{"url": "https://www.bilim.org/21-yuzyilin-genetik-mucizesi-crispr/", "text": "Polimeraz zincir reaksiyonu 'dan bu yana biyolojide en çığır açıcı gen düzenleme teknolojisi CRISPR her geçen gün yükselen potansiyeli ile araştırmacıların ilgisini çekiyor. 2012 yılında okuduğu bir yayın adeta laboratuvarındaki bütün çalışmalarının tekniğini değiştirmesine neden oldu. Bu teknik, genleri değiştirmeyi sağlayan CRISPR adında yeni bir teknikti. Böylece daha önce sürdürdüğü hastalık modelleri çalışmalarına bir nokta koyup yeni teknik ile genetik değişikler yapmaya başladı. Conklin, CRISPR'ın herşeyi bir anda değiştiriverdiğini belirterek bu teknolojinin kolay uygulanabilirliğine vurgu yapıyordu. CRISPR hiç şüphesiz yaşam bilimlerindeki çalışmalara büyük bir ivme kazandıracaktır. Bu teknoloji ile çok kısa sürede sonuçlar alınmasının yanında maliyeti bakımından diğer teknolojilere göre çok daha uygun. Araştırmacılar, bu tekniğin hastalıklara etkili çözümler bulmak, dayanıklı bitkiler yetiştirmek ve hastalık nedeni olabilecek patojenler ile savaşmada önemli bir gelişme olduğu fikrindeler. Cornell Üniversitesi'nden genetikçi Dr. Schimenti: Bilim dünyasında olduğumdan beri biyolojide iki büyük gelişme gördüm. Bunlar PCR ve CRISPR. PCR'da olduğu gibi CRISPR ile de genler üzerinden değişimler yapabilecek önemli bir devrimi genetik mühendisleri olarak yapmış oluyoruz. diyerek CRISPR teknolojisinin, bu alanın kaderindeki önemli etkisine vurgu yapıyor. CRISPR bir çok olanak sağlasa da bazı bilim adamları özellikle bu teknolojinin getireceği etik sorunları üzerinde endişeler taşıyor. İnsan embriyosu üzerinde uygulanma ihtimaline karşılık araştırmacılar, oluşabilecek herhangi beklenmedik durumun telafisinin çok zor olacağı yönünde görüş belirtiyorlar. Bununla birlikte araştırmacılar bu teknik ile yapılacak genetik değişimlerin ekosistemdeki etkileri üzerinde de endişeler taşımaktalar. Dr. Stanley QI, bu teknolojinin hem uygulanabilirlik açısından hem de ekonomik uygunluğu açısından çok kolaylık sunduğunu belirtiyor. Böyle etkili bir tekniğin bu kadar kolay uygulanması nedeniyle bu gücün nasıl kullanılacağına dair dikkatli olmamız gerektiğini belirtiyor. Biyologlar uzun yıllardır moleküler araçları kullanarak genom üzerinde değişiklikler yapabilmekteler. Yaklaşık on yıl önce keşfedilen zinc finger nükleaz enzimi ile bu değişiklileri doğru bir şekilde yapabilmek araştımacıları heyecanlandırmıştı. Dr. Haber her ne kadar bu enzimin etkisi harika olsa da 5.000 dolara varan mailiyet ve uygulamalarının kolay olmaması sebebiyle araştırmacılara ağır bir külfet getirdiğini belirtiyor. Fakat CRISPR bundan çok farklı çalışıyor. Cas9 adı verilen enzime dayanan bu teknik ile RNA molekülü hedeflenen DNA bölgesine yönlendirilip hedeflenen genlerin silinmesi veya eklenmesi sağlanıyor. Araştırmacıların tek ihtiyaç duyduğu RNA parçacığını sipariş etmek. Diğer bileşenler herhangi bir laboratuvarda çok rahat bir şekilde bulunabilecek türden. Bu teknolojinin tüm maaliyet 30 dolar civarında, bu her laboratuvarın bu teknolojiye ulaşmasını sağlaması açısından çok adil bir gelişme. Dr. Haber bunun büyük bir devrim olduğunu belirtiyor. CRISPR diğer gen düzenleme metodlarının modasını kısa sürede bitirdi. Dr. Skarnes, bu teknolojin etkisinden dolayı büyük bir şaşkınlık ve heyecan yaşadığını belirtiyor. Dr. Skarnes kariyerini her ne kadar maaliyetli ve zaman alan bir iş olsa da embriyonik kök hücrelere gen ekleyerek genetiği değiştirilmiş deney hayvanları elde etmeye harcamış birisi olarak; son 2 yıldır CRISPR teknolojisi ile laboratuvarının tanışmasından son derece memnun. Araştırmacılar geleneksel olarak fareler ve meyve sinekleri üzerinden genetik değişmeler yapsa da CRISPR sayesinde artık hemen hemen her canlı üzerinde genetik değişimler yapmanın kolay yolu açılmış durumda. Son zamanlarda Amerika'da araştırmacılar CRISPR teknolojisi ile insanlar üzerinde zehirli olan bir mantar türünün genetiğini değiştirdiğini duyurdular. Bunu yanısıra hastalık nedeni olarak bir takım parazitlerin de genetiği bu teknoloji ile değiştirilerek biyolojik yakıta dönüştürüldüğü duyuruldu. Dr. Huang ise bu tekniğin aslında ne kadar etkili olduğunu anlamamız için biraz daha zamana ihtiyacımız olduğunu düşünenlerden, zira ona göre rehber RNA'nın nasıl en etkili şekilde dizayn edileceğini bilmenin bu teknoloji için önemli bir ayrıntı oluşturduğunu belirtiyor. Bazı araştırmacılar ise tekniğin güvenliği konusunda endişeler taşımakta, zira 2014'deki bir toplantıda yapılan sunumda araştırmacılar yanlış dizayn edilmiş rehber RNA'ların CRISPR ile farelere verildiğinde akciğer kanseri oluşturduğuna şahit olmuşlar. Bu CRISPR teknolojisini uygularken istenmedik sonuçlar ile karşılaşmamak için azami ölçüde güvenlik tedbirlerinin alınması gerektiğini gösteriyordu. Geçen yıl MIT'den biyomühendis Anderson ve çalışma arkadaşları Tyrosinemia adı verilen genetik mutasyondan kaynaklı metobilik hastalığı CRISPR teknolojisi kullanarak tedavi ettiler. Bu ilk kez yetişkin bir farede genetik mutasyondan kaynaklı hastalığın bu yöntemle tedavi edilmesini sağladı. Bu gelişme insanlar üzerinde gen terapilerin etkili hale getirilmesi adına önemli bir gelişmeydi. CRISPR'ın gen terapilerine hızlandırıcı etki yapabilir mi düşüncesi ile yapılan deneylerde deney farelerin karaciğerlerine Cas9 enzimi ve rehber RNA'ların ulaşması adına çok miktarda damara sıvı da enjekte edilmiştir. Bu, insanlar üzerinde teknolojinin uygulanabilirliğini şu an için engelliyor. Bunun yanı sıra deneyde bu tekniğin her hastalık için aynı etkiyi oluşturabilir mi? sorusuna da cevap veremiyor. Geçtiğimiz iki yıl içerisinde bir şirket CRISPR bazlı gen terapileri geliştirdi. Dr. Anderson bunun klinikte ilk uygulamaları olduğunu belirtiyorlar. Kısaca bu terapilerler CRISPR birleşenleri olan Cas9 enzime ve Rehber RNA'lar sorunlu dokulara enjekte edilip gen mutasyonlarının giderilmesi amaçlanıyor. Araştırmacılar yakın bir gelecekte CRISPR teknolojisinin genetik hastalıkların tedavisinde önemli katkılar sağlayacağını düşünüyorlar. Dr. Haber uzun süredir araştırmacıların genetik mutasyonlardan kaynaklı hastalıkların tedavisinde gen değişimleri yapmanın etkili yolu üzerinde çalıştıklarını, bu teknolojinin bu anlamda önemli katkılar sağlasa da sorunlu geni tedavi edeyim derken sağlıklı genlere çok dikkat edilmesi gerektiğini belirtiyor. Aksi takdirde kaş yapayım darken göz çıkarabileceğimizi belirtiyor. Dr. Joung ve ekibi ise CRISPR tekniğinin hedef dışı sapmalarını önlemek için çalışmalar yapıyorlar. Dr. Joung her ne kadar bu sapmaların çok az olduğunu belirtse de küçücük bir hatanın, hücrelerin çoğalması ile kansere neden olabileceğini vurguluyorlar. Dr. Bosley, CRISPR'ın kontrol altına alınması adına cevaplanmamış bir çok sorunun olduğu, bu soruların yanıtlanmasının muhtemel CRISPR bazlı bir gen terapisinin en iyi hale getirilmesi için önemli olduğunu belirtirken, bu teknik ile heyecanlanılacak çok şey olduğunu ama en önemlisinin de adımlarımızı sağlam atmak olduğunu ifade ediyor. Tıp bilimlerinde olduğu gibi CRISPR teknolojisini tarım alanlarında da kullanmaya başlayan bir çok araştırmacı mevcut. Geleneksel gen değiştirme yöntemlerinin uygulamadaki zorlukları, bunun yanı sıra yapılacak değişikliklerin istenilen seviyelerde olmama durumu ve herhangi yanlış bir komplikasyonun oluşabilme ihtimalinin CRISPR tekniğine göre yüksek olması, tarım araştırmacılarını CRISPR tekniğini kullanarak tarım bitkilerinin üzerinde değişiklikler yapma isteklerini artırmış durumda. Bu tekniği, özellikle daha çok mısır ve soya bitkileri üzerinde yaygın olarak kullanmaktalar. Araştırmacılar aynen hücrelerde olduğu gibi bitkiler üzerinde de CRISPR tekniğinin etkili sonuçlar doğurduğunu belirtiyorlar. Ticari anlamda henüz CRISPR teknolojisinin tarım alanındaki getirileri tahmin edilmese de, araştırma anlamında önemli kapıları aralayacağı yönünde araştırmacılar hem fikirler. Dr. Kuzma'ya göre bu tekniğin en büyük güçlüğü sonradan oluşabilecek bir mutasyonun doğal nedenlerden mi kaynaklandığı, yoksa bu teknikten mi ötürü olduğunu kestirememek olduğunu belirtiyor. Bir diğer önemli husus ise CRISPR'ın ekosistemde oluşturabileceği komplikasyonları üzerine. Bilindiği gibi genetik değişimlerin en büyük sorunlarından biri bu değişikliğin sistemdeki diğer canlılara aktarılma riskidir, her ne kadar bu riskin oluşabilmesi çok uzun yıllar gerekse de, CRISPR tekniğinin bu süreyi azaltabileceğine yönelik endişeler var. Dr. Wilson, CRISPR'ın eninde sonunda tedavi ve terapi alanında yaygın kullanılacağanı, bu bakımdan son yıllardaki en harika gelişme olduğunu belirtiyor. Bu çok önemli konuda hiç yorum yapılmamış olmasını esefle karşılıyorum. Eğer bir biyolog olsaydım, sahifelerce yorum yazılacak malzeme var bu makalede. Biyolog olmadığıma göre bari endişemi yazayım: bu tekniğin uygulanması sonrası oluşacak mutasyonların hangi yönde gelişeceği ve ne zaman ortaya çıkacağı konusunda ciddi bilinmezlikler var. Bir bakıyorsunuz ki, üçüncü jenerasyonda herkes şeker hastası veya kalp kapakçığı delik, veya bir takım yeni nöropatiler gelişmiş, veya bazı alışılmadık ve anormal davranış şekilleri sergileniyor. dostum bu bir makale değil haber yazısı. Elbette biyologlar bu konuya çok önem veriyor buraya yorum atmamış olmaları aksini iddia etmeni gerektirmez."} {"url": "https://www.bilim.org/akilli-kamuflajlar-ile-tam-gorunmezlik/", "text": "Kanada'nın önemli kamuflaj firması Hyperstealth neredeyse tamamen görünmezlik sağlayan kuantum gizemliliği adı verdikleri bir malzeme geliştirdiler. Malzeme etrafındaki elektro manyetik dalgalarına bükülerek kişilere görünmezlik katıyor. Kuantum gizemliliğinin Harry Potter filimin deki görünmezlik pereline çok benzediğini firma yetkilileri belirtiyor. Kanada'nın Hyperstealth firması 2002 yılından beri önemli kamuflaj kıyafetlerinin askeri ve çeşitli amaçlara hizmet etmesi için geliştiriyor. 2010 yılına gelindiğinde bu firmanın yönetim kurulu başkanı Guy Cramer Uluslararası Kamuflaj Sempozyumunda SmartCamo adı verdikleri ve etraftaki görüntüyü taklit ederek tamamıyla görünmezlik sağlayan malzemeyi rapor ettiler. Ama Amerikan ordusu bu bilginin ifşa edilmemesi ve gizlilik çerçevesinde kalması gerektiğini düşündüğünden Cramer'in bu raporunu yayından çektiler. Kuantum gizemliliği adı verilen bu yeni malzemede aslında daha önceden rapor edilen SmartCamo malzemesinin takip eden bir modeli. Guy Cramer Amerikan ve Kanada ordusunun gizlilik talebi nedeniyle Kuantum gizemliliği adı verdikleri malzemenin teknolojisi hakkında konuşamayacağını ve şu ana kadar belirtilenlerin bu teknolojinin çok çok az bir kısmı olduğunu belirtiyor. Ayrıca, Cramer bu malzemeyi kuşanmış kişilerin termal kameralara bile yakalanmadıkları bilgisini de laf arasında kaçırıyor. Şu ana kadar görünmezlik perelini konusunda birçok çalışma yapıldı. Ama bu çalışmaların çoğu sadece küçük laboratuar ortamlarında ve özel dalga boylarında başarılı sonuçlar veriyordu. Şu ana kadar yapılan bu tür görünmezlik sağlayan metamalzemeler ya mikrodalgalarda ya da kızılötesi dalga durumlarında işlerlik kazanıyordu. İki dalgada işlerlik gösteren bir malzeme üretilemiyordu. Kuantum gizemliliği adı verilen bu yeni malzeme ile bu problemde çözüme kavuşturuluyor ve çok daha geniş bir görüntü dalgasında işlevlik gösterebiliniliniyor. Kuantum gizemliliği adı verilen bu malzemenin yüksek nanoteknoloji ve meta malzeme bilimlerin katkıları ile üretilmiş olduğu düşünülüyor. Ama buna rağmen Kanadalı bu kamuflaj firmasının bunu üretebildiğine inanmak çok güç. Belki de bu teorik olarak imkansız değil ama kesinlikle şu an için beklenmedik bir durum. Firma temsilcilerinde belirttiği gibi eğer böyle bir şey var ve Amerikan ordusu bunu duyulmasını engelliyorsa bu kesinlikle bir ordu için büyük bir güç. Çünkü görünmez bir ordunun düşman için oluşturacağı korku tarif edilemez nitelikte olacaktır."} {"url": "https://www.bilim.org/alzheimer-hastaliginda-olusan-hafiza-kaybini-onleyici-anahtar-mekanizma-kesfedildi/", "text": "Son zamanlarda ivmelenen beyin araştırmaları ile Parkinson ve Alzheimer gibi nörodejeneratif hastalıklar ile mücadelede önemli ilerlemeler kaydediliyor. Bu çalışmalardan birinde araştırmacılar Alzheimer hastalığının neden olduğu hafıza kaybını önleyici anahtar mekanizmaları keşfettiler. Alzheimer hastalığı beyinde bulunan sinirlerin plastisitesine zarar vererek sinirlerin birbirleri ile iletişimini sağlıksız hale getiriyor. Bunun sonucunda beynin öğrenme ve hafıza oluşturma kabiliyetlerinde problemler oluşuyor. Yapılan bu çalışma ile beyinde bu problemlerin nasıl oluştuğu hakkında bilgi sahibi oluyoruz. Bir tümör baskılayıcı proteini olan PTEN, ayni zamanda beyinde sinirlerin birbirleri ile iletişim etkinliğini sağlayan plastisite üzerinde rol oynayarak sinirlerin sağlıklı bir plastisiteye sahip olmasını sağlıyor. Son çalışmalar ile görülüyor ki Alzheimer hastalığı, bu proteinin sinirlerde fazla üretilmesine neden olup sinir plastisitesine zarar vererek hafıza ve öğrenme kaybı gibi problemlerin oluşmasına neden oluyor. Bu keşif ile araştırmacılar Alzheimer hastalarında bu proteinin üretilme miktarını kontrol altına alarak hastalık esnasında oluşan hafıza kaybını önleyeceklerini hipotezlediler. Nature Neuroscience'da yayınlanan bu çalışmada deney farelerinde PTEN proteinin üretiminin kontrol altına alındığında hafıza kayıplarının önlendiği gözlemlendi. Bu sonuçlar Alzheimer hastalığını daha iyi anlamamız ve onunla mücadele etmemiz adına umut verici olarak görülüyor. Eş zamanlı olarak başka gruplardaki araştırmacılar da bu bulguları gözlemleyebildiler. Bu gelişmenin, yeni tedavi yöntemlerinin önünü açması bekleniyor. Yapılan istatistiklerde; Alzheimer hastalığına yakalananların sayısı önümüzdeki 40 yıl içerisinde üçte bir oranında bir artış gösterecek. Bu çalışmanın sağlayacağı önleyici tedavi yöntemleri ile ekonomik kaynaklarımızın daha sağlıklı bir şekilde kullanılması da sağlanmış olacak."} {"url": "https://www.bilim.org/antibiyotiklerin-etkisi-kalitsal-mi/", "text": "Geçtiğimiz günlerde Nature'da yayınlanan bir makalede; University of Nevada, Reno daki araştırmacılar, erkek yalancı-akreplerin tedavilerinde kullanılan tetracycline antibiyotiğinin sperm canlılığını azalttığı ve bu toksik etkinin yeni nesillere geçtiğini gözlemlediler. Araştırmacılar, bu gelişmenin diğer canlılar ve insanlar üzerinde de benzer etkiler oluşturabileceğini düşünüyorlar. College of Science'ın Biyoloji bölümü başkanı David Zeh; bunun antibiyotiklerin kuşaklararası etkili olduğunu gösteren ilk çalışma olduğunu belirtiyor. Ayrıca bu çalışma ile tetracycline antibiyotiğinin yalancı-akreplerin erkek cinslerinde üreme fonksiyonlarına zarar verdiği, sperm canlılığını %25 oranında düşürdüğünü ve bu etkinin sonraki jenerasyonlara da geçtiğini öğrendiklerini değiniyor. Ama Dr. Zeh bu etkiyi bir sonraki nesilde göremediklerini de vurguluyor. Çalışma yalancı-akreplerin 3 nesli üzerinde yürütülmüş. Erkek ve Bayan cinslerinden olmak üzere 21 adet kardeş yalancı-akrepler doğumlarında veya yetişkinlik dönemlerinde çeşitli dozlarda tetracycline antibiyotiğine maruz bırakılmış. Bunlardan üreyen bir sonraki nesile ise tetracylin verilmemiş. Sonuç itibari ile bir alt neslin üreme fonksiyonlarında herhangi bir probleme tespit edilememiş. Makalenin başyazarı Biyoloji profesörü Jeanne Zeh, tetracyline antibiyotiğinin DNA diziliminde herhangi bir değişiklik yapmadan epigenetik faktörlerle yalancı-akreplerin erkek cinslerinde değişen üreme dokusunun, farklılaştırdığı protein yapının daha sonraki jenerasyonlar da ortaya çıkabildiğini belirtiyor."} {"url": "https://www.bilim.org/avrupa-uzay-ajansindan-bilimkurgu-filmi/", "text": "Hayal edin; bir usta ve öğrencisi, kimsenin daha önce bulunmadığı bir yerdeki taşları ellerindeki doğa üstü güçle gezegenlere çeviriyor, buna birde sembolik bir güneş ekliyorlar. Usta Dünya'da yaşamın kaynağı nedir? diye sordu. Öğrencisi hiç şüphesiz su'dur, diye cevapladı. Uzun bir süre suyun ve evrenin kökeni hep bir sır olarak kaldı. Biz dünyanın perde arkasındaki soruları sormaya başladık. Usta devam etti sayısız molekül, trilyonlarca parçacık kümesel bir objeden güneş sistemini doğurdu ve sürekli dinamik bir planın bir parçasını yakaladık. Bu bir bilim kurgu mu? Hayır bu bilimsel bir gerçek. Tomek Baginski'nin Hırs isimli kısa filmi insanın zorlu yolculuğunun ve inanılmaz mücadelesinin evrimini konu alan bir yapıt. Filmin kalbi Rosetta, Avrupa Uzay Ajansı 'nın kuyruklu bir yıldıza yol arkadaşlığı etmesi için dizayn ettiği bir uydu. Onlarca yıllık plan ve yapım aşamasından sonra Rosetta, Güneş Sistemi'ndeki yolculuğuna çıktı. Amacı 4,6 milyar yıl öncesinde buz yığını olan bir yapının kökenini anlamak, bir başka deyişle geldiğimiz ilk noktayı aydınlatmak. 100, 50, 30 km uzaklık derken Rosetta şimdi amacına 10 km uzaklıkta. Tabi her şey 12 Kasım 2014 Rosetta'nın kuyrukluyıldıza iniş yapması ile başlayacak. Alastair Reynolds, bir bilimkurgu yazarı olarak evrendeki hayatın kökenini ve kaderini düşünmenin kendisi için son derece güç olduğunu belirtiyor. Rosetta'nın 67P/ Churyumov-Gerasimenko kuyruklu yıldızına varması ile evreni anlamamızda yeni ve geniş bir bölüm açılacağını düşünüyor. Rosetta'nin kuyruk yıldıza 10 km'den daha yakın bir mesafede olduğunu ve çok yakında her ikisininde saatte 60.000 km hızla uzay seyahatini sürdüreceğini belirtten ESA'nın Rosetta projesinden sorumlu bilim insanı Matt Taylor, önümüzdeki aylardan itibaren bir yıl boyunca zamanın evrimi içerisindeki yolculuğumuzu gözlemleyebileceğimizi de belirtiyor. Tüm bunlar kulağa bir bilimkurgu gibi gelse de günümüzde bilim ve teknolojinin ulaştığı nokta ile Güneş sistemimizin kökenleri anlamamız için hayata geçirilmiş en iddaalı proje olması oldukça heyecan verici."} {"url": "https://www.bilim.org/bakir-yuzeyler-noroviruslerin-yayilmasini-durduruyor/", "text": "Southampton Üniveristesi'nden araştırmacılar bakır ve bakır alaşımlarının norovirüsleri durdurucu etki yaptığını gözlemledi. Norovirüsler, gastrit olarak da bilinen mide ve sonrasında bağırsak iltihablarının en önemli nedeni olarak bilinmekte. Öyle ki 267 milyondan fazla kişinin bu virüsten kaynaklı nedenlerle bu hastalığa yakalandığı düşünülüyor. İngiltere'de yılda 3.000 kişi bu hastalıktan hastanelere başvuruyor ve 100 milyon sterlin bu hastalıkla mücadelede harcanılıyor. Bu virüs için henüz özel bir tedavi yöntemi bilinmemekle beraber bozulmuş gıdalardan, sulardan, birebir etkileşimlerden ve kirli yüzeylerden insanlara bulaşıltığı biliniyor. Bakır yüzeyler ise virüsün bulaşıcılığını önemli ölçüde durduruyor. Kurulan deney düzeneğinde parmak ile dokunulan yüzeylerde görüldü ki bakır yüzey bu virüsü yayılmasına engel teşkil ediyor. Tüm deney düzenekleri yüzde 60'dan fazla pozitif sonuç verdi. Önceki çalışmalarda da bakırın antimikrobiyal etki gösterdiği; bakteriler ve mantarlar için iyi bir çoğalma ortamı oluşturmadığı biliniyordu. Araştırmacılar paslanmaz çelik yüzeylerin ise bu virüsü yayılmasını durduramadığını, bakır- nikel karışımı alaşımların ise virüsün etkinliği azaltıcı yönde önemli etki yaptıklarını belirtiyorlar. Bakır yüzeylerin virüslerin genomunda zehir etkisi gösterdiği ve viral kodlama proteini olan VpG'in etkinliğini azalttığı belirtiliyor. PLOS one dergisinde yayınlanan çalışmanın baş yazarı olan Sarah Warnes, bu çalışma ile hastane ve hasas yerlerde bakır yüzeyler kullanılarak bu virüsün yayılma ihtimallerinin azalıtabileceğini beliritiyor. Prof. Keevil ise virüsün 40 yıldır bilinmesine rağmen etkili bir tekniğin geliştirilememesinin patojenik organizmalara karşı mücadelede engeller oluşturduğunu belirtiyor. Katı yüzeylerin virüsün yayılmasını ve hastalık etmeni olmasını sağladığını ama bakır yüzeylerin bu döngüyü engellediğini bilmemizin patojenler ile mücadelede önemli olacağı düşünülüyor."} {"url": "https://www.bilim.org/bakteriyel-kaynakli-enfeksiyonlar-icin-onemli-bulus/", "text": "Harvad tıp okuluna kayıtlı Schepens göz araştırmaları enstitüsünden bilim adamları bakteriyel patojenlerin nasıl oluyor da derideki koruyucu tabakayı aşıp vücudu enfekte ettiğini buldular ve bu çalışmalarını PLoS ONE derigisin de yayınladılar. Streptococcus pneumoniae bakterisinin salgın türü enzim salgılayarak mukin tabakasına ve mukosal zara zarar verdiği tespit edildi. Bu bakterinin saldırısına yakalanmış hastalar göz yanması şikayetinde bulunuyorlar. Schepens laboratuarlarının kıdemli araştırmacılarından aynı zamanda baş sorumlusu olan Dr. Gipson; Bu buluşun kendilerini heyecanlandırdığını ve yakın bir zaman bakteri kaynaklı rahatsızlıkların teşhis ve tedavisinde yeni yolların oluşmasına neden olabileceğini belirtti. Enfeksiyonların %80'ninden fazlası vücuttaki mukus zarının bulunduğu bölgeler arasında olmaktadır. Bunlar, epitel yüzeyler, genital bölgeler, soluk yolu üzeri bölgeleri ve bağırsak yolu üzeri bölgeler den oluşmaktadır. Mukus zarının üst yüzeyleri iki çeşit mukin molekülü tarafından korunmaktadır. Bunlardan ilki yabancı molekülleri zar üzerinden dışarı atabilecek şekilde özelleşmişken, diğeri de bir kalkan oluşturarak bu moleküllerin mukus zarından geçişini engellerler. Bu zar iki tip bakteriyel patojene maruz kalıyor. Bunlardan ilki fırsatçı olarak adlandırılan türlerdir. Bu türün genel özelliği koruyucu zar üzerine yerleşip, vücudun zayıf bir anını yakalayıp organizmayı enfekte etmesidir. Genellikle bu tür enfeksiyonlar vücudun en zayıf düştüğü ameliyat sonrası gerçekleşmektedir. Diğeri ise fırsatçı olmayıp saldırgan olarak bilinen tiplerdir. Bunlar agresif şekilde vücuda saldırırlar ve vücutta çeşitli salgın hastalıklara neden olabilirler. PLoS ONE' da yayınlanan çalışmaya kadar, bu tür saldırgan bakteriyel patojenlerin vücuda nasıl enfekte ettiği konusunda az bilgi vardı. Schepenstaki bilim adamları bu konu ile ilgili bulmacayı çözebildi. Bilim adamları kültür ortamında yetiştirdikleri bu bakterileri, gözdeki ortama benzeyen bir protein yapıya koydular ve yapının enfekte olduğunu gördüler. Bakterinin mukus zarını geçip bu enfeksiyonu gerçekleştirebilmesi için bir çeşit enzim kullandığını düşündüler. Kütle spektrometresi yöntemi ile bunun ZmpC adı verilen bir enzim olduğunu düşündüler. Bunun ispatlaya bilmek içinde bu enzimi üreten geni bloklanan bakterileri protein kültürüne gönderdiler ve sonuçta bu bakterilerin enfeksiyona neden olmadığı keşif edildi. Bu sayede bakterilere enfekte etme gücünü kazandıran silahın bu enzim olduğu ispatlandı."} {"url": "https://www.bilim.org/beyinde-hareket-fonksiyonlarini-kontrol-eden-bolgede-yeni-bulgular/", "text": "Araştırmacılar, beynin Neostratium bölgesinde bulunan sinirlerin birbirleri ile olan bağlantılarını tam olarak aydınlatabilmek için yaptıkları çalışmada sürpriz bir sonuca ulaştılar. Sonuçlar, bu bölgedeki sinir hücresi gruplarının daha önce tahmin edilenin aksine birbirleri ile iletişim halinde olmadıkları ve fonksiyonel olarak komşu sinirlere daha az bağlı olduklarını gösteriyordu. Neostratium bölgesi beyinde gönüllü hareket eylemlerinin kontrol edildiği geniş bir sisteme sahip olan beynin önemli bölümlerindendir. Bu bölgede sinir hücreleri ayrı ayrı küçük gruplar halinde bulunurlar. Fakat bu bölgeyi 3 boyutlu inşasında birlikte görev alırlar. Bu sinir hücrelerin arasındaki iletişimsizlik Parkinson gibi sinirsel iletişim bozukluğu gibi hastalıkların anlaşılması açısından ışık oluyor. Parkinson hastalığı beynin Neostratium bölgesindeki dopamin moleküllerinin eksikliği ile hareket sistemlerini düzenleyen sinirlerin iletişimsizliği ile oluşmaktadır. Bu bir takım yürüme ve ayakta durma zorlukları getirdiği gibi kimi zamansa merdiven çıkmakta kolaylık sağlaması bakımından sinirbilim açısından büyük bir bulmacadır. Araştırmacılar Parkinson hastalığının modelini çalışmak için Neostratium bölgesindeki sinirleri virüsler ile enfekte ederek onları mavi dalga boyundaki ışığa duyarlı hale getirdiler. Böylece beyin kesitlerine mavi ışık uyguladıklarında bu bölgede bulunan sinirlerin aktivite olup birbirleri ile iletişime girmesi bekleniyordu fakat beklenenin aksine bu bölgede bulunan bazı sinirler komşu sinirler ile iletişimde bulunmuyordu. Bu sayede araştırmacılar Neostratium bölgesinde birbirinden bağımsız iki sinir grubunun varlığını aydınlatmış oluyorlardı. Bu sonucu test etmek için araştırmacılar aç bırakılan farelerin besine ulaşma yolunda iken, bu bölgedeki sinirleri pasifize ettiler. Sadece bağımsız çalışan sinir grubunun pasifize olması durumunda farelerin hareket kabiliyetlerinde anormallikler tespit edildi. Bu sonuç bağımsız sinir gruplarının vücutta ne ölçüde fonksiyonel işlerlik oluşturduğu hususunda bilgiler sunuyor olsa da çalışmanın baş araştırmacısı Profesör Gordon Arbuthnott, bu husustan tam anlamıyla ikna olmamış. Kendisi sadece bir bölgedeki sinir hücrelerin aktivitesinin hareket davranışını kontrol edebileceği yönündeki bulguların gerçekte birçok soruyu da beraberinde getireceğini düşünüyor. Bu çalışma Okinawa Bilim ve Teknoloji Enstitüsü ve Tsukuba Uluslararası Bütünleşik Uyku Tıbbı Enstitüsü'nden araştırmacılar tarafından yürütülmüştür. - Violeta G. Lopez-Huerta, Yoko Nakano, Johannes Bausenwein et al. The neostriatum: two entities, one structure? Brain Structure and Function (2015)"} {"url": "https://www.bilim.org/beyindeki-manipulasyonlar-ile-aci-tatli-tatli-aci-oldu/", "text": "Bilim insanları geçtiğimiz günlerde Nature'da yayınladıkları çalışmada laboratuvar farelerinin beyninin tat alma bölgesine yaptıkları müdahaleler ile acı tatları tatlı, tatlıları ise acı gibi algılamalarını sağladılar. Ayrıca tatları ayırt etmenin doğuştan gelen bir özellik olduğunu da aydınlattılar. Bu çalışma bilindiğinin aksine damak tadı farklılıklarının sadece çevresel bir adaptasyon olduğu ve değiştirilebilir olduğunu da gösteriyor. Çalışmanın baş araştırmacısı olan Dr. Zuker, hepimizin tat alma duyusu her ne kadar dilimizdeki algılayıcılar ile başlıyor olsa bile beynimizin aldığımız gıdaların tadı tanımlamada son karar verici mekanizma olduğunu belirtiyor. Dr. Zuker'in laboratuvarlarında araştırmacılar uzun yıllardır test alma işleminin dilden başlayıp beyine kadar olan süreçlerinde yaşananları inceliyorlar. Bu incelemelerde farklı testlerin beynin korteks bölgesinde farklı bölgelerdeki sinirleri aktive ettiğini aydınlatarak, beynin tat alma bölgesinin haritasını ortaya çıkardılar. Dr. Zuker laboratuvarlarında araştırmacı olan Dr. Peng, yeni gelişen optogenetik tekniklerini kullanarak lazer ışınları ile farelere herhangi bir tatlı veya acı gıda vermeden tatlı ve acı tatları algılayan sinirlerini aktivite etmeyi başardı. Dr. Peng bu çalışmada amaçlarının beynin gerçekten tatlı ve acıyı algılayan bir bölgesinin olup olmadığını bununla birlikte eğer gerçekten böyle bir bölge varsa bu bölgelerin pasifize edilmesi ile bu tatların algılanmasını engellenebilir olup olmadığını aydınlatmak olduğunu belirtiyor. Bu amaca ulaşabilmek için farelere gerçek tatlı veya acı gıda vermeden beynin tat alma bölgesindeki sinirleri lazer ışığı ile aktive ederek farelerin kendilerine verilen saf suyu acı veya tatlı olarak algılatmaya çalıştılar. Çalışmada görev alan araştırmacılar beynin tatlı veya acıyı algılayan bölgelerini bloke ederek farelerin tatlı veya acı tatları algılayamadığını gözlemlediler. Göz kamaştırıcı çalışmada ise farelerin tatlı tatları algılayan bölgesindeki sinirler lazer ışığı ile aktive edilerek farelere verilen suyun fareler tarafından tatlı olarak algılandığı, farelere verilen aynı suyun beynin acı tatları algılayan bölgedeki sinirleri lazer ışıkları ile aktive ettiklerinde ise acı olarak algıladıklarını gözlemlediler. Dr. Peng bu sonucun beynin tatları algılamada ve bu tatlara göre davranış geliştirmede ana etken olduğunu ortaya koyduğunu belirtiyor. Ayrıca çalışmada daha önce hiç bir tatlı veya acı tadı tatmamış farelere lazer ışınları ile beynin tatlı ve acı tatları algılama bölgelerinde yaptıkları müdahalede normal fareler ile aynı davranışları gösterdikleri bunun tat alma bölgelerinin beyinde sonradan tecrübe ile öğrenilerek değil doğuştan gelen bir özellik olduğunu da aydınlatmış oldular. Projelenen son deney düzeneğinde ise deney farelerinin acı gıdaları tatlı, tatlı gıdalara da acımış gibi davranış geliştirmelerini sağlayan araştırmacılar, ayrıca bu tatlara karşı farelerin gösterdiği davranışları aynısı hiç bir gıda kullanmadan sadece lazer ışıkları ile beynin tat alma bölgesine yaptıkları müdahale ile sağladılar. Bu sonuçlar kültürlerin oluşturduğu damak tadının bir adaptasyondan ibaret olduğu ve bireylerin uzun süren adaptasyonlar sonrası damak tatlarını değiştirebileceği yönündeki düşünceleri de destekliyor. - Yueqing Peng, Sarah Gillis-Smith, Hao Jin, Dimitri Trankner, Nicholas J. P. Ryba, Charles S. Zuker. Sweet and bitter taste in the brain of awake behaving animals. Nature, 2015; DOI: 1038/nature15763 - Sciencedaily"} {"url": "https://www.bilim.org/beyindeki-zeka-ile-iliskili-gen-baglantilari-ilk-kez-aydinlatildi/", "text": "Bilim insanları beyindeki zeka ile ilişkili genleri ilk kez aydınlattılar. Yüzlerce genden oluşan M1, M3 adı verilen iki gen kümesinin bilişsel fonksiyonlar, hafıza, dikkat, bilgi işleme hızı ve nedenselleme özelliklerinde rol aldığı düşünülüyor. M1, M3 gen kümelerini aydınlatan araştırmacılar bu kümelerin genlerin bağlantılı fonksiyonlar arasındaki geçişlerde kontrol görevi üstlendiğini düşünüyor. Eğer bu düşünceler doğrulanırsa yakın bir gelecekte bilişsel fonksiyonlarımız üzerinden değişiklikler yapabileceğimiz düşünülüyor. Araştırmacılar genlerin zeka ve bilişsel fonksiyonlar üzerinde etkisinin olduğunun bilindiğini ama hangi genlerin bu fonksiyonları kontrol ettiği su ana kadar aydınlatılamadığını belirtiyorlar. Araştırmalarda tedavi görmekte olan epilepsi ve bilişsel fonksiyon kaybı hastaların beyni ile zeka testlerinden geçmiş sağlıklı bireylerin beyinlerindeki gen taramaların karşılaştırılmış. Sonuç olarak sağlıklı bireylerin beyinlerindeki bazı genlerde görülen mutasyonların bireylerin bilişsel fonksiyon bozukluğu oluşturduğu tespit edilmiş. Bu kadar karmaşık bir işlem içinde bilgisayar programlarından yararlanarak yüzlerce gen arasından hangi genlerin hem hafıza gibi bilişsel işlemlerde hem de epilepsi gibi bilişsel fonksiyon bozukluklarında etkili olduğu aydınlatılmaya çalışılmış. Nature Neuroscience dergisinde yayınlanan bu çalışma halen büyük fotoğrafın küçük bir parçasını içermekte. Yapılacak ileri araştırmalarda bilişsel fonksiyon bozukluğu yaşayan hastaların sorununa çözüm olunabilineceği hatta zeka ve hafıza gibi bir takım beyin fonksiyonlarında iyileştirmelerde yapabileceğimiz öngörülüyor."} {"url": "https://www.bilim.org/beynin-intihari-intihar-edenin-beyninde-neler-oluyor/", "text": "İntiharın önlenmesinin beyin çalışmalarının bir alanı olmadığı, sadece duyguların ilgili olduğu bir süreç olarak düşünülürdü. Sinirbilimlerindeki son gelişmeler gösteriyor ki duyguları beyinde belli bölgeler kontrol etmektedir. Beynin ön lobu özellikle sağ ön lobu sosyal bilinç, duygu ve ilişkili sinirlerin bulunduğu yerdir. Bununla birlikte ventral medial frontal bölgesi; duygulara bağlı olarak oluşan davranışlardan sorumlu sinirlerin bulunduğu limbik yapılar ve amigdala bölgesi ile bağlantısı olması nedeni ile duyguların kontrolünde beyinde önemli yerlerden birini oluşturmaktadır. Sosyal bilincin oluşturduğu davranışları belirlemek gerçekten çok zordur. Fakat günümüzde nöropsikoloji ve nörogörüntüleme sistemlerindeki hızlı gelişmeler ile bu konuda önemli mesafeler katledildi. İntihar davranışını içeren beyin bölgelerinin görüldüğü beyinleri 'İntihara eğilimli Beyin' olarak adlandırabiliriz. Bununla birlikte günümüzdeki intihar ile ilgili edinilen nöropsikoloji ve bilişsel psikoloji bilgileri ile beyindeki bu bölgelerin intihar düşüncesinin ve davranışının ozellikle sosyal bilinçten ayrılma sürecinde bireylerde oluşan davranış ifadeleri üzerindeki rolü hakkında bilgiler sunmaktadır. Son bulgular ile açıkça söylenebilir ki beyin parçacıkları intihara giden süreçte önemli rol oynamaktadır. Araştırmalar beynin fonksiyon bozukluğunun veya çeşitli fizyolojik hastalıkların intihar davranışına eğilim açısından ilişkili olduğunu ortaya koyuyor. Normal bireylere göre şeker hastası veya kanser hastalarının intihar eğilimlerinin 2 kat arttığı, çevresel sinir sistemi hastalarında ise bu oranın 5 katına çıktığı, felç, sara gibi merkezi sinir hastalarında ise bu oranın 5 kattan daha fazla olduğu rapor edilmiştir. Zihinsel hastalıkların koşulları bireylerde intihar eğilimlerin artması ile güçlü bir ilişki içindedir. Ayrıca hastalıkların yeri, fonksiyon bozukluğunun beyine yaklaşmasını artırıyor. Fakat bunlar intihar eğilimlerini tek başına açıklamıyor. Araştırmalarda bireysel karakter farklılıklarının intihar eğilimi üzerinde artırıcı etki yaptığı görülüyor. A) Yaşam ile ilgili her şeye aşırı hassasiyet gösteren özellikle negatif sonuçlara karşı son derece hassasiyeti olanlar, B) Sosyal ortamında problemlerini çözmede yetersiz kalmış, kapana düşme psikolojisinde olanlar, C) Umutsuzluk hislerinden bireyi uzaklaştıracak faktörlerin çevresinde yoksunluğu sonucu oluşan bilinçsel süreçler. Bu karakteristik özellikleri gösterenler için intihar eğilimlerinin yüksek olduğu bilinse de nöronal seviyede olanlar hakkında bilgiler halen yetersiz. Hayat koşullarının değişimine karşı hassasiyet gösterenlerin genel olarak çok değişmez bir bilinç geliştirdikleri ve stresli durumlarda intihar eğilimine girdikleri hipotezlense de, son bulgular depresyon halinde intihara sürüklenenlerin sürüklenmeyenlere göre farklılıklarının olduğu tüm nöropsikolojik testlerde olmasa da bir çoğunda belirlenmiş durumdadır. Çalışmalarda depresyon halindeki bireylerin intihar düşüncesine girme seviyesinde seçici dikkat algıları ile ilişkili olduğu gözlemlenmiştir. Bir başka çalışmada ise intihar girişiminde bulunanlar ile bulunmayanların seçici algılamalarında herhangi bir farklılık düzeyi rapor edilmemiştir. Bu hususun netliğe kavuşması için öyle görünüyor ki daha çok seçici algıların depresyon anında bireylerde intihar düşüncesi oluşturup oluşturmadığı yönünde çalışmaların yapılması gerekiyor. Bazı araştırmacılar özellikle ikinci karakteristik özelliklere sahip yani kapana kapılmış hissini taşıyanlar üzerinde duruyor. Bu bireylerde otobiyografik hafızanın problem çözme kabiliyetleri üzerinde noksanlık oluşturduğu yönünde bulgulara ulaşılıyor. Bu çalışmalar gösteriyor ki otobiyografik hafızanın bir başka söyleyişle beynin ön lobunun bireyi intihara götüren bilgilerin hafızadan geri çağrılmasında önemli rol oynamaktadır. Üçüncü karakteristiğe sahip bireyler içinse özellikle bilinçsel çalışmalarda yeni araştırma stratejileri kullanılıyor. Bu çalışmalarda bireylerin hayat akışı ekseninde pozitif olarak görebilecek gelişmelerden yoksun olmayı düşünmesi ile gerçekleşecek daha negatif gelişmelere de önem vermemesi sonucu derin bir umutsuzluk girdabına girmesi gözlemleniyor. Ayrıca bu karakteristikteki bireylerin beyinlerinin ön loblarındaki kan akışının normal insanlara göre yükseldiği de rapor edilmiş. Sonuç olarak bu 3 psikolojik karakter grubuna ait olan insanların nörofizyolojik fonksiyonlarının algı, hafıza ve hayat akışı ile ilgili olduğu görülüyor. Nörobiyolojideki son gelişmeler intiharın da içinde olduğu davranışsal hareketlerin, sosyal bilinç süreçlerinden ayrımına bilinçsel ve nörofizyolojik seviyede önemli açıklamalar getiriyor. Sosyal bilinç elementleri beyinde frontal ve temporal loblarda hipokampus ile ilişkili serotonin ve nöroadrenalin gibi mesaj iletici sistemler aracılığı düzenlenmektedir. Sosyal etkenlerin hassasiyeti intihar teşebbüsüne şiddet nedenleriyle girişenlerde bu dürtünün aktif olmasında son derece ilişkili olduğu rapor edilmiştir. İkinci bilinçsel bileşen ise intihar davranışı sergileyenlerin problem çözmeyi sürdürebilmeleri hususunda beyinde prefrontal lobda amigdala ile bağlantılı olan ve dopamin gibi moleküllerin salınımı ile düzenlenen süreçtir. İntihar davranışı bireyin geçmiş ve gelecek arasındaki bir kavşakta kaldığında gerçekleşir. Beynin ön lobu hislerin, beklentilerin, uyanık kalmanın, hafızanın işlevlilik görmesinde ve planlı işlerin davranış haline dönüşmesinden sorumludur. Ayrıca beyindeki bu bölge bilinçsel işlemlerin sürdürülmesinde rol alır. Gelişen nörogörüntüleme sistemleri ile intihar eğilimindeki bireylerin ön loblarında bulunan serotonin molekülünün, algılayıcılarına bağlanma oranında önemli miktarda azalma görüldüğü ve bunu bireyleri umutsuzluğa ve davranışsal baskılamalara ittiği rapor edilmiş. Beyindeki fonksiyon bozukluklarında da buna benzer bulgulara rastlanılmış. Bu bulgu şu hipotezi oluşturuyor; endişe halinden kaçış mekanizmalarının yoğun uyarıcılar tarafından işlevsiz hale getirile bilineceğini ve bu durumun bireylerde umutsuzluk bağlamında agresif hareketler oluşturup intihara kadar sürükleyebilecektir. Bu hipotez serotonine bağlı olarak oluşan fonksiyon bozukluklarının doğurduğu intihar vakalarına da bir cevap olabilir. Beyindeki serotonin algılayıcı sistemleri için bu hipotez son on yılda düşünülmesine rağmen, dopaminin beyinde oluşturduğu mutluluk etkisinin tersine faaliyet gösteren serotoninin agresif hallerin kontrolünde olumsuz etki yaptığını söyleyebiliriz. Bu bulgular intihar davranışlarının beyinde sosyal bilinç bölgelerindeki anormallikler ile ilişkili olduğuna olan kanıtları artırıyor. Ayrıca bu kanıtlara sosyal bilinç sistemlerinin doğurduğu davranışsal ifadelerden de ulaşılabilir. Şu ana kadar elde edilen bulgular intihar sürecinde nörobiyolojik moleküllerin, nöropsikolojik etkileri kapsamında elde edilmiştir. Örneğin, dikkat seviyesi nöroadrenallerin salınması ile ilgilidir herhangi bir ilaç serotonin algılayıcılarını etkilediğinde hafıza ve öğrenme ile ilgili nöropsikolojik testlerde bireyin performansını seçici olarak etkilediği belirlenmiş. Başka tip serotonin algılayıcıları için bunun tam tersi söz konusu olabiliyor. Hayvanlar üzerinde yapılan çalışmalar gösteriyor ki hipokampus bölgesindeki serotonin algılayıcılarının birbirileri olan dengesi sosyal streslerin yönetilmesinde önemli rol oynamaktadır. İntihara eğilimli beyni aydınlatabilmek için ileri çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır. İntihar eğiliminin açıklanması için basit tezler kurulmasına rağmen, beynin sorumlu bölgelerinde ağların karmaşıklığı işin aydınlatılmasını bir hayli zorlaştırıyor. - Heeringen, C. Van. Understanding the Suicidal Brain. The British Journal of Psychiatry 183.4 (2003): 282-84. - Audenaert, K., Goethals, I.,Van Laere, K., et al (2002) SPECT neuropsychological activation procedure with the Verbal Fluency Test in attempted suicide patients. Nuclear Medicine Communications, 23, 907-916. - Stuss,D.T.,Gallup,G.&Alexander,M.P.(2001)The frontal lobes are necessary for 'theory of mind'. Brain, 124, 279-286. - Williams, J. M. G. & Pollock, L. (2001) Psychological aspects of the suicidal process. In Understanding Suicidal Behaviour: The Suicidal Process Approach to Research, Treatment and Prevention , pp. 76-94. Chichester: John Wiley. Bir yerde okuduğum kadarıyla insanda beyin ölümü gerçekleştikten sonra etrafındaki sesleri algılayabiliyor ve hayatında yaşadığı kalıcı olan hatıraları hatırlayabiliyor.Bu yüzden insanda beyin ölümü gerçekleştikten sonra bu olaylar yaşanabilir."} {"url": "https://www.bilim.org/bilim-org-ile-100-yazi/", "text": "Kıymetli okuyucularım bu yazı ile birlikte Bilim.org'taki köşemde 100. yazıma ulaşmış oluyorum. Kutlu olsun! Bu vesile ile 2012 yılında gönüllü olarak katıldığım ve o yıldan bu yana gönüllü olarak katkı sağladığım bilim.org'taki yazı hayatımda önemsediğim çalışmalarımı bu yazıda panoramik olarak sizinle paylaşıp birazda arka plandaki detaylardan bahsetmeye çalışacağım. Öncelikle her şeyin başladığı 2010'lu yıllara dönelim. Heyecanlı bir o kadar tecrübesiz bir moleküler biyoloji ve genetik lisans öğrencisi olarak yeni şeyler öğrenme açlığı içinde tutuşurken yavaştan da ülkedeki araştırma olanaklarının kısıtlığının gerçeği ile de yüzleşmeye başlamıştım. Bir laboratuvara girip aktif çalışmalar yapıp bilgi inşa etme teorikte kulağa en mantıklı gelen yöntem olsa da pratikte ülkemizde bunu tam anlamıyla gerçekleştirebilmek hem araştırma bütçelerinin kısıtlığı, hem de yeteri donanımda laboratuvarlara sahip olan hocaların azlığı nedeniyle oldukça güçtü. Böyle bir ortamda gerçekten hem yeterli bilgiye ulaşıp hem de kendini güncel tutmanın en iyi yöntemi literatürü, dünya bilim medyasını takip edip ilgi alanlarınla ilgili neler olup bittiği konusunda bilgi toplamaktı. Yalnız bu bilgi toplama süreçlerinde eksik kalan bir şeyler vardı. O da hepimizin kulağına daha eğitim hayatımızın erken aşamalarından itibaren küpe olan bilgi paylaştıkça çoğalır, bir bilgiyi en iyi öğrenmenin yolu onu en basit şekilde ifade edebilme yeteneğini kazanmaktır düsturlarıydı. Bu düsturlar beni lisans hayati ile birlikte araştırıp öğrendiklerimi yazıp paylaşma düşüncesine itti. İlk amatör yazılarımı açık ve tamamen gönüllü yazarlık olanağı veren genbilim platformu üzerinde yapmaya başladım. Genbilim platformunun güzel bir tarafı vardı. Haftanın yazısını seçip ön plana çıkarıyor ve o yazara platformlarında sanal olarak haftanın yazarı madalyası veriyorlardı. 2010'lu yılların başı ile birlikte tüm dünyada olduğu gibi ülkemizi de Nanobilim ve Nanoteknoloji rüzgarı kasıp kavuruyordu. Fakat halen insanlar Nanobilim ve Nanoteknolojinin tam olarak ne olduğu konusunda yeterli bilgiye sahip değildi. O dönem Fizik Mühendisliğinde eğitimime devam ediyordum doğal olarak bu konuda çok yetkin hocaların sofrasından bilgiler topluyordum. Bu bilgilerden oluşan Nanobilim ve Nanoteknoloji ile ilgili bir yazıyı genbilim platformunda yayımladım. Doğrusu yazı bana göre çok amatörce yazılmış bir yazıydı fakat gelin görün ki genbilim yönetimi tarafından haftanın yazısı beni de haftanın yazarı seçmişlerdi. Takdir edersiniz ki liseden yeni mezun olmuş üniversiteye ilk adımlarını atan bilim meraklısı bir genç için ulusal yayın yapan bir platformda haftanın yazarı seçilmek beni yazılar yazma konusunda son derece motive edip gaza getirmişti. Olurda bu yazıyı o dönem genbilim yönetiminde olan birileri okursa buradan kendilerine teşekkürlerimi iletiyorum. Sonrasında farklı üniversitelerden arkadaşlar ile gönüllü olarak çeşitli platformlarda yazılar yayımladık. Zaman içerisinde Türkiye'de amatör, gönüllü veya profesyonel bilim sitelerini veya bloglarını yönetenlerin kişisel hesaplar içerisinde samimi olmayan tutumları olduğuna da şahit oldum. Kendimi oldukça bu entrikalardan uzak tutmaya çalıştım. Benim amacım belki akıllıca görünmeyecek ama bu işi parasallaştırmak, yayımcılık üzerinde profesyonel olarak gelir sağlamak veya isim yapıp kendimi popülerleştirmek hiç olmadı. Amacım sadece ilgi duyduğum konularda elde ettiğim bilgiler ile ilgili yazılar yazarak üretmek ve bilgimi pekiştirmekti. Tamamen gönüllülük esasıyla bir hobi gibi keyifle kaleme aldığım yazılar eğer okuyucuların da dikkatini çekip bilgi katıp keyif verdiyse ne mutlu! Bunu yanı sıra bilim.org bilgiye ulaşmak adına çeşitli bağlantılar geliştirmeme de vesile oluyordu. Bu on yıllık süreçte yayımladığım her haberin her yazının özel bir yeri vardır ama yayıma hazırlarken bana en fazla keyif veren yazılar yetkin bilim insanları ile yaptığım söyleşiler oldu. Zaten bilim.org'taki yazı hayatıma da bir söyleşi ile başlamışım. İlk söyleşimi 2010 yıllar ile birlikte popülerliği artan Nanobilim ve Nanoteknoloji alanında ülkemizdeki çalışmaları ve eksilikleri ele aldığımız değerli hocalarım Mustafa Özgür Güler ve Ayşe Begüm Tekinay ile gerçekleştirdim. Bu söyleşiyle hem bu alanlar ile ilgili merakımı ve farkındalığımı arttırdım hem de bu vesile ile Bilkent Üniversitesinde bu alanda çalışmalar yapan hocalarım ile bir ağ oluşturmuş oldum. Lisans dönemimin üçüncü senesiyle birlikte ilk kez yurtdışında staj yapma ve ABD'deki araştırma ortamını soluklama fırsatını bulmuştum. Boston'a gitmişken adını çeşitli vesileler ile sürekli duyduğumuz ABD'de çok önemli buluşlara ve çalışmalara imza atmış Mehmet Toner hocamızla bir söyleşi yapma isteğimi kendisine ilettim. Kendisi sağ olsun beni kırmadı ve yoğun vaktinden bize zaman ayırdı. Ortaya gerçekten benim kaydını defalarca dinleyip yazısını defalarca okuduğum hem Türkiye'deki araştırma kültürünün nasıl gelişebileceğini konuştuğumuz hem de dönemin popüler bilim çalışmaları hakkında detaylı fikirler sunan gerçekten başlığında da olduğu gibi bakış açısı değiştirecek bir söyleşi oldu. 2012 yılında yaptığım son söyleşi ABD'de merceksiz görüntüleme sistemleri üzerinde çok ses getiren çalışmalara imza atan Aydoğan Özcan hocamızla internet bağlantısı üzerinden oldu. Benim çok bilgim olmadığı bu araştırma sahasında yapılan araştırmaların nasıl teknolojiye dönüştürülüp endüstrileştiğini öğrenip ufkumu açması adına çok faydalı söyleşi olmuştu. 2013 yılı ile beraber doktora çalışmalarımı yapmak üzere Japonya'ya taşındım. Doktora programımın ilk senesinde uygulanabilir teknolojiler konulu bir seminer dersimiz vardı. O dersimize doktorasını dünyanın en iyi teknik üniversitesi olarak gösterilen Massachusetts Teknoloji Enstitüsünde yeni almış çok çalışkan, beynini fikirler ve projeler ile doldurmuş gözünde bilginin heyecanı parlayan Ken Endo hocamız misafir konuşmacı olarak katılmıştı. Özellikle gelişmemiş ülkelere pratik teknolojiler üretmekle beraber robotik protezlerin geliştirilmesi konusunda çok aktif bir şekilde çabalıyordu. Böyle bir beyni bulmuşken biraz daha bu konular ile ilgili sorgulama yapmasaydım olmazdı. Seminer sonrası Ken Endo'ya hemen söyleşi teklifinde bulundum. Sağ olsun kabul etti ve bu değerli söyleşi ortaya çıktı. Tsukuba Üniversitesi, Japonya'da doktoramın ilk yılları ile birlikte yavaştan Nanobilim ve Biyoteknoloji ile birlikte çağımızın en ilgi çekici araştırma alanlarından olan sinir ve beyin araştırmaları üzerine de okumalar yapmaya başlamıştım. Tam da böyle bir dönemde sonradan Japonya bilimler akademisinde önemli bir üne sahip olduğunu öğrendiğim, 80'li yıllardan bu yana gün yüzüne çıkarılmamış; protein, enzim ve genleri araştırma üzerine çalışmalar yapıp, önemli moleküllerin aydınlatılmasına imza atan Masashi Yanagisawa hocamızın 25 yıla yakın ABD'de sürdürdüğü araştırmalarını Japon hükumetinin kendisine sağladığı büyük bütçeler ile Japonya'da sürdürme kararı aldığını ve bu kapsam da Tsukuba Üniversitesinde uykunun temel nörobiyolosini moleküler düzeyde araştıran bir Uyku tıbbı enstitüsü açtıklarını öğrendim. Büyük bir heyecanla hem Tsukuba da yeni kurulan bu enstitülü hakkında hem de Masashi Yanagisawa hocamızın başardıklarını tecrübelerini bizatihi kendisinden dinlemek üzere kendisiyle bilim.org için bir söyleşi yapma arzumu bir email ile kendisine iletim. Sağ olsun hemen emailime dönüş yaptı ve uygun bir vakit için sözleştik. Son derece önemli bir isimle söyleşiye hazırlıksız gidemezdim ufak bir internet araması yapıp kendisi hakkında bilgiler toplayıp söyleşi için sorular hazırladım. Söyleşi günü notlarıma da bağlı kalarak hazırladığım sorular sanırım Masashi Yanagisawa hocaya biz bu işi çok profesyonelce yapıyoruz izlemini vermiş olsa gerek ki kendisi içtenlik ve ciddiyetle tüm sorularımı cevaplayıp önemli detaylar verdi. Ben söyleşiden çok zevk almıştım. Kaydı bir an önce çözümleyip yazılı hale getirmek için sabırsızlanıyordum. Söyleşi sonrası gündüzlü geceli iki gün çalışıp söyleşi yayıma hazır hale getirmiştim. Onay için kendisine tekrar email attığımda ben bu söyleşinin bir kaç ay sonra ancak yayımlanabileceğini düşünüyordum siz ise bir kaç gün içinde hazır hale getirdiniz. Çok çalışkan bir ekibiniz olsa gerek diye dönüş yapmıştı. Bilseydi bu söyleşiyi tek başıma hazırladığımı kim bilir neler düşünürdü. Bu söyleşi ile hem sinirbilim dünyasını hem de uyku araştırmaları dünyasını yakinen tanıma fırsatını elde etmiş üstüne bu alanda çok önemli isimler ile bağlantı geliştirebilmiştim. Masahi Yanagisawa ile yaptığım söyleşi sonrası doktoramı sinirbilimleri ve uyku nörobiyolojisi üzerine yapma konusunda karara vardım. Doktoramı yine Masashi hoca'nın Tsukuba'daki uyku tıbbı enstitüsündeki bir grupta sürdürüyordum. Doktora programım gereği ilk yıl kısa bir süreliğine Japonya içi başka bir laboratuvarda bir süre geçirmem gerekiyordu. Tsukuba'da çalıştığım hoca bana Japonya'nın güneyinde bulunan Okinawa adasında Amerikan ve Japon hükümetinin ciddi bütçeler harcayıp kurduğu genç fakat son derece fütüristtik bir o kadar heyecan verici bir enstitü olan Okinawa Bilim ve Teknoloji Enstitüsünde bu süreyi geçirip geçirmeyeceğimi sordu. Hemen bir çırpıda OIST'i araştırıp bilgiler edindikten sonra bu fikri kabul ettim. Oraya ilk vardığım da gerçekten bu dünyanın dışına çıkmış gibi hissettim pasifik okyanusunda tropik bir adada uzay mekiği gibi çok fütüristtik yapılar ile kurulmuş son derece lüks diyebileceğimiz olanakları olan bir ortamda kendimi buldum. İskoç olan Gordon Arbuthnott uzun yıllar beyinde hareket sistemlerinin kontrolü üzerine yaptığı kariyerini hem sükunet içerisinde yaşabileceği hem de Amerikan-Japon ortak sermayesi ile kurulmuş bu sıra dışı enstitüde araştırmalarını sürdürmek için OIST'de bulunuyordu. Yaklaşık bir ay süre Gordon Arbuthnott'un laboratuvarlarında çalışmalar yaptım. Oradaki süremin sonlarına doğru uzun yılların tecrübesi olan Gordon hocadan daha fazla öğrenebilir miyim düşüncesi ile bu söyleşiyi yapma isteğinde bulundum. Sağ olsun kendisi beni kırmadı. 2017 yılı ile birlikte doktoramın son yıllarına gelmiş yine doktora programım gereği bir süre Japonya dışında bir yerde çalışmalara katılmam gerekiyordu. Tsukuba'da çalıştığım hocamın da hocası olan Clifford Saper ekibi ile çalışmalar yapabileceğimi duyunca doğrusu çok heyecanlanmıştım. Clifford Saper uyku araştırmaları dünyasına girdiğimden bu yana ismini defalarca duyduğum, çalışmalarını defalarca okuduğum bir isimdi. 30 yıla aşkın süredir beynin uyku ve uyanıklık mekanizmalarını aydınlatmaya yönelik çalışmalar yapan Clifford Saper bu alanın öncü ve duayen isimlerinden biridir. Harvard'da 2017 yılında yaklaşık 3 ay çalışmalarına katıldım. Süremin sonunda kendisi ile bir söyleşi gerçekleştirme isteğimi ilettim. Sağ olsun kabul etti ve ofisinde 1 saate aşkın bana tecrübelerinden, çalışmalarından ve uyku araştırmaların geleceği hakkında bilgiler sunduğu benim de çok faydalandığım bu söyleşi ortaya çıkmış oldu. Doktoramın son yılı Masashi Yanagisawa hocanın yaptığı önemli buluşların perde arkasındaki isimlerden biri olan Takeshi Sakurai hakkında yıllar içerisinde daha fazla bilgi toplamış ve aynı enstitüde aynı katta çalıştığımız için kendisini yakinen de gözlemleme fırsatını bulmuştum. Gerçekten sıra dışı bir araştırmacı portresi karşımda duruyordu. Bu fırsatı geri tepemezdim hemen kendisine söyleşi yapma isteğimi ilettim. Hem yaptığı çalışmalar hem de kendisinin tecrübelerini öğrendiğim bu söyleşiye hayat vermiş olduk. Bilim.org'daki köşemde yazarken hem öğrendiğim hem keyif aldığım katkılarım arasında hazırlamış olduğum özel yazılarda yer almaktadır. Bilim.org'taki köşemde ilk yıllarda daha çok dünyaca önemli bilim medyalarında çıkmış geleceğe yön verebilecek, yeni çağın doğuşuna vesile olabilecek gelişmelerin çevirisini yaparken sonraki yıllarda yine bu medyalarda okuduğum önemli gelişmelerden elde ettiğim bilgileri derleyen yazılar hazırladım. Bunu yanı sıra katıldığım etkinliklerde elde ettiğim notlar ve izlenimleri derleyip keyifle yazdığım yazılarda bulunmaktadır. Ayrıca, doktora araştırmalarımda yayımladığımız makaleleri de bu yazılarda ele aldım. Hazırladığım onlarca yazı arasında ön plana çıkarmak istediğim yazıları seçmek kolay olmadı. - Bitmeyen Bataryalı Bilgisayarlar Her şeyi Değiştirecek (2012) - Bilkent Moleküler Biyoloji ve Genetikte Yeni Ufuklar Konferansı'ndaydık (2012) - Çok Küçükteki Büyük Potansiyel (2012) - Moleküler Biyoloji Teknikleri (2013) - Prof. Dr. Akiyoshi Fukamizu ve Tsukuba Hipertansiyonik Fareleri (2013) - İnsan Beyni Projeleri: Beynin gizemi yakın bir gelecekte çözülüyor mu? (2013) - Çağımızı etkileyen adam: Shinya Yamanaka (2014) - Dolly ilk başarılı klonun arkasındaki isim: Ian Wilmut (2014) - Diyabet; Şeker hastalığının arkasındaki bulmaca (2014) - Uykumuza ne oldu? (2014) - Korku ve Beyin (2014) - Nature'dan Harakiri'ye tarihe şahitlik etmek (2014) - Beynin intiharı: İntihar edenin beyninde neler oluyor? (2014) - 21. Yüzyılın Genetik Mucizesi: CRISPR (2015) - Yaklaşmakta olan yeni çağ: Sentetik Biyoloji (2015) - Uyku süremiz genetik miras mı? (2015) - Nobel yolundaki biyolojik saati anlamak (2017) - Gelişimsel nörobiyolojiye eşsiz bir adada yolculuk (2018) - Uykusuzluk tedavisine yeni bir yaklaşım (2018) - Leptomeninksler: Uyku oluşturucu Prostaglandin D2'nun beyindeki ana kaynağı (2018) - Nucleus accumbens'ın uyku oluşturucu fonksiyonun moleküler temeli aydınlatıldı (2019) - Sosyal yenilgi stresinin uyku üzerindeki etkilerini inceleyen yeni bir model tanıtıldı (2019) - Japonya ve depremler: Felakete nasıl hazırlanıyorlar? (2020) - Koronavirüsler: Vahşi Yaşamdan İnsanlığa (2020) - Moderna COVID-19 Aşısı Sürecinde Yaşadıklarım (2021) Son süreçte doktora sonrası çalışmalarımda katıldığım, özelde uyku tıbbı genelde de beyin araştırmaları ile ilgili seminerlerde ve yaptığımız bilimsel tartışmalarda elde ettiğim bilgilerle hazırladığım Ensefalon serilerini kaleme aldım. - Ensefalon 1: Hormonlar, Uyku ve Uyku Bozuklukları (2022) - Ensefalon 2: Uyku Apnesi ve Gelecekteki Tedavisi (2022) - Ensefalon 3: Ruhsal Bozukluklar, Baş Ağrıları ve Uyku (2022) - Ensefalon 4: Kronik ve Akut Ağrılar (2022) - Ensefalon 5: Virüsler ve Beyin (2022) - Ensefalon 6: Kadın ve Uyku (2022) Haberler bilim.org'ta aynı yazılar gibi hazırlarken hem öğrendiğim hem de keyif aldığım kategorilerden biridir. Özellikle dünya çapında önemli bilim medyalarında çıkmış haberleri derlediğim bu kategoride ön plana çıkartmak istediğim haberleri seçmekte kolay olmadı. - Bakteriyel Kaynaklı Enfeksiyonlar İçin Önemli Buluş (2012) - Programlanabilir Nanopartiküller Kansere Karşı (2012) - Spor yapmak DNA'yı etkiliyor (2012) - Duygu ve Düşünce arasındaki bilinçsel etkileşim (2012) - Kadın beyninde erkek genleri bulundu (2012) - Organ mühendisliğine yeni ışıklar (2012) - Rüyaları okumak mümkün mü? (2012) - Kanser ve AIDS tedavisi için büyük umut ışığı (2013) - Deodorantlara gerçekten ihtiyacımız var mı? (2013) - Neden bazılarımız solak? (2014) - Uyanıklık süreniz uyku kalitenizi etkiliyor (2014) - Görme bozuklukları tarihe mi karışıyor? (2014) - İnanılanın aksine yaşlılık öğrenmeye engel değil mi? (2014) - Biyolojik saat ilk kez kontrol altına alındı (2015) - İnsanlarda diğer organizmalara ait 100'den fazla gen bulundu (2015) - Beyindeki zeka ile ilişkili gen bağlantıları ilk kez aydınlatıldı (2016) - Alzheimer hastalığında oluşan hafıza kaybını önleyici anahtar mekanizma keşfedildi (2016) - Uyku Kontrolü (2016) - CRISPR gen düzenleme tekniği ilk kez bir insan üzerinde uygulandı (2016) - Vücut yağlarının yakımını tetikleyen beyin hormonu aydınlatıldı (2017) - Kaşınan birini görünce neden kaşınıyoruz? (2017) - Nobel yolundaki biyolojik saati anlamak (2017) - Çinlilerden genetiği değiştirilmiş bebek hamlesi (2018) - COVID-19 salgını ve uykusuzluk (2020)"} {"url": "https://www.bilim.org/bilkent-molekuler-biyoloji-ve-genetikte-yeni-ufuklar-konferansindaydik/", "text": "Bilkent Üniversitesi Genetik Topluluğu'nun 4. sünü düzenlediği Horizons in Molecular Biology and Genetics Moleküler Biyoloji ve Genetikte yeni ufuklar konferansını siz değerli Bilim.org takipçileri için izledik. 21-22 Nisan 2012 tarihlerinde düzenlenen konferansın birinci gününde bir birinden ilginç 5 konuşma dinledik. İlk konuşmayı ev sahibi olarak Bilkent Üniversitesi Moleküler Biyoloji ve Genetik Bölümünden Yrd.Doç. Dr. Ali Osman Güre yaptı. Dr. Güre konuşmasında, günümüzde internet üzerinden ulaşılabilen geniş ölçekteki gen ekspresyonu bilgileri yani sıra ilaç inceleme testleri sonuçlarını istatiksel olarak inceleyerek ekspresyon modelleri ve ilgili genlerin keşfinin sağlanabilineceğini bu sayede başta kanser olmak üzere birçok hastalık hakkında daha sağlıklı bilgilere ulaşabileceğimizden bahsetti. Ardından sahneyi Barselona Moleküler Biyoloji Enstitüsü'nden Prof. Dr. Joseph Villardell Trech aldı. Prof. Trench, sunumun da DNA`dan mRNA yazılımı sırasında gerçekleşen intron splicing olayının arkasındaki moleküler mekanizmalar hakkında bilgiler verdi. Ayrıca, yaptıkları araştırmalarda splicing mekanizmasını kontrol ederek bu mekanizmanın kanser v.b hastalıklar üzerindeki etkilerini bizlerle paylaştı. Sorduğum bir soru üzerine Prof. Trech, DNA`daki intronların çoğunun destek fonksiyonu gördüğü geri kalanlarının ise eğer bir fonksiyonu var ise splicing mekanizmalarında bir takım değişimler yaparak gözlemleyebileceğimizden bahsetti. Günün 3.konuşmasını Karolinska Enstitüsü Moleküler ve Hücre Biyolojisi Bölümünden Yrd. Doç. Dr. Johan Holmberg verdi. Dr. Helmberg'in konuşması, Chd5 olarak adlandırılan kromatin remodellerinin sinirsel farklılaşma ve tümör baskılama üzerindeki etkileri hakkında oldu. Birinci günün son konuşmasını Glasgow Üniversitesinden Dr. Helen Wheadon gerçekleştirdi. Dr. Wheadon myeloid tümör hücrelerinde kanser kök hücrelerinin belirlenmesi üzerine bilgilendirici bir konuşma yaptı. Konferansın ikinci gününde de bir birinden ilginç ve etkileyici 5 konuşma daha dinledik. İkinci günün ilk konuşması Boğaziçi Üniversitesi Moleküler Biyoloji ve Genetik Bölümünden Dr. Nesrin Özören'in, infilamasyona karşı etkili olan NLR proteinleri ve immünolojik tolerans hakkındaydı. Günün ikinci konuşmasını Southern Üniversitesi Moleküller Tıp ve Nöro-biyoloji bölümünden Doç. Dr. Asa Fex Svenningen verdi. Dr. Svenningen'nin konuşması sinir sistemlerinin yüzde 90`nını oluşturan glial hücresinin gelişiminden sorumlu iki protein olan adhezyon proteini ve neurotransmitter GABA`nın yardımcı etkileri üzerine oldu. Dr. Svenningen`den sonra sahneyi Doç. Dr. Eirikur Benediz Şizofrenin nöro-biyolojisi konulu sunumu ile aldı. Dr. Benediz, konuşması son zamanlarda şizofren ile ilişkisi olduğu belirlenen ilk gen olan ZNF804A üzerine yaptıkları etkileyici çalışmaları üzerine oldu. Günün dördüncü konuşmasında ise sahnede Nottingham Üniversitesi Biyofizik enstitüsünden Prof. Paul O`Shea vardı. Prof. O`Shea hücre zarındaki moleküler yoğunluğu ve kompleksliğin biyofizik yaklaşımlar ile daha net tanımlama çalışmalarını anlattı. Ayrıca, Prof. O`Shea`nın sunumunda bazı bilinen gerçeklerin bir yanılgı olduğunu da öğrenmiş olduk. Konferansın son konuşmasını aynı açılış konuşmasında olduğu gibi ev sahibi okuldan geldi. Bilkent Üniversitesi Moleküler Biyoloji ve Genetik Bölümünden Doç. Dr. İhsan Gürsel, başta kanser olmak üzere hastalıkların immünolojik tedavisini etkili bir iyileştirme yapan nükleik asit yüklü nano-taşıyıcılar üzerine bir konuşma verdi. Konferansın kapanış konuşmasını ise Bilkent Üniversitesi Genetik topluluğu başkanı Tülin Tatar arkadaşımız genel bir değerlendirme yaparak 'Horizons in molecular biology and genetics IV'ü noktalandırmış oldu. Konferans sürecinde belki de göze en çarpan özellikse gerek katılımcılardan gerekse organizasyon ekibinden her konuşma sonrası gelen yoğun ve güzel sorulardı. O kadar ki bu özellik konferansa yurt dışından katılıp konuşma veren seçkin bilimsel heyetinden takdirini ve beğenisini aldı. Program bunla da sınırlı değildi akşamları bilimsel heyet ve katılımcılar arasındaki iletişimi artırmak için çeşitli etkinliklerde düzenlendi. Öyle görünüyor ki Bilkent HMBG serisi takip edilmesi gereken etkinlikler arasında kendine çok güçlü bir yer buluyor. Serinin 5.sini şimdiden sabırsızlıkla bekliyoruz. Ayrıca bu güzel organizasyonu düzenleyen Bilkent Üniversitesi Genetik Topluluğu adına Başkan Tülin Tatar arkadaşımızla sizler için ayaküstü güzel bir söyleşi gerçekleştirdik. Sizleri bu söyleşimizle baş başa bırakıyorum. Öncelikle konferansımıza göstermiş olduğunuz ilgiden dolayı teşekkür ederim. Ben Tülin Tatar. Bilkent Üniversitesi Moleküler Biyoloji ve Genetik Bölümü 3.sınıf öğrencisiyim. Aynı zamanda bu sene Bilkent Genetik Topluluğu başkanlığını yapmaktayım. Özetlemek gerekirse; Bilkent Genetik Topluluğu 2003 yılında kuruldu. O tarihten bu yana aktivitelerini sürdüren bir topluluğuz. Genel olarak Moleküler Biyoloji ve Genetik lisans öğrencilerine hitap ediyoruz. Aslında biz daha geniş bir kitleyi hedefliyoruz ama genel olarak MBG öğrencilerinin ilgisini çekiyor. Ne tarz etkinlikler yaptığımıza gelince aslında her tarz etkinlik yapıyoruz. Bilimin doğal olarak bilim insanlarının sadece dersler, seminerler ve kongrelerden ibaret olmadığını düşünüyoruz. Ama ilk amacımız tabi ki bu tarz konferanslar ile alanında yetkin Bilim insanları ile geleceğin bilim insanları adaylarını bir araya getirip onların birbirleriyle olan bilgi paylaşımını sağlamak birazda öğrencilerin ön yargılarını daha doğrusu bazı tabularını ve korkularını yıkabilmeyi hedefliyoruz. Çünkü ne yazık ki ülkemizde hocalar ve öğrenciler arasında otoriter bir sistem işlediği için bu aktiviteler ile bunları yıkabilmek daha sıcak ve samimi bir ortam oluşturmak istiyoruz. Bunun yanında topluluk üyelerimizle sosyal aktiviteler de yapıyoruz. Örnek vermek gerekirse, film geceleri, yemekler ve geziler düzenliyoruz. Bu etkinliklerimizin hem biraz daha topluluğumuzun amacına hizmet eden hem de üyelerimizin eğlenebileceği tarzda olmasını istiyoruz. Mesela bu seneki aktivitelerimizde biraz daha içeriğimizi genişlettik. Özellikle her hafta düzenli olarak yaptığımız Lunch Time seminerlerimiz var. Bu seminerlerimizde bölümümüzde yer alan yüksek lisans, doktora ve doktora sonrası araştırmacılardan projelerini sunmaları konusunda taleplerde bulunuyoruz. Bizleri kırmayıp çalıştıkları projeler konusunda bizlere konuşma veriyorlar. Ayrıca, gelecekte akademik anlamda karşılaşacağımız problemler hakkında bizleri bilgilendirip yönlendiriyorlar. Bu fikir ortaya ilk çıktığında ben yoktum ama yanlış hatırlamıyorsam ilki 2002 yılında düzenlendi. İkincisi ise Avrupa moleküler biyoloji organizasyonu destekli düzenlenen geniş çaplı bir program oldu. Sonrasında bir süre ara verildi. Bunun en önemli nedeni bir takım maddi imkansızlıklardı. Öğrenci konseyine bağlı bir topluluk olduğumuz için bütçemizi konsey vasıtasıyla sağlıyoruz ama maalesef buda yeterli ölçüde olamıyor. Açıkçası, Genetik bölümü olmamız açısından sponsor bulma noktasında biraz sıkıntılar yaşıyoruz. Çünkü, bu alanda çalışan zaten çok sayıda firmamız yok. Genelde distribütör firmalar mevcut. Onlarda öğrenci temelli etkinliklere çokta destek olmaya yanaşmıyorlar. Bu sebeplerden dolayı bir süre ara vermek durumunda kaldık. Oluşturduğumuz bu yeni ekibimizle tekrar bu organizasyonu hayata geçirmeye karar verdik. Bizim için ilk, HMBG içinse üçüncüsünü geçen yıl organize ettik. Tabi bizim ilk etkinliğimiz olması sebebi ile bazı tecrübesizlikler yaşadık. Evet, daha önceki yönetimler ile bilgi alış-verişimiz oluyor. Önceki başkanlarımızla sürekli iletişim halinde olmaya çalışıyoruz. Bürokratik işlemler konusunda sürekli yardımlarını alıyoruz. Onun haricinde yinede bir şeyi organize edebilme tecrübesi çok farklı. Biz bu sene bunu daha iyi anladık. Geçen sene bu eksiklerimizi daha iyi görebiliyor hale geldik. Bu bize önümüzdeki yıllarda düzenleyeceğimiz etkinlikleri daha bir güzelleştirme yönünde ışık oluyor. Bizim de bu sene amaçladığımız konulardan biride buydu. Öncelikle diğer üniversitelerin Biyoloji ve Genetik toplulukları ile iletişime geçmeye başladık. Şu anda Boğaziçi, ODTÜ ve Hacettepe ile biraz daha sıkı ilişkiler içerisindeyiz. Burada sizinle bir düşüncemizi de paylaşmak istiyorum; Farklı üniversitelerdeki bu kulüpler ve topluluklar ile bir ortak ağ kurmayı düşünüyoruz. Bu sayede etkinliklerimizin duyurulması çok daha rahat olacak ve çok geniş kitlelere ulaşabilecek. Ayrıca, bu ağ sayesinde sadece kongrelerde değil aynı zamanda sadece öğrencilerin toplanabileceği ve neler yapabileceğimizi tartışacağımız etkinliklerde düzenleyebiliriz. Hem daha samimi bir ortamda güzel ve ortak kararlar alabiliriz. Tülin, doğrusu bu fikriniz gerçekten ülkemiz adına bence geç kalınmış ve bir o kadarda önemli bir fikir. Zira gelişmiş ülkelerdeki durumlara baktığımızda çoktan kampüs sınırlarının tarih olduğunu ve farklı üniversitelerden öğrencilerin ortak çalışmalar yaptığını görebiliyoruz. Dilerim bir gün bu konuda ülkemizde de gıpta edilecek noktalara gelebiliriz. Ben vakit ayırdığın için çok teşekkür ederim. Bundan sonraki çalışmalarınız içinde başarılar dilerim."