{"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/10-milyar-yildizli-m68-kumesi/", "text": "Hubble Uzay Teleskopu Messier 68 (M68) olarak bilinen yıldızlarla dolu küresel yıldız kümesini görüntüledi. Bir yıldız kümesi yüzbinlerce hatta milyonlarca yıldızın karşılıklı kütle çekim dengesiyle milyarlarca yıl bir arada bulunurlar. Gökbilimciler buradaki yıldızların yaşına bakarak küresel kümelerin yaşlarını tespit ederler. Aynı zamanda bulundurdukları kimyasal elementleri de yolladıkları ışık ile belirleyen gökbilimciler bu yıldızlarda genellikle Güneş'te bulunan karbon, okjien ve demir gibi ağır elementlerin daha az olduğunu gördüler. Bu kümelerin içinde evrenin antik çağdan kalmış yıldız sayısı azdır ve sürekli yeni yıldızlar ürer. Öyle ki küresel kümelerde kayıtlı en yaşlı yıldız sadece 10 milyar yıl yaşındadır. Samanyolu Gökadası'nda 150'den fazla küresel küme bulunur. Galaktik ölçeğe göre bu tür kümelerin boyutu pek de büyük değildir. M68, 100 ışık yılından biraz fazla çapında bir alanı kaplamaktadır. Samanyolu'nun bir ucundan diğer ucuna uzunluğu ise 100 000 ışık yılından fazladır. 33 000 ışık yılı uzaklıktaki M68, Hydra takım yıldızında bulunur. Ünlü Fransız gökbilimci Charles Messier'in 1780 yılında hazırladığı kataloğa 68. sırada girmiştir. Hubble bu görüntüyü Geniş Alan Kamerası ile elde etti. Görüntü kızılötesi ve görünür bölge görüntülerinin birleştirilmesiyle oluşturulmuştur."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/1000-isik-yili-genisligindeki-balonun-merkezindeyiz/", "text": "Gezegenimiz ve dolayısıyla Güneş Sistemi genç yıldızlarla çevrili 1000 ışık yılı genişliğindeki bir balonun merkezinde bulunuyor. Yeni yapılan bir çalışmaya göre 14 milyon önce başlayan bir dizi süpernova ile yıldızlararası uzaya yayılan gaz bulutu genişledi. Güneş bu sırada buluttan uzak olmasına karşılık Samanyolu çevresindeki hareketi nedeniyle bir süre sonra bu bulutun içine girdi. Çalışma için üretilen 3-boyutlu bir uzay-zaman animasyonuna göre 500 ışık yılı uzaklığa kadar yakınımızda bulunan tüm genç yıldızlar ve yıldız oluşturan bölgeler Yerel Kabarcık olarak adlandırılan dev balonun içinde yer alıyor. Gökbilimciler on yıllardır böyle bir yapının varlığını biliyor; ancak ilk kez Yerel Kabarcığın başlangıcını ve çevresine olan etkisini anlayabilecek durumdalar. Yeni veriler ve tekniklere dayanarak oluşturulan uzay-zaman animasyonu ilk kez 14 milyon yıl önce patlayan bir dizi süpernovanın yıldızlararası ortamdaki gazı ileri iterek yıldız oluşumu için gerekli olan yapıya büründüğünü gösteriyor. Bugün iyi bildiğimiz yedi yıldız oluşum bölgesi veya moleküler bulutlar balonun yüzeyinde bulunuyor. Uzay Teleskopu Bilim Merkezinden Hubble araştırma ekibi üyesi Catherine Zucker: Bugün gördüğümüz Yerel Kabarcığın oluşması için milyonlarca yılda yaklaşık 15 süpernova patlamasının olması gerektiğini hesapladık diyor. Gökbilimciler tuhaf şekli olan balonun hareketsiz olmadığını ve yavaş yavaş genişlemeye devam ettiğini belirtiyor. Saniyede yaklaşık 6.5 km hızla ilerliyor. Gücünün çoğunu kaybettiği için hızı neredeyse sabitlendi diyor Zucker. Balonun genişleme hızı ve yüzeyinde oluşan genç yıldızların geçmişi ve şu anki yörüngeleri Avrupa Uzay Ajansının Gaia adlı uzay gözlemevinden alınan verilerle hesaplandı. Viyana Üniversitesinden Prof. Joao Alves: Yerel Kabarcığı oluşturan ilk süpernova patladığında Güneş olay yerinden çok uzaktaydı. Fakat yaklaşık beş milyon yıl önce Güneş'in Samanyolu çevresindeki hareketi onu doğrudan balonun içine götürdü. Şu an Güneş Sistemimiz balonun merkezinde bulunuyor diyor. Bugün Güneş'in yakınından uzaya baktığınızda balonun yüzeyi boyunca oluşan yıldız oluşum sürecini ön taraftan izleyebiliyoruz. İlk kez 50 yıl önce Samanyolu'nda çok sayıda süper baloncuklar olduğu teorisi ileri sürüldü. Harvard Üniversitesi Astrofizik Merkezinden Alyssa Goodman: Şimdi elimizde bunun kanıtı var. Böyle bir balonun ortasında olma ihtimali kaçtır? İstatiksel olarak Samanyolu'nda bu tür baloncukların sayısı az olsaydı Güneş böyle bir balonun merkezinde olabilir miydi? diyor. Goodman, Samanyolu'nu çok delikli İsviçre peynirine benzeterek, peynirdeki her deliği süpernovalar tarafından oluşturulmuş ve yeni yıldızların doğum evleri olarak nitelendiriyor. Ekip şimdi bu baloncukların şekillerini ve boyutlarını 3 boyutlu görebilmek için daha fazla baloncuk haritasını çıkarmayı planlıyor. Baloncukların ve birbirleriyle olan ilişkilerinin haritasını ortaya çıkarmak ölmekte olan yıldızların Samanyolu gibi gökadaların evrimindeki rolünün anlaşılmasını sağlayacaktır. Zucker yanıtlanması gereken soruları sıralıyor: Bu baloncuklar nereye değiyor? Birbirleriyle nasıl etkileşiyor? Süper baloncuklar Samanyolu'ndaki Güneşimiz gibi yıldızların doğuşunu nasıl sağlıyor?"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/10121/", "text": "31 Mayıs 2013'de 1998 QE2 adlı asteroit Dünya'dan 5,8 milyon km ya da başka bir ifadeyle Dünya-Ay uzaklığının 15 katı kadar bir noktadan geçiş yapacak. Tehlikeli asteroitlere karşı her zaman alarm durumunda olan gözlemciler asteroiti 70 m'lik radar teleskopla izleyecek. Asteroit herhangi bir tehdit içermiyor. Jet İticileri Laboratuarı'ndan ve Goldstone radarından sorumlu gökbilimci Lance Benner: Asteroit 1998 QE2, Goldstone ve Arecibo radarları için mükemmel bir hedef olacak. Bu radarların elde edeceği yüksek çözünürlüklü görüntülerle asteroitin gizli özelliklerini ortaya çıkarmayı hedefliyoruz diyor ve ekliyor: Bu gözlemler asteroitin büyüklüğünü, yüzey, şekil ve dönem özellikleriyle kökeni hakkında bilgi verecek. Ayrıca yörüngesinin hesaplanmasıyla gelecekte Dünya'ya doğru yönelecek cisimlerin ne kadar yakından ne kadar hızla geçeceği daha doğru hesaplanabilecek. Asteroit 31 Mayıs 2013'de Türkiye saatiyle 22:59'da en yakın konumda olacak. Dünya'nın bu kadar yakınından önümüzdeki iki yüz yıl boyunca başka bir asteroit geçmeyecek. 207 kilometre uzunluğundaki 1998 QE2 asteroiti, New Mexico'daki Massachusetts Teknoloji Enstitüsü'nün Dünya'ya Yakın Asteroit Taraması programı çerçevesinde 19 Ağustos 1998'de keşfedilmişti. Goldstone radarı Dünya'dan 4 milyon km uzaktan geçen 3,75 metre büyüklüğündeki küçük bir asteroiti bile görüntüleyebilecek yetenektedir. Böylesi bir asteroitin ayrıntılı görüntüsünü elde etmek için şimdiden sabırsızlanıyorum. Radarın yetenekleri, Dünya'dan uzakta küçük bir ışık noktası gibi geçecek cismi, ayrıntılı olarak görmeyi sağlar. Gerçek anlamda Dünya'ya yakın asteroitlerin radar görüntüleri ile Güneş Sistemi'ndeki asteroit sınıflarını ortaya çıkarmak için kullanılır diyor Benner. Güneş'e doğru yönelen asteroitlerin şekilleri değişime uğrar. Daha önce radar ve uzay araçlarının görüntüleriyle elmas, kek, patatese benzetilen asteroitlere göre 1998 QE2'nin neye benzetileceği merak konusu. Gökbilimciler 30 Mayıs-9 Haziran tarihleri arasında NASA'nın 70 m'lik Goldstone'un Derin Uzay Anteni ile Porto Riko Arecibo Gözlemevi'nin radarını kullanarak geniş bir gözlem çalışması yapmayı planlıyor. İki teleskopun farklı özellikleri nedeniyle birbirini tamamlayıcı çalışmaların ortaya çıkmasına yardımcı olacağından, asteroit hakkında çok daha fazla bilgi edinilecektir. NASA asteroitlerin izlenmesine gezegenimizin korunması anlamında önem veriyor. Bunun için oldukça sağlam ve verimli yürütülen bir araştırma programı da mevcut. Bugüne kadar keşfedilen Dünya'ya yakın cisimlerin % 98'i bu programla keşfedildi. Geçtiğimiz 2012 yılında NEO bütçesi 6 milyon dolardan 20 milyon dolara yükseltildi. Program sadece Dünya'ya yakın asteroit ya da kuyrukluyıldızları aramakla kalmayıp, bunların özelliklerini, yörüngelerini de belirlemeye çalışıyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/11-yeni-gezegen/", "text": "11 Yeni gezegen daha keşfedildi. Gezegenler in hepsinde Keck Gözlemevi'nin katkısı bulunuyor. Gezegenlerden benim en fazla dikkatimi çeken HD 126614b gezegeni oldu. Çünkü gezegen 3'lü bir yıldız sistemine ait olan HD 126614A yıldızının çevresinde dolanıyor. Bulunan yeni gezegenlerle ötegezegen sayısı 443 yükseldi. En az 1 gezegeni olan yıldız sayısı da 376 oldu. Yeni keşfedilen gezegenlerin kütleleri 0.013 (HD 156668b) Jüpiter kütlesi ile 3.3 (HD 181342b) Jüpiter kütlesi arasında değişiyor. Gezegenlerden bize en yakın olanı 78 ışık yılı ile HD 156668b olurken, en uzaktaki 630 ışık yılı ile HD 206610b. Aşağıdaki tabloda yeni bulunan gezegenlerin ve yıldızlarının ayrıntılı özelliklerini inceleyebilirsiniz. |Gezegenin Adı > |HD 4313b |HD 95089b |HD 181342b |HD 206610b |HD 180902b |HD 136418b |HD 212771b |HD 156668b |HD 126614b |HD 13931b |G1 179b |Kütlesi |2.3 |1.2 |3.3 |2.2 |1.6 |2 |2.3 |0.013 |0.38 |1.88 |0.82 |Yıldızına Uzaklığı |1.19 |1.51 |1.78 |1.68 |1.39 |1.32 |1.22 |0.05 |2.35 |5.15 |2.41 |Bizden Uzaklığı |445 |450 |360 |630 |360 |320 |430 |78 |235 |144 |264 |Yörünge Dönemi |356 |507 |660 |610 |480 |464 |373 |4.6 |1244 |4218 |2280 |Yaşamsal Bölgede |Hayır |Hayır |Hayır |Hayır |Hayır |Hayır |Hayır |Hayır |Hayır |Hayır |Hayır |Yıldızın Kütlesi |1.72 |1.58 |1.84 |1.56 |1.52 |1.33 |1.15 |0.77 |1.15 |1.02 |0.36 |Yıldızın Çapı |4.9 |4.9 |4.6 |6.1 |4.1 |3.4 |5 |0.72 |1.09 |1.23 |0.38 |Yıldızın Sınıfı |G5 |K |K |K |K |G5 |G8 |K2 |K0 |G0 |M |Yaşı |2 |2.5 |1.8 |3 |2.8 |4 |6 |8.6 |7.2 |8.4 | |Yıldızın Sıcaklığı |5000 |5000 |5000 |4870 |5030 |5070 |5100 |4850 |5585 |5830 |3370 Ayrıntılı bilgiler için: http://fr.arxiv.org/PS_cache/arxiv/pdf/1003/1003.3445v1.pdf http://fr.arxiv.org/PS_cache/arxiv/pdf/1003/1003.3488v1.pdf http://fr.arxiv.org/PS_cache/arxiv/pdf/1003/1003.3444v1.pdf"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/11108/", "text": "GÖKADA-KUASAR-GÖKADA KÜMELERİgüncelleme tarihi28 Mayıs 202226 Mayıs 2013GÖKADA-KUASAR-GÖKADA KÜMELERİ için 3 yorum Samanyolu ve çevresindeki yapıların haritası NGC 4736 Gökadalar birleşiyor Ayçiçeği (M63) Uzak bir gökada kümesi. Abell 1689. Abell 1689. Gökada merkezindeki karadelik çevresinden yayılan jetlerin oluşturduğu renk cümbüşü. Görüntü üç farklı dalga boyunda alınan verilerle oluşturuldu. 2MASX J05210136-2521450 Gökadası. ESO 121-6 Çubuklu sarmal M82 gökadası.. Derin uzayda gökadalar.. Starburst galaxy.. Sombrera Gökadası.. Sharonun Gözü.. Samanyolu Samanyolu Samanyolu Samanyolu NGC 7090 NGC 6744 NGC6872 ve IC4970 NGC 5253 NGC 5806 NGC 5128 NGC 4945 NGC 6240 NGC 4526 NGC 4214 NGC4666-4668 NGC 4696 NGC 891 M101 M106 M83 M66 M51 Kuasar Kuasar IC342 Bir uzay gülü ! Hayalet Gökada çarpışması ESO 499-G37 Erken evren görüntüsü Erboğa A Erboğa A Derin uzay Derin uzay Cüce adam bulutsusu Çekimsel mercek Casus gökada Berenisin saçı Abell 1758 NGC 2683 NGC 3344 NGC 2841 NGC 300 NGC 1399 M77 gökadası NGC 1097 Sarmal gökada Andromeda Kozmik ünlem.. Abell 2444 Cüce gökada Erboğa A gökadası ARP 166 Heykeltraş gökadası Halkalı gökada Et Kancası bulutsusu Gökada yakınlaşması NuSTAR ve Chandra verileriyle oluşturulmuş Heykeltraş gökadası görüntüsü. Turuncu nokalar NuSTAR verileriyle gözlenen yüksek enerili X-ışını kaynaklarıdır. Hubble, biri parçalanmış çarpışan iki gökadanın görüntüsünü yayınladı. Bu görüntü WISE ile Spitzer Uzay Teleskopu'nun gözlemlediği iki gökada kümesini gösterir. Gökada kümeleri evrendeki en büyük yapılar arasındadır. Görüntülerin merkezlerinde görülenler en parlak gökada kümesi veya BCG adı verilen gruplara örnektir. Karşıdan görünen bir sarmal gökadanın güzelliği bir başkadır. Bu da öyle görkemli bir görsel. Berenisin Saçı'nın güneyinde yer alan büyük gökada Messier 100 (M100) 55 milyon ışık yılı uzaklıkta yer alan sarmal bir gökadadır. M100 çok net görülen sarmal kolları ve merkezindeki çubuksu yapıyla SAB türü bir gökadadır. Bir yandan yeni yıldızlar oluştururken diğer yandan dışarı büyük miktarlarda gaz pompalayan sarmal gökada NGC 253'ün ESO'daki Çok Büyük Teleskop görüntüsü. Gökada sarmal olmasına karşılık sarmal kollarını bize verdiği poz nedeniyle net göremiyoruz. XMM-Newton Teleskopu ile morötesi ışık altında elde edilmiş M101 görüntüsü. 3 Yorumlar Dünya üzerindeki varlıklarının büyük bir kısmında, insanlar kendilerini oldukça özel hissettiler. Fakat, bilimsel bir bakış açısıyla yaklaştığımızda, tek kelimeyle önemsiz olduğumuz ortaya çıkıyor. Evrenin merkezinde değiliz. Özel değiliz. Yalnızca, milyarlarca galaksinin bulunduğu ve biz olmadan da yaklaşık olarak 13.8 milyar yıl boyunca var olmuş evrende, bir galaksideki önemsiz bir yıldızın etrafında dolanan, önemsiz küçük bir gezegendeki türleriz. Yine de, kendimizi bu kadar çabuk bir hiç olarak görmekte acele etmeyelim diye düşünüyorum. Evrenin merkezinde olduğumuzu düşündüren bir his hala var içimde.Saygılarımla Daha biz evrenin geometrisini bile bilmiyoruz.Bilsek en azından evrenin neresinde olduğumuz hakkında bir fikrimiz olur gözlemlenebilen tek bir noktada milyarlarca galaksinin eşsiz güzelliklerini görmek çok güzel bir duygu,her bir galakside milyarlarca yıldızlar ve onlara bağlı gezegenler,oluşumlar belkide farklı yaşam formları olma ihtimalini gösteriyor,doğan her bir yıldız farklı yaşam formlarını meydana getiriyor olabilir ve bu gözlemlenebilen evrenin en küçük noktası insanın aklının alamıyacağı bir kavram."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/12-ekimde-bir-asteroit-dibimizden-gececek/", "text": "12 Ekim'de küçük bir asteroit Dünya'yı neredeyse yalayıp geçecek. Asteroitin yakın geçişi, yapısı ve yörüngesi ile ilgili çalışmalar yapmak isteyen bilim insanlarını heyecanlandırdı. Dünya çapında görev yapan profesyonel ya da amatör tüm gözlemevleri bu ilginç geçişi izlemeye davet edildi. Dünya'ya çarpması olası küçük asteroitleri keşfetmek ve izlemek üzere ESA ve Avrupa Güney Gözlemevi-ESO arasındaki işbirliği çerçevesinde yapılan incelemeler asteroit 2012 TC4'ü ortaya çıkardı. İlk kez Hawaii'deki Pan-STARRS gözlemevi tarafından 2012'de keşfedilen asteroit gözlem altında tutuluyor. Asteroit son olarak ESO'nun Çok Büyük teleskopu tarafından görüntülendi. Eldeki gözlem verileri Dünya'nın ne kadar yakınından geçeceği konusunda çelişkiliydi. Ancak yeni gözlemlerle birlikte asteroitin Dünya'nın 44 000 kilometre yakınından geçeceği görüldü. Asteroitin 15-30 m'lik bir büyüklüğe sahip olduğu düşünülüyor. Yakın geçiş sırasında çok daha fazla bilgi edinilecek. Bu boyuttaki bir asterotin atmosfere girmesi Chelyabinsk olayına benzer bir etkiye neden olur. Asteroit başta NASA olmak üzere Dünya'daki diğer gözlemevleri tarafından da izlenecek."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/12000-gundur-uzayda/", "text": "20 Ağustos 1977'de fırltatılan Voyager 2, uzaydaki 12 000. gününü devirdi. Geçen 33 yıl içinde dış gezegenlerden tutun da, yıldızlararası ortamdaki rüzgarları, güneş rüzgarlarıyla ilgili bilgileri iletti. Güneş'ten 14 milyar km uzaklıkta bulunan araç aslında şimdiye kadar dolana dolana 22 milyar km yol aldı. Dünya'dan araca yollanan bir sinyal bu uzaklık nedeniyle araca 12.8 saatte ulaşıyor. Voyager 1 ise 13 Temmuz'da 22 milyar km yol almış olacak. Voyager Güneş'ten o zaman 17 milyar km uzaklıkta bulunacak. Voyager 2'nin bilgisayar sisteminde bir süre önce bir arıza oluşmuştu. NASA aracın bilgisayarlarında oluşan bu hatanın düzeltilmesi için yoğun çaba harcamaya devam ediyor. Bunun için aracın bilgisayar verileri 24 Mayıs'ta yenilenmişti. Kaynak: NASA-Voyager 4 Yorumlar Peki tam olarak nereye gidiyorlar sistemden çıkmışlar ötesi ışık yılı.Neden imha edilmiyorlar? Neden yok edilsinler anlamadım. Şimdiye kadar birkaç istisna dışında hiçbir uzay aracını görev süresi bitse dahi yok etmek için uğraş gösterilmedi. Çünkü bu da ayrı bir masraf ve enerji gerektirir. Kaldı ki bu araçların görevi zaten Güneş Sistemi'ni terkedip yıldızlararası uzaya girmek. Eğer şansları yeterince varsa bir gezegene düşmek ve yine eğer şansları varsa bir uygarlıkla karşılaşmak ve yine eğer şansları varsa bu uygarlığın gelişmiş olması. Araçlar Dünya'nın Samanyolu'ndaki yerini, insanı, hayvanı, bitkiyi kısacası Dünya'daki yaşamı anlatan resim, yazı ve seslerle donatıldı. acaba voyagerler şu an ne durumdalar. hala resim çekip yollama kabiliyetleri varmı. Voyager araçlarından görüntü istenmiyor. Bu da sanırım azalan enerjileriyle ilgili. Artık güneş ışığını yeterli alamıyorlar. Bu nedenle sadece veri akışı gerçekleşiyor. Araçlar hala yol alıyor. http://voyager.jpl.nasa.gov/index.html"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/12277/", "text": "VLT, Beta Pictoris b'nin dönüş hızını ölçtü ESO'nun Çok Büyük Teleskopu ile yapılan gözlemlerle, ilk kez, bir ötegezegenin kendi etrafındaki dönme süresi belirlendi. Beta Pictoris b'nin bir gününün sadece sekiz saat olduğu bulundu. Bu, Güneş Sistemi'ndeki herhangi bir gezegen gününden çok daha kısa bir süre ötegezegenin ekvator bölgesi saatte 100 000 km hızla hareket ediyor. Elde edilen yeni sonuçlar, Güneş Sistemi'nde görülen kütle ile dönme arasındaki ilişkiyi ötegezegenlere kadar genişletiyor. Benzer yöntemlerle gökbilimciler gelecekte Avrupa Aşırı Büyük Teleskopu'nu kullanarak ötegezegenleri daha detaylı bir şekilde görüntüleyebilecekler. Beta Pictoris b ötegezegeni, güney gökküresi takımyıldızlarından Ressam doğrultusunda, yeryüzünden yaklaşık 63 ışık-yılı uzaklıkta bulunan ve çıplak gözle görülebilen Beta Pictoris yıldızının etrafında dolanmaktadır. Bu gezegen altı yıl önce keşfedilmiştir ve doğrudan gözlemi yapılan ilk ötegezegenlerden biridir. Yıldızına uzaklığı Yer-Güneş mesafesinin sadece sekiz katı kadardır (eso1024) bu da onu yıldızına en yakın doğrudan gözlenen gezegen yapmaktadır . VLT üzerindeki CRISES aygıtını kullanarak Leiden Üniversitesi ve Hollanda Uzay Araştırmaları Enstitüsü'nden bir Alman gökbilimciler ekibi ötegezegen Beta Pictoris b'nin ekvatordaki dönüş hızının saatte neredeyse 100.000 kilometreye kadar ulaştığını buldular. Karşılaştırma yapılırsa, Jüpiter ekvatorunun hızı saatte 47.000 km iken, Dünya'nın ekvatordaki dönüş hızı saatte sadece 1700 km'dir . Beta Pictoris b Dünya'dan 16 kat daha büyük ve 3000 kat daha ağırdır, buna rağmen gezegenin bir günü sadece 8 saat uzunluğundadır. Neden bazı gezegenlerin hızlı, diğerlerinin daha yavaş döndükleri bilinmiyor, diyor ikinci-yazar Remco de Kok, ancak bir ötegezegene ait bu ilk dönme ölçümü aynı eğilimin Güneş Sistemi'nde de var olduğunu gösteriyor, biz de de daha büyük gezegen daha hızlı dönüyor. Bu gezegenlerin oluşum aşamalarının bir sonucu olarak evrensel bir sonuç olmalı. Beta Pictoris b oldukça genç bir gezegen, yaklaşık 20 milyon yıl yaşında (Yeryüzünün 4.5 milyar yıllık yaşı ile karşılaştırınca) . Zamanla, gezegenin soğuması ve büzülmesi bekleniyor, bu da onu daha hızlı bir gezegen haline getirecek . Diğer yandan, diğer süreçler de gezegenin dönme hızını değiştirecek etkiler yapabilir. Örneğin, Dünya'nın dönüş hızı Ay'la olan çekimsel etkileşim nedeniyle gittikçe yavaşlamaktadır. Gökbilimciler yüksek-dağılımlı tayf ölçümü adı verilen hassas bir yöntemi kullanarak ışığı, kendisini oluşturan renklerine ayırdılar her bir renk tayf üzerindeki farklı dalgaboylarına karşılık geliyor. Doppler etkisi ilkesine göre, dalgaboyundaki değişimi kullanarak gezegen üzerindeki farklı bölgelerin farklı hızlarda ve gözlemciye göre farklı yönlerde hareket ettiğini tespit ettiler. Kendisinden çok daha parlak yıldızının etkileri göz ardı edildiğinde ise, gezegenin dönmesinden kaynaklanan sinyaller elde edilebildi. Gezegenden yayılan ışığın dalgaboyunu yüz binde bir hassasiyetle ölçmeyi başardık, bu sayede Doppler etkisinin duyarlılığı ışınım yapan nesnelerin hızının ölçülebilmesini sağladı. diyor çalışmanın yürütücüsü Ignas Snellen. Bu yöntemle gezegenin yüzeyindeki farklı bölgelerin farklı hızlarda bize doğru ya da ters yöne hareket ettiklerini bulduk, bu da gezegenin kendi ekseni etrafında dönüş yapmasıyla açıklanabilmektedir. Bu teknik onlarca yıl boyunca yıldız yüzeylerini görüntülemek için ve son olarak da kahverengi cüce Luhman 16B gözlemlerinde kullanılan Doppler görüntüleme ile yakından ilgilidir. Beta Pictori b'nin hızlı dönüşü sayesinde gelecekte gezegenin muhtemel bulut şekilleri ve büyük fırtınalarını gösteren küresel bir haritasını oluşturulabilir. Bu yöntem E-ELT'nin mükemmel çözünürlüğü ve hassasiyeti ile yüksek dağılımlı bir tayfölçer sayesinde çok daha geniş ötegezegen örnekleri üzerinde kullanılabilir. Planlanan orta-kırmızı-ötesi E-ELT Görüntüleyici ve Tayfçekeri ile ötegezegenlerin küresel haritalarını üretebilecek ve bu yöntemle Beta Pictoris b'den çok daha küçük gezegenlerin özelliklerini tespit edebileceğiz. diyor METIS proje yürütücüsü ve yeni makalenin eş-yazarı Bernhard Brandl. Notlar Beta Pictoris'in birçok ismi bulunuyor, örneğin HD 39060, SAO 234134 ve HIP 27321 gibi. Beta Pictoris tozlu enkaz diski ile çevrili olan yıldızların en iyi bilinen örneklerinden biridir. Diskin şu anda Yer-Güneş arasındaki mesafenin 1000 katına kadar genişlediği biliniyor. Beta Pictoris gezegenine ait daha önceki gözlemlerin aktarıldığı basın bültenleri ise eso0842, Hareketli Halindeki Gezegen ve Gaz Kümeleri Kuyruklu-yıldızların Eseri mi? 'dir. Uyarlamalı optik yöntemi kullanılarak yapılan gözlemler, dünyanın gökbilim için en iyi yerleşkelerinden yapılan gözlemleri bile olumsuz etkileyen Yeryüzü atmosferinin türbülans hareketlerinin görüntüler üzerindeki bozucu etkilerini telafi etmektedir. Gökbilimciler bu sayede süper-keskin görüntüler elde edebilmektedir, neredeyse uzaydan gözlem yapıyormuş gibi. Jüpiter'in gezegenin dönüş hızını belirleyen katı bir yüzeyi olmadığından, ekvatoryal atmosferin dönüş hızı dikkate alınmaktadır, bu da saatte 47 000 km'dir. Dünya'nın ekvatordaki hızı saatte 1674.4 km'dir. Daha önceki ölçümlere göre sistem daha gençti. Bu açısal momentumun korunumu nedeniyledir ve aynı etki kollarını kapatan bir buz patencisinde de görülür, bu şekilde daha hızlı dönmeye başlar. Kahverengi cücelere genellikle başarısız yıldızlar olarak bakılır, Güneş gibi yıldızların aksine, hiçbir zaman nükleer füzyon tepkimelerini başlatabilecek kadar sıcaklığa ulaşamazlar. ESO-Türkiye"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/12373/", "text": "NASA'nın Chandra X-ışını Gözlemevi yaklaşık bir milyon saniye süreli gözlemle Samanyolu'na benzer sarmal bir gökadadaki yüzlerce parlak X-ışını noktalarını ortaya çıkardı. Messier 51 (M51) veya NGC 5194 adlı gökada aynı zamanda Girdap Gökadası olarak da bilinir. Samanyolu gibi Girdap Gökadası'da sarmal kollarında büyük miktarda gaz ve toz kümeleri bulundurur. Kendi gökadamızın tam şeklini bakış doğrultumuz nedeniyle göremeyiz ama 30 milyon ışık yılı uzaklıktaki Girdap bize kendi yüzünü göstererek gökadamızın neye benzediği hakkında bilgi verir. Chandra'yı kullanan gökbilimciler Girdap'taki bazı özel durumları X-ışınları gözlemiyle ortaya çıkarır. Yeni birleştirilmiş görüntüde Chandra verileri mor ile gösterilmiştir. Kırmızı, mavi ve yeşil renklerle kendini gösteren optik veriler Hubble Uzay Teleskopu'na aittir. X-ışını kaynaklarının çoğu X-ışını çiftlerini gösterir. Bu sistemler genellikle bir yıldız ve ona komşu olan bir nötron yıldızı, bir karadelik ya da yakın başka bir yıldızdan oluşur. Yakın komşu ana yıldızdan malzeme çalar. Bu malzeme cismin çevresini sarar ve sıkışır, böylece milyonlarca dereceye kadar ısınarak X-ışını yaymaya başlar. Chandra gözlemlerine göre M51'deki X-ışını kaynaklarından en az on tanesinde karadelik bulunuyor. Bu sistemlerin sekizindeki karadelikler büyük bir olasılıkla kendilerinden daha büyük güneşlerinin malzemesini çalıyor. Gökbilimcilerin bu kanıya varmalarının nedeni ise yaklaşık 10 yıldır süren M51 gözlemlerinde karadelik kaynaklı X-ışını sistemlerinin nasıl davrandığını bilmelerinde yatıyor. On yıldır süren Chandra gözlemlerinde bu noktaların sürekli parladığı gözlendi. Bu sonuçlara göre kütleli yıldızdan karadeliğe doğru sürekli malzeme akışını gerçekleştiren güçlü bir manyetik fırtına bulunmaktadır. Samanyolu ile Girdap gökadası arasındaki en önemli fark ise M51'in sol üstünde görülen küçük bir gökada ile çarpışma sürecinde olmasıdır. Gökbilimciler bu olayın yeni yıldız oluşumlarını tetiklediğini düşünüyorlar. Yeni oluşan dev yıldızlar ise birkaç milyon yıl içinde çökerek nötron yıldızı ya da karadeliğe dönüşecekler. Zaten M51'deki karadelikli XRG'lerin çoğunun birleşme hattı üzerinde olduğu görülüyor. Chandra ile yapılan önceki çalışmalarda Girdap Gökadası'nın 100 X-ışını kaynağı ortaya çıkarılmıştı. Yeni çalışmada 900.000 saniyeden fazla süren gözlem süresince yaklaşık 500 X-ışını kaynağı ortaya konuldu. Görüntü telif hakkı: X-ray: NASA/CXC/Wesleyan Univ./R.Kilgard, et al; Optical: NASA/STScI"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/14006/", "text": "Kömür Çuvalı Bulutsusu'na yakından bakış Karanlık is ESO'nun Şili'de bulunan La Silla Gözlemevi'ndeki MPG/ESO 2.2-metre teleskopu üzerindeki Geniş Alan Görüntüleyicisi ile alınan bu yeni görüntüdeki zengin yıldız alanını neredeyse tamamen örtüyor. Mürekkeplenmiş gibi görülen bölgeler, çıplak gözle görülebilen türünün en göze çarpan nesnelerinden biri olan, Kömür Çuvalı olarak bilinen dev karanlık bulutsunun küçük parçalarıdır. Bundan milyonlarca yıl sonra, Kömürçuvalı'ndaki iri parçalar bölgedeki genç yıldızlardan gelen ışıltı ile fosil yakıtı kömür gibi tutuşacak. Kömür Çuvalı Bulutsusu yaklaşık 600 ışık-yılı uzaklıkta Güneyhaçı takım yıldızı doğrultusunda yer almaktadır. Bu dev, koyu renkli nesne Samanyolu'nun parlak, yıldızlı bandı üzerinde dikkat çekici bir gölge oluşturmakta ve bu nedenle bulutsu güney yarımküredeki insanlar tarafından türümüz var olduğundan bu yana bilinmektedir. İspanyol kaşif Vicente Yanez Pinzon Kömür Çuvalı Bulutsusu'nun varlığını ilk kez 1499'da Avrupa'da duyurmuştu. Aslında Samanyolu'nun uydu gökadaları olan iki parlak Macellan Bulutsusu ile karşılaştırıldığında karanlık görünümü nedeniyle Kömür Çuvalı daha sonra Siyah Macellan Bulutu takma adını aldı. Bu iki parlak gökada güney gökküresinde açık bir şekilde görülmekte olup, Ferdinand Magellan'ın 16. Yüzyıldaki keşifleri sırasında Avrupalılar'ın dikkatini çekmiştir. Bununla birlikte, Kömür Çuvalı bir gökada değildir. Diğer karanlık bulutsular gibi, aslında bir yıldızlar arası toz bulutu olup, kalın yapısı nedeniyle arka planda yer alan çoğu yıldızın ışığının gözlemcilere ulaşmasını engellemektedir. Karanlık bulutsularda bulunan kayda değer orandaki toz parçacıkları donmuş su, azot, karbon monoksit ve diğer basit organik molekülleri kaplamaktadır. Ortaya çıkan parçacıklar görünür ışığın kozmik bulut içerisinden geçişini büyük ölçüde engellemektedir. Kömür Çuvalı'nın ne kadar karanlık olduğunu anlamak için 1970'lerde Finlandiyalı gökbilimci Kalevi Mattila deneysel bir çalışma yayınlamış ve Samanyolu'nun parlaklığının onda biri kadar olduğunu tahmin etmiştir. Yine de bir miktar arka fon yıldız ışığı Kömür Çuvalı içerisinden geçmeyi başarmış ve bu da yeni ESO görüntüsünde ve modern teleskoplarla yapılan diğer gözlemlerde ortaya çıkarılmıştır. Bulutsu içerisinden geçerek gelen ışık bir miktar değişime uğramaktadır. Görüntüde gördüğümüz ışık normalde olduğundan daha kırmızı görülmektedir. Bunun nedeni karanlık bulutsulardaki toz parçacıklarının yıldızlardan gelen ışıktaki mavi ışığı, kırmızı ışığa göre daha çok soğurması, yıldızları normalde göründüklerinden daha koyu kırmızı halde göstermeleridir. Gelecek milyonlarca yıl sonra Kömür Çuvalı'nın karanlık günleri sona erecek. Bulutsudaki gibi çok miktarda toz ve gaz içeren yıldızlar arası bulutlar yeni yıldızların yakıtı haline gelecek. Kömür Çuvalı'ndaki başı boş madde kütleçekiminin ortak etkisi nedeniyle bir araya gelerek yıldızları meydana getirecek, ve Kömür Çuvalı'ndaki kömür külçeleri alev alırcasına yanacak. ESO-Türkiye"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/14262/", "text": "Yeryüzünde yaşam yaklaşık dört milyar önce ortaya çıktı. Gezegenimizin kayalık yüzeyi, sıvı su barındırması ve bunları örten atmosferi hayatın yeşermesine olanak sağladı. Buradaki önemli etkenlerden biri de gezegenin manyetik alanıydı ve yaşam bu etkenlerin birlikteliğiyle gelişti. Güneş benzeri genç bir yıldız olan Kappa Ceti'nin manyetik alanının yaşam için elverişli gezegen oluşumunda önemli rol oynadığını göstermektedir. Harvard-Smitsonian Astrofizik Merkezi'nden ve Brezilya Rio G. Do Norte Üniversitesi'nden Jose-Dias Do Nascimento: Bir gezegenin yaşanabilir olması için sıvı suyu tutacak atmosfere ve sıcaklığa, bir de şiddetli güneş rüzgarından korunması gerekir diyor. Balina takımyıldızındaki 30 ışık yılı uzaklıktaki Kappa Ceti, Güneş'e çok benzeyen genç bir yıldızdır. Yıldızın 400-600 milyon yıl yaşında olduğu hesaplanmıştır. Bu yaş yeryüzünde yaşamın ortaya çıkmaya başladığı zamana denk gelmektedir. Yani Kappa Ceti, Güneş Sistemi'ndeki yaşamın ortaya çıkmasıyla ilgili ipuçlarını barındırmaktadır. Yaşına uygun yıldızlarda olduğu gibi Kappa Ceti de manyetik açıdan oldukça dinamiktir. Yüzeyinde oldukça büyük ve çok sayıda güneş lekeleri gibi aktif noktalar bulunmaktadır. Yıldız aynı zamanda uzaya bol miktarda plazma ya da iyonlaşmış gaz atmaktadır. Araştırma ekibi, oluşan yıldız rüzgarının Güneş'ten yayılanın 50 katı olduğunu göstermektedir. Yaşam alanında yer alan bir gezegenin manyetik alanı şiddetli yıldız rüzgarına şemsiye olabilir. Eğer manyetik alan yoksa gezegen atmosferini kaybeder. Mars'ın atmosferinin bu nedenle kaybolduğu düşünülmektedir. Çalışma ekibi Kappa Ceti'den yayılan rüzgarın genç Dünya'ya olan etkisini modelledi. Bunun için genç Dünya'nın manyetik alanının şimdikinden zayıf ve güçlü olduğu durumlar karşılaştırıldı. Sonuçta atmosferinin yok olmaması ve yaşamın ortaya çıkması için manyetik alanın şimdikinin 1,5 katı ile üçte biri oranında olması gerektiği hesaplandı. Erken Dünya'nın manyetik alanı şimdiki gibi değilse bile en azından koruyucu olacak kadar yeterliydi diyor Do Nascimento. Kappa Ceti'de gözlenen fışkırmalar Güneş'tekinin 10 ile 100 milyon katına kadar enerji yaymaktadır. Yıldızın yaydığı enerjinin incelenmesi ile Güneş'in gençlik döneminde ne sıklıkta yüksek enerji yaydığı ortaya çıkarılabilir."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/15258/", "text": "ALMA'yı kullanan gökbilimciler tuhaf kırmızı yıldız U Antliae tarafından uzaya salınan balon şeklindeki maddenin dikkat çekici görüntüsünü yakaladı. Gözlemler, gökbilimcilerin yıldızların yaşamlarının son dönemlerinde nasıl evrimleştiklerini anlamalarına yardımcı olacak. Dürbün kullanan dikkatli bir gözlemci güney gökküresindeki sönük Pompa takımyıldızında parlaklığı haftalık olarak hafifçe değişen oldukça kırmızı bir yıldız göreceklerdir. U Antliae olarak adlandırılan bu olağandışı yıldızın Atacama Büyük Milimetre/milimetre-altı Dizgesi ile yapılan yeni gözlemleri, yıldızın etrafındaki dikkat çekici incelikte küresel bir kabuğu gözler önüne sermektedir. U Antliae bir karbon yıldızı olup, evrimleşmiş, soğuk ve parlak asimtotik dev kolu türüne girmektedir. Yaklaşık 2700 yıl önce, U Antliae kısa bir süre boyunca hızlı kütle kaybı sürecinden geçmiştir. Sadece birkaç yüzyıl süren bu dönemde, yeni ALMA verilerinde görülen kabuğu oluşturan madde, yüksek hızlarda yıldızdan atılmıştır. Kabuğun ayrıntılı bir şekilde incelenmesi ile ipliksi alt-yapılar olarak bilinen ince, şeritler halinde gaz bulutlarına dair bazı kanıtlar görülmüştür. Bu dikkat çekici görüntü çoklu dalgaboylarında keskin görüntüler oluşturabilme yeteneğine sahip Şili'nin Atacama Çölü'ndeki Chajnantor Platosu'nda bulunan ALMA radyo teleskopu sayesinde mümkün olabilmiştir. ALMA U Antlieae kabuğundaki daha önce görülmesi mümkün olmayan çok daha ince ayrıntıları görebilmektedir. Yeni ALMA verilerinde sadece tek bir görüntü yer almıyor; ALMA ile her bir kısmı farklı bir dalga boyunda görüntülenen üç boyutlu bir veri seti üretilmiştir. Doppler Etkisi nedeniyle, veri küpündeki her farklı dilim, farklı hızlarda gözlemciye yaklaşan ya da uzaklaşan gazı göstermektedir. Bu kabuk aynı zamanda küresel şekilde oldukça simetrik ve incedir. Farklı hızların görüntülenmesi sayesinde bu kozmik baloncuk insan vücudu için yapılan bilgisayarlı tomogrofi tekniğindeki gibi yapay dilimlere ayrılabilmektedir. Bu yıldızlardaki kabuk yapısının kimyasal içeriği ile atmosferlerinin ve kabukların kütle kaybıyla nasıl oluştuklarının anlaşılması, erken Evren'de yıldızların nasıl evrimleştiklerini düzgün bir şekilde anlamak için önemlidir. Notlar U Antliae ismi Pompa takımyıldızında parlaklığı değişen dördüncü yıldız anlamını taşımaktadır. Bu tür değişenlerin isimlendirilmesi karmaşık bir sırayı izlemekte olup, burada ayrıntılı bir şekilde açıklanmaktadır. ESO-Türkiye"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/15579/", "text": "ESA'nın Mars Express uydusunun çektiği görüntülerden oluşturulan bir film Mars'ın güney yarıküresindeki 102 km genişliğindeki Neukum kraterini gözler önüne seriyor. Krater adını Mars Express projesinin kurucularından Alman fizikçi ve gezegen araştırmacısı Gerhard Neukum'dan almaktadır. Bu çarpma kraterinin kenarı ve zeminindeki çeşitli özellikler karmaşık bir jeolojk geçmişi göstermektedir. Kuvvetli rüzgarların şekillendirdiği koyu alan kumul kısımlar volkanik malzemelerden oluşmaktadır. Yine kraterin iç kısmı çökeller tarafından doldurulmuştur. Bunun yanında aşınarak zayıflamış iki şekilsiz çöküntü de göze çarpmaktadır. Zaman içinde krater duvarı toprak kayması ve yığılmış malzeme ile değişen derecelerde çökmüştür. Bunun dışında kenarlardaki küçük kraterler Neukum kraterinin uzun tarihi geçmişi olduğunun kanıtıdır. Neukum krateri Mars'ın bilinen en eski yapılarından biri olup en az 3,9 milyar yıl önce oluşmuştur. 1 Yorum görüntüler mükemmel,mars hakkında çok önemli bilgiler verebilir.insanlı uçuşlar için referans olabilir.geriye sadece uygun yaşam koşullarını meydana getirmek.insanoğlu ileride bunu da başaracağına inanıyorum."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/16/", "text": "Hawai Üniversitesi'nden Tomotsugu Goto liderliğindeki ekip Dünya'dan 12,8 milyar yıl ışık yılı uzaklıktaki dev bir gökadanın merkezinde dev bir karadelik keşfettiler. Gökadanın merkezindeki karadeliğin 1 milyar Güneş kütleli olduğu bildiriliyor. Gökada ve karadelik evrenin erken dönemlerinde oluşmuş. Bu kadar uzaklıkta yer alan bir gökadayı gözlemlemek, hakkında bilgi edinmek kolay değil. Bu kadar uzaklıkta yer alan bir gökadadan gelen ışık son derece zayıftır. Keşif bu nedenle önemli. Büyük bir yıldız öldüğü zaman oluşan daha küçük karadeliklerden daha farklı olan süper kütleli karadeliklerin kaynağı henüz çözülememiş problemlerden biridir. Daha çok kabul gören model birkaç orta büyüklükteki karadeliğin birleşmesiyle süper kütleli karadeliklerin oluşması yönündedir. Keşfedilen gökada gibileri orta büyüklükteki karadelikler barındırır. Süper kütleli karadelik oluştuktan sonra da büyümeye devam eder. Çünkü yüksek çekim kuvveti nedeniyle yakınındaki nesneleri kendine çekecektir. Gökbilimciler karadeliği görebilmek için Mauna Kea'daki Subaru Teleskobuna kızılötesi bir yeni nesil hassas CCD kamera yerleştirdiler. Yapılan inceleme sonucunda 9100 A* dalga boyunda alınan ışığın %40'ının gökadadan kaynaklandığı görüldü. Geriye kalan %60 ise karadeliği kuşatan iyonize bulutsulardır. Ekibe göre keşif erken evrende oluşan gökadaların ve karadeliklerin ortak gelişimi hakkında yeni bir pencere açacak. Kaynak: IFA-Hawai *A:Angström. Dalgaboylarını ölçmek için kullanılan bir uzunluk ölçü birimi. 1 A, 1 metrenin 10 milyarda biridir."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/18-ulusal-astronomi-ve-uzay-bilimleri-kongresi/", "text": "Ülkemiz gökbilimcilerinden, TÜBİTAK Ulusal Gözlemevi kurucularından Prof. Dr. Zeki ASLAN onuruna düzenlenen 18. Ulusal Uzay Bilimleri Kongresi ve 7. Ulusal Öğrenci Astronomi ve Uzay Bilimleri Kongresi Malatya'da devam ediyor. Kongrede birbirinden değerli bilimcilerimiz ve geleceğin bilimci adayları kendi çalışmalarını içeren sunumlarını anlatıyor. Toplantıdaki sürpriz ise Avrupa Güney Gözlemevi 'nin Bilim Direktörü Bruno Leibundgut'un katılması oldu. Bilindiği üzere ülkemiz bilimcilerinden bir grup ülkemizin ESO'ya üyelik sürecini başlatmış ve bu girişim süreci devam etmektedir. ESO'dan üst düzey bir yetkilinin böylesi özel ve önemli bir kongreye de katılması ESO-Türkiye ekibini de mutlu etmiş görünüyor. Kongreye katılımın yüksek olması da ülkemiz adına sevindirici bir gelişme. Böylece ülkemiz üniversitelerindeki kısıtlı olanaklara karşılık çeşitli çalışmalar ve gözlemler yapıldığını anlamış bulunuyoruz. Hele bir de Dünya çapında ünlü ve büyük teleskoplara sahip bir kuruma üye olmamız bu tür çalışmaların artacağı ve ses getirecek keşiflere ülkemiz bilimcilerinin de katkı sağlayacağı düşüncesindeyim. Bu açıdan bakıldığında ESO'ya olan üyelik süreci oldukça önemli. ESO Türkiye gibi genç nüfusu fazla olan bir ülkenin kendilerine üye olmasına da olumlu yaklaşıyor. Leibundgut'un kongreye katılması bunun bir göstergesi. Burada artık söz hükümetimize düşmekte. Bilimsel gelişmelere olan katkı bakımından kendi kabuğundan sıyrılıp dünya bilimcilerinin paylaştığı teknolojik araçları verimli bir şekilde kullanabilmek, onların verilerine ulaşabilmek adına ESO üyeliği bir ilk olur ümidindeyim. Elbette bu süreç sadece bilimcilerimize değil Türk sanayisine, elektroniğine de olumlu etki katacaktır. Nasıl mı? ESO-Türkiye'nin açıklaması için tıklayın. İnönü Üniversitesi'nde gerçekleştirilen kongreyle ilgili program ve diğer ayrıntılar tıklayınız. 1 Yorum Ellerinize sağlık Ümit hocam, çok güzel özetlemişsiniz. Sizi de aramızda görmeyi çok isterdik. Bir dahaki sefere inşallah. Görüşmek dileğiyle. Malatya'yan sevgi ve selamlarımızla."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/1998-or2-yakinimizdan-gececek/", "text": "2 km genişliğindeki 1998 OR2 adlı asteroit bugün dibimize kadar sokulacak. Asteroit 6.3 milyon km uzağımızdan yani Yer-Ay uzaklığının yaklaşık 20 katı kadar uzaktan geçecek. Asteroit Temmuz 1998'de NASA'nın Jet İticileri Laboratuvarındaki Yakın Dünya Asteroit İzleme Programı tarafından keşfedildi ve 20 yıldır izlenmekteydi. Asteroitin yörüngesini belirleyen gökbilimciler bunun önümüzdeki 200 yıl boyunca hiçbir tehlikesinin olmayacağının altını çiziyor. 2079'da Ay-Yer uzaklığının dört katı kadar yakınından geçecek. Buna karşılık 1998 OR2 potansiyel olarak tehlikeli asteroit sınıfındadır. Bu cisimlerin kütleleri küçük olduğundan yörüngeleri üzerindeki ufak değişimler büyük tehlike göstermelerine neden olabilir. Bu tür asteroitlerin keşfi, izlenmesi bu açıdan çok önemlidir. 1998 OR2 gibi görece büyük asteroitlerin bu kadar yakından geçmesi oldukça ender rastlanan bir durumdur. Son olarak Eylül 2017'de 5 km genişliğinde bir asteroit 18 Yer-Ay uzaklığı kadar yakınımıza sokulmuştu. Bu büyüklükteki bir asteroit ortalama her beş yılda bir yakın geçiş yapmaktadır. Büyük asteroitler diğerlerine göre daha fazla ışık yansıttığından teleskoplarla keşfedilmeleri daha kolaydır. Şimdiye kadar yakın dünya asteroitlerinin %98'i keşfedilmiş ve 1998 OR2 gibi büyük asteroitler, izlenmiş ve kataloglanmıştır. Büyük bir asteroitin önümüzdeki yüzyıl içinde Dünya'ya çarpma olasılığı son derece düşük olmasına karşılık asteroit tarama programları devam etmektedir."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/2-sicak-1-soguk-gezegen/", "text": "Biri 6 Nisan'da, diğer ikisi 12 Nisan'da olmak üzere toplam 3 yeni gezegen keşfedildi. Gezegenlerden ikisi yıldızlarına oldukça yakın iken, diğeri çok uzaklarda dolanıyor. Yani bulunan gezegenlerin ikisi yanıyor, biri donuyor. Bu keşiflerle gezegen sayısı da 445 oldu. Gelelim keşfedilen yeni gezegenlere... Donan Gezegen, 2M J044144 b: 6 Nisan'da keşfedilen gezegene ilişkin veriler henüz çok az. Sadece yıldızına uzaklığını ve kütlesini biliyoruz. Gezegen 450 ışık yılı uzaklıktaki M sınıfı cüce bir yıldızın çevresinde dolanan gezegenin yıldızına uzaklığı 15 GB* ve kütlesi 7.5 Jüpiter kütlesinde. Yıldızı ise 1 milyar yıl yaşında ve 0.02 Güneş kütlesinde. Yanan Bir Gezegen, WASP-22b: Neredeyse Güneş büyüklüğünde ve kütlesinde olan yıldızın bulunan ilk gezegeni kendisine çok yakın dolanıyor. Gezegenin yıldıza uzaklığı 0.0468 GB, başka bir deyişle 7 milyon km kadar. Yörünge dönemi 3.53 gün olan gezegenin kütlesi ise Jüpiter'in yarı kütlesi kadar. Buna karşılık büyüklüğü Jüpiter'den biraz fazla. Gezegenin çapı 1.12 Jüpiter çapında. Bu da gezegenbin yoğunluğunun Jüpiter'den daha küçük olduğunu gösteriyor. Yani arşivimizde bir gaz gezegen daha oldu. Yanan Diğer gezegen, WASP-26 b: 6 milyar yıl yaşında olan güneş benzeri yıldız WASP-26'nın ilk gezegeni kendisine 0.04 GB ya da 6 milyon km uzaklıkta dolanıyor. Sistem 815 ışık yılı uzağımızda yer alıyor. Gezegenin kütlesi neredeyse Jüpiter kadar, ama çapı 1.32 Jüpiter çapı kadar. Aynı WASP-22 b gibi bu gezegeninde yoğunluğu Jüpiter'den düşük ve bir gaz gezegen. Bu iki gezegende büyük bir olasılıkla hidrojen gazı çoğunlukta olabilir. Zaman içinde bunu öğreneceğiz. GB*: Gökbirimi, 1 GB=150 milyon km Kaynak: Ötegezegen Ansiklopedisi"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/2012de-ne-olacak/", "text": "Güneş'teki patlamalarla uzaya saçılan elektromanyetik enerji ve parçacıklar Dünya'nın sonunu mu hazırlıyor? Güneş, Dünya'nın yok olması işin gerekli enerjiyi gerçekten 2012'de mi yollayacak? 2012 için endişeli olmalı mıyız? Nereye saklanmalıyız? Pencere ve kapıları kurşunla kaplamak gerekli mi? Depremlerin nedeni Güneş mi? Aslında bu bunun gibi sorular son zamanlarda biraz daha fazla yüksek sesle dile getirilmeye hatta yanıtlarıyla birlikte verilmeye başlandı. İşin aslı şu: Güneş bundan 11 yıl önce de bir çevrime girdi ve şimdi en az 11 yaşında olanlar bu patlamaları 'bilmeyerek' de olsa yaşadı. NASA bu konuda önceki aylarda yaptığı açıklamayı yenileme gereği duydu. Astronomi Diyarı'da bu bilgiyi buradan yayınlamayı görev biliyor. Güneş çevrimleri yeni değil, binlerce yıl süren bir doğal olay. 11 yaşın üzerindeki herkes bir önceki güneş aktivitesini yaşadı ve hiç kimsenin bundan dolayı burnu bile kanamadı, hissetmedik bile. Yakın zamandaki maksimum güneş aktivitesi ise 2013'ün sonu ya da 2014'ün başında olacağı tahmin ediliyor ama kesinlikle 2012'de değil. Bundan daha da önemlisi Güneş'te oluşacak ve Dünya'yı yok edecek güçte bir ateş topu ise 150 milyon km'yi kat edecek yeterli enerji sahip olamaz. Tabi bu gezegenimizin tamamen etkilenmeyeceği anlamına gelmez. Güneş parlaması sonucunda gezegene ulaşan elektromanyetik ışıma ve enerji yüklü parçacıklar tüm Dünya'yı kaplamaz. Bu parçacıklar geçici arızalara örneğin diyelim ki bir GPS uydunun Dünya ile iletişiminde kesintilere neden olabilir. Bundan daha da ileri gidersek, koronal kütle atımı ile Dünya içine giren parçacıklar atmosfer içinde elektromanyetik dalgalanmalara neden olabilir. CME parçacıklar bir uyduyla çarpışıp onun elektronik sistemlerinde arızalara sebep olabilir. Dünya gün geçtikçe daha fazla teknolojik cihazlara kavuşuyor. Herkesin kullandığı cep telefonlarının çalışma ilkesi GPS uydularına dayanır. Aynı zamanda uçaklardaki navigasyon sistemleri, mali işlemlerin yürütüldüğü son derece hassas saatler uzay hava durumu için oldukça ciddi konulardır. Aynı şekilde kasırgalar da bir sorun oluşturabilir. Biraz ön bilgi ve uygun önlemlerle kendinizi koruyabilirsiniz. Mesela evin tüm elektronik sistemlerini kapatıp oradan uzaklaşabilirsiniz. Benzer şekilde gruplar halinde böylesi önlemler alınabilir. CME Dünya'ya ulaşmadan önce NASA ve NOAA bilim insanları, elektrik şirketleri, uzay operatörleri ve havayolu pilotları için gerekli uyarılarda bulunurlar. NASA, güneş aktiviteleri ve uzay hava durumuyla ilgili son birkaç on yılda öngörü yeteneklerini oldukça hızlı geliştirmiştir. Bunun için gerekirse gerekli önlemleri almaya NASA birimleri davet edebilir. Ancak en kötü senaryoda bile Dünya fiziksel olarak yok olmayacaktır. Astronomi Diyarı notu: Bu yazıda NASA özellikle uydu sinyaliyle çalışan sistemlere ve kasırgalara vurgu yapıyor. Daha önce de bu konuda çeşitli tartışmalar yapılmıştı. Ancak hiçbir bilim insanı güneşteki patlamaların bir insanı doğrudan etkilemeyeceğini belirtiyor. Bu konuda rahat olabiliriz. Depremlerin nedeni ise tamamıyla yer kabuğu hareketlerinden kaynaklanıyor. Bunun da Güneş'le bir ilgisi yok. 2012 ile ilgili felaket senaryoları bununla kalmıyor. Bir başka senaryo da 'bilinmedik' bir gezegenin birden bire ortaya çıkıp Dünya'ya çarpması. İlginç olan bu gezegenin her 3000 yılda bir ortaya çıkıp Dünya ile çarpışması. Bu nasıl bir çarpışmadır ki Dünya'daki yaşam bundan etkilenmemiş. Konuyla ilgili ayrıntılı bir haberi GökBilgi'de bulabilirsiniz."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/2012de-one-cikanlar/", "text": "2012'de Gökbilim'de neler oldu? Bu yazıda önemli keşif ve haberleri hatırlatmak istedim. İşte öne çıkan 10 haber... 1. Dünya'ya En Yakın Yıldız Sisteminde Gezegen Bulundu Avrupalı gökbilimciler yeryüzüne en yakın yıldız sistemi Alpha Centauri'deki bir yıldızın yörüngesinde kütlesi yaklaşık Dünya büyüklüğünde olan bir gezegen keşfettiler. Bu aynı zamanda Güneş benzeri bir yıldızın etrafında görülen en hafif gezegen. Yeni gezegen keşifleri gökbilimcilerin çalışmalarını daha geniş bir ölçeğe yayıyor. Daha önce amatör ve profesyonel gökbilimciler çift yıldızların çevresinde dolanan gezegenler bulmuştu. Yale Üniversitesi'ndeki gökbilimciler dört yıldızlı bir sistemde dolanan bir gezegen keşfetti. 3. Venüs Geçişi Venüs'ün Güneş'in önünden geçişine bu yüzyılda son kez tanık olduk. Geçiş bulunulan yere bağlı olarak 5 ya da 6 Haziran'da görüldü. İzleyiciler gözü Güneş'ten gelen yoğun ışımadan korumak için güvenlik önlemleri alarak izlediler. Güneş'in önünden küçük bir noktanın yavaş yavaş geçişine takın oldular. Mars'ın yeni gezgini Merak yumruk büyüklüğündeki kayayı incelemek için lazerini ilk kez kullandı. Araçtaki kimyasal kamera olan ChemCam'in yardımıyla kayaya 10 saniyede 30 vuruşla lazer yolladı. Her vuruş bir saniyenin beş milyarda biri zamanında oluşan lazerle kayaya yaklaşık bir milyon watt'lık güç iletir. Asteroit Vesta'dan ayrılmak üzere olan Şafak uzay aracının yeni hedefi cüce gezegen Ceres. Böylece ilk kez bir uzay aracı iki ayrı cismin yörüngesine girerek ayrıntılı çalışma yapmış olacak. Şafak 2007 yılında asteroit kuşağının iki önemli nesnesini gözlemek amacıyla fırlatılan aracın Ceres'e 2015 yılı başlarında ulaşması bekleniyor. 6. En Büyük Karadelik Püskürmesi Keşfedildi Yeni ESO gözlemleri şu ana kadarki en güçlü kuasar madde çıkışını ortaya çıkardı. Yeni keşfedilen madde çıkışı, SDSS J1106+1939 kuasarının merkezindeki süper kütleli karadeliğin yaklaşık 1000 ışık yılı uzağında bulunuyor. Bu madde çıkışı, daha öncekilerin en güçlüsünden en az beş kat daha güçlü. Satürn'ün en büyük uydusu Titan üzerinde, 400 km'den fazla uzunluğa sahip bir nehrin görüntüsü elde edildi. NASA'nın Cassini uzay aracının elde ettiği veriler, Dünya'daki Nil nehrinin bir minyatürü olan nehrin bir denizle buluştuğunu gösteriyor. Güneş Sistemi'nde sadece Dünya ile Titan yüzeyinde sıvı göl, deniz ve akarsu bulunuyor. 8. Sondalar Başarıyla Ay'a Çarptı Ebb ve Flow 17 Aralık 2012 gecesi 00:28'de planlandığı şekilde saniyede 1680 m hızla Ay yüzeyine çarptı. Çarpışma noktası Goldschmidt Krateri'nin kenarında, 2.4 km yüksekliğe sahip kenarıydı. Flow bu sırada motorunu 4 dakika 3 saniye, Flow ise 5 dakika 7 saniye süreyle çalıştırabildi. ESO'nun Çok Büyük Teleskop'unu kullanan gökbilimciler uzayda büyük olasılıkla yıldızı olmadan dolaşan bir gezegen buldular. Bu şimdiye kadarki en heyecan verici serbest dolaşan gezegen adayı ve 100-ışık-yılı uzaklığı ile bu tür nesneler arasında Güneş Sistemi'ne en yakın örneklerden birisi. NASA'nın MESSENGER uzay aracından gelen veriler, Merkür'de ABD'nin başkentini örtecek kadar buz olduğunu gösteriyor. Güneş'e yakınlığı göz önüne alındığında Merkür'de buz olması pek olası değildir. 20 yıl önce Merkür kutuplarında parlak noktalar olduğu belirlenmiş ancak nedeni anlaşılamamıştı."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/2013de-panstarrs-gececek/", "text": "Hawai Üniversitesi'ndeki gökbilimciler 2013 başlarında çıplak gözle seyredilebilecek olan yeni bir kuyrukluyıldız keşfettiler. Gökbilimci Richard Wainscoat ve yüksek lisans öğrencisi Marco Micheli 5/6 Haziran gecesi Pan-STARRS-1 Teleskopu ile keşfi gerçekleştirdiler. Cambridge'deki Küçük Gezegen Merkezi tarafından yörüngesi hesaplanan kuyrukluyıldız 2013 yılında Güneş'e Merkür kadar yani 50 milyon km yaklaşacak. Buna karşılık kuyrukluyıldızın Dünya için herhangi tehlike oluşturmayacağı da belirlendi. Wainscoat: Parabolik bir yörüngeye sahip olan kuyrukluyıldız Güneş'e ilk kez bu kadar yaklaşacak olabilir. Bu ziyareti onun sonu da olabilir diyor. Kuyrukluyıldız şu anda Jüpiter'in yörüngesinin ilerisinde yani Güneş'ten 1,2 milyar km uzaklıkta bulunuyor. Şu anda elinde hassas elektronik algılayıcısı takılı bir teleskopla sönük görülüyor. Kuyrukluyıldızın Güneş'e en yakın zamanı ve dolayısıyla parlaklığını en fazla arttrıcağı zaman Şubat ya da Mart 2013 olarak tespit edildi. Cisim güneş battıktan sonra batı ufkuna yakın belireceği için gökyüzünün tam kararmaması nedeniyle zorlukla görülecek. Önümüzdeki birkaç ay içinde kuyrukluyıldızı izleyen gökbilimciler onun parlaklık derecesini daha iyi tahmin edebilecek. Wainscoat ve gökbilimci Henry Hsieh daha önceki kuyrukluyıldızlarda parlaklık tahminlerinin tutmadığını belirterek bu sefer daha dikkatli olunması gerektiğini belirtiyorlar. Gökbilimciler cismin ne kadar buz içerdiğini bilmedikleri için parlaklık tahmininde bulunurken zorlanıyor. Katı-gaz dönüşümü bir kuyrukluyıldızın ana faaliyeti olduğundan bu da parlaklıkta önemli bir rol oynuyor. Kuyrukluyıldız Güneş'e yaklaşırken parlaklığı artacağından gökbilimciler onun ne kadar buz taşıdığını da daha net belirleyebiliyor. Kuyrukluyıldıza C/2011 L4 adı verildi. Kuyrukluyıldızlar genelde onu ilk görenin ismiyle anılır. Ancak bu sefer onu bulan daha geniş bir ekip olunca onu bulan teleskopun adı verildi. C/2011 L4 büyük bir olasılıkla Oort Bulutu içinden geliyor. Muhtemelen Güneş'e doğru yönelmesi, komşu bir yıldızın onu sahatsız etmesiyle gerçekleşti. Bu kuyrukluyıldızların yapıları bozulmadan kaldığı için gökbilimcilere güneş sisteminin oluşumuyla ilgili değerli bilgiler sunmaktadır. Kuyrukluyıldız birgün Dünya'yı vurması olası tehlikeli asteroitleri ararken bulundu. Ekip çektikleri her görüntüyü bilgisayarda karşılaştırıp hareketli nesneleri arayan bir yazılım yzadılar. Nesne bu yazılımla bulundu."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/2014un-one-cikan-kesifleri/", "text": "En hareketli, keşiflerin peşi sıra geldiği gökbilimde 2014 yılı içinde önemli gelişmeler yaşandı. Bunların arasında seçim yapmak zor olsa da akılda kalan, manşetlere kadar çıkan keşifleri hatırlamakta fayda var. Burada oluşturduğum liste keşif tarihine göredir ve hepsi özel ve önemli keşiflerdir. Evreni keşfetmeye 2015'de de devam ediyoruz. 2014'ü hatırlayalım. Başlıklara tıklarsanız ilgili haberin ayrıntısına ulaşacaksınız... Yeni Bir Cüce Gezegen Keşfedildi Güneş sistemi üyelerini kabaca üç kısma ayırabiliriz. İlki Güneş'e yakın ve Dünya gibi karasal olan gezegenler, ikincisi Güneş'ten biraz daha uzak olan dev gaz gezegenleri ve üçüncü grupta Neptün ötesi Kuiper Kuşağı ve ötesinde bulunan Pluto gibi buzlu cisimler. Şimdiye kadar bilinen en uzak cisim cüce gezegen Sedna idi. Ancak yeni bulunan cüce gezegen 2012 VP113 ile Sedna'nın pabucu dama atıldı ve en uzak üye olma sıfatını kaybetti. 2012 VP113, Güneş'e, Dünya'nın Güneş'e olan uzaklığından 80 kat daha uzaktadır... İlk Kez Ötegezegende Gün Uzunluğu Ölçüldü ESO'nun Çok Büyük Teleskopu ile yapılan gözlemlerle, ilk kez, bir ötegezegenin kendi etrafındaki dönme süresi belirlendi. Beta Pictoris b'nin bir gününün sadece sekiz saat olduğu bulundu. Bu, Güneş Sistemi'ndeki herhangi bir gezegen gününden çok daha kısa bir süre ötegezegenin ekvator bölgesi saatte 100 000 km hızla hareket ediyor. Elde edilen yeni sonuçlar, Güneş Sistemi'nde görülen kütle ile dönme arasındaki ilişkiyi ötegezegenlere kadar genişletiyor. Beta Pictoris b ötegezegeni, güney gökküresi takımyıldızlarından Ressam doğrultusunda, yeryüzünden yaklaşık 63 ışık-yılı uzaklıkta bulunan ve çıplak gözle görülebilen Beta Pictoris yıldızının etrafında dolanmaktadır. Bu gezegen altı yıl önce keşfedilmiştir ve doğrudan gözlemi yapılan ilk ötegezegenlerden biridir. Yıldızına uzaklığı Yer-Güneş mesafesinin sadece sekiz katı kadardır bu da onu yıldızına en yakın doğrudan gözlenen gezegen yapmaktadır... Dördüncü Komşumuz Soğuk Bir Yıldız Teleskopların ilettiği görüntüler sonucu Güneş'e en yakın dördüncü cisim olarak kayda geçirilen cismin uzaklığı 7,2 ışık yılı olarak belirlendi. Bize en yakın istem Alfa Erboğa adlı üçlü bir yıldız sistemi olup yaklaşık 4 ışık yılı uzaktadır. Kahverengi cüceler yeterli kütleye sahip olmadıklarından nükleer füzyonu başlatmazlar. Yaydıkları enerji ise plastik bir top gibi yavaşça çökmelerinden kaynaklanır. Keşfedilen bilinen en soğuk kahverengi cüce WISE J085510.83-071442.5 olarak adlandırıldı. Cisim eksi 9 ile eksi 54 Celcius derece arası sıcaklığa sahiptir. Daha önce WISE ve Spitzer tarafından bulunan en soğuk kahverengi cüce oda sıcaklığındaydı... Cassini: Enceladus'ta Yeraltı Denizi Var Cassini uzay aracına göre Satürn'ün sıradışı buzlu uydusu Enceladus bir yeraltı denizine sahip. Cassini 2005 yılında Enceladus'un güney kutbundaki 'kaplan çizgisi'ni andıran kırıklardan fışkıran buz ve subuharı jetlerini keşfettiğinden bu yana ilgiyle izlenir olmuştur. Sonraki gözlemlerde jetlerin diğer bölgelere göre daha ılık ve daha tuzlu olduğunu ortaya koymuştu. Gezegen bilimciler Cassini'nin radyo bilim aleti yardımıyla uydunun içini doğrudan inceleyebildi. Cassini, 2010 ve 2012 yıllarında biri kuzey kutbuna olmak üzere toplamda üç kez Enceleadus'un 100 km kadar yakınından geçti... Jüpiter'in markası haline gelmiş Büyük Kırmızı Leke'nin küçülmeye başladığı belirlendi. Lekenin içindeki oval şeklin noktasal boyuta doğru küçüldüğü görüldü. Aslında 1930'lardan bu yana küçülme olduğu söyleniyordu ancak NASA/ESA Hubble Uzay Teleskopu bu küçülmenin her zamankinden daha farklı olduğunu gösterdi. 1800'lerden bu yana dikkatle izlenen leke o sıralarda üç Dünya'nın yan yana sıralanacağı kadar geniş olup 41.000 kilometre uzunluğa sahipti. 1979 ve 1980 yıllarında NASA'nın Gezgin görevleri lekenin 23.335 kilometreye kadar küçüldüğünü hesaplamıştı. Hubble yeni görüntüler eşliğinde lekenin küçülmeye devam ettiğini gösterdi. 2012 yılında başlayan amatör gözlemler lekenin küçülme hızında gözle görülür bir artış olduğunu ortaya koymuştu. Buna göre leke her yıl 1000 kilometre kadar küçülüyordu. Bu küçülmenin nedeni ise henüz bilinmiyor... Güneş'in ilk kardeşi keşfedildi. Yıldız, Güneş'in komşuları projesi kapsamında keşfedilen ilk yıldızdır. Güneş'in nasıl oluştuğu ve bugüne kadar nasıl geldiğinin izlerine bu yıldız ve diğer olası kardeş yıldızlarca saptanabilir. Yeni keşfedilen Güneş'in kardeşi HD 162826, 110 ışık yılı uzaklıkta olup Herkül takımyıldızındadır. Yıldız Güneş'ten % 15 daha büyüktür. Vega'nın parlaklığı nedeniyle çıplak gözle görülemeyen yıldız küçük bir dürbünle görülebiliyor. Ayrıca bu kardeş güneşin çevresinde dolanan gezegenleri de olabilir. Elbette bu olasılık yıldızın ve çevresindeki gaz ve toz bulutunun evrim bilmecesinde yatıyor. Oluşum aşamasında sistemden atılan malzemeler daha sonra Güneş Sistemi içine bile girmiş olabilir. Belki de Dünya'ya ilkel yaşamı getiren bu malzemelerdi. Ya da yörüngedeki gezegenlerin bu işte parmağı olabilir... Dünya'daki Su Güneş'ten Daha Eski Dünya'daki yaşam için çok kıymetli bir madde olan su, ötegezegenlerdeki yaşam olasılığı açısından çok önemlidir. Dünya'daki suyun geldiği kaynağı belirlemek yaşamın ortaya çıkış basamaklarını anlama yolundaki önemli bir anahtardır. Su, Güneş Sistemi içerisinde farklı hallerde bulunuyor. Dünya'da katı, sıvı, gaz halinde gördüğümüz suyu, kuyrukluyıldızlarda, Mars yüzeyinin altında, büyük gezegenlerin uydularında ve hatta Ay'da bile buz şeklinde görebiliyoruz. Kuyrukluyıldız ve asteroitlerin Güneş Sistemi'nin erken döneminde oluşmuş, değişmemiş cisimler olması gökbilimcilerin özel ilgisine neden olmaktadır. Bu cisimlerin üzerindeki buzun nasıl oluştuğu henüz yanıtlanmış değil.... Hubble Ölü Gökadada Hayalet Işık Gördü NASAnın Hubble Uzay Teleskopu birkaç milyar yıl önce kütle çekimsel kuvvetin etkisiyle birleşmiş yaşlı bir gökada kümesinin arasından sızan soluk, hayalet ışık yakaladı. Bu ışık yaklaşık 4 milyar ışık yılı uzaklıktaki 500 gökada barındıran ve Pandora Kümesi lakaplı Abell 2744 adlı gökada kümesinin ara boşluklarından sızıyor. Görüntü açıklaması: Pandora'nın Kümesi takma adlı Abell 2744 gökada kümesindeki yıldızlardan yayılan ışık görüntüyü maviye boyamış. Görüntüde gökadalar parlak beyaz renkleriyle görülüyor. koyu mavi bölgeler ise yıldız ışığının bir kısmının küme içinde dağıldığı yerleri işaret ediyor. bu ışık ise ölü gökadalardan gelmektedir. Kümenin oluşumu sırasında parçalanan gökadaların serbest kalmış yıldızları küme içinde rahatça dolaşırken soluk bir ışık yaymaktadır... Avrupa Uzay Ajansı'nın Rosetta aracı 67P kuyrukluyıldızına yardımcı aracını başarıyla indirdi. Philae adlı sonda kuyrukluyıldızın önceden belirlenmiş noktasına yumuşak bir iniş gerçekleştirdi. Rosetta 2 Mart 2004 tarihinde fırlatıldıktan 6 Ağustos 2014'de kuyrukluyıldıza ulaşana kadar 6,4 milyar kilometre yol aldı. Rosetta'nın yüzey aracı olan Philae kuyrukluyıldızın Agilkia adlı bir bölgesine indi. Bu bölge iki ayrı yuvarlak bölümden oluşan tuhaf şekilli 67P kuyrukluyıldızının 6 haftalık analiz sonrasında belirlenen en güvenli yeridir. Philae Rosetta'dan ayrıldıktan bu bölgeye ininceye kadar 10 kilometre yol aldı. Philae istenilen noktaya değil başka bir yere indi. Bu da aracın yeterli güneş ışığını alamamasına neden oldu. Konuyla ilgili haber dökümü için tıklayınız. Dokuz yıldızda Zodyak Işığı Görüldü Uluslararası gökbilimci ekibi ESO'nun Çok Büyük Teleskopu Girişimölçeri'ni son gücüyle kullanarak dokuz yakın yıldızın yaşanabilir alanından yayılan ötezodyaksal ışığı yakaladı. Bu ışık yıldız ışığının tozlar, asteroitler ve kuyrukluyıldızlar arasından saçılması sonucunda görülür. Bazı yıldızların yakınındaki büyük miktarlarda tozun var olması bölgedeki olası Dünya benzeri gezegenlerin görülmesini engelleyebilir. Çok Büyük Teleskop'un Girişimölçeri ile kızılötesi alanda yapılan 92 yakın yıldızın yaşanabilir alanına ilişkin gözlem verilerinde sıcak tozdan kaynaklanan zodyaksal ışık tarandı. Bu yıldızlardan dokuzunda toz taneleri arasından saçılarak yayılan parlak ötezodyaksal ışık görüldü. Zodyak ışığı Dünya'da güneş doğmadan ya da battıktan hemen sonra gökyüzünde görülen parlak beyaz bir parıltıdır. Güneş ışıklarının atmosferdeki toz parçacıklarınca saçılması sonucunda göğe doğru incelerek oluşan bir ışıktır. Bu ışık sadece Dünya üzerinde değil Güneş Sistemi'ndeki her gezegen üzerinde gözlenebilir... Merak Mars'ta Organik Molekül Buldu NASA'nın Mars yüzeyinde dolanan Merak robotu deldiği kaya içerisinde atmosferdekinin on katı yoğunlukta metan gazı ile birlikte diğer organik moleküller buldu. Araştırmacılar atmosferdeki metan miktarının ölçülmesi için Merak ile 20 aylık süre içinde bir düzine kadar analiz yaptı. Araştırmacılar Cumberland'den alınan örnekte bulunan organik molekülün Mars kaynaklı olup olmadığını anlamak için aylarca çalıştı. Merak daha önce aldığı çeşitli örneklerde Dünya'ya taşınan organik karbon moleküllerini tespit etti. Ancak son sözü söylemek için daha fazla test gerekliydi. Araştırmacılar Chumberland kayasında saklanan molekülün üç milyar yıl önceki suyla ilgili olduğunu ve bu suyun önce bir kısmının daha sonra çok büyük bir miktarının kaybolduğunu belirtiyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/2017-yili-boyunca-gunes/", "text": "Bu görsel 2017 yılı boyunca Güneş'in değişen aktivitesi ve bir de kısmi tutulmayı içeriyor. Görüntüler ESA'nın Proba-2 uydusu ile elde edildi. Her fotoğraf Güneş'in sıcak hareketli atmosferini gözlemek için uydunun uzun morötesi dalga boyunda çalışan SWAP kamerası ile çekildi. Genel olarak Güneş'in 11 yıl süren etkinlik döngüsü çerçevesinde, görüntülerde parlak bölgelerin minimum düzeyde, buna karşılık koronal alanların daha büyük ve belirgin olduğu dönemler göze çarpıyor. Yakından bakıldığında birkaç görüntü öne çıkmaktadır. Nisan ve Mayıs başında yaklaşık bir haftalık süre boyunca Güneş karenin ortasında değildir. Bu kasıtlı yapılmıştır. Buradaki amaç Güneş'in parlaklığını azaltarak geniş atmosferi gözlemektir. Bu çoklu görüntüde yine gözden kaçmayacak olan bir fotoğrafta 21 Ağustos tarihlidir. Burada Güneş'in neredeyse yarısı yok olmuş gibidir. Geçtiğimiz yıl 21 Ağustos'ta ABD'de gözlenen tutulmanın uydu gözünden kısmi hali yakalanmıştır. Bu sırada Ay'ın gölgesi ABD'yi boydan boya kat etmişti. Yüksek çözünürlükteki görüntüler için: Proba uydusu ile uzaydan Güneş tutulması:"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/2020de-one-cikan-astronomi-kesifleri/", "text": "Bir yılı daha geride bıraktık. 2020 yılı pandemi nedeniyle insanlığın akıllarında kalacak bir yıl oldu ve bu nedenle birçok araştırma projeleri de ertelendi ya da iptal edildi. Elbette astronomide buradaki payını aldı. Her şeye rağmen astronomi yine bilimin lokomotifi olmayı sürdürdü ve önemli keşifler gerçekleşti. 2021 yılının bilim açısından oldukça verimli bir yıl olması dileğiyle 2020 yılındaki keşifler içinden öne çıkanlar... Spitzer Veda Etti Gökbilimcilerin gözde teleskoplarından biri olan Spitzer teleskopu kırmızıöte bölgede gözlem yaparak önemli bilgilere ulaşılmasını sağladı. 16 yıldan uzun süre görev yaptı ve 30 Ocak 2020'de emekliye ayrıldı. Ötegezegen keşifleri, kahverengi cücelerin atmosferlerinin analizi, antik gökadaların gözlenmesi, yıldız doğumları gibi birçok alanda veri topladı. Spitzer teleskopunun görevini şimdi daha üst yeteneklere sahip olması beklenen James Webb teleskopu alacak. Spitzer ile haberlere ulaşmak için tıklayınız. Mars'ta Depremler Olduğu Kanıtlandı Kasım 2018'de Mars'a inen ve geçtiğimiz yılın Şubat ayında resmen göreve başlayan InSight bugüne kadar Mars'ta 174 deprem olduğunu kaydetti. Yaklaşık iki günde bir depremin olduğu Kızıl Gezegen, Dünya ve Ay gibi sismik açıdan aktif. Buna karşılık oluşan depremlerin sayısı ve gücü Dünya'dakilere göre oldukça zayıf. Mars'ta oluşan depremlerin hiçbiri 4 büyüklüğünü geçmedi. Genel anlamda oluşan depremler zayıf. Hiçbiri 4 büyüklüğünü aşmadı. Bu tip depremler Dünya'da yılda binlerce oluşur ve teknik araçlar olmadan algılanamaz. Mars'da Dünya'dan daha az deprem oluşmasının nedeni muhtemelen sürekli tektonik plakadan oluşmasıdır. Dünya'da ise bitişik plakalar arasında biriken ve sonra kırılan yapılar deprem üretir. Konuyla ilgili ayrıntılar için tıklayınız. Burnumuzun Dibinde Karadelik Varmış! Avrupa Güney Gözlemevinin başını çektiği bir grup gökbilimci Yer'den sadece 1000 ışık yılı uzakta bir karadelik keşfetti. Karadelik Güneş sistemine şimdiye kadar bulunanlardan daha yakındır ve çıplak gözle görülebilen üçlü bir sistemin üyesidir. Karadelik ESO'nun Şili'deki La Silla gözlemevindeki MPG/ESO 2.2 metrelik teleskopuyla keşfedildi. Bu çalışmayla gelecekte daha fazla karadelik bulunabileceği belirtiliyor. Güney yarıküredeki Dürbün takımyıldızında bulunan sistem karanlık bir yerde çıplak gözle görülebilir. Sistem, bize en yakın karadeliği barındıran üçlü sistem unvanını elde ediyor. HR 6819'daki karadelik çevresiyle şiddetli etkileşime girmeyen yıldız kütleli karadeliktir. Ancak ekip iç yıldızın yörüngesine bakarak kütlesini hesaplayabildi. Buna göre karadelik en az 4 Güneş kütlesinde. Ayrıntısı için tıklayınız. Üç Ülke Mars'a Araç Yolladı Birleşik Arap Emirlikleri, Çin ve ABD, konumunun uygun olduğu 2020'de Mars'a araç yolladı. ESA'nın projesi için pandemi nedeniyle ertelendi. Mars'ın Dünya'ya en yakın konumundan yararlanmak isteyen üç ülke; Umut , Tianwen-1 ve Mars 2020 adlı araçlarını Kızıl Gezegen'e yolladı. Komşu gezegen 26 ayda bir Dünya'ya bu kadar yaklaşır ve tüm Mars araçları bu zaman fırlatılır. Her üç ülkenin uzay ajansları Mars'ta geçmiş oluşmuş olası yaşamın izlerini bulmak için görev tanımı yaptılar. Araçların yolculukları altı ay sürecek. Araçların ayrıntılı görevlerini öğrenmek için tıklayınız. En Yakın Yıldızda İki Gezegen Olduğu Onaylandı 2016'da keşfedilen Güneş'e en yakın yıldız olan Proxima Centauri çevresinde dolanan Yer büyüklüğündeki gezegenin varlığı onaylandı. Buna göre Proxima b gezegeni 1.17 Yer kütlesinde ve 11.2 yörünge dönemine sahip olup yıldızın yaşam alanında yer alıyor. Onay Şili'de bulunan Çok Büyük Teleskop üzerine takılan ESPRESSO adlı oldukça hassas dikine hız ölçümü yapabilen tayfölçerle yapıldı. Proxima b ilk kez dört yıl önce Cenevre'deki bir ekip tarafından yıldızın hızındaki belirsizlik HARPS adlı tayfölçerle ölçülerek tespit edilmişti. Proxima b, Yer'e göre yıldızına 20 kat daha yakın olmasına karşılık benzer miktarda enerji alır. Bu da eğer yüzeyinde su varsa bu sıvı halde olabilir anlamına gelmektedir. Buna karşılık yüzeyinde yaşam olup olmadığını söylemek için çok erken. ESPRESSO bununla kalmayıp yıldıza bağlı ikinci bir gezegen olabileceğini gösteren ize de rastladı. Alınan tuhaf bir sinyal Yer'in üçte biri kütlesinde bir başka gezegen daha olduğu yönünde. Bu gezegen de onay alarak Proxima Centauri'nin ikinci gezegeni oldu. Ayrıntılar için tıklayınız. Bir Tutulum Düzlemimiz Daha Varmış! Kuyrukluyıldızların hareketlerini ele alan bir çalışma Güneş Sisteminde ikinci bir tutulum düzlemi olduğunu ortaya çıkardı. Uzun yörünge dönemli kuyrukluyıldızların yörüngelerinin analitik incelenmesi sonucunda kuyrukluyıldızların bazılarının gezegenlerin bulunduğu düzlemde, diğerlerinin ise bundan farklı olan boş ekliptik düzlemde hareket ettiği belirlendi. Bu bilgi kuyrukluyıldızların Güneş Sisteminde nasıl oluştuğuna dair benimsenen modeller için önemli sonuçlar vermektedir. Haberin ayrıntısı için tıklayınız. Venüs'te Yaşam mı Var? Uluslararası bir gökbilimciler ekibi bugün Venüs bulutlarında nadir bulunan bir molekül keşfini duyurdu fosfin. Dünya'da, bu gaz sadece endüstriyel olarak ya da oksijensiz ortamlarda yaşayan mikroplar tarafından üretilmektedir. Gökbilimciler onlarca yıldır Venüs'ün yüksek bulutlarının mikroplara ev sahipliği yaptığını tahmin ediyordu ancak bunlar yüzeydeki kavurucu sıcaktan kaçsa da oldukça yüksek asidik ortamlara maruz kalmaktadırlar. Fosfinin keşfi bu türden yer-ötesi havadaki yaşama işaret ediyor olabilir. Haberin tamamını okumak için tıklayınız. Ay'da Güneş Işığı Alan Bir Bölgede Su Bulundu NASA'nın kırmızıöte bölgede gözlem yapan SOFIA adlı araştırma uçağı ile Ay'ın güneş ışığı alan bir bölgesinde su olduğu belirlendi. Keşif, Ay'da var olan suyun sadece soğuk ve güneş ışığı almayan derin noktalarında değil, farklı yapıdaki bölgelerinde de olabileceğini ortaya koyuyor. Bulunan su miktarını karşılaştırırsak, SOFIA'nın tespit ettiği su miktarı Sahra çölündeki su miktarının yüzde biridir. Az miktarda olmasına karşılık suyun böylesine havasız ve sert koşulların olduğu Ay yüzeyinde nasıl olabildiği sorusu yanıt beklemektedir. Ayrıntılar için tıklayınız."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/2037de-supernova-patlamasi-gorulecek/", "text": "Gökbilimde tahminde bulunmak zordur. Buna karşılık Ay ve Güneş tutulmalarını, bazı kuyrukluyıldızların Güneş'e yaklaşmaları ile ilgili zaman tahminlerini kolaylıkla yapabilirler. Güneş Sisteminin çok ötesine bakan gökbilimciler Süpernova Requiem adlı patlayan bir yıldızın 2037'de ölümünün tekrarının oluşacağını tahmin ettiler. Yakın gelecekte gerçekleşmesi beklenen bu olayın teleskoplarla rahatça izlenebileceği belirtiliyor. Süpernovaya ilişkin üç görüntü ilk kez 2016'da Hubble teleskopu ile yakın bir gökadanın mercek etkisi oluşturmasıyla elde edilmişti. Ön plandaki gökada kümesi, süpernovadan gelen ışığı güçlü kütle çekimiyle bükerek ve büyüterek uzaktaki cismin birden fazla görüntüsünün oluşmasını sağlar. Bu olaya kütleçekimsel mercekleme adı verilir. İlk olarak Albert Einstein tarafından ileri sürülen bu etki uzak cisimlerin görüntüsünü büyütmek için kullanılan cam merceğin ışığı bükmesine benzer. Tek bir Hubble görüntüsüyle yakalanan küçük noktalar şeklinde görülen üç mercekli süpernova görüntüsü patlama sonrasında yayılan ışığı temsil etmektedir. Farklı renk ve parlaklıktaki noktalar zamanla soğuyup sönen patlamanın üç farklı aşamasını gösterir. Hubble'ın MACS J0138.0-2155 kümesinde yakaladığı ışığın Yer'e ulaşması 4 milyar yıl sürer. Süpernova Requiem'den gelen ışık ise bulunduğu gökadanın uzaklığına bağlı olarak tahminen 10 milyar yılda ulaşmaktadır. Araştırma ekibinin süpernovanın tekrarlamasına ilişkin tahmini, galaktik kümede bulunan karanlık madde labirentinden süzülen ışığın çeşitli yollarını belirleyen bilgisayar modellerine dayanmaktadır. Karanlık madde evrenin büyük kısmını oluşturan görünmez bir malzemedir ve gökadalar ile gökada kümeleri arasını kaplamaktadır. Büyütülmüş her görüntü küme boyunca farklı yollar izler ve kısmen izlediği yolların farklılığı nedeniyle Yer'e farklı zamanlarda ulaşır. Süpernovanın çeşitli ışık yolları, aynı anda aynı hızla istasyondan ayrılan ve aynı yere giden birkaç trene benzetilebilir. Tek fark trenlerin farklı rotalar izleyerek hedefe ulaşmalarıdır. Trenler farklı arazilerde farklı hat uzunluklarında yolculuk edeceklerinden varış noktasına aynı anda ulaşmazlar. 2037'de ortaya çıkması öngörülen mercekli süpernova görüntüsü aynı süpernovanın diğer görüntülerinin gerisinde kalması da buna benzer. Çünkü yayılan ışık daha yoğun karanlık madde kümesinin ortasından geçmektedir. Bu da ışığın muazzam derecede bükülerek daha geç bir zamanda Yer'e ulaşmasını sağlamaktadır. Yenilenen patlamayı görmek gökbilimcilerin dört süpernova görüntüsü arasındaki zaman gecikmelerini ölçmelerini sağlayacak ki bu bilgi yıldızın ışığının ne kadar farklı uzay arazisinden geçtiğine yönelik ipuçları verecek. Bu ölçümlere dayanılarak kümenin kütlesi daha ince hesaplanabilir. Büyük gökada kümelerinin karanlık madde haritalarını geliştirmek, evrenin genişleme hızını ve kütle çekimine karşı çalışan kozmosun hızlı genişlemesine neden olan gizemli karanlık enerjinin doğasının anlaşılmasına yardımcı olacaktır."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/21-aralik-2012de-sadece-kis-basliyacak/", "text": "Bilindiği gibi bugünlerde internette ve dilden dile bir haber dolanıyor: 21 Aralık 2012 Dünya'nın sonunu mu getirecek? Bilimciler işlerini güçlerini bırakıp bugünlerde bu soruları sabırla yanıtlıyor. Astronomi Diyarı'nda da 2012'de kopacağı söylenen 'kıyametlerle' ilgili küçük bir yazıyı ele aldım. Buyrun. Ama bundan önce, son sözü başta söyleyelim: 21 Aralık 2012'de Dünya'ya bir şey olmayacak, 22 Aralık 2012'de kalkıp yine işimizin başına döneceğiz. Ancak 21 Aralık 2012 gökbilim açısından önemli bir tarih: Astronomik açıdan kış mevsiminin başlangıcı. NASA bilimcileri 2012 ile ilgili şu sorulara yanıt verdi: -Dünya'nın sonu. -'Kehanetin' kökeni -Maya Takvimi -Genel kararma -Gezegenlerin aynı hizaya gelmesi -Nibiru/Gezegen X/Eris -Meteor çarpması -NASA çalışanlarının yorumu -Güneş fırtınaları Soru : 2012 yılında Dünya'nın karşılaşacağı bir tehdit var mı? Birçok internet sitesine göre Dünya'daki yaşam Aralık 2012'de sona erecek. Yanıt : 2012'de Dünya'nın başına Bir şey gelmeyecek. Gezegenimiz daha en az 4 milyar yıl daha varlığını koruyacak. Bilimciler, 2012'de Dünya'yı tehdit edecek bir cisim keşfetmedi. S: 2012'de Dünya'nın yokolacağıyla ilgili kehanetin kökeni nedir? Y: Hikaye aslında Sümerler tarafından görüldüğü öne sürülen Nibiru adlı gezegenin Dünya'ya çarpacağıyla başladı. Bu çarpışma için önce Mayıs 2003 tarihi belirlendi, ancak bu tarihte birşey olmayınca tarih antik Maya takviminin de sonu olan 2012 yılının Aralık ayına alındı. Böylece sözde kıyamet tarihi belirlendi. S: Maya takvimi Aralık 2012'de mi bitiyor? Y: Mutfağınızda asılı olan takvim 31 Aralık'ta bitmiyor mu? Bunun gibi Maya takvimi de 21 Aralık 2012'de sona eriyor. Bizim takvimimiz Maya takviminden farklı olarak 1 Ocak'ta yeniden başlayacak. S: 23-25 Aralık tarihlerinde Dünya'nın kararacağı bir tahmin mi? Y: Kesinlikle değil. Ne NASA ne de başka bir bilimsel kuruluş böyle bir kararmayı öngörmüyor. Evrendeki cisimlerin 'aynı hizaya' gelmesinin bilinç kaybına neden olacağı iddiası üzerine birçok sahte rapor ya da çalışma üretiliyor. Böylesi hizalamalar uzayda zaman zaman gerçekleşir. NASA yöneticisi Charles Bolden'ın acil bir durumda hükümete ve insanlara yapmaları gereken hazırlıklarla ilgili bir uyarı programı vardır. Bu programa atıfta bulunuluyor. Ancak program bu tarihlerde bir kararma olacağından bahsetmiyor. S: Gezegenlerin aynı hizaya gelmesi Dünya'yı etkiler mi? Y: Önümüzdeki birkaç on yıl içinde hiçbir gezegen hizalaması olmayacak. Böylesi bir hizalama ortayan çıksa bile bunun Dünya üzerindeki etkisi önemsiz olacaktır. Bundasn önce de 1962, 1982 ve 2000 yıllarında büyük hizalamalar gerçekleşti. Ayrıca her yılın Aralık ayında Dünya ve Güneş Samanyolu merkeziyle aynı hizaya gelir. Bu her yıl gerçekleşen bir gök olayıdır. Hizamalama hakkında ayrıca 'Son 2012 Senaryosu: Karadelik Bizi Görecek!' yazısını okuyabilirsiniz. S: Dünya'ya yaklaşmakta olan ve tahdit unsuru olan bir kahverengi cüce Nibiru ya da Gezegen X ya da Eris adında bir cisim var mı? Y: Nibiru ve serseri gezegenlerle ilgili birçok hikaye internet ortamında serbestçe dolaşan bir aldatmacadır. Bunların hiçbirinin bilimsel bir temeli yoktur. Nibiru ya da Gezegen X gerçekten 2012'de Dünya'ya çarpacak olsaydı, Dünya'daki amatör ya da profesyonel gökbilimciler bunu son 10 yıldır izliyor olurdu ve şimdi de çıplak gözle herkes tarafından gözlenebilirdi. Asma böyle bir gezegen yok. Eris ise gerçekten var. Ancak bu Pluto gibi cüce gezegen olup dış güneş sisteminde yer alır. Bize çarpması için olağanüstü bir olayla karşılaşıp 4 milyar km kadar yol alması gerekir. S: Kutup kayması teorisi nedir? Yerkabuğunun bir gün içinde yaklaşık birkaç saatte çekirdeğin çevresinde 180 derece döndüğü bilgisi doğru mu? Y: Dünya'nın rotasyonu sona erdirmek mümkün değildir. Dünya'daki kıtalar çok yavaş bir şekilde de olsa hareketlidir , ancak sorudaki gibi dönme hareketi mümünkün değildir. Bu tür afet söylemlerini yayınlayan siteler insanları kandırmak için ortaya bu tür yemler atar. Bu iddia bilimin söylediği her 400 000 yılda bir Dünya'nın manyetik kutbunun değişimi bilgisini oldukça çarpıtarak kullanır. Bilindiği üzere manyetik alanların ters dönmesi yaşamı herhangi bir şekilde etkilemez. Bilimciler manyetik alanın ters dönmesinin önümüzdeki birkaç bin yıl içinde gerçekleşeceğine inanıyor. S: 2012'de Dünya'ya bir meteorun çarpacağı doğru mu? Y: Günümüzde çok ender rastlanmakta birlikte Dünya'ya zaman zaman kuyrukluyıldız ya da asteroitler çarpmıştır. En son büyük çarpışma 65 milyon yıl önce gerçekleşti ve bilindiği üzere bu da dinozorların yok olmasına neden oldu. Günümüzde ise bu tür tehlikeli, asteroitleri önceden keşfedebilmek için dünya üzerinde çeşitli araştırma birimleri kurulu durumdadır. Bunlardan biri de NASA'ya bağlı olan Spaceguard Araştırması'dır. Bu programlar şimdiye kadar dinozorları yok eden asteroit büyüklüğünde çeşitli tehlikeli asteroitleri keşfettik. Bu konudaki çalışmaları görmek için NASA Dünya'ya Yakın Tehlikeli Cisimler Programı sayfasını ziyaret edebilirsiniz. Böylece 2012'de böyle bir asteroitin çarpıp çarpmayacağına kendiniz karar verebilirsiniz. (Astronomi Diyarı: En azından önümüzdeki 20 yıl boyunca Dünya'ya çarpacak bir cisim yok. Aslında bu istatisik 70 yıla kadar uzatılabilir. Ancak asteroitler gezegenlere göre daha küçük olduklarından Güneş'in ya da başka bir gezegenin yakınından geçerken yörüngesi değişebilir. Bu nedenle bilimciler kesin konuşmayı tercih ediyor.) S: NASA bilimcileri 2012 yılında gerçekleşeceği söylenen Dünya'nın sonu iddiaları hakkında ne düşünüyor? Y: 2012 yılında gerçekleşeceği söylenen felaket ya da çarpışmalarla ilgili bilimsel veriler nerede? Kanıtlar nerede? Böyle Bir şey yok, ellerinde sadece kitap, film, belgesel ya da internet ortamlarında yayınlanan çeşitli kurgusal iddialar var. Ancak bunlar bildiğimiz basit gerçeği değiştirmez. Aralık 2012'de gerçekleşeceği söylenen olağandışı olaylarla ilgili hiçbir inandırıcı kanıt yoktur. S: 2012 için öngörülen dev güneş fırtınaları tehlikesi sözkonusu mu? Y: Güneş aktivitesi yaklaşık her 11 yılda düzenli olarak tekrarlanır. Mühendisler artık ürettikleri elektronik malzemeleri güneş fırıtnalarına dayanıklı yapıyor. Buna rağmen güneş fırtınaları uydu iletişimlerinde kesintiye neden olabilir. Ancak 2012 ile ilgili bilinen bir risk yoktur. Güneş çevrimi 2012-2014 yılları arasında maksimuma ulaşacak. Bunun da önceki yıllarda gerçekleşen güneş çevrimlerinden bir farkı olmayacak. (Bu konuda daha önce yayınlanan '2012'de Ne Olacak?' başlıklı yazıyı okuyabilirsiniz.)"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/213/", "text": "Geçtiğimiz yıl Anka Kuşu ile NASA Mars'ın yüzeyinin altında buz olduğunu ortaya çıkarmıştı. Şimdi de Mars'a çarpan meteorlar ile yüzey altındaki buzun ortaya çıktığını gösteren bir haberimiz var. NASA, Mars yörünge dolanan Keşif Aracının gezegenin orta enlemlerinde bir kraterdeki donmuş suyun iki ayrı tarihte aldığı görüntülerini yayınladı. Krater bir göktaşının gezegene çarpmasıyla oluşmuş ve yüzeyin altındaki buzu ortaya çıkarmıştır. Gökbilimciler yörüngede dolanan araca bağlı aygıtları uzaktan kontrol ediyor. Bölgede bulunan yaklaşık yarım metrelik bir meteorun açtığı 2,5 metrelik çukurda parlak bir buz görüntüsüne rastlanmıştı. Buradaki parlaklık buzun buharlaşarak atmosfere karışması nedeniyle bir süre sonra kayboluyor. Keşifler gezegenin kuzey kutbu ile ekvatorunun ortasındaki bölgede yapıldı. Bulunan su-buzu Mars'ın geçmişte ılıman bir iklime sahip olabileceğini gösteriyor. Yörünge aracındaki HIRISE kamerası gezegenin yüzeyindeki her ayrıntıyı inceleyebilecek ölçüde bir teknolojiye sahiptir. Aynı bölgelerin farklı zamanlarda alınmış görüntüleri de birbiriyle karşılaştırılarak o bölgede herhangi bir değişiklik olup olmadığı da sınanabiliyor. 10 Ağustos 2008 tarihinde kameradan alınan görüntü ile aynı bölgenin 67 gün önce alınmış görüntüsü karşılaştırıldı. Bölgede birçok krater göze çarpıyordu. 12 Eylül 2008'de bölgenin görüntrüsü aracın yüksek çözünürlüklü kamerasıyla tekrar alınarak bölgedeki küçük kraterlerin varlığı doğrulandı. Kraterlerde farklı bir yapı olduğu görüldü. Renklendirme yöntemleriyle kraterlerde parlayan bir yapının olduğu bulundu. Parlak yapının ne olduğu önce anlaşılamadı. 18 Eylül 2008'de araç normalde sekiz ay önce varolmayan bir krater buldu. Bu kraterde de parlak bir yapı vardı. Parlak yapıların su olabileceği düşünüldü ama bunu onaylayacak daha detaylı bir çalışma yapılmalıydı. Daha önce 1976'da Viking-2 aracının gezegene indirdiği bir deneysel aracın da gezegende krater oluşturup su-buzunu ortaya çıkarmış olma olasılığı da akla geldi. Eğer bu araç gezegenin yüzeyinde 10 cm'den daha büyük bir oyuk oluşturabilmişse tabi. 18 Ekim 2008 ile 14 Ocak 2009 tarihlkerinde alınmış bir kraterde ait görüntüde parlak yapının su-buzu olduğu doğrulandı. Ekim ayında alınan görüntüde parlak kısım oldukça belirgin şekilde dururken Ocak ayında alınan görüntüde bu parlaklığın çok azaldığı görülüyor. Bunun tek sebebi, su-buzunun buharlaşarak atmosfere karışmasıdır. Kaynak: NASA-JPL"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/24-mayis-sabahi-yagmur-yagacak-mi/", "text": "24 Mayıs sabaha karşı yeni bir meteor yağmuruyla tanışabiliriz. Üstelik tahminlere göre saatte 200'den fazla göktaşının Dünya atmosferine gireceği düşünülüyor. Bu ise yılın en iyi meteor yağmuru olarak sayılan Perseid'lerden daha fazla. Üstelik meteor yağmurunun yaşanacağı sabah Venüs ile Ay yakınlaşması da görsel şöleni zirveye taşıyacak. NASA'dan meteoroidlerden sorumlu ekibin başkanı Dr. Bill Cooke düzenli olarak gökyüzünü izliyor. Cooke ve ekibi Dünya atmosferine giren cisimlerin belirlenmesi amacıyla kurulan büyük bir ağı yönetiyorlar. Buna karşılık 24 Mayıs sabahı tüm ekip dışarı çıkıp gözlerini gökyüzüne dikmek istiyor. Bu meteor yağmurunu hiçbir şekilde kaçıramam, kendi gözlerimle bu görsel şöleni görmek istiyorum diyor Cooke. Zürafa takımyıldızı yönünden gelecek olan meteoroidlerin nedeni 209P/LINEAR kuyrukluyıldızıdır. Bazı tahminlere göre saatte 200'den fazla göktaşı görülecek diyor Cooke. 209P/LINEAR kuyrukluyıldızı NASA'nın finanse ettiği Yakın-Dünya Asteroit Araştırma Projesi çerçevesinde ve ABD Hava Kuvvetleri tarafından Şubat 2004'te keşfedildi. Bu cisim Güneş çevresinde beş yılda bir dolandığından sönük bir cisim olarak görülür. İki yıl önce iki meteor uzmanı, Finlandiya'dan Esko Lyytinen ve NASA Ames Araştırma Merkezi'nden Peter Jenniskens, Dünya'nın 209P/LINEAR kalıntısının üzerinden geçeceğini açıkladı. Ancak buna katılmayan gökbilimciler de vardı. Dünya gerçekten de 24 Mayıs'ta bir kalıntı topluluğunun içinden geçecek. Ancak bunun yoğunluğunun ne kadar olacağı kestirilemiyor. Bu kalıntı diskinin 1800'lerde kuyrukluyıldızca atılan parçalar olduğu sanılıyor. Aslında kuyrukluyıldızın 1800'lerde ne yaptığını bilmiyoruz. Bu belirsizlik sonucunda ya bir şölen izleyeceğiz ya da bir şey göremeyeceğiz diyor Cooke. Gözlem için en uygun saat 24 Mayıs sabahı. Ancak ülkemizin konumu gereği Zürafa takımyıldızı ufka yakın olacağından pek fazla meteor yağmuru göremeyebiliriz. Buna karşılık kuzeye yakın ülkelerde Zürafa takımyıldızı ufuktan daha yüksekte olacağından daha fazla meteor sayabilirler. Meteor yağmuru Kutup yıldızının yakınlarında bulunan ve sönük yıldızlardan oluşan Zürafa takımyıldızı üzerinden gelecek. Gece boyunca gökyüzünde olacak olan takımyıldızını izlemenizi öneririz diyor Cooke. Bu iyi fikir olabilir. 24 Mayıs'ta ortaya çıkması beklenen yeni meteor yağmurunun yeni olması beraberinde birçok sürprizi de getirebilir. Meteor parlamaları hesaplanandan daha erken ya da daha geç bir saatte başlayabilir. Bu belirsizliğe karşın yine de 24 Mayıs gecesi gözlerinizi gökyüzüne çevirin. Çünkü sabah karşı Ay ile Venüs yakınlaşması bugünün son hediyesi olacak. Güneş doğmadan hemen önce doğu ufkunda birlikte yükselecekler. Bu olaya işaret eden Cooke: Göktaşı yağmuru olsa da olmasa da güne güzel başlamak sizin elinizde diyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/26-mayis-ozel-bir-gun/", "text": "Gün batımı günün oldukça özel bir anıdır. Gökyüzündeki bulutlar kızarırken ufuk çizgisi üzeri kırmızı ya da turuncu görülür. Bundan sonra gökyüzü gözlemcilerinin merakla izlediği yıldızlar yavaş yavaş ortaya çıkar. 26 Mayıs'taki gün batımında ender görülen bir gökyüzü olayına tanık olacağız. O gün Venüs, Jüpiter ve Merkür sadece üç derecelik alan içinde bir üçgen oluşturacak şekilde birbirine yakınlaşacak. Gezegenlerin gökyüzünde yakınlaşması ender görülür. En son Mayıs 2011'de gerçekleşen olay bir daha Ekim 2015'de olacak. Gezegen üçgeni ışık kirliliğinin yüksek olduğu kentlerde dahi görülebilecek. Üçgenin en iyi zamanı ise günbatımından sonra 30 ile 60 dakika arası. Batı ufkunun açık olması bu önemli olayı görmek için yeterli tek şart. Rehber olarak Venüs'ü seçmelisiniz. Venüs diğerlerinden daha önce ve daha parlak görülecek. Venüs'ü daha erken görmek için bir dürbün kullanabilirsiniz. Tipik bir dürbünde her üç gezegen görüş alanına sığacak. Karanlık giderek etkisini artırdığında ise gezegen üçgeni net bir şekilde ortaya çıkacak. Gösterinin tadını çıkarmak için 26 Mayıs'ı beklemenize gerek yok. Gezegenler bir hafta önce yakınlaşmaya başlayacak. Tarihler şöyle: 11-13 Mayıs tarihleri arasında Hilal evresindeki Ay, Jüpiter ve Venüs bir çizgi üzerinde görülecek. 23 Mayıs'ta Jüpiter ve Venüs birbirine 5 dereceden daha küçük uzaklıkta olacak. 26 Mayıs'tan önceki ve sonraki iki günde ise gezegen üçgenini -biraz farklı şekle bürünse de- görebileceğiz. 28 Mayıs'ta Venüs Jüpiter'in sadece 1 derece yakınında olacak. Çıplak gözle izlenebilecek yakınlaşma yaklaşık bir hafta sürecek ve 26 Mayıs'ta üç gezegen birbirine en yakın konumda görülecekler. İzlemeye, fotoğraf çekmeye değer bir gökyüzü olayı."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/26-milyon-isik-yili-uzunlugundaki-kopru/", "text": "Bir grup gökbilimci ve öğrencileri 500 milyon ışık yılı uzaktaki gökadalar arasında 2,6 milyon ışık yılı uzunluğa sahip atomik hidrojen gazından oluşmuş bir köprü keşfettiler. Birkaç yıl önce başlatılan Arecibo projesiyle daha önce Başak Kümesi'nde keşfedilen 1 milyon ışık yılı uzunluğundaki gazdan daha uzun bir köprü keşfedilmiş oldu. Proje ekibi ve makalenin baş yazarı Dr. Rhys Taylor'a göre bu son derece beklenmedik bir keşifti. Biz gözlemlerimiz sırasında sıkça gökadalar arasındaki gaz alışverişini sağlayan köprüleri fark ederiz ama ilk kez bu kadar uzun bir köprüyle karşılaştık diyor. Burada şaşırtıcı olan sadece gazın uzunluğu değil aynı zamanda 15 milyar güneş kütlesindeki ağırlığıdır. Bu ise Samanyolu ve Andromeda'nın toplamından daha fazla kütle demek. Ekip bu akımın kaynağı üzerinde çeşitli varsayımlarda bulunuyor. Bir fikre göre büyük bir gökada geçmişte küçük gökada grubunun yakınından geçerek bir gaz köprüsünün oluşmasına ve uzamasına neden oldu. İkinci fikre göreyse büyük gökadanın içinden fışkıran gazın ileri doğru süzülmesini sağladı. Ekip hangi fikrin daha iyi olduğunu anlamak için Arecibo Teleskopu verilerini kullanarak bilgisayar benzetimlerine başvuracak. Keşif Arecibo Gökada Çevresi Araştırması projesi çerçevesinde 2008 ile 2011 yılları arasında Teleskopu ile alınan verilerin işlenmesiyle gerçekleşti."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/26-yil-sonra-uyandi/", "text": "Geçtiğimiz hafta Avrupa Uzay Ajansı'nın Integral uydusu, eşi olan yıldızı yiyip bitiren bir karadeliğin olağanüstü bir patlamayla ürettiği yüksek enerjili ışık gözledi. Bu tür karadelik çevresinde gerçekleşen güçlü patlamalar evrenin en enerjik olayları arasında olup X-ışını ve gama ışını yayarlar. Geceleri gökyüzünde gördüğümüz sakin ve barışçıl gökyüzünün aksine yüksek enerjili olaylar on yıllar boyunca sürebilir. Kuğu takımyıldızında ve sizden 8000 ışık yılı uzaklıktaki V404 Kuğu adındaki sistem bir yıldız ve karadelikten oluşmaktadır. Uzun zamandır bilinen sistem 15 Haziran 2015'de ilgi noktası oldu. İkili sistemde yıldızdan karadeliğe doğru helezonik şekilde akan malzeme disk oluşturup, görünür, morötesi ve X-ışını dalga boylarında ışıma yapar. V404 Kuğu'daki yenilenen enerjik olayın ilk belirtileri aniden ortaya çıkan ve NASA'nın Swift uydusundaki Burst Alert Teleskobu ile gözlenen gama ışınları ile tespit edildi. Kısa bir süre sonra MAXI adlı , Uluslararası Uzay İstasyonu Japon Deney Modülü ile gökyüzünün bu bölümünde X-ışını parlaması gözlendi. Bu ilk tespitlerin ardından V404 Kuğu'yu yer ve uzay teleskoplarıyla elektromanyetik tayfın birçok dalga boyunda izlemek için büyük bir gözlem çalışması başlatıldı. Bu büyük çabanın bir parçası olan ESA'nın Integral Gama Işını Gözlemevi 17 Haziran'da karadelikten dışarı doğru yayılan patlamayı izlemeye başladı. ESA'nın Integral uydusu bilim insanlarından Erik Kuulkers: Bu kaynak ender rastlanan karadelik sistemlerinde görülen yanıp sönen ışık yayarak olağanüstü düzenli çalışan bir saat gibi zamanı ölçekler diyor. V404 Kuğu gökyüzündeki en parlak X-ışını kaynaklarından olan Yengeç Bulutsusu'ndan elli kat daha parlak bir cisim durumuna geldi. V404 Kuğu sistemi Japon X-ışını uydusu Ginga ve Mir Uzay istasyonu ile 1989'daki gözleminden bu yana bu kadar parlak ve aktif olmamıştı. Günümüz profesyonel gökbilimcilerin çoğu o yıllarda gökbilimci değildi ve günümüzle karşılaştırılamayacak ölçüde az sayıda teleskop ve gözlem tesisi bulunmaktaydı. Ancak o zamanın gözlemleri ile bugün yaptığımız gözlemleri karşılaştırabiliyoruz diyerek ekliyor Kuulkers. 1989'da farkedilen V404 Kuğu karadelik çalışmasında önemli rol oynadı. O zamana kadar gökbilimciler gökyüzünde ancak bir avuç kadar karadelik biliyordu. V404'de onların arasına girdi. 1989'daki patlamalardan birkaç yıl sonra kaynak sessiz duruma geçti. Gökbilimciler o zaman eşi olan yıldızı farkettiler. İkili sistemdeki yıldızın hareketine bakılarak yıldızın Güneş kütlesinde ve çevresinde dolandığı karadeliğin on iki güneş kütlesinde olduğu hesaplanmıştı. Bunun ardından her iki ve üç yılda bir hareketlenme zirveye ulaşıp sonra yavaş yavaş sakinleşti. Bu hareketlilik karadeliği çevreleyen diskten kaynaklanmaktadır. İsviçre Üniversitesi'nden Integral Bilim Veri Merkezi'nden Carlo Ferrigno: Ve cisim şimdi yeniden uyandı. Üstelik tüm gücümüzle onu gözlediğimizi biliyormuş gibi diyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/3-boyutlu-ay-goruntuleri/", "text": "NASA'nın Ay Yörünge Keşif Aracı'ndaki kameraları kullanan bilimciler yüksek çözünürlüklü topografik haritalar yaparak yüzeyin 3 boyutlu görüntülerini elde ettiler. Bu görüntüleri kırmızı-mavi/yeşil yani 3 boyutlu gözlüklerinizle izleyebilirsiniz. 3 boyutlu görüntüler araştırmacıların Ay yüzeyini daha iyi anlamasını sağlar. Kraterler, volkanik kayaçlar, lav izleri ve tektonik özellikler 3-boyutlu görüntülerde ortaya çıkar. Ay'daki nispeten genç ve küçük lob ve onların oluşturduğu diklikler. Bilimciler bunların Ay'ın küçülmesi sonucunda kabuğunun kırılmasıyla oluştuğunu düşünüyor. Peki Ay neden küçülüyor? Ay çekirdeğindeki sıvının yavaş yavaş katı hale dönmesi, çekirdeğin kapladığı hacminde azalmasına neden oluyor. Birkaç km uzunlukta ve 10-50 m yüksekliğe sahip lob diklikleri genç yaşta olmalıdır. Tersi durumda bu gölgenin göktaşı yağmuruna tutulduğuna dair izler görülebilirdi. 12 km çapındaki Janssen Krateri. Krater duvarından aşağı inen çeşitli moloz yığınları da görüntüde fark edilebiliyor. Bir zamanlar çeşitli patlamalar sonucunda yüzeyden akan lavın Ay yüzeyinde kanallar oluşturduğu görülüyor. Apollo 15 astronotları bunlardan biri olan Hadley Kanalı'nın kenarına inmişti. Aynı hizadaki kraterlerin ön plana çıktığı yüzlerce km uzunluğa sahip Orientale havzası kumul benzeri bir yapıya sahiptir. 2 Yorumlar Kaynak varmı acaba. 😀 Astronomi Diyarı'nda hiçbir haber kaynaksız verilmez. Üstelik kaynaklar her zaman ilk elden verilir. Her yazının sonunda haberin kaynak adresini bulabilirsiniz."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/3-boyutlu-mars-krateri/", "text": "NASA'nın Mars Yörünge Aracı ile 3 boyutlu Mojaver Krateri görüntüsü yayınlandı. Kraterlerin 3-boyutlu görüntüleri yüksek çözünürlüklü dijital görüntü işleme kamerayla elde edildi. Elde edilen görüntüyle birlikte kraterlerin duvarları içinde kalmış kütleler de görünür halde. Mars yüzeyinde bu türden yüzlerce krater bulunuyor. Bu kraterlerin içinde göktaşlarının çarpmasının etkisiyle erimiş olan gölcükler yer alıyor. Mojaver Krateri 60 km çapında olan büyük bir kraterdir. 10 milyon yıl yaşında olan kraterin derinliği 2.6 km'dir. Erozyon ve diğer jeolojik süreçlerden etkilenerek bugünkü görünümüne ulaşmıştır. Mojave gibi yeni oluşmuş kraterler gezegenin uğradığı göktaşı saldırılarını ve bu çukurlarda yer alan erimiş maddeyi de ortaya çıkardığı için önemlidir. Yakın zamanda böyle bir göktaşı, düştüğü yerde, toprağın altında buz olduğunu açığa çıkarmıştı. Üstteki 1 ve 2. görüntü yaklaşık 5 km uzunluğundaki bölgeyi göstermektedir. 2. görüntü kraterin güneydoğu kısmını, 3. görüntü ise kuzeybatı kısmını gösteriyor. 4. görüntüde işaretlenen yer ise görüntüsü alınan kısımdır. Kaynak: NASA/JPL"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/3-boyutlu-yildiz-kalintisi-goruntusu/", "text": "ESO'nun Çok Büyük Teleskopu'nu kullanan gökbilimciler, bir yıldızın patlaması sonucu uzaya dağılan kalıntısının üç boyutlu görüntüsünü elde ettiler. Sonuçlara göre patlamanın güçlü bir patlama olduğu dışında belli bir yönde gerçekleştiği sonucuna da ulaşıldı. Bilgisayar modellerine göre süpernova patlaması oldukça çalkantılı geçmiş. Daha sakin bir sonla hayatını sona erdirecek olan Güneş'ten farklı olarak büyük yıldızlar süpernova şeklinde patlayarak ölü katmanlarını uzaya savururlar. Burada yakın zamanda Büyük Magellan Bulutu'nda 1987 yılında patlayan 1987 A (SN 1987A)'nın özel bir yeri vardır. Çünkü bu süpernova insanoğlunun 383 yıl aradan sonra çıplak gözle gördüğü bir süpernovaydı. Böylesi bir olayın gökbilimcileri oldukça memnun ettiği söylenebilir. Çünkü bu süpernovayı gözleyen gökbilimciler birçok sorularına yanıt bulabilmişti. SN 1987A astrofizikçiler açısından oldukça önemli bir olaydı. Bu sayede yıldızın çekirdeğini çöktüren etkenin nötrinolar olduğu, patlama sırasında radyoaktif öğelerin kendini göstermesi gibi çeşitli gözlemler gerçekleştirildi. ESO'nun 3 boyutlu çalışmasının temelinde ise Çok Büyük Teleskopa takılan SINFONI aracı yatıyor. Aletin çıkardığı sonuca göre patlama bazı bölgelerde daha hızlı ve güçlü bir şekilde gerçekleşmiş. Patlama sırasında uzaya fırlayan ilk madde, ışık hızının % 1'i ya da başka bir deyişle saatte 100 milyon km gibi inanılmaz bir hıza ulaşmış (ışık bir saatte yaklaşık 1 milyar km yol alır). Bu hızla merkezdeki yıldızından 10 yıl süresince uzaklaşan toz bulutu şimdi bir halka şeklinde kendini gösteriyor. Görüntülerden bu atıktan sonra buna göre daha yavaş bir başka kalıntının da yol aldığı ortaya çıkarıldı. İlk yapıya göre bu yapı 10 kat daha yavaş bir hızla yayılıyor. Keşif ekibi yöneticisi Karina Kj r: Biz, 1987 A süpernovasından fırlayan maddenin hız dağılımını elde ettik. Yıldızdan uzaklaşan maddenin simetrik bir şeklinin olmadığını, belli bir yönü tercih edecek şekilde hareket ettiğini gördük. Bu doğrultu halkanın konumundan farklı bir yöndedir diyor. Böylesi asimetrik davranışlar bilgisayar modelleriyle gerçekleştirilen yeni süpernova patlamalarıyla da elde edilmişti. Böylece bilgisayar modelleri gözlemsel olarak da desteklenmiş oldu. SINFONI aleti, türünün gelişmiş bir örneğidir. Yapısındaki gelişmiş optik sistemleri dünya atmosferinden gelecek istenmeyen etkileri gidererek çalışma için uygun ortamı hazırlar. Gökbilimciler bu sayede süpernovanın 3 boyutlu görüntüsünü elde edebildiler. Kaynak: ESO"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/3-kasim-gunes-tutulmasi/", "text": "20 Mart 2015 Cuma günü uydumuz Ay Dünya'nın küçük bir bölümüne gelen güneş ışığını engelleyecek. Tutulma tam olmasa da kısmen Türkiye'den de izlenebilecek. Ay, Güneş ile kıyaslanamayacak kadar küçüktür. Ancak bize en yakın gökcismi olması nedeniyle gökyüzünde neredeyse eşit çapta görülürler. Ay bazı zamanlarda Güneş'in önünden geçerek güneşten gelen ışığı kapatarak tutulmaya neden olur. Türkiye'de gözlenecek tutulma sırasında Güneş'in bir bölümü (yaklaşık % 40'ı) Ay tarafından kapanacak. Tutulma yarın 11:00 gibi başlayacak ve 12:00 dolaylarında maksimuma gelecek. Tutulma 13:00 gibi de sona erecek. Tam tutulmanın görüleceği yerler resimde kalın mavi çizgiyle gösterilmiştir. Tutulmayı izleyebilmek için bu iş için üretilmiş özel filtreler kullanılmalıdır. Kesinlikle röntgen filmi, CD, isli cam kullanmayınız. Gözlerinizde geri dönüşü olmayan hasarlara neden olabilir. Tutulmayı izlemek için ülkemizdeki gözlemevlerinin gerçekleştiği etkinliklere katılabilirsiniz. Tutulmayı izleyecek bazı iller linkleriyle birlikte aşağıda. Tutulmayı izleyecek gözlemevlerinin etkinlikleri oluştukça listeye eklenecektir. İzmir-Ege Üniversitesi Aksaray-Yunus Emre Anadolu Lisesi Batman-Atatürk İlkokulu ve Ortaokulu Antalya-TÜBİTAK Ulusal Gözlemevi, Akdeniz Üniversitesi Yerleşkesi Tutulmanın bulunduğunuz yerde nasıl, saat kaçta görüleceğini görmek için tıklayınız."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/3-tip-supernova-kanitlari-artiyor/", "text": "Bilim insanları helyum açısından zengin yaşlı bir yıldız sisteminde üçüncü tür bir patlamayı ortaya çıkardı. Dev yıldızların sonunu getiren süpernova patlamaları, yalnızca kozmik uzaklıkların belirlenmesinde kullanılmaz. Süpernovalar aynı zamanda evrenimizdeki önemli kimyasal öğe üreten fabrikalarıdır. Astrofizikçiler şimdiye kadar bu patlamaların iki fiziksel süreç sonunda gerçekleştiğini biliyorlardı: Biri ömrünün sonuna gelmiş büyük bir yıldızın çekirdeğinin çöküşü, diğeri yaşlı bir beyaz cücenin termonükleer patlamasıdır. Max Planck Enstitüsü'ndeki uluslar arası bir astrofizikçi ekibi helyum bakımından zengin yaşlı yıldızlardan oluşan bir sistemde bu patlamaların üçüncü bir türünü belirledi. Bu tür yıldızlarla ilgili süpernova patlamaları kimyasal öğelerine göre Tip Ia, Ib, Ic ve Tip II olarak sınıflandırılır. Tip Ia süpernovalarının ışık eğrileri daha karakteristik ve düzgün olduğundan gökbilimciler bu süpernovaları daha çok uzaklık belirlemede kullanırlar . Bu süpernova bir beyaz cüce, Güneş benzeri bir yıldızın yanmış kalıntısı, ikili sistemdeki yıldızlardan birinin diğerinden çaldığı madde nedeniyle oluCnün sonuna gelmiş büyük bir yıldızın çekirdeğinin çöküşü, diğeri yaşlı bir beyaz cücenin termonükleer patlamasıdır. Max Planck Enstitüsü'ndeki uluslar arası bir astrofizikçi ekibi helyum bakımından zengin yaşlı yıldızlardan oluşan bir sistemde bu patlamaların üçüncü bir türünü belirledi. Bu tür yıldızlarla ilgili süpernova patlamaları kimyasal öğelerine göre Tip Ia, Ib, Ic ve Tip II olarak sınıflandırılır. Tip Ia süpernovalarının ışık eğrileri daha karakteristik ve düzgün olduğundan gökbilimciler bu süpernovaları daha çok uzaklık belirlemede kullanırlar . Bu süpernova bir beyaz cüce, Güneş benzeri bir yıldızın yanmış kalıntısı, ikili sistemdeki yıldızlardan birinin diğerinden çaldığı madde nedeniyle oluşabilir. Genellikle karbon ve oksijenden oluşan yoğun çekirdeğin tutuşması ve çok yüksek bir enerjiyi açığa çıkaran yıldız süpernova olarak patlar. Yıldızı bir süpernova patlamasına götüren sürecin sonu ise çekirdeğinin kütle çekimine yenik düşerek çökmesidir. Gökbilimciler Tip Ib/c ya da Tip II süpernovaların genç yıldızlarla ilgisi olduğuna inanırlar. Yıldız bünyesindeki maddenin büyük bir kısmını çok büyük bir enerjiyle dışarı fırlatarak geriye artık durumdaki çekirdeğini bırakır. 2005 yılının Ocak ayında NGC 1032 yakın gökadasında zayıf bir süpernova (SN 2005E) kendini gösterince gökbilimciler teleskoplarını buraya yönelttiler. Ancak ilginç bir şekilde ne kimyasal öğeler ne de uzaya yayılan maddenin miktarı hakkında net bir bilgi edinilemedi. Patlama, büyük bir yıldızın çekirdeğinin çökmesi sonucunda çevreye yayılması gereken maddenin çok az olduğunu gösteriyordu ki bu da Güneş'in üçte bir kütlesinde bir yıldızın patlaması anlamına geliyordu. Alternatif çözüm olarak eski bir beyaz cücenin patladığı düşünülse de gözlemler bu sonucu doğrulamıyordu. Süpernova sonucu uzaya yayılan maddede şimdiye kadar görülenden daha fazla miktarda kalsiyum ve titanyum bulunuyordu. Be öğeler nükleer tepkimesini karbon yerine helyum ile gerçekleştiren ve merkezinde oksijen bulunan beyaz cücelerde bulunur. Bilgisayar modelleri birbirine yakın bulunan iki beyaz cüceden birindeki helyum kabuğunun diğeri tarafından çalınmasıyla süpernovanın oluştuğunu gösterdi. Max Planck Enstitüsü'nden Arizona Üniversitesi'nde görevli Astrofizikçi Paolo Mazzali, Maddeyi çalan yıldızın kabuğunda biriken helyum eşik değeri aşınca patlayarak yanmaya başlar. Bu patlamaları sağlayan kimyasal öğeler, elimizdeki bulmacanın bir kısmını çözebileceğimiz kimyasal zenginleştirmeyi sağlayabilir. Örneğin titanyumun kaynağı böylesi bir kaynak olabilir diyor. Sönük süpernova SN 2005E, bu farklı süpernova türünün yeni bir alt sınıfı olabilir. Buna benzer birkaç süpernova olayı daha ışık eğrilerinden ve eliptik gökadalarda rastlandı. Harvard Üniversitesi'nden Weizmann Enstitüsü ve Astrofizik Merkezi'nden Hagai Perets: SN 2005E'nin yeni tip süpernova olduğunu biliyorduk. Bu tür süpernovalar zayıf oluştuklarından fark edilmesi çok zor olmaktadır. Ama bu süpernovalar evrende ender rastlanan kimyasal öğelerin üretimiyle ilgili birçok sorunun yanıtını verebilir diyor. Bu gökbilimci ekibi yeni süpernova türünü araştırmaktalar. Daha önce bu türden birkaç süpernova türü bulunmuştu. Bunlardan biri de yakınımızdaki bir cüce gökadada gerçekleşen SN2007bi süpernovasıydı. Kaynak: Astronomy"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/300-haber-yeni-kesifle-geldi/", "text": "Almanya, Bulgaristan ve Polonya'dan oluşan bir gökbilim ekibi yeni bir yöntemle ötegezegen keşfi gerçekleştirdi. Yöntem, diğer yıldızların çevresinde dolanan dünya gibi daha küçük gezegenleri keşfedecek kadar da hassas. Almanya Jena Üniversitesi'nden Dr Gracjan Maciejewski liderliğindeki ekip, zamana bağlı geçiş yöntemini kullanarak, 700 ışık yılı uzaklıktaki Çalgı takımyıldızında bulunan WASP-3 yıldızının çevresinde dolanan 15 dünya kütleli gezegeni buldular. Bu yöntem birkaç yıl önce gezegenleri keşfedebilmek için ileri sürülmüştü. Yıldızının önünden geçen gezegen belli bir süre boyunca yıldızının ışık parlaklığının azalmasına neden olur. Şimdiye kadar Kepler ve Corot uzay araçları geçiş yöntemiyle bir dizi ötegezegen* buldu. Genellikle bir büyük gezegen yakınındaki küçük gezegenin etkisiyle yörüngesinde yalpalama hareketi yapar. TTV yöntemiyle gökbilimciler bu sapmaları bilgisayar ortamında karşılaştırarak yeni gezegenleri bulabilir. Ekip, Jena Üniversitesi'ndeki 90 cm çapındaki teleskop ile Bulgaristan'ın Rohzen Ulusal Gökbilim Gözlemevi'ndeki 60 cm çapındaki teleskopla 630 dünya kütleli WASP-3b gezegeninin geçişlerini incelediler. Dr. Maciejewski: Biz WASP-3b'nin geçiş zamanlarındaki dönemsel değişimleri saptadık. Bu değişimler bize sistemde 15 dünya kütleli bir gezegenin 3.75 günlük yörünge dönemiyle dolandığını gösterdi. Kurallara uygun olarak da bu yeni gezegeni WASP-3c olarak adlandırdık diyor. Güneş'ten daha büyük bir yıldızın çevresinde dolanan bu yeni gezegen, şimdiye kadar keşfedilenlerin içindeki en küçük gezegenlerden biridir. WASP-3c, dolaylı gezegen bulma yöntemlerinden olan TTV ile bulunan ilk gezegendir. WASP-3c yıldızından, sistemdeki diğer gezegene göre iki kat daha uzakta dolanmaktadır. Gezegenlerin yıldıza bu kadar yakın yer almaları büyük bir olasılıkla erken geliştiklerini gösteriyor. TTV, dünya gibi küçük gezegenlerin keşfi için kullanılabilecek oldukça hassas bir yöntemdir. Dünya büyüklüğündeki bir gezegen, yıldıza daha yakın olan dev bir gezegenin geçişini 1 dakikadan daha fazla zaman boyunca sapmaya uğratabilir. Bu sapma ise 1 m çapındaki teleskoplarla bile bulunabilir. Ekip şimdi WASP-3c'nin özelliklerinin ayrıntıları için Teksas'ta bulunan 10 m'lik Hobby-Eberly Teleskopu'nu kullanıyor. Kaynak: Science Daily *Geçiş yöntemiyle tüm araçların bulduğu gezegen sayısı 87'dir. WASP 3 sistemiyle ilgili ayrıntılı bilgi için tıklayınız."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/32-yeni-otegezegen/", "text": "Şili'de ESO'nun 3,6 metrelik teleskobundan 32 yeni ötegezegen keşfi yapıldı. Keşif teleskoba bağlı olan HARPS adlı tayf çekerle Doppler etkisiyle gerçekleşti. 32 ötegezegenle birlikte sağ taraftaki sayaçta görüldüğü üzere ötegezegen sayısı 403'e ve gezegeni olan yıldız sayısı da 340'a yükseldi. Gezegenler arasında Dünya gibi karasal ve küçük gezegenlerin bulunması da, tüm ötegezegenler içindeki % 30 oranındaki karasal gezegen sayısının da artmasına neden olacak. 1999 yılında kurulan 3,6 metrelik teleskoba, 2003 yılında HARPS tayf çekeri eklendi. Teleskop o günden bu yana değişik keşiflere imza attı. 5 yıldan bu yana HARPS ile gezegeni olma olasılığı yüksek olan güneş benzeri ve daha küçük, cüce yıldızlar ve metal yoğunluğu yüksek yıldızlar incelendi. İncelenen yıldızlar içerisinde son keşifle birlikte hem düşük kütleli hem de daha büyük gaz gezegenler keşfedildi. Konuyla ilgili detaylar ilerleyen günlerde buradan paylaşmaya devam edeceğim. Daha fazla bilgi için: ESO"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/34/", "text": "ESA'nın XMM Newton X-ışını Uzay Teleskobuyla bir beyaz cücenin fotoğrafını çekti. Beyaz cüceler kozmik uzaklıkları ölçmede kullanıldığı gibi evrenin genişlemesi bilgisinde de sık kullanılan kaynaklardır. Gökbilimciler 1997 yılından bu yana HD-49798 parlak yıldızının yakınında X-ışınları yayan görünmeyen bir nesne olduğunu bulmuşlardı. XMM teleskobu ile bu nesnenin beyaz cüce olduğu ortaya çıkarıldı. Ölü yıldız uzaya x-ışınları yollayarak kendini gösteriyor. İtalya'nın Milan şehrinde yapılan keşifte beyaz cücenin sıradışı olduğu belirlendi. Beyaz cücenin öncelikle kütlesini saptadılar. Yıldız 0,6 Güneş kütlesindeydi. Ancak çapı Dünya'nın çapının yarısı kadardı. Bilinen beyaz cücelerden daha hızlı dönüş hızına sahipti: saniyede 13 devir. 17. Yüzyılda Isaac Newton tarafından bulunan kütle çekim kanunuyla yıldızın kütlesi XMM Teleskobundan gelen verilerle işlenerek hesaplandı. Beyaz cücenin kütlesinin benzer beyaz cücelere oranla iki kat olmasını gökbilimciler komşu yıldızından kütle çalmasıyla açıklıyor. 1,3 Güneş kütlesi bir beyaz cüce için son sınırdır. 1,4 Güneş kütleye kadar büyüyen bir beyaz cüce sonunda patlayarak bir nötron yıldızına dönüşür. Bir beyaz cücenin patlaması tip Ia Süpernovası olarak sınıflandırılır. Bu tür parlak patlamalar evrenin genişlemesinin ölçülmesinde kullanılırlar. Şimdiye kadar gökbilimciler bir ikili sistemde bu türden bir beyaz cüce keşfedememişti. Bulunan beyaz cüce, ikili sistemlerin bir Rosetta taşıdır. İki yıldızın yakın olması bizim kütle ölçümlerimizi daha doğru yapmamızı sağlar. Böylece sistemin geçmişini hesaplayıp gelecekte neler olabileceğini saptayabiliriz diyor Milan'dan Sandro Mereghetti. Yıldızın son birkaç milyon içinde patlaması olasıdır. Dünyayı herhangi bir tehlikeye bırakacak ölçüde yeterince uzak; ama uzayla ilgili bilgi verebilecek ölçüde de yakındır. Hesaplara göre patlama anında gündüz bile gözlenebilecek ve dolunay büyüklüğünde görülebilecek. Bu gösteriyi torunlarımız büyük bir keyifle izleyecektir. Kaynak: ESA"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/35lik-gezgin/", "text": "Uzak gezegenler Uranüs ve Neptün'ü izleyip Güneş Sistemi'nin derinliklerine dalmak üzere planlanan Gezgin-2 (Gezgin-2) günümüzden 35 yıl önce 20 Ağustos 1977'de fırlatılmıştı. İkizi Gezgin-1 ise 5 Eylül 1977'de fırlatıldı. Gezgin-1 şu an Güneş Sistemi'ni terk edip yıldızlararası ortama girmek üzere. Pasadena'daki Kaliforniya Teknoloji Enstitüsü'nden Ed Stone: 35 yıldır görevde olan Gezgin aracının gerçekleştirdiği keşifler ve sabırsızlıkla beklediğimiz yeni keşifleri nedeniyle gurur duyuyoruz. Gezgin araçları bize Jüpiter, Satürn, Uranüs ve Neptün ile onların uyduları hakkında önemli bilgiler bize iletti. Artık sistemimizin ötesindeki yıldızlararası ortamla ilgili yeni verilerini sabırsızlıkla bekliyoruz. diyor. Gezgin-2, 13 Ağustos 2012'de uzayda en uzun süreyle görevde kalan araç oldu. Bundan önceki rekor 16 Aralık 1965 ile 8 Aralık 2000 tarihleri arasında görev yapan Pioneer 6 idi (Toplam 12 758 gün). Bilimcilerin Gezgin araçlarının yıldızlararası ortama geçişini hevesle beklediği bir dönemde Gezgin-1, beklenen üç önemli gözlemin ikisini gerçekleştirdi. Güneş Sistemi'nden dışarı doğru akan enerji ile dışarıdan sisteme gelen enerjinin karşılaştığını tespit etti. Bilimciler araçların sistemi terk ederken bu yapının değişeceğini işaret edeceğini inanıyor. Gezgin-2'nin dikkati çeken keşifleri arasında, Satürn'ün altıgen yapıdaki kuzey kutup bölgesi, Uranüs ve Neptün'ün manyetik kutupları ve Neptün'ün soğuk uydusu Triton'dan fışkıran gayzerler. Gezgin-1 ise Jüpiter'in Io uydusunun volkanik yüzeyi, Satürn'ün en dış halkasının karmaşık doğası ve Titan'ın derin ve puslu atmosferi keşiflerini ön sıralara koyabiliriz. Belki de Gezgin-1'in en ünlü fotoğrafı Güneş Sistemi'nin içinde Dünya'nın yerini gösterdiği Soluk Mavi Nokta idi. Gezgin-2 şu anda Güneş'ten yaklaşık 15 milyar km ve Gezgin-1 ise 18 milyar km uzaklıktadır. Araçlar son beş yıldır Güneş Sistemi'nin son bölümündeki ve yine bu araçların ortaya çıkardığı, yüklü parçacıklar dolu dev bir balonu andıran bölüm içindeler. NASA'nın Jet iticileri Laboratuarı'ndan Suzanne Dodd: Biz her gün Gezgin-1 ve 2'yi dinlemeyi sürdürüyoruz. Bu araçlar Jüpiter'in tehlikeli ışıma ortamından ve güneşten çok uzak yerlere uçabilecek kalitede üretildi diyor. Dodd ve ekibi çok dikkatli bir şekilde araçların gittikçe azalan enerji kaynaklarını yönetmeye çalışıyor. Araçların 2020'ye kadar Dünya'ya veri iletebileceği, 2025'e kadar da veri toplayacak kadar enerjisi olduğu sanılıyor. Bilimciler, araçların Güneş Sistemi'ni ne zaman terk edip tamamen yıldızlararası ortama gireceğini bilmemelerine karşılık, bunun kısa süre içinde gerçekleşebileceğini düşünüyorlar. Araçlar, 35 yıllık uzun yolculuklarıyla zaten önemli bir iş yapmışlardır. 2 Yorumlar Hocam bu gezginler şu anda neredeler? Gezginlerin bize uzaklığını aşağıdaki linkte yer alan sayaçtan öğrenebilirsiniz. Biri 134 diğeri 110 astronomi birimi uzakta. http://voyager.jpl.nasa.gov/"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/40-yillik-voyager-seruveni/", "text": "İnsanlığın ürettiği ve hala görevde olan en uzun zamanlı uzay araçları Voyager 1 ve 2 sırasıyla Ağustos ve Eylül aylarında 40. yıllarına girmiş olacaklar. Dünya'dan çok uzak olmalarına karşılık ulaştıkları son noktanın verilerini iletmeyi sürdürüyorlar. Araçların hikayesi gelecekteki bilim insanları ve mühendisleri etkileyeceği gibi film, sanat ve müzik alanlarında da Dünya kültürün de gelişim sağlayacaktır. Her araçta Dünya'daki çeşitli cisim ve canlıların sesleri, fotoğrafları ve mesajları bulunan Altın Plak taşımaktadır. Uzay araçlarının yolculukları milyarlarca yıl bile sürebilir ki bu da insanlığın uzaya ilettiği tek izleri taşıyor olabilir. Sayısız kayıt ileten araçların benzeri olmayan yolculukları 5 Eylül 1977'de Voyager 1'in fırlatılmasıyla başladı. Araç 2012'de Güneş Sistemi dışına çıkan ilk araç oldu. 20 Ağustos 1977'de fırlatılan Voyager 2 ise dört gaz devini ziyaret eden ilk araç olarak tarihe geçti. Araç Jüpiter'in Io uydusundaki aktif volkanları gözlemiş, Europa'nın buzlu yüzeyi altında sıvı okyanus olabileceğini işaret eden ipuçlarını iletmişti. Satürn'ün en büyük uydusu Titan'da Dünya'nın ilkel dönemine çok benzeyen bir atmosfer olduğunu; Uranüs'ün buzlu uydusu Miranda ve Neptün'ün Triton adlı buz gibi soğuk uydularını gözlemişti. Uzay aracı artık bu gezegenleri çok geride bıraktı ve önümüzdeki 40.000 yıl içinde de başka bir yıldızla karşılaşmayacak. Araçların aldığı Güneş ışığı oldukça yetersiz olmasına karşılık yıldızlararası ortamın ilk koşullarına ait gözlemlerini ilettiler. Voyager 1 Dünya'dan yaklaşık 21 milyar kilometre uzaklıkta ve yıldızlararası uzayda gezegen düzlemine göre kuzey yönde yolculuğunu sürdürüyor. Sonda, araştırmacılara Güneş Sistemindeki gezegenleri ve sistemi kuşatan güneş rüzgarlarıyla beslenen heliosfer adı verilen dev ışınım kabarcık küresinin varlığını iletti. Yıldızlararası uzayın bu kabarcığı sardığını işaret etti. Dünya'dan yaklaşık 17 milyar kilometre uzaktaki Voyager 2 ise Voyager 1'in tersi yönde, güneye hareket ediyor. Önümüzdeki birkaç yıl içinde yıldızlararası ortama girmesi bekleniyor. İki aracın bu zıt yöndeki yolculuklarının nedeni ise yüklü parçacıkları, manyetik alanları, düşük frekanslı radyo dalgalarını ve güneş plazmasını ölçen aletleri kullanarak heliosfer çevresindeki yıldızlararası ortamın özelliklerini karşılaştırma olanağına ulaşma isteği. Voyager 2 yıldızlararası ortama geçtiğinde iki aracın verileri karşılaştırılabilecek. Caltech'deki Voyager projesi araştırmacılarından Ed Stone: Hiç kimse bu araçların 40 yıl çalışacağını ve bu alanda bir öncü olacaklarını tahmin etmemişti. Önümüzdeki yıllarda da ilettikleri veriler bizi heyecanlandırmaya yetecek diyor. Tasarımcılarının öngörüsü sayesinde uzay araçları kozmik yolculuklarını sürdürüyor. Güneş sistemindeki en ağır gezegen olan Jüpiter'in ışınım ortamından yararlanarak hızlanan uzay aracı sonraki yolculuklarını sürdürmeyi sağlayacak donanıma sahipler. Her iki araçta da yedekleme sistemleri gerektiğinde uzun süreli güç kaynaklarını bağımsız olarak devreye sokacak şekilde tasarlanmıştı. Araçlarda üç radyoizotop termoelektrik jeneratör bulunmaktadır; bu cihazlar plütonyum-238'in yarılanma süresinden (88 yıl) elde edilen ısı enerjisini kullanır. Araçların bulundukları ortamlar neredeyse 'boş' olduğundan herhangi bir cisimle çarpışma olasılığı çok düşüktür. Buna karşılık Voyager 1'in bulunduğu yıldızlararası ortam gerçek anlamda boşluk değildir. Bu ortam milyonlarca yıl önce patlayan süpernovaların artıkları olan bulutlarla doludur. Bu madde araç için bir tehlike teşkil etmiyor. Böylesi bir ortam araştırmacıların tam da ihtiyaç duyduğu Güneş sistemi dışındaki ortam çalışmalarına veri sağlıyor. Araçların gücü oldukça azaldığından mühendisler şimdi gerekli olan enerji için çeşitli aletler üzerindeki kısıtlamalar üzerinde çalışıyor. Böylece Voyager 1'in ömrünü en üst düzeye çıkarmak amacıyla araçtaki eski yazılımları içeren kod sistemini inceliyorlar. NASA'nın Jet İticileri Laboratuvarından Voyager proje yöneticisi Suzanne Dodd: Elimizde 1970'lerin modelinde bir araç var ve bunun nasıl çalıştığını anlamak önümüzdeki yıllarda da çalışmasını sağlamak açısından oldukça önemli. Bunun için hangi güncellemeler gerektiği üzerinde çalışıyoruz diyor. Ekip üyeleri araçların 2030 yılına kadar veri yollamayı sürdüreceğini düşünüyor. Araçlar bu tarihte veri yollayamayacak olsa da yolculuklarını saatte 48.280 kilometre hızla devam ettirecek ve Samanyolu çevresindeki bir turlarını 225 milyon yılda tamamlayacak."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/41-yeni-gezegen-daha/", "text": "Hawaii'deki Keck Gözlemevi'nde bulunan Dünya'nın en büyük iki teleskopundan birini kullanan bilim insanları Kepler tarafından görülen 41 gezegeni onaylayarak 16'sının kütlesini belirlediler. Kepler uzay teleskopunun keşfettiği gezegen adaylarının dörtte üçü Dünya ile Neptün arası büyüklüğe sahipler. Bu tür gezegenlerin Samanyolu'nda yaygın olduğu görünmekle birlikte bu istatistik Güneş Sistemi'ne uymuyor. Yeni keşfedilen beş gezegen Dünya'dan %10 ya da % 80 daha büyüklüğe sahipler. Örneğin Kepler-99b ve Kepler-406b adlı yeni kayalık gezegenler Dünya'dan % 40 daha büyük ve yoğunlukları neredeyse kurşununki kadar. Bu gezegenler bildiğimiz türden yaşam için çok sıcak olup yıldızlarına çok yakın olup 3-5 günlük yörünge dönemlerinde dolanıyorlar. Bu gözlemlerle elde edilen ek kanıt Doppler etkisinden geldi. Yörüngedeki gezegenler nedeniyle yıldız küçük de olsa yalpalama hareketi yapar. Gezegen kütlesi ne kadar büyükse yalpalama hareketi o kadar belirgindir. Bu da gezegenin kütlesini ortaya çıkaran bir etkendir. Yoğunluk ölçümleri değişkenlik gösterse de gezegenlerin olası kimyasal yapısı birbirine benziyor. Mini-Neptün büyüklüğündeki bir gezegen kayalık bir çekirdeğe sahip olup onu çevreleyen atmosferi hidrojen ve helyumca zengin olabiliyor. NASA'nın Ames Araştırma Merkezi'nden Kepler görevi bilim insanlarından Natalie Batalha: Kepler'in birinci amacı değişik boyut yörüngelere sahip gezegenlerin sıklığını belirlemektir. Özellikle de yaşam alanı içerisinde yer alan Dünya benzeri gezegenlerin ne kadar çok olduğunu ortaya çıkarmaktır diyor. Elde edilen sonuçlara göre Dünya'nın bir buçuk büyüklüğüne kadar olan gezegenlerin büyük bir kısmının karasal olduğu ve silikat, demir, nikel ve magnezyumdan oluştuğunu gösteriyor. Elbette tüm bu araştırmaların önemli bir amacı da bize yakın başka bir yıldız çevresinde yaşanabilir bir gezegen keşfetmektir."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/47-umanin-3-gezegeni/", "text": "Büyük Ayı Takımyıldızı içindeki 47 Ursae Majoris (47 Uma) yıldızındaki gezegen sayısı 3'e yükseldi. Keşif Kanada'daki British Columbia Üniversitesi Fizik ve Astronomi Bölümü'nden Philip C. Gregory, ABD'deki San Francisco State Üniversitesi Fizik ve Astronomi Bölümü ile Yale Üniversitesi Astronomi Bölümü'nden Debra A. Fischer tarafından gerçekleştirildi. Yeni keşfedilen gezegenle birlikte ötegezegen sayısı 430'a yükseldi. İki veya daha fazla gezegeni olan yıldız sayısı ise 45. Özetle 363 yıldızın en az bir gezegeni bulunuyor. Güneş sistemi dışında diğer yıldızların çevresinde dolanan gezegenlere ötegezegen adı veriliyor. 47 Uma yıldızı 7 milyar yıl yaşındaki güneş benzeri bir yıldızdır. İlk gezegeni 1996'da, 2. si de 2001'de keşfedilmişti. Yıldızın bulunan ilk gezegeni 2.6 Jüpiter, 2. gezegeni ise 0.46 Jüpiter kütleli. Bu iki gezegen Jüpiter'e göre yıldıza daha yakın, Dünya'ya göre daha uzak konumda bulunuyor. Gezegenlerin bileşimi henüz bilinmiyor. Yıldızına Dünya-Güneş uzaklığının 11 katı kadar uzakta olan 47 Uma d gezegeni, dikine hız yöntemiyle keşfedildi. Gezegenin yörünge dönemi şimdilik 14 000 gün olarak hesaplandı. Gezegenin kütlesi ise 1.6 Jüpiter kütlesi kadar. Kaynak: Exoplanet"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/5-dakikada-bir-tur/", "text": "Uluslararası bir gökbilimci ekibi iki yıldızın birbiri çevresinde 5.4 dakikada bir döndüğünü keşfetti. HM Cancri adlı bir çift yıldıza ilişkin hesaplanan bu değer aynı zamanda en kısa yörünge dönemi olarak da kayıtlara geçti. 8 Dünya çapından daha büyük olmayan küçük yıldızlar arasındaki uzaklıkta Dünya-Ay uzaklığının çeyreği kadardır. Sistem iki beyaz cüceden oluşuyor. Bunlar güneş gibi yıldızların yanmış artıkları olduğundan helyum, karbon, ve oksijenden oluşurlar. HM Cancri'deki iki beyaz cüce birbirine öyle yakın duruyorlar ki, birinden diğerine kütle akışı da gerçekleşiyor. İlk olarak 1999'da X-ışını görüntüsüyle keşfedilen çiftin birbiri çevresinde 5.4 dakika gibi inanılmaz kısa sürede dönüşüne çoğu gökbilimci inanmak istemedi. Bunun için ek kanıtlar istediler. Ek kanıt için yeni bir çalışmaya girişen, Harvard-Smithsonian Astrofizik Merkezi'nden Dr. Gijs Roelofs, Warwick Üniversitesi'nden Prof. Tom Marsh ve Dr. Danny Steeghs liderliğindeki ekip, dünyanın en büyük teleskobu olan Hawai'deki Keck Teleskopu'nu kullandılar. Ekip HM Cancri'deki hız değişimlerini hesapladı. Bu hız değişimleri doppler etkisi adı verilen bir olaya neden olur. Burada birbiri çevresinde dolanan iki yıldızın tayfı düzenli olarak bir maviye bir kırmızıya kayar. Hem gözleme ayrılan sürenin kısa olması hem de yıldızların parlaklıklarının sönük olması çalışmanın zor kısımlarıydı. İkili sistem 16 bin ışık yılı uzaklıktaydı. Bu kadar uzaklıktaki sönük sistem, çıplak gözle görülebilen en sönük yıldızdan milyon kere daha az ışıldamaktadır. Daha önce bu iki yıldızın 5.4 dakikada bir birbiri çevresinde dolandığını göstermiştik. Bir süre önce hava koşullarının kötü olması nedeniyle gözlemi gerçekleştirememiştik. Ama şimdi yaptığımız çalışmayla önceki çalışmamızın doğru olduğunu gösterdik diyor Dr. Danny Steeghs. Radboud Üniversitesi'nden Dr Gijs Nelemansı: İkili HM Cancri Sistemi yıldızların gelişimiyle ilgili kuramlarımızı tekrar gözden geçirmemize neden olacaktır. Sistemin iki farklı yıldızdan oluştuğunu biliyoruz. Sistem Genel Görelilik testi için de önemli bir örnektir. Çünkü sistem bol miktarda kütle çekim dalgaları yayıyor olmalıdır. Gelecekte uzaya yollayacağımız LISA uydusuyla izleyeceğimiz ilk nesne HM Cancri olacaktır. Kaynak: Science Daily"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/51-ophiuchideki-toz-diskleri/", "text": "Hawai'deki Keck Gözlemevi'ndeki Gökbilimciler 10 m çaplı ikiz teleskoplarla başka bir yıldız çevresindeki toz disklerini incelediler. Bu diskleri Güneş sistemi'ndeki disklerle de karşılaştırdılar. Gözlem için 51 Ophiuchi yıldızı seçildi. Yıldızın toz diski Jüpiter'in yörüngesine kadar uzanıyor. Çalışma için Keck Nuller Girişimölçeri ile saptandı. Nuller, çok parlak bir nesnenin yakınındaki çok sönük sinyalleri görebilen bir araçtır. Böylece bir yıldızdaki disk yapısı ilk kez bir araç yardımıyla net bir şekilde gözlenmiş oldu. Hedefteki yıldız B türünde, 410 ışık yılı uzaklıktaki Yılancı Takımyıldızında bulunuyor. 51 Ophiuchi yıldızında henüz gezegen olup olmadığı bilinmiyor. Ancak gökbilimciler uzun zamandır yıldızda disk yapıları olduğundan kuşkulanıyorlardı. Şimdi ise bu disk yapısının gezegen oluşumlarının son aşamasında olabileceği, kuyrukluyıldızların ve asteoridlerin bulunabileceğinden söz ediliyor. Gezegen sistemleri oldukça tozlu yerlerdir. Güneş sistemimizde birçok kuyrukluyıldız, asteoridler bulunuyor ve bunların yörüngelerişnin zaman Jüpiter'le kesiştiğini Jüpiter çevresindeki tozlu bölgeden anlıyoruz. Bu toz güneş ışığını yansıtarak güneş doğduktan veya güneş batmadan hemen önce gökyüzünde burç ışığı denilen olguların görülmesine neden olurlar. Diğer yıldızların çevrelerinde de aynı şekilde tozlu disk yapıları bulunmaktadır. Yapılan çalışmaya göre 51 Ophiuchi yıldızındaki toz diski güneş sistemindeki toz diskinden 100 bin kez daha yoğun olduğu ortaya çıkarıldı. Buradaki disk içindeki yapıların birbiriyle çarpışmasının devam ettiği düşünülüyor. Yapı daha önce Spitzer ve ESO'nun Çok Büyük Teleskobu ile de gözlenmişti. Toz diski yıldızdan 4 GB (GB, Gökbirimi, Dünya-Güneş uzaklığı olan 150 milyon km 1 GB'dir.) uzaklığa kadar uzanmaktadır. Dış disk ise yaklaşık 1200 GB'ye kadar uzanmaktadır. Yıldızın şiddetli etkisi parçacıkları daha uzağa itmektedir. 51 Ophiuchi yıldızındaki ışık şiddeti Güneş'ten 260 kat daha güçlüdür. İç diskten dış diske geçerken kalınlığın birden arttığı da göze çarpmaktadır. Bu da iç bölgeden dış bölgeye geçişte bir asteorid kuşağı olabileceğini düşündürmektedir. Kaynak: Science Daily"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/55-cancri-e-sanilandan-daha-yogunmus/", "text": "Uluslararası bir gökbilim ekibi 55 Cancri Sistemi'ndeki Dünya benzeri gezegeni gözleyerek ayrıntılı bir çalışma yaptılar. Çalışma Massachusetts Teknoloji Enstitüsü , Columbia British Üniversitesi , Harvard Smithsonian Astrofizik Merkezi ve Santa Cruz'daki Kaliforniya Üniversitesi 'nde görevli bilim insanlarınca gerçekleştirildi. 55 Cancri e gezegeni Dünya çapından % 60 ve Dünya'nın yoğunluğundan 2 kat daha fazla olmasına karşılık Dünya'dan 8 kat daha büyüktür. Araştırma da Kanada'nın MOST uzay teleskopu kullanıldı. MOST Kanada Uzay Ajansı'na bağlı bir teleskoptur. Gezegen, Dünya'dan yaklaşık 40 ışık yılı uzaklıktaki 55 Cancri A yıldızının çevresinde 18 saatten biraz fazla sürede dolanır. UBC'de görevli gökbilimci Jaymie Matthews: Gezegenin takvimini oluşturmak için kolundaki saat yeterli olacaktır diyor. Gezegenin sıcaklığı ise en az 2700 derece. MIT'den Josh Winn: Cehennem sıcaklığına sahip gezegenin yüksek çekimgücü bir atmosferi olmasını sağlayabilir. Ancak tam da sıcaklık nedeniyle ötebiyologların* yaşam arayacağı yerlerden değil diyor. Tüm bunlara karşılık 55 Cancri e, ötegezegen araştırmacılarının izlemek istedikleri bir gezegendir. Yıldızın parlaklığı birçok hassas ölçümlerin yapılmasına ve gezegenin şekli, gelişimi üzerine olan kuramları da test etmemize olanak sağlayan mükemmel bir laboratuardır diyor Winn. Bir teleskopla gezegeni görmek mümkün olmamasına karşılık 55 Cancri A yıldızı önümüzdeki iki ay boyunca açık ve yeterince karanlık bir gecede çıplak gözle bile rahatlıkla izlenebilir. Matthews: Güneş Sistemi içinde ya da dışında bulunan en yoğun ve karasal gezegendir. Böyle bir gezegende ağırlık Dünya'ya göre 3 kat fazla olacak, Güneş 60 kat daha büyük görünecek ve gökyüzünü şimdikinden 3600 kat daha aydınlık yapacaktır diyor. 55 Cancri A'nın ilk gezegeni 1997 yılında Kaliforniyalı bir ekip tarafından keşfedilen 55 Cancri b'dir. İzleyen beş yıl içinde de c ve d gezegenleri yine aynı ekip tarafından bulundu. 2004'de e ve 2008'de de f gezegeni bulunarak sistemdeki gezegen sayısı altıya yükseldi. Beş gezegende yıldızın gezegenlerin kütle çekimleri nedeniyle yalpalanmasını izleyen yöntem olan Doppler yöntemiyle keşfedildi. Geçen yıl Harvard'da Gökbilim doktora öğrencisi Rebekah Dawson ve UCSC'den Daniel Fabrycky 55 Cancri e'nin yıldızın çevresinde sanılandan daha kısa süreyle dolanması gerektiğini öne sürdüler. MIT'den Winn, Smithsonian'daki gökbilimci Matt Holman ve Matthews problemin çözümü için gezegenin yıldızının önünden geçerken gerçekleşen parlaklık değişimini MOST ile hassas bir şekilde ölçtüler. Araştırma ekibi geçiş yöntemine göre yaptıkları ölçmeye göre gezegenin yörünge döneminin Dawson ve Fabrycky tahmin ettiği gibi sanılandan daha az, 17 saat 41 dakika olduğunu buldular**. Gezegenin çapı Dünya'nın çapına göre % 60 daha büyük ve 21000 km olduğunu ve geçiş sırasında yıldızın parlaklığının 1/50 oranında azaldığını belirlediler. Çıplak gözle görülebilen bir yıldıza ait gezegenin özelliklerini böylesine ayrıntılı olarak bulmak harika bir şey diyor Winn. The University of British Columbia *ötebiyolog: İngilizcesi exobiologist olan terim, ötegezegenlerde yaşam türü arayan biyologlar için kullanılıyor. Bu nedenle bu terimin Türkçe karşılığı olarak ötebiyolog kullandım. **Önceden belirlenen süre 2,8 gündü."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/56/", "text": "Astronomi Diyarı'nı astronomidiyari adıyla Twitter'dan ve facebook'tan da izleyebilirsiniz. Siteyle ilgili önerilerinizi ufozyar@yahoo.com adresine ya da yorum seçeneğiyle iletebilirsiniz. Not: Sitede yer alan haberler ingilizceden Türkçe'ye çevrilerek yayınlanmaktadır. Tersi durumda yani başka bir Türkçe kaynaktan alınan haber ise yazının altında kaynak olarak belirtilmektedir. Sitedeki haberler başka bir haber kaynağı veya sitesi tarafından kullanılabilir. Ancak burada yazının Astronomi Diyarı'ndan alındığı belirtilmelidir. Dikkatiniz için şimdiden teşekkürler... 16 Yorumlar sevgili Ümit, aklımdan geçen bir şey var sizin siteye yazmak istediğim: Artık Türkçe yayınlar da yapan National Geographic, Science & Vie, Discovery ve diğer yabancı -hatta yerli- kanallarda yapılan Türkçeleştirmelerde bazan fahiş hatalar yapılıyor. Takipçilerinizden bilim ve uzay konularında bu kanalların izleyicisi olarak not ettikleri yanlış ve hataları size iletmeleri durumunda sitenize, hatta ayrı bir pencere olarak taşısanız? Bu çoğu amatör çevirmen veya programcı, yapımcıların kendine biraz daha çeki düzen vermelerine neden de olabilir. . Bunun ilgi çekebileceğinisiz de düşünür müsünüz? mehmet emin özel Böyle bir bölümü daha önce düşünmüştüm. Sonra bu tür program, haber ve belgesellerin çok olması nedeniyle vazgeçmiştim. Destek gelirse elbette yapılabilir. Buna rağmen ifade ya da görselleri kullanan yayıncılara düzeltme bilgisi verilmesinin daha uygun olacağını da düşünmedim değil. Yazılı, görsel hiçbir haber kanalı yapılarında bir bilim danışmanı barındırmıyor. Bu nedenle sadece astronomi değil her alanda hatalı yazımlar, yorumlarla karşılaşabiliyoruz. Mesela tıp. Neredeyse her gün kansere çözüm bulundu haberleri geliyor. İşin aslını bilen bir avuç bilim insanı gülüp geçerken konu hakkında bilgisi olmayanlar ise inanıyor. Yalan haber, çöp bilim, sahte bilim gazeteleri, TV'leri esir almıştı; şimdi de belgesellerde görüyoruz bu saçmalıkları. Bunlarda basının güvenilirliğini zedeliyor Acaba farkındalar mı diye de düşünmeden edemiyorum hocam. Astronomi Diyarı gün geçtikçe daha çekici ve güzel hale geliyor. Hem ESA Uzay Çöpleri raporu hem de Mars bulutlarını ilgi ie okudum ve sonuncuyu kendi sitemde de paylaştım... yola devam.. Karanlıkları mutlaka yeneceğiz... Teşekkürler hocam. Her gün güncel bilgiler sunan başarılı bir site. Teşekkürler. sevgşli ümit, 10 yıl olmuş mu? her şey daha dün gibi... başarılı ve özverili çalışmaların sonucu mutlaka alıyoruzdur ve alacağızdır... başarı dileklerimle... m.e.özel Evet hocam. Zaman akıyor. Teşekkür ederim günlül yazılarınızı takip için üye baş vurusu nasıl oluyor Anasayfanın sağ panelinde Haberler e-postanızda kısmından üye olup, haberlerin e-postanıza düşmesini sağlayabilirsiniz. doğru bir siteyi bulup astronomi ile alakalı son gelişmeleri bilim gözü ile tarafsız görmek güzel oldu elinize sağlık merhaba. astronomi ile ilgilenmiyorum ama bu gece (5.9.2015 22.00 sularında) gökyüzünde gördüğüm mavi ışıklar dikkatimi çekti. yaklaşık 2 düzine kadardılar ve dağınık hareket ediyorlardı. ışıkları yanıp sönüyordu en baştan başlatıp en sona doğru ama bi düzen yoktu. daha önce böyle bişi ile karşılaştıysanız ne olduğu hakkında bilgi verir misiniz. manisa merkezde yaşıyorum konum önemli ise belirteyim. Gördüğünüz büyük bir olasılıkla uçaktı. Astronomi hakkında etkileyici ve en önemlisi türkçe bilgilere ulaşılabilen güzel bir site. Araştırma ve ilgilerinizin hiç bitmemesi dileğiyle tebrik ediyorum Sitenizi uzunca bir zamandir takip ediyorum. 7 yasindaki oglum Deniz'de sitenizi ilgi ile takip ediyor, basarilarinizin devamini dilerim. Saygilarimla.. sitenizi yer imlerime ekledim emeğinize sağlık sizi yürekten kutluyorum.Sayenizde uzay ile ilgili güncel kouları izliyorum.Çok teşekkürler.Selamlar,saygılar"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/669/", "text": "Başını Avustralya'daki Adelaide Üniversitesi'nden bir ekibin çektiği uluslararası bir topluluk, Samanyolu Gökadası'nın merkezindeki manyetik alanın, diğer bölgelere göre 10 kat daha güçlü olduğunu ortaya çıkardı. Gökbilimdeki verilerin sağlıklı olarak değerlendirilmesinde manyetik alanların büyük önemi olmaktadır. Bu nedenle Samanyolu'ndaki manyetik alanın net olarak hesaplanması önem kazanıyor. Araştırmaya Almanya'daki Max Planck Enstitüsü Nükleer Fizik Merkezi, ABD'deki Monash Üniversitesi'de katıldı. Son 30 yıldır gökadamızın merkezine yönelik yapılan manyetik alan hesaplamalar birbiriyle tutarlı görünmemekteydi. Manyetik alan değerlerinden yola çıkılarak yıldız oluşumları gibi birçok kozmolojik bilgiye ışık tutulmaktadır. Erken evrende gökadaların oluşumu sırasında bu manyetik alanların zayıf olduğu düşünülüyor. Gökadamızın merkezindeki enerji toplamı, tüm gökadanın enerji değerinin %10'u kadardır. Ancak bu enerjinin gökadanın %0.1'ine sığdığı düşünülürse, merkezin çok yoğun olduğu anlaşılabilir. Oldukça parlak olan Samanyolu'nun merkezini ancak radyo dalgaları ve gama ışınları ile gözleyebiliyoruz. Gökadanın merkezindeki manyetik alanların ölçümü için radyo dalgalarına ve gama ışınlarına ihtiyaç duyulur. Kaynak: Adelaide University"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/67p-enberi-noktasindan-gecti/", "text": "ESA'nın Rosetta aracı ile 67P kuyrukluyıldızı bugün sabah saatlerinde Güneş'e en yakın konumdan geçti. Rosetta Güneş'in 186 milyon km yakınından geçen kuyrukluyıldızdaki değişimleri anbean izledi. Geçtiğimiz yıl kuyrukluyıldızın yörüngesine giren Rosetta gözlerini dört açarak cisimdeki ve kuyruğundaki değişimleri 327 km uzaktan izledi. Enberi noktasından geçerken her zamankinden daha yoğun olan güneş rüzgarlarının ne gibi sonuçlar doğurduğunu izledi. Böylece ilk kez bir uzay aracı kuyrukluyıldızda uzun dönemde gerçekleşen aktiviteleri gözlemiş oldu. Aracın görevi ise henüz bitmedi. Rosetta şimdi de Güneş'ten uzaklaşmaya başlayan 67P'deki değişimleri bu açıdan da izleyecek. Rosetta'nın bilimsel kamerası geçiş sırasında gerçekleşen çekirdek kaynaklı birçok patlamayı görüntüledi. Rosetta projesi araştırmacılarından Nicolas Altobelli: Bu hareketlilik birkaç hafta daha sürecek. Yani bizler 67P üzerinde birçok noktada jetler ve patlamalar görebiliriz diyor. Rosetta aracı 67P'den püsküren su buharı miktarının saniyede iki küvet suya eşdeğer sayılan 300 kg olduğunu hesapladı. Bu, bir yıldır izlenen kuyrukluyıldızın uzaya attığı en yüksek miktardır. Şöyle de söylenebilir: bu miktar geçen yıl Rosetta aracı kuyrukluyıldıza ilk yaklaştığında ölçtüğünün kabaca bin katıdır. Üstelik 67P enberi geçişi sırasında dışarı saniyede 300 g sıvı su attığı da belirlendi. Kuyrukluyıldız bunun dışında uzaya saniyede 1000 kg toz bıraktı. ESA uzay aracı operasyon misyonu yöneticisi Sylvain Lodiot: Son zamanlarda uzay aracını 67P'den biraz uzaklaştırmak zorunda kaldık. Son bir haftadır Rosetta 67P'ye 325 ile 340 km kadar yakın oldu. Hem aracın güvenliği hem de kuyrukluyıldızdan atılan tozun ölçümleri etkilememesi için bu önlemi almamız gerekiyordu diyor. Rosetta'nın asıl görevi enberi noktasından önce ve sonra kuyrukluyıldızın çekirdeği ve kuyruğundaki değişimleri saptamaktır. Geçtiğimiz birkaç ay içinde yaklaşık 10 ay- güney yarımkürede mevsimsel farklılıklar araştırmacıların işine geldi. Bilim insanları böylece haritanın eksik parçalarını tamamlayabildi. 23 bölgeye ayrılan kuyrukluyıldızda, dört ana jeolojik bölge tanımlandı. Bu bölgelere eski Mısır tanrı ve tanrıçaların adları verildi: Anhur, Khonso, Sobek ve Wosret. Enberi geçişi olana kadar kuyrukluyıldızın ortalama sıcaklığı da -70 0C'ye yükseldi. Nisan-Mayıs 2015'de kuyrukluyıldız üzerindeki bazı yerlerde sıcaklığın sıfır santigratın üzerine çıktığı ölçülmüştü. Enberi noktasından geçen 67P gökbilimciler tarafından yakından izlendi. Rosetta aracı 67P'ye çok yakın olduğu için kuyruğun ne kadar uzandığını ölçemedi, ama Dünya'daki büyük teleskoplarca kuyruğun 120.000 km kadar uzadığı belirlendi. Kuyruğa ait kayda değer gözlemler başta Hawaii'nin en yüksek dağı Mauna Kea'daki İkizler-Kuzey teleskopu olmak üzere çeşitli teleskoplar yapıldı. Jet ve patlamalar Rosetta'nın yakın çekimiyle, büyük resim ise yer merkezli teleskoplarla izlenerek kuyrukluyıldızdaki değişimler her yönüyle ortaya çıkarılmaya çalışıldı diyor Nicolas. NOT: Rosetta uzay aracının tüm serüvenine http://www.astronomidiyari.com/?tag=rosetta adresinden ulaşabilirsiniz."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/67p-enberiden-gecise-hazirlaniyor/", "text": "Rosetta aracı Güneş'e en yakın konuma doğru hareketini sürdüren 67P kuyrukluyıldızının yüzeyindeki güneş rüzgarının güçlü etkilerini geçtiğimiz haftalarda yaptığı gözlemlerle ortaya çıkardı. 6,5 yıllık yörünge dönemine sahip kuyrukluyıldız Perşembe günü Güneş'e en yakın konumda olacak . 67P/Churyumov-Gerasimenko kuyrukluyıldızı son aylarda Güneş'e yaklaştıkça yüzeyindeki sıcaklık ve enerji artmış ve yüzeydeki daha fazla donmuş buz buharlaşmıştır. 67P'nin Güneş'e en yakın konumdan geçerken yüzeyindeki değişimlerin izlenmesi bilimsel açıdan çok önemlidir. Kuyrukluyıldızın günberi konumundan geçerken yüzeyinde yüksek bir aktivite bekleniyordu ama bu tarihten önce öngörülemeyen patlamalar olabileceği de biliniyordu ki bunlardan biri daha önce gözlenmişti. Rosetta aracı 67P'ye 186 km kadar ki en yakın konumda olduğu 9 Temmuz'da yüzeyde birkaç patlamayı gözledi. Çekirdekte gözlenen patlamalar sonrasında 67P'nin kuyruğundaki tozun gözle görülür seviyelerde arttığı ölçüldü. Gözlemlerden en şaşırtıcı olanı ise çekirdeğin çevresinde oluşan patlamanın güneş rüzgarı manyetik alanını itmesinin gözlenmesiydi. Rosetta üzerindeki OSIRIS kamerası ile elde edilen bir dizi görüntü ile kuyrukluyıldızın boynunda jet özellikli aktivite başlangıcıyla manyetik alanın azaldığı belirlendi. Grafikte bu olay mavi dikdörtgen içinde gösterilmiştir. Oluşan jetin saniyede 10 metre yol aldığı belirlendi. Almanya'daki Max Planck Enstitüsü Güneş Sistemi Araştırmaları Merkezi'nden Carsten Güttler: Bu şimdiye kadar gördüğüm en parlak jetti diyor. Genellikle oluşan jetler çekirdeğe göre oldukça sönüktür ve bunları görebilmek için fotoğrafların kontrastını açmak gerekir. Ama gördüğümüz çekirdekten daha parlak olduğundan buna gerek kalmadı. Aracın kütle tayfölçeri çıkan gazın bileşimini ölçmeye çalıştı ve kısa süre sonra basınç sensörü kuyrukluyıldızın komasındaki değişimi ortaya çıkardı. Örneğin iki gün önceki ölçümlere göre su miktarı neredeyse değişmezken karbon dioksit miktarı iki kat, metan dört, hidrojen sülfat yedi kat artış göstermişti. Bern Üniversitesi'nden Rosetta baş araştırmacısı Kathrin Altwegg: Patlama sonrası ölçülen bu hızlı artışlar oldukça büyüleyici. Burada, püskürtülen tozla ilişkili olduğunu düşündüğümüz organik maddenin ipuçlarını görmekteyiz diyor. Biz kuyrukluyıldızının yüzeyinin altındaki malzemenin açığa çıktığını düşünüyoruz. Ama bunu kesin olarak ifade etmek için henüz erken. Bu arada Rosetta'daki 67P'den ayrılan toz miktarını ölçen GIADA aleti toz miktarının Temmuz ayının başlarına göre yüzde 30 miktarda artış gösterdiğini kaydetti. 70 büyük patlamanın sonucu olan toz artışına 1 Ağustos'ta 4 saatlik ölçümlerin sonucunda ulaşıldı. Napoli'deki 'Parthenope' Üniversitesi'nden Alessandra Rotundi: Burada sadece parçacıkların içeriği değil aynı zamanda farklı bir ölçümde gerçekleşti: maksimum 30m/s'lik hıza ulaşan tozlar genelde 8 m/s ile 20m/s'lik hızlara sahipti. Rosetta'nın bu farklı aletlerle elde ettiği sonuçların en ilginci ise patlamaların güneş rüzgarının birkaç dakikalığına çekirdekten dışarı itilmesine yetecek güçte olmasıydı. Güneş rüzgarı Güneş'ten dışarı atılan ve Güneş Sistemi boyunca yayınlan elektrik yüklü parçacıkların oluşturduğu akıştır. Rosetta ve Philae tarafından yapılan önceki ölçümler kuyrukluyıldızın magnetize olmadığı belirlenmişti dolayısıyla burada ölçülen manyetik alanın kaynağı güneş rüzgarıdır. Ancak bu engelsiz değildir. Kuyrukluyıldızdan çıkan gazı dışarıda güneş rüzgarı beklemektedir. Bu karşılaşma sonucunda gaz yavaşlar ve basınç dengelenene kadar yavaşlar ve sonra durur. Almanya Braunschweig'daki Dünyadışı Fizik ve Jeofizik Enstitüsü'nden Charlotte Götz: Güneş rüzgarının oluşturduğu manyetik alan bir trafik tıkanıklığı gibi yığılmaya başlar ve sonunda bir 'diyamanyetik boşluk' adı verilen kuyrukluyıldızın Güneş'e bakan tarafında sıfır manyetik alan bölgesi oluşturur. Böylece kuyrukluyıldızın çekirdeğinden kaynaklanan hareketlenme durur diyor. Diyamanyetik boşluklar bir kuyrukluyıldızın güneş rüzgarıyla arasındaki etkileşim hakkında önemli bilgiler verir. Daha önce bununla ilgili ilk algılama 1986 yılında Halley kuyrukluyıldızının 4000 km yakınından geçen ESA'nın Giotto uydusu ile yapılmıştı. Ancak Rosetta uydusunun 29 Temmuz'da gözlediği gibi belirgin bir işaret gözlenememişti. Güneş Sistemi'nin içerisinde manyetik alanca serbest kalmış bir bölge bulmak zordur, bu nedenle aradığımız bize gümüş tepside sunuldu. Bu çok heyecan verici diyor Charlotte. Rosetta projesi araştırmacılarından Matt Taylor: Tozun navigasyonu etkilememesi için Rosetta 67P'ye en fazla 300 km yaklaştı. Bu uzaklığa rağmen Rosetta diyamanyetik boşluğu tespit etmeyi başardı diyor. Notlar 67P kuyrukluyıldızının Güneş'e en yakın konumdan geçişi ve diğer merak edilen soruların yanıtlarını Rosetta Günberiden Geçişe Hazırlanıyor başlıklı yazının sonunda okuyabilirsiniz."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/67pde-mikro-organizma-yasam-mi-var/", "text": "Eylül 2014'den bu yana 67P/Churyumov-Gerasimenko'yu izleyen Rosetta ve Philae, kuyrukluyıldızın beklenmedik ve farklı özelliklerini ortaya çıkardı. Şimdi iki gökbilimci çok daha farklı ve radikal bir öneri yaptı: Kuyrukluyıldızda mikro-organizma yaşamı olabilir. Rosetta yörünge aracı 4,3 ve 4,1 km'lik iki yapıdan oluşan ördek benzeri kuyrukluyıldızla ilgili veri yollamayı sürdürüyor. Cisim siyah bir kabuk ve onun altında buz katmanından oluşuyor. Bu yüzeyin bazı kısımları düz ve pürüzsüz iken bazı yerleri oldukça sivri büyük kayalarla kaplı. Yüzeydeki bazı kraterler organik enkaz ve suyla kaplanmış durumda. Çift loplu cismin her yerde aynı esnekliğe sahip olmaması nedeniyle görülen paralel oluklar altındaki buz kırıkları asimetrik oluşmuş. Cardiff Üniversitesi'nden Dr. Max Wallis ve Buckingham Astrobiyoloji Merkezi yöneticisi Prof. Chandra Wickramasinghe sıra dışı bir öneri sunuyor. Kuyrukluyıldız güneş çevresindeki yörüngesinde dolanırken ısınma etkisiyle açığa çıkan buz ve organik madde karışımı organizma yaşamını destekleyebilir. Öne sürdükleri modele göre kuyrukluyıldızın sıvı suyla oluşmuş derin çatlaklarındaki buz ve 'kirli buz' içinde mikro-organizma yaşamı için yeterli şartlar oluşabilir. Antifriz tuzu içerikli ortamda bazı mikro-organizmalar -40 0C'ye kadar düşük sıcaklıklarda yaşayabilir. Kuyrukluyıldız Güneş'ten 500 milyon km uzakta olduğu Eylül ayından bu yana zayıf gaz emisyonları göstermeye başladı. Güneş'e en yakın olacağı -195 milyon km- konumda ise gaz yayılımı zirveye ulaşacak ve olası mikro-organizma yaşamı da maksimuma ulaşacak. Dr Wallis: Rosetta zaten bu kuyrukluyıldızı, yüzeyi tamamen donmuş ancak jeolojik süreçlerin gerçekleştiği ve mikro yaşamın sürdüğü Antartik bölgelerdeki kayalar gibi olabileceğini gösterdi diyor. Wallis ve Wickramasinghe Philae ve Rosetta'nın yolladığı kızılötesi verilerde 67P'nin kuyruk kısmında organik temelli yaşam için gerekli kanıtların olduğunu belirtiyor. Prof. Wickramasinghe: Rosetta kuyrukluyıldızda yaşamsal kanıtlara ulaşırsa bu astrobiyolojinin tartışılmaz öncülerinden Sir Fred Hoyle'yi doğumunun yüzüncü yıl dönümünde anmak için güzel bir fırsat olurdu diyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/67pde-organik-molekuller-bulundu/", "text": "Kuyruklu yıldızlar Güneş'in, gezegen ve uydularının oluşumundan kalan kalıntılardır. Bir araştırma ekibi bir kuyruklu yıldızda ilk kez karmaşık organik molekül tanımlamayı başardı. Çalışma Nature Communications'ta yayınlandı. 1980'lerin ortalarında büyük uzay ajansları tarafından Halley kuyruklu yıldızının yakınından geçmek üzere Giotto ve Vega adlı iki uzay aracı gönderildi. Araçlarda kuyruklu yıldızın kimyasal bileşimini ve toz parçacıklarının kimyasal bileşimini ölçen birkaç kütle spektrometresi vardı. Ancak, bu aletlerin topladığı veriler yorum yapmaya yetecek ölçüde çözünürlüğe sahip olmadı. 30 yıldan uzun bir süre sonra ESA'nın Rosetta aracındaki yüksek çözünürlüklü kütle spektrometresi ROINA ile 2014 ile 2016 yılları arasında Chury olarak da bilinen 67P/Churyumov-Gerasimenko kuyruklu yıldızından veri toplandı. Veriler Bern Üniversitesi Fizik Enstitüsü, Uzay Araştırmaları ve Gezegen Bilimleri Bölümünde görev yapan kimyager Dr. Nora Hanni liderliğindeki ekip tarafından yorumlandı. Aşağıda 67P kuyruklu yıldızının Rosetta aracıyla alınan iki görüntüsü görümektedir. 67P kuyruklu yıldızı Güneş'e en yakın nokta olan günberiye ulaştığından çok aktif hale geldi. Süblimleşen buzlar, toz parçacıklarınca sürüklenerek bir kuyruk oluşturdu. Dışarı atılan parçacıklar güneş ışınlarıyla bilinen sıcaklığının ötesine kadar ısındı. Bu da daha büyük ve daha ağır moleküllerin desorbe edilmesine izin vererek araç üzerindeki aletlerin ölçmesine izin verecek duruma geldi. Araştırma ekibinden astrofizikçi Prof. Dr. Kathrin Altwegg: Oldukça tozlu koşullar nedeniyle bu tür karmaşık verilerin yorumlanması zordur. Ancak ekip daha önce bir kuyruklu yıldızda hiç bulunmayan bir dizi karmaşık organik molekülü başarıyla tamamladı. Örneğin kendine özel karakteristik kokusu olan naftalini bulduk. Tütsünün doğal bir bileşeni olan benzoik asidi de yakaladık. Ayrıca gıdalara badem aroması vermek için kullanılan benzaldehit ve diğer birçok molekülü belirledik diyor. Hanni'ye göre bu ağır organik maddeler 67P'nin kokusunu daha da karmaşık ama aynı zamanda daha çekici hale getirecekti. Kokulu moleküllerin yanı sıra, 67P'nin organik yapısında prebiyotik işlevselliğe sahip birçok tür de tanımlandı . Bu tür bileşikler, biyomoleküllerin sentezinde önemli ara maddelerdir. Hanni: Bu nedenle organik materyalin temel tedarikçileri olarak kuyruklu yıldızların, Dünya'da karbon temelli yaşamın ortaya çıkmasına da katkıda bulunmuş olması muhtemel görünüyor diyor. Satürn ve meteoritlerdeki benzer organikler Araştırmacılar, bireysel moleküllerin tanımlanmasının ardından organik moleküllerin Güneş sistemi üzerindeki dağılımını da bakmak istediler. Organik maddenin ortalama değeri veya içindeki karbon atomlarının ortalama bağ geometrisi gibi parametreler, gökbilimcilerden Güneş Sistemi bilimcilerine kadar geniş bir bilim topluluğu için önemlidir. Hanni: Ortalama olarak 67P'nin karmaşık organik bütçesinin meteoritteki organik maddenin çözünür kısmı ile aynı olduğu ortaya çıktı. NASA'nın Cassini aracındaki INMS kütle spektrometresi tarafından tespit edilen Satürn'ün en içteki halkasına yağan organik madde gibi. Uzay Merkezinden astrofizikçi Prof. Dr. Susanne Wampfler: Güneş sistemindeki organik depoların benzerliklerini bulmakla kalmıyoruz, aynı zamanda 67P'nin organik moleküllerin çoğunun yeni yıldızların doğum yerleri olan moleküler bulutlarda da olduğunu biliyoruz. Bulgularımız, Güneş sistemi organiklerinin farklı depolarında ortak bir güneş öncesi senaryosuyla tutarlı. Bu da kuyruklu yıldızların Güneş sistemimizin ortaya çıkmasından çok öncesine ait malzemeyi taşıdığını doğruluyor diyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/67pdeki-degisimler-izleniyor/", "text": "67P/Churyumov-Gerasimenko kuyrukluyıldızı 13 Ağustos'ta Güneş'e en yakın konumda olacak. 67P, Güneş çevresinde, Dünya ve Mars arasındaki yörüngesinde 6,5 yılda dolanıyor ve günberi konumuna geldiğinde Güneş'e 185 milyon km uzakta olacak. ESA'nın Rosetta uzay aracı kuyrukluyıldızı gözlemek amacıyla 6 Ağustos 2014'de yörüngesine girmişti. O zamandan bu yana kuyrukluyıldızın yüzeyindeki, çekirdeğindeki ve çevresindeki değişimleri izliyor. Çekirdek donmuş buz ve toz karışımıyla kaplıdır. Kuyrukluyıldız Güneş'e yaklaşırken güneş ışığı buzları eriterek kaynatır ve bu nedenle yüzey ısınır. Bunun sonucunda büyük miktarlarda toz ve gaz yüzeyden koparak dış uzaya uzanan kuyruk oluşturur. Rosetta bu görüntüyü kuyrukluyıldıza 177 km uzakta olduğu 21 Haziran 2015'de navigasyon kamerası ile aldı. Çekirdeğin çevresi güneş ışığı etkisiyle ile aydınlanmış görünüyor. Çekirdek, kuyrukluyıldızın yüzeyinde ısınma etkisiyle ortaya çıkan aydınlık bölgenin merkezidir. Bu tuhaf şekilli lobun üstünde gözlenen parlak jetler uzaya atılan malzemeyi gösterir. Malzeme çıkışının özellikle iki lobun birleştiği boğaz kısmında yoğunlaştığı söylenebilir. Kuyrukluyıldızın bu görüntüsünde alttaki lobun engebeli yüzeyi, dairesel yapıları ve yumuşak kenarlı kayaları sert olmayan bir arazi yapısını ortaya koymaktadır. Rosetta Eylül 2016'ya kadar kuyrukluyıldızı izlemeyi sürdürecek. 1 Yorum Ayni kemirilmis bir elma gibi."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/67pnin-boynu/", "text": "Bir yandan Yeni Ufuklar'ın Pluto, diğer yandan Rosetta'nın 67P kuyrukluyıldız fotoğrafları. Ne tarafa döneceğimizi şaşırdık. Bilgi bombardımanı devam ediyor. Güneş Sistemi'ndeki sakin cisimler inceleniyor, didik didik ediliyor. Ceres'i inceleyen Şafak mı dediniz? Merak etmeyin yakında o da güzel fotoğraflarla dönüş yapacak. Çünkü bu ayın sonunda Şafak Ceres'e yakın uçuş yapacak. Şimdi sıra Rosetta'da. Bilindiği üzere ilk kez bir uzay aracı bir kuyrukluyıldız yörüngesine girmiş ve hatta yüzeyine sonda indirmişti. Philae adlı sonda ile sağlıklı iletişim kurulamıyor ama yörünge aracı Rosetta veri yollamayı sürdürüyor. Bu verilerin işlenmesi zaman aldığından bazen bir yıl önce çekmiş olduğu bir fotoğrafla yeni karşılaşıyoruz. Bu da onlardan biri. Rosetta'nın ilettiği bu görüntü 18 Eylül 2014 tarihli. Araç bu tarihte 67P'den sadece 27 km uzaktaydı. Yani neredeyse yüzeye değiyordu. Görüntü kuyrukluyıldızın 'boyun' kısmını gösteriyor. İki parçayı tutan bu boyun kısmının sağ tarafı küçük parçaya, sol kısmı ise büyük parçaya ait. Boyundaki toz yapısı dikkat çekiyor. Merkezin hemen sağındaki kırık kısım büyük olasılıkla yüzey sıkışması ve buzun erimesi nedeniyle oluşmuş. Güneş'e yaklaşmayı sürdüren 67P, 13 Ağustos'ta günberi konumundan geçecek. Elbette bu sırada yanında onu gözetleyen Rosetta'da olacak. Bu geçiş ve sık sorulan sorularla ilgili tıklayınız."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/67pnin-karanlik-kismi-ilk-kez-goruntulendi/", "text": "ESA'nın Rosetta aracı 67P kuyrukluyıldızı yörüngesine girdiğinden bu yana tüm dikkatler bu cisme çevrildi. Üstelik 67P'nin Güneş'e en yakın konumdan geçene kadar gövdesinde oluşacak değişimler merak edildi. Ancak 67P'nin kuzey kutbu güneyine göre daha çok görüntülendi. Bunun nedeni ise kuzey kutbunun genelde yaz mevsiminde olmasıydı. Şimdi bu durum değişti. Çift loblu şekli nedeniyle tuhaf bir dönme hareketi yapan 67P, Güneş çevresinde 6,5 yılda bir dolanır. Cismin oldukça garip mevsimsel değişimi de şeklinden kaynaklanır. Her iki yarımküre birbirine 'boyun' denilen yapıyla bağlıdır. 5,5 yıl süren yaz mevsiminin yaşandığı kuzey yarımküreye karşılık çok az gün yüzü gören güney yarımküre karanlık ve oldukça soğuk kış mevsimi yaşar. Bu durum kuyrukluyıldızın günberi noktasından geçmesiyle değişti ve kuzey kutbu kış, güney kutbu yaz mevsimiyle tanıştı. Günberi, bir cismin Güneş'e en yakın konumudur. Dünya için günberi noktası 3-4-5 Ocak'tır. 67P yörüngesine Ağustos 2014'de giren Rosetta uzun yaz mevsiminin yaşandığı kuzey kutbunun oldukça aydınlık buna karşılık güney kutbunun karanlıkta kaldığını gözledi. Bu gözlem günberi zamanına yani Ağustos 2015'e kadar sürdü. Toplamda kuyrukluyıldızın kuzeyi beş yıldan fazla yaz mevsimi içindeyken güneyi sadece bir yıl yazı yaşar. Rosetta üzerindeki aletlerden sadece biri, Rosetta Yörünge Mikrodalga aracı güney kutbuyla ilgili bilgi yollayabildi. Diğer aletlerden bu bölgeye ilişkin doğru dürüst veri alınamadı. NASA'nın Jet İticileri Laboratuarı'ndan Mathieu Choukroun: MIRO aleti birçok kez bize ilginç bilgiler iletti. Böylece yüzey ve yüzey altıyla ilgili fikir sahibi olabildik diyor. Kuyrukluyıldızın güney kutbu verilerini irdeleyen Choukroun ve arkadaşları önemli sonuçlara ulaştı. Buna göre bölgede yüzeyin birkaç on santimetre altında büyük miktarda buz bulunuyor. Üstelik kuyrukluyıldızın güney kutbu çevresindeki yapının termal ve elektriksel özellikleri çekirdekte görülenden farklıdır. Yüzeydeki madde veya yüzeyin birkaç on santimetre altındaki malzemenin son derece saydam ve genellikle su buzu ya da karbondioksit buzundan oluştuğunu düşünüyoruz diyor Choukroun. Bu bölge ile çekirdek arasındaki yüzey ile yeraltının yapısındaki farklılık kuyrukluyıldızın tuhaf mevsimsel döngüsüyle ilgili olabilir. Olası açıklamalardan biri buzla kaplı güney yarımkürenin yaz mevsimi başlamasıyla buharlaşmanın başlaması. Mevsimin değişmesiyle yoğunlaşan su yüzeye çökerek soğuk kışın başladığını işaret eder. Araştırmacılar araçtaki tüm aletlerden gelen verileri birleştirerek farklılığın mevsimsel değişime bağşı olup olmadığı anlaşılabilecek. Kuyrukluyıldızlar Güneş ve gezegenlerin oluştuğu zamandan kalan ilkel malzemeyi taşıyan yapıdadır. Rosetta Güneş'ten gelen ışınımla kuyrukluyıldızın nasıl değiştiğini yakından gözleyen ilk uzay aracı oldu. Gözlemler bilim insanlarına gezegenlerin nasıl oluştuğu ve evrimleştiğini gösterecek."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/67pnin-siradisi-yuzleri/", "text": "Bu görüntüde 67P/Churyumov-Gerasimenko kuyrukluyıldızındaki Anuket bölgesinin çevresi görülüyor. Fotoğraf 1,5 km uzunluğundaki bir bölgeyi göstermektedir. Rosetta 13 Mart 2016'da NavCam kamerası ile bu görseli elde ettiğinde, 67P'den 17 km uzaktaydı. Fotoğraftaki Anuket silüetini görmek için biraz hayal gücü gerekiyor. Soldaki iki tepeden sağdakinin altındaki parlak alana bakın. Orada iki göz ve burun görüyor musunuz? Üstelik de hafif bir gülümseme ile. İnsanlar bir buluta, bir kayaya ya da bir gölgeye baktığında bir şeylere benzetebilir ki psikolojik bir olgudur ve adına sanrı denir. Bu görüntüde de gökbilimciler eski Mısır'da su dağıtıcısının silüetini görmüş. Gerçek ise elbette Anuket değil. Kuyrukluyıldızın büyük parçasının engebeli arazisine ait bir alanı görüyorsunuz. Bazı yerlerde dik kayalar, bazı yerlerde düzlükler göze çarpıyor. Fotoğrafa bakmayı sürdürelim. Anuketin solundaki düzlüğe yakın yerde bir yüz daha gizli: Serket. Eski Mısır tanrıçalarından olan Serket ile Anuketi ayıran tek şey aralarındaki keskin uçurum. Serket, gözlerini çevreleyen kaşları ile ben de buradayım der gibidir. Serket ile Anuketi ayıran düzlüğün nedeni olan iki tepe C. Alexander Kapısı olarak bilinir. İki tepenin aralığı Rosetta projesi bilimcilerinden ve Temmuz 2015'de hayata gözlerini yuman Dr. Claudia J. Alexander'a adanmıştır. Kuyrukluyıldızdaki tüm bölgeler fikir vermesi açısından bir sayfada toplanmıştır. Bu sayfaya ulaşarak 67P'nin genel yapısı ve yüzeyi hakkında bilgi edinilebilir. 67P'yi izleyen Rosetta aracı şu an kuyrukluyıldızdan 30 km uzaktadır ve kontrollü bir şekilde zaman zaman bu ilginç cisme yaklaşmaktadır. Araç Eylül ayı sonuna kadar veri yollamayı sürdürecek. Fotoğrafın telif hakkı: ESA/Rosetta/NavCam CC BY-SA IGO 3.0"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/7-milyar-yillik-yildiz-tozu/", "text": "Yıldızların yaşam döngüleri vardır. Uzayda toz ve gaz parçaları yoğunlaşıp birbirinin üzerine çöküp ısındığında doğarlar. Oluşan yıldızlar milyonlarca ile milyarlarca yıl boyunca yanarlar ve sonra ölürler. Öldüklerinde rüzgarlarında oluşan parçacıkları uzaya fırlatırlar ve bu yıldız tozu parçalarından yeni gezegenler ve uyduları, göktaşları ile birlikte yeni yıldızlar oluşur. Gökbilimciler bu oluşumları uzayda keşfedip dikkatle izlerler. Ancak yeni bir keşif bazen aradığınızın çok daha yakınınızda olabileceğini gösterdi. Elli yıl önce Avustralya'ya düşen bir meteorda 5-7 milyar yıl önce oluşmuş, Dünya'da şimdiye kadar görülen en eski yıldız maddesi keşfedildi. Bir yıldızdan kopup uzaya saçılarak soğuyan parçalara yıldız tozu adı verilir. Bu yıldız tozları bir meteor içinde sıkışıp milyarlarca yıl boyunca orada kalabilir. Bunlar Güneş Sisteminden önceki zamanda neler olup bittiği hakkında ipuçları taşırlar. Ancak bu tür antik tanecikleri bulmak zordur. Oldukça ender bulunurlar. Bu taneciklere Dünya'ya düşen meteorların sadece yüzde beşinde rastlanır. Ancak 1969 yılında Avustralya'ya düşen Murchison göktaşında antik taneciklerden bol miktarda bulunmaktadır. Bu çalışma için göktaşındaki parçalar yaklaşık 30 yıl önce izole edilmişti. İzole edilen parçacıklar toz haline getirilip geride sadece antik olanların kalması için asitle çözdürüldü. Araştırmacılar bu olayı iğneyi bulmak için samanlığı yakmaya benzetmektedirler. Antik toz ortaya çıktıktan sonra bunun ne tür bir yıldıza ait olduğunu ve kaç yaşında olduğunu saptarlar. Burada kullanılan temel yöntem katı maddeyle etkileşime giren kozmik ışınların yeni elementler oluşturma sürecidir. Işınlar maddeyle ne kadar uzun süre etkileşimde kalırsa o kadar yeni element oluşur. Sabit hızla yağan bir yağmur altında kovada biriken suya bakarak yağmurun ne kadar süreyle yağdığını kestirebilirsiniz. Kozmik ışın süreci de buna benzer. Araştırmacılar örneklerin bir kısmının 4.6-4.9 milyar yıl yaşında olduğunu belirlerken bir kısmının ise 5.5 milyar yıldan daha yaşlı olduğunu ölçtüler. Hatırlatmak gerekirse Güneş 4.6 ve Dünya 4.5 milyar yıl yaşındadır. Taneciklerin yaşına bakarak bebek yıldızın 7 milyar yıl önce patladığı sonucuna ulaşılabilir. Bu patlamanın etkisiyle buluttan fırlayan madde başka yıldız oluşumlarına dağılmış. Bunlardan biri de Güneş. Geçmişte gökadamızda yıldız oluşum sayısı bugüne oranla daha yüksekti. Oluşumlarla birlikte etrafa dağılan madde başka sistemlere dalarak onların maddesiyle karışmaktadır. Göktaşı içindeki bu toz yıldızdan alınan bir örnek gibidir. Dünya'da gördüğümüz insan dahil, canlı ya da cansız herşey aslında bu yıldız tozu gibi geçmiş yıldızlardan dağılan maddenin ürünleridir. Meraklısına makale adresi: Philipp R. Heck, Jennika Greer, Levke Kööp, Reto Trappitsch, Frank Gyngard, Henner Busemann, Colin Maden, Janaina N. Avila, Andrew M. Davis, Rainer Wieler. Lifetimes of interstellar dust from cosmic ray exposure ages of presolar silicon carbide. Proceedings of the National Academy of Sciences, Jan. 13, 2020; DOI: 10.1073/pnas.1904573117 Görsel telif hakkı: Vadimsadovski / Adobe Stock"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/8-marta-ozel-yazi-kadin-gokbilimcilerimiz/", "text": "8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü'ne özel bir yazıyı paylaşmak istiyorum. Yazı ülkemizde görev yapmış, bilim insanları yetiştirmiş ve ilklerle dolu hayatlarında bu anlamda öne çıkan gökbilimci kadınlarımızı, değerli bilim insanlarını tanıtıyor. Yazı Ege Üniversitesi Astronomi ve Uzay Bilimleri Bölümü'nden Prof. Dr. Serdar Evren hocamız tarafından kaleme alındı. Bu anlamlı günde böylesi değerli bilim kadınlarımızı bize hatırlattığı, tanıttığı için teşekkür ederim. Bu anlamda tüm bilim kadınlarımızın gününü Astronomi Diyarı adına kutluyorum. Bilim Emekçileri: Kadın Astronomlarımız İstanbul Üniversitesi, Ankara Üniversitesi ve Ege Üniversitesi'nde Astronomi bölümlerinin kurulmasının üzerinden 50 yıl geçti. Bu bölümlerin hepsinin kuruluş ve ilerleme yıllarında büyük emek harcamış kadın astronomlarımız vardı. Bu hocalarımız hem ülkemizin astronomi çalışmalarına yön verirken hem de ülkemizi yurt dışında temsil etmişler ve birçok ilklere imza atmışlardır. Bunlardan büyük çoğunluğu artık bugün hayatta değil. Ama bizler onların yetiştirdiği öğrenciler olarak şu anda bu veya benzer kurumların ilerlemesi için emek harcıyoruz. 8 Mart Dünya Kadınlar Günü'nde bu bilim emekçilerini bir kere daha saygıyla anmak ve sizlere kısaca tanıtmak istiyorum. Ayrıca ekteki fotoğraflarda topluca ve ayrı ayrı olarak kendilerine yer veriyorum. Prof.Dr. Nüzhet Gökdoğan (1910-2003): Cumhuriyet Türkiye'sinin hem ilk kadın astronomu hem de ilk bilim kadınlarındandır. İstanbul Üniversitesi ve diğer tüm üniversitelerdeki ilk kadın senatör ve ilk kadın dekandır. İstanbul Üniversitesi içinde bir gözlemevi kurulması çalışmalarına katılmıştır. Türk Astronomi Derneği kurucularındandır ve Tübitak Ulusal Gözlemevi kurma çalışmalarını başlatanlar arasında yer almıştır. Prof.Dr. Dilhan Eryurt (1926-2012): 1961-1973 yıllarında NASA'da görev alan ilk Türk bilim kadınıdır. ODTÜ'de Astrofizik Anabilim Dalı'nı kurmuş ve ODTÜ Fen-Edebiyat Fakültesi dekanlığını yürütmüştür. Yıldızların evrimi üzerine çalışmalar yapmıştır. Prof. Dr. Kamuran Avcıoğlu (1932-1991): İstanbul Üniversitesi, Astronomi ve Uzay Bilimleri Bölümü başkanlığı, Üniversite Gözlemevi müdürlüğü ve Fen Fakültesi dekanlığı görevlerinde bulundu. Uzun yıllar Paris Meudon Gözlemevi'nde araştırmalar yaptı. Dr. Janet Akyüz Mattei (1943-2004): 1982 yılında Ege Üniversitesi, Astronomi ve Uzay Bilimleri Bölümü'nde doktorasını tamamladı. 30 yıl süreyle Amerikan Değişen Yıldız Gözlemcileri Birliği'nin müdürlüğünü yaptı. Dünyada astronomi bilimine yaptığı katkılarından dolayı, dünyadaki amatör ve profesyonel astronomların hep anılarında kaldı. Astronomiye yaptığı katkılarından dolayı bir asteroide 11695 Mattei ismi verildi. Dr. Rümeysa Kızılırmak (1934- ): 1963 yılında Prof.Dr. Abdullah Kızılırmak hocamız ile birlikte Ege Üniversitesi, Astronomi ve Uzay Bilimleri Bölümü ve Ege Üniversitesi Gözlemevi'nin kuruluş çalışmalarında yer aldı. Değişen yıldızların gözlemleri üzerine çalışmalar yaptı. Rahatsızlığından dolayı uzun zaman önce emekli olmasına rağmen hala bizleri yalnız bırakmadı. İleri yaşına rağmen beraber olduğumuzda hala bizlere görüşlerini aktarmaktadır. Prof.Dr. Paris Pişmiş (1911-1999): İstanbul Üniversitesi'nin Matematik Bölümü'nü bitiren ilk kız öğrencidir. 1938 sonunda bir yıllık burs alarak Harvard Rasathanesi'nde yıldızların değişimi üzerine bir projede çalışmak üzere ABD'ye gitti. Paris Pişmiş, yıldızlar ve galaksinin donması üzerine çalışmalarını Meksika'da sürdürdü. Pueblo'da yeni kurulan Tonantzinla Gözlemevi'nin kuruluşunda bulundu. 1946'da 6 aylık bir araştırma bursu alarak Princeton Üniversitesi'nde çalışmak üzere yeniden ABD'ye gitti; ünlü astronom Henry Norris Russell ile çalışma fırsatı buldu. 1960'lı yıllarda galaksilerin spiral yapısının oluşumu üzerine çalışmaya başladı. 1965'te yeni yıldız kümeleri keşfetti. 23 tane yıldız kümesi onun isminden ötürü PIS adıyla anılır. Ülkemizdeki emekli olmuş ve hala çalışmakta olan tüm profesyonel kadın astronomların, lisansüstü çalışmalar yapan genç araştırmacıların, birer astronom adayı olan lisans öğrencilerimizin, bilim emekçilerinin, amatör astronomiye meraklı ve daha doğrusu bilimin ve sanatın önemini yaymaya çalışan siz kadınlarımızın 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Gününü kutluyorum."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/80-yeni-gezegen-adayi/", "text": "Kepler teleskopunun görevi biteli çok olmasına karşılık keşifleri sürüyor. Kepler'in K2 görevi ile elde edilen verilerin incelenmesi sonucunda 80 yeni gezegen adayı belirlendi. Gezegenler 50 bin dolayındaki yıldızın verileri incelenerek ortaya çıkarıldı. Keşif MIT'in başını çektiği araştırma grubuyla gerçekleşti. Gezegenlerden en parlak olanı HD 73344 yıldızı çevresinde dolanıyor. Yörünge dönemi 15 gün olan gezegen, önünden geçerken yıldızın alınan ışığındaki azalmaya bakılarak keşfedildi. Gezegen 2,5 ile 10 Dünya kütlesindedir ve patlayan bir yanardağın lav sıcaklığı kadar sıcaktır: 1200-1300 C derece. Gezegen Dünya'dan 35 parsek ya da diğer bir ifadeyle 114 ışık yılı uzaktadır. Yakın ve parlak olması nedeniyle gezegenin atmosferik yapısı ile diğer özelliklerinin belirlenmesi için ideal bir adaydır. MIT'den yüksek lisans öğrencisi Liang Yu ile birlikte çalıştığı fizik profesörü Ian Crossfield: Gezegenin sıcak Uranüs ya da biraz daha küçük sıcak Neptün sınıfında olduğunu düşünüyoruz diyor. Bilim insanları yakın yıldızları gözlemek amacıyla neredeyse tüm gökyüzünü tarayacak olan amacıyla üretilmiş NASA'nın yeni ötegezegen avcısı TESS ile gezegen sayısında büyük bir artış bekleniyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/9-gezegenin-varligina-yonelik-bir-kanit-daha/", "text": "Gezegen X ya da daha bilinen adıyla Gezegen 9 var mı? Henüz gözlemsel olarak gezegenin varlığı doğrulanmadı. Ancak tüm dolaylı gözlemler böyle bir gezegen olduğuna işaret ediyor. Yeni keşfedilen 2015 TG387 adlı cisim de bu açıdan önemli kanıtlar sunuyor. Bir grup araştırmacı Pluto'nun çok uzağında olduğu düşünülen Gezegen X'in var olduğunu destekleyen uzak bir cisim keşfetti. Cisim 2015 TG387 olarak adlandırıldı. Dünya ile Güneş arasındaki uzaklık 1 astronomi birimi olarak tanımlanmaktadır. Buna göre 2015 TG387, 80 astronomi birimi uzakta yer alıyor. Pluto ise 34 astronomi birimi uzaklıktadır. Yani, yeni cisim Güneş'ten, Pluto'nun Güneş'e uzaklığından iki buçuk kat daha uzakta bulunuyor. Cisim oldukça uzun bir yörüngeye sahip olduğundan hiçbir zaman Güneş'e yaklaşamaz. Güneş'e en yakın uzaklığı 65 astronomi birimi kadar olmaktadır. Bilinen en uzak cisimlerden 2012 VP113 Güneş'ten 80 astronomi birim ve cüce gezegen Sedna ise 76 astronomi birimi uzaktadır. Sedna Güneş'e 2300 astronomi birim kadar uzaklaşmaktadır. 2015 TG387, Neptün ve Jüpiter gibi gaz devlerinin etkisini hissetmeyecek kadar uzaktadır. Carnegie'den Scott Sheppard: 2015 TG387, 2012 VP113 ve Sedna gibi iç Oort Bulutu cisimleri Güneş Sistemindeki büyük kütlelerden etkileşmeyen uzaklıkta yer alıyor. Bu da onları ilginç kılmaktadır. Güneş Sisteminin sınırlarında neler olup bittiğini anlamak için bu cisimleri incelemek önemlidir diyor. 2012 VP113 Sheppard ile Northern Arizona Üniversitesinden Chad Trujillo tarafından 2014'de keşfedildi. 2012 VP113'ün keşfiyle bölgede yer alan bazı cisimlerin benzer yörüngelere sahip olduğu açığa çıktı. Bu da buradaki cisimlerin yörüngelerini etkileyen bilinmeyen bir gezegenin olabileceği kuşkusunu oluşturdu. Öyle ki Gezegen X bazı cisimlerin yörüngesini yüzlerce astronomi birimine çıkarmaktadır. Hawaii Üniversitesinden David Tholen: Güneş Sisteminin sınırlarında 2015 TG387 gibi binlerce küçük cisim olduğunu düşünüyoruz. Ancak çok uzakta olmaları keşfedilmelerini zorlaştırıyor. 2015 TG387'yi şu an Güneş'e en yakın konumunda olduğu için keşfedebildik. 40 bin yıllık yörünge dönemi olan cisimlerin %99'unu görmemiz çok zor diyor. Bu uzak cisimler bizi Gezegen X'e götüren ekmek kırıntılarıdır. Daha fazlasının keşfiyle dış Güneş Sistemini ve bu cisimlerin yörüngelerini şekillendiren Gezegen X'in özelliklerini daha iyi anlayabileceğiz diye ekliyor Sheppard. Ekibin 2015 TG387'yi keşfetmesi birkaç yıl süren gözlemlerle gerçekleşti. Çok yavaş hareket etmesi ve uzun bir yörüngeye sahip olması keşfin zor olmasını sağlayan etkenlerdi. Cisim ilk olarak Ekim 2015'de Hawaii'de Mauna Kea tepesindeki 8 metrelik Japon Subaru teleskopu ile keşfedildi. Bunun ardından Şili'deki Carnegie'nin Las Campanas Gözlemevinde yer alan Magellan teleskopu ve Arizona'daki Discovery Channel teleskopu ile 2015, 2016, 2017 ve 2018 gözlemleri gerçekleşti. 2015 TG387'nin 300 kilometrelik çapa sahip olduğundan cüce gezegen sınıfında olduğu düşünülüyor. Cisim tıpkı 2012 VP113, Sedna ve diğerleri gibi Neptün ötesi bölgeye itilmiş görünmektedir. 2015 TG387'ye ait bilgisayar simülasyonları cismin yörüngesinin kararlı olmadığını gösteriyor. Cismin böylesi tuhaf yörüngeye sahip olması ancak büyük bir kütlenin etkilemesiyle açıklanabiliyor. 2 Yorumlar Uzayda bulunan Hubble, Kepler gibi teleskoplar. Neredeyse evrenin ilk oluşum aşamalarını görüntüleyebilirlerken bu tip gök cisimlerini nasıl oluyor da göremiyorlar? Bilgilendirirseniz sevinirim. 9 uncu değil bana göre 10nuncu gezegen hala pluto ve ötesini konuşuyoruz yani plutoyu baz alıyoruz.plutonun gezegen olma hakkını elinden alamayız,almamalıyız.yeni gezegen tam olarak keşfedilirse ismi ne olacak .iyi günler selamlar."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/9-gezegenin-yakininda-yeni-cisimler-gozlendi/", "text": "Dokuzuncu gezegeni kim keşfedecek? Gökbilimciler arasındaki tatlı rekabet sürüyor. Ancak bu rekabet iki uç fikirde yoğunlaşmış durumda. Biri dokuzuncu gezegenin varlığının kanıtlarını kabul edip gezegeni bulmak için yoğun çaba sarf edenler. Diğeri ise kanıtları fazla zorlayıcı görüp, böyle bir gezegen olmadığını savunanlar. Yeni bir çalışma bu tartışmayı ateşleyecek gibi görünüyor. Carnegie Enstitüsünden Scott Sheppard ve Northern Arizona Üniversitesinden Chadwick Trujillo Güneş'ten oldukça uzak mesafede daha önce fark edilmemiş bir grup cisim keşfetti. Çalışma Uluslararası Astronomi Birliğinin Küçük Gezegen Merkezine iletildi. Pluto'dan uzakta yer alan bölgeyi gözleyen Sheppard ve Trujillo ilk kez 2014'de şimdi cüce gezegen sınıfında kabul edilen bir cisim keşfetti. Bu keşif beraberinde bir yığın irili ufaklı cisimlerin avlanmasıyla devam etti. Yeni keşif ise tam da dokuzuncu gezegenin olduğu düşünülen alanda yapıldı. Sheppard ve Trujillo şimdi de, Güneş'ten Güneş ile Dünya arası uzaklığın 200 katı kadar uzaklıkta dolandığı düşünülen dokuzuncu gezegenin bölgesinde, çeşitli kütlelere sahip küçük cisimler olduğunu fark etti. Ekibe göre bu cisimler gezegene kılavuzluk yapan korumalar! Sheppard bunun 15 Dünya kütlesinde olduğu düşünülen 9. gezegen ya da gezegen X'in varlığına dönük önemli bir ipucu olduğuna inanıyor. Neptün ötesindeki cisimlerin keşfi, Güneş Sisteminin kökeni ve evrimi bilmecesinin çözümünü kolaylaştırır. Buradaki cisimler oldukça küçük olduğundan keşfedilmeleri ve izlenmeleri zordur. Ama bunlara bakmadan da sorularımıza yanıt bulamayız. Şu anda elimizde çok az cisim var ve bu nedenle dış Güneş Sisteminde neler olup bittiğini anlamıyorum. Neptün-ötesi bölgedeki cisimlerin sayısı belirlenip bunların yapısı üzerinde durulması şarttır diyor Sheppard. Sheppard'a göre 19. yüzyılın başlarında tuhaf görülen, Alexis Bouvard'ın Uranüs'ün yörüngesine bakarak Neptün'ün varlığını ön görmesi yöntemi günümüzde artık benimsenen bir durum. Ekibin Küçük Gezegen Merkezine göndermiş oldukları yeni cisimler 2014 SR349 gibi Oort Bulutu cisimleri sınıfına girer. Bunların hareketleri ve pozisyonları Gezegen X'in keşfini kolaylaştırabilir."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/95-yeni-gezegen/", "text": "2009 yılında göreve başlayan Kepler teleskopu ötegezegen keşfi için özel üretilmiş gözlem aracıdır. Teleskop ilk görev alanı Kuğu ile Lir takımyıldızları arasındaki Güneş benzeri 100 bin dolayındaki yıldızı izlemek için görevlendirilmişti. Görevi 2013 yılında manevra yeteneğini kaybetmesi sonrasında bitmişti. Bu sırada 4000 dolayında gezegen ve aday gezegen belirledi. Ancak gökbilimciler teleskopu kullanmayı K2 adlı ikinci proje ile sürdürdüler. Teleskop nereye bakıyorsa oradan veri almayı sürdürüyorlar. İşte bu yeni görevin sonuçlarından biri yayınlandı. Buna göre yaklaşık 100 yeni gezegen keşfedildi. Danimarka'daki Technical Üniversitesine bağlı National Space Enstitüsünden Andrew Mayo: 149'u onaylanmış 275 gezegen adayını analiz etmeyi başardık. Adaylardan 95 tanesinin gezegen olduğunu gösterdik. Araştırma 2014'den bu yana devam eden K2 verileriyle gerçekleşti diyor. Kepler teleskopu geçiş yöntemiyle keşif yapmaktadır. Bu yöntemde önünden bir gezegen geçen yıldızın ışığında küçük bir azalma gözlenir. Bu azalmanın miktarı, süresi gibi değerler gezegenin keşfini sağlamakla kalmaz onun kütlesi, hacmi, yoğunluğu gibi özelliklerini verir. Ancak tek bir veri yeterli değildir. Bu nedenle bu yöntemle en az üç gözlem ya da başka bir yöntemle de gezegenin onay görmesi gereklidir. Ötegezegen alanı diğer alanlara göre yeni sayılır. İlk ötegezegen 1995'de keşfedildi. Günümüzde Dünya boyutlarından Jüpiter gibi gaz devlerine kadar büyüklüğe sahip toplam 3600'den fazla gezegen keşfedildi. Alınan bir sinyalin gezegene ait olduğunu anlamak zordur. Mayo ve ekibi ellerindeki verilerin gezegenden mi yoksa başka bir kaynaktan mı olduğunu anlamak için yüzlerce sinyali incelediler. Bazı sinyaller çoklu yıldız sistemlerinden ya da gürültüden kaynaklanır. Buna rağmen Dünya ile Jüpiter aralığında kütleye sahip gezegenleri keşfetmeyi başardık diyor Mayo. Keşfedilen gezegenlerin birçoğu parlak bir yıldızın çevresinde dönmektedir. Kepler ya da K2 ile keşfedilmiş aday bir gezegen çok parlak bir yıldız olan HD 212657 çevresinde 10 günlük dönemle dolanıyordu. Bunun varlığını onayladık. Bu türden yıldızların çevresinde dolanan gezegen keşifleri oldukça önemlidir. Çünkü bizlere önemli bilgiler verirler. Ötegezegen alanı astronominin en heyecanlı ve hareketli alanıdır. Daha fazla gezegen keşfi uzayın ve gezegenlerin doğasının anlaşılmasına yardımcı olmaktadır. Böylece Güneş Sistemimizin bu doğanın içindeki yeri daha iyi anlaşılabilir. Kepler teleskopunun ilk ve sonraki K2 göreviyle 5100'den fazla ötegezegen adayı keşfedildi. Bunlardan aday olanlarının onaylanması için James Webb teleskopu gibi gelişmiş teknolojik araçlar gerekiyor. Böylece çok önemli ama hızlı adımlar atılabilecektir. Görsel telif hakkı: ESA/Hubble/ESO/M.Kornmesser Makale adresi: Andrew W. Mayo et al. 275 candidates and 149 validated planets orbiting bright stars in K2 campaigns 0-10. Astronomical Journal, 2018 DOI: 10.3847/1538-3881/aaadff"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/abell-1689un-yeni-hubble-goruntusu/", "text": "Hubble şimdiye kadar elde ettiği en iyi görüntülerden birini, büyük gökada kümesi Abell 1689'un fotoğrafını iletti. Üstelik görüntüde kütle çekimsel mercek etkisi de net bir şekilde görülüyor. Bu küme daha arka plandaki uzak cisimleri keşfetmek için doğal bir kozmik mercek etkisi göstererek gökbilimcilere inanılmaz ölçüde yardımcı olur. Bunun yanısıra Abell 1689 oldukça yoğun küresel kümedir. Hubble 2002 yılında bu kümeyi gözlemişti. Bu yeni ve daha ayrıntılı görüntü ise 34 saattin üzerinde pozlama süresiyle ve Hubble'ın Gelişmiş Kamerası ile görünür ve kızılötesi verilerin birleştirilmesiyle elde edildi. Bu daha ayrıntılı gözlem Abell 1689 küresel kümesini net bir şekilde gösterdi . Samanyolu içinde bu eski yıldız kümelerinden 150 dolayında olsa da Abell 1689'da 10.000 küresel küme sayılıyor. Gökbilimciler bu bilgi ışığında bu gökada kümesinde yaklaşık 160.000 küresel küme olduğunu tahmin ediyor. Bu kozmik büyüteç yardımıyla evrenin sırları ilk kez çözülmeye başlanmadı. Daha önce gökbilimciler 2010 yılında Abell 1689'un bileşimi ile karanlık madde ve karanlık enerji gibi zor olayları araştırdı . Hubble mercek etkisiyle 2008 yılında bilinen erken evrenin en genç ve en parlak gökadalardan biri olan A1689-ZD1 gökadasını tanımlamıştı (heic0805). Bu görüntüde parlayan altın renkli kümeler, parlak yıldızlarını saçmış şekilde sarmal gökadaları oluşturur. Gökadaları oluşturan malzeme ise gökadaları çevreleyen uzaya damlalar şekilde saçılmış izlenimini verir. Ayrıca bulanık görünen gökada kümesini çevreleyen elektrik arkı gibi mavi çizgilerde başka birşeyi gösterir . Bu çizgiler kütle çekimsel merceğin kanıtına işaret eder. Abell 1689 gibi büyük bir kümenin arkasından gelen ışığın ne kadar uzun bir yoldan dolandığını ve uzayda ışığın nasıl yolculuk ettiğini gösterir. Bu çizgilerin arkasındaki uzak gökadaların şekli çarpık görülmektedir. Abell 1689 gibi diğer gökada kümeleri de Hubble ile gözlenecektir. Frontier Alanlar programı ile uzak evrendeki cisimler kütle çekimsel yöntemle görülebilecek. Notlar Küresel kümeler evrendeki yüzbinlerce eski yıldızların bir kısmını bulundurur. Bu çizgiler gökadaların yeni ve çok sıcak yıldız oluşturdukları için mavi renktedir. Sıcak ve genç yıldızların emisyonu mavi renge neden olur."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/acayip-cift/", "text": "Komşu gökada içinde oldukça farklı gaz bulutları ESO'nun Çok Büyük Teleskopu Samanyolu'nun uydu gökadalarından biri olan Büyük Macellan Bulutu'ndaki şaşırtıcı bir yıldız oluşum bölgesini görüntüledi. Keskin görüntüler iki farklı gaz bulutunu gözler önüne seriyor: kırmızı-renkli NGC 2014 ve mavi komşusu NGC 2020. Birbirlerinden farklı olsalar da, her ikisi de yeni doğmakta olan olağanüstü sıcak yıldız rüzgarları ile şekillendirilmekte ve ışıl ışıl parlatılmaktadırlar. Görüntü ESO'nun Şili'deki Paranal Gözlemevi'nde bulunan Çok Büyük Teleskopu ile alındı burası gökbilim gözlemciliği için güney yarımküredeki en ideal yerdir. Yine de VLT gibi teleskopların yardımı olmaksızın, temiz, karanlık bir gecede, güney gökküresi takımyıldızlarından Kılıçbalığı doğrultusunda yer alan küçük bir parlaklık, ilk bakışta sanki Dünya atmosferinde bulunan bir bulut gibi görülür. Bu en azından gezgin Ferdinand Magellan'ın 1519 yılındaki güney yarımküreye olan ünlü gezisi sırasında ilk etkilerini uyandırmış olabilir. Magellan geri dönüş yolunda Filipinliler tarafından öldürülmüş olsa da, geride kalan mürettebat Avrupa'ya döndüklerinde bu bulutun ve daha küçük kardeşinin varlığını duyurmuş ve daha sonra bu iki küçük gökadaya Magellan isimleri verilmiştir. Bununla birlikte, bu bulutlar şüphesiz daha önceki Avrupalı gezginler ve güney yarımküredeki gözlemciler tarafından görülmüş olsalar da, hiçbir zaman rapor edilmemişlerdir. Büyük Macellan Bulutu aktif bir şekilde yeni yıldızlar üretmektedir. İçerisindeki bazı yıldız oluşum bölgeleri çıplak gözle bile görülebilmektedir, örneğin, ünlü Tarantula Bulutsusu. Bununla birlikte, daha küçük başka yine de şaşırtıcı bölgeler detaylı olarak sadece teleskoplarca gözler önüne serilebilmektedir. Bu yeni VLT görüntüsü garip bir şekilde uyumsuz bir çifti inceliyor: NGC 2014 ve NGC 2020. Sağdaki pembe-damarlı bulut NGC 2014, çoğunlukla hidrojen gazından oluşan parlak bir buluttur. Sıcak genç yıldızlardan oluşan kümeler içermektedir. Bu yeni yıldızlardan gelen yüksek enerjili ışıma civardaki hidrojen gazında bulunan elektronları atomlardan ayırarak iyonlaşmasını ve karakteristik bir kırmızı ışıma yapmasını sağlar. Bu güçlü ışımaya ilave olarak, büyük kütleli genç yıldızlar güçlü yıldız rüzgarları üreterek sonunda bu gazın çevrelerinden dağılmasına ve dışarıya doğru akmasına neden olurlar. Ana kümenin solunda, parlak ve çok sıcak bir yıldızın bu süreci başlattığı gözleniyor, NGC 2020 adlı balon-benzeri yapıyla çevrelenmiş bir boşluğun oluştuğu görülüyor. Görece gizemli bu nesnenin belirgin mavimsi rengi yine sıcak yıldızdan gelen ışıma ile meydana gelir bu kez hidrojen yerine oksijen iyonlaşmaktadır. NGC 2014 ve NGC 2020'nin birbirinden farklı çarpıcı renkleri hem çevrelerindeki gazı oluşturan kimyasal içeriklere hem de bulutların parlamasına neden olan yıldızların sıcaklığına bağlıdır. Yıldızlarla, sırasıyla gaz bulutları arasındaki uzaklığında etkisi vardır. LMC, gökadamız Samanyolu'na sadece 163 000 ışık-yılı uzaklıktadır ve kozmik ölçeğe göre oldukça yakındır. Bu yakınlık burayı gökbilimciler için önemli bir hedef haline getirmektedir, çünkü daha uzaktaki sistemlere göre daha ayrıntılı olarak incelenebilmektedir. Burası güney yarımkürede teleskopların inşa edilme motivasyonlarından birisiydi ve 50 yıl önce ESO'nun kurulmasına öncülük etti. İnsan ölçeğinde devasa boyutlarda olsa da, LMC Samanyolu'nun kütlesinin onda biri kadar gelmekte ve sadece 14 000 ışık yılı kadar yer kaplamaktadır karşılaştırma için, Samanyolu 100 000 ışık-yılı genişliğindedir. Gökbilimciler LMC'yi düzensiz cüce gökada olarak sınıflandırıyor, düzensizliğe, göze çarpan merkezi çubuk üzerindeki yıldızlarla birlikte, Samanyolu ve yakın diğer gökada, Küçük Macellan Bulutu ile olan etkileşim neden oluyor, bu da kaotik yapıyı ortaya çıkarıyor. Bu görüntü ESO'nun Kozmik Mücevherler programı kapsamında ESO'nun VLT teleskopu üzerindeki görsel ve yakın-kırmızı-ötesi Odak Düzenleyici ve düşük dağılımlı Tayfçekeri (FORS2) kullanılarak elde edilmiştir. Notlar Bu takımyıldız genellikle kılıç balığı olarak bilinse de daha az bilinen yunus balığı olarak düşünülmesi için nedenler vardır. Daha fazla detay burada verilmiştir. Bu yıldız nadir bir yıldız türü olan Wolf-Rayet yıldızına bir örnektir. Bu kısa-süreli ömre sahip nesneler oldukça sıcak yüzeyleri Güneş'in yüzey sıcaklığının on katından fazla olabilir ve parlaktırlar. Bu görüntü ESO'nun Kozmik Mücevherler programı kapsamında elde edilmiştir. Bu, ESO teleskopları kullanılarak gökbilim görüntülerinin eğitim ve hakla ilişkiler amaçlı kullanımı için geliştirilen yeni girişimdir. Program çoğunlukla gökyüzü koşullarının bilimsel gözlemler için uygun olmadığı zamanları, görsel olarak ilginç, merak uyandırıcı ve ilgi çekici cisimlerin fotoğraflarını çekmek için kullanıyor. Toplanan tüm veriler ayrıca ESO'nun bilim arşiviyle profesyonel gökbilimciler için de uygun hale getirilmektedir. ESO-Türkiye"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/acik-kumedeki-yaban-ordekleri/", "text": "ESO'nun Şili'deki La Silla Gözlemevi'nde bulunan MPG/ESO 2.2-metre teleskopu üzerindeki Geniş Alan Görüntüleyicisi ile alınan bu güzel görüntü, mavi renkli yıldızlarla bezenmiş, Messier 11, ayrıca NGC 6705 ya da Yaban Ördeği Kümesi olarak da bilinen, yıldız-zengini açık kümelerden biridir. Kalkan takımyıldızı doğrultusunda, yeryüzünden yaklaşık 6000 ışık-yılı uzaklıkta bulunan Messier 11 açık kümesine bazen gökada kümesi de denilir. İlk kez, teleskoptan bulanık bir kabarcık olarak görülen şekliyle, Alman gökbilimci Gottfried Kirch tarafından 1681 yılında Berlin Gözlemevi'nde keşfedilmiştir. Bölgedeki yıldızların ilk kez ayrımı ise İngiltere'den William Derham tarafından 1733 yılında yapılmıştır, ardından Charles Messier tarafından 1764 yılında ünlü kataloğuna eklenmiştir. Messier bir kuyruklu-yıldız avcısıydı ve kataloğunu oluştururken sürekli sabit, kuyruklu-yıldızlara benzeyen dağınık nesneleri gözlemekten yılmıştı. Bunları yanlışlıkla tekrar gözlememek ve muhtemel yeni kuyruklu-yıldızlarla karıştırmamak için kaydetmek istiyordu. Bu özel yıldız kümesi ise bu türden bir nesne olarak onbirinci sırada yerini aldı bu nedenle ismi Messier 11 oldu. Açık kümeler genellikle sarmal gökadaların kollarında ya da düzensiz gökadaların yoğun bölgelerinde bulunurlar, buralarda yıldız oluşumu halen geçerli olan bir etkinliktir. Messier 11 yıldız bakmından en zengin ve yoğun açık kümelerden biridir, 3000'e yakın yıldıza ev sahipliği yapan küme yaklaşık 20 ışık-yılı genişliğindedir. Açık kümeler, oldukça yoğun, kütleçekim etkisiyle sıkıca bağlı bazıları Evren'in yaşına eşit olan yüzbinlerce yıldız içeren küresel kümelerden farklıdır. Açık kümeler üzerinde çalışmak yıldız evrimi teorilerini test edebilmenin çok güzel bir yöntemidir, yıldızlar aynı başlangıç durumuna sahip gaz ve toz maddesinden meydana geldikleri için birbirlerine çok benzerler hepsi yaklaşık aynı yaşta ve kimyasal içerikte, Dünya'dan aynı uzaklıkta yer alırlar. Bununla birlikte, kümedeki her yıldız farklı kütlelere sahiptir, daha büyük kütleli yıldızlar diğerlerine göre yakıtlarını kısa sürede tüketip çok daha hızlı bir evrim süreci geçirirler. Bu sayede, aynı küme içerisinde farklı evrim basamakları arasında doğrudan karşılaştırmalar yapılabilmektedir: örneğin, Güneş'le aynı kütleye sahip 10 milyon yıl yaşındaki bir yıldız, aynı yaştaki fakat yarı kütledeki başka bir yıldızdan farklı bir evrim süreci mi izlemektedir? Bu şekilde, açık kümeler gökbilimcilerin laboratuar koşullarına sahip olduklarını düşündükleri en yakın nesnelerdir. Açık kümelerdeki yıldızlar birbirlerine oldukça zayıf bir şekilde bağlı oldukları için, yakın çevredeki nesnelerin kütleçekim etkileri nedeniyle tekil yıldızların ana gruptan dışarıya atılmaları oldukça muhtemeldir. NGC 6705 şu anda 250 milyon yıl yaşında, bu nedenle birkaç milyon yıl içerisinde Yaban Ördeği oluşumu yayılacak, küme dağılacak ve çevresindeki ortamla birleşecektir. Bu görüntü ESO'nun Şili'deki La Silla Gözlemevi'nde bulunan MPG/ESO 2.2-metre teleskopu üzerindeki Geniş Alan Görünleyicisi ile alınmıştır. Notlar NGC 6705'in alternatif ismi Yaban Ördeği Kümesi, 19. yy.da verilmiştir. Kümeye küçük bir teleskopla bakıldığında, parlak yıldızların gökyüzünde meydana getirdiği açık üçgen şeklindeki desen uçmaya çalışan ördekleri anımsatıyordu."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/acliktan-olen-karadelik-parlak-gokadayi-golgeye-donusturdu/", "text": "Uzak bir gökadanın merkezinde bulunan büyük kütleli bir karadeliğin davranışındaki ender görülen bir değişimin gizemi ESO'nun Çok Büyük teleskopu ile birlikte NASA/ESA Hubble uzay teleskopu ve NASA'nın Chandra X-ışını Gözlemevini kullanan uluslararası bir gökbilimciler ekibi tarafından çözüldü. Zor zamanlardan geçtiği görülen karadeliğin artık yeterince parlayacak kadar beslenemediği ortaya çıkarıldı. Çoğu gökadanın aşırı derecede parlak görülen merkezlerinin sahip oldukları büyük kütleli bir karadelik tarafından güçlendirildiği bulundu. Bu merkezler aktif gökadaları evrendeki en parlak nesneler haline getiriyor. Bu kadar parlak olmalarının nedeni yığışma olarak bilinen bir süreçte sıcak maddenin karadeliğin üzerine doğru düşerken şiddetli bir şekilde parlamasıdır. Bu parlak ışık farklı aktif gökadalarda büyük değişimler sergilemektedir, bu şekilde gökbilimciler yayılan ışığa bağlı olarak bu gökadaları sınıflandırabilmektedirler . Bu gökadalardan bazılarının etkileyici bir şekilde sadece 10 yıl içerisinde değişim sergiledikleri gözlendi, gökbilimsel zaman ölçeğinde oldukça kısa bir süre bu. Bununla birlikte, yeni çalışmadaki aktif gökada, Markarian 1018 ikinci kez değişime uğrayarak, geçtiğimiz beş yıl içinde tekrar ilk sınıflandırma türüne geri döndü. Bu türden tam döngü değişimine uğrayan gökadalar gözlenmiş olmasına rağmen, hiçbiri bu kadar ayrıntılı olarak gözlenmemişti. Markarian 1018'in kararsız doğası, 40 yakın aktif gökada hakkında bilgi toplamak üzere ESO ve diğer organizasyonlar tarafından yürütülen Yakın AGÇ Referans Taraması projesi sırasında şans eseri ortaya çıkarılmıştır. Markarian 1018'in ESO'nun Çok Büyük teleskopu üzerindeki Çoklu Birim Tayfsal Kaşifi aygıtı ile gerçekleştirilen rutin gözlemleri gökadanın ışık salınımındaki şaşırtıcı değişimi ortaya çıkardı. Markarian 1018'deki bu şaşırtıcı değişimi gördüğümüzde oldukça şaşırdık diyor keşif makalesinin ilk yazarı ve Sydney Üniversitesi ARC Tüm Gökyüzü Astrofiziği Mükemmeliyet Merkezi doktora öğrencisi Rebecca McElroy. Sönükleşmeye başladıktan hemen sonra gözlenerek fark edilmesi bu gökadaları değiştiren şeyin öğrenilmesi açısından beklenmedik bir fırsattı, CARS proje lideri ve keşifle ilgili iki araştırma makalesinden birinin ilk yazarı Bernd Husemann bu şöyle açıklıyor: Azalma başladıktan sadece 3-4 yıl sonra olayı tespit edebildiğimiz için şanslıydık, bu sayede aksi halde çalışılması mümkün olmayan aktif gökadaların yığışma fiziği ile ilgili ayrıntılı görüntüleme işlemlerine başladık. Bu fırsatı değerlendiren araştırma ekibi, Markarian 1018'deki büyük parlaklık değişimine neden olan sürecin tespitini öncelikli çalışma konusu haline getirdi. Sürecin arkasındaki sebep çok sayıda astrofiziksel olaydan biri olabilirdi, ancak karadelik çekimi ile yutulan tekil bir yıldız ve araya giren gazın olası gölgelemesinden şüphelenildi . Ancak ilk gözlemlerden sonra Markarian 1018'in şaşırtıcı değişimi bir gizem olarak kalmaya devam etti. Bununla birlikte, ekip daha sonra NASA/ESA Hubble uzay teleskopu ve NASA'nın Chandra X-ışın gözlemevinden elde etttikleri gözlem zamanları ile fazladan veri toplama fırsatı yakaladı. Bu aygıtlardan alınan yeni veriler sayesinde gizem çözülmüş oldu yığışan madde tarafından aç bırakılan karadelik yavaşça sönüyordu. Bu aşırı açlık durumunun yakıt akışının bozulması nedeniyle gerçekleşmiş olması mümkün, diyor Rebecca McElroy. Olası ilginç bir durum ise bunun ikinci bir süper kütleli karadelikle olan etkileşimden ortaya çıkması. Böyle bir karadelik çift sistemi Markarian 1018 için geçerli olabilir, çünkü gökadanın kendisi iki büyük gökadanın birleşmesi sonucu oluşmuştur ve bunlardan ikisi de merkezlerinde büyük karadelikler barındırıyor olabilir. Markarian 1018'deki gibi görünüşlerini değiştiren aktif gökadalarda işleyen mekanizmaları inceleyen araştırmalar devam ediyor. Markarian 1018'i gölgeye dönüştüren şeyi belirlemek için ekibin oldukça hızlı olması gerekiyor, diyor Bernd Husemann. ESO teleskopları ve diğer tesisler sayesinde devam eden görüntüleme kampanyaları açlıktan ölen karadeliklerin ve değişen aktif gökadaların heyecan verici dünyalarını daha ayrıntılı bir şekilde keşfetmemizi sağlayacak. Notlar Aktif gökadaların en parlakları kuasarlar olup, parlak çekirdekleri gökadanın geri kalanını gölgede bırakmaktadır. Diğer, daha az aşırı olan türleri Seyfert gökadaları olarak bilinir. Başlangıçta Seyfert gökadalarının Tür 1 ve Tür 2 olarak bilinen iki çeşidini ayırt edebilmek için ışınımın farklı dalgaboylarındaki şiddetini çizerek parlaklık ve salma tayfını kullanan bir yöntem geliştirilmişti ancak daha sonradan Tür 1.9 Seyfertleri gibi ilave sınıflandırmalar da ortaya çıktı. Bu tür bir çekimel parçalama olayı bir yıldız büyük kütleli bir karadeliğin çok yakınında dolaştığı sırada meydana gelir ve aşırı güçlü kütleçekim kuvveti nedeniyle yok edilir. Bunun sonucunda merkezi bölgenin parlaklığında keskin bir artış meydana gelir ve yıllar süren bir ölçekte bölge yavaşça sönükleşir. Markarian 1018'de gözlenen parlaklık değişimi bu tür bir olay profiline uymamaktadır. Gökadanın parlak çekirdeği önünden geçtiğinde bir arabanın far ışığını engelleyen sis gibi, gaz sönümlemesi de, aktif gökadanın görüş doğrultusundaki ışığını engelleyerek gökada sınıflandırmasını etkileyebilir. Bu aynı zamanda gökada tayfını da etkilerken, belki de sınıflandırma türünü de değiştirmektedir. ESO-Türkiye"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/akrebin-kuyrugundaki-elmaslar/", "text": "Messier 7 Yıldız Kümesinin yeni ESO Görüntüsü ESO'nun Sili La Silla Gozlemevi'nden gelen yeni görüntü parlak Messier 7 yıldız kümesini göstermektedir. Çıplak gözle kolayca bulunabilenn ve Akrep takımyıldızının kuyruğuna yakın bu küme, gökyüzündeki açık yıldız kümelerinden en belirgin olanıdır ve bu onu gökbilim açısından önemli bir araştırma hedefi yapmaktadır. NGC 6475 olarak da bilinen Messier 7, Dünyadan 800 ışık-yılı uzaklıkta bulunan, içerisinde 100'e yakın yıldızın bulunduran parlak bir kümedir. 2.2 metrelik MPG/ESO teleskopu üzerindeki Geniş Alan Görüntüleyicisi ile elde edilen bu yeni görüntüde Samanyolu'nun merkezine doğru yüz binlerce sönük yıldızdan oluşan zengin bir arka fona karsı direndiği görülmektedir. Messier 7'deki yıldızlar tipik orta-yaş küme yıldızlarıdır, yaklaşık 200 milyon yaşında olup 25 ışık-yılı genişliğinde bir uzay bölgesini taramaktadır. Yaşlandıkça resimdeki en parlak yıldızlar şiddetli bir şekilde süpernova olarak patlamaktadırlar. Zamanda biraz daha ilerlediğimizde, geriye kalan çok sayıdaki sönük yıldızlar bir küme olarak tanımlanamaz hale gelene kadar yavaşça uzağa sürüklenecektir. Messier 7 gibi açık yıldız kümeleri yaklaşık aynı zamanda ve aynı yerde, bulundukları ev sahibi gökadanın geniş kozmik gaz ve toz bulutlarından doğan yıldız gruplarıdır. Bu yıldız grupları bilim insanlarının büyük ilgisine neden olmaktadır çünkü bu yıldızlar aynı yaşta olup aynı kimyasal bileşene sahiptirler. Bu durum, yıldız yapısı ve gelişimini çalışma anlamında onları paha biçilmez kılmaktadır. Bu görüntüdeki ilginç bir özellik, yoğun yıldız nüfuslu olmasına rağmen arka fonun düzenli olmayıp belirgin bir şekilde tozla kaplı olmasıdır. Bu büyük ihtimalle kümenin ve toz bulutlarının şans eseri sıralanmasından kaynaklanmaktadır. Bu karanlık parçaların, kümenin meydana geldiği bulutun kalıntıları olduğunu tahmin etmek cazip gelse de, Samanyolu bu yıldız kümesinin yaşamı boyunca bir tam döngü yapacaktır, bu hareketin sonucunda bir çok yıldız ve toz yeniden düzenlenecektir. Böylece, Messier 7'nin oluştuğu tozun, gazın ve yıldız kümesinin kendisinin, uzun zaman önce birbirinden farkli yollara ayrılmış olduğu görülecektir. Bu yıldız kümesini ilk defa dile getiren MS 130'larin başında Mısırlı matematikçi ve gökbilimci Claudius Ptolemy'dir. Ptolemy bunu Akrep'in iğnesini takip eden bulutsusu olarak tanımlamıştır ve bu, çıplak gözle Samanyolu'nun parlak arka fonuna karşı dağınık, aydınlık bir yama gibi göründüğü için hassas bir tanımlama olmuştur. Bu gururla Messier 7 bazen Ptolemy'nin Kümesi olarak adlandırılmaktadır. 1764'de Charles Messier, bu kümeyi kendisine ait Messier kataloğunda yedinci sıradan dahil etmiştir. Sonrasında 19. yy'da John Herschel teleskopta görüldüğü şekliyle objenin görünümünü kabaca saçılmış yıldız kümesi olarak tanımlamıştır. Bu, mükemmel bir değerlendirme olmuştur. ESO-Türkiye"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/alkorun-cifti-bulundu/", "text": "Büyükayı takımyıldızında çıplak gözle görünmeyen ve Alkor yıldızına eşlik bir yıldız olduğu keşfedildi. Keşfe göre Alkor'un eşi bir kırmızı cüce. Astrofizikçi Prof. Ben R. Oppenheimer bir yıldızın yakınında dolanan bir nesnenin keşfine yönelik yeni bir tekniği denerken keşfi gerçekleştirdiklerini belirtiyor. Günümüzden 400 yıl kadar önce Galileo, Kopernik'in haklı olup olmadığını anlamak için teleskobunu gökyüzüne çevirmişti. Eğer Dünya Güneş'in çevresinde dolanıyorsa, en yakın yıldızın paralaks değişimi bunu ele verecekti. Ancak Galile'nin elindeki teknoloji bu öngörü için yeterli değildi. Eğer Galile Alkor'u gözleyebilseydi Kopernik'in kesinlikle haklı olduğunu söyleyebilirdi. Paralaks bir yıldızın Dünya'daki bir gözlemci tarafından farklı zamanlarda (örneğin 6 aylık zaman dilimlerinde) farklı konumlarda görünmesi demektir. Alkor iki Güneş kütleli olan genç bir yıldızdır. Büyük olmasından dolayı da ömrü daha kısadır. Ancak oldukça parlaktır. Büyükayı'daki Alkor ve onun yakınındakiler 500 milyon yıl önce aynı buluttaki maddeden oluşmuştur. Alkor yıldızı , Mizar ile birlikte aynı konumda yer alırlar. Galile'nin arkadaşlarından biri Mizar'ın aslında bir çift yıldı olduğunu keşfetti. Mizar-Alkor çifti tarihte askerlik mesleği için bir test aracı olarak kullanılmıştır. Günümüzdeki ışık kirliliği nedeniyle bunu algılamak çok güç. Çünkü geçmişte bu iki yıldız gözleri sağlam olan kişilerce ayırt edilebilirmiş. Günümüzde ise ancak bir dürbün veya teleskopla ayırt edilebiliyor. Bu ikili günümüz optik araçları için bir test yöntemi olarak kullanılıyor. Şimdi ise Alkor'un tek olmadığı keşfedildi. Alkor'a çok yakın ve ondan oldukça sönük olan ikinci yıldız Kaliforniya Üniversitesi'ndeki Palomar Gözlemevinde keşfedildi. Durumdan emin olabilmek için birkaç ay sonra teleskoplarını tekrar aynı yıldıza hedefleyen ekip, keşfin doğru olduğunu fark etti. Eğer keşfedilen yıldız Alkor'un çifti değil de başka bir konumdaki yıldız olsaydı birlikte hareket etmeyeceklerdi. Sonuçları almak için bir yıl beklemek gereksizdi. Sadece 103 gün sonra Alkor'a tekrar bakınca diğer yıldızın da yanında olduğunu gördük. Bu da bu yıldızların birlikte hareket ettiklerini gösteriyor diyerek durumu açıklıyor Oppenheimer. Alkor ve eşi Alkor B, 80 ışık yılı kadar uzağımızda yer alıyor. Birbirlerinin çevresindeki dolanımı 90 yıl kadar sürüyor. Alkor çifti Dünya'nın yörüngesinden dolayı gökyüzünde 0.08 yay saniyelik bir elips çizer. Bu hareketlerini çıplak gözle fark etmek olanaksızdır. Keşfedilen Alkor B'nin 250 Jüpiter kütlesinde olan M-kütleli ya da kırmızı cüce bir yıldız olduğu kabul edildi. Alkor B, Alkor'a göre çok daha soğuk bir yıldızdır. Paralaks yöntemiyle yapılan bu keşifle birlikte ötegezegen keşiflerinin hızlanacağı düşünülüyor. Kaynak: Science Daily"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/alma-5-bandinda-ilk-isik-alindi/", "text": "Yeni algılayıcılar ALMA'nın Evren'de su arama yeteneğini geliştirecek Şili'deki Atacama Büyük Milimetre/milimetre-altı Dizgesi elektromanyetik tayf üzerindeki yeni bir aralıkta gözlemlerine başladı. Bu teleskobun antenlerine yeni kurulan 1.4 ila 1.8 milimetre dalgaboylarındaki radyo dalgalarını tespit edebilen algılayıcılar sayesinde gerçekleşecek ALMA tarafından şimdiye kadar kullanılmayan bir alan. Bu güncelleme sayesinde gökbilimciler yakın evrendeki suya ait zayıf sinyalleri yakalayabilecek. ALMA evreni elektromanyetik tayfın düşük-enerjili kısmında yer alan radyo dalgalarıyla gözlemektedir. Yeni kurulan 5. Bant alıcıları sayesinde, radyo tayfında tamamen yeni bir pencereye gözlerini açan ALMA yeni ve heyecan verici gözlemsel olasılıkları da beraberinde getirmiş olacak. Avrupa ALMA Programı Bilimcisi Leonardo Testi, ilerlemeyi şu şekilde açıklıyor: Yeni alıcılar suyun tespit edilebilmesini çok daha kolay bir hale getirecek, bildiğimiz gibi su hem Güneş Sistemi'nde hem de gökadamız ve ötesindeki bildiğimiz yaşam türü için bir öncelik. ALMA ayrıca evrenin erken dönemlerindeki iyonlaşmış karbon gözlemleri için de uygun hale gelmiş olacak. Bu tür bir gözlemi mümkün hale getiren ilk koşul ALMA'nın Şili'de 5000 metre yükseklikte Chajanontor platosunda yer alan eşsiz konumudur. Su, Dünya'nın atmosferinde de bulunduğundan, daha alçakta yer alan ve kuraklıktan yoksun yerlerdeki gözlemevlerinde, uzaydan gelen suya ait salınımların kökenini tespit etmek çok daha zordur. ALMA'nın duyarlılığı ve yüksek açısal çözünürlüğü yakın Evren'deki suya ait zayıf sinyallerin artık bu dalgaboyunda görüntülenebileceği anlamına geliyor . 5. Bant alıcısı, İsveç'teki Chalmers Teknoloji Üniversitesi, Onsala Uzay Gözlemevi'ndeki İleri Alıcı Geliştirme Grubu tarafından geliştirilmiş olup, APEX teleskopuna bağlı SEPIA aygıtı üzerinde denenmiştir. Bu gözlemler ayrıca ALMA'nın ilk alıcı testlerindeki uygun hedeflerin seçilmesinde de kullanılmıştır. ALMA için ilk alıcılar, 2015'in ilk yarısında Hollanda Gökbilim Araştırmaları Okulu ve GARD Ulusal Radyo Gökbilim Gözlemevi proje için yerel osilatörler sağlamaktadır ortaklığındaki bir konsorsiyum tarafından üretilmiş ve kullanıma sunulmuştur. Alıcılar kurulu durumda olup gökbilim camiasının kullanımı için hazırlanmaktadır. Yeni kurulan algılayıcıları test etmek için çok sayıda nesneye ait gözlemler gerçekleştirildi. Bunlar arasında Samanyolu'nun merkezine yakın bölgede yer alan yıldız oluşum bölgesi, çarpışan gökadalar Arp 220 ve yaşamının sonunda bir süpernova olarak patlayacak olan tozlu bir kırmızı süperdev yıldız da yer alıyor . Alınan verileri işlemek ve kalitesini kontrol etmek için gökbilimcilerle birlikte ESO ve Avrupa ALMA Bölgesel Merkezi ağından teknik uzmanlar İsveç'teki Onsala Uzay Gözlemevi'nde Kuzey ARC Merkezi evsahipliğinde 5. Bant Yoğun Haftası etkinliğinde bir araya geldiler . Sonuçlar daha sonra dünya genelindeki gökbilim topluluğunun kullanımına açık hale getirildi. ESO'dan ekip üyesi Robert Laing ALMA 5. Bant gözlemleri konusunda oldukça iyimser: Kısıtlı bir anten setiyle de olsa ALMA 5. Bant ile alınan ilk sonuçlar oldukça heyecan verici.Gelecekte tüm ALMA dizgesinin açısal çözünürlüğü ve yüksek duyarlılığı sayesinde, oluşmakta olan ve evrimleşmiş yıldızlarda, yıldızlar-arası ortamda ve süper-kütleli karadeliklere yakın bölgelerdeki gibi geniş çaplı nesnelerde suyun varlığına dair ayrıntılı çalışmalar yapılabilecek. ALMA evreni elektromanyetik tayfın düşük-enerjili kısmında yer alan radyo dalgalarıyla gözlemektedir. Yeni kurulan 5. Bant alıcıları sayesinde, radyo tayfında tamamen yeni bir pencereye gözlerini açan ALMA yeni ve heyecan verici gözlemsel olasılıkları da beraberinde getirmiş olacak. Avrupa ALMA Programı Bilimcisi Leonardo Testi, ilerlemeyi şu şekilde açıklıyor: Yeni alıcılar suyun tespit edilebilmesini çok daha kolay bir hale getirecek, bildiğimiz gibi su hem Güneş Sistemi'nde hem de gökadamız ve ötesindeki bildiğimiz yaşam türü için bir öncelik. ALMA ayrıca evrenin erken dönemlerindeki iyonlaşmış karbon gözlemleri için de uygun hale gelmiş olacak. Bu tür bir gözlemi mümkün hale getiren ilk koşul ALMA'nın Şili'de 5000 metre yükseklikte Chajanontor platosunda yer alan eşsiz konumudur. Su, Dünya'nın atmosferinde de bulunduğundan, daha alçakta yer alan ve kuraklıktan yoksun yerlerdeki gözlemevlerinde, uzaydan gelen suya ait salınımların kökenini tespit etmek çok daha zordur. ALMA'nın duyarlılığı ve yüksek açısal çözünürlüğü yakın evrendeki suya ait zayıf sinyallerin artık bu dalgaboyunda görüntülenebileceği anlamına geliyor . 