hızlı olmadığı anlamına gelir. Büyük su kütlelerinin yaz mevsiminde ya da gündüzleri, güneşten büyük miktarda ısı soğurmalarına rağmen sıcaklıkları sadece birkaç derece artar. Çünkü soğurulan enerjinin esas kısmı su molekülleri arasındaki hidrojen bağlarının kırılması için harcanır. Kış mevsiminde ya da geceleri birkaç derecelik sıcaklık düşüşü sırasında daha çok miktarda yeni hidrojen bağı kurulduğundan enerji ısı şeklinde ortama verilir. Suyun yavaş soğuması ortamı ısıtır. Suyun buharlaşma ve yoğuşması: Karadeniz'de özellikle bahar mevsiminde toprak yüzeyinden suyun buharlaşarak bulutlar oluşturduğu görülür. Su sıvı halden gaz hale geçerken soğurulan ısı sayesinde su moleküllerinde hidrojen bağları kırılır ve su buharlaşır. Büyük su kütlelerinden buharlaşma sonucu oluşan su buharı rüzgarlarla başka bölgelere taşınır. Bu bölgelerde soğuk hava ile karşılaştığında yoğuşarak yağmurları oluşturur. Yoğuşma sırasında yeni hidrojen bağları kurulduğundan tutulan enerji, ısı şeklinde ortama verilir. Suyun buharlaşma ve yoğuşmasının dünyanın farklı bölgelerindeki yaşam ortamları ve canlı çeşitliliğine katkılarını diğer derslerinizde öğrendiğiniz bilgileri de kullanarak tartışınız. Spor yaptığınızda ya da sıcak havada yürüdüğünüzde terlersiniz. Terlemenin olması vücudunuzun su kaybına yol açan bir olaydır. Terleme sırasında deri üzerindeki su buharlaşır. Buharlaşma sırasında ise ısı kaybedildiğinden vücut sıcaklığı korunmuş olur. Suyun çözücü özelliği: Hücrelerin içeriğinde ve hücreler arasındaki sıvıda su bulunması canlılar için yaşamsal önem taşır. Biyolojik tepkimeler sulu ortamlarda meydana gelir. Bitki hücreleri için su doğrudan taşıyıcı bir sıvı olarak iş görürken hayvan hücrelerinde kan dokunun yapısına katılır. Bu görevleri yerine getirebilmesi suyun çözücü özellikte olmasındandır. Suyun çözücü olduğu çözeltilere sulu çözeltiler denir. Örneğin sofra tuzu su içine atıldığında sodyum ve klor iyonlarına ayrışır. Artı yüklü sodyum iyonları suyun eksi yüklü oksijen ucuna, eksi yüklü klor iyonları da suyun artı yüklü hidrojen ucuna gelir. Bunun sonucunda sodyum ve klor iyonları su molekülleri tarafından kuşatılır. Canlılar için yaşam ortamı olan sularda ve vücut sıvılarında çözünmüş halde birçok iyon bulunur. Suda çözünmüş iyonlar hücre içine ya da dışına taşınabilir. - Kan dokunun büyük bölümünü oluşturur ve maddelerin taşınmasında rol oynar. - Metabolizma sonucu ortaya çıkan birçok zararlı atığın seyreltilmesinde ve vücuttan atılmasında görev yapar. - Ortam sağlayarak besinlerin sindirimine yardımcı olur. - Topraktaki maddelerin çözünmesini sağladığından bitkilerin ihtiyacı olan maddeleri kökleriyle almalarını kolaylaştırır. Suyun canlılar için önemini gösteren başka örnekler de vardır. Birçok büyük molekülün, küçük moleküllere parçalanması tepkimelerinde su kullanılır. Su, fotosentezde kullanılan ham maddelerden biridir. Ayrıca birçok kimyasal tepkime sulu ortamlarda gerçekleşir."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/sungerler-alemi-ve-sungerlerin-ozellikleri/", "text": "Süngerler en basit yapılı ve dünya üzerinde 540 milyon yıldır yaşayan hayvanlardır. Günümüzde süngerlerin çoğu okyanusların güney kutbundan, kuzey kutbuna uzanan bölgelerden, sığ sulardan, yüzlerce metrelik derin deniz diplerine kadar farklı ortamlarda yaşayabilir. Süngerler biçim, renk ve yapısal özellik bakımından çeşitlilik gösterir. Belli bir simetrisi olmayan canlılardır. Kırmızı, gri, sarımtrak mavi ya da siyah renkte olabilir. Hareketsiz bir zemine bağlı olarak yaşar. Diğer hayvanlardaki kadar farklı dokuları yoktur. Vücutları torba şeklinde olup por adı verilen çok sayıda delik vardır. Deniz suyu porlardan içeri geçerken sudaki mikroskobik besin parçacıkları hücrelere alınır. Süngerler bu yolla besinlerini alarak hücre içinde sindirir. Gaz alış verişi ve boşaltım atıklarının atılması vücuda giren suyla hücreler arasındaki difüzyon sayesinde gerçekleşir. Çevresel uyarılara tepki gösterecek sinir sistemleri yoktur. Eşeyli ve eşeysiz çoğalabilirler, eşeysiz çoğalmaları tomurcuklanmayla olur. Organik ve inorganik maddelerden meydana gelen iskelet iğneleri vardır. Kurumuş süngerlerin bir kısmı, metal eşyaları parlatmada kullanılır. Süngerler, temizlik işlerinde kullanılmasının yanı sıra ilaç ve kozmetik sanayiinin malzemesidir. İskelet iğneleri organik olanlar yumuşak olduğundan banyo süngeri yapılmaktadır."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/surungenler-ve-surungenlerin-ozellikleri/", "text": "Vücutları keratinden yapılmış pullarla örtülüdür. Sürüngenler akciğer solunumu yapar. Sürüngenler dünyada geniş bir dağılım gösterir. Sıcak veya ılıman iklimde yaşarlar. Soğuk iklimi olan bölgelerde yaşayamazlar. Kalpleri üç odacıklı olup karıncık bölümü yarım perdeyle ikiye ayrılmıştır . Soğukkanlı canlılardır ve kış uykusuna yatarlar. Eşeyli ürerler. Yumurtaları vücut içinde döllenir. Yumurtalarını dış ortama bırakırlar, embriyonun gelişimi ana canlının vücudu dışında gerçekleşir. Kaplumbağalar, yılanlar, kertenkeleler, timsahlar ve soyu tükenmiş dinazorlar bu gruba örnektir. Timsah, yılan vb. sürüngenlerin, derilerinden çeşitli giyim ve süs eşyaları yapılmaktadır. Bu durum, bazı türlerin yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kalmasına neden olmuştur. Zehirli yılanlardan elde edilen zehirler, özellikle damar sistemi ile ilgili hastalıklarda ilaç olarak kullanılmaktadır. Bukalemunun özelliklerinden biri gözleriyle ayrı ayrı yönlere bakabilmesidir. Bu özelliği, bukalemunun hem rahatça avlanmasını hem de düşmanlarını uzaktan fark etmesini sağlar, bir gözüyle aşağıya bakarken öteki gözünü çevirip yukarıya da bakabilir. Bukalemunun dilinin uzunluğu hemen hemen vücudunun uzunluğuna eşittir. 20-25 cm uzunluğundaki bir bukalemunun dili de yaklaşık olarak 20 cm'yi bulur. Avına sessizce yaklaşan bukalemun, hızla fırlattığı diliyle avını yakalar, aynı hızla ağzına çeker. Dilinin ucu yapışkan bir madde salgıladığından, avının kaçıp kendini kurtarması hemen hemen imkansız gibidir. Bukalemunun rengi bulunduğu yerin rengine göre değişir. Bukalemun ışıksız bir odaya alınırsa renginin sarı olduğu görülür. Kuvvetli ışık altında, koyu renk bir cismin üzerine konulursa rengi koyu gri olur."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/suyun-canlilar-icin-onemi-nedir/", "text": "Suyun canlılar için önemi çok büyüktür. Su canlılar için hayati önem taşır. Tüm organizmalarda en çok bulunan bileşen sudur. Organizmaların toplam kütlesinin %70'inden fazlası sudan oluşur. Su, biyolojik yapıların oluşturulması ve yaşamsal faaliyetlerinin gerçekleştirilebilmesi için gerekli inorganik maddelerin en önemlisidir. Dünya'nın ve canlı vücutlarının büyük bir kısmı sudan oluştuğundan canlıların yaşamları suyun varlığına bağlıdır. Alg, mercan, balık, yunus, balina gibi birçok canlının yaşam ortamı sudur. Bitkiler, fotosentez yapabilmek için suya ihtiyaç duyar. Su, fiziksel ve kimyasal özellikleri sebebiyle canlılar için vazgeçilmez bir maddedir. Su iyi bir çözücü olduğundan biyolojik sistemlerdeki tepkimelerin çoğu, hücre içindeki sulu çözeltilerde gerçekleşir. Sindirim tepkimelerinde su kullanılır. Bitkiler, ihtiyaç duyduğu maddeleri suda çözünmüş olarak topraktan alır. Hücrelerin ihtiyaç duyduğu maddelerin taşınması ve hücrelerde oluşan metabolik atıkların uzaklaştırılması suyun varlığı ile mümkündür. Suyun yüksek özgül ısıya sahip olması ve ısıyı depolama özelliği, deniz ve okyanuslardaki suyun yavaş yavaş ısınıp soğumasını sağladığından canlıların olumsuz etkilenmesini önler. Ayrıca suyun donmasıyla oluşan buz, yoğunluğu daha az olduğundan su yüzeyinde kalarak daha alt tabakalardaki suyun soğuk hava ile temasını önler, suda yaşayan canlıların donmadan yaşamlarına devam etmelerine olanak sağlar. Su moleküllerini bir arada tutan hidrojen bağlarının etkisiyle kohezyon kuvveti oluşur. Bu sayede su molekülleri birbirine bağlı kalır. Suyun başka moleküllere tutunmasını sağlayan kuvvete adhezyon kuvveti denir. Yapraklarda terleme sonucunda oluşan emme kuvveti ve kohezyon-adhezyon kuvvetleri sayesinde su, bitkilerin köklerinden yapraklarına kadar kesintisiz bir sütun şeklinde yer çekimine zıt yönde taşınır. Suyun kohezyon kuvvetine bağlı olarak oluşan yüzey gerilimi, bazı canlıların su yüzeyinde durabilmesine ve yürüyebilmesine olanak sağlar. Su, buharlaşma ısısının yüksek olması sebebiyle etkili bir soğutma sağlar. Karada yaşayan bazı canlılar, artan vücut sıcaklığını terleme yoluyla düşürür. Suyun Canlılar İçin Önemi konusunu inceledik, lütfen Suyun Canlılar İçin Önemi konusunda fikirlerinizi yorum kısmına yazarak bizimle paylaşınız."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/tarihsel-acidan-koruyucu-saglik-hizmetleri/", "text": "Koruyucu hekimliğin ilk dönemi semptomatik yani bulgusal olarak belirtilmektedir. İlk insanlarda analitik olarak değerlendirme yapma kabiliyeti henüz oluşmadığından, yani hastalıkların nedeni ve sonucu konusunda bilinç oluşmadığından, her belirti ayrı bir hastalık olarak kabul edilmiştir. Dolayısıyla farklı her yakınma ve şikayet için ayrı bir tedavi uygulanmıştır. İşte bu döneme Semptomatik yani Bulgusal hekimlik adı verilmektedir. Bu dönemde çok sayıda hastalık bilinmez iken, en önde gelen sağlık uygulayıcıları kırık ve çıkıkçılar ile iğneciler olarak karşımıza çıkmaktadır. Koruyucu hekimliğin ikinci dönemi ise laboratuvar dönemidir. Louis Pasteur ve çalışma arkadaşları mikroorganizmaların hastalığa neden olduğunu ortaya koymuşlardır. Teknolojik gelişmeler, mikroskobun bulunması bu dönemin en önemli özellikleridir. Sanayileşme ve artan ulaşım faaliyetleri bu dönemde hastalıkların kolayca yayılmasına katkı sağlamıştır. Kısa bir süre sonra koruyucu hekimliğin üçüncü basamağı olan klinik döneme adım atılmıştır. Bu dönemde aynı hastalıkların farklı kişilerde farklı sonuçlar ile seyrettiği ve kişisel özelliklerin hasatlık tedavisinde önemli bir rol oynadığının anlaşıldığı bir dönemdir. Bu dönemin en önemli anlayışı, hastalık yok hasta var kavramıdır. Sosyal hekimlik ise dördüncü dönemi ifade etmektedir. Bu dönemde tedavi edilen kişilerin belirli bir süre geçtikten sonra aynı rahatsızlıklara tekrar yakalandıkları belirlenmiştir. Bu nedenle hastalıkları tedaviden çok, bu hastalıklara neden olan etkenlerden uzak durmak fikri oluşmaya başlamıştır. - Toplumda en çok öldüren en önemli hastalık - Toplumda en çok sakat bırakan - Toplumda en sık görülen ve - Toplumda en çok iş ve güce mani olan hastalıkların tespiti Halk sağlığı dönemi ise beşinci dönemi ifade etmektedir. Bu dönemde koruyucu sağlık hizmetleri ön plana çıkmış, korumak tedaviden daha kolay ve ucuz görüşü benimsenmiştir. Halk sağlığı döneminde sağlık hizmetleri sunumu ve ulaşımında eşitlik kavramı, korumaya öncelik, risk gruplarına öncelik, çevre koruma, ekip anlayışı gibi konular ön plana çıkmıştır."