} {"url": "https://www.bilim.org/bitmeyen-bataryali-bilgisayarlar-seyi-degistirecek/", "text": "Standford Üniversitesinden danışman profesör ve girişimci Jonathan Koomey 'in dünyaca ünlü bilim ve mühendislik okulu MIT'nin ünlü technology review dergisi için kaleme aldığı Bilgisayar eğilimlerinin gelişmesi ile her şeyin değişeceğini konu edinen bu güzel yazısını siz değerli bilimorg takipçileri için derledik. Keyifli okumalar!. Bilgisayarlar sadece ucuzlamıyor aynı zamanda her yerde sensörler ve nanodatalar sayesinde şarj edilebilir hale geliyor. Bilgisayar performansları her yıl iki katı artarak önemli bir gelişme gösteriyor. 1970'lerden bu yana da her yıl bir buçuk kat gelişim gösteriyor. Ayrıca, Bilgisayarlar da birçoğumuz tarafından fark edilemeyen batarya verimliliği de performans gibi bilgisayar çağında 1,5-2 kat gelişim göstermektedir. Her 1.5 yılda bir bilgisayarların enerji taşıması 2 kat faktörle artmakta. Diz üstü bilgisayarları ve cep telefonları varlığını adeta batarya verimliliğine borçludur. Bu gelişmeler batarya ile çalışan cihazların uzun süreli şarjlı halde kalmasına öncülük ediyor. Bu anlamda ileriye dönük en önemli etki bu cihazların her 1.5 yılda bir geliştirilerek daha az güç harcayıp uzun süreli şarjlı halde kalıyor olmasıdır. Sonuç olarak daha az enerji ile yoğun işlemler yapan cihazlar gerçek zamanlı mobil bilgi ve iletişim teknolojilerin gelişiminin de önünü açmış olacak. Ultra düşük enerji ile çalışan bilgisayarlar ile mümkün olunabilineceklere, Washington Üniversitesinden Joshua R. Smith'in keşf ettiği kablosuz batarya sensörleri örnek verilebilir. Bu sensörler televizyon ve radyo sinyallerinden yayılan enerjiyi toplayarak bilgisayarınıza iletebilir ve bu sayede çok düşük enerji ( ortalama 50 microwatt) ile bilgisayarınızı sürekli kullanabilirsiniz. Arka planda toplanabilecek enerji akışı, her hangi bir dış güç kaynağına ihtiyaç duymadan ortamdaki ışıktan sıcaklığa kadar genişleyen bir çerçevede enerji yayan her kaynaktan alınabilinir. Buda sürekli bilgi akışının kesintiye uğramamasını sağlayacaktır. MIT'de işletme profesörü olan Erik Brynjolfsson, mobil sensörleri sürekli bilgi akışını ve işlemleri sağlayacak nanodata lar olarak adlandırmaktadır. Ne kadar bu eğilim devam edebilir? 1985'de Dünyaca ünlü fizikçi Richard Feynman bataryalardaki verimliliğin en az 100 milyarda bir faktörle gelişebileceğini belirtti. Şu anki verilerde gösteriyor ki 1985-2009 yılları arasında bu gelişim yaklaşık 40 bin faktörle ilerleme gösterdi. Bu demek oluyor ki bu işin tam potansiyeline başlanılmıştır. Bunu daha net görebilmek için örneklemek gerekirse, 1991 yılının tam şarjlı bataryası ile günümüzde bir macbook air sadece 2.5 saniye çalışabilir. Benzer şekilde şu anda dünyanın en hızlı bilgisayarı olan Japon 10.5 petaflop fujitsu K, 12.7 megawatts gibi orta ölçekte bir şehre yetecek kadar enerji tüketmektedir. Fakat teoride, piller üzerindeki bu gelişim ile 20 yıl içerisinde sadece bir tost makinesi kadar enerji tüketecek hale gelecektir. Bu sayede bugünün diz üstü bilgisayarlarının yerini sonsuz güç çekebilen bilgisayarlar alacaktır. Burada göze çarpan gerçek, enerji verimliliğinin sağlanması için dikkatlerin daha çok silikon tabanlı cihazların enerji verimliliği sürücülerine odaklanmış olması ve veri transferi olarak adlandırılan sensörler tarafından çevresel enerjinin toplanıp kablosuz bağlantılar ile iletilmesi çalışmaları üzerinde yeteri düzeyde durulmamasıdır. Bilgi iletim hızı, iletişim frekansı hakkında seçilen tasarımlar mobil cihazların işlem yapılmadığı zamanlarda kendi gücünü azaltması elektrik kullanımı açısında önemli bir etkiye sahiptir. Fakat, sensör ve yeni bilgisayar trendlerinden tam anlamda faydalanabilmek için batarya verimliliğinde de ilerlemenin olması kaçınılmaz bir gerçektir. Uzun vadede enerji verimlilikli bilgisayar ile bilgilerin toplanıp analiz edilmesine ve daha iyi kararlar verilmesine kadar yeni bir bilgi akışı devrimi gerçekleşecektir. İnternet düşüncedir. anlayışı bu sayede tam anlamına kavuşacaktır. Az enerji tüketen cihazlar ile özellikle şirketler, hitap ettikleri kitle ile iletişimini ve bilgi akışını geliştirecektir. Bu sayede müşterisi ile etkin iletişim halinde olan endüstriyel kuruluşlar fazla üretim sorunlarını da çözebileceklerdir. Ayrıca, müşterilerden gelen etkin talepler değerlendirebilinecek ve hızlı çözümler sunulup yeni iş modelleri üretilebilinecektir. Bir başka nokta ise dünya ile etkileşimde daha sağlıklı bir yaklaşımla hareket etmeye yardımcı olacak ve bir takım varsayımları anında değiştirile bilinilmesi sağlanacaktır."} {"url": "https://www.bilim.org/biyolojik-saat-ilk-kez-kontrol-altina-alindi/", "text": "Beyindeki biyolojik saati yeniden kurabilme imkanı sağlayacak biyolojik yenileme tuşunun keşfi dönemsel hastalıkların tedavi edilmesinden, gece boyu çalışmadan kaynaklı sorunlara hatta uzun seyahatlerde gözlemlenen jet-lag probleminin çözümüne kadar önemli bir umut ışığı oluşturdu. Bu buluş Nature Neuroscience'da 2015 yılı Şubat ayı içerisinde yayımlandı. Araştırma ekibinden Dr. McMahon, beynin Suprachiasmatic Nucleus bölgesine fiber optikler ile gönderilen lazer ışınları sayesinde biyolojik saatlerden sorumlu sinirleri yapay olarak kontrol altına alabildiklerini ve bu sayede uyku ve uyanıklık döngüsü üzerinde yeni kurulumlar yapılabildiğini belirtti. Günümüze kadar nörobilimciler beynin SCN bölgesindeki nöronların aktivitesinin biyolojik saatin oluşumunu sağladığını biliyorlardı, fakat buradaki nöronların aktivitesinin değişmesinin biyolojik saat üzerindeki etkisi ise bilinmiyordu. Bu çalışma ile araştırmacılar yapay yollar ile beynin SCN bölgesindeki nöronları uyararak veya baskılayarak onların aktiviteleri üzerinde değişiklikler yapmayı başardılar. Bu değişikler sayesinde deney hayvanlarının biyolojik saatlerini yeniden kurdular. Çalışmanın tamamı deney fareleri üzerinden yürütüldü. Farelerin, geceleri uyanık olarak geçiren canlılar olması dışında biyolojik saatleri insanlarınkine benzer olduğu biliniyor. Araştırmacılar, bu çalışmada yeni bir teknik sayılan ve günümüz sinirbilimleri çalışmalarında yaygınca kullanılan optogenetik yöntemlerini kullandılar. Optogenetik tekniğinde ışığa duyarlı proteinleri genetik yöntemler ile hedeflenen sinir hücrelerinin yüzeyinde üretebiliyorsunuz. Bu sayede dışardan bu bölgeye belli dalga boylarındaki ışıkları uygulayarak sinirleri aktif veya pasif hale getirebiliyorsunuz. Yayının baş araştırmacısı olan doktora öğrencisi Jeff Jones, bu sayede ilk kez biyolojik saatlerden sorumlu nöronları kontrol altına aldıklarını belirtiyor. Projede genetik mühendisliği ile oluşturulmuş iki grup fare kullanıldı. Birinci grupta ışık uyarısı ile sinirlerin aktif olmasını sağlayan ışığa duyarlı proteinleri sinir hücrelerininin yüzeyinde üreten farelerden oluşurken, diğer grupta ise tam tersi ışık uyarısı ile sinirlerin aktivitelerini engelleyen ışığa duyarlı proteinler bu hücrelerin yüzeyinde üretildi. Araştıma ekibinden Dr. Tackenberg bu çalışmanın insanlar üzerinde de uygulanması için erken olduğunu belirtirken, Fakat optogenetik tekniği üzerinde son zamanlarda yapılan çalışmaların sayısındaki artışlar yakın bir gelecekte en azından bu tekniği terapi yöntemlerinde kullanılacağını düşünüyor. Ayrıca, kendisi halen bu buluşlarının dönemsel hastalıklar üzerinde olan etkisini fare modelleri üzerinde araştırıyor. Dr. McMahon ise beynin SCN bölgesindeki nöronların biyolojik saatlerin ayarlanmasında anahtar aktörler olduğunu ve biyolojik saatimizin nasıl düzenlendiğini anlamanın mükemmel bir başlangıcı olduğunu ve bu konu ile ilgili alınacak daha çok yol olduğunu belirtiyor. - Jeff R Jones, Michael C Tackenberg & Douglas G McMahon Manipulating circadian clock neuron firing rate resets molecular circadian rhythms and behavior Nature Neuroscience (2015) doi:10.1038/nn.3937"} {"url": "https://www.bilim.org/biyolojik-saatte-rol-oynayan-gizemli-yapi-aydinlatildi/", "text": "İnsan vücudunda uyku ve uyanıklık başta olmak üzere bir çok döngüyü kontrol eden biyolojik saat; beyinin Suprachiasmatic Nucleus bölgesinden yönetilmektir. SCN bölgesi ışığa duyarlı sinirlerden oluşmaktadır. Biyolojik saatin bozulması, uyku hastalıkları başta olmak üzere obezite ve kanser gibi ciddi hastalıklara neden olur. Biyolojik saatin hayat için bu önemli görevi araştırmacıların biyolojik saatte oluşabilecek problemleri giderebilmek için tedavi üretici çözümler bulmayı öncelemelerini sağlıyor. Şu ana kadar bulunan bir çok molekül her ne kadar biyolojik saati kontrol etmekte başarılı olsa da sadece bu bölgeye özgü etki göstermediği için her zaman bir soru işareti olarak kalmıştır. Piyasada bulunan ilaçların üçte birinden fazlası vücudun fizyolojik fonksiyonlarında önemli rol oynan G-protein couple reseptörler ailesinin bileşenlerini hedefliyor. Araştırmacılar geçtiğimiz günlerde yayınladıkları çalışmada sadece beynin SCN bölgesinde yoğun bir şekilde yer edinen ve ligandı bilinmeyen yeni bir G-protein couple reseptörü aydınlattılar. Gpr176 olarak adlandırılan bu yeni reseptörün biyolojik saatle birebir ilişkili olduğu aydınlatıldı. Çalışmanın baş araştırmacısı Dr. Okamura; Gpr176 reseptörünü hedefleyen, keşfedilebilecek yeni moleküller vasıtası ile biyolojik saatin kontrol altına alınabilineceğini ayrıca bu reseptörlerin yoğun bir şekilde sadece SCN bölgesinde yer almasının oluşabilecek yan etkilerin ihmal edilecek düzeyde olmasını sağlayacağını vurguluyor."} {"url": "https://www.bilim.org/cagimizi-etkileyen-adam-shinya-yamanaka/", "text": "Bazı araştırmacılar vardır ki o en önemli soruyu sormuş ve yanıtına ulaşabilmişlerdir. Bu yanıt sadece bir bilimsel dergide kalmayıp yeni bir alanın doğmasına ve insanlığın en önemli sorunlarına çözümler oluşturması bakımından da çığır açıcıdır. Hiç şüphesiz olgunlaşmasını tamamlamış veya bir başka deyişle farklılaşmasını tamamlamış vücut hücrelerini geçmişlerine yani kök hücrelere dönüştürmek de bunlardan biridir. Profesör Shinya Yamanaka'nın bu başarısı, ilaç gelişimlerinden, cevabı bulunamayan hastalıklara umut olmaya kadar bir çerçevede dünyanın kaderini değiştirmeye başladı bile. Biz de sizin için bu önemli başarıya imza atan Profesör Yamanaka'nın başarı yolculuğunu işledik. Shinya Yamanaka 4 Eylül 1962'de Japonya'nın Osaka kentinde dünyaya geldi. Babasının makineler ile dolu küçük bir işletmesi vardı. Bu sayede çocuk Shinya teknik bilgilerin heyecanı ile büyüdü. Bilim ve teknolojiye hep ilgiliydi ama atletizim ve özellikle judonun onun dünyasında ayrı bir yeri vardı. Judo'da siyah kemere ulaşana kadar defalarca sakatlanır ve hastanenin ortopedi bölümünün yolunu tutardı. Hastaneye bu gidiş gelişler onu tıp eğitimi alma konusunda ilgisini oluşturur. Osaka Üniversitesi'ne bağlı olan bir liseden mezun olduktan sonra tıp eğitimini Kobe Üniversitesi'nde tamamlar. Daha önce her zaman ziyaret etmek zorunda kaldığı Osaka devlet hastanesinde artık ortopedik cerrahi bölümünün bir üyesidir. Fakat zamanla kendisinin cerrahi becerilerinin yetersiz olduğunu görür ve araştırma alanlarında ilerlemek üzere Osaka Üniversitesi'nde Eczacılık bölümünde doktorasını alır. Doktora sırasında genetiği değiştirilmiş fareler üzerine okuduğu bir makale ile gen değişimleri ve etkileri konusuyla ilgilenmeye başlar. Yamanaka bu teknoloji hakkında daha fazla bilgi sahibi olmayı kafasına koyar fakat Japonya'da bu çalışmaları etkili bir şekilde götüren bir enstitü bulamaz. Bunun üzerine dokrora sonrası çalışmalarını sürdürebilmek amacıyla ABD'de 30'dan fazla laboratuvar ve enstitüye başvuruda bulunur. Bunlar arasından San Franciso'daki Kaliforniya Üniversitiesi'ni seçer. Yamanaka Amerika'daki çalışmalar süresince hem sağlanan olanakları çok iyi kullanır hem de heyecan verici projelere imza atar. Osaka Üniversitiesi'nde yardımcı doçent pozisyonu bulunca Japonya'ya geri döner ve genetiği değiştirilmiş fareler üzerinde bir laboratuvar kurar. Ama maalesef ki yeni projelere girmek ve çalışmaları kısa sürede tamamlayabilmek adına yeterli sayıda yardımcısı olmaz. Bu sure içinde evlenen Yamanaka'nın profesyonel anlamda çalışmaları sekteye uğrar. Açıkçası, Osaka'da genetiği değiştirilmiş fareler teknolojisini yeni yeni gelişen kök hücre teknonolojileri ile buluşturmayı hedefleyen Yamanaka bu anlamda bir hayal kırıklığına uğrar. Kök hücreler farklılaşmasını tamamlamamış hücreler olup farklılaşmaya en yatkın olanları canlıların embriyo safhasında bulunur. Embriyo gelişimine paralel bu kök hücrelerde kemik, kan, sinir ve diğer doku hücrelerine dönüşür. 20.yy sonlarında hem Amerika'da hemde Japonya'da embriyonik kök hücre çalışmaları etiksel tartışmalardan dolayı engellenir. Özellikle fonksiyonunu kaybetmiş insan embriyosundan kök hücrelerin alınması her iki ülkenin yönetimi tarafından kabul edilmez. 2001 yılında Amerikan başkanı G.Bush insan embriyosuna yönelik tüm kök hücre çalışmalarını açıkça yasaklar ve devlet desteklerini keser. Japonya'da ise bu daha sert bir şekilde yasaklanır. Bu olaylar üzerine Yamanaka, araştırmacıların bu problemini çözebilmek adına acaba farklılaşmasını tamamlayıp belli bir hücreye veya dokuya dönüşen hücreleri tekrar genetik programlama yapıp kök hücrelere dönüştürülebilinir mi? Konusunda ciddi ciddi düşünmeye başlar. Osaka'daki çabalarının sonuçlanmaması Yamanaka'yı tekrar polikilinik çalışmalarına yöneltmeye zorunlu bıraktığı bir anda Nara Üniversitesi'nde kendi laboratuvarını kurması yönünde yeni bir şans elde eder. Fakat bunun için heyecanlı doktora ve doktora sonrası araştırmacılara ihtiyaç duyduğunu çok iyi bilmektedir. Bir gün arkadaşının kliniğini ziyaret eden Yamanaka burada mikroskop ile embriyonik hücreleri inceler ve kök hücrelerin farklılaşması kontrol edilebiliniyorsa farklılaşmasını tamamlamış hücrelerin de geçmişine yani kök hücrelere dönüştürülmesinin sağlanabileceğine karşı olan inancı fazlasıyla artar. Bu fikir benzer fikirlere göre çok daha imkansız gibi görünen ve başarı şansı da marjinal olmasına rağmen laboratuvara bir çok yetenekli araştırmacının ilgisini çekmeyi başarır. Farklılaşmasını tamamlamış hücreleri tekrar kök hücre haline getirmek için yüzlerce genetik kombinasyonun denenmesi gerekliydi. Bu amaçla 12 bazen 16 saatlere varan mesailer yapılıyordu. Yamanaka hangi genlerin bu geri dönüşüme neden olabileceği hususunda literatür taraması yapıyor, en umut verici gen kombinasyonunu bulmaya çalışıyordu. Tüm bu çalışmalar sonucunda hücreleri kök hücre evresine döndürme ihtimali yüksek 24 gen kombinasyonuna ulaşan Shinya öncelikli olarak bunları test etmeye karar verir. Projenin başlamasından 5 yıl sonra 2006'da olgun bir fare deri hücresini geçmişine kök hücreye dönüşmesini sağlayan 4 gen kombinasyonu keşfeden Yamanaka ve ekibi bu önsezileri sayesinde belki de 1 yıllık bir çalışma avantajı sağladılar. Dr. Yamanaka'nın bu buluşu dünyadaki bütün ilgili laboratuvarların dikkatini çekti ve bu faktörleri kendi çalışmalarında da test edip aynı sonuçları alıp onaylamış oldular. Bu olay herkese acaba böyle bir dönüşüm insan hücreleri için de yapılabilir mi? sorusunu sordurttu. Açıkçası bu 4 faktörden 2'sinin kanser hücresi faktörü olduğu biliniyordu. Bu iki kanser faktöründen biri nispeten daha az kanser yapma karakterine sahipken c-Myc olarak bilinen diğer faktörün kanser faktörü olduğu herkesçe biliniyordu. Yamanaka ve ekibi bu zorluğun da üstesinden geldiler ve olgunlaşmış insan hücrelerini de geçmişine yani kök hücre evresine çevirdiler. Bu çalışmalarında c-Myc faktörü kullanılmasa bile farklılaşmanın olacağını tespit ettiler. Doğa olarak bu kanser hücresi oluşturma riskini de azaltmış oldu. Shinya Yamanaka'nın bu başarısı kısa sürede bir çok prestijli ödülün kendisine verilmesini sağladı. Bunlar arasında Osaka Bilim Ödülü, Amerika Birleşik Devletleri'nin en prestijli ödüllerinden Lasker ödülü ve son olarak 2012 yılı Nobel fizyoloji ve Tıp ödülü en önemlileri arasında bulunmaktadır. Profesör Yamanaka şu sıralarda hem Kyoto Üniversitesin'de hem de San Francisco, Kaliforniya Üniversitesi Gladstone Enstitüsü'nde eş zamanlı profesörlüğü sürdürüyor. Çok eğlenceli bir kişiliğe sahip olan Yamanaka tipik bir japondan oldukça farklı özelliklere sahip. Halen atletizm ile ilgilenen ve yüzme yarışlarına katılan Shinya aynı zamanda Kyoto Üniversitesin'de açtığı Uyarılmış Kök Hücre Araştırma Merkezi'nde bu yeni teknolojinin hastalıklardan, ilaç geliştirmelerine kadar uygulamaları üzerine çalışmalarını sürdürüyor. Biz de Osaka'da merkezinin ikincisini düzenlediği sempozyuma katılma ve bu yoğun gündemine rağmen kendisi ile bir kaç dakika sohbet edebilme fırsatını elde ettik. Kendisine bu yoğun gündem içerisinde bize de yer ayırdığı için teşekkür ediyoruz. Mustafa bey,yazınızı çok beyenmişem ve Azerbaycan ve Yaponiyada çok böyük h v sl paylaşmışam. T ş kkür ediyorum. Tarana Hanımefendi ilginiz ve beğeniniz için çok teşekkür ederim. İlyas Bey, takip ettiğinizi bilmek bizi daha güzel çalışmalar yayınlamak adına her zaman cesaretlendiriyor, ilginiz için çok teşekkürler. Bana ne zaman dilerseneniz profilimden bulunan iletişim adreslerinden ulaşabilirsiniz. Ilginiz icin bende tesekkur ederim. Belirttiginiz ozel durum icin calismalar ne duzeyde dogrusu cok bilmiyorum. Fakat kok hucre calismalari 20.yy sonlarina dogru hiz kazanmis ve 2006 yilinda hucreleri yeniden kok hucrelere programlanmasinin bulunmasi ile calismalar tavan yapmis durumda. Acikcasi bu alan ile ilgil hergun tonlarca makale bilimsel kutuphanelere akiyor. Amerika'da ve Japonya'da kok hucre tedavileri ile bazi hastaliklara mudahale edildigini biliyorum ama henuz gorme yetisinin bu tedavi ile geri getirildigini duymadim. Yalniz elde ettigim izlenimlere gore teorikte bu problemin kok hucre teknolojileri ile cozulebilme ihtimalinin yuksek oldugunu dusunuyorum. Bunuda belirtmek isterim ki bilim insanlari her hangi bir nedenden oturu uvuzlarini kaybetmis bireylerin yakindan kok hucre ve yenilenebilr tip teknolojileri ile tekrar orjinal uvuzlarina kavusabilme ihtimalinin yakin bir gelecekte surpriz olmayacagini dusunuyorlar. Tum bu ilerlemelerin gunluk hayata kisa surede yansimasi icin tabiki kaynaklarin ve daha fazla insan gucunun bu alanlara yonlendirilmesi ve hizmet etmesi ile mumkun olacaktir. Tesekkurler."} {"url": "https://www.bilim.org/cavalon-ile-goklerdeyiz/", "text": "Yüksek araç maliyetleri ve güvenlik endişesi nedeniyle siviller tarafından yaygın olarak kullanılamayan gökyüzündeki uçuş düzeni yakında değişebilir. Sahip olma maliyeti düşük, alternatif uçuş araçlarından Cavalon; 65.000 Euro'dan başlayan makul bir fiyatla bize bu keyfi yaşatacak gibi görünüyor. Gyrocopter, 1923 yılında İspanyol Spaniard Juan de la Cierva tarafından icat edilmiştir. Helikopterden farklı olarak daha sessiz bir teknoloji kullanan gyrocopterde, tepe pervanesi alışılmışın dışında bir motor gücüne ihtiyaç duymamakta, itiş gücü arkasındaki pervaneden sağlanmaktadır. Uzunluğu 4.6 metre, genişliği 1.9 metre, yüksekliği 2.8 metre olan Cavalon'da da yolcu arkasında bulunan itme pervanesi, itişi sağlamaktadır. Bu motorun gücüyle araç ileri itilirken, tepe pervanelerin arasından geçen rüzgar, bu pervanelerin dönmesine ve yukarı doğru bir kaldırma kuvveti oluşmasına sebep olur. Sistemin bir diğer avantajı da araçta gücün tamamen kaybedilmesi/arıza durumunda, tepe pervanesini döndüren rüzgar gücünün aracın çakılmasına engel olması ve çok konforlu bir iniş sayılmasada yere tek parça olarak, süzülerek inmeyi sağlayabilmesidir. Alman Auto-Gyro firmasının Türkiye temsilcisi FG Havacılık tarafından Türkiye ile tanıştırılan Cavalon'un seyir anındaki hızı 145 kilometre iken 100 litrelik yakıtla, 5 saat havada kalabilmekte ve 4420 metre yüksekliğe çıkabilmektedir. Tabi ki bu modeli uçurmak için 7 bin Euro maliyetli 1.5 aylık bir eğitim almanız gerekirken, toplam edinme ve eğitim masrafı ile halen orta lüks sınıf bir arabadan ucuz olduğunu unutmamak gerekiyor."} {"url": "https://www.bilim.org/cinlilerden-genetigi-degistirilmis-bebek-hamlesi/", "text": "2015 yılında Çinli araştırmacılar ilk kez devrimsel gen düzenleme tekniği olan CRISPR ile insan embriyosunda bir dizi gen düzenleme çalışmaları yaptılar. Teorik olarak bu embriyoların tüp bebek yöntemi ile hayat bulmaları mümkün görünmekte. Öyle görünüyor ki bu ihtimal yakın zamanda hayat bulacak. Çin'in Shenzhen şehrinde bulunan Güney Bilim ve Teknoloji Üniversitesinde Dr. He Jiankui önderliğindeki ekip, Çinli bir çiftten laboratuvar koşullarında elde ettikleri embriyodan CCR5 genini CRISPR tekniği ile çıkarıp tekrar anne rahmine transfer etmeyi düşünüyorlar. Ekip genetiği değiştirilmiş bebeğin HIV, çiçek hastalığı ve koleraya karşı dirençli olacağını düşünüyor. Dr. Jiankui proje hakkında ser verip sır vermese de edinilen bilgilere göre bebek ana rahminde sürekli gözlem altında tutulup, herhangi bir anormallikte embriyonun hayatı sonlandırılacak. Eğer proje planlanılan gibi başarılı bir şekilde sonuçlanırsa bu hem Dr. Jiankui hem de Çin için büyük bir dönüm noktası olabilir. Bu sayede Çin Halk Cumhuriyeti tüp bebek teknolojisini de geride bırakacak üreme biyolojisinde çığır açacak bir tekniğin öncülüğünü yapmış olacak. Hongkong'ta ikincisi düzenlenen insan genom düzenleme zirvesinde bir çok uzman Çinlilerin zaten genetiği değiştirilmiş bebekleri dünyaya getirdiklerini iddia ediyordu. Fakat, güçlü bir delil sunamıyorlardı. Bu zirvede genleri değiştirilmiş insanların varlığının etik konular kapsamında olasılıkları tartışıldı. Çin Halk Cumhuriyeti, 1000 harika proje adını verdikleri yatırımlar ile ABD'de araştırmalarını sürdüren önemli Çinli araştırmacıların yurda dönmesinde öncülük yapan ciddi bir bütçe ve olanak sağladı. Son süreçte bir çok önemli ismi ABD'den geri döndürmeyi başaran Çinliler; şimdi bu bilim adamlarının yönettiği araştırmada mükemmelliyet merkezlerinde bir çok uç bilimsel projeleri hayata geçirmeye çalışıyorlar. Dr. Jiankui ve ekibi öyle görünüyor ki belki de bu projeler kapmasında insanlığın en önemli sorularından birine yanıt bulmaya çalışacak. İnsan genom düzenleme zirvesinin başkanlarından Dr. David Baltimore her ne kadar genleri doğuştan değiştirilmiş insanlar varlığına hiç bir zaman sıcak bakmayacaklarını söylese de öyle görülüyor ki Çinliler kendisi ile hem fikir değil. Genleri doğuştan değiştirilmiş insanlar fikri; içerisinde taşıdığı büyük riskler yüzünden her zaman endişe ile karşılanmıştır. Özellikle, doğabilecek mutant bir bireyin insan ırkını tehlikeye atabileceği düşünülmektedir. Gen düzenleme üzerinden uzman olan Dr. Fyodor Urnov, gen düzenleme tekniklerinin her ne kadar etkili olma ihtimali olsa da taşıdığı riskler bakımından insanlar üzerinde uygulamasına sıcak bakmayanlardan. Dr. Urnov, zaten yetişkin hastalarda bir takım gen terapi yöntemleri uygulanırken Çinlilerin doğuştan genetiği değiştirilmiş bireyler dünyaya getirmesine anlam veremiyor. Dr. Jiankui, 2017 yılında Cold Spring Harbor Laboratuvarları'nın düzenlediği bir toplantıda yaptığı bir konuşmada şu ana kadar fareler, maymunlar ve 300'den fazla insan embriyosu üzerinde yapılan gen düzenlemelerinde elde edilen sonuçlarda CRISPR'ın çok az sayıda embriyoda beklenmedik etkilere neden olduğunu keşfettiklerini dolayısıyla bu yöntemin başarı şansının çok yüksek olduğunu belirtiyor. Halen genetiği değiştirilmiş embriyoları kullanarak hamilelik sağlamak, dünyanın bir çok yerinde olduğu gibi Avrupa, ABD ve Çin'de yasal olarak yasak. Öyle görünüyor ki Dr. Jianku belki de Çin'in 1000 harika proje kapsamında özel bir izinle çalışmalarını sürdürmekte. Yapılan anketlerde Çin'de halkın yüzde 60'ı eğer hastalıklara çözüm olacak ise genetiği değiştirilmiş bebekler fikrine sıcak bakıyor. HIV'in neden olduğu AIDS hastalığını kontrol altına almak isteyen Çin; CCR5 geni çıkarılmış bebekler ile bunun mümkün olabileceğini düşünüyor. Bu yöntemin herhangi saf veya üstün ırk oluşturma amacı ile değil çözümsüz hastalıkların önlenmesi amacı ile kullanabileceğine inanan Çinliler, gelişmeleri heyecanla takip ediyorlar. Herhangi bir başarılı sonuçta gelecekte belki de şanslı genleri taşıyan bireylerde bir çok hastalık tarih olacak. Bravo Çin Halkına, %60 hiç fena bir oran değil. Genetik çalışmalar kimseyi korkutmamalı, insanlar yıllarca korkularından sıyrılarak günümüz modern teknoloji bilimine ulaştı ve hala kat edilecek çok yol var. Bu gibi alanlar da insanlar cesur olmalı. Genetik bilim de hangi ülke erken yol alırsa, ilerleyen yıllar da bu emeklerinin karşılığını sağlık turizmi alanın da alacaktır. Şu an insanlar, genetik bilimden daha etik olmayan şeyleri aleni olarak yapıyorlar. İnsanın sağlıklı bir yapıya kavuşması için, henüz yolun başında olan genetik biliminin uygulama alanına etik değil damgası vurmak hiç de adil değil. Eminim ki, bir çok ülke de bu tür uygulamalar gizli gizli yapılıyordur, hem de genetik bilime karşı çıkan unsurlarca!"} {"url": "https://www.bilim.org/clifford-b-saper-ile-beynin-uyku-ve-uyaniklik-mekanizmalari-uzerine-cok-ozel-soylesi/", "text": "Dr. Clifford B. Saper, karmaşık sinir bağlantılarının aydınlatılması üzerine yaptığı 40 yılı aşkın çalışmalar ile bilinen dünyanın en önemli nöroanatomistlerinden biridir. Sinir hücrelerinin birbirleri ile olan bağlantılarının haritalanması üzerine yaptığı çalışmalar; Obezite, Parkinson, Alzheimer ve Şizofren gibi hastalıkların tedavisine önemli katkılar sağladı. Bunun yanı sıra, Dr. Saper ve ekibi beyindeki uyku ve uyanıklık mekanizmalarının aydınlatılmasına yönelik öncü çalışmalara imza attılar. Beynin, uyku ve uyanıklık arasındaki geçişlerde hangi yolları izlediğini dünya kendisi ve ekibinin gerçekleştirdiği çalışmalardan öğrendi. Son 25 yıldır Harvard Tıp Okulu, Beth Israel Deaconess Tıp merkezinde nöroloji anabilim dalı başkanı olarak ekibi ile birlikte çalışmalarını yürütüyor. Amerika'nın en önemli ve duayen klinik nörologlarından biri olan Dr. Saper ile engin tecrübesi, başarıları ve aydınlattıkları uyku-uyanıklık mekanizmaları ile ilgili çok özel bir söyleşi gerçekleştirdik. Bu fırsatı bana tanıdığınız için ben teşekkür ederim. Özellikle liseli yıllarımdan başlamak üzere her zaman bilim alanlarına ve beynin nasıl çalıştığına yönelik merakım vardı. Zaten kendimi bildim bileli her zaman tıbbi alanlarda çalışma yapmayı istemişimdir. Liseden başlamak üzere beynin nasıl çalıştığının yanı sıra diğer bilim dalları ile de ilgili okumalar yapmaya başladım. Beynin temel olarak devasa bir bilgisayar gibi çalıştığını öğrenmek beni çok heyecanlandırmıştı. O günden bu yana beyindeki bilgi akışının nasıl oluştuğunu hep anlamak istemişimdir. Üniversite yıllarım ile birlikte araştırma hayatım da başladı. İlk olarak Dr. William Greenough ile çalışmalar yaptım. Dr. Greenough, o zamanlar sadece 26 yaşlarında olmasına rağmen kendisi üniversitede yardımcı doçent pozisyonunda bulunuyordu. Bu durum bana kendisinin son derece başarılı ve parlak biri olduğunu düşündürtüyordu. Sağ olsun kendisi benim araştırma isteğimi geri çevirmedi ve birlikte çalışmalara başladık. Beklediğim gibi benim için kendisi harika bir rehber oldu. Dr. Greenough, o dönem çok önemli projeler yürütüyordu. Özellikle zengin ve yoksul ortamlarda büyümüş sıçanların beynindeki farklıları incelemesi, bunun yanı sıra fragile X sendromu ile ilgili çalışmaları ve katkıları ile bilim camiasında tanınıyordu. Zaten bu çalışmalardaki başarıları ile kısa süre içerisinde Amerika'nın en önemli akademisi olan ulusal bilimler akademisinin üyeliğine seçildi. Laboratuvarlarındaki çalışmalarımı tamamladıktan sonra kendisi bana Washington Üniversitesindeki M.D. Ph.D. programlarına başvurmamı tavsiye etti. Bende onun tavsiyesine uyarak Washington Üniversitesine doğru yola koyuldum. WU'deki danışmanın Max Cowen'di. Dr. Cowen'de çok parlak ve genç bir bilim insanıydı. Sadece 40 yaşında olmasına rağmen WU'da sinirbilimleri bölümünün başkanlığını yürütüyordu. Laboratuvarında benim de her zaman çalışmayı arzuladığım sinirler arasındaki bağlantılar ilgili projeler yürütüyordu. Doktora tezimi onun laboratuvarında tamamladıktan sonra doktora sonrası çalışmalar yapan Larry Swanson ile birlikte çalışmamı istedi. Dr. Swanson'da henüz 20'lilerinde genç ve yetenekli bir araştırmacıydı. Kendisi sıçan ve fare beyninin haritalanmasının yanı sıra beyin bölgelerinin birbiri ile olan bağlantıları ile ilgili yaptığı çalışmaları ile kısa sürede çok ünlü bir araştırmacı oldu. Sonrasında, Dr. Swanson ve Dr. Cowen'da Amerikan Ulusal Bilimler Akademisi üyeliğine seçildi. Çalıştığım insanların kariyerlerinin daha başlarında çok ünlü bilim insanları olmalarından dolayı kendimi çok şanslı hissediyordum. Bu insanlardan çok değerli tavsiyeler ve eğitimler aldım. İlerleyen yıllar da beynin uyku ve uyanıklık dengesini nasıl sağladığı konusunda merakım başladı. Koma halindeki bir beyinde neler olduğunu anlamak istiyordum. Bu kapsamda Cornell Üniversitesinde nörolog olan Dr. Fred Plum ile çalışmalar yapmak istedim. Sağ olsun kendisi laboratuvarlarında çalışmalar yapmama müsaade etti. Dr. Plum'ın laboratuvarında edindiğim tecrübeler beni beyindeki uyku-uyanıklığı oluşturan sinirler ve bağlantıları hakkında çalışmalar yapmaya itti. O dönem tecrübeli bir araştırmacının rehberliğinde, genç araştırmacıların bağımsız laboratuvar kurmasını sağlayan bir hibe programına başvurdum. Bu şekilde bağımsız olarak laboratuvarımı kurup uyku-uyanıklığın yanı sıra merkezi sinir sisteminin kontrol mekanizmaları üzerinde de bir süre çalışma yaptım. 1990'lı yıllar ile birlikte beyinde uyanıklık ve uyku oluşturan sinir bağlantıları üzerine daha kapsamlı çalışmalar yapmaya başladım. Laboratuvarımdaki bir doktora öğrencisi hipotalamusta konumlamış, uyanıklık sistemlerinin aktivitesinin uyku sürecinde baskılayan bir sinir hücresi grubu keşfetti. Bu çalışmayı prestijli bilim dergisi Science'da yayınlandık. Bu yayın 20 yıl boyunca sürdüreceğim uyku-uyanıklık ile ilgili sinirlerin bağlantıları, yanı sıra uyanıklık ve sirkadiyen ritim arasındaki bağlantılar üzerine yapacağımız çalışmalar için bir dönüm noktası oluşturdu. 1980'lerden 1995'e kadar bizi uyanık tutan cholinergic ve monaminergic sinir hücrelerini aydınlatılması üzerine çalışmalar yürüttük. Sonrasında, 2005 yılına kadar uykuya dalmamızı sağlayan diğer sinir hücrelerinin aydınlatılması üzerine çalışmalarımızı sürdürdük. Bir süre sonra aydınlattığımız farklı sinir hücre gruplarının birlikte çalıştıklarını fark ettik. O zamanlar laboratuvarımda doktora çalışmalarını sürdüren Massachusetts Institute of Technology 'de elektrik mühendisliği bölümü mezunu olan Thomas Chou, aydınlattığımız sinir hücreleri bağlantılarının esasen elektrik mühendisliği bölümünde ilk yıllarda öğretilen flip-flop devrelerine benzediğini söyledi. Samimi olmak gerekirse o ana kadar flip-flop devrelerini hiç duymamıştım. Thomas, bana bu tip devre sistemlerinde iki devreden sadece bir tanesinin aktif olabileceğini ve hiç bir zaman iki devrenin eş zamanlı olarak aktif olmadığından bahsetti. Temel olarak flip-flop sistemlerinde bir devre aktifiyken diğer devre kapalı hale geliyor. Bu durum iki faz arasında çok hızlı geçişler sağlayabiliyor. Flip-flop devresinin mantığı bana beynin uyku ve uyanıklık arasındaki dengeyi nasıl sağladığı konusunda çok önemli fikirler veriyordu. Bunun üzerine matematiksel modeller üzerine çalışan gruplar ile işbirliği yaparak bulduğumuz bulguların matematiksel modellerini yapmaya karar verdik. Bu modeller memelilerde uyku ve uyanıklık sistemlerinin beyin tarafından nasıl kontrol edildiğini gösteriyordu. Beynin uyanıklık oluşturan mekanizmalarında; beynin yukarı pons bölgesinde konumlanan cholinergic hücre gruplarından olan pedunculopontine ve laterodorsal tegmental nuclei 'deki sinir hücrelerinin thalamustaki reticular nuclei bölgesine gönderdiği sinyaller sonrasında aktifleşen thalamus beynin korteks bölgesini uyararak uyanıklık oluşmasını sağlıyor. İkinci yolda ise , tuberomamillary nucleus 'deki histamin salgılayan sinirler; A10 hücre grubunda bulunan dopamine salgılayan sinirler; the dorsal and median raphe nuclei'de bulunan serotonin salgılayan sinirler; ve the locus coeruleus 'de bulunan nöroadrenalin salgılayan sinirler thalamus'da ki sinirleri uyarırlar. Thalamusta uyarılan sinirler cerebral cortex'in aktif kalmasını sağlayarak beynin uyanık kalmasını sağlar. Bu yol ayrıca lateral hypothalamus'ta orexin veya melanin-concentrating hormone salgılayan sinirler ile basal forebrain'de gama-aminobutyric acid veya acetylcholine salgılayan sinirler tarafından da aktivite edilmektedir. Beynin uykuya dalarken; çoğunlukla GABA ve Galanin salgılayan sinirlerin bulunduğu ventrolateralpreoptic nucleus aktif hale gelerek uyanıklık oluşturucu tüm sinir sistemini devre dışı bırakarak uykunun oluşmasını sağlar (Saper et al., Nature, 2005). Son on yıldır bu bağlantılarda eksik kalmış noktaları aydınlatmaya çalışıyoruz. Elde ettiğimiz ilk verilerde monaminergic ve cholinergic sinirlerinin aktivitesinin uyanıklık oluşturduğunu gördük. Fakat bu sinirleri kimyasal yollar ile etkisiz hale getirdiğimizde uyku ve uyanıklık döngüsünde herhangi önemli bir değişimin olmadığını gördük. Bu sonuçlar hipotezimizin doğruluğunu ispatlayamadığımız için bizde hayal kırıklığı oluşturdu. Daha sonraki çalışmalarımızda, monaminergic veya cholinergic olmayan; beynin Parabrachial ve Paraventricular bölgesinde bulunan glutamatergic sinirlerin beynin uyanık kalmasında temel rol oynadığını keşfettik. Açıkçası bu hiç kimsenin beklemediği bir gelişmeydi. Bu daha önce aydınlattığımız monaminergic ve chlolinergic sistemlerin uyanıklık oluşturmada etkisinin olmadığı anlamına gelmemekle birlikte, esasen uyku-uyanıklık döngüsünde bu sistemlerin düzenleyici roller aldığını gösteriyordu. Uyanıklık esnasında monaminergic sinir grupları uyku oluşturma merkezi olan VLPO'daki sinirlerin aktivitesini durdurarak, sadece uyanıklık oluşturucu sinirler gruplarının aktif halde kalmasını sağlarlar. Buna ek olarak lateral hyphotalamusta bulunan orexin sinirleri de uyanıklık sistemine destekleyici görevde bulunur. Uyku oluşumu esnasında VLPO'daki sinirler aktif hale gelerek uyanıklık oluşturucu sinir gruplarının baskılayarak beynin uyku safhasına geçmesini sağlarlar (Saper et al., Nature, 2005). Bu bölgeleri aydınlattıktan sonra bu sinirlerden beynin korteks bölgesine ne ölçüde sinyaller gittiğini araştırdık. Hipotalamus'da bulunan sinir hücreleri gruplarını kimyasallar kullanarak etkisiz hale getirdiğimizde bu sinir gruplarının kortekse sinyal göndermede temel rol oynamadığını fakat basal forebrain'deki hücre gruplarını etkisiz hale getirdiğimizde beynin tamamen bilinçsizlik durumuna geçtiğini gördük. Sonraki çalışmalarda buradaki hücrelerin GABAergic sinirler olduğunu ve temel olarak korteksteki internöronları baskılamada rol aldıklarını anladık. Bu bize beynin Parabrachial bölgesinde bulunan glutamergic sinirlerin basal forebraindeki GABAergic sinirleri uyararak kortekste bulunan internöronları baskıladığını gösteriyordu. Bu baskılanma uyanıklık oluşumunda ana mekanizmayı oluşturuyor. Son zamanlarda bizim beklemediğimiz bir takım sinir hücrelerinin de uyku-uyanıklık kontrolünde bizim belirlediğimiz modele katkıları olduğunu gördük. Örneğin, Beynin ventral tegmental area bölgesinde Dopaminergic sinirlerin, Lateral hypothalamustaki GABAergic sinirlerin bu şablonda önemli roller aldığını gördük. Sanırım önümüzdeki bir kaç yıl boyunca bu şablona katkısı olan bir takım aydınlatılmamış sinir gruplarının da gün yüzüne çıkaracağımızı düşünüyorum. Tüm bu gelişmeler esasen uyku-uyanıklığın beyinde nasıl kontrol edildiği hususunun tamamen aydınlatılmasına çok yaklaştığımızı gösteriyor. Şu ana kadar ki en önemli sorun GABAergic ve Glutamatergic sinirler üzerine yapılan çalışmalar da on yıl öncesine kadar yeterli imkanların olmamasıydı. Fakat, Bradford Lowell ve ekibinin GABAergic ve Glutamatergic sinirleri gelişmiş genetik mühendisliği metotları ile deney hayvanların üzerinde çalışılabilir hale getirmesi elimizi baya bir rahatlattı. Şu anda dünyada bu sinirler üzerine çalışıp bağlantılarını aydınlatmak isteyen herkes bu ekibin ürettiği deney hayvanları modellerini kullanıyorlar. Amerika'da meşhur bir bez bol oyuncusu olan Yogi Bera'nın dediği gibi tahmin edilebilecek en zor şey özellikle gelecektir. Eğer dergileri takip ederseniz insanların gelecek hakkındaki on görüleri çoğu zaman gerçekleşmediğini göreceksiniz. Tabi ki araştırmalarımızı bir yönde sürdürüyoruz fakat öyle bir an geliyor ki hiç beklenmedik sürpriz bir gelişme ile karşı karşıya kalabiliyoruz. Eğer ben bunu şu an tahmin edebiliyorsam zaten bu sürpriz olmayacaktır. Doğrusu nereye doğru gittiğimizi kestirmek zor, bir takım teknolojik gelişmeler ile belki bir sinir grubundaki tek bir hücrenin nasıl bir fonksiyonu olduğunu anlayabileceğiz. Fakat bunun nasıl olabileceği hakkında şu anda hiç bir bilgim yok. Bir çok proje üzerinde çalışmalarımızı yürütüyoruz. Bunlardan bir tanesinde agresifliğin sirkadiyen ritmini anlamaya çalışıyoruz. Esasen bütün davranışların gün içerisinde bir ritmi vardır. Özellikle insanların birbiri ile tartıştığı ve kavga ettiği dönemlerin daha çok geceleri ozellikle günün sonlarına doğru olduğunu görüyoruz. Bundan dolayı birçok adli olayın daha çok gece vakitlerinde vuku bulmaktadır. Uyku ve uyanıklık ağlarını araştırırken beynin hipotalamus bölgesindeki bazı sinirlerin sirkadiyen ritim içerisinde saldırganlık davranışlarında rolleri olduğunu gördük. Bu durum bizde agresifliğin gün içerisindeki ritmini merak ettirmeye başladı. Fareler üzerinde yürüttüğümüz çalışmalarda özellikle bir farenin yuvasına yabancı bir fareyi koyduğumuzda ev sahibi farenin yabancıya karşı bir saldırganlık içerisinde olduğunu ve bu saldırganlığın farelerin uyanıklık periyodunun son zamanlarında uykudan hemen önce daha da sıklaştığın gördük. Bu gözlem agresifliğin gün içeresinde bir takım sinirler tarafından baskılandığını keşfetmemizi sağladı. Bu gelişme esasen hem agresiflik göstermeleri ile bilinen Alzheimer hastalarının hem de agresiflik karakteri gösterip toplum huzurunu bozan insanların geleceğe yönelik tedavilerinde önemli bir umut oluşturdu. Diğer bir projemizde ise uyku apnesi üzerine çalışmalar yürütüyoruz. Uyku apnesi temel olarak uyku esnasında nefes alma yollarının, kontrol edilemeyen bir takım kas gevşemeleri sonucunda kapanmasından kaynaklanmaktadır. Bu rahatsızlık son zamanlarda yaygın görülen bir hastalık halini aldı. Bu durum hastaların uyku boyunca yaşadıkları nefes tıkanıklığını gidermek adına gece boyu onlarca kez kontrolsüz uyanmalarına neden oluyor. Doğal olarak gece boyu sıklıkla uyanmaları hastaların uykularını iyi alamamalarına, gün içerisinde uykulu olmalarına ve bilinçsel fonksiyonlarının zarar görmesine neden oluyor. Bunun yanı sıra uyku apnesinin kan basıncında değişmelere, kalp krizi ve felç gibi durumların oluşmasında da etkisi olduğu düşünülüyor. Biz genel olarak nasıl oluyor da uyku apnesi esnasında beynin uyanıklık fazına geçtiğini araştırdık. İlk bulgularımızda nefes alma güçleşince kandaki karbondioksit oranının arttığını ve sonucunda uyanıklığın oluştuğunu tespit ettik. Sonrasında beyindeki sinirlerin nasıl bir iletişim ile bu uyanıklığı oluşturduğunu inceledik. Beynin Parabrachial bölgesinde bulunan kalsitonin geni ile ilişkili peptitler üreten sinirlerin aktivitesinin uyanıklık oluşturduğunu fakat bu sinirlerin aktivitesinin durdurulduğu koşularda ortamdaki yüksek CO2 oranına rağmen herhangi bir uyanıklığın oluşmadığını gözlemledik. Kısa bir süre önce çıkan yayınımızda orada bu sinirlerin susturulmasının basal forebraindeki sinirlerin uyanıklık oluşturmasını engellediğini gösterdik. Bunlar sadece üzerinde çalıştığımız iki konu bunun yanı sıra bir çok proje üzerinde ekibimdeki arkadaşlarım çalışmalarını sürdürüyor. Genel olarak iyi uyuduğunu hisseden insanlar uyku süresince bölünmemiş bir derin uyku ve bir yüzeysel uyku evresinden geçmekteler. Bir çok durumda iyi uyuyamadığını veya uykusunu iyi alamadığını söyleyen insanlar üzerinde yapılan beyin elektrik dalgaları ve nefes ritmi araştırmaları gösteriyor ki bu insanlar farkında olmadan bir takım uyku bozuklukları yaşıyorlar. Bu rahatsızlıkların tedavisi durumunda iyi bir uykuya sahip olabileceklerini düşünüyorum. Örneğin, hastada eğer uyku apnesinden kaynaklı bir uyku bozukluğu yaşanıyorsa bir takım yöntemler ile uyku sürecinde tıkanan nefes alma yollarının açılması bu problemin çözülmesini sağlar. Bunun gibi bir takım uyku bozukluklarının teşhis ve tedavisinde uyku uzmanlarından yardım alınarak daha iyi bir uyku elde edine bilinir. Genel olarak herhangi bir uyku problem olmayan bireylere tavsiye edilebilecek husus; uyku hijyenlerine dikkat etmeleridir. Uyku hijyeni derken yatağa girip çıktıkları zamanların istikrarlı bir hale getirmelerini kastediyorum. Bu düzeni bir takım hafta sonu etkinlikleri ile bozmamaları ve en az 8 saat yataklarında bulunmaları bir süre sonra vücudun buna uyum sağlayarak daha kaliteli bir uyku alınmasını sağlar. Haklısın bu bir çeşit alışkanlık aslında özellikle uykudan önce ağır yiyeceklerden uzak durulmalı, yatağı sadece uyku veya cinsel ilişki amacı dışında kullanmamaya dikkat edinilmelidir. Örneğin, yatakta uzun süreler televizyon seyretmek; bir şeyler yiyip içmekten mümkün oldukça kaçınılmalıdır. Uykuya dalmak için ortamın da sana yardımcı olması gerekli. Farklı aktivitelerin yapıldığı bir yerde iyi uyku alabilmek söz konusu olamayabilir. Bizim yaptığımız en büyük hatalardan biri yeni nesillere sanki bulunabilecek her şeyi bulduğumuzu ve öğrenebilecek her şeyi öğrendiğimizin izlemini vermektir. Esasen baktığımızda bildiğimiz her şey olayların nasıl oluştuğunu açıklamaya çalışan modellerden ibaret ve bu modeller zaman içerisinde değişen şeyler. Yeni nesiller için en büyük fırsat bu modelleri değiştirip yeni bir şeyler inşa etmelerinin önünün hep açık olmasıdır. Bunun için adım atılacak ilk nokta ciddi ve kritik sorular sorarak deneyler yapmak ve datalar toplamaktan geçiyor. Mustafa Korkutata: Sayın Clifford hocam bize vakit ayırıp deneyimlerinizi ve güzel düşüncelerinizi paylaştığınız için çok teşekkür ederim. Basal Forebrain: Striatumun hemen alt kısmında bulunan içerisinde çeşitli bölgeleri barındıran bir beyin kıtası. Özellikle; motivasyon, uyku-uyanıklık, REM uykusu üzerinde önemli rolleri vardır. Cerebral cortex: Gri madde olarak da adlandırılan beyinde bulunan bir örtüdür. Düşünme, algı ve dil gibi işlevlerden sorumludur. Cholinergic sinir hücreleri: Sinir hücreleri ile iletişimini Acethylcholine salgılayarak sağlayan sinir hücreleridir. Uyarıcı etkiye sahiptir. Dopaminergic sinirler: Sinir hücreleri ile iletişimini dopamin salgılayarak sağlayan sinir hücreleridir. Uyarıcı ve baskılayıcı etkiye sahiptir. Fragile X sendromu: X kromozomuyla ilişkili bir zeka gerilik sendromudur. Sirkadiyen ritim: Biyolojik saat, insan vücudundaki hormonların ne zaman salgılanacağı gibi metabolik işlemleri düzenler. GABAergic sinir hücreleri: Sinir hücreleri ile iletişimini gamma-aminobütrik asit salgılayarak sağlayan sinir hücreleridir. Baskılayıcı etkiye sahiptir. Hipotalamus: On beyinde bulunan çeşitli sinir hücrelerine ev sahipliği yapan önemli bir bölge. Hormon kontrolü, vücut ısısı düzenlenmesi, beslenme, cinsel davranış, korku ve nefret davranışları, Uyku-uyanıklık ve biyolojik ritim kontrolünde önemli rolleri vardır. Histaminergic sinir hücreleri: Sinir hücreleri ile iletişimini histamin salgılayarak sağlayan sinir hücreleridir. Uyarıcı ve baskılayıcı etkiye sahiptir. İnternöron: Vücutta bulunan geniş bir sinir sınıfıdır. Sinirsel devreleri oluşturur, duyusal yada motor nöronları ve merkezi sinir sistemi arasındaki iletişimi sağlar. Laterodorsal tegmental nuclei : Cholinergic sinir hücreleri topluluğun barindiran beyin sapinda bulunan bir bölge. Locus coeruleus : Nöroepinehrine salgılayan sinir hücreleri topluluğun barındıran beyin sapında bulunan bir bölge. Uyarıcı etkiye sahiptir. Stres ve panik durumlarında vücudun tepki oluşturmasında rolleri vardır. Monoaminergic sinir hücreleri: Sinir hücreleri ile iletişimini serotonin, dopamine, noroepinephrine, epinephrine ve histamin gibi tek amino grubuna sahip olan proteinleri salgılayarak gerçekleştiren sinir hücreleri grubu. Non-REM uykusu/SWS: Uykunun %75'ini oluşturan bir evredir. Derin uyku olarak da bilinir. Beynin elektrik dalgalarının sıklığının azaldığı, dalga boyunun arttığı bir fazdır. Orexin: Hipotalamusta üretilen bir sinir proteinidir. Özellikle, uyanıklık ve iştahın düzenlenmesinde çok önemli rolleri vardır. Eksikliğinde Narkolepsi hastalığı görülür. Parabrachial nuclei : Kalsitonin geni ile ilişkili peptitler salgılayan sinir hücreleri topluluğun barındıran beyin sapında bulunan bir bölge. Paraventricular nuclei : Çeşitli sinir topluluklarını barındıran hipotalamusta bulunan bir bölge. Pedunculopontine : Cholinergic sinir hücreleri topluluğun barındıran beyin sapında bulunan bir bölge. REM uykusu: Uykunun %25'ini oluşturan bir evredir. Beynin bilinçse fonksiyonlarının yerinde olduğu fakat kas sisteminin çalışmadığı bir fazdır. Akılda kalan rüyaların hepsi bu evrede görülmektedir. Bu evreye rüya evresi de denilmektedir. Serotoninergic sinir hücreleri: Sinir hücreleri ile iletişimini serotonin salgılayarak sağlayan sinir hücreleridir. Uyarıcı etkiye sahiptir. Talamus: Ara beynin bir parçasıdır. Korku hariç tüm sistemlerden ve duyulardan gelen mesajların uğradığı ana istasyondur. Vücuda gelen çeşitli uyaranlara bir çeşit filtre görevi yapar. Bu sayede konsantrasyon sağlanabilir. Tuberomamillary nucleus : Histamin salgılayan sinir hücreleri topluluğun barındıran hipotalamusta bulunan bir bölge. Uyarıcı etkiye sahiptir. Uyku-uyanıklık, öğrenme, hafıza ve enerji dengesinde rolleri vardır. Ventralateral preoptic nucleus : GABA ve galanin salgılayan sinir hücreleri topluluğun barındıran on hipotalamusta bulunan küçük bir bölge. Baskılayıcı etkiye sahiptir. Beynin uykuya dalmasında en önemli merkezdir. Uyku esnasında bu bölgede bulunan sinir hücreleri aktiftir. - Kaur, S. et al. A Genetically Defined Circuit for Arousal from Sleep during Hypercapnia. Neuron 96, (2017). - Saper CB, Fuller PM, Pedersen NP, Lu J, Scammell TE. (2011) Sleep state switching. Neuron 68: 1023. - Fuller PM, Sherman D, Pedersen NP, Saper CB, Lu J (2011) Reassessment of the structural basis of the ascending arousal system. J Comp Neurol 519:933. - Lu J, Sherman D, Devor M, Saper CB (2006) A putative fip-flop switch for control of REM sleep. Nature 441: 589. - Saper CB, Scammell TE, Lu J. Hypothalamic regulation of sleep and circadian rhythms. Nature 437:1257. bir takım teknolojik gelişmeler ile belki bir sinir grubundaki tek bir hücrenin nasıl bir fonksiyonu olduğunu anlayabileceğiz. Fakat bunun nasıl olabileceği hakkında şu anda hiç bir bilgim yok. Yani henüz emekleme aşamasındayız. Beyin gerçekten esrarengiz bir organ, röportaj için sağol."} {"url": "https://www.bilim.org/cok-kucukteki-buyuk-potansiyel/", "text": "Amerika'da Nanobilim araştırmalarının öncülerinden biri olan Prof. Mustafa El-Sayed'in Fatih Üniversitesi'nde vermiş olduğu konuşmayı siz değerli bilim.org takipçileri için izledik. Aslen Mısır'lı olan Prof. El-Sayed Amerikan Bilimler Akademisinin de üyesidir. Prof. El-Sayed, nano-malzemelerin ve nano-yapıların elektronik ve katalitik özelliklerinin anlaşılması yönündeki önemli katkılarından dolayı Kimya dalında 2007 yılında Ulusal Bilim madalyasının sahibi olmuştur. Harvard, Yale, California Technology Institue gibi önemli bilim kurumlarında çalışmalarda bulunmuş olan Prof. El-Sayed, şu anda Georgia Technology Institue 'de çalışmalarını devam ettirmektedir. Prof. El-Sayed'in Nanoteknoloji: Çok küçükteki büyük potansiyel başlığı altında yapmış olduğu sunumunda genel olarak 3 alt başlığa değindi. Bunlardan ilki nano-malzeme üretmenin Amerikan endüstrisine ve ekonomisine olan katkıları ve bu konudaki son güncellemeleri dinleyiciler ile paylaştı. Özellikle maddenin katalizör fonksiyonlarının hızlandırılmasının endüstri kuruluşlar için son derece önem arz ettiği bunun sonucunda enerji verimliliği sağlanabileceğine değindi. Konuşmanın bu bölümünde Amerika'nın bir nano-malzeme üretimi için 1$ harcama yaptığı ama karşılığında bunun endüstriye kazandırılması ile 5$ elde ettiğine değinen Prof. El-Sayed, bu sonucun nanoteknolojinin getirilerinin en az 5 kat olduğunu gösterdiğine dikkatleri çekti. Malzeme için en önemli özelliğin elektron yapısı olduğunu belirten Prof. El-Sayed, bu atom altı parçacıkların üzerinde yapılacak her hangi bir değişikliğin bir malzemeden adeta başka bir malzeme oluşturmak anlamına geldiğini konuşmasında vurguladı. Bu sayede oluşturulacak yeni malzemelerin istekleri daha birçok karşılayacak kusursuzlukta olacağını da belirtti. Bu konuda, Nanotüplerin ve grafenin bakırdan daha güçlü bir elektrik ileticisi ve daha iyi katalizör olduğu örneğini de paylaştı. Konuşmasının ikinci kısmında Prof. Mustafa El-Sayed, kendi çalışmaları olan altın ve gümüş nano-parçacıkların biyolojik uygulamaları ve kanserli hücrenin öldürülmesinde nasıl kullandıklarını anlattı. Fotosentez sırasında ışığını emilimi ve bunun enerjiye dönüştürülmesinde en önemli biyolojik molekül Rhodopsindir. Prof. El-Sayed, Rhodopsinin ışığı tutma kapasitesini nano-parçacıklar kullanarak nasıl artırıldığını bahsetti. Aslında, bu bir nevi daha fazla fotosentez demek ve belki daha fazla oksijen ve enerji verimliliği demek. Konu nano-parçacıklardan açılmışken bu küçük ama harika malzemelerin çevredeki anormallikleri tespit edip adeta bir detektör görevi de üstlendiği ve bunun nasıl olduğundan bahsetti. Konuşmanın önemli bölümlerinden biride kanserli hücrelerin öldürülmesi için bu nano-parçacıkların nasıl kullanıldığı kısmıydı. Özetle, Kanserli hücrelerin normal hücrelerden ayıran farklılaşmış yapısını algılayan altın veya gümüş nano-parçacıklar, sağlıklı hücrelere zarar vermeden, kanserli hücrelerin içine gömülerek aniden kanserli hücreyi ölüme götürebiliyor olduğunu anlattı. Bu noktada çok net çözünürlükte bir takım mikroskop görüntülerini de bizimle paylaştı. Bu konu ile ilgili sormuş olduğum bir soru üzerine Prof.El-Sayed, nano-parçacıkların gelecekte kanser probleminin birçok safhasında çok ciddi çözümler sunabilecek bir potansiyele sahip olduğunu ve bununda nanobiyoteknoloji, biyonanoteknoloji gibi alanlardaki çalışmalar ile anlaşılabileceğinden bahsetti. Programın son kısmında Prof. El-Sayed, adeta gelebilecek soruları tahmin edercesine altın nano-parçacıkların karaciğerde herhangi bir soruna yol açmadığını ve toksik etkisinin olmadığını gösteren birkaç sonucu bizlerle paylaştı."} {"url": "https://www.bilim.org/covid-19-salgini-ve-uykusuzluk/", "text": "COVID-19 salgınının uyku düzenimize de zarar verdiği ortaya çıkmaya başladı. Uykusuz geceler hem fiziksel hem de zihinsel sağlık problemlerine neden olup bu problemleri ağırlaştırabilir, ancak zaten bozulmuş düzenimiz içinde yapacağımız birkaç basit ayar ile uyku sorunlarımız çok fazla büyümeden çözebiliriz. Harvard T.H. Chan School of Health'in Çarşamba günleri düzenledikleri bir dizi haftalık oturumunun dördüncü çevrimiçi forumunda Koronavirüs, sosyal mesafe ve akut uykusuzluk: Kronik uyku problemlerinden nasıl kaçınılır? başlığı altında salgının duygusal ve psikolojik etkileri ele alındı. Mevcut durumu mükemmel bir uyku problemleri fırtınası olarak nitelendiren forumun konuşmacısı Donn Posner, Salgınla bozulmuş günlük rutinlerin oluşturduğu stres uykusuzluk problemini kötüleştirdiğine dikkat çekti. Amerikan Uyku Tıbbı Akademisi üyesi ve Davranışsal Uyku Tıbbı Derneği'nin kurucu üyesi Posner, normal zamanlarda bile nüfusun yaklaşık %30 ila %35'inin akut veya kısa süreli uykusuzluk yaşadığını söyledi. Amerikan Psikiyatri Birliği'nin Ruhsal Bozuklukların Tanısal ve İstatistiksel El Kitabının beşinci baskısında uyuma zorluğu, uykuda kalma veya çok erken uyanma olarak tanımlanan bu dinlenme eksikliği stres veya yaşam kalitesini değiştiren herhangi bir olay ile tetiklenir. Tehlikeye karşı savaş ya da kaç tepkisinin bir tezahürü olan bu durum; çok yoğun programların neden olduğu uykusuzluktan çok farklıdır. Pennsylvania Üniversitesi'ndeki Uykusuzluğu İzleme ve Değerlendirme Ulusal Girişimi tarafından yapılan bir çalışmadan bahseden Posner, vakaların %72'sinden fazlasında kısa süreli uykusuzluğun zaman içinde sorun olmaktan çıktığını belirtirken iyileşmenin her zaman tam veya nihai olmadığına değindi. DSM tarafından en az üç ay boyunca haftada en az üç gece uyku sorunları yaşadığını belirten %6,8'lik bir kesimin tam gelişmiş kronik uykusuzluk belirlendiği rapor edildi. Salgınla birlikte girdiğimiz yeni düzen, alarm saatlerini sıfırlamamıza veya kapatmamıza ve genellikle dışarda daha az vakit geçirmemize ve egzersiz yapmamıza neden olduğundan, uyku sorunlarını daha da kötüleştiriyor. Posner, Kendimizi salgından korumak için aldığımız önlemler sadece uyku ile ilgili sorunları hızlandırmakla kalmaz, aynı zamanda uyku ile ilgili kronik sorunlara da yol açabilir diyor. Kronik uykusuzluğun etkileri; diyabet, kalp-damar hastalıkları ve hipertansiyon dahil olmak üzere ciddi sağlık sorunları ile ilişkilidir. Bununla birlikte kronik uykusuzluk bilişsel problemler ile beraber gelen odaklanamama kaynaklı genel sinirliliğe de neden olur. Kronik uykusuzluk obezite ile de ilişkili olup, kilo vermeyi daha zor hale getirir. Son çalışmalar ayrıca Alzheimer gibi nörolojik hastalıkların riskinin uykusuzlukla arttığını gösteriyor. Uyku eksikliği ruh sağlığı sorunlarını da karmaşık hale getirir. İki ila dört hafta süren uykusuzluk depresyon riskini arttırırken, uyku eksikliği depresyon tedavisini de daha kötü yönde etkiler. Posner Bu yüzden uykusuzluk depresyondan kurtulmayı da zorlaştırıyor dedi. Daha başlangıç aşamasında uykusuzluğu önlemek için Posner basit davranış değişiklikleri önerdi. Örneğin, uykusuz bir geceden sonra mantıksız gibi görünse de, gün içinde uyuklamaktan kaçının veya en azından uyuklamayı kısa tutun. Yemek öncesi atıştırmalar nasıl yemeğe karşı iştahımızı azaltıyorsa 20 dakikadan uzun şekerlemelerde uyku iştahlarımızı bozuyor. Aynı şekilde, Posner hafta sonları ya da bir gece aktivitesinden sonra geç saatlerde uyumanın kaybolan uykuyu telafi edebileceği fikrini de katılmıyor. Kötü bir gece uykusunu telafi etmeye çalışmanın sadece kişinin günlük ritimlerini bozacağını belirtti. Posner, günlük bir işe gidip gelme gereksinimimiz tarafından belirlenmiş olabilecek eski uyku ve uyanma sürelerimizi korumak zorunda olmadığımızı kaydetti. Günün ritmini eskisinden daha farklı bir saatte olsa bile uygulamamız gerektiğini belirtti. Özellikle ergenlik çağındaki gençler; yetişkinler ve ergenlik öncesi bireylerden daha farklı bir gelişim sürecinde olduğu için normalden daha geç yatıp uyanmalarını ebeveynler garipsememeleridir. Uyandıktan sonra, ister yürüyüşe çıkarak ister pencere kenarında oturarak güneş ışığı almaya çalışın. Yemek ve egzersiz için düzenli bir programın takip edilmesinin yanı sıra kafein, nikotin ve elektronik cihazlar gibi uyarıcılardan yatmadan birkaç saat önce kaçınılması düzenli bir uyku için yardımcı olur. Son olarak, eğer uyuyamıyorsanız, yataktan kalkın. Rahatlatıcı bir şey yapın bir bulmaca çözün veya bir şeyler okuyun. Uyuyamama endişesi sorunu daha da kötüleştirir, bu yüzden dikkatinizi dağıtmaya çalışın ve yatağınızı sadece uyku için kullanın. Posner, son önerisini şöyle ifade ediyor: Uyuyamıyorsanız zorlamaya çalışmayın, iyi uyuyanlar, hiçbir şekilde uyumaya çaba göstermeyenlerdir."