5. Bant alıcısı, İsveç'teki Chalmers Teknoloji Üniversitesi, Onsala Uzay Gözlemevi'ndeki İleri Alıcı Geliştirme Grubu tarafından geliştirilmiş olup, APEX teleskopuna bağlı SEPIA aygıtı üzerinde denenmiştir. Bu gözlemler ayrıca ALMA'nın ilk alıcı testlerindeki uygun hedeflerin seçilmesinde de kullanılmıştır. ALMA için ilk alıcılar, 2015'in ilk yarısında Hollanda Gökbilim Araştırmaları Okulu ve GARD Ulusal Radyo Gökbilim Gözlemevi proje için yerel osilatörler sağlamaktadır ortaklığındaki bir konsorsiyum tarafından üretilmiş ve kullanıma sunulmuştur. Alıcılar kurulu durumda olup gökbilim camiasının kullanımı için hazırlanmaktadır. Yeni kurulan algılayıcıları test etmek için çok sayıda nesneye ait gözlemler gerçekleştirildi. Bunlar arasında Samanyolu'nun merkezine yakın bölgede yer alan yıldız oluşum bölgesi, çarpışan gökadalar Arp 220 ve yaşamının sonunda bir süpernova olarak patlayacak olan tozlu bir kırmızı süperdev yıldız da yer alıyor . Alınan verileri işlemek ve kalitesini kontrol etmek için gökbilimcilerle birlikte ESO ve Avrupa ALMA Bölgesel Merkezi ağından teknik uzmanlar İsveç'teki Onsala Uzay Gözlemevi'nde Kuzey ARC Merkezi evsahipliğinde 5. Bant Yoğun Haftası etkinliğinde bir araya geldiler . Sonuçlar daha sonra dünya genelindeki gökbilim topluluğunun kullanımına açık hale getirildi. ESO'dan ekip üyesi Robert Laing ALMA 5. Bant gözlemleri konusunda oldukça iyimser: Kısıtlı bir anten setiyle de olsa ALMA 5. Bant ile alınan ilk sonuçlar oldukça heyecan verici.Gelecekte tüm ALMA dizgesinin açısal çözünürlüğü ve yüksek duyarlılığı sayesinde, oluşmakta olan ve evrimleşmiş yıldızlarda, yıldızlar-arası ortamda ve süper-kütleli karadeliklere yakın bölgelerdeki gibi geniş çaplı nesnelerde suyun varlığına dair ayrıntılı çalışmalar yapılabilecek. Notlar Suya dair özel bir tayfsal kısım bu genişlemiş aralıkta yer almaktadır 1.64 milimetre dalgaboyunda. Gözlemler Şili'deki ALMA Yeti Genişletme ekibinin çalışmaları ile gerçekleştirilmiş ve mümkün olmuştur. ESO 5. Bant Bilimsel Doğrulama ekibinde: Elizabeth Humphreys, Tony Mroczkowski, Robert Laing, Katharina Immer, Hau-Yu Liu, Andy Biggs, Gianni Marconi and Leonardo Testi. The team working on processing the data included: Tobia Carozzi, Simon Casey, Sabine Koenig, Ana Lopez-Sepulcre, Matthias Maercker, Ivan Marti-Vidal, Lydia Moser, Sebastien Muller, Anita Richards, Daniel Tafoya and Wouter Vlemmings yer almaktadır. ESO-Türkiye"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/alma-dev-bir-gezegen-olusum-diski-kesfetti/", "text": "Japon gökbilimciler genç bir yıldızın çevresinde dev bir gezegen sisteminin oluştuğunu keşfettiler. Bu sonuç gezegen oluşum kuramları üzerinde etkili olarak gezegen sistemlerinin farklı kökenleri olabileceğini de gösterebilir. Araştırma ekini ESO'nun ALMA ile Kurt takımyıldızındaki HD142527 adlı genç bir yıldızı gözlediler. ALMA görüntülerinde yıldızın çevresinde, gezegenleri oluşturan kozmik tozdan oluşmuş asimetrik bir halka olduğu görüldü. Halkanın en yoğun görüldüğü kısmında toz yoğunluğunu ölçen gökbilimciler, bu bölgedeki yoğunluğa göre yeni gezegen oluşumunun mümkün olabileceği sonucuna ulaştı. Sözü edilen bölge yıldızdan, Güneş-Neptün uzaklığının yaklaşık 5 katı daha uzaktır. Bu bir öngezegenimsi disk olup merkezinde yıldız olan gezegen oluşumlarının ilk kesin kanıtıdır. Güneş, çevresinde gezegenlerin dolandığı tek yıldız değildir. Bu zamana kadar onaylanmış ötegezegen sayısı 1000'i geçti. En az üç katı kadar gezegende onay bekliyor. Bu gezegenlerden Jüpiter benzeri gaz devlerinin Merkür'ün Güneş'ten uzaklığına göre çok daha yakın bir şekilde yıldızı çevresinde dolananları, Neptün'ün uzaklığından çok daha uzakta olanına kadar birçok sıradışı yörüngeye sahip çeşitleri bulunuyor. Bu geniş yelpaze içerisinde ve üstelik Dünya kütlesine yakın gezegenlerde bulmamıza karşılık henüz gezegen sistemlerinin oluşumu üzerine oluşturulan kuramlar hala tartışmalıdır. Bu nedenle sistemlerin oluşum sürecinin anlaşılması gerekmektedir. Modern gökbilimin öncelikli konularından biri de budur. Bu nedenle, son zamanlarda genç yıldızlara yönelik gözlemlerde artış gözlenmektedir. Bir bebek yıldız -ileride gezegen oluşturabilecek- gaz ve toz halkası ile çevrildir (*1) . NAOJ Subaru Teleskopu ile yapılan yakın-kızılötesi (*2) gözlemlerde öngezegenimsi disklerin beklenenden daha karmaşık olması gerektiği görüldü. Sarmal ya da geçiş yapıların gezegenleri gizlediklerine inanılır (*3). bu nedenle yakın-kızılötesi gözlemlerle diskin yoğun kısımlarınındaki gaz ve toz miktarını ölçmek mümkün olmamaktadır. Yakın-kızılötesi ışık toz içinde büyük miktarda dağılacağından diskin yoğun kısmını ve içini görmek için yeterli değildir. Bu sorun ancak ALMA (*4) gibi daha uzun dalga boyunda, milimetre ve milimetre-altı gözlem yapabilen teleskoplarla mümkündür. Düşük yoğunluk milimetre/milimetre-altı gözlemlerin zayıf noktasıdır ancak ALMA ile bu sorun da büyük ölçüde giderildi. Araştırma ekibi gözlem için hedefledikleri HD142527 yıldızınıvALMA ile gözledi. Daha önce Subaru Teleskopu ile yaptıkları gözlmede yıldızın çevresinde iç ve dış disk arasında bir boşluk olduğunu görmüşlerdi (*3). ALMA ile yapılan gözlemde diskin kuzey kısmının güneyinden 30 kat daha parlak olduğu saptandı (*5). Çalışma ekibi lideri Osaka Üniversitesi'nden Misato Fukagawa: Kuzey kısmında parlaklık karşısında şaşırdık diyor. Yıldızdan aldığı ışığı saçması gereken ve merkezdeki yıldızından beş Güneş-Neptün kadar uzaktaki diskin bu denli parlak olması şaşırtıcıdır. Bu ancak burada büyük bir madde birikmesiyle açıklanabilir. Yani burada gezegen ya da kuyrukluyıldızlar oluşuyor olabilir. Bu olasılığı netleştirmek için malzeme miktarını ölçtük. Diskin yoğun kısmındaki madde miktarıyla birkaç Jüpiter benzeri dev gezegen oluşabilir. Benzer durum yıldız oluşumlarında görülse de bu, bir öngezegenimsi diskte gezegen oluşumunu öne süren ilk çalışmadır. Diğer bir olasılıkta diskteki toz miktarına bağlı olarak Dünya gibi daha küçük ve karasal gezegenler ile kuyrukluyıldızlarında oluşabileceği üzerinedir. Araştırma ekibi şimdi bu keşiflerini sağlamlaştırmak için ALMA ile HD142527 yıldızının öngezegenimsi diskinin diğer kısımlarını da mercek altına almak istiyor. NOTLAR *1: Kozmik toz silisyum, karbon, demir ve 0,1 mikrometre büyüklüğündeki diğer katı parçacıklardan oluşur. HD142527 çevresindeki diskte bulunan toz parçacıkları 1 mm dolayında boyutlarda olup büyüdükleri düşünülüyor. * 2: Yakın-kızılötesi ışık 0,7-3 mikrometre dalga boyundaki elektromnyetik dalganın bir kısmıdır. * 3: NAOJ Subaru Teleskopu ile yapılan keşif haberleri: Discovery of a Giant Gap in the Disk of a Sun-like Star May Indicate Multiple Planets Diversity the Norm in Protoplanetary Disks: Astronomers Find Donuts, Spirals and Now Banana Splits *4: Milimetre dalga boyu 1 santimetre ile 1 milimetre arası, milimetre-altı dalga boyu ise 0,1-1 milimetre arasıdır. Milimetre/milimetre-altı dalga boylarıyla evrendeki soğuk gaz ve toz bulutlarını araştırabilirsiniz. * 5: HD142527 Diski daha önce Hawai Milimetre-altı Dizisi ile gözlenmişti: ALMA Gezegen Oluşturan Gaz Akışlarına Işık Tutuyor"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/alma-dev-uzay-kuresinin-gizemlerini-ortaya-cikardi/", "text": "ESO'nun Çok Büyük teleskopu ve diğer teleskoplarla birlikte ALMA'yı kullanan uluslararası bir gökbilimciler ekibi uzak evrende nadir olarak bulunan Lyman-alfa küreciği adlı nesnenin gerçek doğasını keşfetti. Gökbilimciler şimdiye kadar bu dev gaz bulutlarını bu kadar parlak hale getiren şeyin ne olduğunu bilmiyordu, ancak ALMA bu nesnelerden birinin merkezinde bulunan iki gökadada gerçekleşen yoğun yıldız oluşum etkinliğinin çevresini aydınlattığını gördü. Henüz oluşum halindeki dev gökadalar kümesinde bulunan küçük gökadalar zamanla birleşerek büyümektedirler. ALMA ile gözlenen iki kaynak yakında birleşerek dev bir eliptik gökadaya dönüşecekler. Lyman-alfa Kürecikleri yüzlerce ışık yılına kadar genişleyen ve hidrojenden oluşan dev gaz bulutları olup, uzaklıkları kozmik ölçeklerdedir. İsimlerini yaydıkları mor-ötesi ışığın özel bir dalgaboyu olan Lyman-alfa ışınımından almaktadırlar . Bulunduklarından bu yana, LAB'ların oluşumu gökbilimsel bir bulmaca olarak kalmaktaydı. ALMA ile yapılan yeni gözlemler bu gizemi ortadan kaldırabilir. Bilinen en büyük Lyman-alfa küreciği ve aynı zamanda en çok araştırılmış olanı SSA22-Lyman-alfa küreciği 1, ya da LAB-1'dir. Oluşumunun erken aşamalarındaki dev bir gökadalar kümesinin merkezine gömülü bir şekilde keşfedilen bu türden ilk nesne olup 2000 yılında o kadar uzaktadır ki, ışığının bize ulaşması için 11.5 milyar yıl geçmektedir. Hertfordshire Üniversitesi Astrofizik Araştırma Merkezi'nden Jim Geach liderliğindeki bir gökbilimciler ekibi, Atacama Büyük Milimetre/Milimetre-altı Dizgesi'nin eşsiz yeteneğinden faydalanarak uzak gökadalardaki soğuk toz bulutlarından gelen ışığı gözleyerek LAB-1'i derinlemesine inceledi. Bu sayede milimetre-altı dalgaboyunda ışık yayan çok sayıda kaynak gözlenmiş oldu . ALMA ile alınan veriler daha sonra Lyman-alfa ışığını görüntüleyen ESO'nun Çok Büyük teleskopu üzerindeki Çoklu-Birim Tayf Kaşifi aygıtı ile alınan gözlemlerle birleştirildi. Bu sayede ALMA kaynaklarının Lyman-alfa küreciğinin tam olarak merkezinde yer aldıkları ve buraki yıldız oluşum faaliyetlerinin Samanyolu'ndan 100 kat daha yoğun olduğu görüldü. NASA/ESA Hubble uzay teleskopu ile alınan derin uzay görüntüleri ve W. M. Keck Gözlemevinde gerçekleştirilen tayf ölçümleri ALMA kaynaklarının çok sayıda sönük gökada ile çevrili olduğunu ve bunların merkezdeki yüksek yıldız oluşum oranını sürdürmeye yardım ettikleri ortaya çıkarıldı. Ekip daha sonra parıldayan dev Lyman-alfa bulutundan yayılan ışığı açıklayabilmek için, gökada oluşumunu özelleştirilmiş bir bilgisayar benzetimine dönüştürdü ve ALMA kaynaklarındaki yıldız oluşumu tarafından üretilen mor-ötesi ışığın çevredeki hidrojen gazı tarafından saçılması sağlandı. Bu sayede bugün gördüğümüz Lyman-alfa küreciği ortaya çıkmış oldu. Yeni çalışmanın başyazarı Jim Geach şu açıklamayı yapıyor: Puslu bir gecedeki sokak ışığını düşünün bulanık bir parıltı görürsünüz çünkü ışık çok küçük su tanecikleri tarafından saçılmaktadır. Benzer bir olay burada da yaşanıyor, yalnız sokak ışığı burada yıldız-oluşum gökadasından yayılan yoğun ışık ve sis ise dev gökadalar-arası gaz bulutu. Bu gökadalar çevrelerini aydınlatıyor. Gökadaların nasıl oluştukları ve evrimleştikleri konusu büyük bir soru işareti. Gökbilimciler Lyman-alfa küreciklerinin önemli olduklarını düşünüyor çünkü bunlar Evren'de en büyük kütleli gökadaların oluştukları yerde bulunuyorlar. Özellikle, genişlemiş Lyman-alfa ışıması, kritik öneme sahip, ancak araştırılması oldukça güç bir bölgedeki, genç gökadaları çevreleyen ilkel gaz bulutlarında gerçekleşen olaylar hakkında bilgiler içeriyor. Jim Geach son olarak şunu söylüyor, Bu kürecikler hakkındaki heyecan verici şey büyümekte olan bu genç gökadaların çevresinde neler olup bittiğine dair nadir görebileceğimiz bir anlık bakış sağlıyor olmaları. Genişlemiş Lyman-alfa ışığının kökeni konusundaki tartışmalar uzun bir süredir devam ediyor. Ancak son teknoloji ürünü bilgisayar benzetimleri ve yeni gözlemlerin bir araya getirilmesiyle 15-yıldır devam eden bir gizemi çözdüğümüzü dönüşüyoruz: Lyman-alfa Kürecik-1 günün birinde dev bir kümenin merkezini oluşturacak olan büyük kütleli bir eliptik gökadanın meydana geldiği yerdir. Bu gökadanın 11.5 milyar yıl önce oluşturduğu topluluğun anlık bir görüntüsünü görüyoruz. Notlar Negatif yüklü elektronların pozitif yüklü çekirdeğin görüngesinde dolandığı bir atomda enerji seviyeleri kuantumludur . Bu sayede elektronlar sadece belirli enerji seviyelerine sahip yörüngelere yerleşebilirler ve belirli miktarda enerji kazanıp kaybederek, sadece bu yörüngeler arasında geçiş yapabilirler. Lyman-alfa ışınımı bir hidrojen atomundaki elektronlar ikinci en düşük seviyeden, en düşük enerji seviyesine geçtiklerinde yayımlanır. Bu sırada kaybedilen belirgin miktardaki enerji özel bir dalgaboyuna sahip ışık şeklinde yayımlanır ki bu da elektromanyetik tayf üzerinde mor-ötesi bölgeye düşmektedir ve gökbilimciler bu ışığı uzay teleskoplarını kullanarak ya da Yeryüzü'nden kırmızıya-kaymış nesneler için tespit edebilmektedirler. LAB-1 için, kırmızıya kayma oranı z~3 düzeyinde olup, Lyman-alpha ışığı görünür ışığa dönüşmüştür. Çözünürlük nesneleri ayırt edebilme yeteneğidir. Düşük çözünürlükte, parlak birçok ışık kaynağı belli bir mesafedeyken tek bir ışık kaynağı olarak görülebilir ve sadece her ışık kaynağının yakın kısımları ayırt edilebilir. ALMA'nın yüksek çözünürlüğü önceden tek bir küre gibi görünen nesneyi üç farklı kaynak şeklinde çözümleyebilmiştir. NASA/ESA Hubble Uzay Teleskopu üzerindeki aygıt Uzay Teleskopu Görüntüleme Tayfçekeri ve Hawaii'deki Keck 1 teleskopu üzerindeki aygıt ise Kırmızı-Ötesi Keşif için Çoklu-Nesne Tayfölçeri'dir . ESO-Türkiye"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/alma-disk-gokadalarin-siddetli-olusumlarini-goruntuledi/", "text": "Yeni gözlemler Samanyolu benzeri gökadaların neden Evren'de yaygın olduklarına açıklık getiriyor. Bilim insanları on yıllardır gökada çarpışmalarının sonucunda genellikle eliptik gökadaların oluştuğuna inanıyorlardı. Şimdi, ilk kez, ALMA ve diğer radyo teleskopları kullanan araştırmacılar, gökada çarpışmalarının aslında disk gökadalarını oluşturduğuna ve bu sonucun oldukça yaygın olduğuna dair doğrudan kanıtlar buldular. Bu şaşırtıcı sonuç neden Evren'de Samanyolu gibi sarmal gökadaların sayıca çok miktarda bulunduğunu açıklayabilir. Japonya Bilimi İlerletme Topluluğu doktora-sonrası araştırmacısı olan Junko Ueda liderliğindeki uluslar-arası bir araştırma grubunun gerçekleştirdiği gözlemlere göre, yakın Evren'deki 40-600 milyon ışık-yılı içerisindeki çoğu gökada çarpışması sonucunda disk yapısına sahip gökadalar meydana gelmiş. Disk gökadalar Samanyolu gibi sarmal ve mercek gökadalar da dahil olmak üzere yassı-şekilli toz ve gaz bölgeleri ile tanımlanırlar ve eliptik gökadalar sınıflamasından ayrıdırlar. Bir süredir, çarpışarak birleşen disk şeklindeki gökadaların sonrasında eliptik şekle sahip gökadalara dönüştükleri geniş ölçüde kabul görmekteydi. Bu şiddetli etkileşimler sırasında çarpışan gökadar sadece kütle kazanmak ve birbirlerini parçalamakla kalmayıp, kozmik zaman ölçeklerinde şekillerini de değiştirerek aynı zamanda türlerini değiştirmiş olmaktadırlar 1970'lerde yapılan bilgisayar benzetimlerine göre birbirleriyle kıyaslanabilir ölçülerdeki disk gökadaları arasında gerçekleşen çarpışmaların bir eliptik gökada ile sonuçlanacağı tahmin edilmişti. Gözlemlerle ters düşen benzetimlerin bugün çoğunu eliptik olarak tahmin ettiği gökadaların % 70'inden fazlası aslında disk gökadasıdır. Bununla birlikte, daha yeni benzetimler çarpışmaların ayrıca disk gökadaları da oluşturduğunu göstermektedir. Gözlemsel olarak çarpışmadan sonraki gökada şeklini tespit edebilmek için, grup çarpışma safhasının son aşamalarındaki 37 gökada içerisindeki gaz dağılımlarını araştırdı. Moleküler gazın işaretçisi olan karbon monoksit salmalarını gözlemek içinAtacama Büyük Milimetre/milimetre-altı Dizgesi ve diğer birçok radyo teleskop kullanıldı. Ekibin araştırması gökadalardaki moleküler gaz çalışmalarının günümüzdeki en geniş çaplısı olup, Samanyolu gökadasının nasıl oluştuğuna dair eşsiz bakış açıları sağlamaktadır. Çalışmaya göre neredeyse tüm gökada birleşmeleri gözleme-şeklinde yassı moleküler gaz alanlarına sahipler, bu da disk gökadalarının oluşumuna işaret ediyor. Ueda şöyle açıklıyor: İlk kez gökada çarpışmaları sonucunda disk gökadalarının oluştuğuna dair gözlemsel kanıtlar ortaya çıktı. Bu, disk gökadaların oluşumu gizeminin anlaşılması için büyük ve beklenmedik bir adım. Bununla beraber, daha keşfedilecek çok şey var. Ueda şunları ekliyor: Bu gaz diskleri arasındaki yıldız oluşumlarına odaklanmalıyız. Sonrasında, uzak Evren'de çok daha öteleri incelememiz gerekiyor. Çok daha uzak Evren'deki gökadaların çoğunun disklere sahip olduklarını biliyoruz. Bununla birlikte, henüz, gökada birleşmelerinin disklerden de sorumlu olup olmadıklarını, ya da soğuk gazların gökada içine düşerek mi diskleri oluştuklarını bilmiyoruz. Belki de Evren'in tarihi boyunca geçerli olan bir mekanizma bulduk. Notlar Veriler için ALMA'ya ek olarak ; Milimetre-dalgaboyu Gökbilim Araştırmaları Birleştirilmiş Dizgesi: Kaliforniya'da bulunan 23 parabolik antenden meydana gelen bir milimetre dizgesi; Mauna Kea, Hawaii'de bulunan sekiz parabolik antenden oluşanMilimetre-altı Dizgesi; Bure Platosu Girişimölçeri; NAOJ Nobeyama Radyo Gözlemevi'ndeki 45m'lik radyo teleskop; ABD Ulusal Radyo Gökbilim Gözlemevi 12 metre teleskopu; ABD Beş Üniversite Radyo Gökbilim Gözlemevi 14 metrelik teleskopu;IRAM 30m teleskopu; ve İsveç-ESO Milimetre-altı Teleskopu kullanılmıştır. ESO-Türkiye"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/alma-erken-gokadalari-rekor-hizla-yakaladi/", "text": "Yeni ALMA teleskopunu kullanan bir gökbilimciler ekibi, Evren'in erken dönemlerine ait en zengin yıldız oluşumlarına ev sahipliği yapan 100'den fazla gökadanın konumunu belirledi. ALMA yeryüzündeki benzer teleskopların on yıldan daha uzun bir sürede gözleyeceği gökadaları sadece birkaç saat içerisinde yakalayabilecek kadar güçlüdür. Erken Evrendeki en verimli yıldız oluşumu çok miktarda kozmik toz içeren uzak gökadalarda meydana gelmiştir. Bu gökadalar Evrenin tarihi boyunca gökada oluşumu ve evrimini anlamada büyük önem taşır, ancak içerdikleri toz maddesi bunları görünür ışıkta belirsizleştirir ve bu aralıkta çalışan teleskoplarca tespit edilmelerini zorlaştırır. Bu gökadaları ayırdetmek için gökbilimciler ALMA gibi görünür ışıktan daha uzun dalgaboylarında, bir milimetre civarındaki ışığı algılayabilen teleskopları kullanmalıdırlar. ALMA gözlemlerinin aktarıldığı makalenin baş yazarı Jacqueline Hodge şunu aktarıyor: Gökbilimciler on yıldan uzun bir süredir bu gibi verileri beklemekteydiler. Her ne kadar gözlemleri yaptığımız esnada teleskopun inşası tamamen bitmemiş olsa da ALMA öyle güçlü ki, bu gökadaları gözlemleme biçiminizi kökünden değiştirmiştir. Bu uzak tozlu gökadaların şimdiye kadar yapılmış en iyi haritası ESO'nun işlettiği Atacama İzbulma Deneyi Teleskopu kullanılarak oluşturulmuştur. Teleskop, dolunay büyüklüğünde bir gökyüzü parçacısnı taramış ve bu türden 126 gökada belirlemiştir. Fakat APEX görüntülerinde yıldız oluşumundaki her artış göreli olarak belirsizdir, yani alan çok geniş olup daha uzun dalgaboylarında elde edilen keskin görüntülerde birden fazla gökadayı kaplamış olabilmektedir. Bu gökadalardan hangisinde yıldız oluşumu olduğu tam olarak bilinmediğinden, gökbilimcilerin erken Evrendeki yıldız oluşumu çalışmalarına engel teşkil etmiştir. Doğru gökadaları belirlemek için keskin gözlemler gerekir ve keskin gözlemler de daha büyük teleskopları gerektirir. APEX'in 12 metre çapında çanak şekilli tek bir anteni varken, ALMA gibi teleskoplar geniş mesafelere yayılmış APEX benzeri çok sayıda çanak kullanırlar. Bütün antenlerden gelen sinyaller birleştirilir ve ortaya bütün anten dizgesi kadar geniş tek bir teleskopun etkisi çıkar. ALMA'yı kullanan ekip teleskop hala yapım aşamasındayken ALMA'nın ilk bilimsel gözlem evresi boyunca APEX haritasından alınan gökadaları gözlemlemiştir. Bittiğinde aralarında 125 metreye kadar ulaşan mesafe bulunacak 66 antenli sistemin çeyreğinden daha azını kullanarak ALMA, APEX yığınlarından 200 kat daha küçük bölgede bulunan her bir gökadayı iki dakikada ve üç kat daha duyarlı olarak tespit etmiştir. ALMA kendi türündeki teleskoplardan çok daha duyarlıdır, yalnızca birkaç saatte o zamana kadar yapılan gözlemleri iki katına çıkarmıştır. Ekip yalnızca hangi gökadanın aktif yıldız oluşum bölgeleri olduğunu belirlemekle kalmamış gözlenen gökadaların yarısından çoğunda daha önceki gözlemlerde tek bir yığının içine karışmış halde çoklu yıldız oluşum bölgesi olan gökadaları da tespit etmiştir. ALMA'nın keskin görüşü farklı gökadaların ayırt edilmesine izin vermiştir. Bu çalışmaya ait tamamlayıcı makalenin baş yazarı ve ekip üyesi Alexander Karim şöyle demiştir: Daha önceden bu türden gökadaların en parlaklarının gökadamız Samanyolu'ndan binlerce kat daha kuvvetli yıldız oluşturarak kendilerini parçalama riski taşıdıkları düşünülürdü. ALMA görüntüleri çok daha makul oranlarda çok sayıda daha küçük gökadanın yıldız oluşturduğunu ortaya koymuştur. Sonuçlar, erken Evrendeki tozlu, yıldız oluşturan gökadaların istatistiksel olarak güvenilir ilk kataloğunu oluşturmakta ve gökadaların karışmış görünmelerine bağlı olarak yapılan yanlış yorumlama riski olmaksızın farklı dalgaboylarında bu gökadaların özelliklerinin daha fazla araştırılması için hayati bir temel sağlamaktadır. ALMA'nın keskin görüşü ve rakipsiz duyarlılığına rağmen, APEX gibi teleskoplar hala önemli bir role sahiptirler. Yeni makalenin yazarlarından olan Ian Smail şu yorumu yapıyor: APEX, ALMA'dan çok daha hızlı bir şekilde gökyüzünde geniş bir bölgeyi tarayabilmektedir ve bu yüzden bu gökadaların keşfi için idealdir. Nereye bakacağımızı bir kez bildikten sonra ALMA'yı kullanarak yerlerini kesin olarak belirleyebiliriz. Notlar Gözlemler Chandra Derin Alan Güney denilen güney yarımküre takımyıldızı Ocak'taki bir gökyüzü bölgesinde yapılmıştır. Burası yer ve uzay tabanlı çok sayıda teleskop kullanılarak derinlemesine çalışılmış bir bölgedir. ALMA'dan yapılan yeni gözlemler bu bölgenin derin ve yüksek çözünürlüklü gözlemlerini tayfın milimetre/milimetre-altı kısmına doğru genişletmiş ve önceki gözlemleri tamamlamıştır. ESO-Türkçe"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/alma-gezegen-olusturan-gaz-akislarina-isik-tutuyor/", "text": "Gazlarla beslenen dev gezegenlere dair işaretler Atacama Büyük Milimetre/milimetre-altı Dizgesi'ni kullanan gökbilimciler ilk kez dev gezegenlerin oluşumuna dair önemli aşamaları gözlediler. Gözlemlerde genç bir yıldızın etrafındaki disk maddesindeki boşluk boyunca ilerleyen dev gaz akışları tespit edildi. Doğrudan ilk kez gözlenen bu tür gaz akışlarının dev gezegenlerin oluşurken büyüdükleri esnada çevrelerindeki gazı yutmalarıyla oluşmaları bekleniyor. Sonuçlar Nature dergisinin 2 Ocak 2013 tarihli sayısında yayınlanacak. Uluslararası gökbilimciler ekibi dünyaya 450 ışık-yılı uzaklıkta bulunan ve bir gaz diski ile kozmik tozla çevrili HD 142527 adlı genç bir yıldızı gözlediler bulutun geriye kalan kısmı yıldızı oluşturan kısımdı. Tozlu disk bir boşluk sayesinde iç ve dış kısım olarak ikiye ayrılıyor. Bunun da yıldızın etrafında yeni oluşmakta olan gezegenin yörüngesini temizlemesi nedeniyle oluştuğu düşünülüyor. İç taraftaki disk yıldızdan dışarıya doğru Satürn'ün Güneş Sistemi'ndeki yörüngesi kadar uzağa, dıştaki diskin ise bunun 14 katı mesafeye uzandığı görülüyor. Dış taraftaki disk yıldızı düzgün bir şekilde çevrelemiyor, çevredeki gezenlerin kütleçekim etkileri nedeniyle düzensiz bir hal alıyor. Teoriye göre, dev gezegenler dış diskten madde çalarak büyüyorlar, bu sırada gaz akışları disk içerisindeki boşluklarda köprüler meydana getiriyorlar. Gökbilimciler bu akışların varlığını tahmin ediyorlardi, ancak ilk kez bu tür bir gaz akışını doğrudan gözlemledik, diyor yeni calışmaya liderlik yapan Simon Casassus . Yeni ALMA teleskopu sayesinde yaptığımız doğrudan gözlemlerle, gezegenlerin nasıl oluştuğuna dair şimdiki teorileri yeniliyoruz! Casassus ve ekibi yıldız etrafındaki kozmik toz ve gazı incelemek ve detayli bir şekilde gözlemek için ALMA teleskopunu kullandılar. Milimetre-altı dalgaboylarında yapılan ALMA gözlemleri yıldızdan gelen ve kırmızı-ötesi ve görünür ışık teleskoplarını etkileyen ışığa da duyarlıdır. Toz diski içerisindeki boşluk zaten biliniyordu, ancak ekip ayrıca boşluk içerisinde ilerleyen gaz akışını da tespit etti, buna ilaveten boşluk boyunca dış diskten iç diske doğru ilerleyen daha yoğun iki tane gaz akışı tespit etti. Bu gaz akışlarının içerisinde bunlara neden olan dev bir gezegenin var olduğunu düşünüyoruz. Gezegenler dış diskten gaz maddesi alarak büyüyorlar, ancak çok dağınık birer yiyiciler: geriye kalanlar ise iç diskten besleniyorlar diyor Şili Üniversitesi'nden ekibin üyesi Sebastian Perez. Gözlemler HD 142527 etrafındaki disk hakkında başka bir soruya da cevap verdi. Merkezdeki yıldız hala oluşmaya devam ederken iç taraftaki diskten madde çalmaktadır. Ekip geriye kalan gaz akışının iç taraftaki diske akmasının tam olması gerektiği oranda olduğunu ve yıldızı beslediğini buldu. Baska bir ilk ise boşlukta ilerleyen gazin varlığının tespit edilmesiydi. Gökbilimciler uzun süredir bu boşluğu arıyorlardı, ancak şimdiye kadar sadece dolaylı gözlemlerimiz bulunuyordu. Şimdi ALMA ile doğrudan gözlemliyoruz, diye açıklıyor Şili Üniversitesi'nden ekibin başka bir üyesi Gerrit van der Plas. Boşluğa sahip bu gaz akışların dev gezegenlerce yapıldığının bir başka kanıtı, daha büyük yoldaş yıldızdan ziyade. İkinci başka bir yıldız boşluğu daha fazla temizlerdi, geride iz bırakmadan. Geriye kalan gazın miktarını ölçerek, bu işlemi yapan nesnenin kütlesini tahmin edebiliriz diye ekliyor Perez. Gezegenler için ne söylenebilir? Casassus şöyle açıklıyor, ekip onları doğrudan görmediyse de, şaşırmadım. Başka üstün teknoloji ürünü teleskoplarla gezegenleri arıyoruz. Bununla birlikte, bu gezegenlerin halen gaz akışlarının içerisinde gömülü olmalarını bekliyoruz, ki bunlar da neredeyse görünürdedirler. Buna rağmen, belki de bu gezegenleri görmenin küçük bir olasılığı halen olabilir. ESO-Türkiye"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/alma-gozlerini-acti/", "text": "İnsanoğlunun en karmaşık yer-tabanlı gökbilim gözlemevi, Atacama Büyük Milimetre/milimetre-altı Dizgesi resmi olarak gökbilimcilere açıldı. Halen inşa halindeki bir teleskoptan alınan ilk görüntü Evre'nin görünür-ışık ve kırmızı-ötesi teleskoplarıyla görülemeyecek bir görüntüsünü gözler önünde serdi. Dünya genelinden binlerce bilimci bu yeni astronomik aletle evrenin en karanlık, en soğuk, en uzak ve en gizemli sırlarını keşfeden ilk birkaç araştırmacı arasında olmak için yarıştı. Şu anda, 5000 metre yükseklikte, Şili'nin kuzeyindeki Chajnantor platosunda ilerde 66 taneyi tamamlayacak olan radyo antenlerinin üçte biri, maksimum ayrıklıkları olan 16 km'den ziyade birbirlerinden sadece 125 m uzaklıkta yerleştirildiler. Ve şimdilik, halen inşa halinde de olsa, ALMA ile gözlem yapma isteğinde bulunan olağanüstü sayıdaki gökbilimcilere göre, ALMA'nın kendi türünde en iyi teleskop olduğu gözleniyor. Şu anki çok erken safhaya rağmen ALMA şimdiden diğer tüm milimetre-altı dizgelerini geçti. Böyle bir eşiğe ulaşmak dünya genelinde etkin çalışmalarıyla bunu mümkün kılan ALMA ortaklarının çok sayıdaki bilimci ve mühendisi için bir övgüdür diyor ALMA'nın Avrupalı ortağı, ESO Genel Müdürü Tim de Zeeuw. ALMA Evreni milimetre ve milimetre-altı dalgaboylarındaki ışıkla gözlüyor, ortalama olarak görünür-ışık dalgaboylarından bin kat daha uzun. Bu daha uzun dalga boylarını kullanmak gökbilimcilere uzaydaki aşırı soğuk nesneleri çalışma fırsatı veriyor yıldız ve gezegenlerin oluştuğu bölgelerdeki kozmik gaz ve tozdan meydana gelen yoğun bulutlar veya erken evrendeki oldukça uzak nesneler gibi. ALMA bariz şekilde görünür-ışık ve kırmızı-ötesi teleskoplardan farklıdır. Tek bir dev teleskop gibi davranan birbirine bağlı bir antenler dizgesidir, ve görünür ışıktan daha uzun dalgaboylarını tespit etmektedir. Bunun yanı sıra görüntüleri evrenin benzer resimlerinden oldukça farklıdır. ALMA ekibi geçtiğimiz birkaç ay boyunca gözlemevinin sistemlerini Erken Bilim olarak bilinen ilk bilimsel gözlemlere hazırlamak üzere yoğun bir program içerisindeydiler. Test sonuçlarından bir tanesi, her ne kadar halen büyümekte olan bir teleskop olsa da ALMA ile alınan ilk görüntüdür. Anten Gökadaları'nın bu görüntüsünü oluşturmak için yapılan gözlemlerde sadece 12 anten birlikte çalıştı ilk bilimsel gözlemlerde kullanılacak olan sayıdan oldukça az ve bu antenler birbirlerine normalden daha yakın konumdaydılar. Bu faktörlerin her ikisi de gelecektekilerin tadına bakmak gibiydi. Daha fazla anten ve dizge açıklığı ile gözlemevi büyüdükçe, gözlemlerinin keskinliği, verimliliği ve kalitesi çarpıcı bir şekilde artacaktır . Anten Gökadaları şekilleri önemli ölçüde bozulmuş bir çarpışan gökadalar çiftidir. Görünür ışık gökada içindeki yıldızları gösterse de, ALMA'nın görüşü görünür ışıkta görünmeyen bazı şeyleri gözler önüne seriyor: yeni yıldızların oluştuğu yoğun soğuk gaz bulutları . Bu Anten Gökadaları'nın şimdiye kadar yapılmış en iyi milimetre-altı dalgaboyu görüntüsüdür. |Anten Gökadalar grubunun ALMA ve Hubble görüntüleri. ALMA Erken Bilim aşamasının ilk dokuz ayı için sadece yüz civarında projeyi kabul edebildi. Yine de, geçtiğimiz birkaç ayda hevesli gökbilimciler gözlemler için 900'ün üzerinde proje başvurusu yaptılar. Gazın büyük kütleli yoğunlaşmaları sadece iki gökadanın merkezlerinde değil aynı zamanda çarpışmanın gerçekleştiği düzensiz bölgelerde de bulunmuştur. Buradaki toplam gaz miktarı Güneş'imizin kütlesinin bir milyar katıdır ki bu da gelecek nesil yıldızlar için zengin bir malzeme deposudur. Bunun gibi gözlemler milimetre-altı Evreni'ne yeni bir pencere açmış ve gökada çarpışmalarının yeni yıldız oluşumlarını nasıl tetiklediğine dair anlayışımızda hayati önemde yardımları olacaktır. ALMA gözlemlerinin görünür-ışık ve kırmızı-ötesi teleskoplarıyla görülemeyecek Evren'in kısımlarını nasıl gözler önüne serdiğine dair sadece bir örnektir. Bu dokuz kat başvuru bir teleskop için rekordur. Başarılı projeler bilimsel değerlerine, bölgesel dağılımlarına ve ayrıca ALMA'nın temel bilimsel hedefleriyle uyumlarına göre seçildi. Bilim için ve özellikle gökbilim için tarihi bir anda yaşıyoruz, ve ayrıca insanlığın gelişimi için, çünkü şu anda inşa halindeki en büyük teleskopu kullanmaya başladık diyor Thijs de Graauw, ALMA Müdürü. ALMA Erken Bilim gözlemleri için seçilen projelerden biri de Harvard-Smithsonian Astrofizik Merkezi, Cambridge, Massachusetts, ABD'den David Wilner'indi. Wilner şöyle diyor, Cambridge, Massachusetts, ABD'den David Wilner'indi. Wilner şöyle diyor Ekibim güneş sistemlerinin yapıtaşlarını arıyor, ve ALMA onları bulmak için eşsiz bir şekilde donatılmış. Wilner ve ekibinin hedefi yaşı Güneş'in % 1'i kadar olan 33 ışık yılı uzaklıktaki AU Microscopii adlı bir yıldız. ALMA'yı bu yıldızın etrafında dolanan gezegenimsilerin doğum halkalarını görüntülemek için kullanacağız. Bununla birlikte sadece ALMA ile bu tozlu asteroid kuşaklarında görünmeyen gezegenlerin işaretçileri olabilecek kümelenmeleri keşfedebilmeyi umut ediyoruz. Wilner ve ekibi elde ettikleri verileri bu yakın, toz-halkalı yıldızı ALMA ile gözleyecek olan bir Avrupalı ekip ile paylaşacak. Diğer yıldızların etrafındaki herhangi bir yaşanabilir gezegen avı genellikle bu uzak güneş sistemlerinde suyu aramakla başlıyor. Yıldızların etrafındaki toz, gaz ve kaya yığınlarından oluşan enkaz disklerinin ayrıca -yaşamın astro-kimyası- donmuş su, gaz ve hatta belki de organik moleküller içeren kayalıklı buz yığınları olabileceğinden şüpheleniliyor. Şili Üniversitesi'nden Simon Casassus ve ekibi de 400 ışık-yılı uzaklıktaki genç bir yıldız olan HD142527 yıldızının etrafındaki gaz ve toz diskini gözlemek için ALMA'yı kullanacak. Bu yıldızın etrafındaki toz diski belki de dev gezegenlerin oluşumu nedeniyle açılan çok büyük bir boşluğa sahip, diyor Casassus. Boşluğun dışında, disk bir düzine Jüpiter-boyutlarında gezegen oluşturabilecek kadar gaz içeriyor. Boşluğun içinde, genç, gaz devi bir gezegen yeteri kadar gaz maddesi varsa, halen oluşum halinde olabilir.Ekibin ALMA gözlemleri boş bölgeyi de içeren gazın fiziksel koşullarını ve kütlesini ölçecek. Böylece, ALMA bize gezegen oluşumunu veya onun en son uyanışını gözleme şansı verecek. Diyor Casassus. Daha da uzakta, bizden 26 000 ışık-yılı ötedeki gökadamızın merkezinde, kütlesi Güneş'in dört milyon katı olan Sagittarius A* adlı dev bir karadelik bulunuyor. Onunla bizim aramızdaki gaz ve toz kendisini optik teleskoplardan gizliyor. Buna rağmen, ALMA galaktik karanlık boyunca gözleme ayarlandı ve bize Sagittarius A*'nın umutlandırıcı görüntülerini verdi. Nijmegen Radboud Üniversitesi'nden bir gökbilimci Heino Falcke şöyle diyor ALMA bu dev karadeliğin etrafından gelen parlamaları izlememizi ve muazzam çekimiyle yakalanan gaz bulutlarının görüntülerini almamızı sağlayacak. Bu sayede bu canavarın dağınık beslenme alışkanlığını araştırabileceğiz. Işık hızına yakın hızlara sahip bazı gazların karadeliğin kontrolünden kaçabileceğini düşünüyoruz. Gökadaları açıkça göremesek de, çocukların boyama kitaplarındaki siyah çizgili taslaklar gibi, kozmik toz ve soğuk gaz gökadaların içindeki yapıları izlemektedirler. Görünür Evren'imizin diğer sınırlarında gizemli yoğun yıldız oluşumuna sahip gökadalar, parlak adalar, başka açıdan, sakin karanlık kozmosu bünyesinde barındırmaktadır. ALMA büyük patlamadan birkaç yüz milyon yıl kadar geçmişe dönerek gökbilimcilerin kozmik şafak olarak adlandırdıkları zamanda, buradaki soğuk gaz ve toz izleyicilerini arayacak. Tokyo Üniversitesi'nden Masami Ouchi, her yıl en az güneş benzeri 100 kadar yıldız üreten dev, parlak bir bulutsu ile çevrili çok uzak bir gökada olan Himiko'yu gözlemek için ALMA'yı kullanacak. Diğer teleskoplar Himiko'nun neden çok parlak olduğunu, ve etrafındaki Evren eskiden oldukça sakin ve karanlıkken nasıl bu kadar dev ve sıcak bir bulutsuyu oluşturduğunu söyleyemez, diyor Ouchi. ALMA Himiko'nun yıldız oluşum bulutsusunun derinliklerindeki aktiviteleri ve hareketlenmeleri bize gösterebilir ve böylece kozmik şafak döneminde gökadaların nasıl oluşmaya başladıklarını görebiliriz. Erken Bilim gözlemleri süresince, ALMA'nın Şili dağlarındaki, şiddetli Atacama Çölü'nde bulunan Chajnantor Ovası'ndaki inşasına devam edilecek. Her yeni, iklime-dayanıklı anten fiber-optik kablolarla dizgeye katılacak. Her uzak antenden gelen görüntüler tek, büyük bir görüntü şeklinde işlenmek üzere saniyede 17 katrilyon işlem gerçekleştirebilen ALMA bağdaştırıcısı, dünyanın özel amaçlı en hızlı süper-bilgisayarına gönderilecek. 2013'te ALMA'nın Avrupa, Kuzey Amerika ve Doğu Asya'daki çok-uluslu ortaklarınca inşa edilen ALMA, 66 aşırı-hassas milimetre/milimetre-altı dalgaboyu radyo anteni dizgesi 16 km genişliğinde tek bir teleskop gibi çalışacak. Şili Cumhuriyeti ile işbilirliğinde bir Avrupa, Kuzey Amerika ve Doğu Asya ortaklığı olan Atacama Büyük Milimetre/milimetre-altı Dizgesi uluslararası bir gökbilim tesisidir. ALMA Avrupa'da Avrupa Güney Gözlemevi , Kuzey Amerika'da ABD Ulusal Bilim Vakfı ile Kanada Ulusal Araştırma Kurumu ve Tayvan Ulusal Bilim Kurumu işbirliğinde, ve Doğu Asya'da Japon Ulusal Doğa Bilimleri Enstitüleri ve Tayvan Sinica Akademisi işbirliği ile finanse edilmektedir. ALMA'nın inşasını ve işletmesini Avrupa adına ESO, Kuzey Amerika adına Birleşik Üniversiteler A.Ş. tarafından yönetilen Ulusal Radyo Gökbilimi Gözlemevi , ve Doğu Asya adına Japonya Ulusal Gökbilim Gözlemevi üstlenmiştir. Birleşik ALMA Gözlemevi ALMA'nın inşa, işletme ve yapılandırılmasının birleştirilmiş liderlik ve yönetimini sağlamaktadır. Notlar ALMA gibi interferometrik teleskopların görüntü kaliteleri anten sayıları ve bunların arasındaki mesafelere bağlıdır. Daha büyük ayrıklık daha keskin görüntüler oluşturulabileceği anlamına gelmektedir, eğer daha fazla anten bir arada çalışırsa, daha detaylı görüntüler elde edilebilir. ALMA ve interferometri hakkında daha fazla bilgi şu internet sitesinde bulunabilir:http://www.eso.org/public/teles-instr/alma/interferometry.html Özel milimetre ve milimetre-altı dalgaboylarındaki ışıkta gerçekleştirilen gözlemler, yeni yıldızların oluştuğu ve diğer dalgaboylarında görünmez olan hidrojen bulutlarındaki karbon monoksit moleküllerini tespit etmek için yapılmıştır. Saniyede 1.7x10 üzeri 16 işlem."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/alma-ile-simdiye-kadarki-en-uzak-oksijen-gozlemi-yapildi/", "text": "Atacama Büyük Milimetre/milimetre-altı Dizgesi'ni kullanan bir grup gökbilimci Büyük Patlama'dan sadece 700 milyon yıl sonra uzak bir gökadada ışımaya başlayan oksijne dair izleri yakaladı. Bu tartışmasız bir şekilde oksijenin tespit edildiği en uzak gökada olup, büyük olasılıkla genç dev yıldızlardan çıkan güçlü ışıma sayesinde iyonlaşmış durumdadır. Bu gökada Evren'in erken dönemlerindeki kozmik yeniden-iyonlaşmadan sorumlu kaynakların bir tür örneği olabilir. Japonya, İsveç, Birleşik Krallık ve ESO'dan gökbilimciler bilinen en uzak gökadalardan birini gözlemek için Atacama Büyük Milimetre/milimetre-altı Dizgesi'ni kullandı. 7.2'lik kırmızıya kayma değerine sahip olan SZDF-NB1006-2'nin Büyük Patlama'dan sadece 700 milyon yıl sonraki hali görüntülendi. Ekip gökada içerisinde yıldız oluşumuna dair aşamalar hakkında biligiler sağlayan ağır kimyasal elementler bulmayı bekliyordu, bu sayede Evren'in geçmişinde kozmik yeniden-iyonlaşma olarak bilinen bir dönem hakkında ipuçları elde edilebiliyor. Erken Evren'de yapılan ağır element araştırmaları o döneme ait yıldız oluşumu etkinliği açısından gerekli bir yaklaşım diyor Science dergisinde yayımlanan araştırma makalesinin başyazarı Japonya Osaka Sangyo Üniversitesi'nden Akio Inoue. Ağır elementler üzerinde çalışmak ayrıca gökadaların nasıl oluştukları hakkında ipuçları sağlarken, kozmik yeniden-iyonlaşmaya da neyin sebep olduğunu söyleyebilir diye ekliyor. Evren, henüz nesneler oluşmadan önce, sadece yüksüz gazla doluydu. Ancak Büyük Patlama'dan birkaç yüz milyon yıl sonra, ilk nesneler oluşup ışık yaymaya başladıklarında, yüksüz atomlar parçalanarak iyonlaşmaya başladı. Kozmik yeniden iyonlaşma adı verilen bu süreçte Evren'in tamamı çarpıcı bir şekilde değişime uğradı. Ancak bu yeniden iyonlaşmaya sebep olan nesnelerin türü hakkında oldukça fazla sayıda tartışma mevcuttur. Çok uzak gökadalardaki koşulların araştırılması bu soruya cevap vermede yardımcı olabilir. Uzak gökadayı gözlemeden önce araştırmacılar ALMA yardımıyla iyonlaşmış oksijene dair kanıtları nasıl görmeyi beklediklerine dair tahminler için bilgisayar simülasyonları gerçekleştirdiler. Aynı zamanda Yeryüzü'ne çok daha yakın gökada gözlemlerini de dikkate aldılar ve oksijen salınımının oldukça uzak bölgelerden bile tespit edilebileceği sonucuna vardılar . Daha sonra ALMA ile yüksek-hassasiyetli gözlemler gerçekleştirerek SXDF-NB1006-2 içerisinde iyonlaşmış oksijene dair izlere rastladılar, bu sayede şimdiye kadarki en uzak oksijen tespitini gerçekleştirmiş oldular . Bu Büyük Patlama'dan sadece 700 milyon yıl sonra, Evren'in erken dönemlerindeki oksijenin varlığına dair açık bir kanıt olarak değerlendiriliyor. SXDF-NB1006-2'deki oksijen miktarının Güneş'tekinden on kat daha az olduğu bulundu. Bu kadar az miktarda bir bolluk bekleniyordu, çünkü Evren halen genç yaşta ve yıldız oluşumu için çok kısa bir geçmişe sahip, yorumunda bulunuyor Tokyo Üniversitesi'nden Naoki Yoshida. Simülasyonlarımız aslında Güneş'ten on kat daha az bir bolluk tahmini yapmıştı. Ancak beklenmeyen başka bir sonucumuz daha var: oldukça az miktarda toz. Ekip gökada içerisinde herhangi bir karbon salınımına rastlayamadı, bu da bu genç gökadanın çok az miktarda iyonlaşmamış hidrojen gazı içerdiği anlamına geliyor. Gökadada yine az miktarda ağır elementlerden meydana gelen gazın varlığı da tespit edildi. Bu gökada içerisinde beklenmedik bazı şeyler gerçekleşiyor olabilir, diyor Inoue. Neredeyse tamamı iyonlaşmış gazdan şüpheleniyorum. İyonlaşmış oksijenin tespit edilmiş olması gökada içerisinde oluşan Güneş'ten onlarca kez daha büyük kütleli, çok sayıda parlak yıldızın, oksijen atomlarını iyonlaştırması için gereken yoğun mor-ötesi ışık yaydığına işaret ediyor. Gökada içerisinde fazla toz bulunmayışı yoğun mor-ötesi ışığın kaçarak gökada dışında çok miktarda gazı iyonlaştırmasına neden oluyor. SXDF-NB1006-2 kozmik yeniden-iyonlaşmadan sorumlu ışık kaynakları için ilk örneklerden biri olabilir, diyor Inoue. Bu kozmik yeniden-iyonlaşmaya ne tür nesnelerin neden olduğuna dair bilgilerimiz için önemli bir adım, diyor Tokyo Üniversitesi'nden Yoichi Tamura. ALMA ile bir sonraki gözlemlerimiz çoktan başladı. Daha yüksek çözünürlüklü gözlemler gökada içerisindeki iyonlaşmış oksijenin dağılımını ve hareketini görebilmemizi sağlayacak ve gökadanın özelliklerini anlayabilmemiz için gereken bilgileri temin edecek. Notlar Gökbilimsel terminolojide, lityumdan daha ağır olan kimyasal elementler ağır elementler olarak bilinmektedir. Japon kırmızı-ötesi gökbilim uydusu AKARI bu oksijen salınımının, Evren'in erken dönemindeki ortamla benzerlikler içeren Büyük Macellan Bulutu'nda oldukça parlak olduğunu buldu. İki kez iyonlaşmış oksijenden kaynaklanan orijinal dalgaboyu 0.088 milimetredir. SXDF-NB1006-2'den gelen ışığın dalgaboyu ise Evren'in genişlemesi nedeniyle 0.725 milimetreye kadar uzayarak, ALMA tarafından gözlenebilir hale gelmiştir. Finkelstein ve arkadaşlarınca gerçekleştirilen daha önceki çalışma oksijenin varlığını daha önceki döneme dayandırıyordu, ancak yeni çalışmadakine benzer şekilde, salma çizgisinin doğrudan tespitine dair herhangi bir gözlem bulunmamaktadır. ESO-Türkiye"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/alma-ilginc-gezegen-olusumu-disklerine-sahip-cift-yildiz-sistemi-buldu/", "text": "Atacama Büyük Milimetre/milimetre-altı Dizgesi'ni kullanan gökbilimciler genç HK Tauri çift yıldız sisteminin her iki yıldızının etrafında çılgınca hizalanmış dikkat çekici bir gezegen-oluşumu gaz diski buldular. Bu yeni ALMA gözlemleri bir çift yıldızdaki öncül-gezegen diskinin şimdiye kadar elde edilen en net görüntülerini sağladı. Yeni sonuçlar ayrıca neden çoğu ötegezegenin Güneş Sistemi'ndeki gezegenlerin aksine garip, dışmerkezliği yüksek ya da eğimli yörüngelere sahip olduklarının açıklanmasına yardımcı olacak. Yeni sonuçlar Nature dergisinin 31 Temmuz 2014 tarihli sayısında yayımlanacak. Bizim yalnız yaşayan Güneş'imizin dışında çoğu yıldız çiftler şeklinde doğar iki yıldız birbirlerinin etrafındaki yörüngelerde dolanırlar. Çift yıldızlar oldukça yaygındırlar, ancak çok sayıda soruya yol açarlar, örneğin 'bu tür karmaşık sistemlerde gezegenler nasıl ve nerede meydana gelirler?' gibi. ALMA bize öncül-gezegen disklerine sahip bir çift yıldız sisteminin en iyi görünüşünü sağladı ve bulgulara göre diskler karşılıklı olarak ters hizalanmış durumda! diyor Swarthmore Üniversitesi, Pennsiylvania, ABD'den gökbilimci Eric Jensen. Yeryüzü'nden 450 ışık-yılı uzaklıkta yer alan Boğa takımyıldızı doğrultusundaki HK Tauri çift sisteminin yıldızları birbirlerinden yaklaşık olarak 58 milyar kilometre uzaklıkta olup Güneş-Neptün mesafesinin 13 katı yaşları beş milyon yıldan azdır. Daha sönük olan HK Tauri B yıldızı yıldız ışığını engelleyen ve kenardan görülebilen bir öncül-gezegen diski ile çevrilidir. Yıldızın parıltısı engellediği için gökbilimciler görünür ya da yakın-kırmızı-ötesi dalgaboylarında diski güzelce görüntüleyebilmektedirler. Yoldaş yıldız HK Tauri A da yine bir diske sahip, ancak yıldız ışığı bu kez engellenemiyor. Sonuç olarak disk görünür ışıkta görülemiyor çünkü sönük olan parıldaması yıldızın göz kamaştırıcı parlaklığı gözden kayboluyor. Ancak disk milimetre-dalgaboyundaki ışıkta daha çok parlıyor, bu bölge ise ALMA'nın kolayca tespit edebileceği özellikte. ALMA'yı kullanan ekip sadece HK Taruri A etrafındaki diski görüntülemedi, ayrıca ilk kez dönme ölçümlerini de gerçekleştirdi. Bu daha net görüntü ile gökbilimciler disklerin birbirlerine göre en az 60 derecelik bir hizalanma açısına sahip olduklarını hesaplayabildiler. Birbirleri etrafında dolanan iki yıldızın disklerinin aynı düzlemde olmasından ziyade en azından birinin dikkate değer şekilde hiza-dışı olması gerekmektedir. Bu açık hizasız biçim genç çift yıldız sistemine dikkat çekici biçimde bakmamızı sağladı, NASA Kaliforniya Teknoloji Enstitüsü bünyesindeki Ötegezegen Bilim Enstitüsü'nden Rachel Akeson. Daha önceden bu tür hiza-dışı sistemlerin olduğuna dair ipuçları içeren gözlemler yapılmış olsa da, yeni ALMA HK Tauri gözlemleri bu sistemlerden birinde neler olduğunu çok daha açık bir şekilde gösteriyor. Yıldızlar ve gezegenler çok miktarda gaz ve toz bulutlarından meydana gelirler. Bu bulutlardaki maddeler kütleçekimi altında büzüldüklerinde, dönmeye başlar, ta ki, toz ve gazın çoğu büyümekte olan merkezi öncül-yıldızın etrafında dönen düzleşmiş öncül-gezegen diski üzerine düşene kadar. Ancak JK Tauri gibi çift sistemlerde işler çok daha karmaşıktır. Yıldızların görüngeleri ile öncül-gezegen diskleri aşağı yukarı aynı düzlemde olmadıklarında oluşabilecek gezegenler çok büyük bir dış-merkezliğe ve oldukça eğimli yörüngelere sahip olacaktır . Sonuçlarımız gezegen yörüngelerini değiştirebilmeye yetecek koşulların var olduğunu gösteriyor ve bu koşullar gezegen oluşumu esnasında da mevcuttu, görünen o ki, bu çift yıldız sisteminin oluşum sürecinden kaynaklanıyor, diyor Jensen. Diğer teorileri de gözden kaçıramayız, ancak bize göre ikinci yıldızın bu işi yaptığına eminiz. Başka türlü görülemeyecek olan öncül-gezegen diski içindeki toz ve gazın ALMA gözlemleri bu genç çift yıldız sisteminin daha önce görülmemiş görüntülerini sağladı. Bunu hala orada erken oluşum aşamasındaki var olan öncül-gezegen diskleri ile birlikte gözlediğimiz için, malzemenin nasıl yönelim sağladığını daha iyi görebiliyoruz. Gelecekte, araştırmacılar bu tür sistemlerin ne kadar yaygın olduklarını belirlemek istiyorlar. Bunun özel bir durum olduğuna dikkat çekiyorlar, ancak daha sonra yapılacak olan taramalar bu tür bir hizalanmanın kendi gökadamız Samanyolu içerisinde yaygın olup olmadığını ortaya çıkarmak için gerekli olacak. Jensen son olarak şunları aktarıyor: Bu mekanizmanın anlaşılması büyük bir adım olsa da, ötegezegenlerin garip yörüngeleri hakkında herşeyi açıklayamıyor tüm cevabı verecek kadar çift yoldaş henüz bulunmuş değil. Yani çözülmeyi bekleyen ilginç bulmaca halen devam ediyor! Notlar Eğer iki yıldız ve onların diskleri aynı düzlem üzerinde değilse, yıldızlardan birinin kütleçekimsel etkisi diğer yıldızın diskini tedirgin ederek sendelemesine ya da yalpalamasına yol açacaktır, ya da tam tersi. Bu disklerinden birinde bir gezegenin oluşması yine diğer yıldız tarafından etkilecektir, bu da yörüngenin eğilmesine ve biçiminin bozulmasına yol açacaktır. ESO-Türkiye"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/alma-ilk-kez-erken-evrendeki-gokada-topluluklarina-tanik-oldu/", "text": "Atacama Büyük Milimetre/milimetre-altı Dizgesi ile Evren'in erken dönemlerine ait, normal gökadalarda bulunan, en uzak yıldız-oluşumu gaz bulutlarının tespiti yapıldı. Yeni gözlemler sayesinde gökbilimciler ilk gökadaların nasıl oluştuklarını görmeye başlayacak ve bu sayede yeniden-iyonlaşma dönemine ait kozmik sis perdesinin nasıl aralandığını anlamaya çalışacaklar. Şimdiye kadar sönük lekeler olarak görülen nesnelerin gökada kimlikleri ortaya çıkarılıyor. Büyük Patlama'dan birkaç yüz milyon yıl sonra ilk gökadalar oluşmaya başladığı sırada, Evren hidrojen gazından oluşan bir sisle doluydu. Zamanla sayıları artan parlak kaynaklar hem yıldızlar hem de karadeliklerden güç alan kuasarlar sayesinde sislerden arınan Evren zamanla mor-ötesi ışığa duyarlı hale geldi . Gökbilimcilerin yeniden iyonlaşma dönemi adını verdikleri bu dönemde oluşan ilk gökadalar hakkında çok az şey biliniyor ve şimdiye kadar bu nesneler sönük birer leke olarak görülebildi. Ancak ALMA'nın gücünü kullanan yeni gözlemlerle bu durum değişmeye başlıyor. Roberto Maiolino yönetimindeki bir gökbilimciler ekibi ALMA'yı Büyük Patlama'dan sadece yaklaşık 800 milyon yıl sonra ortaya çıktıkları düşünülen gökadalara doğru yöneltti . Gökbilimcilerin aradıkları şey yıldız ışığı değil, yıldızların oluştukları bölgelerdeki gaz bulutlarından gelen iyonlaşmış karbona ait sönük ışımaydı . Yeni nesil yıldızlarla ilk gökadalara ait olduğu düşünülen soğuk kümelenmeler arasındaki etkileşime bakmak istiyorlardı. Aynı zamanda şimdiye kadar gözlenmiş aşırı parlak nesnelere de kuasarlar ya da yüksek yıldız oluşum oranına sahip gökadalar bakmıyorlardı. Bunun yerine fazla dramatik olmayan, ancak daha yaygın görülen, Evren'i yeniden iyonlaştıran, vet bugün etrafımızda gördüğümüz gökada yığınlarına odaklanmışlardı. ALMA gökadalardan birinden BDF 3299 şeklinde adlandırılan sönük ancak net bir karbon ışıması sinyali aldı. Ancak sinyal gökadanın merkezinden değil, onun yerine kenarından geliyordu. Çalışmanın anlatıldığı makalenin eş-yazarı Andrea Ferrara yeni bulguların önemini şu şekilde açıklıyor: Bu Büyük Patlama sonrası bir milyar yıldan az bir süre sonra 'normal' bir gökadada görülen bu tür bir ışığa ait en uzak kayıttır. Bu sayede ilk gökadaların büyüme dönemlerini izleyebiliyoruz. İlk defa ilk oluşan gökadaları sönük birer nokta şeklinde değil, iç yapıları nesneler şeklinde görebiliyoru!. Gökbilimciler merkez dışından gelen ışımanın nedeni olarak merkezi bulutların yeni oluşan yıldızların neden olduğu şiddetli ortam hem yoğun ışımaları hem de süpernova patlamalarının etkileri tarafından dağıtılmış olmasını gösteriyor, bunun yanısıra karbon ışıması gökadalar-arası ortamdan yığılmakta olan yeni soğuk gazın izinden gidiyor. Atacama Büyük Milimetre/milimetre-altı Dizgesi ile Evren'in erken dönemlerine ait, normal gökadalarda bulunan, en uzak yıldız-oluşumu gaz bulutlarının tespiti yapıldı. Yeni gözlemler sayesinde gökbilimciler ilk gökadaların nasıl oluştuklarını görmeye başlayacak ve bu sayede yeniden-iyonlaşma dönemine ait kozmik sis perdesinin nasıl aralandığını anlamaya çalışacaklar. Şimdiye kadar sönük lekeler olarak görülen nesnelerin gökada kimlikleri ortaya çıkarılıyor. Büyük Patlama'dan birkaç yüz milyon yıl sonra ilk gökadalar oluşmaya başladığı sırada, Evren hidrojen gazından oluşan bir sisle doluydu. Zamanla sayıları artan parlak kaynaklar hem yıldızlar hem de karadeliklerden güç alan kuasarlar sayesinde sislerden arınan Evren zamanla mor-ötesi ışığa duyarlı hale geldi . Gökbilimcilerin yeniden iyonlaşma dönemi adını verdikleri bu dönemde oluşan ilk gökadalar hakkında çok az şey biliniyor ve şimdiye kadar bu nesneler sönük birer leke olarak görülebildi. Ancak ALMA'nın gücünü kullanan yeni gözlemlerle bu durum değişmeye başlıyor. Roberto Maiolino yönetimindeki bir gökbilimciler ekibi ALMA'yı Büyük Patlama'dan sadece yaklaşık 800 milyon yıl sonra ortaya çıktıkları düşünülen gökadalara doğru yöneltti . Gökbilimcilerin aradıkları şey yıldız ışığı değil, yıldızların oluştukları bölgelerdeki gaz bulutlarından gelen iyonlaşmış karbona ait sönük ışımaydı . Yeni nesil yıldızlarla ilk gökadalara ait olduğu düşünülen soğuk kümelenmeler arasındaki etkileşime bakmak istiyorlardı. Aynı zamanda şimdiye kadar gözlenmiş aşırı parlak nesnelere de kuasarlar ya da yüksek yıldız oluşum oranına sahip gökadalar bakmıyorlardı. Bunun yerine fazla dramatik olmayan, ancak daha yaygın görülen, Evren'i yeniden iyonlaştıran, ve bugün etrafımızda gördüğümüz gökada yığınlarına odaklanmışlardı. ALMA gökadalardan birinden BDF 3299 şeklinde adlandırılan sönük ancak net bir karbon ışıması sinyali aldı. Ancak sinyal gökadanın merkezinden değil, onun yerine kenarından geliyordu. Çalışmanın anlatıldığı makalenin eş-yazarı Andrea Ferrara yeni bulguların önemini şu şekilde açıklıyor: Bu Büyük Patlama sonrası bir milyar yıldan az bir süre sonra 'normal' bir gökadada görülen bu tür bir ışığa ait en uzak kayıttır. Bu sayede ilk gökadaların büyüme dönemlerini izleyebiliyoruz. İlk defa ilk oluşan gökadaları sönük birer nokta şeklinde değil, iç yapıları nesneler şeklinde görebiliyoru!. Gökbilimciler merkez dışından gelen ışımanın nedeni olarak merkezi bulutların yeni oluşan yıldızların neden olduğu şiddetli ortam hem yoğun ışımaları hem de süpernova patlamalarının etkileri tarafından dağıtılmış olmasını gösteriyor, bunun yanısıra karbon ışıması gökadalar-arası ortamdan yığılmakta olan yeni soğuk gazın izinden gidiyor. Yeni ALMA gözlemlerinin bilgisayar benzetimleri ile birleştirilmesi sayesinde ilk gökadalarda görülen ayrıntılı anahtar süreçlerin anlaşılması mümkün hale geliyor. Yıldızlardan gelen ışımanın etkileri, bozulmamış molekül bulutları, kaçmakta olan iyonlaşmış ışıma ve yıldızlar-arası ortamın karmaşık yapısı artık hesaplanabilir ve gözlemlerle karşılaştırılabilir haldedir. BDF 3299'un yeniden iyonlaşmadan sorumlu gökadalara tipik bir örnek olması muhtemel. Yıllardır yıldızlar-arası ortamı ve yeniden-iyonlaşma dönemindeki kaynakların oluşumlarını anlamaya çalışıyoruz. Sonunda ALMA ile alınan gerçek verilerle tahmin ve hipotezleri test etmeye ve başlamış olmak oldukça heyecan verici olmakla birlikte, yeni soruları da beraberinde getiriyor. Bu türden gözlemler Evren'deki ilk yıldızlar ve gökadaların oluşumu hakkındaki çoğu zorlu problemin üstesinden gelmemizi sağlıyor, diye ekliyor Andrea Ferrara. Son olarak Roberto Maiolino şunları söylüyor: Bu çalışmayı ALMA olmadan yapmak imkansızdı, başka hiçbir alet bu kadar duyarlılık ve uzaysal çözünürlüğe sahip değil. Bu her ne kadar en derin ALMA gözlemlerinden biri olsa da, yine de nihai yeteneklerinin çok uzağında. ALMA gelecekte ilk gökadaların ince yapılarını görüntüleyerek gelişimlerini ayrıntılı bir şekilde izleyebilecek. Notlar Yüksüz hidrojen gazı genç sıcak yıldızlar tarafından salınan tüm yüksek-enerjili mor-ötesi ışığı etkin bir şekilde soğurmaktadır. Sonuç olarak, bu yıldızların Evren'in erken dönemlerinde gözlenebilmesi neredeyse imkansızdır. Aynı zamanda, soğurulan mor-ötesi ışık hidrojeni iyonlaştırmakta ve onu tamamen ışığa duyarlı hale getirmektedir. Böylece sıcak yıldızlar gaz içerisinde geçirgen baloncuklar meydana getirmektedirler. Bu küreler birleşerek tüm uzayı doldurduğunda ise, yeniden-iyonlaşma tamamlanarak Evren'i geçirgen hale dönüştürmüştür. Kırmızıya-kayma değerleri 6.8 ila 7.1 arasındadır. Gökbilimciler özellikle iyonlaşmış karbonla ilgilenmektedirler, çünkü buradaki özel tayf çizgisi yıldızlar tarafından yayılan enerjinin çoğunu göstermektedir, bu sayede gökbilimciler yıldızların oluştuğu soğuk gazı takip edebiliyorlar. Özellikle, ekip bir kez iyonlaşmış karbon salınımına bakıyor. Bu ışıma 158 mikrometre dalgaboyunda salınıyor ve Evren'in genişlemesi sayesinde dalgaboyu artarak tam da ALMA'nın gözleyeceği yaklaşık 1.3 milimetre dalgaboyuna kadar uzatılıyor. ESO-Türkiye"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/alma-ilk-yildizlarin-hikayesini-yeniden-yazdi/", "text": "En uzak suyun tespitini de içeren uzak gökadaların rekor kıran çekimleri Atacama Büyük Milimetre/milimetre-altı Dizgesi ile gerçekleştirilen gözlemler evrendeki yıldız doğumunun en hareketli olduğu dönemleri düşünüldüğünden çok daha önceye taşıdı. Sonuçlar bir dizi makale olarak Nature dergisinin 14 Mart 2013 tarihli sayısında ve Astrofizik Dergisi'nde yayınlandı. Araştırma açılışı bugün kutlanan yeni uluslararası ALMA gözlemevinden gelen keşiflerin son bir örneği konumunda. Yıldız doğumlarının en şiddetli patlamalarının Evren'in erken dönemlerinde çok büyük, parlak gökadalarda meydana geldiği düşünülüyor. Bu yıldızlarla dolup taşan gökadalar kozmik gaz ve toz rezervini hızla yeni yıldızlara dönüştürürler burada bizim gökadamız Samanyolu gibi gökadalardan yüz kat daha hızlı bir şekilde yıldızlar meydana gelir. Uzayda daha da öteye, gökadaların ışığının bize milyarlarca yılda ulaştığı yerlere bakarak, gökbilimciler Evren'nin gençliğindeki bu yoğun dönemi gözleyebiliyorlar. Gökada ne kadar uzaktaysa, zamanda o kadar geçmişe bakılıyor, bu yüzden uzaklıklarını ölçtüğümüz parçaları bir araya getirerek 13.7 milyar yıllık Evrenin tarihindeki farklı aşamalarda yeni yıldız oluşumunun coşkulu zaman ölçeğini elde ediyoruz, diyor ekibin lideri ve Nature'da yayınlanan makalenin başyazarı Joaquin Vieira . Uluslararası araştırmacılardan oluşan ekip bu uzak ve gizemli, yıldızlarla dolup taşan gökadaları ilk kez ABD Ulusal Bilim Vakfı'nın 10-metrelik Güney Kutup Teleskopu ile keşfettiler ve daha sonra bunları ayrıntılı incelemek ve erken Evren'deki yıldız doğumlarını keşfetmek için ALMA'yı kullandılar. Bu uzak, tozlu, yıldız oluşturan gökadaların beklenilenden daha da uzakta olduklarını bulmaları şaşırtıcı oldu. Bunun anlamı, yaklaşık olarak, bu yıldız oluşumunun coşkulu dönemi 12 milyar yıl önce, Evren'in 2 milyar yaşından biraz daha önce gerçekleşmiş olduğu önceki tahminlerden tam bir milyar yıl öncesini gösteriyor bu rakamlar. Bu gökadalardan iki tanesi kendi türlerinin şimdiye dek görülen en uzak örneklerinden o kadar uzaklar ki ışıkları Evren sadece bir milyar yıl yaşındayken bize doğru yol almaya başladı. Daha da fazlası, bu rekor kırıcılardan bir tanesi, tespit edilen molekülleri arasında suyun da bulunduğu, şimdiye kadar yayınlanan, evrende bulunan en uzak su gözlemine işaret ediyor. Ekip eşsiz duyarlılıktaki ALMA'yı kullanarak bu 26 gökadadan gelen üç milimetre dalgaboyu civarındaki ışığı kaydetti. Özel dalgaboylarındaki ışık bu gökadalarda bulunan gaz molekülleri tarafından üretiliyor ve buradan gelen ışığın dalgaboyu milyarlarca yıl içinde bize ulaşana kadar Evren'in genişlemesi nedeniyle daha da uzun hale geliyor. Bu uzayan dalgaboylarını ölçerek gökbilimciler bu ışığın ne kadar uzaktan geldiğini hesaplayabiliyorlar ve her bir gökadayı evrenin tarihindeki doğru noktaya yerleştirebiliyorlar. ALMA'nın duyarlılığı ve geniş dalgaboyu aralığı gözlemlerimizi öncekilerden yüz kat daha fazla her bir gökada ölçümü için sadece birkaç dakikada yapmamızı sağladı, diyor gökadalar olan uzaklığı ölçen çalışmaya liderlik eden Axel Weiss . Önceden, bu tür bir gözlem hem görünür-ışık hem de radyo teleskoplardan alınan verilen birleştirildiği zahmetli bir süreç gerektiriyordu. Bu durumların çoğunda, ALMA gözlemleri tek başına uzaklığı belirleyebildi, ancak birkaç gökada için ekip ALMA gözlem verilerini Atacama Pathfinder Deneyi ve ESO'nun Çok Büyük Teleskopu ile alınan gözlemlerle birleştirdi. Gökbilimciler gözlemlerini ALMA'nın 66 antenden oluşan tüm dizgesinden sadece 16 antenlik bir kısmını kullanarak gerçekleştirdi. Gözlemler sırasında Şili'nin Ant dağlarındaki uzak Chajnantor Platosu'nda 5000 metre yükseklikte teleskop halen inşa halindeydi. Tamamlandığında, ALMA daha duyarlı hale gelecek ve daha da sönük gökadaları tespit edebilecek. Şimdilik gökbilimciler parlak olanları hedeflediler. Gözlemlerinde doğanın da yardımını aldılar: kütleçekimsel merceklenmeyi kullandılar, bu Einstein'in genel görelilik teorisinin tahmin ettiği bir etki, uzak bir gökadadan gelen ışık daha öndekinin kütleçekim etkisi tarafından mercek etkisiyle eğilerek, uzaktaki gökadayı daha parlak hale getiriyor. Bu kütleçekimsel merceklenmenin gökadaların görünüşünü ne kadar parlak gösterdiğini hassas bir şekilde anlamak için ekip bunların 0.9 milimetre dalgaboyu civarındaki ALMA gözlemlerini kullanarak daha keskin görüntülerini elde etti. ALMA ile alınan bu güzel görüntüler arka fondaki gökadaların ışıklarının Einstein halkaları olarak bilinen çok yaylar şeklinde büküldüklerini gösteriyor ki bunlar öndeki gökadaları çevreliyor, diyor kütleçekimsel merkeceklenme çalışmasını yönlendiren Yashar Hezaveh . Evrenin yarısı boyunca kozmik bir teleskop gibi davranarak çok daha uzaktaki gökadaları daha büyük ve parlak gösteren çok miktarda karanlık madde ile çevrili gökadaları kullanıyoruz. Şekil bozukluklarının analizi bu yıldız oluşturan uzak gökadalardan bazılarının 40 trilyon (40 milyon kere milyon) Güneş kadar parlak olduğunu ortaya çıkardı ve kütleçekimsel merceklenmenin bunları 22 kez daha parlak hale getirdiği görüldü. Önceden milimetre-altı bu dalgaboylarında kütleçekimsel olarak merceklenmiş sadece birkaç gökada bulunmuştu, ancak şimdi SPT ve ALMA bunlardan onlarcasını ortaya çıkardı. diyor ekibin üyelerinden Caros De Breuck . Bu tür bilimsel çalışmalar daha önce çoğunlukla Hubble Uzay Teleskopu kullanılarak görünür-ışık dalgaboylarında yapılmıştı, ancak sonuçlarımız ALMA'nın bu alanda çok güçlü yeni bir oyuncu olduğunu gösteriyor. Bu, birlikte çalışan dünyanın her yerinden gökbilimcilerin son teknoloji ürünü bir aleti kullanarak harika keşifler yapmalarına güzel bir örnek, diyor ekip üyelerinden Daniel Marrone . Bu ALMA ve yıldızlarla dolup taşan gökadalar için sadece bir başlangıç. Bir sonraki adımımız bu nesneleri daha ayrıntılı bir şekilde çalışarak, neden ve nasıl yıldızları bu kadar şaşılacak derecede çabuk oluşturduklarını çözmek olacak. Notlar Ek gözlemler APEX, VLT, Avustralya Teleskop Yoğun Dizgesi ve Milimetre-altı Dizgesi ile yapıldı. ESO-Türkiye"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/alma-kuyrukluyildiz-fabrikasi-kesfetti/", "text": "Genç bir yıldızın etrafındaki toz tuzağının yeni gözlemleri uzun zamandır var olan gezegen oluşumu gizemini çözdü Yeni Atacama Büyük Milimetre/milimetre-altı Dizgesi'ni kullanan gökbilimciler, genç bir yıldızın etrafında toz parçacıklarının yığılarak büyüdüğü bir bölgeyi görüntüledi. Bu, bir toz tuzağının net olarak gözlemlendiği ve modellendiği ilk olaydır. Böylece disk içerisindeki toz parçacıklarının nasıl büyük boyutlara ulaştığı, sonunda kuyrukluyıldızlar, gezegenler ve kayalık cisimleri oluşturduklarına dair uzun süredir bilinen gizem çözüldü. Araştırma sonuçları Science dergisinin 7 Haziran 2013 tarihli sayısında yayınlanacaktır. Gökbilimciler artık diğer yıldızların etrafında çok sayıda gezegen olduğunu bilmektedirler. Fakat tam olarak anlamadıkları şey bunların nasıl oluştuklarıdır, bunun yanısıra kuyrukluyıldızların, gezegenlerin ve kayalık cisimlerin oluşumunun halen birçok kısmı gizemini korumaktadır. Öte yandan, ALMA'nın gücünü ortaya koyan yeni gözlemler en büyük sorulardan birini yanıtlamaktadır: Genç bir yıldızın etrafındaki diskte bulunan küçük toz tanecikleri nasıl olur da büyür ve sonunda taştan malzemeye hatta metre boyutunun çok ötesindeki kayalara dönüşürler? Bilgisayar modelleri toz taneciklerinin birbiriyle çarpıştıkları ve yapıştıkları zaman büyüdüklerini göstermektedir. Öte yandan, büyük parçaların tekrar yüksek hızlarda çarpıştıkları zaman, en sık olan şey tekrar küçük parçacıklara ayrılırlar ve birinci aşamaya geri dönerler. Bunun olmadığı durumlarda bile, modeller daha büyük parçaların toz ve gaz arasındaki sürtünmeden dolayı hızlı bir şekilde içe doğru hareket edip ana yıldıza doğru düşerek daha fazla büyüyebilmeleri için şansları olmayacağını ortaya koymuştur. Bir şekilde toz parçacıkların kendi başlarına varlığını sürdürecek kadar büyümeye devam edebilecekleri güvenli bir bölgeye ihtiyaçları vardır . Bunun için toz tuzakları önerilmiştir, ancak şimdi kadar varlıklarına dair bir gözlemsel kanıt bulunamamıştır. Araştırma makalesinin baş yazarı Hollanda'daki Leiden Gözlemevi'nde doktora öğrencisi olan Nienke van der Marel, çalışma arkadaşlarıyla birlikte ALMA'yı kullanarak Oph-IRS 48 olarak adlandırılan bir sistemdeki diski araştırdı . Yıldızın etrafında muhtemelen görülmeyen bir gezegen ya da bileşen yıldızın yarattığı merkezi bir boşluğun gazdan bir halkayla çevrelendiğini buldular. ESO'nun Çok Büyük Teleskopu kullanılarak daha önceden yapılan gözlemlerde küçük toz parçacıklarının halka benzeri bir yapı da oluşturdukları gösterilmişti. Fakat yeni ALMA görüntüsü daha büyük milimetre boyutlu toz parçacıklarının çok farklı olduğunu ortaya çıkardı. Van der Marel, İlk olarak görüntüdeki tozun şekli bizler için tam bir sürpriz oldu, diyor. Beklediğimiz gibi halka şekli yerine, çok net olarak kaju fıstığı şekli bulduk! Bu özelliğin gerçek olduğuna dair kendimizi ikna etmemiz gerekti, ancak ALMA gözlemlerinin güçlü sinyali ve keskinliği yapı hakkındaki tüm şüphelerimizi ortadan kaldırdı. Sonra ne bulmuş olduğumuzun farkına vardık. Keşfedilen şey büyük toz parçalarının tuzağa düştüğü ve çarpışarak ve birbirlerine yapışarak büyüyebildikleri bir bölgeydi. Bu bir toz tuzağı idi teorisyenlerin tam da aradığı şey. Van der Marel gözlemleri şöyle açıklıyor: Muhtemelen parçacıkların uygun koşullar altında milimetreden kuyrukluyıldız boyutuna ulaşabildikleri bir tür kuyrukluyıldız fabrikasına bakıyoruz. Toz, yıldızdan bu uzaklıktayken tam ölçekli bir gezegen oluşturamaz. Fakat yakın gelecekte ALMA, aynı mekanizmanın devrede olduğu ana yıldızına çok daha yakın toz tuzaklarını gözlemleyebilecektir. Böylesi toz tuzakları gerçekten yeni-doğan gezegenlerin beşikleri olabilirler. Toz tuzakları yüksek basınçlı bölgeler doğrultusunda hareket ederek daha büyük toz parçacıkları oluştururlar. Bilgisayar modellemesi yüksek basınçlı bir bölgenin gaz boşluğunun sınırındaki gazın hareketinden kaynaklabileceğini ortaya koymuştur tıpkı diskte bulunan boşluk gibi. Heidelberg Almanya'daki Teorik Astrofizik Enstitüsünden toz evrimi ve disk modelleme uzmanı ve ekip üyesi Cornelis Dullemond, Bu projesi eşsiz kılan şeyler hazırladığımız bilgisayar modelleri ve ALMA'nın yüksek kaliteli gözlemlerinin birleşimidir diyor. Bu gözlemlerin yapıldığı zamanlarda, biz de tam olarak bu türden yapıları öngören modeller üzerinde çalışıyorduk: çok talihli bir tesadüf olsa gerek. Gözlemler ALMA dizgesi yapım aşamasındayken yapılmıştır. Bant 9 alıcıları ALMA'nın şimdiye kadarki en keskin görüntüleri yaratmasına izin veren Avrupa yapımı aletlerdir. ALMA projesine 20 yıldan daha uzun bir süredir büyük katkılar yapan Leiden Gözlemevi'nden Ewine van Dishoeck: Bu gözlemler tüm dizgenin yarısından daha azı kullanınlan ALMA'nın dönüşümlü bilim yapabilme potansiyelini gösteriyor. diyor. Bant 9'daki hassasiyet ve görüntü keskinliğindeki inanılmaz sıçrama daha önceden mümkün olmayan yollardan gezegen oluşumunun temel konularını çalışmamıza imkan sunmuştur. Notlar Toz tuzağının sebebi diskin gazındaki girdaplardır, tipik ömürleri yüzbinlerce yıldır. Toz tuzağı çalışmayı kesse bile tuzakta birikmiş olan tozların dağılması için milyonlarca yıl gerekir bu da toz taneciklerinin büyümesi için gereken zamandan daha fazladır. İsim, kaynak türü ve sistemin bulunduğu yıldız oluşum bölgesinin takım yıldızının adının birleşimidir, bu yüzden Oph, Ophiuchus takım yıldızını temsil etmektedir, IRS tanımı kırmızı-ötesi kaynak olduğu için kullanılmıştır. Oph-IRS 48, Dünya'dan 400 ışık-yılı uzaklıktadır. ALMA farklı frekans bantlarında gözlem yapabilir. Bant 9, 0.4 0.5 milimetre civarındaki dalgaboylarında çalışır, bu şimdiye kadarki en keskin görüntüleri veren moddur. ESO-Türkiye"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/alma-super-kutleli-karadeligin-yogun-manyetik-alanini-gozler-onune-serdi/", "text": "Olay ufku sınırındaki gizemli mekanizmalar aydınlığa kavuşuyor Atacama Büyük Milimetre/milimetre-altı Dizgesi bir gökadanın merkezinde, süperkütleli bir karadeliğin olay ufkunun oldukça yakınında, daha önce benzeri görülmeyen şiddette güçlü bir manyetik alanı ortaya çıkardı. Yeni gözlemler sayesinde gökbilimciler, gökadaların merkezinde yer alan bu büyük kütleli sakinlerin oluşumu, yapıları ve sık bir şekilde kutuplarından uzaya atılan yüksek hızlı ikiz plazma jetleri hakkında yeni bilgiler elde edecekler. Sonuçlar Science dergisinin 17 Nisan 2015 tarihli sayısında yayınlanacak. Süper kütleli karadelikler Evren'de neredeyse her gökadanın merkezinde bulunmakla birlikte kütleleri Güneş'in milyarlarca katıdır. Bu karadelikler çok miktarda maddeyi bir disk şeklinde etrafında toplayabilmektedir. Bu maddelerin çoğu karadeliğe yemek olsa da, bir kısmı yakalanmadan önce kazandığı kaçış hızı ile ışık hızına yakın hızlarda bir plazma jeti olarak uzaya fırlatılmaktadır. Henüz bunun nasıl gerçekleştiği bilinmese de olay ufku yakınlarındaki güçlü manyetik alanların kririk bir rol oynarak maddelerin karadelikten kaçışına yardım ettiği düşünülüyor. Şimdiye kadar sadece karadeliklerden uzak bölgelerde birkaç ışık-yılı ötede zayıf manyetik alanlar tespit edilmişti . Bununla birlikte, bu çalışmada Chalmers Teknoloji Üniversitesi ve İsveç'teki Onsala Uzay Gözlemevi'nden gökbilimciler ALMA teleskopunu kullanarak PKS 1830-211 adlı uzak bir gökada içerisinde bulunan süper-kütleli bir karadeliğin olay ufku yakınlarında oldukça güçlü bir manyetik alana dair ilk sinyalleri tespit ettiler. Bu manyetik alan tam olarak maddenin karadelikten aniden bir jet biçiminde atıldığı yerde bulunmaktadır. Ekip manyetik alanın şiddetini karadelikten çıktıktan sonra kutuplanmaya uğrayan ışığı inceleyerek ölçebildi. Kutuplanma ışığın günlük hayatta da kullandığımız önemli bir özelliğidir, örneğin güneş gözlükleri ya da sinemadaki 3-boyutlu gözlükler, diyor çalışmanın yürütücüsü Ivan Marti-Vidal. Doğal yollarla oluştuğunda, kutuplanma sayesinde manyetik alanlar ölçülebilir, çünkü ışık manyetik özellikli bir ortamdan geçtiğinde kutuplanmasını değiştirmektedir.Bu araştırmada, ALMA ile tespit ettiğimiz ışık karadeliğe çok yakın olan madde boyunca ilerlelemekte ve yüksek yoğunluklu manyetik alana maruz kalmaktadır. Gökbilimciler ALMA için geliştirdikleri yeni bir analiz tekniğini kullanarak PKS 18300-211'in merkezinden gelen ışığın kutuplanma yönünü buldular ve bu yönün dönmüş olduğunu tespit ettiler . Bu türden bir araştırma için şimdiye kadarki en kısa dalgaboylarını kullanan ekip merkezdeki karadeliğe oldukça yakın bölgeleri tespit edebildi . Kutuplanma yönünün Evren'de şimdiye kadar bulunan değerlerden yüzlerce kat daha yüksek olduğuna dair belirgin sinyaller aldık, diyor ekip üyelerinden yardımcı araştırma makalesi yazarı Sebastien Muller. ALMA sayesinde gerçekleştirdiğimiz keşif gözlem frekansı ve manyetik alanın tespit edildiği karadeliğe olay ufkundan sadece birkaç ışık-günü mertebesindeki olan uzaklık açısından dev bir adım. Elde ettiğimiz sonuçlar ve gelecekteki çalışmalar süper-kütleli karadeliklerin hemen civarındaki bölgede gerçekten neler olup bittiğini anlayabilmemize yardımcı olacak. Notlar Çok daha zayıf manyetik alanlar Samanyolu'nun merkezinde bulunan görece sakin süper-kütleli karadelik civarında da tespit edilmişti. Son gözlemler ayrıca NGC 1275 aktif gökadasında da milimetre dalgaboylarında tespit edilen zayıf manyetik alanları ortaya çıkardı. Manyetik alanlar Faraday dönmesine yol açmaktadır, bu da kutuplanmanın farklı dalgaboylarında farklı yönlere dönmesine yol açmaktadır. Bu sayede dalgaboyuna bağlı olan dönme bölgedeki manyetik alan hakkında bilgi vermektedir. ALMA gözlemleri yaklaşık olarak bir milimetre dalgaboyunda yapılmıştır, daha önceki araştırmalarda çok daha uzun radyo dalgaboyları kullanılmıştır. Sadece milimetre dalgaboylarındaki ışık karadeliğe çok yakın bölgeden kaçabilmektedir, daha uzun dalgaboylarındaki ışımalar ise soğurulmaktadır. ESO-Türkiye"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/alma-supernova-toz-fabrikasi-buldu/", "text": "Atacama Büyük Milimetre/milimetre-altı Dizgesi ile yapılan dikkat çekici yeni gözlemlerle, teleskop ilk kez, yakın zamanda gerçekleşen bir süpernovaya ait kalıntıların yeni oluşmuş tozlarla dolu olduğunu tespit etti. Eğer bu tozlar yeterli miktarda yıldızlar-arası ortama geçiş yapıyorlarsa, çoğu gökadanın nasıl olup da tozlu ve karanlık görünüşe sahip olduğu açıklanabilir. Gökadalar kayda değer biçimde tozlu yerler olabilmektedirler ve özellikle Evren'in erken dönemlerinde gerçekleşmiş olan süpernova patlamaları bu tozun ana kaynağı olabilir. Ancak bir süpernovanın toz-üretme yeteneğine ait doğrudan kanıtlar şimdiye kadar zayıf kaldı, ve genç, uzak gökadalarda bulunan verimli miktardaki tozdan sorumlu tutulamadılar. Ancak şimdi ALMA ile yapılan gözlemler bu durumu değiştiriyor. Görece yakın ve genç bir süpernova kalıntısının tam ortasında toplanmış çok miktarda toz kütlesi bulduk, diyor Charlottesville, ABD'de bulunan Ulusal Radyo Gökbilim Gözlemevi ve Virginia Üniversitesi'nde çalışan gökbilimci Remy Indebetouw. İlk kez tozun oluştuğu yeri görüntülemeyi başardık, bu, gökadaların evrimini anlamak için oldukça önemli. Uluslararası bir gökbilimciler ekibi yeryüzünden yaklaşık 160 000 ışık-yılı uzaklıkta, Samanyolu'nun uydu gökadalarından Büyük Macellan Bulutu'nda bulunan Süpernova 1987A'nın ışıldayan kalıntısını gözlemek için ALMA teleskopunu kullandı. SN 1987A, Johannes Kepler'in 1604 yılında Samanyolu içindeki bir süpernova gözleminden sonra gözlenen en yakın süpernova patlamasıdır. Gökbilimciler patlamadan sonra saçılan gazların soğuduğunu, çok miktarda tozun, kalıntının soğuk merkezi bölgesinde; oksijen, karbon ve bağlı silikon molekülleri şeklinde bir araya geldiklerini tahmin ediyorlar. Bununla birlikte, patlamadan sonraki ilk 500 gün içerisinde SN 1987A'nın kırmızı ötesi teleskoplarla yapılan daha önceki gözlemleri, çok az miktarda sıcak toz maddesi tespit etmişti. Araştırma ekibi ALMA'nın benzersiz çözünürlük ve duyarlılığı ile, milimetre ve milimetre-altı ışıkta daha çok parlayan, çok daha uzaktaki bol miktarda soğuk gazı görüntülemeyi başardı. Gökbilimciler patlamadan geriye kalan süpernova kalıntısının Güneş'in kütlesinin dörtte biri miktarında yeni oluşmuş toz içerdiğini tahmin ediyor. Ekip ayrıca çok miktarda karbon monoksit ve silikon monoksit bileşimi de buldu. SN 1987A özel bir yer, çünkü henüz çevresindeki ortamla karışmadı, bu yüzden gördüğümüz şeyler orada üretilen şeyler, diyor Indebetouw. Kendi türünde bir ilk olan yeni ALMA sonuçları, basitçe birkaç on yıl öncesine kadar var olmayan maddeyle dolup taşan bir süpernova kalıntısını gözler önüne seriyor. Bununla birlikte, süpernovalar, toz taneciklerini hem oluşturuyorlar hem de yok edebiliyorlar. Başlangıçta gerçekleşen ilk patlamanın şok dalgaları uzaya doğru saçılırken, daha önce NASA/ESA Hubble Uzay Teleskopu ile de görülen, parlak madde halkaları meydana geliyor. Yaşamının sonuna gelen kırmızı dev yıldızın patlamasıyla dışarıya atılan maddenin bir kısmı bu gaz zarfına çarptıktan sonra, kalıntının merkezine doğru geri dönmektedir. Bir noktada, geriye dönen bu şok dalgası biriken toz yığınlarına çarpacaktır, diyor Indebetouw. Böylece orada bir miktar toz şiddetli bir rüzgara maruz kalıyor. Ancak bunun miktarını tahmin etmek zor belki sadece bir miktar, muhtemelen yarısı ya da üçte ikisi kadarı. Tozdan yeterli miktarda geride kalanlar yıldızlar-arası ortama geçiş yapabilirse, gökbilimcilerin Evren'in erken dönemlerinde tespit ettikleri verimli tozların sorumlusu olabilirler. İlk oluşan gökadalar gerçekten oldukça tozlular ve bu toz gökadaların evriminde önemli bir rol oynuyor, diyor Londra Üniversitesi'nden Mikako Matsuura. Bugün tozun birkaç farklı şekilde oluşabileceğini biliyoruz, ancak Evren'in erken dönemlerinde bunların çoğu süpernovalardan gelmiş olmalı. Sonunda bu teoriyi desteklemek için doğrudan bir kanıtımız var. Notlar Kozmik toz yeryüzünde de bolca bulunan mineraller olan silikat ve grafit parçalarından meydana gelmektedir. Bir mumun ürettiği is kozmik grafit tozuna çok benzerdir, yine de is içerisindeki parçacıklar, tipik bir kozmik grafit tozundakinden on kat daha büyüktür. İsimde belirtilen 1987, süpernovadan çıkan ışığın Dünya'ya ulaştığı tarihi belirtmektedir. ESO-Türkiye"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/alma-ve-museden-gokadasal-selale-tespiti/", "text": "ALMA ile yapılan gözlemler ve ESO'nun VLT'si üzerindeki MUSE tayfçekeri ile alınan veriler Abell 2597 kümesinin en parlak gökadasında bulunan bir karadeliğin tetiklediği moleküler gaza dair muazzam bir akıntıyı gözler önüne serdi bu kozmik şelaleyi besleyen iç ve dış gökadasal döngü herhangi bir sistemde şimdiye kadar hiç gözlenmemişti. Abell 2597 olarak bilinen yalnızca bir milyar ışık-yılı ötedeki yakın gökada kümesinde kocaman bir gökada şelalesi bulunuyor. Uzak bir gökadanın merkezindeki büyük kütleli bir karadeliğin uzaya çok miktarda soğuk moleküler bulut pompaladığı ve ardından bu maddenin tekrar karadelik üzerine bir gökadalar arası yağmur gibi yağdığı gözlendi. Şimdiye kadar bu şekildeki bir kozmik şelale döngüsü bir arada gözlenmemişti ve kaynaklandığı bölgenin Abell 2597 kümesindeki en parlak gökadanın 100.000 ışık-yılı içinden geldiği saptandı. Bu muhtemelen soğuk moleküler gazın hem karadeliğe doğru akışını hem de karadelik tarafından oluşturulan jetlerle dışarıya atılışını açık bir şekilde gördüğümüz ilk sistem olabilir, diye açıklıyor çalışmayı yürüten Harvard-Smithsonian Astrofizik Merkezinden eski ESO çalışanı Grant Tremblay. Bu dev gökadanın merkezindeki süper-kütleli karadelik bir şelaledeki mekanik pompa gibi davranıyor. Tremblay ve ekibi ALMA'yı kullanarak bulutsu içindeki karbon monoksit moleküllerinin konumu ve hareketini izlemeye çalıştı. Sıcaklıkları eksi 250 260 C derece civarındaki bu soğuk moleküllerin kara deliğe doğru düştükleri bulundu. Ekip ayrıca ESO'nun Çok Büyük teleskopu üzerindeki MUSE aygıtı ile alınan verileri de inceleyerek daha sıcak olan gazı izledi bu gaz ise karadelikten jetler şeklinde dışarıya atılıyordu. Buradaki benzersiz açı kaynağın ALMA ve MUSE tarafından alınmış olan verilerle çift yönlü oldukça ayrıntılı bir analizidir, diye açıklıyor Tremblay. Bu iki tesis inanılmaz güçlü bir kombinasyonu ortaya çıkarıyor. Bu iki veri seti birlikte sürecin tam bir görüntüsünü ortaya çıkarıyor; karadeliğe doğru düşen soğuk gaz, onu harekete geçirerek hızla ilerleyen parlak plazma jetlerini meydana getirmesini sağlıyor. Bu jetler daha sonra olağanüstü gökada şelaleleri şeklinde karadelikten dışarıya atılıyorlar. Ancak dışarıya atılan plazma gökadanın kütleçekimsel kontrolünden kaçmayı düşünemeden soğuyarak yavaşlıyor ve sonunda karadelik üzerine yağmur gibi yağarak döngüyü tekrarlıyor. Daha önce görülmemiş bu gözlem gökadaların yaşam döngülerine ışık tutabilir. Ekibin düşüncesine göre bu süreç sadece yaygın olmakla kalmayıp gökada oluşumunu anlamak için gerekli bir adım da olabilir. Soğuk moleküler gazın içe veya dışa doğru tek yönlü akışları daha önceden gözlenmiş olsa da, bu tek bir sistemde her iki yönde de gerçekleşen gaz hareketinin ilk gözlemsel kanıtıdır. Abell 2597 Kova takımyıldızında bulunmaktadır ve adını zengin gökadalar kümelerini içeren Abell kataloğundan almaktadır. Katalog ayrıca Ocak kümesi, Herkül kümesi ve Pandora kümesini de içermektedir. Arif Solmaz"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/alma-ve-rosetta-uzayda-freon-40-tespit-etti/", "text": "Umutları Yıkan Yaşamın İşaretçisi Olabilecek Molekül Atacama Büyük Milimetre/milimetre-altı Dizgesi ve ESA'nın Rosetta görevi ile yapılan gözlemler, hem yeni doğmuş bir yıldızın hem de bir kuyrukluyıldızın etrafındaki gaz içinde organohalojen Freon-40 gazının varlığını ortaya çıkardı. Yeryüzünde organik süreçler tarafından oluşturulan organohalojenlerin, yıldızlararası uzaydaki ilk keşfi gerçekleştirilmiş oldu. Bu keşifle organohalojenlerin umut edildiği gibi yaşam için o kadar da iyi bir işaretçi olamayacağı, ancak gezegenleri oluşturan maddenin önemli bileşenlerinden biri olabileceği düşünülüyor. Nature Gökbilim dergisinde yayımlanan bu sonuç, Yeryüzü'nün ötesinde yaşamın varlığına işaret edebilecek molekülleri bulmanın zorluklarına işaret ediyor. Şili'deki ALMA ve ESA'nın Rosetta görevi üzerindeki ROSINA aygıtından alınan verileri kullanan bir gökbilimciler ekibi hem 400 ışık-yılı uzaklıktaki yeni doğmuş yıldız sistemi IRAS 16293-2422 çevresinde hem de kendi Güneş sistemimizdeki ünlü kuyruklu yıldız 67P/Churyumov-Gerasimenko (67P/C-G) etrafında metil klorid ve klorometan olarak bilinen kimyasal bileşen Freon-40'ın (CH3Cl) zayıf izlerini buldu. Yeni ALMA gözlemi bir organohalojen'in yıldızlararası uzaydaki ilk tespitidir . Organohalojenler karbon ve bazen de diğer elementlerle bağ kuran, klorin ve florin gibi halojenlerden oluşmaktadırlar. Yeryüzü'nde, bu bileşikler bazı biyolojik süreçlerce oluşturulmaktadır insanlardan mantarlara kadar değişen organizmalarda bunun yanı sıra boya ve tıbbi ilaç üretimi gibi endüstriyel işlemler sırasında da ortaya çıkmaktadırlar . Bu bileşenlerden biri olan Freon-40'ın yeni keşfi, yaşamın kökenini daha önceye alması bakımından, daha önceki araştırmacıların önerdikleri üzere bu moleküllerin yaşamın varlığına işaret edebilecekleri iddiasına karşılık, hayal kırıklığı olarak görülebilir. Bu genç, Güneş-benzeri yıldızların etrafında Freon-40 organohalojenini bulmak şaşırtıcı oldu, diyor yeni makalenin baş yazarı, ABD Cambridge, Massachusetts'teki Harvard-Smithsonian Astrofizik Merkezi'nden Edith Fayolle. Aslında bunun oluşumunu tahmin etmiyorduk ve bu kadar çok miktarda bulunmasını da şaşkınlıkla karşılıyoruz. Artık şu açık olarak görülüyor ki, bu moleküller yıldız doğumevlerinde kolayca oluşuyor ve bizimkini de içerecek şekilde gezegen sistemlerinin kimyasal evrimleri hakkında yeni anlayışlar sağlıyor. Ötegezegen araştırmaları gezegen bulma noktasını çoktan aşarak 3000'den fazla ötegezegenin varlığı biliniyor yaşamın potansiyel varlığına işaret edebilecek kimyasal işaretçileri aramaya kadar uzandı. Önemli adım hangi moleküllerin yaşamın işaretçileri olabileceğini belirlemekken, güvenilir işaretçilerin belirlenmesi halen zorlayıcı bir işlem olarak duruyor. ALMA'nın yıldızlararası ortamdaki organohalojenlerin keşfi bize ayrıca gezegenler üzerindeki organik kimyanın başlangıç koşulları hakkında birşeyler anlatıyor. Bu tür bir kimya yaşamın kökenine doğru atılmış önemli bir adım, diye ekliyor çalışmanın eş-yazarı Karin Öberg. Keşfimize dayanarak, organohalojenlerin hem genç Dünya, hem de oluşmakta olan kayalık ötegezegenler üzerindeki sözde ilksel çorbanın bileşenlerinden biri olduğu söylenebilir. Buna göre gökbilimciler olaya başka bir açıdan bakmış olabilir; var olan yaşamın belirtileri yerine, organohalojenler yaşamın az anlaşılmış olam kimyasal kökeni için önemli bir bileşen olabilir. Kopenhag Üniversitesi Niels Bohr Enstitüsü'nden eş-yazar Jes Jorgensen şunu ekliyor: Bu sonuç oluşum evresinde gezegenlere sahip genç yıldızların etrafında astrobiyolojik açıdan önemli molekülleri tespit edebilmesi bakımından ALMA'nın gücünü ortaya çıkarmaktadır. ALMA'yı kullanarak daha önce de farklı yıldızların çevresinde basit şekerler ve amino asitlerin öncülerini bulmuştuk. 67P/C-G Kuyrukluyıldızı etrafında bulunan ilave Freon-40 keşfi uzak öncül-yıldızlar ile kendi Güneş Sistemi'mizin biyoloji-öncesi kimyası arasındaki bağlantıyı güçlendiriyor. Gökbilimciler ayrıca yeni oluşan yıldız sistemi ve kuyrukluyıldızdaki farklı karbon izotopları içeren Freon-40'ın göreli miktarlarını da karşılaştırdılar ve benzer bolluklarda buldular. Bu, genç bir yıldız sisteminin, kendisini oluşturan yıldız-oluşum bulutunun kimyasal kompozisyonunu miras olarak aldığını ve organohalojenlerin genç sistemlere gezegen oluşumu ya da kuyrukluyıldız çarpmalarıyla ulaşabileceği olasılıklarına kapı araladığı düşüncesini desteklemektedir. Sonuçlarımız hala organohalojenlerin oluşumu hakkında bilmemiz gereken şeyler olduğunu gösteriyor, diye ekliyor son olarak Fayolle. Cevabı bulabilmek için diğer öncül-yıldızlar ve kuyruklu yıldızların etrafında devam edecek ilave organohalojen araştırmalarına ihtiyacımız var. Notlar Bu öncül yıldız Rho Ophiuchi yıldız-oluşum bölgesindeki bir moleküler bulutla çevrili bir çift yıldız sisteminin üyesi olduğundan, ALMA'nın milimetre/milimetre-altı görüşü için mükemmel bir kaynak haline gelmektedir. Kullanılan veriler ALMA Öncül-yıldız Girişimölçer Çizgi Taraması ile elde edilmiştir. Bu taramanın amacı Güneş Sistemi'nin boyutlarına eşit çok küçük ölçekte ALMA ile tam dalgaboyu aralığında IRAS 16293-2422'nin kimyasal karmaşasını haritalamaktır. Freon önceleri bir soğutucu olarak kullanılmaktaydı, ancak Dünya'nın koruyucu ozon tabakası üzerindeki yıkıcı etkileri nedeniyle artık kullanımı yasaktır. ESO-Türkiye"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/alma-ve-vltden-yeni-yildiz-bulgulari/", "text": "ALMA ve VLT'yi kullanan gökbilimciler hem evrenin erken döneminde yıldız oluşumunun yoğun olarak gerçekleştiği gökadalarda hem de yakın bir gökada içinde daha sakin gökadalara gore çok daha yüksek oranda büyük kütleli yıldız bulunduğunu keşfettiler. Bulgular gökadaların nasıl evrimleştikleri, kozmik yıldız oluşumu tarihi ve kimyasal elementlerin birleşmeleri hakkındaki güncel fikirlerimizi zorluyor. Uzak evreni inceleyen Edinburgh Üniversitesinden gökbilimci Zhi-Yu Zhang liderliğindeki bir gökbilimciler ekibi Atacama Büyük Milimetre/milimetre-altı Dizgesini kullanarak yıldız oluşumunca yoğun, gaz zengini dört uzak gökadayı inceleyerek büyük kütleli yıldız oranlarını araştırıyor . Bu gökadalar evrenin genç dönemlerinde görülüyor ve şimdiye kadar o kadar çok yıldız oluşumu evresinden geçiyorlar ki, aksi taktirde bu süreçler sonuçları anlaşılmaz kılabilirdi. Zhang ve ekibi oldukça uzak gazla örtülü bu dört gökada bulunan farklı karbon monoksit türlerinin bolluklarını ölçebilmek için yeni bir teknik radyo-karbon (karbon-14) tarihlendirmesine benzer geliştirdi . Farklı izotoplar içeren iki tür karbon monoksiti gözlediler . Karbon ve oksijen izotopları farklı kökenlere sahip diyor Zhang. 18O büyük kütleli yıldızlarda daha fazla üretilirken, 13C düşük ve orta kütleli yıldızlarda fazla bulunuyor. Yeni teknik sayesinde bu gökadalardaki toz boyunca ilerleyebilen ekip yıldızların kütlelerini ilk kez tespit edebildi. Bir yıldızın kütlesi nasıl evrimleşeceği hakkındaki en önemli etkendir. Büyük kütleli yıldızlar parlak bir ömür sürerler ancak kısa sürer, Güneş gibi daha küçük kütleye sahip olanlar milyarlarca yıl süresince daha mütevazi bir şekilde yaşarlar. Gökadalarda oluşan farklı kütledeki yıldızların oranlarını bilmek, gökbilimcilerin evrenin tarihi boyunca olan oluşumlarını ve evrimlerini anlamalarını sağlamaktadır. Bunun sonucunda, yeni yıldızları ve gezegenleri oluşturan kimyasal elementlerle ilgili önemli bilgiler edinilmekte ve çoğu gökadanın merkezinde gördüğümüz süper kütleli karadeliklere dönüşen kaynak karadeliklerin sayısı hakkında fikirler sağlanmaktadır. Bologna'daki INAF-Astrofizik ve Uzay Bilimleri Merkezi'nden eş-yazar Donatella Romano ekibin bulgularını şu şekilde açıklıyor: 18O'in 13C'e oranı erken evrende oluşan bu gökadalarda Samanyolu gibi gökadalardakine gore 10 kat fazla çıktı. Bunun anlamı bu erken gökadalarda çok daha fazla miktarda büyük kütleli yıldız olması. ALMA bulguları yerel evrendeki başka bir keşifle desteklenmektedir. BK Oxford Üniversitesinden Fabian Schneider liderliğindeki bir ekip ESO'nun Çok Büyük Teleskopunu kullanarak genel yıldız yaşlarını ve kütlelerini araştırmak için Büyük Macellan Bulutundaki 30 Doradus dev yıldız oluşum bölgesindeki 800 yıldızın tayf ölçümlerini gerçekleştirdi . Schneider bulgularını şu şekilde açıklıyor, Güneş'ten 30 kat daha büyük kütleye sahip yıldızların sayısı beklediğimizden %30, 60 kat daha büyük kütleye sahip olan yıldızların sayısı ise beklediğimizden %70 oranında daha fazla çıktı. Sonuçlarımız yıldızların oluşum sınırı kütlesini 150 güneş kütlesi olarak belirleyen önceki tahminleri zorlayarak, bu kütle sınırının 300 güneş kütlesine kadar çıkabileceğini göstermektedir! Yeni ALMA makalesinin eş-yazarı Rob Ivison son olarak şunları söylüyor: Bulgularımız kozmik hikaye anlayışımızı sorgulamamıza yol açıyor. Evreni modelleyen gökbilciler şimdi kara tahtaya geri dönerek daha ayrıntılı şeyler üretmek durumundalar. Notlar Yıldızlarla dolup taşan gökadalar oldukça yoğun yıldız oluşum dönemleri geçirmektedirler. Yeni yıldızları oluşturma oranları kendi gökadamız Samanyolu'nun 100 katına kadar çıkabilmektedir. Bu gökadalardaki büyük kütleli yıldızlar iyonlaştırıcı ışınım, yıldızsal taşmalar ve süpernova patlamaları meydana getirerek, çevrelerinin dinamik ve kimyasal evrimlerini belirgin bir şekilde etkileyebilmektedirler. Bu gökadalardaki yıldızların kütle dağılımlarını araştırmak kendi evrimleri hakkında daha fazla bilgi sağlamakta ve ayrıca genel olarak evrenin evrimi hakkında bilgi vermektedir. Radyo karbon tarihlendirme yöntemi organik madde içeren bir nesnenin yaşını belirlemek için kullanılmaktadır. Bolluğu sürekli bir şekilde azalan radyo-aktif bir izotop olan 14C miktarını ölçerek, hayvan ya da bitkinin ne zaman öldüğü tespit edilebilir. ALMA çalışmasında kullanılan 13C ve 18O izotopları kararlıdır ve bollukları gökadanın yaşamı süresince yıldızların içindeki ısısal çekirdek birleşme reaksiyonları ile sürekli artmaktadır. Bu farklı biçimdeki moleküllere izotopolojiler denilmekte ve sahip oldukları nötron sayısınca farklılaşmaktadırlar. Bu çalışmada kullanılan karbon monoksit molekülleri bu tür moleküler türlere bir örnektir, çünkü kararlı bir karbon izotopu çekirdeğinde ya 12 ya da 13 parçacık vardır. Kararlı bir oksijen izotopunda ise 16, 17, 18 parçacık olabilir. Çok Büyük Teleskop üzerindeki FLAMES aygıtını kullanan Schneider ve arkadaşları yakın Büyük Macellan Bulutundaki yıldız oluşum bölgesi 30 Doradus içinde bulunan tekil yıldızların tayf ölçümlerini gerçekleştirdi. Çalışma ile ilk kez evrende oluşan yıldız oluşum bölgelerinin Samanyolu içindekilerden farklı kütle dağılımına sahip olduğu gösterilmiş oldu. ESO-Türkiye"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/alma-yeni-dogan-dev-bir-yildizi-goruntuledi/", "text": "Atacama Büyük Milimetre/milimetre-altı Dizgesi'ni kullanarak yapılan yeni gözlemler, gökbilimcilere, canavar bir yıldızın karanlık bir bulutun içindeki oluşumunun şimdiye kadarki en iyi görüntüsünü verdi. Güneş kütlesinin 500 katından daha büyük kütleli ve halen büyümeye devam eden Samanyolu'nda bilinen en büyük yıldız doğumevi bulundu. Embriyonik yıldız büyük bir açlıkla içeri doğru hızla çöken madde ile beslenmektedir. Bu bulutun, oldukça parlak ve Güneş kütlesinin 100 katında bir yıldız doğurması bekleniyor. Gökadadaki en büyük ve parlak yıldız, soğuk ve karanlık bulutların içerisinde oluşuyor ancak bu oluşum süreci sadece toz ile değil ayrıca bir gizem ile de gölgelenmiş durumdadır . Uluslararası bir gökbilimciler ekibi, Spitzer Karanlık Bulutu'nda 335.579 0.292, 11 bin ışık-yılı uzakta bulunan bu tip bir canavar yıldızın oluşumunu daha net görebilmek için ALMA'yı kullanarak mikrodalga taraması yaptılar. Devasa kütleli yıldızların oluşumlarına dair iki teori bulunmaktadır. Bu teorilerden birine göre, oluşumun gerçekleştiği karanlık bulut parçaları birkaç küçük çekirdek oluşturur ve daha sonra bu çekirdekler birbirileri üzerine çökerek sonunda yıldızı oluşturur. Diğeri ise daha dramatiktir; bulutun tamamı içe çökmeye başlarken, madde bulutun merkezine doğru hücum eder ve burada dev bir yıldız oluşturur. Fransa'daki CEA/AIM Paris-Saclay'den ve Birleşmiş Krallık'taki Cardiff Üniversitesi'nden Nicolas Peretto'nun yönettiği bir ekip, ALMA'nın gerçekte ne olduğunun ortaya çıkarılmasında yardımcı olabilecek en iyi alet olduğunu fark ettiler. SDC335.579-0.292 ilk olarak, NASA'nın Spitzer Uzay Teleskobu ve ESA'nın Herschel Uzay Gözlemevi ile yapılan gözlemler sonucunda karanlık, yoğun gaz ve toz iplikçiklerinden oluşan dramatik bir ortam olarak ortaya çıkarılmıştı. Şimdi ise, ekip, ALMA'nın eşsiz hassasiyetini, toz miktarına ve karanlık bulut içindeki gaz hareketine daha detaylı bakabilmek için kullandılar ve gerçek bir canavar buldular. ALMA ile yapılan kayda değer gözlemler, bize bu bulutun içinde ne olduğuna dair, ilk, gerçekten derin bir bakış sağladı. diyor Peretto. Canavar yıldızların nasıl oluştuklarını ve büyüdüklerini görmek istiyorduk ve kesinlikle bu amacımıza ulaştık! Bulduğumuz kaynaklardan biri kesin dev Samanyolu'nda şimdiye kadar görülmüş en büyük öncül-yıldız çekirdeği. Bulutun içinde dönüp duran bu çekirdek embriyonik yıldız Güneş'imizin kütlesinin 500 katından daha büyüktür. Ve ALMA gözlemleri, daha fazla maddenin de halen daha içe doğru aktığını ve kütleyi arttırdığını göstermiştir. Bu madde, sonunda, çökerek kendi yıldızımızdan 100 daha büyük kütleli genç bir yıldız oluşturacak nadir bir canavar. Şimdiye kadar bu bölgenin devasa kütleli yıldız oluşum bulutu için iyi bir aday olduğunu düşünmemize rağmen, merkezinde bu denli büyük kütleli bir embriyonik yıldız bulmayı beklemiyorduk, diyor Peretto. Bu cismin Güneş'ten 100 kat büyük kütleli bir yıldız oluşturması bekleniyor. Samanyolundaki yıldızların sadece on binde biri bu denli büyük bir kütleye ulaşabilir! Bu yıldızlar sadece nadir değil aynı zamanda doğumları oldukça hızlı, çocuklukları kısadır, bu nedenle bu denli büyük kütleli bir cismi evriminin başlarında bulmak muhteşem bir sonuçtur, şeklinde ekliyor Birleşik Krallık'ta bulunan Manchester Üniversitesi'nden ekip üyesi Gary Fuller. Bir başka ekip üyesi, Fransa'daki Bordö Astrofizik Laboratuar'ından Ana Duarte Cabral, ALMA gözlemlerinin, ipliksel gaz ve toz ağının muhteşem detaylarını orataya çıkardığını ve küçük merkezi bölgeye doğru olan devasa miktardaki gaz akışını gösterdiğinin altını çiziyor. Bu ise, parçalara ayrılma teorisine nazaran devasa yıldızların oluşumunda görülen küresel bir çökme teorisini destekliyor. Bu gözlemler, ALMA'nın Erken Bilim aşamasının bir bölümünü oluşturmaktadır ve bu sırada antenlerin tam diziliminin sadece bir çeyreği kullanılmıştır. Bu detaylı gözlemleri, ALMA'nın nihai potansiyelinin sadece bir kısmını kullanarak elde ettik, şeklinde bitiriyor Peretto. ALMA, kesinlikle yıldız oluşumu hakkındaki bilgilerimizi kökten değiştirecek ve şimdiki soruları çözerken yeni sorular ortaya atacak. Notlar Gökbilimciler devasa kütleli yıldızlar terimini, kabaca on ya da daha büyük Güneş kütleli yıldızlar için kullanıyorlar. Bu terim yıldızın kütlesiyle alakalıdır, boyutu ile değil. Bu yıldız oluşum bölgesi birçok yıldız oluşturmaktadır. 500 güneş kütleli merkez ise, buradaki birkaç yıldızdan en büyüğüdür. Daha fazla bilgi ALMA projesi Şili Cumhuriyeti ile işbirliğinde bir Avrupa, Kuzey Amerika ve Doğu Asya ortaklığıdır. ALMA Avrupa'da ESO tarafından, Kuzey Amerika'da ABD Ulusal Bilim Vakfı ve Kanada Ulusal Araştırma Vakfı ile Tayvan Ulusal Bilim Konseyi işbirliği tarafından, Doğu Asya'da Tayvan'daki Sinica Akademisi işbirliği ile Japonya Ulusal Doğa Bilimleri Enstitüsü tarafından desteklenmektedir. ALMA'nın yapımı ve işletilmesi Avrupa kısmında ESO tarafından, Kuzey Amerika kısmında Üniversiteler Birliği Kuruluşu tarafından yönetilen Ulusal Radyo Astronomi Gözlemevi tarafından, Doğu Asya kısmında Japonya Ulusal Gökbilim Gözlemevi tarafından yürütülmektedir. Birleşik ALMA Gözlemevi , birleştirilmiş liderliği ve ALMA'nın oluşturulması, idaresi ve işletilmesinin yönetimini sağlamaktadır. Bu araştırma Global collapse of molecular clouds as a formation mechanism for the most massive stars başlıklı bir makale olarak Astronomy & Astrophysics dergisinde yayınlanmıştır. ESO-Türkiye (Metin Sarıkaya"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/alma-yeni-dogan-yildizin-etrafinda-gezegen-uclusu-kesfetti/", "text": "Gökadamızdaki en genç gezegenler için yeni bir yöntem ALMA'yı kullanan iki bağımsız gökbilimciler ekibi yeni doğan yıldız HD 163296 etrafındaki üç genç gezegene dair ikna edici kanıtları gözler önüne serdi. Yeni bir gezegen bulma yöntemi kullanan gökbilimciler genç yıldızın etrafındaki gaz diskinde üç adet tedirginlik tespiti yaptı: yeni oluşmuş gezegenlerin bu yörüngede bulunduğuna dair en güçlü kanıt. Bunlar ALMA tarafından keşfedilen ilk gezegenler olarak göz önüne alınmaktadırlar. Atacama Büyük Milimetre/milimetre-altı Dizgesi genç yıldızların etrafındaki gaz ve tozla-dolu gezegen fabrikaları olan öncül-gezegen diskleri alanındaki anlayışımızı değiştirmiştir. Bu disklerdeki halkalar ve boşluklar öncül-gezegenlerin varlığına dair ilgi çekici ikinci derece kanıtlar sunmaktadır . Bununla birlikte, diğer olgular da bu özelliklerden sorumlu olabilmektedir. Ancak şimdi yeni bir gezegen-avlama yöntemi kullanan iki farklı gökbilimciler ekibi genç bir yıldızın etrafındaki gezegen oluşum diski içindeki gaz akışında meydana gelen beklenmedik desenleri tespit ederek, yeni doğmuş bir yıldızın etrafındaki yörüngede dolanan yeni oluşan gezegenlerin belirgin, ayırt edici özelliklerini onayladı . Bir öncül-gezegen diski içindeki gaz akışını ölçmek genç bir yıldızın etrafındaki gezegenler hakkında daha fazla kesinlik sağlıyor, diyor iki makaleden birinin başyazarı Avustralya'daki Monash Üniversitesinden Christophe Pinte. Bu yöntem gezegen sistemlerinin nasıl oluştuklarına dair ümit vadedici yeni bir yön sunuyor. Her biri kendi keşfini yapmak üzere ekipler Dünya'dan 330 ışık-yılı uzaklıkta Yay takımyıldızı doğrultusunda yer alan HD 163269'un ALMA gözlemlerini analiz etti . Güneş'in iki katı kütlesine sahip olan bu yıldız sadece dört milyon yıl yaşında Güneş'in yaşının binde biri kadar. Yıldızın öncül-gezegen diskindeki yerel, küçük-ölçekli gaz hareketine baktık. Bu tamamen yeni yaklaşımla ALMA'nın yüksek çözünürlüklü görüntüleri sayesinde gökadamızdaki en genç gezegenlerden bazılarını ortaya çıkarabiliriz, diyor diğer makalenin baş yazarı Michigan Üniversitesinden gökbilimci Richard Teague. Disk içindeki toza odaklanmaktansa, ki daha önceki ALMA gözlemleriyle açık bir şekilde görüntülenmişti, gökbilimciler disk boyunca yayılan karbon monoksit gazını araştırdı. CO molekülleri milimetre-dalgaboyunda ayırt edici çok özel bir ışık yaymakta ve ALMA da bunu ayrıntılı bir şekilde gözleyebilmektedir. Doppler etkisi nedeniyle bu ışığın dalgaboyunda meydana gelen göze çarpmayan değişiklikler disk içindeki gaz hareketlerini ortaya çıkarmaktadır. Teague liderliğindeki ekip yıldızdan 12 milyar ve 21 milyar kilometre uzaklıktaki iki gezegeni tespit etti. Pinte liderliğindeki diğer ekip ise yıldızdan yaklaşık 39 milyar kilometre uzaklıktaki bir gezegeni tespit edebildi . İki ekip aynı yöntemin çeşitli varyasyonlarını kullanarak gaz akışındaki anomalilikleri aradı CO salmasının dalga boyundaki kayma buna kanıt oldu bu da gazın büyük kütleli bir nesne ile etkileştiğini göstermektedir . Teague tarafından kullanılan teknik, gaz akışındaki ortalama değişimleri yüzde bir kaç küçüklüğüne kadar elde edilmesini sağlayarak çoklu gezegenlerin yıldıza yakın bölgedeki gaz hareketleri üzerindeki etkiyi ortaya çıkarmaktadır. Pinte tarafından kullanılan teknikte ise gaz akışı daha doğrudan ölçülerek diskin daha dış kısımları ölçülebilmektedir. Bu yazarların üçüncü gezegenin yerini daha hassas bir şekilde belirlemesini sağlamakta ancak yaklaşık olarak % 10'dan büyük akış değişimlerini takip edebilmektedir. Her iki durumda da, araştırmacılar gaz akışının çevresindekilerle uyuşmadığı alanları tespit etmişlerdir bir nehirdeki taşın etrafında oluşan minik bir girdap gibi. Bu hareketi dikkatlice analiz ederek Jüpiter'e benzer kütledeki gezegensel nesnelerin etkilerini kolayca görebilmişlerdir. Bu yeni yöntem gökbilimcilerin öncül-gezegenimsi kütleleri daha hassas olarak ölçmelerini ve daha az oranda hataya düşmelerini sağlamaktadır. Artık ALMA'yı gezegen tespiti işinin başına ve merkezine alıyoruz, diyor eş-yazar Michigan Üniversitesinden Ted Bergin. Her iki ekip de bu yöntemi iyileştirmeye devam edecek ve diğer disklere uygulayacaklar. Bu sayede bir gezegenin doğumu sırasında atmosferlerinin nasıl oluştuğu ve hangi elementlerin ve moleküllerin burada yer aldığı daha iyi bir şekilde anlaşılabilecek. Notlar Geçtiğimiz yirmi yılda binlerce ötegezegen keşfedilmiş olsa da, öncül gezegenlerin tespiti bilimin sınırlarını zorlamaya devam etmiş ve şimdiye kadar kesin bir tespit olmamıştı. Ötegezegenleri bulmak için şu an kullanılan teknikler tamamen oluşmuş gezegenler için uygundur bir yıldızın yer değiştirmesi ya da geçiş yapan gezegen nedeniyle yıldız ışığında meydana gelen sönümlenme bu nedenle öncül gezegenlerin tespitinde kullanılamamaktadır. Bir gezegen varlığında yıldızın etrafındaki gazın hareketi oldukça basit ve tahmin edilebilir bir desen izlemektedir . Hem yeri hem de uyumu açısından her ikisini de başka bir nesnenin yerine getirmesi mümkün olmayan, sadece görece büyük kütleli bir nesnenin varlığında meydana gelebilecek tedirginliklerdir. ALMA'nın dikkat çekici HD 163269 görüntüleri ve benzer diğer sistemler öncül-gezegen disklerinde ve eş merkezli halkalarda merak uyandırıcı desenler ortaya çıkarmaktadır. Bu boşluklar öncül-gezegenlerin gaz ve tozu yörüngelerinden temizledikleri ve bir kısmını ise kendi atmosferlerinde kullandıklarına işaret edebilir. Bu özel yıldız diskinin daha önceki bir çalışması toz ve gaz içindeki boşlukların üst üste bindiğini göstermekte bu da en azından iki gezegenin burada oluştuğuna işaret etmektedir. Bu başlangıç gözlemleri ile gezegenlerin kütlelerini hassas bir şekilde tahmin etmek mümkün değildir. Bu Dünya Güneş arası mesafenin 80, 140 ve 260 katına karşılık gelmektedir. Bu yöntem on dokuzuncu yüzyılda Neptün gezegenin keşfine yol açan şeye benzerdir. O durumda Uranüs gezegenin hareketindeki bozulmalar bilinmeyen bir nesnenin kütle çekimsel etkisi ile takip edilmiş ve 1846 yılında görsel olarak keşfine ve Güneş Sistemindeki gezegen sayısının sekize çıkmasını sağlamıştır. ESO-Türkiye"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/almadan-dramatik-yildiz-olusumuna-yakin-cekim/", "text": "Atacama Büyük Milimetre/milimetre-altı Dizgesi'ni kullanan gökbilimciler yeni doğan bir yıldızdan dışarıya doğru atılan maddeyi yakından görüntüledi. Herbig-Haro 46/47 adlı bir nesnenin içindeki karbon monoksit moleküllerinden gelen ışımaya bakarak sahip oldukları jetlerin daha önce düşünüldüğünden daha fazla enerji yüklü olduklarını keşfettiler. Oldukça detaylı yeni görüntüler ayrıca daha önceden bilinmeyen ve tamamen farklı bir doğrultudaki bir jeti de gözler önüne serdi. Genç yıldızlar maddeleri saatte bir milyon kilometreye kadar yüksek hızlarda dışarıya atabilen şiddetli nesnelerdir. Dışarıya atılan bu maddeler yıldızın etrafındaki gazla karşılaşınca parlamaya başlar ve bir Herbig-Haro nesnesi meydana getirir . En dikkat çekici örneği Herbig-Haro 46/47 olarak adlandırılır ve Yelken takımyıldızı doğrultusunda yeryüzünden 1400 ışık-yılı uzaklıkta yer alır. Bu nesne Erken Bilim aşamasında ALMA teleskopunun kullanıldığı bir araştırmanın hedefiydi, o sıralarda teleskop halen yapım aşamasında olup anten dizgeleri tamamlanmamıştı. Yeni görüntüler bir tanesi yeryüzüne doğru gelen diğeri ise zıt yönde ilerleyen iki jetin ince detaylarını gözler önüne seriyor. Uzaklaşan jet görünür ışık görüntülerinde, yeni-doğan yıldızı çevreleyen toz bulutlarının örtmesi nedeniyle neredeyse görünmez haldeydi. ALMA sadece önceki tesislerden daha keskin görüntüler sağlamakla kalmayıp, gökbilimcilere hareket halindeki ışıldayan maddenin uzayda hangi hızla hareket ettiğini ölçme fırsatı da verdi. Herbig-Haro 46/47'nin bu yeni gözlemleri dışarıya atılan nesnelerden bazılarının daha önce ölçülenden çok daha hızlı oduklarını ortaya çıkardı. Bunun anlamı dışarıya çıkan gaz düşünülenden daha fazla enerji ve momentuma sahiptir. Ekip lideri ve araştırmanın illk yazarı Hector Arce şöyle açıklıyor ALMA'nın hassas duyarlılığı bu kaynakta daha önce görülmeyen özelliklerin tespit edilmesini sağlıyor, aynı bu çok hızlı madde atımı gibi. Aynı zamanda basit bir modelin çalışma kitabı örneğine benzer şekilde moleküler madde atımının genç yıldızdan çıkan geniş açılı bir rüzgar tarafından üretildiği görülüyor. Bu gözlemler ALMA gözlem zamanının sadece beş saati kullanılarak elde edildi hatta ALMA bu sırada halen inşa halindeydi diğer teleskoplarla benzer kalitedeki gözlemler on kat daha uzun sürede gerçekleştirilebilirdi. Herbig-Haro 46/47'deki detaylar hayret verici. Belki de bu tür gözlemler için daha da ilginç oIanı, gerçekten henüz daha başlangıç aşamasında olmamız. Gelecekte ALMA çok daha kısa sürede bundan daha iyi görüntüleler sağlayacaktır, diye ekliyor Stuartt Corder , yeni makalenin ortak yazarlarından biri. Başka bir ortak-yazar Diego Mardones , şunu vurguluyor bu sistem çoğu izole düşük kütleli yıldızların oluşum ve doğum anına benziyor. Ancak diğer yandan beklenmedik, çünkü dışarıya atılan malzeme genç yıldızın bir kenarındaki bulutu doğrudan etkiliyor ve diğer tarafından kaçıyor. Bu, yıldız rüzgarlarının genç yıldızdan kaynaklanan bulutları nasıl etkilediğini araştırabilmek için mükemmel bir sistem haline getiriyor. Bu ALMA gözlemleriyle elde edilen keskinlik ve hassasiyet ekibin ayrıca, genç yıldızın yoldaşı olduğu görülen, daha düşük kütleli beklenmedik bir bileşen keşfetmesini sağladı. İkincil bileşenden dışarıya atılan madde ana nesneye neredeyse dik doğrultuda ve çevredeki bulutun içerisinde kendine bir boşluk meydana getirdiği görülüyor. Arce şöyle sonlandırıyor ALMA gözlenen madde çıkışı içindeki özelliklerin önceki çalışmalardan daha açık biçimde tespit edilmesini mümkün hale getirdi. Bu kesinlikle daha fazla sürprizin ve etkileyici keşiflerin tam dizge ile yapılabilecceğini gösteriyor. ALMA yıldız oluşumu alanında kesinlikle devrimsel etkiler bırakacak! Notlar Gökbilimciler George Herbig ve Guillermo Haro bu nesneleri gören ilk kişiler değildi, ancak bu nesneleri tayfölçerleriyle inceleyen ilk bilim insanlarıydı. Onlar yıldızlardan aldıkları morötesi ışıma ile bu nesnelerin sadece ışığı yansıtan gaz ve toz kümeleri olmadığını fark ettiler. Bu nesneler yıldızlardan atılan maddeler ile oluşmuş yeni bir nesne grubuydu. ESO-Türkiye"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/almadan-en-ayrintili-oncul-gezegen-diski-goruntusu/", "text": "Genç yıldızın etrafındaki Yer-benzeri yörüngede gezegen oluşumuna dair kanıtlar Atacama Milimetre/milimetre-altı Dizgesi ile alınan bu yeni görüntüde Güneş-benzeri yakın yıldız TW Hydrae etrafındaki gezegen-oluşum diskinin şimdiye kadarki en ayrıntılı hali gösteriliyor. Yıldızdan Yer-Güneş mesafesi uzaklığında, gezegenimizin bebeklik haline benzeyen, ya da bir ihtimalle daha büyük kütleli bir süper-Dünya'nın oluşmaya başladığı bir boşluk gözler önüne seriliyor. TW Hydrae Yeryüzü'ne yakınlığı (sadece 175 ışık-yılı uzaklığında) ve henüz gençlik döneminde (yaklaşık 10 milyon yıl yaşında) olması dolayısıyla gökbilimciler için popüler bir araştırma hedefidir. Ayrıca dünyadan bakıldığında tam karşıdan görülen bir yönelime sahiptir. Bu sayede gökbilimciler, yıldızın etrafındaki öncül gezegen diskinin tamamını düzgün bir şekilde görebilmektedir. Daha önce optik ve radyo teleskoplarla yapılan çalışmalar TW Hydrae'nin bir araya gelmeye başlayan belirgin bir disk özelliği gösterdiğini güçlü bir şekilde ortaya koyuyor, diyor bugün Astrophysical Journal Letters adlı dergide yayımlanan makalenin baş yazarı ABD'deki Harvard-Smithsonian Astrofizik Merkezi'nden Sean Andrews. Yeni ALMA görüntüleri diski benzeri görülmemiş ayrıntıyla göstererek, bir dizi eş merkezli tozlu parlak halka ve karanlık boşlukları gözler önüne serdi, ve bunlar arasında burada oluşmakta olan Dünya-benzeri bir yörüngedeki gezegene işaret edebilecek ilginç özellikler de yer alıyor. Yeni görüntülerde diğer göze çarpan boşluklar merkezi yıldızdan üç milyar ve altı milyar kilometre uzaklıkta bulunuyor, Güneş Sistemi'nde Uranüs ve Pluto'nun Güneş'e olan ortalama uzaklıklarına benzer şekilde. Bunlar da gezegenleri oluşturmak üzere bir araya gelmiş parçacıkların sonuçları olabilir, daha sonra yörüngelerindeki tozu ve gazı süpürerek, geride kalan malzemeyi çevrelerindeki belirgin yörüngelerde toplamaktadır. Yeni TW Hydrae gözlemleri için gökbilimciler diskte bulunan milimetre-boyutlarındaki toz parçacıklarından gelen sönük radyo sinyallerini görüntüledi ve Dünya-Güneş mesafesindeki (yaklaşık 150 milyon kilometre) bir uzaklık mertebesinden ayrıntılara ulaştılar. Bu ayrıntılı gözlemler ALMA'nın yüksek-çözünürlüğü ve uzun-dizge hattı yerleşimi sayesinde mümkün oldu. ALMA'nın antenleri maksimum ayrıklığa yani 15 kilometreye varan mesafelere ulaştğında, teleskop daha ince ayrıntıları çözümleyebilmektedir. Bu ALMA'nın bir öncül-gezegen diski için ulaştığı en yüksek uzaysal çözünürlüktür diyor Andrews . TW Hydrae oldukça özel. Bilinen en yakın öncül-gezegen diski ve 10 milyon yıl yaşındayken Güneş Sistemi'ni andıran bir yapıya sahip. diye ekliyor yine Harvard-Smithsonian Astrofizik Merkezi'nden eş-yazar David Wilner. Başka bir sistem HL Tauri'ye ait daha önceki ALMA gözlemlerine göre daha da genç öncül-gezegen diskleri yalnızca 1 milyon yıl yaşında gezegen oluşumuna benzer işaretler gösterebiliyor. Daha yaşlı TW Hydrae diskini araştıran gökbilimciler kendi gezegenimizin ve Samanyolu'ndaki benzer diğer sistemlerin evrimini daha iyi anlamayı ümit ediyorlar. Gökbilimciler şimdi bu tür disk özelliklerinin genç yıldızların etrafında ne kadar yaygın olabileceğini ve zamanla ya da çevresel etkilerle nasıl değişebileceklerini bulmaya çalışıyorlar. Notlar HL Tauri görüntülerinin açısal çözünürlükleri bu yeni gözlemlerle benzerdi, ancak TW Hydrae Yeryüzü'ne çok daha yakın olduğundan, daha ince detaylar görülebilmektedir. ESO-Türkiye"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/almadan-en-yakin-yildiz-etrafinda-soguk-toz-kesfi/", "text": "Şili'deki ALMA Gözlemevi Güneş Sistemi'ne en yakın yıldız olan Proxima Centauri etrafında toz keşfi gerçekleştirdi. Yeni gözlemler sayesinde Proxima Centauri'ye uzaklığı Yer-Güneş mesafesinin bir ila dört katı olan bölgeden gelen ışıltının soğuk tozlar nedeniyle olduğu ortaya çıkarılmış oldu. Elde edilen veriler ayrıca daha da soğuk bir dış toz kuşağına işaret ederken, bu da karmaşık bir gezegen sisteminin belirtisi olabilir. Bu yapılar Güneş Sistemi'ndeki çok daha büyük kuşaklara benzerken, gezegen oluşturamayan taş ve buz parçacıklarından meydana geldikleri düşünülmektedir. Proxima Centauri Güneş'e en yakın olan yıldızdır. Güney yarımküreden görülen Erboğa takımyıldızı doğrultusundaki sönük kırmızı cüce bizden sadece dört ışık-yılı uzaklıkta yer almaktadır. Çevresinde bulunan ve 2016 yılında keşfedilen Dünya-boyutlarındaki ılık gezegen Proxima b, Güneş Sistemi'ne en yakın gezegen ünvanını almıştır. Ancak bu sistemde tek bir gezegenden fazlası mevcuttur. Yeni ALMA gözlemleri yıldızı çevreleyen soğuk kozmik toz bulutlarından yayılan salınımı gözler önüne sermektedir. Yeni çalışmanın baş yazarı, İspanya, Granada'daki Andalucia Astrofizik Enstitüsünden Guillem Anglada bu önemli bulguyu şu şekilde açıklıyor: Burada keşfedilen yersel gezegen Proxima b'den sonra, yıldızın etrafında keşfedilen tozun önemi şuradan geliyor; Güneş'imize en yakında bulunan yıldızın etrafında sadece tek bir gezegen olmadığına, aksine daha karmaşık bir gezegen sisteminin varlığına işaret etmektedir. Toz kuşakları gezegenler gibi daha büyük nesneleri oluşturamadan geride kalan maddelerdir. Bu kuşaklardaki kaya ve buz parçacıklarının boyutları, milimetreden küçük boyutlardaki minicik toz taneciklerinden, birkaç kilometreye kadar ulaşan asteroid-benzeri nesnelere kadar değişmektedir . Tozun Proxima Centauri'den birkaç yüz milyon kilometreye kadar genişlediği görülmekte ve toplam kütlesinin Yeryüzü'nün yüzde biri kadar olduğu hesaplanmaktadır. Sıcaklığı ise -230 santigrat derece olarak tahmin edilmektedir, dış Güneş Sistemindeki Kuiper Kuşağının sıcaklığı kadar. Yine ALMA verilerinde on kat daha ötede ve daha soğuk başka bir kuşağın olduğuna dair ipuçları bulunmaktadır. Doğrulandığı taktirde Güneş'ten daha soğuk ve sönük bir yıldızdan çok uzakta, oldukça soğuk bir çevredeki bu kuşak oldukça merak uyandırıcıdır. Her iki kuşak ta yıldızından sadece dört milyon kilometre civarında bulunan Proxima b gezegeninin ötesindedir . Guillem Anglada keşfin anlamını şu şekilde açıklıyor: Sonuçlara göre Proxima Centauri toz kuşağı le sonuçlanan zengin bir etkileşim geçmişine sahip bir çoklu gezegen sistemi barındırıyor. Daha sonra yapılacak çalışmalar henüz yeri bilinmeyen diğer gezegenlere işaret edebilir. Proxima Centauri gezegen sisteminin ayrı bir önemi var çünkü Starshot projesi ile lazer güdümlü bir mikro-uydu sayesinde bu sistemin gelecekte doğrudan görüntülenmesi planlanıyor. Yıldızın etrafındaki toz ortamının bilinmesi bu tür bir görev için oldukça gereklidir. Yine Andalucia Astrofizi Enstitüsünden eş-yazar Pedro Amado, bu gözlemin sadece bir başlangıç olduğunu şöyle açıklıyor: Bu ilk sonuçlar ALMA'nın Proxima etrafındaki toz yapılarını tespit edebileceğini gösteriyor. Gelecekteki gözlemler Proxima'nın gezegen sistemi hakkında daha ayrıntılı bilgiler verebilir. Genç yıldızların etrafındaki öncül-gezegen diskleri ile birlikte, yaklaşık 4,5 milyar yıl önce Dünya ve Güneş Sisteminin oluşmasına kadar geçen sürecin çoğu ayrıntısı da ortaya çıkarılmış olacaktır. Şimdi gördüklerimiz daha sonrakiler için sadece bir atıştırmalık gibi! Notlar Kozmik bir raslantı eseri, çalışmanın baş yazarı Guillem Anglada, Proxima Centauri b keşfini yürüten gökbilimci ve çalışma da eş-yazar olarak Guillem Anglada-Escude ile aynı ismi paylaşmaktadır ve herhangi bir akraba ilişkileri yoktur. Proxima Centauri Güneş Sistemi'ne benzer yaşlarda oldukça yaşlı bir yıldızdır. Çevresindeki tozlu kuşaklar Güneş Sistemi'ndeki Kuiper Kuşağı ve asteroid kuşağındaki kalıntı tozlara ve tozun oluşturduğu Burçlar Işığı'na benzemektedir. ALMA'nın HL Tauri gibi çok daha genç yıldızların etrafında görüntülediği dikkat çekici diskler gezegenleri oluşturan süreçte yer alan çok daha fazla madde içermektedir. Eğer doğrulanırsa çok daha sönük olan dış kuşağın görünür şekli, Proxima Centauri gezegen sisteminin eğimini tahmin etmeleri için gökbilimcilere yol gösterecektir. Gerçekte dairesel olan bir halka eğimden dolayı eliptik olarak görülecektir. Bu sayede Proxima b gezegenin düşük sınırda bilinen kütlesi daha iyi tanımlanacaktır. ESO-Türkiye"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/almadan-muthis-kesif/", "text": "ALMA ve VLT Büyük Patlama'dan Sadece 250 Milyon Yıl Sonra Oluşan Yıldızlara Dair Kanıtlar Buldu Uzak gökada MACS1149-JD1'deki yıldız oluşumunu belirlemek üzere Atacama Büyük Milimetre/milimetre-altı Dizgesi ve ESO'nun Çok Büyük teleskopu ile yapılan gözlemleri kullanan gökbilimciler buradaki yıldızların beklenmedik şekilde erken, Büyük Patlamadan sadece 250 milyon yıl sonra oluştuğunu belirledi. Bu keşif ayrıca evrende şimdiye kadar tespit edilen en uzak oksijen varlığını ile ALMA ya da VLT ile şimdiye kadar gözlenmiş olan en uzak gökadayı da temsil ediyor. Sonuçlar Nature dergisinin 17 Mayıs 2018 tarihli sayısında yayınlanacak. Uluslararası bir gökbilimciler ekibi ALMA'yı kullanarak uzak gökada MACS1149-JD1'i gözledi. Gökada içinde iyonlaşmış oksijenin saldığı oldukça sönük bir ışıma tespit edildi. Bu kırmızı-ötesi ışık uzaydaki seyahati boyunca evrenin genişlemesi sayesinde yeryüzüne ulaşana dek dalga boyu on kez uzayarak ALMA tarafından tespit edilebilir hale geldi. Ekip sinyalin 13.3 milyar yıl önce salındığını ortaya çıkardı (ya da Büyük Patlama'dan 500 milyon yıl sonra), bu da herhangi bir teleskop tarafından şimdiye kadar tespit edilmiş en uzak oksijen tespiti haline geldi . Oksijenin varlığı ise bu gökada içinde önceki nesil yıldızların varlığına işaret eden açık bir sinyal. ALMA verilerindeki uzak oksijen sinyalini görünce heyecanlandım, diyor hem Osaka Sangyo Üniversitesi hem de Japon Ulusal Gökbilim Gözlemevi'nde araştırmacı ve yeni makalenin baş-yazarı Takuta Hashimoto. Bu keşif gözlenebilir evrennin sınırlarını daha geriye götürüyor. ALMA tarafından algınan oksijen ışığına ilave olarak, ESO'nun Çok Büyük teleskopu tarafından da zayıf bir hidrojen salınımı tespit edilmiştir. Gökadanın uzaklığı bu gözlem sayesinde belirlenmiş ve oksijen gözleminden elde edilen uzaklık bilgisini doğrulamıştır. Bu MACS1149-JD1'I ALMA ve VLT tarafından şimdiye kadar uzaklığı hassas bir şekilde belirlenmiş en uzak gökada haline getirmektedir. Bu gökada, evren sadece 500 milyon yıl yaşındayken görülmüş olmasına rağmen yine de yetişkin yıldızlardan oluşan bir popülasyona sahip, diye açıklıyor Londra Üniversitesi 'de araştırmacı Nilocas Laporte ve yeni makalenin ikinci yazarı. Bu sayede bu gökadayı kullanarak kozmik hikayenin daha erken, tamamen bilinmeyen dönemini araştırabiliyoruz. Büyük Patlamadan sonra bir süre evrende oksijen yoktu; ilk yıldızlardaki çekirdek birleşmesi süreciyle oluşturuldu ve bu yıldızlar öldükten sonra uzaya saçıldı. MACS1149-JD1 içindeki oksijen tespiti evrenin başlangıcından sonraki 500 milyon yıl içinde bu ilk nesil yıldızların çoktan oluştuklarını ve oksijen saldıklarına işaret etmektedir. Peki, bu erken yıldız oluşumu ne zaman başladı? Ekip bunu bulabilmek için NASA/ESA Hubble teleskopu ve NASA Spitzer teleskopu ile kırmızı-ötesi dalga boyunda alınmış olan verilerle MACS1149-JD1'in erken hikayesini yeniden oluşturdu. Gökadanın gözlenen parlaklığının, yıldız oluşumu başlangıcının evrenin başlangıcından sadece 250 milyon yıl sonraya karşılık geldiğini söyleyen bir modelle iyi bir şekilde açıklandığını buldular . MACS1149-JD1 içinde görülen yıldızların yaşı, gökbilimcilerin romantik bir şekilde adlandırdığı kozmik şafak dönemindeki tam olarak karanlık dönemde ilk gökadaların ne zaman oluşmaya başladığı sorusunu gündeme getirmektedir. MACS1149-JD1'in yaşı ortaya çıkarılarak gökadaların şu anda doğrudan tespit edebildiğimizden çok daha önce oluştuklarını gösterilmiş oldu. UCL'de kıdemli gökbilimci ve makalenin eş-yazarı Richard Ellis şu sonuca varıyor: Kozmik şafağın ne zaman gerçekleştiğini belirleyebilmek evrenbilim ve gökada oluşumunun kutsal kasesi gibidir. MACS1149-JD1'in yeni gözlemleriyle ilk yıldız ışıklarına doğrudan şahit oluyoruz! Hepimiz birer yıldız maddesi olduğumuzdan, bu sanki kendi kökenlerimizi bulmaya benziyor. Notlar ALMA en uzak oksijen tespit rekorunu bir çok kez kırmıştır. 2016'da Osaka Sangyo Üniversitesinden Akio Inoue ve arkadaşları ALMA'yı kullanarak 13.1 milyar yıl önce salınan bir oksijen sinyali buldular. Aylar sonra Londra Üniversitesinden Nicolas Laporte ALMA'yı kullanarak 13.2 milyar yıl öncesinden oksijen tespiti gerçekleştirdi. Şimdi, iki ekip güçlerini birleştirerek bu yeni rekoru kırdılar, ki karşılık geldiği kırmızıya kayma değeri 9.1'dir. Bunun kırmızıya kayma değeri yaklaşık 15'tir. ESO-Türkiye 1 Yorum müthiş keşif mükemmel görüntü."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/almadan-surpriz-sarmal-yapi/", "text": "Atacama Büyük Milimetre/Milimetre altı Dizgesi yardımıyla gökbilimciler yaşlı bir yıldız olan R Sculptoris çevresindeki maddenin -beklenmedik bir şekilde- sarmal yapıda olduğunu keşfettiler. Böylesi bir yapının ilk kez bir kırmızı dev çevresindeki dış kabukla birlikte olduğu keşfedildi. Aynı zamanda gökbilimciler ilk kez böyle bir sarmal yapının üç boyutlu görüntüsü hakkında bilgi edinebildiler. Bu garip şeklin nedeni ise, kırmızı devin yörüngesinde görünmeyen bir eşin oluşması şeklinde açıklandı. Bu da yıldızın önceden tek değil çift yıldız olduğu anlamına geliyor. Gökbilimciler ayrıca kırmızı devin beklenenden daha fazla madde püskürttüğünü de belirledi. Almanya'daki Bonn Üniversitesi, ESO ve Arlelander Astronomi Enstitüsü'nden çalışma ekibi başkanı Matthias Maercker: Daha önce yıldız çevresinde bu tür kabukları görmüştüm, ancak ilk kez yıldızdan çıkan madde ile oluşan bu kabuğun sarmal bir yapıda olduğunu görüyorum diyor. R Sculptoris gibi kırmızı dev yıldızların püskürttüğü madde, gelecekte oluşacak yıldız ve gezegen sistemleri için gerekli ham maddeyi oluşturur. ALMA, önceki milimetre altı gözlemlerini geride bırakan keşfe imza attı. Önceki gözlemlerde R Sculptoris çevresinde bir kabuk olduğu bulunmuş, ancak sarmal bir yapıda olduğu ve yıldızın bir eşi olduğu fark edilmemişti. Çalışma ekibi üyesi İsveç Chalmers Teknik Üniversitesi'nden Wouter Vlemmings: ALMA ile yıldıza baktığımızda henüz teleskopun antenlerinin yarısı takılmıştı. ALMA serisi 2013'te tamamlandığında neler görebileceğimizi hayal etmek güç, bu nedenle de heyecanlıyız diyor. Sekiz güneş kütlesindeki bir yıldız hayatının son döneminde büyüyerek kırmızı dev haline gelir ve kütlesinin büyük bir kısmını kaybeder. Kırmızı dev aşamasına geçen yıldız çekirdeği saran helyum kabuğunu kısa sürede yakar. Yıldız çevresindeki gaz ve toz kabuk oluşumuna neden olur ve yıldızın bu maddeyi ara ara püskürtmesiyle madde uzaya yayılır. Böylece yıldız kütle kaybeder ve olay tekrarlanır. Termal püskürme adı verilen bu olay her 10 000 ile 50 000 yıl arasında gerçekleşir ve birkaç yüzyıl devam eder. R Sculptoris'in yeni gözlemleri son püskürmenin 1800 yıl önce oluştuğu ve yaklaşık 200 yüzyıl sürdüğünü gösteriyor. Yıldıza eşlik eden diğer yıldızın rüzgarının etkisi ile püsküren madde sarmal yapıya bürünüyor. Maercker: ALMA'nın gücünden yararlanarak kabuğun sarmal bir yapıya nasıl büründüğünü ve diğer yıldızın ve ısı etkisinin bundaki payını görebildik. Biz zaten ALMA'nın evreni yeni bir görüntü eşliğinde beklenmedik yeni keşifleri beraberinde getireceğini biliyorduk diyor. R Sculptoris çevresinde gözlenen maddenin yapısını tanımlamak ve gelişimini izlemek amacıyla gökbilimciler ayrıca ikili sistemin bir bilgisayar benzetimini oluşturdular . Bu modeller ile ALMA'nın çok iyi gözlem yapmasını sağlanacak. Çalışma ekibi üyesi Argelander Enstitüsü ve Güney Afrika Gökbilim Gözlemevi bilimcisi Shazrene Mohamed: Kuramsal açıdan ALMA gözlemlerini açıklamak oldukça güç, ancak bilgisayar modelleri bizim doğru yolda olduğumuzu gösteriyor. ALMA bu yıldızların neler olduğu hakkında bize fikir veriyor ve Güneş'in birkaç milyar yıl sonra başına neler geleceğini kestirebiliyoruz diyor. Yakın gelecekte ALMA bize R Sculptoris gibi yıldızların gözlemleri ile bu maddelerin Dünya gibi yerlere nasıl ulaştığını ve bunların oluştuğu hakkında bilgi verecek. Üstelik kendi yıldızını başına neler geleceğini iyi bir şekilde tahmin edebileceğiz diyor. Notlar R Sculptoris asimptotik dev dal yıldızlarına bir örnektir. Bunlar 0,8 ve 8 güneş kütlesindeki yıldızların yaşamlarının son kısmındaki yıldızlardır. Kırmızı dev halindeki bu yıldızlar büyük kütle kaybına uğradıklarından değişken ve soğuk yıldızlardır. Bu yıldızlar yapısında, yanmış hidrojen ve helyum kabuğunun çevirdiği karbon ve oksijenden oluşmuş küçük bir çekirdekten oluşur. Güneş'in de sonu bir AGB yıldız olacaktır. AGB yıldızı saran kabuk gaz ve toz parçacıklarından oluşur. Bu toz tanecikleri kızılötesi milimetre dalga boyunda yaydıkları ısı nedeniyle fark edilir. AGB yıldızlarının oluşturduğu rüzgarın etkisiyle yayılan CO molekülü milimetre dalga boyunda belirlenerek yüksek çözünürlüklü haritalar elde edilir. Nesnelerin çevresindeki gaz bu gözlemlerle ortaya çıkarılır. ALMA'nın yüksek çözünürlüğü ile 0,1 arksaniyelik ayrıntılar ortaya çıkarılarak dorudan yoğunlaşmış tozlu bölge incelenip AGB yıldızının çevresindeki maddenin yapısı belirlenebilir. Kabuğu olmayan sarmal tozlu yapılar NASA/ESA Hubble Uzay Teleskopu ile de LL Pegasi'de görülmüştür. Ancak bu gözlemler ALMA gibi nesnenin üç boyutlu görüntüsünün oluşmasına olanak sağlamadı. Hubble ile toz, ALMA ile de molekül yayılımı incelenir. Böylesi garip şekilli gezegenimsi bulutsuların aslında ikinci bir yıldızın etkisiyle şekillendiği öne sürülmüştür. Orta ve düşük kütleli yıldızlar (0,8-8 güneş kütlesi) AGB aşamasından sonra gezegenimsi bulutsu oluşturarak yaşamlarını noktalar. AGB aşamasından sonra merkezdeki yıldızı saran parlak madde kalıntısı yine bu yıldızın yaydığı morötesi ışıma ile iyonlaşır. Gezegenimsi bulutsular çeşitli yapılarda olup oldukça karmaşıktırlar. Merkezdeki ikili yıldızın manyetik alanları şekillendirmesi gibi çeşitli mekanizmalar ürettikleri ileri sürülmektedir. Buradaki modelde küçük eş yıldızın yakınından geçerek sistemde yayılan ısının birincil AGB yıldızından oluştuğu belirlendi. Benzetimde iki yıldızın 60 gökbirimi (Dünya-Güneş uzaklığı 1 gökbirimidir) kadar uzaklaştığı görüldü. Yıldızların yörünge dönemi 350 yıl olarak hesaplandı."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/almadan-tatli-bir-sonuc/", "text": "Atacama Büyük Milimetre/milimetre-altı Dizgesi'ni kullanan bir gökbilimciler ekibi genç, Güneş-benzeri bir yıldızın etrafındaki gaz içerisinde şeker molekülleri tespit etti. Uzayda böyle bir yıldızın etrafında ilk kez şeker bulunuyor, ve bu keşifle, yıldızın etrafında gezegenlerle birlikte yaşamın temel yapıtaşlarının da doğru yerde, doğru zamanda oluşmakta olduğu gösteriliyor. Gökbilimcilir IRAS 16293-2422 adlı kütle olarak Güneş benzeri genç bir çift yıldız sistemini çevreleyen gaz içerisinde glycolaldehyde basit bir şeker formu molekülleri buldular. Glycolaldehyde daha önce yıldızlararası uzayda bulunmuştu , ancak ilk kez Güneş Sistemi'ndeki Uranüs'ün Güneş'e olan uzaklığı ile karşılaştırılabilir bir ölçekte, Güneş-benzeri bir yıldıza çok yakın bir yerde bulundu. Keşfe göre yaşamın var olabilmesi için gereken bazı kimyasal bileşenler sistemdeki gezegenlerin oluştuğu sıralarda bulunuyordu . Yeni oluşan yıldızı çevreleyen gaz ve toz diski içerisinde, kahvemize attığımız şekerden çok da farklı olmayan, basit bir şeker formu olan, glycolaldehyde bulduk, diye açıklıyor araştırma makalesinin baş yazarı Jes Jorgensen . Bu molekül yaşamın temel taşlarından biri olan RNA'yı DNA gibi oluşturan malzemelerden bir tanesidir. ALMA'nın yüksek hassasiyeti çalıştığı en kısa dalgaboylarındaki teknik zorluklar altında bile bu gözlemler için kritik bir önemdeydi, kaldı ki gözlemler gözlemevinin Bilimsel Doğrulama aşamasında, henüz hepsi kurulmayan antenlerin kısmi bir dizgesi ile gerçekleştirildi . Bulgularımızda gerçekten heyecan verici olan şey ALMA gözlemlerinin şeker moleküllerinin sistemdeki yıldızlardan birine doğru düşmekte olduğunu göstermesiydi, diyor ekip üyelerinden Cecile Favre . Su molekülleri bir gezegene varmak için sadece doğru yerde değil, aynı zamanda doğru yöne doğru da gitmekteydiler. Yeni yıldızları oluşturmak üzere çöken gaz ve toz bulutları oldukça soğuktur ve çok miktarda gaz, toz parçacıkları üzerindeki buzu sağlamlaştırıp daha sonra bir araya getirerek daha karmaşık moleküllerin oluşmasını sağlar. Ancak dönen bir gaz ve toz bulutunun ortasında bir yıldız oluştuğunda, oda sıcaklığı civarındaki bulutun iç kısımlarını ısıtır, kimyasal olarak karmaşık molekülleri buharlaştırır ve oluşan gazların radyo dalgaları olarak yaydığı karakteristik radyasyon ALMA benzeri güçlü radyo teleskoplar kullanılarak görüntülenebilmektedir. IRAS 16293-2422 yaklaşık 400 ışık-yılı uzaklıkta bulunmaktadır, Dünya'ya görece yakın, böylece genç yıldızların etrafındaki moleküllerin ve kimyasal yapıların çalışılabilmesi için gökbilimcilere göre mükemmel bir kaynak durumundadır. ALMA gibi yeni nesil teleskopların gücünü kullanılarak, gökbilimciler gezegen sistemlerini oluşturan gaz ve yoz bulutları içerisindeki ince detayları çalışma fırsatına sahip oluyorlar. Büyük soru şu: bu moleküller yeni gezegenlerle birleşmeden önce ne kadar karmaşık hale gelebiliyorlar? Bu bize yaşamın başka yerlerde nasıl başladığını söyleyebilir, ve ALMA gözlemleri bu gizemi çözmek için hayati konumda olacak, diye sonlandırıyor Jes Jorgensen. Bu çalışma Astrophysical Journal Letters adlı dergide yayınlanmak üzere bir makale olarak hazırlanmıştır. ALMA projesi Şili Cumhuriyeti ile işbirliğinde bir Avrupa, Kuzey Amerika ve Doğu Asya ortaklığıdır. ALMA Avrupa'da ESO tarafından, Kuzey Amerika'da ABD Ulusal Bilim Vakfı ve Kanada Ulusal Araştırma Vakfı ile Tayvan Ulusal Bilim Konseyi işbirliği tarafından, Doğu Asya'da Tayvan'daki Sinica Akademisi işbirliği ile Japonya Ulusal Doğa Bilimleri Enstitüsü tarafından desteklenmektedir. ALMA'nın yapımı ve işletilmesi Avrupa kısmında ESO tarafından, Kuzey Amerika kısmında Üniversiteler Birliği Kuruluşu tarafından yönetilen Ulusal Radyo Astronomi Gözlemevi tarafından, Doğu Asya kısmında Japonya Ulusal Gökbilim Gözlemevi tarafından yürütülmektedir. Birleşik ALMA Gözlemevi , birleştirilmiş liderliği ve ALMA'nın oluşturulması, idaresi ve işletilmesinin yönetimini sağlamaktadır. Notlar Şeker küçük karbo-hidratlar grubu için yaygın bir adlandırmadır (karbon, hidrojen, ve oksijen içeren moleküller, özellikle sudaki gibi hidrojen:oksijen oranı 2:1 olan). Glycolaldehyde'in kimyasal formülü C2H4O2'dir. Yiyecek ve içeceklerde yaygın olarak kullanılan şeker sakkarozdur, bu da glycolaldehyde'den daha büyük bir moleküldür, ve bu bileşik seti için başka bir örnektir. Glycolaldehyde şimdiye kadar uzayda iki yerde tespit edildi ilki 2000 yılında Ulusal Bilim Vakfı'nın Kitt Peak'teki 12 metrelik teleskopu ile 2004'te NSF'nin Robert C. Byrd Green Bank Teleskopu kullanılarak Gökada Merkezi'ndeki Sgr B2 bulutunda ve 2008'de IRAM Plateau de Bure Girişimölçeri kullanılarak yüksek kütleli sıcak G31.41+0.31'nin moleküler merkezinde. Glycolaldehyde tarafından yayılan radyo dalgalarının kesin karakteristik laboratuvar dalgaboyu ölçümleri, ekibin molekülün uzaydaki tespitleri için kritik önemdeydi. Glycolaldehyde'e ek olarak IRAS 16293-2422'nin de etilen glikol, metil format ve etanol gibi çok sayıda başka karmaşık organik molekül içerdiği bilinmektedir. Kısmi anten dizgesi ile erken bilimsel gözlemler 2011 yılında başlamıştır (bkz eso1137). Hem öncesinde hem de sonrasında gerçekleştirilen bir dizi Bilimsel Doğrulama gözlemleri ALMA'nın gereken kalitede verileri üretebilme kapasitesine olduğunu göstermiştir ve elde edilen veriler dışarıdan kullanıma açılmıştır. Burada açıklanan bazı sonuçlarda bazı Bilimsel Doğrulama verileri de kullanılmıştır. ALMA'nın inşası 2013 yılında 66 yüksek-hassasiyetli antenin tamamen çalışır duruma gelemesi ile tamamlanacaktır. Genellikle mutlak sıfırın ortalama 10 derece üzerindedirler: yaklaşık -263 santigrat derece."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/altdev-bir-yildizin-gezegen-ve-toz-diski/", "text": "ESA'nın Herschel Gözlemevi altdev bir yıldızın çevresindeki toz diskini görüntüledi. Güneş benzeri yıldızlar çekirdeklerindeki hidrojeni milyarlarca yıl yaktıktan sonra yakıtını tüketir ve şişmeye başlar. Yıldız kırmızı dev haline gelmeden önce bir altdeve dönüşür. 'Emekli' yıldız çevresindeki gezegenler, asteroitler ve kuyrukluyıldızlar olası kuşaklar içinde hala hayatta olabilir ama bunların geçirdiği değişimleri belirlemek için daha fazla gözlem yapmak gerekir. Bu da asteroit ve kuyrukluyıldızların çarpışmalarıyla oluşan toz diskinin taranması demektir. Herschel uzay gözlemevinin uzak kızılötesi algılama yeteneğiyle gökbilimciler Kuzeytacı takımyıldızındaki Kappa Kuzeytacı yıldızının çevresindeki parlak ışımayı gözleyerek tozlu kalıntı diskinin varlığını ortaya çıkardı. Kütlesi Güneş kütlesinin 1,5 katından fazla olan 2,5 milyar yıl yaşındaki yıldız, 100 ışık yılı uzaklıkta yer alıyor. Yer merkezli teleskoplarla Güneş Sistemi'ndeki Asteroit Kuşağı'nın Güneş'e olan uzaklığının iki katı kadar olan bölgede Jüpiter benzeri dev bir gaz gezegeni olduğu biliniyor. Sistemde ikinci bir gezegenin izleri olmasına karşılık henüz varlığı netleşmemiştir. Herschel'in gözlemi altdev yıldızların çevresinde gezegen sistemlerinin olabileceğini gösterdiği gibi aynı zamanda bu yıldızın gezegeni ve diskin üzerinde çalışma olanağı da sağlar. Fransa'daki Planetologie et d'Astrophysique de Grenoble Enstitüsü'nden Amy Bonsor: Bir kalıntı diski ve bir ya da daha fazla gezegene sahip ilk 'emekli yıldızı bulduk diyor. Disk bozulmadan önce yıldız ömrünü tamamlamıştır. Güneş'in doğumundan 600 milyon sonra oluşan kalıntı diskinden farklı olarak buradaki disk, yıldız doğumunun hemen ardından oluşmuştur. Dr. Bonsor ve ekibi, gözlemlere göre Kappa Kuzeytacı yıldızı ve olası gezegenlerinin yer aldığı sisteme ilişkin üç model öneriyor. İlk modele göre yıldızdan 20 ile 220 AB (1 AB ya da Astronomi birimi Dünya ile Güneş uzaklığıdır) kadar uzanan bir toz kuşağı bulunuyor. Buna karşılık Güneş Sistemi'ndeki buzlu kalıntı diski olan Kuiper Kuşağı Güneş'ten 30 ile 50 AB kadar uzaklıktaki alanı kaplar. Bu modele göre gezegenlerden biri yıldızdan 7 AB'den daha uzakta dönerken çekim etkisiyle diskin iç kenarını etkileyebilir. Diğer modelde yıldızdan 70-80 AB kadar uzaklıktaki diskin içinde toz üretiminin maksimum olduğu gösteriliyor. Bir başka ilginç modelde ise yıldızdan 40 ile 165 AB uzaklıkta iki dar toz diskinin olduğu düşünülüyor. Bu durumda sistemdeki gezegen, küçük bir kahverengi cüce boyutlarında ve yaklaşık 7 AB ile 70 AB arasındaki uzaklıklar arasında yani iki toz kuşağı arası bölgededir. Oldukça bilinmeyenle dolu ve merak uyandırıcı bir sistem: Bir gezegen ya da iki gezegenli sistemde ya geniş disk bulunuyor ya da ikiye ayrılmış diskin arasında bir kahverengi cüce bulunuyor diyor Dr. Bonsor. İlk kez bir altdev yıldızın çevresinde kalıntı diski ve gezegenler olduğu keşfedildi. Bunun için Kappa Kuzeytacı'nın ilginç bir örnek olduğunun anlaşılması için daha fazla gözleme gerek duyuluyor. ESA'nın Herschel projesi bilimcisi Göran Pilbratt: Herschel'in duyarlı uzak kızılötesi yeteneği ve zengin veri dökümü başka altdev yıldızlar çevresinde de tozlu disklerin olabileceğini işaret ediyor. Bunlar üzeirnde daha fazla çalışmak olası gezegenlerini ortaya çıkaracaktır diyor. Gözlemler Herschel Fotodetektör Dizisi Kamera ve Tayfölçeri kullanılarak 100 mikron ve 160 mikron ile gerçekleşti."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/alti-kuyruklu-asteroit/", "text": "NASA'nın Hubble Uzay Teleskopunu kullanan gökbilimciler, dönen çim sulama muslukları gibi daha önce benzerine rastlanmamış altı kuyruklu garip ve acaip cisim olarak nitelendirdikleri bir asteroit keşfetti. Normalde asteroitler minik bir ışık noktası olarak görülür. Ama adı P/2013 P5 olan asteroit sanki bir tekerlek üzerinde rastgele yuvarlanıyor gibi altı kuyruklu bir kuyrukluyıldızı andırıyor. Daha önce böyle bir cisim görülmediğinden gökbilimciler bu dünya dışı cisimle ilgili henüz açıklama yapmaya kaçınıyorlar. Buna karşılık kuyrukları ve başı görüntülerde açıkça seçiliyor. Los Angeles Kaliforniya Üniversitesi'nden David Jewitt: Cismi görünce adeta şoka uğradık. Toz kuyrukları merkezden dışarı doğruydu ve 13 günde bir büyük ölçüde değişime uğruyordu. Bu da bizi cismin çarpışamaya uğramış asteroit olduğu yolunda ciddi şüphelere düşürdü diyor. Asteroitin bir çarpışmaya uğraması sonucunda toz kuyruklarına sahip olması düşüncesi akla gelebilir. Ancak böyle bir durumda P5'in çevresinde yoğun toz bulutu görülmesi gerekirdi. Asteroit Hawai'deki Pan-STARRS tarama teleskopu ile son derece bulanık görünümlü bir cisim olarak görüldü. Birden fazla kuyruğa sahip olduğu ise 10 Eylül 2013'deki Hubble görüntülerinden görüldü. Asteroit 23 Eylül'de açısını değiştirdiğinde Hubble'a farklı bir yüzünü gösterdi. Tüm yapı sanki sallanıyordu. Nakavt olmuştuk diyor Jewitt. Almanya'daki Lindau Max Planck Enstitüsü'nden Jessica Agarwal'ın dikkatle ele aldığı modele göre kuyruklar bir dizi toz fışkırma hareketiyle oluşmuş olabilir. Ona göre 15 Nisan'da başlayan toz fışkırma sürecinin sonu 4 Eylül'de olmalıydı. 18 Temmuz, 24 Temmuz, 8 Ağustos ve 26 Ağustos'ta da diğer kuyrukların oluşumunu sağlayan toz fışkırmaları gerçekleşmiş olmalı. Bu tozu dışarıdan güneş rüzgarı etkileyerek tozun yayılmasına neden olmuş olmalı. Asteroitin dönüş hızını güneş ışığı basıncı etkiliyor olabilir. Asteroitin zayıf kütle çekimi tozu yüzeyinde tutmasında etkili olamaz. Yüzeyden kopan malzeme parçalanarak toz haline gelmiş ve uzayda bir kuyruk oluşturacak şekilde uzamış olabilir. Milyonlarca ton kütleli asteroit böylece kütlesinin sadece 100 ile 1000 tonunu kaybetti diyor Jewitt. Asteroitin dönüş hızını yüzeyden ayrılarak uzaya uzanan toz kuyruğu belirleyeceğinden gökbilimciler dikkatle cismi izliyor. Jewitt'in yorumuna göre bu dönerek dağılan toz nedeniyle asteroit kuşağında bazı ilginç durumlarla -mesela küçük asteroitlerin ölmesi gibi- karşılaşılabilir. Belki de bu asteroitten daha çok var ve onları bulmamız gerekecek. Jewitt göktaşının Flora asteroit ailesinden olduğunu belirtiyor. Bu da muhtemelen 200 milyon yıl kadar önce bir asteroit çarpışmasından ortaya çıkan bir cisim olduğu anlamına gelir. Çarpışma sonucunda uzaya dağılan parçalar benzer yörüngelere sahiptir. Bu asteroitlerin yüzeyi çoğunlukla metamorfik kayadan oluştuğundan kuyrukluyıldızlarda olduğu gibi buz tutma kapasiteleri yoktur."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/alti-yildizli-sistem/", "text": "Yıldız tutulmalarının çokça yaşandığı altılı yıldız sistemi NASA'nın TESS verileriyle yakın plana alındı. Sistem Eridanus takımyıldızı doğrultusunda olup 1900 ışık yılı uzakta bulunuyor. TYC 7037-89-1 ya da TIC 168789840 olarak adlandırılmış sistem üç gruptan oluşmuş altılı yıldız sistemidir. Her grupta iki yıldız bulunmaktadır ve TESS ile bu yıldızlar birbirinin önünden geçerken gözleniyor. Her geçiş sırasında sistemdeki genel parlaklık azalmaktadır. Çiftler A, B ve C şeklinde gruplara ayrılmıştır. A ve C gruplarındaki yıldızlar yaklaşık bir buçuk günde birbirinin çevresinde dolanırken sistem çevresindeki turlarını dört yılda tamamlarlar. B grubundaki yıldızlar sekiz günde bir birbirlerinin çevresinde dolanırken yörüngesindeki dolanımını 2000 yılda tamamlar. Her üç gruptaki birincil yıldızlar Güneş'ten biraz daha kütleli, büyük ve sıcaktır. İkincil yıldızların tamamı Güneş'in yarısı kadar kütleli olup üçte biri oranında sıcaktır. Görsel telif hakkı: NASA's Goddard Space Flight Center"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/ama-bunlar-cok-daha-uzak/", "text": "Ötegezegen keşifleri büyük bir sabır ve hızla devam ediyor. Bunlara nasıl gideceğiz, gidemeyeceksek neden aranıyor gibi abuk sorular yanıt bekleye dursun keşifler devam ediyor. Ancak; sayısı dört bine yaklaşan gezegenlere bir o kadar da aday gezegen sayısını da eklesek bu sayı çok ama çok az. Sadece Samanyolu'ndaki yıldız sayısını düşününce gezegen sayısının çok daha fazla olması gerekiyor. Elbette burada mevcut teknoloji ve bilimsel gelişmeler etkili. Teknolojimiz ne kadar ileri düzeyde olsa da bu açıdan bakıldığında kat edilmesi gereken çok yol var. Yeni bir keşif haberi belki ötegezegen keşiflerine yeni bir yöntem öneriyor. Çünkü ilk kez Samanyolu dışında ötegezegen keşfi yapıldı. Bir astrofizik ekibi Samanyolu dışında bir ötegezegen kalabalığı belirledi. Astronomik keşiflerde yer yer önemli bilgiler sunan ve çok uzak cisimlerin gözlenmesine olanak sağlayan mikro algılama ile Oklohama Üniversitesindeki gökbilimciler kütleleri Ay ile Jüpiter arasında olan bir grup cisim belirledi. Keşif NASA'nın Chandra X-ışını Gözlemevi verileriyle gerçekleşti. Keşif ekibinden Xinyu Dai: Gökada dışında ilk ötegezegenleri keşfettiğimiz için heyecanlıyız. Mikro mercek tekniği kullanılarak belirlediğimiz bu küçük gezegenlerin kütlesini yüksek frekans imzaları ile belirledik. Bu adayların gezegen olduğunu gösteren önemli kanıtlarımız var diyor. Mikro mercek yöntemi -Samanyolu içindekilerde olmak üzere- küçük cisimlerin bile kütleçekimi nedeniyle oluşan yüksek büyütmeyi izlemeye dayanır. Bu da gökada üzerindeki modellemelerde eşsiz imzalar oluşturur. İşte yeni gezegenler bu yöntemle belirlendi. Şimdiye kadar yöntem yeni gezegen keşifleri için düşünülmemişti. Ekip üyesi Eduardo Guerras: Böylece mikro merceklemenin gökada dışındaki araştırmalarda kullanılabilecek güçlü bir yöntem olduğunu gösterdik. Gezegenler 3,8 milyar ışık yılı uzaktaki bir gökadada bulunuyor. Bu kadar uzaktaki bir gezegeni mevcut yöntemlerle ya da en iyi bilim kurgu senaryosunda bile görmenin olanağı yok. Tüm buna karşılık elimizdeki verileri inceledik ve varlıklarını ortaya çıkardık. Üstelik kütleleri hakkında da bilgimizin olması işin en keyifli kısmı diyor. Meraklısına makale adresi: Xinyu Dai, Eduardo Guerras. Probing Planets in Extragalactic Galaxies Using Quasar Microlensing. The Astrophysical Journal, 2018; 853 (2): L27 DOI: 10.3847/2041-8213/aaa5fb"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/amator-teleskopla-ilk-otegezegen-avi/", "text": "Yine bir gezegen keşfi, ama belki de yılın keşfi. Çünkü bulunan gezegen hem küçük bir teleskopla bulundu, hem de bulunan dünya benzeri bir gezegen. Gökbilimciler bu keşfi amatör gökbilimcilerin de sıklıkla kullandığı 16 inçlik sekiz teleskopla gerçekleştirdi. Bu teleskoplara takılan CCD'lerle müthiş buluş gerçekleştirildi. Amatör gökbilimcilerin kullandığı bu tip teleskoplara bir CCD takılarak dünya benzeri gezegen avı yapılabileceğini belirten David Charbonneau , yaptıkları bu proje gibi dünya genelinde de değişik projelerin hayata geçirilebileceğini belirtiyor. Müthiş bir haber bu aslında. Bildiğiniz, evinizde kullandığınız bir teleskoba ekleyeceğiniz bir aparatla müthiş keşiflere yol açabiliyorsunuz. Tabi haberde sistemli bir yapı kullanılmış ve bilinçli olarak yıldızlara bakılmış. Yani nereye bakılacağı bilinerek. Günümüzde böyle bir şeyi ülkemizde gerçekleştirmek zor mu peki? Sorunun yanıtını beklemeye alarak bulunan gezegenin ayrıntılarına ve haberimize geçelim. Gökbilimciler 40 ışık yılı uzaklıktaki kırmızı cücenin çevresinde dolanan bir gezegen keşfi yaptılar. Bugüne kadar dünya üzerinde kurulu teleskoplarla Dünya kütlesine yakın kütlesi olan gezegen keşfi yapılamamıştı. Gezegen çok sıcak olmasına karşılık dünya kütlesine yakın kütleli ve yeryüzündeki teleskoplarla bulunan karasal bir gezegen oldu. GJ1214 kırmızı cücesinin çevresinde dolanan gezegen, en az 6.5 en fazla 10 dünya kütlesine sahip ve adı da elbette GJ1214 b. Çevresinde dolandığı M tipi yıldız ise güneşin beşte biri kütlesinde ve yaklaşık 5000 C derece yüzey sıcaklığı olan kırmızı bir cüce. Gezegen yıldızına yaklaşık 2 milyon km uzaklıktaki yörüngesinde 38 saatlik yörünge dönemi ile dolanıyor. Bu kadar yakın dolanan gezegenin de sıcak olması kaçınılmaz bir gerçek: gezegenin atmosfer sıcaklığı 200 C derece dolayında. Sıcaklığının binlerle ifade edilmemesinin nedeni yıldızın soğuk ve küçük olması. GJ1214 b gezegeni benzer kütleli COROT-b gibi Geçiş yöntemiyle keşfedildi. Gezegenin yoğunluğuna göre dörtte üçü su ve geri kalanı karasal parçalardan oluştuğunu gösteriyor. Gezegen ayrıca bir atmosfere de sahip olabilir. Yüksek sıcaklığına karşılık gezegende su varmış gibi görünüyor. Su buzu kristalize olarak deniz seviyesinin basıncına göre (1 atmosfer) 20 bin kat basınçlı yerlerde de kalabilir. Yeryüzünde kurulu teleskoplarla bu tür küçük gezegenlerin keşfi ses getiriyor. Çünkü bu teleskoplardan bu kadar verim alınması gökbilimcileri şaşırtıyor gibi. Sırf ötegezegen avı için uzaya yollanan ve 6 aydan fazla bir zamandır görevde olan Kepler Uzay Teleskobu ile henüz bir gezegen keşfi haberi alınmadı. Veriler inceleniyor. Aynı bölgeye tekrar, olmadı tekrar bakılması gerekiyor. Kepler geçiş yöntemine göre gezegen aradığından bir gezegenin yıldızın önünden bir kez geçmesi gökbilimcilere yeterli gelmeyebiliyor. Bunun için tekrar geçişini bekliyorlar ki bu da biraz zaman alıyor haliyle. Geçiş yönteminde gezegen yıldızın önünden geçerken yıldızın görülen parlaklığında çok küçük bir azalma gerçekleşir. İşte bu azalmanın nedenlerinden biri de gezegenin bizim bakış açımıza göre önünden geçiyor olmasıdır. Bu yöntemler şimdiye kadar 70 dolayında gezegen keşfi yapıldı. Günler geçtikçe yeni keşfiler ve yeni gezegenler bulunuyor. Ama şunu hatırlatmakta fayda var. Bu gezegenler bize ne kadar yakın desek de pek inanmayın. Aslında çok uzaktalar. Örneğin 61 Vir yıldızında bulunan üç gezegen aslında bizden 28 ışık yılı uzaklıkta yer alıyor. Işık hızında gitseniz yani sizi ışınlasak bile oraya varmanız 28 yıl sürecek demektir bu. Buradaki arayış bence o gezegenlere gitmekten ziyade evrende yaşam olabilecek başka yerler var mı sorusunun yanıtını bulmaktan ibaret. Kaynak: CfA 1 Yorum Müthiş bir buluş. Artık daha çok arzuluyorum bir teleskop almayı."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/amator-ve-profesyonel-gokbilimcilerin-isbirligiyle/", "text": "Baltimore Uzay Teleskopu Bilim Enstitüsü'ndeki astronomi görüntü işleme bilimcileri, astrofotoğrafçı Robert Gendler'in kendi teleskobuyla elde ettiği gözlemler ile Hubble Uzay Teleskopu'nun verileriyle sarmal gökada M106'nın muhteşem bir görüntüsünü elde etti. Gendler'in ve gökadanın merkezine ait Hubble görüntüleri alındı. Daha sonra görüntüdeki boşluklar astrofotoğrafçı Jay GaBany ve arkadaşlarının verileriyle dolduruldu. Görüntüdeki gökada merkezi HST'nin Geniş Alan Kamerası 2 ve Geniş alan Kamerası 3 ile oluşturuldu. Dış sarmal kolların görünümü genel olarak Gendler'in 12,5 inç ve GaBany'nin 20 inç'lik teleskoplarıyla oluşturuldu. Görüntüde merkezi bölgeden geldiği düşünülen kırmızı ışıldayan yapı, hidrojen ağırlığını işaret ediyor. Seyfert II sınıfındaki aktif gökada M106'ya ait görüntü merkez ve onu saran diski gösteriyor. Gökadanın merkezinde çevresindeki gazı çeken bir karadelik olduğu düşünülüyor. NGC 4258 olarak da bilinen M106, Av Köpekleri takımyıldızında ve 23,5 milyon ışık yılı uzaklıkta bulunuyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/andromeda-komsusuna-gecmiste-dostca-yaklasmamis/", "text": "İki komşu gökadamız 2,5 milyar yıl önce yakın geçiş yapmış oldukları hesaplandı. 2,5 milyon ışık yılı uzağımızdaki Andromeda ile 3 milyon ışık yılı uzağımızdaki Üçgen Gökadasının(Triangulum, M33) çarpıştığına ilişkin bilgi Andromeda'yı izleyen uluslar arası bir ekipten geldi. Elde edilen bulgular büyük gökadaların küçük adaların şeklinde değişiklik yaptığını söyleyen büyüme teorisine katkı sağlamaktadır. Samanyoılu Gökadamızın geçmişine yönelik bir çalışma yapılamıyor. Çünkü Samanyoılu'nun içindeyiz ve dışarıdan görme şansımız yok. Ancak Samanyolu'na benzer gökadaları izleyerek Samanyolu hakkında da bilgi edinebiliyoruz. İşte bu nedenle Andromeda Gökadasını izleyen ekipten yakın iki gökadanın çarpıştığına ilişkin bilgi geldi. Keşif Kanada-Fransa-Hawai teleskobuyla MegaCam/MegaPrime dijital fotoğraf makinesiyle yapılan gözlemlerle elde edildi. Büyük bir olasılıkla Andromeda bu büyüklüğüne bazı cüce gökadaları yutarak erişmiştir. Andromeda'da bazı benzer yıldız kümeleri bu teoriye destek vermektedir. Andromeda'nın genişlemesi ise hala sürmektedir. Her iki gökadadanın birbirine bakan yüzlerindeki yıldız disklerinin çarpık olduğu görüldü. Üçgen Gökada'nın mükemmel sarmal yapısı aslında hidrojen gazının bozuk dağılımı nedeniyle öne çıkıyor. Yıldızlar arasındaki bozuk gaz dağılımı Üçgen Gökadası'nın sırlarından biridir. Bu bozukluk açıkça Andromeda ile etkileştiğini düşündürmektedir. Buradan hareketle gökbilimciler bilgisayar benzetimiyle gökadaların 2,5 milyar yıl önce birbirinden yalnızca 130 bin ışık yılı uzaklıkta olduklarını buldular. Buradaki etkileşim zayıf değil ancak kuvvetli de değildir. Yine modellerden birine göre 2 milyar yıl içinde Üçgen Gökadası'nın bu kadar şanslı olamayacağı da ortaya çıkarıldı. Modele Üçgen Gökadası'nın Andromeda'dan daha fazla etkilenerek Andromeda'ya daha fazla yaklaşabilecek. Bu da gökada üzerinde büyük değişimlere yol açabilir. Kaynak: New Scientist"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/andromeda-yildiz-dogumlarini-isaret-ediyor/", "text": "Hubble Uzay Teleskopu'nun Andromeda görüntülerini inceleyen gökbilimciler, komşu gökadadaki yıldız oluşum oranının gökadamızla benzer olduğunu belirledi. Yakın ve uzak gökadalardaki yıldız kümeleri yıldız doğumları hakkında önemli ipuçları vermektedir. Hubble'ın M31'e ait 414 veri yığınındaki fotoğrafların incelenmesi bilim insanlarına yüksek miktarda veri sağladı. Komşu gökadanın diskinde bulunan 117 milyon yıldızın 8000'e yakın fotoğrafı optik, morötesi ve yakın kızılötesi dalga boyunda üretilmiştir. Hubble'ın gözlediği yıldız kümelerinin bazıları birbirinden çok uzaktadır. Bu kümelerin yaşları ise 4 ile 24 milyon yıl arasında değişmektedir. Ancak asıl sürpriz bu kümelerin birbirine çok benzemesidir. Burada kırmızı cüceler ile büyük süper dev yıldızların dengeli olarak dağılmıştır. Komşu gökadada da böylesi kümelerin görülmesi önemlidir. Moleküler hidrojen ve toz bulutu çöktüğünde yıldız doğumu başlar. Her yıldız çöken bulutun yüzlerce parçası içinde oluşur. Bundan dolayı oluşan yıldızların kütleleri eşit olmaz. Yıldız kütleleri 1 ya da 12 güneş kütlesinde olabilir. İlginç bir şekilde kümelerdeki yıldızların % 25'inin en parlak ve en büyük kütleli yıldızlar olduğu düşünülüyor. Gökbilimciler uzak yıldız kümeleri ve gökadalardaki bu parlak ve büyük yıldızlara bakarak kümelerin ne kadar hızlı yıldız oluşturduğunu anlamaya çalışır. Elde edilen sonuç büyük kütleli yıldızlara göre düşük kütleli yıldızların önceki tahminlere göre daha az oluştuğunu gösterir. Bu kanıtlar erken evrende gezegen oluşumları için gerekli ağır elementler az sayıdaki büyük kütleli yıldızların süperovaları nedeniyle yeterli değildi. Bu nedenle özellikle 10 milyar yıl önceki evrende yıldız oluşum oranını bilmek önemli olmaktadır. http://hubblesite.org/newscenter/archive/releases/2015/18/"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/andromedada-dokuz-yeni-karadelik-kesfedildi/", "text": "NASA'nın Chandra X-Işını Gözlemevi verilerinden yararlanan gökbilimciler Samanyolu'na en yakın gökada Andromeda'da, daha önce benzeri görülmemiş özgür karadelik keşfettiler. 13 yıla yayılmış 150'den fazla Chandra gözlem verilerini kullanan araştırmacılar başka bir gökada da şimdiye kadar bulunmuş en fazla sayıda, önceki çalışmalarla birlikte toplam 35 karadelik adayı belirledi. Arşatırma sırasında dokuz karadelik adayı belirlendi. Daha önce Andromeda'da 26 karadelik adayı belirlenmişti. Birçok gökbilimci Andromeda'nın Samanyolu'na kardeş gökada olduğunu düşünüyor. İki gökada birkaç milyar yıl sonra çarpışacak. Harvard-Smithsonian Astrofizik Merkezi'nden Robin Barnard: Andromeda'da çok sayıda karadelik bulduğumuz için heyecanlıyız ki bunun buzdağının görünen kısmı olduğunu düşünüyoruz diyor. Karadelik adayları, çok büyük kütleli, genellikle 5-10 güneş kütleli yıldızların ölümleri sonrasında oluşur. Gökbilimciler eşi olan yıldızdan malzeme çeken karadeliğin, çevresindeki gaz diskinin ısınması ve bunun sonucunda da oluşan ışıma nedeniyle karadeliği tespit ederler. Bu karadeliklerin belirlenmesindeki ilk adım uzak gökadaların merkezindeki süper kütleli karadeliklerin tespitinden yararlanarak yıldız sistemli karadeliklerin bulunmasıdır. Bunun için araştırmacılar Chandra verilerindeki X-ışını kaynaklarının parlaklık ve değişkenliğini dikkate alan yeni bir yöntem kullandı. Kısacası yıldız kütleli karadeliklerin oluşturduğu sistemlerde, süper kütleli karadeliklere göre çok fazla değişiklik gözlenir. Andromeda'daki karadelik sistemlerini X-ışını kaynaklarının özelliklerine göre sınıflandırmak için gökbilimciler; bunların yaydığı X-ışınlarının belli düzeyin üzerindeki parlaklığını ve renklerini kullandılar. Nötron yıldızlı kaynaklar gözlemlere göre belirlenen bu iki açıklama kriterlerine uymazken karadelikli sistemler uymakta. Avrupa Uzay Ajansı'nın XMM-Newton X-ışını Gözlemevi'nin bazı karadelik adayları için X-Işını tayfölçeri, X-ışınlarının enerji dağılımına destek sağladı. Bu cisimlerin tayflarının niteliğini belirlemek için önemli bilgiler sundu. CfA'dan Michael Garcia: Bir düzine yıldan uzun süreyi kapsayan gözlemlerle M31'in benzersiz bir görünümünü vermek istiyoruz. Ortaya çıkan çok uzun pozlamayla bireysel kaynakları, karadelik ya da nötron yıldızlarını test edebiliyoruz diyor. Araştırma grubunun Chandra verileriyle tespit ettiği dokuz karadelik adayı gökadadaki, karadelik sayısını 35'e yükseltti. Bunlardan sekizi gökada merkezi çevresine dağılmış olan antik yıldızların oluşturduğu küresel kümelerle ilgilidir. Bu aynı zamanda Samanyolu'ndaki benzer küresel kümelerde de bu tip karadeliklere rastlanabileceğini düşünüyor. Bu karadelik adaylarından yedisi Andromeda Gökada merkezinden 1000 ışık yılı uzaklıktadır. Bu bile bizim gökadamızda benzer uzaklıklarda keşfedilen karadelik sayısından fazladır. Samanyolu'na kıyasla daha çok yıldız barındıran Andromeda'nın ortasında yaşanan karmaşa, karadelik oluşmasına izin verdiği için, bu durum gökbilimciler için sürpriz değildir. Johns hopkins Üniversitesi ve CfA ekibinden Stephen Murray: Bir gökadanın merkezindeki süper kütleli karadeliğin yakınlarında görülen karmaşa nedeniyle daha küçük karadeliklerin oluşması her zaman beklenen bir durumdur diyor. Bu çalışma ile daha önce Chandra verilerinden hareketle M31'in merkezine yakın yerlerde görülen X-ışını kaynaklarının özelliklerine yönelik ileri sürülen öngörüler doğrulanıyor. Daha önce alışılmadık kadar çok sayıda olduğu belirlenen X-ışını kaynaklarının yıldız kütleli karadelikleri işaret ettiği ileri sürülmüştü. Böylece iddialar güçlü bir destek bulmuş oldu. Yıllardır aradığımız merkeze yakın karadelik adaylarını bulduğumuz için çok mutluyuz diyor Barnard."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/andromedadaki-hareketlilik/", "text": "NASA'nın Chandra X-Işını Gözlemevi 10 yıl aralıklarla toplamda 1 milyon saniye süreyle gözlediği Andromeda Gökadası'nın görüntülerini birleştirdi. Bu görüntülerin eşliğinde gökbilimciler gökadanın merkezinin yakınındaki karadelikte hareketlilik olduğunu saptadılar. Gökbilimciler bizim gökadamızda da olmak üzere, çoğu gökadanın çekirdeğinde milyonlarca Güneş kütleli karadelikler olduğunu düşünür. Gökada çekirdeklerindeki karadeliklerin izlenmesi için gökbilimcilerin önündeki en iyi çözüm, Dünya'dan 3 milyon ışık yılı uzaklıkta yer alan komşu Andromeda Gökadası (M31)'ndaki karadeliktir. Cambridge'deki Harvard-Smithsonian Astrofizik Merkezi'nden Zhiyuan Li: Samanyolu ve Andromeda'nın merkezlerinde yer alan karadeliklerin çevresindeki gaz ve toz bulutları son derece zayıf X-ışınları gönderirler. Bu karadeliklerin büyümesi antikuasarlar hatta süper kütleli bir karadeliklerin büyümesine göre çok küçüktürler diyor. Chandra'nın 10 yıllık gözlemiyle M31'in 2006'dan önce sessiz olduğu görüldü. Ancak 6 Ocak 2006'da karadelikten gelen X-ışınları birden yüz katına çıkarak bölgenin parlaklığı arttı. Böylesi bir olayın yakınımızdaki bir gökada da olması ise ayrı bir ilgi nedeni oluverdi. CfA'dan Christine Jones: Andromeda'daki karadeliğin çevresinde olup bitenler hakkında çeşitli fikirler var ama konunun ayrıntılarına sahip değiliz diyor. 2006'dan bu yana devam eden parlamanın nedeni M31'in merkezindeki karadeliğin yavaş yavaş yuttuğu bir yıldız olabilir. Karadeliğe düşen maddenin miktarı ile X-ışını parlaklığındaki artışın paralel olduğu düşünülüyor. 2006'daki patlamanın nedeni belli olmayabilir ama karadeliğin çevresindeki diskin manyetik alanının çekimiyle kaptığı cisim nedeniyle, karadelik daha güçlü hale gelebilir. Li: Burada neler olup bittiğini öğrenmek önemlidir. Çünkü karadeliklerdeki madde artışı gökadanın gelişmesini yönlendirmektedir. Bu çalışma Samanyolu'ndaki görece küçük karadeliğin ve süper kütleli karadeliklerin değişken davranışlarının anlaşılmasında rol oynayabilir. Kaynak: CfA"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/andromedanin-cucelerindeki-carpisma-izleri/", "text": "Andromeda Gökadası birçok küçük uydu gökadayla çevrilidir. Gökbilimciler Andromeda II adlı cüce gökadaya yıldız akışı olduğunu belirledi. Bu hareketlilik cüce gökadanın geçmişte yaşanan bir birleşmenin kalıntısı olduğu anlamına geliyor. Daha önce bu tür küçük iki gökada arasında birleşme görülmemişti. Niels Bohr Enstitüsü'ndeki araştırmacıların ulaştığı sonuç bilimsel dergi olan Nature'de yayınlandı. Erken evrendeki gökadalar küçüktü ve mevcut kurama göre bu bebek gökadalar komşularıyla birleşerek giderek büyüdüler. Büyükler yine çarpıştı ve daha da büyüdü. Büyük gökadaların çekimiyle küçük gökadalar onlara katıldı ve günümüz modern dev gökadaları oluştu. Ancak bazı küçük gökadalar 'yenilmekten' kurtuldu ve büyük gökadaların çevresindeki yörüngelerinde kaldılar. Gökadamızın kozmik komşusu olan andromeda yaklaşık 2,3 milyon ışık yılı uzaklıktadır. Tıpkı Samanyolu gibi Andromeda'da sarmal bir gökadadır. Küçük Gökadalar Sürüsü Andromeda -gökbilimcilerin saydığı kadarıyla- 20 küçük gökadayla çevrildir. Bunlar Andromeda I, II, III, IV,... gibi adlarla anılırlar. Niels Bohr Enstitüsü'ndeki Karanlık Kozmoloji Merkezi'ndeki araştırmacılar bunlardan Andromeda II'nin yıldız ölçümlerini yaptılar ve şaşırtıcı bir sonuca ulaştılar. Niels Bohr Enstitüsü'nden Nicola C. Amorisco: Bir cüce gökadanın yıldızları rastgele hareket eder ama Andromeda II için durum böyle değil. Özellikle bazı yıldızların diğerlerinden farklı bir şekilde hareket ettiğini gördük. Bu yıldızlar neredeyse tam bir çember şeklinde gökada merkezi çevresinde dolanıyor diyor. Kozmik Çarpışmalar Cüce gökada Andromeda II oldukça küçüktür -Samanyolu'nun yüzde biri kadar-. Gökada merkezi çevresinde dolanan yıldızlar eski yıldızlardır ve bunların özelliklerinin anlaşılması geçmişte yaşanılan kozmik olay hakkında bilgi verebilir. Günümüzde ender olsa da böylesi küçük gökadaların birleşerek büyümesi sürmektedir ve şimdiye kadar böyle bir olay gözlenmemişti. Andromeda II ile birlikte gökbilimciler bilinen ilk ve en iyi örneğe de kavuşmuş oldular."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/andromedanin-yildiz-diskleri/", "text": "Uluslararası bir gökbilim ekibi Samanyolu'na en yakın gökada olan Andromeda Gökadası'ndaki yıldız disklerini tanımladı. Kaliforniya Üniversitesi'nden Michael Rich'in başını çektiği Avrupa ve Avustralya'daki bilim insanlarından oluşan ekip beş yıl süren çalışma ile Andromeda Gökadası'ndaki kalın yıldız diskinin oluşum sürecini ele alarak, bizimki gibi büyük sarmal gökadaların nasıl oluştuğunu ve geliştiğini anlamaya çalışıyor. Hawai'deki Keck Teleskopu'nu kullanan gökbilimciler, gökadadaki parlak yıldız gruplarının hızlarını inceleyerek kalın diski oluşturan daha ince diskleri ve tarihini, bunların yükseklik ve kalınlıklarını ortaya çıkardı. Andromeda'daki yıldızların yaklaşık % 70'i ince disk üzerinde yer alıyor. Bu disk eski yıldızları barındıran şişkin merkez bölgesini saran sarmal kollardaki aktif yıldız oluşum alanlarından oluşuyor. Michelle Collins: Samanyolu ve diğer yakın sarmal gökada gözlemlerinden bu tip gökadaların genellikle ince ve kalın disklerden oluştuğunu biliyoruz diyor. Kalın disk yaşlı yıldızlardan oluşur. Hubble görüntülerinden anladığımız ince disklerde genç yıldız ve gaz kümelerinin olduğu, ancak kalın disklerde daha erken dönemde oluşmuş yıldızların var olduğudur diyor Collins. Kalın disklerin oluşum süreci henüz net anlaşılabilmiş değildir. Bu yapıyı anlamak için daha önce Samanyolu'ndaki kalın disk üzerinde çalışmalar yapıldı. Ancak gökadamızın kalın diskinin büyük bir bölümünü göremiyoruz. Buna karşılık Andromeda'nın benzer kalın disk yapısı çok daha net bir görünmektedir. Gökbilimcilere göre gökadanın disk özelliklerini belirlemek, gökada oluşumları ve gelecekleriyle ilgili daha net bilgiler verecektir. Collins: Daha önce gerçekleştirdiğimiz çalışmaya göre bu çalışma diskin, kimyasal yapısının daha farklı ve daha yaşlı olduğunu ortaya çıkardı. Gelecekte yapılacak daha ayrıntılı gözlemler bizlere sarmal gökadaların oluşumuyla ilgili soruların yanıtlanmasına olanak sağlayacaktır diyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/anka-kusu-kameraya-yakalandi/", "text": "Mars Yörünge Keşif Aracına bağlı olan yüksek çözünürlüklü görüntü yakalama özelliğine sahip HiRISE kamerasına Anka Kuşu yakalandı. Anka Kuşu görüntüde kışın bitmesine yakın bir zamanda ve buzlarla örtülü halde yakalandı. Anka Kuşu'nun görüntüsü Mars'ın kuzeyinde baharın ilk günü olarak sayılan 26 Ekim tarihinde Güneş ığının Mars ovasını aydınlatmaya başlattığı sırada çekildi. 22 Ağustos'da bölgeden alınan son görüntüde Anka Kuşu'nun üzeri daha kalın karbondioksit buzu ile örtülüydü. Anka Kuşu bu görüntüde daha parlak görünüyordu. Ancak üzerindeki buzların bir kısmının erimesiyle araç görünmeye başladı. Geçtiğimiz yıl Kasım ayında iletişimi kesilen Anka Kuşu, görevini başarıyla yerine getiren sabit bir laboratuar aracıydı. 2010'nun ilk aylarında Anka Kuşu ile tekrar iletişim kurulmaya çalışılacak. Ancak Gökbilimciler aracın yanıt vermesinin çok zayıf bir olasılık olduğunu düşünüyorlar. Ne dersiniz, Mars yüzeyinde bir sürprizle daha karşılaşılabilir mi sizce? Mars ve Anka Kuşu ile ilgili daha fazla bilgi için tıklayınız. Kaynak: Astronomy"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/anka-kusu-kumesindeki-surpriz/", "text": "Gökbilimciler evrendeki en büyük nesnelerden olağanüstü bir gökada kümesinin birkaç önemli rekoru kırdığını keşfetti. Anka Kuşu Kümesi olarak bilinen devasa küme gözlemleri Chandra X-ışınları Gözlemevi, Ulusal Bilim Vakfı Güney Kutbu Teleskopu ve dünya üzerindeki diğer sekiz teleskop verişlerinin birleştirilmesiyle gerçekleşti. Gökbilimciler bu sayede böylesi devasa bir yapıyı oluşturan gökadaların nasıl büyüdüğü hakkında derin derin düşünmeye başladılar. Anka Kuşu kümesi, başka hiçbir kümede görülmeyen yıldız oluşum miktarına sahip. Şimdiye kadar bilinen hiçbir kümeden bu kadar yoğun x-ışını alınmadı. Veriler ayrıca kümenin orta kısmındaki sıcak gazın soğuma hızının da bir rekor olduğunu gösteriyor. Anka Kuşu kümesi 5,7 milyar ışık yılı uzağımızda yer alıyor. Kümenin bu özel adı önemli özellikler barındırdığını gösteriyor gibidir. Massachusetts Teknoloji Enstitüsü'nden Michael McDonald: Kümelerin merkezinde yer alan gökadaların milyarlarca yıl atıl durumda kalmış olsa da, bu kümede durum daha farklı. Kümenin merkezindeki gökada sanki yeniden doğmuş gibi yeni yıldızlarla dolu. Mitolojide Anka Kuşu, aslında ölü durumdaki kuşun tekrar canlanan ve uçan bir kuştur diyor. Diğer tüm kümeleri oluşturan gökadalar gibi Anka Kuşu'da kendini bir arada tutan sıcak gazla örülü durumdadır. Bu birikintiyi sadece Chandra X-Işını Teleskopu görebilir. Bir gökadanın merkezindeki sıcak gaz zamanla soğur ve ardından çökme oluşur. Ancak çoğu gökada kümeleri son birkaç milyar yılda çok az yıldız oluşturmuştur. Bunun nedeni ise merkezdeki gazın soğumasını engelleyen, merkezi bölgeye sürekli enerji pompalayan süper kütleli karadeliklerdir. Ünlü Kahraman kümesinden dışarı akan enerji, burada yüksek oranda yıldız oluşumlarını engeller. Merkezdeki karadelikten yayılan güçlü jetlerin oluşturduğu patlamalar dev boşluklar oluşturarak gazı sürekli sıcak tutar. Müziğin tonunun zaman zaman artması gibi. Harvard-Smithsonian Merkezi'nden Ryan Foley: Bunlar genelde her gökadada görülen şeylerdir. Ancak Anka Kuşu kümesi bize müziğin durduğunu gösteriyor. Bu da ancak kümenin merkezindeki dev karadeliğin yeterince güçlü olmayıp gazın soğumasını önleyemediğini gösteriyor diyor. Karadeliğin yeterince güçlü olmaması, Anka Kuşu'ndaki yıldız doğum oranının Kahraman kümesine göre 20 kat daha fazla olmasına yol açıyor. Bu oran bir kümede görülen en yüksek yıldız oluşum oranıdır. Araştırmacılara göre bu aşama kısa sürecektir. Anka Kuşu'ndaki gazın soğumasına neden olan dışarıdaki gazın hızla kütleye eklenmesi de yine karadelik yardımıyla gerçekleşiyor. Chicago Üniversitesi'nden Bradford Benson: Gökada ve karadeliğin büyümesi devam edemez. Bu büyüme yaklaşık yüz milyon yıl içinde biter. Tersi durumda gökada ve karadelik yakın evrendeki en büyük nesnelerden olurdu diyor. Anka Kuşu kümesi ve merkezindeki gökada ile süper kütleli karadeliği şu anda dikkate değer şekilde türlerinin bilinen en büyük nesneleri arasındadır. Onların büyüklükleri ve sıra dışı özellikleri kozmoloji ve gökada evrimini incelemek açısından kümeye özel ilgi gösterilmektedir. Cambridge Üniversitesi'nden Martin Rees: Bu keşif bize kümelerin merkezlerinde yer alan gökadaların büyümesi yönündeki düşüncelerimizi yeniden gözden geçirmemiz gerektiğini göstermiştir diyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/anka-kusunda-hayat-yok/", "text": "NASA'nın Mars yörüngesinde dolanan Mars Odyssey aracı, bir kez daha Anka Kuşu'yla bağlantı kurmaya çalıştı. Ancak Anka Kuşu'ndan hiçbir sinyal alamadığını dünyaya iletti. Ana Kuşu'nun bulunduğu bölgede kış bitmek üzere olduğundan, aracın çalışma olasılığı çok küçük de olsa bulunuyor. Yörünge aracı şimdiye kadar 10 kez araçla iletişime geçmeyi denedi. Hiçbirinde sinyal alamadı. Mars Odyssey 50 kez daha Anka Kuşu ile bağlantı kurmaya çalışacak. Anka Kuşu, 25 Mayıs 2008'de Mars yüzeyine başarılı bir iniş gerçekleştirdi. 2 ay boyunca görevde kalması planlanan araçla 3 ay sonra iletişim kesildi. Araç 3 ayın sonunda yeterince güneş ışığı alamadığı için enerjisini bitirince görevi de zorunlu olarak bitmiş oldu. Çünkü araç çok düşük sıcaklıklarda çalışmaya karşı tasarlanmamıştı. Suskun aracın çalışabilmesi için bir kıvılcım alması gerekiyor. Bu kıvılcımı da Mars Odyssey yörünge aracı yolluyor. Ancak şimdiye kadar yapılan girişimler başarısız oldu. Zaten Anka Kuşu'nun çalışma olasılığını NASA çok düşük olasılık olarak belirtiyor. Kaynak: NASA/Phoenix Ek Bilgi: Anka Kuşu 2008 yılında Mars yüzeyine indikten sonra görevine başlamış ve Mars toprağının altında canlı izi aramıştı. Mars toprağının 10 cm altında buz olduğunu bulan araç buna karşılık canlı hayatının izine rastlayamadı. Konuyla ilgiliş daha ayrıntılı bilgiyi Mars sayfasında bulabilirsiniz."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/anka-kusundan-ses-cikmadi/", "text": "NASA'nın Mars Odyssey Yörünge Aracı, 60 defa üzerinden geçtiği Anka Kuşu'ndan hiçbir sinyal alamadığını iletti. Araç daha önce Ocak ve Şubat aylarında, daha sonra 5 Nisan ve 9 Nisan'da düzenli olarak Anka Kuşu ile iletişime geçmeyi denemiş ancak başarılı olamamıştı. Aracın üzerindeki güneş panelleri iki ay yetecek enerjiyi toplayıp çalışacak şekilde üretildiğinden, bölgeye kış gelince işlevini yitirmişti. NASA bir olasılık deyip, aracın olduğu bölgeye baharın gelmesiyle araçla iletişim kurmayı denemeye devam ediyor. Ama bu konuda pek de ümitli değiller. NASA'nın Jet İtici Güç Laboratuvarı'ndan Mars Keşif Aracı programı yöneticisi Chad Edwards: Anka Kuşu'nun maruz kaldığı sert kışın bitimiyle birlikte, araç güneşten yeterli gücü alıp tekrar sinyal verir duruma gelebilir. Yörünge aracının 60 kez araçla iletişime geçmeyi denemesi böylesi bir olasılığı göz ardı etmemek içindir. Bu bizim planladığımız üçüncü ve son arama planıydı. Artık eldeki verilere göre aramayı devam ettirip ettirmeyeceğimizi belirleyeceğiz diyor. diyor. Açıkça söylenmemesine karşılık NASA'nın Anka Kuşu'ndan umudu tamamen kestiği görülüyor. Araç zaten kendisine verilen görevi yerine getirmiş ve Mars toprağının 10 cm kadar altında su-buzu olduğunu doğrulamıştı. Anka Kuşu ile ilgili ayrıntılı bilgiyi sitedeki Mars sayfasında bulabilirsiniz. Kaynak: NASA/JPL"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/ankara-universitesi-astronomi-ve-uzay-bilimleri-bolumu-arastirmacilarindan-gezegen-kesfi/", "text": "Ankara Üniversitesi Astronomi ve Uzay Bilimleri Bölümü araştırmacıları Dünya'dan 1336 ışık yılı uzaklıktaki Kepler-451 çift yıldız sisteminde iki adet gezegen keşfetti. Ankara Üniversitesi Astronomi ve Uzay Bilimleri Bölümü'nden Araş. Gör. Ekrem Murat ESMER, Doç. Dr. Özgür BAŞTÜRK ve Prof. Dr. Selim Osman SELAM ile İstanbul Üniversitesi Astronomi ve Uzay Bilimleri Bölümü'nden Dr. Öğr. Üyesi Sinan ALİŞ tarafından gerçekleştirilen bu araştırma ülkemiz bilim insanları tarafından gerçekleştirilen ikinci gezegen keşfi niteliğini taşımaktadır. Ankara Üniversitesi Kreiken Rasathanesi'nde bulunan 80 cm çaplı Prof. Dr. Berahitdin Albayrak teleskobu, TÜBİTAK Ulusal Gözlemevi'nin 1 m çaplı T100 teleskobu ve İstanbul Üniversitesi Gözlemevi'nin Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi Ulupınar Gözlemevi yerleşkesinde bulunan 60 cm çaplı teleskobu ile elde edilen ışık ölçüm gözlemlerinin yanı sıra Kepler ve TESS uzay teleskoplarının elde ettiği gözlemler de kullanılarak yapılan bu çalışmada, çift yıldızın tutulma zamanlarının analiz edilmesi ile Kepler-451 sisteminde daha önce keşfedilmiş olan bir gezegene ilave olarak Jüpiter benzeri iki adet gezegenin daha varlığı tespit edildi. Keşfedilen gezegenlerin çift yılıdz sistemi etrafındaki bir yıllarının 43 gün ve 1800 gün sürdüğü hesaplandı, önceden keşfi yapılmış olan gezegenin yörünge dönemi ise 406 gün olarak güncellendi. Türk astronomlarca keşfedilen bu yeni gezegenler 1.76 ve 1.61 Jüpiter kütlesine sahip gaz devleri olup, sistemde 2015 yılında keşfedilen gezegene benzer kütlededir (1.86 Jüpiter kütlesi). Araş. Gör. Ekrem Murat ESMER'in doktora tez çalışması kapsamında incelenen çift yıldız sistemlerinden biri olan Kepler-451 sistemi, yaklaşık 29300 oC yüzey sıcaklığına sahip altcüce türü bir yıldız ile 2580 oC yüzey sıcaklığındaki cüce türü bir yıldızdan oluşmaktadır. Bu sistemde görülen tutulmaların zamanındaki değişimler kullanılarak gezegenlerin keşifleri gerçekleştirildi. Yapılan çalışmada toplamda üç gezegen barındıran bu sistemin kararlı yörüngelerde dolandıkları da tespit edildi. Bu keşifler, çift yıldız sistemleri etrafında tutulma zamanlamasıyla keşfedilmiş 21. ve 22. gezegen olması bakımından da önemlidir. Ayrıca, Kepler-451, Kepler-47'den sonra etrafında ikiden fazla gezegen keşfedilen ikinci çift yıldız sistemi olmuştur. Çalışma, TÜBİTAK tarafından Doç. Dr. Özgür BAŞTÜRK yürütücülüğünde sürdürülen 118F042 numaralı, Zamanlama Yöntemiyle Ötegezegen Keşfi başlıklı 1001 AR-GE Projesi kapsamında desteklenmiştir. Kepler-451 sistemindeki gezegenlerin keşfinin açıklandığı bilimsel makale Oxford Üniversitesi Yayınları tarafından basılan Monthly Notices of the Royal Astronomical Society dergisinde yayınlandı. Yaklaşık üç saatlik bir yörünge dönemine sahip olan Kepler-451 çift yıldız sistemi sıcak bir altcüce yıldız ile soğuk bir anakol yıldızından oluşmaktadır. Dünya'dan bakıldığında yörünge hareketleri esnasında tutulma gösteren bu çift yıldızın ışığında düzenli olarak azalmalar gözlenmektedir. Çift sistemdeki sıcak yıldız yaklaşık 29300 oC sıcaklığına sahip olup 0.48 Güneş kütlesindedir. Bu yıldız, merkezindeki hidrojen füzyonu sürecini tamamlamıştır ve bu aşamadan sonra genişleyen üst katmanları sistemden atılmıştır. Bu maddenin sistemden atılması süresince, yaklaşık 2580 oC sıcaklıktaki diğer yıldız ile birbirlerine yaklaşmışlardır. Bugünkü durumları ortak zarf sonrası evre olarak adlandırılmaktadır. Tutulma Zamanlama Yöntemi Dünya'dan bakıldığında bazı çift yıldızlar tutulma gösterebilmektedir. Bu olay esnasında örtülen yıldızdan gelen ışığın bir kısmı gözlenemediğinden ışıkta bir azalma gerçekleşir ve tutulmanın sonlanması ile birlikte ışık seviyesi tekrar eski düzeyine çıkar. Aşağıdaki görselde, Kepler-451 sisteminin yörüngesindeki bir turu esnasında ışığındaki değişimin Kepler ve TESS uzay teleskopları ile AUKR Prof. Dr. Berahitdin Albayrak teleskobu (T80) ile gözlenmiş olan yapıları görülmektedir. Alt eksendeki evre değerlerinde 0 ve 0.5 değerlerine karşılık gelen ışık azalmaları tutulmalardan; tüm evre aralığındaki ışık değişimi ise soğuk yıldızın yüzeyinden yansıyan ışıktan kaynaklanmaktadır. Görsel kaynağı: Esmer vd. 2022 Tutulma olayının gözlenmesi ile birlikte tutulma ortası zamanlar tespit edilebilir. Tutulma ortası zamanlarındaki değişimlerin analiz edilmesi ile birlikte, örten çift yıldız sistemlerine dair çeşitli bilgiler elde edilebilir. Tutulma zamanlarının dönemindeki düzenli artış ya da azalış sistemi oluşturan çift yıldızlar arasındaki kütle aktarımı ya da sistemden kütle kaybedilmesi ile oluşabilirken, bu zamanların dönemindeki çevrimsel değişimler manyetik etkinlik, eksen dönmesi ya da sisteme kütleçekim kuvveti ile bağlı ilave cisim in varlığı sebebiyle olabilir. Kepler-451 örten çift yıldız sisteminin tutulma zamanlarının değişimini gösteren aşağıdaki görselde, zamanlamadaki değişimin kaynağı olan gezegenlerin yarattığı etkinin modeli gözlemsel veri üzerine kırmızı renkli eğri ile çizilmiştir. Buradaki dalga benzeri yapılar sistemdeki orta ve en dış yörüngedeki cisimlerden kaynaklanmaktadır. Görsel kaynağı: Esmer vd. 2022 Kepler uzay teleskobundan elde edilen tutulma zamanlamalarının gösterildiği aşağıdaki görselde ise 43 gün döneme sahip olan en içteki gezegenin varlığı sebebiyle oluşan değişim modeli gösterilmiştir. Görsel kaynağı: Esmer vd. 2022 Yörünge Kararlılık Testleri Gezegen barındıran sistemlerdeki toplam cisim sayısının 3 veya daha fazla olması durumunda, sistemin yörünge kararlılığı incelenebilmektedir. Bunun için, cisimlerin yörünge hareketleri sırasında merkezdeki yıldız ile olan kütleçekim etkileşmeleri ile birlikte, gezegenler arası kütleçekim etkileşmeleri de hesaplanıp, kapalı yörüngelerde dolanabildiklerinin onaylanması gerekmektedir. Kepler-451 sisteminde yapılan analizde elde edilen 3 gezegenli sistemin yörünge kararlılığı, bilimsel literatürde sıkça kullanılan ve hızlı bir kararlılık hesaplama yöntemi olan frekans harita analizi ile gerçekleştirilmiştir. Aşağıdaki görselde, Kepler-451 sisteminde en dış yörüngede bulunan gezegenin farklı yörünge büyüklükleri ve dışmerkezliklerine karşılık elde edilen kararlılık belirteci değerleri renkli olarak gösterilmiştir. Burada kararlı yörüngeler, kararlılık belirtecinin logaritmik değerinin -6 veya daha düşük olduğu ve mor siyah renk ile gösterilen bölgelerde bulunmaktadır. Bu analize göre, en dış yörüngedeki gezegenin yörünge büyüklüğünün 2.4 2.5 Astronomi Birimi büyüklüğü aralığında olması durumunda sistemdeki cisimler kararlı yörüngelerde dolanabilmektedirler. Görsel kaynağı: Esmer vd. 2022 Makale adresi: DOI: https://doi.org/10.1093/mnras/stac357"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/antalyada-bulusalim/", "text": "Müthiş bir seminer 101 öğretmeni bekliyor: Astronomi Öğretmenleri Seminerleri-3. 24-26 Ocak 2015 tarihleri arasında Antalya'da yapılacak olan seminerde öğretmenlerimiz, kendilerini eksik hissettikleri bir alan olan gökbilim üzerine dolu dolu 2 gün geçirecekler. Aynı zamanda son zamanlardaki gelişme ve keşiflerde paylaşılacak. Seminer sırasında katılımcılar 24 saat aralarında bulunacak değerli bilim insanlarımızla tanışma ve merak ettikleri konular üzerinde ayrıntıları da sorma şansını bulacaklar. 24-26 Ocak 2015 tarihlerinde, Antalya'da düzenlenecek olan Astronomi Öğretmen Seminerleri (AÖS-3) organizasyonu ile 2 gün boyunca Astronomi alanına ilgi duyan öğretmenlerimize yönelik birden fazla seminer /eğitim ve gözlem yapma teknikleri hakkında pratiğe dayalı beceri eğitimi verilecektir... AÖS'ye davet edilecek konuşmacılar Astronomi alanındaki seçkin akademisyen hocalarımızdır. Prof.Dr. Zeki ASLAN Prof.Dr.Dursun KOÇER Prof.Dr. Ethem DERMAN Prof.Dr.Zeynel TUNCA Prof.Dr.Serdar EVREN Seminer sonunda katılımcı öğretmenlerimiz sertifikalandırılacak olup bu sertifikalar ile Seçmeli Astronomi derslerinin üstlenilmesi daha uygun olacaktır.!.. AÖS'nin düzenlenmesinin üç temel amacı vardır: 1-İlk ve orta öğretimde fen bilimlerine ait konular işlenirken öğretmenlerin astronomi kavramlarından yola çıkarak örnekler vermelerini sağlamak ve fen derslerine karşı olan ilgiyi arttırmak; 2-Fizik, Matematik vb. branşlarda fiilen görev yapan mevcut öğretmenlerin zorunlu durumlarda liselerdeki seçmeli astronomi derslerini üstlenirken derse daha donanımlı girmelerini sağlamak; ve 3-İlk ve orta öğretimde ders konularına yönelik kavram yanılgı ve karışıklarını örneklerle ortadan kaldırmak ve/veya daha açıklayıcı hale getirerek daha rahat aktarılabilmesini sağlamaktır. ** AÖS serisi kapsamındaki Seminer faaliyetlerini, Öğretmenler için hizmet içi eğitim aktiviteleri olarak görmeniz organizasyonu daha iyi algılamanızı sağlayacaktır. İçten teşekkürlerimizle AÖS Ekibi/Antalya Ayrıntılı bilgiler katılma koşulları için tıklayınız. Güzel ve yıllarca hatırlanacak güzel bir seminerde buluşmak dileğiyle. 1 Yorum Emeği geçen bütün akademisyen hocalarımız başta olmak üzere herkesi tebrik ederim. Memlekette çıkarsız fayda sağlayan, gelecek nesillere önemli miraslar bırakmak için gayret gösteren insanlarımızın olduğunu görmek umut veriyor. Teşekkürler..."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/anti-simetrik-gokada/", "text": "Hubble teleskopunun ürettiği bu görüntüde 120 milyon ışık yılı uzaktaki Kral takımyıldızında yer alan sarmal gökada NGC 2276'yı görüyoruz. İlk bakışta parlak sarmal kollar ve koyu renkteki toz şeritlerinin süslemesiyle diğer sayısız tipik sarmal gökada izlenimi veriyor. Daha yakından bakıldığında ise kütle çekimi etkileşimi ve yoğun yıldız oluşumuyla şekillenen ve bu nedenle anti simetrik gökada olduğu anlaşılıyor. Bu sıradışı görüntüye sebep ise iki farklı astrofiziksel etkileşimdir: biri aşırı ısınmış gaza etki eden gökada kümeleri ve diğeri yakın galaktik komşuyla ilgili. NGC 2276'nın küme içi ortamla etkileşme gökadanın kenarındaki yıldız oluşumlarının artmasını sağladı. Bu yıldız oluşum dalgası görüntünün sol tarafında parlak, mavi renkli büyük kütleli yıldızların oluşumuna neden oldu ki gökadanın simetrisini bozan da bu oldu. NGC 2276'da yakın zamanda gözlenen yıldız oluşumu artışı ikili sistemlerdeki karadelik ve nötron yıldızlarının ortaya çıkışıyla da ilgilidir. Bu yeni yıldız patlamasından dolayı gökadanın diğer tarafında bulunan kendisinden daha küçük komşusunun çekimi de NGC 2276'nın dış kenarlarının şeklini bozmaktadır. Küçük merceksi gökada NGC 2300 ile gerçekleşen etkileşim NGC 2276'nın en dış sarmal kollarını etkilemektedir. NGC 2276 tuhaf görünümlü tek gökada değildir. 1966'da yayınlanan Tuhaf Gökadalar Atlası, muhtemel gökada birleşmeleri, halka şekilli gökadalar ve başka galaktik tuhaflıkların listesini içermektedir. NGC 2276'da bunlardan biridir."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/antik-kuzey-yildizindaki-tutulmalar/", "text": "NASA'nın yeni ötegezegen avcısı olan TESS ile elde yeni veriler gökyüzünde oldukça rahat görülebilen Ejderha takımyıldızındaki Alfa Yıldızı ile sönük arkadaşı arasında sıralı tutulma olduğunu gösterdi. Gökbilimciler daha önce bunun ikili bir sistem olduğunu bilmelerine karşılık karşılıklı tutulma gerçekleştirmeleri tam bir sürpriz oldu. Daha önce gözlenmemiş olmasına şaşıran gökbilimciler bunun nedeninin tutulmanın altı saat gibi kısa sürede gerçekleşmesi ve ana yıldızın çok parlak olmasına bağlıyor. Kepler'in dedektörleri bu parlak ışıkla anında dolacağı için tutulmaları maskeleyecek ve görülmesini engelleyecekti. İki yıldız tutulma sonrası birbirinden oldukça uzaklaştığı ve yalnızca kütle çekim kuvvetiyle dengede kaldığını gösteriyor. Bu tür sistemler önemlidir, çünkü yıldızların birbirine göre çok farklı kütleleri ve boyutları oldukça iyi şekilde hesaplanabilir. Thuban olarak bilinen Alfa Ejderha yıldızı 270 ışık yılı uzaktadır. Alfa olmasına karşılık aslında Ejderha'nın dördüncü parlak yıldızıdır. Ünü ise 4700 yıl önce en eski Mısır piramitlerinin inşasındaki tarihsel rolde yatıyor. O zamanlar Yer'in dönüş ekseni kuzey kutbuna en yakın Kuzey yıldızıydı. Bugün bu nokta yakınında Küçük Ayı takımyıldızının en parlak yıldızı Polaris yer almaktadır. Bu değişim Yer'in kendi ekseni çevresinde 26,000 yıllık döngüsel yalpalama yapmasıyla gerçekleşir. Birincil yıldız Güneş'ten 4.3 kat daha büyük olup yüzey sıcaklığı 9700 0C derecedir. Bu da Güneş'ten %70 daha sıcak bir yıldız olması demektir. Beş kat daha sönük olan arkadaşı ise büyük olasılıkla birincinin yarı boyutundadır ve Güneş'ten %40 daha sıcaktır. 1 Yorum dans eden bir çift yıldız.bu iki yıldızın bukadar detaylı incelenmesi müthiş bir olay.verilen bilgiler çok önemli .ikili yıldızın birbirini dengelemeside başka bir olay.sanırım alfa centaure de ikili yıldız sistemine sahip.araştıracağım.teşekkürler.selamlar."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/aos-3-sonrasi-ve-birkac-ani/", "text": "Antalya'da Akdeniz Üniversitesi, İstanbul Kültür Üniversitesi ve TÜBİTAK Ulusal Gözlemevi'nin katkılarıyla 26-28 Ocak 2015 arası üç günlük güzel bir seminer hayata geçirildi. Seminere 100 dolayında öğretmen arkadaşım katıldı. Gökbilimle ilk kez tanışanlarda vardı, bilgilerini tazelemek isteyenlerde. Güzel bir seminer oldu, karşılıklı fikir alışverişi en yüksek seviyedeydi. Seminerde Güneş Sistemi, gezegenlerimiz, yıldız bilgisi, gökküre ve kooridinat sistemleri, gökadalar, ötegezegenler, Mars yüzey projesi, sahte bilim gibi konulara değinildi. TUG'un getirdiği teleskopla gözlem yapıldı. Ay, Jüpiter ve Ülker kümesi gözlendi. Kış üçgeni gösterildi. Kutup yıldızının nasıl bulunacağı anlatıldı. Gökyüzü Atlası dağıtılarak kullanımı hakkında bilgi verildi. Gökbilim üç günlük kısa süre içinde belki ayrıntılı değil ama temel düzeyde anlatıldı, tartışıldı. İngiltere'den Dr. Selçuk Topal ve ABD'den Dr. Umut Yıldız tele-konferans yöntemiyle gökadalar ve moleküler bulutları anlattılar. Soruları yanıtladılar. Günümüz okullarında görev yapmakta olan fen ve fizik öğretmenlerinin kendilerini en fazla eksik hissettikleri alan gökbilimdir. Bunu bu seminerde de gördük. Öğretmenler kendi maaşlarından pay ayırarak, kilometrelerce uzaktan gökbilim öğrenmek için geldiler. Tatillerinden zaman ayırdılar. Bu, gökbilim eksikliğinin ne düzeyde olduğunu gösteriyor. Belki bu olguya kendimden bir örnek vermek güzel olur. Liseye başlayacağım yaz aylarında canım sıkkın bir şekilde evde dolanıyordum. Adana'da yaz ayları oldukça sıcak geçtiğinden dışarı çıkıp gezme pek de cazip gelmiyordu. Derken gözüme evdeki bir ansiklopedi erişti. Rastgele birini aldım. G-H harflerinin olduğu bir ciltti. Rastgele açtım. Gazneliler karşıma çıktı. Okumaya çalıştım. Bazı kişilere ilginç gelecek bilgiler olsa da bana sıkıcı gelmişti. Bir-iki sayfa çevirince karşıma Güneş başlığı geldi. Bir göz attım. Çapı, kütlesi çok büyük rakamlardı. Gözlerim kocaman olmuştu. Derken Güneş'in küçük yıldızlardan olduğunu okudum, 'yok artık' dedim. açıklamaların olduğu yerde birkaç yıldız örnek veriliyordu. Onlara baktım, bilgiler kısaydı ama benim gökbilime sevdalanmama neden olacak yeterliktedi. Okullar açıldığında aklımda birçok soru vardı. Belki de kafamı kurcalayan en önemli soru Venüs idi. Nasıl olur da Güneş'e en yakın gezegen Merkür değil de, Venüs en sıcak gezegen olurdu. Bunu fizik öğretmenime sordum. Bilmediğini, coğrafya öğretmenine sormamı istedi. Ben de sordum. Bilginin yanlış olabileceğini söyledi coğrafya öğretmeni. Eve dönünce evdeki başka kaynakları taradım, hayır bilgi yanlış değildi. Doğrusunu o yıllarda almayı alışkanlık haline getirdiğim TÜBİTAK Bilim ve Teknik Dergisi'nde buldum. Yanıt basitti: Venüs atmosferi ve dolayısıyla sera etkisi. O zamanlardan bu zamana çok yıllar geçti. Ama ne yazık ki gerek fen gerekse fizik öğretmenleri üniversitelerde hala yeterli gökbilim bilgisi edinemiyor. Okullarda hala astronomi öğretmeni yok. Bilim öğretmeye çalışıyorsunuz, bilimin güler yüzü astronomiyi bilen yok. Bu acı bir gerçek. Gökbilim neden önemlidir diye sorulabilir. Gökbilim gelişmiş ülkelerde bilime geçiş kapısı olarak kullanılır. Çocukların en fazla merak alan gökbilimdir. Yok karadelikler, meteor yağmurları, kuyrukluyıldızlar gibi kavramlar onlara ütopik gelir. Nerede birşeyler görür ya da okurlarsa ona hemen inanırlar. Bu açıdan önemlidir. Gökbilimi kullanarak çocukları ve gençleri bilimin herhangi bir alanına yaklaştırabilir, hurafelerden, saçmalıklardan koruyabilirsiniz. Belki de en önemlisi gökbilim yardımıyla, okudukları, izledikleri herşeye inanmamalarını, sorgulamalarını, araştırmalarını bilinçaltına yerleştirecek güzel bir araç olabilir. Bir gazetedeki bilimsel bir haberi en son ne zaman okuduğumu hatırlamıyorum. Çünkü basına göre sürekli kansere tedavi bulunur ama insanlar yine kanserden ölür. Basına göre her yerde uçan daireler görülüyor ama ben cahil liseli gençliğimde çok istememe karşılık geçen onca yıl içinde bir tane dahi göremedim. Her yıl futbol takımlarımız muazzam transfer haberileriyle çalkalanır ardından yalan olduğu ortaya çıkar. Bilimsel bir gerçeği çarpıtarak yazan basının benim bilmediğim bir alandaki haberine nasıl inanabilirim ki! Gazete almayı ise sekiz yıl önce bıraktım. Çünkü her türlü haber artık bana 'acaba' sorusunu getiriyor. O zaman, bir bilim haberini nereden öğrenmeli insanlar. Özellikle de öğretmenler. Gerçek yerinden, bilim insanlarından, üniversitelerden, araştırma kuruluşlarından, gözlemevlerinden. Ne yazık ki son yıllarda gökbilim açısından Türkçe kaynakların sayısı artsa da hala yeterli değil. Belki de bu nedenle bu site oluştu. Belki de bu nedenle Arif Bayırlı GökGünce'yi oluşturdu. Belki de o yüzden Bulutsu var. Antalya'daki etkinlikte bu açlığın bir göstergesi. Doğru düzgün bir planlamayla öğretmenler bilgi alabilecekleri, karşılarında kasıntı gibi durmayan, samimi bilim insanlarıyla tanışıp, samimi bir ortam içinde gerekli bilgiye ulaşabilirler. Bu açıdan Milli Eğitim Bakanlığımızın Hizmetiçi eğitimlerine çeki düzen vermesi gerekir. Konuştuğum her öğretmen hizmetiçi eğitimlerin verimsizliğinden bahsediyor. Son bir anı daha. 2006'da yapılan bir sempozyum dolayısıyla Prof.Dr. Zeki Aslan'ın bana olan tutumunu unutamam. Ders arasında çay, kahve içerken aramızdaydı ve karşımızda ceketi ilikliydi. Bu kısım hiç önemli değil buraya takılmayın. Önemli olan şuydu: bize öğretmen olduğumuzu hissettiriyordu. Bize gayet saygı duyuyor ve 'siz' diye hitap ediyordu. Ardından illerimize döndük ve hemen birkaç gün sonra 'zorunlu' bir hizmetiçi eğitime katıldım. Toplantının yapıldığı salonda iki yüz kişi vardı ve salon soğuktu. Aylardan Aralık idi. Salonda kalorifer tesisatı değiştirildiği için içerisi buz kesimişti, adeta büzüşmüş haldeydik. Bunu sorumlu kişilere dile getirdik, gelin bunu erteleyin dedik. Aldığımız yanıt kısa ve netti: İsteyen gidebilir, ama giden hakkındaki soruşturmaya razı olur. Hangisi Türkiye diye düşünmeden edemiyor insan. Astronomi Diyarı'nda içimdekileri döktüm. Site içeriğine uymayan bir yazı oldu. Kusura kalmayınız. AÖS-3 için başından sonuna kadar koşuşturan Yrd. Doç. Dr. Memduh Sami Taner hocama, her istenilen yere adeta koşarak bilimi tanıtmaya çalışan Prof. Dr. Ethem Derman, Prof. Dr. Zeynel Tunca, Prof. Dr. Serdar Evren hocalarımla ile sağlık nedeniyle aramıza katılamayan ancak desteklerini uzaktan da olsa vermeyi sürdüren Prof. Dr. Dursun Koçer'e, Prof. Dr. Zeki Aslan'a, TÜBİTAK Ulusal Gözlemevi'ne sonsuz teşekkürler. Nice güzel bilim dolu etkinlikler ve projelere. Bilimle kalmak dileğiyle. Seminer sırasında anlatılan derslerin sunularına ulaşmak için tıklayınız. Ümit Fuat Özyar"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/apexin-yeni-kamerasindan-ilk-isik/", "text": "Yıldız Oluşumunun Soğuk Parıltısı ArTeMiS adlı yeni bir aygıt APEX Atacama Pathfinder Deneyi Teleskopu üzerine başarıyla kuruldu. APEX Atamaca Çölü'nde bulunan milimetre ve milimetre-altı dalgaboylarında çalışan 12-metre çapında bir teleskoptur. Elektromanyetik tayfın kırmızı ötesi ve radyo dalgaları bölgesinde gökyüzünü inceleyen teleskop Evren'in derinlikleri hakkında gökbilimcilere önemli bilgiler sağlamaktadır. Teleskopa takılan yeni kamera Kedi Pençesi Bulutsusu'nun dikkat çekici detaylı bir görüntüsünü almayı başardı. ArTeMiS APEX'in ana aygıtlarına eklenen milimetre-altı dalgaboyuna duyarlı bir geniş alan kamerasıdır ve gözlemlerin derinleşmesini ve daha da detaylandırılmasını sağlayacaktır. ArTeMiS'in yeni nesil dedektör düzeni daha öncekilere nazaran daha çok bir CCD kamera gibi davranmaktadır. Bu sayede gökyüzünün geniş-alan görüntüleri daha hızlı ve daha fazla piksele sahip olarak elde edilebilecektir. Kurulum ekibi ArTeMiS kamerasını teleskopa kurabilmek için olağandışı hava koşullarının üstesinden gelmek zorunda kaldı. Chajnantor Platosu'ndaki oldukça yoğun kar yağışı neredeyse APEX kontrol binasını örtüyordu. ALMA Operasyon Destek Tesisi ve APEX ekibinin yardımlarıyla ArTeMiS kutusu teleskopa kar yığını olmayan geçici bir yoldan taşınarak kuruldu. Ekip daha sonra aleti test edebilmek için, havanın kurumasını ve ArTeMiS'in gözlem yaptığı milimetre-altı dalgaboylarındaki ışığın Yeryüzü atmosferinden soğurularak geçmesini bekledi. Ancak, zamanı geldiğinde, başarılı test gözlemleri gerçekleştirilebildi. Test ve kurulum gözlemlerinden sonra ArTeMiS birçok bilimsel proje için çalışmaya başladı. Bu hedeflerden bir tanesi de güney takımyıldızlarından Akrep doğrultusunda bulunan yıldız oluşum bölgesi NGC 6334'tü . Yeni ArTeMiS görüntüsü APEX'in bu bölgeye ait daha önceki görüntülerinden açık bir şekilde daha keskin. ArTeMiS'in testi tamamlandı ve kamera ilave dedektörlerin kurulması için Fransa'daki Saclay'a gönderildi. Tüm ekip şimdiden ilk gözlemler adına oldukça heyecanlı, ve bunun yıllardır süren yoğun çalışmalar ve APEX teknik ekibinin destek ve yardımları olmadan aşılamayacağının da farkındalar. Notlar ArTeMiS Architectures de bolometres pour des Telescopes a grand champ de vue dans le domaine sub-Millimetrique au Sol anlamına gelmektedir. CEA kurulum ekibinde Philippe Andre, Laurent Clerc, Cyrille Delisle, Eric Doumayrou, Didier Dubreuil, Pascal Gallais, Yannick Le Pennec, Michel Lortholary, Jerome Martignac, Vincent Reveret, Louis Rodriquez, Michel Talvard ve François Visticot yer almaktadır. ESO-Türkiye"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/arp-220de-yedi-supernova-kesfedildi/", "text": "Chalmers ve Onsala Uzay Gözlemevi'ndeki gökbilimciler 250 milyon ışık yılı uzaklıktaki bir gökadada daha önce bilinmeyen yedi süpernova tespit etti. Daha önce bir gökadada aynı zamanda bu kadar çok süpernova keşfi olmamıştı. Keşif gökbilimcilerin inandığı bir fikri kanıtlıyor: çok yıldız oluşturan gökadalar yıldız fabrikalarıdır ve bunlar aynı zamanda süpernova fabrikalarını içerir. Gökbilimciler Arp 220 adlı gökadanın net görüntülerine ulaşabilmek için aralarında İsveç'in de olduğu beş ülkenin desteğiyle çalıştırılan bir radyo teleskop ağını kullandı. Bilimcilerin keşfettiği 40 radyo kaynağı Arp 220'nin merkezi çevresinde bulunmaktadır. Bu radyo kaynakları gaz ve toz bulutları arasında saklandığından sıradan teleskoplarla gözlenemez. Radyo kaynaklarının keşfi için radyo dalga boylarında birkaç yıl süren ölçümle değişimleri izlendi. Çalışma ekibinden Fabien Batejat: Tüm veriler bunların yedi süpernovaya ait olacağını gösterdi: son 60 yıl içinde patlayan yıldızlar diyor. Keşif Arp 220'de yıldız oluşumunun neden hızlı olduğunu da açıklıyor. Şili'deki Avrupa Güney Gözlemevi 'dan Rodrigo Para: Arp 220'de gökadamızdan daha fazla süpernova görüyoruz. Arp 220'de her üç ayda bir süpernova oluştuğunu düşünüyoruz. Samanyolu'nda ise her yüzyılda bir süpernova görülüyor diyor. Chalmers ve Onsala Uzay Gözlemevi'nin müdür yardımcısı ve gözlemsel radyo astronomi profesörü görevini yürüten John Conway: Arp 220, yıldız oluşumunun çok verimli olduğu yer olarak bilinir. Şimdi bu yıldız fabrikalarında süpernova fabrikaları olduğunu da görmek mümkün oldu diyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/artik-bir-truvamiz-var/", "text": "NASA'nın Geniş Alan Kızılötesi Tarayıcısı ile elde edilen verileri inceleyen gökbilimciler Dünya'nın yörüngesi üzerinde ve Dünya ile birlikte Güneş'in çevresinde dolanan ilk Truva asteroiti keşfettiler. Truva asteroitleri gezegenin önünde ya da arkasında onunla aynı yörüngeyi paylaşan irili ufaklı cisimlerdir. Gezegenle aynı yörüngede dolandıklarından bir çarpışmaya neden olmazlar. Güneş Sistemi'nde Neptün, Mars ve Jüpiter'in de Truva asteroitleri bulunuyor. Satürn'de ise uydularının da içinde yer aldığı iki ayrı Truva asteroit grubu yer alıyor. Bilim insanları Dünya'nın da Truva asteroitlere sahip olduğunu düşünüyor ancak Dünya'nın bakış açısına giren Güneş'in parlaklığı nedeniyle şimdiye kadar bunları görmek mümkün olmamıştı. Kanada Athabasca Üniversitesi'nden Martin Connors: Bu asteroitle gün ışığında olduklarından onları görmek çok zordur. Neyse ki şimdi birini bulduk. WISE bize bu asteroitin Dünya'dan görülmesi mümkün olmayan zor bir yerde olduğunu gösterdi diyor. WISE Ocak 2010 ile Şubat 2011 tarihleri arasında kızılötesi ile tüm gökyüzünü taradı. Connors ve ekibi Dünya'ya yakın nesneler ,asteroitler ve kuyrukluyıldızları bulmak için bu verileri incelemeye başladı. DYN Dünya'nın Güneş çevresindeki yörüngesindeki yolun 45 milyon km içinde olan nesnelerdir. WISE ile Mars ile Jüpiter arasındaki Asteroit kuşağında 155 000, 132'si önceden bilinmeyen olmak üzere 500'ün üzerinde DYN gözlemledi. Ekip olası iki Truva asteroiti keşfini gerçekleştirdi. 2010 TK7 olarak adlandırılanı Kanada-Fransa-Hawai Teleskopu'nun gözlemleri ile ilk Dünya Truva asteroiti olarak onaylandı. Asteroit yaklaşık 300 metrelik bir çapa sahip. Asteroit Dünya yörünge düzleminin üstüne altına yalpa yaparak ilginç bir yörünge izliyor. Nesne Dünya'dan yaklaşık 80 milyon km uzaklıkta bulunuyor. Asteroitin yörüngesine ilişkin yapılan hesaplamalar onun önümüzdeki 100 yıl içinde Dünya'ya 24 milyon km'den daha az yaklaşamayacağını gösteriyor. Yörüngesiyle ilgili yapılan bir benzetim aşağıda görülüyor. NASA'nın Jet İticileri Laboratuarı'ndan WISE'nin DYN gözlemleri baş araştırmacısı Amy Mainzer: Dünya ile takip oyunu oynuyor sanki. Dünya bu asteroiti her zaman kovalıyor görünüyor diyor. Diğer asteroitlerinde benzer yörüngeleri var. Bu nesneler gelecekteki insanlı ya da robotlu gerçekleştirecek aramalar için mükemmel aday olabilir. Dünya yörünge düzleminin altında ve üstünde dolanan asteroit 2010 TK7'ye ulaşmak için büyük miktarda yakıt gereklidir. Yüzlerce, binlerce asteroit ve kuyrukluyıldız verileri Cambridge'deki Smithsonian Astrofizik Gözlemevi'nde Uluslararası Astronomi Birliği tarafından desteklenen Küçük Gezegen Merkezi'nde bulunuyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/asimetrik-supernova-patlamalari/", "text": "Yıldızlar küre şeklinde olup, parlayan gaz toplarıdır. Bundan dolayı da bazı yıldızlar süpernova şeklinde patladığında savurdukları ateş toplarının çevreye küresel olarak yayılması gerektiği beklenebilir. Ancak son yapılan araştırma bu olayların bazılarının yuvarlak olmadığını açığa çıkardı. Veriler Calar Alto Gözlemevi'nde yapılan gözlemler sonucunda oluşturuldu. Güneş'ten bildiğimiz üzere yıldızlar parlayan ve mükemmel gaz küreleridir. Yıldızların sarsıntılı olan ömürleri boyunca bu şekillerini koruduğunu biliyoruz. Büyük yıldızların süpernova patlamasıyla yaşamlarını bitirirken uzaya büyük kütleli gaz bulutu püskürtürler. Ancak süpernova patlamalarıyla ilgili yapılan son gözlemler bir yıldızın patlaması sonucunda şekli bozulan bir alev topu oluştuğunu gösterdi. Süpernova Çeşitleri En güçlü yıldız patlamaları süpernova olarak adlandırılır. Parlaklıkları nedeniyle çok uzaktaki bir gökada içinde bile görülebilirler. Bazı süpernovalar yıldızına çok yakın bir beyaz cüce ya da birbirine yakın yıldızların arasındaki etkileşme sonucunda ortaya çıkar. Bunlar termonükleer süpernovalardır. Diğer süpernovalar ise çük büyük bir yıldızın kütle çekimsel etki nedeniyle çekirdeğinin çökmesi sonucunda oluşur. Bu yıldız enerjisini sağlayan yakıtı tüketerek merkezi üzerine çöküp küçülür. Bunun sonucu ise kıyameti andıran çok şiddetli bir patlamadır. Biz kütle çekimi nedeniyle oluşan süpernovaların alt sınıfıyla ilgileniyoruz: tip IIn süpernovaları. Şimdiye kadar bu patlamalardan sadece üçüyle ilgili bilgi edinilebildi. Ancak her üç patlamada da ateş topunun asimetrik olduğuna ilişkin önemli kanıtlar elde edildi. Bu çalışmaların sonuncusu Calar Alto Gözlemevi'ndeki teleskop ve araçlarla Kasım 2010'da süpernova 2010jl'yi gözleyen F. Patat ve ekibi tarafından yapıldı. 2010jl Süpernovası 2010jl süpernovası Kasım 2010'un başlarında Aslan takımyıldızında ortaya çıktı. Yıldızın bulunduğu ve tuhaf bir şekle sahip UGC 5189A gökadası çevresindeki gökadalarla güçlü kütle çekimsel etkileşimde bulunan bir gökadadır. Böylesi etkileşimler daha sonra süpernova patlamasıyla yok olacak büyük yıldızların oluşmasına neden olur. UGC 5189A bizden yaklaşık 160 milyon ışık yılı uzaklıktadır. Bu ise süpernovanın 160 milyon yıl önce gerçekleştiğini gösteriyor. Patat ve ekibi teleskopta küçük bir nokta olarak görünen patlamayı özel bir teknikle, spektropolarimetre aracıyla gözledi. Beklenmedik derecede mükemmel bir performans gösteren araç yardımıyla yıldızın patlama süreciyle ilgili önemli bilgiler elde edildi. Uzayda yayılan elektromanyetik dalgalar bir taşın su yüzeyine bırakıldığında oluşturduğu dalgalara benzer. Tek farkla: su dalgaları su yüzeyinde yukarı ya da aşağı yönde ilerlerken ışık dalgaları yukarı-aşağı, sağ-sol gibi tüm yönlerde ilerler. Salınım sırasında fiziksel etkilerden dolayı baskın olan ışık dalgasını görürüz. İşte böylesi ışık dalgalarına bakılarak 2010jl'nin asimetrik olduğu görüldü. Kutuplaşmanın yaklaşık % 2 değerinde olduğu belirlendi. Asimetri Nasıl Oluşur? Süpernovalar büyük yıldızlardaki kütle çekimi etkisi nedeniyle oluşur. SN 2010jl'yi oluşturan etken ise yaklaşık 30 güneş kütleli çiftinin etkisidir. Bu tür büyük yıldızlar yaşamlarını kısa süre içinde, birkaç milyon yılda dışarıya büyük bir enerji ve madde püskürterek bitirirler. Bu nedenle yıldızın çevresinde sadece enerji değil yıldız rüzgarı nedeniyle beslenen bir toz perdesi oluşur. Son saat geldiğinde bu perde ile genişleyen ateş topu çarpışmasıyla yıldız patlar ve çevreye büyük bir ışık ve madde çıkışı gerçekleşir. SN 2010jl'de ışığın kutuplanmasından toz perdede gerçekleşen etkileşimler sorumlu. Şimdi akla bir soru geliyor: Asimetri küresel olmayan bir patlamayla mı, ya da büyük toz perdesiyle etkileşen ateş topu nedeniyle mi oluşuyor? Her iki durumda da toz perdesi patlama sonucunda küresel yıldızdan dolayı oluşuyor. Asimetriye neden olan değişimler ve manyetik alanlar daha ileri düzeyde yapılacak çalışmalarla açıklığa kavuşabilir."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/asiri-parlak-olayi-donen-bir-karadelige-yakalanan-yildiz-aciklayabilir/", "text": "ESO teleskopları parlak patlamanın yeniden yorumlanmasına yardım etti Uzak bir gökada içinde görülen ASASSN-15lh adlı olağan-dışı parlak bir noktanın şimdiye kadar görülmüş olan en parlak süpernova olduğu düşünülüyordu. Ancak aralarında ESO'nun da bulunduğu bir dizi gözlemevinde yapılan yeni gözlemler bu sınıflandırmayı şüpheli hale getirdi. Bunun yerine, bir grup gökbilimci bunun çok daha nadir ve uç bir olay olduğunu öne sürüyor kendi etrafında hızla dönmekte olan bir kara deliğin kendisine fazlasıyla yaklaşan bir yıldızı yok etmekte olduğunu. 2015 yılında Tüm Gökyüzü Otomatik Süpernova taraması , ASASSN-15lh adı verilen ve şimdiye kadar ki en parlak süpernova şeklinde kaydedilen bir olay tespit etti ve olay aşırı-parlak süpernova olarak sınıflandırıldı. Süpernovalar büyük kütleli yıldızların yaşamlarının sonunda gerçekleşen şiddetli patlamalar olarak biliniyor. Patlamanın şiddeti bir önceki rekor sahibi olaya göre iki kat ve maksimum parlaklığı ise Samanyolu'nun toplam ışık şiddetinden bile fazlaydı. Weizmann Bilim Enstitüsü ve Karanlık Evrenbilim Merkezinden Giorgos Leloudas liderliğindeki uluslararası bir ekip, Yeryüzü'nden yaklaşık 4 milyar ışık-yılı uzaklıkta yer alan ve patlamanın gerçekleştiği uzak gökadaya ait ilave gözlemler yaparak olağandışı bu olaya yeni bir açıklama getirdiler. Olaydan sonra kaynağı 10 ay boyunca gözlemledik ve açıklamasının aşırı parlak bir süpernova ile uyuşmadığı sonucuna vardık. Elde ettiğimiz sonuçlar olayın küçük bir yıdızı yok etmekte olan ve bu sırada kendi etrafında hızla dönen bir karadelik tarafından oluşturulabileceğine işaret ediyor. diye açıklıyor Leoudas. Bu senaryoya göre, ev sahibi gökadadaki büyük kütleli bir karadeliğin aşırı kütleçekim kuvveti, kendisine fazlasıyla yaklaşan Güneş-benzeri bir yıldızı yok ediyor gelgit parçalaması adı verilen ve şimdiye kadar sadece 10 kez gözlenen bir olay. Olay sırasında, aşırı çekimin etkisinde kalan yıldız gerilerek uzun, ince bir hale getiriliyor ve çarpışan kalıntılar şok dalgaları meydana getirirken, yığışma nedeniyle ısınan madde ışık parlalamalarına yol açıyor. Bu sayede yeterince kütlesi olmadığı için aslında bu şekilde gerçekleşmeyecek olan yıldızın sonu, parlak bir süpernova patlamasını andırıyor. Ekibin yeni önerisi hem yerdeki hem de uzaydaki teleskoplardan elde edilen gözlem sonuçlarına dayanıyor. Bunlar arasında ESO'nun Paranal gözlemevindeki Çok Büyük teleskobu, ESO'nun La Silla gözlemevindeki Yeni Teknoloji teleskobu ve NASA/ESA Hubble teleskobu yer alıyor . NTT ile yapılan gözlemler Geçiş Yapan Nesnelerin Tayfsal Taraması adlı projenin bir parçası olarak gerçekleştirildi. Gözlemleri birçok açıdan açıklayan bağımsız sonuçlara göre bu olay aslında bir çekimsel parçalanma, parlak bir süpernova değil, diye açıklıyor Cambridge Üniversitesinden eş-yazar Morgan Fraser . Özellikle, 10 ay devam eden takip gözlemlerinde olayın üç farklı aşamada seyrettiği verilerle ortaya çıkarıldı. Elde edilen verilerin bir süpernovadan ziyade, çekimsel parçalanmayı temsil ettiği görüldü. Mor-ötesi ışıkta gözlenen ikinci-parlama ve sıcaklıktaki artış bir süpernova ihtimalini daha da düşürüyor. Buna ilaveten, olayın gerçekleştiği yer kırmızı, büyük kütleli ve pasif bir gökada genel olarak süpernova patlamalarının gerçekleştiği, mavi, yıldız-oluşumu açısından zengin cüce bir gökadaya benzemiyor. Ekip bir süpernova kaynağının olası olmadığını söylese de, olay için tek açıklamanın klasik çekimsel parçalanma olmadığını da kabul ediyor. Ekip üyesi Nicloas Stone şu ayrıntıyı veriyor: Öne sürdüğümüz çekim olayıyla parçalanma işlemi kendi etrafında dönmeyen bir karadelikle açıklanamıyor. Dolayısıyla ASASSN-15lh'nin çok özel bir karadelik türünden kaynaklanan bir çekimsel parçalama olduğunu savunuyoruz. Ev sahibi gökadanın kütlesi, merkezinde yer alan süper kütleli karadeliğin kütlesinin Güneş'in kütlesinin en az 100 milyon katı olduğunu gösteriyor. Normalde bu kütlede bir karadeliğin olay ufkunun dışındaki yıldızlara zarar vermesi pek mümkün değil kütleçekim etkisinden hiçbir şeyin kaçamayacağı sınır. Bununla birlikte, eğer karadelik kendi etrafında hızla dönen özel bir türdense Kerr karadeliği durum değişiyor ve sınırlar ortadan kalkıyor. Toplanan tüm verilere rağmen ASASSN-15lh olayının % 100 kesinlikte bir çekimsel parçalanma olayı olduğunu söyleyemiyoruz diyor son olarak Leloudas. Ancak bu açık ara en uygun açıklama. Notlar ESO'nun Çok Büyük teleskobu, Yeni Teknoloji teleskobu ve NASA/ESA Hubble teleskobu'na ilave olarak ekip NASA'nın Swift teleskobu, Las Cumbres Gözlemevi Küresel Teleskobu , Avustralya teleskop dizgesi, ESA'nın XMM-Newton uydusu, Geniş-Alan Tayfçekeri ve Magellan teleskobunu da kullanmıştır. ESO-Türkiye"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/asiri-soguk-cuce-ve-yedi-gezegen/", "text": "Fevkalade Zengin Gezegen Sisteminde Ilık, Dünya Boyutunda Gezegenler Bulundu Gökbilimciler, sadece 40 ışık-yılı uzaklıkta yedi Dünya boyutunda gezegen buldu. Gezegenlerin hepsi, TRAPPIST-1 olarak da bilinen aşırı soğuk bir cüce yıldız olan ana yıldızlarının önünden geçerken; ESO'nun Çok Büyük teleskopu da dahil olmak üzere yer ve uzay merkezli teleskoplar kullanılarak tespit edildi. Nature dergisinde bugün yayımlanan makaleye göre bu gezegenlerden üçü yaşanabilir bölgede bulunuyor ve bunlar yüzeylerinde su okyanusları barındırıyor olabilir; bu durum yıldız sisteminin yaşama ev sahipliği yapma ihtimalini arttırıyor. Bu sistem hem en fazla sayıda dünya büyüklüğünde gezegene hem de en fazla sayıda yüzeyinde sıvı su bulunabilecek gezegene ev sahipliği yapıyor. Gökbilimciler; ESO'nun La Silla gözlemevindeki TRAPPIST-Güney teleskopunu, Paranal gözlemevindeki Çok Büyük teleskopu, NASA Spitzer teleskopunu ve Dünya genelinde diğer teleskopları kullanarak , soğuk kırmızı cüce TRAPPIST-1 yıldızının yörüngesinde dolanan en az yedi küçük gezegenin varlığını doğruladı. Yıldıza yakından uzağa doğru TRAPPIST-1b, c, d, e, f, g ve h olarak adlandırılan gezegenlerin boyutu Dünyamızınkiyle benzer. Yıldızın önünden geçen her bir gezegenin yıldızın ışığında neden olduğu azalmalar , gökbilimcilere gezegenlerin büyüklükleri, bileşenleri ve yörüngeleri hakkında bilgi elde etme imkanı sağladı. Gökbilimciler, iç bölgedeki en az altı gezegenin büyüklük ve sıcaklıklarının Dünya ile kıyaslanabilir olduğunu buldu. Belçika'daki Liege Üniversitesindeki STAR Enstitüsünden, başyazar Michael Gillon bulgulardan memnun: Bu inanılmaz bir gezegen sistemi; sadece çok fazla sayıda gezegen bulduğumuz için değil, boyutları şaşırtıcı derecede Dünya ile benzer olduğu için de. TRAPPIST-1, güneşin sadece %8'i kadar olan kütlesiyle yıldızsal anlamda aslında çok küçük aslına bakarsak Jüpiter'den sadece birazcık büyük ve Kova takımyıldızının yakınında olmasına rağmen çok sönük görünüyor. Gökbilimciler, bunun gibi cüce yıldızların yakın yörüngelerinde çok sayıda dünya boyutunda gezegen barındırdığını düşünüyor; bu da onları dünya dışı yaşam avında umut vadeden hedefler yapıyor. Ancak TRAPPIST-1 bu özelliklere sahip bulunan ilk sistem. Ortak yazar Amaury Triaud açıklıyor: TRAPPIST-1 gibi cüce yıldızlardan yayılan enerji Güneş'inkinden çok daha az. Eğer yüzeylerinde su varsa gezegenlerin, yıldıza bizim Güneş Sistemi'nde gördüğümüzden daha yakın yörüngelerde olması gerekir. Neyse ki, bu şekilde bir dizilim, tam olarak TRAPPIST-1 yıldızının etrafında gördüğümüzle aynı. Ekip, sistemdeki tüm gezenlerin büyüklüklerinin Güneş sistemindeki Dünya ve Venüs ile benzer ya da biraz küçük olduğunu belirledi. Yoğunluk hesaplamaları, en az altı iç gezgenin muhtemelen kayalık olduğunu ileri sürüyor. Gezegenlerin yörüngeleri, Jüpiter'in Galileo uydularından daha büyük değil ve Güneş sistemindeki Merkür'ün yörüngesinden daha küçük. Ancak, TRAPPIST-1'in az kütleye ve düşük sıcaklığa sahip olması, gezegenlerine ulaşan enerjinin Güneş sistemindeki iç gezegenlerin aldığı enerjiyle benzer olduğu anlamına geliyor, örneğin TRAPPIST-1c, d ve e gezegenlerinin aldığı enerji miktarı sırasıyla Venüs, Dünya ve Mars'a ulaşan enerjiyle yaklaşık olarak aynı. Bazı gezegenlerin yörüngeleri onları diğerlerine göre daha güçlü aday yapsa da sistemde keşfedilen yedi gezegenin tümünün yüzeyinde sıvı su bulunma ihtimali var. İklim modellemeleri iç gezegenler TRAPPIST-1b, c ve d'nin, yüzeylerindeki olası küçük bölgeler dışında, büyük ihtimalle sıvı su barındırmak için çok sıcak olduğunu ortaya koydu. Sıvı su bulundurmak için çok uzak ve soğuk gibi görünmesine rağmen başka bir ısıtma sürecinin olmadığı farz edilirse sistemin dış gezegeni olan TRAPPİST-1h'in yörünge uzaklığı doğrulanmadı. Ancak TRAPPİST-1e, f ve g, gezegen avcısı gökbilimciler için kutsal birer varlığı simgeliyor çünkü yörüngeleri yıldızın yaşanabilir bölgesinde bulunuyor ve yüzeyleri su okyanuslarına ev sahipliği yapıyor olabilir . Bu yeni keşifler TRAPPIST-1 sistemini gelecek çalışmalar için çok önemli bir hedef yapıyor. NASA/ESA Hubble Uzay teleskopu halihazırda gezegenlerin atmosferlerini araştırmak için kullanılıyor ve ekip üyesi Emmanuel Jehin gelecekteki ihtimaller konusunda heyecanlı: ESO'nun Avrupa Çok Büyük teleskopu ve NASA/ESA/CSA James Webb teleskopu gibi yeni nesil teleskoplarla birlikte çok yakında bu gezegenlerde su ve belki de yaşamın bile delillerini arayabileceğiz. Notlar Ekip NASA Spitzer teleskopunun yanında birçok yer merkezli tesisi de kullandı: Şili'deki ESO'nun La Silla gözlemevindeki TRAPPIST-Güney, Şili'deki ESO'nun Çok Büyük teleskopundaki HAWK-I, Fas'taki TRAPPIST-Kuzey, Hawai'deki 3.8-metrelik UKIRT, Kanarya Adaları'ndaki La Palma'da bulunan 2-metrelik Liverpool ve 4-metrelik William Herschel teleskopları ve Güney Africa'daki 1-metrelik SAAO teleskopu. TRAPPIST-Güney , Liege Üniversitesi'nden kumanda edilen ve Şili'de ESO'nun La Silla Gözlemevi'nde bulunan Belçika'ya özgü 0.6-metrelik robotik bir teleskoptur. Zamanının büyük çoğunluğunu, en yakındaki 60 tane çok soğuk cüce yıldızın ve kahverengi cücenin ışığını gözlemleyerek, gezegen geçişinin kanıtlarını arayarak geçirir. TRAPPIST-Güney, ikiz kardeşi TRAPPIST-Kuzey ile birlikte SPECULOOS sisteminin habercileridir, bu sistem şu sıralar ESO'nun Paranal Gözlemevi'ne kurulmaktadır. 2016 yılının başlarında, yine Michael Gillon tarafından yönetilen bir gökbilimci ekibi TRAPPIST-1'in yörüngesindeki 3 gezegenin keşfini duyurdu. Çok Büyük teleskopun üzerindeki HAWK-I aracıyla gözlemledikleri üçlü geçiş sayesinde bu sistemin takip eden gözlemlerine yoğunlaştılar. Bu geçiş, yıldızın etrafında dolanan henüz bilinmeyen en az bir tane daha gezegenin var olduğunu gösterdi. Ve bu tarihi ışık eğrisi ilk kez ikisi yaşanabilir bölgede olan 3 ılıman dünya boyutlu gezegenin yıldızın önünden aynı anda geçtiğini gösterdi. Bu, gökbilimcilerin, yıldızın yörüngesinde bir gezegenin olup olmadığını belirlemek için kullandıkları başlıca yöntemlerden biridir. Gökbilimciler, dünyanın görüşü doğrultusunda ana yıldızın önünden bir gezegenin geçmesi sebebiyle yıldızın ışığının bir kısmı engelleniyor gökbilimcilerin söylediği gibi, geçiş yapıyor mu diye görmek için yıldızdan gelen ışığa bakıyorlar. Gezegen yıldızın yörüngesinde dolanırken ne zaman yıldızın önünden geçse yıldızdan gelen ışıkta düzenli, küçük azalmalar görmeyi bekliyoruz. Böyle bir süreç gel-gitsel ısınmayı içerebilir, TRAPPIST-1'ın kütleçekimi gezegeni düzenli olarak deforme eder ki bu da gezegenin içinde sürtünme kuvveti oluşturup ısı üretir. Bu süreç, Jüpiter'in Io uydusundaki aktif volkanizmayı yönlendiriyor. Eğer TRAPPIST-1h ilkel, hidrojen bakımından zengin bir atmosfer tutabiliyorsa ısı kaybı çok az olabilir. Bu keşif aynı zamanda birbirleriyle yakın rezonans halinde yörüngede dolanan bilinen en büyük ötegezegen zincirini temsil ediyor. Gökbilimciler, her bir gezegenin yıldız etrafındaki dönüşünü ne kadar sürede tamamladığını -periyodunu- dikkatli bir şekilde hesapladı ve sonra her bir gezegenin periyodu ve bir uzaktaki komşusunun periyodunun birbirine oranını buldu. İçteki 6 TRAPPIST-1 yıldızının gezegenlerinin komşularıyla periyod oranları basit kesirlere yakın çıktı, örneğin 5:3 ve 3:2 gibi. Bu, gezegenlerin büyük olasılıkla yıldızdan daha uzakta oluştuğu ve zamanla içeri, şimdiki konumlarına doğru hareket ettiği anlamına geliyor. Eğer böyleyse, bu gezegenler, buzlu yüzey ve/veya bir atmosfer içerebilen düşük yoğunluklu ve uçucu-zengin dünyalar olabilir. 2 Yorumlar 7 yeni gezegen keşfi inanılmaz bir keşif. Hocam aklıma takılan bazı sorular var. 1-) Yıldızın Jüpiter büyüklüğüne yakın olduğu hesaplanmış. Füzyon tepkimesi nasıl oluşmuş bu büyüklükte bir yıldızda. 2-) Gezegenlerin orbital periyotları çok kısa ve yıldızlarına çok yakın. Bu durumda gezegenler kendi çevresinde dönem kabiliyetleri nasıl etkilenir. Hareket kanunları çerçevesinde yıldıza aynı yüzü sabit mi kalır gezegenlerin? Bunun haricinde Yıldızdan gelen şiddetli radyasyona maruz kalırlarmı? Yoksa gezegenlerin manyetik atmosferleri o yakınlıktaki radyasyonu ve güneş rüzgarlarını engellemeye yeter mi? Bu yıldız çok küçük kütleli. Bu nedenle Jüpiter'e yakın bir kütlesi var diye benzetme yapılmış. Gerçekte Jüpiter'den biraz büyük kütleli milyonlarca yıldız olduğu tahmin ediliyor. Samanyolu'ndaki yıldız sayısının sanılandan çok daha fazla olduğu ortaya çıkmıştı. Nedeni ise bu tür küçük yıldızlar. Cüce yıldızları görmek zor olduğundan bilinenlerin sayısı çok az. Bu arada Jüpiter'in çekirdeğinde de küçük de olsa füzyon tepkimesi oluyor. Bu nedenle olması gerekenden daha parlak görünür. Gezegenler ise yıldızın küçüklüğüne göre olağan yörüngelerde. Onlar için bir sıkıntı yok. Işıma az olduğundan onları tehdit edecek birşey yok. Belki en yakındaki etkilenebilir ama onun için biraz daha veri gerekiyor. Güneş rüzgarı denilen yıldızdan kopan parçacık yoğunluğu da yıldızın cüce olmasından dolayı daha az olması gerek."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/aslan-takimyildizinda-bir-sarmal/", "text": "ESO' nun Çok Büyük Teleskopu'ndan elde edilen bu yeni görüntü 35 milyon ışık yılı uzakta Aslan takımyıldızında yer alan NGC 3521 sarmal gökadasını gösteriyor. Yaklaşık 50 000 ışık yılı genişliği olan bu görkemli gökcisminin, zengin ayrıntılara sahip sarmal yapıyla çevrilmiş, parlak ve yoğun bir çekirdeği bulunuyor. NGC 3521 isimli bu parlak gökadayı diğerlerinden ayıran en belirgin özellikleri, noktalar halindeki yıldız oluşum bölgeleri ve serpiştirilmiş toz damarları şeklinde uzun sarmal kolları olmasıdır. Kolların oldukça düzensiz ve yamalı gibi oluşu NGC 3521 gökadasını örnek bir püskülsel sarmal gökada yapıyor. Bu tür gökadaların Charles Messier tarafından keşfedilen ünlü Whirlpool ve M 51 gökadaları gibi görkemli bir tasarım olan geniş ve kabarık sarmal kolları vardır. NGC 3521, Messier' in bir dizi parlak, görece yakın, puslu ve kuyruklu yıldız benzeri gökcisimlerini 1700 yılında katalog haline getirirken kullandığı küçük teleskopla bile kolayca görülebilen bir gökadadır. Gariptir ki, Fransız gökbilimci Aslan takımyıldızında bulunan benzer parlaklıktaki diğer gökadaları tespit etmiş olsa da, bu püskülsel sarmalı gözden kaçırmış görünüyor. Messier 1784 yılında katalogunun son sürümünü yayımladığı sırada diğer bir ünlü gökbilimci olan William Herschel, kuzey gökyüzünü detaylı araştırmaları esnasında NGC 3521' i keşfetti. Gözlem notlarına göre Herschel, 47 cm açıklığa sahip teleskopu sayesinde bulutsuyla çevrili parlak bir merkez gördü. Bu yeni VLT görüntüsünde, Herschel' in bulutsusunun yerini, renkli ve henüz güçlükle tanımlanabilen sarmal kollar aldı. Genç, sıcak mavi yıldızlar çekirdekten uzak kollara nüfuz ederken, yaşlı yıldızlar merkezdeki kırmızımsı alanlara hakimlerdir. ESO' nun Gizli Hazineleri 2010 yarışmasına katılan Oleg Maliy , bu heyecanlandırıcı görüntüyü oluşturabilmek için Şili' deki Paranal Gözlemevi' nde bulunan ESO' nun VLT'sine bağlı FORS1 isimli aygıtından elde edilen veriyi kullandı. Bu görüntü, mavi ışık , sarı/yeşil ışık ve yakın kızılötesi ışık olmak üzere üç farklı filtre yoluyla alınan pozların birleştirilmesi yoluyla elde edilmiştir. Toplam pozlama süresi her filtre için 300 saniyedir. Oleg' in NGC 3521 görüntüsü yarışmada yüzden fazla katılımcı arasından en yüksek puanı almıştır. Notlar ESO' nun Gizli Hazineleri 2010 yarışması, ESO' nun çok geniş gökbilim arşivinden iyi gizlenmiş hazinelerin araştırılarak ortaya çıkarılması umuduyla amatör gökbilimcilere verilen bir fırsattır. Gizli Hazineler hakkında daha fazla bilgi içinhttp://www.eso.org/public/outreach/hiddentreasures/ sitesini ziyaret ediniz. ESO-Türkçe"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/asteroid-etrafinda-ilk-halka-sistemi/", "text": "Chariklo'da iki halka bulundu Aralarında ESO La Silla Gözlemevi'nin de yer aldığı birçok Güney Amerika yerleşkesinden gerçekleştirilen gözlemlerle, Chariklo adlı uzak bir asteroidin iki adet yoğun ve ince halka sistemine sahip olduğu sürpriz bir şekilde keşfedildi. Bu, şimdiye kadar halkaya sahip olduğu bulunan en küçük ve Güneş Sistemi'nde bu özelliğe sahip çok daha büyük gezegenler olan Jüpiter, Satürn, Uranüs ve Neptün'den sonra beşinci nesnedir. Halkaların kökeni bir gizem olarak kalırken, bir çarpışmadan kalan kalıntılar olabileceği tahmin edilmektedir. Yeni sonuçlar Nature dergisinin 26 Mart 2014 tarihli sayısında çevrimiçi olarak yayınlanmıştır. Satürn'ün halkaları gökyüzündeki en dikkat çekici görünümlerden biridir, ve daha az belirgin olan halka sistemleri diğer dev gezegenlerin etrafında da bulunmuştur. Birçok dikkatli araştırmaya rağmen, Güneş Sistemi'nde Güneş'in etrafında dolanan daha küçük nesnelerin etrafında şimdiye kadar halkalar bulunamamıştı. Şimdi uzak cüce gezegen (10199) Chariklo'nun bir yıldızın önünden geçişi sırasında iki adet ince halkayla çevrili olduğu görülmüştür. Bir halka aramıyorduk ve Chariklo gibi küçük nesnelerin de bunlara sahip olduklarını düşünmemiştik, bu nedenle keşif ve sistemde gördüğümüz hayret verici detaylar tamamen bir sürpriz olarak karşımıza çıktı! diyor gözlem kampanyasını planlayan ve yeni makalenin ilk yazarı Felipe Braga-Ribas . Chariklo, Güneş Sistemi'nin dış kısmında Satürn ve Uranüs gezegenleri arasındaki yörüngede yer alan Centaurus adlı nesnelerin en büyük üyelerinden biridir. Tahminler 3 Haziran 2013'te UCAC4 248-108672 adlı yıldızın önünden geçeceğini ve bunun Güney Amerika'dan görülebileceğini göstermiştir . Aralarında ESO'nun Şili'deki La Silla Gözlemevi'nde bulunan 1.54-metrelik Danimarka ve TRAPPIST'in de olduğu yedi farklı bölgedeki teleskopları kullanan gökbilimciler birkaç saniye boyunca ışığı Chariklo tarafından engellenen yıldızın gözden kaybolduğunu izleme imkanı buldular bir örtülme olayı gerçekleşti . Ancak beklediklerinden çok daha fazla şey buldular. Ana örtülmenin birkaç saniye öncesinde ve sonrasında, yıldızın görünür parlaklığında, birbirlerinden uzak iki adet hafif sönümleme gerçekleşti . Chariklo etrafındaki birşey ışığı engellemişti! Farklı yerleşkelerden alınan görüntüler karşılaştırıldı ve ekip asteroidin sadece şekli ve boyutunu değil, ayrıca yeni keşfedilen halkaların da şeklini, kalınlığını, yönelimini ve diğer özelliklerini de ortaya çıkarabildi. Ekip keskin sınırlara sahip ve sadece yedi ve üç kilometre genişliğinde iki adet halkadan oluşan bir sistem bulmuş oldu, halkalar arasındaki temiz alan ise dokuz kilometre genişliğinde gözlenen küçük nesnenin yörüngesi Satürn'ün ötesinde ve çapı 250-kilometre kadardır. Benim için, sadece bir halka sistemini tespit edebilmek değil, aynı zamanda bunun iki ayrı halka olduğunu da belirlemek oldukça heyecan vericiydi, diye ekliyor ekibin üyelerinden Uffe Grae Jorgensen . Bu buzlu nesnenin yüzeyinde olmanın hızlı bir spor arabanın kolayca kaçış hızına ulaşabileceği ve uzaklaşarak uzaya kaçabileceği kadar küçük ve bize Ay'dan 1000 kez daha yakın, 20-kilometre genişliğindeki halka sistemini izlemenin nasıl olacağını hayal etmeye çalıştım. Birçok soru halen cevaplanmamış olarak kalsa da, gökbilimciler bu çeşit bir halkanın bir çarpışmadan sonra kalan enkazdan sonra ortaya çıkmış olabileceğini düşünüyor. Küçük uydular tarafından da iki ayrı, dar halkaya hapsedilmiş olabilirler. Şayet, halkalar gibi, Chariklo'nun keşfedilmeyi bekleyen en az bir uydusunun da olduğunu düşünüyoruz, diye ekliyor Felipe Braga Ribas. Halkalar sonradan ortaya çıkan küçük bir uydunun da oluşabileceği olgusunu kanıtlıyor olabilir. Birbirini izleyen bu tür olaylar, çok daha büyük ölçekte, kendi uydumuz Ay'ın da Güneş Sistemi'nin erken dönemlerindeki oluşumunu ve bunun yanısıra diğer gezegenlerin ve asteroidlerin etrafındaki birçok uydunun da kökenlerini açıklayabilir. Projenin yürütücüleri keşfedilen halkaların isimlerini geçici olarak Brezilya'nın kuzey ve güney uçlarında bulunan Oiapoque ve Chui nehirlerinden esinlenerek belirlediler . Notlar Güneş'in etrafında dolanan ve oldukça küçük kütleleri nedeniyle kendi kütleçekimleri altında neredeyse küresel bir şekil alamayan tüm nesneler IAU tarafından artık küçük güneş sistemi nesneleri olarak adlandırılıyor. Bu sınıfa şimdilik çoğu Güneş Sistemi asteroidleri, Yere-yakın nesneler , Mars ve Jüpiter Trojan asteroidleri, çoğu Centaur, çoğu Neptün-geçişi yapan nesneler ve kuyruklu-yıldızlar giriyor. Asteroid ve cüce gezegen kelimeleri de resmi olmayan kullanımda çoğunlukla aynı anlama geliyorlar. IAU Cüce Gezegen Merkezi Güneş Sistemi'ndeki küçük nesnelerin tespit edilmesini teşvik eden bir merkezdir. Buradan verilen isimler iki kısımlıdır, bir sayı önceden keşif sırasıydı şimdi ise iyi-belirlenmiş yörünge sırası olarak ve bir isim. Centaurlar dış Güneş Sistemi'nde yer alan kararsız yörüngelere sahip nesnelerdir ve çoğunlukla dev gezegenlerin yörüngelerine geçiş yapabilirler. Yörüngeleri sürekli tedirgin edildiğinden kendi yörüngelerinde sadece milyonlarca yıl kalabilmektedirler. Centaurlar, Mars ve Jüpiter gezegenleri arasında kalan çok sayıdaki ana asteroid kuşağı nesnelerinden farklıdırlar ve Kuiper Kuşağı bölgesinden gelmiş olabilirler. İsimleri efsanevi centaurlar gibi iki farklı şeyin bazı özelliklerini paylaşmalarından dolayı veriliyor, buradakiler ise kuyruklu-yıldızlar ve asteroidler. Chariklo ise daha çok bir asteroide benzemekle birlikte herhangi bir kuyruklu-yıldız aktivitesi göstermemiştir. Geçiş etkinliği ESO'nun La Silla Gözlemevi'ndeki MPG/ESO 2.2-metre teleskopu ile tahmin edilmiştir ve yeni bir yayın basılmıştır. ESO'nun La Silla Gözlemevi'ndeki Danimarka 1.54-metre ve TRAPPIST teleskoplarının yanısıra, olay şu gözlemevlerinde de gözlendi: Şili Pontificia Katolik Üniversitesi'nde bulunan Santa Martina Katolik Üniversite Gözlemevi , Chapel Hill; Kuzey Karolina Üniversitesi tarafından işletilen PROMPT teleskopları, Ulusal Astrofizik Lab. Pico dos Dias Gözlemevi Brezilya; Güney Astrofizik Teleskopu ; Searchlight Gözlemevi Ağı'nın bir parçası olan Caisey Harlingten'in 20-inç düzlemdalga teleskopu, R. Sandness'in San Pedro de Atacama Göksel Keşifler teleskopu, Estadual de Ponta Grossa Üniversite Gözlemevi; Los Molinos Gökbilim Gözlemevi Uruguay; Gökbilim Gözlemevi, Kordoba Devlet Üniversitesi, Arjantin; Polo Astronomico Casimiro Montenegro Filho ve El Catalejo Gözlemevi, Santa Rosa, La Pampa, Arjantin. Böyle uzak bir nesnenin hassas boyut ve şeklini tespit edebilmenin tek yolu budur Chariklo sadece 250 kilometre çapındadır ve yeryüzünden yaklaşık bir milyar kilometreden fazla uzaklıktadır. En iyi teleskopla görüntüleme işlemlerinde bile bu kadar küçük ve uzak bir nesne sadece sönük bir ışık noktası gibi görünecektir. Uranüs'ün halkaları ve Neptün'ün etrafındaki halka yayları, benzer örtülme gözlemleri ile 1977 ve 1984'te bulunmuştur. Neptün halkasının keşfinde yine ESO teleskoplarının payı vardı. Daha doğru ifade edilirse, aracın biraz hızlı olması gerekiyor Bugatti Veyron 16.4 ya da McLaren F1 gibi çünkü buradaki kaçış hızı yaklaşık olarak 350 km/saat'tir. Bu isimler sadece resmi olmayan kullanımlar içindir, resmi adlandırma daha sonra IAU tarafından önceden belirlenen kurallara göre gerçekleştirilecektir. Videolar: ESO-Türkiye"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/asteroidlerin-olusturdugu-x-enkazi/", "text": "Hubble Uzay Teleskobu ile X şeklini andıran sıra dışı bir enkaz yapısı keşfedildi. Nesnenin iki asteroidin kafa kafaya çarpışması sonucunda oluştuğu düşünülüyor. Asteroit Kuşağı'nda bu türden çarpışmaların olabileceği söyleniyordu, ancak şimdiye kadar böyle bir çarpışmaya ilişkin ize rastlanmamıştı. Asteroit çarpışmaları bir tüfekten fırlayan mermiden daha hızlı saatte ortalama 18 000 km'lik bir hızla gerçekleşir. Böyle bir çarpışmanın sonucunda oluştuğu düşünülen P-2010 A2 nesnesi de Hubble tarafından gözlendi. Nesne X şeklinde gibi görünmektedir. Bu şeklin normal olduğu belirtilerek ve kuyrukluyıldızların şeklinin de X olduğu hatırlatılıyor. Kaliforniya Üniversitesi'nden David Jewitti; Çarpışma sonrasında asteroitlerdeki toz ve gaz, güneş ışığının etkisi ve cisimlerin hareketleri nedeniyle farklı yönlere savuşturulmuş ve böylesi bir şekil ortaya çıkmıştır diyerek şekille ilgili açıklama getiriyor. Yalnız kuyrukluyıldız kuyruğundan bir farkı var: Burada gaz yok. P-2010 A2 nesnesinin çekirdeği kuyruğundan yaklaşık 140 metre ileride bulunuyor. Normalde kuyrukluyıldızlar Kuiper Kuşağı ile Oort Bulutu'nda bulunan buzlu bölgelerden Güneş Sistemi'nin içine doğru yönelirler. Güneş'e yaklaştıkça ısınan nesne, yüzeyindeki gazı buharlaştırır ve buzun altındaki katı madde ortaya çıkar. Ama P-2010 A2 farklı olabilir. Çünkü asteroit kuşağındaki nesneler kuyrukluyıldızların geldiği bölgeye oranla daha sıcak bölgede bulunmaktadırlar. Bu nedenle yüzeylerinde donmuş halde gaz bulunmaz. Bunun yerine buradaki asteroitler kayalıktır. Çarpışan iki asteroitden geriye kalan yalnızca merkezdeki küçük çekirdektir. Gerisi çekirdeğin arkasında bir kuyruk oluşturmuştur. Kuyrukta gazın değil toz parçacıklarının bulunması ise dünya üzerinde kurulu teleskoplarla alınacak tayf ölçümleriyle sağlanabilecektir. P-2010 A2 nesnesi Güneş'ten 288 milyon km, Dünya'dan ise 144 milyon km kadar uzaklıktadır. Görüntü Hubble'ın Geniş Alan Kamerası-3 (WF3) kamerasıyla elde edildi. Bu tür incelemeler gökbilimcilere, Güneş Sistemi'nin oluşum aşaması hakkındaki kuramı oluşturmalarında yardımcı olacaktır. Sistemin oluşum aşamasında bu türden birçok çarpışma olduğu düşünülüyor. Kaynak: NASA-Hubble Space Telescope Not: Konuyla ilgili Bulutsu'daki açıklamayı da inceleyebilirsiniz."