{"url": "http://www.bilimbilmiyim.com/2011/12/yeni-safak-ve-bezmialemden-muhtesem.html", "text": "6 Aralık 2011 tarihinde Yeni Şafak gazetesinde yer alan haber yanda . Öncelikle Yeni Şafak yazı işlerini bu başlıktan dolayı kutluyorum, 'Solunan hava bile DNA'yı etkiliyor!' girizgahı ile ''bir dedenin bilimsel gelişmelere bakış açısı'' uslubundan ödün verilmemiş. Habere devam edelim, zaten haberden kastedilen, Bezmişalem Üniversitesi rektörünün 'bakkaldan gofret yerseniz DNA'nız bozulur' şeklinde de özetlenebilecek bir paragraflık açıklaması. Halihazırda haber değeri taşımayan açıklamanın birincil bir araştırma değil, kaynaksız bir nasihat olması zaten beklentilerimiz doğrultusundaydı, o yüzden problem yok. Rektör bey 'gen uzmanları bu konularda araştırmalar yapıyor işte' diyor. Üstelik DNA'nın çok içli, çok hassas bir varlık olduğunu hatırlatarak bizleri zengin iç dünyasına davet ediyor. Verilen sağlıklı yaşam tavsiyelerini ise eğer Hürriyet Kelebek'in sağlık sayfalarında 238475 bin defa okumadıysanız öğrendiğiniz iyi oldu. Unutmadan, bakkaldan gofret, çokomel ve tadelle almanın DNA'nızı ne kadar bozduğunu kontrollü bir deneyle yıllar önce kanıtlayan Rektör Dr. Yüksel'in bu araştırmalarını basamamasının sebebinin de çikolata mafyası olduğunu hatırlatmakta fayda var."} {"url": "http://www.bilimbilmiyim.com/2012/06/migren-kolyesi.html", "text": "Alman ve Japon bilim adamları gerçekleri açıklıyor! Her insanın 10/1'inde görünen migren, kadınların 4/1'inde en sık rastlanan ve tedavisi olmayan bir rahatsızlık olarak belirlenmişti. (Matematikte kümeleri işledikten hemen sonra ilkokulu terk etmediyseniz, kesirler konusunu görmüş olmanız ve 1/10 ya da 1/4 yazabiliyor olmanız gerekir.) Alman bilim adamları 2005 yılında 4 yıl boyunca süren araştırmalar yaptı. Birinci kromozomda bulunan sinir hücrelerinin yanlış sinyaller göndermesi sonucu Migren'in oluştuğunu saptadı . Alman bilim adamlarına göre bu bozukluk genetik bir yapıdan geliyordu . Japonya'da geliştirilen bir buluş ile elektromanyetik sinyalleri engellemeye çalıştığı ispatlandı . Bilim dünyasında kabul gören bu teknoloji Migren'i yok etmeyi başardı ve yüz binlerce kişiyi bu hastalıktan kurtardı. Türkiye'de Jinsei Life Power adı altında satılan bu Japon icadı iki yıldır Türkiye pazarında ve her gün kitlesi gittikçe artıyor. FOX TV Ana haber bültenine göre Ajda Pekkan: \"Bana bu kolyeyi Ender Saraç tavsiye etti. Ona müteşekkirim. Vücudumdaki değişikliği anında hissettim. Çok daha zinde çok daha formdayım\" diyor. Jinsei'nin resmi web sayfasında kullananların telefon numaralarını bıraktığını da görebiliyorsunuz. DR. Ender Saraç: \"Ben kullanıyorum tavsiyede ediyorum, en azından ne yapabilirsek kardır\" demiş. Jinsei ile ilgili sormak istediğiniz tüm soruları 0212 570 00 57 danışma hattından sorabiliyorsunuz. Daha detaylı bilgi ve yorumlar içinwww.jinseipower.com adresine girebilirsiniz. Ayrıca ürünü bir ay kullanıp fayda görmezseniz iade edebiliyorsunuz. Firmayı veya ürünü araştırdığınız da bu şekilde satışı yapılan ve iki şikayeti olan tek ürün özelliğini de taşıyor. İnternetten istediğiniz ürünü satabilirsiniz, ister burç taşı, ister çakra şarjörü, feng shui çayı, veya hangi neo-spritüel dinin mensubuysanız onun tamamlayıcı ürünü. Fakat sayfanızda bu ürünü 'BİLİMSEL ! BİLİM KANITLADI!' diye satıyorsanız, bize cevap hakkı doğduğunu üzülerek belirtiriz :(. 'Jinsei, bilim adamları ve doktorlar tarafından tavsiye edilen ve neredeyse tüm ünlüler tarafından kullanılan bir üründür.' Neredeyse bütün ünlüler o kadar geniş bir küme ki, kaç kişinin kullanıyor olduğunu tahayyül edemiyorum. Öncelikle şunu belirtmeliyiz ki, bir yalanı pazarlıyorsanız ve bilimsellik kılıfına sokmaya çalışıyorsanız, yapacağınız en sağlam iş, güvenilirliği yüksek bir şeyi sahiplenmek ve ürününüzü ona yamamaya çalışmaktır. Nanoteknoloji, tabii ki bilimde yeni ufuklar açan bir alandır, üzerine binlerce methiye ve güzelleme yazılabilir. Fakat bize nanoteknolojiyi anlatıp puan toplamadan once, Jinsei ürününüzün nanoteknoloji ile ne gibi bir bağlantısı olduğunu açıklamanız gerekir. Bu, kurşun dökmeden once kimya bliliminin faydalarından bahsetmek, 'işte kurşun dökmek bu yüzden binbir derde devadır'' diyerek konuyu kapatmaya benzer. Hayalimizde çizilen sahnede, cumhurbaşkanımız saç telinin üzerine yazılan ismini inceliyor, inceliyor, ve bu beyanatı veriyor. Saç teline ABDULLAH GÜL yazılması, nanoteknolojinin alamet-i farikası değildir. Öte yandan, saç teline yazılmış isme bakarak, Türkiye'nin bu alanda öncü ülke olacağı sonucuna varılmaz. Mevzubahis ürünümüzün insan sıhhatine faydalarının bilimsel olarak kanıtlanmasına da değinelim. Araştırmaların yapıldığı Kay Pidgeon denilen yeri daha once hiç duymadığımız için Google'ladık ve bir websitelerine ulaşamadık, fakat dolaylı linklerden anladığımız kadarıyla burası bir alternatif tıp merkezi. Bir araştırma enstitüsü olmadığı gibi, bir bilim yuvası da değil. Bizlere kanıt olarak sunulan PDF dosyaları da, hakemli ve akredite bir bilimsel dergide yayınlanmış değil . Olsun, yine de iddia edilen bilimselliğe bir şans verdik ve bu dosyaları ve fotoğrafları hemen incelemeye aldık. Tercümesi: PIP metodu, güvenilirliği kanıtlanmamış bir araştırma aracıdır ve tıbbi teşhis için kullanılamaz. Bu rapordaki görüşler kişiseldir ve pratisyenin PIP, Elektro Kristal Terapi, Homeopati, Biyorezonans terapisi ve Reiki alanlarındaki eğitimine ve 22 yıllık tamamlayıcı tedavi tecrübesine dayanır. Kısacası, bilimselliğin dayandırıldığı raporu hazırlayan kişinin geçmişinde hiçbir bilimsel eğitimi yok. Bu pazarlama stratejisi karşısında şapka çıkarıyor ve bir adet Jinsei power kolyesi edinmek üzere müsait bir yerde iniyoruz. Birinci kromozomumdaki bütün sinir hücrelerimle kutluyorum!"} {"url": "http://www.bilimbilmiyim.com/2012/08/yalan-haber-ve-dogru-haber-arasndaki-50.html", "text": "Milliyet gazetesi haberine göre, her dört AIDS hastasından sadece biri kadın! Nedeni ise 'kadınların baskın olan X kromozomundan iki tane taşımasıdır'. AIDS'e sebep olan HIV virüsüne neredeyse aşı geliştirildi, virütik yolla bulaşan bir bağışıklık sistemi hastalığı olduğuna dair sağır sultan'ın bile önemli AR-GE çalışmaları mevcut, Milliyet hala AIDS'i genetik bir hastalık zannediyor. Virütik yolla bulaşan AIDS'in anneden çocuğuna geçmesi mümkün olsa da, bu kalıtımsal yollarla gerçekleşmez. Kaldı ki, haber doğru bile olsaydı, 'kadınların baskın olan X kromozomu' diye bir kavram olmadığını vurgulamamız gerekirdi. X kromozomunda bulunan ve baskın özelliği bulunan bir genden bahsedebiliriz, ancak kromozomlar tek başlarına baskın veya çekinik olamazlar. Toparlayalım: Tahminen, haberin alındığı yabancı kaynak, ingilizcede 'sex-linked recessive' olarak sınıflandırılan genetik hastalıkların, kadınlarda iki adet X kromozomu, erkeklerde ise tek bir X kromozomu olduğu için erkeklerde görülme oranının daha yüksek olduğundan bahsediyor. Bunu okuyan acar muhabir, 'sex-linked' konseptini, 'cinsel yolla bulaşan' olarak değiştiriyor, hızını alamayıp AIDS'e çeviriyor. O gazete binasında o gün neler yaşanmış olabileceğine, akılların nasıl tutulduğuna dair daha iyi bir teorimiz şu anda yok..."} {"url": "http://www.bilimbilmiyim.com/2012/09/bilimde-yerli-mallar-haftas.html", "text": "Hürriyet Gazetesi'nin 18 Ağustos 2011 tarihli haberi, Iğdır Üniverstesi'nde sıçanlar üzerinde yürütülen ve ülke olarak ekonomik ve sağlık ajandamızı Iğdır kayısısı üzerinden tayin etmemiz önerisi ile sonuçlanan bir araştırmayı konu alıyor. Öncelikle, akademik yayınlarda yaptığımız kısa bir tarama sonucu, Türk üniversitelerinden kayısı ile ilgili benzer araştırmaların, özellikle haberde ismi geçen Food and Chemical Toxicology dergisine gönderildiği dikkatimizden kaçmadı. Belli ki uluslararası yayınların kayısı bülteninde liderliği kaptırmamakta kararlıyız."} {"url": "http://www.bilimbilmiyim.com/2012/10/cunku-balda-amino-asit-vardr.html", "text": "Kimyasal olarak, balda uyku etkisi yapacak sedatif bir maddenin bulunduğunu söyleyemeyiz. Fakat fruktoz ve glukoz halinde yüzde 70 şeker içeriği olan bir yiyeceğin uyku öncesi insülin salgısını coşturduğunu, sonra da kan şekerindeki ani düşüşün bir yorgunluk yaratacağını tahmin edebiliriz. Uyku öncesi kan şekerinizde rollercoaster etkisi yaratarak uykuya dalmak isterseniz size çılgın rüyalar dileriz. Baldaki su oranı çok az olduğu için mikrop barındırmaz, içindeki bakterilerin ozmotik basınç ile ölümüne sebep olur. Glukoz, su ve oksijenin reaksyona girmesi sonucu oluşan hidrojen peroksit de, bala ayrıca hafif bir antiseptik özellik kazandırır. Ormandaysanız, derin olmayan bir kesiğiniz varsa ve yanınızda teramycin yerine bir kavanoz bal bulunduruyorsanız, kesiğe gönül rahatlığıyla bal sürebilirsiniz. Fakat modern dünyada, keratin kaplı ve balı emmeyecek olan cildinize, bir şekilde iyi geleceğini düşünerek bal masajı yapmanız epey pahalı ve anlamsız kaçacağı gibi, sizi süt banyosu yapan Bülent Ersoy klibine yönlendirmemize sebep olacaktır. Süt banyosu ve bal masajınızdan sonra deliksiz bir uyku çekmeniz de kaçınılmazdır. Sefanız olsun. öncelikle bu işlevsel ve eğlenceli blogunuz için tebrikler. okudukça keyfim artıyor."} {"url": "http://www.bilimbilmiyim.com/2012/10/ekmege-gdo-bulast-kanser-yiyoruz-ve.html", "text": "A Haber Kanalında yayınlanan Deşifre programı, Genetiği Değiştirilmiş Organizma meselesini, en dişli kriptologlara taş çıkartırcasına deşifre etmeye soyunmuş. Birkaç uzman programa konuk edilmiş, fakat uzmanların hepsinin aynı görüşte olmalarına rağmen bağırarak konuşmaları ve tartışmaya devam etmeleri, programı izlemeyi oldukça zorlaştırıyor. Uzmanlardan Kemal Özer, kısa bir süre önce GDO'nun tehlikelerini ele aldığı ''Deccal Tabakta'' adlı eseriyle, edebiyatta da sivrilmiş bir kalem olduğunu bizlere kanıtlamış bile. Deccal tabakta, şeytan azapta, ve bu tartışmayı izlerken akıl sağlığımız çok uzaklarda. Türkiye'de GDO tartışmaları hiçbir bilimselliği olmayan bir platformda ilerliyor, 'GDO karşıtlığı' dışında bir saf bulunmadığı için, gerçekliği sorgulanmayan bilimsel iddialar serbest atış olarak mancınıklardan fırlatılıyor, GDO meselesine yönlendirilen haklı sorgulamalar ve endişeler, histerik kışkırtmalardan öteye gidemiyor. Türkiye'de GDO tartışmaları hiçbir bilimselliği olmayan bir platformda ilerliyor, 'GDO karşıtlığı' dışında bir saf bulunmadığı için, gerçekliği sorgulanmayan bilimsel iddialar serbest atış olarak mancınıklardan fırlatılıyor, GDO meselesine yönlendirilen haklı sorgulamalar ve endişeler, histerik kışkırtmalardan öteye gidemiyor. Konuya dair Deşifre programında, piyasadan 30 işlenmiş ürün toplanmış ve genetiği değiştirilmiş ürün barındırıp barındırmadığı analiz edilmiş. Programın neredeyse 2. dakikasına geldiğimizde (1:50), laboratuvar sonuçları ekranda beliriyor: ''30 üründen %37.5'i GDO'lu çıktı''. Epey etkileyici bir rakam. Acaba kaç üründe GDO tespit ettiler? Hemen hesap makinemizi çıkartıyoruz, o da nesi, incelenen 30 ürünün %37.5'i, tam 11.25 ürün ediyor. Bir gariplik var. Biraz daha izleyelim. 30 üründen 8'i GDO'lu bulunmuş. O zaman %26.7. Hesaptaki bu inanılmaz titizlik bize araştırma konusunda güven verdi. Neyse ki, yorumlara güvenmeyen ve ham datayı görmek isteyen bizler gibi meraklı izleyiciler için, 'İŞTE LABORATUVAR SONUÇLARI' başlığıyla laboratuvar sonuçları da gösteriliyor. Bu çözünürlükte zar zor da olsa, kameranın önündeki flu rapordan, 35S, NOS ve FMV sekanslarının PCR analizlerini yaptıklarını anlıyoruz. Bu raporları gösterdikleri iyi oldu, çünkü programın başka hiçbir yerinde GDO tespitinin nasıl yapıldığı, kabaca dahi olsa anlatılmıyor. 35S ve FMV, aslında virüslere ait promoter sekansları , NOS de bir terminatör sekansıdır. Promoter dizilimler, canlılarda her gen diziliminin başında bulunurlar ve o genin ifade edilmesinin başlangıcında önemli rol oynarlar. Terminatör dizilimler de, o genin ifadesinin durması gerektiği yerde durdurulmasını sağlar. Bitkinin genetiği değiştirilirken entegre edilen genetik kodun başına ve sonuna, gen ifadesinin kontrolü için bu dizilimler eklenir. 