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/tarim-ve-hayvancilikta-yapay-secilim-uygulamalari/", "text": "Genetik mühendisliğinin gelişmesiyle birlikte farklı türdeki bitkiler arasında gen aktarımı sağlanmış ve bitkilerdeki genler üzerinde değişiklikler yapılabilmiştir. Yapay seçilimle, çobanlıkta veya avcılıkta kullanılmak üzere özel köpekler yetiştirilir. İngiliz yarış atları, Arap atlarının en güçlü ve hızlı olanlarının çiftleştirilmesiyle üretilir. Bazı bakteriler ilaç üretiminde kullanılır. Sığır, koyun vb. besin değeri yüksek et ve süt verimine sahip olan hayvanların aynı özellikteki hayvanlarla çiftleştirilmesiyle et ve süt verimi yüksek hayvanlar elde edilir. Yapay seçilimle; Brassica oleracea bitkisinin farklı kısımları kullanılarak brüksel lahanası, yer lahanası, lahana, karalahana, karnabahar ve brokoli vb. sebzeler üretilir."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/tellpal-cocuklarin-eglenceli-okuma-dunyasi/", "text": "Çocukların eğitimine ve eğlencesine odaklanan uygulamaların sayısı gün geçtikçe artıyor. Bu uygulamalardan biri olan TellPal, resimli ve sesli çocuk hikayeleriyle dolu bir kitap okuma platformu olarak öne çıkıyor. TellPal, sunduğu özgün içerikleri, interaktif hikayeleri ve eğitici yapılarıyla çocuklara okuma alışkanlığı kazandırmak ve eğlenirken öğrenmelerini sağlamak amacıyla tasarlanmış bir mobil uygulamadır. TellPal, çocukların eğlenceli ve öğretici bir dünyanın kapılarını aralamayı hedefliyor. Öncelikli amacı, eğlendirirken öğretmek ve çocuklara okuma sevgisi aşılamak olan bu uygulama, ebeveynlerin çocuklarının gelişimine olumlu katkı sağlayacak özenle seçilmiş hikaye örgüleri ve kelimeleri içeren hikayeler sunuyor. Her bir hikaye, çocukların hayal gücünü besleyerek, öğrenmelerine ve eğlenmelerine olanak tanıyor. TellPal, geniş kategori yelpazesiyle çocuklara farklı maceralara katılma ve çeşitli hikaye karakterleriyle özdeşleşme fırsatı sunuyor. Orijinal içerikler, interaktif hikayeler, müzikaller ve dünya klasikleri masallarıyla çocuklar, eğlenceli ve kaliteli zaman geçirme imkanı buluyor. Bu çeşitlilik, her yaş grubundan çocuğa hitap edecek şekilde özenle hazırlanmış içerikleriyle dikkat çekiyor. Deneyimli seslendirme ekibi sayesinde, TellPal kullanıcıları hikaye karakterleriyle bağ kurma şansına sahip. Ayrıca özgün hikaye çizimleriyle desteklenen bu seslendirmeler, çocukları hikayenin içine çekerek onları bir parçası haline getiriyor. Görsel ve işitsel deneyimlerin bir araya geldiği TellPal, çocukların kitap okuma alışkanlığı kazanırken aynı zamanda onları hikayenin merkezine yerleştiriyor. TellPal'ın sunduğu farklı dillerdeki hikayeler, ebeveynlerin çocuklarının yabancı dil becerilerini geliştirmelerine yardımcı oluyor. Bu özellik, çocukların farklı kültürleri ve dilleri keşfetmelerini sağlayarak dil öğrenme sürecini destekliyor. TellPal, çocukların eğitici ve eğlenceli içeriklere erişebileceği bir platform olarak öne çıkıyor. Farklı yaş gruplarına yönelik hikayeler, masallar, seçimli ve sesli kitaplar sunarak çocukların hayal gücünü geliştirmesine, yeni bilgiler öğrenmesine ve keyifli vakit geçirmesine yardımcı oluyor. Sonuç olarak, TellPal genç ve dinamik bir ekiple, çocukların güvenli ve faydalı bir şekilde dijital dünyadan yararlanmalarını sağlamak amacıyla geliştirilmiş bir uygulamadır. Bu eşsiz platformu keşfetmek ve çocukların okuma alışkanlığını desteklemek için Google Play veya App Store üzerinden ücretsiz olarak indirebilirsiniz. TellPal, çocukların eğlenceli dünyasını keşfetmelerine yardımcı olacak bir kapı aralıyor."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/tohumlu-bitkiler-ve-ozellikleri-nelerdir/", "text": "Tohumlu Bitkiler, gelişmiş kök, gövde, yaprak yapısına ve iletim demetlerine sahip bitkilerdir. Bazıları vejetatif yolla üreyebilirken birçoğu tohum adı verilen yapılarla eşeyli ürer. Bir tohum dışarıdan içeriye doğru; tohum kabuğu , besi doku ve bitki taslağından meydana gelir. Tohum kabuğunun kalınlığı bitki türlerine göre farklılık gösterir. Tohum kabuğunun görevi, tohumun iç kısmındaki yapıları olumsuz çevresel etkilerden korumaktır. Besi doku, tohum çimlenmesi sırasında embriyonun gereksinim duyduğu besinleri sağlamakla görevlidir. Besi dokunun yapısında depo maddesi olarak özellikle karbonhidrat, protein ve yağ bulunur. Ancak bunların tohumdaki miktarı bitki türüne göre değişiklik gösterir. Embriyo ise tohumun, yeni bir bitkiyi oluşturma kapasitesine sahip olan kısmıdır. Tohumlu bitkiler açık tohumlu ve kapalı tohumlu bitkiler olmak üzere iki grup altında incelenir. Açık Tohumlu Bitkiler: Bu bitkilerde gerçek anlamda bir çiçek ve tohum taslağı yoktur. Bu nedenle tohum, kozalak adı verilen yapıların içinde gelişir. Bu grupta çoğu iğne yapraklı olan ladin, ardıç ve çam bitkilerine ait türler bulunur. Bu bitkilerde yaprak dökümü yavaş gerçekleştiği için her mevsim yeşil renkli görünür. Kapalı Tohumlu Bitkiler: Tohumları bir meyve ya da meyve yaprağı içinde geliştiği için kapalı tohumlu bitkiler olarak adlandırılır. Yeryüzündeki en gelişmiş organizasyona sahip bitkiler bu grupta yer alır. Gerçek kök, gövde ve yaprakları vardır. İletim demetleri gelişmiştir. Kapalı tohumlu bitkiler tek veya çok yıllık olabilir. Gövdeleri ise otsu veya odunsu yapıdadır. Kapalı tohumlu bitkilerin üreme organı çiçektir. Çiçeklerin çoğunda erkek ve dişi organ birlikte bulunur. Böyle çiçeklere tam çiçek denir. Erkek organda polen , dişi organda ise yumurta üretilir. Çiçek tozlarının erkek organ başçığından dişi organın tepeciğine su, rüzgar, böcek veya kuşlarla taşınmasına tozlaşma veya polinasyon denir. Bitki çiçeklerinin rengarenk olması ve çiçeklerden salgılanan aromatik bileşiklerin güzel kokulu olması, hayvanların ilgisini çekerek tozlaşmayı artırır. Tozlaşmanın ardından çiçekli bitkilerde döllenme olayı görülür. Bunun sonuncunda da meyve ve tohum oluşur. Çiçekli bitkilerin tohumlarındaki embriyoda tohum yaprakları bulunur. Bunlara çenek adı verilir. Embriyosunda tek çenek bulunduran bitkilere tek çenekli bitkiler denir. Tek çenekli bitkiler, genellikle tek yıllık ve otsu gövdeye sahiptir. Buğday, arpa ve mısır gibi tahılların yanı sıra zambak ve lale gibi soğanlı bitkiler, tek yıllık ve otsu gövdeye sahip olan tek çenekli bitkilere örnek olarak verilebilir. Palmiye ağaçları ise tek çenekli olmasına rağmen çok yıllıktır. Embriyosunda iki tane çenek bulunduran bitkilere ise çift çenekli bitkiler denir. Bu grupta yer alan bitkiler tek veya çok yıllık olabilir. Otsu ve odunsu gövdeye sahip türleri vardır. Ebegümeci, kekik ve bazı baklagiller tek yıllık ve otsu gövdeye sahip olan çift çenekli bitkilere örnek oluşturur. Elma, armut, kiraz ve kayısı gibi türler de çok yıllık ve odunsu gövdeye sahip çift çenekli bitkilerdir. Tüm ağaçlar yaprak döker, ancak yaprak dökme zamanları türe ve hava şartlarına bağlı olarak değişir. Bazı ağaçlar sonbaharda yapraklarının tamamını döker, bazılarının yaprakları ise olgunluk dönemini tamamladıktan sonra dökülür. Çam, selvi, köknar ve ladin ağacının yıl boyunca yaprak değiştirmesine rağmen tamamen yapraksız bir dönemi yoktur. Bitkilerin yaprak dökme zamanını, çevresel değişimler ve kalıtsal faktörler belirler. Bitkilerin yapraklarını dökmesi besin, enerji ve su ihtiyacını azaltmasına; dolayısıyla soğuk ve kuru havalarda hayatta kalmasına yardımcı olur."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/tohumsuz-bitkiler-ve-ozellikleri-nelerdir/", "text": "Tohumsuz bitkiler üremelerini eşeysiz yolla ve spor denilen yapılarla gerçekleştirir. Tohumsuz bitkiler; damarsız tohumsuz bitkiler ve damarlı tohumsuz bitkiler olmak üzere iki grup altında incelenir. Damarsız tohumsuz bitkilerde iletim demetleri gelişmemiştir. Bu nedenle çok nemli yerlerde, kaya ve ağaç gövdelerinde yaşar. Üremeleri sporla gerçekleşir. Kara yosunları, ciğer otları ve boynuzlu ciğer otları damarsız bitkilere örnek oluşturur. Damarlı tohumsuz bitkiler, iletim demetlerine sahip olan ilk bitki grubudur. Nemli bölgelerde ve ormanlık alanlarda yaşar. Üremeleri sporla gerçekleşir. Spor keseleri eğrelti otlarında yaprak altında, at kuyruğu ve kibrit otunda ise çoğunlukla dal uçlarında bulunur. Gerçek kökleri yoktur. Bu bitkilerde yapraklar, toprak altında bulunan gövdeler tarafından oluşturulur. At kuyrukları, eğrelti otları ve kibrit otları damarlı tohumsuz bitkilerdendir."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/toplum-ve-saglik/", "text": "Bireylerin sağlığı gibi toplumların sağlığı da genetik, kişisel risk faktörleri ve tıbbi hizmetlerden daha az olmamak üzere toplumsal faktörlere bağlıdır. Sağlıkta sosyal eşitsizlikler yüzyıllar boyunca halk sağlığı alanında anlaşılmış ve belgelenmiştir. 1840-1850 tarihli Chadwick ve Shattuck raporları, yoksulluk ve kötü temizlik, barınma ve çalışma koşullarının yüksek ölüm oranıyla ilişkisini belgelemiş ve sosyal epidemiyoloji fikrini başlatmıştır. Siyasi ve sosyal ideolojiler, şu veya bu türden evrensel sağlık sistemleri dahil olmak üzere refah devletinin sağlık durumundaki sosyal ve coğrafi farklılıkları ortadan kaldıracağını düşünüyordu. 