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/asteroit-cok-yakindan-gececek/", "text": "Geçtiğimiz yıl keşfedilen, yarı futbol sahası büyüklüğündeki 2012 DA14 asteroiti 15 Şubat'ta Dünya'nın 27.600 km yakınından geçecek. JPL'deki NASA'nın Dünya'ya Yakın Cisimler Programı'ndan Don Yeomans: Bu rekor bir yakın geçiş. 1990'larda başlayan planlı gökyüzü araştırmalarından bu yana keşfedilen en yakın gökcismidir. Şimdiye kadar Dünya'ya bu kadar yaklaşan bir gökcismi görmemiştik diyor. Dünya'nın çevresi kum tanesinden birkaç km genişliğine kadar asteroitlerle doludur. Bunların çoğu uzun zaman önce yanmış kuyrukluyıldız parçalarıdır. NASA'nın Dünya'ya Yakın Cisimler Programı gezegenimize yaklaşan bu cisimleri bulmamıza ve izlememize olanak sağlar. 2012 DA14 Dünya'ya yakın göktaşlarından biridir. 50 m'lik cisim ne çok büyük ne çok küçüktür ve muhtemelen metal ya da buzdan daha çok kayalık bir yapıdadır. Yeomans'a göre 2012 DA14 gibi asteroitlerin ortalama 40 yılda bir yakın geçiş yaptığını ve 1200 yılda bir de Dünya'ya çarptığını belirtiyor. 50 m'lik bir göktaşının düşmesi Dünya için bir felaket değildir. Yeomans, bunun için 50.000 yıl önce Arizona'ya düşen Meteor Kraterine dikkat çekiyor. Bu asteroit demirden oluşmuştur ve bu nedenle etkisi büyük olmuştur diyor. Ayrıca 1908 yılında Sibirya'da yere çarpmadan önce patlayan asteroitte 2012 DA14 büyüklüğündeydi. Bunun sonucunda yüzlerce kilometre karelik orman yok olmuştu. Araştırmacılar için hala incelenen bu çarpma Tunguska Olayı olarak bilinir. Tüm bunlara karşılık 2012 DA14 Dünya'ya çarpmayacak. Asteroitin yörüngesi kesin bir şekilde ortaya çıkarıldı diyor Yeomans. Birçok insan yapımı uydular ve NASA radarları bu uzay kayasını izleyecek. Herhangi bir uydumuz ile çarpışma olasılığı da çok düşüktür. Uyduların hiçbiri DA14'ün geçeceği yol üzerinde değildir diyor. NASA'nın Mojave Çölü'ndeki Goldstone radarı 16-20 Şubat arasında 2012 DA14'e sinyaller yollayacak. Sinyallerin geri dönmesiyle asteroitin boyutu, dönme süresi ve yüzeyin yansıttma değeri gibi birçok fiziksel özelliği ortaya çıkaracaktır. Böylece asteroitin 3 boyutlu bir radar haritası çıkarılacaktır. Asteroit yakın geçişi sırasında 8. kadirden bir yıldız kadar parlayacak. Oldukça karanlık bir yerden teleskoplarla izlenebilir. Ancak asıl sorun asteroitin hızıdır. Asteroit neredeyse dakikada bir dolunay genişliğinin iki katı kadar yol alacak. Yani izlemek zor olacak. Sadece tecrübeli amatör gökbilimciler cismi izleyebilir. Yekın geçişi izleyenler küçük bir ürperti yaşayabilir. Bu gerçekten çok yakın geçiştir. 2012 DA ve diğer yakın cisimler hakkında bilgi için NASA'nın Dünya'ya Yakın Cisimler Programı sitesini ziyaret edebilirsiniz: http://neo.jpl.nasa.gov 1 Yorum bu siteyi herkesin ziyaret etmesi lazım en doğru bilgi ve açıklama burada bu konuya gelinirse eğer bence dünya ya az da olsa bir teğsiri olur site sahibinden bu geçişi canlı olarak gösterecek bir site adı vermesini rica ediyorum"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/asteroit-kusagindaki-aile-sayisi-artiyor/", "text": "NASA'nın Geniş Alan Kızılötesi Tarayıcısı ile elde edilen veriler Mars-Jüpiter arasındaki asteroit kuşağındaki asteroitlerin yeni sınıflarını ortaya çıkardı. Gökbilimciler WISE ile Neowise adlı araştırma sonucunda, kızılötesi verilerle 28 yeni asteroit ailesi belirledi. Böylece binlerce asteroit sınıfına daha önce bilinmeyen yenileri eklendi. Bulgular asteroit ailelerinin kökenini anlamada önemli bir adımdır ve bunların çarpışmalar sonucunda parçalanan asteroitlere ait topluluklar oluşturduğu düşünülüyor. Dünya'ya Yakın Cisimler Gözlem Programı'ndan yürütücüsü Lindley Johnson: Neowise Güneş Sistemi'ndeki asteroitlerin evrimiyle ilgili önemli ipuçları verdi. Bu veriler Dünya'ya yakın cisimler arasında yörüngesi Dünya için tehlikeli olabileceklerin anlaşılmasında da kullanılacak diyor. Ana asteroit kuşağı içinde Dünya'dan 45 milyon km uzaklıkta dolanan asteroit ve kuyrukluyıldızlar arasında yakın-Dünya cisimleri yer alır. Bunların Güneş çevresindeki yörüngeleri nedeniyle zaman zaman Dünya'ya yaklaşabiliyor. Dünya ile çarpışma olasılıkları da bulunan bu cisimlerin yörüngeleri dikkatle izleniyor. Neowise ve ekibi bilinen 600 000 asteroitten 120 bin tanesini izledi. Bunlardan yaklaşık 38 000 tanesinin bilinen 76 topluluğun dışında 28 yeni ailede yer aldığını belirledi. Bir asteroit ailesi, çarpışma nedeniyle ana gövdeden kopan parçalardan oluşur. Bu çarpışmalar sırasında asteroit üzerinde dev kraterler oluşur. Örneğin Vesta asteroitinin güney yarıküresinde iki büyük çarpışma krateri bulunmaktadır. Eos asteroit ailesinde olduğu gibi bazıları çok sayıda parçalara ayrılan büyük darbelere uğramıştır. Bu parçalar bir grup halinde Güneş çevresindeki yörüngelerini sürdürürken zamanla daha geniş alana yayılırlar. Asteroit ailesinin üyeleriyle ilgili bilgi onların yörüngeleriyle ilgili gözlemler sonucunda elde ediliyor. Bir aileye mensup asteroitler genellikle aynı mineral bileşimlere sahip olduklarından güneş ışığını benzer miktarda yansıtırlar. Bazıları açık renkli ve parlak ışıkla görülürler. Bazıları daha koyu ışıkla görünürler ki bunlar mat asteroitlerdir. Görünür ışık altında bu parlak ve karanlık asteroitleri ayırt etmek güçtür. Işığı az yansıttığı için küçük sanılan bir asteroit sanılandan büyük, parlak olduğu için büyük sanılan bir asteroit ise küçük olabilir. Neowise'nin asteroitten yayılan kızılötesi ışığı algılama yeteneği sayesinde parlak ve koyu görünen asteroitlerin özellikleri belirlenebiliyor. Daha büyük olan cisim daha fazla ısı yayar. Asteroitin büyüklüğü belirlendikten sonra yansıtıcı özellikleri belirlenerek hangi aileye mensup olduğu tespit ediliyor. Genellikle bir asteroit ailesinin üyeleri Güneş çevresinde benzer yörüngelerde ve birbirine yakın olarak dolanırlar. Çalışma ekibi üyesi NASA-Jet İticileri Laboratuarı'ndan Joseph Masiero: Tıpkı bir ceylan ile zebrayı ayırmak gibi. Birbirine yakın yolculuk eden asteroitleri bile önceden ayırt etmek zor iken şimdi bir asteroit farklı bir konumda olsa da ailesini belirleyebiliyoruz diyor. Ekip bir sonraki adımda bu aile topluluklarının ana organlarını belirlemek istiyor. JPL'den Neowise baş araştırmacısı Amy Mainzer: Kırık bir vazonun parçalarının ona ait olduğunu birleştirerek anlayabilirsiniz. Başlangıçta asteroit kuşağında neden bir gezegen oluşmadı? Asteroitlerin sistemimizin tarihiyle ilgili bağlantıları vardır diyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/asteroit-kusaginin-yasama-etkisi/", "text": "Boulder Kolorado Üniversitesi'nden Rebecca Martin ve Baltimore Uzay Teleskopu Enstitüsü'nden gökbilimci Mario Livio'ya göre yaşamın ortaya çıkması astroit kemerinin varlığıyla yakından ilgili. Bilimciler Dünya benzeri gezegenler üzerinde de gerçekleşmesi olası yaşama, Güneş Sistemi'nin oluşum aşamasındaki gezegenimsi diskin evrimi ve Jüpiter'in dev kütle çekimiyle şekillenmiş, asteroit kuşağının konumu ve büyüklüğünün etkili olduğunu savunuyor. Genelde asteroitler Dünya'yı ve yaşamı tehlikeye atabilecek potansiyeli olan nesneler olarak bilindiği için böylesine bir yaklaşım ilginç gelebilir. Ancak gelişmekte olan bir gezegene asteroitlerin etkisi ve ona desteği göz ardı edilmemelidir. Asteroitler geçmişte Dünya'ya su ve organik bileşikleri taşımış olabilir. Evrim kuramına göre, gezegenimize düşen göktaşları zaman zaman gezegenin o anki koşullarını değiştirerek biyolojik evrimin hızını arttırmış olabilir. Gökbilimciler bu sonuca ellerindeki kuramsal modeller ve diğer yıldızların çevresinde gözlenen Jüpiter büyüklüğündeki gezegenler ile genç yıldızların çevresini saran enkaz disklerinin gözlemleriyle ulaştı. Martin: Çalışmamız sonucunda bulunan gezegen sistemlerinin çok azında yaşamın olası olduğu karasal gezegenlerin ihtiyaç duyduğu maddeyi taşıyacak asteroit kuşağı ve onu şekillendirecek doğru yerde bulunan gaz gezegenlere rastladık. Buna göre Güneş Sistemi'nin gerçekten çok özel olduğunu düşünüyoruz diyor. Martin ve Livio'ya göre asteroit kuşağı Jüpiter'in etkisiyle oluştu. Mars ile Jüpiter arasındaki asteroit kuşağı, suyun buza dönüştüğü yani Güneş'in etkisiyle nesnelerin bozulmadan kalabildiği sınırda başlayan milyonlarca asteroitin yer aldığı bir alandır. Güneş Sistemi'nde dev gezegenlerin oluşmaya başladığı dönemde bu sınırın ötesindeki buz, kaya ve diğer maddeler Jüpiter gibi dev gezegenleri oluşturmak için yeterli malzemeye sahipti. Jüpiter bu buz sınırın ötesinde oluştuğunda güçlü kütle çekimiyle maddenin birleşip yeni gezegen oluşmasını engelledi. Tam tersine çoğu madde Jüpiter ile çarpıştı. Bu çarpışmalar sonucunda parçalanan kitleler, Jüpiter'in gözetimindeki asteroit kuşağına yerleşti. Livio: Böyle bir kuşağın oluşması için gerçekten Jüpiter gibi büyük bir gezegenin olması ve maddeyi o bölgeye taşıması gerekir. Böylece madde parçalanmış ve dağılmış olur. Diğer taraftan ise herhangi bir gezegen bu bölgede oluşmadı. Böylesi bir durumda gezegen asteroit bombardımanına uğrardı ve yaşamın gelişmesi mümkün olmayan daha büyük bir asteroit kuşağının oluşmasını sağlardı diyor. Aslında Güneş Sistemi'nin bebeklik döneminde asteroit kuşağında yeni bir Dünya'nın oluşması için yeterli malzeme vardı, ama Güneş'in ve Jüpiter'in varlığı buna engel oldu. Bugün asteroit kuşağı olması gerekenin yüzde birinden daha az kütlelidir. Güneş Sistemi'ni bir model olarak alan Martin ve Livio diğer güneş sistemlerindeki asteroit kuşaklarının her zaman buz sınırından itibaren yer alacağını gösterdi. İki bilimci bunun için diğer yıldızların kütlesine göre çevrelerinde dolanan asteroit kuşaklarının olması gerektiği konumu hesapladılar. Daha sonra NASA'nın Spitzer Uzay Teleskopu'nun kızılötesi ile gözlediği asteroit kuşağı olan 90 yıldıza ait veriler incelendi. Bu tozlu alanlar tam da bizim hesapladığımız gibi buz sınırında başlıyor diyor Martin. İkili daha sonra da güneş sistemi dışındaki sistemlerde bulunan 520 dev gezegen gözlemlerini inceledi. Bunlardan 19'unun buz sınırı dışında yer aldığını gördüler. Bunlar önlerindeki asteroit kuşağını etkileyerek oluşmalarına olanak sağlayıp, olası yaşam için evrimi destekler görünümdeydi. Buna göre gözlenen sistemlerin yüzde dördü böylesine karmaşık ve sistem içinde yerini almış asteroit kuşağına sahip olabilir. Bu senaryoya göre artık yaşamı buz sınırı ötesinde dev gezegeni olan karmaşık sistemlerde aramalıyız diyor Livio."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/asteroit-yildizi-tutacak/", "text": "8 Temmuz 2010'da Dünya üzerinde bazı bölgelerde izlenebilecek olan ve gökyüzünde ender rastlanan bir geçiş gerçekleşecek. Çıplak gözle de görülmesi mümkün olabilecek olan olayda bir asteroit görece sönük yıldızların birinin önünden geçiş yapacak. Bir bakıma farklı bir tutulma olacak. Bildiğimiz anlamdaki güneş tutulması Ay'ın Dünya ile Güneş arasında girmesiyle birkaç dakika süren görsel bir şölendir. Burada da benzer bir durum söz konusu olacak. Güneş Sisteminde bulunan 400 000 asteroitin gezegen oluşumu sırasında gerçekleşen çarpışmalara bağlı olarak oluştukları düşünülüyor. Bunların boyutları gezegen ve onların büyük uydularına göre çok küçük olduklarından Dünya üzerinden görülebilmesi zor. Bir asteroitin görülmesi için Dünya'ya biraz yaklaşması gerekiyor. Bu asteroit ise hem bize yaklaşacak hem de bir yıldızın önünden geçiş yapıp farklı bir tutulmayı gerçekleştirecek. Asteroitler arka plandaki yıldıza göre daha hızlı hareket ettiklerinden tutulma birkaç saniye (5,6 s) sürecek. Şanslı olanlar bir teleskopla daha güzel izleme olanağı bulabilecek. Nereye bakmalıyız? Tutulma 8-9 Temmuz gecesi Yılancı takımyıldızındaki dördüncü parlak yıldız olan ve çıplak gözle görülebilen Delta Ophiuchi üzerinden gerçekleşecek. Bu takımyıldız güneydeki parlak turuncu renkte olan Antares yıldızının hemen üzerinde bulunuyor. Adı Roma olan asteroit ise aslında sadece 50 km çapa sahip. Geçiş gökbilimcileri başka bir açıdan da heyecanlandırmışa benziyor. Hızını bildikleri asteroitin geçiş süresini gelişmiş teleskoplarla izleyecek gökbilimciler bu sayede asteriotin büyüklüğü hakkında net bilgiye de ulaşacak. Dünya'ya yakınlaşan bu tür gökcisimleri yakın plana alınır. Güneş Sistemi'nde daha geçenlerde Jüpiter'e çarpan gökcismi gibi birgün Dünya'ya da bir bir asteroit ya da kuyrukluyıldız çarpabilir. Her ne kadar büyük gezegenler bu çarpışmaları büyük oranda azaltsa da Dünya hala açık bir hedef. İşte bu nedenle binlerce gökcismi sürekli olarak NASA ve ESA tarafından izleniyor. Bu izleme programları sayesinde de böylesi ender rastlanan gökyüzü olaylarından da haberdar olabiliyoruz. Not: Geçişi ne yazık ki ülkemizden izleme olanağımız yok. Çok ender gerçekleşen bu tutulmayı gözlemek için Avrupa'nın batısında olmak gerekiyor. Alttaki linkte tutulmanın görüleceği hat verilmiş. http://asteroidoccultation.com/2010_07/0708_472_21049.htm Kaynak: ESA"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/asteroitte-su-bulundu/", "text": "Bilim insanları NASA'nın bir teleskobunu kullanarak bir asteroit yüzeyinde su-buz ve karbonlu bileşikler olduğunu tespit ettiler. Keşif, Asteroit Kuşağı'nda bulunan kuyrukluyıldız ve soğuk nesnelerin birçoğunda bu maddelerin olabileceğini akla getiriyor. Bunlardan birinin de dünyadaki yaşamı başlatan süreçte etkin rol oynamış olabileceği düşünülüyor. Jet İtici Güç laboratuarı, Dünya'ya yakın nesneler programı yöneticisi Don Yeomans; Uzunca bir süre asteroit Kuşağı'nda bir bardak kadarlık suyun bile olmadığını düşündük. Bunlar susuzluğu gidermeyebilir ama dünyadaki her havuzu doldurabilecek kadar su taşıyabilirler. 2002 yılında başlayan gözlemleri esas alarak son altı yılda gerçekleşen çalışmada, NASA'nın Kızılötesi Teleskop Tesisi yardımıyla yedi ayrı ölçüm yapıldı. Bu gözlemler sonucunda su-buz ve karbonik organik bileşiklerin olduğu saptandı. Çalışmaya konu olan 200 km uzunluğundaki asteroit 24 Themis, Güneş'ten 479 milyon km uzaklıktaki bir yörüngede dolanıyor. Asteroitin yapısı Güneş Sistemi'nin oluşumu üzerine yeni bir kitap yazılmasına neden olabilir. Bu bize geçmiş hakkında bilgi verdiği gibi, gelecekte neler olacağını da anlatabilir. Bu araştırma asteroitlerde neler olup olmadığını açığa çıkarır. Böylece gelecekte yapılacak gezegenler arası uzay uçuşlarında yakıt istasyonları, su depoları olarak kullanılabilir diyor Yeomans. Bulgular daha sonra Florida Merkez Üniversitesi'ndeki Humberto Campins liderliğindeki başka bir ekip tarafından da doğrulandı. NASA, Dünya'ya yakın olan kuyrukluyıldız ve asteroitleri hem dünya üzerindeki hem de uzaydaki teleskoplarla düzenli olarak izlemektedir. Buradaki en önemli amaç dünya için tehlikeli olabilecek nesnelerin önceden belirlenmesidir. Kaynak: NASA"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/astronomi-atlasi/", "text": "Gökyüzüne çok meraklıyım, sizce nereden başlamalıyım? Uzayı çok seviyorum ama temel bilgim yok. Astronomide bazı tanımlamaları biliyorum ama dahasına nereden ulaşabilirim?.... Bunun gibi birçok soruyla çok zaman karşılaştım. dilim döndüğünce yardımcı olmaya çalıştım. Ama şimdi bu gibi soruların yanıtlarını daha net ve doğrudan adres göstererek verebileceğim: Astronomi Atlası'na bakın. Ege Üniversitesi Astronomi Bölümü'nden değerli hocam, gökbilimci Prof. Dr. Serdar Evren çok güzel temel bir kitapçık hazırlamış. Bayağı emek verilmiş olan atlasta gökbilimde karşılaşılan neredeyse her kavram kısaca, herkesin anlayacağı dille anlatılmış. Atlas'ta neler mi var? Çıplak Gözle Astronomi Takımyıldızlar Günlük ve Yıllık Hareket Güneş Tutulması Ay Tutulması Gezegenlerin Hareketi Galilei'nin Gözlemleri Teleskoplar Teleskopların Kullanımı Uzay Araçları Güneş Sisteminin Oluşumu Merkür Venüs Yer Uydumuz Ay Mars Jüpiter Galileo Uyduları Satürn Satürn'ün Halkaları Satürn'ün Uydusu Titan Uranüs Neptün Cüce Gezegenler Asteroid Kuşağı Kuiper Kuşağı Kuyrukluyıldızlar Göktaşları Güneş: Yapısı ve Evrimi Güneş: Atmosferi Yıldızların Oluşumu İlkel Gezegenimsi Sistemler Cüce Yıldızlar Devler ve Süperdevler Gezegenimsi Bulutsular Beyaz Cüceler Novalar Süpernovalar Nötron Yıldızları Kara Delikler Çift Yıldızlar Açık Yıldız Kümeleri Küresel Kümeler Yıldızlararası Ortam Gaz Bulutsular Gökadamız Samanyolu Evren Astronomi Atlası'nı indirmek için tıklayınız. Ayrıca; Serdar Evren'den Popüler Astronomi sayfasına üye olarak bilmediğiniz birçok soruyu sorabilirsiniz."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/astronomi-diyari-10-yasinda/", "text": "Astronomi Diyarı 10 yaşında. Öğrencilerimin merak ettiği konuları temel alarak bazı basit tanımlamalar yapmak üzere başlattığım yolculuk tüm hızıyla sürüyor. Değerli bilim insanlarının desteği ve bilimseverlerin ilgisi ve geri dönütleriyle site artık güvenilir bir gökbilim haber kaynağı olduğunu anlıyorum. Bazıları neden çok reklam yapmadığımı, neden her platforma girmediğimi anlamıyor . Şunu aktarmam gerekiyor: sayfayı kurarken saf bir niyetle oluşturdum. Bu saflığı ve amatörlüğü bir kenara bırakma niyetinde değilim. Okur sayısı, site istatistiği gibi veriler birilerine çok şey anlatabilir ama bana değil. Benim için bir haberi bir kişi dahi okusa yeterlidir. Derdimi bu tür düşünenlere aktarabildiğimi sanıyorum. Gökbilim bilim dalları içerisinde en aktif olanı. Neredeyse her gün yeni bir keşif yapılıyor. Karşımızdaki olağanüstü büyük evrenin, büyük-küçük cisimleriyle ilgili yeni ve bizi hayretler içinde bırakan keşiflere tanık oluyoruz. Böylesi keşifleri mümkün oldukça asıl kaynağından ve anlaşılır bir diller aktarmaya çalışıyorum ki buna 'popüler bilim' deniliyor. 10 yılın sonunda yayınladığım haber/yazı sayısı 1800'ü geçti. Bu haberlerin büyük bir kısmını kaynağından çeviri yaparak yayınlıyorum . Zaman zaman çevirilerde ya da kurduğum cümlerlerde hatalar, eksikler, anlam karmaşası olabiliyor. Bunun gibi durumlarda beni uyaran bilim insanlarımıza ve bilim okurlarına teşekkür ediyorum. Böylesi hataları bildirmekten asla çekinmeyiniz. İşte geçen 10 yılın genel istatistiği: Toplam yazı: 1819 Yıllara göre: 2009 yılı: 86 2010 yılı: 315 2011 yılı: 226 2012 yılı: 179 2013 yılı: 279 2014 yılı: 226 2015 yılı: 245 2016 yılı: 150 2017 yılı: 101 2018 yılı: 12 Kategorilere göre: Gökada 197 Görsel 299 Gözlem 45 Güneş Sistemi 296 (Güneş, Jüpiter, Satürn, Venüs başta olmak üzere 8 gezegen ve sistemin diğer üyeleriyle ilgili bilgiler, haberler) Haber 93 Karadelik 85 Kozmoloji 72 Mars 84 Ötegezegen 255 Uzay aracı 120 Yıldız 242 Ay 25 Astronomi Diyarı'nı Facebook Grubu ya da sayfası ve Twitter üzerinden izleyebilir, anasayfada sağ bölümde yer alan kısımdan haberlerin e-posta adresinize gelmesini sağlayabilirsiniz. 5 Yorumlar Okuma sayınız artması dileklerimle nice on yıllara...Umarım sizin gibi insanların sayısı çoğalır. Hemen hemen her gün girdiğim bir site. Emekleriniz için teşekkürler. Sizin gibi idealist insanların sayısının artması tek dileğim. Her şey için teşekkürler. Daha nice senelere hocam. Bizleri Astronomi bilim dalından yeni haberler ile buluşturuyorsunuz. Gazetelerde ve çoğu İnternet haber sitelerindeki saçma ve asılsız haberler yerine gerçek kaynağından ve bilimsel yazılar ile Astronomi dünyasındaki gelişmeleri sizin sayenizde takip ediyoruz. Emeğinize sağlık. Sitemizin ayakta durmasını sağlamak için bir bağış bölümü açarsanız umarım destek çok olur. Saygılarımla. Firsat bulursam yakin zamanda iOS ve android icin sitenin uygulamasini gelistirmek istiyorum. Onay verirseniz kodlama calismalari bittikten sonra size yollayabilirim, kod icerigini incelemeniz ve guvenilirlik acisindan. Onay verirseniz derleyip platformalara atabilirsiniz. Acik kod olarak Github ve SourceForge'a da yukleyebiliriz. Tabii henuz cok basindayim. Ilerledikce bilgi veririm size. Tekonoseyir'den Hamdi Bey'e mesaj atarsak teknoloji gundeminde de siteden belki bahseder. Ne dersiniz? Memnun olurum elbette. Ama bu işlerden hiç anlamam."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/astronomi-diyari-twitterda/", "text": "Astronomi Diyarı'da artık astronomidiyari adıyla Twitter'da. Siteyi Twitter hesabınız varsa buradan da yeni gelen yazılardan haberdar olarak izleyebilirsiniz. Güncel bilgi paylaşım servisleri günümüzde hızla artıyor. Bu tür bilgi sitelerinde gelen bilgi yoğunluğuna bazı zamanlar yetişmekte zorluk da çekmiyor değiliz. Ama bundan şikayetçi değilim. İnterneti güzel kullanma adına iyi gelişmeler bunlar. Biraz konudan sapma gibi olacak ama internet kullanımı yönünden bir iki fikrimi belirtmek isterim. Eskiden çok değil belki bir 15 sene önceye kadar internet bu denli yaygın değildi. O zamanlar bilgi kitapları olan ansiklopedilerin son zamanlarıydı. Çoğu zaman aradığınız bilgiyi ya eksik buluyordunuz ya da hiç bulamıyordunuz. Ama 'sıcak' kaynaklardı. Ansiklopedinin yerini şimdi internet siteleri aldı. Ama burada da başka bir sıkıntı baş gösterdi: Doğru ve güncel bilgi. İşte bunu ayıklayabiliyorsanız iyi bir internet kullanıcısınız demektir. Genç arkadaşlara tavsiyem her kaynağa güvenmemeleri yönünde olacak bu konuda. Ciddi haber kaynaklarında bile bazı zamanlarda özellikle bilimsel gelişme haberi gibi yayınlanan öyle haberler oluyor ki, konuyu az buçuk bilenler bu tür haberlere şaşırıyor. İşte yanlış bilgilendirme, yanlış yönlendirme yapan site sayısı oldukça fazla. Doğru bilgi veren site sayısı da az değil. Bunları birbirinden ayırmak elbette ki internet kullanıcısının elindedir. Kullanıcı olarak bizler seçici olmak zorundayız."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/astronomi-diyari-yenilendi/", "text": "5 yıldır kullandığım tasarımın artık günün gereklerine göre değişmesi gereği kararı almıştım. Bir süredir çeşitli tasarımlar üzerinde uğraş verdikten sonra iki gündür test yayını yapan site artık düzenli yayına geçti. Burada önem verdiğim nokta alt başlıklar olan 'kategorilerin' ön plana çıkma isteği ve görsel özelliği olan Astronomi'nin bu özelliğini ön plana çıkarmaktı. Ayrıca bilgiye kolay ulaşılamsı da başka bir gerekçeydi. Yeni tasarımda sabit sayfalar olan 'temel bilgiler' sayfanın üstünde kendine yer buldu. Başlığın altında ise 'kategoriler' alt başlıklarıyla sıralandı. Son haberlerin verildiği bölüm ise iki kısımdan oluşuyor. Biri sağda hareketli görsel menü ve diğeri solda sabit şekilde veriliyor. Kategoriler ise yazı sıklığına göre sıralandı. Site içerisinde herhangi eksiklik ya da hatayla karşılaşılabilir. Gerçi test yayını sırasında bunları gidermeye çalıştım. Yine de herhangi bir istenmeyen durumu sayfanın üstündeki 'Kimlik' sayfasında yer alan adresimden iletirseniz sevinirim. Sitenin yeni haliyle ilgili de yorumlarınızı ve önerilerinizi bekliyorum. Bilimle kalın. 1 Yorum gayet güzel olmuş,umuyorum uzun yıllar bize rehberlik eder.selamlar saygılarımla"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/astronomi-diyariyla-1-yil/", "text": "Tam 1 sene önce bugün ücretsiz alandan artık doğru dürüst bir adres satın almanın zamanı geldiğini düşünerek oluşturmuştum bu siteyi. Astronomi Diyarı bu haliyle 1. yılını doldurdu. 1 yılda 200'ün üzerinde haber ve yazıyı paylaştım. Güzel eleştiriler aldım, destekler gördüm. Ülkemizde özellikle bilim alanının hiç de azımsanmayacak ölçüde ilgi çektiğini farkettim. Belki yeterli değil, ama gün geçtikçe bu ilginin arttığı bir gerçek. Astronomi Diyarı sitesini bundan yaklaşık 3.5 yıl önce üç ayrı ücretsiz alanda yayınlamıştım. Sitede şimdi yan tarafta linklerini gördüğünüz Güneş, Güneş Sistemi, Jüpiter, Mars, Venüs, Yıldızlar, Galaksi ve Big Bang sayfaları bulunuyordu. Sayfaların içeriğinde zaman içinde değişiklikler oldu. Ama sitedeki asıl değişim geçen yıl gerçekleşti. Siteyi ücretsiz alandan kurtarıp resmi yayın hakkına kavuşturdum. Bunu ne kadar geç yaptığımı da daha 1 ay bitmeden anladım. Sitede yer alan haberlerin linklerini her gün bıkmadan veren ve bu nedenle bana büyük destek veren Bulutsu ekibine çok teşekkür ederim. Bunun dışında kendi haber veya güncel sitelerinde Astronomi Diyarı haberlerine atıfta bulunan Arif Bayırlı-Gök Günce, Çağdaş Çalış-Gökayna, Cemal Kutsi Şen-Astro Türk'e de ayrıca teşekkürlerimi sunuyorum. Çektiği birbirinden güzel fotoğrafları bizimle paylaşmaktan hiçbir zaman kaçınmayan Uğur İkizler'e, her danıştığım konuda yine mi sen demeden tam da benim anlayacağım dilde yanıtlar veren Prof. Dr. Ethem Derman hocama, her ay Türkçe'ye çevirdiği gökyüzü haritasını bizimle paylaşan Arif Solmaz'a, sitede haberlerle ilgili değerli yorumlarını esirgemeyen sevgili gökbilim severlere de teşekkür. Belki de en büyük teşekkürü eşim Nuray Özyar'a etmem gerekecek. Öyle ya evdeki zamanımın çoğunu bilgisayar başında ve siteyle geçiriyorum. Buna destek olmak az bir iş değil. Teşekkürler sevgili eşim ve kızım İrem. Şimdi gökbilim ve haber zamanı. Bu kadar tembellik yeter. 17 Yorumlar Ümit Hocam ellerinize sağlık... Daha nice seneler geçirelim Astronomi diyarında... Güncel bilgilerin bulunduğu siteniz, dolu dolu her zaman... Üstelik herkesin rahatlıkla takip edebileceği Türkçe bir site olması ayrı bir güzellik... Tekrar ellerinize emeğinize sağlık... tebrik ediyorum ve daha nice yıllar diliyorum abicim.cok daha etkin başarılara imza atacagına da eminim. Daha önce bazı şeyleri NASA'nın resmi sitesinden izliyordum. Tesadüfen burayı buldum ve burda kaldım. Çünkü uzaya aşırı derecede bir merakım var. Bunu da bana Bilim Teknik Dergisi aşıladı. Siteniz ve emekleriniz için teşekkürler.. Nice senelere.. Ümit hocamız gayet güzel çalışıyor. Umarız Astronomi Diyarını daha uzun yıllar takip etmeye devam ederiz; nice senelere 🙂 iyiki doğdun ASTRONOMİ DİYARI.astronomi ve uzaya merağımızın ve aşkımızın tek adresi.benim gibi gençlerin bilim kaynağı iyiki doğdun.daha nice senelere.hocam sizin bu çabalarınız inan boşa gitmeyecek. Hocam,astronomi diyarının yaşını kutlarım,güncelliğinizin ve hızınızın devamlı olmasını dilerim. Emin olun bizlere bir çok şey öğretmenin yanında araştırma ruhunu da körüklüyorsunuz. Astronomi diyarının kuşaktan kuşağa devamı dileklerimle... Bu güzel mesajlar ve yorumlar için herkese çok teşekkür ederim. Elimden geldiğince anladığım haberleri çevirip yayınlıyorum. Okurlar bir yerde, bir haberde bir eksiklik ya da bir yanlışlık görürlerse çekinmeden beni uyaracaklarından kuşkum yok. Gökbilim ve dolayısıyla da bilimi doğru dürüst yayan Türkçe kaynaklı sitelerin, sayfaların artması dileğiyle.... Hocam yaptığınız çalışmalarda ne kadar başarılı olduğunuzu bir kez daha gösterdiniz.Astronomi ile ilgili bir haber duyduğumuzda doğruysa kesinlikle bu sitede vardır diyebileceğimiz bir site...Nice Yıllara... Nice senelere Astronomi Diyarı! Benim gibi amatör bir astronoma büyük bir kaynak ve destek olan sitelerden birisi 🙂 Acaba Astronomi Diyarı'nda bugün ne var? demediğim gün yok 😀 Ümit hocam ; Astronomi Diyarının yeni yaşını en içten dileklerimle kutluyorum, Hem içerik açısından hemde güncelliği ile şimdiden gökyüzü tutkunklarının demirbaşı haline gelmiş olan AD. umarım GGG gibi yıllarca alışkanlık ve bağımlılık yapacaktır. nice senelere dileğiyle gökyüzü ve yıldızlarla kalın.... Nice senelere Ümit bey. Sitenizi hergün takip etmekle beraber, haberlerinizi Erciyes Üniversitesi Astronomi klubü web sayfasında paylaşıyoruz. Araştırma ve haberlerinizin devamını bekliyoruz... Ümit bey bir insanın kararlı ve azimli olduğunda neler yapabileceğini gösterdin. Eline sağlık. başarılarını takip ediyoruz. Hep beraber nice aydınlık seneler Ümit Hocam. Emeğinize, yüreğinize, Gökbilim sevdanıza sağlık 🙂 Nice yıllara Astronomi Diyarı! Ümit hocam çabanız gerçekten muhteşem, güncel haberleri sıcağı sıcağına Türkçe paylaşmak astronomi ve amatör astronomi konusundaki en büyük eksiklerden biriydi ve bunu karşılamakta çok büyük bir rol üstleniyorsunuz. Oluşturduğumuz bu güzel siteleri ne kadar çok kişiye ulaştırabilirsek o kadar iyi, böylece herkes uzayla ilgili haberleri yazdıklarının kaynakları belli olmayan haber portallarından değil, doğrudan araştırma enstitulerinin basın duyurularından öğrenme fırsatı bulabilecekler. Bol okuyuculu ve bol yıldızlı günler dilerim 🙂 Astronomi ile ilgili bilgileri tam ve doğru olarak bizlere anlattığın için teşekkür eder, çalışmalarında başarılar dilerim. Ümit Hocam daha nice senelere..."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/astronomi-diyariyla-gecen-4-yil/", "text": "Astronomi Diyarı 5. yaşını doldurarak 6 yaşına girdi. Öğrencilerimin merak ettiği konuları temel alarak bazı basit tanımlamalar yapayım diye başlattığım yolculuk tüm hızıyla sürüyor. Değerli bilim insanlarının desteği ve bilim severlerin ilgisiyle site artık güvenilir bir gökbilim haber kaynağı oldu çıktı. Gökbilim bilim alanları içerisinde en aktif olanı. Neredeyse hergün yeni bir keşif yapılıyor. Karşımızdaki olağanüstü büyük evrenin, olağanüstü büyük cisimleriyle ilgili yeni ve bizi hayretler içinde bırakan keşiflere tanık oluyoruz. Böylesi keşifleri mümkün oldukça asıl kaynağından ve anlaşılır bir diller aktarmaya çalışıyorum ki buna 'popüler bilim' deniliyor. 5 yılın sonunda yayınladığım haber-yazı sayısı 1100'ü geçti. Bu haberlerin büyük bir kısmını kaynağından çeviri yaparak yayınlıyorum. Zaman zaman çevirilerde ya da kurduğum cümlerlerde hatalar olabiliyor. Bunun gibi durumlarda beni uyaran bilim insanlarımıza ve bilim okurlarına teşekkür ediyorum. Böylesi hataları bildirmekten asla çekinmeyiniz. İşte 5 yılın genel istatistiği: Toplam yazı: 1134 Yıllara göre: 2009 yılı: 86 2010 yılı: 315 2011 yılı: 226 2012 yılı: 179 2013 yılı: 279 2014 yılı: 39 Kategorilere göre: Gökada 120 Görsel 188 Gözlem 34 Güneş Sistemi 180 (Güneş, Jüpiter, Satürn, Venüs başta olmak üzere 8 gezegen ve sistemin diğer üyeleriyle ilgili bilgiler, haberler) Haber 72 Karadelik 50 Kozmoloji 36 Mars 61 Ötegezegen 152 Uzay aracı 80 Yıldız 151 Ay 18 Astronomi Diyarı'nı Facebook ve Twitter üzerinden izleyebilir, anasayfada sağ bölümde yer alan kısımdan haberlerin e-posta adresinize gelmesini sağlayabilirsiniz. 9 Yorumlar 14 yaşımdan beri büyük merak ve ilgi ile takip ettiğim bilim dalı olan astronomi. Her Gün ilk nete girdiğimde yeni bir haber varmı diye baktığım yegane site. Daha nice yıllara. Emeğinize sağlık hocam. Maddi ve manevi her ne olursa mail atmanız yeterli. değerli Ümit hocam ASTRONOMİ DİYARI nı ilk günden beri takip ediyorum.daha nice 4 senelere.emeğiniz için çabalarınız için sonsuz tşklerimi sunarım..bu güzel paylaşımlarınız ve değerli gökbilim yazılarınızın devamını dilerim.... Sayenizde bu evrendeki yerimizi öğrendik ve ben dahasını kendi gözlerimle görmek istiyorum bunun için bana bir telescope tavsiyesinde bulunurmusunuz. Özellikle Venüsü veya jüpüteri veya yakında gelecek olan kuyrukluyıldızı inceleyebileceğim bir model tavsiye edermisiniz. Bu konularda tecrübe seviyem sıfır. Buna göre bir cihaz tavsiyesi veya hangi özelliklerde bir cihaz almalıyım.. Teşekkürler.. Öncelikle anladığım kadarıyla gökyüzüne yabancısınız. Benim tavsiyem öncelikle gökyüzünü tanımanız. Çünkü çoğu kişi hevesle aldığı teleskopu kullanamadığı için hayal kırıklığına uğramıştır. Yine de illa teleskop alacağım diyorsanız aşağıdaki linkteki tartışmaları izleyebilir ve kendinize bir model belirleyebilirsiniz. http://gokbilim.com/teleskop-durbun-gozlem/ Emek ve süreklilik gerektiren bir çabanız var . Takdir ve teşekkür ediyorum . Genç arkadaşlarıma tavsiye ediyorum . Selamlar sevgiler... emeğinize sağlık, hemen hemen her gün siteye girip yeni paylaşımlarınızı gözlüyorum. Doğru şeyler yapıyorsunuz. iyi ki varsınız. selamlar iyiki varsınız demek istiyorum sizin sayenizde çok şey öğreniyorum ve merak ediyorum doğru bilgilerinizden dolayı teşekkür ediyorum size yaptığınız bu zor işten dolayı binlerce teşekkürler.sayenizde evreni anlama yolunda çok şeyler öğrendim.umarım bu çok değerli çabanız uzun yıllar devam eder.saygılarımla SAYIN GÖKBİLİM SEVDALISI KARDEŞİM; 4 YILDIR YAPTIĞINIZ ÇALIŞMANIN NE KADAR ÖNEMLİ OLDUĞUNU DOĞAL OLARAK ÖLÇEMEM AMA; BENİM İÇİN NE KADAR DEĞERLİ VE ÖNEMLİ OLDUĞUNU DA ANLATAMAM. BEN 65 YAŞINDA BİR HEKİM AĞABEYİNİZDEN SİZE YAPTIĞINIZ ARDICIL EMEĞİN KARŞILIĞINDA EN DERİN SEVGİ VE SAYGILARIMLA SİZİ SELAMLAMAK VE SAĞLIKLAR DİLEMEKTEN BAŞKA BİR ŞEY GELMİYOR.ÇOK YAŞAYIN SAYIN BİLİM ADAMI KARDEŞİM. TEŞEKKÜRLER. Dr.M. Emin ORPEN Fiz.Ted. ve Reh. Uzmanı"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/astronomide-2017-yili/", "text": "Astronomi günümüz biliminin lokomotifi görevini üstlendi. Gün geçtikçe astronomiden yararlanan ve astronominin yararlandığı alanlar artıyor. Örneğin son yıllarda astrokimya ve astrobiyoloji çalışmaları artmaya başladı. Bu çalışmalarla keşifler hızlandı. Yeni araçlara ve teknikler geliştirildi. Oldukça hareketli bir bilim olan astronominin yeni keşifleri de bu nedenle tırmandı. Ötegezegen sayısı 4000'lere yaklaştı. İlginç sistemler, yıldızlar, gaz kümeleri üzerinde önemli çalışmalar yapıldı. Bunların arasından 2017'de akıllarda kalan keşifleri sıralamaya çalıştım. Sıralama keşif tarihine göredir. Herkese mutlu bir 2018 yılı diliyorum. 2017'nin öne çıkan keşifleri - Evrenin Daha Hızlı Genişlediğine Ek Bir Destek: Hubble teleskopu verilerini kullanan uluslararası bir gökbilimci ağı, gökadaların dev kütle çekimi mercek etkisinden yararlanarak evrenin ne kadar hızlı genişlediğini birbirinden bağımsız olarak ölçtü. Yerel evren için ölçülen yeni genişleme hızı değeri önceki bulgularla tutarlı olmasına karşılık erken evren ölçümleriyle görüş ayrılığı içindedir. Bu sonuç kozmosu anlama yönünde önemli bir sorun olduğunu göstermektedir... Devamı... - Yıldız Kümesinde Karadelik Keşfedildi: Bilinen karadelikler iki sınıfa ayrılır: birkaç Güneş kütlesindeki yıldız kütleli küçük karadelikler, milyonlarca Güneş kütleli süper kütleli karadelikler. Gökbilimciler 100 ile 10.000 Güneş kütleli karadelikler olduğunu düşünmelerine karşılık şimdiye kadar bu orta kütleli karadeliklerin varlığına rastlanmamıştı. Ancak başını Türk gökbilimci Bülent Kızıltan'ın çektiği bir ekip 2200 Güneş kütleli bir karadelik keşfetti. Karadelik 47 Tucana kümesinde yer alıyor... Devamı... - Bu Gezegen Başka!: 40 ışık yılı uzaktaki bir kırmızı cüce çevresinde dolanan gezegen Güneş sistemi dışında hayatı barındıracak en iyi yer olabilir. ESO'nun HARPS aletini kullanan gökbilimciler sönük yıldız LHS 1140'ın yaşam alanı içinde bir süper Dünya keşfetti. Gezegen Dünya'dan biraz geniş ve oldukça büyük kütleli olması atmosferi olduğu şeklinde yorumlanıyor. Bu da, yıldızının önünden geçerken atmosferi incelenecek ilk hedef gezegenlerden olması demektir... Devamı... - Üçüncü Büyük Cüce Gezegenin Uydusu Keşfedildi: Üç gözlemevi yardımıyla Güneş Sistemindeki en büyük üçüncü cüce gezegen olan 2007 OR10'un bir uydusu olduğu tespit edildi. Cüce gezegen ve uydusu 4,6 milyar yıl önce Güneş Sisteminin oluşumundan arta kalan buz artıklarından oluşan oldukça soğuk bir alanda, Kuiper Kuşağında yer alıyor... Devamı... - Güneş-Benzeri Yıldızların Etrafında Yaşam Bileşenleri Bulundu: Güneş benzeri yıldızları oluşumlarının oldukça erken dönemlerinde gözleyen ALMA yaşamın temel kimyasal yapı taşlarından biri olan metil izosiyanat izlerine rastladı. Güneş Sistemi'mizin de bu türden evrimleştiği güneş-benzeri öncül yıldızların etrafında ilk kez bu türden bir prebiyotik molekül tespiti yapılıyor. Keşif gökbilimcilerin Dünya'da yaşamın nasıl başladığını anlamalarına yardımcı olabilir... Devamı... - Dev Halkalı Gezegen Keşfedildi: Dünya'dan binlerce ışık yılı uzaklıktaki bir yıldızın çevresinde dolanan gaz gezegen 50 Jüpiter kütlesinde toz halkasıyla çevrili. Keşif yayılan zayıf ışığın düzenli olarak büyük bir cisim tarafından engellendiğinin fark edilmesiyle gerçekleşti. Bu tutulmaların nedeni ise şimdiye kadar keşfedilmemiş bir gezegen olabilir...Devamı... - Titan Atmosferinde Karmaşık Moleküller Bulundu: Satürn'ün en büyük uydusu Titan Güneş Sisteminin en ilgi çekici ve Dünya'ya benzeyen cisimlerden biridir. Neredeyse Mars kadar büyüktür ama onu Dünya ile benzer yapan atmosferi ve yüzeyindeki metandan oluşmuş göl ve nehirlerdir. Atmosferi yine çoğunlukla metan (CH4), etan (C2H6) ve azot içerikli organik bileşiklerden oluşmuştur. Bilim insanlarınca bu durum Dünya'nın oluştuğu dönemdeki ilkel atmosferine benzetilmektedir...Devamı... - TRAPPIST-1 Gezegenlerinde Su İzleri: Uluslararası bir gökbilimci ekibi NASA/ESA Hubble teleskopunu kullanarak yakın bölgemizdeki cüce yıldız TRAPPIST-1 yörüngesindeki gezegenlerde su olduğunu işaret etti. Sonuçlara göre sistemin dış gezegenlerinde önemli miktarda su bulunuyor. Bu da yıldızın yaşam alanı içindeki üç gezegende yaşam olma olasılığını hatırı sayılır oranda arttırıyor...Devamı... - TUG Gezegen Avladı: Evriminin son aşamasındaki Güneş benzeri G tipi ve K tipi cüce yıldızların evriminin izlenmesi ve çevrelerindeki gezegen sistemlerinin araştırılması amacıyla sürdürülen 10 yıllık çalışma ürününü vererek bir ötegezegen keşfini getirdi. Keşif TÜBİTAK Ulusal Gözlemevi'ndeki RTT150 teleskopu ve Okayama Astrofizik Gözlemevi verileriyle gerçekleşti...Devamı... - Hubble Sıradışı Bir Cisim Keşfetti: Hubble teleskopunu kullanan Alman liderliğindeki bir gökbilimci grubu Mars ile Jüpiter arasındaki asteroit kuşağında olağandışı bir cismin ilginç özelliklerini keşfetti: Kuyrukluyıldız özelliği gösteren iki asteroit birbiri çevresinde dolanıyor. Keşif aynı zamanda kuyrukluyıldız sınıfında sayılan ve bilinen ilk ikili asteroit olarak da kayda geçti...Devamı... - Elveda Cassini: 15 Ekim 1997'de üzerinde ESA'ya ait Huygens ait sondayı taşıyan Cassini uzay aracı Florida'dan fırlatıldı. Amaç Satürn'ü, halkalarını ve uydularını gözlemek ve bilinmeyenleri ortaya çıkarmaktı. Üzerinde 1997 yılının son teknolojik ürünleri bulunuyordu. Dünya'dan 1,4 milyar kilometre uzaklıktaki Satürn'e 2004'de ulaştı. Geçtiğimiz 13 yıl boyunca önemli keşiflerin yapılmasına aracılık etti. Aracın görevi 15 Eylül 2017'de bitti ve Satürn'e düşürüldü. Düşerken yine birçok veri yolladı. Görevini son ana kadar devam ettirdi...Devamı... - Haumea'da Da Halka Bulundu: İçinde Türk gökbilimcilerinin de bulunduğu bir grup araştırmacı son derece ilginç ve ezber bozan bir keşfe imza attı: Haumea'da da halka var. Neptün yörüngesinin ötesinde buz ve kayalardan oluşan bir kuşak bulunur. Bu ilginç kuşakta dört cüce gezegen öne çıkar: Pluto, Eris, Makemake ve Haumea. Bu bölge az bilindiği için gökbilimcilerin her zaman ilgisini çekmiştir. Yeni bir çalışma buradaki cüce gezegenlerden Haumea çevresinde bir halka olduğunu ortaya çıkardı...Devamı... - Misafir Asteroit ESO'ya Yakalandı: Gökbilimciler ilk kez yıldızlararası uzaydan Güneş Sistemine giriş yapan bir asteroidi inceliyor. ESO'nun Şili'deki Çok Büyük teleskopu ve dünya genelindeki gözlemevleri bu benzersiz nesnenin güneş sistemimizle karşılaşmadan önce uzayda milyonlarca yıldır dolaştığını gösterdi. Nesnenin karanlık, kırmızımsı, aşırı-uzun kayalık ya da yüksek metal içeriğe sahip olduğu görülüyor...Devamı... - En Uzak Karadelik: Bilim insanları erken evrende oluşmuş bir canavarı keşfetti. Keşfedilen karadelik şimdilik bilinen en uzak süper kütleli karadelik unvanına da sahip oldu. Karadelik şaşırtıcı şekilde çok geniş bir alanı kaplıyor ve 800 milyon Güneş kütlesinde. WISE ile geçekleşen keşfin ardından takip gözlemleri Magellan teleskoplarıyla yapıldı...Devamı..."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/astronominin-buyuk-sorununa-yeni-cozum/", "text": "Bazen astronomide yer ve konum oldukça önemli hale gelir. Gökbilimciler bir cismin bizden uzaklığını ölçebilmek için düzenli patlamaya uğrayan yıldızları kullanarak bu sorunu gidermeye çalışır. Araştırmacılar Ulusal Bilim Vakfı'nın Çok Uzun Ana Seri ve Avrupa VLBI Ağı yardımıyla gökyüzünün en değişken yıldız sistemlerinden biri olan SS Kuğu çift yıldız sisteminin 370 ışık yılı uzaklıkta olduğu belirlendi. Bu çalışma, SS Kuğu gibi çift sistemlerdeki patlamaları göz önünde tutarak, belirlenen yeni uzaklık ölçümünün diğer sistemlerde de uygulanacağı anlamına geliyor. Avustralya Perth'deki Uluslararası Radyo Astronomi Araştırmaları Merkezi'nden James Miller: Türünün en iyi çalışılan sistemlerinden biri olmasına karşılık genel anlayışa göre patlamalara sahip olmamalıydı. Standart açıklamaya yeni uzaklık ölçümü anlayışı getiriyor diyor. Kuğu takımyıldızında SS Kuğu sistemi, düşük kütleli kırmızı cüce ve onun çevresinde dolanan yoğun beyaz cüceden oluşuyor. Beyaz cücenin güçlü kütle çekimi eşinden madde çalmasına ve çevresinde bir gaz bulutu oluşmasına neden oluyor. İki yıldız birbiri çevresinde 6,6 saatte dolanıyor. Her 49 günde bir sistem büyük bir patlama ile kendini gösteriyor. Bilimciler başka örnekleri de olan bu sistemlerde özellikle, beyaz cüce çevresindeki diskte oluşan patlamalar sonucunda beliren hız değişimlerini belirliyor. Kırmızı cüceden kopan madde, dönen diske bulaştığında hızı görece düşük kalmasıyla diskte dengesiz durumun oluşmasına ardından diskte patlama görülmesine neden olabiliyor. Yeni çalışma önceki uzaklık tahminlerine göre SS Kuğu dışında tüm cüce nova sistemlerinde benzeri sonuçlara ulaşılıyordu. 1999 ve 2004'de yapılan Hubble Uzay Teleskopu gözlemlerine göre SS Kuğu 520 ışık yılı uzaklıkta olduğu hesaplanmıştı. Bu bir sorun. Gökyüzünde bir anda en parlak cüce noca olan SS Kuğu, patlamanın yaşanmadığı durumlarda durgun ve yeterli kütleli bir diske sahip sistemdir diyor Miller-Jones. Radyo teleskopların belirlediği uzaklığa göre sistem sanılandan daha az parlak olmalıdır. Bu durumda cüce nova patlamalarına ilişkin standart açıklamaların bu özelliklere uygun hale getirmeleri gerekecek. Gökbilimciler yeni uzaklık ölçümünü VLBA ve EVN hassas radyo teleskoplarıyla yaptı. Bu sistemler gökyüzündeki cisimlerin pozisyonlarını en doğru bir şekilde ölçme yeteneğine sahiptir. Dünya'nın Güneş çevresindeki hareketinde iki zıt konumda olduğunda SS Kuğu gözlemlenerek, daha uzaktaki cisimlerin konumları hesaba katılıp hassas uzaklık ölçümü yapıldı. Paralaks adı verilen bu basit yöntemde yüksek okul trigonometrisi uygulanarak bir cismin uzaklığı hesaplanabiliyor. Gökbilimciler, SS Kuğu'nun patlamaları sırasında radyo dalgaları yaydığını bildiğinden, patlamaları rapor eden amatör gökbilimcilerin verileri de alındıktan sonra kendi radyo teleskoplarıyla incelemelerde bulundular. Ekip 2010-2012 yılları arasındaki patlamaları izledi. Hubble'ın görünür ışık ölçümleri ve radyo gözlemlerinin ölçümleri arasındaki bu farkın çeşitli nedenleri olabilir. Radyo gözlemlerinde referans noktaları olarak Samanyolu ötesindeki gökada ve yıldızlar ele alınır. Hubble gözlemleri ise gökadamız içindeki yıldızları kullanır. Daha uzaktaki cisimler radyo gözlemlerinde çeşitli hatalara neden olmaz. 1896 yılında keşfedilen SS Kuğu amatör gökbilimciler için popüler bir cisimdir. Amerikan Yıldız Gözlemcileri Derneği'ne göre SS Kuğu sisteminde keşfinden bu yana tek bir patlama görüldü. Geçtiğimiz yüzyılın en yoğun çalışılan cisimlerinden biri olan SS Kuğu'da dikkatle gözlemler sonucunda yaklaşık yarım milyon kat parlaklığa ulaşan değişimler gözlenmiştir. 1 Yorum Emekli olmama az kaldığı için araştırma yapıyorum. Ön bilgi alabileceğim oldukça detaylı çalışmalarınız var. Elinize sağlık..."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/astronotlar-mars-icin-hazir-degil/", "text": "Astronotların kasları uzaydaki fiziksel işlerin daha kolay yapılabilmesinden dolayı % 40'dan daha fazla oranda zayıflıyor. Bu ise 50 yaşındaki bir astronotun kaslarının 80 yaşında olduğunda alacağı duruma denk gelir. Uzayda yapılan tüm egzersiz ve alıştırmalara karşılık bu istenmeyen etki gelecek Mars görevleri için tehlikeli olacaktır. NASA Mars'a 10 ayda ulaşıp, orada 1 yıl kalıp geri dönmek üzere toplam 3 yıl sürecek olan bir Mars programı düşünüyor. Marquette Üniversitesi'nden Robert Fitts başkanlığındaki bir ekip Journal of Physiology dergisinin Eylül sayısı için astronotların kas sistemi üzerine bir çalışma yayınladılar. Fitts bugün Mars'a yapılacak bir seferde astronotların kaslarındaki erimenin % 50'ye ulaşacağını düşünüyor. Bunun sonucunda mürettebat daha çabuk yorulacak, örneğin üzerindeki giysiyi çıkarmak bile tam bir işkenceye dönecektir. Üstelik daha da tehlikeli durumu Dünya'ya döndüklerinde yaşayacaklar. Çalışma Uluslar arası Uzay İstasyonu'nda kalan dokuz astronot ve kozmotun toplam 180 gün izlenmesiyle gerçekleştirildi. Sonuçlara göre kaslara güç sağlayan lif kütlesinde önemli bir kayıp gerçekleşiyor. Çalışmaya göre ekip üyelerinin büyük kaslarındaki gerileme oldukça büyük değerlerde gerçekleşti. Sonuçlar ISS'de daha etkili alıştırma tekniklerinin uygulanması gerektiğini gösteriyor. Yeni alıştırma programları ile yüksek direnç kazanılıp kasların dünya atmosferinde olduğu gibi davranmaları sağlanmalı. Mars'a düzenlenecek insanlı uçuşlar insanoğlunun ulaşacağı bir sonraki aşamayı temsil eder. Böyle bir şey yapmazsak insanoğlu evrendeki ilerleyişinde yerinde sayar diyor Fitts. Fitts tüm bunlara karşılık ISS'de yeni bir program düzenlenerek kas ve iskelet sisteminin korunabileceğine inanıyor. Bunun için NASA ve ESA, ISS'deki görevler için uzayda 6-9 ay kalabilecek en az altı astronota ihtiyaç duymaktadır. İdeal bir sürede uzaydaki görevleri yerine astronotlar ancak zorunlu hallerde istasyonu boşaltacaktır. Kaynak: Science Daily"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/astronotlarin-aydaki-yeni-evleri-ay-delikleri/", "text": "Ay üzerinde milyonlarca kraterin yanında Ay Yörünge Keşif Aracı ile keşfedilen 200'den fazla da delik bulunur. Bu delikler gelecekte astronotlar için birer barınak olabilir. Çapları 5 ile 900 metre arasında değişen bu delikler ilk kez Japonya'nın Kaguya uzay aracı tarafından görüldü. Kaguya ile üç delik keşfedilmişti. Daha sonra LRO'nun Dar Açılı Kamerası'nın ilettiği binlerce fotoğrafın bilgisayarlar yardımıyla taranması sonucunda bunların sayıları oldukça arttı. Arizona State Üniversitesi'nden Robert Wagner: Bu çukurlar Ay üzerinde barınacak insanlara destek olabilir. Yüzeyin birkaç on metre altında yaşam birimleri kurulabilir. Bu çukurlar astronotları yüzeydeki ışınımdan , mikrometre mertebesindeki meteoritlerden ve gece-gündüz arasındaki muazzam sıcaklık farkından koruyabilir diyor. Ay yüzeyindeki büyük kraterlerin bulunduğu koyu görünen 'maria' adı verilen alanlar katılaşmış lavdan oluşmuştur. Mariaların eski dönemlerde lav akıntılarının lav okyanuslarını oluşturduğu düşünülmektedir. Maria kelimesi Latince'den gelmekte olup 'deniz' anlamına gelmektedir. Dünya üzerinde farklı kültürlerde Ay'ın bu koyu yüzeyleri çeşitli imgelere benzetilmiştir. Bir sopayla paket taşıyan tavşan ya da bir çocuk, bir adamın yüzü gibi. Wagner'e göre bir çukur, düşen bir göktaşının oluşturduğu titreşimler sonucunda altı boşalmış yüzeyin çökmesiyle oluşabilir. LRO'nun ilettiği görüntülerle bu çukurların oluşumu hakkında çok az ipucuna rastlanıyor. Yüzey altında akan erimiş kaya zaman içerisinde uzun tüp geçitlere neden olabilir ve bu da herhangi bir nedenle bazı yerlerinde yüzeyin çökmesiyle sonuçlanabilir. Yeryüzünde de bu tip boşluklara rastlanır. Aynı süreç yüzbinlerce yıl alsa da Ay yüzeyinde de gerçekleşmiş olabilir. Yüzeye büyük bir şiddetle çarpan büyük bir krater yüzeyin yukarı savrulmasına ve alttaki lavın dışarı çıkmasına neden olabilir. Bu da yüzey altında farklı yerlerde boşlukların oluşmasını sağlayabilir. Erime etkisiyle oluşmuş çukurların keşfi, bunların ne kadar derin olduklarını da gösterecek. Muhtemelen yükselmiş yerdeki eriyik akıntı bir süre sonra soğumuş ve katılaşmıştır. Darbe etkisiyle oluşan yükseltiden akan maddenin miktarı deliğin derinliğini de belirleyecektir diyor Wagner. Çukurların keşfi aynı zamanda Ay üzerindeki lav okyanuslarının nasıl oluştuğunu da ortaya çıkarıyor. Özellikle de bu deliklerin varlığı maria oluşumunun anlaşılmasında çok yardımcı olacaktır. Yörüngeden alınan görüntülere bakıldığında deliklerin gösterdiği katmanları görebiliyoruz. Yüzeyden yapılacak incelemelerle bu katmanların yaşları belirlenebilir. Hatta burada milyonlarca yıldır sıkışıp kalmış güneş rüzgarı parçacıklarını da bulabilirsiniz. Bugüne kadar görülen 200'den fazla delikten 29'u bir milyar yıl yaşından genç olup Kopernik krateri olarak sınıflandırılmıştır. Kaguya'nın keşfettiği üç delikte bunlar arasındadır. Ay yüzeyindeki genel yaş dağılımı ile deliklerin yaş dağılımı birbiriyle uyuşmaktadır. Maria çevresinde erime yoluyla oluşmuş delikler üç milyar yıldan daha büyük yaşa sahipken tepelik kısımlarda daha az değişime uğramış daha genç deliklere rastlıyoruz. Bu deliklerin çevresinin daha genç yaşta oluştuğunu söyleyebiliriz diyor Wagner. LRO ile Ay'ın en az % 40'nın aydınlandığı yerlerin görüntülerine ulaşılabildi. Wagner'e göre deliklerin sayısı kesinlikle daha fazla. Birkaç düzine daha delik olması olasıdır. Bizler NAC görüntülerini incelemeyi sürdüreceğiz. Ancak Ay'ın kutuplara yakın yerlerinin ancak % 25'inin aydınlık olması nedeniyle çalışma zorlaşıyor. Bu alanlar için daha geniş bir analiz gerekmektedir. Üstelik yüksek enlemlerdeki çarpma kraterlerinde insanın çalışması mümkün değil. Wagner'a göre insanın barınması için delik yüzeylerindeki ve altındaki bileşim haritaları, termal ölçümleri, kütle çekimi ölçümleri gibi daha fazla veriye ihtiyaç vardır. Bu deliklerin yapısı yörüngeden çok iyi anlaşılmaz. Duvarları, zeminin niteliği gibi birçok sorunun yanıtı için deliklerin her açıdan yakından çekilmiş görüntülerine ihtiyacımız var. Bunun için yeni bir proje gerekmektedir."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/ata-gokadalardan-biri-daha-bulundu/", "text": "Gökbilimciler Spitzer ve Hubble Uzay Teleskopları yardımıyla bilinen en uzak noktadaki gökadalarda yüksek oranda yıldız oluştuğunu belirledi. GN-108036 adlı baloncuk şeklindeki gökada bu kadar uzaklıkta yer alan ve şimdiye kadar bulunan en parlak gökadadır. Yer teleskoplarıyla varlığı onaylanan gökada 12,9 milyar ışık yılı uzaklıktadır. Spitzer ve Hubble verileri gökadanın yılda yaklaşık 100 yıldız oluşumunu gerçekleştirdiğini gösteriyor. Samanyolu, GN-108036 gökadası'ndan beş kat daha büyük ve 100 kat daha fazla kütleli olmasına karşılık yılda yaptığı yıldız sayısı bu gökadaya göre 30 kat daha azdır. Tuscon'daki Ulusal Optik Gökbilim Gözlemevi'nden Mark Dickinson: Aslında keşif şaşırtıcı değil. Çünkü evrenin bu kadar uzak noktasındaki erken gökadaları bulamamış olmamıza karşılık erken evrenin parlak olduğunu biliyorduk. Bulunan erken evrendeki küçük bir gökada sadece. GN-108036 aşırı yıldız oluşumunu sağlayan gökada olması nedeniyle özel ve ender rastlanan bir nesne olabilir diyor. Japonya Tokyo Üniversitesi'nden Masami Ouchi liderliğindeki uluslar arası bir ekip Hawai'de Mauna Kea tepesinde kurulu olan Subaru Teleskopu ile yaptıkları gökyüzü taraması sonucunda uzak gökadayı buldular. Gökada daha sonra WM Keck Gözlemevi tarafından da onaylandı. Ekip üyesi Yoshiaki Ono: İki yıl boyunca üç farklı yöntemle kontrol ettiğimiz sonuçlar her seferinde bir önceki ölçümü doğruladı diyor. GN-108036 evrenin 13,7 milyar yıl önceki oluşumundan 750 milyon yıl sonra oluştu. Gökada bizden 12,9 milyar ışık yılı uzaklıkta olduğundan çok uzak geçmişi görüyoruz. Gökbilimciler evrenin genişlemesi nedeniyle gelen ışığın dalga boyu uzayıp kırmızı tayfa yaklaştığından kırmızıya kayma olarak adlandırılan etkiyi dikkate alarak hesaplamaları yapar. GN-108036 Gökadası'nın kırmızıya kayma oranı 7,2'dir. Gökadaların sadece birkaçı 7 ve daha büyük kırmızıya kayma oranına sahiptir. Bunlardan sadece ikisi GN-1080362dan daha uzaktadır. Hubble, Spitzer ile yapılan kızılötesi gözlemler gökadaların yıldız oluşum miktarını belirlemek için çok önemlidir. Gökbilimciler erken dönemde oluşan bu denli küçük bir gökadanın bu kadar büyük yıldız oluşturabildiğine şaşırmaktadır. Büyük patlamadan sonra genişleyen ve soğuyan evrendeki hidrojen atomları morötesi ışık etkisi altına kalın bir sis bulutu örmüştü. Bu süre, ilk yıldızların ve gökadaların oluştuğu evrenin aydınlanma zamanından önceki karanlık dönem olarak bilinir. GN-108036 böylesi bir zamanda oluşmuş olabilir. Ekip üyelerinden Riverside'daki Kaliforniya Üniversitesi'nden Bahram Mobasher: Evren şimdiki yaşını sadece yüzde beşi yaşındayken yani büyük patlamadan 750 milyon yıl sonra oluşan GN-108036'daki yüksek yıldız oluşum oranı, günümüz gökadalarının gelişiminde etkili olmuştur. GN-108036 şimdiki evrenin atalarından biridir diyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/atarcada-yeni-isiklar/", "text": "NUI Galway Gökbilim Merkezi'ndeki gökbilimciler bir atarcayı anlamaya yönelik önemli bir çalışma gerçekleştirildi ve verileri aylık Royal Astronomical Society'de yayınlandı. NUI Galway'deki Dr. Andy Shearer'ın başkanlığını yaptığı ekip atarcanın yapısını ortaya çıkarmak için optik gözlemlerle elde ettikleri ayrıntılı bir model oluşturdular. Modelle tersine mühendislik yaklaşımı ile süreci tersten izleyen ekip atarcadan yayılan ilk ışığın en yakın yıldızın yüzeyine ulaşmasını sağladılar. Bu, atarca gözlemleri içinde düşünülen en aykırı çalışma oldu. Dr Shearer: Bu on yıldır süregelen ve yüksek lisans ve doktora öğrencilerinin katıldığı atarca araştırmalarının yeni yaklaşımıdır. Hesaplamalar ile atarca çevresindeki koşullar oluşturularak yaklaşık kırk yıllık bir sorunu çözmek için büyük süper ayrıntılı gözlemler birleştirildi diyor. Diğer taraftan NUI gökbilimcileri, İtalya, İngiltere ve ABD'li meslektaşları ile bir atarcadan gelen ve X-ışını parlak kuyruğunu keşfettiler. Kuyruk, Avrupa Güney Gözlemevi'ndeki Çok Büyük Teleskop ve NASA'nın Chandra X-Işını Gözlemevi ile elde edilen gözlemlerin birleştirilmesiyle keşfedildi. Dört ışık yılı uzunluğundaki kuyruğuyla PSR J0357 olarak bilinen atarca bir buçuk milyon yıl yaşında ve 1600 ışık yılı uzaklıkta bulunuyor. Kırk yıldan fazla bir süredir süren gözlem ve kuramlara karşılık hızla dönen nötron yıldızları, atarcaların nasıl çalıştıklarına ilişkin kesin bir sonuca ulaşılamadı. Atarcalar 1.5 Güneş kütleli olmalarına karşılık bir küçük şehir boyutlarında yer kaplarlar. Bu nedenle oldukça yoğun nesnelerdir. Atarcaların manyetik alanları Dünya'nın manyetik alanının bir milyon milyar katı kadardır. Bu nesneler bir yıldızın Tip II süpernovasıyla patlaması sonucunda oluşur. Bir süpernova sırasında yıldızdan yayılan ışık içinde yüz milyar yıldız barındıran gökadanın yaydığı ışıktan daha fazla olabilir. Alışılmışın dışında ışık yayan böylesi bir patlama ise şimdiye kadar 1054 yılında gözlenmiş ve şimdi adına Yengeç Bulutsusu denilen gaz ve toz bulutunun oluşmasına neden olmuştur."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/atarcalar-evrenin-fizige-hediyesi/", "text": "Süper yoğun nötron yıldızları ya da atarcalar evrenin en olağanüstü nesneleridir. Bu tuhaf nesneler üzerine araştırma beraberinde iki Nobel ödülü getirdi. Araştırmacılar atarcaların nükleer yapısını öğrenmek ve güçlü kütle çekimi koşullarında Genel Görelilik Kuramını test etmek için doğrudan teleskop gözlemi yapıyor. Nötron yıldızları süpernova patlaması sonucunda oluşmuş büyük kütleli yıldız kalıntılarıdır. Bunlar karadelikten sonra evrenin en yoğun nesneleridir. Öyle ki orta büyüklükte bir şehir boyutundaki büyüklükleri Güneş kütlesi kadardır. Nötron yıldızları kutuplarından dışarı doğru manyetik alanları nedeniyle oluşan radyo dalgaları yayarlar. Bu da Dünya'daki teleskoplarla yanıp sönen bir kaynak olarak algılanır. Bu yanıp sönme zamanlamasını ölçerek modern fiziğin sınırları belirlenebilir. Atarcaların kütle çekimleri araştırmalar arasında ön sıralarda gelir. Albert Einstein'ın 1916'da yayınladığı Genel Görelilik Kuramı doğadaki kütle çekiminin genel bir tanımını yapmış ve şimdiye kadar sayısız deneyle test edilmiştir. Ancak bu kurama rakip farklı kuramlarda bulunmaktadır. Çalışma ekibindenIngrid Stairs:Bu alternatif kuramların çoğu Güneş Sistemi içinde Genel Görelilik Kuramı sonuçlarıyla ilgilidir. Nötron yıldızı gibi farklı bir ortamda bu kuramda test ediliyor diyor. Alternatif kuramlara göre kütle çekiminin davranışı nötron yıldızların iç yapısına göre değişmektedir. Stairs: Doğru zamanlama ile bir nötron yıldızının özelliklerini belirleyebiliriz. Birkaç dizi gözlem atarca hareketlerinin yapısına bağlı olmadığını ve Genel Görelilik Kuramının doğru olduğunu göstermiştir diyor. Genel Görelilik Kuramı'nın bir başka tahmini ise evrendeki kütle hareketlerinin kütle çekim dalgaları şeklinde uzay-zamanda gerginliklere yol açmasıdır. Bu tür dalgalar doğrudan tespit edilememesine karşılık ikili yıldız sistemlerindeki atarca çalışmaları dolaylı da olsa kanıtlar sunmaktadır. Bu çalışma 1993 yılında Nobel ödülü aldı. Şimdi ise gökbilimciler doğrudan kütle çekimi dalgalarını algılamak için dev bir gözlem aracı olarak Samanyolu'ndaki atarcaları kullanıyor. Manchester Üniversitesi'nden Benjamin Stappers: Atarcalar hiçbir deneyin duyarlı olmayacağı bir frekans aralığında ve son derece hassas saatler oldukları için kütle çekim dalgalarını tespit etmek amacıyla gözleniyor. Gökbilimciler gökada boyunca dağılmış atarcalardan gelen ışıma zamanlarının kütle çekim dalgalarını geçmesiyle oluşan küçük farklılıkları ölçmeyi amaçlıyor. Bilim insanları bu tür atarca zamanlama serilerinin, süper kütleli karadeliklerin hareketleriyle Büyük Patlama'dan sonraki ilk birkaç saniye içinde gerçekleşen olaylardan oluşan kütle çekim dalgalarını algılayabileceklerini umuyor. Stappers: Gelişen bilim ve teknoloji yardımıyla önümüzdeki on yıl içinde çok düşük frekanslı dalgaları doğrudan algılayabilecek teleskoplarla çalışacağımızı ümit ediyoruz diyor. Oldukça yoğun olan nötron yıldızların fizik açısından ayrıntıları bilinmiyor. Ulusal Radyo Gökbilim Merkezi'nden Scott Ransom:Nötron yıldızların kütlelerini ölçerek bazı fiziksel kısıtlamalara ulaşabiliriz. Son üç-dört yıl içinde büyük kütleli bazı nötron yıldızların merkezlerinde ne olup bittiğini anlayabileceğimiz gözlem için elverişli iri nötron yıldızı bulduk diyor ve ekliyor: Çalışmaların ilerlemesi yeni ölçümlere bağlı. Kuramcılara yeni veriler sunmalı ve bize yeni modeller sunmalarını sağlamalıyız diyor. Atarcalar ilk kez 1967 yılında keşfedilmiş ve bu keşif 1974 yılında Nobel ödülü almıştı. 1 Yorum Acaba nötron yıldızları dışarıya madde atımı gerçekleştiriyor mudur? Eğer böyle bir şey varsa, günün birinde yıldızdan atılan bu çok yoğun maddeler bir maden gibi kullanılıp yapay yerçekimi oluşturulabilir kanısındayım. Tabii bunun için iyi bir teknolojik atılım da gerekir. Kısmet ..."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/atkuyrugu-seklindeki-molekul-bulutu/", "text": "Keio Üniversitesi Fizik Bölümü'ndeki bir araştırma ekibi Japonya Ulusal Gözlemevi, Nobeyama Radyo Gözlemevi'nin 45 m'lik NRO Teleskopu ile yaptıkları gözlem sonucunda sıra dışı bir görüntüsü olan bir molekül bulutu keşfetti. At kuyruğu şeklindeki molekül bulutu gökadamız merkezinde olup bizden 30 000 ışık yılı uzaklıktadır. Devasa molekül bulutları gökada merkezi çevresindeki yörüngesinde iki kollu olarak dönmektedir. Atkuyruğunu andıran bu kollar merkezi bölgede birleşmektedir. Araştırma ekibi bu kolların tayfını alarak çoklu moleküller içerdiklerini fark ettiler. Araştırmacılar bu iki dev molekül bulutunun çarpışmasıyla böylesi ilginç bir yapının oluştuğunu düşünüyor. Farklı yörüngelere sahip iki molekül bulutu çarpışma sonrası bir manyetik tüp içindeymiş gibi bükülüp atkuyruğu şeklinde bir sarmal yapıya kavuşmuştur. Sarmal gaz yapılarının genellikle manyetik hat üzerine sarılmış molekül bulutları sonucunda oluştuğu düşünülüyor. Gökadamızın merkezinin 600 ışık yılı yarıçapındaki bölge yüksek yoğunluklu gaz ve yıldızlarla doludur. Molekül gazının oluşturduğu molekül bulutları gökada çekirdeği çevresinde iki eliptik yörünge boyunca hareket ederler. Bu eliptik yörüngeler iç içe geçmiş bir yapıya sahiptir ve bir noktada kesişirler. Kesiştikleri bu noktada molekül bulutları sık sık çarpışır. Araştırmacılar molekül bulutlarının çarpışmaları sonucunda gerçekleşen aktif yıldız oluşumlarına sıkışan gazın neden olduğunu düşünüyor. Tüm bunlara ek olarak önceki radyo gözlemleri gökada diskinden (Gökada merkezinden geçen yaklaşık 12 000 ışık yılı uzunluğundaki çubuk benzeri yapı) dik olarak uzanan bir radyo kaynağının varlığını tespit etmiştir. Bu gökada diskine dik olan kaynaktan bir miliGauss (manyetik akı birimi, 1000 miliGauss=1 Gauss) luk manyetik akı büyüklüğünde alanlar geçmektedir."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/atlasgal-samanyolu-taramasi-tamamlandi/", "text": "APEX Teleskopu Geniş Alan Gökada Taraması'nın tamamlanması ile Samanyolu'nun olağanüstü yeni bir görüntüsü yayınlandı. Şili'deki APEX teleskopu güney yarımküreden görülen Gökada Düzlemi'nin tüm alanını milimetre-altı dalgaboylarında kımızı ötesi ve radyo dalgaları arasındaki bölge son uzay-konuşlu taramalardan daha ayrıntılı olarak ilk kez görüntüledi. 12-metre çapındaki öncü APEX teleskopu gökbilimcilerin soğuk Evren'i çalışabilmelerini sağlıyor: mutlak sıfırın sadece birkaç on derece üzerindeki gaz ve toz. Atacama Öncül Deneyim teleskopu APEX, Şili'nin Atacama bölgesindeki Chajnantor Platosu'nda, deniz seviyesinden 5100 metre yükseklikte yer almaktadır. ATLASGAL taraması teleskopun eşsiz özelliklerini kullanarak Samanyolu gökadasının düzlemi boyunca soğuk, yoğun gazın dağılımı ayrıntılı bir şekilde ortaya çıkardı . Yeni görüntü Samanyolu'nun güney kısmındaki çoğu yıldız oluşum bölgesini içeriyor . Yeni ATLASGAL görüntüleri 140 derece uzunluğunda ve 3 derece genişliğinde bir gökyüzü alanını içine alıyor, ilk ATLASGAL taramasından dört kat daha büyük . Yeni görüntüler ayrıca tüm tarama alanı boyunca bazı alanlar daha düzgün veri kalitesi elde etmek için tekrar gözlendiği için daha yüksek çözünürlüğe sahip. Şimdiden yayınlanmış yaklaşık 70 bilimsel makale ile ATLASGAL taraması tek başına en başarılı APEX geniş programı olup, işlenen verilerin tüm gökbilim camiasına açılmış olmasıyla mirası çok daha öteye genişleyecektir . APEX'in kalbindekiler hassas algılayıcılar yer alıyor. Bunlardan biri olan LABOCA ATLASGAL taraması için kullanılmıştır. LABOCA, üzerindeki çok küçük sıcaklık değişimine duyarlı algılayıcılar sayesinde kaynaktan gelen ışınımı ölçebilmekte ve böylece yıldız ışığını örten soğuk ve karanlık toz bantlarını tespit edebilmektedir. ATLASGAL ile yapılan gözlemler ESA'nın Planck uydusu ile alınan verileri tamamlamaktadır . Planck ve APEX verilerinin birleştirilmesi ile gökbilimciler gökyüzünün daha geniş bir alanına yayılmış ışınımı tespit ederek gökadamızın iç kısımlarındaki yoğun gaz oranını tahmin edebilmektedirler. ATLASGAL verileri ayrıca yeni nesil yıldızların meydana geldiği soğuk ve büyük kütleli bulutlar hakkında tam bir sayı elde etmek için de kullanılmıştır. ATLASGAL büyük kütleli yeni nesil yıldızların ve kümelerin oluşacağı yerler hakkında heyecan verici bir bakış sağladı. Gözlemleri Planck verileri ile birleştirdiğimiz için dev molekül bulutlarından oluşan büyük-ölçekteki yapılara dair bir bağlantı elde etmiş olduk, diyor APEX ve Planck verilerini birleştirme işine liderlik yapan Almanya Bonn'daki Max Planck Radyo Gökbilim Enstitüsü'nden Time Csengeri. APEX on yıldır başarıyla sürdürdüğü soğuk Evren hakkındaki araştırmalarını henüz yeni kutladı. Sadece öncü rolüyle değil, aynı zamanda yine Chajantor Platosu'ndaki Atacama Büyük Milimetre/milimetre-altı Dizgesi ALMA'yı da tamamlayan bir tesis olarak önemli bir konuma sahiptir. APEX ALMA projesi için inşa edilen bir anten örneğine göre tasarlanmış olup, ALMA'nın ayrıntılı olarak çalışabileceği birçok kaynak gözlemi gerçekleştirmiştir. ATLASGAL ekibinin bir üyesi ve ALMA projesinde Avrupalı Proje Bilimcileri'nden biri olan ESO'dan Leonardo Testi, son olarak şunları aktarıyor: ATLASGAL kendi gökadamız Samanyolu'ndaki yoğun yıldızlar-arası ortama yeni ve farklı yönlerden bakmamızı sağladı. Yayınlanan tarama verileri sayesinde yeni keşiflerin kapılarını açma şansımız çok yüksek. Birçok bilim insanından oluşan ekipler şimdiden ATLASGAL verilerini ayrıntılı ALMA takip gözlemleri için kullanma planları yapıyor. Notlar Harita 870 m (0.87 millimetre) dalgaboyundaki ışınımın tekil olarak alınan APEX gözlemleri ile oluşturulmuştur. Samayolu'nun kuzey kısımları daha önceden James Clerk Maxwell Teleskopu ve diğer teleskoplarla görüntülenmişti, ancak güney kısım daha önemli bir yere sahip çünkü Gökada Merkezi'nin barındırıyor ve ALMA ile ayrıntılı takip gözlemleri için erişilebilir bir konumda. İlk veri setinde yaklaşık 95 derece karelik bir alan gözlenmişti. Gökada Düzlemi boyunca uzanan bölge oldukça uzun ve dar bir şerit gibiydi ve iki derece genişliğinde 40 derece uzunluğundaydı. Sonuç olarak elde edilen harita şimdi 420 derece kareyi kaplamaktadır, dört kattan daha fazla bir alan. Gözlem verileri ESO arşivi aracılığı ile kullanıma sunulmuştur. Planck verileri tüm gökyüzünü kaplamakla birlikte zayıf uzaysal çözünürlüğe sahiptir. ATLASGAL sadece Gökada düzlemini içermekle birlikte açısal çözünürlüğü daha yüksektir. Her ikisinin birleşimi mükemmel bir uzaysal enerji aralığı sağlamaktadır. ESO-Türkiye"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/atlasin-basina-ne-geldi/", "text": "Yaklaşık 5000 yıl önce bir kuyrukluyıldızın, Güneş'in yakınından geçtiğini düşünülüyor; öyle ki geçtiği uzaklık Merkür'ün Güneş'e uzaklığından daha yakın. Eğer öyleyse kuyrukluyıldızın geçişi Taş Devrinin sonunda Avrasya ve Kuzey Afrika'daki medeniyetler için güzel bir manzara sunmuş olabilir. Ancak bu ziyaret bilinen hiçbir tarihsel kayıtta bulunmuyor. O zaman gökbilimciler böyle bir kuyrukluyıldızın ziyaretini nereden biliyor? Kuyrukluyıldız ilk kez Hawaii Üniversitesi bünyesinde bulunan Asteroit Karasal Çarpma Son Uyarı Sistemi tarafından 2020'nin başlarında keşfedildi. Kuyrukluyıldızın 2020'nin ortalarında tek parça olmadığı fark edildi. Maryland Üniversitesinden gökbilimci Quanzhi Ye'nin başlattığı yeni çalışmada ATLAS'ın 5000 yıl önceki ana kuyrukluyıldızın ziyaretinden kopan bir parça olduğu ileri sürülüyor. Kanıt olarak ise 1844 yılında görülen bir kuyrukluyıldızın ATLAS'ın bilinen yörüngesini izlemesini sunuyor. Bu da iki cismin muhtemelen yüzyıllar önce parçalanmış kuyrukluyıldızın parçaları olduğu anlamına geliyor. İki kuyrukluyıldız arasındaki bağlantı ise amatör gökbilimci Maik Meyer tarafından kayda geçirildi. Bu tür kuyrukluyıldız tiplerine sıkça rastlanır. Bilinen bir başka örnek 1994 yılında Jüpiter'in güçlü kütle çekimine yakalanarak parçalanan Shoemaker-Levy 9 kuyrukluyıldızıdır. Parçaları Temmuz 1994'de Jüpiter'e düşmüştü. Ancak ATLAS daha tuhaf bir kuyrukluyıldızdır. ATLAS Güneş'ten çok daha uzaktayken Yer'in Güneş'ten uzaklığından daha uzak- parçalandı. Bu ise ana kuyrukluyıldızın Güneş'in yakınından geçtiği mesafeden çok daha uzaktayken parçalanmış olması demek, ama bu olmadı. ATLAS Güneş'ten yaklaşık 160 milyon kilometre uzaktayken parçalandı. İşte bu onu 'tuhaf' yapıyor diyor Ye. Şimdi soru şu: Güneş'ten bu kadar uzaktayken parçalandıysa 5000 yıl önce Güneş'in daha yakınından geçerken neden parçalanmadı? Bu beklenmeyen bir şeydir. İlk kez uzun dönemli bir kuyrukluyıldız aile üyesinin Güneş'e uzak konumdayken parçalandığını görüyoruz. Cisimlerin tekrar parçalandığını gözlemek ana kuyrukluyıldızın nasıl bir araya geldiğine dair ipuçları barındırır. Geleneksel olarak bilinen kuyrukluyıldızların kırılgan toz ve buz yığınlarından oluştuğudur. Kuru üzümlü puding gibi topaklı yapıda olabilirler. Astonomical Journal'da yayınlanan makaleye göre parçalanan iki ana kısımdan birinin çekirdeği daha güçlü. Bir olasılık da dışa saçılan malzemelerin kuyrukluyıldızı hızla döndürerek onu merkezcil kuvvetlerin etkisiyle parçalamış olması yönünde. Alternatif başka bir açıklama da patlayan parçanın süper uçucu buzlara sahip olması. Tüm bunlar oldukça karmaşık ve kuyrukluyıldız parçalanmasına ilişkin evrimin ipuçlarını yeni elde ediyoruz. ATLAS'ın bu davranışı açıklamayı zorlaştırıyor diyor Le. ATLAS kuyrukluyıldızının hayatta kalmayı başaran kardeşini 50. Yüzyıla kadar göremeyeceğiz."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/avci-meteor-yagmuru-basladi/", "text": "Meteor yağmurları gökyüzünün ilgi çeken olaylarından biridir. Neredeyse her ay ünlü bir meteor yağmuruna tanık oluyoruz. Ekim ayının meteor yağmuru da Avcı meteor yağmurudur. 21 Ekim'deki randevularınızı gözden geçirmenizi öneririm. 21 Ekim gecesi 23:00'den sonra Halley kuyrukluyıldızının kalıntılarının Dünya'ya yoğun bir şekilde düştüğüne tanıklık edeceğiz. Meteor adı verilen bu kalıntılar saatte 200.000 kilometreden daha yüksek hızla Dünya'ya çarpacak ve alev alacaklar. Yeterince karanlık yani ışık kirliliğinin ve nemin olmadığı bir yerde saatte 20 meteor görebilirsiniz. Üstelik saat 03:00 dolaylarında doğacak Hilal evresindeki Ay'da bu şölene engel olamayacak. Gözlem için 23:00'dan itibaren üzerinize alacağınız kalın giysiler eşliğinde yere uzanın ve göğe bakın. Avcı takımyıldızına bakmanıza gerek yok. Kaynağın yeri bu bölge olmasına karşılık meteorlar gökyüzünün farklı yerlerinde alev alabilir. Bu nedenle herhangi bir alet kullanmadan doğal teleskoplarımız olan gözlerimizle gökyüzünü izleyin. Bakalım kaç tane görebileceksiniz. Sıkılmamak için yanınıza biraz çerez, olanağınız varsa sıcak bir çay ya da kahve de tavsiye ederim. Halk arasında yıldız kayması, akan yıldız gibi terimlerle bilinen göktaşı yağmurları, aslında kuyrukluyıldızların uzaya bıraktığı kalıntılardır. Dünya zaman zaman bu kalıntıların üzerinden geçer. Böylece bu kalıntılar büyük bir hızla dünyaya düşüp yerden yaklaşık 100 külometre yüksekteki mezosfer katmanında uğradıkları sürtünmenin etkisiyle alev alırlar. Biz de bu alevi parçaların hareketlerinden dolayı gökyüzünde bir ışık izi şeklinde görürüz. İyi seyirler."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/avcidaki-bulutlarin-sakli-gizemleri/", "text": "VISTA taramasıyla Avcı A molekül bulutunun kırmızı-ötesindeki en ayrıntılı görüntüsü elde edildi Dikkat çekici bu yeni görüntüde, Yeryüzü'nden yaklaşık 1350 ışık-yılı uzaklıkta yer alan ve bilinen en yakın, büyük kütleli yıldız oluşum bölgesi Avcı A molekül bulutunun kırmızı-ötesinde yüksek-çözünürlükte alınan en büyük mozaik görüntüsü yer alıyor. ESO'nun Şili'nin kuzeyindeki Paranal gözlemevinde bulunan VISTA kırmızı-ötesi teleskopu ile alınan bu görüntüde çok sayıda genç yıldız ve normalde tozlu bulutların derinliklerinde gömülü kalan diğer nesneler gözler önüne serilmektedir. VISION taraması ile elde edilen yeni görüntü tayfın kırmızı-ötesi bölgesinde ESO'nun Şili'deki Paranal gözlemevinde bulunan VISTA tarama teleskopu ile alınan görüntülerin birleştirilmesi ile oluşturulmuştur. Avcı molekül bulutunda yer alan iki dev molekül bulutundan biri olan Avcı A molekül bulutunun tamamını içine almaktadır. Avcı A, komplekste yer alan kılıç olarak bilinen bölgeden yaklaşık sekiz derece güneye kadar uzanmaktadır. VISTA dünyanın belli bir konuya adanmış olan en büyük teleskopu olup oldukça duyarlı kırmızı-ötesi dedektörleri ile geniş bir görüntüleme alanına sahiptir ve bu özellikleri sayesinde yürütülmekte olan bu iddialı tarama gözlemleri için derin ve yüksek kaliteli kırmızı ötesi görüntüler elde etmede ideal bir teleskoptur. VISION taraması sonucunda neredeyse 800 000 adet tekil yıldız, genç yıldızımsı nesne ve uzak gökada içeren bir katalog oluşturulmuştur. Bu, Avcı bölgesinden şimdiye kadar elde edilmiş herhangi bir tarama gözleminden daha derin ve daha kapsamlı bir çalışmaya işaret etmektedir. VISTA insan gözünün göremediği ışığa duyarlı olduğu için, gökbilimcilerin diğer türlü gizli kalan yıldız oluşum bölgelerindeki nesneleri tespit edebilmesini sağlamaktadır. Görünür ışıkta alınan görüntülerde görülemeyen çok genç yıldızlar daha uzun kırmızı-ötesindeki dalgaboylarında gözler önüne serilmektedir ve bunları örten toz geçirgen hale gelmektedir. Yeni görüntü Avcı A içerisinde gerçekleşen küçük ve büyük kütleli yıldız oluşum sürecine dair tamamlayıcı bir anlayışa bir adım daha yaklaşmış olmayı temsil etmektedir. En dikkat çekici olanı ihtişamlı Avcı bulutsusu, aynı zamanda Messier 42 adı verilen ve görüntünün solunda yer alandır. Bu bölge ünlü, parlak Avcı takımyıldızındaki kılıcın bir kısmını oluşturmaktadır. VISTA kataloğunda hem bilinen nesneler hem de yeni keşifler yer alıyor. Bunlar arasında beş yeni genç yıldızımsı nesne adayı ve on aday gökada kümesi bulunuyor. Görüntünün başka yerlerinde, Avcı A'nın karanlık moleküler bulutlarına bakabilir ve birçok gizemli zenginlikleri görebiliriz, bunlar arasında yeni yıldızlara yaşam veren madde diskleri, yeni-doğan yıldızlarla bağlantılı bulutlar, daha küçük yıldız bulutları ve hatta Samanyolu'ndan çok daha ötedeki gökada kümeleri bulunuyor. VISION taraması sayesinde yakın moleküler bulutların içindeki genç yıldızların erken evrim süreçleri düzenli bir şekilde araştırılmaktadır. Avcı A'nın bu ayrıntılı görüntüsü yıldız ve küme oluşumundaki yeni gözlemsel çalışmaların temelini oluşturmakta ve VISTA teleskobunun tayfın kırmızı-ötesindeki kısmında gökyüzündeki geniş alanları hızlıca ve derinlemesine taramadaki gücünü göstermektedir. ESO-Türkiye"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/avcidaki-sir/", "text": "Avrupa Güney Yarıküre Gözlemevi Avcı takımyıldızının kenarında bulunan ve çoğunlukla gözardı edilen ya da görülemeyen NGC 1788 bulutsusunun görüntüsü yayınladı. Bulutsu, Avcı'nın parlak yıldızları nedeniyle görülememektedir. Tüm dünya Avcı bulutsusunu ve yapısını tanır. (Takımyıldızın ortasında birbirine yakın Avcının Kuşağı adı verilen 3 yıldız bulunmaktadır.) NGC 1788 Avcı Kuşağının birkaç derece uzağında yer alan saklı ve görünmez bir bulutsudur. NGC 1788 bulutsusundaki sıcak gazdan yansıyan ışıkların oluşturduğu görüntü, kanatlarını açmış dev bir yarasayı andırmaktadır. Bu görüntünün nedeni ise bulutsudaki genç yıldızlardır. Görünenden daha fazla yıldızın olduğu kümedeki toz ve gaz, birçok yıldızı saklamaktadır. Bu yıldızların en önemlisi de HD 293815 parlak yıldızıdır. Bu yıldız görüntü merkezinin üstündeki kısmında bulutsu boyunca uzanan karanlık bölgede kendini gösteriyor. Her ne kadar NGC 1788 sönük bir bulutsu gibi görünse de Avcı'yı oluşturan kümelerdeki en parlak yıldızları içinde barındıran bir bulutsudur. Bulutsunun sol kısmına alev kırmızısı rengini veren ise hidrojen gazıdır. Bölgedeki yıldızların yaşları 4.5 milyar yıl yaşında olan Güneş'e göre daha azdır. Bölge yıldızlarının ortalama yaşları 1 milyon yıldır. Bölgenin ayrıntılı incelenmesi sonucunda gökbilimciler, bulutsudaki yıldızları 3 ayrı sınıfa ayırdılar. Birincisi bulutsunun kırmızı kenarının solundaki daha büyük yıldızlardır. Diğer grup, bulutsunun sağ üstündeki kısımda bulunan genç yıldızları barındıran bir küçük kümedir. Son grup ise sağ kısmın sonunda kapalı bir koza bulutu içinde gömülmüş çok genç yıldızlardan oluşmaktadır. Toz nedeniyle görünür ışıkla görülmesi olanaksız yıldız kümeleri görünür ışık ve kızılötesi gözlemlerle ve milimetrik dalga boyuyla yapılan gözlemlerle ortaya çıkarılmıştır. Görüntü ESO'nun Şili'deki La Silla Gözlemevi'nde bulunan 2.2 metrelik teleskobuna yardımcı olan Geniş Alan Görüntüleyicisi ile elde edilmiştir. Kaynak: ESO"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/avcinin-gizli-atesten-kurdelesi/", "text": "Avcı Takımyıldızı'ndaki kozmik bulutların bu etkileyici yeni imgesi, gökyüzünde ateşten bir kurdeleye benzeyen oluşumu göstermektedir. Bu turuncu ışıltı, soğuk yıldızlararası toz zerrelerinden gelen insan gözünün algılayamayacağı kadar uzun dalgaboylarına sahip sönük ışığı temsil etmektedir. Bu imge, Şili'de ESO tarafından işletilen Atacama Pathfinder Deneyi ile elde edilmiştir. Yıldızlararası gaz ve toz bulutları yıldızların hammaddeleridir. Öte yandan bu ufacık toz zerreleri en azından görülebilir dalgaboylarında bu bulutların içindekilerinin ve arkasında kalanların görünmesini engelleyerek yıldız oluşum süreçlerini gözlemlememizi zora sokar. Bu nedenle, gökbilimciler ışığın başka dalgaboylarında gözlem yapabilecek aletler kullanmak zorundadır. Milimetre-altı dalga boylarında, bu toz zerreleri ışığı engellemek bir yana mutlak sıfırın birkaç on derece üstündeki sıcaklıklarından ötürü ışıldarlar . Deniz seviyesinden 5000 metre yükseklikte bulunan APEX teleskopu, LABOCA milimetre-altı kamerasıyla, bu tür gözlemler için ideal bir araçtır. Bu etkileyici yeni fotoğraf, Avcı takımyıldızındaki Avcı Molekül Bulutu olarak adlandırılan büyük oluşumun sadece bir kısmını göstermektedir. Parlak bulutsular, sıcak genç yıldızlar ve soğuk toz bulutlarının buluştuğu bu bölge; yüzlerce ışık yılı boyutlarında olup bizden yaklaşık 1350 ışıkyılı uzaktadır. Soğuk toz bulutlarından kaynaklanan milimetre-altı dalgaboyundaki parıldama, imgede turuncu renkte görülmekte ve görünen ışıktan elde edilmiş daha tanıdık bir görüntünün üstüne bindirilmiş durumdadır. İmgenin sağ üstünde yer alan büyük parlak bulut, Messier 42 olarak da adlandırılan, ünlü Avcı Bulutsusu'dur. Avcı'nın kılıcının üzerinde hafif bulanık bir yıldız olarak çıplak gözle bile görülebilir. Orion Bulutsusu, en yeni yıldızların doğduğu ve önemli yıldız oluşumu gösteren bölgeler içinde Dünya'ya en yakını olan bu muazzam yıldız kreşinin en parlak parçasıdır. Toz bulutları; kütleçekimsel çökme ve yıldız rüzgarlarının etkileri gibi süreçlerin sonucu olarak hoş görünümlü şeritler, levhalar ve kabarcıklar halinde biçimlenmektedir. Bu rüzgarlar, yıldızların atmosferlerinden püsküren ve çevrelerindeki bulutları burada görülen biçimlere dönüştürecek kadar güçlü gaz çıkışlarıdır. Gökbilimciler, ESA'nın Herschel Uzay Teleskopu'ndan elde edilen imgelerle beraber APEX'in bu ve diğer verilerinden yararlanarak Avcı bölgesinde yıldız oluşumunun erken evresindeki önyıldızları aramayı hedeflemektedirler. Şimdiye kadar kısa dalgaboylarına kıyasla uzun dalgaboylarında daha parlak olduğu anlaşılan 15 kaynak belirlenmiştir. Bu yeni keşfedilen nadir gökcisimleri muhtemelen şimdiye kadar keşfedilen önyıldızların en gençlerindendir ve böylece gökbilimciler yıldızların oluşumunun başlangıcına daha da yakınlaşmışlardır. Notlar Sıcak cisimler ağırlıklı olarak kısa dalgaboylarında ışırken soğuk cisimler daha uzun dalgaboylarında ışıma gösterirler. Örneğin çok sıcak yıldızlar (sıcaklıkları 20 000 K civarında olanlar) mavi görünürken, daha soğuk yıldızlar (sıcaklıkları yaklaşık 3000 K olanlar) kırmızı görünürler. Sıcaklığı sadece 10 K olan bir toz bulutu tepe noktası çok daha uzun dalgaboyunda yaklaşık 0,3mm'de olan bir ışımaya sahiptir ki bu dalgaboyu APEX'in hassasiyetinin iyi olduğu tayf aralığına dahildir. ESO-Türkiye"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/avcinin-parlak-genc-yildizlari/", "text": "Gökbilimciler tıpkı bir paparazzi gibi genç yıldızları sürekli izlerler. NASA'nın Spitzer Uzay Teleskopu ile Avcı takımyıldızının kılıcın, kızılötesinde aldığı ayrıntılı bir görüntüsünü gösterdi. Bu yıldızlarda en parlak yıldızlar arasında değildir, tıpkı genç bir Holywood oyuncusu gibi. Spitzer ile bilim insanları yıldızların değişimini ve olası gezegen oluşumlarını gözlemeye çalışıyorlar. NASA'nın Spitzer Bilim Merkezi Başkanı John Stauffer, Bu, keşif amaçlı yeni bir çalışmadır. Daha önce hiçbir dalga boyunda yıldızların çevresinde oluşan bu çemberimsi tozlu yapılar görülmemişti. Biz, kümelerdeki değişimi ve eğrilmiş gezegenimsi diskleri görebiliyoruz diyor. Spitzer'in soğutucuları geçtiğimiz yıl Mayıs ayında (Mayıs 2009) bir sorunla karşılaşmıştı. Bunun sonucunda araç iki kısa dalga boyunda ve 30 K (-243 C) derece sıcaklığında çalışmaya başladı. Bu da aracın uzun gözlem gerektiren çalışmaları daha uzun zamanlarda yapması anlamına geliyor. Genç yıldızlarla nesne değişkenliği adlı yeni program içerisinde Avcı takımyıldızındaki 1500 kadar yıldız Spitzer ile defalarca görüntülendi. Teleskop 40 gün boyunca bölgenin 80 görüntüsünü elde etti. Bölge gözlemleri 6 ay sonra yenilenecek. Bölgedeki parlayan yıldızlar 1 milyon yıl yaşındalar. Bu süre bize çok uzun gibi görünse de, evrendeki nesneler için oldukça genç bir zaman dilimidir. Örneğin orta yaşlı güneşimiz 4.6 milyar yıl yaşındadır. Genç yıldızların parlaklığı, güneş gibi yetişkin bir yıldıza göre daha sık değişir. Ayrıca kendi çevrelerinde çok daha hızlı dönerler. Bu da parlaklığın inişli çıkışlı olmasına ve yüzeylerinde soğuk lekelerin olmasına neden olur. Bu lekeler genç yıldızlarda daha fazla bulunur. Bu noktalar nedeniyle teleskoplarımıza ulaşan ışık miktarında bir azalma görülür. Yıldızların parlaklığının değişimi aynı zamanda yıldız çevresinde bulunan gazdaki, sıcak noktaların bir etkisiyle de olabilir. 1950 ve 60'larda bu genç yıldızlar hakkındaki bilgimiz fazla değildi. Ancak şimdi gelişen teknolojiyle birlikte yıldızlardaki bu noktalar hakkında çok bilgiler edindik diyor Stauffer. Spitzer'in çalışma ilkesi değişken yıldızların özelliklerini anlamak için uygundur. Teleskobun kızılötesi görüntüleriyle yıldızın çevresindeki yörüngede dolanan sıcak toz diskleri görülebilir. Bu disklerdeki topaklar ile de gezegenlerin nerelerde oluşacağı öngörülebilir. Genç toz dişsklerinde gezegen topakları arasında gerçekleşen kütle çekimleri nedeniyle asimetrik oluşumlar da gerçekleşebilir. Bu diskler içindeki çarpık yapılar yıldızdan gelen ışığın değişmesine neden olur. Stauffer ve ekibi bu genç yıldızlar çevresindeki diskleri inceleyerek, buralarda gezegen oluşup oluşmayacağını öğrenmeye çalışıyorlar. Kaynak: Spitzer"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/avciya-en-derin-bakis/", "text": "VLT ile alınan kırmızı-ötesi görüntüler çok sayıda beklenmedik düşük-kütleli nesneyi ortaya çıkardı ESO'nun Şili'deki Çok Büyük Teleskopu üzerinde bulunan HAWK-I kırmızı-ötesi aygıtı ile Avcı Bulutsusu'nun merkezine dair en ayrıntılı gözlemler gerçekleştirildi. Dikkat çekici görüntü daha önce bilinmeyen on kat kadar kahverengi cüce ve gezegen-kütlesinde yalıtılmış nesneleri gözler önüne serdi. Bu keşifle geniş kabul gören Avcı'daki yıldız oluşumu senaryosu zor duruma düşebilir. ESO'nun Çok Büyük Teleskopu üzerindeki kırmızı-ötesi aygıtı HAWK-I'i kullanan uluslararası bir gökbilimciler ekibi Avcı Bulutsusu'nun şimdi kadarki en derin ve kapsamlı görüntüsünü elde etti . Bu sadece hayranlık verici güzel bir görüntüyle sonuçlanmadı, aynı zamanda sönük kahverengi cücelerin bolluğunu ve gezegen-kütlesine sahip yalıtılmış nesneleri de gözler önüne serdi. Bu küçük kütleli nesnelerin varlığı bulutsu içerisindeki yıldız oluşum tarihine heyecan verici bakış sağlayacak. Ünlü Avcı Bulutsusu gökyüzünde yaklaşık 24 ışık-yılına kadar genişlemekte olup Avcı takımyıldızında yer alır ve Yeryüzü'nden çıplak gözle Avcı'nın kılıcındaki bulanık bir nokta olarak görülebilir. Avcı gibi bazı bulutsular, içlerinde doğan çok sayıdaki sıcak yıldızdan kaynaklanan güçlü mor-ötesi ışınımla aydınlatılırlar, bulutsu içerisindeki gaz iyonlaşarak parlak bir şekilde ışık yayar. Avcı Bulutsusu'nun göreli yakınlığı yıldız oluşum tarihindeki süreçleri anlamak ve farklı kütlelerde kaç tane yıldızın oluşabildiğini anlamak için bulutsuyu uygun bir çalışma ortamı haline getirir Yeni çalışmanın eş-yazarı ve araştırma ekibinin bir üyesi olan Amelia Bayo bunun neden önemli olduğunu şu şekilde açıklıyor: Avcı Bulutsusu'nda kaç tane küçük-kütleli nesnenin bulunduğunu ortaya çıkarmak güncel yıldız oluşum teorilerini sınırlamak içinn önemli. Artık biliyoruz ki, bu küçük-kütleli nesneler bulundukları ortama bağlı olarak oluşuyorlar. Bu yeni görüntü oldukça heyecan verici çünkü beklenmedik ve çok sayıda küçük-kütleli nesneyi ortaya çıkardı, bu da Avcı Bulutsusu'nun daha yakın ve aktif yıldız oluşum bölgelerine göre orantısal olarak çok daha fazla sayıda küçük-kütleli nesne oluşturabileceğini gösteriyor. Gökbilimciler Avcı Bulutsusu gibi bölgelerde farklı kütlelere sahip kaç tane nesnenin oluştuğunu sayarak yıldız-oluşumu sürecini anlamaya çalışıyor . Bu araştırmadan önce en fazla sayıda bulunan nesnelerin kütlesi yaklaşık olarak Güneş'in dörtte biri kadardı. Şimdi bundan çok daha düşük kütleye sahip olan yeni bulunan nesneler Avcı Bulutsusu'ndaki yıldız sayım dağılımında ikinci bir maksimumu ortaya çıkardı. Bu gözlemlere göre gezegen-boyutlarındaki nesnelerin sayısı daha önce düşünüldüğünün aksine çok daha fazla sayıda olabilir. Bu nesneleri doğrudan gözleyebilecek bir teknoloji henüz bulunmasa da, ESO'nun hedeflerinden biri de bu olan gelecekteki Avrupa Aşırı Büyük Teleskopu'nun 2024 yılında çalışmaya başlaması bekleniyor. Ekibin başındaki Holger Drass hayranlıkla şunları dile getiriyor: Elde ettiğimiz sonuçlar gezegen ve yıldız oluşumu biliminde yeni bir çağa adım attığımız hissi uyandırıyor. Şimdiki gözlemsel sınırlarımızda bile serbestçe-dolaşan bu kadar gezegen bulmamız, E-ELT ile Dünya-boyutlarındaki daha küçük gezegenlerden çok sayıda keşfedeceğimiz umudunu veriyor. Videolar Notlar Avcı'daki gibi ünlü bulutsular HII bölgeleri olarak da bilinirler ve iyonlaşmış hidrojen içerirler. Bu yoğun yıldızlar-arası gaz bölgeleri Evren boyunca yıldız oluşum bölgeleri olarak görev yaparlar. Avcı Bulutsusu'nun yeryüzünden yaklaşık 1350 ışık-yılı uzaklıkta olduğu tahmin ediliyor. Bu bilgi Başlangıç Kütle Fonksiyonu olarak bilinen şeyi oluşturmak için kullanılmıştır yıldız popülasyonu doğmaya başlarken farklı kütlelerde kaç tane yıldız oluştuğunu açıklama yöntemi. Bu sayede yıldız türlerinin kökeni dair tahminler yapılabilir. Başka bir deyişle, IMF'yi hassas olarak belirlemek, ve IMF'nin oluşumuna dair sağlam bir açıklamanızın olması yıldız oluşumu çalışmaları için temel bir gereksinimdir. ESO-Türkiye"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/ay-4-milyar-once-bombardiman-altindaymis/", "text": "Bilim insanları uydumuzun yaklaşık 4 milyar yıl önce ağır bir meteor bombardımanına uğrayarak kabuğunda derin çatlaklar ve kraterler oluştuğunu düşünüyor. Bu ve benzeri etkiler Ay yüzeyinin altında büyük yarık ağları oluştururken yüzeyde de gözenek sayısının artışına yol açtı. MIT'deki araştırmacılar özellikle Ay'ın ağır bombardımanın parçalayarak oluşturduğu düzgün yaylaları dışında kalan yerlerdeki küçük asteroit çarpma izlerini araştırdı. Araştırmacılar bu küçük kraterlerin yakınında, yüzeyden kopan toprağın gözenek sayısında azalmaya neden olduğunu düşünüyor. Bilim insanlarının 'megaregolith' olarak adlandırdığı katmanın kabuğun üst kısmında olduğunu gördü. Bu katman çapı 30 kilometre ya da daha küçük çaplı kraterlerle kaplıdır. Bunun tersine daha büyük kraterlerin kabuğun daha derinini etkilemediği görüldü. Büyük kraterlerin çevresi daha az kırık ve daha az gözeneklidir. MIT'den Jason Soderblom :Gezegensel kabuğun içindeki gözenekler yüzeydeki tüm suyun yeraltına nasıl indiğinin anlaşılmasında büyük önem taşımaktadır. Biz Dünya'daki yaşamın yeraltında biraz evrimleştiğini düşünüyoruz. Yeraltındaki büyük cepler ve boşluk alanların oluşması için birincil neden budur. Ay bu sürecin nasıl bir yol izlediğini anlamamızı sağlamaktadır diyor. Çalışma sırasında NASA'nın GRAIL uydusunun verileriyle Ay'ın en eski ve bol kraterli alanlarında yer alan 1200 dolayındaki kraterin kütle çekimi hesabı yapıldı. Krater ile çevresinin kütle çekimleri karşılaştırıldı."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/ay-atmosferinde-helyum-bulundu/", "text": "NASA'nın Ay Yörünge Keşif Aracı üzerindeki tayfölçeri kullanan Lyman Alfa Haritalama Projesi ile bilimciler Ay'ın incecik atmosferinde soygaz helyum gazı olduğunu keşfettiler. Bu gözlem Apollo 17'nin 1972'deki Ay Atmosferi Dağılımı Deneyi ile ulaşılan arazi ölçümleriyle de uyum içerisindedir. LRO, Ay yüzeyini ayrıntısıyla elde edebilmek için Ay çevresinde 50'den fazla uçuş yaptı. Aracın elde ettiği verileri değerlendiren LAMP ekibi, Ay yüzeyinin üstündeki incecik atmosferde helyum tespit edince gözlemleri, morötesi yayılımı incelemek üzere genişletildi. LAMP ekibi başkanı Dr. Alan Stern: Şimdi soru şu: Ay'daki helyum kayalardaki radyoaktif bozunmalar sonucunda mı salındı, ya da bir güneş rüzgarıyla mı geldi? Bunun sorumlusu güneş rüzgarı olduğunu bulursak aynı işlemi diğer havasız yerlere de uygulayabiliriz. Gözlemlerle, böylesi bir dağılımın radyoaktif yolla yani, yüzey boyunca yayılan depremlerin etkisiyle yüzey altındaki helyumun serbest kalmasıyla da gerçekleşmiş olma olasılığı da araştırılıyor. Gelecekte Ay çevresinde hareket eden LAMP'ın görüş açısının helyum miktarını belirlemek için harika bir konumda olacağından daha net gözlemler yapılabilecek diyor Stern. Gelecekteki araştırmaların bir konusu helyum miktarıdır. 1970'deki LACE gözlemleri ile şimdiki gözlemlerin karşılaştırılmasıyla helyum miktarının arttığı saptandı. Bu daha düşük yükseltilerdeki atmosferik soğumaya neden olan atomik dağılım ile açıklanabilir. LAMP enlemlere göre bu bolluğun ne oranda değiştiğini saptamaya çalışacak. LACE'in gözlemi sırasında Ay yüzeyinde argon gazına da rastlanmıştı. Tayfölçümleri için bu oran çok küçük olsa da LAMP'ın gelecekteki gözlemleri argonu ve olası diğer gazları da tarayacak. LRO ekibinden Richard Vondrak: 2009 yılında fırlatılan LRO, kendisinden beklenildiği gibi Ay üzerinde önemli keşiflerini sürdürüyor diyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/ay-isigi-altinda-lir-yagmuru/", "text": "Dünya zaman zaman yörüngesi üzerinde denk geldiği yanmış irili ufaklı toz parçacıklarıyla buluşur. Bu parçacıklar dünya atmosferine büyük bir hızla girerek alev alırlar ve bizlere güzel bir görsel şölen yaşatırlar. İşte böylesi bir yağmuru, Lir meteor yağmurunu izleyeceğiz. 16-25 Nisan tarihleri arasında görülen Lir meteor yağmuru, 22 Nisan gecesi saatte 20 meteorla maksimum sayıya ulaşır. Lir'i akşam 21:30'dan sonra izleyebileceğiz. Ancak Ay'ın parlaklığı bu kadar meteor izlemenin önündeki en önemli engel olacak. Ay olmasaydı, saatte 20 meteor alevi göreceğimiz yağmuru, geçmiş yıllarda saatte 60'a kadar sayan gözlemciler oldu. Lir meteor yağmurunun kaynağı ise Thatcher (C/1861 G1) kuyrukluyıldızı. Göreceğiniz izler bu kuyrukluyıldızın kalıntılarıdır. Unutulmaması gereken şey ise gözlemin mümkün olduğunca şehir ışıklarından ve nemden uzak, yüksek yerlerde yapılmasıdır. Tersi durumda saatte ancak bir-iki tane göktaşı alevi görebilirsiniz. Dünya atmosferine giren meteorlar yeryüzünden ortalama 90 km yükseklikteyken görünmeye başlar. Meteorlar günde 100 ile 1000 ton arasında kütleyi dünyaya taşır. Göktaşı yağmurunun olmadığı bir günde dünyaya düşen meteor sayısı ortalama 6'dır. Bir göktaşı dünya atmosferine saatte 40.000 ile 265.000 km gibi bir hızla girer. İyi seyirler."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/ay-sanilandan-daha-gencmis/", "text": "1972 yılında Apollo 16 görevi ile Dünya'ya getirilen bir Ay taşına ilişkin yeni bir çalışma Ay'ın bilinen yaşından daha genç olabileceğini ortaya koydu. Çalışma aralarında Danimarka Kopenhag Üniversitesi Doğa Tarihi Müzesi'ndeki Yıldız ve Gezegen Oluşumu Merkezi'nden James Connelly'nde bulunduğu uluslararası bir ekip ile gerçekleştirildi. Çalışma Nature dergisinde yayınlandı. Ay'ın kökeni ile ilgili öne sürülen kuramlardan en çok kabul göreni, güneş sisteminin oluşum döneminde 'çocuk' Dünya'nın büyük ve gezegen benzeri bir nesneyle çarpışması sonucunda oluştuğunu öne sürendir. Çarpışma ile ortaya çıkan enerjinin etkisiyle Ay soğuma dönemine kadar derinlerinden yüzeyine fışkıran sıcak ve sıvı magma akıntılarının etkisinde kaldı. Ay soğuyunca hafif mineraller yukarıda olacak şekilde magma katılaşarak kabuğu oluşturdu. Bu antik kabuktaki kayalardan alınan örneklerin incelenmesi bilim insanlarına yeni bilgiler verdi. James Connelly: Biz Apollo 16'nın Dünya'ya getirdiği kayayı analiz ettik. Örnekler Dünya'ya getirildikleri tarihten bu yana NASA'nın Johnson Uzay Merkezi'nde saklanıyor. Çalışmamız için temiz bir örnek önümüzde vardı. Daha sonra yaptığımız incelemeyle örneğin beklenilenden 100 milyon yıl daha genç olduğunu belirledik diyor. Ferroan anorthosite ya da FAN olarak adlandırılan kaya Ay oluşumu kuramlarına göre Ay yüzeyindeki en eski örneklerdendi. Yeni rafine yöntemleri örneğin yaşının belirlenmesinde etkilidir. FAN'ın gerçek yaşının ortaya çıkarılması için Damimarka Doğa Tarihi Müzesi, Lawrence Livermore Ulusal Laboratuarı, Carnegie Enstitüsü Manyetizma Bölümü ve Blaise Pascal Üniversitesi'nden oluşan araştırma ekibince kullanıldı. Ekibin kurşun ve neodymium izotopları ile yaş tayini yapılarak 4.36 milyar yıl sonucuna ulaşıldı. Böylece daha önceki 4.567 milyar yıllık tahmine göre Ay yaşı yaklaşık 200 milyon yıl daha genç çıktı. Bu sonuç Batı Avustralya'daki kabuk minerallerinden elde edilen yaş sonucuyla tutarlıdır. Bu çalışmada ilk kez bir FAN örneğinden birden fazla izotop tarihlendirme yöntemi kullanılarak tutarlı bir yaş sonucuna ulaşıldı. Ortaya çıkan sonuca göre Ay daha önceki tahminlerden daha geç bir zamanda katılaşmış olduğu ya da Ay'ın önceden inanıldığından daha genç yaşta olan örnek, magmanın kristalleşmesinden oluşan bir ürünü temsil etmedğine ulaşılıyor. Her iki varsayımda da Ay'ın oluşumu için öne sürülen kuramların yeniden gözden geçirilmesi gerektiğini gösteriyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/aycicegi-ile-yeni-gezegenler-kesfedilecek/", "text": "Bir arabanın farı gözlerinize doğrudan geldiğinde elinizi ışığı engellemek üzere tutarak önünüzü görmeye çalışırsınız. Ya da güneşli bir günde havadaki bir uçağı görmek için elinizi güneş ışığına siper edersiniz. Bu görme şeklini taklit ederek yeni bir uzay aracı üretiliyor. Hedef yeni dünyalar bulmak. Yıldızların ışığı çevrelerinde dolanan gezegenlerden aldığımız ışığa göre çok parlaktır. Bu da gezegenlerin görülmesini zorlaştırır. Hele ki o gezegen Dünya kadar küçükse... Ayçiçeği şeklinde tasarlanan uzay teleskopu ile yıldızdan gelen parlak ışık kapatılarak çevresindeki cisimler görülmeye çalışılacak. Aslında bu tür gözlemler Güneş teleskopları ile yapılıyordu. Ama bu yöntem ilk kez sadece gezegen avcılığı için kullanılacak. Bilindiği üzere uzay teleskoplarından sadece Kepler Uzay Teleskopu'nun görevi yeni gezegen keşifleridir. Kepler şimdiye kadar yüzlerce gezegen keşfetti. Ancak bu gezegenlerin hepsi Dünya'dan büyüktür. Bunlardan da birkaçının yaşam alanı sınırında yani sıvı su tutabilecek konumda olduğu düşünülürse böyle bir proje ile dünya-benzeri gezegen sayısı da artacaktır. Özellikle yakın yıldızların çevresinin gözlemleri burada önemli. Yaşamın sürdüğü bir gezegen bulmamız an meselesi. Yeni teleskop iki parçadan oluşuyor. Biri teleskop diğeri ise siperden oluşuyor. Buna göre teleskop gözlem yapacağı yıldıza yöneldiğinde kanatları açılarak ayçiçeği şeklini alan siper teleskopun önüne geçerek yıldızdan gelen parlak ışığı engelliyor. Böylece yıldızın çevresi daha net görülebiliyor. Proje üzerinde NASA'nın Jet İticileri Laboratuarı'nda çalışmalar başladı bile. Projeyi Princeton Üniversitesi'nden Prof. Jeremy Kasdin yürütüyor. Ayrıntılı bilgi: TED-Blog 1 Yorum Sitenizi yeni ziyaret ettim.Emeğinizi kutlarım.Türkiye medyasında hiç önem gosterilmeyen bu alan hakkında derli toplu bir bilgi akışı sağladığıniz için sonsuz teşekkürler"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/ayda-bolca-su-var/", "text": "Uzaya bir şişe su çıkarmak oldukça zor ve binlerce dolara mal olan pahalı bir süreçtir. Buna karşılık Ay'ın derin kraterlerinde bulunması olası hidrojen taşıyan moleküller Ay'a olacak uzun süreli görevlerin daha ucuza yapılmasına neden olabilir. Yeni bir çalışmaya göre Ay'da tahminlerden daha fazla hidrojen bulunuyor. Bu da gerek astronotların su ihtiyaçlarını gerekse roketlerin yakıt ihtiyaçlarını karşılayabilir. NASA'nın Ay Keşif Yörünge Aracı ile elde edilen veriler uydumuzun Güney Kutbu'ndaki kraterlerin güneye bakan yamaçlarında daha fazla hidrojen olduğunu gösteriyor. NASA'nın Goddard Uzay Uçuş Merkezi'nden Timothy McClanahan: Kutba bakan krater yamaçlarında ekvatordakilere oranla milyon parça başına ortalama 23 parça daha fazla hidrojen olduğunu hesapladık diyor. KKY ile EKY arasındaki hidrojen farklılığı LRO'nun Nötron Dedektörü'nün nötron sayımıyla fark edildi. Hidrojen içeren bir malzeme kolay buharlaşır. Ay yüzeyinde hidrojen su molekülünde ya da hidroksil molekülü formunda olabilir. McClahan'a göre KKY ve EKY hidrojen farklılığının nedeni güneş ışığı. Bu alanlarda tıpkı Dünya'daki soğuk ve sıcak bölgelerde ışığın yüzeye gelme açısı etkili. Kar yağışının ardından güneşli bir günde dışarı çıkarsanız kuzeye bakan alanların daha karlı olduğunu görürsünüz. Çünkü kuzeye bakan yerler güneydekine göre daha az su kaybeder. KKY alanları EKY alanına göre daha güneş ışığı almaktadır. Bu da KKY'de daha az buharlaşma olması demektir. Ekip Ay'ın 50 ile 60 derece enlemlerinden itibaren güney kutbuna kadar olan bölgede büyük hidrojen bolluğu gördüler. Güney Kutbuna doğru ilerledikçe hidrojen bollaşmaktadır. Örneğin kutba yakın kraterlerin güney yamaçlarında hidrojen 45 ppm'e kadar ulaşıyor. Bölgedeki en net verilere geniş tabanlı düşük duvarlı kraterlerde ulaşıldı. Bu bile EKY'deki kraterlerde bulunan hidrojen miktarından fazladır. Ekip Ay'ın kuzey kutbuna yakın kraterlerde de benzer durumun olduğunu düşünüyor. Ay'daki hidrojen nereden geldi? Bu soruya çeşitli yanıtlar veriliyor. Kuyrukluyıldızlar ve bazı asteroitler bol miktarda su içerir ve bir kısmı Ay'a çarpar. Ay'daki suyun bir kısmı bu yolla gelmiş olabilir. Hidrojen içerikli moleküller güneş rüzgarıyla sürüklenerek Ay yüzeyine gelmiş olabilir. Güneş rüzgarının etkisiyle sürüklenen hidrojen Ay'daki su ve hidroksili, silikat kaya ve tozdaki oksijenle birleşerek oluşturabilir. Ay yüzeyine ulaşan moleküllerin bir kısmı sıçrayarak kaçmasına karşılık daha soğuk ve karanlık yerlerde tutulabilmektedir. Bilim insanları 1960'lardan bu yana Ay'daki karanlık kraterlerde su ve hidroksil olduğunu düşünüyordu. İçlerinde LRO'nun da olduğu bir dizi gözlem aracı bu fikrin doğru olduğunu kanıtladı. Elde ettiğimiz miktarlara göre Ay yüzeyi çölden daha kuru. Ancak çeşitli derin kraterlerde bol miktarda hidrojen olduğunu gördük. Ekip Ay yüzeyinden kaçan nötronlar adlı atom altı parçacıkları sayarak hidrojeni algılayan LRO'nun LEND aletini kullandı. Ay yüzeyi kozmik ışınlarca bombardıman edildiğinde nötron kaçışı gerçekleşir. Bu kozmik ışınlar güneş temelli ya da uzakta patlayan bir yıldız kaynaklı olabilir. Kozmik ışınlar tıpkı bilardo toplarının saçılması gibi nötronları dağıtır. Bunlardan bazıları da uzaya kaçar. LRO uzaya kaçan bu nötronları saymaktadır."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/ayda-buzun-kesin-kaniti/", "text": "Ay'ın en karanlık ve soğuk kutup bölgelerinde su buzunun kesin kanıtlarına doğrudan ulaşıldı. Düzgün şekilde dağılmış olan buz tortuları muhtemelen oldukça yaşlı. Güney kutbu bölgesinde buzun çoğu kraterlerde yoğunlaşırken, kuzeyde oldukça dağınık durumdadır. 2008 yılında Hindistan Uzay Araştırma Organizasyonu tarafından başlatılan Chandrayaan-1 uzay aracının donanımı Ay'daki buzun varlığını doğrulayacak düzeydeydi. Böylece keşif sadece buzun yansıtıcı özelliğinden yararlanarak değil, aynı zamanda moleküllerinin kızılötesi ışığı absorbe etme derecesini de ölçerek gerçekleşebilecekti. Araç bu sayede sıvı su, buz ya da buhar ayrımını yapabiliyordu. Yeni keşfedilen su buzunun büyük bir kısmı sıcaklığın -250 Fahrenhayt (-150 santigrat) derecenin üzerine ulaşmadığı kutupların yakınındaki kraterlerin gölgelerinde bulunmaktadır. Ay'ın dönme ekseni açısı çok küçük olduğundan güneş ışığı bu bölgelere asla ulaşmaz. Önceki gözlemler Ay'ın güney kutbu çevresindeki kraterlerde buz olabileceğini öngörmüştü. Ancak bunlar yansıtıcı Ay toprağı gibi başka etkenlerle de açıklanabiliyordu. Yüzeyde erişebilecek yerlerde buz olması gelecekte olası keşif görevlerinde rahatça suya ulaşılması anlamına geliyor. Böylece Ay yüzeyinin altındaki olası suya erişmek için kazmak gerekmeyecek. Buz hakkında daha fazla bilgi edinmek, buzun oraya nasıl ulaştığı ve korunduğu gibi bilgiler Ay'a yeniden yolculuk yapılmasının asıl nedenini oluşturacaktır."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/ayda-buzun-varligi-bir-daha-onaylandi/", "text": "NASA'nın Ay Keşif Yörünge Aracı verileri Ay'ın güney kutbuna yakın krater bölgelerinde yüzeyde don oluşması mümkün soğuk alanlar olduğunu belirledi. Yeni kanıtlar yüzeyden yansıyan ışığa göre sıcaklık dağılımı analizinden elde edildi. Yüksek lisans öğrencisi Elizabeth Fisher: Ay'ın güney kutbuna yakın soğuk yerlerdeki toprağın bazı kısımlarının daha parlak olduğunu gördük. Bu, yüzeyde don olduğu anlamına gelir diyor. Bu parlaklık regolit adı verilen küçük kayaların yüzey tabakası nedeniyle de oluşabilir. Araştırmacılar bir buz pateni pisti ya da bir gölet gibi geniş buzlu alanlar görmediklerini belirtiyorlar. Bunun yerine yüzeyde yer yer parlak kısımlara rastladıklarına işaret ediyorlar. Donmuş kısımlara Ay'ın güney kutbuna yakın soğuk alanlarda rastlandı. Soğuk alanlar -160 C derecenin altında olan koyu renkli ve güneş ışığının ulaşmadığı derin kraterlerde yer alıyor. Bu koşullar altında su buzu milyonlarca ya da milyarlarca yıl önce oluşmuş olabilir. Araştırmacılar yarım asır önce güneş ışığının ulaşamayacağı krater diplerinde su buzu olabileceğini öne sürmüştü. NASA'nın 1990'ların sonunda Lunar Prospector yörünge aracı ile yapılan gözlemler Ay'ın kutuplarına yakın bazı yerlerin hidrojen açısından zengin olduğunu gösterdi. Ancak bunun kaynağının su olup olmadığı anlaşılamamıştı. Çözüm 2009'da LRO ile geldi. Fisher ve arkadaşları LRO'nun Diviner aleti yardımıyla elde edilen sıcaklık ölçümlerini yine üzerindeki LOLA adı verilen lazer temelli verilerle karşılaştırarak buzlanmayla ilgili kanıtlara ulaştılar. Buna göre güney kutbuna yakın en soğuk alanlar öylesine parlaktı ki bu ya buz ya da başka bir yansıtıcı madde olması demekti. Araştırmacılar buzun olmasının mümkün olmadığı sıcaklığın yüksek olduğu yerlere bakarak karşılaştırma yaptı. Bulgular 2015 yılında başka bir ekibin rapor ettiği LRO analiziyle de uyumludur. Bu çalışmadaki sıcaklığın yüksek olduğu noktalar Lyman-Alfa Haritalama Projesinden ve UV'den alınan morötesi verilerle karşılaştırılmıştır. LOLA ve LAMP güneş ışığının olmarığı durumlarda da sıcaklık ölçebilir. LOLA ile yollanan lazer ışığının yansıdıktan sonraki değişimi ve LAMP ile de yansıyan yıldız ışığı ve hidrojenin morötesi bölgedeki ışıması ölçülebilir. NASA'nın Goddard Uçuş Merkezinden LRO projesi ekibinden John Keller: Bu bulgular Ay'ın uzun dönemli gözlemlerinin önemini gösteriyor. Bütün bu çalışmalar yıllarca ölçülmüş kapsamlı veri setlerinden oluşmaktadır diyor. Bu iki çalışma Ay'ın güney kutbuna yakın soğuk alanlarda buz oluştuğu tezini güçlendiriyor. Ancak bugüne kadar Ay'ın kuzey kutbu yakınlarında benzer duruma rastlanmadı. Dallas'taki Gezegensel Bilim Enstitüsünden araştırmacı Matt Siegler: Ay üzerinde benzer soğuk alanlarda da buz olabilir. Ancak şimdiye kadar böyle bir durumla karşılaşmadık diyor. Krater diplerinde buz olan bölgelere Merkür'de de rastlandı. Güneş'e en yakın gezegen olmasına rağmen Merkür'de uydumuza oranla 400 kat daha fazla buz bulunur. Bilim insanları hangi durumun normal olduğunu araştırıyor. Diğer yanıtı zor soru ise buzun kaç yaşında olduğu? Eğer buzun kaynağı asteroit ya da kuyruklu yıldızlar ise yaşı Güneş Sistemi kadar yaşlı olabilir. Ancak su güneş rüzgarının tetiklemesi sonucu kimyasal tepkimelerle oluşmuşsa daha genç yaşta olabilir. Belki de her iki olasılık da doğrudur. Zemin altında daha yaşlı ve onun üzerinde daha genç buz birikmiş olabilir. Siegler eldeki yeterli kanıtla daha fazla araştırma yapılabileceğini belirtiyor. Ay'daki buzun keşfi için gerekli kaynak sağlanarak aynı zamanda Dünya'daki suyun kökleri de ortaya çıkarılabilir."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/ayda-isik-goren-su-kesfi/", "text": "NASA'nın kırmızıöte bölgede gözlem yapan SOFIA adlı araştırma uçağı ile Ay'ın güneş ışığı alan bir bölgesinde su olduğu belirlendi. Keşif, Ay'da var olan suyun sadece soğuk ve güneş ışığı almayan derin noktalarında değil, farklı yapıdaki bölgelerinde de olabileceğini ortaya koyuyor. SOFIA, Ay'ın güney yarım küresindeki Dünya'dan da görülebilen büyük kraterlerinden biri olan Clavius kraterinde su molekülleri tespit etti. Daha önce bölgede hidrojen içerikli moleküller olduğu belirlenmiş ancak bunun su ya da hidroksil molekülü mü olduğu belirlenememişti. Elde edilen yeni veriler bölgede 1 metreküp alan içinde milyonda 100 ile 412 kadar ya da başka bir ifadeyle yaklaşık 500 gram su olduğunu gösteriyor. NASA Genel Merkezinde bulunan Astrofizik Bölümünden Paul Hertz: Bildiğimiz anlamdaki suyun Ay'ın güneş alan bölgelerinde de olabileceğini düşünüyorduk. Şimdi bunu doğruladık. Bu keşif başka cisimlerde de benzer durumların olabileceği anlamına gelir diyor. Bulunan su miktarını karşılaştırırsak, SOFIA'nın tespit ettiği su miktarı Sahra çölündeki su miktarının yüzde biridir. Az miktarda olmasına karşılık suyun böylesine havasız ve sert koşulların olduğu Ay yüzeyinde nasıl olabildiği sorusu yanıt beklemektedir. Su, derin uzayda aranan en değerli kaynak olup yaşamın önemli bir bileşenidir. SOFIA'nın bulduğu suyun kolay erişilebilir ve kullanım için uygun olup olmadığı araştırılacak. NASA'nın Artemis programı kapsamında 2024'de Ay'a insan yollamadan önce su ile ilgili daha ayrıntılı bilgilere ulaşılması önemli olacaktır. SOFIA 45,000 fit'e kadar irtifada uçabilen ve 106 inç çaplı teleskopu olan Boeing 747SP uçağıdır. Görevi kırmızıöte bölgede evrenin ayrıntılı fotoğrafını elde etmektir. Teleskop üzerindeki kırmızıöte kamera ile 6.1 mikron dalga boyundaki gözlem Clavius kraterindeki suyu keşfedildi. Ay'ın bu bölgesindeki suyun nasıl oluştuğu ya da bir şekilde orada olduğu ise araştırılmaya değer bir sorudur. Bir görüşe göre Ay yüzeyine yağan mikro-meteoritler üzerindeki az miktardaki su zerreleri yüzeyde birikebilir. Başka bir olasılık ise güneş rüzgarları ile Ay yüzeyine ulaşan hidrojen, hidroksil oluşturmak için topraktaki oksijen taşıyan minerallerle kimyasal tepkimeye girmesi şeklinde. Bu sırada meteorit bombardımanı sırasında oluşan ışınım hidroksili suya dönüştürüyor olabilir. Suyun havasız ve güneş ışığı olan bölgede nasıl depolandığı ise başka bir soru. Su, mikro-meteroit çarpmalarının oluşturduğu yüksek sıcaklık nedeniyle toprakta boncuk benzeri yapılar içinde hapsoluyor olabilir. Başka bir olasılık ise suyun Ay toprağındaki taneler arasına gizlenmiş ve bu şekilde güneş ışığından korunmuş olmalarıdır."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/ayda-parlak-bir-patlama-kaydedildi/", "text": "Geçtiğimiz 8 yıl boyunca gökbilimciler Ay yüzeyine çarpan göktaşlarının neden olduğu patlamaları görmek için Ay'ı yakından izlediler. Bu çalışma sonucunda her yıl yüzlerce çarpmanın gözlendiği Ay meteor yağmurlarının beklenenden çok daha fazla olduğu tespit edildi. Program tarihinin en büyük patlamasına ise geçenlerde tanık olundu. NASA'nın Meteoroid Çevre Birimi'nden Bill Cooke: 17 Mart 2013'de küçük bir kaya Ay yüzeyindeki Yağmur Denizi bölgesine çarptı. Çarpışmanın ardından önceki gördüğümüz parlamalara göre neredeyse 10 kat daha şiddetli bir parlama gözlendi diyor. Ay'daki bu patlamayı teleskopu olan herkes görebilirdi. Parlama bir saniye süreyle 4. kadirden bir yıldızın parlaklığına ulaştı. Marshall Uzay Uçuş Merkezi'nden Ron Suggs, 14 inç'lik teleskoplardan birinin kaydettiği dijital videoda parlamayı gördü: Parlaklık bir anda ortaya çıktı. 0,3-0,4 m büyüklüğünde ve 40 kg kütlesindeki göktaşı saniyede 25 km hızla Ay'a çarptı. Çarpışma sonucu 5 ton TNT'ye eşdeğer bir patlama meydana geldi. (1) Cooke'a göre bu olay çok daha büyük başka bir olayın bir parçası olabilir. 17 Mart gecesi NASA ve Western Ontario Üniversitesi'ne ait gökyüzü kameraları Dünya'ya düşen alışılmadık kadar çok göktaşı olduğunu belirledi. Bu ateş topları Dünya ve asteroit kuşağı arasında kendilerine has yörüngelere sahiptir. Yani Dünya ile Ay aynı zamanda meteorit yağmuruna tutulmuştu. Varsayımım bu iki olayın birbiriyle bağlantılı olduğunu ve Dünya ile Ay sisteminin bir meteorit kümesi tarafından ziyaret edildiğini işaret ediyor diyor Cooke. Ay izleme programının temel amaçlarından biri de Dünya-Ay sistemi için potansiyel tehdit oluşturan kalıntı parçalarının hareketlerini belirlemektir. 17 Mart'ta gerçekleşen olay, bu parça kümelerine ait gibi görünüyor. NASA'nın Ay Keşif Yörünge Aracı bu olaydan haberdar edildi. LRO patlamanın olduğu bölge üzerinden geçerken büyük bir olasılıkla büyüklüğü 20 metre olan krateri de yakından görüntüleyebilecek. Böylece araştırmacılar parlama miktarı ile krater büyüklüğü arasındaki ilişkiyi hesaplayan çarpma modellerini de sınayabilecek. Dünya'da bu tür meteorların yüzeye ulaşmasını atmosfer engellemektedir. Ancak Ay'da böyle bir atmosfer yoktur. 2005 yılında başlatılan Ay çarpışmaları programı ile 17 Mart'taki de dahil olmak üzere çoğu sönük 300'den fazla parlama kaydedildi. İstatistiklere bakıldığında bu çarpışmaların büyük bir kısmını Perseid ve Leonid olarak bilinen meteor yağmurları oluşturuyor. Bunun yanısıra çeşitli kuyrukluyıldız kalıntıları ve asteroit enkazları da Ay yüzeyine çarpan diğer gruplardır. Astronotların Ay yüzeyinde uzun süre kalmalarının sonuçları ABD Yüzey Keşfi Politikasını belirliyor. Ay göktaşlarının kaynağının belirlenmesi ve bunların yüzeydeki etkilerinin incelenmesi gelecek Ay keşifleri için fikir vermektedir. Ay'a uzun süreli gitmek ne kadar güvenli? Dünya-Ay sistemi gelecek yıl aynı bölgeden geçerken ne kadar saldırıya uğrayacağını belirlemek gerekli. Ayrıca 17 Mart'ta gerçekleşen patlamayla ilgili incelememiz sürüyor diyor Cooke. Dipnot: (1) Ay'da oksijen olmadığına göre bir şey nasıl patlayabilir? Ay meteorlarının yanması için oksijene gerek yoktur. Çakıl taşı büyüklüğündeki bir meteor bile Ay yüzeyinde birkaç metre büyüklüğünde krater oluşturabilecek kadar yüksek kinetik enerjiyle yüzeye çarpar. Görülen parlama yanma nedeniyle değil, çarpma anında kaya erimesi ve oluşan sıcak buhar nedeniyle gözlenen termal ısınmadan başka birşey değildir."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/ayda-su-molekulleri-bulundu/", "text": "Bilim ve gökbilim için önemli sonuçlar doğuracağı kesin görünen bir gelişmeyi duyurmak istiyorum: Ay'ın kuzey kutbunda su bulunduğu dört ayrı uzay aracıyla doğrulandı. Haberin detayı aşağıda. NASA Ay'ın kutup kısımlarında su molekülleri bulunduğunu açıkladı. Üç ayrı uzay aracıyla yapılan keşifte bulunan küçük su molekülü olarak adlandırılan bir hidroksil molekülü. Hidroksil molekülü bir oksijen ve bir hidrojen atomundan oluşuyor. Gözlemler Ay Mineraloji Eşleştiricisi veya M3 , Hindistan'ın Chandrayaan-1 aracılığıyla gerçekleştirildi. Aynı gözlemler Cassini ve Epoxi Uzay araçlarıyla da doğrulandı. Bir süreden beri Ay'da su buzu olduğuna dair belirtiler vardı. Buluş NASA ve Hindistan uzay araçlarıyla geldi. M3 'ün kızılötesi dalga boylarında ölçüm yapan tayfölçeri, Ay yüzeyinden yansıyan ışığı tayf renklerine ayırarak, gelen ışık içinde su molekülleri ve hidroksil izine rastladı. Brown Üniversitesi'nden Carle Pieters, Biz Ay'da denizler, göller keşfetmedik. Ay'da kaya ve toz moleküllerinin üst kısımlarında milimetre mertebesinde hidroksil etkileşimi gördük diyor. M3, Ay yüzeyinin güneş ışığı alan yüksek enlemlerinde su moleküllerinin ve hidroksilin varlığı belirlendi. Bu moleküllerden daha önce 1999 yılında Cassini'nin Ay uçuşu sırasında da varlığı hissedilmiştü. Ancak açıklama yapmak için daha sağlam kanıtlara ihtiyaç olduğundan bugüne kadar beklendi. Bulunan su ve hidroksil miktarının milyonda 1000 ölçeğinde olduğu belirtiliyor. Bir başka ifadeyle bir tonluk Ay toprağında yalnızca 3,2 kg kütleli su olduğu hesaplanmış. Epoxi uzay aracı en son Haziran 2009'da Ay'ın yakınından geçmişti. Aracın asıl görevi Hartley-2 kuyrukluyıldızı olacak. Araç 2010 yılının Kasım ayında bu kuyrukluyıldıza yaklaşıp bilgi toplayacak. Epoxi ile, bulunan bilgiler onaylandı. Su ve hidroksil izine Ay'ın kuzey kutbundaki yeterli sıcaklık değerinde olan enlemlerinde rastlandı. Bu kısımların tüm yüzeyi suyla kaplanmış gibi görünmekte. Ay'da su bulunması bu suyun nereden geldiğiyle ilgili tartışmaları da başlatmış görünüyor. Su acaba Ay'da önceden var mıydı, yoksa asteoridler, kuyrukluyıldız parçalarından mı buraya bulaştığı tartışılacak. Kaynak: NASA-Science Konuyla ilgili devam haber: LCROSS: Evet Ay'da Su Var 1 Yorum Bence dinozorların öldüğü meteor dünya'ya çarpınca sulanmış ve bunu ay'a taşımıştır."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/ayda-venuse-ait-parcalar-olabilir/", "text": "Yeni bir çalışma Venüs'ün milyarlarca yıl önce Dünya gibi su ve ince atmosfere sahip olduğunu gösteriyor. Elbette bunu jeolojik örnekler olmadan test etmek oldukça zor. Ancak çözüm çok da uzakta olmayabilir. Yale Üniversitesi gökbilimcileri Samuel Cabot ve Gregory Laughlin'nin yürüttüğü çalışmada Venüs parçalarının belki de milyarlarcasının- Ay'da olabileceği belirtiliyor. Araştırmacılar Venüs'e çarpan asteroit ve kuyrukluyıldızların 10 milyar kadar kayayı yerinden fırlattığını ve bunların bir kısmının da Yer ve Ay yörüngesiyle kesişmiş olabileceğini düşünüyor. Bu kayaların bir kısmı Ay'a düşmüştür diyor Cabot. Cabot, bu gibi yıkıcı etkilerin yüz milyonda bir gerçekleştiğini ancak milyarlarca yıl önce daha sık olduğunu belirtiyor. Ay bu antik kayaları güvenli şekilde saklıyor. Venüs'ten Dünya'ya düşen herhangi bir şey ise jeolojik hareketlilikler nedeniyle muhtemelen derinlere gömülmüştür. Ay'da ise çok daha iyi koşullarda korunmuş olmalılar. Pek çok bilim insanı Venüs'ün 700 milyon yıl önce gibi yakın zamanda Dünya benzeri atmosfere sahip olduğunu düşünüyor. Ancak bundan sonra hızla sera etkisi yaşayarak iklimini değiştirdi. Venüs'ün bugünkü atmosferi o kadar kalın ki hiçbir asteroit ya da kuyrukluyıldız yüzeye çarpmadan parçalanacaktır diyor Cabot. Laughlin ve Cabot teorilerini destekleyen iki etkenden söz ediyor. Birincisi Venüs'e çarpan asteroitlerin genellikle Dünya'ya çarpanlara göre daha hızlı hareket etmesi ve bundan dolayı da yüzeyden daha fazla malzeme sökmesidir. İkincisi, Venüs'ten uzaya fırlayan maddenin büyük bir kısmının Dünya ve Ay'a doğru hareketlenmesidir. Venüs ve Yer yörüngeleri arasındaki orantılılık Venüs'ten kopan kayaların Yer çevresine ulaşmasına olanak sağlamaktadır. Ay'ın kütleçekimi de bu kayalardan bir kısmına etki etmiş olabilir diyor Laughlin. Ay'a yapılacak görevler Cabot ve Laughlin çalışmalarına yanıt verebilir. Araştırmacılar NASA'nın Artemis programı çerçevesinde bol miktarda Ay toprağının analiz edilmesini heyecanla bekliyor. Laughlin Venüs'ten gelenler de olmak üzere Ay kayalarının kökenini belirleyecek birkaç standart kimyasal analize ihtiyaç duyulduğunu söylüyor. Güneş sistemindeki bazı elementlerin ve izotoplarının oranları kaynak gezegeni işaret etmektedir. Venüs'ün eski bir parçası bize bolca bilgi verecektir. Venüs'ün tarihi, asteroit ve kuyrukluyıldızların geçmişteki akışı, iç gezegenlerin atmosferik tarihleri ve sıvı su bolluğu gibi bilgiler edinebiliriz diyor Laughlin. Görselin açıklaması: Sam Cabot tarafından çizilen bu resimde Venüs'e çarpan bir kuyrukluyıldız görülüyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/aydaki-buzun-ikinci-onayi/", "text": "NASA, Hindistan'ın Chandrayaan-1 uzay aracının verilerini kullanarak Ay'ın kuzey kutbu yakınlarında buz yatakları olduğunu bir kez daha gösterdi. NASA'nın Mini-SAR aracı Ay'ın söz konusu bölgesinde 40'dan fazla kraterde buz olduğunu gösterdi. Kraterlerin çapları 2 km ile 9 km arasında değişiyor. Kraterlerin saklayacağı buz miktarı her ne kadar kraterin derinliğine bağlı olsa da, hesaplamalara göre Ay'ın kuzey kutbunda en az 600 milyon ton buz bulunuyor. Mini-SAR, uydunun iki kutbunda bulunan gölge içinde kalmış bölgeler olduğunu tespit etti. Buralarda buz olabileceği düşüncesiyle bölgelerin haritası Mini-SAR'ın yardımıyla yapıldı. Mini-SAR küçük kütleli (10 kg'dan daha hafif) bir görüntülü radar aracıdır. Araçtan çıkan radyo dalgası yüzeye çarpıp araca tekrar döner. Dairesel olarak yüzeye yollanan dalgalar, yüzeyine engebeli yapısına çarpınca bozulur. Araca bu haliyle geri dönen dalgaların şekline ve özelliklerine bakarak yüzeyin yapısı tespit edilmeye çalışılır.* Geri dönen dalgaların bir kısmı ise benzerlerine göre daha enerjik dönerlerse bunların çarptığı yüzeyin diğer yüzeylerden farklı olduğu anlaşılır. İşte Mini-SAR'ın yaptığı da kabaca bu şekildedir. Mini-SAR bu yolla kraterlerdeki buz yapılarını ortaya çıkarmıştır. Ay'ın kutup yakınlarındaki bazı kraterler hiç güneş ışığı almamaktadır. Çok uzun zamandır içlerindeki buzu saklayabilen bu kraterlerin içini görebilmek amacıyla Mini-SAR'a ihtiyaç duyuldu. Kraterlerin kenarlarının çevrelerine göre olan yükseklikleri dikkate alınarak, krater derinliğinin yüksekliğinin en az iki katı olması gerektiği düşünüldü. Bir de buna burada yeralan buzun erimemesi için güneş ışığı görmeyecek kadar derin olması da eklenince kraterlerin gerçek derinliği az çok saptanmış oldu. Elbette her deneysel ölçümde olduğu gibi Mini-SAR'ın da bir ölçüm hassasiyeti bulunuyor. Araç 1 metre ve altındaki kraterlerdeki buzları gözleyemiyor. *Burada bir açıklama yapmak gerekebilir. Radyo dalgasının çarptığı yüzey engebeli ise, yan yana iki dalganın tepe noktası yüzeye çarparken, diğer dalga bir süre daha yol alabilir. Bu durumda iki dalganın yansıyanları arasında bir gecikme oluşur . Böylece sizinm dairesel yolladığınız dalgalar geri dairesel olmayan bir biçimde döner. Tıpkı ışığın düzgün olmayan yüzeylerden yansıması gibi. Hele ki yolladığınız yüzey Ay yüzeyi gibi çok tepeli-çukurlu ise... Kaynak: NASA"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/aydaki-dev-krater/", "text": "NASA'nın Ay'ın çevresinde dolanan Lunar aracı Tsiolkvoskiy Krateri'ni görüntüledi. Kraterin çevresinden yuvarlanarak uzaklaşmış kayalarla fotoğraf incelemeyi hak ediyor. Burada sözü edilen kayalar küçük değil, tam tersine en büyüğü 40 metre genişliğindedir . Kayaların nereden koptuğunu görmek için bu fotoğraf jeologlara büyük ipuçları verecektir. Tsiolkvoskiy Krateri 185 km çapında ve geniş alanda etkili olmuş bir krater örneğidir. Bu tür kraterleri oluşturan etkiler yüksek oranda enerjiyi açığa çıkarır ve çevresinde büyük değişikliklere yol açar. İlk darbeden hemen sonra kraterin ortasında dev bir dağ oluşmuştur. Kayaların yol açtığı yuvarlanma izleri buradaki dağdan aşağı düştüklerini göstermektedir. Apollo-17 Astronomları üzerlerinde tırmanma donanımları olmadan kolayca zirveye tırmanarak örnek parçalar almışlardır. Bu fotoğrafın sağ alt kısmındaki karanlık bölge zirve tarafından oluşturulan gölgenin ucudur. Fotoğrafın aslını açıp kuzeye doğru ilerlerseniz zirvenin üstünde daha sonra oluşan lav havuzları görürsünüz. Fotoğrafın merkezindeki zirvenin eğimi nedniyle düşen ve tutunamayan parçalardan dolayı daha az krater vardır. Bu durum aslında yaşlı yüzeylerde daha fazla krater olduğuna ilişkin söylenen kurala uymamaktadır. Kaynak: Universe Today 2 Yorumlar Amerika 1969'da aya o zamanki teknoloji ile insan oğlunu göndermeyi başardı.Şimdiki teknoloijinin onda biri kadar teknoloji ile.Acaba şimdi nasanın başında olanların yürekleri 1969'dakilerden niye korkak?Yoksa 1969'da gitmek bir delilikmiydi?Daha aya bile gidemeyenler nasıl olurda marsa gitmekten söz ederler?Keşke o aslan yürekliler şimdi,bu günkü teknolojinin imkanlarıyla başımızda olsalardı. Aslında buradaki sorun Ay'a inasan gönderememek değil. Ay'a şimdiye kadar 6 kez insan gönderildi. Oradan değişik örnekler alındı. Buradaki sorun Ay'a gönderilecek insanın ne yapacağı? İnsanlı uçuşlar pahalıya patlıyor ve bunu hedefsiz gerçekleştiremezsiniz. Ay'da görülecek birşey olmadığına kanaat getiren NASA'nın yeni hedefi artık Ay'da insanların yaşayabileceği bir üs kurmak oldu. Uzay istasyonu da bunun ilk aşaması. Mars'ta yaşam ise uzun vadedeki hedef."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/aydaki-gizemli-cismin-sirri-cozuldu/", "text": "Ay'ın arka tarafında görev yapan Çin'in Yutu-2 robotunun bulduğu gizemli bir 'jel benzeri' maddenin analiz raporu yayınlandı. Araştırmacılar, görüntüler ve Apollo görevleriyle Dünya'ya getirilen örnekleri karşılaştırarak maddenin asteroit çarpmasından dolayı erimiş bir kaya olduğunu belirlediler. Chang'e 4 gezgini Ay'ın Güney Kutbundaki Aitken havzasındaki Von Karman krateri zemininde koyu yeşilimsi ve parlak breş türü kaya keşfetti. Çimentolu çakıl olarak da bilinen breş, çimento parçalarından oluşan kaya tipidir. Kayanın asteroit çarpması sonucunda erimeyle oluştuğu düşünülüyor. Koyu yeşilimsi ve parlak 'jel benzeri' kaya 50cm x 15cm boyutlarındadır ve muhtemelen eriyik ya da volkanik püskürmelerden dolayı oluşmuştur. Araştırmacılar maddenin Apollo 15 ve 17 görevleri tarafından alınan örneklere benzediğini ifade ediyor. Bu örnekler çarpma kraterlerinden alınmış olup ince malzemelerin toplanarak oluşturdukları kaya parçalarıdır."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/aydaki-rus-araci/", "text": "Kaliforniya San Diego Üniversitesi'ndeki araştırmacılar NASA'nın Ay Yörünge Keşif Aracı'ndaki yardımcı araçlar ile dünyadan gönderilen bir sinyali Rus Lunokhod aracından yansıtmayı başardılar. Bu sayede Rus aracının yeri de kesinleşmiş oldu. İki Rus aracı Lunokhod 1 ve 2 bu yılın başlarında Arizona Devlet Üniversitesi'nden LRO Kamera ekibi lideri Mark Robinson başkanlığındaki bir ekip tarafından görüntülenmişti. 22 Nisan'da Kaliforniya San Diego Üniversitesi'nden Tom Murpy'nin ekibi New Mexico'daki Apache Nokta Gözlemevi'ndeki 3.5 metrelik teleskop ile LROC'nin sağladığı görüntü ve yüksekliklerle belirlenen hedefe bir lazer ışığı yolladı. Tom Murphy: Aldığımız sinyalin diğer Rus aracına göre 5 kez daha parlak olduğunu belirledik. Lunokhod 2'den 750 gelen foton görülmesine karşılık diğer araç Lunokhod 1'den yaklaşık 2000 foton görüldü diyor. Apollo aracının lazeri Ay yüzeyine konuşlandırıldığından bu yana gökbilimciler Ay'ın dünyadan ne kadar uzaklaştığını gözlüyor. Bu harekete neden olan sürecin iyice belirlenmesi, Ay'ın çekirdeğindeki değişim ve dünyadaki gel-gite bağlı gerçekleşen olaylar bu sayede izlenebiliyor. Lunokhod-1 gezgini, 17 Kasım'da gerçekleştirilen insansız Luna-17 göreviyle Ay yüzeyine indirildi. LRO'nun verileriyle ile Murphy ve ekibi son iki yıldır Lunokhod-1'i indiği noktadan 100 metre ileride buldular. LRO olmasaydı aracı bulamazdık. Çünkü biz ancak futbol sahası genişliğindeki bir ölçekte arama yapabiliriz. Lunokhod-1'i bulmak bizim Ay deneylerimiz açısından oldukça önemlidir diyor Murphy. LRO, Ay yüzeyinden 50 km yükseklikte kutupsal bir yörüngede dolanıyor. Araç 2 yıl daha görevi başında olacak. Bu süre içinde LRO Ay'ın kapsamlı bir haritasını oluşturarak, Ay'ın sıcaklık ve ışıma seviyesini belirleyecek. Böylece Ay'a inişlerde güvenli bölgeler tespit edilecek. Kaynak: NASA-LRO"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/aydaki-su-ve-kimyasal-maddelerin-varligi/", "text": "Yaklaşık bir yıl kadar önce Ay'da su olduğunu duyuran bilim insanları şimdi de Ay'da beklenenden daha fazla su olduğunu NASA'nın Ay Krater İzleme ve Algılama Uydusu ve Ay Yörünge Keşif Aracı ile ortaya çıkardı. Bu araçlar ile karanlıkta kalan kraterlerin toprağının birçok yararlı madde barındırdığı belirlendi. Ayrıca Ay'daki kimyasal maddenin aktif olduğu ve tam bir su döngünün gerçekleştiği de belirlendi. Bilim insanları aynı zamanda Ay'daki suyun saf buz kristalleri şeklinde bulunduğunu da doğruladı. LCROSS geçtiğimiz yıl 9 Ekim'de Ay'ın daha önce milyarlarca ışık görmeyen ve karanlıkta kaldığı için içi görünmeyen Güney Kutbu'ndaki Cabeus Krateri'ne bir roket yollayarak buradaki maddeyi havaya kaldırmıştı. Kraterden kalkan toz yaklaşık 16 km kadar yukarı çıkarak LCROSS ve LRO'daki gelişmiş araçlarla incelenmişti. Çarpmadan sonra kalkan tozun çoğunlukla saf buz taneciklerinden oluştuğu ortaya çıkarıldı. NASA'nın LCROSS Araştırma Merkezi'nden Anthony Colaprete: Tozun çoğunlukla su buzundan oluştuğunu görmek bize bunun dışarıdan geldiğini ve uzun zaman içerisinde kimyasal süreçler geçirdiğini gösterdi diyor. Tozda suyla birlikte güneş ışığı altında hızlıca buharlaşan bileşiklere de rastlandı. Bu da tozun yaklaşık % 20'sini kapsıyor. Buharlaşan madde metan, amonyak, hidrojen gazı, karbondioksit ve karbonmonoksitten oluşuyor. Tozdaki çeşitlilik akla kuyrukluyıldız ve asteroit gibi çeşitli cisimlerin Ay'daki su döngüsüne yardımcı olduğunu getirir diyor Colaprete. Araçlar büyük oranlarda sodyum, civa ve hatta gümüş gibi hafif metallerin varlığını da keşfetti. Bilim insanları su ve uçucu maddelerin varlığının bir kuyrukluyıldız kalıntısının kanıtı olduğunu düşünüyor. Bilim insanlarına göre bu uçucu kimyasal maddeler ve su buzu Ay'daki toprağın tepkinmeye girerek bir döngü gerçekleştirdiğinin bir göstergesidir. LRO'nun yeraltı suyunu arayan aleti ile su dağılımı ve sıcaklık ölçümleri, Nötron Algılayıcısı ile de hidrojenin dağılım haritası çıkarıldı. Bu birleştirilmiş veri ile su yalnız gölgede kalan kraterlerde değil aynı zamanda çeşitli girintilerde de bulunduğu belirlenmiştir. Ay toprağındaki su ve uçucu maddeler arasında gerçekleşen tepkime, asteroitlerin üzerinde yüzlerce hatta binlerce yılda oluşabiliyor. Bu süreç Jüpiter'in uyduları ve Satürn'ün Europa ve Enceladus uydularını, Mars'ın uydularını, diğer yıldızlar ve Merkür'ün kutup bölgelerinde de gerçekleşmiştir. NASA'nın Goddard Uçuş Merkezi LRO görevinden sorumlu ekip üyelerinden Richard Vondrak: LRO ve LCROSS araçları ile yapılan gözlem ve incelemeler Ay'daki kimyasal sürecin oldukça karmaşık olduğunu göstermiştir. Bu bilgi yeni araştırma ve keşif alanlarının açılmasını sağlayabilir diyor. Ay'daki su buzunun ve su döngüsünün nasıl ve nerde olduğunu anlayarak yeni görevlerde daha kolay bir şekilde suyun olduğu bölgelere ilişkin yeni planlamalar yapılabilir. Saf suyun varlığı gelecekte insanlı yapılacak görevlerde kullanılacak suyun karmaşık arıtılma süreçlerinden geçmeden kullanımını sağlayabilir. Buna ek olarak amonyak, hidrojen gazı ve metan da araçlar için gerekli yakıtı sağlayabilir. NASA Genel Merkezi'nden Michael Wargo: NASA Ay'ın gölgeli bölgelerinde su buzunun varlığını doğruladı. Bu bilgi Güneş Sistemi'nin kökenini, kaynaklarını, gelişimini ve geleceğini anlamamızda önemli rol oynayacaktır diyor. Kaynak: NASA-Science"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/aydaki-suda-metalde-var/", "text": "Ay'daki suyu içmek için filtre gerekir. Ay'ın Güney Kutbu'na yakın bir kraterinin dibinde bulunan suda civa, magnezyum, kalsiyum ve gümüş gibi bazı metaller bulunuyor. NASA'nın Goddard Uzay Uçuş Merkezi'nden Dr. Rosemary Killen'e göre bu karışıma bir de sodyum eklenmeli. Ay'daki zor şartlara karşılık suyun bulunması bilim insanları çok şaşırtmıştı. Zayıf kütle çekimi, Güneş'ten gelen güçlü ışıma ve gençlik döneminde uğradığı asteroit saldırıları nedeniyle Ay'da hemen hemen hiç atmosfer kalmadı. Bu nedenle Ay toprağı Dünya toprağına kuru ve çoraktır. Tüm bunlara karşılık bilim insanları güneş ışığının ulaşamadığı kraterlerin derin kısımlarında, kuyrukluyıldız çarpmalarıyla gelen ya da güneş rüzgarıyla taşınan hidrojen tepkimeleri sonucunda oluşan su buzunun erimeden ve bozulmadan kalabileceğini öne sürdüler. 9 Ekim 2009'da Ay Krateri Gözlem ve Algılama Uydusu aracının Cabeus Krateri'ne gerçekleştirdiği çarpma deneyi ile kraterin dibinde metal özellikleri de barındıran buza rastlandı. LCROSS, 18 Haziran 2009'da NASA'nın Kennedy Uzay Merkezi'nden Ay Yörünge Aracı ile fırlatılmıştı. Yaklaşık 113 gün sonra 9 milyon km yol yapan LCROSS, Centaur roketini kratere yolladı. Bir piyade tüfeğinden çıkan kurşundan daha hızlı hareket eden roket LRO ve LCROSS'un gözlemi altında hedefine ulaştı. LCROSS çarpışma sonrasında yaklaşık dört dakika süreyle veri toplamayı başardı. Killen ve ekibi LCROSS etkisini, Arizona Tuscon'daki Ulusal Güneş Gözlemevi McMath-Pierce Güneş Teleskopu ile izlediler. Çarpışmanın etkisiyle Cabeus Krateri'ndeki su, sodyum ve diğer uçucu maddeler buharlaştı. 800 metre kadar yükselen toz bulutundaki sodyum atomları güneş ışığının etkisiyle uyarılmış ve bu atomların tayfölçerde sarı-turuncu renkte görünmesine neden oldu. Tayfölçer yardımıyla maddelere verilen enerji nedeniyle yaydıkları ışıma onların yapısını ele verir. Sonuçta sudaki sodyum oranını yüzde 1-2 olarak belirledik. Dünya'daki okyanuslardaki oran ise % 1 dolayındadır diyor Killen. Peki bu sodyum nereden geldi? Kuyrukluyıldız çarpmalarıyla yüzeydeki sodyum atomları kraterlere doğru hareketlendi ve sonuçta buradaki buzda hapsoldu. Güneş rüzgarları ve asteroit çarpmaları Ay'ın kayalarında % 0,4 oranında açığa çıkan sodyumun küçük bir miktarının hareketlenmesine neden olur. LCROSS çarpışması kayadaki sodyumun açığa çıkmasına yetecek kadar enerjiye sahip değildi. Yüzde 2 oranındaki sodyum değeri kuyrukluyıldızlardaki sodyum miktarlarıyla orantılıdır, bundan dolayı su ve içindeki sodyum bileşeni büyük bir olasılıkla kuyrukluyıldız kökenlidir diyor Killen. Ancak aynı zamanda bu maddenin güneş rüzgarı da olmak üzere başka yollarla da uzaydan taşınması olasılığını da göz ardı etmek istemiyor. Killen'e göre buna en iyi yanıtı sudaki hidrojen izotopu analizi verecektir. İzotop bir elementin farklı ağırlık ya da kütledeki durumudur. Örneğin çekirdeğinde bir nötron fazlası olan döteryum, hidrojenin ağır durumudur. Bir su molekülünde hidrojen yerine döteryum bulunabilir ama buna hidrojen içerikli suya göre daha az rastlanır. Güneş Sisteminde bu türden suya rastlanır. Eğer Ay'daki suyun içeriğinde döteryum oranı kuyrukluyıldız oranıyla aynı ise bu durumda buradaki suyun kuyrukluyıldızlardan geldiği söylenebilir. Kirli kar topları olarak nitelenen kuyrukluyıldızlar su dışında birçok maddeyi de bünyelerinde bulundurur. Mayıs 2013'te fırlatılması planlanan Ay Atmosfer ve Toz Tarayıcısı aracı ile Ay'daki diğer uçucu maddeler hakkında bilgi edinilecek. Araç çok ince olan Ay atmosferinde birbiriyle ender çarpışan atomları gözlemeye çalışacak. 1 Yorum Ay araştırmaları önümüzdeki 10 yıl için çok önemli.Bunun sebebi Ay'ın yapılacak Mars yolculuklarının ve orada kurulacak gözlemevlerinin merkezi olacak olması.Ay'ın yerçekimi Dünya'dakinin altıda biri olduğundan araçları kaldırmak için çok daha az enerji gerekir.Bu da uzay araçlarındaki yararlı yükü artırmamızı sağlar.Ay'ın atmosferinin olmaması ya da yok denecek kadar az olması ise orada kurulacak teleskoplar ile harika gözlemler yapılabilir. Ay'ın uzayda kolonileşmede yakın zamanda başrol oynayacağı açık.Ancak bunun için önce dünyadaki sorunlarımızı çözmeliyiz.İnsanlık tabiki daha fazla kaynak ve enerji için de diğer gökcisimlerini inceliyor.Dünyada problemler devam ederse Dimyat'a pirince giderken evdeki bulgurdan olmak da olası."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/aydaki-suyun-kaynagi-bulundu/", "text": "NASA, Ay'daki su ile ilgili yapılan son araştırmalarla Ay'daki suyun Dünya'daki büyük göllerden daha fazla olduğunu belirledi. Washington'daki Carnegie Enstitüsü Jeofizik Laboratuarı bilim insanlarına göre Ay'daki su, erken dönemdeki sıcak magmanın soğuyup kristalleşmesiyle oluşmuş. Bu oluşumun Ay'a özgü olduğu belirtiliyor. Carnegie Enstitüsü'nden Francis McCubbin: 40 yıldan uzun zamandır Ay'ın kuru olduğunu düşünüyorduk. Çalışmamızda Apollo'nin iki ay taşı örneğinin su minerali taşıdığını ve bunun bir hidrojen ile bir oksijen atomundan oluşan hidroksil molekülü olduğunu belirledik diyor. McCubbin'in ekibi Ay'da milyon parça başına 5 ile milyar parça başına 64 parça oranında su olduğu sonucuna ulaştılar. Bu sonuç daha önceki düşünülenden çok daha fazladır. Daha önce Ay'da milyar parça başına 1 parça su olduğu sanılıyordu. NASA'nın Washington'daki Gezegen Bilimleri bölümü yöneticisi Jim Green: Artık Ay'daki suyun hidroksil su olduğunu biliyoruz. Bu ise Ay'daki kayaların küçük bir bileşenidir diyor. Ay'ın, 4.5 milyar yıl önce dünya ile Mars büyüklüğündeki bir gezegenin etkileşmesiyle oluştuğu kuramı kabul ediliyor. Çarpışmanın etkisiyle oluşan yıkıntının büyük bir kısmı Ay'ı oluşturmak üzere Dünya yörüngesine yerleşmiştir. Bu süreçte bir noktada biriken sıcak magma durumundaki madde sıkışıp soğuyarak okyanusları oluşturmuştur. Bu soğuma sırasında su, kristalleşen minerallerin arasında hidroksil molekülü olarak saklanmıştır. Önceki çalışmalarla hem Ay yüzeyinde hem de Ay yüzeyinin altında suyun olduğu belirlenmişti. Kristal kayaların içini inceleyen Carnegie araştırmacıları burada KREEP olduğunu gördüler. Bu kayaçların bazıları çarpışma sırasında bazaltik kayaların erimesiyle oluşmuştur. Analiz için KREEP'i seçmemizin nedeni, suyun bu kristal yapılar içinde çözülemez olduğu ve bunlar içinde konsantre olmasından dolayıdır diyor Carnegie ekibinden Andrew Steelesi. Ay yüzeyindeki birçok kaya türünde düşük yoğunlukta su olduğunu gösteriyor ve bunun da Ay yüzeyinin altındaki magmanın soğuması sonucunda oluştuğu söylenebilir. Washington Üniversitesi'nden Ay bilimcisi Bradley Jolliff: Ay'da hidroksil olduğunun kanıtları bizi fazlasıyla memnun etti. Buradaki yoğunluğun çok düşük olmasından dolayı şimdiye kadar bulunamamıştı. Şimdi ise sonuçları görmeye başladık. Artık Ay'daki suyun kaynağının Ay'ın iç kısmı olduğunu söyleyebiliyoruz diyor. Kaynak: NASA 6 Yorumlar Ay'daki su ve kolonileşme ile ilgili ayrıca Ay'daki suda metal var haberini ve yazılan yorumu da okumak gerek. Ayrıca NASA' nın ilerleyen zamanda olası kötü senaryolarda insanlığı kurtarabilmek gibi niyetleri ve çalışmaları da var. Mesela Güneş'in ömrünün sonuna doğru önce bir miktar genişleyeceğini, bu arada Merkür, Venüs ve hatta Dünya'yı yutacağını, sınırlarının Mars'ı bile yaşanmaz hale getireceğini, sonra da tekrar içe çökerek beyaz cüce haline geleceğini düşünüyorlar. Bu da dış gezegenler olarak bildiğimiz Jüpiter, Satürn, Uranüs, Neptün hatta belki Plüton ve diğer cüce gezegenlerde su bulunup da oralar da koloniler kurulmasını önemli hale getiriyor. Nasa, Ay'a koloni kursa bile böyle bir kötü senaryoda bu koloni bir işe yaramaz. Tabi tüm bunlar Nasa'nın senaryoları. Bakalım neler olacak... Kader, kısmet artık... NASA'nın Ay araştırmasından vazgeçme nedeni belki de budur. Suya ulaşabilmek için çok çabalaması gerekecekti, bu da çok masraflı olacaktı. Ayrıca bizim sular H2O 'dur. Bu su ise HO. Çok zahmetli gelmiştir Nasa'ya. Şansını Enceladus ya da Europa uydularında denemeye karar vermiş olabilir. GENELDE BU GİBİ HABERLER BOŞ ÇIKIYOR.ORADA SU VARSA HERŞEY.. OKSİJEN DE OLMASI GEREK.DOLAYISIYLE YAŞAM OLMASI GEREKMİYORMU.. Ay'da su olduğuna ilişkin bilgi ve kanıtlar birkaç farklı aracın gözlemi ve elde edilen radar görüntüleriyle elde edildi. Ancak burada dikkat edilmesi ve gözden kaçan konu şu: Ay'da sözü geçen su sıvı halde değil. Buz olarak bulunuyor. Ay'da atmosfer olmadığından suyu sıvı halde bulamazsınız. Bu nedenle de Ay'da oksijen gazı yoktur. Bulunan su katı haldedir. Bu durumda yaşamdan söz etmekte olanaksız. Tüm bu gelişmelere karşılık ABD nin yeniden Ay'a Dönüş programını iptal etmesi ve Rus Uzay Ajansı'nın birlikte yeniden aya dönüş önerisinin NASA tarafından reddedilmesi çok düşündürücü..."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/aydaki-tavsan-deligi/", "text": "Alice Harikalar Diyarında masalını herkes bilir. Alice beyaz bir tavşanın girdiği delikten kayarak yeni bir dünyayla tanışır. Peki Ay'daki bu tavşan deliğinin içinde ne var? NASA, Ay'daki bunun gibi yüzlerce büyük ve derin mağarayı Ay Yörünge Keşif Uydusu ile izliyor. Arizona Eyalet Üniversiesi'nden Mark Robinson: Bunlar jeolojik harikalar diyarına giriş noktaları olabilir. Biz bu dev deliklerin yeraltındaki lav akıntılarından dolayı çöken yerler olduğuna inanıyoruz diyor. Bu büyük mağaraların görüntüleri ilk kez Japonya'ın Kagoya uzay aracıyla elde edildi. Şimdi ise LRO'nun Apollo astronotlarının da kullandığı güçlü kamerasıyla yüksek çözünürlükteki büyük mağara girişleri görüntülendi. 1960'larda henüz insanoğlu Ay'a ayak basmadan önce araştırmacılar Ay'da yüzey altında erimiş lav nehirlerinin oluşturduğu dev tüneller olduğu fikrini ortaya atnışlardı. Kuram yörüngede dolanan araçların ilettiği verilerle doğrulandı. Hem de yüzlerce delik olduğu bildirilerek. Bilim insanları bu lav nehirlerinin milyarlarca yıl önce aktığını doğrulayan kanıtlara ulaşmış oldu. Bu fikrin kanıtlarını bulduğumuz için çok sevinçliyiz. Kaguya ve LRO görüntülerinde lav tüplerinden oluşmuş ve birkaç milyar yıldır bozulmadan bekleyen tepeler olduğunu gördük diyor Robinson. Lav tüpleri bir yanardağdan akan lavların soğumasıyla birlikte oluşan yüzey tabakasının altından kendisine tüneller açmasıyla oluşmuştur. Üstteki soğumuş ve sertleşmiş lav maddesi yalıtım yaparak alttan sıcak lavın akmasına ve sıcaklığının korunmasına yardım etmiştir. bu tür lav tüplerinden Dünya'da da bulunmaktadır ve kilometrelerce uzunluğa kadar uzanabilmektedir. Bu tüneller zaman içinde değişime uğramadıklarından hala açıktır ve gelecekte Ay'da yaşayabilecek insanları göktaşı ve diğer tehlikelerden koruyabilir. Tüneller hem zararlı ışınımdan hem de diğer tehlikelerden koruma sağlayabilir. Ay yüzeyinden 2 m kadar aşağı inince sıcaklık sabitlenir ve -30 ile -40 C derece dolayında kalır. diyor Robinson. Bu size soğuk gelebilir. Ama Ay yüzeyindeki aşırı sıcaklık değişimlerinden kaçmak için çok iyi bir ortam sunarlar. Ay'ın ekvator bölgesindeki sıcaklık gündüz 100 C derece ve gece -150 C derece arasında değişim gösterir. Ay ve Gezegen Enstitüsü'nden Paul Spudis Ay'daki lav tüplerinin ve odalarının gelecek Ay görevleri için öncelik taşıyacağına inanıyor. Tüm bunlara karşılık bazı kanalların ise katı lav birikintileriyle dolmuş olacağını belirtiyor. Uzaktan aldığımız verilerle bu çukurların içeriği hakkında net bilgi sahibi olamayız. Bunun için Ay'a gitmek ve bazı incelemelerde bulunmak gerekir. Ben mağaralarda çok farklı sürprizlerle karşılaştım. Daha birkaç yıl önce Hawai'deki lav akışını gözledim. Havadan çektiğimiz görüntülerle yeni bir mağara sisteminin oluştuğunu farkettik. Buna benzer yapılar Ay'daki tepelerin altına da bulunuyor mu? Kimbilir diyor Spudis. Ay bizi her zaman şaşırtmıştır. Bu beyaz tavşanı izlemeye değer olduğunu gösterir. Kaynak: NASA-Science"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/ayin-en-buyuk-havzasi/", "text": "Ay'ın Güney Kutbu ile Aitken Krateri arasında uzanan havza, Ay'ın bilinen en büyük ve en eski havzasıdır. Çapı 2500 km'dir. Ay'ın çevresinin 11 000 km olduğu göz önünde tutulursa havza Ay'ın çevresinin neredeyse dörtte birini kaplamaktadır. LRO'nun Geniş Açılı Kamerası ile elde edilen görüntüde kuzeydeki Aitken kraterinden aşağı Güney Kutbu'na kadar uzanan havza gözler önüne serilmiştir. Topografik ölçümlerde 8 km'den derin olan havzanın büyük bir çarpışma sonucunda oluştuğu düşünülüyor. Elde edilen veriler havzanın Ay'ın en eski havzası olduğunu gösteriyor. Ay'daki çoğu havza erken dönemde 3.9 milyar yıl önceki çarpışmaların etkisiyle oluşmuştur. Güneş Sistemi'ndeki gezegenlerin oluşumu sırasında gerçekleşen çarpışmalarla neredeyse aynı zamana denk gelen bu çarpışmaların nedeni Güneş Sistemi oluşumu sırasındaki kütle çekim dinamikleri olabilir. Havza, 3.9 milyar yıl önce böylesi büyük bir çarpışmanın sonucu olarak ortaya çıkmış olabilir. Eğer öyleyse böylesi büyük bir etki yaşamın henüz yeşermeye başladığı dünya gibi karasal gezegenleri etkilemiş olabilir. Peki havzanın aslında kaç yaşında olduğu öğrenilebilir mi? Bunun en iyi yolu ise çarpışmanın etkisiyle eriyen ve büyük bir alanı kaplayan maddeden örnek alıp bunu radyometrik yaş yöntemleriyle incelemek olacaktır. Buradaki sorun bölgenin oluştuktan sonra çok sayıda çarpışmaya uğraması ve asıl maddenin bu çarpışmalar etkisiyle örtülmesidir. Bu da radyometrik yöntemle yapılan incelemede havzanın değil kraterlerin yaşının hesaplanmasına yol açar. Bunun için bölgenin ana hatları ve en yaşlı krateri belirleniyor. Bölgede erimiş madde buradaki toprağın ana maddesini oluşturacağından havzanın yaşını da ortaya çıkarabilir. Son bir not. Ay'da büyük darbe olduğu sırada Dünya'dan Ay'ın nasıl göründüğünü hayal edin. Neye benziyordu? Büyük darbenin etkisiyle dünyaya ne kadar madde gelmiş olabilir? Ay'dan kopan ve dünyaya gelen madde ne kadar uzunluktaydı? Kuşku yok ki Ay'daki bu büyük çarpışma genç dünyayı fazlasıyla etkilemiştir. Kaynak: NASA-LRO"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/ayin-eski-kraterleri-mercek-altinda/", "text": "Ay'a üstünkörü bakınca bir golf topuna benzetilebilir. Yüzeyindeki oyuklar uydumuzun tarihsel geçmişinin büyük bir bölümünde asteroit ve kuyrukluyıldız çarpışmalarına uğradığını gösteren izlerdir. Ay'ın büyük ölçüde bozulmadan kalmış bu yapısı bilim insanlarına iç güneş sisteminin karmaşık oluşumu hakkında da bilgi verir. Brown Üniversitesi'nden gezegen jeologlarının başını çektiği bir ekip iç güneş sisteminin 4 milyar yıl önceki tanımlayabilmek için Ay'ın büyük kraterlerine ilişkin kapsamlı bir katalog hazırladı. Ekip bunun için Ay Yörünge Keşif Aracı'ndaki Lazer Yükseklikölçer aletinden yararlanarak çapı 20 km'ye ulaşan büyük 5185 krateri haritada işaretledi. Buna göre Ay'ın en yaşlı bölgeleri güney kutbuna yakın bölgesi ve kuzey kutbu merkezi olduğu saptandı. Ay'ın güney kutbundaki Aitken Havzası'nın en yaşlı havza olduğu, buradan alınacak örneklerin güneş sistemiyle ilgili sorulara yanıt verebileceği ifade ediliyor. Gezegen Jeologu James W. Head III, Bize güneş sisteminin bebekliği hakkında bir şeyler söylüyor. Şu an bulabildiğimiz ve ileride yeni görevler ve yeni robotlarla öğrenebileceğimiz çok fazla bilgi olduğu açıktır diyor. Burada yaşan bombardımanın büyük bir kısmı güneş sisteminin erken dönemlerinde yaşanmıştır. Yıllar içerisinde gerçekleşen çarpışmaların nedeni olan büyük ya da küçük nesnelerin arasındaki oran büyüklük-frekans dağılımı ile belirleniyor. 2005 yılında bu konuda önemli bir gelişme yaşandı. Arizona Üniversitesi'nden jeolog Robert Strom büyük-küçük nesne çarpışmaları arasındaki ayrımın ilk 1 milyar içinde sonuçlandığını ileri süren bir kuram geliştirdi. Brown ekibinin çalışması ise bu kurama gerekli desteği sağlıyor. Araştırmacılar havzaların lav akıntıları ile oluştuğunu ve bu havzalarda büyük cisimlerin çarpışması sonucunda kraterlerin oluştuğunu belirtiyorlar. Araştırmacılar eski yüzeylerde çarpışma izlerini gösteren kraterler bulundu. Ekip ilk olarak 3.8 milyar yıl önce büyük nesnelerin çarpışmalarının yerini küçük nesnelere bıraktığı zamanda oluşmuş olan Orientale Havzası'nı inceledi. Brown ekibinden Caleb Fassett'e göre, Orientale Havzası iç güneş sisteminde gerçekleşen olaylar hakkında merak edici bir dizi sorunun oluşmasına neden oldu. Biz asteroit kuşağının 3.5 milyar yıl önce çarpışmaların sonucunda oluştuğunu biliyoruz. Ancak güneş sisteminin daha eski tarihi tamamıyla farklıdır. Bu asteroit kuşağına daha farklı bir etkinin var olduğunu gösterir. Bu etkinin ne olduğunu ise henüz bilmiyoruz diyor Fassett. Bilim insanları buradaki etkinin Jüpiter ve Satürn gezegenlerinin arasında giren bol miktardaki kuyrukluyıldızın ve dev gezegenlerin asteroit bölgesine uyguladığı yüksek kütle çekim kuvvetinin ya da başka bir şeyin etkili olduğunu düşünüyor. LRO'nun Lazer Yükseklikölçer aleti 10 cm'lik dikey hassasiyetle 25 metrelik aralıklarla Ay yüzeyine ışın gönderir. Gezegen jeologu Maria Zuber: Ayın topografik ölçümleri daha önce de yapılmıştı. Ancak şimdi daha yüksek duyarlılıkla ölçümler tekrarlanıyor diyor. Kaynak: Science Daily"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/ayin-golgelerinde-su-aramak/", "text": "Ay'ın kutup bölgeleri güneş ışığı almayan kraterler ve çöküntülerle doludur. Almanya'daki Max Planck Güneş Sistemi Araştırma Enstitüsündeki bir grup araştırmacı 17 kraterin en yüksek çözünürlüklü görüntülerine bakarak bir çalışma gerçekleştirdi. Araştırmacılar hafif eğimli duvarlarla çevrili, nispeten küçük ve ulaşılabilir küçük kraterlere odaklandı. Bu tür kraterler donmuş su içerebileceği için gelecekteki Ay misyonlarının hedefi olabilirler. Bu kraterlerin üçü NASA'nın 2023'te Ay'a inmesi planlanan Kutup Keşif Aracının görev alanı içindedir. Şimdiye kadar ki çalışmalar daha düşük çözünürlüklü ve uzun pozlama ile elde edilen görsellere dayanıyordu. Tepelerden yansıyan güneş ışıklarından ve yeni görüntü işleme tekniğinden yararlanan araştırmacılar, yeni kameraların yüksek kapasitesini de kullanarak piksel başına 1-2 metrelik görüntüler elde ettiler. Ay soğuk ve kuru bir çöldür. Dünya'dan farklı olarak Ay'da koruyucu bir atmosfer yoktur. Ay'ın oluşumu sırasında var olan su, güneş ışıklarının etkisiyle uzun süre önce buharlaşarak uzaya kaçmıştır. Bununla birlikte kutup bölgelerindeki krater ve çöküntüler, sınırlı su kaynakları için umut vermektedir. MPS, Oxford Üniversitesi ve NASA Ames Araştırma Merkezinden bilim insanları bu bölgelerden bazılarına daha yakından bakmayı başardılar. Makalenin ilk yazarı MPS'den Dr. Valentin Bickel: Güneş ışığı Ay'ın kuzey ve güney kutuplarının yakınındaki krater ve çöküntülere çok dar açıyla girmektedir ve hiçbir zaman tabanlara ulaşamamaktadır. Ebedi gecenin sürdüğü bu yerlerde sıcaklık o kadar soğuktur ki bazılarındaki donmuş suyun milyonlarca yıl kalması beklenebilir. Bu su kuyrukluyıldızlar veya asteroitlerin çarpışması sonucunda ya da volkanik patlamalar ile yüzeye çıkmış olabilir. Son yıllarda uzay sondaları tarafından elde edilen nötron akısı ve kırmızı-öte ışınım ölçümleri bu bölgelerde suyun olduğunu gösteriyor. NASA 2013 yılında LCROSS yardımıyla doğrudan suyun kanıtına ulaşmıştı. Güney kutbundaki güneş ışığının tabanına ulaşmadığı Cabeus adlı kratere bir parça fırlatılmış ve uzaya saçılan tozun içinde önemli miktarda su olduğu belirlenmişti. Görüntü İşlemedeki Zorluklar Ancak, gölgede kalmış derin bölgelerin görüntüsünü elde etmek son derece zordur; sonuçta eldeki tek ışık kaynağı Dünya'dan ve çevresindeki topografyadan yansıyıp saçılan ışık ve zayıf yıldız ışığıdır. Çalışma ekibinden Oxford Üniversinden Ben Moseley: Uzay aracı hareketli olduğundan uzun pozlama ile elde edilen görüntüler bulanıklaşır diyor. Bu açıdan kısa pozlamalar daha iyidir. Buna karşılık mevcut ışığın yeterli olmaması görüntülerde gürültü oluşumuna neden olur ki bu da mevcut jeolojik yapıların ayırt edilmesini zorlaştırır. Bu sorunu çözmek isteyen araştırmacılar, gürültüyü temizlemek için HORUS adlı bir makine öğrenme algoritması geliştirdiler. Görüntüdeki hangi yapıların yapay, hangilerinin gerçek olduğunu ayırt etmek için Ay'ın karanlık tarafından çekilen 70,000'den fazla LRO kalibrasyon görüntüsünün yanı sıra kamera sıcaklığı ve uzay aracının yörüngesi bilgileri kullanılıyor. Bu şekilde araştırmacılar daha önce mevcut olan tüm görüntülerin çözünürlüğünden beş ile on kat daha yüksek kalitede ve piksel başına 1-2 metrelik çözünürlüğe ulaştılar. Kayalar, Kraterler ve Parlak Noktalar Araştırmacılar bu yöntemi kullanarak Ay'ın güney kutup bölgesindeki 0,18 ile 54 kilometrekare alan kaplayan 17 gölgeli bölgenin görüntülerini yeniden değerlendirdiler. Ortaya çıkan görüntülerde birkaç metre çapındaki jeolojik yapılar bile çok daha net şekilde görülebildi. Bu yapılar, Ay yüzeyinde her yerde bulunabilen kayalar veya çok küçük kraterlerdir. Ay'ın atmosferi olmadığından çok küçük göktaşları bu tür mini kraterler oluşturur. Moseley: Yeni HORUS görüntülerinin yardımıyla Ay'daki gölgeli bölgelerin jeolojisini çok daha iyi anlamak artık mümkün diyor. Örneğin, küçük kraterlerin sayısı ve şekli, yüzeyin yaşı ve bileşimi hakkında daha kolay bilgi edinilebilir. Ayrıca, geziciler ve astronotlar için potansiyel engel ve tehlikeleri tanımlamayı kolaylaştırır. Araştırmacılar, Leibnitz Platosunda bulunan kraterlerden birinde parlak mini bir krater keşfetti. Bickel: Parlak rengi bu kraterin genç olduğu anlamına gelebilir diyor. Araştırmacılar böyle yeni oluşmuş izlerin daha derin katmanlar için önemli bir bakış açısı sağladığını ve gelecekteki görevler için ilginç bir hedef olabileceğini belirtiyor. Makale adresi: https://www.nature.com/articles/s41467-021-25882-z"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/ayin-kuzey-kutbu/", "text": "ESA'nın SMART-1 uydusu Ay'ın kuzey kutbunu görüntüledi. Bu fotoğrafta kutup bölgesinin birçok kraterle kaplı olduğu görülüyor. Ay'ın kuzey kutbu görüntünün merkezindedir. Görüntüde çeşitli boyut ve farklı şekillere sahip kraterler göze çarpıyor. Merkezde bulunan ve görüntüdeki en büyük krater Rozhdestvenskiy ile bu kraterin hemen güneybatısındaki sandviçi tamamlar görüntüdeki Hermite krateri ve kuzeydoğusundaki Plaskett en ünlüleridir. SMART-1 ile 2004'ten 2006'ya kadar toplam 32.000 fotoğraf elde edildi ki bu işin kolay kısmıydı. İşin asıl ve zor olanı tüm bu görüntülerin yüzlercesinin bir araya getirilerek ayrıntılı fotoğrafa ulaşılmasıydı. Böyle bir mozaiği oluşturmanın en zor kısmı ise bölgedeki güneş ışığının değişen aydınlanma şartları oldu. Halk arasında yanlış bir adlandırmayla Ay'ın karanlık tarafı denilen bu bölge diğer bölgeler gibi aslında iki hafta gündüz iki hafta gece yaşar. Ay'ın Dünya'dan görünmeyen kısmı uzay sondaları tarafından görüntülenene kadar karanlık kalmıştı. Ama şimdi Ay'ın tamamının çeşitli araçlarla çekilerek üretilmiş çok ayrıntılı fotoğraflarına sahibiz. Ay'ın kuzey kutbu çevresi, görüntüde de görüldüğü gibi, güneş ışığını farklı açılarda alır. Ay üzerinde gezinen güneş ışığı farklı alanları aydınlatır. Bu görüntüyü üretebilmek için birçok açıdan ve farklı zamanlarda üretilen fotoğraflar kullanıldı. Böylece zıt yerlerden aydınlatılmış görüntüler birleştirildi. Böyle bir fotoğrafın ortaya çıkarılması için verilen bunca çaba sonunda başarılı oldu. Gökbilimciler kraterlerin içlerini görmek ve tanımlamak için bu görüntülerden yararlanır. Belki de içleri sürekli gölgede olan derin kraterlerde Güneş Sistemi'nin oluşum zamanından kalma su-buzu bile olabilir. Özellikle de böyle alanlar araştırmaya değer kabul edilmektedir. Görüntünün 1,29 MB boyutundaki 'png' formatı için tıklayınız. Ay'a gönderilen içlerinde Hindistan ve Japon araçlarının da olduğu uyduların verileriyle üretilen yüksek çözünürlükteki Ay yüzeyi taraması için oluşturulan sayfaya buradan ulaşabilirsiniz."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/ayin-kuzey-kutbunun-ayrintili-fotografi/", "text": "Bilim insanları NASA'nın Ay Keşif Yörünge Aracı'ndaki kameraları kullanarak Ay'ın Kuzey Kutbu'nun en yüksek çözünürlükteki görüntüsünü oluşturdu. Amerika Birleşik Devletleri'nin dörtte biri kadar bir alana karşılık gelen bölge piksel başına iki metreyle yani bir futbol sahasını kaplayacak kadar büyüklükte bir çözünürlüğe sahip. Görüntü yakınlaştırma seçeneği altında http://lroc.sese.asu.edu/gigapan/ sayfasında yayınlandı. Toplamda 10 581 adet görselin yeterince ayrıntılı olarak işlendiği çalışma böylece kullanıma açılmış oldu. Görüntüde gözlenen gölge boyları, olguların büyüklükleri ve derinlikleri hakkında da bilgi sahibi olunmasına yardımcı oluyor. NASA'nın Goddard Uzay Uçuş Merkezi'nden John Keller: Bu eşsiz görüntü hem bilim insanlarına hem de tüm insanlara önemli bir kaynak sunuyor. Bu çalışma Ay Keşif Yörünge Aracı'nın yaklaşık beş yıllık verilerinin incelenmesiyle oluşturuldu diyor. Ana görüntüyü oluşturan parçaların görselleri araçtaki LROC adlı kamera ile buna takılan iki dar açılı kamera yardımıyla oluşturuldu. Çalışma ekibinden LROC baş araştırmacısı Mark Robinson: Bu devasa görüntüdeki parçalı görsellerin oluşturulması ve birleştirilmesi dört yılda bitirildi. Artık gelecek keşif uçuşlarında bu bölgeye bir aracın inmesi için gerekli altyapıyı hazırlamış olduk diyor. Yaklaşık 867 milyar pikselden oluşan görüntü 931 070 piksel karelik bir alana sahip. Böylesi bir görüntüyü kağıda dökmek için bir futbol sahası kadarlık alan gerekir. Tam görseli bilgisayarınıza kaydetmeniz için yaklaşık 3,3 terabayt'lık bir depolama alanını gözden çıkarmanız gerekir. Bu nedenle meraklıların tüm görseli büyütüp ya da küçülterek üzerinde gezmelerini kolaylaştırmak için milyonlarca küçük parçalara bölündü. Haziran 2009'da Ay yörüngesine giren LRO sayesinde uydumuzun yüzey haritasını inceleyerek olası su ve mineral kaynaklarını araştırmak ve Ay'ın jeolojik geçmişini araştırmak mümkün oldu. Araca bunları yapabilmesi için yedi adet teknolojik cihaz eklendi. Araştırmacılar yüzeyin görsel fotoğrafını LRO'nun yükseklik algılayıcısı lazeriyle gerçekleştirirken, aynı zamanda NASA'nın Eylül 2011'de başlatılan Ebb ve Flow adlı ikiz sondalarının elde ettiği yüksek çözünürlükteki Ay kütleçekimi haritasından da yararlanıldı. Ay'ın Kuzey Kutbu'nda gezmek için tıklayınız. 2 Yorumlar Bence cok sacma bir calisma bunla neyi yapmaya çalıştiniz anlamıyorum Şöyle düşünelim. diyelim bir araziniz var ve bu araziye ev yapacaksınız. Ne yaparsınız? Araziyi gezip inceler ve en uygun ve maliyeti en düşük yeri ararsınız. Ay haritalama çalışmalarının amacı da bu. İnsanoğlu yakın bir gelecekte Ay'a koloni kuracak. Gerek bilimsel çalışmalar gerekse sanayi için gerekli hammadde Ay'dan çıkarılacak. Bunun için uygun yerlerin önceden saptanması gerekli. Böyle düşündüğünüz zaman neden böylesi yüksek çözünürlüklü haritaların oluşturulduğunu da anlarsınız. Benzer çalışmalar Mars için de yapılmaktadır."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/ayni-karede-iki-parlak-uydu/", "text": "Dione ve Enceladus hemen hemen aynı maddeden oluşmuştur. Ancak Enceladus Dione'a göre daha yüksek yansıtma gücüne sahiptir. Bu nedenle karanlık gökyüzüne karşı parlak görünür. Enceladus'un (504 km) güney buzlu yüzeyi sürekli parça atmaktadır. Bunun sonucunda Dione'a (1123 km) göre daha temiz, parlak ve kar gibi beyaz görünür. Yüzeyinden kopan buz uzaya dağılır. Enceladus burada kuzeyi sağa 1 derece dönmüş şekilkde görülmektedir. görüntü 8 Eylül 2015'de Cassini uzay aracının dar açılı kamerası ile alındı. Cassini bu sırada Dione'dan 83 bin kilometre uzaktaydı. Görüntünün aslı piksel başına 500 metre çözünürlüğe sahiptir. Enceladus ise araçtan 228.000 km uzakta olup piksel başına 2,2 km'lik çözünürlükte görüntülenmiştir."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/ayrintili-avci-bulutsusu-goruntusu/", "text": "Avcı Bulutsusu'na ait bu tüy benzeri görüntü Şili'deki MGP/ESO 2.2 metrelik teleskopa takılı olan Geniş Alan Görüntüleyicisi ile elde edildi. Bulutsu gökbilimcilere yıldızların doğumu ve evrimi konusunda yardımcı olan büyük yıldız oluşum bölgesidir. Messier 42 (M42) olarak da bilinen bulutsu gökyüzünün en bilindik ve üzerinde en çok çalışma yapılan nesnelerindendir. Büyük yıldızların oluşumuna sahne olan toz ve gaz yapısı dünyaya en yakın bulutsulardandır. Işıldayan gazı nedeniyle çıplak gözle bile görülebilmesine karşılık bir teleskopla büyülü güzelliği ortaya çıkar. Yakın bulutsudan yıldızların doğumu üzerine daha öğrenilecek çok şey var. Örneğin, 2007 yılında bulutsunun bizden 1500 ışık yılı değil 1350 ışık yılı uzaklıkta olduğu ortaya çıkmıştı. Gökbilimciler M42 içindeki yıldızları görmek için ESO'nun La Silla Gözlemevi'ndeki MPG/ESO 2.2 metrelik teleskopu Geniş Alan Görüntüleyicisi ile kullandılar. Parlak gazın ışıldamasının altında yıldız kümesindeki kırmızı cücelerin etkili olduğu belirtiliyor. Görüntüdeki renkli görüntü farklı özelliklerle alınan fotoğrafların birleştirilmesiyle elde edildi. Görüntü beş farklı filtreyle alınan fotoğraflardan oluşturulmuştur. Parlak ve kırmızı renkteki hidrojen gazını görmek için kırmızı filtre kullanıldı. Tayfın sarı-yeşil kısmı için yeşil, mavi renkle görülen kısım için mavi ve mor renklerden geçen morötesi ışıktan faydalanıldı. Pozlama süreleri her filtre için yaklaşık 52 dakikadır. Kaynak: ESO"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/ayrintili-pluto-fotograflari-gelmeye-basladi/", "text": "NASA'nın Yeni Ufuklar uzay aracının bir yıl sürecek Pluto verileri iletimi başladı. Birkaç gün içinde alınan ilk görüntülerde yüzeyin sanılandan daha karmaşık olduğu görüldü. Yeni Ufuklar uzay aracının iletmeye başladığı yüksek çözünürlüklü görüntüler piksel başına 400 metre çözünürlüğe sahip. Bu görüntüler Pluto'nun dağlarını, ovalarını daha ayrıntılı gösterdiği gibi yüzeyden akan azot buzunun yeni özelliklerini de ortaya çıkarıyor. Tıpkı Jüpiter'in Europa uydusunda görüldüğü gibi buzlu düzgün araziyi kesintiye uğratan aniden yükselen ve düzensiz görünümlü dağlar göze çarpıyor. Southwest Araştırma Enstitüsü'nden Yeni Ufuklar baş araştırmacısı Alan Stern: Bu görüntülere bakarak Pluto'nun Güneş Sistemi'ndeki en karmaşık ve çeşitlilik gösteren yüzey şekillerine sahip olduğunu söyleyebilirim. Yeni Ufuklar'ın ilettiği görüntüleri görmeyen bir ressama 'karmaşık bir Pluto yüzeyi çiz' dense ancak bu kadar çizerdi diyor. NASA'nın Ames Araştırma Merkezi'nden Jeff Moore: Elde ettiğimiz her bit veri Pluto yüzeyinin en az Mars kadar karmaşık olduğunu gösteriyor. Rastgele dağılmış dağlarla çevrili düzgün Sputnik Planum ovasında sert su buzu blokları üzerinde yüzen donmuş azot kitleleri olabilir diyor. Yeni Ufuklar'ın görüntüleri Pluto'nun yüzeyinin yaşlı ve genç kraterlerle dolu olduğu görülüyor. Hatta bunlar arasında rüzgarın oluşturduğu tepeler de bulunuyor. Washington Üniversitesi'nden William B. McKinnon: İnce atmosferi olsa da Pluto'daki rüzgar tepeleri kafa karıştırıyor. Ancak Pluto'nun geçmişteki atmosferi daha kalın olabilir. Bu henüz yanıtı bilinmeyen bir soru diyor. Keşifler Pluto'nun yüzeyiyle sınırlı değil. Aynı zamanda uyduları Charon, Nix ve Hydra uyduları da gözlendi. Özellikle Charon'un jeolojik tarihini ortaya çıkaracak araçtaki 'Uzun Menzilli Keşif Görüntüleyicisi' verileri birkaç gün sonra alınmaya başlayacak. Alınan görüntülerin bazılarındaki koyu ya da puslu alanlar Pluto'nun o bölgesindeki gece yaşandığını gösterir. SwRI'dan John Spencer: Alacakaranlık görüntüler Yeni Ufuklar'ın bonusu oldu. Bu görüntüler eşliğinde birçok jeolojik çalışma gerçekleşebilir diyor. Yeni Ufuklar şu anda Dünya'dan yaklaşık 5 milyar kilometre ve Pluto'dan 69 milyon kilometre uzakta bulunuyor. Sağlığı yerinde olan araç Kuiper Kuşağı'nın içine doğru olan yolculuğunu sürdürüyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/az-karanlik-maddeyle-cok-yildiz-olusumu/", "text": "ESA'nın Herschel Uzay Teleskopu yıldız oluşumunda gerekli olan ve gökada içine gaz ve tozu toplamak için fazla karanlık maddeye ihtiyaç duymayan toz diskinin çevresini sardığı gökada grubu keşfetti. Çok uzakta bulunan gökadaların her biri 300 milyar güneş kütlesinde. Boyutları ise bilinen kuramların belirlediği sınırdan 10 kat daha büyük ya da 5000 güneş kütleli olan gökadaların bu durumu büyük kütleli yıldızlarla açıklanıyor. Gökbilimciler henüz varlıkları tespit edilememiş olan karanlık maddelerin gökada kütlesinin büyük bir kısmını oluşturduğunu, onları döndürdüğünü ve gökadayı dağılmaktan koruyan kütle çekimine neden olduğunu düşünüyor. Günümüzde kabul gören kurama göre gökadaların doğumu karanlık maddenin büyük miktarlarda birikmesiyle başlar. Karanlık maddenin kütle çekimi sıradan atomları sürükler. Yeterli atom biriktiğinde ise gökadamızdaki yıldız oluşumdan 100-1000 kat daha hızlı bir şekilde yıldız oluşturan çok yıldız oluşturan gökadayı meydana getirir. Kaliforniya Üniversitesi'nden Asantha Cooray: Herschel bize çok yıldız oluşturan gökadanın oluşması için o kadar karanlık maddeye ihtiyaç olmadığını gösterdi diyor. Keşif Herschel'in SPIRE yardımıyla 250, 350 ve 500 mikronluk dalga boylarıyla gerçekleşti. Bu da insan gözünün algıladığından 1000 kat daha uzun dalga boylarında toz içinde saklı gökadayı gösteren bir bölgedir. ESA Herschel görevi bilim insanlarından Göran Pilbratt: Aracın çok yüksek hassasiyeti ve uzun kızılötesi ışığı algılama yeteneği bize evrenin derinliklerine bakmayı ve bu genç, çok yıldız oluşturan gökadaları görmemizi sağlıyor diyor. Kozmik kızılötesi arka planı olarak bilinen kozmik kızılötesi ışıma adeta bir sis oluşturduğundan Herschel'in görüntüleriyle ortaya çıkan pek çok gökada bulunuyor. Gökadalar uzayda rastgele bir şekilde dağılmaz. Onlar karanlık maddenin temel desenini izler ve bundan dolayı da sis, ışık ve karanlık yamalar arasında ayırıcı desenler oluşur. SPIRE görüntüleri eşliğinde yapılan parlaklık analizi, Hubble Uzay Teleskopu ve diğer teleskoplarıyla elde edilen sonuçlara göre uzak kızılötesi gökadalardaki yıldız oluşumunun 3-5 kat daha yüksek olduğunu gösterdi. Daha fazla analiz ve benzetimler sonucunda gökadalarda küçük kütleli yıldızların daha kolay oluştuğunu gösterdi. Daha büyük gökadalar ise ilk kuşak yıldız oluşumu için gerekli maddeyi zor bulur. Bu gökadalar içindeki gaz soğur ve yıldız oluşturabilmek için gerekli yoğunluğa ulaşamaz. Yeni tanımlamaya göre birkaç milyar güneş kütleli bir gökada çok yüksek oranlarda yıldız oluşturarak hızla büyüyebilir. Bu, çok yıldız oluşturan gökadayı oluşturabilmek için gerekli olan kütle değerinin ilk doğrudan gözlemidir diyor Dr. Cooray. Gökbilimciler şimdi bu sonuçlara göre kendi gökadamızda olmak üzere gökadaların oluşum modellerini yeniden değerlendirebilecek."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/az-metanli-dev/", "text": "Aslan takımyıldızındaki dev gezegen GJ 436b'de bir şey eksik. Neptün boyutlarındaki gezegenleri incelemekte olan Spitzer Uzay Teleskopu bu dev gezegende CH4 olarak bilinen metan gazının çok az olduğunu buldu. Merkez Florida Üniversitesi'nden Kevin Stevenson:Bu büyüklükteki bir gezegende metan gazının bol olması beklenir. Ancak GJ 436b'deki metan gazı beklenen değerin 7000'de 1'i kadar diyor. Metan azlığı gökbilimcileri şaşırtmışa benziyor. Çünkü Güneş Sistemimizdeki dev gezegenler metan açısından oldukça zengindir. Hidrojen ve karbon Jüpiter, Satürn, Uranüs ve Neptün'de bolca bulunur. Bu atomlar birleşerek en basit hidrokarbon olan metan gazını oluştururlar. Bu gezegenleri baz alan gökbilimciler GJ 436b'de de metan gazının bol miktarda bulunması gerektiğini varsayarak inceleme yaptılar. Ancak sonuçlar onları şaşırttı. Gezegen metan değil karbondioksit bakımından zengindi. UCF'den Joseph Harrington: Bu bilgi aklımızı aldı diyor. Gezegende olması gereken metana ne olmuş olabilir. Burada akla gelen ilk olasılık, metanın kırıldığı yönünde. yıldızdan gelen morötesi ışınım metanı etilene dönüştürüyor olabilir. Güneş ışınlarının etki ettiği plastik bir nesnenin karbon bağları kırılarak hidrojen atomları ayrışır ve etileni (C2H4) oluşturacak şekilde tekrar birleşirler diyor Harrington. Ayrıca gezegendeki kuvvetli rüzgarlar alt kısımlardan atmosfere doğru karbondioksiti kaldırarak buraların temizlenmesine yardımcı oluyor olabilir. Böylece CO ile metan yer değiştirmiş olur. Ya da başka bir etki... Harrington: Gezegenin kimyası bilmediğimiz bir yapıya da sahip olabilir diyerek ekliyor. Metan yalnız dev gezegenlerde bulunmaz. Dünya'da da inek ve keçilerin midelerinde de oluşur. Aynı zamanda bataklıkların diplerindeki derin çamur içinde çürüyen organik maddelerden oluşup, kabarcıklar şeklinde yukarı çıkar. Dev gaz gezegenlerinde ortak madde olan metan bizim gezegenimiz için yaşamın bir işaretidir. Bu nedenle gökbilimciler uzaktaki dünya boyutlarındaki gezegenlerde metan gazını ararlar. NASA'nın Kepler aracıyla bulunabilecek dünya boyutlarındaki gezegenlerde oksijenin yanında bulunabilecek metan gazı yaşam için bir işaret olabilecek. Tüm gezegenlerin atmosferileri güneş sistemimizdeki gezegenlerin atmosferlerine benzerlik gösterir mi? GJ 436b ile bunun kesin olmadığı belli. Gökbilimciler çizim tahtalarına tekrar geri dönmek zorunda kalabilir. Kaynak: NASA Science"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/azim-marsta-oksijen-uretti/", "text": "Mars'ta oksijen üretildi. Gelecekte gerçekleşecek insanlı Mars görevleri için oldukça önemli. NASA'nın Mars yüzeyinde göreve başlayan yeni altı tekerlekli aracı Perseverance yanında taşıdığı karbondioksiti oksijene çeviren MOXIE aletiyle oksijen üretmeyi başardı. Şimdilik üretilen oksijen oldukça az. Ama bu başarı gelecek görevler için oldukça önemli. Oksijen sadece Mars'a gidecek insanların solunum gereksinimlerini değil aynı zamanda Kızıl Gezegenden kalkışı yapacak roketin ateşlemesini sağlamak için de gerekli. Bir roketi yerden kaldırabilmek için çok fazla oksijen gerekir. Mars yüzeyinden dört astronotlu 7 tonluk aracı kaldırmak için 25 ton oksijen gerekir. Bunun dışında oksijen gezegende yaşam için de gereklidir. Mars'ta bir yıl geçiren astronotlar yaklaşık 1 ton kadar oksijene ihtiyaç duyacaktır. Dünya'dan Mars'a oksijen taşımak ise oldukça zor ve pahalıdır. Buna karşılık Azim'deki küçük MOXIE'nin torunu olabilecek ve daha fazla oksijen üretecek olan bir tonluk dönüştürücüyü taşımak daha ucuz ve kolaydır. Mars'ın atmosferinin %96'sı karbondioksittir. MOXIE dönüştürücüsü karbondioksiti, bir karbon ve iki oksijene ayrıştırarak oksijen üretir. Bunun karşılığında da atmosfere karbonmonoksit salar. Dönüşüm işlemi için yaklaşık 800 Santigrat derece sıcaklık gerekir ki MOXIE'nin üretildiği malzeme bu sıcaklığa dayanıklıdır. Üstelik dış kaplaması da kendisini taşıyan Azim aracına zarar vermeyecek şekilde oluşan ısıyı soğurmaktadır. İlk üretim oldukça mütevazı oldu: Yaklaşık 5 gr oksijen. Bu miktar bir astronot için 10 dakikalık oksijen demektir. MOXIE saatte yaklaşık 10 gram oksijen üretebilmektedir. MOXIE, Mars'ın değişen hava şartlarında ayrı günlerde denenecek. Böylece zorlu koşullardaki çalışma performansı denetlenmiş olacak."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/bae-aya-arac-yollayacak/", "text": "Ay yüzey analizi ve malzeme üretimi için 2010'da kurulmuş olan Japon iSpace şirketi 2022'de Ay'a göndereceği yüzey aracında aynı zamanda Birleşik Arap Emirlikleri'ne ait insansız bir gezginin de bulunacağını duyurdu. Şirket ilk etapta 2022 ve 2023'de Ay'a iki araç yollayarak Ay'ın incelenmemiş alanlarında analiz yapıp, maden ve su analizi yapmak istiyor. Bunun ardından Ay'da bilimsel ve teknik araştırma ve geliştirme için en uygun alanı saptamayı planlıyor. iSpace Birleşik Arap Emirlikleri'ne ait 'Raşid' adlı Ay gezginini Ay'a taşıyacak ve yolculuk sırasında gerekli olan iletişim ve gerekli elektrik gücü destekleyip Ay yüzeyinde de kablosuz iletişim kurmasını sağlayacak. BAE uzay çalışmalarına yeni girmesine karşılık hızla ilerlemeyi arzu ediyor. Ajans ilk olarak Eylül 2019'da Kazakistan'dan Soyuz roketiyle üç kişilik mürettebatın bir üyesini uzaya yolladı. Ardından geçtiğimiz Şubat ayında Umut adlı sondasını Mars yörüngesine yerleştirerek gezegenler arası uzaya araç yollayan ilk Arap ülkesi oldu. Şimdi de ilk kez bir Arap ülkesinin Ay'a araç yolladığına tanıklık edeceğiz. Ay projesindeki amacın 2117'de Mars'a ilk yerleşim inşa etme programının bir parçası olduğu belirtiliyor. 2010'da kurulan iSpace Ay yüzey aracını Elon Musk'ın SpaceX firmasının Falcon 9 roketiyle Amerika Birleşik Devletleri'ndeki Florida üssünden fırlatacak. iSpace'in Ay programları hakkında bilgi edinmek için tıklayınız. 1 Yorum bu haber, aklıma 2023'te Ay'a sert iniş yapma hedefindeki Türk Uzay Ajansımızı getirdi. Bence TUA da bu Japon kurumu ile temasa geçip burda BAE'nin yaptığı gibi, daha faydalı ve üzerinde konuşulacak bir görev tasarlayabilir. Maliyet farkının önemisiz olacağını düşünüyorum."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/barnard-gokadasi/", "text": "ESO'dan Şili La Silla Gözlemevi'ndeki teleskopla NGC 6822 olarak kodlanmış Barnard Gökadası'nın güzel bir fotoğrafı alındı. Küresel kümenin sol üst kısmı zengin yıldız oluşum bölgesi bulunuyor. ESO'nun yayınladığı yeni fotoğrafta Barnard nesnesi 1,6 milyon ışık yılı uzaklıktadır. Küme, Samanyolu'nun da üyesi olduğu Yerel Grupta bulunuyor. Barnard kümesi 1884 yılında Amerikalı gökbilimci Edward Emerson Barnard tarafından keşfedildi. Cüce Gökada, Samanyolu, Andromeda ve Üçgen Gökadaları arasında bulunuyor. Fotoğrafın sol üst kısmındaki kırmızımsı bulutsular, yeni yıldız oluşum bölgeleri, genç yıldızlar, sıcak yıldızlar ve gaz bulutlarının varlığını gösteriyor. Bulutsunun merkezinde, bulutsunun çevresine olağanüstü madde dalgaları yollayan büyük sıcak yıldızlar bulunuyor. Dışarı atılan maddeler genç yıldızları oluşturmuştur. Barnard'ın büyüklüğü Samanyolu'nun yanında cüce gökada olarak kalıyor. Samanyolu'nda 400 milyara yakın yıldız bulunuyorken, Barnard'da 10 milyon yıldız bulunmaktadır. Evrende Barnard benzeri ya da daha büyük cüce gökadalar bulunmaktadır. Bu türden gökadalar daha büyük bir gökadayla etkileşime girdiklerinde şekilleri bozulup düzensiz gökada görünümüne girerler. Hatta birçoğu başka bir gökadaya karışmıştır. Samanyolu Gökadamızda da zamanında karışmış ve gökadanın merkezi çevresinde dolanan yapılar olduğu bilinmekte. Kaynak: ESO"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/barnard-yildizinin-super-dunyasi/", "text": "Kızıl Noktalar kampanyası Güneş'e en yakın tekil yıldızın etrafındaki ötegezegene dair kanıtları ortaya çıkardı Güneş'e en yakın tekil yıldız Dünya'nın kütlesinin en az 3.2 katı kadar kütleye sahip bir ötegezegene ev sahipliği yapıyor bir süper-Dünya'ya yani. Aralarında ESO'nun gezegen-avcısı HARPS aygıtının da yer aldığı dünya genelinde geniş bir teleskoplar dizgesi ile alınan verileri kullanan şimdiye kadar ki en büyük gözlem kampanyalarından biri, bu donmuş, sönük bir şekilde aydınlatılan dünyayı ortaya çıkardı. Neredeyse 6 ışık-yılı uzaklıktaki Barnard Yıldızı'nın etrafında bir gezegen keşfedildi. Bu gelişme bir makale ileNature dergisinde bugün duyuruldu Kızıl Noktalar ve CARMENES projelerinin bir sonucu olup, hali hazırda en yakın komşumuz Proxima Centauri etrafındaki yerel kayalık gezegenin varlığını ortaya çıkarmıştır. Gezegene Barnard yıldızı b adı verilmiştir ve Dünya'ya ikinci en yakın ötegezegen olarak kayda alınmıştır . Toplanan verilere göre gezegen bir süper-Dünya olabilir, çünkü kütlesi en az 3.2 Dünya kütlesi kadar, yıldız çevresinde ise ortalama 233 günde dolanıyor. Gezegene ev sahipliği yapan Barnard yıldızı ise bir kırmızı cücedir ve soğuk, küçük kütleli yıldız bu yeni bulunan dünyayı sadece az miktarda aydınlatabilmektedir. Gezegenin Barnard yıldızından aldığı ışık miktarı Dünya'nın Güneş'ten kazandığı enerjinin % 2'si kadardır. Yıldızına görece yakın olması dışında Dünya ve Güneş arasındaki uzaklığın sadece 0.4 katı kadar ötegezegen buz çizgisi yakınında yer almaktadır, burada su gibi uçucu bileşenler yoğunlaşarak katı buza dönüşmektedirler. Bu dondurucu ve karanlık dünya 170 gibi sıcaklıklara sahip olabilir, bu da onu bildiğimiz anlamda yaşam için pek misafirperver bir ortam yapmıyor. E. E. Barnard adına Barnard yıldızı olarak adlandırılan yıldız Güneş'e en yakın tekil yıldızdır. Yıldızın kendisi eski muhtemelen Güneş'ten iki kat yaşlı ve görece hareketsiz olsa da, geceleyin gökyüzündeki en hızlı görünür harekete sahip yıldızdır . Süper-dünyalar Barnard yıldızı gibi küçük-kütleli yıldızların etrafında oluşan en yaygın gezegen türleridir, bu da yeni keşfedilen gezegen adayına bir miktar güvenilirlik kazandırmaktadır. Bunun da ötesinde gezegen oluşumunun güncel teorilerine göre buz çizgisinin bu tür gezegenlerin oluşması için ideal bir konum olduğu tahmin ediliyor. Barnard yıldızının etrafındaki bir gezegene dair daha önce yapılan aramalar hayal kırıklığı ile sonuçlanmıştı bu son gelişme yalnızca tüm dünya genelindeki teleskoplara bağlı yüksek hassasiyetli birçok aygıt ile alınan ölçümlerin birleştirilmesi sonucu mümkün olmuştur . Çok dikkatli bir analizden sonra, gezegenin orada olduğundan % 99 eminiz, diyor ekip lideri bilimci Ignasi Ribas . Bununla birlikte, bu hızlı hareket halindeki yıldızı gözlemeye devam edeceğiz, çünkü yıldız parlaklığında meydana gelen, bir gezegen gibi davranan ve olasık dışı olmayan, doğal değişimleri elememiz gerekiyor. Kullanılan aygıtlar arasında ESO'nun ünlü gezegen avcısı HARPS ve UVES tayfçekerleri de vardı. HARPS bu projede hayati önem taşıdı. Diğer ekiplerin almış olduğu arşiv verilerini, Barnard yıldızının diğer tesislerden alınan yeni, tekrarlayan görüntüleri ile birleştirdik, diyor çalışmanın eş-yürütücüsü Guillem Anglada Escude . Farklı aygıtlarla alınan görüntülerin birleştirilmesi verilerin tekrar doğrulanabilmesi için anahtar adımdı. Gökbilimciler ötegezegen adayını bulabilmek için Doppler etkisini kullandı. Gezegen yıldızının etrafında dolandığı esnada, kütleçekimi etkisi ile yıldızı kendine doğru çeker. Yeryüzünden bakıldığında yıldız uzaklaşıyorsa, tayfı kırmızıya, yani daha uzun dalgaboylarına doğru kayar. Benzer şekilde Dünya'ya yaklaştığı esnada yıldız ışığı daha kısa, mavi dalgaboylarına doğru kaymaktadır. Gökbilimciler bu etkinin avantajını kullanarak yörüngesindeki gezegen nedeniyle yıldızın hızında meydana gelen değişimleri hassas bir şekilde ölçebilmektedir. HARPS yıldızın hızında meydana gelen değişimi 3.5 km/s'e kadar ölçebilmektedir neredeyse yürüme hızında. Ötegezegen avında bu yaklaşım dikey hız yöntemi olarak bilinmektedir ve şimdiye kadar yıldızına bu kadar uzakta dolanan benzer hiçbir süper-Dünya türü ötegezegeni tespit etmek için kullanılmamıştır. 20 yıllık ölçümlerin bulunduğu yedi farklı aygıtla alınan gözlemleri kullanarak hassas dikey hız çalışmaları için şimdiye kadar kullanılmış olan en büyük ve en geniş kapsamlı veri setlerinden birini oluşturmuş olduk. diye açıklıyor Ribas. Tüm verilerin birleştirilmesi toplamda 771 ölçümü bir araya getirdi muazzam miktarda bilgi! Bu gelişme üzerinde hepimiz çok çalıştık, diyor son olarak Anglada-Escude. Bu keşif Kızıl Noktalar projesi kapsamında organize edilen geniş bir işbirliğinin sonucudur ve tüm dünyadan ekiplerin katkısını içermektedir. Takip gözlemleri dünya genelindeki farklı gözlemevlerinde devam etmektedir. Notlar Güneş'e en yakın yıldızlar Alfa Centauri üçlü yıldız sisteminin üyeleridir. 2016 yılında, ESO teleskoplarını ve diğer tesisleri kullanan gökbilimciler Dünya'ya en yakın yıldız sistemi Proxima Centauri'de bir gezegenin varlığına dair açık kanıtları ortaya çıkardı. Bu gezegen Dünya'dan sadece 4 ışık-yılı uzaklıkta bulunmaktadır ve Guillem Anglada Escude liderliğindeki bir ekip tarafından keşfedilmiştir. Barnard yıldızının Güneş'e göre toplam hızı ortalama 500 000 km/s'tir. Bu tempoya rağmen, bilinen en hızlı yıldız değildir. Bir yıldızın hareketinde kayda değer şey Dünya'dan bakıldığında geceleyin gökyüzünde ne kadar hızla hareket ettiğinin görülmesidir yani görünen hareketi. Barnard yıldızı gökyüzünde Ay'ın çapı kadar bir mesafeyi her 180 yılda bir almaktadır bu çok gibi görülmese de, herhangi bir yıldızın görünür hareketinden oldukça fazladır. Bu araştırmada kullanılan tesisler şunlardır: ESO 3.6-metrelik teleskopu üzerindeki HARPS; ESO VLT üzerindeki UVES; Ulusal Galileo Teleskopu üzerindeki HARPS-N; Keck 10-metre teleskopu üzerindeki HIRES; Carnegie Macellan 6.5-metrelik teleskopu üzerindeki PFS; Lick Gözlemevi 2.4-metrelik teleskop üzerindeki APF ve Calar Alto Gözlemevi'ndeki CARMENES. Ek olarak Sierra Nevada Gözlemevindeki 90-cm'lik teleskop, SPACEOBS gözlemevindeki 40-cm'lik robotik teleskop ve Montsec Gökbilim Gözlemevi'ndeki 80-cm'lik teleskop kullanılmıştır. Bu keşfin arkasındaki hikaye bu hafta ESOBlog'ta ayrıntılı olarak incelenecektir. Arif Solmaz, Çağ Üniversitesi Uzay Gözlem ve Araştırma Merkezi, Mersin 2 Yorumlar video 1 ve video 2 gezegenin kayalık ama bir o kadar da soguk olduğunu gösteriyor sanırım eldeki verilere göre işlenmiş similasyon bence çok güzel hazırlanmış.yakın çekim de belkide james webb ile aynı şekilde görülebilir bekliyoruz.iyi günler. net değil bilgiler gözlemliyorlar fakat net değiller bu süper dünya yıldızına uzaklığı yaşanabilir bölgede de olabilir soğuk(-170) olmasının nedeni kırmızı cüce olmasıdır.yıldızı etrafındaki dönme süresi 233 yıl ise buda kütlesine göre yörünge hızının bana göre normal olduğunu gösteriyor.barnard yıldızı proxsima 3 lü yıldızınınbirüyesi olduğuna göre çok daha net bilgiler verebilmeliler.uzun süredir inceliyorlar ve en gelişmiş teleskoplarla daha iyisini yapmak zorundalar.benim düşüncem bu.çok daha net bilgiler gelişmiş aygıtlar evren ile alakalı bilinmeyenleri bizi bilgilendirmelerini bekliyoruz.SELAMLAR.astronomi diyarı."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/baska-bir-bakisla-karanlik-enerji/", "text": "Evrenin genişleme hızını kestirmeye çalışan bilim insanları NASA'nın Hubble Uzay Teleskopu ile karanlık enerjinin yapısını ele alan kuram ı gözardı ederek yeni bir çalışma gerçekleştirdiler. Evren giderek artan bir hızla genişliyor gibi görünüyor. Evrenin kütle çekiminin tersine işleyen karanlık enerjiyle dolu olduğuna inanılıyor. Gökadamızı 8 milyar ışık yılı kadar büyüklükte muazzam bir kabarcık boşluğu kaplıyor. Bu boşluğun merkezinde bulunsaydık gökadaların birbirinden hızla uzaklaştığını görecektik. Gökbilimciler evrenin genişleme hızına ait elde ettiği yeni veriler mevcut kuramı görmezden gelerek yapıldı. Sonuçta mevcut kurama alternatif bir kuram geliştirdiler. Araştırmanın liderliğini Uzay Teleskopu Bilim Enstitüsü (Space Telescope Science Institute ve Johns Hopkins Üniversitesi'nde görevli Adam Riess yapıyor. Hubble gözlemleri ile karanlık enerjinin davranışının daha iyi anlaşılabilmesi için Hubble sabitinin kesin değeri elde edilmeye çalışıldı. Gözlemlerle sadece % 3,3 oranındaki hata payıyla bir büyüme oranı elde edildi. 2009 yılında yapılan Hubble ölçümlerine göre hata oranı % 30 azalmış oldu. Tıpkı bir polisin elindeki radar cihazı gibi biz de Hubble'daki yeni kamerayla evrenin genişleme hızını ölçmeye çalışıyoruz. Bu da karanlık enerjinin gaz pedalına daha fazla bastığını gösteriyor diyor Riess. Riess ve ekibi işe önce yakın ve uzaktaki gökadaların bize olan uzaklıklarını belirleyerek başladı. Uzayın genişlemesi nedeniyle bunların arasındaki uzaklığın görünürde ne kadar arttığı belirlenmeye çalışıldı. Ayrıca bu gökadaların Samanyolu'na olan uzaklıkları da saptanmaya çalışıldı. Gökbilimciler gökadaların uzaklıklarını doğrudan ölçemiyor, bunun yerine yıldız a da diğer güvenilir nesneleri kullanmak zorundadır. Yıldızın ölçülen parlaklığı ile gerçek mesafesine ulaşılır. Bu uzaklıklar Dünya'dan görülen parlaklıları ile gerçek parlaklıkları karşılaştırılarak elde edilir. Daha uzaktaki nesneler için ise Riess'in ekibi Tip Ia süpernovalarını seçti. Bu yıldız patlamaları parlaklıklarıyla evrenin en uzak köşesinde bile kendilerini gösterir. Tip Ia süpernovaları ve Sefeid yıldızların görünür parlaklıkları ile kendi gerçek parlak parlaklıkları hesaplanıp uzaklıkları kestirilir. Teleskop üzerindeki Geniş Alan Kamerası-3'ün görünür ve yakın kızılötesi ışık altında gözlem yapabilme yeteneğiyle gökbilimciler farklı araçlarla elde edilen verilerdeki sistematik hataları ortadan kaldırmışlardır. Ekip üyesi Lucas Macri: Hubble'daki Geniş Alan Görüntüleyicisi-3'ün iyi fotoğraflar elde etmesi için küçük ayarların yapılması gerekti, bu da ölçüm sonuçlarının uzun sürede sonuçlanmasına neden oldu diyor. Evrenin genişleme hızının kesin olarak bilinmesi, evrenin şeklini, karanlık enerjinin gücünü, nötrino ya da diğer hayalet parçacıkların özelliklerini anlamaya yardımcı olacaktır. NASA Genel Merkezi'nden Jon Morse: Thomas Edison: 'Atılan her adım yanlış da olsa ileri bir adımdır' demişti. Bilim insanları işlerini bu prensipte sürdürüyor. Hızlanarak genişleyen balon kuramı Hubble gibi NASA görevleri yardımıyla değişerek gerçeğe ulaşacaktır diyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/bazi-kuyrukluyildizlarin-kokeni-komsu-yildizlarmis/", "text": "Halley, Hale-Bopp ve son günlerde gündem de olan McNaught başta olmak üzere kuyrukluyıldızların kökeninin diğer yıldızlar olabileceği ortaya çıktı. Çalışma Kolorado'dada bulunan Southwest Araştırma Enstitüsü önderliğinde uluslar arası bir ekip ile gerçekleştirildi. Southwest Araştırma Enstitüsü'nden Dr. Hal Levison ve Dr. David Kaufmann, Fransa'dan Dr. Ramon Brasser ve Kanada'dan Dr. Martin Duncan'ın oluşturduğu ekip bilgisayar benzetimleriyle Güneş Sistemi'nin üyesi olan kuyrukluyıldızların diğer yıldız oluşumları sonrasında uzaya atılan artıklarıyla oluştuğu ve Güneş'in çekimine kapıldığı gösterildi. Yakın arkadaşı olmayan Güneş'in ve çevresindeki 100 kadar yakın yıldızın yoğun gaz ve toz bulutundan oluştuğuna inanılıyor. Yıldızların oluşumu sırasında çevrelerinde oluşan diskte çok sayıda küçük buz yapıları da bulunuyordu. Bu küçük buz yapıları, oluşma eğilimindeki dev gezegenlerin kütle çekim kuvvetleri ile dışarı doğru itilerek sistemin dış kısmına doğru sürüklenerek, sistemin serbest üyeleri haline geldiler. Yeni modele göre kümedeki yıldızların oluşumuyla dışarı itilen sıcak ve yoğun gaz içindeki kuyrukluyıldızlar, Güneş'in çekimine kapılarak içlerindeki buz yapılarıyla birlikte Güneş'in bir üyesi oldular. Güneş genç döneminde yakınındaki yıldızlarla birlikte ortak maddeyi paylaşmışlar dedi Levison. Güneş'in yakın yıldızlardan madde çalması ve onları üyesi olarak kabul etme süreci oldukça heyecan vericidir diyor Duncan. Bu senaryoya ilişkin en güzel kanıt Güneş Sistemi'nin dış kısmını oluşturan Oort bulutu'dur. Oort Bulutu en yakın yıldızla Güneş arasındaki uzaklığın yarısına kadar uzanır. Bulutun gezegenleri oluşturan ön gezegen diski olduğu kabul edilir. Veriler kuyrukluyıldızların bir kısmının burada üretildiğini gösterir. Ama diğerleri için başka kaynak gereklidir. %90 'ının gözleyebildiğimiz Oort bulutunun kapsamlı araştırılması ile kuyrukluyıldızların Güneş kaynaklı olup olmadığını anlayabileceğiz. Bizim için sırlarla dolu olan Oort Bulutu 60 yıldır araştırılıyor. Umarım yakın zamanda kafamızdaki sorulara yanıt bulabiliriz diyor Brasser. Kaynak: Science Daily"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/bebek-gunesten-yayilan-x-isinlari/", "text": "Gökbilimciler Güneş benzeri bir yıldızın evriminin oldukça erken evresine ait X-ışınları gözledi. NASA'nın Chandra X-Işını Gözlemevi verileriyle yapılan keşif Güneş ve Güneş Sisteminin oluşumuyla ilgili bazı soruların yanıtlanmasına yardımcı olabilir. Yer'den yaklaşık 1400 ışık yılı uzaklıktaki Orion Moleküler Bulutunda yer alan HOPS 383 adlı yıldızın X-ışınları yaydığı tespit edildi. HOPS 383 büyük bir toz ve gaz bulutu çökmeye başladıktan hemen sonra ortaya çıktığı için evriminin ilk aşaması olan erken-yıldız evresindedir. Bu evreyi atlattıktan sonra ise Güneş'in yarı kütlesinde olarak yaşamını sürdürecek. Bu sonuç gökbilimcilerin bir yıldızın yaşam döngüsünü X-ışınları yaymaya başladığı an ile başlattığından dolayı önemlidir. Bu tür yıldızlar yaşlı olanlara göre daha aktif X-ışını ürettiklerinden ayırt edilmeleri kolay olmaktadır. Marsilya Astrofizik Laboratuvarından Nicolas Grosso: Elimizde Güneş'in doğumunu gösterecek bir alet yok. Bu nedenle HOPS 383 gibi yıldızları izlemek önemlidir. Böylece Güneş Sistemimizin geçmişte neler yaşadığını anlayabiliriz diyor. Aralık 2017'deki Chandra gözlemleri HOPS 383'te yaklaşık 3 saat 20 dakika süren X-ışını parlamasını ortaya çıkardı. Bu zaman dilimi dışında herhangi bir X-ışını yaymadı ki bu da yıldızın maksimum parlamasından sonra on kat daha sönük duruma geçtiği anlamına gelir. Ayrıca gözlenen ışın, nispeten düşük kütleli ve orta yaşlı bir yıldız olan Güneş'te gözlenen en parlak X-ışınından 2000 kat daha güçlüdür. Erken yıldızlar evriminin ilk aşamasında kütlesinin yarısı kadar bir malzemeyle çevrili durumdadır tıpkı ipek böceği kozası gibi- ve yıldızdan kaynaklanan ışık bu bulutu geçmek zorundadır. X-ışınları bulutları geçecek kadar güçlüdür. Koza malzemesi içeri yöneldikçe dışarı gaz ve toz çıkışı gerçekleşir. Bu çıkış sistemdeki açısal momentum korunumunu bozarak koza içindeki yıldıza doğru malzeme akışını başlatarak onu büyütür. Gökbilimciler HOPS 383'ten böyle bir çıkış olduğunu gördüler ve Chandra ile de atomdan kopan elektronların güçlü X-ışınları yaymasıyla oluşan enerjiyi fark ettiler. Bu olay manyetik kuvvetlerin güçlenmesi açısından önemlidir. Space Science & Technology Merkezinde ve NASA'nın Goddard Uçuş Merkezinde görev yapan Kenji Hamaguchi: X-ışınları ile madde çıkışları arasındaki bu teori doğruysa aynı şey Güneş oluşurken de gerçekleşmiş olabilir diyor. Üstelik yıldız X-ışınları yaymaya başladığında çevresinde dolanan malzeme diskinin iç kenarındaki toz taneleri ile çarpışan parçacıklar arasında enerji akışları gerçekleşir. Güneş'te benzer durum olduğu varsayılırsa bu çarpışmanın sonucunda oluşan nükleer tepkimeler Dünya'da ve bazı meteorlarda bulunan olağandışı element bolluğunu da açıklayabilir. Massachusetts Institute of Technology 'den David Principe: Güneş'in 4.5 milyar yıl önce yaptığı şey, gezegenleri ve diğer cisimleri oluşturan hammaddeyi etkiledi. Genç Güneş'ten gelen X-ışını bu malzemelerin şekil almasında etkili olmuş olabilir diyor. Gökbilimciler oldukça kısa süreli X-ışını yayan yıldızı izleyerek ne sıklıkla X-ışını yaydığını belirlemeye çalışacak. Toplamda yıldızdan gelen X-ışını süresi bir gün bile sürmedi. Ayrıntılara ulaşabilmek için daha uzun süreli X-ışını gözlemlerine ihtiyaç duyulmaktadır. New York'daki Rochester Institute of Technology'den Joel Kastner: Genç erken-yıldızların yaydığı X-ışınlarına ne sıklıkla rastlanmaktadır ve bunların gezegen oluşumu üzerinde etkisi nedir? Bu sorulara ancak daha uzun süreli gözlemlerle yanıt bulunabilir diyor. Sonuçlar Astronomy&Astrophysics dergisinde yayınlandı. Görsel telif hakkı: NASA / CXC / M. Weiss"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/beklenenden-daha-kuru-uc-gezegen/", "text": "NASA'nın Hubble Uzay Teleskopu'nu kullanan gökbilimciler Güneş benzeri yıldızların çevresinde dolanan üç gezegenin atmosferindeki su buharını araştırdı. Sonuç ise beklenenin tersi: bu gezegenler neredeyse kuru. HD 189733b, HD 209458b ve WASP-12b adlı Dünya'dan 60 ile 900 ışık yılı uzaklıklarda yer alan üç gezegenin atmosferlerinin sıcaklığı nedeniyle su çevrimine uygun olmaları ve bu nedenle bolca ortama yayılan su buharının kolayca fark edileceği düşünülüyordu. Sıcaklıkları 800 ile 2200 Santigrad derece arasında değişen bu sıcak Jüpiterlerin atmosferlerinde gezegen oluşum modellerine göre onda bir ile binde-bir oranında daha az miktarda su buharı olduğu görüldü. İngiltere Cambridge Üniversitesi Astronomi Enstitüsü'nden Nikku Madhusudhan: HD 209458b ile Güneş Sistemi dışındaki bir gezegende yapılan en hassas kimyasal ölçümü gerçekleştirdik. Bunun sonucunda bu gezegende su olduğuna emin olduk. Ancak bu suyun az miktarda olması bizi çok şaşırttı diyor. Madhusudhan liderliğindeki araştırma ekibine göre bu sonuç mevcut ötegezegen kuramında değişim olması demek. Hepimiz bu gezegenlerin oluştuktan sonra içe doğru göç ettiklerini biliyoruz. Öyleyse bu gezegenlerde bolca su olması gerekir. Gezegen oluşumu modelini bu bağlamda yeniden değerlendirmek gerekir. Bu sonuçların yaşam olasılığı olan Dünya büyüklüğündeki ötegezegenler için su arama yöntemlerinde önemli etkileri olabileceği belirtiliyor. Geleceğin teleskoplarında böylesi çalışmalar için oldukça hassas veri sağlayabilecek aletler olması gerekir. Bir süper-dünya için tahmin edilenden daha az miktarda su olduğu sonucuna da hazır olunmalıdır diyor Madhusudhan. Madhusudhan ve ekibi ötegezegenlerin atmosferlerindeki su buharı miktarını belirleyebilmek için Hubble'ın yakın-kızılötesi tayfölçerini kullandılar. Ekip kızılötesi tayfölçeri ile yeterli ışınımı alabilmek için nispeten parlak yıldıza yakın gezegenleri seçtiler. Böylece gezegenlerin atmosferlerinden süzülüp gelen yıldızın ışığına bakıp su buharının izini bulabilirlerdi. Atmosferimizdeki suyun varlığı nedeniyle yeryüzündeki herhangi bir teleskopla böylesi bir gözlemi olanaksızdır. Makalenin eş yazarlarından Toronto Üniversitesi Dunlap Enstitüsü'nden Nicolas Crouzet: Bu tür bir inceleme için bize Hubble Teleskopu gerekliydi diyor. Mevcut modele göre güneş sistemimizdeki devlerin oluşumuna benzer şekilde bebek yıldız oluştuktan sonra çevresindeki kimyasal maddelerden içeriği hidrojen, helyum ve diğer elementleri barındıran buzlu parçalardan çekirdekler oluştu. Toz parçacıkları birbirleriyle birleşerek daha büyük yapıları oluşturdu. Kütle çekiminin daha büyük olduğu çekirdekler daha da büyüdü. Bu da en sonunda kayasal ve gaz gezegenlerin oluşmasını sağladı. Bu kurama göre dev gezegen oluştuktan sonra atmosferinde özellikle oksijenin ve su buharının izleri olması gerekir. Bu araştırmada ortaya çıkan düşük su buharı miktarı kuramın öngörüsüyle çelişmektedir. Bu da beraberinde birçok soruyu akıllara getirmektedir. Maryland Üniversitesi'nden Drake Deming: Bilgimiz hala çok az, ama güneş sistemleri ve gezegenlerinin nasıl oluştuğunu anlamak için önümüze yeni bir alan açılmış görülüyor. Buradaki temel sorun diğer sistemlerde de bizdeki oranlarda suyun olmasını öngörüyor olmamızdır. Ancak bu çalışma ile başka sistemlerde beklenenden daha az miktarda su olabileceği gösterilmiştir diyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/beklenmedik-ziyaretin-kaotik-sonuclari/", "text": "İki yıldız oluşumuna sahne olan bir gaz diskinin yakınından başka bir yıldızın geçtiği keşfedildi. Evren de ender rastlanan olaylar arasında sayılan bu geçiş sırasında gaz diskinden malzeme kopup kaotik bir durumun yaşanmasına neden olmuş. Söz konusu geçiş Z Canis Majoris yıldız sisteminde gerçekleşti. Bu tür yakın geçiş olayları daha önce yıldız oluşumunu gösteren bilgisayar benzetimlerinde izlense de şimdiye kadar az sayıda ikna edici gözlem yapılmıştı. Bu nedenle bu tür olaylar büyük ölçüde teorik olarak kaldı. Kanada'daki Victoria Üniversitesinden Ruobing Dong: Bu tür yakın geçiş olaylarını hızlı gerçekleştiği için gözlemek zordur. ALMA ve VLA ile yaptığımız gözlemlerde yakaladığımız olay bir ağacın yaprağına çarpan yıldırımı yakalamak gibidir. Bu keşif daha önce bilgisayar benzetimlerinde gördüğümüz geçişlerin gerçekte de olduğunu gösteriyor. Önceki çalışmalarda benzer olaylar görülmüştü ancak Z CMa'daki gibi kapsamlı kanıtlar elde edilememişti diyor. Z CMa'daki gibi disk içindeki bozulmalar veya dağılmalar tipik bir davetsiz misafirden değil birlikte büyüyen kardeş yıldızlardan kaynaklanmaktadır. Çalışma ekibi üyesi Tayvan'daki Sinica Akademisi Astonomi ve Astrofizik Enstitüsünden Hau-Yu Baobab Liu: Çoğu zaman yıldızlar tek başlarına oluşmaz. İkiz, üçüz hatta dördüz şeklinde de doğabilirler ve bu durumda birbirlerine oldukça yakın olabilirler. Bu anlarda gezegen oluşturan bazı maddeler yıldızlara düşer diyor. Fransa'daki Grenoble Alpleri Üniversitesinden asrofizikçi ve Marie Curie üyesi Nicolas Cuello, Z CMa'da tanımlamanın ve akış morfolojisinin ve yapısının tam anlaşılmasını sağlayan verilere ulaşıldığını belirtiyor. Bir yıldız böylesi bir alanın yakınından geçtiğinde diskin morfolojisinde parmak izi kabul edilen değişiklere neden olur. Z CMa diskine dikkatli şekilde baktığımızda birkaç geçiş parmak izinin varlığını belirledik diyor. Bu parmak izleri bilim insanlarının yalnızca davetsiz misafiri tanımlamalarını sağlamadı, aynı zamanda oluşan etkileşimlerin Z CMa'nın geleceği ve sistemde doğmakta olan bebek gezegenler için ne anlama geldiğini de tartışmalarına yol açtı ki bu süreç şimdiye kadar çözülememiş bir sırdı. Bu araştırmayla artık bildiğimiz şey, doğada geçiş olaylarının meydana geldiği ve bunların bebek yıldızları çevreleyen gezegenlerin doğum beşiği olan gazlı dairesel diskler üzerinde büyük etkileri olduğudur. Geçiş sırasında Z CMa çevresindeki uzun ipliksilerin yapısında gördüğümüz gibi oluşan yıldızların çevresini saran diskin şeklini önemli ölçüde bozabilir diyor Cuello. Bu düzensizlikler yalnızca gaz akışlarına neden olmaz, aynı zamanda Z CMa gibi ilgili yıldızların termal geçmişini de etkileyebilir. Bu olay madde birikmesi nedeniyle patlamalar gibi şiddetli olaylara yol açabilir ve ayrıca oluşan yıldız sisteminin gelişimini henüz gözlemediğimiz ve tanımlamadığımız şekillerde etkileyebilir. Dong, gökadadaki genç yıldız sistemlerinin evrimini ve büyümesini incelemenin Güneş Sisteminin kökeninin de anlaşılmasına yardımcı olacağını belirtiyor. Yeni oluşan bir yıldız sisteminde gerçekleşen olayları izlemek bize 'Aha'! Bu bizim Güneş Sisteminin uzun zaman önce başına gelmiş olabilir. Şu anda VLA ve ALMA bize bu gizemi çözecek ilk kanıtı verdi ve bu teknolojilerin gelecek nesilleri evrende şimdilik sadece hayalini kurduğumuz pencereleri açacak."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/bennu-neden-uzaya-tas-firlatiyor/", "text": "NASA'ya ait OSIRIS-REx uzay aracı asteroide ulaştığında özel bir cisme baktıklarını anladılar. Kayalarla örülü asteroit sadece elmas şekilli olmasıyla değil yüzeyindeki çatırdamalar nedeniyle uzaya parçalar fırlatmasıyla da dikkat çekiyordu. Bennu asteroidinin yakından bir buçuk yıldır izlenmesi bu dinamik parçacık fırlatma olayı anlaşılmış görünüyor. 8 Eylül 2016'da fırlatılan OSIRIS-REx aracı Bennu asteroidinden örnek alıp Dünya'ya getirmek üzere planlanmıştır. Genel olarak asteroitler değil kuyruklu yıldızlar dikkatleri çeker. Kuyruklu yıldızlar buz, kaya ve tozdan oluşur. Bu cisimler yörüngeleri gereği Güneş'e yaklaştıkça ısınır ve yüzeylerindeki buz buharlaşmaya başlar, tozlar uzaya savrulur ve arkasında uzun bir kuyruk oluşur. Diğer taraftan asteroitler temel olarak kaya ve tozdan oluşur. Ancak bu uzay kayalarının bazıları şaşırtıcı özelliklere sahip olabilir. OSIRIS-REx aracı Bennu yüzeyinden çakıl taşı büyüklüğündeki parçacıkların koparak uzaya savrulduğunu ve ardından asteroidin kütle çekimi nedeniyle tekrar yüzeye düştüğünü belirledi. Ancak bu düşme düşük çekim kuvveti nedeniyle tekrar sıçrayarak uzaya dönmesine neden olmaktadır. Parçacıkların bazıları tekrar geri dönmemektedir. Araştırmacılar Bennu'dan neden parçacık fırladığını anlamaya çalıştılar. Parçacık boyutları termal kırılma nedeniyle beklenen süreçle eşleşir . Fırlayan parçacıkların yerleri modeldeki çarpma konumlarıyla eşleşmektedir. Bu açıklama yerinde görülse de kesin bir cevap için daha fazla gözlem yapılması gerekmektedir. Bennu yüzeyinden ortalama günde bir veya iki parçacık fırlamaktadır. Bunlar çok düşük kütleçekimsel ortamda bulundukları için çok yavaş hareket ederler. Bu da araç için çok az tehdit oluşturmaktadır. Araç 20 Ekim'de örnek almak için asteroitin yüzeyine değecek. Alınan örnek içinde uzaya atılmış parçacıklarda olabilecek. Her şey planlandığı gibi giderse uzay aracı Eylül 2023'te üzerindeki örneklerle Dünya'ya dönecek."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/bepicolombonun-ilk-merkur-fotograflari/", "text": "ESA/JAXA BepiColombo, Merkür'ün yakın kütle çekimi altındaki hızlı geçişinde özel fotoğraflar çekip Dünya'ya yolladı. Uydu 1 Ekim'deki yakın geçişini tamamlarken Merkür'den 199km yüksekteydi. Bu sırada aracın izleme kamerasından alınan görüntüler ile bir dizi aletten elde edilen veriler toplandı. Görevin Uzay Aracı Operasyonları Müdürü Elsa Montagnan: Uzay aracının uçuşu kusursuzdu ve hedefteki gezegenimizi yakından görmek inanılmaz diyor. İzleme kameraları 1024x1024 piksel çözünürlükte renksiz görüntüler elde etti. Aynı zamanda anten ve manyetometresi dahil olmak üzere yapısal elemanlar veri transferi için hazırdı. Görüntüler yakınlaşmaya beş dakika kala ile dört saat sonrasına kadar ki geçiş sırasında elde edildi. BepiColombo gezegenin gece tarafına geçtiğinde ise araç gezegenden 1000km uzakta olması nedeniyle şartlar görüntü almak için yeterli değildi. Görüntülerin çoğunda bazı büyük çarpma kraterleri net şekilde görülüyor. Kraterli yüzeyi nedeniyle ilk bakışta Ay'ı anımsatsa da Merkür daha farklı bir geçmişe sahip. BepiColombo'nun ESA'ya ait Merkür Yörüngesel İzleme ve JAXA'nın Merkür Manyetosferini İzleme araçları ile gezegenin çekirdeğinden yüzeydeki süreçlere, manyetik alan ve ekzosfere kadar tüm yönleri incelenip gezegenin evrimine ve kökenine ait veriler elde edilecek. Yüzey haritalandırılıp bileşimleri analiz edilebilecek. Bir teoriye göre Merkür dev bir çarpışma sonucu parçalanan kayalarından arda kalan büyük bir gövdeden oluşuyor. Bu da manyetik alanın üretildiği büyük bir demir çekirdek ve ince bir kabuktan oluşmuş olması demek. Merkür'de Ay'daki gibi dağlık alanlar yoktur. Yüzey hemen her yerde koyudur ve milyarlarca yıl önce büyük lav taşkınlarıyla şekil almıştır. Bu lav akıntılarının oluşturduğu düzlüklere çarpan asteroit ve kuyrukluyıldızlar kraterleri oluşturmuştur. Daha eski ve büyük kraterlerin bazılarının zemini volkanik patlamaların etkisiyle daha genç lav akıntılarıyla dolmuştur. Volkanik patlamaların etkisinin görüldüğü yüzlerce alan olduğu görülmektedir. BepiColombo, NASA'nın Messenger görevi ile toplanan verilere dayanarak bu gizemli gezegeni anlamamızı sağlayacak. Volkanik patlamaları gerçekleştiren ve şiddetli şekilde gaza dönüşen uçucu maddeler neler? Kayaların çoğunda birikinti olmadığına göre Merkür bu uçucu maddeleri nasıl sakladı? Volkanik hareketlilik ne kadar süreyle devam etti. Merkür'ün manyetik alanı ne kadar hızlı değişiyor? BepiColombo'nun asıl görevi 2026'nın başlarında başlayacak. Toplamda dokuz uçuş gerçekleşecek: biri Yer, ikisi Venüs ve altısı Merkür'deki geçişlerle uzay aracındaki güneş enerjisiyle çalışan itki sistemi yardımıyla Merkür yörüngesine oturacak."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/berenisin-sacindaki-ngc-4911/", "text": "Hubble Uzay Teleskobu kuzey takımyıldızlarından 320 milyon ışık yılı uzaklıktaki Berenis'in Saçı'nı oluşturan gökadalar kümesini görüntüledi. NGC 4911 gökadası merkezi yakınında gaz ve toz yapılarıyla kaplıdır. Bunlar yeni doğmuş yıldızları barındırırlar ve varlıklarını pembemsi görünen hidrojen bulutlarına borçludurlar. Hbble ayrıca NGC 4911'in çevresindeki doğru görülen değişik boyutlardaki gökadaları da görüntülemiştir. Hubble'ın yüksek çözünürlüklü kameraları böylesi ince ayrıntıları görebilmek için uzun pozlama ile bu görüntüyü almıştır. NGC 4911 ve kümenin merkezine yakın olan sarmal gökadalar oluşturdukları kütle çekimiyle birlikte hareket ederler. NGC 4911'in sarmal kollarının dış kısmı yakınındaki bir gökada tarafından üst sağa doğru çekilmektedir. Saç Kümesi yakın evrendeki yaklaşık 1000 gökadaya ev sahipliği yapmaktadır. Yoğun küme içindeki gökadalardaki kütle çekim kuvveti nedeniyle gökadalar arasındaki etkileşim sürmektedir. Bu sayede de çok daha fazla yeni yıldız oluşmaktadır. Kümedeki gökadalar arasındaki uzaklık öylesine kısadır ki, gökadalar arasındaki etkileşim ve çarpışmalar sıkça gerçekleşir. Eşit kütledeki gökadalar birleşerek büyük eliptik gökadaları oluşturur. Bu birleşmelerin kümenin merkezinde daha fazla olduğu yoğunluk farkından anlaşılmaktadır. Hubble 2006,2007 yıllarındaki verilerine Geniş Alan Gezegensel Kamera 2 (Wide Field Planetary Camera 2) ile 28 saatlik pozlama süresi sonunda ulaştı. Kaynak: Hubble"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/bes-gezegende-suyun-izine-rastlandi/", "text": "NASA'nın Hubble Uzay Teleskopu'nun güçlü gözlerini kullanan gökbilimciler beş uzak gezegenin atmosferinde suyun izine rastladı. Güneş Sistemi'nin ötesindeki yıldızların çevresinde dolanan gezegenlerin atmosferlerindeki su varlığı daha önce bildirilmiş olmasına karşılık kesin sonuç anlamına gelen suyun imzasına ilk kez ulaşıldı. Beş gezegen -WASP-17b, HD209458b, WASP-12b, WASP-19b ve XO-1b- yıldızlarına yakın konumdaki yörüngelerde bulunuyor. Bu gezegenlerdeki suyun imzası oldukça güçlü bir şekilde görüldü. Özellikle şişkin bir atmosfere sahip WASP-17b ve HD209458b'de çok güçlü sinyaller elde edildi. Diğer üç gezegen olan WASP-12b, WASP-19b ve XO-1b'deki imzalar suyu işaret ediyor. Birden fazla gezegende suyun imzasını gördüğümüze eminiz diyor NASA Goddard Uzay Uçuş Merkezi'nden gezegen bilimci Avi Mandell. Mandell ve ekibi WASP-12b, WASP-17b ve WASP-19b'de suyun varlığına ilişkin kanıtlar elde etti. Bu çalışmayla bundan sonra ötegezegenlerin sıcak ya da soğuk şekilde nitelendirebileceğimiz farklı türlerinde suyun varlığı karşılaştırılabilir. Çalışmaların ikinci kolu Maryland Üniversitesi'nden L. Drake Deming'in başını çektiği ekip ile gerçekleşti. Her iki ekip gezegenlerin atmosferlerinin soğurduğu ışığın ayrıntılarını belirlemek için Hubble'ın Geniş Alan Kamerası 3 (WFC3)'ü kullandı. Kızılötesi dalga boyunda yapılan gözlemlerde su imzası tespit edildi. Ekipler elde ettikleri profilerin şiddetlerini karşılaştırarak su imzasının tutarlı olduğunu gördü. Gözlemler Hubble ile sürdürülen ötegezegen araştırmalarına güvenli bir örnek sunmaktadır. Gerçekte bir ötegezegenin atmosferini görmek oldukça zorlu bir iştir. Buna karşılık çok net bir su sinyalini yakaladık diyor Deming. Deming'in ekibi HD209458b ve XO-1b için su imzasını yakaladı. Deming'in ekibi bunun için daha uzun pozlama süreleriyle ilgili yeni bir teknik kullandı. Su imzaları beklenenden daha az belirgin olduğu ve bunun gezegenlerin pus veya tozla kaplı atmosfer katmanlarından kaynaklandığı düşünülüyor. Bu pus, renksiz bir fotoğraftaki renklerin farklı koyulukta olması gibi sisli atmosferlerden gelen sinyalin yoğunluğunu azaltabilir. Aynı zamanda bulanıklık su sinyalleri ve diğer bazı önemli moleküllerin de profillerini değiştirir. Beş gezegen sıcak Jüpiter sınıfından olup yıldızlarına yakın yörüngelerde dolanmaktadır. Araştırmacılar hepsinin atmosferinin puslu olmasına başta şaşırdı. Ama Deming ve Mandell ile birlikte diğer araştırmacılar ötegezegenlerde sisin kanıtını bulduklarına inandı. Deming'in ekibinden Heather Knutson: Diğer Hubble gözlemleriyle birlikte bu çalışmalar su sinyalinin zayıf ya da tamamen olmadığı sistemlerden çok sayıda olduğunu gösteriyor diyor. Bu bulanık ya da sisli atmosferlerin aslında sıcak jüpiterler arasında yaygın olduğu kanısındayız. Hubble'ın yüksek performans sergileyen Geniş alan Kamerası 3 ile trilyonlarca kilometre uzaklıktaki ötegezegen içine bakılabilir. Bu gezegenler yıldızlarının önünden geçerken tespit edilebilir. Araştırmacılar bu sırada yıldızın ışığının ne kadarının geçtiği ne kadarının emildiğini ölçerek gezegenin atmosferinde bulunan gazları tespit edebilir."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/bes-gezegenli-antik-sistem/", "text": "NASA'nın Kepler uzay aracı verileriyle Samanyolu Gökadası henüz iki milyar yıl yaşındayken oluşmuş beş küçük gezegenli bir sistem keşfedildi. Kepler-444 yıldızı çevresindeki beş gezegen Merkür ile Venüs boyutlarında*. Beş gezegende yıldızlarına çok yakındır. Gezegenlerden yıldızdan en uzakta olanı on günlük yörünge dönemine sahiptir. Gezegenler bu haliyle adeta yanmaktadır. Merkür'ün Güneş çevresindeki bir turu 88 gündür. NASA Ames Araştırma Merkezi'nden Kepler/K2 proje ekibinden Steve Howell: Samanyolu'ndaki çoğu yıldızdan daha önce oluşmuş bu gezegenlerde ne şimdi ne de daha önce hayatın belirtisi olamaz. Yıldızlarına uzaklıkları bu antik dünyaların hiçbirinde yaşamın olamayacağını gösterir diyor. Kepler-444 sistemi 11,2 milyar yıl önce yani evren şimdikinin % 20'si yaşındayken oluştu. Bu da sistemdeki gezegenlerin Dünya'nın iki buçuk katından daha yaşlı olduğunu gösterir. Sistem bilinen en yaşlı gezegenlere sahiptir. Bilim insanları gezegenlerin yaşını belirlemek için yıldızdan yararlanır. Yıldız içindeki basınç dalgalarına neden olan çok küçük parlaklık değişimleri ölçüldü. Yıldız yüzeyinin altında kaynayan madde yıldızın sıcaklığını ve parlaklığını etkileyen basınç dalgaları oluşturur. Bu dalgalanmalarla gökbilimciler yıldızın çapı, kütlesini kullanarak yaşını hesaplayabilirler. Çalgı takımyıldızı yönündeki Kepler-444 sistemi yaklaşık 117 ışık yılı uzaktadır. Sistem için üretilmiş benzetim filmini izlemek için tıklayınız. *Gezegenlerin özellikleri: |Gezegen |Yıldıza uzaklığı |Yörünge dönemi |Çapı |b |0,042 |3,6 |0,036 |c |0,049 |4,54 |0,044 |d |0,06 |6,2 |0,047 |e |0,07 |7,74 |0,048 |f |0,08 |9.74 |0,066"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/bes-teleskop-esliginde-yengec-bulutsusu/", "text": "Gökbilimciler elektromanyetik tayfın hemen hemen tamamından veri alan teleskoplarla Yengeç bulutsusunun yeni ve ayrıntılı görüntüsünü elde etti. Çok Büyük Dizi ile radyo, Chandra X-ışını gözlemevi X-ışını, ESA'nın XMM-Newton gözlemevi ile morötesi, Hubble teleskopu ile görünür ve Spitzer teleskopuyla da kızılötesi veriler birleştirildi. 1054 yılında Çinlilerin gözlediği süpernova patlaması sonucu oluşan Yengeç bulutsusu 6500 ışık yılı uzaklıkta bulunuyor. Merkezinde ekseni çevresinde 33 milisaniyelik süreyle dönen bir nötron yıldızı deniz feneri gibi yanıp sönen radyo dalgaları yolluyor. Nötron yıldızından yayılan hızlı parçacıklar ve başlangıçtaki süpernova patlamasının etkisi ve zamanla çevresiyle etkileşimi nedeniyle bulutsu karmaşık bir şekle bürünmüştür. Bu görüntüde kırmızı renk VLA , sarı renk Spitzer , yeşil renk Hubble , mavi renk XMM-Newton ve mor renk Chandra teleskopları verilerini temsil etmektedir. Buenos Aires Üniversitesinden G. Dubner: Bu farklı dalga boylarında alınan görüntülerin karşılaştırılması bulutsu hakkında zengin bilgi edinilmesini sağlamaktadır. Yıllardır gözlenen Yengeç bulutsusundan öğrenilecek daha çok şey var diyor. Görsel telif hakkı: NASA, ESA, NRAO / AUI / NSF and G. Dubner"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/bes-yeni-gezegen-daha/", "text": "Gökbilimciler Magellan Teleskobu yardımıyla yaklaşık 7 yıl boyunca gözlenen 5 ayrı yıldıza ait 5 yeni gezegen keşfini gerçekleştirdiler. Böylece ötegezegen sayımız 429'a yükseldi. Keşif Şili'de 2002'de kurulmuş olan 6.5 m çaplı Magellan II teleskobuyla yapıldı. Teleskop 3900 ile 6200 A dalga boyu aralığında çalışıyor. Gezegenler Doppler etkisiyle keşfedilmiştir Bizden uzaklıklarına göre yeni bulunan gezegenler ve özellikleri: 1. HD 164604 b: HD 164604 yıldızı bir kırmızı cüce. K2 V tayf tipindeki yıldız, 0.8 güneş kütleli. Yıldıza bağlı bulunan b gezegeni ise, 2.7 Jüpiter kütleli olup yıldızına 1.3 GB (gökbirimi, 150 milyon km) kadar uzaktadır. Gezegen yıldızının çevresindeki turunu 606 günde tamamlıyor. Sistem 124 ışık yılı uzağımızda bulunuyor. Gezegenin dış merkezliği ise 0.24 olarak hesaplanmış. (Dış merkezlik yörüngenin ne kadar eliptik olduğunu gösterir. 0 ile 1 arasında değer alabilir. 0 değeri tam dairesel yörünge için kullanılır.) 2. HD 129445 b: 220 ışık yılı uzağımızdaki 129445 yıldızı G6 V tipinde bir yıldızdır ve kütlesi güneşin kütlesine eşittir. Yıldızın gezegeni ise 2.9 GB kadar uzağındadır. Gezegen 1.6 Jüpiter kütlesinde olup yörünge dönemi 1840 gündür (5 yıl). Gezegenin dış merkezliği 0.7'dir. 3. HD 86226 b: 138.5 ışık yılı uzağımızda bulunan güneş benzeri yıldız, G2 V tipindedir. Gezegeni, kendisinden 2.6 GB kadar uzaklıkta dolanmaktadır. Gezegenin kütlesi 1.5 Jüpiter kütlesi kadardır. Gezegenin yörünge dönemi 1534 gün (4.2 yıl)olarak hesaplanmıştır. Gezegenin dış merkezliği 0.73'tür. 4. HD 175167 b: 218 ışık yılı uzağımızdaki yıldız, G5 IV/V tipindedir. Yıldız 1.1 güneş kütlesindedir. Yıldızın gezegeni ise 2.4 GB uzağındadır. Gezegenin kütleli Jüpiter kütlesinin en az 7.8 katı olup yörünge dönemi 3.43 yıldır. Dış merkezliği 0.54'dür. 5. HD 152079 b: 277.7 ışık yılı uzağımızdaki güneş benzeri yıldız, G6 V tipindedir. 