35S, FMV ve NOS dizilimlerini bulmayı beklemeyeceğimiz bir yerde, PCR ile tespit edersek, mesela 35S virüs promoter dizilimini bir mısırda tespit edersek, o mısırın genetik yapısına böyle bir entegrasyon yapıldığını varsayabiliriz. Düşük bir ihtimal dahilinde, o virüsün kendisi ile de karşı karşıya olabiliriz, ama bu tesadüf ciddiye alınmayacak kadar azdır. Piyasada hazır olarak satılan GDO tespit kitleri, bu bahsi geçen üç dizilimin PCR ile tespiti için hazırlanmış kimyasallarıyla, protokoldeki hata payını oldukça düşük hale getirir. Bu nedenle, yapılan deneyin en azından rutin ve hata payı minimumda bir protokol olduğunu umarak, çıkan sonuçlara inanmak istiyoruz. Gönlümüz isterdi ki, bize gösterilen laboratuvar raporu, 'tespit edildi' ve 'tespit edilmedi' kriterlerinden öte, önümüzde DNA bantları olarak dursun. Her neyse, piyasada 30 üründen 8'inde GDO çıkması, çok da imkansız görünmüyor....Kontrolleri bilmesek de, ham dataya erişemesek de, bu sorgulamayı burada kısa kesiyoruz. Bakın çok önemli bir çalışma yapıldı, Münich Üniversitesi'nde. O rapor kendi ayağına kurşun sıktı, çünkü şöyle bir sonuç yayınladılar: Hayvanların yediği aktif değişime uğramış genin yüzde 60'ı hiçbir sindirim işlemi olmaksızın dışkıyla atılıyor. Atılan ne? Aktif değişime uğramış gen. Şimdi siz bu hayvanın gübresini alıp tarlanıza götürdüğünüz anda bu aktif gen yetiştirdiğiniz bitkiye geçebiliyor. Çok şaşırtıcı, gerçekten benim de kendi ayağıma kurşun sıkmak istediğim bir rapor. Aktif genin hayvanın dışkısında olduğu gibi çıkması demek, nükleik asitlerin yani DNA molekülünün sindirim sisteminden olduğu gibi geçebilmesi demek, ki bu başlı başına şaşırtıcı . İkinci gariplik de, tarlaya gübreyle karışan 'aktif genin' bir şekilde bitki tarafından genoma entegrasyonunun bu kadar kolay olacağının hayal edilmesi... Biraz tarama yaptık. Gerçekten de benzer iddiaların Greenpeace tarafından ortaya atıldığını, fakat yine Almanya'da, özellikle, GDO'larda kullanılan genlerin ineklerin sindirim sistemlerinden dışkıya geçip geçmediğini araştıran ve böyle bir bulgu tespit edemeyen yayınlara ulaştık. Sayın Kenan Demirkol'un bu önerisi pek mümkün görünmüyor. Buna alternatif olarak, neler olabileceğine dair teorilerimiz var . Burada esas nokta, GDO karşıtlarının göz önünde bulundurması gereken en önemli kriterin bilimsel tutarlılık olduğu. Pozitiflik oluşturmak, nasıl bir biyolojik sürecin açıklaması olabilir, bu noktada biraz daha fazla açıklamaya ihtiyacımız var. Tarladan toplanmış, az sonra sofrada tüketilmek üzere gemide taşınan bir sebzenin, yanındaki GD sebzeyle, kendi genetik yapısını değiştirecek bir pozitiflik yaşaması, tarım ve biyoloji tarihinde görülmemiştir. Pozitif bilimin şu anda bu konuda yapabileceği pozitif bir açıklama da yoktur. Sunucu: Evet çok ilginç birşey bunu az önce bana söylediniz. Bunu bir daha lütfen açıklar mısınız. Uzman: İnsanın...insanın büyüme geni aktarıldı, alabalık bu kadar boyuttan bir buçuk metreye çıkarıldı. Bu balığı yediğinizde küçücük parça insan eti yiyeceksiniz. Nasıl yani? İnsan geni balığa aktarıldı diye, balık etinin insan etine dönüştüğü mü düşünülüyor? Hayvanlar aleminde, aynı görevi gören genler, farklı türler arasında çok çok az değişime uğramış olabiliyor. Buna bir örnek olarak, insan ve inekteki Insulin-like Growth Factor-1 (IGF-1) geni verilebilir. İnsan IGF-1'iyle inek IGF-1'i arasında protein dizilimi %99 benzerlik gösterir, yani insan ve inekteki IGF-1 proteinleri, moleküler olarak neredeyse birbiriyle aynıdır. Nükleotid, yani DNA dizliminde de buna yakın bir benzerlik oranı vardır. Hemen bu genin exon'larından birinin inek ve insandaki nükleotik dizilimini karşılaştırdık. Evet, yüzde 99 benzerlik bizim için şaşırtıcı değil. Fakat Deşifre programındaki uzman görüşün mantığıyla bu kurban bayramında bir dana keserken, aynı zamanda insan kesmiş, komşudan gelen etle pişirdiğiniz kavurmayla çıtııır çıtır insan eti yemiş olabilirsiniz. Henüz bu şoku atlatamamışken, aynı programın başka bir bölümüne rastlıyoruz. Burada ise, sucuk ve atom bombası üzerinde apayrı bir histeri yaşanıyor. Evet, farkeder. Toksikolojide dozaj denen birşey vardır. Bu prensibe göre, her 'zehirli' kabul edilen maddenin farklı bir 'alt limit dozajı', yani toksik etkinin insanlarda veya hayvanlarda hiçbir şekilde gözlenmediği belirli bir miktarı vardır. Gıdalara konulan her koruyucu, zaten buna göre belirlenir ve toksik limitin kat be kat altındadır. Örneğin, bal yazımızda da belirttiğimiz gibi, balın içinde kimi zaman doğal olarak hidrojen peroksit bulunabilir, halbuki hidrojen peroksit saç boyasında bulunan bir kimyasaldır. Bal yerken saç boyası yemiyor, mangalda sucuk pişirirken yeni bir Hiroshima'ya doğru ilerlemiyoruz. Sakin olun. Bu rakamlar, tarım ilaçlarının bütünü için değil, sadece ufak bir kısmı olan fungicide içindir. Evet, farklı tarımsal ürünlerde mantar ilaçlarının üretim verimini ne kadar artırdığı, akademik bir raporda %32 ile %6 arasında olarak tahmin edilmiştir . Fakat, aynı raporda altı çizildiği üzere, sadece mantar değil, bütün tarım ilaçlarının yasaklanması halinde, sadece Amerika'da tarımsal ürünlerde verimin tam %73 düşmesi söz konusudur. GDO, deccalin tabaktaki hali olmadığı gibi, tarım ilaçları da şeytanın tırpanı değildir. Tarım alanlarında verimi artırmak için kullanılırlar. Herhangi bir tarla, bulunduğu bölgenin ekosistemini tamamen bozar. Dünyadaki artan nüfusa, artan tarım alanlarıyla karşılık verirsek, çok kısa sürede biyoçeşitlilik önemli bir darbe almış olur. Öte yandan, tarım ilaçlarının, arı nüfusu gibi, hedef dışı birçok organizmayı da etkilediği biliniyor (1). O zaman, ilaç kullanmamak ve daha çok doğal ekosistemi tarım alanına çevirmek, veya tarladaki verimi artırayım derken diğer organizmaların habitatlarını böcek ilacıyla sabote etmek, yukarı tükürsek badem bıyık, aşağı tükürsek entel topsakalı gibi bir rahatsızlık oluşturuyor. Bu problemin çözümüne, birkaç farklı açıdan yaklaşılabilir. 1) İyi tarım , 2) Güvenilirliği denenmiş, belki akademi kaynaklı genetiği değiştirilmiş bitkiler, ve 3) Kullanılması gereken koşullarda da tarım ilaçları. Tek bir probleme farklı yaklaşımlar, doğru yerde doğru yöntemi uygulamak, kısacası teknolojiyi olması gerektiği gibi kullanmak, böyle bir durumda uzun vadede çözüm getirecek tek yol gibi duruyor. Temmuz 2012 Nature'da yayınlanan Lu et al. çalışması, son 20 senedir ekibin takip ettiği tarlalarda, genetiği değiştirilmiş pamuk ekimiyle beraber azalan böcek ilacı kullanımı sayesinde, tarladaki artropod nüfusunda, yani toprağın doğal faunasında dengeli bir biyoçeşitlilik olduğunu gösterdi (2). GDO meselesine histeriyle karşı çıkmak değil, akıl sağlığıyla ve doğru bilimsel verilerle tartışmak en doğru çözümdür. Televizyonda ''nitrat atom bombasıdır, sucukta atom bombası var!'' diye bağırmaksa, garipliktir."} {"url": "http://www.bilimbilmiyim.com/2012/11/benim-beynim-benim-kararm.html", "text": "Tartışmaların alevlendiği dönemde, 7 Haziran 2012'de, Bugün gazetesinde kürtajla ilgili aşağıdaki haber yayınlandı. Haberin tam metnini okumanızı şiddetle tavsiye ederim. Mesela Mongol bebeklerin doğmasına müsade edilmiyor. Ama eğitimle bu hastalığı tedavi etmek mümkün. Bazı bebekler down sendromlu olduğunu düşünmemize rağmen normal bebek gibi dünyaya gelebiliyor. Anne karnındaki bebeğin zihinsel durumunu ölçmek her zaman mümkün olmuyor. Sayın Cengiz, siz bir kadın doğum uzmanı olarak, hamileliklerde down sendromu tespitini, anne karnındaki bebeğe zeka testi uygulayarak mı yapıyorsunuz? Down sendromu, veya mongol sendromu, 21. kromozom çiftinin, ekstra bir kromozom taşıması sonucu olur. Down sendromu vakalarında, 21. kromozomlar, olması gerektiği gibi bir çift değil, üç tanedir. Bu duruma trizomi denir, ve lisedeki bir biyoloji öğrencisinin dahi kromozomlara bakarak tespit edebileceği bir vakadır. Zaten hamilelik sırasında bebeğe yapılacak basit bir genetik test ile, %100 başarı oranıyla saptanabilir. Bu genetik durum değişmeyeceğine göre, down sendromlu bir bebeğin eğitimle bu sağlık durumunu aşabileceğini iddia etmek, öncelikle down sendromlu çocukların ailelerine hakaret, sonra da eğitim kurumunun omuzlarına yüklenmiş ağır bir yüktür. Eğitime bizim de en az sizin kadar saygımız var elbette, fakat eğitimin düzeltemeyeceği şeyler var. 21. kromozom trizomisi bunlardan biri. Down sendromlu bebeklere hamilelik birçok ülkede isteğe göre sonlandırılsa da, bu çocuğu dünyaya getirmek isteyen anne babaların kararına da saygı duyulabilir, ve birçok down sendromlu çocuk, bu medikal durumlarına rağmen, lise diploması alırlar. Bizim şu anki, analitik düşünce gücüne dayalı dünyamızda bir anomali olmaları, onları bizden daha az değerli yapmaz. Fakat down sendromu, sadece zihinsel değil, fiziksel semptomları da olan, kromozom sayısında değişiklikten kaynaklanan, gelişim sürecine çok ciddi etkileri olan gerçek bir sendromdur. Hamilelikte tespit edilmişse, 'ayy bu çocuk Down değilmiş galiba, sonradan bi baktık, değilmiş öyle!' diyemezsiniz. Dr. Cengiz'in hastalarına genetik testleri nasıl yaptığını çok merak ediyoruz. Kendi hayatıyla ilgili her kararda, 'benim beynim, benim kararım' demeyi seçebilir, fakat umarız özellikle riskli hamileliklerde yaptığı testlerde bebeğin medikal durumuyla ilgili doğru tespitleri yapıyor ve doğru adımları atıyordur. Merhaba, Size özel mesaj yolu ile ulaşamadığım için yorumda bulunuyorum."} {"url": "http://www.bilimbilmiyim.com/2012/11/hamama-giren-terler.html", "text": "Ders kitaplarına girebilecek bir bilim haberi, yine Radikal gazetesi farkıyla geliyor. Haberi dikkatimize sunan külyutmaz bilim insanı Eylül Harputlugil'e teşekkür ederiz. ''Kanser tedavisinde yeni bir dönem başlatan Nobel ödüllü Alman doktor Robert Gorter, hastalarının vücut ısılarını yükselterek kanser hücrelerini öldürüyor. Dr. Robert Gorter, Nobel ödüllü bir bilim adamı değil. Almanya'da, isminin önüne 'profesör' eki getirmesi mahkeme kararıyla yasaklanmış bir doktor, genel pratisyen. Dr. Gorter, 42 derecelik sıcak suyun bulunduğu bir küvette vücut ısınızın yükselmesi, ya sizin bir kertenkele olduğunuz anlamına gelir, ya da biz insanların homeostasis ile vücut sıcaklığımızı çevredeki değişikliklere rağmen sabit tuttuğumuzdan bihaber olduğunuzu gösterir. Evet, sıcakkanlı memeliler olarak, 42 derecelik su banyosunda da, hamamda da, çölde de, saunada da, 20 derecelik bahar havasında da, vücudumuz sıcaklığı 37 derecede sabit tutar. Tek kredibilitesi Alman olması olan Dr. Gorter'in, komiklik ile ruh hastalığı arasında gidip gelen bu tedavi önerisinin sahtekarlık olduğu iddiası ilk defa blogumuzda değil, başka mecralarda da dile getirilmiş. Dr. Gorter, bu tür yazıları yazan doktorlara Hollanda'da açtığı tazminat davalarını kaybetmiş. Radikal Nobel Ödüllerini kınıyor, bu bilim haberinin yanlış bilginin de ötesinde, kanser hastası birçok insana sahte umut vererek içinde bulundukları bu zor durumun kötüye kullanılmasına fırsat yarattığını düşünüyoruz. Son 2500 senede bilim bu noktanın bir hayli ötesine geçti, size de haber verelim dedik Sayın Gorter."