} {"url": "https://www.bilim.org/crispr-gen-duzenleme-teknigi-ilk-kez-bir-insan-uzerinde-uygulandi/", "text": "Geçtiğimiz günlerde Çinliler CRISPR-Cas9 gen düzenleme tekniği ile genetiği değiştirilmiş bir hücreyi dünyada ilk kez ileri düzey akciğer kanseri olan hastalara Çin'in Chengdu şehrinde bulunan Batı Çin Hastanesinde aşıladılar. Bilim insanları etkili gen düzenleme tekniği olan CRISPR'ın klinik alanlarda uygulamaya konulması ile bir çok genetik bazlı hastalığın yanı sıra önemli kanser türleri içinde umut verici tedavi yöntemlerinin oluşturacağına inanıyor. Çin'in yanı sıra ABD'de 2017 yılı itibari CRISPR'i klinik alanlardaki uygulamalarda görebileceğiz. Pekin Üniversitesi'ndeki Çinli uzmanlar CRISPR tekniğini mesane, prostat ve böbrek kanseri olan hastalara da Mart 2017'de uygulamayı planlıyor. Çinli doktorlar hastane yönetiminden geçtiğimiz Temmuz ayında etiksel onayları aldıktan sonra işlemi Ağustos ayı gibi gerçekleştirmeyi hedefliyorlardı fakat CRISPR'li hücreleri üretmek sandıklarından daha fazla zaman aldı. Temel olarak CRISPR yöntemi ile akciğer kanseri hastasının kanından aldıkları bağışıklık hücrelerindeki PD-1 genini etkisiz hale getirdiler. PD-1 geni kanser hastalarının bağışıklık hücrelerinde aktif hale gelerek onların kanser hücreleri ile mücadele etmesini engelliyor. Uzmanlar PD-1 geni etkisizleştirilmiş bağışıklık hücrelerinin kanser hücreleri ile etkili bir mücadeleye gireceğini ve bu sayede hastanın kanseri yeneceğini umuyor. Çalışmanın başında bulunan Dr. Lu, şu ana kadar her şeyin planladıkları gibi gittiğini ama gizlilik ilkesi nedeni ile detayları paylaşmayacağını bildirdi. Ayrıca Dr. Lu, hastaları 6 ay boyunca gözlemleyeceklerini ve herhangi beklenmedik bir durum oluşup oluşmayacağını da inceleyeceklerini belirtti. Bu gelişme tüm dünyadaki onkologları heyecanlandırırken, bir çoğunun da aklında yöntemin güvenirliği konusunda soru işaretleri bıraktı. Dr. Lu ise neyin doğru neyin yanlış olduğunu ancak deneyerek görebileceğimizi düşünüyor."} {"url": "https://www.bilim.org/deodorantlara-gercekten-ihtiyacimiz-var-mi/", "text": "Son araştırmalar koltuk altı kokusu üretmeyen gen çeşidine sahip insanların %75'den fazlasının deodorant kullanmayı sürdürdüklerini ortaya çıkardı. Bristol Üniversitesi'nde çoçuk sahibi olan 6.495 kadın üzerinde yapılan bir araştırmada %2'sinin (117 kişi) koltuk altı kokusu üreten genin (ABCC11) pasif halini taşıdıkları belirlendi. Koltuk altı kokusu üretip deodorant kullanmayanların oranı ise %5 olarak tespit edildi. Koku üretmeyen gen çeşidine sahip 117 kişiden sadece 26'sının deodorant kullanmadıkları, bunun da tüm kişi sayısının beşte birine denk geldiğini ve toplam istatiksel olarak bu geni taşıyan %78'den fazla kişinin ihtiyacı olmamasına rağmen deodorant kullandığı ortaya çıktı. Geçtiğimiz günlerde Journal of Investivgative Dermatology dergisinde yayınlanan çalışmanın baş yazarı Profesör Lan Day; yaptıkları çalışmada koltuk altı kokusu yapmayan bu özel gen çeşidini içeren bireylerin sadece çeyreğinin deodorant kullanmadıkları geriye kalan büyük çoğunluğun bunu bilmelerine rağmen deodorant kullnamayı sürdürdükleri, bunun nedeninin de ancak sosyolojik kültür normları ile açıklanabilineceğini belirtiyor. Ayrıca, Profesör Day, kuzey doğu asyalıların eğer deodorant kullanma ihityaçları yok ise kullanmadıklarını da sözlerinin sonuna ekliyor. Makalenin yazarlarından Dr. Santiago Rodriguez ise bu buluşun, genetiğin kişisel hijyen ürünlerinde kullanılmasının kapısını açtığını ve farklı gen çeşitlerine sahip bireylerin küçük bir gen taraması ile kendi genetik yapısına uygun hijyen ürünlerine kavuşabileceğini belirtiyor. Araştırmacılar bu az görülen genetik çeşitliğine sahip olanların kuru kulak kiri taşıdıklarını, bu sebeple kuru kulak krililiğine sahip olmanın koltuk altı kokusu üretmeyen bu özel gen çeşidine sahip olmanın en kolay göstergesi olduğunu belirtiyorlar. Daha önceki çalışmalarda koltuk altı koku üreten bezlerin ABCC11 adı verilen gen ile bir bağlantı içerisinde olduğunu, bu genin aktifliğinde koltuk altı kokusu oluştuğu gözlemlenmişti. Bazı insanlarda bu genin pasif kaldığını ve bu sayede herhangi bir koltuk altı kokusu üretmedikleri de rapor edilmişti. Koltuk altı kokusunda yaş ve çevre gibi diğerler faktörlerde etikili olsalar da ABCC11 geninin bu konudaki güçlü belirleyiciliği yanında göz ardı edilecek düzeyde olduğu da belirtilmektedir."} {"url": "https://www.bilim.org/diyabet-seker-hastaliginin-arkasindaki-bulmaca/", "text": "Diyabet veya daha bilindik adıyla şeker hastalığı günümüzde yeme alışkanlıkların kötü yönde değişmesi ile artık hemen hemen herkesi tehdit eden rahatsızlıkların başında geliyor. Yapılan araştırmalarda şehirleşmelerin artması ile beraber fast-food gibi tüketimi artan gıdaların, aşırı şişmanlık ve obezliğin en önemli nedenlerinden olduğu yönde. Obezliğin büyük bir oranda diyabet hastalarının sayısının artışında önemli bir faktör olduğu yapılan gözlemler ile anlaşılmıştır. Bugün başını ABD'nin çektiği ve Türkiye'ninde içinde bulunduğu büyük bir coğrafik alanda insanların diyabet veya benzeri hastalıklara yakalanma riski çok yüksek seviyelerde. Tsukuba'da Uluslararası bütünleşik uyku problemleri ve ilişkili hastalıklar enstitüsünün organize ettiği 29. WPI-IIIS seminerleri kapsamında Dr.Yoshimi Nakagawa şeker hastalığının arkasındaki bulmacayı ve hocası Prof. Shimano ile uzun yıllar yürüttükleri çalışmaların sonuçlarını bizimle paylaştılar. Bu sunumlarında moleküler biyolojinin en popüler konularından birini oluşturan transkripsiyon faktörlerin nasıl oluyor da kan şekerimizi olması gerektiği seviyede tuttuğunu anlattılar. Transkripsiyon bir organizmanın kendisi için gerekli biyolojik moleküllerin üretilmesi için DNA üzerinden yazılımının yapılıp hazır hale gelmesi sürecine verilen isimdir. Doğal olarak böyle önemli bir süreci kontrol eden bazı faktörler bulunmaktadır. Bu faktörlerin birbirleri ile olan ilişkide bir canlı organizma kendisine gerekli olan proteinleri üretmenin yanısıra, tehlike anında bazılarının da üretilmesini durdurmaya yardımcı oluyor. Canlı bilimi için proteinler ve yaptıkları mucizevi işler her zaman bir çok araştırmacının dikkatini çekmiştir. Bu alanda bulunan bir çok kişinin de bildiği gibi insülin yani kandaki şeker oranını düşürerek dengeli hale getiren molekül de bu proteinlerden biridir. Şeker hastalağı da bu moleküllün çeşitli nedenlerle yeterli oranda organizmada işlev görememesinden kaynaklanıyor. Bu molekülünün salgılanmasını kontrol eden perde arkasındaki oyuncular bir çok araştırmacı gibi Dr. Nakagawa ve çalışma arkadaşlarının da dikkatini çekmiş. Yaptıkları araştırmada Transkiripsiyon Faktör E3 (TFE3)'nin insülinin düzenlenmesinde önemli bir rol oynadığını bulmuşlar. Her ne kadar TFE3'nin miktarının hücrede artması hücre yüzeylerinde daha fazla insülin algılayıcılarının oluşmasını sağlamasa da insülin algılayıcılarının alt molekülü olan IRS2'nun ve takip eden trafikteki moleküllerin miktarında artış sağlayarak insülün sinyallerinin düzenlenmesi ve vücuttuaki yağlanmanın önlemesini aktive ettiğini gözlemlemişler. Bunun yanı sıra insülin problemleri yaşayan fare modelleri üzerinde TFE3'nin hücredeki miktarının artmasının, bu problemin ortadan kalkmasına iyileştirici etki yaptığı görülmüş. Bunun yanısıra Dr. Nakagawa çalışmalarında bir başka faktör olan CREB3L3 'nin de diyabet problemlerinde önemli rol oynadığını belirlemiş. CrebH'ın fazla miktarda hücrede üretilmesinin farelerde kilo kaybını sağladığını görmüş. Bu molekülün ortak çalıştığı diğer moleküllerin organizamada glükoz ve yağ metabolizmalarını kontrol ettiğini belirlemiş. Özellikle CrebH'ın hücrelerdeki yağ yakımını artırıcı etki yaptığı araştırmalarda gözlemlenmiş. Sonuç olarak yakın bir gelecekte transkiripsiyon faktörlerini daha akıllıca kullanmayı öğrenecek insanoğlu; şeker hastalıkları, obezite, kolestrol, damar sertleşmeleri gibi önemli problemlere çözümler oluşturabilecek ve onları kontrol altına almayı başarabilecek gibi gözüküyor."} {"url": "https://www.bilim.org/dna-barkodlari-artik-hayal-degil/", "text": "Flüoresans mikroskoplar son yıllarda biyomedikal görüntülemede bir çığır açmıştır. Barkodlar olarak da adlandıran, küçük flüoresans elementler bilim adamlarına gözlemlemek istedikleri hücrelere bağlanarak bunlar hakkında aydınlatıcı bilgiler sunuyor. Bu flüoresans elementleri yani barkodları hücrelerde mavi, yeşil ve kırmızı olmak üzere farklı dalga boylarında gözlemleyebiliyoruz. Fakat bu gözlemeler maalesef birkaç renkte sınırlı kalıyor ve görüntüde bulanıklıklar oluşuyordu. Harvard Üniversitesi Wyss Enstitüsünden araştırmacıların hayata geçirdikleri DNA barkodlarının mucizesi de işte tam bu noktada başlıyor: Bir DNA barkodunda renk noktaları geometrik desenler oluşturarak sınırsız sayıda birleşim ile bir araya gelebiliyor. Bu sayede bilim adamları herhangi bir örnekte gözlemleyebildiği molekül ve hücrelerin sayılarında inanılmaz artışlar elde ettiler. Dna origamisi nanoboyutlarda bir araya gelmiş molekülün incelenmesinde kullanılan bir işlemdir. Bu sistem nasıl çalışıyor: Temel biyoloji bilgilerimizden de bildiğimiz gibi DNA Adenin, Timin, Sitozin ve Guanin olmak üzere dört bazdan oluşmuştur. DNA'nın heliksel yapısında Adenin Timinle, Guaninde Sitozinle bağ oluşturmaktadır. Bu yapısal birleşmeden oluşan DNA'larda birden çok tasarım oluşabilmektedir. Bilim adamları göndermiş oldukları bu flüoresans aydınlatıcılar ile bu farklı desenler adeta bir barkod stillinde gözlemleyebiliyor. Bu sayede araştırmacılar daha fazla hücreyi DNA kodlarından aydınlatabiliyorlar. Araştırmacılar yeni DNA barkodaları üreterek DNA origamilerini çözümmleyebiliyor. Bu işlemler için flüoresans elementler kullanılıyor. Dr. Yin; Hücreleri, doğal ortamlarında herhangi bir dış güç uygulamadan oluşan bu flüoresans desenler ile çalışmanın harika bir yenilik olduğunu belirtiyor. Maya hücrelerinin yüzeylerine başarılı bir şekilde yerleştirilmiş bu DNA barkotları adeta bu metodun ispatı gibi. Bununla birlikte, Harvard Üniversitesi Wyss enstitüsünün kurucu müdürü Prof. Don Ingber; Bu teknoloji ile DNA üzerinde değişimler yapabilme hızlarının aratacağını belirtiyor. Ayrıca, bu teknolojinin hedeflenen dokulara ilaç iletimi mekanizmalarında ve hastalıklı bölgelerin gözlemlenmesinde önemli katkıları sağlayacağını belirtiyor. Merhabalar ilginiz için teşekkürler. Öncelikle sizinle aynı fikirdeyim kullanılan teknikler uzun yıllardır kullanılmakta. Zaten Moleküler Biyoloji ve Genetik'te baş döndüren gelişmelerin en büyük katkı yukarıda değinilen sistemlerin. Bu çalışmanın getirdiği yenilikse uzun yıllardır kullanılan sistemlerin duyarlıklarının artırılması ve onların kullanım alanlarının geliştirilmesini yönelik.. Bir çok genetikçi kariyerin mutlaka ilk yıllarında DNA barkodlarını düşlemiştir. İşte bu çalışmalar ile bunun kapısı açılıyor.Yani uzun yıllardır kullanılan sistemin daha duyarlısını yeni ve taşınabilir portatif cihazlara yüksek teknoloji ile entegre etmeye çalışılınıyor. Özetle, bunun etik boyutları tartışmaya açık olsa da gelecekteki vizyonda bireylerin taşıyabileceği portatif cihazlar ile DNA analizleri alınabilinecek. Şöyle ki marketteki gıdalardan, kliniğe kadar bu cihazların kullanılması bekleniliyor. Bu sayede klinikte hekimler sadece bir damla kan veya saç örneği ile DNA analizlerini hızlı şekilde elde edebilir ve hastalıklar ile mücadele de daha etkin olabilirler. Gıda kalite ve kontrolünde DNA analizlerini sağlayacak bu cihazlar ile daha sağlıklı sonuçlar alınabilir ve bir takım şüphelerin giderilmesi hızlıca sağlanabilinir."} {"url": "https://www.bilim.org/dolly-ilk-basarili-klonun-arkasindaki-isim-ian-wilmut/", "text": "Ian Wilmut ikinci dünya savaşı sırasında Alman bombardımanına maruz kalmış İngiltere'nin eski bir kasabası olan Hampton Lucey'de hayata gözlerini açar. Çocukluk yıllarında çiftçiliğe ilgi duyan Profesör Wilmut'tun bu ilgisi onu Nottingham Üniversitesi'nde ziraat okumaya itti. Yaz stajlarında ise ilgi duyduğu embriyoloji bilimi üzerine odaklandı. 1971 yılında Cambridge Üniversitesi'nden doktorasını aldığında hayvanlar üzerinde genetik mühendisliğine odaklanmış ve tezini domuz spermlerinin dondurulması üzerine yapmıştır. Doktora sonrası yaptığı çalışmaları ile de genetik araştırmalarına yön vermiştir. 1986 yılında katıldığı bir sohbet onun kariyerine yeni bir boyut kazandırır. Bu sohbette Danimarkalı embriyologların gelişimini tamamlamış bir kuzunun embriyo hücrelerinden yeni bir kuzu üretme başarısını göstermesi onu olgun bir koyun vücut hücresinden bir kuzunun klonlanabilme ihtimalini üzerinde düşündürtmeye itti. Tam da bu sıralarda fare klonlaması üzerine ortaya atılan sahte bir raporun ortaya çıkması bu alana yönelik desteklerin de çekilmesine neden oldu. Bunun üzerine Wilmut ve ekip arkadaşı Keith Campbell kendi olanakları ile çalışmaları sürdürmeye çalışıyorlardı. 1986 yılının ilk yarısında Profesör Wilmut ve ekibi ilk kez embriyonik hücrelerde adları Megan ve Morag olan iki kuzu çifti üretmeyi başardılar. Bu başarı her ne kadar bilim dünyasının ilgisini çekse de kamuoyunda çok da ses getiremedi. 1997 yılına gelindiğinde ise Profesör Wilmut yetişkin bir koyunun meme hücresinden adını o dönemin sanatçılarından biri olan Dolly Parton'dan alan Dolly isimli bir koyunu kopyaladıklarını duyurdular. Bu, o zamana kadar ilk kez bir vücut hücresinin yumurta hücresine füzyonu sonucu ile elde edilmiş başarılı bir üretimdi. Bu başarı bir öncekinin aksine kamuoyunda acaba bir sonraki adım insan klonlama mı olacak düşüncesinden dolayı oldukça ilgi çekti. Dolly 2003 yılında solunum problemlerinden ölmesine rağmen Prof. Wilmut çalışmalarını Edinburgh'ta yenilenebilir tıp araştırmaları merkezinin üreme biyolojisi bölümünün başkanı olarak sürdürdü. Onun bu başarısı tedavi amaçlı hayvan klonlamalarının da önünü açtı. Bu amaçlarla hayvan klonlama önemli tıbbi bilimsel gelişmelerin kapısını aralamakta büyük umut ışığı taşımaktadır. Örneğin hemofili hastalığında önemli rol oynayan bir protein hayvanlar üzerinden üretilerek insanlara verilebilir ve hastalığa çözümler geliştirilebilir öte yandan organ nakillerinde bu klonlanmış hayvanlar kullanılabilinir. Bunun yanı sıra süt ve yün üretimi gibi amaçlar ile de klonlanmış hayvanlar olası bir kaynak sıkıntısına çözüm olabilir. ABD'den James Thomson ve John Gearhart'ın insan embriyosundan farklılaşma özelliğine sahip kök hücreleri kontrol edebilmesi bu alanın en heyecan verici gelişmelerinden biri olmasını sağladı. Fakat hem ABD'de hem Birleşik krallıkta insan embriyosuna yönelik etiksel problemler bu çalışmaların sürdürülebilmesi önünde engeller taşımaktaydı. Profesör Wilmut 2005 yılında insan embriyosunun klonlanması yönünde lisans aldı. Amacı, bu sayede sinir hastalıklarına çözümler üretmekti. 2 yıl sonra Dr. Shinya Yamanaka yetişkin vücut hücrelerini, geçmişine kök hücrelere dönüştüren yeni bir metot bulduklarını duyurdu. Bunun üzerine Wilmut ve ekibi derhal bu yeni metodun insan hücreleri içinde çalıştığını ispat ettiler. Wilmut bu gelişme ile daha önce başladığı insan embriyosu klonlama projesinden vazgeçip bu yeni metodu uygulayarak Parkinson, Felç, Alzheimer gibi hastalıklara umut olacak gelişmelerin peşinden koşmaya başladı. Prof. Wilmut, Dolly çalışmaları ile bilim dünyasına yaptığı katkılarından dolayı kraliçe Elizabeth tarafından şövalye ünvanı ile ödüllendirildi."} {"url": "https://www.bilim.org/duygu-ve-dusunce-arasindaki-bilincsel-etkilesim/", "text": "Bangor Üniversitesinden psikologlar, yüksek düzeyde zihinsel süreçler ile etkileşimde olan esas tepkilerin beynimizde bilinç dışı işlemlendiğine inanıyorlar. Negatif bir üslubun ise bilinçdışı işlemlenmediğini belirten makaleleri Journal of Neuroscience da yayımlandı. Yüzyılın son çeyreğinde psikologların farkına vardıkları ve büyülendikleri gerçekte; beynin birçok yüksek seviye de bilgi içeren süreçlere bilinçdışı anlam verebilme özelliğiydi. Bangor Üniversitenden psikologlar ise beynin bilinçsiz olarak bazı bilgileri saklaması ile bu bilgilerin belirli biçimlerine erişilmesini engellediği keşif ettiler. Psikologlar, bu konuda iki dil bilen insanlar üzerinde çalışarak en son bulguları tahmin etmeye çalıştılar. Önceki keşiflerini iki dil bilen kişiler üzerinde gözlemleyen psikologlar, kişilerin ikinci dilde konuşurken, bilinçaltlarında ana dillerine ulaştıklarını gözlemlediler. Şaşırtıcı olan ise iki dilliliğin; bilinçsizce ana dildeki savaş, talihsizlik, rahatsızlık v.b gibi bir takım negatif kelimeleri beynimizin bilinç dışı engellemesine neden olmasıdır. Bu gelişmenin beyinin ispatlanamamış yüksek zihinsel süreçlerde bilinçdışı nasıl olurda bilgilerin engellendiğine ışık tutmak açısından ilk kanıt olduğu düşünülüyor. Bu bulgular, bilinçsel olarak duygu ve düşünce arasındaki ilişkilerin anlaşılmasında yeni bir çığır açıyor. Bundan önceki çalışmalarda duyguların dikkat, hafıza, hareket kontrolü gibi bir takım beyinsel fonksiyonları etkilediğinden bahsediliyordu. Fakat şu ana kadar duyguların aynı zamanda yüksek zihinsel faaliyetleri, dili ve anlayışı da etkilediğinden bahsedilmiyordu. Aslında bu gerçeği, yabancı bir ülkede olan veya ikinci bir dili akıcıcı şekilde konuşabilen kişilerin çocukları ile ana dillerinde iletişime geçmeye çalışmalarında da görebiliriz. Çünkü duygu yükleyebilecek sözcüklerin bireylerde oluşturabileceği tepki her zaman daha etkili olmuştur. Her ne kadar ikinci dili etkili konuşuyor olursa olsun, kişiler ana dilleri ile konuşurken oluşturacağı duygusal etkiyi yabancı dilde yeteri kadar oluşturamazlar. Psikoloji Bölümünden Dr. Yan Jing Wu, bu çalışmalarını bilinçdışının duygusal süreçteki etkileşimlerini aydınlatabilmek için tasarladıklarını belirtiyor. Sonuç olarak, duyguların temel bazı düşünceleri bilinçdışı kontrol ettiğini ilk kez belirlediklerini bildiriyor. Ayrıca, bunu belki de daha önce hiç değinilmemiş bir çeşit zihinsel baskılama teorilerinden biri de olabileceğine değiniyor. Profesör Guillaume Thierry bu soruya cevaben; bunun bir koruyucu mekanizma olduğunu düşündüklerini belirtiyor. Travmada insanlar farklı davranışlar gösteriyor. Yüzeysel bilinçli süreçlerin beyinde daha derin bir duygusal sistem üzerinden yönlendirildiğini ve belki de bu beyinsel mekanizmanın düşüncelerdeki negatif duygu etkisini minimize edebilmek ve bireyin endişe halinden çıkabilmesi için bir şekilde beyin tarafından engellendiğini söylüyor. Bu bulgunun kendileri içinde beklenmedik olduğunu ve aslında bu tür durumlarda etki değeri yüksek bazı duygusal kelimelerin daha fazla kullanılacağını beklediklerini belirtiyor. Bu çalışma ayrıca İngilizce konuşabilen Çinliler üzerinde de denenmiş. Deneklerin beyinlerindeki elektriksel aktiviteyi ölçen araştırmacılar, Onların birçok İngilizce kelimeyi bilinçdışı tercüme edebilirken negatif anlam taşıyan İngilizce kelimeleri beyinlerinde bilinçdışı tercüme edebilme aktivitesini esrarengiz bir şekilde gösteremediklerini ortaya çıkarmışlar. Merhaba..yapılan değerli çalışmaları inceleme fırsatı verdiğiniz için teşekkürler..dikkatimi çeken husus beyin üzerinde yoğunlaşırken zihnin tüm gelismelerin asıl tezahür merkezi olabileceğidir..Ruhumuzun nefs adli organı üçüncü göz denilen epifiz bezinin degerlemeye alinmasi,ihmal edilmeden çok önemli özellikleri gözlem alanında tutulması gerekliliği kaçınılmaz bi gerçektir,kanımca..sevgim ve saygimla.."} {"url": "https://www.bilim.org/endothelin-ve-orexinin-kasifi-masashi-yanagisawa-ile-cok-ozel-soylesi/", "text": "Prof. Dr. Masashi Yanagisawa, 1985 yılında Tsukuba Üniversitesi Tıp Fakültesinden mezun olduktan sonra temel bilimlerde araştırmalar yapmak üzere aynı üniversiteden doktorasını aldı. Doktora çalışmaları sırasında vücutta damar kasılmalarına neden olup, kan basıncını artıran protein olan Endothelin'i bulması ile bir anda hayatı değişir. 1988 yılında Nature'da yayınladığı yayını ile o zamanki bilim camiasında adından çokça söz ettirir. Nobel ödüllü bilim adamları Prof. Brown ve Prof. Goldstein'in yoğun davetleri üzerine tıp araştırmalarında dünyanın sayılı kurumlarından olan University of Texas Southwestern Medical Center'da çalışmalarını sürdürmek amacıyla Amerika'ya gider. Amerika'daki yıllarında Howard Hughes Medical Instiute gibi prestijli bir kurumda da kendisine yer verilir. Şimdiler de 2 yıl önce Tsukuba'da Japon hükümetinin sağladığı büyük bir finansal destekle kurduğu International Institue for Integrative Sleep Medicine ve Moleküler davranış genetiği merkezlerinde ekibi ile beraber çalışmalarını sürdürmektedir. 1988 yılında bulduğu Endothelin proteini adeta bilime yeni bir çığır açar ve yayını 10.000'ne yakın atıf alır. Bunun yanı sıra 1996 yılında önemli bir beyin protein olan Orexini aydınlatır. İşte böyle önemli bir araştırmacının buluş hikayelerini ve tecrübelerini öğrenmek amacıyla siz değerli Bilim.org takipçileri için kaçırılmaması gereken bir söyleşi gerçekleştirdik. Ben Masashi Yanagisawa, 1985 yılında Tsukuba Üniversitesi Tıp Fakültesinden mezun olduktan sonra klinik çalışmalara girmek istemedim, araştırma sahalarına girmek amacıyla yine Tsukuba'da doktoramı yaptım. Doktoramı eczacılık bölümünde Prof. Tomo Masaki'nin rehberliğinde sürdürdüm. Başlangıçta danışmanımın çalışma sahası olan kas kasılmalarının biyokimyası ile igilendim. Doktoramın üçüncü yılında ise daha farklı şeyler denemek istedim. Temel olarak benim doktora tezim damar büzülmesine neden olan endothelin proteinin keşfi üzerineydi. Bildiğin gibi endothelin proteini damar kasılmalarında öncü roller oynamaktadır. Bu çalışmalarım sürecinde bu alanı daha çok tanıdım. İlk endothelin makalem 1988 yılında yayınlandı ve ben o zaman Tsukuba'da doktoramı tamamlamıştım. İki yıl daha 1990 yılına kadar Tsukuba'da kaldım. Daha sonra endothelin proteinin keşfi ile ilgili makalemin etkisi ile Teksas Üniversitesi Southwesten Tıp Merkezine aşırı bir istekle çağrıldım. Bugün bile hala oradaki poziyonumu sürdürüyorum. Aslında Teksas'a gitmemde 1985 yılında LDL algılayıcıları üzerindeki çalışmaları ile nobel ödülü kazanmış Prof. Brown ve Prof. Goldstein daveti etkili oldu. Açıkçası o zamanlar bende bir süre Amerika'da çalışmalar yapmayı düşünüyordum. Nobel ödüllü iki araştırmacıdan da bu daveti alınca karar vermek zor olmadı. Teksas'a gitmeden önce 1991 yılında bir süreliğine danışmanım Prof. Masaki Kyoto'ya geçtiğinden Kyoto'da genç fakülte üyesi olarak çalıştım. Kyoto benim için Teksas'a gitmeden önce bir yıl gibi kısa süreli tecrübe oldu. Halen oradaki pozisyonumu da koruyorum. UTSMC zaten dünyada tıp araştırmalarında lider merkezlerden biri, oradaki pozisyonumun yanında bana Howard Hughes Medical Instiute gibi prestijli bir enstitüde de yer verildi. Bu gelişme çalışmalarıma daha fazla destek bulabilmek açısından çok harika bir olanaktı. Aslında babam ilk zamanlarda elektronik mühendisliği üzerine eğitim almış ama daha sonra tıp fakültesinde bir hocasının kendisini elektrofizyoloji çalışmalarını yapmak üzere davet etmesiyle alanını değiştirip tıp fakültesine geçmiş bir cerrahtır. Benim her zaman araştırmacı olma isteğime tabii ki katkıları oldu. Hiç unutmuyorum ilkokul yıllarımda onu deneyler yaparken ve teknik kitapları okurken izlerdim. Bu izlenimlerim benim üzerimde araştırmacı olma kararlılığımı artırdı. Daha önce belirttiğim gibi doktoramın ilk yıllarında hocamın çalışmasını takip ediyordum ve doktoramda üçüncü yılın başında bir yayın yaptık bu açıkçası doktoramı garanti altına almamı sağladı. Sonra hocamın çalışmalarını sürdürmeyi istemedim daha farklı şeyler, tıp ve patoloji alanları ile ilişkili çalışmaların içerisinde olmamı sağlayacak projeler geliştimeyi hedefliyordum. Bulunduğum bölüm eczacılık fakültesi olmasına rağmen kendi hocam biyokimya konuları ile daha yoğun ilgileniyordu. Bulunduğum çevrede araştırmacılar daha çok damar patolojisi ile ilgili çalışmalar yapıyordu.Onlarla makale toplantılarına bir eczacılık fakültesi üyesi olarak katıldığımda gördüm ki endothel hücreleri üzerinde 1987 yılının öncesinde çok yoğun araştırmalar sürdülüyor ve çok gündemde olan bir konuydu. 1980 yılında endothel hücrelerin gevşemesini sağlayan EDRF faktörü bulundu. 7 yıl sonra endothel hücrelerin gevşemesini sağlayan bu faktörün bir kimyasal olan nitrikoksit olduğu anlaşıldı. Nitrikoksit faktörünün bulunmasında bir gece öncesine kadar aklımda bu konu ile ilgili bazı şeyler vardı. Zaten o dönemde de damar farmakolojisi camiası endothel hücreler üzerinde yoğun mesai harcıyordu. Bir gün hocalarımızdan birinin Amerika'dan getirdiği damar biyolojisi adlı bir kitabı inceliyordum. Kitaptaki kısa bir paragraf endothel hücrelerine bağlı olan damar büzülmeleri ile ilgiliydi. Burada EDRF dışında büzülmelere neden olan farklı bir yapının olabileceğinden bahsediliyordu. Amerika'da deneysel biyoloji mitinginde sunulmuş iki tane yayının bu kitaba atıfta bulunduğunu gördüm ve hemen bu yayınlara ulaşıp okudum. Gördüm ki her iki yayında da Endothel hücre kültürlerinde damarsal büzülmeyi sağlayan EDRF dışında farklı bir yapıdan da bahsediliyor ama çok net bir bilgi sunulamıyordu. Sonra düşündüm ki belki biz bu kimyasal aktiviteye neden olan yapıyı aydınlatabiliriz. Bu çalışmayı yapabilmenin uygunluğunu düşündüm. O zamanlar tabi PCR gibi modern moleküler biyoloji teknikleri yoktu. O zamanki şartlarda moleküler klonlama büyük bir olaydı. Biyo aktif bir proteinin doku kültüründe saflaştırması konusunda uzman olan Prof. Kimura ile görüştüm ve bu konuda kendisinden eğitim aldım. Prof. Goto ise klasik bir farmakologtu, laboratuvarında her gün klasik damar-kas büzülme deneyleri yapılıyordu. Deney sistemleri, protein saflaştıma teknolojileri hali hazırda Prof. Goto'nun laboratuvarında mevcuttu. Endothel hücre kültürlerini de başka birilerinden temin ettik ve bize sadece denemek kaldı, hem neden denemeyelim ki diye de düşündük. Gerçekten daha önce okuduğum iki yayındaki gibi benzer sonuçlar elde ettim ve belirtilenler gerçekten doğruymuş diye söylendim. Prof. Goto'da klasik bir farmokolog olarak diğerlerine göre kıyaslayınca daha önce bu tip bir aktiviteyi görmediğini belirtti bu beni bu konunun üzerine gitmekte daha bir cesaretlendirdi. Bunun büyük bir risk olduğunu biliyordum ama doktoramın daha önceki yayınımla garanti altına alınca bu riski göze alabilmek daha kolay oldu. Bir takım hesaplamalar yaptım, o dönemde Prof. Kimura da bu konunun üzerine gitmem konusunda beni fazlasıyla cesaretlendirdi. Sonra 10 ml hücre kültürlerinin yerine 40- 50 lt endothel hücre kültürleri yapmayı kararlaştırdım. Serumlu kültürlerin yanında serumsuz kültürlerde oluşturduk ve proje çok hızlı ilerledi. Mart ayında başlamamıza rağmen Temmuz ayında kültürde saflaştırdığımız proteinlerimiz vardı. Sanırım projenin bu kadar hızlı ilerlemesinde can alıcı nokta serumsuz kültürler de kullanmamızdı. Sonra bu proteinin aminoasit dizisini belirleyip uzun hikayeyi kısalttık. Bu proteini aktivitesinin yayınlardaki sonuçlar gibi olduğunu laboratuvar ve canlı koşullarda onaylamak için klonladık. Bu datalar çok hızlı bir şekilde pozitif sonuç verdi. Ben hazırladığım yayını Aralık ayında Nature'a yolladım. Yayın editöryal işlemlerin ardından 31 Mart 1988 tarihinde yayınladı. Açıkcası bu tip ciddi bir buluşun 1 yıl gibi kısa sürede hızlıca sonuçlanacağını hiç tahmin edemezdim. Sonuç olarak bu yayın benim doktora tezimi oluşturdu. Bununla ilgili bir hikayemi anlatayım; prostoglandins'in keşfi ile 1982 yılında nobel ödülü alan Prof. John Vane, yayınımızı 1 Nisan'da görmüş ve bunun bir Nisan 1 şakası olduğunu düşünmüş. Bugün bu yayın 10.000'ne yakın atıf almış durumda. Gerçekten güzel bir soru. 2001 yılında endothelin blokeri ve endothelin algılayıcı blokeri ilaçlar Amerika'da FDA tarafından onaylandı. Ama maalesef bu ilaçların üzerinden 10 yıl geçmesine rağmen halen bu konuda daha etkili gelişmeler olmadı. Halen çok önemli ilaç firmaları endothelin blokerlerinin etkisinin böbrek problemleri olan şeker hastası ve normal şeker hastalarında etkilerini, kistik fibrozis, damar spazmları gibi hastalıklar ve otoimmün hastalıklardaki endothelin blokerlerinin rolü ve tedavi edici yöntemlerini araştırıyorlar. Umarım yakın bir gelecekte bunların etkilerini daha net görebileceğiz. Bu gerçekten endothelin'in biyolojisine odaklanmış çok ciddi uluslararası bir konferans. Gerçekten sadece endothelin'e odaklanan bir konferansın hala sürdürülüyor olması harika bir şey. Bu yıl Tokyo'da bu konferans ile endothelin keşfinin 25. yılını kutlayacağız. Senin de belirttiğin gibi bu konferans Avrupa, Amerika ve Asya kıtasında sırasıyla düzenlenmekte. 10 yıldan fazladır endothelin üzerine üretilen ilaçlar etkisi ile bu konferansa sadece temel bilimlerden değil klinik alanlarda da çalışan araştırmacılar katılım göstermektedir. Bu gerçekten çok benzersiz, sadece bir sinyal proteinin üzerine düzenlenen bir konferans. Vücuttaki birçok hücre endothelin algılayıcılarına sahip. Bu yüzden moleküler farmakoloji alanlarında endothelin'in en önemli ürünü çok sayıda yayın çıkarmak diye espiri konusu bile oldu. Çünkü, deney sisteminizie endothelin'i uyguladığınızda neredeyse her zaman pozitif sonuçlar alıyorsunuz. Bu aynı zamanda işi biraz da kompleks yapıyordu. Çünkü endothelin'in fizyolojik etkilerinin moleküler farmakoloji sahasındaki ilişkileri halen çalışmaların sürdüğü ilgi çekici bir alan. Gelişim biyolojisinde endothelin etkileri daha belirgin. Bu anlamda ekibimle bulduğumuz en önemli bulgu endothelinsiz sinir krestlerin doğru şekilde gelişememesidir. Bu da bir takım sinirsel hastalıklara neden olmaktadır. Yetişkin fizyolojisinde endothelin etkisi halen tam aydınlatılamamış durumda. Bu nedenle bu alan hem ilginçlikler hem de komplekslikler ile doludur. Öte yandan farmakolojik olarak endothelin algılayıclarının bloke edilmesi kapsamsında ilaçlar geliştirilmekte. Endothlein, A ve B olmak üzere iki adet algılayıcıya sahip. A algılayıcısı damar kasılmalarında görevliken B algılayıcısı vücutta çok geniş etkiler oluşturmaktadır. Bu yüzden bazı araştırmacılar B algılayıcısının vücutta başka sorunlara neden olabileceği düşüncesi ile bloklanmasının iyi bir fikir olmayacağını belirtiyorlar. Bundan dolayı A algılyacılarını bloklayacak ilaçlar geliştiriliyor. Buna karşın bazı araştırmacılar hem A hem de B algılayıclarının bloklanmasının en doğru yaklaşım olduğunu düşünüyorlar. Günümüzde halen bu tartışmalar sıcaklığını korumaktadır. 1996 yılında biz halen son hız endothelin biyolojisi hakkında çalışmalarımızı yürütüyorduk. Bu çalışmaları yaparken endothelin en heyecanlı çalışmalarının klinik sahalara kaydığını farkettim. Biz zaten endothelin'in gelişim biyolojisindeki önemli etkilerini o zamana kadar ayndılatabilmiştik. Biz aslında endothelin üzerinde sonsuza dek çalışmalar yapabilirdik ama ben buna ek olarak yeni şeyler ile ilgilenmenin de iyi fikir olduğunu düşündüm. Bu zamana kadar insan genom projesi devam ediyordu. Bu sürede birçok G-protein couple reseptörlerin genleri açıklandı. Bunların bir çoğunun ligandları aydınlatılamamıştı. Yapıdan genin GPCR'ı kodladığını anlayabiliyordunuz fakat ligandlarını bulamıyordunuz. Biz ligandları belirlenmemiş GPCR'lara orphan GPCR'lar olarak adlandırıyoruz. Ben orphan GPCR'ların ligandlarının belirlenmesinin yeni bir sinyal yolunun aydınlatılmasında çok önemli gelişmeler sağlayacağını düşündüm. 1996 yılına döndüğümüzde ben ulaşabileceğim sayıda orphan GPCR'lerin cDNA'larına ulaşmaya çalıştım. Bir deney sistemi ile bu reseptörlerin aktivitelerini ölçmeye başladım. Sonuç olarak, Bir beyin dokusunda bu reseptörlerin bir aktivitesine rastladık. Bu aktivite diğer orphan reseptörlerine göre çok özellikliydi. Bu daha önce belirlenmemiş bir protein aktivitesini gösteriyordu. Genom projesi ilerlemesine rağmen bu küçük proteini keşfetmek kolay değilidi. Orphan GPCR analizleri yaptıktan sonra bunun orexin tarafından aktivite edilen reseptörler olduğunu bulduk. Başlangıçta orexin'in aydılatılması tamamen biyokimyasal süreçler ile gerçekleşti. Orexin, Endothelin'deki gibi herhangi bir biyolojik temelli deneylerle değil tamamen biyokimyasal bağlantılar ile bulunmuştu. Teknik olarak endothelin keşfinde kullandığımız yöntemleri kullandık. Fakat buradaki problem bu yeni proteinimizi ne yaptığı hususunda bir bilgimizin olmamasıydı. Sadece bildiğimiz bu protein ve reseptörlerinin sadece beyinde bulunmasıydı. Önemli olan kısım ise bu reseptörlerin beynin hangi kısmında bulunuyor olduğuydu. Bunun daha sonra hipotalamusta olduğunu anladık. Sonra orexin'ni bir fareye enjekte etmeyi kararlaştırdık şaşırtıcı bir şekilde farenin daha fazla yemek yemeye başladığını gördük aynı zamanda aç bırakılan farelerde orexin mRNA'sının üretiminin hücrede arttığını gözlemledik. Bu anlamda 1997 yılında yayınlanan makalemiz orexin'in bir çeşit beyindeki yemek yeme merkezini düzenleyen bir protein olduğunu belirttiyordu. Daha sonra bu hipotezimizi onaylamak adına genetik teknikler ile orexin'ni inaktif olmuş farelerin yemek yememe gibi bir davranış göstermesini bekliyorduk. Fakat beklediğimiz gibi olmadı ve hayal kırıklığına uğradık. Sonra orexin'ni inaktif olmuş fareyi daha yakından izlememiz gerektiğini düşündüm. Açıkçası faremizin gece beslenen türe ait olduğunu anladık. Bu türün %90'nı geceleyin yeme davranışı gösteriyor. Bu yüzden fareyi geceleyin gözlemlememiz gerektiğini düşündüm. Bu amaçla bir gece görüş kamerası temin ettik ve faremizi tüm gece kayıt altına aldık. Açıkçası faremizin videolarını izlemek biraz sıkıcı olsada post-doc'larımızdan biri video kayıtlarında doğal olmayan bir şey tespit etti. Faremiz normal yeme ve hareket davranışlarını gösterirken bir anda donuklaşıp ölü gibi bir hale geliyordu. Yaklaşık bir dakika sonra sanki hiç bir şey olmamış gibi tekrar aynı hareketliliğine kavuşuyordu. Sonra bunun orexin proteini inaktif edilmiş tüm farelerde belli sıklıklar ile gerçekleştiğini normal farelerde ise bu tip bir davranışın olmadığını tespit ettik. Buna neden olan her neyse gerçekten önemli bir şey olmalı diye düşündük. Bunun başlangıçta bir çeşit epilepsi olabileceğini düşündük fakat daha sonra epilepsi olabileceğine yönelik hiçbir delile ulaşamadık. Bu bir çeşit uyanıklık problemiydi. Sonraki deneylerimizde orexin'i inaktif farelerin uykuda normal fazı pas geçip hemen rem fazına geçtiğini tespit ettik. Normalde normal fazdan sonra rem fazına geçilir. Rem uykusu fareler için 5 veya 10 dakikadır. İnsanlarda ise bu süre ortalama 90 veya 100 dakikadır. Bu farelerimiz uyanıkken direk rem uykusuna geçmeleri onların bir çeşit narkolepsi problemi yaşadıklarını gösteriyordu. Eş zamanlı olarak, Stanford üniversitesinde bir grup, köpeklerde narkolepsi sebep olan bir reseptörü kodlayan gen bölgesi buldular. Açıkçası bizim çalışmalarımız ve onların çalışması genetik bilmi açısında çok harika bir olaydı. Çünkü biz proteinden yola çıkarak narkolepsinin nedenine ulaşmışken, Stanford'daki grup da hastalıktan yola çıkarak bizim proteine ulaşmıştı. Bu farklı türlerde birbirini destekleyen sonuçlar orexin eksiliğinin narkolepsinin nedeni olduğunu bize kanıtlıyordu. Bundan bir iki yıl sonra Stanford ve UCLA'den araştırmacılar narkolepsi hastalarının hipotalamuslarında orexin üretici hücrelerin zarar gördüğünü tespit ettiler. Ayrıca, beyin sıvısında da orexin proteinlerine rastlanılmadığı da belirtiliyordu. Sonuç olarak narkolepsi hastalarının %95 gibi büyük bir oranında orexin eksikliğinden kaynaklandığını gördük. Böyle ciddi bir uyku hastalığının tek bir sinyal proteininde kaynaklandığını öğrenmek bizim için heyecan vericiydi. Esasen bakarsanız şeker hastalarındaki insülin eksikliğine benzer bir durumla karşı karşıyaydık. Eğer öyle ise narkolepsi hastalarına dışardan orexin verildiğinde bu hastalığın tedavi edilmesi beklenirdi. Ama orexin bir sinir ileticisi proteiniydi ve büyük çoğunlukta akson uçlarında bulunur. Biz de bu hipotezlerimizi gözlemeleyebilmek için genetik teknikler kullanarak insana çok yakın narkolepsik karakter gösteren farelerde orexin üretimi sağladık. Bu hastalığın tedavisinde teorik çözümler oluştursa da gerçekte orexin gibi bir sinir proteinin beyindeki kan bariyerini geçemediğinde kesin çözüm oluşturmuyordu. Günümüzde halen bu çalışmalar devam etmekte ve bu problemi çözüp orexin eksikliğine çözümler oluşturabilecek ilaçlar geliştirilmeye çalışılmaktadır. Biz de laboratuvarlarımızda bu çalışmaları proje ortaklarımızla sürdürmekteyiz. Bunu yanı sıra orexin reseptörlerini bloke ederek bu problemin çözüleceğini düşünen ve bu yönde çalışmalar yapan gruplar da mevcut fakat ben bunun doğru bir yaklaşım olduğunu düşünmüyorum. Çünkü narkoleptik hastalarda uyku kalitesinin çok kötü olduğunu biliyoruz. Temel olarak, Narkolepsi uyku ve uyanıklık arasındaki geçişlerin bozulmasından kaynaklanan bir rahatsızlıktır. Yani gün içerisinde uyku basmalarına maruz kalınırken gecede uykuda sürekli uyanma gibi bir problemle karşı karşıyayız. Bu ileri düzeyde halüsünasyonlara da neden olabilecek acı verici bir rahatsızlık. Aslında bunlar rem uykusuna anormal bir şekilde girilmesi ile alakalı gelişmeler. Rem uykusunda bir kişinin tüm kas sistemleri bir süreliğine işlev görmez hale gelir. Onun için bu periyotta kişinin yatakta olması gereklidir. Tüm bunları düşündüğümde orexin reseptörlerinin bloke edilmesinin gerçek stabil bir uyku için yeterli olmadığını düşünüyorum. Ama buna rağmen bu tekniğin yüzde seksen oranında sonuç verdiğini de biliyorum. Zaten şu anda günümüzde kullanılan bütün uyku ilaçlarının tek bir fonksiyonu var o da; GABA-A reseptörlerini bloke etmektir. GABA merkezi sinir sistemini inhibite eden ve her yerde olan ana sinir iletici proteinlerindendir. Bu uyku ilaçları sonuç olarak sinir hücrelerinizi bloke ederek aktivite göstermektedirler. Ama orexin bazlı ilaçlar ise daha spesifik çalışabilecek ve uykunuzun daha stabil hale gelmesini sağlayabilecektir. Herkes orexin bazlı ilaçların tam anlamı ile hayata kazandırılmasını umuyor. Oreixin'in beyinde şu an bilinen en önemli fonksiyonu uyku ve uyanıklık düzenleyicisi olmasıdır. İkinci olarak yeme sistemindeki düzenleyici rolünü biliyoruz. Üçüncü olarak da birçok yayında belirtildiği gibi uyuşturucu bağımlılarının, bağımlılıklarından kurtulabilmesi için anahtar protein olabileceği düşünülmektedir. Endothelin'den farklı olarak orexin'in fizyolojik özellikleri çok iyi biliniyor. Aslında bu tamamen bir biyokimyasal olgu. Beyin-Kan bariyerinin geçirgenliğini seçici hale getirmek için kimyasal bazda ciddi çalışılmalar yürütülmekte en iyi sonuçu alana kadar bu deneyler sürdürülmelidir. Yakın bir zamanda bu anlamda güzel gelişmeler bekliyoruz. Klasik farmakoloji yöntemlerinde öncelikle protein tespit edilip reseptöre gidilir bizim geliştirdiğimiz teknik ise reseptörden proteine gitmemizi sağlıyor. Bu nedenle tersinir farmakoloji olarak adlandırıyoruz. Bundan 4 sene önce grubumuz bir projeden devlet desteği aldı bu gerçekten çok ciddi bir destekti. Uyku genetiğini çözmeye yönelik projeler geliştirildi. Ben de o zamanlar Tsukuba'da bu kapsamda bir laboratuvar açmayı kararlaştırıldım. O zaman Tsukuba Üniversitesi'nin rektörü Prof. Yamada, Japon hükümetinin araştırmada mükemmeliyet merkezleri açmak için geliştirdiği wpi programlarına üniversitemiz adına başvurdu. O zamana kadar nasıl bir merkez açmalıyızı hep düşündük ve uyku tıbbı üzerine Japonya'da ciddi bir araştırma merkezinin olmadığını, Avrupa ve Amerika'daki merkezlerin ise klinik tabanda kurulduğunu, daha sonra temel bilimlere indiğini görünce arkadaşlarımla toplantılar yapıp basit temel bilimler eksenli ve daha sonra klinik alanlara hitap edebilecek uyku tıbbı merkezini kurmayı kararlaştırdık. Bu alanın en zayıf tarafı gerçekten halen hakkında henüz çok şeyin belirsiz olmasıdır. Uyku biyolojisi büyük bir sır olarak günümüzde de bu sırrını korumaktadır. Birçok uyku hastası olduğu için bu alan klinik anlamda çok büyük bir yer kapsamakta ve büyük ekonomiler dönmektedir. Fakat temel bilimlerde maalesef henüz bu alan çok çok yeni. Biz uykunun genetiksel sırlarını çözmeyi amaçlamaktayız. Kısacası uyku üzerine genetiksel bir tarama yapmaya odaklanmış durumdayız. Şu ana kadar altı binden fazla fareyi gözlemledik ve hali hazırda uyku bozukları ile ilgili bir takım genlere ulaştık. Bu gelişmeler daha hikayenin başını oluşturmaktadır bu anlamda çok heyecanlı bir noktadayız. Bunun yanısıra nörofizyolojik alanlar ile de ilgili çalışmalar yürütmekteyiz. Umuyorum birkaç yıla kadar bu genetik taramalarımızla ilgili basit ama yüksek etkili bir yayın çıkaracağız. Bunun bu alanı tamamiyle etkisi altına alıp alanın yönünü değiştireceğini düşünüyorum. Dediğim gibi bu alanın temel bilimlere inmesi herkes için çok yeni dolayısıyla henüz çok moda değil. Benim önerim araştırmacıların modayı takip etmek yerine kendi yollarını çizip, istedikleri gelişmelere odaklanmaları gerektiğidir. Ancak o şekilde yeni ve etkili bir buluş geliştirebilirler ve etkili bir araştırmacı olabilirler. Herkesin yaptığını yapmak, herkesin attığı adımları atmak ve modayı takip etmektense özgün ve emsalsiz bir yol çizmelerini, farklıyı denemelerini, inandıkları ilgilere yeni bir örnek olabilmelerini önerim. Modayı takip edip yayınlar basmak çoğu zaman yeni, etkili ve ilgilendiğiniz konular ile ilgili akışı değiştirecek sonuçlara, buluşlara veya gelişmelere sizi ulaştırmaz. Masashi Hocam hem bu güzel faydalı söyleşi için hem de vaktinizi bize ayırdığınız için çok teşekkür ederiz. 2: Sakurai T, Amemiya A, Ishii M, Matsuzaki I, Chemelli RM, Tanaka H, Williams SC, Richardson JA, Kozlowski GP, Wilson S, Arch JR, Buckingham RE, Haynes AC, Carr SA, Annan RS, McNulty DE, Liu WS, Terrett JA, Elshourbagy NA, Bergsma DJ, Yanagisawa M (1998). Orexins and orexin receptors: a family of hypothalamic neuropeptides and G protein-coupled receptors that regulate feeding behavior. Cell 92: 573 85. Çok teşekkür ederiz Fatih bey, çok sağolun. Değerli okuyucular Fatih bey'in vesilesi ile belirtmek isteriz; yorumlarınız, sorularınız veya fikirleriniz ile yazıya katkılarınız daha aktif bilgi paylaşımları için çok önemli olduğunu düşünüyoruz. Bu nedenle lütfen yorum paylaşmanın değerini göz ardı etmeyiniz. Çok teşekkürler. Mehmet Bey, beğenileriniz için çok teşekküler. Dilerim daha bir çok kişi için faydalı bir söyleşi olmuş ve olacaktır."} {"url": "https://www.bilim.org/ensefalon-1-hormonlar-uyku-ve-uyku-bozukluklari/", "text": "Narkolepsi, uykusuzluk ve uyku apnesi ile birlikte en sık bilinen uyku bozukluklarından biridir. Narkolepsi, gündüz aşırı uyku hali olarak tanımlanır ve bu hastalığın nedeni, 2000 yılında araştırmacıların Orexin/Hypocretin olarak adlandırılan nöropeptid eksikliğinin bu uyku bozukluğunun nedeni olduğunu keşfetmelerine kadar bir gizemdi. Daha ileri çalışmalar, bu nöropeptidin yalnızca hipotalamustan salındığını ortaya çıkardı. Narkolepsi hastaları genellikle uyanıklık döneminde ani kas tonusu kaybı olarak tanımlanan başka bir uyku bozukluğu olan katapleksi gözlemler. Dikkat çekici bir şekilde, raporlar narkolepsi tanısının konması erkeklerde 16 yıl, buna karşılık kadınlarda 28 yıl geciktiğini göstermektedir (Won vd. 2014). Bu bulgu, cinsiyet hormonlarının uyku bozukluklarının semptomlarına aracılık edebileceğini düşündürmektedir. Bazı araştırmalar, kadınların oreksin düzeyinin bir dereceye kadar erkeklere göre daha yüksek olduğunu göstermektedir. Bunun dışında uykusuzluk kadınlarda, uyku apnesi erkeklerde daha sık görülmektedir. Bu, cinsiyet hormonlarının farklı uyku bozuklukları üzerindeki potansiyel etkilerini gösterir. Ayrıca, cinsiyete özgü dönemlerin uyku ve uyku bozuklukları üzerindeki etkileri hakkında sınırlı literatür vardır."} {"url": "https://www.bilim.org/ensefalon-2-uyku-apnesi-ve-gelecekteki-tedavisi/", "text": "Obstrüktif uyku apnesi , uyku sırasında normal nefes almayı engelleyen üst solunum yollarındaki kas büyümesi nedeniyle sık uyku kesintisi olarak tanımlanır. OUA'nın bir seyri olarak kandaki karbondioksit (CO2) seviyesi yükselir. OUA günlük yaşamı her düzeyde bozar. OUA'nın komorbiditeleri psikolojiden kardiyovaskülere kadar geniş bir yelpazededir. Son çalışmalar, beynin pons bölgesindeki Parabrakial alanında bulunan Kalsitonin geni ile ilişkili peptit eksprese eden nöronların inhibisyonunun farelerde yüksek CO2 seviyelerindeki kortikal uyarılmayı önlediğini göstermiştir (Kaur vd. 2017). Bu bulgu, solunum ve uyarılma mekanizmalarının beyindeki farklı sistemler tarafından modüle edilebileceğini düşündürmektedir. Çalışmalar ayrıca serotonerjik tonların inhibe edilmesinin farelerde uyarılmayı önlediğini de göstermektedir (Kaur vd. 2020). Bu son bulguların ışığında, araştırmacılar OUA hastaları için ameliyatlar ve mekanik müdahaleler gibi tedavilerin aksine daha iyi tedaviler bulmaya yaklaşıyorlar."} {"url": "https://www.bilim.org/ensefalon-3-ruhsal-bozukluklar-bas-agrilari-ve-uyku/", "text": "Uyku ve ruhsal bozukluklar arasındaki bağlantılar, beyin araştırmaları için her zaman sıcak bir konudur. Giderek artan sayıda rapor, uyku bozukluğunun tüm ruhsal bozukluklar yelpazesinde yaygın olduğunu göstermektedir. Şizofreni, bipolar, majör depresyon ve travma sonrası stres bozukluğu hastalarının sırasıyla obstrüktif uyku apnesi, sirkadiyen ritim bozukluğu, uykusuzluk ve REM uyku bozukluğu yaşama eğilimi vardır (Myles vd. 2016, Reima vd. 2019). Ayrıca uyku düzeni bozukluğunun mani ve majör depresyonun temel semptomu olduğu bilinmektedir. Depresyon hastalarında uyku süresi genellikle artar veya azalır, mani hastalarında ise uyku ihtiyacı azalır. Buna karşılık, atipik depresyon hastaları aşırı uykudan muzdariptir. Öte yandan, birçok ruhsal bozukluk hastasında aktivite kalıpları uyku profillerinden daha fazla değişiklik gösterir. Bu hastalar genellikle rahatsızlıklar sırasında daha az aktif hale gelirler. Migren gibi baş ağrılarının uyku ile ilişkileri de büyük bir gizemdir. Migren genellikle uykuya dalma ile kendi kendine tedavi edilir. Bu gözlem, uyku ve migren arasındaki potansiyel bağlantıları ortaya koyuyor."} {"url": "https://www.bilim.org/ensefalon-4-kronik-ve-akut-agrilar/", "text": "Hem kronik hem de akut ağrılar yaşam kalitesini bozan faktörlerin başında gelmektedir. Ağrı, hastaların en sık şikayeti olması nedeniyle klinik düzeyde etkili bir çözüm bulmak için her zaman önemli bir sorun olmuştur. Ağrı sadece basit bir patofizyolojik süreç değildir. Ayrıca dikkat, bilişsel ve duygusal yönleri vardır. Bununla birlikte, geleneksel farmasötik yaklaşımlar, esas olarak ağrı sürecinin karmaşıklığını görmezden gelir (Bushnell vd., 2013). Hayvan modelleri üzerinde yapılan çalışmalar, ağrı durumunda beynin pons bölgesindeki parabrakial nöronların aktivitesinin son derece arttığını göstermektedir. Bu bulgu, PB'nin ağrı üzerindeki potansiyel rollerini ortaya koymaktadır. PB, duyusal bilgileri ön beyin yapılarına ileten bir istasyon olarak bilinir. PB, esas olarak uyarıcı Glutamaterjik nöronları ve birkaç inhibitör GABAerjik internöronu barındırır. Kanıtlar, PB'nin ön beyin yapıları aracılığıyla ve esas olarak amigdaladan baskılayıcı GABAerjik girdileri aldığını göstermektedir. Daha ileri çalışmalar, lateral PB'ye yansıyan GABAerjik amigdala nöronlarının aktivasyonunun, akut ağrıyı baskıladığını ve inhibe ettiğini ortaya koyuyor. Ayrıca bulgular, kronik ağrının bu amigdala-parabrakiyal yolun etkinliğini baskıladığını göstermektedir (Raver vd., 2020). PB'nin ağrı işlemedeki önemli rolü dışında, vücudun sıvı dengesi, kardiyovasküler fonksiyonda, tokluk/iştahta ve uyku/uyanıklıkta da önemli rolleri vardır."} {"url": "https://www.bilim.org/ensefalon-5-virusler-ve-beyin/", "text": "Virüsler yaşamın kaçınılmaz organizmalarıdır. Onlarla hayatımız boyunca birçok kez karşılaşırız. Viral enfeksiyonlarla ilgili en büyük sorun, genellikle enfekte kişide kalmamaları ve diğer sağlıklı insanlara salgın hastalıklarda olduğu gibi muazzam bir hızla yayılmalarıdır. Çoğumuz bu virüslerle enfekte oluyor ve onlara karşı bağışıklık kazanıyoruz. Ancak, bu her zaman söz konusu olmayabiliyor. Virüs enfeksiyonu vücutta yıkıcı etkilere neden olabilir ve hatta ölüme yol açabilir. Bakterilerin aksine virüslerin erişimi yalnızca iç sistemlerle sınırlı değildir. Küçük yapıları nedeniyle sıklıkla beyne de ulaşırlar. Virüslerin beyin üzerindeki etkileri, araştırmacılar için her zaman büyük bir gizem olmuştur. Beyin iltihabının atipik bir formu olan ensefalit lethargica, 1915 ve 1926 yılları arasında İspanyol gribi salgınıyla eş zamanlı olarak ortaya çıktı. Avustralyalı bir nörolog olan Baron Constantin von Enconomo, kurbanların beyinlerini incelerken iltihaplanma nedeniyle ön hipotalamus nöronlarının lezyonlarının, hastalarda uykusuzluğa yol açtığını keşfetti. (von Economo, K. 1917). Bu bulgu, İspanyol gribi virüsünün nöroinflamasyona potansiyel katılımını göstermektedir. Benzer şekilde, hayvanlar üzerinde yapılan son araştırmalar, malign ve malign olmayan koşullarla ilişkili yaygın bir herpes virüsü olan Epstein-Bars virüsünün, beyinde astrositlerle çevrili kompakt makrofaj kümelerinde iltihaplanmaya neden olduğunu ortaya koyuyor. Bağışıklığı baskılanmış hayvanlarda inflamasyon insidansının arttığı da bu çalışmada bildirilmiştir (Hassani A. vd., 2021). Çalışmalar ayrıca, Epstein-Bars virüsünün, merkezi sinir sistemini etkileyen en yaygın bağışıklıkla ilişkili hastalık olan multipl sklerozu tetiklediğini de göstermektedir (Lanz T. vd., 2022). Devam eden COVID-19 pandemisi, koronavirüslerin beyin üzerindeki potansiyel etkilerini anlamak için birçok gizemi de beraberinde getiriyor. Raporlar, COVID-19 hastalarında beyinle ilgili anormallikleri açıkça göstermektedir. Son bulgular, COVID-19'a neden olan virüsün beyin yapısını da değiştirdiğini göstermektedir (Douaud G. vd., 2022). Uzun süreli COVID-19 hastaları için en yaygın semptomlardan biri kafa karışıklığı, bir şeyleri hatırlamada zorluk, yavaş düşünme ve zayıf konsantrasyondur (Zhao S. vd., 2022)."} {"url": "https://www.bilim.org/ensefalon-6-kadin-ve-uyku/", "text": "Kadınlarda uykusuzluk riski çok daha fazladır. Birçok kadın, yaşamları boyunca yetersiz uyku ve uykuya dalma güçlüğü gözlemler. Kadınlara özgü hormonlar olan östrojen ve progesteronun uykudaki rolü her zaman bir gizem olmuştur. Bu hormonların derecesi, kadınlarda ergenlik, menstrüasyon döngüsü ve menopoz öncesi / sonrası dönem boyunca değişir. Östrojen, beyinde uyanıkken aktif bir süreç olan glutamaterjik iletimi uyandırır. Öte yandan, progesteron, esas olarak beyindeki uyanıklık mekanizmsını baskılayan GABAerjik sinyalleri indükler (Barth vd., 2015). Bu kanıt, hipotezsel olarak, kadınların yüksek düzeyde progesteron hormonu nedeniyle menstrüasyon öncesi dönemde, menstrüasyon sonrası döneme göre daha iyi uyuduklarını göstermektedir. Ancak, işler asla bu kadar basit değildir. Menopoz öncesi menstrüasyon döngüsünde, menstrüasyon öncesi dönemde vücut ısısı ve REM uyku bozukluğu artar. Menstrüasyon döngüsü genellikle çoğu kadında hafif olan duygusal ve fiziksel değişiklikleri içerir, ancak bazı kadınlar menstrüasyon öncesi sendroma veya menstrüasyon öncesi disforik bozukluğa yol açan şiddetli duygusal ve fiziksel değişikliklerden geçer. Bu sorunları olan kadınlar genellikle çok az veya çok fazla uyurlar. Bazı raporlar ayrıca PMS ve PMDD'nin uyku-uyanıklık düzenlemesinde yer alan bir hormon olan melatonin seviyesini etkilediğini öne sürüyor (Besag F. vd., 2019). Premenopozal kadınlarda melatonin hormon düzeyinin daha yüksek olduğu bilinmektedir (Gunn vd. 2016). Ayrıca, raporlar doğum kontrol ilaçlarının kadınlarda melatonin seviyesini artırdığını gösteriyor. Menopoz sonrası dönemde hem östrojen hem de progesteron seviyeleri düşerken melatonin seviyeleri sabit kalır veya azalır. Menopoz sırasında pek çok kadın kötü uyku kalitesi, uykuya dalma güçlüğü ve uzun süre uyanık kalma problemlerinden şikayetçi olmaktadır (Zolfaghari S. vd., 2020)."} {"url": "https://www.bilim.org/gelisimsel-norobiyolojiye-essiz-bir-adada-yolculuk/", "text": "Şubat ayında e-posta kutuma düşen mesaj ile önceden bildiğim fakat yoğun araştırma temposundan dolayı değerlendiremediğim Okinawa bilim ve teknoloji enstitüsünün düzenlediği gelişimsel nörobiyoloji kursuna bu yıl başvurma kararı aldım. İşlerin yoğunluğundan dolayı pazar günü danışmanımdan referans mektubunu alma telaşına girsem de sorunsuz bir şekilde gerekli belgeleri zamanında OIST'in internet sistemine yükledim ve başvurumun değerlendirme sürecini beklemeye başladım. OIST'ın Japonya içerisinde çok özel bir konumu var; görece yeni kurulmuş bir enstitü olsa da finansal kaynakları son derece iyi düzeyde. Dolayısıyla kursa seçildiğiniz takdirde tam finansal destek almanız söz konusu. Başvuruyu yaptıktan 1.5 ay sonra organizasyon ekibinden gelen e-posta ile kursa katılma hakkını kazandığımı öğrendim. Bizden araştırmalarımız ile ilgili 8 dakikalık bir konuşma ve poster sunumu hazırlamamızı istediler. Program 2 haftalık periyoda yayılmış ve alanında son derece önemli öncü bilim insanları konuşma vermek üzere davet edilmiş. Bu bakımdan bilgili dolu günler bizi bekliyordu. Okinawa adasına, Tokyo'dan yaklaşık üç saat süren bir uçak yolculuğu ile başkent Naha'da bulunan havaalanı aracılığı ile ulaşabiliyorsunuz. Bizi OIST tarafından görevlendirilmiş son derece profesyonel bir ekip karşıladı ve OIST'in bulunduğu Onna şehrine araç ile ulaşımımızı sağladılar. Kurs katılımcıları OIST'in ana kampüsünden 3 km uzakta bulunan Okyanus manzaralı rezidansında ağırlanıyordu. İlk gece Harvard'dan gelen oda arkadaşım Ryan ile tanışıp biraz çalışmalarımız hakkında konuştuktan sonra programın ilk günü için hazırlıklar yapmaya başladık zira ikimizin de konuşması ilk gün aynı oturumdaydı. 