3 Jüpiter kütleli olan gezegeni ise kendisinden 3.2 GB kadar uzaktadır. Gezegenin periyodu 2100 gün (5.7 yıl) olarak ölçülmüştür. Gezegenin dış merkezliği ise 0.6."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/beslenirken-yakalanan-gokada/", "text": "ESO'nun Çok Büyük Teleskopu Gökaları Büyürken Görüntüledi ESO'nun Çok Büyük Teleskop'unu kullanan gökbilimciler yakınındaki gazı iştahlı bir şekilde atıştıran uzak bir gökada tespit etti. Gökada üzerine düşerken görüntülenen gazın hem yıldız oluşumunu hem de gökadanın dönüş hızını arttırdığı bulundu. Bu, şimdiye kadar gökadaların büyümek ve yıldızları oluşturmak için yakınlarındaki maddeleri tüketmeleri gerektiğini öne süren teorinin doğrudan en iyi gözlemsel kanıtıdır. Sonuçlar Science dergisinin 5 Temmuz 2013 tarihli sayısında yayınlanacaktır. Gökbilimciler her zaman gökdaların çevrelerindeki maddeleri kendilerine doğru çektiklerinden şüpheleniyorlardı, ancak bu sürecin doğrudan görüntülenmesinin çok zor olduğu kanıtlanmıştı. Şimdi ESO'nun Çok Büyük Teleskopu uzak bir gökada ile ondan daha uzakta bulunan bir kuasarın süper kütleli bir karadeliğin enerjisi ile oldukça parlak bir merkeze sahip olan bir gökada çok nadir görülen bir hizalanmasını araştırmak için kullanıldı. Kuasarın ışığı yeryüzüne ulaşmadan önce ön taraftaki gökada maddesini geçerek, gökada etrafındaki gazın detaylarının ortaya çıkarılmasını sağlıyor . Bu yeni sonuçlar bir gökadanın beslenme esnasındaki en iyi görüntüleri sağladı. Çok nadir olarak gerçekleşen bu şekilde bir hizalanma eşsiz gözlemler yapmamızı sağladı, diye açıklıyor yeni makalenin başyazarı, Toulouse, Fransa'daki Astrofizik ve Gezegen-bilim Araştırma Enstitüsü'nden Nicolas Bouche. ESO'nun Çok Büyük Teleskop'unu kullanarak gökadayı ve onu çevreleyen gazı dikkatle inceleme imkanı bulduk. Bu şekilde önemli bir gökada oluşum problemini çözebileceğimizi düşünüyoruz: gökadalar nasıl büyür ve yıldız oluşumunu beslerler? Gökadalar yeni yıldızları oluşturdukları sırada gaz rezervlerini hızlı bir şekilde tüketirler, bu nedenle bir şekilde sürekli olarak taze gaz stoklarına ihtiyaç duyarlar. Gökbilimciler gökadaların bu ihtiyaçlarını kütleçekimi ile etrafındaki soğuk gaz koleksiyonlarından sağladıklarından şüpheleniyorlardı. Bu senaryoda, bir gökada gazı içeriye doğru sürüklemekte ve gökada etrafında dolanmasını ve merkeze düşmeden önce dönmesini sağlamaktadır. Bu tür bir yığışmanın gökadalarda önceden gözlendiğine dair bazı kanıtlar olsa da , gazın hareketi ve diğer özellikleri şimdiye kadar tamamen keşfedilmemiştir. Gökbilimciler her ikisi de Şili'nin kuzeyindeki Paranal Gözlemevi'nde bulunan ESO'nun Çok Büyük Teleskopu üzerindeki SINFONI ve UVES olarak bilinen iki aygıtı kullandılar. Yeni gözlemler hem gökadanın kendi etrafında nasıl döndüğünü gösterdi, hem de gökada dışındaki gazın hareketini ve özelliklerini gözler önüne serdi. Çevredeki muazzam miktardaki gazın özellikleri tam da soğuk gazın gökada tarafından çekilmesiyle bulmayı beklediğimiz şekildeydi, diyor yardımcı yazar Michael Murphy . Gaz beklenen şekilde ve miktarda hareket ediyor ve modellerle mükemmel bir şekilde uyuşan kimyasal kompozisyona sahip. Bir hayvanat bahçesinde beslenme zamanı gelen bir aslan gibi bu özel gökada doymak bilmez bir iştaha sahip ve biz bu gökadanın kendisini nasıl beslediğini ve nasıl bu kadar çabuk büyüdüğünü keşfettik. Gökbilimciler evrenin erken dönemlerinde oluşan gökadaların etrafındaki maddelere dair kanıtları bulmuşlardı, ancak bu kez ilk kez bu madde dışarıya doğru değil içeriye doğru hareket halindeydi ve yeni nesil yıldızlara yakıt sağlayan bu gazın kimyasal kompozisyonu belirlenebildi. Bir sonda gibi davranan kuasarın ışığı olmadan çevredeki bu gazın tespit edilmesi mümkün olamazdı. Gökadaya doğru düşmekte olan gaz boyunca ilerleyen tam yerindeki bir kuasarın orada olmasından dolayı şanslıydık. Yeni nesil olağanüstü büyük teleskoplar bu tür olayları çok farklı yönlerden inceleyerek çok daha bütüncül görüşler sağlayacaktır, diye sonlandırıyor yardımcı yazar Crystal Martin . Notlar Bu gökada 2012 yılında kırmızıya kayma değer ~2 olarak SINFONI'nin Çizgi Salınıcıları SINFONI Mg II Programı çerçevesinde tespit edilmişti. Daha arkada bulunan HE 2243-60 adlı kuasar ve gökadanın kırmızıya kayma değeri 2.3285 olup, bunun anlamı bunların Evren daha iki milyar yaşındayken oluşmalarıdır. Kuasar ışığı gaz bulutları içerisinden geçerken bazı dalgaboyları soğurulmaya uğradı. Bu soğurulma desenlerinin parmak izleri gökbilimcilere gazın hareketi ve kimyasal kompozisyonu hakkında oldukça çok bilgi vermektedir. Arka planda bulunan kuasarın yokluğunda çok daha az miktarda bilgi elde edilebilirdi gaz bulutları parlamaz ve doğrudan görüntülemelerde görünmezlerdi. Gökadaların etrafındaki malzemelerle beslendiği SAURON taraması gibi bazı verilerle tespit edilmişti. SINFONI, Yakın Kırmızı-ötesi Toplam Alan Gözlemleri Tayfçekeri anlamında iken, UVES ise Mor-ötesi ve Görsel Eşel Tayfçekeri'dir. Her ikisi de ESO'nun Çok Büyük Teleskop'una takılmıştır. SINFONI gökada içerisindeki gazın hareketini ortaya çıkarırken, UVES kuasardan gelen ışık üzerinde gökada etrafındaki gazın etkilerini incelemiştir. ESO-Türkiye"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/beta-pic-bnin-en-iyi-goruntusu-alindi/", "text": "Gökbilimciler uzak bir gezegenin en iyi görüntüsünü elde etti. 22 yıllık yörünge dönemine sahip gezegenin Kasım 2013 ile Nisan 2015 arasındaki 1,5 yıllık hareketi ile yörüngesi belirlendi. 2008 yılında keşfedilen Pictoris b 10-12 Jüpiter kütlesinde olup yıldızından yaklaşık Satürn-Güneş uzaklığındadır. Sistemdeki kuyrukluyıldız ve asteroitlerin olduğu gaz ve toz diski ise Güneş Sistemi'ne göre Neptün'e kadar ya da başka bir ifadeyle iki bin Güneş-Dünya arası uzaklığı kadarlık alanı kaplar. Gezegen ve kalıntı diski arasındaki etkileşme gezegen sistemlerinin oluşumunda gökbilimcilere önemli bir laboratuvar sağlar. Toronto Üniversitesi Astronomi ve Astrofizik Merkezi'nden Maxwell Millar-Blanchaer: Gezegenin şimdiye kadar yapılmış en doğru pozisyon ölçümlerini gerçekleştirdik. Sadece bu değil. Gemini Güney Teleskopu üzerindeki Gemini Gezegen Görüntüleyicisi ile gezegenle birlikte diski de gözledik. Böylece gezegenle disk arasındaki etkileşimi anlamak daha kolay olacak diyor. Çalışma gezegen yörüngesiyle disk arasındaki dinamik etkileşmeyi de gösteriyor. Gözlem sonucunda Pic b'nin kütlesi daha hassas ölçüldü. Ulusal Bilim Vakfı yöneticisi Chris Davis: Gemini ile sadece ötegezegenin fotoğrafını elde etmedik, aynı zamanda ana yıldız çevresindeki hareketini gösteren filmi de oluşturduk diyor. Beta Pic özel bir hedeftir. Genç güneş sistemlerinin oluşumlarının anlaşılması ve gaz, toz diskinin nasıl şekillendiğinin belirlenmesi açısından uygun bir laboratuvardır. Gökbilimciler şimdiye kadar iki bine yakın gezegen keşfetti. Bunların çoğu Kepler uzay teleskopu yardımıyla geçiş yöntemiyle tespit edildi. Bu yöntemde yıldızının önünden geçen gezegenin oluşturduğu parlaklık azalmasından yararlanılır. Ancak gezegen görülmez. GPI ile gezegenin gerçek görüntüsünü yakalandı. Gezegenin yıldıza göre bir milyon kat daha sönük olması çalışmanın olağanüstü başarılı olduğu anlamına gelir. GPI yıldızın çevresindeki görüntüyü net alabilmek için Dünya atmosferinin olumsuz etkilerini saf dışı eder. Yıldızın parlak ışığı bloklanarak çevresinin görüntüsü elde edilir. Uzay Teleskopu Bilim Enstitüsü'nden Laurent Pueyo: Gezegen yıldızına bizim bakış doğrultumuza göre yakın olması artı bir şanstı. Böylece uzun süre boyunca gözleyerek yörüngesini netleştirdik diyor. Ekip GPI yardımıyla Ağustos 2015'de 51 Eri b adlı genç bir Jüpiter-benzeri gezegen keşfetmişti. GPI ile önümüzdeki üç yıl içinde 600 dolayında yıldızın gözlemi planlanıyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/beta-ressam-bye-ait-yeni-gozlemler/", "text": "Beta Ressam'ın gezegenine ilişkin yeni gözlemler yapıldı. 2009 yılında keşfedilen Pictoris b gezegeni VLT üzerindeki NaCo adlı bir alet ile gözlendi. Gökbilimciler gezegenin yıldızı çevresinde hareketini gözleyerek, gezegenin kütlesi ve sıcaklık değerlerini hesaplamaya çalıştılar. Sonuçlar Astronomy & Astrophysics'de yayınlandı. 63.4 ışık yılı uzaklıkta yer alan ve Güneş'ten % 75 oranında daha büyük kütleli olan Pic yıldızı yaklaşık 12 milyon yıl yaşında. Yıldıza bağlı bir gaz diski bulunuyor. Aslında bu disk 25 yıl önceki gözlemlerle ortaya çıkarılmıştı. 2009 yılında bu diskin içinde bir gezegen olduğu fark edildi. Gezegen yıldızından 8 ile 15 GB'ye (gök birimi, 1 GB Dünya-Güneş uzaklığı kadardır) kadar değişen uzaklıktaki yörüngesinde dolanıyor. Bu gezegenin gözlemi gezegenlerin oluşum kuramlarını test etmek biçilmiş kaftanlardan biridir. Uluslar arası ekip gezegen gözlemlerini eski gözlemlerle karşılaştırdı. Tüm verileri bir araya getiren ekip gezegenin yıldızın çevresindeki hareketini gösterdi. Bu gözlemler ışığında gezegenin 7 ile 11 Jüpiter kütleli ve 1100 ile 1700 C derece sıcaklığında olduğunu belirlendi. (Bir gezegenin etkin sıcaklığı uzaya yaydığı ışımayla elde edilir. Örneğin Dünya'nın yüzey sıcaklığı ortalama 14 C iken etkin sıcaklığı -18 C derecedir.) Oldukça genç olan sisteme ait bu bilgiler gezegenlerin oluşumuna ilişkin veriler içeriyor. Gezegenin, oluşumu sırasında aldığı ısıyı hala koruduğu görüldü. Güneş Sistemi'ndeki dev gezegenlerin oluşumunu, disklerden alınan maddenin toplam enerjisiyle gerçekleştiğini söyleyen mevcut evrimsel modelle bu gezegenin kütle ve sıcaklığı açıklanamaz. Yakın zamanda VLT'ye takılacak olan SPHERE aracıyla gerçekleşecek yeni gözlemlerle diskin yapısı ve gezegenin atmosferinin özellikleri anlaşılmaya çalışılacak. Konuyla ilgili ayrıca: Ötegezegen Hareket Halinde Yakalandı ve Gizli Olanı Görmek haberlerine de göz atabilirsiniz."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/betelgeuse-verileri-guncellendi/", "text": "Betelgeuse Avcı takımyıldızının sol omzunda yer alan kış mevsiminde gökyüzündeki en parlak ve tanınmış yıldızlardan biridir. Ancak son zamanlarda tuhaf davranıyor: 2020'nin başlarında parlaklığında muazzam bir düşüş gözlendi ve bu da yıldızın patlamak üzere olabileceği tartışmalarına yol açtı. Yıldız hakkında daha fazla bilgi edinebilmek için başını Kavli Institute for the Physics and Mathematics of the Universe'nin çektiği uluslararası bir araştırma ekibi titiz bir inceleme gerçekleştirdi. Yıldızın çekirdeğinde helyum yakma aşamasına girdiği (patlamanın gerçekleşmesinden 100,000 yıldan daha uzun zaman önce) ve daha önceki çalışmalara göre küçük kütleye ve yarıçapa sahip olduğu ve Yer'e daha yakın olduğu sonucuna ulaştılar. Ayrıca Betelgeuse'un daha küçük parlaklık değişimlerinin yıldız titreşimleri sonucu olduğunu gösterdiler ve son parlaklık azalma olayının bir toz bulutu nedeniyle gerçekleştiğini öne sürdüler. Ekip, Betelgeuse'un parlaklık değişimini evrimsel, hidrodinamik ve sismik modelleme kullanarak analiz etti. Betelgeuse'un şu anda çekirdeğinde helyum yaktığı konusunda öncekinden daha net bir fikir elde ettiler. Ayrıca kappa-mekanizması adı verilen yıldız titreşimlerinin yıldızın 185 (hata payı 13.5) gün ve yaklaşık 400 günlük iki dönemle sürekli parlamasına ve solmasına neden olduğunu gösterdiler. Ancak 2020'nin başlarında görülen parlaklıktaki büyük düşüş muhtemelen bakış doğrultumuzun önüne gelen bir toz bulutuydu. Analizlere göre kütlesi son tahminlerden biraz daha düşük; 16.5 ile 19 Güneş kütleli. Çalışma Betelgeuse'un hacimce ne kadar büyük ve Yer'e ne kadar uzakta olduğunu da ortaya çıkardı. Yıldızın gerçek boyutu biraz tartışmalı: Örneğin önceki araştırmalarda yıldızın Jüpiter yörüngesini kapsayacak kadar büyük olduğu ileri sürülmüştü. Yeni çalışma ile Betelgeuse'un Güneş çapının 750 katı ile bunun üçte ikisi kadar olduğunu gösterdi. Yıldızın fiziksel boyutu bilinirse Yer'den uzaklığı da ortaya çıkarılır. Yeni sonuca göre yıldız bizden 530 ışık yılı yani önceki tahminlerden %25 daha yakın konumda yer alıyor. Elde edilen sonuçlara göre Betelgeuse'un patlamasına daha uzun zaman olduğu ve süpernova şeklinde patlasa dahi uzaklığı nedeniyle Yer'e bir etkisinin olmadığı görülüyor. Betelgeuse patlamak üzere olan en uygun aday olduğundan patlamadan önce yıldızlara neler olduğunu anlamak açısından önemlidir."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/betelgeusea-ne-oluyor/", "text": "Betelgeuse sönüyor mu? Avcı takımyıldızındaki bu ilginç yıldızın parlaklığı son zamanların en küçük değerine ulaştı. Kırmızı dev aşamasında olan yıldız her an patlayabilir ya da bir milyon yıl daha dayanır. Kesin olan şey sönükleştiği. Gökbilimciler uzun zamandır Betelgeuse'un enerji krizinde olduğunu biliyor ve bu nedenle yıldızı sürekli izliyorlar. Yıldızın çekirdeğindeki yakıt bitmek üzere. Yakıtı bittiğinde ise çökerek dış ölü katmanlarını fırlatacak ve 1604'ten bu yana Samanyolu'nda oluşan ilk süpernova olacak. Gökbilimcilere göre Betelgeuse önümüzdeki 100 bin yıl içinde patlayacak. Bize çok uzun gelen bu zaman ölçeği kozmik dilimde ise çok küçük bir kesir. Gökbilimde yıldız parlaklıkları 'kadir' birimiyle verilir. Bu değer yıldıza göre negatif ya da pozitif olabilir. Eğer bir yıldızın parlaklık değeri negatif ise bu çok parlak, pozitif ise ve sıfırdan ne kadar büyükse o kadar sönüktür. İnsan gözünün görebileceği en sönük yıldız 6 kadir olarak verilir. Güneş'in parlaklığı -26 kadir iken Vega yıldızının parlaklığı 0 kadirdir. Betelgeuse'un parlaklığının Ekim 2019'dan itibaren azalmaya başladığı saptandı. 7 Aralık 2019'da +1.12 kadir ve 6 Ocak 2020'de ise +1.37 kadir parlaklığa kadar sönükleşti. Bu ise son 25 yılın en sönük değeri demek. Villanova Üniversitesi'nden Edward Guinan ve ekibinin Betelgeuse'a ait son 3 yıllık verileri parlaklıktaki hızlı düşüşü açık şekilde gösteriyor. Grafikte düşey eksen parlaklık değerlerini ve yatay eksen ise astronomide kullanılan Julian takvimine ait tarihleri göstermektedir. Yani 6 Ocak 2020 tarihi burada HJD245 8855'e denk gelmektedir. Yıldızın sönükleşmesi çıplak gözle net olarak görülmektedir. Gökyüzünü düzenli izleyen amatör gökbilimciler de bu durumu fark ettiler. Kuzey yarıkürede kış aylarının en güzel takımyıldızı olan Avcı'nın omuzundaki Betelgeuse her zaman heyecanla izlenir ancak bu kez omuz sönmeye başladı. Bu sönükleşme acaba bir patlamayı mı işaret ediyor? Muhtemelen değil. Betelgeuse aynı zamanda parlaklığı yavaş değişen bir yıldızdır. Ancak bu kadar sönük hale gelmesinin nedeni bu değil. Ama ne? Bir gün patladığında gökyüzünde önemli değişikleri olacak. Gündüz dahi görünecek ve Dolunay kadar parlak hale gelecek olan Betelgeuse'un ışığında gölgeniz bile oluşacak. 2 Yorumlar Astronomik zaman ölçeğinde sadece 4 dünya yılında yıldızın bu kadar sönükleşmesi ve bizim bu zaman diliminde buna şahit olmamız gerçekten inanılmaz. betelgeuse ne zaman patlar bunu bilmiyoruz ama patladığında yaşıyor olmam lazım ve bunu çık isterim.bencede btelgeuse yakıtı azalıyor bu çok açık kırmızı bir dev'e dönüşecek.tabiki dış katmanlarınıda uzay boşluğuna fırlatacak.yıldızın 100 bin yıl veya dahada az bir zamanda olabilir.gözlemleri takip ediyor ve merak ediyorum.selamlar."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/betelgeuseda-cozume-dogru/", "text": "Geçen yılın sonunda Betelgeuse'un parlaklığı önemli derecede azalmış ve normal parlaklığının %40'ına ulaşmıştı. Bu normal olmayan durum yıldızın süpernova patlamasına yakın olduğu şeklinde de yorumlanmıştı. Buna karşılık gökbilimciler bu teori dışında başka teorilere de sahip. Bunlardan biri de parlaklık azalmasının nedeninin yıldızı saran gaz ve toz bulutu olması. Washington Üniversitesinden Emily Levesque ve Lowell Gözlemevinden Philip Massey yeni verilerle yıldızın yüzey sıcaklığını hesapladı. Buna göre yıldızın sönükleşmesinin sonucu olarak soğuk olması gereken yüzeyin tam tersine oldukça sıcak olduğunu keşfettiler. Buna göre birçok kırmızı süper dev yıldızda görüldüğü gibi Betelgeuse'un dış katmanlarından bir miktar madde atımı gerçekleştiği yönündeki teori desteklenmiş oldu. Bunu kırmızı süper devlerde her zaman görüyoruz ve bu onların yaşam döngülerinin normal bir parçasıdır. Kırmızı süper devler zaman zaman yüzeylerinden dışarı tozlu maddeyi atar. Bu toz parçaları yıldızdan uzaklaştıkça yayılır ve soğur. Böylece yıldızdan yayılan ışığın bir kısmını emerek görüşümüzü engeller diyor Levesque. Gökbilimciler Betelgeuse'un önümüzdeki 100,000 yıl içinde çekirdeğinin çökmesi sonucu süpernova olarak patlayacağını belirtiyor. Massey'e göre yıldızın Ekim ayında başlayan parlaklık azalmasının süpernova belirtisi olmadığını düşünüyor. Bir teori Betelgeuse'ın çevresine yayılan tozun yıldızdan gelen ışığı engellemesi üzerine. Diğer teori ise Betegeuse içindeki büyük konveksiyon hücrelerinin sıcak malzemeyi yüzeye çektiği ve bu maddenin tekrar içeri süzülmeden soğumasıdır. Bu olasılıkların hangisinin doğru olduğunu anlamanın basit bir yolu var: yıldızın etkin yüzey sıcaklığını ölçmek diyor Massey. Bir yıldızın yüzey sıcaklığını ölçmek kolay değildir. Bir termometreyi yıldıza tutarak sıcaklığını ölçemezsiniz. Sıcaklığı ancak yıldızdan gelen ışığın tayfına bakarak belirleyebilirsiniz. Emily ile birlikte Betelgeuse üzerinde çalışıyoruz ve ikimiz de yapılacak tek şeyin yıldızın tayfını elde etmek olduğuna karar verdik. 4.3 metrelik Lowell Discovery teleskopu ile yapılan ve yapılacak gözlemler ile tayfı oluşturabilirdik diyor Massey. Parlak yıldızlardan gelen ışık ile kolayca güçlü bir tayf elde edilebilir. Buna karşılık Massey sinyali etkili şekilde 'sönümleyen' bir filtre -ışığı titanyum oksit moleküllerce emen- kullandı. Böylece elde edilen tayf ile madencilik çalışmasına girişildi. Titanyum oksit Betelgeuse gibi büyük ve nispeten soğuk yıldızların üst katmanlarında oluşarak birikebilir. Bu da yayılan ışığın emilerek boşluklar bırakmasını sağlar. Hesaplamalara göre Betelgeuse'un 14 Şubat'taki yüzey sıcaklığı 3325 santigrat derece idi. Ekibin ölçtüğü bu sıcaklık değeri yıldızın ışığının azalmasından yıllar önceki 2004'deki değere göre sadece 50-100 santigrat derece daha düşüktü. Veriler Betelgeuse'un soğumadığı, dev konveksiyon hücrelerinden yüzeyin içine doğru sıcak gaz akışının gerçekleştiğini gösteriyor. Güneş de dahil olmak üzer birçok yıldız bu tür konveksiyon hücrelerine sahiptir. Levesque bu olayı kaynayan su yüzeyine benzetiyor. Güneş'teki konveksiyon hücreleri sayısız ve oldukça küçüktür . Betelgeuse gibi dev ve soğuk, kütle çekimi daha zayıf olan kırmızı süper dev yıldızlarda ise bu hücrelerden üç dört tane bulunur ve oldukça büyüktürler. Büyük hücrelerden biri yıldızın yüzeyinden yükselmiş olsaydı Massey ve Levesque 2004 ile 2020 yılları arasında çok daha büyük sıcaklık azalması görürlerdi. Yani sıcaklık önemli derecede değişmemiş. O zaman sorunun yanıtı yıldızın çevresini saran tozlu yapıdır diyor Massey. Gökbilimciler başka kırmızı süper dev yıldızların çevresindeki toz bulutlarını gözlediler. Bunlarla yapılacak ek gözlemler Betelgeuse'da neler olup bittiği üzerindeki kafa karışıklığını giderebilir. Geçtiğimiz hafta içinde Betelgeuse'un parlaklığı tekrar artmaya başladı. Bu etki yıldızın patlayacağı anlamına gelmese de gözlemler devam ediyor. Kırmızı süper devler oldukça dinamik yıldızlardır. Bu yıldızları dikkatle izleyerek haklarında çok bilgi edinebiliriz: sıcaklık dalgalanmaları, toz, konveksiyon hücreleri gibi. Bu durumda süpernova gibi inanılmaz bir enerji yayılımının ne zaman olacağını tahmin edebiliriz diyor Levesque."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/betelgeuseun-tozlu-duvari/", "text": "ESA'nın Herschel Uzay Gözlemevi, Dünya'ya en yakın kırmızı dev yıldız olan Betelgeuse'un yeni ortaya çıkan yaylarını gördü. Yıldızı çevreleyen ve yay şeklinde genişleyen toz ve gazlı yapılar 5000 yıl sonra önündeki 'toz duvarıyla' çarpışabilir. Betelgeuse Avcı takımyıldızının omuzunda bulunur. Kuzey yarıkürede kış mevsiminde görülen Avcı'nın omuzunu oluşturan üçlü yıldızdan biri olan, turuncu-kırmızı renkte parlayan Betelgeuse çıplak gözle bile farkedilecek kadar parlaktır. Etkili bir görüntüye sahip Betelgeuse, yaklaşık 1000 Güneş çapında ve 100.000 Güneş parlaklığındadır. Dev kırmızı yıldız muhtemelen muhteşem bir süpernova patlaması ile dış katmanlarını uzaya savuracaktır. Yıldız şu an ölü dış katmanlarını uzay boşluğuna bırakmaktadır. Herschel'in yeni kızılötesi görüntüleri yıldız rüzgarlarının etkisiyle salınan gazın saniyede 30 km'lik hızla itilerek bir yay şoku oluşturduğunu gösteriyor. Yıldızın hareket yönü düşünülürse tozlu yaylar üzerinde görülen boşluklar yıldızın geçmişinde yaşadığı bir dizi kütle kaybını işaret ediyor. Yıldızı saran iç zarf belirgin bir asimetriyi gösteriyor. Yıldızın dış atmosferindeki büyük tozlu topluluklar, geçmişte farklı aşamalardan geçen toz kalıntısını ortaya koyuyor. Bu ilginç yapı daha uzak yıldızlarda da görrülmektedir. Önceki bazı kuramlara göre bu asimetrik görüntünün nedeni, yıldızdan püskürtülen malzemenin gökadanın manyetik alanı ya da yakınındaki bir yıldızlararası buluttan etkilendiğini gösteriyor. Bu bulutu ise Betelgeuse aydınlatıyor. Yayların hareketlerine göre Betelgeuse'u saran dış toz halkası ile onun karşısındaki tozlu duvar en erken 5000, en geç 12.500 yıl sonra çarpışacak. ESA-Space Science"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/beyaz-cuce-atmosferinde-kuyrukluyildiz-akini/", "text": "Hubble teleskopu yardımıyla bir beyaz cücenin atmosferinin yoğun bir yıldızın kalıntıları ile kirlendiği belirlendi. Cisim tıpkı Halley kuyrukluyıldızının kimyasal bileşimine sahip ancak 100.000 kat daha kütleli ve çok daha fazla su içeren kirli bir kalıntıyla örülü görülüyor. Kalıntı ayrıca azot, karbon, oksijen ve kükürt gibi yaşamsal elementlerce de zengin. Veriler, beyaz cüce çevresinde dönen diskin Güneş Sistemimizdeki Kuiper Kuşağındaki kuyrukluyıldız kalıntısına benzer olduğunu gösteriyor. Görünüşe göre bu buzlu cisimler beyaz cüce çevresine çökerek yoğunlaşmış. Beyaz cücelerin % 25-50'sinin kirli ve asteroit benzeri cisimlerden kaynaklanan kalıntılarla kirlendiği biliniyor; ancak buzlu ve kuyrukluyıldız benzeri malzemeden oluşmuş bir yapını beyaz cücenin atmosferini kirlettiği ilk kez görülüyor. Elde edilen sonuçlar ayrıca kuşağı bozan ve beyaz cücenin buzlu cisimlerini, tencereyi karıştıran kaşık gibi, etkileyen ancak görülmeyen olası gezegenlerin varlığını işaret etmektedir. Avrupa Güney Gözlemevinden Siyi Xu'ya göre bu durum beyaz cüceye düşen gezegen kalıntısında azot tespit edilmesine neden oldu. Azot, yaşam için çok önemli bir elementtir. Bu bölge azot bakımından oldukça zengindir, üstelik Güneş Sisteminin herhangi bir cisminden çok daha fazla. Neptün'ün yörüngesinden çok daha ötelere uzanan Kuiper Kuşağı birçok cüce gezegene, kuyrukluyıldıza ve Güneş Sisteminin oluşumundan geride kalan küçük cisimlere ev sahipliği yapmaktadır. Milyarlarca yıl önce Kuiper Kuşağından gelen kuyrukluyıldızlar Dünya'da suyun ve yaşamın temel yapı taşlarının oluşmasında önemli rol oynadılar. Yeni veriler buzdan örülü gibi cisimlerin diğer gezegen sistemlerinde de olduğunu ve yıldızın evrimi boyunca hayatta kaldığını gösteriyor. Ekip, beyaz cücenin atmosferini incelemek için Hubble ve WM Keck Gözlemevini kullandı. Hubble verileri atmosferde azot, karbon, oksijen, silisyum, sülfür, demir, nikel ve hidrojenin varlığını gösterirken, Keck verileri kalsiyum, magnezyum ve hidrojenin olduğunu gösterdi. Hubble'ın Kozmik Kökenli Tayfölçeri ile yerden yapılması olanaksız olan morötesi ışık ölçümleri yapılmasını sağladı. Halley kuyrukluyıldızı dış Güneş Sisteminde yer alan yaşlı bir cisimdir. Ekip bu çalışmada, Halley verileriyle benzetme kullanarak önemli sonuçlara ulaşmış oldu. Çoban takımyıldızında bulunan beyaz cüce Dünya'dan 170 ışık yılı uzaktadır. 1974 yılında keşfedilen beyaz cüce aslında Dünya-Güneş uzaklığının 2000 katı uzaklıktaki eş yıldızıyla bir ikili yıldız sistemi oluşturmaktadır. Meraklısına: Pdf formatındaki makaleyi indirmek için tıklayınız."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/beyaz-cuce-cevresinde-sulu-bir-gezegen/", "text": "Astrofizikçiler bir beyaz cüce çevresindeki kalıntılar içinde su zengini olabilecek bir kayalık gezegen olabileceğini belirledi. Warwick ve Cambridge Üniversiteleri tarafından gerçekleştirilen ve Science dergisinde yayınlanan çalışmaya konu olan kalıntı diskine ev sahipliği yapan GD61 adlı beyaz cüce 170 ışık yılı uzaklıkta bulunuyor. Hubble Uzay Teleskopu ve Hawai'deki Keck Teleskopu ile elde edilen gözlemlere göre elde edilen oksijen imzasıyla enkazın kütlece yüzde 26'sının su olduğu belirlendi. Dünya kütlesinin sadece yüzde 0,023'ü sudur. Güneş Sistemi dışında su izine daha önce gaz devlerinin atmosferinde rastlanmıştı, ancak bu çalışmayı özel yapan kayalık ve yaşanabilir gezegenlerin oluşumunu izleme ile evrim anlayışını sorgulama şansı vermesidir. Güneş Sistemi'ndeki cüce gezegen Ceres'in dış kabuğunun altında gömülü durumda buz olduğu biliniyor ve araştırmacılar bununla yaşam arasında bir paralellik olduğuna inanıyor. Bilimciler Ceres gibi cisimlerin yeryüzündeki suyun kaynağı olduğuna inanıyor. Su kaynağının, GD 61 beyaz cüceye dönüşmeden önce bir yıldızken çevresinde dolanan en az 90 kilometre çapındaki küçük bir gezegenden kaynaklı olduğu düşünülüyor. Tıpkı Ceres gibi bu gezegenin yüzeyinin altı buz ile kaplı olabilir. Beyaz cücenin çevresindeki kayasal parçalar ve su miktarına göre gezegenin en az 90 km çaplı olması gerektiği ortaya çıkıyor. Gözlemler sonucunda bu büyüklük artabilir ama şimdilik elde edilen en anlamlı değer bu. Bu cisim aslında küçük gezegenlerin en büyüğü olan Vesta'dan daha büyük olması olasıdır. GD61 geçmişte Güneş'ten biraz daha büyük bir yıldızdı ve gezegen sistemine sahipti. GD61 yaklaşık 200 milyon yıl önce ölüm sancıları çekmeye başladı ve bir beyaz cüceye dönüştü. Bu sırada sahip gezegenleri de kaybetti. Su zengini küçük gezegende düzenli yörüngesinden koparak beyaz cüceye daha yakın bir yörüngeye çekildi. Araştırmacılar küçük gezegenin yörüngesindeki dengesizliği beyaz cüce çevresinde dolanan ve henüz görülmemiş olan daha büyük bir gezegene bağlıyor. Warwick Üniversitesi Fizik Bölümü'nden Prof. Boris Gansicke: Yıldızın ölümüyle birlikte kayalık cisim gaz ve toz kalıntısıyla birlikte yakın bir yörüngeye çekilmiştir diyor. Yıldızın yakınında dolanan bu gezegen mezarlığı sistemin geçmişi hakkında bilgi alabileceğimiz zengin bir kaynaktır. Sulu kalıntılar geçmişte su açısından zengin bir karasal cismin varlığını gösterir. Bu iki malzemeyi yani kayalık yüzey ve suyu güneş sistemi dışında ilk kez görmemiz çok heyecan vericidir. Bu keşif yaşanabilir gezegenlerin avı için önemli bir anahtarıdır. Cambridge Astronomi Enstitüsü'nden Jay Farihi: Büyük bir asteroitte su olması yaşanabilir gezegenlerin yapıtaşlarının olduğu anlamına gelir. Belki de sistemde hala böyle bir gezegen var diyor. Bir sistemdeki gezegenlerin asteroitlerce büyütülmesi kaçınılmazdır ve GD61'deki malzemedeki su gezegenlerin su zengini olmasını sağlayabilir. Sonuçlar bu ötegezegen sisteminde yaşanabilir gezegen açısından gerekli potansiyele sahip olduğunu gösteriyor. Araştırmacılar GD61 beyaz cüceye ait gerekli verileri Hubble Uzay Teleskopu'ndaki Kozmik Merkezli Tayfçekeri'nin morötesi tayfölçeriyle elde etti. Dünya atmosferi morötesi ışığın yüzeye inmesini engellediği için çalışmanın yeryüzünden değil uzaydan yapılması gerekir. Ek gözlemler ise Hawai'deki Mauna Kea üzerindeki WM Keck Gözlemevi'nde bulunan 10 m'lik teleskopla yapıldı. Hubble ve Keck verileri beyaz cücenin dış katmanlarında farklı kimyasal elementleri ortaya çıkardı. Kiel Üniversitesi'nden Detlev Koester tarafından geliştirilen bilgisayar modeliyle de beyaz cücenin atmosferi ile parçalanmış küçük gezegenin kimyasal bileşimi sonucuna ulaşıldı. Bugüne kadar 12 beyaz cüce çevresinde gezgeen keşfedilmesine karşılık ilk kez bunlardan birinde suyun izine rastlandı."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/beyaz-cuce-etrafinda-ilk-dev-gezegen-bulundu/", "text": "ESO gözlemleri Neptün-benzeri ötegezegenin buharlaştığını gösteriyor ESO'nun Çok Büyük Teleskopunu kullanan araştırmacılar ilk kez bir beyaz cüceye bağlı dev bir gezegene dair kanıtlara ulaştı. Gezegen, Güneş-benzeri bir yıldızdan geriye kalan sıcak beyaz cüce yıldıza yakın bir yörüngede dolandığı için, atmosferi uzaya doğru kaçarak ev sahibi yıldız etrafında bir gaz diski oluşturuyor. Bu benzersiz sistem kendi Güneş Sistemimizin uzak gelecekte nasıl görüneceğine dair ipuçları içeriyor. Şu şans eseri gerçekleşen keşiflerden biriydi, diyor, sonuçları bugün Nature'da yayımlanan çalışmayı yürüten, BK Warwick Üniversitesinden araştırmacı Boris Gansicke. Ekip Sloan Sayısal Gökyüzü Taraması ile gözlenen 7000 kadar beyaz cüceyi inceledi ve birinin diğerlerinden farklı olduğunu buldu. Yıldızdan gelen ışıktaki küçük değişimleri analiz eden bilim insanları, daha önce bir beyaz cücede hiç gözlenmemiş olan kimyasal element bolluğuna dair izler buldular. Bu sistemde sıra dışı bir şeyin oluğunu biliyorduk ve bunun bir tür gezegenimsi kalıntıyla bağlantısı olduğu yorumunu yapmıştık. WDJ0914+1914 adlı bu sıra dışı yıldızın özellikleri hakkında daha çok şey öğrenebilmek için, ekip Şili'deki Atacama Çölü'nde bulunan ESO'nun Çok Büyük Teleskopu üzerindeki X-shooter aygıtı ile yıldızı gözledi. Bu takip gözlemleri sayesinde beyaz cüceyle bağlantısı olan hidrojen, oksijen ve sülfür izine rastlandı. ESO'nun X-shooter aygıtı ile alınan yıldız tayfındaki ince ayrıntılara odaklanan ekip bu elementlerin yıldızın kendisinden değil, beyaz cüceyi çevreleyen kıvrımlı gaz diskinden geldiğini keşfetti. Bu tür bir diskin oluşabilmesi için tek yolun dev bir gezegenin buharlaşması şeklinde olduğunu çözmek zorlu birkaç haftayı aldı, sistemin geçmiş ve gelecekteki evrimini hesaplayan Şili'deki Valparaiso Üniversitesinden Matthias Schreiber. Tespit edilen hidrojen, oksijen ve sülfür miktarları Neptün ve Uranüs gibi dev gezegenlerin buzlu derin atmosfer tabakalarındaki ile benzerlikler göstermektedir. Eğer böyle bir gezegen bir sıcak beyaz cücenin yakın yörüngesinde bulunursa, yıldızdan kaynaklanan aşırı mor-ötesi ışınım gezegenin dış tabakalarını sökerek bir gaz diski halini almasına ve kendi üzerine düşmesine neden olabilir. Bu bilim insanlarının WDJ0914+1914 etrafında gerçekleştiğini düşündükleri şey: bir beyaz cüce etrafında buharlaşan ilk gezegen. Çalışmaya BK, Şili, ve Almanya'dan dahil olan gözlemsel verileri teorik modellerle birleştiren gökbilimciler ekibi bu benzersiz sistemin açık bir görüntüsünü elde etmeyi başardı. Beyaz cüce küçük ve 28 000 santigrat derecelik aşırı bir sıcaklığa sahip. Karşılaştırmak için, gezegen buzlu ve büyük yıldızından en az iki kat daha büyük. Sıcak beyaz cüceye yakın bir yörüngede dolandığı için, sadece 10 günde bir turunu tamamlamakta ve yıldızdan çıkan yüksek enerjili fotonlar giderek gezegenin atmosferini uzaya sürmektedir. Gazın çoğu kaçmakta ancak bir kısmı saniyede 3000 tonluk bir oranda kıvrımlı bir disk şeklinde tekrar yıldızın üzerine düşmektedir. Bu disk diğer türlü gizli kalacak olan Neptün-benzeri gezegenin görünür olmasını sağlamaktadır. İlk kez oksijen ve sülfür gibi gazların disk içndeki miktarını ölçebiliyoruz, bu da ötegezegen atmosferlerinin bileşimi hakkında bazı ipuçları sağlıyor, diyor beyaz cüceyi çevreleyen gaz diski için bir model geliştiren Warwick Üniversitesinden Odetta Toloza Keşif ayrıca gezegen sistemlerinin son anlarına yeni bir pencere açıyor, diye ekliyor Gansicke. Güneşimiz gibi yıldızlar yaşamlarının çoğunda merkezlerinde hidrojen yakarlar. Bu yakıt bittiğinde kırmızı deve dönüşerek yüzlerce kez büyürler ve yakın gezegenleri yutarlar. Güneş Sisteminde yaklaşık 5 milyar yıl sonra kırmızı devin bu evresine şahit olacak gezegenler içinde Merkür, Venüs ve hatta Dünya bile vardır. Sonunda, Güneş-benzeri yıldızlar dış katmanlarını kaybeder ve geride yakıtı bitmiş bir merkez bırakırlar, bir beyaz cüce. Bu tür yıldızsal kalıntılar halen gezegenlere ev sahipliği yapabildiği gibi, kendi gökadamızda bu tür yıldız sistemlerinin var olduğuna inanılmaktadır. Bununla birlikte, bilim insanları şimdiye kadar bir beyaz cüce etrafında hayatta kalan bir gezegen kanıtı bulamamıştı. 1500 ışık-yılı uzaklıkta, Yengeç takımyıldızı doğrultusundaki WDJ0914+1914'ün yörüngesinde bir gezegen tespiti bu tür yıldızların yörüngesindekiler için belki de bir ilk olacak. Araştırmacılara göre, ESO'nun X-shooter aygıtı ile bulunan ötegezegen şimdi beyaz cüce yıldızın sadece 10 milyon kilometre ya da güneş yarıçapının 15 katı uzaklığındaki bir yörüngede, yani kırmızı dev yıldızın epey içinde dolanmaktadır. Gezegenin beklenmedik konumu yıldızın beyaz cüce olduktan sonra bir noktada gezegenin iç kısımlara taşındığını ima etmektedir. Gökbilimciler bu yeni yörüngenin sistemdeki diğer gezegenlerle olan kütleçekimsel etkileşimin bir sonucu olduğunu düşünüyor, yani ev sahibi yıldızın şiddetli geçmişinden başka gezegenler de kurtulmuş olabilir. Son zamanlara kadar sadece birkaç gökbilimci ölmekte olan yıldızların etrafındaki gezegenlerin kaderini merak ediyordu. Şimdi merkezindeki yakıtı bitirerek ölmüş bir yıldızın yakın çevresinde keşfedilen bu gezegenin keşfi, evrenin sabit fikirlerimizden kurtularak onların ötesine geçmemiz gerektiğine dair mesajıdır. 1 Yorum elde edilen bilgiler daha önceki bilgilerimizi pekiştirip yenileri için çığır açmakta çok daha kapsamlı bir şekilde çalışmamızı gerektirmektedir.1500 ışık yılı uzaklıktaki bu beyaz cüce ve yörüngesinde dolaşan bu gaz devinin yıldızından bile büyük olması enteresandır.buharlaşması ise 10 milyon km kadar yakın olması yıldızıyla arasında sanki gaz alışverişi gibi algılanabilir.çok iyi bir gözlem yapılmış.teşekkürler ASTRONOMİ DİYARI .selamlar."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/beyaz-cuceden-sasirtan-enerjik-cikislar/", "text": "İki beyaz cüceden oluşan yıldız sisteminde inanılmaz derecede yüksek enerjili ve hızlı gaz fişekleri tespit edildi. Bu tür olayların gözlemi günümüzdeki yıldızların davranışları ve yeteneklerini ortaya koyması açısından önemlidir. Son derece güçlü ve hızlı gerçekleşen bu tür enerjik patlamalar, bir yıldızın aniden büyük miktarda enerji yayması durumunda ortaya çıkar. Benzer ama daha düşük enerjili durum, Güneş'te, güneş enerjisinde manyetik enerjinin kısa süre içinde serbest kaldığı anlarda da gözlenir. Alışılmadık türden hareketlilik Kuğu takımyıldızındaki en parlak değişken yıldızlardan SS Cyg'nin radyo dalgalarında gözlendi. Şu anki alevlerin üretimi gaz tüketiminin anlaşılmasına yardımcı olmaktadır. Cüce nova türündeki patlama düşük seviyeli olmasına karşılık bu şekilde hızlı fişeklerin üretimi ilk kez görüntülendi. Patlamalar daha önce beyaz cüceler, nötron yıldızları ve hatta farklı gökadalarda bulunan muazzam kütleli karadeliklerde görüldü. Bu tür yıldızlar genellikle birikim yoluyla arkadaşı olan yıldızdan beslenir. Arada bir bu yıldızlar gazın bir kısmını jetler şeklinde dar bir koni benzeri akışla güçlü şekilde dışarı atar. Şubat 2016'da SS Cyg hareketliliğine ait ilk gözlemler tipik bir patlama olduğu izlenimini oluşturdu, ancak daha sonra teleskopik analizle hızlı fişeklerin ilginç özelliği ortaya çıktı. En büyüleyici ve beklenmedik olan ise, bir dev fişek patlamasının radyo dalgalarında gözlenmesi oldu. 15 dakikadan az süren bu çok güçlü fişek akışı, en güçlü güneş fışkırmalarından milyon kez daha fazla enerjikti. Kaydedilen radyo verisi sinyali, cüce nova sistemlerinde görülmemiş bir jet enerjisini işaret ediyordu. Araştırmayı yöneten Oxford Üniversitesi Astrofizik araştırmacısı Dr. Kunal Mooley: Astrofizikçilerin çoğu SS Cyg sistemini incelemiştir. En yeni ve hızlı bir radyo parlaması olarak nitelendirdiğimiz bu patlama, özellikle sona doğru hızlı ve oldukça parlak oluşan jet akışıyla bizi hayretler içinde bıraktı. Burada yeni fizik sözkonusu. Yavaş yavaş alevin sönmesini beklerken çok daha hızlı ve koni benzeri aktivite gördük ve muazzam miktarda bir enerji çıkışı on dakika gibi kısa süre içinde gerçekleşti. Bunun gibi bir olayı şimdiye kadar hiçbir nova sisteminde görmemiştik diyor. Alanlarında uzman kuramcılar, SS Cyg'de bu hızlı alevlenmelerin nedenlerini bulmak için gözlemcilerle birlikte çalışıyor. Beyaz cüce sistemlerinde, özellikle cüce novalarda gaz birikmesi ve atılması sürecinin anlaşılması için diğer astrofizik alanlarında da bu tür çalışmalar yapılmalıdır. Yüz yıl önce keşfedilen SS Cyg gökbilimciler tarafından kapsamlı olarak incelenmiştir. Yıldız sistemi, diğer beyaz cüce sistemleri ile karşılaştırılarak fiziksel süreçler ortaya çıkarılabilir. Dr. Mooley ve ekibi şimdi daha fazla analiz yapmakta ve cüce nova davranışlarıyla ilgili kesin sonuca ulaşmaya çalışıyor. Aslında yeni jetlerin ortaya çıkıp çıkmayacağını merak ediyor. Meraklısına, makale linki: https://arxiv.org/abs/1611.07064"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/beyaz-cuceler-cevresinde-yasam-arayisi/", "text": "Ölü yıldızlar yaşam için uygun ortamlar oluşturabilir. Böylesi ortamlar önümüzdeki on yıl içinde tespit edilebilecek. Yeni bir kuramsal çalışmaya göre beyaz cüce yıldızların çevresinde Dünya benzeri gezegenlerin olabileceği ortaya çıktı. Bundan önceki çalışmalarda araştırmacılar Güneş benzeri bir yıldızın çevresinde dolanan Dünya benzeri gezegenleri tarıyordu. Aynı şekilde beyaz cücelerin çevresindeki gezegenlerin atmosferlerinde de oksijen olabileceği ortaya kondu. Harvard-Smithsonian Astrofizik Merkezi'nden Avi Loeb: Dünya dışı biyolojik izleri arayacağımız ilk yer belki de beyaz cüceler olmalı diyor. Güneş gibi bir yıldızın ölmesiyle dış katmanları uzaya savrulurken geriye kalan sıcak çekirdeğe beyaz cüce deniyor. Tipik bir beyaz cüce Dünya büyüklüğündedir. Yavaş yavaş soğuyan artık yıldız, yeterince uzun bir süre milyarlarca yıl- yakınındaki bir gezegene ısı ve ışık vermeyi sürdürür. Bir beyaz cüce Güneş'e göre çok daha küçük ve sönük olduğundan çevresindeki bir gezegende sıvı suyun olması için yıldıza çok yakın olması gerekir. Kuramsal açıdan böylesi bir gezegenin yıldıza uzaklığı yaklaşık 1,5 milyon km ve yörünge döneminin de 10 saat olması gerekir. Bir yıldız beyaz cüceye dönüşmeden önce kırmızı dev haline gelir ve yakınındaki gezegenleri yok eder. Bu nedenle beyaz cüce çevresindeki bir gezegenin yaşam alanı içinde daha sonra görülmesi gerekir. Gezegen gaz ve tozun yeniden oluşturmasıyla ikinci nesil- ya da daha uzak bir noktadan içeriye göç etmesiyle yaşam alanı içinde ortaya çıkabilir. Beyaz cücelerin yaşam alanı içindeki bu gezegenleri görmemiz gerekir. Beyaz cücelerin yüzeylerindeki ağır metallerin bol olması, çevresindeki gezegenlerin önemli bir kısmının da karasal olması anlamına gelir. Loeb ve Dan Maoz 500 yakın beyaz cücenin yaşam alanı içinde gezegen olabileceğini belirledi. Bu gezegenleri görebilmenin en kolay yolu geçiş yöntemini kullanmaktır. Bu yönteme göre gezegen yıldızının önünden geçerken yıldızın ışığının parlaklığını azaltır. Bir beyaz cüce Dünya büyüklüğünde olduğundan, Dünya büyüklüğündeki bir gezegenin önünden geçmesi ışığın önemli oranda azalmasına neden olacaktır. Daha da önemlisi gezegenlerin atmosferleri ancak geçiş yöntemine göre incelenebilir. Beyaz cücenin yaydığı ışığın gezegenin karanlık diski üzerinden geçerken atmosferi bazı ışınları emer. Böylece atmosferinde su buharı ya da oksijen gibi yaşam için önemli kimyasal bileşenlerin olup olmadığı gözlenebilir. (1) Dünya'da bitkiler sürekli olarak oksijen üretir. Gökbilimcilerde benzer oluşumlar için gezegenlerde oksijen arar. Uzak bir gezegenin atmosferindeki oksijenin varlığı gezegende yaşamın olduğuna ilişkin önemli bir kanıttır. Önümüzdeki 10 yıl içinde fırlatılması planlanan NASA'nın James Webb Uzay Teleskopu ile uzak gezegenlerin atmosferlerindeki gazlar daha kolay belirlenebilecek. Loeb ve Maoz bir beyaz cüce yörüngesindeki yaşam alanı içinde yer alan gezegenin JWST ile birkaç saatlik incelenmesi sonucunda oksijen ya da su buharı gibi yaşam için önemli bileşenlerin ortaya çıkacağını vurguluyor. JWST yakın bir gelecekte yerleşim için en uygun gezegeni bulacağını vaat ediyor diyor Maoz. CfA'dan Courtney Dressing ve David Charbonneau tarafından yapılan son araştırmada kırmızı cüce bir yıldızın yaşam alanı içinde Dünya benzeri gezegenler olabileceğini ortaya koydu(2). Güneş'ten daha küçük ve sönük ancak beyaz cüceye göre daha büyük ve parlak olan kırmızı cüce çevresindeki gezegenden zayıf bir imza alınabilir. JWST'nin gezegenin atmosferini işleyebilmesi için yüzlerce saat boyunca yörünge geçişleri gözlemesi gerekir. Astronomi Diyarı notu: (1) Böylesi bir çalışma daha önce Dünya için yapıldı. Dünya'dan Ay'a ulaşan ışığın saçılması göz önüne alınarak yapılan çalışmada Dünya'da yaşam olduğu belirlendi. Böylece kuramın işe yaradığı ispatlanmış oldu. Ayrıntı için bakınız: VLT Yeryüzünde Yaşamı Yeniden Keşfetti (2) Bu konuda aşağıdaki haberlere göz atabilirsiniz:"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/beyaz-cuceler-dunya-benzeri-gezegenleri-barindirabilir/", "text": "Gezegen avcıları son 10 yılda Güneş Sistemi dışında yüzlerce gezegen bulmalarına karşılık henüz yaşam izine rastlamadılar. Buna karşılık ölü bir yıldızdan oluşan beyaz cüce çevresi yaşam arayışında uygun yıldızlar olabilir. Washington Üniversitesi'nden astronomi profesörü Eric Agol, beyaz cücelerin çevresinde dolanan ve yaşam barındıran gezegenleri bulmanın kolay olabileceğini belirten bir yazısını 29 Mart'ta yayınlanan The Astrophysical Journal Letters'da yayınladı. Yaşamının son evresindeki soğuk yıldızlar olarak tanımlanan beyaz cüceler, güneş kütlesinin % 60'ı kütlesinde olmasına karşılık hacmen Dünya büyüklüğündedir. Güneş'ten daha soğuk oldukları için daha az enerji yayarlar. Yaşam alanları ise Güneş'in yaşam alanına göre yıldıza daha yakındır. Bir gezegen böyle bir yıldıza yeteri kadar yakınsa, yaşam için gerekli olan sıvı suyu bulundurabilir diyor Agol. Beyaz cüceye bu kadar yakın bir gezegen, yıldızın önünden geçerken gelen ışığın parlaklığında azalmaya neden olur. Böylesi bir durum yıldız parlak olmadığı için 1 metrelik yer teleskopu ile bile gözlenebilir. Beyaz cüceler güneş benzeri yıldızların ölümüyle oluşur. Böylesi bir yıldızın çekirdeği hidrojeni helyuma dönüştürmek için gerekli olan nükleer tepkimeyi gerçekleştiremediği durumda çekirdeği saran katmandaki hidrojeni yakmaya başlar. Bu da yıldızın büyüyüp bir kırmızı deve dönüşmesine neden olur. Güneş kırmızı deve dönüştüğünde Dünya'yı da içine alacak kadar büyüyecektir. Sonunda yıldızda soğuyarak dış katmanlarını bırakır ve geriye beyaz cüce olarak yaşamını sürdüreceği çekirdeği kalır. Yıldızın yüzey sıcaklığı 5000 C derece dolayındadır. Yavaşça sönen bir şömine közü gibi 3 milyar yıl boyunca çevresine ışık ve ısı yaymaya devam ederken aynı zamanda soğur. Kırmızı devin dış atmosferinin ötesindeki dış gezegenler, yıldız çökmeye başladığında beyaz cüceye doğru hareketlenebilir. Yıldızın kalıntısı yeni gezegenleri oluşturabilir. Her iki durumda da gezegenin beyaz cücenin yaşam alanı içinde olması yani yıldızdan 800 000 ile 3 milyon km uzakta olması gerekir. Bu ise Merkür'ün Güneş'e olan uzaklığında ya da Dünya'nın Güneş'e olan uzaklığının % 1'inden daha az bir uzaklıktır. Bu kadar yakından bile yıldız güneş kadar büyük ve portakal rengiyle görünecektir diyor Agol. Buna karşılık gezegenin sadece bir yüzü yıldızın ışığını alırken diğer yüzü sürekli karanlıkta kalan kilitli bir sisteme dönüşecektir. Gezegenin yaşam için elverişli alanları ise muhtemelen karanlığa yakın bölgeleri olacaktır. Dünya'ya en yakın beyaz cüce 8,5 ışık yılı uzaklıktaki Sirius B yıldızıdır (1 ışık yılı yaklaşık 10 trilyon km'dir). Beş güneş kütlesindeki yıldız Dünya kadarlık bir hacme sahiptir. Agol, Dünya'ya yakın 20 000 beyaz cücenin incelenmesi gerektiğini belirtiyor. 1 metrelik bir teleskopla bir yıldız için 32 saatlik gözlem gerekir. Bu süre içinde yıldızın ışığında herhangi bir farklılık ortaya çıkmazsa, yıldızın yakınlarında bir gezegen olmadığı ortaya çıkar. Gözlemleri kısa sürede gerçekleştirebilmek için bir teleskop ağı gerekli olacak. Agol: Teleskop ağı kurulsa bile gözlemler için uzun bir süre gerekecektir diyor. Yaşam olabilecek dünya benzeri gezegenleri beyaz cücelerde aramak iyi bir fikir olabilir. Böylesi bir gezegen, gelecekte Dünya yaşanmaz bir duruma geldiğinde bir yerleşim yeri olarak düşünülebilecektir. Agol: Bunlar projeyi ilginç kılan nedenlerdir. Ancak başka sorulara da yanıt verebilir. Örneğin Dünya ne kadar özel bir gezegendir? diyor. 3 Yorumlar bana çok zor bi ihtimal geldi. yıldız zaten kırmızı dev aşamasında yanındaki bütün gezegenleri kavuracak sudan eser bırakmıyacak. Peki Dış gezegenler de yıldıza hangi sebeple yaklaşacaklar. Normal şartlarda yıldız kırmızı dev aşamasına geldiğinde Sonunda yıldızda soğuyarak dış katmanlarını bırakır ve yazıdada belirtildiği gibi kütle kaybı sözkonusu olacak. kütle kaybeden bi yapının kütle çekim gücünü yitirmesini yada kaybettiği madde oranınca kütle çekim gücünün düşmesini öngörürüm. kütle çekim gücünün az- yada çok bir miktarını kaybeden bi yıldız hangi nedenlerle dış gezegenlerini taaa dibine kadar çeker anlamış değilim. ha diyelim çekebildi bence o uzaklıktan yıldızın dibine kadar bi gezegen yaklaşabiliyorsa yıldızına düşmesi gerekmezmiydi... yani bukadar yakın bi yörüngeye oturması bana ilginç geliyor..... Hadi dıştaki gezegen geldi bu yörüngeyede oturdu. fakat bahsedildiği gibi yıldızına yakınbi durumda olduğu için yıldızına klitli dönen gezegenin bir yüzü sürekli aydınlık diğer yarısı sürekli karanlık. bence bu şu anlama geliyor : gündüz tarafında gezegenin ekvatorunda 100-120 dereceyi bulan ısı gece tarafında belkide -100 dereceyi belkide bu değerlerin daha fazlasını verecek, tüm bunlarda o bahsedilen karanlığa yakın bölgelerde muazzam rüzgarların esmesine neden olacak. böyle bir tabloda yaşam için elverişli bir atmosfer nekadar hayal edilebilir bilemiyorum. tüm bu söylemlerim dünya benzeri bir yaşam formu için. yoksa yaratıcıya kaldıktan sonra istediği bi ortamda bizim tahmin edebileceğimiz yada edemiyeceğimiz bi formda yaşam yaratması mümkün. o başaka mesele...... Böylesi bir gezegen, gelecekte Dünya yaşanmaz bir duruma geldiğinde bir yerleşim yeri olarak düşünülebilecektir. en yakını 8.5 IY uzaklıkta... Biz oraya gideceğiz..... hangi araçla saat de 25.000 km hız yapan araç ile kaç sene sürer... hesaplayanlar yazsın lütfen... Böyle bir soru çeviriyi yaparken aklıma gelmişti. Yanıtını eminim araştırma sahibi de bilmiyordur."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/beyaz-cucelerde-yasam-olabilir/", "text": "Beyaz cüceler ölü bir yıldız olabilir ancak onların soluk ışığı bildiğimiz anlamdaki yaşam için yeterli olabilir. Bu da yaşanabilir gezegenlerin sayısının düşündüğümüzden daha çok olması demek. Birçok gezegen avı projeleri Dünya'nın bir ikizini bulmak adına güneş benzeri yıldızların çevresindeki karasal gezegenleri bulmaya odaklanmıştır. Tam tersine beyaz cücelerde de bu olasılık vardır. Güneş benzeri bir yıldız yakıtını tükettiğinde geriye sadece yanan çekirdeği kalır. Önce kırmızı deve dönen yıldız soğuk dış gaz katmanını uzaya atar. Önceki çalışmalar yıldız cesedine karşılık yaşam alanındaki bir gezegenin belirli bölgelerinde sıvı suyun 8 milyar yıl daha kalabileceğini göstermiştir. Güneş sistemimiz daha 4,5 milyar yıl yaşında olduğuna göre önümüzde daha çok uzun yıllar var demektir. Yeni bir çalışmayla bir beyaz cücenin yaşam alanı içindeki Dünya benzeri gezegendeki fotosentezin sürdürülmesi için, gezegenin yeterli ışık alabileceği gösterildi. Daha da önemlisi yaşam için tehlikeli olan çok zararlı morötesi ışıma da burada söz konusu olmaz. İngiltere'deki Open Üniversitesi'nden Luca Fossati ve arkadaşları bu varsayımı gezegenin bir atmosferi olması üzerine kurdular. Bir beyaz cüce şartları uygulanarak gezegen yüzeyine ulaşacak yıldız ışığı miktarı hesaplandı. Daha sonra ışığın DNA üzerine etkisi ve morötesi ışımanın DNA'da oluşturacağı olası hasar hesaplandı. Araştırmacılar gezegene ulaşan morötesi ışımanın gezegenimizden 1,65 kat daha fazla olduğunu gördüler (arxiv.org/abs/1207.6210 ). Bu doz miktarı astrobiyolojik açıdan son derece uygundur. Fotosentez optik dalga boyunda dünyadakiyle neredeyse aynı düzeyde oluşmaktadır diyor Fossati. Fossati'ye göre, gökadamızda kırmızı cüce gibi soğuk yıldızlardan çok fazla olduğundan, onların bazılarında yaşam için alternatif alanlar bulunur. Ancak bu gezegenlerde, Dünya'yı da zaman zaman etkileyen yoğun ışımalar da olmak üzere yoğun yıldız hareketlerinden de etkilenebilirler. Beyaz cüceler çok daha uzun ve istikrarlı yaşamı destekleyebilirler. İngiltere'deki Leicester Üniversitesi'nden Jay Farihi: Beyaz cücelerdeki yaşam alanlarının araştırılması daha önce bu yıldızlar hakkında edinilen önyargıların da sonu demektir diyor. Burada asıl soru Dünya büyüklüğündeki bir gezegenin bir beyaz cücenin çevresindeki hangi yörüngeye yerleşmesi gerektiğidir. Güneş, 5 milyar yıl içinde Dünya'nın ötesine kadar büyüyüp bir kırmızı deve dönüşüp sonunda da beyaz cüce olacaktır. Bir beyaz cüce çevresindeki gezegen kalıntıları ve bozulmamış gezegenler şimdiye kadar tespit edilemedi. Bu biraz zor. Henüz bilmiyoruz ama böylesi bir gezegende yaşam olacağını sanıyoruz diyor Fossati."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/beyaz-cucelerin-katilastigi-dogrulandi/", "text": "ESA'nın gökada haritalama aracı Gaia'nın topladığı veriler Güneş benzeri yıldızların ölü kalıntıları olan beyaz cücelerin soğudukça katı kürelere dönüştüğünü kanıtladı. Beyaz cücelerdeki maddenin katılaşacağı veya kristalleşeceği yönündeki görüşler 50 yıl önce ileri sürülmüştü. Şimdiye kadar bu olay açıkça gözlenememişti. Gaia bu sürecin doğru olduğunu ispatladı. İngiltere'nin Warwick Üniversitesinden Pier-Emmanuel Tremblay: Önceden bildiğimiz birkaç yüz beyaz cüce vardı ve bunlar aynı yaştaki kümenin üyesiydi. Gaia ile Samanyolu'nun dış diskinde yüzbinlerce beyaz cücenin uzaklığı ve rengi gibi özelliklerini elde ettik diyor. Bu yıldızların uzaklıklarının Gaia ile kesin olarak bilinmesi gerçek parlaklıklarının büyük bir doğrulukla ölçülmesini sağladı. Beyaz cüceler Güneş'e benzeyen orta büyüklükteki yıldızların kalıntılarıdır. Bu yıldızlar çekirdeklerindeki nükleer yakıtı bitirdiklerinde dış katmanlarını püskürtür ve geriye soğumaya başlayan çekirdekleri kalır. Bu oldukça yoğun kalıntı soğumasına karşılık termal ışınım yayar ve bu nedenle gökbilimciler tarafından zor gözlenir. Samanyolu'ndaki yıldızların %97'sinin sonunun beyaz cüce olacağı, diğerlerinin ise nötron yıldızı ya da karadeliğe dönüşeceği tahmin edilmektedir. Beyaz cücelerin soğuması milyarlarca yıl sürer. Belirli bir sıcaklığa gelince de çekirdekteki madde kristalize olmaya başlar ve katılaşır. Bu olayın başlangıcı için sıcaklığın 10 milyon dereceye kadar düşmesi gerekir ki bundan sonraki süreç suyun buza dönüşmesine benzer. Beyaz cücelerin kristalleşme hızları aynı değildir. Daha büyük yıldızlar daha hızlı soğuyarak yaklaşık bir milyar yıl içerisinde kristalleşme sıcaklığına ulaşır. Güneş gibi nispeten daha küçük yıldızların kalıntısı olan beyaz cücelerde ise bu olay daha yavaş gerçekleşir. Güneş'in beyaz cüce aşamasına geçmesi için daha 5 milyar yılı var. Gökbilimcilere göre Güneş'in kalıntısı olacak beyaz cücenin katılaşması için de 5 milyar yıl gerekecektir. Bu çalışmada gökbilimciler Gaia'nın Dünya'dan 300 ışık yılı uzaklığa kadar olan 15 binden fazla yıldıza ait verileri kullandı. Bu verilerde kristalize olan beyaz cücelerin diğerlerinden farklı oldukları gözlenebildi."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/bilardo-yildiz-sistemi/", "text": "Sheffield Üniversitesi ve Warwick Üniversitesi gökbilimcileri alışılmadık bir yıldız sistemi keşfettiler. Sistem ise bilardo oyunu gibi davranıyor. Gökbilimcile keşfi birkaç teleskop kullanarak gerçekleştirdiler. İngiliz gökbilimciler adına ULTRACAM dedikleri gökbilimsel bir kameradan yaptıkları gözlemler ve elde ettikleri veriler ışığında bilardo sistemini keşfettiler. NN Serpentis adı verilen ikili yıldız sistemi 1670 ışık yılı uzağımızda bulunuyor. NN Serpentis biri beyaz cüce diğeri kırmızı cüce olan birbirine son derece yakın konumlarda bulunan iki yıldızdan oluşuyor. Aynı düzlemde yer alan ikili her 3 saat 7 dakikada bir birbirinin çevresinde dolanıyor. Böyle iki yıldızın en az bir gezegeni olabileceği düşünülüyordu. Ancak yıldızların yörüngelerindeki tuhaf tedirginlik nedeniyle daha fazla gezegen olduğunu gösterdi. 6 Jüpiter kütlesindeki dev gaz gezegen ikili yıldız çevresinde 7,75 yılda, 1,6 Jüpiter kütleli diğer ise 15,5 yılda dolanıyor. Sistemin genel şekli ve nasıl oluştuğunu anlamaya çalışan İngiliz ekibinin aklına bilardo oyunu geldi. Warwick Üniversitesi Fizik Bölümü'nden Prof. Marsh Tom: Kırmızı cücenin yörüngesinde bulunan ve birbirinden kütlece farklı olan iki gaz devi aslında aynı boyutlarda olabilir. Böylece biri sarı ve mavi renklerde iki top ile kırmızı cüceyi temsil eden kırmızı bir top ve beyaz isteka topu olan beyaz cüceden oluşan bir bilardo sistemini hayal edebiliriz diyor. Yıldız sistemi gökbilim açısından son zamanlarda çeşitli değişimlere uğramış olabilir. Beyaz cücenin yörüngesinde şiddetli değişiklikler oluşmuş olabilir. Sheffield Üniversitesi'nden Prof. Vik Dhillon: Değişim milyonlarca yıl önce bu gezegenlerin anası olan ana yıldızın ömrünün sona ermesiyle başlamış diyebiliriz. Büyüyen ve dev bir kırmızı yıldız haline gelmiş olan yıldız bize gezegenler ile yıldız arasındaki çok büyük boşluğu açıklıyor. Başka bir fikir ise gezegenlerin yakın zamanda oluştuğu yönündedir. Her iki durumda da yıldız ve gezegenlerin aslında sistemin kalbi olan beyaz cüce tarafından başlatıldığını ve büyük bir değişim geçirdiğini gösteriyor diyor. Kaynak: Science Daily"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/bilgisayar-benzetimleri-buyuk-sirri-cozebilir/", "text": "Bilgisayar benzetimlerinin de inanılırlığı uzaydan alınan görüntüler ve verilerin kalitesine bağlıdır. Bu kalite arttıkça benzetimlerde daha güvenli olmaktadır. Astrofizikçi Martin Jutzi bir göktaşının çeşitli gök cisimleriyle çarpışmasıyla oluşabildiğini hatta bu yolla öngezegenlerin oluştuğunu gösterdi. Bunun gibi modeller Güneş Sistemi'nin nasıl oluştuğunun anlaşılmasını sağlar. Günümüzden yaklaşık dört buçuk milyar yıl önce dev gaz ve toz bulutundaki maddesel kümeler birleşerek daha büyük kümeleri oluşturdu. Çarpışarak büyüyen kümeler sonunda gezegenleri oluşturdu. Bu sırada Mars ile Jüpiter arasında yüzbinlerce irili ufaklı parçalar birleşemedi. Sonuçta asteroit kuşağı oluştu ve o günden bu yana da kuşaktaki hareketlilik devam etti. Asteroitler Güneş Sistemi'nin kökeniyle ilgili önemli bilgiler içerir. Araştırmada özellikle Vesta adlı bir asteroit hedeflendi. 500 km'lik çapa sahip olan Vesta, üç büyük asteroitten biridir. Bunlar ilkel gezegen olarak kabul edilir. Vesta'nın ayrıca önemi karasal yapıya sahip olan bilinen tek asteroit olmasıdır -bir çekirdeği, mantosu ve kabuğu vardır. Bilgisayar benzetimleriyle asteroitler arasındaki çarpışmalar yeniden değerlendirildi Bern Üniversitesi Yaşam alanı ve Uzay Merkezi'nden Martin Jutzi üç boyutlu bir bilgisayar benzetimi kullanarak Vesta'nın son bir milyar yıl içinde iki kez diğer göktaşlarıyla çarpıştığını belirledi. Modellere göre ilkel gezegenin uğradığı çarpışmalar sonucunda şekli eliptik ve oldukça çukurlu oldu. Vesta'nın iç bileşenleri ve farklı özelliklerinin ilk kez işlendiği böylesi bir benzetim, güneş sisteminin evriminin anlaşılması çalışmalarına katkı sağlayacaktır. Gezegenlerin oluşumu büyük ölçüde gök cisimleri arasındaki çarpışmalara bağlıdır. Uzaydan aldığımız görüntü ve ölçüm verileri işimizi bayağı kolaylaştırdı diyor Jutzi. İsviçre'deki EPFL teknik üzniversitesi, Fransa ve ABD'li araştırmacıların işbirliğiyle yürütülen çalışma Nature'nin 14 Şubat sayısında kapak konusu oldu. Modeller Gizemleri Ortaya Çıkarıyor İlk önce Hubble Uzay Teleskopu ile Vesta'nın güney kutbundaki dev krateri hakkındaki verileri alındı. Ardından 2007 yılında göreve başlayan ve Güneş Sistemi'nin geçmişini araştıran Şafak uzay aracı verilerine geçildi. Araç 2011'in yaz aylarında Vesta yörüngesine girerek bir yıl boyunca asteroiti gözledi. Görünür bölgenin yanısıra diğer ölçüm verileriyle gözlem yapan araçla, asteroidin topografyası ve yüzeyindeki minerallerin bileşimleri hakkında bilgi toplandı. Hubble'ın gözlediği asteroitin güney kutbundaki kraterin aslında yan yana duran iki havza olduğu belirlendi. Bu bilgiler eşliğinde Jutzi ve ekibi bilgisayar benzetimleriyle asteroitin ardışık iki darbeye uğradığını ve ardından güney yarıkürede iki krater oluştuğunu gösterdi. Modele göre çapları 64 ve 66 km olan iki cisim saniyede 5,4 km hızla Vesta ile çarpıştı. Çarpışma yaklaşık bir milyar yıl önce oldu. Benzetimle elde edilen Vesta'nın son görüntüsü Şafak aracının elde ettiği Vesta'nın güney yarıküresinin şekli ve topograsıyla benzerlik göstermektedir. Öyle ki Şafak görüntülerinde krater içlerinde görülen sarmal şekilli yapılar modelde de belirdi. Bu da yöntemimizin ne kadar güvenilir olduğunu gösterir diyor Jutzi. Benzetim modeline göre çarpışma yüzeyden 100 km derinliğe kadar etkili oldu. EPFL'den Dünya ve Gezegen Bilimleri Laboratuarı müdürü Philippe Gillet: Vesta'nın iç katmanlarında ne tür madde olduğunu modele dayanarak söyleyebiliyoruz diyor. İlkel gezegenin içine bakmamız güneş sisteminin tarihsel gelişimine yeni bakış açılar getirir diyor Jutzi."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/bilimciler-titandaki-karmasik-yapiyi-belirledi/", "text": "Cassini, Titan atmosferindeki yaşam için vazgeçilmez olan organik kimya bileşenlerinin düşünülenden daha aktif olduğunu ve bilinenden daha alt katmanlara kadar uzandığını belirledi. NASA'nın Jet İticileri Laboratuarı'ndan Murthy Gudipati: Bilimciler olarak Titan yüzeyine yakın yerlerdeki dağılımın temelde durağan ve bayağı olduğunu düşünüyorduk. Ancak deneysel gözlemler bize bunun doğru olmadığını gösterdi. Yeryüzünde soğuk ve az güneş ışığı yerler Titan'ın atmosferinin alt katmanlarıyla benzerlikler gösterir. Bu da Titan'ın uyuyan dev olmadığını aksine atmosferinin alt katmanlarındaki hareketlilikten dolayı uyanık dev olduğunu ortaya çıkarır diyor. 1980'lerin başında Satürn görüntülerini ileten Gezgin göreviyle Titan'da metan ve etan gibi hidrokarbonlardan oluşmuş kalın bir atmosfer olduğu görüldü. Bu basit organik maddeler karbon-azot-hidrojen karışımındaki gibi havaya bir duman gibi karışır. Bu karışıma Carl Sagan tholins demiştir. JPL Titan ekibi ve NASA'nın Astrobiyoloji Enstitüsü'nden Mark Allen: Titan'ın üst atmosferinin karmaşık organik moleküllerin oluşumuna izin verdiğini biliyoruz. Şimdi de atmosferin alt katmanlarında katı ya da sıvı yerine gazlarla organik kimya tepkimelerini başlattığını biliyoruz diyor. 40 yıl önce Allen laboratuarda ortam ışığına bırakılan 'dicyanoacetylene' kristalininkahverengi bir bileşiğe dönüştüğünü belirlemişti. Yapılan son deneyde 'dicyanoacetylene' kristaline 355 nanometre dalga boyundaki lazer ışığı uygulandı. Gudipati'ye göre bu ışık Dünya'da güneş tutulmasını koruyucu bir gözlükle izleyen kişinin gözüne gelen ışık miktarı kadar olup Titan'ın alt atmosferine ulaşan düşük yoğunluklu ışığa benzer. Sonuçta Titan'ın alt katmanlarında 'tholins' oluşumunu destekleyen deneyde cam bölme içinde kahverengimsi pus oluştu. Oluşan bu karmaşık organik yapının etkisiyle oluşan sıvı su Titan yüzeyinin altına sızıyor olabilir. Önceki laboratuar deneylerinde 'tholins' maddesinin sıvı suyun etkisi altında amino asitleri ve bu formdaki RNA nükleotid bazları gibi önemli biyolojik moleküller oluşmuştur. NASA'nın Astrobiyoloji Enstitüsü'nden Edward Goolish: Bu sonuçlar Titan yüzeyinde sanılandan çok daha geniş bir alanda daha karmaşık organik moleküllerin oluştuğunu gösterir. Yeni bilgiler eşliğinde Titan'ın oldukça ilginç bir astrobiyolojik çalışma ortamına sahip olduğu görülüyor diyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/bilinen-en-genc-gezegen-kesfedildi/", "text": "Şimdiye kadar bilinen en genç gezegen keşfedildi. Yeni keşfedilen gezegen çıplak gözle görülemeyen 2M0437 adlı bebek yıldızın çevresinde dolanıyor. Keşif Hawaii Üniversitesindeki Manoa Fakültesi öğrencileri, mezunları ve uluslararası bir bilim ekibi tarafından gerçekleşti. Başka yıldızların çevresinde dolanan binlerce gezegen keşfedildi. Ancak bu keşfi diğerlerinden ayıran özellikleri hem yeni oluşmuş olması hem de doğrudan gözlenebilmesidir. 2M0437b adlı gezegen, gezegenlerin nasıl oluştuğunu ve değiştiğini ileri süren teorilerin sınanmasını sağlayacak. Güneş Sistemi ve Yer'in kökenine ilişkin yeni bilgiler verecek. Çalışma Royal Astronomical Society'de yayınlandı. Makalenin başyazarı Eric Gaidos: Şans eseri teleskoplarımızla doğrudan gözlediğimiz gezegen onu elit sınıfa ekler. Bu gezegenden gelen ışığı analiz ederek, bileşimi ve belki de yıldızı çevresinde uzun süre önce yok olan gaz ve toz bulutunun nerede ve nasıl oluştuğu hakkında bir şeyler söyleyebileceğiz diyor. Araştırmacılar gezegenin Jüpiter'den birkaç kat daha büyük olduğunu ve yıldızıyla birlikte birkaç milyon önce, ana Hawaii Adalarının okyanus üzerinde ilk ortaya çıktığı sıralarda, oluştuğunu tahmin ediyor. Gezegen o kadar genç ki, oluşumu sırasında açığa çıkan enerjiden dolayı hala, Kilauea Yanardağından çıkan lavlar kadar, çok sıcak. Gezegen ilk kez araştırmacı Teruyuki Hirano tarafından Subaru Teleskopu ile 2018'de görüldü. Geçtiğimiz birkaç yıl içinde de diğer teleskoplarla dikkatle izlendi. Ardından Gaidos ve ekibi Maunakea'daki Keck Gözlemevini kullanarak yıldızın çevresinde bir gezegen olduğunu doğruladılar ve yıldız gökyüzünde yavaş hareket ettiği için takip gözlemleri üç yıl sürdü. 2M043b'nin yörüngesi Güneş Sistemindeki gezegenlerden daha geniştir. Yıldızına 100 Yer-Güneş uzaklığı yörüngesi nedeniyle gözlenmesi kolaydır. Ancak Dünya atmosferinin neden olduğu görüntü bozulması nedeniyle karmaşık uyarlanabilir optik aletlere gereksinim vardır. Gelecekte daha büyük teleskoplar ve özellikle de yakın zamanda fırlatılacak olan James Webb teleskopu ile gezegenin ayrıntılarına ulaşabileceğiz: atmosferindeki gazlar, çevresinde bir uydu oluşturabilecek enkaz diskinin olup olmadığı gibi."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/bilinen-en-uzak-gokada/", "text": "Teksas Üniversitesi gökbilimcileri Hawai'de bulunan Mauna Kea tepesindeki WM Keck Gözlemevi'ni kullanarak şimdiye kadar bilinen en uzak gökadayı belirledi. Keşfedilen gökada Büyük Patlama'dan sadece 700 milyon yıl sonra oluşmuş. Hubble Uzay Teleskopu ile tespit edilen en uzak gökada adayları, üzerinde MOSFIRE aleti takılı 10 metrelik Keck Teleskopu ile ele alınarak en erken dönemde oluşmuş, en uzaktaki gökadayı belirlendi. Teksas A&M Üniversitesi'nden Casey Papovich bu uzaklığa göre gökadanın, evrenin 13,8 milyar yıl olan yaşının sadece % 5'i zamanında oluştuğunu gösterdiğini ifade ediyor. Gökbilimciler gökadaların evrimini saniyede 300.000 kilometre yol alan ışığı ölçü alarak inceler. Geçmişte yola çıkan bu uzak gökadaların ışıklarına bakarak onları görebilirsiniz. Buna karşılık bu gökadaları görmek alınan ışığın çok sönük olması nedeniyle oldukça zordur. Çalışma ekibi baş yazarı Steven Finkelstein: Gökadaların zamanla nasıl değiştiğini anlamak için çok uzak gökadaları bulmamız gerekir. Böylece Samanyolu'nun nasıl oluştuğunu da anlayabiliriz diyor. Gökbilimciler gökadaların evrimini ellerindeki en gelişmiş aletler ve yöntemlerle, adeta 'şeytan ayrıntıda gizlidir' prensibiyle uzayın en derin noktalarını araştırarak anlamaya çalışıyor. Hubble'ın CANDELS verileriyle uzak gökadaların tanımlanması için renklendirme yöntemi kullanıldı. Finkelstein ekibi yaklaşık 100.000 CANDELS gökadası içinden tayfölçerle izlemek için z8_GND_5296 ve diğer onlarcasını seçti. Bu yöntem iyi ama kusursuz değil diyor Finkelstein. Daha yakın bir gökada sanki uzaktaymış gibi renklenebilir. Gökbilimciler gökadaların doğru uzaklığını anlamak için Dünya'ya süzülen ışıklarının dalga boylarını tayfölçere düşürürler ve buradaki 'kırmızıya kayma' oranına bakarlar. 'Kırmızıya kayma' evrenin genişlemesi nedeniyle oluşur. Ekip Dünya'daki en büyük iki optik/kızılötesi teleskoplardan olan Hawai'deki Keck I Teleskopu ile z8_GND_5296 uzak gökadasının kırmızıya kayma değerinin 7,51 olduğunu doğruladı. Bu ise gökadanın Büyük Patlama'dan sadece 700 milyon yıl sonra oluştuğu anlamına gelmektedir. Keck I'e bu çalışma için yeni MOSFIRE aleti takıldı. Cihaz harika. Son derece ayrıntılı olarak birden fazla cismi görebilirsiniz diyor Finkelstein. Keck Gözlemevi'nde iki gecede 43 gökadayı oldukça yüksek kalitede gözledik. z8_GND_5296 gökadasnın çok uzakta olmasının yanısıra Samanyolu'na göre 150 kat daha çok yıldız ürettiği de belirlendi. Bu kadar uzaklıkta ve gökyüzünün aynı bölgesinde bulunan başka bir gökadayla (kırmızıya kayma oranı 7,2) birlikte bu kadar yüksek oranda yıldız üretmesi ise ayrı bir rekor. Uzak evren hakkında yeni bilgiler ediniyoruz. Daha önce düşünülenden çok daha fazla yıldız üretebiliyorlar. Aynı bölgede benzer iki gökada varsa bunlardan gökyüzünde daha çok olması gerekir diyor Finkelstein. Z8_GND_5296, Keck verilerine ek olarak NASA'nın Spitzer Uzay Teleskopu ile kızılötesi dalga boyunda da görüntülendi. Spitzer yıldız oluşum oranını ve gökadadaki iyonlaşmış oksijen miktarını ortaya çıkarır. Ayrıca Spitzer gözlemleri daha yakındaki gökadaların ayıklanmasına da yardımcı olmaktadır. MOSFIRE görüntüleri ile 46'dan fazla eşzamanlı tayf alabilen son derece verimli bir araçtır. MOSFIRE uzak evrendeki gökadaların, gökadamızdaki yıldız kümelerinin ve karmaşık yıldız gruplarının çalışılmasını sağlayan oldukça yararlı bir araçtır."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/bilinen-en-uzak-yildiz-bir-dev/", "text": "Hubble şimdiye kadar bilinen en uzak yıldızı keşfetti. Sıcak mavi yıldızın yaydığı ışık, Büyük Patlamadan 4,4 milyar yıl sonraya ait. Bu keşif, ilk yıldızların oluşumu ve evrimleri, gökada kümelerinin birleşmeleri ve karanlık maddenin doğasına ait yeni ipuçları verebilir. Keşif tesadüfen yapıldı. MACS J1149-2223 gökada kümesindeki yıldıza ait veriler aslında Nisan 2016'da alınmıştı. Takma adı Refsdal olan beklenmedik bir noktada ortaya çıkan süpernovayı incelemek isteyen Patrick Kelly , Jose Diego ve Steven Rodney tarafından yönetilen uluslararası bir ekip uzaktaki yıldızı keşfetti. Patrick Kelly: Refsdal süpernova patlaması izleyen Hubble'ın merceğine uzaktaki yıldızın ışığı düştü . Bu yıldız, süpernovalar hariç, bilinen en uzak yıldızdan 100 kat daha uzaktadır diyor. Lensed Star 1 (Mercek yıldız 1, kısaca LS1) olarak adlandırılan yıldızın gözlenen ışığı evrenin şu ankine göre %30'u yaşta olduğu sırada yayıldı Büyük Patlamadan 4,4 milyar yıl sonra. Yıldızı görebilmek için Hubble ile alınan görüntünün 2000 kez büyütülmesi gerekti. Jose Diego: Yıldız, kütle çekimsel mercekleme adı verilen yöntem sonucunda Hubble'ın görebileceği parlaklığa ulaştı diyor. LS1'den gelen ışık sadece gökada kümesinin devasa kütlesi ile değil, aynı zamanda küme içindeki üç Güneş kütleli başka yoğun cisim tarafından da büyütüldü. Bu yöntem kütle çekimi mikro-mercekleme olarak bilinen etkidir . LS1'in keşfi gökada kümesinin bileşenlerine yeni bakış açıları getiriyor. Mikro-mercekleme içerisinde yer alan diğer cisim bir yıldız, nötron yıldızı ya da karadelik olabilir diyor Steven Rodney. Gökada kümeleri evrenin en büyük yapıları arasında yer almaktadır. Bunları incelemek evrenin genel bileşimi hakkında bilginin artmasını sağlar. Örneğin karanlık maddelere ait ek bilgiler sunar. Eğer karanlık madde son zamanlarda önerildiği gibi en azından bir kısmı küçük kütleli karadeliklerden oluşuyorsa bunu LS1 ışık eğrisinde görebilmeliydik. Gözlemlerimiz Güneş'in kütlesinin yaklaşık 30 katı olan karadeliklerin yüksek oranda karanlık maddeden yapıldığı fikrini desteklemiyor diyor Kelly. Araştırmacılar LS1'in tayfını elde etmek için tekrar Hubble'a başvurdu. Böylece LS1'in B tipi süper bir yıldız olduğu belirlendi. Bu yıldızlar son derece parlak ve mavi renktedir. Yüzey sıcaklıkları 11 bin ile 14 bin derece arasındadır, yani Güneş'e göre iki kat daha sıcaktırlar. Ayrıntılı çalışma için James Webb teleskopu gibi yeni ve daha güçlü gözlem araçları gerekiyor. Böylece evrendeki sıra dışı başka cisimler keşfedilebilecek ve yapıları anlaşılabilecektir. Notlar Norveçli gökbilimci Sjur Refsdal'ın onuruna Refsdal adı verilen bu süpernova'nın gözlemleri Hubble'ın Frontier Fields projesinin bir parçasıdır . Yerçekimsel mercekleme, arka plandaki nesnelerden gelen ışığı öndeki bir cismin bükmesi yoluyla uzak cismi büyütmesi ilkesidir. Süreç ilk olarak Albert Einstein tarafından tahmin edildi ve şimdi evrendeki en uzak cisimleri görmek için kullanılmaktadır. Genellikle mercek cismi bir gökada veya gökada kümesidir, ancak bazı durumlarda bir yıldız veya gezegen de olabilir. Habere konu olan keşif bu tür cisimleri içerdiğinden, yöntem mikro-mercekdir."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/bilinen-en-yogun-gokada-m60-ucd1/", "text": "Evrendeki bilinen en yoğun gökada bulunmuş olabilir. 54 milyon ışık yılı uzaktaki M60-UCD1 gökadası, büyük eliptik gökada NGC 4649 ya da diğer adıyla M60'ın yakınında bulunuyor. M60'ın tüm ihtişamıyla görüldüğü birleşik görüntü Chandra ve Hubble teleskoplarıyla elde edildi. Pembe renk Chandra X-Işını Gözlemevi'ne, mavi, yeşil ve kırmızı renkler Hubble Uzay Teleskopu'na aittir. Chandra görüntüsü sıcak gaz barındıran çift yıldızları, karadelik ve nötron yıldızları gösterirken HST ise M60'daki yıldızları ve M60-UCD1 gibi komşu gökadaları gösterir. Küçük görsel ise HST ile elde edilen M60-UCD1 Gökadası'nın yakın çekim görüntüsüdür. Olağanüstü sayıda yıldızları olan M60-UCD1 ultra yoğun cüce gökadadır. İlk önce NASA'nın HST ile keşfedilen gökada daha sonra Chandra X-Işını Gözlemevi ve yer merkezli optik teleskoplarla izlendi. Hawai'deki 10 metrelik Keck Teleskopu ile yapılan gözlemlere göre gökada 200 milyon Güneş kütlesinde olup kendi türünde bilinen en parlak gökadadır. Dikkate değer bir başka nokta ise bu kütlenin yaklaşık yarısının 80 ışık yılı yarıçaplı kısımda bulunması. Bu da Dünya çevresindeki yakın yıldız sayısının 15.000 katı ve Samanyolu'ndaki yıldızların birbirine olan uzaklığına göre 25 kat daha az olması demektir. Arizona'daki 6,5 metrelik Çoklu ayna Teleskopu ile de M60-UCD1 içindeki yıldızlardaki hidrojen ve helyumdan daha ağır metaller arandı. Sonuç Güneş'teki değerlere yakındı. M60-UCD1'in bir başka ilgi çekici yanı ise Chandra verilerinde görülen parlak bir X-ışını kaynağına sahip olması. Bu kaynağın sahibinin yaklaşık 10 milyon güneş kütlesindeki dev bir karadelik olabileceği üzerinde duruluyor. Gökbilimciler M60-UCD1 gibi ultra yoğun cüce gökadaların adeta tıka basa yıldızlarla dolu olarak mı doğduğunu anlamaya çalışıyor. X-ışını kaynağı büyük karadeliklerin bu tür yıldız kümelerinde bulunmaması akla, yakın gökadalar arasındaki çarpışmalarla türetildiğini getiriyor. Gökadadaki Güneş'teki benzer elementlerin bulunması büyük bir gökadanın parçası olduğunu doğrular nitelikte. Böylesi bir parçalanma tahminen uzun zaman önce gerçekleşti ve M60-UCD1'in büyümesinin de birkaç milyar yıl içinde durduğunu söylemek mümkün. Araştırmacılara göre cüce gökada yaklaşık 10 milyar yıl yaşında."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/binlerce-nokta/", "text": "Yanlış görmüyorsunuz!! Mavi bir fon üzerinde renkli noktalar var, evet. İyi de bunlar ne olabilir? Burada gördüğünüz her bir tanecik ESA'nın Herschel gözlemevinin gözlediği uzak bir gökadadır. Noktalar arasında görülen ışıma ise bu toz tanelerinden yayılan ısıdır. Bu ışınım bize ulaşmak için milyarlarca yol aldı ve daha Güneş Sistemi ve dolayısıyla da Dünya oluşmadan önce tüm uzaya yayıldı. Hershel'in Tayfsal ve Fotometrik Görüntüleme Alıcısı ile alınan bu çerçeve Kuzey Galaktik Kutbun haritasını gösterir. Dünya haritasının oluşturulması gibi gökbilimciler kozmik bir sistem kullanarak kozmik ölçekteki yerleri tanımlar. Samanyolu için bu koordinat sisteminin merkezinde Güneş yer alır ve enlem ve boylam değerleri buna göre oluşturulur. Kuzey Galaktik Kutup Samanyolu'nun merkez diskinden çok uzaktadır ve gökadamızın ötesindeki evrenin temiz ve net bir görüntüsünün oluşmasını sağlar. Gökyüzünde Koma Kümesi olarak bilinen zengin gökada kümesi Berenis'in Saçı kuzey kümelenmenin içindedir. Kuşkusuz bu haritada bunun gibi 1000'den fazla nokta yani gökada bulunmaktadır. Herschel 2009 ile 2013 yılları arasında çalıştı. Bu süre boyunca gökyüzünü uzak kırmızıöte bölgede taradı. SPIRE gökyüzünü geniş alanda taramak için oldukça uygun bir alettir. Kuzey Galaktik Kutbu aynı anda üç farklı filtrede gözlenmiştir. Fotoğrafın telif hakkı: ESA/Herschel/SPIRE; M. W. L. Smith et al 2017 Yüksek çözünürlükteki fotoğrafları indirmek için: 2,34 MB düşük çözünürlüklü jpeg görüntüsü 9,00 MB yüksek çözünürlüklü jpeg görüntüsü"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/bir-2005-yu55-gecti/", "text": "Kaliforniya-Goldstone'daki 70 metre çapındaki Derin Uzay Ağı anteniyle elde edilen 2005 YU55 asteroitinin görüntüleri birleştirilerek bir film elde edildi. Görüntüler 7 Kasım 2011'de yaklaşık 3 saat süren gözlem sonuçlarını içeriyor. Bilim insanları böylece şimdiye kadar Dünya'ya bu kadar yaklaşan bir nesnenin ilk yüksek çözünürlükteki görüntülerinden oluşan filmi oluşturdular. Klip yazının sonunda ve http://1.usa.gov/uVJvmS adresinden izleyebilirsiniz. Her altı karelik görüntü için 20 dakika veri toplanması gerekir. Asteroit bu sırada Dünya'dan 1.38 milyon km uzaklıktaydı ve görüntü çözünürlüğü piksel başına 4 metredir. NASA'nın Jet İticileri Laboratuarı'ndan 2005 YU55 gözlem ekibi başkanı gökbilimci Lance Benner: Film işlenmesi 7 Kasım'da tamamlanmış görüntülerin küçük bir kısmını içerir. Radar görüntüleri ile yüzeyi daha ayrıntılı görebilirsiniz. Film yüzeyde henüz anlamadığımız derecede şaşırtıcı yapıların olduğunu gösteriyor. Şimdiye kadar yüzeyin yarısından daha az bir kısmını gördük. Bu nedenle daha fazla sürprizle karşılaşabiliriz diyor. 8 Kasım 2011'de asteroit Dünya'dan sadece 324 600 km uzaklıktaydı. Asteroitin bir önemli yanı ise Dünya'ya son 200 yıldır bu denkli yakın geçen nesne olması."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/bir-asteroidin-anatomisi/", "text": "ESO'nun Yeni Teknoloji Teleskopu kullanılarak ilk kez asteroidlerin yüksek oranda değişken iç yapılarına ait ilk kanıtlar bulundu. Hassas gözlemlerle yapılan ölçümler sayesinde gökbilimciler Itokawa asteroidi üzerinde farklı bölgelerin farklı yoğunluklara sahip olduğunu buldular. Bulgular astreroidlerin oluşumu hakkındaki gizemleri gözler önüne sermekle birlikte, bu gökcisimlerinin yüzeylerinin altında ne olduğunun anlaşılmasına ve Güneş Sistemi'ndeki nesnelerle olan çarpışmalarına da ışık tutmakta ve gezegenlerin nasıl oluştukları hakkında da ipuçları sağlamaktadır. Oldukça hassas yer-konuşlu gözlemleri kullanan Stephen Lowry ve arkadaşları yere-yakın (25143) Itokawa asteroidinin dönme hızını ve bu hızın zamanla nasıl değiştiğini ölçtüler. Ekip bu duyarlı ölçümleri, asteroidlerin ısı yayımıyla ilgili yeni teorik modellerle birleştirdi. Bu şaşırtıcı küçük asteroid 2005 yılında Japon uzay aracı Hayabusa tarafından ortaya çıkarıldığı üzere, fıstık biçiminde ilginç bir şekle sahip. Lowry'nin ekibi iç yapıyı belirlemek için, ESO'nun Şili'deki La Silla Gözlemevi'nde bulunan Yeni Teknoloji Teleskopu ve diğer teleskoplarca 2001 ile 2013 yılları arasında elde edilen gözlemleri kullandı. Bu sayede asteroid kendi etrafında döndükçe parlaklık değişimleri ölçüldü. Daha sonra bu veriler asteroidin dönme dönemini ve bunun zamanla değişimini ölçmek için kullanıldı. Bunlar asteroidin şekil bilgileriyle birleştirildiğinde iç yapısı ortaya çıkarılmış oldu ilk kez çekirdek bölgesindeki karmaşık yapı gözler önüne serildi . İlk kez bir asteroidin içinin neye benzediğini belirlemeyi başardık, diye açıklıyor Lowry. Itokawa'nın çok değişken bir iç yapıya sahip olduğunu görebiliyoruz bulgular Güneş Sistemi'ndeki kayalık nesnelere ilişkin anlayışımızda önemli bir ilerleme teşkil ediyor. Uzaydaki asteroidlerin ve küçük nesnelerin dönüş hareketleri güneş ışığı tarafından etkilenebilir. Bu olgu, Yarkovsky-O'Keefe-Radzievskii-Paddack etkisi olarak biliniyor ve Güneş tarafından yayılan ışığın soğurularak geriye nesnenin yüzeyinden ısı şeklinde yayılmasıyla ortaya çıkıyor. Asteroidin şekli çok düzensiz bir haldeyse bu ısı yayımı düzenli olmuyor ve bu da nesne üzerinde küçük, ancak sürekli bir tork meydana getirerek nesnenin kendi etrafındaki dönüş hızının değişmesine neden oluyor . Lowry'nin ekibi Itokawa üzerindeki YORP etkisinin asteroidin dönüş hızı oranında yavaşça arttığını ölçebildi. Dönüş hızındaki bu artış oldukça düşük yılda sadece 0.045 saniye. Beklenenden oldukça farklı olan bu değer, ancak asteroidin fıstık şeklindeki iki kısmının farklı yoğunluk değerlerine sahip olması gerektiği şeklinde açıklanıyor. Asteroidlerin yüksek oranda değişken iç yapıya sahip oldukları gökbilimciler tarafından ilk kez bulunuyor. Şimdiye kadar, bu nesnelerin iç yapılarının özelliklerine ilişkin bilgiler kaba yoğunluk ölçümleri ile elde ediliyordu. Itokawa'nın iç yapısına ilişkin bu nadir işaret asteroidin oluşumuyla ilgili tahminleri arttırdı. Bir olasılığa göre bir çift asteroidin iki bileşenin çarpışarak bir araya gelmesiyle oluştu. Lowry şunu da ekliyor, Homojen iç yapıya sahip olmayan asteroidlerin bulunması özellikle çift asteroid oluşumu modelleri için geniş kapsamlı öngörülerden biriydi. Bu ayrıca Dünya ile çarpışacak asteroidlerin tehlikelerinden korunmak ya da bu kayalık nesnelere gelecekte yapılması planlanan seyahatler için yardımcı olabilir. Bir asteroidin iç yapısını belirleyebilmek önemli bir adım, ve belki de bu ilginç nesnelerin birçok gizeminin ortaya çıkmasını sağlayacak. Notlar NTT'ye ilave olarak parlaklık ölçümleri için şu teleskoplar da kullanıldı: Palomar Gözlemevi 60-inç Teleskopu , Table Mountain Gözlemevi , Steward Gözlemevi 60-inç Teleskopu , Steward Gözlemevi 90-inç Bok Teleskopu , 2-metrelik Liverpool Teleskopu , 2.5-metrelik Isaac Newton Teleskopu ve Palomar Gözlemevi'ndeki 5-metrelik Hale Teleskopu . İç yapının yoğunluğunun 1.75 ila 2.85 gram / santimetre küp arasında değiştiği bulundu. Bu iki yoğunluk değeri Itokawa'nın ayrı kısımlarına karşılık geliyor. YORP etkisinin basit ve kaba bir benzetimi ile, eğer bir pervane, üzerine yeterli yoğunlukta gelen ışık ışınları ile parlıyorsa, benzer bir etkiden dolayı yavaşça dönmeye başlayacaktır. Lowry ve arkadaşları bu etkiyi ilk kez 2000 PH5 (şimdi 54509 YORP olarak biliniyor, bkz eso0711) olarak bilinen küçük bir asteroid üzerinde gözlediler. ESO tesisleri daha önce yapılan bu çalışmada da kritik bir rol oynamıştı. ESO-Türkiye"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/bir-asteroit-gecti/", "text": "1998 QE2 asteroiti, Derin Uzay Ağı radar görüntü dizisinin 70 metrelik anteni kullanılarak görüntüsü elde etti. 29 Mayıs 2013'de elde edilen görüntü sırasında asteroit Dünya'dan 6 milyon km uzaklıkta -Dünya ile Ay arası uzaklığın 15 katı- idi. Elde edilen görüntüler asteroitin bir uydusu olduğunu ortaya çıkardı. Yakın-Dünya asteroitlerinden 200 metre büyüklüğünde olanlarının yaklaşık yüzde 16'sı ikili ya da üçlü sistemlerdir. Radara görüntülerine göre 600 metrelik uydu 2,7 km uzun çapa sahip asteroitin çevresinde yaklaşık dört saatlik süreyle dolanmaktadır. Asteroit Dünya'ya en fazla 31 Mayıs 2013 saat 22:59'da 5,8 milyon km yaklaştı. Bu bilinen asteroitler açısından önümüzdeki iki yüzyıl boyunca Dünya'ya gerçekleşebilecek en yakın geçiştir. 1998 QE2, Massachusetts Enstitüsü'ndeki Lincoln Yakın Dünya Asteroit Araştırması programıyla 19 Ağustos 1998'de keşfedildi. 1998 QE2'nin ilk görüntüleri piksel başına 75 m'lik çözünürlükte olup ilerleyen günlerde daha fazla veri akışıyla daha yüksek çözünürlükte görüntülerin oluşturulması bekleniyor. Bunun için Derin Uzay Ağı Anteni dışında Porto Riko Arecibo Gözlemevi yardımıyla daha geniş kapsamlı çalışma yapılabilecek. Dünya'ya yakından geçiş yapan asteroit gözlemleri için iki teleskop verileri birbirini tamamlamaktadır. Radar gözlemleri bir asteroitin büyüklüğünü, şeklini, dönme ve yüzey özelliklerini, pürüzlülüğü ile yörünge dönemlerinin hata paylarını azaltmak için kullanılan güçlü bir yöntemdir. Yakın zamana kadar asteroitlerin uzaklıkları ve hızlarıyla ilgili radar ölçüm verileri bulunmuyordu."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/bir-asteroit-parcalaniyor/", "text": "NASA/ESA Hubble Uzay Teleskopu on kadar küçük parçaya ayrılan bir asteroiti fotoğrafladı. Daha önce Güneş'in yakınından geçen bir kuyrukyıldızların parçalanması görülmesine karşılık ilk kez asteroit kuşağına ait bir cismin parçalandığı gözlendi. Los Angeles Kaliforniya Üniversitesi'nden David JEWITT: Bu bir kayadır. Parçalanmayı görünce gözlerime inanamadım diyor. Parçalanan P/2013 R3 adlı asteroiti ilk kez 15 Eylül 2013'te Catalina ve Pan-STARSS gökyüzü araştırmaları ile keşfedildi. 1 Ekim'de Hawaii'deki Mauna Kea zirvesinde bulunan Keck Teleskopu ile yapılan devam gözlemleri ile cismin tozlu bir yapı içinde üç parça olarak hareket ettiği görüldü. Hubble gözlemleri ise asteroitin artık on parçaya ayrıldığını gösterdi. Bunların dördü büyük ve hemen hemen 200 metre yarıçapında yani bir futbol sahasının iki katı kadar uzunluğundadır. Asteroit parçaları birbirinden neredeyse bir insanın hızından daha yavaş, saatte 1,5 kilometre kadar uzaklaştığı görüldü. Geçen yılın başlarından bu yana izlenen asteroitin, parçalanma sürecinin devam ettiği anlaşılmaktadır. Çalışma ekibinden Almanya Max Planck Enstitüsü'nden Jessica Agarwal: Bunu gözlemlemek gerçekten çok garip, çünkü böyle birşeyi daha önce görmemiştim. Parçalanmanın çok farklı nedenleri olabilir, ancak Hubble gözlemleri bundan sorumlu süreç hakkında fikir edinmemizi sağlıyor diyor. Gözlem süresince elde edilen görsellerle asteroitin başka bir asteroitle ani ve şiddetli bir şekilde çarpıştığı ve dağıldığı görüldü. Böyle yüksek hızda gerçekleşen çarpışma sonrasında oluşan parçaların görülenden daha hızlı hareket etmesi beklenir. Bu asteroitin yüzeyindeki buzun ısınması ve buharlaşması sonucunda oluşan basıncın etkisiyle parçalanması olası değildir. Bu cisimler çok soğuk olduğundan ve muhtemelen Güneş Sistemi'ne göre daha küçük yaşta olduklarından, Güneş'le aralarındaki yaklaşık 480 milyon kilometrelik mesafeyi korumaktadırlar. Asteroitin parçalarına ulaşan ince güneş ışığı dönme hızını etkilemektedir. Bu aslında gökbilimcilerce tartışılan YORP etkisi adı verilen ancak şimdiye kadar hakkında bir gözlem yapılmamış bir varsayımdır. Parçalanmanın oluşabilmesi için P/2013 R3 asteroitinin diğer asteroitlerle çokça ve küçüklü büyüklü çarpışmalara uğramış ya da çeşitli etkiler sonucunda yüzeyinde kırıklar oluşarak zayıflamış olması gerekir. Oluşan molozun yapısı aslında asteroitin iç yapısını belirler. P/2013 R3 özellikle son bir milyar yıl önce bu çarpışmalarla etkilenmiş ve zarar görmüş olduğu düşünülmektedir. Asteroit parçalarının arkasında gözlenen kuyrukların oluşumunda Güneş'in etkin olduğunu söyleyebiliriz. Güneş ışığı Güneş Sistemi'ndeki cisimler üzerine etki etmektedir diyor Agarwal. P/2013 R3 enkazı 200.000 ton ağırlığında olup geleceğin zengin meteor kaynağı adayıdır. Bu parçalar Güneş'e düşmeden önce belki bir gün gökyüzünde görsel bir şölen yaşamamıza neden olacak. Notlar Tam adı Yarkovsky-O'Keefe-Radzievskii-Paddack etkisidir. Güneş'ten gelen ışık cismin yüzeyine düşerek ısı olarak yayılır ve böylece etkileşme süreci başlar. Yüzey eğer mükemmel bir düzgünlükte değilse ısı bazı bölgelerde daha fazla hissedilir. Bu da cismin spin hızını değiştirerek cismin üzerinde sabit bir torkun neden olduğu dengesizliğe neden olur."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/bir-asteroitte-daha-su-bulundu/", "text": "Dünyanın en büyük gezegen araştırmacısı toplantısında asteroitlerde beklenenden daha fazla su olabileceği belirtildi. Daha önce de bir asteroitte (24 Themis) organik molekül olduğunun kanıtları sunulmuştu. Araştırmacılar şimdi de 65 Cybele adlı bir asteroitte benzer maddelerin var olduğunu belirledi. Florida Üniversitesi'nden Prof. Humberto Campins: Bu keşif Güneş Sistemi'nde beklenenden daha fazla su-buzu olduğunu gösteriyor. Böylesi asteroitlerin keşfi ve sayılarının artması da, dünyaya çarparak yaşamın yeşerdiğine söyleyen kuramı destekliyor diyor. 65 Cybele, 24 Themis'ten biraz daha büyük bir asteroittir. Mars ile Jüpiter arasındaki Asteroit Kuşağı'nda yer alan Cybele 290 km'lik bir çapa ve Themis 180 km'lik bir çapa sahiptir. Geçtiğimiz Nisan ayında 24 Themis'te su-buzu ve organik bileşiklerin olduğu keşfedilmişti. Kaynak: Science Daily"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/bir-baskadir-marsta-merkur-gecisi/", "text": "NASA'nın Merak robotu Merkür'ü Güneş'in önünden geçerken görüntüledi. İlk kez Dünya dışında başka bir gezegende Güneş'in önünden geçiş yapan bir gezegen görüntülendi. Merkür bu görüntüde Mars'ın uzaklığından dolayı sadece bir pikselden daha küçük görünüyor. Merkür bu uzaklıktan bir pikselin sadece altıda biri kadar görülmektedir. İzlediği yol ise hesaplamalarla uyuşmaktadır. Merak'ın iki gözlü Mast Kamerası ile elde ettiği görüntülerden oluşturulan film aşağıdaki linktedir: http://www.jpl.nasa.gov/video/?id=1309 Texas A&M Üniversitesi'nden Mark Lemmom: Bu tür gözlemler Güneş'e göre Venüs ve Merkür'ün büyüklüğünü kıyaslamak için kullanılır diyor. Gözlemler Mars'ın Gale Krateri kenarındaki Merak robotu ile 3 Haziran 2014 tarihinde yapıldı. Görüntülerde Merkür geçişine ek olarak yaklaşık Dünya boyutlarında olan iki güneş lekesi de görülüyor. Merkür'ün hareketine göre bu lekeler Güneş'in dönüş hızı nedeniyle çok daha yavaş hareket etmektedir. Dünya üzerinden en son Haziran 2012'de Venüs geçişi gözlendi. Dünya'dan ve Mars'tan gözlenecek en yakın Merkür geçişi ise 9 Mayıs 2016'da olacak. Merkür ve Venüs geçişleri Mars'ta Dünya'ya göre daha sık görülmektedir. Bu nedenle Mars'ta görülecek bir sonraki Merkür geçişi Nisan 2015'te olacak. Bir sonraki Venüs geçişi Mars'ta Ağustos 2030'da, Dünya'da ise Kasım 2084'te görülebilecek."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/bir-bebek-yildiz-yakalandi/", "text": "Gökbilimciler 800 ışık yılı uzaklıktaki Kahraman Bulutsusu'nda yeni yıldız oluşumunu gösteren bir nesneyi keşfettiler. Henüz tam bir yıldıza dönüşmeyen nesne, çevresindeki gaz ve toz diskini çekiyor. Bilim insanları L1448-IRS2E olarak kodlanan nesneyi Spitzer Uzay Teleskopu ve Hawaii Milimetrealtı Gözlem Dizisi'ni kullanarak keşfettiler. Gökadalarda yayılmış halde bulunan gaz ve toz örtüleri, yoğunlaşarak sıcak ve büyük gaz kümelerini oluşturur. Bu da yıldız oluşumunun ilk aşamasıdır. Gökbilimciler L1448-IRS2E ön yıldızının, yoğun bir molekül bulutunun içinde olduğunu düşünüyor. Buradaki süreç yoğunlaşmış ve sıcak gaz diskinden oluşan ön yıldızın çekirdeğinin, çevresindeki molekül bulutundan malzeme çekerek başlıyor. Yale Üniversitesi'nden Bir yıldızın oluşumunu bu aşamada iken görmek çok zordur. Hem çok az ışık yayarlar hem de süreç oldukça kısadır diyor. Ekip toz içindeki nesneyi zayıf ışık yayarken yakaladı. Kızılötesi dalga boylarında büyük toz diskleriyle ışınım yayan ön yıldızların parlaklığı, 1 ile 10 kat Güneş parlaklığı kadardır. L1448-IRS2E ise Güneş parlaklığının onda birine sahip olduğundan ön yıldızlara oranla daha az parlaktır. Nesne merkezinden dışarı yüksek hızda gaz atıyor ve bu da nesnenin yıldızın oluşumunun ön aşamasında olduğunu doğruluyor. Şimdiye kadar bir yıldızın oluşumunda görülmeyen bu fışkırmalar yıldızı kuşatan manyetik alanın bir etkisidir. Yale Üniversitesi'nden Hector Arce: Yıldızların evriminin anlaşılabilmesi için önemli olan bu tür ön yıldız oluşumlarının daha fazlası için ekip Herschel Uzay Teleskopu'ndan da yardım bekliyor. Bir yıldız onu oluşturan kütle ile oluşur. Ancak biz hala bu kütlenin oluşum süreçlerini bilmiyoruz. Bu bizim araştırmalarımıza temel olan sorulardan biridir diyor. Kaynak: Astronomy"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/bir-cift-yildizli-gezegen-daha/", "text": "Yaşam alanı içinde bir gezegen daha bulundu. Ama bu diğerlerinden farklı. Gezegenin iki güneşi var. Gezegen Kepler Teleskopu verilerinden keşfedildi. San Francisco State Üniversitesi'nde içlerinde gökbilimcilerinde olduğu bir ekip bir çift yıldızın çevresinde dolanan bir gezegen keşfetti. 6 yaşındaki Kepler Teleskopu'nun keşfettiği çift yıldızlı gezegen sayısı da 10'a yükseldi. Kepler-453b adlı gezegen yıldızının yaşam alanı içinde olduğundan bir şekilde hayatı destekleyebilir. San Francisco State Üniversitesi Fizik ve Astronomi alanından Doç. Stephen Kane'e göre bu keşif benzer gezegenlerin sayısının daha çok olabileceği anlamına geliyor. Bu gezegeni keşfetmemiz sadece an meselesi: ne çok geç ne çok erken. Uzayda düşündüğümüzden daha fazla sayıda bu tür gezegenler olabilir, ama keşfedilmeleri için zamanlama önemli. Kepler geçiş yöntemiyle gezegen aramaktadır. Gezegenin yıldızının önünden geçerken yıldızın ışığındaki azalma miktarının hesabıyla yapılan gezegen avına 'geçiş' yöntemi denir. Güneş dışındaki diğer yıldızların çevresindeki gezegenler ötegezegen olarak adlandırılır. Kepler-453b iki yıldızın kütle çekiminden etkilendiğinden yörüngesi oldukça düzensizdir. Gökbilimcilerin gezegeni keşfetmeleri yörüngesinin %9'una denk gelen geçiş zamanıyla mümkün oldu. Eğer gezegen şimdi fark edilmeseydi 2066 yılındaki bir sonraki geçişine kadar keşfedilemeyecekti. Doğru zamanda doğru yere baktığımız için şanslıyız diyor Kane. Kepler 453b, Neptün'ün yarıçapından %60 daha büyük veya 6,2 Dünya yarıçapındadır. Gezegen geçişi sırasında yıldızının ışığını % 0,5 kadar azalttı. Yaşam alanında olmasına karşılık büyüklüğü onun karasal değil gaz devi olabileceğini gösteriyor. Eğer öyleyse üzerinde yaşam olması mümkün değil. Buna karşılık gezegenin uydularında yaşam olabilir diyor Kane. Yıldız Savaşları filmindeki çift yıldızlı Tatooine gezegeni gibi burada yaşayan canlılar varsa gökyüzünde iki güneş görecektir. Yıldızlar birbiri çevresinde 27 günde dolanmaktadır. Büyük yıldız % 94, küçük olanı ise % 20 güneş kütlesindedir. Kepler 453b'nin yıldızı çevresindeki yörünge dönemi 240 gün olarak hesaplandı. Kepler göreve başlayana kadar bu tür sistemler olacağını biliyorduk ve zamanla bunlar ortaya çıkmaya başladı diyor Kane. Kepler ilk çift yıldızlı gezegeni 2011'de keşfetmişti. Keşifle ilgili makale http://arxiv.org/abs/1409.1605 adresinde yayınlandı."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/bir-dedektiflik-hikayesi-gibi-gezegen-kesfi/", "text": "NASA'nın Kepler teleskopu 2009'da göreve başladıktan kısa süre sonra çok yıldızlı bir sistemde Satürn'ün yarı kütlesinde bir cisim olduğunu keşfetti. KOI-5Ab aday gezegenler listesinin ikinci grubundaydı ve Kepler ardı ardına gezegen keşfedilince gökbilimciler tarafından sonraya bırakıldı. Kepler'in görevi 2018'de bittiğinde geride 2394 gezegen ve 2366 gezegen adayı bıraktı. KOI-5Ab'de bu adaylardan biriydi. NASA'nın Ötegezegen Bilim Enstitüsünden David Ciardi: KOI-5Ab verileri oldukça karmaşık olduğu için sonraya bırakılmıştı; çünkü elimizde binlerce başka aday vardı. Kepler'den gelen günlük verilerin heyecanı da eklenince açıkçası bu gezegene bakmayı unuttuk diyor. Yıllar süren unutkanlığın ardından şimdi NASA'nın yeni ötegezegen avlama teleskopu TESS ve bir dizi yer-merkezli gözlemevi yardımıyla Ciardi sonunda KOI-5Ab'deki sır perdesini araladı ve varlığını kanıtladı. Gezegen gerçekten ilginç özelliklere sahip. Gezegen, Güneş Sistemimizdeki Jüpiter ve Satürn gibi bir gaz devi. Bununla birlikte üçlü yıldızdan birinin çevresinde ve yakınındaki ikinci yıldızın düzlemine göre aykırı bir yörüngede dolanıyor. İşte sorun burada başlıyor: Eğer bu sistem bir gaz ve toz bulutundan oluşmuşsa nasıl böyle bir aykırı yörüngesi olabilir? Üç yıldızlı sistemlerde çok gezegen keşfetmedik ama bu gezegen yörüngesi nedeniyle ilgimizi çekiyor. Çok yıldızlı sistemlerde ; tek yıldızlı sistemlere göre gezegenlerin nasıl, ne zaman oluştuğunu ve özelliklerini karşılaştırdığımızda ortaya yanıt veremediğimiz birçok soru çıkıyor. Belki de bu sistemi daha yakından inceleyerek sorularımıza yanıt bulabiliriz diyor Ciardi. Tesadüfler Ekip önce Hawaii'deki WM Keck ve Gemini North Gözlemevinden ve Caltech'in Palomar Gözlemeviyle elde edilen verilere bakarak üçlü bir yıldız sistemindeki bir yıldızın çevresinde bir gezegen olduğunu belirlediler. Ancak alınan sinyalin diğer iki yıldızdan kaynaklanan bir hata olup olmadığını ve üstelik bir gezegen varsa da hangi yıldızın çevresinde dolandığını anlayamadılar. Sonra sıra TESS'e geldi. TESS teleskopu bir gezegen yıldızının önünden geçerken yıldızın yaydığı ışığın azalma miktarına bakarak gezegeni onaylar ki bu yönteme geçiş yöntemi denir. TESS'in görüş alanına giren sisteme bakan teleskopla gözlenen cisim aday gezegen sınıfına alındı ve adına TOI-1241b denildi. Kepler'in verilerinde olduğu gibi TESS'de gezegenin beş günde bir yıldızının çevresinde dolandığını belirledi. Ancak o zaman bu gezegenin daha önce Kepler tarafından gözlendiği bilinmiyordu. TESS verilerini gözden geçiren Ciardi tanıdık bir şeyler olduğunu fark etti: Bu hedefi hatırlıyorum, diye düşündüm. Ancak gezegenin gerçek olup olmadığını veya verilerdeki kesintinin sistemde bulunan başka bir yıldızdan gelip gelmediğinden emin olamadık. Belki de sistemde bilinmeyen dördüncü bir yıldız vardı. İpuçları Ardından bu hedefe ilişkin tüm veriler toplandı. WM Keck teleskopu yıldızın gezegene uyguladığı kütle çekimi nedeniyle yalpalamasını ölçerek gezegen keşfeder. Bu veriler eşliğinde orada bir gezegen olduğu ortaya çıkarıldı. Bingo, oradaydı! TESS gezegene tekrar bakmasaydı asla geri dönüp bu dedektifliği yapmazdım. KOI-5Ab, yıldız B'ye yakın komşu olan yıldız A'nın çevresinde dolanıyor. Yıldız A ve B birbirleri çevresinde 30 yılda bir tur atmaktadır. Kütleçekimsel etkiyle birbirine bağlı olan üçüncü yıldız C ise her 400 yılda bir A ve B çevresinde dolanır. Sıradışı Bir Yörünge Veri setlerinden beklenen diğer bilgi ise gezegenin yörünge düzleminin yıldızlarla aynı olması yönündeydi. Ancak gezegenin yıldız B ile aynı düzlemde olmadığını gösterdi. Gökbilimciler buna neyin sebep olduğunu bilmiyor. Ancak ikinci yıldızın oluşumu sırasında gezegeni kütleçekimsel etkiyle ittiğini, yörüngesini eğdiğini ve içe doğru göç etmesine neden olduğunu düşünüyorlar. Üç yıldızlı sistemler tüm yıldız sistemlerinin yaklaşık %10'unu oluşturur. Bu keşif çift ya da üçlü yıldız sistemlerinde bulunan ilk gezegen değil. Bir başka benzer örnek yine üçlü yıldız sistemi olan GW Orionis'le ilgili. Burada da gezegen oluşturan disk aykırı bir düzlemde yer alıyor. Çoklu yıldız sistemlerinde yüzlerce gezegen bulunmasına rağmen tek yıldızlı sistemlere oranla sayıları oldukça azdır. Bunun nedeni gözlemsel önyargı olabilir veya gezegenlerin çoklu yıldız sistemlerinde daha az olması olabilir."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/bir-dev-ugc-2885/", "text": "Hubble teleskopu 30. Yılını görkemli bir gökada ile kutluyor. UGC 2885, yerel evrende bilinen en büyük gökadadır. Dev gökada, Samanyolu'ndan 2.5 kat daha geniş olup, 10 kat daha fazla yıldıza sahiptir. Dev boyutu olmasına karşılık gökbilimciler bu gökadaya nazik dev diyorlar, çünkü milyarlarca yıldır sesi soluğu çıkmamış görünüyor ve muhtemelen gökadalar arası uzayda bulunan gazın içindeki hidrojeni keyifçe yudumluyor! Üstelik merkezindeki süper kütleli karadelik de uyumaktadır. Gökadayı saran çok daha küçük uydu gökadalar ise yeterince beslenemedikleri için açlık çekmektedir. Görüntüde göze çarpan parlak yıldızlar Samanyolu'na aittir ve dev gökadayla ilgisi yoktur. Bunların en parlak olanı sanki devin üzerine konmuş görünmektedir ki aslında UGC 2885 bizden 232 milyon ışık yılı uzaklıktadır. Dev gökada kuzey takımyıldızı Perseus'ta bulunmaktadır. Louisville Üniversitesinden Benne Holwerda tarafından Hubble ile tekrar gözlenen gökada, gökbilimci Vera Rubin (1928-2016) anısına Rubin gökadası olarak adlandırıldı. Araştırmalarımda büyük ölçüde Vera Rubin'in 1980 yılındaki çalışmalarından yararlandım. Rubin, gökada kütlesinin çoğunu oluşturan karanlık madde için kanıt sayılan dönüş sayısını ölçtü diyor Holwerda. Araştırmacılar gökadanın bu dev boyuta nasıl ulaştığını anlamış değil. Sorunun çözümüne karşılık ilk ipucu: Gökadanın diskinin şeklini bozacak kadar yakınında bir gökada olmaması yani uzayda oldukça izole olması bilgisi. Canavar gökada zamanla çok daha küçük uydu gökadaları mı yedi? Yoksa yeni yıldızlar oluşturmak için yavaşça gaz mı yudumluyor? Görünüşe göre yavaş yavaş büyümekte diyor Holwerda. Hubble sayesinde elde edilen olağanüstü çözünürlükteki veriyi irdeleyen araştırma ekibi gökadayı çevreleyen soluk yıldızlardan oluşan küresel küme sayısını belirlemeye çalışıyor. Kümelerin fazlalığı milyarlarca yıl boyunca küçük gökadaların yakalandığını gösteriyor. 1 Yorum müthiş bir dev gökada.gözlemlenen evrende belkide yüzlerce binlercesi var.hubble a minnettar olmamız lazım.teşekkürler."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/bir-devin-kalbine-gomulmek/", "text": "Renkli yıldızlar ve gazlardan oluşan bu dizgenin zengin görüntüsü ESO'nun Şili'de bulunan La Silla Gözlemevi'ndeki MPG/ESO 2.2-metre teleskopuna bağlı Geniş Alan Görüntüleyicisi ile alınmıştır. Burada görülen yıldızlar NGC 2367 olarak bilinen genç açık yıldız kümesine ait olup, Samanyolu'nun sınırlarındaki yaşlı ve yoğun yapıların ortasında yer alan yeni doğmuş yıldız gruplaşmalarından biridir. İngiltere'den yorulmak bilmeyen gözlemci Sör William Herschel tarafından 20 Kasım 1784'te keşfedilen parlak yıldız kümesi NGC 2367 Yeryüzü'nden yaklaşık 7000 ışık-yılı uzaklıkta Büyük Köpek takımyıldızı doğrultusunda yer almaktadır. Sadece beş milyon yıllık yaşlarıyla sahip olduğu genç yıldızlarının çoğu yoğun mavi ışıkta parıldamaktadır, bu da çevredeki hidrojen gazından kaynaklanan yumuşak-kızılımsı ışımayla harika bir karşıtlık sergilemektedir. NGC 2367 gibi açık kümeler Samanyolu gibi sarmal gökadalarda yaygın olarak görülmektedir, ve içinde bulundukları gökadaların dış kısımlarında oluşmaya eğilimlidirler. Gökada merkezi etrafında olan yer değiştirmelerinde diğer kümelerin yanı sıra yakın geçiş yaptıkları büyük gaz bulutlarının kütleçekimlerinden de etkilenmektedirler.Açık kümeler başlangıçta zayıf bir çekimle bağlı bir topluluk oldukları ve sıcak genç yıldızlardan kaynaklanan ışımanın etkisiyle sürekli bir şekilde kütle kaybı yaşadıkları için, bu bozulmalar sıklıkla görülmekte ve yıldızlarının bir kısmı, daha önceden Güneş'in de yapmış olduğuna inanıldığı gibi kardeşlerini bırakarak küme dışına çıkmaktadırlar.Bir açık küme genellikle tamamen dağılmadan birkaç yüz milyon yıl dayanabilmektedir. Bu süre içerisinde kümeler yıldız evrimi araştırmaları için mükemmel saha çalışmaları olarak kullanılabilmektedir. Tüm yıldız bileşenleri aynı bulut maddesinden aşağı yukarı aynı zamanda doğmakta ve bu sayede yaşları kolaylıkla tespit edilerek evrim aşamaları saptanmaktadır. Çoğu açık küme gibi NGC 2367'de yıldızlarının doğduğu bir salma bulutu içerisinde gömülüdür. Bunun dışındakiler küçük demetler ve en sıcak yıldızlar tarafından salınan mor-ötesi ışımayla iyonlaşan hidrojen gazı bulutları şeklinde ortaya çıkmaktadırlar. Bundan daha ilginç olanı ise, kümeyi ve bulutsuyu dışarıya doğru taramaya başladığınızda, çok daha geniş bir yapı ortaya çıkmaktadır: NGC 2367 ve onu içeren bulutsunun Brand 16 olarak bilinen çok daha büyük bir bulutsunun çekirdeği olduğu düşünülmekte, ki böylece muazzam büyüklükteki GS234-02 olarak bilinen süper-kabuğun küçük bir parçası haline gelmektedir. GS234-02 süper-kabuğu Samanyolu gökadamızın dış kısımlarında yer almaktadır. Bu geniş yapı yüzlerce ışık-yılı genişliğindedir. Yaşamına, özellike büyük kütleli bir grup yıldızın güçlü yıldız rüzgarları sayesinde ayrı ayrı genişleyen sıcak gaz kürecikleri üretmesiyle başlamıştır. Bu komşu küreler sonunda birleşerek bir süper-küre meydana getirmiş ve bunların merkezlerindeki kısa yaşam süreli yıldızların benzer zamanlarda süpernova olarak patlamaları ile daha da genişleyen süper-küre, diğer süper-kürelerle birleşeceği noktaya kadar gelmiştir ve burada artık süper-kabuk oluşmaktadır. Sonuçta aşamalarla ortaya çıkan yapı bir gökada içerisindeki mümkün olabilecek en büyük nesnedir. Eş-merkezli olarak genişleyen yaşlı olduğu kadar da devasa bu sistem, gökada içerisindeki yıldızların doğum ve ölümleri ile şekillenen karmaşık, birbiriyle ilişkili yapılara mükemmel bir örnek teşkil etmektedir. ESO-Türkiye"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/bir-dunya-benzeri-gezegen-daha/", "text": "Gökbilimciler 16 ışık yılı uzaktaki bir yıldızın çevresinde dolanan Dünya benzeri gezegen keşfettiler. GJ 832 c olarak adlandırılan beş Dünya büyüklüğündeki süper-Dünya kırmızı cüce yıldızının çevresinde 16 günde dolanıyor. Kırmızı cüceler Güneş'ten daha küçük ve daha soğuk yıldızlardır. Yeni gezegen Porto Rika'nın Arecibo şehrinde bulunan Porto Rika Üniversitesi bilim insanları tarafından geliştirilen Dünya Benzerlik Endeksi'ne göre üçüncü sıraya yerleşti. Keşif ekibinden Prof. Chris Tinney'e göre bu gezegende eğer yaşam varsa yaşayanlar, gezegenin bir yılının sadece 16 gün olması nedeniyle, mevsimsel değişimleri oldukça sık yaşıyor olmalıdır. Gezegenin büyük kütlesinin varlığı bir atmosferi olabileceğini gösterir. Ancak nasıl bir atmosfer: Venüs gibi yoğunsa yüzeyi sıcaktan kavruluyor olabilir diyor Prof. Tinney. Gezegen yıldızı ile arasındaki kütle çekimi kuvveti nedeniyle yıldızın yalpalama yapması nedeniyle keşfedildi. Gözlem ekibi bunun için Anglo-Avustralian Teleskopunu kullandılar. Daha sonra Şili'de bulunan 6,5 metrelik Magellan Teleskopu ve Avrupa Güney Gözlemevi'nin 3,6 metrelik teleskop verileri de incelendi. Ekip 2009 yılında da aynı yıldızın Gliese GJ b adlı soğuk Jüpiter benzeri gezegen olduğunu keşfetmişti. Bu gezegenin yörünge dönemi ise dokuz yıl. Bu sistem, biri dış sistemde dev gezegen, diğer iç sistem de karasal gezegeniyle sanki küçük bir Güneş Sistemi'dir diyor Prof. Tinney. Dünya Benzerlik Endeksi'ne göre ilk sırada 0,84 DBE değeriyle 23 ışık yılı uzaklıktaki Gliese 667C c gezegeni bulunuyor. Dünya'nın DBE değeri 1'dir. İkinci sırada ise 1200 ışık yılı uzaklıktaki Kepler-62 e gezegeni bulunmaktadır. Bu gezegenin DBE'si 0,83 olarak hesaplanmıştır. Yeni bulunan Gliese GJ 832 c gezegeninin DBE'si 0,81 olarak belirlenmiştir."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/bir-dunya-daha/", "text": "Hertfordshire Üniversitesi'nden Mikko Tuomi ve Göttingen Üniversitesi'nden Guillem Anglada-Escude'nin başını çektiği uluslararası bir ekip, yakın bir yıldızın çevresinde hayatın olanaklı olduğu bölgede Dünya'daki iklime sahip olabilecek bir gezegen keşfetti. Yeni süper-Dünya yıldızın yaşam alanı içerisinde yer almaktadır ve altı gezegenli sistemin bir üyesidir. Daha önce yıldızın yaşam alanı içerisinde üç gezegen olabileceği düşünülüyordu. Yıldızdan gelen yoğun ışığa karşılık araştırmacılar yıldıza yakın yaşam alanı içinde dolanan üç yeni süper-Dünya gezegen adayını belirlediler. Mikko Tuomi: Yıldızdan gelen yoğun sinyalin etkisini dalga boyu ile filtre ederek yeni bir teknik eşliğinde üç yeni süper-Dünya gezegeni ortaya çıkardık. HD 40307 adlı yıldızın artık altı gezegeni olduğunu biliyoruz diyor. Yıldızın, Dünya'nın Güneş çevresindeki yörüngesine benzer, bir yörüngede dolanan yeni gezegenlerden biri en az yedi dünya kütlesindedir. Bu da gezegenin yıldızından Dünya'nın Güneş'ten aldığı kadar ısı ve ışık enerjisi alması demektir. Bu da gezegende yaşam olma olasılığını arttırır. Gezegen üzerinde yaşam için gerekli sıvı halde suyun bulunması ve en önemlisi de yıldızı çevresinde dolanırken, aynı zamanda kendi ekseni çevresinde de dönerek Dünya'daki gibi gece ve gündüz oluşumunun mümkün olmasıdır. Guillem Turka-Escude: HD 40307 yaşlı ve sakin bir cüce yıldızdır. Böyle bir yıldızın çevresinde dolanan bir gezegende Dünya'daki gibi iklimlerin oluşmaması için bir neden yoktur diyor. Hertfordshire Üniversitesi'nden Hugh Jones: Gezegenin uzun yörüngesi nedeniyle iklimi ve atmosferinin yaşamı desteklediğini söyleyebiliriz. Gezegenin, Dünya benzeri bir yörüngede dolandığı için kendisinin ya da olası uydularının ne sıcak ne de soğuk olduğunu ve üzerinde yaşam olma olasılığının yüksek olduğunu söyleyebiliriz diyor. Bu yılın başlarında Kepler Uzay Teleskopu bir başka Dünya benzeri yörüngede dolanan Kepler 22b adlı bir gezegeni keşfetmişti. Bu gezegen bizden 600 ışık yılı uzaktaydı. Araştırmacıların keşfettiği HD 40307g ise bundan çok daha yakın, 42 ışık yılı yakınımızda yer alıyor. Soğuk yıldızların çevresindeki gezegenleri araştıran Mikko Tuomi, Avrupa Bilim ağı'nın RoPACS ekibinin bir üyesidir. Hertfordshire Üniversitesi'nden RoPACS üyesi David Pinfield: Yerde araştırarak böylesi keşiflerde bulunmak güzel. Bu tür sistemler yakında uzayda çalışan büyük teleskopların da hedefi olacaktır diyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/bir-felaket-haberi-de-benden/", "text": "Hep sağdan soldan mı duyacaksınız. Bu kez Astronomi Diyarı'ndan duyun: Dünya'nın sonu yakın... Bir cüce yıldızın bize, yani Güneş Sistemine doğru yaklaştığı ve 1.5 milyon sonra Oort Bulutu'yla etkileşime girebileceği belirtiliyor. Yıldız bize doğru yaklaşıyor ve 1.5 milyon yıl sonra bu yıldıza ait kuyrukluyıldızlar Dünya'ya yönelebilir. Tabi bunu şimdiden yazmak biraz fantastik kaçıyor ama bu olmayacak şey de değil. Rusya'nın St. Petersburg kentindeki Pulkovo Gözlemevi'nden Vadim Bobylev, ESA'nın Hipparcos uydusunun verilerini de kullanarak komşu bir yıldızın hız ölçümlerini gerçekleştirdi. Buna göre dört yıldızın Dünya'dan yaklaşık 9.5 ışık yılı uzaklıktan yani Oort Bulutu içinden geçeceği bulundu. Oort Bulutu Güneş çevresinde dolanan en uzak ve soğuk nesnelerin, kuyrukluyıldızların bulunduğu kümedir. Bu yıldızların içinde en tehlikeli olanı ise Gliese 710 adıyla bilinen 63 ışık yılı uzaklıktaki bir turuncu renkteki cüce. Önceki çalışmalarda bu yıldızın 1.5 milyon yıl sonra Oort kümesinin içinden geçebileceği öne sürülmüştü. Yıldız bize doğru saniyede 14 km hızla yol alıyor. Bobylev'in hesaplarına göre Gliese 710'un Oort Kümesi içinden geçme olasılığı % 86. Böyle bir olay ise bölgedeki kuyrukluyıldızların ve diğer nesnelerin yörüngelerini etkileyip o bölgede bir kaos yaşanmasına neden olabilir. Yörüngesinden fırlayan binlerce nesne iç sisteme doğru hareket edip Dünya ile de çarpışabilir. Dünya-Güneş uzaklığını 1 GB olarak düşünürsek, Gliese 710'nun 1000 GB kadar yakınımıza gelme olasılığı ise 10000 de 1 kadar. Böylesine bir uzaklık ise Neptün'ün ötesindeki buzlu nesneleri itip onların yerlerini değiştirebilir. Hatta Neptün'ün yörüngesinde bile bir değişikliğe neden olabilir. NASA'nın Kaliforniya'daki Jet İtiş Gücü Laboratuvarı'ndan Paul Weissman'a göre, böyle bir şey çok önemli olay olur. Böyle bir karşılaşmanın mümkün olabileceğini biliyoruz. Ancak sonucun daha sağlam ve daha güvenilir olması için daha fazla ayrıntı ve daha sağlam çalışma yapmak gerekiyor diyor Weissman. Kaynak: New Scientist"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/bir-garip-cisim-triton-ve-trident-projesi/", "text": "Voyager 2 aracı 30 yıl önce Neptün'ün tuhaf uydusu Triton'un yakınından geçtiğinde oraya çıkan sorular hala çözülemedi. Şimdi bu soruların çözümü için yeni bir araç ve proje önerilmekte: Trident projesi. Voyager 2 Neptün'ün yakınından geçmiş tek uzay aracıdır ve bu da beraberinde birçok yanıtlanmamış soru getirmişti. Oldukça şaşırtıcı görüntülerde; Triton'un yüzeyinden püsküren muazzam buzlu ve ince koyu tüyler görülmüştü. Bunlar neydi? Görüntülerde buz benzeri yapıların genç olduğu ve bu da yüzeyin yenilendiği anlamına geliyordu. Ama bu madde nereden geliyordu? Güneş'ten Jüpiter'in uzaklığının altı katı kadar uzakta olan antik uydu hala nasıl aktif kalabildi? Acaba içyapısında bu etkinliğini sürdürecek sıcak bir şey mi var? NASA'nın Keşif Programı kapsamında önerilen yeni bir proje bu sırları çözmeyi hedefliyor. Trident adı verilen projenin adı eski Roma deniz tanrısı Neptune tarafından taşınan üç çatallı mızraktan gelmektedir. Proje beraberinde üç projeyle yarışacak*. Eğer onay görürse on yıl sonra göreve başlayacak. Triton'un zaman içindeki değişimini araştırmak Güneş Sistemindeki cisimlerin nasıl geliştiğini ve değiştiğini ortaya çıkaracak. Triton'daki gariplikler bu kadarla sınırlı değil: Triton, Neptün'ün dönme yönüne göre ters yönde dolanmaktadır. Güneş Sisteminde başka hiçbir uydu bunu yapmamaktadır. Ayrıca Triton'un yörünge eğimi Neptün'ün ekvatoruna göre 23 derece açı yapmaktadır. Ay'ın dörtte üçü büyüklükteki Triton muhtemelen Güneş Sisteminin oluştuğu dönemde Neptün ötesi bölge olan Kuiper Kuşağından içeri hareket ederken gaz devi tarafından yakalandı. Triton'un olağandışı bir atmosferi bulunmaktadır: Yüklü parçacıklarla dolu iyonosferi Güneş Sistemindeki tüm uydulara göre 10 kat daha aktiftir. Bu özellik oldukça sıra dışıdır. Çünkü iyonosferler güneş enerjisiyle yüklenir. Ancak Triton ile Neptün Güneş'ten oldukça uzaktadır Güneş ile Dünya uzaklığının 30 katı- ve bu da başka bir enerji kaynağı olması gerektiğini göstermektedir. (Neptün'ün Güneş çevresindeki bir turu 165 Dünya yılı sürmektedir.) Triton'un iklimi dinamik ve değişkendir. Yüzeye düzenli olarak organik madde, muhtemelen de azot, kar şeklinde yağmaktadır. Üç Olasılık Voyager 2 ile tespit edilen gizemli tüyler ilgi çekicidir. Satürn'ün Enceladus ve muhtemelen Jüpiter'in Europa uydusunda da gözlenen bu tüyler, iç kısımda yer alan suyun kalın buzlu kabuktan geçtikten sonra oluştuğu düşünülmektedir. Eğer Triton'un yüzeyinin altında bir okyanus varsa bu bilgiyle iç okyanusların nasıl oluştuğu sorusu yanıt bulabilir. Bilinen diğer okyanusların aksine Triton'daki muhtemel okyanusun Neptün tarafından yakalandıktan sonra oluştuğu düşünülmektedir. Ayrıca bilim insanları bu sayede nerede su olabileceğine ilişkin tahminlerini de geliştirebilecek. Güneş sistemindeki cisimlerde su dahil temel yaşam bileşenlerinin hangi etkenler sonucunda oluştuğu bulunabilecek. Trident bu amaçla içeride bir okyanus olup olmadığını araştırmak için, iyonosferi için ve tuhaf yüzeyinin özelliklerini ortaya çıkarmak için üç temel alet taşıyacak. İkinci bir amaç ise Triton'un oldukça geniş ve görünmeyen topraklarını keşfetmek olacak. Triton, Kuiper kuşağındaki cisimler için şimdiye kadar keşfedilmemiş en büyük katı yüzeyi olan uydudur. Uydu hakkında tüm bildiklerimiz Voyager 2 aracına aittir ve o da uydunun ancak %40'ının haritalanmasına olanak sağlamıştır. Ayrıca o zamandan bu yana bilinen yüzeylerdeki değişim de ortaya çıkarılabilecektir. Trident'in üçüncü hedefi ise yüzeyin nasıl yenilendiğini anlamak olacak. Yüzey oldukça genç bir jeolojiyi göstermektedir (4.6 milyar yıl yaşındaki Güneş Sisteminde sadece 10 milyon yıl yaşındaki bir yüzey) ve neredeyse hiç görünür kratere sahip değil. Diğer buzlu uydulardan oldukça farklı görünmektedir: çukurlu ve yüksek duvarlı ovaları olan ilginç yüzey şekiller. Bu tür manzaralar uydunun diğer buzlu cisimlere nasıl evrildiğini ortaya çıkarabilir. *Önerilen diğer üç proje ise, VERITAS, DAVINCI ve IVO. VERITAS ve DAVINCI esas olarak Venüs atmosferini ve yüzeyini araştırma amaçlı. Yüzeyin ayrıntılı haritasını elde ederek bu sıcak gezegende neler olup bittiğinin ortaya çıkarılmasını amaçlıyor. DAVINCI buna ek olarak gezegene bir alet indirerek atmosfer ve yüzey ayrıntılarını elde etmeyi amaçlıyor. NASA Venüs'e yönelik son projesini 1978'de geliştirmişti. IVO ise gelgit kuvvetlerinin cisimlerin oluşumunu ve gelişimini nasıl etkilediğini anlamak amacıyla Jüpiter'in uydusu Io'yu araştırmak üzere öneriliyor. Bilindiği üzere Io uydusu Jüpiter'in kuvvetli çekim kuvveti etkisiyle ezilmekte ve yüzeye bol miktarda magma püskürtmektedir. Io'nun içyapısında bir magma okyanusu olup olmadığı bir muammadır. Gelgit etkisinin ve içyapısındaki olası magma okyanusunun ortaya çıkarılması için IVO projesi geliştirilmiştir."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/bir-gaz-gezegende-organik-molekul-bulundu/", "text": "Güneş Sistemi dışındaki gezegenleri inceleyen Gökbilimciler, sıcak gaz bir gezegende yaşam için gerekli olan organik molekül tespit ettiler. Gezegen yaşanabilir durumda değil, ancak gelecekte aynı moleküller bir karasal gezegende bulunabilir. NASA'nın yörüngede dolanan Hubble ve Spitzer Teleskoplarıyla, 150 ışık yılı uzaklıktaki Güneş benzeri bir yıldız çevresinde dolanan HD 209458 b gezegeninde organik molekül izine rastlandı. Daha önce de Aralık 2008'de HD 189733 b gezegeninde karbondioksit varlığı tespit edilmişti. Bu gezegende aynı zamanda Hubble ve Spitzer ile su buharı ve metanın varlığı ortaya çıkarılmıştı. Keşif tayf ölçer üzerine düşen ışığın incelenmesiyle yapıldı. Burada elementlerin her birinin imzası farklı olduğundan, tayf ölçerde oluşan renksel görünümden hangi elemente ait olduğu bulunabiliyor. İki gezegende bulunan moleküllerin miktarında farklılık bulunuyor. Örneğin gezegenlerdeki su ve karbondioksit miktarları eşitken, HD 209458 b'deki metan miktarı daha yüksek. Bu değerin yüksek olması, gezegenin oluşumuyla ilgisinin olabileceği düşünülüyor. Bu tip maddelerin bir gezegende bulunması hayatın olduğu anlamına gelmeyebilir. Çünkü bu moleküllerin gezegendeki varlığını açıklayan başka çözümlerde var. Ancak bu iki gezegende söz konusu moleküllerin izine rastlamak gökbilimciler için önemli. Bu sayede daha fazla ötegezegenin atmosfer yapısı ortaya çıkarılabilir. Kaynak: Spitzer HD 189733 b: 60 ışık yılı uzağımızda 1.13 Jüpiter kütleli ve yıldızına 0.03 GB kadar uzaklıkta bulunan gezegen 2005 yılında keşfedilmişti. HD 209458 b: 150 ışık yılı uzağımızdaki Kanatlıat takımyıldızına bağlı güneş benzeri yıldız çevresinde dolanan 0,685 Jüpiter kütleli ve 1.32 Jüpiter çaplı gaz gezegen. 1999 yılında keşfedilen gezegen, yıldızına 0.047 GB uzaklıkta olduğundan çok sıcak. GB: Gök Birimi. 1 GB, Dünya-Güneş uzaklığı olan 150 milyon km'dir."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/bir-gezegen-avcisiyla-kepler-uzerine-sohbet/", "text": " Dünya'nın en üretken gezegen avcılarından biri olan Geoff Marcy, geçiş yapan ilk güneşdışı gezegenden, bizimkine benzer bir yıldızın yörüngesinde dolanan birden çok gezegene sahip ilk gezegen sistemine kadar çığır açıcı sayısız keşif yapmıştır. O ve arkadaşları hali hazırda 205 gezegenin keşfine imza atmış durumdalar. Geoff, NASA'nın güneşdışı gezegenlere adanan ilk projesi olan Kepler kadar, planlanan SIM Lite Gökölçümü Gözlemevi için de eş araştırmacı konumundadır. Gezegen Avı, Marcy ile geçen yıl mart ayında fırlatılan Kepler projesinde elde nelerin mevcut olduğunu konuştu. Kepler, şu anda Dünya benzeri gezegenlerin izlerini bulmak üzere Kuğu Takımyıldızı yakınlarında yer alan 100.000 yıldızı izliyor. GA : Kepler neredeyse bir yıldır yörüngede ve kısa bir süre önce de ilk gezegen keşiflerini duyurdu. Proje sizce nasıl gidiyor? Marcy : Kepler çok güzel çalışıyor. Yıldızların parlaklarını şimdiye kadar görülmemiş olan on binde bir hassasiyetten bile daha iyi değerlerde ölçebiliyor. Kesintisiz olarak binlerce yıldızı izleme yeteneğine yaklaşabilen başka bir aygıt yok. GA : Fırlatmadan kısa bir süre sonra, Kepler'deki CCD yükselteçlerinde bazı sorunlar olduğu duyuruldu. Bu durum projeyi nasıl etkiledi acaba? Marcy : Bu çok küçük bir sorun. Projedeki 42 CCD'nin küçük bir bölümü etkilenmiş durumda ve çok da kötü bir durumda değiller. Kepler halen planlandığı kadar hassas durumda ve akıllara durgunluk veren bir kaliteyle sonuçlar üretmeye devam ediyor. GA : Kamuoyunda iyi tanınan bazı bilim insanları Kepler'in bir yıl içerisinde Dünya benzeri bir gezegen bulacağı tahmininde bulundular. Sizce bu mümkün olabilir mi? Marcy : Kepler'in Dünya benzeri bir gezegen bulacağını öngörmek çok cüretkar bir tahmin olur. Dünya'nın beş para etmez olduğunu da bulabiliriz, ender bulunan bir mücevher olduğunu da. Hatta hiç Dünya benzeri bir gezegen bulamaya da biliriz ki; bu da dikkat çekici bir sonuç olup, gezegenimizin standarda aykırı olağandışı bir şey olduğuna işaret edecektir. Eğer Dünya benzeri bir gezegen bulabilirsek, bunları tespit etmek bir yıldan uzun bir zaman alacaktır. Kepler'in, bir gezegenin varlığını teyit etmek için kendi yıldızı önünden üç kez geçtiğini görmesi gerekmektedir. Dünya ile aynı yörüngeye sahip bir gezegen için bekleme süresi üç yıldan fazla olacaktır. GA : Proje sona erdiğinde Kepler bulgularının toplum üzerindeki etkisi ne olacak dersiniz? Marcy : Kendi Dünyamız ile ilgili bilgilerimizi son derece zenginleştirecektir; benzer birçok gezegenden biri mi, yoksa uzayda ender rastlanan bir vaha mı olduğunu bilebileceğiz. Eğer yaşanabilir gezegenler yaygın ise, bir sonraki adım yani akıllı yaşam araştırmaları için çok sıkı düşünmemiz gerekecek. Kepler, bizi diğer yaşanabilir gezegenlere, hatta evrendeki kendi kardeşlerimize bağlayacak bir sıçrama taşı olabilir. GA : Yaşama elverişli bir gezegen bulmanın etkileri göz önünde tutulduğunda, Kepler'in yaptığı gezegen avının Dünyaların yaygın olduğu tezini ispat etmesini ümit eder misiniz? Marcy : Sanıyorum önyargısız kalmak önemli. Bilim insanları olarak, açık fikirli olduğumuzdan ve keşiflerimizi dürüstçe raporladığımızdan emin olmalı ve elimizdeki verilere fazladan mana vermekten kaçınmalıyız. Belli bir sonuca ulaşmayı aşırı derecede istiyorsak hatalar yapabiliriz. En önemli şey nitelikli verilerdir; bu nedenle de sakin, ihtiyatlı ve kendi kendini eleştirebilen biri olmaya çalışırım. GA : İnsanların Kepler hakkında bilmesi gereken başka bir şey var mı? Marcy : Bizi izlemeye devam edin! Eski Yunanlıların üzerinde kafa yordukları, atalarımızın ağaçlardan yere indiklerinden beri sordukları soruların cevaplarını bulmaya çok yaklaştık. Kaynak: Bulutsu-Gezegen Avı"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/bir-gezegen-buyurken-izleniyor/", "text": "Bir kaba koyduğunuz un çok hafif ve ufak bir üfleme ile bile her an ortalığı batıracak özelliktedir. Ancak kaba su eklerseniz un topaklaşmaya başlar. Topak hale gelen hamura biraz daha malzeme eklerseniz büyür. Mutfaktan uzaya dönersek, aslında gök cisimleri de benzer süreçle oluşur. Bir gezegen oluşurken yakınındaki gaz ve tozu çekerek büyür. PDS 70b olarak adlandırılmış ötegezegende bu süreç Hubble teleskopu ile izleniyor. Gezegen milyonlarca yıl önce başlayan evrimindeki büyümesini çevresindeki gaz ve tozu çekerek devam ettiriyor. Hubble verilerini irdeleyen gökbilimciler gezegene düşen aşırı sıcak gazdan kaynaklanan ışımayı izliyor. Ancak bu ışımayı görmek için teleskopun morötesi gözlüğüne ihtiyaç duyuyorlar. Moröte bölgede salınan ışıma ile PDS 70b'nin kütlesindeki büyüme oranını tespit etmeyi başardılar. Jüpiter boyutundaki dev gezegen, yıldızına Uranüs-Güneş mesafesi kadar uzaktaki gaz ve toz karmaşası içinde bulunmaktadır. Yaklaşık 5 milyon yıl önce oluşmaya başlayan gezegen, oluşum sürecini tamamlamak üzere olabilir. Bulgular dev ötegezegenlerin nasıl büyüdüğü hakkında yeni bilgiler sunmaktadır. Şimdiye kadar 4000'den fazla gezegen kataloglandı. Bunlardan sadece 15'i doğrudan görüntülenebildi ki en iyi fotoğraflarda bile gezegenler nokta kadar küçük görünmektedirler. PDS 70b, yıldızını çevreleyen devasa toz ve gaz diskinin içinde yer alıyor. Turuncu cüce yıldız PDS 70'in iki gezegeni olduğu biliniyor. Sistem Erboğa takımyıldızında ve 370 ışık yılı uzakta yer alıyor. Bu gezegenle ilgili araştırmalara katkı sağlayan moröte bölge gözlemleri ile gezegenin kütlesel büyüme oranı ölçülebildi. Gezegen 5 milyon yıl içinde beş Jüpiter kütlesine ulaştı. Bu büyüme oranı sabit kalırsa gezegen bir milyon içinde kütlesini Jüpiter'in 1/100'ü kadar artıracağı ya da azaltacağı hesaplanıyor. Gezegen kütlesinin artıracağı mı yoksa azalacağı mı şu an net değil, bunun için devam gözlemleri gerekiyor. Genç PDS 70 sistemi gezegenleri besleyen ve onların büyümesini sağlayan ilkel gaz ve toz diskiyle doludur. PDS 70b gezegeninin çevresi oldukça büyük diskle çevrilidir. Araştırmacılar gezegenin manyetik alanı nedeniyle gezegen yüzeyine malzeme aktığını düşünüyor. Bu malzemenin yolu izlendiğinde belirli yerlerde sıcak noktalar oluşur ve bunlar moröte bölgede görülebilir. Hubble ile görülen işte bu noktalardır. Bu gözlemler 4.6 milyar yıl önce Güneş'i saran dev gaz diskinin sistemimizdeki gaz devlerinin nasıl oluştuğuna dair bilgiler vermektedir. Jüpiter bu disk nedeniyle şişmiş ve büyük uyduları da o diskteki artıklardan oluşmuş olabilir."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/bir-gezegen-daha-goruntulendi/", "text": "Doğrudan görüntüleme yöntemiyle bir gezegen keşfedildi. Şimdiye kadar dolaylı yöntemlerle 3600'den fazla* gezegen keşfedildi. Bunlardan doğrudan görüntüleme yöntemi kullanılarak keşfedilen gezegen sayısı bir avuç kadar. Keşif bu nedenle önemli. Diğer yöntemlerin hiçbirinde gezegen görülmemesine karşılık doğrudan görüntüleme yönteminde gezegen görüntülenir. Keşif İsviçre Cenevre Üniversitesi gökbilimcilerin başını çektiği bir uluslararası araştırma ekibi tarafından ESO'nun VLT üzerindeki SPHERE aleti ile gerçekleşti. Atmosferdeki türbülansları gerçek zamanlı düzelten ve yıldız ışığına yoğunlaşmayı sağlayan bu alet sayesinde bir ötegezegenin fotoğrafı çekilebiliyor. Böyle bir görüntü için SPHERE atmosferik etkileri saniyede 1200 kez düzeltebilen hareketli aynayı ve yıldız ışığını gizleyerek çevresini gösteren koronograf kullanıyor. SPHERE bir gezegen sinyalini yıldızdan milyon kat daha düşük bir parlaklığa sahip olsa bile tespit edebiliyor. Yeni gezegen yıldızından Neptün-Güneş uzaklığının üç katından daha uzakta yer alıyor. HIP65426b adlı gezegen Jüpiter'e göre 6-12 kat daha kütleli ve 1200 C derece sıcaklığında. Bu gezegen gökbilimcilerin kafalarındaki soru işaretlerini gidermiyor. Çoğu yıldızın çevresinde malzeme diski yoktur. HARPS'ı kullanarak keşfedilen HIP65426'nın genç bir yıldız olduğu belirlendi. Güneş'e göre 150 kat daha hızlı dönmekteydi. Bu durumda gezegeni nasıl oluşmuş olabilir? Burada iki senaryo dikkate alınmaktadır. Biri gezegenin bir gaz ve toz diskinde oluştuğu ve disk dağıldıktan sonra diğer gezegenlerle etkileşime girerek yıldızdan uzaklaştığını işaret eder. Diğeri ise yıldız ve gezegenin aynı anda oluştuğunu ve birinin daha büyük olması nedeniyle tüm malzemeyi toplaması nedeniyle diğerinin ancak gezegene dönüştüğünü söylemektedir. *Kabul edilmiş gezegen sayısı, tek gezegeni olan yıldız sayısı ve gezegen sistemi sayısını sitenin sağ tarafındaki sayaçtan izleyebilirsiniz."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/bir-gezegen-olusum-diskinde-en-buyuk-molekul-kesfedildi/", "text": "Hollanda Leiden Gözlemevindeki araştırmacılar Şili'deki Atacama Büyük Milimetre/milimetre-altı Dizgesini kullanarak bir gezegen-oluşum diskinde ilk kez dimetil eter tespit etti. Dokuz atomuyla bu şimdiye kadar bu tür bir diskte bulunan en büyük moleküldür. Ayrıca yaşamın oluşumuna katkı sağlayan daha büyük organik moleküllerin öncüsü özelliğindedir. Bu sonuçlardan gezegenimizdeki yaşamın kökeni hakkında daha fazla şey öğrenebilir ve diğer gezegen sistemlerindeki potansiyel yaşam için fikir edinebiliriz. Bulgularımızın büyük resimdeki yerini görmek heyecan verici, diyor bugün Astronomy & Astrophysics'te yayımlanan çalışmanın baş yazarı, Leiden Üniversitesi ve Leiden Gözlemevi'nden yüksek lisans öğrencisi Nashanty Brunken. Dimetil eter yıldız oluşum bulutlarında yaygın olarak görülen bir organik molekül olmasına rağmen şimdiye kadar bir gezegen-oluşum diskinde hiç bulunmamıştı. Araştırmacılar ayrıca dimetil eter gibi karmaşık bir molekül olan ve yine daha büyük organik moleküllerin yapı taşı görevi gören metil format tespiti de gerçekleştirdi. Sonunda bu daha büyük moleküllerin disklerde tespit edilmesi gerçekten heyecan verici. Bir süre onları gözlemenin pek mümkün olmadığını düşünmüştük, diyor yine Leiden Üniversitesi'nden araştırmacı ve eş-yazar Alice Booth. Moleküller genç yıldız IRS 48 (Oph-IRS 48 olarak da biliniyor) etrafındaki gezegen oluşum diskinde, ESO'nun ortağı olduğu ALMA'nın yardımıyla bulundu. IRS 48 Yılancı takım yıldızı doğrultusunda, 444 ışık-yılı uzaklıkta yer almaktadır ve diski içindeki asimetrik, ceviz şekilli toz tuzağı nedeniyle çok sayıda çalışmaya konu olmaktadır. Yeni doğan bir gezegen ya da yıldız ile toz tuzağı arasındaki bir yoldaş yıldız nedeniyle oluşan bu bölge, bir araya gelerek büyüyen ve kilometre-boyutlarındaki kuyruklu yıldızlar, asteroidler ve hatta gezegenler gibi nesneleri oluşturma potansiyeline sahip milimetre-boyutlarında çok sayıda toz taneciği içermektedir. Dimetil eter gibi çoğu karmaşık organik molekülün yıldız oluşum bulutlarında yıldızların oluşumlarından bile önce ortaya çıktıkları düşünülüyor. Bu soğuk ortamlarda, atomlar ve karbon monoksit gibi basit moleküller toz taneciklerine yapışarak bir buz tabakası oluşturur ve daha karmaşık moleküllerin oluşmasıyla sonuçlanan kimyasal tepkimelere uğrarlar. Araştırmacılar yeni bir çalışmayla IRS 48 diskindeki toz tuzağında, karmaşık moleküllerce zengin buzla kaplı toz tanecikleri içeren bir buz rezervi olduğunu keşfetti. ALMA şimdi diskin bu bölümünde dimetil eter moleküllerini işaret eden sinyaller buldu: IRS 48'den gelen ısı buzu doğrudan gaza çevirerek soğuk bulutlardan dışarıya atılan moleküllerin tespit edilebilir hale gelmesine neden olmaktadır. Bunu daha da heyecanlı hale getiren şey şu, artık biliyoruz ki bu daha büyük karmaşık moleküller disk içinde oluşan gezegenleri beslemek için kullanılabilir, şeklinde açıklıyor Booth. Bu moleküller çoğu sistemde buz içinde gizlenmiş olduğundan bu durum daha önce bilinmiyordu. Dimetil eterin keşfi yıldız oluşum bölgelerinde yaygın olarak tespit edilen çoğu karmaşık molekülün de gezegen oluşum disklerindeki buzlu yapılarda bulunabileceğine işaret ediyor. Bu moleküller yaşamın temel yapı taşları olan amino asitler ve şekerler gibi prebiyotik moleküllerin öncülleridir. Oluşumları ve evrimleri incelendiğinde, araştırmacılar prebiyotik moleküllerin nasıl olup da bizimki gibi gezegenlerle sonuçlandığını daha iyi anlayabilecek. Artık bu karmaşık moleküllerin bulutlar ve yıldızlardan, gezegen oluşum disklerine ve kuyruklu yıldızlara kadar olan tüm seyahatini izlemeye başladığımız için oldukça memnunuz. Daha fazla gözlemle Güneş Sistemi'mizdeki prebiyotik moleküllerin de kökenini anlamaya bir adım daha yaklaşmayı ümit ediyoruz, diyor çalışma ekibinden Leiden Gözlemevi araştırmacısı Nienke van der Marel. Şu anda Şili'de inşa halinde olan ve bu on yılın sonunda faaliyete geçecek ESO'nun Aşırı Büyük Teleskobu ile IRS 48'in gelecekteki çalışmaları, ekibin Dünya benzeri gezegenlerin oluşabileceği diskin iç kısımlarındaki kimyasal yapıyı araştırmasını sağlayacak. Arif Solmaz, Çağ Üniversitesi Uzay Gözlem ve Araştırma Merkezi, Mersin"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/bir-gezegende-karbondioksit-kesfedildi/", "text": "James Webb Uzay Teleskopu bir ötegezegenin atmosferinde karbondioksiti belirleyerek, ötegezegen biliminde yeni bir dönemi başlattı. James Webb Uzay Teleskopu, 700 ışık yılı uzaktaki bir sıcak dev gezegenin atmosferinden süzülerek gelen ışığa kırmızı-öte dalga boyunda bakarak karbondioksitin tartışmasız kanıtlarını elde etti. Bu gözlem, gezegenin kimyasal yapısı ve oluşumu hakkında önemli bilgiler sağlamaktadır. Araştırmacılar James Webb'in yakın zamanda daha küçük ve karasal gezegenlerin atmosferlerini tarayarak önemli bilgiler elde edeceği için heyecanlılar. Webb'in gözlediği WASP-39b gezegeni, Satürn kütlesinde olup Jüpiter'in çapından 1.3 kat daha büyük genişliğe sahip olan bir sıcak devdir. Şişkin olmasının nedeni 9000C gibi inanılmaz derecede sıcak olmasıdır. Güneş Sistemimizdeki oldukça soğuk olan gaz gezegenlerin tersine WASP-39b yıldızına çok yakın bir yörüngeye sahiptir. Yıldızına, Güneş ile Merkür arası uzaklığın dörtte biri kadar olan yörüngede dolanan gezegen 2011 yılında geçiş yöntemiyle keşfedildi. NASA'nın Hubble ve Spitzer uzay teleskopları başta olmak üzere birçok teleskopla yapılan gözlemler, gezegenin atmosferinde su buharı, sodyum ve potasyum olduğunu belirlemişti. Webb'in kırmızı-öte görme yeteneğiyle şimdi de atmosferinde karbondioksit olduğu saptandı. Bir gezegenin atmosferinin bileşimini anlamak, onun nasıl oluştuğu ve evrimleştiğini otaya koymak açısından önemlidir. Gaz devinin oluşumu için gaz yapı dışında katı malzeme de gereklidir. Önümüzdeki yıllarda Webb'in başka gezegenler için ileteceği verilerle gezegenlerin nasıl oluştuğu daha net anlaşılabilecek. Güneş Sistemimizdeki gezegenlerin nasıl oluştuğunun bir yolu da çok sayıda ve farklı yaştaki gezegenleri incelemek ve kimyasal yapılarını ortaya çıkarmaktan geçmektedir."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/bir-gezegende-sicak-nokta-belirlendi/", "text": "Upsilon Andromedae b bir yüzü yıldızının ışığı altında kaynayan dev bir gaz gezegen. Böylesi gezegenler sıcak Jüpiterler olarak sınıflandırılır. Bu tip gezegenlerin sıcak yüzlerinden bir parçanın uzaktaki başka bir noktaya kayabileceği belirlendi. Gökbilimciler bunun çok şiddetli rüzgarların etkisiyle olabileceğini düşünüyor. Ancak yeni bir keşif bu kuram için sorun oluşturabilir. Spitzer Kızılötesi Teleskopu'nu kullanan gökbilimciler Upsilon Andromedae b gezegeninde sıcak bir nokta tespit etti. Üstelik bu nokta gezegenin parlayan kısmının altında değil gezegenin hemen kenarında yer alıyor. Astrophysical Journal yazarı Ian Crossfield: Biz böyle bir sıcak noktayı görmeyi beklemiyorduk. Bu bize sıcak Jüpiterlerin atmosferleriyle ilgili bilgilerimizin yetersiz olduğunu gösteriyor diyor. Bir yıldızın çevresinde dolanan bir gezegenden gelen fotonları görerek gezegenin keşfedilmesi ilk kez 2005 yılında Spitzer ile gerçekleşti. O zamandan bu yana Spitzer ve Hubble Uzay Teleskopları birkaç sıcak Jüpiter'in atmosferinde su, metan, karbondioksit ve karbonmonoksit olduğunu keşfetti. Yeni çalışma Şubat 2009'da beş gün boyunca alınan verilere dayanıyor. Bu gezegenin yörünge dönemi yer teleskoplarıyla dikey hız yöntemiyle 4.6 gün olarak belirlendi. Ups And b gezegeni Spitzer'in izlediği diğer sıcak Jüpiter'ler gibi bizim görüş alanımıza göre yıldızının önünden geçiş yapmamaktadır. Spitzer yıldızdan ve yörüngede dolanan gezegenden gelen toplam ışığı ölçtü. Teleskop gezegeni doğrudan görememesine karşılık gezegenin sıcak kısmındaki değişimleri, kızılötesi ışıkta ortaya çıkarabiliyor. Gezegenin en sıcak kısmı kızılötesi ışıkta belirgin olarak görülecektir. Yıldızın arkasında kalan bir gezegenin sıcak kısmı en parlak görülecektir. Aynı şekilde arka kısmı da çok karanlık olarak görülecektir. Ancak gezegen Dünya'ya göre yan tarafta iken en parlak şekilde görüldü. Bu da gezegenin en sıcak kısmının yıldızının altında olmadığını gösteriyor. Bu gün batımına doğru havanın normalden daha sıcak olması demektir. Araştırmacılar böyle bir şeyin nasıl olabileceğinden emin değiller. Araştırmacılar böyle bir durumun yıldız ile gezegen arasında gerçekleşen manyetik etkileşimler nedeniyle ortaya çıkan süper hızlı rüzgarlar ile ortaya çıkabileceğini düşünüyor. Ama bu sadece bir fikir. Birkaç daha sıcak Jüpiter incelendiğinde yeni kuramlar ortaya çıkarılabilir. NASA'nın Jet Çalıştırma Laboratuarı Spitzer Projesi bilimcilerinden Michael Werner: Bu çok beklenmedik bir sonuç. Spitzer yabancı dünyaları anlamamız için daha çok zamana ihtiyacımız olduğunu gösterdi diyor. Kaynak: Spitzer"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/bir-gezegeni-buyurken-gormek/", "text": "Hertfordshire Üniversitesi'ndeki gökbilimciler, Dr Maria Cruz Galvez-Ortiz ve Dr John Barnes çok genç bir yıldızın çevresinde dolanan gezegenin oldukça genç yaşta olduğunu belirlediler. Aralık 2009'da keşfedilen BD+ 20 1790b gezegeni en az 6 Jüpiter kütleli ve sadece 35 milyon yaşında. Yıldızına Merkür-Güneş uzaklığından daha yakın konumda bulunan gezegenin yıldızı da çok genç ve aktif bir yıldız. Gezegen aramalarında genç yıldızlara pek bakılmaz. Çünkü bu yıldızların çevresinde yoğun manyetik alanlar bulunur. Dr Maria Cruz Galvez-Ortiz gezegeni yıldızdaki küçük değişimleri saptayarak keşfettiklerini belirtti. Sistem 83 ışık yılı uzaklıktaki İkizler takımyıldızında bulunuyor. Yıldız şu anda 100 milyon yıl yaşından küçük ve gezegen de yaklaşık 35 milyon yıl yaşında. Bu keşif gezegen oluşum kuramlarını test etmek için önem kazanıyor. Kaynak: Alpha Galileo"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/bir-gokada-mucevheri/", "text": "ESO'nun FORS2 aygıtı sarmal gökada NGC 3981'in dikkat çekici ayrıntılarını yakaladı ESO'nun Çok Büyük teleskopu üzerindeki FORS2 aygıtı sarmal gökada NGC 3981'i tüm ihtişamıyla gözledi. Görüntü gözlem koşullarının bilimsel veri toplamak için uygun olmadığı nadir zamanlarda yürütülen ESO'nun Kozmik Mücevherler Programı ile alındı. Atıl durumda kalmaktansa, ESO'nun Kozmik Mücevherler Programı ile ESO teleskopları güney gökküresindeki görsel olarak dikkat çekici görüntüleri elde etmek için kullanılıyor. Bu göz kamaştırıcı görüntü sarmal gökada NGC 3981'i uzayın zifiri karanlığında asılı bir şekildeymiş gibi gösteriyor. Kupa takımyıldızında yer alan bu gökada Mayıs 2018'de ESO'nun Çok Büyük teleskopu üzerindeki FORS2 aygıtı kullanılarak görüntülendi. FORS2 ESO'nun Şili'deki Paranal Gözlemevinde bulunan VLT birim teleskoplarından 1 numaralı Antu üzerinde yer almaktadır. VLT'nin Birim teleskopları üzerindeki son teknoloji ürünü aygıtlara göre FORS2 aşırı becerikli olması ile ayrılmaktadır. Bu İsviçre Çakısı benzeri aygıt çok farklı yollarla gökbilimsel nesneleri araştırma kapasitesine sahiptir aynı zamanda bunun gibi güzel görüntüleri elde etmeye de. FORS2'nin hassas görüşü NGC 3981'in sarmal kollarını, yıldız oluşum bölgelerini ve dağınık dev toz akıntıları ile sıcak genç yıldızlardan oluşan göze çarpan diskini ortaya çıkarmıştır. Gökadanın Dünya'ya göre eğilimli olması sayesinde gökbilimciler yüksek enerjiye sahip bir süper-kütleli karadelik içeren bu gökadanın merkezini inceleyebilmektedirler. Ayrıca NGC 3981'in dışarıya doğru uzanan sarmal yapısı daha önceden başka bir gökada ile kütleçekimsel bir etkileşime girildiğini göstermektedir. NGC 3981'in birçok gökada komşusu bulunuyor. Yeryüzünden yaklaşık 65 milyon ışık-yılı uzaklıkta bulunan gökada yine iyi bilinen Anten Gökadalarını içeren NGC 4038 grubunun bir parçasıdır. Bu grup ise daha büyük Krater Bulutu'nun bir parçası olup, burası da Samanyolu'nun da içinde bulunduğu devasa gökadalar topluluğu Virgo Süperkümesinin bir üyesidir. Bu görüntüdeki tek enteresan şey NGC 3981 değildir. Bunun yanı sıra kendi gökadamız Samanyolu'ndaki çoğu yıldız da ön planda, görüntünün üst kısımlarında gökyüzü boyunca ilerleyen bir asteroidle birlikte FORS2 aygıtına yakalanmıştır. Bu özel asteroid gökbilimsel görüntülerin nasıl oluşturulduğunu istemeden göstermiştir, bu görüntüyü oluşturan farklı filtrelerle alınan üç farklı poz asteroidin yolu üzerinde mavi, yeşil ve kırmızı bölgelerle görüntülenmektedir. Bu görüntü ESO'nun Kozmik Mücevherler programı kapsamında ESO teleskopları kullanılarak gökbilim görüntülerinin eğitim ve hakla ilişkiler amaçlı kullanımı için geliştirilen girişimle elde edilmiştir. Program çoğunlukla gökyüzü koşullarının bilimsel gözlemler için uygun olmadığı zamanları, görsel olarak ilginç, merak uyandırıcı ve ilgi çekici nesnelerin fotoğraflarını çekmek için kullanıyor. Toplanan tüm veriler ayrıca ESO'nun bilim arşiviyle profesyonel gökbilimciler için de gelecekteki bilimsel çalışmalarda kullanılmak üzere erişime açık hale getirilmektedir. Arif Solmaz, Çağ Üniversitesi Uzay Gözlem ve Araştırma Merkezi, Mersin 1 Yorum mükemmel bir görsel şölen olmuş.görütü mükemmel 65 milyon işk yılı 65 milyon yıl önce dinozorların yok olduğu yıl ve aynı zamanda bu galaksiden çıkan ışık bize olaşıyor,ben böyle anlıyorum.muazzam bir uzaklık,elde edilen görüntü mükemmel.zamanı yeniden yaşamak gibi.aynı gurubun üyesi olarak ogalakside yaşam olabilirmi?bu galaksi gözlemlenebilirmi?evrende yanlız değiliz ben buna inanıyorum.selamlar astronomi diyarı."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/bir-goksel-hikaye-neptunun-kesfi/", "text": "Uranüs ve Neptün'ün keşfi, astronomi tarihinin en ünlü hikayeleri arasındadır. Güneş Sistemine yapılan ilk modern eklemeler açısından, eskiden bilinen klasik gezegenlere katılan buz devleri evrene bakışımızı sonsuza kadar değiştirdi. Bunlardan biri de Neptün keşfidir. Neptün'ün keşfi gözlem ve teori arasındaki tutarsızlığı gideren, dramatik ve aynı zamanda kozmosa bakışı yeniden oluşturacak doğru bir tahminin sonucudur. Hikaye böylece özetlense de aslında Neptün'ün keşfi öyle kolay olmadı. Önemli karakterlerle, kaçırılan fırsatlarla ve hatta uluslararası entrikalarla dolu bir hikayedir bu. Ancak sonunda 150 yıllık maratonun sonu önemli bir şans doğmasıyla mutlu bitti. Yeniden keşfedilen bir keşif 18. Yüzyılda Güneş Sisteminin son derece basit ve anlaşılır bir yer olduğu düşünülürdü. Sistemimizin Güneş, Yer dahil yedi gezegen, Ay, Jüpiter'in dört uydusu, Satürn'ün beş uydusu ve birkaç periyodik kuyrukluyıldızdan oluştuğu düşünülüyordu. Mars ve Jüpiter arasındaki, şimdi asteroitlerle dolu olduğunu bildiğimiz bölge o zamanlar boş olarak biliniyordu. Satürn'ün ötesinde ve sabit yıldızlarla çevrelenmiş bir dış Güneş Sistemi, Aristoteles'in zamanından beri çoğu özelliğinden yoksundu. Ve tüm Güneş Sistemi cisimleri Newton'un Kütle Çekim Yasasına göre düzenli ve tahmin edilebilir şekilde hareket ediyordu. Ancak bu eski ve zarif tablo, William Herschel'in Mart 1781'de Uranüs'ü keşfetmesiyle paramparça oldu. Aslında bu keşif arka arkaya gelecek diğer keşiflerin başlangıcıydı: Yeni gezegenin yörüngesi matematikçilerin öngörüsünü boşa çıkaracak bir yol çiziyordu. Bu da başka ve daha uzakta bir gezegenin varlığıyla açıklanabilirdi. 1821'de artık büyük ölçüde ismini unuttuğumuz gökbilimci Alexis Bouvard uzun yıllar üzerinde çalıştığı Uranüs'ün hareketlerini içeren tablolarını yayınladı. Bouvard, aslında bir çoban çocuğuydu. Ancak merakı ve yeteneği onu Paris Gözlemevi yöneticisi olmaya kadar yükseltti. Uranüs'ün yıldız kataloglarındaki (en erkeni 1690) gözlemler ve Herschel'in keşif verilerini birleştirmeye çalışmıştı. Ancak başarılı olamadı. Eski gözlemleri bir kenara attı ve bir an için Uranüs'ün gözlenen hareketi nedeniyle teoriyle uzlaştığını varsaydı. Ancak bu fikir 1821'de çöpe atıldı. 1821'den önce yakındaki cisimlere dayanarak yapılan hesaplamalara göre Uranüs daha hızlı hareket ediyor görünüyordu. Birkaç yıl içinde daha yavaş hareket ettiği ortaya çıktı. Bouvard buna bilinmeyen başka bir gezegenin sebep olabileceğini düşündü ancak bunun için hiçbir şey yapmadı. Cevap aranıyor Yıllar geçtikçe Uranüs'ün yörüngesini ve dolayısıyla gelecekteki yolunu açıklamadaki zorluk daha da kötüleşti. Sonunda iki matematikçi gökbilimci soruya odaklanmaya karar verdi. Bunlardan biri olan Cornwall'lı John Couch Adams, St. John's College'de bir lisans öğrencisiyken matematik alanında neredeyse tüm ödülleri almış ve bir de burs kazanmıştı. Diğeri, zamanının çoğunu gök mekaniği araştırmalarına adayan Ecole Polytechnique'de bir özel öğretmen olan Fransalı Urbain Jean Joseph Le Verrier'di. Adams, başlangıçta tek başına uğraştığı Uranüs probleminde 1841'de ilk planını hazırladı. Güneş Sisteminin kararlılığı hakkında zaten önemli çalışmalar yayınlamış olan Le Verrier 1845'de Paris Gözlemevinin o zamanki yöneticisi François Arago tarafından işe alındı. Arago, yeğeni Bouvard tarafından ele alınan Uranüs probleminde ilerleme kaydedilmemesinden dolayı hüsrana uğramıştı. Günümüzde çok az insan klasik gök mekaniğinin inceliklerini bilmektedir. Neredeyse hiç kimse bir zamanlar kağıt ve kalemle yapılan inanılmaz hesaplamaları yapmaz. Bu tür hesaplamalar yüksek ve uzun süreli konsantrasyon gerektirdiğinden, sürekli internet ve medya içerikleriyle dolu beynimizin algılamamızın ötesindedir. Sonuçta Adams ve Le Verrier'in belirledikleri sorunun ne kadar zor olduğunu günümüzde hayal etmek çok da mümkün değil. Tahminlerde bulunmak her zaman matematiksel gökbilimcilerin işi olmuştur. Eliptik yörüngelerine göre gezegenlerden kaynaklanan bozulmaları hesaba katmak için Newton'un Kütle Çekim Yasanını Kepler'in eliptik hareketlerine uyguladılar. Bunların hepsi çok karmaşık ve sıkıcıydı, bu ancak cisimlerin doğru yörünge öğelerine sahip olunması ve tahminlerden çok uzak konumda olmaması şartıyla mümkündür. Adams ve Le Verrier problemin çözümü için operasyonları tersine çevirdi. Uranüs'ün yörünge öğeleriyle başlamak ve bilinmeyen düzensizliğin hareketlerini hesaplamak yerine, Uranüs'ün hareketleriyle başlamaları ve onları açıklayan yörünge öğelerini sağlam bir şekilde saptamaya çalışmaları gerekiyordu. Yale Üniversitesinde gökbilimci ve sayısal benzetim uzmanı olan Greg Laughlin: Yapmaya çalıştıkları şey olan çok parametreli minimizasyonu günümüz bilgisayarlarıyla bile hesaplatmak kolay değildir diyor. Neyse ki Adams ve Le Verrier bu zor göreve hazırdı. Adams, hem çalışmalarında hem de eğitim sorumluluklarında olağanüstü derecede çalışkandı ve Uranüs hobisini sadece tatil zamanlarına ayırmıştı. Le Verrier gibi kafasında uzun ve zorlu hesaplamaları hiç aksatmadan yapabiliyordu. Adams, Greenwich'teki Kraliyet Gözlemevinden elde edilen Uranüs'ün gözlenen hareketiyle ilgili verileri temel alarak, gözlemle teoriyi uzlaştırmak için bilinmeyen gezegen hipotezini kullanmaya çalıştı. Sonunda Adams farklı hipotezler kullanarak altı hesaplama yaptı. İlk iki hesaplaması çembersel bir yörüngenin basitleştirici varsayımıydı. Biri hariç tüm hesaplar Yer'in varsayımsal yörüngesinin hesabı için kullanılan yarı deneysel Bode yasasına dayanıyordu. Bu yasaya göre her gezegen Güneş'e yakınlığına göre önündeki gezegenden yaklaşık iki kat uzakta dolanır. Hesaplamalarını Eylül 1845'te tamamladı ve ertesi ay küçük düzeltmeler yaptı. Bunlar varsayılan gezegen için teorik konumları gösterdi. Görünüşe göre o sırada Neptün'ün gerçekten bulunduğu yerin, hesaplanan noktanın her iki tarafında 2 derecelik açılık alan içinde olması gerektiğini gösterdi. Buna rağmen kimse bu yeni dünyayı aramadı. Adams ilk sonucu öğretmeni ve Cambdridge Gözlemevi müdürü James Challis'e iletti. Masasında yığınla iş bulunan Challis, Adams'a bu fikrini daha yüksek bir otoriteye götürmesini önerdi. Bu otorite Kraliyet Gökbilimcisi George Beddell Airy idi. Adams, Airy'ye bir tanıtım mektubu ile resmi randevu almadan ziyaret etmek istedi. Adams bunun için üç girişimde bulundu. Airy tarafından kabul edilmeyince Adams bir not bıraktı. Airy ise buna yine bir soru içeren yanıt mektubu ile karşılık verdi. Adams buna hiç yanıt vermedi. Geç gökbilimci tarihçisi Craig Waff, 2004 yılında Truro Records ofisini ziyaret ettiğinde Adams'ın Airy'e yzdığı mektupları fark etti. Göndermemesinin nedeni ise asla bilinemedi; belki de sadece daha fazla ertelemeye uğrama endişesiyle başka görevlere odaklanmasıydı. Tarihin akışında olduğu gibi bu hikayede hüzünlü bir yapı içerir. Berlin'deki keşif Adams, 1845'in sonunda yaptığı bir hesaplama dışında Uranüs hobisini bir kenara bıraktı. 1846'nın başlarında Challis'in kuyruklu yıldız yörüngelerini hesaplamasına yardım etti. Uranüs'ün yörüngesini açıklama girişimi Le Verrier ve Fransızlara kaldı. Le Verrier, önemli hesaplama yetenekleriyle probleme sarıldı. Paris Gözlemevinde yüksek lisans öğrencisi olan Guy Bertrand'a göre, O bir hesap makinesiydi. Her hesaplamayı iki kez kontrol etti ve birçoğunu zihninden yaptı. Doktorasında Le Verrier'in tüm hesaplarını kullandı ki bunların kısa bir özetini yayınladığı düşünülürse elde ettiği başarı küçük sayılmaz. Bertrand, bu çalışma kağıtlarından binlercesi var ve hiçbir yerde hata bulamadım diyordu. 1 Haziran 1846'da Le Verrier o ana kadar ki sonuçlarını açıkladı ve gezegen için Airy'nin fark ettiği gibi Adams'ın önceki sonbaharda önerdiği konuma bir ek yaptı. Airy bunu bir fırsat olarak gördü ve Cambridge Gözlemevindeki Challis'in 11.6 inçlik Northumberland teleskopunu kullanarak gökyüzünün o bölgesini aramak için başvurdu. Challis mecbur kalarak sonunda gezegenin keşfine yol açan oldukça ağır ilerleyen kapsamlı bir av başlattı. Ağustos başında Neptün'ü iki kez kaydetti ancak gözlemler arasında değişen konumunu karşılaştırmayı başaramadı. Bu arada Fransa'da Le Verrier ilgisizlikten başka bir şeyle karşılaşmadı. Sonunda gezegeni gerçekte bulunduğu yerden bir derecenin biraz üzerine çıkaran yeni bir hesaplama yayınladıktan sonra gökbilimcilerin ilgisiyle karşılaştı ve bu sırada da aradığı ekibi buldu. Bu ekip Berlin Gözlemevinde çalışan Johann Galle ve Berlin'de o sırada henüz yayınlanmış bir yıldız haritası öneren Heinreich Louis d'Arrest adlı bir öğrenciden oluşuyordu. 23 Eylül 1846'da teleskopla bir saatlik gözlemden sonra Galle yıldızların konumlarını söylerken d'Arrest ise kontrol ediyordu ki birden: O yıldız haritada yok dedi. Ayrıntılı inceleme sonrası Galle: Göklerdeki Tanrım, bu büyük bir adam! diye haykırdı. Gerçekten de öyleydi. Neredeyse Uranüs büyüklüğündeki bir gezegen Güneş Sistemine eklenen son dev olmuştu. Uluslararası tepki Neptün'ün keşfinin bundan sonraki kısmı keşfin süreci kadar ilginçtir. Adams ve Challins'in sonuca ermeyen çabaları gün ışığına çıktı ve İngiliz-Fransız ilişkilerinin gergin olduğu dönemde uluslararası bir krize dönme tehdidine döndü. Bu, Le Verrier ve Adams'ın ikisinin de keşfi paylaşması üzerine çözüldü. Birkaç tarihçi İngilizlerin Fransızlara komplo kurduğunu iddia etse de buna ilişkin hiçbir kanıt bulunmamaktadır. Öte yandan son araştırmalar keşfe yol açan hesaplamalarla ilgili yeni bakış açıları ekledi. Neptün'ün keşfinden kısa süre sonra Amerikalı matematikçi Benjamin Peirce, Adams ve Le Verrier'in bazı varsayımlarında iyi değil çok şanslı olduklarını ileri sürdü: Özellikle Uranüs ve Neptün arasındaki 2:1 yörünge rezonansı ile ilgili olanlar . Bu tür rezonanslar kütle çekimi tahribatına yol açarak gezegenlerin yörüngelerinin kararsız duruma gelmesine yol açar. Adams ve Le Verrier, Neptün'ün rezonansının buna uygun olmadığını ve yörüngesinin sabit kaldığını varsaydı. Ancak bu yanlış bir varsayımdı ve hemen öne çıkan ipuçları hatayı gösterdi. Adams altıncı ve son hesaplamalarını düzeltirken gergindi: Gezegenin tahmin edilen yörüngesi 2:1 rezonansına rahatsız edici bir şekilde yaklaşıyordu, bu da onun var olma ihtimalini ortadan kaldırıyordu. Ama bu endişe yersizdi. Aslında Neptün'ün 2:1 rezonansının hemen içinde yer aldığı keşfinden sonra belirlenmişti. Sonuç olarak Peirce, Le Verrier ve Adams'ın hesaplamalarının görünürdeki doğruluğunun şans eseri olduğunu savundu. Adams ve Le Verrier de dahil çoğu gökbilimci, Peirce'in eleştirisini reddetti. Sonuçta tahminler Neptün'ü başarılı bir şekilde bulmak için yeterince doğruydu. Ama Peirce de doğru bir noktadan bakıyordu. Buz devleri arasındaki 2:1 rezonansın gezegenlerin kütle çekimlerinin birbirlerinin yörüngelerini nasıl etkilediğinin son derece önemli olduğu ortaya çıktı. Bu, 1990'da Hong Kong Çin Üniversitesindeki bir araştırmacı ekibi klasik gök cisimlerinin karmaşık gizemini ortadan kaldırarak, pertürbasyon sorununun ana özelliklerini basitleştiren bir makale yayınladılar. Modellerinde Neptün'ün 2:1 rezonansıyla Uranüs'ün yörünge hareketini Le Verrier ve Adams'ın varsaydığından daha büyük bir sırayla bozduğunu gösterdiler. Le Verrier ve Admas, Uranüs'ün yörüngesi için eksantrikliği ve Güneş'ten ortalama uzaklığı da olmak üzere yanlış değerler kullandıkları için bu etkileri hiçbir zaman ortaya çıkaramamıştı. Yörüngesel bozulmaların Le Verrier ve Adams'ın düşündüğünden çok daha güçlü olmasının nedeni 2:1 rezonansının kesin olmamasıyla ilgilidir. (Neptün'ün yörünge dönemi Uranüs'e göre iki katından yüzde 2 farklıdır.) Le Verrier ve Adams, 2:1 rezonansın hesaplamalarını kararsızlaştırmasından endişe etse de gerçekte rezonansın bir yan etkisi olduğunu düşünemediler. Yani, Uranüs'deki yörüngesel bozulmalar iki nesne rezonansta iken, akortu yapılmamış bir müzik aletinin tellerinin genliğinin yavaş değişimlere uğraması gibi yan vuruşlara yol açar. Bu analizin ışığında Le Verrier ve Adams'ın pertürbasyon teorisini eksik anlamaları onları iki hataya yönlendirdi. İlki 1822 Uranüs-Neptün kavuşumu sırasında çevresindeki sapmaların simetrik olmasıydı. Bu dönemde maksimum olduğunu düşündükleri ortalama hareketten sapma aslında minimumdu. İkincisi, Neptün için Güneş'in karşı konumunda, birinciden 180 derece farklı olan başka bir olası konumu gözden kaçırmalarıydı! O sırada gezegene yakın bir konum belirlemeleri gerçekten de 'şanslı' bir andı. Tüm bunlara karşın çabaları önemli bir başarıyı temsil ediyordu. 1990 tarihli makalenin yazarlarından CUHK fizikçisi Kenneth Young'a göre Le Verrier ve Adams'ın hesaplamaları, kullandıkları teorinin sınırları içinde geçerliydi. Aslında Young, gerçekten eklenenlerden çok daha az parametreye sahip bir arama bile elektronik bilgisayarların olmadığı günlerde büyük bir hesaplama çabası olurdu diyerek işin zorluğunu anlatıyor. Böylece, d'Arrest'in O yıldız haritada yok! şaşkınlığı keşfe yol açmıştı. Sonraki araştırmacılar tarafından beklendiği gibi gelecekteki gezegen keşifleri için bu modelin kullanılamayacağı da anlaşıldı. Bunun yerine gökbilim tarihinde bir daha tekrarlanması muhtemel olmayan tuhaf bir keşif gerçekleşmiş oldu."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/bir-goz-bizi-izliyor/", "text": "3000 ışık yılı uzaklıktaki Kedi Gözü Bulutsusu (NGC 6543) kedi gözünü andıran ilgi çekici bir gökcismidir. NASA/ESA Hubble Uzay Teleskopu ile elde edilen bu görüntüde birçok kabarcık görülüyor. Bu şekiller ömrünün sonuna gelmiş bir yıldızın katmanlarını fırlatmasıyla oluşur. Büyük bir yıldızın ölümü de muhteşem olur: süpernova patlaması ile kendini gösterir. Patlama sonrasında ise gezegenimsi bulutsu adı verilen görsel açıdan zengin ve göze hoş görünen yapılar ortaya çıkar. Bu bulutsular küçük teleskoplarla bir gezegen gibi disk şeklinde örüldüğü için 'gezegenimsi bulutsu' olarak adlandırılırlar. Kedi Gözü Bulutsusu ilk kez 1786 yılında William Herschel tarafından keşfedildi. Büyük teleskoplarla daha ayrıntılı görüntülerine kavuştuğumuz bu bulutsuyu görmek için orta güçteki bir teleskopa ve yeterince karanlık bir ortama ihtiyacınız var. Bulutsu 8,1 kadir parlaklığa sahip. Merkezdeki yıldızın her kasılmasıyla bış uzaya fırlayan yeni gaz ve toz kabarcıkları neredeyse Güneş Sistemi'ndeki tüm gezegenlerin kütlesi kadardır. Bu kabarcıkların uzaya yayılması sonucunda ise böylesi ilginç bir görüntü ortaya çıkmaktadır."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/bir-gunesin-sonunu-izlerken/", "text": "Dünya'dan 550 ışık yılı uzaklıktaki güneş benzeri bir yıldız ölümünden önceki son yıllarını yaşıyor. Chi Cygni adlı kızıl dev yıldızın boyutları Mars'ı içine alacak şekilde büyüdü. Yıldız zonklamalar yaptığından alınan görüntülerde bu hareketlilik göze çarptı. Paris Gözlemevi'nden Sylvestre Lacour Güneş'in 5 milyar yıl sonunda yaşayacağını gördüğümüzü vurguluyor. Güneş benzeri bir yıldız merkezindeki hidrojeni tükettiğinde zonklamaya başlar. Bu durum bir araba motorunun çatırdamasına benzer. Bu tür parlaklığı değişen yıldızlara Mira değişken yıldızları adı verilir. Bilinen ilk Mira değişken yıldızı olan Wonderful , 1596'da David Fabricius tarafından keşfedildi. Yıldızdan uzaya salınan gaz bulutu birkaç yüzbin yılda müthiş bir parlaklıkta parlayan bir gezegenimsi bulutsu oluşturmuştur. Chi Cygni her 408 günde bir zonklamaya uğruyor. Yıldızın büyüklüğü 480 milyon km ile 780 milyon km (3.2 GB* ile 5.2 GB) arasında değişiyor. Yıldız en küçük boyutunda üzerinde sıcak plazmanın etkisinden dolayı parlak noktalar oluşuyor ki bu noktalar güneş yüzeyinde de görünüyor ama çok daha küçük olarak. Yıldız en büyük boyutuna ulaştığında ise bizim Asteorid kuşağını yutacak bölgeye kadar büyüyor. Lacour gerçek görüntüler eşliğinde zonklayan bir yıldızı canlandırmaya çalıştıklarını belirtiyor. Üstelik yıldızın titreşimi de yalnızca radyal yani dikey boyutta değil. Değişken yıldızları şekillendirme iki nedenden dolayı oldukça zordur. İlki yıldızın yoğun toz ve molekül kabuğu içinin görülememesidir. Bu kabuğun içinin gözlemi için gökbilimciler kızılötesi ışığın özel bir dalga boyundan yararlanırlar. Bu da Tıpkı doktorların insan vücudu içindeki kemikleri görmesi gibi gökbilimcilere kabuğun içini gösterir. İkinci neden ise çok uzakta olan bu yıldızların çok küçük görünmesidir. Bu yıldızlar güneşe göre daha büyük olsalar bile, örneğin Ay'daki küçük bir evden daha büyük görünmezler. Bilinen teleskoplarla alınan veriler sağlıklı olamayacağı için bu tür teleskoplara kızılötesi filtreler takılır. Bu filtrelerle elde edilen sonuçlar gökbilimcileri memnun etmişe benziyor. Bu tür yıldızları izlemeyi seven amatör gökbilimcilerin de profesyonellere katkısı oldukça büyüktür. AAVSO tarafından amatör gökbilimcilerin katkısı toplanıp profesyonellere sunulmaktadır. Aşağıdaki gösterimde yıldızın zonklamasıyla değişen büyüklüğünü zamana bağlı olarak görüyorsunuz. Gösterimin üst kısmında Güneş-Dünya Orbit) uzaklığı bize yıldızın büyüklüğüyle ilgili bir fikir verebilmesi için çizilmiştir. GB*: Gök birimi veya Astronomi birimi. Güneş ile Dünya arası uzaklık, 150 milyon km. Kaynak: CfA"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/bir-karadelik-yakinlarinda-dolanan-maddenin-ilk-ayrintili-gozlemleri/", "text": "ESO'nun GRAVITY aygıtı Samanyolu'nun merkezindeki karadeliğin durumunu doğruladı ESO'nun üstün hassasiyete sahip GRAVITY aygıtı uzun süredir Samanyolu'nun merkezinde gizlendiği öne sürülen süper kütleli bir karadeliğin varlığına dair yeni kanıtları ortaya çıkardı. Yeni gözlemler olay ufku bölgesinin hemen dışında ışık hızının % 30'u civarında hızlarla hareket eden girdap şeklindeki gaz kümelerini gözler önüne serdi geri dönüşü olmayan noktaya yakın bölgede dolanan maddenin ilk gözlemi ile bir karadeliğe bu yakınlıktaki maddenin en ayrıntılı gözlemleri yapılmış oldu. ESO'nun Çok Büyük teleskop Girişim-ölçeri üzerindeki GRAVITY aygıtı aralarında ESO'nun da bulunduğu Avrupalı enstitülerden oluşan bir konsorsiyumdaki bilim insanlarınca Samanyolu'nun merkezindeki büyük kütleli nesne Sagittarius A* etrafındaki yığışma diskinden yayılan kırmızı ötesi ışımayı gözlemek için kullanıldı. Gözlenen ışıma gökadamızın merkezinde yer alan bir süper-kütleli karadeliğin uzun süredir beklenilen varlığını onaylamış oldu. Işımalar karadeliğin olay ufkuna oldukça yakın bir bölgede dolanan maddeden kaynaklanıyor bu da ilk kez bir karadeliğe bu kadar yakın bir bölgede dolanan maddenin en ayrıntılı gözlemlerinin yapıldığını gösteriyor. Yığışma diskindeki maddenin bir kısmı yüksek hızlarda Sagittarius A* etrafında dolanan gaz kuşağı karadeliğin etrafında güvenli bir şekilde dolanabilirken, yeterince yaklaşan herhangi bir şey olay ufkunun ötesine çekilerek yok olmak üzere kaderine terk edilir. Maddenin bir karadeliğe en yakın olabileceği güvenli bölge iç kararlı bölge olarak bilinmektedir ve gözlenen ışıma bu bölgeden alınmıştır. Büyük kütleli bir karadeliğin etrafında ışık hızının % 30'una yakın hızlarda dolanan maddeye şahit olmak büyük bir şey, diyor MPE'den bilimci Oliver Pfuhl hayretle. GRAVITY'nin muazzam hassasiyeti yığışma işlemini gerçek zamanlı olarak daha önce görülmemiş bir ayrıntıyla gözlememizi sağladı. Bu gözlemler ancak uluslararası bir ekip ve son teknoloji ürünü aygıtlar sayesinde mümkün olabilirdi . GRAVITY aygıtı ESO'nun VLT'sini oluşturan dört teleskoptan gelen ışığı birleştirerek 130 metre-çaplı bir sanal süper teleskop oluşturarak Sagittarius A*'nın doğasını incelemeyi mümkün hale getirmiştir. Bu yılın başlarında GRAVITY ve VLT üzerindeki başka bir aygıt olan SINFONI aynı ekibin Sagittarius A*'nın aşırı güçlü kütleçekim alanından yakın geçiş yapan S2 adlı yıldızın hassas ölçümünü yapabilmelerini sağlamış ve bu tür bir uç ortamda Einstein'ın genel göreliliği tarafından tahmin edilen etkilerin ilk kez ortaya çıktığını gözler önüne serilmiştir. S2'nin yakın geçişi sırasında güçlü kırmızı-ötesi ışınım da gözlenmiştir. S2'yi yakından takip ediyorduk, ve tabi ki gözümüz her zaman Sagittarius A* üzerindeydi, diye açıklıyor Pfuhl. Gözlemlerimiz sırasında karadelik etrafından üç parlak ışıma görecek kadar şanslıydık şansımız oldukça yaver gitti! Karadeliğe yakın yüksek enerjiye sahip elektronlardan yayılan bu salma göze çarpan üç parlak ışıma şeklinde görülürken, dört milyon güneş kütlesine sahip bir karadeliğe yakın görüngede dolanan sıcak noktaların teorik tahminleriyle tam olarak eşleşmektedir . Işımaların Sagittarius A*'ya yakın yörüngede dolanan sıcak gazdaki manyetik etkileşimlerden kaynaklandığı düşünülüyor. Çalışmayı yürüten Almanya, Max Planck Yer-ötesi Fiziği Enstitüsünden Reinhard Genzel şu açıklamayı yapıyor: Bu her zaman hayal ettiğimiz bir projeydi ancak bu kadar erken bir şekilde gerçekleşeceğini umut edemiyorduk. Sagittarius A*'nın bir süper-kütleli karadelik olduğuna dair uzun süredir devam eden varsayımlarına karşılık Genzel sonuçlar büyük kütleli karadelik paradigmasının ses getirecek bir doğrulaması oldu. diyor. Notlar Bu araştırma Max Planck Yer-ötesi Fiziği Enstitüsü , Paris Gözlemevi, Grenoble Alpleri Üniversitesi, CNRS, Max Planck Gökbilim Enstitüsü, Cologne Üniversitesi, Portekiz Astrofizik ve Kütleçekim Merkezi ile ESO tarafından gerçekleştirilmiştir. Rölativistik hızlar oldukça yüksek değerlere sahip olup Einstein'ın Görelilik Teorisi'ndeki etkilerin öne çıktığı durumlardır. Sagittarius A* etrafındaki yığışma diskindeki gaz ışık hızının % 30'u kadar hızla gitmektedir. GRAVITY Max Planck Yer-ötesi Fiziği Enstitüsü , Paris Gözlemevi LESIA PSL/CNRS/ Sorbonne Üniversitesi, Paris Diderot ve Grenoble Alpleri Üniversitesi IPAG, CNRS , Max Planck Gökbilim Enstitüsü , Cologne Üniversitesi , Astrofizik ve Kütleçekimi Merkezi ve ESO'dan oluşan bir işbirliği ile geliştirilmiştir. Güneş kütlesi gökbilimde kullanılan bir birimdir. Kendi yıldızımız Güneş'in kütlesine eşit olup değeri 1.989 x 1030kg'dır. Yani Sgr A*'nın kütlesi Dünya'nın 1.3 trilyon katından fazladır. Arif Solmaz, Çağ Üniversitesi Uzay Gözlem ve Araştırma Merkezi, Mersin"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/bir-kesifte-bizden/", "text": "Başını Sabancı Üniversitesi Mühendislik ve Doğa Bilimleri Fakültesi'nden Doç.Dr. Ersin Göğüş'ün çektiği uluslararası bir ekip Samanyolu'nda ki 7. Yumuşak Gama Işını tekrarlayıcısını keşfetti. Keşif 19 Mart 2010'da Swift uydusunun bölgede gerçekleşen patlamayı farkedince gerçekleşti. Ne diyelim, tebrikler Ersin Hocam. Swift uydusuyla 19 Mart 2010'da birbirini izleyen Yumuşak Gama Işını parlamalarını tespit eden ekip, Chandra ve Rossi teleskoplarının X-ışını gözlemleriyle daha fazla veri elde ettiler. Parlamanın olduğu yerde herhangi bir gama-ışını kaynağı olduğuna ilişkin bilgi yoktu. Kısa süre sonra bunun yeni bir nötron yıldızı olduğu ve 7.5 saniyelik devir sayısıyla döndüğü belirlendi. Keşif SGR 1833-0832 olarak kodlandı. Gökbilimcilerin gözlediği ilk SGR, 1979 yılında keşfedilmesine karşılık ancak 7 yıl sonra doğrulanabildi. 1987 yılına gelindiğinde 3 SGR biliniyordu. Yaklaşık 10'ar yıl arayla 1998'de 4. SGR, 2008'de de 5. SGR keşfedildi. 6. SGR için fazla beklenmeyecekti. 2009 yılının başlarında 6. SGR keşfedildi. SGR nesneleri tipik nötron yıldızı özelliği gösteren kısa süreli ama yüksek enerjili gama ışını yayan cisimlerdir. Yüksek enerji yayılmasının nedeni bilinmemekle birlikte SGR'lerde biriken enerjinin bir süre sonra yıldızın dış katmanını çatlatarak yüksek hızla uzaya savrulduğu düşünülüyor. Bu cisimler çok küçük bir hacme sıkışmış olmalarına karşılık Güneş'in manyetik alanının milyonlarca kat fazlasına sahip olabiliyorlar. Örneğin keşfedilen 7. SGR'nin manyetik alanı Güneş'in manyetik alanının 18 milyar katına eşit. Başka bir deyişle bu yıldızın uzaya yaydığı enerjiyi Güneş ancak 10 saniyede yayabiliyor. Doç. Dr. Ersin Göğüş: Bu yıldızlar, maddenin çok yüksek manyetik alanlardaki davranışını anlamamız için adeta bir laboratuvar görevi görüyor. Yani biz direkt olarak bu manyetik etkileri dünyaya getiremiyoruz ama yıldızları takip ederek maddenin çok yüksek manyetik ortamlardaki hareketlerini inceleyebiliyoruz diyor ve ekliyor: Keşifte bizi en fazla gururlandıran konu, Türkiye'deki bilimsel ve teknolojik birikimin belli bir düzeye erişmesini görmek oldu. İyi bir ekibin Türkiye'de önemli bir keşfe imza atması bilimin ülkemizde geldiği noktayı da gösteriyor. Yıldızın keşfinin yapıldığını duyan bilim çevreleri, ekibimizle irtibata geçerek ortak çalışmak istediklerini dile getirdi. Ekibimiz, aralarında İtalya, ABD, İspanya, İngiltere ve Hollanda'dan da astrofizikçilerin de yer aldığı 23 kişiden oluşuyor. Keşif The Astrophysical Journal dergisinin önümüzdeki ay çıkacak sayısında yayınlanacak. Kaynaklar: 2 Yorumlar işte beklediğim haber nihayet geldi.hem uzay çalışmalarında hemde astrofizik çalışmalarında bir millet uyanıyor.bekleyin bizi geliyoruz... bilimadamlarımızıda bu arada tebrik ediyorum Nice kesiflere:)"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/bir-kuasarin-siddetli-dogusu/", "text": "ALMA Evren'de bilinen en parlak gökadanın gizemlerini ortaya çıkardı Atacama Büyük Milimetre/milimetre-altı Dizgesi ile yapılan yeni gözlemlere göre Evren'deki en parlak gökada Evren şimdiki yaşının % 10'undan daha gençken görülen kuasar W2246-0526 o kadar çalkantılı ki, yıldız-oluşumundan sorumlu gaz maddesinin tamamını çevresindeki uzaya savuruyor. Kuasarlar, merkezlerinde güçlü parçacık ve ışınım jetleri püskürten oldukça aktif süper-kütleli karadeliklerin bulunduğu uzak gökadalardır. Çoğunlukla parlak olan bu enerji yüklü nesnelerin, aralarında Evren'de bilinen en parlak gökada olan WISE J224607.57-052635.0'ın da bulunduğu çok az bir kısmı , sıcak Tozla-Örtülmüş Gökadalar olarak bilinen olağandışı türdendir. Şili, Santiyago'daki Diego Portales Üniversitesi'nden Tanio Diaz-Santos liderliğindeki bir araştırmacı ekibi ilk kez ALMA'nın eşsiz yeteneklerini kullanarak W2246-0526'yı derinlemesine inceledi ve gökadanın yıldızları arasındaki iyonlaşmış karbon atomlarının hareketlerini izledi. Çok miktardaki bu yıldızlar-arası maddenin aşırı çalkantılı ve hareketli bir halde olduğu ve yaklaşık saatte yaklaşık iki milyon kilometre hızla gökada boyunca dolaştığı bulundu. diyor araştırma makalesinin baş yazarı Tanio Diaz-Santos. Gökbilimciler bu çalkantılı ortamın gökadanın aşırı parlak olmasıyla bağlantılı olabileceğini düşünüyor. W2246-0526 kabaca 350 trilyon Güneş parlaklığında ışık yayıyor. Bu parlaklık gökadanın merkezinde bulunan süper-kütleli karadeliğin etrafında dolandıkça ısınan sarmal şekilli gaz diski tarafından güçlendiriliyor. Gökadanın merkezindeki yığışma diskinden gelen bu aşırı parlak ışık uzaya doğrudan kaçamıyor, çünkü etrafındaki kalın toz örtüsü tarafından soğuruluyor ve enerji tekrardan kırmızı-ötesi ışık şekline yayılıyor . Bu güçlü kırmızı-ötesi enerji tüm gökada üzerinde doğrudan ve şiddetli bir etkide bulunuyor. Karadeliğin etrafındaki bölge gökadanın geride kalan tüm bölgesinin toplamından 100 kat daha parlak olduğu için W2246-0526 içinde yayınlanan yoğun ve yerel ışınım tüm gökada üzerinde inanılmaz bir basınç meydana getiriyor . İnanılmaz miktardaki kırmızı-ötesi enerji nedeniyle gökadanın yaşamındaki bir dönüşüm aşamasından geçtiğinden şüpheleniyorduk, diyor Kaliforniya, Pasedana'daki NASA'nın Jet İtki Laboratuvarı'ndan WISE Proje Bilimcisi ve yardımcı yazar Peter Eisenhardt. ALMA gözlemlerine gökada içindeki şiddetli ortam kaynayıp taşan bir tenceredekine benziyor, diye ekliyor yine Diego Portales Üniversitesi'nden ve ALMA gözlemlerinin yürütücüsü Roberto Assef. Eğer bu çalkantılı koşullar devam ederse, yoğun kırmızı-ötesi ışınım gökadanın yıldızlar-arası gazının tümünü buharlaştıracak. Yeni ALMA verilerine dayanan gökada modellerine göre yıldızlar-arası gaz şu anda tüm yönlerde gökadadan dışarıya atılıyor. Süreç bu şekilde devam ederse, W2246 sonunda daha geleneksel bir kuasara dönüşecek, diyor, yine Diego Portales Üniversitesi'nden Manuel Aravena. Eşsiz ayırma gücü sayesinde, sadece ALMA bu kadar yüksek çözünürlükte ve gökadanın yaşamındaki önemli bir evrede bu nesneyi görebilmemizi sağlayabilir. Notlar Bu dikkat çekici nesnenin tam adı WISE J224607.57-052635.0 olup, NASA'nnı Geniş-alan Kırmızı-ötesi Tarama Kaşifi tarafından bulunmuştur, isimdeki geriye kalan sayılar kuasarın gökyüzündeki konum bilgilerini içermektedir. Gözlenen 3000 kuasardan sadece biri bu şekildeki bir sınıfta yer almaktadır. ALMA atomik karbondan doğal yollarla yayılan milimetre-dalgaboyundaki sönük ışığı tespit edebimek için eşsiz bir yetenekle donatılmıştır. Evren'in genişlemesinden dolayı ortaya çıkan kırmızıya-kayma etkisiyle, Yeryüzü'nden gözlendiğinde W2246-0526'dan yayılan kırmızı-ötesi ışık daha da uzun milimetre dalgaboylarına kaymaktadır. Diğer çoğu kuasarda bu oran daha düşüktür. Bir gökadanın merkezindeki karadelik ile geriye kalan maddenin bu ortak etkileşim süreci gökbilimciler tarafından geribesleme olarak bilinmektedir. ESO-Türkiye"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/bir-kume-ve-bir-gokadalar-denizi/", "text": "Binlerce uzak gökadanın çoğunu ve özellikle Abell 315 olarak bilinen büyük kütleli gökada kümesine ait olan geniş bir grubu gösteren, yeni bir geniş-alan görüntüsü bugün ESO tarafından yayınlandı. Oldukça kalabalık görünen bu gökada topluluğu Abell 315 ve çoğu gökada kümesi- gibi karanlık maddenin egemen olduğu buzdağının ucu gibi sadece bilinen kısımdır. Kümenin devasa kütlesi arka fondaki gökadalardan gelen ışığın yönünü değiştirmekte, gözlenen şekillerini hafifçe bozmaktadır. Çıplak gözle gökyüzüne baktığımızda, çoğunlukla, sadece Samanyolu gökadamızdaki yıldızları ve onun en yakın bazı komşularını görürüz. Daha uzak gökadalar insan gözüyle farkedilmeyecek kadar sönüktürler, yine de onları görebilseydik, tam anlamıyla gökyüzünü kaplamış olacaklardı. ESO tarafından yayınlanan bu yeni görüntü, uzun poz süresi verilerek alınan geniş alan görüntüsüdür ve gökyüzünde yaklaşık dolunay büyüklüğünde bir bölgeye toplanmış binlerce gökadayı gözler önüne sermektedir. Bu gökadalar bizden uçsuz bucaksız bir uzaklık aralığını kapsamaktadır. Bazıları sarmal kollarını ya da özellikle görüntünün üst kısmındaki eliptik ışık halkalarını ayırt edebileceğimiz görece yakın konumdadırlar. Daha uzak olanlar tıpkı bir su kabarcığı gibi görünürler ışıkları Yeryüzü'ne ulaşmak için sekiz milyar veya daha fazla yıl boyunca yol almıştır. Görüntünün merkezinden başlayarak, aşağıya ve sola doğru genişleyen, yaklaşık yüzlerce sarı gökadanın biraraya geldiği yoğunluk, 1958 yılında Amerikalı gökbilimci George Abell tarafından derlenen katalogta 315 numara olarak belirlenen büyük kütleli bir gökada kümesini işaret etmektedir . Küme Yeryüzü ile sönük, kırmızı ve mavi gökadalar arasında yeralmaktadır ve bizden yaklaşık iki milyar ışık yılı uzaklıktadır. Balina takımyıldızı doğrultusunda yer almaktadır. Gökada kümeleri Evrende kütleçekimi ile bir arada tutulan en büyük yapılardan bazılarıdır. Fakat bu yapıların içinde gördüğümüz birçok gökadadan fazlası vardır. Bu devlerin içindeki gökadalar, diğer yüzde onluk kısımdan sorumlu olan gökadalar arasındaki sıcak gazla birlikte kütlenin sadece onda birine katkı yapmaktadırlar . Kütlenin geriye kalan yüzde 80'lik kısmını gökadalar arasındaki görünmeyen ve içeriği bilinmeyen karanlık madde oluşturmaktadır. Karanlık maddenin varlığı kütleçekimsel etkisi vasıtasıyla ortaya çıkarılmıştır: bir gökada kümesinin devasa kütlesi kümenin arkasındaki gökadalardan gelen ışığa kozmik bir büyütme gözlüğü gibi davranarak, ışığın yörüngesini eğer ve gökadalar bu nedenle biçimleri bozulmuş olarak görünürler . Gökbilimciler arkafondaki bu gökadaların bükülmüş şekillerini gözleyip analiz ederek bu bozulmaya neden olan kümenin çoğunlukla görülmese bile toplam kütlesini bulabiliyorlar. Bununla birlikte, bu etki çok zayıftır, ve kayda değer sonuçlar elde edebilmek için çok sayıda gökada ölçümü gerekmektedir: Abell 315 örneğinde, Güneş'imizin kütlesinin yüzbin milyar katından fazla miktarda olan kümenin toplam kütlesini tahmin edebilmek için bu görüntüdeki yaklaşık 10 000 sönük gökadanın şekli üzerinde çalışılmıştır . Bu görüntüde taranan muazzam kozmik uzaklık ve boyut çeşitliliğini tamamlamak için başa çıkılması zor, gökadalardan ve gökada kümelerinden daha küçük ve Yeryüzü'ne daha yakın az miktarda nesne, ayrıca gökadamızda bulunan birçok yıldız, mavi, yeşil ve kırmızı izler şeklinde görülen asteroitler alan boyunca dağıtılmıştır . Ana asteroit kuşağına ait bu nesneler Mars ve Jüpiter yörüngesi arasında yer alırlar, ve boyutları en parlak olanların birkaç on kilometreden, en sönük olanların birkaç kilometreye kadar dağılım gösermektedir. Bu görüntü ESO'nun Şili La Silla Gözlemevi'nde bulunan 2.2 metrelik MPG/ESO teleskopu üzerindeki Geniş Alan Görüntüleyicisi ile alınmıştır. B filtresinde yaklaşık bir saat, V ve R filtrelerinde bir buçuk saat poz süresi verilerek üç farklı genişbant filtresinde alınan farklı pozların birleştirilmesiyle oluşturulmuştur. Görüş alanı 34x33 açı dakikasıdır. Notlar 1958 yılında oluşturulan Abell kataloğu 2712 gökada kümesini içermektedir, ve 1989 yılında eklenen 1361 küme ile tamamlanmıştır. Abell bu etkileyici koleksiyonu gökyüzü fotoğraf plakalarının görsel tetkiki ile yaklaşık olarak bizden aynı uzaklıkta bulunan ve ortalamadan fazla gökadanın bulunduğu alanları araştırarak bir araya getirmiştir. Gökada kümesinin kütlesinin yüzde onu x-ışın teleskoplarıyla görülebilir kılan on milyon derece veya daha fazla sıcaklığa sahip, çok sıcak protonlar ve elektronlar karışımından meydana gelmektedir. Gökbilimciler bu hafif biçim değişikliklerini dev yaylar, halkalar ve çoklu görüntüler gibi daha dikkat çekici işaretleri olan güçlü kütleçekimsel merceklenmenin aksine, zayıf kütleçekimsel merceklenme olarak adlandırmaktadırlar. Abell 315 gökada kümesinin zayıf mercekleme çalışması 2009 yılında Astronomi & Astrofizik dergisinde yayınlanmıştır . Her asteroitin mavi, yeşil ve kırmızı izleri sırasıyla üç filtreden biriyle saptandığını göstermektedir. Her bir iz, bu filtrelerin her biriyle farklı poz süreleri verilerek birbiri ardınca gerçekleştirilen daha küçük bir çok alt izden oluşmaktadır, bu alt izlerin uzunluğundan asteroitin uzaklığı hesaplanabilmektedir. Kaynak: ESO-Türkçe"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/bir-kuyrukluyildiz-macerasi/", "text": "Bir kuyrukluyıldızı şimdiye kadar hiç bu kadar yakından izlemediniz. Şimdiye kadar ancak arkasındaki kuyruğuyla gördünüz ve hatta izlediniz. ESA'nın Rosetta aracı 67P/Churyumov-Gerasimenko kuyrukluyıldızına yaklaşarak yakından görüntülerini yolladı. Güneş'e doğru yaklaşan kuyrukluyıldızın yüzey sıcaklığı yavaş yavaş artsa da görüntülerde sadece toz toprağıyla görülüyor. Rosetta'nın ilk görüntülerini inceleyelim. Rosetta kuyrukluyıldızın tamamını gösterdiği bu görüntüyü çekerken cisimden 130 km uzaktaydı. Rosetta'nın OSIRIS kamerası ile çekilen bu görüntü 6 Ağustos 2014'te alındı. Görüntü alınırken Rosetta kuyrukluyıldızdan yalnızca 130 km uzaklıktaydı. Kuyrukluyıldıza 120 km uzaklıktayken alınan bu yüksek çözünürlüklü görüntüde kuyrukluyıldızın iki ayrı kısmının sınırı görüntülenmiş. Rosetta bu görüntüyü 3 Ağustos'ta çektiğinde kuyrukluyıldızdan 285 km uzaktaydı. İşte bu kuyrukluyıldızı andırıyor. Güneş'ten aldığı ışığı yansıtan cisimden kopan gazın oluşturduğu ışıma net bir şekilde görülüyor. Araç bu görüntüyü 2 Ağustos 2014'te çekerken kuyrukluyıldızdan 550 km uzaktaydı. Bu daha başlangıç. Rosetta 67P/Churyumov-Gerasimenko kuyrukluyıldızının daha birçok fotoğrafını yollayacak ve araştırma sonuçlarını da iletecek. Rosetta'nın kuyrukluyıldızı nasıl inceleyeceği ve amacının ne olduğunu ise daha önceki haberimizde bulabilirsiniz. Görsellerin telif hakları: ESA/Rosetta/MPS for OSIRIS Team MPS/UPD/LAM/IAA/SSO/INTA/UPM/DASP/IDA"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/bir-kuyrukluyildiz-neye-benzer/", "text": "Kuyrukluyıldızların yakınında çalışmak tehlikeli olabilir. Çünkü kuyrukluyıldız yüzeyinden saçılan mini parçalar uzay aracına zarar verebilir. Almanya'daki Max Planck Enstitüsü'ndeki araştırmacılar dünyadan bakılarak gerekli bilgiyi toplayabilecekleri bir bilgisayar modeli geliştirdiler. Yöntem 2014 yılında Churyumov Gerasimenko'ya varması hedeflenen ESA'nın Rosetta aracı için güvenilir bir uçuş rotası çalışması yapıyor. Bir kuyrukluyıldızın çekirdeğinde bolca buz ve tozun irili parçaları bulunur. Güneş'in etkisiyle su, karbondioksit ve karbonmonoksit gibi maddeler uzaya yayılırlar. Dünyadan bu topak disk kafasını saran kollar açıkça görülür. Bu yapılar bir gaz ve toz kılıfı içindeki bir form içinde saklanır. Dünya'dan sağlanan gözlemlerle kuyrukluyıldızın neresinden gaz ve tozun fışkırdığı açıkça görülmez. Bu problemin çözümü için dolaylı bir yol belirlendi. Şimdiye kadar kuyrukluyıldızların şeklinin bir küre veya elipsoid olduğu yönündeydi. Ancak bu yaklaşımla birçok bilgisayar programı yetersiz kalmaktadır. Kuyrukluyıldızların şeklinin sıra dışı ve tuhaf olduğu bilinmektedir. İşte bu nedenle araştırmacılar başka türlü bir yaklaşım oluşturdular. Bunun için kuyrukluyıldızın değişen parlaklığı izlenerek sahip olduğu şekil ortaya çıkarılacak. Sonraki adımda aktif bölgeler saptanarak programa eklenecek. Böylece yayılan toz taneciklerinin miktarı ve hızı değerlendirmeye katılarak doğru bir tahminde bulunulabilecek. Teleskopla alınan görüntü ile bilgisayar görüntüsü karşılaştırılarak gerçek görüntünün ne olabileceği yorumlanabilecek. Bu yöntemle yapılan ilk deneme başarıyla sonuçlandı: NASA'nın 2005'te fırlattığı Tempel-1 kuyrukluyıldızına yönelen Derin Darbe aracının ilettiği değerler çalışma sonuçlarıyla uyuştu. Artık Tempel-1 kuyrukluyıldızının aktif bölgeleri biliniyor. Şimdi ise sırada Churyumov Gerasimenko kuyrukluyıldızı var. 2014'te kuyrukluyıldıza varması planlanan Rosetta'nın, cismin hangi alanına iniş yapabileceği de olmak üzere araca güvenli bir yörünge çiziliyor. Kaynak: Max Planck Enstitüsü 1 Yorum bir kuyruklu yıldız belirdi, gövdesi gün gibi parlaktı. bu ışık saçan gövdeden akrebin iğnesine benzeyen ışıklı bir kuyruk uzanıyordu. babil yazıtı mö 1140 gün gelecek, kuyrukluyıldızların göğün hangi bölgelerinde yer aldığını açıklayacak bir adam ortaya çıkacaktır. seneca yaşlı adamlar ve kuyruklu yıldızlar aynı nedenle saygı görür. her ikisinin de uzun sakalları vardır ve her ikisinin de gelecekten haber vereceği düşünülür. jonathan swıft(çeşitli konular üzerine düşünceler 1706)"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/bir-kuyrukluyildiz-parcalaniyor/", "text": "Hergenrother kuyrukluyıldızı iç güneş sistemindeki hareketini sürdürüyor. Amatör ve profesyonel gökbilimcilerin ilgiyle izlediği kuyrukluyıldızda bir dizi patlama gerçekleşti. Kelimenin tam manasıyla kuyrukluyıldız çekirdeği yaşamının sınırında. Hawai'deki Mauna Kea üzerinde kurulu olan Ulusal Optik Astronomi Gözlemevi'nin Gemini Kuzey Teleskopunu kullanan NASA Jet İticileri Laboratuarı'ndan Rachel Stevenson: Hergenrother kuyrukluyıldızı parçalara ayrılıyor. Biz kuyrukluyıldızın çekirdeğinden en az dört parçanın ayrıldığını gördük diyor. Kuyrukluyıldız ısındıkça çok daha fazla güneş ışığı yansıtmaya başladı. Kaliforniya Üniversitesi'nden ve NASA'nın NEOWISE görevi müdür yardımcısı James Bauer: Kuyrukluyıldız parçaları çekirdeğine göre daha sönük. Bunların yüzeyden koptuğunu düşünüyoruz diyor. Kuyrukluyıldızın parçalanmaya başladığı ilk kez 26 Ekim'de Hawai Haleakala'daki Remanzacco Gözlemevi'ne ait Faulkes Teleskopu ile keşfedildi. İlk parçalanma görüntüsü ise Arizona Kitt Peak Ulusal Gözlemevi'nin WIYN Teleskopu ile alındı. Kuyrukluyıldız, büyük bir teleskopla karanlık bir yerde Andromeda ile Kertenkele takımyıldızlarının arasında görülebilir. 168P/Hergenrother Kuyukluyıldızı'nın yörüngesi de belirlenmiştir. Ne kendisi ne de parçaları Dünya için bir tehdit oluşturmamaktadır."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/bir-kuyrukluyildiz-yaklasiyor/", "text": "Gökyüzünde şölen var: bir kuyrukluyıldız Dünya'ya hızla yaklaşıyor. 46P/Wirtanen adlı Jüpiter'in yakınlarından Güneş'e doğru gezmeye çıkan bir kuyrukluyıldız 16 Aralık günü Dünya'nın sadece 11 milyon km uzağından geçecek. Parlaklığının 4 kadir dolayında olması beklenen kuyrukluyıldızı ülkemizdeki ve Dünya'daki amatör gökbilimciler çoktan izlemeye başladı. Kuyrukluyıldızlarının yörüngeleri kesin olarak bilinmesine karşılık parlaklıkları yaklaşık olarak tahmin edilebiliyor. 4 kadir değerindeki parlaklık, cismin herhangi bir gözlem aracı olmadan da görülebileceği anlamına geliyor. Ama tabi yeterince karanlık, ışık kirliliğinden uzak bir yerde çok daha iyi gözlem yapılabilir. Kuyrukluyıldızlar, adında talihsiz bir şekilde geçen 'yıldız' kelimesinden dolayı yıldızlarla karıştırılır. Ancak yıldızla ilgileri yoktur -yıldızların kuyruğu yoktur. Güneş'in var mı mesela 🙂 Daha çok kirli kar topu gibidirler. Büyükçe bir kaya parçasının üzerindeki donmuş gaz ve su, cisim Güneş'e yaklaşırken buharlaşmaya ve alev almaya başlar. Bu da hareketinin tersi yönünde bir kuyruk oluşturur. Bu kuyruk birkaç milyon kilometreye kadar ulaşabilir. Bir yılda onlarca kuyrukluyıldız Güneş'i ziyaret etmektedir ve hatta ISON kuyrukluyıldızı gibi bazıları Güneş'e düşmektedir. Bunlardan ancak birkaç tanesi Dünya'ya yakın geçebilmektedir. Bu sırada da gökyüzünde güzel bir görüntü oluşturmaktadırlar. Yıldız yağmuru, akan yıldız gibi terimlerle ifade edilen meteor yağmurları ise bu kuyrukluyıldızların uzaya bıraktığı küllerinden başka birşey değildir. Ayrıntılı harita için tıklayınız. Hava açık olursa izlemeye değecektir. İyi seyirler. 46P/Wirtanen kuyrukluyıldızı hakkında ayrıntılı bilgiye Prof. Dr. Zeynel Tunca hocamın kaleminden, astrobilgi.org adresinden ulaşabilirsiniz. Gözlem için Prof. Dr. Ethem Derman hocamın düzenlediği etkinliğe katılabilirsiniz. Ayrıntılar: https://www.facebook.com/events/569749633460072/ aderesinde."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/bir-magnetarda-birlesen-sicak-noktalar-kesfedildi/", "text": "Süper manyetik ve bir şehir büyüklüğünde olan yıldız çekirdekleri magnetar olarak adlandırılır. Uluslararası Uzay İstasyonunun tepesinde bulunan NASA'nın Nötron Yıldızı İç Yapı Gözlemcisi bir magnetarın yüzeyinde milyonlarca derecelik X-ışını noktalarının birleştiğini gözledi. NICER, cisim dönerken küçülen, X ışını yayan üç parlak ve sıcak nokta belirledi. En büyük nokta sonunda daha küçük olanla birleşiyor ki böyle bir olaya daha önce tanık olunmamıştı. Gözlem sonuçlarını ele alan makalede bu sıra dışı cisimlerin kabuğu ile manyetik alanı arasındaki etkileşim gösterildi. Magnetar, büyük bir yıldız patladığında geride kalan çekirdekten oluşan bir nötron yıldızıdır. Güneş'e göre daha ağır olan bu tür yıldızlar yaklaşık 20 kilometre çapa kadar sıkıştırılmıştır. Bu kadar yoğun olan cisimlerde bir çay kaşığı madde bir dağ kütlesi kadardır. Magnetarın bir diğer özelliği de nötron yıldızından 1000, buzdolabı mıknatısından 10 trilyon kat daha güçlü manyetik alanlara sahip olmasıdır. Manyetik alan, bozulduğunda aylardan yıllara kadar gelişmiş bir X-ışını aktivitesi patlamasını devam ettirebilen muazzam bir enerji deposudur. 10 Ekim 2020'de NASA'dan Neil Gehrels Swift Gözlemevi, SGR 1830-0645 adlı bir magnetardan böyle bir patlama olduğunu keşfetti. Magnetar, Kalkan takım yıldızında ve kesin olmamakla birlikte yaklaşık 13,000 ışık yılı uzaklıkta bulunmaktadır. Swift, X-Işını teleskopunu kaynağa çevirerek cismin çevresinde her saniyede 10.4 döndüğünü gösteren patlamaları belirledi. Aynı gün yapılan NICER ölçümleri X-ışını emisyonunun her dönüşte üç tepe noktası olduğunu gösterdi. Çevrelerinden çok daha sıcak olan üç ayrı yüzey bölgesi görüşümüzde belirip kaybolunca ortaya çıkarıldı. NICER, keşiften 17 Kasım'a kadar neredeyse her gün SGR 1830'u gözledi. Bu süre içinde emisyon zirveleri yavaş yavaş değişti ve magnetarın her dönüşünde biraz farklı zamanlarda oluştu. Sonuçlar, Dünya üzerindeki tektonik plakaların hareketinin sismik aktiviteyi yönlendirmesi gibi lekelerin kabuk hareketlerinin bir sonucu olarak oluştuğu ve hareket ettiğini gösteren modeli desteklemektedir. Gözlemlere göre kabuğun bir kısmının eridiği ve manyetik stres altında yavaşça deforme olarak aktif bölgeyi ortaya çıkardığını düşünüyor. Hareket eden üç sıcak nokta muhtemelen koronal döngülerin Güneş'te görülen parlak, parıldayan plazma yayları gibi- yüzeye bağlandığı yerleri temsil ediyor. Döngüler ve kabuk hareketi arasındaki etkileşim, sürüklenme ve birleşme davranışını yönlendirir."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/bir-magnetarda-swiftten/", "text": "NASA'nın Swift X-Işını Teleskopu verilerini inceleyen gökbilimciler yavaş dönen bir nötron yıldızı keşfetti. Bu tür keşifler yoğun yıldız artıklarının yapı ve özelliklerini anlamak açısından önemli. Bir nötron yıldızı yakıtı bittikten sonra ağırlığı altında çöken ve dış katmanlarını süpernova patlaması atan yıldızın yoğun çekirdeğidir. Kendi çevresinde dakikada ortalama 43.000 kez dönebilen nötron yıldızları Dünya'nın manyetik alanının trilyon katı güçte bir alana sahiptir. Nötron yıldızı içinde alacağınız bir çay kaşığı madde Dünya'da milyarlarca ton kütleli olacaktır. Keşfedilen 1E 2259+586 adlı nötron yıldızı Kraliçe takımyıldızı yönünde yaklaşık 10.000 ışık yılı uzaklıktadır. Bu çok güçlü manyetik alana sahip, zaman zaman yüksek enerjili patlamalar gerçekleştiren ya da üreten magnetar adlı bilinen iki düzine nötron yıldızı türünden biridir. 1E 2259+586 magnetarının Temmuz 2011 ile Nisan 2012 arasındaki gözlemlerine göre her yedi saniyede bir tur ya da başka bir ifadeyle dakikada sekiz tur atacak kadar yavaş dönmektedir. Maddenin atom çekirdeği birkaç kat daha sıkıştırılmış durumdaki nötron yıldızlarını anlamak için bu keşifler önemlidir. Dünya üzerindeki hiçbir laboratuarda nötron yıldızlarındaki yoğunluk elde edilemez. Nötron yıldızlarının iç yapısı tam bir bulmacadır. Mevcut kuram bir nötron yıldızının kabuğunun elektron ve iyon karışımından oluştuğunu söyler. Kabuğun yüzeyi maddenin en tuhaf halinde, süper akışkan olup sürtünmesizdir ve yüksek enerjili parçacıkları hızlandıran manyetik alana sahiptir. Parçacık akışı kabuktaki enerjiyi boşaltır. Kabuk ters dönerken içerideki sıvı bu hareketi yavaşlatır. Kabuk yüksek basınç altında olduğundan kırıklar ve çökmeler başlar. Bu durumda bir X-ışını patlaması oluşur ve yıldız iç dinamiklerinden kaynaklanan itmeyle dönme hızını arttırır. Nötron yıldızının dönme hızındaki yavaşlamayı bu kuram açıklayamamaktadır. 21 Nisan 2012'de 1E 2259+586 yoğun X-ışınları yaymaya başladı. Bilimciler 36 milisaniye süren yüksek enerjili bu ışığın ve bunun sonucunda magnetarın yavaşladığını düşünüyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/bir-notron-yildizinda-gorulmemis-yapilar/", "text": "Aralarında Sabancı Üniversitesi bilim insanlarından Ünal Ertan ve Şirin Çalışkan'ın yer aldığı bir araştırma ekibi, Hubble teleskopu verilerinden bir nötron yıldızına ilişkin daha önce görülmemiş, olağandışı kırmızı-ötesi ışık yayılmasını gözledi. Bu, ya nötron yıldızını çevreleyen toz ve gaz diski olduğuna ya da nötron yıldızından çıkan ve yıldızlararası gaza çarpan yüksek enerjili rüzgarın varlığı ile açıklanabiliyor. Nötron yıldızları, radyo ve yüksek enerjili emisyonlarda, örneğin X-ışını üzerinde çalışılsa da bu çalışma nötron yıldızlarının kırmızı-ötesi dalga boyu verileriyle de bilgi sunacağı anlamına geliyor. Gözlem, Pennsylvania State Üniversitesi ve Sabancı Üniversitesindeki bir grup araştırmacı ile gerçekleşti. Nötron yıldızları dev bir yıldızın süpernova patlaması sonucu arda kalan çok yoğun kalıntısıdır. Bunlar pulsar olarak da nitelendirilir. Dönüş hızları çok yüksektir. Örneğin gözlenen nötron yıldızı çevresinde saniyede 11 kez dönmektedir. (Parmağınızı çevresinde saniyede 11 kez döndürebilir misiniz?) Bu da farklı emisyon dağılımına neden olur. Pennsylvania State'den Bettina Posselt: Bu özel nötron yıldızı yedi yakın X-ışını pulsar grubunun üyesidir. Diğerlerine göre daha fazla enerji kaybettiğinden daha sıcaktır. Gözlediğimiz nötron yıldızının (J0806.4-4123) çevresini kızılötesi alanda aydınlattığını fark ettik. Aydınlattığı alan yaklaşık 200 astronomik birim, başka bir ifadeyle 200 Dünya-Güneş uzaklığı kadardır diyor. Bu, kırmızı-ötesi ışıkta gözlenebilen ilk nötron yıldızıdır. Araştırmacılar Hubble ile gözlenen kırmızı-ötesi sinyalin varlığını iki olası durumla açıklamaktadır. İlki, pulsarı saran malzeme diskinin varlığı. Bu varsayıma göre süpernovadan sonra oluşan nötron yıldızından yayılan ışığın bir kısmı dev malzeme diskinden süzülerek geçmek zorundadır. Malzeme diskinden yansıyarak dönen enerji nötron yıldızını ışıtarak dönme hızını yavaşlatmış olabilir. Eğer bu seçenek doğru ise nötron yıldızlarının evrimi hakkındaki bilgilerimizi yenilememiz gerekecek diyor Posselt. Diğer teori ise pulsar rüzgar bulutsusu üzerine... Bir pulsar rüzgar bulutsusu, kuvvetli manyetik alana sahip nötron yıldızının hızlı dönmesi sonucu üretilen elektrik alanı içindeki hızlanan parçacıklarla oluşur. Nötron yıldızı yıldızlararası ortamda ses hızından daha fazla hızla ilerledikçe, yıldızlararası ortamda pulsarın oluşturduğu rüzgarın oluşturacağı şokla meydana gelebilir. Enerjik parçacıklar daha sonra kırmızı-ötesi bölgede sinyal yaymaya başlar. Tipik olarak pulsar rüzgar bulutsuları X-ışını dalga boyunda gözlenir. Burada kırmızı-ötesi dalga boyunda gözlenmesi tamamen sürprizdir. Birkaç yıl içinde gökbilimciler nötron yıldızlarını James Webb teleskopuyla daha yakından izleyebilecekler."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/bir-notron-yildizinda-karbon-atmosfer-bulundu/", "text": "Chandra X-ışını Teleskobu, Kraliçe A süpernova kalıntısının merkezindeki nötron yıldızının ince atmosferinin karbondan oluştuğunu buldu. Fotoğrafın merkezindeki nötron yıldızının büyültülmüş hali çizilerek oluşturulmuş bir resimdir. Chandra bölgenin görüntüsünü 1999 yılında ilk elde ettiğinde buradan ne X-ışını ne de radyo dalgası alamadığından süpernova kalıntısının yerinde duran nötron yıldızına ilişkin kanıt elde edilemedi. Ancak burada bir nötron yıldızı olduğu varsayılıyordu. Bölgeye nötron yıldızının atmosferinde karbon olduğu varsayımında bulunularak tekrar bakıldığında ise aranılan nesne bulundu. Karbon atmosferi nötron yıldızındaki eksik X-ışınlarını açıklamaya yetiyor. Nötron yıldızının atmosferindeki karbon, yaklaşık 10 santimetre kalınlığında olmasına karşılık Dünya'nın merkezindeki yoğunluğun 10 katı kadar bir yoğunluğa sahiptir. Sıcaklığının ise yaklaşık 2milyon C derece olduğu düşünülüyor. Nötron yıldızının kütle çekimi dünya çekiminin 100 milyar katı olmasına karşılık çok ince atmosferi bulunuyor. Kaynak: Chandra"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/bir-otegezegende-helyum-gozlendi/", "text": "İlk kez bir ötegezegenin atmosferinde helyum keşfedildi. Hubble teleskopunun Geniş Alan Kamerası 3 ile kızılötesi dalga boyundaki gözlem sonucunda gerçekleşen keşif yeni heyecanlara kapı açıyor. WASP-107b şimdilik keşfedilen en düşük yoğunluklu gezegenler arasındadır. Jüpiter büyüklüğünde olmasına karşılık kütlesi Jüpiter'in %12'si kadardır. 200 ışık yılı uzaklığımızdaki gezegen yıldızı çevresinde altı günden az bir sürede dolanmaktadır. İngiltere'deki Exeter Üniversitesinden doktora öğrencisi Jessica Spake'in yürüttüğü bir çalışma sonucunda ilk kez bir ötegezegen atmosferinde helyum izine rastlandı. Helyum, hidrojenden sonra evrendeki en bol elementtir. Güneş sistemimizde de Jüpiter ve Satürn gaz devlerinin temel bileşenlerinden biridir. Bununla birlikte şimdiye kadar Güneş sistemi dışında yer alan hiçbir gezegende helyum tespit edilememişti. Çalışma ekibi WASP-107b atmosferinin kızılötesi tayfını analiz ederken helyuma rastladı . Önceki atmosfer ölçümleri morötesi ve görünür dalga boylarındaki ışıkla yapılmıştı. Bu keşif atmosfer çalışmalarının daha uzun dalga boylarında da yapılabileceğini göstermektedir. Elde ettiğimiz helyum kaynaklı güçlü sinyal daha fazla gezegenin üst atmosferlerini inceleyebilmek için yeni bir teknik önermektedir. Morötesi ışıkla çalışan yöntemler yakın ötegezegen çalışmaları ile sınırlıdır. Dünya'nın üst atmosferinde helyum olduğunu biliyoruz. Bu açıdan Dünya benzeri gezegenlerin de üst atmosferlerinde helyum bulunabilir. Ancak mevcut teknolojiyle bu kadar küçük gezegen atmosferini taramak oldukça zordur diyor Spake. WASP-107b'nin atmosferinde ölçülen helyum miktarı o kadar fazladır ki, üst atmosferin on binlerce kilometre uzunluğa sahip olduğunu göstermektedir. Bu da kızılötesi dalga boyu gözlemiyle ilk kez atmosfer genişliğinin hesaplandığı anlamına gelir. Atmosferin bu kadar geniş olması gazların önemli bir kısmının kaybedilmesi demektir. (Her milyar yılda bir atmosferin toplam kütlesinin %0,1 ile 4 arası gaz uzaya kaçmaktadır.) 2000 yılına kadar dev ötegezegenler üzerinde en kolay gözlenebilir elementlerden birinin helyum olduğu düşünülmüştü. Ancak şimdiye kadar yapılan tüm çalışmalar başarısızlıkla sonuçlanmıştı. Exeter Üniversitesinden David Sing: Yöntemimiz CSA James Webb teleskopu gibi geleceğin güçlü teleskoplarıyla daha fazla ayrıntı elde edeceğimizden kolayca atmosfer analizi yapabilmemizi sağlayacak diyor. Videolar Notlar Bir ötegezegen atmosferinin ölçümü, gezegen bize göre yıldızının önünden geçerken gerçekleşir. Bu sırada gezegen atmosferinden süzülerek geçen yıldız ışığının çok küçük bir kısmı tayfta parmak izi bırakır. Atmosferde bol bulunan bir element bu yöntemle kolayca saptanabilir. Yıldızdan yayılan ışınım, gezegen atmosferdeki gazların uzaya kaçmasını sağlar. WASP-107 yıldızının yüksek oranda aktif olması bu kaybı arttırmaktadır. Atmosfer gelen ışınımı emdiği için ısınır, böylece gaz genişleyerek uzaya kaçar. Astronomi Diyarı notu: Doğu Anadolu Gözlemevi yapımı sürüyor. Bu gözlemevi gökyüzünü kızılötesi dalga boyunda tarayacak. Kimbilir, belki de bu teleskopla bir atmosfer çalışması da Türk gökbilimcilerden gelir."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/bir-otegezegende-ilk-kez-uydu-olusturan-disk-kesfedildi/", "text": "Avrupa Güney Gözlemevindeki Atacama Büyük Milimetre/milimetre-altı Dizisini kullanan gökbilimciler ilk kez bir ötegezegen çevresinde disk olduğunu keşfetti. Gözlemler genç yıldız sistemlerinde gezegenlerin çevresinde dolanan uyduların nasıl oluştuğuna ışık tutacak. Gezegensel disk olarak bilinen disk yaklaşık 400 ışık yılı uzaktaki PDS 70 adlı yıldızın çevresindeki PDS 70c adlı Jüpiter benzeri bir gezegeni çevreliyor. Bu disk Satürn'ün sahip olduğu halkalardan 500 kat kat daha geniş alana yayılmış durumda. Yıldızın iki adet Jüpiter benzeri gezegeni olduğu biliniyor. Gökbilimciler daha önce bu ötegezegenin çevresinde ay oluşturan bir disk olduğundan şüphelenmişti, ancak bunu şimdiye kadar doğrulayamamışlardı. Diskin üç Ay büyüklüğünde uydu oluşturacak kütlede olduğu da hesaplandı. Çalışma aynı zamanda gezegen oluşum kuramlarının da test edilmesini sağlayacak. Gezegenler, genç yıldızları saran tozlu disklerin içinde oluşur ve bu diskteki malzemeyi toplayarak büyürken yörüngelerini de bu sayede temizleyerek boşluklar oluştururlar. Gezegeni çevreleyen diskteki maddeler arasındaki çarpışmalar ise uydu oluşumuna neden olabilir. Buradaki süreç henüz tam anlamıyla anlaşılmış değil. Yani gezegen ve uydularının tam olarak ne zaman, nerede ve nasıl oluştuğu sorusu yanıt arıyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/bir-otegezegende-volkanizma-hareketliligi-belirlendi/", "text": "Araştırmacılar şimdiye kadar Güneş Sistemimiz dışındaki gezegenlerde tektonik hareketlerin varlığına ilişkin bir kanıt bulamamıştı. Bern Üniversitesi ve NCCR Gezegen Araştırmaları Merkezindeki bilim insanları 45 ışık yılı uzaktaki LHS 3844b adlı gezegende maddenin bir yarı küreden diğerine aktığını ve bunun sayısız volkanik hareketlere bağlı olduğunu belirledi. Yeryüzünde levha tektoniği yalnızca depremleri ve dağların yükselmesini sağlamaz. Aynı zamanda gezegen içindeki maddenin yüzeye, atmosfere çıkmasını ve daha sonra da kabuğun altına geri taşıyan döngüyü gerçekleştirir. Dolayısıyla tektonik hareketler Dünya'yı yaşanabilir hale getiren koşulları oluşturan etkiye sahiptir. Bern Üniversitesi Uzay ve Yaşanabilirlik Merkezinden Tobias Meier: Tektonik hareketleri gözlemek çok zordur, çünkü bunları gezegenin atmosferi gizler. Bununla birlikte muhtemelen LHS 3844b'nin bir atmosferi yok. Yer'den biraz daha büyük ve muhtemelen kayalık bir yüzeyi olan gezegen, yıldızına çok yakın dolandığı için bir tarafı sürekli gündüz diğer tarafı ise geceyi yaşıyor. Gezegenin atmosferi olmadığından gündüz kısmının sıcaklığı 8000C'ye kadar çıkıyor. Diğer kısmı ise adeta donuyor: -2500C'ye kadar düşen sıcaklığa sahip. Bu kadar sıcaklık farkı da gezegendeki madde akışını etkileyecek diye düşünüyoruz diyor. Ekip kuramlarını test etmek için gezegenin çekirdeğinden gelen ısı ve radyoaktif elementlerin bozunması gibi iç ısınma mekanizmalarını da dahil ederek bilgisayar simülasyonu oluşturdu. Simülasyon yıldızdan gelen büyük sıcaklık akımlarını da içeriyordu. Çoğu sümülasyon gezegenin bir tarafında sadece yukarı doğru, diğer tarafında aşağı doğru akışın olduğunu gösterdi. Bu nedenle malzeme bir yarıküreden diğerine akmaktaydı. Ancak yön her zaman aynı değildi diyor Meier. Bu durumu çalışma ekibinden Dan Bower şöyle açıklıyor: Dünya'dan biliriz: sıcak günlerde madde hafifler ve bu nedenle yukarı doğru hareketlenir. Buna karşılık bazı simülasyonlar buna ters yönde akış gösterdi. Başlangıçta sezgisel olan bu sonuç, sıcaklıkla viskozitenin değişmesinden kaynaklanmaktadır: soğuk malzeme daha serttir ve bu nedenle bükülmek, kırılmak veya iç kısma dalması zordur. Bununla birlikte sıcak malzeme daha az viskozdur bu nedenle bir kaya ısındığında hareketli hale gelebilir- ve kolayca gezegenin içine akabilir. Her iki durumda da bu sonuçlar gezegensel yüzeyin ve iç kısmının Dünya'dakinden çok farklı koşullar altında malzemenin nasıl değiş-tokuş edildiğini gösteriyor. Bu tür malzeme akışlarının tuhaf sonuçları olabilir. Gezegenin hangi tarafında malzeme yukarı akarsa o kısımda büyük miktarda volkanizma hareketliliği beklenir. Dünya üzerinde de benzer derin yükselişler Hawai ve İzlanda'daki volkanizmayı tetikler. Bu nedenle sayısız volkanların olduğu bir yarım küre tabiri caizse volkanik yarım küre- ve neredeyse hiç volkanın olmadığı diğer yarım küre hayal edilebilir diyor Bower. Simülasyonlarımız bu tür modellerin nasıl ortaya çıkabileceğini gösteriyor, ancak doğrulamak için daha ayrıntılı gözlemlere ihtiyaç duyuyoruz. Örneğin volkanizmadan artan gaz çıkışına veya volkanik gazların tespitine işaret edebilecek daha yüksek çözünürlükte yüzey sıcaklığı haritası. Böylece gelecek araştırmalarda yardımcı olacak çok veriye ulaşabiliriz diyor Meier."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/bir-saturn-hatirasi/", "text": "Satürn'ün buzlu halkaları yakın görünümde. NASA'nın artık efsane diyebileceğimiz Cassini aracı bu görüntüde sadece halkaları değil en dıştaki tek çizgi gibi görünen F halkasının üzerine konmuş nokta kadar görünen Pandora uydusunu da yakalamış. Görüntüde ayrıca Satürn'ün üst bulutları ile aracın 15 Eylül 2017'de vedasını yapmadan önce 22 kez geçiş yaptığı D halkası arası boşlukta net şekilde görülüyor. Bilim insanları bu tür yüksek çözünürlüklü görüntüleri inceleyerek aracın son anda başına umulmadık bir felaket gelmemesi için yolu üzerindeki tehlikeli cisimleri araştırdı. Bu görüntü halka düzleminin 19 derece üzerinden, güneş ışıklarının geldiği yönden alınmıştır. Cassini bu görüntüyü 12 Ağustos 2017'de geniş açılı kamerası ile yeşil ışık altında elde etti. Pandora'nın ortaya çıkması için ise görünürlük iki kez iyileştirildi. Araç bu görüntüyü üretirken Satürn'den 935 bin kilometre uzaktaydı. Görüntü ölçeği piksel başına 56 kilometredir. Pandora o sırada araca 1,1 milyon kilometre uzaktaydı. Bilindiği üzere Cassini aracının görevi 15 Eylül 2017'de Satürn'e düşürülerek sona erdirilmişti. Görüntünün 1024x1024 çözünürlüklü hali için görsele tıklayınız. Daha yüksek çözünürlüklü tif formatındaki görüntü için buraya tıklayınız. Görsel telif hakkı: NASA/JPL-Caltech/Space Science Institute"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/bir-sisman-uzak-gokada-kumesi/", "text": "Uzak Evrende görünenlerin en büyüğü olan son derece sıcak, yüksek kütleli bir genç gökada kümesi, Şili'deki Atacama Çölü'nde ESO'nun Çok Büyük Teleskobu , NASA'nın Chandra X-ışını Gözlemevi ve Atacama Evrenbilim Teleskobu'nu kullanan bir uluslararası ekip tarafından çalışılmıştır. Yeni sonuçlar 10 Ocak 2012'de Austin, Texas'da yapılacak 219. Amerikan Astronomi Derneği toplantısında duyurulacaktır. Yeni keşfedilen gökada kümesine İspanyolca büyük ya da şişman kişi anlamına gelen El Gordo ismi takılmıştır. Bu küme, birbirlerine saatte milyonlarca kilometreyle yaklaşan iki ayrık gökada alt kümesinden oluşmakta ve bizden o kadar üzaktadır ki ışığının bize ulaşması yedi milyar yıl sürmektedir. Bu küme,şimdiye kadar bu mesafede ve daha uzakta gözlenen kümeler içinde en kütleli, en sıcak ve en fazla X-ışını yayan kümedir , diye konuşan Rutgers Üniversitesi'nden çalışmaya liderlik eden Felipe Menanteau, Gözlem zamanımızın önemli kısmını El Gordo'yu gözlemeye ayırdık ve sonuçta beklentimizi fazlasıyla karşılayan muazzam bir küme çarpışmasını keşfettik, diye sözlerine devam etti. Gökada kümeleri, Evrende kütleçekiminin etkisiyle bir arada kalan en büyük nesnelerdir. Küçük gökada gruplarının birleşmesinden meydana gelen oluşum süreçleri, Evrende o dönemde bulunan karanlık madde ve karanlık enerji miktarına çok bağlıdır. Böylece, bu kümelerin çalışılması Evrenin bu esrarengiz bileşenlerine de ışık tutabilir. Bunun gibi devasa gökada kümeleri tam da bulmayı hedeflediğimiz nesnelerdir, diye konuşan yine Rutgers'dan ekip üyesi Jack Hughes, Biz, Evrenbilimin şu anki en iyi modellerini kullanarak bu sıradışı nesnelerin nasıl oluştuklarını anlayıp anlamadığımızı görmek istiyoruz., diyerek sözlerini sürdürdü. Rutgers ve Şili'li gökbilimcilerin liderlik ettiği ekip, El Gordo'yu kozmik mikrodalga arkaplan ışınımındaki bir sapmayı fark ederek keşfetti. Bu zayıf ışınım, yaklaşık 13,7 milyar yıl önce Evrenin son derece sıcak ve yoğun bir dönemine karşılık gelen Büyük Patlamanın ilk ışıklarının kalıntısıdır. Büyük Patlamadan geriye kalan bu ışınım, gökada kümelerindeki sıcak gazlardaki elektronlarla etkileşime girerek Dünya'dan gözlenen arkaplan ışımasında sapmalar meydana getirir . Bu etki, küme ne kadar yoğun ve büyükse o kadar şiddetlidir. El Gordo, Atacama Evrenbilim Teleskopu ile yapılan bir mikrodalga arkaplan incelemesinde ortaya çıkarılmıştır . ESO'nun Çok Büyük Teleskobu, ekip tarafından bu büyük küme çarpışmasındaki gökada hızlarının ölçümü ve kümenin Dünya'ya olan uzaklığını ölçmek için kullanılmıştır. Ayrıca NASA'nın Chandra X-ışını Gözlemevi de kümedeki sıcak gazı incelemek için kullanılmıştır. Her ne kadar El Gordo kümesi boyutunda ve uzaklığında kümeler çok ender olsalar da çalışmanın yazarları, bu sonuçların gökbilimcilerin Büyük Patlamayla ortaya çıkan ve çoğunlukla karanlık madde ve karanlık enerjiden oluşmuş Evren hakkındaki şu anki bilgileriyle tutarlı olduğunu söylemektedirler. El Gordo, büyük ihtimalle Dünya'nın yaklaşık dört milyar ışık yılı daha yakınında bulunan ve ilgi çekici etkileşen bir gökada kümesi olan Mermi Kümesi gibi oluşmuştur. Bu iki kümede de ağırlıklı olarak sıcak ve X-ışınında parlak gazdan meydana gelen normal maddenin karanlık maddeden ayrıldığına ilişkin bulgular vardır. Sıcak gaz çarpışma yüzünden yavaşlarken karanlık madde yavaşlamamıştır. İlk kez Mermi Kümesi'ne benzeyen bir sistemi bu kadar büyük uzaklıklarda gözledik, diyen Santiago'daki Şili Pontificia Katolik Üniversitesi öğrencisi Cristobal Sifon, sözlerini, Sanki şu eski söz gibi: Nereye gidiyor olduğunu anlamak istiyorsan, nerelerde bulunmuş olduğunu bilmek zorundasın. şeklinde tamamlıyor. Notlar Bu kümenin resmi adı ACT-CL J0102-4915'dir. Bu ismin ilk kısmı nesnenin Atacama Evrenbilim Teleskobu tarafından bulunan bir gökadar kümesi olduğunu gösterirken, ismin ikinci kısmı bu nesnenin gökyüzündeki konumunu, yani Güney takımyıldızı Anka'da yer aldığını, göstermektedir. Bu etkiye, etkinin var olması gerektiğini 1960'ların sonlarında öngören Rus gökbilimcileri Rashid Sunyaev and Yakov Zel'dovich'den dolayı Sunyaev Zel'dovich etkisi denmektedir. Atacama Evrenbilim Teleskobu , ALMA'ya yakın bir bölgede, Kuzey Şili'deki Atacama Çölü'ndeki Cerro Toco'da bulunan altı-metrelik bir teleskoptur. Teleskop, Kozmik Mikrodalga Arakaplan Işınımı'nı çalışmak üzere mikrodalgada yüksek çözünürlüklü incelemeler yapacak şekilde tasarlanmıştır. ESO-Türkiye"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/bir-supernova-binlerce-dunya-olusturabilir/", "text": "Süpernova patlamaları büyük yıldızların sonudur. Ancak başka oluşumların da başlangıcıdır. Süpernova patlamasıyla yaşamını sona erdiren yıldız çevresine ölü katmanlarındaki maddeyi fırlatır. Yeni yapılan bir çalışmayla süpernovalardan yayılan maddenin Dünya benzeri gezegenlerin oluşumu için gerekli hammaddenin önemli bir kısmını karşıladığı belirlendi. NASA'nın Kızılötesi Astronomi Stratosfer Gözlemevi verilerini kullanan uluslararası bir araştırma ekibi süpernovaların Dünya'ya benzer gezegenlerin oluşması için gerekli maddenin önemli miktarını sağladığını hesapladı. Cornell Üniversitesi'nden Ryan Lau: Gözlemlerimiz 10.000 yıl önce süpernova patlaması sonucunda oluşan molekül bulutunun 7000 Dünya oluşturacak kadar tozu barındırdığını tespit ettik diyor. Lau başkanlığındaki araştırma ekibi Yay A Batı süpernova kalıntısının kızılötesi görüntülerini elde etmek için SOFIA teleskopunun kızılötesi kamerasını kullandı. Ekip tozun toplam kütlesini tahmin edebilmek için SOFIA verilerini kullandı. Bunun için süpernova kalıntısında tozun içinde yayılan ışımanın uzun kızılötesi dalga boyundaki ölçümleri alındı. Gökbilimciler süpernovanın en dış kısımda görülen şok dalgasının önemli miktarda toz ürettiğini biliyordu. Ancak bu şok dalgasının daha sonra kendisini çevreleyen yıldızlararası ortamdaki gaz ve toz parçacıklarıyla nasıl bir etkileşim içinde olduğu bilinmiyordu. Süpernova patlamasının ardından oluşan şok dalgasının etkisiyle yeni yıldız ve gezegenlerin tohumu olan toz parçacıkları yıldızlararası ortama doğru hareket ediyor diyor Lau. Bu sonuç uzak gökadalarda genç yıldızların, büyük kütleli yıldızların süpernova patlamaları sonrasında yayılan toz kitleleri ile oluştuğunu gösteriyor. Kaliforniya'daki Ames Araştırma Merkezi'nden Pamela Marcum: Samanyolu gökadamız içinde yaptığımız bu gözlemler milyarlarca ışık yılı uzaklıktaki gökadaların evrim aşamalarını da ortaya koyacaktır diyor. 100 inç'lik (2,5 metre) teleskop olan SOFIA, 12 ile 14 km yüksekte uçan Boeing 747 tipi bir uçakta veri almaktadır."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/bir-supernovanin-gecmisi-ve-gelecegi/", "text": "19. yüzyıl başlarında EtaKarina gökyüzünde sönük, sıradan bir ikili yıldız sistemiydi. Nisan 1843'te ise gökyüzündeki Sirius'tan daha parlak ikinci yıldız konumuna geldi . İzleyen yıllarda parlaklığı yavaş yavaş azaldı ve 20. yüzyılda artık çıplak gözle görünmez oldu. Yıldızın parlaklığı değişmeyi sürdürmesine ve çıplak gözle görünür olmasına karşılık bir daha asla 1843'deki gibi parlayamadı. Eta Karina Sistemi'ndeki büyük ve kararsız yıldızın ömrünün sonuna gelmesiyle görülen parlama, 19. yüzyıl gökbilimcileri için önemli bir olaydır. Dönemin gökbilimcileri olayı süpernova olarak değerlendirmesine karşılık yine de bu olayın nedeninin başka bir şey olabileceğini düşünüp temkinli davrandılar. 19. yüzyıl gökbilimcilerin elinde 1843 patlamasını görecek yeterince güçlü teleskoplar yoktu. Günümüz teleskoplarıyla geçmişte neler olup bittiğini anlayabiliyoruz. Bir buçuk yüzyıl önce maddenin dışarı atılmasıyla oluşmuş büyük bulutların oluşturduğu Cüce Adam Bulutsusu 1990 yılından bu yanan Hubble Teleskopu ile izleniyor. Gelişmiş Kamera ile çekilen yüksek çözünürlükteki görüntülerde düzenli olarak yıldızdan dışarı madde atılmadığını ancak yine de bulutsunun büyük bir halter şeklini aldığını gösteriyor. Eta Karina sadece geçmişte başına gelenlerden dolayı değil geleceğinde ilginç nesneleri arasındadır. Gökbilim ölçeği açısından yakın denebilecek 1 milyon yıl içinde süpernova şeklinde patlayacak adaylardan biridir. SN 2006gy böylesi bir patlamaya örnek verilebilir. Hubble ile alınan görüntü morötesi ve görünür ışık dalga boylarında alınmıştır. Görüş alanı yaklaşık 30 yay saniyesidir."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/bir-varmis-bir-yokmus/", "text": "2009 yılında var olduğu bildirilen GJ 581d gezegeniyle ilgili tartışmalar sürüyor. Kimine göre orada bie gezegen yok. Yeni yapılan bir çalışmaya göreyse gerçekten böyle bir gezegen var. Bir gezegen yıldızı çevresinde dolanırken yıldızın yaydığı ışığın dalga boyunda küçük farklılıklar gözlenir. 2014 yılında GJ 581 yıldızına bakan gökbilimciler alınan ışığın dalga boyundaki değişimlerin yıldızın yüzeyindeki lekelerden kaynaklı olabileceğini belirledi. Bu da GJ 581d'nin keşfiyle ilgili verilerin yanlış yorumlanması ve böyle bir gezegenin olmaması anlamına gelir. Tartışma bundan sonra alevlendi. Londra Queen Mary Üniversitesi ve Hertfordshire Üniversitesi araştırmacıları eldeki veri eksikliğini gidererek gezegenin varlığıyla ilgili tartışmaları sona erdirmek istiyor. Eldeki veriler GJ 581d gibi küçük bir gezegeni tanımlamak için yeterli değil. Eldeki verileri daha farklı bir modelle değerlendiren araştırmacılara göre yıldızdaki parlaklık değişimlerine böyle bir gezegenin de katkı verdiğini düşünüyor. Doppler yöntemi adı verilen yöntemle keşfedilen gezegen Dünya gibi yıldızının yaşam alanı i.çinde yer alıyor. Bu nedenle ön plana çıkıyor. Dr Guillem Anglada-Escude: Verileri farklı açılardan yorumlamak için her zaman bir yol vardır. Ben GJ 581d'nin orada olduğunu biliyorum. Eldeki veriler buna çok sağlam temel oluşturuyor. Gerek yer gerekse uzay teleskoplarıyla alınan verilerin yeniden değerlendirilmesi gerekir. Böyle bir iddia için çok dikkatli olunmalıdır diyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/bir-yanan-bir-donan-gezegen/", "text": "Mevsimlerin ani değişimi nedeniyle sürekli şort ya da kalın palto giymek zorunda kaldığınızı düşünün. Böylesi bir yaşam ne denli zor olurdu. Kepler teleskopu böyle bir gezegen keşfetti: sürekli yalpalayan, dengesiz bir topaç gibi dönen bir gezegen. Kepler-413b gezegeni kendi ekseni çevresinde çılgınca salınıyor başka bir deyişle presesyon hareketi oldukça hızlı. Bu nedenle gezegenin dönme ekseninin yörünge düzleminin normali ile yaptığı açı 11 yılda 30 derece kadar değişiyor. Dünya'da bu değer 26.000 yılda 23,5 derecedir. Araştırmacılar bu uzak gezegendeki hızlı değişimler karşısında şaşkına dönmüşler bile. 2300 ışık yılı uzaklıktaki Kepler-413b Kuğu takımyıldızında bulunuyor. Bağlı olduğu sistemdeki biri turuncu diğeri kırmızı cüce olan iki yıldız çevresinde 66 günlük dönemle dolanıyor. Yıldızların düzlemine göre 2,5 derecelik bir açı yapan yörüngeye sahip. Dünya'dan görülebildiği kadarıyla gezegen, yörüngesi üzerindeki hareketini sürekli bir aşağı bir yukarı yaparak tamamlıyor. Yani bol bol sallanıyor. Kepler gezegenleri yıldızlarının önünden geçiş yaparken keşfedebiliyor. Kepler-413b'nin alışılmadık geçişleri gökbilimcilere bu gezegenin sıradışı bir dönmeye ve dolanıma sahip olduğunu gösterdi. Uzay Teleskopu Bilim Enstitüsü ve Baltimore John Hopkins Üniversitesi'nden Veselin Kostov: 1500 günlük Kepler verilerine bakıldığından gezegenin ilk 180 gün içinde üç geçiş yaptığı görüldü. Yani her geçiş 66 günlük dönemde gerçekleşiyor. İlerleyen 800 günlük dönem içerisinde ise herhangi bir geçiş izine rastlanmadı diyor. Kostov'a göre Dünya'dan görülebilecek bir sonraki geçişin 2020 yılına gerçekleşmesi gerekiyor. Bunun nedeninin gezegenin yörüngesinin sürekli yukarı-aşağı olacak şekilde değişmesi olduğunu belirtiyor. Gökbilimciler bu sıradışı yörüngenin sırrını çözmeye çalışıyor. Buna neden başka ve henüz bilinmeyen bir gezegen olabilir. Ya da sistemdeki bir üçüncü yıldız. Araştırma ekibinden Peter McCullough: Muhtemelen şu an sistemi görebileceğimiz en uygunsuz konumdayız, o yüzden diğer gezegenleri göremiyoruz. Bundan görmediğimiz cisim ya da cisimler mi sorumlu acaba? diyor. Sürekli mevsim değişimlerinin yaşansa da aslında Kepler-413b yaşam için çok sıcak. Yıldızlarına çok yakın dolanan gezegenin sıcaklığı sıvı su için çok yüksek. 