1880'lerde Almanya'da zorunlu sağlık sigortasının uygulamaya konulmasından, 1995'te Amerika Birleşik Devletleri'nde ulusal sağlık sigortası girişiminin başarısız olmasına kadar, sağlıktaki eşitsizliklerle başa çıkmaya yönelik sosyal reformlar, tıbbi ve hastane hizmetlerine erişimi iyileştirmeye odaklanmıştır. Hemen hemen tüm sanayileşmiş ülkeler bu tür sistemleri geliştirmiş ve sağlık durumunun iyileştirilmesine katkıları sosyal sistemin önemli bir parçası olarak görülmektedir. Ancak sağlık hizmetlerine evrensel erişimi olan toplumlarda bile daha düşük sosyoekonomik statüye sahip kişiler, çok çeşitli hastalıklardan daha yüksek hastalık ve ölüm oranlarından muzdariptir. Sağlık hizmetlerine erişim, morbidite, mortalite ve modellerde bölgesel, etnik ve sosyoekonomik farklılıklar üzerine yapılan son araştırmalar ve incelemeler, sağlık eşitsizliklerinin tüm toplumlarda mevcut olduğunu göstermektedir. Kardiyovasküler hastalık epidemiyolojisi, günümüzde klasik olan stres, sigara, kötü beslenme ve fiziksel hareketsizlik risk faktörleri ile doğrudan ilişkilidir. Buna karşın kronik hastalıkların sosyal farklılıklar, insanların kendi yaşamları üzerinde sahip oldukları kontrol derecesi gibi, bireyin psikolojik ihtiyaçlarıyla ilgili olabilecek sosyal ve ekonomik konulardan da etkilendiği bilinmektedir. Mavi yakalı işçiler, yaşamları üzerinde beyaz yakalı meslektaşlarına göre daha az kontrole sahipler ve yüksek sosyal sınıflara göre daha yüksek koroner kalp hastalığı ölüm oranlarına sahiptirler. Diğer çalışmalar, kardiyovasküler hastalıklarda sağlıklı yaşam tarzı, dindarlık ve aile destek sistemlerinin koruyucu etkileri ile birlikte göç, işsizlik, şiddetli sosyal ve politik değişim gibi faktörlerin olumsuz etkileri görülmektedir. Sosyal koşullar tüm toplumlarda hastalık dağılımını etkilemektedir. Amerika Birleşik Devletleri ve Batı Avrupa'da tüberküloz, kısmen yüksek riskli nüfus grupları, yoksulluk ve toplumdan yabancılaşma nedeniyle kentsel alanlarda önemli bir halk sağlığı sorunu olarak yeniden ortaya çıkmıştır. Tıbbi bakım sağlayıcısının yanı sıra önleme ve halk sağlığı da dahil olmak üzere daha geniş sağlık sistemi tarafından yapılan müdahaleler ortaya çıkan bu olumsuzlukların kontrol altına alınmasında anahtar bir rol üstlenmektedir. Ev sahibi-etken-çevre paradigması, sosyopolitik çevrenin ve organize müdahale çabalarının hastalığın epidemiyolojik ve bireysel klinik seyrini etkilediği daha geniş bağlamda da önemlidir. Sağlık sistemi, doğrudan birincil önleme veya tedavi yoluyla veya dolaylı olarak topluluk veya bireysel risk faktörlerini azaltarak hastalığın oluşumunu veya sonucunu etkilemeyi amaçlamaktadır. Dünya Sağlık Örgütü Eşitsizlikler Komisyonu: Ülkeler içinde ve arasında görülen en önemli eşitsizliği yaşam süreleri olarak ifade etmektir. Ortalama yaşam süreleri ülkeler arasında 20 yıl veya daha fazla farklar ortaya çıkarabilmektedir. Sağlıktaki bu eşitsizliklerin çoğunun temelinde sosyal faktörler yer almaktadır. Sosyal koşulların sağlık üzerindeki etkileri, sağlığı teşvik etmeyi amaçlayan müdahaleler ile kısmen dengelenebilmektedir. Halk sağlığı koşulları kavramının genişletilmesi; örneğin, iyileştirilmiş sanitasyon veya verimli ve etkili bir şekilde kullanılan kaliteli birinci ve ikinci basamak sağlık hizmetleri yoluyla herkesin kullanımına sunulmasını amaçlamaktadır. Hastalığı veya komplikasyonlarını önlemeye yönelik yaklaşımlar, Londra'daki kolera salgınını durdurmak için Broad Street pompa kolunun çıkarılması veya Goldberger'in pellagra üzerindeki çalışmasında olduğu gibi diyetlerin değiştirilmesi gibi çevrede fiziksel değişiklikler gerekebilmektedir. Halk sağlığının büyük başarılarında düşük teknolojiye sahip uygulamalar olmasına karşın, çok ciddi sağlık kazanımları elde edilmesine imkan sağlamasıdır. Bazı örnekler arasında DDT kullanımından kaçınmak, oral rehidrasyon çözümleri, peptik ülser tedavisi, obeziteyi azaltmak için egzersiz ve diyet, hastanelerde el yıkama, hijyen uygulamaları, HIV ve kanser dahil cinsel yolla bulaşan enfeksiyonların önlenmesi için sağlık eğitimi gibi konular yer almaktadır. İstihdam, sosyal güvenlik, kadın eğitimi, rekreasyon, aile geliri, yaşam maliyeti, barınma ve evsizlik açısından toplumsal bağlam, bir nüfusun sağlık durumu ile ilgilidir. Zengin bir ülkede gelir dağılımı, üst ve alt sosyoekonomik gruplar arasında sağlık durumunu etkileyen geniş bir boşluk bırakabilir. Medya, neyin yayımlanacağını ve topluma bilgi sunulacağı bağlamı seçerek halkın sağlık sorunlarına ilişkin algısını etkileme konusunda büyük bir güce sahiptir. Modern medya, bir bireyin bazı sağlık sorunlarının riskini abartma eğilimini etkileyebilirken, diğerlerine yönelik riski küçümseyerek sonuçta sağlık tercihlerini etkileyebilir."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/turkiyenin-ekosistemi-ve-biyolojik-cesitliligi/", "text": "Ülkemizin genetik ve tür çeşitliliği ekosistem çeşitliliği ile yakından ilgilidir. Orman, step, sulak alan, deniz ve kıyı, dağ ekosistemleri farklı tür canlılar barındırır. Akdeniz, Doğu ve Batı Karadeniz orman alanlarında iğne yapraklı ya da yaprak döken birçok ağaç türü görebiliriz. Örneğin, çam, göknar, kayın, meşe, dişbudak, akçaağaç, gürgen gibi. Akdeniz bölgesi Toros dağlarındaki sedir ormanları dünyadaki en geniş sedir ormanıdır. Ülkemizdeki endemik ağaç türlerinin en önemlilerinden birkaçı Kaz Dağı'nda orman meydana getiren Kaz Dağı göknarı, Eğridir'in güneyindeki kasnak meşesi, Köyceğiz-Dalaman arasında yaygın olan sığla ağacı veya günlük ağacı ormanları, Beşparmak dağlarındaki kral eğreltisi, Datça ve Teke yarımadalarındaki Datça hurması ile Kastamonu, Yozgat ve İspir çevresindeki İspir meşesidir. Ülkemizin ormanları bitki çeşitliliğinin yanında hayvan türleri açısından da çok zengindir. Ayı, tilki, çakal, vaşak, geyik, dağ keçisi, yaban domuzu türleri, bazı yılan türleri, kaplumbağalar, ağaçkakan ve çeşitli baykuş türleri için de ormanlarımız doğal habitat oluşturmaktadır. Biyolojik çeşitliliğin yanında Avrupa'da nesli tehdit altında olan şah kartal ve esmer akbaba Türkiye ormanlarında üremektedir. Stepler genellikle otsu bitkilerin oluşturduğu doğal çayırlık alanlardır. Ülkemizin %28'ini stepler kaplar. Özellikle İç Anadolu ve Doğu Anadolu bölgemizdeki bu alanlar biyolojik çeşitlilik açısından önemlidir. Burada yetişen türlerin bazıları tarım, endüstri ve sağlık alanları için değerlidir. Bu stepler özellikle bazı endemik türler bakımından gen merkezidir. Gen merkezi türlerin ortaya çıktığı ve ilk yayılmaya başladığı yerdir. Örneğin, buğdayın gen merkezi Anadolu'dur. Ülkemizde farklı yabani buğday türleri varlığını sürdürmektedir. Amerika Birleşik Devletleri'nde 1960'larda başlayan bir salgın hastalık her yıl buğday üretiminin %30 kaybına neden olmuştur. Türkiye'deki yabani buğdaylarla yapılan genetik çaprazlamalar sonucunda bu buğdaylardan aktarılan genlerle sorun çözülmüştür. Bu örnek, gen merkezlerinin korunmasının önemini göstermektedir. Türkiye'deki ekosistemler açısından bakıldığında en zengin endemik bitki türlerinin steplerde olduğu görülmüştür. 3000 endemik bitki türünden 1200'ü step bitkisidir. Örneğin, Ankara çiğdemi , yanardöner çiçeği , çoban dikeni bu bitki türlerindendir. Bitkilerin yanısıra steplerdeki hayvan türlerine de şu örnekleri verebiliriz; Anadolu miflonu , step vaşağı , gelengi . Üç kıta arasındaki konumu nedeniyle Türkiye'de görülen farklı ekolojik ortamlar dünyadaki tür çeşitliliğinin korunmasına katkıda bulunur. Örneğin, Avrupa'da nesli tehlikede olan kuş türlerinden toy, küçük kerkenez, yılan kartalı, şahin, doğan, ibibik, bıldırcın gibi türler ülkemiz steplerinde yaşamaktadır. Stepler böcek türleri açısından da zengindir. Sulak alanlar; doğal veya yapay, tatlı veya tuzlu sular, durgun ya da akıntılı farklı derinliklerdeki bütün sular, sazlık ve bataklıklardır. Sulak alan ekosistemleri tropikal bölgelerden sonra biyolojik çeşitliliği en fazla olan ekosistemdir. Başta su kuşları olmak üzere çok zengin hayvan ve bitki türleri için yaşama alanlarıdır. Ülkemizde Van Gölü, Tuz Gölü, Kızılırmak, Fırat, Seyhan gibi büyük ırmaklar, baraj gölleri sulak alanlardır. Bu alanlar, sadece Türkiye'deki kuşlar için değil göçmen kuşların göç yolları üzerinde olması nedeniyle de büyük öneme sahiptir. Örneğin, dünyada nesli tehlike altında olan tepeli pelikan Manyas Kuş Gölü ve Çamaltı Tuzlasında, dik kuyruk ördeği Burdur Gölü'nde kışlar. Tuz Gölü flamingoları da bu bölgede yumurtalarını bırakarak yuva oluşturur. Türkiye'nin sulak alanlarında saz, kamış, hasır otu, nilüfer vb. bitkilerin yanı sıra su mercimeği gibi su altı bitkilerine de rastlanır. Ülkemizin Karadeniz, Akdeniz, Ege Denizi ve Marmara Denizi geniş bir ekosisteme sahiptir. Ege Denizi bir çok ada, adacık, deniz mağaraları ve kayalıklar yönüyle ekosistem çeşitliliği açısından önemli konumdadır. Örneğin Ege Denizi'ndeki mağaralar Akdeniz foku ve birçok balık türü için barınak oluşturmaktadır. Bu denizler ve kıyı ekosistemleri su canlılarının çeşitliliği açısından önemlidir. Çok çeşitli balık türleri vardır. Kalkan, uskumru, kılıç balığı nesli tehdit altında olan balık türleridir. Alp-Himalaya dağ kuşağında yer alan ülkemizin yarısında dağ ekosistemi görülmektedir. Dağların uzanışı ve yüksekliği, farklı bitki ve orman ekosistemlerinin ortaya çıkmasını etkilemiştir. Örneğin, Doğu Karadeniz bölümündeki ladin ormanlarının zenginliği Karadeniz'den gelen nemli havanın dağlar boyunca yükselerek su oluşturmasıyla ilgilidir. Ülkemizin farklı ekosistemlerinin varlığı dolayısıyla biyolojik çeşitliliğin zenginliği dünyadaki doğal yaşamın varlığı ve sürdürülebilirliği açısından önemlidir. Besin maddesi, ilaç ham maddesi, sanayi ham maddelerinin sağlanması açısından biyoçeşitlilik ekonomik öneme sahiptir. Örneğin, besin olarak tüketilen balık, tahıl türleri; ilaç ham maddesi olarak kullanılan yabani otlar; sanayi ham maddesi olarak pamuk, keten vb. türlerin kullanıldığı alanlar dikkate alındığında biyolojik çeşitliliğin önemi ortaya çıkmaktadır. İnsan etkisinden kaynaklanan bazı uygulamalar biyolojik çeşitliliği tehdit etmektedir. Bu tehditlerin başlıcaları aşırı otlatma, orman yangınları, çevre kirlilikleri, kontrolsüz avcılık, yol ve baraj inşaatları, nüfus artışı, çarpık kentleşme, petrol sızıntıları, bireylerde doğaya karşı sevgisizliğin ve duyarsızlığın var olmasıdır. Ülkemiz tarihi ve kültürel mirası ile çevre değerleri bakımından dünyanın en zengin ülkelerinden biridir. Sahip olduğumuz bu zenginliğin korunması, yaşatılması ve gelecek nesillere aktarılması konusunda toplumun her kesimine büyük sorumluluklar düşmektedir. Türkiye'nin doğal güzelliklerine ulusça sahip çıkmalıyız. Eğer bunu başaramazsak biz de doğal güzelliklerimiz gibi bir gün yok olacağız. Türkiye hala yeni bitki türlerinin tanımlandığı bir alandır. Ülkemizde son yıllarda yapılan çalışmalarda, bugüne kadar bilinmeyen 130'dan fazla bitki türü tespit edilmiştir. Aşağıda ülkemizin biyolojik çeşitliliğini ortaya koyan bazı bitki ve hayvan türlerinden birkaç örnek görüyorsunuz. Doğal soğanlı, yumrulu, rizomlu bitkiler yeni çeşitlerin elde edilmesi ve hastalıklara dayanıklılığı artırma gibi konularda ıslah materyali olarak kullanılmaktadır. Bu bitkiler genellikle sonbaharın sonlarından ilkbahara kadar çiçek açar. Bazıları tıbbi bitkidir. Doğal çiçek soğanları, hızlı şehirleşme ve sanayileşmenin yanı sıra yapılan bazı aşırı sökümler nedeni ile azalmış hatta Galantus , Cyclamen , Sternbergia türleri tehlike altına girmiştir. Bu durumu önlemek amacıyla Tarım ve Köy İşleri Bakanlığı koruma projeleri düzenlemiştir. Anavatanı Anadolu'dur. Spil dağında, yüksek kesimlerde yetişir. Soğanlı, yabani yetişen bir çiçek türüdür. Çiçekleri kırmızı renklidir. Spil dağında Mart-Nisan aylarında yoğun olarak görülebilir. 15-20 cm boyunda gölge seven bir bitkidir. Safran ülkemizde çok eskiden beri yetiştirilen önemli bir bitkidir. Soğanlı bir bitki olan safran eylül, ekim aylarında çiçek açar ve çiçeği açık mor renktedir. Boya maddesi, baharat, ilaç ve kozmetik sanayisinde, halk hekimliğinde, aşure, zerde yapımında, lokum imalatında kullanılmaktadır. Türkiye'nin güneyinde Toros dağları üzerinde yabani olarak yaşar. Soluk pembe renkli ya da beyaz çiçeklidir. Çiçeklerinin uç kısmında mor lekeler bulunur. Türkiye'nin endemik bitkilerinden olan Konya gaşağı dünyada sadece Konya'da yetişmektedir. 