2 saatlik konuşma vermesi, konferanstan konferansa koşuşturması doğrusu son derece hayranlık uyandırıcıydı. Dr. Volhard, sunumunda kendisinin de araştırmalarda öncülük ettiği pigment hücrelerinin balıklarda deriye çeşitli renk ve desen verme süreçlerini elde ettikleri bulgular ışığında bizimle paylaştı. Dr. Volhard, konuşmasının başların da Charles Darwin'den başlamak üzere bize insanoğlunun nasıl canlılardaki renk ve desen değişiklikleri ile ilgilenmeye başladığının tarihsel sürecini anlattı. Deney hayvanı olarak üzerinde çalıştıkları zebra balıklarında pigment hücrelerinin deride renk ve desenleri hem genetik hem de çevresel faktörler ile nasıl oluşturduğu hakkında elde ettikleri detaylı bulguları bizimle paylaştı. Özellikle, zebra balıklarında bulunan üç önemli pigment hücresi olan Melanophore, Xanthophore, Idiophore'un desenleri oluştururken kendi aralarında nasıl bir etkileşim de bulunduklarına değindi. İnanılanın aksine güneş ışınlarının derideki desen ve renklerin oluşmasında tek etken olmadığını; bunu yanı sıra çevrenin ve derinin yapısının da rolleri olduğundan bahsetti. Dr. Volhard'ın sunumda bence en önemli husus pigment hücrelerin esasen sinir kökenli hücrelerden oluştuğunu gösteren bulgulardı. Öyle görünüyor ki renk pigmentleri ile sinir hücreleri arasında gelişimin ilerleyen aşamasında da bir iletişim söz konusu. İnsanlar gibi memeli canlılarda neden tek bir pigment hücresi 'in bulunduğunu sorduğumda; Dr. Volhard bunun memelilerde bulunan Melanocyte'larin son derece gelişmiş özeliklerinden dolayı olduğunu ve evrimsel olarak memelilerin başka pigment hücrelerine ihtiyacının kalmadığını belirtti. Öğleden sonraki oturumlar ise dünyanın her yerinden gelen kurs katılımcıların çalışmaları ile ilgili yaptığı kısa sunumlar ile devam etti. İkinci günün en önemli konuğu, gelişim dönemindeki sinir hücrelerinin plastisitesi alanında dünyaca tanınan çok önemli bir araştırmacı olan Dr. Takao Hensch'ydi. Son derece göz kamaştırıcı bir araştırma kariyeri olan Dr. Hensch, konuşmasında görme sisteminde duyma sistemine kadar gelişimin ilk evrelerinde sinir hücrelerinin nasıl evirildiğini ve bu evirilme sürecinde hangi faktörlerin görev aldığını elde ettiği bulgular ile bizlere anlattı. Son derece ilgi çekici olan konuşmasında özellikle gelişimini tamamlamış bir Beyin'de sinir hücrelerine tekrar plastisite kazandırabilmenin olanaklarından bahsetti. Bu konularda yapılan ilerlemeler ile görme ve işitme bozuklukları ile ilgili önemli çözümlerin olabileceğine değindi. Konuşmasında en dikkat çekici noktalardan birisi de düzenli egzersizin beyin hücrelerine ve performansına olan pozitif katkısını gösteren sonuçlardı. Öğleden sonra ki oturumda katılımcı doktora öğrencileri çalışmaları ile ilgili sunumlar verdiler. Kursun üçüncü gününde iki önemli konuğu ağırlıyorduk. Sabah oturumunda Stanford Üniversitesinden Dr. Stephen Liberles, vücuttaki duyu sistemlerin gelişim sürecinden bahsetti. Beynin koku alma bölgesindeki sinir hücrelerinin nasıl oluyor da yüzlerce çeşit kokuyu algılamaya yönelik geliştiğini deneysel ve matematiksel yöntemler kullanarak elde ettiği bulgular ışığında bizlere anlattı. Beynin koku alma bölgesinde bulunan sinir hücrelerin hangi reseptörleri ekspirese ettiğini ve bu reseptörlerin kokuya duyarlı sinir hücrelerinde ne gibi değişiklikler oluşturduğuna da değindi. Dr. Liberles, sunumunun sonunda bazı sinir hücrelerinde bulunan bir iyon kanalı olan piezo2'nun optogenetik yöntemler ile aktifleştirmesinin akciğerlerde genişlemeyi oluşturup daha çok havanın akciğerler tarafından tutulmasını sağladığını gösteren sonuçları da bizimle paylaştı. Bu buluşun bir takım solunum ile ilgili rahatsızlıkların çözümün de önemli rol oynayacağı düşünülüyor. Öğleden sonraki oturumda konuşmacı; Kyoto Üniversitesinden Dr. Mineko Kengakuy'du. Dr. Kengaku hücre hareketleri ve göçleri ile ilgili yaptığı çalışmalar ile biliniyor. Konuşmasının ana konusu da gelişim esnasında beyin ve diğer sistemlerdeki hücre hareketleri üzerineydi. Sunumunun birinci bölümünde genel olarak hücrelerin taşınmasında rol oynayan mikrotübül moleküllerin fonksiyonlarına değinen Dr. Kengaku, ikinci bölümde ise bu yapıların sinir hücrelerinin taşınmasında nasıl rol oynadığı hakkında bize geniş bilgiler verdi. Özellikle beynin gelişim evresinde yoğun olarak gözlemlenen hücre göçlerinin hangi matematiksel düzenle gerçekleştiği hakkında elde ettiği bulguları bizimle paylaştı. Son derece ilginç bilgiler öğrendiğimiz konuşmanın ardından üçüncü gününde sonuna gelmiş olduk. Dördüncü günün ilk konuşması Max Planck Florida enstitüsünden Dr. Ryohei Yasuda'nındı. Dr. Yasuda, geliştirdiği deney teknikler ile dünya çapında bilinen bir araştırmacı. Konuşmasının ilk bölümünde Förster rezonans enerji transfer tahlilleri ile Fluorescence life imaging microscopy hakkında detaylı incelemelerini bizimle paylaştı. Araştırmalarımda da uzun bir süredir kullandığım FRET sistemlerinin çok ince detaylarını Dr. Yasuda'dan öğrenmek benim için güzel bir sürpriz oldu. Bunun yanı sıra FLIM tekniğin bir tek sinir hücresini bile ileri derece bir netlikte görüntüleyebildiğini bilmek; ilerleyen araştırmalarımızda bu teknikten yararlanmayı kaçınılmaz hale getiriyordu. Konuşmanın son bölümünde Dr. Yasuda, Nature gibi prestijli bilim dergilerinde yayınlanan, geliştirdikleri teknikleri kullanılarak yapılan araştırmalardan bahsetti. Bu yayınlarda en ilgi çekici özelliklerden biri de Dr. Yasuda ve ekibinin geliştirdiği vSLENDR yöntemi ile gen düzenleme tekniği olan CRISPR-Cas9 birleşimi sonucunda yüksek derece doğrulukla sinir hücrelerinin işaretlenebiliyor olmasıydı. Geleneksel yöntemlerin aksine görüntülenmesi son derece güç olan bir takım hücrelerinde bu teknikle görüntülenmenin önünün açık olduğuna da Dr. Yasuda değindi. Öğleden sonraki oturumda Kanazawa Üniversitesinden çok önemli bir kök hücre biyoloğu olan Dr. Hiroshi Kawasaki'yi ağırlıyorduk. Dr. Kawasaki, embryonik kök hücrelerin sinir hücrelerine dönüştürme tekniği olan Stromal-cell derived inducing activity kaşifi olarak biliniyor. Konuşmasının ilk bölümünde bu keşfi nasıl gerçekleştirdiğinden bahsederken, kök hücrelerin çevresindeki hücrelerden ileri derecede etkilendiğinin altını çiziyordu. Bunun yanı sıra FGF gibi bir takım büyüme faktörlerinde kök hücrelerdeki farklılaşmada oynadığı rollerden bahsetti. Dr. Kawasaki, konuşmasının son bölümünde doğumun beyin gelişimdeki rolü üzerine yaptığı araştırmalarının sonuçlarını bizimle paylaştı. Son derece ilgi çekici olan bu sonuçlarda, doğum ile birlikte sinir hücrelerinden serotonin hormonunun salgılanmasının düşüşe geçtiği buna paralel beyin gelişimin hızlandığı gösteren sonuçları bizimle paylaştı. Serotinin hormonun aktif halde kalmasının erken dönemde beyin gelişimde olumsuz etkileri olduğu bilmek çok ilginç olduğu kadar bir o kadar cevaplanması gereken soruyu da beraberinde getiriyordu. İlk konuşmacı Londra Franscik Crick Enstitüsünden Dr. Iris Salecker'di. Dr. Salecker, meyve sineklerinde görme sistemlerinin gelişimi sürecinde glial hücrelerinin rolleri üzerinde elde ettiği bulguları bizimle paylaştı. Özellikle astrositlerin meyve sineklerinde görme sistemi gelişirken sinirler arası bağlantıların oluşmasında oynadığı kritik önemdeki görevleri elde ettiği bulgular ile bizimle paylaştı. Bununla birlikte bir çok önemli genetik faktörün görme sisteminin gelişiminde nasıl rol aldığını öğrendik. Öğleden sonraki oturumun konuşmacısı Tohoku Üniversitesinden Dr. Noriku Osimu'ydu. Dr. Osimu, son derece ilgi çekici bir konuşma verdi. Otizm gibi bir takım nörolojik rahatsızlıkların yeni nesillere Baba'dan aktarılma ihtimali olduğunu gösteren bulgularını bizimle paylaştı. Beni en çok şaşırtan ise ileri yaştaki erkeklerin sperm kalitesine düşmesine bağlı olarak çocuklarında oluşabilecek bir takım nörolojik komplikasyonların ihtimalini arttığını gösteren sonuçlardı. Bir başka değişle erken yaşta çocuk sahibi olmak sadece kadınlar için değil erkekler içinde sağlıklı bir çocuk dünyaya getirme bakımından önemli olduğunu elde ettiği deneysel bulgular gösteriyordu. Dr. Osimu, konuşmasının sonlarında ise çocuklarda görülen nörolojik bozuklukların hangi bir takım faktörlerin etkisi altında oluştuğundan da bahsetti. Kursun altıncı gününde elektro-fizyoloji alanında çok önemli iki ismin sunumunu takip etme şansını bulduk; Dr. Tomoyuki Takahashi ve sinirbilimlerinde çok önemli bir yeri olan elektro-fizyoloji tekniği patch clamp'in kaşifi Nobel Ödüllü bilim adamı Dr. Erwin Neher'di. İlk sunumu bizi konuya hazırlaması adına Dr. Takahashi verdi. Bize temel olarak sinir hücrelerinde iyon kanallarının yapısını ve bunların hangi koşullarda iyon akışını sağladığını anlattı. Bunu yanı sıra, sinir hücrelerinde sinaps bölgelerinde oluşan keselerin iyon akışındaki rollerinden bahsetti. Bununla birlikte tüm bu işlemlerin ardında yatan fizik ve matematiğe de değindi. Dr. Takahashi'nin sunumunun ardından, Dr. Neher sahneyi alıyordu. Dr. Neher, patch clamp tekniğini nasıl bulduklarının kısa bir tarihçesini anlattıktan sonra bu alandaki son gelişmelerden bahsetti. Sinir hücrelerinin akson uçlarında bulunan keseciklerin iyon kanalları üzerindeki etkilerine detaylı bir şekilde değindi. Ozellikle superpriming adını verdikleri sinaptik keselerin, sinirler arası bağlantıda pozitif rollerini gösteren bir dizi sonuçları bizimle paylaştı. Elektro-fizyoloji alanında kısıtlı bilgilerimin olmasına rağmen işin duayenlerinden ileri seviye bilgiler almak çok heyecan vericiydi. Günün sonunda Dr. Neher ve Dr. Takahashi'nin aralarında yaptığı fikir tartışmalarını takip etmek bizim acımızdan unutulmaz bir an oldu. Dr. Neher ve Takahashi sunumlarını yaparken, Dr. Ege Kavalalı'nın çalışmalarına da atıfta bulunduklarına ayrıca değinmek isterim. Yedinci günün ilk konuşmasında yine alanında uzman olan iki ismi ağırlıyorduk. San Diego Kaliforniya üniversitesinden, Dr. Yimin Zou ve RIKEN beyin araştırmaları enstitüsünden, Dr. Yoshihiro Yoshihara. Dr. Yimin Zou, sinirlerdeki akson uçlarının hareketlerini kontrol eden molekülleri ve rollerinden bahsetti. Bununla birlikte axon hareketlerin sinaps oluşumdaki etkilerine de değindi. Dr. Zou, sunumunun sonunda laboratuvar koşullarında buldukları faktörlerin; omurilik yaralanmalarında iyileşmeyi ve sinirsel bağlantıların hızını artırdığını gösteren bulguları bizimle paylaştı. Bu tip omurilik yaralanmalarına sahip hastalar için klinikte kullanılabilecek moleküllerin keşfi üzerine çalışmalarını yürüttüğünü de belirtti. Bu gelişmeyi duymak bizler için heyecan vericiydi. Öğleden sonraki konuşma da ise Dr. Yoshihara, beynin koku alma bölgesindeki sinirlerin davranışların oluşumundaki etkisini zebra balıkları üzerinde yaptığı çalışmalarda elde ettiği bulgular ışığında bize anlattı. Özellikle bu balıklarda görülen alarm davranışı dediğimiz kaçış hareketlerin beyinde kodlanış süreçlerine değindi. Bununla birlikte olfactory bulb denilen beynin koku hissetme sinirlerinin bulunduğu bölgenin geçirdiği gelişim ve ulaştığı anatomik yapıyı bizimle paylaştı. Sunumu esnasında Zebra balıklarında bir çok davranışın koku alma duyusu ile olan ilişkisini gösteren görsel videoları izlemek çok heyecan vericiydi. Sekizinci günde Los Angeles Kaliforniya Üniversitesinden Dr. Felix Schweizer ve Dr. Stephanie White'i ağırladık. Dr. Schweizer, kariyer yolculuğunun kısa bir özeti sunduktan sonra bizlere sinirlerdeki sinaps bağlantıların gelişimi ve amaçları üzerinde detaylı bir sunum verdi. Özellikle, burun bölgelerimizde yaşamını sürdüren zararsız mikroorganizmaların serotonin, dopamine gibi sinir hücrelerinin ürettiği proteinler salgıladığını ve bunu da beynimiz ile iletişim kurma amaçlı yaptıklarını belirten bulgular sunması doğrusu çok ilgi çekiciydi. Aslında vücudumuzda yaşayan mikroorganizmaların esasen bize ve düşüncelerimize direkt etkisi olduğunu öğreniyorduk. Dr. Schweizer, konuşmasının son bölümünde kullandığı ileri görüntüleme sistemleri ile hücrelerin neden hem elektriksel hem de kimyasal iletişimi tercih ettiklerinin anlamaya çalıştıklarını aktardı. Elde ettikleri ilk veriler bu konuda tatmin edici cevaplara yakında ulaşacağımızı gösteriyordu. Öğleden sonra ki oturumda Dr. Stephanie White, ötücü kuşların üzerinde yaptığı çalışmalarda beynin sese bağlı öğrenmeyi nasıl gerçekleştirdiğin ip uçlarını sunumunda bize gösterdi. Gelişimin kritik safhalarında bebeklerin dil öğrenmesinden, davranış öğrenmesine kadar sesin beyindeki etkilerinin sonuçlarını sorgulayan çalışmasını takip etmek çok heyecan vericiydi. Benim dikkatimi çeken ise ötücü kuşların karşı cinsle düet davranışları gösterirken; erkek ötücü kuşların kendi aralarında bir düet aktivitesinde bulunmamasıydı. Bunun nedeni Dr. White'a sorduğumda erkek ötücü kuşların iletişim amaçlı birbirleri ile diyalog kurduklarını fakat düet davranışının karşı cinsle gerçekleştirmelerinin farklı ses, ton ve frekanslarının tamamlayıcı etkisinden olduğunu belirtti. Dokuzuncu günde Singapur Nanyang Teknoloji Enstitüsünden Dr. Suresh Jesuthasan ile Kyoto Üniversitesinden Dr. Yasunori Hayashi'nin konuşmasını takip ettik. Dr. Jesuthasan'da, Dr. Yoshihara gibi zebra balıklarında alarm hareketi dediğimiz kaçış yüzüşüne neden olan molekülün tanımlaması üzerine yaptığı çalışmaları bizimle paylaştı. Elde ettiği bulgularda zebra balıklarında bu kaçışa sebep olan moleküllün bu balıkların derisinde bulunan mikroorganizmalar tarafından sentezlendiğini gösteriyordu. Bunu yanı sıra, Dr. Jesuthasan ışığın balıklarda bir takım sinirlerin aktivitesini arttırdığını gösteren bulgularını bizimle paylaştı. Son olarakta, beyinde bulunan küçük bir bölge olan Habenula'nın psikolojik durum üzerindeki etkileri olduğuna değindi. Öğleden sonraki oturumda Dr. Yasunori Hayashi, gelişen mikroskop teknolojilerin sinirbilimlerindeki uygulamaları üzerine bir konuşma verdi. Bu ileri düzey görüntüleme sistemleri ile sinir hücreleri arasındaki iletişimi sağlayan proteinleri ve sinirlerin yapısal gelişiminde rol oynayan faktörleri rahatlıkla gözlemlediğimizi gösteren bulguları bizimle paylaştı. Bu gelişmelerin çözülmeyi bekleyen bir çok bilinmezliği de gün yüzüne çıkaracağını vurguladı. Onuncu günde Stanford Üniversitesinden Dr. Nirao Shah ile Tokyo Üniversitesinden Hiroshi Kohsaka'yi ağırladık. Dr. Shah, sosyal davranışların kadın ve erkekteki farklılıklarını beyin mekanizmaları ölçeğinde inceleyen çalışmalar yapıyor. Konuşmasına kadın ve erkek beyninin gelişiminde etkili olan faktörlerden ve farklılıklara neden olan süreçlerden bahsederek başladı. Erkeklerdeki testosteron hormonun bazı enzimler ile östrojene çevrilebildiğinden ve testosterondan çevrilen östrojenin, kadınlardaki östrojen ile aynı olup olmadığı hususunda ise bir netliğin olmadığına değindi. Konuşmasının sonunda kadın ve erkek beynin de aynı bölgedeki aynı sinirlerin aktifleşmesinin bazen farklı davranışların oluşmasını tetiklediğini belirtti. Aynı sinirleri, farklı cinsiyetlerde farklı davranışların oluşmasına niye neden olduğunun halen bilinmediği ve bu konu ile ilgili çalışmalarını sürdürdüklerini belirtti. Öğleden sonraki oturumda ise Dr. Kohsaka, meyve sineklerinde kas ve hareket sistemlerini düzenleyen sinirlerin birbirleri arasındaki iletişimden bahsetti. Özellikle, kas sistemlerini kontrol eden sinirlerin meyve sineklerinin gelişimi sürecinde geçirdiği değişime değinen Dr. Kohsaka, bu sinirlerin birbirleriyle olan bağlantılarında nasıl bir yol izlediklerine yönelik elde ettikleri bulguları da bizimle paylaştı. Kursun son gününde Stanford Üniversitesinden Dr. Thomas Clandin ile RIKEN beyin araştırmaları merkezinden Dr. Hitoshi Okamoto'yu ağırladık. Dr. Clandin konuşması başında geçtiği kariyer basamaklarından ve bu süreçte edindiği tecrübelerden bahsetti. Konuşmasının ilerleyen süreçlerinde ise meyve sineklerinde görme sisteminin gelişimsel süreçlerini gösteren bulgularını bizimle paylaştı. Özellikle, beynin görme bölgesindeki sinirlerin birbirleri arasındaki bağlantılarının görme fonksiyonun kontrolünde ne derece önemli olduğuna değindi. Öğleden sonra ki oturumda ise Dr. Okamoto, bilincin oluşum sürecinde beyinde rol alan bölge ve sinirler üzerine bir konuşma verdi. Son derece ilgi çekici olan konuşmasında, özellikle beyindeki habenula bölgesinin psikolojik durumun oluşmasındaki etkilerine değindi. Örneğin, fareler ve zebra balıklarının kendi aralarındaki rekabetlerinde kazanan ve kaybeden tarafın bunu süreklilik haline getirmesinde habenula bölgesinin kritik rol oynadığını dair elde ettikleri bulguları bizimle paylaştı. Kurs boyunca gelişimsel sinir biyolojisi alanında çok yeni bilgiler öğrenirken günümüzdeki araştırma trendlerin ne yönde ilerlediğini de anlamamız acısından son derece verimli bir iki hafta geçirmenin mutluluğu içerisindeydik. - Fadeev A, Krauss J, Frohnhöfer HG, Irion U, Nüsslein-Volhard C. Tight Junction Protein 1a regulates pigment cell organisation during zebrafish colour patterning. Elife. 4. PMID 25915619DOI: 7554/eLife.06545 - Singh AP, Frohnhöfer HG, Irion U, Nüsslein-Volhard C. Fish pigmentation. Response to Comment on Local reorganization of xanthophores fine-tunes and colors the striped pattern of zebrafish. Science . 348: 297. PMID 25883351DOI: 1126/science.aaa2804 - Miki T, Malagon G, Pulido C, Llano I, Neher E, Marty A. Actin- and Myosin-Dependent Vesicle Loading of Presynaptic Docking Sites Prior to Exocytosis. Neuron. 91: 808-23. PMID 27537485DOI: 1016/j.neuron.2016.07.033 - Taschenberger H, Woehler A, Neher E. Superpriming of synaptic vesicles as a common basis for intersynapse variability and modulation of synaptic strength. Proceedings of the National Academy of Sciences of the United States of America. PMID 27432975DOI: 1073/pnas.1606383113 - Mann, K., Gallen, C.L., and Clandinin, T.R. (2017). Whole-Brain Calcium Imaging Reveals an Intrinsic Functional Network in Drosophila. Curr Biol. 27(15):2389-2396.e4. - Sato M, Kawano M, Yanagawa Y, Hayashi Y. In vivo two-photon imaging of striatal neuronal circuits in mice. Neurobiology of Learning and Memory. PMID 27400866DOI: 1016/j.nlm.2016.07.006 - Takesian AE, Bogart LJ, Lichtman JW, Hensch TK. Publisher Correction: Inhibitory circuit gating of auditory critical-period plasticity. Nature Neuroscience. PMID 29915196DOI: 1038/s41593-018-0161-x - Takesian AE, Hensch TK. Balancing plasticity/stability across brain development. Progress in Brain Research. 207: 3-34. PMID 24309249DOI: 1016/B978-0-444-63327-9.00001-1 - Cheng RK, Krishnan S, Lin Q, Kibat C, Jesuthasan S. Characterization of a thalamic nucleus mediating habenula responses to changes in ambient illumination. Bmc Biology. 15: 104. PMID 29100543DOI: 1186/s12915-017-0431-1 - Jesuthasan SJ, Mathuru AS. The alarm response in zebrafish: innate fear in a vertebrate genetic model. Journal of Neurogenetics. 22: 211-28. PMID 19039707DOI: 1080/01677060802298475 - Kawabata Galbraith K, Fujishima K, Mizuno H, Lee SJ, Uemura T, Sakimura K, Mishina M, Watanabe N and Kengaku M.MIM regulation of actin-nucleating formin DAAM1 in dendritic filopodia determines final dendritic configuration of Purkinje cells. - Williams EK, Chang RB, Strochlic DE, Umans BD, Lowell BB, Liberles SD. Sensory Neurons that Detect Stretch and Nutrients in the Digestive System. Cell. PMID 27238020DOI: 1016/j.cell.2016.05.011 - Liberles SD, Buck LB. A second class of chemosensory receptors in the olfactory epithelium. Nature. 442: 645-50. PMID 16878137DOI: 1038/nature05066 - Chou MY, Amo R, Kinoshita M, Cherng BW, Shimazaki H, Agetsuma M, Shiraki T, Aoki T, Takahoko M, Yamazaki M, Higashijima S, Okamoto H. Social conflict resolution regulated by two dorsal habenular subregions in zebrafish. Science . 352: 87-90. PMID 27034372DOI: 1126/science.aac9508 - Amo R, Fredes F, Kinoshita M, Aoki R, Aizawa H, Agetsuma M, Aoki T, Shiraki T, Kakinuma H, Matsuda M, Yamazaki M, Takahoko M, Tsuboi T, Higashijima S, Miyasaka N, ... ... Okamoto H, et al. The habenulo-raphe serotonergic circuit encodes an aversive expectation value essential for adaptive active avoidance of danger. Neuron. 84: 1034-48. PMID 25467985DOI: 1016/j.neuron.2014.10.035 - Takako Kikkawa, Cristine R Casingal, Seung Hee Chun, Hiroshi Shinohara, Kotaro Hiraoka and Noriko Osumi. The role of Pax6 in brain development and its impact on pathogenesis of autism spectrum disorder. Brain Res. 2018 - Tay A, Schweizer FE, Di Carlo D. Micro- and nano-technologies to probe the mechano-biology of the brain. Lab On a Chip. PMID 27161943DOI: 1039/c6lc00349d - Yang T, Yang CF, Chizari MD, Maheswaranathan N, Burke KJ, Borius M, Inoue S, Chiang MC, Bender KJ, Ganguli S, and Shah NM. Social control of hypothalamus-mediated male aggression Neuron, 95:955-970 (2017) - Yamashita M, Kawaguchi SY, Hori T, Takahashi T. Vesicular GABA Uptake Can Be Rate Limiting for Recovery of IPSCs from Synaptic Depression. Cell Reports. 22: 3134-3141. PMID 29562170DOI: 1016/j.celrep.2018.02.080 - Colgan LA, Hu M, Misler JA, Parra-Bueno P, Moran CM, Leitges M, Yasuda R. PKC integrates spatiotemporally distinct Ca and autocrine BDNF signaling to facilitate synaptic plasticity. Nature Neuroscience. PMID 30013171DOI: 1038/s41593-018-0184-3 - Osterhout JA, Stafford BK, Nguyen PL, Yoshihara Y, Huberman AD. Contactin-4 mediates axon-target specificity and functional development of the accessory optic system. Neuron. 86: 985-99. PMID 25959733DOI: 1016/j.neuron.2015.04.005 - Zachary Daniel Burkett, Nancy F Day, Todd Haswell Kimball, Caitlin M Aamodt, Jonathan B Heston, Austin T Hilliard, Xinshu Xiao, Stephanie A White. FoxP2 isoforms delineate spatiotemporal transcriptional networks for vocal learning in the zebra finch. eLife 2018 - Hollis ER, Ishiko N, Yu T, Lu CC, Haimovich A, Tolentino K, Richman A, Tury A, Wang SH, Pessian M, Jo E, Kolodkin A, Zou Y. Ryk controls remapping of motor cortex during functional recovery after spinal cord injury. Nature Neuroscience. PMID 27065364DOI: 1038/nn.4282"} {"url": "https://www.bilim.org/genlerimizi-uzaktan-kumanda-edebilir-miyiz/", "text": "Nature yazarlarından Helen Shen'in aktardığı habere göre: Radyo dalgaları ile ısıtılabilen nano-partiküller sayesinde faredeki genler aktif edilebiliniyor. Araştırmacılar, canlı hayvanlarda genleri uzaktan kumanda ederek aktifleştirebildiler. Bu gelişmenin ileride genetik kaynaklı hastalıkların çözümü için umut ışığı olduğu düşünülüyor. Dünyaca ünlü bilim dergisi \"Science\" da yayınlanan çalışmada uzaktan kumanda yöntemi ile farede insülün üretiminde sorumlu genleri radyo dalgalar kullanarak kontrol edilebilinildiği ortaya çıktı. Newyork'taki Rockefeller Üniversitesi'nde moleküler genetikçi olan ve aynı zamanda bu çalışmanın başında bulunan Jeffrey Friedman; Bu gelişmenin bilim adamlarına hücre içine girmeden, hücreye dışarıdan müdahalelerle ile genler üzerinde bir takım manüpilasyonlar yapılmasını sağlayabileceğini belirtiyor. Ayrıca, teknik üzerindeki gelişmeler ile klinik sahada da bu tekniği kullanılabileceği mümkün olduğuna değiniyor. Radyo dalgaları farenin insülün üretimini kontrol eden geni tetikledi. Friedman ve araştırma arkadaşları demir oksit nano-partiküllerinin hücrelerin yüzeyinde bulunan, ısıya karşı duyarlı olan \"TRPV1\" adlı iyon kanalına bağlanabilen antibadilerle kapladılar. Bu antibadilerle kaplı demir oksit nano-partikülleri farenin derisi altında geliştirilen tümörlü bölgeye enjekte edildi. Araştırmacılar manyetik dalgalar kullanarak nano-partiküllere düşük frekansta radyo dalgalar göndererek ısınmalarını sağladılar. 42 C ye ısıtılan bu nano-partiküller iyon kanallarının açılmasına ve kalsiyum akışını oluşmasını sağladı. Bu sayede hücre içine giren kalsiyum, insülin üretiminden sorumlu rekombinat genler için aktif eden ikinci sinyali tetikleyerek farede fazla insülün üretilmesini sağladı. Kan şekeri ölçümlerinin düşük çıkması bu tekniğin çalıştığını da ispatladı. University of California, San Fransisco da TRPV1 çalışan David Julius; Radyo dalgalar ile çok derin dokulara ulaşılabilineceğini ve TRPV1nın bu dalgaları sadece nano-partiküllerin bulunduğu yerden almasını da özellikli yerleri belirlemede önemli olduğunu belirtiyor. Araştırmacılar, ayrıca genetik olarak kendi nano-partiküllerini yapmak için tasarlanmış olan kültür hücrelerinde de bunu denediler. Sonuç olarak, zayıf da olsa insülin salgılanmasını bu şekilde de gözlemlediler. MIT'de nörobiyoloji üzerine çalışan Ed Boyden; Bu gelişmede gördüğü en yeni şeyin herhangi bir kimyasala veya küçük moleküle ihtiyaç görmeden bu değişikliği yapılıyor olabilmesi olarak belirtiyor."} {"url": "https://www.bilim.org/google-seffaflik-raporu-turkiye-googledan-ne-istiyor/", "text": "Google, düzenli olarak resmi makamlardan ve mahkemelerden, verdiği hizmetlerde yer alan bazı içeriklerin kaldırılmasına yönelik talepler geldiğini bildirmekte. Google'a iletilen bu talepler ile ilgili olarak da Google; şeffaflık politikası gereği 6 aylık dönemlerde gelen talepleri rapor haline getirerek Google Şeffaflık Raporu adı altında yayınlanmakta. - Bilgi ve İletişim Teknolojileri Kurumu'nun Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı tarafından 426 YouTube videosu, Blogger bloğu, bir Google dokümanı ve bir arama sonucunun Atatürk'ü, devleti veya ulusal kimlik ve değerleri eleştirdiği iddiasıyla kaldırılması için 148 talep gönderildi. - Türk kullanıcılarının şikayetine konu YouTube videolarının %63'üne erişimi kısıtlandı. Web Arama ve Blogger bloglarını kaldırma talepleri veya tek bir Google dokümanını kaldırmaya yönelik talep uygun bulunmayarak içerik kaldırılmadı. - Bilgi ve İletişim Teknolojileri Kurumu'nun Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı'ndan, azınlıkların bağımsızlığını tartıştığı ve siyasetçilerin özel hayatları hakkında bilgi ifşa ettiği gerekçesiyle blogların kaldırılması için talepler geldi. Bu talepler uygun bulunmayarak içerik yayından kaldırılmadı. - Bir kişi adına yerel bir kolluk kuvveti biriminden söz konusu kişiyle ilgili olduğu gerekçesiyle 242 YouTube videosunun kaldırılması için talep alındı. Bu talep uygun bulunmayarak içerik yayından kaldırılmadı. - Gelen içerik kaldırma taleplerinin sayısı, bir önceki raporlama dönemine göre %1.013 oranında artış gösterdi. Google'ın bildirdiği oran artışına bakılırsa (%1.013), Türkiye'den gönderilen engelleme talepleri karşılandıktan sonra Türkiye'den Google'a daha fazla içerik çıkartma talepleri gitmeye başlamış. En fazla içerik kaldırma talebi Resmi Makamlar Hakkında Eleştiri başlığı altında yapılırken bu yoğun talepleri yapan birimin kaynağı İdari, Polis olarak işaretlenmiş. Bununla birlikte şikayet edilen içeriklerin Türkiye'den erişime kapatıldığı yönündeki bildirimle de aslında içeriğin silinmediği, sadece Türkiye'den görüntülenemediğini anlamaktayız. Bir diğer talep konusu ise Google kullanıcı verileri ile ilgili. Google kullanıcılarının verileri ile ilgili yapılan taleplerden şuan için Google tarafından olumlu cevaplanan bir talep bulunmuyor. Taleplere olumlu yanıt verilmemesine karşın, taleplerin yükseliş trendinde olduğu, sunulan grafikten anlaşılıyor. Yine son dönemde bu konuda yapılan talep sayısı 149 olarak görülüyor. Kullanıcılar hakkında yapılan bilgi talepleri, Google tarafından yine olumsuz olarak cevaplanırken son dönemde yapılan talep sayısı 144 olarak bildirilmiş. Kullanıcı hesap bilgileri ve kullanıcı verileri talepleri sayısının yakınlığından hesapların kim tarafından, nasıl kullanıldığı, içinde hangi bilgilerin olduğu konusunda soruların yöneltildiği anlaşılmakta. 31 ülkeden iletilen taleplerde, en fazla talep gönderilen ülkenin ABD olduğunu da belirtmek gerekiyor. Son dönemde 8.438 adet kulanıcı verisi talebi gönderen ABD'nin taleplerinin %88'i olumlu olarak karşılanmış durumda. %0 talep karşılama oranı ile Türkiye 149 talebi için bilgi alamazken, Macaristan'da 95 bilgi talebi için Google'dan bilgi alamamış durumda."} {"url": "https://www.bilim.org/gorme-bozukluklari-tarihe-mi-karisiyor/", "text": "Japon araştırmacılar insan üzerinde ilk kez indüklenmiş pluripotent kök hücrelerin kullanıldığı ameliyatı gerçekleştirdiler. Bu gelişme yenilenebilir tıp alanı adına büyük bir adım olarak değerlendiriliyor. Klinik testlerde tıp dünyasında makula dejenerasyonu olarakta bilinen ilerleyen yaşa paralel olarak retinada görmede önemli bir bölge olan tabakanın bozulması ile oluşan görme bozukluğuna sahip bir hastaya indüklenmiş pluripotent kök hücreler ile üretilmiş retinal pigment hücreleri başarı bir operasyonla belirlenen bölgeye nakledildi. Bu rahatsızlığın yaşlılarda körlüğe neden olduğu bilinmektedir. Bu gelişme IPS hücrelerinin 2007 yılındaki keşfinden bu yana ilk kez klinikte uygulanması nedeni ile bu sahaları etkilemeye başladığının da bir göstergesi oldu. Ameliyatta görev alan araştırmacılar hastanın durumunun stabil olduğu ve bir hafta içerisinde taburcu edileceğini belirttiler. 12 Eylül 2014'de Kobe'deki RIKEN gelişim biyolojisi merkezinde araştırmacı olan Prof. Masayo Takahashi liderliğindeki ekip tarafından gerçekleştiren ameliyatta IPS hücrelerinin güvenli bir şekilde hastaya nakil edildiği ve buna benzer beş hasta daha üzerinde bu operasyonları sürdürmeyi planladıklarını belirttiler. Prof. Takahashi operasyonu gözlemlediğinde IPS hücrelerinin naklinin hastalara umut verici bir kapı açacağından emin olduğunu, bu teknolojinin klinik sahalarda daha çok yer edinmesi için elinden geleni yapacağını belirtti. Operasyonda görev alan Kobe'deki Biyomedikal Araştırmalar ve Yenilik Hastanesi'nin göz bölümünden Dr. Yasuo Kurimoto, hastanın iyi yönde gelişme gösterdiğinin sinyallerini aldıklarını bildirdi. Dr. Kurimoto hastasının kendilerine; \"artık önlüklerinizin beyaz olduğunu daha iyi görebiliyorum\" dediğini belirtti. Kurimoto hastasının durumunun bir gecede iyileşeceğini hiç tahmin edemediklerini söylerken bunun muhtemelen transfer edilen hücrelerin iyi çalışması ve sorunlu bölgenin iyileşmesi ile alakalı olması gerektiğini belirtirken, kesin bir yargıya varma hususunda dikkatli olunması gerektiğinin de altını çiziyor. RIKEN; 70'li yaşlarda Japonya'nın Hyogo eyaletinde ikamet eden hastanın makula dejenerasyonu nedeni ile görme bozukluğu çektiğini ve mevcut tedavilerin hastaya çözüm olamadığını belirtti. 2013 Temmuz ayında IPS hücre ameliyatları için Japon Sağlık Bakanlığı'ndan izin çıkması üzerine araştırmacılar hastanın deri hücrelerini toplayarak genetik müdahaleler ile bu hücreleri İndüklenmiş pluripotent kök hücreleri dönüştürdüler daha sonra yine bir takım genetik müdahaleler ile bu hücreler Retinal pigment hücrelerine dönüştürüldü. Tüm bu süreç 10 ay sürdü. Ameliyat sırasında doktorlar hastanın sağ göz retina arkasında zarar görmüş hücreleri ve temel olmayan damarları 3 mm uzunluğunda 1,3 mm genişliğindeki bölgeden aldılar ve bu bölgeye laboratuvar ortamında üretilmiş sağlıklı hücreleri yerleştirdiler. Önümüzdeki 4 ay boyunca araştırmacılar hastayı kontrol altında tutacak ve yapılan operasyonun herhangi bir yan etkisi olup olmadığını, bunun yanı sıra hastalığın nüks edip etmeyeceğini gözlemleyecekler. IPS hücreleri için şu ana kadar en önemli sorun onların kanser hücrelerine dönüşüp dönüşemiyeceği üzerineydi. Araştırmacılar geliştirdikleri bir teknik ile kanser oluşturabilecek faktörleri IPS hücrelerinin programından çıkardılar. Ayrıca, hastaya nakledilen IPS hücrelerinin herhangi bir anormallik taşımadığı da operasyon ekibi tarafından belirtiliyor. IPS hücrelerinin kaşifi 2012 Fizyoloji ve Tıp Nobel ödülünün sahibi Kyoto Üniversitesi'nden Prof. Shinya Yamanaka'da bu ameliyattın gerçeklemesi adına araştırmacılara yardımda bulundu. Prof. Yamanaka, günümüz modern tıbbının tüm olanaklarını kullanarak operasyon için oluşabilecek bütün potansiyel riskleri minimum seviyeye indirdiklerini belirterek, projeye duyduğu güveni dile getirdi."} {"url": "https://www.bilim.org/hadron-carpistiricilarinda-higgs-bozonunun-bulunduguna-dair-guclu-kanit/", "text": "Araştırmacılar Hadron çarpıştırıcılarında Temmuz 2012'de bulunan parçacıkların çok güçlü bir şekilde Higgs bozonu 'na benzediğini belirtmekteler. Hangi parçacıkların kütleyi oluşturduğunu teorileyen Higgs parçacıkları on yıllardır parçacık hızlandırıcıların av konusu olmuştu. Halen son Temmuz 2012'de bulunan parçacıkların Higgs parçacıkları olup olmadığı konusunda kesinlik bulunmazken, eğer gerçekse hangi tip Higgs parçacıkları oldukları da merak edilmekte. İtalya'da düzenlenen Moriod buluşmasında bulunan parçacıkların etraflarında dönme karakteri bakımından Higgs parçacıklarına çok benzediği belirtildi. Atlas ve CMS'den Higgs avcısı iki araştırma grubu Temmuz 2012'de gelen sonuçları 2,5 defa sadece parçacıkların varlığı bakımından değil aynı zamanda karakteri bakımından da analiz ettiler. Bilim insanları sonuçların bu parçacıkların bozon ailesine ait olduğunu ama bunların Higgs olduğu konusunda daha dikkatli davranmak gerektiğini belirtiyorlar. Atom altı parçacıkların belirlenmesinde onların etrafında dönme karakteri ve benzerlik özellikleri önemli rol oynamakta. Son bulunan parçacıkların Higgs parçacıkları olduğu konusu bu anlamda halen şüpheler taşımakta. Fakat kurulan teoride, birden farklı tipte Higgs bozonunun varlığından bahsedilmekte. Standart modelde fizik parçacıkları belirlenmiştir. Ama bundan farklı egzotik parçacıkların varlıklarının keşfi bilim için yeni bir pencere açacaktır. Oxford Üniversitesi'nden ve Atlas deneyinin iş ortaklarından Tony Weidberg bu bulgunun fizik için yeni bir hikayenin başlangıcı olduğunu düşünmekte. Verdiği demeçte Weidberg; Eğer bulguların gerçekliği kesin ise fiziğin 4 Temmuz'dan beri değiştiğini belirtmektedir. Bunu anlamak için de 2 soru olduğunu, bunların; bu parçacıklar gerçekten Higgs parçacıkları mı? Ve Standart Modelle ne kadar uyumlu? Olduğunu anlamamız gerektiğini belirtiyor. 2011 ve 2012 yılındaki konferanslarda yayınlanan raporda yeni parçacıkların etrafında dönme karakteristiği Higgs bozonu parçacıkları ile tutarlı olduğu yönünde. CMS sözcüsü Joe Incandela 2012'deki sonuçların kendisini bunların Higgs bozonu olduğu konusunda ikna ettiği ama bunların hangi tip Higgs bozonlarına ait olduklarını anlamak için daha uzun yollar almak gerektiğini düşünüyor. Her ne kadar çoğu zaman verilerin toplanması ve analizi konusunda şüpheler olsa da Dr. Weinberg ipuçlarında şüpheler ardında olacağını düşünüyor. Ayrıca halen birçok keşif yapılması gerekse de bu konuda çok heyecanlı olduklarını, çünkü eğer sıfır dönme tanımlanırsa buldukları örneğin ilk sıfır dönme özelliğine sahip parçacık olduğunu da belirtmektedir. Popüler olan fakat halen tam kesinlik kazanmayan süper simetri teorisine göre beş farklı Higgs parçacığını var olduğu düşünülmekte. LHC'lerin iki yıl kapatılması ve bir deneyin yapılamaması bu teoriye karşı kuşkuların daha bir arttırdığı da ayrı bir detay olarak karşımıza çıkıyor."} {"url": "https://www.bilim.org/hucre-seviyesinde-soliton-hareket-kesfedildi/", "text": "Tsukuba Üniversitesi Yaşam ve Çevre Bilimlerinden Prof. Kuwayama hücrelerde soliton hareketini gözlemledi. Şu ana kadar bu hareket şekli hücre düzeyinde keşfedilememişti. Kemotaktik özellikten yoksun mutant Amoeba ları gözlemlerken beklenmedik bir şekilde soliton hareketler ettiklerini fark etti. Normalde soliton hareketler fizik dünyasında yaygınca gözlemelenen bir hareket türüdür. Örneğin, bir havuza bir çakıl taşı bırakıldığında soliton dalgalamalar gözlemlenir. Soliton dalgalar hareketini ve şeklini bir başka soliton dalgası ile karşılaşsa bile korur. Prof. Kuwayama doğal Amabeolardan ürettiği mutant amoeba'ların doğal olanlara göre açlık halinde çoklu hücresel yapıya soliton yapı göstererek kavuştuklarını ve şekillerini değiştirmeden sabit bir hızla hareket ettiklerini gözlemledi. Bu özelliği daha ilginç kılan ise başka bir benzer hareket gösteren grupla karşılaşıldığında halen yapıyı bozmadan devam ediyor olmasıydı."} {"url": "https://www.bilim.org/inanilanin-aksine-yaslilik-ogrenmeye-engel-degil-mi/", "text": "Beyin araştırmacıları yaşlandıkça beyin plastisitesinin azaldığı ve buna bağlı olarak öğrenme hızının da yavaşladığına inanıyorlardı. Son zamanlarda yapılan bir çalışmada aslında yaşlılarında en az gençler kadar görsel temalı hususları öğrenme kabiliyetlerini sürdürdüğünü fakat ileri yaşlardaki bireylerde öğrenme derecesini gösteren plastisitenin gençlere göre beynin farklı bölümlerinde oluştuğunu gösteriyor. Yaşlanma ile beyin faaliyetlerinin yavaşladığı ve buna bağlı olarak beyin plastisitesin azalarak öğrenme kabiliyetinde noksanlıklar oluşturduğu geniş bir kesim tarafından kabul ediliyor. Araştırmacılar son çalışmalarında öğrenme kabiliyetinin ilişkili olduğu beyin plastisitesinin yaşlılarda da devam ettiğini fakat genç bireylere göre beynin farklı noktalarında oluştuğunu gösteriyor. Yaşlıların yeni bir şey öğrenme süreçlerini inceleyen araştırmacılar, beynin beyaz maddesine bağlantılı olarak önemli değişiklikler olduğunu tespit ettiler. Beyaz madde beyin ağlarını veya sinyal iletimini hızlandıran miyelin kılıflar ile kaplı aksonları bulundur. Sinirbilimciler gençlerde öğrenme sırasında beynin korteks bölgesinin plastisite gösterdiğini tespit etmişlerdi. Araştırma ekibinde bulunan Dr. Takeo Watanabe, yaşlandıkça beynin korteks bölgesindeki plastisitenin azaldığını düşündüklerini fakat çalışmalarının bu bölgenin en azından görsel öğrenmede yaşlılığa rağmen aktifliğini sürdürdüğünü gözlemlediklerini belirtiyor. Çalışma ekibi 65-80 yaş aralığında 18 gönüllü ve 19-32 yaş aralığında 21 gönüllü üzerinden yürüttüğü deneylerinde gönüllülere görsel kapsamda ödevler verip onların performanslarını 1 hafta boyunca laboratuvar ortamında gözlemlemişler. Deney sırasında bir ekrana düzgün oryantasyonda çizgilerin aktığı bir görüntü yansıtılıyor ve her bireyden bu oryantasyonun dışına çıkan çizgileri gördüklerinde ellerindeki butona basıp bunu kaydetmeleri istenmiş. Her bireyde farklılıklar görünse de yaşlı deneklerin düzeni bozan çizgileri görme ortalaması, genç deneklerin ortalamasına yakın çıkmış. Fakat araştırmacılar öğrenme yetkinliğini sadece bununla sınırlı kalarak anlamaya çalışmamışlar; bunun yanı sıra her deneğin deney öncesi ve sonrası beyin görüntülerini alıp kortekste oluşan plastisiteleri tespit etmişler, sonuçlar beyaz maddedeki değişimleri ispatlar nitelikte çıkmış. Beyin görüntülemelerinde odaklanılan noktalar görsel öğrenmenin sorumlu olduğu bölgeler ve gri madde bölgesidir. Araştırmacılar stratejik olarak aynı çizgi desenlerinin üzerinde değişimler yapıp bireylerde gerçekten uyarılan bölgelerin hedefledikleri bölge olduğundan emin olmaya çalışmışlar. - Görsel öğrenme sırasında korteks bölgesinin gençlerde daha fazla değişime uğradığı buna karşılık yaşlılarda ise beyaz maddede yoğun değişikliklerin görüldüğü tespit edilmiş. - Her iki gönüllü grubunda da görme ile alakalı bölgelerin özel bölümlerinde değişiklikler kaydedilmiş. Araştırmacılar bu çalışmada bir başka önemli bulguya daha ulaşmışlar. Yaşlı deneklerin sonuçları detaylı incelediklerinde beyaz maddedeki değişimler bu grubu iyi veya kötü öğrenme kabiliyetlerine sahip bireyler olmak üzere iki alt gruba ayırmış. İyi öğrenme kabiliyeti gösterenlerin beyaz maddelerindeki değişim, kötü öğrenme kabiliyeti gösterenlere göre daha yoğun şekilde gözlemlenmiş. Çalışma bu farklılığın neden kaynaklandığı hususunda bir açıklama getirmiyor. Ayrıca, bu çalışma neden beyaz maddenin iyi öğrenme kabiliyetine sahip olmada etkili olduğuna yönelik bir açıklama getirmese de bunun bir nedeninin sinyal iletim hızını arttırmasından kaynaklanıyor olduğu düşünülmektedir. Sonuç olarak yaşlılar için şu söylenebilir ki; ileri yaşla birlikte beynin plastisitesinin de azalacağı yönünde bir gereksinim söz konusu değildir. - Yuko Yotsumoto, Li-Hung Chang, Rui Ni, Russell Pierce, George J. Andersen, Takeo Watanabe, Yuka Sasaki. White matter in the older brain is more plastic than in the younger brain. Nature Communications, 2014; 5: 5504 - Sciencedaily Many older brains have plasticity, but in a different place"} {"url": "https://www.bilim.org/insan-beyin-projeleri-beynin-gizemi-yakin-bir-gelecekte-cozuluyor-mu/", "text": "Amerika ve Avrupa'da beynin gerçekte nasıl çalıştığının anlaşılması yönünde milyarlarca dolarlık yatırımlar planlandı. Teknolojik anlamdaki zorluklar ise büyük bir muamma. Nörobiyolog Bill Newsome geçtiğimiz mart ayında Amerikan Ulusal Sağlık Bilimleri Enstitüsü başkanı Francis Collins'den bir telefon aldı. Bu telefon onu şaşırtmıştı. Collins kendisinden önümüzdeki on yıl boyunca çok büyük bir yatırımın yapılacağı beyin araştırmalarına eş başkanlık yapmasını istemişti. Doğrusu Stanford Üniversitesi Tıp fakültesi üyesi olan Newsome, ucunu kestiremediği bu projelerin sorumluluğunu alma yönünde çokta emin olamıyordu. Bir gün boyunca bunu düşündükten sonra bu şüphesi yerini büyük bir heyecana bıraktı. Bulunduğumuz yüzyılın beynin gizemlerini çözme yönünde harika bir dönem olduğunu düşündü ve kendisine verilen görevi kabu etti. Newsome'ın bu kabulu Collins'e elini patronu Amerikan başkanı Obama'nın yanında çok güçlendirecekti. Bu kararın hemen ardından Başkan Obama beyin araştırmalarına 100 milyon dolarlık ilk yatırımı açıkladı. Her şey istenilen şekilde ilerlerse yapılacak tüm yatırımlar; başlangç yatırımının 10 katına ulaşacaktı. Avrupa komisyonuda beyin araştırmalarına Amerika ile aynı isteği göstererek bu yıl 69 milyon dolar ve önümüzdeki 10 yıl içinde milyarlarca dolar aktaracak gibi görünüyor. Her iki kıtada farklı beyin araştırmaları desteklense de önümüzdeki yıllarda sinirbilimciler bu büyük yatırımlar ile öyle görünüyor ki milyarlarca sinirin, trilyonlarca bağlantının nasıl çalıştığını ve bunu soncunda nasıl aşık olduğumuzu, nasıl bir matematik teoremini çözdüğümüzü ve efsane olmuş şiirleri,romanları nasıl kaleme aldığımızı anlamayı umuyorlar. Araştırmacılar zaten son yıllarda bu tür zorlukların üstesinde gelecek çalışmalar yapmakta, sinirleri daha derinden araştırmakta, optogenetik gibi ışıma yöntemleri kullaranak sinirlerin beyindeki anatomik haritasına ulaşmaya başladılar. Ayrıca bu çalışmaları fare ve solucan gibi deney hayvanlarında kullanarak beynin evrimsel gelişimini de inceleniliyor. Bu yüzyılda aşağıda belirtilen Teknik alandaki gelişmeler beyin araştımalarının neticelenmesinde önemli bir hız katacağı gerçeğini de gözler önüne seriyor. Eğer araştırmacılar sinirler arası sinyallere anlam vermek istiyorlarsa, mümkün oldukça çok sayıda sinirinin sinyallerini kaydedebilmeliler. Günümüzde yaygın olarak sinir aktivitelerini beyne bağlanan metal elektrotlar ile ölçülmekte bu aslında bir çok zorluğu da içinde barındırıyor. Şöyle ki bu metal elektrotlara gelen beyin dalgalarının hassasiyet problemleri olabileceği gibi kablolardaki teknik aksaklıklar ve beyin dalgalarını dijital ortama çeviren bilgisayar programındaki sorunlar bu ölçümlerin önündeki en büyük zorlukları oluşturmaktalar. Tüm bunların yanında elektrot teknolojojilerindeki gelişmeler son beş yılda araştırmacıların aynı anda yüzlerce sinirden sinyalleri kaydebebilir hale getirdi. Buna rağmen, hem sinyal kayıtlarının kalitesinin artırılması hem de daha fazla sinire ulaşabilmek adına alınması gereken daha çok yol var. Geçtiğimiz Şubat ayında, San Fransico'da düzenlenen katı hal devreleri konferansında silikondan üretilmiş yeni ve çok ince kablolara sahip olan sinir probları tanıtıldı. Bu probların en güzel tarafı analog bilgiyi dijitale çevirirken sinyalin belli bir yolu kat etmesine gerek kalmayacak şekilde dizayn edilmiş olmasıdır. Sinirbilimciler 52 küçük ve ince kablodan oluşan bu yeni sinir probları ile 456 tane silikon elektrota ulaşabiliyorlar. Örneğin, bu yeni sinir probları sayesinde araştırmacılar bir fare beynini korteksten, talamusa kadar tarayabilir ve sinirlerin birbirleri arasındaki bağlantısını çözümleyebilirler. Imec Biyo ve Nanoelektronik bölümü müdürü Peter Peumas göre bu probların ölçüm aralığı geliştirilebilinilir. Ayrıca Peumas 3 yıl içerisinde 200'den fazla kablodan oluşmuş ve 2.000 elektrota ulaşabilecek sinir millerine kavuşabileceğimizi belirtiyor. Araştırmacılar sadece bu sinirlerin elektrik sinyallerini gözlemlemekle kalmayıp esasında bu sinyallerin ne gibi davranışsal etkilere neden olduğunu da anlamak istiyorlar. Imec'in geliştirdiği problarda şu an için her kablo yaklaşık 4 elektrota ulaşıyor amaç ise bu sayıyı yakında 20'nin üzerine taşıyabilmek. Bunun yanı sıra sinirleri sadece klasik elektriksel yöntemler ile uyarmak değil aynı zaman modern ışık yöntemi olarak adlandırdığımız optogenetik yöntemeler ile de uyarılması hedefleniliyor. Genel olarak optogenetik ışığa duyarlı iyon kanal proteinin sinirlere eklenmesi sonucunda dışardan yapılan bir lazer ışını müdahalesi ile bu kanalların açılması ve hedeflenen sinirin aktif hale gelmesi olarak biliniyor. Bir araştırma grubu son zamanlarda optogenetik yöntemi kullarak farelerde sürekli tekrarlanan davranışlara neden oldular. Bu çalışmanın obsesif veya otistik bozuklara bir model teşkil edebileceğini de düşünüyorlar. Yeni jenerasyon optogenetik sinir probları uzun optik kablolara ihtiyaç duyulmadan ışığın beynin istenilen yerine ulaşmasını sağlayabilecek. Washington Üniversitesi'nden Michale Bruchas ve ekibi Nisan ayında kablosuz optogenetik sinir çiplerinin protiplerini tanımlayarak bu sayede radyo dalgaları ile opsin proteini aktfi edebildiler. Farelere yerleştirilen bu çipler sayesinde farelerin kısa sürede bazı davranışları kazanmlarını sağladılar. Bu sonuçlar çiplerin gelecekte bu alanda çok önemli bir yer alacağını gösteriyordu. Araştırmalar ayrıca genetik mühendisliği tekniği ile üretilmiş doğal opsin proteinin ışığın farklı dalga boylarında da aktivite gösterebileceğini ve sonuç olarak bu çalışmaların sadece sinirlerin sinyallerini değil aynı zamanda aralarındaki bağlantılar ve sıcaklık değişimi gibi fizyolojik değişimler karşısında hangi sinirlerin rol oynadığını da anlayabileceğiz. Yakın gelecekteki teknolojik gelişmeler ile belki de nano ölçeklerde problar yapılabilinecek ve bu probların aktifleşmesi için gerekli enerjiyi hücreden sağlayabileceği yapılar sayesinde milyonlarca sinirin gizemi aydılatılabilinecek. Bir başka teknik ise DNA polimeraz enzimini yapay olarak beyin hücrelerinde üretmek ve bu sayede oluşacak hücreler arası kalsiyum artışından yukarıda bahsettiğimiz hücre bağlantılarına ulaşabilmek fakat bu fikir henüz başlangıç aşamasında. Bu noktada karşılaşılan en büyük zorluksa elde edilen mikroskop görüntülerinin çözünürlüğünü ne kadar artırılabileceği hususudur. Stanford Üniversitesi'nden Karl Deisseroth ve ekibi CLARITY adı verdikleri bir teknikle bu soruna çözüm bulmaya çalışıyor. Kısacası, bu teknik bir takım kimyasallar resmi alınacak bölgeye eklenerek, bölgenin optik açıdan daha net olmasını sağlıyor. Tüm bu görüntüleme ve haritalama teknikleri ile beraber araştırmacılar her bir sinirin ayrı ayrı ele alınmasına ihtiyaç kalmamasını umuyorlar. Newsome; tüm bu görüntüleme desenlerinin büyük resmi görmelerini sağlayacağını düşünüyor. Bunun belki de işin en zor safhası olduğu düşünülüyor. Beynin her bir milimetre küp dokusu yaklaşık olarak 2.000 terabayt elektron mikroskobu bilgisi üretiyor. Dr. Denk, fare beyninin 60 petabayt, insan beyninin ise 200 eksabaytlık bir boyutu olduğunu tahmin ediyor. Dr. Lichtman, bunun şu anda dünyada kullanılan, içinde Facebook'unda bulunduğu tüm web boyutları ile rekabet edebilecek düzeyde bir boyut olduğunu belirtiyor. Sinirbilimciler bunun sadece bir başlangıç olduğunu ve daha çok beyin örnekleri üzerinde çalışmalar yapmaları gerektiğini belirtiyorlar. Avrupa beyin araştırmaları projelerinde araştırmacıları beyin simülasyonlarına ulaşabilecekleri bilgisayar programları geliştirilmektedir. Sinirbilimciler, beyinde daha çok alana daha hızlı ulaşabilmek için süper bilgisayarların kullanabilecekleri bilgisayar dilleri üzerinde de çalışmalarını yürütmekteler. Sinirbilimci Christian Machens bunun teoride yumurta tavuk meselesine benzediğini, Beynin nasıl çalıştığını anladığımızda ondan gelen verilere de nasıl yaklaşmamız gerektiğini anlıyacağımızı düşünüyor. Dr. Kording bunun bir çeşit google arama motoru gibi olabileceğini, tahmini sinir sayısınının mevcut internet sayfası kadar olduğunu ve sayfaların da birbirleri ile bağlantıları olduğunu belirtirken, sinirlerdeki bu bağlantıların ise doğrusal olmadığını söylüyor. CSH'den Partha Mitra ise sonuç itibari ile her sinyalin hedeflediği bir yer olduğunu, bunun beyin sinyalleri için de geçerli olduğunu düşünüyor. Tüm bu gelişmeler ışığında Dr. Newsome, eninde sonunda bu pırıltılı sinirlerin davranışlar açısından ne anlama geleceğini öğreneceğimizi belirtiyor."} {"url": "https://www.bilim.org/insanlarda-diger-organizmalara-ait-100den-fazla-gen-bulundu/", "text": "Son bulgular gösteriyor ki insan genomuna bakteriler, virüsler ve diğer tek hücreli organizmalardan aktarılmış 145 gen bulunmaktadır. Bu bulgu insanın tamamen kendine özgün bir genetiği olduğu düşüncelerinin yeniden gözden geçirilmesine neden oldu. Hayata diğer mikroorganizmalar tarafından sağlanan genler, hayvanlar aleminin genomunun bir parçası haline gelmiş. Yapılan araştırmanın yazarlarından Biyolog Alastair Crisp bu bulgunun yaşam ağacının tek bir gövdeden değil çok dallı büyük bir yapıdan oluştuğu anlamına geldiğini belirtirken, bunu amazon ormanlarında kökleri bulunamayan iç içe girmiş ağaçlara benzetiyor. Bilim insanları, organizmalar arasındaki yatay gen geçişlerini, özellikle mikroorganizmaların neden olduğu gen transferlerini çok iyi bilmekteler. Bu sayede ozellikle bakteri gibi mikroorganizmalar antibiyotiklere karşı direnç geliştirebilmekteler. Aynen bakterilerde olduğu gibi çok hücreleri organizmalarda yabancı organizmaların genomundan genlerin virüs, bakteri gibi mikroorganizmalardan aktarıldığı düşünülüyordu. Özellikle insanların sadece kendine has genlerden oluşmadığı aynı zamanda mikroorganizmaların genlerini de barındırdığı düşüncesi hep akıllarda kalmıştır. Dr. Crisp ve araştırma ekibinden arkadaşları meyve sineklerinden insanlara 40 farklı türün genomu ile bitki, mantar, bakteri ve virüslerin genomunu mercek altına aldılar. Bu iki grup arasında bulunan benzer genler bilgisayar destekli sistemler ile hata oluşturmayacak şekilde daha detaylıca incelendi. Sonuçlar şaşırtıcıydı. Hayvanlara yüzlerce genin bakteri, virüs, mantar, bitkiler ve diğer mikroorganizmalardan transfer olduğu görülüyordu. İnsanlara ise 145 genin çeşitli organizmalardan aktarıldığı tespit ediliyordu. Bu genlerden 17'si daha önce araştırmacılar tarafından tespit edilmiş yatay aktarım genleriydi. Çalışmanın sonuçları Genome Biology dergisinde yayınlandı. Dr. Crisp bu yatay gen aktarımların sadece mikroorganizmalara direnç kazandırmada değil ayni zamanda hayvanların evrimsel gelişim sürecine de katkı sağladığını düşünüyor. Yayınlanan bu çalışmada bu genlerin tam olarak insanlara ne zaman aktarıldığı ve bağışıklık sisteminden, vücut mekanizmasına kadar etkilerinin ne olduğu hakkında bilgilere yer verilememiş. Araştırmacılar, bunların anlaşılması yapılacak daha çok çalışmanın olduğunu belirtiyorlar. Dr. Hank Seifert, bu bulguların evrimsel gelişimi anlamamızda önemli olduğunu bu anlamda organizmalar arasındaki gen transferlerinin evrimsel gelişim tarihini daha netleştireceğini düşünüyor. Dr. Jonathan Eisen ise bu çalışmanın yatay gen transferleri ile evrimsel gelişimin tarihini anlamamız açsından yetersiz olduğunu düşünenlerden. Kendisi mikroorganizmalardan hayvanlara gen aktarımının varlığını kabul etse de bunun tüm nesillerde görülüp görülmeyeceği hususunda şüphe içerisinde olduğunu belirtiyor. Tüm bu yeni bulgular beraberinde yüzlerce soruyu da getiriyor ve her şeyin daha net anlaşılması adına yapılacak çalışmaların sonucunu beklemek daha bir heyecanlı oluyor. Bu çalışma Cambridge Üniversitesinden araştırmacılar tarafından yürütülmüştür. - Alastair Crisp, Chiara Boschetti et al. Expression of multiple horizontally acquired genes is a hallmark of both vertebrate and invertebrate genomes. Genome Biology 2015, 16:50 doi:10.1186/s13059-015-0607-3 - Science| DOI: 10.1126/science.aab0307"} {"url": "https://www.bilim.org/isiga-duyarli-cipler-sperm-hareketlerini-yakaladilar/", "text": "Işığa duyarlı çiplerden alınan sonuçlar sperm hareketleri için düşünülen spiral yüzme desenin ilk kanıtlarını oluşturuyor. İnsan spermi, spiral bir dans motifi ile hareket ettiği daha önce iki boyutlu veriler ile belirlenmişti. 17 eylül 2012'de Proceedings of the National Academy of Sciences dergisinde yayınlanan çalışmada ilk kez yüksek ölçek ve çözünürlükte 1.500 spermin hareketleri tanımlandı. İnsan spermi daha önce hiç bu kadar ayrıntılı gözlemlenmemişti. Baş kısmı 3-4 mikro metreden oluşan spermleri gözlemleyebilmek oldukça zordu. Bu teknik ile sperm hücreleri 100 mikro saniyede bir büyütülüyor ve hareket sürecine odaklanılabiliniyor. Kaliforniya Üniversitesi Los Angeles 'de çalışmanın baş yürütücüsü olan Prof. Aydoğan Özcan, amaçlarının geleneksel optiğin sınırlarını aşan bir yeniliğe ulaşmak olduğunu belirtirken bu gelişmenin ilk kez tamamıyla gizemli olan bir hareketinde gözlenmesini sağladığını da belirtiyor. Araştırma ekibi sperm hareketlerini geleneksel mikroskop lensleri ile gözlemek yerine, ışığa duyarlı çipler ile 4-6 milimetre bir alanda ölçümler yaptılar. Bu çalışmada kırmızı ve mavi olmak üzere iki çeşit LED ışın kullanıldı. Kırmızı LED ile sperm başının yatay hareketlerinin oluşturduğu gölgeler mavi LED ile de sperm hücrelerinin dikey hareketlerinin gölgeleri alındı. Saniyede 90 örnek alınarak yapılan çalışmada bu gölgelerin analizleri sayesinde daha önce hiç olmadığı kadar sperm hareketlerinin şeklinin nasıl olduğu tespit edildi. Çalışmada %90 dan fazla spermin hafif kavisli bir yol izlediği, az sayıda spermin %4-5 nerdeyse spiralle yakın bir yol üzerinde 0.5 ve 3 mikron arasında bir yarıçap ile heliksel bir hareket ettikleri belirlendi. Bu hareketlerin çoğunun sağ eğilimli heliksel bir yol olduğu da gözlemlendi. Dr. Özcan, spermlerin bu çeşit bir yol ile hareket etmelerinin fizyolojik bazı fonksiyonlara hizmet ettiği söylemek için erken olduğunu belirtiyor. Cornell Üniversitesi, Newyorkta Sperm araştırmacısı olan Dr. Susan Suarez spermin hareket desenleri konusunda son derece meraklı, Dr. Susan, bu metodun çok geniş ölçekteki fizyolojik ortamlarda, pH ve akışkan koşullarda spermin yumurta ile karşılaşmasına kadar olan yolculuğu sürecinde kullanılabileceğini umuyor. Çip tabanlı görüntüleme yöntemlerinin gelecekte çok pahalı olan mikroskop lens tabanlı görüntüleme sistemlerinin yerini alabileceğini ve üreme ile ilgili çalışmalarda çığır açabileceği düşünülmekte. Dr. Özcan, bu yeniliğin sadece saydam malzemelerin görüntülemesinde değil aynı zamanda bakteri ve diğer akışkan ortam mikroorganizmalarının gözlemlemesi içinde kullanılabileceğini belirtiyor."} {"url": "https://www.bilim.org/isikla-zayiflayin/", "text": "Son zamanlarda yayınlanan önemli bir çalışmada yağ dokularının sinirler ile birebir bağlantılı oldukları ve ilgili sinirlerin uyarılması ile yağ dokularının yakımının gerçekleştiği belirtiliyor. Bu buluşun aşırı şişmanlık veya obezite ile mücadelede yeni bir çığır açtığı düşünülüyor. Kilo alımı leptin adı verilen bir hormon tarafından kontrol ediliyor. Temel olarak bu hormon gıda alımımızı ve metabolizmasını düzenliyor. Fakat şu ana kadar beyin tarafından gönderilen sinyallerin oluşan yağ dokularının yakımında nasıl bir rol aldığı bilinmiyordu. Rockefeller Üniversitesinden araştırmacılar yağ dokularının çevresel sinirler ile çevrelendiğini ve bu sinirlerinin uyarılması ile vücuttaki yağların yakımının başlanıldığını gözlemlediler. Geçtiğimiz haftalarda dünyaca ünlü Cell dergisinde yayınlanan bu çalışma obezite tedavilerinde umut verici bir gelişme olarak görülüyor. Yağ dokularının %20-25'lik bir kısmı vücutta enerji deposu olarak kullanılıyor. 20 yıl önce Prof. Friedman ve çalışma arkadaşları yağ miktarını belirleyen yağ hücrelerinin ürettiği leptin hormonunu keşfettiler. Leptin, Beyin'e vücutta ne kadar yağ olduğunu rapor ediyor. Bir başka deyişle leptin bir çeşit nöro-endokrin sinyal rolünde oynayıp vücudu aşırı yağlanmadan koruyor. Leptin hormonunun az salgılanması iştah açılmasına neden olurken; fazla salgılanmasında ise iştahın kapanmasına ve yağ dokularının yakılmasının başlanmasına neden oluyor. Ama şu ana kadar sinirler ve yağ dokuları arasındaki bağlantılar tam olarak aydınlatılamamıştı. Araştırmanın baş yürütücüsü Dr. Domingos, yaptıkları çalışmada yağ dokularını sarmalamış sempatik sinir hücrelerini gözlemlediklerini ve gelişen yeni görüntüleme teknikleri ile özellikle yağ hücrelerinin sempatik sinirlerin uç noktaları tarafından sarmalandığını belirtiyor. Bu gözlemden sonra araştırmacılar yeni gelişen optogenetik teknolojiler ile deney farelerinin bu bölgedeki sinirlerini ışıkla kontrol edebilecekleri düzenekleri kurdular. Bölgesel olarak bu sinirlerin ışıkla aktivite edilmesi 'nöroepinephrine' salgılanmasını tetiklediği ve bunun sonucunda yağların yakımının başlanıldığı görüldü. Bu sinirler olmadan leptin hormonun fonksiyonlarını sürdüremediği de gözlemlendi. Araştırmacılar özellikle leptin hormonlarının duyarlılığının yitirildiği hastalarda, sinirsel eksenli tedavilerin üretilmesi adına bu buluşun önemli bir yer teşkil ettiği, belki de yakın bir gelecekte optogenetik uygulamalarının klinikte daha yaygın hale gelmesi durumunda şişmanlık sorununun bölgesel sinirlerin ışıkla uyarılmaları ile tarihe karışacağını ön görüyorlar."} {"url": "https://www.bilim.org/japonya-ve-depremler-felakete-nasil-hazirlaniyorlar/", "text": "İnsanların güvenliğinden emin olmak için ilk olarak depremlerde ölüm ve yaralanmalara en çok neden olan binalardan işe başlamak gerekiyor. Bunu yapabilmenin yolu binaların daha inşaat aşamasındayken her türlü sallantıya dirençli olacak şekilde güçlendirmektir. Bu sayede büyük şiddetteki deprem, binaları vursa bile kolay kolay çökertemez. Japonya'da uzun yıllardır yeni yapılan tüm binalar devletin düzenlediği katı kurallardan geçmek zorunda. Yeni yapılan binalardan Japon devletinin beklediği temelde iki şart var: Binayı yapan müteahhit ve mühendisin 100 yıl boyunca bu binanın herhangi bir depremde çökmeyeceğinin garantisini vermesi, ikincisi ise binanın yapımından itibaren 10 yıl boyunca her hangi bir hasarın oluşmaması. Ayrıca, bina yapımında kullanılacak malzemeler devlet yetkilileri tarafından katı kurallar ile belirleniyor. Malzemelerin hemen hemen hepsi kolay kolay kırılganlık göstermeyecek özellikte olmasına dikkat ediliyor. Bu kriterleri sağlayamayanların Japonya'da bina yapma ruhsatı alması söz konusu bile değil. Sonuç olarak, bu düzenlemeler ile insanların içerisinde bulunduğu binalar deprem esnasında dışarıdan daha güvenli hale getirildi. Japonya'daki tüm akıllı cep telefonları deprem ve tsunami erken uyarı sistemi ile adapte olmuş durumdadır. Bu sayede deprem dalgaları o bölgedeki insanları vurmadan 5-10, yerine göre 15 saniye önceden cep telefonları yüksek sesli bir alarm veriyor ve ardından bir ses deprem bitimine kadar Jishin desu! Jishin desu diye tekrarlıyor. Bu erken uyarı sistemi ile insanların deprem dalgaları kendilerini vurmadan bir kaç saniye öncesinde güvenli noktalara gidip hayat üçgeni oluşturması amaçlanıyor. Japonya okyanusta bir ada ülkesi olduğundan en büyük sorun tsunamiler. Bunun için de tsunami erken uyarı sistemi 10 dakika önceden sahil kıyılarında bulunan insanları, tsunaminin geleceğini cep telefonlarına gönderdiği acil alarm mesajı ile uyarıyor. Peki bunun alt yapısı nasıl hazırlandı? Japon meteoroloji ajansı ülkedeki sismik hareketleri ölçen 200'den fazla istasyon inşa etti. Japon doğal afetleri önleme bakanlığı ülke çapında 800 tane erken uyarı sistemi istasyonu kurdu. Tüm bu sismik istasyonlardan gelen veriler anlık olarak erken uyarı sistemindeki bilgisayar yazılımları tarafından boyutu ve zamanı analiz edilip bu dalgalardan etkilenecek bölge insanlarının cep telefonlarına acil alarm mesajı olarak gönderiliyor. Bu sayede depremin olduğu bölgedeki vatandaşlar güvenlik önlemlerini sallantıdan bir kaç saniye önceden alabiliyorlar. Türkiye gibi aktif fayların üzerinde konumlu bir deprem ülkesinde Kandilli, GSM operatörleri ve devletin yetkili kurumları bu sistemi oluşturup halkın hizmetine sunmalılar. Depremler gibi doğal afetlerin zararlarını azaltmak amacıyla Japon hükumeti, toplumu bilinçlendirmek için büyük çabalar sarf ediyor. Acil durum bölümleri kurarak doğal afette halkın nasıl davranması konusunda eğitimler veriliyor. Özellikle acil durum çantasının nasıl hazırlanması gerektiğini, deprem sırasında ve sonrasında neler yapılması hususunda herkese ulaşacak şekilde halk eğitim günleri düzenleniliyor. Her ev sahibinin evinde acil durumlarda el fenerleri, ilaçlar, battaniye, maskeler, halatlar ve üç gün yetecek kadar gıdanın olduğu bir çantanın olması konusunda uyarılarda bulunuluyor. Bunun yanı sıra doğal afetlerde toplanma merkezleri belirleniliyor. Bunlar genelde okulların jimnastik salonları oluyor ve içerisinde kask, battaniye, el fenerleri ve yetecek kadar gıda bulunuyor. Afet sonrası evine dönemeyecek insanlar bu merkezlerde temel ihtiyaçlarını giderebilir ve kalabilirler. Japon hükumeti, halkın depremler ve tsunami hakkında yeterli bilgiye sahip olması adına önemli adımlar atıyor. Her yıl toplanma merkezlerinde veya halka açık yerlerde bu konuda konferanslar düzenleniliyor ve halkın katılımı sağlanılıyor. Okullarda deprem eğitimi ve tatbikatları ana okulundan başlıyor. Her yıl üniversiteler dahil Japon eğitim sisteminde bulunan tüm okullar büyük ölçekteki bir depremde nasıl davranılacağına yönelik tatbikatlar düzenliyor. Japonya'da eğitim aldığım üniversite de her yıl nisan ayı gibi mutlaka büyük deprem tatbikatı yapardık. O zaman aynı şeylerin her yıl yapılmasının anlayamamıştım. Aradan zaman geçtikçe fark ettim ki her yıl tekrarlanarak yapılan bu tatbikatlar insanların büyük depremler karşısında soğuk kanlı kalmasını ve nasıl davranması gerektiğini bir alışkanlık haline getiriyor. Ev hanımları Japonya'da deprem ve doğal afetlerden korunmada en önemli rolü oynayan kesim. Bir deprem olduğunda genelde doğal gaz ve elektrik hatları önemli tehlike oluşturuyor. Bu yüzden ev hanımları deprem olacağına yönelik erken uyarı sisteminden mesaj geldiği anda mutfağa koşup doğalgazı ve elektrik akımını kapatmaları yönünde eğitimlere tabii tutuluyorlar. Ayrıca, kapalı kapıları açmaları konusunda da bilgilendiriliyorlar çünkü büyük depremde bunları açmak zor olacaktır. Japon ev hanımlarının bir başka önemli görevi, acil durum çantasını kontrol etmeleri, hasar gören veya tarihi geçmiş ürünleri yenilemeleridir. Tüm Japon halkı büyük bir deprem olduğunda tavanda asılı bulunan avize gibi malzemelerden kesinlikle uzak durulması gerektiğinin farkındalar çünkü büyük bir depremde bunlar pencereler gibi kırılıp ciddi yararlanmalara sebebiyet verirler. Ayrıca Japonlar sallantılarda düşme ihtimali olan vitrin, dolap gibi yapıları da duvarlara, taban veya tavanlara sabitliyorlar. İşyerleri, alışveriş merkezleri, meydanlar gibi kalabalıkların bulunduğu yerlerde büyük ölçekte bir doğal afette nasıl davranacaklarına dair yönlendirmeler bulunmaktadır. Japonlar uzun süren bu çabalar sonucunda 6 ve üzerindeki depremlerdeki can ve mal kayıplarını hemen hemen yok denecek seviyeye getirmeyi başardılar. Japonlar için tek sorun, deprem sonrası oluşan büyük ölçekteki tsunamiler. Onlara da bir çözüm bulurlarsa depremler Japonlar için yağmurlardan farksız doğa olayları haline gelecektir. Çok teşekkür ederim Dr.Mustafa Korkutata beye bu önemli bilgileri sunduğumuzdan dolayı başarılarınızın devamını dilerim."} {"url": "https://www.bilim.org/jurrasic-park-gercek-mi-oluyor/", "text": "Sibirya'da geçen yıl kar ve buzulların koruması altında bozulmamış bir mamut cesedi bulunmuştu. Bugünlerde Güney Kore'den araştırmacılar bu mamuttun cesedinden ulaştıkları kanımsı sıvıları kullanarak onun DNA'sının tüm bilgilerine ulaşmaya çalışıyorlar. DNA bilgisinin tümüne ulaşamadıkları takdirde günümüzdeki fillerin DNA bilgilerini de kullanarak bu genom bilgisini tamamlamayı düşünüyorlar. Eski çağlara ait bir canlıyı tekrar hayata getirmenin ciddi etik problemleri olacağı kesin. Ayrıca, hayata gelen klon mamutun diğer filler tarafından zarar verilme riski de bulunuyor. Bundan dolayı araştırmacılar bazı fillerin kurban edilmesine mecbur kalabilirler. Tüm bunlara rağmen klon mamutun uzun süre yaşayabileceği de kesin değil. Bu zor engellere rağmen klon mamut dünyaya gelirse, onun koruma altına alınacağı ve özel programlar ile gelişiminin takip edileceği sonuç olarak dünyanın her tarafından eski çağlara ait canlıların ziyaret edilebileceği Jurrasic Park tarzında bir girişime öncülük edebilir."