} {"url": "http://www.bilimbilmiyim.com/2012/11/protein-dna-ve-parcack-hzlandrclar.html", "text": "Aslında İsmet Berkan'ı severiz. Türkiye'de leşi çıkmış bilim haberciliği ve bilim hakkında tek fikir beyanı 'quantum olumlama ile fıtık ağrılarımdan kurtuldum' olan köşe yazarları arasında, kendisinin zaman zaman önemli bilimsel konulara değindiğini ve bunun araştırmasını iyi yaptığını düşünürüz . Fakat 4 Kasım Pazar günü yayınlanan yazısında yaptığı birtakım bilimsel hatalar dikkatimizden kaçmadı, kimse için istisna yapamayacağımız için, kendisinden özür dileyerek, bu yazıyı 'bir gazetecinin ustalık eseri' kategorisine yolluyoruz. Bizim ve bütün canlıların temel genetik kodlarını üzerinde taşıyan DNA proteinlerden oluşuyor. Dolayısıyla artık DNA çözümlemesi yapmak da çok hızlandı.Bizim ve bütün canlıların temel genetik kodlarını üzerinde taşıyan DNA, proteinlerden DEĞİL, nükleik asit zincirlerinden oluşuyor. Proteinler ise amino asit zincirlerinden oluşuyor. Nükleik asitler ve amino asitler, tamamen farklı yapıtaşlarıdır ve bir moleküle farklı özellikler verir. Dolayısıyla proteinler, bırakın DNA'yı oluşturmayı, DNA'dan tamamen farklı moleküllerdir. Hücredeki proteinler, bir binanın tuğlalarıysa, nükleik asitlerden oluşan DNA da o binanın blueprint'i yani bina planıdır. DNA, hem hücrede üretilen proteinleri, hem de bu proteinlerin ne zaman ve hangi hücrelerde üretileceğini kodlar. Proteinler ise, hücrenin yapısını oluşturur ve fonksiyonlarını yürütür. Bu süreç hücrede, DNA'dan RNA yapılması, ve RNA'dan protein yapılması şeklinde gerçekleşir. Peki ne oluyor bu hızlandırıcılarla? Aslında bir çok şey oluyor. Ben bir tanesini bugün anlatayım. Artık bir proteinin moleküler yapısını çözmek 2 nanosaniye bile sürmüyor. Bize vaad edilen şeylerden biri şu: Vücudunuzdan alınan kanserli hücrenin DNA'sı hızla çözülecek ve o DNA içinde hücrenin vücudun korunma sisteminden gizlenmesini belirleyen gen saptanacak.... . Yazıda sözü geçen parçacık hızlandırıcılar, protein yapısı çözümünde kullanılıyor olsa da , bir proteinin detaylı yapısını 2 nano saniyede öğrenmekten çok çok uzağız. Bu noktada, referans gösterilen bu hızın, nanopore sequencing tekniği sayesinde erişilen DNA sekanslama, yani DNA dizilimi çözme hızı olduğunu düşünüyoruz (1 nükleotid/ 4 nanosaniye). Zaten, kalıtımsal hastalıkların temelinde olan genetik mutasyonlara, günümüzde protein seviyesinde değil, gen dizilimi seviyesinde bakılır. Yazıda dile getirilen akıl almaz teknolojik ivme de, protein yapısı çözümünde değil, DNA dizilimi okumada katedilmiştir. Artık herhangi bir DNA dizilimini çözmek hem çok hızlandığından hem de çok ucuzlaştığından, bireylerin DNA dizilimleri çözülebiliyor, kişiye özel hastalık riskleri hakkında bir fikir edinilebiliyor. Proteinlerin moleküler yapısını çözmek de temel bilime ve insan sağlığına katkıda bulunuyor olsa da, bireylerin protein yapılarından hastalık tahlili yapmak henüz seri bir süreç değil. Protein ve DNA'nın hem yapıları, hem işlevleri medyada birçok yerde karıştırıldığından, bu yazının önemli bir ibretlik değeri olduğunu düşünüyor, İsmet Berkan'ın iyi niyetini süistimal ettiğimiz bu yazımızı medyadaki tek dostumuzu kaybetmek pahasına yayınlıyoruz."} {"url": "http://www.bilimbilmiyim.com/2012/12/baslkta-buyuk-gogus-varsa-o-yaz-okunur.html", "text": "Milliyet gazetesi, kendi kendini fesheden bir bilim haberi ile blogumuzda yeni bir dönemin yol göstericiliğini yapıyor. 'Çevresindeki yeterli ve düzgün görünümlü göğüsleri' kıskanan hanımlarımıza, silikonsuz göğüs büyütmenin reçetesini sunan bu haber, okuyucuya 'harekete geçme zamanınız gelmiş olabilir' diyerek insiyatifi ele almaya, her kadının içindeki uyuyan dev Nadide Sultan'ı uyandırmaya çağırıyor. Süt ürünleri, soya, keten tohumu, akdarı, arpa, ayçiçeği, kabak, anason tohumları, barbunya, karnabahar, brokoli, pancar, salatalık, havuç, domates, mantar, brüksel lahanası, mercimek, kereviz, yeşil fasulya, soğan, börülce, nohut, bezelye, elma, kiraz, şeftali, üzüm, kavun, armut, tam buğday, kahverengi pirinç, buğday tohumu, fasulye filizi, zeytin, kuru erik, yulaf ezmesi, çemen otu, rezene, çavdar, karanfil, zencefil, hint safranı. Konumuz titiz habercilik olduğunda Milliyet'ten şaşmayacağımızı artık biliyoruz, ve tabii ki çemen otu, pirinç, fasulye, nohut ve daha nice karbonhidratı yediğimiz gibi neye benzeyeceğimizi de."} {"url": "http://www.bilimbilmiyim.com/2012/12/bilimde-nostalji-treni.html", "text": "Recep Tayyip Erdoğan Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Biyoloji ve Genetik Anabilim Dalı Başkanı Doç. Dr. Ali İrfan Güzel, DNA'ya zarar veren kimyasalların başında sigarada bulunan ve sayıları binlerle ifade edilen çeşitli kanserojen maddelerin geldiğini söylediİster Recep Tayyip Erdoğan Üniversitesi olun, ister Nihat Doğan Rehabilitasyon Merkezi, kurumunuzu akademik olarak ileriye taşıyacak özellik isminiz değil yapılan bilimsel araştırmaların yeniliği ve kalitesidir. Üniversitenizin ismi duyulsun, şanınız yürüsün diyerek hazırladığınız basın bülteni, 50 yıldır bilinen sigara-kanser ilişkisine dair yeni hiçbir şey söylemiyor. Bu alanda 1964 yılında yapılan çalışmalara şu rapordan ulaşabilirsiniz. Ayrıca sigarada haberde belirtildiği gibi binlerce değil, 30 civarı kanserojen madde var. İşin aslını merak ediyoruz ve birkaç önerimiz de var. Eğer basın bülteninde kurumunuzda yapılmamış araştırmaları yayınlıyorsanız, Nature dergisinin 2012 yılının bilimsel gelişmelerini özetleyen bir foto galerisi var, lütfen oraya bir göz atın ve daha yeni gelişmelere değinin. Yok, eğer TÜBİTAK'tan ayrılan araştırma bütçesini bu şekilde kullanıyor ve kendi araştırmalarınızı yayınlıyorsanız, 1960ar yetmez, 1950lere gidip çocuk felci aşısını tekrar keşfedin. Ülkemizin bilim bütçesinin kullanılması için tekerleğin icadına kadar giden uzun bir yol var. Vücuttaki bir hücrenin bile bu tür bir ajanla zarar görmesi kanser gelişimi için yeterli olabiliyor. Bilimsel verilere göre akciğer kanserlerinin yüzde 90'ına sigara dumanı neden oluyor. Hükümetimizin uyguladığı politikalarla kapalı ortamlarda sigara kullanımı aşağı çekildi ancak insanlar evlerinde içiyorlar, bu engellenemiyor diye konuştu.Kastedilen 'ajan', ingilizcedeki 'agent' kelimesi, ve paragraftaki ifadenin garipliği, bu kelimenin anlamını taşımadan tercüme edilmesinden kaynaklanıyor. Hükümetimizin insanların evlerinde sigara içimini engelleyemediği doğrudur. Engellemesini beklemek zaten yanlıştır. Herkes evinde istediğini yapabilir. Evinde küçük çocuğu olanlar bu bilinci alabilirlerdi, eğer 1970lerde üniversite okurlarken, 50 sene öncesinin bilimsel gelişmeleri yerine, güncel bilgileri öğrenselerdi . Keske bir yerden gorup de okusalar dedirtti."} {"url": "http://www.bilimbilmiyim.com/2012/12/israil-istihbarat-teskilat-sunar-kod-ad.html", "text": "Ayağında 'İsrail' yazan başka bir kuşun, ülkemizde de daha önce yakalanmasını ve 'sol burun deliği daha büyük. Burnunda dinleme cihazı var!' gerekçesiyle milli istihbarata gönderilmesini daha önce bu blogda işlemiştik. . Kuşların ayağına demir halka bağlamanın, ornitolojide sıklıkla kullanılan, kuşların göç yollarını takip etmeyi mümkün kılan bir metodoloji olduğunu da belirtmiştik. Paranoyak kişilik bozukluğunuz yoksa, bacağında 'İsrail' yazan kuşun casus olmayacağını çıkartabilmeniz gerekir. Bu nedenle, İsrailli ornitologların kuşların göç ettiği her ülke ile diplomatik kriz yaşayabilme ihtimallerini hesap ettiklerini zannetmiyoruz. Bir üniversite, bu dinamiklerle bilimsel araştırma yapamaz. Halbuki, kuşların göç yollarının takibi, önemli bir mevzu. Hem kuşların ekosistem kullanımı ve yıllar içinde bu kullanımdaki değişim açısından, hem de, kuş gribi gibi, bu türlerin taşıyıcı olduğu salgın durumlarında, halk sağlığı düşünülerek önlemler almak için. İsrail birçok kuş türünün Avrasya-Afrika göçü sırasında rotalarının üzerinde bulunuyor. İsrail doğa kurumunun birçok kuşun göç yolunu takip etmesinden daha doğal bir durum olamaz. Doğal olmayan ise, yaşayıp yaşamayacağının garantisi olmayan, keyfinin kahyasına göre hareket edecek bir akbabanın, casuslukla suçlanması. Üstelik bacağında açıkça 'israil' halkası varken. Ve daha da üzücüsü, NTVMSNBC'nin haberi bu başlıkla ve bu metinle vermesi. belki de kuş gribi yaymak için kullanılan biyolojik bir silahtır."} {"url": "http://www.bilimbilmiyim.com/2013/01/dogu-illerinden-bildiriyorum-tespitim.html", "text": "Merhabalar! Ben Üstün, Prof. Dr. HüseyinÜstün. Kars'ta 8 aydır görev yapıyorum, Kafkas Üniversitesi Tıbbi Patoloji Anabilim dalı başkanıyım. Dile kolay 8 aylık görev sürem boyunca yemek borusu kanserine yakalanan hastalarla çok sık karşılaştım. ''....hastalığın temelinde genetik yaygınlığın olabileceğini tespit ettik ama hastalarla konuştuğumuzda halkın yöresel olarak alışkınlık gereği özellikle çok çay içtiğini, özellikle kış mevsiminin çok uzun sürmesi nedeniyle sıcak yemeklerin çok hızlı tüketildiğini fark ettik. Hızlı tüketilen yemekler ve çok sayıda tüketilen sıcak çayın yemek borusu ve ağız içi kanserine yol açtığını tespit ettik. Bunun yemek borusuna ve ağız içine kanser yapma yönünde etkilerini tespit ettik.''Yaptığımız tespitlerden sizin de soluğunuz kesildi değil mi? Tekrar edeyim, hastalığın temelinde genetik bir yatkınlık olabileceğini düşündük, bu yüzden haberde de bahsettiğimiz pahalı makineleri kullandık, ve böyle bir yatkınlık tespit ettik . Zaten yine de halka çay içiyor musunuz diye sorduk, yani genetik faktörleri bir kenara fırlatıp çevresel faktörleri sorgulamaya başladık. Eee havalar soğuk. Kış uzun. Çay içmeyip de ne yapacağız? Evde, kahvede, ofiste...Sıcak çorbalar, çaylar, sahlepler, gırla gidiyor. Instagramla fotoğrafını çekip eşle dostla paylaşıyoruz. Gırgır şamata anlayacağınız... - 8 aydır buradayım, belki de büyük bir coğrafyadaki tek araştırma hastanesi olduğum için normalde gördüğümden daha fazla yemek borusu kanseri vakası görüyorumdur. - Bölgede yaşayanların aile ağaçlarını, akrabalıklarını, dolayısıyla bu hastalığa genetik bir yatkınlık olup olmadığını hiç hesaba katmıyorum. Yani size demin de söyledim, aslında böyle bir yatkınlık tespit etmişim, ama tekrarlıyorum, artık umrumda bile değil. - Acaba, yemek borusu kanserine yol açacak başka bir genetik veya çevresel rahatsızlık olabilir mi? Mesela mide asidinin yemek borusuna çıkıp kanser riskini artırdığı reflü vakaları gibi? Neyse ya, karıştırmayın şimdi onu. - Yemek borusu kanseri vakalarının %90'ını oluşturan sigara/nargile ve alkol kullanımını, bölgedeki yaygınlıklarını sorgulamaya gerek bile duymayacağım. - Hastalarım dışında, bölgede yaşayan ama sıcak çay/çorba içmeyen diğer insanları bu araştırmaya kattım mı? Bu araştırmayı dayandırdığım kontrol ve hasta gruplara normalizasyon yaptım mı? Hatırlamıyorum. - Herşeyi tespit ettim ama, KORELASYON, yani iki şeyin aynı anda olması ile, NEDEN-SONUÇ yani bir şeyin diğerine yol açması arasındaki mantıksal ilişkiye girmek bile istemiyorum, o yüzden de TESPİT ETTİM ve KANITLADIM gibi ifadeler kullanacağım. Neyse, çok soğuk, camı kapatır mısın? Büyütmeye gerek yok, çiçekleri eve gönderin. Ne demişler, aklın yolu birdir. Not: Haberin çıktığı an günün ilk ışıklarında Bilmiyim'e ispitleyen Onur Yılmaz ve Eylül Harputlugil'e ayrı ayrı teşekkürler. Araştırma yorum ve paylaşım için teşekkür ederim."} {"url": "http://www.bilimbilmiyim.com/2013/01/goz-uclemesi-3-dakikada-20-defa.html", "text": "Yapılan bir araştırma, göz kırpmanın beynin işleyişini olumlu etkilediğini ortaya çıkardı. Araştırmayı yapan Japon bilim insanları, göz kırptıktan sonra beyin işlevinde meydana gelen değişimi, 'resetleme'ye benzetti. Makalede tartışılan model şu: bütün duyularımızı kullanarak çevremize dair edindiğimiz bilgiler, etrafımızda olan bitenle ilişkimiz açısından çok önemli. Fakat dikkatimizi yoğunlaştırdığımız durumlarda, beynin çevreden gelen diğer sinyallere karşılık veya öncelik vermesi zorlaşabilir. Görsel duyumuzu 3-4 saniyede bir perdeleyerek , çevremizde diğer olan bitene daha duyarlı hale gelmemiz sağlanabilir. Buna uygun olarak, dikkatimizi dağıtmadan birşeye odaklanmak istediğimizde, genelde bunu 'gözlerimizi kırpmadan' yaparız. Kısacası, göz kırparak beynimizi değil, dikkat mekanizmamızı resetleriz. Tekrar edelim, bu zaten bir model, bir hipotez. Ama NTVMSNBC onu da yanlış anlamış. Bilmiyim'den not: Beyninizi resetlediğiniz zamanlarda herşeyi yeniden öğrenmek isterseniz, sizi yeni başlattığımız bilim podcast'lerimize bekleriz. Ben ve arkadaşım İlker, www.bilimkazani.org adresinde 2 haftada bir ilgimizi çeken bir konunun bilimsel yönlerini tartışacağız. Bilim kazanı fokurdasın diye."