2006 yılında bilim insanları tarafından doğada yalnız 9 kök gaşak bitkisi kaldığı belirlenmiş, tülüşah ya da Konya peygamber çiçeği olarak da bilinen Konya gaşağının, koruma projesi kapsamında tohumları özel olarak yetiştirilmiş ve doğal yaşama ortamına dikilmiştir. Küresel ısınma nedeniyle yaşanan kuraklık, sulak alanların kurumasına, yer altı su seviyesinin düşmesine neden olmuştur. Topraktan ihtiyacı olan suyu alamayan bitkilerden biri de Eber sarısıdır. Dünyada sadece Akşehir ve Eber gölleri çevresinde yaşayan bu endemik tür, önlem alınmaması durumunda kuraklığa yenik düşerek yok olacak. Dünya Doğal Hayatı Koruma Konseyi'nin çalışmaları ile Türkiye'de korunması gereken ilk 10 bitki arasında yer alan, üç dişi organa sahip yabani bir baklagil olan dünyaca önemli bir türdür. Böcekçil bir memelidir. Uzun kulaklı çöl kirpisi de denir. Boyu 15-20 cm'dir. Dikenleri 2 cm kadardır. Kütle 280 g'a kadar çıkabilir. Gece avlanır. Senede iki üç defa 5-6 adet doğurabilir. Ortalama ömürleri 6 yıldır. Açlığa ve susuzluğa yaklaşık 10 hafta kadar dayanır. Ülkemizde yayılış gösteren endemik bitki türlerine badem, orkide, tere, kuşkonmaz, pancar, kiraz, nohut, keten, kekik, madımak, armut, çavdar, çemen, üvez, adaçayı, safran, turp; endemik hayvan türlerine ise Ankara kedisi, Ankara keçisi, Hopa engereği, yaban koyunu, Sivas kangalı ve yan tarafta resmini gördüğünüz Van kedisi örnek verilebilir. Ayrıca ülkemiz birçok hayvan türünün ana vatanı olarak bilinmektedir. Örneğin, alageyiğin ana vatanı Akdeniz Bölgesi, yan tarafta resmini gördüğünüz sülünün ise Samsun'dur."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/uriner-sistem-uriner-sistemiz/", "text": "Üriner Sistemdeki Organların Yapısı ve İşleyişi: Hücreler besine ve oksijene ihtiyaç duydukları gibi, metabolik artıkları da uzaklaştırmak zorundadır. Çevre şartlarının değişmesine rağmen, canlılar iç dengelerini sürekli olarak sabit tutmaya çalışır. Bir organizmanın kararlı bir iç çevre ve dengeye sahip olmasına homeostasi denir. Örneğin koşan bir bireyde, solunum sonucu açığa çıkan ısının fazlası terleme ile dış ortama atılır. Böylece vücut ısısının yükselmesi ve enzimlerin bozulması engellenmiş olur. Boşaltım; canlıların vücutlarındaki fazla suyu, canlı için zararlı maddeleri hücrelerden ve doku sıvısından uzaklaştırmasıdır. Böylece vücudun tuz ve su dengesi korunur, kan pH'si belirli değerler arasında sabit tutulur. Zehirli maddeler de daha az zararlı hale getirilerek vücuttan uzaklaştırılır. Metabolizma faaliyetleri sonucunda oluşan üre, ürik asit, kreatin gibi zararlı maddeler boşaltım sistemini oluşturan organlar tarafından uzaklaştırılır. Üriner sistem böbrekler, üreter, mesane ve üretradan oluşmaktadır. İdrar, böbrekte üretilir ve üreter vasıtasıyla mesaneye iletilir. Mesanede toplanan idrar yaklaşık 150 ml'ye ulaşınca idrara çıkma isteği oluşturur. Mesanedeki idrar, dişide vagina yakınında, erkekte de üretra adı verilen kanal aracılığıyla istemli olarak dışarı atılır. İnsanda boşaltım sistemini; böbrekler, üreter , idrar kesesi ve üretra oluşturur. Böbrekler, omurganın iki yanında, karın boşluğunun arka duvarında, bel hizasında bulunur. Her bir böbrek, yaklaşık, 11-12 cm boyunda, 6-7 cm eninde, 4 cm derinliğinde ve yaklaşık 120-200 gram ağırlığındadır. Böbrekler yağ dokusu ile desteklenerek normal yerlerinde tutunur. Yağ dokuları aynı zamanda böbreği soğuktan ve sıcaktan korur. Böbrek atardamarı böbreğe kan getirir. İnsan böbreği dört tabakadan oluşur. En dışta böbreğin üzerini örten bağ dokudan oluşmuş zar bulunur. Daha sonra kabuk gelir. Kortekste böbreğin işlevsel en küçük birimi olan nefronlar bulunur. Kabuktan sonra öz bölgesi gelir. Öz bölgesinde piramit şeklinde olan malpighi piramitleri bulunur. Malpighi piramitleri idrar toplama kanallarını içerir. En içte ise havuzcuk bulunur. Havuzcukta toplanan idrar, üreter yolu ile idrar kesesine gider. Böbreğin boşaltım ile ilgili asıl birimlerinin nefronlar olduğunu söylemiştik. Her böbrekte yaklaşık bir milyon kadar nefron vardır. Nefronlar günde 180 litre kadar kan sıvısını süzebilir. Bunun yaklaşık 1,5 litresi idrar olarak vücuttan atılır. Boşaltım kanalcıklarıdır . Bowman kapsülü, yassı epitelle döşenmiş, içi boş yarı küre şeklindedir. Glomerulus kılcalları Bowman kapsülünün içindeki boşlukta yer alır. Glomerulus ve bowman kapsülü birlikte malpighi cisimciği adını alır. Böbreğin kabuk bölgesinde malpighi cisimciği ve bowman kapsülünün devamı olan proksimal tüp yer alır. Böbreğin öz bölgesinde proksimal tüpten sonra gelen U harfi şeklindeki henle kanalı bulunur. Henle kanalı yine kabuk bölgesine çıkar ve kabuk bölgesinde distal tüpü oluşturur. Distal tüp, idrar toplama kanalına bağlanır. Öz bölgesinde yer alan idrar toplama kanalları bu bölgedeki malpighi piramitlerinin tepesinden havuzcuğa açılır. Glomerulus kılcallarındaki kan basıncı, diğerlerine göre iki kat fazladır. Glomerulus kılcal damarı boyunca kan basıncı aynıdır. Vücut kılcallarında kan basıncı toplardamar ucuna gidildikçe azalır. Glomerulus kılcalları iki katlı epitel ile örtülüdür diğer vücut kılcalları ise tek katlı epitel bulundurur. Bu yapı, damarların hem yüksek basınca dayanıklı olmasını sağlar hem de protein ve kan hücrelerinin dışarı çıkmasını engeller. Glomerulus kılcallarında sadece tek yönlü sıvı hareketi vardır. Diğer vücut kılcallarında iki yönlü sıvı hareketi vardır. Nefronlarda idrar oluşumu; süzülme, geri emilme ve salgılama olmak üzere üç aşamada gerçekleşir. 1. Süzülme : Getirici atardamarlar ile glomeruluslara gelen kanın, yüksek kan basıncı sebebiyle zardan geçebilecek büyüklükte olan moleküllerinin kandan Bowman kapsülüne geçmesine süzülme denir . Difüzyon ile gerçekleşen süzülmenin hızını kan basıncı, sıcaklık ve kandaki maddelerin derişimi etkiler. Günlük idrar miktarı süzülme hızına göre değişir. 2. Geri emilme: İdrar oluşumunun ikinci aşamasıdır. Süzülme ile glomerulustan Bowman kapsülüne geçen sıvıdaki zararlı maddelerin dışında kalan su, glikoz, aminoasit, mineral gibi yararlı maddeler tekrar emilerek kana yani dolaşıma katılır. Geri emilme olayı maddelerin derişimine göre difüzyon, osmoz ve aktif taşıma ile gerçekleşir. Aktif taşıma için gerekli olan ATP, proksimal tüpçükde yer alan mitokondriden karşılanır. Kas metabolizması sonucunda oluşan kreatin geri emilmez. Glikozun ve amino asitlerin tümü, suyun ve tuzların büyük bir kısmı ve ürenin de yarıya yakını geri emilir. Proksimal tüp: Glikoz, amino asit, Na+ aktif taşıma ile emilirken H O ise pasif taşıma ile geri emilir. Proksimal tüpteki epitel hücreleri, vücut sıvılarının pH dengesini sağlamak için hücreler hidrojen iyonu ve süzüntünün fazla asidik olmasını engellemek için de amonyak sentezleyip salgılar. Hidrojen iyonlarını amanyok bir tampon gibi davranarak yakalar ve amonyum (NH+4 ) şeklinde tutar. Henle kulpu: Proksimal ve distal tüpler arasındaki U biçimli kısma verilen isimdir. Henle kulpunun başlıca işlevi idrardaki su ve tuzun bir bölümünün kana geri emilmesini sağlamaktır. Henle kulpunun aşağı inen kolunda süzüntü ilerlerken, suyun geri emilmesi sürdürülür. Tuza karşı pek geçirgen olmayan henle kulpunun çevresindeki doku sıvısının ise tuz yoğunluğu yüksektir. Böylece inen koldan, doku sıvısına osmozla su çıkar ve çözünmüş madde derişimi artar. Süzüntü kulpun uç noktasına ulaşır ve yukarı çıkan koldan kortekse geri döner. Henle kulpunun çıkan kolu suya geçirgen değildir. Yoğun tuz içeren süzüntü yukarı doğru ilerlerken, tuz geri emilir. Böylece süzüntü, kortekse doğru ilerledikçe daha seyreltik hale gelir. Distal tüp: Distal tüpte suyun, tuzun ve bikarbonat (HCO3 ) iyonlarının geri emilimi devam eder. Hormonların distal tüpte geri emilim üzerine etkisi vardır. Aktif taşıma ile sodyumklorür geri emilimi olurken, hipofiz bezinden salgılanan antidiüretik hormon hormonu da suyun geri emilimini artırarak kana daha fazla su geri emilmesini sağlar. Böylece kana geçen su ile kanın tuz yoğunluğu normal düzeyde kalır. Böbrek üstü bezlerinden salgılanan aldosteron hormonu da nefron kanallarından sodyum geri emilimini artırır ve potasyum atılımını sağlar. Pasif taşımayla da bir miktar üre de idrar toplama kanalından geri emilir. 3. Salgılama: Asidik ve bazik maddeler, bazı ilaç kalıntıları, amonyak (NH3), hidrojen, bikarbonat, potasyum iyonları ve gıda boyalarının kandan uzaklaştırılabilmesi için kılcal damarlardan nefron kanallarına aktif taşıma yapılması olayına salgılama denir. İdrar; süzülme, geri emilme ve salgılama olayları sonucunda oluşur daha sonra idrar toplama kanalları aracılığı ile böbreğin havuzcuk bölgesine iletilir oradan da üreterle idrar kesesine taşınır. İdrar kesesinde biriken idrar, üretra ile dışarı atılır. Böbreklerimiz kanı süzmenin yanında alyuvarların üretilmesini uyaran eritropoietin adı verilen hormonu da salgılar. Kansızlık ve kandaki alyuvar sayısının azalması durumunda daha fazla salgılanır. Kanda dokuların kullanabileceğinden fazla oksijen varsa eritropoietin azalır dolayısıyla da alyuvar üretimi düşer. Böbrek hücrelerinde meydana gelen kalıcı hasarlar sonucu ölen nefronların işlevini diğerleri üstlenir. Hücre ölümü devam edip geri kalan hücreler bu yükü kaldıramazlarsa işlev kaybından dolayı kronik böbrek yetmezliği meydana gelir. Bu hastalarda sıklıkla eritropoietin yapımının azalması sonucu kansızlık görülür. Kronik böbrek yetmezliği hastalarında en fazla görülen anemi nedeni eritropoietin eksikliğine bağlı renal anemi ' dir."