65 dünya kütlesinde olduğu belirlenen gezegen bir gaz devi yani bir süper Neptün olup kayasal bir yüzeye sahip değildir. 1 Yorum Bence sıcaklık ve soğukluk dengesi bozulan gezegen daha önce üzerinde yaşam ve canlıları barındırıyordu. Şimdi bu hale geldiyse bir zaman sonra içindeki thazlari bu dengesizlik yüzünden boşaltarak uzayda olunur gezegen haline gelecektir. Bence dünyanın da akıbeti bu olacaktır. Oradaki yerçekimi de etkilemiş bazı bölümleri çekim gücünü yitirmiş durumdaki olabilir. Bu düzensiz donus ve sallantinin lerleyişin sonu gök taşına donuserek kalmak ölü bir meteor olmaktır"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/bir-yildiz-doguyor/", "text": "Gökbilimciler büyük kütleli yıldızların onlardan daha küçük arkadaşlarıyla benzer şekilde oluştuklarının doğrudan kanıtını, büyük kütleli bebek bir yıldızın etrafını sıkıca çevreleyen bir toz diskini ilk kez görüntüleyerek elde ettiler. ESO teleskoplarının birleştirilmesiyle gerçekleştirilen keşif, Nature dergisinin bu haftaki sayısında bir makale ile açıklanıyor. Araştırmaya liderlik eden Stefan Kraus Gözlemlerimiz şu anda tamamen oluşmuş, gelişme aşamasındaki genç, büyük kütleli bir yıldızı çevreleyen bir diski göstermiştir. Bebeğin henüz doğmuş olduğu söylenebilir. diyor. Gökbilimciler takımı şifreli adı IRAS 13481-6124 olarak bilinen gökcismini incelediler. Güneş'imizden yaklaşık 20 kat daha büyük kütleli ve yarıçapı beş kat daha büyük olan ve hala doğum öncesi kozası ile çevrili olan genç merkezi yıldız, Erboğa takımyıldızında yaklaşık 10 000 ışık yılı uzaklıkta yer almaktadır. 12-metrelik milimetre altı teleskop ile gerçekleştirilen gözlemlerin yanısıra NASA'nın Spitzer Uzay Teleskopu ile elde edilen arşiv görüntülerinden gökbilimciler bir jetin varlığını keşfettiler. Bu tür jetler sıklıkla genç düşük-kütleli yıldızların etrafında gözlenmektedir ve genellikle bir diskin varlığına işaret etmektedir. diyor Kraus. Çöküntü diskleri Güneş gibi düşük kütleli yıldızların oluşum süreçlerinde temel bir unsurdur. Bununla birlikte, bu tür disklerin, kütlenin yıldız üzerine düşmesini engelleyebilecek olan güçlü yıldız ışığının yayınlandığı, güneşten yaklaşık on kat daha büyük kütleli yıldızların oluşumu süresince varlığını sürdürüp sürdürmedikleri bilinmemektedir. Örneğin, büyük kütleli yıldızların daha küçük kütleli yıldızlar birleştiğinde oluşabilecekleri öne sürülmektedir. Gökbilimciler bu diski keşfetmek ve özelliklerini anlamak için ESO'nun Çok Büyük Teleskop Girişimölçeri'ni kullanmışlardır. VLTI'nin 1.8-metrelik üç adet Yardımcı Teleskopları ve AMBER aygıtı ile alınan ışığın birleştirilmesiyle bu tesis gökbilimcilere 85 metre çapında bir aynaya sahip bir teleskopun görüntüleyeceği detayları görmelerine imkan vermektedir. Elde edilen çözünürlük yaklaşık 2.4 mili yay-saniyesidir ki, bunun anlamı, Uluslararası Uzay İstasyonu'ndaki bir vida başının ayırt edilebilmesi veya, şu an uzaydaki optik görünür ışık teleskoplarından on kat daha güçlü bir çözünürlüğe sahip olmaktır. Bu eşşiz kapasite, ESO'nun diğer teleskoplarıyla La Silla'daki 3.58 metrelik Yeni Teknoloji Teleskopu yapılan gözlemlerle tamamlandığında, Kraus ve arkadaşları IRAS 13481-6124'ün etrafındaki diski tespit edebilmişlerdir. İlk kez büyük kütleli genç bir yıldızın etrafındaki diskin iç bölgelerini görüntüleyebildik. Gözlemlerimiz kütle ne olursa olsun oluşum sürecinin tüm yıldızlar için aynı şekilde yürüdüğünü göstermektedir. diyor Kraus. Gökbilimciler sistemin 60 000 yaşında olduğu ve yıldızın nihai kütlesine ulaştığı sonucunu çıkardılar. Yıldızın yoğun ışığı nedeniyle Güneş'ten 30 000 kat daha parlak yakında disk buharlaşmaya başlayacak. Alevlenen disk Yer-Güneş uzaklığının yaklaşık 130 katına kadar 130 astronomi birimi genişleyecek ve yıldıza benzer bir kütleye sahip olacak, ortalama yirmi güneş kütlesi. Bunun yanısıra, diskin iç kısımlarının tozdan mahrum kalacağı görülecektir. Kraus sonuç olarak Şu anda Şili'de inşa aşamasında olan Atacama Büyük Milimetre/milimetre-altı Dizgesi ile ileride gerçekleştirilecek olan gözlemler, bu iç kısımlar hakkında daha fazla bilgi sağlayabilecek ve büyük kütleli bebek yıldızların nasıl ağır olduğunu daha iyi anlamamıza olanak sağlayacaktır. yorumunda bulunuyor. Kaynak: ESO-Türkçe"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/bir-yildiz-fabrikasi-ngc-1313/", "text": "Bol yıldızlı sarmal gökada NGC-1313'ün kollarındaki gaz bulutlarından yayılan ışıma İkizler Gözlemevi ile görüntülendi. Bu rengarenk görünen bulutlar aslında yeni yıldızları doğuran bir fabrikadır. Renk yelpazesinin nedeni ise gaz bulutunun arkasındaki yıldızlardan yayılan ışığın bu bulutlardan yayılmasıdır. Yaklaşık 15 milyon ışık yılı* uzaklıkta bulunan NGC-1313, bu uzaklığıyla Samanyolu'na yakın gökadalardan biridir. Genellikle bol yıldızlı gökadalar, yakınlarındaki başka gökadalarla etkileşerek yıldız doğum etkilerini arttıran başlangıç sürecini tetiklerler. Ancak NGC-1313 bu tür bir gökada değildir, böyle bir süreçten etkilenmesi için gerekli bir gökada yakınında yoktur. Gökadadaki aktif yıldız oluşum hızını ölçmek için yapılan radyo çalışmalarıyla yıldız oluşumunu sağlayan süper balonun genişleyerek gazı dağılımına neden olduğu görüldü. İkizler Gözlemevi'nden Avustralyalı Stuart Ryder: Böylesi bir etkileme ancak bin kadar süpernovanın birkaç milyon yıl önce oluşturacağı dalgalanmaların eşliğinde gerçekleşebilir diyor. Gökbilimciler ayrıca gökadanın çevresinde dolanan gaz bulutunun merkeze doğru düşerek bol yıldızlı gökada oluşumuna neden olabileceğini de belirtiyor. Bu alt kısım gökbilimcilerin kafasını karıştıran sorularla dolu. Tüm sırlarına karşılık NGC-1313'e öylesine bir bakışta kıvrılmış, asimetrik halde bulunan sarmal kollarla merkezi çubuk yapısı görünmektedir. Her iki kolun dışarıya yönelen uzantıları üzerinde yıldız oluşumlarının daha şiddetli gerçekleştiği, özellikle görüntünün sol kısmında daha yoğun olduğu gözleniyor. Böylesi bölgeler süper balonun hareketinden etkilenmeyen sağ kısımda da görünüyor. Gökadanın özellikle dış bölgelerinde bir karmaşa olduğu açıktır. Bu kaos ortamına karşılık NGC-1313'ü düzenli olarak döndüren disk, bize göre 48 derecelik açı yapmaktadır. Gökada ayrıca çok parlak X-ışını kaynaklarından bazılarına da sahiptir. Bu çok parlak X-ışını kaynaklarının ikili yıldız sistemlerinin ölümüyle oluşan orta kütleli karadeliklerden geldiği düşünülüyor. Bunlardan biri de NGC-1313 X-2 olarak bilinen ve birkaç yüz güneş kütleli büyük bir karadeliktir. Bu karadelik en fazla 12-15 güneş kütleli ana kol evresindeki bir yıldızdan madde çekmektedir. Başka bir karadelik olan NGC-1313 X-1 ise diğerine göre iki kat daha fazla kütleli olabilir. Son X-ışını kaynağı süpernova 1978K şok dalgaları üretmektedir. Yeni Gemini görüntüsü, üç dar band filtrelerle, iyonlaştırılmış hidrojenin özelliklerini gösteren kırmızı filtre, helyumu gösteren mavi filtre ve oksijeni gösteren yeşil filtreyle elde edilmiştir. Bu renkler sıcak gazın parlak bir şekilde ışıldadığı ve binlerce ışık yılını kaplayan bulutların oluşturduğu yıldız oluşturma bölgelerini meydana getirir. Gökada'nın genişliği Samanyolu'nun yarısı kadar, yani 50 000 ışık yılıdır. Gökada güney yarıküredeki sönük, Ağcık takımyıldızında yer almaktadır. Kaynak: Astronomy * Işık yılı: Işığın bir yılda aldığı yol. Işık 1 saniyede 300 000 km yol alır."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/bir-yildiz-icin-guzel-son/", "text": "Güneş gibi yıldızların sonu son derece fotojenik olabilir. Buna iyi bir örnek 4200 ışık yılı uzaklıktaki NGC 2392'dir. NGC 2392 ya da Eskimo Bulutsusu adıyla bilinen cisme gökbilimciler gezegenimsi bulutsu demektedir. Gezegenimsi bulutsuların aslında gezegenlerle bir ilgisi yoktur. Bu ad, geçmiş zamanlarda küçük teleskoplarla gökyüzünü izleyen gökbilimciler tarafından konuldu. Çünkü gezegenimsi bulutsuları disk şeklinde görüyorlardı. Güneşimiz yaklaşık beş milyar yıl içinde özündeki hidrojeni bitireceğinden sonu gezegenimsi bulutsu olacaktır. Özündeki hidrojenini bitiren yıldız normal boyutunun yüzlerce katına çıkarak şişip soğuyacak. Sonunda yıldızın dış katmanları sıcak çekirdeği kalacak şekilde saatte 50.000 kilometre hızla ilerleyen rüzgarlar oluşturur. 50.000 derece sıcaklığındaki yüzeyden saatte 6 milyon kilometre hızla ilerleyen rüzgarlar dış katmanlardan uzaya malzeme taşır. Yavaş ve hızlı rüzgarın etkileşimi nedeniyle gelen ışıma gezegenimsi bulutsunun karmaşık ve ipliksi yapısını oluşturur. Sonuç yıldızın çökerek beyaz cüceye dönüşmesi olacaktır. Günümüzde gökbilimciler uzay teleskoplarını kullanarak atalarının hayal ettiği NGC 2392 gibi gezegenimsi bulutsularını izlemeleri mümkün. NGC 2392'nin bu birleşik görüntüsü Chandra X-Işını Gözlemevi bulutsunun merkezine yakın bölgeden gelen milyon derecelik gazın konumunu gösteriyor. Yıldızın dış katmanlarından süzülen kırmızı, mavi ve yeşil renkli gazı ise görünür ışık altında çalışan Hubble Uzay Teleskopu elde etti. Merkezdeki yıldızdan gelen hızlı rüzgar ve ışıma yine yıldızın attığı gaz ve soğutucu toz kabukları ile etkileşerek kuyrukluyıldızlar gibi ipliksilerin oluşmasına neden olur. NGC 2392 gözlemleri merkezinde sıcak gazın görüldüğü üç gezegenimsi bulutsu çalışmasının bir parçasıdır. Chandra verileri NGC 2392'nin diğer ikisine göre daha yüksek düzeyde X-ışını yaydığını gösterdi. Araştırmacılara göre bunun nedeni sıcak yıldızın görünmeyen bir eşinin olmasıdır. Yüksek X-ışını emisyonu ancak çift yıldız bilgisiyle açıklanabilir. Diğer iki örnekte -NGC 6826 ve IC 418- gözlenen X-ışını emisyonu ise merkezdeki yıldızdan gelen rüzgarlar nedeniyle oluşur. NGC 6826'nın birleşik görüntüsü 2012 yılında kullanıma açılan gezegen bulutsuları galerisinden elde edilmiştir."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/bir-yildiz-pozu/", "text": "Hubble'ın yeni ve çarpıcı görüntüsünde parlak yıldız AG Karina ya da HD 94910 görülüyor. Güney yarıküredeki Karina takımyıldızında bulunan AG Karina 20.000 ışık yılı uzağımızdadır. AG Karina Mavi Işıklı Değişenler sınıfındadır. Bunlar Güneş'in birkaç milyon parlaklığında ve yirmi Güneş kütlesinde olup evrenin en büyük yıldızları arasında yer alan Wolf-Rayet yıldızlarındandır. AG Karina gibi bir yıldız olağanüstü bir hızla kütle kaybeder. Bu kütle kaybı saatte 7 milyon kilometreye ulaşan güçlü yıldız rüzgarlarına neden olur. Bu güçlü rüzgarlar görüntüdeki gibi görünür zarların oluşmasına neden olur. Rüzgarlar nedeniyle yıldızlararası uzaya atılan madde gaz bulutları üzerinde büyük bir baskı oluşturur. Parlaklığı daha çok morötesi dalga boyunda olduğundan HD 94910 gibi yılddızlar çıplak gözle görülmezler. Bu görüntü Hubble Uzay Teleskopu'nun Geniş Alan Kamerası-2 ile alınmıştır. Görüntünün merkezindeki parlak yıldız dikkat çekmesine karşılık yıldızın kendisi değildir. Yıldız aslında bundan çok daha küçük olup parlaklığın ardında gizlidir. Beyaz çapraz ışınlar ise astronomik bir fenomen değil sadece bir teleskop etkisidir."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/bir-yildiz-ve-bir-karadelikli-sistem/", "text": "Chandra'nın elde ettiği yeni görüntü, solda Dijital Gökyüzü Tarayıcısı ile alınan optik görüntüde kırmızı kare ile işaretlenmiş. 700 ışık yılı çapındaki Kuğu X-1 (Cygnus X-1) Samanyolu'ndaki aktif yıldız oluşum bölgelerinin yakınında yer alır. Sağ taraftaki resim ise gökbilimcilere göre Kuğu X-1 sisteminde neler döndüğünü ortaya koymaktadır. Kuğu X-olarak adlandırılan sistemde büyük bir yıldızın çökmesiyle oluşan bir karadelik bulunmaktadır. Karadelik, eşi olan bir mavi yıldızdan madde çalmaktadır. Bu madde karadeliğe düşmeden önce karadeliğin çevresini saran bir disk oluşturmaktadır . Radyo gözlemleri, görünür ışık ve nihayet NASA'nın Chandra Gözlemevi'nin X-ışını gözlemleri milyonlarca yıl önce oluşan karadelikle ilgili yeni bilgileri ortaya çıkarmaktadır. Bilim insanları Kuğu X-1'in spinini oldukça yüksek hassasiyetle belirlediler. Buna göre karadeliğin çevresinde diskteki madde, dönüşü olmayan yola girdiğinde diskin dönme hızına göre 800 kat hızlanıyor. Yıldız ve karadeliğin kütlesi ise şimdiye kadar yapılmış en ayrıntılı çalışmayla 14.8 Güneş kütlesinde olduğu belirlendi. Araştırmacılar ayrıca Ulusal Gözlemevi'nin Çok Büyük Temel Dizi ile en doğru uzaklık tahmininde bulundular. Buna göre sistem bizden 6070 ışık yılı uzaklıkta yer alıyor. Bu uzaklık kütle ve spin değerlerinin daha doğru ölçülmesi için önemlidir."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/bir-yildiz-yasinin-hesabi/", "text": "Pek çok film yıldızı iyi bir bakımla yaşlarını saklamayı başarır. Yıldızlar için de aynı şey geçerli mi? Güneş gibi yıldızlar ise hayatlarının çok büyük bir kısmında neredeyse aynı görünür. Bir yıldız 10 milyar yıl boyunca bunu nasıl başarabiliyor? Gökbilimciler bu ilginç sorunun yanıtı peşinde ve epeyce de yol kat ettiler. Çözüm yıldızın spin denilen dönme momentumunda saklı. Harvard Smithsonian Merkezi'nden gökbilimci Soren Meibom: Bir yıldızın dönüşü masa üzerinde dönen bir cismin giderek yavaşlamasında olduğu gibi giderek yavaşlar. Bu bilgi onun yaşını ortaya çıkaran bir saat gibi kullanılır diyor. Meibom bulgularını Amerikan Astronomi Derneği'nin 218 nolu toplantısında sundu. Bir yıldızın yaşını bilmek gökbilim çalışmaları için ve özellikle de gezegen avcıları için oldukça önemlidir. NASA'ın Kepler uzay aracı 2009 yılında göreve başlamasından bu yana uzaktaki yıldızların çevresinde dolanan şimdilik- 2000 dolayında gezegen adayı belirledi. Bu ise gezegen sistemlerinin nasıl oluştuğunu ve geliştiğini anlamak açısından gökbilimcilerin elinde çok sayıda veri bulunuyor demek oluyor. Sonuçta uzak bir yerlerde uzaylı yaşamının olup olmadığını anlamamız için yıldızın ve dolayısıyla da gezegenin yaşını bilmemiz gerekiyor. Yaşlı bir gezegende yaşamın gerçekleşmesi için süre yeterlidir. Yıldızlar ve gezegenler aynı anda oluştuklarından bir yıldızın yaşını bilirsek ona bağlı olan gezegenin yaşını da biliriz diyor. Bir yıldızın yaşını en kolay öğrenme yollarından biri içindeki yıldızların hemen hemen aynı oluştuğu yüzlerce yıldız barındıran kümelerdir. Gökbilimcilerin onların renkleri ve parlaklıklarını ölçerek kümenin yaşını ortaya çıkarır. Ancak bu teknik sadece kümeler için kullanılabilir. Herhangi bir kümeye bağlı olmayan yıldızın yaşını belirlemek daha zordur. Kepler Uzay Teleskopu'nun yeteneklerini kullanan Meibom ve ekibi, NGC 6811 adlı 1 milyar yıl yaşındaki kümeye ait yıldızların dönme hızlarını ölçmeyi başardı. Bu çalışmayla küçük kümelere ilişkin yapılan önceki çalışmalarda bulunan değeri neredeyse iki katına çıkardı. Bunun bir yıldızın spin oranını ve yaşını ortaya çıkardığını da belirtelim. Eğer küme içindeki yıldızların dönüşü ve yaşı arasındaki ilişki kurulabilirse bu bir yıldıza da jiroskop örneği gibi uygulanabilir. Ekip işe yaşları bilinen kümelerdeki yıldızlarla başladı. Küme yıldızlarının spinini ölçerek yaşlarını elde etmeye çalıştılar. Farklı yaşlardaki kümelerdeki yıldızların spinlerinin de farklı olması gerekiyordu. Bunun ardından bunu tek bir yıldıza uygulamaya karar verdiler. Bir yıldızın spin değerini ölçmek ise yüzeyindeki lekelerden kaynaklanan parlaklık değişimlerine bağlıdır. Bu noktalar -bize göre- yıldızın önüne geçtiğinde parlaklığını azaltır. Nokta arka tarafa yöneldiğinde parlaklık tekrar artar. Bu parlaklık değişiminin süresi yıldızın dönüş süresini ve hızını verir. Bir yıldızdaki noktalara bağlı parlaklık azalması ise yıldızın ve noktaların büyüklüğüne bağlı olarak yüzde birkaç ya da daha küçük oranda gerçekleşir. Bu nedenle Dünya'dan yıldızların bu kadar küçük parlaklık değişimlerini ölçmek atmosfer nedeniyle imkansızdır. Ancak imdada Kepler uzay aracı yetişir. Kepler için bu sorun değildir. Kepler yıldızın önünden geçiş yapan gezegenleri -yıldızın parlaklığında azalma gerçekleştiği için- bulmak amacıyla üretildi. Meibom ve ekibi yaş-spin ilişkisini anlamak için NGC 6811'i hedef seçti. Özenle bu kümeyi dört yıl boyunca gözlediler. Bunun için Güney Arizona'da Hopkins Dağı'ndaki MMT Teleskopu'nu kullanarak bir çırpıda 40 ve dört yılda toplam 7000 yıldız gözlemi gerçekleştirdiler. Yıldızların hızlarını ve spinlerini ölçebilmek için de Kepler verileri kullanıldı. Ekip yıldızların dönüş sürelerini 1 ile 11 gün arasında değiştiğini gözledi. Karşılaştırma açısından Güneş'in dönüş süresi ise 30 gün olduğunu hatırlatalım. Bundan önemlisi çok az bir hatayla dönme hızı ile kütle arasında sağlam bir ilişki kuruldu. Bu sonuç jiroskopoloji ile yıldızların yaşlarını öğrenmenin doğru sonuçlar vereceğini söyleyen ümit verici bir yöntem olduğunu gösteriyor. Ekip şimdi yaşlı yıldız kümeleri üzerinde de aynı çalışmayı tekrarlamak istiyor. Yaşlı yıldızlar daha yavaş döner ve üzerinde daha az ve küçük lekeler bulunur. Bu da ölçümlerin daha hassas yapılması demek. Ancak yöntemin test edilebilmesi için bu gerekli. Bu çalışma Güneş benzeri yıldızlara da uygulanabilir. Böylece Güneş Sistemi dışındaki gezegen keşiflerinde önemli bir pay sahibi olabilir diyor Meibom."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/bir-yildizda-sicak-toz-diski-gozlendi/", "text": "Şili'deki Gemini Teleskopuyla 500 ışık yılı uzaklıktaki bir yıldızın çevresinde dolanan küçük, kayalık gezegen oluşumunu sağlayan tozlu yapı keşfi yapıldı. Yalnız keşfi bir farkı var. Güneş Sistemi'nin oluşumuna hiç de benzemeyen bir yapıda yoğun çarpışmalardan oluştuğu gözlendi. Şimdiye kadar birçok yıldızın çevresinde dolanan sıcak toz ve gaz bileşenleri saptandı. Bu açıdan keşfedilen bir ilk değil. Ancak HD 131488 yıldızının çevresinde bulunan biraz farklı. Burada henüz bilinmeyen türde yıldıza yakın sıcak bir disk ve yıldızdan çok uzakta soğuk bir toz kütlesinin birbiriyle çarpıştığı bilgisi alındı. HD 131488'in çevresinde bulunan tozun yapısını anlayabilmek için Gemini Teleskobuna kızılötesi görüntüleme aracı takılarak çeşitli veriler alındı. Güneş Sistemi'nde yaygın olarak bulunan çeşitli mineraller Dünya'da ve diğer gezegenlerde de bulunuyor. Yani bir yıldızın çevresindeki tozun yapısı ile yıldızın çevresinde dolanan gezegenlerin yapısı benzerlik göstermektedir. Bu bilgiden hareketle alınan veriler HD 131488 yıldızının çevresindeki tozun yıldıza ait olmadığı belirlendi. Aslında bu tür tozlu yapılar Güneş gibi anakol üzerinde bulunan yıldızlarda gözlenir. HD 131488'de de tozlu yapının olması doğaldır. Doğal olmayan bu yapının soğuk ve yoğun olması. Burada gökbilimciler gözlenen yapının iki farklı gezegenin çarpışmasıyla oluşabileceğini belirtiyorlar. HD 131488'deki toz gurubu yıldızına Dünya-Güneş uzaklığında bulunuyor. Yıldıza bağlı bir bir de soğuk tozlu yapı bulunuyor. Dünya-güneş uzaklığının 45 kat uzaklıkta yer alan soğuk küme, Güneş Sistemi'nde yeralan Kuiper Kuşağı gibi bir bölgeye denk geliyor. Güneş Sistemi'ndeki Kuiper Kuşağı Neptün'ün ötesinde bulunuyor. Bölgede birçok cüce gezegen bulunuyor. Dr. Carl Melis'e göre; iç kısımdaki sıcak toz büyük bir olasılıkla karasal iki gezegenin çarpışması sonucunda oluşmuş. Yıldızdan çok uzaktaki toz katmanı ise yıldız oluşumundan kalma olup, hala üzerinde zaman zaman çarpışmalar oluşmaktadır. HD 131488 yıldızı beş güneş kütleli olan bir yıldızdır. Yıldızdaki toz yapısından yeni gezegenler veya uyduları oluşumları gerçekleşebilir. Bu nedenle yıldız sistemi izlenmeye devam edecek. HD 131488 yıldızı Erboğa takımyıldızı'nda yeralıyor. Yıldızın büyüklüğü Güneş'in büyüklüğünün 3 katı kadar. Parlaklığı ise 33 güneş parlaklığında. Yıldız Erboğa'nın ortalama 10 milyon yıl yaşında olduğu sanılan üst kısmında yer alıyor. Bir kıyaslama yaparsak Güneş sistemi 4.6 milyar yıl yaşındadır. Yıldızın daha çok genç olduğu göz önünde tutulursa gezegen oluşumları yönünden bize çok bilgi verebilecektir. Kaynak: Gemini"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/bir-yildizin-caresizligi/", "text": "Bir yıldızın karadeliğe düşerken yaydığı 'imdat' çığlıkları çaresizliğini gösteriyor. ESA'nın XMM-Newton Gözlemevini kullanan gökbilimciler bir yıldızı yutarken keşfedilen karadeliğin dönüş hızını ele veren olağanüstü parlak ve kararlı bir sinyal keşfetti. Karadeliklerin evrendeki tüm gökadaların merkezlerinde saklandığı düşünülüyor. Gökadanın özelliklerini belirleme özelliği olan bu olağandışı canavarlar hakkında bilgi edinmek gökadaların nasıl geliştiğini de ortaya çıkarmaktadır. Bir karadeliğin kütle çekimi çok büyüktür ve yakınındaki yıldızları parçalayabilir. Yıldızın parçalanan kısımları karadeliğe doğru süzülür, ısınır ve yoğun X-ışınları yaymaya başlar . Kozmosta bilinen karadeliklerin dışında henüz keşfedilememiş, yani uykuda olan çok sayıda karadelik olduğu düşünülüyor. Bunlar -henüz- herhangi bir cisim yakalamadıkları için belirlenemiyorlar. Bununla birlikte birkaç yüz bin yılda bir, bir yıldızın karadeliğe yeteri kadar yaklaştığı tahmin ediliyor. Böylesi bir durum karadeliğin kütlesini, dönüş hızını ve diğer temel özelliklerini açığa çıkarır. ASASSN-14li olarak kodlanan cisim 22 Kasım 2014'de yer merkezli All-Sky Automated Survey for SuperNovae araştırması ile keşfedildi. Keşfedilen karadelik en az bir milyon Güneş kütlesinde. Karadelikten 450 gün gibi uzun sürede 131 saniye periyoda sahip yoğun X-ışını yayıldığı tespit edildi. Bu bilgiyi karadeliğin kütlesi ve büyüklüğü ile birleştiren gökbilimciler dönme hızının ışık hızının %50'sinden fazla olması gerektiğini hesapladı. Sinyal karadeliğin iç bölgesinden gelmekteydi. Bu ise şimdiye kadar herhangi bir karadelikten alınan en güçlü sinyal demek. Üstelik bu sinyal karadeliğin olay ufkunun yakınından gelmekteydi. Olay ufku ışığın bile kaçamayıp karadeliğe düştüğü sınırdır. Bu tür gözlemler karadeliklerin dönme hızını gösterdiği gibi, yıldızın kütle çekimi etkisiyle dengesi bozulduğunda yapısındaki dinamik değişkenlerini de açığa çıkarıyor. Bu tür olaylar aynı zamanda Einstein'ın Genel Görelilik teorisinin tüm yönlerini açığa çıkarmaktadır. Bu teori normal kütle çekimi altında test edilmiş olmakla birlikte güçlü kütle çekimi altındaki etkisi henüz anlaşılamamıştır. ESA'nın XMM-Newton görevi araştırmacılarından Norbert Schartel: XMM-Newton bu tür sinyallere diğer X-ışını teleskoplarına göre oldukça hassastır. Uydu bu tür sinyalleri daha uzun, kesintisiz gözleyerek ayrıntılı pozlama yapabilir diyor. Bu oyundaki karmaşık fizik yeni başlıyor. Parçalanan yıldızdan kopan kütlenin en parlak örneklerine bakarak evrendeki karadelikleri sayabiliriz. Böylece kozmostaki en uç şartlarda cisimlerin nasıl davrandığını anlayabiliriz."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/bir-yildizin-cevresinde-su-oldugunu-belirlendi/", "text": "Aralarında Leiden Üniversitesi'nde görevli Türk gökbilimci Umut Yıldız'ın da yeraldığı bir araştırmacı ekibi yeni bir keşfe imza attılar. ESA'nın Herschel Gözlemevi genç bir yıldızın çevresini saran, binlerce okyanus büyüklüğünde su buharı ve buz barındıran gizli bir yapı ortaya çıkardı. 176 ışık yılı uzaklıktaki TW Hydrae adındaki 5-10 milyon yıl yaşındaki yıldızda, çevresini saran yoğun gaz ve toz diski içerisinde yeni gezegen oluşumu gerçekleşiyor. Dünya'daki suyun büyük bir kısmının gezegenimizin oluşumu sırasında çarpan kuyrukluyıldızlardan geldiğine inanılıyor. Herschel'in 103/P Hartley kuyrukluyıldızına yönelik çalışması da bu konuya ışık tutuyor. Şimdiye kadar diğer yıldızların çevresindeki gezegen oluşumu sağlayan diskler hakkında çok fazla şey bilinmiyordu. Keşif Herschel'in HIFI aleti yardımıyla gerçekleşti. Çalışmada adı geçen su buharı miktarı beklenenden daha az bulunsa da bunun nedeninin diskteki buzun yıldızlararası morötesi ışıma nedeniyle buharlaşmasıdır. Bu su genç yıldızın çevresinde oluşan gezegenler için zengin kaynak olabilir. Hollanda Leiden Üniversitesi'nden Michiel Hogerheijde: Güneş Sistemi'nde kuyrukluyıldızların oluşum süreci gibi milyonlarca yıl içinde diskte bulunan suya toz taneciklerinin yapışması olayı gerçekleşiyor olabilir. Bu kuyrukluyıldızların gezegenlerdeki suyun kaynağı olduğuna inanıyoruz diyor. Bilim insanları önceki yer gözlemleri ve NASA'nın Spitzer Uzay Teleskopu gözlemlerini de birleştirerek ayrıntılı benzetimler oluşturdular. Böylece gezegen oluşumu gerçekleşen bölgelerdeki buz miktarı hesaplanabildi. Sonuçta HW Hydrae çevresindeki su miktarının Dünya okyanuslarını birkaç bin kez dolduracak kadar çok olduğu belirlendi. Dr. Hogerheijde: Biz zaten daha önce de üç başka yıldızın çevresinde gezegen oluşumu bölgelerini Herschel ile çalışmıştık diyor. Bu açıdan benzer sonuçlar ortaya çıkacaktır. Ancak sonraki gözlemlerde nesnelerden şimdikinden üç kat daha uzun mesafelerde çalışma gerekeceğinden daha uzun gözlem süresi gerekecek. Gökbilimcimiz Umut Yıldız ise: Dünyamızda çok büyük oranlarda su bulunmasına rağmen, özellikle bir yıldız oluşum diskinde su bulmak gerçekten çok zordu. Bu nedenle Herschel'in cok değerli gözlem zamanından yaklaşık 20 saat ayrıldı. Sonuç beklenenden daha az su olduğunu ortaya çıkarmış da olsa herkesi heyecanlandıran bir keşif oldu diyor. Araştırma gezegen oluşum disklerinde suyun rolünü anlamak ve kendi gezegenimizde suyun nasıl ortaya çıktığını kestirmek için önemli bir dönüm noktası oluşturuyor. ESA'nın Herschel Proje ekibinden Göran Pilbratt: Herschel ile yıldız ve gezegen oluşum sürecindeki suyun izi takip edilebilir diyor. Güneş Sistemi'ndeki gezegenlerin oluşumunu ne tür maddelerin etkili olduğu inceleniyor. Kaynak: ESA İlgilenenler için: Leiden Üniversitesi haberi: http://www.strw.leidenuniv.nl/ Özgün makale linki: http://www.sciencemag.org/"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/bir-yildizin-dogumu-dogrudan-izleniyor/", "text": "ALMA'yı kullanan gökbilimciler bir bebek yıldızı saran gaz diskini doğrudan gözlemledi. Bu, yıldız evriminin erken evresinde neler olup bittiğinin anlaşılmasında önemli bir çalışmadır. Araştırmacılar Boğa takımyıldızı yönünde, 450 ışık yılı uzaklıktaki TMC-1A adlı bebek yıldızı kuşatan gaz diskini görmeye çalıştı. Böylece yıldızı saran dev gaz kütlesini doğrudan gözlemeyi başardılar. Burada yıldızın çevresinde dolanan iç disk ile onu kuşatan dış gaz diski birlikte görüldü. Çalışma Tokyo Üniversitesi'nden yüksek lisans öğrencisi Yusuke Aso ve Japonya Ulusal Astronomi Gözlemevi'ndeki Subaru Teleskopu gözlemcisi Prof. Nagayoshi Ohashi başkanlığında gerçekleşti. Yıldızlar yoğun gaz bulutları içinde oluşur. Bebek yıldız, tıpkı annenin plasentasından besin alan fetüs gibi çevresindeki gazı çekerek büyür. Ancak gaz sanılanın aksine yıldıza doğrudan akmaz. Yıldızın çevresinde birikir ve disk oluşturur. İşte gaz diskinin ne zaman birikmeye başladığı bilinmiyor. Bu sırrı çözmek için yüksek ayrıntı ve çözünürlük gücüne sahip radyo gözlemleri gerekmektedir. Genç yıldızların çevresindeki disk gezegenleri oluşturur. Bir diskin nasıl oluştuğunu anlamak için dış diskin farklı yönlerini ve sınırını tespit etmek gerekir diyor Aso. Ekip bu nedenle ALMA'yı yıldıza çevirerek iç ve dış diski yüksek doğrulukla gözleyerek sınırı belirledi. Dış diskteki gaz sürekli iç diske madde yolladığından önceki çalışmalarda aralarındaki sınırı görmek zor olmuştu. Ama ALMA'nın hassas gözlem yeteneği bu sorunun geçilmesini sağladı. Böylece birbirlerini çeken iki diski ayıran çizgi belirlendi. Ekip iki disk arasındaki sınırın bebek yıldızdan 90 astronomi birimi uzağa kadar gittiğini hesapladı. Bu uzaklık Neptün'ün Güneş'e olan uzaklığının üç katından fazladır. Gözlenen disk Kepler'in dönme ilkesine uymaktadır. Yani yıldıza yakın olan kısım uzaktakine oranla, yıldız çevresinde daha hızlı dolanmaktadır. Yüksek çözünürlükteki görüntüler cisim hakkında başka bilgiler de verdi. Bebek yıldız 0,68 Güneş kütlesinde olup kendi çevresinde saniyede 1 km hızla dönmektedir. Bebek yıldıza düşen gazın hızının çok yavaş olduğu ve bir şeyin bu düşmeyi yavaşlattığı da belirlendi. Araştırmacılar bunun nedeninin yıldızın manyetik alanı olduğunu düşünüyor. Yıldız büyüdükçe diskin genişlediğini görmeyi umuyoruz. Gelecek ALMA gözlemleri ile buradaki evrim daha iyi anlaşılabilir diyor Aso. Gözlemsel sonuçlar Ekim 2015'deki Astrophysical Journal Dergisi'nde ALMA Observations of the Transition from Infall Motion to Keplerian Rotation around the Late-phase Protostar TMC-1A başlığı altında yayınlandı."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/bir-zamanlar-mars-2/", "text": "Avrupa Uzay Ajansı'nın Mars Express aracının elde ettiği veriler ışığında bir zamanlar Mars'ı kaplayan okyanus resmedildi. Elde edilen verilerin ışığında suyun kaybolmasıyla yerini alan tortulu bölgeler dikkate alındı. 2005 yılından bu yana veri toplayan MARSIS radarının elde ettiği sonuçlar Grenoble Gezegen Bilimi Entitüsü ve ve Irvine Kaliforniya Üniversitesi'nden Jeremie Mouginot ve ekibi tarafından yorumlandı. Aracın elde ettiği son iki yıla ait veriler ışığında Mars'ın kuzey ovalarının düşük yoğunluklu maddeyle kaplı olduğu fark edildi. Dr Mouginot:Bu tortunun bulunduğu bölgenin buz açısından bir yer olduğu sonucuna ulaştık. Bölgede bir zamanlar okyanus olduğunun en güçlü göstergesi görülen tortudur diyor. Daha önce bölgede suyun varlığı hatta sahil şeritlerinin bulunduğundan şüphe edilmişti. Tartışma hala sürmektedir. Büyük bir olasılıkla 4 milyar yıl önceki sıcaklık artışı yüzey altındaki buzu jeotermal etkilerle eriterek oluşan suyun çeşitli çatlaklardan dışarı çıkması ve 3 milyar yıl önce iki büyük okyanusun oluşmasına neden olmuştu. IPAG yöneticisi Wlodek Kofman: MARSIS gezegen yüzeyinin 60 ile 80 m altına kadar olan buzun yüzeye çıkmış olabileceğini gösteriyor. Tüm bu derinlik içinde buzun bıraktığı tortul maddeyi görmek mümkün diyor. MARSIS'in elde ettiği çökelti bölgeleri nispeten radar yansıması düşük olan yerlerdir. Bu tür çökeltiler genellikle su tarafından aşınan parçacıklardan oluşmuştur. Bu da geçici okyanusu oluşturdu. Dr Mouginot'un tahminine göre yüzeye çıkan su çıkışı bir milyon yıl içinde çatlakların tekrara donarak kapanması ve yüzeydeki suyun buharlaşmasıyla ortadan kayboldu. Bu okyanusun yaşamı oluşturacak kadar uzun süreli kaldığını sanmıyorum diyor. Mars'ta yaşam kanıtı arayan astrobiyologların sıvı su için çok daha geçmişe dönmeleri gerekecek. Tüm bunların ışığında Mars yüzeyinde bir zamanlar büyük miktarda sıvı su olduğuna ilişkin kanıtlarda hızla artmaya devam ediyor. Olivier Witasse: Mars'taki suya ilişkin kanıtlar ESA'nın Mars Express uzay aracının elde ettiği görüntüler, mineralojik veriler ve atmosfer ölçümlerine dayanıyor. Şimdi de yer altı radarı ile aynı sonuca ulaşıyoruz diyor ve ekliyor: Tüm bunlara karşılık asıl soru yanıtsız kalmayı sürdürüyor: Tüm bu su nereye gitti? Mars Express bu sorunun yanıtını bulabilmek için araştırmasını sürdürüyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/birbirlerine-gittikce-yaklasan-gokadalar/", "text": "ESO'nun Şili'de bulunan Paranal Gözlemevi'ndeki VLT Tarama Teleskopu Herkül gökada kümesinde bulunan büyüleyici, etkileşimli bir gökada topluluğu görüntüledi. Üç saatten kısa bir gözlemle elde edilen oldukça detaylı yüzlerce gökadanın ve yeni görüntünün netliği, yakın evrenin keşfinde VST'nin ve onun devasa kamerası OmegaCAM'in büyük gücünü doğrulamaktadır. Abell 2151 olarak da bilinen Herkül gökada kümesi 500 milyon ışık yılı uzaklıkta Herkül takımyıldızında bulunmaktadır. Burası, pek çok açıdan diğer yakın gökada topluluklarına benzemiyor. Oldukça düzensiz şekline rağmen, özellikle genç, yıldız oluşumlu küresel gökadaların bulunduğu, görünürde büyük oval gökadaların bulunmadığı, farklı gökada çeşitlerini içermektedir. Bu görüntü ESO'nun Şili'de bulunan Paranal Gözlemevi'ne yeni kurulan VST teleskopu ile alındı . VST, 268-megapiksel çözünürlüğe sahip, gökyüzünde çok geniş bir alanı görüntüleyebilen OmegaCAM ile donatılmış bir tarama teleskopudur. Normal olarak, sadece küçük teleskoplar buradaki gibi tek bir çekimde geniş alanları görüntüleyebilir, fakat 2.6 metrelik VST, çok geniş bir alana sahip olmasının yanısıra, çok keskin ve derin görüntüleri aynı anda ve hızlı bir şekilde elde edebilmek için Paranal'daki mükemmel şartlardan da yararlanmaktadır. Görüntüde kütleçekim etkisiyle birbirlerine gittikçe yaklaşan ve çarpışarak tek bir gökada haline gelen gökada çiftleri ile çarpışma sonrası daha da büyüyen gökadalar görülebilmektedir. Sayısız etkileşim ve kümede bulunan gaz bakımından zengin çok sayıda sarmal gökada Herkül kümesindeki üyeleri uzak Evrendeki genç gökadalara benzetmektedir . Bu benzerlikten dolayı, gökbilimciler Herkül gökada kümesinin nispeten genç bir küme olduğuna inanmaktadır. Burası gelecekte normal gökada komşularımızdan biri olan, daha yaşlı gökada kümelerine benzer bir yapıya dönüşecek canlı ve dinamik bir gökada topluluğudur. Gökada kümeleri, daha küçük kümelerin kütleçekimsel kuvvetlerinden dolayı bir araya gelmeleriyle oluşur. Bu gruplar bir araya geldikçe küme daha yoğun ve şekil olarak daha küresel hale gelmektedir. Bu sırada gökadalar birbirlerine daha da yakınlaşmakta ve pek çoğu etkileşime geçmektedir. İlk grupta sarmal gökadalar baskın olsalar bile, sonuç olarak çarpışmalar gökadaların küresel yapısını bozarak, gaz ve tozlarını çıkartıp pek çok yıldız oluşumunu bastırmaktadır. Herkül gökada kümesinin şu anda daha büyük bir yapının parçası haline gelen en az üç adet küçük kümeden ve gökada gruplarından oluştuğu düşünülüyor. Bununla birlikte, kümenin kendisi de diğer başka büyük kümelerle birleşerek bir süper gökada kümesi oluşturur. Bu büyük küme toplulukları, Evrendeki en büyük yapılardan bazılarıdır. VST'deki OmegaCAM'in geniş görüş açısı ve görüntü kalitesi, kümeler arasında yeterince anlaşılamamış etkileşimlerin yer aldığı gökada kümelerinin çevresindeki yapıları çalışmak için idealdir. Bu güzel görüntü sadece Herkül kümesindeki gökadaları göstermekle kalmıyor, ayrıca arka fonda yer alan ve aslında bizden çok uzakta bulunan mat ve belirsiz gökadaları da gözler önüne seriyor. Ön tarafta bize daha yakın pek çok parlak Samanyolu yıldızının yanısıra poz süresi boyunca kameraya yakalanrak kısa izler bırakan bazı asteroidler de görüntüde yer alıyor. Notlar Çok uzak evrendeki cisimler çok daha gençken görülebilmektedir, çünkü ışıkları bize ulaşana kadar milyarlarca yıl geçmektedir. ESO-Türkçe"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/biri-dustu-digeri-siyirdi/", "text": "Dün yani 15 Şubat 2013'de iki önemli gökbilim olayı gerçekleşti. Böylece insanın doğa olayları karşısındaki çaresizliğini bir kez anlamış olduk. İlki Dünya'yı yalayıp geçen 2012 DA14 asteroitinin geçişiydi. Diğeriyse sabah saatlerinde Rusya'nın kuzeyindeki Ural Bölgesi'ne düşen meteordu. Meteor çok sayıda ev ve işyerinde hasara yol açarken çok sayıda insanın çeşitli nedenlerle yaralanmasına neden oldu. 15 Şubat 2013 sabahı büyüklüğü 15 ile 17 metre ve kütlesi 7000 ile 10 000 ton olduğu tahmin edilen meteor Dünya atmosferine girdi. Alaska'dan Rusya'nın Chelyabinsk kentine kadar 6500 km yol alan meteordan 30 kiloton ile 500 kilotonluk enerji salındı. Meteor beş ayrı istasyon tarafından izlendi. Meteor havada parçalanarak yere 32,5 saniyede ulaştı. Her 100 yılda bir bu büyüklükteki ateş topları Dünya'ya düşmektedir. Rusya'ya düşen meteorla ilgili edinilen ön bilgiler, Dünya'yı neredeyse sıyırıp geçen 2012 DA14 asteroitiyle bir ilgisinin olmadığını, her iki cisim tamamen farklı olduğunu gösteriyor. 1908'de Sibirya'daki Tunguska'ya düşen meteordan bu yana Rusya'ya düşen en büyük gökcismidir. Meteor Dünya atmosferine saniyede 18 km hızla girdi ve yüzlerce kilotonluk enerji bıraktı. Havada kalış süresine bakıldığında etkisi çoğu meteora göre az olmuştur. Örneğin 8 Ekim 2009'da Endonazya'ya düşen meteor daha büyüktü. Çarpışmaya ilişkin ölçümlerin yapılması sürüyor. Meteorun atmosfere girmeden önce en az 7000 ton kütleli ve 15 metre büyüklüğünde olduğu düşünülüyor. 2012 DA14 asteroitinin üçte biri büyüklüğündeki meteor parçalanmadan önce Güneş'ten daha fazla parladı ve yaklaşık 30 saniye süreyle görülebildi. Öte yandan 2012 DA14 asteroiti Türkiye saatiyle 21:20'de Dünya'nın yaklaşık 22 000 km yakınından geçti. Bu uzaklık Dünya-Ay uzaklığının yaklaşık 15'de 1'dir. Başka bir deyişle çoğu uydunun yörüngedeki uzaklığındadır. http://www.nasa.gov/mission_pages/asteroids/news/asteroid20130215.html Asteroit 2012 DA14'ün geçişi:"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/birkac-kizilotesi-bakisla-yontar-gokadasi/", "text": "Yontar Gökadası'nın bu renkli görüntüsü NASA'nın kızılötesi görüntüleme aracı olan WISE ile elde edildi. Görüntü dört farklı kızılötesi algılayıcısı ile oluşturulan farklı fotoğrafların birleştirilmesiyle elde edildi. Sağ alttaki kırmızı görüntü gökadanin oldukça hareketli kısmını göstermektedir. Burada toz kozası içinde yeni doğan bebek yıldızlar gökadanın merkezinde bir parlaklık oluşumuna neden oluyor. Bu görüntü WISE'nin 22 mikron'luk algılayıcısı ile oluşturuldu. Yıldızdan gelen ışınım tozda kırınıma uğrayarak çekirdeğin yoğun ve parlak görünmesine neden oluyor. Sağ ortadaki yeşil görüntü ise çekirdek ve sarmal kollardaki genç yıldızları işaret etmektedir. Bu sıcak yıldızlardan gelen morötesi ışıma minik toz ve parçacıkları emerek yeşil bir rengin ortaya çıkmasını sağlamıştır. Burada WISE'nin 12 mikron dalga boylu filtresi kullanılmıştır. Sağ üstteki mavi görüntü ise WISE'nin 3.4 ve 4.6 mikronluk iki kısa dalga boylu filtresiyle elde edilmiştir. Bu görüntüde çekirdek ve sarmal kollar üzerindeki her yaştan yıldız görülebiliyor. NGC 253 kod adıyla da bilinen Yontar Gökadası ilk kez Sir William Herschel ve kızkardeşi Caroline Herschel tarafından 1783 yılında fark edildi. Gökada Yontar Kümesi içinde yer alıyor. Yontar Gökadası güney yarımküreden iyi bir dürbünle görülebilir. NGC 253'ün merkezinde gerçekleşen fazla sayıda yıldız oluşumu nedeniyle gökbilimciler bu gökadaya yıldızlarla dolup taşan gökada ünvanını vermişlerdir. 10.5 milyon ışık yılı uzaklık ile türünün bize en yakın örneği olan Yontar Gökadası'nın merkezinde Samanyolu'na benzer şekilde dev bir karadelik olduğu düşünülüyor. WISE gelişmiş kızılötesi algılayıcılarıyla kuyrukluyıldızlar, asteroitler, süpernovalar, X-ışını kaynakları ve gökadalar hakkında bilgi sunmaya devam ediyor. Görüntülerin tif formatları: Birleşik görüntü, kırmızı görüntü, mavi görüntü, yeşil görüntü Kaynak: NASA-JPL Yontar Gökadası ile ilgili ayrıca, Heykeltıraş Gökadası Görüntülendi başlıklı habere de göz atabilirsiniz."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/bize-yakin-dunya-benzeri-gezegen-kesfi/", "text": "Ötegezegen avcısı olan gökbilimcilerden bir ekip Güneş'e yakın ve Güneş benzeri iki yıldızın çevresinde dolanan en fazla 5 ile 7.5 Dünya kütleli altı gezegen keşfettiler. Gezegenler Dünya kütlesine yakın ve bize yakın yıldızların çevresinde dolandığı için önem kazanıyor. Araştırmalar Kaliforniya Santa Cruz Üniversitesi ve Washington Carnegie Bilim Kurumu'ndaki araştırmacılar tarafından gerçekleştirildi. UCSC'den Steven Vogt'a göre yaşanabilir dünyaların keşfi çok yakında birkaç yıl içinde gerçekleşebilecek. Ekip Hawai'deki Keck Gözlemevi ile Avustralya'daki Anglo-Avustralya Teleskobunu kullanarak keşifleri gerçekleştirdi. Bu keşifleri açıklayan bildiriler yeni gezegen keşiflerini yayınlayan Astrophysical Journal'da yayınlanması için de kabul edilmiş bulunuyor. Yeni gezegenlerin 3 tanesi Başak takımyıldızındaki 61 Virginis'in çevresinde dolanıyor. Gökbilimciler ve astrobiyologlar 28 ışık yılı uzağımızda yer alan bu yıldızla özel olarak ilgileniyorlar. Güneş'e yakın yüzelrce yıldız varken neden bu yıldız öne çıkıyor dersiniz? Çünkü bu yıldız Güneş'in neredeyse ikizi gibidir. Güneş'e birçok yönüyle benzeyen yıldız aynı yaşta, aynı kütlededir. İşte bu yıldızda şimdilik 3 gezegen olduğu keşfi yapıldı. Gezegenlerin en küçüğü 5 Dünya kütlesinde en büyüğü ise 25 Dünya kütlesinde. Geçtiğimiz günlerde NASA'nın Spitzer Uzay Teleskobu 61 Vir'de Pluto-Güneş uzaklığının yaklaşık iki kadar uzaklıkta bir toz diski olduğunu algılamıştı. Anlaşılan bu bölgeden yıldıza doğru hareket eden kuyrukluyıldızlar da yer almaktadır. Diskin bulunmnası yıldız sisteminde Dünya gibi yaşanabilir bir alanda yerleşmiş bir gezegen olma olasılığını da arttırmaktadır. İkinci sistem ise 76 ışık yılı uzağımızdaki HD 1461'de bulundu. Yıldızda 7.5 Dünya kütleli bir gezegen olduğu tespit edildi. Yıldızda en az bir olmak üzere toplam üç gezegen olduğu düşünülüyor. Temiz bir gökyüzünde çıplak gözle de izlenebilen HD 1461, Balina takımyıldızında yer alıyor. HD 1461'in kütlesi Dünya ile Uranus kütle değerlerinin neredeyse tam arasına denk geliyor. Gezegende büyük oranda demir ve kaya mı, yoksa Uranus ve Neptün'de olduğu gibi çoğunlukla sudan mı oluştuğu hakkında henüz birşey söylenemiyor. AAT ve Keck Teleskoplarının gözlemlerinin birleştirilmesiyle keşfedilen bu gezegenler gökbilimcilerin ümitlkenmesine neden oldu. Aynı yöntemle başka gezegenler hatta yaşanabilir gezegenler bulunabilir. Kütlesi Dünya gibi küçük olan gezegenlerin bulunması için bu tür gezegenlerden gelen düşük genlikli sinyallerin algılanabilmesi gerekiyor. İşte yapılan iki ayrı teleskopla alınan bu sinyalleri birleştirmek oldu. Güneş'e yakın konumdaki 61 Vir ve HD 1461'de Dünya kütlesine yakın gezegenlerin bulunması diğer yıldızlarda da acaba bu türden gezegenler olabilir mi sorusunu gündeme taşıdı. Bulunan 400'den fazla gezegen arasında bize yakın yıldızlarda 1.5 Neptün kütleli veya daha az kütleli gezegen yoktur. Bu kadar küçük gezegenleri keşfi için parlaklık değişimi yöntemi pek kullanılmaz. Bunun yerine radyal hız yöntemine başvurulur. Bu yöntemde yıldızın bir topacın dönmesine benzeyen salllantısı izlenir. Eğer bir yıldızın gezegeni varsa yıldız olması gereken yerde değil de, gezegenle birlikte oluşturduğu sistemin kütle merkezi çevresinde salınır. Gezegen ne kadar büyükse bu sallantı o kadar büyük olur. Günümüz teknolojisiyle geliştirilen teleskoplarla bu sallantıları ölçmek mümkün hale gelebiliyor. Birkaç yıl önce Dünya üzerinde kurulu teleskoplarla ancak bozuk bir parayı görebilirdiniz.ç Ama şimdi bu paranın üstündeki kısmın yazı mı tura mı olduğu bile farkedebiliyorsunuz. diyor UCSC'den Astronom ve Astrofizikçi Prof. Gregory Laughlin. Konuyla ilgili Arif Bayırlı'nın Gök Günce'sindeki yazıyı okuyabilirsiniz. Kaynak: Kaliforniya Santa Cruz Üniversitesi Washington Carnegie Bilim Kurumu Konuyla ilgili detaylı bişlimsel açıklama için tıklayınız. 1 Yorum bu kadar hızlı gelişmler beni heyecanlandırıyor.ama bence asıl heyecanlanmamız gereken keplerden gelecek haberler olacak.."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/boga-molekuler-bulutu/", "text": "ESA'nın Herschel Uzay Gözlemevi'nin elde ettiği bu görüntüde Boğa takımyıldızında, 450 ışık yılı uzaktaki karmakarışık gaz ve tozla örülü dev yıldız doğumevi Boğa Moleküler Bulutuna ait. 2009 yılında göreve başlayan Herschel yaklaşık dört yıl boyunca gökyüzünü uzak kızılötesi dalga boyunda tarayarak önemli bilgiler elde etti. Herschel'in belki de en önemli keşfi gökadamızı saran gaz ve tozdan oluşmuş uzun ve ince ipliksi yapılardır. Bu yapılar Herschel'in tespitinden önce biliniyordu ancak veriler bu yapıların yıldız doğumlarında önemli rol oynadığını ortaya çıkardı. Gökbilimciler şimdi bu ipliksi yapıların içindeki daha yoğun bölgelerde toz ve gazın koni halini alarak yıldız oluşumuna destek verdiğini düşünüyor. Bu bölgelerdeki kütle çekimi sonunda iş başına geçerek yıldız oluşumuna yol açmaktadır. Görüntüdeki karmaşa içinde göze çarpan parlak çekirdekli noktalar ipliksi yapılarla olan ilişkisini gösterir. Özellikle merkezin sağındaki parlak noktayı hemen altındaki iki dik ipliksi beslemektedir. Moleküler bulutlar içinde yıldız oluşumunu ele alan bilgisayar modellerinde ipliksiden yoğun alana gaz ve toz akışı olduğu gösterilmiştir. Bu görüntü Herschel'in üç farklı renkteki verileriyle elde edildi: 160 mikron , 250 mikron ve 500 mikron ."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/bogadaki-karanlik-kaotik-bolge/", "text": "Hubble Uzay Teleskopu XZ Tauri olarak bilinen çoklu yıldız sistemi, komşusu HL Tauri ve birkaç yakın genç yıldızın olduğu bölgenin çarpıcı görüntüsünü elde etti. XZ Tauri güçlü rüzgarları ve jetleriyle parlak ve güzel kümelerle dolu uzaya genişleyen bir gaz baloncuğunu besliyor. Bu cisimler çarpıcı bir sahne oluşturarak bölgeyi aydınlatıyor. Boğa takımyıldızındaki bu karanlık ve korkutucu manzara 450 ışık yılı uzaklıktadır. Bu bölge büyük ve koyu bulut LDN 1551'in kuzey-doğusunda yer almaktadır. Görüntü merkezinin solunda XZ Tauri'nin içinde bulunduğu pas renkli bir bulut yer almaktadır. Parlak nokta tek bir yıldıza ait gibi görünse de aslında birçok yıldızdan oluşmaktadır. Burada bir ikili yıldızın olduğu düşünülse de üçlü bir yıldızdan oluşan sistem olması daha olası görünmektedir. Hubble 1995 ve 2000 yılları arasında sistemden dışarı doğru genişleyen gazı gözledi. Bu kabarcık XZ Tauri'nin sol üstünde küçük, turuncu renkli kabarcık olarak görülebilir. Bu gaz on milyarlarca kilometre bir alanda iz bırakarak dışarı doğru hızlanarak ilerliyor. Kabarcık çarptığı maddenin tetiklenerek şok dalgaları üretmesine neden olmaktadır. XZ Tauri'nin sağında ise başka bir destansı sahne görülüyor. Hafif kırmızı peleriniyle mavi renkteki yoğun çizgiler HL Tauri'yi işaret etmektedir. Ayrıca daha az enerjik Herbig-Haro nesnesi 150 HH'de göz kırpmaktadır. Herbig-Haro nesneleri yeni doğmuş yıldızların uzaya attığı sıcak gazdan nispeten küçük oluşumlardır. Hubble görüntüsünün sağ altında HH 30 adlı başka bir Herbig-Haro nesnesi ve değişen yıldız V1213 Tauri görülmektedir. Yıldız karanlık bir şeritle iki bölünmüş düz toz içindeki parlak diskte gizlidir. V1213'den yayılan ışık ancak bu toz diskindeki aralıklardan sızabilmektedir. Hubble HH30'daki parlaklık ve jet değişimlerini 1995 ile 2000 yılları arasındaki Geniş alan Kamerası 2'nin gözlemleriyle göstermişti. V1213 Tauri'nin güçlü manyetik alanı iki dar geçit oluşturarak yıldızın manyetik kutuplarınca hızlanan jetleri oluşturur. Böylece huni şeklinde bir gaz yapısının görülmesine neden olur. Bu görüntünün bir versiyonu Hubble'ın Gizli Hazineleri projesinde Judy Schmidt'e üçüncülük getirmişti. HL Tauri ve çevresindeki gezegen oluşum diskinde yaşanan olağanüstü durum Avrupa Güney Gözlemevi tarafından ayrıntılı bir şekilde incelendi. Bu gözlemler gezegen oluşum disklerinde neler olup bittiğini ortaya koyan çok önemli bir çalışmayı ortaya çıkardı. Notlar Güçlü manyetik alanları ve güçlü rüzgarlarıyla genç ve dönme hızı yüksek olan XZ Tauri ile HL Tauri ders kitaplarında anlatılan T Tauris sınıfı örnekleridir. Bu yıldızlar çekirdeklerindeki hidrojen füzyonunu yakmak için gerekli sıcaklığa henüz ulaşmamışlardır. Güneş gibi bir yıldıza dönüşebilmeleri için yaklaşık 100 milyon yıla daha ihiyaçları vardır."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/bol-yildiz-doguran-gokada-ngc-4490/", "text": "Bu tuhaf şekilli güzel manzara yeni yıldızların doğum evlerinden biri. Hubble teleskopu ile elde edilen görüntüde havai fişek izlenimi veren parlak pembe alanlar kozmik çarpışmaların tetiklediği yoğun yıldız oluşum yerleridir. Görüntüdeki NGC 4490 gökadası ile burada görülmeyen komşusu NGC 4485 arasındaki kütle çekimi bir gerginlik oluşturmaktadır. Evrendeki diğer temel kuvvetlere oranla kütle çekim kuvveti en zayıf olandır. Buna karşılık kütle çekimi büyük uzaklıklara kadar etki edebilir ve evrendeki en büyük cisimlerin hareketini sağlayan itici güçtür. NGC 4490'ın bu denli dağınık bir izlenim vermesinin nedeni de küçük gökada ile arasındaki çekim kuvvetidir. İki gökada sanki birbirlerine iple bağlı şekilde karşılıklı olarak dönmektedir. NGC 4490 ile küçük komşusu NGC 4485 arasındaki kütle çekimi milyonlarca yıldır birbirini etkilemelerini sağlıyor. Bunun sonucunda yıldızlar, gaz ve toz yapılar çarpıştı. Bu olay sonrasında gökadalar birbirini iterek uzaklaştı. Şimdi de kütle çekimi etkisi gökadaları parçalamaya başladı. Kütle çekimi kuvvetinin merhametsiz olması iki gökadanın milyarlarca yıl sonra tekrar çarpışmasına neden olacaktır. NGC 4490 ile NGC 4485 Özel Gökadalar Atlasında Arp 269 koduyla yer almaktadır. Av Köpekleri takımyıldızı doğrultusunda yer alan ikili Dünya'dan 24 milyon ışık yılı uzaktadır. Aralarındaki etkileşim şekil ve özelliklerinin değişmesine neden olmuştur. NGC 4490 bir zamanlar Samanyolu gibi sarmal yapıdaydı. NGC 4485'de hala sarmal yapının izleri görülse de bakış açımızdan alınan görüntülerin hiçbirinde bunlar görülmez. Kozmik çarpışma iki gökadadaki yüksek yoğunluklu gaz ve tozun dalgalanmasına neden oldu. Bunun ardından yıldız oluşumu için uygun ortam oluştu. Fotoğrafta görülen parlak pembe küremsi alanlar, genç sıcak yıldızlardan yayılan morötesi ışığın uyardığı iyonlaşmış hidrojen bulutlarıdır. Bu hareketlilik NGC 4490'ın bol yıldız oluşturan gökada sınıfında olmasını sağladı. Yıldız oluşumu iki gökadayı birbirine bağlayan 24.000 ışık yılı uzunluğundaki ince ipliksi yapıda da belirgindir. Buna karşılık hayat varsa ölüm de var demektir. Son birkaç on yıl içinde NGC 4490'da SN 1982F ve SN 2008ax gibi birkaç süpernova keşfedildi."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/bombardiman-altindaki-yildiz/", "text": "Balina takımyıldızındaki 200 ışık yılı uzaklıktaki 49 CETI adlı bir yıldız milyonlarca yıldır her altı saniyede bir kuyrukluyıldızlar tarafından bombardıman ediliyor. Gökbilimciler geçtiğimiz son otuz yıl içinde yüzlerce yıldızın çevresinde tozlu diskler keşfetti. Bunlardan sadece ikisinin (49 CETI bunlardan biri) yörüngesinde büyük miktarda gaz olduğu belirlendi. Yaklaşık bir milyon yıl yaşındaki bu genç yıldızların yörüngesindeki gaz ve toz diskleri birkaç milyon yıl içinde ve genellikle de ilk 10 milyon yılda dağılma eğilimindedir. Bununla birlikte 49 CETI yörüngesindeki büyük karbonmonoksit molekül bulutunun dağılmış olması gerekirdi. Los Angeles Kaliforniya Üniversitesi'nden fizik ve astronomi profesörü Benjamin Zuckerman: 49 CETI'nin 40 milyon yıl yaşında olduğunu biliyoruz. Buna göre çevresindeki bu gazın dağılmış olması gerekirdi. Ancak bu yaşına karşılık yörüngesinde muazzam bir bulut var diyor. Georgia Üniversitesi'nden fizik ve astronomi alanında çalışan Doç.Inseok Song, 49 CETI çevresindeki toz ve gaz bulutunun Güneş Sistemi'ndeki Neptün ötesi bölge olarak adlandırılan Kuiper Bölgesi gibi bir bölgeden geldiğini söylüyor. Kuiper Kuşağı'ndaki Pluto dahil cisimlerin kütleleri toplamı Dünya'nın kütlesinin onda biri kadardır. Ancak 4,5 milyar yıl önce Dünya'nın oluştuğu dönemde bölgedeki cisimlerin kütlesi Dünya kütlesinin 40 katı fazlasıydı. Zamanla bu cisimler çeşitli nedenlerle azaldı. 49 CETI'nin Kuiper Kuşağı ise 400 Dünya kütlesinde ya da 4000 Güneş Sistemi Kuiper Kuşağı kütlesindedir. Yaşları 30 milyon yıl olan yüzlerce trilyon kuyrukluyıldız 49 CETI çevresinde dolanıyor. 2 km büyüklüğündeki trilyonlarca kuyrukluyıldızın yıldızın çevresinde uçuştuğunu ve birbiriyle sürekli çarpıştıklarını düşünün diyor Zuckerman. Bunlar muhtemelen Güneş Sistemi'ndeki kuyrukluyıldızlardan daha fazla karbon monoksit gazı içeriyor. Çarpıştıklarında bu gaz serbest kalıyor. Bu yıldızın çevresindeki kuyrukluyıldızlar arasındaki çarpışmalar inanılmaz sayıdadır. Biz kuyrukluyıldızların her altı saniyede bir yıldızla çarpıştığını hesapladık. Bu hesaba ben de şaşırdım. Bu rakam ilk bir milyon yıl olsaydı şaşırtıcı olmazdı. Bu çarpışmaların 10 milyon yıl ya da daha fazla süredir devam ettiğini düşünüyoruz diyor. Zuckerman ve iki arkadaşı 1995 yılında Güney İspanya'daki Sierra Nevada dağlarındaki bir radyo teleskopunu kullanarak 49 CETI çevresindeki gazı keşfetmişti. Geçen 17 yıl süre içinde bu gazın kökeniyle ilgili bir açıklama yapılamamıştı."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/bos-uzayin-garip-kuantum-ozelligine-dair-ilk-sinyaller-mi-alindi/", "text": "Bir nötron yıldızına ait VLT gözlemleri vakum hakkındaki 80 yıllık tahmini doğrulayabilir ESO'nun Çok Büyük Telesopunu kullanarak olağanüstü yoğun ve güçlü manyetik alana sahip nötron yıldızından yayılan ışığı inceleyen gökbilimciler, ilk kez 1930'larda tahmin edilen ilginç kuantum etkisinin ilk gözlemsel belirtilerini bulmuş olabilir. Gözlenen ışığın kutuplanması nötron yıldızının etrafındaki boş uzayın vakum çift-kırılımı adlı bir kuantum etkisine maruz kaldığına işaret ediyor. INAF Milan ve Zielona Gora Üniversitesi'nden Roberto Mignani liderliğindeki bir ekip Yeryüzü'nden yaklaşık 400 ışık-yılı uzaklıkta yer alan nötron yıldızı RX J1856.5-3754'ü gözlemek için Şili'deki Paranal Gözlemevi'nde bulunan ESO'nun Çok Büyük Teleskop'unu kullandı . En yakın nötron yıldızları arasında yer almasına rağmen, aşırı derecede sönük olması nedeniyle gökbilimciler tarafından sadece görünür ışıkta VLT üzerindeki FORS2 aygıtı kullanılarak şu anki teleskop teknolojisinin sınırlarında gözlenebilmektedir. Nötron yıldızları yaşamlarının sonunda süpernovalar olarak patlayan büyük kütleli yıldızların Güneş'ten en az 10 kat daha büyük oldukça yoğun merkezi kalıntılarıdır. Aynı zamanda dış yüzeyine ve çevresine nüfuz eden Güneş'inkinden milyarlarca kez daha güçlü mayetik alanlara sahiptirler. Bu alanlar o kadar güçlü ki yıldızın etrafındaki boş uzayın özellklerini bile etkileyebilmektedir. Normal koşullarda vakum ortamının tamamen boş olduğu ve ışığın da bu ortamdan etkillenmeden hareket ettiği düşünülürdü. Ancak ışık fotonları ile elektronlar gibi yüklü parçacıklar arasındaki etkileşimi açıklayan kuantum teorisi, kuantum elektrodinamiğine göre, uzay sürekli olarak oluşan ve yok olan sanal parçacıklarla doludur. Çok güçlü manyetik alanlar uzayın yapısını değiştirebilir, bu da içinden geçen ışığı etkileyerek kutuplanmasına neden olur. Mignani şöyle diyor: QED'ye göre yüksek derecede manyetize olan vakum ortamı ışık iletimi esnasında bir prizma şeklinde davranıyor, bu etkiye vakum çift-kırınımı adı veriliyor. QED'nin öngörülerinden biri olan vakum çift-kırınımın şimdiye kadar doğrudan deneysel gösterimi yapılamamıştı. Werner Heisenberg ve Hans Heinrich Euler tarafından kaleme alınan bir makalede tahmin edildiğinden bu yana, 80 yıldır laboratuvar testlerinde herhangi bir başarı elde edilemedi. Bu etki nötron yıldızlarının çevresindekine benzer şekilde oldukça güçlü manyetik alanların varlığında tespit edilebilmektedir. Bu da tekrar göstermektedir ki, nötron yıldızları doğadaki temel yasaları araştırmak için çok değerli laboratuvarlar gibidir. diyor Roberta Turolla . VLT ile alınan verileri dikkatlice analiz eden Mignani ve ekibi doğrusal kutuplanma etkisini anlamlılık seviyesi % 16 civarında tespit ederek bunun RX J1856.5-3754 etrafındaki boş uzay alanında meydana gelen vakum çift-kırınımının hızlandırma etkisi nedeniyle olabileceğini düşünüyor. Vincenzo Testa şu yorumu yapıyor: Bu, kutuplanmanın ölçülebildiği en sönük nesne. Bu nedenle gözlemlerde bir yandan VLT gibi dünyanın en büyük ve en güçlü teleskoplarına ihtiyaç duyulurken, böyle sönük bir yıldızdan elde edilen sinyali değerlendirebilmek için verilerin analizinde oldukça hassas tekniklerin kullanılması gerekiyor. VLT ile ölçtüğümüz yüksek derecedeki doğrusal kutuplanmayı QED tarafından tahmin edilen vakum çift-kırınımı etkisini kullanmadıkça kendi modellerimizle açıklayamıyoruz. diye ekliyor Mignani. Bu VLT araştırması aşırı güçlü manyetik alanlarda ortaya çıkan QED etkilerinin tahminlerine yönelik ilk gözlemsel desteği sunmaktadır. diyor Silvia Zane . Mignani bu alanda gelişmiş teleskoplar kullanılarak ortaya çıkartılacak gelişmeler konusunda oldukça heyecanlı: ESO'nun Avrupa Aşırı Büyük Teleskopu gibi yeni nesil teleskoplarla yapılacak kutuplanma ölçümleri QED ile öngörülen vakum çift-kırınımı etkilerini çok daha fazla nötron yıldızının etrafında test etmek için kritik bir rol oynayabilir. İlk kez görünür ışıkta gerçekleştirilen bu ölçüm, benzerlerinin X-ışın dalgaboylarında da yapılabilmesinin önünü açıyor. diye ekliyor Kinwah Wu . Notlar Bu nesne Muhteşem Yedili olarak bilinen bir grup nötron yıldızının parçasıdır. Ayrık nötron yıldızları olarak bilinen bu türün herhangi bir yıldızsal yoldaşı olmayıp, radyo dalgaları da yaymazlar , ve çevrelerinde kalıntı süpernova maddesi bulunmamaktadır. Uzayda ilerleyen ışığı kutuplaştıran başka süreçler de vardır. Araştırma ekibi diğer olasılıkları dikkatlice inceledi örneğin toz tanecikleri tarafından saçılmayla oluşturulan kutuplanma ancak bunların gözlenen kutuplanma sinyalini üretmesinin pek mümkün olmadığı sonucuna vardı. ESO-Türkiye"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/bozuk-notron-yildizi-kesfimiz/", "text": "Atarcalar büyük yıldızların evriminin son aşamasındaki olası sonuçlardan biridir. Büyük kütleli yıldızlar yaşamlarını süpernova patlamasıyla sona erdirir ve ölü katmanlarını uzaya doğru savururlar. Geride oldukça sıkı ve yoğun bir cisim bırakır. Bu cisim bir beyaz cüce, nötron yıldızı ya da karadelik olabilir. Bir nötron yıldızı çok kuvvetli manyetik alana sahip olabilir ve kendi çevresinde son derece hızlı döner. Dünya'dan bakan bir gözlemci karşısında bir deniz fenerinin ışığı gibi davranan nötron yıldızını gözleyebilir. Sanki karşısında yanıp sönen bir yıldız varmış gibi. Bu nedenle adı atarca olarak da bilinir. Ortadoğu Teknik Üniversitesi ve Başkent Üniversitesi'nden bir grup bilim insanı SXP 1062 adlı bir atarcanın dönüş hızında ani değişiklikler olduğunu keşfetti. Bozukluk olarak nitelendirilen bu tür değişimler genellikle izole durumdaki atarcalarda görülüyor. Ancak şimdiye kadar SXP 1062 gibi ikili atarcalarda bu duruma rastlanmamıştı. SXP 1062 sistemi Samanyolu'nun 200.000 ışık yılı uzaklıktaki uydusu Küçük Macellan Bulutunda yer almaktadır. Araştırmanın baş yazarı Prof. Dr. Altan Baykal'ın gözetiminde çalışan doktora öğrencisi M. Miraç Serim: Bu atarca ikili çiftin bir parçası olarak ortak kütle merkezi çevresinde dolanmaktadır. Aynı zamanda kendisini oluşturan süpernova patlamasının kalıntılarıyla da örülmüş durumdadır diyor. Atarcanın, çevresindeki atık maddeyi çekerek beslendiği düşünülüyor. Ekibe göre bozukluğun nedeni eş yıldızla arasındaki kütle çekimi ve nötron yıldızların çevrelerine uyguladığı büyük çekim kuvveti nedeniyle kalıntıyı çevresinde toplaması. Bu kuvvetler sürdürülemez olduğunda iç yapının hızla değişimi kabuğa bir ivme kazandırıyor ve atarcanın dönüşü aniden değişiyor ve bozukluk bu durumda ortaya çıkıyor. Araştırma yazarlarından Dr. Şeyda Şahiner: Bozukluk sırasında gözlenen kısmi frekans atlaması bu tip atarcalar için en yüksek değerde ve benzersiz. İkili nötron yıldızlarının izole edilmiş iç kısımları oldukça farklı yerler olabilir diyor. Makale adresi: M. M. Serim, Ş. Şahiner, D. Çerri-Serim, S. Ç. İnam, A. Baykal. Discovery of a glitch in the accretion-powered pulsar SXP 1062. Monthly Notices of the Royal Astronomical Society, 2017; 471 (4): 4982 DOI: 10.1093/mnras/stx1771"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/bu-bir-pipo-degildir/", "text": "Merak uyandırıcı karanlık bulutsu daha önce hiç böyle görülmemişti. Tam da Rene Magritte'nin ünlü resminin üzerine yazdığı Bu bir pipo değil cümlesi gibi, bu da bir pipo değil. Öte yandan burada görülen, Pipo Bulutsusu olarak adlandırılan yıldızlararası tozdan oluşan uçsuz bucaksız bir karanlık bulutun resmi. Barnard 59'un bu yeni ve ayrıntılı imgesi, ESO'nun La Silla Gözlemevi'nde bulunan 2.2 metrelik MPG/ESO teleskobundaki Geniş Alan Görüntüleyicisi tarafından çekildi. Ne tesadüftür ki bu imge, ressam Rene Magritte'nin 45. ölüm yıldönümünde yayınlanıyor. Pipo Bulutsusu, karanlık bulutsuların başlıca örneklerinden biridir. Gökbilimciler, önceleri uzaydaki bu bölgelerin yıldızsız olduklarını düşünüyorlardı. Sonradan, bu karanlık bulutsuların aslında arkalarındaki yıldızlardan gelen ışığı engelleyecek kadar kalın yıldızlararası toz bulutlarından meydana geldiklerini keşfettiler. Pipo Bulutsusu ise Samanyolu'nun merkezine yakın zengin yıldız bulutlarının bir arada bulunduğu Yılancı Takımyıldızı bölgesindedir. 2.2 metrelik MPG/ESO Teleskopu'ndaki Geniş Alan Görüntüleyicisi'nin bu imgesinde görülen Barnard 59, Pipo Bulutsusu'nun ağızlığını oluşturmaktadır . Bu garip ve karmaşık bulutsu Dünya'dan yaklaşık 600-700 ışık yılı mesafededir. Bulutsuya adı, bulutsunun uzun poz süreli fotoğraflama kullanarak ilk sistematik gözlemlerini yapan ve tozlu doğasını ilk fark edenlerden biri olan Amerikalı gökbilimci Edward Emerson Barnard'dan dolayı verilmiştir. Barnard, tüm gökyüzünde toplam 370 karanlık bulutsuyu kataloglamıştı. Kendi kendini yetiştirmiş bu gökbilimci, ilk evini bile bir çok kuyrukluyıldızı keşfetmesinden ötürü verilmiş ödülle satın almıştı. 19. Yüzyıl sonları ve 20. Yüzyıl başlarında gökbilimin pek çok dalına katkıları bulunan Barnard, olağanüstü keskin bir görüşe sahip sıradışı bir gözlemciydi. İlk bakışta, büyük ihtimalle dikkatiniz, bacaklarını bir yıldız ağına doğru uzatmış kocaman bir örümceğe benzeyen karanlık kıvrımlı bulutların bulunduğu imgenin merkezine çekilecektir. Bununla birlikte, biraz daha bakınca, pek çok ince ayrıntıyı fark etmeye başlarsınız. Karanlık bölgenin ortalarındakı puslu, dumanlı şekiller, oluşmakta olan yeni yıldızlarca aydınlatılmaktadır. Yıldız oluşumu, karanlık bulutsular gibi yoğun moleküler bulutların bulunduğu bölgelerde sıktır. Toz ve gaz, kütleçekiminin etkisiyle bir araya gelir ve yıldız oluşana kadar giderek daha fazla madde toplanır. Öte yandan, diğer benzer bölgelere kıyasla, Barnard 59 bölgesinde -yoğun miktardaki toza rağmen- yıldız oluşumu nispeten daha azdır. Dikkatle bakarsanız resim boyunca saçılmış bir düzineden daha fazla mavi, yeşil ve kırmızı ufak çizikleri ayırt edebilirsiniz. Bunlar, Güneş etrafında dönen birkaç kilometre boyutlarındaki kaya ve metal yığınları olan asteroitlerdir. Bunların çoğunluğu, Mars ve Jüpiter yörüngeleri arasındaki asteroit kuşağında yer alır. Barnard 59 ise Dünya'ya bu küçük cisimlerden yaklaşık on milyon kat daha uzaktadır . En sonunda, gökyüzündeki nesnelerin bu zengin görüntüsünü içselleştirirken, bir de Dünya'dan bu bölgeye baktığınızda, Barnard 59 uzaklığında boyutları 6 ışık-yılı civarlarında da olsa, tüm bu imgenin kolunuzu gökyüzüne uzattığınızda başparmağınızın ardına gizlenecek kadar ufak bir yer kapladığını düşünün. Notlar Tüm Pipo Bulutsusu, Barnard 59'a ek olarak Barnard 65, 66, 67 ve 78'den meydana gelmektedir. Açık havada çıplak gözle kolaylıkla görülebilir ve en iyi gökyüzünde daha yüksekte göründüğü güney enlemlerde ayırt edilebilir. Asteroidler pozlama süresince hareket ederler ve böylece imgedeki kısa çiziklere sebep olurlar. Bu resimdeki imgenin ayrı zamanlarda ve ayrı renklerdeki imgelerden oluşturulmasından ötürü, değişik renklerdeki çizikler de birbirlerine göre kayıktırlar. ESO-Türkçe"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/bu-cift-cok-uzakta/", "text": "Gökbilimciler başka bir gökada içinde yıldız-karadelik çifti keşfini gerçekleştirdiler. Keşif ESO'nun Çok Büyük Teleskobu ile yapıldı. Sistem şimdiye kadar keşfedilen en büyük ikinci yıldız-karadelik çifti olarak kayıtlara geçti. Yeni bulunan karadelik 6 milyon ışık yılı uzaklıktaki sarmal gökada NGC 300'de bulunuyor. Şimdiye kadar bulunan en uzak karadelik-yıldız çifti olduğu ve ilk kez komşu gökadaların dışında başka bir gökada da bulunduğuna dikkat çekiliyor. Karadeliği besleyen Wolf-Rayet yıldızı 20 Güneş kütlelidir. Bu tür yıldızlar hayatlarının sonlarına doğru dış katmanlarını süpernova patlaması ile atarak merkezlerinde karadelik oluşturur. NGC 300'deki bu nesne, 2007 yılında NASA'nın X-ışınlarıyla çalışan Swift uydusuyla ve Avrupa Uzay Ajansı'nın XMM-Newton X-ışını Teleskobuyla da incelenmişti. Şimdiki keşif bu nesnenin bir yıldız-karadelik çifti olduğuna yönelik. Keşif VLT'ye takılan FORS2 aracı yardımıyla gerçekleştirildi. Ölçümlere göre karadelik ve WR birbirinin çevresinde 32 saatlik bir dönemle dolanıyor. Gökbilimciler bu turları sırasında karadeliğin yıldızdan madde aşırdığını da ortaya çıkardı. Sistemin birbirine nasıl bu kadar sıkıca bağlı olduğu ise sırrını koruyor. Bu tür sistemler daha önce de görülmüştü. Bu tür sistemleri inceleyerek karadeliklerin kütlesi ve gökadanın yapısı arasındaki ilişki hakkında bilgi edinilebiliyor. Şimdiye kadar yapılan incelemelerle, çok büyük karadeliklerin bulunduğu gökadalarda, daha az ağır element olduğu görüldü. Samanyolu gibi ağır elementleri fazla olan gökadalarda ise nispeten daha küçük karadelikler bulunuyor. Gökbilimciler ağır elementi fazla olan bir yıldızın gelişiminin etkilendiğini ve bunun sonucunda patladığında küçük bir karadeliğe dönüşeceğini düşünmekteler. WR yıldızı 1 milyon yıldan daha az bir süre sonra süpernova olarak patlayıp karadeliğe dönecektir. Bu durumda iki karadeliğin birleşmesi ve bunun sonucunda dışarıya bol enerji yayması söz konusu olabilecek. Söz konusu birleşme için daha birkaç milyar yıl var! Masaüstü görüntü için: 1024 x 768 (289.2 kB), 1280 x 1024 (415.7 kB) ve 1600 x 1200 (524.9 kB) Kaynak: ESO"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/bu-cift-farkli/", "text": "2010 yılının Aralık ayında Güneyhaçı takımyıldızında bulunan birbiriyle uyumsuz çift yıldız Güneş-Venüs uzaklığı kadar birbirine yaklaştı. Sistemin uyumsuz çift olarak adlandırılmasının nedeni ise birinin çok hızlı dönen atarca ve diğerinin sıcak ve büyük kütleli bir yıldız olması. Bu tip çift yıldızlara uzayda pek rastlanmıyor. Çiftin yakınlaşma dönemi ise 3.4 yıl olarak ölçülmüş. Yakınlaşma sırasında yayımlanan gama ışını miktarında belirgin bir artış meydana geliyor. Yıldızların bu yakınlaşmaları uzun zamanlı dönemlerde gerçekleştiğinden, bu yakınlaşmayı bekleyen astrofizikçilerin dikkatini çeker. Çalışma ekibi NASA'nın Germi Gama Işını Teleskopu'nun 2010 yılındaki karşılaşma raporlarını kullandı. Araştırma ekibi lideri George Mason Üniversitesi'nden Doç. Aous Abdo: Olayı bekliyor olmamıza karşılık sonuçları yine de bizi şaşırtmayı başardı diyor. Gökbilimde sıcak mavi-beyaz yıldızların eşlerinin olması ender bir durumdur. Sözkonusu yıldızın eşi ise patlamış bir yıldız olan beyaz cüce, bir şehir büyüklüğünde nötron yıldızı ya da en sıra dışı nesne olan karadelik olabilir. Bu tuhaf çift 800 ışık yılı uzaklıkta bulunuyor. 10. kadirden parlayan Be-tip yıldız LS 2883 olarak adlandırılmış ve eşi de PSR B1259-63 olarak kodlanan bir nötron yıldızıdır. Pulsar, güçlü bir manyetik alanı nedeniyle çok hızlı dönen nötron yıldızıdır. Bu yıldızların yaydığı ışığın parlaklığı deniz fenerleri gibi değiştiğinden gökbilimciler tarafından kolayca fark edilir. PSR B1259-63 ilk kez 1989'da Avustralya'daki Parkes Radyo Teleskopu tarafından keşfedildi. Saniyede 21 kez dönen nötron yıldızı yaklaşık iki güneş ağırlığında ve ABD'nin başkenti Washington şehri büyüklüğündedir. Pulsar, 24 güneş kütleli ve 9 güneş büyüklüğe sahip LS 2883 yıldızının çevresinde dış merkezli ve dik eğimli bir yörüngede dolanıyor. Sıcak mavi yıldızın ekvatoral bölgesinden dışarı akan gaz diskini süpürür. Pulsar, bağlı olduğu yıldıza 63 milyon km kadar yaklaştı ki bu uzaklık yıldızın ortasındaki gaz diskinin eteğidir. Pulsar bu sırada buradaki diski süpürür. Pulsar bölgeye girerken ve çıkarken gaz diskini dalgalandırır. Avustralya Teleskop Milli Tesisi'nden Simon Johnston Epping: Bu diskin içine dalan nötron yıldızından yayılan parçacıklar gaz ile etkileşime girerek hızlanabilir ve farklı enerjilerde ışımaların oluşmasına neden olabilir diyor ve ekliyor: Gökbilimciler için sinir edici şey ise atarcanın dış merkezli bir yörünge izleyerek sergilediği bu olayı 3.4 yılda bir kez görüyor olmaları. En yakın konuma gelme beklentisinin olacağı 15 Aralık 2010'a yaklaşıldığında dünya çapındaki radyo gökbilimciler tespit edilebilecek yüksek enerjili gama ışınlarıyla ilgili geniş bir enerji aralığı oluşturmak için aralarında özel bir kampanya başlattılar. NASA'nın Fermi ve Swift uzay gözlemevleri dışında; Avrupa uzay teleskopları XMM-Newton ve INTEGRAL, Japonya-ABD yapımı Suzaku uydusu, Avustralya Çoklu Teleskop Dizisi, Şili ve Güney Afrika'daki optik ve kızılötesi teleskoplarve Yüksek Enerji Stereoskopik Sistemi ve Namibya yakınlarındaki trilyonlarca elektron voltluk enerjili gama ışınlarını algılayabilen yer gözlemi. (Görünür ışık 2-3 elektron volt kadardır) NASA tarafından finanse edilen uluslar arası araştırma kampanyasının lider Abdo: Birkaç yılda bir sistemi gözleme şansımız olmadığından kapsama alanını genişlettik. Bu çifti gözlemek bizin diğer çiftler hakkında fikir yürütmemize yardımcı olabilir diyor. Şimdiye kadar böylesi bir çiftten güçlü ve yüksek enerjili gama ışını ölçülmemişti. İlk geçiş sırasında aslında zayıf bir enerji algıladık. Ancak 2011'in Ocak ayının ortalarında gerşekleşen ikinci geçişte daha önce gördüklerimizden kat kat yüksek enerji çıkışları olduğunu gördük diyor Abdo. Parlaklık 20-21 Ocak ve 2 Şubat'ta zirve yaptı. Bir buçuk ay süren geçiş süresine göre bu günlerdeki parlaklık 15 kat daha fazlaydı. Gökbilimciler sonuçları yorumlamaya devam ederken aynı zamanda bir sonraki yakınlaşmanın olacağı 2014 yılının Mayıs ayını sabırsızlıkla bekliyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/bu-ciftin-yasamlari-ortak/", "text": "Bu görüntü dünyadan 800 ışık yılı uzaklıktaki ortak yaşam süren CH Cyg'yi gösteriyor. Bileşik görüntü, görünür ışık tayfı Dijital Gökyüzü İncelemesi ile, kırmızı renk Chandra X-ışını, yeşil renk Hubble Uzay Teleskopu ve mavi renk Çok Büyük Dizi ile alınan görüntülerin birleştirilmesiyle oluşturuldu. CH Cyg ikili yıldız sistemi bir kırmızı dev ve onun rüzgarı ile beslenen bir beyaz cüceden oluşmaktadır. Kırmızı devin rüzgarıyla taşınan madde beyaz cücenin üzerine çökmeden önce yıldızın çevresinde bir disk oluşturur. CH Cyg, dünyaya yakın olarak bilinen ve ortak yaşam süren birkaç yüz sistemden biridir. Ortak yaşam süren sistemler, birbirlerini destekleyerek gelişmelerini ve yaşamlarını sürdüren büyüleyici sistemlerdir. Bunlar büyük bir olasılıkla tip Ia süpernovası şeklinde patlayarak gezegensel bulutsuları oluşturan nesnelerdir. Chandra, HST ve VLA'nın aldığı görüntülerde güçlü bir jet fışkırması da görünüyor. Beyaz cücenin çevresindeki madde diskine yönelen fışkırma saatte 5 milyon km gibi bir hızla hareket ediyor. Jet fışkırması Chandra'nın X-ışını algılama yeteneği ile yüksek çözünürlükte görüntülendi. Jet görünümündeki yeşil renkle ortaya çıkan eğrilik, fışkırmanın madde diskine doğru yöneldiğini gösteriyor. X-ışınları, görünür ışık ve radyo verileriyle görüntülenen jet çıkışlarının varlık nedeni kırmızı gaz devinin kabuğudur. İki yıldız, Dünya-Güneş uzaklığı olan 1 GB'nin 20 katı kadar uzaklıkta yer almasına karşılık jetler 750 GB (Güneş-Pluto uzaklığının 20 katı) kadar uzaklığa gidebilmektedir. CH Cyg'deki fışkırmalar, gökadaların merkezlerindeki süper kütleli karadeliklerin veya genç yıldızlarda görülen jetlerle benzerlik gösteriyor. Bu nedenle daha uzaktaki jet fışkırmalarının oluşumu ve yayılmasının anlaşılmasında CH Cyg örnek model olarak kullanılabilir. Ortak yaşam biçimi biyolojide farklı özellikteki canlıların birlikte yaşamaları olarak tanımlanmıştır. Arı-çiçek, kuş-gergedan birlikteliği gibi. Astrofizikte de birbirinden çok farklı kırmızı dev ile beyaz cücelerin birlikteliği bu modele uymaktadır. Bir beyaz cüce küçük boyutuna karşılık yüksek sıcaklığa sahip olurken kırmızı devler çok büyük ve parlak ancak daha düşük sıcaklıktadırlar. Kırmızı cüceden fışkıran madde beyaz cücenin çevresinde onu besleyen madde diski oluşturur. Disk bir gezegenimsi bulutsuyu andırır. Ancak beyaz cücenin kırmızı devden aldığı madde çok fazla olursa, tip Ia şeklindeki süpernova patlaması yaparak yok olmasına neden olabilir. Kaynak: NASA/Chandra"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/bu-da-marsi-siyiracak/", "text": "Yeni keşfedilen bir kuyrukluyıldızın Mars'ın çok yakınından geçeceği belirlendi. Gökbilimciler C/2013 A1 olarak adlandırdığı kuyrukluyıldızın yörüngesini belirledi. Buna göre gökcismi Ekim 2014'de Kızıl Gezegen'in oldukça yakınından geçecek. Avustralyalı amatör gökbilimci Ian Musgrave: Mars'ta olsaydık parlaklığı -4 kadir olan bir cismin geçişini görürdük diyor. Kuyrukluyıldız Avustralya Siding Spring Gözlemevi'nden kuyrukluyıldız avcısı Robert McNaught tarafından 2013 yılı başlarında keşfedildi. Yapılan ek gözlemlerle kuyrukluyıldızın 19 Ekim 2014'de Mars yörüngesine gireceği belirlendi. Ancak yeni gözlemler sonucunda kuyrukluyıldızın Mars'tan 109.200 km ya da 0,00073 GB uzaktan geçeceği hesaplandı. Mars yörünge araçlarından herhangi birisi kuyrukluyıldız geçişini yaparken yüksek çözünürlüklü kameralarıyla bunu görüntüleyebilecek. 50 km çapındaki gökcismi bu sırada saatte 201.000 km (saniyede 56 km) gibi yüksek bir hıza ulaşacak. Bilindiği üzere 1994 yılında Jüpiter'e Shoemaker-Levy 9 (15 km çapında) adlı bir kuyrukluyıldız çarpmış ve çarpışma anı gelişmiş teleskoplarla görüntülenmişti. Gökbilimcilerin takibe aldığı kuyrukluyıldızla ilgili son verilere NASA'nın ilgili sayfasından ulaşılabilir: C/2013 A1"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/bu-da-sallanan-bir-karadelik/", "text": "Bilim insanları uzaklarda yer alan bir gökadanın merkezindeki karadeliğin sarsılarak dönme yönünü değiştirdiğini buldular. Bir yandan çevresindeki gazı kendine çeken dev karadelik diğer yandan jet fışkırmaları yayınlıyor. Karadeliğin dönme yönü değiştiren etkinin ise başka bir gökadayla olan çarpışma olduğu düşünülüyor. Görüntüde merkezindeki dev karadeliğin iki yanında dolanan madde ortaya çıkarılmış. Görüntüdeki altın rengi Chandra'nın X-ışınları Teleskopu ile ve mavi renk Çok Büyük Dizi ile çekilen görüntüleri gösteriyor. Merkezinde oldukça aktif dev karadeliği olan gökada ise 4C +00.58 olarak kodlanmış. Karadeliğin çevresini saran gaz karadeliğe doğru elektromanyetik kuvvetlerle çekilirken aynı zamanda güçlü radyo jetleri yayınlıyor. Gökadadan yayınlanan radyo jetleri, soldan sağa doğru ve üstten alta doğru sönük olarak çizilen doğruların merkezi parlak çifti gösteriyor. Aşağıdaki görüntü bu sınırları çizilen doğruları gösteriyor. 4C +00.58'den alınan X-ışınları görüntüsünde sıcak gazın karadeliğin çevresinde dört farklı boşlukları olduğunu gösterdi. Bu boşluklar üst sağda #1, alt solda #2, üst solda #3 e alt sağda #4 olarak kodlanmıştır. Böylece boşluklar daha belirgin hale getirilmiştir. Bu çalışmaya göre karadeliğin dönme yönü üst sağdan ve alt sola doğrudur. Gökadanın küçük bir çarpışmaya uğradığı düşünülüyor. Bu çarpışmaya ilişkin kanıt ise görünür ışıkla alınan görüntüde gökadanın bir yıldızın dışarı attığı kabuğu şeklindeki görüntüsünden gelmektedir. Bu çarpışma sonrasında karadelik #1 ve #2 boşluklarına doğru sıcak gazı ittiği düşünülüyor. Karadeliğin üzerine gelen gazın dönme yönü ile karadeliğin dönme yönü aynı değildi. Bu nedenle karadelik hızla yön değiştirdi ve jet fışkırmaları bu nedenle üst soldan alt sağa doğru, #3 ve #4 yönünde gerçekleşti. Çarpışan gökadaların merkezlerindeki iki karadeliğin birleşmiş ve üzerine düşen gaz dönme yönünü etkilemiştir. Böylece karadeliğin dönme ekseni soldan sağa doğru kaymıştır. 4C +00.58 gökadası 780 milyon ışık yılı uzaklıktadır. Kaynak: Chandra"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/bu-da-uc-yildizli-gezegen/", "text": "Gökbilim hareketli bir bilimdir. Ötegezegen keşifleri de gökbilimin en hareketli alanıdır. Neredeyse her gün yeni bir gezegen keşfediliyor. Bu keşifler artık sıradan hale geldi. O kadar ki yeni gezegenlerin bizleri şaşırtacak özelliği varsa haber değeri kazanıyor. Yoksa Astronomi Diyarı'nda bile yer bulamıyor. Çünkü sıradan, bilindik özellikli gezegenden çok var... Gökbilimciler şimdi de üç yıldızlı bir gezegen keşfetti. Aslında bu tanımlama çok da doğru değil. Keşfedilen gezegen bir yıldızın çevresinde dolanıyor, üçünün birden değil. Ama üçlü bir yıldız sisteminde yer aldığı için gökyüzünde üç yıldız birden görünüyor olmalı. Bu da onu sıra dışı gezegenler sınıfına almaktadır. 685 ışık yılı uzaklıktaki KELT-4Ab adlı gezegen bir gaz devi olup yıldızına çok yakın dolandığından sıcak Jüpiter sınıfındadır. Gezegen kısa adı KELT olan teleskopla keşfedildi. Sistemde daha fazla gezegen olabileceği düşünülüyor. KELT-4Ab, yaklaşık 1,5 Jüpiter büyüklüğünde olup yıldızı çevresindeki bir turunu üç günde tamamlamaktadır. Diğer iki yıldız birbiri çevresindeki turlarını 30 yılda tamamlarken, KELT-4A yıldızı ile birlikte oluşturdukları ortak kütle merkezi çevresindeki turlarını 4000 yılda tamamlarlar. Keşif ekibinden Justin R. Crepp: Biz gezegenlerin yıldızları çevresindeki yörüngesini öğrenmek isteriz. Çünkü bu bilgi gezegen oluşumu ile evriminin anlaşılmasını sağlayacaktır diyor. Crepp, 1990'lara kadar Jüpiter gibi gaz devlerinin Güneş Sistemi'nde olduğu gibi yıldızlarından uzakta olduğunu düşündüklerini belirtiyor. İlk sıcak Jüpiter'in keşfedildiği 1995'den itibaren bu varsayım çöpe atıldı. Şimdi sıcak Jüpiterlerin nasıl oluştuğu ya da yıldızlarına nasıl bu kadar yaklaştığı sorusuna yanıt aranıyor. O zamandan bu yana Creep ve arkadaşları sıcak Jüpiterlerin peşine düşerek sorunun yanıtını arıyor. Belki de birkaç yıldızlı gezegenlerin analizi yörünge karmaşasının çözümüne yardımcı olabilir. Böylesi gezegenlerin yıldızından uzakta oluştuğunu, ancak bir şekilde içe doğru göç ettiğini düşünüyoruz. Henüz onları neyin etkilediğini bilmiyoruz. Burada diğer iki yıldızın uyguladığı kuvvet gezegeni ana yıldızına yaklaştırmış olabilir diyor Creep. Creep ve ekibi şimdi de gezegenin diğer yıldızlardan kaynaklanan kuvvetle yörüngesinde gerçekleşmesi olası yalpalama hareketini ölçmeyi amaçlıyor. Bunun için Dünya benzeri ve yıldızların yaşam alanı içinde yer alan gezegen avcılığı yapacak olan TESS'e büyük görev düşecek. NASA,TESS uydusunu 2017'de fırlatmayı planlıyor. Meraklısına: Keşfin makalesi"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/bu-gezegen-baska-bir-gokadanin/", "text": "Avrupalı gökbilimcilerden oluşan bir ekip ESO'nun Şili'de bulunan La Silla Gözlemevi'ndeki 2.2 metrelik MPG/ESO teleskopunu kullanarak başka bir gökadadan Samanyolu gökadamıza giriş yapan bir yıldızın etrafında dolanan yeni bir ötegezegen keşfettiler. Jüpiter benzeri gezegenin durumu oldukça ilginç, etrafında dolandığı yıldız yaşamının son anlarını yaşıyor, genişleyen yıldızın içinde neredeyse kaybolan gezegen, kendi gezegen sistemimizin gelecekteki kaderi hakkında da ipuçları içeriyor. Gökbilimciler geçtiğimiz 15 yıl içerisinde kozmik komşularımız olan yakın yıldızların etrafında dolanan 500'e yakın gezegen tespit ettiler, fakat bunlar içinden hiçbirisi Samanyolu dışından değildi . Bununla birlikte, şimdi, yıldız kendisini gökadamız içinde bulsa da, kökeni gökada dışı olan bu yıldızın etrafında, minimum kütlesi Jüpiter'in 1.25 katı olan bir gezegen keşfedildi. Helmi akışı denilen yaklaşık 6 ila 9 milyar yıl önce gökada kökenli yamyamlık sırasında gökadamız Samanyolu tarafından yutulan cüce bir gökadaya ait yıldızlar grubu -nun bir parçasıdır. Sonuçlar bugün Science Express'te yayınlandı. Araştırma için seçilen yıldızlardan sorumlu olan Rainer Klement şunları aktarıyor: Keşif heyecan verici. Gökbilimciler ilk kez gökada dışından kaynaklanan bir yıldız akışı içerisinde bir gezegen sistemi tespit ettiler. Aradaki muazzam uzaklık nedeniyle, diğer gökadalarda tespit edilen bir gezegen bulunmuyor. Fakat bu kozmik birleşme, gökada dışı bir gezegen bulmamızı sağlamıştır. HIP 13044 olarak bilinen yıldız, yeryüzünden yaklaşık 2000 ışık-yılı uzaklıkta, güney takımyıldızlarından Ocak doğrultusunda bulunmaktadır. Gökbilimciler HIP 13044 b olarak adlandırılan gezegeni, gezegenin kütleçekim etkisinin sebep olduğu, yıldızın küçük yalpalama hareketi sayesinde keşfettiler. Bu hassas ölçümler için, araştırma ekibi, ESO'nun Şili'deki La Silla Gözlemevi'nde bulunan 2.2 metrelik MPG/ESO teleskopu üzerindeki yüksek çözünürlüğe sahip FEROS tayfölçerini kullandı. Ev sahibi yıldızın merkezindeki hidrojen yakıtını tükettikten sonra şiddetli bir şekilde genişleme evresini sağ salim atlatan HIP 13044 b gezegeni, yıldız evriminde kırmızı dev dönemi olarak bilinen bu aşamayı geçiren, nadir gezegenlerden biridir. Tekrar büzülen yıldız, şimdi merkezindeki helyum yakıtını kullanmaktadır. Şimdiye dek, yatay kol yıldızları denilen bu yıldızlar gezegen avcıları için büyük ölçüde keşfedilmemiş bölge olarak kalmaktaydı. Yine MPIA'den araştırmayı yürüten Johny Setiawan şunları aktarıyor: Bu keşif düzenli olarak yaşamlarının son anlarını yaşamakta olan yıldızların etrafında dolanan gezegenleri aradığımız çalışmanın bir parçası. Aslında bu çalışma kendi gezegen sistemimizin geleceğini de göz önüne aldığımızda oldukça ilgi çekici, çünkü Güneş'in de yaklaşık beş milyar yıl içinde bir kırmızı dev olması bekleniyor. HIP 13044 b yıldızının çok yakınında dolanıyor. Elips yörüngenin yıldıza olan en yakın noktasında, gezegenin yıldızın yüzeyinden olan uzaklığı, yıldızın çapından daha az (Güneş-Yer uzaklığının 0.055 katı). Yörüngedeki bir turunu sadece 16.2 günde tamamlıyor. Setiawan ve grubun diğer üyelerine gezegenin ilk yörüngesi daha büyüktü fakat zamanla, yıldız kırmızı dev aşamasındayken, gezegen içeriye doğru göç etti. Daha yakın başka bir gezegen bu kadar şanslı olamayabilirdi. Yıldız yatay kol yıldızlarına göre daha hızlı dönüyor. Yıldızın kendi etrafındaki dönme hareketinin bu kadar hızlı olması, HIP 13044'ün daha içeride bulunan gezegenleri yutması ile açıklanabilir. diyor Setiawan. HIP 13044 b şimdiye kadar iç gezegenlerin başına gelenlerden kurtulmuş olsa da, yıldız, yaşamının bir sonraki evresinde tekrar genişlemeye başlayacak. Sonunda HIP 13044 b gezegeni de kaçınılmaz olarak yıldızı tarafından yutulacaktır. Güneş yaşamının sonuna geldiğinde, bu bizim Jüpiter gibi dış gezegenlerimizin de ölümünü haber vermektedir. Gezegenli diğer yıldızlara göre, hidrojen ve helyumdan daha ağır çok az element içeren yıldız, ayrıca dev gezegenlerin nasıl oluştuklarına dair ilginç soru lar da ortaya çıkarmaktadır. Geniş kabul gören gezegen oluşum teorisine göre bu kadar az miktarda ağır element içeren bir yıldız nasıl olur da bir gezegen oluşturur, bu bir bilmecedir. Bu tür yıldızların etrafındaki gezegenler büyük olasılıkla başka bir şekilde oluşmuş olmalılar. diyor Setiawan. Notlar Gezegenin daha uzaktaki bir yıldızın önünden geçerken, zayıf fakat tespit edilebilir bir parlama meydana getirdiği kütleçekimsel mikromerceklenme olayları ile gökada dışı gezegenlerin tespit edilmesine dair belirsiz iddialar olabilir. Bununla birlikte, bu yöntem tek-il bir olaya uzak bir ışık kaynağı ile gezegen sisteminin ve Yeryüzü'nün aynı doğrultuda olmasına bel bağlamaktadır ve bu tür bir gökada dışı gezegen tespiti henüz onaylanmamıştır. Dikine hız yöntemini kullanan gökbilimciler gezegenin sadece minimum kütlesini tahmin edebilirler. Çünkü kütle, yörünge düzleminin görüş doğrultusuyla olan bilinmeyen eğimine de bağlıdır. Fakat istatistiksel bakış açısıyla, bu minimum kütle tahminin çoğunlukla gezegenin gerçek kütlesine yakın olduğu söylenebilir. FEROS, Fiber-beslemeli Geniş Oranlı Optik Tayfölçer anlamına gelmektedir. La Silla gözlemevindeki 2.2 metrelik teleskop 1984 yılından bu yana kullanılmaktadır ve Max Panck Derneği tarafından süresiz olarak ESO'ya ödünç verilmiştir. Teleskopun yönetimi ve işletilmesi ESO'nun sorumluluğunda olsa da, teleskop zamanı MPG ve ESO gözlem programları tarafından paylaşılmaktadır. Kaynak: ESO-Türkçe"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/bu-gezegen-baska/", "text": "40 ışık yılı uzaktaki bir kırmızı cüce çevresinde dolanan gezegen Güneş sistemi dışında hayatı barındıracak en iyi yer olabilir. ESO'nun HARPS aletini kullanan gökbilimciler sönük yıldız LHS 1140'ın yaşam alanı içinde bir süper Dünya keşfetti. Gezegen Dünya'dan biraz geniş ve oldukça büyük kütleli olması atmosferi olduğu şeklinde yorumlanıyor. Bu da, yıldızının önünden geçerken atmosferi incelenecek ilk hedef gezegenlerden olması demektir. Yeni bulunan LHS 1140b adlı gezegen Balina takımyıldızında yer alan kırmızı cüce LHS 1140'ın yaşam alanı içinde yer alıyor . Kırmızı cüceler Güneş'e göre daha küçük ve soğukturlar. Yeni gezegen Dünya'ya göre yıldızına on kat daha yakın olmasına karşılık daha az güneş ışığı almaktadır. Yörüngesi nedeniyle her 25 günde bir yıldızının ışığını bir miktar engelleyerek Dünya'dan gözlenmesine olanak sağlar. Harvard-Smithsonian Astrofizik merkezinden Jason Dittmann: Bu son on yılda gördüğüm en heyecan verici keşif oldu. Bilim dünyasındaki en önemli ve en büyük görevlerden biri olan Dünya dışında yaşam arayışı üzerine önemli bir hedef bulduğumuzu düşünüyoruz diyor. İsviçre'deki Cenevre Üniversitesinden Nicola Astudillo-Defru: Kırmızı cücenin özellikleri de bu durum için oldukça elverişli. Düşük kütleli yıldızlara göre daha yavaş dönüyor ve daha az ışınım yayıyor diyerek ekliyor . Yaşam için aranılan özelliklerin başında gezegenin yüzeyinde su olması ve atmosferinin de bu suyu tutabilecek yetenekte olması geliyor. Kırmızı cüceler gençlik dönemlerinde çevrelerindeki gezegenlerin atmosferleri için tehlikeli ışıma yayarlar. Bu durum ise gezegenin de büyüklüğü göz önüne alınırsa milyonlarca yıldır magma okyanusuyla kaplı olduğu anlamına gelir. Lav okyanusu gezegendeki suyu yıldızın ışımasından koruyarak atmosferde tutabilir. Gezegen önce geçiş yöntemiyle keşfedildi. Daha sonra ESO'nun HARPS aleti ile dikine hız yöntemi kullanılarak süper Dünya'nın varlığı onaylandı. Böylece gezegenin yörünge dönemi, kütlesi ve yoğunluğu elde edildi . Gökbilimcilere göre gezegen en az beş milyar yıl yaşında. Dünya'nın 1,4 çapına sahip olan gezegen dolayısıyla 18.000 km çapında. Buna karşılık yedi Dünya kütlesinde olması yoğunluğunun oldukça yüksek olması demek. Bu da yoğun bir demir çekirdeği ve karasal bir yüzeyi olduğunu işaret ediyor. Süper Dünya'nın bu özellikleri onu incelenecek en iyi adaylar arasına koymaktadır. Ekip üyelerinden Fransa'dan Xavier Delfosse ve Xavier Bonfils şu sonucu ulaşıyor: LHS 1140 sisteminin özellikleri gerek Proxima b gerekse TRAPPIST-1'den daha iyi konumda olduğunu gösteriyor. Ötegezegen keşifleri için muhteşem bir yıl geçiriyoruz. NASA/ESA Hubble teleskopu ile yapılacak gözlemler LHS 1140b'ye ne kadar yüksek enerjili ışıma geldiğini gösterebilir. ESO'nun Oldukça Büyük teleskopu gibi yeni teleskopları ile gelecekte atmosfer çalışmaları daha ayrıntılı yapılabilecek. Notlar Bir yıldızın yaşam alanı bir gezegenin yüzeyinde sıvı suyun olması için uygun sıcaklığa sahip yörünge aralığı demektir. Gezegen yaşam alanı içinde olsa da, muhtemelen bu bölgeye kırmızı cücenin oluşumundan yaklaşık kırk milyon yıl sonra girmiş olmalı. Bu dönemde yıldızdan yoğun ve aktif ışıma yayıldığından gezegenin suyunun buharlaşması ve Venüs gibi sera etkisiyle bunalan gezegen olmasına neden olabilirdi. Buradaki çaba farklı yöntemle gezegenin onaylanması demektir. Böylece yanlış bir keşfin açıklanmasına fırsat tanınmamış oldu. Dünya'ya en yakın ötegezegen Proxima Centauri çevresindeki gezegendir. Ancak gezegenin konumu gözlenmesini zorlaştırmaktadır. TRAPPIST-1 sisteminin tersine LHS 1140 çevresinde başka bir gezegene rastlanmadı. Çoklu gezegen sistemlerinin kırmızı cücelerde yaygın olduğu düşünülmektedir. Bu da bu sistemdeki diğer olası gezegenlerin gözlenemeyecek kadar küçük olması anlamına gelebilir."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/bu-gezegen-eriyor/", "text": "Astrofizikçilerden oluşan bir ekip başka bir yıldız çevresinde dolanan bir gezegenin yavaş yavaş yok olduğunu belirledi. Gezegen, WASP 12 adlı bir yıldızın çevresinde çok yakın konumda dolanıyor. Böylece ilk kez gökbilimciler bir gezegenin yok oluşuna tanık oluyor. WASP 12b, 2008 yılında keşfedildi. Gezegenin güneş benzeri yıldızı, Arabacı takımyıldızı içinde yer alıyor. Gezegen Jüpiter, Satürn gibi bir gaz devidir. Ancak Güneş'e uzak bir konumda bulunan Jüpiter ve Satürn'ün tersine yıldızına çok yakındır. Gezegen Dünya'nın Güneş'e olan uzaklığına göre 75 kat daha yakın bir yörüngede dolanmaktadır. Gezegenin kütlesi Jüpiter kütlesinin en az 1.4 katı. Gezegenin çapı ise Jüpiter çapının 1.8 katı olduğu, başka bir deyişle 6 Jüpiter hacmi kadar olduğu hesaplanmış. Ancak Jüpiter'le kıyaslanamayacak ölçüde sıcaktır: 2500 C'den daha fazla. Gezegenin boyutlarının bu kadar büyük olmasının nedeni genleşmedir. Bunun nedeni gezegenin uğradığı gel-git kuvvetidir. Dünya'da Ay'dan dolayı gerçekleşen gel-git kuvveti nedeniyle deniz seviyesi yükselip alçalmaktadır. Aynı etki yıldızına çok yakın olduğu için WASP 12b'de de olmaktadır. Gel-git kuvveti nedeniyle gezegenin şekli de değişime uğramaktadır. Gezegen yıldızın çekim kuvvetine karşı koyamadığı için her saniye 6 milyar ton'luk madde kaybına uğramaktadır. Bu kayıp gezegenin 10 milyon yıl içinde yok olacağını işaret ediyor. Bu süre bizim için uzun olabilir. Ancak uzaydaki nesnelerin yaşları düşünüldüğünde çok ama çok kısa bir süredir. Gezegenden kopan madde doğrudan yıldızın üzerine düşmez. Bunun yerine öncelikle yıldızın çevresinde bir sarmal disk oluşturur. Gezegen Dünya'ya göre 500 kat daha az yaşayacaktır. Kaynak: Science Daily"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/bu-gezegen-merkur-gibi/", "text": "339 ışık yılı uzaklıkta K sınıfı cüce bir yıldızın çevresinde Merkür'ün yoğunluğuna yakın, sıcak, Dünya'dan biraz büyük bir gezegen keşfedildi. Çapı Dünya'ya göre %20 daha büyük ancak iki buçuk kat daha büyük kütleli olan K2-229b'nin sıcaklığı 2000 C derecenin üzerindedir. Başak takımyıldızındaki K tipindeki K2-229 yıldızına çok yakın (yıldızına, Dünya ile Güneş uzaklığının yüzde biri uzaklığında, 0,012 AB) dolanan gezegenin bir yılı sadece on dört saat. Teleskop 'sallanma tekniği' adı verilen Doppler tayfölçeri yöntemi ile keşfedildi. Buna göre yıldızdan alınan ışıktaki değişime bakıldı. Daha sonra yıldızın dikine hızı belirlenerek gezegenin büyüklüğü, konumu ve kütlesi hesaplandı. İki yöntemi birlikte değerlendiren gökbilimciler yıldızın ışığının ne kadar sallandığını belirledi. Böylece gezegenin boyutları saptandı. Keşif ekibinden Warwick Üniversitesi Astronomi ve Astrofizik ekibinden Dr. David Armstrong: Güneş Sistemi'nde Merkür diğer karasal gezegenlere oranla yüksek miktarda demir içerir. Şimdi Merkür'ün bu özelliğine sahip başka gezegenler olduğunu da gösterdik diyor. Üç gezegenli sistemde K2-229b yıldıza en yakın olanıdır. Üç gezegenin konumu Merkür-Güneş yörüngesi arasındadır. Yani üç gezegen de yıldıza çok yakın yörüngede dolanmaktadır. Bu ve bunun gibi keşifler Merkür gibi sıra dışı gezegenlerin nasıl oluştuğunu anlamamıza yardımcı olmaktadır. K2-229b'nin yoğun ve metalik doğasına ilişkin bir açıklama, yıldızına yakın olduğundan atmosferi yoğun yıldız rüzgarı ve parçacık yağmuruyla aşınmış olabileceğidir. Bir diğer olasılık ise K2-229b'nin milyarlarca yıl önce iki dev cismin çarpışması sonucunda oluşmasıdır. Tıpkı Dünya'ya Mars büyüklüğündeki bir gezegenin çarpması sonucu Ay'ın oluştuğunu söyleyen teori gibi. Evrende özellikleri açısından uç noktalarda yer alan gezegenlerin ayrıntılarını öğrenmek Güneş Sistemindeki gezegenlerin nasıl oluştuğunu ortaya çıkaracak ipuçları vermektedir. K2-229b'nin Merkür'e benzemesi bu anlamda önemlidir. Makale adresi: https://www.nature.com/articles/s41550-018-0420-5"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/bu-gezegende-su-var/", "text": "Hubble ötegezegenlerin yeni bir türünü keşfetti: su buharıyla kaplı kalın atmosferi olan gezegen. Keşfedilen gezegenin büyüklüğü Uranüs ile Dünya arasında. Harvard-Smithsonian Astrofizik Merkezi 'nden Zachory Berta liderliğindeki uluslar arası bir gökbilim ekibi GJ 1214b gezegenine ilişkin gözlemler gerçekleşti. GJ 1214b bildiğimiz herhangi bir gezegen gibi. Kütlesinin büyük bir kısmı sudan oluşuyor diyor. GJ 1214b, CfA'dan David Charbonneau'nın yönettiği yer merkezli MEarth projesi kapsamında keşfedildi. Bu süper-Dünya 2.7 Dünya çapında ve neredeyse yedi Dünya ağırlığındadır. 230 C derece sıcaklığındaki gezegen kırmızı cüce olan yıldızına 2 milyon km uzaklıktaki yörüngesindeki bir turunu 38 saatte tamamlamaktadır. 2010 yılında CfA'dan Jacob Bean ve ekibi gezegenin atmosferinin su içerdiğini öne sürmüştü. Ancak bu izlenimin gezegeni örten pus nedeniyle olabileceği de belirtilmişti. Berta ve ekibi gezegeni yıldızının önünden geçerken Hubble'ın Geniş Alan Kamerası-3 ile inceledi. Böylesi geçişler yıldızdan gezegenin atmosferine süzülen ışığın etkisiyle ortaya çıkan gazların ipuçlarını verir. Berta: Bu dünyada günbatımının kızılötesi rengini ölçmek için Hubble Teleskopu'nu kullandık diyor. Puslu bir ortama görünür ışıktan çok kızılötesi ışıkla bakılır. Böylece Hubble gözlemleri gezegenin buharlı ve puslu atmosferini ortaya çıkardı. Ekip GJ 1214b'nin geniş bir dalga boyu aralığında tayfını elde etti. Hubble verileri atmosferde bol miktarda su buharı olduğunu belirledi. Gezegenin kütlesi ve boyutu bilindiğinden yoğunluğunun santimetre küp başına 2 gr olduğu belirlendi. Dünya'nın yoğunluğu ise santimetre küp başına 5.5 gr'dır. Suyun yoğunluğunun santimetre küp başına 1 gr olduğu hatırlanırsa, gezegende topraktan fazla suyun olduğu sonucuna ulaşılır. Elbette böylesi bir gezegen Dünya'ya göre oldukça farklı şartlara sahip olacaktır. Berta: Yüksek sıcaklık ve yüksek basınç nedeniyle sıcak buz bizim ölçülerimize göre tamamen yabancı ve anlaşılmazdır. Ancak gezegenin böylesi egzotik maddeyle kaplı olduğunu düşünüyorum diyor. Kuramcılar GJ 1214b'nin çok fazla su buzuna sahip olmasını erken dönemde yıldıza doğru yaptığı göçe bağlıyorlar. Her ne olduysa belki de yaşam alanı içindeki gezegen yörüngesinden kopup yıldızına yaklaştı. GJ 1214b, Yılancı takımyıldızı içinde ve bizden sadece 40 ışık yılı uzaklıkta yer alıyor. Gezegenin hem bu kadar yakın olması hem de ilginç özelliklerinden dolayı önümüzdeki 10 yıl içinde uzaya çıkarılması planlanan NASA/ESA/CSA James Webb Uzay Teleskopu'nun ilk hedefleri arasında yer alacak. Science Daily 1 Yorum Uzay çok geniş. Nelerin geleceği belli olmuyor"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/bu-gezegenleri-ne-bekliyor/", "text": "Her biri ölmekte olan yıldıza bağlı olan üç ötegezegen keşfi yapıldı. Çalışma Penn State Üniversitesi'ndeki gökbilimcilerin oluşturduğu uluslararası bir araştırma ekibiyle gerçekleşti. Güneş Sistemi'ne onlarca ışık yılı uzaklıktaki HD 240237, BD +48 738 ve HD 96127 adlı yıldızlarda gezegen olduğu belirlendi. Gözlem Hobby-Eberly Teleskopu ile gerçekleşti. Gezegenlerin her birinin bağlı olduğu yıldız ise son zamanlarını yaşıyor. Keşif ölmekte olan yıldız çevresindeki gezegen sistemlerinin evrimi çalışmalarına ışık tutacak. Gökbilimciler bu keşifle birlikte ölmekte olan bir yıldızın metal bileşeninin nasıl değişime uğrayacağını da anlamaya çalışacaklar. Araştırma sonuçları Astrophysical Journal Dergisi'nin Aralık sayısında yer alacak. Üç gezegenin bağlı olduğu sistemler Güneş Sistemi'ne göre daha gelişmiş durumdalar. Çalışma ekibinin başkanı Prof. Alex Wolszczan: Her üç yıldızda şişerek kırmızı dev aşamasına geçtiğini ve yakında iç gezegenleri de içine alacak. Güneş'in de böyle bir kırmızı deve dönüşüp muhtemelen Dünya'yı da içine alacak şekilde büyüyeceğini sanıyoruz ama bereket ki bu süreç için daha 5 milyar yıl daha var. BD +48 738 yıldızında Jüpiter benzeri gezegeni dışında bir de gizemli nesne bulunuyor. Bu nesne bir kahverengi cüce, dev gezegen ya da düşük kütleli bir yıldız olabilir. Bu garip nesnenin ne olduğunu birkaç yıl içinde ortaya çıkarmayı umuyoruz diyor. Araştırmacılar ölmekte olan yıldızların davranışlarının metal miktarıyla nasıl değişkenlik gösterdiğini anlamak için bu ölen üç yıldız ile gezegenlerini incelemenin yararlı olacağı bilincindeler. Öncelikle biz HD 240237, BD +48 738 ve HD 96127 gibi dev yıldızlar gürültülüdür. Yani bu yıldızlar Güneş'ten daha fazla salınır ve gezegenleri üzerinde daha fazla baskı oluşturur.Yine de sabırla yaptığımız gözlemlerin sonucunda bu yıldızların çevresindeki gezegenleri görmeyi başardık diyor Wolszczan. Wolszczan ve ekibi gerçekten bu yıldızların çevresindeki gezegenleri keşfetmekle kalmayıp yıldızların metal içeriklerini de hesapladı ilginç bir dağılım ortaya çıkardı. Biz bir yıldızın metal yoğunluğu ile şiddetiarasında negatif bir ilişki olduğunu belirledik. Metal yoğunluğunun daha az olduğu yıldızın daha gergin ve gürültülü olduğunu belirledik. Güneş fazla titreşmesine karşılık çok genç olması atmosferinde daha az çalkantı olmasını sağlıyor. Wolszczan kırmızı dev aşamasına gelen bir yıldızın gezegenlerin yörüngelerini değiştirdiğini ve yakınındakileri yuttuğuna dikkat çekti. Bu nedenle bu yıldızların aslında keşfedilenden daha fazla gezegene sahip olabileceği ancak bunların bir kısmının zaman içinde yokolmuş olabileceğine işaret ediliyor. Bu yıldızlardan hiçbirinde yıldızdan 0,6 gökbirimi uzaklıkta bir gezegen yok. Buradaki 0,6 gökbirimi kritik uzaklık değeri olabilir. Gözlemler 5 milyar yıl sonra Güneş'in nasıl davranacağı konusunda da ipuçları veriyor. Elbette Güneş beş milyar yıl sonra kırmızı deve dönüşecek ve iç gezegenler ile onların uydularını yutacak. Ancak biz bu olaydan bir ya da üç milyar yıl önce Jüpiter'in uydusu Europa'ya yerleşmeyi düşünebiliriz. Europa şu an yaşanabilecek bir yer değil elbette. Ancak o zaman Europa'daki buzlar eriyecek ve yaşama uygun koşulların oluşacağı bir yer olabiecek diyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/bu-gokada-kan-kusuyor/", "text": "Bu yeni Hubble görüntüsü arka alandaki Abell 3627 gökada kümesinin merkezine hareket etmekte olan ESO 137-001 sarmal gökadasını gösteriyor. Bu kümenin kozmik bir şiddet uyguladığının ipuçları, gökadanın uzaya parlak mavi çizgiler şeklinde sarmal olarak adeta bağırsaklarının dökülmesidir. ESO 137-001 güney takımyıldızlarından Güney Üçgeni'nde bulunan güzel, narin ancak önemli bir sırrı olan sarmal gökadadır. Çarpıcı ayrıntılarla kaplı gökadadan dışarı sarkan yoğun mavi çizgiler morötesi ışık altında parlıyor. Bu çizgilerde aslında gökadanın uzaydaki hareketi sırasında, uzaktaki gökadaların kütle çekimleriyle etkileyip yırttığı incecik gaz derelerindeki sıcak genç yıldızlar bulunmaktadır. Gökadaya uygulanan şiddet ram sıyırma basıncı adı verilen bir sıvı içinde hareket eden cisme uygulanan sürüklenme kuvvetidir .. Burada sözkonusu olan sıvı ise gökada kümesinin merkezindeki kızgın gazdır. Isıtılmış gaza uygulanan kuvvetin bir sonucu ise toz ve gaz diskin dökülür gibi göründüğü diğer görüntüdür. Kümenin sürüklediği ESO 137-001 gökadasının bu şekilde eğilmesi için yeterince büyük bir kütle çekimi kuvvetinin etkisinde olması gerekir ki bu kahverengi çizgilerle görülen tozun sıyrılması ile de farkedilebilir. Ram sıyırma basıncı, gökbilimcilerin gökadaların evrim sürecini anlamalarına yardımcı olur. Örneğin yeni yıldızları oluşturan soğuk gazın çok az miktarı böylesi çekim etkisinde kalmış aciz gökadayı etkiler. Cetvel Kümesi'nde bulunan ESO 137-001, Samanyolu'ndan 200 milyon ışık yılı uzaklıktaki Büyük Çekim Alanına doğru hareket etmektedir. Gökadamız da yerel grubumuzla birlikte yavaş yavaş bu gizemli çekim alanına doğru hareket etmektedir. Hubble'ın elde ettiği görüntülerde ESO 137-001'in komşusu ESO 137-002'nin dışa doğru uzanan uzun bir kuyruğa sahip olduğu da görülmüştü. Kozmik standartlara göre yakın diyebileceğimiz uzaklıkta yer alan Cetvel Kümesi'ni yine de görmek için uğraş vermek gerekiyor. Buna neden ise kümenin Dünya'dan bakıldığında Samanyolu'nun düzlemine doğru kalın bir sis örtüsü olmasıdır. Ancak Hubble bu zorluğu Geniş Alan Kamerası 3 (WFC3) ile aşmaktadır. Hubble'ın ilettiği çoğu görüntüde olduğu gibi bu da sadece güzel bir fotoğraf değil. Aynı zamanda bir gökada kümesinin merkezindeki çetin karmaşayı ve ESO 137-001 gibi gökadaların bundan nasıl etkilendiğini anlatır. Notlar Bu etkiyi, bir otoyolda hızla seyreden arabanın penceresinden dışarı sarkmak ya da yüzme havuzu içinde yürümek şeklinde hayal edebilirsiniz."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/bu-karadelik-bize-sanilandan-daha-yakinmis/", "text": "İlk kez bir karadeliğin Dünya'ya olan uzaklığı net bir şekilde ölçüldü. Gökbilimciler 7800 ışık yılı uzaklıktaki bir karadeliği matematiksel modellere gereksinim duymadan yakınındaki bir yıldızdan yayılan radyo dalgalarını ölçerek hesaplamayı başardılar. Gökcisimlerinin uzaklıkları trigonometrik paralaks denilen yöntemle ölçülür. Bu yöntemde gökbilimciler Dünya'nın Güneş çevresinde dolanmasının sonucunda bir yıldızın konumundaki değişikliğini ölçer. Hollanda Uzay Araştırma Enstitüsü 'nden Peter Jonker ve ekibi bu yöntemi Kuğu takımyıldızındaki V404 Cygni'ye uyguladılar. Yıldızın dış tabakaları bir karadelik tarafından emiliyordu. Yıldızdan karadeliğe yönelen gaz, karadeliğin çevresindeki bir plazma diskinde birikir. Gaz bu sırada dışarıya X ışınları ve radyo dalgaları yollar. Araştırmacılar ikili yapının paralaksını ölçmek için Dünya üzerinde kurulu olan teleskoplardan da yararlandılar. Sonuçta ikilinin bizden 788 ışık yılı uzaklıkta olduğunu buldular. Yıldızlarası ortamda yer alan gaz ve tozun etkisiyle kırılmaya uğrayan ışığın etkisiyle en fazla %6 gibi bir hata payı olabileceğini de belirtmek gerekiyor. Araştırmalar sonucunda karadeliğe neden olan süpernovanın etkisiyle yıldız-karadelik ikilisinin uzayda saniyede 40 km gibi bir hızla hareket ettiği de ortaya çıkarıldı. Jonker bu bilgiyle çevrede ne kadar karadelik olabileceğini kestirebileciğimizi belirtiyor. Süpernova şeklinde patlayarak bir karadeliğe dönüşen yıldız ile ilk önce karadeliğe değil de genç nötron yıldızına dönüşerek karadelik oluşturan orta boydaki bir yıldızın karadeliği arasındaki farkları bulabileceğimizi ümit ediyor. İşte bu ikinci durumda oluşan karadelikler uzayda belirli bir hızla yol alırlar. İşin ilginç tarafı V404 Cygni ikinci tür karadelik kapsamında olmasına karşılık hızlanmasını sağlayacak bir tepkiyle karşılaşmamış olması. Şimdiki hedefimiz aynı ölçüm yöntemini birkaç karadeliğe daha uygulamak olacak. Kaynak: SRON"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/bu-ne-hiz/", "text": "Farkında değiliz belki ama Güneş sistemimiz büyük bir hızla yol alıyor. Güneşimizin de içinde olduğu Samanyolu'nun dış kısmındaki yıldızlar saniyede ortalama 210 kilometre hıza sahipler. Bu büyük bir sürat gibi görünse de en büyük sarmal gökadalarda yer alan yıldızların hızlarına göre aslında çok küçük. Samanyolu'ndan daha parlak, daha büyük ve kütleli olan süper sarmallar içindeki yıldızlar saniyede 570 kilometre hızla dolanmaktalar. Üstelik bu sürati büyük kütlelerine rağmen yapmaktalar. Bu yıldızların böylesi bir hızla dolanmasının nedeni ise olağanüstü büyük kütleli bir bulutun ya da karanlık maddenin içinde olmalarıdır. Süper sarmal gökadalar hemen her şekilde olağanüstü özelliklere sahiptirler. Samanyolu'ndan çok daha büyük, çok daha parlaktırlar. Samanyolu'nun çapı 100,000 ışık yılı iken bunların en büyüğünün çapı 450,000 ışık yılıdır. Şimdiye kadar 100 civarında süper sarmal keşfedilmiştir. Yeni bir çalışma süper sarmalların olağanüstü dönme hızına sahip olmalarını büyük bulutlar ya da karanlık maddeye bağlıyor. Gökadaların dönüş hızlarıyla karanlık maddenin ilgisi olduğu biliniyordu. Bu çalışma karanlık maddeye ek olarak dönme hızına gökadadaki yaşlı yıldızlar ve gaz bulutlarının da katkı sağladığını gösterdi. Normalde bir yıldızın gökada çevresindeki dolanma hızının belli bir değer alması beklenir. Ancak burada ölçülen hız büyüklükleri beklenenin üzerinde. Büyük sarmal gökadalardaki kütle çekim kuvveti Newton ve Einstein kuramlarının önerdiğinin oldukça üzerinde. Bunun açıklaması ise karanlık maddenin gökadaları etkilemesi. Bu da gökadanın özellikle kenarlarındaki yıldızların dönme hızını arttırıyor. Karanlık madde gökada üzerindeki etkisi neredeyse yıldız doğumlarını bile olumsuz yönde etkilemektedir. Gaz ve toz bulutu yoğunlaşıp ısınıp yıldız oluşturma eğilimindeyken karanlık madde nedeniyle soğuyup dağılıyor. Yıldız doğumlarının etkileyen bir diğer etken ise gökada kenar bölgelerindeki yüksek hız nedeniyle oluşan büyük merkezcil kuvvetin etkisiyle gazın toplanamaması. Her şeye karşılık süper sarmal gökadalarda yeni yıldızlar doğmaktadır. Neredeyse 10 milyar yıl yaşında olan bu tür gökadalarda her yıl toplamda 30 Güneş kütlesinde yeni yıldızlar doğmaktadır. Samanyolu'nda ise her yıl bir Güneş kütlesinde yeni yıldızlar oluşmaktadır."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/bu-otegezegende-hava-acik/", "text": "NASA/ESA Hubble, Spitzer ve Kepler Uzay Teleskoplarının verilerini inceleyen gökbilimciler Güneş Sistemi dışındaki bir gezegende açık gökyüzünü ve su buharını keşfetti. HAT-P-11b olarak bilinen Neptün büyüklüğündeki gezegen su buharı olduğu bilinen en küçük gezegen oldu. Keşif, Dünya benzeri karasal gezegenlerin atmosferinde var olan moleküllerin de yakın zamanda gözlenebileceği sinyalini veriyor. Gezegenin atmosferindeki bulutlar yüzeyinin görülmesini engeller. Atmosferdeki moleküllerin tespiti gezegen yüzeyinin nasıl olabileceği hakkında fikir verebilir. Neptün büyüklüğündeki gezegende gökyüzünün açık olması bazı küçük gezegenlerde de aynı durumun olabileceğini gösteren güçlü bir işarettir. ABD Maryland Üniversitesi'nden Jonathan Fraine: Gökbilimciler gözlem yapmaya başlamadan önce birbirlerine 'gökyüzün açık olsun' temennisinde bulunurlar. Gökyüzündeki su bulutları görüşü engeller ancak bu uzak gezegende şansımız yolunda gitti diyor. Başka bir yıldızın yörüngesinde dolanan Neptün büyüklüğündeki HAT-P-11b öte-Neptün sınıfındadır. Gezegen 120 ışık yılı uzakta olup Kuğu takımyıldızındadır. Neptün'ün tersine bu gezegen yıldızına çok yakın olduğundan bir turunu yaklaşık beş günde tamamlamaktadır. Sıcak gezegenin bir kayalık çekirdeği, sıvı ve buzdan oluşan kalın bir mantosu ve kalın gaz atmosferine sahip olduğu düşünülüyor. Bunun dışında gezegenle ilgili çok fazla bilgi yoktu. Gezegenin yeterince büyük olmaması gözlemleri zorlaştırdı. Araştırmacılar için Jüpiter büyüklüğündeki bir gezegenin atmosferindeki su buharını gözlemek daha kolaydır. Ancak daha küçük bir gezegenden gelen ışık çok soluk olacağından çalışması daha zor olmaktadır. Hubble'ın Geniş Alan Kamerası-3'ü kullanan keşif ekibi gözlemlerini gezegenin yıldızının önünden geçişlerinde gerçekleştirdi. Yıldızdan gelen ışık gezegenin atmosferinin üst kısmından kırılarak geçer ve belirgin bir imza bırakır. İngiltere Cambridge'den Nikku Madhusudhan: HAT-P-11b'nin atmosferine bakmak için kolları sıvadığımızda açık bir gökyüzüyle karşılaşacağımızı bilmiyorduk. Bulutsuz gökyüzüyle karşılaşmamız tamamen şanstı ve bunun sonucunda gezegende su buharı olduğunu belirledik. Bu çok önemli bir adım diyor. Ekip gördükleri su buharının yıldızın yüzeyindeki soğuk bir lekeden kaynaklanıp kaynaklanmadığından emin olmak için ek bilgiye ihtiyaç duydu. Kepler'in HAT-P-11b için elde ettiği verilere başvuruldu. Optik verilerle Spitzer'in kızılötesi veriler birleştirildi. Bu sayede gökbilimciler gördükleri su buharının kaynağının yıldızın yüzeyindeki leke değil gezegenin kendisi olduğunu gördüler. Üç teleskopla elde edilen sonuçlara göre atmosferde su buharı, hidrojen ve henüz kimliği belirlenemeyen moleküllere rastlandı. Yani atmosferde sadece su buharı değil çeşitli moleküller bulunuyor . HAT-P-11b Güneş Sistemi'ndeki herhangi bir gezegenden farklıdır. Bu öte-Neptün'ün geçmişinde neler yaşadığını anlatan izlere de ulaşılabilir. Bu gibi yeni kanıtlar uzak dünyaların kökeni hakkında oluşturulan kuramların test edilmesine yardımcı olabilir. Maryland Üniversitesi'nden Drake Deming: Çalışma alanımızı sıcak Jüpiter'lerden öte-Neptün'lere çekmeyi başardık. Yelpazeyi daha da genişleterek bilgimizi arttırmak istiyoruz diyor. Gökbilimciler öte-Neptün için kullanılan yöntemin gelecekte daha küçük süper-dünyalara kadar yayılabileceğini ümit ediyor. Güneş Sistemi'nde süper-Dünya sınıfında bir gezegen yoktur. 2018 yılında göreve başlaması planlanan NASA/ESA James Webb Uzay Teleskopu ile bu tür gezegenlerden çok sayıda bulunacağı tahmin ediliyor. Ayrıca JWST ile bu tür gezegenlerin atmosferleri daha rahat gözlenerek molekül analizi yapılabilecek. Yüzeylerinde okyanus ve hatta yaşam izleri bile taranabilecek. Bu çalışma gelecekte yapılacak süper-Dünya çalışmaları için çok önemlidir. Gökbilimciler sadece Dünya'daki gökyüzü için kullandıkları şans sözünü artık diğer gezegenler için de kullanacağa benziyor. Notlar Şimdiye kadar yapılan çalışmalarda HAT-P-11b'de rastlanan moleküler hidrojenin daha küçük gezegenlerde de olabileceği yönünde görüşler ortaya atılmıştı. Ancak hiçbirinde bu molekül doğrudan gözlenememişti."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/bu-otegezegende-kuvvetli-firtina-var/", "text": "Gökbilimciler ilk kez bir ötegezegenin atmosferinde kuvvetli bir fırtına olduğunu gözlediler. Çok sıcak bir gezegen olan HD 209458b'nin atmosferindeki karbonmonoksit gazının gündüzden geceye yani sıcak bölgeden, soğuk bölgeye doğru aktığı belirlendi. Gözlemlerle ayrıca gezegenin yörünge hızı ölçülerek gezegenin kütlesi de netleştirildi. Gezegende daha önce organik molekül olduğu belirlenmişti. Keşif ekibinden Ignas Snellen: HD 209458b kesinlikle yaşam için elverişli bir gezegen değil. Gezegende, hızı saatte 5000 ile 10000 km arasında değişen rüzgar nedeniyle zehirli karbonmonoksit gazı yüksek hızda hareket ediyor diyor. Jüpiter'in yaklaşık % 60'sı kadar kütlesi olan gezegen, 150 ışık yılı uzaklıktaki Kanatlı At takımyıldızında güneş benzeri bir yıldızın çevresinde dolanıyor. Gezegen yıldızından, Dünya-Güneş uzaklığının 20'de 1'i kadar uzaklıkta yer alıyor. Yıldıza bu kadar yakın olan gezegenin sıcaklığı ise 1000 C derece dolayında. Gezegen yıldızına çok yakın olduğundan kilitlenmiş bir durumda dolanıyor. Bu nedenle gezegenin bir yüzü sürekli gündüz ve çok sıcak, diğer yüzü sürekli gece ve çok sıcak. Ekip üyesi Simon Albrecht: Dünyada büyük sıcaklık farklarından aşırı sert esen rüzgarlar oluşturduğunu biliyoruz. HD 209458b'deki durum da bundan farklı değil diyor. HD 209458b Geçiş yöntemiyle ilk bulunan gezegendir. Gezegenin yörünge dolanımı 3.5 gün sürüyor ve yıldızının önünden geçerken yıldızın ışığını 3 saat boyunca azaltıyor. Gezegenin atmosferinin incelenmesi böyle bir geçiş sırasında gerçekleştirildi. Gökbilimciler bunun dışında bir de gezegenin hızını ölçmeyi başardı. Gezegen hızlarının ölçülmesi kütlesinin belirlenmesi için önemlidir. Genellikle gezegenlerin kütle ölçümleri yıldızın sallanmasından tespit edilir ki bu da Doppler etkisi olarak bilinir. Gökbilimciler bunun dışında gezegenin atmosferindeki karbon miktarını da belirlediler. Snellen: Gerçekten de HD 209458b Satürn ve Jüpiter gibi bir karbon zengini gezegen. Gelecekte gökbilimciler dünya benzeri gezegen avında buldukları gezegenlerin atmosferlerini benzer veya daha güçlü yöntemlerle tespit edebilecekler diyor. Kaynak: ESO"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/bu-patlama-evrenin-ilk-yildizlarindan/", "text": "Avrupa Uzay Ajansı'nın XMM-Newton Gözlemevi evrenin ilk yıldızlarının dev patlamalar sonrasında hayatlarını nasıl sona erdirdiklerinin sır perdesini aralıyor. Uzay ve yer teleskoplarını kullanan gökbilimciler Dünya'dan 5,6 milyar ışık yılı uzaklıktaki bir gökadanın yıldızından yayılan oldukça enerjik ışımaya neden olan gama ışını patlaması GRB130925A'yı gözlediler. Gökbilimcilere göre bu patlamanın ardında mavi dev olarak bilinen bir yıldız yatıyor. GRB130925A gibi parlamaya neden olan büyük yıldızlardan yakın evrende oldukça ender bulunur. Bunların yaşamları kısa olduğundan evrenin erken dönemlerinde oldukça yaygın miktarda oldukları düşünülüyor. Yakınlarımızdaki süper mavi devlerin tersine, GRB130925A öncül yıldızlardan olup ağır elementlere çok az sahip olup çoğunlukla hidrojen ve helyumdan oluşmuştur. Büyük Patlama'dan birkaç yüz milyon yıl sonra ortaya çıkan bu ilk yıldızlar GRB130925A gibi patlamalara uğramışlardır. Journal Letters'da yayınlanan çalışmanın başyazarı, İtalya'nın Roma kentindeki Istituto Astrofisica e Planetologia Spaziali 'den Luigi Piro: Birkaç kuramsal çalışma ile ilkel yıldızlar tarafından üretilen gama ışını patlamalarının nasıl görüneceği tahmin edilmişti. Biz bu tahminlerin doğruluk payının yüksek olduğunu gösterdik diyor. Gökbilimcilere göre ilkel yıldız Güneş'in birkaç yüz kütlesinde. Yıldız önce 'normal' bir gama ışını patlamasının ardından birkaç bin saniye kadar da normale göre yüz kat daha uzun, ultra-uzun, gama ışını patlamalarına sahne oldu. GRB130925A'nın 20.000 saniye süren gama ışını patlamasına ek olarak X-ışını yayan gaz kozasından tuhaf ince bir rüzgar oluştu. Bu olaylar yıldızların atası olarak nitelenen mavi devi işaret etmektedir. Bunun dışında bir başka gösterge de bölgedeki hidrojen ve helyumun dışındaki gökbilimcilerin 'metaller' olarak adlandırdığı ağır elementlerin miktarıdır. Büyük Patlama'nın ardından oluşan evrende hidrojen ve helyum bol miktarda bulunduğundan oluşan ilk yıldızlar metal açısından fakirdi. Bu ilk yıldızlarda nükleer füzyon yoluyla oluşan metaller, yıldızların patlamasıyla uzaya dağılmıştır. Bu işlem yeni nesil yıldızların oluşumuna kadar sürmüştür. Günümüz evreni nispeten metal açısından zengindir. GRB130925A'nın metal-fakiri bir yıldız olması onun ilk yıldızlar arasında olması demektir. Dr. Piro ve ekibi dev yıldızın bu şekilde milyonlarca yıl boyunca değişmeden varlığını ilkel gaz küresi olarak sürdürdüğünü belirleyerek yeni tartışmalara zemin hazırladılar. Buna karşılık GRB130925A ilk yıldızlar hakkında fikir verebilecek önemli bir örnektir. ESA'nın XMM-Newton proje ekibinden Norbert Schartel: XMM-Newton'un üzerindeki hassas X-ışını aletlerinin fark ettiği patlama ile birkaç ay sonrasındaki aşamalarını gözlemek mümkün oldu diyor. Ata yıldızın parmak izleri gayet net olmasına karşılık XMM-Newton aletleri uzaktaki patlamanın karakterini ölçecek kadar parlaklık göremedi. Uzay ve yer-merkezli teleskoplarla GRB130925A izlenmeye başlandı. Çalışmada XMM-Newton gözlemlerinin yanı sıra NASA'nın SwiftBurst Alert Teleskopu ile farklı zamanlarda toplanan X-ışını verileri ve Avustralya Tümleşik Teleskop Dizisi CSIRO'nun radyo verileri de kullanıldı. Çalışma ekibinden NASA'nın Goddard Uzay Uçuş Merkezi'nden Eleonora Troja: Bu gözlemler olayın tam resmini görmemizi sağladı diyor. GRB130925A'nın varlığı uzak evrende benzer ilkel patlamaların izinin sürülmesi gerektiğini gösterir diyor Schartel. Bu ve benzeri patlamaların güçlü verilerine ulaşmak için 2018'de bitirilmesi planlanan, Hubble Uzay Teleskopu'nun yerini alacak olan NASA/ESA/CSA James Webb Uzay Teleskopu ve 2028'de XMM-Newton'un yerini alacak Athena projesini beklemek gerekecek. Yüksek çözünürlükteki (6,72 Mb) resim için tıklayınız."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/bu-sefer-suclu-pandora-degil/", "text": "Satürn'ün ince halkasında küçük bir etkileşme göze çarptı. Bu etkileşmenin, görüntünün sağ altında göze çarpan 80 kilometre çapındaki Pandora uydusuyla bir ilgisi yok. Gözlenen bozulma daha çok halkadaki maddeler arasında gerçekleşmiş görünüyor. Bu sayede bölgeden jet çıkışları gözlenmektedir. F halkasında bozulmanın nedeni olan malzemeler halka içinde gömülü olduğundan, NASA'nın Cassini uzay aracı tarafından çekilmiş bu görüntüde farkedilemiyor. Bilim insanları ellerindeki fotoğrafa bakarak neler olup bittiğini görmese de bu bölgede etkileşme ya da çarpışma olduğunu tahmin ediyor. Görüntü, Cassini Satürn'den 2,2 milyon km uzaktayken 8 Nisan 2016'da dar açılı kamera ile alındı. Görüntü ölçeği piksel başına 13 km'dir. Yüksek çözünürlükteki görüntüler: TIFF (0,68 MB), JPG (0,07 MB) Telif hakkı: NASA/JPL-Caltech/Space Science Institute"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/bu-super-dunyada-yagmur-yagmiyor/", "text": "Gökbilimciler ilk kez süper Dünya sınıfındaki bir gezegenin atmosferini analiz etmeyi başardı. NASA/ESA Hubble Uzay Teleskopu verilerini yeni bir teknikle kullanan araştırmacılar 55 Cancri e adlı gezegenin atmosferinin su buharından yoksun, kuru olduğunu belirledi. Buna göre gezegen atmosferi çoğunlukla hidrojen ve helyumdan oluşuyor. İngiltere'deki Londra Üniversitesi Akademisi bilim insanları tarafından yönetilen uluslararası bir ekip tarafından hedeflenen 55 Cancri e, şimdiye kadar keşfedilen Dünya kütlesine en yakın gezegendir. Bizden 40 ışık yılı uzaklıktaki gezegen sekiz Dünya kütlesindedir . Araştırmacılar gözlem verilerine Hubble'ın Geniş Alan Kamerası-3 (WFC-3) ile ulaştı. Böylece ilk kez bir süper-Dünya'nın atmosferi analiz edildi. Gezegenin atmosferinde bol miktarda hidrojen ve helyum ölçülmesine karşılık su buharının izine rastlanmadı. Bu sonuçlara yeni geliştirilmiş işleme tekniğiyle ulaşıldı. Ingo Waldmann ve Marco Rocchetto ile çalışma içinde yer alan UCL doktora öğrencisi Angelos Tsiaras: Bir süper-Dünya atmosferindeki gazları görmek için tayfsal parmak izlerini taradık. 55 Cancri e atmosferindeki hidrojen ve helyum bolluğu, oluştuğu dönemde kendini saran gazın bulutsu kaynaklı olduğunu göstermektedir diyor. 55 Cancri e gibi süper-Dünyaların gökadamızda üyesi en bol bulunan gezegen sınıfı olduğu düşünülüyor. Bu sınıfın üyeleri Dünya'dan daha büyük kütleli olmasına karşılık gaz devlerine oranla çok daha küçüktürler. Hubble'ın WFC-3 kamerasıyla daha önce iki süper-Dünya'nın atmosferi mercek altına alınmış, ancak bir sonuca ulaşılamamıştı . 55 Cancri e yıldızına çok yakın dolandığından alışılmadık bir süper-Dünya üyesidir. Gezegenin bir yılı sadece 18 saat olup yüzey sıcaklığı 2000 0C derece dolayındadır. Gezegenin yıldızına çok yakın olması ve bize göre yıldızının önünden geçiş süresinin çok kısa olması araştırmayı kolaylaştıran ve yeni analiz yönteminin kullanılmasına neden olan bir durumdur. Yıldızın çevresinde bu kadar kısa sürede dolanan gezegenin atmosferinden süzülerek gelen yıldızının ışığı birçok ipucu taşır. Bu ipuçlarını ele alan araştırmacılar gezegen atmosferinin tayfını elde ettiler. UCL'den Giovanna Tinetti: Bu sonuç bir süper-Dünya atmosferinin nasıl olabileceği hakkında fikir vermektedir. Gezegen nasıl oluştu ve evrimleştiğini, diğer süper-Dünya gezegenleriyle ilgisinin ipuçları elimizde diyor. Dikkatleri çeken bir başka madde ise hidrosiyanik asit varlığı oldu. Bu ise karbonca zengin gezegene işarettir. 55 Cancri e gezegeninin atmosferini incelemek için kimyasal model geliştiren Belçika'daki Leuven Üniversitesi'nden Olivia Venot Hidrosiyanik asit, karbon ve dolayısıyla da bol miktarda oksijenin var olması demektir diyor. UCL'den Jonathan Tennyson: Gelecekteki yeni nesil teleskoplarla birkaç yıl içinde bu gezegen atmosferi ayrıntılı incelenebilir. Bu durumda hidrosiyanik asit ve diğer moleküllerin varlığı onaylanırsa, gezegenin karbon zengini ve çok egzotik bir yer olduğu teorisi desteklenir. Kötü haber ise hidrosiyanik asitin yaşamı desteklemeyecek kadar zehirli olmasıdır diyor. Notlar Kütle ve yarıçapa dayalı modellere göre gezegen karbon zengini olmalıdır. Bu nedenle 55 Cancri e aynı zamanda elmas gezegen olarak da bilinir. Hubble geçiş yöntemiyle 2014 yılında GJ1214b ile HD97658b adlı iki süper Dünya'yı izledi. Gözlemler sonucunda gezegenlerin atmosferinde hidrojenden daha ağır ve kalın bulutlarla sarılı molekül izine rastlanmadı. 1 Yorum Gerçekten hoş bir konu olmuş 🙂"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/bu-teleskopun-gozleri-kuiperde/", "text": "Güneş Sistemi'nin gözden uzak Neptün ötesi bölge tüm gizemini koruyor. Kuiper Kuşağı olarak bilinen bölgede ön planda görünenler ise Pluto, Eris, Makemake ve Haumea cüce gezegenleri. Bölgede aynı zamanda binlerce küçük buz parçaları da bulunuyor. Kuiper Kuşağı'nda Güneş sanki yabancı bir yıldız gibi uzak ve küçük görünür. Şimdi yeni bir teleskop Kuiper Kuşağı'nın derinliklerinde yatan cisimleri gün ışığına çıkarmaya başladı. Panoramik Alan Teleskopu ve Hızlı Gözlem Sistemi (The Panoramic Survey Telescope & Rapid Response System (Pan-STARRS-PS1)) Kuiper Kuşağı'nda yeni cisimleri keşfetmeye başladı. Teleskop boyutları 300 ile 500 km arasında değişen cisimlerin parlaklıklarını gözleyerek keşiflerine başladı. Harvard-Smithsonian Merkezi'nden gökbilimci Matthew Holman: Biz bu cisimleri bulmak için Pan-STARRS ile çalışmaya başladık. PS1 Dış Güneş Sistemi'nin kapılarını açıyor diyor. Gördüğümüz buzdağı, gelecekte gerçekleşecek PS1 keşiflerinin daha ayrıntılı olacağına bir işarettir. Dış Güneş Sistemi projesi Pan-STARRS'ın tüm projelerinin % 60'ını içeriyor. PS1 çıplak gözle görülebilecek en sönük cisimden 10 milyon kez daha sönük nesneleri gözlemleyebiliyor. Teleskop ile yeni cüce gezegenler, asteroitlerin keşfedilmesi bekleniyor. PS1 ile büyüklükleri 300 km'den başlayan tüm nesneleri bulmayı hedefliyoruz diyor Holman. Pan-STARRS ile yeni Kuiper Kuşağı nesneleri ve bunların yörüngelerinin özellikleri tanımlanabilecek. Araç ile ayrıca yeni kuyrukluyıldız keşifleri de gerçekleşebilir 1.8 metrelik Pan-STARRS-1, üzerindeki 1.4 gigapiksel çözünürlükteki kamerasıyla gökyüzünün 36 dolunay büyüklüğündeki bölgeyi tarayabiliyor. Teleskop Haziran 2010'dan bu yana görevi başında. Kaynak: CfA"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/bu-uc-gezegende-su-olabilir/", "text": "Gökbilimciler EPIC 201367065 adlı bir yıldızın çevresinde dolanan, büyüklükleri 1,5-2 Dünya arasında değişen üç gezegen belirledi. Gezegenler yıldızın sıvı su tutabilen yaşam alanı içindeki yörüngelerde dolanıyorlar. Geçiş yöntemiyle keşfedilen M-tipi yıldıza ait üç Süper-Dünya Astrophysical Journal'da yayınlandı. Kaliforniya Üniversitesi'nden Erik Petigura: Yeni keşfedilen gezegenlerin yapısını bilmiyoruz ama Dünya gibi karasal olduklarını düşünüyoruz. Eğer öyleyse bu gezegenler sıvı sudan oluşmuş okyanusların gerektirdiği sıcaklıkta olabilirler diyor. Gezegenler NASA Kızılötesi Teleskop Tesisi ve Hawaii'deki WM Keck Gözlemevi tarafından da doğrulandı. Hawaii WM Keck Gözlemevi'nden gökbilimci Andrew Howard: Keşfe Keck'in önemli katkısı oldu. NIRC2 adlı optik aletle üç gezegenin ikili yıldız değil tek bir yıldız çevresinde dolandığını gösterdi. Gezegenlerin birbirini maskeleyen çoklu yıldız sisteminin ürünü olmadığı belirlendi diyor. Yeni keşfedilen sıcak gezegen Dünya'nınki kadar bir atmosferi olabilir. Geçtiğimiz yıl Samanyolu Gökadası'nda Dünya büyüklüğünde ve benzer sıcaklıkta çok daha fazla gezegen olabileceğini öğrendik. Tıpkı yeryüzündeki gibi çoğunlukla kaya ve demirden oluşmuş Dünya büyüklüğünde gezegenler keşfedildi diyor Howard. Gökbilimciler şimdi bu gezegenlerin yapısını merak ediyor. Bu gezegenlerin Dünya atmosferinden daha sıcak, kalın ve hidrojence zengin atmosferleri varsa yaşamdan söz edilemez. Araştırmayı yöneten Arizona Üniversitesi'nden gökbilimci Ian Crossfield: Azot ve oksijenden oluşmuş ince bir atmosfer yeryüzünde yaşamın ortaya çıkmasını sağladı. Ama doğa sürprizlerle doludur. Kepler görevi ile keşfedilen birçok gezegende yaşamı desteklemediği bilinen hidrojence zengin kalın atmosferlere rastlandı diyor. Kepler teleskopu tek bir noktaya bakarak keşif yapma yeteneğini kaybetti. Bunun yerine şimdi K2 ile görev süreci değişen Kepler neredeyse eşit zaman dilimlerinde farklı yıldız kümelerine bakarak geçiş yöntemiyle gezegen avını sürdürüyor. Kepler'de donanımsal bir arıza oluştu. Ama Kepler'in beyni sağlam ve bilimsel çalışma yapabilir diyor Petigura. Kepler Dünya'dan bakış doğrultumuza göre yörünge düzlemi dikliğe yakın şekilde dolanan gezegenleri ve yıldız sistemlerini görebilir. Bu da belki gözlenmesi gereken alanın çok küçük bir kısmına denk gelir. Ancak Kepler'in elde ettiği verilerle önemli istatiksel çalışmalar yapılabilmektedir."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/bu-yengec-farkli/", "text": "Evrenin bir kuralı, her bitişin yeni bir başlangıcın müjdecisi olduğunu söyler. Büyük bir yıldız muhteşem bir gösteriyle süpernova haline gelip patladığında çevresine muazzam miktarda madde ve enerji yayar. Geriye kalan merkezi bölge bu atığı binlerce yıl besler. Bu süpernova kalıntılarının önde gelenlerinden biri de Yengeç Bulutsusu 'dur. Süpernova patlamasıyla gaz ve tozdan oluşmuş devasa ipliksi oluşum, 1054 yılında Çinli gökbilimciler tarafından görüldü. İpliksi yapının merkezinde ise kendisini oluşturan yıldızın çekirdeği olan bir nötron yıldızı -ya da atarca- kaldı. Bu görüntü ise NASA/ESA Hubble Uzay Teleskopu'nun optik ve ESA'nın Herschel Uzay Gözlemevi'nin kızılötesi verilerinin birleştirilmesiyle oluşturuldu. Herschel verilerine ait olan kırmızımsı renk bulutsunun her yanına dağılan parıltıyı, Hubble verilerini gösteren mavi renk ise bulutsu içindeki oksijen ve sülfür gazı izlerini ortaya koyuyor. Herschel ile bulutsuyu çalışan gökbilimcilere göre Yengeç'te beklenenden daha fazla miktarda -Güneş'in kütlesinin çeyreği kadar- toz bulunuyor. Bu yeni gözlemler ayrıca bulutsuda, evrende varlığına ilk kez rastlanan ve bir soygaz olan argonun varlığını da ortaya koydu. Argon süpernova patlamaları sırasındaki nükleer tepkimelerde oluşan bir gaz olup ilk kez Yengeç Bulutsusu'nda görüldü. Ancak argonun patlamanın ardından hızla genişleyen ve dost olamayacak kadar sıcak gazı oluşturan diğer elementlerle birlikte uzaya yayılıyor olması da şaşırtıcıdır."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/bu-yengec-nasil/", "text": "Hubble Uzay Teleskopu üzerinde en çok çalışılan süpernova kalıntısı Yengeç Bulutsusu'nun kalıntılarını ortaya çıkardı. Bulutsunun kalbinde gizlice yaşamını sürdüren ölü yıldızın çekirdeği bulutsuya hayat veriyor. Büyük bir yıldızın süpernova patlaması sonucu oluşan Yengeç Bulutsusu , 6500 ışık yılı uzakta olup Boğa takımyıldızındadır. Bu patlama ile yıldızın dış katmanları uzaya büyük hızla atılmış ve genişleyen bir buluta dönüşmüştür. Bulutsu bu haliyle ilk kez görüntüleniyor. Daha sık rastlanan görüntülerde bulutsunun tamamı gözler önüne serilirken burada, bulutsunun iç kısmı üç ayrı yüksek çözünürlükteki fotoğraflarla görüntülendi. Her fotoğraf 10 yıl arayla çekildi. Bulutsunun merkezindeki nötron yıldızı oldukça garip bir cisim olarak varlığını sürdüren dev yıldızın çekirdeğidir. Tamamen proton ve nötronlardan oluşan cisim Güneş kütlesinde olmasına karşılık birkaç on kilometre çapa sıkışmış boyutuyla oldukça yoğun bir yıldız kalıntısıdır. Nötron yıldızları kendi çevrelerinde muazzam hızla döndükleri gibi bu cisimde kendi çevresinde saniyede 30 kez döner (Parmağınızı saniyede 30 kez döndürmeyi denesenize J). Bir nötron yıldızının çevresindeki bölgede oldukça şiddetli fırtınalara rastlanır. Yıldızın yakınında oldukça sert ve hızlı esen rüzgarlar, yıldızdan uzaklaştıkça yavaşlar. Zaman içerisinde merkezdeki kalıntının üflediği rüzgarların etkisiyle bulut genişler. Hubble'ın keskin gözleri ipliksiler şeklinde bulutsuyu saran iyonlaşmış gazı kırmızı renkle gösteriyor. Bunun yanında iyonlaşmış gaz kabuğundaki belli belirsiz nötron yıldızını çevreleyen mavi ışıltıyı da ortaya çıkarıyor. Bu ışıma yıldız çekirdeğinden manyetik alan doğrultusunda neredeyse ışık hızında yayılan elektronların sarmal hareketiyle oluşuyor . Yengeç Bulutsusu şimdiye kadar insanoğlunun kayıtlara geçirdiği bilinen ilk süpernova patlamasıdır . Bulutsunun diğerlerine göre bize yakın olması, gökbilimcilerin bir yıldızın yaşamı hakkındaki araştırmalarına önemli ipuçları sağlamıştır. Nötron yıldızının ekseni çevresindeki muazzam dönüşü, elektronların manyetik alan boyunca sarmal hareket yapmasına neden olmaktadır. Bu da yeryüzündeki bir deniz fenerinin ara ara ışık vermesi gibi nötron yıldızından periyodik olarak yoğun ışıma alınmasına neden olur. Bu tür cisimler aynı zamanda atarca olarak da bilinirler. Hikaye 1054 yılında başladı. Yıldızın patlaması gökyüzünde ikinci bir Ay'ın oluşmasını sağladı. Ay kadar parlak görünen süpernova Çin ve Japonlar tarafından kayıt altına alındı. Birkaç yıl içinde de tamamen gözden kayboldu."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/bu-yildiz-kumesi-gorundugu-gibi-degil/", "text": "Messier 54'ün VLT gözlemleri lityum probleminin gökadamız dışında da mevcut olduğunu gösteriyor. ESO'nun Şili'nin kuzeyindeki Paranal Gözlemevi'nde bulunan VLT Tarama Teleskopu ile alınan bu yeni görüntüde Messier 54 küresel kümesindeki geniş yıldız toplulukları görülüyor. Bu kümede diğerlerine benzer görülüyor, ancak bilinmeyen bir yönü var. Messier 54 Samanyolu gökadasında değil, küçük bir uydu gökadanın parçası, Yay Cüce Gökadası içerisinde yer almaktadır. Bu alışılmadık ebeveynlik sayesinde Çok Büyük Teleskopu kullanan gökbilimciler Samanyolu dışındaki yıldızlarda da beklenmedik, düşük miktarda lityum elementi olup olmadığını ölçme imkanı elde edecekler. Ortaya çıkmaları gökadanın ilk oluşumuna kadar uzanan yüzbinlerce yaşlı yıldız, 150'den fazla küresel yıldız kümesi içerisinde Samanyolu gökadası etrafında dolanmaktadır. Bunlardan, Yay takımyıldızı içerisinde diğerleriyle birlikte, 18. yy'ın sonlarında Fransız kuyruklu yıldız avcısı Charles Messier tarafından bulunan bir tanesi Messier 54 adını aldı. Keşinden sonraki ikiyüz yıldır Messier 54'ün de diğer Samanyolu küresel kümelerine benzediği düşünülüyordu. Ancak 1994 yılında aslında ayrı bir gökada Yay Cüce Gökadası içerisinde olduğu keşfedildi.Yaklaşık 90 000 ışık-yılı uzaklıkta olduğu bulundu Yeryüzü'nün gökada merkezine olan uzaklığının üç katı kadar. Gökbilimciler şimdi modern gökbilimin gizemlerinden biri olan lityum problemini çözmek VLT'yi kullanarak için Messier 54'ü gözlemliyor. Evren'de bulunan lityum hafif elementler Büyük Patlama sırasında, hidrojen ve helyum ile birlikte, ancak çok daha az miktarda, meydana geldiler. Gökbilimciler Evren'in ilk aşamalarında ne kadar lityum bulunduğunu hesaplayarak, şu anda yıldızlarda ne oranda bulunmasını gerektiğini ortaya çıkarabiliyorlar. Ancak sayılar birbirlerini tutmuyor yıldızların içinde beklenenden üç kat daha az lityum bulunuyor. Onlarca yıllık çalışmalara rağmen gizem halen çözülebilmiş değil . Şimdiye kadar sadece Samanyolu içerisindeki yıldızlarda bulunan lityum seviyeleri ölçülebiliyordu. Ancak şimdi Alessio Mucciarelli liderliğindeki bir gökbilimciler ekibi VLT'yi kullanarak Messier 54 içinden seçilen yıldızlarda ne kadar lityum bulunduğu ölçmeye çalıştı. Miktarların Samanyolu yıldızlarına yakın olduğunu buldular. Bu nedenle, lityumdan kurtulmayı sağlayan ne ise, Samanyolu'na özel olmadığı görülüyor. Bu yeni görüntü Paranal Gözlemevi'nde bulunan VLT Tarama Teleskopu ile elde edilen veriler kullanılarak oluşturulmuştur. Kümenin kendisini göstermesinin yanısıra, daha önde bulunan Samanyolu'na çok daha yakın olağanüstü yoğun yıldız oluşumlarını da gözler önüne sermektedir. Notlar Bulmaca için çok sayıda muhtemel çözüm önerisi sunuldu. İlki Büyük Patlama sonrasında ortaya çıkan lityum miktarının yanlış hesaplandığı ancak en son yapılan testler öyle olmadığını gösterdi. İkincisi lityumun Samanyolu'nun oluşumundan önce, ilk yıldızlar tarafından bir şekilde yok edilmiş olabileceği. Üçüncü öneri ise yıldızların yaşamları süresince yavaş yavaş bazı süreçlerle lityumu yok etmeleri. ESO-Türkiye"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/bu-yildizda-neler-oluyor/", "text": "Avrupa'daki bir araştırma ekibi olağanüstü sarı hiperdev bir yıldızın 30 yıla varan araştırma sonuçlarını açıkladı. HR 8752 adlı süper parlak yıldızın yüzey sıcaklığının geçtiğimiz üç yıl içinde yaklaşık 3000 derece arttığı belirlendi. Keşif büyük kütleli yıldızların evriminin anlaşılmasında anahtar rol üstlenecek kadar önemli. Genellikle ıssız bölgelerde görülen ve sayısı az olan bu tüp yıldızlar kararsız bir yapıya sahiptir. Gökdamızda bu dev türünden şimdiye kadar 12 tane keşfedildi. Araştırma ekibi yıldızın sıcaklığının son 30 yıl içinde 5000 dereceden 8000 dereceye çıktığını belirledi. Keşif, gökadamızdaki hiper devler denilen çok parlak ve büyük kütleli yıldızlarla ilgili kafalarda yer alan soru işaretlerini de giderecek önemli bir adımdır. Hiper devler, Güneş'ten yüz milyonlarca kat parlak ve birkaç yüz kat daha büyük çapa sahiptirler. HR 8752 ise Güneş'ten dört milyon kat parlaktır. Kraliçe takım yıldızındaki dev basit bir dürbün ile bile görülebilir. Sarı hiper devlerin kısa süren hayatında ısı ve parlaklığı eşine görülmemiş bir şekilde değişir. Ekip bu değişimin yıldızdaki iç kuvvetler dengesinin kararsız olmasına yani bozulmasına bağlıyor. Bu kararsızlık hiper devin bir yıl içinde Güneş kütlesi kadar kilo alarak şişmanlamasına yol açabilir. HR 8752'nin sıcaklığı 1900 ile 1980 yıllaı arasında 5000 derece dolayında seyretti. Ancak 1985 ile 2005 arasında sıcaklık birden 8000 dereceye yükseldi. Buna karşılık yıldız, 750 Güneş yarıçapından 400 Güneş yarıçapına kadar küçülmüştü. Özellikle 1985 yılından bu yana yapılan ayrıntılı tayfölçer gözlemi yıldızın fiziksel özelliklerinin değişimini ortaya çıkardı. Ekip ayrıca hiper dev yıldızın kararsız atmosferinin iki kısımdan oluştuğunu gösterdi. 8000 derece dolayındaki atmosferin küçük kısmı büyük miktarda hidrojen ve helyum iyonlaşmasından oluşuyor. HR 8752'nin nasıl bir sonla karşılaşacağı ile belli değil. Ancak bu hiper devin büyük bir süpernova patlaması ile yok alabileceğine ilişkin güçlü kanıtlar bulunuyor. Ya da düzensiz bir sıcak yıldız tipi olan Parlak Mavi Değişken yıldıza dönebilir. Her iki durumda çalışmayı yürüten Hollanda Enstitüsü'ndeki Utrecht Uzay Araştırmaları'nın gözünden kaçamaz. Keşif bu çok büyük yıldız türlerinin varlığını ve yaşamlarını ortaya çıkaran önemli bir adımdır. Bu tip yıldızlardan Samanyolu'nda daha çok keşfedilmesi bekleniyor. Bir insanın ömrü içinde kaydedilen ve muazzam değişimler gösteren bu hiper devlerin yenilerinin keşfedilmesi için yeni çalışmalar ise çoktan başladı. Science Daily"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/bulutsu-6-yasinda/", "text": "Türkçe Gökbilim kaynakları arasında en değerli bilgi sayfaları arasında saydığım Bulutsu.org 6 yaşına girdi. Zaman zaman kullandığım ve şimdilik benzerini bulamadığım Sözlük, gündelik gökbilim haber ve yazılarına kolaylıkla ulaşabildiğim Güncel, nerede olduğumuzu gösteren Evren Haritası, ötegezegen verilerinin ve haberlerinin işlendiği Gezegen Avı ile çok önemli bir kaynak niteliğinde. Mutlu yıllar Bulutsu ekibi.... Mutlu yıllar Tahir Şişman ve Murat Tunçay. Şimdiye kadar hiç karşılaşmadık ancak çok iyi tanıdığım bu gökbilim dostları bir alkışı hakediyor bence. İşte 6. yıl yazısı... Değerli gökyüzü tutkunları, 15 Mayıs 2006 tarihinde kullanıma açtığımız Evrenin Haritası ve hemen ardından başladığımız Günün Gökbilim Görüntüsü GGG çalışmalarımızda altı yılı geride bıraktık. Bizler 2192 gündür her gün buradaydık... Bu yolculuk boyunca bizi yalnız bırakmayan, destek olan siz değerli gökyüzü tutkunu dostlarımıza teşekkürü bir borç biliriz. Sizlere ulaştırmaya çalıştığımız metinlerin neredeyse tamamı birimiz tarafından dilimize çevriliyor. Birimiz de teknik işleri idare etmenin yanı sıra, bu metinleri tekrar gözden geçiriyor. İş ve aile yaşamlarımızın yoğunluğuyla birlikte, çalışmalarımızı altı yıldır bu şekilde sürdürüyoruz. Ancak son birkaç yıldır günlerimiz oldukça yoğun geçiyor. Her gün buradaydık dedik ama özellikle son yılda GGG metinlerini günün geç saatlerinde güncelleyebildik. Ayrıca, bazen bize yazdıklarınıza geç yanıt verdiğimiz ve hatta, ne yazık ki yanıt veremediğimiz de oldu... Bu konuda tüm gökyüzü tutkunlarından özür diliyor ve bizi anlayışla karşılayacağınızı umuyoruz. Gönüllü olarak üstlendiğimiz ve severek yürüttüğümüz bu çalışmaları, iki orta yaşlı masa başı gökyüzü sevdalısı olarak gücümüz yettiğince sürdürmeye çalışacağız. Tüm çabamız, gökyüzüne kendi dilimizde bakabilmek ve bu sevdanın Soluk Mavi Noktanın bu köşesine yayıldığını görebilmek için... Dileriz, hep birlikte daha uzun yıllar gökyüzünün güzelliklerini paylaşabiliriz. Şimdi sizleri, sesli olarak izlemenizi tavsiye edeceğimiz 22 Temmuz 2008 tarihli güzel bir GGG ile baş başa bırakıyoruz : Dünya Gezegenindeki Mutlu İnsanlar Dans Ediyor 1 Yorum bu güne kadar bize doğru ve anında uzay bilimlerini anlatan ve haberleri duyuran ederim..özellikle bu kadar işleri arasında bu güzel bilimsel konuları anlatan gerek Ümit hocama gereksede murat ve Tahir abilerimede canı gönülden tşk ederim.inan bana bu emekleriniz boşa gitmiyo..benim gibi bilime vee özellikle astronomi vu uzay tutkunlarının açlıklarını gideriyosunuz...ben bu sene üniversite sınavlarından dolayı pek yazılarınızı takip edemedim.ama seneye eskiden olduğu gibi yine severek okuyacm...zaten hAYALİM UZAY HAKKINDA KİTAP YAZMAK..BUDA SİZİN SAYENİZDE OLCK İNŞ..ONUN İÇİN TEKRAR TEKRAR TŞK EDERİM..İYİKİ VARSINIZ..."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/bulutsudaki-iki-asteroit-ve-uydu/", "text": "NASA'nın Geniş Alan Kızılötesi Tarayıcısı ile İribaş Bulutsusu'nun ilginç bir görüntüsü elde edildi. Söz konusu bulutsu 12 000 ışık yılı uzaklıktaki Arabacı Takımyıldızı'nda yer alıyor. Görüntüyü ilginç kılan ise biri bulutsunun önünden diğeri üzerinden olmak üzere güneş sisteminde bulunan iki ayrı asteroitin geçmesi. Görüntünün merkezinde yeşil-sarı renk ile görülen asteroit 1719 Jens olarak bilinir. Görüntünün sol üstünde daha soluk olarak görülen asteroit ise 1992 UZ5'dir. Görüntüde ayrıca elips şeklinde işaretlenmiş yeşil ince çizgi ile gösterilen nesne ise bir yapay uydu. Uydu, WISE'ye asteroitlerden daha yakın olduğundan çalışmada çizgi şekliyle belirmiş. İribaş Bulutsusu çok genç ve 1 milyon yıl yaşındaki, 10 Güneş kütleli yıldızlardan oluşmuştur. Bulutsunun İribaş olarak adlandırılmasının nedeni ise Sim 129 ve Sim 130 adlı dışarı doğru süzülmüş olan iki ayrı sıcak gaz bulutudur. Bunlar merkezin yakınında sarı kıvrımlar olarak kendini gösterir. Bu kıvrımların başında ise genç yıldızların yer aldığı yuvarlak görünümlü bölgeler bulunur. WISE'nin kızılötesi görüntüleme yeteneği buradaki gizli yıldızları açığa çıkarmaktadır. 1950 yılında keşfedilen 1719 Jens asteroiti Mars ile Jüpiter arasında bulunmaktadır. Bu uzay kayasının çapı 19 km'dir. Kendi ekseni çevresinde 5.9 saatte ve Güneş çevresinde 4.3 yılda dolanmaktadır. Bölgenin bu görüntüsü toplam 25 kareyle elde edildi. 11 kareyle 1719 Jens görüntülendi. Bu görüntü, 3.4 mikronluk kızılötesi ışıkla mavi, 12 mikronluk kızılötesi ışıkla yeşil, 22 mikronluk kızılötesi ışıkla kırmızı ve 4.6 mikronluk kızılötesi ışıkla cyan renkle alınan görüntülerin birleştirilmesiyle oluşturulmuştur. WISE, güneş sistemindeki asteroitleri ve kuyrukluyıldızları gözlemek ve keşfetme görevinin dışında ayrıca uzak yıldızların görüntülerini elde etmektedir. Görüntünün geniş ölçeği için tıklayınız. Çizilmemiş, ham görüntü için tıklayınız. Kaynak: NASA/JPL"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/bulutsuz-gezegen/", "text": "Bilim insanları bir ötegezegenin bulutsuz atmosferi olduğunu belirledi. Çalışma Şili'deki 8,2m'lik Çok Büyük teleskopu ile gezegen WASP-96b, yıldızının önünden geçerken gözlendi. Yıldızın ışığının gezegen atmosferinden geçerken tayfındaki değişime bakıldı. Böylece gezegenin atmosferinin kimyasal yapısı belirlendi. Exeter Üniversitesinden Dr. Nikolay Nikolov liderliğindeki uluslararası gökbilimci ekibi 'sıcak Satürn' sınıfındaki WASP-96b'nin atmosferinin bulutsuz olduğunu keşfetti. Her insanın parmak izleri farklıdır. Atom ve moleküllerinde kendilerine özel tayfsal imzası bulunur. Eğer, herhangi bir cisimden gelen ışığın tayfı incelenirse içerdiği kimyasal yapı tespit edilebilir. WASP-96b'nin tayfı bulutsuz atmosferi işaret eden sodyumun izlerini göstermektedir. WASP-96b Satürn kütleli olup boyut olarak Jüpiter'den beşte bir oranında daha büyüktür. Sıcaklığı 1000 C derece olan sıcak gaz devi, Anka takım yıldızının güney ucundaki Fomalhaut ile Eri Eridani yıldızı arasındaki Güneş benzeri bir yıldızın çevresinde dolanır. Sıcak ve soğuk Güneş Sistemi gezegenleri ile ötegezegenlerin bazılarındaki bulutların varlığı biliniyor. Bulutun var olması ya da bulutsuz olması atmosferin yıldızdan aldığı ışığı engellemesi gezegen yüzeyine ulaşan enerji miktarında önemli sonuçlar doğurur. ABD Santa Cruz'daki Kaliforniya Üniversitesinden Profesör Jonathan J. Fortney: Sıcak atmosferlerden hangisinin kalın bulutlara sahip olduğunu bilmek oldukça zordur. Çok bulutlu gezegenlerden neredeyse bulutsuz WASP-96b'ye kadar her atmosferi görerek bulutların etkisini daha iyi anlayacağız diyor. WASP-96b'de görülen sodyum imzası bulutsuz atmosferi işaret etmektedir. Gözlem sonuçları gezegen atmosferindeki sodyumun nasıl olduğunu göstererek Güneş Sistemimizde olanlarla benzer düzeylerin görülmesini sağladı. Dublin Üniversitesinden Ernst de Mooji: Gelecekte yapılacak gözlemlerle WASP-96b'deki su, karbondioksit, karbon monoksit gibi diğer moleküllerin miktarı da belirlenebilecek diyor. Sodyum evrende en bol bulunan yedinci elementtir. Dünya'da sodyum bileşikleri deniz suyuna tuzlu tadını ve çöllere beyaz rengi verir. Hayvan yaşamında sodyum kalp ritmini ve metabolizmasını düzenler. Sodyum ayrıca sarı-turuncu ışık üreten sodyum buharlı sokak lambalarında kullanılmaktadır. Çalışma ekibi Hubble ve James Webb teleskopları ile su, karbon monoksit ve karbondioksit gibi diğer atmosfer moleküllerinin imzasını bulmayı hedefliyor. Makale adresi: https://www.nature.com/articles/s41586-018-0101-7"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/buluttaki-atarca/", "text": "G327.1-1.1 Samanyolu içinde süpernova olarak patlayan bir yıldızın kalıntısıdır. Yıldızdan geriye hızla dönen bir nötron yıldızı kaldı. Atarca, Chandra ve XMM Newton'un algıladığı x-ışını ile radyo dalgaboyu yaymakta. Büyük kırmızı daire ise patlamanın radyo dalgası yayılmasını gösteren kızılötesi alanda alınmış 2MASS verisiyle elde edildi. Sıradışı ve bulutsunun merkezi dışında görülen G237.1-1.1'nin yapısı ve kuyrukluyıldızı andıran kuyruğu hakkında net açıklama yoktur. En olası açıklama maddenin bir şok dalgası nedeniyle sıçraması sonucunda oluştuğudur. Atarca patlama merkezinden yukarı doğru hareket ediyor. Atarca rüzgar bulutsusu ters şok dalgası nedeniyle alt-sol kısma doğru hareketli. Ataracanın hareketi ve ters şok dalgası yukarıdaki görüntüde gösterilmiştir. X-ışını gözlemleri ile bilim insanları süpernova patlaması sonrasında genişlemeye neden olan dalga ve enerjiyi, kalıntının yaşını hesaplayabilirler. atarcanın oluşturduğu yeni balon ters şok ile temizlenen yeni atarca rüzgarını gösterir. Görüntü için tıklayınız. Kaynak: Chandra"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/bulutun-ardindaki-yildizi-gorebilmek/", "text": "Gaz ve toz bulutlarının derinliğinde oluşan yıldızlar karanlık bir bölgede yer alır. Buradaki bulutlar ışığı geçirmez ve içerisini size göstermezler. Gökbilimciler bu bulutların arkasını görebilecek yeni bir pencere keşfetti. Gökbilimcilerin iç ışıma olarak adlandırdığı ve yoğun bulutların dağıttığı kızılötesi ışınım aslında yeni doğmuş yıldızların yoğun çekirdekleridir. Gaz ve toz bulutlarının kütle çekimi etkisi altında çökmesiyle yıldızın yoğun çekirdek bölgesini oluşturur. Sonuçta bu bölge yeterince sıcaklığa ulaşınca nükleer füzyonu başlatır ve yeni yıldız oluşur. Güneş ve Dünya'daki yaşamın kaynağı olan Güneş ışığı bu yolla oluşmuştur. Güneş sistemleri ve Dünya benzeri gezegenler ise yıldızı oluşturan gaz ve toz bulutunun artıklarından meydana gelir. Çöküşün ön aşamalarında neler olup bittiği ise pek bilinmiyor. Şimdi bu konuda yeni bir fikir ortaya sürüldü. Paris Gözlemevi'nden Laurent Pagani ve Almanya'daki Max Planck Enstitüsü'nden Jürgen Steinacker'in başını çektiği bir ekip bu evrede iç ışıma adını verdikleri yeni bir fikri öne sürdüler . Toz yoğunluğuna bağlı olarak saçılan ışığın boyutu, çekirdek bölgesinin yaşını, gazın dağılımını ve ileride oluşabilecek olan gezegenlerin hammaddesini oluşturacak olan kimyasal yapı hakkında bilgi verir. Keşif NASA'nın Spitzer Uzay Teleskopu verilerine dayanıyor. Steinacker, Pagani ve arkadaşları 360 ışık yılı uzaklıktaki Yılan takımyıldızının kuyruğundaki L 183 bulutunun orta düzeyde kızılötesi ışınım yaydığını gördüler. Işımanın nedeninin yoğun çekirdek kaynaklı olduğu tespit edildi. Ayrıntılı gerçekleştirilen benzetimlerle ölçümler kıyaslanarak 1 metrenin milyonda biri (1 mikrometre) kadar küçük çaplı toz taneciklerinin ışığı saçtığı gösterildi. Daha sonra yine Spitzer ile 300 ile 1300 ışık yılı uzaklıktaki 110 moleküler bulut incelemeye alındı. Sonuçlar L 183'den yayılan ışınımın şans eseri oluşmadığı yönündeydi. Tam tersine görülen ışıma aslında çok yaygın gerçekleşen bir gökbilim olayıydı. Gözlenen bulutların çekirdeklerinin yarısı iç ışımayı doğruluyordu. Bulutların ortasından gelen kızılötesi ışıma toz bulutundan saçılıyordu. İç ışıma için Spitzer'in yanı sıra 2014'de fırlatılacak olan James Webb Uzay Teleskopu'dan da çok şeyler beklenecek. İlk gözlemler olumlu sonuçlandı: Toz parçacıkları bulutun çöküşü başlamadan önce büyümeye başladığının keşfi beklenmeyen bir durumdu. Özel olarak ilgilenilen güney takımyıldızlarından Vela'da ise hiçbir iç ışıma tespit edilemedi. Bu bölgede birçok yıldız süpernova olarak patlıyor. Steinacker ve ekibi böylesi bir bölgede toz yapılarının birleşmelerinin zor olduğunu belirtiyor. Kaynak: Max Planck Society"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/bumerang-bulut/", "text": "Hubble Uzay Teleskopu verileriyle Samanyolu çevresinde dolanan dev bir gaz bulutunun saatte 1 milyon kilometre hızla gökadaya düşmekte olduğu belirlendi. Yörüngesi iyi bilinen bu bulut gökada çevresinde muazzam hızla dolanan diğer Smith Bulutlarına göre daha dikkat çekicidir. Yeni Hubble gözlemleri bulutun 70 milyon yıl önce oluştuğunu gösteriyor. Bulut radyo dalgaları ile 1960'ların başında Gail Smith tarafından keşfedildi. Bulutun 30 milyon içinde Samanyolu'na düşeceği tahmin ediliyor. Gökbilimciler bulutun 2 milyon yıldız oluşturacak malzemeye sahip olduğunu düşünüyor. Uzay Teleskopu Bilim Enstitüsü'nden Andrew Fox: Bulut gökadaların zamanla nasıl değiştiğini gösteren güzel bir örnektir. Gaz diski Samanyolu yakınına sokulurken köpüklü görüntüsü belli bir düzene girer ve gökadaya doğru akmaya başlar. Samanyolu'nun kenarları oldukça aktif alanlardır. Bulut içindeki gazın gökadaya doğru sokulması galaktik disklerin nasıl aktif kaldığını gösteriyor. Bu da eskisine oranla daha farklı yerlerde yıldız oluşumunu sağlayacaktır diyor. Kuyrukluyıldızı andıran dev bulut 11.000 ışık yılı uzunluğunda ve 2500 ışık yılı genişliğindedir. Bulutu eğer gökyüzünde görebilseydik 30 Dolunay büyüklüğünde bir alanı kaplardı. Gökbilimciler Smith bulutunun gökadalar arası uzayda başı boş gezinen, yıldız oluşturamamış gaz yığını olduğunu düşünüyor. Bulut eğer Samanyolu'ndan atılmış ise içinde hidrojen ve helyum dışında ağır elementlerin de olması gerekir. Hangi seçeneğin doğru olduğunu anlamak için madde analizi yani gazın tayfına bakmak gerekir. Araştırma ekibi bu amaçla daha uzaktaki üç aktif gökadanın parlak çekirdeğinden yayılan morötesi ışığı gözledi. Bunun için Hubble'ın Kozmik Kökenli Tayfölçeri kullanıldı. Özellikle morötesi ışığı soğuran sülfür taraması yapıldı. Bunu ölçersek Güneş'teki sülfür miktarı ile karşılaştırabiliriz. Sülfür, ağır elementlerin varlığını gösteren birkaç göstergeden biridir diyor Fox. Böylece Samanyolu merkesinden 40.000 ışık yılı uzaktaki bulutun sülfürce zengin olduğunu gördük (Güneş Samanyolu merkesinden 15.000 ışık yılı uzaktadır). Bu sonuç Smith bulutununu yıldız malzemesi açısından zengin olduğunu gösteriyor. Bulut, uzayda başıboş dolanan tipte olsaydı bu sonuca ulaşılamazdı. Bu da bulutun Samanyolu içinden atıldığını, ancak bulutun bir bumerang gibi geri döndüğü anlamına geliyor. Smith bulutunun kökeni belirlenmesine karşılık başka sorular yanıt beklemektedir. Bulut Samanyolu'ndan neden ve nasıl atıldı? Bu olayda görünmeyen karanlık maddenin etkisi olabilir mi? Yanıtlar için gelecek araştırmaları beklemek gerekecek."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/burcinin-gokadasi/", "text": "Türk bilim insanlarının bilime katkılarını görünce çok heyecanlanıyoruz. İşte onlardan biri Burçin Mutlu Pakdil. Pakdil ve arkadaşları çok farklı bir yapıda gökada keşfetti ve adı da Burçin'in gökadası oluverdi. Dünya'dan 359 milyon ışık yılı uzaklıkta PGC 1000714 koduyla bilinen ve bilinen hiçbir gökadaya benzemeyen bir gökada keşfedildi. Hoag tipi gökadalar arasında yer alan ilginç cisim iki dairesel halkayla çevrelenmiş eliptik benzeri çekirdeğe sahip. Çalışma Minnesota Duluth Üniversitesi ile Kuzey Carolina Doğal Bilimler Müzesindeki bilim insanlarınca gerçekleştirildi. Yüksek lisans öğrencisi olan Burçin Mutlu-Pakdil çalışmaya konu olan makalenin başyazarı. Hoag tipi gökadalar bildiğimiz gökadaların içindeki oranı % 0,1'den daha az diyor Pakdil. Bunlar merkezlerindeki yuvarlak çekirdekleriyle bağlantısı olmayan dairesel halkalarla kuşatılmış görünen ilginç gökadalardır. Gökadalar, Samanyolu gibi disk şeklindedir. Hoag tipi gökadaların nasıl oluştuğu ve değiştiği bilinmemektedir. Araştırmacılar, Şili dağlarında kurulu olan geniş çaplı teleskopları kullanarak, sadece güney yarımküreden gözlenebilen gökadanın çok sayıda görüntülerine ulaştı. Bu görüntülere göre gökada merkezdeki ve onun dışındaki iki halkası yaşını belirlemede önemli parçalar oldu. Araştırmacılar daha yaşlı olan kırmızı (5,5 milyar yıl) ve bu çekirdeği çevreleyen daha genç ve mavi (0,13 milyar yıl) dış halkayı belirledi. Böylece çekirdeğin bir modeli oluşturuldu. Böylece belirsiz ikinci iç halkanın yapısının ortaya çıkması amaçlandı. Kuzey Carolina Doğal bilimler Müzesinden astrofizikçi Patrick Treuthardt: Daha önce Hoag nesnelerini merkezde kırmızı çekirdek ve onu saran mavi halkayla gözlemiştik. Ancak bu çok farklı. İçteki kırmızı halka oldukça dağınık görünüyor diyor. Gökada halkaları çarpışan gazların yeni yıldızları oluşturduğu bölgelerdir. Mutlu Pakdil: İç ve dış halkanın farklı renkleri bu gökadada iki farklı oluşum dönemi olduğunu gösteriyor. Bu görüntülerden yola çıkarak gökada halkalarının zaman içinde nasıl oluşup değiştiğini anlamak imkansız diyor. Araştırmacılar bu ve benzeri gökada görüntülerine bakarak nasıl geliştiklerini anlamaya çalışmaktadır. Gökadalar iç ya da dış çevresel etkileşimlere göre şekil alır. Araştırmacılara göre buradaki dış halka gaz bakımından zengin bir cüce gökadanın kendisinden daha büyük bir gökadanın çekirdeğiyle etkileşerek Burçin'in Gökadasını oluşturduğunu düşünüyor. Halka geçmişinin anlaşılabilmesi için yüksek çözünürlüklü kızılötesi verilere ihtiyaç duyuluyor. Benzeri olmayan, oldukça garip bir cisim keşfettiğimizi anladığımızda evrenin bildiğimiz tüm model ve kuramlara meydan okuduğunu da anladık. Bu da genel anlamda daha çok şey öğrenmemiz gerektiğini gösteriyor diyor Treuthardt. Makale: Burçin Mutlu Pakdil, Mithila Mangedarage, Marc S. Seigar, Patrick Treuthardt. A photometric study of the peculiar and potentially double ringed, non-barred galaxy: PGC 1000714. Monthly Notices of the Royal Astronomical Society, 2017; 466 (1): 355 DOI: 10.1093/mnras/stw3107 1 Yorum Başarılarınızın devamını dilerim. Türkiye nin ve Dünyanın sizin gibi insanlara ihtiyacı var . Artık bizim de bir galaksimiz var 🙂 Burçin Gökadası Allah ilminizi artırsın ve çalışmalarınıza bereket versin ..."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/butun-yildizlar-nereye-gitti/", "text": "Karanlık bulutların sakladığı yüzlerce arka fon yıldızı Bu şaşırtıcı yeni ESO görüntüsündeki bazı yıldızların kayıp oldukları görülüyor. Ancak bu göz alıcı güzellikteki yıldız alanında yer alan siyah boşluk gerçek bir boşluk değil, gaz ve toz tarafından örtülmüş bir uzay bölgesidir. Bu karanlık buluta LDN 483 adı verilmektedir Karanlık Lynds Bulutsusu 483. Bu tür bulutlar gelecekteki yıldızların doğum yerleridir. LDN 483 ve çevresinin bu görüntüsü Şili'deki La Silla Gözlemevi'nde bulunan MPG/ESO 2.2-metre teleskopu üzerindeki Geniş Alan Görüntüleyicisi ile alınmıştır. LDN 483 yaklaşık 700 ışık-yılı uzaklıkta Yılan takımyıldızı doğrulusunda yer almaktadır. Bulut içerisinde arka fondaki yıldızlardan gelecek olan görünür ışığı tamamen örtecek miktarda toz maddesi bulunmaktadır. LDN 483 gibi özellikle yoğun molekül bulutları, bu örtme özellikleri nedeniyle, karanlık bulutsular olarak sınıflandırılmaktadırlar. LDN 483'ün yıldızsız doğası ve başlangıç haline göre, bu tür yerlerde yıldızlar oluşamıyor ve büyüyemiyorlar. Ancak tersi de doğru: karanlık bulutsular eninde sonunda yıldız oluşumu için en verimli koşulları sunuyorlar. LDN 483 içerisindeki yıldız oluşumları inceleyen gökbilimciler bulutsunun iç kısımlarına gömülü halde bulunan gözlenebilir en genç bebek yıldızlardan bazılarını keşfettiler. Bunların henüz doğum aşamasını tamamlamamış ve olgunlaşmayan yıldızlar oldukları düşünülüyor. Yıldız gelişiminin bu ilk aşamasında, yıldız kendisini çevreleyen molekül bulutunun kütleçekim kuvveti altında büzülmekte olan bir gaz ve toz küresi gibidir. Öncül-yıldız halen soğuktur yakalşık -250 santigrat derece kadar e sadece uzun dalgaboylarındaki milimetre-altı ışıkta parıldamaktadırlar . Buna karşılık sıcaklık ve basınç yıldızın merkezinde artmaya devam etmektedir. Yıldız gelişiminin bu ilk dönemleri yüzlerce yıl sürmektedir, gökbilimsel tanımlara göre bu süre şaşırtıcı biçimde kısadır, yıldızların yaşamları genel olarak milyon veya milyar yıl mertebesindedir. Devam eden aşamalarda, birkaç milyon yıl süresince, öncül yıldız ısınmakta ve yoğunlaşmaktadır. Enerji salınımı giderek artmakta, genel olarak soğuk, uzak-kırmızı-ötesi ışıktan, yakın-kırımızı-ötesi ve son olarak kırmızı ışığa doğru kaymaktadır. Bir zamanlar sönük olan öncül yıldız, sonrasında tamamen parlak bir yıldıza dönüşmektedir. LDN 483'ün derinliklerinde giderek daha fazla yıldızın ortaya çıkmasıyla birlikte, karanlık bulutsu daha geniş alanlara açılmakta ve ışık geçirgenliği artmaktadır. Şu anda gizlenmekte olan arka fondaki yıldızlar daha sonra görüş alanına gireceklerdir ancak milyonlarca yıl sonra gerçekleşecek olan bu durumda, bulut içerisindeki parlak yeni-doğan yıldızların ışığı onları yine gölgede bırakacaktır . Notlar Lynds Karanlık Bulutsu kataloğu Amerikalı gökbilimci Beverly Turner Lynds derlenmiş ve 1962 yılında yayımlanmıştır. Bu karanlık bulutsular Palomar Gökyüzü Taraması fotoğrafik plaklarının görsel olarak incelenmeleri sonuncunda bulunmuştur. Kısmen ESO tarafından işletilen Atacama Büyük Milimetre/milimetre-altı Dizgesi , milimetre-altı ve milimetre ışıkta gözlem yapmaktadır ve moleküler bulutlardaki bu tür çok genç yıldızların incelenmesi için idealdir. Bu tür genç açık yıldız kümelerine örnek burada, ve daha gelişmiş olanlar ise burada görülebilir. ESO-Türkiye"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/buyuk-bir-asteroit-yakinimizdan-gececek/", "text": "Dünya'ya yakın asteroitlerden biri 1 Eylül'de 7 milyon kilometre uzaklıktan geçecek. Astronomik ölçekte çok yakın olarak nitelenen bu uzaklık bizim için güvenli bir mesafe anlamına geliyor. Florence asteroiti 4,4 kilometre büyüklüğünde olduğundan büyük asteroitler arasında sayılmaktadır. Dünya'nın çok yakınlarından birçok asteroit geçiş yapıyor. Ancak bunların gerçekten küçük olmaları nedeniyle çoğu geçerken keşfedilebiliyor. Örneğin bunlardan biri 12 Ekim'de geçiş yapacak. Bir asteroitin yakın geçişi bilim insanlarına farklı çalışma alanları oluşturur. Araştırmacılar böylece Dünya üzerinde kurulu gözlemevlerini kullanarak asteroitlerin genel yapısı, özellikleri ve yörüngeleri hakkında daha çok bilgi sahibi olurlar. NASA'nın Goldstone Solar System Radarı yardımıyla asteroitin gerçek boyutu, şekli belirlenebilecek ve 10 metreden daha küçük yüzey alanlarını gösterebilme yeteneği nedeniyle yüzey verisi de alınabilecek. Florence asteroiti Mart 1981'de Avustralya'daki Siding Spring Gözlemevi tarafından keşfedildi ve çağdaş hemşireliğin kurucusu Florence Nightingale (1820-1910) onuruna adlandırıldı. Asteroit yakın geçişi sırasında dokuzuncu kadir parlaklığına ulaşacak ve küçük teleskoplarla da görüntülenebilecek. Asteroit gökyüzünde Güneybalığı , Oğlak , Kova ve Yunus takımyıldızlarından geçecek."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/buyuk-birlesmeye-dogru/", "text": "Bulutsular, gökadalar birleşirde karadelikler birleşmez mi? Evrende dev gökadaların merkezindeki dev karadeliklerin gökadaların birleşmesiyle oluştukları yolundaki kuram acaba doğru mu? Yani gökadaların merkezlerindeki karadelikler de birleşip güçlerini arttırıyorlar mı? NGC 6240'ın bu görüntüsü 2008 yılında Hubble tarafından görünür dalga boyunda yayınlanan fotoğrafla Chandra'nın X-ışınıyla alınmış fotoğrafının birleştirilmesiyle elde edildi. Görüntüdeki karadeliklerin birleşmesi keşfi ilk kez Chandra tarafından 2002 yılında yapılmıştı. Birbirine çok yakın gibi görünen ve 330 milyon ışık yılı uzağımızdaki iki karadelik aslında birbirinden 3000 ışık yılı uzaklıktadır. Gökbilimciler karadeliklerin 30 milyon yıl önce birbirine yaklaşmaya başladığını düşünüyorlar. Onlarca ya da yüzlerce milyon yıl sonra da iki karadelik birleşip dev bir karadelik oluşturacaklar. Astrofizik alanındaki karadeliklerin birleşmesini gösteren bu keşif önemlidir ve 2002 yılından bu yana ilgi odağı olmuştur. O yıldan bu yana Chandra dışındaki teleskoplarla da bölge izlenmeye devam etmektedir. Karadeliklerin birbirine yaklaşmasıyla artacak olan aralarındaki etkileşim, beraberinde birçok soruyu getirmektedir. Gökbilimciler işte bu sorulara yanıtlar aramaktadır. Evrende gökada birleşmelerinin sonucunda, gökadaların merkezindeki karadeliklerin de birleştikleri düşünülüyor. Böylece daha büyük, dev karadelikler oluşmaktadır. NGC 6240'daki karadelikler arasında da bazı beklenmedik etkiler, güçlü jet çıkışları görülmektedir. Ayrıca bu şekilde birleşen büyük karadelik çiftlerinin, evrendeki en güçlü kütle çekim dalga kaynağı oldukları sanılıyor. Kaynak: Chandra"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/buyuk-gezegenlerde-de-yasam-olabilir/", "text": "Gökbilimciler 2019 yılında keşfedilen Yer'in iki katından daha büyük kütleli bir gezegende yaşamın olası olduğunu keşfettiler. Bu keşifle birlikte yaşam olabilecek gezegen arayışı Yer ile Neptün arası kütleli olan gezegenlere kadar genişletildi. Gezegenin kütle, yarıçap ve atmosferik verilerini kullanan gökbilimciler, gezegenin hidrojen açısından zengin olan atmosferinin altında yaşanabilir koşullarda sıvı suyun olmasının mümkün olduğunu belirledi. Gezegene ait ayrıntılar Cambridge Gözlemevinden bir ekip tarafından gerçekleşti. Gezegen K2-18b 2.6 Yer çapında ve 8.6 Yer kütlesinde ve yıldızın suyun sıvı halde olabildiği yaşam alanında yer alıyor. 2019 yılının sonbaharında İki farklı ekip tarafından gezegenin hidrojen açısından zengin bir atmosferinde su buharı olduğu belirlenmişti. Bununla birlikte gezegenin atmosfer ve yüzey ayrıntıları bilinmiyordu. Cambridge Astronomi Enstitüsünden Dr. Nikku Madhusudhan: Birkaç ötegezegenin atmosferinde su buharı tespit edilmişti. Bu gezegenler yaşam alanında olsa bile yüzeyde yaşanabilir koşulların olduğu anlamına gelmiyor. Yaşanabilirlik için gezegenin iç ve atmosferik koşulların özellikle atmosfer altında sıvı suyun olup olmadığı- bilinmesi gerekir diyor. K2-18b, Yer ile Neptün arası bir büyüklüğe sahiptir. Bu sınıftaki gezegenler 'mini Nepün' olarak adlandırılır. Bir mini Neptün'ün iç kaya ve demir çekirdeği ile su tabakasını çevreleyen basınçlı bir hidrojen atmosferinden oluştuğu düşünülüyor. Hidrojen katmanı kalınsa bu suya yüksek basınç ve sıcaklık oluşturacağından yaşamın oluşmasını güçleştirir. Madhusudhan ve ekibi K2-18b büyüklüğüne karşılık hidrojen katmanının çok kalın olmadığını ve bunun sıvı suyu ve dolayısıyla yaşamı destekleyecek yapıda olduğunu gösterdi. Başta kütle ile yarıçap verileri ile sayısal modeller ve istatiksel yöntemlerle hem atmosfer hem de iç yüzey yapısını ortaya çıkardılar. Araştırmacılar atmosferin önemli miktarda su buharı ve hidrojen barındırdığını doğruladı. Ayrıca metan ve amonyak gibi diğer kimyasalların da bu tür gezegenlere göre beklenenden düşük olduğunu belirlediler. Ekip daha sonra atmosferik özellikleri gezegensel iç yapı modelleri için sınır koşullarını değerlendirdi. Atmosferik özellikler gezegenin kütle ve yarıçapı ile açıklayan çok çeşitli modelleri araştırdılar. Bu bilgi ile hidrojen katmanının büyüklüğü, suyun sıcaklığı ve basıncı da olmak üzere iç yapının koşullarını elde ettiler. Astronomi Enstitüsünden doktora öğrencisi Matthew Nixon: Hidrojen katmanının kalınlığını belirleyerek hidrojenin ne kadar derinlere indiğini anlamak istedik. Bu birden fazla çözümü olan soru olsa da tüm gözlemler başka modele bakmadan fazla hidrojen olmadığını gösterdi diyor. Araştırmacılar hidrojen katmanının gezegen kütlesinin en fazla %6'sını oluşturduğunu gösterdi. Bu değer bilinen diğer değerlere göre oldukça düşüktür. Minimum hidrojen miktarı Dünya için toplam kütlenin milyonda biridir. Hidrojen yeterli sıcaklığın oluşmasına izin vererek yüzeyde okyanusların oluşmasına olanak sağlar. Çalışma Yer'e göre daha büyük olan ötegezegenlerde biyo-imzaların aranması gerektiğini işaret ediyor. Her şeye rağmen mevcut gözlem teknolojilerinin yenilenmesi ve ayrıntılara ulaşılması gereklidir. Bu nedenle James Webb teleskopu gibi yeni teknolojik ürünler bu zorluğu aşabilir."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/buyuk-goc/", "text": "Hubble Uzay Teleskopu küresel bir kümedeki beyaz cücelerin merkezden kenara doğru göç ettiklerini belirledi. NASA/ESA Hubble Uzay Teleskopu 47 Tucanae yıldız kümesinin kalabalık merkezinden kopup kenarlara taşınan yıldızları saydı. Bu göç aynı zamanda bir yıldızın ömrünün sonunda ne kadar kütle kaybettiğini de ortaya çıkardı. Beyaz cüceler nükleer tepkimesi sona eren yıldız kalıntılarıdır. Yaşlandıkça kütle kaybeden yıldız sonunda küresel kümenin merkezinden dışa doğru göçe başlar . Gökbilimciler bu süreci bilmesine karşılık şimdiye kadar bu hareketi görememişti. Gökbilimciler 47 Tucanae küresel yıldız kümesindeki 3000 beyaz cücenin yolculuğunu Hubble ile izledi. British Columbia Üniversitesi'nden Jeremy Heyl: Beyaz cücelerin kümenin çekirdeğinden uzağa kütlesinin belirlediği hızla hareketlendiğini gördük. Çalışmamızda kümedeki beyaz cücelerin yaklaşık dörtte birinin kütlesiyle orantılı bir hızla merkezden uzaklaştığını belirledik diyor. Hubble'ın morötesi gözlem yeteneğine başvuran gökbilimciler beyaz cücelerin bir kısmını izledi. Yıldızların renkleri yaşlarını ele verir . Altı milyon yıl yaşındaki bir grup, küme merkezinden yolculuğa başlamış. 100 milyon yıl yaşındaki başka bir grup ise küme merkezinden sadece 1,5 ışık yılı uzaktaki konumlarından hareketlenmiş. İtalya'daki Perugia Üniversitesi'nden Elisa Antolini: Beyaz cüceye dönüşüp göçmeye başlamadan önce bu yıldızların en büyüğü Güneş benzeriydi. Bunların kütle kaybettiğini ve merkezden koptuklarını biliyorduk. Asıl sürpriz genç beyaz cücelerin göç etmesi oldu. Bu da sonraki yaşamlarında daha fazla kütle kaybedeceklerinin kanıtı olabilir diyor. Güneş benzeri bir yıldız beyaz cüce olmadan 100 milyon yıl önce şişer ve kırmızı dev yıldıza dönüşür. Birçok gökbilimci, yıldızın bu aşamaya ulaştığında kütle kaybettiğini düşünüyor. Ancak bu durumda kırmızı dev yıldızın kümenin merkezinden dışa doğru göç hareketi başlardı. British Columbia Üniversitesi'nden Harvey Richer: Hubble gözlemlerimiz sadece beyaz cücelerin göç ettiğini gösterdi. Bu da yıldızlardaki kütle kaybının beyaz cüceye dönüşmesiyle başladığını gösterir. Kırmızı dev yıldız beyaz cüceye dönüştüğü anda çok büyük miktarda kütle kaybeder diyor. Sonuçlar, yıldız beyaz cüceye dönüştükten ilk 10 milyon yıl içinde kütlesinin neredeyse yarısını kaybettiğini gösterdi. 47 Tucanae kümesinin bize yakın olması ve Hubble'ın yeteneği daha fazla çalışma yapılmasına olanak veriyor. Notlar Beyaz cüceler küme merkezindeki daha büyük yıldızların kütle çekim kuvvetiyle dışarı doğru itilir. Beyaz cüceler hidrojen yakıtı tükenmiş olduğundan parlak sıcak çekirdekleri morötesi ışık altında ışıma yapar. Morötesi ışıkla çalışan teleskoplar, Dünya atmosferinin bu ışınları geçirmemesi nedeniyle ancak uzayda çalışabiliyor. Gökbilimciler yıldızların yaşını, renklerini ve sıcaklığını ölçerek tahmin etmektedir. Sıcak ve genç beyaz cüceler morötesi ışık altında oldukça parlak görülür. 1 Yorum Ümit bey bu güzel makaleler için çok teşekkür ediyorum.Herbiri kendi alanında bir kaynak olabilecek bu makaleler için gönülden teşekkürler eline emeğine sağlık."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/buyuk-kirmizi-leke-gozlem-altinda-2/", "text": "NASA/ESA Hubble Uzay Teleskopu Jüpiter'deki Büyük Kırmızı Leke'deki değişimleri izlemeye devam ediyor. Gözlemler, gezegen atmosferinde ender rastlanan dalga yapısını ortaya koymaktadır. Gökbilimciler böylece ilk kez Güneş Sistemi'ndeki dış gezegenlerle ilgili en uzun süreli portreye ulaştı. Bu tür çalışmalar diğer yıldızların çevresinde dolanan gezegenlerin atmosferlerinin anlaşılmasında yardımcı olabilir. Jüpiter'in yeni görüntülerinde rüzgarlar, bulutlar ve fırtınanın özellikleri belirlendi. Hubble'ın Geniş Alan Kamerası-3 ile üretilen görüntülerden iki harita elde edildi. Bu haritalarla dev gezegenin atmosferindeki değişimler izlenerek rüzgarların hızları hesaplanmaya çalışıldı. Yeni görüntüler en az üç yüzyıldır sürmekte olan fırtınayı gösteren Büyük Kırmızı Leke'nin küçülmeye devam ettiğini kanıtlıyor. Fırtına fotoğrafın merkezinde görülmektedir. Boyutları her geçen yıl azalmaktadır. Örneğin fırtına 2014'den bu yana yaklaşık 240 km küçülmüştür. Hubble'ın gözlediği tek değişim bu değildir. Saatte 540 kilometre hızla hızla esen rüzgarların Büyük Kırmızı Leke'nin görünümünde yaptığı kısa süreli değişiklikler de görülmüştür. Dev gezegenin dikkat çeken bir başka özelliği de bulunuyor. 1977'de fırlatılan Gezgin-2 aracı gezegenin sadece kuzey kutbunda beliren, ender rastlanan bir bulut tipini keşfetti. Gökbilimciler o zamandan beri bu bulutun ne olabileceğini tartışıyordu. Bu bulut siklonlar ve antisiklonların olduğu yerde bulundu. Dünya atmosferinde de bazen siklonlar oluşur. Araştırmacılara göre bu durum bulutların altına yayılan katmanlardan kaynaklanır. Gökbilimciler Jüpiter'den sonra Neptün ve Uranüs'ü de benzer şekilde izlemeyi planlıyor ki bu gezegenlerin atmosferlerine ait ilk veriler arşivlerde yer alıyor. Satürn ise bu seriye sonradan eklenecek. Bu tür çalışmalar diğer yıldızların çevresindeki gezegen çalışmalarında kullanılabileceği gibi Dünya atmosferindeki değişimlerde daha kolay anlaşılabilecek."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/buyuk-kirmizi-leke-gozlem-altinda/", "text": "ESO'nun Çok Büyük Teleskobu başta olmak üzere 3 farklı teleskopla Jüpiter'deki Büyük Kırmızı Nokta üzerine bugüne kadar hiç yapılmamış hassasiyette bir çalışma yapıldı. Çalışmayla dev gezegendeki kırmızı lekenin rengini oluşturan sıcaklık, basınç ve rüzgarıyla dev fırtınanın yapısı açığa çıkarıldı. Çalışmayı yapan ekibin başkanı Glenn Orton, Bu Güneş Sistemi'ndeki en büyük lekeye yönelik yapılan en ayrıntılı çalışmadır. Bu kırmızı dairesel yapının eski olmadığını düşünüyorduk, ama çalışma sonucunda ortaya çıkan sonuç lekedeki karmaşıklığı ortaya koydu diyor. Gözlemler büyük kırmızı noktanın kırmızı rengini veren fırtınanın gezegenin daha iç kesimlerine kadar indiğini gösteriyor. Büyük kırmızı noktaya ilişkin gözlemler 19. yüzyılın başlarına kadar dayanır. -160 C derece sıcaklığındaki leke 3 dünyayı içine alabilecek kadar büyüktür. Termal görüntüler, VLT'ye takılan ve görünür ışığa göre 40 kat daha etkili olan bir kızılötesi görüntüleme aracı VISIR ile, Hawai'deki İkizler Güney Teleskobu ve Ulusal Astronomik Gözlemevi'ndeki Japon Subaru Teleskopları'yla alınmıştır. VISIR ile gökbilimciler fırtınanın sıcaklığına bakarak içerideki amonyumun dağılmasını veren haritayı oluşturdular. Böylece 3 boyutlu olarak havanın ve gazın bu fırtına içinde nasıl dolaştığı da görülmeye çalışıldı. VISIR gözlemleri ile diğer gözlemler birleştirilince bu fırtınanın ne kadar kararlı bir yapıda olduğu ve oluşan türbülansların ne denli karmaşık olduğu ortaya çıktı. En ilginç yer ise lekenin turuncu-kırmızı renkteki merkezi noktası. Buranın sıcaklığı diğer bölgelere göre sadece 3-4 derece daha sıcak. Bu sıcaklık farkı çok olmamasına karşılık fırtınanın saat yönünün tersine dolaşmasını sağlar. Fırtınanın ortasındaki dönme yönü ve şiddeti ise saat yönünde ve zayıftan biraz fazla olmaktadır. Buradaki sıcaklık değişimi sadece burayı değil, gezegendeki bulut kümelerini de etkilemektedir diyor Leigh Fletcher. Buradaki çevresel koşulların altında oluşan büyük kırmızı noktanın renginin gerçek bir renk olduğunu söyleyebiliriz. Üzerinde hala tartışılan konu olmasına karşılık biz hala bu kırmızı lekeye rengini veren maddenin aslında ne olduğunu bilmiyoruz. Ama şunu biliyoruz ki çevresel değişimlerle fırtınanın merkezi etkilenmektedir diyor Fletcher. Kaynak: ESO"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/buyuk-kirmizi-lekedeki-ruzgarlar-hizlaniyor/", "text": "Jüpiter'in Büyük Kırmızı Lekesinin en dıştaki şeridindeki rüzgarların hızlandığı belirlendi. Keşif, i on yıldan uzun zamandır gezegeni izleyen Hubble teleskopu verileriyle gerçekleşti. Hubble raporlarını analiz eden araştırmacılar en hızlı halkadaki ortalama rüzgar hızının 2009'dan 2020'ye kadar yüzde 8'e kadar arttığını hesapladı. Buna karşılık lekenin en içteki halkasına yakın rüzgarlar önemli ölçüde daha yavaş hareket ediyor. Devasa fırtınanın kızıl renkli bulutları saatte 600 kilometreyi aşan hızlarda saat yönünün tersine dönüyor. Leke Yer'den daha büyük bir alanı kaplamaktadır. Kırmızı Leke 150 yıldan daha fazla zamandır izlenmektedir. Dünya'daki fırtınaları gerçek zamanlı izlemek için yörüngedeki uydular ve uçaklar kullanılmaktadır. NASA'nın Goddard Uzay uçuş Merkezinden Amy Simon: Jüpiter'de fırtınayı izleyen bir aracımız olmadığı için rüzgarları yerinden izleyemiyoruz. Hubble, Jüpiter'in rüzgarlarını ayrıntılı olarak çözümleme gücüne sahip bir teleskoptur diyor. Hubble ile ölçülen rüzgar hızındaki değişim Dünya yılı başına saatte 2.5 kilometreden daha azdır. Aslında çok küçük bir değişim hızından bahsediyoruz. Hubble'ın yeteneği ile bu kadar küçük değişimi fark edebildik diyor Simon. Hubble'ın fırtına içinde gözlediği en küçük özellik yaklaşık 250 kilometre genişliğindedir. Berkeley, Kaliforniya Üniversitesinden Michael Wong: Büyük Kırmızı Lekedeki ortalama rüzgar hızının son on yılda artığını görüyoruz. İki boyutlu rüzgar haritası analizimizin 2017'deki örneği büyük ani değişim olduğunu gösteriyor diyor. Wong, Hubble'ın veri setini daha iyi analiz edebilmek için yeni bir yaklaşım önerdi. Verilerde görülen on ile yüzbinlerce rüzgar vektörünü izlemek için bir yazılım kullandı. Bunun ardından rüzgar hızının arttığı fark edildi. Hız artışı ne demektir? Hubble, fırtınanın altını iyi göremediği için bunu teşhis etmek zor. Bulutların altındaki her şey verilerde görülmez diyor Wong. Ancak bu, Kırmızı Lekeyi neyin beslediğini ve enerjiyi nasıl koruduğunu anlamamıza yardımcı olmaktadır. Gökbilimciler 1870'lerden bu yana Güneş Sistemi fırtınalarının kralı hakkındaki çalışmalarını sürdürüyor. Büyük Kırmızı Leke, Jüpiter içinden yükselen bir malzemedir. Yandan bakıldığında fırtına merkezinde yüksek bulutların dış katmanlarına doğru basamaklandığı katmanlı bir düğün pastasını andırır. Gökbilimciler bir asırdan uzun zamandır gözlenen fırtınanın boyutunun küçüldüğünü ve ovalden daha dairesel hale geldiğini kaydettiler. Şu anki 15,000 kilometrelik çapına gezegenimiz Yer rahatça sığabilir. Araştırmacılar sadece Jüpiter'deki uzun ömürlü fırtınayı gözlemiyor; Neptün'de dahil olmak üzere diğer gezegenlerde görülen ve birkaç yıl içinde ortadan kaybolma eğilimindeki fırtınaları da izlemektedirler. Bu bilgiler sadece gezegenlerin atmosferleri hakkında bilgiler vermiyor aynı zamanda devam eden fırtınaların fiziğinin de anlaşılmasını sağlıyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/buyuk-macellan-bulutundaki-saklanan-hazine/", "text": "200 000 ışık yılı uzaklıktaki Büyük Macellan Bulutu, Samanyolu çevresinde yavaşça dans eder. Bu sırada da içinde yer yer görülen bulutlar yeni yıldızlar oluşturmayı sürdürür. Bu bulutlar NASA/ESA Hubble Uzay Teleskopu ile görünür hale geliyor. Büyük Macellan Bulutu içindeki yıldız oluşum bölgeleri ışıl ışıl parlamaktadır. Kozmik komşumuzdaki Tarantula Bulutsusu içinde yer alan LHA-120 N11 yeni yıldızların dağınık bir şekilde doğumlarının gerçekleştiği bulutsudur. BMB yıldız oluşumlarını araştıran gökbilimciler için mükemmel bir konumdadır. Samanyolu'ndaki yoğun yıldız ya da merkezi kuşatan toz bulutunnun görüş alanı dışında yer alıyor. Aynı zamanda ayrıntılı incelemek için yeterince yakın ve kuşbakışı bir görünüm sergiliyor. LHA 120-N 11 (kısaca N11) BMB'nin gaz ve yıldız oluşumunun gerçekleştiği parlak dış ceplerinden biridir. Görüntüde ayrıca NGC 1769 ve NGC 1763 (sağa doğru heic1011) parlak parçaları da yer alıyor. Görüntü merkezinde oldukça karanlık şeritler göze çarpıyor. Bulutsular genellikle evrendeki en basit ve en bol element olan hidrojenden oluşmuşken, toz bulutları Dünya gibi karasal gezegenlerin oluşumlarını sağlayan daha ağır ve karmaşık elementleri barındırır. Bacadan süzülen duman gibi çok ince görünen yapı yıldızın öldükten sonra fırlattığı maddeden oluşmaktadır. Notlar: Büyük Macellan Bulutu düzensiz sarmal bir gökada olarak nitelendirilse de çubuklu ve tek sarmallı gökadalarla benzer özelliklere sahiptir. BMB'nin Samanyolu bünyesinden kopan küçük bir sarmal gökada olduğu düşünülüyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/buyuk-macellan-gokadasi/", "text": "Gökbilimciler evreni anlamak için genellikle Samanyolu'na en yakın gökada olan Büyük Macellan Bulutu'na teleskoplarını yönlendirirler. Şili'deki Avrupa Güney Gözlemevi'nin Geniş Alan Görüntüleyicisi ile BMB içinde gerçekleşen geniş küresel kümeler arasında gerçekleşen süpernova patlamaları ve bunların bıraktığı kalıntılar birkez daha gözler önüne seriliyor. Bu çalışmalar yıldızların doğum ve ölümleri ile gökadaların evrimini anlamak yönünden değerli bilgiler verir. Büyük Macellan Bulutu Samanyolu'na kozmik ölçek için çok yakın sayılabilecek 160 000 ışık yılı uzaklıktadır. Uzak sistemlere göre daha yakınımızda olan BMB bu nedenle gökbilimciler için önemli bir hedeftir. BMB, güney yarıküredeki Kılıçbalığı takımyıldızın da bulunur. Yerel grup içinde Samanyolu'na en yakın gökada olan BMB, Samanyolu'nun neredeyse 10'da 1'i büyüklüktedir. Samanyolu'nun genişliğini 100 000 ışık yılı olarak düşünürsek, BMB'nin genişliği yalnızca 14 000 ışık yılı kadardır. Gökbilimciler BMB'yi düzensiz cüce gökada olarak sınıflandırır. Bu düzensiz yapının nedeni ise, merkezdeki şekli bozuk çubuklu sarmaldan kaynaklanıyor. Merkezde oluşan kütle çekimi, gökadanın Samanyolu ve diğer gökadaların etkileşimleriyle birlikte gökadanın şeklinin bozulmasına neden oluyor. Bu görüntü Şili'deki La Silla Gözlemevi'nde bulunan 2.2 metrelik teleskoba takılan GAB ile alınan dört fotoğraftan biridir. Görüntü, gökyüzünde dört dolunay büyüklüğündeki bölgeyi kapsamaktadır. Bu, BMB'nin içinde yeralan daha küçük bir alandır. Burada düzinelerce yıldız kümeleri, parlak gaz bulutları, sönük veya parlak dev yıldızlar açıkça görülmektedir. Küresel yıldız kümeleri, merkezindeki yoğun yıldızlar tarafından kütle çekiminin oluşturduğu ve birkaç ışık yılı çapındaki milyonlarca yıldız barındıran bölgelerdir. Samanyolu içindeki birçok kümenin kırmızı yıldızlar barındırdığını ve gökadamızdan daha eski, 10 milyardan daha yaşlı olduğunu biliyoruz. BMB'de küresel kümeler görüntünün sağ üst kısmında yıldızı andıran ancak, bulanık ve beyaz oval kümesi olarak görülmektedir. NGC 1978 olarak bilinen küme bilinenin aksine büyük bir yıldız kümesidir. Kümenin diğer kümelerden daha genç, yalnızca 3.5 milyar yıl yaşında olduğu düşünülüyor. Bu da gökbilimcilerin BMB'de, Samanyolu'na göre genç yıldız oluşumlarının daha sık gerçekleştirdiği sonucuna ulaşmasını sağlıyor. BMB'de bunun yanı sıra çok güçlü süpernova patlamaları nedeniyle yeni yıldız oluşumlarının gerçekleştiği bölgelerde bulunuyor. Görüntünün sağ üst köşesinde küçük bir bulut şeklinde olan N 49 böylesi bir bölgedir. Parlayan gaz bulutu BMB'nin en parlak süpernovası sonrasında oluştuğunu söyler gibidir. Bölgeden 1979 yılında güçlü gama ışınımı alınmış ve dünya yörüngesindeki uydularla bölgeye ilişkin incelemeler gerçekleştirilmişti. Büyük Macellan Bulutu, Gökbilimcilerin tüm zamanlarını alabilecek kadar önemli ve farklı nesnelerle dolu bir gökadadır. Gökbilimciler bu nedenle bu gökadayı incelemek ve gözlemek için fazla istekli olmaktadır. Kaynak: ESO"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/buyuk-patlamanin-izinde-onemli-bir-adim/", "text": "Yaşadığımız evren yaklaşık 14 milyar yıl önce olağanüstü bir olay olan Büyük Patlama sonrasında oluştu. En iyi teleskoplarımızla evrenin oluşumunun ilk saniyesine kadar yapılan gözlemlerle kuramlar oluşturuldu. Ancak bunlara gerekli kanıt bulunamadı. BICEP2 adı verilen projeyle araştırmacılar kozmik büyümeye ilişkin ilk doğrudan kanıtı elde etti. Elde ettikleri veriler uzay-zamanda ilk kütleçekimsel dalgaların görüntüsünü bir ifadeyle dalgalanmasını gösteriyor. Bu dalgalar Büyük Patlama'nın ilk titremesi olarak tarif edilmiştir. Son olarak verilerle kuantum mekaniği ve genel görelilik arasındaki bağlantı ortaya konuldu. Harvard-Smithsonian Astrofizik Merkezi'nden BICEP2 ekibinden John Kovac: Kozmolojinin en önemli amaçlarından biri bu sinyali yakalamaktır. Birçok insanın yaptığı çalışma ile bu noktaya ulaşıldı diyor. Büyük Patlama'dan geriye kalan soluk ışık adı verilen mikrodalga arka alan ışımasına dayalı gözlem BICEP2 ile gerçekleşti. Bu parlamanın minik dalgalanmaları erken evrene ait önemli ipuçları sağlayabilir. Örneğin başta yoğun ve sıcak olan olan evrendeki daha az yoğun ve farklı sıcaklıktaki bölgeler ayrılarak günümüz gökada kümelerine temel oluşturdular. Kozmik mikrodalga arka alan ışıması ışığın bir türü olup kutuplanma dahil ışığın tüm özelliklerine sahiptir. Dünya atmosferine giren güneş ışığı atmosfer tarafından dağıtılıp ve kutuplanarak parlaklığı azalır. Uzaydaki kozmik mikrodalga arka alan ışıması atom ve elektronlarla dağıtılarak kutuplanır. Caltech'deki Jet İticileri Laboratuarı'ndan Jamie Bock: Ekibimiz bu eski ışığın kutuplanma yönelimini gösteren bükülme ya da kıvrılmasına ilişkin temsili desen olan B-modları adlı özel bir kutuplanma biçimini araştırdı diyor. Bu ışıma uzayda yolculuk ederken kütleçekimsel dalgaları nedeniyle sıkışıp arka planda farklı desenlerin oluşmasına neden olurlar. Çalışma ekibi lideri Chao-Lin Kuo : B-mod desenleri kütleçekim dalgalarının oluşturduğu eşsiz bir imzadır. Bu gerçekten ilkel gökyüzünün kütleçekimsel dalgaları yoluyla oluşan ilk görüntüsüdür diyor. Ekip gökyüzünün 1-5 derecelik parçalarını (Dolunay'ın büyüklüğünün 2 ile 20 katı arası) gözledi. Bunu yapabilmek için havanın değişken olmadığı, soğuk ve kuru olan Güney Kutbu'na gittiler. Güney Kutbu uzaydaki sönük mikrodalgaları gözlemek için en uygun ve kurak yerlerden birisidir diyor Kovac. Ekip gözlem sırasında beklediklerinden çok daha güçlü B-mod kutuplanma sinyali yakaladığında çok şaşırdılar. Onlara göre gökadamızda gördüğümüz toz gözlenen desene neden olmuş olabilirdi ama bunun için emin olmalıydılar. Ekip olası hataları gidermek için üç yıl süresince verileri gözden geçirdi. Ekipin eş-zamanlı başkanı Clem Pryke :Sanki samanlıkta iğne arıyorduk ki bunun yerine adeta bir demir çubuk bulduk diyor. Bu keşfin etkilerini yorumlayan Harvard kuramcılarından Avi Loeb: Bu çalışma bizim en temel sorumuzun yanıtına yeni bir bakış açısı sunuyor: Evrenin başlangıcında ne vardı ne yoktu? Ne oldu da evren büyümeye başladı? Bu soruların çözümüne bir adım daha yaklaşıldı diyor. Konuyla ilgili ayrıca Arif Bayırlı'ın Gök Günce'sindeki yazıyı okuyabilirsiniz"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/buyuk-sirrin-cozumune-dogru/", "text": "Evrenin genişlemesini hızlandırdığı düşünülen karanlık enerji bilmecesinde bir adım atıldı. NASA/ESA Hubble Teleskopu ile kütle çekimsel mercek yöntemiyle alınan sonuçlar Journal Science Dergisi'nin 20 Ağustos 2010 sayısında yayınlandı. Yıldız, gezegen ve toz bulutlarında yer alan normal madde evrenin kütle-enerji içeriğinin çok küçük bir kısmını oluşturur. Görülemeyen karanlık madde ancak kütle çekim yoluyla tespit edilebilir. Karanlık madde, karanlık enerjiyle birlikte tüm evreni kaplamış durumdadır. Bilim insanları karanlık enerji tarafından uygulanan basınç nedeniyle evrenin genişlediğini düşünüyor. Modern kozmolojinin yeni ama önemli problemlerinden biri de karanlık enerjidir. 1998 yılında keşfedilişinden bu yana karanlık enerjiyi anlamak için birçok çalışma yapılmıştır. Bu çalışma ise tamamen farklı bir şekilde yapıldı. Science Dergisi yazarı Eric Jullo: Karanlık enerji ve basınç ilişkisi durum denklemi olarak verilir. Amacımız bu ilişkiyi deneysel olarak ölçmektir. Karanlık enerjinin özellikleri bize evrenin gelişmesini nasıl etkilediğini gösterecektir diyor. Ekip kütle çekim merceği yöntemi için gökada kümesi Abell 1689'u kullandı. Çekimsel mercek yöntemi Einstein'ın Genel Görelilik Kuramı tarafından tahmin edilmiş ve uzak bölgelerin karanlık enerjiyle nasıl değişim gösterdiğini ortaya çıkarmak üzere kullanılan bir yöntemdir. Önde yer alan bir gökada kümesi daha uzaktaki bir gökadadan gelen ışığı kırarak büyütür. Bu doğal bir mercektir. ESO'nun Çok Büyük Teleskopu ve diğer teleskoplarla yapılabilecek bu gözlemler mercek gökada kümesinin ve arkasındaki gökadanın uzaklığına da bağlıdır. Çalışmayı gerçekleştirenlerden Priyamvada Natarajan: Mercek, merceğin kütlesine, uzay-zamanın yapısına ve mercek ile uzaktaki nesnenin arasındaki göreli uzaklığa bağlıdır. Bu bir resme mercekle ne kadar uzaklıktan baktığınızla ilişkilidir. Merceği cisme yaklaştırıp uzaklaştırarak netliği sağlarsınız diyor. Uzak gökadalardan gelen ışığı aradaki gökadayı mercek olarak kullanıp alan gökbilimciler bu şekilde karanlık enerjinin etkilerini de ortaya çıkarmaya çalışıyorlar. Peki evrenin bu kadar büyük olan geometrisi nedir? Geometri evrenin içeriği ve kaderini birbirine bağlayan karmaşık bir olgudur. Eğer iki bilgiyi bilirseniz üçüncüyü çıkarabilirsiniz. Bizim şimdiden evrenin kütle-enerji içeriği hakkında bayağı bir bilgimiz var ve buna dayanarak evrenin bir kulpunu bulabilirsek evrenin kaderinin ne olacağını da kestirebiliz diyor Natarajan. Bu yeni yöntemle karanlık enerji bilgisi çıkarılabilir. Yöntem gelecek uygulamaları için de güven vermektedir. Bilim insanlarına göre bu yöntemle ilerken çok titiz davranmak gerekiyor. Birkaç yıllarını sadece matematiksel modeller ve hem normal hem de karanlık maddenin evrende kesinleşmiş yerlerini işaretlemekle geçirdiler. Kaynak: ESA-Hubble"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/buyuk-yildizlarin-olustugu-kumenin-kesfi/", "text": "Uluslararası bir ekip, Avustralya'daki bir radyo teleskobu kullanarak kendi üzerine çökme sürecinde bulunan kozmik toz bulutu içinde bir gaz bulutunu keşfetti. Bu keşif gökbilimin bir başka sırrının yanıt bulmasına yardımcı olabilir: Büyük yıldızlar nasıl oluşur? Florida Üniversitesi'nden Dr. Barnes, güneş benzeri yıldızların gaz ve toz bulutlarından oluştuğunun bilindiğini ancak büyük yıldızların oluşum sürecinin tam olarak anlaşılamadığını belirtiyor. Gökbilimciler hala büyük yıldızların oluşum sürecini tartışıyorlar. Evrende ender görülen büyük yıldızlar, tüm yıldızların yüzde birkaçını oluştururlar. Bu yıldızlar çökmesiyle çok sayıda yıldız oluşur. Bu bulutların birleşerek büyük bir yıldız oluşturmaları olası değildir. Bundan dolayı da büyük yıldızların oluştuğu bölgeler fazla değildir. Çoğu 1000 ışık yılından daha uzakta olduklarından gözlenmeleri de kolay olmamaktadır. Avustralya'da bulunan 22 m çapında çanağa sahip CSIRO-Mopra radyo teleskobuyla 3 ışık yılından daha büyük bir alan kaplayan gaz ve toz bulutunun içinde çöken bir yapı keşfi yapıldı. Keşfe neden olan kümenin yeni yıldızlar oluşturduğu düşünülüyor. Anglo-Avustralya Gözlemevi'nden Dr. Stuart Ryder, keşfin 200 gaz bulutundan fazla kümenin incelenmesi sırasında gerçekleştiğini belirtiyor. Bunun gibi büyük bulutlarla yıldız kümesi oluşum kuramlarını test edebiliriz. Keşfedilen gaz bulutu 8000 ışık yılı uzağımızda yer alan ve güney yarımküreden görülebilen Karina takımyıldızında yer alıyor. Bulut BYF73 olarak kodlanmış bulunuyor. Radyo teleskoplarının keşfi gaz bulutunda iki farklı moleküle rastlanmasıyla gerçekleşti (HCO ve H13CO). Özellikle HCO moleküllerinden alınan tayf çizgileri gazın hızla ve sıcak olarak çöktüğünü göstermiştir. CSIRO Astronomi ve Uzay Bilimleri'ndeki Mopra Bilimsel Araştırma'dan Dr. Kate Brooks, Mopra teleskoplarının üstünlüğü sayesinde bu gaz bulutunun karmaşık kimyasının ortaya çıktığını söylüyor. Mopra genellikle böylesi büyük ve uluslararası projelerde kullanılır. CSIRO teleskop gözlemleri Atacama Milimetrealtı Teleskop Deneyleri ile de doğrulandı. Araştırma ekibi, buluttaki gaz yoğunluğundaki azalmanın bilinen en yüksek değerlerde gerçekleştiğini belirledi. Buna göre bulut her yıl güneş kütlesinin yüzde üçü oranında gaz kaybına uğruyor. 3.9 metrelik Anglo-Avustralya teleskobu kullanılarak yapılan kızılötesi gözlemlerle şimdiden bulutun merkezinde büyük genç yıldızların oluştuğu da gözlendi. Bulutu kızılötesiyle gözleyen Spitzer ve MSX uzay araçları da yıldız oluşumunun belirginleştiğini ortaya çıkarmıştı. Kaynak: Science Daily"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/buyuk-yildizlarin-saklandigi-dogumevi/", "text": "Yıldız doğumevleri kızılaltı* dalga boyunda parlayan gaz ve toz bulutlarıdır. Bu tanımlama G305 için de geçerlidir. İçinde bebek yıldızların ısıttığı, parlak karmaşık gaz bulutları bulunmaktadır. ESA'nın Herschel gözlemevinin elde ettiği bu muhteşem görüntüde yıldız oluşturan mavi renkteki sıcak noktalar ile kırmızı-kahverengi rengiyle soğuk bölgeler dikkat çekmektedir. Görüntüde nokta şeklindeki birçok yıldız oluşumu olsa da, aslında en çok göz alıcı kısım merkezin hemen sağında görülen kalp şeklindeki alandır. Karanlık bölgenin merkezinde büyük yıldız WR48a ve iki komşusu, Danks 1 ve 2 yıldız kümeleri gizlenmektedir. Üç yıldız birkaç milyon yaşında yani yaşlı olmamalarına karşılık yeni yılız oluşumlarını tetikleyecek yoğun ışıma yaparlar. (Karşılaştırma için Güneş'in 4,6 milyar yıl yaşında olduğunu hatırlatalım.) WR48a'dan gelen güçlü rüzgarlar ve iki kümedeki büyük kütleli yıldızların ışınımı gaz kalıntılarını buluttan uzaklaştırıyor. Kalp şeklindeki yapının kenarında biriken bu gaz yeni yıldızlar oluşturmaktadır. Herschel verilerini kullanan gökbilimciler bu yıldız doğumevinin 16 bölgesinde yüksek kütleli yıldızların oluştuğunu saptadı. Bölge, Samanyolu'ndaki en parlak yıldız oluşum yapılarından biridir ve oluşan yıldızların her birinin farklı evrim aşamasında olması araştırmacıların ilgisini çekmektedir. G305 yaklaşık 12 bin ışık yılı uzaklıkta olup çıplak gözle görülebilen Güney Haçı takımyıldızındaki büyük yıldızlararası toz bulutu Coalsack bulutsusunun yanında yer alır. Çok belirgin bir karanlık bulut olan Coalsack güney yarıküre gökyüzünün Samanyolu'nun parlak yıldızları arasında koyu bir leke olarak kendini gösterir. Bu görüntü üç farklı dalga boyunda üretilmiştir: 70 mikron , 160 mikron ve 250 mikron . 2009 yılında göreve başlayan Herschel dört yıl boyunca uzayı uzak kızılaltı ve milimetre-altı dalga boylarında gözledi. Bu tayfsal aralık, yıldız süreçlerini araştırmak ve erken evrimlerini gözlemek için gerekli olan gaz bulutlarının içinin görülmesini sağladı. *İngilizcede geçen Infrared kelimesinde Infra 'alt' demektir. Bu nedenle çoğu yerde ve bu zamana kadar bu sitede de bu kelime yanlış çeviri olarak kızılötesi kullanılmıştır. Morötesi evet ama kızılötesi diye bilinen bir tayf yoktur. Kelimenin doğrusunun kızılaltı olduğuna işaret eden değerli hocam Prof. Dr. Ahmet Hakan Yılmaz'a teşekkür ederim."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/buyuyen-karadelikler/", "text": "Kuasarların ve uzak gökadaların merkezlerindeki karadeliklerin aktif ve çok güçlü oldukları belirlendi. Bu karadelikler 100 milyon ile 10 milyar güneş kütleli olup çevrelerinde yoğun olarak gaz ve toz bulutu dolanmaktadır. Diskin iç halkası, dış halkaya göre daha hızlı hareket etmektedir. Hareketli bu halkalardaki madde ısınarak dışarıya ışık vermeye başlar. Öyle ki bu ışınım önce X-ışını şeklinde yayılır ve dışarıdan morötesi olarak sezilir ve çok daha uzaklarda görünür ışık ve morötesi olarak kendini gösterir. Işınım güneş sistemimiz kadarlık çok küçük bir alanda gerçekleşse dahi evrenin en ücra köşesinde bile görülebilir. Kopenhag Üniversitesi Niels Bohr Enstitüsü'nden Marianne Vestergaard: Kuasarlar, erken evrenin bebek gökadalardır. Çoğu gökada 1 milyon güneş kütleli karadeliklere sahiptir. Ama kuasarlarda bulunan karadelikler daha farklıdır. Onlardaki karadelikler aktif olup büyümektedir. Karadelik önce yakın çevresindeki gaz ve tozu çekmeye başlar, daha sonra aşamalı olarak çekim alanını büyütür. Gökadadan aldığı maddenin etkisiyle karadelik, bulunduğu gökada içinde yavaş yavaş büyür diyerek konuyu açıyor. Peki bilinen kuasarlar neden birbirine benziyor? Bu konuyu merak eden ABD'den ve Almanya'dan araştırmacılar, inceledikleri yaklaşık 13 milyar yıl yaşındaki 21 kuasar için ilginç ve farklı bir sonuca ulaştı. Bu kuasarlar evren oluştuktan 800 milyon yıl sonra oluşmuşlardır. Yeni gözlemlerimiz sonucunda birçok kuasarda sıcak toz yapıları görmemize karşılık iki kuasarda hiçbir sıcak toz yapısı göremedik diyor Vestergaard. Bu iki kuasarı incelemeye ağırlık veren araştırmacılar, kuasarlardaki karadeliklerin büyüme eğilimi içinde olduklarını buldular. Merkezlerinde sıcak toz bulunan kuasarlardaki karadeliklerin büyük, tozu az olanların ise daha küçük olduğu belirlendi. Buradaki toz miktarı artan yıldız sayısıyla orantılıdır. Uzak evrene bakış aynı zamanda tozdan gökada oluşumunu da ortaya çıkarıyor. Tozun yıldızların oluşumunda büyük etkisi bulunmaktadır. Vestergaard: Sanırım büyük patlama sonucu görülen tozdan oluşan ilk kuasarları gördük. Tozun etkisiyle hem kuasarda hem de karadelikteki gördüğümüz büyüme nedeniyle bu tür yapıları aynı zamanda genç gökada sistemlerinde görüyoruz. Bu da karadeliklerin inşasında tozdaki ağır öğrelerin de katkısının olduğunu gösteriyor diyor. Erken evrendeki ilk süper kütleli karadeliği bulunan kuasarlarla ilgili çalışmada Spitzer Uzay Teleskobu da kullanıldı. Arizona Üniversitesi'nden Linhua Jiangı: Tozun az olduğu ortamda oluşmuş ve büyümüş olan gökadaları görüntüledik. Kuasarlar evrenin kenarındaki nesnelerdir diyor. Günümüzdeki evrende bulunan madde dağınık halde olmasına karşılık evrenin ilk zamanlarında toz yapılarının olmadığına inanılır. Ama kimse böylesi temiz kuasarlar görmemişti. Jiang ve ekibi Spitzer ile 2006 ile 2009 arasında Spitzer yardımıyla J0005-0006 ve J0303-0019'u gözlediler. Her kuasarda 100 milyon güneş kütlesinden daha fazla kütleli karadelik bulunmaktadır. 21 kuasardan alınan kozmik imzalar yardımıyla büyük patlamadan bir süre sonra oluşmuş ve karadelikleri besleyen toz görülmeye çalışıldı. Başlangıçtaki evrende tozu oluşturabilecek molekülleri yoktu. Bu zorunlu öğeler daha sonra üretildi ve evrene yıldızlar tarafından pompalandı diyor Jiang. Gökbilimciler kuasarlardaki sıcak toz miktarının karadeliğin kütlesinin artmasıyla da arttığını gözlediler. Kaynak: Niels Bohr Enstitüsü"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/buz-deposu-korolev-krateri/", "text": "Avrupa Uzay Ajansına ait Mars Express yörünge aracının elde ettiği bu filmde 82 km genişliğindeki Korolev kraterinde dolaşıyorsunuz! Kızıl Gezegenin kuzey kutbuna yakın düzlükteki büyük Olympia Undae kumul alanının güneyinde yer alan, iyi korunmuş çarpma krateri yıl boyunca su buzu ile kaplıdır. Krater tabanının iki kilometre altında bulunan buz deposunun kanıtı olarak görülen buz 1.8 km kalınlığa sahiptir. Su buzu Korolev krateri için kararlı yapıdadır. Yapının en derin kısmı doğal bir soğuk koruma görevi üstlenir. Buzun üzerindeki hava soğuk ve çevreye göre daha ağırdır: hava zayıf bir ısı iletkeni olduğundan su buzlu yapının ısınmasını ve süblimleşme yapmasını sağlayamaz. Krater Rus uzay teknolojisinin babası olarak kabul edilen baş roket mühendisi ve uzay aracı tasarımcısı Sergei Pavlovich Korolev'in (1907-1966) adını almıştır. Korolev günümüzde hala kullanılan modern Soyuz roketlerinin öncüsü olan ilk Rus kıtalararası roket olan R7'yi geliştirmiştir. Roket ve uzay aracı tasarımıyla, ilk insan yapımı uydu (1957 Sputnik) ve ilk insanlı uzay uçuşundan (1961-Yuri Gagarin) sorumluydu. Oluşturulan film ilk kez Aralık 2018'de yayınlanmış olan Mars Express'e ait yörünge görüntülerinden oluşturulmuştur. 82 km genişliğindeki krater 165 E, 73 N koordinatlarında yer almaktadır."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/buz-devi-buyurken-izleniyor/", "text": "Gökbilimciler, ALMA* olarak bilinen gözlem aracını kullanarak TW Hydrae adlı genç yıldızın yakınında büyümekte olan bir gezegen olduğunu belirledi. Yıldızın çevresindeki toz ve gaz taneciklerinin dağılımına göre bebek gezegenin Uranüs ile Neptün arası büyüklüğünde bir buz devi olduğu düşünülüyor. Bu keşif gezegenlerin kökenlerini anlamaya yönelik önemli bir adımdır. Gezegen keşifleri son yirmi yıl içinde hızlandı ve şimdi bu gezegenler artık çeşitli sınıflarda incelenmeye başlandı. Buna karşılık neden bu kadar gezegen sınıfı olduğu belirsizliğini koruyor. Özellikle de Neptün ve Uranüs büyüklüğündeki dev buz gezegenlerin varlığı tartışma konusudur. Japonya'daki Ibaraki Üniversitesinden Takashi Tsukagoshi liderliğindeki ekip gezegen oluşumları araştırması için TW Hydrae adlı genç yıldızı gözlemek istedi. Dünya'ya en yakın genç yıldızlardan biri olan TW Hydrae sadece on milyon yıl yaşındadır. Yakınlığı, görece dönme ekseninin bize dönük olması nedeniyle net gözlenebilmesi ve gelişmekte olan gezegen sistemi olması nedenleriyle TW Hydrae gezegen oluşumlarını incelemek için gözlenecek en uygun hedeflerdendir. Son gözlemler TW Hydrae'yi saran ince ve küçük toz tanecikleri diski olduğunu gösterdi. Bu disk gezegen oluşumunu sağlayan bölgedir. Son ALMA gözlemleri diskin içinde yer yer boşluklar olduğunu göstermişti. Boşluklar gezegen oluşumunun gerçekleştiğinin kanıtıdır. Ekip ALMA ile iki radyo frekansında diski izledi. Farklı frekanslara ait radyo dalgalarının yoğunluğu toz taneciklerinin büyüklüğünü gösterir. Bu nedenle araştırmacılar taneciklerin büyüklüğünü tahmin edebildiler. Mikrometre ya da daha küçük boyutlardaki tanecikler 22 astronomik birim** yarıçaplı alana yayılmış görünüyor. Toz diskinin içinde neden yer yer boşluklar bulunuyor? Kuramsal çalışmalar diskteki bu boşluklarda gezegenlerin oluştuğunu öne sürmektedir. Büyüyen yapılar yakınındaki gaz ve toz parçacıkları kütle çekim kuvveti nedeniyle kendine doğru çekip ya da hıza bağlı olarak onları kendinden uzaklaştırarak çevresinde alan oluşturur. Gözlemlerde bu tezi doğrulamaktadır. Araştırmacılar 22 astronomik birim genişliğindeki alanda yer alan görünmeyen gezegenin kütlesini hesapladı ve muhtemelen Neptün'den biraz büyük bir buz devi olduğu sonucuna ulaştılar. Çalışma derinleşerek devam edecek görünüyor. Sonraki amaç alınan radyo dalgalarındaki kutuplanma miktarını ölçmek. Bu ölçüm taneciklerin büyüklüğü hakkında net bilgi verecek. Ayrıca diskteki ana gazı belirleyerek gezegenin kütlesini daha doğru hesaplamak da diğer hedefler arasında. Notlar *ALMA: Atacama Büyük Milimetre/milimetre altı Dizisi. **Astronomik birim: Dünya-Güneş arası 150 milyon kilometrelik uzunluk 1 astronomik birim olarak tanımlanmıştır. Kaynak: ALMA 2 Yorumlar Büyüyen yapılar yakınındaki gaz ve toz parçacıkları iterek kendine alan oluşturur. Bu ne saçma bir laf böyle? Tam tersine; Büyüyen bu yapı, çevresindekileri bir süpürge gibi emerek etrafını ve geçtiği yolu temizliyor, iterek değil. Aslında saçma değil de eksik olmuş. Kütle yakınındaki tanecikleri kendine çekerken bir kısmını da iter olacaktı. Düzelttim."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/buz-erirken/", "text": "Mars'ın kuzey yarımküresinde gözlenen buz, yaz ilerledikçe azalır ve alttaki yüzeyi ortaya çıkarır. Bu görüntü 1 Kasım 2019'da buzla kaplı Korolev kraterinin üzerinden uçan ESA'nın ExoMars Trace Gas Orbiter'deki CaSSIS kamerasıyla elde edildi. Burada, Mars'ın kuzey enlemlerinde bulunan 80 km genişliğindeki Korolev kraterinin duvarlarından birini görülmektedir. Araç görüntüyü elde ettiği sırada bölge yaz mevsiminin ortasındaydı. Karbondioksit buzu geri çekilmiş ve böylece yüzey yapısıyla birlikte su buzu birikintileri kendini göstermiştir. Görüntü 164.900E / 72.020N koordinatlarındadır. 1 Yorum bakalım mars da daha neler keşfedilecek.buz derken belkide su ve yaşam formları bulunabilir.detaylı bir araştırma ancak mars a insan indirmekle mümkün olacaktırki buda enaz 10 sene içinde mümkün olacak gibi görünüyor.teknoloji hızla ilerliyor.inşallah bunu görebiliriz.selamlar."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/buz-gibi-ucan-daire/", "text": "ALMA gezegen-oluşum diski etrafında beklenmedik ölçüde soğuk tanecikler buldu ALMA ve IRAM teleskoplarını kullanan gökbilimciler genç bir yıldızın etrafındaki gezegen-oluşum diskinin dış kısımlarındaki büyük toz taneciklerinin sıcaklığını doğrudan ölçebildiler. Tamamen yeni bir tekniğin kullanıldığı Uçan Daire takma isimli nesneye ait gözlemlerde taneciklerin beklenenden çok daha soğuk olduğu bulundu: 266 santigrat derece. Bu şaşırtıcı sonuca göre bu disklere ait modellerin yenilenmesi gerekebilir. Fransa'daki Bordeaux Astrofizik Merkezi'nden Stephane Guilloteau liderliğindeki uluslararası ekip yeryüzünden yaklaşık 400 ışık-yılı uzaklıkta bulunan dikkat çekici yıldız oluşum bölgesi Rho Ophiuchi içindeki genç yıldız 2MASS J16281370-2431391'in etrafında bulunan büyük toz taneciklerinin sıcaklığını ölçtü. Bu yıldızın etrafında bir gaz ve toz diski bulunuyor bu tür disklere öncül-gezegen diskleri adı veriliyor ve buralarda henüz oluşum aşamasındaki gezegen sistemleri meydana geliyor. Bu özel disk neredeyse yandan görülüyor ve görünür ışıktaki görüntüsü ona Uçan Daire takma adının verilmesine neden oluyor. Gökbilimciler 2MASS J16281370-2431391'in diskindeki karbon monoksit moleküllerinden gelen parlaklığı gözleyebilmek için ALMA'yı kullandılar. Oldukça keskin görüntülerle birlikte ilginç bir şey de buldular bazı anlarda negatif bir sinyal gördüler. Normalde negatif bir sinyal fiziksel olarak mümkün değildir, ancak burada bir açıklaması var ve bu da şaşırtıcı bir sonuca götürüyor. Araştırmanın başındaki Stephane Guilloteau hikayeyi şu şekilde tamamlıyor: Bu disk karanlık ve boş bir gökyüzü görüntüsüne karşı gözlenmedi. Onun yerine Rho Ophiuchi Bulutsusu'nun parlak ışıltısı önünde bir gölge şeklinde görüldü. Bu yaygın parıltı ALMA ile tespit edebilmek için fazla genişlemişti, ancak disk onu soğuruyordu. Sonuçta elde edilen negatif sinyal diskin bazı kısımlarının arka plandan daha soğuk olduğu anlamına geliyor. Dünya kelimenin tam anlamıyla Uçan Daire'nin gölgesinde! Ekip ALMA ile gerçekleştirilen disk ölçümlerini İspanya'daki 30-metrelik IRAM teleskopu ile alınan arkafon ışıması gözlemleri ile birleştirdi . Merkezdeki yıldızdan yaklaşık 15 milyar kilometre uzaklıktaki diskte bulunan toz taneciklerinin sıcaklığı sadece 266 santigrat derece olarak ölçüldü (mutlak sıfırın sadece 7 derece üzeri, ya da 7 Kelvin). Çalışma ile bu tür nesnelerdeki büyük taneciklerin sıcaklıklarının doğrudan ilk ölçümü yapılmış oldu. Bu sıcaklık en güncel modellere ait tahminler olan 258 ila 253 santigrat (15 ila 20 Kelvin) derecenin çok altında. Bu çelişki için büyük toz taneciklerinin şu anda varsayılandan farklı özelliklere sahip olmaları gerekiyor, bu da onların bu kadar düşük sıcaklıklara kadar soğumalarını sağlıyor. Bu keşfin disk yapısı üzerindeki etkisini anlamak için, tozun hangi özelliğinin bu kadar düşük sıcaklıklara yol açtığını bulmamız gerekiyor. Birkaç düşüncemiz var örneğin sıcaklık tanecik boyutuna bağlı olabilir, daha büyük tanecikler küçük olanlardan daha soğuk olabilir. Ancak emin olmak için henüz erken, diyor eş-yazar Emmanuel di Folco . Eğer bu düşük sıcaklıkların öncül-gezegen diskleri için sıradan bir özellik olduğu ortaya çıkarsa, nasıl oluştukları ve evrimleştikleri konusunda birçok sonucu olacaktır. Örneğin, bu parçacıklar çarpıştıklarında, olacakları, farklı toz özellikleri ve bunların gezegen oluşumundaki rolleri etkileyecektir. Toz özelliklerindeki gerekli değişimin kayda değer olup olmadığı bu yönden henüz değerlendirilmemiştir. Düşük toz sıcaklıklarının ayrıca varlığı bilinen daha küçük tozlu diskler üzerinde de önemli etkileri olabilir. Eğer bu diskler çoğunlukla beklenenden daha büyük, ancak daha soğuk taneciklerden oluşuyorlarsa, bunun anlamı bu yoğun disklerin daha büyük kütleye sahip olduğu ve halen merkezi yıldıza görece yakın dev gezegenleri oluşturabildiği anlamına gelebilir. Daha fazla gözlem gerekiyor, ancak ALMA tarafından bulunan soğuk tozun, gezegenimsi disklerin anlaşılabilmesi adına önemli sonuçları olacak. Video Telif Hakkı: ESO/N. Risinger /S. Guisard /Digitized Sky Survey 2/NASA/ESA. Music: Johan B. Monell Notlar ALMA arka fondan gelen genişlemiş sinyale duyarlı olmadığı için IRAM ölçümlerine gerek duyulmuştur. Bu Dünya-Güneş uzaklığının yüz katına karşılık gelmektedir. Güneş Sistemi'nde bu bölgede şimdi Kuiper Kuşağı yer almaktadır. ESO-Türkiye 1 Yorum Güzel bir yazı olmuş. Tebrik ederim."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/buzlu-mars-havzasi/", "text": "Mars'taki 2200 km genişliğinde ve en derin noktası 9 km olan Mars'ın dev krateri, Hellas Havzası ESA'nın Mars Express uzay aracıyla incelendi. Son olarak 6 Aralık 2015'de alınan fotoğraf kraterin batı kenarı görülüyor. Tabanı don ya da buzla kaplı krater merdiven gibi yükseliyor. Her basamak diğerinden yaklaşık 6000 m yüksektir. Yüksek katlardan alçaklara doğru madde akışından dolayı oluşan kanallar açıkça görülmektedir. Örneğin görüntünün merkezine doğru, buzul benzeri maddenin akışıyla birikmiş maddenin oluşturduğu yükselti bulunmaktadır. Merkezin sol üstünde görülen bir çarpma krateri bu akıntılardan birinin üzerindedir. Daha birçok yerde bunun gibi çarpma kraterleri görülmektedir. Ayrıca 3D görüntüde merkezin sağına doğru küçük bir çapraz kesim fay tarafından oluşturulmuştur. Bölge gerek malzeme akıntısı, gerekse çökmeler nedeniyle değişime uğramıştır. Görülen kraterler ve bıçak gibi yüzeyi kesen çizgiler diğer alanlara göre daha genç yapılardır."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/buzluktaki-kizarmis-kuyrukluyildiz-dondurmasi/", "text": "Kuyrukluyıldız yüzeylerindeki buzda organik madde olduğu saptandı. Bu durum dışı kızarmış içi buz gibi olan dondurmaya benzetiliyor. Dünya oluşumu sırasında kuyrukluyıldızlardan ne kadar su ve organik madde almış olabilir? Bilim insanları bu soruyu yanıtlamak için büyük çaba gösteriyor. Gökbilimciler kuyrukluyıldızların sert dış kabuklarını saran buzda organik madde olduğunu keşfetmiş olabilir. Himalaya takma adlı buzdolabına benzer alet kullanan araştırmacılar bir kuyrukluyıldızın yüzeyindeki buz kristalinin güneş ışınlarının etkisiyle ısınacağını ve sertleşeceğini gösterdi. Su-buz kristallerindeki yoğun karbon içerikli bileşikler kuyrukluyıldız ısındıkça dışarı atılabilir. Yüzeyi gevşediği için arkasında oluşan kuyruğa bu organik toz karışır. NASA'nın Jet İticileri Laboratuvarı'ndan Murthy Gudipati: Bir kuyrukluyıldızın yüzeyi kızarmış bir dondurmaya benzer. Soğuk olan içi gözenekli bir buz kabuğunu andırır. Bunun da üzeri çikolata gibi organik madde ile kaplıdır diyor. Araştırmacılar zaten kuyrukluyıldızların yumuşak görünen iç yüzeylerinin sert kabukla kaplı olduğunu biliyordu. NASA'nın Derin Darbe ve Avrupa Uzay Ajansı'nın Rosetta uzay araçları yakın kuyrukluyıldızların yumuşak ve gözenekli iç kısımlarını inceledi. Geçtiğimiz Kasım ayında Rosetta aracı Philae adlı sondasını 67P/Churyumov-Gerasimenko kuyrukluyıldızının yüzeyine indirdi. Derin Darbe uzay aracı yardımıyla bu cisimlerin kuyruklarında organik molekül tozu ve yüzeylerinde siyah tozlu bir tabaka olduğu anlaşılmıştı. Tüm bunlara karşılık kuyrukluyıldızın kabuğunun bileşimi ve nasıl oluştuğu belirsizdi. Yeni çalışmada araştırmacılar gözlerini kuyrukluyıldızdan ayırıp laboratuvarlarına çevirdi. Deneyler amorf ya da gözenekli buzun irdelenmesiyle başladı ki kuyrukluyıldızların yüzeyi de böyledir. Yıldız Savaşları filminin The Empire Strikes Back bölümünde kahraman Han Solo'nun karşılaştığı durum gibi süper dondurulmuş ortamda su moleküllerinin organik bileşiklerle karışımı izlendi. Eksi 243 Santigrad dereceye kadar soğutulan maddenin hafif ve kabarık deliklerinin, pamuklu şekerde olduğu gibi, amorf buzu ile dolduğu gözlendi. Dünya'daki buz kristal şeklindedir. Gezegenimiz amorf buz oluşumu için yeterince soğuk değildir. Kar taneleri yumuşak olmasına karşılık çok az da olsa buz kristali barındırır. Gudipati ve Lignell, Himalaya yardımıyla amorf buz ve PAH karışımını eksi 123 Santigrad dereceden eksi 190 Santigrad dereceye kadar soğuttu. Bu da Güneş'e yaklaşan kuyrukluyıldızın yüzey sıcaklığı kadardır. Derin uzayın neredeyse her yerinde buzla birlikte polisiklik aromatik hidrokarbon ya da PAH adı verilen organik türe rastlanır. Yine de sürpriz sonuçlarla karşılaşıldı. Çalışma ekibinden Kaliforniya Teknoloji Enstitüsü'nden Antti Lignell: PAH araya sıkışmış ve kristalize olmuş buzu adeta kovdu. Bu buzun bir faz geçişi sırasında ortaya çıktığı tartışılan molekül kümelenmesinin ilk gözlemi olabilir. Bu sonuç buzun kimyası ve fiziği açısından son derece önemlidir diyor. PAH, su molekülleri arasında bağ kurarak kristal buzun daha sıkı yapıda olmasını sağlar. Kuyrukluyıldızın organik kabuklu yapısını böylece uzay dışında laboratuvarda gözledik. Kuyrukluyıldızın iç kısmı çok soğuk ama gözenekli ve amorf buz içermelidir. Derin dondurucudaki kızarmış dondurma buna güzel bir örnektir diyor Gudipati. Kuyrukluyıldızların yüzeyinin anlaşılması, yaklaşık dört milyar yıl önceki erken Dünya'ya su ve organik madde taşıyıp taşımadığını da ortaya çıkaracak. Rosetta verileri bu konuda asteroitlerin birinci derecede rol aldığını gösteriyor. Ancak tartışma bitmiş değil, kuyrukluyıldızların bu süreçte tahminlerden daha fazla rol almış olabileceği düşünülüyor. Gudipati kuyrukluyıldızların sadece gezegenimizin üzerindeki etkisini değil, aynı zamanda Güneş Sistemi'nin oluşumuna ilişkin de veriler sakladığını belirtiyor. Kuyrukluyıldızların bu kadar ayrıntılı incelenmesi çok güzel. Dünya'ya kuyrukluyıldızlardan örnek getirmesi düşünülen gelecekteki görevler bu ve bunun gibi birçok sırrın açığa çıkmasını sağlayabilir. Akdeniz Üniversitesi'nden Yrd. Doç. Dr. Memduh Sami Taner hocama katkıları için teşekkür ederim."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/canavar-gokadalar-diyette/", "text": "Evrenimiz birbirine kütle çekimiyle bağlı gökadaların oluşturduğu dev kümelerle doludur. Bu kümelerin merkezlerinde ise gökbilimcilerin galaktik yamyam olarak bildiği, komşu gökadalarla birleşerek büyüyen canavar gökadalar yatar. NASA'nın Spitzer Uzay Teleskopu ve Geniş Alan Kızılötesi Tarayıcısı verileriyle gerçekleştirilen yeni çalışmalar önceki kuramların tersine bu dev gökadaların komşu gökadalarla daha az sayıda birleştiği ve büyüme hızlarının da daha yavaş olduğunu gösterdi. Tayvan Taipei'deki Sinica Akademisi'nden Yen-Ting Lin: Bu gökadalar son 5 milyar yıl içinde diyete başlamış olabilir. Ve o nedenle bunları çok kilolu görmüyoruz diyor. NASA'nın Jet İticileri Laboratuarı'ndan Peter Eisenhardt: WISE ve Spitzer anlamakta güçlük çektiğimiz bu devlerin kütlelerini görmemizi sağladı diyor. Bu çalışmalar evrendeki en büyük yapılar olan gökada kümelerinin yapısı ile büyümelerinin anlaşılmasında yardımcı olur. Gökbilimciler binlerce gökadadan oluşan en parlak ve büyük kümelere BCG derler. BCG'ler Samanyolu büyüklüğündeki gökadaların onlarca kat kütlesinde olabilir. Bunların merkezlerindeki yamyamlar gökadaların yıldızlarını çeker ve böylece büyüyerek olgunlaşır. Bu sürecin nasıl çalıştığını belirlemek isteyen gökbilimciler 9 milyar yıllık kozmik zaman aralığındaki yaklaşık 300 gökada kümesini inceledi. Evrenin 4,3 milyar ile 13 milyar yıl önceki zaman aralığındaki kümelere bakıldı (evren şu an 13,8 milyar yıl yaşındadır). Bir gökadanın büyümesini izleyemeyiz ama tümüne bakarak bunu anlayabiliriz. Evrenin antik zamanı ile günümüz gökadalarına bakmak bunların ortalama özellikleri arasındaki bağlantıyı kurmamızı sağlar diyor Lin. Kızılötesi iki teleskop Spitzer ve WISE bu gibi çalışmalarda birbirini tamamlayan özelliklere sahiptir. Örneğin Spitzer WISE'ye göre en uzak gökada kümelerini yakalamak ve daha fazla ayrıntı görmeyi sağlar. Öte yandan WISE kızılötesiyle tüm gökyüzünü görme ve daha yakın kümeleri görüntüleme yeteneği nedeniyle fotoğraf çekimi daha iyidir. Spitzer görevine devam etmeyi sürdürürken WISE görevini gökyüzünü 2011'den sonra iki kez taradıktan sonra tamamladı. Bulgular BCG'lerin büyümesinin günümüzden 5 milyar yıl önce ya da başka bir deyişle evren 8 milyar yıl yaşına gelene kadar belirli bir değerde büyüdüğünü gösteriyor. Ancak bu tarihten sonra büyüme oranlarında kayda değer bir düşme gerçekleşti. Bilimciler BCG'lerin bu 'azalmış iştahlarının' nedeninin belirsiz olduğunu ancak modellerinin buna çözüm getirdiğini düşünüyor. BCG'ler biraz mavi balinalara benzer. Hem sayıları azdır hem de devdirler. Mavi balinalardaki gibi kilo ve yaşları arasındaki uyuma bakabiliyoruz. Buna ne kadar uyanını gördüğümüz ise ayrı bir soru diyor Lin. Başka bir olası yanıt ise olgun kümelerdeki yıldızların az olmasıdır. Kümeler çarpışan gökadalar nedeniyle yıldızlarını uzaya dağılır. Gözlemlerde bu yıldızları göremeyiz ama zaten bunlar kümelerin içindedir. Lin ve araştırma ekibinin gelecekte yapacağı çalışmalar doğanın en büyük galaktik küme türlerinin beslenme alışkanlıklarını açığa kavuşturabilir."