} {"url": "https://www.bilim.org/kablosuz-optogenetik-ilk-kez-basariyla-uygulandi/", "text": "Araştırmacılar ilk kez kablosuz olarak mavi ışıma yapan çok küçük cihazlar ile genetiği değiştirilmiş farelerin sinir hücrelerini aktivite etmeyi başardılar. Çok küçük ölçekteki bu cihazların Optogenetik ile yaptığı işbirliği sayesinde artık kablosuz olarak sinir hücreleri kontrol altına alına bilinecek. Çok kısa sürede yoğun bir şekilde Optogenetik çalışmalarına entegre olunacağına inanılan bu cihazlar ile yapılan deneylerin sonuçları geçtiğimiz günlerde Nature Method adlı bilimsel dergide yayımlandı. Dr. Poon bu yeni cihazlar sayesinde ilk kez kablosuz olarak sinir hücrelerine gerekli dalga boyundaki ışımalar yapıp onları kontrol altına alabildiğimizi belirtirken aynı zamanda deney farelerinin hareketlerini de kısıtlamayacak özellikte olduklarını da belirtiyor. Dr. Poon, bu cihaz için gerekli olan araçların dünyadaki tüm laboratuvarlarda uygulanabileceğini de vurguluyor. Geleneksel olarak Optogenetik uygulamalarını yapabilmek için fiber kablolar kullanılıyor. Bu durum hem farelerin hareket kabiliyetini sınırlama ihtimali oluşturması hem de araştırmacıların bu kabloları farelere yerleştirmek için onlara fiziksel müdahalede bulunmaları bakımından deneylerin istenilen sonuçları vermesi bakımından bir engel oluşturuyordu. Bu sınırlandırmalara rağmen Optogenetik yöntemler; beyindeki acı hissini oluşturan yolakların bulunmasından, felç ve Parkinson hastalığında sinir fonksiyonlarına neler oluyora kadar araştırmacılara geniş bilgiler sundu. Tüm bunlara rağmen endişe, depresyon gibi davranışların gözlenmesinde fiber optik kablolar ile uygulanan Optogenetik yöntemlerde deney öncesi neden olunan suni gerilimler istenilen sonuçlara ulaşılmasını engelliyordu. Dr. Poon, minyatür ve kablosuz cihazlar üretmesi ile bilinmesine rağmen Optogenetik alanında bu tür cihazlara çok da ihtiyaç olmadığını sinirbilimleri ile ilgili toplantılara katılınca öğreniyordu. İlk olarak Optogenetiğin keşfedildiği Karl Deisseroth'in laboratuvarında doktora öğrenci olan Grosenick'ten yardım istedi. Fakat Grosenick yoğun takviminden ötürü bu isteğe cevap veremedi. Fakat yaptıkları görüşmeler sayesinde Dr. Poon, Stanford'da Scott Delp'in laboratuvarında doktora çalışmalarını yürüten Montgomery ile tanıştı. Montgomery aynı zamanda Deisseroth'un laboratuvarları ile de işbirliği yapıyordu. Düşüncelerini uygulamaya geçirmeden önce Optogenetik detaylarını gözden geçirdiler. Optogenetik uygulamalarını sadece yüzeyinde ışığa duyarlı protein ürettirilen sinir hücrelerinde geçerli olduğu dikkate alınınca düşüncelerinin başarıya ulaşabilmesi için hangi sinir hücrelerine veya gruplarına bu proteini ürettirmeleri gerektiği hususunda ince bir çalışma sürdürdüler. Cihazların üretilmesi işin en kolay kısmı, asıl zor olan bu cihazları kontrol edebileceğimiz mesafeyi maksimum seviyeye çıkarabilmekti diyen Dr. Poon, nitekim bir kaç ay içinde cihazları hazır hale getirmişti. Davranış deneylerinde fareler bir kümes içinde serbest harekete bırakılır, dolayısıyla bu cihazlar ile gönderilecek enerjinin bu serbest hareketi engelleyici nitelikte olmaması gerektiğini araştırmacılar çok iyi biliyordu. Sonunda Dr. Poon kendisinin çılgın diye adlandırdığı bir fikri denemeye karar verdi. Bu farenin vücudunu kullanarak radyo frekans enerjisini transfer etmekti. Bu fikir çalıştı ve 4 Ağustos'ta bu konu ile ilgili bir yayın yaptılar. Bu arada Japonya'dan Dr. Tanabe ile iş birliği geliştirdiler. Sonunda Dr. Poon düşüncesinin çalıştığını gördü fakat bunu nasıl fare kafeslerine uygulayabileceğini bilmiyordu. Bu konuda Dr. Tanabe ile bir görüş alışverişinde bulundu. Dr. Tanabe bu fikri Stanford'daki babasına taşıdı. Kendisi ozellikle radyo frekans enerjilerinin iletilmesinde uzman biriydi. İlk çalışmalarının ardından Japonya'ya seyahat ederek kafesi kurma çalışmalarına başladı. Sonunda çalışmalar yolunda gitti ve dizayn ettikleri kafes ile radyo frekans enerjisini sorunsuz bir şekilde deney farelerinin vücuduna yerleştirilmiş cihazlara aktarıp bu cihazların gerekli dalga boyundaki ışımaları yapmasını sağladılar. Bu sayede beyin, omurilik ve çevresel sinirleri yerleştirilen portatif cihazlar ile kontrol altına aldılar. Çalışma ekibi bu sayede bir takım sinirsel hastalıklar, hareket ile ilgili hastalıkların ve kronik acı hissinin tedavisinde önemli yol alınacağına inanıyorlar. - Sciencedaily - Kate L Montgomery, Alexander J Yeh, John S Ho, Vivien Tsao, Shrivats Mohan Iyer, Logan Grosenick, Emily A Ferenczi, Yuji Tanabe, Karl Deisseroth, Scott L Delp, Ada S Y Poon. Wirelessly powered, fully internal optogenetics for brain, spinal and peripheral circuits in mice. Nature Methods, 2015; DOI: 1038/nmeth.3536 - John S. Ho, Yuji Tanabe, Shrivats Mohan Iyer, Amelia J. Christensen, Logan Grosenick, Karl Deisseroth, Scott L. Delp, Ada S. Y. Poon. Self-Tracking Energy Transfer for Neural Stimulation in Untethered Mice. Physical Review Applied, 2015; 4 (2) DOI: 10.1103/PhysRevApplied.4.024001 Sevgili Mustafa, dünyanın bir ucuna da gitsen bizleri de düşünmeyi ihmal etmemiş, bildiklerini paylaşmışsın, bu çok hoşuma gitti, başarılarının artması dileğiyle, bu güzel yazı için teşekkür ederim.,"} {"url": "https://www.bilim.org/kadin-beyninde-erkek-genleri-bulundu/", "text": "Erkek genlerinin kadın beyninde bulunması mikrokimezimin insan beynindeki ilk buluntuları olarak düşünülüyor. Erkek hücrelerinde veya erkek fetuslarında bulunan DNA'lara kadınların beyin dokusunda rastlanılması mikrokimezim olarak adlandırılan bir canlıdaki hücre parçacıklarının farklı bir canlının dokusunda bulunması olayının bu anlamdaki ilk kanıtlarını gösteriyor. Bu çalışma geçtiğimiz haftalarda pLOS ONE dergisinde yayınlandı. Bu gelişmelerin bir takım hastalıkların anlaşılmasında etkili olacağı düşünülüyor. Dr. Nelson farklı hücrelerin beyindeki varlığını bilmek daha önce düşünmediğimiz kadar çeşitlilik içerisinde olduğumuzun göstergesi olduğunu bunun ayrıca canlıların genetik içeriklerinin ve ekosistemlerini ne denli bir zenginlik gösterdiğinin de belirtisidir. Araştırmacılar, beyin hücrelerin birçok farklı hücre kalıntıları içerdiği konusunda düşünceleri bulunmaktadır. Zira Beyinde kan-beyin bariyerini aşan birden fazla mikrokimenistik hücreye çeşitli otopsilerde rastlanılmış. Araştırmalar bu tip hücrelerin sadece beyin değil az sayıda olsa farklı organlarda da rastlanıldığını gösteriyor. Mikrokimetik hücrelerin daha çok hamilelik döneminde yükseliş gösterdiği ve bu süreçte göbek kordonundan annenin vücuduna karıştığı gözlemlemiştir. Kimerik hücrelerin farklı doku ve organlarda hücre tabakaları oluşturduğu ve bunların immunolojik hastalıklar ile ilgili cevabı bulunamayan birçok soruya sebebiyet verdiği anlaşılıyor. Dr. Nelson ve arkadaşları, sadece Y kromozomu üzerinde bulunan genleri 59 bayan kadavrasının beyninde araştırdılar sonuçlar şaşırtıcıydı. 37 bayanın beyin dokularında yabancı genlere rastladılar hatta bu sonuçla sınırlıda değildi bulgular. Bulgularda beyin-kan bariyerini aşıp beyin dokularında bulunan kimerik hücrelere de rastlandılar. Ayrıca araştırmacılar beyinde bulunan mikrokimetik hücrelerin Alzheimer hastalığına olan etkisini de incelediler. Yapılan tahminler mikrokimetik hücrelerin bulunduğu kişilerde Alzheimer'ın daha yaygın olduğu yönündeydi. Fakat aksine, Alzheimer'lı kadınların beyinlerindeki mikrokimetik hücrelerin daha az sayıda olduğu görüldü. Mikrokimetik hücreler üzerine çalışan Wisconsin Üniversitesinden William Burlingham bunun bir korelasyon olduğu fakat korelasyonun mikrokimetik hücreler alanında tam olarak ne ifade ettiğini henüz bilinmediğini kaydetti. Dr. Burlingham, bu çalışmanın birçok soruya kapı araladığını da belirtiyor. Havva annemizin ruhsal varlığını dünya mekanında sürdürmesine olanak veren astronot elbisesi diyebilecegimiz bedensel giysisi, Rabbimizce toprak yerine adem a.s.bedeni kullanılarak üretilmiştir..çok üzücü olsa da insanoğlu RUH olduğunu unutmuş aynada gördüğü bedensel yapıyı kendisi zannetmeye başladığından ruhsal değerlerini kullanamaz hale gelmiştir..Kendini tanımayan ne oldugunu anlamayan insan maalesef pimi çekilmiş el bombası gibi dolaşmakta hem kendine hem insanoğluna büyük zararlar vermektedir çünkü içsel dengesi yerinde değildir şunu ifade etmek gerekir ki dünyada en önemli işimiz öncelikle kendini tanıma sanatını her bir bireyin öğrenmesi gerektiğidir bu aşamada öncelikle dinlemeyi öğrenme sanatından başlanabilir Kendini ve diğer kişileri dinlemesini öğrenmek..teşekkürler.."} {"url": "https://www.bilim.org/kadinlar-gercekten-erkeklerden-daha-cok-mu-konusur/", "text": "Kadınlar konuşmayı sever. Hepimiz bu genellemeyi duymuşuzdur. Akşam yemeği planından kariyerimize nasıl yön vereceğimize dair her şeyde fikir alışverişi içerisindeyizdir. Büyük kararları, yaptığımız müzakereler ile alır ve tartışmalarımızda elde ettiğimiz duygular ile hareket ederiz. En azından öyle söylenir. Fakat bu gerçekten doğru mudur? Gerçekten erkekler ile kadınların konuşma karakteristiği hakkında köklü bir genelleme yapabilir miyiz? Bu konu ile ilgili araştırmalar farklı karakterlerin sayısına kıyasla zayıf kalsa da genelde iki önerme üzerinde durulmaktadır. Birincisi; Evet, kadınlar erkeklere göre daha çok konuşkandır. İkinci önerme ise bu konuda kesin bir sonuç olmamasına rağmen erkeklerin daha bir geveze olduğu yönündedir. Elbette bu tür çelişkili önermelerin olması bu olguyu çalışmanın zorluğundan kaynaklanmaktadır. Bütün bu çalışmalar bireylerden gözlem veya sorular yolu ile elde edilmiş verilere dayanmaktadır. Fakat bu iki yöntem de çok ciddi sınırlamalar getirmektedir. Öncelikle, sorulan sorulara net cevaplar vermede hafızamız bizim istediğimiz kadar iyi değildir. İkinci olarak, araştırmacılar bir seferde bir çok kişiden veriler elde ederken bunların arasındaki farklılıkları belirlemede büyük oranda istatiksel bir analize ihtiyaç duyulmasıdır. Bir başka zorluk ise birebir analizlerde deneklerin gerçek davranışlarını gizlemeleridir. Northestearn Üniversitesi hesaplamalı politik bilimler bölümünden sosyal ağlar profesörü David Lazer bu probleme Sosyometre adı verdiği cihaz ile farklı bir yaklaşım getirdi. Sosyometre bir akıllı telefon boyutunda olup bireylerin sosyal ilişkileri hakkında gerçekçi veriler toplayabiliyor. Profesör Lazer'in ekibi bu sayede toplumda konuşkan kadınlar diye bilinen kişiler hakkında gerçekçi veriler topladılar. Bu veriler kadınların konuşkanlıklarının konu ve şartlara bağlı olduğunu gösteriyordu. Bu araştırma Journal Scientific Reportsda yayınlanarak ilk kez sosyometrenin kullanıldığı bir akademik yayın oldu. Bu çalışmada araştımacılar erkek ve kadınlardan oluşan bir gruba sosyometre vererek onları 12 saat gözlemlediler. Deneyin birinci bölümünde yüksek lisans adaylarına başkaları ile gün içerisinde 12 saat sürecek sohbetlerde bulunma ödevi verildi. İkinci bölümde ise bir bankanın çağrı merkezinde çalışan işçilere öğle yemeği arasında ekstra olmak üzere 12 saat boyunca sosyometrenin kayıtta olacağı bir düzenek hazırlandı. Sonuçlar, kadınların yemek aralarında erkeklere nazaran az da olsa kısa veya uzun konuşmalara daha fazla girdiğini gösteriyordu. Bir başka sonuç ise eğer söz konusu görevler konusunda bir işbirliği geliştirmek ise kadınların daha fazla uzun konuşmalar yapmaya eğilimli olduklarıydı. Tabi bu kısa konuşmalarda da kendini gösteriyordu ama uzun konuşmalar kadar değildi. Öte taraftan erkeklerin kalabalık bir grupta daha fazla konuşma eğilimine girdikleri de bu çalışmanın bir başka sonucuydu. Profesör Lazer, kadınların daha çok birlikte çalışmayı seçmelerinin doğal sonucu olarak daha çok konuşmaya eğilimli olduklarını belirtirken, düzenlenen bu özel senaryonun daha çok etkileşimi sağladığı ve dizayn edilen koşulların cinsiyetler arasındaki etkileşiminin bu farklılığın oluşmasına neden olduğunu düşündüğünü de belirtti."} {"url": "https://www.bilim.org/kanser-ve-aids-tedavisi-icin-buyuk-umut-isigi/", "text": "Son zamanlarda yapılan deneylerde hastaların bağışıklık hücrelerinin yeniden programlanması ile AIDS ve Kanser gibi kronik hastalıkların tedavisinde alınan olumlu sonuçlar bu hastalıkların çözümü için yeni bir umut ışığı oluşturdu. Henüz çok sayıda hastada uygulanmayan bu yeni tekniğin tam olarak herkeste aynı sonuçlar doğrurup doğurmayacağı konusu ise belirsizliğini sürdürüyor. İki gruptan oluşan araştırma ekibi çalışmalarında uzun süreli yaşayan bağışıklık hücrelerini oluşturarak özellikli HIV ve Kanser antijenlerine karşı direnç gösterip onları bozulmalarını sağlayacak bir yöntemi geçen günlerde Cell: Stem cell dergisinde iki makale halinde yayınladılar. Japonya'nın Kyoto Üniversitesinde HIV projesinde bulunan kök hücre biyologu Dr. Shin Kaneko; yaptıkları bu çalışma ile laboratuar koşullarında kronik rahatsızlıkların antijenlerine özgün sınırsız sayıda olgun cytotoxic T hücrelerini üretip canlandırabildiklerini belirtiyor. Şu ana kadar T hücreleri üzerindeki en büyük problem vücutta uyuşuk olarak bulunanların uzun süre yaşamını sürdürürken; aktif olarak bulunanlar ise zamanla etkinliğini ve çoğalma yeteneklerini kaybettiği hücre yaşlanması sürecine giriyor olmasıydı. Bu da hastalıklar ile mücadelede önemli bir eksiklik oluşturuyordu. Pensilvalya Üniversitesinden immünolog Dr. Carl June; yaşlı hücrelerin yeniden çoğalacak olgunluğa dönüşmesinin hücre terapileri için çok kritik bir konu olduğunu belirtiyor. Yapılan çalışmada araştırmacılar, HIV'li ve melignant melonama'lı hastalardan yaşlanma sürecine girmiş T hücrelerini aldılar. Daha sonra bu hücrelerin yağışlılık süreci ile mücadele etmek amacı ile zararsız virüsler kullanarak eklenen 4 genle yaşlanma sürecindeki T hücreleri, 2012 Nobel fizyoloji ve tıp ödülünün sahibi Shinya Yamanaka'nın geliştirdiği induced pluriopotent stem cells'lerin içine güdümlediler. Bu işlemler sonucunda olgun T hücrelerinin telomer uzunluklarını %30-50 oranında arttığı ve bu hücrelerin gençleşmesinin gerçekleştiği araştırmacılarca gözlendi. İşin heyecan veren kısmı ise tüm bu işlemler sonucunda T hücrelerinin HIV ve kanserli bölgelere olan spesifikliğinin halen sürdürüyor olmasıydı. Bu sayede kan dolaşımında 10 ve 100 kat daha fazla aktif genç hücrenin oluşturulması sağlandı. Tokyo Üniversitesi Kök hücre terapisi bölümünden Dr. Hiromutsi Nakauchi, sonunda bir T hücre bankasına sahip olabileceklerini ve bu sayede farklı HIV epitoplarına karşı etkili bir tedavi umudunun doğduğunu belirtiyor. Japonya'nın Yokohama kentinde bulunan RIKEN araştırma merkezinde alerji ve immunoloji üzerine çalışmalarını yürüten aynı zamanda bu projenin kanser ile ilgili bölümünde çalışan immunolog Dr. Hiroshi Kawamoto ise ileride uyarılmış kök hücreleri kanserli hastalara vererek daha fazla aktif T hücrelerinin oluşturulabileceğini ve kansere karşı daha uzun süreli etkili bir bağışıklık sağlanılabilineceğini düşünüyor. Her iki grupta bu yöntemin farklı virüslerden kaynaklı hastalıklar ile farklı kanser türlerindeki etkisini de araştırmayı planlıyor. Amerikan Ulusal Kanser Enstitüsü'nden Nicholas Restifo; yeniden programlanmış hücrelerin kanserli hücrelere dönüşme riskinin olduğunu ama kansere karşı immünolojik terapiler geliştirme adına bu hücrelerin kullanılmasının sorunların çözümü adına heyecan verici olduğunu belirtiyor."} {"url": "https://www.bilim.org/kansere-yonelik-kisisel-tedavilerin-gelistirilmesine-yeni-bir-yaklasim/", "text": "Kanser tümörleri neredeyse hiç bir zaman aynı genetik mutasyondan oluşmazlar. Bu gerçek ışığında araştırmacılar kanser türlerini daha iyi belirleyip daha özelleşmiş tedavi yöntemleri geliştirmeyi hedefliyorlar. 15 Eylül'de yayınlanan bir makalede Kaliforniya Üniversitesi, San Diego'dan araştırmacılar bağlantı bazlı katmanlaşma adını verdikleri yeni bir yaklaşımla kanserin alt türlerini belirliyorlar. Bu sayede bireysel mutasyonlardan oluşan kanser türlerinin yanı sıra bunların moleküler sistemde hangi bağlantıları etkilediğinin de belirleneceği umuluyor. Çalışmanın başında buluana Dr. Ideker, kanserin alt türlerinin belirlenmesinin kişisel tıp içinde çok önemli olduğunu belirtirken, bununla birlikte etkili tedavilerin geliştirilmesi içinde son derece hassas bir konu olduğuna da değiniyor. Ayrıca, alt türlerin belirlenmesinin herhangi bir kanser ilacının hangi kanser türüne daha iyi geldiğinin belirlenmesinde de yardımcı olacağını söylüyor. Son teknolojik gelişmeler bireysel gen haritasına ulaşmayı mümkün kılarken, bir çeşit genetik hastalık olan kanserin tedavisinin daha etkin olmasında bu bireysel gen haritasından gelen bilgi önemli rol oynamaktadır. Fakat genlerin son derece heterojen olduğu, bu yüzden küçük bir mutasyonunda kanser oluşturabileceğini, ayrıca bireyden bireye her kanser türünün kendine özgü bir gelişme göstermesi klinik tedavilerin etkili olmasında bir takım zorluklar oluştruduğu bilinmektedir. Dr. ldeker, her bireyin genetik düzeyde farklı olduğu ve mutasyonların da farklı noktalarda oluşmasına rağmen, mutasyonların etkilediği genetik sinyaller ve ağların aynı olduğunu belirtiyor. Özellikle araştırmacılar vücut hücrelerinde tümör oluşturan mutasyonlara bakarken, bunu yanı sıra Amerikan Ulusan Sağlık Enstitüsü'nün bir çok hastadan alınan bilgilerle de akciger ve rahim kanserlerinin genom atlası oluşturma çalışmaları devam etmektedir. Dr. Ideker, geliştirdikleri NBS yaklaşımının tüm bu kanser çalışmalarına önemli katkı sağlayacağını ve belirlenen kanser alt türlerinin detayları ile kişisel olarak bireylerde daha etkin tedavi yöntemlerinin geliştirileceğini düşünüyor."} {"url": "https://www.bilim.org/kasinan-birini-gorunce-neden-kasiniyoruz/", "text": "Bulgular bulaşıcı davranışların yalnızca insanlarda değil, bir çok canlıda da bulunduğunu gösteriyor. Geçtiğimiz günlerde Science'da yayınlanan çalışmada araştırmacılar, fareler üzerinde yaptığı deneylerde bu davranışın farelerde de mevcut olduğunu gözlemlediler. Deneylerde kullanılan fareye video aracılığı ile sürekli kaşınan bir başka farenin görüntüsü izletildi. Fare, kendisine izletilen videodaki kaşınan fareyi görür görmez saniyeler içerisinde aynı kaşınma davranışını sergiledi. Bunun üzerine kaşınan fare videosunu izleyen farenin, hangi beyin bölgesindeki sinirlerin aktif olduğunu inceleyen araştırmacılar; uyku-uyanıklık ve biyolojik saatten sorumlu olan suprachiasmatic nucleus bölgesindeki sinirlere ulaştılar. İlerleyen deneylerde SCN bölgesindeki sinirlerin; fareler bulaşıcı kaşınma davranışını sergilemeden önce bir sinir hücresi proteini olan GRP salgıladıkları aydınlatıldı. Daha önceki araştırmalarda GRP'nin kaşınma davranışının oluşmasını sağlayan deri ve omurilik arasındaki bağlantıda görev aldığı belirlenmişti. Önceki bulgularla da örtüşen bu çalışma bulaşıcı kaşınma davranışının vücudun empati yoluyla veya fizyolojik nedenler ile oluşturduğu bir süreç olmadığı; aksine bireyin kontrolünün dışında beyine kodlanmış bir tepki olduğu belirlenmiş oldu. - Yu YQ, Barry DM, Hao Y, Liu XT, Chen ZF. Molecular and neural basis of contagious itch behavior in mice. Science, 2017 DOI: 1126/science.aak9748 - ScienceDaily"} {"url": "https://www.bilim.org/korku-ve-beyin/", "text": "Korku beynin işlediği en kompleks bilgi işlemlerinden biridir. Korkunun beyinde oluşmasında rol oynayan mekanizma halen tamamen aydınlatılamamış. Bu açıdan korku halen bir çok sinir bilimi araştımacısının en üst düzeyde ilgisini çeken konulardan biri olarak sıcak yerini korumaktadır. İlk araştırmalar beynin bir çok duygunun oluşmasında sorumlu bölgesi olan Amigdala'nın korkudan da sorumlu olduğunu göstermektedir. Bazı klinik vakalarda amigdala bölgesi gelişmemiş bireylerin korkusuzluk problemi ile karşılaştığı gözlemlenmiştir. Bu bireylerin normal bir insanın korkabileceği hiç bir şeyden korkmadığı saptanmıştır. Fakat bu bireyleri oksijensiz ortama bıraktıklarında panik tepkiler verdikleri gözlemlenmiştir. Bu sonuçtan anlaşılıyor ki panik haline beyinde neden olan mekanizma sadece amigdala'da etkin değil, çok daha kompleks bir yol izlemektedir. Ayrıca tarih boyunca savaşa giden bazı birliklerin veya bir takım eylemleri gerçekleştiren şahısların Amigdala bölgesini uyuşturan moleküller kullandıkları gerçeği de bilinmektedir. Korku halinde beyinden gelen sinyaller ile vücuttan salgılanan adrenalin hormonunun oluşturduğu bağımlılık yüzünden bu filmlerden ne kadar korksak da izlemekten vazgeçemiyoruz. Tsukuba Üniversitesi Uluslararası Bütünleşik Uyku Tıbbı Enstitüsü 'de 33.sü düzenlenen seminerlerde davetli konuşmacı olarak katılan Dr. Steffen Wolff; geçtiğimiz Mayıs ayında Nature'da yayınlanan, korkunun arkasındaki bulmacayı aydınlatan çalışması ile ilgili bir sunum yaptı. Sunumunda amigdala bölgesindeki ara sinirlerden olan parvalbumin ve Somastasinin korkuyu öğrenme sürecinde aktif olarak görev yaptıklarını belirtti. Dr. Wolff ve çalışma arkadaşları kurdukları deney düzeneğinde ses ve elektrik şokunu farelere arka arkaya vererek farelerin ses karşısında korkuyu öğrenmelerini sağladılar. Günümüz sinir bilimi araştırmalarının en etkili tekniklerinden biri olan optogenetik yöntemi ile de PV ve SOM hücrelerini kontrol altına aldılar. Optogenetik; basitçe genetik yollardan sinir hücrelerinin yüzeylerinde ışığa duyarlı reseptörler oluşturup mavi dalga ışığı ile bu sinir hücrelerini aktif etmeyi veya sarı dalga ışığı ile bu hücreleri pasif etmeyi sağlayan çok etkili bir teknik olması sebebi ile bu çalışmanın da vazgeçilmez parçası olmuş. Dr.Wolff, PV hücrelerinin korkunun öğrenilmesinde doğrudan aktif rol oynadığını keşfederken öte taraftan SOM hücrelerinin ise korkunun öğrenilmesini engellediğini de fark etmişler. Bu bağlantıdan yola çıkarak bu iki ara sinir hücresinin birbirine zıt çalıştıklarını, birinin aktif hale geçmesi diğerini engelleyici özellik gösterdiğini bulmuşlar. Bununla birlikte elektrik şoku bölümündeki deneylerde ise bir başka sinir hücresinin bu iki ara sinir hücresini kontrol ettiklerini düşünmekteler. Bu çalışma farklı korku faktörlerin beyinde farklı hücrelerden işlenebileceğine yönelik ip uçları veriyor. Dr. Wolff, korkunun beyinde hangi yolları izleyerek işlendiğini anlamamız için daha yapılması gereken çok çalışmalar olduğunu belirtti. Sonuç olarak korkunun işlenmesi ve nesilden nesile aktarılmasında çevresel tecrübeler ile öğrenilen bilgilerin direkt etkisi olduğu aslında korkuyu öğrendiklerimiz ile inşa ettiğimiz gerçeğini de bu çalışmalar ile birkez daha öğrenmiş oluyoruz."} {"url": "https://www.bilim.org/koronavirusler-vahsi-yasamdan-insanliga/", "text": "Tahrip edilen doğal yaşam alanları koronavirüslerin ortaya çıkması için mükemmel koşullar oluşturuyor. COVID-19 küresel salgınlar döneminin sadece bir başlangıcı olabilir. Mayibout 2 sağlıklı bir yer değil. Ivindo Nehri'nin güney kıyısında, Gabon'un kuzeyindeki büyük Minkebe ormanının derinliklerinde 150 ya da daha fazla insanın yaşam alanı olan bu yer; sıtma, dang, sarı humma ve uyku hastalıklarının çıkış noktası olarak bilinmektedir. Tüm bu hastalıklar ile bir şekilde mücadele edinildi. Fakat tarihler Ocak 1996 gösterdiğinde, o zaman insanlar tarafından sonradan bilinen bir ölümcül virüs olan Ebola, beklenmedik bir şekilde küçük bir salgın dalgasıyla ormandan dışarı çıktı. Hastalık, yakındaki ormandan şempanzeleri avlayıp yiyen ve bu şempanzelerin derilerini taşırken hasta olduğu bildirilen 37 köylünün 21'inin yaşamına son verdi. 2004 yılında Mayibout 2 bölgesine bir seyahat düzenleyerek tüm bu ölümcül hastalıkların Afrika ve Asya şehirlerinde bulunan biyoçeşitliliğin yüksek olduğu yağmur ormanları ürünlerinin ve vahşi hayvan etlerinin satıldığı marketlerden nasıl insanlara geçtiğini inceledim. Kano ile yaptığım seyahat bir gün sürdü. Ormandaki bu köye ulaşmak için Baka köylerinden ve küçük altın madenlerinden geçtim. Oraya ulaştığımda ise halkı bulaştığı insanların yüzde doksanını öldüren bu virüsün geri gelme korkusuyla travmatize olmuş buldum. Köylüler bana çocukların köpeklerle ormana gidip bir şempanzeyi öldürdüğünü ve onu pişirip yiyenlerin kısa sürede yüksek ateşe kapılıp çoğunun hemen hayatlarını kaybettiğini, kalanların da ebola nehrinin aşağısındaki hastaneye götürüldüklerinden bahsettiler. Nesto Bematsick gibi çok azı maalesef iyileşebildi. Nesto bana eskiden ormanları seviyorduk, şimdi ise bizim için bir korku kaynağı dedi. Nesto birçok yakınını bu virüsten dolayı kaybetti. Yaklaşık yirmi yıl öncesine kadar tropikal ormanların, dokunulmamış egzotik vahşi yaşamın içerisinde bulunan Ebola, HIV, dang humması gibi virüs ve mikropların insanları tehdit eden yeni hastalıklara yol açabileceği düşünülüyordu. Birçok araştırmacı 2019 yılının Aralık ayında Çin'de görülen, fakir veya zengin bir çok ülkenin sağlık ve ekonomisine büyük etkileri olan yeni bir viral hastalık olan COVID-19'un aslında insanlığın doğadaki biyoçeşitliliğe verdiği zararın sonucu olduğunu düşünüyor. Artan salgın hastalıklar insan hayatının refahı ile diğer canlılar ve tüm ekosistemin bağlantılarına odaklanan yeni bir bilimsel disiplin olan gezegen sağlığı alanını doğurdu. Spillover: Hayvan kaynaklı enfeksiyonlar ve bir sonraki salgın kitabının yazarı David Quammen, The New York Times'daki makalesinde insanlığın günümüzde bir çok türü, hayvanı, bitkiyi ve bilinmeyen virüsleri barındıran tropikal ormanları ve vahşi yaşamı istila ettiğini belirtiyor. Ağaçları keserek, hayvanları öldürerek veya onları kafesler ile pazarlara götürerek ekosistemin dengesini bozduğumuzu ve bu ortamlarda yaşayan virüslerin insanlar gibi yeni konaklar bulmak zorunda kaldığını söylüyor. Araştırmalar, hayvan kaynaklı salgınlar, Ebola, SARS, Kuş gribi, ve şimdi de COVID-19 gibi hastalıkların sayısının artışta olduğunu gösteriyor. Hayvanlardan insanlara geçen mikroplar artık çok kısa sürede her yere yayılabiliyorlar. ABD Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezi , insanlara bulaşan yeni veya ortaya çıkmakta olan hastalıkların dörtte üçünün hayvanlardan kaynaklandığını tahmin ediyor. Kuduz ve veba gibi bazı hastalıklar yüzyıllar önce hayvanlardan insanlara geçerken, yarasalardan insanlara bulaşan ve görünme sıklığı az olan Marburg; 2019 yılının Aralık ayında Çin'in Wuhan bölgesinde ortaya çıkan COVID-19; Orta Doğu'da develerden insanlara bulaşan MERS insanlık için yeni ve küresel anlamda hızlı yayılabilen salgınları oluşturuyor. Bununla beraber hayvanlardan insanlara geçen diğer hastalıklara baktığımızda 1969 yılında Nijerya'da görülen Lassa ateşi, Malezyada görülen Nipah ve Çin'de 2002-2003 yılları arasında ortaya çıkan 30 ülkede görülüp 700'den fazla insanın ölümüne neden olan SARS'sı sayabiliriz. Afrika'da ortaya çıkıp mutasyona uğrayıp diğer ülkelerde de görülen Zika ve Batı Nil virüsü de yakın geçmişte bilinen salgınlara neden oldular. University of College London ekoloji ve biyoçeşitlilik bölüm başkanı Kate Jones; hayvan kaynaklı salgınların küresel sağlık, güvenlik ve ekonomiler için büyüyen bir tehdit olduğuna vurgu yapıyor. 2008 yılında Kate Jones ve ekibi, 1960 ve 2004 yılları arasında tespit ettikleri 335 hastalığın %60'nın hayvan kaynaklı olduğunu belirlediler. Kate Jones, hayvan kaynaklı hastalıkların çevresel değişimler ve insan davranışları ile bağlantılı olduğunu belirtirken, ormanları tahrip eden çok hızlı gelişen şehirleşme, madencilik, yol yapımı daha önce hiç olmadığı kadar insanları farklı hayvan türleri ile yakın temas kurmasını sağladığını belirtiyor. Jones, sonuç olarak bu yakınlaşmanın vahşi yaşamdan insanlara geçen hastalıkları artırırken, ekonomik gelişime de büyük yük oluşturduğunu belirtiyor. Kate, gelecekte muhtemelen tabiatı daha fazla tahrip ederek, salgın hastalıklar ile daha fazla muhatap olacağımızı düşünüyor. Jones, virüsler için bize yakın yeni yaşam alanları oluşturup onların bize bulaşmasını kolaylaştırdığımızı sonra da neden bu virüslerin bize bulaştığına şaşırdığımızı belirtiyor. Jones, tahrip edilen doğada bulunan türlerin nasıl oluyor da insanlarda hastalığa sebep olabilecek salgınlara neden olduğunu araştırdıklarını ve sonuç olarak tahrip edilen doğada bırakılmış hayvanların artan etki dediğimiz bir sistem ile insanlara hastalıklar taşıdığını tespit ettiklerini belirtti. Liverpool Üniversitesi Bulaşıcı Hastalıklar ve Küresel Sağlık Enstitüsü'nden Eric Fevre; Doğada bir çok patojenin bulunduğunu ve bunların bir değişim sürecinde olduklarını belirtirken, günün birinde bu patojenlerin insanlar için tehdit olabileceğine değiniyor. Eric Fevre, günümüz ile bir kaç on yıl öncesindeki farkı; insanların yarasalar, kuşlar, kemirgenler ve diğer hayvanlar ile iç içe yaşadığı yoğun yaşam alanları kurmasıyla salgınların türler arasında geçişinin çok daha kolay olması olarak görüyor. Emory Üniversitesi Çevre bilimleri bölümünden, doğada yaşam alanlarının değişmesiyle hayvandan insanlara geçen hastalıklar üzerinde çalışan Thomas Gillespie, patojenlerin türler arasında bir sınır tanımadığını dolayısıyla COVID-19 salgının kendisi için bir sürpriz olmadığına değinirken daha keşfedilmemiş bir çok patojenin olabileceğini ve bu açıdan henüz buzdağının görünen kısmında olduğumuzu vurguluyor. Gillespie, virüsler vahşi yaşamda kendi ekosistemlerinde bulunurken onların doğal yaşam alanlarını tahrip ederek bu yaşam alanlarından çıkıp yayılmalarını sağladığımızı belirtiyor. Grip salgınlarını ve neden oldukları çok sayıda ölümü tahmin edebildikleri gibi diğer salgın hastalıkların etkisini de hesaplanabileceğine değinen Gillespie, neyse ki son derece ölümcül olan Ebola, Kızamık gibi hastalıkların yayılma hızının az olması nedeniyle büyük bir trajediden kurtulduğumuzu belirtiyor. Thomas, vahşi yaşam alanlarının günümüzde tahribatının fazlalaşması büyük bir stres oluşturduğunu dolayısıyla vahşi yaşamda yaşayan türlerin başka türler ve insanlar ile irtibatının arttığına vurgu yapıyor. Gillespie, ormanları tahrip eden, banliyölerde yaşayan insanların Lyme hastalığına yakalanma riskini ABD'de artırdığına vurgu yapıyor. Gillespie; ekosistemi değiştirmek Lyme patojeninin karmaşık döngüsünü etkilediğini ve o bölgelerde yaşayan insanların Lyme bakterileri taşıyan bir kene tarafından ısırılma olasılığını artırdığını belirtiyor. Millbrook, New York'taki Cary Ekosistem Araştırmaları Enstitüsü'nde kıdemli bilim adamı olan Richard Ostfeld, insan sağlığı üzerine yapılan araştırmaların nadiren çevredeki doğal ekosistemleri dikkate aldığını söylüyor. O ve diğerleri, insan ve ekosistem sağlığı arasındaki bağlantılara odaklanan gezegen sağlığı disiplinini geliştirmeye çalışıyorlar. Ostfeld; bilim adamları ve halk arasında doğal ekosistemlerin kendimize yönelik tehdit kaynağı olduğuna dair yanlış inanışın olduğunu belirtirken, doğanın bir tehdit olması ancak gerçek hasarı yapan insan faaliyetlerine bağlı olduğunu söylüyor. Ayrıca doğal bir ortamdaki sağlık riskleri, bu ortamlara müdahale ettiğimizde çok daha kötüleşebileceğini belirtiyor. Ostfeld, hayvanlardan insanlara bulaşan hastalıkların doğrudan ve dolaylı yayılmasıyla güçlü bir şekilde bağlantılı olan sıçanlara ve yarasalara işaret ederken, kemirgenler ve bazı yarasalar doğal yaşam alanlarını bozduğumuzda ortamlara yayılır. Bu tür hayvanlardan insanlara patojenlerin bulaşma olasılığı ise en yüksektir. Ormanları ve yaşam alanlarını ne kadar tahrip edersek, o kadar çok tehlike içerisindeyiz diyor. New York, Bard College'da biyoloji profesörü olan Felicia Keesing, çevresel değişikliklerin insanların bulaşıcı hastalıklara maruz kalma olasılığını nasıl etkilediğini araştırıyor. Biyoçeşitliliği aşındırdığımızda, bize yeni hastalıklar getirme olasılığı en yüksek olan türlerin çoğaldığını görüyoruz, ancak aynı türlerin mevcut hastalıklar için en iyi konakçılar olduğuna dair iyi kanıtlar da var diye belirtiyor. Hastalık ekologları, virüslerin ve diğer patojenlerin, dünyada hızla büyüyen kentsel nüfusa taze et sağlamak için ortaya çıkan birçok gayri resmi pazarda kesilip satılan hayvanlardan insanlara taşınmasının muhtemel olduğunu savunuyorlar. Çin hükümeti tarafından mevcut COVID-19 salgınının başlangıç noktası olduğu düşünülen Wuhan'daki ıslak pazarın canlı kurt yavruları, semenderler, timsahlar, akrepler, sıçanlar, sincaplar, tilkiler, misk kedileri ve kaplumbağalar sattığı biliniyor. Aynı şekilde, batı ve orta Afrika'daki kentsel pazarlar, maymunları, yarasaları, sıçanları ve düzinelerce kuş, memeli, böcek ve kemirgen türünü kesip açık çöplüklere yakın hijyenik olmayan ortamlarda satıyorlar. Vahşi hayvan pazarları, patojenlerin türler arasında geçişi için mükemmel bir ortam oluşturuyor diyor Gillespie. İster doğal orman, ister vahşi hayvan pazarı gibi bir ortamda olsun, tek bir yerde çeşitli türlerle yeni etkileşimleriniz olduğunda, bir salgın olayı yaşayabilirsiniz diye de ekliyor. Wuhan pazarı, canlı hayvan satan diğerleriyle birlikte Çin yetkilileri tarafından kapatıldı ve Şubat ayında hükümet, balık ve deniz ürünleri dışındaki vahşi hayvanların ticaretini ve yemesini yasakladı. Ancak bazı bilim insanları, kentsel alanlarda veya gayri resmi pazarlarda satılan canlı hayvanların yasaklanmasının yeterli olmayacağını düşünüyor. Lagos'taki meşhur vahşi hayvan pazarı yeni bir salgın için patlamayı bekleyen bir nükleer bomba gibi. Ancak buzdolabı olmayan yerleri şeytanlaştırmak da adil değil. Bu geleneksel pazarlar Afrika ve Asya için yiyeceklerin çoğunu sağlıyor diyor Jones. Kenya, Nairobi'de bulunan Uluslararası Hayvancılık Araştırma Enstitüsü'nde kıdemli bir epidemiyolog ve veteriner olan Delia Grace, Bu pazarlar yüz milyonlarca fakir insan için temel gıda kaynaklarıdır ve bunlardan kurtulmak imkansız diyor. Yasakların tüccarları yeraltına zorlayarak, hijyene daha az dikkat edebileceklerini iddia ediyor. Uluslararası Çevre ve Kalkınma Enstitüsü'nün insan yerleşimleri araştırma grubunun baş araştırmacısı Fevre ve Cecilia Tacoli, vahşi hayvan pazarlarına odaklanmak yerine, gelişen vahşi hayvan ticaretine bakmamız gerektiğini savunuyorlar. Tacoli, çiftlik hayvanlarından ziyade, pek çok virüsün doğal konakçıları vahşi hayvanlardır diyor. Vahşi hayvan pazarları, yayılan hastalığa katkıda bulunduğu için sıklıkla suçlanan gayri resmi gıda ticaretinin bir parçası olarak kabul edilir. Ancak, kanıtlar gayri resmi piyasalar ve hastalık arasındaki bağlantının her zaman çok açık olmadığını da gösteriyor diyor. Jones, değişimin hem zengin hem de fakir toplumlardan gelmesi gerektiğini söylüyor. Dünya'nın kuzey bölgelerinden ahşap, mineral ve kaynaklara olan talep, hastalığa neden olan tahrip edilmiş ormanlara ve ekolojik bozulmaya yol açıyor. Küresel biyogüvenliği düşünmeli, zayıf noktaları bulmalı ve gelişmekte olan ülkelerde sağlık hizmetlerinin artmasını desteklemeliyiz. Aksi takdirde daha fazla salgına maruz kalacağız diyor. Kaliforniya Üniversitesi, Davis Veteriner Hekimliği Tek Sağlık Enstitüsü viroloğu olan, Sierra Leone'de ve başka yerlerde Ebola ile ilgili gözetim faaliyetlerini yöneten Brian Bird Riskler artık daha büyük. Her zaman oradaydılar ve nesillerdir oradaydılar. Değiştirilmesi gereken husus bu riskle etkileşimlerimiz diyor. Bird, Şimdi kronik acil bir çağdayız diyor. Hastalıklar öncekinden daha fazla ve daha hızlı yayılma olasılığı var, bu da yanıtlarımızda daha hızlı olmamız gerektiği anlamına gelir. Yatırımlara, insan davranışındaki değişimlere ihtiyaç var. Bu, topluluk düzeyindeki insanları dinlememiz gerektiği anlamına geliyor diye ekliyor. Bird, avcıların, kaydedicilerin, piyasa tüccarlarının ve tüketicilerin patojenler ve hastalıklar hakkında bilgilenmesinin bu konuda anahtar olduğunu söylüyor. Bu yayılmalar bir veya iki kişiyle başlar. Çözümler eğitim ve farkındalık ile başlar. Şimdi insanları farklı şeylerin farkına vardırmalıyız. Ebola'dan etkilenen insanlarla Sierra Leone'de çalışarak, yerel toplulukların bilgi alma açlığına ve arzusuna sahip olduklarını öğrendim. Ne yapacaklarını bilmek ve öğrenmek istiyorlar. diyor. Fevre ve Tacoli, özellikle düşük gelirli ve enformel yerleşimlerde kentsel altyapıyı yeniden gözden geçirilmesi gerektiğini savunuyor. Kısa vadeli çabalar salgının yayılmasını kontrol etmeye yönelik diye belirtiyorlar. Uzun vadede yeni bulaşıcı hastalıkların şehirlerde hızla yayılmaya devam edeceği göz önüne alındığında, kentsel planlama ve kalkınmaya yönelik mevcut yaklaşımların gözden geçirilmesi çağrısında bulunuyorlar. Son olarak Bird, Bir sonraki salgının nereden geleceğini tahmin edemeyiz, bu nedenle olası en kötü senaryoları dikkate almak için salgınları azaltma planlarına ihtiyacımız var. Kesin olan tek şey, bir sonraki salgının kesinlikle geleceğidir. diyor."} {"url": "https://www.bilim.org/kozmik-isinlar-alzheimera-neden-oluyor/", "text": "Rochester Üniversitesi Tıp Merkezi'nde son yapılan araştırmalar gelecekte olası bir Mars yolculuğunda astronotların ne gibi sağlık riski ile karşı karşıya kalabilecekleri üzerineydi. Çalışmalar sonucunda uzayın derinliklerinden yayılan kozmik ışınların hafızayı ciddi şekilde etkilediği ve Alzheime'ra sebep olduğunu gösteriyordu. NASA'nın önümüzdeki yıllar içerisinde daha fazla araştırmacıyı uzaya göndermeyi planladığı bu günlerde ortaya çıkan bu gelişme Dünya'nın manyetik alanı ve atmosferi sayesinde bu zararlı ışımalardan insanlığın nasıl korunduğunu da gösteriyordu. Araştırmacıların yaptığı çalışma ile uzay araçları güneşten gelen proton ışımalarına karşı korunabilir hale getirildi. Ama halen çok daha güçlü dev yıldızlardan yayılan kozmik ışımaların etkilerine karşı etkili bir koruma yöntemi geliştirilemedi. M.Kerry O'Banion yoğun demir iyonlarında uzay araçlarını korumanın çok güç olduğunu bunun için araçları en az 6 kat kurşun ile kaplamanın gerektiğini belirtiyor. Yüksek şarjlı ağır metallerin insan sağlığına zararı zaten uzun yıllardır biliniyordu.Şimdilerde ise bu ağır metallerin insan psikolojisindeki etkileri üzerinde araştırmalar sürdürülmekte. Rochester Üniversitesi Tıp Merkezi'nden araştırmacıların yayınladıkları makalede; yüksek enerji radyasyonlarına maruz kalmanın beyin fonksiyonlarında ciddi zararlar oluşturduğu ve bunun Alzheimer'a neden olduğu belirtildi. Dr. O'Banion yüksek enerji radyasyonlarının kansere neden olduğunun bilindiğini ama ilk kez Alzheimer gibi bilişsel problemlere de neden olduğunun bu çalışma ile saptandığını belirtiyor. Grup, özellikle çalışmalarını süpernova patlamasında ortama yoğun bir şekilde yayılan demir iyonun doğuracağı problemler üzerine yoğunlaştırmış. Bunun nedeni ise demir iyonlarına karşı aktif bir koruma tabakasının oluşturulamıyor olması olarak belirtiliyor. Laboratuar ortamında fareler üzerinde yapılan çalışmada ortamın radyasyon yoğunluğunun artırılması sonucu fare beyinlerinde beta amyloid denilen protein plakların biriktiğini bu protein birikmesinin de insanda Alzheimer hastalığına neden olan birikme ile aynı olduğu belirlenmiş. Dr. O'Banion bu sonucun bile başlı başına yüksek radyasyonun Alzheimer'a neden olduğunun kanıtı olduğunu belirtiyor."} {"url": "https://www.bilim.org/kusursuz-muhendislikte-3-boyutlu-beyin-dokulari-olusturuldu/", "text": "Yeni dizayn edilen bu teknikle beyindeki bağlantılar çalışılarak kişisel tıp'a önemli katkılar sağlanacak. Yarı iletken endüstrisinde kullanılan teknikler ile MIT ve Harvard Tıp Fakültesi'nden mühendisler basit ve ucuz bir yöntem geliştirerek beyin dokularını laboratuar ortamında üç boyutlu şekilde oluşturdular. Bu yeni teknik ile canlı beyin dokuları orijinaline benzer şekilde inşa edile biliniliyor. Bu sayede bilim insanları nöronların nasıl bağlantı kurduklarını ve kullanılan ilaçların kişiden kişiye nasıl etki gösterdiğini tahmin edebilecek. Ayrıca, araştırmacılara göre bu teknik ile organ sistemlerindeki hasarlı dokuların yerine yenileri ile değiştirilecek biyo-mühendislik harikası dokuların geliştirilmesinin de önü açılmış olunacak. Harvard-MIT Sağlık Bilimleri ve Teknolojileri bölümünden Prof. Utkan Demirci, Nörobiyoloji içine bu tür kontroller ve manipülasyonlar getirerek, pek çok farklı yönlerin araştırılabileceğini vurguluyor. Prof. Utkan Demirci, MIT Media labs ve McGovern Enstitüsünde biyoloji, beyin ve bilişsel bilimler mühendisi Prof. Ed Boyden'in kıdemli yazarlığında ve Harvard-MIT Sağlık Bilimleri Teknolojileri, Harvard Tıp Okulu ve Birgham and Women's Hospital'da doktora sonrası çalışmalarını yürüten Dr. Umut Atakan Gürkan'ın başyazarlığında yeni tekniğin tanımlandığı bu makale 27 Kasım 2012 tarihinde Advanced Materials'da yayınlandı. Prof. Ed Boyden, daha önce karaciğer ve böbrek gibi yapay dokular oluşturulmuş olsa bile, özellikle çok yoğun bağlantıların olduğu çeşitli hücrelerin bulunduğu beyin dokusunun oluşturulmasının çok daha heyecan verici olduğunu belirtmekte. Beyin dokusu engelleyici ve uyarıcı olmak üzere çeşitli nöronlar içermektedir. Bununla beraber glial hücreler gibi destekleyici hücrelerde bulunmaktadır. Tüm bu hücreler özel oranlarda ve özel bölgelerde oluşmaktadır. Araştırmacılar, bu tip mühendislik harikası dokuların karmaşık mimarisini oluşturabilmek için hidrojel tabakaları üzerine sıçan primer korteksten alınan karışık beyin hücrelerini gömüyorlar. Bu tabakalar, daha sonra ışık kullanılarak hidrojeller ile çapraz bağlantılar oluşturabilecek bağlantılı katmanlara istifleniyor. Şekilleri değişen plastik fotomaskeler ile jellerin katmanlarını kapsayan araştırmacılar, böylece jelin maruz kaldığı ışık miktarını kontrol ederek çok katmanlı doku yapılarının 3 boyutlu olarak şekillerini kontrol edebiliyorlar. Bu tip fotolitografiler, yarı iletken üzerine bütünleşmiş devreler oluşturmak içinde kullanılır. Bu işlemlerin oluşturulması için fotomask oluşturma makinelerine ihtiyaç duyulmaktadır. Bu da birkaç bin dolara mal olmaktadır. Fakat bu çalışma ile araştırma ekibi dokuları birleştirmek için çok daha hesaplı bir yöntem geliştirdi. Doku küpleri tek bir vücut hücresi ile karşılaştırıldığında 10 mikronluk bir hassasiyetle yapılabilir. Yelpazenin diğer ucunda araştırmacılar, 100.000 hücre ve 900 milyon bağlantıyı bir milimetre küp içinde oluşturmayı hedefliyor. Çalışma ekibinde bulunmayan Carneige Mellon Üniversitesi Makine Mühendisliği bölümünden Profesör Metin Sitti; bu tekniğin ucuz, güvenilir ve karmaşık yapılara izin vermesi açısından sağladığı avantajla 3 boyutlu doku oluşturmada ihtiyaçları karşıladığını belirtiyor. Doğal beyin dokusunda olduğu gibi sinirlerin nasıl bir bağlantı ve iletişimde olduğunu belirlemekte bu tekniğin temel bazı sorulara cevap olacağı ön görülmektedir. Prof. Boyden'de kısa bir süre içerisinde sinir hücrelerin nasıl birbiri ve çevresi ile iletişim kurduklarının detaylı bir şekilde aydınlatılacağını düşünüyor. İlk adım olarak, araştırmacılar kullanılan bir doku üzerindeki çalışmalar ile nöronların büyümesinin kısıtlamasında etkili olan çevresel faktörlerin nasıl olduğunu bulmaya çalıştılar. Bunu yapmak içinde farklı boyutlarda jel küplerine nöronlar yerleştirildi. Ardından bu nöronların bir biri ile iletişim kurmak için kullandıkları akson uzamaları ölçüldü. Bu koşullarda nöronlar klostrofobikler oluşturdu. Prof. Demirci; küçük jellerde aksonların uzamasının beş kat daha büyük bir jele göre yeteri kadar olamayacağını da belirtiyor. Araştırmacılar, bu çalışmaların yapay doku oluşturmalarında karşılaşılabilinecek problemlerin çözümüne ışık tutacağını umuyor. Prof. Boyden, bu çalışmaların bir başka uygulamasının da nörolojik hastalarda ilaç etkinliğinin ne olabileceğini doktorlara sunabilme imkanın sağlanabileceğini ve bu sayede kişiler üzerinde birçok ilaçlar deneyip doğru ilacı bulmak için uzun yıllar harcamaya gerek kalmayacağını belirtiyor. Bu yayının diğer yazarları, sırasıyla Harvard Tıp Okulu ve Sağlık bilimleri Teknolojilerinde ziyaretçi olarak lisansüstü çalışmalarını sürdüren Yantao Fan, Yine HMS ve HST'de doktora sonrası çalışmalarda bulunan Feng Xu ve Emel Sokullu Urkac, HMS ve HST'de ziyaretçi tıp öğrencisi olan Güneş Parlakgül. MIT lisans üstü öğrencileri Burcu Erkmen ve Jacob Berstein ve son olarakta Tsinghua Üniversitesi profesörü Wangli Xing'dir. Bu çalışma Ulusal Bilim Vakfı , Paul Allen Ailesi Vakfı, New York Kök Hücre Vakfı, Ulusal Sağlık Enstitüsü , A.F Mühendislik ve teknolojisi harvey ödülleri ve MIT Lincoln laboratuarları tarafından finansal olarak desteklenmiştir."} {"url": "https://www.bilim.org/leptomeninksler-uyku-olusturucu-prostaglandin-d2nun-beyindeki-ana-kaynagi/", "text": "Araştırmacılar tarafından yakın geçmişte birçok uyku oluşturucu moleküller tespit edildi. Bunlardan bazıları sitokinler, anandamide, urotensin II, ve adenozin molekülleridir. Bu moleküller arasında yer alan Prostaglandin D2 (PGD2) uyku indükleyici etkisi ise 30 yılı aşkın bir süredir bilinmektedir. Yapılan çalışmalar uyku indükleyici moleküllerin uzun süreli uyanıklık periyodunda beyinde biriktiklerini gösteriyor. Araştırmacılar uyanıklık periyodunda bu moleküllerin belli bir seviyeye ulaştıktan sonra uyku oluşturucu sinirlere etki ederek beynin uyku fazına geçmesinde rol aldıklarını düşünüyorlar. Bir araşidonik asit türevi olan Prostaglandin D2 iki farklı prostaglandin sentez enzimi olan; hematopoietic PGDS, ve lipocalin-type PGDS tarafından sentezlenmektedir. Çalışmalar lipocalin-type PGD2 synthase tarafından sentezlenen PGD2'larin uyku oluşturucu özelliklerinin olduğunu ortaya çıkardı. Beyin dokuları üzerinde yapılan deneylerde LPGDS'in; koroid pleksus , leptomeninksler ve oligodendrositler hücreleri tarafından üretildiği tespit edildi. Geçtiğimiz günlerde Frontiers in Cellular Neurobiology dergisinde yayınlanan çalışmada araştırmacılar ilk kez uyku oluşturucu Prostaglandin D2 molekülünün ana kaynağının leptomeninksler olduğunu buldular. Tsukuba üniversitesi uluslararası bütünleşik uyku tıbbi enstitüsü 'den araştırmacılar, LPGDS genin spesifik olarak CP,LM ve OD hücrelerinde nakavtlanmış transgenik fareler üzerinde yaptıkları deneylerde; LPGDS seviyesi ve PGD sentez enzimi aktivitesinin; LPGDS'leri OD ve LM hücrelerinde nakavtlanmış farelerde dramatik bir şekilde azaldığını buldular. Sonraki çalışmalarda transgenik farelere PGDS baskılayıcı molekül selenyum tetrachloride (SeCl4) ile müdahale edilerek uyku süreleri gözlemlendi. Sonuçlar LPGDS'leri OD ve CP hücrelerinde nakavtlanmış farelerin PGDS baskılayıcı molekülün etkisi ile uykularının kontrol grubu farelerine göre baskılandığını, öte yandan LPGDS'leri LM hücrelerinde nakavtlanmış farelerde ise PGDS baskılayıcı molekülün uyku süreleri üzerinde bir etkisi olmadığı keşif edildi. Bu sonuçlar uyku oluşturucu PGD2'larin ana kaynağının leptomeninksler olduğunu ortaya çıkardı. Uyku vücutta sinir dokularının, kasların ve yeni kemiklerin oluşması gibi önemli hücresel ve dokusal süreçlerin yer aldığı hayati bir periyottur. Fakat günümüzde gelişen modern teknolojiler, eğlence kültürü, yoğun iş yükü bu hayati periyodun ihmal edilmesine neden olmaktadır. Dolayısıyla modern toplumlarda uyku problemleri ve ilişkili hastalıklar gittikçe artmaktadır. Bu buluşun uyku araştırmacıları için uyku hastalıklarının kökenini anlamaya ve alternatif tedavi yöntemi geliştirmelerinde yardımcı olabileceği ön görülmektedir. Yoğun araştırma takvimine rağmen makalenin baş yazarı Dr. Yoan Cherasse ile çalışması hakkında kısa bir röportaj yapma şansı da bulduk. Bu çalışmanın otuz yıldan fazla bir geçmişi var, ilk kez Profesör Osamu Hayaishi ve ekibi beyine çok az miktarlarda Prostaglandin D2 enjeksiyonun hayvanlarda fizyolojik uyku oluşturduğunu keşfettiler. O tarihten sonra Profesör Yoshihiro Urade ve ekibi yıllarca beyinde uyku oluşturucu Prostaglandin D2'nun kaynağının izini süren çalışmalar yaptılar. Kendisi Prostaglandin D2 üreten hematopoietic PGDS ve lipocalin-type PGDS'in genlerini klonladı. Daha sonra ekip arkadaşları Prostaglandin D2 beyinde doğal olarak sentezlendiğini keşif ettiler. Dr. Zhi-Li Huang ise uyku oluşturucu Prostaglandin D2'nun özel olarak lipocalin-type PGDS tarafından sentezlendiğini buldu. Sonraki araştırmalarda LPGDS'lerin beyinde leptomeninksler, koroid pleksus ve oligodendrositler olmak üzere üç farklı hücre grubu tarafından üretildiği keşfedildi. Ben Profesör Urade'nin laboratuvarlarında çalışmaya başladığımda bu üç hücre grubunun hangisinin uyku oluşturucu Prostaglandin D2'nun üretiminde ana kaynak olduğu bilinmiyordu. Teorik olarak, LPGDS sentezleyen en büyük dokuya sahip olan leptomeninkslerin ana kaynak olduğu düşünülüyordu. Bu projede benim görevim bu hipotezi ispatlamaktı. Biz bu çalışma ile leptomeninksler uyku oluşturucu Prostaglandin D2'nun ana üretim kaynağı olduğunu tespit ettik. Fakat, leptomeninksler üç farklı tabakadan oluşmaktadır. Biz halen hangi tabakadaki hücrelerin Prostaglandin D2'nun üretilmesinde ana rol oynadığını bilmiyoruz. Günümüzde spesifik olarak bu tabakaları çalışmak teknik anlamda mümkün görünmüyor. İkinci olarak, Prostaglandin D2 üretiminin beyinde nasıl düzenlediğini henüz bilmemekteyiz. Bu iki bilinmezliğin ileri ki çalışmalarda aydınlatılması gerektiğini düşünüyorum. Şu an birçok farklı proje üzerinde çalışıyorum. Birkaç yıl önce farelerde çinko elementinin uyku indüklediğini keşif ettim. Öyle görünüyor ki çinko elementi beyin için uyku indükleyici bir faktör. Şu an çinko elementinin beyinde uyku indükleme mekanizmasını aydınlatma üzerine çalışıyorum. Diğer bir projede ise, beyinde uyanıklık ve motivasyon arasındaki bağlantıları anlamaya çalıştığım deneyleri yürütmekteyim. Dr. Cherasse, bize vakit ayırıp tecrübenizi paylaştığınız için çok teşekkür ederiz. Yoan Cherasse, Kosuke Aritake, Yo Oishi, Mahesh Kumar Kaushik, Mustafa Korkutata, and Yoshihiro Urade. The leptomeninges produce the prostaglandin D2 involved in sleep regulation in mice Frontiers in Cellular Neuroscience, doi: 10.3389/fncel.2018.00357 (2018)."} {"url": "https://www.bilim.org/liseli-elif-bilgin-google-bilim-fuarinda-odul-aldi/", "text": "Elif iki yılını muz kabuklarından biyo-plastik üretebilmeye harcadı. Bu hiç de kolay değildi. 10 denemesinde ürettiği plastiğin güçlü olmaması ve hemen bozulması yüzünden istediği sonucu alamadı. Ama bu onu yıldırmadı hep Edison'un Ben başarısız olmadım, sadece başarı ile sonuçlanmayan 10.000 yol buldum cümlesini hatırladı. Sonuçta bu ısrarı onu son iki denemesinde muz kabuklarından üretilmiş bozulmayan biyo-plastikler üretmesini sağladı. Zaten Science in Action değerlendirme komitesi bu ödüle onu layık görürken dikkatini en çok çeken de projesindeki ısrarı ve yılmadan mücadelesini sürdürmesiydi. Elif'in plastik üretmek için kullandığı bileşikler bir kişinin evinde bu plastiği üretebilecek kadar iyi karakterde. Çalışması boyunca nişasta ve selülözün biyo-plastik endüstrisinde farklı yerlerde de kullandığı öğrenen Elif, muz kabuklarının bu ürünler içinde önemli bir kaynak oluşturabileceğini farkediyor. Günümüzde daha çok petrol bazlı plastiklerden üretilen elektrik kablosu ve kozmetik malzemelerinin yerini muz kabuğu bazlı plastiklerin alabileceğini düşünüyor. Elif'i tanıyanlar, projesinin tıp dünyasındaki uygulamalarını da düşündüğünü çok iyi bilirler. Zira kendisi Bilim beni çağırıyor ifadesini projesinde kullanarak ilerde tıp alanlarında kariyerini sürdürmeyi düşünüyor. Rachel Scheer'nin Elif ile yaptığı röpartajıda siz okuyucularımızın bilgisine sunuyoruz. Projem üzerinde bu fuardan haberim olmadan uzun bir süre çalıştım. Ne zaman ki projem sonuçlanmaya yakın hale geldi, projemle başvurabileceğim yarışmaların olup olmadığına bakmaya başladım. Açıkçası, basitçe google'da bunu araştırdım ve ilk karşıma çıkan sonuç google bilim fuarıydı. Bu fuarın içeriğini okuduktan sonra bunun benim aradığım yarışma olduğunu anladım. Sadece fikirlerin veya yeninliklerin değil aynı zaman gerçek bilim insanları ile vakitte geçirmemi sağlacak bir yarışma olduğunu gördüm. Ama en önemlisi iyi vakit geçireceğim konusunda cesaretlendim. Bu benim için petrol bazlı plastiklerin oluşturduğu çevre kirliliğine karşı çözüm üretebilecek potansiyelde bir proje yaptığımın göstergesi oldu. Aynı zamanda dünyayı değiştirme yönünde bir adım attığımın göstergesi ki bu beni gerçek anlamda kazanmış yapıyor. James D.Watson, Francis Crick ve Maurice Wilkins'i seçerdim. Bana göre son yüzyılda çığır açan en önemli keşif internettir. Çünkü, bu sayede dünyanın neresinde olursa ol bilgiye ulaşmak, fikirlerini paylaşmak sadece birkaç saniyeni alıyor. Son on yıla gelince tüm gençlerinde düşündüğü gibi en çığır açıcı buluş bence iphone'dur. Bu sayede insanlık akıllı telefonlar ile tanıştı ve istediği her yerde internete girebilir, fotoğraf ve video çekebilir hale geldi. Bu daha fazla iletişimin gücünü artırdı. Büyük bir bilimkurgu hayranı olarak, zaman içerisinde seyahat edip yüzyıl sonraki buluşları tanıtmayı istemezdim. Zira, uzay- zaman eğimini rahatsız etmek istemem. Fakat sorunuza cevap olması açısından sanırım kolera hastalığının tedavi yöntemini o zamanki insanlığa tanıtırmak isterdim. Zira bu hastalık 1817 yılında ilk olarak tespit edilmiş ancak tedavisi 1912 yılında bulunabilmiş. Bu süre zarfında bir çok insan kolera yüzünden hayatını kaybetmiş. Belki bu can kayıplarını önlemiş olurdum. Elif'in kendi sesinden anlattığı projesinin videosunuda siz değerli okuyucularımızın bilgilerine sunuyoruz. Bu genç kızımız ile gurur duyuyorum. Başarılarının devamını diliyorum. Elif'te, klasik 'mucit çocuk'tan fazlası var. İçindeki ilmi ve insani duygularını daha da güçlendirmiş olarak yoluna devam etmiş olmasını temenni ediyorum."} {"url": "https://www.bilim.org/merceksiz-goruntuleme-sistemlerinde-cigir-acan-turk-bilim-adami/", "text": "Dr. Aydoğan Özcan, doktorasını 2005 yılında Stanford Üniversitesi Elektrik Mühendisliğinde tamamladıktan sonra Harvard Tıp Okulunda araştırma üyesi olarak tıbbi görüntüleme sistemleri üzerinde çalışmalarını 2 yıl kadar sürdürdü. 2007 yılında Kaliforniya Üniversitesi Los angeles'ta elektrik mühendisliği bölümünde kurmuş olduğu laboratuvarlarında Biyo ve Nano fotonik üzerinde çalışmalarına devam ediyor. Dr. Aydoğan Özcan, özellikle merceksiz görüntüleme sistemlerinde yapmış olduğu çalışmalar ile bilim dünyasında tanındı. Çalışmaları ile küresel birçok ödüle layık görüldü. 2011 yılında Amerikan başkanlığı tarafından önemli bilimsel ve teknolojik yeniliklere imza atan araştırmacılara verilen başkanlık kariyer ödülüne layık görüldü. Ayrıca, 2012 yılında dünyaca ünlü popüler bilim dergisi Popular Science tarafından 10 en parlak bilim adamı arasında gösterildi. Dr. Aydoğan Özcan, UCLA'de geliştirmiş olduğu teknolojiler ile onlarca patenti ve bir o kadarda patent başvurusu bulunmaktadır. Biz de Bilim.org'u takip eden siz değerli bilim severler için kendisi ile çok güzel bir söyleşi gerçekleştirdik. Sizleri bu söyleşi ile baş başa bırakıyoruz. Kaliforniya Üniversitesi'ndeki grubum hesaplamalı görüntüleme teknolojileri üzerinde çalışıyor. Kısacası, yeni mikroskoplar oluşturmaya çalışıyoruz. Bu mikroskopların en önemli özelliği normal mikroskoplardan daha hafif, taşınabilir ve ucuz olmalarıdır. Bunu yaparken de görüntünün kalitesini, çözünürlüğünü ve kontrastını değiştirmeden yapmaya çalışıyoruz ki aynı kalitede güzel görüntüler alabilelim. Mikroskopların ve görüntüleme cihazların en önemli parçaları merceklerdir. Biz bu mercekleri dijital hesaplama yöntemi ile değiştirerekten çok daha geniş alana bakabilecek mikroskoplar dizayn ediyoruz. Bunların da tele tıp alanında çok farklı uygulamaları var. En çok duyduğunuz cep telefonunun kan hücrelerine bakabilecek bir mikroskoba dönüştürülmesi olabilir. Çünkü cep telefonlarında hem çok iyi bir hesaplama ortamı var, hem de cep telefonunun arkasındaki kameralar çözünürlük açısından oldukça iyi durumda. Dolayısıyla bu tür cihazların cep telefonu ile bütünleşmesi özellikle tele tıp ve üçüncü dünya ülkelerindeki sağlık taramaları için ilginç alanlar ve uygulamalar ortaya çıkartıyor. Doktoramın sonlarına doğru geliştirmiş olduğumuz tekniklerin görüntülemeye uygulanabilir olduğunu gördük. O zaman için kullandığımız ve geliştirdiğimiz tekniklerin matematiksel olarak da aynı şekilde görüntüleme teknolojilerinin ilerletilebilmesi için faydalı olabileceğini düşündük. Böylece doktoramın sonlarına doğru görüntülemeye merak duymaya başladım ve bu konularda çalışmaya başladım. Doktoram sonrasında Harvard Tıp Okulunda yaklaşık 2 sene geçirdim. Oradaki çalışmalarım daha çok klinik örnekler üzerineydi. Geçirdiğim bu süre bana elektrik mühendisliği tabanlı bir eğitimin tıbbi konularda nasıl uygulanabileceğini, tıbbi görüntülemenin teşhis amaçlı nasıl kullanılabileceğine yönelik fikirler verdi. Bu fikirler kendi vizyonumu oluşturmam için çok faydalı oldu. Merceksiz görüntüleme sistemleri aslında çok zengin bir konu. Özellikle optik ve ışığın kırılmaları üzerinde ilgilenen araştırmacıların merceksiz görüntülemedeki problemlerin teşhisi için önünde çok ilginç sorular var. Dolayısıyla, amaçlarımdan biri merceksiz görüntülemenin optik incelenmesi ve detayları üzerinde çalışmak, diğer amacım ise tekniklerimizi gelişmesine paralel olarak uygulamalarının hangi alanlara gidebileceğini düşünmeye başlamaktı. Bu nedenle işin içerisinde hem bu teknolojilerin çözünürlük problemleri nedir? sorusuna cevaplar aramak, hem de uygulamalı mühendislik ve fizik içeren bir bakış açısın ile bu konularda nasıl ilerlenebilinir sorgulamak vardı. Bunun ile birlikte teknolojinin hangi alanda kullanılabilinir konusunu da geniş anlamda düşünüp, böylece etkili sonuçlara ulaşma gibi bir amaç da taşıyordum. Dolayısıyla, sorunuza dönersek aslında her ikisi de var. Tabi, bu teknolojiler yavaş yavaş kendini geliştirdikçe özellikle başka araştırmacıların kendi ihtiyaçlarına göre geliştirecekleri modüler bir yapı haline geldikleri zaman başka sistemler ile de bütünleşeceğini düşünüyorum. Bu açıdan bu sistemleri standartlaştırabilip ne kadar çok modüler hala getirebilirsek, o ölçüde merceksiz görüntüleme konusunun laboratuvarlarda daha çok yer alacağını ve hali hazırda kullanılan cihazların bazı konularda yerini alacağını düşünüyorum. Hızdan kastınız eğer daha fazla büyük bir hacme, daha fazla büyük bir alan veya daha fazla derin bir örneğe bakmaksa; evet. Bunun birçok farklı uygulaması var. Ama en son çok iyi sonuçlar bulduğumuz alan; üç boyutlu görüntüleme alanıdır. Özellikle spermlerin üç boyutlu hareketinin izlenmesi sperm biyolojisiyle ve spermin tıbbi yapısıyla ve onun etkilendiği mekanizmalar ile ilgili çalışmalar yapan araştırmacıların kullanabileceği çok faydalı bir teknik olduğunu düşünüyorum. Üç boyutlu merceksiz görüntüleme tekniğini çok hızlı ve çok geniş bir hacimdeki binlerce sperme aynı anda bakıp onların hareketlerini belirlemek için kullanılabileceğimizi söyleyebilirim. Bu gelişme araştırmacılar için büyük avantajlar sağlayacaktır. Çünkü özellikle çeşitli ilaçların ve kimyasal maddelerin, sperm ve hareketi üzerindeki etkilerini incelemek ya da değişik fiziksel teoremlerin veya hipotezlerin denenmesi için bu tür tekniklerin çok faydalı olacağını inanıyorum. Son çalışmalarımız eminim birçok araştırmacıyı heyecanlandırmıştır. Onlar da kendi amaçları doğrultusunda bu teknikleri geliştirip kullanmayı düşünüyorlardır. Türkiye'de herhangi bir grup ile aktif çalışmam bulunmamakta. Bununla beraber Türkiye'deki araştırma ekosistemine katkı sağlamak amacıyla belki bir uydu laboratuar kurma yönünde düşüncelerim var. Bunun çalışmalarını yapıyorum. Ama bu başka bir grupla çalışma şeklinde olmayacak. Uzun bir süredir bir Türk grupla çalışmadım. Bu nedenle, Türkiye'deki iş ortaklığı durumu hakkında bir çıkarım yapamıyorum. Bunun dışında buradan baktığım zaman, ülkedeki gelişmeler çok güzel görünüyor. En azından Türkiye'de araştırma kurumlarında daha önce hiç görmediğim bir enerji ve finansal kaynak var. Fakat her zaman olduğu gibi yine de profesyonel açıdan Türkiye'de kaygan bir zeminin olduğu açık. Bizim grubumuzda fizik, mühendislik, kimya ve biyokimya temelli birçok araştırmacı var. Dolayısıyla, yaptığımız çalışmalar farklı temelli araştırmacıları bir araya getirip özellikle çok disiplinli çalışmalar ile optiğin, mikro analiz sistemlerinin daha da ilerletilmesi üzerine çalışıyoruz. Bu disiplinler arası yapı herkesin birbirinden birçok şey öğrenmesini sağlıyor. Doktora sonrası araştırmacılar ve öğrenciler birbirleri ile çok iyi bir öğrenme durumu içerisindeler dolayısıyla onlar için çok güzel bir gelişme ortamı oluyor. Çok farklı disiplinde insanın bir arada olması yaptığımız işlerin çok hızlı ilerlemesini sağlıyor. Bu yüzden grubumdaki araştırmacıların yayınladıkları makaleler ve katıldıkları konferanslar açısından bakarsak kendi yaş gruplarına göre oldukça ilerdeler. Bunun da en büyük sebebi daha çok disiplinler arası çalışma ortamının ve onları hızlı sonuçlar almaya iten verimli bir rekabet ortamının olması. Ben yaptığım işten zevk alıyorum ve yaptığım işi tutku ile seviyorum. Herhangi bir başarının elde edilmesi için bu çok önemli. Yaptığınız işe tutku ile bağlanmak çok önemli bir şey. Yani tabi ki profesyonel bir altyapınız yok ise tutku veya bir şeyi sevmek sizi hayalciliğe de götürebilir veya onu direk bir hobiye de dönüştürebilir. Eğer tutkuyu profesyonel anlamda bir başarıya götürmek istiyorsanız çok ciddi ve sıkı bir eğitimden geçmeniz lazım. O sıkı eğitimden geçmeden herhangi bir başarı profesyonel anlamda gelmez. Zaten yeni neslin herhalde en büyük takıldığı nokta profesyonel alt yapının nasıl geleceği konusunda çok fazla fikirlerinin olmaması. Bu profesyonel altyapı çok uzun süren çok uzun gayretli çalışmalar sonucunda geliyor. O zor çalışmalardan insanları geçirdiğiniz zaman sanıyorum yarısı bırakıp kaçar. Dolayısıyla, bu zor altyapı çalışmalarını sürdürüp profesyonel donanımınızı tutkunuz ile birleştirdiğiniz zaman başarının daha iyi ve uzun vadede olacağını düşünüyorum. Kaliforniya'da geliştirdiğimiz teknolojiler yaklaşık 20'den fazla patent başvurusuna dönüştü. Bu 20'den fazla patent başvurusu şu an özel bir şirket tarafından lisanslandı. Bu yaz itibari ile de ilk ürünleri piyasa verildi. Şu an aslında bizim geliştirdiğimiz teknolojinin bir miktarı bir şirket vasıtası ile günlük hayatta bulabiliyoruz. Grubumuzda finansal durumumuza göre değişik zamanlarda açık pozisyonlar oluyor. Elimizdeki projelere ve ihtiyacımıza göre değişik temellerde araştırmacılar arıyoruz. Bu elimizdeki olanaklara göre çok değişkenlik gösteren bir durum. Ama en önem verdiğimiz nokta öz geçmişinin ve yaptığı işlerin projelerimizle ne kadar uyum gösterdiğidir. Eğer uygunluk görürsek bir konuşma ile ne yapabileceklerini anlayıp, karar veriyoruz. Türkiye'de de güzel imkanlar var. Bu imkanların değerlendirilmesi adına bilim insanı olmak isteyen genç yakınındaki araştırmacılar ile birlikte düşünmesi gerekir. Kimler ile nasıl araştırmalar yapabilirim sorusunu sormak gerekiyor. Araştırma kültürünün yerleşmesi için kitap okumak yetmeyecektir. Elinizin alışması için oldukça fazla bir araştırma faaliyeti içerisinde olmak gerekiyor. Doğru soruları, doğru yerde, doğru zamanda sorabilmekte bir yetenektir. O yüzden bir an önce kitaplardan edindikleri bilgileri gerçek hayat ile alakalı projelerde uygulamaya çalışmak için araştırma grupların içerisinde kendilerine imkan verilecek çalışmalarda yer almalılar. Ben mühendislik tabanlı olduğum için bu alanlarda olan için bir an evvel mühendislik kavramlarını düşündürecek, çözüme yönelik projelerde bulunmaları öğütleyebilirim. Böylece kendilerine ait bir araştırma kültürünü geliştirebilirler. Aydoğan Hocam, yoğun araştırma gündeminizden vakit ayırıp sorularımızı yanıtladığınız için çok teşekkür ederim."