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/viruslerin-neden-oldugu-bazi-hastaliklar/", "text": "Virüslerin çoğalmak için gereksinim duyduğu organizmaya konakçı denir. Virüsler; konakçı organizma olarak kullandıkları hayvanları, bitkileri, mantarları, protozoaları, arkeleri ve bakterileri enfekte ederek pek çok hastalığa sebep olmaktadır. İnsanlarda görülen viral hastalıklar arasında; kuduz, grip, nezle, hepatit, uçuk, AIDS, kabakulak, frengi, kızamık, çiçek, sarıhumma ve viral zatürre sayılabilir. Ayrıca çeşitli kanser tipleri ile virüslerin bağlantısı olduğu da bilinmektedir. Virüslerin neden olduğu birçok hastalığın etkin tedavi yöntemi bilinmemektedir. Viral hastalıklar, bakteriyel hastalıklar gibi antibiyotik ve diğer ilaçlarla tedavi edilememektedir. Günümüzde viral hastalıklardan sadece çiçek, çocuk felci, kuduz, hepatit gibi bazı hastalıklara karşı aşı geliştirilebilmiştir. Doğal bağışıklık, virüsler söz konusu olduğunda oldukça geç ortaya çıkmaktadır. Virüsle enfekte olmuş konak hücrenin oluşturduğu interferon proteini bu noktada çok önemlidir. İnterferon proteini konak hücreleri koruyamaz. Ancak oluşturulduğunda diğer hücrelerin reseptör bölgelerine bağlanarak viral enfeksiyonlara karşı belirli bir direncin ortaya çıkmasını sağlar. Herhangi bir virüs, rastgele bir hücreyi çoğalmak için konakçı olarak kullanamaz. Virüsün dış yüzeyinde bulunan protein ile konakçı hücrenin zarı yüzeyinde bulunan algılayıcıların uyumlu olması gerekir. Bu nedenle insan vücuduna giren kuduz virüsü sadece sinir hücrelerini, hepatit virüsü karaciğer hücrelerini, grip ve nezle virüsü üst solunum yolu organlarının hücrelerini, HIV virüsü bağışıklığı sağlayan hücreleri konakçı olarak kullanır. İnsanlarda virüslerin neden olduğu bazı hastalıklar hakkında bilgiler aşağıda verilmiştir. Uçuk: Bu hastalık Herpes simpleks virüsü tarafından oluşturulur. Herpes simpleks virüsünün sekiz tipi vardır. Ancak bunlardan özellikle üç tanesine daha sık rastlanmaktadır. Örneğin HSV-1 daha çok ağız, burun ve çevresinde izlenirken; HSV-2 genital bölgede yerleşmektedir. Sonuçta cilt ve mukozalarda gözlenen içi su dolu keselerden ibaret, bulaşıcı bir hastalığa neden olur. HSV-3 ise sinir hücrelerine yerleşerek zona denilen rahatsızlığa yol açar. HSV-3, diğerlerinden farklı olarak enfeksiyon bölgesinde kızarıklık ve iğne batması şeklinde hissedilen şiddetli ağrı yapar. Herpes simplex virüsü temasla bulaşır. Örneğin havlu gibi bazı özel eşyaların, aynı kişiler tarafından kullanılması sonucunda virüsler; deri veya mukozalardaki çatlaklardan vücuda girer. Ardından hedef doku ve organda cilt ya da mukoza lezyonlarını oluşturmaya başlar. HSV'lerin yol açtığı bu hastalığın tedavisi mümkün değildir. Ancak bazı tedavi yaklaşımları ile virüslerin hastalık oluşturması önlenmeye ya da en azından azaltılmaya çalışılıyor. Bu nedenle öncelikle virüsü kapmamaya özen göstermek gereklidir. El ile temastan olabildiğince uzak durulmalı ve aktif lezyonların olduğu dönemde kağıt havlu kullanımı tercih edilmelidir. Hastalığı kapma halinde bağışıklık sistemi güçlendirilmeli; aşırı alkol kullanımından, aşırı yorgunluktan, dengesiz beslenmeden ve stresten uzak durulmalıdır. Kuduz: Kuduz hastalığı insanlığın tanıdığı ve korktuğu en eski hastalıklardan biridir. Birçok insanın hayatını kaybetmesine neden olan kuduz hastalığının tedavisi, ancak 19. yüzyılda Pasteur tarafından geliştirilen aşı sayesinde mümkün olmuştur. Kuduz virüsü memelilerde, kanatlılarda ve insanlarda etkisini göstermektedir. Virüs hasta hayvanların salyalarıyla yayılır. Ayrıca idrar, süt, dışkı, balgam ve kanda da kuduz virüsü bulunur. İnsan vücuduna giren kuduz virüsü beyne doğru ilerler. Beyne ulaştığında ise hızla çoğalır. Günümüzde insanların kuduz hastalığından korunmasını sağlamak için kuduz aşısı, acil durumlar için geliştirilen kuduz serumu ve kuduz immunglobulini kullanılmaktadır . Aşılama şemasına uygun olarak yapılan aşılamayla kuduz hastalığının tedavisinde %100 oranında başarı sağlanmaktadır. Grip: Gribe neden olan influenza virüsünün farklı türleri vardır. Grip virüsleri insanlarda olduğu gibi domuzlar, atlar, foklar ve kuşlarda da hastalık yapabilir. Grip virüsü insanda ateşe, yaygın kas ağrısına, halsizlik ve bitkinliğe neden olur. Virüsler, zaman içinde genetik yapılarında meydana gelen değişimlerle yeni formlar geliştirmiştir. Bu nedenle vücutta kazanılan bağışıklık, karşılaşılan yeni formlarda etkisiz kalmaktadır. Aşı, bu hastalıklardan korunmak için tercih edilebilecek bir yöntem olsa da basit bazı temizlik kurallarını uygulamak daha etkili bir korunma sağlar. Edinilmiş Bağışıklık Eksikliği Sendromu : AIDS hastalığına yol açtığı anlaşılan virüs çeşitlerinin ortak adı HIV'dir . AIDS'li bir insandaki kan, plazma, idrar, ter, gözyaşı, salya, bronş sıvısı, sperm, genital sıvı, beyin-omurilik sıvısı, kemik iliği, lenf bezleri ve anne sütü HIV virüsü içerebilir. Ancak AIDS en çok kan, genital sıvılar , doku-organ nakli ve anne sütü ile bulaşmaktadır. Diğer vücut sıvılarındaki AIDS virüs sayısı, hastalığı bulaştırmayacak kadar azdır. AIDS virüsü; T4 lenfositleri, B lenfositleri ve makrofajlar gibi bağışıklık sistemine ait bazı hücrelerin ve beyindeki sinir hücrelerinin içine girerek onları tahrip edebilir. Bunun sonucunda T4 hücrelerinin kandaki sayısı oldukça azalır. Buna karşılık bağışıklık frenleyici T8 hücrelerinin sayısı artar. Sonuç olarak hücresel ve sıvısal bağışıklık azalmış olur. Fagositoz hücreleri de görev yapmadığından vücudun kendini mikroplara ve kansere karşı savunması imkansız hale gelir. Bilim insanları, HIV ile mücadelede aşılar geliştirse de virüsün hızlı mutasyon geçirmesi nedeniyle tam anlamıyla başarıya ulaşılamamıştır. Hepatit: Hepatit, karaciğer hücrelerinin iltihaplanması sonucu ortaya çıkan bir hastalıktır. Bu hastalığın en önemli nedeni virüslerdir. Hepatit hastalığının yedi türü vardır. A, E ve F tipi hepatitler; virüslerle kontamine olan su ve besin maddelerinin vücuda alınması ile oluşur. B, C, D ve G türü hepatitler ise kan, tükürük ve cinsel temas yoluyla bulaşır. Hepatit A, ülkemizde genellikle okul çağı çocuklarında sık görülür. Tuvalet hijyeni kötü olan kişilerin, yiyecek ve içeceklere dokunması sonucu kişiden kişiye bulaşır. Bu nedenle temizlik ve sağlık koşullarının yetersiz ve kötü olduğu toplu yaşanan yerlerde kolayca yayılır. Hepatit B ve C hastalığına sebep olan virüsler sinsidir. Pek çok insan farkında olmadan bu virüsü almış olabilir ve hiçbir belirti olmaksızın bu virüsü taşıyabilir. Tedavi edilmezse her iki virüs de karaciğer sirozuna neden olabilir. Siroz ise karaciğer yetmezliği ve karaciğer kanseri gibi yaşamı tehdit eden hastalıklara ya da ölüme yol açabilir. Uzun süreli hepatit B hastalığında siroz ortaya çıkmadan önce de karaciğer kanseri görülebilir. Bu virüsler kan, diğer vücut sıvıları ve cinsel temas yoluyla bir insandan diğerine bulaşabildiği gibi hepatit virüsünü taşıyan anneden bebeğine de bulaşabilir. Hepatit A ve B virüsünden korunmanın en etkili yolu aşılanmaktır. Ülkemizde çocuklara hepatit A ve hepatit B aşısı uygulanmaktadır. Hepatit C hastalığına karşı henüz bir aşı geliştirilememiştir."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/vitaminler-ve-vitaminlerin-ozellikleri/", "text": "Canlıların yaşamına devam edebilmesi için sadece karbonhidrat, yağ ve protein almaları yeterli değildir. Bunları kullanabilmesi ve bazı özel fonksiyonlar için az miktarda yardımcı maddelere de ihtiyaç duyar. Bu maddelerin bir kısmı vitaminlerdir. Vitaminler, düzenleyici maddelerdir ve bileşik enzimlerin koenzim bölümünü oluşturur. Sadece bitkiler ihtiyaç duydukları tüm vitaminleri sentezleyebilir. Vitaminler enerji vermez ve hücrelerde yapı birimi olarak kullanılmaz. Hücre zarından geçebilecek büyüklükte olduklarından sindirilmeden kan dolaşımına katılır. Beslenme ile yeteri kadar alınmazsa öncelikle kandaki vitamin miktarı azalır. Yetersiz beslenme devam ederse hücredeki vitamin düzeyi düşerek ilgili metabolik reaksiyon bozulur. Vitaminler suda çözünen ve yağda çözünen olmak üzere ikiye ayrılır. Suda çözünen vitaminler vücutta depo edilmediğinden günlük olarak alınır ve fazlası idrarla atılır. Yağda çözünen vitaminler vücutta depo edilebilir ve dokularda aşırı birikimi toksik etki yapar. Bu durumda vitamin zehirlenmesi meydana gelir. Suda çözünen vitaminlerin eksikliğinde hastalık etkeni yağda çözünene göre daha çok önce çıkar. - Genellikle et, süt, yumurta, karaciğer, yeşil sebzeler, kuru yemiş, tahıllar ve meyvelerde bulunur. - Bazı bileşik enzimlerin yapısında koenzim olarak iş yapar. - Bazı B vitaminleri insanın kalın bağırsağında yaşayan bakteriler tarafından üretilebilir. - B grubu vitamin eksikliğinde berberi, pellegra, yorgunluk, kaslarda kramp, anemi, saç dökülmesi, sinirsel bozukluk, zihin bulanıklığı ve erken bunama görülebilir. - Genellikle taze sebze ve meyvelerde bulunur. - Hava ile temas ettiğinde ya da sıcaklığın etkisiyle çabuk bozulur. - Antioksidan işlevleri vardır. - Bağışıklık sisteminin güçlenmesinde ve diş sağlığının korunmasında etkilidir. - C vitamini eksikliği diş eti kanaması, halsizlik, eklemlerde ağrı ve yaraların geç iyileşmesi şeklinde kendini gösteren skorbüt hastalığına sebep olabilir. - Kan hücrelerinin yapımı için gerekli olan demir ve folik asitin kana geçmesini kolaylaştırıp kansızlığı önlemede etkilidir. - Uzun süreli eksikliğinde kılcal damarlarda çatlama ve diş eti çekilmesi görülebilir. - Et, karaciğer, balık, süt, yumurta ve tereyağı gibi hayvansal gıdalarda; koyu yeşil ve turuncu renkli sebzelerde bolca bulunur. - Besinlerle provitamin A şeklinde alınıp ince bağırsak ve karaciğerde A vitaminine dönüşür. - Eksikliğinde deride keratin miktarı artar ve pul pul dökülmeler görülür. - Bağışıklığın güçlenmesine etki eder. Kızamık hastalığında A vitamininin önerilmesinin nedeni budur. - Uzun süreli A vitamini eksikliğinde gece körlüğü oluşabilir. - Hücre farklılaşmasındaki rolünden dolayı A vitamini, sperm oluşumu ve embriyonun gelişimi için gereklidir. - Et, karaciğer, balık, süt, yumurta ve tereyağı gibi besinlerde bulunur. - Besinlerle provitamin D şeklinde alınıp güneş ışığının etkisiyle deride D vitaminine dönüşür. - D vitamini sıcaklığa dayanıklıdır, fakat hava ile temas ettiğinde ve ışığın etkisiyle yapısı bozulabilir. - D vitamini eksikliğinde besinlerle alınan kalsiyum ve fosfor mineralleri, ince bağırsaktan yeterince emilemez. Bunun sonucunda çocuklarda raşitizm, yetişkinlerde osteomalazi hastalıkları oluşur. Her iki hastalıkta da kemik mineral yoğunluğunda bozulma ve kemiklerde yumuşama söz konusudur. Çocuklarda tedavi gecikirse uzun kemiklerde şekil bozuklukları ortaya çıkar. - D vitamininin vücuda normalden fazla alınması eklemlerin ve yumuşak dokuların kireçlenmesine neden olur. - Genellikle tahıllarda, yumurta sarısında, kuru yemişlerde, yeşil yapraklı bitkilerde ve bitkisel yağlarda bulunur. - Antioksidan özellik gösterir. Hücre metabolizması sonucu oluşan ve zehir etkisi gösteren hidrojen peroksitin (H2O2) parçalanmasında etkilidir. - E vitamini eksikliği erkeklerde sperm üretiminin azalmasına, kadınlarda rahim fonksiyonlarının bozulmasına, kasların zayıflamasına, alyuvarların parçalanmasına ve hücrelerde zar yapısının bozulmasına neden olur. - Genellikle karaciğer ve yeşil sebzelerde bulunur. - İnsanın kalın bağırsağında yaşayan bakteriler tarafından üretilir. - Oksijenli solunumda ve kanın pıhtılaşmasında görev alan bazı enzimlerin kofaktörü olarak iş yapar. - K vitamini eksikliğinde kanın damar dışında pıhtılaşma süresi uzar. - Yapı maddesi veya enerji kaynağı olarak kullanılmaz. - Düzenleyici ve direnç artırıcı olarak kullanılırlar. - Enzimlerin yapısına katılarak katalizör olarak görev yapar. - Bitkilerde fotosentez reaksiyonları ile doğrudan üretilebildikleri gibi, hayvanlarda öncül maddelerden dönüşüm reaksiyonlarıyla da üretilir. Vitaminler sağlıklı büyüme ve yaşam için mutlaka belirli miktarlarda alınması gereken moleküllerdir. Uzun süre vitamin alınmaması çeşitli hastalıklara neden olabilir. Vitaminler yağda çözünen ve suda çözünen