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/canavara-yakalanan-yildizdan-gelen-cigliklar/", "text": "Swift uydusunun 28 Mart tarihinde gözlediği parlak gama ışınımı Berkeley'deki Kaliforniya Üniversitesi'nde çalışan gökbilimcilere göre büyük bir karadeliğe düşmekte olan bir yıldızdan yayılan ölüm çığlığı olabilir. Swift Gama Işını Uzay Aracı yardımıyla Ejderha takımyıldızında bir parlaklık belirlendiği zaman gökbilimciler bunun çöken bir yıldıza ait gama ışınımı olduğunu düşünüp GRB 110328A olarak adlandırdılar. Ancak daha sonra bunun tipik bir gama ışını patlaması olmadığı, güneş büyüklüğündeki bir yıldızın kapıldığı milyon kez büyük bir karadeliğe büyük bir parçasını kaptırmasına bağlı olduğu belirlendi. Bu fikir Hubble Uzay Teleskopu ve Chandra X-Işını Gözlemevi ile gerçekleşen gözlemlerle doğrulandı. Fikri ortaya atan UC'den Joshua Bloom: Bu, daha önce gördüğümüz patlamalardan daha farklı diyor. Sw 1644+57 olarak adlandırılan gama ışıması, yaklaşık 4 milyar ışık yılı uzaklıktaki bir gökadanın merkezinde ortaya çıkan bir patlamadır. Gökadaların hepsinde değilse de çoğunun merkezinde büyük bir karadelik bulunur ve uzun süren bu patlamanın nedeni yıldızdan kopan parçaların oluşturduğu gel-git etkisi olabilir. Bu patlama iki buçuk ay süreyle muazzam miktarda enerji yaymaktadır. Karadeliğin çevresine sarılmış olan yıldız parçaları, lavabodan boşalan suyun sarmal görüntüsü gibi dönerek yüksek miktarda enerji yayılmasına neden olmaktadır diyor Bloom. Bloom'un ekibi yıldızın kütlesinin % 10'unun patlayarak karadeliğin çekimine kapıldığı ve bu diskten x-ışınları ve yüksek gama ışınları gibi jet enerji paketleri yayınladığını belirtiyor. Dünya'dan bunun ancak gama ışını olanları görülebiliyor. Bloom: Kozmosun bu bölgesine ait önceki gözlemlerde dikkatle incelenirse x-ışını ya da gama ışımasına ait kanıt bulabiliriz. Burada maddenin tamamı etki altında değil, bür karadelikten dolayı yolunu şaşırmış bir cisim var. Sessizce bekleyen karadelik yakınındaki bir nesneyi ya da bir gazı yutabilir. Bir yıldız ise karadeliğe aslında uzaktan geçmesine karşılık bir parçasını kaptırmış görünmektedir diyor ve devam ediyor: Büyük bir karadelik tarafından etkilenen bir yıldızdaki sarsıntılar önceden morötesi ve görünür ışık dalga boylarında, X-ışınında görülmüş ancak asla gama ışını enerjisi yaydığı belirlenmemişti. Özellikle aşağı doğru akan bir şekilde gerçekleşen bu tür olaylar son derece enderdir. Herhangi, bir gökada da bu tür bir olaya 100 milyon yılda bir rastlanır. Önümüzdeki birkaç 10 yıl içinde böyle bir olayın bir daha görülmesi büyük bir sürpriz olacaktır. Gökbilimciler gama ışını soğurulmasının 24-25 Mart'ta başladığını ve gökadanın uzaklığının 0,3534'lük kırmızıya kayma oranına göre 3,8 milyar ışık yılı olduğunu tahmin ediyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/canavarin-agzi/", "text": "VLT kuyrukluyıldız küreciği CG4'ü görüntüledi ESO'nun Çok Büyük Teleskopu ile alınan bu yeni görüntüde CG4 küreciği ağzını açmış dev bir göksel yaratığa benzer şekilde parıldıyor.Bu görüntüde parlak ve büyük gibi görünse de, aslında sönük olan bulut amatör gökbilimciler için oldukça zor bir hedef. CG4'ün doğal yapısı ise halen gizemini koruyor. 1976 yılında Avustralya'daki BK Schmidt Teleskopu ile alınan görüntülerde birçok uzamış kuyrukluyıldız-benzeri nesne keşfedildi. Görünüşlerinden dolayı, kuyrukluyıldızlarla aralarında hiçbir bağları olmamasına rağmen, kuyrukluyıldız kürecikleri olarak bilinmektedirler. Hepsi de Gum Bulutsusu olarak adlandırılan parıldayan büyük bir gaz parçası içindeki bölgede bulunmaktadırlar. Yoğun, karanlık ve tozlu baş kısımları ile sönük kuyrukları sayesinde Gum Bulutsusu'nun merkezindeki Vela süpernova kalıntısından uzakta tespit edilebiliyorlar.Bu nesneler görece yakın olsalar da, sönük ışıkları tespit edilmelerini zorlaştırdığından, gökbilimciler tarafından bulunmaları uzun zaman aldı. Bu yeni görüntüdeki bazen Tanrı'nın Eli olarak da adlandırılan CG4 nesnesi, bu kuyrukluyıldız küreciklerinden biridir. Yeryüzünden 1300 ışık-yılı uzaklıkta Pupa takımyıldızı doğrultusunda bulunmaktadır. Görüntüde kısmen görülen CG4'ün baş kısmı 1.5 ışık-yılı genişliğinde dev bir canavarın başını andırıyor. Küreciğin kuyruğu ise aşağıya doğru uzandığı için görüntüde görülemiyor yaklaşık sekiz ışık-yılı uzunluğunda. Gökbilimsel standartlara göre bu ölçüler onu küçük bir bulut yapıyor. Görece küçük boyutları kuyrukluyıldız küreciklerinin genel özelliklerinden birisidir. Şimdiye kadar bulunan benzer bütün nesneler, etrafından yalıtılmış, Samanyolu içerisindeki görece küçük nötr gaz ve toz bulutlarıdır, çevreleri ise iyonlaşmış sıcak madde tarafından sarılmıştır. CG4'ün sadece kalın gaz ve toz bulutundan oluşan baş kısmı yakın yıldızlardan gelen ışık nedeniyle aydınlatıldığı için görülebilmektedir. Bu yıldızlar tarafından salınan ışınım zamanla bu küreciğin başını parçalayarak yok etmekte ve yıldız ışığını yansıtan minik parçacıkları aşındırmaktadır. Bununla birlikte, CG4'ün tozlu bulutu yine de Güneş-boyutlarında birçok yıldız meydana getirmeye yetecek kadar gaz içermektedir, CG4 içerisinde aktif olarak yeni yıldızlar oluşmakta olup, belki de bu, Gum Bulutsusu'nu besleyen yıldızlardan gelen ışınımın CG4'e ulaşmasıyla tetikleniyordur. CG4 ve diğer kuyrukluyıldız küreciklerinin neden bu şekilde olduklarına dair gökbilimciler arasında halen devam eden bir tartışma bulunuyor ve şu ana kadar iki teori ortaya atıldı. Kuyrukluyıldız kürecikleri, ve tabi ki de CG4, bir zamanlar aslında birer küresel bulutsuydu, yakınlarındaki bir süpernova patlaması nedeniyle dağıldılar ve şimdiki şekillerini aldılar. Diğer gökbilimciler göre ise, bu kürecikler sıcak ve büyük kütleli OB yıldızları tarafından yayılan iyonlaştırıcı ışınım ve yıldız rüzgarları tarafından şekillendirildiler. Bu etkiler ilk önce garip bir şekilde adlandırılan fil hortumları denilen oluşumlara ve sonradan küreciklere dönüşmelerini sağladı. Daha fazlasını ortaya çıkarmak için gökbilimcilerin bu kürelerde bulunan maddenin kütle, yoğunluk, sıcaklık ve hızlarını bulmaları gerekiyordu. Bunlar ise milimetre dalgaboylarından kolayca erişilebilen moleküler tayf çizgilerinin ölçümleriyle belirlenebilmektedir bu dalgaboyları ise Atacama Büyük Milimetre/milimetre-altı Dizgesi gibi teleskopların çalıştığı aralıktır. Bu resim, ESO Kozmik Mücevherler programının bir parçası olarak üretilmiştir. Bu, gökbilim görüntülerinin eğitim ve hakla ilişkiler amaçlı kullanımı için geliştirilen yeni girişimdir. Program çoğunlukla gökyüzü koşullarının bilimsel gözlemler için uygun olmadığı zamanları, görsel olarak ilginç, merak uyandırıcı ve ilgi çekici cisimlerin fotoğraflarını çekmek için kullanıyor. Veriler ayrıca ESO'nun bilim arşiviyle profesyonel gökbilimciler için de uygun hale getiriliyor. ESO-Türkiye"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/carpici-antik-kuresel-kumeler-calismasi/", "text": "Uluslararası bir gökbilimci ekibi antik yıldız kümelerinin, ilki 12,5 milyar yıl, ikincisi 11,5 milyar yıl önce olmak üzere iki ayrı çağda oluştuğunu belirledi. Neredeyse evren kadar yaşlı olan söz konusu küresel kümelerdeki yaş ölçümleri aralarındaki yaş farklılıklarını ortaya çıkardı. Swinburne Teknoloji Üniversitesi'nden Prof. Duncan Forbes: Küresel kümelerin önemli bir kısmının daha gökadalar oluşmadan önce evrende görülmeye başladığını düşünüyorum diyor. Yıldız kümelerinin yaşları Keck Gözlemevi'ndeki 10 metrelik Keck II teleskopu ile gerçekleşti. Teleskopa takılan güçlü Deimos adlı çoklu cisim tayfölçeri ile yüz küresel küme üzerinde çalışıldı. Deimos ekibi bunun için evrenin kimyasal yapısı ile küresel kümelerin kimyasal bileşimini karşılaştırdı. Araştırma ekibinden Prof. Jean Brodie: Evren 13,7 milyar yıl yaşında olduğunu biliyoruz. Biz küresel kümelerin Büyük Patlama'dan yaklaşık 1,2 ile 2,2 milyar yıl sonra oluştuğunu belirledik diyor. Prof. Aaron Romanowsky ise: Yaş ölçümlerimiz gösteriyor ki evrendeki kozmik yeniden iyonlaşma sonucu yayılan morötesi ışınım bu küreleri yok etmiş diyor. Şimdi bu kümeler sonra tekrar ortaya çıktığı zamanı öngörebiliyoruz diyor Forbes. Küresel kümeler milyon dolayında yıldızın bir arada bulunduğu yoğun yıldız kümeleridir. Samanyolu'da dahil olmak üzere birçok büyük gökada küresel kümeler barındırır. Gökadalar kozmik zaman içerisinde değişime uğrarken eski küresel kümeler 10 milyar yıldır bozulmadan kalabilir."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/carpisan-gokadalar/", "text": "Yeni bir görüntü NGC-6872 ve IC-4970 gökadaları arasında süren çarpışmayı üç farklı teleskopla elde edilen verilerin birleştirilmesiyle elde edildi: Chandra ile X-ışını görüntüsü, Spitzer ile kızılötesi görüntü ve ESO'nun Çok Büyük Teleskobu ile de görünür ışık ile alınan görüntü. Gökbilimciler gökadaların merkezlerinde süper kütleli karadelikler bulunduğunu düşünüyor. Bu karadelikler ve gökadaların birbirlerine bağlı gelişimlerinin ve aktif gökada çekirdeklerinin çevrelerini etkilemesinin nasıl olduğu araştırıldığından bu tür gözlemler önem kazanıyor. Chandra ve Spitzer'den elde dilen görüntülerde IC-4970'in gaz ve tozdan oluşan ağır aktif gökada merkezi açıkça görünüyor. VLT gibi bir teleskopla ise bu bölge daha küçük görünecektir. X ve kızılötesi ışınlar buradaki gaz ve toz bulutlarını aşarak karadeliğin çevresindeki merkezi bölgeye kadar uzanır. Böylece gökada merkezleri oldukça parlak görünür. | Chandra Görüntüsü | Spitzer görüntüsü | ESO'nun VLT ile alınmış görünür ışık dalga boyu görüntüsü IC-4970'in çevresindeki toz ve gaza karşılık Chandra görüntüleri, IC-4970'in yeteri kadar sıcak gaz ile çevrili olmadığını gösteriyor. Aksine merkezi genişlemektedir. Merkezdeki karadelik neyle beslenmektedir? Yanıt yakınındaki NGC-6872'de yatıyor. İki gökada çarpışma evresinde olduklarından, büyük bir olasılıkla IC-4970, NGC-6872'nin soğuk gazlarını kendine çekerek karadeliğini besliyor. Gökadalar bizden 180 milyon ışık yılı uzaklıkta yer alıyor. Görüntüler 21 saatlik bir çalışma ile alınmış. Kaynak: Chandra"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/carpisan-gokadalari-kusatan-dev-gaz-bulutu/", "text": "Bilimciler çarpışan iki gökadayı saran sıcak gaz bulutuyla ilgili ayrıntılı bir çalışma gerçekleştirmek için Chandra'yı kullandı. Gaz alışılmadık derecede büyük ve yaklaşık 10 milyar güneş kütlesinde, 300.000 ışık yılı genişliğinde olup 7 milyon Kelvin derece sıcaklığındadır. Bilimcilerin halo dediği dev gaz bulutu NGC 6240 sisteminde yer almaktadır. NGC 6240 Samanyolu benzeri iki büyük gökadanın birleşmesiyle oluşan bir sistemdir. Her iki gökadanın merkezinde süper kütleli karadelik bulunmaktadır. Karadelikler çevrelerinde sarmal yollar oluşturacak şekilde yakın cisimlere kuvvet uyguladığından, iki karadelik ileride birleşerek daha büyük bir karadelik oluşturabilir. Gökadalar arasındaki çarpışmaların başka bir sonucu da her gökadadaki gazın şiddetle tepkime vermesidir. Bu da en az 200 milyon yıl sürecek yeni bebek yıldızların doğmasına neden olur. Yıldız doğumları ile büyük yıldızların süpernova patlamaları adeta birbiriyle yarışır nitelikte olmalıdır. Bilimciler bu çalışmayla süpernova patlamaları sonucunda gökadalar içine dağılan sıcak gazda oksijen, neon, magnezyum ve silisyum gibi atomların olduğunu gördüler. Araştırmacılara göre içeriği zengin olan gaz genişleyerek daha soğuk gaz atomlarına karışıyor. Bebek yıldız oluşum sürecinin hızlandığı dönemde, yeni yıldız oluşumlarını gerçekleştiren kısa süreli patlamalar oluşmuştur. En son patlama Dünya zamanına göre 20 milyon yıl önce görülmüş ve yaklaşık beş milyon yıl sürmüştür. Ancak bilimciler sıcak gazın oluşumunun sadece bu kısa patlamalara bağlanmaması gerektiğini düşünüyor. NGC 6240 gözlemlerine göre gelecekte ne olacak? Büyük bir olasılıkla iki sarmal gökada birleşerek genç bir eliptik gökadaya dönüşecek. Çevresindeki gazın ilerleyen zaman içinde gökada tarafından yutulup yutulmayacağı ise belirsizliğini koruyor. Her nasıl olursa olsun bu iki gökadanın çarpışması bilimcilere evrenin erken döneminde yaşanılan gökada birleşmeleri hakkında çeşitli bilgiler sağlıyor. Chandra'nın X-ışını gözlemleriyle elde ettiği NGC 6240'ın birleşik görüntüsünde sıcak gaz bulutu kendini mor rengiyle gösteriyor. Görüntüdeki Hubble Uzay Teleskopu'nun görünür ışık altında elde ettiği gökadaların sağ altında uzanan ipliksi yapılar ise iki gökadanın uyguladığı kütle çekim kuvveti farklılığı nedeniyle uzanan gelgit kollarıdır."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/carpisan-gokadalarin-yok-olusu-izleniyor/", "text": "Gökadalar yıldız oluşturmayı durduklarında ölmeye başlar, ancak şimdiye kadar gökbilimciler uzak bir gökada içinde bu sürecin başlangıcına dair açık bir işarete rastlayamamıştı. Avrupa Güney Gözlemevi'nin ortağı olduğu Atacama Büyük Milimetre/milimetre-altı Dizgesi'ni kullanan gökbilimciler yıldız oluşumunu sağlayan gazının neredeyse yarısını uzaya atan bir gökadayı görüntüledi. Bir yılda 10 000 Güneş'i oluşturmaya yetecek miktarda başlayan gaz atımı ile bu gökada yeni yıldızlar üretmek üzere kullanacağı yakıtını hızla kaybediyor. Ekibe göre bu dikkat çekici olay başka bir gökada ile çarpışma sonrası tetiklenmiş olabilir ki, bu da gökbilimcilerin gökadaların yeni yıldız oluşumunu nasıl durduklarını yeniden düşünmelerine yol açabilir. Uzak Evren'de ilk kez çok miktarda soğuk gaz atımı nedeniyle 'ölmekte' olan tipik bir yıldız oluşumu gökadasını gözledik diyor araştırmayı yürüten Annagrazia Puglisi . ID2299 numaralı gökada o kadar uzak ki, ışığının bize ulaşması 9 milyar yıl sürüyor, onu gördüğümüzde Evren sadece 4,5 milyar yaşındaydı. Gaz atımı yılda 10 000 Güneş'e eşit miktarda gerçekleşiyor ve ID2299'daki toplam soğuk gazın %46'sına karşılık geliyor. Gökada Samanyolu'ndan yüzlerce kez hızlı bir şekilde yıldız oluşumuna imkan verdiği için, geride kalan gaz hızla kullanılacak ve birkaç on milyon yılda tükenecektir. Ekibe göre bu dikkat çekici gaz kaybına neden olan şey iki gökada arasında gerçekleşen ve sonunda ID2299'u meydana getiren bir çarpışma olabilir. Araştırmacıları bu sonuca götüren ipucu atılmakta olan gazın bir çekimsel kuyrukla bağlantısıydı. Çekimsel kuyruklar iki gökada birleştiğinde ortaya çıkan ve uzak gökadalarda oldukça sönük olarak görülen, yıldızlar-arası uzaya doğru genişlemiş gaz ve toz akışıdır. Bununla birlikte, ekip uzaya dağılan görece parlak bu özelliği gözlemeyi başarmış ve çekimsel kuyruk olarak tespit etmiştir. Çoğu gökbilimci yıldız oluşumu nedeniyle ortaya çıkan rüzgarların ve büyük kütleli gökadaların merkezindeki kara delik aktivitesinin yıldız oluşumu maddesinin uzaya atılmasından sorumlu olduğunu ve gökadaların yeni yıldızları oluşturma yeteneğini sonlandırdığını düşünüyor. Bununla birlikte, bugün Nature Astronomy dergisinde yayımlanan yeni çalışma gökada birleşmelerinin de yıldız oluşumu yakıtının uzaya atılmasından sorumlu olabileceği öneriliyor. Çalışmamıza göre gaz atımlarına birleşme olayları neden olabilir ve rüzgarlar ile çekimsel kuyruklar birbirlerine oldukça benzeyebilirler, diyor çalışmanın eş-yazarlarından Emanuele Daddi . Bu nedenle, ekiplerden bazılarının uzak gökadalarda tespit ettikleri rüzgarlar aslında bu gökadalarda gaz atımının gerçekleştiği çekimsel kuyruklar olabilir. Bu bize gökadaların nasıl 'öldüklerini' tekrar düşünmemizi söylüyor, diye ekliyor Daddi. Ekibin bulgularının önemli olduğunu söyleyen Puglisi şöyle diyor: Böyle sıra dışı bir gökada keşfettiğimde çok heyecanlandım! Bu garip nesne hakkında daha fazla şey öğrenmek istiyordum çünkü uzak gökadaların nasıl evrimleştikleri hakkında öğrenilecek bazı önemli dersler vardı. Şans eseri gerçekleşen bu keşif, ekibin 100'den fazla uzak gökada içindeki soğuk gazın özelliklerini araştırmak üzere tasarlanan ALMA gökada taramasını incelemesiyle gerçekleşti. ID2299 ALMA ile sadece birkaç dakikalığına gözlenmiş olsa da Şili'nin kuzeyinde yer alan bu güçlü gözlemevi ekibin gökadayı ve gaz atımını sağlayan kuyruğunu tespit etmesine yetti. ALMA uzak gökadalardaki yıldız oluşumunu durdurabilecek mekanizmalara yeni bir ışık tuttu. Böyle büyük yıkımlara yol açan bir olaya şahit olmak gökada evrimindeki karmaşık bulmacaya önemli bir parça eklemiş oldu, diyor çalışmaya destek veren araştırmacı Chiara Circosta . Ekip gelecekte ALMA'yı kullanarak bu gökadanın daha yüksek çözünürlüklü ve derin görüntülerini oluşturabilir ve bu sayede atılan gazın dinamiğini daha iyi anlayabilir. ESO'nun gelecekteki Aşırı Büyük Teleskobu ile ID2299 içerisindeki yıldızların ve gazın arasındaki bağlantılar keşfedilerek gökadaların nasıl evrimleştiklerine ışık tutulacaktır. Arif Solmaz, Çağ Üniversitesi Uzay Gözlem ve Araştırma Merkezi, Mersin"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/carpisan-ve-yildizlarla-dolu-iki-gokada/", "text": "NASA/ESA Hubble Uzay Teleskopu iki güzel gökada görüntüsü yayınladı. İlki çarpışan -biri parçalanmış- iki gökada, diğeri yıldızlarla dolup taşan bir gökada. İlk görüntü çarpışan iki gökadayla ilgili: Hubble sarmal bir gökadanın merceksi başka bir gökada ile kozmik birleşme sürecini yakaladı. Çarpışma nedeniyle gökadanın sarmal kollarından biri görüntünün dışına kadar uzanıyor. Görüntü çarpışmayla ilgili çok fazla kanıtı barındırıyor. Birleşme sonucunda parlak yıldızlardan oluşan bir kuşak, yukarı doğru uzanmaktadır. ESO 576-69 olarak bilinen tüy benzeri cismin merkezindeki parlak nokta, görüntüyü eşsiz kılmaktadır. Bu kısmın çarpışma sırasında sistemden kopan ve gel-git kuvvetleri nedeniyle parçalanan, eski sarmal gökadanın çekirdeği olduğu sanılıyor. İkinci görüntü ise yıldızlarla dolup taşan bir gökada: Bu güzel ışıl ışıl sarmal J125013.50+073.441.5 kodlu gökadadır. Farklı yönlere uzanan puslu ve bulanık çizgi oluşturan malzemeyi gökada yutuyor gibidir. Yıldızlarla dolup taşan gökadalar olağanüstü yüksek miktarlarda yıldız oluşturan gökadalara verilen genel addır. Yeni yıldızların doğduğu bölgeler görüntüde parlak mavi renkle gösterilmiştir. Yıldızlarla dolup taşan gökadalar galaktik evrim ve yıldız oluşumları hakkında çok bilgi saklamaktadır. Bu gökadalar yeni yıldızlar oluşturmak için büyük miktarlarda gaz barındırır. Başlangıçta büyük bir hızla yıldız oluşturan gökadalardaki gaz miktarı azaldıkça yıldız doğumu da yavaşlar. Hubble tarafından görüntülenen diğer yıldızlarla dolup taşan gökadalardan Anten ve M82'deki yıldız oluşumu Samanyolu'na göre 10 kat fazladır. Bu veriler, yıldızlarla dolup taşan gökadalardaki ışınım ile madde arasındaki etkileşimi araştıran LARS adlı çalışmanın bir parçası olarak Hubble'ın Geniş alan Kamerası 3 ile elde edilmiştir. 1 Yorum Galaksilerin evrimini ve yıldız oluşumunun seyrini anlatan bu güzel makale için teşekkürler...."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/carpisan-yildizlar-on-yedinci-yuzyildan-kalma-patlama-bilmecesini-cozdu/", "text": "APEX gözlemleri ile Nova Vulpecule 1670'in gizemi gözler önüne serildi APEX ve diğer teleskoplarla yapılan yeni gözlemler Avrupalı gökbilimcilerin 1670 yılında gökyüzünde gördükleri yıldızın bir nova değil, çok daha nadir rastlanan şiddetli bir yıldız çarpışması olduğunu ortaya çıkardı. Patlama sonrasında çıplak gözle görülebilecek kadar şiddetli olan olayın devamı oldukça sönük olduğundan, 340 yıldan sonra tam olarak aydınlatılabilmesi için milimetre-altında gözlem yapan teleskoplarca gözlenerek ayrıntılı analizlerin gerçekleştirilmesi gerekiyordu. Elde edilen sonuçlar Nature dergisinde 23 Mart 2015 tarihinde yayınlacaktır. Aralarında ayın haritasını da çıkaran Hevelius ve Cassini'nin de yer aldığı bazı büyük on yedinci yüzyıl gökbilimcileri 1670 yılında gökyüzünde görülen yeni bir yıldızı dikkatli bir şekilde incelediler. Hevelius yıldızı Kuğu novası olarak adlandırsa da şimdi gökbilimcilerce Nova Vulpecula 1670 olarak bilinmektedir. Tarih boyunca az sayıda nova yıldıza rastlanılmıştır bu nedenle modern gökbilimcilerin en büyük ilgi alanlarından biridirler. Nova Vul 1670'in hem kaydedilen en eski nova hem de daha sonradan ortaya çıkarılan en sönük nova olduğu ileri sürülmektedir. Yeni çalışmanın yürütücüsü Tomasz Kaminski şu açıklamayı yapıyor: Bu nesnenin yıllardır nova olduğu düşünülmekteydi, ancak daha fazla incelendikçe giderek sıradan bir nova görünümünden uzaklaşıyordu ya da patlayan başka tür bir yıldız olmaktan. İlk kez ortaya çıktığında, çıplak gözle kolayce görülebilen Nova Vul 1670 devam eden iki yıl süresince farklı düzeylerde parlamaya devam etti. Sonrasında görünmez olmuş ancak tamamen gözden kaybolmadan önce iki kez daha parlamıştır. Zamanına göre yine de iyi tespit edilmişse de novanın değişken parlaklığını ölçmek üzere zamanın gökbilimcileri yeteri kadar donanıma sahip değillerdi. Yirminci yüzyıl boyunca, gökbilimciler çoğu novanın patlamaya hazır kontrol dışı davranışlar gösteren yakın çift yıldızlarla açıklanabileceği anlayışına sahipti. Ancak Nova Vul 1670 bu modele uymayarak bir gizem olarak kalmaya devam etti. Teleskopların gözlemsel güçleri zamanla artsa da, bu olayın uzun zamandan sonra geride hiç bir iz bırakmadığı düşünülüyordu, taki 1980'lerde bir gökbilimciler ekibinin yıldızdan geride bölgede sönük bir bulutsu tespit etmelerine kadar. Bu gözlemler 1670'deki manzaraya illişkin bir bağlantı kurmuş olsa da, üç yüz yıl önce Avrupa göklerinde şahit olunan olayın gerçek doğasına ışık tutmaktan uzak kaldılar. Tomasz Kaminski şöyle devam ediyor: Şimdi bölgeyi milimetre-altı ve radyo dalgaboylarında taradık. Bulgulara göre kalıntı bölgesi oldukça sıra dışı bir kimyasal içerikte moleküllerce zengin soğuk gazlardan oluşuyor. APEX'in yanı sıra ekip gazın kimyasal içeriğini ortaya çıkarmak ve farklı izotopların oranlarını ölçebilmek için Milimetre-altı Dizgesi ve Effelsberg radyo teleskopunu kullandı. Böylece gözlem alanına ait oldukça ayrıntılı veriler elde edildi ve bu da buradaki maddelerin nereden gelmiş olabileceğini ortaya çıkarmak için kullanıldı. Ekibin keşfine göre soğuk maddenin kütlesi bir nova patlamasının ortaya çıkaracağı kütleden çok daha fazla ve ayrıca Nova Vul 1670 etrafında ölçülen izotop oranları bir novadan beklenen oranlara göre farklı. Peki nova değilse, neydi bu olay? Cevap iki yıldızın olağanüstü çarpışmasıydı, bir novadan daha parlak ancak bir süpernovadan sönük, kısa süreli kızıllık olarak adlandırılan bir olay meydana getirdi. Bunlar bir yıldızın başka bir yıldızla birleşerek patlaması nedeniyle oluşan oldukça nadir görülen olaylardır ve çarpışma sonrasında yıldız maddeleri soğuk uzay ortamına dağılarak geride molekül ve toz bakımından zengin sönük bir kalıntı bırakırlar. Yeni anlaşılan bu patlayıcı yıldız modeli neredeyse Nova Vul 1670'in profiline uyuyor. Ekip üyelerinden Karl Menten son olarak şunu aktarıyor: Bu tür keşiflerin eğlenceli yanı şu: burada böyle bir şeyi hiç beklemiyorduk! Notlar Bu nesne günümüz takımyıldızlarından Tilkicik'in sınırı doğrultusunda, Kuğu takımyıldızının karşı kenarında yer almaktadır. Genellikle Nova Vul 1670 ve CK Vulpeculae olarak adlandırılmakta ve tür olarak ise değişen yıldız denilmektedir. ESO-Türkiye"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/carpisma-sonrasi-sel/", "text": "Mars tarihi boyunca birçok irili ufaklı darbelere uğramıştır. Bu nedenle Kızıl Gezegen'in yüzeyinde yüzlerce hatta binlerce çarpma kraterine rastlanır. Bu görüntü gezegenin kuzey yarımküresindeki Hephaestus Fossae adıyla bilinen bölgeye aittir ve 28 Aralık 2007'de ESA'nın Mars Express uzay aracının yüksek çözünürlükteki kamerasıyla görüntülendi. Yeşil ve sarı renkler düzlükleri temsil ederken mavi ve mor renkler ise 4 km ve daha derin kısımları göstermektedir. Görüntüdeki arazinin yükselti dağılımı renk çizelgesiyle gösterilmiştir. Büyük krater yaklaşık 20 km çapında olup bunun dışında birkaç düzine daha çarpma krateri daha alan üzerinde dağılmıştır. Nehir yatağını anımsatan uzun ve dolambaçlı kanyon benzeri olgular ise büyük kraterlerin yüzeye çarpmasından sonra oluşmuş görülüyor. Böylesi yataklar Güneş Sistemi'ndeki kuyrukluyıldız ya da asteroit gibi başka bir cismin yüzeye hızla çarpması sonucunda yüzeyin ısınmasıyla oluşur. Kaya ve tozun yüzeyden fırlamasına ek olarak yüzey altındaki farklı maddeleri barındıran buzun erimesiyle oluşan çamur, görüntüdeki gibi kendine bir yol bularak akmaya başlar. Bu da oldukça karmaşık desenli bir su yolunun oluşmasına neden olur. Erimiş kaya ve buz karışımı aynı zamanda krateri çevreleyen enkaz örtüsünün oluşmasını sağlamıştır. Buradaki gibi büyük çarpma kraterlerinin şiddeti yüzey altındaki donmuş suyun bir kısmını serbest bırakmak için toprağı yeterince derin kazar. Görüntüdeki daha küçük kraterlerde benzer yapılara rastlanmaması böylesi bir etkinin ancak çok güçlü bir çarpma ile oluşabileceğini gösterir. Görselin yüksek çözünürlükteki görüntüleri: JPEG TIF Görsel telif: ESA/DLR/FU Berlin"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/cassini-10-yasinda/", "text": "Satürn ve gezegenlerini izleyen Cassini uydusu 10 yaşına girdi. Geçen 10 yıl boyunca bir yığın görüntü ileten Cassini yardımıyla Satürn ve uydularını daha yakından tanıma şansına kavuştuk. 15 Ekim 1997'de Cassini ve üzerinde taşıdığı Huygens sondası Dünya'dan fırlatıldı. Yedi yıl sonra 1 Temmuz 2004'de araç Satürn yörüngesine giriş yapmıştı. NASA/JPL 10. yıl onuruna görülen en önemli 10 keşfi aşağıdaki gibi belirlemiş. |1. Huygens dış Güneş Sistemi'ndeki bir uyduya indiHuygens sondası 14 Ocak 2005'te Titan yüzeyine indi ve yandaki görüntüyü yolladı. 2 saat 27 dakika görev yapan sonda bu süre içerisinde Titan'ın atmosferindeki metan yağmurunu, yüzeydeki erezyon ve kurumuş göl yataklarını gözledi. Benzen de dahil olmak üzere Titan atmosferinde organik bileşiklerin var olduğunu belirledi. Yandaki görüntü yüzeyin gerçek rengini elde edebilmek için renklendirilmiştir. |2. Enceladus'ta Buz FıskiyeleriCassini Satürn'ün Enceladus uydusunda buz fıskiyeleri olduğunu belirledi. Yüzeyden uzaya fışkıran tuzlu su uzayın soğukluğu nedeniyle anında donup buza dönüşüyordu. Bu da uydunun yüzeyinin altında bir sıvı okyanusun var olması demektir. Dünya'daki yaşam denizlerde başladığına göre Enceladus'un okyanusunda da yaşam olma olasılığı uyduyu Güneş Sistemi'nin en merak uyandırıcı yerlerinden biri yapmaktadır. |3. Satürn halkalarının aktif ve dinamik olduğu belirlendiCassini uzay aracı Satürn halkası içinde uydu olması muhtemel yeni bir oluşum gözledi. Bu gözlem gezegenin bilinen uydularının oluşumuna da ışık tutabilir. |4. Titan'da Dünya'daki gibi göl, deniz, akarsu varTitan'da yağmur yağdığı, şimşek çaktığı, göl, nehir ve denizlerin olduğu Cassini'nin radar görüntüsü, kızılötesi ve optik gözlemleri sonucunda anlaşıldı. |5. Satürn'ün kuzeyinde dev fırıtnaSakin bir atmosferi olduğu düşünülen Satürn'de 2010 yılının sonuna doğru büyük bir fırtına patlak verdi. Fırtınanın olduğu yerde büyük bir girdap oluştu ve hiçbir gezegende görülmeyen bir sıcaklık artışı tespit edildi. Fırtına yaklaşık bir yıl sürdü. |6. Satürn kutuplarında farklı radyo ışımasıJüpiter2in kendi çevresinde dönüşünü hesaplayan yöntem Satürn'de de denendi. ancak kuzey kutbu ile güney kutbunun radyo ışımasının farklı olduğu gözlendi. Bu durum gezegenin ekinoks sürecinde olmasına bağlansa da hala Satürn'de bir günün uzunluğu bilinmiyor. |7. Halkalarda dikey yapılarHer 15 yılda bir Satürn halkaları güneş ışığını kuzey-güney doğrultudan alır. Bu durumda da halkaların yüksekliği de ortaya çıkar. Cassini 15 Ağustos 2009'daki ekinoks sırasında Satürn'ün B halkasındaki uzun gölgeleri gösteren bu görüntüyü yollamıştı. |8. Titan atmosferinin moleküler yapısıCassini, Titan atmosferindeki yaşam için vazgeçilmez olan organik kimya bileşenlerinin düşünülenden daha aktif olduğunu ve bilinenden daha alt katmanlara kadar uzandığını belirledi. |9. Iapetus'un gizemi çözüldüSatürnün 300 yıl önce keşfeidlen üçüncü büyük uydusu Ispetus'un yüzeyindeki koyu ve aydınlık noktaların sırrı çözüldü. Cassini uydunun yüzeyinin oldukça bozuk olduğunu ve kraterle kaplı olduğunu gösterdi. Buna göre eski ve yaşlı kısımlar enerji soğurduğundan siyah, daha genç ve yüksek yerler enerjiyi yansıttığından beyaz görülüyor. |10. Altıgen fırtınaSatürn'ün kuzey kutbunda birbirine ters yönde dolanan iki hava akımı görüldü. Bu fırtınalar altıgen şekilli jet akımlarını gösteriyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/cassini-amator-gokbilimci-isbirligiyle-saturn-firtinasi/", "text": "Amatör gökbilimcilerin de yardımıyla Cassini kızılötesi tayfölçeriyle Satürn atmosferindeki dev fırtınayı görüntüledi. Aracın sıcaklığa bağlı olarak fırtınanın sebep olduğu gaz dağılımı şimdiye kadar alınan en ayrıntılı verilerle belirlendi. Verilere göre fırtınanın şiddeti, bu yıl Washington'da görülen ve büyük bir alanı kapsayan en büyük fırtınadan 5 kat daha güçlü. NASA'nın Goddard Uzay Uçuş Merkezi, bileşik kızılötesi tayfölçer ekibinden Gordon Bjoraker, Keşfin amatör gökbilimcilerle gerçekleşmesinden mutlu olduk diyor. Cassini üzerindeki radyo ve plazma dalga aletleri ile görüntüleme kameraları yardımıyla Satürn'deki gök gürültüsünü, yıldırımları sürekli izlemektedir. Radyo ve plazma dalga aletleri düzenli olarak elektrostatik boşalmayı sağlayan fırtına bulutlarını görmeye çalışan amatör gökbilimcilerin de yararlanması için düzenli veri yollamaktadır. Anthony Wesley, Trevor Barry ve Christopher Go gibi amatör gökbilimciler Şubat ayında gerçekleşen uyarı sonrasında yaptıkları gözlemlerle düzinelerce görüntü alabildiler. Cassini bilim insanlarına fırtınanın görüntüsünü e-posta ile yollayan Wesley, geçtiğimiz yıl Mart ayında da Jüpiter'de bir çarpışma olduğunu keşfeden bir Avustralyalı amatör gökbilimcidir. Bu görüntülerin Cassini ekibi tarafından görülmesini ve doğrudan Cassini ve Hubble Teleskopları ile fırtınanın görüntülenmesini istedim diyor Wesley. Cassini bilim insanları 13 Mart'ta zirveye ulaşan fırtınanın görüntüsünü çekmeyi başardılar. Bilim insanları Cassini aracını fırtınanın olduğunu düşündükleri bölgeye yönelttiler ve büyük bir şans eseri burada büyük bir fırtınayı gözlemeyi başardılar. 25 ve 26 Mart'ta tayfölçerlerle elde edilen veriler ışığında fırtınanın beklenenden daha güçlü olduğu belirlendi. Fırtına nedeniyle güçlü bir akımla karşılaşan gaz kütlesi üst troposfere doğru güçlü akıntılarla tırmanıyor ve üst atmosferi tarıyordu. Maryland Üniversitesi'nden Brigette Hesman: 100 km kadar aşağıda bir balonda gezen kişi tıpkı kar fırtınasına yakalanır gibi bir amonyak-buz fırtınasına yakalanacaktı. Büyük bir olasılıkla bu fırtına 200 km aşağıya kadar da etkili olacaktı diyor. Kaynak: NASA/Cassini"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/cassini-enceladusa-yakin-gecis-yapiyor/", "text": "En son 2008 yılında yakın geçiş yapılarak çekilen yüksek çözünürlüklü Enceladus görüntüsüne, Cassini bir yenisini eklemek üzere. Cassini bugün Enceladus'a yakın geçiş yapacak. Yüzeyinden uzaya çeşitli kimyasal maddeler fışkırttığı sanılan Satürn uydusu son zamanlarda dikkatleri üzerine çekmeyi başarmıştı. Enceladus'un yüzeyine ilişkin son görüntü 2008 yılının Aralık ayında alınmıştı. Bu görüntüde uydunun ekvator bölgesinin 30'ar derecelik kuzey ve güney bölgeleri ile 150 derece batı boylamı gözlenmişti. Yüksek çözünürlükteki fotoğrafın sol alt kısmında kaplan şeridi olarak adlandırılan bölge göze çarpıyor. Fotoğraf piksel başına 110 metrelik ölçeğe sahip. Enceladus'un yarıçapı 252 metre olduğundan fotoğraf geniş bir alanı kapsıyor. 2008'deki bu görüntü aslında uydunun 2, fotoğrafı. 25 yıl önce Voyager Uzay Aracı ile de bir fotoğraf alınmıştı. Cassini Aracı saniyede 8 km'lik bir hızla Enceladus yüzeyinin 100 km kadar yakınından geçiş yapacak. Böylece uydudan dışarıya fışkıran maddenin ne olduğunun kesinlik kazanması bekleniyor. Daha önce uydunun buz yüzeyinin altından fışkıranın su buharı, sodyum ve çeşitli kimyasal moleküller olduğu düşünülüyordu. Bunun ne kadar doğru olduğu kestirilmeye çalışılacak. Buz yüzeyinin altında basit organik moleküller ve ilkel yaşam biçimleri de olmak üzere çeşitli sorulara yanıt aranacağı için Gökbilimciler'in gözü Cassini'de olacak. Yukarıdaki fotoğrafın yüksek çözünürlüklü bağlantıları: 352.8 MB'lık Tif formatındaki görüntüsü 11.44 Mb'lık Jpg formatındaki görüntüsü"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/cassini-enceladusta-yeralti-denizi-var/", "text": "Cassini uzay aracına göre Satürn'ün sıradışı buzlu uydusu Enceladus bir yeraltı denizine sahip. Cassini 2005 yılında Enceladus'un güney kutbundaki 'kaplan çizgisi'ni andıran kırıklardan fışkıran buz ve subuharı jetlerini keşfettiğinden bu yana ilgiyle izlenir olmuştur. Sonraki gözlemlerde jetlerin diğer bölgelere göre daha ılık ve daha tuzlu olduğunu ortaya koymuştu. Gezegen bilimciler Cassini'nin radyo bilim aleti yardımıyla uydunun içini doğrudan inceleyebildi. Cassini, 2010 ve 2012 yıllarında biri kuzey kutbuna olmak üzere toplamda üç kez Enceleadus'un 100 km kadar yakınından geçti. Bu geçiş sırasında, uydunun kütleçekimi etkisiyle, Cassini'nin hızı saniyede 0,2-0,3 milimetre kadar değişti. Enceladus'un Cassini'ye uyguladığı ve Dünya'nın çekimine göre küçük olan çekim kuvveti, radyo sinyalleri yardımıyla ölçüldü. Bu ölçümler uydunun iç yapısı hakkında bilgi içeriyordu. Yüzeydeki tepe ya da çukurların dağılımı bu sinyallerin geri dönüş süresine bağlı olarak tespit edilebilir. Bilim insanları Enceladus'un güney kutbu üzerinde ve yüzeyin 30-40 km altında negatif kitle dağılımı ölçtüler. Science Dergisi'nde yayınlanan çalışmanın başyazarı Luciano Iess: Cassini'nin hareketine bağlı olarak uydunun yüzeyini kameralarla gözleyerek topografyasını oluşturduk. Böylece uydunun iç yapısını anlamamızı sağlayan küçük bir pencereyi açmış olduk diyor. Uzay aracının hareketinde gözlenen tedirginliklerle asimetrik bir iç yapısı bulunan uydunun güney yarıküresinin yüzeyinin kabaca 30-40 km altında sıvı su olduğu anlamına gelir. Kütleçekimsel veriler uydunun 500 güney enleminden güney kutbuna kadar uzanan kısmında bölgesel bir deniz olduğunu gösterdi. Bu sonuç, yüzeyde gözlenen kaplan çizgileri çevresindeki yüksek sıcaklık değeriyle de tutarlıdır. ESA'nın Cassini projesi bilim insanlarından Nicolas Altobelli: Bu ilginç deneyle birlikte Enceladus'un jet tüylerinin oluşumunu anlamaya yönelik çok önemli bir aşama kaydedildi diyor. 2 Yorumlar ileride daha detayli bilgi alinacaktir uzay gemileri uyduya ine biliyorlar mi ornek alabilmek icin Şimdiye kadar Ay'dan astronotlar yarıdmıyla örnekler getirildi. İlk kez bir aracen örnek toplaması ise Japon Hayabusa sondasına kısmet oldu. Hayabusa Itokawa asterotinden çeşitli örnekler toplayarak Dünya'ya getirmişti. Konuyla ilgili aşağıdaki linkte yer alan haberlere göz atabilirsiniz: http://www.astronomidiyari.com/?feed=rss2&tag=hayabusa"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/cassini-enceladustaki-okyanusun-izinde/", "text": "NASA'nın Satürn ve uydularını inceleyen Cassini uzay aracı Enceladus uydusunun buzla kaplı yüzeyinin altında tuzlu su okyanusu bulunduğuna ilişkin en sağlam kanıtını iletti. Bu sonuç uydudan fışkıran tuz bakımından zengin jetleri analiz edilerek alındı. Cassini'deki kozmik toz analizörü uydunun kaplan çizgileri şeklindeki çatlaklardan püsküren taneciklerde nispeten küçük ve düşük ağırlıkta tuz zerrecikleri olduğunu iletti. Ancak yine Cassini uydunun yüzeyinde sodyum ve potasyum açısından zengin daha büyük tanelerden oluşan ipliksi yapılar olduğunu da buldu. Tuz bakımından zengin parçacıklar, okyanus benzeri bir oluşumdan buharlaşma yoluyla kaybolan su ve buzdan çok olmadığını gösteriyor. Heidelberg Üniversitesi bilim insanlarından ve Cassini bilim ekibi üyesi Frank Postberg: Eneceladus'ta yüzey altı dışında ve kaplan çizgilerinde kendini gösteren tuzun üretilebileceği hiçbir yüzey üstü durum yoktur diyor. Su dışarı sızarken donarak saf buza dönüşüyor ve arkasında da tuzu bırakıyor. Bu ipliksi görünen buz yapılar yüksek miktarda tuzlu olmalıdır. Cassini Enceladus'taki su buharı ve buz jetlerini ilk kez 2005 yılında keşfetti. 2009 yılında araçtaki kozmik toz analizörünü işe koşan bilim insanları Satürn'ün dıştaki E halkasında Enceladus jetlerinden kaynaklandığını düşündükleri buz tanelerini ve içindeki sodyum tuzlarını inceledi. Ancak bunların Enceladus kaynaklı olduklarından emin olamadılar. Yeni çalışma ile aynı cihazın 2008 ve 2009 yıllarında üç Enceladus yakın uçuşu sırasında odaklandığı püskürmeleri analiz edildi. Saatte 23 000 ile 63 000 km gibi hızlarla dedektöre çarpan buz parçacıkları anında buharlaştı. Kozmik toz analizörü içindeki elektrik alanı etkisiyle çarpan madde çeşitli bileşenlere ayrıldı. Verilerin ışığında yüzeyin yaklaşık 80 km altında uydunun kayalık çekirdeği ve buzlu mantosu arasında bir su tabakası olduğu düşünülüyor. Suyun içindeki tuz yüzeye yakın çatlaklarda bulunan buzu aşındırarak çözdüğü ve bunun da basınç azalmasına neden olarak yüzeyde uzun çatlamalara yol açarak dışarı doğru tuzlu suyun püskürdüğü yorumu yapılıyor. Kabaca her saniyede püsküren 200 kg buzlu suyun bir kısmı iplikçileri oluşturur. Araştırmacılar ipliksi yapıların oluşumu ve kolayca donmaları için su rezervinin büyük bir yüzeye sahip olması olması gerektiğini düşünüyor. Cassini'nin morötesi görüntüleme tayfölçeri yakın zamanda uyduda bir yeraltı okyanusu olduğuna ilişkin destekleyici sonuçlar üretti. Arizona-Tuscon'daki Gezegen Bilimleri Enstitüsü'nde Candice Hansen'in başkanlığını yaptığı ekip uydunun güney kutup bölgesinden ses hızından beş ile sekiz kat daha hızlı fışkıran jetleri tespit etmişti. 2010 uçuşuyla görülen jetlerle ilgili elde edilen bilgiler uydu yüzeyinden ayrılan maddenin Satürn'ün E halkasını oluşturduğunu doğrular nitelikte. Jet İticiler Laboratuarı'ndan Cassini projesi ekibinden Linda Spilker: Dış Güneş Sistemi'nin ilginç ve sıradışı olan Satürn ve uydularını onları yakından izleyen Cassini olmadan bu ilginç sonuölara ulaşamaz ve tuzun tadını alamaz ve buz bombardımanını göremezdik diyor. Cassini-Huygens projesi NASA, ESA ve İtalyan Uzay Ajansı'nın ortaklığında oluşturulmuştur."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/cassini-enceladusun-pesini-birakmiyor/", "text": "Satürn'ü ve uydularını Cassini ile keşfetmeye devam ediyoruz. Cassini Enceladus'a yaptığı yakın uçuşun ardından yeni buz fıskiyeleri görüntülerini iletti. Çekilen görüntülerde uydunun Güney Kutbu'nu aydınlatan buz fıskiyeleri göze çarpıyor. Görüntüdeki buz fıskiyeleri uydunun yüzeyindeki 'kaplan çizgileri' olarak adlandırılan derin çatlaklardan yayılıyor. Bilim insanları bu görüntüler eşliğinde fıskiyelerin uydu üzerindeki yerlerini belirleyip, çatlakların şekil değiştirip değiştirmediklerini inceliyorlar. Yakın uçuş sırasında Enceladus'tan fışkıran buz parçacıklarının uyduda bir atmosfer oluşturup oluşturmadığı da tespit edilmeye çalışıldı. Bilim insanları Enceladus'ta da Rhea'daki gibi çok ince de olsa oksijen ve karbondioksitten oluşan bir atmosfer olup olmadığını anlamaya çalışıyor. Bunun için de uydunun özellikle buz fıskiye yoğunluğunun yüksek olduğu Güney Kutbu hedeflendi. Bu uçuş sırasında ayrıca mikro meteor bombardımanı oranını hesaplayarak Satürn halkalarının yaşını ortaya çıkarmaya da çalışıyorlar. Enceladus uçuşunun 8 saat öncesinde Cassini aracı Satürn uydularından Dione'nın 100 000 km kadar yakınından geçti. Bu uçuş sırasında Dione'nın parlak yüzeyindeki derin çatlakların bulunduğu yerlerin görüntülerini de iletmeyi unutmadı. Bu çatlaklar uyduda geçmişte yer kabuğu hareketleriyle oluşan çeşitli fayların bulunduğunu gösteriyor. Bilim insanları bu çatlakların derinliğini ölçmek için daha fazla veriye ulaşmış durumdalar. Kaynak: NASA-JPL"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/cassini-gozuyle-saturn-sistemi/", "text": "Cassini, Satürn ve uydularını izlemeye devam ediyor. Bize de yeni fotoğrafları yayınlamak kalıyor. Satürn Güneş Sistemi'nin en büyük 2. ve Güneş'e uzaklığına göre 6. sıradaki dev gaz gezegendir. Halkalarıyla küçük bir teleskoptan bakanları bile hayranlık içinde bırakan bir güzelliğe sahiptir. Galileo günümüzden 400 yıl önce Satürn'e yaptığı küçücük teleskobuyla bakmış ve halkalarını kulak olarak yorumlamıştı. Elindeki teleskoptan daha fazlasını görmesine imkan yoktu tabi. Günümüzde bizler Galileo'den daha şanslıyız. Elimizde bakabileceğimiz bir teleskop veya iyi bir dürbün yoksa bile Satürn'ün dev teleskoplarla, Hubble ile ve Cassini ile çekilmiş fotoğraflarını istediğimiz an ulaşabiliyoruz. Satürn, Güneş'ten yaklaşık 1,4 milyon kım uzaklıkta dolanıyor. Yörünge dolanımı ise 29,4 yıl. Dünyamıza ortalama uzaklığı ise yaklaşık 1,2 milyon km (8 AB). Satürn'ün ekvator çapı Dünya çapının 9,44 katı kadar. Satürn'ün içine 690 Dünya sığabiliyor. Satürn'ün bir diğer özelliği ise yoğunluğunun sudan az olması (Suyun yoğunluğunun %69 kadar). Yani Satürn'ü suyun üstüne bırakırsanız batmayacaktır. O nedenle suda batmayan gezegen olarak bilinir. Cassini-Huygens, NASA, ESA ve İtalyan Uzay Ajansı'nın birlikte gerçekleştirdiği bir projedir. Uydu Satürn'e ulaştığında beraberinde getirdiği Huygens adlı deneysel aracı Titan'ın atmosferiyle bilgi almak için bırakmış ve Titan hakkında detaylı bilgi edinmemizi sağlamıştı. Aşağıdaki fotoğraflar Satürn ekinoksundan hemen önce çekildiği için önemli. Satürn 15 yılda bir ekinoksa giriyor. Ekinoks güneş ışınlarının gezegenin ekvatoruna dik vurması nedeniyle gece-gündüz eşitliğinin oluşması anlamına gelir. Sıra fotoğraflarda... Bu fotoğrafta Cassini Titan'ın atmosferindeki bulutları görüntüledi. Uyduya 251 bin km kadar yaklaşan araç, bulutların yanında karanlık Titan toprağını da görüntüledi. Fotoğraf ölçeği piksel başına 1 km'dir. Fotoğraf Cassini'nin dar açılı kamerasıyla 9 Temmuz 2009'da kızılötesi dalga boyu filtresi hassasiyetiyle çekildi. Bu fotoğrafta Dione, Tethys, Pandora ve Enceladus uyduları halkalarla birlikte görülüyor. Dione fotoğrafın sol kısmında F halkasına gölgesi düşerek görülen ve çapı 1120 km olan bir uydudur. Enceladus ise son zamanlarda adını buzlu yüzeyinin altında sıvı okyanus olabileceği tartışmalarıyla duyduğumuz ve çapı 600 km olan diğer uydusu. Uydu fotoğraf üst kısmında nokta gibi görülüyor. Tethys ise 1062 km çapında olup fotoğrafın sağ kısmında kendini gösteriyor. Pandora küçük uydusu ise fotoğrafın merkezinin soluna doğru F halkasının hemen üzerinde sönük bir nokta gibi duruyor. Bu uydunun çapı 81 km'dir. Fotoğraf 5 Ağustos 2009 tarihinde, Cassini Satürn'den 2,2 milyon km uzaklıktayken alındı. Ölçek ise piksel başına 125 km'dir. Krateriyle görülen bu uydunun adı Janus. 178 km çapındaki bozuk küre görünümüyle Janus'un bu fotoğrafını Cassini, uydudan 98 bin km uzaktayken dar açılı kamerasıyla görünür ışık dalga boyuyla almış. Fazla söze gerek yok sanırım. Satürn halkalarına düşen Epimetheus'un gölgesinin fotoğrafı. 113 km çapındaki uydunun ancak B halkasına düşen gölgesi görülebiliyor. Fotoğrafın sağ altındaki parlaklık kameranın lensinden oluşan bir yansımadır. 11 Temmuz 2009'da piksel başına 25 km düşen ölçeğiyle alınmış fotoğrafta Cassini Satürn'den 470 bin km uzaklıktaydı. Tethys ve uydunun kuzey yarıküresindeki Odysseus Krateri. Krater, 1062 km'lik çapıyla Tethys'in neredeyse yarısı kadar: 450 km çapında. Piksel başına 3 km ölçeğe sahip olan fotoğraf 11 Temmuz 2009'da Cassini'nin dar açılı kamerasıyla görünür ışıkta alınmış. Bu sırada araç uyduya 577 bin km uzaklıktaydı. Satürn'ün halkasında görülen dalgalanmalar topu topu 8 km'lik çapıyla küçük Daphnis tarafından yaratılmış. Araya bir de Güneş ışınlarıyla oluşan aydınlanmalar ve gölgeler girince böyle ilginç bir görüntü oluşmuş. Fotoğraf 11 Temmuz 2009'da dar açılı kamerayla görünür ışık dalga boyuyla alındı. Bu sırada araç uydudan 496 bin km uzaklıktaydı. Fotoğraf ölçeği piksel başına 3 km'dir. Yazıya Titan ile başladık, o zaman Titan ile bitirelim. 5150 km çapındaki Titan'ın atmosferi ve çevresinde oluşan sis halesi. Titan'ın bu fotoğrafı Satürn'e bakmayan diğer yüzüne ait. Bu nedenle uydunun yalnız üst kısmı aydınlık görülüyor. Piksel başına 8 km'lik ölçeğe sahip olan fotoğraf 5 Temmuz 2009'da Cassini'nin dar açılı kamerasıyla ışığın morötesi dalga boyunda alındı. Cassini bu sırada Titan'a 1,3 milyon km uzaklıktaydı. Daha fazla Satürn ve uydularının fotoğrafları için: Cassini gözüyle Satürn"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/cassini-rheanin-ince-bir-atmosferi-var/", "text": "NASA'nın Satürn ve uydularını izleyen Cassini uzay aracı, buzla kaplı uydu Rhea'nın karbondioksit ve oksijenden oluşmuş çok ince bir atmosferi olduğunu belirledi. Keşif, bir uzay aracının doğrudan gözlemle bir cismin atmosferinde oksijen moleküllerini yakalaması yönünden bir ilk olma özelliğini taşıyor. Satürn'ün manyetik alanı nedeniyle Rhea'daki oksijen Ay'daki gibi buz içinde hapsolmamış. Bunlar yüzeyde serbestçe dolanıp kimyasal tepkimelere neden oluyor. Buna karşılık karbondioksitin kaynağının ne olduğu hala tartışmalıdır. Rhea'daki oksijenin yoğunluğu Dünya'dakine oranla 5 trilyon kez daha azdır. Ancak yeni bulgular Ay ve Merkür'e göre yüzeyden ayrışan oksijenin 100 kat daha fazla olduğunu gösteriyor. Oksijen ve karbondioksit oluşumu büyük bir olasılıkla evrendeki buzlu cisimlerin yüzeyindeki karmaşık kimyasal olaylarla gerçekleşiyor. Güneybatı Araştırma Enstitüsü Cassini bilim ekibinden Ben Teolis: Yeni sonuçlar evrende ve Güneş Sistemi'ndeki oksijen içeren aktif ve karmaşık kimyasal olayların gerçekleştiği yönünde. Cassini'nin elde ettiği sonuçlara göre Rhea sıvı suyun ve yaşamın bulunamayacağı kadar soğuk diyor. Buzlu yüzeyden gelen ışınların serbest bıraktığı oksijene karşılık yüzeyin altında sıvı su bulunuyor. Yüzeyin altında bir şekilde bulunan oksijen ve karbondioksit daha karmaşık molekülleri oluşturarak yaşam için elverişli koşulları taşıyabilir. Bilim insanları buzlu uyduların yüzeylerinin altına yer alabilecek bir okyanusta, yaşamın mümkün olup olamayacağını araştırmaya devam ediyor. Oksijen ve karbondioksitten oluşan ince atmosferiyle en büyük 2. Satürn uydusu Rhea, diğer Satürn uydularından bu özelliğiyle ayrılıyor. Titan ise çok az karbondioksit ve oksijen barındırmasına karşılık daha kalın bir atmosfere sahiptir. NASA'nın Jet İticileri Laboratuarı Cassini projesi bilim insanlarından Linda Spilker: Cassini, Rhea'nın hayal ettiğimizden daha farklı yapıda olduğunu gösterdi. Cassini sayesinde Satürn uydularının birbirinden ayrılan özelliklerini daha iyi anladık diyor. Bilim insanları Rhea ve Jüpiter'in buzlu uydularına ilişkin Galileo uzay aracı ve Hubble Uzay Teleskopu'nun gözlemleri sonucunda oksijen ve karbondioksitin oluşturduğu ince bir atmosferin varlığından şüphelenmişlerdi. Cassini, Satürn halkalarını oluşturan parçacıkların morötesi bombardımana uğrayarak oksijen ürettiğini algıladı. Sonuçta Cassini Rhea'nın 101 km kadar yakınına yaptığı yakın uçuş sonucunda uydunun atmosferindeki oksijen ve karbondioksit olduğunu doğrudan gözledi. Verilere aracın uyduya yaptığı 26 Kasım 2005, 30 Aüustos 2007 ve 2 Mart 2010'daki yakın uçuşları sonucunda ulaşıldı. Araçta bulunan iyon, nötr kütle tayfölçeri ve plazma tayfölçerinin verileri birleştirildi. İyon ve nötr kütle tayfölçeri metreküp başına 50 milyar oksijen molekülü ile 20 milyar karbondioksit molekülü olduğunu belirledi. Plazma tayfölçeri ise oksijen ve karbondioksit iyonlarını gösteren pozitif ve negatif iyon akışlarını tespit etti. İngiltere'deki Londra College Üniversitesi'nden Cassini araştırması üyesi Geraint Jones ise, karbondioksitin tam olarak yüzeyden nasıl olup ta serbest kaldığı sırrını çözemedik. Ama Cassini yardımıyla uyduyu çevreleyen bu gaz bulutu bilmecesini çözmek için uğraşıyoruz diyor. Karbondioksitin kaynağı güneş sistemini oluşturan bulutsu ya da kuyrukluyıldızlar olabilir. Ya da Rhea'da su buzu içinde sıkışıp kalmış organik molekülleri etkileyen bir ışımayla da oluşabilir. Tabi Rhea yüzeyini bombardımana tutan karbon zengini küçük meteorların işi de olabilir. Hangisinin doğru olduğu zamanla ortaya çıkarılacak. Kaynak: NASA-Cassini"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/cassini-rheayi-taradi/", "text": "NASA'nın Cassini uzay aracı Satürn uydularından Rhea'ya yaptığı yakın uçuşu tamamladı. Araç, uyduya ait görüntüleri 10-11 Ocak 2011 tarihlerinde aldı. Görüntüde gün ışığı altında bir kısmı parlayan bir kısmı gölgede kalan kraterler açık bir şekilde görülüyor. Alınan görüntülerde Rhea dışında diğer uydular ve Satürn halkası da göze çarpıyor. Görüntülerdeki kraterler Ay'ın eski kraterlerine benziyor. Ancak Satürn'ün Enceladus gibi uydularında da görülen erken zamanda oluşmuş düz hatlarda göze çarpıyor. Rhea'ya yapılan yakın uçuşla uydunun ne sıklıkla ve ne kadar büyüklükte meteorlar ile çarpıştığını da ortaya çıkarıyor. Bilim insanları bunun anlaşılabilmesi için araçtaki kozmik toz inceleme aleti ile radyo ve plazma dalga bilimsel aletinden gelen verileri değerlendiriyor. Böylece Satürn Sistemi'nin dışından gelen nesnelerin halkaları ne ölçüde etkilediği ve halkaların kaç yaşında olduğu ortaya çıkarılabilecek. Rhea'nın oksijen ve karbondioksitten oluşmuş çok ince bir atmosferi olduğunu ve uydunun Satürn magnetosferi ile parçacıkları arasında etkileşim halinde olduğunu biliyoruz. İşte Cassini bunun ayrıntılarını ortaya çıkarıyor. Cassini Rhea'ya yakın uçuşu sırasında uydunun 69 km kadar yakınından geçmeyi başardı."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/cassini-surprizlerini-surduruyor/", "text": "Cassini Satürn halkaları arasındaki yolculuğunu sürdürüyor. Aracın son verileri gezegenin manyetik alanının eğiminin olmadığını gösterdi. Araştırmacıları heyecanlandıran bu gözlem aslında aracın önümüzdeki süreçte ezberleri bozacak birkaç olası keşiften biri. Cassini yakın geçmişte buz halkaların yapısı ve bileşimleri ile Satürn'ün atmosferinin yüksek çözünürlüklü görüntülerini yolladı. Cassini şu an 22 haftalık halkalar arası yolculuğunun 15. haftasında. 26 Nisan'da başlayan Satürn'e dalış ve veda görevi 15 Eylül'de bitecek. Cassini proje yöneticisi Earl Maize: Cassini uzun yolculuğunun son aşamasında güzel performans gösteriyor. Gözlemlerin sürprizlerle dolu olması bize zevk veriyor ve elde ettiğimiz her veri bilime katkı sağlıyor diyor. Proje ekibinden Linda Spilker: Cassini'nin final göreviyle elde ettiğimiz verilerden dolayı heyecanlıyız. Bu veriler Satürn atmosferi ve halkaları hakkında birçok şey anlatıyor diyor. Cassini'nin son verileri Satürn'ün manyetik alanının gezegenin dönme ekseni ile şaşırtıcı şekilde hizalanmış görünüyor (eğim 0,06'dan daha küçük). Bu da aracın elde ettiği verilerin alt sınırıdır. Gözlem bilim insanlarının manyetik alanın nasıl oluştuğunu açıklayan kuramla uyumludur. Satürn'ün sıvı metalik hidrojenden oluşmaktadır. Bu derinlerdeki sıvı metalin akımının devam etmesi ancak belirli bir derecede eğim gerektirmektedir. Eğer eğim olmazsa bu tür bir akım yok olur. Manyetik alandaki eğim gezegenin derinliklerindeki günlük hareketleri gözlenebilir duruma getirecek. Böylece Satürn'ün bir gününün uzunluğu ortaya çıkarılacak. Cassini manyetometre araştırma başkanı Michele Dougherty: Eğim tahmin ettiğimizden daha küçük çıktı. Şimdiye kadar Satürn'ün bir gününün uzunluğunu ölçemedik, üzerinde çalışıyoruz diyor. Ekip bu ve diğer verileri araç Satürn içine dalmayı sürdürdüğü sürece almaya devam edecek. Böylece verilerin Satürn'ün kütle çekimiyle uyumlu olup olmadığı anlaşılacak. Şimdiye kadar gezegenin iç kısmına yönelik alınan verilerin eldeki modellerle bazı uyumsuzluklar içinde olduğu görüldü. İlerleyen günlerde gezegenin yapısı ile ilgili beklenmedik keşifler gelebilir."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/cassini-titanda-sivi-madde-var/", "text": "Güneş ışığının Titan'ı sıyırdığı görüntüyü çeken Cassini uydusu, ışıktaki parıltıyı analiz inceleyerek Titan'da sıvı madde olduğunu bildirdi. Görüntü 8 Temmuz 2009 tarihinde alındı. Cassini bu sırada Titan'a 200 bin km kadar uzaklıktaydı. Satürn'ün en büyük uydusu olan Titan'ın kuzey yarım küresinde güney yarım küreye daha fazla göl oluşumları olduğuyla ilgili haberi daha önce yayınlamıştık. Uydunun kuzeyinde şu an kış yaşanıyor. Titan Dünya'ya benzeyen birçok özelliğiyle gökbilimcilerin ilgi odağı haline gelmiştir. Bilim insanları 20 yıllık süre içinde Titan'da sıvı hidrokarbon göl veya denizleri olduğunu vurguladılar. En sonunda 2004 yılında Satürn sistemine yollanan Cassini, uydu da deniz değil ama göllerin olduğunu bildirdi. Cassini 2008 yılında Titan'ın güney yarıküresinin en büyük gölü olan Ontario Lacus'ta sıvı olduğunu doğruladı. Bilim insanları uydunun kuzey yarıküresinde daha fazla göl olduğundan bu bölgeden de sıvı olduğuna ilişkin haberi beklemeye başladılar. 8 Temmuz tarihinde alınan görüntü, Dünya'nın uzaydan çekilmiş bir çok görüntüsünü anımsattığı için üzerinde çalışılmaya karar verildi. Görüntü Cassini tarafından kızılötesi haritalama tayfölçeri ile alınmıştı. Berlin'deki Almanya Havaötesi Merkezi'nden Katrin Stephan, görüntüyü bir okyanusun yüzeyinden parlayan ışığa benzettiklerini söylüyor. Işık bir volkanın ya da yıldırım patlamasıyla oluşmuş gibi görünmüyordu. 2006 yılından 2008 yılına kadar elde edilen kızılötesi görüntüler yeniden incelendi. Sonuçta Kraken Mare adlı bir gölün güney kısmında yansıma olduğu görüldü. Yansımanın boyutu 400 bin km kare olarak ölçüldü. Bu büyüklük Dünya'nın en büyük gölü olan Hazar Denizi'nden bile daha büyük bir alan denk gelmektedir. Göl 71 derece kuzey ve 337 derece batı enleminde bulunmaktadır. Kraken Mare'nin Titan yüzeyindeki sıvı döngüsünü devam ettiren en önemli göl olduğu belirtiliyor. Bu döngünün su değil metan döngüsü olduğunu hatırlatmakta fayda var. Kaynak: NASA-JPL"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/cassini-titandaki-firtinayi-goruntuledi/", "text": "NASA'nın Satürn Sistemi gözlem aracı olan Cassini, 27 Haziran 2012'de Titan'a gerçekleştirdiği yakın uçuşta, güney kutbu çevresinde dolanan ve girdabı anımsatan bir bulutun görüntüsünü iletti. 5150 km çapındaki Titan'ın bu görüntüsü güney kutup merkezinin yakınına ait. 2004 yılından bu yana Satürn'ü gözleyen Cassini daha önce de Titan'ın kuzey kutbundaki atmosfer katmanlarını görüntülemişti. Uydunun kuzeyi kış mevsimine girmiş ve çok yüksek kuzey enlemleri karanlıkta kalmıştı. Buna karşılık uydunun görülen kısmının atmosferinin yoğun ve puslu hali güneş ışığı altında aydınlanıyor. Satürn'ün 2009'daki ekinoksa girmesi sonucunda birçok uydunun kuzey ve güney yarıkürelerinde mevsimsel değişimler gerçekleşmişti. Şimdi ise Titan'ın güneyi yavaş yavaş karanlığa gömülüyor. Güney kutbundaki girdap olayının oluşumu, güney yarıkürede başlayacak olan kış mevsiminin bir göstergesi olabilir. Titan'ın güney kutbundaki girdabın hareketli görüntüsü için tıklayınız. Cassini'nin böyle bir görüntüyü alabilmesi aracın Satürn'ün ekvatoral düzlemdeki yörüngesine göre daha açılı başka bir yörüngeyi izlemesiyle gerçekleşti. Görüntüyü yorumlayan bilimcilere göre görüntüdeki açık renkler havanın alçaldığını ve kenara doğru tekrar yükselerek bulutları oluşturduğunu gösteriyor. Buna karşılık girdabın altında neler olduğu ise bilinmiyor. Görüntünün siyah-beyaz versiyonunda ise kozmik ışınların kameraya isabet etmesinden dolayı beyaz noktalar görülüyor. Bu doğal ve renkli görüntü kırmızı, yeşil ve mavi filtreler yardımıyla gerçekleştirildi. Cassini bu görüntüyü alırken Titan'dan 484 000 km uzaklıktaydı. Resim ölçeği ise piksel başına 3 km'dir."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/cassini-yine-enceladusa-ucuyor/", "text": "Satürn ve uydularını gözetlemekle görevli olan Cassini aracı, bir kez daha 21 Kasım'da Enceladus uydusunun 1606 km kadar yakınından saniyede 7.7 km'lik bir hızla geçecek. Daha önce 2 Kasım günü ilginç uydunun 102.7 km yakınından geçen araç, uydunun Güney kutbunun 89. derece enlemini görüntülemişti. Bu defa uyduya farklı bir konumdan yaklaşacak. Cassini uzay aracındaki kontrollü uçuş yapmayı sağlayan iticiler, aracın uyduya sağ salim yanaşmasını sağlıyor. Araç böylece uydunun yüzey şekillerini kızılötesi tayfçekeri ile detaylandırıp termal bir haritasının oluşmasına fırsat tanıyacak. Cassini'nin bu uçuşu uyduya yaptığı 8. yakın uçuş olduğundan E-8 olarak kodlandırıldı. Enceladus'ta ne var ki Cassini burayı önemsedi. Aslında Enceladus'un yüzeyinin altında sıvı su olduğundan şüphe ediliyor. Öyle ki bir varsayıma göre Satürn'ün halkalarından biri Enceladus'tan fışkıran sodyum tuzu ile oluşmuş. Şimdi Cassini ile Enceladus'a ilişkin daha fazla bilgi elde edilmek isteniyor. İşte Cassini'nin Enceladus görüntülerinden birkaçı: Yukarıdaki görüntüler uydunun iki ayrı yarıküresini gösteriyor. Soldaki görüntü Güney yarımküreyi, sağdaki ise Kuzey yarımküreyi gösteriyor. Görüntü ölçeği nokta başına 110 m'dir. Kuzey yarıküredeki kraterler güneydekilere göre daha eski ve daha derindir. Görüntüdeki çizgiler ise yüzeyde oluşmuş dernliği değişen kırıklardır. Fotoğraflar 30 Ekim'de yani Cassini'nin 2 Kasım'daki yakınlaşması öncesi alınmış. Cassini'nin 2 Kasım'daki yakın uçuşu sırasında alınan iki fotoğraf görülüyor. Sağdaki görüntüde araç uyduya 10 000 km uzaklıktayken çekilmiş. Sağdaki fotoğrafta ise araç uyduya 14 000 km uzaklıktayken alınmıştır. Fotoğraf işlenmemiş haldedir. Yani uydunun gönderdiği fotoğraflar üzerinde bir düzenleme yapılmamış ham halleridir. Fotoğraflar ve Haber Kaynağı: Cassini"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/cassiniden-enceladusa-veda/", "text": "NASA'nın Cassini uzay aracı Satürn'ün dinamik uydusu Enceladus'a yaptığı son yakın uçuşun görüntülerini iletti. Cassini son olarak 19 Aralık'ta Enceladus'un 4999 km yakınından geçmişti. Cassini şimdiye kadar 22 Enceladus uçuşu gerçekleştirdi. Uyduda jeolojik hareketlilik olduğunun anlaşılması üzerine önceki yıllarda aracın yörüngesinde değişiklik yapılmıştı. NASA'nın Jet İticileri Laboratuarı'ndan Cassini yöneticisi Earl Maize: Bu son yakın geçiş hem üzüntü hem de heyecan duygularını ortaya çıkardı. Bir yandan aracın son yakın geçişini yapması nedeniyle üzülürken diğer yandan Güneş Sistemi'ndeki en ilginç cisimlerden birindeki soru işaretlerinin giderilmesi memnuniyet yarattı diyor. Cassini görevinin biteceği Eylül 2017'ye kadar Enceladus'u izlemeyi sürdürecek olsa da uyduya bir daha bu kadar yaklaşamayacak. JPL'den Linda Spilker: Şaşırtıcı buzlu dünyanın yakın görüntüleri dokunaklı bir veda niteliğinde. Cassini bu gizemli uydunun buzlu kabuğunun altında belki de yaşamı destekleyen okyanus olduğunu keşfetmişti. Ancak yaşam var mı sorusunun yanıtı henüz belli değil diyor. Cassini 2005 yılında Enceladus'ta şaşırtıcı jeolojik hareketlilik olduğunu göstermişti. Bunun ardından uydunun özellikle güney kutbuna yakın alanlardaki yarıklardan uzaya fışkıran maddeyle ilgili keşifler yapılmıştı. Bilim insanları 2014'de buzlu okyanus olduğundan kuşkulanmış ve 2015'de uyduyu saran küresel bir okyanus olduğunu gösteren kanıtları elde etmişlerdi. Görseller telif hakkı: NASA/JPL-Caltech/Space Science Institute Astronomi Diyarı'nda yayınlanan önceki Enceladus haberlerine buradan ulaşabilirsiniz."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/cassiniden-mutlu-yillar-kartlari/", "text": "|Satürn halkası, Titan ve sistemin en büyük üçüncü uydusu Dione aynı karede. |Titan, Satürn, Satürn halkaları ve gölgeleri. NASA'nın Cassini uzay aracı Satürn Sistemi görüntülerinden oluşan birbirinden güzel yeni tebrik kartları hazırladı. Zaten Güneş Sistemi'nin en gözde gezegenlerinden Satürn'ün bu güzel görüntülerini süsleyenler ise en büyük uydusu Titan ve diğer uydu geçişleri. Cassini, bilim insanlarına uzun zamandır uydu geçişlerine ilişkin gözlemlerini iletiyor. Bu olağan görüntülerde bile Satürn Sistemini kendini gösteriyor. Satürn'ün buzlu, havasız ve sade içerikli uydularına karşılık, turuncu görünümü ve Güneş Sistemi'nde atmosferi olan tek uydusu Titan bir başka görünüyor. Titan'ın atmosferi Dünya'nın ilkel dönemdeki atmosferine benzetiliyor. Dünya'nın kuzey yarım küresinde kış mevsimi başlamasına karşılık Satürn'ün kuzey yarım küresi birkaç yıl sürecek bahar mevsimini yaşamaktadır. 2017 yılına kadar görevde kalacak olan Cassini, Mayıs 2017'de kuzey yarım küredeki bahardan yaza geçişe de tanık olacak ve yine birbirinden güzel görüntüleri iletecek. |Satürn'ün en büyük uydusu Titan bu görüntüde Dione'den biraz uzakta kaldığı için daha küçük görünüyor. |Titan'ın güney kutup bölgesindeki turuncu ve mavi pus tabakaları. Uzay Teleskopu Enstitüsü'nden Cassini Görüntüleme ekibi üyesi Carolyn Porco: Cassini, Güneş Sistemi'nin bu süslü bölgesinden hepimize mutlu ve huzur dolu bir yıl diliyor diyor. 1 Yorum Gezegenlerin en güzeli ile mutlu yıllar..."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/cassiniden-rhea-izlenimleri/", "text": "Bilim insanları Güneş Sistemi'ndeki gezegen ve uydularına yönelik haritalama çalışmasına devam ediyor. Elbette bu iş uzay araçlarındaki gelişmiş algılayıcı ve tarayıcılarla gerçekleştiriliyor. Haritası oluşturulmaya çalışılan bir başka cisim ise Satürn'ün Rhea uydusu. Cassini bu uydunun yüzey yapısını ve kraterlerinin özelliklerini; çeşitli ölçümler yaparak da bilim insanlarına uydunun tarihi çalışmasında önemli veriler sunuyor. Rhea, Satürn'ün en büyük 2. uydusudur. Geçmişte yaşadığı acı olayları yüzeyindeki büyük ve belirgin çizgilerle göstermeye çalışıyor. New York-Ithaca'daki Cornell Üniversitesi'nden Paul Helfenstein: Bu son Cassini görüntüleri Rhea'nın jeolojik geçmişini anlamamıza yardımcı oluyor. Kendisinden daha küçük olmasına karşılık Dione uydusu sanki Rhea'nın kuzeni gibidir. Bu anlayış belki de iki uydunun Satürn çevresindeki yörüngelerinin birbirine yakın olmasından kaynaklanıyordur. Yeni görüntülerle her iki uydunun yüzey yapısının benzerlikler gösterdiğini de belirledik diyor. Cassini Rhea'yı Kasım 2009 ile Mart 2010 tarihleri arasında adeta kıskaca aldı. Mart uçuşu sırasında araç uyduya sadece 100 km uzaklıktaydı. Bu gözlemler eşliğinde bilim insanları Rhea'nın evatorunun hemen üstündeki küçük bir halkayı oluşturduğuna dair ciddi bir olasılık üzerinde duruyorlar. Elbette bunun dışında Rhea'ya ilişkin çok ayrıntılı görüntüler elde edildi ve bunlar Satürn Sistemi için çekilmiş en iyi fotoğraflar arasında yerlerini aldılar. Bunların dışında uyduya ilişkin kayda değer görüntüleri 1980 ve 1981 yıllarında iki Gezgin aracı iletmişti. Rhea ve Dione'daki buz volkanları incecik bir buz halkasını oluşturmuş olabilir. Gezgin aracından alınan görüntülerin çözünürlüğü düşük olduğundan bu halkaların daha ayrıntılı incelenmesi mümkün olmamıştı. Temmuz 2004'ten bu yana görecde olan Cassini'nin gönderdiği yüksek çözünürlükteki görüntülerle iki uydunun yarımkürelerinden fışkıran madde tespit edildi. Görüntülerdeki küçük izlerin, derin çukurların dik duvarları boyunca yer alan parlak buzu ve yer kabuğu hareketleri nedeniyle buzlu volkanlar gibi fışkırma özelliği gösterdiği belirlendi. Kasım 2009'daki yüksek çözünürlüklü Cassini görüntülerinde yarım küredeki fışkırma gözlendi. Bilim insanları bazı kısımları düz bazı kısımları kıvrımlı olan çukurların yer aldığı görüntüleri 3 boyutlu olarak birleştirdi. 3 boyutlu görüntüde ovalarda serpiştirilmiş şekilde büyük kraterlerin yakınındaki yüksek tepeleri gösterdi. Yoğun kraterlerin varlığı Rhea'nın geçmişte çok hareketli iç etkilerle karşılaştığını ve bu nedenle de yüzeyde bunun izlerinin ortaya çıktığını gösteriyor. Yüzeydeki iki büyük kraterde daha küçük kraterlerin olmayışı ise bu kraterlerin yakın zamanda oluştuğunu gösterir. Bazı yerlerde yüzeydeki uçurumlar hareketlenmiş ve böylece daha düz bir zemin oluşumunu sağlamışlardır. Mart uçuşundan alınan bir fotoğrafta uydu yüzeyini dik olarak kesen parlak iki buzlu kırığı gösteriyor. Uydunun Satürn'e bakan kısmındaki mavi ile renklendirilmiş bölge, buzlu yüzeydeki taneciklerin oluşturduğu ve birbirine ince bir hatla bağlı olan dokuyu gösteriyor. Yeni görüntüler eşliğinde Rhea'nın yüzeyine ilişkin adlandırma Uluslararası Astronomi Birliği tarafından onaylanmaktadır. Görev süresi 2017 yılına kadar uzatılan Cassini'nin gerek Rhea gerekse de diğer Satürn uydularına yönelik haritalama çalışması sürüyor. Berlin'deki Alman Havaötesi Enstitüsü Merkezi'nden ve Cassini bilim ekibinden Thomas Roatsch: Özellikle 11 Ocak 2011 tarihini iple çekiyorum. Cassini bu tarihte Rhea'nın 76 km yakınından geçecek. Bu geçişle elde edeceğimiz görüntüler en iyi Rhea görüntüleri olacak diyor. Kaynak: Cassini Kısaca Rhea: 1528 km çapıyla en büyük ikinci Satürn uydusu olan Rhea, Satürn'den 527 bin km uzaklıkta bulunuyor. Uydu 1672'de Cassini tarafından keşfedildi."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/cassiniden-saturn-sistemi-goruntuleri/", "text": "Mimas'ın gölgesi Satürn'ün güney yarıküresi üzerinde. Mimas'ın kendisi görüntüde olmamasına karşılık gölgesi dev gaz gezegen üzerine düşmüş. Gezegenin halkaları ise görüntünün üst kısmında görülüyor. Cassini bu görüntüyü dar-açılı kamerası ile 21 Ocak 2012'de kaydetti. Araç bu sırada gezegenden 2.6 milyon km uzaklıktaydı. Görüntü ölçeği piksel başına 15 km'dir. Mimas 1789'da William Herschel tarafından keşfedilmişti. Enceladus'suz albüm olmaz! Satürn'ün en ilginç uydularından olan Enceladus'un bu buz fışkırtan görüntüsü 27 Mart 2012'de alındı. Satürn'den yaklaşık 232 197 km uzaklıkta dolanan uydudan fışkıran buzlar gezegenin F halkasını oluşturduğu düşünülüyor. Enceladus 1789'da William Herschel tarafından keşfedilmişti. Patates görünümlü Janus! Yine 27 Mart tarihli görüntüde Cassini bu kez bize Janus'u gösteriyor. Boyutları 194 x 190 x 154 km olan uydu, gezegenden 151 422 km uzaklıkta yer alıyor. Uydu 1966'da Audouin Dollfus tarafından keşfedilmişti. Buz Uydu Dione 28 Mart tarihli görüntüde Dione'nin bir bölümü görülüyor. 1118 km çapa sahip buz örtüsüyle kaplı Dione gezegenden 377 400 km uzaklıkta bulunuyor. Uydu 1684'de Giovanni Cassini tarafından keşfedilmişti."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/cassiniden-titan-ve-rhea-goruntuleri/", "text": "İnsan gözünün algılayamadığı özel noktalar için Cassini'nin yakın kızılötesi filtreler ile Titan'ın karanlık kısımları gözlenebiliyor. Bilimciler bu alanlara Fensal ve Aztlan adını verdiler. Bu karanlık alanların yüksek ve büyük tepelerden oluştuğu düşünülüyor. Titan, Satürn'ün en büyük uydusu olup 5150 km çapa sahiptir. Görüntü Titan'ın Satürn'e bakan kısmına aittir. Titan kuzey ve sağa doğru 32 derece yatmış şekilde görülmektedir. Görüntü 13 Nisan 2013'de aracın spektral filtresi kullanılarak yakın kızılötesi -938 nanometre- dalga boyunda elde edildi. Cassini görüntüyü elde ettiği sırada Titan'dan 1.797.000 km uzaklıktaydı. Görüntü ölçeği piksel başına 11 km'dir. Geçtiğimiz milyonlarca yıl boyunca çarpışmalara uğramış Rhea yüzeyi. Rhea, Satürn'ün en büyük ikinci uydusu olup 1528 km çapındadır. Görüntü 9 Mart 2013'de araçtaki dar açılı kamerayla alındı. Cassini bu sırada uydudan sadece 3670 km uzaklıktaydı. Görüntü ölçeği piksel başına 22 metredir. Görüntülerin telif hakları: NASA/JPL-Caltech/Space Science Institute"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/cassiniden-uydu-gecisleri/", "text": "Uzun zamandır Satürn Sistemine yönelik yeni gelen görüntülere yer vermemiştim. Gerçi Encaladus ve Titan'a ilişkin haberlerde bu uyduların görüntüleri yer almıştı. Ama sırf görüntü içerikli bir yazı yazmayalı uzun zaman olmuş. 2009'un bu son günlerini Satürn ile süsleyeyim istedim. Satürn'ün çevresinde dolanıp hem Satürn hem de uydularını gözetlemeye devam eden Cassini uydusundan çok hoş görüntüler geldi. Bu görüntülerden özellikle Satürn'ün önünden geçiş yapan uyduların görüntülerini seçtim. Siz de göreceksiniz ki gerçekten etkileyici fotoğraflar. Fotoğraflar Cassini sitesinden alınmıştır. İki küçük uydudan gösterişli geçiş.... Sağdaki uydu 396 km'lik Mimas ve görüntünün ortasına yakın yerde halkanın hemen altında görülen siyah nokta ise 179 km'lik Janus uydusunun geçişi görülüyor. 15 Ekim tarihli fotoğraf Cassini Satürn'den 975 bin km uzaklıktayken alındı. Görüntü ölçeği piksel başına 109 km'dir. 1 Yorum bunları görebilecek zamanda yaşadığımız için ne kadar şanslıyız.. ve ileriki nesiller ne kadar daha da şanslı olacaklar."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/cassininin-son-pozu-muhtesem-saturn/", "text": "Cassini 13 yıldır evi olarak bildiği Satürn çevresindeki macerasını geçtiğimiz Eylül ayında sona erdirmişti. Ancak aracın ilettiği verilerle keşifler sürecek. Cassini, Satürn'e düşmeden önce dev gezegene son kez baktı ve bu fotoğrafı çekti. Cassini'nin 13 Eylül 2017'de geniş açılı kamerası ile ürettiği bu görselde Satürn halkalarıyla birlikte görülüyor. Satürn'ün doğal rengini elde etmek için kırmızı, yeşil ve mavi filtrelerini kullanıldı. Görüntüde ayrıca Prometheus, Pandora, Janus, Epimetheus, Mimas ve Enceladus uyduları da görülüyor. Cassini'nin Satürn Sisteminde kabaca neler keşfettiğini hatırlamakta fayda var. NASA'nın Jet İticileri Laboratuvarı Cassini görüntüleme ekibinden Robert West bu noktaya dikkat çekiyor: Cassini'nin bilime katkıları gerçekten muhteşem oldu. Gezegenin çevresindeki halkaların yapısından, Titan ve Enceladus'un iç yapılarına kadar bir dizi bilinmeyeni gün ışığına kavuşturdu. Cassini ekibi veda için özel bir görüntü elde etmeyi istiyordu. Elbette aracın görevinin sona ermesi onlar için kolay olmadı. Johns Hopkins Üniversitesi Uygulamalı Fizik Laboratuvarından Elizabeth Turtle: Her gün Satürn'den bilgi akışı geliyordu ve buna alışmıştık. Her seferinde değişik manzaralarla karşılaşıyorduk. Elveda demek zor olsa da bunların hepsini Cassini'ye borçluyuz diyor. Görseller için telif hakkı: NASA/JPL-Caltech/Space Science Institute Cassini'nin akıllarda kalan önemli keşifleri: Titan Atmosferinde Karmaşık Moleküller"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/casus-gokada-maffei-2/", "text": "Astronomi Diyarı 2010 yılını casus bir gökada haberiyle noktalıyor. Spitzer Kızılötesi Uzay Teleskopu ile görünür ışığın % 99.5'ini yutan ve belli belirsiz bir leke olarak görünen bölgede bir gökada olduğunu belirledi. Maffei 2 Gökadası Spitzer'in kızılötesi ışığı ile kendini ele verdi. Gökadanın önündeki ve görülmesini engelleyen tozlu yapı ancak kızılötesi teleskoplarla aşılabiliyor. 1968 yılında gökbilimci Paolo Maffei bir kızılötesi fotoğraf plakası üzerinde belli belirsiz bir leke olduğunu fark etti. Bundan dört yıl sonra şimdi onun adıyla anılan ve gökada olması muhtemel cisim bulundu. Bu aynı zamanda kızılötesi gözlemle yapılmış ilk keşifti. Yıllar geçtikçe kızılötesi gözlemle birçok gizli cisim ve cisimler üzerindeki ayrıntılar ortaya çıkarılacaktı. Gizli gökada Maffei 2 büyüklüğüyle yüzyıldır kataloglanmış olabilirdi. 18. yüzyılda Charles Messier bu gökadayı görebilseydi kataloğuna ekleyebilirdi. Ancak tozlar arkasında gizlemiş gökadayı görmesine olanak yoktu. Spitzer görüntüsü gökadanın yapısını bet olarak ortaya çıkardı. Güçlü merkez çubuğu ve asimetrik kollarıyla gökada, bol yıldızlı çekirdeğe sahip. Gökada merkezine kütle çekimi etkisiyle sürüklenen toz ve gazın etkisiyle oluşan yoğun patlamalar yıldız oluşumlarını tetiklemektedir. Kaynak: Spitzer Not: Maffei Grubu ile ilgili Bulutsu'da yer verilen ayrıntılı bilgiye ulaşmak için tıklayınız. İyi yıllar."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/catlak-yuzlu-enceladus/", "text": "Donmuş tepe ve çukurların yüzeyi ağ gibi saran görünümdeki bu buzlu cisim Satürn'ün Enceladus uydusudur. Amatör gökbilimci Gordan Ugarkovic tarafından işlenen Enceladus'un bu görüntüsü 31 Ocak 2011'de uydudan 81 000 km uzaklıkta bulunan Uluslararası Cassini uzay aracı tarafından çekildi. Uydu yüzeyindeki yarık ve sırtlar Satürn'ün kütle çekimi kuvevti nedeniyle oluştuğu düşünülüyor. Diğerlerine daha genç ancak çok daha derin ve güneye uzanan yarık göze çarpıyor. Buna karşılık uydu yüzeyi kabaca iki kısıma ayrılabilir. Kuzey bölgesi daha çok eski kraterlerle kaplanmış. Güney yarıkürenin neredeyse yüzeyin tamamı kaplan çizgili desenlerin oluşturduğu yarıklarla kaplı olup bunlardan dışarıya organik madde püskürmektedir. Hızları saatte 2000 km'ye ulaşan bu buzlu parçacıklar Satürn'ün E halkasına katılmaktadır. Püsküren bileşikler uydunun yüzeyinin altında yaşam için uygun şartlara sahip bir sıvı okyanusu gösteriyor olabilir. Görüntüdeki bir diğer ayrıntı ise Satürn tarafından yansıyan güneş ışığının, uydu yüzeyinde bir hilal oluşturması."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/ceres-az-otede/", "text": "Şafak cüce gezegen Ceres'e hızla yaklaşıyor ve az bildiğimiz bu yeni dünya hakkında taze görüntüler yolluyor. Ceres'in yeni 27 piksellik görüntüsü, Aralık ayının başında alınana göre 3 kat daha yüksek çözünürlükte. Şafak aracı bir kaç hafta sonra, 6 Mart'ta daha iyi görüntüler sunmaya başlayacak, çünkü bu tarihten itibaren araç Ceres'in yörüngesine girme hazırlıklarına başlayacak kadar yaklaşacak. NASA'nın Jet İticileri Laboratuarı'ndan Marc Rayman: Güneş Sistemi'ndeki cüce gezegenlerden biri olan Ceres hakkında çok az şey biliyoruz. Şafak bu durumu değiştirebilir diyor. Elimizdeki en iyi Ceres görüntüleri 2003-2004 yıllarında Hubble Teleskopu ile alındı. 13 Ocak 2015'de Şafak'ın aldığı bu görüntü Hubble görüntülerinin % 80'i kalitesinde. Ancak ilerleyen günlerde yollayacağı görüntüler Hubble'ın görüntülerinden çok daha iyi olacaktır. Almanya'daki Max Planck Enstitüsü'nden Andreas Nathues: Zaten bu son görüntüde Ceres üzerinde büyük krater gibi yapılar görünüyor gibi dİyor. Ceres, Mars ile Jüpiter arasındaki asteroit kuşağının en büyük cismidir. 950 kilometrelik çapa sahip cüce gezegenin yüzeyinin tamamen buz olduğu düşünülüyor. Bilim insanları bu buzlu kabuğun altında sıvı okyanus olabileceğinden kuşku ediyor. Kaliforniya Üniversitesi'nden Chris Russell: Ekibimiz Ceres'i ilk kez bu kadar ayrıntılı görecekleri için oldukça sabırsız. Bu gizemli dünya bakalım bize neler sunacak diyor. Şafak bilindiği üzere Ceres'ten önceki hedefi Vesta'ya uğramış ve 30.000'dan fazla görüntüyü iletmişti. Ortalama 525 kilometre çapındaki Vesta'nın çevresinde 2011 ve 2012 yıllarında kalan Şafak, o zamandan bu yana Ceres'in peşindeydi."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/ceres-manzaralari/", "text": "Asteroit kuşağındaki en büyük cisim olmasına karşılık bir cüce gezegen olan Ceres ile ilgili pek bilgimiz yoktu. Hubble gibi gelişmiş teleskoplarca elde edilen veriler çapı, kütlesi gibi temel bilgiler veriyordu. Bu gizemli ve Güneş Sistemi'nin kökeni hakkında önemli ipuçları verecek cüce gezegene bir araç gönderilmeliydi. İşte o araç Şafak oldu. Eylül 2007'de fırlatılan Şafak 2011 yılında ilk hedefi olan dev asteroit Vesta'ya ulaştı. Vesta yörüngesinde yaklaşık iki yıl boyunca görev yaptı. Bu ilginç cismin haritası oluşturuldu ve elde edilen veriler hala işleniyor. Siz de Vesta'nın neye benzediğini, yüzeyinde neler olduğunu http://vestatrek.jpl.nasa.gov/ adresinden inceleyebilirsiniz. Eylül 2012'ye kadar Vesta yörüngesinde kalan Şafak bu tarihte bir başka cisme yönlendirildi. 2015'de Ceres yörüngesine girdi ve görevini sürdürüyor. Şafak bugüne kadar 69000'den fazla fotoğraf, 132 GB'dan fazla veriyi Dünya'ya iletti. Aracın kilometre sayacı şu an 5,6 milyar kilometreyi gösteriyor. Şafak Ceres'in yüzeyi, kraterleri, dağları ile görüntüleri iletti. Özellikle bir kraterdeki parlak noktalar dikkatleri çekti. Bu noktaların neler olduğu henüz belli değil. Ama bunların tuz stoğu olduğu hakim görüş. İşte Ceres'ten manzaralar... Ceres'in ilk ilgi çeken parlak noktalı krateri: Occator. Kraterdeki bu parlak noktaların karbonat içerdiği belirlendi. Alttaki küçük görselde kırmızı alanlar yüksek, gri alanlar düşük miktarda karbonat içeriyor. Krater 92 km genişliğe ve 4 km derinliğe sahip. Biri yaşlı diğeri daha genç iki krater. Kenarları daha belirgin olan üstteki krater genç olanı. Alttaki ise neredeyse bozulmaya başlamış. Yeni krater oluşurken diğerine akan maddenin oluşturduğu köprü iki krateri birleştirmiş. Görüntü 25 Ocak 2016'da Şafak Ceres'ten 385 km uzaktayken, yani alt yörüngedeyken alındı. Yine Occator kraterindeyiz. Bu sefer merkezdeki parlak nokta ile krater duvarı arasında saçılmış görünen parlak alanları görüyorsunuz. Dikkatleri çeken şey bu parlak noktaların oluşan tepelerde ve onların çevresinde görülüyor olması. Merkezdeki parlak nokta ise fotoğrafın sol altında görülüyor. Fotoğraf 26 Mart 2016'da Şafak Ceres'ten 385 km uzaktayken alındı. Ceres'in büyük kraterlerinden birinin yüksek çözünürlükteki bir parçasını görüyorsunuz. Datan krateri 60 km çapındadır. Görüntü 30 Mart'ta Ceres'ten 385 km uzaktan alınmıştır. 13 Haziran 2016'da alınan bu fotoğraf Ceres'te ufku ve yüzeydeki dağları ve çukurları net bir şekilde gösteriyor. Ceres asteroit kuşağında yer aldığından milyonlarca yıl boyunca sayısız darbelere, çarpışmalara uğramıştır. Aslında burada gördüğünüz de Kirnis adındaki bir başka kraterin içi. Yaşlı oval şekilli büyük krater neredeyse görülmez olmuş. Onun üzerindeki genç krater ise Ceres'te görülen benzer büyüklükteki kraterlere göre de yaşlı. Yani aslında buradaki irili ufaklı binlerce kraterin yanında iki yaşlı krater ve onların oluşturduğu engebeli arazi gözleniyor. 18 Nisan 2016 tarihli bu görüntü alındığında bilin bakalım Şafak Ceres'ten ne kadar uzaktaydı? Şafak aracının elde ettiği diğer görselleri, http://dawn.jpl.nasa.gov/multimedia/images/ adresinden inceleyebilirsiniz. Çeşitli animsayon ve görseller eşliğinde elde edilen videolara http://dawn.jpl.nasa.gov/multimedia/videos/ adresinden ulaşabilirsiniz. Önceki Ceres haberlerine göz atabilirsiniz: Ceres haberleri. Not: Yukarıdaki tüm görsellerin telif hakkı NASA/JPL-Caltech'dedir."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/ceres-seyrine-devam/", "text": "Ceres gözlemleri sürüyor. NASA'nın Şafak uzay aracı cüce gezegen üzerindeki parlak noktaların gizemini çözecek ipuçlarını toplarken aynı zamanda yüzeyden bir piramit gibi yükselen tepeyi görüntüledi. Jet İticileri Laboratuvarı'ndan Carol Raymond: Dış Güneş Sistemi'deki buzlu uydular gibi Ceres'te de bol miktarda krater bulunmaktadır. Ancak Ceres'tekilerin büyük ve merkezlerinde tepe olması diğerlerinden ayıran bir özelliktir. Bu ve diğer özellikler Ceres'in iç yapısının anlaşılmasını sağlayacaktır. Şafak 4400 km'lik Ceres üzerindeki ikinci haritalama yörüngesinden cüce gezegen gözlemini sürdürmektedir. 90 km genişliğindeki parlak noktalı kraterin yeni görüntüsü önceki gözlemlere göre çok daha fazla sayıda parlak nokta olduğunu belirledi. Büyük parlak alan 9 km genişliğindeki bir alanı kaplamakta ve en az sekiz parlak noktadan oluşmaktadır. Son derece parlak olan bu noktaların buz ya da tuzdan oluşma olasılığı vardır. Şafak üzerindeki görünür ve kızılötesi haritalama tayfölçeriyle Ceres yüzeyinden yansıyan ışığa bakarak mineral dağılımı belirlenir. Her mineral kendine özgü görünür ve kızılötesi ışık dalga boyu yayınlayarak kendini gösterir. Uzay aracının daha fazla gözlem ve görüntü iletmesi gizemli parlak noktalarda olmak üzere birçok gizemin çözümüne yardımcı olacaktır. Son görüntülerde parlak noktalara ek olarak düz bir alandan yükselen dak yamaçlı dağ görülmektedir. Dağ yüzeyden yaklaşık 5 km yükseğe uzanmaktadır. Ceres merkezinde tepe olan kraterler dışında farklı boyutlu birçok krater bulundurmaktadır. Yüzeyde heyelan ve çökmüş yapılar gibi geçmişte yaşanmış hareketlere ait henüz yeterli veri bulunmamaktadır. Şafak'ın 2011 ve 2012 yıllarında 14 ay süreyle gözlediği Vesta'nın sırlarını açıklığa kavuşturması gibi Ceres'in de gizlenmiş taraflarını tüm açıklığıyla ortaya koyacağına inanılıyor. Şafak bir cüce gezegeni ziyaret eden ve Güneş Sistemi'nde iki farklı cismin yörüngesine giren tek uzay aracıdır. Şafak 6 Mart 2015'de Mars ile Jüpiter arasındaki asteroit kuşağındaki en büyük cisim olan Ceres yörüngesine girdi. Şafak 30 Haziran'a kadar şu anki yörüngesinde kalacak. Ağustos başında ise Ceres'ten 1450 km yüksekteki diğer yörüngesine hareketlenecektir."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/ceres-uzerindeki-parlak-noktalarda-beklenmeyen-degisimler-kesfedildi/", "text": "ESO'nun Şili'deki La Silla Gözlemevi'nde bulunan HARPS tayfölçeri ile yapılan gözlemlerde cüce gezegen Ceres özerindeki parlak noktalarda gerçekleşen beklenmedik değişimler gözler önüne serildi. Yeryüzünden gözlendiğinde bir ışık noktasından fazlası olmasa da, bu ışık üzerinden yapılan ayrıntılı çalışmayla Ceres'in sadece kendi etrafındaki dönüşüyle beklenen değişimler değil, aynı zamanda gün içinde parlaklığı artan noktalar ve diğer değişimler de gözlendi. Bu gözlemler parlak noktalardaki maddelerin uçucu olduğunu ve güneş ışığının ılık parıltısıyla buharlaştığına işaret ediyor. Ceres, Mars ve Jüpiter arasında bulunan asteroid kuşağındaki en büyük nesne olup, cüce gezegen sınıfına alınan tek üyedir. NASA'nın Şafak uzay aracı bir yıldan uzun bir süredir Ceres'in yörüngesinde dolanmakta ve yüzeydeki ayrıntıları görüntülemektedir. En şaşırtıcı gözlemlerden birisi de oldukça parlak noktaların keşfi olup, bu bölgeler çevrelerindeki karanlık yerlere göre çok daha fazla ışık yaymaktadırlar . Bu noktalardan en göze çarpanı Occator kraterinin içinde yer almaktadır ve Ceres'in diğer asteroid komşularına göre çok daha aktif bir dünya olabileceği izlenimi uyandırmaktadır. Şili'deki La Silla Gözlemevi'nde bulunan ESO 3.6-metre teleskopu üzerindeki HARPS tayfölçerinin kullanıldığı yeni ve oldukça hassas gözlemler sayesinde sadece Ceres'in kendi ekseni etrafındaki dönmesiyle meydana gelen noktasal değişimler değil, aynı zamanda bu noktaların gün içerisinde güneş ışığı ile buharlaştıklarını gösteren diğer değişimlerde bulundu. INAF Trieste Gökbilim Gözlemevi'nden yeni çalışmanın yürütücüsü Paolo Molaro hikayenin geri kalanını şöyle tamamlıyor: Şafak uzay aracının Ceres üzerindeki gizemli parlak noktaları ortaya çıkarmasıyla, hemen Yeryüzü'nden yapılabilecek olası ölçümler aklıma geldi. Ceres kendi etrafında döndükçe üzerindeki noktalar da Dünya'ya yakınlaşmakta ve sonra uzaklaşmaktadır ki bu da yansıyarak Dünya'ya ulaşan güneş ışığının tayfını etkilemektedir. Ceres kendi etrafındaki bir turunu dokuz saatte tamamlamaktadır ve hesaplamalara göre bu noktaların dönmeden kaynaklanan hareketlerinin yeryüzüne göre hızları oldukça küçüktür, saatte yaklaşık 20 kilometre civarında. Ancak bu hareket Doppler etkisi adı verilen bir yöntemle ve HARPS gibi hassas aygıtlarla ölçülebilecek kadar büyüktür. HARPS aygıtını kullanan araştırma ekibi Ceres'i Temmuz ve Ağustos 2015'te iki gecenin biraz üzerinde bir süre boyunca gözledi. Sonuçlar şaşırtıcıydı, diye ekliyor çalışmanın yürütücülerinden Antonino Lanza . Tayfta Ceres'in dönmesinden kaynaklanan değişimleri zaten bekliyorduk, ancak beklemediğimiz geceden geceye değişen oldukça büyük diğer değişimlerdi. Ekibe göre gözlenen değişimler güneş ışığı nedeniyle buharlaşmaya uğrayan uçucu bileşenlerin varlığı nedeniyle olabilir . Occator krateri içindeki noktalar Güneş tarafından aydınlatıldığı sırada, güneş ışığını oldukça etkin bir şekilde yansıtan gaz sütunları meydana getiriyorlar. Daha sonra bu sütunlar hızlıca buharlaşarak, yansıtıcı özelliklerini kaybediyor ve bu da gözlemdeki ışık değişimine karşılık geliyor. Bununla birlikte bu etki, geceden geceye değişerek, hem kısa hem de uzun zaman ölçeklerinde gerçekleşen diğer rastgele değişimlere yol açıyor. Eğer bu yaklaşım doğrulanırsa Ceres'in Vesta'dan ve diğer ana asteroid kuşağı nesnelerinden oldukça farklı olduğu ortaya çıkacaktır. Görece yalıtılmış bir konumda olsa da, iç kısımlarında aktif bölgeler olduğu görülüyor. Ceres'in su yönünden zengin olduğu bilinse de, bunun parlak noktalarda ilişkisi henüz bilinmiyor. Yine yüzeyden sürekli sızan maddenin enerji kaynağı da bilinmiyor. Şafak Ceres'i ve gizemli noktalarını incelemeye devam ediyor. Yerden HARPS aygıtı ve diğer tesisler ile yapılan gözlemler uzay görevi tamamlandıktan sonra bile devam edebilir. Notlar Şafak uzay aracı ile keşfedilmelerinden sonra, NASA/ESA Hubble Uzay Teleskopu ile 2003 ve 2004 yıllarında alınan Ceres'in daha önceki görüntülerinde de daha az belirgin olarak tanımlandılar. Ceres üzerindeki noktalarda bulunan yüksek yansıtma oranına sahip maddelerin yeni oluşmuş su buzu ya da sulu magnezyum sülfat olabileceği tahmin ediliyor. Güneş Sistemi'nde iç kısımları aktif olan çoğu nesne, örneğin Jüpiter ve Satürn'ün büyük uyduları, gezegenlerine olan yakınlıklarından dolayı güçlü gel-git etkilerine maruz kalmaktadırlar. ESO-Türkiye"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/ceres-yakin/", "text": "Şafak uzay aracı asteroit kuşağındaki cüce gezegen Ceres'i incelemeyi sürdürüyor. Aracın ilettiği veriler gökbilimcilere yeni ipuçları veriyor. Son çalışmada Ceres'i üç boyutta gösteren bir dakikalık film üretildi. Ceres yaklaşık 4300 km çapındadır. Los Angeles Üniversitesi'nden Christopher Russell: Ceres yardımıyla önemli bilgiler elde edebileceğiz diyor. Şafak uzay aracı bir yıl boyuna Ceres'i gözleyecek. 2007'de fırlatılan Şafak Temmuz 2011-Eylül 2012 arasında Mars ile Jüpiter arasındaki asteroit kuşağındaki en büyük asteroit Vesta'yı gözledi. Bilim insanları Vesta'nın yüzeyini gözleyerek Güneş Sisteminin oluşumu sırasındaki koşulları öğrendi. Ceres ise Vesta'dan daha farklı yapıya sahiptir. Örneğin Vesta'da çok az miktarda su ve buz varken, Russell'a göre Ceres'in yüzeyinin altında önemli miktarda su ve buz olabilir. Suyun varlığı tepelerin çok yükselmesine engel olacağı gibi yüzeydeki mineralleri de etkileyecektir. Russell ayrıca Ceres'te Vesta'nın tersine zayıf bir atmosfer ve belki de yaşama sahip olabileceğini de söylüyor. Bilim insanları Ceres verileri arttıkça şeklini, boyutunu, iç yapısını, yüzeyini, termal ve tektonik evrimini öğrenebilecek. Verilerle Ceres ve Vesta'nın hangi koşullarda oluştuğu anlaşılabilecek. Şafak, standart roketlere göre on kat daha verimli çalışan iyon itici roketlere sahiptir. Araçta ayrıca yüzeydeki elementlerin dağılımını ortaya çıkaran iki yüksek çözünürlüklü kamera, mineral analizi için görünür ve yakın kızılötesi tayfölçerleri, yüzeydeki hidrojen ve demir dağılımını gösteren gama ışını ve nötron tayfölçeri bulunmaktadır. Aracın şimdiye kadar toplam maliyeti 472 milyon $' ı buldu. Russell'a göre Şafak'ın maliyeti diğer araçların fayda analizine göre oldukça düşüktür. Çerez ve Vesta'ya ayrı ayrı araç yollansaydı maliyetin iki katına çıkacağını da ekliyor. Video: https://www.youtube.com/watch?v=uSaLVAl-ObY"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/ceresin-ic-evrimi-arastiriliyor/", "text": "Mars ile Jüpiter arasındaki asteroit kuşağının en büyük cismi Ceres'in yüzey özellikleri ile iç yapısının evrimi arasında bilinenden daha yakın ilişki var. Özellikle çukur zincirleri ve Ceres'te yaygın olan ikincil kraterlerin özellikleri bu çalışmaya konu oldu. Veriler, Ceres yüzeyinin altındaki malzemenin yüz milyonlarca yıl önce dışa doğru itilmesi sonucunda yüzeyde çatlamalara neden olduğunu gösteriyor. NASA'nın Jet İticileri Laboratuvarından Dawn görevi araştırmacılarından Jennifer Scully: Ceres'in yüzeyinin altındaki madde yukarı doğru hareket ettiğinde dış katmanın bazı kısımları koptu ve kırıklar oluştu diyor. Ceres'in yüzey altından yükselen malzeme cüce gezegenin nasıl değiştiğini göstermektedir. Çalışma ile çarpma kraterlerinin dışında yaklaşık bir kilometre uzunluğa sahip 2000'den fazla doğrusal hat tespit edildi. Bu hatları inceleyen araştırmacılar hatların iki türde olduğunu belirledi. En yaygın tür ikincil krater zincirleri yani çarpma krateri nedeniyle dışarı atılan maddenin oluşturduğu çukurlardı. Diğeri yani çukur zincirleri ise yeraltı kırıklarının yüzey göstergeleridir. Çukur zincirleri Ceres'in iç evrimi hakkında önemli bilgiler vermektedir. Scully, çalışmanın en zor olan kısmının ikincil krater zincirleri ile çukur zincirlerini ayırmak olduğunu söylüyor. Buna karşılık ayrım ayrıntılı çalışmayla yapılabilir. Örneğin ikincil kraterler düzensiz çukur zincirlerine göre daha yuvarlaktır. Dahası, çukur zincirlerinin kenarları zor görülürken ikincil kraterlerin kenarlarında genelde duvar bulunur. Çukur zincirleri Ceres yüzeyi boyunca eşit dağılmamıştır. Bu da küresel yeraltı okyanusunun donması sonucunda tüm yüzeyde kırık oluşması senaryosunu çürütür. Çatlakların bir kısmının çarpma nedeniyle oluştuğunu söylemek de olanaklı değildir, çünkü Ceres'te böyle bir ölçekte kırılmayı gösteren miktarda delil bulunmuyor. Araştırmacılara göre en olası açıklama yükselen maddenin bir bölümünün çukur zincirlerine neden olmasıdır. Malzeme kendini çevreleyen maddeden daha az yoğun olduğundan yukarı doğru akmış olabilir. Araştırmacılar aynı konunun başka ekiplerce de ele alınmasını ve başka modellerle denenmesini bekliyor. Ancak bu durumda Ceres'de neler olup bittiği gün yüzüne çıkabilir."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/ceresin-iki-yuzu/", "text": "Şafak uzay aracı Ceres'e yolculuğunu sürdürüyor. Araç en son 12 Şubat'ta cüce gezegenden 52.000 km uzaktayken çektiği fotoğrafı Dünya'ya iletti. Bu görüntüler beraberinde birçok soruyu gündeme getirdi. Özellikle de yüzeydeki kraterler ve gizemli parlak noktalar. Şafak aracı Ceres'in yörüngesine 6 Mart'ta girecek ve o zaman cüce gezegenin yüksek çözünürlükteki fotoğraflarını elde edebilecek. O zamana kadar elimizdeki en iyi fotoğraflar bunlar olacak. Şafak, 2011 yılında dev asteroit Vesta'nın yanına gidip 14 aylık uzun bir inceleme dönemi geçirdi. Böylece Vesta'nın yüzey haritasını elde eden bilim insanları bir başka bilinmedik cisme aracı yönlendirdi: cüce gezegen Ceres. Asteroit kuşağındaki en büyük cisim olan Ceres'in çalışılması Güneş Sistemi'nin oluşumuna ait önemli ipuçları verebilir. Tıpkı Vesta'nın bu yönde çok değerli bilgiler sunduğu gibi."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/ceresin-parlak-krateri/", "text": "NASA'nın cüce gezegen Ceres çevresinde dolanan Şafak uydusu her zamankinden daha keskin ve ayrıntılı görüntülerle yüzeydeki bol kraterli yapıyı gösterdi. Bu fotoğraflar ilk haritalama çalışması için aracın 4400 km çaplı Ceres'e yaptığı ilk yakın uçuş sırasında elde edildi. Görüntülerde parlak noktalı kraterde yer aldı. Kraterin 90 km çapında olduğu ve üzerinde birçok ve farklı boyutlarda parlak noktanın yer aldığı görüldü. Bilim insanları bu görüntülere bakarak parlaklıkların ve parlaklık farklılığının nedenine ilişkin bir çözüm önerisi getirdi. Kaliforniya Üniversitesi'nden Şafak görevi baş araştırmacısı Chris Russell: Bu yapılarla ilgili aklımıza gelen ilk fikir buz yansıması olduklarıdır. Bunun kaynağını henüz anlayamadık. Güneş Sistemi'nde çoklukla gördüğümüz ama Ceres'te daha farklı olarak kendini gösteren tuz yansıması olasılığını da düşünüyoruz. Daha yakından ve farklı açılarla alınabilecek yeni görüntülerle ne olduğu açıklığa kavuşabilir diyor. Şafak Ceres gibi yüzeyi kraterlerle kaplı dev asteroit Vesta'yı 2011 ile 2012 arasında 14 ay süreyle izledi ve yüzeydeki çukurları, tepeleri, çökmüş yapılar, heyelanlı bölgeleri görüntüledi. Şafak ayrıca üzerindeki görünür ve kızılötesi haritalama tayfölçeriyle 16 Mayıs'ta Ceres'in kuzey yarımküresini gerçek renkleriyle gösterdi ve sıcaklık dağılımını ortaya koydu. Sıcaklık verileri kızılötesi ışıkla alındı. Araç aynı zamanda parlak noktaların niteliğini de belirleyebilecek özelliklere sahiptir. 3 Haziran'da şimdiki yörüngesine yerleşen Şafak, 2 Haziran'a kadar Ceres'i buradan izleyecek. Ağustos başında ise yeni yörüngesine yerleşip, Ceres'i 1450 km uzaktan izleyecek. 6 Mart 2015'de Ceres yörüngesine oturan Şafak iki farklı cismin yörüngesine giren ilk uzay aracı oldu. Araç daha önce Vesta'yı izlemiş ve onbinlerce görüntüyü dünyaya iletmişti."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/ceresin-parlak-kraterleri/", "text": "Şafak aracı cüce gezegen Ceres'in yeni görüntülerini iletti. Yeni görüntülerde ilgi parlak madde içeren kraterlerde toplandı. Mars ile Jüpiter arasındaki Asteroit Kuşağı'nın en büyük cismi olan cüce gezegen Ceres NASA'nın Şafak adlı uzay aracı tarafından inceleniyor. Araç Ceres'ten 385 km uzaklıktayken ilettiği görüntüler önemli bilgiler içeriyor. 34 kilometre çapındaki Haulani Krateri'nin duvarında oluşmuş heyelan yumuşak bir arazide olduğunu gösteriyor. Görüntüdeki yapay renkler araştırmacıların yüzeyin morfolojisi hakkında fikir yürütmesine yardımcı olmaktadır. Buradaki mavimsi tonlar püsküren malzemenin dağılımını ortaya koymaktadır. Ceres üzerindeki mavimsi renk genç yapıları diğerlerinden ayırmaktadır. Almanya'daki Max Planck Enstitüsü Güneş Sistemi Araştırması ekibinden Martin Hoffmann: Haulani, Ceres yüzeyindeki darbenin beklenen özelliklerini göstermektedir. Krater yakınındaki oluşumlara oranla daha genç olduğunu görmekteyiz diyor. Kraterin çokgeni andıran şekli ise dikkat çekicidir. Çünkü Dünya dahil diğer gezegen ve uydularında görülen kraterler daireseldir. Haulani dahil çoğu kraterin belirgin ve düz kenarları gençliğin göstergesi olup aynı zamanda yüzeyin altındaki stresi de göstermektedir. Diğer krater Okso'nun en belirgin özelliği de parlak olmasıdır. 10 km genişliğindeki krater Ceres'in 0 derece meridyeni yakınındadır. Okso'nun oluşumu bir kısım kütlenin yüzeyin altında sıkıştığını ve burada büyük bir çökmeye neden olduğunu işaret etmektedir. Bu açıdan eşsiz özelliktedir. Şafak verilerini inceleyen bilim insanları Ceres'te farklı görünen kraterlerin mineral çalışmasını kolaylaştıracağını ümit ediyor. Aşağıdaki video serisi Şafak aracının şimdiye kadar elde ettiği verileri göstermektedir. İyi seyirler."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/cereste-safak-zamani/", "text": "NASA'nın Şafak uzay aracı cüce gezegen Ceres'in yörüngesine girmek için ilk hamleyi başarıyla yerine getirdi. Araç geçtiğimiz Cuma günü Ceres'ten 61.000 km uzaktayken kütle çekimini iyiden iyiye hissetti. NASA'nın Jet İticileri Laboratuvarı'ndan yönetilen operasyonda aracın iyon motorlarının tam kapasite çalıştığı görüldü. Şafak 'gayet sağlıklıyım' mesajını merkeze ilettiğinde Ceres'in yörüngesine girmeye başlamıştı. JPL'den Şafak görevi başmühendisi ve görev yöneticisi Marc Rayman: 1801 yılında keşfedilen Ceres, önce gezegen, sonra asteroit ve sonunda cüce gezegen sınıfına alındı. Şafak 7,5 yılda 4,9 milyar km yol alarak Ceres'e ulaştı diyor. Şafak bir cüce gezegeni ve iki dünya dışı cismi inceleyen ilk araç olma unvanını da taşıyor. Şafak 2011 ile 2012 arasında asteroit kuşağındaki en büyük asteroit olan Vesta'yı Dünya'ya binlerce veri ileterek incelemişti. Ceres ve Vesta, Mars ile Jüpiter arasında bulunan asteroit kuşağının en büyük iki cismidir. Uzay aracının ilettiği 1 Mart tarihli son görüntülerde Ceres hilal evresinde görünüyor. Aslında Şafak Nisan ortalarına kadar yörünge düzeltmesi yapacağı için Ceres'in karanlık yani Güneş ışığı görmeyen tarafında kalacak. Bu nedenle genelde yollayacağı fotoğraflar çok da net olmayacak. Kaliforniya Üniversitesi'nden Şafak görevi baş araştırmacısı Chris Russell: Çok heyecanlıyız. Önümüzde gözlem yapılacak ve veri alınacak bir buçuk yıl var. Elimizde bol veri deposu olacak, çalışmak için şimdiden sabırsızlanıyoruz diyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/cereste-sasirtan-parlak-noktalar/", "text": "Şafak uzay aracı cüce gezegen Ceres'e yaklaştıkça gökbilimciler yeni sorularla karşılaşıyor. Uzay aracının Ceres'e 46.000 kilometre uzaktayken aldığı bu görüntüde birbirine yakın iki farklı yerde parlak noktalar dikkat çekti. Gökbilimciler bu bulmacanın uzay aracının Ceres yörüngesine oturmasıyla çözülebileceğini belirtiyor. Los Angeles Kaliforniya Üniversitesi'ndeki Şafak görev merkezinden Chris Russell: Ceres üzerinde biri diğerinden daha parlak olan iki ilginç alan görülüyor. Bu noktalar volkanik kökenli olabilir, ama emin olabilmek için daha iyi çözünürlükte fotoğraf gerekiyor. Ancak o zaman jeolojik yorum yapabiliriz diyor. Bilim insanları önümüzdeki 16 ay süresince cüce gezegeni daha iyi ve yüksek çözünürlükteki görüntülerle inceleyebilecek. Şafak 6 Mart'ta Ceres'in yörüngesine girecek. Bu sayede cüce gezegenin yüzeyi ayrıntılı incelenerek geçmişi ortaya çıkarılacak. Elbette bu ilginç parlak noktaların gizemleri de o zaman açığa kavuşacak. Almanya Max Planck Enstitüsü Güneş Sistemi Araştırma Merkezi'nden Andreas Natheus: Parlak noktalar henüz kameramızda oldukça küçük görünüyor. Ancak Ceres üzerindeki herhangi şeyden çok daha parlaklar. Bu beklediğimiz bir şey değildi diyor. Şafak 2011-2012 arasında asteroit kuşağındaki en büyük asteroit olan Vesta'yı incelemiş ve Dünya'ya 30.000'den fazla fotoğraf yollamıştı. Ceres 950 km'lik çapıyla 525 km'lik Vesta'dan daha büyüktür. Vesta ve Ceres, Mars ile Jüpiter arasındaki asteroit kuşağının en büyük iki cismidir."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/ceresteki-parlak-nokta-bilmecesi-cozuldu/", "text": "Mars ile Jüpiter arasındaki ana asteroit kuşağında bulunan Ceres çevresinde görev yapan NASA'nın Dawn aracı cüce gezegene ait yakın plan görüntüleri işlenmeye devam ediyor. Görevi Ekim 2018'de sona eren araç Ceres yüzeyine 35km kadar yaklaşmıştı. Elde edilen görüntüler eşliğinde araştırmacılar Ceres'in önemli bir sırrını çözmeyi başardı: parlak noktalar yüzeyin altından dışarı süzülen tuz tanecikleri. Bilim insanları parlak alanların çoğunlukla sodyum karbonattan oluşan birikintiler olduğunu keşfetti. Bu madde muhtemelen yüzeye süzülen ve buharlaşan sıvıdan kaynaklanıyor ve bu sıvı gerisinde tuz kabuğu bırakarak buharlaşıyor. Henüz bilinmeyen şey o sıvının nereden geldiği. Dawn bilim insanları görevin sonuna doğru toplanan verileri analiz ederek sıvının derin bir tuzlu su deposundan veya tuzla zenginleştirilmiş sudan geldiği sonucuna vardılar. Ceres'in kütle çekimini inceleyen araştırmacılar cüce gezegenin içyapısı hakkında oldukça fazla bilgi sahibi oldular. Buna göre tuzlu su deposunun 40 km derinliğinde ve yüzlerce kilometre genişliğinde olduğunu belirlediler. Ceres, dış güneş sisteminin bazı buzlu uydularında olduğu gibi, büyük bir gezegenin kütle çekiminin etkilerinden kaynaklanan iç ısınmadan yararlanamıyor. Ancak Ceres'in 92km genişliğindeki Occator kraterine odaklanan araştırma Ceres'in diğer buzlu cisimler gibi su zengini olduğunu gösteriyor. Bu parlak alanlar aynı zamanda da genç oluşumlar olduğunu gösteriyor. Eski alanlar bunlara göre daha koyu görünümdedir. Bazıları 2 milyon yıldan daha genç olan parlak alanlar jeolojik aktivitenin devam ettiğini gösteriyor. Ceres'in yüzeyine su taşıyan tuzlar yüzlerce yıl içinde hızla kurur. Ancak Dawn'ın ölçümleri suların hala olduğunu gösteriyor ki bu bilgi sıvıların yakın zamanda yüzeye ulaşmış olduğu anlamına geliyor. Böylece Occator krateri bölgesinin altındaki sıvının varlığı ve derin iç kısımdan yüzeye malzeme akışının sürdüğünün kanıtıdır. Buradaki akışa neden olan etki ise kraterin oluşmasını sağlayan 20 milyon yıl önce oluşan bir çarpma. Çarpma etkisiyle oluşan ısının oluşturduğu çatlaklardan, etkisi birkaç milyon yıl içinde azalsa da yüzeye sıvı akışı devam etmektedir."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/cerez-niyetine-asteroit/", "text": "NASA'nın Chandra X-Işını Gözlemevi verilerini kullanan gökbilimcilere göre Samanyolu merkezindeki dev karadelik çevresinde görülen buharlaşma ve fişeklerin nedeni yutulan asteroitler olabilir. Chandra birkaç yıldır Yay A* olarak bilinen süper kütleli karadelikten X-ışını fişekleri görüyordu. Fişekler birkaç saat içerisinde parlaklıklarını yüz katına çıkarıyor. Aynı olay Şili'de ESO'nun Çok Büyük Teleskopu ile kızılötesi verilerle de ortaya çıkarılmıştı. İngiltere-Leicester Üniversitesi'nden Kastytis Zubovas: İnsanların karadelik çevresinde asteroit grubu olup olmamasına ilişkin kuşkuları bulunuyordu. Çalışmamızda böylesi aniden ortaya çıkan fişeklerin ancak asteroitlerle oluşabileceğini belirledik diyor. Zubovas ve ekibi kendi yıldızlarından koparılmaya çalışılan yüzlerce asteoit ve kuyruklu nesnenin Yay* çevresinde bir bulut oluşturduğunu düşünüyor. Karadeliğin yaklaşık 150 milyon km kadar yakınına sokulan asteroitler, karadelikten kaynaklanan kütle çekimi nedeniyle parçalanacaktır. Yay* üzerine düşerken ısınan asteroitler, tıpkı Dünya'ya düşerken atmosferdeki gazlara sürtünerek yanan meteorların görünümü gibi, alev alarak arkalarında ince bir gaz bırakacak şekilde buharlaşır. Kalıntıları da karadelik tarafından yutulur. Leicester Üniversitesi'nden Sergey Nayakshin: Yay*'a yakınlaşan bir yıldıza bağlı gezegenin ya da asteroitin yörüngesi değişebilir. Sonuçta karadeliğe sürüklenerek kaçınılmaz sona sürüklenir diyor. Chandra'nın gözlemlediği fişeklerin ancak 10 km büyüklüğe sahip büyük asteroitler tarafından oluşabileceği belirtiliyor. Burada Yay*'ın tükettiği çok daha küçük asteroitler de olabilir ancak onların oluşturduğu fişekler çok daha sönük kalacağından fark edilmeleri mümkün değildir. Bu sonuçlarla Dünya'ya yakın yıldızların çevresindeki asteroit sayısıyla Samanyolu merkezine yakın yıldızlardaki asteroit sayısının benzer olacağı düşünülerek, kaç asteroitin bölgede olacağını tahmin etmeye çalışıyorlar. Hollanda'dan Amsterdam Üniversitesi'nden Sera Markoff: Doğrusu 10 milyar yıl yaşındaki gökada merkezindeki karadeliğin birkaç trilyon asteroiti yuttuğunu düşüyoruz. Elbette bu mevcut asteroit sayısının çok azıdır diyor. Yay*'ın yakınına sokulan gezegenler asteroitler kadar çok değildir. Böylesi olaylar elbette X-ışını teleskoplar olmadan önce de oluyordu. Şimdi ise Chandra ve diğer X-ışını görevleri yardımıyla bulutlardan yansıyarak gelen X-ışını parlamaları görülebiliyor. Böylesi bir gezegenin yaşamı aniden sona erecektir. Güneş Sistemi'ndeki gezegenleri bekleyen sona göre çok daha dramatik bir şekilde diyor Zubovas. Yay* dolaylarında gerçekleşecek parlamalar izlenmeye devam ediyor. Bu çalışma asteroit ve gezegen oluşumuna yönelik yeni anlayışları da beraberinde getirecektir."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/cern-higgs-tamam/", "text": "Geçtiğimiz yıl Büyük Hadron Çarpıştırıcısı'ndaki ATLAS ve CMS deneyleri sonuçlarına göre 'büyük olasılıkla' keşfedildiği belirtilen Higgs bozonuyla ilgili yeni sonuçlar açıklandı. Buna göre öncekine oranla iki buçuk kat daha fazla veri ışığında parçacıklara kütle kazandıran Higgs bozonuna rastlandığı belirtildi. Ancak görülenin kuramın öngördüğü birkaç Higgs bozonundan hangisi olduğu bilinmiyor. Anlaşılan bu sorunun yanıtı için bir süre beklemek gerekecek. Stanmdart modele göre Higgs bozonu bir spine sahip değil. Bu haliyle parçacıklara eşlik ederek onlara kütle kazandırıyor. CMS ve ATLAS deneyleri de bu görüşü doğrular nitelikte sonuçlar gösterdi. Başka bir ifadeyle parçacıkların birbiriyle etkileşimleri Higgs bozonunun varlığına işaret etmektedir. CMS deneyi sözcüsü Joe Incandela: 2012 verileriyle ulaştığımız ön sonuçlar müthiş. Önümüzde daha uzun bir yol olmasına karşılık artık Higgs bozonunun varlığından eminiz diyor. ATLAS deneyi sözcüsü Dave Charlton: Bu sonuca ulaşmak için pek çok özel kişi büyük çaba gösterdi. Onlar standart modelin işaret ettiği türden spin-parite özellikli Higgs bozonunun varlığını belirledi. Şimdi de ölçüm aşamasına geçildi diyor. Higgs bozonunun tespiti oldukça zor. Her olay için 1 trilyon dolayında proton-proton çarpışması gerçekleştirilir ve ardından elde edilen muazzam miktardaki deneysel veri yorumlanır. Verilerin yorumlanması ve açıkta kalan kısımların kapanması için işlenecek daha çok veri bulunuyor. Not: Higgs bozonuyla ilgili ayrıntılı bir yazıya kuark.org adresinden ulaşabilirsiniz."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/cernde-ilk-carpisma-verileri-alindi/", "text": "Yapımı 20 yıl süren CERN'deki Büyük Hadron Çarpıştırıcısı'ndan ilk çarpışma sonuçları alınmaya başladı. 20 yıldır bugünü bekleyen fizikçilerin heyecanlanması ise gayet doğal. LHC'de ilk çarpışma geçtiğimiz hafta gerçekleşmişti. Çarpışmadan altı gün sonra ALICE ile ilk veriler alınmaya başlandı. ALICE gurubunda görevli fizikçilerden Dr. David Evans böylesine bir çalışma içerisinde yer almaktan dolayı çok mutlu olduğunu belirtiyor. ALICE algılayıcısı saniyenin milyonda biri hassasiyette çalışmaktadır. LHC'de çarpıştırılan iki protondan ortaya çıkan enerjinin bir kısmı Einstein'ın E=mc^2 denklemi kullanılarak elektrik yüklü parçacıklar ile antimadde parçacıklarına dönüşür. İşte bu parçacıklar ALICE dedektörü yardımıyla bulunur. ALICE ile Büyük patlamadan hemen sonra ilkel evren içinde oluşan temel parçacık çorbasındaki kuarklar ve gluonlar irdelenebilecek. Bu parçacıklar büyük patlamadan sadece birkaç mikro saniye içinde oluşmuştur. ALICE algılayıcısında 30 ülkeden yaklaşık 1000 kadar fizikçi ve mühendis çalışmaktadır. Algılayıcı yaklaşık 10 000 ton ağırlığındadir. ALICE'e bağlı olan son derece gelişmiş ileri teknoloji ürünü izleme sistemleri ve elektronik ağ yapısı bulunmaktadır. Kaynak: Science&Technology"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/ceset-yildizin-hayaleti/", "text": "Uzun zaman önce süpernova olarak patlayan bir yıldızın ortaya çıkardığı ürkütücü manzaraya bakıyorsunuz. Yengeç bulutsusu adı verilen yapı Hubble teleskopu ile görüntülendi. Cismin hareketsiz görünmesi sizi aldatması: bölge hala hareketlidir. Bulutsunun merkezindeki yıldız ritmik hareketlerle bulutu beslemektedir. Yıldızın çekirdeği patlama sonucunda kalan tek parçasıdır. Nötron yıldızı olarak sınıflandırılmış cisim Güneş kütlesinde olmasına karşılık birkaç kilometrelik çapa sıkışmış olduğundan çok daha yoğundur. Bu esrarengiz cisim görüntü merkezine yakın olup adeta bir yıldız gibi parlamaktadır. Çevresinde saniyede 30 kez gibi muazzam hızla dönen cisim, yaklaşık 1 trilyon Volt gibi ölümcül manyetik alan üretir. Bu enerjik aktivitenin sonucunu ise en rahat şekilde pulsarın sağ üstünde genişleyen dalgalar halindeki gaz ile görebilirsiniz. Hubble gözlemleri renksiz ve farklı poz süreleriyle alınmıştır. Daha sonra bulutsunun farklı bölgelerindeki yapıları net görebilmek için yeşil ile renklendirilmiştir. Yengeç bulutsusu tarihte en yoğun çalışılan süpernovalardan biridir. İlk kez 1054'de Çinli gökbilimciler tarafından kayıtlara geçmiş ve parlaklığından dolayı gece-gündüz 23 gün boyunca izlenmiştir. Bu kayıtlara göre yıldızın parlaklığı Venüs'ün görünen parlaklığının altı katına kadar ulaşmıştır. Daha sonra bulutsu, 1758'de Charles Messier cismin gözleyerek hazırladığı kataloğa Messier 1 kod numarasıyla ekledi. Messier, cismi kuyrukluyıldız benzeri olarak tanımladı. Neredeyse yüzyıl sonra ise İngiliz gökbilimci William Parsons bulutsuyu çizmeyi başardı. Bu çizimde cisim bir yengeci andırdığından Yengeç bulutsusu adını aldı. 1928'de ise Edwin Hubble cismin Çinlilerin 1054'de gözledikleri cisim olduğunu fark etti. Amatör gökbilimcilerin görebileceği parlaklıkta olan bulutsu Boğa takımyıldızı yönünde olup 6500 ışık yılı uzaktadır. 1 Yorum Merhaba, Yaptığınız yayın hizmeti kamu yararına inanılmaz yararlı ve ana kaynağından bize aktarılan bilgi ve haberler, benim gibi amatör astronomi meraklılarının değerli bir kaynağı olmaktan da öte önemlidir. Emeği geçen herkese sonsuz teşekkürler ederim. Sağolun varolun."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/cevresini-temizleyen-supernova/", "text": "Büyük kütleli yıldızlar hayatlarını muhteşem bir süpernova patlamasıyla bitirirler. Samanyolu'nda her yüzyılda bir-iki süpernova oluşabilir ve bu patlamalar neredeyse gökadanın parlaklığına kadar ulaşır. Parçalanan yıldızın kalıntıları ise uzaya dağılır. Bir süpernova kalıntısı zamanla genişleyerek malzemesini uzaya yayar. Gökbilimciler birkaç olağandışı özelliklere sahip bir süpernova kalıntısı keşfettiler. 24.000 ışık yılı uzaklıktaki G352 olarak adlandırılan kalıntı, yaklaşık 45 Güneş kütleli malzemeye sahip olduğundan bir üstnova sonucu oluşmuştır. G352'nin başka bir özelliği ise kalıntının şeklinin X-ışını ile radyo verilerine göre farklı olduğunu göstermesidir. Radyo sinyalleri genelde elips şeklindeki merkeze aitken X-ışını verileri bunu çevreleyen başka bir elipsi işaret ediyor. G352'nin birleştirilmiş görüntüsünde mavi renk Chandra X-ışını Teleskopu ile alınan X-ışını verilerini ve pembe renk ise Ulusal Bilim Vakfı'nın Karl G. Jansky Çok Büyük Dizisi ile alınan radyo verilerine aittir. Buna ayrıca Spitzer Uzay Teleskopu'nun turuncu ile gösterilen kızılötesi verileri ve Sayısallaştırılmış Gökyüzü Tarayıcısı'nın beyaz ile gösterilen verileri de eklenmiştir. Yeni çalışmada G352'den yayılan X-ışını emisyonunun şaşırtıcı bir şekilde dağıldığı görülüyor. Bunun nedeninin 30 milyon derece sıcaklığındaki enkazın genişleme sonucunda yaklaşık 2 milyon dereceye kadar soğumasının etken olduğu düşünülüyor. G352'nin yaklaşık 2200 yıl önce patladığı düşünülüyor ve bu genç yaşın genişleyen enkazdan yayılan X-ışınlarını gözlemek için mükemmel olması gökbilimcilerin adeta iştahını kabartıyor. Bilim insanları kalıntıda gözlenen bu garip durumu açıklamaya çalışıyor. Malzeme miktarına göre çok fazla X-ışını yaymayan G352'nin, 45 güneş kütlesinde yani bir üstnova kütlesinde olması gökadamızdaki bir süpernova kalıntısı için fazladır. Bu da özel bir evrim sonucunda, büyük bir yıldız ve onu çevreleyen yoğun malzeme diskinin etkileşmesiyle, G352'nin oluştuğu düşünülebilir. Gökbilimciler aynı zamanda süpernova kalıntısı içindeki olası bir nötron yıldızı da aradı. Ancak sürpriz bir şekilde herhangi bir nötron yıldızının izine rastlamadılar. Buna göre ya nötron yıldızı çok sönük ya da burada aslında bir karadelik var."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/chandra-1000-yillik-kalintiyi-goruntuledi/", "text": "X-ışını astronomisi bu yıl 50. yılını kutluyor. Geçen yarım yüzyılda başta SN 1006 süpernova kalıntısı olmak üzere bir çok kalıntı verilerinde ilerleme sağlandı. SN 1006 kalıntısı M.S. 1 Mayıs 1006'da kendini gökyüzünde gündüz bile görülecek şekilde, Venüs'ten daha parlak olarak gösterdi. Bu muhteşem olay Çin, Avrupa, Japonya ve Arap astronomları tarafından belgelendi. Gökbilimciler 1960'lardan itibaren başlayan Uzay Çağı ile birlikte evreni X-ışını gibi farklı dalga boylarında çalışan algılayıcılarla gözlemeye başladı. SN 1006, X-ışınları kaynakları tarafından tespit edilen küçük kalıntılardan biriydi. NASA'nın Chandra X-ışını Gözlemevi SN 1006 kalıntısının yeni zarif bir görüntüsünü elde etti. Chandra, geriye beyaz cüce yıldızın kaldığı muazzam patlamanın ardından uzaya yayılan kozmik balonun tüm bağlantı noktalarını gösterdi. Bu yeni görüntü düşük , orta ve yüksek enerjili X-ışınlarıyla alınan verilerin birleştirilmesiyle oluşturuldu. Chandra görüntüsü Tip Ia süpernovası SN 1006'nın yapısı hakkında önemli bilgiler sunar. Bu sınıftaki süpernovalar bir beyaz cücenin arkadaşı yıldızdan madde çalması ya da iki beyaz cücenin birleşerek patlaması sonucunda oluşur. Gökbilimciler için bu tip süpernovalar ayrıca evrenin genişlemesi gözlemlerinde uzaklık ölçümleri için kullanılır. Yeni SN 1006 görüntüsü Tip Ia süpernovasının oluştuğu sırada uzaya atılan maddenin ayrıntılı bir haritasını da gösterir. Enkaz alanındaki silisyum, oksijen ve magnezyum gibi maddelerin bulunduğu katmanların izi, yıldızın patlamasıyla ilgili kuramsal modelleri sınamaktadır. Bilimciler ayrıca malzemenin patlama ile ne kadar hızla hareket ettiğini belirlemeye çalışıyor. Malzeme saatte 11 milyon km ile 17 milyon km arasında değişen hızlarla hareket etmektedir. SN 1006 Dünya'dan 7000 ışık yılı uzaklıkta bulunmaktadır. Yukarıdaki görüntü Chandra teleskopunun 8 günlük gözlemi sonucunda elde edildi."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/chandra-erken-evrendeki-karadelikleri-buldu/", "text": "Şimdiye kadar elde edilen en ayrıntılı x-ışını görüntülerini kullanan gökbilimciler büyük karadeliklerin erken evrenin ortak nesnelerinden olduğunu gösterdi. NASA'nın Chandra X-Işını Gözlemevi ile yapılan keşifte daha önce küçük olan karadeliklerin zamanla bulundukları gökadanın da büyümesiyle geliştikleri görüldü. Chandra'yı kullanan gökbilimciler gökyüzünde Chandra Güney Derin Alanı olarak tanımlanmış bölgeyi altı hafta boyunca inceledi. Chandra ile elde edilen yeni veriler Hubble Uzay Teleskopu'nun görünür ve kızılötesi verileriyle birleştirilerek evren 800 milyon ile 950 milyon yıl yaşındayken oluşan uzak 200 gökadadaki karadelikler incelendi. Hawai Üniversitesi'nden Ezequiel Treister: Şimdiye kadar bu erken gökadalardaki karadelikleri neyin oluşturduğuna ilişkin bir fikrimiz yok. Onların orada olduğunu ve bir gangbuster gibi büyüdüğünü biliyoruz diyor. CDFS içindeki uç noktalarda bulunan kusarlardaki karadelikler süper büyüme gerçekleştiriyor. ender rastlanan ve çok parlak nesneler karadeliklere düşerek onlara gerekli enerjiyi sağlıyor- Ancak CDFS içindeki kaynaklara göre yüz kat daha sönük olmasına karşılık bu kuasarlar yaklaşık bin kat daha büyük karadelik barındırıyor. Gözlemler uzak gökadaların % 30 ile 100'ünde büyüyen süper kütleli karadelikler olduğunu gösteriyor. Bu da gökyüzünün bu küçük gözlenen parçasında erken evrene ait en az 30 milyon karadelik bulunduğunu gösteriyor. Bu rakam ise erken evrene ait olduğu düşünülen 10 000 kuasardan daha fazla kuasar olduğu demek. Çalışma ekibinden Yale Üniversitesi'nden Kevin Schawinski: Bebek karadeliklerin yeni bir dağılımını elde ettik. Gördüğümüz bu bebek karadelikler 13 milyar sonra günümüzde bir dev karadelik olacağını düşünüyorum diyor. Erken evrendeki genç karadelik sayısı tahmin edilmiş ancak şimdiye kadar gözlenememişti. Ayrıntılı hesaplamalar karadeliğin büyümesiyle ilgili madde miktarının tahminlerden 100 kat daha fazla olduğunu gösteriyor. Bu karadelikler hemen hemen kalın gaz ve yoz bulutlarıyla örtülü olduğu için görünür ışıkla çalışan teleskoplarla gözlenemezler. Ancak x-ışınlarının yüksek enerjileri bu perdenin ardını gösterebilir. Karadelikler üzerinde çalışan fizikçiler ilk süper kütleli karadeliğin nasıl oluştuğunu ve büyüdüğünü öğrenmek istiyor. Karadelikler ve gökadaların birlikte gelişimini daha yakın uzaklıklarda gözlememize karşılık yeni Chandra sonuçları bunun bilinenden daha eski bir zamanda başladığını gösterdi. Yale Üniversitesi'nden Priya Natarajan: Gökbilimcilerin çoğu günümüz evrenindeki karadelik ve gökadaların birlikte yaşayarak büyüdüklerini düşünüyor. Biz ise bu ilişkinin çok erken zamanlarda başladığını gösterdik diyor. Büyük patlamadan sonra soğuyan evrendeki erken karadeliklerin sıcaklık artışı ancak yüksüz hidrojen kozmik bulutunun ortadan kalkmasıyla mümkün olabilir. Ancak Chandra'nın gözlemleri toz ve gaz bulutundaki morötesi ışımanın karadelikler tarafından bu iyonlaşmayı durdurduğunu gösteriyor. Dolayısıyla yıldızlar ve karadelikler büyüyemeden bu kozmik bulutun dağılmış olması muhtemeldir. Chandra çok uzaklardaki son derece sönük nesneleri bulmak açısından yeteneklidir. Ancak karadeliklerden foton yayımı olmadığı için kendilerini gizlemeyi başarıyorlar. Gökbilimciler bu nedenle Chandra'nın da yardımıyla uzak gökadaların ve yakınlarındaki tüm nesnelerden yayılan x-ışınımını toplayıp istatiksel olarak anlamlı olan sinyalin geldiği yeri belirlemeye çalışıyor. NASA-Chandra"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/chandra-ile-hd-189733-sistemi/", "text": "X-ışınları verileri gözönüne alınarak elde edilen büyük resim yıldızının önünden geçerken yakalanan bir ötegezegene ait. HD 189733b'ye ait düşünülen bu görsel NASA'nın Chandra X-Işını Gözlemevi ve Avrupa Uzay Ajansı'nın XMM Newton Gözlemevi'ne ait veriler sonucunda oluşturuldu. Büyük görsel, güneş benzeri HD 189733 yıldızı çevresinde dolanan HD 189733b adlı Jüpiter büyüklüğündeki bir gezegenini gösteriyor. Dünya'nın Güneş'e yakınlığına göre yıldızına 30 kez daha yakın olduğundan sıcak Jüpiter sınıfına giren gezegenin yörünge dönemi ise 2,2 gün. X-Işınları ile ilk kez gözlenen sistemin sürpriz üyesi ise kırmızı bir yıldız. Bu yıldız ise ana yıldızın çevresinde 3200 yılda bir turunu tamamlıyor. Chandra ile HD 189733 sisteminin son görüntüsü elde edildi. Merkezdeki büyük ve parlak olanı ana yıldızın sol üstünde ise onun soluk yıldız eşidir. Ana yıldızının önünden geçerken yakalanan ötegezegen ise küçük olduğundan X-Işını dalga boyundaki gözlemlerde ortaya çıkmaz. Gökbilimciler geçiş sırasında yıldızdan gelen X-ışını miktarının azalma miktarının üç katından fazlasının diğer yıldızdan gelen görünür ışıkla yok olduğunu belirtiyor. Bu da gezegenin atmosferinin çalışılmasını engelliyor. Bu sonuca işaret eder gibi gezegenin atmosferi açık mavi renkle gösterilmiştir. Hubble Uzay Teleskopu ile gözlenen HD 189733b'nin atmosferinde mavi ışık saçtığı bilinen silikat parçacıkları olduğu gösterilmişti. Yaklaşık on yıl önce keşfedilen HD 189733b gezegeninin atmosferi yıldızdan gelen morötesi ve X-ışını ile yavaş yavaş buharlaşmaktadır. Gökbilimcilere göre gezegen saniyede 100 milyon ile 600 milyon kilogram kadarlık maddeyi kaybetmektedir. Eğer gezegenin atmosferi uzamamış olsaydı bu oran % 25 ya da % 65 daha fazla olacaktı. Sadece 63 ışık yılı uzaklıkta olması nedeniyle HD 189733b gezegeninin atmosferi diğer sıcak-Jüpiterlere göre daha kolay çalışma olanağı tanır. Bu nedenle gökbilimciler için önemli bir hedeftir. Görsellerin telifleri: X-ray: NASA/CXC/SAO/K.Poppenhaeger et al; Illustration: NASA/CXC/M.Weiss"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/chandra-karadelige-akan-gazi-goruntuledi/", "text": "İlk kez bir karadeliğe doğru akan sıcak gazın görüntüsü, yaydığı X-ışınları ile elde edildi. NASA'nın Chandra X-Işınları Gözlemevi ile gerçekleşen gözlemler modern astrofiziğin en önemli iki problemini çözmeye yardımcı olacak: karadelikler nasıl büyüyor ve kütleleriyle kütle çekimi arasındaki ilişkiyi hesaplayabilmek. Çalışmaya konu olan canavar, 32 milyon ışık yılı uzaklıktaki NGC 3115 olarak bilinen gökadanın merkezindeki karadelik. Önceki verilerle karadeliklerin üzerine madde düştüğü gösterilmesine karşılık, düşen gazla ilgili alınan net bir imza yoktu. Karadeliğin çevresinde dolanan gazın karadeliğin çekimine ilk yakalandığı uzaklığa Bondi yarıçapı adı veriliyor. The Astrophysical Letters'ın 20 Temmuz sayısında yayınlanan araştırmanın başkanlığını yürüten Alabama Üniversitesi'nden Ka-Wah Wong: Büyük kütleli karadeliklerin davranışlarını anlamak açısından ona sarılı bir gazın görüntüsünü elde etmek çok heyecan verici bir gelişme. Chandra'nın çözme gücü, karadelik yakınındaki nesneyi ineleyerek onun maddeyi nasıl yakaladığı hakkında eşsiz bir veri sağlıyor diyor. Karadeliğe doğru yaklaşan gaz daha sıcak, daha parlak ve daha yoğun olur ve kendini x-ışını yayarak belli eder. Araştırmacılar gazın sıcaklık yükselişinden, karadeliğin Bondi yarıçapının 700 ışık yılı olduğunu hesapladı. Bu da gökada merkezindeki karadeliğin yaklaşık 2 milyar güneş kütleli olduğunu gösterdi. Chandra verileri ayrıca karadeliğe yaklaşan gazın yoğunluğunun da arttığını tahmin etmektedir. Kuramsal olarak gazın gözlenen özellikleri de göz önüne alındığında güneşin % 2'si kadar bir gaz kütlesinin her yıl karadeliğin Bondi yarıçapına doğru çekilmekte olduğu ortaya çıkıyor. Gazdaki enerji değişimi ve yaydığı ışımayla ilgili bazı fikirler öne süren araştırmacılar, NGC 3115'de görülen x-ışınlarından bir milyon kat daha parlak bir kaynak olması gerektiğini belirledi. Ekip üyesi Jimmy Irwin: Astrofizik alanında öne çıkan gizemlerden biri de karadeliğin çevresindeki alanın sönük ya da parlaklığını arttırmadan nasıl öyle kalabildiğidir. Bu karadelik bu sorunu çözebilecek güzel bir örnek olabilir diyor. Bu farklılığın en az iki açıklaması olabilir: Birincisi Bondi yarıçapına çok az madde akmakta ve bu nedenle de karadelik çok az maddeyi yutmaktadır. Diğeri ise ışıma ve enerji dönüşümlerinin çok az verimli olmasıdır. Karadelik üzerine düşen maddenin akışını ele alan farklı modeller, karadeliğe yaklaşan gazın yoğunluğunun ne kadar yükseleceğini farklı olarak tahmin ediyor. Gelecekte yapılabilecek gözlemlerle yoğunluğun ne kadar değiştiği daha duyarlı hesaplanarak bazı modeller saf dışı edilebilir."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/chandra-kozmik-sirri-araliyor/", "text": "Yukarıdaki görüntü M31 ya da bilinen adıyla Andromeda Gökadasına ait. Görüntü Chandra , Spitzer ve Dijital İzleme-Digitized Sky Survey verilerinden oluşturuldu. Gökadanın merkezini gösteren sarı parlak bölge Chandra ile alınmıştır. Evrenin genişlemesinden sorumlu olarak karanlık enerji gösteriliyordu. Chandra ile elde edilen görüntülerde ise bu işin sorumlusunun süpernovalar olduğu görülüyor. İki beyaz cücenin birleşmesi sonucunda oluşan Tip Ia süpernovası Chandra ile görüntülenmiş. Normal parlaklığının 40 katına kadar ulaşan bölgede beyaz cüceye aktarılan madde nedeniyle oluşan süpernovanın etkili olduğu belirtiliyor. Bu tür süpernovalara Tip Ia süpernovaları denir. Bugüne kadar 5 eliptik gökada için aynı sonuçlara rastlanmıştır. Tip Ia süpernovaları güçlü parlamalardır. Bu özelliklerinden dolayı da çok uzaklardan gözlenebilir. Bu patlamalara aslında neyin neden olduğu ise hala tartışılan bir problem. Bu bulgular Tip Ia süpernovalarının oluşumu hakkında fikir verebilir. Bilim insanları bir Tip Ia süpernovasının yaşlı bir yıldızın çökmesiyle oluşan beyaz cücenin madde biriktirmesi ve sonunda bu maddeyi dışarı fırlatmasıyla oluşturduğunu düşünür. İki beyaz cücenin birleşmesiyle de oluşabilen bu tip süpernovalarda yanıt bekleyen sorular da bulunmakta. Gözlenen süpernovalardan yola çıkılarak iki beyaz cücenin birleşmesiyle Tip Ia'nın oluştuğu varsayımı ağırlık kazanıyor. Tip Ia süpernovaları patlamadan hemen önce önemli değerlerde X-ışını yayarlar. Bu bilgiden hareketle iki beyaz cücenin birleşmesiyle oluşan süpernovalarda ise görülen X-ışını değeri daha az olacaktır. Bilim insanları Chandra'nın bu yeni bulgusuyla iki fikir arasını bulmaya çalışıyor. Üçüncü ama zayıf olan bir başka olasılık ise beyaz cücenin kütle eşiği sınırına gelerek patlamasıdır. Böylesi bir durumda gözlenen X-ışınlarının az olması kabul edilebilir. Ancak bu tip bir patlama Tip Ia süpernovalarının özellikleriyle bağdaşmamaktadır. Gökbilimciler gökada merkezlerinde gerçekleşen süpernovaların beyaz cücelerin birleşmesi sonucunda oluştuğunu düşünüyor. Gökada merkezlerinde Tip Ia süpernovası kalıntılarının bulunması bu sorunu çözebilir. Kaynak: Konuyla ilgili ayrıca Günün NASA Görüntüsü Sayfası'ndaki 22.02.2010 tarihli görüntüye ait açıklamayı okuyabilirsiniz."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/chandra-ve-hubble-yolun-sonuna-mi-geldi/", "text": "NASA, Chandra teleskopunun artık görevine devam edemeyeceğini bildirdi. Geçtiğimiz hafta gözlemevi güvenli moda alınmıştı. Chandra karadelikler gibi X-ışını yayan sıra dışı cisimleri gözlüyordu. Güvenli mod araçtaki aletlerin korunmasını sağlayan önlem durumudur. Bu durumda aracın aynaları güneş ışığı almayacak şekilde konumlandırılır. Sorunun ne olduğu NASA tarafından açıklanmadı ancak gözlemevindeki tüm sistemin başarılı bir şekilde korunduğu belirtildi. Araçtaki arızanın ne olduğu araştırılıyor. NASA'nın yaptığı açıklamada Chandra'nın 19 yaşında olduğu ve görev süresini beş yıl aştığı vurgulandı. Her şeye karşılık gözlemevinin yolladığı verilerin daha yıllarca işleneceği belirtiliyor. Hubble İle İlgili Sorun Chandra'daki sorunla birlikte Hubble teleskopunda da bir arıza oluştuğu belirlendi. Araçta jiroskop arızası oluştu. Jiroskop teleskopun dengesini sağlayan alettir. Uçaklarda ve denizaltılarda da jiroskop kullanılmaktadır. Arızanın ardından Hubble şu an güvenli moda alındı. Bu ayın başlarında Hubble'ın dört jiroskopundan ikisi arızalandı. Teleskopta kalan iki jiroskop dengeyi sağlayacak niteliktedir. Hubble'ın verimli çalışması için üç jiroskop gereklidir. Jiroskop arızası sonrası yedek paketler açıldı. Ancak yedek jiroskop başarıyla çalıştırılamadı. Ekip şimdi çok yüksek sapma açısı veren yedek jiroskoptaki hatayı gidermeye çalışıyor. 1 Yorum chandra ve hubble şu ana kadar görevlerini harfiyen yerine getirdi ve devam da edebilir bekleyip göreceğiz.esas olan james web bu inanılmaz teleskopu sabırsızlıkla bekliyoruz.selamlar."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/chandradan-yeni-bir-kesif/", "text": "Hubble, XMM Newton, dünya üzerinde kurulu birkaç teleskop ve Chandra X-Işını Teleskopu'nun ortak çalışması yeni bir gökada çarpışmasını ortaya çıkardı. Buna göre gökadalardaki karadelikler birkaç milyon yıl önce birleşmiş ve bu birleşmeden dolayı oluşan kütle çekim dalgalarının etkisi üçüncü karadeliği merkezden uzaklaştırmış. Görüntüdeki altın rengi Hubble ile elde edilen görüntüyü, mavi renk ise Chandra ile elde edilen görüntüyü gösteriyor. Görüntülerin birleşmesiyle ortaya çıkan yeni fotoğrafa konu olan nesne ise 3.9 milyar ışık yılı uzağımızda yer alıyor. Gökadanın uzun kuyruğu çarpışmanın yakın zamanda, yalnızca birkaç milyon yıl önce gerçekleştiğini gösteriyor. Chandra ve XMM Newton'dan alınan X-ışını dağılımına göre demir açısından zengin olan ve gökadanın diğer tarafındaki gaz, bizden uzaklaşma eğiliminde. Bu da, gazın gökadanın diğer tarafında bulunabilecek bir karadeliğe düştüğünü gösteriyor olabilir. Bu bilgiler birlikte değerlendirildiğinde iki farklı fikir ortaya çıkıyor. İlkine göre üçlü bir karadelik sistemi karşılaşmış olabilir. Buna göre iki gökada arasında gerçekleşen çarpışma sonucunda bu gökadaların karadelikleri yeni bir gökadayı oluşturdu. Bu karadeliklerin birleşmesine fırsat kalmadan başka bir gökada daha çarpışmaya katıldı. Üç karadeliğin arasındaki savaş, hafif olanın uzaklaşmasıyla sona erdi. Merkezdeki kaynağın sol altında görülen ışık kaynağı, aktif gökada çekirdeğindeki maddeden dışarı fırlamış ve karadeliğe doğru yönelen kısmı gösteriyor. Sağ üstteki kaynak ise iki karadeliğin birleşmesiyle yeni karadeliği oluşturan aktif gökada merkezini gösteriyor. Buna göre sağ üstteki aktif gökada merkezinden çıkan yüksek hızdaki X-ışını rüzgarı sol alttaki aktif gökada çekirdeğine doğru yöneliyor. Ayrıca sağ üstte gaz ve toz disklerinden dolayı gizlenmiş başka bir aktif gökada çekirdeği olduğu da düşünülüyor. X-ışını rüzgarları burada gizli bir çekirdek olduğunu gösteriyor. İkinci düşünce ise, gökadanın merkezinde bulunan iki süper kütleli karadeliğin birleştiği yönündedir. Bu süreçte yayılan kütle çekim dalgaları nedeniyle merkeze doğru iki karadelik birleşmek üzere yöneliyor. Dışarı atılan üçüncü karadelik ise merkezdeki iki karadeliğin sol altında gökada merkezinden uzaklaşan bir yıldız kümesinin içindedir. Gelecekte yapılabilecek ayrıntılı gözlemle bu iki senaryodan hangisinin doğru olduğunu ortaya çıkarabilecek. Kaynak: Chandra"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/chandranin-yeni-filmi-velanin-jetleri/", "text": "Chandra X-ışını Gözlemevi gişe rekorları kıran filmlerine, uzayda deli gibi dönen bir nötron yıldızından büyük hızlarla yayılan jet akışlarını konu alan filmle devam ediyor. Nötron yıldızları evrendeki en yoğun ve doğaya sanki meydan okumaya çalışan cisimlerdir. Bu Chandra filminin kahramanı olan Vela atarcası, büyük bir yıldızın çökmesiyle oluşan nötron yıldızıdır. 1000 ışık yılı uzaklıktaki Vela atarcası sadece 12 kilometre çapında olup bir helikopterin pervanelerinin en hızlı dönüş yaptığı gibi 89 milisaniyede bir dönüş yapar. (Ya da saniyede yaklaşık 9 dönüş) Atarca dönüşü sırasında çevresine ışık hızının yüzde 70'ine ulaşan hızlarda parçacık jetleri fırlatır. Yeni çalışma Chandra'nın Haziran-Eylül 2010 gözlemlerini kapsıyor. Çalışmaya göre jet akımları atarcanın yavaşlamasına neden olabilir. Bu da atarcanın bir topacın yalpalaması gibi presesyonuna neden olduğu düşünülüyor. Bu presesyon dönemi ise 120 gün olduğu hesaplandı. Toronto Üniversitesi'nden Martin Durant: Bahçeyi dönerek sulayan hortumdaki gibi Vela'da ışığının neredeyse yarısından fazlasını dışarı doğru ancak farklı yönlerde püskürtüyor diyor. Dönen bir nötron yıldızının presesyon nedeniyle şeklinin biraz yamuk görünmesine karşılık aslında mükemmel kürelerdir. Atarcanın şeklinde görülen bozulma hızlı dönmenin etkisiyle kabuğuyla süperakışkan çekirdek arasındaki etkileşme ve bundan dolayı oluşan ani hız değişimlerinden kaynaklanıyor olabilir. Long Beach'de 221. yapılan Amerikan Astronomi Derneği Toplantısı'nda dile getirilen çalışmayı gerçekleştiren ekipten George Washington Üniversitesi'nden Oleg Kargaltsev: Mükemmel küreden sadece 100 milyonda bir sapma. Ancak bu kadarlık küçük sapma bile yoğun nötron yıldızında büyük bir etkiye neden olabilir diyor. Vela atarcası ve presesyonu kanıtları onay görürse onun ilk kez bu şekilde bir nötron yıldızı tespit edilmiş olacak. Vela jetlerinin dönen sarmal şeklindeki hareketi doğal devinim şekline göre oldukça farklı bir görünüm sergiliyor. Buna ilişkin başka bir olasılık ise atarca çevresindeki güçlü manyetik alanların jetlere şeklini vermesidir. İç kısma doğru yakınlaşan manyetik çizgiler bükülür. Bu da etkisi artan manyetik alanın parçacıkları güçlü bir şekilde itmesine neden olur. Çalışma ekibi üyesi Park Üniversitesi'ndeki Pennsylvania State Üniversitesi'nden George Pavlov: Tıpkı delinmiş bir yangın hortumuna yüksek basınçta su verilmesi gibi. Hortumun deliğinden bükülerek fışkıran su gibi burada da şiddetli bir geçiş olabilir diyor. Bu Vela Atarcası'nın Chandra ile elde edilen ikinci filmi. İlk film Pavlov ve ekibi tarafından 2003'de yayınlandı. İlk Vela filmindeki jet akışları daha az belirgindi ve bunun, daha kısa ve düzensiz gözlem zamanları içermesi nedeniyle, presesyon sonucunda oluştuğuna ait bir bilgi yoktu. Ancak aynı veriler eşliğinde Porto Riko Arecibo Gözlemevi'nden Avinash Deshpande ve Hindiatan, Bangalore Raman Araştırma Enstitüsü'nden Venkatraman Radhakrishnan 2007 yılında yaptıkları çalışmada Vela atarcasındaki presesyonun üzerinde durmuşlardı. Vela gözlemleri gökbilimcilere bir atarcanın yaydığı jet akımlarını çalışmak için mükemmel bir fırsat tanıyor. Vela'dan yayılan 0,7 ışık yılı kadar uzağa giden jetler, diğer gökadalarda görülen süper kütleli karadeliklerin ürettiği jetlerin küçük ölçekte bir örneğidir. Bu açıdan bakıldığında daha yakın ve daha değişken olan Vela atarcası jetleri diğer örnekler için de kullanılabilecek bilgiler içermektedir. Vela atarcasının gerçekten yamuk bir nötron yıldızı olduğunun sebebi presesyon ise bu bilgi aynı zamanda Einstein'ın Genel Görelilik İlkesi'ni test etmek için tasarlanmış kütleçekimsel dalga algılayıcıları için de önemli bir örnek olabilecektir."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/change-4-ayin-arkasinda/", "text": "Çin'in yeni Ay robotu uydumuzun arka tarafında inmeyi başardı. Chang'e-4 adlı robot başarılı inişin ardından bölgenin görüntüsünü Queqiao uydusuna iletti. Çin, 2022 yılına kadar uzayda insanlı bir istasyon oluşturabilmek için uzay çalışmalarına oldukça yüksek miktarda para ayırıyor. Çin mitolojisindeki Ay tanrıçasının adını alan Chang'e-4, 2013'de yüzeye inen Yutu'dan sonraki ikinci Çin sondası oldu. Robot diğerinin tersine oldukça engebeli ve dağlık olan Ay'ın arka kısmına indirildi. Ay'ın Dünya çevresindeki dolanımı ile kendi çevresindeki dönüş süresi eşit olduğundan bize her zaman aynı yüzünü gösterir. Çin robotu göremediğimiz diğer kısma indi. Chang'e-4 bu bölgedeki mineral ve ışınım testlerini gerçekleştirecek. Aracın topladığı örnekleri alıp Dünya'ya getirmek için bu yıl içinde Chang'e-5 adlı başka bir aracın Ay'a gönderilmesi planlanıyor. Bu aracın SpaceX'in kaldırabileceğinden daha ağır yükü taşıyabileceği bir roketle fırlatılması hedefleniyor. Çinli uzmanlar oldukça büyük mesafe kat ettiklerini ancak uzayda ABD'yle yarışabilmek için henüz yapacakları çok iş olduğunu belirtiyor. İlk kez 1959 yılında Sovyetler Birliği tarafından görüntülenen Ay'ın arka kısmına şimdiye kadar hiçbir uzay aracı gönderilmedi. Bu bölgedeki bir araç Dünya'yı göremediği için doğrudan iletişim kuramaması görevin zorluklarından sadece biri. Buna çözüm olarak Çin'in Mayıs ayında fırlatarak Ay yörüngesine soktuğu Queqiao uydusu devreye sokuldu. Uydu Ay ile Dünya arasında iletişimi gerçekleştirecek şekilde konumlandırılmıştı. Diğer bir zorluk ise Ay'daki gece ve gündüz arasındaki sıcaklık farkı. 14 gün süren Ay gecesi sırasında sıcaklık -173 C'ye kadar düşerken yine 14 gün süren gündüz sırasında sıcaklık 127 C'ye yükselir. Yani aracın 300 C derecelik sıcaklık farkına dayanması gerekiyor. Ayrıca araç Ay'ın güney kutbu yakınındaki oldukça sarp ve karmaşık arazi yapısına sahip Aitken Havzasına indirildi. Önceki robot Yutu'nun ilettiği bilgiler bu başarıda oldukça önemli pay sahibi. 1 Yorum böyle giderse çin abd ve rusya yı sollıyacak gibi hatta abartmasız onlarla başabaş uzay yarışı yapabilecek gibi görünüyor.Türkiye olarak çinliler le uzay anlaşmaları yapılabilir.Ay ın karanlık yüzeyine iniş yapabilen uzay aracı yapabiliyorlar dahada geliştirip yıldız sistemizdeki gezegenlerede uzay aracı gönderebilirler.selamlar."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/charonda-surpriz/", "text": "Pluto'nun en büyük uydusu Charon'un ayrıntılı görüntüleri Yeni Ufuklar'ın LORRI adlı kamerasıyla üretildi. En ayrıntılı fotoğrafların alındığı 13 Temmuz 2015'de araç uydudan 466.000 km uzaktaydı. Derin uçurumlar ve vadilerin bulunduğu Charon yüzeyinde göze ilk çarpan sağdan sola 1000 km kadar uzanan çatlağı andıran kanyon. Ayrıca uydunun sağ üst köşesinde 7 ile 9 km derinliğe sahip olduğu düşünülen bir başka kanyon daha yer alıyor. Bilim insanları Charon'da az sayıda krater olmasına oldukça şaşırdı. Ekvatorun güneyinde güneş ışığının etkisine göre topografik yapıları kolayca seziliyor. Ancak burada bile krater sayısı oldukça az. Bu da Charon yüzeyinin genç bir yapıya sahip olduğu anlamına gelebilir. Charon'un kuzey kutup bölgesinde görülen koyu alan diğer bölgelere göre nispeten daha ince olabilir. Bu esrarengiz bölgenin özellikleri için görüntünün yüksek çözünürlüğü olanına ve daha kapsamlı verilere ihtiyaç duyulmaktadır. Bu görüntü Dünya'ya hızla iletilmesi için sıkıştırılmıştır. Görüntünün aslı araçta saklanmaktadır ve uygun bir zamanda Dünya'ya iletmesi istenecektir. Görüntü Yeni Ufuklar'ın Ralph aleti ile renklendirilmiştir. Yeni Ufuklar Pluto'ya ulaşmak için 9,5 yılda yaklaşık 4,8 milyar km yol almıştır."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/cicek-gokada/", "text": "ESO 381-12 adlı bir gökadanın soluk taç yaprakları Hubble uzay teleskopu ile görüntülendi. Düzensiz şekli, gökada çevresinde yörüngede dolanan serpilmiş yıldız kümeleri ESO 381-12'nin yakın geçmişte bir çarpışma olayının paçası olduğuna işaret etmektedir. Dünya'dan 270 milyon ışık yılı uzaktaki PGC 42871 olarak da bilinen ESO 381-12, güney yarıküre takımyıldızlarından Erboğa yönündedir. Merceksi gökada sınıfındaki gökada sarmal ve eliptik gökadaların özelliklerini taşır. ESO 381-12'nin soluk ve kırılgan görünümlü taç yaprakları bir şey anlatıyor olabilir. Belki de bunlar bir gölde oluşan ardışık dalgaların yayılması gibi PGC 42871'in yakın gökadalarla arasında şok dalgaları oluşturduğunu göstermektedir. Gökada birleşmeleri çarpışan gökadaların içindeki malzemenin nasıl dağıldığını ve değiştiğini, gelecekte gökadanın alacağı şekli etkileyen önemli süreçlerdir. Böylesi şiddetli bir çarpışma muhtemelen büyük sayıda genç ve sıcak yıldızın doğmasına yol açacaktır. Gökbilimciler sıra dışı ESO 381-12'yi Hubble'ın gelişmiş kamerasıyla inceledi ve gökadanın bir milyar yıllık süre içinde çarpışmaya uğradığını hesapladılar. Görselde sağ kenarda görülen diğer gökada ESO 381-13 veya PGC 42877 olarak biliniyor. Bu gökadanın farklı yapıda olduğu ve aktif yıldız oluşumlarının gerçekleştiği görülebilir."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/cift-cekirdekli-cift-karadelikli-gokadalar/", "text": "Obur bir karadeliğin bulunduğu gökada merkezi acaba nasıl davranır? Peki ya merkezde obur iki karadelik varsa.... Bu soruya yanıt arayan Swinburne Üniversitesi'nden bir ekip 50 gökada üzerinde yaptıkları inceleme sonucunda şaşırtıcı sonuçlara ulaştı. Araştırmacılar Doc.Dr.Alister Graham ve Dr. Lee Spitler inceledikleri gökadalar arasında 12'sinin aslında çift çekirdeğinin olduğunu buldular. Bu gökadaların çekirdeklerinde ya iki süper karadelik ya da en az on milyon yıldızdan oluşan yoğun yıldız kümeleri olduğunu da gösterdiler. Şu ana kadar geçerli olan sava göre dev gökadaların merkezlerinde süper büyük karadelik ce küçük gökadaların merkezlerinde de yoğunlaşmış yıldız kümesi bulunduğu dile getiriliyordu. Çift çekirdekli gökadaların ise ender görülebileceklerini söyleyen kuramı Swinburne'deki araştırmacılar yıkmışa benziyor. Graham'a göre çift çekirdekli gökada sayısı bilinenin tersine çok daha fazla. Bir yıldız ne zaman ki karadeliğin yakınına düşer, o zaman onun kütleçekimi etkisi altına girer. Bir milyon yıldızın bir karadeliğin çekim alanı etkisi altına girmesi ise gökadanın merkezindeki parlaklığı ve ağırlığı arttıracaktır diyor Graham. Çift çekirdekli gökadaların ağırlığı, merkeze yakın yıldızların hiper hızlı olacağını düşündürüyor. Büğyük karadeliğe doğru yaklaşan yıldız kütle çekime yenik düşerek hızını saniyede 500 km arttırabilir. Araştırmanın diğer ancak dolaylı bir sonucu da kütle çekimine bağlı ışımada gözle görülür bir artış olmasıdır. Böyle bir etki Einstein'ın Genel Görelilik Teorisi öngörmektedir, ancak şimdiye kadar bu etki gözlenememişti. Teoriye göre bir karadeliğin çevresinde sarmal bir yapıda dolanan yıldız uzay-zaman sürekliliği içindeki hareketi sonucunda kütleçekim dalgaları oluşturacaktır diyor Spitler. Elde edinilen bu bilgiler ışığında artık gökbilimciler gökada oluşumlarına ilişkin senaryolarını geliştirebilecekler. Gözleyebildiğimiz gökadaların merkezlerindeki karadelikler ve yıldız kümelerini diğer gökadalar üzerine yayarak onlarında kütleleri tahmin edilebiliyor. Önceki modellerde gökadaların bir çekirdeği üzerinde çalışıyordum. Şimdi ise işi biraz daha genişleterek ve hibrid modelli çekirdeklere sahip gökadalar ile modeli geliştirmek zorundayız diyor Graham. Kaynak: Science Daily"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/cift-kuasarin-kozmik-dansi/", "text": "Süper kütleli karadelik barındıran iki kuasar arasında müthiş bir kozmik dansın olduğu belirlendi. Keşif Hawaii'deki üç merkez; Subaru teleskopu, WM keck teleskopu ve Gemini teleskopu yardımıyla gerçekleşti. Üç teleskop verileri yardımıyla ikili kuasar sistemi keşfedildi. Bu tür kuasarlara ender rastlanır. Evrendeki kuasarların yalnızca % 0.3'ünün birbiriyle çarpışma rotasında olduğu düşünülmektedir. Çalışma The Astrophysical Journal'ın 26 Ağustos 2020 sayısında yayınlandı. Kuasarlar, merkezlerindeki milyonlarca ya da milyarlarca güneş kütleli süper kütleli karadeliklerden güç alan, evrende bilinen en parlak ve enerjik cisimlerdendir. Gökada malzemesi karadeliğin çevresinde dolanırken yüksek sıcaklıklara kadar ısınır ve yaydığı ışık bulunduğu gökadanın toplam ışımasını gölgede bırakabilir. Bu da birleşik gökada çiftlerinin ayırt edilmesini kolaylaştırır. Keşfedilen kuasarlar birbirine çok yakın olduğundan normal durumda ayırt edilmeleri zordur. Üstelik bu tür bir olayı yakalamak için gökyüzünde yeterince geniş bir alanı taramak da diğer bir zorluktur. Ekip bu zorluğu aşmak için üç teleskopu kullanarak keşfi gerçekleştirdi. Keşfedilen ikili kuasar gökadalar ve süper kütleli karadeliklerin büyümesini anlamak açısından önemlidir."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/cift-yildiz-sisteminde-gezegen-olusum-izleri-kesfedildi/", "text": "ALMA Toz ve Gaz Disklerinin Davranışlarını İnceliyor ALMA'yı kullanan gökbilimciler ilk kez, bir çift yıldız sisteminin dış bölgelerinde bulunan büyük kütleli bir diskten sistemin iç bölgelerine doğru hareket eden gaz ve toz akışı keşfettiler. Daha önce hiç gözlenmeyen bu özellik, daha küçük, gezegen oluşumuna yol açan ve aksi halde şimdiye kadar ortadan kalkmış olması gereken ikincil bir diskin oluşmasından sorumlu olabilir. Güneş-benzeri yıldızların yarısı çift yıldız sistemlerinde doğmaktadır, bunun anlamı buradaki bulgular ötegezegen avı için önemli katkılar sağlayacaktır. Sonuçlar Nature dergisinin 30 Ekim 2014 sayısında yayınlacaktır. CNRS ve Bordo Astrofizik Merkezi'nden Anne Dutrey liderliğindeki araştırma ekibi Atacama Büyük Milimetre/milimetre-altı Dizgesi'ni kullanarak GG Tau-A adlı çoklu-yıldız sistemindeki toz ve gaz dağılımını gözledi . Bu nesne sadece bir milyon yıl yaşında olup Yeryüzü'nden yaklaşık 450 ışı-yılı uzaklıkta, Boğa takımyıldızı doğrultusunda yer almaktadır. Tekerlek içinde tekerlek gibi, GG Tau-A tüm sistemi çevreleyen büyük bir diskin yanısıra, merkezi yıldızın etrafında bulunan bir iç diske de sahiptir. İç taraftaki ikinci diskin kütlesi yaklaşık Jüpiter'in kütlesi kadardır. Şu anda var olması gökbilimciler için şaşırtıcı çünkü diskten merkezi yıldıza doğru olan madde akışı nedeniyle çoktan yok olması gerekiyodu. ALMA ile bu yapıları gözleyen ekip iki disk arasındaki bölgede bulunan toz ve gaz kümelenmelerinde ilginç bir keşif gerçekleştirdi. Yeni gözlemlere göre iç taraftaki diskin hayatta kalması dış diskten içeriye doğru iletilen maddenin varlığı . Bilgisayar simülasyonları maddenin oyuklar sayesinde akışını gösteriyordu ancak bu şimdiye kadar görüntülenememişti. Bu kümelenmelerin tespit edilmesi maddenin diskler arasında taşınmasına işaret ederken, birinin diğerini beslemesini sağlıyor, diyor Dutrey. Gözlemlere göre dış taraftaki disk uzun bir süredir iç diskin varlığını sağlıyor. Bunun potansiyel gezegen oluşumu için önemli sonuçları olabilir. Gezegenler yıldızların doğumundan arta kalan maddeden meydana gelirler. Bu süreç yavaş gerçekleşir, yani gezegen oluşumu için dayanıklı bir diskin varlığı gereklidir. Eğer ALMA tarafından görülen iç diskin beslenme süreci diğer çoklu yıldız sistemlerinde de meydana geliyorsa, bu sayede gelecekte çok sayıda potansiyel ötegezegen bölgesi bulunabilir. Ötegezegen araştırmalarının ilk yönelimi Güneş gibi tekil ev sahibi yıldızlardı . Son zamanlarda gaz devi gezegenlerin çoğunun çift-yıldız sistemlerinde bulunduğu ortaya çıktı. Şimdi araştırmacılar çoklu yıldız sistemlerinde bulunan tekil yıldızların etrafındaki yörüngelerde bulunan potansiyel gezegenlere daha yakından bakıyorlar. Yeni keşif bu tür gezegenlerin varlığını mümkün kılıyor, bu da ötegezegen kaşifleri için yeni avlanma mekanları anlamına geliyor. Ekip üyelerinden Emmanuel Di Folco sonuç olarak şunları söylüyor: Güneş-benzeri yıldızların neredeyse yarısı çift sistemlerde doğuyor. Yani gezegen oluşumuna imkan veren Samanyolu içerisindeki çok sayıda yıldıza uygulanabilecek bir mekanizma bulmuş olabiliriz. Gözlemlerimiz gezegen oluşumunun tam olarak anlaşılabilmesi için büyük bir adım niteliğinde. Notlar GG Tau-A daha karmaşık olan çoklu yıldız sistemi GG Tauri'nin bir parçasıdır. GG Tau-A'nın son VLTI gözlemlerine göre yıldızlardan biri GG Tau Ab, diskle çevrili olmayan bir örten çift üyesi, GG Tau-Ab1 ve GG Tau-Ab2 ise sistemin üyeleri. Buna göre GG Tau sisteminde beş adet bileşen bulunuyor. ALMA ile alınan daha önceki bir sonuca göre, dış diskten yıldızın üzerine doğru madde akışı olduğu gösterilmiştir. Çift yıldız sistemlerindeki yörüngeler çok daha karmaşık ve daha az kararlı olduğu için, bu sistemlerde gezegen oluşumunun tekil yıldızlara göre daha zor olduğuna inanılmaktaydı. ESO-Türkiye"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/cift-yildizlar-nasil-olusuyor/", "text": "Güneş tek başına olabilir ama gökadamızdaki çoğu yıldız gerçekte çifttirler. Bu yıldızların birbirleri arasındaki uzaklık aralarındaki kütle çekimine bağlıdır. İkiz yıldızların oluşumu gökbilimin yanıtı bulunamamış sorularından biridir. Onlar iki ayrı buluttan mı yoksa tek bir yumurtadan mı oluşur? Ya da önce tek yumurta ikizi şeklinde başlayıp daha sonra iki ayrı buluta mı dönüşürler? Gökbilimciler genellikle ikiz yıldızların iki ayrı buluttan oluştuğuna inanır. Ama bundan sonra gerçekleşen süreç anlaşılamamaktadır. NASA'nın Spitzer Uzay Teleskopu yeni gözlemlerini çift yıldızların nasıl doğduğu sorusunun yanıtı için yapıyor. Teleskop, kızılötesi görüntüleme yeteneği ile yoğun ve tozlu bulutlardaki yeni doğmuş yıldızları görebiliyor. Bu bulutlar yıldızları içeride besleyen bir rahim zarfı gibidir. Yıldızların merkezine yönelen madde böylece yıldızı da besler görünmektedir. Spitzer görüntülerinde asimetrik 20 zarf nesnesi açıkça görüntülendi. Gökbilimcilere göre böylesi düzensizlikler çift yıldızları oluşturan sürecin başlangıcıdır. Michigan Üniversitesi'nden John Tobin Biz bu yoğun ve birkaç güneş sistemi boyutlarına ulaşan asimetrik madde içinde ön yıldızlar olduğunu gözledik. Bu da yıldızların çevresindeki diskin düzensiz ve büyük bir olasılıkla ikili yıldızı oluşturmak için ayrılma eğiliminde olduğunu gösteriyor. Tüm yıldızlar ikiz olup olmadığına bakmaksızın gaz ve toz kümelerini çöktürerek oluşur. Kümeler kütle çekim kuvvetinin etkisiyle küçülüp atomların birleşmesini sağlayacak basınca ulaşınca bir enerji patlaması oluştururlar. Kuramcılar geçmişte düzensiz görünen zarfların ikiz yıldızları oluşturduğunu test etmek için bilgisayar benzetimlerine başvurdular. Kümede yer alan madde yoğunluğu düzenli bir şekilde dışarı yayılmayacak tam tersine iki yıldızın oluşumunu sağlamak için gerekli tohumu sağlayacaktı. Ancak bu senaryo yeterli gözlem yapılmadığından kanıtlanamamıştı. Tobin ve ekibi işe bu kuramı test ederek başlamadı. Ekip neredeyse tüm zarfların asimetrik olduğunu keşfedene kadar oluşan genç yıldızlardan dışarı akan jetleri ve etkilerini araştırıyorlardı. Bu araştırma ile 20 zarftan 17'sinin küçük yuvarlak küreler şekline büründüğü sonucuna ulaşıldı. Geriye kalan 3 zarfın ise düzensiz, yani tam olarak yuvarlak bir düzende olmadığı görüldü. Zarfların birçoğunun ikiz yıldız barındırdığı sonucuna da bu düzensiz zarfların keşfi neden oldu. Biz gerçekten de bu asimetrik zarfların çokluğu karşısında şaşırdık. Biz yıldızların çoğunun çift yıldızlar olduğunu biliyoruz, bunları oluşturan neden de bu asimetrik yapıdan geçiyor diyor Tobin. Spitzer Samanyolu'ndaki zayıf kızılötesi ışınım yapan bu yıldızlarla ilgili yumurtaların bulunduğu bölgeyi ayrıntılarıyla birlikte görüntülemeyi başardı. Genç yıldızların çevresini saran tozlu zarfların görüntülerini yakalamak Spitzer ile sağlandı. Tobin: Bu zarflar soğuk tozun ışıma yaptığı uzun kızılötesi dalga boylarına bakılarak gözlendi. Ancak bu gözlemler Spitzer'in gözlemlerine göre daha düşük çözünürlüktedir diyor. Araştırmacılar şimdi de bu zarfları radyo dalga boylu teleskoplar ile izleyerek maddenin yıldızlara düşme hızını belirlemeye çalışıyorlar. Bu çalışma, ikiz yıldızların nasıl doğduğu ve yaşam sürecini nasıl ilerlettikleri açısından önemli bilgiler sağlayabilir. *: Her bir bölgenin ayrıntılı görüntüsüne ulaşmak için tıklayınız. Kaynak: Spitzer"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/cift-yildizlardaki-toz-diskleri-ve-yasam-izi/", "text": "Birbirine yakın duran yıldızların oluşturduğu çift yıldız sistemleri yaşam için uygun bölge bulundurmayabilirler. Bu sonuca NASA'nın Spitzer Uzay Teleskopu verileri ile ulaşıldı. Gözlem sırasında yıldız sisteminde bir toz diskine rastlandı. Yalnız bir farkla: Toz diski iki gezegenin çarpışması yoluyla oluşmuş. Harvard-Smithsonian Astrofizik Merkezi'nden Jeremy Drake: Bu bir bilim kurgu değil. Elde ettiğimiz veriler çift yıldız sistemlerinde gezegenlerin çarpışmalar nedeniyle barınamayacağını gösteriyor. Kuramsal olarak bu yıldızların çevresinde yaşamsal alan içinde gezegen elbette bulunabilir. Ancak böyle bir gezegendeki hayat şansı pek fazla sürmeyecektir diyor. Çift yıldızlar yıldız araştırmalarında özel bir yere sahiptir. Bu yıldızlar aslında birbirine çok yakın olduğu için ayırt edilmeleri zaman zaman zor olmaktadır. Birbirine 3.2 milyon km uzaklıkta (Güneş-Dünya uzaklığının yüzde 2'si) bulunan bu çift yıldızlar RS Canum Venaticorum olarak bilinen değişken yıldızlardır. Yıldızlar birbirinin çevresinde ve kilitli olarak birkaç günde ya da daha az sürede dolanırlar. Birbirlerine sıkıca bağlı olan bu yıldızlar Güneş boyutlarında olup 1-1.5 milyar yıl yaşındadırlar. Ancak bu yıldızlar Güneş'ten farklı olarak çok hızlı dönerler ve güçlü manyetik alanlara sahiptirler. Bu nedenle yakınlarındaki toz disklerini güçlü rüzgarlarla ileri doğru iterler. Ve işte bu nedenle gezegenler için karmaşık bir durum yaşanmaya başlanır. Bu yıldızların çevresinde dolanmaya çalışan gezegeni ise değişen kütle çekimi rahatsız eder ve yörüngesinin karışmasına neden olur. Bu nedenle gerek kuyrukluyıldızlar ve gerekse de başka gezegenlerle çarpışmaya uğrar. Kuramsal açıdan dile getirilen yaşam alanı ise sıvı suyun olabileceği bir yerdir ki böyle alanlar aslında çift yıldız sistemlerinde de bulunur. Tüm bunlara karşılık şimdiye kadar hiçbir yıldız sisteminde yaşam alanı içinde olan bir gezegene rastlanmadı. NASA-Goddard Uzay Uçuş Merkezi'nden Marc Kuchner: Sistemlerin bu türleri gezegen sistemlerini geç bir zamanda oluşturabilir. Ancak bu kesinlikle düzensiz ve şiddetli bir gelecek olur diyor. Spitzer kızılötesi görüşüyle, üç ayrı sistemde erimiş lav sıcaklığında olan toz diskleri varlığını fark etti. Sistemlerden biri aslında 1983 yılında Kızılötesi Gökbilimsel Uydu tarafından keşfedilmesine karşılık alınan kızılötesi ışık fazla şüpheli bulununca onay alamadı. Bunun dışında Spitzer'de yakın zamanda başka bir çift yıldızın çevresinde sıcak bir toz diski olduğunu buldu. Araştırmacılar tozun yıldızlar tarafından güçlü rüzgarların etkisiyle uzağa yollanmış olduğunu belirtiyor. Bu toz gezegen çarpışmaları yoluyla oluşmuş olabilir. Bu tozlu disklerin daha yaşlı çift yıldız sistemlerinde bulunması ise bir tesadüf değil. Burada karmaşık bir şeylerin olduğu açık. Herhangi bir çift yıldız sisteminde varolan bir gezegende hayat olsaydı bambaşka bir gökyüzü olurdu. Yıldız Savaşları filmindeki Tatooine gezegeninde olduğu gibi gökyüzünde parlayan iki güneşleri olacaktı. Kaynak: Spitzer"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/cift-yildizli-dunya-bulundu/", "text": "Hayaldi gerçek oldu. 30 yıl önce Yıldız Savaşları filminde canlandırılan çift gün batımına sahip gezegen gerçek oluyor. NASA'nın Kepler Uzay Teleskopu ikili yıldızın çevresinde dolanan bir gezegen keşfetti. Sistem 200 ışık yılı uzağımızda bulunuyor. Yıldız Savaşları filmindeki 'Tatooine' gezegeninin tersine bu gezegen gaz ve kayalık karışımından oluşmuş ve oldukça da soğuk. Ancak keşif gökadamızda bulunan gezegen çeşitliliğini arttırdığı için önemli. Daha önce bu tür çiftine yörüngeli gezegenlerin var olması gerektiği ortaya sürülmüş ancak şimdiye kadar bunlardan bulunamamıştı. Kepler gezegeni bir yıldızının önünden geçerken yıldızın parlaklığını azalttığı için keşfedebildi. Keşif ekibinden William Borucki: Bu keşifle birlikte gezegen sistemleri arasında yeni bir sınıf doğdu diyor. Gökadamızdaki yıldızların çoğunluğunun ikili olduğu düşünülürse yaşamın sadece tek yıldızlı sistemlerde aranmaması gerektiği ortaya çıkıyor. Bu keşifle birlikte bilim insanlarının kuramı teyit edilmiş oldu. Kaliforniya'daki Mountain View SETI Enstitüsü başkanı Laurance Doyle başkanlığındaki ekip 150 000'den fazla Kepler verisini inceleyerek gezegen arıyor. Kepler Dünya büyüklüğünde ve yıldızının yaşam bölgesinde bulunup sıvı suyu tutma özelliğine sahip gezegenleri bulma yeteneğine sahip. Kepler 16 sistemindeki gezegen yörüngesinde dolanırken, küçük yıldızın büyük yıldızın önünde durmasıyla birincil tutulma ve büyük yıldızın küçük yıldızın önünde durduğunda ise ikincil tutulma gerçekleşir. Gökbilimciler sistemin parlaklığını etkileyen ve geniş bir yörüngeye sahip üçüncü bir nesne olacağını düşündüler. Bu nesne her iki yıldızı da içine alan geniş bir dairede dolanıyordu. Yıldızların kütle çekimi ve tutulma zamanlarındaki değişimler üçüncü bir nesnenin varlığını ortaya koydu. Çok küçük olan kütle çekiminin nedeninin küçük bir kütleye bağlı olduğu belirlendi. Sonuçlar 16 Eylül'de Science Dergisi'nde yayınlandı. Doyle: Bu tür örten çiftlerde yıldızların büyüklüğünü gezegen büyüklüğünü anladığımız geçişlerden çıkarırız. Kepler-16, yıldız tutulmaları ve gezegen geçişleri ile ilgili her iki veriyi de içeriyor diyor. Satürn boyutlarındaki Kepler- 16b, yaşamı barındıramayacak kadar soğuk ve yarı gaz yarı kayadan oluşmuş bir gezegen. Ana yıldız, Güneş'ten daha küçük. Yıldızların biri Güneş'in % 69'u diğeri % 20'si kadar. Yıldızlar Güneş'ten daha soğuk olduğu için de gezegen yaşam alanı dışında bulunuyor. Gezegenin yörünge dönemi ise Venüs'ün 225 günlük yörünge dönemine yakın: 229 gün. Lucasfilm Ltd'den San Francisco Industrial Light & Magic görsel efektler uzmanı John Knoll: Çoğu zaman bilimsel keşiflerin arkasında büyük bir hayal dünyası yatar. Öyküyü dile getirenlerin bu keşiflerle birlikte heyecanlandıklarından kuşkum yok. Hayallerimizi daha öteye taşıyarak zihinlerimize yeni olanaklar sunmalıyız diyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/cift-yildizli-gezegen-kesfinde-yeni-umut/", "text": "Yıldız Savaşları filminin kahramanı Luke Skywalker'ın dünyasındaki çift günbatımı yaşayan gezegen sayısı düşündüğümüzden fazla olabilir. Yeni bir çalışma çift yıldızların çevresinde dolanan gezegenlerin keşfi için bir yöntem öneriyor. Skywalker'ın Tatooine gezegeni bir zamanlar hayaldi ama şimdi böylesi gezegenlerin olduğu gerçek. İki yıldızın birbirine çok yakın olması ve birlikte hareket etmeleri, çevrelerindeki gezegenin en gelişmiş -teleskoplarla bile keşiflerini zorlaştıran bir özelliktir. Aslında Kepler ve diğer ötegezegen keşfi peşindeki teleskoplar için bu tür gezegenlerin keşfi, yörüngelerinin tutarsız olması nedeniyle zordur. Bunun için önemli ek gözlemler gerekir. Kuğu takımyıldızı doğrultusundaki bir bölgeye bakan Kepler yıldızların parlaklık değişimlerinden gezegen keşfetmektedir. Yıldızdan gelen foton sayısındaki değişme büyük bir olasılıkla yıldızın önünden geçen bir gezegenin göstergesidir. Yakın ikili sistemlerde büyük bir olasılıkla enerji kaybı nedeniyle gezegenler yıldızlara çok yaklaşmış olabilir. Böylesi dar alanlı sistemlerde Kepler gibi bir teleskobun bile gezegen keşfetmesi oldukça zordur. Tüm bu olumsuzluklara karşılık Cornell Üniversitesi'nden Diego J. Munoz ve Prof. Dong Lai bu gezegenlerin keşfi için bir yol olabileceğini düşünüyor. Onlara göre ikili yıldızın çevresinde dolanan ötegezegen nedeniyle görülecek tedirginlik saptanabilir. Munoz'a göre şimdiye kadar hiçbir ikili yıldızda bu yöntemle bir gezegen keşfedilmemesi şaşırtıcı."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/cift-yildizli-iki-gezegenli-sistem/", "text": "Çift yıldızlı Kepler-16b gezegeni keşfinden sonra Kepler Uzay Teleskopu şimdi de çift yıldızlı bir sistem keşfi gerçekleştirdi. Çift yıldızlı sistem 4900 ışık uzaklıkta Kuğu takımyıldızında yer alıyor. Bu keşif bir çift yıldızın çevresinde birden fazla gezegen olabileceğini göstermekle kalmıyor aynı zamanda gökadamızdaki gezegen çeşitliliğini de arttırıyor. Kepler-47 Sistemi'ndeki çift yıldızlar birbirleri çevresinde 7,5 günde dolanıyor. Yıldızlardan biri Güneş büyüklüğünde ve Güneş'in % 84'ü kadar parlak. Diğeri ise Güneş'in üçte biri büyüklüğünde ve Güneş'in % 1'i kadar parlak olan küçük bir yıldız. San Diego Devlet Üniversitesi'nden Jerome Orosz: Çift yıldızlı bir sistemin çevresinde dolanan gezegenin keşfi, tek yıldızlı sistemlere göre daha zordur. Çünkü gezegenleri karmaşık yörüngeleri nedeniyle geçiş süreleri yani yörünge dönemleri bazen kısa, bazen uzun olabilir diyor. İç gezegen Kepler-47b, 50 günden az bir yörünge dönemine sahip. Gezegenin kızgın atmosferi nedeniyle yoğun bir metan bulutuyla örtülmüş bunaltıcı bir gezegen olduğu düşünülüyor. Dünya'nın 3 katı yarıçapa sahip gezegen şimdilik bulunan en küçük çift yıldızlı gezegendir. Diğer gezegen Kepler-47c ise yaşam alanı yani sıvı suyun olabileceği bölgede bulunuyor. Gezegenin yörünge dönemi ise 303 gün. Neptün'ün 3 katı büyüklüğündeki bu gaz devinin atmosferinin yoğun su buharından oluşmuş bulutlarla kaplı olduğu düşünülüyor. NASA'nın Ames Araştırma Merkezi'nden William Borucki: Gökadamızda sadece Güneş gibi tek yıldızlar değil birçok yıldızlı yani ikili, üçlü ya da daha fazla yıldızdan oluşmuş sistemlerde bulunur. Şimdi yaşam olabilecek ya da yaşanılabilir özelliklere sahip gezegen türleri arasına çift yıldızlı sistemlerde girdi diyor. Araştırma ekibi Kepler'in ilettiği, eldeki 150 000'den fazla yıldıza ait parlaklık verilerinden faydalandı. Aynı zamanda Austin Teksas Üniversitesi'ne ait McDonald Gözlemevi'nin teleskopları ile de tayf ölçümleri gerçekleştirildi. Santa Cruz Kaliforniya Üniversitesi'nden Astrofizik ve Gezegen Bilimi profesörü Greg Laughlin: Kepler-47 çift yıldız sistemindeki gezegenlerin keşfi heyecan vericidir. Bu gezegenlkeri şu andaki kuramları kullanarak oluşturmak çok zordur. Ben dahil birçok kuramcı böylesi bir sistemin nasıl oluşabileceği hakkındaki düşüncelerimizi gözden geçirmemiz gerekecek diyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/cin-araci-asteroitin-yakinindan-gecti/", "text": "Çin'in uzay aracı Chang'e-2 Dünya'dan 7 milyon km uzaklıktaki Toutatis asteroitinin yakınından geçti. Chang'e-2 sondası 13 Aralık'ta, asteroitin 3,2 km kadar yakınından saniyede 10,73 km hızla geçerek asteroiti görüntüledi. Böylece Çin, Amerika birleşik Devletleri, Avrupa Birliği ve Japonya'nın ardından bir asteroiti yakından görüntüleyen dördüncü ülke oldu. Sonda Dünya'dan hızla uzaklaşmaya devam ediyor. Ocak ayında Dünya'dan 10 milyon km uzakta olacak. Chang'e-2 Xichang Uydu Fırlatma Merkezi'nden 1 Ekim 2010'da fırlatıldı. Chang'e-1 sondasına daha donanımlı olan araç önce Ay'a yönelerek 9 Haziran 2011'de L2 Lagrange noktasına oturarak Ay haritası çıkarmaya başladı. Bu yıl bu yörüngesinden ayrılan sondanın sıradakiş hedefi Toutatis idi. Chang'e-2 çeşitli konularda da rekorlar kırdı. Ay gözlemi için ilk kez bir araç L2 noktasına yerleşti. Ay'ın haritasını yedi metrelik çözünürlükle gerçekleştirdi ki bu görüntülerin ayrıntısı Chang'e-1'in 17 katıdır. Toutatis'i yakından görüntüleyen ilk uzay aracı oldu. Çin'in Ay sondası programı başkanı Wu Weiren: Artık Çin'de gezegenler arası uçuş yapabilecek yeteneklere sahip araç üreten ülkeler arasındadır diyor. Wu Weiren'e göre uzay araştırmaları insanlığın geleceği için tüm ülkelerin yapması gereken ortak bir sorumluluktur. Bu nedenle de uluslararası işbirliğinin önemine dikkat çekiyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/cin-ayda-cicek-yetistirecek/", "text": "Çin Chang'e-4 Ay sondasını bu yılın sonunda fırlatmayı planlıyor. Sonda Ay'ın göremediğimiz yüzüne indikten sonra bir ilki deneyecek: Ay'da çiçek yetiştirecek. Sonda, yanında patates, arabidopsis , lahana ve hardal bitkileri ile Ay'da yürütülecek ilk biyolojik deney için ipekböceği yumurtası taşıyacak. Ay'da mini biyosfer deneyini Çin'in Chongqing Üniversitesi liderliğinde 28 Çin üniversitesi destekleyecek. Ay'da Yaşam Koşulları Özel alüminyum alaşımlı malzemeden üretilen silindirik teneke, 18 cm boyunda, 16 cm çapında olup 0,8 litre net hacim ve 3 kg kütlelidir. Teneke ayrıca hava, su, besin çözeltisi, küçük kamera ve veri iletim sistemi gibi ekipmanda içerecek. Sonda, tohumların Ay'da çiçeklenme aşamalarını fotoğraflayarak Dünya'ya iletecek. Astronotlar bugüne kadar Uluslararası Uzay İstasyonunda bitki yetiştirdi. Çin'in Tiangong-2 uzay laboratuvarında pirinç ve arabidopsis yetiştirildi. Ama bu deneyler yerden 400 km yüksekteki alçak Dünya yörüngesinde yapıldı. Dünya'dan 380 bin km uzaktaki Ay'da bunu denemek oldukça karmaşık bir iştir. Deneyin sorumlusu Chongqing Üniversitesi başkan yardımcısı Liu Hanlong, Ay'ın atmosferi olmadığından sıcaklığının 100 C derece ile -100 C derece arasında değiştiğini belirtiyor. Sıcaklığın -1 ile 30 C derece arasında tutulması ve nemin doğru değerde olması beslenme için oldukça önemlidir. Ay yüzeyindeki doğal ışığın teneke içine yönlenmesi için bir tüp kullanacağız. Böylece bitkilerin büyümesini sağlayacağız diyor deneyin baş tasarımcısı Xie Gengxin. Liu: Tohumların yeşermesi için Ay'daki fotosentez şartlarını araştırmak istiyoruz diyor. Neden patates ve arabidopsis? Arabidopsisin büyüme periyodu oldukça kısa ve duruma daha uygun. Patates ise gelecekteki uzay yolculukları için önemli bir besin kaynağı olabilir. Bu deneyle Ay yüzeyinde uzun süreli yaşamak için gerekli bilgiyi sağlamayı umuyoruz. Çin'de halkın ve özellikle gençlerin Chang'e-4 görevine katılmaları isteniyor. Çin Ulusal Uzay Ajansı yönetimi 2016'da öğrenciler arasında taşınacak aletlerin tasarlanmasıyla ilgili bir fikir yarışması başlattı. Yarışmaya 200'den fazla başvuru geldi ve bunların arasından Ay mini biyosfer deneyi seçildi. Ay'ın Arka Yüzü Ay'ın Dünya'ya kilitli olması nedeniyle uydumuzun bir yüzünü görebilmekteyiz. Ay'ın arka yüzü denilen kısım Dünya'dan göremediğimiz diğer yarısıdır. Bu bölgenin karmaşık jeolojik geçmişi ve bilimsel ve uzay keşifleri için hedef olması anlamına gelir. Ancak oraya inmek kolay değildir ve sinyalleri Dünya'ya yollamak için yardımcı uydu gerekmektedir. Çin Chang'e-4 uydusunu Mayıs sonu ya da Haziran başında Dünya ile Ay arasında çekim kuvvetinin sıfır olduğu Lagrange noktası, L2'ye yollamayı planlıyor. Bunun ardından uydunun Ay yüzeyine iniş süreci başlatılacak ve sonda Ay'ın Güney yarıküredeki Aitken havzasına indirilecek. Chang'e-4 ayrıca Hollanda, İsveç, Almanya ve Suudi Arabistan tarafından geliştirilen bilimsel aletleri de taşıyacak. 3 Yorumlar bahsettiğim Marsta Büyüyecek İlk Çiçek yazmın adresi şöyle: TUBITAK Bilim Teknik, Temmuz 2001, sayfa 80 (sayı 404). sevgili ümit, bu haber bana, yıllar öne TUBITAK Bilik Teknk dergisinde yayınladığım bir yazımı hatırlattı: Mars'ta Yetiştiilecek lk Çiçek. bunun sembolik olarak, barış ve umudu simgeleveceği, dünyadan izlenmesinin ortak bir insanlık ruhu yarratabileceğini faln anlatan bir yazıydı. arşivlerden bulunabilir ama bunu yapacak vaktim yok.yani yazınla ilgi gördüğüm için yzmak istedim. istersen, TUBITAK Bilim Teknik eski saylarına ait derginin dağıttıgı CD'lerden veya derginin stesinden bulup kullanabirsin... güzel Türkçe ile yazılmış haberlerini izliyorum. tebrik ve teşekkrler... m.e.özel Hemen bakarım hocam. Bulursam yazının altına bilgisini eklerim. Mars'da olmadı, yapılamadı ama Ay'da deney yapılacak. Bakalım sonuçları ne olur?"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/cin-mali-robot-aya-indi/", "text": "Eski Sovyetler Birliği ve Amerika Birleşik Devletleri'nin ardından Çin Ay'a uzay aracı indiren 3. ülke oldu. Uzay aracı 14 Aralık 2013 günü Ay yüzeyine başarılı iniş yaptığını Dünya'ya bildirdi. Araç bundan sonra Ay turuna başladı. Ulusal Astronomi Gözlemevleri ve Çin Bilim Akademisi'nden Zheng Yong-Chun: Chang'e-3'e bağlı sondanın Ay yüzeyine başarılı inişi gerçekleşti diyor. Araç Ay'ın kuzey yarımküresindeki Yağmurlar Denizi bölgesinin kuzeyindeki Sinus İridum düzlüğüne indi. En yakın keşif krateri Laplace F olacak diyor Zheng. Bu heyecan verici bir başlangıç olabilir. 1 tonluk Chang'e-3 aracının Ay'a inişi oto-kontrol yöntemine dayanıyor. Eski Sovyetler Birliği'nin Luna 24 aracının 1976'da Ay'a yumuşak iniş yapmasından bu yana benzer yöntemi kullanan ilk araç da Chang'e-3 oldu. Araç bir robot bir de yüzey aracından oluşuyor. Araç güvenli iniş noktasını belirlemek amacıyla yaklaşık 100 metre yüksekten yüzey taraması yaptı. Daha sonra ayakları üzerine yumuşak iniş yapması için motorları yardımıyla yavaşladı. Yüzey aracı sadece Ay'ı değil aynı zamanda diğer gök cisimlerini de gözlemek amacıyla yanında birkaç araç daha götürdü. Chang'e-3'ün bir yıl boyunca görevde kalması planlanıyor. Ay robotuna Çin efsanelerinde yer alan Ay tanrıçası Yutu'nun adı verildi. Altı tekeri olan Yutu yaklaşık 140 kg ağırlığındadır. Araçta navigasyon ve kamera sistemi bulunuyor. Robotun olası istenmedik çukurlardan zarar görmemesi için altına bir kamera yerleştirilmiştir. Araçtaki güneş enerjisi sistemi 3 gece boyunca gerekli enerjiyi depolayabilmektedir. Konuyla ilgili ayrıca Kuark.org sayfasındaki habere de göz atabilirsiniz."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/cin-robotu-uyandirildi/", "text": "Çin'in Ay gezgini Yutu ve Chang'e-3 uzay aracı bulundukları yerin sert koşulları nedeniyle iki hafta süren zorunlu uykularından uyandırıldılar. Geçtiğimiz Cumartesi günü Yutu Pekin Uzay Kontrol Merkezi'nden gelen emirle uyanarak normal çalışma moduna girdi. Böylece Ay görevine başlamış oldu. Ay'da gece sıcaklığı sıfırın altında 180 Santigrad derece olduğundan ve aracın güneş panelleri için gerekli güneş ışığı ancak 14 günde bir bölgeye geldiğinden robot 26 Aralık'tan beri uyuyordu. Pekin Uzay Kontrol Merkezi'nden Zhou Jianliang: Ay'ın bu bölgesine karanlık çöktüğünden gezgin ile aracı uyutmak zorunda kaldık ve bu süre zarfında Dünya ile iletişimleri de kesildi. Yeterli güneş ışığı bölgeye düştüğünde önceden programlanmış çalışmalara başlama zamanı da geldi ve iki araçla da tekrar iletişim sağladık. diyor. Chang'e-3 ve taşıdığı robot 14 Aralık 2013'de Ay yüzeyine başarıyla inmişti. ."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/civi-kuyruklu-gokada/", "text": "NASA'nın Gökada Gelişim Tarayıcısı yeni yıldızların oluşturduğu çivi başı görüntüsüyle bir gökadanın kuyruğunu yakaladı. Komşu Başak Kümesi'nde yer alan IC 3418 kuyruklu gökadası yıldızların oluşumuyla ilgili yeni fikirler vermektedir. Kaliforniya Teknoloji Enstitüsü'nden Janice Hester: Gökadanın içindeki gaz dışarı doğru üfleniyor. GALEX'in gözlemlerinden gaza sert bir rüzgarın etki ettiği sonucu çıkarılıyor. Buna karşılık daha ağır olan yıldızların değil, yıldız oluşumundan sonra kalan gazın hareketlendiğini gösteriyor diyor. Evrende çok sayıda gökada çarpışmaları olmaktadır. Gökadamız Samanyolu da, birkaç milyar yıl içinde Andromeda ile etkileşime girecektir. Genellikle çarpışmaya uğrayan gökadalarda böylesi kuyruk yapıları ortaya çıkmaktadır. Hester ve ekibi benzeri olmayan bir görüntüye sahip IC 3418'in kuyruğunu ortaya çıkardı. Başak Kümesi'nde bulunan 54 milyon ışık yılı uzaklıktaki IC 3418, çarpışan bir gökada değildir. 1500 gökadası olan kümenin bir üyesi olan IC 3418'deki gaz saniyede 1000 km ya da saatte 3.2 milyon km gibi inanılmaz bir hızla dışarı doğru itiliyor. Gökbilimciler bu kuyruğu GALEX'in teknolojisinin yardımıyla gördüler. Kuyruktaki genç ve büyük yıldızların oluşturduğu topluluk uzay teleskobunun görebildiği morötesi alanda ışıma yaparlar. Buradaki genç yıldızların varlığı, sürüklenen gazın çoğunlukla hidrojenden oluştuğunu göstermektedir. Carnegie Teknoloji Enstitüsü'nde çalışan ve GALEX ekibi üyelerinden Mark Seibert: IC 3418'in kuyruğu burada yeni yıldızları oluşumunu sağlayan, itilen gazlarla dolu olduğunu gösteriyor. Hester ayrıca kuyruğun çevreyle yalıtım yaparak yeni yıldız oluşumunu destekleyen mükemmel bir yapıda olduğunu belirtiyor. Bu kuyruk, bizim yıldız oluşumlarının arkasında hangi olayların yattığını araştırmamıza olanak sağlıyor. Bu değişimleri ve gökada yaşam döngülerini anlamak, yıldız oluşumlarından geçiyor. Buradaki sürecin sonunda gezegenlerin nasıl oluştuğunu da anlayabiliriz. İlk görüntünün büyük ölçeği için tıklayınız. İkinci görüntünün büyük ölçeği için tıklayınız. Kaynak: GALEX"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/cogu-yildizdan-daha-sicak-gezegen/", "text": "Yeni keşfedilen Jüpiter benzeri dünyanın sıcaklığı o kadar fazla ki gezegen tanımlamasını değiştiriyor. Sıcaklığı 4600 C derece dolayında olan gezegen bu haliyle çoğu yıldızdan da sıcak; Güneş'ten sadece 1200 C derece soğuk. 2,8 Jüpiter kütleli gezegen yıldızına yakın olması nedeniyle aşırı ısınarak atmosferi uçmuş, yarı yarıya gazdan oluşmuş bir dev. Yıldızına kilitli dolandığı için gezegenin gün kısmı sürekli yıldızın yoğun ışınımı altında olduğundan su, karbondioksit ve metan gibi moleküllere rastlanmaz. Gece tarafının sırrı henüz çözülememekle birlikte bu tür moleküllerin oluşması mümkün olabilir. Ohio Üniversitesinden Prof. Scott Gaudi: Kütlesi açısından tipik bir gezegen olmasına karşılık sıcaklığı nedeniyle aykırı bir dünyayla karşı karşıya olduğumuzu gösteriyor. Kelt-9b adlı aşırı sıcak gezegen Güneş'e göre iki kat fazla ışık yayan ve iki kat daha sıcak olan Kelt-9 yıldızının çevresinde dolanıyor. Gaudi ile birlikte araştırmayı yürüten Vanderbilt Üniversitesinden Keivan Stassun: Kelt-9'dan yayılan ışıma gezegenin buharlaşmasına yol açabilir. Ya da yüzeyde kayaları varsa bunların kaynamasına neden olabilir diyor. Yıldız şu an genişliyor ama bunun nedeni birşeyleri yutması değil. KELT-9 yaklaşık bir milyar yıl içinde kırmızı bir deve dönüşeceğinden şişmektedir. Yaşam için uzun vadeli projeler ya da umutlar Kelt-9b için pek mümkün görünmüyor. Gaudi'ye göre gezegenin atmosferi yüksek düzeyde morötesi ışımaların etkisiyle uzayda kuyruk oluşturarak buharlaşmış olabilir. Gaudi ve Stassun yaşanabilir gezegen arayışı sürerken aynı zamanda böylesi aykırı örneklerin de araştırılması gerektiğini belirtiyor. Son zamanlarda Proxima Centauri ve Trappist-1 gibi Güneş benzeri ya da daha küçük yıldızların çevresinde Dünya benzeri gezegenlerin keşfedilmesi asıl hedef olarak görünmektedir. Düşük kütleli yıldızların çevresini aramak daha kolaydır. Diğer taraftan Kelt-9b'nin yıldızı Güneş'ten daha büyük ve sıcak olduğundan araştırmaların eksik kısmını tamamlar. Kelt-9b, sıcak gezegensel sistemlerin nasıl oluştuğunu anlamak için özel bir örnektir. Oradaki dünyaların çeşitliliğini görmeye çalışırken gezegenlerin nasıl oluştuğunu, geliştiğini ve hangi koşullar altında yok oldukları bilgisine de ulaşmaya çalışıyoruz diyor Stassun. Gezegen, Arizona'daki Winer Gözlemevindeki Kelt-Kuzey teleskopu kullanan gökbilimcilerce fark edildi. Kelt-9 yıldızında her 1,5 günde gözlenen parlaklık azalması yıldızın önünden bir cismin geçtiğini gösteriyordu. Bu da cismin yörünge döneminin 1,5 gün olduğu anlamına geliyordu. Sonraki gözlemler sinyalin bir gezegene ait olduğunu doğruladı ve gökbilimcilerin sıcak Jüpiter dediği cisim ortaya çıktı. Gökbilimciler Spitzer, Hubble ve yakında göreve başlayacak olan James Webb teleskoplarıyla Kelt-9b'ye yakından bakmak istiyor. Hubble gözlemleri gezegenin gerçekten de kuyruğu olup olmadığını ortaya çıkarabilir. 1 Yorum Bizden kaç ışık yılı uzaklıkta acaba ?? Ohh ne guzel hiç kar-kış, soğuk yok hep sıcak 🙂 Bi de Scott Web uzay teleskobu ne zaman fırlatılacak ?? Ailecek sabırsızlıkla bekliyoruz ... Hubble emekli olsun artık çok çalıştı hak etti küheylan"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/cok-acikmis-bir-karadelik/", "text": "Gökbilimciler yakınındaki yıldızdan çaldığı gazı düşünülenden 10 kat daha hızlı yutan bir karadelik keşfetti. 12 milyon ışık yılı uzaklıktaki NGC 7793 gökadasının eteklerinde yer alan P13 adlı karadelik dakikada 100 milyar kere milyar sosisli sandviç eşdeğerinde maddeyi midesine indiriyor. Uluslararası Radyo Astronomi Araştırma Enstitüsü ve Curtin Üniversitesi'nde çalışan gökbilimci Dr. Roberto Soria gazın karadeliğe düşmesinin ısınmasına ve parlamasına neden olacağını belirtiyor. Daha önce büyük olduğu sanılan bu karadelik aslında diğerlerine göre çok daha parlak. Genellikle bir karadeliğin gaz yeme hızının büyüklüğüyle orantılı olduğu düşünülüyordu diyor Soria. Yani P13 gibi bir karadeliği Samanyolu'ndaki daha az parlak ancak büyük karadeliklerden biri gibi görmek mantıklı. Dr Soria ile Strasbourg Üniversitesi'ndeki meslektaşları P13'ün kütlesini ölçtüler. Güneş'ten bir milyon kez daha parlak olması büyüklüğüyle uyuşmayınca çok fazla madde yuttuğu sonucuna varıldı. Buradaki düşüncede bir sınır yok. Karadelik ne kadar gaz yutarsa o kadar ışık üretebilir diyor Dr. Soria. Dr Soria P13'ün Güneş'ten 20 kat daha ağır bir üstdev yıldızın çevresinde dolandığını belirtiyor. Bilim insanları karadeliğin yakınından gelen X-ışınlarınca aydınlatan bölge ile ana yıldızın daha parlak olan yakınındaki bölgeyi temel alarak bu sonuca ulaştı. Bu bilgilerle çiftin birbiri çevresinde 64 günlük dönemde dolandığını ve hızları ile yörünge şekillerini ortaya çıkardık diyor Dr. Soria. Karadeliğin en az 15 Güneş kütlesinde olduğunu belirledik. Dr Soria P13 karadeliğini Dünya yeme şampiyonu Japon Takeru Kobayashi'ye benzetiyor. Vücuduyla orantısız bir şekilde sosisli sandviç yeme şampiyonu Takeru Kobayashi gibi bu karadelikte küçük olmasına karşılık çok hızlı gaz yemektedir. Dr Soria P13'ün karadeliklerin ultra parlak X-ışını kaynakları arasında olduğunu söylüyor. Bu karadelik öyle hızlı gaz yutuyor ki dev yıldızı bir milyon yıl gibi kozmik ölçülere göre rekor sayılacak sürede yok edebilir."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/cok-buyuk-bir-yildiz/", "text": "ESO'nın Çok Büyük Teleskopu ile gökbilimciler bugüne kadar ki en büyük yıldızları keşfettiler. Bu büyük yıldızlar, çok güçlü rüzgarları nedeniyle güneşten milyonlarca kez daha parlaktır. Akla yıldızlar acaba ne kadar büyük olabilir sorusu geliyor. Gökbilimciler Sheffield Üniversitesi'nden Astrofizikçi Paul Crowther liderliğinde ESO'nun Çok Büyük Teleskopu'nu NASA/ESA Hubble Uzay Teleskopu'nun arşivlerindeki verilere ek olarak bir çalışma gerçekleştirdiler. Çalışmada NGC 3603 ve RMC 136a ayrıntılı olarak incelendi. NGC 3603, Dünya'dan 22 000 ışık yılı uzaklıkta bulunan toz ve gazdan oluşmuş büyük bir yıldız fabrikasıdır. RMC 136a ise 165 000 ışık yılı uzaklıktaki, komşu gökada Büyük Magellan Bulutu'ndaki Tarantula Bulutsusu'nda yer alan genç ve büyük sıcak yıldızları barındıran bir kümedir. Ekip 40 000 derecenin üzerindeki yüzey sıcaklıklarıyla Güneş'ten en az yedi kere daha sıcak ve birkaç milyon kere daha parlak olan birçok yıldızın olduğunu gördüler. Bu yıldızlar eldeki modellere göre 150 güneş kütlesindeki maddeyle oluşmuş olmalıdır. Şimdiye kadar keşfedilen en büyük yıldızlar ise R136a içindeki R136'da bulundu. Buradaki yıldızlar doğum anında 265 ile 320 güneş kütlesi arasındaki bir kütleye ulaşmışlar. Gökbilimciler NGC 3603'deki bir çift yıldızın* kütlelerini kümedeki yıldızlar için ölçü olarak alıyor. Bu kümedeki yıldızlar A1, B ve C sınıfında ya da 150 güneş kütlesine yakın büyüklüğe sahiptir. Çok büyük yıldızlar yapılarındaki kütleyi dışarıya doğru çok güçlü olarak atarlar. İnsanlardan farklı olarak bu yıldızlar kilolu doğarlar ve yaşlandıkça kilo kaybederler. Örneğin R136a1 yıldızı henüz 1 milyon yıl yaşında olmasına karşılık orta yaşlı bir yıldız sayılır. Çünkü yıldız çok şiddetli bir kütle kaybına uğramaktadır. Yıldız şimdiye kadar kütlesinin beşte birini (50 güneş kütlesinden daha fazlasını) kaybetti diyor Paul Crowther. Güneş'in yerine eğer bu yıldız olsaydı, Güneş'in parlaklığı bu yıldızın yanında bir Dolunay parlaklığı kadar olurdu. Yalnız bu kadar da değil. Bir yıl 3 hafta olacak ve yıldızdan gelen çok şiddetli morötesi ışınım dünyayı sarıp yaşamı elverişsiz bir hale getirecekti diyor ekip üyelerinden Kele Üniversitesi'nden Raphael Hirschi. Bu çok büyük yıldızlara evrende ender rastlanır ve genellikle yoğun yıldız kümelerinde bulunurlar. Bu yıldızları normal yıldızlardan ayırmak için ise VLT'nin kızılötesi aletlerinin gücüne ihtiyaç duyulur. Ekip küme içindeki yıldızların en yüksek kütleye sahip olanlarının sayısını da ortaya çıkardı. En küçük yıldızlar 80 Jüpiter kütleli ve aşağısında olup yıldız olmayı başaramamış kahverengi cücelerdir. Üst sınır ise 300 güneş kütlesi kadardır. Toplamda 100 000 yıldızın ışıma gücüne sahip R136 kümesinde şimdilik dört yıldızın doğumda 150 güneş kütlesinde olduğu bulundu. Kümedeki yıldızların yarısının 150 güneş kütlesinde olduğu düşünülüyor. R136a1, Dünya'ya en yakın büyük yıldız kümesi Avcı Bulutsusu'na göre elli kat daha parlaktır. 6 ile 150 güneş kütleli yıldızlar süpernova şeklinde patlayarak bir nötron yıldızına veya karadeliğe dönüşürler. R136a1 şimdiye kadar bulunan en büyük yıldız olmamasına karşılık 10 milyon güneş parlaklığına sahiptir. Crowther yakın zamanda böylesi büyük yeni canavarların keşfinin beraberinde yeni bir rekorla getireceğini ümit ediyor. * NGC 3603'deki A1 sınıfındaki çift yıldız 3.77 günlük bir yörünge dönemine sahiptir. Sistemi oluşturan iki yıldız 120 ve 92 güneş kütlelidir. Kaynak: ESO"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/cok-daha-uzaga/", "text": "Gökyüzüne baktığınızda farkında olmadan geçmişe yolculuk yaparsınız. Örneğin Güneş'i ele alalım. Gördüğünüz sekiz dakika önceki Güneş'tir. Gece gökyüzünde parlayan Jüpiter'e baktığınızda yaklaşık yarım saat önceki halini görürsünüz. Ya da gökyüzünün parlak yıldızlarından Vega'ya baktığınızda 25 yıl geçmişe gidersiniz. Komşu gökada Andromeda'nın ışığı ise 2,5 milyon yıl önce yola çıkmıştır. Gökbilimciler çok daha fazla geçmişe gidebilmek için yoğun çaba gösteriyor. İşte onlardan bir grup araştırmacı 13 milyar yıl öncesine kadar gitmeyi başardı. Yale Üniversitesi ve Kaliforniya-Santa Cruz Üniversitesi'nden bir grup araştırmacı evren şimdiki yaşının sadece % 5'i yaşındayken oluşmuş bir gökadayı görüntüledi. Ekip bu çalışmada Hawaii'deki WM Keck Gözlemevi'nin 10 metrelik teleskopu üzerindeki MOSFIRE aletinden yararlandı. Görüntülenen gökada şimdiye kadar bulunan en uzak ve neredeyse kozmik sınırda yer alan cisim oldu. EGZ-zs8-1 kod adlı gökada daha önce NASA'nın Hubble ve Spitzer uzay teleskoplarının özel renk sistemlerinde görülmüştü. Gökada erken evrendeki en parlak ve kütleli cisimlerden biridir ve Samanyolu'na göre 80 kat daha hızlı yıldız üretmektedir. Uzaklığı doğru ölçülen ancak bir avuç gökada bulunuyor. Gökadaların bize olan uzaklığını netleştirebilmek için çok güçlü teleskoplara ve aletlere ihtiyaç duyulmaktadır. MOSFIRE aleti de bunlardan biridir. Erken evrende oluşmuş gökadalar yeniden iyonlaşma adı verilen bir sürecin başlamasına neden olmuştur. Yeni keşfedilen bu gökada da aynı süreç görülmektedir. Ancak bu gökadalar bugün çevremizde gördüğümüz yakın gökadalardan oldukça farklı bir görünümdedir. Erken dönemde oluşmuş gökadalar çok büyük kütleli yıldızlar oluşturmuş ve kısa sürede bu yıldızların patlamasına sahne olmuşlardır. 2018 yılında göreve başlaması planlanan James Webb Uzay Teleskopu ile çok daha ayrıntılı çalışmalar yapılabilecek. EGS-zs8-1 gibi antik bir gökadanın ışığına bakarak içerdiği gaz daha net anlaşılabilecek. Üstelik James Webb ile birlikte gökadaların uzaklıkları daha hassas ölçülebilecek. Meraklısına makale linki: P. A. Oesch, P. G. van Dokkum, G. D. Illingworth, R. J. Bouwens, I. Momcheva, B. Holden, G. W. Roberts-Borsani, R. Smit, M. Franx, I. Labbe, V. Gonzalez, D. Magee. A SPECTROSCOPIC REDSHIFT MEASUREMENT FOR A LUMINOUS LYMAN BREAK GALAXY ATz= 7.730 USING KECK/MOSFIRE. The Astrophysical Journal, 2015; 804 (2): L30 DOI: 10.1088/2041-8205/804/2/L30"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/cok-parlak-bir-super-balon/", "text": "Bu görüntü Samanyolu'ndan 160 000 ışık yılı uzaklıktaki uydu gökada Büyük Macellan Bulutu'ndaki bir süper balonu gösteriyor. N44 adlı dev bulutsunun içinde birçok yıldız oluşturan yıldız kümelerinden NGC 1929'da yer alıyor. Bu tür bulutsular kütleli yıldızların süpernova ile patlamasının ardından uzaya yaydıkları yoğun ışıma ve yüksek hızlarla savurdukları madde sonucunda oluşuyor. Rüzgarlar ve süpernovanın şok dalgaları ile süper gaz balon içinde dev boşluklar meydana geliyor. NASA'nın Chandra X-Işını Teleskopu bu rüzgarların ve şokların ürettiği sıcak bölgeleri , Spitzer Uzay Teleskopu ise kızılötesi ile tozun ve soğuk gazın nerede olduğunu görüntüledi. Bulutsudaki gazın parlamasına neden olan sıcak ve genç yıldızlardan gelen morötesi ışıma ise ESO'nun 2,2 m'lik Max-Planck-ESO Teleskopu ile görüntülendi."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/cok-renkli-firildak/", "text": "Fırıldak ya da M101 Gökadası NASA'nın dört ayrı teleskopu ile morötesi, kızılötesi, görünür ve X-ışını ortamlarında görüntülendi. Ortaya çıkan birleştirilmiş görüntüde M101'ün sarmal kollarına sıkıca sarılmış genç ve yaşlı yıldızların eşit dağılımı göze çarpıyor. Bu tür görüntüler gökbilimcilere tüm parçanın özelliklerini sunarak görülmeyeni ortaya çıkarır. Bu görüş aynı zamanda kamera, morötesi kamera, gece görüş gözlüğü ve X-ışını ile bir yere bakmaya benzer. Fırıldak Gökadası Büyükayı takımyıldızında yer almaktadır. Fırıldak Gökadası Samanyolu'na göre % 70 daha büyük olup 170 000 ışık yılı çapında ve 21 milyon ışık yılı uzağımızdadır. Yani insanın Dünya'da var olmasından 21 milyon yıl önceki ışıklarını görüyoruz. Bu da gördüğümüzün 21 milyon yıl önceki M101 olması demektir. Bileşik görüntüdeki en sıcak ve en enerjik alanlar Chandra X-Işını Gözlemevi'nin elde ettiği X-ışını görüntüsünde gözlenen mor renkte parlayan yıldızlar, milyon derecelik gazın çevirdiği ve çarpışan maddeyle kuşatılmış karadelikler oluşturuyor. |Chandra'nın elde ettiği X-Işını görüntüsü. |Spitzer'in elde ettiği kızıötesi görüntü. |Hubble'ın elde ettiği görüntü. |GALEX'in elde ettiği morötesi görüntü. Spitzer Uzay Teleskopu'nun kızılötesi ile elde ettiği kırmızı görüntü ise yeni yıldız oluşumlarının gerçekleştiği tozlu kısımları göstermektedir. Hubble Uzay Teleskopu'nun elde ettiği sarı görüntü ışığın çoğunun yıldızlardan alındığı görünür bölgeye aittir. Bu görüntü aynı zamanda kızılötesi ile görülen sarmal yapının toz şeritlerini ortaya çıkarmaktadır. Gökada Gelişim Tarayıcısı ile elde edilen mavi görüntü yaklaşık 1 milyon yıl önce oluşmuş sıcak ve genç yıldızları morötesi dalga boyunda ortaya çıkarıyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/cok-sayida-basibos-gezegen-kesfedildi/", "text": "'Başıboş' gezegenler Güneş Sistemindeki gezegenlerle karşılaştırılabilir kütlelere sahip olup ancak bir yıldıza bağlı olmayan yani serbest dolaşan ve bulunması zor kozmik cisimlerdir. Şimdiye kadar bunlardan çok azı keşfedildi. Avrupa Güney Gözlemevi teleskopundan ve diğer birimlerden gelen verileri kullanan gökbilimciler ekibi gökadamızda en az 70 yeni başıboş gezegen keşfetti. Bu şimdiye kadar keşfedilen en büyük başıboş gezegen grubudur ve gizemli galaktik göçebelerin kökenlerini ve özelliklerini anlamaya yönelik önemli bir adımdır. Avusturya Viyana Üniversitesinden Nuria Miret-Roig: Ne kadar olduklarını bilmiyorduk ve bu kadar çok gezegen bulduğumuz için heyecanlıyız diyor. Onları aydınlatan herhangi bir yıldızdan uzakta saklanan başıboş gezegenlerin normal yollarla görüntülenmesi imkansızdır. Bununla birlikte Miret-Roig ve ekibi oluşumlarından birkaç milyon yıl içinde gezegenlerin hala parlak olacak kadar sıcak olmasından yararlanarak büyük teleskoplardaki hassas kameralar ile bu cisimleri doğrudan tespit edebildi. Akrep ve Yılancı takımyıldızları içinde yer alan Güneş'e yakın yıldız oluşturan bölgede Jüpiter ile benzer kütlelere sahip en az 70 başıboş gezegen buldular. Pek çok haydut gezegeni tespit etmek için yerdeki ve uzaydaki bir dizi teleskoptan yaklaşık 20 yıl boyunca alınan veriler kullanıldı. Gökyüzünün geniş bir alanında on milyonlarca kaynağın küçük hareketlerini, renklerini ve parlaklıklarını ölçtük. Ölçümler bu bölgedeki en zayıf cisimleri olan başıboş gezegenleri güvenli şekilde tanımlamaya izin verir diyor Miret-Roig. Keşif için ESO'nun çeşitli gözlem araçlarından yüzlerce saatlik gözlem ve buna karşılık gelen on binlerce geniş alan görüntüsü ve onlarca terabayt veri kullanıldı. Ekip ayrıca Avrupa Uzay Ajansı ve Gaia uydusundan elde edilen verileri kullanarak evrenin araştırılması ve anlaşılmasında yer ve uzay merkezli teleskopların işbirliğinin büyük bir başarıya yol açtığına işaret etmektedir. Çalışma henüz keşfetmediğimiz bu zor ve yıldızsız gezegenlerden çok daha fazlası olabileceğini gösteriyor. Ekip üyesi Herve Bouy: Yıldızı olmadan Samanyolu'nda serbest dolaşan bu gezegenlerden milyarlarcası olabilir diyor. Yeni keşfedilen başıboş gezegenleri inceleyerek gökbilimciler bu gizemli cisimlerin nasıl oluştuğuna dair ipuçları bulabilirler. Bazı bilim insanları başıboş gezegenlerin bir yıldızın oluşumuna yol açamayacak kadar küçük bir gaz bulutunun çökmesinden oluşabileceğine ya da ana sistemden atılmış olabileceğini düşünüyor. Ancak hangi mekanizmanın daha olası olduğu bilinmiyor. Teknolojideki ilerleme bu başıboş gezegenlerin gizeminin kilidini açmaya devam ediyor. ESO'nun kurulması devam eden Son Derece Büyük teleskopuyla da daha ayrıntılı gözlemler yapılabilecek. Son derece sönük olan bu cisimleri mevcut araçlarımızla çok kısıtlı şekilde inceleyebiliyoruz. ELT bu nedenle çok önemli bir adım olacak diyor Bouy. Notlar Ekip tarafından bulunan başıboş gezegenlerin tam sayısını belirlemek zordur. Mevcut gözlemlerle bu cisimlerin kütleleri ölçülemez. 13 Jüpiter kütlesinden daha büyük kütleli olanlar büyük olasılıkla gezegen değildir ve bu nedenle sayıya eklenmezler. Bununla birlikte ekibin belli kütle değeri olmadığından başıboş gezegen sayısına bir üst sınır sağlamak için gezegen parlaklığına güvenmek zorunda kaldılar. Parlaklık doğrudan gezegenlerin kendisiyle ilgilidir. Gezegen ne kadar yaşlı olursa o kadar soğuk ve daha az parlaklıkta olur. Çalışılan bölge eskiyse örnekteki en parlak cisimler muhtemelen 13 Jüpiter kütlesinden ağır ve bölge gençse hafiftir. Çalışma bölgesinin yaşındaki belirsizlik göz önüne alınırsa bu yöntem 70 ile 170 arası başıboş gezegen sayısı vermektedir."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/cok-sisman-bir-gokada-kumesi/", "text": "Chandra ile X-ışınları ve Hubble ile görsel bölgedeki verilerin birleştirilmesiyle oluşturulmuş bu görüntüde Dünya'dan 7 milyar ışık yılı uzaklıktaki El Gordo olarak bilinen ACT-CL J0102-4915 gökada kümesi görülüyor. Küme çok büyük kütleli olduğundan İspanyolca'da 'şişman kişi' anlamına gelen El Gordo olarak adlandırıldı. El Gordo ilk kez 2012 başında Chandra ve yer-merkezli teleskopların verileriyle keşfedildi. El Gordo benzerlerine göre en sıcak, en büyük ve en fazla X-ışını yayan ilginç bir gökada kümesidir. Yeni Hubble verilerine göre El Gordo 3 milyon kere milyar Güneş kütlesindedir. Bu ise önceki tahminlere göre % 43 daha büyük kütleli olması demektir. Yeni Hubble çalışmasına göre bu muazzam kütlenin büyük bir kısmı gizli karanlık maddeye ait. Görüntüde karanlık madde dağılımı mavi renk ile gösterilmiştir. Karanlık madde kendisini göstermese de, gökbilimciler kütle çekimini adeta bir ayna gibi kullanarak uzak gökadalardaki çekim etkisiyle bozulmayı hesaplayarak ölçtüler. Bu kütle tahmini için ön plandaki yıldızların da yerini aldığı görsel alandaki Hubble görüntüsü üzerine pembe ile boyanmış Chandra'nın X-ışını verileri işlenmiştir. X-ışını görüntüsü aynı zamanda El Gordo'nun bir kuyrukluyıldız gibi olan uzun kuyruğunu da ortaya çıkarmış. Görsel veriyle birlikte saatte birkaç milyon kilometre hızla birbirinin içinden geçmekte olan iki gökada kümesini de gözler önüne serildi. El Gordo'nun bu hali Dünya'dan 4 milyar ışık yılı uzaklıktaki Mermi kümesiyle de benzerlik gösteriyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/cok-uzaklarda-gizlenen-gokada/", "text": "Spitzer ve Hubble Uzay Teleskoplarının güçlerini birleştiren araştırmacılar kozmik büyütme yardımıyla en uzaktaki gökadayı keşfetmiş olabilir. Evrenin daha 500 milyon yıl yaşındayken oluşmuş gökada görüntüde pırıl pırıl parlamaktadır. Gökada evrenin karanlık döneminin sona ermesinin hemen ardından oluşmuştur. Bu dönemin sonunda karanlık evreni, ışık saçan yıldızlarla oluşmuş gökadalar sarmaya başlamıştı. Bu küçük gökadanın keşfi kozmik tarihin en uzak ve en derin çağının aydınlanmasında önemli bir pencere açmaktadır. Baltimore John Hopkins Üniversitesi Fizik ve Astronomi Bölümü'nden Wei Zheng: Bu gökada şimdiye kadar rahat bir şekilde gözlediğimiz en uzak nesnedir. Bu ve diğer uzak nesneler evrenin erken dönemini çalışırken bize yardımcı olurlar. Böylece evrenin karanlık döneminin nasıl sona erdiğini açıklayabileceğiz diyor. Gökada'dan çıkan ışık, NASA'nın teleskoplarına varıncaya kadar 13,2 milyar ışık yılı yol aldı. Başka bir ifadeyle Hubble ve Spitzer'in gözüne takılan gökadanın ışığı evrenin yaşı şimdikinin % 3,6'sı kadar iken yola çıkmıştı. Teknik anlamda bu gökadanın kırmızıya kayma değeri ,z, 9,6 dır*. Genellikle tek renkte ve frekans bandında bir an için görülebilen diğer gökadalardan farklı olarak bu gökada beş farklı dalga boyunda gözlenmiştir. Hubble Uzay Teleskopu görünür ve kızılötesi dalga boylarından oluşan toplam dört dalga boyunda ve beşinci dalga boyu ölçümü olarak da Spitzer Uzay Teleskopu uzun dalga boyu olan kızılötesinde gözlem yaptı. Bu çok uzak noktalar günümüzdeki en büyük teleskopların bile algılama alanı dışında kalmaktadır. Erken dönemde oluşmuş uzak gökadaların keşfi için gökbilimciler genellikle kütle çekimsel mercek yöntemini kullanır. İlk kez Albert Einstein tarafından dile getirilen bu yöntemde öndeki bir nesne arkadaki nesneden gelen ışığı bir mercek gibi bükerek onu büyük gösterir. Gökadamız ile keşfedilen gökada arasında yer alan devasa bir gökada kümesi, uzaktaki gökadadan gelen ışığı 15 kat daha parlaklaştırarak nesneyi büyütmüştür. Hubble ve Spitzer'in gözlemlerine dayanarak gökbilimciler gördükleri görüntüye göre gökadanın Samanyolu'nun % 1'i büyüklüğünde ve yaklaşık 200 milyon yıl yaşında olduğunu düşünüyor. Mevcut kuram da ilk gökadaların küçük oluşması gerektiğini söylüyor. Bu küçük gökadalar birleşerek daha büyük gökadaları oluşturmuş ve sonuçta günümüz evreni meydana gelmiştir. Bu ilk gökadalar evrenin bu iyonlaşma çağında çoğalarak karanlık çağın bitmesine neden oldu. Bu dönem yani hidrojen gazının soğumaya başlaması Büyük Patlama'dan 400 000 yıl sonra gerçekleşti. İlk yıldızlar ve onların içinde bulunduğu gökadalar ise birkaç milyon yıl sonra ortaya çıktılar. Bu erken dönemin gökadası tarafından yayınlanan ışık ise elektronu kaybederek nötr duruma geçen hidrojen atomları tarafından salındığı düşünülmektedir. Gökbilimciler ilk yıldızlar ve gökadaların evrende ortaya çıkışının, 2018'de fırlatılması planlanan, Hubble ve Spitzer'in yerini alacak olan James Webb Teleskopu'nun gözlemleri ile ortaya çıkacağını düşünüyor. Yeni teleskopun ilk hedefleri arasında da bu gökada olacaktır. Dip Not: * Gökbilimciler ışığın yolculuğundan evrenin genişleme tarihini de bulmaya çalışır. Buna kırmızıya kayma denir z ile ifade edilir. Genel olarak değeri büyük olan bir z değeri nesnenin Samanyolu'ndan ne kadar uzakta olduğunu ortaya çıkarır. Hubble'dan önce gökbilimciler z değeri 1'e yakın olan gökadaları gözleyebiliyorlardı. Hubble 1995'de z=4 değerinde, 2004'te takılan gelişmiş kamerasıyla z=6 değerine ve kızılötesi kamerasıyla z=7 değerine, son olarak da WFC3 ile de z=8 ile 10'a yakın değerlere ulaştı. James Webb Teleskopu ile Büyük Patlamadan 275 milyon yıl sonrasına yani z=15 değerine ulaşılacağı bildiriliyor. Evrende bilinen ilk yıldızların z=15 ile 30 arasında oluştuğu düşünülüyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/cok-uzaklardan-cok-parlak-bir-gokada/", "text": "Milyarlarca ışık yılı uzaklıktaki bir gökada NASA'nın Fermi Gama Işını Uzay Teleskobu'nun dikkatinden kaçmadı. 15 Eylül'de başlayan şiddetli parlamalarla gökada, görünen evrendeki en parlak gama ışını kaynağı oldu. Gökbilimciler, 7.2 milyar ışık yılı uzaklıktaki Kanatlıat takımyıldızındaki 3C-454.3 adlı aktif gökadanın bu görüntüsünü muhteşem olarak tanımladılar. İtalya'daki Nükleer Fizik Enstitüsü'nden Gino Tosti, gökada içindeki karadelikte her neler oluyorsa çok yüksek hızlarla jet fışkırmaları algıladıklarını ve ve olağanüstü parlamanın nedeninin bu jetler olduğunu vurguluyor. Blazarlar, birçok aktif gökadanın merkezinde bulunan süper kütleli karadelikler gibi merkezlerine düşen maddenin ışık hızına yakın hızla hareket etmesiyle zıt yönde yaydıkları gama ışınlarıyla parlarlar. Gökyüzündeki en parlak gama ışın kaynağı 1000 ışık yılı uzaklıktaki Vela pulsarıdır. Fransa'daki Nükleer Araştırmalar Merkezi'nden Lise Escande ise; 3C-454.3 milyonlarca kat daha uzakta yer almasına karşılık Vela'dan iki kat daha parlak görünür. Bu da uzun süre tutamayacağı kadar büyük bir enerjiyi dışarıya atan bir kaynağa işaret etmektedir diyor. İtalya'nın Torino Gözlemevi'nden Massimo Villata'ya göre ise 3C-454.3 hem radyo hem de görünür dalga boylarında parlamakta. Kırmızı ışık altında blazar iki buçuk kat daha fazla parladı ve parlaklığı 13.7'ye kadar ulaştı. Aynı zamanda bu parlaklık çok yüksek radyo frekanslarda da göründü. Tosti; jetin içinde neler olduğunu anlamak bizim için yapılabilecek en iyi şeydir diyerek gökbilimcilerin ilgisini bu nesne üzerine çekmeye çalışıyor. Kaynak: NASA-Missions"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/cok-uzaklardan-gelen-isin/", "text": "NASA'nın Chandra X-Işını Gözlemevi 12,4 milyar ışık yılı uzaklıktaki büyük bir karadelikten yayılan jetleri tespit etti. Şimdiye kadar keşfedilen en uzak noktaki jet akımı gökbilimcilere erken evrendeki karadeliklerin büyümesi hakkında bilgi sağlıyor. Jet, GB 1428+4217 ya da kısaca GB 1428 gökcismi tarafından üretiliyor. Gökadaların merkezlerindeki dev karadelikler müthiş bir hızla jetler üretebilir. Karadeliğin yakınına kadar sokulan madde, yüksek enerjili parçacıklar oluşturur ve karadeliğin onu fırlatmasıyla yaklaşık ışık hızında yayılan ışımaya neden olur. Bu parçacık demetlerinin ürettiği ışıma jetleri, manyetik alanlar ya da ortamdaki fotonlarla etkileşme sayesinde gerçekleşir. Washington'daki Donanma Araştırma Laboratuarı'nda çalışan Ulusal Bilimler Akademisi bilimcisi Teddy Cheung: Bu sadece bir rekor değil, aynı zamanda erken evrende gördüğümüz çok az X-ışını jetlerinden biri olduğu için heyecanlıyız diyor. Jet elektronlar Büyük Patlama'dan geriye kalan foton denizinin içinden süzülüp gelir. Kozmik mikrodalga arka alan fotonları ile hızlı hareket eden bir elektron çarpıştığında fotona X-ışını bandı içinde enerji aktarabilir. Japonya Kanagawa'daki Japon Uzay Araştırma Ajansı'ndan Lukasz Stawarz: Diğer etkilerin yanısıra X-ışınları jetlerinin parlaklığı, elektronların karadelikten ne kadar hızla ayrıldığına bağlıdır. Büyük Patlama'nın ardından oluşan GB 1428 gibi gökadalardaki süper kütleli karadeliklerin keşfi, çevremizdeki ortamın oluşumu hakkında birşeyler söyler. Evren yaklaşık 1,3 milyar yıl yaşında iken kozmik arka alan ışıması bugünkünden bin kat daha yoğun olduğundan bir gökcisminin parlaklığı bugünkü değerin % 10'u mertebesindeydi. Bu jet ise uzaklık nedeniyle kararan uzayın arasından çok parlak bir şekilde kendini gösterir. Cambridge'deki Harvard-Smithsonian Astrofizik Merkezi'nden Aneta Siemiginowska: Cisim evrende bir amplifikatör gibi davrandığından kısa pozlama ile onu görebildik. Yeryüzünden çok uzakta olan GB 1428 gibi gökadalardaki önemli fiziksel süreçler gözden kaçabilir diyor. Gökbilimciler manyetik alan çizgileri çevresinde sarmal çizerek uzaklaşan elektronların, kozmik arka alan ışımayı arttırdığını öne sürüyor. GB 1428 jetlerini keşfeden ekip daha önce de, 12,2 milyar ışık yılı uzaklıkta ve 12 milyar ışık yılı uzaklıkta iki X-ışını jet kaynağı keşfetmişti. GB 1428 benzeri bir kaynak da Ulusal Bilim Kurumu'nun Çok Büyük Dizi yardımıyla radyo dalgaları ile tespit edildi. Uzaktaki bu üç gökadadan yayılan X-ışını jetleri daha yakında görülenlerden biraz daha yavaş gibi görünüyor. Bu ise, karadeliklerden uzaklaşırken çevresel etkilerle jetlerin enerjisi ve dolayısıyla hızlarının azalmasıyla mümkün olabilir. Araştırmacılar GB 1428'in jet uzunluğunun en az 230 000 ışık yılı ya da Samanyolu Gökadası'nın yaklaşık iki katı çapında olduğunu düşünüyor. Bu jet, sadece Chandra ve VLA verilerinin kuasarın bir kısmında gördükleridir. Daha önceki verilerle birlikte düşünüldüğünde bu jetlerin bize doğru hareketlendiğini gösterir. Bu ise jet için X-ışını ve radyo sinyallerinin artmasına ve muhtemelen ters yönde jet akımının azalmasına neden olacaktır. GB 1428 gözlemleri daha ayrıntılı birşekilde Dünya'nın çeşitli yerlerine dağılmış bulunan radyo teleskoplarla alındı. Bunlar gözlenen X-ışını jetiyle aynı yöne sahip, yaklaşık 1900 ışık yılı uzunluğundaki daha küçük bir jetin varlığını ortaya koydu."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/cok-uzaklardan-sasirtici-parlamalar/", "text": "ESO'nun VLT'si Uzaktaki Kuasarlar Etrafında Beklenmedik Dev Parıltılı Haleler Keşfetti Uluslararası bir gökbilimciler ekibi, uzaktaki kuasarları çevreleyen parıltılı gaz bulutları keşfetti. Araştırmadaki her bir kuasarın bu haleleri sergiledikleri ilk kez gösterildi ve ESO'nun Çok Büyük teleskopu üzerindeki MUSE aleti tarafından belirgin işaretler yakalandı. Bu şaşırtıcı keşifteki halelerin özellikleri aynı zamanda şu anda kabul gören evrenin erken dönemlerindeki gökada oluşum teorileriyle dikkat çekici bir uyuşmazlık içinde. İsviçre Zürih'te bulunan İsviçre Federal Teknoloji Enstitüsündeki bir grup tarafından yönetilen uluslararası bir gökbilimciler ekibi, uzaktaki aktif gökadaların etrafındaki gazı araştırmak için ESO'nun Paranal Gözlemevindeki Çok Büyük teleskopu üzerinde bulunan MUSE aletinin eşsiz gözlem gücünü kullandılar. Kuasarlar olarak isimlendirilen bu aktif gökadalar merkezlerinde, son derece yüksek bir oranda yıldız, gaz ve diğer materyalleri tüketen süper kütleli karadelikler içeriyorlar. Bu durum da gökada merkezinin büyük miktarda ışınım yaymasına neden oluyor ve kuasarları evrendeki en parlak ve aktif nesneler haline getiriyor. Bu araştırma, MUSE ile gözlenebilen en parlak olanlar arasından seçilen 19 kuasar içeriyor. Önceki çalışmalar, incelenen tüm kuasarların yaklaşık %10'unun, gökadalar arası ortam olarak bilinen gazdan oluşan haleler ile çevrelendiğini göstermişti. Bu haleler, kuasarların merkezinden 300 000 ışık yılı mesafeye kadar uzanıyor. Bu yeni araştırma, aynı zamanda gözlenen 19 kuasarın etrafındaki büyük halelerin saptanmasıyla birlikte bir sürprize yol açtı istatistiksel olarak beklenen iki haleden çok daha fazlası vardı. Takım, bu büyük artışın ardındaki sebebin önceki benzer aletlere göre MUSE'nin gözlem gücü olduğundan şüpheleniyor. Ancak durumun böyle olup olmadığını belirlemek için daha fazla gözleme ihtiyaç duyuluyor. Bu durumun, yeni gözlem tekniğimiz mi yoksa örneğimizdeki kuasarlar hakkında olağandışı bir durum nedeniyle mi olduğunu söylemek için henüz çok erken. Bu yüzden öğrenecek daha çok şey var; biz sadece yeni bir keşif döneminin başındayız , diyor ETH Zürih'ten başyazar Elena Borisova. Araştırmanın asıl amacı, kuasarların parlak düğümler oluşturduğu bazen kozmik ağ olarak ifade edilen yapılar olan evrenin en büyük ölçeklerindeki gaz bileşenlerini analiz etmekti . Bu ağın gaz bileşenleri normalde tespit edilmesi son derece zordur bu yüzden kuasarları çevreleyen gazın ışıklı halesi bu büyük ölçekli kozmik yapı içindeki gazı araştırmak için neredeyse eşsiz bir fırsat sunuyor. Yeni tespit edilen bu 19 hale aynı zamanda yeni bir sürprizi daha ortaya koydu: göreli olarak soğuk gökadalar arası gaz içeriyorlar yaklaşık olarak 10 bin santigrat derece. Bu bulgu, gökadalara bu kadar yakın olan gazın milyon derecelik sıcaklıklara sahip olması gerektiğini söyleyen ve şu anda gökadaların yapısı ve oluşumuyla ilgili kabul edilen modeller ile güçlü bir görüş ayrılığı içinde. Bu tür bir araştırma için MUSE ve onun benzersiz gözlem yetenekleri ilk defa kullanıldı. Keşif, bu tip objeleri gözlemek için aletin potansiyelini gösteriyor . Ortak yazar Sebastiano Cantalupo yeni alet ve sağladığı fırsatlar için çok heyecanlı: Bu araştırmada, gelecekteki araştırmaların yolunu açacak MUSE'nin benzersiz yeteneklerinden faydalandık. Yeni nesil teorik ve numerik modellerle birleştirildiğinde bu yaklaşım kozmik yapıların oluşumu ve gök ada evrimine yeni bir pencere sağlamaya devam edecektir. Notlar Kozmik ağ evrenin en büyük ölçeğindeki yapıdır. İlkel malzemenin çelimsiz iplikçiklerden ve gökadalarla bunların arasındaki devasa mesafeyi birbirine bağlayan karanlık maddeden oluşuyor. Bu ağdaki malzeme iplikçikler boyunca besleme yaparak gökadaların ve onların gelişimi ile evrimine yardımcı oluyor. MUSE bir toplam alan tayfölçeridir ve tayf ile görüntüleme yeteneklerini bir araya getirir. Tek bir seferde bir bütün olarak büyük gökbilimsel nesneleri gözleyebilir ve her bir piksel için ışığın dalga boyunun veya renginin bir fonksiyonu olarak yoğunluğunu ölçer. ESO-Türkiye"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/cok-uzakta-cok-buyuk-su-kutlesi-bulundu/", "text": "Suyu her yerde bulabilir miyiz? Kaliforniya Teknoloji Enstitüsü'ndeki bilim insanları şimdiye kadar keşfedilen en uzak ve en büyük su kütlesini keşfetti. Araştırmacılar 48 milyar trilyon km (yaklaşık 12 milyar ışık yılı) uzaklıktaki bir kuasarı gözlerken onu çevreleyen en az 100 000 güneş kütleli su kütlesini keşfettiler. Bulunan su buharı dünyadaki tüm okyanus ve denizlerde bulunan suyun 140 trilyon katı. Kuasar evren henüz 1.6 milyar yıl yaşındayken oluşmuş. NASA'nın Jet İticileri Laboratuarı'ndan Matt Bradford: Kuasar çevresinde su buharı üretmesi nedeniyle diğerlerinden ayrılıyor. Bu keşif çok eski zamanlardan beri suyun varlığını ortaya koymaktadır diyor. JPL ve Caltech tarafından gerçekleştirilen çalışma Astrophysical Journal Letters'da yayınlandı. Kuasar, merkezinde sürekli gaz ve toz diski tüketen ve aynı zamanda da çevreye büyük miktarda enerji yayan büyük bir karadelik barındırmaktadır. Her iki grup çalışma ekibindeki gökbilimciler APM 08279+5255 adı verilen kuasarın merkezindeki 20 milyar güneş kütleli karadeliğin güneşin ürettiği enerjinin en az bin trilyon katını ürettiğini de belirlediler. Bradford'a göre gökbilimciler erken evren döneminde bile suyun bulunmasını beklediğinden bu onlar için şaşırtıcı değil. Samanyolu'ndaki su miktarı kuasardaki orandan 4000 kat daha az olmasına karşılık Samanyolu'nda sudan çok su buzu olduğuna dikkat çekiyor. Bununla birlikte su buharının varlığı kuasarın doğasını göstermesi açısından önemli. Kuasarın merkezindeki karadeliği kuşatan ve yüzlerce ışık yılı (bir ışık yılı 9.6 trilyon km) kalınlıktaki su buharının varlığı bu kısmın oldukça sıcak ve yoğun olduğunun bir göstergesidir. Gazın -53 C derece sıcaklığı ve dünya atmosferine göre 300 trilyon kat daha az yoğun. Sıcaklığın ve yoğunluğun dünya koşullarına oldukça düşük olmasına karşılık Samanyolu gibi gökadalardaki gaz sıcaklıklarına göre beş kat daha sıcak ve 10 ile 100 kat daha yoğun. Birçok kuasarda olması gereken su buharının bulunduğu kuasarın x-ışınları ve kızılötesi ışıma yaparak içindeki yoğun gaz diskini göstermiş. Işıma ve su buharının birbirinin nasıl etkilediği ortaya çıkmaktadır. Örneğin su buharı incelenerek ışımanın geri kalan gazı nasıl ısıttığı ortaya çıkarılabilir. Ayrıca su buharı ve karbon monoksit gibi gazlarla ilgili ölçümler karadeliğin şimdiki büyüklüğünün altı katına kadar ulaşması için gerekli besini sağlayacağı kadar gaz olduğunu gösteriyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/cok-uzaktaki-en-buyuk-aktif-kuyruklu-yildiz/", "text": "Yeni bir araştırma şimdiye kadar keşfedilmiş en büyük kuyrukluyıldız olan Bernardinelli-Bernstein 'in düşünülenden daha aktif olduğu, yani içindeki buzun buharlaştığı ve koma olarak bilinen bir toz ve buhar zarfı oluşturduğunu gösteriyor. Şimdiye kadar Güneş'ten uzakta olmasına karşılık aktif olan sadece bir kuyrukluyıldız keşfedildi ki, o da BB'den küçüktü. Araştırma Maryland Üniversitesi gökbilimcilerince yapıldı. Veriler, gökbilimcilerin BB'nin kimyasal yapısının belirlenip Güneş Sistemimizin oluşumu sırasındaki koşullar hakkında bilgi verecektir. Sonuçlar 29 Kasım 2021'de The Planetary Science Journal'da yayınlandı. Maryland Üniversitesi Astronomi Departmanından araştırmacı Tony Farnham: Bu gözlemler aktif kuyrukluyıldızlar için mesafeleri bildiğimizden daha öteye götürüyor diyor. Bir kuyrukluyıldızın ne zaman aktif hale geldiğini bilmek kimyasal yapısının da anahtarıdır. Genellikle 'kirli kartopu' ya da 'buzlu pislik topu' olarak adlandırılan kuyruklu yıldızlar, Güneş Sisteminin oluşumundan arta kalan toz ve buz yığınlarıdır. Yörüngedeki bir kuyruklu yıldız Güneş'e yaklaştıkça ısınır ve buzları buharlaşmaya başlar. Buharlaşmanın başlaması için sıcaklığının ne kadar olması gerektiği ve buzun içerik bilgisi gereklidir . Bilim insanları ilk olarak BB kuyruklu yıldızını Güney yarım küre gökyüzünü araştırmak için oluşturulmuş uluslararası çalışma olan Karanlık Enerji Araştırması 'ndan alınan verilerle Haziran 2021'de keşfettiler. Çalışma verileri kuyrukluyıldızın çekirdeğini göstermesine karşılık aktif durumda oluşan toz ve buhar zarfını ortaya çıkarmak için yeterli çözünürlüğe sahip değildi. 100km çapındaki BB kuyruklu yıldızı şimdiye kadar keşfedilen en büyük kuyruklu yıldızdır ve Güneş'e Uranüs'ten daha uzaktır. Genellikle kuyruklu yıldızlar 1km çapındadır ve Güneş'e daha yakındırlar. Farnham keşfi duyduğunda BB kuyruklu yıldızının görüntülerini, 28 günde tüm gökyüzünü tarayan Geçiş Ötegezegen Araştırma Uydusu ile de görülüp görülmediğini merak etti. TESS'in uzun süreli gözlem yeteneğiyle daha fazla ayrıntıya ulaşabileceğini düşündü. Farnham ve ekibi 2018'den 2020'ye kadar TESS ile toplanan BB kuyruklu yıldızının binlerce görüntüsünü birleştirdi. Farnham, görüntüleri bir araya getirerek kontrastı artırmayı ve kuyrukluyıldızı daha net bir şekilde görmeyi başardı. Ancak kuyruklu yıldızlar uzak cisimlere göre daha hızlı hareket ettiğinden BB'nin eldeki karelerinin hizalanması gerekiyordu. Böylece kuyruklu yıldızın görüntüsü güçlendirilirken bireysel çekimlerdeki hatalı lekelerde ortadan kaldırıldı. Böylece BB'yi çevreleyen puslu toz parıltısı ortaya çıkarılırken BB'nin 'komaya girdiği' ve aktif olduğu kanıtlandı. Koma yorumuna neden olan bulanıklığın yalnızca görüntülerin üst üste istiflenmesinden kaynaklanmadığından emin olmak isteyen ekip, bu tekniği erken dönemden kalan buzlu kalıntıların bulunduğu BB kuyruklu yıldızından daha uzağında yer alan Kuiper Kuşağındaki etkin olmayan cisimlerin görüntüleriyle tekrarladı. Bu cisimler bulanıklık olmadan net görülünce, araştırmacılar BB kuyruklu yıldızının çevresindeki hafif parıltının aslında aktif bir koma olduğundan emin oldular. BB kuyrukluyıldızının boyutu ve Güneş'e olan uzaklığı, komayı oluşturan buharlaşmış buzun karbon monoksit tarafından yönetildiğini gösteriyor. Karbon monoksit, BB kuyruklu yıldızının Güneş'ten, keşfedildiği zamandan beş kat daha uzaktayken buharlaşmaya başlayabileceğinden, çok daha önce aktifleştiği söylenebilir. Bu kuyruklu yıldız muhtemelen daha aktif ve böylesi bir durumu daha önce görmemiştik. Henüz bilmediğimiz bir şey de, bu şeylerin aktif hale gelmeden önce soğuk hava deposunda görmeye başlayabileceğimiz bir kesme noktası olup olmadığı diyor Farnham. Farmham'a göre bir kuyruklu yıldız komasının oluşumu gibi süreçleri her zamankinden daha iyi gözlemleme yeteneği gökbilimciler için heyecan verici yeni bir kapı aralıyor. Bu sadece başlangıç. TESS henüz keşfedilmemiş şeyleri gözlemliyor ve bu bulabileceklerimizin bir nevi testi. Bir kuyruklu yıldız göründüğünde, zamanda geriye gitme potansiyelini yakalıyoruz. Güneş'ten oldukça uzak mesafelerdeki cisimleri bu görüntülerle bulabiliyoruz diyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/cok-uzaktaki-yildizin-imdat-cigliklari/", "text": "Nature Dergisi'nin 25 Ağustos sayısında Mart ayından bu yana Dünya'ya süren X-ışını akışının kozmik bir kaza sonucunda oluştuğuna inanılıyor. NASA'nın Swift uydusu Ejderha takımyıldızındaki yoğun bir kaynağın sıradışı yüksek enerji fişekleri yaydığını belirledi. Penn State Üniversitesi'nden gökbilim profesörü David Burrows: İnanılmaz, bu kaynak hala X-ışınları yayıyor ve gelecek yılda Swift için yeterince parlak kalabilir. Bu daha önce gördüğüm hiçbir nesneye benzemiyor diyor. Gökbilimciler uzak bir gökadadaki Swift J1644+57 olarak bilinen kaynağın olağanüstü bir olay sonucunda parçalanan yıldızın karadelikten etkilendiğini belirtiyor. Gökada 3.9 milyar ışık yılı uzaklıkta bulunuyor. Burrows'ın NASA bilim insanlarıyla birlikte gerçekleştirdiği ilk çalışma Japonya'nın öncü olduğu Uluslararası Uzay İstasyonu'na yerleştirilen Tüm Uzay X-ışını Görüntü Monitörü , Swift ve diğer algılayıcılarla X ve gama ışını gözlemleri yapıldı. İkinci çalışma Ashley Zauderer'in başını çeken ekipce yer tabanlı radyo gözlemevi gözlemleriyle gerçekleşti. Samanyolu'nda da olmak üzere çoğu gökadanın merkezinde milyonlarca güneş kütleli süper kütleli karadelik bulunur. Çalışmadaki Swift J1644+57 gökadasında Samanyolu'ndaki dört milyon güneş kütleli karadelikten iki kat büyük bir karadelik bulunmaktadır. Bir karadeliğe düşen yıldız yoğun bir gel-git etkisiyle karşılaşır. Yıldızdan kopan ve milyonlarca derecedeki gaz kütlesi karadelik çevresinde yüksek hızla dolanır. Karadeliğin çevresinde dolanan gazdan hızlı ve manyetik bazı ikili parçacıklar kaçabilir. Kaçan bu jetler Dünya'ya kadar ulaşabilir. Zauderer: Kaçan jetler yıldızlararası ortamla etkileşerek radyo emisyonu oluşturur. Buna karşılık X-ışınları büyük bir olasılıkla jet üssü yakınlarında ve karadeliğe daha yakın yerlerde ortaya çıkabilir diyor. Karadeliğe önden bakıldığında jetlerin parlaklığı ve enerjisi daha net görülecektir. Swift J1644+57'de görülen bu olağandışı enerji akımının nedeni de budur. İlk olarak 28 Mart'ta algılanan işaret fişeklerinin, başlangıçta uzakta ve bir yıldızın karadelik etkisiyle ölerek gama ışını patlamasıyla görüldüğü belirtilmişti. O zamandan bu yana neredeyse her gün nesneden yüksek enerjili ışıma geliyor. Gökbilimcilere göre bunun nedeni güneş benzeri yıldızın gel-gite uğraması. 