} {"url": "https://www.bilim.org/meteor-parcalarindaki-fosiller-dunya-disi-yasamin-kaniti/", "text": "Birleşik Krallık'tan araştırmacılar geçen yıl Sri Lanka kıyılarında buldukları meteor parçalarında su yosunlarına benzer fosiller buldular. Bu bulgu belki Panspermia olarak da bilinen binlerce yıl önce yaşamın Dünya'ya uzaydan geldiği hipotezini güçlendirici nitelikte olsa da asıl dikkat çeken evrende bir yerde Dünya dışında da yaşamın olduğunun bir göstergesiydi. Astrologlar Aralık 2012'de Polonnaruwa, Sri Lanka'ya doğru düşen bir ateş topu gözlemlediler. Takip eden günlerde bu meteordan örnekler alınarak Sri Lanka tıbbi araştırmalar enstitüsünde bir dizi analizler yapıldı. İlk mikroskobik analizler silisli mikroyosunların fosillerinin diatomik yapısının varlığını gösteriyordu. Yine de tam emin olmak için Astrobiyologlar bu örnekleri Cardiff Üniversitesi'nin ileri araştırma laboratuarlarında da analiz ettirdiler. Sonuç kesinlikle bu fosillerin Dünya'ya düşen bir meteordan geldiğini ve fosilleşmiş biyolojik bir yapıyı barındırdığını gösteriyordu. Bu Panspermia hipotezini savunanlar için bir müjdeydi. Günümüzde hayatın nasıl başladığına dair birkaç yaklaşım tezleri bulunmaktadır. Bunlar; yaşamın Dünya'ya uzaydan bir meteor üzerinden geldiğini savunan Panspermia. Yaşamın inorganik moleküllerden kendiliğinden evrimleştiğini savunan Abiogenesis. Biraz daha hayali olan, yaşamının uzaylılar tarafından Dünya'da başlatıldığını savunan Aşırı Panspermia. Aslında hangisinin tam olarak doğru olduğunu belki de hiç bilemeyeceğiz ama şu bir gerçek ki son bulgular Panspermia hipotezinin elini biraz daha güçlendirmiş durumda. Cardiff Üniversitesi bu örneklere karşı iki yaklaşımda bulundu; Öncelikle bu fosillerin gerçek su yosunu fosilleri olduğunu kabul ettiler fakat önemli olan ise bu örneklerde Dünya dışı partiküllerin bulgusuydu. Bununla beraber çok düşük seviyelerde azot elementlerine rastlanıldı ki bu modern dünya canlılarında da görünen bir seviyeydi. Bu örneklerin bir meteordan geldiğinin kanıtı ise yapılan oksijen izotopları analizlerinin sonucuydu. Kaya matrisi ile kaynaşmış olan fosiller, örneklerin karasal kökenli bir organizmaya ait olmadığının da bir göstergesiydi. Biyolog John Hewitt bunun kesin bir buluş olduğunun söylenemeyeceğini düşünüyor. Ayrıca bulunan fosillerin doğada biyolojik bir yapı olmadığını, sadece benzediklerini düşünüyor. Hewitt; Bunun uzayda büyük balık avlamak gibi bir şey olduğunu onun için doğru olmadığını belki küçük balıklardan başlamanın daha doğru bir yöntem olacağını belirtiyor. Öte taraftan çalışmanın son derece titiz incelemelerde bulunan hakemlere sahip bir dergi olan Journal of Cosmology de yayınlandığını belirtmekte fayda var. Her ne kadar bu yayın Journal of Cosmology dergisine karşı görüşleri artırsa da NASA Mühendisi Richard Hoover bunun meteorlarda bulunan cyano-bakterileri'ne benzer bir buluş olduğu düşüncesinde. Fakat tüm bu tartışmalar arasında bir şey kesin ki; eğer bu bulgular kesin bir bilimsellikte ise Chandra Wickramasinghe'nsenin Panspermia rüyaları da gerçek olabilir. Önemli olan nokta ise bu bulguların birçok araştırma grubu tarafından tekrarlanmasıdır. Sonuçlar bunu destekler nitelikte olursa evren tamamen yaşam ile doludur diyebileceğiz."} {"url": "https://www.bilim.org/mikroorganizmalari-ve-hucreleri-duyabilecek-miyiz/", "text": "İnsan kulağının duyma eşiğinin bir milyon kat daha sönük sesleri algılayabilen dünyanın ilk nano-kulakları yapıldı. Bu yeni cihazlarla bakterilerin, mikro ve nano ölçekteki objelerin yaydığı ses dalgalarını tespit etmek mümkün olabilir. Petri kabında çoğalan bakteri kolonilerini duyanınız oldu mu? Almanya LMU den araştırmacılar, Physical Review letter' ın ocak sayısında yayınladıkları çalışmada; çok düşük seviyedeki sesleri algılayabilen yüksek hassasiyete sahip dünyanın en küçük kulaklarını oluşturan cihazı tanımladılar. Ekip, odaklanmış lazer ışınına sıkışmış altın partikülleri yüzey üzerinde dolaştırarak yakında bulunan nanopartiküllerin ses titreşimlerini kaydetmeyi başardılar. Ayrıca, bu çalışmada seslerin nereden geldiği de belirlenebiliniyor. Araştırmacılara göre bu nano-kulaklar -60 desibel kadar olan sesleri duyabiliyor. Buda bir insan kulağının duyabileceği ses den bir milyon kat daha düşük sesleri duyma olanağı veriyor. Optik cımbızlar, küçük nesneleri yakalamak için optik mikroskoplarca odaklanmış kızılötesi lazerlerdir. Bunlar hücre, metal parçacıklar, DNA ve birçok çalışmada kullanılmaktadır. Araştırmacılar lazer ışınlarının yüzey üzerindeki hareketini kullanarak küçük nesnelerini yerinden taşıyabilir ve yeninden işleyebilirler. Makalenin başyazarı Alexander Ohlinger, ses dalgaları gibi bazı faktörlerin bu hareketi bozmasının sonuçlarını merak ettiklerini ve eğer bu bozulmaları denetleyebilirlerse optik cımbızları bir mikrofon gibi kullanabileceklerini belirtiyor. Ohlinger ve çalışma arkadaşları bu teorilerini iki deney ile test ettiler. İlk olarak, çok yüksek bir ses kaynağına sıkıştırılmış parçacıkların verdiği tepki gözlemlendi. Sonra, yukarıdaki resimde de gösterildiği gibi lazer ile ısıtılmış altın nanopartiküllerin çok zayıf sese sahip titreşimleri tespit edildi. Her iki durumda da ses dalgaları doğru tespit edildi. Ohlinger, bu çalışmalarının Akustik mikroskop adı altında başlı başına bir alanın açılmasını sağlayacağını ve optik cımbızlar ile bakterileri, virüsleri hatta DNA replikasyonu ve mitoz bölünme gibi hücresel işlemlerinin bilim insanlarınca duyabileceğini ön görüyor. Çalışma içerisinde bulunmayan Lene Oddershede, nano-kulakların biyolojik sistemleri uygulamasına geçilmeden önce nano seviyede son derece fazla olacak olan arka plandaki seslerin ayıklanması konusunda tekniğin geliştirilmesi yönünde fikir belirtmekte. Bunun başarılabileceği yönünde inancının tam olduğunu da Oddershede belirtmektedir. Ohlinger, nano-kulakları farklı sistemler içinde de kullanabilmek yönünde çalışmalar yapıldığını ve bu konuda gelişmeler olacağını ön görmekte. Ayrıca, bu cihazların biyoloji de kullanım veriminin artırılması yönünde çalışmalar devam etmekte."} {"url": "https://www.bilim.org/moderna-covid-19-asisi-surecinde-yasadiklarim/", "text": "2020 yılının Ağustos ayında Koronavirüs vakaları almış başını gidiyorken, aşı ile ilgili umut verici çalışmalar da hızlanmıştı. Amerika Birleşik Devletleri'nde büyük Boston bölgesinde on yıldan fazladır özellikle RNA aşıları üzerine çalışmalar yapan Moderna şirketinin ürettiği COVID aşısını denemek için gönüllüler aradığını ve bu gönüllülere yaklaşık bin dolara kadar ödemeler yapıldığını duymuştum. Meslektaşım bu bilgiyi benimle paylaşırken dilersen sen de katılabilirsin demişti. Fakat o dönem henüz otoritelerce incelenmemiş bir aşıyı yapmaya ben sıcak yaklaşmadım. Meslektaşım Moderna aşısının iki dozunu Ağustos ayında oldu. Nasıl hissediyorsun diye sorduğumda ikinci dozdan sonra baş ağrısı olduğunu ve bir gün içerisinde tüm yan etkilerin sonlandığını söyledi. Aradan aylar geçti hem Pfizer/Biontech'in hem de Moderna'nın COVID aşıları FDA ve diğer otoritelerce acil kullanım iznini aldı. Boston'da konuşulanlar bu aşıların bize ulaşmasının yaz sonunu bulacağı yönündeydi. Aşılar hastanelere ve diğer sağlık kuruluşlarına dağıtılmaya başlanılmıştı. Amerika'da COVID vakalarıyla birinci derece irtibat halinde olan sağlık çalışanlarına ilk aşılar 16 Aralık'ta yapıldı. Bu tarihten bir kaç hafta geçtikten sonra bazı sağlık çalışanlarının aşı olmak istemeyeceği ve dolayısıyla bizlerin daha erken bir tarihte kalan aşıları olabileceğimiz yönünde söylentiler dolaşıyordu. Ben bunlara doğrusu pek kulak asmadım. 4 Ocak 2021 akşam saat altı gibi aşı olmak istemeyenlerden arta kalan Pfizer/Biontech aşılarını olabileceğimize yönelik bir bilgiyi arkadaşlar bana iletti. Bu benim için sürpriz oldu, hemen bu aşılar nedir ne değildir diye araştırmalar yaptım. Bilgi toplama süreci içinde saat çoktan yediyi bulmuş ve o günkü aşılama sona ermişti. Yeterli bilgileri toplayıp tatmin olduktan sonra aşıyı ertesi gün oluruz diye düşündüm. Ertesi gün aşı yapılan yere gittiğimde anladım ki Pfizer/Biontech aşısını randevusuz olma süresini kaçırmışım. Randevu sistemini beklemekten başka çare kalmamış gibiydi. Tarihler 6 Ocak 2021'i gösteriyordu öğle yemeğindeydik. Arkadaşlardan biri bugün Moderna aşılarını randevusuz olabiliyor muşuz dediğinde, beni hem bir sevinç hem de bir tereddüt kapladı. Zira Pfizer/Biontech aşısını yeteri kadar incelemişken Moderna aşılarını detaylı incelememiştim. Bilgilere hızlıca bu aşı nedir ne değildir diye göz attım. Sonuçta Pfizer/Biontech aşısı ile Moderna aşılarının birbirine çok benzer olduğunu anladım. Moderna COVID-19 aşısının ilkini 6 Ocak 2021'de olduk. Aşıyı olmadan önce aşı ile ilgili bilgilerin yer aldığı ve kendi isteğimizle bu aşıyı olduğumuza yönelik bize bir form imzalattılar. COVID-19 aşılarını daha bir çok devlet başkanı bile olmamışken görece çok erken bir zamanda olma fırsatını yakalamıştık. Hastanenin resmi fotoğrafçısı bir yıllık bir gerilimin ardından gelen bu tarihi anı ölümsüzleştirmek isteyip istemediğimi sorduğunda ben neden olmasın dedim ve karşıma şu fotoğraf karesi çıktı . Moderna COVID-19 aşılarının tam koruma sağlaması için iki doz gerekli. İkinci dozu da tam 28 gün sonra 3 Şubat 2021 Çarşamba günü olduk. Şimdi dilerseniz bu aşıların ne olduğu ve ben de oluşturduğu yan etkilere bir göz atalım. Moderna COVID-19 aşısı bir RNA aşışıdır. RNA'lar hücrelerimizde vücudumuz için gerekli olan proteinlerin sentezlendiği genetik şifreyi taşırlar. Aşı şirketleri laboratuvar ortamında RNA'ları üretebiliyorlar. Fakat bu zamana kadar yapılan RNA aşıları başarısızlıkla sonuçlandı. Bunun nedeni ise RNA'lar insan vücudu tarafından daha hücreye girmeden imha ediliyor olmasıydı. Gelişen yeni teknikler ile beraber RNA'lar küçük yağ parçacıklarının içine entegre edilebilir hale geldi. Bu sayede insan vücuduna dışardan verilen RNA'lar bu küçük yağ parçacıkların sağladığı koruma ile beraber hücreler ile vücut tarafından imha edilmeden buluşabilir hale geldi. Dolayısıyla bu son gelişmeler RNA aşılarının etkin şekilde kullanımının önünü açtı. Moderna COVID-19 aşısının ilk dozu yapıldıktan sonra koronavirüsün parçacıklarının üretim şifresini içeren RNA'lar hücrelerimizin iç kısmına yerleşir. Hücrelerimizin içerisinde bulunan ribozomlar hücrenin kendi RNA'larının şifrelediği vücudumuz için gerekli proteinleri sentezlerken, aşı tarafından hücrelerimize verilmiş RNA'lar virüsün yüzeyindeki onu tanımlayan proteinlerin hücrelerimiz tarafından üretilmesini de sağlar. Fakat bu yapay RNA'ların hücrelerimize ürettirdiği virüs proteinleri bağışıklık sistemimiz için yabancı proteinlerdir. Bağışıklık hücrelerimizden biri olan dendritik hücreler bu virüse ait proteinler ile ilgili bilgiyi diğer bir bağışıklık hücremiz olan T-hücrelerine tanıtır. T-hücreleri de bu bilgiyi vücuda giren yabancı maddelere karşı antikor üreteme de önemli görevi olan bağışıklık hücrelerinden B-hücrelerine tanıtır. B-hücreleri virüsün protein bilgisini alır almaz bellek B-hücrelerine dönüşür (Şekil 1). Virüs bu noktadan sonra vücuda girerse bellek B-hücreleri tarafından kısa sürede tespit edilip karşı mücadele için antikorlar üretilir. Yapılan araştırmalar ile tek doz aşının vücudun virüse karşı yeteri miktarda antikor üretmesinde etkili olmadığı tespit edilmiş. Tek doz aşının koruma özelliğinin yaklaşık %60'larda olduğu belirtiliyor. İkinci doz aşı yapıldığında birinci dozda üretilen bellek B-hücreleri, vücudun virüsle karşı karşıya kaldığını düşünerekten plazma hücrelerine dönüşüyor. Plazma hücreleri aktif bir şekilde çok sayıda antikor üretebilme özelliklerine sahipler. İkinci aşı ile birlikte plazma hücrelerinin aktivitesi artıyor ve bu sayede virüse karşı %95'lere varan aktif bir antikor koruması kazanmış oluyoruz. Birinci aşıdan sonra ciddi sayılabilecek herhangi bir yan etki oluşmuyor. Sadece ilk gün sanki hastalanıyormuşum hissine kapılıyorsunuz. Bu his tamamen psikolojik de olabilir. İlk doz aşının gözlemlenen tek yan etkisi, aşı yapılan bölgede bir kaç gün süren hafif şiddete ozellikle o bölgeye dokunulduğu zaman hissedilen ağrı. - Aşı yapılan yerde ağrı - Üşüme hissi ve titreme - Halsizlik ve yorgunluk - 38,8 dereceye kadar çıkan ateş - Eklem ağrıları - Hafif bas ağrısı. Tüm bu yan etkiler bir gün içerisinde etkisini kaybediyor ve günlük ritminize dönebiliyorsunuz. Esasen bakıldığında bu yan etkilerin görülmesi vücudun bağışıklık sisteminin aktifleştiğinin ve aşıya karsı aktif bir şekilde antikor ürettiğinin bir göstergesi. Bu açıdan düşünüldüğünde bu yan etkileri gözlemlemek aşının ve bağışıklık sisteminizin çalışıyor olduğu göstermesi adına güzel bir gelişme. Son olarak bu aşılar halen acil kullanım izni ile kullanıldığı için Amerikan Hastalıkları Önleme Merkezi tarafından cep telefonunuzdan taradığınız bir barkod ile sizin aşı olduktan sonraki ilk hafta her gün, ikinci ve üçüncü hafta sadece bir gün olmak üzere gördüğünüz semptomlarınızı kaydetmenizi sağlayacak bir sistem geliştirilmiş (Şekil 2). Bu sayede yetkililer bu RNA aşıları oluşturabileceği yan etkileri hakkında daha fazla veri elde edebiliyor. Sanırım bu veriler bu aşıların nihayetinde Amerikan Gıda ve İlaç dairesi tarafından tam onay almasında önemli bir yer oluşturacak. Dilerim bu aşılar yaşadığımız bu salgının sonunu getirir."} {"url": "https://www.bilim.org/molekuler-biyoloji-teknikleri/", "text": "1950'lerin sonu 1960'ların başında moleküler biyologlar organizma ve hücrelerdeki moleküler birleşiklerin yalıtılmasını, betimlenmesini ve işlemlenmesini öğrendiler. Bu birleşikler canlının genetik bilgisinin kaynağı DNA ve çeşitli enzimlerin, proteinlerin yapısal ve fonksiyonel özelliğinde önemli rol oynayan DNA'ya çok benzeyen hatta bazı çeşitleri DNA tek ipliğinden sentezlenen RNA'lardır. Aşağıda ise moleküler biyologların laboratuvar ortamlarında bu moleküller üzerindeki işlemleri yürütmek için sıkça kullandıkları tekniklerden bahsedeceğiz. Moleküler biyolojide proteinlerin fonksiyonlarının çalışılmasındaki en temel tekniklerden biridir. Bu teknikte ilgilenilen proteini kodlayan DNA'daki gen bölgesi PCR ile çoğaltılarak sentezleme vektörü olarak da bilinen plazmidlere kesici enzimler yardımıyla bütünleştirilir. Plazmidler yapısında promotor denilen tetikleyici bölgelerin etkisi ile istenilen proteinin sentezlenmesini sağlar. Arzu edilen protein dışındaki proteinlerin sentezlenmemesi için ise yine plazmitlerin yapısında bulunan antibiyotik direnç bölgeleri görev yapar. Özel gen bölgesi eklenmiş plazmitler bakteri veya hayvan hücrelerine enjekte edilir. Plazmidler bakteri DNA'sı ile üç yöntem ile bütünleşir: Bunlar plazmidlerin direk olarak bakteri DNA'sı ile bütünleşmesi olan Transformasyon, hücreler arası etkileşimle bütünleşme olan konjügasyon ve virüsleri kullanarak plazmidin bakteri DNA'sı ile bütünleşmesini sağlayan Transdüksiyondur. Plazmidleri, hayvanlar gibi ökoryatik canlıların DNA'ları bütünleştirmeye ise Tranfeksiyon denilmektedir. Kalsiyum fosfat transfeksiyonu, elektroporasyon, mikroenjeksiyon ve lipozom tranfeksiyonu olmak üzere çok farklı transfeksiyon yöntemleri mevcuttur. Plazmitleri ökoryatik canlıların DNA'sı ile bütünleştirmek için bakteri ve virüslerde kullanılabilinmektedir. Agrobacterium tumefaciens olarak bilinen bakterilerin kullanıldığı bu işleme Baktofeksiyon denilmektedir. Bu plazmidler enjekte edildiği organizmanın genomu ile birleşirlerse oturmuş transfeksiyon, birleşmezlerse geçici transfeksiyon olarak adlandırılırlar. Bu işlemler sonucunda ilgilenilen protein kodu taşıyan plazmidler enjekte edildiği organizmanın DNA'sı ile bütünleşir ve protein sentezi sürecinde kendi proteinlerini de sentezler. Plazmidlerde bulunan promotor bölgeler sayesinde etrafa kimyasallar sinyaller yayılır ve plazmidlerin proteinleri daha yüksek seviyede sentezlenmiş olunur. Yeteri miktar ilgilenilen protein sentezlendikten sonra bunlar bakteri veya hayvan hücrelerinden yalıtılır. Sonrasında elde edilen bu proteinleri fonksiyonel özellikleri, ilaç sanayisindeki etkileri yanı sıra yeni ilaçların proteine verebileceği muhtemel zararları da gözlemlenmiş olunur. Polimeraz zincir reaksiyonu DNA'nın kopyalanması ve çoğaltılması için kullanılan son derece etkili ve yaygın bir tekniktir. Özetle PCR ile tek DNA dizisi milyonlarca kez çoğaltılabilindiği gibi DNA üzerindeki bir bölgenin veya mutasyona uğramış bir genin belirlenmesinde de yaygın bir şekilde kullanılmaktadır. PCR ayrıca herhangi bir DNA parçasının cDNA kütüphanesinde olup olmadığı belirlemekte de kullanılmaktadır. PCR'ın birçok çeşidi mevcuttur. Örneğin, RNA'nın çoğaltılmasını ters yazılım gerçekleştirerek sağlayan RT-PCR, DNA ve RNA moleküllerinin sayısına aynı anda ulaşmanızı sağlayan real-time PCR bazılarıdır. Jel elektroforezi moleküler biyolojinin temel ve başlıca tekniğidir. Temel olarak DNA, RNA veya Proteinleri bir elektrik alan içerisinde ayrıştırılmasıdır. Agoroz jel elektroforezinde DNA veya RNA'lar boyutlarının farklılığına göre elektrik alan içerisinde ayrılırlar. Daha büyük boyuttaki DNA veya RNA parçaları işlem sonunda jelde geride kalırken küçük boyutlu parçacıklar ise başlangıç noktasına göre daha fazla yer değiştirmiş olacaklardır. Proteinler ise elektrik şarjlarına göre SDS-PAGE jel denilen sistem üzerinde büyüklüklerine göre ayrıştırılırlar. Bu işlem 2D elektroforezi olarak da bilinmektedir. Northen, Western ve Eastern blotlama terimleri aslında Edwin Southern'in elenmiş DNA'daki hibirdazyonları tespit etmek için bulduğu Southern Blotting den türetilmiş bir moleküler biyoloji esprisidir. Patricia Thomas, Northen Blotting olarak adlandırılan RNA blotlama sistemlerini geliştirirken aslında hiçbir zaman Northen Blotting ismini de kullanmamıştır. Tüm bu terimlerden daha sonra farklı tekniklerde geliştirilmiştir. Örneğin, protein-DNA hibridizasyonunu inceleyen Southwestern, protein- RNA etkileşimini inceleyen northwesterns ve protein- protein etkileşimini inceleyen farwesterns. Tüm bu tekniklere ve terimlere moleküler biyoloji literatürlerinde karşılaşabilirsiniz. Edwin Southern tarafından geliştirilen bu teknik DNA'daki özel gen bölgelerin direk olarak incelenmesinde kullanılmaktadır. Restriksiyon enzimleri ile müdahele edilmiş DNA parçacıkları jel elektroforezler ile ayrıştırıldıktan sonra kılcal hareketlerin gerçekleştirileceği özel blotlama yüzeylerine transfer edilirler. Sonrasında bu parçacıkların işaretlenmiş tamamlayıcı DNA parçacıkları ile bütünleştirilmesi sağlanır. Tamamlayıcı DNA parçacıkları genel olarak radyoaktif ışıma yapılanlardan seçilir ama son zamanlarda radyoaktif olmayan parçacıklarda kullanılabilinmektedir. Sonuçta bu ışımalar gözlemlenerek özel gen bölgeleri hakkında bilgiler toplanılır. Fakat PCR tekniklerindeki hızlı gelişmeler sayesinde Southern Blot tekniği laboratuarda çok sık kullanılmamakla beraber yinede gen nakavt ve embriyonik kök hücre hatlarının incelenmelerinde kullanılmaktadır. Northen Blot farklı RNA örneklerindeki özellikli RNA ekspresyonu desenlerinin çalışılmasında kullanılmaktadır. RNA denatürasyonun sağlandığı jel elektoroforez tekniği ile bağlantılı çalışmaktadır. Diğer blotlama sistemlerinde olduğu gibi jel elektroforez ile boyutsal ayrışımı tamamlanmış RNA'ların özel bir blotlama yüzeyine transfer edilir ve gözlenmek istenilen RNA dizisi bu yüzeyde işaretlenir. Farklı işaretleme sistemleri mevcut olmak ile beraber genel olarak işaretlemeler RNA dizilerinin büyüklüklerini göstermektedir. Blotlama yüzeyinde belli bölgelerdeki yoğun yapı ilgilenen RNA dizisinin örnekte hangi yoğunlukta olduğunu gösterir. İlgilenilen RNA dizisinin bulunduğu bandın koyuluğu örneğinizden ne yoğunlukla o bölgenin ifade edildiğini de gösterir. Bu işlem genel olarak farklı RNA örneklerin ne miktarda ortamda ifade edildiğine bakılarak gen ekspresyonları hakkında bilgi elde edilebilinmesi için kullanılır. Canlı organizmalarda hangi koşullarda ve zamanda gen ekspresyonlarının olduğunu belirlemek için kullanılan temel tekniklerden biridir. Antikorlar çok az miktarda proteinin fare, tavşan, koyun veya hücre kültürlerine enjekte edilmesi sonucu hücreler tarafından üretilen biyolojik moleküllerdir. Antikorlar moleküler biyolojide birçok teknik ve analizde etkili bir şekilde kullanılmaktadır. Western Blotta, proteinler öncelikli olarak SDS jelinde büyüklüklerine göre ayrılırlar. Bu proteinler daha sonra PVDF, nitrocellulose, naylon veya diğer destekleyici yüzeylere transfer edilir ve antikor propları ile bu yüzeyler yıkanır. Antikorlar ilgilenilen proteinler ile bağlantı kurar. Bu bağlantıyı gözlemlemek için renk üretici olarak kullanılan chemiluminescence veya autoradiography gibi çeşitli yöntemler kullanılır. Zaman zaman da bu bağlantının doğal olarak ifade edilmiş protein yoğunluğunu tespit etmek için antikorlar ile ikinci bir bağlantı kuracak enzimlerde kullanılmaktadır. Western Blotting sadece proteinlerin tespitleri için değil aynı zamanda onların niceliksel bilgilerini de araştırmacılara sağlarlar. Analog olarak Western Blotting canlı hücre dokularındaki özellikli proteinlerin boyanması içinde kullanılır. Ama yaygın olarak bu işlem için hücre biyolojisinde FISH olarak adlandırılan immunostaning teknikleri kullanılmaktadır. Bu teknik proteinlerin post-translasyonel değişikliklerini tespit etmek için kullanılır. Özel malzeme kullanılarak proteinlerdeki değişimleri gözlemlemek için proplanmış PVDF veya nitrocellulose yüzeylerine proteinler gömülür. Sonrasında diğer blotlama tekniklerinde olduğu gibi işaretlemeler yaptırılarak gözlemler elde edilmeye çalışılır. DNA dizileme tekniği; tek iplikli DNA oligonükleotid parçacıklarını içeren, mikroskop slaydı üzerinde katı bir yüzeye tutulmuş noktalar kümesinden oluşmaktadır. Bu sayede büyük parçalı DNA dizilerini bile 100 mikron gibi çok küçük noktalar üzerinde gözlemlenebilinir hale getiriliyor. Her noktada ise Southern Blotting tekniğinde de olduğu gibi incelenen DNA örneğinin tamamlayıcı zinciri bulunmaktadır. Bu teknik ile bir organizmanın gen ekspresyonu hakkında detaylı bilgi sahibi olunabilinmekte. Bu teknikte, doku içinde RNA izole edilerek işaretlenmiş kopya DNA'lara dönüştürülür. Bu cDNA daha sonra dizi üzerindeki parçalar ile görsel bir hibridizasyon gerçekleştirir. Çoklu dizileme tekniklerinin bulunması ile sağlıklı hücrelerin DNA dizilimleri ile kanserli hücrelerin DNA dizilimleri karşılaştırılabilinmektedir. Ayrıca herhangi bir organizmada ortam şartlarına göre gen ekspresyonun ne şekilde değişeceği de belirlenebilinir. Örneğin 7.000 gene sahip bir maya olan ''Saccharomyces cerevisiae'' gen ekspresyonlarının sıcaklığa bağlı olarak nasıl değişim gösterdiği de bu teknik ile tespit edilebilinir. Mikro-dizilim teknikleri birden farklı yöntemle üretilebilinir. Genel olarak, 100 mikro çapında kuyucukların oluşturulduğu silikon çipler kullanılır. Bu çiplerin üzerinde 100 den 10.000 ne kadar kuyu olabilmektedir. Dizileme teknikleri sadece DNA'lar için değil aynı zamanda antikorlar içinde dizayn edilip protein ekspresyonları hakkında moleküler biyologların bilgiler elde etmesini sağlarlar. ASO DNA'nın bir ipliğinde meydana gelen mutasyonların tespitinde kullanılır. Bu teknik PCR ve Jel elektroforez'e ihtiyaç duyulmadan kullanılmaktadır. 20-25 nükleotitli problar ile parçalanmamış DNA işaretlenir. Bu problarda işlem sürecinde hibridizasyonlar meydana gelir. Hatta baz değişikleri gizli hibridizasyonlar ile değişir. Sonra hedef DNA yıkanır ve hibrizide olmamış problar ortamdan bu sayede temizlenir. Problar ile hibridize olmuş hedef DNA bu probların yaydığı radyoaktif veya floresans ışımalar ile analiz edilir. Tüm moleküler biyoloji tekniklerinde olduğu gibi bu teknikte yapılan değişikliklerin başarılı sonuçlandığı göstermek için önemlidir. Bir baz çiftindeki dizilim farklılıklarını tanımlamak için Illumina Methylation Assay tekniği ASO'ya göre daha avantaj sağlamaktadır. Moleküler Biyolojide teknolojiler geliştikçe eski teknolojiler artık tarih sayfalarında yerini almaktadır. Örneğin, jel elektroforez geliştirilmeden önce DNA parçacıklarının ayrılması sükroz gradienti üzerinde çok uzun süreler sonucu yapılıyordu. Ama buna rağmen yeni teknolojilerin çözüm bulamadığı bazı problemlerin çözümünde eski teknolojiler kullanılabilinmektedir."} {"url": "https://www.bilim.org/naturedan-harakiriye-tarihe-sahitlik-etmek/", "text": "Tarihler 30 Ocak 2014 Perşembe gününü gösterdiğinde yaşam bilimlerinin günümüzde tartışmasız en etkili dergisi olan Nature'da, tüm dünyada bomba etkisi oluşturacak bir çalışma yayınlanıyordu. Çalışma, Japonya'nın en köklü ve dünya çapında prestijli enstitüsü RIKEN'den genç, yetenekli ve güzel bir bilim kadını Haruko Obokata ve ekibine aitti. Çalışmalarında normal vücut hücrelerini herhangi bir genetik müdahalede bulunmadan bir takım çevresel koşulları değiştirerek kök hücrelere dönüştürdüklerini belirtiyorlardı. Sonraları kök hücrelere dönüşümü tetiklenmiş hücreler olarak anılmaya başlanan bu gelişme; hiç kuşkusuz kök hücre araştırmacıları ve özellikle Japonya için büyük heyecan oluşturdu. Çok değil daha 2 yıl önce Nobel ödülüne, uyarılmış kök hücreler keşfini gerçekleştirerek ulaşan çağımızın en önemli Japon bilim adamlarından Shinya Yamanaka'nın başarısından sonra bu yeni başarı dünyada olduğu kadar Japon kamuoyununda yakinen takdirlerini toplamayı başardı. Kök hücreler modern tıp bilimlerinde hastalıkların çözümü ve özellikle yenilenemeyen hücre ve dokular problemini çözebilmek için çağımızın en heyecan uyandıran sahalarından birini oluşturmaktadır. Japonlar, kök hücreler ve yenilenebilir tıp bilimlerinde litaretüre kazandırdıkları son derece etkili çalışmalar ile bu alanın ilerlemesinde öncü bir rol oynamaktadırlar. STAP hücrelerin oluşturduğu heyecan o denli yoğundu ki dünyanın dört bir tarafından araştırmacılar bençlerinin başına geçip hemen bu yeni tekniği tekrarlamak istiyorlardı. Tam da bu anda bir şeyler ters gitmeye başladı ve haftalar geçmesine rağmen hiçbir laboratuvar Obokata'nın bu çalışmasını tekrarlamayı başaramadı. Bir anda gözler RIKEN'e çevrildi. Araştırmacılar bilmedikleri bir şeylerin olduğunu ya da çalışmanın sonuçlarının sahte olduğu hususlarını düşünmeye başladılar. Nasıl oluyordu da yayınlanan çalışmadaki figürler son görüntüleme teknolojileri kullanılarak alınmış ve son derece profesyonel iken böyle bir durum ile karşılaşılabilinirdi. Tartışmalar hem Japonya içinde hem de bilim ülkelerinde gittikçe artmaya başladı. RIKEN gibi son derece profesyonel bir araştırma kurumunun bu hususa bir açıklama getirmesi gerekiyordu. Öyle de oldu. 1 Nisan 2014'te Tokyo'da bir araya gelen RIKEN soruşturma kurulu, Obokata'nın deney figürlerini tam anlamıyla yansıtmadığı bir takım manipülasyonlar yapmış olduğu konusunda görüş bildirirken STAP hücrelerinin gerçekte olup olmadığı hususunda ise bir açıklama yapmıyordu. Obokata soruşturma kurulunun bu raporunu bir süre kabul etmedi. Yaptığı deneylerin doğruluğunu ispatlamaya çalıştı fakat bir süre sonra kendisinin yayınlanan makalede figürleri daha net bir hale getirme çalışmasına girdiğini kabul etti ve yayınlarını Temmuz 2014'te literatürden geri çektileri. RIKEN yetkileri bunun sadece araştırma etiği açısından değil aynı zamanda evrensel değerler açısında da kendileri adına büyük bir şok ve üzüntü oluşturduğunu belirttiler. Bu heyecan verici çalışmanın bir anda büyük bir trajediye dönüşmesi Japon kamuoyunun da diline dolanmıştı. Obokata ve yanıltıcı çalışması halkın gündemini meşgul etmeye başladı. Obokata ise kesinlikle çalışmasına güvendiğini ve çıkan sonucu mutlaka tekrarlayacağına olan inancını koruyordu. Aradan bir süre geçmiş ve tartışmalar azalmışken 6 Ağustos 2014 sabahı Japonya şok bir haber ile uyandı. 5 Ağustos 2014 akşamı çalışmanın yayınında 3. sırada ismi bulunan Japonya'nın ve dünyanın yetiştirdiği en önemli organ gelişimi ve kök hücre uzmanlarından biri olan Dr. Yoshiki Sasai'nin RIKEN kampüsünde ağaca asılmış cesedi ile karşılaşıldığı duyruldu. Bir anda gündeme bomba gibi düşen bu haber üzerine yapılan soruşturmada tüm bulguların bunun bir intihar olduğunu gösteriyordu. Peki Dr. Sasai gibi önemli uluslararası dergilerin editrölüğünü yapan bir değeri harakiriye götüren ne olabilirdi? Çok geçmeden soruşturma ekibinin doktorun odasında bulduğu not bu soruya cevap veriyordu. Bu notta Doktor, özellikle çalışmaları ve sonrasında yaşanan trajidinin medya araclığı ile kendisini yoğun baskı altında bırakmasının psikolojik sorununu yaşadığını gösteren bazı cümleler sarf ediyordu. Dr. Sasai için Nature ile başlayan heyecan verici hikaye Harakiri ile trajik bir son oluşturmuştu. Bilim dünyası, kamuoyu böyle bir değerin kaybının hem şokunu yaşarken, hem de bu trajik olayın böyle bir noktaya gelmesinin nedenlerini sorgulamaya başladı. Tüm bu olanları yakinen takip etmek ise bizi adeta yakın tarihimizin canlı şahitleri yaptı. Bu trajedinin daha neler getirebileceğini kestirebilmek ise çok güç. - Haruko Obokata, Teruhiko Wakayama, Yoshiki Sasai et all. Stimulus-triggered fate conversion of somatic cells into pluripotency Nature 505,641 647(30 January 2014) doi:10.1038/nature12968 - Gallagher, James (2014-01-29). Stem cell 'major discovery' claimed BBC News. Retrieved 2014-01-31. - Kameda, Masaaki; Otake, Tomoko (1 April 2014). Obokata falsified data in STAP papers: probe. The Japan Times. Retrieved 2 April 2014."} {"url": "https://www.bilim.org/neden-bazilarimiz-solak/", "text": "Araştırmacılar insanların bazılarının sol ellerini kullanmaya yatkın olmasında biyolojik temelde genetik nedenlerden kaynaklandığı konusunda hem fikirler. El tercihleri üzerinde ortaya atılan iki önemli genetik teoride konu edilen husus doğal seçilim sonucunda bireylerin büyük çoğunluğunun konuşma ve dil becerilerinin kontrolünde beynin sol bölümünün işlerlik içerisinde olduğudur. Bunu yanısıra sağ el hareketlerinin kontrolünde de beynin sol bölmesi etkin durumundadır. Bireyler arasında sağ el kullanımının yaygınlığı %85'lere kadar ulaştığı ve %15'lik gibi küçük bir kesimin sol el kullanımına yatkın olduğu belirlenmiş. Genetik temelde ortaya atılan teori, hangi elin daha aktif kullanılacağı hususunda aynı gen bölgesinde iki allelin rol oynadığı yönündedir. Allellerden bir tanesi sağ elin aktifliğinden sorumludur ve D geni olarak adlandırılmaktadır. Diğer alel ise C geni olarak adlandırılmaktadır. D geni kalıtımsal bir miras olarak bireylerde çok daha baskın bulunmaktadır ve dolayısıyla çoğunluğumuz sağ elimizi kullanmaktayız. Öte yandan C geni gen havuzumuzda daha az yer teşkil etmekte ve bir şekilde baskın hale geldiğinde de bireyin yarı yarıya ihtimal ile sağ veya sol eli baskın olma ihtimali olduğu bilinmektedir. Sağ veya sol el kullanımının nedenleri bakımından ilgi çekici bir araştırma konusudur. C geni taşıyanlarının yani solak veya sağ elli baskın olmayı çevresel, sosyo-kültürel gerçeklerin de etkilediği bilinmektedir. Bu teori ayrıca solak ailelerin sağ eli yatkın, sağ eli kullanan ailelerin ise solak çocuklarının olma nedenini de açıklayıcı bir yaklaşım katıyor. Bununla birliklte ailenin çocuğa ilk müdahalesi de çocuğa sağ el veya sol el yatkınlığı konusunda etki etmektedir. Gen havuzunda sağ eli kullanmaya yatkınlık geninin baskın olarak bulunması solak bireylerin niceliksel olarak toplumlarda daha az bulunmasını sağlıyor. Bu konuda araştırmacılar ayrıca son zamanlarda solak veya sağ el kullanıma yatkın olan bireylerin günlük davranışlarında da bir takım farklılıklar gösterdiklerini gözlemlediler. Bu gözlemlerde solakların, solak olmayan bireylere göre daha fazla tehlike içerebilecek davranışlarda bulunduğu durumların olduğu gözlemlendi. Bunu yanı sıra solak olmayanların bazen solaklara göre tehlike içerecek hususlara karşı daha az dikkatli oldukları belirlendi. Solak olup olmamanın davranış bilimi üzerinde daha ne gibi etkisi olduğu hususunda araştırmalar sürdürülmektedir. Solağım keşke sağlak olsaydım her işimi ters elle yapıyorum. Ben de elde sağlağım ama ayakta solağım. Bu doğada daha az rastlanan bir durumdur heralde."} {"url": "https://www.bilim.org/nobel-yolundaki-biyolojik-saati-anlamak/", "text": "Karolinska Enstitüsü'ndeki Nobel ödülü komitesi Stockholm'de 10 Aralık'ta sunulacak Nobel Fizyoloji ve Tıp ödüllerini bu yıl biyolojik saat çalışmalarına verdi. Bu haberi alır almaz bende bir gülümseme belirdi. Zira, birkaç zaman önce işin uzmanları ile yaptığım sohbetlerde biyolojik saat çalışmalarının Nobel ödüllerine çok yakın olduğu belirtiliyordu. Ben ise bağışıklık terapileri ve devrimsel gen düzenleme tekniği CRISPR çalışmaları dururken biyolojik saat çalışmalarının komite tarafından çokta değerlendirilmeyeceğini düşünüyordum. Öyle anlaşılıyor ki biyolojik saat üzerine çalışmalar yürüten etkin bilim insanlarının lobi faaliyetleri işe yaramış ve çok sayıda bilim insanı tarafından Nobel ödülüne aday olarak gösterilen biyolojik saat çalışmalarına Nobel ödül komitesi kayıtsız kalamamış. Yaşamdaki her şeyin bir döngü içerisinde olduğu insanoğlu tarafından ilk keşfedilen buluşların başında geliyor. Yüzyıllar öncesinde günleri, haftaları, ayları, yılları, mevsimleri gözlemlemeye başlayarak bir saatin varlığını hisseden insanoğlu bu saatin organizmalardaki akrep ve yelkovanın ne olduğu konusunda günümüze kadar yüzlerce düşünce ortaya attı. Jeffrey C. Hall, Michael Roshbash ve Michael W. Young 80'lerin başlarında meyve sinekleri üzerinde yaptıkları çalışmalar ile organizmalardaki saatin işleyiş mekanizmaları konusunda önemli genetiksel bulgulara ulaştılar. Bu üç centilmenin yaptığı çalışma daha sonra bir çok araştırmacı için çığır açıcı bir furyaya dönüştü. Laboratuvar bençlerinden her gün biyolojik saatin diğer parçacıklarını aydınlatan bulgular geliyordu. Aslında her şey 19.yy'da bitkiler üzerinde bir çoğumuzun günlük hayatta gözlemlediği bir gerçek ile başlıyordu. Bilindiği gibi bitkiler gün ışığında yapraklarını açık şekilde konumlandırırken, gün kararmaya başladıktan sonra yapraklarını kapalı konuma getirirler. O zamanlar bir astronom olan Jean Jacques d'Ortous de Mairan bu bitkilerin 24 saat karanlık ortama konulduğunda yapraklarının alacağı konumu merak etmeye başlamıştı. Yaptığı deneylerde bitkiler yapraklarını karanlıkta olsa bile bir süre sonra açık konuma getirdiğini gördü. Bu buluş sonraları araştırmacıları organizmaları kontrolü altında tutan bir biyolojik saatin varlığını sorgulamaya itti. 1970'lerde araştırmacılar meyve sinekleri üzerinde yaptıkları çalışmalarda mutasyona uğratılmış bir genin meyve sineklerinin biyoloji saatini bozduğunu keşfettiler. Sonraları bu geni periyot geni olarak adlandırdılar. Fakat bu genin mekanizmasının nasıl çalıştığı konusu halen belirsizliği koruyordu. Bu belirsizliği çözmek bu yılın Nobel ödülü sahibi olacak olan bu üç beyefendiye nasip olmuştu. İlk olarak periyot geninin gece boyu PER proteinini sentezlediğini ve gün içeresinde bu proteinin yakıldığını keşfettiler. Peki nasıl oluyor da PER proteinin sentezlenmesi gün ağırınca son buluyordu? İlk ortaya attıkları teori PER proteinin vücutta belli bir seviye ulaştıktan sonra hücre içerisine girip protein sentezleyen genin işleyişini durdurmasıydı. Genetikte geri beslenme olarak bilinen bu olgu gerçektende PER proteinin sentezlenmesinde düzenleyici rol oynuyordu. 1994 yılında PER proteine eşlik eden başka bir proteinin varlığı aydınlatılıyordu. Timeless olarak adlandırılan bu protein PER proteine bağlanarak sentezlenmesinin kontrol altına alınmasında önemli bir görev oynadığı keşfediliyordu. Bununla beraber kısa bir süre sonra doubletime proteinin PER proteinin sentezlenmesinde geciktirici etki yaptığı da keşfediliyordu. PER proteinin periyodik olarak sentezlenip yakılmasında daha aydınlatılmamış bir çok faktörün olduğu da bilim insanları tarafından düşünülüyor. Biyolojik saatin önemli bir bileşeni olan uykunun da vücuttaki bir takım proteinlerin sentezlenmesinden etkilendiği geçtiğimiz yıl Ekim ayında iş arkadaşlarım tarafından uzun yıllar süren fare deneylerinin ardından aydınlatıldı. Nature'da yayınlanan çalışmada Sik3 geni mutasyona uğramış farelerin uykuda geçirdikleri sürelerin dramatik bir şekilde arttığını gösteriyordu. Önümüzdeki yıllarda genler ve davranışlar arasındaki bağlantılar üzerine yapılan çalışmalardan etki değeri yüksek sonuçlar alacağımız söylenebilir. Özellikle, bu konulara ilgili olan genç bilim severlerin değerlendirmelerinde bu hususları da göz önünde bulundurmaları doğru araştırma konularına yönlenmede kendilerine yardımcı olabilir. - Nobel"} {"url": "https://www.bilim.org/nucleus-accumbensin-uyku-olusturucu-fonksiyonun-molekuler-temeli-aydinlatildi/", "text": "Uyku tüm organizmalarda yaşamın temel davranışlarından biridir. Son yıllarda bir çok çalışma beynin uyku ve uyanıklık periyodunu nasıl kontrol ettiği hakkında bilgiler sunuyor olsa da, halen uykunun gizemi üzerindeki sır perdesi tam olarak aralanmış değil. Araştırmacılar otuz yılı aşkın bir süredir beyinde uyku oluşturucu moleküllerin keşfini gerçekleştirdiler. Bunlar arasında uyku oluşturucu özelliği bulunup en iyi çalışılan molekülerden biri de adenozindir. Son çalışmalar ile beynin Nucleus accumbens bölgesinde adenozin A2A reseptörlerini ekspire eden sinirlerin motivasyon bağlı olarak uyku kontrolünde önemli rol oynadıkları tespit edildi. Adenozinin bu sinirler için her ne kadar doğal aktifleştirici molekül olduğu düşünülse de, bu bölgedeki adenozinin kaynağı henüz bilinmiyor. Birçok çalışma astrositlerden yayılan adenozinlerin uyku hissinin artmasında rol oynadığını gösteriyor. Bu çalışmalarda astrositlerin uyku oluşturucu adenozinlerin kaynağı olduğunu hipotezlensede NAc'deki astrositlerin uyku kontrolündeki rolü bilinmemektedir. Geçtiğimiz günlerde yayınlanan çalışmada NAc'ın merkez bölgesinde bulunan astrositlerin ve az miktardaki sinir hücresinin etkisiz hale getirilmesinin hücreler arası adenozin miktarı ile birlikte uykuyu artırdığı tespit edildi. Tsukuba Üniversitesi Uluslararası Bütünleşik Uyku Tıbbi Enstitüsü'nde araştırmacılar virüsler aracılığı ile spesifik olarak farelerin NAc'ın merkez bölgesinde bulunan astrositler ve az miktardaki sinir hücresini etkisiz hale getirerek farelerin uyku ve uyanıklık sürelerini izlemeye aldılar. Yapılan testlerde NAc'ın merkez bölgesinde bulunan astrositleri etkisiz hale getirilmiş farelerde hücreler arası adenozin miktarının ve uyku sürelerinin arttığını tespit ettiler. Öte yandan, aynı deneylerin adenozin A2AR nakavtlanmış farelerde herhangi bir etkisi olmadığı gözlemlendi. Bu buluş ile araştırmacılar ilk kez adenozin molekülünün NAc'ın uyku oluşturma fonksiyonunda direkt rol oynadığını belirlemiş oldular."} {"url": "https://www.bilim.org/organ-muhendisligine-yeni-isiklar/", "text": "Dallas'daki University of Texas'da Biyologlar, makine mühendisleri ile birlikte çalışarak gelecekte organ mühendisliğinde kullanılabilecek bilgileri elde edebilecek hücre araştırmaları yapmaktalar. Proceedings of the National Academy of Sciences dergisinde yayınlanan bir çalışmada araştırmacılar doku ve organ oluşumunun mekanizmasını aydınlatıyorlar. Çalışma bakteri hücrelerinin temelde bir araya gelerek nasıl üç boyutlu geniş bir forma ulaştığına ışık tutuyor. Dr. Hongbing Lu, Bir organizmanın yaratılışlında hücre gruplarının hangi geometri ile organize olduğunun, çok kritik bir rol aldığını vurguluyor. Yapılan çalışmanın ekibinden ve yayının yazarlarında UT Dallas'da makine mühendisliği profesörü olan Louis Becheerl hücre ölümlerinin buruşuklara ve az buruşuklu sert hücrelere sebebiyet verdiğini belirtiyor. Organ oluşumu hücre gruplarının bir araya gelerek şekillenmesi ile oluşuyor. Hücrelerin ince bir film tabakası üzerinde şekillenmeleri biyo-film olarakta bilinir. Bu biyo-filmler genelde 3 boyutlu buruşmuş hücre desenlerinden oluşmaktadır. Makalenin kıdemli yazarlarından UCSD'den Dr. Gürel Suel ve ekibi buruşuklu desenlerdeki hücre ölümlerini fark ettiler. Dr. Lu'nun ekibi ile hücrede buruşmanın mı yoksa ölümünün mü önce geldiği keşfetmeye çalışıyorlar. Dr. Lu, küçük objeler üzerindeki kuvveti ölçen bir nano-mekanik uzmanı. Biyo-film üzerinde yapılan çalışmada grup hücrelerinin birlikte ölümlerinin buruşukların oluşumu sonucunda olduğu bulundu. Ayrıca, biyo-filmlerin sertliğinin bu buruşukların oluşumunda etkili olduğunu da gözlemlendi. Bu doku ve organ yapıların oluşmasında biyolojik ve mekanik kuvvetlerin etkili olduğunu öne süren teorinin kurulmasında çok önemli bir bulguydu. Dr.Lu; Biyo-filmler üzerinde yüzeyin yumuşaklık ve sertliğini ayarlayabildiklerini ve bu sayede hücrelerin buruşmalarının ve elde edecekleri son yapıların kontrol edilebileceğini belirtiyor. Nihayetinde araştırmacılar hücre ölümlerinin yerlerini bu filmler üzerinde kontrol ettiler ve yapay buruşukluluk desenlerini yapabildiler. Tüm bunlar bulgularının doğruluğunu ispatlıyordu. Tüm bu çalışmalar araştırma dünyasında çok ünlü olan Bacillus Subtilis bakterisi üzerinde yapıldı. Dr.Lu; bu bakteri türünün diğer hücreler ile benzer etkiler gösterdiğini eğer bu bakteri üzerindeki oluşumları detaylı inceleyebilirlerse araştırmalar üzerinde yeni kapılar açacağını belirtiyor. Ayrıca Dr.Lu, bundan sonraki adımın yaşamın yüksek formunda kullanılacak iyi derecede organize olmuş üç boyutlu yapılar olacağını belirtti. Bu çalışma NIH ve James S. McDonnel foundation tarafından finanse edilmektedir."} {"url": "https://www.bilim.org/ozellikli-kok-hucreler-kemoterapinin-yan-etkilerine-karsi/", "text": "Kemoterapi birçok kanser türü için hayat kurtarıcı bir tedavidir. Araştırmacılar, şimdi de mutant genleri hastalara vererek kemoterapinin yan etkilerini azaltmayı ve ileri seviyede kanserli olan hastaların hayatta kalma şanslarını artırmaya çalışıyorlar. Ölümcül kanser türlerinden biride beyinde olan Glioblastoma dır. Glioblastoma hastaların neredeyse yarısından fazlası teşhisten sonraki 13 ay içerisinde yaşamlarını kaybetmektedirler. Çok az bir kısmı ise yaşamını sürdürebilmektedir. Bunun en büyük nedeni bu hastalığa yakalananların tümör hücrelerinin kemoterapi sonrası kendini tekrar yenilebilmesini sağlayan aşırı aktif MGMT genini taşımalarıdır. Doktorlar, bundan dolayı zaman zaman kemoterapi ilaçları ile birlikte MGMT genini engelleyen benzylguanine ilacını da hastalara vererek kanserli hücrelerin etkili bir şekilde ölmesini sağlıyorlar. Ama ne yazık ki, bu ilaç aynı zamanda sağlıklı kan hücrelerinin ve kemik iliklerinin ölümüne de neden oluyor. P140K mutant genini taşıyan kök hücrelere sahip hastalarda kemoterapi sağlıklı hücrelere zarar veremiyor. Fred Hutchinson Cancer Research Center'da onkolog ve kök hücre biyologu olan Hans Peter Kiem; Benzylguanine etkisi ile kaybedilen sağlıklı kan hücrelerinden dolayı hastaların enfeksiyonlara daha kolay yakalanacağını belirtiyor. Dolayısıyla, hastalar yeteri ölçüde kemoterapi olamadan tedavilerini durdurmak zorunda kalıyorlar. Bu problem üzerine Kiem ve ekibi; MGMT bir mutant türü olan P140K geni üzerinde çalışmalar yaptılar. Bu çalışmalar sonucunda P140K genine sahip olan hücrelerin kemoterapi ve benyzlguanine karşı direnç gösterdiklerini gözlemlediler. Kiem ve arkadaşları sağlıklı hücrelerin bu gene sahip olması durumunda ne gibi bir sonuç alabileceklerini merak ettiler. Bunun üzerine araştırmacılar, üç glioblastoma hastasının kanından elde ettikleri kök hücrelere P140K geninin içeren kodları eklediler ve bunları hastalara enjekte ettiler. Hemen ardından kemoterapi uyguladıklarında hala sağlıklı hücreleri kaybettiklerini gözlemlediler. Bir süre kök hücreleri tetikledikten sonra hastaların kan hücrelerinden ve kemik iliklerinin %40-%60'ında P140K geni taşıdıklarını gözlemlediler. Mutant geni sağlıklı kan hücrelerinde içeren hastaların bu hücrelerine her hangi bir zarar gelmeden kemoterapi ve benzylguanine tedavisi görebildiklerini belirlediler. Bu sayede korunmamış kanserli hücreler yok olurken, mutant gen ile koruma altında bulunan sağlıklı hücreler ise yaşamını devam ettirdi. 22 ay içerinde ortalama 3 hasta bu teknikle kurtarıldı. 3 yıl kemoterapi gören bir hasta ise halen hayatta ve halen hücrelerinde P140K mutant genleri taşıyordu. Kiem ve arkadaşları bu çalışmalarını Science Translational Medicine'da yayımladılar."} {"url": "https://www.bilim.org/portakal-suyu-kanser-onleyicisi-mi/", "text": "Önümüzdeki günlerde Gıdalar ve Kanser dergisinde yayınlanacak bir çalışmada araştırmacılar portakal suyunun kanser için önleyici bir kimyasal olup olmadığını irdelerken, olası toksik etkilerini de incelemişler. Portakal suyunun vucut için bir çok pozitif etkisi olduğu biliniyor. Araştırmacılar, bunun portakal ve greyfurt gibi meyvelerin içinde bulunan ve acımsı bir tad bırakan bir flavorin olan naringinin ve hespertinin'in antitoksidan özelliğinden kaynaklandığını düşünüyorlar. Daha önce yapılan çalışmalarda portakal suyunun çocuklarda lösemiyi önleyici etki gösterdiği ayrıca meme ve kolon kanserini de engellediği belirlenmiş. Tabi bu etki portakalın yetiştiği coğrafik koşullara göre değişiklik gösteriyor. xAraştırmacılar, ayrıca çok fazla portakal suyu tüketmenin zarar verici olduğunuda belirtiyorlar. Özellikle çocuklarda diyabette kadar uzanabilecek bir takım böbrek problemleri ve yüksek tansiyon sorunları oluşturabileceğini belirtiyorlar. Özellikle bireylerde aşırı portakal suyu tüketiminin kalp ritimlerinde sorunlar oluşturabileceği söylenirken, bunun yanlızca portakal suyu değil alınacak tüm gıdaların sağlığa yararlı olsalar bile fazla miktarda tüketilmesinin oksidatif streslere neden olabileceği, sonuç olarak vücut dengesinin bozulacağını belirtiyorlar."} {"url": "https://www.bilim.org/prof-dr-akiyoshi-fukamizu-ve-tsukuba-hypertansiyonik-fareleri/", "text": "Bu yazımda 90'lı yılların başında moleküler biyoloji ve genetik alanında önemli bir hastalığın aydınlatılmasına neden olan transgenik bir farenin buluşunu gerçekleştiren Prof. Dr. Akiyoshi Fukamizu ve onun çalışmasından sizlere bahsedeceğim. Prof. Dr. Akiyoshi Fukamizu, Tsukuba Üniversitesi, Tsukuba ileri araştırmalar topluluğu doğa bilimleri merkezinde araştırmalarını sürdürüyor. Prof. Dr. Fukamizu'yu önemli kılan, bundan yaklaşık olarak 20 yıl önce gerçekleştirdiği bir deney. Bu deneyden bahsetmeden önce Prof. Fukamizu'nun o dönemki çalışma konularına kısaca değinmek istiyorum. Prof. Fukamizu, o dönemde ve halen gebelik dönemlerindeki anne adaylarının karşılaştığı yüksek tansiyon sorunlarına çözümler bulmaya çalışıyor. Dünya genelinde neredeyse her dakikada bir anne adayı yüksek tansiyonun doğurduğu nedenlerden ya doğum sonrasında ya da gebelik döneminde yaşamını yitiriyor. Prof. Fukamizu bu konunun üzerine gitmeye 1993 yılında karar verir. Zira o, bu problemin çok yüksek ihtimalle genetik kaynaklı nedenlerinin olduğunu düşünmekteydi. Tam da bu noktada yüksek tansiyon veya hipertansiyon olarak bilinen durumun moleküler temellerinden sizlere biraz bahsetmek istiyorum. Böbreklerden salgılanan Renin enzimi, karaciğerden salgılanan angiotensinogen proteini ile tepkimeye girerek bu proteini angiotensin I proteine dönüştürüyor. AI'de Angiotensinogen Converter Enzimi ile tepkimeye girerek angiotensin proteini üretiyor. A-II damarlar üzerindeki algılayıcılara bağlanarak damarların büzülmesine ve tansiyonun yükselmesine neden oluyor. Prof. Fukamizu, tansiyonun bu moleküler sistemini çalışmayı çok arzuluyordu. Bunu yapabilmek içinde bilim insanlarının dostu fareleri kullanmaktan başka çaresi yoktu. Zira insan üzerinde çalışmak hem çok tehlikeli hem de etik açıdan yasaklanmıştı. Prof. Fukamizu, ilk iş olarak genetik teknikleri ile insan renin enziminini üreten transgenik dişi fareler ile insan anginotensinogen proteini üreten erkek fareleri çiftleştirdi. Bu fikri onu önemli kılan buluşun bulunmasını sağladı. Çünkü bu çiftleşmeden üretilen yeni fareler hipertansiyon sorunu taşıyan fareler oldu. Bilim literatürüne bu transgenik fareler; Tsukuba Hipertansiyonik Fareler olarak geçti(1993). Prof. Fukamizu'nun bu buluşundan sonra dünyadaki araştırmacıların ilgisi bu konuya çekildi ve Tsukuba hipertansiyonik fareler onlarca çalışmada ve içlerinde Nature ve Science gibi önemli dergilerinin de olduğu yayınlarda kullanılarak dünya çapında bir üne kavuştu. Daha sonra yapılan çalışmalarda sadece hAG üreten dişi ile hRN üreten erkeğin çiftleşmesinde yüksek tansiyon sorunu taşıyan bireylerin meydana geldiği, hRN üreten dişi ile hAG üreten erkeğin çiftleşmesinde ise herhangi bir hipertansiyon sorunu taşıyan bireylerin oluşmadığı ama bunların da gebelik döneminde bu problem ile karşılaşabileceği tespit edildi. Prof. Fukamizu'nun keşfettiği bu model sayesinde bugün bu hastalığa karşı onlarca ilaç üretimi yapılmakta ve çeşitli inhibitörler vasıtasıyla hipertansiyon sonucunu doğuran hAG ve hRN tepkimesinin önüne geçilmektedir. Şimdilerde Prof. Fukamizu ve ekibi hipertansiyon kaynaklı hastalıklar üzerindeki genetik araştırmalarını sürdürmekteler."} {"url": "https://www.bilim.org/prof-dr-mehmet-toner-ile-roportaj/", "text": "Prof. Dr. Mehmet Toner, 1983 yılında İTÜ makine mühendisliğinden mezun olduktan sonra yüksek lisans ve doktorasını Massachusetts Institue of Technology de kriyobiyoloji alanında ilk çalışan mühendis olan Prof. Ernest Cravalho'nun danışmanlığında tıp mühendisliği alanında 1989 yılında tamamladı. Prof. Toner, ABD'de mikro ve nanoteknolojiler'den yararlanarak biyomedikal mühendisliğindeki çalışmaları ile tanınıyor. Araştırmalarıyla, kanser, yanık ve travmalar ile zarar gören hücrelerin tedavisine önemli katkılar sağladı. 250'den fazla bilimsel yayının ve 44 kitapta özel bölümlerin yazarıdır. Ayrıca, buluşları ile 25 patenti bulunmaktadır. Prof. Mehmet Toner, şimdilerde Harvard MIT Sağlık Bilimleri ve Teknolojileri ve Harvard Tıp Fakültesin Cerrahi Bölümünde Biyomedikal Mühendisi Profesörü olarak çalışmalarını yürütmektedir. Prof. Dr. Mehmet Toner ile geçtiğimiz Eylül ayında Boston Charlestown, MA'deki laboratuarında çalışmalarından Türkiye'deki mevcut duruma kadar değerli arkadaşım Hüseyin Taş ile birlikte çok güzel ve samimi bir söyleşi gerçekleştirdik. Sizi bu güzel söyleşi ile baş başa bırakıyoruz. Konular epeyce geniş ama hepsi aşağı yukarı mühendislik, sağlık bilimleri ve tıbbın arasında olan konular. Genel olarak mühendislik bilimleri kullanarak sağlık bilimleri ve biyoloji ile ilgili problemlerin çözümü üzerine şekillenmekte. Bunun dışında özel olarak nano ve mikro teknolojilerinin uygulamaları ve doku mühendisliği ile ilgili çalışmalar, Hücre Doku yenilenmesi üzerine çalışmalar, metabolizma ve yanıklar üzerine çalışmalar yapmaktayız. Ayrıca, uygulama sahasında üzerinde çok çalıştığımız konulardan biri kanser diğeri bulaşıcı hastalıklar gibi küresel sağlık dediğimiz alanların uygulamaları şeklinde özetleyebiliriz. Cerrah değilim ama İstanbul Teknik Üniversitesi'nde makine mühendisliği eğitimi aldıktan sonra Harvard ve MIT'de tıp mühendisliği alanında doktora yaptım. Bu geçişlerimde herhangi bir zorlukla karşılaşmadım. Esasında mühendislik ve tıp birbirine çok yakın alanlar, mühendislik problem çözmeye yönelmiş bilim alanı, çözülen problemler benim çalışmalarımda tıbbı konular ile ilgili bunu içinde malzeme bilimleri, termodinamik, ürün düzenlemesi v.s var. Mühendisliğin bütün ana konularının tıpta bir uygulaması var, dolayısıyla mühendislik bilimlerinden tıbbi bilimlere geçiş o kadar zor bir durum değil ama tabi ki kimya, biyokimya ve fizyoloji öğrenmeniz yanı sıra çalıştığınız konuları anlamanız gerekiyor. Mühendislikten gelip, tıbbi alanlarda çalışan birçok araştırmacı var, belki mühendislik temel öğrenim açısından çok iyi bir bilim çünkü mühendislikten sonra avukat olabilirsiniz, tıp alanında doktora yapabilirsiniz, işadamı olabilirsiniz bence mühendislik sizi ilerdeki ilgilerinize hazırlamak için çok iyi bir eğitim veriyor. Türkiye'de bence en büyük problem; akademik camiada çok disiplinli konulardaki çalışmaları yeteri kadar etkili bir şekilde yapamıyoruz, çünkü hala ülkemizdeki eğitim disiplinleri batıya göre çok katı. Mesela ben bir mühendis olarak Harvard Tıp Fakültesi'nde cerrahi bölümünde profesörüm sanırım ki kaç yüz senelik geçmişinde İstanbul Üniversitesi cerrahi bölümünde bugüne kadar bir mühendis profesör olamamıştır. Bu tip çok disiplinli problemleri çözmek için sistemin bu konularda çalışmak isteyen kişilere kolaylık sağlaması, zorluk çıkarmaması lazım. Birkaç yerde bu yapılmasına rağmen genelde Türkiye'de çok disiplinli konularda çalışmak çokta kolay değil. Dünya da Biyonanoçiplerin uygulama sahaları çok geniştir ilk başlangıçları bilgisayar çiplerine dayanıyor, tabi bunlar senelerdir üretim açısından üzerine milyarlarca dolar yatırılmış teknolojilerden oluşuyor. Şimdi bütün o bilgiyi ve verimi alıp yeni konulara uygulamak hem çok heyecanlı hem de yeni ürün çıkarma açısından çok daha etkili. Özellikle, bilim olarak biyolojiye DNA dizinlerinin ve Hücreler arası sinyallerin anlaşılması açısından yeni katkılar sağlayabilecektir. Tıptaki uygulamalarında ise hastalıkların teşhisi ve tedavisi açısından nanoteknolojinin, mikro-teknolojilerin ve biyo-çiplerin büyük katkılar var ve olacaktır. Yeni yeni başlıyor, Amerika'da da yeni başladı ama bütün dünya uğraşıyor. Kullanılmaya başlanıldığı yerler var, birazda nanoteknolojinin gelişimine paralel olarak ilerlenmekte. Esasında nanoteknoloji yeni bir saha değil eskiden beri olan bir saha Romalılara kadar gidiyor fakat nanoteknoloji diye onu yeni tanımladık. Önemli olan nokta, nano boyutlardaki molekülleri ve malzemeleri eskisinden çok daha iyi kontrol edebiliyor olmamız. Bu tabi hem moleküllere hem de malzemelere yeni özellikler katmamızı sağlıyor ve buda yeni uygulamalar olarak ortaya çıkıyor. Şu anda bazı kan testlerini yapan çipler var ama çok yeni. Aşağı yukarı bütün hastalıkların her birini teşhis ve takip edebilecek biyoçipler yapılması mümkün ve yavaş yavaş ta olacaktır. Bunun da büyük avantajları var mesela şeker hastaları evde şeker seviyelerine bakıp tedavilerini yönlendirebiliyorlar, bunun gibi bu tip hastalıklara evde bakılına bilinecek ve kişilerin tedaviye doğru zamanda ulaşabilmesini sağlanacaktır. Öncelikle Türkiye'deki üniversite gelişimlerine bakarsanız bence üç safhadan geçti bana sorarsanız dördüncü safhadan geçmesi gerekir. Birincisi, Atatürk cumhuriyet döneminde modern Üniversiteleri kurdu. İstanbul Üniversitesi, İstanbul Teknik Üniversitesi sonra Ankara Üniversitesi ve Orta Doğu Teknik Üniversitesi, bunların hepsi devlet okulları ve küçük sayıda üniversitelerdi fakat hepside aşağı yukarı çok kaliteli eğitim veren okullardı. Özellikle savaş sırasında Almanya'dan gelen Yahudi toplumu Türkiye'deki üniversitelerin altyapısına önemli katkı sağlamıştır. İkinci olarak, üniversiteleri daha tabana yayma fikri buna da 1980 ihtilalinden sonra Kenan Evren döneminde başlanıldı. Birçok üniversite kuruldu, belki kaliteden ödün verildi ama birçok kişiye de eğitim imkanı tanındı, bazı kişiler bunu yanlış görebilir ama ben o kanaatte değilim. Bu sayede, şu anda çok sayıda üniversite öğrencisi eğitebiliyoruz. Üçüncüsü ise özel üniversiteler; 1986 da Bilkent ile başladı, sayı olarak az olmak ile beraber yurt dışından öğretim üyesi getirmekte daha etkin oldular, devlet üniversitelerinin uyanmasında etkili oldular. Hem iyi öğrencileri almak hem de yetkin öğretim üyeleri tutma açısından birbirleri arasında bir rekabet oluştu. Şimdi ise bana sorarsanız artık araştırma üniversitelerin oluşturulması gerekli. Ben bunu dediğim zaman bana biraz kızıyorlar ama Türkiye'de ciddi temelde bir araştırma üniversitesi yok. Bu noktada Araştırma üniversitesinin tanımını iyi belirlemek lazım, bazı tanımlara göre var ama benim tanımlamama göre Araştırma Üniversiteleri yüksek lisans ve doktora öğrencilerinin sayısının daha fazla olduğu üniversitelerdir. Amerika da bu John Hopkins ile başlıyor, 1800'lülerin ortasında buraya Almanya'dan geliyor. Bugün MIT' ye Harvard'a baktığınız zaman lisans öğrencilerin iki üç katı yüksek lisans ve doktora öğrencisi bulunduruluyor. Üniversitenin kültürü daha çok araştırma ile iç içe bir vaziyette, lisans öğrencileri de bu kültürün içinde daha etkili bir eğitim alıyorlar. Bu özellik Türkiye'de maalesef henüz yok. Benim bildiğim kadarı ile en çok lisans sonrası öğrencisi olan ODTÜ bulunuyor ama orada da tüm öğrencilerin %15-%20 sini oluşturuyor. Lisans öğrencisi sayısının iki-üç misli hatta eşit sayıda bile olan üniversitemiz yok. Amerika'da ilk 20 üniversiteye bakarsanız, Princeton Üniversitesi dışında muhtemelen hepsinin lisansüstü öğrencilerinin sayısı lisans öğrencilerin sayısından daha yüksek. Türkiye'nin ciddi bir şekilde bu konu ile uğraşması lazım. Türkiye bu gün 1980'lerden beri doktora sayısını artırmadı ve doktora kalitesi maalesef çok yüksek değil. Mühendislikte her yıl aşağı yukarı 400 doktora veriliyor. Bu gün Amerika'daki iyi üniversiteler MIT, Stanford, GeorgiaTech v.b tek başına o sayıda her yıl doktora çıkarır ve kalitesi de daha iyidir. Koskoca Türkiye'nin araştırması buradaki iki üniversitenin araştırması kadar değil mi? Diye bir soru ortaya çıkıyor. Kendi kendimizi kandırıp çok iyi olduğumuzu söyleye biliriz, o zaman yönümüzü değiştirmez, kendimizi oyalamış oluruz. Gerçekten Türkiye'nin artık araştırma safhasına geçmesi lazım bununda her üniversitede olması gerekmiyor. Amerika'da yaklaşık 4.000 tane üniversite bulunmakta bunların aşağı yukarı 300 tanesi Araştırma üniversitesi kriterlerine uygun birçoğu da bu kriterlere kıyısından girmiş okullar. Bence başlangıçta programları etkili yapmak için bu tip programların faydası vardı. Ama sonuçta taşıma su ile değirmen dönmez. Türkiye'nin kendi doktora ve yüksek lisans eğitimini yerine oturtması ve Türkiye'deki insanlara cazip hale getirmesi gerekir. Bu gün TÜBİTAK'ın imkanları çok arttı. Avrupa toplumuna girme programlarından ötürü devlet TÜBİTAK'ın bütçesini artırmak durumunda kaldı, bu kadar büyük bir parayı akıllıca kullanmak ve Türkiye'nin araştırma konularına yatırmak ve yavaş yavaş bu konularda ciddi adımlar atmaya başlamamız lazım. Almanya, Amerika ve Güney Kore gibi gelişmiş ülkelerde yapılan doktora sayısına baktığımızda biz yanlarında maalesef bu anlamda yetersiz kalmaktayız. MIT ve Harvard gibi okullar Amerika'da çok az bulunan çok dinamik okullardır. Ben MIT' de iken % 15 i kız gerisi erkek çoğunluğu vardı, bu gün bu oran %50-%50 ye geldi. Adamlar, kafalarına bunu koydular ve bunu 20 senede değiştirdiler. MIT herkesin bildiği gibi Amerika'nın ve Dünyanın en iyi mühendislik ve teknoloji okullarından biridir ama aynı zamanda bu gün MIT idari bilimler okulu yine dünyanın en iyi okullarından biridir. Beyin ve nöroloji bilimlerinde de yine dünyanın en iyilerindendir. MIT' ye baktığınız zaman, kanser merkezi, beyin bilimleri merkezi gibi merkezler oluşturularak MIT'nin bir anda yapısı değişti. Bu konular önemli olduğu için MIT ciddi bir şekilde bu konuların içine de girdi. Öte taraftan Harvard'ın eylemsizliği biraz daha yüksektir, MIT kadar hızlı değişiklikler olmaz ama ona rağmen bugün Harvard ciddi bir mühendislik fakültesi kurma çabasında büyük paralar alıyor hatta bundan sonra gelecek ciddi finanslar ile mühendislikte dünya çapında bir ses oluşturacaklar gibi. Bunlar çok dinamik, ihtiyaca