vitaminler olmak üzere iki temel grupta incelenir. A vitamini; karaciğer, balık yağı, tereyağı ve yumurta sarısında bulunur. Görme pigmentlerinin yapısına katılır. Kemiklerin gelişimi ve üreme için gereklidir. A vitamini eksikliğinde önemli hastalıklar ortaya çıkar. Örneğin; gece körlüğü, kalp ve böbrek hastalıkları, halsizlik, deride kuruma ve pullanma. D vitamininin ön maddesi, karaciğer, tereyağı, yumurta sarısı, balık yağı ve süt gibi besinlerle vücuda alınır. Bu ön madde, güneşin ultraviyole ışınları ile D vitaminine dönüşür. D vitamini kalsiyum ve fosforun emilmesini ve kemiklerde depo edilmesini sağlar. Eksikliğinde vücuttaki kalsiyum ve fosfor dengesi bozulur. Bu durum diş ve kemik sağlığını olumsuz etkiler. D vitamini eksikliğinde çocuklarda, raşitizm, büyüklerde kemik erimesi ortaya çıkar. Hücre zarının korunması ve damar tıkanıklığının önlenmesi için E vitamini tüketimi önemlidir. Ayrıca E vitamini vücutta kontrolsüz hücre bölünmesini önleyerek tümör oluşumunu engeller. Alzheimer hastalığının ilerlemesini yavaşlatması sebebiyle oldukça önemli bir vitamindir. Bitkisel yağlarda, tahıl tanelerinde, yeşil yapraklı sebzelerde çok miktarda bulunmaktadır. E vitamini eksikliğinde kısırlık, kaslarda yorgunluk, karaciğer hastalıkları, kırmızı kan hücrelerinin kolayca parçalanması gibi sorunlar görülmektedir. K vitamini kanın pıhtılaşmasında ve yaraların iyileşmesinde etkilidir. Ispanak, karnıbahar, lahana, domates, soya fasulyesi, pirinç kepeği ve yulaf filizlerinde bol miktarda bulunur. Ayrıca kalın bağırsakta bulunan bakteriler tarafından da sentezlenir.Bilinçsiz antibiyotik kullanımının verdiği zararlar sonucu bağırsaktaki faydalı olan bu bakteriler zarar görür. Bu da K vitamini eksikliğine neden olur. K vitamini eksikliğinde vücudun bağışıklık sistemi zayıf düştüğü için hastalıklara yakalanma riski artar. Yaralar daha geç iyileşir ve kanın pıhtılaşmasında sorunlar ortaya çıkar. C vitamini ile B grubu vitaminler bu gruba girer. Suda çözünen vitaminler, B12 vitamini hariç vücutta depo edilmez fazlası idrarla beraber atılır. Bu yüzden günlük olarak tüketilmeleri gerekmektedir. Uzun süre vitamince fakir gıdalarla beslenen insanlarda ilk önce suda çözünen vitaminlerin eksikliği görülür. B grubu vitaminlerin çoğu, enzimlerin yapısına katılarak keonzim olarak görev yapar. Örneğin; solunum enzimlerinin yapısına katılan koenzimlerin çoğu B grubu vitaminlerden oluşur. B grubu vitaminler genellikle et, süt, yumurta, hububat, karaciğer, yeşil sebzeler, yer fıstığı ve soya fasulyesinde bulunur. Ayrıca B grubu vitaminlerin bazı çeşitleri bağırsaklarda yaşayan bakteriler tarafından da üretilmektedir. B grubu vitaminlerinin eksikliğinde pellegra, beriberi ve anemi gibi hastalıklar baş gösterir. Pellegra hastalarında başta psikolojik sorunlar olmak üzere ishal, kansızlık, cilt enfeksiyonları ve ağız içinde yaralar görülür. Beriberi ise bir sinir sistemi hastalığıdır. C vitamini vücut direncini artırır. Taze sebze ve meyvelerde bulunur. Sıcaklığın etkisiyle çok çabuk bozulur. Bu yüzden pişirilen sebze ve meyvelerde C vitamini kaybı olur. C vitaminin kısa süreli eksikliğinde enerji metabolizması bozulduğu için can sıkıntısı, tembellik, çabuk heyecanlanma, eklem ağrısı gibi durumlar; uzun süreli eksikliğinde ise kılcal damar çatlamaları ve buna bağlı deri altı kanamaları, deride tahribatlar, eklemlerde şişme ve ağrı görülür. Ayrıca C vitamini eksikliği; diş eti kanamaları, diş etlerinin çekilmesi ile başlayan ve diş kayıpları ile sonuçlanan skorbüt hastalığına neden olur."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/yasamin-kaynagi-nedir/", "text": "Yaşamın kökenini inceleyen pek çok bilim insanı, bu moleküllerden bazılarının çift görev yapabilmesi ve proteinler gibi davranabilmesi nedeniyle RNA'nın ilk olarak ortaya çıktığına inanmaktadır. Önce protein hipotezi iki gizemi aynı anda yanıtlamaktadır: (1) biyolojinin prebiyotik kimyadan nasıl ortaya çıktığı ve (2) Darwinci evrimin nasıl başladığı. Genlerin yeni genler oluşturmak için proteinleri kullanmasından ziyade, proteinlerin yeni proteinler oluşturmak için genleri kullandığına inanmaktayız. Yaşam için iki tür molekül gereklidir. Hücreler, biyokimyasal ve fiziksel işlevlerin çoğunu yerine getiren protein molekülleri içerir. Hücreler ayrıca, daha fazla hücre yapmak için gerekli olan bilgiyi taşıyan DNA ve RNA moleküllerini de içerir. Yaşam 3,5 milyar yıl önce yeryüzünde ilk kez ortaya çıktığında, hangisi önce gelmiştir: işlev mi bilgi mi? Bu, biyolojinin prebiyotik kimyadan nasıl ortaya çıktığına dair çözülmemiş önemli bir sorundur. Bazı insanlar yaşamın ilk olarak RNA'dan başladığını düşünmektedir buna İlk Gün diyelim çünkü bazı RNA molekülleri çift işlev görebilir ve proteinler gibi hareket edebilir. Ancak biz önce proteinlerin oluştuğuna inanmaktayız. Önce proteinin oluştuğu görüşü bir başka büyük gizemi çözmeye yardımcı olmaktadır: Darwinci evrim nereden kaynaklanmıştır? Sadece İlk Gün'de hangi madde biçiminin ortaya çıktığını değil, aynı zamanda bu maddenin neden varlığını sürdürdüğünü, uyum sağladığını ve İkinci Gün, Üçüncü Gün ve ötesine geçtiğini de bilmek istiyoruz. Darwinci evrim, biyolojinin adaptasyon, yenilenme ve değişmeye yönelik dur durak bilmeyen dürtüsüdür. En güçlü olanın hayatta kalması yoluyla, organizmalar kaynakları elde etmek, diğer organizmaları üretmek ve çevrelerine uyum sağlamak için rekabet ederler. Charles Darwin'in 160 yıl öncesinden bu yana, evrimin nasıl işlediği hakkında çok şey biliyoruz, ancak nasıl başladığı hakkında hiçbir fikrimiz yok. Evrimin bir başlangıcı olmalı. Bu, Evrenin başlangıcından beri işleyen fizik ya da kimya ilkeleri gibi evrensel bir yasa değildir. Bildiğimiz kadarıyla evrim, biyolojinin yaklaşık 3,5 milyar yıl önce, yani dünyanın oluşumundan bir milyar yıl sonra ortaya çıkmasından bu yana işlemektedir. Neden proteinler önce ortaya çıksın ki? Proteinler bir hücrenin kütlesinin büyük bir kısmını oluşturur, dolayısıyla hücre evriminin değirmenine su taşıyan farklı büyüme oranları büyük ölçüde farklı protein üretiminden kaynaklanır. Ve proteinler bu büyüme reaksiyonlarını katalize eden yapıcı moleküllerdir. Daha da önemlisi, proteinler dizilim -> yapı -> işlev ilişkilerine sahip olmaları bakımından benzersizdir. Çoğu RNA da dahil olmak üzere diğer polimerlerin çoğu böyle değildir. Proteinler, hücrenin eylem ve davranışlarını oluşturan moleküler işlevlerin temelini oluşturan belirli katmanlı yapılar oluşturur. Bir proteinin 20 amino asidinin kabaca iki sınıfa ayrıldığını düşünün: yağ benzeri hidrofobik monomerler ve su benzeri polar monomerler. Proteinler katmanlaşır; yani, yağın sudan kaçındığı temel fizik nedeniyle protein dizileri suda belirli kompakt şekillere toplanır yani, yağlı amino asitler topun içinde, proteinin dışındaki çevreleyen sudan uzakta olacak şekilde katmanlaşır. Bu da proteinleri harika katalizörler haline getirir. Katlanmış proteinler minyatür katı maddelerdir. Katı olmak, kimyasal reaksiyonları katalize etmek için tam olarak ihtiyaç duyulan şeydir, çünkü katalizör atomlarının reaksiyona yardımcı olmak için yeterince uzun süre yerlerinde kalmaları gerekir. Ayrıca, 20 amino-asitlik bir alfabe bir dizi kimyasalı kapsar, bu nedenle bir dizi reaksiyonu katalize ederler. Peki protein yapımı nasıl başladı? İlk olarak, deneylerden biliyoruz ki proteinlerin amino asit yapı taşları Dünya'nın erken dönemlerinde var olmuş olabilir. Ayrıca, başlangıçta amino asitleri peptitlere bağlayabilecek basit katalizörler olduğunu da biliyoruz mineraller ve killer veya hava-su yüzeyleri bunu yapacaktır. Peptit adı verilen kısa proteinler bazı meteoritlerde bile bulunmaktadır. Öyleyse ilk katalizöre Temel Taş diyelim taş basitçe uzayda sabitlenmiş bir bölgeyi, temel ise proteinlerin kendileri katalizör olmadan önce, serbestçe yüzen ve hücrelerin içinde yakalanabilen ilk katalizör olduğunu ima eder. Bununla birlikte, Temel Taş üzerinde üretilen proteinler çok kısa olurdu ve ne işlevleri ne yayılma ilkeleri ne de belirli bilgi dizilerine sahip olurdu. Bu biyo-benzeri özellikler basit peptitlerden nasıl ortaya çıkabilir? Ortaya çıkma, bazı parametrelerdeki küçük bir değişikliğin basit bir davranışı daha karmaşık bir davranışa dönüştürmesidir. Bilgisayar modellememiz makul bir açıklama sunmaktadır: Bu küçük rastgele peptitlerden birkaçı yağ-su kuvvetleri nedeniyle suda toplanıyor, kararlı katlanmış yüzeyler oluşturuyor, ilkel katalizörler haline geliyor ve diğer zincirlerin uzamasına yardımcı oluyor. Foldcats bu tür zincirlere verdiğimiz isimdir. Bu diziler nadir, hatta son derece nadir olacaktır. Ancak, istatistiksel fiziğin bu tür pek çok meselesinde olduğu gibi, soru durumların ne kadar olasılık dışı olduğu değil, ne kadar işbirlikçi olduklarıdır. Bir tepeden aşağı yuvarlanırken büyüyen bir kartopu gibi, bir moleküler eylem bir sonrakini nasıl geliştirebilir? İlk kar tanesinin hangisi olduğu önemli değildir. Sadece kartopu olma sürecinin ne olduğu önemlidir. Foldcat hipotezi kartopu işbirliğini ve devrilme noktasını açıklar kimyadan biyolojiye ve parçalanan moleküllerden kalıcı büyümelerine geçiş. Tüm bunlar nasıl işliyor olabilir? Temel Taş üzerinde yapılan birkaç uzun zincir, daha da uzun zincirlerin yapımını katalize ederek ek kararlı ve çeşitli katalizörler üretir. Bunun nedeni uzun zincirlerin daha sıkı katlanarak çekirdeklerini kimyasal bozulmadan korumasıdır. Kısa zincirler daha hızlı bozunur. Daha uzun zincirler geri dönüştürülmüş amino asit monomerleri kazanarak daha fazla kaynak tüketir. Kazanan peptit molekülleri, Darwinci evrimin başlangıcı olarak her şeyi alır. Bir şüpheci bunun Termodinamiğin İkinci Yasasını ihlal ettiğini iddia edebilir, ancak bu doğru değildir. Uzun lafın kısası: İkinci Yasa ölü maddenin dengeye ve bozulmaya doğru eğilim gösterdiğini söylese de, İkinci Yasa fişe takılı şeyler için geçerli değildir dengeden uzaklaşan TV setleri gibi şeyler. Foldcat hipotezinde, fişe takılı olan şey, bol miktarda amino asidin varlığında Kurucu Kaya üzerindeki peptit sentezidir. İtici güç budur. Çok büyük miktarlarda önemsiz peptit ve çok az sayıda katlanabilir uzun zincir üretecektir. Ama kartopunun yuvarlanması için gereken tek şey bu. Kısacası, işlevin bilgiden önce geldiğine inanıyoruz. Başka bir alternatif, yani bilgi öncelikli bir süreç için itici bir güç bilmiyoruz. Genlerin yeni genler yapmak için proteinleri kullanmasından ziyade, proteinlerin yeni proteinler yapmak için genleri kullandığına inanıyoruz. Ve foldcat mekanizması basitçe aracıya genlere ilk başta nasıl ihtiyaç duyulmadığını göstermektedir. Peptitler, yaşamın kökenine doğru ilk adım olarak proteinleri oluşturdu."