30 Mart'ta Zauderer ekibinin gerçekleştirdiği gözlemler gökada merkezinde radyo kaynağı olduğunu gösterdi. Bu veriler radyo kaynağının Swift'in belirlediği gökadayla bağlantılı olduğunu ortaya çıkardı. Harvard Üniversitesi'nden Astrofizikçi Doc. Edo Berger: Gözlemler bölgenin yarısından fazlasından gelen radyo dalgalarının hala ışık hızında genişlemekte olduğunu gösteriyor. Bu genişlemeyi zaman içerisinde geriye doğru giderek Swift X-ışını kaynağından geldiği ve aynı zamanda oluştuğu onaylanabilir diyor. 2 Yorumlar bu gözlemin marttan itibaren yapıldığı yazıyor,kesin bir tarih verememekle birlikte muhtemelen haziran ayı olması lazım, gece ağaçları suluyordum.yere bakıyor olmama rağmen güney ufkunda ani bir parlaklık dikkatimi çekti.bir yıldız patlaması olduğunu tahmin ettiğim görüntü aynen şuydu.ben başımı kaldırıp bakmaya başladığım anda muntazam ,sanki fosforluymuş gibi tarif etmesi zor beyazlıkta şişen bir kabarcıktı.işaret parmağımdaki tırnak hacminde kabardı,ama yinede içinde çok güçlü bir enerji olduğunu hissediyorsunuz.önce kabarcık kayboldu,bir yıldız gibi göründü ve sonra tamamen kayboldu.heralde 5 6 saniye kadar sürmüştür.yine bu haberdi yanılmıyorsam benzer bir yorum orayada bırakmıştım.olayı olurken izleme ayrıcalığı yaşadım,paylaşmak istedim. Gördüğünüzün bu patlamayla ilgisi yok. Sözü edilen patlama X-Işını gözlemiyle elde edilmiş ve çok uzakta. Sizin gördüğünüz bir uydu parçasına ait olabilir. Ya da bir meteor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/cok-yakin-gecen-yildiz/", "text": "Binlerce yıl önce Güneş'e en yakın yıldız Proxima Centauri değildi. Hatta neredeyse burnumuzun dibindeydi. 70.000 yıl önce bir yıldız Güneş Sistemi'nin dibinden geçerek adeta bir fırtınaya neden olmuş. Yıldız, Güneş Sistemi'nin dış katmanı olan Oort Bulutu'ndan geçince buradaki cisimlerin yörüngeleri etkilenmiş ve Güneş'e doğru sayısız kuyrukluyıldız saldırısı gerçekleşmiş. ABD, Avrupa, Şili ve Güney Afrika'daki bir grup gökbilimci ilginç bir keşfe imza attı. Buna göre 70.000 yıl önce sönük bir yıldız Oort Bulutu'nun yakınından geçti. Güneş'e en yakın yıldız Proxima Centauri'ye göre beş kat daha yakından geçen yıldız bölgede kargaşaya neden olmuş. Astrophysical Journal Letters'da yayınlanan makalenin baş yazarı Rochester Üniversitesi'nden Eric Mamajek , takma adı Scholz olan küçük kütleli yıldızın hızını ve yörüngesini belirlemeyi başardıklarını belirtiyor. Yıldızın yörüngesine göre 70.000 yıl önce Güneş'e 52.000 astronomi birimi* (8 trilyon km ya da 0,8 ışık yılı) kadar yaklaştı. Buna karşılık Güneş'e en yakın yıldız olan Proxima Centauri 4,2 ışık yılı uzaktadır. Güneş Sistemi'nin dış kısmı olan Oort Bulutu trilyonlarca kuyrukluyıldızla doludur. Gökbilimcilere göre söz konusu yıldız % 98 olasılıkla dış Oort Bulutu'nun içinden geçti. Bu geçiş bölgedeki kuyrukluyıldızları tedirgin ederek, yörüngelerini bozdu ve birçoğu Güneş'e doğru aktı. Yıldız, Avrupa Güney Gözlemevi'nden Valentin Ivanov ile Mamajek'in sohbeti sırasında fark edildi. 20 ışık yılı uzaktaki Scholz yıldızının tuhaf özellikleri vardı. Gökyüzünde çok yavaş hareket ediyordu. Ivanov ve ekibi yıldızın dikine hızını ölçmeyi başardı. Çoğu yakın yıldız büyük çizgisel hıza sahiptir. Küçük çizgisel hız ise Güneş'e yakın olması demektir. Bu yıldız büyük bir olasılıkla bir zamanlar Güneş'in çok yakınından geçti diyor Mamajek. Yıldızın yörüngesinin belirlenmesi için çizgisel hız ve dikine hız değerleri gerekliydi. Ivanov ve ekibi Doppler kayması yöntemini kullanarak birçok yıldızın özelliklerini ortaya çıkarmıştı. Bu ölçümler Güney Afrika Büyük Teleskopu ve Şili'deki büyük teleskopların tayf ölçümleriyle gerçekleşmiştir. Scholz yıldızının hareketini geriye çeviren ekip 70.000 yıl önce Güneş'e en yakın yıldız olduğunu belirledi. Ekibe göre katalog adı HIP 85605 olan yıldız 240.000 ile 470.000 yıl sonra yine Güneş'e en yakın yıldız olacak. Ancak bu yakın geçiş önceki kadar olmayacak. Hesaplara göre yıldız bir sonrakinde Oort Bulutu dışından, 200 ışık yılı uzaktan geçecek. Mamajek yıldızın şu anki konumunu, hızını ve Samanyolu çekirdeğinden uzaklığını dikkate alarak yaklaşık 10.000 olası yörünge belirledi. Ölçümlerin % 98'i yıldızın Oort Bulutu içinden geçtiğini gösterdi. Bu da Güneş'e doğru kuyrukluyıldız yağmuruna neden olmuş olabilir. Mamajek bu yıldızdan başka yıldızlarında geçmişte Güneş'in yakınından geçmiş olabileceğini düşünüyor. Bunun için Avrupa Uzay Ajansı'nın Gaia uydusunun verilerine ihtiyaç duyulacak. Gaia'nın yıldızların hızları ve uzaklıklarını net bir şekilde belirlemesi ile benzer birçok yakın geçiş yapmış yıldız bulunabilir. Scholz, Tekboynuzlu takımyıldızı yönünde 20 ışık yılı uzakta olan kırmızı cüce bir yıldızdır. Geceleri gökyüzünde çıplak gözle görülen en sönük yıldızdan 50 kat daha sönüktür. Ancak 70.000 yıl önce gökyüzündeki 10. Kadirden parlayan bir yıldızdı. Mamajek'e göre 70.000 yıl önce şimdikine göre daha canlı ve pırıl pırıl parlayan yıldızların arasında atalarımız tarafından görülmüş olabilir. Scholz aslında ikili bir sistemin üyesidir. Biri kırmızı cüce diğer kahverengi cüce. Kahverengi cüceler çekirdeklerinde hidrojen füzyonu başlatamadığı için yıldız olmayı başaramamış, Jüpiter'den çok daha büyük cisimlerdir. *Astronomi birimi: Dünya-Güneş ortalama uzaklığı 150 milyon kilometredir. 4 Yorumlar Bu kuyruklu yıldız fırtınası Güneşin yaşını etkilemiş olamaz mı? veya ikinci geçişte kuyruklu yıldızların bir kısmı Jüpiter'e düşerse kütlesindeki artıştan dolayı küçük bir kırmızı cüce olamaz mı? Bir apartmanın balkonuna koyduğun bir avuç kum apartman kütlesini ne kadar değiştirir ki? Bundan dolayı apartman çöker mi? Sorunun yanıtı bu. Fuat arkadaşımızın bazıları için kırıcı olabilecek sertlikte anlatmak istediği; Jüpiter gibi çok büyük kütleli dev gezegenlerin, sayıları ne olursa olsun, kuyruklu yıldızları bünyelerine katarak kütlelerinde kayda değer bir artış olamayacağıdır. Kızmak... Elbette değil. Sadece soruyu yaşamdan bir örnek vererek açıklamaya çalıştım. Bu şekilde anlaşılmak üzer beni."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/coklu-gezegen-sistemi-ilk-kez-goruntulendi/", "text": "ESO'nun Çok Büyük Teleskopu Güneş-benzeri genç bir yıldıza eşlik eden iki dev ötegezegenin ilk görüntülerini elde etti. Çoklu ötegezegenlere sahip sistemlerin görüntüleri oldukça nadir olup, gökbilimciler şimdiye kadar Güneş benzeri bir yıldızın etrafında birden fazla gezegeni doğrudan gözleyememişti. Gözlemler gökbilimcilerin kendi Güneş'imiz etrafındaki gezegenlerin nasıl oluştuklarını ve evrimleştiklerini anlamalarını sağlayacak. Sadece birkaç hafta önce ESO yeni VLT görüntüleriyle doğmakta olan bir gezegen sistemini gözler önüne sermişti. Şimdi, aynı teleskop ve aynı aygıt kullanılarak, yaklaşık 300 ışık-yılı uzaklıkta, TYC 8998-760-1 olarak bilinen, Güneş'imize benzer bir yıldızın etrafındaki gezegen sisteminin doğrudan ilk görüntüleri alındı. Bu keşif Güneş Sistemimize oldukça benzer bir ortama dair bir fotoğraf karesidir, ancak henüz evriminin erken aşamasında, diyor bugün The Astrophysical Journal Letters'da yayımlanan araştırmayı yürüten Hollanda Leiden Üniversitesinden doktora öğrencisi Alexander Bohn. Gökbilimciler gökadamızda binlerce gezegeni dolaylı olarak keşfetmiş olsalar da, bu ötegezegenlerin sadece çok küçük bir kısmı doğrudan görüntülenebilmiştir, diyor Leiden Üniversitesinden eş-yazar Matthew Kenworth ve ekliyor doğrudan gözlemler yaşamı destekleyen ortamların araştırılması için önemli. Aynı yıldızın etrafında iki veya daha fazla gezegenin doğrudan görüntülenmesi ise daha da nadirdir; şimdiye kadar bu tür sadece iki sistem doğrudan gözlenebilmiştir, her ikisi de Güneş'ten epey farklı yıldızların etrafında. ESO'nun yeni VLT görüntüsü Güneş benzeri bir yıldızın etrafındaki birden fazla ötegezegenin ilk doğrudan görüntüsüdür. ESO'nun VLT'si aynı zamanda 2004 yılında bir ötegezegeni, bir tür başarısız yıldızın, yani bir kahverengi cücenin etrafında dolanan ışık parçacıkları şeklinde, ilk kez doğrudan gözleyen teleskoptur. Ekibimiz şimdi genç, güneş benzeri bir yıldızın etrafındaki iki gaz devi yoldaşın ilk görüntülerini almayı başardı, diyor çalışmaya katılan Belçika KU Leuven'den doktora sonrası araştırmacı Maddalena Reggiani. Yeni görüntüdeki gezegenler, sol üst kısımdaki ev sahibi yıldızın uzağında iki parlak ışık noktası olarak görülebilir . Farklı zamanlarda farklı görüntüler alan ekip bu gezegenleri arka plandaki yıldızlardan ayırt etmeyi başardı. İki gaz devinin ev sahibi yıldıza olan uzaklıkları Yer-Güneş uzaklığının 160 ve 320 katı kadardır. Bu uzaklıklar gezegenleri, yine iki gaz devi olan Jüpiter ve Satürn'ün oldukça ötesine taşıyor ki onlar Yer-Güneş uzaklığının 5 ve 10 katı uzaklığında yer alıyor. Ekip ayrıca iki ötegezegenin Güneş Sistemi'ndekilerden çok daha ağır olduğunu buldu, içteki Jüpiter'in kütlesinin 14 katı dıştaki ise altı katı kütleye sahip. Bohn'un ekibi bu sistemi Güneş'imize benzer yıldızların etrafındaki genç, dev gezegenleri ararken görüntüledi. TYC 8998-760-1 adlı yıldız sadece 17 milyon yıl yaşında ve güney gökküresi takımyıldızlarından Sinek doğrultusunda bulunuyor. Bohn onu kendi Güneşimizin oldukça genç bir versiyonu şeklinde tanımlıyor. Bu görüntülerin alınması Şili'deki Atacama Çölünde bulunan ESO'nun VLT'si üzerindeki SPHERE yüksek performanslı aygıtı ile mümkün olmuştur. SPHERE taççeker adı verilen bir aygıt kullanarak yıldızdan gelen parlak ışığı engeller ve çok daha sönük olan gezegenlerin görülebilmesini sağlar. Güneş Sistemimizdekine benzer yaşlı gezegenler bu yöntemle bulunabilmek için oldukça soğuk olsalar da, genç gezegenler daha sıcak olduklarından kırmızı-ötesi ışıkta daha parlak olurlar. Geçtiğimiz yıl alınan çoğu görüntüye 2017'ye kadar giden daha eski veriler de eklenince, araştırma ekibi iki gezegenin yıldız sisteminin bir parçası olduğunu onaylamıştır. ESO'nun gelecekteki Aşırı Büyük Teleskopu de dahil olmak üzere bu sistemin yeni gözlemleri gökbilimcilerin bu gezegenlerin şimdiki konumlarında mı oluştukları yoksa başka yerden mi göç ettiklerini test etmelerini sağlayacak. ESO'nun ELT'si aynı zamanda sistemdeki iki genç gezegenin aralarındaki etkileşimi de ortaya çıkarmaya yardımcı olacak. Bohn son olarak şunları aktarıyor: ELT'nin üzerindekiler gibi gelecekteki aygıtlar sayesinde çoklu gezegen sistemlerini anlamak için çok önemli olan ve kendi Güneş Sistemi'mizin tarihi üzerine de potansiyel etkilere sahip, benzer yıldızların etrafındaki daha da küçük kütleye sahip gezegenleri tespit edebileceğiz. Arif Solmaz, Çağ Üniversitesi Uzay Gözlem ve Araştırma Merkezi, Mersin"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/corot-7bnin-atmosferi/", "text": "Gezegenimizdeki Güneş, yağmur, kar ve sise alışık olan biz insanlar için başka bir yaşam biçimini hayal etmek imkansız olabilir. Gökten yapışkan bir maddenin yağması bizim hayal gücümüzün dışında kalacaktır. Geçtiğimiz Şubat ayında keşfedilen COROT-7b gezegeninin atmosferine ilişkin yeni detaylar elde edildi. Washington Üniversitesi'ndeki ekibe göre gezegendeki kayalar, eriyen lav göllerinin hava ve yağmur etkisiyle yoğunlaşmasıyla oluşmuş. Son 20 yıl içinde sayıları 400'e yaklaşan ötegezegen keşfedildi. Bu gezegenlerin çoğu sıcak Jüpiter devleridir. Öte yandan COROT-7b en az iki Dünya büyüklüğünde ve en az beş Dünya kütleli olmasıyla bulunan birkaç küçük ötegezegenden biridir. Geçtiğimiz Ağustos ayında da COROT-7c keşfedildi. İki gezegene ilişkin veriler incelenerek COROT-7b'nin yoğunluğu hesaplandı. Bruce Fegley Jr, gezegenin silikat kayalardan oluşan karasal gezegen olduğundan bir kuşkuları kalmadığını belirtiyor. Ancak yaşama elverişli durumda değil. Gezegen yıldızından yalnızca 1,6 milyon km uzaklıkta bulunuyor. Merkür, Güneş'ten bu uzaklığa göre 23 kat daha uzaktadır. Gezegen yıldızına bu kadar yakın olduğundan aynı Dünya-Ay ikilisi gibi birbirine kilitlidir. Yani gezegen, bir tarafı sürekli yıldızına dönük olarak seyretmektedir. Gezegenin yıldızına bakan tarafı 2327 C derece (2600 K derece) sıcaklığındadır. Dünya'nın ortalama sıcaklığının 15 C derece olduğu düşünülürse bu sıcaklık çok ama çok yüksek bir sıcaklıktır. Yıldızı göremeyen diğer tarafı ise -223 C (50 K) derece sıcaklığıyla donmaktadır. Büyük bir olasılıkla Dünya atmosferindeki su, azot ve karbondioksit gibi uçucu gazlar COROT-7b'nin atmosferinde bulunmuyor. Gezegende lav okyanuslarında erimiş silikat kaynaklı bir atmosfer olabilir. Böyle bir yapının nasıl olabileceği sorusunun yanıtı için ekip termokimyasal denge hesapları kullandı. Ekip, hangi minerallerin hangi şartlarda kararlı olduğunu bulmak için 1986 yılında Harvard Üniversitesi'nde geliştirilen MAGMA adlı bir programı kullandı. Aynı program 2004 yılında Jüpiter'in Galile uydusunun sıcaklığını belirlemek için de kullanılmıştı. Gözlemlerden elde edilen bilgiler eşliğinde programa dört farklı değerlerle giriş yapıldı. Sodyum, potasyum, silikon monoksit ve oksijen. Diğer elemanlar olarak da magnezyum, alüminyum, kalsiyum ve demir gibi elementlerde az miktarda eklendi. Burada oksijenin alınması kafaları karıştırabilir. Günümüzden 2,4 milyar yıl önce de Dünya'da bitkilerin hayata başlamasına neden olan oksijen gazı belirlemeye başlamıştı. Oksijen kayalarda en bol bulunan elementtir. Kayanın erimesiyle oksijen üretimi birbiriyle bağlantılıdır. Bulutlardaki yoğunlaşma yüksekliğe bağlıdır. Kaynama noktası az ve uçucu olanlar atmosferin üstünde, ağır olanlar ise atmosferin altında yoğunlaşırlar. Gezegenin atmosferinde asfalt gibi, jöle kıvamındaki hidrokarbonlar atmosferde yoğunlaşmış olabilir. COROT yıldızından gezegene vuran yıldız rüzgarları kayalardan açığa çıkan sodyum ve potasyumun yoğunlaşmasına izin vermemektedir. Gezegendeki bulutlar, Dünyadaki teleskoplar ile algılanabilir. Sodyum tayf ölçerin turuncu kısmına kayarak kendini göstermektedir. Gözlemler COROT'un her iki gezegeninde bulunan sodyumun farklı olduğunu gösteriyor. COROT-7b atmosferi kesinlikle nefes aldırmayan bir gezegen olmasına karşılık gökbilimcilerin ilgisini çekmeyi başarmış bir gezegen olarak ön plana çıkmaktadır. Kaynak: Science Daily"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/corot-7de-ikinci-gezegen-bulundu/", "text": "Ötegezegen keşifleri tüm hızıyla devam ediyor. Bu sefer bir yıldız daha iki ve ikiden fazla gezegeni olan yıldız sistemleri içine katıldı: COROT-7. Daha birkaç gün önce yıldızın bulunan ilk gezegeninin karasal gezegen olduğuna ilişkin haberi yayınlamış ve bunun ötegezegenler içerisinde bilinen ilk karasal gezegen olduğunu belirtmiştik. Şimdi aynı yıldıza ait ikinci bir gezegen bulundu. Böylece ikiden fazla gezegeni keşfedilen yıldız sayısı 41'e yükseldi. Bu konuda 55 Cancri Sistemi, 5 gezegenle lider durumda. Son keşifle ötegezegen sayısı 374'e yükseldi. Gelelim detaylara. COROT-7 yıldızı K tayf türünde, yüzey sıcaklığı 5275 C derece olan, Güneş'ten biraz daha küçük (çapı 0,87Güneş çapı ve kütlesi 0,93 Güneş kütlesi) bir yıldız. Yıldızın ilk gezegeni olan ve 4,8 Dünya kütleli COROT-7 b, 2009'un Şubat ayında bulunmuştu. Şimdi de sıra diğer gezegeninde. COROT-7 c gezegeni b gezegenine göre biraz daha kütleli: 8,4 Dünya kütleli. Yıldızından 0,046 GB (Gökbirim, 1 GB=150 milyon km, Dünya-Güneş uzaklığı) kadar uzaklıkta dolanıyor. Aslında bu yörüngesi Merkür Güneş arası uzaklığa göre çok ama çok yakın. Bununla birlikte COROT-7 b'den biraz daha uzakta dolanıyor. Gezegenin dolanım dönemi 3,7 gün. Dış merkezliği ise 0. Yani gezegen yıldızı çevresinde tam bir dairesel yörüngede dolanmakta. Gezegen doppler etkisi ile keşfedildi. Kaynak: PlanetQuest Türkçesi: Gezegenavı"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/cozumu-yerel-olan-kuresel-bir-problem-isik-kirliligi/", "text": "İstanbul Kültür Üniversitesi Prof. Dr. Zeki Aslan liderliğinde, Türkiye'de çeşitli noktalarda ölçümler yaparak kabaca ülkemizin aydınlatma haritasını çıkardığımız çalışmayla ilgili ayrıntılı bir haber/söyleşiyi Anadolu Üniversitesi bünyesindeki e-haber portalı yayınladı. Ülkemizde bu konu henüz yeni ve iş işten daha fazla geçmeden özellikle de şehir yöneticilerinin dikkatini çekmeyi amaçlıyoruz. Sonrası ise daha kolay. Amacımız şehirleri karanlığa gömmek değil, tersine daha doğru aydınlatma ile şehirlerin daha ışıklı ancak olması. Biz şehirlerimizi aydınlatırken zaten üretirken zorlandığımız elektrik enerjisinin en az üçte birini de hiçbir şekilde aydınlatamayacağımız gökyüzüne yöneltiyoruz. Bu da başta şehirde yaşayanların gökyüzünün güzelliklerini görmemesine, çeşitli hayvanların yaşam kalitesine, anlamsız ve hoş olmayan ışığa neden oluyor. Projenin amacı da belediyeleri bu konuda uyararak doğru bir şekilde aydınlatılmış şehirler oluşturmak. Bu da ülkemizde hiç de yabana atılamayacak kadar elektrik tasarrufu demek oluyor. İşin ayrıntısını ise uzmanına bırakalım... Anadolu Üniversitesi Fen Fakültesi Fizik Bölümü öğretim üyelerinden Doç. Dr. Bülent Aslan ve Yrd. Doç. Dr. Metin Altan birlikte yürüttükleri Eskişehir merkezli pilot proje olan Türkiye'nin gece gökyüzü parlaklığı haritasının oluşturulması çalışması ile ilgili önemli bilgiler aktardı. Uzun süreli arazi çalışması sürecinde, sistematik olarak birer kilometrekarelik alanlardan alınan gökyüzü parlaklığı ölçümlerinin, sayısal ortamda uzaktan algılama ve coğrafi bilgi sistemleri teknikleri ve konumsal modelleme ve haritalamasının yapıldığını belirten Doç. Dr. Bülent Aslan, Türkiye'de ışık kirliliği çalışmalarının ilk olarak 1992 yılında Ulusal Gözlem Evi Kurucu Müdürü Prof. Dr. Zeki Aslan tarafından başlatıldığının altını çizdi. İstanbul Kültür Üniversitesinde Türkiye'nin ışık kirliliği haritasının çıkartılması ile ilgili yürütülen bir projenin olduğunu belirten Aslan, kendilerinin de bu projeye dahil olduklarını ifade etti ve ekledi: Eskişehir'i özel bir noktaya getirip bir pilot bölge çalışması yapalım istedik. O yüzden de yaklaşık bir sene önce konuşmaya başladığımız bu çalışmaya giriştik. Işık kirliliği çok sayıda yanlışı içerisinde bulunduruyor Yürüttükleri çalışmanın tam olarak anlaşılabilmesi için önce ışık kirliliği kavramının ne olduğunun bilinmesi gerektiğine değinen Doç. Dr. Aslan Işık kirliliği ışığın yanlış zamanda, yanlış yerde, yanlış yönde ve yanlış miktarda kullanılmasıdır. Aslında ışık kirliliği, içerisinde çok sayıda yanlışı barındıran bir olay. dedi. Şehirde yaşayan çocuklar gökyüzünü tanımıyorlar Modern yaşantıda aslında çok farkına varılmayan, ışıldayan şehirlerin güzel olarak algılandığı bir şeyin aslında yanlış olan bir olgu olduğuna dikkat çeken Doç. Dr. Aslan, sözlerine şu şekilde devam etti: Bu durumun birçok etkisi var. Bir defa şehirde yaşayan çocuklar aslında gökyüzünü tanımıyorlar ve yıldızları görmüyorlar. Bunun dışında enerji kaybının çok fazla olduğunu söyleyebiliriz. Ayrıca, insanların psikolojisi de dahil olmak üzere canlı yaşantısına etkileri var. Bu yüzden de aslında çok geniş kapsamlı bir konu. Türkiye'de de bugün itibariyle epeyce zamandır konuşulan bir konu olmasına karşın çok da ilgi çekmiş bir konu değil. Işık kirliliği Türkiye'de çok yeni olan bir konu Türkiye'de çok yeni olan bu konunun aslında üzerine çok fazla düşünce üretilebilecek ve potansiyeli olan bir alan olduğuna vurgu yapan Doç. Dr. Aslan, konuyla ilgili olarak şu açıklamalarda bulundu: Bugün Dünya'da da bu konu üzerine çalışmalar oluyor. Geçenlerde bilimsel makale yayınlayan dergilerden bir tanesi bu konu ile ilgili bir alt başlık oluşturdu. Bunlar olurken biz de ucundan kıyısından bir şeyler tutabilir miyiz, bir farkındalık yaratabilir miyiz diye düşündük. Aslında bizim de asıl kaygımız bu. Bir ayda 2 bin 200 ailenin enerjisi uçup gidiyor Günlük hayata yansıma noktasında en büyük etkisinin enerji tasarrufuyla birlikte elde edilecek maddi kazanımlar olacağının altını çizen Aslan, yaptıkları ölçümler sonucunda yaklaşık değer olarak Eskişehir'de bir ayda 2 bin 200 ailenin kullandığı enerjiye denk enerji kaybı olduğunu ifade etti. Hesaplamaları en düşük seviyede tutmalarına rağmen böyle bir sonucun ortaya çıktığını belirten Doç. Dr. Aslan, aslında ortaya çıkan rakamın epeyce büyük bir rakam olduğuna dikkat çekti. Şehrin iki noktasında sabit ölçüm cihazları kullanarak her gece gün batımından gün doğumuna kadar sürekli ölçüm aldıklarını belirten Doç. Dr. Aslan, günler içerisinde ve aylar boyunca yapılan ölçümler sayesinde aydınlanmanın nasıl değiştiğini incelediklerini söyledi. Eskişehir birçok noktada ilk olmayı hedefleyen bir şehir Özellikle şehrin yeni yapılanan bölgesi olan Batıkent tarafında ışık kirliliği miktarının arttığını elde edilen verilerde gördüklerine değinen Aslan Bunu bir rapor haline getirerek Büyükşehir Belediyesine sunmayı planlıyoruz. Bunun için sabit cihazlarla veri toplama çalışmalarımız devam ediyor, şehirdeki çalışmalarımızı ise tamamladık sayılır. Son olarak enerji hesaplaması kısmı kaldı. Bu aşamayı da kısa zamanda sonlandırdıktan sonra bunu bilimsel bir yayın olarak yayımlamanın dışında bir de böyle bir rapor olarak belediyeye sunmak istiyoruz. dedi. Eskişehir'in birçok noktada ilk olmayı hedefleyen ve birçok konuda önde bir şehir olduğunun altını çizen Doç. Dr. Aslan, böyle bir konuda da öncü olursa daha da kıymetli bir noktaya gelmiş olacağını ifade etti. Karanlık bölgeler önem taşıyor Dünya'da ışık kirliliğinin olmadığı yerlerin koruma altına alınmaya başlandığına değinen Bülent Aslan, konuyla ilgili olarak şu bilgilere yer verdi: Burada birkaç tane kaygı var. Ölçüm aldığımız yerler için bir parlaklık değeri vardır. Bu da minimum parlaklık değeri olacak. İnsanların erişiminin göreli olarak kolay olduğu yerler ama gökyüzünü rahat görebildikleri aydınlık ve kirlenmenin olmadığı alanlarda artık aydınlatmaya izin verilmiyor. Bu durumda gökyüzü şenlik alanları diyerek tanımlamalar yapılıyor. Mesela; İngiltere örneğini hep verirler. Sürekli yağmurun yağdığı, şehirleşmenin çok fazla olduğu bir yerde bile 6-7 tane karanlık bölge tanımlaması yapıldı. Dolayısıyla Türkiye gibi aslında çok geniş bir alanı ve açık gökyüzünün olduğu bir yerde bu bölgelerin koruma altına alınması lazım. Şehirde yaşayanlar olarak gökyüzünü görmediğimizin altını çizen Aslan, bunun çok büyük bir kayıp olduğunu belirtti ve ekledi: Bunu bırakın, gözlem evleri şehirlerden çok uzaklara gitmek zorunda kalıyor. Bunun tek sebebi gökyüzünü sürekli aydınlatıyor ve kirletiyor olmamız. Böyle olmak zorunda değil erken önlemler uzun vadede çözüm olabilir. Bu ışık kirliliği için şöyle bir tanımlama var: 'Çözümü yerel olan küresel bir problem' diye geçiyor. Bu çok başarılı bir ifade ve biz de buradan hareketle acaba yerel bir çözüm bulabilir miyiz diye çalışıyoruz. Öncelikli olarak bu projeyi Doç. Dr. Bülent Aslan ile birlikte kafalarında oluşturduklarını belirten Yrd. Doç. Dr. Metin Altan, daha sonra neler yapılması gerektiğini belirlediklerini ifade etti. Altan Bunun için cihazlar alınması gerekiyordu. Üniversitemizin yine bir birimi olan Uydu ve Uzay Bilimleri Araştırma Enstitüsü bu konuda bize bir destek verdi. Verileri toplamak için bilgisayara ve gökyüzü parlaklığının belirlenmesi için ışık ölçüm cihazına ihtiyaç vardı. Bunu da değişik formatlarda ölçmemiz gerekiyor. Özel tasarım gerektiren cihazlara ihtiyacımız vardı. Bu cihazları enstitü sayesinde temin ederek iki öğrencimiz ve Bülent Hocamızla birlikte belli dönemler belirledik ve o dönemlerde araziye çıkarak ölçümlerimizi aldık. dedi. Aydınlatmalar gereksiz kullanılıyor Geceleri sokaklara çıkıldığında aydınlatmaların çoğunun gereksiz kullanılarak sokakları aydınlatmasından ziyade gökyüzünü aydınlattığını dile getiren Yrd. Doç. Dr. Altan, bu durumun rahatsız edici ve gereksiz enerji kaybına neden olduğunu söyledi. Altan ayrıca, ışıklandırmalarda kullanılan malzemelerin de yeterli kalitede olamadığını belirtti. Hedef yeni yapılaşan bölgeleri yönlendirmek Proje daha fikir aşamasındayken ilk akıllarına gelen yerlerden birisinin Büyükşehir Belediyesi olduğuna değinen Altan, bununla ilgili çabalarının yanı sıra endişelerinin de olduğunun altını çizdi. Yrd. Doç. Dr. Altan Şu an şehrin mevcut aydınlatmasını değiştirmek çok zor. Bundan sonrası için yeni yapılan yerlerde bunu yönlendirmek hedef olabilir. Ancak Türkiye gerçeğini de unutmamak lazım. İhalelerde en ucuz sistem tercih edilir ve bu sistemler de çok sağlıklı olmayacaktır. Bunlarla da mücadele etmek gerekiyor. Bunun için de belli standartları sağlayabilmek adına kanuni ve hukuki yaptırımlar uygulanmalıdır. Bizim ilk hedefimiz, yeni yapılaşan bölgelerde bu bilinci oluşturabilmektir. Çünkü Eskişehir gerçekten çok hızlı gelişiyor ve aydınlatma açısından yeni yerleri yönlendirebilirsek amacımıza ulaşmış olacağız. dedi. Işık kirliliği Astronomi açısından da önem taşıyor Projenin şehir planlamasının yanı sıra bir başka ayağının daha olduğunun altını çizen Altan Işık kirliliği konusu Astronomi açısından da çok önem taşıyor. Bütün dünyaya baktığınızda medeniyet geliştikçe enerji ihtiyacı artıyor. Enerji ihtiyacı arttıkça sosyal yapı, kültürel yapı, rahat yaşam gelişiyor ve aranıyor. Dolayısıyla enerji daha fazla harcanıyor. Aydınlatmalar da ona dönük olarak gelişim gösteriyor. O yüzden yapılaşmanın ve toplumun çok fazla yoğunlaştığı yerlerde düzensiz aydınlatma neticesinde gökyüzü iyice görünmez bir hale geliyor. Dolayısıyla bozulmamış olan bölgeler azalıyor ve yapmış olduğumuz ölçümlerde oralara dikkat ediyoruz. diyerek ışık kirliliğinin hızla yayılımına ve neticesinde ortaya çıkan durumları dile getirdi. Saf ve temiz kalan yerleri göz önünde bulundurarak haritalandırmak istediklerini belirten Altan Bu aşamada özellikle Eskişehir'in güney tarafında güzel yerler yakaladık gibi, bunları da değerlendirmek istiyoruz. Astronomi ve gözlem şenlikleri açısından böyle yerler Dünya'da artık aranan yerler haline geldi. Temiz atmosfer ve ışık kirliliğinin olmadığı yerleri yakalarsak belki turizmi de hareketlendirip Astronomiyi de sevdirebiliriz ve güzel ölçümler, gözlemler yapabiliriz. dedi. Dünya'da bu konunun artık önemsendiğini ve 2013 yılının Nisan ayında bu konu üzerine uluslararası bir kongre yapılacağını belirten Metin Altan, insanlar açısından ve akademik anlamda ciddi şekilde bu konu üzerine yönelim olduğunu ifade ederek sözlerini noktaladı. Anadolu Üniversitesi-e haber Konu hakkında Türkiye'de yapılan çalışmalar ve ilinizin ışık kirliliği haritasına ulaşmak için:Işık kirliliği sayfası 1 Yorum Şu öneriler işe yarayabilir: Apartman veya müstakil ev bahçe aydınlatması için gökyüzünü en az aydınlatan site veya bahçe yarışması yapılabilir. Bu amaç için ideal aydınlatma örnekleri AVMler gibi geniş izleyicisi olan mekanlarda sergilenebilir."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/cubuklu-sarmal-gokadanin-klasik-goruntusu/", "text": "NASA/ESA Hubble Uzay Teleskobu Balina takımyıldızındaki çubuklu sarmal gökada olan NGC 1073'ün görüntüsünü aldı. Samanyolu benzeri görünümdeki NGC 1073 gibi çubuklu sarmal gökadalar yardımıyla gökadamız hakkında daha fazla bilgiye sahip olabiliyoruz. Evrendeki sarmal gökadaların merkezlerinde genellikle bir çubuk yapısı görünür ki bunlardan biri olan NGC 1073'ün net bir görüntüsünü Hubble iletti. Gökadaların yıldız dolu merkezi yoğun çubuğun kütle çekimi nedeniyle buraya yönelen gazdan oluştuğu düşünülüyor. Merkeze akan bu gaz aynı zamanda gökada merkezindeki süper kütleli karadeliği de beslemektedir. Bazı gökbilimciler merkezi çubukta yer alan yıldızların genç ve mavi yıldızlardan daha çok kırmızı ve yaşlı yıldızlardan oluştuğunu öne sürüyor. Genç ve mavi yıldızların genellikle bu yapıyı sarmış olduğu düşünülüyor. Günümüz evreninde sarmal gökadaların üçte ikisinden fazlası çubuklu bir yapıda gözlenirken, erken evrende bu oran sadece beşte birdi. NGC 1073'ün Hubble ile elde edilmiş bu görüntüsü güzel olmakla birlikte beraberinde bazı tuhaflıkların da ortaya çıkmasına neden oldu. Görüntüde bazı nesneler ise Hubble gibi optik teleskoplarla görünmez. Görüntünün sol üst köşesinde yer alan bir X-ışını kaynağı burada görünmez. IXO 5 olarak adlandırılan X-ışını kaynağının bir karadelik ve birbiri çevresinde dolanan yıldızdan oluşan bir sistem olması olasıdır. Chandra X-Işını Teleskopu'nun elde ettiği görüntülerle Hubble görüntüsü karşılaştırıldığında nesnedeki iki yıldız oldukça sönük bir şekilde kendilerini gösteriyor. Hubble görüntüsü sadece NGC 1073'ü görüntülemedi. Çok daha uzaktaki erken dönem nesnelerin ışığı da buraya ulaşmış görünmektedir. Görüntünün sağında işaretlenmiş nesneler çok daha uzak bazı nesnelere örnektir. Görüntüde NGC 1073'ün önünde parlayan noktaların hepsi Samanyolu'na ait yıldızlar değildir. Bunların arasında bizden milyarlarca ışık yılı uzaklıkta yer alan ama inanılmaz parlaklıklarıyla kendilerini gösteren kuasarlarda bulunmaktadır. Tüm bunlar görüntüde sanki NGC 1073'ün bir parçası gibi algılanmaktadır."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/cuce-deve-karsi/", "text": "NASA'nın Chandra X-Işını Gözlemevi, 60 milyon ışık yılı uzaklıktaki bir gökadada multimilyon derece sıcaklıktaki sıcak ve büyük bir bulutun varlığını ortaya çıkardı. Sıcak bulut büyük bir olasılıkla cüce bir gökada ile daha büyük bir gökada olan NGC 1232 arasındaki çarpışmanın bir ürünüdür. Eğer bu bilgi onaylanırsa, dev çarpışma sırasında ortaya çıkan X-Işınları ilk kez görülmekle kalmayıp, gökadalar arasındaki çarpışmaların onların büyümelerine nasıl etki ettiği de anlaşılabilecek. X-ışınları ve görünür ışık altında elde edilen görüntü bir çarpışma sahnesini gösteriyor. Yeryüzünde bir patlama sonucunda duyulan güçlü sesin neden olduğu şok dalgası gibi, cüce gökada ile büyük gökada arasındaki çarpışma sırasında oluşan şok da, ortamdaki gazın yaklaşık 6 milyon derece sıcaklığa kadar ısınmasına neden olur. Chandra X-ışını verilerinden elde edilen mor renk, sıcak gazın cüce gökadanın hareketinden kaynaklı tipik bir kuyrukluyıldız izlenimi doğuran bir görüntüye neden olmaktadır. Avrupa Güney Gözlemevi'nin Çok Büyük Teleskopu'nun görünür ışıkla elde ettiği görüntüde ise sarmal gökada mavi ve beyaz renkleriyle görülmektedir. Kuyrukluyıldız şeklindeki yapının kuyruğu birçok yıldız oluşumu sırasında büyük kütleli yıldızlarca üretilen şok dalgası nedeniyle oluşmuş olabilir. Bu durumda büyük yıldız rüzgarları ve süpernova kalıntıları ile oluştuğu varsayıldığında büyük kütleli yıldızların evrimiyle bağlantı kurulabilir. Sıcak gaz büyük ve küresel yapıda olduğundan böylesi iki boyutlu bir görüntüde kütlesi ve biçimi tam olarak belirlenemez. Bu açıdan kütlenin kırk bin Güneş kütlesinde olduğu söylenebilir. Baktığımız biçimde gazın her yöne eşit dağıldığını düşünürsek o zaman da en az üç milyon Güneş kütleli bir gazın varlığından söz edilebilir. Bu da Samanyolu'nun da içinde bulunduğu Yerel Grup içindeki tipik bir cüce gökada için kabul edilebilir bir değerdir. Sıcak gazın, çarpışmanın geometrisine bağlı olarak, daha yüz milyonlarca yıl X-ışınlarıyla parlayacağı tahmin ediliyor. Çarpışma 50 milyon yıl sürecektir. Gökadalardaki sıcak bölgelere neden olan cüce gökadaların büyük gökadalarla çarpışma istatistiğini belirlemek, bu tür olayların gökadaların büyümesine etkisini ortaya çıkarmak için iyi bir yol olabilir. Gözlenen X-Işını emisyonuyla ilgili alternatif bir açıklama da bunun büyük kütleli yıldızların ve gökadanın bir kısmında bulunan çok sayıda süpernovaların ürettiği rüzgarlar yoluyla oluşmasıdır. Radyo, kızılötesi ya da görünür ışık verilerinin yetersiz olmasına karşılık bu çözüme pek olası gözüyle bakılmıyor. Görüntü telif hakkı: X-ray: NASA/CXC/Huntingdon Institute for X-ray Astronomy/G. Garmire; Optical: ESO/VLT"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/cuce-gezegen-2007-or10a-duzeltme-geldi/", "text": "Cüce gezegenler şaşırtıcı özelliklere sahip olabilir. Mars ile Jüpiter arasındaki ana asteroit kuşağındaki Ceres dışında diğer cüce gezegenler Neptün ötesi bölgededir. Dünya'dan oldukça uzakta ve soğuk olan bu cisimlerin büyük teleskoplarla bile keşfi çok zordur. Buna karşılık gökbilimciler özellikle son on yıl içinde birçok cüce gezegen keşfetmiştir. Pluto bunların içinde en çok bilgi sahibi olduğumuzdur. NASA'nın Yeni Ufuklar aracı 2015'de cüce gezegenin yanından geçince daha fazla bilgi üretildi. Örneğin Hubble fotoğraflarında görülen bulanık lekenin 'Pluto'nun kalbi' adı verilen sıra dışı bir yapı olduğu ortaya çıktı. Gökbilimciler bu soluk cisimler hakkında bilgi edinebilmek için çok farklı gözlem araçlarının verilerine ihtiyaç duyar. İşte böylesi farklı gözlem araçlarıyla (özellikle Herschel ve Kepler'in yeni görev adı K2 ile) alınan veriler ışığında cüce gezegen 2007 OR10'un bilinenden daha büyük olduğu belirlendi. Bu sonuca göre 2007 OR10'un bilinen bir düzine cüce gezegenden en büyük üçüncü cisim olduğunu gösterdi. Cismin ekseni çevresinde 45 saatte döndüğü hesaplandı. Cüce gezegenin çapı 1535 km olarak güncellendi. Bu da Pluto'dan küçük ama Makemake'den daha büyük olduğu anlamına gelir. Yumurta şekilli Haumea'nın uzun ekseni daha büyük olmasına karşılık hacmi 2007 OR10'dan küçüktür. Eliptik yörüngeye sahip 2007 OR10 Güneş'e en yakın Neptün yakınına kadar gelmektedir. Bunun dışında Pluto'nun Güneş'e uzaklığının iki katı kadar uzağa gitmektedir. Henüz bir ad verilmemiş olan cüce gezegen 2007 OR10 önceki tahminlerden 250 km daha büyük çapa sahip olduğu görüldü. Kırmızı rengi ise yüzeyindeki metan buzlarıyla ilgili olabilir."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/cuce-gokadadaki-dev-karadelik/", "text": "Küçük bir gökadada büyük karadelik olduğunu keşfeden gökbilimciler, bu sayede evrenin erken tarihi hakkında çeşitli bilgiler edinebilir. Yeni yıldızların doğduğu cüce gökadadaki bir milyonlar güneş kütleli süper kütleli karadeliğin gökadaların gelişmesinden önce oluştuğu sanılıyor. Henize 2-10 adındaki cüce gökada 30 milyon ışık yılı uzaklıkta yer alıyor. Gökada da çok sayıda yıldız oluşumu gerçekleşiyor. 100 000 ışık yılı uzunluğundaki Samanyolu'na göre boyu oldukça küçük, sadece 3000 ışık yılı. Gökbilimciler gökadanın erken evrende oluştuğunu düşünüyor. Virginia Üniversitesi'nden Amy Reines: Daha önce gözlenmeyen bu gökada, erken evrendeki gökada gelişimi üzerine önemli ipuçları sağlıyor diyor. Karadelikler büyük gökadaların genellikle merkezlerinde bulunuyor. Karadeliklerin kütlesi ile gökada kütleleri arasında doğrudan bir ilişki bulunur. İki yıl önce gökbilimcilerden oluşan uluslar arası bir ekip erken evrende oluşan gökadalarda bulunan karadeliklerin kuramda söylenen orana göre daha büyük olduklarını gördüler. Bu da karadeliklerin çevredeki gökadalardan daha erken zamanda geliştiğini gösteren sağlam bir kanıttı. Reines: Şimdi ise bir cüce gökada da süper kütleli karadelik olduğunu gördük. Bu da karadelikler için geliştirilen tezi güçlendiriyor diyor. Gözlemler, Ulusal Radyo Astronomi Gözlemevi , Ulusal Bilim Vakfı'nın Çok Büyük Radyo Teleskop Dizisi ve Hubble Uzay Teleskopu ile alınan verilere dayanıyor. Gözlemlerde gökadadan dışarı doğru taşan ve radyo dalgaları yayan merkez yakınındaki bölge keşfedildi. Daha sonra aynı bölge Chandra x-ışını Teleskopu ile görüntülendi. Chandra bölgedeki yüksek enerjili x-ışınları yayan bölgeyi aradı. Tüm bu çalışmalar gökadanın çekirdeğinde bir karadelik olduğunu göstermeye yetti. Pek çok cüce gökada da dev karadelikler olduğu biliniyor diyor Sivafkoff. Aşağı yukarı aynı kütleli ve merkezlerinde karadelik olan Henize 2-10 benzeri gökadalar çok daha düzenli bir şekle sahiptir. Buna karşılık Henize 2-10 bunlardan düzensiz şekli ve çok yoğun bir şekilde gerçekleşen yıldız oluşumlarının oluşturduğu süper yıldız kümeleri ile ayrılıyor. Johnson: Bu gökada muhtemelen erken evrende oluşma sürecindeyken sık sık çarpışmaya uğruyordu. Bu gökada erken evrende neler olup bittiğiyle ilgili bize yeni ve önemli ipuçları sunuyor diyor. Kaynak: Chandra"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/da14-yarin-gosterisini-sunacak/", "text": "2012 DA14 asteroiti yarın yani 15 Şubat 2013'de saat 21:25 dolaylarında Dünya'ya en yakın konumdan geçecek. Asteroit bu sırada Dünya'dan sadece 27 600 km uzakta olacak. Geçişi çıplak gözle izlemek mümkün değil. Asteroit yakın geçişi sırasında 8. kadirden bir yıldız kadar parlayacak. Buna karşılık karanlık bir yerde iyi bir teleskopla izlenebilir. Ancak bu da bir teleskop uzmanıysanız yani gökcisimlerini, hareketlerini iyi bir şekilde izleyebiliyorsanız mümkün olabilir. Çünkü asteroit oldukça hızlı hareket ediyor olacak ve onu teleskopla bulmak ve bulduktan sonra kaybetmemek için bayağı bir uğraş vermeniz gerekli. Konunun uzmanlarına göre asteroit dakikada bir dolunay genişliğinin iki katı kadar yol alacak. Tüm bunlara karşılık bir şansınız daha var. Yarın gece saat 21:00'dan itibaren NASA-TV'den geçişi izleyebilirsiniz. NASA bir yandan geçişle ilgili bilgileri aktarırken bir yandan da geçişi görüntüleyecek. Böylece son yılların en yakın geçişini canlı olarak izleyebileceksiniz. 2012 DA14 Dünya'ya yakın göktaşlarından biridir. 50 m'lik cisim ne çok büyük ne çok küçüktür ve muhtemelen metal ya da buzdan daha çok kayalık bir yapıdadır. İyi seyirler. NASA-TV: http://www.nasa.gov/ntv"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/daginik-sarmal-kollu-gokada/", "text": "NASA/ESA Hubble Uzay Teleskopu yakın yıldızların arkasında ve uzak gökadaların önünde parlayan ESO 499-G37 sarmal gökadasını görüntüledi. Gökadanın sarmal yapısını anlamak için Hubble doğanın izin verdiği açıdan görüntüyü elde etti. Gökada çekirdeğini çevreleyen soluk mavimsi rengiyle sarmal kollar açıkça görülebiliyor. Sarmal kollardaki mavi rengin nedeni ise sıcak ve parlak yıldızlardan yayılan ışımadır. Bir sarmal gökadanın kollarındaki büyük miktardaki gaz ve toz sık sık yeni yıldızlar oluşturur. Gökadanın en belirgin özelliği parlak uzun çekirdeğidir. Yüksek yoğunluğa sahip şişkin merkezi bölge, diğer kısımlara göre daha eski ve soğuk büyük yıldız gruplarından oluşur. Birçok sarmal gökadanın ortak özelliği, gökadanın merkezindeki çubuksu yapıdır. Bu çubukların, gökadanın merkez çevresindeki sarmal kollarda bulunan gazı hareketlendirerek yıldız oluşumunu arttırdığı düşünülmektedir. Son çalışmalar ESO 499-G37 Gökadası'nın çekirdeğinin tipik galaktik çubuklara göre on kat daha küçük, sadece birkaç yüz ışık yılı uzunluğa sahip olduğunu gösteriyor. Gökbilimciler bu çubuğun küçük olmasını, dıştan içe doğru akan maddenin merkezi şişirmesine bağlıyor. Sarmal gökadaların hepsinde çubuklu yapı olmadığından, çubuklar ile şişkinlik oluşumu arasındaki bağ henüz tam anlamıyla anlaşılmış değildir. ESO 499-G37, Suyılanı ve Pompa takımyıldızı arasında yer almaktadır. ESO 499-G37 ilk kez ESO atlası için ESO/Uppsala Taraması ile gözlendi. Güney gökyüzündeki yıldız kümelerini, gezegenşmsi bulutsuları ve gökadaları araştırmak için ESO'nun Şili-La Silla Gözlemevi ve Uppsala Gözlemevi 1 m'lik Schmidt Teleskopu kullanılıyor. Bu görüntü Geniş Alan Kamerası'nın Geniş Alan Kanalı ile görünür ve kızılötesi dalga boylarından oluşturuldu. Görüş alanı yaklaşık 3,4 yay dakikasıdır."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/daha-cok-dunya-var/", "text": "NASA'nın finanse ettiği ve Kaliforniya Üniversitesi'nde yapılan bir çalışmaya göre Güneş benzeri her dört yıldızdan birinin yörüngesinde Dünya gibi küçük gezegenler bulunabilir. Çalışma şimdiye kadar yapılmış en geniş kapsamlı ve en ayrıntılı gezegen sayımıdır. Gökbilimciler kütlesi 3 ile 1000 Dünya kütlesinde olan ve Güneş Sistemimize yakın 166 Güneş benzeri yıldızı gözlemek için beş yıldır Hawai'deki Keck Teleskopu'nu kullanıyor. Çalışmaya konu olan gezegenlerin hepsi yıldızına yakın konumdalar. Sonuçlar ise Samanyolu Gökadamızda büyük gezegenlerden daha fazla küçük gezegenler olduğunu gösteriyor. Berkeley'deki Kaliforniya Üniversitesi'nden Andrew Howard: Bir kanyonda bulunan kayaları ve çakıl taşlarını saymak gibi biz de çeşitli kütlelere sahip olan gezegenleri saydık. Elbette kanyonda çakıl taşları ve göremediğimiz kum taneleri kayalardan daha fazladır. Ancak yer teleskoplarımız bu Dünya boyutlarındaki kum tanelerini göremez. Samanyolu'ndaki Dünya benzeri gezegenler tıpkı bir plajdaki kumların dağıldığı gibi her yerdedir diyor. Araştırma ayrıca yaşanabilir gezegenler hakkında da bilgi edinilmesini sağlar. Bu gezegenler yıldızların yaşam alanları içinde olacaktır. Kepler Uzay Teleskopu'nun önümüzdeki birkaç yıl içinde Dünya benzeri gezegenler bulması bekleniyor. Howard ve aynı üniversiteden Geoff Marcy'nin başını çektiği gezegen avı ekibi Dünya'dan 80 ışık yılı uzaklıkta varolabilecek gezegenleri dikine hız veya sallanma yöntemiyle arıyor. Ekip 100 Dünya kütlesine kadar ya da Jüpiter kütlesi ile 3 Jüpiter kütlesi büyüklüğündeki gezegenleri beş ayrı gruba ayırdı. Arama yıldızına yakın dolanan gezegenler ile sınırlandırıldı (0.25 GB yani Güneş-Dünya uzaklığının dörtte biri uzaklığı). Verilerde daha küçük gezegenlerin diğer büyük kütleli gezegenlerden daha fazla sayıda olduğu görüldü. Yıldızların yalnızca % 1.6'sının yakınında Satürn ve Jüpiter gibi dev kütleli gezegenler bulunuyor. Yıldızların % 6.5'unda ise Neptün ve Uranüs ya da Dünya'nın 10-30 katı kütleli orta boyutlu gezegenler bulunuyor. Son olarak da yıldızların % 11.8'inde 3-10 Dünya kütleli süper dünyalar bulunuyor. Howard: Gezegenler asteroitler ve kuyrukluyıldız gibi cisimlerin birbirine yapışmasıyla oluşur ve Dünya ya da daha büyük kütleli gezegene dönüşür. Gezegenlerin hepsi Satürn ya da Jüpiter büyüklüğüne ulaşmaz. Bu süreç küçük gezegenler için doğaldır diyor. Gökbilimciler Dünya gibi daha küçük gezegenlerin ise yıldızların % 23'ünde olduğunu ve daha sıcak olan yakın yörüngelerde dolandığını hesapladı. Bu yıllardır süren gezegen avının istatiksel bir sonucudur. Sonuçlar, gökadamızdaki 200 milyar yıldıza yakın ya da yaşanabilir bölgede olan 46 milyar Dünya benzeri gezegen olduğu anlamına geliyor. Modeller çöl ya da sıcak gezegenlerin yıldıza yakın olduğunu söyler. Bu bölgelerde yer alan dev gezegenler ise yıldızdan daha uzak olan soğuk bölgelerde oluşup yıldıza yaklaşmış olmalı. NASA Merkezi'nden ve Keck programı bilim insanı Mario R. Perez: Biz Güneş'in çevresindeki gezegen sistemlerinde dünya boyutlarındaki gezegenlerin ne kadar çok olduğunu anlamak üzereyiz. Bu çalışma NASA bilim programının bir parçasıdır ve beraberinde sonuçları açıklayabilecek yeni kuramları da getirecektir diyor. Kaynak: NASA-JPL"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/daha-dogru-yas-hesabi/", "text": "Uluslar arası bilim insanlarından oluşan bir ekip beyaz cücelerden oluşan bir grubun yaşını net olarak hesaplamayı başardı. Araştırma sonuçları yıldızların evrimine ilişkin önemli ayrıntıları sağlayacak. Çalışma İspanya, İngiltere ve Arjantin'deki araştırma kurumları ve üniversitelerin katılımıyla gerçekleşti. Beyaz cüce kümesinin yaşı sanılanın aksine, 6 milyar yıl yaşında değil 8 milyar yıl yaşında olduğu saptandı. Araştırmacılar beyaz cücelerin doğumundan şu ana kadar süren gelişimlerini hesapladı. Beyaz cücelerde yıldızların kütle çekimi altında çöken ağır elementlerin bulunur. Bu ağır elementlerde yavaş gerçekleşen fiziksel süreçler nedeniyle beyaz cücelerin gelişimi etkilenir. Bu bilgi hesaba katılırsa beyaz cücelerin yaşı hesaplanabilir. Bilim insanları gökada ve diğer yıldız sistemlerinin yaşlarını belirlemek için beyaz cücelerden faydalanır. Ancak bu tahminlerdeki hata payı beyaz cücelerdeki çökme nedeniyle oldukça yüksek gerçekleşir. Bu yoğun yıldızlara yönelik yapılan gözlem ve kuramsal veriler bu nedenle uyuşmamaktaydı. Araştırmacılar NGC 6791 kümesinin yaşını Hubble Uzay Teleskopu'nun öngördüğü değerlerle uyumlu olarak hesapladı. Beyaz cüceler evrende en bol bulunan yıldız türüdür. Bu yıldızlar güneşten çok daha yoğun ve yarıçapları yaklaşık dünya yarıçapı büyüklüğünde olan nesnelerdir. Bunlar aslında yakıtını bitirip çöken yıldızların kalıntılarıdır. Beyaz cüceler depoladıkları termal enerjiyi kullanarak enerjilerini sağladıklarından parlaklıkları çok düşüktür. Beyaz cücelerin yüzeyi hidrojen ve helyumdan oluşmasına karşılık karbon ve oksijenden oluşan çekirdeğe sahiptirler. Çekirdekte gerçekleşen ve daha önce hesaba katılmayan neonun gelişimini izleyen süreç dikkate alınarak düşük sıcaklıklarda gerçekleşen karbonun oksijene dönüşüm süreci hesaplandı. Bu iki süreç sırasında yıldızlar değişen kütle çekimi enerjisi nedeniyle yavaşça soğurlar. Kümedeki sönük beyaz cüceler incelenerek kümenin yaşı da belirlenebilir. Araştırmacılar kümedeki sönük beyaz cücelerin parlaklıklarını ölçerek, kuramsal olarak iki fiziksel sürecin etkisiyle yavaşça soğuyan yıldızların yaşlarının çakıştığını gördüler. Keşif bilimsel açıdan çok önemli. Beyaz cüceler birçok yıldız sisteminin yaşının belirlenmesinde ve evrenin gelişim sürecinde bir sayaç olarak kullanılabilen nesnelerdir. Elde edilen bilgi yalnız plazma fiziğinde değil, diğer birçok alanda kullanılabilir. Kaynak: Science Daily"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/dansci-gokada/", "text": "Çubuklu sarmal gökada NGC 1097'nin merkezini saran parlak yıldız oluşum halkası Hubble Teleskopu ile görüntülendi. Görüntüde gökadanın tamamı görünmese de merkezi saran sarmal kolların görüntü çerçevesinin ötesine uzandığını tahmişn etmek zor değil. Yüzünü gördüğümüz gökada güney takımyıldızlarından Ocak 'ta, bizden 45 milyon ışık yılı uzaklıkta yer almaktadır. NGC 1097 bir Seyfert Gökadası'dır. Gökada merkezindeki 100 milyon güneş kütleli süper kütleli karadelik yakın çevresini yavaş yavaş yutmaktadır. Karadelik tarafından yakalanan madde güçlü bir ışıma yayar. Karadelik çevresinde merkez çubuğa doğru ilerleyen madde nedeniyle yeni yıldız oluşumları görülür. Bu yıldız oluşum bölgelerindeki iyonlaşmış hidrojen bulutları kolların parlamasına neden olur. Gökadanın sarmal kolları ıonbinlerce ışık yılı uzunluğa ssahip olmalarına karşılık, yaklaşık 5000 ışık yılı çapındadırlar. NGC 1097 özellikle süpernova avcıları tarafından iyi bilinir. Gökada 1992 ile 2003 yılları arasındaki 11 yıllık süreç içinde üç süpernovaya ev sahipliği yaptı. Bu açıdan kesinlikle izlenmeye değer bir gökadadır. NGC 1097'nin bir başka özelliği ise uzayda tek başına olmamasıdır. Kendi çevresinde dans eder gibi dolanan iki cüce arkadaşı vardır. Gökada merkezinden 42 000 ışık yılı uzaklıkta dolanan eliptik NGC 1097A ve cüce NGC 1097B gökadası görüntünün dışında yer almaktadır. Gökbilimciler NGC 1097 ile NGC 1097A'nın geçmişte birbirinden etkilenmiş olduğunu düşünüyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/day-2009un-son-soleniay-tutulmasi/", "text": "2009'un bu son günlerini yaşadığımız için çoğu gökbilimci ve gökbilim sever üzüntü içindeler. Çünkü gerek ülkemizde gerekse dünyada Gökbilim'i anlatan, tanıtan çok sayıda yazı yazıldı, resim sergileri açıldı, gözlem şenlikleri yapıldı, konferanslar düzenlendi ve.... Daha neler neler. İşte bu yoğunluğu bir daha yaşayamayacağını düşünenler çoğunlukta. Ancak iyi bir haberim var. 2010 yılı Astronomi Yılı olmamasına karşılık Dünya Astronomi Derneği önümüzdeki yılda da en az 2009'da olduğu gibi etkinliklerin devam etmesini kararlaştırdı. Gökbilime ve bilime akışa, sevgiye devam ediyoruz demek bu. DAY 2009'u noktalarken en güzel elveda mesajını Ay yolluyor. 31 Aralık akşamı parçalı Ay Tutulmasını izleyeceğiz. Ay'ın % 8'lik gibi küçük bir kısmının Dünyanın gölgesine sığındığını ve gözden kaybolduğunu gözreceğiz. Sanki biri Ay'ın bir parçasını ısırmış gibi. Tutulma akşam 20:00'a doğru başlayacak ve yaklaşık 4 saat sürecek. Tutulma dünya üzerinde Asya, Afrika, Avrupa ve Avustralya'dan da izlenebilecek. Ay Tutulması nedir? Güneş-Dünya-Ay üçlüsü zaman zaman aynı çizgi üzerindeymiş gibi dizilirler. Bu durumda tutulmalar oluşur. Yeni Ay evresinde olan Ay'ın Dünya ile Güneş arasına girmesiyle Güneş Tutulması oluşur. Geçtiğimiz yaz Çin ve Hindistan'da gerçekleşen tutulma Güneş tutulmasıydı. Güneş tutulması sırasında Ay Güneş'in önünü kapatır. Ay tutulmasında ise Ay Dünya'nın arkasına dolanır. Güneş'ten gelip Dünya üzerine düşen ışınlardan dolayı Dünya'nın uzaya gölgesi düşer. Bu gölge konisine giren Dolunay evresindeki Ay'ın tamamı veya bir kısmı görünmez olacaktır. 31 Aralık gecesi gözleyebileceğimiz tutulma parçalı Ay tutulması olacak. Yani Ay'ın tamamı değil bir kısmı kaybolacak. 2009'un bu son gözlem şenliği bizi bekliyor. Şimdiden tüm Gökbilim severlerin 2010 yılını kutlar ve iyi gözlemler dilerim."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/dayan-ison/", "text": "28 Kasım'da hayatta kalma mücadelesinin sonucu belli olacak olan ISON Dünya yörüngesini geçerek Güneş'e doğru hızla ilerliyor. Kuyrukluyıldız tahmincileri yanıltan bir parlaklıkta olsa da gözlemevlerine adeta poz veriyor. Gözlemevleri ve amatör gökbilimciler kuyrukluyıldızın incecik yeşil atmosferini ve ipliksi çift kuyruğunu görmeye başladılar bile. ISON 'un bu macerasının nasıl sonuçlanacağına ilişkin çeşitli tahminler var ama gökbilimciler hiçbirinden emin değil. Acaba ISON 28 Kasım'da hayatta kalabilecek mi? Gerçekten çıplak gözle görülecek kadar parlayabilecek mi? Lowell Gözlemevi gökbilimcilerinden Matthew Knight NASA'nın ISON Gözlem Programı'ndan soruımlu ekibin bir üyesi ve bazı olasılıkları hatırlatıyor. Kronolojik açıdan üç farklı senaryo ürettik diyor. Hangi senaryo gerçekleşirse gerçekleşsin hepsi aslında heyecan verici sonuçlar doğuracak. Sonuçta yeni bilgiler de edineceğiz. Senaryo 1: Ani Parçalanma Herhangi bir zamanda olabilecek bu senaryoya göre ISON kendiliğinden parçalanabilir. Kuyrukluyıldızın çok küçük bir kısmı (% 1'den az) parçalanmış durumda. Bu senaryoya uygun örnekler ise 2000 yılındaki LINEAR (C/1999 S4) ve 2011'deki Elenin (C/2010 X1)'dir. ISON şimdi bu kuyrukluyıldızların parçalandığı bölgeye, Güneş'ten 0,8 AB uzaklıktaki alana yaklaşıyor. ISON gerek yeryüzündeki gerekse uzaydaki teleskoplarca izleniyor. Eğer ISON parçalanacak olursa bu bir kuyrukluyıldızın ölümüyle ilgili şimdiye kadar elde edilmiş en büyük veri arşivini de beraberinde getirecek. Senaryo 2: Güneş'e En Yakın Konumda Ölüm ISON eğer önümüzdeki birkaç hafta boyunca hayatta kalırsa önüne önemli bir engel çıkacak: Güneş. Güneş'e en yakın konuma 28 Kasım'da ulaşacak olan ISON'un sıcaklığı 5000 C derece dolaylarına çıkacak ve yüzeyindeki toz ve kayaların önemli bir kısmı buharlaşacak. Gerçek bir cehennemi yaşayacak olan ISON'un hayatta kalması mucize gibi görünse de kaybedeceği kütle çekirdeğine oranla oldukça küçük. ISON'un hayatta kalabilmesi için en az 200 m genişliğinde olması gerekiyor ki verilere göre ISON 500 m ile 2 km'lik bir genişliğe sahip. Elbette böylesi aşırı sıcaklıktan mümkün olduğu kadar az etkilenmesi de hızına bağlıdır. ISON çok hızlı bir şekilde Güneş'e yaklaşmaya devam ediyor. ISON için bir başka etken ise Güneş'in muazzam çekimi nedeniyle yıldıza çok yaklaşması. Bu ise yüzeydeki buharlaşmayı arttırır. Kuyrukluyıldızın bu kadar yıpranması muhteşem görüntüsüne engel değil. Örneğin Aralık 2011'de Lovejoy kuyrukluyıldızı Güneş'in yüzeyinden sadece 100.000 km uzağından geçti. Böylece gözlemcileri büyüleyen oldukça uzun bir kuyruğa sahip oldu. Senaryo 3: Kahraman Savaşçı Son senaryo ise daha basit: ISON Güneş'e rağmen kuyrukluyıldız olarak hayatta kalmaya devam edecek. Böyle bir durumda ise Güneş'e yeterince yaklaştığından dolayı uzun bir kuyruğa sahip olacağından önemli miktarda toz kaybedecek. Görmeyi istediğimiz bu durumda ise ISON tıpkı 2007'nin sabah pırıltısı McNaught (C/2006 P1) kuyrukluyıldızı gibi uzun kuyruğuyla gökyüzünde poz verecek. ISON bu senaryolar dışında birkaç parçaya da ayrılabilir ki bu olağandışı bir görüntü demektir. Gökbilimciler kuyrukluyıldızın hayatta kalma olasılıklarını dışarı attığı maddeye bakarak anlamaya çalışıyor. Bence 3. durum daha olası diyor Knight. Sonucu heyecanla bekliyor olacağız. Gökbilimciler ellerindeki en büyük teleskoplarla adeta derin dondurucudan güneş fırınına ilerleyen 4,5 milyar yıl yaşındaki kuyrukluyıldızı çalışma şansını buldukları için çok mutlu olmalı. Yolculuk yeni başladı, ne diyelim dayan ISON. Not: ISON'un durumunu, hızını ve 3D modelle konumunu CometISON sayfasından izleyebilirsiniz."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/degisimin-sembolu-yildiz-dogum-sutunlari/", "text": "NASA/ESA Hubble Uzay Teleskopu şimdiye kadar evrenin birçok noktasını ve buralardaki birçok cismi görüntüledi, ama bunlardan biri çok özel: Kartal Bulutsusu'nun Yıldız Doğum Sütunları. 1995 yılında Hubble'ın şimdiye kadar görülmemiş ayrıntıda görüntülediği dev sütunlar, 25 yıl sonra yine görüntülendi. Evrende birçok yerde gözlenen yıldız oluşum bölgelerinden, gaz ve toz bulutlarından oluşan Messier 16 olarak da bilinen Kartal Bulutsusu oldukça fotojeniktir. Hubble'ın 1995 yılında elde ettiği karelerden oluşan film defalarca televizyonlarda gösterildi. Hubble'a 2009 yılında takılan Geniş Alan Kamerası 3 ile görünür ışıkta elde edilen karanlık gaz bulutlarındaki kozmik ince toz dallarından yayılan renkli ışımalar gökbilimcilere oldukça geniş manzaralı görüntü sunmaktadır. Bu görünür ışık görüntüsüne ek olarak Hubble bir de bölgeyi kızılötesi dalga boyunda görüntüledi. Bu ise görünür ışık altında görünmeyen sütunlar içinde şekillenen yeni doğan yıldızları gösterdi . Yıldız Doğum Sütunları, yıldız oluşum bölgesi içinde doğan genç yıldızlardan yayılan güçlü rüzgarlar çeşitli yerlerde çıkıntılara neden olmaktadır. Görünür ışıkta adeta hayalet gibi olan bu görünmez yıldızların puslu mavimsi ışığı gaz ve toz bulutunda bazı yerlerin ısınarak parlamasına neden olur. Yeni görüntülerin yüksek kontrastı net görüşe yol açmaktadır. Bu da gökbilimcilerin sütunların zamanla nasıl değiştiğini görebilmelerini sağlar. Kızılötesi görüntüler eşliğinde sütunların uçlarındaki dallanmış yoğun parçalar daha iyi çalışılmaktadır. Bu görüntüler sütunlar içerisinde doğan yıldızların üflediği rüzgarlarla şeklinin zamanla değişimini gösterir. Hubble'ın morötesi görüntüleriyle de gaz ve toz bulutu içindeki oksijen, hidrojen ve kükürt dağılımı ortaya çıkarılır. 6500 ışık yılı uzaklıkta olan Yıldız Doğum Sütunları yıldız üreten gaz ve toz bulutları arasında çok önemli bir yere sahiptir. 25. yaş gününü kutlayan Hubble'ın yeni görüntüsü teleskopun hala ne kadar güçlü olduğunu da gösteriyor. Notlar Güneş'in de buna benzer çalkantılı yıldız oluşum bölgesi içinde oluştuğuna ilişkin çeşitli kanıtlar bulunmaktadır."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/deniz-dip-camurunda-bulunan-nadir-toprak-elementleri/", "text": "Japon araştırmacılar çok önemli bir keşfe imza attılar. Bu keşif kimyacıları çok heyecandırdı. Keşif astronomi ve uzay çalışmalarını da ilgilendiriyor. Neden? Nedeni yazıda... Keşif ve bunun ne anlama geldiğini Doç. Dr. Memduh Sami Taner yazdı. İyi okumalar. Kimya bilim alanındaki en ünlü bilgi düzeni olan periyodik tabloda belirtilmiş adı ile Lantanitler, yada başka bir adlandırma ile f-grubu Nadir Toprak Elementleri , halk arasında en değerli metal olarak bilinen altın veya platinden çok daha pahalı olan ve doğada çok nadir rastlanan elementlerdir. Nadir toprak elementleri ve özellikle Yttrium dünya çapında elektronik ve medikal ve diğer sektörlerde çok talep edilmesi dolayısı ile arz sıkıntısı çekilen kritik metaller arasındadır. Arzı arttırmak üzere bilimsel düzeyi ve teknolojisi gelişmiş ülkelerdeki madencilik sektörü dikkatini derin deniz mineral kaynaklarına ve gök taşlarındaki değerli maden potansiyeline çevirmiştir. Günümüzde NTE içeren madenlerin çok değerli olması dolayısı ile dünyadaki ticari madencilik sektörü uzaydan veya deniz dibinden lantanit grubu elementleri elde etmek üzere çok zor gözüken yöntemleri bile ekonomik açıdan elverişli olarak kabul etme aşamasına gelmiştir. Kişisel düşüncem şudur ki; Elon Musk'ın ünlü Mars projesinin perde arkasında da bu elementleri sağlama amacı vardır. Kısacası gelişmiş ülkelerin deniz dibi veya Güneş sistemindeki göktaşları gibi ekstrem gözüken maden kaynaklarına yönelme eğilimi ve buradan elde edilecek büyük ekonomik gelir ile kendi toplumlarının refahına yatırım yapma açısından ilgi uyandırmaktadır. Örneğin kendisinden hiç beklenmeyen bir ülke, Lüksemburg, uzay madenciliği için şimdiden yasasını çıkarmıştır bile. Buna ek olarak ABD Senatosu, 2015 yılında asteroitlerden çıkarılacak değerli minerallerin mülkiyet hakkının kimde olacağına dair yasal düzenlemeyi tamamlamış ve kabul etmiştir. Bu konuda bir yazı yazma motivasyonunu ise Japon bilim insanlarının yayınladığı bir makale sağlamıştır. Bu makaleye göre Japon bilim insanları Tokyo'nun 2000 km güneydoğusundaki bir bölgede bulunan küçük bir adanın deniz dibi çamuru içeriğinde dünyanın yüzlerce yıllık ihtiyacını karşılayabilecek düzeyde nadir toprak elementleri ( terbium , yttrium , europium ve dysprosium kaynağı bulmuştur. Aslında çalışmaların başlangıcı 2013 yılında Japonya'nın Minamitorishima Adası yakınlarındaki batı Kuzey Pasifik Okyanusu'nda tenörü 5.000 ppm'in üzerinde İtriyum içeren derin deniz çamuru bulunması ile başlamıştır. Son bulgular ise rezerv açısından en umut verici 105 km2'lik yüz ölçüme sahip 22000 ppm içerikli deniz çamuru içerikli bir alanın varlığı şeklindedir. Bu da toplamda 1,2 Milyon ton nadir toprak oksit rezervi bulunmuş olduğu ve Y, Eu, Tb ve Dy için sırasıyla 62, 47, 32 ve 56 yıllık tahmini küresel talebe karşılık gelmektedir. . Nadir toprak elementleri ve itriyum , benzersiz fiziksel ve kimyasal özellikleri nedeniyle birçok ileri teknoloji için kritik malzemelerdir. Y başta olmak üzere nadir toprak elementleri hibrid araçlar, şarj edilebilir piller, rüzgar türbinleri, ışık yayan diyotlar, kompakt floresan lambalar, ekran panelleri ve birçok medikal ve askeri teknolojiler dahil olmak üzere geniş bir yelpazede kullanım alanını kapsamaktadır. Özellikle yenilenebilir enerji teknolojileri ve elektronik sektöründeki endüstriyel kullanımı, son yıllarda NTE türü metallere olan talebi artırmıştır. Bu elementler şu anda daha çok Nükleer teknoloji ve Nano teknoloji çalışmalarına çok değerli özellikler kazandırabiliyor, kanımca endüstri 4.0 süreçlerinde de bu nadir toprak elementlerine yoğun talepler olacak, alaşım ve elektronik kompanenetlere kattıkları çok üstün nitelikleri sebebiyle gelecekte robo-mekanik ürünlerde NTE'ler çok işe yarayacaktır. Uzaydaki duruma bakacak olursak; asteroitler, platin, altın, demir, nikel, nadir toprak metalleri ve su dahil olmak üzere çok değerli ve bolluğu olan kaynaklarlardır. Günümüzde, Dünya'ya yakın bir yörüngede seyahat eden yaklaşık 9.000 bilinen asteroit tespit edilmiş ve her yıl yaklaşık 1000 yenisi keşfedilmektedir. Astrokimya alanında heyecan verici konulardan biri de bu astreoidlerdeki metal bolluğunu ileri spektroskopik tekniklerle ve astroid üzerine sonda yaparak lazer uyarımlı analiz yöntemleri ile tespit etmek ve daha sonra bu kütleyi dünyaya getirecek şekilde izole etmek ve yakalamaktır. Henüz planlama aşamasında olan bu yaklaşıma göre, uzay boşluğundan astreoid toplama işlemi astreoid capture yöntemi olarak adlandırılmakta olup aşağıdaki resimde görüldüğü şekilde olacağı açıklanmaktadır. Astroid adeta paketlenerek Ay yüzeyindeki istasyona veya Dünya yüzeyine yönlendirilecektir. Sonuç : Japon hükümeti hızla bilim insanları ve sanayi aktörlerini teşvik ederek çok pahalı olan bu elementleri şimdilik deniz dip çamurundan ekstrakte ederek saflaştırıp adeta sıraya giren uluslararası firmalara ve savunma sanayii güçlü devletlere satacaktır, bu ticaret ise madeni bulan ülkenin en doğal hakkı ve çok büyük bir ticari kazanç olacaktır . E öyleyse helal olsun Japonlara, çalışan kazanır, ekmeği kızarır ! Kaynaklar : https://www.nature.com/articles/s41598-018-23948-5 http://www.astronomysource.com/tag/rare-earth-metals-from-asteroids/ https://chem.libretexts.org/Core/Inorganic_Chemistry/Descriptive_Chemistry/Elements_Organized_by_Block/4_f-Block_Elements/The_Lanthanides/aLanthanides%3A_Properties_and_Reactions http://www.bbc.com/turkce/ekonomi/2016/02/160204_uzay_madenciligi_luksemburg https://cen.acs.org/materials/Japanese-researchers-discover-new-supply/96/i17? Derleme : Doç.Dr.Memduh Sami TANER, Astrokimya yazıları-1., Astronomi Diyarı, 24 Nisan 2018"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/deniz-inegi-mikrokuasari/", "text": "Ulusal Bilim Vakfı 'na ait Karl G. Jansky Çok Büyük Dizi 20 000 yaşındaki bir süpernova kalıntısını görüntüledi. Dev bulut W50 VLA'nın görüntülediği büyük süpernova kalıntılarından biridir. Yaklaşık 700 ışık yılı çapındaki bulut gökyüzünde iki derecelik -dört Dolunay büyüklüğü- alanı kaplar. Çalkantılı Geçmiş Kartal takımyıldızında 18 000 ışık yılı uzaklıktaki dev bir yıldızın 20 000 yıl önce patlaması sonucunda genişleyen gaz bulutu W50'yi oluşturdu. Büyük bir olasılıkla o dev yıldızdan geriye kalan karadelik, kendisine yakın eş yıldızdan kütleçekimsel etkisiyle çektiği gazdan besleniyor. Biriken gaz karadeliğin çevresini sarıyor. Güçlü manyetik çizgilerine sahip diskten dışarı güçlü jet akımları gerçekleşir. Bir karadelik ve onu besleyen yıldızdan oluşan sistemden yayılan radyo dalgaları ve X-ışınlarının parladığı bu tip yapılara SS433 mikrokuasar olarak bilinir. Genişleyen gazları delen ve zamanla dışarı yayılan jetler bir topaç gibi sallanır gibi görünüyor. Yeni Adaş Görünür dalga boylarında görülebilen bu türlerin Girdap Gökadası ve Baykuş Bulutsusu gibi örnekleri vardır. Bunlara göre görülmesi daha zor olan W50, Hollandalı gökbilimci Gart Westerhout tarafından 1958'de hazırlanan Westerhout Kataloğu'nda 50. radyo kaynağı olarak işaretlenmiştir. VLA'nın görüntüsünde W50, nesli tükenmekte olan deniz memelilerinden Deniz İnekleri takımından Manatigillere'e benzemektedir. Florida Manatigilleri yaklaşık 3 m uzunluğunda ve 450 kg kütleli olup günde sekiz saat dolayında deniz bitkisi otlayarak beslenirler."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/deniz-kulagi-bulutsusundan-bir-kesit/", "text": "Hubble Uzay Teleskopu ile alınan bu görüntüde Deniz Kulağı Bulutsusu'nun (Lagoon Nebula, Messier-8) kalbi görülmektedir. Parlak toz ve gaz bulutunu sürekli ışınım bombardımanına tutan yeni yıldızlar bulutun ardında kendini saklamaktadır. Hubble Uzay Teleskopu'nun yeni nesil kamerası ile bulutun kalbinin derinliklerindeki sıcak genç yıldızlardan yayılan ışınım ile parlayan gaz ve tozun bir görüntüsü yakalandı. Kulağı andıran yapı daha geniş ölçekli görüntülerde kendine yer bulurken yakından çekilen görüntülerde burada olduğu gibi görülmez. Ancak burada da bulutsunun yakın görüntüsü dalgalı ve kumlu halini gösteriyor. 100 ışık yılı uzunluğunda olan Messier 8 (M8), 4-5 bin ışık yılı uzaklıkta Yay takımyıldızında yer alır. Hidrojen gazından oluşan bulutlar yavaşça çökerek yeni yıldızlar oluştururken kendilerini çevreleyen bulutu önce morötesi sonra kızılötesi ışınımla aydınlatır. Morötesi ışınımın gelgit etkisi nedeniyle bulutsu da ince kollar ve kıyı şeridi gibi zayıflamış gaz ve toz bölgeleri de bulunur. Deniz Kulağı Bulutsusu'nu inceleyen gökbilimciler gaz bulutlarındaki kütle artışıyla birlikte yeni yıldız oluşumlarının gerçekleştiğinin kanıtlarını buldular. Madde diskiyle çevrili olan genç yıldızlar arada sırada dışarıya gaz fışkırtır. Bunlardan birkaç örnek son beş yılda görülen ve Herbig-Haro nesneleri olarak bilinen hidrojence zengin bölgelerde keşfedildi. Samanyolu'nun merkezinde bulunan Deniz Kulağı Bulutsusu karanlık bir yerde çıplak gözle görülebilir. Çıplak gözle sadece belli belirsiz bir bulut şeklinde görülür. Bulutsu ilk kez 18. yüzyılda Fransız Gökbilimci Charles Messier'in hazırladığı katalogda yerini aldı. Ancak kullandığı küçük mercekli teleskopla elbette Hubble'ın elde ettiği gibi muhteşem bir görüntü elde edemezdi. Kaynak: Hubble-ESA"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/dev-bir-gezegenin-dogusu/", "text": "Öncül gezegen adayı oluşum esnasında görüntülendi ESO'nun Çok Büyük Teleskop'unu kullanan gökbilimciler halen kalın gaz ve toz diski içerisinde gömülü bir şekilde oluşmakta olan gezegenin muhtemelen ilk doğrudan gözlemini gerçekleştirdiler. Eğer doğrulanırsa, bu keşif gezegenlerin nasıl oluştuklarına dair gökbilimcilerin en güncel teorilerini gözlemsel bir hedefle test edebilmelerini sağlayacak. Sascha Quanz liderliğindeki uluslararası bir ekip yeryüzüne görece yakın 335 ışık-yılı uzaklıktaki genç yıldız HD100546 etrafında bulunan gaz ve toz diskini inceledi. Genç yıldızın etrafındaki disk maddesine gömülü ve halen oluşmakta olduğu görülen bir gezegenle karşılaştıklarına şaşırdılar. Adaya gezegen Jüpiter benzeri bir gaz devi olabilir. Şimdiye kadar, gezegen oluşumu çoğunlukla bilgisayar simülasyonlarıyla çözülmeye çalışılan bir konuydu, diyor Sascha Quanz. Eğer keşfimiz gerçekten oluşmakta olan bir gezegense, o zaman bilim insanları ilk kez gezegen oluşum süreci hakkında ipuçlarına sahip olacaklar ve oluşmakta olan gezegenin doğum anına ait malzeme ile etkileşimini deneysel olarak tecrübe edebilecekler. HD100546 iyi bilinen bir nesnedir, ve zaten kendisinden Yer-Güneş mesafesinin altı katı uzaklıkta bir gezegene sahip olduğu biliniyor. Yeni bulunan gezegen adayı sistemin dış tarafında yaklaşık on kat daha uzakta bulunuyor . HD100546 etrafındaki gezegen adayı ESO'nun VLT teleskopu üzerindeki uyarlamalı optik aygıtı NACO ve çığır açıcı veri analizi tekniklerinin birleştirilmesi sayesinde çöküntü diskinde sönük bir küre şeklinde tespit edildi. Gözlemler NACO koronografı kullanılarak gerçekleştirildi, bu sayede gezegen adayının bulunduğu yerden gelen parlak yıldız ışığı engellenerek sadece yakın-kırmızı-ötesi dalgaboylarında gerçekleştirildi . En güncel teoriye göre, dev gezegenler yıldız oluşumundan geriye kalan bazı gaz ve tozları yakalayarak büyüyorlar . Gökbilimciler yeni görüntüde HD100546 etrafındaki disk içerisinde öncül gezegen hipotezini destekleyen birçok yeni özelliğe rastladılar. Tozlu çöküntü diskindeki yapılar, ki bunlar disk ve gezegen arasındaki etkileşimlerin sonucu olabilir, tespit edilen öncül gezegene yakın bölgede ortaya çıktı. Ayrıca, öncül gezegenin etrafındaki malzemenin oluşum aşamasında potansiyel olarak ısıtılmış olduğuna dair belirtiler de mevcut. Ekibin başka bir üyesi Adam Amara, bulgu hakkında heyecanlı. Ötegezegen araştırmaları gökbilimdeki sınırların en heyecan verici olanlarından biri, ve gezegenlerin doğrudan görüntülenmeleri veri analizi yöntemleri ve aletlerdeki son gelişmelerden yararlanan halen yeni bir alan. Bu araştırmada evrenbilim araştırmaları için geliştirilen veri analizi tekniklerini kullandık, böylece farklı alanlardaki fikirlerin bir araya gelmesiyle olağandışı ilerlemelerin kaydedildiğini göstermiş olduk. Gözlemlere göre öncül gezegen en makul açıklama olsa da, çalışma sonuçları gezegenin varlığını ispat etmek ve diğer olasılıkları elemek için takip gözlemleri gerektiriyor. Diğer açıklamalar arasında pek makul olmasa da tespit edilen sinyalin bir arka fon kaynağından gelmiş olabileceği de var. Ayrıca yeni keşfedilen nesnenin öncül gezegen yerine tamamen oluşmuş ve yıldıza yakın ilk görüngesinden dışarıya sürüklenmiş bir gezegen olması olasılığı da bulunuyor. HD 100546 etrafındaki yeni nesnenin yıldızın toz ve gaz diskine gömülü oluşmakta olan bir gezegen olduğu doğrulanırsa, bu yeni gezegen sistemlerinin oluşum süreçlerini araştırmak için eşsiz bir laboratuvar olacaktır. Notlar Öncül gezegen adayının yörüngesi yer Güneş arası mesafenin yaklaşık 70 katı kadardır. Bu uzaklık Güneş Sistemi'nin dış tarafında bulunan Eris ve Makemake gibi cüce gezegenlerin yörüngeleriyle karşılaştırılabilecek bir mesafedir. Bu yer tartışmalıdır, çünkü şimdiki gezegen oluşumu teorileriyle uyuşmamaktadır. Şu an yeni bulunan gezegen adayının şimdiye kadar hep aynı konumda mı olduğu yoksa iç bölgelerden mi göç ettiği durumu net değildir. Ekip yıldıza yakın görüntünün renk karşıtlığını arttırmak için apodized faz katmanı adlı özel bir teknik kullanmıştır. Gezegen oluşumunu araştırmak için gökbilimciler hepsi neredeyse dört milyar yıl önce oluşan Güneş Sistemi'ndeki komşu gezegenlere bakmazlar. Ancak uzun yıllardır, gezegen oluşumu teorileri yeni gezegenler bulunana dek gökbilimcilerin yakın çevremizde gördüklerinden etkilenmiştir. 1995'te ilk ötegezegenin keşfinden bu yana, gezegen oluşumu üzerinde çalışmalar yapan bilim insanlarına yeni fırsatlar veren yüzlerce gezegen sistemi bulundu. Ancak şimdiye kadar hiçbiri yıldızının etrafındaki disk maddesi içerisinde gömülü olarak devam eden oluşum sürecinde yakalanmadı. ESO-Türkiye"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/dev-birlesme-onaylandi/", "text": "Araştırmacılar ilk kez bir nötron yıldızı ile karadeliğin çarpıştığına ilişkin verileri doğruladılar. Ocak 2020'de 10 gün arayla oluşan iki olay tespit ettiler. 900 milyon ve 1 milyar ışık yılı uzaktaki olay sonrası oluşan kütle çekim dalgaları LIGO ile keşfedildi. Olay sonrası karadelik nötron yıldızı yutmuş olmalı. Kütle çekim dalgaları hareket halindeki büyük cisimlerin oluşturduğu uzay-zaman eğriliğindeki bozulmalardır. 2017 Nobel Fizik Ödülüne sahip dalgaların ilk ölçümünden bu yana 50'den fazla kütleçekim dalgaları sinyali belirlendi. Hem karadelikler hem de nötron yıldızları büyük kütleli yıldız cesedidir ve karadelikler nötron yıldızlarından daha büyük kütlelidir. 5 Ocak 2020'de tespit edilen ilk birleşme 9 Güneş kütleli karadelik ile 1.9 Güneş kütleli nötron yıldızı arasında, 15 Ocak'ta tespit edilen ikinci birleşme ise 6 Güneş kütleli karadelik ve 1.5 Güneş kütleli nötron yıldızı kaynaklıydı. Sonuçlar 29 Haziran'da The Astrophysical Journal Letters'de yayınlandı. Gökbilimciler onlarca yıldır Samanyolu'ndaki karadelikler çevresinde dolanan nötron yıldızı aradılar. Ancak hiçbir şey bulamadılar. Bu keşifle birlikte gökbilimcilerin önü de açıldı. Artık bu tip birleşmelerin ne sıklıkla gerçekleştiğini ve birleşme sırasındaki fiziği analiz edebilirler. İlk olay GW200105 LIGO Livingston ve Virgo algılayıcıları tarafından gözlendi. LIGO algılayıcılarında güçlü bir sinyal üretmesine rağmen Virgo algılayıcısında küçük bir sinyal-gürültü görüldü. Kütleçekim dalgalarının doğası göz önüne alındığında araştırmacılar, sinyalin daha sonra 1.9 Güneş kütleli nötron yıldızı olarak tanımlanan cismin bir karadelikle çarpıştığı sonucuna ulaştı. Bu birleşme 900 milyon ışık yılı uzakta gerçekleşti. GW200115 adı verilen ikinci olay ise hem LIGO hem de Virgo algılayıcıları tarafından tespit edildi. GW200115 Yer'den 1 milyar ışık yılı uzaktaki 1.5 Güneş kütleli nötron yıldızı ile bir karadeliğin birleşmesinden oluşmuştur."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/dev-carpisma-anka-kusunu-canlandirdi/", "text": "Gökbilimciler efsanevi Anka Kuşu'nun hayata dönüşü gibi iki gökada kümesinin nefes almasını sağlayan soluk elektron bulutları arasındaki çarpışmayı görüntüledi. Radyo Anka Kuşu takma adlı radyo frekansları 1,6 milyar ışık yılı uzaktaki Abell 1033'de gözlendi. NASA'nın Chandra X-Işını Gözlemevi, Hollanda'daki Westerbork Sentez Radyo Teleskobu, NSF's Karl Jansky Çok Büyük Dizi ve Sloan Sayısallaştırılmış Gökyüzü Tarayıcısı verilerinin birleştirilmesiyle oluşturulan görüntü radyo anka kuşunun kozmik hikayesini ortaya çıkarıyor. Gökada kümeleri kütle çekimiyle gökadaları bir arada tutan evrenin en büyük yapılarıdır. Yüzlerce hatta binlerce gökada ve hatta görünmeyen karanlık maddeyi, X-ışını altında parlayan büyük miktarlardaki sıcak gaz bloklarını barındırırlar. Kümelerin nasıl büyüdüğünü anlamak aynı zamanda evrenin zamanla değiştiğini de göstereceğinden oldukça önemlidir. Gökbilimciler Abell 1033'ün merkezinde yatan süper kütleli karadeliğin yakın geçmişte büyük miktarda madde püskürttüğünü düşünüyor. Yayılan yüksek enerjili elektronların akımı yüzlerce ışık yılı genişliğindeki alanı doldurdu ve parlak radyo emisyon bulutu oluşturdu. Elektronlar ilerledikçe enerji kaybetti ve milyonlarca yıl içinde kayboldular. Gökada kümesi başka bir kümeye yolladığı şok dalgaları nedeniyle kümeye çarpan bulutlar radyo anka kuşu ile ortaya çıktı. Süpersonik jetlerin ürettiği bu şok dalgaları uyuyan elektron bulutlarını harekete geçirdi. Enerjiyle dolan elektron bulutları yeniden radyo frekansında parlamaya başladı. Radyo anka kuşunun yeni görüntüsündeki pembe renkle gösterilen radyo verisi VLA, yeşil renkle gösterilen X-ışını verisi Chandra ve mavi renkle gösterilen optik veri SDSS ile alınmıştır. Chandra verileri çarpışma sırasında yeniden ateşlenerek radyo emisyonu yayan sıcak gazı göstermektedir. X-ışını emisyonu güneyde maksimuma ulaşan ve çekirdekten uzaklaşan ve kümeyi saran gazı gösteriyor. Kümenin kuzeyi ise çarpışmaya uğramamış ya da kendi çekirdeğiyle birleşme süreci önemli bir kesintiye uğramış görünüyor. Görüntünün sol tarafında ise geniş açılı radyo gökadasının kuyruğunun yaydığı radyo dalgaları görülüyor. Gökadanın içindeki süper kütleli karadeliğin püskürttüğü malzeme küme gazıyla etkileşime girerek bükülüp loblar oluşturmuştur. Gökbilimciler Abell 1033 kümesinin merkezine yakın görülen geçmişte solmuş olan radyo anka kuşunun tekrar canlandığını düşünüyor. Abell merkezine yakın bu hareketliliği yoğunluk, basınç ve manyetik alanlar nedeniyle birkaç on milyon yıl daha sürmesi bekleniyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/dev-carpisma-kuramina-yeni-kanit-bulundu/", "text": "Ay gökyüzünde o kadar yaşlı görünüyor ki, sanki her zaman oradaymış gibi. Elbette her zaman orada değildi ve oluşumu hala tartışmalı. Yeni bir çalışma milyarlarca yıl önce Yer ile başka bir gezegenin çarpışmasını ele alan Dev Çarpma kuramına önemli bir kanıt sunuyor. NASA gezegen bilimcisi Justin Simon: Yer ile Ay'ın temel yapısı arasında büyük farklar var ve bunun nedenini öğrenmek istedik. Ay daha işin başında oldukça farklı yapıdaydı ve bunun nedeni muhtemelen gerçekleşen dev çarpışmadır diyor. Yeni çalışma Simon ve Tony Gargano tarafından gerçekleştirildi. Dev Çarpışma Bilim insanları Ay'ın oluşumu hakkında birçok fikir öne sürdüler. Bunların arasında öne çıkanı Dev Çarpma kuramıdır. Bu kurama göre Yer genç bir gezegen yani oluşumunu henüz tamamlamamışken yakınlarda bulunan Theia adlı başka bir gezegenle çarpıştı. Çarpışma sonucunda her iki gezegen şimdi ki Yer ve Ay kimliğine kavuşmadan önce geçici olarak gaz, magma ve kimyasal elementler uzaya dağıldı. Simon ve Gargano'nun araştırması bu kuramı doğrudan destekliyor. Eski bir şeye yeni bir bakış Simon ve Gargano, Yer ile Ay kayaları arasındaki kimyasal bileşimdeki farklılıkları anlamak için çalışırken çarpışma kuramına destekleyen önemli bir kanıta ulaştı. Yaklaşık 50 yıl önce Apollo projeleriyle Dünya'ya getirilen kaya örnekleri yeni teknik ve araçların geliştirileceği düşünülerek günümüze kadar saklanmıştı. İşte kanıt da bu kayalardan geldi. Araştırmacılar kayalarda bulunan klor miktarına ve türlerine baktılar. Kloru seçmelerinin nedeni uçucu olmasıdır. Nispeten düşük sıcaklıklarda buharlaşması gezegen oluşumunu anlamayı sağlar. Klorun iki türü doğada bol miktarda bulunur: hafif ve ağır. Bu terimler atomik yapıları farklılık gösteren ve izotop olarak bilinen kimyasallar için kullanılır. Buldukları şey Ay kayalarında yüksek yoğunlukta yani ağır klor olduğu. Oysa Dünya'daki kayalarda daha çok hafif klor bulunmaktadır. Ağır klorun değişime direnen, sabit kalma eğilimi vardır, ancak hafif klor daha reaktiftir ve kuvvetlere karşı duyarlıdır. Dev çarpma kuramına göre hem Yer hem de Ay başlangıçta ağır ve hafif klorların karışımını bulunduruyordu. Ancak çarpışma sonrası parçalar toplanıp gezegenleri oluşturdukça daha büyük kütleli olan Yer kolayca buharlaşan ve uçan kloru kendine çekerken Ay'da ağır klor izotopları kaldı. Bilim insanlarının yaptıkları ölçümler bunun tam da böyle olduğunu gösterdi. Simon ve Gargano bir çeşit çapraz kontrole başvurarak halojenler adı verilen klorla aynı kimyasal bileşimin parçası olan diğer elementler için farklılıkları araştırdı. Daha kolay buharlaşma özelliğine sahip bu elementlerin de Ay'dan kaybolduğunu fark ettiler. Gargano: Ay'daki klor kaybı büyük olasılıkla yüksek enerji ve sıcaklık nedeniyle gerçekleşti ki bu da Dev Çarpma kuramını doğrulamaktadır diyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/dev-gokada-buyumeye-devam-ediyor/", "text": "Messier 87 son bir milyar yıldır tüm bir gökadayı bünyesine kattı ESO'nun Çok Büyük Teleskopu ile yapılan yeni gözlemlerle, dev eliptik gökada Messier 87'nin geçtiğimiz bir milyar yıl içerisinde orta-boy bir gökadayı tamamen yuttuğu gözler önüne serildi. İlk kez bu olaya ilişkin 300 kadar parlak gezegenimsi bulutsuyu izleyen gökbilimciler tamamen bozulan kurbandan geriye kalan ışığa dair kanıtlar elde etmeyi başardılar. Gökbilimciler gökadaların daha küçük olanları bünyelerine katarak, yani yutarak büyüdüklerini düşünüyor. Ancak buna dair kanıtları görmek her zaman kolay olmuyor aynı bir bardaktan göle boşaltılan suyun hızlıca göl suyuna karışması gibi, kütleçekimi altında olan gökada içindeki yıldızlar da büyük gökada içerisindeki benzerleri ile geride hiç iz bırakmadan birleşmektedirler. Ancak şimdi Almanya, Garching'teki, Max-Planck Yerötesi Fiziği Enstitüsü doktora öğrencisi Alessia Longobardi liderliğindeki bir gökbilimciler ekibi akıllıca bir gözlemsel yöntem kullanarak yakın dev eliptik gökada Messier 87'nin bir milyar yıldır daha küçük bir gökada ile birleştiğini açıkça gösterdiler. Sonuçlar doğrudan Evren'deki büyük, parlak yapıların halen büyümekte olduğunu gösteriyor gökadaların işi henüz bitmedi! diyor Alessia Longobardi. Şimdi Messier 87'nin dış halesinin büyük bir kısmı olduğundan iki kat daha fazla parlak görünüyor. Messier 87 Virgo gökadalar kümesinin merkezinde bulunuyor. Toplam kütlesi Güneş'in milyon kere milyon katı olan kalabalık yıldızlar topluluğu yaklaşık 50 milyon ışık-yılı uzaklıkta yer alıyor. Messier 87'deki tüm yıldızlara bakmak yerine tek tek çalışılması gereken abartısız milyarlarca ve oldukça sönük çok sayıda yıldız var ekip yaşlı yıldızları çevreleyen parlak kabuklar şeklindeki gezegenimsi bulutsuları inceledi . Bu nesneler yeşil mavi özel bir renk tonunda oldukça parlak görüldükleri için çevredeki yıldızlara göre daha çok dikkat çekmektedirler.Güçlü bir tayfölçerle bulutsulardan gelen ışığın gözlenmesi hareketlerini de ortaya çıkarabilmektedir . Tıpkı bir bardak suyun gölete döküldükten sonra görünmez hale gelmesi gibi ancak su içerisinde toz parçacıkları da bulunuyorsa, bazı görülebilir dalgalanmalara ve diğer bozulmalara neden olabilmektedir Çok Büyük Teleskop üzerindeki FLAMES tayfölçeri ile yapılan ölçümlerde gezegenimsi bulutsuların hareketleri ölçülerek, geçmişte gerçekleşmiş bir birleşmeye dair ipuçları elde edildi. Orta boyutlarda bir gökadanın Messier 87'nin merkezine doğru düşmekte olduğu tekil bir yığılma olayına şahitlik ediyoruz, ve muazzam ölçekteki kütleçekimsel gel-git kuvvetleri nedeniyle, yıldızları normalden 100 kat daha geniş bir alana dağılmış bir gökada görüyoruz! diye ekliyor yeni çalışmanın eş-yazarı ve Garching, Max-Planck Yerötesi Fiziği Enstitüsü'nden Ortwin Gerhard. Ekip ayrıca Messier 87'nin dış kısımlarındaki ışık dağılımlarına da dikkatlice bakarak çekilmekte ve bozulmakta olan gökada içerisindeki yıldızlardan gelen ilave ışığa dair kanıtlar elde etti. Bu gözlemler ayrıca parçalanan gökadanın genç, mavi yıldızlarını Messier 87'ye eklediğini, böylece muhtemelen çarpışmadan önce yıldız oluşumunun yoğun olarak gerçekleştiği bir gökada olduğunu gösterdi. Bu gökadanın dış halesinde yüzbinlerce ışık-yılı genişliğince saçılmış yıldızları tespit edebilmek oldukça heyecan verici ancak hızlarına bakıldığında halen ortak bir yapıya ait oldukları görülebiliyor.Yeşil gezegenimsi bulutsular sarı yıldız samanlığındaki iğneler gibiler. Ancak bu nadir iğneler yıldızlara ne olduğunu anlatan ipuçlarına sahipler, diye sonlandırıyor eş-yazar Magda Arnaboldi . Notlar Gezegenimsi bulutsular Güneş-benzeri yıldızların yaşamlarının sonuna ulaşmasıyla oluşurlar, ve enerjilerinin çok büyük bir kısmını sadece birkaç tayf çizgisi şeklinde uzaya yayarlar. Bu nedenle, sadece bu yıldızların hareketleri Yeryüzüne 50 milyon ışık-yılı uzaklığındaki Messier 87 uzaklığında ölçülebilmektedir. Yeşil ışıklı işaret feneri gibi davranarak bu sayede nerede olduklarını ve hangi hızla hareket ettiklerini göstermektedirler. Bu gezegenimsi bulutsular halen çok sönükler ve Çok Büyük Teleskop'un tüm gücüyle çalışması halinde gözlenebilmektedirler: Messier 87'nin dış halesindeki normal bir gezegenimsi bulutsudan yayılan ışık, Venüs üzerinde yer alan iki tane 60 watt'lık lambanın Yeryüzü'nden görülebilmesine eşdeğerdir. Gezegenimsi bulutsuların görüş doğrultusunda Yeryüzü'ne doğru ya da ters yöndeki hareketleri Doppler etkisi nedeniyle tayf çizgilerinde kaymalara neden olmaktadır. Bu kaymalar duyarlı bir tayfölçer yardımıyla hassas bir şekilde ölçülebilir ve bulutsuların hızları bulunabilir. ESO-Türkiye"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/dev-gozlem/", "text": "Gökbilimciler büyük bir projeyi hayata geçirmek üzere. Projeye göre Dünya'nın çeşitli yerlerinde kurulu olan 35 radyo teleskop 18 Kasım ile 19 Kasım günleri arasında 24 saat boyunca önceden belirlenmiş toplam 243 kuasarı gözleyecek. Gözlem sonuçları da gökbilimciler arasında paylaşılacak. Daha önce 23 teleskopla böyle bir proje hayata geçirilmişti. Kuasarlar merkezlerinde süper kütleli karadelikleri olan gökadalardır. Bol miktarda radyo dalgaları yayınlayarak kendilerini gösterirler. Çok ama çok uzakta olduklarından sanki bize hareket etmez gibi görünürler, ama aslında yüksek hızla hareketledirler. Geçtiğimiz yıl Ağustos ayında Brezilya'da yapılan Uluslar arası Astronomi Birliği toplantısında 1 Ocak 2010'dan itibaren uzay çalışmalarıyla ilgili yeni bir çalışma şekli benimsenmişti. Bu yeni yöntemle birlikte 295 kuasar bölümlere ayrılıp detaylı olarak incelenecek. İşte 18-19 Kasım günlerinde yapılacak olan 243 kuasar gözlemi bu çalışma öncesi denenecek. Tek bir günde bu kadar kuasarın gözlenebilecek olması heyecan verici. Asya, Avustralya, Avrupa, Kuzey Amerika, Güney Amerika ve Antarktika'daki teleskoplar gözleme katılarak ve daha sağlam ve önceden fark edilmemiş sonuçların alınmasında yardımcı olmya çalışacaklar. Uzaydaki cisimlerin hareketlerini gökbilimciler bu yolla daha hassas ölçebilecek. Çalışma farklı dalga boylarında çalışan teleskoplarla, görünür, kızılötesi, radyo gibi dalga boylarında da yapılabilecek."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/dev-halkali-gezegen-kesfedildi/", "text": "Dünya'dan binlerce ışık yılı uzaklıktaki bir yıldızın çevresinde dolanan gaz gezegen 50 Jüpiter kütlesinde toz halkasıyla çevrili. Keşif yayılan zayıf ışığın düzenli olarak büyük bir cisim tarafından engellendiğinin fark edilmesiyle gerçekleşti. Bu tutulmaların nedeni ise şimdiye kadar keşfedilmemiş bir gezegen olabilir. Yıldıza ait verilere WASP ve KELT adlı iki teleskop ile Harvard Üniversitesi, Vanderbilt Üniversitesi ve Leiden Gözlemevinin onbeş yıllık gözlemleriyle ulaşıldı. Sıradışı ışık eğrisini fark eden makalenin başyazarı Hugh Oborn: Bunun WASP ve KELT verilerine göre özel bir durum olduğu ortaya çıktı. İlginç bir cisme bakıyorduk diyor. 2,5 yıl içinde Güneş'ten biraz büyük ama aynı sıcaklıktaki Avcı takımyıldızına ait bir yıldız olan PDS 110'un ışığının yaklaşık 2-3 hafta boyunca yüzde otuz azaldığını keşfettiler. Gözlenen en önemli iki tutulma Kasım 2008 ve Ocak 2011'de gerçekleşti. Leiden'den gökbilimci Matthew Kenworthy: Her iki tutulma sırasında yıldızdan gelen ışığın hızla değiştiğini fark ettik. Bunun tek açıklaması gezegenin çevresinde Satürn'deki gibi halkaların olmasıdır. Ancak buradaki halkalar daha büyük diyor. Yıldız ışığındaki düşüşün yörüngedeki bir gezegenden kaynaklandığı varsayılarak bir sonraki tutulmanın önümüzdeki Eylül ayında gerçekleşeceği tahmin edildi. Ancak o zaman bu gizemli olay netlik kazanacak. Eylül ayındaki gözlem sonrasında keşif onaylanırsa ilk kez, yörüngesi bilinen dev halkalı ötegezegenimiz olacak. Eylül ayında PDS 110'un çevresindeki karmaşık yapıyı ilk kez ayrıntılı şekilde inceleyip belki de gezegenin çevresindeki onlarca uydunun döndüğünü de kanıtlayabileceğiz diyor Oborn. Araştırmacılar PDS 110'un çevresindeki yaşanabilir bölgede yaşama elverişli oluşumlar olabileceğini düşünüyor. Tutulmalar yıldız sistemlerindeki oluşum koşulları ve şekillenme süreçlerine eşsiz bir bakış açısı sunduğu için oldukça önemli olaylardır. 3 Yorumlar Simdi halklar Jupiter'in 50 kati kutlede ise gezegenin kutlesi nedir ki o kadar maddeyi yorungede tutabiliyor? Sonucta halkalarin kutlesi daha fazla olmali mantik olarak, yoksa gezegen zaten yildiz olurdu. E, o kadar buyuk kutle varsa cekim kuvveti nasil gezegeni parcalamiyor? Cok merak ettim. Bulunan gezegen Jüpiter'den daha kütleli. Ayrıca halkaların kütlesi Jüpiter'in kütlesinin 50 katı. Henüz gezegen onay görmedi, gözlemler dürüyor. Buna karşılık halkaların hepsini bir gezegen gibi tek kütle olarak düşünmemek gerek. Bunlar dağınık bir durumda. Yani tuhaf bir durum yok. Gezegen bunları yörüngesinde pek tabi ki tutabilir. Bir kısmı üzerine de düşebilir. Sonuçta gezegene düşseler hepsi aynı anda düşmez. Buna da dikkat edersek halkaların varlığının gezegen için çok da önemli olmadığı ortada. Güzel bir manzara oluşturmaları dışında elbette. Karadelik ve cevresinde donen galaksi gibi diyorsunuz."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/dev-halkali-gezegen/", "text": "Hollanda Rochester Üniversitesi ve Leiden Gözlemevi'nden gökbilimci Eric Mamajek ve arkadaşları J1407 adlı Güneş benzeri bir yıldızda Satürn gibi halka sistemi olan gezegen keşfettiler. Böylece Güneş Sistemi dışında ilk kez başka bir cisimde halka sistemli cisim keşfedilmiş oldu. Cismin gezegen ya da kahverengi cüce olabileceği düşünülüyor. Verileri analiz eden Leiden'den Matthew Kenworthy liderliğindeki ekip, çapı milyonlarca kilometreye ulaşan 30 halkadan oluşan halka sistemi belirledi. Ekip halkalar içerisinde öte uydu ve boşlukları da keşfetti. Işık eğrisinde gördüğümüz ayrıntılar inanılmaz. Birkaç hafta süren gözlemlerde dakika ölçeğinde inanılmaz hızlı tutulmaları gördük. Yıldız halkaları doğrudan göremeyecek kadar uzakta olsa da biz halka sisteminden geçen yıldız ışığındaki parlaklık değişimlerine bakarak ayrıntılı bir model oluşturabildik. Satürn eğer J1407b'nin çevresindeki halkalara sahip olsaydı geceleri dolunaydan birkaç kat daha büyük olarak görebilirdik diyor Kenworthy. Bu gezegen Jüpiter ya da Satürn'den çok daha büyük ve Satürn halkalarına göre 200 kat daha geniş alana yayılan halkalara sahip. Bunu bir süper Satürn olarak düşünebiliriz diyor Mamajek. Gezegen, yıldızının önünden geçen gaz devlerini tespit etmek amacıyla düşünülmüş SuperWASP projesi verilerinin analiz edilmesiyle keşfedildi. 2012 yılında Rochester Üniversitesi'nden Mamajek ve arkadaşları genç yıldız J1407 çevresinde sıra dışı tutulmalar olduğunu fark etti. Buna sebep olarak bir gezegen ya da kahverengi cüceyi kuşatan yeni uydular oluşturan toz diski gösterildi. Kenworthy'nin liderliğindeki ekip ise uyarlamalı optik ve Doppler tayfölçeri yardımıyla halkalı cismin kütlesini tahmin etmeye çalıştı. J1407'nin ışığında görülen tekrar eden parlaklık azalmasından sorumlu olarak henüz keşfedilmemiş bir gezegen çevresindeki dev bir halka sistemi önerildi. Elde edilen ışık eğrisine göre halka sisteminin çapı yaklaşık 120 milyon kilometre başka bir ifadeyle Satürn halkalarının çapından 200 kat daha büyük olduğu belirlendi. Tüm halkayı oluşturan toz Dünya'ya sığmayacak kadar büyük hacim kaplıyordu. Gökbilimciler halka yapısı içinde büyük bir boşluk olduğunu da belirledi. Bunun nedeni oluşmakta olan yeni bir uydu olabilir. Uydu kütlesi Dünya ile Mars arasında olabilir. Uydu J1407b'nin çevresinde yaklaşık iki yıllık yörünge dönemine sahip olmalıdır diyor Kenworthy. Gökbilimciler halkalardan yeni uyduların oluşmakta olduğuna dikkat çekerek önümüzdeki birkaç milyon yıl içinde inceleceğini bekliyor. Gezegen bilimcilere göre Jüpiter ve Satürn gibi gezegenlerin çevresindeki toz diskleri uydu oluşumunda etkin olmuştur. Ancak 2012'de bu cisim keşfedilinceye kadar kimse böylesi bir halka sistemi görmemişti. Cismin çevresindeki milyonlarca kilometrelik alanda uydu oluşumları gerçekleşiyor olabilir diyor Mamajek. Gökbilimciler J1407b halkalı gezegenin yörünge döneminin yaklaşık 10 yıl olduğunu tahmin ediyor. Kütlesini belirlemek çok zor olsa da 10 ile 40 Jüpiter kütlesinde olabileceği üzerinde duruluyor. Gelecekte farklı gözlem araçlarıyla yapılacak gözlemler eşliğinde halkaların değişimi ve uydu oluşumlarının sıklığı ile disklerdeki maddenin kimyasal analizi yapılabilecek."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/dev-jupiterin-sisteme-etkisi-izleniyor/", "text": "Güneş sisteminin kralı Jüpiter'dir. Yunan mitolojisinde geçen en güçlü tanrının adını alan Jüpiter'in kütle çekimi diğer gezegenlerde hissedilir. Jüpiter, Satürn'ün kütlesinden iki, Yer kütlesinden 300 kat fazla kütleye sahiptir. Acaba başka sistemlerde de Jüpiter gibi kütle çekim tanrıları var mı? Hawaii Üniversitesi Astronomi Enstitüsündeki gökbilimcilerin başını çektiği bir uluslararası ekip bir yıldız sisteminde üç Jüpiter kütleli gezegen keşfetti. Keşif, Hawaii'deki Maunakea'daki WM Keck gözlemevinde yapılan altı yıllık gözlemlere dayanıyor. 10 metrelik Keck I teleskopu ile Kepler-88 d adlı gezegenin her dört yılda bir yıldızının yörüngesinde eliptik şekilde dolandığı belirlendi. Keşfedilen gezegen Kepler-88 sisteminin en büyük gezegenidir. Daha önceki yıllarda keşfedilmiş olan Kepler-88 b ve c ise yıldıza çok yakın yörüngede dolanmaktadır. Sistemdeki b ve c gezegenlerinin ortalama rezonansı tuhaf ve dikkat çekici bir dinamiktedir. Neptün'den küçük olan b gezegeninin yörünge dönemi 11 gün iken, Jüpiter büyüklüğündeki c gezegeni bunun iki katı, 22 günlük yörünge dönemindedir. Yörüngelerin bu tam katlı olması bir çocuğu salıncakta iten ebeveynin enerjiyi sürekli sabit tutmasına benzetilebilir. C gezegeni b'den yirmi kat büyük olduğundan uyguladığı kuvvet b gezegeninin yörüngesinde değişime neden olur. Gökbilimciler geçiş zamanlarına bakarak hem yeryüzündeki teleskoplarla ve hem de Hubble teleskopuyla yıldız ve gezegenleri gözledi. Burada her iki gezegeni de etkileyen başka bir şey olduğu görüldü. Araştırma ekibinden ve makalenin başyazarı Lauren Weiss: Jüpiter kütlesinin üç katı büyüklükte olan d gezegeni sistem üzerinde c'den daha etkili olmaktadır. Dolayısıyla aslında sistemin kralı c değil d gezegenidir diyor. Jüpiter nasıl Güneş sistemindeki gezegenlerin oluşumunda etkili olmuşsa diğer sistemlerde de benzer durumlar olabilir. Bu tür gezegenler karasal gezegenlerin ortaya çıkmasına destek vermiş ve hatta sulu kuyrukluyıldızları bu gezegenlere yöneltmiş olabilir. Şimdi başka sistemlerde de böylesi devler aranıyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/dev-kabarcigin-ortasindaki-sir/", "text": "Kütleli yıldızlar yaşamlarını bir patlama ile sona erdirir: süpernova adı verilen muhteşem patlama sonrasında uzaya büyük miktarda kütle ve enerji atılır. Bu patlamalar sonrasında uzayda gittikçe genişleyen ve çevresini süpüren dev kabarcık kalıntıları oluşur. Bu kabarcıkların merkezinde patlayan yıldızın yerinde artık bir nötron yıldızı ya da karadelik bulunur. Süpernova-oyuğu kabarcıkların birkaç on ile binlerce yıl boyunca genişlemesi sürer. Kabuğun dağılmasından önce kapalı bir kabuk içinde parlayan nötron yıldızı ya da karadelik ise ender gözlenir. Bu kozmik pelerinin arkasında ise güçlü manyetik kuvvetle dönen bir nötron yıldızı diğer adı atarca- bulunur. Görüntüdeki atarca ise Samanyolu'nun uydu gökadalarından Küçük Macellan Bulutu'ndaki SXP 1062 adıyla bilinir. Bu bir X-ışını atarcasıdır: yakındaki yıldızdan madde alırken malzeme X-ışını yayar. SXP 1062'nin arkadaşı olan kütleli yıldız gelecekte bir süpernova patlaması yaşayabilir. Atarca kendi çevresinde saniyede birkaç kez dönüyor. SXP 1062'nin yaşı için bu dönme süresi az görünebilir: ancak atarcanın çevresinde gittikçe genişleyen kabarcığın bunda etkisi olabilir. Atarca kendi türleri arasında bilinen en yavaş dönenlerdendir. Bu tuhaf durumun nedeni hala sırrını korusa da gökbilimciler buna güçlü manyetik alanının dönüş hızını azalttığı şeklinde bir açıklama yapıyor. Görüntü merkezindeki mavi renkli alan nötron yıldızından yayılan ve genişleyen balonu dolduran X-ışını emisyonunu gösteriyor. Arka alanda görülen diğer mavi renkli cisimler ise gökadalar arasındaki ortamdaki diğer X-ışını kaynaklarıdır. Bu birleştirilmiş görüntü ESA'nın XMM-Newton Gözlemevi ile X-ışını ve Şili'deki Cerro Tololo Inter-Amerikan Gözlemevi ile optik bölge verileriyle oluşturuldu. Görüntünün bir kenarı gerçekte 457 ışık yılı uzunluğuna sahiptir."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/dev-kabarcik-dem-l50/", "text": "Bu görüntü 160.000 ışık yılı uzaklıktaki Büyük Macellan Bulutu içindeki süper kabarcık DEM L50'yi gösteriyor. Süper kabarcıklar büyük kütleli yıldızların son birkaç milyon içinde oluştuduğu bölgelerdir. Bu devasa kabarcıklar kütleli yıldızların yoğun ışımasıyla yüksek hızlarla dışarı itilen madde ve bu yıldızların süpernova patlaması sonucunda oluşurlar. Yıldız rüzgarları ve süpernovanın şok dalgaları çevrelerindeki gazı iterek süper kabarcıklar denilen büyük boşluklar oluşturmalarına neden olur. DEM L50süper kabarcıkların evriminin ele alındığı standart modele göre 20 kat daha fazla X-ışını yaymaktadır. Daha önce 2011'de yapılan çalışmalarda iki parlak X-ışını kaynağı belirlenmişti. Görüntüdeki pembe renk Chandra X-Işınları Gözlemevi ile; kırmızı, yeşil ve mavi renkler ise görünür ışık altında elde edilmiştir. |DEM L50'nin X-ışıını görüntüsü. |Süper kabarcığın görünür ışıkla alınan görüntüsü"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/dev-karadeligi-saran-toz-diski/", "text": "Bir karadeliğin çevresinde neler olmaktadır? Karadeliğin çevresindeki bir madde diski ile karadelik arasında gerçekleşen olayların fiziği nasıl tanımlanabilir? Bu ve benzer soruların yanıtları henüz yok. Evrende hakkında en az bilgimizin olduğu cisimlerin başında karadelikler gelmektedir. Bilinmezlik her zaman dikkat çekicidir, cazibelidir. Bu nedenle de karadelikler üzerine birçok doğru ya da yanlış bilgilerle karşılaşılır. İnsan beyni bilmediği bir şey hakkında söylenenleri doğrudan kabul etme eğilimindedir; elbette sorgulama yapmazsanız. Şimdi okuyacağınız haber bizdeki obur olmayan, tembel dev karadeliğimizle ilgili. ALMA gözlemleri Samanyolu merkezindeki süper kütleli karadeliği sarmış ve soğuk bir gaz diskinin varlığını belirledi. Bu disk karadelikle bir madde arasındaki etkileşimi ve davranışlarını açığa çıkarabilir. Çalışma Nature Dergisinde yayınlandı. Yıllar süren çalışmalar Samanyolu merkezindeki süper kütleli karadeliği saran kaotik ve yoğun alanın resmini ortaya çıkardı. Galaktik merkez 26.000 ışık yılı uzaklıktadır ve Yay A* olarak adlandırılan 4 milyon Güneş kütleli karadeliğe sahiptir. Bu bölgenin bir sürü yıldız, yıldızlararasını dolduran toz bulutları ve olağanüstü sıcak veya soğuk gazlarla dolu olduğunu biliyoruz. Bu gazlar karadeliğin olay ufkundan birkaç on ışık yılı uzağa kadar uzanan geniş bir toplanma diskinin içinde olması bekleniyor. Şimdiye kadar gökbilimciler söz konusu gaz akışının ancak sıcak olanlarını görebiliyordu. Burada bahsedilen sıcaklık Güneş'in çekirdek sıcaklığının üçte ikisi kadar, yani 10 milyon Santigrat derece. Bu sıcaklıkta madde X-ışını dalga boyunda parlar ve uzayda görev yapan X-ışını teleskoplarıyla izlenebilir. Gökada merkezindeki karadeliğimiz genelde sessiz olmasına karşılık çevresindeki ışınım nedeniyle kaybettiği hidrojen atomlarını (1000 Santigrat derece sıcaklıktaki soğuk gaz yığınlarında) elektronlarla yeniden birleştirecek kadar da güçlüdür. Bunun sonucunda Yer'e kadar ulaşan kendine özgü bir milimetre dalga boyu sinyali üretir. Atacama Büyük Milimetre/milimetre altı Dizisi dikkat çekici şekilde bölgeden kaynaklanan zayıf radyo sinyalini algıladı. Bu yüzlerce ışık yılı genişliğindeki soğuk gaz diskinin görüntüsünü elde etmeyi başardı. Bu alan Dünya-Güneş uzaklığının yaklaşık 1000 katıdır. Bu gözlemler sonucunda gökbilimciler gazın yerini belirleyip hareketini izleyebildiler. Araştırmacılar bu soğuk diskteki hidrojen miktarının Jüpiter kütlesinin yaklaşık onda biri olduğunu tahmin ediyorlar. Bir polis aracının sireninden yayılan ses araç bize doğru gelirken tiz, uzaklaşırken ise bas olarak duyulur ki bu olay aslında Doppler etkisi olarak bilinir. Aynı etki ışıkta da gözlenir. Eğer bir cismin hareket yönü bize doğru ise yaydığı ışığın tayfı maviye, uzaklaşıyorsa kırmızıya kayar. Bu bilgiyi kullanan gökbilimciler gaz diskinin karadeliğin çevresinde dolandığını belirlediler. Çünkü diskten yayılan ışıma hem maviye hem de kırmızıya kaymaktadır. Karadelik maddeyi yavaş yutmakta olduğu da bu gözlem sonrasında ortaya çıkarıldı. 1 Yorum gökadamızın sınırlarını zorlamalıyız.merkezdeki kara deliğin çok daha ayrıntılı bilgisine sahip olmamız gerekiyor.yukardaki bilgiler çok önemli fakat daha fazlasına ihtiyaç var.kara deliğin yapısı çok detaylı görüntüler flu olmayacak,nasıl yapılacak bunu bilmiyorum ama bekliyorum.daha net bilgi.selamlar."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/dev-karadeligin-etrafindaki-tozlu-surpriz/", "text": "ESO'nun Çok Büyük Teleskop Girişimölçeri aktif bir galaksinin merkezindeki devasa karadeliğin etrafındaki tozun şimdiye kadar yapılan en detaylı gözlemelerini toplamıştır. Beklendiği şekliyle karadeliğin etrafında çörek şekilli bir torus içersinde parlayan tozun tamamından çok astronomlar tozun, torusun yukarı ve aşağısında konumlandıklarını bulmuşlardır. Bu gözlemler tozun serin bir rüzgar şeklinde karadelikten öteye itildiğini bulmuşlardır. Bu şaşırtıcı bulgu varolan teorileri zorlamakta ve süper kütleli karadeliklerin nasıl evrimleştikleri ve etraflarıyla nasıl etkileştiklerini anlatmaktadır. Son 20 yılda astronomlar, neredeyse tüm galaksilerin merkezinde devasa karadelikler bulmuşlardır. Bu karadeliklerin bazıları civarlarındaki maddeyi çekip büyüyerek, bu esnada Evrendeki en yüksek enerjili cisimleri üretirler: aktif galaktik çekirdekler . Bu parlak güç istasyonlarının merkezi bölgeleri civar uzaydan sürüklenen çörek şekilli kozmik toz ile çevrelenirler, bu durum lavabo giderinin civarındaki suyun oluşturduğu küçük girdaba benzetilebilir. AGNlerden gelen güçlü kırmızı-ötesi ışınımın büyük kısmının bu toz halkalarından kaynaklandığı düşünülmektedir. Şili'de bulunan ESO'nun Paranal Gözlemevi'ndeki Çok Büyük Teleskop Girişimölçeri'nin gücünü kullanarak yapılan NGC 3783 olarak bilinen yakın aktif galaksinin yeni gözlemleri astronomlardan oluşan ekibi şaşırtmıştır. Her ne kadar sıcaklığı 700 1000 derece Celsius olan sıcak toz beklendiği gibi bir torusun içerisinde olsa da bu ana torusun üstünde ve altında büyük miktarda serin toz bulmuşlardır . Yeni sonuçların sunulduğu makalenin baş yazarı olarak Sebastian Hönig şöyle açıklamıştır: Bu bir AGN etrafındaki serin, oda sıcaklığındaki tozun detaylı orta kırmızı-ötesi gözlemleriyle çok sıcak gazın benzer gözlemlerini ilk kez birleştirilebildiği çalışmadır. Bu, aynı zamanda bir AGN ile ilgili yapılan en geniş kırmızı-ötesi girişimölçer gözlemlerini temsil etmektedir. Yeni keşfedilen toz karadeliğin dışına doğru soğuk bir rüzgar akıntısı oluşturur. Bu rüzgar, karadelik ve çevresi arasındaki karmaşık ilişkide önemli bir rola sahip olmalıdır. Karadelik doymak bilmeyen iştahını civardaki maddelerden besler ancak şiddetli ışınımdan dolayı bu maddeleri üflüyor gibi görünür. Öte yandan bu iki sürecin birlikte nasıl çalıştıkları net değildir ve süper kütleli karadeliklerin büyümesine ve galaksiler ile evrimleşmesine izin verir. Tozlu rüzgarın varlığı bu resme yeni bir parça eklemiştir. NGC 3783'ün merkezi bölgelerini incelemek amacıyla astronomlar ESO'nun Çok Büyük Teleskop'unun Birim Teleskoplar'ının ortak gücünü kullanma gereğini duymuşlardır. Bu birimlerin birlikte kullanılmasıyla 130-m'lik bir teleskobunkine eşdeğer çözünürlüğü olan bir girişimölçer oluşturulmuştur. Bir diğer ekip üyesi olan Gerd Weigelt , VLT nin birinci sınıf duyarlılığa sahip dört büyük aynasının girişimölçer ile birleştirilmesiyle sönük cisimleri gözleyebilecek kadar ışık toplayabilmekteyiz. Bu da on milyonlarca ışık-yılı ötedeki bir galakside aralarında güneş ile en yakın komşusu olan yıldız kadar mesafenin bulunduğu küçük bir bölgenin çalışılabilmesini sağlar. Dünyadaki hiçbir optik ya da kırmızı-ötesi sistem şu anda bunu yapamamaktadır. demiştir. Bu yeni gözlemler AGN'lere olan yaklaşımımızda kaymaya sebep olacaktır. Tozun şiddetli ışınımca dışa doğru itilmiş olduğuna dair doğrudan kanıtlar bulunmaktadır. Tozun nasıl dağıldığı ve süper kütleli karadeliklerin nasıl büyüdükleri ve evrimleştikleri modellenirken artık yeni keşfedilen bu etki de hesaba katılmalıdır. Hönig şöyle demiştir: VLT Birim Teleskoplar'ının dördünü de bir kerede birleştirmemize olanak sağlayan ve eş zamanlı olarak yakın ve orta kızılötesinde gözlem yapmamızı sağlayacak olan MATISSE'yi gerçekten sabırsızlıkla bekliyorum, çok detaylı veriler sağlayacaktır. MATISSE, hala yapım aşamasında olan VLTI'nın ikinci nesil bir enstrümanıdır. Notlar Kozmik toz, dünyada da bolca bulunan mineraller olan silikat ve grafit parçalarından ibarettir. Şamdandan gelen is kozmik grafit tozuna benzemekle beraber isteki tozların büyüklüğü kozmik grafit tozlarının tipik büyüklüğünün onlarca katıdır. VLTI, dört adet 8.2 m lik VLT birim teleskopun ya da dört adet 1.8 m'lik hareketli VLT yedek teleskoplarının birleşiminden oluşur. Girişimölçer olarak bilinen bir teknik kullanılır. Yani birkaç teleskoptan gelen ışığın tek bir gözlem olarak birleştirilmesidir. Her ne kadar gerçek görüntü üretmese de bu teknikle elde edilen gözlemde detay seviyesi artar, öyle ki çapı 100 m'nin üzerinde olan bir uzay teleskobununkiyle kıyaslanabilir. Sıcak toz, kırmızı-ötesi dalgaboylarında AMBER VLTI aleti kullanılarak haritalanmıştır ve orta kırmızı-ötesindeki 8-10 mikron arasındaki dalgaboylarında yapılan daha yeni gözlemler MIDI aleti kullanılarak elde edilmiştir. ESO-Türkiye"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/dev-karadeligin-menusu-sicak-gaz/", "text": "ESA'nın Hershel Uzay Gözlemevi Samanyolu Gökadası'nın merkezinde gizlenen süper kütleli karadeliğe doğru düşen şaşırtacak kadar çok miktardaki sıcak gaz molekülleriyle ilgili gözlemler yaptı. Yay takımyıldızı üzerindeki bölgede yer aldığından adına Yay A* denilen karadelik yakınımızdaki radyo kaynağıdır. 26.000 ışık yılı uzaklıktaki karadelik yaklaşık 4 milyon güneş kütlesindedir. Merkezinde aktif karadelik olan başka bir gökadaya göre bize birkaç yüz kat daha yakın olması nedeniyle Yay A* çalışılması kolay doğal bir laboratuar oluşturur. Samanyolu'nun merkezini saran toz perdesi nedeniyle görünür dalga boylarında gözlem yapılması olanaksızdır. Ancak gökadamızın bu çalkantılı bölgesi, ancak Herschel gibi kızılötesi gözlem yapabilen teleskoplarla gözlenebilir. Herschel, Samanyolu merkezinde hidrojen siyanür, karbonmonoksit ve su buharı gibi basit moleküller olduğunu belirledi. Bu moleküller karadeliği çevreleyen gazın temel özelliklerinin imzasına bakılartak tespit edildi. İsparya'daki Astrobiologia Merkezi'nden Javier Goicoechea: Herschel ile ilk kez yoğun moleküler disk ile karadeliğin merkez boşluğu arasındaki emisyonu ayırarak, karadelikten sadece 1 ışık yılı uzaklıktaki yıldızlararası gazın dalga boylarına uzak kızılötesi ile baktık diyor. En büyük sürpriz ise gökadanın en içteki merkezi bölgesindeki gazın sıcaklığı ortaya çıktığında karşılaşıldı. Genellikle mutlak sıfırın (-273 C derece) biraz üzerinde olması beklenen yıldızlararası bulutların 1000 C dereceden daha sıcak olduğu görüldü. Her ne kadar galaktik merkez yakınındaki büyük kütleli yıldızlardan yayılan şiddetli morötesi ışıma gazın ısınmasına neden olsa da, bu kadar yüksek sıcaklığın tek nedeni bu olamaz. Yıldız ışımasına ek olarak Dr. Goicoechea ekibi yüksek manyetik kuvvetin oluşturduğu güçlü şokların yüksek sıcaklıklara neden olacağını düşünüyor. Bu tür şoklar gaz bulutlarındaki çarpışmalar ya da yıldız ve cisimlerin yüksek hızlardaki hareketinden kaynaklanabilir. Bu durum gökadanın merkezindeki Yay A*'a doğru sıcak gaz fişeklerinin varlığıyla da tutarlıdır. Gökadamızdaki karadelik Herschel'in gözü önünde akşam yemeğini yiyor olabilir diyor Dr. Goicoechea. Bir madde karadeliğe düşmeden önce ısınır ve yüksek enerjili X-ışını yayarak gama ışını patlamasına neden olabilir. Yay A* bu türden bir olayın küçük işaretine sahip olup yakında bölgede bir değişiklik gözlenebilir. Yakın kızılötesi gözlemlerinde karadeliğe doğru helezonik bir yörünge izleyerek yol alan birkaç Dünya kütlesinde gaz bulutu tespit edilmişti. Herschel ise karadeliğe doğru daha fazla maddenin yönelmiş olabileceğini gösterdi. ESA'nın XMM-Newton ve Integral teleskopları karadelik çevresindeki yüksek enerjili parlama noktalarını bekliyor olacak. ESA'nın Herschel proje ekibinden Göran Pilbratt: Samanyolu merkezi oldukça karmaşıktır, ancak Herschel gözlemleri süper kütleli karadeliğin çevresinde neler olup bittiğini ve buna bağlı olarak gökada evrimini anlamamıza yardımcı olur diyor. 14 Mayıs 2009'da fırlatılan Herschel Uzay Gözlemevi 29 Nisan 2013'de soğutucusunun bitmesi nedeniyle görevini sona erdirdi. Gökbilimciler aracın yolladığı verileri işlemeye devam ediyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/dev-karadelik-merkezde-degilmis/", "text": "ABD'deki Florida Teknoloji Enstitüsü ve Rochester Teknoloji Enstitüsü ile İngiltere Sussex Üniversitesi'ndeki gökbilimciler, yerel gökadalardan M87'deki süper kütleli dev karadeliğin beklentinin tersine gökadanın merkezinde bulunmadığını keşfettiler. Araştırma Hubble Uzay Teleskopu'ndan alınan verilerin ışığı altında gerçekleştirildi. Buna sebep olarak iki büyük karadeliğin merkezin dışında birleşmesi olarak gösteriliyor. Florida Teknolojisi Fizik ve Uzay Bilimleri Merkezi'nden Daniel Batcheldor, M87'de oluşan jetler süper kütleli dev Karadeliği merkezin dışına itmiş olabilir diyor. M87 çalışması, Hubble Uzay Teleskopu'nun verileri alınarak Rochester Teknoloji Enstitüsü'nden Prof. Andrew Robinson başkanlığında yürütülen geniş bir projenin parçasıdır. Bu, karadeliklerin oluşturduğu kütle çekim dalgaları nedeniyle karadeliklerin birleştiğinin bir göstergesi. Kuramsal olarak iki karadelik birleştiğinde oluşan dev karadeliğin yarattığı kütle çekim dalgaları onu merkezden uzağa sürükleyebilir. Rochester Teknoloji Enstitüsü'nden fizik profesörü David Merritt bu bilgiye ekleme yapıyor: Karadelik M87 gibi dev bir gökadanın merkezine ancak milyonlarca hatta milyarlarca yıl sonra dönebilir. Bundan dolayı bu karadeliklerin yerlerinin tespit edilmesi gökadaların birleşme zamanlarının bilinmesinde etkin rol oynar. M87 gibi dev bir gökadanın merkezinden jet fışkırmaları gerçekleşir. Bunlar gökadaların birleşmesi sonucu iki karadeliğin de etkileşimiyle oluşur. Bu fışkırmalar aktif gökadalardan evrenin başında oluşmuş kuasarlara kadar olan gökadalarda gerçekleşir. Birçok gökadanın M87'ye benzer özellikler taşıdığı ve onların merkezlerinde de süper kütleli dev karadelikler bulunduğu bir gerçektir. Bu gökadaların uzaklıkları yine Hubble Uzay Teleskopu yardımıyla belirlenebilir. Ancak Hubble Uzay Teleskopu'nun tümleşik yüksek çözünürlüklü uzay kamerasının göreve başlamaması, bizi Hubble'ın ilettiği eski verilerini incelemeye itiyor diyor Batcheldor. Süreç nasıl sürerse sürsün, artık süper kütleli dev karadeliklerin gökadaların merkezlerinde yer aldığı düşünülebilir mi? Bu ilginç soru, gökbilimde bir soru serisinin akıllara gelmesine neden olabilecek kilit sorudur. Özellikle düşündürücü olan bilgiyi Florida Teknolojisi Uzay Bilimleri'nden Fizikçi Eric Perlman, Andromeda ile Samanyolu'nun üç milyar yıl içinde birleşeceğini hatırlatarak veriyor. Bu birleşme sonucunda büyük bir olasılıkla M87 gibi dev bir eliptik gökada oluşacak. Her iki gökadanın merkezlerinde bulunan karadelikler birleşerek oluşturdukları süper kütleli dev karadeliğin yeni gökadanın merkezine yerleşmesi ise milyarlarca yıl sürecektir. Kaynak: Hubble Florida Institute of Technology Not: M87 ve Samanyolu'nun da içinde bulunduğu yerel, Başak Kümesi ile ilgili ayrıntılı bilgiye, Bulutsu.org/Başak Kümesi adresinden ulaşabilirsiniz."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/dev-karadelikler-nasil-buyuyor/", "text": "Her büyük gökada da bir dev karadelik bulunur. Bu bilgi akla yeni bir soruyu getirir: bunları ne büyütüyor? Doğu Avustralya'daki CSIRO Parkes Radyo Teleskopu ile yapılan gözlemsel verilerde kütleçekimsel dalgaların aranması süper kütleli karadeliklerin büyümesiyle ilgili sorunun çözümüne katkı sağlayacak gibi görünüyor. Uluslararası Radyo Astronomi Araştırma Merkezi ve Curtin Üniversitesi'nden Dr. Ramesh Bhat: Kütle çekimi dalgalarını belki de ilk kez evrenin başka bir bilinmezini, büyük karadeliklerin büyümesi bilmecesini çözmek için kullandık diyor. Karadeliklerin doğrudan görülmeleri olanaksız olmalarına karşılık gökbilimcilerin ellerindeki yeni silahlarla onların, dolaylı da olsa, yerleri ve büyüklükleri saptanabiliyor. Einstein'ın dile getirdiği kütle çekim dalgalarının hızı ve yönü birbiri çevresinde dolanan karadelik çiftleri gibi büyük yapılar tarafından değiştirilir. Gökadalar birleştiğinde merkezlerindeki karadeliklerde birbiri çevresinde adeta vals ederek sonunda birleşme sürecine girerler. Evren kurallarına göre oynanan böylesi oluşumlar beraberinde de kütle çekimi dalgaları oluşturur. Gökbilimciler Parkes Radyo Teleskopu ile pulsar adı verilen ip gibi dizilmiş 20 küçük yıldızdan oluşan serideki kütleçekimsel dalgaları arıyor. Pulsarlar uzaydaki son derece hassas saatler olarak bilinirler. Dünya'ya bir mikrosaniye içinde on kez ışık darbesi gelir. Uzay-zamandaki bir alan üzerinde ilerleyen dalgalar nedeniyle bu bölgedeki cisimler arasındaki uzaklıklar değiştiğinden yeryüzüne varan darbe süresi de değişkenlik gösterir. Parkes Pulsar Zamanlama Dizisi ve CSIRO ile Swinburne Üniversitesi arasındaki işbirliği verilerin 20 yıla yayılmasını sağladı. Elbette bu süre kütle çekimi dalgalarının tespiti için çok kısadır ama yine de iyi bir başlangıçtır. PPTA sonuçları arka plandaki kütleçekimsel dalgaların düşük olduğunu gösteriyor diyor Dr. Bhat. Arka plandaki kütle çekimsel dalgaların büyük ve küçük olması ne sıklıkla süper kütleli karadeliklerin birleştiğini ve ne kadar uzakta olduklarıyla ilgilidir. Yani bu etkenler birden fazla sınırlarla ilgilidir. PPTA verileriyle araştırmacılar karadeliklerin büyümesiyle ilgili dört modeli test etti. Bu modellerden sadece birinde karadeliklerin birleşme yoluyla kütle kazandığı görülürken diğer üçüyle ilgili çalışma sürüyor. Dr. Bhat projeye ayrıca Murchison Geniş Bölge Dizisi 'nden de destek alacaklarını belirtiyor. Gökyüzünün geniş alanlarını görebilen MWA ile PPTA projesine yeni veriler eklenebilir. Böylece birçok pulsar gözlenerek bunların yeni ve ilginç özellikleri toplanabilecek diyor Dr. Bhat."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/dev-karadeliklerin-evrimi/", "text": "NASA'nın Chandra X-Işını Teleskopu çok büyük karadeliklerin birkaç milyar yıl içinde ne kadar aktif olduğunu belirledi. Çalışma, hangi tür yıldızların patlayarak karadelik veya nötron yıldızına dönüştüğü hakkında bilim insanlarına yeni ufuklar açabilir. Bu keşif Samanyolu'nun merkezindeki dev karadeliğin büyümesini ve gelecekte ne tür etkileri olabileceğini açıklamaktadır. Gökadamız da içinde olmak üzere tüm gökada merkezlerine milyonlarca kütleden milyarlarca güneş kütleli dev karadelikler bulunmaktadır. Gökbilimciler bu karadeliklerin neden farklı etkiler gösterdiği sorusunun yanıtını arıyorlar. Aktif gökada çekirdeklerindeki en hareketli karadelikler çevrelerindeki gazı kendilerine çeker. Bu gaz karadeliğe düşerken x-ışını altında pırıl pırıl parlar. Washington Üniversitesi ve Northwestern Üniversitesi'nden Darly Haggard: Gökadaların sadece yüzde birinin Samanyolu benzeri aktif fazda süper kütleli karadeliği barındırdığını bulduk. Bu karadeliklerin gökadalar içinde nasıl büyüdüğünü ve nasıl etkileri olduğunu anlamaya çalışıyoruz diyor. Çalışma gökyüzünün 30 derece karelik bir alanını kaplıyor. Chandra ile x-ışını ve Sloan Dijital Gökyüzü İncelemesi ile de görünür ışıkla alınan görüntülerle yaklaşık 100 000 gökada incelendi. Bu gökadaların yaklaşık 1600'ü x-ışınında parlayan AGN'yi gösteriyor. Harvard-Smithsonian Artrofizik Merkezi'nden Paul Green: Bu yerel evrende yer alan gökadaların merkezlerindeki karadeliklere yönelik en ayrıntılı çalışmadır. Biz bu karadeliklerin ne sıklıkla alevlendiğini ve nasıl büyüdüklerini anlamak istiyoruz diyor. Gökbilimcilerin en önemli amacı AGN'lerin gökada büyümesini ne ölçüde etkilediğini anlamaktır. Dev karadeliklerin kütlesi ile bunları barındıran gökadaların merkezi bölgesindeki madde dağılımı arasındaki ilişki karadeliklerin büyümesinde etkili olduğunu gösteriyor. Yerel evrende AGN çalışmasını gerçekleştirerek oluşturulan modele genele yayılabilecek. Bu çalışmadan AGN'lerin gökada kütlesine bağlı olduğu sonucuna ulaşıldı. Büyük bir olasılıkla en büyük gökadalar AGN'lere ev sahipliği yapmaktadır. Ancak Samanyolu'ndan on kat daha küçük gökadalarda AGN içermektedir. Ortaya çıkarılan bir başka sonuç ise Büyük Patlama'dan bu yana AGN'lerin zaman içinde azaldığını gösteriyor. Bu da karadeliği besleyen mekanizmanın zaman içinde değiştiği sonucunu çıkarıyor. Çalışma sonuçlarında gökada çevrelerinin karadeliklerin büyümesini nasıl etkilediği yönünde veriler bulunuyor. Gerçekten aktif karadeliklere ender rastlanmasına karşılık asla antisosyal değiller. Bu ise bizi şaşırtan, karadeliklerin çevrelerine bağlı olarak büyümelerini etkilediği sonucunu doğurur diyor Haggard. AGN dağılımlarının hem kümelerde hem de alanlarında kozmik zamanla ancak farklı oranlarla gelişmekte olduğu gibi bir sonuca ulaşılabilir. AGN hareketliliği gökadalarda daha hızlı başladıysa da kümelerdeki orana inecek şekilde zaman içinde azalmışlardır. Bu da yerel evrende görüleni açıklayabilmektedir. Samanyolu'nda Yay A* olarak bilinen büyük bir karadelik bulunur. Gökbilimciler Chandra ve diğer teleskopları kullanarak Yay A* ın az da olsa çeşitli faaliyetlerini gözlemişlerdir. Eğer bir AGN'ye yakın olsaydık bu yaşamı tehdit etmezdi, ancak x-ışını ve radyo dalga boylarında olağanüstü bir parlaklık gösterisi bize sunardı. Yine de gökada merkezine yakın bir konumda yeralan bir gezegen çok fazla zararlı ışımanın etkisi altında kalacaktır. Kaynak: Chandra"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/dev-karadelikten-yayilan-jetler/", "text": "10 Nisan 2019'da Olay Ufku teleskopu 55 milyon ışık yılı uzaklıktaki M87 gökadasının merkezinde yer alan 6,5 milyar güneş kütleli süper kütleli karadeliğin görüntüsünü yayınlamıştı. Şimdi ise karadelikle ilgili ayrıntılar gelmeye başladı. NASA'nın Spitzer teleskopu ile alınan bu görüntü M87 gökadasını kırmızı-ötesi ışıkta gösteriyor. EHT görüntüsü radyo dalga boyuyla alınmıştı ve yüksek enerjili malzemenin çevrelediği karadeliğin olay ufkunu göstermişti. Yer'den 55 milyon ışık yılı uzakta bulunan M87 gökadası Hubble, Chandra X-Işını ve NuSTAR gibi gözlemevleri tarafından sürekli gözlenmektedir. 1918'de gökbilimci Heber Curtis gökadanın merkezinden uzanan bir düz ışın olduğunu fark etti. Karadeliğin çevresinde dolanan malzeme diskinden yayılan yüksek enerjili jetler, radyo dalgalarından X-ışınlarına kadar çok sayıda dalga boyunda gözlenebilir. Jetlerdeki parçacıklar yıldızlararası ortama girdiğinde düşük yoğunluklu maddeyle etkileşir ve böylece kırmızı-öte ve radyo dalgalarında bir şok dalgası üretir. Bu şok dalgası görünür ışıkta gözlenmez. Spitzer kırmızı-öte bölgede gözlem yaptığından bu şok dalgasını rahatlıkla görebilir. Gökada merkezinin sağında gözlenen parlak jet neredeyse doğrudan Yer'e doğru yol alıyor. Hareket yönünün bize doğru olması parlaklığını fazla gösteriyor ki bunun bir başka nedeni de jeti oluşturan parçacıkların ışık hızına yakın hızla hareket etmesidir. Jetin bize dönük parçasını görüyoruz. Şok dalgası ise gökada içinde yayılan jetin maddeyle etkileşmesi sonucunda aşağıya doğru eğildiğini gösteriyor. Buna karşılık ikinci bir jet daha var ancak oldukça yüksek hızla hareket etmesi ve bakış doğrultumuza göre gerçekleşen çeşitli etkiler nedeniyle görülmemektedir. Ancak yıldızlararası ortamda oluşturduğu şok dalgası görülmektedir. Gökada merkezinin sol tarafında yer alan bu şok dalgası ters dönmüş bir C harfine benziyor. Görünür ışık altında görülmemekle birlikte Ulusal Radyo Astronomi Gözlemevinin Çok Büyük Dizisi yardımıyla radyo dalgalarında gözlenebilir. Bilim insanları kırmızı-öte, radyo dalgası, görünür ışık, X-ışını ve son derece enerjik gama ışınlarını gözleyerek bu jetlerin fiziğini ortaya çıkarabilir. Bunun sonucunda karadeliklerin çevrelerindeki gazı kendilerine nasıl çektiğini anlayabilir."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/dev-kumenin-kalbinde-cilgin-olusumlar/", "text": "Uluslararası bir gökbilimci ekibi yıldızlarla dolu ancak benzerlerinden farklı dev bir gökada kümesi keşfetti. Hubble Uzay Teleskopu verileriyle yapılan çalışma, başka gökadalardan atılan gazla besleyerek gittikçe büyüyen gökada merkezlerindeki dev gökadaları ilk kez ortaya koyuyor. Gökada kümeleri kütle çekimi ile birbirine bağlı gökadalardan oluşur. Samanyolu, Laniakea Üstkümesi'ndeki küçük bir gökada grubu olan Yerel Grup'un büyük bir üyesidir. Kümelerin merkezlerinde bulunan gökadalar genellikle yaşlı ve kırmızı veya ölü yıldızlarla doludur. Ancak gökbilimciler SpARCS1049+56 adlı dev bir kümenin merkezinde inanılmaz hızda yeni yıldız doğumlarının gerçekleştiğini fark etti. Kanada, Montreal'deki McGill Üniversitesi'nden Tracy Webb: Kümenin merkezindeki dev gökadanın küçük bir gökadayla birleştikten sonra inanılmaz bir öfkeyle yıldız doğumlarına sahne olduğunu düşünüyoruz diyor. Spitzer Uzay Teleskopu'nun keşfettiği gökada, Hawaii'deki Mauna Kea tepesinde bulunan Kanada-Fransa-Hawaii Teleskopu ve WM Keck Gözlemevi tarafından doğrulandı. Hubble Teleskopu 'da gökbilimcilere gökadanın optik alanda izlenmesini sağladı. SpARCS1049+56 kümesinden yayılan ışık bize 9,8 milyar yılda ulaşmaktadır. Küme en az 27 gökadaya sahip olup en az 400 trilyon güneş kütlesindedir. Kümenin kalbinin canlı olması da onu eşsiz konuma sokmaktadır. Kümedeki en parlak gökada yılda 800 yıldız üretmektedir . Samanyolu'nda yılda iki yıldız oluşur. Çalışma ekibi üyesi Cambridge Üniversitesi'nden Adam Muzzin: Spitzer verileri bize gökada merkezinde daha önce görülmemiş boyutlarda yıldız oluşumunu işaret etmişti diyor. Spitzer, kızılötesi ışığı gözlemektedir. Bu nedenle tozlu bölgelerde gizlenen yıldız doğumlarındaki sıcaklık parlaklıklarını görebilir. Hubble'ın optik gözlemleri ile de yıldız oluşumunu neyin körüklediği ortaya çıkarılır. Böylece yakın zamanda küçük bir gökadanın kümenin ortasındaki devle birleşerek yüksek miktarda yıldız oluşumlarını sağlayan gaz çarpışmalarını sağladığı sonucuna ulaşıldı. Hubble ile bunun bilindik birleşmelerden farklı olduğunu gördük. Bir dizi boncuk gibi görüntü veren özelliklere ulaştık diyor Muzzin. Örneğin heic1414 adlı yapıda ıslak birleşme olarak nitelenen olayın sahte işaretleri vardı. Gaz zengini gökadalar çarpıştığında oluşan ıslak birleşmede gaz hızla yıldız oluşturur. Yeni keşif bu ıslak birleşme olarak bilinen olgunun ilk örneklerinden biridir. Hubble daha önce yakın bir kümede ıslak birleşme görmüştü ama burada görüldüğü gibi şiddetli yıldız doğumları yoktu. Diğer gökada kümeleri kuru birleşmelerle kütlelerini büyütür ve bir sifondaki suyun akışı gibi gaz merkeze yönelir . Örneğin devasa gökada kümesi Phoenix Kümesi'ndeki gaz akışı merkeze doğrudur. Gökbilimciler şimdi bu tür gökada kümelerinin evrendeki sayısını merak ediyor. Acaba evrende SpARCS1049+56'da görüldüğü gibi başka 'yiyiciler' var mı? Yoksa bu uç bir örnek mi? SpARCS1049+56'da görülen oluşum erken evrendeki belirli bir zamanı temsil etmektedir. Notlar Genelde gökada kümelerinin merkezlerinde yatan gökada hantal olarak bilinir. SpARCS1049+56'nın merkezinde olan dev ise bunun dışındadır. Kuru birleşmeler gazı yeterli olmayan iki gökada ile gerçekleşir. İkilideki yıldız sayısı ile yeni yıldız doğumları karşılaştırılmasıyla bu sonuca ulaşılır."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/dev-kutleli-yeni-gezegen-kesfi/", "text": "Gökbilimciler Dünya'nın 17 katı ağırlığında ve 2 katı büyüklüğünde yeni bir karasal gezegen keşfettiler. Gezegenin keşfiyle birlikte mevcut gezegen oluşum modelleriyle ilgili tartışmalarda beraberinde geldi. Harvard-Smithsonian Astrofizik Merkezi'nden gökbilimci Xavier Dumusque: Bu sonuç bizi çok şaşırttı diyor. Dünya'dan 2,3 kat daha büyük boyuta sahip Kepler-10c, keşfedilen en yüksek yoğunluktaki gezegen unvanını elde etti. Ekip gezegenin kütlesini belirlemek için Kanarya Adaları'ndaki Galileo Nazionale Teleskopu'ndaki HARPS-North aletini kullandılar. NASA'nın Ames Araştırma Merkezi'nden Natalie Batalha: Bir şeyi tam çözdüm derken doğa size yeni bir sürpriz sunar. Bu da bilimin güzelliğindendir diyor. Kepler-10c yıldızına yakın bir yörüngede 45 günlük yörünge dönemiyle dolanıyor. Sistem Ejderha takımyıldızı yönünde ve bizden 560 ışık yılı uzaktadır. Sistemin diğer gezegeni olan Kepler-10b'de bir karasal gezegendir."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/dev-sistemin-sasirtici-ruzgarlari/", "text": "ESA'nın XMM-Newton teleskopu iki büyük yıldızdan kaynaklanan güçlü gaz akışlarındaki değişimleri belirledi. Bu gözlemi ilginç hale getiren ise çarpışan yıldız rüzgarlarının beklenildiği gibi davranmaması. Güneş'ten birkaç kat kütleli yıldızlar oldukça hareketli ve kaotik bir hayat sürerler. Nükleer yakıtlarını hızla yakarken çevrelerine büyük miktarda madde saçarlar. Şiddetli yıldız rüzgarları bir ay içinde Dünya kütlesine eşdeğer maddeyi saatte milyonlarca kilometre hızla itebilir ve başka bir rüzgarla çarpıştığında da muazzam miktarda enerjinin açığa çıkmasına neden olurlar. Milyonlarca derece sıcaklığa ulaşan gaz sonunda enerjik X-ışınları yaymaya başlar. Normalde çarpışan rüzgarlarda değişime ender rastlanır. Çünkü bunlar genellikle yıldızların çevresinde ve yörüngelerinde oluşur. Ancak bazı büyük yıldızlarda süreç çok çarpıcı şekilde gerçekleşir. Birbirinden sadece 100 milyon kilometre uzakta olan biri 30 diğer ikisi 60 Güneş kütleli kocaman yıldızlardan oluşan HD 5980 sisteminde de de durum bu. Biri 1994'de olmak üzere 19. Yüzyılda 18 yıllık sürede en parlak ikinci yıldız durumuna gelen Eta Karina 'da benzer büyük bir patlama görülmüştü. Eta Karina'daki bu olayı gözlemek için geç kalınsa da gökbilimciler sıcak gaz çalışmalarını X-ışını teleskoplarıyla HD 5980'de gerçekleştiriyor. 2007'de Liege Üniversitesinden Yael Naze ve arkadaşları 2000 ile 2005 yılları arasında ESA XMM-Newton ve NASA'nın Chandra X-ışını teleskoplarıyla bu yıldızlardan kaynaklanan rüzgarların çarpıştığını keşfettiler. 2016'da XMM-Newton ile süreci tekrar izlediler. Yael: HD 5980'de patlama sonrası gözlenen ışığın soluklaşıp kaybolmasını bekledik ama tam tersi oldu diyor. On yıl önceye göre parlaklığın iki kat arttığını ve X-ışını enerjisinin de çok yüksek olduğunu fark ettiler. Rüzgar çarpışmalarında hiç böyle bir şeye tanık olmamıştık. Daha az madde olmasına karşılık daha fazla ışık yayılmasını açıklamak çok zor. Ancak uygun bir senaryo bulundu. Yıldız rüzgarları çarpıştığında şok nedeniyle bol miktarda X-ışını oluşur. Sıcak madde çok fazla ışık yayarsa hızla soğur ve şok dengelenir ve sonuçta X-ışını yayılımı kararsızlaşır. Bu aslında ilk gözlem tarihinden bu yana geçen 10 yıllık süreçte öngöremediğimiz bir olaydır. Ancak 2016'da şok dengelendi ve kararsızlık azaldı ve sonuçta X-ışını yayılımı arttı. Bu senaryo daha önce oluşturulmuş varsayımsal senaryoyu doğruluyor. Yael ve ekibi şimdi yeni sonuçları bilgisayar simülasyonlarıyla test ediyorlar. ESA XMM-Newton projesi araştırmacılarından Norbert Schartel: XMM-Newton'un benzersiz keşifleri en enerjik süreçlerin anlaşılmasını kolaylaştırıyor ve gökbilimcilere yeni bilgiler sunuyor diyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/dev-teleskoplar-ilk-gokadalarin-pesinde/", "text": "Gökbilimciler ilk defa evrenin bebeklik dönemindeki büyük gökada oluşumunun izini yakaladı. Oldukça vahşi bir ortamda yeni doğmuş milyonlarca yıldız, gökada çekirdeğini büyütüyor. Keşfe NASA'nın Hubble ve Spitzer Uzay Teleskopları ile Avrupa Uzay Ajansı'nın Herschel Uzay Gözlemevi ve Hawaii'deki WM Keck Gözlemevi ile yapılan gözlemlerin birleştirilmesiyle ulaşıldı. Küçük, mini köpekler için söylenen Sparkyın adı verilen bebek gökada Büyük Patlama'dan sadece 3 milyar yıl sonra başka bir ifadeyle günümüzden 11 milyar yıl önce doğmuş görünüyor. Gökbilimciler bebek gökadanın, antik gökadaların çevresindeki madde eksikliği nedeniyle, merkezinden dışa doğru dev eliptik gökada olma yolunda gittikçe büyüyeceğini düşünüyor. Yale Üniversitesi'nden Erica Nelson: Daha önce böyle yoğun bir oluşum sürecine tanıklık etmemiştik. Erken evrendeki çekirdek oluşum sürecinin bir benzeri yok. Günümüz evreninde bu tür bir oluşumun gerçekleşmesi mümkün değildir diyor. Samanyolu'na göre oldukça küçük boyutta, sadece 6000 ışık yıllık genişliğe sahip gökada çekirdeğinde oldukça fazla sayıda yıldız bulunmaktadır. Samanyolu'nun 100.000 ışık yılı genişliğe sahip olduğunu hatırlamakta fayda var. Bu yıldızlar oldukça sıkışık durumdalar. Genç yıldızların parlamaları ile çevrelerindeki gaz ve tozun ışımasını görmek büyüleyici olurdu diyor Nelson. Hubble görüntüleri ile gökadanın boyutu belirlenirken Spitzer ve Herschel ile de uzak-kızılötesi dalga boyunda görüntüler alındı. Bu görüntüler genç gökadadaki çalkantılı durumun görünmesini sağladı. Samanyolu yılda yaklaşık 10 yıldız üretmesine karşılık Sparky'da her yıl 300 dolayında yıldız doğmaktadır. Gökbilimciler gökada merkezindeki karanlık maddenin kütleçekimsel etkisiyle evrenin ilk gökadalarının iskeletini oluşturduğunu ve yıldızların oluşumlarına olanak sağladığına inanıyor. Yıldız doğumlarına neden olarak çekirdeğe doğru akan gaz gösteriliyor. Bu tümleşik gökadaların izine şimdiye kadar gökbilimcilerin rastlamaması ise yoğun yıldız oluşum bölgesi içindeki gaz ve toza bağlanıyor. Bu yoğun toz yıldız oluşumlarının görülmesine engel olabilir. Zar zor görülebilen Sparky'daki oluşum ise ancak Spitzer, Hubble ve Herschel gibi güçlü uzay teleskoplarının gözlemleriyle ortaya çıkarılabildi. Gözlemlere göre gökada daha bir milyar yıl daha yoğun yıldız oluşumuna devam edecek . Gökada sonunda yıldız oluşumunu durduracak. Daha sonraki 10 milyar yıl içinde başka gökadalarla birleşerek büyük bir gökadaya dönüşebilir. Yale Üniversitesi'nden Pieter van Dokkum: Bu keşif gökadaların başta nasıl olduklarının sorusuna yanıt verebilir. Acaba bu kadar sönük kızılötesi ışık yayan gökadalardan ne kadar var? Ne zaman diğer gökadalar gibi uzun dalga boylarında parlak ışık yayacaklar? Bu gibi soruların yanıtlarını bulabilmak için NASA'nın James Webb Uzay Teleskopu'nun göreve başlamasını bekleyeceğiz diyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/dev-uydulara-yonelik-haritalama-calismasi/", "text": "Güneş sistemi'ne yönelik çalışmalar tüm hızıyla devam ediyor. Satürn'ün çevresinde dolanan Cassini Uzay Aracının verileri ışığında Titan'ın ekvator kısmında bir bölgenin haritası çıkarıldı. Bir başka haber de Jüpiter'in uydusu Ganymade ile ilgili. Güneş Sistemi'nin bu en büyük uydularına ilişkin iki harita çalışması. Titan Dünya'ya benzer yapısıyla ve Ganymade ise buzlu yapısıyla boy gösteriyor. Uyduların yüzey haritalama işlemi bilim insanlarına gökcisimlerinin jeolojik yapısını ve nasıl oluştukları hakkında bilgi verebilecek. Titan: Şimdiye kadar bilim insanları radar ve çeşitli verilerin ışığında Satürn'ün uydusu Titan'ın azot atmosferinin altındaki yüzeyi inceliyorlar. Cassini Uzay Aracının dev uydunun yakınından her geçişinde yolladığı görüntüleri birleştirerek bütüne ulaşmaya çalışan bilim insanları şimdiye kadar yüzeyde sıvı hidrokarbonlar, metan ve etan gibi bileşikleri ve bunlardan etkilenerek oluşan erozyon formlarını inceledi. Dünya'dan sonra Titan Güneş Sistemi'nde sıvı maddenin bulunduğu tek gök cismidir. Kalın atmosferi ve -179 C derece dondurucu sıcaklığıyla Titan, Güneş Sistemi'nin Ganymade'den sonraki en büyük uydusudur. Alman Hava ve Uzay Merkezi'nden Mirjam Langhans lideliğindeki bir ekip Cassini'nin Görsel Haritalama Tayfölçeri'ni kulanarak ekvator çevresindeki Titan'ın 300 metrelik bir bölgesini haritalandırdılar. Haritalanan alanda, parlak kıta alanları ve geniş kumlu bölgeler görülebiliyor. Kumlu bölgelerin olması bölgede nehir yatakları olmasını gösteriyordu ki bu da haritada göze çarpıyor. Uydunun kuzey kutbunda dünyadakilere benzeyen nehir sistemleri göze çarpmaktadır. Radar görüntülerinden bu kanalların göller oluşturduğu da gözleniyor. Bu tür kaynaklara uydunun güney kutbu bölgesinde ise neredeyse hiç rastlanmadı. Nehir sistemlerinden akan sıvının ise hidrokarbonlar olduğu düşünülüyor. Ganymade: 2009 Avrupa Gezegen Bilim Kongresi'nde Ganymade'nin yüzey haritası sunulacak. Çalışma Johns Hopkins Üniversitesi'nden Wes Patterson'a ait. Çalışmada Voyager ve Galile uzay araçlarının verileri kullanılmış. Ganymade 5262 km'lik çapıyla Güneş Sistemi'nin en büyük uydusudur. Uydu Merkür ve cüce gezegen Pluto'dan daha büyüktür. Wes Patterson başkanlığındaki bir ekip, Galile aracının yüksek çözünürlüklü görüntüleri ve Voyager'in çektiği düşük çözünürlükteki verilerini işleyerek bu büyük uydunun jeolojik yapısını gözler önüne serdi. Ganymade'nin yüzeyini haritalama uydunun oluşumu ve evrimiyle ilgili bilimsel sorulara yanıt verebilir. Ganymade'nin yüzeyinin haritalanması işlemiyle Jüpiter çevresinde dolanan buzlu uyduların jeolojik yapısı hakkında da bilgi edinilebilecek. Kaynak: Astronomy"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/dev-ve-cucenin-dansi/", "text": "Yerel bölgemizde komşumuz diyebileceğimiz iki gökada arasındaki kütle çekim dansı Hubble ile görüntülenince ilginç görsel özellikler ortaya çıktı. Küçük NGC 1510 ile onun büyük komşusu NGC 1512 gökada evriminde önemli bir süreç olan birleşmenin henüz başındalar. NGC 1510 küçük boyutuna karşılık NGC 1512'nin yapısı ve yıldız oluşumu üzerinde önemli etkisi olmaktadır. Gökadalar çeşitli şekil ve boyutlara sahiptir. Gökbilimciler gökadaları sınıflandırırken bu özellikleri kullanır. Soldaki büyük NGC 1512 gökadası merkezden kenara uzanan parlak çubuğu ve kenardaki sarmalları ile çubuklu sarmal gökada sınıfında değerlendirilir. Diğer taraftan sağdaki NGC 1510 ise cüce gökadadır. Boyutları farklı olsa da her iki gökadanın kütle çekimi birbirini etkiler ve görünüşlerinde yavaş da olsa değişimler oluşturur. NGC 1512'deki çubuk, yıldız oluşumu için gerekli hammaddeleri dış halkadan içe taşıyan kozmik bir huni görevini üstlenir. NGC 1512'deki 2400 ışık yılı uzunluğa sahip bu gaz ve toz boru hattı çok yıldız oluşturan pırıltılı iç halkada parlak, mavi yıldızların doğmasına neden olur. Hem merkezi çubuk hem de çok yıldız oluşturan halkanın en azından bir kısmının iki gökada arasındaki kozmik karmaşanın bir sonucu olduğu düşünülüyor. Birleşme 400 milyon yıldır sürmektedir. Dev komşusundan kaynaklanan sürekli gelgit NGC 1510'daki gaz ve tozu kenarlara çekerek NGC 1512'den daha fazla yıldız oluşumunu başlatmıştır. Bu da gökadada sıcak yeni yıldızların doğumlarını gösteren mavi rengin ağırlıklı parlamasına olmasına neden oldu. NGC 1510 ve NGC 1512, yoğun kütle çekimi gelgit etkisini şu an yaşayan gökada çifti değildir. NGC 1512'nin sarmal kollarının dış bölgelerinin aslında çok daha eski bir gökadanın bir parçası olduğuna işaret etmektedir. Bu gökada şu an NGC 1510'un başına geldiği gibi NGC 1512 tarafından emiliyordu. Çiftin yaşadığı etkileşim, yapıları üzerinde önemli etkiye, gaz ve toz dinamiklerinin değişmesi ve hatta yıldız patlamalarına bile neden olabilir. Gökadalar arasındaki bu tür etkileşmeler ve özellikle gökada birleşmeleri galaktik evrimde kilit rol oynamaktadır."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/dev-yildizin-kalp-atislari/", "text": "Avcı'nın kılıcındaki, gözle de görülebilen en parlak yıldıza ait gözlemler dev yıldızların anlaşılmasında önemli olacak sonuçlar verdi. Bu çok büyük yıldızın alınan ışığının yüzde birlik oranındaki dar bir kesitte parlak sinyal elde edildi. Gözlemler Iota Orionis adlı yıldıza ait. Bu yıldızın eşi olan diğer yıldızın kütle çekim etkisi, şeklinin hafif bozulmasına yol açıyor. Parlak Hedef Gezgini projesi ve Ritter gözlemevindeki gökbilimciler gözlerini Avcı'nın kılıcında ışıldayan parlak Iota Orionis adlı çok büyük yıldıza diktiler. Yıldızın saldığı ışığın eğrisinde yüzde bir oranında maksimum tespit edildi. Bu etki Dünya'daki en küçük uzay uyduları ile keşfedildi. Kanada Askeri Yüksekokulundan BRITE baş araştırmacısı Gregg Wade'e göre bu keşif nano-uydu ile gerçekleştiğinden uzay devrimlerinin öncüsü olabilir. Iota Orionis'dan alınan ışığın yüzde 90'ı nispeten kararlı ancak bu düzeni hızlı bir iniş ve ardından büyük bir ivmeli artış izliyor. Montreal Üniversitesinden proje baş araştırmacısı Herbert Palo: Değişiklikler kalp ritim sinyalini gösteren sinüs dalgalarına benziyor ve bu kalp atışı olarak bilinir diyor. Bu ilginç olay birbiri çevresinde 30 günde bir dolanan iki yıldızın kütle çekim etkilerinin sonucudur. İki yıldız genelde birbirinden uzakta dolanırken kısa süreliğine normal uzaklıklarının sekiz katı kadar birbirine yaklaşır. İşte bu anda aralarındaki kütle çekimi öyle büyür ki, bir balonun ucundan çeker gibi, yıldızın küresel şekli bozularak ışığında anormal değişimlere neden olur. Iota Orionis'de gözlenen bu olay daha önce bilinen sistemlerde görülenden çok daha şiddetlidir. Güneş'ten 35 kat kütleli bir yıldızda bu etki ilk kez gözlendi. Salınan bir yıldız, kitaplar dolusu bilgi verir İşin daha da ilginci bu sistemler yıldızlar arasındaki ilişkiyi de gözler önüne seriyor. Yıldızlar arasındaki güçlü çekim kuvvetinin artması, yıldızların yüzeyinde depremlerin oluşmasına neden oluyor. Bu da bize, tıpkı Dünya'da gerçekleşen depremlerin gezegenimizin içyapısı hakkında bilgi vermesi gibi yıldızların iç işleyişleri hakkında bilgi veriyor. Yıldızlarda depremler çok ender görülür, üstelik böylesi bir büyük yıldızda ilk kez deprem olgusuna rastlandı. Bu çalışma ile bu tür yıldızların evrimi hakkında da bilgi sahibi olabileceğiz. Gökbilimciler bu keşifle birlikte diğer sistemlerde de benzer olayları görmek isteyecek araştırmacılar için yıldız evrimi üzerinde temel bir değişime neden olacağını düşünüyor. Yıldızların ve özellikle de büyük yıldızların evrimlerinin anlaşılması insan yaşamı için gerekli unsurları kapsadığından çok önemlidir."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/dev-yildizin-olusturdugu-dev-dalgalar/", "text": "Bir geminin denizde ilerlerken dalga oluşturması gibi dev yıldız Zeta Yılancı'da büyük toz dalgalarına neden oluyor. NASA'nın Spitzer Uzay Teleskopu aynı zamanda yay şoku olarak bilinen parlak toz dalgalarının kızılötesi görüntüsünü elde etti. Gökbilimciler bu yıldızın kendisinden daha büyük ve ağır başka bir yıldızla arkadaşlık ettiğini düşünüyor. Ancak arkadaşı dev yıldız büyük bir patlama sonucunda öldüğünde Zeta Yılancı büyük bir darbeyle uzağa fırladı. Güneş'ten 20 kat büyük ve 80 000 kat daha parlak olan Zeta Yılancı saniyede 24 km hızla uzayda ilerlemektedir. Kızılötesiyle oluşturulan görüntü, görebileceğimiz renklerle boyanmıştır. Zeta Yılancı görüntü merkezindeki parlak mavi yıldızdır. Dalgaların en yoğun ve sıcak hali kırmızı ile gösteriliyor. Bu yay şoku süpersonik bir uçağın ilerlerken açtığı hava akımına ya da bir geminin burnunun yardığı dalgaların hareketine benzer. NASA'nın Geniş Alan Kızılötesi Tarayıcısı 2011 yılında yıldızın bir görüntüsünü yayınladı. Spitzer gibi WISE'de gökyüzünü kızılötesinde inceler. Ancak WISE daha geniş alan gözlemi yapar. Spitzer ise daha küçük alanları gözler."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/dev-yildizlarin-kokeni/", "text": "Hubble teleskopu ile üretilen bu görüntü ünlü Tarantula Bulutsusunun eteklerindeki yıldız oluşum bölgesine ait. Gaz ve toz bulutu içinde ve kenarlarında bulunan birçok genç ve büyük yıldız, kütleli yıldızların kökenini incelemek için mükemmel bir araştırma bölgesi oluşturmaktadır. Görüntüdeki parlak pembe bulut ve onu çevreleyen genç yıldızlar LHA 120-N 150 adına sahiptir. Yerel evrende bilinen en büyük yıldız doğumevlerinden olan bölge Tarantula Bulutsusunun eteklerinde yer almaktadır. Bulutsu, Samanyolu çevresinde dolanan 160,000 ışık yılı uzaktaki Büyük Macellan Bulutunda bulunmaktadır. Büyük Macellan Bulutu ile Küçük Macellan Bulutu geçmişte birkaç kez birbirine yaklaşmış olabilir. Bu yakınlaşmalar sonucunda Tarantula bulutsusunda yüksek enerjik yıldız doğumları başladı. 30 Doradus ya da NGC 2070 adıyla da bilinen Tarantula Bulutsusu, adını tarantulanın bacağındaki parlak lekelere benzer yapılardan almaktadır. Yaklaşık 1000 ışık yılı genişliğindedir. Büyük Macellan Bulutunun yakınlığı, gözleme uygun olan eğimi ve arada tozlu yapı olmaması incelenmesini kolaylaştırmaktadır. Böylece kütleli yıldızların doğumlarını ve gelişimlerini izlemek için uygun bir laboratuvar oluşturmaktadır. Bulutsu genel olarak süper yıldız kümeleri adı verilen olağanüstü yüksek yoğunlukta yıldız dağılımına sahiptir. Gökbilimciler dev yıldızların oluşmasına ait bilgi edinebilmek için LHA 120-N 150'yi incelemektedir. Büyük yıldızların oluşumuna ilişkin teorik modeller bunların yıldız kümeleri içinde olması gerektiğini söylemektedir. Ancak gözlemler bu tür yıldızların %10'unun küme dışında olduğunu göstermektedir. Bu sorunun çözümü için Tarantula Bulutsusu başvurulan mükemmel hedeflerden biridir. Bulutsuda hem kümede hem de küme dışında yıldızlar bulunmaktadır. Hubble'ın yardımıyla gökbilimciler bulutsu kenarındaki yıldızların tek başına mı oluştuğunu yoksa kardeşlerinden mi uzaklaştığını anlamaya çalışmaktalar. Elbette bunu anlamak kolay değil. Genç yıldızlar özellikle büyük olanları- oluşum aşamasında yoğun toz kümelerine benzemektedir. LHA 120-N 150 bu cisimlerden bir düzine içermektedir ve sınıflandırılmamış cisimlerin bir karışımıdır: Genç yıldızlar ve toz kümeleri. Sadece ayrıntılı analizler ve gözlemler gerçeği ortaya çıkarabilir. Böylece büyük yıldızların kökenine ilişkin yanıtı bilinmeyen sorunun çözümü sağlanabilir. Hubble, yıldız oluşumları ve evrimlerini ortaya çıkarabilmek için geçmişten günümüze Tarantula bulutsusu ve yapılarını gözlemeye devam etmektedir."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/devasa-kahraman-kumesi/", "text": "Chandra X-Işını Gözlemevi bu sefer Kahraman Kümesini gözledi. Görüntü kırmızı, yeşil ve mavi ya da başka bir deyişle sırasıyla düşük, orta ve yüksek enerjili X-ışını dalga boylarında alındı. Chandra bunun için 10 yıl süreyle toplamda 17 saatlik gözlem yaptı. Evrenin en kütleli cisimlerinden olan Kahraman Kümesi binlerce gökadayı barındıran dev ve çok sıcak gaz bulutundan oluşur. Chandra görüntüsünde parlak balonlar, dalgalanmalar, jet akımları görülebilir. Merkezdeki koyu mavi iplikçikler kümenin en büyük gökadası NGC 1275'e düşen başka bir gökadadan kaynaklanıyor olabilir. Bu birleştirilmiş görüntüde kümenin içi Chandra ile dışı ise XMM verileriyle üretilmiştir. Telif hakkı: X-ray: NASA/CXC/SAO/E.Bulbul, et al. Masaüstünüz için: 1280x1024 (823 kb) ve 1680x1050 (1,1 MB)"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/devlerde-su-kitligi/", "text": "Gökbilimciler 10 Jüpiter büyüklüğündeki gaz devlerinin atmosferlerini incelemek için NASA/ESA Hubble Uzay Teleskopu ve NASA'nın Spitzer Uzay Teleskopu'nu kullandı. Uzun zamandır bu gezegenlerin atmosferlerinde ne kadar su olduğu araştırılıyordu. Araştırmacılar çalışmalarının sonucunda gaz devlerinde tahmin edilenden daha az miktarda su olduğu sonucuna ulaştı. Gökbilimciler şimdiye kadar diğer yıldızların çevresinde dolanan 2000 dolayında gezegen keşfetti. Bunlardan sıcak Jüpiter olarak bilinenleri Jüpiter gibi gaz devleri olmasına karşılık oldukça sıcaktır. Yıldızlarına oldukça yakın dolanan bu devler, yıldızın parlak ışığı altında kaldığından araştırılması zor cisimlerdir. Hubble, sınırlı dalga boyunda gözlem yapabildiğinden, ancak bir avuç sıcak Jüpiter keşfedebilmiştir. Bunlardaki su miktarları da (opo1436a, opo1354a) beklenenden daha azdır. Gökbilimciler sıcak Jüpiterleri inceleyerek bunlardaki su miktarlarını belirlemeye çalıştı. Bunun için 10 gezegen belirlendi . Bunlar daha önce çeşitli yöntemlerle ayrıntılı olarak incelenmişti. Yeni çalışmayla şimdiye kadar ki en ayrıntılı tayfölçerli katalog oluşturulması hedeflendi. Ekip hem Hubble hem de Spizer teleskoplarının verilerini kullandı. Böylece farklı dalga boylarında alınan ayrıntılı veriler birleştirilerek daha fazla özelliğin ortaya çıkarılması amaçlandı . Araştırma ekibinden İngiltere'deki Exeter Üniversitesi'nden David Sing: Bu daha önce bir gezegende yaptığımız bir çok özelliği belirleme yöntemidir. İlk kez birden fazla gezegen için uygulandı. Sonuç ise şaşırtıcı oldu: Gezegenlerin ortamları birbirinden çok farklıydı diyor. Yıldızları çevresinde dolanan gezegenler, Dünya'ya göre yıldızlarının önünden geçerken veriler alındı. Bu durumda yıldızdan gelen ışık gezegenin atmosferinden saçılarak Dünya'ya ulaşır ve gelen ışık gezegenin atmosferi hakkında çeşitli bilgiler sunar. NASA'nın Goddard Uzay Uçuş Merkezi'nden Hannah Wakeford: Atmosferden süzülerek gelen ışık bize eşsiz parmak izi bırakır diyor. Su miktarını ölçmenin yolu gezegenin bulutlu ve bulutsuz kısımlarını ayrı olarak olarak gözlemektir. Böylece gelen ışığın parmak izinde su molekülünün bıraktığı iz ayıklanabilir. Eğer alınan verilerde su izi kuvvetli ise gezegenin bulutlu, az ise bulutsuz olduğu anlamına gelir ki bu da gizemin çözümü demektir. Santa Cruz Kaliforniya Üniversitesi'nden Jonathan Fortney: Gezegenlerdeki su fakirliği bizi gezegen oluşum modellerinin doğruluğunu yeniden düşünmeye itecektir. Sonuçlarımız susuz yani kuru oluşum modellerini değil suyu dikkate alan ıslak modellerle uyuşmaktadır diyor. Ötegezegenlerin atmosfer gözlemlerine ait çalışmalar henüz emekleme aşamasındadır. Hubble'ın yerini alacak olan James Webb Uzay Teleskopu ile ötegezegenlerin atmosfer çalışmaları daha verimli yapılabilecek. Notlar Bugüne kadar çok az gezegenen atmosferi incelendi. Hubble ve Spitzer iki gezegenin atmosferini inceledi: HD 209458b (heic0303, opo0707b) and HD 189733b (AD 1, heic0720a). Sekiz farklı gezegen Hubble ve diğer gözlemevleri tarafından tarandı: WASP-6b, WASP-12b, WASP-17b, WASP-19b, WASP-31b, WASP-39b, HAT-P-1b, HAT-P-12b. Bu gezegenlerin fiziksel parametreleri oldukça geniş bir alana yayılmaktadır. Gözlemler orta kızılötesi (4,5 mikron) ve morötesi (0,3 mikron) dalga boyu aralığında yapılmıştır."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/devlerin-dogusu/", "text": "VISTA ilk dev gökadaları belirledi ESO'nun VISTA tarama teleskopu ile evrenin bebeklik döneminde oluşan, önceden bilinmeyen büyük kütleli kalabalık bir gökada grubu gözlendi. Bu gökadaların daha da fazlasını keşfedip araştıran gökbilimciler ilk kez, bu tür dev gökadaların ne zaman ortaya çıktıklarını çözmüş oldular. Gökyüzünün küçük bir bölgesinde bulunan gökadaları saymak gökbilimcilerin gökada oluşumu ve evrimi konusundaki teorilerini test etmeyi sağlar. Bununla birlikte, bu kadar kolay bir iş, gökbilimcilerin daha uzaktaki ve daha sönük gökadaları sayma girişimleri ile giderek zorlaşan bir göreve dönüşmektedir. İşi daha da karmaşık hale getiren şey, en parlak ve gözlenmesi en kolay gökadaların evrendeki en büyük kütleli gökadalar evrenin geçmiş dönemlerinde seyrek olarak bulunması iken, sayı bakımından fazla ancak sönük gökadaların bulunmasının daha zor olduğu gerçeğidir. Groningen Üniversitesi, Kapteyn Gökbilim Enstitüsü'nden Karina Caputi liderliğindeki bir gökbilimciler ekibi, şimdi daha önceki incelemelerde görülemeyen birçok uzak gökadayı ortaya çıkardı. Gökyüzünü yakın-kırmızı ötesi dalgaboylarında tarayan altı VISTA projesinden biri olan UltraVISTA taramasındaki görüntüleri kullanan gökbilimciler, evren 0.75 ila 2.1 milyar yaşındayken bulunan sönük gökadaların sayımını gerçekleştirdiler. UltraVISTA gökyüzünde dolunaydan neredeyse dört kat daha fazla genişliğe sahip bir bölgeyi, Aralık 2009'dan bu yana gözlüyor. Burası kırmızı ötesi dalgaboylarında bu kadar derinlemesine görüntülenen gökyüzündeki en geniş kısımdır. Ekip UltraVISTA gözlemlerini, evreni daha uzun, orta-kırmızı-ötesi dalgaboylarında inceleyen NASA'nın Spitzer Uzay Teleskopu ile alınan gözlem verileriyle birleştirdiler . Gözlemlerde 574 büyük kütleli gökadayı ortaya çıkardık bu şimdiye kadar erken Evren'den toplanan gizli kalmış gökadaların bu türden en büyük örneklemi, şeklinde açıklıyor Karina Caputi. Bunları gözlemek basit ancak önemli bir soruyu cevaplamamızı sağlıyor: büyük kütleli ilk gökadalar ne zaman ortaya çıktı? Evreni yakın-kırmızı-ötesi dalgaboylarında görüntülemek gökbilimcilerin hem toz tarafından örtülmüş nesneleri hem de daha uzakta bulunan , evrenin başlangıcında ortaya çıkmış nesneleri gözlemelerine imkan veriyor. Ekip bu gökadaların sayılarında, çok kısa bir zaman ölçeğinde yaşanan patlamayı ortaya çıkardı. Yakın evrende ve şimdi etrafımızda gördüğümüz büyük kütleli gökadaların çok büyük bir kısmı Büyük Patlama'dan sadece üç milyar yıl sonra oluşmuştu. Bu büyük kütleli gökadaların Büyük Patlama'dan sonra yaklaşık bir milyar yıl içinde oluştuğuna dair hiçbir kanıt bulamadık, bu nedenle bunların ilk kez ne zaman ortaya çıkmış olduklarını gösteren, elimizdeki bulgulara güveniyoruz, diyor son olarak araştırma makalesinin eş-yazarı Henry Joy McCracken . Buna ek olarak, gökbilimciler büyük kütleli gökadaların düşünüldüğünden daha fazla olduğunu da ortaya çıkardı. Daha önce görülemeyen gökadaların sayısı, evrenin yaşı 1.1 ila 1.5 milyar yıl olduğu sırada oluşmuş büyük kütleli gökadaların yarısı kadar . Bununla birlikte bu yeni sonuçlar gökadaların erken evrende nasıl evrimleştiklerini söyleyen, ancak bu zamana dair herhangi bir dev gökada tahmini bulunmayan güncel modellerle çelişmektedir. İşleri daha da karıştıran şeyse, eğer bu büyük kütleli gökadalar beklenmedik bir şekilde erken evrende gökbilimcilerin tahmin ettiklerinden daha da tozlu bir yapıya sahiplerse UltraVISTA bile bunları tespit edemeyecektir. Bu gerçekten böyleyse, şu anda kabul gören gökadaların erken evrendeki oluşumlarına dair görüşün kökten bir yenilenmeye ihtiyacı olacaktır. Atacama Büyük Milimetre/milimetre-altı Dizgesi ile de bu oyun-değiştiren tozlu gökadaların gözlemi gerçekleştirilecek. Ortaya çıkarıldıklarında ise bunlar, ilk ortaya çıkan bazı gökadaların ayrıntılı gözlemlerini gerçekleştirebilecek, ESO'nun 39-metrelik Avrupa Aşırı Büyük Teleskopu için birer hedef haline gelecekler. Notlar ESO'nun VISTA teleskopu ile yapılan gözlemler yakın-kırmızı-ötesi dalgaboyunda 0.88 2.15 m aralığında, Spitzer gözlemleri ise orta-kırmızı-ötesinde 3.6 ve 4.5 m civarındadır. Uzayın genişlemesi nedeniyle bir gökada ne kadar uzaktaysa yeryüzündeki bir gözlemciden o kadar büyük bir hızla uzaklaşmaktadır. Bu genişleme sayesinde bu uzak nesnelerden gelen ışık tayfta daha kırmızı bölgeye doğru kaymakta, yani yakın ila orta-kırmızı-ötesindeki gözlemler bu gökadalardan gelen ışığı elde etmek için gerekmektedir. Bu içerikte, büyük kelimesi Güneş'in kütlesinin 50 milyar katı anlamındadır. Samanyolun'daki yıldızların toplam kütlesi de bu değere yakın bir sayıdır. Ekip kırmızıya kayma değeri 6'nın üzerinde olan büyük kütleli gökadalara dair herhangi bir kanıt elde edemedi, bu da Büyük Patlama'dan neredeyse 0.9 milyar yıl sonrası oluyor. Bunların kırmızıya kayma değerleri z=5 ve z=4 arasındadır. ESO-Türkiye"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/devlerin-mezesi-cuceler/", "text": "Avustralyalı bilim insanları dev gökadaların yeni yıldız oluşturamadığı ancak yakınlarındaki küçük gökadaları meze gibi yediklerini belirledi. Gökbilimciler 22.000 gökadayı gözleyerek yıldız oluşumunun en az görüldüğü büyük gökadaların yakınlarındaki küçük ve gaz bakımından zengin gökadaları yiyerek büyüdüklerini farkettiler. Uluslararası Radyo Astronomi Araştırma Merkezi'nden Dr. Aaron Robotham: Bütün gökadalar başta küçükken birleşerek, gaz toplayıp, yeni yıldızlar oluşturarak büyümüştür diyor. Araştırma ekibinin başkanı Dr. Robotham'a göre Samanyolu'da bir dönüm noktasında ve yakın zamanda çevresindeki küçük gökadaları çekip büyüyecek. Samanyolu geçmişte bazı gökadalarla birleşti, biz bunların kalıntılarını görüyoruz. Yaklaşık 4 milyar yıl içinde yakındaki iki cüce gökadayı, Büyük ve Küçük Macellan Bulutları'nı Samanyolu bünyesine katabilir. Dr. Robotham aynı zamanda Samanyolu ile yakın gökada Andromeda'nın yaklaşık 5 milyar yıl içinde çarpışacağına da dikkat çekiyor. Bu daha büyük bir etkiye neden olacak, Andromeda yemeğimiz olacak diyor. Gökada ağırlaştıkça çekim gücü de artar. Büyük gökadalarda yıldız oluşumunun az görülmesi çekirdeğinden yayılan güçlü ışımaya bağlanıyor. Bu ışıma gazın dağılarak soğumasına neden olmaktadır. Sonuçta kütle çekimi nedeniyle gökadalar çevrelerindeki kümeleri ve küçük gökadaları yutması birkaç milyar yıl alabilir. Bazı küçük gökadalar ise daha uzun zaman bekleyebilir, belki de evrenin şimdiki yaşı kadar diyor Dr. Robotham. Andromeda ve Samanyolu'nun çarpışma sürecini gösteren benzetim: Andromeda and the Milky Way Collide! from ICRAR on Vimeo."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/devlerin-sayisi-daha-fazla-olabilir/", "text": "Gökbilimciler komşu bir gökadadaki büyük yıldızların beklenenden daha fazla sayıda olduğunu ortaya koydu. Büyük Macellan Bulutu gökadasındaki dev yıldız oluşum bölgesi Tarantula bulutsusu (veya 30 Doradus) üzerinden gerçekleşen keşif, evrenin zaman içinde nasıl evrimleştiğine yönelik mevcut bilgilerimizi genişletiyor. Sonuçlar Science Dergisi'nde yayınlandı. Oxford Üniversitesi Fizik Bölümünden Fabian Schneider: Tarantula bulutsusunda beklenenden daha fazla büyük yıldızların oluştuğunu görünce çok şaşırdık diyor. Ekip VLT-FLAMES Tarantula Araştırmasının bir parçası olarak dev yıldız doğumevi Tarantula bulutsusundaki yaklaşık 1000 büyük yıldızı ESO'nun Çok Büyük teleskopunu kullanarak gözledi. Başlangıç olarak büyük yıldız dağılımına ait kütle fonksiyonu göz önünde tutularak 15-200 Güneş kütleli 250 yıldızı inceledi. Kütleli yıldızların çevrelerine olan muazzam etkileri nedeniyle incelenmektedir. Bu yıldızlar süpernova olarak patlayarak evrenin en sıra dışı cisimlerine nötron yıldızları ve karadelikler- dönüşebilirler. Belçika'daki Leuven Üniversitesinden Hugues Sana: Sadece dev yıldızların sayısına değil aynı zamanda IMF'nin önerdiği bir yıldızın en fazla 200 Güneş kütlesinde olacağını söyleyen sınıra da baktık. Yakın zamana kadar 200 güneş kütlesindeki yıldızların varlığı tartışmalıydı. Ancak bu çalışma 200-300 güneş kütlesindeki bir yıldızın doğumunun mümkün olduğunu gösteriyor diyor. Evrenin bütününe bakıldığında büyük yıldızların sayısının az olduğu görülür. IMF küçük kütleli yıldızların evreni doldurduğunu ve 10 güneş kütlesinden büyük yıldız sayısının tüm yıldızların %1'inden az olmasını öngörmektedir. Kütleli yıldızların oranının ölçülmesi bu nedenle kolay değildir ve bunu evrende yapabileceğiniz bir avuç kadar yer vardır. Ekip şimdiye kadar bulunan en büyük yıldızların bazılarını barındıran Tarantula bulutsusunda bu ilişkiyi aradı. Böylece IMF'nin aksine burada kütleli yıldızların sanılandan daha fazla sayıda olduğu görüldü. Yıldızlar kozmik motorlardır. Nefes aldığımız oksijenden, kanımızdaki demire yani helyumdan daha ağır elementlere kadar her element buralarda üretilir. Yaşamları boyunca enerji üreten bu yıldızlar güçlü yıldız rüzgarları ve bol miktarda iyonize ışıma ve kinetik enerji üretir. Kitlesel yıldızların ürettiği iyonize ışınım, sözde 'karanlık çağlardan' sonra evrenin ışığa kavuşmasında ve geri besleme ile gökadaların gelişiminde rol oynadılar. Araştırma ekibinden Phillipp Podsiadlowski: tüm geri bildirim mekanizmalarını ve evrenin gelişimindeki büyük yıldızların rolünü anlamak için bu devlerden kaçının doğduğunu anlamamız gerekiyor diyor. Fabian Schneider ekliyor: Sonuçlarımız evren anlayışımızda önemli katkılar sunuyor: süpernovalar bildiğimizden %70 daha fazla olabilir, kimyasal verim üç katına ve dolayısıyla da dev yıldızlar bilinenden dört kat fazla iyonize ışınım üretme kapasitesinde olabilir. Bu da karadeliklerin oluşum hızını %180 arttırırken doğrudan tespit edilen kütle çekim dalgalarının sinyallerine neden olan ikili karadelik birleşme sayısının artmasına neden olabilir diyor. Ekibin araştırması gelecekte araştırmayı planladıkları yeni soruları gündeme getiriyor: kozmosun evrimi, süpernova ve kütle çekim dalgası olaylarının ortaya çıkışıyla ilgili veriler evrensel nitelikte midir ve sonuçlar nelerdir?"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/devrimsel-alma-goruntusu-gezegenlerin-kokenini-ortaya-cikariyor/", "text": "Atacama Büyük Milimetre/milimetre/altı Dizgesi ALMA ile alınan bu yeni görüntü genç bir yıldızın etrafında bulunan gezegen oluşum diskinin şimdiye kadar görülmemiş en ince detaylarını gözler önüne serdi. Bunlar ALMA'nın neredeyse tamamlanmış olan dizgesi ile alınan ilk gözlemler olup milimetre-altı dalgaboylarındaki en keskin görünüşe sahiptirler. Yeni sonuçlar öncül gezegen disklerinin gelişimi ve gezegenlerin nasıl oluştukları ile ilgili gözlemsel çalışmalardaki ileriye doğru muazzam ilerlemeyi temsil ediyor. ALMA'Nın yeni ve en güçlü haldeyken yapılan ilk bilimsel gözlemlerinde, araştırmacılar antenleri yaklaşık 450 ışık-yılı uzaklıkta, etrafında tozdan bir disk bulunan HL Tauri adlı genç bir yıldıza doğru çevirdiler . Ortaya çıkan görüntü tüm beklentileri aşarak disk maddesinde yıldızın doğumundan kalan tüm detayları en ince ayrıntısına kadar gözler önüne serdi. Boşluklarla birbirlerinden ayrılmış eş merkezli parlak halka dizilerini göstermekteydi . Bu özellikler neredeyse kesin olarak diskte oluşmakta olan genç gezegen-benzeri nesnelerin bir sonucu. Bu biraz şaşırtıcı çünkü böyle genç yıldızların görüntüde gördüğümüz yapıları üretme kabiliyeti olan büyük gezegenimsi nesnelere sahip olması beklenmedik birşey, diyor ALMA Yardımcı Direktörü Stuartt Corder. Görüntüyü ilk gördüğümüzde detaylar karşısında şok olduk. HL Tauri'nin yaşı bir milyon yıldan fazla değil, ama etrafındaki disk tam olarak gezegen oluşturmaya başlamış. Bu görüntü tek başına gezegen oluşum teorilerinde devrim yaratacak, diye açıklıyor ALMA Yardımcı Program Bilimcisi ve ALMA Uzun Dizge Kampanya Yürütücüsü Catherine Vlahakis. HL Tauri diskinin sistemin yaşına göre beklenenden çok daha önce geliştiği görülüyor. Bu nedenle, ALMA görüntüsüne göre gezegen-oluşumu süreci düşünüldüğünden daha hızlı gerçekleşiyor olabilir. Böyle yüksek çözünürlüğe sahip görüntülere sadece ALMA'nın uzun ölçek yetenekleri ile ulaşılabiliyor, böylece gökbilimciler NASA/ESA Hubble Uzay Teleskopu gibi diğer gözlemevlerinden elde edilmesi imkansız yeni bilgilere erişim imkanı elde ediyor. Antenleri böyle uzak mekanlara yerleştirmek için gerekli lojistik ve altyapı, eşi beneri olmayan uzman uluslar-arası bir mühendislik ve bilim insanı ekibinin koordineli çabalarını gerektiriyor, diyor ALMA Direktörü Pierre Cox. Bu uzun ölçekli dizge kullanımı ALMA'nın ana hedeflerinden birini karşılamakla birlikte, etkileyici bir teknolojik, bilimsel ve mühendislik atılımına işaret ediyor. HL Tauri gibi genç yıldızlar, kütleçekim etkisi altında çökerek, sonunda genç yıldızların oluşmasını sağlayan, yoğun sıcak çekirdeklerin oluştuğu yerlerde doğmaktadır. Bu genç yıldızlar ilk olarak geride kalan gaz ve toz içerisinde oluşmaya başlar, bu gaz ve toz daha sonra daha kararlı bir disk oluşturarak, öncül gezegen diski olarak bilinen duruma gelir. Bu süreçte toz parçacıkları arasında meydana gelen çarpışmalarla giderek büyüyen kümelenmelere yol açar ve kum tanecikleri ya da çakıl taşı büyüklüğünde parçalar oluşur. Genç gezegenler diskin yapısını bozarak, şimdi ALMA ile gözlenen halkalar, boşluk ve deliklere benzeyen yapılara neden olurlar . Bu öncül-gezegen disklerinin araştırılması Dünya'nın Güneş Sistemi içerisindeki oluşumunu anlamak için gereklidir. HL Tauri etrafındaki gezegen oluşumu sürecinin ilk aşamalarını gözlemek, kendi gezegen sistemimizin dört milyar yıl önce, oluşurken nasıl göründüğünü bize gösterebilir. Bugün gezegen oluşumuna dair bildiklerimizin çoğu teorik bilgilere dayanıyor. Bu şekilde ayrıntılı görüntüler şimdiye kadar sadece bilgisayar benzetimlerinde ya da ressam çizimlerinde görülmekteydi. HL Tauri'nin yüksek çözünürlüklü bu görüntüsü ALMA'nın tam fonksiyonlu çalışması halinde neyi başarabileceğini ve yıldız ve gezegen olumu keşiflerinde yeni bir dönemin başladığını gösteriyor. diyor ESO Genel Müdürü Tim de Zeeuw. Notlar Eylül 2014'ten bu yana ALMA, Evreni en uzun ölçekli anten dizgesi ile gözlüyor. Bu dizilimde antenler arasındaki mesafe 15 km'ye kadar çıkıyor. Bu uzun ölçekli gözlem kampanyası 1 Aralık 2014'e kadar devam edecek. Temel ölçek dizgedeki iki anten arasındaki uzaklığı temsil ediyor. Karşılaştırma için, milimetre dalgaboylarında faaliyet gösteren diğer tesislerdeki ölçek uzunluğu en fazla 2 km'ye kadar çıkabiliyor. ALMA'nın maksimum ölçek hattı uzunluğu ise 16 kilometre. Daha kısa dalgaboylarında gelecekte yapılacak gözlemler daha yüksek keskinliğe sahip görüntülerin elde edilmesini sağlayacak. Görülen yapıların çözünürlükleri Güneş-Yer uzaklığının sadece beş katı kadardır. Bu yaklaşık olarak 35 mili-yay-saniyesi açısal çözünürlüğe karşılık gelmektedir NASA/ESA Hubble Uzay Teleskopu rutin olarak elde edilenden daha iyi. Görünür ışıkta, HL Tauri büyük bir gaz ve toz zarfı arkasında gizlenmektedir. ALMA daha uzun dalgaboylarında gözlem yapabildiği için bulutun tam olarak merkezisindeki süreçleri gözleyebilmesi mümkün olmaktadır. ESO-Türkiye"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/dibimizdeki-karmasik-ve-yanan-bulut/", "text": "Şiddetli ve sıcak patlamalar, duman içinde alev çıkıntıları, patlayan yanardağın içini anırıyor. Ancak gördüğünüz tam olarak bu değil: gaz, toz ve yıldızlardan oluşmuş kozmik bir topluluk. ESA'nın Herschel Uzay Gözlemevi ve NASA'nın Spitzer Uzay Teleskopu komşu gökadalardan Büyük Macellan Bulutunu böyle görüntüledi. Gökada boyunca bu tür karanlık, turuncu renkle süslenmiş toz bulutlarına rastlanır. Görüntüdeki kırmızı ve yeşil tonlar soğuk gaz bulutlarını, beyaz ve mavi tonlara sahip alanlar ise sıcak, yıldız oluşum bölgelerini gösterir. Yıldızların üflediği sıcak rüzgarlar gazı ileri doğru iterek çevresindeki alanı ısıtır. Geniş alanlı görüntüde 'dev kozmik örümcek' Tarantula bulutsusu sol altta kolayca görülebilir. Bulutsunun Hubble ile üretilmiş ayrıntılı fotoğrafı geçen yıl yayınlanmıştı. BMB gökbilimcilerin yeni keşifler yaptığı cisimlerden biridir. Tarantula da olmak üzere BMB'de birçok yıldız oluşumu ve evrimi izlenebiliyor. Bu da diğer uzak gökadalarda neler olup bittiğinin anlaşılmasında yardımcı oluyor. BMB görüntüsünde Tarantula'dan itibaren sağa doğru birçok yaşlı ve genç yıldız yayılmış durumdadır. ESA'nın Herschel ve NASA'nın Spitzer teleskopları evreni kızılötesi dalga boyunda görüntüler. Görünür ışıkta BMB pembe ve mor renkleriyle bundan daha farklı görülür. Görsel telif hakkı: ESA/NASA/JPL-Caltech/STScI"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/dikine-sistem/", "text": "Gökbilimciler birbirine göre dik açılı yörüngelerde dolanan iki gezegenle ilgili bir rapor hazırladılar. Bu şaşırtıcı rapor çoklu gezegen sistemlerinin nasıl oluştuğu ve geliştiğini, yörüngelerinin nelerden etkilendiğini ortaya koyabilecek. Teksas Üniversitesi'nin Austin Mc Donald Gözlemevi'nden Barbara McArthur, bunun gibi birçok sistem daha keşfedilebileceğini ve gezegenlerin yıldızı çevresinde tek bir yörünge düzleminde dönecekleri bilgisinin de tarihe karışacağını belirtiyor. McArthur ve ekibi bu bilgi için yakın yıldız Upsilon Andromedae'yı Hubble Uzay Teleskopu, dev Hobby-Eberly Teleskopu ve diğer dünya üzerindeki teleskoplarla izlediler. Sonuçlarla ilgili ayrıntılı bir rapor Astrophysical Journal'ın 1 Haziran sayısında yayınlanacak. Upsilon Andromedae sarı-beyaz yıldızının 3 Jüpiter kütleli bir gezegeni olduğu 10 yıl kadar önce bulunmuştu. Sistem bizden 44 ışık yılı uzaklıkta yer alıyor. Sistemin yıldızı Güneş'ten daha büyük ve parlak olmasına karşılık daha gençtir. Teleskoplarla alınan verilerin ışığında yıldızın tedirginliğinden c ve d gezegenlerinin yörüngelerinde bir gariplik sezildi. Sistemdeki 3 gezegende farklı bir düzlemde dolanıyordu. Gezegenlerden c ve d birbirine göre 30'ar derecelik açılı düzlemde dolanırken, yıldızından çok uzaklarda dolanabilecek bir dördüncü gezegen e nin ayak sesleri gelmeye başlamıştı. Güneş sistemimize göre çok farklı bir şekle sahip olan Upsilon Andromeade sisteminin oluşum süreci bizim sistemle aynıdır. Şimdiye kadar gezegenlerin bir toz diski içinde oluştuğunu ve ortak bir düzlemde döndüğü düşünülüyordu. Biz şimdi bu gezegenler arasındaki açıdan dolayı bunun her zaman doğru olmayacağını gösterdik diyor McArthur. Şimdiye kadar bilinen kurama göre büyük bir bulutun çökmesi sonucunda oluşan yıldızdan arta kalan parçalar yıldızın çevresinde dolanan gezegenleri oluşturur. Bizim sistemimizdeki tek kalıntıdan neredeyse aynı yörüngede dolanan 8 gezegen oluşmuştur. En dışta yer alan Pluton gibi cüce gezegenin yörüngesinin eğimli olmasına Neptün'ün kütle çekimi neden olmuştur. Birkaç farklı kütle çekimi senaryosu Upsilon Andromedae'dadaki eğimli yörüngelerin nedeni olabilir. Bu, gezegenlerin içeriye doğru hareket etmesinden ve bundan dolayı gezegenlerin birbirini etkilemesiyle ya da ikili yıldızdan etkilenmesiyle oluşabilir diyor McArthur. Washington Üniversitesi'nden ötegezegenlerin dinamiğinde uzman olan Rory Barnes ise, Bizim dinamiğe dayalı incelememiz sonucunda eğimli yörünge düzlemlerinin büyük bir olasılıkla sistemden bir gezegenin çıkarılmasıyla gerçekleştiği yönündedir. Dahası sistemde hala bir kararsızlığın sürdüğünü de görmekteyiz. Gezegenler birbirlerini öylesine büyük bir kuvvetle etkiler ki, bu kuvvetin etkisiyle sistemden dışarı çıkabilirler diyor. Bu araştırmada Hubble Uzay Teleskopu ile dikine hız ve dünya üzerindeki teleskoplarla gökölçümü yöntemi olmak üzere iki yöntemden faydalanıldı. Gökölçümü ile cisimlerin hareketleri ve konumları belirlenir. Yıldızın görünmeyen gezegeninden dolayı oluşan hareketi izlenerek keşif yapılır. Dikine hız ise, yıldızın hareketini ölçer. Dikine hız yöntemi gökölçümü yöntemine göre daha hızlı ve kesin sonuç vermektedir. Ekip c ve d gezegenlerinin yörünge düzlemlerinin eğimine göre kütlelerini hesaplayabildi. Yeni verilere göre gezegenler daha ağır. Önceden dikine hız yöntemiyle elde edilen verilere göre c'nin kütlesi en az 2 Jüpiter kütlesinde ve d'nin kütlesi de en az 4 Jüpiter kütlesindeydi. Yeni yapılan gökölçümü yöntemine göre kütleler kesinleşti. Buna göre c'nin kütlesi 14 Jüpiter ve d'nin kütlesi 10 Jüpiter kütlesinde. Ekip aynı zamanda 14 yıllık verilerle elde edilen gökölçümü yöntemine göre sistemde saklı olan bir başka gezegenin ipuçlarını da elde etti. Gezegenin yörüngesinin eğikliğine ilişkin henüz bir kanıt elde edilemedi. Bunu da içerideki b gezegeninin yörüngesi belirleyecek. Ancak bu gezegene yönelik gökölçümü yapabilmek için Hubble'ın gerçekleştirdiğinden 1000 kat daha hassas gökölçümü yapmak gerekli. Ekibin Hubble verilerinden aldığı değerler sistemde çift yıldız olduğunu da doğruladı. Yıldızın arkadaşı ise Güneş'ten biraz daha büyük olan kırmızı bir cüce. Biz bu yıldızın yörüngesine ilişkin hiçbir bilgiye sahip değiliz. Bu yıldızın varlığı gezegenlerin olan yörüngelerinde tedirginliğe yol açmış olabilir diyor ekip üyesi Fritz Benedict. Kaynak: NASA/Hubble"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/dioneda-yuzey-hareketliligi-saptandi/", "text": "Uzaktan bakıldığında Satürn'ün Dione uydusu uysal, sakin bir bilardo topunu andırır. NASA'nın Cassini uydusu uydudaki 800 km genişliğinde alanı kaplayan bir dağın yakın çekim görüntülerini iletti. Buna göre Dione şimdiki sakinliğine göre geçmişte oldukça hareketliydi. Bu durum günümüzde de olabilir. NASA'nın Jet İticileri Laboratuarı'ndan Bonnie Buratti: Bu görüntü Dione'un belki de sistemin en hareketli uydusu olan Enceladus'un geçmişteki yüzü olduğunun kanıtıdır. Bu uyduda su olduğunu ve çok aktif bir uydu olabileceğini ortaya koyabilir diyor. Satürn uyduları Enceladus ve Titan ile Jüpiter'in Europa uyduları Güneş Sistemi'ndeki en aktif dünyalar arasında olup, uyduların yüzeyinin altında yeraltı okyanusu olduğu düşünülmektedir. Bu uydular jeologlar ile başka dünyalarda yaşamın temel yapıtaşlarını arayan bilimciler için önemli hedefler olmuştur. Dione'da bir yer altı okyanusunun varlığı, bu sıkıcı buz topuna olan astrobiyoloji açıdan ilgiyi artırabilir. , Dione'daki hareketlilik 2004 yılından bu yana Satürn Sistemi'ni izleyen Cassini aracı tarafından fark edildi. Uzay aracındaki manyetometre uydudan parçacık akışının varlığını tespit etti. Bu durum uydunun buzlu sert yüzeyinin altında sıvı ya da sulu bir katman olabileceğini akla getirir. Bu durum Cassini'nin Enceladus görüntülerinde gösterdiği şekilde Dione yüzeyinde de aktif kırıkların olduğunun kanıtıdır. Yapılan son çalışmada 1-2 km yüksekliğindeki Janiculum Dorsa çevresinde çeşitli yarıklar olduğu belirlendi. Dağın yakında, uydu yüzeyinin yaklaşık 0,5 km altında bir tedirginlik olduğu görüldü. Brown Üniversitesi'nden Noah Hammond: Janiculum Dorsa altındaki kabukta bükülmeden kaynaklı sıcak akış olduğu görülüyor. Bu sıcaklık Dione'un bu bölgesindeki dağın sırt kısmına vuran yer altı okyanusunun varlığı demektir diyor. Dione'un yörüngesi gereği Satürn'e bir yaklaşıp bir uzaklaşmakta ve bu nedenle dev gezegenin çekim kuvveti nedeniyle yüzey gerginliği yaşamaktadır. Satürn uydu yüzeyinde 10 kat fazla ısı oluşturacak kadar kabuğu çekirdek çevresinde kaydırabilmektedir. Bu açıklama uydudaki sıcak akışın nasıl gerçekleştiğini ortaya koymaktadır. Bilimciler Dione'daki bu püskürtülere bakarak neden Enceladus'un daha aktif olduğunu anlamaya çalışıyor. Belki de Enceladus'a daha güçlü etki eden çekim kuvveti yüzeyinde daha fazla kaya olduğundan radyoaktif bir ısınmaya neden oluyor. Aynı şekilde Ceres ve Pluto gibi cüce gezegenlerin yüzeylerinin altında okyanus olabilir. 2015 yılında Pluto'nun yakınından geçecek olan Yeni Ufuklar ile Ceres'i inceleyecek olan Şafak araçları bu durumun olup olmadığını gösterebilir."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/dogmadan-olen-gezegenler/", "text": "Avcı Bulutsusu yüzlerce genç ve bebek yıldız bulundurmaktadır. Bunlar arasındaki büyük kütleli O-tipi yıldızların yaydıkları şiddetli morötesi ışıma nedeniyle yakınlarındaki yıldızlarda gezegen oluşumuna izin vermediği belirlendi. Kanada ve Amerika Birleşik Devletleri'nden oluşan bir gökbilimci ekibi son derece parlak O-tipi yıldızlar ile Avcı Bulutsusundaki yakın cisimler arasındaki ilişkiyi incelemek için Atacama Büyük Milimetre/milimetre-altı Dizisini kullandı. Sonuca göre O-tipi bir yıldızın 0,1 ışık yılı (yaklaşık 900 milyar km) uzaklıktaki cisimlerde hızlı gezegen oluşumu mümkün değil. Kanada Victoria Ulusal Araştırma Konseyi'nden gökbilimci Rita Mann: Güneş'e göre çok büyük olan O-tipi adı verilen bu canavarlar muazzam miktarda morötesi ışıma yayarlar ve bu nedenle genç gezegen sistemlerinin oluşumunu engellerler' diyor. Biz ALMA'yı kullanarak onlarca gezegen oluşturma potansiyeli olan bebek yıldıza baktık ve ilk kez ön-gezegenimsi disklerin büyük bir yıldıza yakın olanlarının adeta kızardığını gösteren verilere ulaştık. Avcı Bulutsusu hepsi olmasa da birçok Güneş benzeri yıldızın doğumuna ev sahipliği yapar. Gaz ve toz kümeleri milyonlarca yıl süren süreçle birleşerek yoğun ve büyük yapıları oluşturur. Büyüklü küçüklü bu gruplar sonunda gezegen sistemlerine dönüşerek galaktik yıldız sistemlerinin nüfusunun artmasına katkı sağlarlar. Gökbilimciler büyük yıldızlararası bulutlarda ve çevresinde kısa ömürlü yıldız oluşumlarının belli bir süreç boyunca devam ettiğine inanıyor. Bu büyük yıldızlar hayatlarının sonunda çevreye büyük miktarda toz ve ağır elementlerden oluşan maddeyi atarak süpernova şeklinde patlarlar. Bu patlamalar yeni yıldız ve gezegen oluşum sürecini başlatır. Yeni oluşan koza içindeki bir yıldız parlamaya başlar. Ama yakınında büyük bir yıldız varsa bu olası gezegenleri için ölümcül sonuçlar doğurur. Kanada Ulusal Araştırma Konseyi'nden James Di Francesco: Kütleli yıldızlar çok sıcak olup Güneş'ten yüzlerce kez daha parlaktır. Yaydıkları yüksek enerjili ve hızlı fotonlar yakındaki bir öngezegen diskindeki gazı ısıtıp dağıtabilir diyor. Hubble Uzay Teleskopu ile yapılan önceki gözlemlerde Avcı'daki bebek yıldız oluşturan bölgelerin görüntülerine ulaşılmıştı. Bunların birçoğunun büyük bir yıldızın yakınında ve damla şekilli olduğu saptanmıştı. Ancak optik dalga boyunda alınan bu görüntülerle büyük yıldızların etkisiyle nasıl değiştiğini görmek mümkün değildi. ALMA ile yapılan yeni gözlemlerle öngezegenimsi disk sayısı iki katına çıkarıldı ve aslında önceden gözlenen disklerinde öngezegenimsi disk olduğu belirlendi. ALMA ile sadece bu 'damlaların' şekline bakılmıyor aynı zamanda içlerine de bakılarak ne kadar kütleli oldukları belirlenebiliyor. Hawaii'deki Milimetre-altı Dizisi ile gerçekleşen önceki gözlemlerinde birleştirilmesiyle, büyük yıldızların yakınındaki herhangi bir bebek yıldızın çevresindeki malzemenin gelen yoğun morötesi ışımadan etkilenip zarar gördüğü bulundu. Bu yakın bölgelerdeki öngezegenimsi disklerin Jüpiter benzeri bir gezegen oluşturabilmesi için Jüpiter'in kütlesinin bir buçuk katı ya da daha az maddeye ihtiyacı var. Büyük yıldızların 0,1 ışık yılı uzaklığındaki yerlerde yani morötesi ışımanın etkisinin hissedildiği sınırlarda Jüpiter'in 80 katı kütleye sahip diskler olduğu görülmektedir. Bu ise düşük kütleli bir yıldızın oluştuğu bölgelerdeki toz miktarı kadardır. ALMA ile önceki çalışmalar birlikte düşünüldüğünde aşırı morötesi ışımaya maruz kalan bölgelerde gezegen oluşumunun zor olduğu görülüyor. Ancak yeterli uzaklıkta daha uygun yerler bulunabilir diyor Mann. ALMA ile ulaşılan bu sonuç aslında buzdağının görünen kısmı olsa da, bizimki gibi güneş sistemlerinin ne sıklıkta olduğunu da ortaya koyacak çalışmalar için önemli bilgiler sunuyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/dogrudan-gorulen-bir-super-dev-daha/", "text": "Artık doğrudan gözlem yoluyla kahverengi cüce ya da yeni gezegenleri keşfedebilen gökbilimciler, Hawai'deki Subaru Teleskopu verilerini inceleyerek parlak bir yıldız olan Kappa Andromedae'nın çevresinde dolanan bir süper-Jüpiter keşfettiler. Yeni gezegen Kappa Andromedae b , Jüpiter kütlesinin 12,8 katından biraz daha fazla kütlelidir. Bu kütlesiyle düşük kütleli kahverengi cüceler ile en büyük kütleli gezegenleri ayıran sınır değerine sahiptir. Gökbilimciler her iki cisim değerine de yakın olan cismin süper-Jüpiter sınıfında olduğunu belirtiyor. Keşif ekibi üyelerinden Greenbelt'teki NASA'nın Goddard Uzay Uçuş Merkezi'nden Michael McElwain: Gezegen oluşumu modellerine göre Kappa And b, füzyon yoluyla enerji üretebilen kahverengi cüce kadar güçlü bir yapıda olmadığından bir gezegen olduğunu düşünüyoruz. Ancak bu yine de kesin bir yargı değildir. Cisme ait ortaya çıkacak diğer özellikler kahverengi cüceyi işaret edebilir diyor. Kütleli gezegenler oluşumları sırasında çevrelerine düşük de olsa ısı yayar. Örneğin Jüpiter uzaya güneş'ten aldığı ısının iki katını yayar. Cismin yeterince büyük olması durumunda döteryum adı verilen hidrojenin ağır formunu eriterek enerji üretir . Döteryum füzyonu için gerekli minimum kütle, kuramsal açıdan en küçük kütleli bir kahverengi cücenin kütlesi -yaklaşık 13 jüpiter kütlesinde- kadar olmalıdır. Charleston Koleji ve Almanya, Heidelberg Max Planck Enstitüsü Astronomi Merkezi'nden Joseph Carson: Kappa And b, HR 8799 ve Beta Ressam yıldızlarının gezegenleri, doğrudan görüntüleme ile elde edilen türdeki ötegezegen sınıfını oluştururlar diyor. Kappa And b, kuramsal sınırda kütleye sahiptir. Gökbilimciler büyük yıldızların büyük gezegenlere sahip olacağını öne sürmelerine karşılık ancak birkaç tane Güneş'ten büyük yıldızın büyük gezegeni olduğunu buldular. Büyük kütleli ve genç yıldızların yaydığı güçlü ışıma, yörüngelerindeki gaz ve toz diskinin gezegen oluşturmasına engel olur. Kappa and, 2.5 Güneş kütlesine sahip olduğundan bu fikri destekleyici bir örnektir diye ekliyor Carson. Hawai'deki Mauna Kea tepesindeki Subaru Teleskopu'nun Ötegezegen ve Disk Yapıları Stratejileri Araştırması , beş yıldır doğrudan gözlemle birkaç yüz yıldıza ait ötegezegenleri ve öngezegen disklerini inceleniyor. Bir yıldızın parlak ışığı nedeniyle doğrudan gözlemle gezegeni görebilmek zordur. Subaru'nun Yeni Nesil Uyarlanabilir Optik ve Kızılötesi Kamerası ve tayfölçümüne ilişkin Yüksek Karşıtlık Aleti, Dünya atmosferinden kaynaklanan bozulmaları da gidererek görünür ve yakın kızılötesinde gözlem yapmayı sağlıyor. Genç yıldız sistemleri yeni gezegenlerin oluşumunu izlemek için uygun ortamlara sahtir. Bu gezegenler oluşum aşamasında kızıl ötesi dalga boyunda parlar. Columba Derneği olarak bilinen ekibe göre Kappa And, sadece 30 milyon yıl ya da Güneş Sisteminin yüzde 0,7 yaşında genç bir sistemin yıldızıdır. Çıplak gözle de görülebilen, 170 ışık yılı uzaklıktaki B-9 tipindeki yıldız, Andromeda takımyıldızında yer alıyor. Kappa and b, yıldızına Dünya'nnın güneş'e uzaklığının 55 katı, ya da Neptün'ün Güneş'e uzaklığının 1,8 katı kadar bir uzaklıkta yer almaktadır. Ancak bu uzaklık kesin bilgi değildir. Yakından görebilseydik oldukça kırmızı bir renkte farkedebileceğimiz cisim, 1400 C derece sıcaklığına sahiptir. Carson ve ekibi, cismi, Ocak ve Temmuz aylarında dört farklı kızılötesi dalga boylarında elde edilen bağımsız gözlemlerle keşfetti. Yarım yıl boyunca yapılan gözlemler, Kappa And b'nin yıldızına kütle çekimiyle bağlı olarak birlikte hareket ettiği görüldü. Farklı dalga boylarında alınan görüntülerin karşılaştırılması süper-Jüpiter'in parlaklık değişimi elde edildi. Bu çalışma yakında Astrophysical Journal Letters'da yayınlanacak. SEEDS ekibi Kappa And b'nin atmosferinin kimyasını anlamak ve olası diğer gezegenleri keşfetmek için çalışmaya devam ediyor. Tesadüfen Kappa And'i içinde bulunduran yıldızlar birliğinde bir başka ilk doğrudan gözlenen gezegene sahip HR 8799 yıldızı da bulunmaktadır. Sistemde Kappa And b gibi gaz devleri bulunuyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/dogrudan-goruntulenen-en-kucuk-gezegen/", "text": "Hawai Subaru Teleskopu'nun kızılötesi verilerinden hareket eden uluslararası bir gökbilimci ekibi parlak yıldız GJ 504 çevresindeki dev bir gezegenin görüntüsüne ulaştı. Birkaç Jüpiter kütle ve boyutundaki GJ 504b gezegeni doğrudan görüntüleme yöntemleri kullanılarak tespit edilmiş güneş benzeri bir yıldızın en düşük kütleli gezegenidir. NASA'nın Goddard Uzay Uçuş Merkezi'nden Michael McElwain: Bu dev gezegene seyahat edebilseydik onu karanlıkta görebileceğiniz bir kiraz çiçeği kadar parlak görürdük. Yakın-kızılötesi kameralarımızın saptadığı bu renk, atmosferinde az miktarda bulut olduğunu gösterir. Diğer doğrudan görüntülenen gezegenler ise çok daha fazla mavi renge sahiptir diyor. GJ 504b'nin yıldıza uzaklığı ise, Jüpiter devlerinin oluşumunu açıklayan kurama ters gelecek şekilde, Jüpiter'in güneş'e uzaklığının dokuz katı kadardır. En yaygın kabul gören fikir Jüpiter benzeri gezegenlerin genç yıldızı saran gazı toplayan çekirdekle oluştuğunu söyler. Asteroitler ve kuyrukluyıldız çarpışmaları buna hammadde sağlar ve çekirdek yeterli kütleye ulaştığında yakınındaki gazı çekim gücüyle çekerek hızla gezegeni oluşturur. Bu model Neptün-Güneş uzaklığı olan 30 astronomik birime ya da 30 GB (Dünya-Güneş uzaklığının 30 katı) kadar iyi çalışır. Yıldızdan 43,5 GB uzaklıktaki GJ 504b'de ne kadar etkili olduğu yeterince bilinmemektedir. New Jersey Üniversitesi'nden Markus Janson: Bu gezegen, geleneksel gezegen oluşumu çerçevesinde açıklamaya zorlandığımız bir alanda bulunuyor. Bu nedenle alternatif kuramları dikkate almak ya da çekirdek-büyüme kuramındaki temel kabullerin bazılarını yeniden gözden geçirmek gerekmektedir diyor. Araştırma birkaç yüz yakın yıldızın taranması amaçlanan SUBARU Ötegezegen ve Disklerin Stratejik Taranması projesi kapsamında yapıldı. Japonya Ulusal Gözlemevi'nden Motohide Tamura tarafından yönetilen 5 yıl süreli projeye 2009 yılında başlandı. Diğer yıldızların gezegenlerini gözlemek için en önemli yöntem olan doğrudan görüntüleme, aynı zamanda en zor olanıdır. Tokyo Teknoloji Enstitüsü'nden Masayuki Kuzuhara: Görüntüleme yöntemi gezegenin parlaklık, sıcaklık, atmosfer ve yörünge gibi temel özellikleri hakkında bilgi sağlar. Ama bir projektöre yakın geçen bir ateş böceğinin resmini çekmek kadar da zor bir iştir diyor. SEEDS projesi kapsamında çalışan teleskop Dünya atmosferinin etkilerini gideren iki araçla yakın kızılötesi dalga boyunda görüntü alır. Araştırmacılar GJ 504b'nin dört Jüpiter kütlesinden daha büyük ve yaklaşık 237 santigrat derece sıcaklıkta olduğunu hesapladı. Güneş'ten biraz daha sıcak olan G0 tipindeki GJ 504 ise Başak takımyıldızında yer alıp çıplak gözle zorlukla görülebilir bir yıldızdır. Yıldız 57 ışık yılı uzaklıkta bulunuyor. Yıldızın rengi ve dönme süresine bağlı larak sistemin 160 milyon yıl yaşında olduğu tahmin ediliyor. Genç yıldız sistemleri oluşum aşamasında kendi kızılötesi parlaklıklarını iyi gösterdiklerinden en cazip hedeflerdendir."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/dogrudan-gozlemle-bulunan-iki-gezegen-olusum-diski/", "text": "İki farklı yıldızda ilk kez Güneş Sistemi boyutları içinde, Güneş-Neptün uzaklığından daha yakın bir konumda gezegen oluşum diskleri gözlendi. Keşif, Japonya Ulusal Astronomi Gözlemevi 'nden Motohide Tamura tarafından yürütülen ve 8.2 metrelik Subaru Teleskopu ile yapılan Ötegezegen Diskleri Stratejik İncelemesi projesi ile ortaya çıkarıldı. Proje 100'den fazla araştırmacı ve 25 uluslararası kurum tarafından destekleniyor. Teleskop ile iki genç yıldızın gezegen diskleri gözlendi. Şimdiye kadar ne yer teleskoplarıyla ne de uzay teleskoplarıyla yıldıza bu kadar yakın olan ayrıntılı gezegen diski gözlenmemişti. Gözleme ilişkin bir benzetme yapılırsa, bu 1 TL'nin 10 km uzaklıktan görmeye benzer. Görüntülerden biri 470 ışık yılı uzaklıktaki Arabacı takımyıldızındaki AB Aur adlı çok genç bir yıldıza aittir. Sadece 1 milyon yıl yaşındaki yıldızın çevresi, gezegen oluşturabilecek gaz ve tozdan oluşan bir yapıyla çevrilidir. Ortaya çıkan görüntü ilk kez Genüş-Neptün arası uzaklıktan daha yakın konumdaki gezegen diskini ortaya çıkardı. AB Aur'un diski ekvatoral bakışa göre açı yapan ve aralarında boşluk bulunan iki halka şeklindedir. Bu da akla bu bölgeyi etkileyen en az bir tane dev gezegenin olduğunu getirir. Projeyle elde edilen bir diğer görüntü ise 450 ışık yılı uzaklıktaki Boğa takımyıldızında yer alan ve birkaç milyon yıl yaşında olan LkCa-15 adlı genç bir yıldıza aittir. Daha önce yıldızın diskinde boşluk olduğu ortaya atılmasına karşılık ilk kez disk doğrudan görüntülendi. Yıldızın çevresindeki madde eksikliği yıldızdan dolayı değil, ona yakın dolanan dev bir gezegenin bu bölgeyi temizlemesine bağlanıyor. Henüz iki yıldıza ait gezegen keşfi gerçekleşmiş değil. Ama bu bilgi yakında değişikliğe uğrayabilir. Ön gezegenimsi disklere ilişkin alınan bu doğrudan görüntüler disklerin güneş sistemimiz ölçeğinde bulunduğunu göstermektedir. Disklerin ağır gezegenlerden etkilenmiş olması da muhtemeldir. 5 yıl daha sürecek olan SEEDS projesi ile ötegezegen ve gezegen diskleri arayışı sürecek. Proje yardımıyla yıldızların yaşam alanları içindeki dünya benzeri gezegenlerin oluşumuyla ilgili yeni bilgiler gelecektir."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/dogrudan-gozlemle-gezegen-tayfi-olusturuldu/", "text": "Güneş Sistemindeki yapıya benzeyen ve üç gezegeni olan bir sistem hedeflenerek doğrudan gözlem için bir tayf çizelgesi elde edildi. Gezegenlerin oluşumuyla ilgili kuramların test edilmesinde ötegezegen keşifleri kadar bu gezegenlerin yapıları da önem kazanıyor. Söz konusu tayf çizgilerine bakılarak gezegendeki kimyasal elementler tespit edilebilir. Çünkü bu tayf çizgileri maddenin kimyasal parmak izini vermektedir. Aynı zamanda bu çalışma ile evrende başka yaşamlar için önemli bir adım da atılmış oldu. Çalışma ESO'nun Çok Büyük Teleskobu ile yapıldı. Markus Janson, bir gezegenin tayfının başka gezegenlere benzemediğini tıpkı insanlardaki parmak izi gibi tek olduğunu söylüyor. Bu izlere bakarak gezegenlerin kimyasal ögeleri tespit edilebilir. Gezegenlerin nasıl oluştuğunu anlayabiliriz ve yaşamın varlığı hakkında bilgi edinebiliriz. Araştırmacılar HR 8799 adlı genç ve çok parlak bir yıldızın çevresinde dolanan dev bir ötegezegenin tayfını elde ederek işe başladı. Sistem bizden 130 ışık yılı uzaklıktadır. Yıldız 1.5 güneş kütlesinde olup gezegenleri güneş sistemine benzer şekilde sıralanmaktadır. 2008 yılında yıldıza ait 3 dev gezegen bulundu. Gezegenlerin kütleleri 7 ile 10 Jüpiter kütlesi kadardır. Bu gezegenler yıldızlarından dünya-güneş uzaklığının 20 ile 70 katı kadar uzaklıkta yer alıyor. Sistemde ayrıca Güneş Sistemi'ndeki gibi asteorid kuşağı ve Kuiper Kuşağı'na benzeyen iki de kuşak yer almaktadır. Araştırma ekibinden Carolina Bergfors, çalışma için yıldızın 10 Jüpiter kütleli ve 800 C derece sıcaklığındaki orta boydaki gezegenini seçtiklerini belirtiyor. Beş saat süren pozlama ile yıldızın ışığının etkisi altında gezegenin tayfını elde etmeyi başardık. Böylece ilk kez doğrudan gözlem yoluyla bir ötegezegenin tayfı elde edilmiş oldu. Daha önce yıldızının arkasına dolanmakta olan gezegenlere ilişkin tayf çizgileri çıkarılabiliyordu. Burada yıldızın ışığındaki parlaklık değişimi göz önünde tutularak gezegenin atmosferindeki kimyasal yapı elde edilmeye çalışılıyordu. Ancak bu yöntem ötegezegenlerin yörüngeleri nedeniyle hepsinde uygulanamaz. Markus Janson konuyla ilgili şunları belirtiyor: Yıldızın ışığının gezegenden gelen ışık yanında çok sönük kaldığı düşünülürse yöntem oldukça başarılı olmuştur. Bu 2 km uzaklıktaki 300 Watt'lık bir lambanın yanında yanan bir mumu gözlemeye benzer. Çalışma VLT'ye takılan kızılötesi algılayıcı NACO ile gerçekleştirildi. 2011'de Avrupa Çok Daha Büyük Teleskobu'nun sisteme eklenmesiyle daha ayrıntılı gözlemler yapılabilecek Çalışma sonucu olumlu olmasına karşılık gezegenin atmosferinin net bir çözümlemesi yapılamadı. Tayfın ortaya çıkardığı özelliklerin güncel kuramlarla uyuşmadığını söyleyen Wolfgang Brandner, gezegenin atmosferinin kabul edilebilecek olandan daha farklı bir yapıda olabileceğini belirtiyor. Gökbilimciler yıldızın diğer iki gezegenine de yakın bir zamanda aynı yöntemi uygulayacaklar. Böylece HR 8799 sisteminin tayf çizgileri elde edilmiş olacak. Bununla gezegen oluşumuyla ilgili yeni bilgiler elde dilmiş olacaktır. Kaynak: ESO"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/dogum-kesesindeki-bir-yildiz-izleniyor/", "text": "Gökbilimciler ilk kez gelişmekte olan bir yıldızın 'amniyon kesesine' baktı. HD 100546 adlı yıldıza ait gözlemlere önemli sonuçlar ortaya koydu. Üstelik bebek yıldızı çevreleyen gaz diskiyle beslenen yeni bir gezegen oluşumunun belirtilerine de ulaşıldı. Leeds Üniversitesi Fizik ve Astronomi Okulu'ndan Dr. Ignacio Mendigutia: Yıldızın oluşumu sürerken en az bir gezegenin de doğmakta olduğunu düşünüyoruz diyor. İlk kez bir yıldızı çevreleyen gazın iç kısmındaki emisyon tespit edildi. Görülen bir gezegenin oluşum sürecinden çok genç bir yıldızın doğum sürecidir. Uzak sistem Şili'deki Çok Büyük Teleskop Girişimölçer'i kullanılarak gözlendi. VLTI dört tane 8,2 m çapındaki teleskopun gözlem gücünü birleştirerek 130 m çapındaki tek teleskopun keskin görüşünü oluşturur. Prof. Rene Qudmaijer: 325 ışık yılı uzaktaki cismin gözlemi 100 km uzaktaki bir toplu iğne başını görmeye benzer diyor. Toz diski içindeki HD 100546 yıldızı ve gezegenleri Güneş'in yalnızca binde biri yaşındadır. Yıldız Güneş'in yerinde olsaydı toz diskinin dışı Pluto'dan on kat uzağa kadar uzanırdı. Dr. Mendigutia: Daha da ilginç olan diskin içindeki boşluğun büyüklüğü. Diskin içinde Dünya-Güneş uzaklığının on katı kadarlık alanda boşluk göze çarpıyor. Bu da akla yeni gezegen oluşumlarını getiriyor. Gezegenler yakınlarındaki toz ve gazı kütle çekimleriyle çekip büyüyor olabilir diyor. Gezegenlerin doğum sürecinde olan bu tür sistemler oldukça enderdir. Yaklaşık Güneş Sistemi büyüklüğündeki HD 100546 sistemindeki iç diskin gözlemleri yıldızların erken dönemiyle ilgili önemli bilgiler sunuyor diyor Prof. Qudmaijer."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/dokuz-yildizda-zodyak-isigi-goruldu/", "text": "Uluslararası gökbilimci ekibi ESO'nun Çok Büyük Teleskopu Girşimölçeri'ni son gücüyle kullanarak dokuz yakın yıldızın yaşanabilir alanından yayılan ötezodyaksal ışığı yakaladı. Bu ışık yıldız ışığının tozlar, asteroitler ve kuyrukluyıldızlar arasından saçılması sonucunda görülür. Bazı yıldızların yakınındaki büyük miktarlarda tozun var olması bölgedeki olası Dünya benzeri gezegenlerin görülmesini engelleyebilir. Çok Büyük Teleskop'un Girişimölçeri ile kızılötesi alanda yapılan 92 yakın yıldızın yaşanabilir alanına ilişkin gözlem verilerinde sıcak tozdan kaynaklanan zodyaksal ışık tarandı. Bu yıldızlardan dokuzunda toz taneleri arasından saçılarak yayılan parlak ötezodyaksal ışık görüldü. Zodyak ışığı Dünya'da güneş doğmadan ya da battıktan hemen sonra gökyüzünde görülen parlak beyaz bir parıltıdır. Güneş ışıklarının atmosferdeki toz parçacıklarınca saçılması sonucunda göğe doğru incelerek oluşan bir ışıktır. Bu ışık sadece Dünya üzerinde değil Güneş Sistemi'ndeki her gezegen üzerinde gözlenebilir.* Bu çalışmada gözlenen kızıl ışık aynı olayın çok daha uç versiyonudur. Daha önceki çalışmalarda yıldız sistemlerinde gözlenen zodyak ışığının ilk kez yakın yıldızların çevresinde de gözlenmesi sistematik çalışmanın bir ürünüdür. Fransa Grenoble Üniversitesi ve ESO araştırmacısı Steve Ertel: Eğer yaşam alanı içindeki Dünya benzeri gezegenlerin evrimini incelemek istiyorsanız buradan yayılan zodyak ışığını gözlemeniz gerekir. Diğer yıldızların çevresindeki tozun karakterize edilmesi gezegen sistemlerinin mimarisini ve evrimini incelemek için başvurulacak önemli bir yoldur diyor. Merkezdeki yıldızın çok parlak ışığının yanında çok sönük olan tozun algılanması için yüksek kontrast ve yüksek çözünürlüklü gözlemler gerekir. Girişimölçer adı verilen teknikle incelenmesi istenen bölgenin ayrıntılarına ulaşılabiliyor. VLTI'nın doğru ve verimli kullanması ile alet kendi sınırlarını genişletip Dünya'daki diğer araçlara göre on kat daha iyi bir performansa ulaştırıldı. Ekip her yıldız için VLTI'ya ulaşan ışığı beslemek için 1,8 metrelik Auxiliary teleskopları kullandı. Tozlu diskleri görebilmek için yıldızın parlak ve yoğun ışığı yanında zayıf zodyaksal ışığı ayırt etmeyi başardılar. Ayrıca bu gözlemler sırasında bazı büyük ve parlak yıldızların eşi olan daha küçük sönük eş yıldızlar da tespit edildi. Ötezodyaksal ışığın yayıldığı toz disklerine sahip yıldızların çoğunun yaşlı yıldızlar olduğu belirlendi. Bu sonuç ise çok şaşırtıcıydı ve gezegen sistemleri evrimlerini ele alan genel kabul üzerinde soru işaretlerinin oluşmasına neden oldu. En çok kabul edilen fikre göre yaşlı yıldızların çevresinde dolanan gezegenlere çarpan tozun bu nednele zamanla azalması gerekir. Gözlemlenen yıldızlardan 14'ünün gezegene sahip olduğu da belirlendi. Gezegenler zodyak ışığının yayılmasına neden olan tozlu alanda yer alıyor. Gezegenlerin sistemlerdeki zodyaksal ışık yayılan alanlarda yer alması ileri astronomi çalışmalarında çeşitli sorunlara neden olabilir. Daha düşük seviyelerdeki ötezodyaksal ışık bile ötegezegenlerin doğrudan görüntüleme yöntemiyle keşfini zorlaştırabilir. Bu araştırmada gözlenen zodyak ışığı Güneş çevresindekine göre 1000 kat daha parlaktır. Buna karşılık araştırmacılara göre Güneş Sistemi düzeyinde zodyak ışığına sahip olan yıldız sayısının daha fazla olması gerekir. Bu gözlemler zodyak ışık yoluyla daha ayrıntılı çalışmalar yapılabileceğini gösterir. Liege Üniversitesi'nden Olivier Absil: Çalışmamızda ancak Güneş Sistemi'ndekine oranla çok daha parlak zodyaksal ışığı algılayabilmemiz, daha sönük tozlu sistemlerin çok sayıda bulunduğunun işarettir. Tozlu disklere bakarak doğrudan gözlem yoluyla yeni Dünya benzeri gezegenler keşfetmeyi amaçlıyoruz diyor. * Zodyak ışığıyla ilgili Prof. Dr. Ethem Derman'ın Zodyak Işığı Nedir, Biliyor musunuz? Başlıklı yazısını keyifle okuyabilirsiniz."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/dokuzuncu-gezegen-aslinda-bir-karadelik-mi/", "text": "Harvard Üniversitesi bilim insanları Karadelik Girişimi adını verdikleri yeni bir yöntemle Dokuzuncu gezegen sorununu çözmeyi amaçlıyor. Buna göre aslında cismin gezegen değil, oluşum aşamasında olan küçük bir karadelik olabileceği üzerinde duruluyor. Yöntemle cismin karadelik olup olmadığı araştırılacak. Harvard Üniversitesinden Avi Loeb, Frank B. Baird ve lisans öğrencisi Amir Siraj kuyrukluyıldızların yörünge bozulmalarını tarayarak dış güneş sisteminde olası karadelikleri aramak için bir yöntem geliştirdiler. Çalışmanın Oort Bulutu cisimlerinin parlaklıklarını gözleyerek karadelik bulma yöntemine dayandığını belirtiyorlar. Karadeliklerin yakınında biriken gaz ısınır ve buraya yaklaşan cisim oldukça ısınıp erir. Eriyen cismin yörüngesi artık değişir ve karadeliğin çevresindeki gaz diskine katılır. Karadelikler ışık yaymamasına rağmen, madde karadeliğe düşerken önemli miktarda ışınım yayar diyor Siraj. Yöntemimiz Oort bulutunun kenarına kadar yani yaklaşık yüz bin astronomik birim* uzaklığa kadar ki gezegen kütleli ilkel karadelikleri tespit edebilir. Ayrıca karadeliklerdeki karanlık madde dağılımına yeni sınırlar koyabilir. Uzay ve Zaman Kalıntı Araştırması ile parlamalar yüksek hassasiyetle tespiti beklenirken diğer teleskoplar bir rehber olmadan sonuca ulaşamaz. LSST tüm gökyüzünü tekrar tekrar tarayarak ve anlık parlamaları tespit edebilir. Diğer teleskoplar bilinen bir hedefe yönelmekle başarılıdır ancak Dokuzuncu gezegenin nerede olduğunu bilmiyorsanız bunlar işe yaramaz. Gezegenin olması gereken bölgeyi biliyoruz sadece diyor Loeb. LSST'nin gökyüzünü haftada iki kez tarama yeteneği çok önemlidir. Ayrıca derin görme yeteneği ile küçük cisimler arasındaki çarpışma sonucu oluşan küçük parlamaları da ayırt edebilmektedir diyor Siraj. Yeni çalışma ilk aday olarak Dokuzuncu gezegeni seçti. Tartışmalı bir konu olan sır cisim bazılarına göre henüz bulunamamış bir gezegen iken bazılarına göre ise küçük bir karadelik. Dokuzuncu gezegen Neptün ötesi bölgede olması ve bazı cisimlerin kümelenmesi nedeniyle açıklanması zor bir olgudur. Dokuzuncu gezegenin varlığı doğrudan elektromanyetik tarama ile doğrulanırsa yeni bir gezegenimiz olacak diyor Siraj. Ancak hiçbir elektromanyetik tarama ile tespit edilememesi karadelik olasılığını güçlendiriyor. Bunun dışında bölgedeki cisimlerin anormal yörüngeleri nedeniyle de gezegen gözlenememiş olabilir. Ortaya atılan fikirlerden biri gezegenin beş ile on Yer kütlesinde greyfurt büyüklüğünde bir karadelik olduğu yönünde. Güneş Sisteminin sınırları bizim arka bahçemizdir. Dokuzuncu gezegeni bulmak demek, arka bahçemizdeki barakada oturan kuzenimizi görmek gibi bir şeydir diyor Loeb ve ekliyor: İyi de neden orada? Nasıl oluştu ve Güneş Sisteminin geçmişinde nasıl bir rol üstlendi? Daha fazlası var mı? *Güneş ile Yer uzaklığına 1 astronomi birimi denir."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/dokuzuncu-gezegen-icin-onemli-kanit/", "text": "Caltech araştırmacıları dış güneş sisteminde tuhaf ve uzun yörüngeye sahip dev bir gezegenin kanıtlarını elde etti. Araştırmacıların Dokuzuncu Gezegen olarak adlandırdığı cisim yaklaşık 10 Dünya kütlesinde ve Neptün'ün Güneş'e uzaklığına göre Güneş'ten 20 kat daha uzakta (4,5 milyar km) bulunuyor. Güneş'in çevresindeki turunu 10.000 ile 20.000 yıl arasında tamamlıyor. Araştırmacılar, Konstantin Batygin ve Mike Brown, matematiksel modelleme ve bilgisayar benzetimi yoluyla gezegenin varlığını ortaya koydu ancak cisim henüz doğrudan gözlenmedi. Bu gerçekten dokuzuncu gezegen. Geçmişte bu bölgede iki gezegen keşfi yapılmıştı, bu ise üçüncü. Güneş Sistemi'ndeki bu bölgede yığınla cisim var ve burada yapılan her keşif heyecan verici olmaktadır diyor Brown. Brown, Pluto'nun 5000 katı kütleli cismin gezegen olduğunu tartışmanın anlamsız olduğunu, cismin dokuzuncu gezegen olduğunu vurguluyor. Cüce gezegenlerin tersine Dokuzuncu Gezegen çevresine kütle çekimsel kuvvetle hakim. Başından beri bu gezegenin varlığından şüphe duyduk. Ancak eğer öyle bir gezegen varsa yörüngesi nasıl olurdu ve dış güneş sistemini nasıl etkilerdi sorusunun yanıtlarını aradık. 150 yıldan bu yana sürdürülen gezegen sayımı çalışmalarıyla birlikte elimizde artık sağlam kanıtlar bulunuyor diyor Batygin. Teorik olarak gezegeni keşfetmek kolay olmadı. 2014 yılında Brown'un içinde yer aldığı bir çalışmayla Kuiper Kuşağı'ndaki en uzak 13 cismin yörüngeleri belirlenmeye çalışıldı. Burada cisimlerin cüce gezegen olması üzerinde duruldu. Brown, daha sonra gezegen olasılığının ciddi bir şekilde ele alındığını belirtiyor. Araştırmacılar çalışmada çok farklı yöntem ve yaklaşım uyguladı. Farklı fikirler ve olasılıklar dikkate alınarak çeşitli argümanlar geliştirildi. Şimdiye kadar çalıştığım en eğlenceli Güneş Sistemi problemiydi diyor Brown. Uzaktaki altı cismin aynı yönlü eliptik yörünge izlediği farkedildi. Yörüngelerinde ise farklı hızlara sahiptiler. Bu keşif araştırmacıları şaşırttı. Cisimler neredeyse aynı hızlara sahip. Benzer şekilde Güneş Sistemi'ndeki sekiz gezegenin düzlemine göre yaklaşık 30 derece açı yapacak şekilde yörüngeleri vardı. Bunun olasılığı yüzde 0,007 dolayındadır. Bu da cisimleri etkileyen başka bir şeyin olduğunu gösterir diyor Brown. Böylece gezegen fikri ortaya atıldı. Buna göre gezegen kütle çekimsel etkiyle Kuiper Kuşağı'ndaki cisimleri etkiliyordu. Gözlenen altı cisimde bunlardandı. Bilgisayar benzetimleri de bu durumu onaylıyordu. Benzetimlerde Kuiper Kuşağı'na yerleştirilen gezegen bu durumla gerçek bir uyum gösteriyordu. Kuiper Kuşağı'ndaki gezegen rastgele yörüngede olamaz. Böyle bir durum gezegenle diğer cisimlerin çarpışmasına neden olur. Ancak gezegenle anti-hizalanmış yörüngeye sahip Kuiper Kuşağı cisimleri çarpışmayacaktır. Gezegen yakınına sokulan cisimleri iterek uzaklaştırır. Bu bir ebeveynin çocuğunu salıncakta sallaması gibidir. Öyle de olsa çok kuşkuluyum. Gök mekaniğinde şimdiye kadar böyle bir durum görülmemişti diyor Batygin. Araştırmacılar modellerine ek özellikler koyarak sonuca baktı ve sonunda ikna oldular. İyi bir kuram akla gelecek sorulara yanıt vermelidir. Umarım modelimiz bunları yanıtlayabilir ve çeşitli testleri başarıyla atlatır diyor Batygin. Dokuzuncu gezegenin varlığı gerçekten de Kuiper Kuşağı'ndaki cisimlerin hareketini açıklıyor. Üstelik yörüngelerine de kabul edilebilir yanıt veriyor. 2003 yılında Brown tarafından keşfedilmiş olan Sedna'nın Neptün tarafından yörüngesinden edilmediği de ortaya çıkmış oldu. Üstelik sadece Sedna'da değil. 2014'de keşfedilen VP113-2012'de Neptün'den oldukça uzakta olduğundan Dokuzuncu Gezegen tarafından yerinden edilmiş olması muhtemel. Ancak araştırmacıların modelindeki varsayım Kuiper Kuşağı cisimlerinin gezegen düzlemine göre eğimli yörünge düzlemine sahip olmasıydı. Batygin bu benzetimi doğrulayan kanıtları aramaya başladı. Brown: Aniden bu cisimleri fark ettik diyor. Son üç yılda aranılan özelliklere sahip dört cisim belirlenmişti. Bu cisimlerin yörünge konumları benzetimlerimizle uyumluydu. İşte o zaman adeti büyük bir coşku yaşadık diyor Brown. Benzetim Kuiper Kuşağı'ndaki Sedna gibi cisimlerin yörüngesini de açıklıyordu. Bir taşla iki kuş vrmuştuk. Ancak bu durum iki kuştan fazlasının vurulduğu anlamına geliyor. Çünkü bir de gezegenin varlığı ortaya çıkıyordu diyor Batygin. Peki bu Dokuzuncu Gezegen nereden geldi, dış Güneş Sistemi'nde nasıl oluştu? Bilim insanları Jüpiter, Satürn, Uranus ve Neptün gaz devlerinin Güneş Sistemi oluştuğu dönemde çekirdeklerinin çevrelerindeki gazı toplayarak oluştuğunu düşünür. Zaman içinde aralarındaki itme-çekme kuvvetleri, çeşitli çarpışmalarla şimdiki yörüngelerine kavuştular. Dört çekirdek yerine beş çekirdek oluşmasının önünde hiçbir engel yok diyor Brown. O halde Dokuzuncu Gezegen beşinci çekirdek olabilir. Bu cisim Jüpiter ve Satürn'ün etkisiyle daha uzak bir yörüngeye itilmiş olabilir*. Batygin ve Brown şimdi gezegeni gökyüzünde aramaya başladı. Bu çok kolay olacak gibi görünmüyor. Araştırılacak alan oldukça büyük. Yine de gezegenin kabaca yörüngesi belirlendi. Bölgenin önceki görüntüleri bu konuda kullanılabilir. Bu görüntülerde gezegen enberiye yakınsa görünebilir. Eğer değilse o zaman büyük teleskopların gözlemlerine ihtiyaç duyulacak: Hawaii'deki WM Keck Gözlemevi ve Subaru Teleskopu gibi. Bununla birlikte her türlü teleskop için Dokuzuncu Gezegen özel bir av olacaktır. Onu bulmak istiyorum. Başkası bulursa yine aynı sevinci yaşarım. Gezegenin varlığını hesaplayarak belirledik. Bu diğer insanlara ilham verecektir diyor Brown. Evrenin farklı köşelerinde keşfedilen gezegen yöntemleri de kullanılabilir. Bilindiği üzere diğer gezegenler yıldızlarına ya çok yakın ya da çok uzak olabiliyor. Bu gezegenlerin kütleleri genel olarak 1 ile 10 Dünya kütlesi arasında değişiyor. Ötegezenlerle ilgili en şaşırtıcı istatistik Dünya ile Neptün kütlesi arasında bolca gezegen olmasıdır. Şimdiye kadar bu istatistik Güneş Sistemi ile uyumlu değildi. Yeni gezegenle Güneş Sistemi'de diğerleriyle benzer istatistiğe kavuştu diyor Batygin ve ekliyor: Pluto gezegenlikten çıkarıldığından bu yana insanlar dokuz gezegenin sekiz gezegene indiğini bir türlü kabullenemiyordu. Şimdi sayı yine dokuza çıktı. Ama bunun için gezegenin gözlenmesi şart. *Bu model ilk önce bazı yıldızların gezegenlerinin çok uzakta olması nedeniyle oluşturulmuştu. Dokuzuncu Gezegen eğer gözlenirse aynı zamanda göç eden gezegen modeline önemli bir kanıt da gelmiş olacak. Ek okuma: Arif Bayırlı'nın GökGünce'sinden..."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/dokuzuncu-gezegen-neredesin/", "text": "Bir grup Fransız gökbilimci Güneş Sistemi'ndeki olası dokuzuncu gezegeni aramak için kolları sıvadı. Gökbilimciler bunun için Satürn Sistemi'ni inceleyen Cassini verilerini irdeleyerek gezegenin bulunması olası alanları ortaya çıkardı. Neptün ötesi yani Kuiper Kuşağı'nda yer alan Pluto gibi küçük cisimler, açıklaması zor olsa da belirli bir dağılıma sahiptir. Bu bölgedeki bazı cisimlerin yörüngelerindeki belirsizlik ABD'deki Caltech'den Konstantin Batygin ve Mike Brown'un 20 Ocak 2016'da yayınladığı bir makaleyle 10 Dünya kütlesindeki dokuzuncu gezegenin varlığına kanıt olarak gösterilmişti. Öneri bununla sınırlı kalmayıp gezegenin olası yörüngeleri sayısal benzetimle gösterilmişti. Buna göre gezegenin yörüngesinin yarı büyük ekseni 700 AB , oldukça dışmerkezli (e=0,6) ve eğimli (i=300) olması gerektiğini önermişlerdi. Tüm bu ipuçlarına rağmen gezegenin bulunması kolay değildir. Fransa'daki Cote d'Azur Gözlemevi'nden Agnes Fienga ile CNRS'den Jacques Laskar 2003 yılından bu yana Güneş Sistemi'ndeki gezegenlerin hareketlerini INPOP adlı modelle en yüksek doğrulukla belirlemeye çalışıyor. Bunun için özellikle Cassini aracı verileri kullanılarak Dünya ile Satürn arası uzaklığı % 1 gibi çok küçük belirsizlikle hesaplayabildiler. Araştırmacılar dokuzuncu gezegenin yerinin belirlenmesi için de INPOP'un kullanılabileceği önerisini getiriyor. Fransız ekibinin bu hafta yayınladığı çalışmaya göre dokuzuncu gezegenin günberi konumu Satürn üzerinde belirsizliğe neden olmakta. 2004 yılından bu yana Satürn çevresinde dolanan Cassini uzay aracının ilettiği radyo verilerini tarayan ekip Satürn üzerindeki dokuzuncu gezegenin -65 ile 85 derecelik günberi açısındaki etkisinin Cassini verileriyle uyuşmadığını gördü. Bu sonuç -100 le -130 derece arası için de geçerlidir. Bu durumda gezegenin bulunması için olumsuz açıların çıkarılması yani tarama alanının daraltılması gerekiyordu. Dokuzuncu gezegenin olması ve olmaması gereken yerlerin tespit edilip çıkarılmasıyla matematiksel modelle mevcut model arasındaki farklılık azaldı. Bu da günberi için 104 ile 134 derece arası açıya ve 117 derecelik ortalama değerin dokuzuncu gezegen için akla yatkın olduğu görüldü. Dokuzuncu gezegenin varlığı ancak bu çalışmadaki gibi gözlem verilerinin incelenip, hedef aralıklarının kısaltılmasıyla onaylanabilir. Fransız ekibi bu anlamda önemli bir çalışma yapmıştır."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/dorduncu-komsumuz-soguk-bir-yildiz/", "text": "NASA'nın Geniş Alan Kızılötesi Araştırma Uydusu ile Spitzer Uzay Teleskopu verileri bilinen en soğuk kahverengi cüceyi belirledi. Soğuk yıldız Dünya'nın Kuzey Kutbu'nun sıcaklığına sahip. Teleskopların ilettiği görüntüler sonucu Güneş'e en yakın dördüncü cisim olarak kayda geçirilen cismin uzaklığı 7,2 ışık yılı olarak belirlendi. Bize en yakın istem Alfa Erboğa adlı üçlü bir yıldız sistemi olup yaklaşık 4 ışık yılı uzaktadır. Pennsylvania State Üniversitesi'nden Ötegezegen ve Yaşanabilir Dünyalar Merkezi'nden Kevin Luhman: Yakın bir başka komşumuzu keşfetmek çok güzel. Cismin bu aşırı farklı sıcaklığı benzer sıcaklığa sahip bir gezegenin atmosferi ile karşılaştırılarak çok şeyler söylenebilir diyor. Kahverengi cüceler yeterli kütleye sahip olmadıklarından nükleer füzyonu başlatmazlar. Yaydıkları enerji ise plastik bir top gibi yavaşça çökmelerinden kaynaklanır. Keşfedilen bilinen en soğuk kahverengi cüce WISE J085510.83-071442.5 olarak adlandırıldı. Cisim eksi 9 ile eksi 54 Celcius derece arası sıcaklığa sahiptir. Daha önce WISE ve Spitzer tarafından bulunan en soğuk kahverengi cüce oda sıcaklığındaydı. Bazı alanları üç kez, tüm gökyüzünü ise iki kez kızılötesi dalga boyunda tarayan WISE ender rastlanan nokta gibi görünen cismi keşfetti. Görünür ışık altında çalışan teleskoplar kahverengi cüceleri göremeyebilir, ancak bunların termal ışıması zayıf olsa da- ile yaydıkları kızılötesi ışık yakalanabilir. Cismin hareketi de keşfedilmesini kolaylaştırdı. Yakından geçen uçak daha yüksekten geçen bir uçağa göre daha hızlı görünmesi gibi yakın yıldızların keşfi daha kolaydır. Cismin hızlı hareket etmesi WISE'nin gözünden kaçmadı. Üstelik özel bir cisim olduğunu da gösterdi diyor Luhman. 2013 yılının Mart ayında WISE J085510.83-071442.5'nin hızlı hareketi fark edildikten sonra Luhman, Spitzer ile Şili'deki İkizler Güney Teleskopu'nu kullandı. Spitzer'in kızılötesi gözlemleri kahverengi cücenin soğuk sıcaklığını belirledi. Güneş'e göre farklı konumlarda yer alan Spitzer ve WISE'nin ölçümleri ile paralaks yöntemi kullanılarak uzaklık ölçüldü. Paralaks etkisi ileri uzattığınız işaret parmağınızı sol ve sağ gözünüzün farklı konumlarda görmesine benzetilebilir. NASA'nın Jet İticileri Laboratuvarı'ndan Spitzer bilim ekibinden Michael Werner: Onlarca yıldır gökyüzünü izlememize karşılık hala yakın komşularımızın tam bir listesinin olmaması ise dikkat çekicidir. WISE ve Spitzer'in kızılötesi gözleri gibi araçlarla evreni keşfedebiliyoruz diyor. WISE J085510.83-071442.5'nin 3 ile 10 Jüpiter kütleli olduğu düşünülüyor. Böyle düşük bir kütle bir yıldız sisteminden atılan bir gezegen olabileceğini de akla getirebilir. Ancak bilim insanları başıboş gezegenlere göre kahverengi cücelerin sayısının daha çok olduğuna işaret ederek cismin bir kahverengi cüce olduğunu tahmin ediyor. 2013 yılının Mart ayında WISE görüntülerinden Luhman, Güneş' en yakın konumda, 6,5 ışık yılı uzaklıktaki üçüncü kahverengi cüce sistemini keşfetmişti."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/dort-parlak-noktali-supernova/", "text": "NASA/ESA Hubble Uzay Teleskopu ile uzaklarda patlayan bir yıldız dört ayrı yerde görüntülendi. Parlama, ön plandaki gökadaların kütleçekimsel mercek etkisiyle fark edildi. Büyük bir gökada kümesindeki gökadanın dört farklı kenarında sıra dışı parlamalardan oluşturulan 'x' şeklindeki görsel, Einstein Haçı olarak bilinir. Süpernova, Albert Einstein'ın Genel Görelilik Kuramının 100. Yıl kutlamalarının olduğu bugünlerde keşfedildi. Eliptik gökada, 5 milyar yılda ışığı bize ulaşan MACS J1149+2223 gökada kümesinin mercek etkisi ile fark edildi. Çok uzaktaki bir gökadadan yayılan ışık daha yakındaki kütleli gökada kümesinin yanından geçerken bükülür. Bu da kütleçekimsel mercek etkisi olarak bilinir. Işığın büyük kütleli cisimlerin yanından geçerken doğrultu değiştirdiğini ilk kez Einstein fark etmişti. İşte bu yöntemle patlayan yıldızın dört farklı zamanda ve farklı yerdeki görüntüsü elde edildi. Gökbilimciler bu şekilde birçok gökadayı görüntülemelerine karşılık bir kuasarda ilk kez bir yıldız patlamasının çoklu görüntüsünü elde ettiler. Grism Çoklu Mercek Uzay Taraması (Grism Lens Amplified Survey from Space ekibi üyesi ve Kaliforniya Üniversitesi'nden Patrick Kelly: Gökadayı çevreleyen döngü şeklindeki dört parlak nokta tam bir sürprizdi. Ekip Frontier Alanları projesi çerçevesinde 2013'den bu yana süpernova arıyor . Bu proje çerçevesinde belirlenen ve ışığı 9 milyar yılda ulaşan süpernovanın görüntüleri analiz ediliyor . Danimarka'daki Karanlık Kozmoloji Merkezi'nden Jens Hjorth: Süpernova doğal parlaklığından 20 kat daha parlak görünüyor. Birbiriyle örtüşen merceklerin etkisi bunda etkili olmaktadır. Işık demetinin biri yolu üzerindeki gökada kümesinin üye gökadalarından birinin, diğerleri başkalarının etkisiyle bükülerek farklı yerlere ulaşır. Böylece süpernovanın ışığı farklı yerlerde odaklanır. Ortaya Einstein Haçı adı verilen, aynı ışığın dört farklı yerde görünmesinin neden olduğu çarpıyı andıran şekil çıkar diyor. Bu eşsiz gözlem tekniği kümedeki madde ve karanlık madde miktarının hesap edilmesine de olanak sağlar. Var olduğu bilinmesine karşılık hiçbir ışıma altında görülemeyen karanlık madde ancak kütleçekimsel mercek etkisiyle fark edilebilir. Bir gökada ya da gökada kümesindeki mercekleme etkisi barındırdığı karanlık madde miktarı hakkında ipucu verir. Bu kadar uzaktaki bir süpernovayı fark etmek tamamen şanstır. Üstelik gelen ışığın dört farklı yerde ortaya çıkması başka bir şanstır. Her ışık noktası yolu üzerindeki madde hakkında bilgi verir ve farklı zamanda Dünya'ya ulaşır. Gökbilimciler bu farklılıkları bilerek küme içinde dağılmış olan karanlık madde miktarını modelleyerek bulabilir. Bu hesaplamalarda elbette zaman gecikmeleri de dikkate alınır . Hubble Frontier Alanlar ekibinden ve John Hopkins Üniversitesi'nden Steve Rodney: Hubble bu dört süpernova görüntüsündeki noktaları birkaç gün ya da birkaç hafta içinde oluşturdu. Şimdi ise 20 yıl önce süpernovanın tek bir nokta olarak görünmüş olabileceğini ya da beş yıl sonra başka noktaların ortaya çıkabileceğini düşünüyoruz diyor. Süpernovaya Norveçli gökbilimci Refsdal'ın adı verildi. Sjur Refsdal 1964 yılında evrenin genişlemesini incelemek için bir süpernovanın zaman gecikmeli görüntülerine bakılabileceğini düşünmüştü. GLASS projesi baş araştırmacısı Tommaso Treu: Uzunca bir süredir böyle bir görüntü elde etmek için uğraşıyorduk. Sonunda başardık diyor. Notlar Kütleçekimsel merceklenme ilk kez Albert Einstein tarafından düşünüldü. Bu olay uzaktaki bir cisimden gelen ışığın mercek yardımıyla bükülmesine benzer. Frontier alanları uzaktaki gökada ve gökada kümelerini kütleçekimsel mercek yöntemiyle keşfetmeye dayalı üç yıllık bir Hubble programıdır. GLASS verileri de dahil olmak üzere uzak gökada kümeleri ve gökada keşifleri için Hubble'ın yetenekleri kullanılır. Ekip kırmızıya kayma miktarına bakarak süpernovanın uzaklığını ölçmek için Hawaii'deki Mauna Kea tepesindeki WM Keck Gözlemevi'ni kullandı. Görüntüler arasındaki zaman gecikmesi kümedeki kütle miktarını veren çok ince bir hesap gerektirir. Gökbilimciler gördükleri ışığın taşıdığı her bilgiyi kullanarak sonuca ulaşmaya çalışır."