iyi cevap verebilen ve karşılayan üniversitelerdir. Aslında burada da rekabet çok ciddidir. Sonuçta üniversite dediğiniz milyarlarca dolar yapan organizasyonlardır, buna rağmen aralarında büyük ortaklıklar vardır. Türkiye'nin bizde bunları yapıyoruz deyip kendilerini yeterli görmemesi gerekir. Özellikle çok disiplinli konular artık önemli belki bunda 30-40 sene sonra tekrar tek disiplinli konular önemli hale gelebilir. Ama şu an dünya üniversitelerinde ve akademik çevrelerinde uğraşılan konular aşağı yukarı hepsi çok disiplinli yaklaşımları içerecek kompleks problemler. Bu fizikteki konularda da öyle, kimyada da öyle, biyolojide de öyle, tarihteki konularda da öyle. O yüzden Türkiye'nin alt yapısını ve genel yaklaşımını eğer bu konularda başarılı olmayı düşünüyorlar ise değiştirmesi lazım. Ben doktora öğrencisi iken Kaliforniya Üniversitesi Berkeley'den doktora hocamın hocası MIT' ye ziyaretimize gelmişti. O zaman Berkeley Rektörüydü kendisi çok meşhur bir ısı geçişi hocasıydı. Onunla öğle yemeği yeme fırsatım olmuştu. Bana; Mehmet bir gün bilim yapacaksan her zaman mümkün olduğu kadarıyla uç noktalara git mutlaka uç noktalara gittiğin sürece enteresan şeyler bulacaksın dedi. O söz bizim laboratuarda zaman içinde bir ilke söz haline geldi. Çalıştığımız konularda amaç işi hep oradan bir şeyler çıkacak ümidi ile uç noktalara götürmek, örneğin hücreleri alıp oda sıcaklığında tamamen içlerindeki suları kurutup astronotların donmuş yemekleri gibi bir hale getirip onları transfer edebilir miyiz? Veya milyarlarca hücre bulunduran büyük bir karaciğeri, hücreleri teker teker oluşturarak yapabilir miyiz? Veya kanın içindeki yüz milyarlarca hücre içinden bir tane kanserli hücreyi bulabilir miyiz? Yani daha çok bilim ve mühendislikte uç noktaları sorgulayacak bir grubum var, onları illaki şu uygulama veya bu uygulama olsun diye sınırlandırmadığım bir grup, ne yaparlarsa yapsınlar içerisinden güzel şeyler çıkacaktır. Ondan sonra bakıyoruz ki eğer bazı şeyler çalışıyor ve hakikaten enteresan şeyler çıkıyorsa o zaman bunları bu ana grubun etrafında bulunan uygulama gruplarına götürüyoruz. Bunun içinde Kanser grubu, Küresel sağlık grubu ve Nöroloji grubu var. Bunların içerisine girip hemen ortaklar getiriyoruz. Böylece projeye işi bizden daha iyi bilen Kanser Doktorları veya genetik uzmanları katarak çok disiplinli bir grup haline dönüşüyoruz. Böylece yeni teknolojilerin ve yeni fikirlerin uygulamalarına bakıyoruz ondan sonra gerçekten klinik anlamda bu uygulamaların ilerleyişi olursa o zaman üçüncü adıma geçiyoruz, ya kendi içimizden akademik olmayan fakat bu fikirleri alıp uygulamaya geçirebilecek inovasyon ekibi kuruyoruz, ya da bir şirket kuruluyor ve bu iş başlatılıyor. Şirket dışarıdan fonlar bularak işi daha ileriye götürüyor. Projeye göre değişiyor bir şey demek zor çünkü çalışmalarımız dinamik bir yapı içerisinde. Genellikle bizim çalıştığımız grup doktorasını almış post-doc pozisyonlarındaki araştırmacılar ve doktora talebelerinden oluşuyor. Hastane de olduğumuz için daha az sayıda lisans öğrencisi var ayrıca araştırma yapan kesime yardım eden büyük bir teknisyen grubu var. Alırken en önemli şey akıllı, açık görüşlü, çalışkan insan olmaları özellikle ekip halinde çalışmayı sevmeleri çünkü bizim çok dinamik bir grubumuz var. Buna ek olarak çalıştığımız konular hakkında bilgilerinin olması eğer bilgileri yoksa biz onlara daha başında yanlış adres diyoruz. Yani hem ilgilerin hem de bazı bilgilerinin olması gerekiyor ama bu ikinci sırada. Geçenlerde İstanbul Teknik Üniversitesi'nin mezuniyet konuşmasında da bahsetmiştim. Birincisi, gitmek istediğiniz noktadan daha ziyade yolculuk çok önemli, çünkü vaktin çoğu yolculukta geçiyor, gitmek istediğiniz noktaya bir gün ya varıyorsunuz ya da başka bir noktaya varıyorsunuz. Başka nokta daha iyi veya kötü olabilir, ama vaktin büyük kısmı yolculukta gidiyor. Dürüst çalışmak, iyi çalışmak, başkalarına saygı göstermek bu yolculukta çok önemlidir. Hayatta insanı uzun vadeli başarılı yapan bir özelliklerdir bence bu. İnsan bir yere geldikten sonra geri bakınca işte ben hep bunu yapmak istemiştim gibi bir düşünceye saplanabiliyor fakat çoğu zaman insanların başarısında bazı şanslar ve beklenmedik olaylar çok büyük rol alıyor. Örneğin ben Türkiye'ye tam dönecekken bir iş teklifi geldi bir 5 sene daha kalayım dedim yani kafamda büyük bir planım vardı tahtaya yazmıştım gibi bir durum yoktu. Zamanla yaptığım işte başarılı oldukça daha da çok sevdim ve bu yönde yolculuk yapmış oldum. Ben inanıyorum ki birçok başarıya ulaşmış insan, ben hayatta ne yapmak istediğimi biliyordum bunu yaptım ve bu yüzden başarılıyım demiyor, yaptığı işi ve yaptığı yolculuğu iyi yapıyor ve iyi yaptığı içinde sonuç alıyor. Yani sokakta çöp topluyor bile olsa bu anlayışla pozitif sonuçlar alınılıyor. Amerika'da geçenlerde adam sokaktan çöp toplayarak çocuğunu özel okulda senede 60.000 dolar vererek okuttu. Adam öz güvenle çocuğumu okutacağım demiş ve öylede yaptı sonuçta bunu başardı. Yani ne yaptığınızdan çok, nasıl yaptığınız önemli. Bildiğiniz katalitik reaksiyon gibi oluyor yani iyi yaptıkça seviyorsun, daha çok sevdikçe daha iyi yapıyorsun, daha iyi yaptıkça daha çok seviyorsun böylece gidiyor. Buraya gelişim İstanbul Teknik'te şansıma çok sevdiğim iki hocamla tanışmam ve onların akademik yönde beni yönlendirmesi ile oldu. Onları tanımasaydım, beklide gelmezdim ama eminim başka bir şey yapsaydım onu da muhtemelen iyi yapardım. Yola çıkmak önemli, başkaları ile değil kendiniz ile yarışın doğru dürüst çalışın bu bir maraton uzun vadede kazanırsınız ama yolculuğun her kısmında da aman yandaki benden daha iyi yapıyor diye rahatsız olan tipler var onlardan olmayın. Çünkü kendiniz doğru yolda giderseniz sonunda mutlu oluyorsunuz. Şimdi şöyle bir şey var, burada olduğunuz ve mezun olduğunuz için buradan teklifler gelmeye başlayınca bunları değerlendireyim derken yıllar geçiyor. Yani insan neredeyse orada kalma ihtimali daha yüksek, buraya okumaya geliyorsun ve geri dönmüyorsun. Akademik açıdan önceleri dönmede çok olanak yoktu, şimdi belki özel üniversitelerde yeni mezunlardan çok dönenler var. Birde Amerika artık eskisi kadar ekonomik anlamda da parlak durumda değil. İlk defa sanırım son iki senedir Amerika'da doktora yapan öğrencilerin %50 sinden fazlası geldiği ülkeye geri döndüler. Amerika'da bu sorunu nasıl çözeriz diye devlet seviyesinde ciddi bir konuşma var. Çünkü Amerika'nın ileri seviyede çalışma gücünün çoğunu dışarıdan gelen insanlar oluşturuyor. Şimdi bunlar geri dönmeye başlayınca Amerika'daki çalışma gücünde büyük bir açıklık ortaya çıkmaya başladı. Aynı zamanda bu insanlar Amerika'da öğrendiklerini kendi ülkelerine de götürmeye başlayınca, bu çalışmalarda yeni rakip ülkelerin oluşmasına sebebiyet verdi. Bende buraya gelirken kesin geri dönmek niyeti ile geldim 3, 4, 5 sene derken 28 sene geçti. Var tabi çok var ve Türkiye'de çok başarılı oldular. Tabi Türkiye'de bu anlamda bir inanış var belki burada kaldığımdan dolayı onlar ile hem fikir değilim. Bence bir ülkenin başarılı olması için o ülkeyi temsil edecek bir sürü insanları da başka ülkelerde olmasında fayda var. Bugün hem sayı önemli hem de başarı önemli. Ama sayıda çok önemli çünkü politik işler sayıla belirleniyor. Türklerin burada çok olması bu anlamda çok avantaj sağlıyor. İleri seviyede başarılı olmuş insanların olması da önemli çünkü o şekilde milletler Türkleri tanıyor ve takdir ediyor. Eskiden cumhuriyet kurulduğunda nüfusumuz ve okumuş insan sayımız azdı ama şimdi Türkiye'nin nüfusu büyük ve Avrupa'nın en genç nüfuslarından biri ayrıca çok dinamik. Türkiye'nin bana ihtiyacı yok zaten benden daha başarılı birçok çok başarılı insan var Türkiye'de. Hocam belki sizin burada olmanız Türkiye'de olmanızdan daha faydalı. Hem buraya gelecek Türklere yol göstermeniz hem de bu anlamda destekler sağlamanız açısından. Ben buraya geldiğimde çok azdık ama şimdi özellikle Boston'da ciddi bir Türk grubu oluştu. Hem çok başarılı iş adamları, çok başarılı akademisyenler hem de çok başarılı talebeler var. Tabi ki burada olmanın saygınlığı oluyor. Türkiye'yi Küresel açıdan dışarıda temsil eden çalışan insanlarımızın olması önemli buradakiler zaten nüfusun ve başarılı insanların küçük bir kısmını oluşturmakta. Bence Türkiye ülkedeki gençleri eğitmeye çalışsın illaki buradakiler dönüpte Türkiye'yi kurtaracak düşüncesinden kurtulmak lazım. Türkiye'de onlarca genç var buradaki gençlerin hepsinden de daha iyi onları biz nasıl mutlu edebiliriz ve bunların hepsi Türkiye'de kalıp Türkiye'de nasıl başarılı olur sorularına cevap bulmalıyız. Benim kanımca Türkiye'de hala sistemin gençlerin önüne çıkardığı lüzumsuz engeller var. Bence, Türkiye bunları çözüp bu gençlerin parlamasını sağlamalıdır. Gençlerimiz yurt dışında başarılı olup Türkiye gelerek ülkeyi kurtaracak mantığı ile Türkiye kurtulmaz. Avrupa patent işini ciddiye aldı Türkiye'de bu konuyu ciddiye aldı önemli buluşların korunması açısından bu çok önemli. İleri seviyede katkısı yüksek olan ürünler genellikle patentler ile korunan ürünlerdir. Onun dışında birçok patentsiz iş kurabilir ama Amerika'da duruma baktığınız zaman şirketlerin %50-%70 i akademiden çıkan fikirler ile kurulmuş, bunlar içinde patent çok önemlidir. Çünkü ancak bu şekilde şirket fikrini koruyabiliyor ve bunu koruyabildikleri içinde yatırım şirketleri bu şirketlere para verip bu şirketlerin ortağı oluyorlar. Sonuç olarak, şirketin içindeki sizin gibi gençlerde bunları başarılı ürün haline dönüştürmeye çalışıyor. Dolayısıyla bu noktada patent konusu çok önemlidir. Türkiye'de de patentler konusunda büyük gelişmeler var fakat hala çok ilerlemede kaydetmemiz gerekiyor. Amerika'daki her araştırma üniversitesinde teknoloji transfer ofisleri kuruldu, özellikle 1980'lerden sonra. Bir açıdan bu teknoloji transfer ofisleri bence artık biraz inovasyona iyilikten çok kötülük yapmaya başladı. Üniversitedeki araştırmacıyla şirketlerin arasındaki çalışmalar Amerika'da bu nedenle artık eskisi kadar kolay ve verimli olmuyor. Bunu ileri senelerde daha net göreceğiz. Çünkü bütün bu üniversiteler bu patentlerden nasıl para kazanırım şeklinde kafa yoraraktan yanlış yolda gidiyorlar. Halbuki Türkiye'de daha böyle olmadığı için üreten insanlar; üniversitedeki hocalar, talebeler aslında fikrin sahipleri olarak patentler alıp şirketler kurma ihtimali daha yüksek. Bence Türkiye'de bu anlamda ciddi atılımlar var. Hatırladığım kadarı ile OECD de en son patent verilerine baktığımda Türkiye Nanoteknoloji'de Avrupa da önde giden ülkelerdendi. Ama tabi önemli olan patentleri ürün haline dönüştürmektir. Ben gençliğe çok inanan bir insanım gençler bence önlerine ne çıkarsa çıksın üstesinden gelebileceklerdir. Özellikle Türk gençliği çok dinamik ve çok başarılıdır. Diğer ülkelere göre hakikaten hem sayı açısından fazlayız hem de çok çalışkan bir ülkeyiz. Türkiye'ye her geldiğimde daha çok şey görüyorum ve bu beni mutlu ediyor. Gençlerin bu yaptıkları ile bence inşallah önümüzdeki 10-20 yıl içinde Amerika'da bir zamanlar iyi yapılan inovasyona ve ürüne yönelik gelişmeler, Türkiye'de de gençlerin doktoralar yaparak tezler üreterek patentler alarak fikirlerini ürüne dönüştürerek sağlanacaktır. Hatta bu ürettiğimiz bu ürünleri Amerika'ya satabileceğiz. Yani Amerika'ya gelipte buradaki fikirleri alıpta Türkiye'ye bunları nasıl adapte ederim satarım zamanı artık bitti gibi, bundan sonra Türkiye'de üretilip Amerika'ya satma dönemi geldi. Bunun bazı örnekleri var Orta Doğu Teknik Üniversitesindeki inkübasyon merkezlerinde üretilen bazı Hücre kültürleri Avrupa ve Amerika'ya satılıyor. Ekonomiye, ülkeye katkısı büyük olan bu ürünlerin Türkiye'de üretilip Dünyanın her tarafına satılması patentler ile doktora tezleri ile kimsenin yapmadığı işleri yaparak ve yeni şeyleri keşif ederek onları Türkiye'de ürünlere dönüştürebileceğimiz konusun da çok ümitliyim. Bu güzel düşüncelerinizi okumak beni ve bilim.org ailesindeki arkadaşlarımızı bu bilgileri kamuoyuna ulaştırma adına daha bir motive ediyor. İlginiz için çok teşekkür ederiz. Amacımız, sizler gibi meraklı insanlara ulaşmak ve onların bu ülkede yalnız olmadıklarını hissetirebilmektir. Ülkemizde en az sporun konuşulduğu kadar biliminde konuşulduğu yarınlara hizmet etmeye çalışmak ve dinamik gençliğimizin bilim ve teknoloji ile daha anlamlı ve katma değer katacak düşünceleri düşündürtmeye ve onları yönlendirmeye çalışmaktır. Umarım bu amaçlarımıza şu an ne noktada ve ne koşulda olursak olalım hep birlikte ulaşırız ve daha çok bilgiyi daha çok arkadaşın katılımları paylaşır ayrıca ülkece bu bilgileri de üretiriz."} {"url": "https://www.bilim.org/prof-gordon-arbuthnott-ile-beyin-mekanizmalari-ve-davranislar-uzerine/", "text": "Profesör Arbuthnott özellikle hareket fonksiyonları bozuklukları ve Parkinson hastalığı üzerine yaptığı çalışmalar ile biliniyor. Kendisi halen Okinawa Bilim ve Teknoloji Enstitüsü'nde ekibi ile birlikte çalışmalarını yürütüyor. Biz de bu kıymetli bilim insanı ile Okinawa'daki laboratuvarlarında sizler için bir söyleşi gerçekleştirdik. İskoçya'nın kuzey doğusunda bulunan Aberdeen şehrinde büyüdüm. Buradaki yerel okullara gittim ve sonrasında üniversitede kimya bölümüne kayıt oldum. O zamana kadar biyoloji ile ilgili hiç bir çalışma içinde olmamıştım fakat üniversitenin 2. yılında aldığım fizyoloji dersi ile biyolojiye karşı ilgim oluştu. Açıkçası, o zamanlar Aberdeen'de tıp fakülteleri dışında fizyoloji okutulmuyordu fakat hocamız bu dersi bize de öğretmeye karar vermişti. Hocamız fizyoloji alanındaki çalışmaları ile takip eden yıllarda önemli ödüller almıştı. Gerçekten benim için heyecan verici bir dersti bir yıl içinde tıbbi fizyoloji hakkında iyice bilgiler elde etmiştim. Daha sonra kendisi beni doktora yapmaya davet etti. Bu fikre çok sıcak baktım sonuçta kendi şehrimde bilgi daracığımı geliştirme fırsatını yakalamıştım. Doktora yıllarımda flüoresans mikroskoplar kullanıyordum. Amacım, bu mikroskobu kullanarak beyinde difüzyona uğrayan maddeleri anlayabilmekti. Çalışmalarım sırasında hocamla tartışıp ferritin üzerinden beyindeki difüzyonu anlamaya çalışıyorduk. Bir süre sonra önemli bulgulara ulaştık. Bu sırada İsveçli bir grupta farklı yöntemler kullanarak beyindeki difüzyonu sorguladığını fark ettim. Bu arada doktoramı bu metotları geliştirerek dopaminin ve adrenalinin beynin korteks bölgesindeki difüzyonu üzerindeki çalışmalarımla tamamladım. Daha sonra Stockholm'de bir fizyolog olarak kimyasal anatomistler ile birlikte bir yıl bu konular üzerinde çalışmalar yaptım. Burada daha çok anatomik çalışmalarda bulundum, açıkçası özel teknisyenlerinde olduğu 20 kişilik bir grupta herkesin yoğunlaştığı bir konuyu çalışmak her ne kadarda fizyoloji çalışmaları yapamasam da benim için çok güzel bir deneyim oluşturmuştu. Daha sonra Aberdeen'e geri döndüm. Burada öğretim görevlisi olarak çalışmalarımı sürdürdüm. Bu dönem içerisinde yazdığımız projelere önemli finansal destekler aldık. Aynı zamanlarda ilk kez dopaminin motivasyonel davranışlarda önemli rol oynadığını aydınlatan bir makale Nature'da yayınlandı. Fizyologlar için inanılması güç bir gelişmeydi zira motivasyonel davranışlara çok basit bir açıklama getiriyordu. Bu konular ile ilgili çeşitli tartışmalara katılıyorduk. Edinburgh'tan bir grup ile de bu tartışmalarımı sürdürdüğüm sırada çalışmalarımı orada sürdürmem adına bir teklifi aldım. Açıkçası ilk başta Aberdeen'deki finansal desteklerimi bırakıp Edinburgh'a gitme fikri bana çok sıcak gelmiyordu. Fakat sonra kaldığım yerde daha çok öğretim ve idare işleri ile uğraştığımı fark edince finansal desteklerden vazgeçip araştırmayı ön planda tutmak amacıyla Edinburgh'a gitmeye karar verdim. Diyebilirim ki Edinburgh benim için gerçek iş yerim oldu orada otuz bir yıl geçirdim. Aberdeen'de eğitim işim, araştırma ise hobim idi. Fakat Edinburgh'ta araştırma işim, eğitim hobim oldu. Bu yeni durumumdan çok daha mutluydum. Buradaki çalışmalarımda Parkinson hastalığı modelleri üzerinde çalıştım özellikle dopaminin bu hastalık ile ilgili hususları üzerinde yoğunlaştım ve buradaki çalışmalarımda önemli bulgulara ulaştık. Daha çok nöro-transmiterlerin anatomi, fizyoloji ve davranışlar üzerindeki etkisi konularına yoğunlaştık. Bu konulara ilgim Stockholm'deki tecrübelerim üzerine oluştu. Biz dopaminin salgılanmasının Parkinson hastalarında eksik olduğunu biliyorduk. 1972-73 yılları arasında maymunlar üzerine çalışan bir grup ile araştırmalara katıldım. Buradaki çalışmalarımızda korteks bölgesinin matematiksel sistemlerini anlamaya çalıştık. Bu sistemler ile davranış hareketlerini de aydınlatmayı umuyorduk. Bunun yanı sıra sinirler arasındaki iletişimi de anlamaya çalıştık. Tüm bu çalışmalar beni motor hareketlerinin beyindeki oluşumu hakkında meraklı biri haline getirdi. Sanırım bu sorunun doğru adresi farmakologlar olsa gerek zira çok az kişi gerçekten bu hastalığa tedavi üretmeyi hedeflemektedir. Zaten teşhislerde hastalığın çok ilerleyen fazlarında yapılabilmektedir. Erken teşhis koyulamaması tedavi üretmeyi de zorlaştırıyor. Parkinson hastalığını gözlemlemek için yapılan hayvan modellerinde her ne kadar belli sinirleri zehirli kimyasallar ile ortadan kaldırasınızda gerçekte Parkinson hastalığını oluşturamıyorsunuz. Tabi ki bunun arkasında genetik faktörlerde var. Parkinson hastalığına neden olan genlerin varlığı hakkındaki bilgilerimiz halen çok az. 25 yıllık çalışmalarda sadece hastaların yüzde 10'nun genetik kusurlardan dolayı Parkinson hastalığına yakalandığı tespit edilmiş. Hastaların yüzde 90 kadarının Parkinson hastalığına yakalanma nedeni ise genetik değil. Elbette sinirleri koruyucu bir takım ilaçlar üretildi fakat halen detaylı olarak sinirler arasındaki iletişim uyumsuzluğuna çözüm oluşturamıyorlar. Aslında bu çok öncelerden beri araştırmacıların anlamaya çalıştığı bir soruydu. Striatum bölgesinde sinirlerin iletişim yollarının çözümlenmesi için teknolojinin de gelişmesi gerekiyordur. Son gelişen virüs teknolojileri ile artık sinirleri belli bölgelerde etkisiz hale getirebiliyor ve iletişim yollarını anlamaya çalışıyoruz. Bu iletişim yolları aynı zamanda Parkinson hastalığında da rol almakta. Bu açıdan bakınca hikaye biraz daha heyecanlı oluyor. Biz sinirlerin dolaylı veya doğrudan iletişim yollarının da aktif olabileceği fikrine şüpheli yaklaşmaktayız. Aksi takdirde bunun bildiklerimiz açısından gerçekçi olmayan bir hipoteze kapı aralayacağı kesin. Şu anki çalışmalarımda iki amaç taşıyorum; birincisi striatumda kaç tane sinir aktif olunca diğer sinirler ile iletişimin oluştuğu, ikincisi ise 3 boyutlu görüntüleme teknikleri ile sinirlerin nasıl bir iletişim stratejisi olduğunu anlamaya çalışıyorum. Biraz da OIST hakkında konuşmak istiyorum. OIST hakkında neler söylemek istersiniz? Biliyoruz ki bu araştırma yuvası çok eşsiz bir sistemle ile idare ediliyor. Buranın birinci öncelliği araştırma olduğu için bizim lisans öğrencilerimiz yok. Bu bir bakıma avantaj sağlarken bir bakıma da dezavantaj oluşturuyor. Avantajlı kısmı hazır yetenekli lisans üstü öğrenciler ile çalışıyor olmanız sizin hiç beklemediğiniz sürpriz ve güzel sonuçlara da ulaşmanızı sağlıyor. Bunun yanı sıra biz bölümlerin oluşturduğu yapay bariyerleri kırmak için bolümler yerine birimler tabanlı bir sistem geliştirdik. Buradaki amacımız insanlar arasındaki iletişimi üst seviyelerde tutmak ve fikir alışverişlerinin daha aktif olmasını sağlamaktı. OIST'e iki şeyi çok seviyorum: Biri kültürlerin veya sistemin getirdiği hiyerarşik bariyerlerin yıkılması sonucunda bilim insanlarının birbirleri daha içli dışlı olması; ikincisi ise eğitimin bu kurumda bir hobi olması. Doğrusu bu sorunun sorulacağı doğru kişi olduğumdan emin değilim. Tavsiye vermekte de pek iyi değilim ama söyleyebileceğim bir tek şey varsa o da yapacağınız araştırmalarla eğlenmeyi bilin. Açıkçası sevmediğiniz şeyi yapamazsınız. Severseniz yaptıklarınızdan sonuçlar aldığınızda göreceksiniz. O zaman benim de yakalandığım ve günümüze kadar devam eden araştırmadan duramama hastalığına sizler de yakalanmış olursunuz. Bu serüven sizi tahmin edemeyeceğiniz yerlere kadar götürebilir. Dolayısıyla her şeyin özeti iki kelime; sevin ve yapın. Araştırmada her şeyin başı bu işe her şeyi ile adanmış bir sevgiden geçer. Mustafa Korkutata: Sayın Gordon Arbuthnott, bu güzel söyleşi ve bize vakit ayırdığınız için çok teşekkür ederiz. Cok guzel bir soylesi olmus. Sayin Korkutata gibi kendini insanliga ve bilime atamis biliminsanlari ile gurur duyuyoruz. Basarilariniz artarak devam eder insallah. Sahin Bey, ilginiz ve guzel dusunceleriniz icin cok tesekkur ederiz. Bu dusunceleriniz; bu bilgileri ulkemiz ile bulusturmada bizleri daha da motive ediyor."} {"url": "https://www.bilim.org/programlanabilir-nanopartikuller-kansere-karsi/", "text": "Kemoterapi kanser hastalarının en sıkıntılı tedavilerinden biridir. Bu kimyasallar kanserli hücreyi öldürmek için adeta silahtan çıkmış bir kurşun gibi rol alır. Ama en büyük sıkıntı bu kurşunun adres sormaması sonucu sağlıklı olan hücreleri de öldürmesidir. Bilim adamları bir konteynıra benzeyen programlanabilir nanopartiküller ile bu kurşunun doğru adresi iletilmesini sağladılar. Bunun pratiği prostat kanserine yakalanmış hayvanlar üzerinde denendi ve pozitif sonuçlar alındı. Bununla beraber, bilim adamlarını bu nanopartiküller üzerinde düşündüren en önemli husus, bu pratiği tüm dokulara uygulayabilmek ve tüm ilacı içine alabilecek en uygun nanopartikül protiplerini üretebilmektir. Şu ana kadar bu amaçla 100 farklı protip üretilmiş durumdadır. Bu çalışmalar bu anlamda yapılmış ilk çalışmalar değil. Şu ana kadar nanopartiküllerin kanser tedavisinde kullanılması için birçok klinik denemeler yapılmış. MIT den Robert Langer, Harvard Tıptan Omid Farokhzad, BIND Bioscience dan Stephen Zale gibi onemli araştırmacıların başını çektiği 30 kişilik araştırma grubu bu partiküllerin istenilen hücrelere ilaç iletimini sağlayabilecek en iyi formunu bulabilmek için çalışmalarını devam ettirmekteler. Amerikan Gıda ve İlaç yönetimi onaylı olan docetaxel anti-kanser ilacını nanopartiküller içinde vücuda verildiğinde hayvanlarda ilacın etkisinin artığını ve sağlıklı hücreler için toksin etki göstermediği tespit edildi. Bunun üzerine, docetaxel in nanopartiküller içerisinde verilmesi 17 hasta üzerinde denendi ve sonuçta ilacın maksimum düzeyde tümörlü hücrelerde birikmesi sağlanıldı."} {"url": "https://www.bilim.org/rnalar-crisprin-kiskacinda/", "text": "CRISPR/CAS hızlı ve pratik gen düzenleme tekniği yakın zamanda genetikte göze çarpan en büyük gelişme olarak bilim tarihindeki yerini aldı. Bakterilerde tespit edilen bu sistem onları virüslere karşı etkili bağışıklık sistemi geliştirmesi sağlayıp, virüsün DNA'sını tanımasını ve bir sonraki virüs saldırısında bakterilerin bağışıklık sisteminin aktif mücadele vermesini sağlamaktadır. Yakın bir zamanda aydınlatılan bu sistemin şu ana kadar yabancı DNA'ları kesip küçük parçalara ayırdığı düşünülüyordu. Fakat geçtiğimiz günlerde araştırmacılar CRISPR/Cas sisteminin RNA'larıda kesip parçacıklara ayırıp onları tanımladığını aydınlattılar. Bu çalışma geçtiğimiz günlerde Science'da yayınlandı. Bilim insanları bakterilerde CRISPR sisteminin bakterinin virüslere karşı geliştirdiği bir savunma mekanizması olduğunu uzun yıllar önce aydınlatmışlardı. Temel olarak bu sistem bakterilere bulaşmış yabancı DNA'ları parçacıklarına ayırıp onu tanımlamayı sağlıyor. Bu sayede ikinci bir virüs saldırısında bakteriler daha etkin bir savunma mekanizması geliştirebiliyorlar. Araştırmacılar kısa bir süre önce bu yöntemin hızlı ve pratik gen düzenleme tekniği olarak da kullanılabileceğini keşfettiler. Tüm bu bilgiler ışığında aydınlatılmamış tek soru nasıl oluyor da bakteriler sadece DNA tabanlı değil, aynı zamanda RNA tabanlı virüslere karşı da etkin bir savunma oluşturabiliyordu? Yapılan çalışmalarda görüldü ki CRISPR sistemine rehberlik eden Cas proteinlerin bir türü, reverse transcriptase RNA'ları okuyup eşlenik DNA'sına dönüştüren enzimle ortak çalışmaları sonucunda aslında RNA kodlarının da bu sayede bakteri tarafından tanımlanabildiğini aydınlattılar. Bu keşfin RNA tabanlı virüslere karşı etkin bir tedavi yönteminin geliştirmesine ve RNA ile ilişkili hastalıklar ile mücadelede insanoğlunun elini güçlendireceği ön görülüyor. - Silas, G. Mohr, D. J. Sidote, L. M. Markham, A. Sanchez-Amat, D. Bhaya, A. M. Lambowitz, A. Z. Fire. Direct CRISPR spacer acquisition from RNA by a natural reverse transcriptase-Cas1 fusion protein. Science, 2016"} {"url": "https://www.bilim.org/ruyalari-okuyabilecegiz/", "text": "Uyku esnasındaki beyin taramaları rüyaların görseli hakkında araştırmacılara fikir verecek. Japonya'nın Kyoto şehrinde hesaplamalı sinirbilimleri laboratuvarında Dr. Kamitani öncülüğündeki ekibin araştırmalarında üç kişinin fonksiyonel sinir görüntülemesi ile uyku esnasında beyin taramaları yapıldı. Eş zamanlı olarakta elektroensefalografi kullanarak deneklerin beyin dalgaları da kayıt atına alındı. Araştırmacılar, uyku esnasındaki katılımcılardan beyin dalgaları desenleri elde ettiklerinde onları uyandırıp ne rüya gördüklerini sordular. Sonra tekrar uykuya dalmalarını istediler. Üç saatlik uyku periyotlarında yedi ve sekiz defa olmak üzere bu işlemleri farklı günlerde ve farklı katılımcılar üzerinde denendi. Sonra her katılımcı bir saatlik uykulara tabi tutuldu. Araştırmacılar her saatte altı veya yedi kez gönüllü katılımcılardan gördükleri rüyaları not ettiler. Sonuç olarak 200'e yakın rüyayı raporlamış oldular. Rüyaların büyük bir çoğunluğunun günlük aktiviteler ile ilgili olduğu çok az bir kısmının ise ünlü bir star ile konuşmak gibi rüyalar içerdiğini belirtiyorlar. Araştırmacılar katılımcılardan rüyalarının anahtar kelimeler ile ifade etmelerini istediler bu sayede 20 kategori oluşturdular. Bu kategorilerden kadın, erkek, araba, bilgisayar en sıklıkla rapor edilen rüya kategorileri olarak belirlendi. Dr.Kamitani ve arkadaşları kategorileri temsil eden çeşitli fotoğraflar belirlediler. Gönüllü katılımcılara uykudan uyanır uyanmaz bu görüntüler gösterildi ve beyin aktiviteleri desenleri kayıt altına alındı. Bu kayıtlar uykudaki kayıtlar ile karşılaştırıldı. Araştırmacılar, beyinin görüntülerden sorumlu bölgelerini elde ettikleri veriler ile incelediler. Bu bölgeler V1,V2 ve V3 olarak adlandırılıyor. Ayrıca, bu bölgeler dışındaki beyinde görsellikten sorumlu alanları da incelediler. 2008 yılında Dr. Kamitani ve takım arkadaşları katılımcılara gösterilen resimlere karşı beyinlerinin göstermiş oldukları tepkileri çözümlediklerini duyurmuşlardı. Şimdi de katılımcıların rüyalarını tahmin edebilecek beyin aktivitelerinin bulunduğu bölgeyi belirlediler. Dr.Kamitani, rüyaların her kategori içerisinde mevcut olup olmadığını tahmin edebilmek için bir model inşa ettiklerini belirtiyor. Böylece katılımcıyı uyandırmadan 9 saniye öncesinde beyin aktivitelerini analiz edebiliyorlar. Bu sayede kişinin rüya görüp görmediğini tahmin edebildiklerini ve bununda %75-80 doğrulukta sonuçlar verdiğini belirtiyorlar. Bulgular Nörobilim topluluğunun yıllık toplantısında Louisina'da tartışıldı. Kaliforniya Üniversitesi, Berkley'den Nörobilimci Dr. Gallant, bu çalışmalarının çok ilgi çekici ve heyecan verici olduğunu belirtirken bunun rüya esnasında beynin yüksek seviyede bir görsel bölgesinin olduğunun da kanıtı olduğu görüşünde. Ayrıca, rüyaların ilk birkaç saniyede daha net hatırlanmasının onları kısa hafızaya kayıt edildiğinin de bir göstergesi olduğunu belirtiliyor. Dr.Kamitani ve ekibi şimdide REM evresi ile ilgili bilgiler toplanmanın peşine düştüler. Dr. Kamtani, bunun heyecan verici bir çalışma olacağını zira kişini REM evresine ulaşabilmesi için en az bir saat beklemek zorunda olduğunu belirtiyor. Tüm bu çalışmalarının bir gün rüyalar hakkında daha fazla gizemi aydınlatacağını ve rüyanın hangi fonksiyonlar ile oluştuğuna da ışık tutacağı tahmin ediliyor."} {"url": "https://www.bilim.org/sehirlesme-alerjiyi-artiriyor-mu/", "text": "Koruyucu deri bakterilerin etkisi ile kırsalda yetişmiş çocuklar daha az alerji oluyor. 7 Mayıs 2012'de Proceeding of the National Academy of Sciences'da yayınlanan raporda; İnsanların, çocukluk döneminde bakteriler ile temas halinde olması immunolojik sistemin gelişmesi için çok önemli olduğu ve doğada çok çeşitlilik gösteren deri mikroplarının vücutla teması sonucunda alerjik vakaların azaldığı ortaya çıkmıştır. Bu bulgu hijyen hipotezi için yeni bir bakış açısı oluşturmaktadır. Finlandiya'nın Helsinki Üniversitesi'nden ekolog olan Ikka Hanski; Bunun şehirlerde yeşil alanların artırılması gerektiği yönünde başka bir kanıt olduğunu belirtiyor. Helsinki ve arkadaşları, şehirleşme ile azalan biyoçeşitliliğin insanlığın en küçük müteffiklerinin yok olmasına ve bununda şehir sakinlerinin sağlığına zarar vereceğini düşünüyorlar. Araştırmacılar, tüm yaşamını küçük bir kasaba, köy veya kırsalda geçirmiş 118 Finli üzerinde çalışma yapmışlar. Araştırma sonuçlarında kırsal alanda yetişmiş bu gençlerin alerjik bir kokteyle maruz kaldıklarında tepki vermeleri daha az olası olduğu görülmüş. Çocukların derilerinde bulunan deri bakterilerinde çeşitlilik görülmektedir. Daha kırsal alanlarda yaşayanlarda ise gammaproteobakterilerinin daha bol bulunduğu görülmüştür. Gammaproteobakterilerini bitki köklerinde ve hidrotermal kanallarda çok sayıda bulunmaktadır. Bu bakterilere bağışıklık sistemimizin cevap verirken oluşturduğu çok sayıda IL-10 alerjik uyarılara karşı vücudun tepkisini engelliyor."} {"url": "https://www.bilim.org/sentetik-mrnalar-zarar-gormus-kalp-dokusunun-yenilenmesini-tetikliyor/", "text": "Nature biyoteknoloji dergisinde yayınlanan bir çalışmada Karolinska enstitüsü ve Harvard Üniversitesi'nden araştırmacılar sentezledikleri bir faktörün kalpteki kök hücreleri tetikleyerek kardiyovasküler yenileme oluşturduğunu gözlemlediler. Ayrıca, az sayıda da yeni kardiyak kas hücresinin oluşumunu da bu faktörün sağladığını tespit ettiler. Araştırmanın başında bulunan Prof. Kenneth Chein, Kalbi bir fabrika gibi kullanıp; özel kardiyovasküler kök hücreler için büyüme faktörleri üretmenin daha bir başlangıç olduğunu belirtirken, yakın bir zamanda bu sayede kalbin kendi yeni dokularını dışardan herhangi bir hücre müdahalesi yapmadan üretebileceğini umuyor. Bu çalışma son zamanlarda Cell Research dergisinde yayınlanan Dr. Chien laboratuvarlarının araştırmaları baz alınarak yapıldı. Bu çalışmada kardiyovasküler endotel hücrelerde VEGFA adı verilen bir büyüme faktörü proteininin aynı zamanda kalp kök hücrelerinin, kan dolaşımı içerisinde kardiyak kas hücrelerine dönüştürülmesinde etkili olduğunu belirtiliyor. Araştırmacılar bu çalışmada yeni bir teknik olan sentetik mRNA'ları, VEGFA'yı üreten genetik koda göre dizayn edip kas hücrelerine verdiler. Sonrasında, kalp kas hücrelerinin VEGFA'yı ürettiklerini gözlemlediler. Bu işlemler sırasında sentetik mRNA'lar vucüdun otomotik savunma sistemlerinin saldırılarından genetik uygulamalar ile uygun hale getirilerek korunuldu. Fareler üzerinde yapılan bu çalışma gösterdiki; kalpte dönüşüme öncüllük eden hücrelerin bulunduğu yere uygulanacak tek bir uygulama VEGFA'nın üretilmesi için yeterlidir. Buna ek olarak kalp krizinden 48 saat sonra hastaya verilen sentetik mRNA'ların kalp üzerinde tedavi edici etki gösterdiği de gözlemlenmiş. Uzun süreli gözlemlerde ise uygulamanın dogal kalp kök hücrelerini aktivite ederek kardiyovasküler doku yenilenmesinde etkili olduğu belirtiliyor. Prof. Chien, yakın bir zamanda başka hiçbir şeye ihtiyaç duymadan sadece bir kimyasal ajan ile kalp dokularının yenilenebileceğini belirtiyor. Bu çalışmalar ile beraber aynı zamanda işin mühendislik kısmının da yürütülmesi ve sentetik mRNA'ların mümkün olan en uygun şekilde kalbe ulaştırılması yönünde çalışmaların da yapılmasına ihityaç duyulmaktadır. Prof. Chien'inde kurucusu olduğu Moderna Therapeutics firması Astrezeneca firması ile ortak çalışmalar yürüterek kardivasküler doku yenilemelerinde kullanılmak üzere uygun hale getirilmiş sentetik mRNA'lar dizayn etme çalışmalarını yürütüyorlar. Tüm bu çalışmalar Amerikan sağlık bilimleri ensitüsü ve Croucher Vakfı tarafından destekleniliyor."} {"url": "https://www.bilim.org/sesin-beyindeki-olusumu-ile-ilgili-yeni-bulgular/", "text": "Geçtiğimiz günlerde Hint bülbülleri üzerinde yapılan bir araştırmanın yayınında kimyasal yollar ile genetik engellemeler sağlanarak sinirsel aktivitelerin baskılandığını ve bu yöntemle ses oluşumunun beyinde nasıl kontrol edildiğine ilişkin bulgulara ulaşıldığı belirtiliyordu. Beynin Arcopallium bölgesindeki sinirleri genetik yöntemler ile susturan araştırmacılar Hint bülbüllerinin neredeyse tamamen ses üretememe veya kısmi olarak ses üretebildiklerini gözlemlediler. Beynin Arcopallium bölgesinin ses oluşumunun merkezi olduğu daha önceden biliniyordu. Fakat önceki çalışmalardan farklı olarak bu bölgedeki sinirler bir takım gen baskılayıcı kimyasallar tarafından işlevsiz hale getirildi. Bu yöntemle daha önce sadece kimyasallar kullanılarak etkisiz hale getirilen örneklerin aksine sesin tamamen yitirilmediği buna karşın kuştan kuşa melodilerde farklılık oluştuğu rapor edildi. Ayrıca, melodilerin zamanlaması ve sırasında herhangi bir anormallik saplanmadı. Bu teknik sayesinde sinir gruplarının ne kadar doğrululukta baskılanabileceği hakkında bulgulara da ulaşıldı. İnsanlarda sesin oluşumu ise bir takım gönüllü ve reflektif hareketlerin birleşimi ile oluştuğu düşünülmektedir. Dolayısıyla bu koordinasyonun sağlanmasında ileri düzeyde gelişmiş sinirsel bir devrenin olduğu bilinmektedir. Araştırmacılar bu sinirsel devrede rol alan sinirlerin hangi ölçüde işlevsel olduğunu anlamak için bir takım kompleks görüntüleme teknolojileri kullanıyorlar fakat bu teknikler ile bölgelerin hangi fonksiyondan sorumlu olduğu anlaşılsa da, bu bölgede görev alan sinirlerin hangi oranda işlevsellik gösterdiğini anlamak çok zordu. Bazen sadece bölgedeki sinirlerin yüzde 5'nin aktif halde olması bile fonksiyonu gerçekleşmesi için yeterli olabiliyor. Kimyasal yollar ile yapılan genetik kontrolü sayesinde sinirlerin ne oranda aktivite içinde olduğu anlaşıla biliniyor. Bu tekniklerin kullanılması araştırmacılar arasında son on yılda yaygın hale geldi. Bu teknik daha önce fareler üzerinde de uygulandı ve sonuçlar Hint bülbülleri ile paralellik gösteriyordu. Temel olarak bu teknikle genetik metotları kullanarak sinir hücrelerini bir ilaca veya kimyasala hassas hale getirebiliyorsunuz, böylelikle kimyasalınızı bölgeye ulaştırdığınızda sadece kimyasala karşı hassas olan sinirleri pasifize edebiliyorsunuz. Bu sayede daha önce bölgesel olarak uygulanan toksinler ile işlevsiz hale getirilen bir çok çeşit sinirlerin yerine, özel olarak hedeflediğiniz sinirleri pasifize edebilir ve onlara kalıcı zarar vermekten de korunmuş oluyorsunuz. Çalışmada Hint bülbüllerinin kullanılmasının nedeni, daha önce ozellikle ses oluşumu üzerine iyi çalışılmış bir model olması ve beyin anatomisinin çok iyi bir şekilde biliniyor olmasından ötürüdür. Araştırmacılar kimyasallar kullanarak genetik değişiklik sağlayan yöntem ile belli sinirlerin pasifize edilmesi ile ses oluşumunun beyindeki koordinasyonu hakkında bulgulara ulaştılar. Çalışma kendi başına çok önemli gibi görünmese de bu yeni nesil metodun beyin fonksiyonların sinirler tarafından nasıl kontrol edildiğine yönelik daha detaylı bilgileri yakın bir gelecekte araştırmacılara sağlaması bakımından önem taşımaktadır. Bu çalışma Okinawa Bilim ve Teknoloji Enstitüsü , Tsukuba Üniversitesi Uluslararası Uyku Tıbbı Enstitüsü ve Harvard Üniversite'sinden araştırmacılar tarafından yürütülmüştür. - Yoko Yazaki-Sugiyama, Shin Yanagihara, Patrick M. Fuller, Michael Lazarus. Acute inhibition of a cortical motor area impairs vocal control in singing zebra finches. European Journal of Neuroscience, 2015; 41 (1): 97 DOI: 10.1111/ejn.12757"} {"url": "https://www.bilim.org/sinir-asilamasi-beyin-uzerindeki-problemleri-cozuyor/", "text": "Maymunlar üzerimde yapılan bir çalışmada araştırmacılar beyin hastalıklarından sonra kaybolunan karar verme yeteneğini tekrar geri getirmeyi başardılar. Maymunların ön beyin lobuna sinirler ekleyen Kaliforniya Southern Üniversitesi ve Kentucky Üniversitesi Baptist tıp merkezinden araştırmacılar hastalık sonrası normal bilinçsel faaliyetlerini yitiren maymunlarda karar alma yeteneklerini geri kazandıkları hatta beyinsel iyileşmenin de olduğunu tespit ettiler. 14 Eylül'de Journal of Neural Engineering dergisinde yayınlana çalışmada araştırmacılar elektrotlar ile sinir ölçümleri yaparak hafızadaki iyileşmeyi tespit ettiler.Beş hasta maymun üzerinde iki yıldır yapılan çalışmada 7 adet farklı resmi ekranda maymunların hatırlayıp eşlemelerine yönelik bir deney düzeneği kurulmuş ve bu süre içerisinde maymunların %70-75 oranında ilerleme kat ettikleri tespit edilmiş. Doğru eşleşmeleri yapan maymunlara ödül olarak bir damla meyve suyu verilmiş. Kortikol tabakanın L2/3 ve L5 olarak adlandıran bölgenin içindeki sinir değişimler ile beyinsel aktivite kaydı ve yapısı çözümleniyor. L2/3 ve L5 bölgesi beynin karar alma bölgesi olarak bilinir çeşitli ilaçlar ile maymunlarda bu bölge baskılanıp eklenen sinirlerin MIMO olarak adlandıran model ile uyarılıyor. MIMO ile bu bölgedeki sinir aktivitelerini ve yeni eklenen sinirlerin etkileri bilgisayar ekranından alınan desenler ile gözlemleniyor. Profesör Sam Deadwyler MIMO'nun kullanım sebebini beyin desenlerinin çoklu denemelerde doğru şekilde alınamadığını ama MIMO sayesinde iyileşmeyi daha etkili bir şekilde tespit etmeleri olarak belirtiyor. Ayrıca, Profesör Deadwyler söz konusu model ile geniş bölgede oluşan beyin yaralamaların daha iyi algılanacağını ve bu yöntemle ayrıca gerekli sinir aşılamaları sonucu elde edilecek iyileşmeleri de tespit edilmede de kullanılabileceğini belirtiyor. Bu deney Amerikan ulusal sağlık enstitüsü gözetmenliğinde tarım bakanlığının hayvan laboratuvarlarında gerçekleştirilmiştir."} {"url": "https://www.bilim.org/sinirbilimciler-isikla-kas-hareketlerini-kontrol-ettiler/", "text": "Amerikanın dünyaca ünlü bilim ve teknoloji enstitüsü Massachusetts Institute of Technology 'deki sinirbilimciler ilk kez omurilikte bulunan sinirler arası elektriği kontol etmeyi sağlayan optogenetik teknikler ile kas hareketlerini kontrol etmeyi başardılar. Profesör Bizzi önderliğinde araştırmacılar ışığa karşı duyarlı olan proteinleri farelerin omurliğinde bulunan sinirlerin yüzeylerinde üreterek bu sinirleri mavi ışık dalgası ile kontrol altına almayı başardılar. Mavi ışık dalgasında farelerin ayak kaslarının geri donüşümlü olarak hareketsiz hale geldiğini gözlemlediler. Araştırmacılar 25 Haziran 2014'te PLOS One'da yayınlanan çalışmalarının omurilik ile ilişkili olan kompleks hareket devrelerinin anlaşılmasına yeni bir yaklaşım getirdiğini belirttiler. Ekip bir süredir MIT McGrown Beyin Enstitüsünde optogenetik teknikler ile omurilik üzerinde bulunan ara sinirlerin duyu ve hareket devreleri üzerindeki etkilerini araştırıyordu. Önceleri araştırmacılar elektriksel sinyaller veya bir takım kimyevi müdaheller ile sinirleri kontrol edip, fonksiyonlarını anlamaya çalışıyorlardı. Bu yeni yaklaşım omurilik bölgesindeki sinirler hakkında harika bilgilere ulaşmamızı sağlasa da, şimdilik belirli alt sinirlerin kontrolünün sağlanmasında tam anlamıyla yardımcı olamamaktadır. Optogenetik, genetik yollar ile sinir hücrelerin yüzeylerinde ışığa duyarlı opsins proteinilerin üretilmesi ve bu sayede sinir hücrelerindeki kalsiyum akışını veya elektrik sinyallerini belli dalga boylarındaki ışıklar ile kontrol altına alma tekniğidir. Bu sayede bazı sinirler aktif edilirken, bazıları da pasifize edilebilmekte. McGrown Beyin Enstitüsünden Prof. Bizzi, optogenetik ile karakteristik açıdan benzerlik gösteren hücre sistemelerine müdahale edip bu sistemlerin nasıl çalıştığını aydınlatılabileceğimizi düşünüyor. Omurilikte bulunan durdurucu sinirler kas kasılmalarını durdurarak denge ve hareketin sağlıklı bir şekilde sürdürülmesi içim önemli rol oynamaktadır. Örneğin bir elma yediğinizde bazı çene kaslarınız kasılırken bazılarıda gevşer bu sayede dengeli bir hareket sağlanmış olur. Ayrıca, durdurucu sinirlerin REM uykusu sırasında kas kasılmalarını durdurucu etkide gösterdiği bilinmektedir. Araştırmacılar bu çalışmada durdurucu sinirlerin fonksiyonu daha iyi anlamak için omurilik sinirlerinin yüzeyinde genetik yollar ile ışığa karşı duyarlı bir opsin proteini olan channelrhodopsin 2 sentezlenir ve mavi bir ışıkla bu sinir hücreleri aktif edilerek etkilerini gözlemlediler. Torasik omurgalarda bulunan durdurucu sinirler farelerde serbest hareketi aktif ederler. Bu arka bacakların hareketinin bir süreliğine durması anlamınada gelir. Araştırmacılar ayrcıa durdurucu sinirlerin optogeneti ile aktif edilmesinin duyu ve normal refklekslerin üzerinde bir etki oluştumadığını belirtiyorlar. Çalışma ekibinde bulunan Dr. Caggiano, omurgada bulunan sinirlerin optogenetik ile baskılanmasının tamamiyle yeni bir gelişme olduğunu, bunun yanı sıra daha önce hiçbir araştırmacının bu sinirlerin hareketten sorumlu olmasına rağmen duyulardan sorumlu olmadığına değinmemeleri bakımından da yeni bir keşif olduğunu belirtiyor. Drexel Üniversitesi'nden nörobiyolog ve anatomi Profesörü Giszter ise optogenetiğin getireceği bir zorlayıcı unsurun da bir çok ilginç sorunun bu alan ile gündeme gelmesi olduğunu belirtiyor. Bu soruların yanı sıra bir başka önemli soru ise durdurucu sinirlerin sinirsel aktiviteyi tamamen sonlandırıcı mı yoksa baskılayıcı bir etki mi gösterdiği üzerine olacağını belirtiyor. Dr. Caggiano, omurga sinirlerinin tam olarak nasıl bir fonksiyonla çalıştığını anlamamız için daha yapılması gereken bir çok çalışmanın olduğunu da belirtiyor. Çevirmenin Notu: Optogenetik sinir bilimlerinde kullanılan çağımızın en parlak ve gelecek vaadeden tekniklerinden biri olmuş durumda. Araştırmacılar, optogenetik teknikler ile beynin gizemini çözmeye daha bir yaklaşıldığını ve istenmeyen hafızaların silinmesinden yeni bilgilerin beyine işlenmesine kadar bir çok mucizevi denecek gelişmelere şahit olabileceğimize inanıyorlar. Bunun yanı sıra bu teknolojideki gelişmelerin Alzeihmer, Parkinson gibi bir çok mental hastalığa da çözüm olabileceğini belirtiyorlar. - Sciencedaily - Vittorio Caggiano, Mirganka Sur, Emilio Bizzi. Rostro-Caudal Inhibition of Hindlimb Movements in the Spinal Cord of Mice. PLoS ONE, 2014."} {"url": "https://www.bilim.org/sitma-parazitlerinin-ilac-direncliliklerini-belirleyen-yeni-testler-gelistirildi/", "text": "Araştırmacılar geliştirdikleri iki test ile üç gün içerisinde sıtma ilacı olarak kullanılan artemisinin sıtma mikrobuna karşı ne düzeyde etkili olduğunu aydınlattılar. Amerikan Ulusal Alerji ve Enfeksiyonel Hastalıklar Ensitüsü araştırmacıları tarafından geliştirilen testlerde; sıtma hastalarından 6 saatlik periyotlar ile kan örnekleri alınarak artemisinin ilacına maruz bırakılıyor ve 72 saatlik bir süre zarfında ilacın etkisi ile sıtma parazitlerinin işlevsiz hale geldiği belirleniyor. Geliştirilen ilk testte araştırmacılar sıtma paraziti bulunduran hastalardan belli aralıklar kan alıp artemisinin tedavisini uyguluyorlar. Üç günlük sürelerle örnekleri gözlemleyerek ilaca karşı direç gösteren ve yayılmacı özellik gösteren sıtma parazitlerini belirliyorlar. İkinci testte ise parazitler laboratuvar koşullarında yetiştirilip, sıtma parazitleri taşıyan hastalara enjekte ediliyor. Bu sayede hastadaki parazitlerle eklenen parazitlerin yaşam döngüleri senkronize edilerek artemisinin ilacının sürece genç ve yaşlı olan parazitlere karşı gösterdiği reaksiyonlar gözlemleniyor. Bu sayede yakın bir gelecekte artemisinin ilacının yakın bir gelecekte moleküler düzeylerde nasıl işlev gösterdiği konusunda daha çok bilgi sahibi olabileceğimiz belirtiliyor. Ayrıca, geliştirilen bu ikinci testin daha etkin sıtma ilaçlarının üretilmesi için önemli bir yol gösterici olacağı da düşünülmekte."} {"url": "https://www.bilim.org/sosyal-yenilgi-streslerinin-uyku-uzerindeki-etkilerini-inceleyen-yeni-bir-model-tanitildi/", "text": "Yaşayan tüm organizmalar hayatları boyunca bir çok stres faktörüne maruz kalmaktadırlar. Sosyal çekişmeler insanlar için en yaygın görülen stres kaynaklarından biridir. Her ne kadar araştırmacılar sosyal yenilgiler sonrası oluşan stresin uyku ve uyanıklık davranışları üzerindeki etkilerini çeşitli deney modelleri üzerinden çalışmış olsalar da, SoD sonrası etkileri yeterince incelenememiştir. Geçtiğimiz günlerde Frontiers of Neuroscience 'da yayımlanan bir çalışmada araştırmacılar sosyal yenilgiler sonrası oluşan stresin uyku mekanizmaları ve fonksiyonları üzerindeki etkilerini incelenmesini sağlayabilecek yeni bir deney modeli tanıttılar. Bu modelde elde edilen bilimsel veriler agresif bir farenin kafesine konulmuş boyun egen zayıf bir fare üzerinden elde edilmiştir. Tsukuba Üniversitesi Uluslararası bütünleşik uyku tıbbi enstitüsünden araştırmacıların dizayn ettiği bu yeni modelde; saldırgan farenin zayıf fareye zarar vermemesine özen gösterildi. Bu sayede sosyal yenilgi stresi dışında oluşabilecek etkiler minimize edilmeye çalışıldı. Sonuçlar, sosyal yenilgi stresinin farelerde uyku sürelerini önemli miktarlarda artırdığını gösterirken, artan bu uyku etkisinin sosyal yenilgi streslerine bağlı olduğunu da ispatlıyordu. Ayrıca, yenilgiye maruz kalmış farelerde yüksek stres seviyesini gösteren corticosterone hormonun artığıda tespit edildi. Bu modelin sosyal yenilgi streslerine bağlı olarak artan uykunun mekanizma ve fonksiyonun çalışmak adına araştırmacılar için önemli avantajlar sağlayacağı düşünülmektedir."} {"url": "https://www.bilim.org/spor-yapmak-dnayi-etkiliyor-2/", "text": "Egzersiz yapmak metabolik genlerdeki metil gruplarında değişikliğe yol açıyor. Cell Metabolism dergisinde yayınlanan çalışmada DNA`daki metil gruplarının değişimi sadece egzersiz yapmakla değil gün içerisinde çeşitli aktivitelerle de değiştiği vurgulanıyor. Örneğin, yüksek dozdaki kafein`nin egzersiz yaparken metabolik genlerde oluşan değişikliğe benzer değişikliklere yol açtığı gözlemlenmiş. DNA`daki metil grubu değişiklikleri, protein sentezini önemli ölçüde etkilemekte. Stockhlom Karaloniska Enstitusunde Juleen Zierath ve çalışma arkadaşları egzersiz sonrası kaslardan alınan biyopsi örneklerini incelediklerinde, enerji metabolizmasından sorumlu olan genlerin( PDK4 )demetilasyona uğradıkları, metabolizma ile alakalı olmayan genlerin ise metile halde kaldıklarını gözlemlediler. Ayrıca, gen demetilasyonlarinin yapılan egzersizin yoğunluğuna göre arttığını da Juleen ve ekibi çalışmalarında rapor etmişler. Salk Institute for Biological Studies in La Jolla, California`da Moleküler biyolog olan Ronald Evans; Juleen ve ekibinin yapmış olduğu bu çalışmanın, kas hücreleri veya yağ hücreleri gibi yetişkin hücrelere farklılaşmış hücrelerde genellikle metilasyonun sabit kaldığı kanısını da değiştirdiğini düşünüyor."} {"url": "https://www.bilim.org/steve-jobslarbill-gatesler/", "text": "Apple'ın kurucu ortağı, ölümünden 5 hafta öncesine kadar yönetim kurulu başkanı olan Steven Paul Jobs ve emekli, şimdilerde Gates Foundation'da yaptığı çalışmalarla gündemde olan Microsoft'un kurucularından William Henry \"Bill\" Gates III, ya da daha çok bilinen adıyla Bill Gates bilişimde yeni bir tanımın isim babalığını yapıyorlar. Başarının tanımında bilişim alanından iki ismin model olarak seçilmesi bir tesadüf olmasa gerek. Uluslararası marka değerlendirme kuruluşu Brand Finance Apple'ın Google'ı geride bırakarak dünyanın en değerli markası olduğunu açıkladı. Açıklanan bu listenin ilk beşinde yine Amerikalı şirketler yer alırken Çin'in 25, Brezilya'nın 9, Rusya'nın 8, Hindistan'ın ise 6 marka ile temsil edildiği görüldü. Dünyanın en değerli şirketi Apple, temmuzdan itibaren düzenli olarak üç ayda bir hisse başına 2.65 dolar temettü dağıtacak ve 2013 mali yılından itibaren 10 milyar dolar tutarında hisse senedini de geri alacak. Piyasa değeri 555 milyar dolara yaklaşan Apple dünyanın en değerli şirketi. Bununla birlikte sadece 8 yılda adını devler arasına yazdıran facebook halka açıldı ve toplam değeri 100 milyar doları geçti. Microsoft, Apple gibi 20-30 yıllık geçmişe sahip olan firmaların büyük gelirlerinin yanında sadece 8 yılda adını devler arasına yazdıran facebook bu açıdan dikkat çekiyor. \"The Social Network\" sonrası Zuckerberg'in Facebook projesinin çalıntı olduğu ve arkadaşlarını ezip geçerek, yarı yolda bırakarak ilerlemesinden ve halen facebook'un sürdürülebilir başarısı ile ilgili şüphelerden olsa gerek bu yazının başlığındada yer alan tanımda Zuckerberg'ler yok. Yine sadece 13 kişilik kadrosu ile ikinci yılında 1 milyar dolara facebook tarafından satın anınan Instagram ve 8 Milyar dolar değeri ile twitter da dikkatleri çekiyor. iPhone ve Android yüklü cep telefonlarında adeta fırtına gibi esen Angry Birds'in yaratıcısı olan Finlandiyalı iki genç mühendisin kurduğu Rovio adlı şirketin değeri 9 milyar dolara ulaştı. Tüm bu örneklerdeki ortak payda ise dünyadaki tüm değerli markaların ve yine yükselişteki markaların teknoloji ve internet alanında olması. Bugün ilaç ve silah sektörü ile birlikte bilişim, dünyanın en karlı sektörü olarak görülebilir. İlginç bir örnek olarak tüm dünyada 100 milyondan fazla satan Kalaşnikof'un üreticisi Rus Ijmaş , borçlarını ödeyemediği için iflas bayrağını çektiğinide hatırlatmak lazım. Başarılı markaların bir diğer ortak noktası ise markaların ağırlıklı olarak ABD kökenli olması. Bir tesadüfün eseri olmayan bu durum için; \"Dünyanın En Değerli 500 Markası\" çalışması sonrasında, Türk markalarının listede yer alamamasıyla ilgili görüşlerini bildiren Brand Finance Türkiye Direktörü Muhterem İlgüner, Bir ülkenin küresel ölçekte değerli marka sayısı, söz konusu ülkenin değer üretebilme kabiliyetini yansıtır. açıklamasını yapıyor. Bir ülkenin büyük gelir kaynağı vergiler, vergilerin kaynağıda şirketlerin elde ettiği kar oranında olduğuna göre, konvansiyonel sektörleri desteklemek yanında biraz da bilişim alanında imkanlar oluşturmak gerektiğini görmek ve bu konuda çaba sarfetmek gerekiyor. İletişimin bir lüks değil çağımızda bir ihtiyaç olduğunun anlaşılması, ek vergilerle sektörü cezalandırmak yerine aksine, yukarıdaki projeksiyon ışığında sektörü teşvik etmek, ülkemizde \"Steve Jobs'lar, Bill Gates'ler\" kalıbını bir efsane olmaktan çıkartabilir gibi görünüyor. Yüksek katma değerli ürünler üretip üretmemek, işte bütün mesele bu."} {"url": "https://www.bilim.org/takeshi-sakurai-ile-orexin-sistemleri-ve-bilim-kariyeri-uzerine-ozel-bir-soylesi/", "text": "Dr. Takeshi Sakurai'yi beynin hipotalamus bölgesinde üretilen özel bir nöropeptit olan orexin/hypocretin keşfindeki anahtar rolü ile tanıyoruz. Daha sonraki süreçlerde yürüttüğü çalışmalar ile orexin sistemlerinin, uyku ve uyanıklığın nörobiyolojisinin daha iyi anlaşılmasında önemli katkılar sağladı. Bilimsel kariyerinin başlarında damar dokusunda bulunan bir protein olan endothelinin karekterizasyonu ve fonksiyonun aydınlatmasında öncü roller oynadı. Kendisi halen Tsukuba Üniversitesi Uluslararası Uyku Tıbbı Enstitüsünde profesör olarak çalışmalarını sürdürüyor. Kendisi ile bir söyleşi gerçekleştirip kariyeri başarılar ile dolu bu bilim insanını sizlere tanıtma şansını buldum. Tsukuba Üniversitesi Tıp fakültesinden mezun olduktan sonra 1993 yılında doktoramı yine aynı üniversitenin tıbbı bilimler bölümünden aldım. Doktora çalışmaların genel olarak bir damar dokusu proteini olan endothelin fonksiyonlarının anlaşılması üzerineydi. Çalışmalarımın sonunda endothelin reseptörlerinin bir grubunu klonlamayı başardım. Bir süre Tsukuba Üniversitesi temel tıp bilimleri bolümün de doktora sonrası çalışmalarımı sürdürdükten sonra, yardımcı doçent doktor olarak aynı üniversitenin farmakoloji bölümünde göreve başladım. 1995 yılında klonlamayı başardığımız endothelin reseptörlerinin fonksiyonları üzerine çalışmalar yapmak için Profesör Masashi Yanagiawa'nın Teksas Üniversitesi Güneybatı Tıp Merkezinde bulunan laboratuvarlarına araştırma görevlisi olarak bulundum. UTSW'deki çalışmaların esnasında henüz tanımlanamamış G-protein reseptörlerin endojen ligandlarin aydınlatması üzerine de projeler yürüttüm. Bu projeler sonunda G protein reseptörlerini aktivite eden bir kaç peptit aydınlattık. Bunlar içeresinde en çok ses getiren ise sadece beynin hipotalamus bölgesinde bulunan hücreler tarafından özel olarak üretilen orexin nöropeptidiydi. Daha sonra doçent olarak göreve başlayacağım Tsukuba Üniversitesine geri döndüm. 2007 yılında Kanazawa Üniversitesi sinir ve fizyoloji bilimleri bölümünde profesör olarak göreve başladım. 2016 yılından itibarende Tsukuba Üniversitesi-Uluslararası Bütünleşik Uyku Tıbbı Enstitüsü'ne profesör olarak görev yapıyorum. O dönemlerde insan genom projesi başlamış dokularda ve türlerde keşfedilmemiş yeni genler aydınlatmak üzerine bir araştırma inisiyatifi devam ediyordu. Göz kamaştırıcı bir şekilde aydınlatılan genlerin büyük bir kısmının G proteinleri kenetli reseptörler için ligand adayı olduğunu gördük. Dolayısıyla bu gen bilgisini kullanarak henüz aydınlatılmamış ligandlar bulmayı hedefledik. Hali hazırda endothelin proteininden elde ettiğimiz geniş bilgi sayesinde bu proteine benzer moleküller keşfetmeyi amaçlıyorduk. Ligandı olan peptit reseptörlerine benzeyen bir çok G protein reseptörlerinin genlerini belirledikten sonra bu reseptörleri hücre kültürlerinde eksprese ettik. Bu hücre kültürlerini kullanarak belirlediğimiz henüz aydınlatılmamış proteinlerin hücrelerde kalsiyum ve cyclic AMP seviyesini artırıp artırmadığına baktık. Beyin, böbrek, kalp gibi bir çok organdan aldığımız dokuları hücre kültürü sisteminde test ettik. Başlangıçta dokuları rastgele seçiyorduk. Fakat sonra beynin bilinmeyen proteinler bakımından daha verimli bir hedef olacağını düşündük. Böylece, odak noktamızı beyine yönlendirdik. Öncelikle sıçan beynini parçacıklara ayırarak bu parçacıkların karakterlerini yüksek performanslı sıvı kromatografilerini kullanarak tanımladık. Sonra tanımlanmamış G protein reseptörlerini içeren hücre kültürleri üzerinde bu doku parçacıklarını denedik. Bir doku parçacığının bu hücreleri aktifleştirdiğini fark ettik. Bu parçacığın sıçan beynine ait olduğu tespit ettikten sonra çeşitli saflaştırma ve yapısal analizler yaptık. Çıkan sonuçlar bu parçacığın belirlenmemiş bir nöropeptidi içerdiğini gösteriyordu. Hemen bu proteinin beyindeki fonksiyonlarını incelemeye koyulduk. Başlangıçta Orexin'in beyinde beslenme merkezi olarak bilinen lateral hipotalamusta üretilmesinden dolayı beslenme üzerine etkileri olduğunu düşündük. Bu proteini sıçan ve farelerin beynine enjekte ettiğimizde yemek yeme fonksiyonunu arttırdığını tespit ettik. Diğer taraftan açlığın beyindeki orexin salınımı artırdığını da keşfettik. Halen aydınlatılması gereken bir çok gizem var. Örneğin, bir çok kişi orexin nöronlarının genel olarak monaminergic sistemlere etki ettiğini düşünüyor. Fakat ben orexin sistemlerin sadece bu sistemler ile ilişkili olabileceğini düşünmüyorum. Uyanıklığı kontrol eden sistemler gibi diğer bir çok davranışta görevli sinir ağının orexin sistemi ile ilişkili olduğunu düşünüyorum. Son zamanlarda duyguların düzenlediği korku gibi davranışlarda da orexin sistemlerin düzenleyici rolü olduğunu keşfettik. Ayrıca, ödüllendirme sonrası oluşan beynin süreçlerinde de Orexin'in önemli rolleri olduğunu biliyoruz. Will-dynamic; dinamizm ve istek gücünü birleştiren bizim ürettiğimiz bir kelime. Bu araştırma programında amacımız yüksek istek gücünü kontrol eden beyin mekanizmalarını belirlemektir. Bildiğin gibi yüksek istek gücü uyanıklığında en büyük faktörlerindendir. Orexin sistemlerinin de yüksek istek gücünde görev aldığını düşünüyoruz. Tüm bu yayınlanan kitaplar uyku/uyanıklık sistemleri, orexin sistemleri ve monaminergic, cholinergic sistemler gibi beyindeki bir çok sistemi herkesin anlayabileceği bir dilde kapsamlı bir şekilde ele alıyor. Şu an hibernasyon, torpor ve aktif bazal metabolizma durumu üzerine araştırmalar yürütüyoruz. Açıkçası, aktif bazal metabolizmayı indükleyen sinir ağlarını aydınlatmaya çalışıyoruz. Son zamanlarda bazal metabolizmayı aktivite eden bir sinir mekanizmasını keşfettik. Opto veya farmako genetik yöntemler ile bu sinir grubunu uyardığımızda uzun süre bazal metabolizmaya sebebiyet verdiğini gördük. Bu sinir grubunun bazal metabolizma için önemli olduğunu düşünüyoruz. Ayrıca, sosyal davranışları oluşturan sinir ağlarının aydınlatılması üzerine de çalışmalar yürütmekteyiz. Ben özel olarak uyku/uyanıklık sistemlerinde etkili olabilecek yeni faktörlerin veya biyolojik moleküllerin aydınlatması ile ilgileniyorum. Kişisel olarak bu yöndeki çalışmaların gelecekte de en önemli konular olacağını düşünüyorum. Son olarak böyle başarıyla dolu bir kariyerden geçmiş bir bilim insanı olarak genç araştırmacılara tavsiyeleriniz sormak istiyorum. Bu soruyu cevaplamak kolay değil. Bence en kritik noktalardan birisi doğru bir yerde araştırma yapmak. Bir çok genç araştırma yapacağı laboratuvarı seçerken o laboratuvarda ne kadar etkili yayın yapıldığına bakarak karar veriyor. Fakat bence daha önemli olan şey araştırma yapacağınız laboratuvardaki çalışmaların sizi heyecanlandırıyor olmasıdır. Bunun yanı sıra, ekibin de çalışan araştırmacılara gerçek bir bilim insanı olarak yaklaşıp onları basit bir işçi olarak görmeyen doğru hocalar ile çalışmak önemli. Özetle doğru yerde doğru hoca ile çalışmak araştırmalarınız açısından çok önem arz etmektedir. Buna ek olarak yetkin bir bilim insanı olmak istiyorsanız kariyerinizi ilk aşamalarında öğrenebileceğiniz kadar tekniği, yöntem ve metodu öğrenmelisiniz. Kaybetmekten ve yanlış yapmaktan asla korkmayıp her zaman yeni şeyleri denemeye yeni bir şeyler bulmaya çalışın. Mustafa Korkutata: Hocam bize vakit ayırıp bu güzel söyleşiyi verdiğiniz için çok teşekkür ederiz. - T Sakurai, A Amemiya, M Ishii, I Matsuzaki, RM Chemelli, H Tanaka et al. Orexins and orexin receptors: a family of hypothalamic neuropeptides and G protein-coupled receptors that regulate feeding behavior Cell 92 (4), 573-585 1998. - T Sakurai, M Yanagisawa, Y Takuwat, H Miyazakit, S Kimura, K Goto et al. Cloning of a cDNA encoding a non-isopeptide-selective subtype of the endothelin receptor Nature 348 (6303), 732, 1990"} {"url": "https://www.bilim.org/turkiyenin-bilim-ve-teknolojideki-en-onemli-eksigi-yetismis-bilim-insanlari-2/", "text": "Nanoteknoloji tüm otoritelerce kabul edilen hiç şüphesiz önümüzdeki on yıllara damgasını vuracak olan en önemli bilimsel ve teknolojik devrimi oluşturmaktadır. Nanoteknoloji tüm otoritelerce kabul edilen hiç şüphesiz önümüzdeki on yıllara damgasını vuracak olan en önemli bilimsel ve teknolojik devrimi oluşturmaktadır. Bizde geçtiğimiz haftalarda, ülkemizdeki en önemli nanoteknoloji araştırma merkezlerimizden biri olan Bilkent Üniversitesi, Ulusal Nanoteknoloji Araştırma Merkezi'ni ziyaret ettik. UNAM'da Nanobiyoteknoloji kapsamında çalışmalarını yürüten çok değerli hocalarımızdan Yard.Doç.Dr. Mustafa Özgür Güler ve Yard. Doç. Dr. Ayşe Begüm Tekinay ile sizler için çok güzel bir söyleşi gerçekleştirdik. Bu güzel söyleyişiyle sizleri baş başa bırakıyorum. Ayşe Begüm Tekinay: Bilkent Moleküler Biyoloji ve Genetik mezunuyum. Amerika'da Rockefeller Üniversitesi'nde Moleküler Biyoloji alanında doktoramı yaptım. Doktora sonrası çalışmalarımı da Rockefeller Üniversitesi'nde yürüttüm. 2009 yılından bu yanada UNAM'da çalışıyorum. Mustafa Özgür Güler: Boğaziçi Kimya mezunuyum. Araştırmalarıma yüksek lisans ve doktoram sırasında Amerika'da başladım. Amerika'da yüksek lisansımı Worcester Polytechnic Institue 'de yaptım. WPI'da iletken peptit nanoyapılar ile çalışıyorduk. Bunların daha çok elektronik uygulamaları vardı. Sonra doktora çalışmalarım için Chicago'ya Northwestern Üniversitesine gittim. Orada da self assembling peptitlerden nanoyapılar oluşturmak ve bunların biyomedikal uygulamalarına bakmaya çalıştık. Ayrıca, edindiğim tecrübe ile bu işin tıptaki uygulamalarını çalışmak için tıp fakültesinde doktora sonrası araştırmacılığımda oldu. Bu malzemelerin ilaç olarak geliştirilmesi konusunda bir süre çalıştım. Doktora sonrası çalışmalarımdan sonra, 2008 yılında Ulusal Nanoteknoloji Araştırma Merkezi'ne a geldim. 