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/yeni-ebeveyn-olmanin-zorluklariyla-nasil-bas-ederim/", "text": "- Sabırlı Olun: Bebek bakımı sabır gerektiren bir süreçtir. Bebeğinizin ihtiyaçlarını anlamak ve ona zaman ayırmak önemlidir. - Kendinize Zaman Tanıyın: Bebek bakımı yoğun bir iş olabilir. Kendinize zaman ayırarak stresinizi azaltabilirsiniz. Partnerinizle birlikte zaman ayırarak, bebeğinizle ilgilenmek dışında da birlikte keyifli vakitler geçirebilirsiniz. - Destek Alın: Yeni ebeveynlik, destek ve yardım almak için mükemmel bir zaman dilimidir. Aile üyeleri, arkadaşlarınız ve profesyonel danışmanlar size yardımcı olabilir. - Kendinize Güvenin: Kendinize ve ebeveynlik yeteneklerinize güvenin. Bebeğinizin ihtiyaçlarını anlamak ve ona uygun şekilde yanıt vermek için zamanla kendinizi geliştireceksiniz. - Kendinizi Rahatlatın: Bebek bakımı sırasında kaygılanmak normaldir. Ancak, kaygılanmak yerine, sakin kalmaya çalışın ve sakinleştirici aktiviteler yapın. - Doğru Bilgiye Ulaşın: Bebek bakımı hakkında doğru bilgiye sahip olmak, size güven verir ve bebeğinizin ihtiyaçlarına uygun yanıt vermenizi sağlar. Yeni ebeveyn olmanın zorluklarına rağmen, bebeklerin büyümesini ve gelişmesini gözlemlemek oldukça keyifli bir deneyimdir. Sabırlı ve özenli olmanız halinde, bebek bakımı konusunda uzmanlaşabilir ve bu süreci keyifle geçirebilirsiniz. Baba olmak, bir erkeğin hayatında büyük bir dönüm noktasıdır. Yeni bir baba olmak, heyecan verici bir deneyim olabilir, ancak beraberinde getirdiği zorlukları da göz ardı etmemek gerekir. Bu makalede, yeni baba olmanın karşılaşabileceğiniz zorluklarını ve bu dönemi daha rahat atlatmanın yollarını ele alacağız. Bir bebek sahibi olduğunuzda, gece uykusu lüks haline gelir. Bebekler genellikle sık sık beslenme ihtiyacı duyarlar ve bu da uykusuz geceleri beraberinde getirir. Yorgunluk, yeni baba olmanın en yaygın zorluklarından biridir. Ancak bu dönemi daha iyi yönetmek için partnerinizle yardımlaşabilir ve uyku düzeninizi düzenli hale getirebilirsiniz. Baba olmak, önceliklerinizi yeniden değerlendirmenizi gerektirir. Artık sadece kendi ihtiyaçlarınızı değil, bebeğinizin ihtiyaçlarını da düşünmek zorundasınız. Bu, bazen kişisel zamanınızı ve hobilerinizi sınırlayabileceğiniz anlamına gelebilir. Ancak bu dönemi daha iyi idare etmek için esneklik ve planlama önemlidir. Bir bebeğin büyümesi ve bakımı, ekonomik olarak ciddi bir yük getirebilir. Bebek bezleri, süt formülü, doktor ziyaretleri ve bebek eşyaları gibi giderler hızla artabilir. Bu nedenle, finansal sorumlulukları iyi bir şekilde yönetmek için bir bütçe oluşturmalı ve gerektiğinde ekonomik planlamalar yapmalısınız. Yeni bir bebek, ilişkinizdeki dinamikleri değiştirebilir. Daha az zamanınız ve enerjiniz olabilir, bu da ilişkinize olan ilginizi ve zamanınızı etkileyebilir. Ancak bu durumu daha iyi yönetmek için açık iletişim kurmalı, partnerinizle birlikte çözüm yolları bulmalısınız. Yeni baba olmak, duygusal olarak da zorlayıcı olabilir. Sorumlulukların artması ve bebeğinizin ihtiyaçlarına cevap verme konusundaki baskılar, duygusal iniş çıkışlara neden olabilir. Bu durumu daha iyi idare etmek için destek sistemlerine başvurabilir ve duygusal sağlığınıza dikkat edebilirsiniz. Yeni baba olmanın zorluklarına rağmen, bu deneyim aynı zamanda büyük bir mutluluk kaynağıdır. Zorlukları aşmak için esneklik, planlama ve destek sistemlerini kullanabilirsiniz. Unutmayın ki baba olmanın getirdiği sorumluluklar, aynı zamanda büyüleyici bir yolculuğun başlangıcıdır ve bu deneyimi sevgi ve sabırla karşılayarak en iyi şekilde atlatabilirsiniz. Yeni anne olmak, bir kadının hayatındaki en önemli ve dönüştürücü deneyimlerden biridir. Bebek beklemek ve onu dünyaya getirmek, büyük bir mutluluk kaynağı olmasının yanı sıra, birçok zorluğu da beraberinde getirir. Bu makalede, yeni anne olmanın karşılaşılan zorluklarına ve bu zorlukların üstesinden nasıl gelinebileceğine odaklanacağız. Bebekler genellikle gece boyunca sık sık uyanır ve beslenme veya rahatlatma ihtiyaçları olduğunda ağlarlar. Bu nedenle, yeni anneler genellikle uykusuz gecelerle başa çıkmak zorunda kalırlar. Uykusuzluk, fiziksel ve duygusal yorgunluğa neden olabilir. Ancak bebek uyku düzeni oturduğunda ve yardım aldığınızda bu zorluğun üstesinden gelebilirsiniz. Hamilelik ve doğum, vücudunuzda önemli fiziksel değişikliklere yol açar. Vücut şekli, kilo değişiklikleri ve hormonal dalgalanmalar gibi etkenler, yeni annelerin kendilerini farklı hissetmelerine neden olabilir. Bu durumu kabul etmek ve vücudunuza iyi bakmak önemlidir. Doğum sonrası hormonal dalgalanmalar, duygusal iniş çıkışlara neden olabilir. Bu dalgalanmalar, doğum sonrası depresyon riskini artırabilir. Destek gruplarına katılmak, yakınlarınızla açık iletişim kurmak ve gerektiğinde bir uzmandan yardım almak, duygusal zorlukları hafifletebilir. Yeni anne olmak, büyük bir sorumluluk getirir. Bebeğin bakımı, beslenmesi ve güvenliği size düşer. Bu, zaman ve enerji gerektiren bir süreçtir ve bazen yorucu olabilir. Ancak bu süreci daha kolay yönetmek için yardım alabilir ve görevleri paylaşabilirsiniz. Yeni anne olmak, sosyal ve iş hayatınızda da değişikliklere neden olabilir. Daha az zamanınız ve enerjiniz olabilir, bu da bazen arkadaşlarınızla görüşmeyi veya işe dönmeyi zorlaştırabilir. Ancak bu yeni dengeyi bulmak ve destek aramak, bu zorlukların üstesinden gelmenize yardımcı olabilir. Yeni anne olmanın zorlukları, her anne için farklı olabilir, ancak bu deneyim genellikle büyük bir öğrenme sürecini içerir. Destek sistemlerine başvurmak, duygusal sağlığınıza dikkat etmek ve zaman zaman kendinize özel zaman ayırmak, bu zorlukların üstesinden gelmenize yardımcı olabilir. Unutmayın ki annelik, büyük bir özveri ve sevgi gerektiren bir yolculuktur ve bu deneyimi birlikte paylaştığınız sevgi dolu bir aile ile daha anlamlı hale getirebilirsiniz."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/yeni-halk-sagligi-kavrami/", "text": "- Profesyonel ve yönetsel beceriler - Bir sorunu ele alma - Sorunları tanımlama ve savunu yapma becerisi - Yeni ve revize edilmiş programları başlatmak, geliştirmek ve uygulamak - İnsani değerlere sahip olmak - Toplulukların ve her bireyin sağlığını korumaya ve iyileştirmeye yönelik sorumluluk duygusu gerektirmektedir. - Bireyin refahını artırmak için temel ve uygulamalı bilim - Toplumun refahını artırmak için temel ve uygulamalı bilim - Eğitim bilimleri - Sosyal bilimler - Ekonomi - Yönetim ve iletişim becerilerinin kullanımını içeren multidisipliner bir alan olarak gelişmiştir. - Sağlık için çevreyi iyileştirmek - Hastalık yüküne katkıda bulunan faktörleri azaltmak - Doğrudan iyileştirilmiş sağlıkla ilgili faktörleri teşvik etmeye yönelik tüm topluluk ve bireysel faaliyetler - Sağlık programları - Aşılama - Sağlığın teşviki ve bakımı - Gıda etiketleme ve zenginleştirme - İyi yönetilen, erişilebilir sağlık hizmetleri gibi geniş bir yelpazeyi oluşturmaktadır. - Daha hızlı ve daha ucuz ilaç geliştirme - Daha hızlı ve daha ucuz aşı geliştirme - Gelişmiş ilaç güvenliği ve etkinliği - Daha az yan etki - Zamanla önleme ve tedavi yöntemlerinde etkinliği gibi avantajlarda büyük ölçüde artış olmaktadır. Yeni Halk Sağlığı kavramı sayesinde, halk sağlığının klasik konularını, kişisel sağlık hizmetlerinin organizasyonundaki adaptasyon ve finansmanı ile ilişkilendirmesi açısından önemlidir. Politik, ekonomik ve sosyal bilimlerdeki yeni gelişmeleri dahil etmek için değişen bir halk sağlığı paradigmasını oluşturmak gerekmektedir. Siyasi düzeyde, hastalık kontrolünde halk sağlığının rolünü takdir etmekteki başarısızlık, birçok toplumu ekonomik ve sosyal kalkınmada engellemektedir. Aynı zamanda organize halk sağlığı sistemlerinin, bakıma eşit erişimi sağlamak için ülkeler arasındaki ve içindeki eşitsizlikleri azaltmak için çalışma yapması gerekmektedir. Ayrıca, mevcut ve yeni gelişen bilgi ve teknolojilerle özel risk ve ihtiyaçlara sahip grupların tıbbi ve toplum sağlığı hizmetlerine erişimini sağlamak için ulusal ve yerel toplumsal düzeylerde her türden sağlığı geliştirme faaliyetleri yoluyla özel ilgi gerekmektedir. Hastalığı önlemek ve tedavi etmek için mevcut yetenekler ile ihtiyacı olan herkese gerçekten ulaşmak arasındaki büyük boşluk, hala büyük uluslararası ve dahili eşitsizliklerin kaynağıdır. Bu eşitsizlikler yalnızca gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler arasında değil, aynı zamanda geçiş ülkeleri, orta düzey gelişmekte olan ülkeler ve hızlı ekonomik gelişme gösteren ülkelerde de mevcuttur. Halk sağlığı konusundaki tarihsel deneyim, sosyoekonomik, etnik veya diğer farklılıklara rağmen, mevcut ve yeni bilgilerin uygulamalarının geliştirilmesine ve toplumun her üyesi için yeni keşiflerin uygulanmasında sosyal dayanışmanın önemine yardımcı olmaktadır. Sağlık ortamında hayati öneme sahip siyasi irade ve liderlik, yeterli finansman ve organizasyon sistemleri planlama için iyi eğitimli personeller tarafından desteklenmelidir. Bu, iyi bir yönetim için gereken geri bildirim ve kontrol verilerini sağlamak için iyi geliştirilmiş bilgi ve belge yönetimi sistemleri gerektirmektedir. Yeni halk sağlığı kavramının misyonu, ulusal ve küresel olarak bireyler ve topluluklar için insan sağlığını ve refahını en üst düzeye çıkarmaktır. 8. Eşitlik ve yüksek mesleki ve etik standartlar ile bireysel ve toplumsal sağlık haklarını korumak ve geliştirmektir."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/yenidogan-bebegimle-oyun-oynamali-miyim/", "text": "- Uygun Zaman: Yenidoğan bebeğinizin uykusu ve beslenme zamanı dışında kalan zamanlarda onunla oyun oynamaya özen gösterin. - Basit Oyunlar: Yenidoğan bebeğinizin oyunları, basit olmalıdır. Örneğin, ona farklı renklerdeki nesneleri gösterin veya ona farklı sesler çıkarın. - Dokunma Oyunları: Bebeğinizin dokunma duyusunu geliştirmek için, ona farklı dokulara sahip nesneler verin. - Sesli Oyunlar: Bebeğinize şarkı söyleyin veya hafifçe şarkı söyleyin. Bebeğinizin sesinizi tanıması ve sakinleşmesi için bu oldukça etkili olacaktır. - Göz Teması: Bebeğinizle göz teması kurarak onunla bağ kurabilirsiniz. Ona gülümseyin ve sevgi dolu bakışlarınızla onu rahatlatın. Yenidoğan bebeğinizle oyun oynamak, hem sizin hem de bebeğinizin keyifli zaman geçirmesini sağlar. Ancak, bebeğinizin sınırını aşmadan, uygun oyunlar seçerek ve bebeğinizin ihtiyaçlarına uygun olarak oyun oynamaya özen gösterin."