} {"url": "http://www.bilimbilmiyim.com/2013/02/ntvmsnbc-ile-matematik-ogreniyorum.html", "text": "'En büyük asal sayı keşfedildi' diye bir haber yapamazsınız, çünkü asal sayıların sonsuz olduğu, Öklid'den beri biliniyor. Doğrusu, 'bilinen en büyük asal sayı bulundu' olmalı. ABD'li matematikçi Curtis Cooper, asal sayıları bulmak için kullanılan dev bir bilgisayar ağı kullanarak uzunluğu 17 bin basamağı geçen yeni bir sayı buldu. Bir matematik haberi için gerçekten ibretlik ve ironik bir hata. Metinde bahsedilen Mersenne asallarının formülü de yanlış yazılmış Doğrusu: . Bu yeni bulunan sayı, bilinen en büyük asal sayı olmasının yanı sıra, (257,885,161 1) formülüyle aynı zamanda bir Mersenne asalı. Mersenne asallarının, sonsuz olup olmadığı bilinmiyor. bulunması hiçbir işe yaramazsa bile, yüzbinlerce milenya sonra MHP'nin yıldönümü hesaplarında kullanılabilecektir. Fotoğraf matrix filminden gibi, matematik-matrix-filmden sayıların döndüğü bir kare şeklinde yaklaştılar bence."} {"url": "http://www.bilimbilmiyim.com/2013/04/sen-mutlaka-esek-sutu-icmelisin.html", "text": "Bizler dünyanın dört bir köşesine savrulmuş, hayatın rutininde zamanın akışını unutmuşken, Türkiye'de bir yerlerde, dev bir eşek sütü kavgası yaşanıyor. Bugün bunu bilmenizi istedik. Hürriyet gazetesi haber ekibi, eşek sütü sermayesinin ekmeğine yağ sürdükten sonra, gazetecilik refleksi ile, yerinde bir sağlama yapıyor ve konunun üzerine gitmeye karar veriyor. ''Eşek sütü-kanser tedavisi ilişkisine yerinde bir sorgulama yapmanın ve bilinçli gazeteciliği ortaya koymanın zamanı gelmişti!'' dediğinizi duyar gibiyiz. ''Eşek sütü, inek sütü ve diğer süt ürünlerine göre yağ ve kazein oranının düşüklüğü nedeni ile sindirimi son derece kolay bir süttür.''İlahiyat uzman görüşü hakkında yorum yapamayız. Ama tıbbi bilimler konusunda birkaç düzeltme yapabiliriz: Öncelikle, eşek sütünün içerdiği çok yüksek orandaki laktoz nedeniyle, laktoz intoleransı olan hatırlı sayıda yetişkin kişide sindirimi epey zorlaştıracağını eklememiz lazım, sayın Doç. Dr. Ufuk Usta. Eşek sütünün ne kadar faydalı olduğu tam bilinmese de kesin olan zararlı olmadığı... Eşek sütünün içerdiği yağ ve laktoz oranı gerçekten de insan sütüne en yakın olandır. Fakat bu, yetişkin bireylerde görülebilen laktoz intoleransı sebebiyle epey karın ağrısına sebep olabilir. Daha da önemlisi, anne sütüne olan benzerliği, eşek sütünü bir kanser ilacı yapmaz, literatürde eşek sütü ve kanser tedavisi adına hiçbir yayın yoktur. Eşek sütü bültenini yakın takibe alan ve NTVMSNBC ve Hürriyet haberlerini ileten Onur Tokel ve Doruk Keskin'e teşekkürler. Bir o kadar teşekkür de bizden..."} {"url": "http://www.bilimbilmiyim.com/2013/05/gorkemli-uydurma.html", "text": "Görkem adında 17 aylık bir çocuk, genetik bir bozukluk nedeniyle pankreası olmadan dünyaya geliyor. Pankreasın olmaması demek, şekerin vücut hücrelerine alımı için elzem olan insülinin üretilememesi demek. Görkem'in tedavi sırasında hasar gören karaciğeri, neyse ki kendi kendini yenileyebiliyor ve hayati tehlike atlatılıyor. PANKREASI OLMADAN dünyaya gelmesi ve yaşaması, Radikal tıp heyetini belli ki hiç şaşırtmıyor. Aksine, karaciğerin kendini yenilemesi mucizevi bir durum olarak kararlaştırılıp manşete taşınırken, ve büyük olasılıkla hayatı boyunca önemli tıbbi problemlerle başetmesi gerekecek Görkem'in, kanındaki şeker oranının Nutella'ya yakın olmasına rağmen, 'sağlığının bozulmadığı' iddia ediliyor. Radikal'in manşetinde neredeyse habercilerin ve doktorların karşılıklı göbek atmadığı kalmış. Öncelikle, kandaki 600-800 aralığında seyreden şeyin, , söylendiği gibi kandaki 'insülin' değeri değil, glükoz değeri olması gerekiyor. Karaciğerin kendini yenilemesi, yetişkinlerde de görüldüğü için, peygamber bebek için yeterli kriter sağlamıyor. Hikayenin asıl mucizesi, pankreası olmayan ve dolayısıyla kan şekeri 600-800 seyreden bir bebeğin organlarının hayati tehlike derecesinde tahrip olmaması! Radikal'e göre, bu değerlerde bile Görkem'in ''....sağlığı bozulmuyor!''. Ne var ki tıp dünyası böyle düşünmüyor olmalı ki, Görkem'in tedavisi 9 Eylül Üniversitesi'nde ve İngiltere'de adını öğrenemediğimiz bir üniversitede devam etmekte. Görkem, hayatı boyunca günde 3 veya 4 defa insülin almak zorunda. Bu sırada, pankreasın oluşumunu engelleyen genetik bozukluğun vücutta yaratmış olabileceği başka bozukluklara değinmeyelim bile. Bahsedilen gen, GATA+ değil, GATA6. Telefonda yanlış duyulan biyolojik terimler ailesine hoş geldin GATA6 !"} {"url": "http://www.bilimbilmiyim.com/2013/08/arabesk-dinleyen-tavuk-allah-diyor.html", "text": "Fakat habervaktim sitesindeki son sağlık haberi, uzmanlık alanımıza dahil olduğu için yazmaya karar verdik . Habervaktim'in manşeti, haberi özetliyor: Allah Lafzı Yazan Yumurtalar. Kısaca, Tekirdağ'da bir çiftlikte, üzerinde Allah yazan yumurtalar çıkıyor. Çiftlik sahibi, bu yumurtalardan her gün 3-4 tane bulduklarını belirtiyor. Edinilen bilgiye göre, merkeze bağlı Nusratlı köyünde tavuk çiftliği bulunan 52 yaşındaki Adnan Arsu'ya bir müşterisi, marketten aldığı yumurtanın üzerinde Arapça olarak Allah lafzının yazdığını söyledi. Çiftlikteki yumurtaları kontrol eden Arsu, çok sayıda yumurtanın üzerinde Allah yazısının olduğunu gördü. Üzerinde Allah yazan yumurtaları alan Arsu, yumurtaları Tekirdağ Müftüsü Mahmut Gürlen'e gösterdi. Aksu, \"Yumurtalardaki yazıyı görünce Tekirdağ Müftüsü'ne götürdüm. Müftü bey de Allah yazdığını doğruladı. İlk defa böyle bir şeyle karşılaşıyorum. 1 yumurtada 4 tane Allah yazıyor. Tavuk sanki Allah'ı zikreder gibi 4 kez Allah yazıyor. İnanan, inanmayan insanlar görsün diye herkesle paylaşıyoruz\" dedi.Tavuğun kıçına monte edilmiş bir Allah kaligrafik baskısı fikri, hayranlık uyandırıcı olmaktan çok, rahatsızlık verici düzeyde. Üzücü olansa, çiftlik sahibinin yumurta şeklindeki bozuklukları görünce tavuklarının sağlığından endişe etmiş olmaması. Sayın Arsu, yumurta kabuğunun yüzeyindeki şekil bozuklukları, ya size her gün o 3-4 yumurtayı veren tavukların çok yaşlı olduğu, ya da tavuklarınızda bir enfeksyon olabileceği anlamına gelir . Not: Haberin içindeki Deniz Feneri Derneği reklamından sonra kendimize sormamız gereken soru, bu sitenin içindeki haberlerin doğruluğuna dair neden herhangi bir beklentimiz olduğudur."} {"url": "http://www.bilimbilmiyim.com/2013/09/turkiyede-nobel-saplants.html", "text": "Radikal'e göre Dr. Günel, ''ekibiyle birlikte insan genetik şifresini oluşturan DNA hücrelerindeki proteinleri kodladı''. Bu kadar potpori ancak Hülya Avşar Şov'da veya 90'ların yılbaşı televizyon programlarında olur. DNA hücresi terimi, biyoloji tarihinde görülmemiştir. Yazmaya utanıyoruz, DNA, hücre çekirdeğinde bulunan bir moleküldür. DNA'nın ekson denilen kesitleri, hücredeki proteinleri kodlar. Proteinler, Dr. Güner ve ekibi tarafından değil, DNA tarafından kodlanmaktadır. Dr. Güner ve ekibi, bu kodu 'okuyabilirler'. Son olarak, Türkiye'de medyanın kanayan yarası, 'Nobel' takıntısına değinelim. Yurt dışındaki her Türk bilim insanına 'Nobel getirecek!' beklentisi yüklenmemelidir, Nobel ödülü almadan da çok önemli bilimsel işler çıkartılabilir. Haberleri 'DNA hücrelerindeki proteinleri kodladık' diye yazıp, yolda gördüğünüz her bilim insanına 'onu geç de....ya peki Nobel?' diye sormak, hali hazırda yaptıkları güzel işleri malesef doğru aktaracak kadar bile önemsemediğinizi gösterir. Dr Günel, adının Nobel ile anılmasına bahsedildiği gibi mütevazi bir gülümseme ile değil, tahminen Bengay tedavisi gerektirecek kadar gergin ve zorlama bir gülümsemeyle yanıtlamıştır. Sayın Prof. Çapa Tıp Fakültesinden mezun olduktan sonra 1990'da ABD'ye gitmiş. Turgutlu'daki doğum tarihi 1976. Bence asıl önemli olan şey bu iki tarih aralığında gizlenmiş haberde. Hoca, doğumundan itibaren toplam 14 seneye sığdırmış tıp dahil tüm eğitimini. Bu başarıda Hoca'dan fazla emeği olan habercileri kutlamak gerek!"} {"url": "http://www.bilimbilmiyim.com/2013/10/bu-universiteyi-basmn-uzerinde-tasrm.html", "text": "Kısaca, Rize Recep Tayyip Erdoğan Üniversitesi Farmakoloji Anabilim dalı başkanı Halis Süleyman, adını sır gibi sakladıkları bir bitkinin, kanser hücrelerini %100 öldürdüğünü, bu şekilde mide ve pankreas kanserini yendiklerini açıklıyor. Bitkinin adı sır gibi saklanıyor. Türkiye'de devletten destek bekleniyor, 'malesef tıp alanında ülkemizdeki üretim politikası sıfır!' diye şikayet ediliyor. Kısacası Halis Süleyman'a destek verseniz, şimdiye Nobel ödülü Rize Bilim Müzesi'ndeki haklı yerini almış, Rize sokaklarında parkeler Nobel'den gelen para ile döşenmişti. Tüm dünyanın peşinde olduğu çalışmaya Türkiye'den gereken destek sağlanmıyor.Genelde duymaktan ve konuşmaktan zevk aldığımız bu 'keyif veren hayıflanma' hali, aslında bir algoritma. Türkiye'den çıkan bilimsel çalışmalar gazeteler tarafından haber yapılırken, rastgele bir biçimde şu cümleler ekleniyor: Bütün dünya bu Türk'ün peşinde, Beyaz Saray bu adamı konuşuyor, O'na Türk lokumu diyorlar, Destek sağlansa Türk sinir hücreleri beyinden taşar dünyayı ele geçirirler, ve benzeri. Halihazırda 'ilaç buldum!' dedikten sonra klinik deneylere girip insanlarda test edilen ilaçların sadece 5000'de 1'i yeterince kullanışlı bulunuyor. Kısacası, deneyler gerçekten güvenilirse de şansının 5000'de 1 olduğunun altını çizelim, ve basına yansıyandan çok çok daha temkinli davranılması gerektiğini hatırlatalım. Bütün dünya ilaç devleri böyle bir ilaç için birbirlerini yiyeceklerine, Türkiye'nin ve birbirlerinin kuyusunu kazacaklarına, birleşip altılı ganyan oynarlar. Sadece Türkiye'de değil, halihazırda tüm dünyada laboratuvar aşamalarından başarılı çıkan birçok kimyasal, kanser ilacı olma yolunda eleniyor. Endişeli bilimsever Hakan: Bu insanlara çok acil sahip çıkılmalı! Realist Abdullah: İyi güzelde be kardeşim bu kanser olayından yılda 1,5 milyon insan ölüyor belki ama o kanserdende kaç milyon insan ve şirketler ekmek yiyor geçim sağlıyor haberin varmı? Kimse sana kolay kolay izin vermez, o buluşun sonu eninde sonunda unutulmaktır bunu unutma. Adı üzerinde YORUM CANAVARI: Türkiye'nin ve insanların sizin gibi hocalara çok ihtiyacı var.... Bilmiyim yetişmese, kansere çare bulunduğunu sanacağız.... Öncelikle, kafamız karıştı. Mide kanserini zaten 2009 yılında ekibiyle yendiiklerini açıkladı. O zaman neden hala ekibiyle beraber mide ve pankreas kanserine ilaç arıyor? Ülser ve ninelerimizin en önemli hastalığı olan 'yağmur yağacak dizlerim ağrıyor' sendromunun da kökü kurutulmuş. Haberleri detaylı okuduk. İlginç bir şekilde ortak noktaları, üç çalışmanın da vücuttaki adrenalin ve kortizon seviyelerine bağlanması. Neden hala tıp dünyasının bu çalışmalarda bulunan ilaç ve tedavilere yoğunlaşmadığını Amerika'nın büyük oyununa, Tübitak'tan destek verilmemesini insanımızın hiç değer bilmiyor olmasına, Recep Tayyip Erdoğan Üniversitesinin bilim araştırmalarını da tamamen deliliğe bağlayabilirsiniz. Bir sonraki üniversite basın bülteninde görüşmek üzere, şimdilik bu kadar. Önce kafalarını taşlara vurup, sonra haberi bize ulaştıran İstem Fer, Burak Tekin, Semir Beyaz, Mehmet Akçakaya, Doruk Destan, teşekkürler!"} {"url": "http://www.bilimbilmiyim.com/2013/10/dedigi-hicbir-sey-anlaslmayan-adam.html", "text": "Ve Bilim Bilmiyim olarak ilk defa, metinden hiçbirşey anlamadık. Habertürk de kendi haberini anlamamış olacak ki, Samsunlu matematikçi Aydın Cerit'i tanıttığı habere ''Kainatı sayılarla doldurdu'' demekle yetinmiş. Samsunlu matematikçi Aydın Cerit, geliştirdiği ve \"Kainatları Dolduran Sayılar\" adını verdiği teorisiyle Microsoft'un kurucu Bill Gates'e meydan okudu. Büyük sayılar ile ilgili çalışmalar yaparak git gide hedeflerini büyüttüğünü söyleyen Samsunlu matematikçi Aydın Cerit, geliştirdiği KADOS teorisi hakkında açıklamalarda bulundu. O hacme ne kadar rakam sığabilirdi düşündüm. Yani bir santime 3 rakam sığabilir. Bu rakamları hesapladım bu ortalama 10 üstü 3 tane rakam sığdı. (Yani 1000?) Bu da 10 dotrigintilyon yapıyor . 