2008 yılında UNAM'da Biyomimetik malzemeler laboratuvarını kurduk. Peptit sentezi ve bunlardan oluşan nanoyapıların biyomedikal uygulamalarını çalışıyoruz. Bu nanoyapılara doğadaki biyolojik malzemelerin özelliklerini ekleyip, onları kendi uygulamalarımız için kullanmak istiyoruz. Bu yüzden biyo-benzetim yöntemi, laboratuvarımızın en önemli kısmını oluşturuyor. Örnek vermek gerekirse peptit nanoyapıları, hücrelerin üç boyutlu ortamlarda bulundukları kollajen yapılarına benzer yapılar haline dönüştürdüğümüzde; hücre kültürü çalışmalarında, hücrelerin laboratuar ortamında yaşamalarına, rejeneratif tıp uygulamalarına yani hasar görmüş dokuların kendini iyileştirmesine destek olarak malzeme geliştirme konularında uygulama yapabiliriz. Ayrıca farklı malzeme uygulamalarımızda var. Yapay sentetik malzemeler ile doğal malzemeler arasında ara yüzler oluşturarak, bir nevi yapıştırıcı veya iki tarafı da sentetik malzeme olan yüzeyler ile doğal biyolojik sistem arasında iletişim kurmayı ve özellikle implantlar gibi biyo malzemelerinin biyolojik uyumluluğunu arttırmayı hedefliyoruz. UNAM'da malzeme sentezi ve karekterizasyonu ile ilgili iyi bir alt yapımız var. Buna ek olarak, iyi bir araştırma takımımız ve çok güçlü proje ortaklarımız oluştu. Benim doktora ve doktora sonrası çalışmalarım moleküler biyoloji konuları üzerineydi. Biyoinformatikten, elektrofizyolojiye kadar moleküler biyolojinin farklı uygulamaları üzerine çalıştım. Doktora sırasında uzmanlığım daha çok sinir bilimleri üzerineydi. Sinir bilimleri ile ilgisi olmayan iyon karekterizasyonu konularında da çalıştım. UNAM'a geldiğimden bu yana da doktora ve doktora sonrası çalışmalarımın ufak bir kısmını devam ettirmekle beraber daha çok bunların uygulamaları üzerine çalışıyorum. Dünyada bilimin iki genel konusu var. Bunlardan bir tanesi temel bilim çalışmaları ki benim doktora ve doktora sonrası çalışmalarım temel bilim ağırlıklıydı. Bu çalışmaların ilaç geliştirme gibi ileriki aşamaları için 10-20 sene gerekiyordu. UNAM'daki doku mühendisliği çalışmalarımız daha çabuk uygulamaya dönüşebilecek çalışmalar. Bunlarla beraber kontrollü ilaç salımı uygulamaları da yakın vadede kullanılabilecek çalışmalar. Biz zaten Nanoteknolojinin eskiye göre oluşturduğu farkın; disiplinler arası çalışma olduğunu düşünüyoruz. O yüzden kimya, biyoloji, malzeme, fizik ve elektronik gibi disiplinleri bir araya getirerek bunların kesişiminden yeni konular bulabileceğimizi düşünüyoruz. Dolayısıyla çalıştığımız konuların çok farklı özellikleri var. Bütün tecrübeleri bir araya getirmek içinde araştırmacı alt yapısı, cihaz altyapısı ve beraber çalıştığımız hocalar özellikle çok önemli. Her şeyi kendimiz mükemmel yapmamızın imkanı yok. Dolayısıyla, burada ortak çalışmayı iyi bilmek lazım ki disiplinlinler arası çalışmalarda başarı elde edilsin. Bu anlamda UNAM'ın bazı çok çekici olan yönleri var. Ben ve buradaki diğer hocalarımızın Türkiye'ye geri dönmesindeki en önemli sebebi UNAM'ın açılmasıydı. UNAM'ın açılmasında devletin 40 milyon TL'nin üzerinde bir yatırımı oldu. Dolayısıyla, biz buradaki merkeze iyi bir maddi imkan varken geldiğimizden kendimizi şanslı olarak nitelendiriyoruz ki bu sayede iyi bir alt yapı kurma şansımız oldu. Ayrıca, cihaz alt yapımız olarak nanoteknoloji alanında dünyanın önde gelen ilk 20 merkezinden birisi olduğumuzu söyleyebilirim. Bunun yanı sıra iyi bir akademisyen kadromuz oluştu, öğrenci kalitemizde her geçen yıl daha da yükseliyor, çok iyi öğrenci başvuruları alıyoruz. Sonuç olarak, alt yapınız var ise ve bunu kullanabilecek yetişmiş insan gücüde oluşturursanız Dünya standartlarında araştırmalar yapabilirsiniz. Şu anda UNAM'da dünya standartlarında hatta daha iyi araştırmalar yapabildiğimizi söyleyebilirim. Benim Amerika'ya ilk etapta giderken de Türkiye'ye dönerken de en büyük amacım; Amerika'da eğitim almak sonra orada aldığım eğitimi Türkiye'ye gelip uygulamaktı. Türkiye'ye gelirken de bilimselliği ve idealistliği ön planda tutmaktı. Amerika'da çok fazla şey öğrenme imkanı buldum. Çünkü güzel bir ortam verilmişti. Rockefeller Üniversitesi çok iyi bir üniversite, orada Nobel ödüllü bilim adamları ile çalışma fırsatı buldum. Amerika'da öğrendiğim hem teknik tecrübeyi hem de bilimsel tecrübeyi Türkiye'ye getirmek ve Türkiye'deki öğrencilerime sunmak ve onları da aynı şekilde yetiştirmek istiyordum. Bununla birlikte UNAM'da gerçekten çok güzel bir alt yapı var. Beraber çalışabileceğimiz insanların hepsi hakikaten çok kaliteli bilim insanlarından oluşmakta. Yapmayı amaçladığım şeylerin çoğunu da yaptığımı düşünüyorum ama bu daha işin başlangıcı, daha da iyi olacak. 2008 yılında UNAM'da alt yapıyı kurmaya başladık. Biz geldiğimizde merkezimizin binası tamamlanmıştı. Cihazlar alındı, öğrenciler kabul edilmeye başlandı. Sonra, araştırmalara TÜBİTAK projeleri ve Avrupa birliği projeleriyle başlandı. Dolayısıyla, aslında şu anda biz olgunluk dönemimizi yaşamaya başladık. Artık başlangıç dönemi bitti diyebiliriz. Alt yapılarımız tamamlandı. Öğrenciler tecrübe kazandılar, ilk makalelerimiz yayınlandı, patent başvurularımız oldu. Şu anda çalışmalarımızı bir üst seviyeye daha olgun ve daha kaliteli, özellikle uluslar arası ortaklı çalışmalara taşıyoruz. Ayşe Hocam, UNAM'da ekibinizin çalışma ortamları ve koşulları hakkında bilgi verebilir misiniz? Bu noktada UNAM'ı diğer merkezlerden farklı kılan noktalarıda öğrenmek isteriz. Bundan 15 yıl önce çoğunlukla Türkiye'de asistanlar hocaların ders yükünü alırdı, araştırma yapılırdı ama bu hep 9 5 mesaisi içerisindeydi. Hafta sonları çok çalışma olmazdı. Ama Amerika'da gördüğümüz sistem öyle değildi. 7 gün 24 saat çalışırsın, hele de biyolojik bilimlerde çalışıyorsan. UNAM'da da aynı sistemi oturtmaya çalışıyorum. Öğrencilerim de gerçekten güzel çalışıyorlar, 7 gün 24 saat değil belki ama çalışmaları gayet güzel ki zaten bunun sonucunu da görüyorlar. Hem kendi bilimsel ve tekniksel gelişimleri iyi oluyor hem de güzel makaleler yayımlıyorlar. 2000'li yılların başından beri devletin teknolojiye çok üst seviye yatırımları var. UNAM Devlet Planlama Teşkilatının desteği ile kuruldu. Bizde araştırmalarımızı TÜBİTAK ve Avrupa Birliği projeleri ile yapabiliyoruz. Dolayısıyla, hem cihaz alt yapısı hem de projelere finans sağlanmış durumda. Bizim için şu an en önemli konu yetişmiş insan gücüdür. Bizim için kritik olan insan gücü eşiğini geçtiğimiz zaman en üst seviye bilim yapan ülkelerden daha iyi seviye bilim yapabiliriz. Alt yapı ve finans sorunu çözülmüş durumda, bence şu an insan yetiştirme safhasındayız. Türkiye'deki bütün Üniversiteler'de en az UNAM kadar iyi cihaz alt yapısı mevcut. Herhalde en önemli fark araştırmacıların bu cihaz alt yapısını ne kadar iyi kullandığı ve ne kadar iyi fikir ürettiği ile belirleniyor. Bunun için, şu anda merkezler ve üniversiteler arasındaki araştırma ile ilgili rekabette yetişmiş insan gücü çok önemli. Teknoloji geliştirmek ve kaliteli bilim yapabilmek için bir yandan iyi yetişmiş hocaları, bir yandan da araştırma yapabilen öğrencileri işe almak ve bunların hep beraber çalışabileceği iyi ortamlar oluşturmak son derece önem arz etmektedir. Öncelikle biz TÜBİTAK'a destekleri konusunda minnettarız. Çünkü TÜBİTAK sayesinde projelerimizi yürütebileceğimiz kaynaklar buluyoruz. Bulunduğumuz kurumun özel bir üniversite olmasından ötürü araştırma projelerine kaynak verilmiyor. TÜBİTAK'tan aldıklarımız şu anda bize yetiyor ama bize yetiyor olması Türkiye'nin her yerindeki bilim insanlarına yeterli midir? Onu bilemeyeceğim. Şu anda zaten paradan ziyade Türkiye'nin bilim olarak en büyük eksiği yetişmiş bilim insanıdır. Belki, yetişmiş bilim insanı sayımız arttığı zaman kaynaklar daha da kısıtlanacak ve o zaman desteklerin daha da arttırılması gerekecek ama şu an için en büyük eksiğimiz budur. İlk önce en kısa zamanda bu eksiği tamamlamamız lazım. Bizim büyüklük olarak orta sınıf bir laboratuarımız var. Biraz daha yavaş ve kontrollü olarak büyümekteyiz. Önce yüksek lisans ve doktora öğrencileri ile başladık. Şimdi de doktora sonrası araştırmacılarımızda işe başlıyor. Bunun yanında laboratuvar tecrübemizde giderek artıyor. UNAM'ın alt yapısını kullanabilmemiz bizim için çok önemli, bu sayede iyi araştırmalar yapabiliyoruz. Finansal olarak TÜBİTAK ve Avrupa Birliğinden aldığımız destekler bizi mutlu ediyor. Bu açıdan araştırmalarımız hem alt yapı, hem öğrenci, hem de finans yönünden iyi gidiyor. UNAM'daki diğer gruplarda bu şekilde çalışmalarını sürdürmekte, birçok iyi öğrenciye ve çalışmalara ev sahipliği yapmaktadır. Finansal olarak çok sayıda kaliteli projeler geliyor. Sonuç olarak, UNAM da bilimsel olarak iyi bir çalışma ortamı oluştu. UNAM'da 2009 yılından bu yana aktif araştırma yapıldığını düşünürsek bu araştırmalar aslında yeni yeni belli bir seviye ye gelmeye başladı. Bizim şu an Türkiye çapında Bilkent ve UNAM bünyesinde çok iş ortaklarımız var, onun dışında özellikle tıp fakültelerinde ve birçok üniversite ile ortaklığımız başladı. Yurt dışı projelerimiz de var, gerek Avrupa Birliği destekleri gerekse Avrupa Birliği Bilim Vakfının Cooperation In Science and Technology destekleri var. Bu projeler çerçevesinde iyi bir bilimsel ağ oluşturuyor ve birbirimizi tanıma imkanlarımız oluyor. Dolayısıyla, hem Türkiye'de hem de yurt dışında bu bağları oluşturmaya başladık. Tabi bunlar ilerleyen süreçte daha bir olgunluğa ulaşacak ve daha da çok ortaklarımız olacaktır. UNAM'da sadece bizim konularda değil tüm konularda yüksek lisans, doktora ve doktora sonrası iyi, çalışkan ve tecrübeli öğrenciler ve araştırmacılara ihtiyaç var. Bu kapsamda her yıl mart ayında UNAM'a başvurular alınmakta. Başarılı, araştırma yapmak isteyen öğrencilerin ve araştırmacıların başvuruda bulunmalarını bekliyoruz. Hem bizim laboratuvarımızda hem de UNAM'daki diğer laboratuvarlarda Kimya, Biyoloji, Moleküler Biyoloji, Mühendislik, Fizik, Elektronik v.b. birçok deneysel alanda 7 gün 24 saat araştırma yapmak isteyen öğrencilere ihtiyacımız var. Bu bağlamda başarılı öğrencileri bekliyoruz. Benim öğrencilerimin nerede ise hepsi moleküler biyoloji ve genetik mezunu ama UNAM'a geldikten sonra buranın disiplinler arası bir merkez olmasından ötürü başka bilim dallarından da uzmanlık kazanmalarını bekliyorum. Sadece moleküler biyolojinin farklı dallarından değil yani. Moleküler biyoloji kendi başına bir tek dal değil içerisinde biyoinformatikten tutun da hücre kültürü histoloji, patoloji v.s bir sürü kendi dalı var. Öğrencilerden hem bu alanların farklı boyutlarında uzmanlık kazanmalarını bekliyorum, hem de özellikle ortak çalışmalar olan konularda başka dallardan da özellikle Mustafa hoca ile ortak çalışmalarımızda mutlaka o konular ile ilgili bilgilerinin de detaylı olmasını bekliyorum. Şu an için 8 tane doktora öğrencim, 3 tane de yüksek lisans öğrencim var. Bundan sonraki çalışmalarım için daha çok doktora ve doktora sonrası araştırmacılar düşünmekteyim. Nanobiyoteknoloji ile ilgili yapılabilecek çok şey var. Türkiye'de klasik moleküler biyoloji konularına göre bu alanda biraz daha şanslı olduğumuzu düşünüyorum. Çünkü yurtdışındaki biyologlardan bizim dezavantajımız sipariş ettiğimiz bir şeyin maalesef çok geç gelmesi ve aracı kurumlar sebebi ile yurt dışındaki bilim insanların verdiği paranın 3-4 katı para veriyor olmamızdır. Bu dezavantajları, avantaja dönüştürmek için biraz daha ön görülü çalışmak ve ön görülü çalışmalar yapmak gerekiyor. Bu sorunların çözümlenmesi için yapılabilecek çeşitli bürokratik düzenlemeler var ve bunların yakın zamanda yapılabileceğini umuyorum. Şu an için UNAM'da Malzeme bilimi ve Nanoteknoloji programı kapsamında 80'in üzerinde yüksek lisans ve doktora öğrencisi bulunmaktadır. Birkaç yıldır, her yıl yaklaşık 30 öğrenci alıyoruz. Muhtemelen önümüzdeki yılda bu kadar sayıda öğrenci alınacak. Kısacası, hem hoca sayısı açısından hem de öğrenci sayısı bakımından hızla büyüyen bir merkez konumundayız. Türkiye'de bilimsel araştırmalar hızla yükseliyor. Bilimsel gelişmelerin içerisinde olmak isteyenler için alt yapı imkanları da mevcut. UNAM, Türkiye'de gelişen ve araştırmaya açık merkezler arasında iyi bir noktada, özelikle de lisansüstü çalışmalar için bu böyle. Türkiye'de farklı birçok yerde de güzel imkanlar mevcut. Türkiye'de Bilim ve Teknoloji ile alakalı çok güzel çalışmalarda oluyor. Hem ülkemizi yurt dışında Bilim ve Teknoloji alanında temsil edebilmek için, hem de ülkemiz insanlarının refah seviyesini yükseltecek bilimsel ve teknolojik çalışmalar yapabilmek için mümkün olduğu kadarı ile bu gelişmeleri takip ediyor ve bunların içerisinde yer almaya çalışıyoruz. Öncelikle bilim insanı olmak istiyorlar ise, gerçekten çok çalışmaları gerektiklerini ve idealist olmaları gerektiklerini kafalarına mutlaka yerleştirmeleri lazım. Hiçbir şey çok çalışmadan olmaz, ne yapmak istiyorlar ise onun en iyisi olmaları gerekiyor. Ne kadar çok çalışırlarsa hem kendileri için hem de ülkemiz için faydası olacaktır. O yüzden çalışmaktan korkmadan ve üşenmeden adımlarını atsınlar. Lisans öğrencileri notlarına çok dikkat etsinler ama bunun yanında eğer bilime ilgileri varsa bilimsel araştırmalarda da bulunsunlar. Mustafa Korkutata: Ayşe Hocam, Mustafa Hocam bu güzel söyleşi için çok teşekkür ederim."} {"url": "https://www.bilim.org/ucan-robotlar-goreve-hazir/", "text": "Uçan robotlar kullanıcı kontrolünde askeri ve polisiye olaylara destek sağlamak için göreve hazır. Bu cihazlar belirli bir alanda yaklaşık olarak 310 metreye kadar yükselip pencereden veya binanın çeşitli boşluklarından içeri girerek casusluk amaçlı bilgiler toplama özelliğine sahip. Robotun güzel tarafı kablosuz ağ bağlantıları ile kontrol edilmesine rağmen düşmanlar tarafından sinyallerinin karıştırılamıyor özellikte olmasıdır. Ayrıca, hiç de yabana atılmayacak HD kalitesinde görüntü elde edebilme alt yapısını da sahipler. ChpyWorks firması tarafından EASE ve PARC sistemleri kullanılarak geliştirilen uçan robotlar, akıllı bilgisayar özelliğine sahip tabletler ile de kontrol edilmekte. Suçluların bulunduğu binalarda keşif gözlemi yapmak düşüncesi ile askeri ve polisiye amaçlar ile kullanılan bu robotların aynı zamanda çeşitli felaketlere maruz kalmış bölgeler, binalar ve enkazlar için de kullanılabilineceği belirtilmekte."} {"url": "https://www.bilim.org/uyaniklik-sureniz-uyku-kalitenizi-etkiliyor/", "text": "Uyanık kaldığınız sürenin kalitesi, uykuya ne kadar sürede dalacağınızın hızını etkiliyor. UT Southwestern medikal merkezindeki araştırmacılar, uyanıklık ve uyku dengesindeki bağlantısı bilinmeyen iki proteini aydınlattılar. PNAS'de yayınlanan çalışmanın baş yazarı olan Dr. Masashi Yanagisawa, bu çalışmanın gün içinde uykulu halde olmayı bir önceki gece isteksizce veya bazı nedenlerden dolayı uyanık geçirmenin etkilediği görüşünü destekleyici bulgular içerdiğini belirtiyor. Makalenin diğer bir yazarı UTSMC'dan Dr. Robert Greene, bu çalışmanın bireylerin uykuya dalma sürelerinin uyanıklık ile hem davranışsal hem de biyokimyasal olarak ayrılıyor olabilmesini göstermesi bakımından çalışmanın önemli olduğunu belirtirken, bunun her iki durumun ayrı ayrı incelenmesi gerektiğinide bizlere gösterdiğini düşündüğünü belirtti. Günümüzde halen neden uyuyoruz ve uykunun fonksiyonu nedir? gibi sorular sinirbilimlerindeki büyük gizemini korumaktadır. Uyku ihtiyacının uyanıklık ve belirlenen iki proteine bağlı olan mekanizmalar yolağından oluşuyor olması gelecekte bu sorulara cevap bulmamızda önemli olacağını düşünüldüğü de araştırmacılar tarafından belirtiliyor. Dr. Yanagisawa, yapılacak ileri araştırmaların bu çalışmalarının onaylaması durumunda, uyku hastalıklarının tedavisinde bu sayede yeni bir tedavi yöntemi gelişebileceğini düşünürken uyanıklık süresinin kalitesinin, uyku üzerinde etkili olmasının muhtemelen uyumak için saatlere daha bir önem göstermemize neden olacağını da belirtiyor. Çalışma ekibinde bulunan Dr. Ayako Suzuki, deneylerin aynı genetik yapıya sahip üç grup fare grubu üzerinden yürütüldüğünü belirtti. Kontrol grubunda bulunan farelerin gün içerisinde uyuyup gece boyu uyanık geçirdiği doğal denge periyotlarına bırakıldıklarını diğer iki test grubunun ise 6 saatte varacak kadar uykuya dalmalarının çeşitli ve farklı uyaranlar ile geciktirildiğini belirtti. Birinci test grubunda bulunan farelerin uykularını geciktirmek için kafeslerinin periyodik olarak değiştirildiğini, bu sayede her yeni kafese alışma sürecinde farelerinin uyku sürelerinden 1 saatlik gecikme oluşturulduğunu belirttiler. Bu deneyin dizayn edilmesinde özellikle gençlerin bilgisayar oyunları veya konserler ile uyuma sürelerinin gönüllü olarak ertelemesinden ilham alınıldı. İkinci test grubunda ise farelere, uykuya dalacakları sürede kafeslerine dokunarak müdahalelerde bulunuldu bu sayede uykuya dalma süreleri geciktirildi. Bu test ise konsere gitmiş çocuğunu beklemek için isteksizce uykusuna karşı direnç gösteren ebeveynleri temsil ediyordu. Dr. Yanagisawa, araştırmada her iki test grubunun aynı miktarda uyku yoksunluğuna maruz bırakılmasına karşın farklı uykusuzluk nedenlerine gösterilen reaksiyonun dikkate değer olduğunu belirtti. Bu iki grup aynı miktarda uykuya ihtiyaç duymalarına rağmen kafesleri değiştirilerek uykusuz kalmaları sağlanan farelerin kafeslerine dışardan müdahale edilerek uykusuz bırakılanlara göre daha bir uzun süre sonra uykuya dalabildiklerini gözlemlediler. Araştırmacılar bu tepkilere neden olan ve her biri uykuya farklı bir açıdan etki eden iki protein keşfettiler. Bunlardan ilki olan phosphorylated dynamin 1 ne kadar sürede uykuya dalındığı ile ilgili iken, phosphorylated N-myc proteini ise uyku eksikliğinde bulunan ve beyin dalgaları ölçülüğünde uyku ihtiyacını anlamamızı sağlayan dalgalar ile ilgilidir. Dr. Yanagisawa, daha önce hiç bilinmeyen ve uykunu iki farklı durumunda rol alan iki farklı proteinin bu alan için heyecan verici bir buluş olduğunu belirtiyor. Evrimsel perspektifte, canlıların tehlikeli durumlara adapte olabilmesi için uyanıklık sürelerinin de değişiklikler gösterdiği ve bu tip çevresel etkenlerin de uyku ve uyanıklık mekanizmasının belirlenmesinde önemli roller oynadığını belirtten Dr. Yanagisawa ve Dr. Greene, halen Tsukuba Üniversitesi Uluslararası Bütünleşik Uyku Tıbbı Enstitüsü'nde çalışmalarını sürdürüyor. - Sciencedaily"} {"url": "https://www.bilim.org/uygulanabilir-teknolojilere-japon-yaklasimi/", "text": "Dr. Ken Endo, Keio Üniversitesi, Tokyo makine mühendisliği bölümünden mezun olduktan sonra doktora çalışmalarını sürdürmek amacıyla ABD'ye Massachusetts Institue of Technology 'ye giderek uzun bir süre uygulanabilir ucuz maliyetli teknolojiler üzerine MIT Media Lab ve MIT D-lab'da çalıştı. Bu çalışmaları sürecinde daha çok ayak protezlerinin doğal yürüme mekaniğini kazanması ve kullanıcıyı daha rahat hissetirebilmesi üzerine yoğunlaştı. Günümüz de ayak protezlerinin hem mailiyeti hemde doğal yürüme mekaniğine uygunluğu konusunda ciddi şikayetlerin olduğunun farkındaydı. Dr. Endo, protezler üzerinde geliştrdiği yay sistemleri ile hem onları herhangi bir enerji desteğine ihtiyaç duymadan çalışmasına hem de düşük mailiyetlerde üretilmesini sağladı. Ama onun bu alana getirmiş olduğu en önemli yenilik ise dizayn ettiği protezlerin doğal yürüme mekaniğine çok yakın şekilde fonksiyonel olması ve kullanıcıların bu protezler ile yürürken hiçbir zorluk çekmemesini başarabilmesiydi. Bu başarısı ile MIT Technology Review dergisi tarafından 35 yaş altı, dünyanın kaderini değiştirecek yenilikçilere verilen TR35 ödülene layık görüldü. Dr. Endo çalışmaları boyunca Hindistan'a ziyaretlerde bulunup, orada kazalarda ayağını kaybeden insanlar ile konuşarak en uygun teknolojiyi üretmeyi ve bu teknolojileri onların hizmetine sunmayı hedefliyordu. Doktora sonrasında yoksul ülkelerdeki insanların sorunlarına çözüm üretebilmek amacıyla alternatif uygulanabilir teknolojilerin üretilmesi konusunda Japonya'da See-D komitesini arkadaşları ile kuran Dr. Endo burada üretikleri basit ama kullanışlı teknolojileri bu ülkelere götürmeyi hedefliyorlar. Dr. Endo, ayrıca Sony bilgisayar bilimleri laboratuvarlarında uzman araştırmacı olarakta çalışmalarını sürdürüyor. Dr. Ken Endo, 8-9 Temmuz 2013 tarihlerinde uygulanabilir teknolojiler hakkında Prof. Kenji Irie'nin davetlisi olarak bir dizi konuşma vermek üzere Tsukuba Üniversitesi'ndeydi. Biz de siz değerli Bilim.org okurları için bu konuşmaları takip ettik. Birinci gün konuşmalarda Dr. Endo, kendisinin geçmiş yıllarda daha çok robotik çalışmalar yürüttüğünü, özellikle robot hayvanlar dizayn etme konularında çalıştığını belirtirken uygulamalı teknolojilerde en önemli hususun; ucuz maliyette ve çözüm hassasiyeti yüksek kapasitede ürünlerin oluşturabilecek projelerin düşünülmesi olduğunu belirtti. Dr. Endo, son zamanlarda çokça gündeme gelen akıllı telefonlar ile sağlık bilgilendirme sistemlerinin entegrasyonunun yakın bir zamanda kliniktede hasta takip sistemlerinin vazgeçilmezlerinden olacağını düşünüyor. Öte yandan kendisinin geliştirdiği ucuz mailiyetli robotik protezler gibi ürünlerin en can alıcı noktasının; kullanıcıya orijinal ve doğal koşulların sağlanması yönünde önemli çözümler üretiyor olması olduğunu belirtti. Günümüzde her ne kadar ekonomik anlamda bolluktan bahsedilse de bunun toplumların çoğunluğunu oluşturan, ekonomi bakımından piramitin mütevazi katlarında bulunan kesimlere yansıyamadığını, neticesinde gerçekten ekonomik büyüme insanlığa yeterince yardımcı oluyor mu? Sorularına bizleri muhattap bırakıyor. Bir topluma ileri teknolojide ürünler hatta sıcak para vermek o toplumun gerçek refahına ciddi katkılar yapmadığı yaşanan tecrübeler ile sabittir. Dolayısıyla, önemli olan toplumun üretkenliği artırabilecek düşüncelere ve eylemlere kitleri sürükleyebilmektir. Bir başka deyişle, piramidin mütevazi kesimlerinde bulunanlara uygulanabilir teknolojileri nasıl üretilebileceği konusunda eğitimler verilmeli ve bireylerin kendi ürünlerini yarıştırabileceği, gelirler eldebileceği sistemlerin oluşturulabilmesinin mutlak refahın en önemli hususu olarak görülmektedir. Bu noktada bireylerin fikirlerinin gerçekte pratik sağlıyorsa nasıl büyük kitlere ulaştırabileceğini de hesaplaması gerekmektedir. Dr. Endo, aslında bir ürün üretmek kolay ama onu işlevsel hale getimek işin en zor kısmıdır diye belirtiyor. Bir teknolojiyi hayata geçirirken mevcut sorunu çok iyi bilmek ve çözüme yönelik sağlam gözlemler yapmak gereklidir. Dr. Endo, Hindistan'da inşaat sektöründe kullanılmak üzere bir takım tarım atıklarını kullanarak üretilen pirketlerin, tarım atıklarının kömürleşme sürecinde yaydıkları kimyasalların çocuklar için öldürücü düzeyde olduğunu gözlemlendiğini ve sonuç olarak geliştirilen portatif pirket yapma cihazı ile bireylerin bu atıklar ile temas kurmasını engellediğini ve bu sayede çevresel bir kirlilikten toplumun kurtulduğunun örneğini verirken üretilen cihazın mailiyetinin de çok ucuz olduğunu belirtiyor. Bunu gibi birkaç örnekten daha bahseden Dr. Endo, uygulanabilir teknolojinin çözüm olabileceği sorunları öğrenmek, anlamak ve neticesinde yenilik oluşturarak kitlere ulaşmanın işin basitçe özeti olduğunu belirtiyor. Bu noktada yapılan en önemli adımın ise düşünceyi dizayn etmekten geçtiğine inanıyor. Dr. Endo, arkadaşları ile beraber kurdukları komitede gönüllülere, öğrencilere yenilik üretirken çıkılacak fikir yolculuğunun nasıl yapılması gerektiğinin eğitimini de vermekteler. Düşünce masası olarak adlandırılan bu bölümün bir örneğini de Tsukuba Üniversitesi'nde sergileyen Dr. Endo, öğrencilere yoksul ülkelerdeki problemleri gösteren 28 adet fotoğraf göstererek bu fotoğraflardaki gerçekleri ve herkese göre düşündükleri bulguları yazmalarını istedi. Günün sonunda ortaya çıkan düşüncelerden ortak kabul gören fikirler seçilerek bu bulgular ışığında üretilebilinecek teknolojilerin protipleri dizayn edildi. Etkinliğin ikinci gününde, dizayn edilen protiplerin nasıl bir iş planı ile yönetileceğine dair düşünceler tartışıldı. Hedef kitleden iş ortaklarına, tanıtım ve pazarlama stratejilerine kadar detaylı bir tartışma sonucunda muhtemel senaryolar üzerinden en uygun olanı belirlendi. Sonra protiplerin basit bir örneği mukavvalar kullanılarak yapıldı. Artık, fikri üretenlerin bunu katılımcılar ile paylaşacağı senaryoları oynama vaktiydi. Gruplar sırasıyla kendi ürettikleri uygulanabilir ürünlerin yoksul bölgelerdeki toplumlarca nasıl karşılanacağını ve nasıl yayılacağını sahnede sergilediler. Günün sonunda yoksulluk içerisinde bulunan toplumların hayatını kolaylaştırabilecek bir birinden önemli pratik ve o bölgenin kayankları üretilebilecek ucuz mailiyetli dört ürün ortaya çıktı. Bu sırada biz de siz değerli bilimseverler için ayaküstü Dr. Ken Endo ile kısa bir söyleşi gerçekleştirdik. Ben Ken Endo. Şu anda Sony Bilgisayar Bilimleri Laboraturaları'nda uzman araştırmacı olarak çalışıyorum. Senin de bildiğin gibi geçen yıl Massachusetts Institue of Technology 'de Media Lab'da doktoramı tamamladım. Yaklaşık 7 yıl önce yoksul ülkelerde uygulanabilinir robotik protez cihazları üzerinde çalışmaya başladım. Şimdilerde de robotik ve uygulanabilir teknolojiler üzerinde çalışmalarımı yürütmekteyim. Aslında daha başından beri insansı robotlara karşı ilgiliydim. Ama MIT'ye gittikten sonra bulunduğum laboratuarlarda uygulamalı teknolojiler üzerine çalışmalar yapılıyordu. Daha sonra ben de bu alanlarla da ilgilenmek istedim. Yapmak istediğim robotik teknolojileri protez cihazlarına uygulatabilmekti, çünkü hala robotik cihazların maliyeti çok yüksek ben bu maliyeti nasıl olur da aşağılara çekebilirimi çalışmalarım süresince düşündüm. Öte yandan, yoksul toplumlardaki protez sorunlarına çözümler bulmak ve onlar için en ucuz ve en doğal robotik protezleri üretmeyi hedefledim. Bu hedef dogrultusunda bir çok kez Hindistan'ın yoksul kesimlerini ziyarette bulundum. Robot teknolojileri gerçekten önemli bir potansiyele sahip. İşin hem bilimsel kısmı hem uygulama kısmı zor ama halen robot teknolojileri protez cihazlarına en önemli çözümleri sunabilecek ufka sahip. Tabi öncelikle yerel halkı hiç tanımamamız bir dezavantaj. Örneğin, Hindistan'a gittiğimde ekonomilerin, kültürlerinin, inançlarının benim gibi bir japona göre çok çok farklı olduğunu gördüm. Bundan dolayı eğer bu ülkelere teknolojiler üretmek istiyorsak onları ve değerlerini anlamamız gerekiyor. Bu da bizim için gerçekten işin en zor kısımlarındandı. Gerçekten cevaplanması çok zor bir soru ama basitçe ben bir mühendisim ve amacım sorunlara pratik çözümler üretmektir. Japonya gibi endüstirisi gelişmiş ülkelerde çözümler üretebilmek ve bu kapsamda teknolojiler geliştirmek çok da zor değil. Öte taraftan, yoksul ülkelerde yerel kaynaklar ile teknoloji üreterek sorunlarına çözümler bulmak daha zor ama bir o kadar da ufuk açıcı. Sanırım bu duygu benim ilgimi bu ülkelere yöneltti. Çalışmak. Kendilerinin takip ettiği profesyonel alanların bilgi ve yeteneklerini kazanabilmek için çalışmak. Çalışırken de her zaman laboratuvarlara kapalı kalmamak gerekiyor yeri geldiğinde dışarıyı gözlemlemek disiplinler arası bakabilmek, iletişim ağları geliştirmek zamanımızda önemli işleri başarabilmek için gerekli özelliklerdir. Dr. Ken Endo, bize vakit ayırdığınız için çok teşekkürler."} {"url": "https://www.bilim.org/uyku-kontrolu/", "text": "Uzun yolculuklarda veya gün içerisinde ister istemez hepimiz zaman zaman kontrolsüz olarak uykuya dalıyoruz. Bazen de ne yaparsak yapalım umutsuzca yatakta uzanmış şekilde uykumuzun gelmesini bekleriz. Bu tecrübeler uyku ve uyanıklık geçişlerinde sinirsel ağların önemli rol oynadığını göstermektedir. Geçtiğimiz günlerde Pimentel ve ekibinin Nature'da yayınlanan çalışmasında meyve sineklerindeki bir sinir hücresi grubunun nasıl oluyor da uyku ve uyanıklık kontrolünde rol oynadığı konu ediliyordu. Meyve sineklerinde uyku oluşturucu sinirlerin pasifize edilmesi; beyindeki dopamin moleküllerinin bu sinirlerde bulunan iki farklı potasyum kanalının üzerindeki etkisi ile mümkün olduğu bilinmektedir. Pimentel ve çalışma arkadaşları meyve sineklerinde uyanıklık oluşturucu sinirlerin salgıladıkları özel moleküller ile uyku oluşturucu bir sinir grubunu nasıl pasifize hale getirdiklerini aydınlattılar. Bu sonuçlar sağlıklı bir bireyde uykunun nasıl düzenlendiği veya uyku ile ilişkili hastalıkların tedavisinde önemli gelişmelere neden olacağı ön görülmektedir. Beyindeki uyku-uyanıklık ile ilgili sinirlerin merkezi sinir sistemi üzerinde bulunduğu ve bunların sinirler arasında baskılayıcı roller üstlendiğine inanılmaktadır. Buna benzer sistemler meyve sineklerinde de bulunmaktadır. Meyve sineklerinde uyku-uyanıklığı düzenleyen sinirler birbirleri ile bağımsız olarak etkileşerek hayat için son derece önemli olan bu iki periyodun düzenlenmesini sağlarlar. Meyve sinekleri genetik olarak manipüle edilmeye en yatkın model organizma olduğu için araştırmacılar bir takım genetik çalışmaları ilk olarak bu canlılar üzerinde denemeyi tercih etmektedirler. Meyve sineklerinde belki de en önemli uyku merkezi beyinde dorsal fan-shapped body olarak adlandırılan bölgedir. Öte taraftan uyanıklık oluşturucu sinirler dopamin molekülünü salgılayarak sineklerin uyanık periyotta kalmasını sağlıyorlar. Pimentel ve ekibi meyve sineklerindeki uyku-uyanıklık dengesini anlamak için dopaminergic sinirleri optogenetik yollardan aktivite ederek ortama dopamin salgılanmasını ve eş zamanlı olarak aktif halde bulunan dFB sinirlerinin dopamine karşı tepkisini incelemeyi başardılar. Uyku halindeki sineklerde dFB sinirlerinin son derece aktif olduğu ve ortamda dopamin molekülüne rastlanılmadığı tespit ediliyor. Araştırmacılar bu durumu Sleep ON evresi olarak adlandırmaktadırlar (Sekil-1a). Fakat ne zaman ki dopaminergic sinirler ışıkla aktif edildiğinde ve ortama bu sinirlerden dopamin salgılandığında dFB sinirlerinin yüzeyinde bulunan 'dop1R2 reseptörleri dopamini algılayarak dFB sinirlerinin hücreler arası ortama shaker kanalı aracılığı ile potasyum iyonu salgılamasını sağlayarak dFB sinirlerini pasifize ediliyor ve sinekler anında uyanıklık fazına geçiyorlar (Sekil-1b). Sonraki adımda araştırmacılar dFB sinirlerini sürekli olarak dopamine maruz bıraktıklarında sitoplazmada bulunan ve 'Sandman' olarak adlandırılan potasyum kanalları hücre yüzeyine entegre olarak dFB sinirlerin uzun süreler pasifize kalmasına neden olduğunu tespit ediyorlar (Sekil-1c). Uzun süreler dopamine maruz kalan dFB sinirlerinin uykusuzluk hastalığı olan Insomniaya neden olduğu da anlaşılıyor. Bu çalışma bir sinir grubunun uyku-uyanıklık dengesinde nasıl rol oynadığının anlaşılması bakımında oldukça heyecan verici olması ile beraber kompleks organizmalarda benzeri sistemlerin çalışılması açısından da yol gösterici niteliktedir. Gelişmelere parallel olarak uyku ve ilişkili davranışların aydınlatılmasında önemli bir yeri olacak bu çalışma, Alzheimer gibi ilişkili hastalıkların tedavisi içinde umut oluşturmaktadır. 2.) Pimentel, D. et al. Nature http://dx.doi.org/10.1038/nature19055 (2016)."} {"url": "https://www.bilim.org/uyku-suremiz-genetik-miras-mi/", "text": "Tsukuba Üniversitesi Uluslarası Bütünleşik Uyku Tıbbı Enstitüsünde 63.sü düzenlenen seminerlerin konuğu Japonya ulusal orman ve orman ürünleri araştırma ajansından Dr. Emi Morita'ydı. Dr. Morita şu aralar ormanda yürüyüş veya gezinti yapmanın sağlık üzerindeki etkilerini inceliyor. İlgilendiği konular arasında toplumlarda görülen hastalıkların nedenlerinin yanı sıra bu hastalıkların farklı bireyler üzerindeki etkileri yer almakta. Bununla birlikte Dr. Morita, uyku ve hastalıklar arasındaki bağlantıyı da araştırmalarında irdeliyor. Özellikle bilişsel sağlığımız ve iş performansımımız uyku kalitemizle yakından ilişkili. Dolayısıyla araştırmacılar uzun yıllar sağlıklı uyku süresi üzerinde literatürde önemli araştırmalar yayınladılar. Her ne kadar genel yargı yetişkin bir bireyde sağlıklı uyku süresinin 7-8 saat olması gerektiği yönünde ise de Dr. Morita, genetik çeşitliliğin sağlıklı uyku süresi üzerinde değişime neden olabileceğini belirtiyor. Özellikle kalitesiz kısa süreli uykunun (6 saatten az) 60 yaş üstü bireylerde yaşam süresini azalttığına yönelik bulgular ile birlikte bu bireylerin kanser, kalp ve damar hastalıklarına yakalanma oranının da arttığı yönünde bilgiler paylaşan Dr. Morita aynı zamanda bireyler arasındaki genetik farklılıkların kaliteli bir uykunun hangi sürelerde elde edilebileceği bakımından çeşitlilik teşkil ettiğini belirtti. Kısa süreli uyku (6 saatten az) ve uzun süreli uyku (9 saatten fazla) eğer kaliteli bir uykuya neden olmuyorsa eşit oranda bireyde çeşitli sağlık bozukluğuna neden olduğu da raporlarda net bir şekilde görülüyor. Dolayısıyla uyku sürenizden daha çok uyku kalitenizin sağlık açısından önemli olduğu ortaya çıkıyor."} {"url": "https://www.bilim.org/uykumuza-ne-oldu/", "text": "Uyku; her canlının sahip olduğu en temel biyolojik davranışlardan biridir. Bazı canlılar karanlıkta uykuya dalarken, bazı canlılar ise aydınlıkta uykuya dalarlar. Bazen bir saniye uyuyabilen canlıların varlığını öğrenebilir, bazense aylarca uykuda geçiren canlıların olduğunu duyarsınız. Her gece yaptığımız bu temel davranışın aslında ne olduğunu, niçin yaptığımızı çoğunlukla uyku ile ilgili problemlerimiz baş göstermeye başlamayana kadar düşünmeyiz. Problemlerimiz ile birlikte neden uyuyamadığımız veya neden hep uyumak istediğimizi, uyanık kalamadığımızı sorgulamaya başlarız. Bu hususları uzun yıllardır uyku nörobilimcileri de merak etmekte, sorgulamakta ve cevaplar alabilmek için çalışmalar yapmaktadır. İnsanlar karanlıkta uykuya dalan canlılar grubunda yer almaktadır. Bundan yüzyıllar yıl öncesinde Thomas Edison'ın ampülü bulmadan önceki zamanlardaki insanlar; güneşin ışıkları ile uyanır, batması ile de uykuya dalarlardı. Günümüzde aydınlatma sistemleri ve teknolojileri ile karanlığın hükümdarlığına son vermiş insanoğlu gelişen teknolojilerle inşaa ettiği hiç uyumayan metropollerde normalde sağlıklı bir uyku için gerekli olan en önemli faktör karanlığı artık dilediği gibi kontrol altına alabiliyor. Bu gelişme uyku alışkanlıklarımızın değişmesine neden olmuş ve bizleri sağlıklı bir uykuyu arar hale getirmiştir. Evet, yanlış okumadığınız uyku kazanılabilen ve değiştirilebilen bir alışkanlıktır. Bu konuda beynimizin değişen sinyalleri işleyip uykuyu bu uyarıcalara göre adapte ettiği son çalışmalarda ortaya çıkmıştır. Bununla birlikte internet teknolojileri, sohbetler, modern insanın iş yükünü karanlığa taşıması, gece uzun daha çalışırım anlayışlarının oluşması bu en önemli yaşam davranışı olan uykunun haklarını gasp etmiş ve uykuyu bizlere küstürmüştür. Halbuki uyku engellenmemesi ve ondan kaçınılmaması gereken en önemli sağlık parametrelerimizden biridir. Bugün hiç kimse kan dolaşımımı engelleyeyim diye düşünmez ama söz konusu uyku olunca sanki vakit kaybımış gibi çoğunluğumuz onu engellemek için kafein, kahve, sigara ile uyarıcalar gönderip bu en önemli hayati davranışımızı sekteye uğratmaktan hiç çekinmeyiz. Veriler gösteriyor ki gençlik çağında bulunan bir bireyin ortalama 8 saatlik bir uykuya ihtiyacı bulunmaktadır. Bundan 100 yıl önce yetişkinlik öncesi insanlar yaklaşık 9 saatlik uyku uyurken bu süre günümüzde 6,5 hatta 5 saate düşmüş durumda, üstelik düzenli olarak da değil. Bu bir genç için beynin kendi ihtiyacını karşılaması adına yeterli olamayacak düzeyde bir süre. Sonuç olarak tüm bu engellemeler, gün içerisinde halsizlik, uykusuzluk, dikkatsizlik, hafıza kaybı problemlerine neden olmaktadır. Yapılan gözlemlerde Amerika'da her yıl otobanda 100.000'den fazla kazanın uykusuzluğa bağlı dikkatsizlikten kaynaklandığı ortaya çıkmıştır. Yakın zamanda yapılan bir çalışmada, beyinde uykudan sorumlu bölgelerin ve hücrelerin varlığına rastlanıldı dahası bu sistemlerin nasıl uyku oluşturduğu da çözüldü.2 Kahve, sigara gibi kafein ve nikotin içeren ürünlerin uykuyu tetikleyen molekülleri beyinde engellediği ve beynin uyanık kalmasını sağladıkları ortaya çıktı. Doğal olarak beyin bir kez bu maddelere alıştırıldı mı beyine her gelen uyku ve yorgunluk mesajında kendinizi iyi hissedebilmek adına refleksel olarak bu ürünleri tüketme isteği oluşuyor. Bu bir süre sizin kendinizi iyi hissetmenizi sağlasa da sonuç olarak bu da uykusuzluğunuzun giderek kronik hale gelmesine neden oluyor. Bu durumdan çıkabilmek için de uyku ilaçlarına, alkole başvuruluyor ve bu, bireyleri doğal uyku kalitesinden uzak ne kadar uyulursa uyunsun halsiz hissedeceği bir sürece itiyor. Halbuki bu maddelerin oluşturduğu uyku asla doğal bir uykunun yerini tutamaz. Bireysel ve toplumsal stresler, internet ve iletişim teknolojileri, modern insanı bekleyen onlarca iş yükü derken farkında olmadan sağlıklı bir hayat için vazgeçilmez olan uykumuzu kaybetmeye veya kalitesizleşen bir uyku çemberine düşmeye başlıyoruz. Son zamanlara araştırmacılar tarafından yapılan çalışmalar gösteriyor ki uyku alışkanlıklarını düzensizleştiren bireylerde konsantrasyon ve dikkat eksikliği, sağlıklı düşünememe gibi bilinçsel problemlerin yanında bağışıklık sistemlerinin zayıflaması, obezite, diyabet, kalp ve damar hastalıkları hatta kanser risklerinin arttığı görülmüştür. Araştırmacılar modern çağ insanının tüm problemlerinin altında uykusuzluğun ve uyku alışkanlıklarının düzensizleştirilmesinin önemli rol oynadığını düşünmekteler. Tsukuba Üniversitesi Uluslararası bütünleştirici uyku tıbbı enstitüsünün ev sahipliği yaptığı seminerde konuşma yapan Kanada Dalhousie Üniversitesi'nden Dr. Kazue Semba uykusuzluğun günümüzde gittikçe kronikleşmeye başladığını ve bu gerçeğin kendilerini kronik uykusuzluk problemlerini anlamak için fare deneyleri dizayn etmeye ittiğinden bahsetti. Farelerin gündüz uyuyup, gece uyanık olan canlılar olması sebebi ile deneyleri bu gerçeğe uygun gerçekleştiren Dr. Semba ve ekibi bir takım stres faktörleri ile uzun süre fareleri uykusuz bırakarak onların belli bir süre sonra kronik uykusuzluk problemi oluşturmasını sağladılar. Farelerin tekrar uyku düzenini sağlamak için yapılan müdahalelerde fareler her ne kadar uykuya dalıp uyku sürelerinin uzatmaları sağlansa da uyku kalitesinin maalesef eski düzeye gelmediğini gözlemleniyor.3,4 Yaptıkları çalışmalarda uykusuzluğu alışkanlık haline getirmiş bireylerin uyumayı başarsalar da uzun bir süre eski uyku kalitelerini yakalayamadıklarını gösteriyor. Bununla birlikte halk arasında pinikleme olarak da bilinen mikro uykunun beyindeki sinir proteinlerinin etkileşiminin doğal bir sonucu olduğu da düşünülmektedir. Ayrıca sağlıklı bir uyku için uyulunan yerin de etkisi vardır. Genel olarak yeterince karanlık, serin ve iyi bir yatağın uyku kalitesini artırıcı etki yaptığı gözlemlenmiştir. Dikkat edilmesi gereken husus ise çok uzun saatleri uykuda geçirmek kaliteli bir uyku anlamına gelmediği gibi negatif etkiler doğuracak bir sürece sizi götürebilir. Sonuç olarak, Uyku en az kan dolaşımımız kadar ihtiyaç duyduğumuz sağlıklı yaşam faktörlerimizden biridir. Sağlıklı uyku beyne öğretilen bir adaptasyon ve alışkanlıktır. Uykunuzu hafife almayın eğer uyuma ihtiyacınız varsa uyuyun, onu engellemeye çalışmayın zira uykuyu engelleyerek yaptıklarınızı sonra da yapabilirsiniz fakat uyku alışkanlığınızı bozup onu kendinize küstürürseniz bir daha onu çok ararsınız. 2: Lazarus M, Shen HY, Cherasse Y et all. Arousal effect of caffeine depends on adenosine A2A receptors in the shell of the nucleus accumbens. J Neurosci. 2011 Jul 6;31(27):10067-75. doi: 10.1523/JNEUROSCI.6730-10.2011. Bu uyku düzeni fareler üzerinde deneyden sonra insanlara nispet edilmesi beni çokta açmadı. Tarihimize baktığımızda ise insanların karnlık düştüğünde uyuyub sabahlarda uyanmasının pek de doğru olmadığını dülünüyorum. İnsan doğmasından sonrakı bebek uyuması sonra büyüdükce uykunun kısalması uykunun geçmişimizin uykusunun takip ettiğimizin göstergesidir."} {"url": "https://www.bilim.org/uykusuzluk-kemik-iligi-nakillerinin-basari-oranini-dusuruyor/", "text": "Araştırmalarda kemik iliği bağışlayıcısının uykusuzluğu, iliğin alıcının istenilen bölgesine ulaşması kabiliyeti acısından olumsuz etkileri olduğu gözlemlendi. Araştırma her ne kadar laboratuvar fareleri üzerinde yapılmış olsa da insan kemik iliği nakillerinde de benzer sonuçlar vereceği düşünülüyor. Bu tedavi yönteminin binlerce bağışıklık hastasının tedavisinde kullanıldığı düşünüldüğünde bu bulguların önemli sonuçlar doğuracağı düşünülüyor. Deneylerde ilik bağışı yapan farelerin sadece 4 saat uykusuz kalmalarının; iliğin alıcının doğru kemik dokusuna ulaşması oranını yarı yarıya düşürdüğü belirlendi. Kemik iliği bağışlayıcısının uykusuzluğun telafi edilmesi ile bu olumsuz etkinin giderildiği de gözlemlendi. Araştırma ekibi dört saat uykusuz bırakılan fare grubu ile normal uykusunu almış fare grubundan kemik ilikleri alıp, hasta olan 12 fareye naklettiler. Nakilden 8 ve 16 hafta sonra uykusunu almış farelerden transfer edilen kemik iliklerinin alıcıda myeloid hücreleri oluşturma oranı yüzde 26 iken, uykusuz bırakılan farelerden alınan iliklerin bu hücreleri oluşturma oranları yüzde 12 olarak belirlendi. Bununla beraber nakledilen iliklerin kandan kemiğe ilk 12 saatte geçme oranlarda uykusunu almış farelerden alınan iliklerde yüzde 3,3 iken uykusuz bırakılan farelerin iliklerinin kandan kemiğe geçme oranı ise yüzde 1,7 olarak belirleniyor. Tüm canlıların bu hücreleri taşıdığı dikkat alındığında uykusuzluğun hücreler ve bağışıklık üzerinde daha ne gibi komplikasyona neden olduğu ise henüz bilinmiyor. Bilinen tek gerçekse uykusuzluğun telafisinde bu olumsuz etkilerin giderilebileceğinin olmasıdır. - Rolls A, Pang W, Ibarra I, Colas D, Bonnavion p, Korin B, et al. Sleep disruption impairs haematopoietic stem cell transplantation in mice. Nature Communications. 2015."} {"url": "https://www.bilim.org/uzay-mekigi-yakit-tanklarina-ne-oluyor/", "text": "Roketler aşağıdaki videolarda göründüğü üzere güvenli bir yükseklikte görevini tamamlayıp uzay mekiğinden ayrılıyor daha sonra düşüş esnasında üzerlerine yerleştirilmiş bir paraşüt sistemleri ile tekrar kullanılmak üzere güvenli bir şekilde yeryüzüne indiriltiliyor. Büyük cüsseli olan uzay mekiğinin üzerine tutunduğu sisteme sıvı hidrojen ve oksijen sağlayan tank ise, mekik yörüngeye oturduğunda güvenli bir şekilde sistemden ayrılıyor ve atmosfere oradan da yeryüzüne doğru seyahati başlıyor. Ama bu tankların sonu maalesef roketler gibi iyi değil. Çünkü tanklar aynı büyük meteorların atmosferde parçalanma süreci gibi yüksek sıcaklık ve atmosfer sürtünmesinden dolayı parçalanma sürecine giriyor. Tanktan geriye kalan ufak parçacıklar ise Pasifik veya Hint okyanusuna düşüyor. Aşağıdaki videolarda bu süreçleri görebilirsiniz."} {"url": "https://www.bilim.org/verimerkezi-datacenter-kavrami/", "text": "İngilizce Datacenter, Türkçe makul karşılığı ile Verimerkezi, İnternetin en büyük özelliği olan bilgiye kolay ulaşım için olmazsa olmaz bir kavram. Sunucuların barındırıldığı, sunucu oteli olarak da özetlenebilecek bu ortamları oldukça basitçe tanımlamaya çalışalım. İnternet, birçok bilgisayar sisteminin birbirine bağlı olduğu, Bu ağı, trenyolu ağına benzetmek çok da yanlış olmaz. Ulaşmak istediğiniz yerlere daha önceden döşenmiş raylar üzerinden ilerlediğinizi, belirli noktalardaki makaslar ile de yönünüzü değiştirebildiğinizi düşünün. Diğerleri ile karşılaşmak için öncelikle bir trene , döşenmiş bir ray sistemine ihtiyacınız var. Hızlı/son model bir tren ve iyi döşenmiş bir ray sistemine sahip olduğumuzu düşünelim. Bu durumda artık özgürce diğer trenlerle bağlantı sağlayabiliyoruz. Bu buluşmalar bir saat-tarih doğrultusunda olabiliyor, bir çok bilgiye ulaşmak için, bir çok trenle bağlantılar kurmamız ve bu buluşmalarda zamanlamayı iyi ayarlamamız gerekiyor. Eğer zamanlamayı ayarlayamazsak diğer treni yakalayamıyoruz. Ve işte depolama ve zaman sorunu olmaksınız her daim veriye ulaşılabilmesi için trenleri birbirine bağlayan rayların kenarında kurulmuş bu istasyonlara Verimerkezi diyoruz. İnternetin oluşumu sonrası bir ihtiyaç haline gelen verimerkezi olgusu son kullanıcı tarafından çok da bilinmiyor olsa da, sistemin düzgün işleyebilmesi için olmazsa olmaz bir sistem bileşeni. Sistemin tüm içeriğinin depolandığı olmadan bir internet bağlantısı sahibi olmak son kullanıcı için çok da eğlenceli ve anlamlı olmasa gerek? İnternete bağlı olduğunuzu ama dilediğiniz an dilediğiniz sayıda video izleyemediğinizi, müzik dinleyemediğinizi, bilgiye ulaşmak için sadece diğerlerinin numaralarını bilmek zorunda olduğunuzu ve onların arşivleri kadar yeni bilgiden istifade ettiğinizi düşünün."} {"url": "https://www.bilim.org/vucut-yaglarinin-yakimini-tetikleyen-beyin-hormonu-aydinlatildi/", "text": "Geçtiğimiz günlerde Nature Communication'da yayınlanan bir çalışmada The Scripps Research Institute 'den araştırmacılar bağırsaklarda yağ yakımından sorumlu olan bir beyin hormonunu aydınlattılar. Beyinde önemli rolleri olan seretonin hormonunun vücutta yağ yakımını kontrol ettiği önceki çalışmalarda aydınlatılmıştı. Fakat şu ana kadar bu mekanizmanın nasıl çalıştığı konusunda herhangi bir kesinlik yoktu. Bu soruya cevap bulabilmek için biyoloji ve genetik çalışmalarında sıklıkla kullanılan bir solucan olan C.elegans üzerinde araştırmacılar gen tarama çalışması yaptılar. Çalışmanın amacı hangi genin eksikliğinde beynin yağ yakım fonksiyonunun işlevsiz hale geleceğini belirlemekti. Sonuçlar gösterdi ki FLP-7 geni, yağ yakımını kontrol eden beyin hormonunun işlerlik kazanmasını sağlıyor. İlginçtir ki seksen yıl önce bu genin memelilerdeki eşleniği olan Tachykin proteinin domuz bağırsaklarındaki kas kasılmalarından sorumlu olduğu tespit edilmişti. Fakat günümüze kadar bilim insanları yağların yakımın da beyin ve bağırsaklar arasındaki bağlantıyı aydınlatamamıştı. Çalışmaların ilerleyen safhalarında, araştırmacılar serotonin ve FLP-7 arasındaki ilişkiyi incelediler. Sonuç olarak görüldü ki beyinde serotonin hormonunun artışına paralel olarak sinirlerde FLP-7 proteininde salgılandığı ve ilerleyen süreçte bu proteinin dolaşım sistemine karışarak bağırsaklarda yağ yakımını başlattığı belirlendi. Özet olarak vücuttaki besin durumuna göre beynin salgıladığı seretonin hormonu, bağlantılı olarak FLP-7'ninde salgılamasını sağlıyor. FLP-7 işlemin ilerleyen sürecinde bağırsak reseptörlerini uyararak yağların yakılıp enerjiye dönüştürmesini gerçekleştiriyor. Buna ek olarak, araştırmacılar genetik müdahaleler ile FLP-7'nin fazla miktarda salgılanmasının solucanlar üzerinde nasıl bir etki yaptığını da incelediler. Bu testler ile FLP-7'nin fazla salgılanmasının bağırsaklarda yağ yakımı artırması dışında yeme alışkanlıkları üzerinde herhangi bir yan etkisinin olmadığı da aydınlatıldı. Bu buluşun ilerleyen süreçlerde obezite ile mücadele önemli tedavi yöntemlerinin geliştirilmesine öncülük edeceği düşünülüyor. - Lavinia Palamiuc, et al. A tachykinin-like neuroendocrine signalling axis couples central serotonin action and nutrient sensing with peripheral lipid metabolism. NatureCommunications, 2017; 8: 14237 DOI: 1038/ncomms14237"} {"url": "https://www.bilim.org/yaklasmakta-olan-yeni-cag-sentetik-biyoloji/", "text": "Dijital teknolojilerdeki hızlı gelişmeler hiç şüphesiz önümüzdeki çağın en önemli aktörü olacaktır. Bu gelişmelerden çok daha önemli bir gelişme var ki yeni bir çağın habercisi niteliğinde: Bu, sentetik biyolojiden başkası değil. Bu alandaki potansiyelin çok iyi farkında olan biyoloji araştırmacılarının yanı sıra artık toplumlarında bizleri neler beklediğini öğrenmesinin vakti geldi. Peki Sentetik Biyoloji nedir? Doğrusu birçok alanı bir araya getirmesi bakımından cevaplanması kolay olmayan bir soru. Örneğin bir mühendis için mühendislik becerilerinin biyolojik sistemlere uygulanması olarak tanımlayabiliriz. Biyolojik hayat, kompleks ve bir o kadar da güzel bir dünya barındırır. Halen tam anlamıyla yaşamın kökenine ulaşamamış olsak da bu kökenin en önemli yapı taşı olan hücrelerin dünyasına gelişen görüntüleme teknolojileri sayesinde seyahat edebiliyor ve onlara bir takım değişiklikler kazandırabiliyoruz. Aslında her hücre kendi içinde bir dünya barındırıyor ve herşeyin mükemmel biçimde işlenmesine yönelik çalışmalarını aralıksız sürdürüyor. Onları anladıkça hayatın kalitesini artırabilir ve yaşamımızı daha da geliştirebiliriz. SenBio'nun güzelliği modern dünyamızda bu hücreleri kullanarak sürdürülebilir enerji, biyolojik yenilenme, moleküler ilaçlar ve kaliteli malzemeler üretme olanağını bizlere sağlayarak bir çok problemin çözümünü sağlamasıdır. İlk sentetik canlıyı laboratuvar ortamında üreten Dr. Venter ve ekibinin çalışmaları bu alandaki en göz alıcı gelişme olarak görülüyor. Dr. Venter ve arkadaşları her ne kadar da yeni bir canlı üretmemiş olsa da laboratuvar ortamında bir bakteriyi kromozom aktarma yöntemi ile başka bir tür bakteriye dönüştürmeye başardılar. Bu başarı sadece DNA'nın kalıtım ve evrimin bir unsuru olup olmadığı konusundaki tartışmaları tekrar alevlendirdi. Bu tartışmaları sonlandırmak için Dr. Pinheiro ve arkadaşları doğal olmayan genetik materyallerin uygulamaları üzerine çalışıyor. Biyolojinin kompleksliği her zaman bizler için aşılması zor bir engel olmuştur. SenBio alanında çalışan bilim insanları bilginin her yerde uygulanabilir olmasının öneminin farkındalar. Bu sebeple yapılan çalışmalara bir standart getirip her laboratuvarın bu çalışmaları tekrarlayabilecek duruma gelmesi için çaba sarf ediyorlar. Uluslararası genetik mühendisliği araçları biyoloji parçalarını standart hale getirip Lego parçalarını inşa eder gibi DNA'yı inşa edebilmenizi sağlayan programlar sunuyorlar. İngiliz menşeli Synthace firması ise biyolojik sistemleri bir program aracılığı ile standart hale getirip daha iyi anlaşılmasını sağlıyor. Standartlaştırma çalışmaları biyoloji endüstrisinin gelişimine önemli ivme kazandırıyor. Sentetik biyolojideki gelişmeler bu alandaki şirket sayılarında son zamanlarda inanılmaz bir artışa neden oldu. Biyolojik araçları kullanarak günlük hayattaki bir çok probleme çözüm üretme yarışı yaşanmakta. Özellikle, enerji, su ve kimyasallar bakımından sürdürülebilir çözümler üreten şirketlerin büyüme hızı göz kamaştırıcı. Bu alandaki en çılgın fikirlerden biri de yakın bir gelecekte ışıma yapan bitkiler ile elektrikli aydınlatmaların tarih olacağıdır. Her geçen yıl bir çok alandan insanları bir araya getiren yarışmalar düzenlenip sentetik biyoloji alanında yeni fikirlerin gün yüzüne çıkarıp, günlük hayata uygulanması hususunda mesafeler kat ediliyor. Yakın bir gelecekte Sentetik Biyoloji ürünleri ile içli dışlı olmaya hazır olun."} {"url": "https://www.bilim.org/yeni-bir-umut-isigi-kadavralardan-kok-hucre-transferi/", "text": "Kadavralar organ bekleyen hastalar için uzun yıllardır umut ışığı. Şimdilerde ise kadavralar kök hücre transferi bekleyen hastalar için de umut ışığı olmaya başlıyor. Kişinin ölümünü takiben beş gün içerisinde kemik iliğinden canlı kök hücreler elde edildi. Bu sayede kök hücre tedavisi süren hastalar için yeni bir kaynak oluşturulmuş olunacağı belirtiliyor. İnsan kemik iliklerinde mezenkimal kök hücreler bulunmaktadır. Bu kök hücreler kıkırdak, kemik ve yağ dokusuna dönüşebilecek özelliklere sahiplerdir. MSCs'ler enjekte edildiği ortamda bulunan hücre tiplerine bağlı olarak gelişimini tamamlarlar. Örneğin kronik kalp problemleri olan hastaların hasarlı kalp dokuları yerine bu hücreler enjekte edilerek sağlıklı kalp dokularının oluşturulması sağlanabilinir. Diğer doku transferlerinden farklı olarak MSCs'ler vücudun bağışıklık sistemi tarafından reddedilmiyor. Dolayısıyla ölümcül lösemi saldırılarına maruz kalan çocukların tedavisinde de bu kök hücreler kullanılabiliniyor. Yeteri sayıda kök hücrenin canlı bir organizmadan alınması için çok sayıda farklı hücrelerinden alınması gerek. Bu işlem de kişiler için tehlikeli boyutlarda olabiliyor. Bilim adamları bu kök hücreleri kadavralardan elde edebilir miyiz? diye araştırdılar. MSCs'lerin diğer hücrelere göre çok daha düşük miktarda oksijenli ortamda bir süre daha yaşayabilmesi bu işlemi mümkün kılıyordu. Araştırmacılar kadavraların parmak kemiklerinden elde ettikleri kök hücreleri laboratuar ortamında gelişip kıkırdak ve yağ hücrelerine dönüşümü sağladılar. Şimdilerde ise bu kök hücreleri sinir ve bağırsak hücrelerine dönüştürmeye çalışıyorlar. Araştırma ekibinden D'lppolito; canlı organizmalardan alınan sınırlı sayıda hücreye nazaran kadavralardan alınan milyarca hücre ile daha etkili sayıda kök hücre elde ettiklerini belirtiyor. Stokholm'da rejeneratif tıp araştırmacısı olan Pablo Macchiarini ise ölüm nedeniyle vücuda yayılan bir takım salgıların ve ani sıcaklı düşüşünün kök hücreleri de etkileyebileceği ve bunların tam sağlıklı şekilde kaldığını söyleyebilmek için araştırmaların sürdürülmesi gerektiğini belirterek olaya biraz daha temkinli yaklaşıyor. Çeşitli yaralanmalar sonucu bir takım göz problemleri yaşayan hastalar için taze kadavralardan korneal kök hücreleri hali hazırda alınıp kullanılmakta. University of College Londan'dan Chris Mason ise canlı organizmalardan kullanılacak korneal kök hücrelerin bu tip tedaviler için daha mantıklı ve sürekli olacağını zira kadavraların alınacak kök hücrelerin eninde sonunda biteceğini belirtmekte. Merhaba Nihan Hanım, benim anladığım kadarı ile bireyin ölümünden sadece beş gün sonrasına kadar sağlıklı kök hücreler elde edilebiliniyor. Sonraki günlerde kök hücreler oksijensiz ortama daha fazla dayanamıyor. Dolayısıyla araştırmacılar 5 gün içerisinde kadavralardan elde edebilecekleri tüm kök hücreleri depoluyorlar. Ama canlı organizmada kök hücre üretim mekanizmaları işlevsel halde olduğundan kadavralardakine benzer bir sınırlama söz konusu olmuyor. İlginiz için teşekkürler."} {"url": "https://www.bilim.org/yeni-optogenetik-teknolojisi-optotrk/", "text": "Temel bilimler enstitüsü , Profesör Heo önderliğinde bir grup araştırmacının optogenetik alanı içerisinde ışıkla hücre yüzeylerindeki özel algılayıcıları kontrol etmemizi sağlayan yeni bir teknoloji keşfettiklerini duyurdu. Bu yeni teknolojinin adını OptoTrk koyan araştırmacılar bu teknik ile sinir hücrelerinin farklılaşmasını yönlendirmeyi başardılar. OptoTrk teknolojisinin en önemli özelliği başka hiç bir şeye ihtiyaç duymadan sadece ışık ile nöronal fonksiyonları aktif edilebilmesidir. Mavi ışık dalgası ile aktif edilen algılacılar ile hem sinir hücrelerinin büyümesi hemde farklılaşması hücre içi sinyallerin düzenlenmesi ile sağlanıldı. Bu teknoloji geliştirilmeden önce araştırmacılar yaygın olarak doğal moleküler veya agonistleri kullanarak özel olarak algılayıcı aktivitelerini kontrol ediyorlardı. Fakat, zaman-yer kombinasyonu bu klasik yöntemler ile sağlanamadığı gibi kullanılan moleküllerin algılayıcılara bağlanmasıda zaman alıyordu. Bu hücreler arası dinamik ağın iyi anlaşılması açısından sınırlamalar oluşturuyordu. Araştırmacılar bu sınırlamalar ile baş edebilmek için optogenetiği kullanarak yeni bir teknoloji geliştirmeyi başardılar. Günümüzde optogenetik teknikler biyolojik bilimlerdeki bir çok araştırmacının dikkatini çekmektedir. Bu yöntem bitki ve mikroorganizmalarda ışığa karşı duyarlı olan proteinlerin, insan veya hayvan hücrelerinde üretilmesi ile hücreleri yalnızca bir ışık dalgası ile kontrol edebilme imkanını sağlıyor. Araştırmaların başında bulunan Profesör Heo, geliştirilen OptoTrk teknolojileri kullanarak bir çok fare modeli üzerinde çalışmalar yapıldığını ve bunun sinirbilimlerine önemli katkılar sağlayacağını belirtiyor. Bu sayede mevcut sınırlı tekniklerin cevap olamadığı kompleks sinir ağlarının ve fonksiyonlarının aydınlatılabilineceği belirtiliyor."} {"url": "https://www.bilim.org/yuksek-dogrulukta-gen-degisimleri-yapildi/", "text": "Yeni yöntem ile bilim adamları çoklu genleri özel yerlere ekleyebilirken, kusurlu genlerin de silinmesini sağlayabiliyorlar. MIT ve Rockelfeller Üniversitesi'nden araştırmacılar yeni bir teknik geliştirerek canlı hücrelerinin genetik kodunu başarılı şekilde değiştirirken, kusurlu genlerin silinmesini de başardılar. Araştırmacılar, bu sayede bakteriler üzerinden gerekli genetik değişimleri yaparak biyo-yakıt üretimini sağlanabilineceğini ve bunu yanı sıra çeşitli hastalıkların model organizmaların genetik kodlarının değiştirilmesi ile gözlemleyerek bu hastalıklara çözümler bulunacağını, yeni terapiler ve farklı tedaviler geliştirileceğini düşünüyorlar. Araştırmacılar bu yeni teknik sayesinde bir bakterinin normalde virüslere karşı direnç gösteren protein yapısını da değiştirdiler. Çalışmanın başında bulunan MIT'de beyin ve bilişsel bilimler profesörü olan Feng Zhang, Bu yeni teknik ile birçok gen bölgesini değiştirileceğini ve yaptıkları bu gen eklemelerini kontrol edebileceklerini belirtiyor. Ayrıca, Prof. Zhang ihtiyaç duyulacak her türlü gen mühendisliğinin bu sayede genler eklenerek veya gen bölgelerinde değişimler yapılarak geliştirileceğini belirtiyor. Ekip bu yeni tekniği geçtiğimiz günlerde Science dergisinin internet basımında yayınladı. İlk olarak 1980'li yıllarda bir fareye küçük bir DNA parçasının eklenmesi ile başlayan genetiği değiştirilmiş organizmalar serüveni daha sonra bu fareler üzerinde bir takım insan hastalıkların çalışılması ile devam etti. O zamanlar DNA'ya rastlantısal olarak eklemeler yapılıyor ve hedeflenen bölgeye tam olarak gerekli değişimler sağlanılamıyordu. Son yıllarda bilim adamları gen eklenme ile ilgili problemlerin çözümü için yoğun şekilde çalışıyor. Bu çalışmaların birinde homolog rekombinasyon adı verilen bir teknik geliştirildi. Bu teknikte özel olarak belirlenen gen, tüm gen bölgesi içerisinde belirlenen hedefe eklenmesi sağlanılıyordu. Fakat bu yöntemin başarısı istenilen düzeyde olamadı. Araştırmacılar bunun nedeninin normal hücrelerde doğal rekombinasyon işlemlerinin çok sık olmamasından dolayı olduğunu düşünüyorlar. Son yıllarda biyologlar bu problemi çözebilmek için bu işleme nükleaz adı verilen enzim takviyesini yapılmasının etkili olduğunu keşfettiler. Bu enzim tüm DNA'daki özellikli bölgeleri keserek eklenecek gen parçasının daha hızlı bir şekilde hedefe ulaşmasını sağlıyordu. Fakat bu özellikli bölgelerin DNA'da çok olması nedeni ile bu işlemde çok fazla kullanışlı olamamış. Ayrıca bu çözüm işlemin maliyetini yükseltmesi sebebi ile de akıllarda soru işareti olarak kalmıştır. Kompleks bir enzim olan ve transkripsiyon aktivatörü olarak görev yapan TALENs adı verilen özel bir nükleaz enzimi de kullanılmaktadır. Ama bunun da maliyeti çok fazla olması araştırmacıları düşündürtmekteydi. Prof. Zhang geliştirdikleri yeni yöntemin daha bir arkadaş yanlısı, ucuz ve güvenlikli olduğunu belirtiyor. Yöntem genel hatları ile doğal yollar ile oluşturulan bakteri RNA-protein yapısının spinal bir virüs DNA'sını tanıması kapsamında. Araştırmacıların oluşturduğu gen ekleme kompleksi içerisinde RNA sekanslarına bağlı cas9 adı verilen özel bir nükleaz enzimi içermekte. Bu enzim özel olarak hedeflenen bölgeyi keserek yeni genlerin istenilen hedefe eklenmesini sağlıyor. İşin güzel tarafı eğer gen dizisi hedeflenen diziden farklı ise cas9 adı verilen bu özel nükleaz enzimi aktif olmayarak yanlış bir eklemeyi de önlüyor. Bu yeni yöntemin sağlayacağı potansiyel uygulamalar ile Huntington hastalığı gibi genetik kaynaklı hastalıkların modellenmelerinin yapılabilineceğini ve bu sayede bu hastalıkların çözümüne yönelik daha etkili tedavi yöntemlerinin geliştirilebilineceği belirtiliyor. Bu yöntem sayesinde yine HIV virüsüne karşı etkin bağışıklık hücreleri geliştirilebilineceğini ve bunun yanı sıra, yeni yöntemin kök hücrelerde laboratuar koşullarından gerekli değişiklikler yapılmasını mümkün kılarak birçok hastalığın tedavisi için yeni umut ışığı olunacağı da belirtilmekte. Sitenizi ilgiyle takip ediyorum. Hastalıkların kesin çözümünün sağlanması için beyaz saraya bir dilekçe yazdım. 100000 imzaya ihtiyaç var. Link güvenli ve resmidir. Lütfen imzalayıp paylaşarak destek olunuz."}