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/yenidogan-bebegin-ihtiyaclari-nelerdir/", "text": "- Beslenme: Yenidoğan bebeklerin en temel ihtiyacı beslenmedir. Bebekler genellikle her 2-3 saatte bir beslenirler. Anne sütü, yenidoğan bebekler için en iyi besindir. Eğer anne sütü yoksa, doktorunuzun önerdiği bir formül mama kullanabilirsiniz. - Uyku: Yenidoğan bebeklerin uyku ihtiyacı oldukça fazladır. Bebekler, gün içinde ve gece boyunca sık sık uyumalıdırlar. Bebeğinizin uyku alanı sessiz, sakin ve güvenli bir yer olmalıdır. - Temizlik: Yenidoğan bebeklerin cildi hassastır ve düzenli bakıma ihtiyaçları vardır. Bebeğinizin altını her bez değişiminden sonra temizleyin ve cildine zarar vermeyecek bir losyon veya krem kullanın. - Giyim: Yenidoğan bebeklerin giyim ihtiyaçlarına dikkat etmek önemlidir. Bebeğinizi sıcak tutacak uygun kıyafetler seçin ve hava akışına izin veren kumaşlardan yapılmış giysiler tercih edin. - Sevgi ve İlgi: Yenidoğan bebeklerin sevgi ve ilgiye ihtiyacı vardır. Bebeğinizi sık sık kucaklayın, onunla konuşun ve oynamaya zaman ayırın."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/yerel-ve-kuresel-baglamda-cevre-kirliliginin-onlenmesine-yonelik-calismalar/", "text": "Ülkemizde ve dünyada çevre kirliliğinin sebepleri aynıdır. Dünya üzerindeki ülkeler kendi çevre kirlilikleri için çözümler üretirken diğer taraftan başka ülkelerle iş birliği yaparak çevre kirliliğinin çözümü için ortak projeler geliştirmektedir. Ülkemizde Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, yaşanabilir bir çevre için tüm kirletici faktörlerin önlenmesi ve kontrolü için kamu ve sivil toplum kuruluşları ile ortak çalışmalar yürütmektedir. Ayrıca uluslararası projelerde yer alarak dünya çevre kirliliği ile ilgili konularda ülkemizin üzerine düşen görevleri yerine getirmek için çalışmaktadır. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, ülkemizin farklı bölgelerdeki kirliliği önlemek amacıyla deniz ve kıyı yönetimi, su ve toprak yönetimi planlamaları yapmaktadır. Batı Akdeniz Havzası, Ceyhan Havzası, Kuzey Ege Havzası kirlilik planları ve bunların çözümü ile ilgili projeler gerçekleştirilmektedir. Örneğin deniz kirliliğini önlemek için çevre dostu balık çiftlikleri oluşturulmaya çalışılmaktadır. İklim değişimi ve hava yönetimi konusunda, egzoz emisyon ölçümü gibi akaryakıt türlerindeki kükürt oranının ve kokuya neden olan emisyonların azaltılmasına yönelik çalışmalar yapılmaktadır. Atık yönetimi ile ilgili planlamalarda endüstriyel atıkların, tehlikeli ve tehlikesiz atıkların, sağlık kuruluşlarının tıbbi atıklarının etkisiz hale getirilmesi için çalışmalar yürütülmektedir. Atık su arıtma tesislerinin kurulması, arıtılmış atık suların yeniden kullanımına yönelik projeler ve atık yağ toplama projeleri geliştirilmektedir. Ayrıca kalıcı organik kirleticilere yönelik Stockholm Sözleşmesi'ne uygun şekilde hareket edilmesi amacıyla gerekli önlemler alınmaktadır. Bu projeler geliştirilirken dikkat edilen ve uygulamaya konulan en önemli husus toplumu bilinçlendirme çalışmalarıdır. Kamu kurum ve kuruluşlarında, özel sektörde, okullarda bilgilendirme ve bilinçlendirme çalışmaları yapılmaktadır. Çevre kirliliği tüm dünya ülkelerince ortak sorun kabul edilmiştir. Bu anlamda nükleer enerji santrallerinin yapımı kısıtlanmakta, maden arama çalışmaları su ve toprak kirliliğini önlemek amacıyla denetlenmektedir. Ozon tabakasının incelmesi iklim değişikliklerine neden olmakta, bu değişim de buzulları eritmektedir. Bunun sonucunda ekosistemler bozularak canlılar yaşam alanlarını kaybetmektedir. Çevre kirliliği tüm dünyada önemli bir sorundur. Bu sorunun çözülebilmesi için kirletici kaynakların belirlenmesi, bu kaynakların çeşitliliğinin ve kirlilik boyutunun saptanması gerekir. Biyoloji; çevre kirliliği ile ilgili sorunlarda kimya, biyokimya, tıp, bilişim bilimleri, matematik ve istatistikle ortaklaşa çalışır. Bu bilimlerin çalışmalarını biyoinformatik veriler halinde düzenler. Bu verileri çevre mühendisliği, ziraat mühendisliği, orman mühendisliği ve peyzaj mimarlığı alanlarında kullanarak çevre kirliliğini önlemek için çalışmalar yapar. Örneğin çevre mühendisleri bir işletmenin kurulma aşamasında ÇED raporu hazırlar. İşletmenin kurulmadan önce çevre üzerindeki önemli etkilerinin araştırılıp sunulduğu bu raporda aynı zamanda işletmeden kaynaklanabilecek çevresel etkiler net bir şekilde gösterilir. Bu şekilde projeler başlamadan önce gerekli önlemlerin alınması sağlanır. Ziraat mühendisleri, tarım ürünlerinin ve su ürünlerinin yetiştirilmesinde kullanılan suların çevre kirliliğindeki etkisini araştırır. Peyzaj mimarlığı da doğal ve fiziksel çevreyi insan sağlığına uygun hale getirmeye çalışır. Biyolojik çeşitliliği bozmadan arazi planlaması yapar. Sürdürülebilirlik amacıyla ekolojik öncelikli projeler üretilmesini sağlar."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/yumusakcalar-ve-yumusakcalarin-ozellikleri/", "text": "Vücutları yumuşak ve kabukludur. Kabuklarının altında manto adı verilen ince bir doku tabakasından oluşan vücut örtüleri vardır. İç organları gelişmiştir. Ayakları toprağı kazma, sürünme, avlarını yakalama işini görecek biçimde farklılaşmıştır. Otçul, etçil veya parazitik beslenirler. Sucul olanlar sudaki organik maddeleri süzerek beslenir. Suda yaşayanlar solungaç, karada yaşayanlar ise manto boşluğunun genişlemiş yüzeyi ile solunum yapar. Açık dolaşım görülür. Bu dolaşım sisteminde kan, vücut dokuları arasına yayılır. Yumuşakçaların bir sınıfı olan kafadan bacaklılarda kapalı dolaşım görülür. Yumuşakçaların sinir sistemlerinde beyin ve sinir kordonları bulunur. Gözler, dokunmaya ve kimyasal maddelere duyarlı yapılar gelişmiştir. Eşeyli üreme görülür. Suya çok sayıda sperm ve yumurta bırakırlar. Döllenme suda gerçekleşir. Ahtapot, salyangoz, midye, fazganella, dentalyum, kiton yumuşakçalardandır. Sümüklü böcekler de yumuşakça grubundadır. Sümüklü böceklerin vücutları kabuksuzdur. Salyangoz, dünyanın birçok ülkesinde besin olarak tüketilir; yurdumuzda toplanarak özel fabrikalarda işlenip ihraç edilir. Yumuşakçalardan olan midyeler, çok eskiden beri insanların besini olarak kullanılmaktadır. Kirli ortamlarda yaşayan midyeler çevreden aldıkları zehirli maddeleri ve mikroorganizmaları vücutlarında biriktirebilirler. Bu yüzden sadece temiz sulardan toplanan midyeler yenilmelidir. Bir süs eşyası olan inci üretebilen midye çeşitleri ekonomik açıdan değerlidir."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/zombi-karincalar/", "text": "Karıncaları kendi istekleri dışında hareket etmelerini sağlayan ve onları birer zombiye dönüştüren mantarları duydunuz mu? Brezilya'nın tropikal yağmur ormanlarında bir fungus ve marangoz karıncalar yaşarlar. Bu karıncalar, koloniler halinde yaşarlar ve yuvalarını ağaç kovuklarına yaparlar. Karınca, orman zemininde bulunan parazit bir fungus tarafından enfekte edilince normal yaşam döngüsü değişir. Yaklaşık bir hafta içinde karıncaların kasları deforme olur, merkezi sinir sistemi de etkilenir. Karıncaların davranışları değişir ve zombi gibi davranırlar. Koloniden ve izledikleri yoldan hiç ayrılmayan işçi marangoz karıncalar koloniden ayrılır, düzensiz davranışlar sergiler ve nereye gittiklerini bilmeden yürürler. Zombi karınca, fungus tarafından zorlanmış gibi davranarak yaprağın altındaki ana damarı ısırır ve ölür. Karıncanın başında çoğalan fungus sporları, karıncanın çene kemiğindeki kasları yöneten sinirleri kontrol ederek karıncanın ölüm ısırığını gerçekleştirmesini sağlar. Birkaç gün sonra karıncanın başında fungusun yüzlerce sporunun olduğu bir üreme kesesi oluşur. Fungus, sporlarını bu keselerden dışarı fırlatır ve öldürücü sporlar diğer karıncaları enfekte etmek üzere orman zeminine yayılır. Özet olarak; katil fungus üremek için uygun zemin bulur ve karıncayı kurban olarak seçer. Kaynak: Kılıç Ekici, Ö. (2011). Parazitlerin Kurbanlarına Oynadıkları Oyunlar- Zombi Karıncalar, Bilim ve Teknik, 528, 44."} {"url": "https://www.canlibilimi.com/zootekni-hayvan-yetistiriciliginin-bilimsel-temelleri/", "text": "İnsanlık tarihinde hayvanlar, besin kaynağı olarak kullanılmış, iş gücü sağlamış ve çeşitli ihtiyaçlar için kullanılmıştır. Günümüzde ise hayvansal ürünlere olan talep artmış, dolayısıyla hayvancılığın verimli ve sürdürülebilir bir şekilde yapılması önem kazanmıştır. Bu noktada, zootekni, hayvan yetiştiriciliğinin bilimsel ve teknik temellerini inceleyen önemli bir disiplindir. Bu makalede, zootekniyi, çalışma alanlarını ve hayvan yetiştiriciliğine katkılarını detaylı bir şekilde ele alacağız. Zootekni, hayvanların yetiştirilmesi, bakımı ve üretimi ile ilgilenen bir bilim dalıdır. Zootekni, zoo ve tekni kelimelerinin birleşiminden oluşur. Temel amacı, hayvansal ürünleri verimli bir şekilde elde etmek ve hayvanların sağlıklı bir şekilde yetiştirilmesini sağlamaktır. Zootekni, hayvanların genetik, beslenme, barınaklama ve sağlık gibi yönlerini dikkate alarak hayvancılığın bilimsel ve teknik temellerini oluşturur. Zootekni, hayvanların beslenme ihtiyaçlarını anlamak ve bu ihtiyaçları karşılamak için yem teknolojisi üzerine çalışır. Hayvanların doğru besin öğelerini içeren dengeli bir diyetle beslenmesi, verimliliklerini artırır ve sağlıklarını korur. Hayvanların genetik yapılarını anlamak ve genetik seleksiyon yöntemleri kullanarak istenilen özellikleri güçlendirmek zootekni alanında önemli bir çalışma alanıdır. Genetik çeşitlilik korunarak, hastalıklara dirençli ve verimli hayvanlar yetiştirilmesi hedeflenir. Zootekni, hayvanların sağlık durumlarını izlemek, hastalıkları önlemek ve tedavi etmek için veteriner bilimleriyle işbirliği yapar. Hayvan hastalıklarının erken teşhisi ve etkili sağlık yönetimi, hayvancılığın başarısı için kritik öneme sahiptir. Hayvan davranışları ve refahı, hayvanların uygun barınma ve bakım koşullarında yetiştirilmesi için önemli bir konudur. Zootekni, hayvan davranışlarını anlamak ve refahlarını artırmak için etoloji ile işbirliği yapar. Zootekni, hayvansal ürünlerin işlenmesi, depolanması ve güvenliği konularında çalışmalar yapar. Hijyenik koşullarda yapılan işlemler, hayvansal ürünlerin kalitesini ve dayanıklılığını artırır. Zootekni, sadece hayvansal ürünleri artırmakla kalmaz, aynı zamanda çevre ve toplum için de sürdürülebilirliği önemser. Sürdürülebilir hayvancılık uygulamaları, çevre kirliliğini azaltmak, su kaynaklarını korumak ve hayvancılıkla ilişkili sosyal ve ekonomik etkileri en aza indirmeyi hedefler. Bu kapsamda, organik hayvancılık, hayvanların doğal davranışlarını destekleyen serbest dolaşım sistemleri, yenilenebilir enerji kaynakları kullanımı ve atık yönetimi gibi uygulamalar sürdürülebilir hayvancılığın önemli bir parçasıdır. Zootekni, hayvan yetiştiriciliğinin bilimsel ve teknik temellerini oluşturan önemli bir disiplindir. Beslenme, genetik, sağlık, davranış ve refah gibi alanlarda yapılan çalışmalar, hayvanların verimliliğini ve sağlığını artırmak için büyük önem taşır. Aynı zamanda, sürdürülebilir hayvancılık uygulamaları, çevre ve toplum için de olumlu etkiler sağlar. Zootekni, gelecekteki hayvansal üretimin sürdürülebilir ve etik bir şekilde yapılmasını sağlayarak küresel gıda güvencesine önemli katkılar sunmaktadır."}