450 basamaklı bir üs oluşturdum. Fakat bu, matematikçi Aydın Cerit'in ilk vukuatı değil. Kendisi Bill Gates'e kafa tutmadan önce, ödüllü yarışmalar da düzenliyordu. AB'nin tüm üye ülkeleri için 5 ay süre veriyorum. Eğer bu süre içinde sorumu çözemezlerse Türkiye'yi AB tam üye olarak almalarını talep ediyorum.Bu tehditin Türkiye'nin son 5 yıldaki bütün AB politikalarından daha başarılı olduğu kesin. Egemen Bağış ile iletişime geçilmeli, gerekirse ödül miktarı da büyütülmeli. Not: Haberi gammazlayan Ali İkiz, Burak Gökhan Ayaz, Turgay Gülay, Serdar Başeğmez, teşekkürler! yoksul bir ülkeyiz, parasal bakımdan belki eskisine göre iyiyiz, ama bilim insanı bakımından malesef gerilerdeyiz."} {"url": "http://www.bilimbilmiyim.com/2013/11/bilim-namusu-kanitladi.html", "text": "Çocuklar, annenin ilk sevgilisi olmak üzere önceden ilişki yaşadığı erkeklere benzeyebilir. ...ilk cinsel birleşmenin insan DNA'sında ömür boyu genetik iz bıraktığını iddia eden kuantum genetiği doktoru Pyotor Garyaev, Hürriyet'e konuştu. KUANTUM GENETİĞİ menşeli açıklamalarını Hürriyet'e birer birer aktaran Pyotor Garyaev'e güvenmemiz için hiçbir sebep yok, çünkü kuantum genetiği diye bir alan yok. Üstelik haberin alt metni 'çocuk yapacağınız kadın daha önce başkalarıyla beraber olduysa, kimin çocuğunu dünyaya getireceği belli olmaz...' olduğu için, FEMEN Türkiye'nin bu haberi görmesi halinde yurt genelinde açılan memelerin sağanak yağış halini alması kaçınılmaz. Öte yandan, ülkemizdeki ahlak ve namus tartışmalarına kuantum mekaniği ve genetik bilimini hala dahil etmemiş olmamız şaşkınlık vericiydi ve vakti gelmişti. Hürriyet Planet'in, yine planetimizin derinliklerinde bulup konuştuğu Rus Profesör Doktor Pyotor Garyaev, bu kavrama 'Telegoni' ismini vermiş. Çocukların anne ve babalarına benzemediği durumları, bu 'ilk erkek' teorisiyle açıklıyor. Ne var ki, bu teori orjinal bir teori değil. Modern genetik bilimi doğmadan önce telegoni, bugün çekiniklik dediğimiz kalıtımsal durumları açıklamak için kullanılıyordu. Kahverengi gözlü anne ve babanın mavi gözlü bir çocuk sahibi olması, annenin 90'lı yıllarını Ercan Saatçi ile geçirdiği anlamına gelmez , fakat anne ve babanın mavi gözlülük için taşıyıcı olduğunu gösterir. Telegoni, Aristo'dan beri bu durumu Ercan Saatçi'ye atfediyor. Halbuki, 19. yy sonrasında kalıtımsal mekanizmaların çözülmesiyle telegoni teorisi çoktan çökertildi. ''Aristo'dan iyi mi bileceksin?!'' diyenler için, Aristo'nun embriyoloji bilimine kattığı çok önemli buluşlarının yanısıra, embryonik gelişim ile ilgili çok yanlış teoriler ortaya koyduğunu da ekleyelim . Yanlış çıkan teoriler, elbette Aristo'yu daha kötü bir bilim insanı yapmaz. Sadece, bu bilgilere ulaşmak için gereken teknolojiye ve bilgi birikimine ancak son 300 yılda sahip olduğumuzu gösterir. Fakat Aristo'nun yanlış teorilerine 2013 yılında çöreklenmek ve yeni birşey gibi sunmak, ne Pyotor Garyaev'e, ne de Hürriyet'e yakıştı. Pardon, Garyaev'i tanımıyoruz, ama Hürriyet'e yakıştı. Bir rastlantı soncu tespit edilen bu olayın o güne kadar bildiklerini alt üst ettiğini söyleyen Garyaev, İşte bu olaydan sonra çalışmalarımın yönünü değiştirdim. DNA zincirinin sadece klasik anlamda madde değil, aynı zamanda biyomanyetik dalga saçma özelliği bulunduğunu anlamış oldum. Bu da zaten birçok yönüyle esrarengiz kalan kuantum fiziğinin araştırma konuları arasına giriyor diye konuştu. DNA zincirinin sadece fiziki madde yapısı değil, yaydığı biyolojik dalgalarda gizli genetik koddan kaynaklandığını bir daha anımsatan Dr. Garyaev, Kadın bedeninde bildiğiniz gibi tüm hayatı boyunca kullanılacak yumurtalar doğuştan vardır. Sayıları 500-600 olan bu yumurta hücreler ilk cinsel ilişkide fiziki olarak çocuk dünyaya getirmese bile o ilk kişinin DNA siluetini şeklini belleğine yerleştirmiş oluyor açıklamasını yaptı.Baştan aşağı SAÇMA-SAPAN bir açıklama. Bu arada, belki de bütün beyanatın en masum hatası olarak, kadın bedeninde 500-600 değil, ergenliğe girdiğinde yaklaşık 400 000 yumurta var. 500-600 gibi bir sayı ile, ergenlikten menopoza kadar olgunluğa erişen, yani adet döneminde atılan veya döllenen, yumurtaların yaklaşık sayısı kastediliyor olmalı. Ortada bilimsel bir bulgu ne kelime, bilimsel bir metod bile yokken, Pyotor Garyaev'in genetikte çığır açtığını iddia etmesi bizi ürküttü, Türkiye'nin reklam gücü en kuvvetli gazetesinin de bunu yemesi utandırdı. Garyaev'in onlarca youtube videosu, ve bunları şaibeli işlerine referans olarak gösteren birçok kişinin şarlatanlık girişimleri var. Bunlardan bir tanesi, daha önce Bilim-Bilmiyim'de yazdığımız, Sanem Altan'ı da çok güzel uyutan, aile matriksi hikayesi."} {"url": "http://www.bilimbilmiyim.com/2013/11/cami-temelinden-dinozor-ckt.html", "text": "Ankara'nın Çubuk ilçesinde bir cami inşaatının temelinde bulunan hayvan iskeleti, tahminen sadece sahip olduğu iki görünür vasıf yüzünden, yani iskelet olduğu için ve bir hayvana ait olduğu için cami imamı ve Radikal gazetesi otoritelerince dinozor fosili olarak sınıflandırılıyor. Bu sınıflandırmada kriterlerin ne olduğunu merak ediyorsanız, sayfanın başındaki alıntıda yazıldığı gibi, 70-80 yaşındaki yaşlılara sorulması ve bir cevap alınamaması. Bu dinozor fosilini bilimsel olarak çekici yapan tek şey, 65 milyon yıldır cehennemin dibinde olup, yeryüzüne Ankara'nın Çubuk ilçesinde çıkmaya karar vermesi. Bilim konusunda Radikal'den daha fazla donanımlı olanlar , ülkemiz coğrafyasında bulunan bir fosilin kemik doku dahil çok fazla organik madde içeremeyeceğini, 65 milyon yıllık hayvan iskeletinin allı pullu yek pare olarak yerin 10 metre altında durmayacağını tahmin edebilirler. Yine de bu yazıyı kısa kesiyoruz, RADİKAL'İ ÖZLEMİŞİZ. Üzerine gitmeyelim. Haberi getiren Bilgin Ersözlü ve Semir Beyaz'a teşekkürler!"} {"url": "http://www.bilimbilmiyim.com/2013/12/basar-isminizde-gizli.html", "text": "İsmin hiç bilimi, ilimi olur mu! Olur. 1950'den beri hayatımızda olan isim bilimi, isimlerin hayatımızdaki pozitif ve negatif etkilerini istatistiki raporlar tutarak inceliyor.Tamam. Bu gece burada kamp yapabiliriz. Kemal Haluk Cebe, işinde uzman 'İsim Koçları' yetiştiriyor. Cebe'ye göre ismimiz hayatımızı, sağlığımızı, kariyerimizi hatta aşk hayatımızı bile etkiliyor. Etki oranları da az değil! isminiz %60, göbek adınız %10, soyadınız da %30 oranda hayatınızı etkiliyor. Cebe; Kuantum felsefesine göre her şey titreşimden ibarettir. Kişiye ismiyle hitap ettiğimiz zaman harflerin titreşimleri hem evrene hem de hitap ettiğimiz kişiye çarpıyor. Bu da kişiler üzerinde olumlu veya olumsuz etki bırakıyor diyor. Mesela '-e' harfi çoksa boğaz yolları ve trioid etkilenir, '-a' harfi çoksa kan tablosu bozulur diyor.Hayat, doğum ve nefes koçlarından sonra gündemdeki eksikliği ekseriyetle hissedilen isim koçları, diğer koçdaşları gibi kuantum felsefesini öğretilerine dahil etmeyi unutmamışlar. Kuantum fiziğinin sözde-bilimciler tarafından 'hepimiz anlamış gibi yaparsak kimse sorgulamaz' felsefesine dönüştürüldüğü ve her muhabbete meze olduğunu daha önce Bilim-Bilmiyim'de görmüştük. Evet kuantum felsefesinde harfiyen yazdığı üzere, isminizdeki harfler titreşip evrene ve hitap ettiğiniz kişiye çarpıyor. ŞU ÇOCUKLARA SERT ÜNSÜZ İSİMLER KOYMAYIN ARTIK! Yumuşak ünsüzlerle devam edelim. Önce kariyer diyenlerdenseniz yine harflere kulak vermenizi öneriyor. Bakın hangi harf hangi meslek dalında başarıyı temsil ediyor; 'S mimar, mühendis, N yazar, gazeteci, M finans, pazarlama, serbest ticaret, C güzel sanatlar, isminiz '-P' harfiyle başlıyorsa ya da isminizde '-P' harfi varsa yaşadınız tüm meslek dallarında başarıyı yakalayabiliriniz.'ALLAH KAHRETSİN. Pilim-Pilmiyim olarak değiştiriyorum blogun ismini. Son derece uyumlu... Titreşimleri son derece yüksek. Çok büyük güçlülüğü göstermekte. Örf adet gelenekle içi içe geçmiş. Türkiye gerçeği, Suriye hayali temsil etmektedir. Hiçbir şekilde uyumu olmayan ülke gurubundadır. K- Olursa en az 1 tane çok iyi olur. Z- 1 tane olursa daha iyi. İsmin hiç bilimi, ilimi olur mu! Bugün doğacak çocuklara isim önerileri: kız için PBDFL, erkek için OBDLRR. R'ler olmasa da olur. Not: Haberi gammazlayan Cem Şengel ve Yetkin Yılmaz'a teşekkürler!"} {"url": "http://www.bilimbilmiyim.com/2014/01/entel-kadn-hastalklar-arastrma-enstitusu.html", "text": "İki satır T.S. Eliot okuyacağım, mor kazak giyip filtre kahve içeceğim derken, sonunda sağlığınızdan da oldunuz. Mahvettiniz hayatlarınızı, ve bizim kaliteli toplum düzenimizi, entelektüel kadınlar. Bugün konumuz, sağlık konusunda halkımızı bilgilendirmeyi kendıne görev edinmiş medyamızdan, Türkiye'nin kanayan yarası olan hastalıklı entelektüel kadınlar üzerine bir seçki. PMS ENTELEKTÜEL KADININ HASTALIĞIDIR...köyde koyun güden, akşama kadar mısır tarlasında çalışan kadınlarda PMS olduğunu pek görmeyiz. Şehir hayatının genel olarak daha stresli bir ortam sunduğunu, stresin insan sağlığına olumsuz etkileri olabileceğini inkar edemeyiz. Adet öncesi gerginlik sendromu olarak da bilinen PMS'in risk faktörüleri arasında, elbette stresli bir yaşam olabilir. Multipl Skleroz, beyin ve omurilikteki sinir hücrelerinin bağışıklık sistemi ve çevre hücreler tarafından tahrip edilmesi sonucu meydana gelen bir hastalık. Sebeplerinin genetik ve çevresel olduğuna dair göstergeler var, hastalığın demografisinde ilgi çeken coğrafi dağılımlar da var . Kısacası, MS'in tam olarak neden ortaya çıktığını bilmiyoruz ama sebebinin entelektüellik olmadığı kesin. Entel kadınların Allah'ından yeterince bulmadığını düşündüyseniz, fibromiyalji ile tanışın. Hem işte hem de evde mükemmelliği yakalamak için çabalayan kadınlar, bir poşette toplanın ve kendinizi çöpe atın çünkü süper kadın oldum derken çürüdünüz. Ülkemizin gazeteleri işbirliği yapmışcasına entelektüel ve çalışan kadına saldırsa da, bu tür haberlerin yarısının Milliyet'ten gelmesi oldukça tuhaf. Şüphelerin, yıl sonu terfisinde kadın iş arkadaşına çelme takmaya çalışan ve işkoliklik konusunda gözünü korkutan erkek bir Milliyet gazetesi çalışanında yoğunlaşması kaçınılmaz. Evet, entelektüel, işkolik, mükemmeliyetçi ve şehirli erkekler, sizin tuzunuz kuru, harika gidiyorsunuz. Entelektüel, işkolik, mükemmeliyetçi ve şehirli kadınlar, siz birkaç sene içinde bağkur veya SSK bünyesinde yer alabilmeyi bile unutun. Köylüler, sizin zaten bu kulvarlarda şansınız dahi yoktu. Basit ve rahat kafa hayatınıza dönün. Neyse ki henüz bu hastalıkların hiçbiri bende tezahür etmedi de entelektüel olmadığımı biliyorum. Bundan sonra da tek satır okursam beni Baudelaire, Camus, Proust ve Turgut Uyar teker teker çarpsın. Canımızı pazarda bulmadık."} {"url": "http://www.bilimbilmiyim.com/2014/01/sabah-gazetesi-ile-isldayan-tertemiz.html", "text": "Sabah Gazetesi 6 Ocak 2014 tarihli haberiyle bizlere Genetik teknolojisinin geldiği hayranlık uyandırıcı noktayı muştuluyor. Tam olarak hangi noktaya gelindiğini aslında onların da anlamamış olması üzücü. Konya'da akraba evliliği yapan bir çiftin ilk çocukları, bu tür evliliklerde sıkça görüldüğü üzere, otozomal çekinik bir genetik hastalık ile doğmuş. İkinci çocukları için endişe eden çifte tüp bebek tedavisi yapılıyor. GENLERİNDEKİ HASTALIK TEMİZLENEREK DOĞDULARİlahi Sabah. Herhangi bir haberinizi ciddiye alacak olsak, genlerin temizlendiğini veya kılçık gibi ayıklandığını düşünüp kendi kendimize boş yere coşacağız. Söz konusu işlem, mevcut genlerin embriyolardan temizlenmesi veya ayıklanması değil, tüp bebek tedavisi sırasında farklı genetik kombinasyonlara sahip embriyolar arasından, hastalığa sebep olan mutasyonu iki kopya olarak taşımayanların seçilmesidir. Konya'da çocukları genetik bir hastalıkla dünyaya gelen Avcı çifti yeniden bebek sahibi olmak istedi. Genetiği ayıklanmış 2 embriyo anne rahmine yerleştirildi ve ikizler dünyaya geldi. Bu arada haberde söz ettikleri ataksi telenjiektazi hastalığının, ATM isimli gendeki bir mutasyondan dolayı meydana geldiğini, bu genin diziliminin anne baba ve hastalığı taşıyan çocukta çıkartılarak, sağlıklı dizilime sahip olan embriyoların bu şekilde seçilebileceğini Sabah kayda değer bulmadığı için yazmamış. Gen dizilimi okunmasında meydana gelen en son teknolojik gelişmeler, tüp bebek tedavisinde sağlıklı embriyonun seçilmesi dahil, birçok farklı sağlık avantajı sağlıyor."} {"url": "http://www.bilimbilmiyim.com/2014/03/kays-cekirdegini-doldurmayacak-endustri.html", "text": "Çekirdeği ile ilgili açıklamalara bu güne kadar hiç rastlamamıştık ama kayısının neden mucizevi kanser ilacı olmadığını daha önce bu blogda işlemiştik. Yine de bu haberde, 'kullanılmayan milli değerlerimize ağıtlar' kategorisinde görülen bütün folklorik motifleri bulmak mümkün. Burada da Dr. Önal, kayısı çekirdeğinde bulunan B17 maddesinin kanseri önlediğini, yurt dışında ilaç olarak kullanıldığını, yabancı ülkelerin Türkiye'den kayısı çekirdeği talep ettiğini, fakat B17 üretecek tesislerin bizde bulunmadığını anlatıyor. 'Hollandalı bir iş adamıyla beraber' Malatya'ya B17 fabrikası kazandıracaklarının da kıvançla altını çiziyor. Ne var ki, B17 adını ilk kez duyduğumuz bir madde değil. 1950lerde, B17 ve diğer adıyla laetril, Amerika'da büyük bir şişirme kampanyasıyla, kanseri yenen mucize ürün olarak raflarda yerini aldı. Okyanus ötesinde milyonlarca adet sattı, kanser hastalarının son çaresi ve umudu oldu. Halbuki, tıbbi olarak test edilmiş değildi, üstelik vitamin olmadığı halde ''B17 vitamini'' olarak pazarlanmıştı. Bir faydası olmadığı gibi zararları görüldüğünde yasaklandı, Amerika pazarında bir daha asla satılamadı, tıp literatürüne de en büyük kanser şarlatanlıklarından biri olarak geçti. Şimdi dünyanın dört bir yanında, henüz kandırılmamış insanlara çoğunlukla Çin'de üretilen B17 aynı taktikle pazarlanıyor. Bilim ve teknolojiyi geriden takip ediyor olmamız anlaşılabilir, fakat kurnazlık ve uyanıklıkta Amerika'nın 50 yıl gerisinde olmak, bu güzel ülkeye hiç mi hiç yakışmıyor. Bir sonraki kayısı çekirdeği kırıp yeme sefanızda, lütfen aklınızda bulunsun. Uğur Dündar ile Arena'da buluşmasını umduğumuz Dr. Önal'ın ise tek çılgın projesi B17 fabrikası değil. Kayısı çekirdeğinden 100 milyon dolarlık aktif karbon fabrikası projesi de yolda. Bu kadar çılgın bir proje uzmanlık alanımız değil. Fakat tarımsal yan-ürünlerden aktif karbon üretmek Dr. Önal'ın 18 yıllık çalışmalarından da önce, yaklaşık 30 sene önce İspanyalı araştırmacılar tarafından çeşitli bilimsel dergilerde basılmış araştırmalar. O günden bugüne endüstriyel olarak kullanıldı mı, astarı yüzünden pahalı geldi mi bilemeyiz. Bu projenin detaylarını Hürriyet Ekonomi'den dinlemek istemiyoruz. Not: Şölen Ekesan ve Eylül Harputlugil'e teşekkürler."} {"url": "http://www.bilimbilmiyim.com/2014/05/nasa-tek-yol-devrim.html", "text": "Her ne kadar Afrikalı çocukların ensesine NASA amblemi nakış gibi işlenerek fotoşoplamış olsa da, bu araştırma NASA'ya veya NASA bünyesinde bir çalışana ait değil. Araştırmayı yapan University of Maryland'de akademisyen Dr. Safa Motesharrei'ye destek veren fonlar arasında NASA fonları da var, bağlantı bundan ibaret. Bahsedilen 'rapor' içerisinde burjuva veya komünizm kelimeleri geçmiyor. Araştırma, daha önce birçok farklı akademisyen tarafından da teorik olarak modellenmeye çalışılmış olan 'carrying capacity' mefhumunu türümüze -insanlara- uygulamayı amaçlıyor. Ekolojide, bir türün iç ve dış dengesizlikler olmadığı sürece, teoride sonsuza kadar dengede kalabileceği maksimum nüfusa 'carrying capacitiy' deniyor . Bu sayıyı hesaplarken, yaşam alanı, doğal kaynaklar, yemek ve su gibi birçok değişken de hesaba katılıyor. 'Carrying capacity' değerinin altındaki nüfuslar büyümeye meyilliyken, üzerindeki nüfuslar da küçülmeye meyilli oluyor . Herhangi bir türün 'carrying capacity' değeri, nüfus içi dinamiklere ve yaşam alanına göre değişebiliyor. Dolayısıyla, parametrelerin doğal kaynaklar, su ve yemek olduğu bir çalışmada, 'Hayvanlık edip doğal kaynakları çarçur etmeyin' ve 'Kim Kardashian gibi yaşamayın' muadili sonuçlar çıkması şaşırtıcı değil. Kaldı ki, bu sonuçlar bir 'temenni' olarak açıklanmıyor. Artan insan nüfusunun dinamikleri a) doğal kaynakların yetersizliğinde b) sınıf ayrımının çok sert olduğu koşullarda c) sınıf ayrımının olmadığı fakat tüketimin çok arttığı durumlarda 'denge' halinden uzaklaşıyor ve taşıma kapasitesinde sabit kalmak yerine çöküşe geçiyor. NASA çalışanları yakında kırmızı bere ile dolaşırlarsa şaşırmayalım!Gördüğünüz gibi espriler havada uçuşuyor. Not: Cumhuriyet haberini getiren Özgür Can'a, Habervaktim haberini getiren Semir Beyaz'a teşekkürler. \"Türkçe'ye\"de yazım yanlışı mevcut. Doğrusu \"Türkçeye\"."} {"url": "http://www.bilimbilmiyim.com/2014/06/galaktik-cumhuriyet-bu-dehayi-konusuyor.html", "text": "Tekirdağ'ın Şarköy ilçesinde Google ve Facebook'un açıklarını bulan 15 yaşındaki Enis Getmez, Google'dan teşekkür mektubu aldı. 15 yaşındaki Enis Getmez, Google'ın yaşı tutmadığı için abisi Emre Getmez aracılığıyla iş teklifinde bulunduğunu iddia ederek.... O da nesi, bu mektup Google Adsense'ten. Yani, Google'ın kullanıcılara reklam gelirleri payını dağıttığı ağdan yollanıyor. Teşekkür veya iş teklifinden ziyade, yılda onbinlerce kişiye yollanan rutin bir hesap bilgisi. Bir blog veya youtube üyeliğinize Google aracılığıyla reklam servisi eklemek isterseniz, hesabınızda yayınlanan reklamlar için ortalama bir kullanıcı için yılda birkaç dolara tekabül edecek reklam geliri sağlayabiliyorsunuz. Bu mektup da, hesap bilgilerine istinaden yollanmış belli ki. Üstelik, mektup afacan hacker Enis'e bile değil, abisi Emre'ye gelmiş. Enis bu olayı 'yaşı tutmadığı için abisine iş teklifi götürülmesi' ile açıklıyor. Son olarak, Baba Getmez'e daha dikkatli olmasını, eve gelecek bir sonraki mektubun da muhtemelen Hogwarts Cadılık ve Büyücülük Okulu'ndan yollanan bir davet mektubu olabileceğini, sakın ha ama sakın ha süpürge, asa ve baykuş masrafları için oğlu Enis'e para vermemesini tavsiye ederiz. Not: Haberi bulan Baha Uygar Mitat'a teşekkürler!"} {"url": "http://www.bilimbilmiyim.com/2014/06/hosgeldin-ramazan-saglk-haberlerinde.html", "text": "11 ayın sultanı Ramazan'ın gelmesiyle gazetelerin sağlık sayfalarındaki yalan haberler, iftar videolarında hızlı çekimde açan güller gibi pörtlemeye başladı. Sabah gazetesi, 28 Haziran tarihli haberinde 'Ramazan'da arı sütü tok tutar' manşetini atıyor. Yrd. Doç. Dr. Kekeçoğlu, arı sütünün midedeki pepsin ensimleriyle sindirildiğini, insanları tok tutma yönünde etki oluşturduğunu belirterek, 'İnsanlar, oruç tutarken gün boyu uyuyarak geçiriyor, zorlanıyor ama arı sütü tüketirse buna gerek kalmayacak' dedi. Arı sütünün midedeki pepsin enzimiyle sindirilmesinde haber değeri taşıyan bir durum yok. Pepsin midede proteinleri parçalayan 3 enzimden biri olduğu için , içinde protein olan herhangi bir besin tükettiğimzde pepsinin devreye girmesi olağanüstü bir durum teşkil etmiyor. Dolayısıyla bu giriş cümlesi, ne arı sütünün doygunluk hissi yaratması konusunda, ne de başka bir besin yerine arı sütünü tercih etmemiz konusunda bizi ikna edebiliyor. Kekekçoğlu, arı sütünün başka ürünlerde olmayan birçok özelliği bulunduğunu söyledi. Arı sütünün mineraller, vitaminler, karbonhidratlar ve proteinler gibi sayılamayacak kadar besin içerdiğini anlatan Kekeçoğlu, içeriği sayesinde bağışıklık sistemini güçlendirdiğini dile getirdi.Mineraller, vitaminler, karbonhidratlar ve proteinler iddia edilenin aksine birçok besinde farklı kombinasyonlar ve oranlarda bulunuyor. Üstelik, mineral ve vitaminlerin bizi uzun süreli tok tutmada hiçbir rolü olmadığı gibi, karbonhidratların bu yönde ancak zararı olabilir. Arı sütünün bağışıklık sistemine faydalı etkileri, içinde barındırdığı B vitaminleri ile mümkün olabileceği gibi henüz tıbbi literatürde geniş oranda kabul görmüş değil. ''Çocuk sahibi olmak, biliyoruz ki bayanlar için çok önemli\" diyen Kekeçoğlu, \"Arı sütü bunlara iyi geliyorsa, bedeli çok görülmeyecektir. Bayanlarda özellikle yumurtlama gücünü arttırıyor. Erkeklerden çok, bayanlarda görülen 'östrojen' dediğimiz hormon vardır. Dolayısıyla bayanlara şiddetle öneriyorum.Şimdi yeni bir kulvara girdik, o da 'gün boyu tok tutan' arı sütünün aynı zamanda kısırlık tedavisinde de kullanılabiliyor olması. Tıbben kesinlikle kabul görmemiş, daha çok holistik ve new age tedavilerde, güvenilirliği ve güvenliği test edilmeden önerilen yüzlerce yöntemden biri olan arı sütü kısırlık tedavisi, Sabah gazetesi tarafından araya 'östrojen' ve 'yumurta gücü' gibi okuyanların aklını çelecek anahtar kelimelerle sağlık sayfasında yayınlanıyor. 1. Arı sütü yemenin kısırlığı tedavi ettiğine dair hiçbir bilimsel çalışma yok. Pek de güvenemediğimiz 2008 yılına ait bir çalışma, erkek kaynaklı kısırlık sebebiyle hamile kalamayan çiftlerde kadının vajinasına arı sütü ve bal sürülerek hamilelik şansının yükseltildiğini iddia ediyor. Denemek isteyenler Ramazan'dan sonra bu çalışmanın yazarları ile iletişime geçebilir. 2. Mesele östrojense, vücuda östrojeni çok daha etkili şekilde sunabilecek başka besinler var. 'Nedir bunlar???' dediğinizi duyar gibiyim: örneğin soy fasulyesi, örneğin bezelye, örneğin hormonlu süt...Fakat mesele östrojen değil, hala anlamadınız mı???!!! Unutmadan, östrojeni diyetinize katmaya karar vermeden önce, bir doktora gidip vücudunuzun hormon dengesini öğrenmeniz lazım. Östrojenin vücuda zararlı olabileceği birçok sağlık durumu da var. Arı sütünün fiyatı oldukça pahalı. Bir kilogramı 10 bin lira değerindedir fakat besin içeriği ve faydaları düşünüldüğünde bizim için en önemli şey sağlıktır. Sağlık için harcamayacağımız para yoktur. Sağlık için faydaları düşünüldüğünde bu parayı kimsenin gözü görmeyecektir.Paçalarından akan yanlış tıbbi bilgileri bir şekilde yine de bilimle bağdaştırmaya çalışan Sabah gazetesi sağlık haberi, bitiriş darbesini bir de bu ürünün pazarlamasını yaparak vuruyor. İngiltere kralı, rahmetli başkan Kennedy, taçsız kral Pele, Backenbauer, kaleci Mayer, Nadia Komanaçi, Brigitte Bardot ve Fenerbahçeli Cemil ! Hepsi şöhretlerini arı sütüne borçludurlar. Not: Arı sütü ne ola ki? diyenler için, biz de bilmiyorduk baktık. İşçi arıların salgıladığı, jel kıvamında bir salgı. Bütün larvaları ve yetişkin kraliçe arıları beslemek için kullanılıyor. Nerede o eski Ramazanlar, horoz şekerleri, mahalleliyi apayrı bir heyecana boğan bozacı sesleri. Artık eski Ramazanlardan bize yadigar kalan çok az şey var, bir tanesi de yanlış sağlık haberleri. Gün be gün onlar da tarihe karışacak, çünkü artık Bilim Bilmiyim yalan kokan haberlerin gazını Ramazan coca cola'sı gibi kaçırıyor. Not: Haberi bulan Baha Uygar Mitat'a teşekkürler!"} {"url": "http://www.bilimbilmiyim.com/2014/07/domatesten-dabbetul-arz-cikti.html", "text": "Türkiye'de son yıllarda yaşanan gıda terörüne karşı yetkililer vatandaşı uyarırken, bir kaç gün önce pazardan satın alınan bir domatesten 'yaratık' çıktı!Gıda terörünün son meyvesi domates gremlini halkımızı bekleyen yeni tehlike. Bu domatesleri yersek bizim de beynimizden böyle yaratıklar çıkıp, nesillerini devam ettirmek ve dünyayı ele geçirmek üzere domates tarlalarına hormon ve GDO serpmeye devam edecekler !!!!! HAYIR. Radikal'in 'YARATIK!!' diye tanıttığı canlı, domatesin meyve içinde filizlenmesi. Son derece olağan bir durum, domatesin türüne ve muhafaza edilme koşullarına göre gözlemlenebilir. Bu arada, biz Bilim-Bilmiyim haberini yazarken, Radikal'den duruma düzeltme geldi. O üç noktayı bir kenara kaldıralım Radikal. Kötü haberlerinizi birbirine tokuşturun, sağlık haberlerinden elinizi ayağınızı çekin."} {"url": "http://www.bilimbilmiyim.com/2014/07/lutfen-birileri-serdar-ortaca-ulassin.html", "text": "Prof.Dr. Barbaros Çetin, gizli salgın olarak adlandırılan LYME hastalığı hakkında uyarıda bulunarak, \"Bu bakterinin yeryüzünde bio sistemine uyan başka bir canlı yok. İnanılmaz derece 150 gene sahip olan bu bakteri süper bakteri. Böyle bir genetik yapıya sahip canlı yok\" dedi. Evet, anlıyoruz ki Lyme hastalığına yol açan bu bakteriyi süper kılan şey inanılmaz derecede 150 gene sahip olması. İlginç, çünkü iddiaların aksine, Lyme hastalığına yol açan Borrelia burgdorferi isimli bakteride toplam 853 gen var. ÜNLÜLERİNDE HASTALIĞI Amerika eski Başkanı George W. Bush'un'da bu hastalığa yakalandığını belirten Prof.Dr. Çetin, Parker Posey, Daryl Hall, Amy Tan, Micheal Fox, Richard Gere, Debbie Gibson ve New York valisi George E. Pataki'de bu hastalıkla savaşıyor\" dedi. Geçtiğimiz ay MS Hastalığına yakalanan Serdar Ortaç'ın da LYME hastalığı konusunda tetkiklerinin yapılması gerektiğini belirten Prof.Dr. Çetin, \"Serdar Ortaç'a ulaşmaya çalıştım ama kimse benimle muhatap olmadı. Gene de Serdar Ortaç'ın LYME hastalığı üzerine yoğunlaşması lazım\" dedi. İddia edilenin aksine Lyme hastalığının risk faktörleri arasında ünlü olmak yok. Halbuki Radikal'e göre Serdar Ortaç ÜNLÜ VE HASTA OLDUĞU İÇİN muhakkak ünlülerin hastalığı Lyme'a yakalanmış olmalı, yetkililerin bir an önce Serdar Ortaç'a ulaşması lazım !!! Evet, Lyme enfeksyonlarında birkaç ay içerisinde görülen nörolojik etkiler olabilir. Fakat Serdar Ortaç'ın doktorlarının bizzat hastayı yakınen tetkik ederek koydukları teşhisi uzaktan yanlışlamak, bunu bir de gazetelerden duyurmak ancak Dr. House iseniz alınacak bir risk. Zavallı adamcağızın üzerine gitmeyin ya, bu bakteriye ve hastalığa dikkat çekmek için de Acun-Serdar ekseninde haber yapmayın. Allahını seven Radikal'in üzerine ölü toprağı atsın. Not: Haberi getiren Otisabi'ye ve Ezgi Altınışık'a teşekkürler! Not: Haberi getiren Otisabi'ye ve Ezgi Altınışık'a teşekkürler! Belki de hocamız o 583 genin 150'sinin inanılmaz derece olduğunu demek istemiştir. Öyle taşlar yerine oturuyor."} {"url": "http://www.bilimbilmiyim.com/2014/09/genetigi-degistirilmis-hukuk.html", "text": "Yarın sabahın Hürriyet yazısının bir parçası olduğunu tahmin ettiğimiz bu tiradı, daha kendi gazetesinde basılmadan bu blogda işleyerek acar muhabirlikte kendi rekorumuzu kırıyoruz. İşte o OLAY YAZI !!!11! ''Benden olmayan ölsün!'' diyen bir hukuk olur mu? Herkesin hukukuna saygı duyacağınızı söylediğiniz o balkon konuşmalarına ne oldu? İsyan ediyoruz...GDO'suyla oynanmış bir hukuk bu!!!Ayşe Arman yazıyı ''Genetiği Değiştirilmiş Organizmasıyla oynanmış bir hukuk bu!!!'' diyerek bitiriyor. Kuzu Dolly'siyle oynanmış bir hukuk bu. Leptinsiz faresiyle oynanmış bir hukuk bu. Genetiği değiştirilmiş şeker kamışıyla oynanmış bir hukuk bu....Olmuyor. Doğrusu, ''genetiğiyle oynanmış bir hukuk bu'', veya ''genetiği değiştirilmiş bir organizma bu hukuk!!!'' olmalı. Öte yandan, yapılmak istenen analojinin de bilimsel olarak doğru olmadığının altını çizmek gerekli. Canlıların genomu, binlerce yıl değişmeden duran stabil bir bütünlük değildir, genetik içerik doğal süreçlerle sürekli değişim geçirir. Dahası, hem klasik hem modern tarım tarihinde GDO teknolojisinden önce de tarım ürünlerinin genetik kompozisyonuyla oynanmıştır. 1920lerden günümüze, yaklaşık 3000 tarım ürünü, mutajenik metodlarla sofralarımıza gelir. Mutajenik ürünlerde, bitkiler radyasyon ve benzeri tekniklerle mutasyona uğratılır, ortaya çıkan çeşitlilikte insanların göz/damak zevkine veya üretim etkinliğinin artmasına göre yeni ürünler seçilir. Binlerce yıllık tarım tarihinde insanlar hibritleme tekniği ile tarım ürünlerini birbiriyle çiftleştirerek, doğal formların genetik kompozisyonunu kendi zevki doğrultusunda değiştirir. Doğada ortaya çıkan ilk kabak, büyük ihtimalle hiç de yemek isteyeceğiniz bir ürün değildir. Kısacası tarım ürünlerine yapılan keyfi genetik değişiklik kavramı, hayatımıza genetiği değiştirilmiş organizmalarla gelen bir yenilik değildir, GDO daha ziyade yeni bir teknolojidir. Sadece tarım ürünlerinde değil bütün canlılar aleminde genetik içerik nesiller boyu çoğunlukla sabit kalan veya organizmal alemin sıkı sıkıya kanunlarına uyduğu çiğnenemez bir anayasa olmadığı için, bu analojinin mevcut durum ve hukuk sistemine uygulanmasını bilimsel açıdan yanlış bulduk. Merak edenler Magna Carta'yı genetik kodla yazıp bir canlının genomuna yapıştırabilirler. Sadece bir jenerasyonda sayısız mutasyon, yani genom değişikliği tespit edebilirsiniz. Son olarak, @esintu 'nun gönderdiği Mart 2014 haberine bakalım. Eski adalet bakanı Sadullah Ergin, şuur ötesinden dahil olduğu tape krizinde, tapelerin genetiği değiştirilmiş organizmalı olduğunu iddia etmiş. Dağılabiliriz. Aslında böyle haberleri çok da ciddiye almamak gerek her ne kadar saçma da olsa."} {"url": "http://www.bilimbilmiyim.com/2014/10/ebola-aslnda-oldurmese-kotu-bi-hastalk.html", "text": "Aslında ilk okunduğunda göz seğirten bu açıklamada art niyet aramamıza gerek yok. Amaç, halkın paniğe sürüklenmesine engel olmak. Malesef araç, bir virüsün bulaşınca öldürdüğünü açıklamak olmuş. Ebola virüsüne karşı temkinli olmakla beraber büyük bir paniğin gereksiz olduğu doğru. Zira, salgın başladığından beri batı ülkelerinde Ebola'nın yol açtığı ölümlerin, Haluk Levent'in cezaevine giriş çıkış sayısının kat be kat altında olduğu bir gerçek. Şimdiye kadar özellikle Afrika'daki ölümler, yetersiz hastane şartları, bölgesel otoriteye güvensizlikten ötürü tıbbi müdahaleyi reddeden halk ve geç teşhisten kaynaklanıyor. Dolayısıyla gerekli önlemler alındığı sürece, şimdiye kadar yaptığımız gibi belamızı ebola dışında birçok başka şey ile bulmaya devam edebiliriz. Üzülmeyin. Afrika'dan gelen bir kişiden bilgi aldığını belirten Kotil, \"Bu göründüğü kadar kötü bir şey değil. Tabi ki Allah göstermesin bulaşınca öldürüyor. Ama çok son aşamasında oluyor. Afrika'dan gelenler de havalimanlarında kontrol yapılıyor. Uçakta tedbir var. İnşallah yakında ilacı da bulunur.\" diye konuştu. Not: Haberi getiren Bengi Kurtcebe'ye teşekkürler!"} {"url": "http://www.bilimbilmiyim.com/2014/11/5-liradaki-gizli-mesaj.html", "text": "Bilime verilen önemin Büyük Türkiye vizyonunun bir parçası olmadığı, bu defa Merkez Bankası tarafından banknotlara gizli mesaj olarak basılarak halka duyurulmuş. Gelin darphanede 'alın, alın size para cahiller' diyerek ve tahminen kahkahalar eşliğinde milyonlarca adet basılan 5 liralık kağıt paraları inceleyelim. Banknotun arka yüzü, önemli bilim tarihçisi Prof. Dr. Aydın Sayılı'ya ayrılmış. 'İşte ülkemiz saygıdeğer bir bilim insanına hakettiği değeri veriyor.' diyerek zamansız sevinenlerin, Aydın bey'in solunda duran sarmala bakmalarıyla gözleri seğirmeye başladı bile. Sebebiyse, banknotun orta yerine adeta bir fıçı gibi konumlandırılan, grafik tasarımcılığın tümörü olmuş DNA çift sarmalı. Peki 5 liralarımıza nakşedilen bu telefon kordonuyla, çift sarmal DNA arasındaki temel farklar nelerdir? Birinci ve en önemli fark, DNA çift sarmalının sağ el kuralına göre dönmesi. Neredeyse bütün canlıların hücrelerindeki DNA çift sarmalının çok kısa dönemli durumlar haricinde sağ el kuralına göre döndüğünü biliyoruz. Bu, bütün ders kitaplarında veya resimlendirmelerde doğru temsil edilmesine çok dikkat edilen bir durum. Zira, DNA'mız paramızdaki gibi sol el kuralına göre dönseydi, hücrelerdeki çoğu faaliyet dururdu. Öte yandan, eğer ki Merkez Bankası grafik tasarımcılarından beklentilerimiz daha yüksek olsaydı, DNA çift sarmalının yine kimyasal olarak büyük önem taşıyan majör ve minör girintilerini görmeyi isterdik. Ne de olsa bu 5 lirayı, yani yurdumuzun dört bir köşesinde cepten cebe konacak banknotu, Aydın Sayılı'ya, bilime ve bilim tarihinin doğru aktarılmasına ayırıyorsunuz. Banknotun sol üst köşesini çerçeveleyen, ve korktuğumuz doğruysa bir güneş sistemi kesiti olan esere değinmiyoruz bile. Belki benim kağıt 5 liram bir şekilde döne dolaşa, Watson veya Crick'in cebine girmiştir. İnşallah olmamıştır. Yoksa Aydın Sayılı mezarında merkez bankasına belalar okuyarak döner. Elinize sağlık da bildiğim kadarıyla para resmi yayınlanırsa üstünde \"örnektir\" vs bir yazı bulunması gerekiyordu. tabi bu eski kural. belki değişmiştir."} {"url": "http://www.bilimbilmiyim.com/2014/11/elektrik-supurgesi-ile-bel-agrs-tedavisi.html", "text": "'Neden?' diye soran gözlerle bakmayın, şartlar ve Zahide ile Yetiş Hayata programında tanıtılan bel ağrısı tedavisi bunu gerektirdi. Her 100 kişiden yüzde 98'inde beli ağrımayan bir dönem olmaması demek, her 100 kişiden 98'inin beli sürekli ağrıyor demek. Televizyonda olabilecek anlatım bozukluklarını mazur görelim, herhalde her 100 kişiden 98'inin herhangi bir noktada bel ağrısı çekmiş olduğundan bahsediliyor. Rakamlar yine de yanlış, bu rakam raporlara en yüksek oranda yetişkinler için yüzde 80 olarak geçmiş. Programda uygulanan kürlerden ilki, ısı ile ağrı şiddetini azaltmak. Isının kas spazmı ve kas doku kaynaklı ağrıları azaltmak için kullanıldığı doğru. Isı kasları gevşetiyor ve spazmı azaltıyor, uzun süreli olarak kan dolaşımının artırması halinde bölgeye oksijen ve besin zengini kan akışı artıyor, iyileşme süreci hızlanabiliyor. Bu şekilde ağrı şiddetinin azalsa da, bunun için elektrik süpürgesine ihtiyaç yok. İkinci kür, bu defa elektrik süpürgesi kullanılarak kan dolaşımını artırmak üzerine kurulu. Elektrik süpürgesinden ne kadar kuvvetli bir negatif basınç üretileceği ve bunun kas dokudaki kan dolaşımını etkileyip etkilemeyeceği tartışılır bir konu. Bu teknik, Çin tıbbında da kullanılan, hatta çoğu zaman bölgede derinin kanatılmasıyla da desteklenen, ülkemizde bardak çekme olarak bilinen eski bir geleneğe dayandırılıyor. Bardak çekme tedavisinin genel sağlık veya bel ağrıları için olumlu bir etkisi, şu ana kadar yapılan ciddi araştırmaların hiçbirinde görülmemiş. Sadece akademik çevrelerde değil, ünlü tamamlayıcı tıp araştırmacısı Dr. Edzard Ernst'e göre de durum böyle. Tekniğin müdavimleri, 'kasların çekildiğini' iddia etse de, bu teknik deriyi mastik sakızı gibi çekmekten ibaret. Ciltteki kan damarlarında bir dolaşım artışı mümkün görünse de, cildinizin kaz ciğeri rengi almasının kas dokuya etkileri meçhul, dolayısıyla bel ağrılarına çözüm olmayacağını biliyoruz. Henüz bardak çekme tedavisi bile tıbben kabul görmemişken, atanamayan bardak çekme olarak sınıflandırabileceğimiz elektrik süpürgesi terapisinin bel ağrılarını dindirmesinin iyice konumuzun dışında olduğu açık. Unutmamak gerekir ki, disk zedelenmesi, disk dejenerasyonu, romatizma, skolyoz gibi birçok farklı bel ağrısı kaynağının da tamamlayıcı tedavisi, acıyı dindirme üzerinden değil, ancak uzun vadeli fizik terapi uygulanarak kasları güçlendirmek, postür düzeltmek ve doğru hareket etme alışkanlıkları ile sağlanıyor. O kadar güzel anlatıyorsunuz ki Feridun bey, beynimi size tamamen vakumlatmak istiyorum. Yanlış anlaşılmasın, uslup genel seyirciye hitap ediyor olsa da verilen bilgiler yanlış. Ama sefamız olsun. O süpürge ile daha işimiz bitmedi. Gördüğünüz gibi lavabo pompası, vakumlu süpürge, gerekirse matkap, tuz ruhu, zigon, scotchbrite, veya evinizde herhangi bir sebeple bulunan bütün aletlerle vücudunuzu okşarsanız, muhakkak bir yerlerinize iyi gelecektir. Yeter ki niyetiniz iyi olsun. Haberi getiren Kaan Bilge'ye ve beraber incelediğimiz Dr. Aybike Onur'a teşekkürler! Ben geçenlerde \"bulaşık makinasında turşu yapmak\" adlı şaheseri izledim, artık hiçbir şeye şaşırmıyorum!"} {"url": "http://www.bilimbilmiyim.com/2014/12/sabahtan-gazete-yaratan-karanlk.html", "text": "ABD Uzay ve Havacılık Dairesi önümüzdeki aralık ayında Dünya'nın yarısının 3 gün karanlığa gömüleceğini açıkladı. NASA yetkilileri yaşanacak bir Güneş fırtınası nedeniyle, 21, 22 ve 23 Aralık tarihlerinde Dünya'nın bir bölümünün Güneş yüzü görmeyeceğini bildirdi. Haberi medyayla paylaşan NASA'nın Başkanı Charles Bolden, Dünya kamuoyuna olağanüstü olay karşısında sakinliğini korumasına yönelik çağrıda bulundu. Bolden, uzay olayının son 50 yılın en büyük Güneş fırtınası olacağı için Dünya'daki karanlığın bu kadar uzun süreceğini belirtti. Önce Sabah gazetesinin bu haberi aldığı siteyi tanıtalım. Huzlers.com, Ebola'dan hayatını kaybedenlerin cesetlerinin ölüler aleminden geri geleceğini duyuran, İsrail'in zaman makinesini keşfettiğini iddia eden, fakat zaten giriş sayfasında eğlence adına yalan haberler yazdığını belirten kontrollü bir delilik sitesi. Peki son 50 yılın en büyük güneş fırtınası da olsa, böyle bir durumda dünyanın yarısının karanlığa gömülmesi beklenebilir mi? Hayır, herhangi bir güneş fırtınası sırasında güneşin 'bozulması' ve ışığın bir süre kesilmesi mümkün değil. Tam tersi, yani karanlığın bir miktar aydınlanması çok güçlü fırtınalarda mümkün. Aynı şekilde, radyo dalgalarının etkilenmesi de olasılık dahilinde. 21-23 Aralık zaman dilimini geçtiğimiz hafta atlattığımıza ve Sabah gazete binasında herhangi bir olağanüstü hareketlilik yaşanmadığına göre, gazetenin de kendi haberlerini çok ciddiye aldığını söyleyemeyiz. Yorumculardan Bilal Mantar Bey, sezgilerine güvenip birşeylerin yanlış olduğunu, bu haberin kulağa çok da mümkün gelmediğini belirtmiş. Sorgulayacaksanız Sabah okumayın, yarısı 72 saat karanlıkta KA-LA-CAK. Not: Haberi getiren Onur Türkölmez'e, uzman görüşü için uzman astronom Dr. Bülent Kızıltan'a teşekkürler! Bazen diyorum yoksa buradaki haberler de mi uydurma. Ama gugıl abiye sordum ve bana sayfayı gösterdi.Huzlers.com kaynağını göremedim ama lakaytlıkta her alanda insanüstü bir seviyeyeye ulaştık, onu anladım!"} {"url": "http://www.bilimbilmiyim.com/2015/05/gecmisten-gunumuze-bilimde-kadna-siddet.html", "text": "Bu sefer Türkiye medya tarihinde uzun bir yolculuğa çıkıyor ve Geçmiş Gazete aracılığıyla, 1960ların tehlikeli dehlizlerinden bulup çıkardığımız bu haberi inceliyoruz. Haber, bilimsel bir gelişmeyi muştuluyor: ''Kocalar arada bir eşlerini dövmelidir''. Literatür kazan, bilim-bilmiyim kepçe, orjinal araştırmayı bulduk. Başyazarın ismi, elbette yanlış yazılmış, doğrusu, Dr. John E. Snell olacak. Diğer yazarların ismi doğru, ve çok şükür ki haberin tek doğru kısmı bu. Zira, haberde de belirtildiği gibi şiddet gören 37 kadını inceleyen bu araştırma, dayak atmanın kadına ve evliliğe iyi gelip gelmediğine yoğunlaşmıyor. Makale, şiddet gören ve bunun için polise başvuran kadınların bulundukları hanede aile dinamiklerini araştırıyor . Gazeteciliğin kadına şiddeti gizliden gizliye pohpohlamayı bıraktığı ve bunun için bilimi kullanmadığı müspet bir istikbal dileğiyle."} {"url": "http://www.bilimbilmiyim.com/2015/06/yeni-akiti-bitiren-fosil.html", "text": "Haberi okuyunca üzüldük. Yeni Akit hiç girmemesi gereken bir topa girmiş. Evrim teorisi toprak altındaki fosillerin değişim geçirdiğini iddia etmez, bu olayın da bu kadar yanlış anlaşıldığına da çok sık rastlamayız. Evrim teorisi, canlıların nesilden nesile mutasyonlarla değişerek çeşitlendiğini, böylece bulundukları yaşam alanlarına adapte olduklarını savunur, canlıların çeşitliliğini ve çevreye uyum başarılarını bu şekilde açıklar. Bu değişimin izlerini, farkli dönemlere ait fosillerde gözlemlenen şekilsel değişikliklerde de bulabiliriz. Tek bir fosilin toprak altında şekilsel değişime uğradığı fantezisi, evrim teorisi külliyatında bir defa dahi zikredilmemiştir. Yeni Akit, sana bir tavsiyem, yazık o, git gazetene sahip çık önce. İnşallah Allah seni, o geride bıraktığın fosille terbiye etmesin. Bu noktadan sonra, Tiktaalik fosilini okumak isteyenler devam etsin. Bilimsel teoriler, güçlü gözlemsel ve deneysel incelemelerle desteklenen, bilimsel düşüncenin doğa olaylarını açıklarken sunduğu en kuvvetli önermelerdir. Dolayısıyla evrim teorisi bir iddia değil, yüzlerce yıllık bilgi birikiminin toparlamasıdır. Evrim teorisinin dayandığı temeller, sadece fosil kayıtları ile değil, moleküler ve gelişimsel biyolojik bulgularla ve genetik dizilim incelemeleriyle desteklenir. Yine de, evrim-karşıtı birçok kanaat önderinin (genelde son 50 yıldır birbirlerinden kopya çektikleri için) ısrarla 'EVRİMDE ARA FORM FOSİLİ!!!' takıntısında saplandığını görürüz. Evrimsel süreçte her canlının birbirinin ara formu olduğunu belirtelim, daha sonra Tiktaalik'in aslında neden harika bir ara form rolü üstlenebileceğini açıklayalım. Tiktaalik Devonian dönemde, yani bundan 300-400 milyon yıl önce yaşamış olduğu düşünülen bir balık türünün fosili. Devonian dönemde dünyada ne var ne yok? Balık çeşitliliğinde bir patlama var. Bitkilerin ve böceklerin karaları istila etmesi var. Yapraklarını döken bitkiler var. Yapraklarını sığ sulara döken, bu sayede sığ suları besin bakımından çok zenginleştiren bitkiler var! Bir de rekabetin yoğun olduğu balıklar aleminde, besin bakımından zengin sığ suları mesken tutan Tiktaalik gibi hayvanlar var. Tiktaalik, tarihsel çizelgede tetrapodların, yani dört ayaklı ve karada yaşayan hayvanların hemen öncesinde beliriyor. Tetrapodlar ile balıklar arasında, hayvanların form ve fonksiyon olarak ne tür değişimler yaşadığına güçlü bir ışık, adeta bir endüstriyel fener tutuyor. Kısmen suda yaşadığını gösteren solungaçları, fakat ara ara kafasını sudan dışarı çıkardığını gösteren bir boynu var! Tiktaalik, karadaki hayvanlar gibi bir boynu olan ilk balık fosili. Bunun dışında, vücudunu karada da desteklemesi gerektiğini gösteren, ve tetrapodlarınkileri andıran güçlü kaburgaları var. El kemikleri, kemiklerin şekli ve dizilimi bakımından bir balığın yüzgeçleri ile bir tetrapodun el kemikleri arasında, ve hatta bilek kemiklerinin dizilimine geçiş sağlamış olabilecek kemikler bile gözlemlenebiliyor. Kısacası Tiktaalik, bir balık ile karada yaşayan bir tetrapod arasında, birçok form ve fonksiyondaki geçişi açıklayan, daha da önemlisi, balıkların karaya çıkmadan önce de bu adaptasyonları edinmiş olabileceğini gösteren, evrimsel biyolojinin mihenk taşı sayılabilecek bir fosil. Not: Haberi bulan Babür Erdem'e çok teşekkürler!"} {"url": "http://www.bilimbilmiyim.com/2015/10/2-geleneksel-sabah-gazetesi-gotik.html", "text": "Zira, 'Görmek istediğin değişimin kendisi ol' vecizesini özümseyen Sabah, yine dünyamızın karanlığa gömüleceğini dış haberler servisi aracılığıyla coşkuyla duyurmuş. Bu sefer daha uzun. Daha karanlık. Neden karanlığa kucak açmayalım? Bu bir festival, ve katılmak istiyoruz! Geçen sefer işlediğimiz yalan haber gibi bu sefer de haber Beyaz Saray'a konuyla ilgili yazıldığı iddia edilen 1000 sayfalık bir rapor, düzenlenen basın toplantısındaki vakur ifadeler ve NASA başkanı olmaya uygun görülmüş kel bir beyefendi ile açılıyor. Karanlığın sebebi, Venüz ve Jüpiter'in neden olduğu bir dizi astronomik olay olarak belirtiliyor. Birkaç çeviri hatası olmasına rağmen hikaye yalan haber sitesi Newswatch33'ten birebir alınmış. Newswatch33, aynı haberi kendisinden önce kapatılan Newswatch28'den almıştı. Bu coşkulu şölen için sıra Sabah'ta. NOT: Haberi getiren Serdar Başeğmez, Serkan Güler ve Hakan İyice'ye teşekkürler."} {"url": "http://www.bilimbilmiyim.com/2016/01/bu-soruyu-cozene-50-bin-lira-odul-var.html", "text": "Gördüğünüz gibi klavye başında hummalı bir çalışma söz konusu. -1.11111111111 ''E başka sayı kalmadı? Hangi sayı reel değil?'' derseniz, sanal sayıları örnek verebiliriz: -1 gibi. Fakat x bir reel sayı ise, 1+x de bir reel sayidir. Ve (1+x)/2 de, x < 1 olduğu için 1'de küçük olacaktır. Bu durumda, Not: Haberi getiren Erman Korkut'a, yazıyı hazırlarken danıştığım Yusuf Gören'e ise Peano'dan Cantor'a leziz matematik sohbet ve tartışmaları için teşekkürler! ''Matematikte bir açık aradığını kaydeden Yokuş, kimsenin bulamayacağı bir sorunun kendine dert olduğunu ifade etti. Yokuş, şunları söyledi:\"Acaba kimsenin bulamayacağı, kimsenin bilemeyeceği matematikte bir açık var mıdır diye dert edinirken, uğraşırken böyle bir soru aklıma geldi.''Bilim Bilmiyim duruma el atsın. Eğer reel sayılarla uğraşıyorsak,1'den ufak 'en büyük' sayıyı işaret edebilmek için bu sonsuz elemanlı kümeden bir seçim yapmamız gerekiyor. Diyelim ki 'x' sayısını, bu iş için uygun gördük. O halde, Fakat x bir reel sayı ise, 1+x de bir reel sayidir. Ve (1+x)/2 de, x < 1 olduğu için 1'de küçük olacaktır. Bu durumda, ''Nazım Yokuş'a sorusunun uluslararası alanda duyulması için destek veren aynı okulda görevli İngilizce öğretmeni Gözde Saral da, \"Nazım hoca okulumuzun çok değerli matematik öğretmenidir. Bir gün geldi ve böyle bir projesi olduğundan bahsetti. Ben çok etkilendim. Aynı zamanda bu soruyu uluslararası şekilde herkese sunup cevap arayacağından bahsetti. Bu yüzden projesini İngilizce'ye çevirme ihtiyacı vardı. Bu anlamda benden yardım istedi. Projeyi ilk okuduğumda ben de çok etkilendim. Ve yardım etmek istediğimi kendisine belirttim ve bunun ardından çevirmeye başladım. Açıkçası sorunun cevabını ben de merak ediyorum ve bilmiyorum\" diye konuştu.''Uzatmayalım. Sonsuzluk ve reel sayılar konusundaki kafa karışıklığı ve merak anlamında Nazım Yokuş'u kalpten anlıyor, üzerine gittiği sorunun cevabının bir eşitsizlik doğurduğunun matematikte birçok kez gösterildiğini hatırlatıyoruz. Not: Haberi getiren Erman Korkut'a, yazıyı hazırlarken danıştığım Yusuf Gören'e ise Peano'dan Cantor'a leziz matematik sohbet ve tartışmaları için teşekkürler! bir eksi 1 bölü sonsuz eşittir 1( 1- 1/ = 1) . evet 1 den küçük en büyük reel sayı yine 1'dir. bu kadar basit. bu adam böyle saçma şeylere niye kafa yoruyor ki ? bunlar matematiği sevdirmez aksine nefret ettirir."} {"url": "http://www.bilimbilmiyim.com/2016/12/felsefe-kauntum-ve-mhp.html", "text": "MHP'nin AKP ile anayasa çalışmalarını yürüten ismi Afyonkarahisar Milletvekili Mehmet Parsak, devam eden anayasa görüşmeleriyle ilgili olarak, \"Masaya 'ya bu doğru, ya değil' diyen Aristo mantığı ile değil, 'O da doğrudur, bu da doğru, ikisi de doğru ama hangisi doğru' diyen Kuantum mantığı ile oturduk\" dedi.Bu kapsamlı interdisipliner çalışmaya vesile olduğu için müstakbel anayasamıza şimdiden teşekkürler. Binlerce yıldır Sokrates, Plato ve Aristo'nun ''ya bu doğru, ya değil'' mantığıyla masaya oturan siyasetçilerin neden bir sonuç alamadığı oldukça açık. ''O da doğrudur, bu da doğrudur, ikisi de doğru ama hangisi doğru?'' kuantum diyalektiği ile siyaset meydanlarından hızla tüm dünyaya yayılacak bir barış dalgası bizi bekliyor. Meraklısına not: Kuantum mekaniği, nanometre ölçeğindeki parçacıkların davranışlarını açıklayan bir sistemdir, zira çok ufak ölçeklerde parçacıkların nasıl davrandığını anlatan klasik Newton mekaniği ve ışığın nasıl davrandığını açıklayan elektromanyetizma teorisi yetersiz kalır. Atom altı parçacıklar, hem parçacık hem de elektromanyetik dalga özellikleri gösterirler. MHP milletvekili Mehmet Parsak'ın herhangi bir zaman diliminde nerede olduğunu kesin olarak gözlemleyebiliyorken, bir elektronun nerede olduğu sorusuna kesinlikle cevap veremez, ancak nerede olabileceği ihtimalini ölçebiliriz. Deneysel bir ölçüm yapıldığında ise , bir elektronun nerede olduğu, belirli bir koordinata sabitlenir. Buraya kadar okuduysanız ve durumu tam anlamadıysanız, endişelenmeyin. Sağlıklı beyniniz parçacıkların nasıl davrandığını atom altı seviyesinde değil, bizim ölçeğimizde açıklıyor ve tahayyül edebiliyor demektir. Schrödinger deneyi, gözlem ve elektron davranışını açıklamaya çalışan bir düşünce deneyidir. Ölme ihtimali olan ve kutuya kapatılan bir kedinin, kutu açılıp gözlem yapılana kadar hem ölü, hem yaşıyor olduğunu, iki durumdan birine sabitlenmediğini önerir. Bu deney gerçek hayatta yapılamaz çünkü atom seviyesindeki sistemler için geçerli olan kuantum fiziği kuralları, bizim ölçeğimizde geçerli değildir. Bu nedenle tıpkı Schrödinger'in kedisi gibi, anayasamız da aynı anda hem doğru, hem yanlış olamaz. Olsa dahi, gözlem yapıldığında bir duruma indrigenmek zorundadır. Bu gözlemi Afyonkarahisar laboratuvarlarında Mehmet Parsak yapmışsa, bir sonuca varması ve bunu derhal ''ya bu doğru, ya değil!'' diye de özetlenebilecek olan Aristo mantığı ile halka açıklaması gerekir. Kuantum mekaniği konusunda daha fazla bilgi için Bilim Kazanı cep yayınını buradan dinleyebilirsiniz."}