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/dort-yeni-dunya-daha/", "text": "Yaklaşık 12 ışık yılı uzaktaki Güneş'in komşusu Tau Ceti yıldızı çevresinde dört gezegen daha keşfedildi. Böylece yıldızın gezegen sayısı yediye yükseldi. Keşfin önemi ise, yeni bulunan dört gezegenin Dünya büyüklüğünde olması. Gezegenlerin 1,7 Dünya kütlesinden küçük olması onları Güneş benzeri yıldızların çevresinde keşfedilen en küçük gezegenler arasına sokmaktadır. Gezegenlerin ikisi yaşam alanı içinde olduğundan sıvı su bulunduracak yapıda olabilir. Tau Ceti'nin salıncak gibi salınması gezegenlerin keşfini getirdi. Yıldızın saniyede 30 santimetre kadarlık küçük salınımını görmek için hassas teknikler kullanmak gerekir. Tau Ceti'nin en dıştaki iki gezegeni de yaşam olabilecek gezegenler olabilir, ancak gezegenlerin bu bölgede yer alan bol miktardaki asteroit ve kuyrukluyıldız bombardımanına uğraması yaşanabilirlik olasılığını azaltmaktadır. Keşif ekibi yıldızı ve çevresini 2013'den bu yana izlemektedir. Yıldız yüzeyinden yayılan sinyallerin dalgalanmaları dört gezegen olabileceğini işaret ediyordu. Bu verilerin irdelenmesiyle sinyallerin arasındaki farklılıklar gezegen keşfini kolaylaştırdı. Diğer yıldızların aksine, Güneş benzeri yıldızların çevresinde Dünya benzeri gezegen keşfi daha önemlidir. Bunun dışında Proxima Centauri ve Trappist-1 gibi kırmızı cüce yıldızların çevresindeki küçük gezegenlerin bir yüzü her zaman yıldıza dönüktür. Tau Ceti boyut ve parlaklığı ile çevresindeki gezegen nüfusu açısından Güneş'e benzemektedir. Keşif için Avrupa Güney Gözlemevine ait HARPS tayfölçeri ve Hawaii'deki WM Keck Gözlemevindeki HIRES aleti verileri kullanıldı. Yeni çalışma Astronomical Journal'da yayınlandı. 3 Yorumlar Gerçekten güzel keşifler. Astronomi biliminde ötegezen keşifleri yıldız gibi parlıyor. Güneşimize en yakın yıldız 4.7 ışık yılı uzaklıkta. Tau ceti 12 ışık yılı. Umarım gün gelir insanlık ışık yıllarını aşabilecek teknolojiyi bulabilirler. Cocuklugumda Stargate'i cok severek izlerdim. Surekli de Tau Ceti gezegenlerine giderlerdi. Gercek olacak galiba. 😀 Evet geçekten çok keyifli bir diziydi. Uzay Yolu ile beraber izlediğim en iyi dizilerden biri."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/dort-yildizli-bir-gezegen-daha/", "text": "Gökbilimciler dört yıldızlı bir sistemde bulunan bir gezegen keşfetti. Böylece dörtlü yıldız sisteminde keşfedilen gezegen sayısı ikiye yükseldi. Aslında bu gezegen daha önce üç yıldızdan oluşan bir sistemin üyesi olarak onaylanmıştı. Ancak gökbilimciler sistemde dördüncü bir yıldızın varlığından kuşkulanıyordu. Veriler çoklu yıldız sistemlerindeki gezegenlerin evrimlerinin anlaşılmasına yardımcı olacak. Birden fazla yıldızı olan bir gezegenin gelişmesinin önünde önemli zorluklar bulunmaktadır. Güneş sistemimizdeki tek yıldız olan Güneş, çevresinde sekiz gezegen bulundurmaktadır. Buna karşılık uzak ötegezegenler içinde iki ya da daha fazla yıldızın çevresinde dolananlar olabilir. Birden fazla yıldızı olan sistemlerdeki gezegenlerin gelişimini incelemek isteyen gökbilimciler ikinci kez dört yıldızlı bir gezegen belirlediler. Gezegen daha önce üç yıldızlı bir sistemin üyesi olarak tanımlanmıştı. Ancak gökbilimciler sistemde gizli dördüncü bir yıldızın olması gerektiğini hesaplamışlardı. Keşfedilen ilk dört yıldızlı gezegen KIC 4862625 NASA'nın Kepler uzay aracı verileriyle 2013'de keşfedilmişti. Son keşifle birlikte dörtlü yıldız sistemlerinde tahminlerden daha fazla gezegen olabileceği akla gelmektedir. Aslında bu keşif aynı zamanda aralarında büyük uzaklık olan ikiz yıldızlı çift yıldız sistemlerinin evrende oldukça yaygın olduğu da anlamına gelir. 30 Ari adındaki dört yıldızlı yeni gezegen sistemi, 136 ışık yılı uzakta ve Koç takımyıldızında bulunmaktadır. Sistemdeki gezegen Jüpiter'in 10 katından daha fazla kütleye sahip olup ana yıldızı çevresinde 335 günde bir dolanmaktadır. Gezegenden daha uzakta ancak ana yıldızın çevresinde dolanan bir yıldız daha bulunmaktadır. Aralarındaki uzaklık 1670 astronomik birim olan bu çift yıldızlı sistemde başka gezegenler olsa da yaşam olasılığı son derece zayıf. Bu gezegende yaşasaydık gökyüzünde gündüz bile çok parlak şekilde görülecek dört yıldız olacaktı. Yeterince büyük bir teleskopla baksaydık bu yıldızların birbiri çevresinde dolanan ikili sistemlerden oluştuğunu anlayacaktık. Son yıllarda yıldız Savaşları filmindeki Tatooine de olmak üzere birçok iki ya da üç yıldızın çevresinde dolanan gezegen keşfedildi. Birden fazla anneye sahip bu gezegenlerin yıldızları birbiri çevresinde dolanan ikili yıldızlardan oluşuyor. Bu da gökadamızda tek başına kalmış Güneş gibi yıldızlardan daha fazla sayıda ikili, üçlü yıldız sistemlerinin olduğu bilgisini kanıtlıyor, hatta beşli... Bu sistemlerde yeni oluşmaya başlayan gezegenler olabilir mi? Böyle bir şey bilinen gezegenlerin yörüngeleri izlenerek bulunabilir. Yıldızı çevresinde dolanan gezegen başka bir gezegen nedeniyle yörüngesinde tedirginlikler yaşayabilir ve yörüngesinde sapmalar oluşabilir."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/dort-yildizli-gezegen/", "text": "Yeni gezegen keşifleri gökbilimcilerin çalışmalarını daha geniş bir ölçeğe yayıyor. Daha önce amatör ve profesyonel gökbilimciler çift yıldızların çevresinde dolanan gezegenler bulmuştu. Planethunters.org web sayfasındaki verileri kullananlar profesyonel gökbilimcilere yardımcı oluyor. Bu sayfadaki verilerle harekete geçen Yale Üniversitesi'ndeki gökbilimciler dört yıldızlı bir sistemde dolanan bir gezegen keşfetti. Şimdiye kadar çift yıldızların çevresinde dolanan altı gezegen keşfedilmişti. PH1 gezegeni, Yale önderliğinde gerçekleştirilen Kepler verilerini paylaşım programı verilerini yorumlayan bir vatandaş tarafından keşfedilmişti. NASA'nın Ames Araştırma Merkezi'nden Kepler Bilim ekibi üyesi Natalie Batalha: Bu Gezegen Avcıları ekibi için bir dönüm noktasıdır. Kepler'in ilk gezegeni keşfettiğinin yıl dönümünde böylesi önemli bir keşif geldi. En önemlisi de keşfin bilimciler ile normal vatandaşın bilim aşkının bir meyvesi olmasıdır diyor. Neptün'den daha büyük bir gaz devi olduğu düşünülen PH1, yıldızı çevresindeki bir turunu 137 günde tamamlıyor. Gezegenden Dünya-Güneş uzaklığının 900 katı uzaklığında sistem üyesi diğer çift yıldız bulunuyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/dortluk-yagmuru-basladi/", "text": "Hava bugünlerde kapalı, yine de bilginiz olsun: 2014'ün ilk meteor yağmuru başlıyor. Aslında bu cümle yanlış oldu. Çünkü meteor yağmuru birkaç gün önce başladı. Ama Bir şey kaçırmadınız, 3-4 Ocak'ta 'kayan yıldız' sayısı maksimuma ulaşacak. Dörtlük meteor yağmuru en iyi 3 Ocak günü sabaha doğru gözlenecek. Bu tarihte bulunduğunuz yer yeterince karanlık yani ışık kirliliğinden uzaktaysanız saatte 60 ile 120 'kayan yıldız' sayabilirsiniz. Bu da yılın en iyi meteor yağmurlarından sayılan Perseid ve İkizler yağmurlarıyla yarışacak bir sayı. Meteor yağmurları aslında kuyrukluyıldız kalıntılarıdır. Kuyrukluyıldızlar Güneş çevresinde dolanırken yüzeylerinden sağa sola külleri saçılır. Dünya olağan yörüngesinde dolanırken bu kalıntı topluluklarının içine dalar. Böylece Dünyamız kuyrukluyıldız parçalarıyla tanışır. Yüksek hızlarda atmosfere giren bu kalıntılar atmosferdeki sürtünme nedeniyle alev alırlar ve biz de onların ateşini birkaç saniyelikde olsa görürüz. İyi seyirler."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/dunya-benzeri-bir-gezegende-ilk-atmosfer-taramasi/", "text": "Hubble uzay teleskopu bu sefer hedefini ötegezegenlerin atmosferleri olarak belirledi. Yeni çalışmada Dünya büyüklüğündeki gezegenlerin atmosferleri için tarama yapıldı ve yaşam olma şansını arttıran çeşitli ipuçları üretildi. 40 ışık yılı uzağımızdaki Trappist-1b ve Trappist-1c karasal gezegenlerinin atmosferlerinde hidrojenin egemen olmadığını keşfetti. Baltimore'daki Maryland Uzay Teleskopu Bilim Enstitüsünden Nikole Lewis: Hidrojen ve helyumun az olması bu gezegenlerdeki yaşam olasılığını arttırmaktadır. Eğer atmosferleri hidrojen-helyumun egemenliği ile kurulmuş olsaydı yaşamı barındıracak potansiyele sahip olamazlar diyor. Gezegenlerin atmosfer bileşenlerini belirlemek için Hubble'ın Geniş Alan Kamerası 3 ile alınan yakın kızılötesi ışıktan yararlanıldı. Bu ışığın çözülerek atmosferin kimyasal özellikleri için tayfölçer kullanıldı. Atmosferin hangi bileşenlerden oluştuğunun anlaşılması için daha uzun süreli gözlem gerekse de, ilk etapta hidrojen ve helyumun az olması araştırmacıları heyecanlandırmaya yetti. NASA Genel Merkezinden Geoff Yoder: Bu gözlemler gezegenlerin Dünya gibi kayalık ve hayatı destekleyecek yapıda olup olmadığı gibi önemli noktaların açığa çıkmasını sağlayacak umut verici bir adımdır diyor. Gezegenler, Kova takımyıldızında ve en az 500 milyon yıl yaşındaki kırmızı cüce yıldızın çevresinde dolanıyor. Bu gezegenler 2015 yılında ESO'nun Şili'deki Belçika'nın kontrol ettiği kısaca TRAPPIST olarak bilinen gözlem aracı ile keşfedilmişti. Gezegenlerin yıldızları çevresindeki yörünge dönemleri ise TRAPPIST-1b için 1,5 gün ve TRAPPIST-1c için 2,4 gündür. Gezegenler yıldızlarına Dünya-Güneş uzaklığının 20 ile 100 katı daha yakındırlar. Ancak yıldızın küçük olması nedeniyle gezegenlerin biri ya da muhtemelen her ikisi de ılık bölgede yer almaktadır. Yani gezegenlerde bir havuza atlayıp serinleme olanağınız olabilir. Gökbilimciler için 4 Mayıs şanslı bir gündü. Çünkü yıldızın gezegenleri o gün geçiş yaparak atmosferlerinden süzülen ışığı dünyaya iletti. Her iki yılda bir meydana gelen bu çift geçiş, atmosferlerin özelliklerini ortaya çıkaracak birleşik sinyalin oluşmasını sağladı. Araştırmacılar hidrojen ağırlıklı ince atmosferleri ve Dünya ile Venüs gibi ağır elementlerden oluşmuş atmosferleri Hubble ile izlemeyi sürdürüyor. NASA'nın Goddard Uzay Uçuş Merkezinden Hannah Wakeford: Daha fazla veri ile belki de derinlerdeki metan ve suyun izine rastlayabiliriz diyor. Gelecekte göreve başlayacak olan NASA'nın James Webb uzay teleskopu da dahil olmak üzere gelişmiş teleskoplarla atmosferlerdeki potansiyel biyoimzalar, örneğin karbondioksit, su buharı, metan gibi karmaşık yapıları gözleyebileceğiz. Webb, yaşam değerlendirmesi gezegenin sıcaklığı ve yüzey basıncını ana etken alarak değerlendirir. Bu gezegenler, 1000'den fazla kırmızı cüce yıldızı tarayan Ultra Soğuk Yıldızlar araştırması kapsamında elde edilen verilerin % 15'i taranarak keşfedilmişti. Dünya büyüklüğündeki gezegenlerin ayrıntılı olarak incelenmesi ve yaşama uygun olup olmadıklarının anlaşılmasında bu dünyalar referans alınabilir. Hubble ile bu dünyaları keşfedip, Webb ile ayrıntılarına ulaşılabilir diyor Wit."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/dunya-benzeri-gezegen-bulduk-gibi/", "text": "Kaliforniya Santa Cruz Üniversitesi gezegen avcılarından oluşan bir ekip, yakın bir yıldızın yaşam bölgesi içerisinde 3 Dünya kütlesinde bir gezegen olduğunu keşfetti. Keşif dünyanın en büyük teleskoplarından biri olan Hawai'deki WM Keck Gözlemevi'nde on yıldan bu yana süren gözlemler sonucunda gerçekleşti. NASA ve Ulusal Bilim Kuruluşu tarafından desteklenen araştırma sonucunda gezegen sıvı suyun bulunabileceği bölgede bulundu. Yeni keşfedilen gezegenin varlığı onaylanırsa, bu Dünya benzeri ve yaşam olasılığı yüksek olarak keşfedilen ilk gezegen olacak. Gökbilimciler için yaşanabilir gezegen ileride insanın yaşamını sürdürebileceği yer anlamına gelir. Yaşanılabilirliği etkileyen birçok etken olmasına karşılık bunların en önemlisi su ve atmosferdir. Keck I Teleskopu ile HIRES tayfölçeri yardımıyla gerçekleşen Gliese 581 yıldız sistemine ait gözlemler 11 yıl önce başladı. Gliese 581 yıldızı bir kırmızı cücedir. Tayfölçer ile gezegenlerin varlığı dikine hız yöntemiyle keşfedilebiliyor. Bir yıldızın çevresinde dolanan gezegen, yıldızın sallanmasına neden olur. Böylesi karmaşık ve içiçe girmiş hareketleri algılamak zorunda kalan gökbilimciler aynı zamanda farklı yöntemlerle de gezegenlerin çeşitli özelliklerini belirlemeye çalışır. NASA'nın Keck proje ekibinden Mario R. Perez: Keck ile yapılan uzun dönemli gözlemler ile yakın yıldızların sallanması gözlenip olası gezegenleri ortaya çıkarılır. Bu keşifle Keck ötegezegen avı için mükemmel bir araç olduğunu gösteriyor diyor. Santa Cruz Üniversitesi'nden Astronomi ve Astrofizik profesörü Steven Vogt: Elde ettiğimiz sonuçlar gezegenin çok büyük bir olasılıkla yaşanılabilir bir gezegen olduğunu gösteriyor. Böylesi yakınımızdaki bir gezegeni bulabildiğimize göre daha birçokları olmalıdır diyor. Gliese 581 yıldızı çevresinde dolanan iki gezegen bulundu. Yıldızın gezegen sayısı böylece 6'ya yükseldi. Gezegenlerin yıldızı çevresindeki yörüngeleri ise neredeyse daireseldir ve bu da Güneş Sistemi ile benzerlik gösterir. Yeni keşfedilen Gliese 581g, 3-4 dünya kütlesinde olup yörünge dönemi 37 günden azdır. Bu küğtlesiyle gezegenin kayalık olduğu ve tutabilceği bir atmosferi olduğu düşünülüyor. Gliese 581 yıldızı 20 ışık yılı uzaklıkta ve Terazi takımyıldızında yer alıyor. Yıldızın daha önce soğuk olan d ve sıcak olan c gezegenleri tespit edilmişti. Gökbilimciler buna karşılık d gezegeninin güçlü ve kalın bir atmosferi varsa sera etkisi nedeniyle yaşamın oluşabileceğini gözardı etmiyor. Gliese 581g ise yaşam alanının tam ortasında bulunuyor. Gezegen yıldızına kilitlenmiş olarak dolandığından yarısı sürekli gündüz diğer yarısı ise sürekli gece durumundadır. Bu durumda da yaşam için en elverişli yer gölge ile ışık arasındaki çizgiye yakın yerler olacaktır. Konuyla ilgili ayrıca Bulutsu'daki açıklamaya da göz atabilirsiniz. Kaynak: NASA 9 Yorumlar yaşanabilir gezegeni bulmak 2000 yılı buldu oraya ulaşabilmekte heralde bi o kadar sürer tabi o zamana kadar dünyamız kalırsa Ümit bey öncelikle Astronomi bilimi ile ilgili olarak böyle bir güzel site hazırladığınız için size teşekkür ediyorum.Web sitenizdeki bu güzel çalışmlarınızın devamını diliyorum.İlgi ve merakla tüm haber ve makallerinizi okuyorum....size sormak istediğim şey ; Gliese 581 yıldızını elimizdeki teleskoplarla (mesala 25 cm ayna çaplı bir teleskopla) görme şansımız varmı?Bu yıldızı teleskobunuzla görme imkanınız oldumu? Fehmi bey, Gliese 581 bir kırmızı cücedir ve görünür parlaklığı 11.6. Dolayısıyla elinizdeki teleskopla hele kiş günümüz atmosfer şartlarında bu yıldızı görmeniz olanaksız. Ancak biliyorsunuzdur belki, bilmeyenler için söyleyelim. Başka bir gezegeni olan yıldızı örneğin Fomalhaut'u çıplak gözle bile görebilirsiniz. Teknoloji ilerledikçe, imkanlar arttıkça Dünya dışı yaşama da bir o kadar yaklaşıyoruz. Bu aynı yüzyıllar önce Dünyanın düz olduğunun tartışıldığı gibi bir konu aslında. Sadece cahildik, öğrendik. Ancak Dünyada gözden gelemeyeceğimiz ve insanların büyük çoğunluğunda bir yıkım olacak inanç sistemi yatıyor. Belki de bilim insanları bazı keşiflerini sıradan insanlara söyleyecek kelimeleri bulamıyorlar. Yeni keşfedilen gezegenin varlığı onaylanırsa,bu Dünya benzeri ve yaşam olasılığı yüksek olarak keşfedilen ilk gezegen olcak. Peki bu gezegen tam olarak keşfedilemedi mi hocam?Yani bu cümleden o anlam çıkıyo gibi.. Gezegen ötegezegenler arasına eklendi. Yani şu an varlığı kabul edilmiş. Şu anda yaşam olasılığı yüksek ve kayalık bir gezegenimiz var. Ancak zaman içerisinde farklı yöntemler kullanılarak da gezegenin varlığı kesinleştirilebilecek. Keşfedilen yeni gezegen Gliese 581'in bir üyesi. Daha önce c gezegeni ve d gezegeniyle ilgili yaşam olasılığından bahsediliyordu. Ancak bu gezegenler yaşam alanının sınırında yer alıyor. Yeni bulunan g gezegeni ise yaşam alanı içerisinde yer alıyor. Üstelik kütle değeri gezegenin kayalık olduğunu gösteriyor. hocam 2007 yılında keşfedilen glise 581c adlı dış gezegenin ailesinden mi bu keşfedilen yeni gezegenler ?o zamanlarıda glise 581 c için gazete ve haber bültenlerinde yer verilmişti.o zamanda glise 581c için aynı haberler çıkmıştı.bilim teknik dergisinin bi sayısındada gezegenin yaşanılabilir olduğunu yazıyodu. hatta yanılmıyosam ukraynada o yıldız ve dolayısıyla gezegenine radyo sinyalleri gönderilmişti. bizim gibi akıllı varlıklar varsa cvp versinler diye.tabii bu sinyalin bize cvp olarak gelmesi için 50 sene beklememiz gerektiğide belirtiliyodu:) Aman Tanrım bu çok güzel bi haber.Çok heycanlandım 😀 belkide 4 sefer falan okumuşumdur.Gelicek haberleri sabırsızlıkla bekliyor olacağım 🙂"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/dunya-benzeri-gezegen-kesfi-icin-bir-oneri/", "text": "Bir grup gökbilimci diğer yıldızların çevresindeki olası dünya benzeri gezegenleri saklayan toz bulutlarını tespit edebilmek için yeni bir yöntem geliştirdi. Mevcut yöntemler parlaklık arar ve şans eseri daha az parlak diskleri görür. Gökbilimciler Güneş Sistemi dışındaki Dünya benzeri gezegenlerin keşfindeki zorluğu aşmaya çalışıyor. Arizona Üniversitesi'ndeki gökbilimcilerin başını çektiği uluslararası ekip yüzeyinde sıvı su olan uygun şartlardaki gezegenleri keşfetmek için yeni bir yöntem önerdi. Yakın yıldızların çevresinde dolanan karasal gezegenler genellikle sistemi ve gezegenleri saran geniş toz bulutları içindedirler. Bu bulut çoğunlukla asteroit ya da kuyrukluyıldızların çarpışması sonucunda parlar. Çalışma ekibinden Denis Defrere: Şu anki teknoloji sadece Güneş Sistemi'nden birkaç bin kat daha parlak olan bulutları algılar diyor. Bu parlak bulutları görmek kolaydır ancak bulutlar arasında saklanan gezegenlerin keşfini de zorlaştırır. Biz parlak bulutlardan daha çok sönük bulutlara bakarak gezegenleri görebileceğimizi öne sürüyoruz. Arizona Üniversitesi Steward Gözlemevi'nden profesör Phil Hinz: Bir yıldız çevresinde toz diski varsa bu kayalık bir enkazın göstergesi olup orada dünya büyüklüğünde gezegen olma olasılığını da arttırır diyor. Önceki gözlemler bu gezegenlerin çok sayıda olduğunu gösteriyor. Sadece bu görevi üstlenmiş bir teleskopla, gökyüzünün belirli bir alanına bakma şansınız olsaydı, çok sayıda gezegen bulabilirsiniz. Hizn ve Defrere Güneş Sistemi'nden birkaç bin kat daha parlak yerlerde değil 10 kat daha sönük bulutlar üzerinde keşif yapabilecek bir araç üzerinde çalıyorlar. Bu görüntü sisin arkasındaki deniz fenerinin önünden geçen bir ateş böceğinin görülmesi demektir diyor Defrere. Sıvı su barındırabilecek Dünya benzeri gezegenleri bulabilmek için gelecekte uzaya gönderilecek teleskoplarla daha ayrıntılı gözlem yapabileceğiz. Amacımız toz diskleri arasında gizlenen bulunması zor olan gezegenleri keşfedebilmek. Sönük bulutlar yıldızlarına göre 10.000 kat daha az parlak olabilir. Bu da yıldızın parlaklığı altında keşif yapmayı zorlaştırır. Hinz'e göre hedef Dünya benzeri kayalık gezegenlerin doğrudan resmini alarak yüzey yapısı ve sıcaklığı gibi özellikleriyle suyun varlığını alınan ışığın tayfıyla görebilmek. Bunu yapabilmek ancak bu şartlarda görüntü alabilen uzay teleskopu ile mümkündür. Hedefimiz toz bulutu içinde saklanan gezegenden gelen ışığı ayırt ederek gereken altyapı çalışmasını yapmaktır. Yıldızdan gelen ışığı kapatırsanız toz bulutundan gelen ışığı görebilirsiniz. Yıldız ve toz bulutundan ışığı ayırt edebilmek için gelen kızılötesi ışığın 10.000 kat daha az olduğu durumu çalışmalıyız. Ekip 25 ışık yılı uzaklıktaki Fomalhaut yıldızı çevresindeki toz bulutunu tespit etmek için Hawai'deki Keck Gözlemevinin iki büyük teleskopundan yararlandı. Fransa Gronable'deki Planetologie et d'Astrophysique Enstitüsü'nden Jeremy Lebreton: Avrupa Güney Gözlemevi'nin Çok Büyük Teleskopu'nun interferometresi gözlemleri Fomalhaut yıldızına yakın bir yerde parlak toz bulutu olduğunu gösterdi diyor. Keck İnterferometresini kullanarak Güneş'e yakın yıldızlardan Fomalhaut çevresinde bizim Asteroit Kuşağı'na benzer az parlak ve büyük bir bulut olduğunu gördük. Bu kuşak bölgede yer alması muhtemel gezegenlerle etkileşim halinde olabilir."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/dunya-benzeri-gezegenler-dunyaya-gercekten-benziyor/", "text": "Dönme eksenine yönelik yapılan çalışma iki gezegenin iklim ve mevsimsel anlamda çok kararlı olduğunu gösteriyor. 500 ışık yılı uzaklıktaki gezegen Dünya'ya çok benziyor. Yıldızının yaşam alanı içerisinde olan Kepler-186-f keşfedilen Dünya büyüklüğündeki ilk gezegendir. Bu bilgi gezegende sıvı suyun olabileceği anlamına gelir. Georgia Teknoloji Enstitüsünde gerçekleştirilen bir çalışma ile gezegenin dönme ekseni dinamiklerini belirlemek için çeşitli simülasyonlar kullanıldı. Bu dinamikler gezegenin dönme ekseninin ne kadar eğimli olduğunu ve zamanla ne kadar değiştiğini belirler. Dönme ekseni güneş ışığının yüzeye nasıl çarptığından sorumlu olduğundan mevsim ve iklimler için önemlidir. Araştırmacılar Kepler-186f'nin dönme ekseninin Dünya'da olduğu gibi kararlı olduğunu, yani gezegendeki mevsim ve iklimlerin değişken olmadığını gösterir. Ekip aynı bilginin 1200 ışık yılı uzaklıktaki Kepler-62f için de geçerli olduğunu düşünüyor. İklim için dönme ekseninin eğimi neden önemlidir? Dönme eksenindeki büyük değişkenlik Mars gibi sulak bir gezegenin çöle dönmesinin en önemli etkenlerinden biri olabilir. Çalışma ekibinden yardımcı doçent Gongjie Li'nin yüksek lisans öğrencisi Yutong Shan: Mars, Güneş Sisteminde yaşam alanı içinde yer alıyor. Ancak eksen eğimi çok kararsız, sıfır ile 60 derece arasında değişiyor. Bu da muhtemelen Mars'ın atmosferinin bozulmasına ve yüzeydeki suyun buharlaşmasına katkı sağladı diyor. Dünya'nın eksen eğimi ise 22,1 ile 24,5 derece arasında değişmektedir. Bu değişim ise 10 bin yıl sürmektedir. Bir gezegen yıldızı çevresinde dolanırken sistemdeki diğer gezegenlerle kütle çekimsel etkileşimler içine girerek salınım yapabilir. Mars ve Dünya, Merkür ve Venüs birbirlerine benzer kuvvetler uygular. Bunun sonucunda da dönme ekseni eğiminde değişimlere neden olabilir. Bu etki Dünya'da Ay gibi büyük uydunun etkisi nedeniyle yumuşar. Ancak Mars'ın böylesi büyük bir uydusu yoktur. Li: Her iki ötegezegenin komşu gezegenlerle zayıf bir etkileşim içinde olduğunu yani Mars ve Dünya'dan çok farklı olduklarını biliyoruz. Henüz uydularının olup olmadığını bilmiyoruz. Hesaplarımız uyduları olmasa bile Kepler-186f ile 62f'nin dönme eksenlerinin on milyonlarca yıl sabit kalacağını gösteriyor diyor. Kepler-186f'nin çapı Dünya'nınkinden %10 daha küçüktür. Kütlesi, bileşimi ve yoğunluğu bilinmiyor. Yıldızı çevresinde 130 günde bir dolanır. Gezegenden yıldızın, Dünya'da Güneş batarken ki kadar parlak göründüğü tahmin ediliyor. Kepler-186f beş yıldızlı bir sistemin parçası olarak Kuğu takımyıldızı yönündedir. Kepler-62f, 2014'de 186f keşfedilene kadar büyüklük açısından Dünya'ya en yakın gezegendi. 62f gezegenimizden %40 daha büyük olup muhtemelen kara ve okyanusa sahiptir. Li: Çalışmamız ötegezegenlerin iklim kararlığını araştırma ve potansiyel yaşanabilir yakın dünyaların anlaşılmasına katkı sağlamaktadır diyor. Her şeye rağmen düzensiz mevsimlerin olması yaşamın oluşmasına engel olduğunu düşünmüyoruz. Yeryüzünde bile yaşam oldukça çeşitlidir, olağanüstü şartlarda bile inanılmaz yaşam biçimleri olduğunu biliyoruz. Yine de ise iklimi kararlı olan bir gezegenden başlamak daha kolay olacaktır diyor Shan."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/dunya-buyuklugundeki-ilk-gezegen-kesfedildi/", "text": "Kepler, başka bir yıldızın yaşam alanı içinde bulunan ilk Dünya büyüklüğündeki gezegenini keşfetti. Yaşam alanı içinde yer alan bir gezegen sıvı suyu bulundurabilir. Dünya büyüklüğündeki Kepler-186f yıldızının yaşam alanı içinde yer alıyor. Daha önce de yaşam alanı içinde gezegenler bulunmasına karşılık bunların en küçüğü bile Dünya'dan yüzde 40 daha büyüktü. Bu nedenle Kepler-186f en azından büyüklüğü bakımından Dünya'yı andıran ilk gezegendir. NASA Genel Merkezi'ndeki Astrofizik Bölümü yöneticisi Paul Hertz: Kepler-186f keşfi yeni dünya keşiflerinin de habercisidir. Gelecekteki Ötegezegen Geçiş Tarama Uydusu ve James Webb Uzay Teleskopu gibi araçlarla daha fazla kayasal gezegen keşfi, bunların atmosfer ve yüzey yapıları incelenebilerek gerçekten Dünya gibi olan gezegenleri bulma yolunda önemli adımlar atılacaktır diyor. Kepler-186f'nin büyüklüğü bilinse de henüz kütle ve yüzey yapısı hakkında bilgi sahibi değiliz. Önceki araştırmalara göre gezegenin karasal olması muhtemel görülüyor. NASA'nın SETI Enstitüsü'nden Elisa Quintana: Şimdilik yaşamın olduğu tek yer biliyoruz: Dünya. Güneş Sistemi dışında araştırma yaparken de Dünya benzeri gezegenleri bulmaya çaba gösteriyoruz. Yaşam alanı içinde ve üstelik Dünya büyüklüğünde olan bir gezegen keşfi çok önemli bir adımdır diyor. Kepler-186f'nin bulunduğu Kepler-186 sistemi Dünya'dan yaklaşık 500 ışık yılı uzaklıktadır. Dört gezegen arkadaşının olduğu 'f' gezegeninin yıldızı ise Güneş'in yarı boy ve kütlesindedir. Yıldız, Samanyolu'ndaki yıldızların yüzde 70'ini oluşturan M sınıfı ya da kırmızı cüce sınıfındadır. M cücelerden çok fazla var. Gökadadaki başka bir yaşam izini, bir M cüce yörüngesindeki gezegende bulabiliriz diyor Quintana. Dünya'nın Güneş'e göre uzaklığının üçte biri uzaklıktaki yörüngesinde dolanan Kepler-186f'nin yörünge dönemi 130 gündür. Gezegen, yıldızından Dünya'nın Güneş'ten aldığı kadar enerji almaktadır. Buna karşılık Kepler-186f'nin öğle zamanındaki yıldızın görünen parlaklığı, Güneş'in batmadan bir saat önceki parlaklığı kadardır. Çalışma ekibinden Thomas Barclay: Bir gezegenin yaşam alanında olması yaşanabilir olması anlamına gelmez. Gezegenin sıcaklığı atmosferinin özelliğine bağlıdır. Kepler-186f'yi şimdilik Dünya'nın kardeşi yerine yeryüzünün ikizi olarak kabul etmeliyiz. Gezegenin Dünya'ya benzer özellikleri var diyor. Sistemdeki diğer gezegenler Kepler-186b, Kepler-186c, Kepler-186d ve Kepler-186e ise sırasıyla yıldızlarının çevresinde 4, 7, 13 ve 22 günlük dönemlerle dolanırlar. Güneş benzeri yıldızın çevresinde Dünya benzeri gezegen bulma adımını kimyasal özellikleriyle ikiz Dünya keşifleri izleyecek. Kepler Uzay Teleskopu 150.000'den fazla yıldızın parlaklığını ölçerek Güneş benzeri yıldızların çevresinde yeni dünyalar arayan NASA'nın ilk gezegen avcısı teleskopudur."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/dunya-ve-ay-birlikteligi/", "text": "NASA'nın bir gözlem uydusu Ay'ı Dünya'nın aydınlık tarafından geçerken görüntüleyerek özel bir görüntü elde etti. Bu sırada Ay'ın Dünya'dan görülmeyen tarafı görüntülendi. Bu özel görüntü Derin Uzay İklim Gözlemevi uzay aracındaki Dünya Polikromatik Görüntüleme Kamerası , dört megapiksel CCD kamerası ve teleskopu ile Dünya'dan 1,5 milyon kilometre uzaktan elde etti. DSCOVR aracının asıl amacı güneş rüzgarını izlemektir. Araç Dünya'nın ozon tabakası, bitki örtüsü, bulut yüksekliği ve kuzey ışıklarını izlemektedir. Araç Dünya çevresinde dolandığı için yılda iki kez bu tür görüntüler üretebilecek. Görüntülerde Ay, Kuzey Amerika yakınındaki Pasifik Okyanusu üzerinde hareketlenirken görülüyor. Dünya'nın yörünge eğimi nedeniyle Kuzey Kutbu sol üst köşededir. Ay'ın Dünya'ya göre görülmeyen kısmı Sovyet Luna 3 aracının 1959 yılında fırlatılmasına kadar görülmemişti. O zamandan bu yana birçok uzay aracı Ay'ın bu kısmını görüntüledi. Ay Dünya'ya kilitli dolandığından yerdeki gözlemci her zaman uydumuzun aynı tarafını görmektedir. Bu ise Ay'ın dönme süresi ile Dünya çevresindeki dolanma süresinin aynı olması demektir. Buna benzer bir görüntü en son NASA'nın Derin Darbe uzay aracı ile Mayıs 2008'de 50 milyon km uzaklıktan elde edildi. Bu görüntüde Ay'ın bir kısmı güneş ışığı tarafından aydınlanmıştı. Dünya'nın doğal rengi kameranın çektiği kırmızı, mavi ve yeşil renkteki üç ayrı monokromatik pozla üretildi. Ay'ın hareketi ise yaklaşık 30 saniye arayla alınmış üç görüntüyle oluşturuldu. Hareketli görüntüye dikkatle bakıldığında Ay Dünya'nın sol altında belirdiğinde kenarında kırmızı renkte bir çizgi ve Dünya'yı terk ederken yeşil bir çizgi görülür. Bu ise renk birleştirilmesinden kaynaklanan normal bir sonuçtur. Ay'ın karanlık tarafında karanlık ovaları ya da denizlerine pek rastlanmaz. Bunun yerine ilk etapta göze çarpan Tsiolkovskiy ya da Jackson krateri gibi bol sayıda krater ve dağ bulunur. NASA'nın Goddard Uzay Uçuş Merkezi'nden DSCOVR projesi bilim insanlarından Adam Szabo: Ay'ın şaşırtıcı kadar parlak olduğunu görüyoruz. Ancak karanlık uzayda Dünya elbette uydumuzdan daha parlaktır diyor. EPIC gelecek aydan itibaren düzenli gözlemlere başlayacak ve bunlar internet sayfasında yayınlanacak. Kamera ile gezegenimizin farklı bölgelerine ait farklı açıdan alınmış görüntülerine ulaşabileceğiz."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/dunya-ve-ay-daha-gec-donemde-olusmus/", "text": "Gökbilimciler, Dünya ve Ay'ın büyüklüğü Mars-Venüs arasında olan iki gezegenin çarpışması sonucu oluştuğuna ilişkin yeni bir kuram ürettiler. Mevcut çalışmalar çarpışmanın Güneş sistemi oluştuktan 30 milyon yıl gerçekleştiğini söylüyordu. Ama yeni araştırmalarla Dünya ve Ay'ın Güneş sistemi oluştuktan 150 milyon yıl sonra oluştuğunu gösteriyor. Araştırma, Kopenhag Üniversitesi'ne bağlı Niels Bohr Araştırma Enstitüsü'nden Tais W. Dahl ve Kaliforniya Teknoloji ve Enstitüsü'nden David J. Stevenson işbirliği ile gerçekleşti. Dahl: Biz çalışmayı, Dünya ve Ay'ın yaşını ortaya çıkarabilmek için demir çekirdek ve birbirlerine karışmış kaya yüzeylerdeki tungsten izotoplarını kullanarak tespit ettik diyor. Güneş sistemi'ndeki cüce gezegenlerin diğer gezegenlerden oluştuğu düşünülmektedir. Küçük gezegenlerin çarpışmaları ve birbiri içinde erimesi ile daha büyük gezegenler oluşmuştur. Dünya ve Ay'ın büyüklükleri Mars ve Venüs arasında olan iki gezegenin çarpışması sonucunda oluştuğuna inanılmaktadır. İki gezegenin de demir ve silikat içeren metal çekirdeğini saran kaya mantodan oluştuğu düşünülüyor. Peki, bu çarpışma nasıl ve ne zaman oldu? Çarpışma süresi 24 saatten az sürmüş ve 7000 C derece sıcaklığındaki dünya ile diğer gezegenin kaya ve metal çekirdekleri kaynaşarak birbiri içinde erimiş olmalıdır. Çarpışma sırasında taş kütle ile demir kütlesi birbirine karışmış olabilir mi? Dünya ve Ay'ın yaşı Dünya mantosundaki bazı öğrelerin sınanmasıyla kestirilebilir. Söz konusu elementler radyoaktif element Hafniyum-182 ile Tungsten-182'nin izotoplarıdır. Bunlardan tunsten izotopu daha çok metallerle ve hafniyum ise kayalardaki silikat ile bağ yapar. Çarpışma sonrasında Hafniyum 50-60 milyon yıl içinde Tunsten'e dönüşerek Dünya'nın çekirdeğini metalle tanıştırdı. Peki tüm tungsten çekirdeğe mi gitti? Dahl: Gezegen çarpışma modelleriyle oluşan metal ve kaya karışımını inceledik. Dünya'nın ilk oluşumuyla tungsten izotoplarının kayalık mantoda sıvı kaya ve demir kütlelerinde bulunduğunu gördük diyor. Yeni çalışmalarla Ay'daki hafniyumun tümünün çarpışma ile birlikte tungstene dönüştüğü görüldü. Bu sonuçlar çekirdeği 10 km'den daha büyük olan gezegenler arasında gerçekleşen çarpışmalarla emülsiyona* dönüşmediğini ve bu nedenle dünyanın demir çekirdeğinin (% 80-99) oluşum sırasında mantodaki kayalık maddedeki tungstenin tamamını çıkaramadığını gösteriyor diyerek ekliyor Dahl. Araştırma sonucu Dünya ve Ay'ın düşünülenden çok sonra oluştuğunu gösteriyor. Bu da Güneş Sistemi'nin oluşumundan 150 milyon yıl sonraya denk geliyor. Kaynak: Science Daily *Emülsiyon: Birbiri içinde çözünmeyen iki sıvının karışımı."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/dunyadaki-elementler-her-yerde-var/", "text": "Dünya'daki en güçlü teleskoplarla yapılan araştırmaya göre Dünya'nın yapıtaşları 'oldukça normal' maddeden oluşmuş görünüyor. Bilim insanlarının ölçümünü yaptığı 456 ışık yılı çapındaki 18 farklı gezegen yapısında Dünya ile benzer özelliklere sahip elementler olduğunu belirlendi. Dünya'ya benzer gezegen bulma adına yapılan bu çok ayrıntılı çalışma ile gezegenlerin doğumundan gelişimine kadar ki sürecin izlenmesi amaçlanıyor. Bunun için gezegenlerin temel ve ortak bileşenleri taranıyor. Bilim insanları bazı yıldızların, Güneş Sistemindeki gibi gezegenlerinin olabileceğini düşünüyordu ki ilk gezegen keşfi 1992'de geldi. Çalışma ekibinden Siyi Xu: Bu uzak diyarları doğrudan gözlemek zordur. Çok uzakta olmaları ve bağlı oldukları yıldızın parlak ışığı gezegeni çalışmamızı engellemektedir. Bu nedenle dolaylı yöntemlere başvurmak gerekir diyor. Bu gibi nedenlerden dolayı araştırmacılar gezegen yapıtaşlarının beyaz cüce yıldızlardan kaynaklanan sinyalden nasıl etkilendiğini ortaya çıkarmaya karar verdi. Bu tür yıldızlar hidrojen ve helyumunun çoğunu yaktığı için küçülmüş yoğun yıldızlardır. Güneş, yaklaşık 5 milyar yıl sonra bir beyaz cüceye dönüşecek. Beyaz cücelerin atmosferleri hidrojen ve helyumdan oluşmasına rağmen oldukça temiz ve net tayfsal sinyal vermektedir. Yıldız soğudukça gezegenler, asteroitler, kuyrukluyıldızlar ve diğer cisimlerden malzeme çekmeye başlar. Bu malzeme yıldızın çevresinde tıpkı Satürn'ün halkası gibi toz diski oluşturur. Böylece yıldızın görünümü değişmeye başlar. Değişim süresince yıldızdan alınan tayfsal sinyal değişeceğinden malzemenin yapısını ve hatta miktarını bile ölçmenize izin verir. Bu ölçümler bir asteroit gibi küçük cisimlerin yapısını gösterecek kadar hassastır diyor Xu. Ekip Hawaii'deki Keck teleskopu ile Hubble teleskopunun tayfölçerlerinden yararlandı. Siyi Xu: Bu çalışmada beyaz cücelerin toz disklerine baktık. Bu yıldızların çoğunda kalsiyum, magnezyum ve silikon olduğunu belirledik. Sistemlerin birinde suyun izine de rastlayabilirdik ama henüz ona sıra gelmedi. Buna rağmen sistemlerin çoğunda su olması muhtemel. Örneğin 170 ışık yılı uzaklıktaki bir yıldızda tıpkı Halley kuyrukluyıldızında olduğu gibi karbon, azot ve su olduğunu belirledik. Dünya'da olduğu gibi... Bu kimyasal elementlerin ölçülmesi yeryüzünü oluşturan yapının diğer gezegen sistemlerinde de olduğunu gösteriyor. Görünen o ki bu durum oldukça normal. Gökadamızda başka yerlerde dünya benzeri gezegen olduğuna inancımız daha da güçlendi. Çalışma devam ediyor. Şimdi Gaia'nın devrim niteliğindeki 1,7 milyar yıldıza ait gözlem verilerini ele alacağız. Böylece beyaz cüceleri daha yakından tanıyabileceğiz."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/dunyadaki-mars/", "text": "İnsanoğlu bir gün Mars'a gidecek mi? Giderse ne gibi zorluklara göğüs gerecek? Mars gibi zorlu koşullara sahip bir gezegende yaşamak için ne gibi psikolojik sorunlarla boğuşacak? Son yıllarda bilim insanları uzak gezegenlere olası yolculukların nasıl olacağını Dünya üzerindeki zorlu bölgelerde denemeler yaparak test ediyor. Bazen özel oluşturulmuş odalarda, bir uçakta ya da Antarktika'daki izole bir mağarada hayatta kalmanın insan üzerindeki etkisi, zorluk derecesi ölçülüyor. Üstteki fotoğrafta Alman Havacılık ve Uzay Merkezi'nde görevli bilim insanlarından Lucie Poulet, Manoa'daki Hawaii Üniversitesi ile yürütülen Mars benzetim programında görevlidir. Altı kişilik mürettebat bu çalışma için evlerinden çok uzağa gittiler. Bu benzetimde Mars koşullarında yaşam oluşturulmaya çalışıldı. Örneğin haftada sadece 12 dakika banyo yapmalarına izin var. Taze yiyecek yok, arkadaşları ya da eşleriyle çok sınırlı bir şekilde ve 20 dakikalık zaman gecikmesiyle görüşebiliyorlar. Uzayda sosyal hayat sınırlı, güneş ışığı yetersiz, size yardım edebilecek kimse de yok. Böylesi önemli ve zor bir görevde neler yaşanabileceğini ancak bunun gibi benzetimlerle görebilirsiniz. mürettebat 28 Temmuz'da 'Dünya'ya dönecek'. Tamamen soyutlanmış olan dünyalarında dört ay boyunca kurdukları seralarda bitki yetiştirmeye çalışıp yeni aydınlatma sistemleri üzerinde çalışacaklar. Daha sonrasında ESA'dan astronot Thomas Pesquet ve Andreas Mogenson iki hafta süresince ABD'nin Florida kıyılarında kurulu bulunan benzetimlerle yeni uzay giysilerini sualtında deneyecekler."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/dunyadaki-su-gunesten-daha-eski/", "text": "Dünya'daki yaşam için çok kıymetli bir madde olan su, ötegezegenlerdeki yaşam olasılığı açısından çok önemlidir. Dünya'daki suyun geldiği kaynağı belirlemek yaşamın ortaya çıkış basamaklarını anlama yolundaki önemli bir anahtardır. Carnegie Enstitüsü'nden Conel Alexander ve ekibi Güneş Sistemi'ndeki suyun kaynağının büyük bir olasılıkla yıldızlararası uzaydaki buz parçaları olduğunu gösterdi. Su, Güneş Sistemi içerisinde farklı hallerde bulunuyor. Dünya'da katı, sıvı, gaz halinde gördüğümüz suyu, kuyrukluyıldızlarda, Mars yüzeyinin altında, büyük gezegenlerin uydularında ve hatta Ay'da bile buz şeklinde görebiliyoruz. Kuyrukluyıldız ve asteroitlerin Güneş Sistemi'nin erken döneminde oluşmuş, değişmemiş cisimler olması gökbilimcilerin özel ilgisine neden olmaktadır. Bu cisimlerin üzerindeki buzun nasıl oluştuğu henüz yanıtlanmış değil. Güneş ve gezegenlerin doğumu onları çeviren bir bulutsunun sonucuydu. Ancak bulutsudaki suyun sistem oluşurken yok olup olmadığı, yok olduysa Güneş oluştuktan sonra ne tür kimyasal tepkimelerle yeniden oluştuğu net değildir. Bu neden önemlidir? Erken Güneş Sistemi'ndeki buz eğer yıldızlararası uzaydan geldiyse o zaman içerdikleri prebiyotik organik maddeler nedeniyle daha birçok ata disklerde de bulunmuş olmalıdır diyor Alexander. Yok eğer Güneş'in doğumunun ardından yerel bir kimyasal işlem sonrası oluştuysa o zaman benzeri süreçler başka gezegenlerde de gerçekleşmiş olabilir. Michigan Üniversitesi'nden L. Ilsedore Cleeves başkanlığındaki çalışmada Güneş Sistemi'ndeki buzların tarihi hidrojen ve ağır izotopu döteryum ele alınarak incelendi. İzotop, aynı elementin proton sayısı aynı nötron sayısı farklı olan atomlarına verilen genel addır. Kimyasal tepkimeler sırasında izotop atomlar küçük farklılıklar gösterir. Bunun sonucu olarak su molekülleri içindeki döteryum oranı oluşum koşullarını söyleyebilir. Örneğin çok düşük sıcaklıklardaki yıldızlararası ortamda yer alan su-buzu yüksek döteryum oranına sahiptir. Şimdiye kadar Güneş'in doğumu sırasında ne tür bir kimyasal işlemin gerçekleştiği ve bunun sonucunda döteryum zengini suyun oluştuğu bilinmiyordu. Ekip, süreci benzetim modeliyle ele alarak milyon yıllık süre içinde döteryumca zengin buzun oluşumunu araştırdı. Burada örnek olarak göktaşlarında da bulunan ve Dünya'ya bu cisimlerce ulaştığı düşünülen döteryum zengini suyu görmeye çalıştılar. Ancak Güneş Sistemi'nin doğumuyla oluştuğunu söyleyen kurama ait benzetim başarılı olamadı. Bulgularımız Güneş Sistemi'ndeki organik moleküllerce zengin suyun önemli bir kısmının yıldızlararası ortamdaki buzdan geldiğini ve muhtemelen başka genç gezegen sistemlerinde de olabileceğini gösteriyor diyor Alexander."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/dunyanin-ikizinde-yasam-var-miydi/", "text": "Avrupa Uzay Ajansı'nın Venüs Express uzay aracı bilim insanlarına Venüs'te bir zamanlar okyanus olup olmadığını yanıtlamak üzere yardımcı oluyor. Venüs bir zamanlar Dünya gibi yaşamı barındırabilecek şartlara sahip bir gezegen olabileceği ortaya çıktı. Dünya'nın ikizi olarak nitelendirilen Venüs aslında Dünya'dan çok farklı bir gezegen. Dünya yaşam için gerekli koşulları taşırken, Venüs cehennem sıcağı kadar sıcak yüzeyiyle adeta yüksek sıcaklığa kadar ısınmış bir mutfak fırını gibidir. Her şeye karşılık iki gezegen birkaç ortak noktayı da paylaşıyor. Boyutları neredeyse Dünya ile aynı olan gezegenle ilgili bilgimizi arttıran Venüs Express aracına bilim insanları bu açıdan çok şey borçlu. Onun yardımıyla diğer benzerlikler de bir bir ortaya çıkmaya başladı. ESA Venüs Express Görev ekibinden Hakan Svedhem: Venüs'ün temel yapısı Dünya ile benzerlik gösterir diyor. Dünya'nın dört bir yanından Fransa'ya önümüzdeki hafta içinde gelecek olan gezegen bilimciler Dünya-Venüs benzerliklerini masaya yatıracaklar. Göze çarpan en önemli fark Venüs'te çok az su olmasıdır. Dünya üzerindeki tüm okyanusları tüm gezegene eşit olarak dağıtabilseydik su derinliği 3 km kadar olurdu. Halbuki Venüs'teki tüm su buharını yoğunlaştırıp dağıtsak yalnızca 3 cm derinliğinde bir su birikintisine sahip olacaktık. Ama burada bir benzerlik var. Büyük bir olasılıkla Venüs'te milyarlarca yıl önce çok daha fazla su vardı. Venüs Express, gezegendeki suyun büyük bir kısmının uzaya kaçtığını doğruladı. Bu ise güneşten gelen morötesi ışınımın suyu oluşturan iki hidrojen ve bir oksijen atomunun ayrışmasına ve bunların da uzaya kaçmasıyla mümkün olur. Venüs Express işte bu olayı doğruladı. Venüs atmosferinden uzaya kaçan hidrojen atomunun oksijen atomundan iki kat fazla olduğunu gördü. Bunun sonucunda suyun parçalandığı kanısına varıldı. Dağılan atomlar su iyonlarına ait olmalıydı. Ayrıca gezegenin tutamadığı, kaçmaya meyilli olan hidrojenin ağır izotopunun yani döteryumun, Venüs atmosferinin üst katmanlarında fazlaca bulunduğu da belirlendi. Oxford Üniversitesi'nden Colin Wilson: Her şey Venüs'ün geçmişinde bol su olduğunu gösteriyor diyor. Tabi bu gezegende okyanusların olduğu anlamına da gelmiyor. Fransa'daki Paris-Sub Üniversitesi'nden Eric Chassefiere bir bilgisayar benzetimi ile Venüs'ü milyarlarca yıl önceye götürdü. Buna göre gezegene ve özellikle de atmosferine bolca su yerleştirdi. Güneş'ten gelen morötesi ışınımın suyu atomlarına ayrıştırıp ortaya çıkan atomların da uzaya dağılma sürecini gerçekleştirdi. Sonuç, hiçbir okyanus kalmadı. Kuramı test etmek için kilit soruyu yanıtlamak gerekiyor. Venüs'ün geçmişte yüzeyinde su olsaydı, o zaman erken dönemde yaşam evresi de gerçekleşmeye başlamış olabilir. Magmadan oluşan okyanusun gezegen atmosferinin yapısının değişmesinde de etkin bir rol oynamış olabilir. Bu soruların yanıtı bilgisayar modelleri ile Venüs Express'in ilettiği verilerin uyumlu olmasıyla çözümlenebilecek. Not: Venüs Express uzay aracının yapılışından fırlatılışına ve Venüs'e varışına kadar olan öyküyü Prof. Dr. Ethem Derman hocamla birlikte hazırladığımız Venüs Express ve Venüs adlısunumda izleyebilirsiniz. Kaynak: ESA"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/dunyanin-yeni-uydulari/", "text": "Dünya'nın tek uydusu Ay olmayabilir. Biraz abartılmış bir cümlede olsa Dünya'nın çekimine kapılıp çevresinde dolanan sadece Ay olmayabilir. Birçok küçük asteroit yakında Ay'ın yanına eklenebilir. Araştırmacılar uzun zaman boyunca uzayda dolaşıp Dünya'nın çekimine kapılıp gezegenin geçici uyduları olabilecek asteroitler olabileceğini birkaç yıl önce fark etmişti. Bunlardan biri de 2006'da yakalanan 2006 RH120 adında birkaç metrelik asteroit. İlk önce bunun bir roket parçası olduğu düşünüldü. Ancak NASA'nın Jet İticileri Laboratuarı'nda yapılan inceleme sonucunda bunun roket parçasından daha ağır olduğu belirlendi. Böylece bulunan nesnenin asteroit olabileceği üzerinde duruldu. Ancak Dünya'nın bu türden asteroitleri ne kadar sıklıkla yakaladığı bilinmiyor. Yeni hesaplamalar bunun gibi küçük ve sönük görünümlü geçici uyduların yeni gözlemlerle ortaya çıkarılabileceğini gösteriyor. Finlandiya Helsinki Üniversitesi'nden Mikael Granvik ve ekibi, mahalle boyutlarındaki bu asteroitlerin çok miktarda olabileceğini bilgisayar benzetimleriyle gösterdi. Bir asteroitin Dünya tarafından yakalanabilmesi için neredeyse Dünya'nın yörüngesine benzer bir yörüngede dolanması gerekir. Yaklaşık bizim gezegenimizin hızına sahip olan bu asteroitler Ay ve Güneş'in de yardımıyla Dünya'nın çekimine kapılır ve artık hareketleri salınımlı olur. Ekip yaklaşık 1 metrelik bir asteroitin Dünya yörüngesinde dolandığını ve bunun yanı sıra yaklaşık 1000 tane de 10 cm boyutlarında daha küçük göktaşlarının olabileceğini söylüyor. (Icarus, DOI: 10.1016/j.icarus.2011.12.003). Granvik: Bu insanlara fazla gelebilir ama bizce çok daha fazlası var diyor. Asteroitler Dünya'dan Dünya-Ay uzaklığının beş ile 10 katı kadar uzakta yer alıyor. Bunlardan bazıları 1 yıldan kısa süre Dünya'nın çekim alanı etkisinde kalmasına karşılık bazıları daha uzun süre kalabiliyor. Ekibin gerçekleştirdiği benzetimler bazı asteroitlerin yaklaşık 900 yıl boyunca yörüngede kaldığını gösteriyor. Massachusetts Teknoloji Enstitüsü'nden Richard Binzel: Bol miktarda küçük göktaşı olduğu Dünya'nın zaman zaman bunları yakalaması gerçeğiyle uyuşuyor. Aslında orada olmamaları şaşırtıcı olurdu diyor. Granvik: Geçmişte bu asteroitlerden bazılarının görülmüş olması muhtemeldir. Ancak yapay uydular ve bunların parçaları olarak düşünülmüş olabilirler. Granvik belki de bu meteorlardan bazılarını Dünya'ya getirip inceleme yapılabileceğini umuyor. Dünya'ya düşen meteorlar çoğunlukla kavrulmuş olduklarından bunların bozulmamış olduğuna işaret ediyor. Asteroitler güneş sisteminin ilk dönemlerine ve gezegenlerin oluşumuna ilişkin bilgi verebilir. Granvik, NASA, Avrupa Uzay Ajansı ve Japon Uzay Ajansı 'nın birlikte geliştirecekleri bir projeyle bu asteroitlerden birkaç örnek alıp dünyaya getirilebileceğini düşünüyor. Böylesi bir görev ajanslar için de oldukça ekonomik olacaktır diyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/dunyaya-en-yakin-yildiz-sisteminde-gezegen-bulundu/", "text": "Avrupalı gökbilimciler yeryüzüne en yakın yıldız sistemi Alpha Centauri'deki bir yıldızın yörüngesinde kütlesi yaklaşık Dünya büyüklüğünde olan bir gezegen keşfettiler. Bu aynı zamanda Güneş benzeri bir yıldızın etrafında şimdiye kadar keşfedilmiş en hafif gezegen. Gezegen ESO'nun Şili'deki La Silla Gözlemevi'nde bulunan 3.6 metre teleskopu üzerindeki HARPS aygıtı kullanılarak tespit edildi. Sonuçlar Nature dergisinin 17 Ekim 2012 tarihli sayısında çevrimiçi olarak yayınlanacak. Alpha Centauri güney gökküresindeki en parlak yıldızlardan biridir ve Güneş Sistemi'ne en yakın yıldız sistemidir sadece 4.3 ışık-yılı uzaklığındadır. Aslında bir üçlü yıldız sistemidir Alpha Centauri A ve B olarak adlandırılan, birbirleri etrafında dolanan Güneş benzeri yakın bir çift yıldız sistemi ve daha uzakta sönük Proxima Centauri olarak bilinen sönük kırmızı bir bileşenden oluşmaktadır . 19. yüzyıl gökbilimcileri Güneş Sistemi'nin ötesinde yaşam barındırabilecek bu en yakın sistemin etrafında gezegenler olabileceğine dair tahminlerde bulunmuş olsalar da, gittikçe hassas hale gelen araştırmalarda pek sonuç alınamamıştı. Şimdiye kadar. HARPS aygıtı ile yaptığımız gözlemlerimiz dört yıldan fazla süredir devam ediyor ve sonunda küçük, ama Alpha Centauri B'nin etrafında 3,2 günde bir dolanan bir gezegenin varlığına dair gerçek bir sinyal almayı başardık, diyor araştırma makalesinin başyazarı Xavier Dumusque . Yöntemlerimizi son sınırlarına kadar zorlayan olağanüstü bir keşif bu! Avrupalı ekip gezegeni, Alpha Centauri B yıldızı üzerine uyguladığı kütleçekim etkisinin meydana getirdiği küçük yer değiştirmelerin seçilmesiyle tespit etti . Bu çok küçük bir etki yıldızın ileriye ve geriye doğru saniyede 51 santimetreden (1.8 km/saat) fazla olmayacak şekilde hareket etmesine yol açıyor, yaklaşık olarak bir bebek arabasının hızı kadar. Bu şimdiye dek bu yöntemle elde edilen en yüksek hassasiyet anlamına geliyor. Alpha Centauri B Güneş'e çok benziyor ancak biraz daha küçük ve daha az parlak. Dünya'nın kütlesinden biraz daha büyük olan yeni keşfedilen gezegen , yıldızından yaklaşık 6 milyon kilometre uzaklıkta bulunuyor, Güneş Sistemi'ndeki Merkür'ün Güneş'e uzaklığından çok daha yakın. Çift yıldız sistemindeki diğer parlak bileşen olan Alpha Centauri A, yüz kat daha uzakta bulunuyor, ancak yine de gezegenin gökyüzünde oldukça parlak bir cisim olarak görünüyor. Güneş-benzeri bir yıldızın etrafında ilk kez bir ötegezegen keşfi aynı ekip tarafından 1995 yılında yapıldı ve o tarihten bu yana 800'den fazla gezegenin keşfi onaylandı, ancak bunların çoğu Dünya'dan büyük olup, Jüpiter'in birkaç katı büyüklüktedirler . Şu anda gökbilimcileri zorlayan şey ise başka bir yıldızın etrafındaki yaşanabilir bölge içerisinde dünya ile karşılaştırılabilir büyüklükte bir gezegenin varlığını tespit edip, özelliklerini ortaya çıkarmak olarak görünüyor. İlk adım şu anda geçilmiş oldu . İlk kez Güneş-benzeri bir yıldız etrafında kütle olarak Dünya'ya benzeyen bir gezegen bulundu. Yörüngesi yıldıza çok yakın ve bildiğimiz anlamdaki yaşam için oldukça sıcak olmalı, diye ekliyor ekibin üyelerinden yardımcı yazar Stephane Udry , ancak bu çoğu gezegen sisteminden sadece biri olabilir. HARPS ile elde ettiğimiz diğer sonuçlar ve Kepler'in elde ettiği bulgular, düşük kütleli gezegenlerin çoğunun bu tür sistemler içerisinde bulunduğunu açıkça gösteriyor. Bu sonuç Güneş civarındaki bölgede bir ikiz Dünya tespit edilmesi yolunda atılmış önemli bir adımı temsil ediyor. Heyecan verici bir zaman aralığındayız! diye sonlandırıyor Xavier Dumusque. Notlar Çoklu bir yıldızın bileşenleri yıldızın ismine eklenen büyük harflerle isimlendirilmektedir. Alpha Centauri A en parlak bileşen, Alpha Centauri B bir miktar sönük ikinci yıldız ve Alpha Centauri C ise çok daha sönük Proxima Centauri yıldızıdır. Proxima Centauri yeryüzüne A ve B yıldızlarına göre daha yakındır, bu nedenle resmi olarak en yakın yıldızdır. HARPS bir yıldızın dikine hızını Dünya'ya yakınlaşma ya da uzaklaşma hızı olağan üstü hassasiyetle ölçmektedir. Bir yıldızın etrafında dolanan bir gezegen, yıldızın uzakta bulunan yeryüzündeki bir gözlemcinin ölçebileceği bir uzaklaşma ve yakınlaşma hareketi sergilemesine yol açar. Doppler etkisi nedeniyle, yıldızın dikey hızındaki değişim, yıldızın tayfındaki kaymaların, yıldız uzaklaştıkça daha uzun dalgaboylarına, yıldız yakınlaştıkça daha kısa dalga boyuna yaklaşmasına yol açıyor. Yıldızın tayfındaki bu küçücük değişim HARPS gibi yüksek-hassasiyetli tayf ölçerler ile ölçülebilmekte ve gezegenin varlığını tespit etmek için kullanılmaktadır. Dikine hız yöntemi kullanılarak, gökbilimciler gezegenin sadece minimum kütlesini tahmin edebiliyorlar, çünkü kütle tahmini ayrıca yıldız sisteminin gözlemcinin bakış doğrultusuna göre bilinmeyen yörünge düzlemine de bağlıdır. Ancak istatistik bakış açısından bu minimum küyle çoğunlukla gezegenin gerçek kütlesine yakındır. NASA'nın Kepler görevi alternatif bir yöntemle 2300 aday gezegen bulmuştur gezegen yıldızın önünden geçerken yıldızın parlaklığında meydana gelen hafif düşüş ve bir miktar ışığın engellenmesi. Bu yöntemle keşfedilen gezegenlerin çoğu bizden oldukça uzaklar. Buna karşın HARPS ile bulunan gezegenler Güne'e yakın yıldızların etrafında bulunuyorlar yeni keşifle şimdiye kadarki en yakını oldu. Bu sayede bu sistemler, gezegenlerin atmosferlerini incelemek gibi, yapılacak takip gözlemleri türünden ilave gözlemler için çok daha iyi birer hedef konumundalar. Yaşanabilir bölge bir yıldızın etrafında uygun koşullar altında suyun sıvı olarak bulunabileceği dar, dairesel bir bölgedir. ESPRESSO, Kayalık Ötegezegenle ve Kararlı Tayfsal Gözlemler için Echelle Tayföleri, ESO'nun Çok Büyük Teleskopu üzerine kurulacak. Şu anda nihai tasarım devam etmekte olup, 2016 yılı sonunda ya da 2017 başında çalışmaya başlaması planlanıyor. ESPRESSO dikey hız hassasiyetini 0.35 km/saat ya da altına düşürmek için çalışacak. Karşılaştırma yapmak gerekirse, Dünya Güneş üzerinde 0.32 km/saat'lik bir dikey hız oluşturmaktadır. Bu çözünürlük ESPRESSO'nun yaşanabilir bölgede Dünya-kütlesinde gezegenleri keşfedebilmesini sağlayacak. ESPRESSO konsorsiyumu şu anki keşiften sorumlu olan ekip üyelerinden oluşmaktadır. ESO-Türkiye"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/dunyaya-her-yil-5200-ton-toz-dusuyor/", "text": "Gezegenimiz her yıl kuyrukluyıldız ve asteroit kaynaklı tozla karşılaşır. Bu gezegenler arası toz parçacıkları atmosferimizden geçer ve bu da 'kayan yıldız yağmurlarına' neden olur. Bunların bazıları mikrometeoritler şeklinde yere ulaşır. Fransız bilim insanlarının kutup destekli 20 yıldır yürütülen uluslararası bir program çerçevesinde yürütülen çalışmayla yere 5200 ton kadar mikrometeorit ulaştığını belirledi. Mikrometeoritler her zaman gezegenimize düşmektedir. Kuyrukluyıldız ve asteroitlerden kopan bu toz parçacıkları atmosferden geçip yere ulaşan milimetrenin onda biri ile yüzde biri büyüklüğünde olan parçacıklardır. Çalışmada, meteoritleri toplamak ve analiz etmek için Antarktika'daki Adelie Land kıyılarının 1100 km açıklarındaki Fransız-İtalyan istasyonunun kalbinde gerçekleşti. Bu bölge düşük kar oranı ve neredeyse karasal toz bulunmaması nedeniyle ideal bir toplama yeridir. Keşif gezilerince Dünya'da her yıl toplanan kütleye karşılık gelen metrekare başına yıllık akıları hesaplamak için boyutları 30 ile 200 mikrometre arasında değişen parçacıklar toplandı. Elde edilen sonuçlar tüm gezegene uygulandığında yıllık 5200 ton mikrometeoroitin yere düştüğünü gösterdi. Bunlar gezegen dışı kaynaklardır ve yılda on tondan daha az miktarda düşen meteoritlerden çok daha fazladır. Meteoritlerin analizi ise düşen parçacıkların %80'inin kuyrukluyıldız kaynaklı olduğunu gösterdi. Bu bilgi gezegenlerarası toz parçacıklarının genç Dünya'da su ve karbonlu molekülleri getirmesindeki rolünün daha iyi anlaşılmasını sağlıyor. 1 Yorum Konu ile ilgili olarak Dr Mehmet Yeşiltaş'ın Antarktikadan topladığı mikrometeoritlere ait bazı ön bilgileri Gökyüzünü Tanıyalım (17.bask, s.118) kitabımda bulabilirsiniz. Ayrıca, burdaki toz düşme rakamını (5200 ton/dünya-yıl veya 10 mikrogram/yıl-metrekare) teyit edebilecek kaba bir hesabın Dr Yeşiltaş tarafından yapılıp yapılamıyacağını kendi Mehmet Emin Özel facebook sayfamda ele aldım."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/dunyayi-goruyorum-o-cok-guzel/", "text": "İnsanoğlunun uzay macerası 50. yılında. 50 yıl önce ilk kez bir insan, Yuri Gagarin Dünya'ya uzaydan bakmıştı. Dünya'nın il uzay gemisi Vostok 12 Nisan 1961'de Sovyetler Birliği tarafından fırlatıldı. Vostok, pilot binbaşı Yuri Gagarin yönetimindeydi. Gagarin'in uzaydan yaptığı çağrı 1961'in en önemli olayı oldu. Amerikalılar bunu şaşkınlıkla karşıladı ve Moskova'ya tebrik mesajları iletildi. Dünya yörüngesinde 108 dakika süren uçuş, Gagarin'i uzayda yürüyen ilk insan ve küresel kahraman konumuna getirdi. O sırada Gagarin henüz 27 yaşındaydı. Bu tarihte yeni bir dönemin başladığını gösteriyordu. NASA bu olayın ardından hemen astronot eğitim sürecini başlattı ve bir ay sonra Alan Shepard ABD'nin ilk astronotu oldu. Görüntü: Solda, Yuri Gagarin muhtemelen arıza yapmış aracını tamir etmeye çalışıyor, ya da poz vermek için böylesi bir rol kesilmiş . Sağda,11 Nisan 2011'de yapılan Yuri gecesi kutlamalarından bir kare. Sonraki yıl Amerikan astronotu John Glenn Merkür kapsülü ile Dünya yörüngesinde tur atana kadar beklenecekti. Vostok-1 iki gün sonra yeryüzüne döndü. Yuri Gagarin dönemin SSCB Başbakanı Nikita Khrushchevile ile Kremlin Sarayı balkonunda halkı selamladı. Sadece 48 saat önce sıradan bir insan olan Gagarin artık tüm dünyada tanınan ünlü bir insan olmuştu. Yaptığı dünya turunda her gittiği ülkede kendisini karşılayan coşkulu kalabalığın gösterdiği ilgiden memnundu. Gagarin'in uluslararası ziyaretleri önemliydi çünkü bu olay tam da soğuk savaşın zirveye tırmandığı bir zamanda gerçekleşmişti. Dünya dışına seyahat yapan tek kişi olan Gagarin bu özelliği nedeniyle dünyada ilkti ve bu her şeyin önüne geçmiş gibi görünüyordu. İdeolojik farklılıklar bir anda unutulmuştu. Tün dünyada konuşulan tek olay Gagarin ve uzay yürüyüşü olmuştu. Gagarin bir daha uzaya gitmedi. Ancak dünya turu sonrasında Rus uzay programı çalışmalarına katılmak için evine Star City'e döndü. 1967'de yeni geliştirilmiş olan Soyuz uzay aracıyla uçuş eğitimlerini gerçekleştirdi. Görev tehlikeli olduğu için istasyon yöneticileri Gagarin'i bu görevin dışında tuttular. Gagarin 27 Mart 1968'de rutin bir eğitim uçuşu sırasında arızalanan uçağının düşmesi nedeniyle hayatını kaybetti. Külleri Kremlin Sarayı'nın duvarına konuldu ve Ay'daki bir krater ile bir asteroite (1772 Gagarin asteroiti) adı verildi. Yuri Gagarin ile ayrıntılı bilgi ve görüntüler için tıklayınız. 2 Yorumlar ya hocam ben mi yalnış biliyodum.bildiğim kadarıyla gagarini taşıyan vostok uzay aracında pencere yoktu.bu adam nasıl dünyayı görmüş...???:) Ben böyle birşey duymamıştım. Ancak buradaki görüntüde pencere değil pencereler görülüyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/duzensiz-bir-gokada-dueti/", "text": "Şili'deki La Silla Gözlemevi'nde bulunan 2.2 metre ayna çaplı MPG/ESO teleskopuyla alınan bu kozmik gökada çifti görüntüsü ilginç bazı özellikler sergiliyor; gökadalar birbirlerine o kadar yakınlar ki, her birinin kütle çekim etkisi diğeri üzerinde bozucu etkiler yapabiliyor. Kütle çekim savaşında gökadalardan biri olan NGC 3169'un sarmal şekli bozulurken, yoldaşı NGC 3166 gökadasının da toz şeritleri parçalarına ayrıldı. Bu sırada görüntüde sağ altta görülen üçüncü ve daha küçük NGC 3165 gökadası da kendinden büyük komşularının kütle çekimsel döndürme ve çekme işlemlerine maruz kalmaktadır. 70 milyon ışık-yılı uzaklıkta, Altılık takımyıldızında yer alan bu gökada grubu, 1783 yılında İngiliz gökbilimci William Herschel tarafından keşfedilmiştir. Modern gökbilimciler NGC 3169 ve NGC 3166 arasındaki uzaklığın hassas bir şekilde sadece 50 000 ışık yılı olduğunu ölçmüşlerdir, bu uzaklık Samanyolu gökadasının yarıçapı kadardır. Böylesine küçük bir bölgede kütle çekimi gökadaların yapısında bozulmalara yol açabilmektedir. NGC 3169 ve NGC 3166 gibi sarmal gökadalar parlak merkezleri etrafında dönen düzenli yıldız ve toz girdapları oluşturma eğilimindedirler. Bununla birlikte çevredeki diğer büyük kütleli nesnelerle olan yakın karşılaşmalar, sık sık, gökadaların birleşerek daha büyük bir gökada oluşturması esnasında bozucu bir başlangıç sebebi olarak bu klasik yapılanmayı karıştırabilmektedir. Şimdiye kadar NGC 3169 ve NGC 3166 özelliklerinden bir kısmını yitirdi. NGC 3169'un büyük, genç, mavi yıldızlardan oluşan parlak kolları liflerine ayrıldı ve ışıldayan gazlarının büyük bir kısmı diskten atıldı. NGC 3166'da ise genellikle sarmal kolların dış hatlarını belirleyen toz şeritleri düzensiz bir şekil aldı. Mavi renkli eşinin tersine NGC 3166'da yeni yıldız oluşumu daha az miktarda gerçekleşiyor. NGC 3169'un bir farkı daha var, sönük sarı nokta karanlık bir toz örtüsü boyunca sadece sola doğru ışıldamaktadır ve gökadanın merkezine yakındır . Bu parlama 2003 yılında tespit edilen bir süpernovadan kalmıştır ve SN 2003cg olarak bilinmektedir. Tür Ia olarak sınıflandırılan bu tür bir süpernova, -güneşimiz gibi orta büyüklükte bir yıldızın kalıntısı olan- beyaz cüce denilen sıcak ve yoğun bir yıldızın kütle çekim etkisiyle yakın yoldaş yıldızından madde çekmesiyle meydana gelmektedir. Sonunda eklenen bu yakıt yıldızın kontrolden çıkan birleşme reaksiyonuyla patlamasına sebep olmaktadır. Burada sunulan dikkat çekici hareketli gökada düetinin yeni görüntüsü Igor Chekalin'in ESO'nun Gizli Hazineler 2010 astrofotoğrafçılık yarışması için seçtiği verilere dayanmaktadır. Chekalin yarışmada birinci seçildi ve bu görüntü ise yaklaşık 100 başvuru arasında en yüksek ikinci oyu aldı . Filmi izlemek için üzerine çift tıklayın. Notlar Burada ışığın NGC 3169'un merkezinin altından sola, sarmal kolun sonuna doğru uzananması gibi, çok daha dikkate değer bir başka nokta da, Samanyolu içindeki yıldızların şans eseri teleskoplarımız ve gökadalar arasındaki gözlem hattına çok yakın düşmesidir. ESO'nun Gizli Hazineler 2010 yarışması amatör astronomlara ESO'nun geniş astronomi veri arşivlerini araştırma olanağı tanıyarak katılımcıların gizli kalmış hazineleri ortaya çıkarması beklenmiştir. Gizli Hazineler hakkında daha fazlasını öğrenmek için ziyaret edebileceğiniz adres: http://www.eso.org/public/outreach/hiddentreasures"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/egzotik-yildizlar-karmasasi/", "text": "47 Tucanae yıldız kümesinin yeni VISTA fotoğrafı ESO'nun VISTA telekobundan elde edilen bu yeni kızılötesi imge, 47 Tucanae küresel kümesini dikkat çekici bir ayrıntıyla göstermektedir. Bu küme, milyonlarca yıldız içermekte ve içerdiği yıldızlardan pek çoğu bu sıradışı özelliklere sahip egzotik kümenin merkezinde bulunmaktadır. 47 Tucanae gibi kümelerdeki nesneleri incelemek, bu tür sıradışı kümelerin nasıl oluştuğu ve etkileştiğini anlamamıza katkıda bulunabilir. Bu imge; VISTA'nın boyutu, hassasiyeti ve ayrıcalıklı bir konumda -Şili'deki Paranal Gözlemevi'nde- olmasından ötürü çok keskin ve ayrıntılıdır. Küresel kümeler, kütleçekimle birbirlerine bağlı eski yıldızlardan meydana gelen devasa küresel bulutlardır. Bu kümeler, tıpkı Dünya'nın çevresinde dönen uydular gibi, gökada çekirdeklerinin çevresinde dönerler. Küresel kümeler çok az toz ve gaz içerir; gaz ve tozun çoğunun ya küme yıldızlarının rüzgarları ve patlamalarıyla küme dışına atıldığı ya da kümeyle etkileşen yıldızlararası gaz tarafından kümeden uzaklaştırıldığı düşünülmektedir. Buna rağmen arda kalan madde zaten milyarlarca yıl önce bir araya gelerek küme yıldızlarının oluşmasına sebep olmuştur. Küresel kümeler gökbilimcilerin çokça dikkatlerini çeken nesnelerdir bahsi geçen 47 Tucanae, ya da diğer adıyla NGC 104; bizden 15 000 ışık yılı uzakta, pek çok tuhaf ve ilgi çekici yıldız ve sisteme ev sahipliği yapan büyük ve yaşlı bir küresel kümedir. Gökkürenin güney takımyıldızı Tukan'da yer alan 47 Tucanae, Samanyolu Gökadası'nın etrafında dönmektedir. Bir ucundan diğer ucuna uzaklığı 120 ışık yılı olan bu küme o kadar büyüktür ki, 15 000 ışık yılı kadar bir mesafede olmasına rağmen gökyüzünde neredeyse dolunay kadar yer kaplar. Milyonlarca yıldıza ev sahipliği yapan 47 Tucanae, bilinen küresel kümelerin en parlak ve en kütlelilerinden biridir ve çıplak gözle de görülebilir . Kümenin merkezine yakın bölgede fırıl fırıl dönen yıldız yığınında; X-ışını kaynakları, değişken yıldızlar, vampir yıldızlar, mavi kalanlar diye adlandırılan sıradışı parlak normal yıldızlar ve milisaniye atarcaları olarak bilinen muazzam hızlarda dönen minik nesneler gibi pek çok ilgi çekici sistem yer alır. Çekirdeklerindeki yakıtı bitirmekte olan şişkin boyutlardaki kırmızı devler, VISTA imgesinin geneline dağılmışlardır ve parlak beyaz-sarı yıldızların oluşturduğu arkaplanda koyu kehribar sarısı renkleriyle kendilerini belli ederler. Kümenin yoğun merkezi, daha seyrek dış kısımlarıyla bir zıtlık oluşturmaktadır; arkaplanda ise Küçük Macellan Bulutu'nun muazzam sayıdaki yıldızları görülebilmektedir. Bu imge, bize en yakın iki gökada olan Macellan Bulutları için ESON'nun VISTA aletiyle yapılan tarama çalışmasının bir parçasından elde edilmiştir. 47 Tucanae, Macellan Bulutları'ndan çok daha yakındır; aslında bize göre Küçük Macellan Bulutu'nun önünde yer almaktadır ; bu sebeple belirtilen tarama çalışması kapsamında bu fotoğraf elde edilebilmiştir. VISTA, dünyanın gökyüzünü haritalamaya tahsis edilen en büyük teleskopudur. ESO'nun Şili'deki Paranal Gözlemevi'nde yer alan bu kızılötesi teleskop; büyük aynası, geniş görüş açısı ve hassas dedektörleriyle güney gökyüzünün yepyeni görünümünü gözler önüne sermektedir. VISTA'nın bu imgesi gibi keskin kızılötesi imgelerle görünür ışık gözlemevlerinden elde edilen imgeleri birleştirerek kullanmak, gökbilimcilerin 47 Tucanae gibi nesnelerin içeriğini ve geçmişini detaylı olarak incelemesini olanaklı kılmaktadır. Notlar Gökadamızın çevresinde dönen 150'den fazla küresel küme vardır. Bunların arasında 47 Tucanae, Omega Centauri'nin ardından ikinci en büyük kütleli olandır (eso0844). Milisaniye atarcaları, döndükçe atımlar halinde ışıyan yüksek manyetik alanlara ve dönüş hızlarına sahip yıldız artıkları olan normal atarcaların başka bir çeşididir. 47 Tucanae kümesinde 23 milisaniye atarcası bulunmuştur. Terzan 5 kümesi haricinde başka hiç bir küresel kümede bu kadar çok milisaniye atarcası keşfedilmemiştir (Terzan 5 Yıldız Kümesi). ESO-Türkiye"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/einstein-yine-hakli-cikti/", "text": "Samanyolu dışında genel görelilik en kesin testi ESO'nun Şili'deki Çok Büyük teleskopu üzerindeki MUSE aleti ve NASA/ESA Hubble teleskobunu kullanan gökbilimciler Samanyolu yakınlarındaki bir gökada yardımıyla Genel Görelilik kuramının şimdiye kadar yapılmış en net testini gerçekleştirdi. ESO 325-G004 gökadasını bir mercek gibi kullanan gökbilimciler uzaktaki bir gökadanın görüntüsüne ulaştılar. ESO 325-G004'ün kütlesi nedeniyle oluşan uzay eğriliğini karşılaştıran gökbilimciler, kütle çekiminin astronomik uzaklıklarda genel göreliliğin öngördüğü gibi davrandığını belirledi. Bu çalışma ile bazı alternatif kütle çekim teorileri devre dışı kalmış oldu. İngiltere'deki Postmouth Üniversitesinden Thomas Collett'in başını çektiği araştırma ekibi, VLT üzerindeki MUSE aletiyle yakın yıldızların hareketini ölçerek eliptik gökada ESO 325-G004'ün kütlesini hesapladılar. Böylece gökadanın bu yıldızları yörüngede tutmak için ne kadar kütleli olması gerektiğini ortaya çıkardık diyor Collett. Araştırma ekibi kütle çekiminin başka bir yönünü de ölçtü. Hubble ile ESO 325-G004 çevresindeki Einstein halkası gözlendi. Bu halkanın varlığı ESO 325-G004'ün kütlesi nedeniyle ışığın ve dolayısıyla uzay-zamanın nasıl eğrildiğini gösterir. Einstein'ın Genel Görelilik kuramı cisimlerin uzaysal alanı bükerek herhangi bir yerden gelen ışığın yön değiştireceğini öngörmektedir. Bu öngörünün sonucu ise kütle çekimsel mercektir. Ancak bu etki çok büyük cisimler üzerinde gözlenebilmektedir. Çok uzakta olduklarından kütleleri hesaplanamayan birkaç yüz kütle çekimsel mercek bulunmaktadır. Buna karşılık ESO 325-G004 gökadası 450 milyon ışık yılı uzaklığıyla Dünya'ya en yakın mercekler arasındadır. Collett çalışmayı şöyle açıklıyor: MUSE ile ön plandaki gökadanın kütlesini biliyorduk ve Hubble ile kütle çekimi merceği ölçtük. Daha sonra kütle çekiminin gücünü hesaplamak için sonuçları karşılaştırdık. Sonuç sadece %9 belirsizlikle genel göreliliğin öngördüğü gibi çıktı. Bu şimdiye kadar Samanyolu dışındaki bir cisme yönelik yapılan en kesin genel görelilik testidir. Üstelik sadece bir gökada kullanıldı. Genel Görelilik Güneş Sistemi ölçeklerinde mükemmel doğrulukla test edilmiştir. Burada Samanyolu'nun merkezindeki karadeliğin çevresindeki yıldızların hareketleri ele alınmıştır. Ancak teori çok daha büyük ölçeklerde test edilmemişti. Uzun süreli olarak kütle çekiminin özellikleri test edilmesi mevcut kozmoloji modelinin doğrulanması açısından oldukça önemlidir. Bu veriler alternatif modellere önemli etkileri olabilir. Bu teoriler kütle çekiminin uzay zaman eğriliğine katkısının ölçeğe bağlı olduğunu öngörmektedir. Bu da Güneş Sistemi gibi daha küçük ölçeklerde kütle çekiminin farklı davranacağı anlamına gelir. Collett ve arkadaşları bu farklılıkların sadece 6000 ışık yılı gibi uzunluklar söz konusu olmadıkça ortaya çıkmayacağını belirledi. Ekip üyesi Porstmouth Üniversitesinden Bob Nichol: Evren, bize bir sürü doğal mercek sunan kocaman bir laboratuvardır. Dünya'nın en iyi teleskoplarını Einsten'ın kuramını doğrulamak ya da yanlışlamak amacıyla amacıyla kullanmak oldukça mutluluk verici diyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/ejderha-bulutsusu/", "text": "NASA'nın Spitzer Uzay Teleskopu kozmik bir bulutun arkasında gizlenmiş uçan bir ejderhayı andıran yapıyı ortaya çıkardı. Ejderhayı andıran bulutsunun bu şekilde görünmesinin nedeni ise dev yıldızların bulutu aydınlatmasından kaynaklanıyor. Gökbilimci Matt Povich: Biz bulutu en büyük yıldızların oluşumundan hemen önce yani erken evresinde gözlüyoruz diyor. Karanlık buluttaki bu yıldız azlığı nedeniyle M17 SWex olarak adlandırılmış. 160 ışık yılı uzunluğundaki bulut, evrendeki en ağır yıldızların doğum yeri. Ejderha bulutu 30 yıl önce keşfedilmesine karşılık içinde sakladığı yıldızların bulunması için Spitzer'in gözlem yapması gerekiyordu. M17 SWex'in solunda bulunan oldukça parlak başka bir bulutsu ise Fransız gökbilimci Charles Messier tarafından 1764 yılında kodlanan M17'dir. M17 görünür ışık altında kuğu ya da omega şeklinde de kendini gösterir. Spitzer kızılötesi görüntüleme yeteneği sayesinde bize M17 ve M17 SWex'in Samanyolu'nun en verimli yıldız oluşum fabrikalarından olduklarını göstermiştir. Bu kozmik alanlar içinde Spitzer, buluttaki tozlu yapıyı aydınlatan 488 tane oluşum halindeki yıldızı yakaladı. Bu yıldızların çeyreğinin çevrelerindeki gazı kendilerine doğru çekip çevredeki gazın ısınmasına neden oldukları görüldü. Bunların çoğu, çevrelerindeki diskin büyümesine bağlı olarak gezegen oluşumuna olanak sağlayacaktır. Bu yıldızlar ejderhanın kafa, gövdenin ortası ve kanatlarını oluşturur. Mavi-beyaz renkte görülen 200 dolayındaki yıldızsa genç ve Güneş'ten daha büyük B sınıfı yıldızlardır. Bunların çoğu da ejderhanın gözündeki hidrojenin kırmızı renkte parlamasına neden olurlar. M17 SWex'ten uzakta ve M17'nin hemen üstünde görülen mavi yıldızlarsa evrende ender rastlanan en sıcak ve en büyük O sınıfı yıldızlardır. Bu yıldızlarda hem M17'ye hem de M17 SWex'e madde vermiş hem de onları oluşturan gazı aydınlatarak böylesi bir görüntüyü ortaya çıkarmıştır. Kaynak: Spitzer"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/elenin-dunyayi-ne-kadar-etkiler/", "text": "Kuyruklu yıldızlar çoğu filmde Dünya için tehdit olarak gösterilse de henüz Dünya'yı büyük ölçüde tehdit eden bir nesne yok. Elenin kuyrukluyıldızı iç Güneş Sistemi'ni ziyarete gelen ilk kuyruklu yıldız değil. Bundan önce de nice kuyrukluyıldızlar iç sistemi ziyaret etti. Elenin 16 Ekim 2011'de Dünya'ya olabileceği en yakın uzaklıktan geçiş yapacak: 35 milyon km kadar uzaklıktan. Gökbilimde adı C/2010 X1 olarak verilen Elenin ilk kez 10 Aralık 2010'da New Mexico'daki gözlemevini uzaktan Lyubertsy-RUSYA'dan izleyen bir gözlemci tarafından keşfedildi. Elenin o sırada Dünya'ya 647 milyon km uzaklıktaydı. Elenin de diğer kuyrukluyıldızlar gibi o tarihten bu yana Güneş'e doğru yaklaşmaktadır. NASA bilim insanları konuyla ilgili en fazla sorulan soruları derleyip bir düzenleme yaptılar. NASA'nın Jet İticileri Laboratuarı'ndaki Yer Yakını Nesneleri İzleme Programı'ndan Don Yeomans ve NASA'nın Ames Araştırma Merkezi Astrobiyoloji Enstitüsü'nden David Morrison bu sorulardan bazılarını derlediler. Elenin Kuyrukluyıldızı Hakkında En Sık Sorulan Sorular Elenin ne zaman Dünya'ya çok yakın olacak? Elenin 16 Ekim 2011'de Dünya'ya gelebileceği en yakın noktaya ulaşacak ve bu durumda parlaklığı maksimuma ulaşacak. Bu noktadayken bize uzaklığı ise 35 milyon km olacak. Elenin kuyrukluyıldızının Dünya'ya uzaklığı Ay'ın uzaklığından daha küçük olabilir mi? Elenin'in Dünya'ya uzaklığı hiçbir zaman 35 milyon km'den daha küçük olmayacak. Bu uzaklık ise Dünya-Ay uzaklığının 90 katından fazla bir uzaklık demek. Kuyrukluyıldızın geçişi bizi etkiler mi? Dünya üzerinde oluşabilecek bir gel-git etkisiyle tektonik levhalar etkilenir mi? Don Yeomans: İnternette bazı sayfalarda Elenin'in geçişinin ve bu geçiş sırasında diğer gökcisimleri ile aynı hizaya gelmesinin Dünya'yı etkileyeceği ve çeşitli sonuçlar oluşturacağına ilişkin yanlış bilgiler bulunuyor. Diğer gökcisimleri ile Elenin'in aynı hizaya gelmesi oldukça anlamsız, saçma ve zorlama bir bilgi. Böyle bir şeyin olması bile Dünya üzerindeki dengeleri değiştirmeyecektir diyor ve devam ediyor: Elenin hem bizden uzakta geçecek hem de küçük bir nesne. Kuyrukluyıldızlar yoğun nesneler değildir. Bunlar yoğunluğu az, birbirine gevşek bağlı maddeler birliği ya da kirli bir kartopunu andırırlar. Yani mütevazi büyüklükte bir kartopu 35 milyon km uzağımızdan geçecek. Bu geçişin Dünya üzerinde ölçülemeyecek kadar küçük bir etkisi olacak. Bu etki otomobilimin okyanusta oluşturacağı gel-git etkisi kadardır. Üç gün boyunca Elenin'in Güneş ışığını engelleyeceği ve karanlıkta kalacağımızı duydum. Bu doğru mu? Yeomans: Böyle bir şey mümkün değil diyor. Astrobiyolog David Morrison bu soruya başka bir soruyla yanıt veriyor. 1 392 082 km çapındaki Güneş'i 3-5 km çapındaki Elenin'in kapatması için bu uzaklıktan kapatması mümkün mü? Ay'ın Dünya ile Güneş arasına girerek gerçekleştirdiği güneş tutulmasını düşünelim. Ay'ın çapı yaklaşık 4000 km'dir ve bize olan 400 000 km uzaklıktan görünür büyüklüğü Güneş'in büyüklüğüyle neredeyse aynıdır. Elenin'in Güneş'i örtebilmesi için Uluslar arası Uzay İstasyonu'nun olduğu kadar yakınımızdan geçmesi gerekir ki Elenin çok ama çok daha uzaktan 35 milyon km uzaktan geçecek. Elenin kuyrukluyıldızıyla ilgili bir kahverengi cüce kuramı duydum. Kütlesi diğer kuyrukluyıldız olan Honda'nın yörüngesini etkileyebilir mi? Bu Elenin'in kütlesini belirlemek için kullanılabilir mi? Morrison bu kuyrukluyıldızla ilgili bir kahverengi cüce kuramı olmadığını söylüyor. Bir kuyrukluyıldız bir kahverengi cüce değildir. Gökbilimciler bir cismin kütlesini ölçmek için başka bir cisme uyguladığı kütle çekiminden yararlanırlar. Ama bu etki bir kuyrukluyıldız için çok küçüktür. Siyah ya da kahverengi cüce dış güneş sisteminde olsaydı herhalde onu göremezdik? Morrison: Hayır, bu doğru değil. Dış güneş sisteminde bir kahverengi cüce olsaydı onu kızılötesi ile ve diğer nesneler üzerindeki etkisi nedeniyle tespit ederdik. Güneş Sistemi'nin herhangi bir yerinde kahverengi cüce yok, aksi durumda bunu zaten fark ederdik. Ayrıca siyah cüce gibi bir şey yoktur. Elenin kuyrukluyıldızını ne zaman çıplak gözle görmeye başlayacağız? Hale-Boop gibi bir kuyrukluyıldız geçişi görmeyi özledim. Yeomans: Elenin çıplak gözle görülebilir mi doğrusu bilmiyoruz. Ama küçük bir dürbün ve karanlık bir gökyüzünde Ekim ayının başlarında görülebilir. Ancak önümüzdeki birkaç on yıl içinde Hale-Bopp gibi parlak bir kuyrukluyıldız göremeyeceğiz. Bu kuyrukluyıldız güzel bir gösteri sunabilir. Ancak Dünya üzerinde herhangi bir etkisi söz konusu değil. Bu kuyrukluyıldız gökbilimcilere güzel bir çalışma olanağı sunacak. Elenin'in binlerce yıl süren soğuk yüzeyini görmek için sabırsızlanıyoruz. Bu kuyrukluyıldız NASA bilim insanları tarafından 'wimpy' olarak adlandırıldı. Neden? Yeomans: Güvenli bir şekilde uçup gidecek olan kuyrukluyıldızın nasıl görüneceği hakkında konuşuyoruz. Yakınımızdan geçen bir nesne 1997'deki Hale-Bopp gibi- çıplak gözle izlenebilecek kadar gökyüzünde çevresini aydınlatabilir. Ama Elenin'i görmek için iyi bir dürbüne ve karanlık bir geceye ihtiyaç var. Neden Elenin hakkında fazla konuşulmuyor? Elenin küçük olduğu ve endişelenecek bir şey olmadığı kamuyla neden paylaşılmıyor? Elenin kuyrukluyıldızı küçük ve sönük olduğu için basının dikkatini çekmedi. Yeni keşfedilen birçok kuyrukluyıldız hakkında da bilgi verilmiyor. Elenin hakkındaki yanlış bilgiler internet ortamında hızla yayıldı. NASA sayfalarında Elenin hakkında oldukça fazla bilgi bulabilirsiniz. (Bakınız: http://www.astronomidiyari.com/?p=3907) Dünya'ya tehdit oluşturabilecek yakın nesneler programı için NASA'nın AsteroidWatch sayfasını izleyebilirsiniz. NASA Elenin gibi birçok kuyrukluyıldızı gözlediğini duydum. Bu doğru mudur? NASA yer ve uzay teleskoplarıyla düzenli olarak Dünya'ya yakın geçecek olan asteroitleri ve kuyrukluyıldızları izler. Bu nesnelerin keşfi ve izlenmesi Yakın Dünya Nesneleri Gözlem Programı ile gerçekleşir.. Bunların gezegenimiz için potansiyel tehlike oluşturup oluşturmadığına bakılır. Daha fazla bilgiyi http://neo.jpl.nasa.gov/ adresinde bulabilirsiniz. Ancak ne ABD Ulusal Havacılık ve Uzay Dairesi ne de JPL'in görevi Elenin ya da başka kuyrukluyıldızları gözlemek değildir. Gözlemlerin çoğu dünyadaki amatör gökbilimciler tarafından yapılır. Elenin'in keşfinden bu yana doğal olarak çok fazla gözlemcinin hedefi olmuştur. JPL sitesinde Elenin kuyrukluyıldızının yörünge şeması dikkatimi çekti. Yörüngedeki bazı açılar çok keskin, diğer kuyrukluyıldızlarda da böyle midir? Birçok kişinin basit bir görsel araç olduğunu fark etmediği bu çizimde kuyrukluyıldızın yörüngesinin ortaya çıkmasına çalıştık. Son zamanlarda Güneş'e yakın daha yumuşak açılı yörüngeleri çizdiysek bile bu doru bir yörünge oluşturmak için kullanılan bilimsel bir program değil. Böyle bir cismin uzun zaman aralıkları verilerek yapılan yörünge çizimleri çok doğru olmayabilir. Daha ayrıntılı bilgi Yeni Ufuklar uzay aracının sayfasından alınabilir."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/elenin-geliyor/", "text": "Bu haberi duymuş olabilirsiniz: Elenin kuyrukluyıldızı (gökbilimcilerin verdiği kodla C-2010 X1) sonbaharda iç güneş sistemine girecek. Kuyrukluyıldız ilk kez 10 Aralık 2010'da Rusya'nın Lyubersty kentindeki Leonid Elenin tarafından New Mexico'daki Ison-NM gözlemevi verilerini incelerken fark edildi. Kuyrukluyıldız o sırada Dünya'dan 647 milyon km uzaklıktaydı. Son dört buçuk ay içerisinde kuyrukluyıldızların yapması gerekeni yapan Eleni, Güneş'e doğru olan hareketine devam etti. Elenin'in Dünya'ya olan uzaklığı 4 Mayıs tarihine göre 274 milyon km'dir. NASA'nın Yakın Dünya Nesneleri İzleme Programı'ndan Don Yeomans: O, Güneş sisteminin dışından gelen uzun dönemli kuyrukluyıldızlar arasındadır. Bu kuyrukluyıldızlar güneş sisteminin içine doğru olan hareketlerini oldukça görkemli ve hızlı gerçekleştirir. Ancak Elenin değil. O şu an ürkek bir kuyrukluyıldız gibi davranıyor diyor. Ürkek kuyrukluyıldız ne demek? Bir yanımızdan geçtikten sonra onu izlemeyi sürdürürüz. Bölge dışından gelen bazı ziyaretçiler -1997'de gözlenen Hale-Bopp kuyrukluyıldızı gibi- gökyüzünü aydınlatırken aynı zamanda oldukça parlak olduklarından çıplak gözle de ayırt edilirler. Ancak Elenin böylesi parlak bir kuyrukluyıldız olmadığı için onu görebilmenin yolu bir dürbünle bakmak ya da oldukça karanlık bir yerde bulunmaktır. Elenin'in parlaklığı 16 Ekim'de zirve yapacak. Bu tarihte kuyrukluyıldız Dünya'dan 35 milyon km uzaklıktan geçecek. Bu geçiş bizim geleceğimizi etkileyecek mi? Ya da Dünya'daki tektonik plakaları etkileyebilir mi? Gel-gitlere neden olur mu? İnternette bunun gibi soruları yanıtlayan birçok yanlış ve kafa karıştırıcı bilgi bulunuyor. Elenin kuyrukluyıldızı Dünya'dan 35 milyon km uzaklıktan geçişi herhangi bir etkiye neden olmayacaktır. Kuyrukluyıldızlar yoğun nesneler değildir. Genellikle yapıları gevşek buzlu bir kirli topu andırır diyor Yeomans ve devam ediyor: 35m milyon km uzaklıktan geçecek olan küçük ve buzlu kirli topun Dünya'ya ölçülemeyecek kadar küçük bir etkisi olur. Bu etki bir otomobilin okyanusta oluşturacağı gel-git etkisi kadardır. Bu kuyrukluyıldız harika bir şov sunmayabilir, Dünya üzerinde önemsiz bir etkiye neden olabilir. Ama gökbilimcilere genç bir kuyrukluyıldızı izleme şansını doğurur. Belki de daha binlerce yıl böylesine genç ve soğuk bir kuyrukluyıldız geçişi izleyemeyebiliriz."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/eliptik-zerafet/", "text": "Bu zengin görüntüyü oluşturan ışıltılı gökadalar ESO'nun gökyüzünü görünür ışıkta taramak üzere tasarlanan 2.6-metrelik son teknoloji ürünü VLT Tarama Teleskopu ile alınmıştır. Görüntü boyunca yayılmış kalabalık gökadaların özellikleri gökbilimcilerin gökadasal yapıların en ince ayrıntılarını ortaya çıkarmalarını sağlamaktadır. ESO'nun Çok Büyük teleskopu oldukça sönük göksel nesneleri ayrıntılı bir şekilde inceleyebilse de, gökbilimciler çok farklı türdeki gökadaların nasıl oluştuklarını anlamak istediklerinde çok daha büyük görüş alanına sahip farklı türden teleskopları kullanmak zorunda kalırlar. VLT Tarama teleskopu böyle bir teleskoptur. Bu sayede Şili'nin el değmemiş gökyüzünde gökbilimcilere güney gökküresindeki ayrıntılı göksel taramaları yapma fırsatı sunmaktadır. VST'nin güçlü tarama özellikleri uluslararası gökbilimcilerden oluşan bir ekibin güney gökküresindeki eliptik gökada topluluklarının VST Erken-tür Gökada Taramasını gerçekleştirmelerini sağladı . VST üzerindeki hassas OmegaCAM algılayıcısı kullanılarak İtalya, Naples'taki INAF-Capodimonte Gökbilim Gözlemevinden Marilena Spavobe liderliğindeki bir ekip farklı çevrelerden geniş türde bu gibi gökaların görüntülerini elde etti. Bu gökadalardan biri olan süt-beyazı NGC 5018 gökadası görüntünün merkezi civarında yer almaktadır. Başak takımyıldızı doğrultusunda bulunan gökada ilk bakışta yaygın bir kabarcığı andırmaktadır. Ancak yakından incelendiğinde belli belirsiz yıldız ve gaz akışlarının çekimsel kuyruk bu eliptik gökadanın dışına doğru uzandığı görülebilmektedir. Çekimsel kuyruklar ve yıldız akışları gibi zarif gökadasal özellikler gökadalar-arası çekimsel etkileşimlerin belirtisi olup, gökadaların yapı ve dinamikleri hakkında önemli ipuçları sağlamaktadırlar. Bu dikkat çekici 400-megapiksel görüntüdeki çoğu eliptik gökada dışında kendi gökadamız Samanyolu'nda bulunan parlak ön-plan yıldızları da alınan görüntülerde yer almış. Görüntünün merkezi civarındaki HD 114746 gibi canlı mavi renkteki bu yıldızsal fazlalıklar bu gökbilimsel portrede hedeflenen konular olmayıp, sadece Dünya ile hedef gökadalar arasında bulunmaktadırlar. Daha az belirgin, ancak etkileyici olan kendi Güneş Sistemimiz'deki asteroidlerin sönük izleridir. NGC 5018'in hemen altında, asteroid 2011 TJ21 (110423) tarafından bırakılan birbirini takip eden birçok gözlemle yakalanan sönük bir iz görüntü boyunca görülebilmektedir. Daha da uzakta sağa doğru, başka bir asteroid 2000 WU69 (98603) bu muhteşem görüntüde izlerini bırakmıştır. ökbilimcilerin amacı milyonlarca ışık-yılı uzaklıktaki gökadaların özelliklerini araştırmak olsa da, bu süreçte aynı zamanda yüzlerce ışık-yılı uzaklıktaki yakın yıldızları ve hatta Güneş Sistemimizden sadece ışık-dakikası uzaklıktaki asteroidlerin sönük izlerini de yakalamışlardır. Evren'in en uzak köşelerini çalışırken bile ESO teleskoplarının hassasiyeti ve Şili'nin karanlık gökyüzü bize çok yakın bölgelerin de hayranlık verici gözlemlerini sunmaktadır. Notlar VEGAS VLT Tarama Teleskopu ile INAF-Gökbilim Gözlemevi'nden Enrichetta Iodice liderliğinde yürütülen erken-tür gökadaların derin çoklu-bant görüntüleme taramasıdır. Eliptik gökadalar da erken-tür gökadalar olarak bilinmektedir, yaşlarından dolayı değil, şimdi yanlış olduğu bilinen bir fikre göre, daha çok bilinen sarmal gökadalara dönüşecekleri düşünüldüğünden. Erken-tür gökadalar düzgün eliptik şekillere sahiptirler ve genellikle gaz ve aktif yıldız oluşumunca yetersizdirler. Şekil ve tür olarak şaşırtcı çeşitlilikteki gökadalar Hubble Sıralaması şeklinde sınıflandırılmışlardır. OmegaCAM 32 adet tekil yük eşlenikli algılayıcıdan oluşan ve ESA/NASA Hubble Uzay Teleskopu'nun İleri Tarama Kamerası'ndan 16 kat daha geniş 256 mega piksellik görüntüler oluşturan oldukça hassas bir kameradır. OmegaCAM Hollanda, Almanya ve İtalya'da bulunan konsorsüyum üyesi entstitüler ile ESO tarafından sunulan katkılarla tasarlanmış ve inşa edilmiştir."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/elveda-cassini/", "text": "15 Ekim 1997'de üzerinde ESA'ya ait Huygens ait sondayı taşıyan Cassini uzay aracı Florida'dan fırlatıldı. Amaç Satürn'ü, halkalarını ve uydularını gözlemek ve bilinmeyenleri ortaya çıkarmaktı. Üzerinde 1997 yılının son teknolojik ürünleri bulunuyordu. Dünya'dan 1,4 milyar kilometre uzaklıktaki Satürn'e 2004'de ulaştı. Geçtiğimiz 13 yıl boyunca önemli keşiflerin yapılmasına aracılık etti. Aracın görevi bugün bitti ve Satürn'e düşürüldü. Düşerken yine birçok veri yolladı. Görevini son ana kadar devam ettirdi. Cassini'nin keşifleriyle ilgili birçok haberi Astronomi Diyarı'nda paylaştım. Bu keşiflerin içinde belki de en önemli olanları Titan ve Enceladus'a ait olan keşiflerdir. Titan yüzeyinde dere, akarsu, göl ve denizlerin ayrıntısından Enceladus'tan fışkıran buz parçacıklarına kadar her veri heyecanla karşılandı. Bunun yansıması Jüpiter'in uydularına ve ötegezegen çalışmalarına kadar yansıdı. Satürn küçük bir teleskopla bile göz alıcıdır. Halkalarıyla dikkat çeker ve herkesin teleskopla uydumuz Ay'dan sonra görmek istediği cisim dev gezegen Satürn'dür. Halkaları ve rengiyle adeta insanı büyüler. Cassini Satürn'ün muhteşem fotoğraflarını yolladı. Şu an internette dolanan Satürn ve uydularıyla ilgili görsellerin çok büyük kısmı Cassini fotoğraflarından oluşmaktadır. Bu fotoğrafları ve daha fazlasını aracın resmi sayfasından görebilirsiniz. Güle güle Cassini, seni özleyeceğiz. Linkler: Astronomi Diyarı'ndaki Cassini keşifleri"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/elveda-yildiz-tozu/", "text": "NASA'nın Yıldıztozu aracının görevi bitti. Araç son olarak 24 Mart'ta Dünya'ya son bilgileri iletti. Araç 14 Şubat günü Tempel-1 kuyrukluyıldızının yakınından geçmişti. Araç son olarak çeşitli manevralar yaparak bu manevralar sırasında ne kadar yakıt harcadığını bildirdi. NASA'nın Jet İticileri Laboratuarı'ndan Yıldıztozu görevi başkanı Tim Larson: 1999'yılında göreve başlayan Yıldıztozu bugüne kadar Güneş Sistemi hakkında yeni bilgiler edinmemizi sağladı. Aracın ilettiği son bilgiler gelecekte yapılabilecek uzun uzay görevlerinde kullanılabilecek diyor. 312 milyon km uzaklıktaki aracın yakıtı tükenene kadar manevra yaptırılarak yakıt ölçümleri sınandı. Bu veriler yeni roket tasarımlarında daha az yakıt yakmak için kullanılacak. JPL'den Stardust-NExT programı yöneticisi Allan Cheuvront: Yıldıztozu'nun motorları 146 saniye boyunca ateşlendi. Elde ettiğimiz verilerle gelecekte daha az yakıtla daha uzun mesafeler gidebilecek araçlar tasarlanacak diyor. 7 Şubat 1999'da fırlatılan Tıldıztozu, Ocak 2006'da asıl görevini tamamlamıştı. Araç 'Annefrank' adlı bir asteroitin yakınından geçmiş, Wild 2 kuyrukluyıldızının bıraktığı parçalardan örnekler toplamıştı. Bu örneklerin bulunduğu kapsülü Dünya'ya bırakmak için geri dönmüştü. Araca ek olarak Tempel-1 kuyrukluyıldızına Sevgililer Günü'nde buluşma görevi verilmişti. Araç toplamda 5,69 milyar km yol aldı. Artık boş yakıt tankıyla uzayda tek başına kaldı."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/en-buyuk-cift-yildizli-gezegen/", "text": "Standartın dışına çıkan bir cismi gözlemek ya da keşfetmek ses getirir. En büyük, en küçük, en sıcak, en soğuk vb özelliklere sahip bir gökcismi her zaman dikkat çeker. Yeni keşif de böyle sıra dışı bir durumla ilgili. Bir çift yıldız çevresinde dolanan gezegen keşfetmek sıra dışı bir olaydır. Hele bir de o gezegen çift yıldızlı gezegenler içinde şimdiye kadar keşfedilenlerin en büyüğü olursa... İşte tüm dikkatleri şimdi üzerine topladın Kepler-1647b... Gözlerinizi Kuğu takımyıldızı yönündeki bir çift yıldıza çevirin ve buradaki büyük bir gezegen hayal edin. Ne denli büyük olursa olsun başka bir yıldızın çevresinde dolanan bir gezegeni çıplak gözle göremezsiniz. Şimdiye kadar keşfedilmiş çift yıldızlı en büyük gezegen olma unvanını elde eden Kepler- 1647b, NASA'nın Kepler Uzay Teleskopu verileriyle keşfedildi. Hemen hemen Dünya ile benzer yaşta yani 4,4 milyar yıl yaşında olan Kepler-1647b, 3700 ışık yılı uzaktadır. Çevresinde dolandığı yıldızı bizimkinden biraz daha büyük, diğer yıldızı ise daha küçüktür. Geçiş yöntemiyle tespit edilen gezegen neredeyse Jüpiter kütlesinde ve çapındadır. İki yıldızlı yörüngesi olan gezegenler ünlü Yıldız Savaşları filmindeki kahraman Luke Skywalker'ın Tatooine gezegenini akla getirir. Kepler verilerini inceleyen gökbilimciler bir gezegen yıldızının önünden geçerken algılanan yıldızın ışığındaki küçük azalmayı tarayarak sonuca ulaşmaya çalışır (Bu azalma miktarı en fazla binde 2 seviyesindedir). San Diego State Üniversitesi'nden gökbilimci William Welsh: Tek yıldızların çevresindeki gezegenleri bulmak çok daha zordur. Çünkü geçiş zamanları düzenli değildir, süresi ve hatta yıldıza olan uzaklığına bağlı olarak derinliği değişebilir diyor. SDSU'dan gökbilimci Jerome Orosz: Büyük gezegenlerin yörünge dönemleri de uzun olur, küçüklerin ise daha kısa. Bu nedenle kısa yörüngeye sahip büyük gezegenleri keşfetmek daha kolaydır diyor. Gezegen ana yıldızı çevresindeki yörünge dönemi 1107 gün (yaklaşık 3 yıl) olarak hesaplandı. Gezegenin yörünge eğimi başka bir gezegenin varlığını da işaret etmektedir. Üstelik bu olası gezegenin yıldızın yaşam alanı içinde olması gerekiyor. Kepler-1647b Jüpiter gibi gaz devi olduğundan yaşam için uygun yerlerden değildir. Buna karşılık eğer uyduları varsa yaşamı destekliyor olabilir."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/en-buyuk-gokada-oncul-super-kumesi-bulundu/", "text": "ESO'nun Çok Büyük Teleskop'unu kullanan gökbilimciler erken evrende gizlenen kozmik canavarı ortaya çıkardı ESO'nun Çok Büyük teleskopu üzerindeki VIMOS aygıtını kullanan uluslararası bir gökbilimciler ekibi erken evrendeki devasa bir yapıyı gözler önüne serdi. Bu gökada öncül-süper kümesi takma isim olarak Hyperion verildi yeni gerçekleştirilen ölçümlerle ve arşiv verilerinin karmaşık inceleme süresinden sonra ortaya çıkarıldı. Bu şimdiye dek bu kadar uzak geçmişte ve uzaklıkta bulunan kütle ve boyutları bakımından en büyük yapıdır büyük patlamadan yaklaşık 2 milyar yıl sonra. Bologna Ulusal Astrofizik Enstitüsünden Olga Cucciati liderliğindeki gökbilimciler ekibi ESO'nun Çok Büyük teleskopu üzerindeki VIMOS aygıtını kullanarak Büyük Patlamadan sadece 2.3 milyar yıl sonra, evrenin erken dönemlerinde oluşan dev gökadalar öncül-süperkümesini tespit etmeye çalıştılar. Araştırmacıların Hyperion takma adını verdikleri bu yapı evrenin oluşumunda bu kadar erken bir zamanda bulunan şimdiye kadarki en büyük boyutlu ve kütleli yapıdır . Öncül-süper kümenin devasa kütlesinin bir milyar Güneş kütlesinden fazla olduğu hesaplandı. Bu miktarda bir kütle günümüz evrenindeki en büyük yapılarınkine benzer olup, böyle büyük kütleli bir nesneyi evrenin erken dönemlerinde bulmak gökbilimciler için şaşkınlık yarattı. İlk kez bu derecede büyük bir yapıya bu şekilde yüksek bir kırmızıya kayma oranında rastlanıyor, Büyük Patlama'dan sadece 2 milyar yıl sonrasında, diye açıklıyor keşif makalesinin ilk yazarı Olga Cucciati . Normalde bu tür yapılar daha düşük kırmızıya kayma değerlerine sahiptir, yani evrenin buna benzer yapıları oluşturabilmesi için daha fazla zamana ihtiyacı vardır. Görece genç bir evrende bu kadar evrimleşmeyi başarmış bir nesne görmek gerçekten şaşırtıcıydı! Altılık takımyıldızı doğrultusundaki COSMOS alanında bulunan Hyperion, Olivier Le Fevre liderliğinde, VIMOS aygıtı ile gerçekleştirilen Ultra-derin Alan Tarama verilerinin analizi ile ortaya çıkarıldı. VIMOS Ultra-Derin Alan Taraması ile uzak evrendeki 10 000'den fazla gökadanın 3-boyutlu dağılımı ortaya çıkarıldı. Farklı bir yapıya sahip olsa da, ekip Hyperion'un oldukça karmaşık görülen birbirlerine ipliksi yapılarla bağlı en az 7 yüksek yoğunluklu gökadalar bölgesi içerdiğini, kütle olarak ise yakın süper-kümelerle karşılaştırılabilir oranda olduğunu ortaya çıkardı. Dünya'ya yakın olan süper-kümeler çok daha kümelenmiş kütle dağılımına ve daha belirgin yapısal özelliklere sahiptir, diye açıklıyor ekip üyesi, Davis, Kaliforniya Üniversitesi ve LAM'den gökbilimci Brian Lemaux. Ancak Hyperion'da kütle birbirine bağlı bir dizi küre içinde, çok daha düzgün bir dağılım sergilemektedir. Bu karşıtlık büyük olasılıkla yakın süper-kümelerin sahip oldukları maddeyi daha yoğun bölgelerde toplaması için milyarlarca yıllık kütleçekim etkisi altında kalmalarından dolayıdır çok daha genç olan Hyperion çok daha kısa bir sürede gerçekleşen bir süreç. Evrenin erken dönemlerindeki boyutlarına bakarak Hyperion'un Sloan Büyük Duvarı ya da kendi gökadamız Samanyolu'nu da içeren Virgo Süper kümesini meydana getiren süper kümeler gibi yerel evrendeki uçsuz bucaksız yapılara dönüşmesi bekleniyor. Hyperion'u anlamak ve benzer yeni yapılarla ne kadar benzediğini bulmak evrenin geçmişte nasıl geliştiği ve gelecekte nasıl evrimleşeceği konularında bize yeni bakış açıları sağlayacak ve süper-küme oluşumları hakkındaki modelleri zorlama fırsatı sunacak, diyor son olarak Cucciati. Bu kozmik canavarları ortaya çıkarmak büyük-ölçekli yapıların tarihini anlamaya yardımcı olacak. Notlar Hyperion takma adı öncül-süper kümenin kütlesi boyutlarından dolayı Yunan mitolojisindeki Titan isminden alınmıştır. Bu mitolojik isimlendirme daha önce Hyperion içinde keşfedilen öncül-kümenin Colossus olarak adlandırılmasından gelmiştir. Hyperion'daki tekil yüksek yoğunluklu bölgeler Theia, Eos, Selene ve Helios gibi isimler almıştır, sonuncusu eski Rodos Heykeli'ni andırmaktadır. Hyperion'un bilimsel gösterimdeki 1015 bir milyon kere milyar güneş kütlesi devasadır. Dünya'ya aşırı uzak gökadalardan ulaşan ışık uzunca bir süre yol alarak bize ulaşır ve evrenin erken dönemlerinden bilgiler taşır. Işığın bu dalgaboyu uzayda yol aldıkça evrenin genişlemesi dolayısıyla uzatılır ve kozmolojik kırmızıya-kayma denilen bir etkiye uğrar. Daha da uzaktaki daha yaşlı yıldızların daha büyük kırmızıya kayma değerleri vardır bu da gökbilimcilerin kırmızıya kayma değerlerini yaş bilgisi olarak kullanmalarını sağlar. Hyperion'un kırmızıya kayma değeri 2.45 olup, bunun anlamı gökbilimcilerin bu öncül-süperkümeyi Büyük Patlamadan 2.3 milyar yıl sonrasındayken gözledikleridir. Arif Solmaz, Çağ Üniversitesi Uzay Gözlem ve Araştırma Merkezi, Mersin"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/en-buyuk-karadelik-puskurmesi-kesfedildi/", "text": "Yeni ESO gözlemleri şu ana kadarki en güçlü kuasar madde çıkışını ortaya çıkardı Gökbilimciler ESO'nun Çok Büyük Teleskopu VLT'yi kullanarak, şimdiye kadar gözlenenlerden en az beş kat daha güçlü madde çıkışı gösteren bir kuasar keşfettiler. Kuasarlar, süper kütleli karadeliklerden gücünü alan son derece parlak gökada merkezleridir. Bunların pek çoğu muazzam miktarlarda maddeyi bulundukları gökadaya püskürtürler ve bu madde çıkışları gökadaların evriminde anahtar bir rol oynar. Şimdiye kadar gözlenen kuasar madde çıkışları ise kuramcılar tarafından öngörüldüğü kadar güçlü değildi. Kuasarlar, uzak gökadaların büyük karadeliklerden gücünü alan çok parlak merkezleridir. Yeni çalışma, bu enerjik kaynaklardan biri olan SDSS J1106+1939'un ESO'nun Şili'deki Paranal Gözlemevi'nde bulunan VLT üzerindeki X-shooter aleti kullanılarak gerçekleştirilen detaylı incelemesini içermektedir . Her ne kadar karadelikler, çevrelerindeki maddeyi çekmeleriyle ünlenmiş olsalar da; pek çok kuasar çevresindeki maddenin bir kısmını ivmelendirip dışarı doğru yüksek hızlarla fırlatır. Şimdiye kadar bilinen en enerjik kuasar madde çıkışını keşfettik. Bu muazzam madde çıkışıyla taşınan enerji oranı Güneş'in ışıma gücünün en az iki milyon kere milyon katına eşdeğer. Bu da yaklaşık olarak Samanyolu Gökadası'nın toplam ışıma gücünun 100 katına karşılık gelmekte yani bu gerçekten devasa bir madde çıkışı., diye konuşan ekibin lideri Nahum Arav , sözlerini ilk kez bir kuasar madde çıkışının, kuramsal olarak öngörülen çok yüksek enerjilere sahip olduğu gözlendi diyerek tamamladı. Pek çok kuramsal benzetime göre bu madde çıkışlarının gökadalar üzerindeki etkisi, gökada kütlelerinin gökada merkezlerindeki karadelik kütleleriyle nasıl ilişkili olabileceği ve neden Evren'de az miktarda büyük gökadanın var olduğu gibi modern evrenbilim gizemlerinin çoğuna cevaplar verebilir. Yine de şimdiye kadar kuasarların bu tür etkilere sebep olacak kadar güçlü madde çıkışları oluşturabileceğine dair bir belirsizlik söz konusuydu . Yeni keşfedilen madde çıkışı, SDSS J1106+1939 kuasarının merkezindeki süper kütleli karadeliğin yaklaşık 1000 ışık yılı uzağında bulunuyor. Bu madde çıkışı, daha öncekilerin en güçlüsünden en az beş kat daha güçlü . Ekibin analizine göre yılda kütlesi Güneş'in kütlesinin yaklaşık 400 katı kadar olan madde kuasardan saniyede 8000 km'lik hızlarla çıkmakta. VLT'nin X-shooter tayfçekeri olmadan böyle bir keşif yapmamızı sağlayan yüksek nitelikte veriyi elde edemezdik, diyen yeni makalenin ilk yazarı Benoit Borguet sözlerini Kuasar çevresindeki bölgeyi bu kadar detaylı olarak ilk kez inceleyebildik, diyerek sürdürdü. Ekip, SDSS J1106+1939 kaynağının yanı sıra başka bir kuasar daha gözledi ve iki kaynağın da güçlü madde çıkışlarına sahip olduğunu buldu. Bunlar çok rastlanan ama daha önce az çalışılmış bir kuasar sınıfının örnekleri olduğu için , elde edilen sonuçların Evren'deki parlak pek çok kuasar için de geçerli olduğu düşünülebilir. Borguet ve ekibi şu anda bu kuasarlara benzer bir düzine daha kuasarı durumun böyle olup olmadığını anlamak için incelemekteler. Nahum Arav, Buna benzer bir şeyi on yıla yakın bir süredir arıyorum, dedi ve şöyle ekledi: Yani öngörülmüş olan bu devasa madde çıkışlarından birini en sonunda keşfetmek çok heyecan verici! Notlar Ekip, SDSS J1106+1939 ve J1512+1119 kaynaklarını Nisan 2011 ve Mart 2012'de ESO'nun VLT'sine iliştirilmiş X-shooter tayfçeker aletiyle gözledi. Işığı bileşen renklerine ayırıp meydana getirilen tayfı detaylı olarak inceleyen gökbilimciler, kuasar yakınlarındaki maddenin hızı ve diğer özellikleri hakkında bilgi sahibi olabildiler. SDSS J1106+1939'un gözlenen güçlü madde çıkışı, tipik olarak kuasarın ışıma gücünün kabaca %5'i kadar mekanik güç gerektiren aktif gökada geribesleme süreçleri açısından önemli bir role sahip olmasına yetecek kinetik enerjiyi taşımaktadır. Kütle çıkışı tarafından taşınan kinetik enerji oranı, kinetik ışıma gücü olarak tanımlanır. SDSS J1106+1939, kinetik ışıma gücü en az 1046 erg s 1 olan bir madde çıkışına sahiptir. Madde çıkışıyla merkezdeki kuasar arasındaki mesafe (300 8000 ışık yılı) beklenenden daha büyüktür ki bu da gözlediğimiz madde çıkışlarının maddenin ilk ivmelendiği bölgeden (0.03 0.4 ışık yılı) çok uzakta olduğuna bir işarettir. Kalın Soğurma Çizgisine Sahip Kuasar olarak bilinen bir sınıf. ESO-Türkiye"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/en-buyuk-kutleli-gokadalarin-vahsi-erken-yasamlari/", "text": "Dramatik yıldız oluşumunun karadelikler tarafından sona erdirilmesi APEX teleskobunu kullanarak, bir astronomlar ekibi şimdiye kadarki erken Evren'deki en güçlü yıldız oluşum patlamaları ile bugüne kadar ki bulunan en kütleli galaksiler arasındaki bağı buldular. Galaksiler, erken Evren'deki dramatik yıldız patlamalarıyla çiçek açan, onları günümüzdeki yaşlanan galaksiler olarak kütleli fakat pasif bırakan, yıldızların doğumunun ani bir şekilde kesildiğini gördüler. Astronomlar yıldız patlamalarının ani sonunun muhtemel suçlusuna da sahipler : süper kütleli kara deliklerin ortaya çıkması. Astronomlar parlak uzak galaksilerin kümelere ya da gruplar halinde beraberce gözlemlenmelerinin nedenini öğrenmek için ESO'nun işlettiği 12-metrelik Atacama Yol bulucu Deneyi teleskobu üzerinde yer alan LABOCA kamerasından gözlemleri, ESO'ya ait Çok Büyük Teleskop, NASA'ya ait Spitzer Uzay Teleskobu ve diğerlerinden elde edilenler ile birleştirdiler Galaksiler birbirine daha yakın kümelendikçe, karanlık madde galaksinin kütlesinin büyük bir kısmını oluşturan görünmeyen madde halesi daha da kütleleşir. Yeni sonuçlar bu tip galaksiler için şu ana kadar yapılmış olan en doğru kümeleme ölçümleridir. Galaksiler o kadar uzaktırlar ki ışıklarının bize ulaşması yaklaşık olarak on milyar yıl almaktadır, bu yüzden biz onların on milyar yıl önceki hallerini görüyoruz . Bu erken Evren'in anlık karelerinde, galaksiler yıldız patlaması olarak adlandırılan bilinen en yoğun tipte yıldız oluşumu aktivitesini geçirmektedirler. Galaksiler etrafındaki karanlık madde halelerinin kütleleri ölçülürek, ve bu halelerin zaman içerisinde nasıl büyüdüklerini incelemek için bilgisayar simulasyonlarını kullanarak, astronomlar erken kozmostan olan bu uzak yıldız patlaması galaksilerinin neticede dev eliptik galaksiler bugünkü Evren'deki en kütleli galaksiler olduklarını buldular. Bu erken Evren'deki en enerjik yıldız patlaması galaksiler ile günümüzdeki en kütleli galaksiler arasında bu açık bağı gösterebilmemizin ilk seferidir., diye açıklıyor Ryan Hickox , takımın baş bilim adamı. Daha da ötesi, yeni gözlemler işaret etmektedir ki uzak galaksilerdeki parlak yıldız patlamaları kabaca 100 milyon ışık yılı kozmolojik terimlerde uzaklıkta yer almaktadırlar, ama bu kısa zamanda galaksideki yıldızların sayısını ikiye katlayabiliyorlar. Bu hızlı büyümenin ani sonu astronomların henüz tam olarak anlayamadğı galaksiler hikayesinde bir başka bölümdür. Kütleli eliptik galaksilerin yıldız üretmeyi uzun bir zaman önce aniden bıraktığını ve şimdi pasif durumda oldukalarını biliyoruz. Ve bilim insanları bir galaksinin tamamıyla yıldızpatlamasını kapatacak kadar kuvvetli neyin olabileceğini merak edioyrlar, diyor Julie Wardlow , bir takım üyesi. Takımın sonuçları kabul edilebilir bir açıklama sağlıyor: kozmos tarihinin bir bölümünde, yıldız patlaması galaksileri kuasarlara çok benzer bir şekilde kümelenmişlerdir ki bu onların aynı karanlık madde halesi içinde bulundukları gösteriyor. Kuasarlar Evren'deki en enerjik nesneler merkezlerindeki süper kütleli kara delik ler tarafınan güçlendirilmiş yoğun radyason yayan galaktik fenerler arasındadırlar. Yoğun yıldız patlamasının aynı zamanda kara delik içine çok büyük miktarlarda maddeyi bırakarak kuasarı güçlendirdiğini öneren bir oluşum delili vardır. Kuasarlar devamında galaksinin geriye kalan gazını yeni yıldızlar için ham madde dışarıya doğru püskürttüğüne inanılan güçlü yıldız patlaması enerjisini yayar ve bu etkili bir şekilde yıldız oluşumu sürecini kapatır. Kısacası, galaksilerin yoğun yıldız oluşumunun ihtişamlı günlerinin aynı zamanda merkezlerinde yer almakta olan ve hızlı bir şekilde dışarıya üfleyen ve yıldız oluşturma bulutlarını yok eden devasa kara delikleri besleyerek kıyametine neden olmaktadır, diye açıklıyor David Alexander , onların bir üyesi. Notlar 12 metre çaplı APEX teleskobu Şili And'ları yamaçlarındaki Chajnantor platosunda yer almaktadır. APEX ALMA, Atacama Büyük Milimetre/milimetrealtı Dizisi, için ESO ve onun uluslararası ortaklarıyla, Chajnantor platosunda yer alan yenilikçi bir teleskobu inşa etmekte ve yönetmektedir. APEX kendisi ALMA projesi için yapılmış tek bir prototip anten temellidir. İki teleskop birbirini tamamlayıcıdır: örneğin, APEX geniş gökyüzü alanları boyunca pek çok hedefi bulabilirken ALMA detaylıca inceleyebilir. APEX Max Planc Radyo Astronomi Enstitüsü , Onsala Uzay Gözlemevi ve ESO birlikteliğidir.. Bu uzak galaksiler milimetrealtı galaksileri olarak bilinmektedir. İçinde yoğun yıldız oluşumunun meydana geldiği uzak Evren'deki çok parlak galaksilerdir. Bu aşırı uzaklıktan dolayı yıldız ışığı tarafından ısıtılan toz parçacıklarından gelen kızılötesi ışığı daha uzun dalga boylarında kırmızıya kayar ve tozlu galaksiler bu sebepten ışığın milimetre altı dalga boylarında daha iyi gözlemlenirler. ESO-Türkçe"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/en-buyuk-kutleli-yildiz-ciftinin-etrafindaki-gezegen-eso-teleskobu-ile-goruntulendi/", "text": "Avrupa Güney Gözlemevi'nin Çok Büyük Teleskobu çıplak gözle de görülebilen, ikili yıldız sistemi b Centauri etrafında dolanan gezegeni görüntüledi. Bu şimdiye kadar bulunan en sıcak ve en büyük kütleli gezegen barındıran yıldız sistemi olup gezegenin yörüngesi Jüpiter ile Güneş arasındaki uzaklığın 100 katı kadardır. Bazı gökbilimciler bu büyüklükte ve sıcaklıktaki yıldızların etrafında gezegenlerin bulunmadığına inanıyordu şimdiye kadar. b Centauri etrafında bir gezegen bulmak oldukça heyecan vericiydi, çünkü gezegen barındıran büyük kütleli yıldızlar hakkındaki resmi tümüyle değiştiriyor, diye açıklıyor bugün Nature'da yayımlanan yeni çalışmanın ilk yazarı, İsveç Stockholm Üniversitesi'nde gökbilimci Markus Janson. Yaklaşık 325 ışık-yılı uzaklıkta, Erboğa takım yıldızı doğrultusunda bulunan b Centauri ikili yıldız sistemi (HIP 71865 olarak da bilinir) olup, Güneş'in en az sekiz katı kütlesi ile etrafında bir gezegen dolandığı bilinen en büyük kütleli sistemdir. Şimdiye kadar Güneş'in kütlesinin üç katından daha büyük herhangi bir yıldızın etrafında gezegen bulunamamıştı. En büyük kütleli yıldızlar ayrıca çok sıcaktırlar ve bu sistemin de bir ayrıcalığı yok: B-türü denilen ana yıldız Güneş'in üç katı sıcaklığında. Bu şiddetli sıcaklık nedeniyle de büyük miktarda mor-ötesi ve X-ışın radyasyonu yaymaktadır. Bu türden bir yıldızın büyük kütlesi ve yaydığı ısının çevredeki gaz üzerine olan güçlü etkisi gezegen oluşumu için olumsuz bir faktördür. Özellikle yıldız daha da sıcak oldukça yaydığı yüksek enerjili ışıma miktarı artacak bu da çevresindeki maddenin daha hızlı bir şekilde buharlaşmasına yol açacaktır. B-türü yıldızlar genellikle oldukça yıkıcı ve tehlikeli ortamlar olarak düşünülür, bu nedenle çevrelerinde büyük gezegenlerin oluşmasının oldukça zor olduğu değerlendirilir, diyor Janson. Ancak yeni keşif gezegenlerin aslında böyle şiddetli yıldız sistemlerinde de oluşabileceğini gösteriyor. b Centauri'deki gezegen Güneş Sistemi ve Dünya üzerinde deneyimlediğimiz koşullardan tamamen farklı bir ortama sahip, diye açıklıyor Stockholm Üniversitesi'nden doktora öğrencisi eş-yazar Gayathri Viswanath. Aşırı ışınımın hakim olduğu bu zorlu ortamda her şey büyük ölçekli: yıldızlar daha büyük, gezegen daha büyük, uzaklıklar daha fazla. Aslına bakılırsa keşfedilen gezegen b Centauri b ya da b Centauri b'de aşırı özelliklere sahip. Jüpiter'den on kat daha büyük kütlesi onu şimdiye kadar bulunan en büyük kütleli gezegenlerden biri yapıyor. Dahası, yıldız sisteminin etrafındaki yörüngesi, şimdiye kadar keşfedilen en geniş yörünge olup, Jüpiter Güneş uzaklığının 100 katından fazladır. Merkezdeki yıldız çiftinden olan bu büyük uzaklık gezegenin hayatta kalması için önemli olabilir. Elde edilen sonuçlar ESO'nun Şili'deki VLT'si üzerinde bulunan sofistike SPHERE aygıtı ile mümkün olmuştur. SPHERE daha önce de Güneş dışındaki yıldızların etrafında dolanan birçok gezegeni görüntülemiş olup, bunlar arasında Güneş-benzeri bir yıldızın etrafındaki iki gezegenin ilk görüntüleri de bulunmaktadır. Bununla birlikte, bu gezegen ilk kez SPHERE tarafından gözlenmemiştir. Araştırmanın bir parçası gereği, b Centauri sisteminin arşiv verilerini inceleyen ekip gezegenin aslında 20 yıldan daha uzun bir süre önce ESO 3.6-metre teleskobu ile görüntülendiğini, ancak o zamanlar gezegen olarak tanımlanmadığını keşfetti. ESO'nun bu on yılın sonunda gözlemlerine başlayacak olan Aşırı Büyük Teleskobu ile VLT'ye yapılacak güncellemeler sayesinde gökbilimciler bu gezegenin oluşumu ve özellikleri hakkında daha fazla bilgiye ulaşabilecek. Nasıl oluştuğuna dair yapılacak çalışmalar ilgi çekici olacak, çünkü şu anda bir gizem olarak duruyor, diyor son olarak Janson. Arif Solmaz, Çağ Üniversitesi Uzay Gözlem ve Araştırma Merkezi, Mersin"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/en-buyuk-kuyrukluyildiz-kesfedildi/", "text": "Güneş Sisteminde şimdiye kadar bilinenler içinde en büyük kuyrukluyıldız keşfedilmiş olabilir. 23 Haziran'da keşfedilen ve normal bir kuyrukluyıldızdan 1000 kat daha kütleli olduğu düşünülen cisme C/2014 UN271 adı verildi. Gökbilimciler cismin tipik bir kuyrukluyıldızdan 10 kat daha geniş yani 100 ile 200 km arasında bir çapa sahip olduğunu tahmin ediyor. Cisim çok uzakta olduğundan bu tahmin oldukça kabadır. Cismin boyutu Güneş ışığını yansıtma oranına göre hesaplandı. Kuyrukluyıldız 2031'de gezegenimize en yakın konumda bulunacak ki bu konum bile bize oldukça uzakta olacak. İlk olarak Karanlık Enerji Araştırması verilerinde rastlanan simin şu an Uranüs-Güneş uzaklığında yani 20 astronomik birim uzaklıkta bulunuyor (1 astronomik birim Yer-Güneş arası uzaklıktır). Kuyrukluyıldızın parlaklığı şu an 20 kadir yöresinde (İnsan gözünün görebildiği en sönük cismin parlaklığı 6 kadir civarıdır). Yani amatör teleskoplarla görülmesine olanak yok. Kuyrukluyıldız 2031'de Yer'e en yakın konumda olacak. Cisim bu tarihte Satürn-Güneş uzaklığı, 11 astronomik birim kadar Yer'e yakın olacak. O zaman amatör gözlemciler çok büyük teleskoplarla cismi görüntüleyebilir. Kuyrukluyıldızın eldeki verileri cismin 40.000 astronomik birim uzaktan, Oort Bulutundan geldiğini gösteriyor Kuyrukluyıldızların çoğu buradan gelmektedir). Cisim en son 3 milyon yıl önce iç Güneş Sistemini ziyaret ettiği belirtiliyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/en-buyuk-notron-yildizi-kesfedildi/", "text": "Ulusal Radyo Gökbilim Gözlemevi 'ndeki GBT Teleskopu ile bilinen en büyük nötron yıldızı keşfedildi. Büyük yıldızların süpernova olarak patlaması sonucunda oluşan nötron yıldızlarından alınabilecek bir çay kaşığı dolusu madde 500 milyon ton gelir. Böylesi yüksek yoğunluktaki nötron yıldızları gökbilimde ayrıca incelenir. NROA'dan Paul Demorest: Keşfettiğimiz nötorn yıldızı iki güneş kütlesindedir. Aslında bir nötron yıldızının bu kadar kütleli olması kuramsal açıdan şaşırtıcıdır. Bu sonucun bizim yüksek yoğunluklardaki madde ve buna bağlı olarak nükleer fizik bilgimizi etkileyecektir diyor. Nötron yıldızları, süpernova olarak patlayan büyük bir yıldızın cesedidir. Bir nötron yıldızından alınabilecek bir yüzük dolusu maddenin kütlesi 500 milyon ton gelir. Böylesi oldukça yoğun yapıya sahip olan nötron yıldızları fizik için çalışabilecek en ideal laboratuarı oluşturur. Bilim insanları Einstein'ın Genel Görelilik Kuramı'nı test etmek amacıyla bir nötron yıldızı ve onun çevresinde dolanan beyaz cüceyi gözledi. Nötron yıldızı çevresine belirli dönemlerle ışık yayan deniz fenerleri gibi uzaya radyo dalgaları yayarlar. J1614-2230 PSR olarak adlandırılan atarca kendi çevresinde saniyede 317 kez dolanırken ve eş yıldızının çevresindeki turunu dokuz günde tamamlar. 3000 ışık yılı uzaklıkta yer alan çiftin konumu doğru bir kütle ölçümü yapılmasına olanak sağlıyor. Çifti oluşturan atarca ve beyaz cücenin birbirine çok yakın olduğu görüldü. Arlarında gerçekleşen geçiş nedeniyle beyaz cüceden yayılan kütle çekim dalgalarının gecikme gerçekleşir. Shapiro gecikmesi olarak bilinen bu etki ile her iki yıldızın kütleleri ölçülür. NRAO'dan Scott Ransom: Bu sistemde şansımız yüksekti. Çünkü hızla dönen atarcayı izlememiz yörüngenin bize göre tam karşımızda olması nedeniyle mümkün oldu. Böylece Shapiro gecikmesini net olarak hesaplayabildik diyor. Gökbilimciler bu yılın başlarında izlemeye aldıkları çift yıldızı GBT'ye bağlanan Atarca İşleme Aleti ile gözlediler. Böylece atarcadan gelen sinyaller gökbilimcilerin rahat bir keşif yapmalarına olanak sağladı. Araştırmacılar nötron yıldızının kütlesinin 1.5 güneş kütlesi büyüklüğünde olduğunu belirlediler. Ancak daha sonra hesaplarında yaptıkları düzeltmelerle nötron yıldızının 2 güneş kütlesinde olduğu kesinleşti. Bu da nötron yıldızlarına ilişkin belirlenen kuramda değişikliğe neden oldu. Bazı kuramsal modellere göre nötron yıldızları atomaltı düzeyde olan hiperon ve kaon parçacıkları içerir. Arizona Üniversitesi'nden Feryal Özel: Ölçümlerimiz nötron yıldızında olan herhangi bir kuarkın 'serbest' kalamayacağını ancak birbirlerini atomik ölçeklerde kuvvetle etkileyeceğini söylüyor diyor. Ramsom: Genel olarak atarcalar bize fiziğin bu alanında çalışmamız için yeterli olanakları sunar. Bu nötron yıldızının kütlesi ise bize fizik ve gökbilimin çok farklı yönlerini gösteriyor diyor. Kaynak: NRAO"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/en-buyuk-notron-yildizlarindan-biri/", "text": "Nötron yıldızları yaşamlarının sonuna ulaşmış yıldız artıklarıdır. 10-30 Güneş kütleli bir yıldızın ölümünün sonucudur. Yaklaşık 20 kilometre çapında olmalarına karşılık Güneş'ten daha büyük kütlelidirler. Bu da bu cisimlerin çok yoğun oldukları anlamına gelir. Katalonya Politeknik Üniversitesi ve Kanarya Adaları Astrofizik Enstitüsü araştırmacıları bugüne kadar keşfedilmiş en ağır nötron yıldızlarından birinin kütlesini ölçmek için yeni bir yöntem kullandı. 2011 yılında keşfedilen ve yaklaşık 2,3 Güneş kütlesindeki PSR J2215+5135 adlı cisim, bilinen 2000'den fazla nötron yıldızının en büyüklerinden biridir. 2011'de 2,4 Güneş kütlesinde olduğu hesaplanan cisim, 2010 ve 2013'deki çalışmalar dikkate alınarak 2 Güneş kütlesinde olduğu kabul edilmişti. Bu çalışmada yeni bir yöntem kullanıldı. Yöntem ikili nötron yıldızların kütlesini ölçmek için kullanılanlardan daha doğru sonuçlar verdi. PSR J2215+5135'de ikili bir yıldız sisteminin parçasıdır. Eşi ise Güneş gibi normal bir yıldızdır. Bu yıldız nötron yıldızı tarafından güçlü bir şekilde ışınıma uğramaktadır. Nötron yıldızı ne kadar büyükse eşi olan yıldız yörüngesinde daha hızlı hareket eder. Yeni yöntemde bu hareketi ölçmek için tayfsal hidrojen ve magnezyum çizgileri kullanıldı. Yıldızın nötron yıldızından yoğun ışın alan tarafı ile almayan kısmına bakılarak nötron yıldızın Güneş'in iki katından daha büyük kütleye sahip olduğu belirlendi. Bu yöntem diğer nötron yıldızlarında da uygulanabilir ki son 10 yılda Fermi-LAT NASA gama ışın teleskopu ile benzer düzinelerce atarca keşfedildi. Yöntem ikili sistemlerde karadelik ve beyaz cüceler için de uygulanabilir. Bir nötron yıldızının maksimum kütlesini belirleyebilmek için nükleer fizik dışında astrofizik de gereklidir. Yüksek yoğunluklarda nükleonlar arasındaki etkileşmeler günümüz fiziğinin çözülmesi için uğraş verilen sorularından biridir. Nötron yıldızlarının inanılmaz yoğunluğu ise işte bunu gözleyebileceğimiz doğal bir laboratuvar oluşturmaktadır. Çalışmanın sonuçları 2,3 Güneş kütlesinin desteklenmesi için nötron yıldızının çekirdeğindeki parçacıkları arasındaki itiş gücünün yeterince güçlü olması gerektiğini ortaya koymaktadır. Bu da nötron yıldızının merkezinde serbest durumda kuark ve başka sıra dışı parçacıkları bulma olasılığının olmadığı anlamına gelir."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/en-buyuk-sarmal-gokada-kesfedildi/", "text": "Muhteşem çubuklu sarmal gökada NGC 6872 büyük yıldız sistemleri arasında yerini aldı. ABD, Şili ve Brezilya'lı gökbilimciler NASA'nın Galaksi Evrim Tarayıcısı tarafından elde edilen verileri işleyerek, gökadanın bilinen en büyük sarmal olduğunu ortaya çıkardı. Gökadanın iki ucu arasındaki uzaklık, Samanyolu Gökadası uzunluğunun beş katından fazladır. NGC 6872 sarmal gökadası bu haliyle 522 000 ışık yılı uzunluğundadır. NASA'nın Goddard Uzay Uçuş Merkezi'nden Rafael Eufrasio: Genç, sıcak yıldızlarından yayılan morötesi ışığı görebilen GALEX olmadan bu ilginç sistemin tam ölçüsünü bilemezdik diyor. Çalışma Kaliforniya'daki Amerikan Astronomi Derneği toplantısında sunuldu. NGC 6872 kütlesinin beşte biri kadar olan IC 4970 küçük disk şeklindeki gökada ise büyük gökadanın merkezinin hemen üzerinde görülüyor. Küçük gökada büyükten etkilendiği için şekli bükülmüştür. Bu tuhaf çift güney takımyıldızlarından Tavuskuşu'nda , bizden 212 milyon ışık yılı uzaklıkta yer almaktadır. Gökbilimciler dev gökadanın çok sayıda küçük sistemleri içine dahil ederek büyüdüğünü düşünüyor. NGC 6872 ile IC 4970 arasındaki kütleçekimsel etkileşimden yeni daha küçük bir gökada oluşabilir. Çalışma ekibinden astronomi profesörü Duilia de Mello: NGC 6872'nin kuzeydoğusunda sadece morötesi dalga boyunda ışıma yayan, cüce gökadaya benzeyen bir yıldız oluşum bölgesini görüyoruz diyor. Gelgit etkisiyle büyüyen ve diğer bölgelere oranla morötesinde daha parlak olan cüce gökadanın 200 milyon yıl yaşından daha genç ve sıcak yıldızlar açısından zengin olduğu düşünülüyor. Araştırmacılar çalışma sırasında GALEX verileri dışında Avrupa Güney Gözlemevi'nin Çok Büyük Teleskop , İki Mikron Tüm Gökyüzü Araştırması ve NASA'nın Spitzer Uzay Teleskopu verilerinden de yararlandı. Dalga boyu ile yayılan enerjinin dağılımını inceleyen ekip, gökadanın iki belirgin sarmal kolu boyunca yayılan yıldızların farklı yaş gruplarında olduklarını ortaya çıkardı. Kolların ucundan gökadanın merkezine yaklaştıkça yıldızların yaşları da büyümektedir. 2007 yılında İsveç Onsola Uzay Gözlemevi'nden Cathy Horellou ve Avustralya Ulusal Teleskop Tesisi'nden Baerbel Koribalski'nın gerçekleştirdiği çarpışma benzetimine göre IC 4970 yaklaşık 130 milyon yıl önce dönerek büyük gökadanın yakınına geldi. Bu modelin yapılan yeni çalışmayla uyuımlu olduğu görülüyor. Diğer çubuklu sarmal gökadalarda görüldüğü gibi NGC 6872'de de yıldız bileşenleri sarmal kollar ile merkezi bölge arasında geçiş alanları oluşturuyor. Gökadanın merkezinden dışa doğru süzülen çubuk 26 000 ışık yılı uzunluğundadır. Ekip birkaç milyar yıl önce oluştuğunu düşündükleri çubuğun üzerinde yeni yıldız oluşumlarına dair bir iz bulamadı. IC 4970'in etkileşmesiyle onun yaşlı yıldızlarından bir kısmı gökadaya kaydı. Ekip üyesi astrofizikçi Eli Dwek: Bunun gibi yakın etkileşim sistemlerinin yapısı ve dinamiklerinin belirlenmesi, daha genç, daha uzak sistemlerinde gelecekte neler olup biteceğini öngörmek açısından önemlidir diyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/en-buyuk-teleskobun-yeri-belirlendi/", "text": "ESO Konseyi 26 Nisan 2010 günü planlanan Avrupa Aşırı Büyük Teleskopu için Cerro Armazones'i teleskopun kurulacağı temel yerleşke olarak seçti. Cerro Armazones Şili'nin Atacama Çölü'nde bulunan 3060 metre yüksekliğinde bir dağ, teleskopun kurulacağı yeni yerleşke Antofagasta şehrine 130 kilometre ve ESO'nun Çok Büyük Teleskop'una evsahipliği yapan Cerro Paranal'a ise 20 km uzaklıkta bulunuyor. ESO Genel Müdürü Tim de Zeeuw Bu aşama gökbilim bilgisini büyük çapta geliştirecek olan çok iddialı bu projenin temel tasarımını sonuçlandırmamızı sağlayacak önemli bir dönüm noktasıdır. Geride bıraktığımız birkaç yıl boyunca çok büyük işler yapan yerleşke seçimi takımına teşekkür ediyorum. diyor. ESO'nun bir sonraki adımı birincil aynası 42 metre çapında olan Avrupa aşırı büyük optik/kızılötesi teleskopunu inşa etmek. Dünya'da bu tür teleskopların ilki olan E-ELT gökyüzünü izleyen dünyanın en büyük gözü olacak. ESO detaylı inşa planlarını toplulukla birlikte planlıyor. E-ELT gökbilimdeki çözüm bekleyen en öncelikli birçok sorunu ele alacak ve neticede belki de Evren algımızı Galileo'nun teleskopuyla 400 yıl önce yaptığı gibi kökten değiştirecek. 2018 yılında süreci planlandığı gibi başlatacak olan, inşa için yola devam komutunun 2010 yılı sonunda verilmesi bekleniyor. ESO üyesi ondört ülkenin temsilcilerinden oluşan organizasyonun yönetim kurulu olan ESO Konseyi tarafından alınan E-ELT yerleşkesi kararı birkaç yıldır devam eden karşılaştırmalı meteorolojik araştırmalara dayanmaktadır. Yer seçimi çalışmalarında toplanan verilerin çoğu 2010 yılı boyunca halka sunulacaktır. Yer seçimi sürecinde birçok faktörün dikkate alınması gerekmektedir. Atmosferin astronomik kalitesi, örneğin, açık gece sayısı, su buharı miktarı ve atmosferin kararlılığı gibi etkenlerin çok önemli bir rol oynadığı ortadadır. Fakat inşa ve işletme maliyetleri, diğer ana tesislerle işlevsel ve bilimsel sinerji gibi diğer değişkenler de hesaba katılmalıdır. Mart 2010'da, ESO Konseyi'ne, E-ELT Yer Seçimi Danışma Kurulu'nun hazırladığı temel sonuçları içeren bir ön rapor sunuldu . Sonuçlar incelenip nihai listeye alınan herbiri kendine özel güçlü yanlara sahip yerlerin gökbilim gözlemleri için çok iyi koşullara sahip oldukları onaylamaktadır. Teknik rapor Paranal yakınlarındaki Cerro Armazones'in en iyi gökyüzü kalitesi dengesine sahip olması ve ESO'nun Paranal Gözlemevi ile birlikte işletilebilmesi gibi tüm faktörler dikkate alındığında öncelikli bir yerleşke olarak açıkça kendini göstermektedir. Cerro Armazones ve Paranal gökbilim gözlemleri için benzer ideal koşulları paylaşmaktadır. Özellikle yılda 320'nin üzerindeki açık gece sayısıyla. Konsey, Yer Seçimi Danışma Kurulu'nun açık önerileri ve özellikle yerleşkenin bilimsel kalitesi gibi konuyla ilgili diğer tüm görüşler dikkate alındığında, Cerro Armazones'in E-ELT'nin temel yerleşkesi olarak seçilmesini uygun bulmuştur. E-ELT'nin dönüşüme liderlik eden bilimsel yeteneklerini halihazırda bütünleşmiş son derece güçlü VLT gözlemevine eklemek dünyadaki en gelişmiş optik/kızılötesi gözlemevi olan Paranal'ın uzun dönemli geleceğini garati altına almakta ve yer tabanlı gökbilimde ESO'nun dünyadaki lider konumunu daha da güçlendirmektedir. diyor de Zeeuw. Cerro Armazones'in E-ELT'nin gelecekteki yerleşkesi olarak seçilme beklentisi ve projeye olanak sağlayıp, desteklemek için ESO'ya Paranal arazisine komşu azımsanmayacak miktarda araziyi hibe eden Şili Hükümeti, Armazones'i de içeren bölgeyi özellikle ışık kirliliği ve madencilik faaliyetleri gibi tüm ters etkilere karşı sürekli koruma garantisi verdi. Notlar Bağımsız E-ELT Yer Seçimi Danışma Kurulu dünya genelindeki olası birçok yerleşkeden elde edilen sonuçları oldukça detaylı bir şekilde analiz etmiştir. Benzer çalışmalar ABD'li Otuz-Metre Teleskopu yer seçimi takımı tarafından yürütülmüştür. Verimlilik için TMT takımı tarafından önceden seçilmiş yerler TMT takımı verileri SSAC ile paylaştığı için SSAC tarafından araştırılmamıştır. SSAC'ın Armazones'i de içeren kısa listesindeki iki bölge, TMT listesinde de yeralmaktaydı. ESO Konseyi önergesinin tam metni aşağıdaki gibidir: ESO Konseyi E-ELT Temel Yerleşkesi Önergesi Teşhis - Yer Seçimi Danışma Kurulu'nun çok açık önerisine göre E-ELT Şili'nin kuzeyindeki Cerro Armazones bölgesine kurulmalıdır. - E-ELT ve Güney Yarımkürede kuruluacak , en önemlileri ALMA ve SKA olan gelecekteki tesislerle önemli ölçüde bilimsel sinerji - Paranal ile birlikte gerçekleştirilecek işlevsel ve bilimsel sinerjiler ve - E-ELT'ye ev sahipliği yapmak için İspanya ve Şili'ye cömert teklifleri için - Şili ve İspanya'ya, önerdikleri E-ELT yerleşkesi tekliflerinin geliştirilmesi sürecinde yerleşke kalitesi ve yoğun tartışmalara olan çok düşünceli katkılarından ötürü samimi teşekkürlerini ifade etmektedir. Konsey E-ELT yerleşkesi için her şeyden önemli olan faktörün bölgenin bilimsel kalitesi olduğu sonucuna varmıştır. Cerro Armazones'in bilimsel kalitesi ve ESO'nun gelecekteki bilimsel liderliğini etkileyen pozitif katkılar, İspanya'nın yaptığı önemli tekliften daha ağır basmış ve E-ELT'nin buraya kurulmasını zorunlu kılmıştır. Bununla birlikte Konsey Şili'deki Cerro Armazones'i E-ELT'nin temel yerleşkesi olarak kabul etmek için Genel Müdür'ün önerisini onaylayarak kesin kararı vermiştir. Konsey bu kararın daha sonraki bir tarihte inşa planını tamamlamak için temel olduğunu kaydetmiştir. Kaynak: ESO-Türkçe"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/en-buyuk-teleskopun-insasi-basliyor/", "text": "ESO'nun ana yürütme kurulu, Konsey, geçtiğimiz günlerde gerçekleştirilen bir toplantıda oy çokluğu ile Avrupa Aşırı Büyük Teleskopu'nun iki aşamalı inşa sürecine onay verdi. Teleskopun on yıl içerisinde ilk ışığı alabilmesini sağlayacak şekilde tam fonksiyonlu hale gelmesi ve güçlü ekipmanlarla donatılmasına yetecek olan yaklaşık olarak bir milyar avroluk harcamanın ilk aşamada kullanılmasına yetki verildi. Teleskop ötegezegenler, yakın gökadaların yıldızsal içerikleri ve derin Evren konularında muazzam bilimsel keTilen fon miktarı, ilk aşama bütçesinin % 90'ından fazlasına ulaşmış oldu. İlk aşama süreci ile teleskopun tam işlevsel hale gelmesi planlanıyor. 39-metrelik açıklığa sahip olan optik ve kırmızı-ötesi teleskop E-ELT, Şili Atacama Çölü'nde, ESO'nun Çok Büyük Teleskop'una ev sahipliği yapan Cerro Paranal'a 20 kilometre uzaklıktaki Cerro Armazones yerleşkesine kuruluacak. Dünya'nın gökyüzünü izleyen en büyük gözü olacak. Konsey tarafından oy çokluğu ile alınan karar teleskopun artık kurulabileceği anlamına geliyor, E-ELT için gereken ana endüstriyel inşa çalışmalarının fonlama işlemleri de planlanmış oldu. Şili'deki Armazones tepesinde halihazırda birçok ilerleme gerçekleştirildi ve gelecek birkaç yıl daha da heyecanlı olacak. Diyor ESO Genel Müdürü Tim de Zeeuw. Haziran 2012'deki ESO Konseyi toplantısında, E-ELT'nin inşası için gereken sözleşmelerden değeri 2 milyon avrodan yüksek olanların, teleskopun toplam maliyetinin (2012 değerleri ile 1083 milyon avro) % 90'ı fonlama aşamasına geldiği zaman imzalanması şartı ile kabul edilmişti. Ancak Haziran 2014'teki temel atma töreni ile başlayan ve hızlı bir şekilde devam eden yerleşkedeki inşaat işlemleri ayrı tutuldu Şu aşamada, toplam proje giderlerinin % 10'u ikinci aşamaya kaydırıldı. Polonya'nın ESO'ya katılım süreciyle birlikte, E-ELT için taahhüt edilen fon miktarı, ilk aşama bütçesinin % 90'ından fazlasına ulaşmış oldu. İlk aşama süreci ile teleskopun tam işlevsel hale gelmesi planlanıyor. Projenin duraklamasını önlemek için, ESO Konseyi 39-metrelik teleskopun kurulumu için ilk aşamanın hemen başlatılması kararını aldı. ESO tarihindeki en yüksek miktarda fonlanan bu çalışma ile teleskopun kubbesi ve ana yapısı da kurulacak. 2015'in sonunda başlayacak olan faaliyetlerle tam işlevsel olarak çalışan E-ELT'nin inşası sağlanacak. Teleskop bileşenlerinden henüz fonlaması yapılmayanlar, uyarlamalı optik sisteminin bir kısmı, bazı aygıtsal çalışmalar, teleskopun ana aynasının (210 aynalı bölüm) en içteki beş halkası ve gelecekte daha etkin bir teleskop için gereken birincil aynanın yedek parçalarıdır. Birincil aşama ile tüm fonksiyonlarını yerine getirecek olan teleskopun bilimsel yeteneklerini azaltmayacak olan, henüz onaylanmayan bu bileşenlerin inşası, Brezilya gibi üye ülkelerden sağlanacak ek fonlarla mümkün hale gelecektir. Bu konudaki ayrıntılı bilgiler için SSS sayfasına ve Messenger makalesine bakabilirsiniz. Şu anda taahhüt edilen fon miktari ile tam işlevsel olarak çalışan E-ELT'nin inşası sağlanacaktır ve üstün ışık toplama alanı ve sahip olduğu aygıtlarla, şimdilerde planlanan tüm büyük teleskop projelerinin en güçlüsü olacaktır. Teleskopla Dünya-kütlesindeki ötegezegenlerin ilk özellikleri belirlenebilecek yakın gökadalardaki yıldız popülasyonları ortaya çıkartılacak ve derin Evren'e ait son derece hassas gözlemler gerçekleştirilecektır, diye bitiriyor Tim de Zeeuw. Notlar Karar için on olumlu oy gerekiyordu. Ondördü arasından üçü referandum kararı aldı, bunun anlamı şartlı olarak onay verseler de, üç üye ülkenin bir sonraki Konsey toplantısına kadar yetkili birimlerden onay alması gerekiyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/en-genc-cift-pergel-x-1/", "text": "Samanyolu'ndaki cisimlerin önemli bir sınıfına ait genç bir üye NASA'nın Chandra X-ışını Gözlemevi ve Avustralya Tümleşik Teleskop Dizisi tarafından tespit edildi. Sayısallaştırılmış Gökyüzü Tarayıcısı ile alınan optik görüntü üzerine işlenen bu birleşik görüntüde mavi renk X-ışını, mor renk radyo yayılımını gösterir. Keşif bilim insanlarına bir süpernova ve nötron yıldızının oluşumundan sonraki çok kritik aşamaya ait bilgi sunuyor. X-ışını çiftleri olarak bilinen bu sistemler gökyüzündeki en parlak X-ışını kaynaklarından bazılarıdır. Bu çiftler Güneş gibi normal bir yıldıza eşlik eden nötronlarla dolu ultra yoğun nötron yıldızı ya da karadelikten oluşur ki bu eş yıldızdan madde çalar. Böylece nötron yıldızı ya da karadelik çevresinde malzeme diski oluşur. Bu malzeme diski milyonlarca dereceye kadar ısındığından X-ışınları yayar. Yeni çalışmayla Pergel X-1 (ya da Circinus X-1) adı verilen ikili sistemin çok genç, 4600 yıldan daha az yaşta olduğunu gösterdi. Gökbilimciler Samanyolu ve diğer yakın gökadalarda X-ışını çiftlerinden yüzlercesini tespit etti. Bu yaşlı X-ışını çiftlerinden sistemin daha erken dönemlerinde neler olduğu anlaşılmamıştı. Sadece daha ileri dönemleri hakkında bilgi edinilebilmiştir. Gökbilimciler çiftin çevresindeki malzemeyi inceleyerek Pergel X-1'in yaşını belirlemeyi başardı. Kaynağın kendisi yıllardır biliniyor olmasına karşılık, yıldızın eşi olan nötron yıldızının parlak ışıması çevresindeki diskin soluk ışığının görülmesini zorlaştırıyordu. Bu sorunu çözebilmek için malzemenin yaydığı X-ışınını görmek için Chandra X-ışını Gözlemevi kullanıldı. Süpernova kalıntısının yaşını belirlemek için ayrıca radyo yayılımını da ölçmek gerekti. Tüm bu bilgiler nötron yıldızının yaşını ortaya koydu. Pergel X-1'in genç olması yıllardır gökbilimcileri hayrete düşüren enerjisini ve sıradışı yörüngesini de açıklamaya yardımcı oldu. Dairesel olmayan -oldukça eliptik- bir yörüngede dolanan iki yıldızın birbiri çevresindeki turu her geçen yıl birkaç dakika azalmaktadır. Bu ise kütle çekiminin etkisiyle yörüngelerin netleşmesi için henüz zaman olduğu anlamına gelir. Diğer teleskoplarla yapılan gözlemlerle Pergel X-1 nötron yıldızının manyetik alanının zayıf olduğu görülmüştü. Bu da yıldız sisteminin genç yaşına ek olarak iki kuramın öne sürülmesine neden oldu: nötron yıldızı zayıf bir manyetik alanıyla doğmuş olabilir ya da eşinden çok hızlı bir şekilde madde çaldığından mıknatıslanmış olabilir. Hangi sonuç olursa olsun nötron yıldızının evriminin beklenen kuramlara uygun olduğu görüldü. Gökadamızda başka bir X-ışını ikilisi, 10.000 ile 100.000 yıl yaşında olan SS 433'ün gençlik döneminin Pergel X-1'e benzediği düşünülüyor. Yakın gökadalarda da iki aday X-ışını çiftinin SS 433'e benzer yaşta olduğu biliniyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/en-genc-karadelik-kesfi/", "text": "Yalnızca 30 yaşında yani emekleme döneminde olduğu sanılan bir karadelik NASA'nın Chandra X-Işını Gözlemevi yardımıyla izleniyor. Eğer izlenen nesne bir karadelik ise bu şimdiye kadar keşfedilen en genç karadelik olacak. Nesne ve bunun gibi daha birçok karadelik bize gökadamızda kaç karadelik olabileceğini, ne kadar büyüklükteki bir yıldızın ya da nötron yıldızının karadeliğe dönüşebileceğini gösterecek. Keşfedilen nesne 50 milyon ışık yılı uzaklıktaki M100 Gökadası'nda bulunan ve SN 1979C olarak kodlanmış bir süpernova kalıntısıdır. Chandra'nın yanı sıra, NASA'nın Swift uydusu, Avrupa Uzay Ajansı'nın XMM-Newton teleskopu ve Almanların ROSAT Gözlemevi 1995-2007 yılları arasında nesnenin çok parlak X-ışını kaynağı olduğunu göstermişlerdi. Bu veri ise süpernova sonucunda oluşan karadeliğin yakınındaki maddeyi içine çektiği hakkında yorumların yapılmasına neden oldu. Araştırmanın başındaki bilim insanı Harvard-Smithsonian Astrofizik Merkezi'nden Daniel Patnaude: Eğer yorumumuz doğruya bu şimdiye kadar keşfedilen en genç karadelik olacak diyor. Bilim insanları, ilk kez 1979 yılında amatör bir gökbilimci tarafından keşfedilen, SN 1979C'nin Güneş'ten 20 kat daha büyük bir yıldızın çökmesi sonucunda oluştuğu düşünülüyor. Uzak evrende daha önce keşfedilen karadeliklerin bir çoğu gama ışını patlamaları ile görüldü. Ancak SN 1979C'nin durumu farklı. Evrende GRB karadelikleri SN 1979C'ye göre daha uzakta yer alıyor. Kuram bize evrendeki karadeliklerin yıldızın çekirdeğinin çöküşünden GRB üretimine kadar belirli bir süreçten geçtiğini söyler. Son zamanlarda uzak evrende bulunan, GRB yaymayan ve süpernovanın belirli bir türü sonucunda oluşan karadeliklere de rastlandı. Bu nedenle şimdiye kadar göremediğimiz karadeliklerin büyük bir kısmının GRB yaymadığı düşüncesi ön plana çıkıyor. Harvard-Smithsonian Astrofizik Merkezi'nden Abraham Loeb: Bu karadelik çeşidi ilk kez görülmüş olabilir. Ancak bu tip karadelikleri keşfetmek zordur. X-ışını gözlemleri yıldızın çekirdeği çöktüğü anda ve gama ışını patlamaları olmadan gerçekleşmeli diyor ve ekliyor: 30 yıllık gözlemler kurama son derece uyuyor. SN 1979C için öne sürülen kuram için elde kanıtlar olsa da yüksek enerjili parçacıkların güçlü rüzgarlar oluşturan hızla dönen bir nötron yıldızı için de geçerli olduğunu göz ardı etmemek gerekir. Genç ve parlak atarca rüzgarı bulutsusu SN 1979C, genç ve parlak nötron yıldızına bir örnek sayılabilir. Parlak atarca rüzgarı bulutsusuna en iyi örnek ise 950 yıldır bilinen Yengeç Bulutsusu'dur. NASA'nın Bilim Görevleri yöneticisi Jon Morse: Bu hikaye Chandra gibi gelişmiş teleskoplar yardımıyla aydınlatılabilir diyor. Kaynak: Chandra"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/en-genc-supernova-kesfedildi/", "text": "NASA'nın Swift uydusu gökadamızın merkezinden yayılan X-ışınlarını tararken daha önceden bilinmeyen parçalanmış bir yıldızın kalıntılarını ortaya çıkardı. Samanyolu'nun bilinen en geç süpernovası olan kalıntı G306.3-09 bölgesinde yer alıyor. Michigan Üniversitesi'nden Mark Reynolds: Gökbilimciler şimdiye kadar gökadadaki 300'den fazla süpernova kalıntısını katalogladı. G306.3-09'da belirlenen süpernova 29 genç süpernova kalıntısından biri olup 2500 yıl yaşındadır diyor. Gökbilimciler Samanyolu'nda her yüzyılda bir ya da iki süpernova patlaması gerçekleştiğini düşünürler. Sıcak yıldızdan kopan kalıntılar patlamanın etkisiyle genişleyerek binlerce yıl içinde yıldızlararası boşluğa yayılır. Bir suç alanındaki kanıtlar gibi süpernova kalıntılarının bıraktığı izler patlayan yıldıza ait bilgiyi açığa çıkarırarak yıldızın ölümüyle ilgili ayrıntıları sunar. Süpernova kalıntıları eletromanyetik tayfın radyo dalgasından gama ışınlarına kadar enerji yayarlar. X-ışını gözlemleri genişleyen kalıntının kimyasal içeriği ve yıldızlararası ortamla etkileşimini açığa çıkarır. Ancak süpernovadan 10 000 yıl sonra X-ışını söner. Bu nedenle Samanyolu'nda bilinenlerin sadece yarısında X-ışını tespit edilmiştir. Reynolds, Swift Galaktik Düzlem Araştırması ile Samanyolu merkezine kadar yayılan morötesi enerjileri inceleyebilmek için düzlemi bir-iki derecelik geniş şeritlere ayırarak bir proje başlattı. 2011 yılında başlayan görüntü alımının bu yıl bitmesi bekleniyor. Penn State Üniversitesi ve Swift Görevi Operasyon Merkezi'nden : Swift verileri NASA'nın Spitzer Uzay Teleskopu ile derlenen kızılötesi görüntüleri güçlendirerek yüksek enerjilerin içine uzanır. Büyük ölçüde sönmüş durumdaki morötesi enerji gökada düzlemindeki toz bulutlarına karıştığından kızılötesi ve X-ışını verileriyle görünen enerji birbirini tamamlar diyor. 22 Şubat 2011'de Swift, Erboğa takımyıldızının kenarına yakın bir alanı görüntüledi. Olağandışı morötesi enerji yayan bölge aynı zamanda süpernova kalıntısını anımsatan uzun ve yarı dairesel kaynağı X-ışını ile ortaya çıkardı. Spitzer kızılötesi görüntüleri ve Avustralya'daki Molonglo Gözlemevi Synthesis Teleskopu'nun arşiv verileriyle durum onaylandı. Nesneyle ilgili daha fazla veri elde etmek amacıyla Yeni Güney Galler Narrabri kasabası yakınlarındaki Avustralya Çoklu Teleskop Dizisi ve Chandra X-Işını Gözlemevi ile 83 dakikalık görüntü elde edildi. Sydney Üniversitesi'nden lisans öğrencisi Cleo Loi: ATCA'nın olağandışı duyarlı radyo dalga boylarında alınan görüntülerle gökadamızdaki kalıntıyı belirledik diyor. 26 000 ışık yılı uzaklıktaki G306.3-0.9 bölgesinde tespit edilen süpernova, saatte 2,4 milyon km hızla uzaya şok dalgasıyla yayılmaktadır. Chandra verilerine göre yayılan ve sıcaklığı 28 milyon C dereceye ulaşan kalıntı, demir, neon gibi ağır elementlerle büyük kütleli yıldızların çekirdeklerinde üretilen silikon ve sülfüre sahip. Henüz bunun ne tür bir süpernova olduğunu bilmiyoruz. Ne tür bir yıldızın patladığını belirlemek için Chandra verilerini çalışmaya ekleme gereği duyduk. Patlama sonucunda bir nötron yıldızının oluştuğuna ilişkin ikna edici bir kanıt elde etmek için gelecekte yapılacak gözlemleri ve çalışmaları bekliyoruz diyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/en-genc-supernova-sn-1957d/", "text": "Dünya'dan 15 milyon ışık yılı uzaklıktaki M83 Gökadası'nda 50 yıl önce bir süpernova keşfedilmişti. NASA'nın Chandra X-Işınları Gözlemevi enkazdan yayılan x-ışınını tespit etti. Radyo ve optik dalga boylarında da görülebilen süpernova, 1957 yılında keşfedilen dördüncü süpernova olduğu için SN 1957D adını almıştır. 1981 yılında gökbilimciler radyo dalgaları yardımıyla bölgede patlayan bir yıldızın kalıntısını gördüler. 1987 yılında da optik dalga boyunda belirgin bir artış olduğu saptandı. 2000 ve 2001 yılında nispeten kısa bir gözlem yapan (14 saatten fazla) Chandra Gözlemevi, SN 1957D'de herhangi bir x-ışını yayılımı tespit etmedi. Ancak 2000 ve 2001 yıllarında yapılan 8 ve yarım günlük daha uzun gözlemler sonucunda x-ışını yayılımı görüldü. Buna karşılık parlaklık oldukça düşüktü. M83'ün yeni Chandra görüntüleri en ayrıntılı x-ışını gözlemlerinden biridir. Görüntüdeki kırmızı, yeşil ve mavi renkler sırasıyla düşük, orta ve yüksek enerjili x-ışınlarını gösteriyor. Gökadanın merkezinin üstünde, sarmal kolun iç kısmında yer alan SN 1957D kalıntısından gelen yeni x-ışını verileri, büyük kütleli bir yıldızın yakıtının bitmesinin ardından gerçekleşen patlamayla ilgili önemli bilgiler veriyor. X-ışını görüntüleri yıldızın süpernova patlamasının ardından kendi çevresinde hızla dönen, yoğunlaşmış bir nötron yıldızına dönüştüğünü gösteriyor. Bu nötron yıldızı ya da atarca , bir atarca rüzgarı ile ışık hızına yakın hızda hareketlenen yüklü parçacıklar üretiyor olabilir. Bu bilgi onaylanırsa, 55 yaşındaki SN 1957D şimdiye kadar görülen en genç nötron yıldızlarından biri olacak. Örneğin M100 Gökadası'nda da başka bir aday var. Gökada'nın SN 1979C süpernovasının merkezindeki cismin nötron yıldızı mı yoksa karadelik mi olduğu kesin değil. Hubble Uzay Teleskopu SN 1957D'den yayılan enkazın en az 10 milyon yıl yaşında olduğunu ve bir yıldız kümesinin kenarında yer aldığını gösteriyor. Bu yıldızların çoğu 17 Güneş kütlesindedir. Bu da SN 1957 gibi bir yıldızın çökerek süpernova patlamasına yol açtığını gösteren normal bir yıldız evrimidir."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/en-guclu-miknatislarin-guclendirdigi-evrendeki-en-buyuk-patlamalar/", "text": "Magnetarların tetiklediği bazı uzun-süreli gama-ışın patlamaları ESO'nun Şili'deki La Silla ve Paranal Gözlemevi'nde gerçekleştirilen gözlemlerle çok uzun süreli bir gama ışını ile beklenmedik şekilde parlak süpernova patlaması arasında ilk kez bir bağlantı olduğu gösterildi. Sonuçlar süpernovanın beklendiği gibi radyoaktif bozunum ile değil, onun yerine magnetar adlı gizemli bir nesnenin etrafındaki parçalanan süper-güçlü manyetik alanlarla güçlendirildiğini gösteriyor. Sonuçlar Nature dergisinin 9 Temmuz 2015 tarihli sayısında yayınlanacak. Gama-ışın patlamaları Büyük Patlama'dan bu yana gerçekleşen en büyük patlamalarla ilgili sonuçlardan biridir. Yeryüzü atmosferinden geçemeyen yüksek-enerjili ışınım türlerine duyarlı olan yörünge teleskopları ile tespit edilmektedirler, sonrasında ise daha uzun dalgaboylarında hem uzay hem de yer-konuşlu teleskoparla takipleri gerçekleştirilmektedir. GRB'ler genellikle sadece birkaç saniye sürmektedir, ancak çok nadir durumlarda gama ışınımı saatlerce devam edebilir . Bu türden oldukça uzun bir GRB 9 Aralık 2011'de Swift uydusu ile seçildi ve GRB 111209A olarak isimlendirildi. O zamana dek gözlenen en uzun ve en parlak GRB'lerden biriydi. Bu patlamadan kaynaklanan ardıl ışınım sönmeye başladıkça hem La Silla'daki MPG/ESO 2.2-metre teleskopu üzerindek GROND, hem de Paranal'daki Çok Büyük Teleskopu üzerindeki X-shooter aygıtı ile gözlendi. Daha sonradan SN 2011kl olarak adlandırılan bir süpernovaya ait açık işaretler bulundu. İlk kez bir süpernovanın uzun-süreki bir GRB ile ilişkisi olduğu bulunmuş oldu . Araştırmayı yürüten Almanya, Garching'teki Max-Planck Yer-ötesi Fiziği Enstitüsü'nden Jochen Greiner şu açıklamayı yapıyor: Uzun-süreli bir gama-ışını patlaması 10 000 ila 100 000 süpernovadan sadece birinde görüldüğü için, patlayan yıldız bir şekilde özel olmalı. Gökbilimciler bu GRB'lerin çok büyük kütleli yıldızlardan geldiğini Güneş'in kütlesinin 50 katı kadar ve sinyallerin ise bir karadeliğin oluşmasından kaynaklandığını zannediyorlardı.Ancak GRB 111209A'dan sonra bulduğumuz SN 2011kl süpernovasına ait yeni gözlemlerimizle, çok uzun süreli GRB'ler hakkındaki paradigmalar değişiyor. Büyük kütleli bir yıldızın çökmesine dayanan senaryoya göre süpernovadan gelen hafta-uzunluğundaki patlamanın optik/kırmızı-ötesindeki salınımının patlamada oluşan radyo-aktif nikel-56'nın bozunmasından gelmesi bekleniyor . Ancak GRB 111209A durumunda GROND ve VLT ile yapılan gözlemlerin bir araya getirilmesi ile durumun böyle olmadığı ilk kez kesin bir şekilde gösterildi . Ayrıca diğer öneriler de safdışı bırakıldı . GRB 111209A'yı takiben yapılan süpernova gözlemleriyle uyumlu tek açıklama bir magnetar tarafından güçlendirilmiş olduğuydu saniyede yüzlerce kez dönen minicik bir nötron yıldızı ve normal nötron yıldızlarından çok daha güçlü bir manyetik alana sahip olan, aynı zamanda radyo atarcalar olarak da bilinen nesnelerdir . Magnetarların bilinen Evren'de manyetiklik özelliği en fazla olan nesneler olduğu düşünülmektedir. İlk kez bir süpernova ile bir magnetar arasında bu kadar tartışmasız bir bağlantının mümkün olduğu görüldü. Araştırma ekibinden Paolo Mazzali yeni bulguların önemi hakkında şunları belirtiyor: Yeni sonuçlar, GRB'ler, çok parlak süpernovalar ve magnetarlar arasında beklenmedik bir ilişkiye dair iyi kanıtlar sağladı. Bu bağlantılardan bazıları bir süredir teorik temellerle zaten bekleniyordu, ancak herşeyi birbirine bağlamak heyecan verici bir gelişme oldu. SN 2011kl/GRB 111209A durumu bizi çökme senaryosuna bir alternatif geliştirmeye zorluyor. Bulgular GRB'lerin işleyişlerine dair çok daha yeni ve net bir fotoğrafa daha da yaklaştırmış oldu, diyerek sonlandırıyor Jochen Greiner. Notlar Normalde uzun-süreli GRB'ler 2 ila 2000 saniye arasındadır. Şimdi ise süreleri 10 000 25 000 saniye arasında olan dört adet GRB olduğu bilinmektedir bunlara da ultra-uzun GRB'ler deniliyor. Ayrıca kısa-süreli farklı türdeki GRB'lerin de başka mekanizmalarla meydana geldiği düşünülüyor. Süpernovalar ile uzun-süreli GRB'ler arasındaki bağlantı ilk olarak 1998 yılında kuruldu, temel olarak ESO gözlemevlerinde gözlenen SN 1998bw süpernovasına dayanan çalışmalar, 2003 yılındaki GRB 030329 ile doğrulanmış oldu. GRB'nin kendisinin sıcak, yoğun yığılma diski aracılığı ile merkezi yoğun nesnenin üzerine doğru çökmekte olan yıldız maddesi ile üretilen yüksek hızlı jetler tarafından güçlendirildiği düşünülüyor. GROND aygıtı ile süpernovada ölçülen nikel-56 miktarı X-shooter aygıtı ile görülen güçlü mor-ötesi salma ile karşılaştırılamayacak kadar fazlaydı. Süper parlak süpernovaların enerjilerini açıklamak için yapılan diğer öneriler çevredeki madde ile olan şok etkileşimleri muhtemelen patlamadan önce saçılan yıldız kabukları ya da mavi bir süperdev ata-yıldız. SN2011kl gözlemlerine göre iki seçenek te açıkça mümkün görünmüyor. Atarcalar gözlenebilen en yaygın nötron yıldızı türünü meydana getirmektedir, ancak magnetarların atarcalarda görülen manyetik alanlarda 100 ila 1000 kat daha fazla güçlü manyetik alan geliştirdikleri düşünülmektedir. ESO-Türkiye"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/en-hafif-gezegen-goruntulenmis-olabilir/", "text": "ESO'nun Çok Büyük Teleskop'unu kullanan bir gökbilimciler ekibi parlak bir yıldızın yakınında hareket eden sönük bir cisim görüntüledi. Kütlesi Jüpiter'in dört ila beş katı büyüklüğünde olduğu tahmin edilen gezegen, Güneş Sistemi dışında şimdiye kadar doğrudan görüntülenen en hafif gezegen özelliğini taşıyor. Keşfin gezegen sistemlerinin oluşumu ve evrimi konusundaki görüşlere önemli katkılar yapması bekleniyor. Şimdiye kadar dolaylı tekniklerle bine yakın gezegen tespit edilmiş çoğu dikey hız ya da geçiş yöntemi ile ve bunlardan daha fazla sayıda aday gezegenin ilave gözlemlerine gerek duyulsa da, bunlardan sadece on kadarı doğrudan görüntülenebilmiştir. ESO'nun Çok Büyük Teleskop'u ile 2M1207 kahverengi cücesinin (eso0428) etrafında bir ötegezegenin doğrudan ilk görüntüsünün yakalanmasından dokuz yıl sonra, aynı ekibin kamerasına bu kez muhtemelen şimdiye kadar ki en hafif gezegen takılmış olabilir . Gezegenlerin doğrudan görüntülenmesi yer-konuşlu ya da uzayda olsun, en gelişmiş araçları gerektiren olağandışı zor bir teknik,diyor keşfi duyuran makalenin baş yazarı Julien Raeau . Şimdiye kadar sadece birkaç gezegen doğrudan görüntülenebildi, bu nedenle bunların her biri dev gezegenlerin nasıl oluştuklarının anlaşılmasına için önemli dönüm noktalarıdır. Yeni gözlemlerdeki muhtemel gezegen sönük ancak HD 95086 yıldızına yakın belirgin bir nokta şeklinde görünüyor. Daha sonra yapılan bir gözlemde ise gökyüzünde yıldızla birlikte hareket halinde olduğu görüldü. Bu sayede HD 95086 b ismi verilen cismin yıldızın etrafında bulunan bir gezegen olduğu ortaya çıkıyor. Parlaklığından gezegenin Jüpiter'in kütlesinden dört ila beş kez büyük olduğu tahmin ediliyor. Araştırma ekibi ESO'nun her biri 8.2-metre olan Çok Büyük Teleskop dizgesine ait dört Birim Teleskop'tan biri üzerinde bulunan uyarlamalı optik aleti NACO'yu kullandı.Bu alet gökbilimcilerin atmosferin bulanıklaştırıcı etkilerinin çoğunu ortadan kaldırmalarını ve çok keskin görüntüler elde edebilmelerini sağlıyor. Gözlemler kırmızı-ötesi ışık ve diferansiyel görüntüleme adlı bir yöntem kullanılarak yapıldı, böylece gezegen ve parlak yıldız arasındaki renk karşıtlığı geliştirilmiş oldu. Yeni keşfedilen gezegenin HD 95086 adlı genç yıldızına uzaklığı Yer-Güneş arasındaki mesafenin yaklaşık 56 katı kadar, Güneş-Neptün uzaklığının iki katı.Yıldızın kendisi Güneş'ten biraz daha büyük kütleli ve bir çöküntü diski ile çevrili.Sistem bu özellikleri ile gökbilimciler için genç, büyük kütleli gezegenlere ev sahipliği yapabilecek ideal bir aday haline geliyor. Sistemin tamamı bizden yaklaşık 300 ışık-yılı uzaklıkta bulunuyor. Yıldızın sadece 10 ila 17 milyon yıllık genç yaşı nedeniyle, gökbilimciler, yeni gezegenin muhtemelen yıldızı çevreleyen gaz ve tozlu disk içerisinde oluştuğunu düşünüyor. Şu an bulunduğu yer gezegenin oluşum süreci hakkında bir takım sorunlar ortaya çıkarıyor. Ya kayalarla katı bir çekirdek oluşturarak büyüdü ve çevredeki gazlardan yoğun bir atmosfer oluşturmak için onları kendine çekmeye başladı, ya da disk içerisindeki kütleçekimsel kararsızlıkların neden olduğu gaz kümelenmelerinden meydana geldi. diye açıklıyor ekibin bir diğer üyesi Anne-Marie Lagrange. Gezegen ve disk arasındaki ya da diğer gezegenlerle olan etkileşimler gezegenin oluştuğu bölgeden taşınmasına neden olmuş olabilir. Başka bir ekip üyesi Gael Chauvin ise çalışmayla ilgili şunları aktarıyor, Yıldızın parlaklığı HD 95086 b gezegeninin yüzey sıcaklığını 700 santigrat derece olarak tahmin etmemizi sağlıyor. Atmosferinde su buharı ve muhtemelen metan bulunması için yeterince uygun bir değer. Bu nesneyi VLT'ye takılacak yeni SPHERE ile çalışmak harika olacak. Belki de eğer varsa, sistemde daha içerde bulunan gezegenler de ortaya çıkarılabilir. Notlar 1] Gökbilimciler hali hazırda Güneş dışındaki yıldızların etrafında dolanan bin kadar gezegenin varlığını onayladı. Bunların neredeyse tümü, gezegenin yıldızı üzerinde meydana getirdiği etkilerin dolaylı yöntemler kullanılarak tespit edilmesiyle bulundu gezegenin yıldızın önünden geçişi esnasında yıldız ışığında meydana getirdiği azalmalar , ya da yörüngedeki gezegenin kütleçekimsel etkisi ile yıldızı yerinden oynatması . Şimdiye kadar sadece on kadar gezegen doğrudan görüntülenebildi. Belki de Formalhaut b daha küçük bir kütleye sahip, ancak parlaklığının çevredeki toz nedeniyle yansıyan ışıkla belirsizleşmesi, kütlesinin hassas olarak ölçülmesini engelliyor. Aynı ekip daha önce birçok ekip gibi Beta Pictoris etrafındaki gezegeni de gözledi. SPHERE ikinci nesil bir uyarlamalı optik aygıtı olup, 2013 yılın sonunda VLT üzerine kurulacaktır. ESO-Türkiye"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/en-hizli-asteroit/", "text": "Güneş'in yörüngesinde 113 günlük yörünge dönemiyle dolanan yeni bir asteroit keşfedildi. Asteroit bu özelliğiyle şimdiye kadar Merkür'den sonraki en kısa yörünge dönemine sahip. Merkür Güneş'in çevresinde 88 günde bir tur atıyor. Yaklaşık 1 kilometre büyüklüğündeki asteroite 2021 PH27 adı verildi. Asteroit, Merkür ve Venüs arasında kararsız bir yörüngeye sahip. Bu da birkaç milyon yıl içinde bu gezegenlerden birine ya da Güneş'e çarpıp yok olacağı ya da mevcut konumunu terk etmek zorunda kalacağı anlamına geliyor. Bunun gibi cisimlerin incelenmesi asteroitlerin nasıl oluştuğunu ve sistemimizin mimarisini şekillendiren kuvvetleri anlamalarına yardımcı olabilir. Carnegie Üniversitesinden Scott S. Sheppard: 2021 PH27 muhtemelen Jüpiter ile Mars arasındaki Ana Asteroit Kuşağından ayrıldı ve iç gezegenlerin kütle çekimi yörüngesini belirledi diyor. Cismin 32 derecelik eğimine bakıldığında dış Güneş Sisteminden içe doğru süzülmüş soyu tükenmiş bir kuyrukluyıldız olması da olası. 2021 PH27 Güneş'in dev kütle çekimi alanına çok yakın olduğu için büyük Genel Görelilik etkileri yaşıyor. Bu ise zaman içinde eliptik yörüngesinin açısal olarak hafif sapmasına neden olacaktır. Her yüzyılda yaklaşık bir yay dakikasında oluşan hareket presesyon olarak tanımlanır. Einstein'ın Genel Görelilik Kuramına göre 2021 PH27'nin presesyonu Merkür'den oldukça fazla. Asteroit Güneş'e o kadar yaklaşıyor ki yüzey sıcaklığı kurşunu bile eritecek 480 0C'ye kadar yükseliyor diyor Sheppard. Cismin gelecekte yapılacak gözlemleri kökenine ilişkin daha fazla ışık tutacaktır. 2021 PH27'yi Yer'in ötesindeki cisimlerle karşılaştırmak, bileşimini araştırmak ve aşırı koşullar altındaki davranışını incelemek taşıdığı malzemeler hakkında bilgilerini artıracaktır. Bu tür bir cisim Güneş'e yakın olması nedeniyle muazzam termal ve yüzeysel stresler yaşar. Yer yörüngesi yakınındaki asteroit sayımı gezegenimizi potansiyel olarak etkileyebilecek olanları tespit etmek açısından önemlidir. Özellikle Güneş ile Yer arasındakileri keşfetmek kolay değildir. 2021 PH27 yakında Yer'e göre Güneş'in arkasında olacak ve gelecek yılın başlarına kadar gözlenemeyecek. Bundan sonra ancak yörüngesi tekrar belirlenebilecek. Güneş'in çevresinde Yer'den daha yakın yörüngelerde hareketli asteroitleri tespit etmenin en etkili yöntemi, Brown Üniversitesinden Ian Dell'Antonio ve Shenming Fu'nun Şili'deki National Science Foundation'a ait Blanco 4-metrelik Kara Enerji Kamerası ile yaptığı gibi, Güneş'in batarken ve doğarken görüntü almaktır. Kameranın asıl görevi yakın evrendeki büyük gökada kümelerini gözlemektir. Dell'Antonio, Fu ve Sheppard 13 Ağustos'ta alacakaranlığın ilk birkaç dakikasını kullanarak asteroiti keşfetti. Bunun ardından Şili'deki Carnegie'ye ait Las Campanas Gözlemevindeki Magellan teleskopları ve NSF'nin 4 metrelik Blanco teleskopu kullanılarak ek görüntüler elde edildi. Yörüngesi için ise 1-metre çapındaki teleskoplar kullanıldı."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/en-hizli-yildizin-drami/", "text": "Hawaii WM Keck Gözlemevi ve Pan-STARRS1 teleskopunu kullanan bilim insanları saniyede 1200 kilometre ya da saatte 2,7 milyon kilometre gibi inanılmaz hıza sahip bir yıldız keşfettiler. Yıldız Samanyolu'ndaki en hızlı yıldız unvanın elde etti. Böyle bir hıza sahip yıldız gökadamızın kütle çekimini yenerek dış uzaya açılabilir. Yıldızın böylesi büyük hıza ulaşmasının nedeni ise bir zamanlar eşi olan yıldızın süpernova patlamasıyla onu savurması. Gökada çevresinde dolanan Güneş gibi yıldızların yörüngelerine göre ortalama hızları vardır. Sadece birkaç hiper hızlı yıldızın belli bir yörüngesi olmadığı ve bir süre sonra kendilerini galaksiler arası boşlukta bulacakları biliniyor. Bir yıldızın gökada dışına çıkması için Samanyolu'nun merkezindeki süper kütleli karadelikle etkileşmiş olması gerektiği en etkili yol olarak bilinir. Yıldızın hızı Hawaii'deki Keck II Teleskopu yardımıyla belirlendi. US 708 adı verilen yıldızın bu kadar yüksek hıza ulaşmasının nedeni ise daha da şaşırtıcı. Yıldızın eşi süpernova ile patlayarak US 708'i yanından fırlatmış. Belki de patlayan yıldız bir beyaz cüceydi ve US 708'den madde çalması sonucunda patladı. Bu etkiyle US 708 muazzam bir hıza ulaştı. Gözlemler ve alınan tayf örnekleri bu fikre destek vermektedir."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/en-iyi-meteor-yagmuru-en-kotu-ayda/", "text": "Bugünlerde kafanızı arada bir de olsa gökyüzüne kaldırın. Belki bir yıldız kayması görürsünüz. Yılın en iyi göktaşı yağmuru olan Perseid meteor yağmuru asıl 12 Ağustos'u 13 Ağustos'a bağlayan gece göreceğiz. Ne yazık ki Ay şişkin bir halde sabaha kadar gökyüzünü süsleyeceği için saatte 40-50 değil ancak 5-10 dolayında akan yıldız görürseniz şanslısınız demektir. Ama yine de Perseidler seyri çok özel meteorlar olduğundan izlemeye değecektir. Halk arasında yıldız kayması, akan yıldız gibi terimlerle bilinen göktaşı yağmurları, aslında kuyruklu yıldızların uzaya bıraktığı kalıntılardır. Dünya zaman zaman bu kalıntıların üzerinden geçer. Böylece bu kalıntılar büyük bir hızla dünyaya düşüp atmosferde uğradıkları sürtünmenin etkisiyle alev alırlar. Biz de bu alevi parçaların hareketlerinden dolayı gökyüzünde bir ışık izi şeklinde görürüz. Yıl içerisinde Dünya yörüngesi gereği zaman zaman böylesi kalabalık grupların arasından geçmektedir ki bunlar arasında en ünlüsü ve görsel zevki en yüksek olanı 12-13 Ağustos geceleri izlenen Perseid'lerdir. Perseidlerin nedeni olan kuyruklu yıldız ise 109P/Swift-Tuttle'dır. Bu kuyruklu yıldızın yörünge dönemi 133 yıl olarak hesaplanmıştır. Kuyruklu yıldızın kalıntıları Dünya'ya saniyede 60 km gibi bir hızla ulaşıyor. Gözlem Perseid'lerin adını aldığı Perseus takımyıldızının doğmasıyla başlayacak. Bu da saat 22:00 dolayları demek oluyor. Gözlem için en iyi zaman ise bu takımyıldızın biraz yükselmesiyle gece yarısına denk geliyor. Tabii göktaşı yağmurunu izlemek için Kahraman takımyıldızı yönüne bakmanıza gerek yok. Yere uzanıp gözünüzü gökyüzüne dikmeniz yeterli olacak. Böylece bir yandan da gökyüzünün büyülü güzelliğine tanık olacaksınız. İyi seyirler... Ek okuma önerisi: Perseid yağmuru ve genel anlamda meteor yağmurları hakkında, Prof. Dr. Rennan Pekünlü hocamızın kaleme aldığı ayrıntılı bir yazıya AstroBilgi üzerinden ulaşabilirsiniz. 1 Yorum Sezlonga yayilip elimde kitap okuyucumla bekleyeceyim. Ama bende sanssizlik o gece Izmir'de yagmur yagar. :S"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/en-kucuk-dev-karadelik/", "text": "NASA'nın Chandra X-Işını Gözlemevi ve Şili'deki 6,5 metrelik Clay Teleskopu bir gökada merkezinde yatan şimdiye kadar ki en küçük karadeliği keşfetti. Bu 'küçük dev' gökada çekirdeklerinde bulunan süper kütleli karadeliklerin 13 milyar yıl boyunca nasıl oluştuğu ve evrimleştiği hakkında ipuçları sağlayabilir. Gökbilimciler keşfedilen süper kütleli karadeliğin yaklaşık 50.000 güneş kütlesinde olduğunu tahmin ediyor. Bu daha önceki en küçük karadeliğin kütlesinin yarısından daha küçük kütleyi gösteriyor. Michigan Üniversitesi'nden Vivienne Baldassare: Küçük dev tanımı çelişkili gelebilir ama büyük karadeliklerin küçük olanlarını bulmak önemlidir. Böylece farklı kütleye sahip karadeliklere bakarak nasıl büyüdüklerini anlayabilirsiniz diyor. Küçük dev karadelik Sloan Sayısallaştırılmış Gökyüzü Araştırması ile bulunan 340 milyon ışık yılı uzaktaki RGG 118 adlı cüce gökadanın merkezinde yer alıyor. Araştırmacılar karadeliğin kütlesini gökada merkezindeki soğuk gazların hareketini Clay Teleskopu'nun görünür ışıkta izleyerek hesapladı. Karadelik çevresinde dolanan gazın yaydığı X-ışınları ise Chandra X-Işını Gözlemevi ile gözlendi. Araştırmacılar sıcak gazın dışa itilmesinden sorumlu basıncı ile karadeliğin çekme gücünü hesapladı . Gökbilimciler daha önce süper kütleli karadeliklerin kütlesi ile gökada merkezindeki yıldızların hızları arasındaki ilişkiyi belirlemişti. Bu ilişki RGG 118 ve karadeliği için de geçerlidir. Michigan Üniversitesi'nden Amy Reines: Biz bu küçük kütleli karadeliğin bazı durumlarda kendisinden çok daha büyük kuzenleriyle aynı davranışı gösterdiğini gördük. Bu bilgi karadeliklerin kütlesi ne olursa olsun benzer şekilde büyüdüklerini gösterir diyor. RGG 118'deki karadelik Samanyolu'nun çekirdeğindeki süper kütleli karadeliğe oranla 100 kat daha az kütlelidir. Daha büyük gökada merkezlerindeki ağır süper kütleli karadeliklere göreyse 200.000 kat daha küçük kütlelidir. Gökbilimciler Büyük Patlama'dan yaklaşık 1 milyar yıl sonra en az 1 milyar güneş kütleli karadeliklerin oluştuğunu düşünüyor. Ama bunu günümüz teknolojik araçlarıyla kanıtlamalarına olanak yok. RGG 118'deki karadelik gökbilimciler yakın bir küçük devi inceleme fırsatı veriyor. Gökbilimciler 10.000 ile 100.000 arası kütleli büyük bir gaz bulutunun karadeliğe düşmesiyle süper kütleli karadelik oluştuğunu düşünüyor. Buna alternatif olarak 100 güneş kütleli bir yıldızın karadeliğe düşmesi gösteriliyor. Karadelik tohumlarının birleşmesi de süper kütleli karadelikleri oluşturabilir. Michigan Üniversitesi'nden Elena Gallo: Süper kütleli karadeliklerin nasıl doğduğuna yönelik iki ana fikir var. RGG 118'deki karadelik hangisinin doğru olduğunu gösterebilir diyor. Araştırmacılar, kütlesi ve boyutu RGG 118'den daha küçük olan olası diğer süper kütleli karadelikleri aramayı sürdürecek. Bu arayışlar öne sürülen modellerin hangisinin doğru olduğunun anlaşılmasını sağlayacak. Notlar Bu habere konu olan makale, http://arxiv.org/abs/1506.07531 adresinde yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/en-kucuk-gezegenlerden-kepler-138b/", "text": "Ötegezegen sayısı 2000'e yaklaştı. Bu gezegenlerden bazıları ise Dünya büyüklüğünde. Araştırmacılar artık Dünya gibi küçük ve kayasal gezegenleri de keşfedebiliyor, özelliklerini saptayabiliyor. Yakın gelecekte çok daha fazla küçük gezegen bulunabilecek. İşte bunlardan biri Dünya'dan da küçük Mars büyüklüğünde Kepler-138b. Araştırmacılar Kepler-138 yıldızının gezegenlerini temel alarak bir çizelge hazırladı. Bu çizelge en küçük ötegezegenlerin boyutları gösterilmektedir. Kırmızı ile gösterilenler Güneş Sistemindeki gezegenlerdir. Kepler-138'nin üç gezegeni hem boyut hem de kütle açısından en küçük gezegenlerdendir. Bunlardan Kepler-138b gezegeni Dünya'dan daha küçüktür. Bu tablo gezegenleri aynı zamanda yoğunluklarına göre sıralar. Kütle ve boyutun bilinmesi gezegenin yoğunluğunun da bilinmesini sağlar. Bu da gezegenin kayadan mı, sudan mı yoksa gazdan mı oluştuğunu söyler. Kepler-138b'nin yoğunluğuna bakıldığında büyüklüğünün Dünya ile Mars arasında olduğu söylenebilir. Yani Kepler-138b kayasal bir gezegendir. Yine de ek gözlemlere ihtiyaç duyulmaktadır. Kepler-138c ve Kepler-138d ise Dünya'ya benzer boyutludur. Biri Dünya'dan küçük diğeri daha büyüktür. c gezegeni karasal, d ise gaz-kaya karışımına sahip bir gezegendir. Hidrojen ve helyumdan oluşmuş gezegenin yoğunluğu küçük iken metal içeren kayadan oluşmuş gezegenler büyük yoğunlukludur. Ya da belirli bir bileşimi daha fazla olup hem gaz hem de kaya içerebilir. Bunun dışında üçüncü bir tipte katı, sıvı ve gaz barındıran gezegenlerdir. Bunlar su ve metan içerebilir. Kepler-138 sistemi Çalgı takımyıldızında yaklaşık 200 ışık yılı uzaktadır. Kepler-138 yıldızı Güneş'in yarı büyüklüğünde ve % 30 daha soğuktur. Bilim insanları gezegenlerin kütle ve boyut ilişkisini tanımlayabilmek için Kepler ve NASA'nın gelecekte göreve başlayacak geçiş yöntemiyle ötegezegen avlayacak uydusunun verileriyle daha ayrıntılı tablolar oluşacaktır. Bu çalışmalar Güneş sistemindeki gezegenlerin tarihini anlamamızı sağlayacak ve başka bir yerde yaşam arama çalışmalarına destek verecektir."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/en-net-yildiz-olusumu-gozleniyor/", "text": "Radyo ve kızılötesi teleskoplardan yararlanan gökbilimciler yıldız oluşum sürecinin en önemli erken dönemindeki oldukça aktif görünümünü sergileyen bir çalışma elde ettiler. Yeni gözlemler bilim insanlarının gaz ve toz bulutundan oluşan yoğun çekirdeğin çökmesi sonucunda oluşan yeni yıldıza ait dizinin erken dönemimin anlaşılmasında kullanılabilecek. Bilim insanları 770 ışık yılı uzaklıkta Kahraman takımyıldızında dev bir bulut fark ettiler. Gökbilimcilerin fark ettiği ve 100 Güneş kütlesindeki yığın Avrupa Uzay Ajansı'nın Herschel Uzay Gözlemevi ve Ulusal Bilim Vakfı'na ait Green Bank Teleskopu ile gözlendi. Böyle bir küme içindeki yoğun gaz ve toz bulutunun kütle.çekimsel etkisi altındaki çekirdek zamanla çöker ve ardından genç yıldızı oluşturabilir. Bu olayın ayrıntıları netleşmiş değildir. Buradaki zorluk bölgeye yakın yıldızdır. Süpernova olarak patlayan bir yıldız çoğu zaman yıldız rüzgarları ve şok dalgalarıyla yıldız oluşum sürecini etkiler. Kanada Victoria Üniversitesi'nden James Di Francesco: Yoğun çekirdek oluşum sürecindeki potansiyel yıldız oluşum gaz diskini ilk kez açık bir şekilde ve herhangi bir yıldızdan etkilenmeyecek bir durumda gördük diyor. Victoria Üniversitesi'nden yüksek lisans öğrencisi Sarah Sadavoy: Bir yıldız oluşumunun erken dönemine ait çekirdek oluşumunu sağlayan saf gaz diskini bulmak sürecin anlaşılmasında önemli bir anahtar olabilir. Bu ender rastlanan bir örnektir diyor. Herschel Kızılötesi Uzay Gözlemevi'nin görüntüleri eşliğinde bir yıldızın oluşumu için gerekli yığın diskinin daha önce görülmemiş alt yapısı izlendi. Gökbilimciler bu altyapının bileşimindeki başta amonyak olmak üzere molekülleri ve sıcaklığı belirlemek için GBT'yi kullandılar. GBT gözlemleri altyapılardan birinin kütleçekimsel yolla çekirdek içine yoğuşmalı olarak ilerlemiş olabileceğini gösteriyor. Bu şimdiye kadar gözlenen ilk çekirdek öncü hareketi olabilir diyor Di Francesco. Bilim insanlarına göre tüm yığın on yeni yıldızın oluşumunu sağlayabilir. Bölge gelecekte çekirdek oluşumunu gösterecek mükemmel bir adaydır. Bu süreci etkileyecek süpernova patlaması ya da diğer yıldızların şok dalgaları olmaksızın gözleyebileceğimiz yalıtılmış ve çalışmak için ideal bir bölgedir diyor Sadayov."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/en-parlak-x-isini-halkalari/", "text": "NASA'nın Chandra X-Işını Gözlemevi verilerini kullanan gökbilimciler şimdiye kadar görülmüş en parlak ve en büyük X-Işını halka setini keşfetti. Bir nötron yıldızından kaynaklanan bu yoğun parlamayla üretilmiş olağanüstü halkalar, gökbilimcilere Samanyolu içinde benzer özellikteki yıldızları anlamak için ender bir fırsat sunmaktadır. Pergel X-1 olarak adlandırılan halkalar, bir çift yıldız sistemindeki büyük ve yoğun bir yıldızın süpernova patlaması sonrasında oluştu. Nötron yıldızı başki bir büyük yıldız ile bilikte kalın gaz ve toz bulutu örtüsü arkasında gizlenmektedir. Pergel X-1 aynı zamanda yüksek enerjili parçacıklar yayan güçlü jet kaynağıdır. Wisconsin Üniversitesi'nden Sebastian Heinz: Astronomide uzaklıkları doğru belirlemek gerçekten zordur ve bunu sağlayan birkaç yöntem bulunmaktadır. Doğru konum belirlemek için üçlü sonar kullanılmasında olduğu gibi biz Pergel X-1'den yayılan X-ışınlarını kullanabiliriz diyor. Pergel X-1'den yayılan ışık ölçüldüğünde Dünya'ya 30.700 ışık yılı uzakta olduğu anlaşılmaktadır. Bu uzaklık ölçümü için alınan sinyalleri çok hassas olarak algılayacak Chandra gibi gelişmiş teleskoplar gereklidir. Araştırmacılar 2013 yılında Dünya üzerinde farklı açılarda zaman gecikmeli gözlenen Pergel X-1 ışınları bir ile üç ay süresince oluşturduğu halkalar izlendi. Chandra verileri daha önce toz bulutlarını gözleyen Avustralya'daki Mopra radyo teleskopu verileriyle karşılaştırılınca her halkanın farklı toz bulutundan oluştuğunu işaret eden X-ışınları yaydığı ortaya çıktı. Radyo verileri halkaları birbirinden ayırırken X-ışını verileri Pergel X-1'in konumunu belirler. Tüm radyo verileri ile halka analizi araştırmacıların Pergel X-1'in Dünya'ya uzaklığını hesaplamak için basit geometri kullanmasına olanak verir. Avustralya'daki New South Üniversitesi'nden Michael Burton: Bu sisteme 'Yüzüklerin Efendisi' diyoruz ama bu adlandırmanın Sauron ile ilgisi yoktur. Chandra X-ışını ve Mopra radyo görüntülerinin birlikteliği astronomi açısından güzel bir çalışmayla sonuçlandı diyor. Yeni uzaklık hesabında Pergel X-1'in parlaklığının defalarca değiştiği, önemli eşiği geçtiği ve sanılandan daha parlak olduğu görüldü. Bu da ışınım nedeniyle oluşan dış basıncın kütle çekimiyle dengelendiği anlamına gelir. Bu davranış genellikle nötron yıldızı ya da karadelik içeren sistemlerde görülür. Araştırmacılar ayrıca sistemin yüksek enerjili parçacıkların oluşturduğu jet hızının ışık hızının en az % 99,9'u olduğu belirlendi. Bu yüksek hız genellikle karadeliklerle ilişkilendirilir. New South Üniversitesi'nden Catherine Braiding: Pergel X-1 bazen nötron yıldızı bazen karadelik gibi davranıyor. Böylesi karışık özellikler gösteren sıradışı cismi gözlemek çok önemlidir diyor. Pergel X-1'in 2500 ışık yılı önce X-ışını kaynağı haline geldiği düşünülüyor. Bu da Pergel X-1'i bilinen en genç X-ışını ikilisi yapar. Chandra'nın yeni verileri gökadamızın yapısına ait değerli veriler sunarak Pergel X-1 ve aramızdaki toz bulutunun üç boyutlu haritasını yapmamızı sağlar."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/en-sicak-jupiter/", "text": "Yer'den binlerce ışık yılı uzaktaki yıldızların çevresinde dolanan 4000'den fazla gezegen keşfedildi. Bu gezegenler kayalık süper Dünyalardan ve küçük Neptünlerden gaz devlerine kadar çok farklı türdedir. Bugüne kadar keşfedilen gezegenler arasında en kafa karıştırıcı olanları ise sıcak Jüpiter sınıfında olanlardır. 12 yıllık yörünge dönemine sahip Jüpiter'in tersine bu devler arasında yıldızı çevresinde 10 günden daha az süreyle dolananları bulunuyor. Bilim insanları şimdiye kadar yaklaşık 400 sıcak Jüpiter keşfetti. Sorun ise bu gezegenlerin nasıl doğduğu ve evrildiği... Şimdi ise gökbilimciler yıldızı çevresinde 16 saatte dolanan beş Jüpiter kütlesinde bir gezegen keşfettiler. Gezegenin yıldızına çok yakın olması yüzeyinde yıldırımlar oluşturan aşırı sıcak olduğu anlamına geliyor. Gezegenin yörüngesi bilinen gaz devleri içinde en kısa olanıdır. Yıldızına son derece yakın olması nedeniyle yörüngesi oldukça dardır ve gündüz kısmının sıcaklığı, neredeyse küçük bir yıldızın sıcaklığına eşit, yaklaşık 3200 santigrad derecedir. TOI-2109b olarak adlandırılan gaz devi, bilinen en sıcak ikinci gezegendir. Özelliklerine bakıldığında gökbilimciler TOI-2109b'nin yörüngesel bozunma sürecinde olduğuna ya da lavaboda birikmiş suyun sarmal hareket ederek akması gibi yıldızına yaklaştığını düşünüyor. Gezegenin izlenmesi yıldızların gezegenleri nasıl çekip yuttuğuna ilişkin ayrıntılı inceleme fırsatı verecek. Böylece bir iki yıl içinde gezegenin yıldızına ne kadar yaklaştığı tespit edilebilir. NASA Goddard Uzay Uçuş Merkezinden Ian Wong: Bir insan yaşamı boyunca bir gezegenin yıldızına düştüğünü göremez. Ama bu gezegen büyük bir olasılıkla önümüzdeki on milyon yıl içinde artık orada olmayacak diyor. Ayrıntılar TESS uydusu 13 Mayıs 2020'de Herkül takımyıldızının güney ucunda, Yer'den yaklaşık 855 ışık yılı uzaktaki TOI-2109 yıldızını gözlemeye başladı. Yıldızın bir gezegene ev sahipliği yapma olasılığı nedeniyle göreve 2109'uncu TESS cismi adı verildi. Yaklaşık bir ay süren yıldız ışığının toplanması sonucunda TESS bilim ekibi verileri analiz etti. Yıldız ışığındaki belirgin ve periyodik azalmalar bir gezegenin yıldızın önünden geçtiği anlamına gelir. Veriler gerçekten de 16 saatte bir düzenli azalış olduğunu gösterdi. Ekip daha sonra birden fazla yer-merkezli teleskopla yıldızı izleyerek TESS'in verilerini doğruladı. Gezegenin Özellikleri Ekip, çeşitli optik ve kırmızı-öte dalga boylarındaki verileri analiz ederek, TOI-2109b'nin yaklaşık beş Jüpiter kütlesinde, yüzde 35 oranında daha büyük ve yıldızına oldukça yakın, 2.5 milyon kilometre uzakta olduğunu hesapladılar. Yıldızı ise Güneş'e göre boyut ve kütle açısından kabaca %50 daha büyüktür. Sistemin özelliklerinden hareketle gezegenin yıldıza her yıl 10 ile 750 milisaniyelik hızla sarmal şeklinde yaklaştığı tahmin ediliyor. Bu ise bilinen herhangi bir sıcak Jüpiter'den çok hızlı bir hareket demek. Gezegenin boyutu ve yıldızına olan yakınlığı göz önünde bulundurulursa TOI-2109b'nin bilinen herhangi bir sıcak gaz devinden daha kısa yörüngeye sahip ultra sıcak olduğu sonucuna ulaşılır. Gezegenin yıldızına kilitli olması da bir yüzünün sürekli yıldıza bakması demektir. Ekip bir ay süren sürekli TESS gözlem verilerine baktığında gezegenin kendi çevresinde dönerken parlaklığının da değiştiğini fark ettiler. Araştırmacılar gezegenin yıldızının arkasından geçişini hem optik hem de kırmızı-öte dalga boylarında gözleyerek gündüz kısmının sıcaklığının 3200 santigrat dereceye kadar ulaştığını tahmin ettiler. MIT Kavli Astrofizik ve Uzay Araştırmaları Enstitüsü'nden Avi Shporer: TESS verileri, gezegenin gece kısmında neler olup bittiği sorularını gündeme getiriyor. Orada sıcaklık çok düşük mü, yoksa gündüz kısmındaki sıcaklık gece kısmına taşınıyor mu? Aşırı sıcak Jüpiterler için önemli olan bu soruyu yanıtlamanın başlangıcındayız diyor. Ötegezegen biliminin başlangıcından bu yana sıcak Jüpiterler tuhaf karşılandı. Jüpiter kadar büyük bir gezegen nasıl olur da sadece birkaç günlük yörünge dönemine sahip olur? Güneş Sisteminde böyle bir durum yok. Onları incelemek ve varlıklarını açıklamak önümüze önemli bir fırsat çıktı."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/en-soguk-yildiz/", "text": "İçinde Avrupa Güney Gözlemevi'nin Çok Büyük Teleskopu da olan üç teleskopla şimdiye kadar keşfedilen en soğuk yıldız keşfi gerçekleştirildi. İnsan için bir bardak taze çay ne kadar sıcaksa keşfedilen kahverengi cücede o kadar sıcak. Bulunan nesne büyük sıcak gezegenler ile küçük soğuk yıldızlar arasındaki sınırı belirliyor. Kahverengi cüceler aslında yıldız oluşumu için gerekli olan nükleer tepkimeyi küçük kütlelerinden dolayı başlatamamış olan cüce yıldızlardır. CFBDSIR 1458+10B olarak tanımlanan kahverengi cüce 75 ışık yılı uzaklıktaki ikili bir kahverengi cüce sisteminin üyesidir. (1) VLT üzerine takılan güçlü X-çeker tayfölçeri keşfedilen kahverengi cücenin normalden soğuk olduğunu göstermiştir. CNRS/Joseph Fourier Üniversitesi'nden Philippe Delorme: Böylesi soğuk bir nesneyi görmek ve üstelik bir kahverengi cüce sisteminin üyesi olduğunu keşfetmekten dolayı heyecanlıyız diyor. İki soğuk cismin sıcaklıklarının suyun kaynama noktası sıcaklığından yani 100 C dereceden farklı olmadığı tespit edildi. (2) Hawai Üniversitesi Astronomi Enstitüsü'nden Michael Liu: Böylesi bir sıcaklığı bir kahverengi cüceden daha çok onun çevresinde dolanan bir gezegende olmasını bekleriz. Hatta bu gezegenin atmosferinde su bulutlarının da olmasını bile önerirdik. Aslında yakın zamanda başlayacak olan Güneş benzeri yıldızların çevresindeki dev gaz gezegenlerinin alınacak görüntüleri, CFBDSIR 1458+10B kahverengi cüceye çok benzediklerini gösterecektir. diyor. Bu sistemin sırlarını elde etmek için üç teleskopun güçleri birleştirildi. Öncelikle sistem Hawai'deki Keck II Teleskopu üzerindeki Lazer Yıldız Bulucu Ayarlamalı Optik sistemi ile bulundu. (3) Lui ve ekibi daha sonra Kanada-Fransa-Hawai Teleskopu'ndaki kızılötesi görüş ile çiftin uzaklığını belirledi. (4) ESO'nun VLT'si ile yapılan kızılötesi tayfölçeri gözlemiyle de nesnenin sıcaklığı elde edildi. Soğuk nesnelerin keşfi gökbilimde çok dinamik bir konudur. Spitzer Uzay Teleskopu da geçenlerde, net ölçümler yapılamamasına karşılık, bilinen en soğuk kahverengi cüceler için bir nesne önermişti. Gelecekte yapılacak gözlemlerle bu nesnelerin mi yoksa CFBDSIR 1458+10B'nin daha soğuk olduğu anlaşılabilecek. Lui ve ekibi yaklaşık 10 yıl boyunca bu çifti izleyerek özelliklerini, yörüngelerini daha iyi anlamaya çalışacak. (1) CFBDSIR-1458+10 ikili sistemin adıdır. Sistem CFBDSIR-1458+10A ve CFBDSIR-1458+10B olmak üzere iki üyeye sahiptir. İki cisim birbirinden 3 Dünya-Güneş arası uzaklıkta bulunup birbirlerinin çevresindeki yörünge dönemleri yaklaşık 30 yıl sürer. (2) Karşılaştırma için Güneş'in yüzey sıcaklığı 5500 C derecedir. (3) Ayarlamalı optikler, dünya atmosferinden kaynaklanan ışık karışmasını dengeleyen sistemlerdir. (4) Gökbilimciler Dünya'nın Güneş çevresindeki hareketi nedeniyle değişen konumunu göz önünde tutarak kahverengi cücelerin konumlarını uzak yıldızların değişen konumlarına bakarak tespit ettiler. Paralaks olarak bilinen bu uzaklık tanımı kahverengi cücelerin uzaklıklarının tespitinde kullanıldı."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/en-super-kutleli-karadelik/", "text": "Evrenin sessiz derinliklerinde bir canavar yatıyor: Gökbilimciler hiç beklemedikleri bir yerde 17 milyar Güneş kütlesinde çok büyük süper kütleli karadelik keşfetti. Hubble Uzay Teleskopu ve Hawaii'deki İkizler Teleskopu ile yapılan gözlemler bu tür canavarlardan daha çok sayıda olabileceğini işaret ediyor. Şimdiye kadar en büyük 10 milyar Güneş kütlesinde süper kütleli karadelik keşfedilmişti ki bunlar büyük gökada kümelerinin merkezlerinde bulunan çok büyük gökada çekirdeklerindeydi. NASA/ESA Hubble Uzay Teleskopu'nu kullanan uluslararası bir gökbilimci ekibi oldukça sakin bir yerde bulunan NGC 1600 gökadasının merkezinde 17 milyar Güneş kütlesinde çok büyük süper kütleli karadelik keşfetti. NGC 1600 yaklaşık yirmi gökadanın bulunduğu bir gökada kümesinde bulunuyor. 200 milyon ışık yılı uzaklıktaki eliptik gökada Irmak takımyıldızı yönündedir. Çevresindekiler gibi tipik büyüklükte olmasına karşılık bu denli büyük kütleli karadeliğe sahip olması gökbilimcileri oldukça şaşırttı. Almanya Max Planck Enstitüsü'nden Jens Thomas: Gökadanın merkezinde zaten büyük bir karadelik bekliyorduk ama bu kadarını değil. Tahminlerimizden 10 kat daha büyük bir karadelikle karşılaştık diyor. Önceki Hubble verilerine dayanılarak yapılan hesapta karadeliğin kütlesi gökada merkezindeki şişkinliğe göre hesaplanıyor. Çekirdek ne kadar büyük ya da şişkinse karadelik o kadar büyüktür. Gökada merkezleri gökadanın bütününün kütlesinin önemli bir kısmını oluşturur diyor Thomas. NGC 1600'deki çok büyük süper kütleli karadeliğin varlığı akla bu canavarlardan daha çok sayıda olabileceğini getiriyor. ABD'deki Berkeley Kaliforniya Üniversitesi'nden Chung-Pei Ma: NGC 1600 boyutlarında birçok gökada bulunuyor. Gökada gruplarında bilinenden 50 kat daha fazla benzer gökada olduğu düşünülüyor. Yani sorumuz buzdağının altı ne kadar büyük? Beklenenden çok daha fazla büyük canavar bir yerlerde keşfedilmeyi bekliyor olabilir diyor. Karadeliğin başka bir gökadadaki karadelikle birleşerek büyüdüğü varsayılıyor. Birleşme sonrasında gökada çarpışmalarından kaynaklanan yoğun gaz ve tozla beslenerek daha da büyümüş olabilir. Komşularıyla birlikte evrenin ıssız denilebilecek bölgesinde bulunan NGC 1600'ün büyüklüğünün nedeni de bu olabilir. Süper kütleli karadelik doğrudan görülemediği için gökbilimciler onu bulabilmek için kendisine yakın yıldızların hızlarını ölçtüler. Bu amaçla Hawaii'deki Mauna Kea tepesindeki 8 metrelik Kuzey İkizler Teleskopu'nu kullanan gökbilimciler karadeliğin kütlesini hesaplamayı başardılar. Şimdi sırada 'evrende benzer büyüklükte kaç tane daha karadelik olduğu' sorusunun yanıtını bulmaya gelmiş görünüyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/en-uzak-cuce-gokada-kesfedildi/", "text": "Bilim insanları uzunca bir süredir gökadamız çevresinde dolanan sönük cüce gökadaları keşfetmek için çaba gösteriyor. 18 Ocak'ta Keck II Uyarlamaları Optik Teleskopunu kullanan gökbilimciler bu cüce gökadalardan birini keşfettiler. Massachusetts Enstitü Teknolojisi 'den Dr. Simona Vegetti'nin başını çektiği bir ekip Dünya'dan yaklaşık 10 milyar ışık yılı uzaklıkta bir eliptik gökadanın, uydu gökadasını belirledi. Uydu gökada, JVAS B1938+666 olarak kodlanan büyük kütleli gökadayı çekimsel mercek olarak kullanarak keşfedildi. Tüm süper kütleli eliptik gökadalara olduğu gibi JVAS B1938+666 gökadası da, kütle çekimi nedeniyle ışığı eğmektedir. Genellikle uzaktaki gökadanın ışığı öndeki gökada tarafından bükülür ve bu gökadayı bir yay gibi sarar. Buna Einstein halkası adı verilir. Enstein halkasının büyüklüğü, şekli ve parlaklığı mercek gökadanın kütle dağılımına bağlıdır. Vegetti'nin ekibi Dünya atmosferinin bulanıklık etkilerini gideren 10 metrelik Keck II Teleskopunu kullanarak JVAS B1938+666'ın net bir yakın kızılötesi görüntüsünü elde ettiler. Elde edilen veriler ışığında arka plandaki gökadanın kütle dağılımı tespit edildi. Araştırmacıların elde ettiği verilere göre bir uydu ya da cüce gökadanın varlığını öne süren Einstein halkası modeline göre nesne biraz fazla kütleli idi. Ekip bu sorunu çözmek için analitik yaklaşıma başvurdu. Böylece bulunan nesnenin cüce gökada olduğu kesinleşti. Heidelberg Üniversitesi Astronomi Merkezi'nden Robert Schmidt: Düşük kütleli olmasına karşılık gözlemde aşırı kütleli çıkması sıra dışıdır. Bu da uydu gökadanın mercekleme etkisiyle gözlendiğini akla getirir. Eldeki gözlem araçlarına göre bu sorunun yanıtı 'hayır'. Nesne doğrudan yansıma ölçülme açısından çok uzakta. Ancak buradaki mesaj, uzaktaki gökadaların çevresindeki görülmesi zor nesnelerin bulunmalarının mümkün olmasıdır diyor. Samanyolu'da dahil gökadalar milyarlarca yıl boyunca küçük gökadaların birleşmesi yoluyla büyümüşlerdir. Bu nedenle de Samanyolu çevresinde de birçok cüce gökada olduğu savunuluyor. Bunlardan ancak az yıldızı olan ya da muhtemelen daha çok karanlık maddeden oluşmuş birkaç kalıntı gökada keşfedilebilmiştir. Bilim insanları gözlem sonuçlarını açıklayabilmek için evrende çok fazla karanlık madde olması gerektiğini savunuyor. Ancak karanlık madde ışığı emdiği ve ışık yaymadığından görsel olarak ispatlanması mümkün olmamıştır. Bilgisayar modellerine göre Samanyolu'nun 10 000 dolayında olması gereken cüce gökadalardan şimdiye kadar sadece 30'u gözlenebilmiştir. Vegetti: Bu karanlık maddeden oluşmuş birçok uydu gökadanın tespitini zorlaştırmaktadır. Bulunan bu gökadaların da ayrıca onaylanması gerekir diyerek karşılarındaki zorluğu işaret ediyor. Hawai Mauna Kea tepesindeki MW Keck Gözlemevi'ndeki 10 metrelik iki teleskop kızılötesinde çalışmaktadır. İkiz teleskopların en önemli özelliklerinde biri Dünya atmosferinin istenmeyen etkilerini gidermesidir. Gözlemevi NASA, Kaliforniya Üniversitesi ve Kaliforniya Entitüsü Teknolojisi tarafından kar amacı gütmeyen bilimsel ortaklıkla kurulmuştur."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/en-uzak-gokada-kumesi-kesfedildi/", "text": "Çok ama çok uzaklarda bir gökada kümesi bize göz kırptı. Buradaki uzak kelimesini öylesine söylemiyorum, gerçekten çok uzakta. Öyle uzak ki, kümenin ışığı bize 10.2 milyar yılda geliyor. Bu uzaklık günümüz bilim ve teknolojisi için bir rekor. NASA'nın Chandra X-ışınları Teleskobu ile evren şu anki yaşının dörtte biri yaşındayken oluşmuş JKCS041 olarak adlandırılan yeni bir nesne keşfedildi. Chandra'dan X-ışınlarıyla alınan mavi bölge, Çok Büyük Teleskop ile görünür ışıkta alınan iki görüntünün birleştirilmesiyle kümenin keşfi yapıldı. JKSC041, İngiltere Kızılötesi Teleskobu ile 2006 yılında keşfedilmişti. Aynı nesne daha sonra Kanada-Fransa-Hawai teleskobu ile Spitzer Uzay Teleskobu ile de gözlendi. Ancak, Gökbilimciler nesnenin bir gökada kümesi olduğundan emin olamadılar. Chandra'dan alınan veriler ışığında nesnenin bir gökada kümesi olduğu kesinleşti. Daha önce 9.2 milyar ışık yılı uzaklıktaki XMMXCS J2215.9-1738, ESA'nın XMM-Newton teleskobu ile 2006'da keşfedilmişti. JKCS041 bu kümeden yaklaşık 10 kat daha uzak bir bölgede bulunarak en uzak gökada kümeleri arasında ilk sıraya yerleşti. Gökada kümeleri arasında büyük kütle çekim kuvveti vardır. Gökbilimciler JKCS041'in 10.2 milyar ışık yılı uzaklıkta olduğunu hesapladı. Bu keşifle birlikte evrenin erken dönemlerindeki uzayın evrimi hakkında önemli bilgi katkısı olacaktır. Kaynak:"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/en-uzak-gokada-rekoru-kirildi/", "text": "WM Keck Gözlemevi'ndeki astrofizikçiler şimdiye kadar kayıtlara geçmiş en uzak gökadayı buldu. Ama asıl sürpriz bu değil. Araştırmacılar evren henüz 600 milyon yıl yaşındayken oluşmuş bu gökadanın hidrojen emisyonunu ölçmeyi başardı. EGSY8p7 adlı gökadanın keşfi Büyük Patlama sonrasında oluşan ilk yıldızlar hakkında da bilgi verebilir. Yeni doğan bir yıldız sıcak hidrojen gazını güçlü morötesi ışınım ile ısıtır ve Lyman-alfa çizgisine ait olan bu iz Keck Gözlemevi'nin güçlü kızılötesi tayfölçeri ile tespit edilebilir. Lyman-alfa ışınımı yakın gökadalarda sıkça rastlanan bir hat olmasına karşılık, evrenin doğumunun hemen şafağında oluşmuş gökadalar arasındaki boşlukta bulunan çok sayıdaki hidrojen atomlarınca emilmesinin gözlenmesi beklenmedik bir durumdur. Bu sonuç 'kozmik yeniden iyonlaşma' sürecindeki karanlık hidrojen bulutlarının nasıl bir süreç izlediği hakkında fikir verebilir. Caltech'den gökbilimci Adi Zitrin: Bu yıldız oluşum sürecini yakından izleyen biri sık sık yakın cisimlerin hidrojeninin Lyman-alfa emisyonun çizgisini görür. Ancak ilk dönemlere kadar uzanan evrenin derinliklerinde, gökadalar arasındaki boşlukta yayılan bu sinyali emen çok sayıda karanlık hidrojen bulutu yer alır diyor. Son çalışmalarda evrenin yaklaşık bir milyar yıl yaşındayken oluşmuş gökadaların kırmızıya kayma değeri 6 olarak hesaplanmıştı. Evrenin genişleme miktarının ölçüsü olan bu değere sahip soluk bir kaynak yeryüzündeki en güçlü teleskop olan Keck Gözlemevi'nin ikiz 10 metrelik teleskop ve tayfölçeriyle tespit edilebilir. Caltech'den gökbilimci Richard Ellis: Biz evrenin hidrojen bulutlarıyla dolu olduğu bir zamanı gösteren, 8,68 kırmızıya değeri olan soluk bir gökadadan yayılan Lyman-alfa çizgisini tespit ettiğimizde çok şaşırdık. Keck Gözlemevi'ndeki önceki rekor 7,73 kırmızıya kayma değeridir. Bu iki sonucun karşılaştırılması evrenin nasıl evrildiğini gösterecektir diyor. Bu keşifle gökbilimciler Büyük Patlama sonrasındaki 'yeniden iyonlaşma' sürecinde neler olup bittiğini anlamak için önemli ipucu elde etti. Özellikle bu antik evrenden yayılan ışınıma ait Lyman-alfa çizgisinin çok şeyler vadettiğini söylenebilir."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/en-uzak-gokada/", "text": "Avrupalı gökbilimcilerden oluşan bir grup ESO'nun Çok Büyük Teleskop'unu kullanarak şimdiye kadar ki en uzak gökadaya olan uzaklığı ölçmüş oldu. Gökadanın çok zayıf ışımasını dikkatlice analiz eden gökbilimciler, gözlenen görüntünün Evren'in henüz 600 milyon yıl yaşındaki (kırmızıya kayma 8.6) haline ait olduğu sonucuna vardılar. Bunlar evrenin bu erken zamanlarında her yeri dolduran ve ışık geçirmeyen hidrojen sisini temizleyen bir gökada ışığının doğrulanmış ilk gözlemleridir. 19 Ekim 2010 tarihinde bilim insanları tarafından bir basın konferansında açıklanan sonuçlar, Nature dergisinin 21 Ekim tarihli sayısında yayınlanacaktır. ESO'nun Çok Büyük Teleskop'unu kullanarak daha önce Hubble teleskopu ile görülen bir gökadanın Evren'de şimdiye dek belirlenen en uzak nesne olduğunu doğrulamış olduk , diyor sonuçların aktarıldığı makalenin başyazarı Matt Lehnert . VLT ve ona bağlı SINFONI aygıtının gücü sayesinde oldukça sönük olan bu gökadanın uzaklığını ölçebildik ve elde ettiğimiz görüntü Evren'in henüz 600 milyon yıl yaşında bile olmadığı döneme aitti. Bu tür ilk gökada araştırmaları oldukça zordur. Başlangıçtaki parlak ışıkları Yeryüzü'ne vardığında oldukça sönük ve küçük görünmektedirler. Bununla birlikte, bu sönük ışık en çok elektromanyetik tayfın kızılötesi bölgesinde azalır çünkü bu ışığın dalgaboyu Evren'in genişlemesiyle uzatılmaktadır kırmızıya kayma olarak bilinen etki. Konuyu daha zor hale getiren şey ise Büyük Patlama'dan yaklaşık bir milyar yıl sonraki erken dönemlerde, Evren'in tümüyle ışığı geçirmemesi ve neredeyse tamamen genç gökadalardan yayılan şiddetli kızılötesi ışığı soğuran hidrojen sisi ile kaplanmış olmasıdır. Bu sisin kızılötesi ışıkla halen temizlenmekte olduğu bu döneme yeniden iyonlaşma dönemi denmektedir . Bu tür zorluklara rağmen NASA/ESA Hubble Uzay Teleskopu üzerindeki yeni Geniş Alan Kamerası 3 ile 2009 yılında tespit edilen güçlü aday nesnelerin yeniden iyonlaşma dönemine ait gökadalar olduğu düşünülmektedir. Bu çok uzak ve sönük gökadalara olan uzaklığın doğrulanması oldukça zordur ve güvenilir sonuçlar elde edebilmek için gökadadan gelen ışığın kırmızıya kayma ölçümleri çok büyük yer-tabanlı teleskoplara bağlı olan tayfölçerler yardımıyla yapılmalıdır. Matt Lehnert şöyle devam ediyor: Aday gökadalar Hubble ile duyurulduktan sonra hızlı bir hesaplama yaptık ve VLT'nin muazzam ışık toplama gücü SINFONI adlı kızılötesi tayfölçerinin duyarlılığı ile birleştiğinde ve çok uzun poz süresi sayesinde bu uzak gökadalardan gelen aşırı sönük ışığı tespit ederek uzaklığı ölçtüğümüzde çok heyecanlanmıştık. ESO Genel Müdürlüğü'nün özel isteği üzerine VLT'den gözlem zamanı elde eden grup 16 saat boyunca UDFy-38135539 adlı aday gökadayı gözledi. İki aylık çok dikkatli analizler ve sonuçlar test edildikten sonra, kırmızıya kayması 8.6 olan hidrojene ait ışığın açıkça tespit eden takım, tayfölçümü metoduyla doğrulanan şimdiye kadar ki en uzak gökadayı da bulmuş oldu. 8.6 değerindeki bir kırmızıya kayma değeri Büyük Patlama'dan henüz 600 milyon yıl sonraki bir gökadanın görüldüğüne işaret etmektedir. Yardımcı yazarlardan Nicole Nesvadba araştırmayı şu şekilde özetliyor: Şimdiye kadar ki en uzak gökadanın kırmızıya kaymasını ölçmek çok heyecan verici, fakat bu tespitin doğuracağı sonuçlar astrofizik açısından çok daha önemli. İlk kez Evren'in erken dönemlerini dolduran sisi temizleyen ilk gökadalardan birine baktığımızdan adımız gibi eminiz. Bu keşifte şaşırtıcı olan şeylerden biri de UDFy-38135539'dan gelen ışığın kendi üzerindeki hidrojen sisini temizlemek için yeterince güçlü olmadığının görülmesiydi. Çevrede UDFy-38135539'a eşlik eden ve çevresindeki alanı daha açık hale getirmeye yardımcı olan, belki de daha sönük ve küçük kütleli gökadaların da olması gerekiyor. Aksi halde gökadadan gelen ışık ne kadar parlak olursa olsun, etraftaki hidrojen sisi sayesinde tutulacaktı ve bizde bu tespiti gerçekleştiremeyecektik. diye açıklıyor yardımcı yazar Mark Swinbank . Yine ortak yazarlardan Jean-Gabriel Cuby şunları belirtiyor: Yeniden iyonlaşma dönemi ve gökada oluşumunu araştırmak şu anki teleskop ve aletlerin kapasitelerini sınırlara kadar zorluyor, fakat bu zaten gelecekte kullanılmaya başlayacak olan dünyadaki en büyük optik ve yakın kızılötesi gözlem teleskopu konumuna gelecek- ESO'nun Avrupa Aşırı Büyük Teleskopu ile yapılacak sıradan bilimsel bir faaliyet olacaktır. Notlar Daha uzak bir nesneye (kırmızıya kayması 10) ait bir sonuç daha önce ESO (eso0405) tarafından aktarılmıştı. Bununla birlikte, bu konumda bulunan benzer parlaklıktaki nesneyi bulmak için daha sonra gerçekleştirilen çalışmalar başarısız olmuş ve NASA/ESA Hubble Uzay Teleskopu ile gerçekleştirilen son gözlemler bir sonuç vermemiştir. Çok büyük kırmızıya kayma oranına sahip bir gökada ile bu nesnenin tespiti artık çoğu gökbilimci tarafından geçerli sayılmamaktadır. Yaklaşık 13.7 milyar yıl önce Büyük Patlama'dan sonra Evren'in sıcaklığı düştüğünde elektronlar ve protonlar hidrojen gazı oluşturmak üzere birleşmiştir. Işıma yapan hiçbir nesnenin olmadığı Karanlık Çağlar denilen dönem boyunca bu soğuk gaz Evren'deki ana bileşendi. İlk yıldızlar oluştuğunda bunların şiddetli kızılötesi ışımaları yeniden iyonlaşma olarak bilinen bir süreçle hidrojen atomlarını elektron ve protonlara ayırarak yavaşça hidrojen sisini tekrar ışığı geçiren bir duruma getirerek karanlık döneme son vermişlerdir. Evren'in erken tarihine ait bu dönem Büyük Patlama'dan sonraki 150 milyon yıl ila 800 milyon yılları boyunca devam etmiştir. Yeniden iyonlaşmanın nasıl gerçekleştiği ve ilk gökadaların nasıl oluşup evrimleştikleri modern evrenbilimin çözülmesi gereken temel problemlerinden biridir. Gökbilimciler ilk oluşan gökadaların uzaklığını ölçmek için iki ana yöntem kullanmaktadırlar. Farklı renklerdeki filtrelerle çok derin çekerek ve farklı dalgaboylarında birçok nesnenin parlaklıklarını ölçerek. Daha sonra bunları Evren'in tarihinde farklı zamanlardaki farklı gökada türlerinden beklenilen sonuçlarla karşılaştırmaktadırlar. Bu şu anda bu tür çok sönük gökadaları keşfetmek için kullanılan tek yöntem ve bu teknik Hubble takımı tarafından kullanılmaktadır. Bu yöntem her zaman güvenilir olmamaktadır. Örneğin, bazen çok uzak, sönük bir gökada gibi görülen şey, Samanyolu gökadasındaki soğuk bir yıldız olabilmektedir. Aday nesneler bulunduklarında bunlardan gelen ışık onu oluşturan renklerine ayrılarak daha duyarlı uzaklık tahminleri elde edilebilir ve gökadada bulunan hidrojen veya diğer elementlerin yaydığı ışığa ait izlere bakılır. Bu tayfsal yaklaşım gökbilimcilerin en güvenilir ve kesin uzaklık ölçümlerini gerçekleştirmesi için tek araçtır. İlginç isim bu nesnenin Aşırı Derin Alan araştırma bölgesinde bulunduğunu göstermekte ve sayılar ise gökyüzündeki konumunu hassas bir şekilde vermektedir. Kaynak: ESO-Türkçe"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/en-uzak-karadelik/", "text": "Bilim insanları erken evrende oluşmuş bir canavarı keşfetti. Keşfedilen karadelik şimdilik bilinen en uzak süper kütleli karadelik unvanına da sahip oldu. Karadelik şaşırtıcı şekilde çok geniş bir alanı kaplıyor ve 800 milyon Güneş kütlesinde. WISE ile geçekleşen keşfin ardından takip gözlemleri Magellan teleskoplarıyla yapıldı. NASA'nın Jet İticileri Laboratuvarından Daniel Stern: Büyük Patlamadan sadece 690 milyon yıl sonra oluşan bu karadelik inanılmaz derecede genişledi. Aslında bu bilgi şimdiki teorilerimize ters düşüyor diyor. Gökbilimciler olası uzak cisimleri belirlemek için NASA'nın WISE aracıyla ürettikleri verileri Şili'deki Carnegie Gözlemevinde yer alan Magellan teleskoplarıyla teyit ettiler. WISE'nin bulgularını Magellan ile izlemeye alan Carnegie gökbilimcisi Eduardo Banados yüz milyonlarca aday cismin izlenmesine önayak oldu. Karadeliklerin erken evrende bu denli büyüyebilmesi için özel şartlar gerektiği ileri sürülüyor. Ancak bunun altında yatan sır perdesi henüz aralanmış değil. Yeni keşfedilen karadelik kuasar adlı bir gökadanın merkezinde yatıyor ve çevresindeki maddeyi hızla tüketiyor. Kuasar ise evrenin karanlık çağlarında ortaya çıkmış çok yaşlı bir gökada. Verilere göre kuasar, evren şimdiki yaşının sadece %5'i yaşındayken oluşmuş. Almanya'daki Max Planck Enstitüsünden Bram Venemans: Kuasarlar gökyüzünün en uzak ve en parlak cisimlerinden biridir ve erken evreni anlamamızda anahtar role sahiptirler diyor. Evren yoğun ve sıcak bir çorbanın enflasyon denilen süreçte hızla dağılmasıyla genişlemeye başladı. Büyük Patlamadan yaklaşık 400 bin yıl sonra parçacıklar soğudu ve nötr hidrojen gazına dönüştü. Ancak kütle çekimi maddeyi ilk yıldızlara ve gökadaların oluşumuna izin verene kadar evrende ışık oluşmadı ve karanlık çağ hüküm sürdü. Bu eski gökadaların yaydığı enerji sonunda, nötr hidrojenin iyonlaşmasına ve elektron kaybetmesine neden oldu. Bunun ardından foton yayılımı başladı ve evren ışığa kavuştu. Keşfedilen kuasarı çevreleyen hidrojenin büyük kısmı nötr. Bu da kuasarın sadece en uzakta olduğu değil aynı zamanda evren canlanmadan önce gözleyebildiğimiz tek cisim olduğunu da gösteriyor. Evrenin bilinen son noktası burası oldu diyor Banados. Kuasarın uzaklığı, evrenin genişlemesi sonucunda ışığın dalga boyunun Dünya'ya ulaşmadan önce ne kadar gerildiğini gösteren kırmızıya kayma olarak adlandırılan bir ölçüyle belirlenir. Kırmızıya kayma değeri ne kadar yüksek ise uzaklık da o kadar fazladır ve gökbilimcilerin cismi gözledikleri zamana göre daha geriye baktıkları anlamına gelir. Yeni keşfedilen kuasar büyük bir karadeliği barındırıyor ve gökadadaki iyonlaşmış karbon emisyonlarının gösterdiğine göre 7,54'lik kırmızıya kayma değerine sahiptir. Bu da kuasardan yayılan ışığın bize 13 milyardan fazla bir zamanda geldiğini göstermektedir. Bilim insanları bu kuasarın şimdiye kadar keşfedilen kuasarlardan en parlak ve uzak olan 20 ile 100 kuasar arasında olduğunu düşünüyor. Gökbilimciler Avrupa Uzay Ajansının NASA'nın katkı sağlayacağı yeni Öklid görevi ve NASA'nın Geniş Alan Kızılötesi İnceleme teleskopu görevi ile bu ve daha uzak cisimleri keşfetmeyi sabırsızlıkla bekliyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/en-uzak-yasli-gokada-kumesi/", "text": "ESO'nun Şili'deki Paranal Gözlemevi'ndeki gökbilimciler -uzay ve yer teleskoplarının desteğini de alarak- Çok Büyük Teleskopunu kullanarak şimdiye kadar bulunamamış en eski gökada kümesinin uzaklığını kestirmeye çalışıyor. Günümüz gökada kümelerine şaşırtıcı bir şekilde benzerlik gösteren küme evren şimdiki yaşının dörtte biri yaşındayken oluşmuş. Ekip üyesi Paris'ten Raphael Gobat: Şimdiye kadar bulunan en uzak gökada kümesinin uzaklığını ölçtük. Böylesine uzak bir gökada kümesine yakından baktık. Bu eski gökadalar günümüzdeki yıldız oluşturan gökadalara benzemez diyor. Gökada kümeleri kütle çekimi kuvveti nedeniyle bir arada duran gökadaların oluşturduğu en büyük yapılardır. Gökbilimciler bu kümelerin zaman içerisinde büyüdüğünü hesaplayarak erken evrende büyük kümelere ender rastlanacağını belirtiyor. Uzaktaki kümeler daha olgun görülmesine karşılık bunlar genç küme özelliği gösterirler. Gökbilimcilerden oluşan uluslararası bir ekip daha önce Spitzer Uzay Teleskopu ile gözlenen çok zayıf kırmızı bir nesneyi ESO'nun VLT yardımıyla uzaklığını belirlemeye çalıştı. Bunun için teleskop üzerine VIMOS ve FORS2 olarak nitelenen iki alet yerleştirildi. Nesne CL J1449 0856 olarak kodlandı ki bu kümenin bilinen en uzak küme olma özelliği bulunuyor. Gerçekten de küme evren henüz 3 milyar yıl yaşındayken oluşmuş görünüyor. Ekip bu uzaklıktaki nesneye Hubble Uzay Teleskopu ve yer teleskoplarıyla tekrar gözlediler. Kümenin yeni yıldızlar oluşturmadığı bilinen yıldızların bir milyar yıl yaşında olduğu görüldü. Bu bilgi ise Samanyolu'na en yakın zengin gökada kümesi olan Başak kümesine benzeyen kümeyi en yaşlı nesne konumuna getiriyor. Tüm bu kanıtlara ek olarak bir kanıtta ESA'nın XMM-Newton Gözlemevi'yle yapılan X-ışını gözlemlerinden geldi. Teleskop sıcak ve ince gazdan gelen ve gökadalar arası boşluktan sızarak ulaşan X-ışınlarının yerinin gökada merkezi olduğuna hükmederek buraya hedeflendi. Bu sonuçlar nesnenin evrenin çeyrek yaşında iken oluştuğunu kanıtlıyor. Kurama göre böylesi kümelerin fazla olmaması gerekiyor. Ancak gözlemlerle bunların sayıları artarsa erken evren modellerini gözden geçirmemiz gerekecektir diyor Gobat. Konuyla ilgili filmi izlemek için: eso1108a.mpg"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/en-uzak-yildiz-rekoru-kirildi/", "text": "Hubble Uzay teleskopu olağanüstü bir keşfe daha imza attı: Evrenin Büyük Patlamadaki doğumundan ilk milyar yıl içinde oluşmuş bir yıldız ışığını (6.2'lik bir kırmızıya kayma ile) tespit etti. Bu şimdiye kadar görülen en uzak yıldız. Keşif NASA/ESA/CSA James Webb Uzay teleskopu için de hedef oluşturmuş durumda. Bu keşif önceki tek yıldızlı rekora göre büyük bir sıçrama; önceki en uzak yıldız Hubble teleskopu yardımıyla 2018'de keşfedilmişti. Bu yıldız evren yaklaşık 4 milyar yıl yaşında iken, gökbilimcilerin kırmızıya kayma 1.5 olarak adlandırdığı zaman içinde vardı. Evren genişledikçe uzaktaki cisimlerden gelen ışık daha uzun ve kırmızı dalga boyuna doğru kayar. Bilim insanları kırmızıya kayma adı verilen bu olguyu özellikle tercih ederek hesaplamalarını yapar. Ancak yeni keşfedilen yıldız o kadar uzakta ki, ışığının Dünya'ya ulaşması 12.9 milyar yıl sürüyor. Yıldız, evren şimdikinin yüzde 7'si yaşında ve kırmızıya kayması 6.2'de iken göründü. Daha önce bu kadar uzak noktadayken görülen en küçük cisimler erken gök adaların içinde bulunan yıldız kümeleriydi. Johns Hopkins Üniversitesinden gökbilimci Brian Welch: Normalde bu kadar uzak konumlarda bulunan tüm gök adalar küçük lekeler gibi görünür diyor. Keşfedilen yıldızın içinde bulunan gök ada, kütle çekimsel mercekleme ile büyütülmüş ve 'Gündoğumu çizgisi' gibi yay biçiminde görüntülenmiştir. Yıldıza eski İngilizcede sabah yıldızı anlamına gelen Earendel adı verildi. Keşif, çok erken yıldız oluşumunun keşfedilmemiş bir devrini açma vaadini taşıyor. Earendel o kadar uzun zaman önce vardı ki, bugün çevremizdeki yıldızlarla aynı hammaddeye sahip olmayabilir. Earendel'i incelemek evrenin bildiğimizi sandığımız çağa ait bir pencere açabilir. İlginç bir kitap okuyoruz ama buna ikinci bölümden başladık ve şimdi her şeyin nasıl başladığını anlama şansımız olacak diyor Welch. İsveç'teki Uppsala Üniversitesi Fizik ve Astronomi Bölümünden Erik Zackrisson: Büyük Patlamadan kısa süre oluşan elementleri barındıran yıldızların günümüz yıldızlarına göre daha büyük olması gerektiğini ileri süren bir tahminimiz var. Popülasyon III yıldızları olarak bilinen bu ilkel yıldızlar şimdiye kadar görülmemişti, ancak Earendel örneğindeki gibi kütle çekimsel mercekleme ile çok yüksek büyütme gerçekleştirilip saptanabilirler diyor. Araştırma ekibi, Earendel'in Güneş'e göre en az 50 kat kütleli ve milyonlarca kat daha parlak olduğunu ve bilinen en büyük kütleli yıldızlara rakip olduğunu düşünüyor. Ancak bu kadar parlak, çok yüksek kütleli yıldız bile, bizimle Earendel arasında olan WHL0137-08 dev gök ada kümesinin doğal büyütmesini kullanmadan görmek olanaksızdır. Gök ada kümesinin kütlesi uzayın dokusunu bükerek arkadaki cisimlerden ışığı kırarak ve büyük ölçüde görünümünü büyüten bir doğal büyüteç gibi davranır. Büyüteçli gök ada kümesiyle ender rastlanan hizalanma sayesinde Earendel yıldızı uzay dokusundaki dalgalanmanın doğrudan üzerinde ya da çok yakınında görünmektedir. Optikte kostik olarak bilinen bu dalgalanma, maksimum büyütme ve parlaklık sağlar. Buradaki etki, güneşli bir günde havuzdaki dalgalanan suyun dipte parlak ışık desenleri oluşturmasına benzer. Yüzeydeki dalgalanmalar mercek görevi görür ve güneş ışığını havuz zemininde maksimum parlaklığa odaklar. Bu etki, Earendel yıldızının kendi gök adasının genel parıltısının arasından sızmasına neden olur. Parlaklığı bin kat veya daha fazla büyütür. Bu noktada gökbilimciler Earendel'in ikili bir yıldız olup olmadığını bilmiyor. Ancak çoğu büyük kütleli yıldızın en az bir tane daha küçük eş yıldızı olduğu biliniyor. Earendel önümüzdeki yıllarda James Webb teleskopu ile gözlenecek. Evrenin genişlemesinden dolayı gelen ışığın kırmızıya kayması nedeniyle Webb'in kırmızı-öte ışıkla gözlem yapabilme yeteneği sayesinde daha fazla bilgi edinilebilecek. İspanya'daki Instituto de Fisica de Cantabria'dan Jose Maria Diego: Webb'in görüntüleri ve tayfları Earendel'in gerçek bir yıldız olduğunu doğrulamamıza ve onun yaş, sıcaklık, kütle ve yarıçap aralığını belirlememize izin verecek. Hubble ve Webb'den elde edilen verileri birleştirmek gök ada kümesindeki, ilkel kara delikler gibi egzotik cisimler hakkında da bilgi edinmemizi sağlayacak diyor. Earendel'in bileşimi gökbilimcilerin büyük ilgisini çekecek, çünkü evren büyük kütleli yıldızların ürettiği ağır elementlerle dolmadan önce oluştu. Devam çalışmaları, Earendel'in yalnızca ilkel hidrojen ve helyumdan oluştuğunu bulursa, bu Büyük Patlamadan sonra oluşan ilk yıldızlar olduğu varsayılan Popülasyon III yıldızlarının ilk kanıtı olacak. Olasılık küçük de olsa Welch bunun baştan çıkarıcı olduğunu kabul ediyor. Welch, Webb ile Earendel'den bile daha uzaktaki yıldızları görebiliriz, bu inanılmaz derecede heyecan verici olurdu. Gidebildiğimiz kadar geri gideceğiz. Webb'in Earendel'den daha uzaklara baktığını görmeyi çok isterim diyor. Notlar Aralık 2021'de Fransız Guyanası'ndan Ariane 5 roketiyle fırlatılan Webb, bilim insanlarına gökbilimin birçok alanında bilgi sınırlarını zorlayacak yeteneklerini sunmak amacıyla tasarlandı. Güneş Sistemimiz, yıldızlar ve onların gezegenlerinin oluşumu ve gök adaların nasıl oluştuğu ve evrildiği gibi çok geniş alanlarda gözlem yapabilecek. Yapımını NASA'nın üstlendiği James Webb teleskopu ESA ve Kanada Uzay Ajansının da destekleriyle yürütülen uluslar arası bir projedir. Earendel, 2282 numaralı gözlem programının bir parçası olarak James Webb Uzay Teleskobu ile gözlenecek."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/en-uzak-yildizimsi-gokcismi-bulundu/", "text": "Avrupalı gökbilimcilerden oluşan bir ekip ESO'ya ait Çok Büyük Teleskopu ve diğer teleskopları şimdiye kadar bulunmuş olan en uzak yıldızımsı gök cismini keşfetmek ve incelemek için kullandılar. Kütlesi Güneş'in iki milyar katından fazla olan bir karadelik tarafından güç alan bu eşsiz parıltılı yer, erken Evren'de şu ana kadar keşfedilmiş en parlak nesneden daha ötededir. Çalışmanın sonuçları Nature dergisinin 30 Haziran 2011 tarihli sayısında yayınlanacak. Bu kuasar erken Evren'in hayati bir noktasıdır. Bu, Büyük Patlama'dan yüz milyon yıl sonra süper kütleli karadeliklerin nasıl büyüdüklerini anlamamıza yardım edecek çok nadir bir nesnedir. diyor ekibin lideri Stephen Warren. Kuasarlar çok parlaktırlar, merkezlerinde güçlerini aldıklarına inanılan süper kütleli karadeliklerin bulunduğu uzak gökadalardır. Onların eşsizliği onları ilk yıldızların ve gökadaların şekillenmeye başladığı zamanı tespit etmeye yardım edecek olan güçlü parıltılı yerler yapmaktadır. Yeni keşfedilen yıldızımsı cisim o kadar uzaktadır ki kendi ışığı yeniden iyonlaşma anının son parçasını ortaya çıkarmaktadır. . ULAS J1120+0641 adı verilen henüz bulunmuş olan bu yıldızımsı cisim Büyük Patlama'dan sadece 770 milyon yıl sonra oluştuğu görülüyor (kırmızıya kayma değeri 7.1, ). Işığının bize ulaşması ise 12.9 milyar yıl alıyor. Her ne kadar daha uzak nesneler onaylanmışsa da (gama ışını patlaması kırmızıya kayma 8.2, eso0917, ve bir gökada kırmızıya kayma değeri 8.6, 'En Uzak Gökada' gibi), yeni keşfedilen yıldızımsı cisim bunlardan yüzlerce defa daha parlaktır. Detaylıca incelenebilecek kadar yeterince parlak olan nesneler arasında bu, büyük genişlikte en uzak olanıdır. Bir sonraki en uzak yıldızımsı cisim Büyük Patlama'dan (kırmızıya kayma değeri 6.4) 870 milyon yıl sonra görülüyor. Daha uzakta olan benzer nesneler görünür ışık gözlemiyle bulunamazlar çünkü Evren'in genişlemesiyle dalgaboyu uzatılan ışıkları Dünya'ya ulaştıkları zaman çoğunlukla elektromanyetik tayfın kırmızı ötesi kısmına düşer. İngiltere'nin Hawaii'de bulunan kırmızı ötesi alanda gözlem yapan teleskopunu kullanan Avrupa UKIRT Kırmızı Ötesi Derin Gökyüzü Taraması bu problemi çözmek için tasarlanmıştır. Gökbilimcilerden oluşan ekip UKIDSS veritabanındaki milyonlarca nesne üzerinde uzun süredir aranılan uzak yıldızımsı cisimleri bulmak için çalıştı ve nihayet altın madenine ulaştılar. Bu cismi bulmak 5 yılımızı aldı diye açıklıyor araştırma makalesinin yazarlarından birisi olan Bram Venemans. Kırmızıya kayması 6.5'tan daha yüksek olan bir yıldızımısı cisim arıyorduk. Bu kadar uzaklıkta, kırmızıya kayması 7'den yüksek olan bir tane bulmak heyecan verici bir süprizdi. Yeniden iyonlaşma anına bakınca, bu yıldızımsı cisim önceden erişim dışında olan evrenin tarihinde 100 milyon yıllık bir pencereyi keşfetmenin eşsiz bir fırsatını veriyor. Yıldızımsı cisme olan uzaklık ESO'nun Çok Büyük Teleskop'u üzerindeki FORS2 aleti ve Gemini Kuzey Teleskopu üzerindeki aletlerle yapılmış olan gözlemlerle belirlendi. Bu gökcismi nispeten parlak olduğu için tayfını almak mümkün oldu. Bu teknik gökbilimcilerin yıldızımsı cisim hakkında pek çok şey bulmasına imkan tanıdı. Yapılan gözlemlere göre ULAS J1120+0641'in merkezindeki karadeliğin kütlesi Güneşi'inkinden iki milyar katından fazladır. Bu çok yüksek kütle Büyük Patlama sonrası çok erken olması bakımından açıklanması zordur. Süper kütleli kara deliklerin büyümesi üzerine şu anki teoriler orta ölçekli nesne etrafındakilerden maddeyi çekerken yavaş bir kütle birikimini tahmin etmektedir. Tüm gökyüzü üzerinde kırmızıya kayması 7'den yüksek olan sadece 100 kadar parlak yıldızımsı cisim olduğunu düşünüyoruz, diye açıklıyor makalenin başyazarı Daniel Mortlock. Bu nesneyi bulmak itinalı bir arama gerektirdi, fakat erken Evren'in bazı gizemlerini ortaya çıkarabilme çabasına değdi. Notlar 13.7 milyar yıl önce meydana gelen Büyük Patlama'dan yaklaşık 300 000 yıl sonra, Evren elektron ve protonların nötr hidrojeni oluşturmasına izin verecek kadar soğumuştu. Bu soğuk karanlık gaz ilk yıldızların yaklaşık 100 150 milyon yıl kadar sonra şekil almasına başlayıncaya kadar Evren'e dağıldı. Yoğun morötesi radyasyonları Evren'i morötesi ışığa daha fazla geçirgen yapan yeniden iyonlaştırma olarak adlandırılan bir işlemle yavaşça atomları protonlara ve elektronlara ayırdı. Bu anın Büyük Patlama'dan yaklaşık olarak 150 milyon ile 800 milyon yıl arasında meydana geldiğine inanılmaktadır. Cisim UKIDSS Geniş Alan Taraması ya da ULAS'daki veritabanı kullanılarak bulundu. Numaralar ve 'J' öneki yıldızımsı cismin gökyüzündeki konumuna işaret etmektedir. Işık sonlu bir hızda gittiği için, gökbilimciler Evren'de uzağa doğru bakarken aynı zamanda geçmişe bakıyorlar. ULAS J1120+0641'den gelen ışığın yeryüzündeki teleskoplara ulaşması 12.9 milyar yıl aldı, böylece yıldızımsı cisim sanki Evren sadece 770 milyon yaşındaymış gibi görülüyor. Bu 12.9 milyar yıl içinde, Evren genişledi ve cisimden gelen ışık sonuç olarak dağıldı. Kozmolojik kırmızıya kayma, ya da basitçe kırmızıya kayma, ışığın yayıldığı andaki ile alındığı zaman arasında geçirilen Evren'deki toplam dağılmanın ölçümüdür. UKIRT Birleşik Krallık Kırmızı Ötesi Teleskopu'dur. UK Bilim Teknoloji Tesisi Konseyi'ne aittir ve Hilo Hawaii'deki Ortak Gökbilim Merkezi tarafından işletilmektedir. FORS2 VLT'nin Odak Azaltıcısı ve düşük dağılma spektografıdır. Cisimin ışığını ayırmak için kullanılan diğer aletler Gemini Çok-Cisimli Spektografı ve Gemini Yakın-Kızılötesi Spektografı ydı. Aynı zamanda Liverpool Teleskobu, Isaac Newton Teleskobu ve UK Kızılötesi Teleskobu gözlem ölçümlerini onaylamak için kullanıldılar. ESO-Türkçe 1 Yorum Evrenin çocukluğunu bilirim! Evet,uzağa baktıkça evrenin ilk zamanlarını görmemiz gerçekten heyecan verici. yani geçmişte ne olmuş an be an görebiliyoruz. Yaşayan zaman makinesi aslında evren."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/en-uzun-yorunge-donemli-gecis-gezegeni/", "text": "Gökbilimcilerin yeni keşfettikleri gezegen, geçiş yöntemiyle keşfedilenler içinde en uzun yörünge dönemine sahip olanı. Kepler-421b olarak adlandırılan gezegen yıldızı çevresindeki bir turunu 704 günde tamamlıyor. Bu ise Güneş çevresindeki turunu 780 günde tamamlayan Mars'ın yörünge dönemine yakındır. Şimdiye kadar sayısı 1800'ü geçen ötegezegenlerin pek çoğu yıldızlarına yakın olup yörünge dönemleri oldukça kısadır. Harvard-Smithsonian Astrofizik Merkezi'nden David Kipping: Kepler-421b'yi şans eseri keşfettik. Yıldızından çok uzak bir yörüngede dolanan bir gezegeni geçiş yöntemiyle keşfetmek oldukça zordur. Doğru hizalamanın olması gerekir diyor. Kepler-421b, Güneş'ten daha soğuk K-tipi bir yıldızın çevresinde dolanır. Gezegen yıldızından yaklaşık 180 milyon kilometre uzaklıktadır. Uranüs büyüklüğündeki gezegen -90 0C sıcaklığa sahiptir. Adından da anlaşılacağı üzere Kepler-421b NASA'nın Kepler uzay aracı yardımıyla keşfedildi. Kepler bu amaç için üretilmiş benzeri olmayan bir araçtır. Dört yıldır görevde olan Kepler gezegenleri yıldızlarının önünden geçiş yaparken görmeye çalışıyor. Oldukça sabır gerektiren bu iş sırasında Kepler-421b'yi yıldızının önünden ikinci kez geçerken yakaladı. Gezegen 'kar hattı' adı verilen gaz ile karasal gezegenlerin sınırı arasındadır. Bu sınırdan sonra sıvı su gaz devlerini oluşturan yoğun gazla birlikte donarak buz içinde hapsolur. Kar hattı gezegen oluşum modellerimiz için çok önemli bir yere sahiptir. Gaz devlerinin bu hattan sonra oluşması gerektiğini gösterir diyor Kipping. Buna karşılık yıldızlarına çok yakın ve birkaç gün hatta birkaç saatlik yörünge dönemlerinde dolanan gaz devleri de bulunur. Kuramcılara göre bu devler sistemin oluşumu sırasında yıldıza yani içe doğru göç etmiş olmalıdır. Kepler-421b ise böyle bir göçe uğramamış yani bulunduğu yerde oluşmuş olabilir. Geçiş yöntemiyle bulunan ilk göç etmemiş gaz devi örneğidir diyerek ekliyor Kipping. Kepler-421 yıldızı Çalgı takımyıldızı yönünde ve bizden 1000 ışık yılı uzaktadır."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/en-yakin-cift-karadelikli-gokada/", "text": "NASA'nın Chandra X-Işını Gözlemevi Samanyolu benzeri sarmal bir gökadanın merkezinde çift süper kütleli karadelik olduğunu keşfetti. Gökada, 160 milyon ışık yılı uzaklığıyla en yakın çift süper kütleli karadelikli gökadadır. NGC 3393 sarmal gökadasının merkezindeki karadelikler birbirinden sadece 490 ışık yılı uzaklıktadır. Çift karadeliklerin varlığı gökadanın bir milyar ya da daha uzun zaman önce eşit büyüklükteki iki gökadanın birleşmesiyle oluştuğunu göstermektedir. Önceki X-ışınları ve dalga boyu gözlemleri NGC 3393'ün merkezinde bir süper kütleli karadelik olduğunu gösteriyordu. Ancak uzun zamanlı Chandra gözlemleri ile çift karadelik tespit edildi. Her iki karadeliğin çevresinde büyüyen ve ısınan gazdan yayılan X-ışınları gözlendi. Eşit büyüklükteki iki sarmal gökada birleştiğinde merkezlerinde karadelik oluşturup, görünümleri bozulup yoğun şekilde yeni yıldızlar oluşturduğunu düşünüyorlar. Buna ilişkin en iyi örnek ise 330 milyon ışık yılı uzaklıktaki merkezinde çift süper kütleli karadelik barındıran NGC 6240 gökadasıdır. NGC 3393 Gökadası merkezinde eski yıldızlar bulunuyor. Bunlar çift karadelik barındıran bir gökada için alışılmadık özelliklerdir. Bir kuarama göre NGC 3393 büyük bir gökada ile küçük bir gökadanın küçük birleşmesi yoluyla oluşmuş ve böylece merkezde çift karadelik oluşmuştur. Aslında karadelik çifti için küçük birleşme olması gerektiği de belirtiliyor. Ancak bunun için özel bir örnek bulunması gerekiyor. Ekip üyelerinden Junfeng Wang: İki gökada iki karadelik dışında bir iz bırakmadan birleşti. İki gökada boyutları arasında uyumsuzluk varsa yara almadan hayatta kalmaları bir sürpriz değil diyor. Bu küçük bir birleşme olsaydı, gökadalar çarpıştığında küçük gökadadaki karadeliğin kütlesinin küçük olması gerekirdi. Gözlemler her ne kadar net olarak belirlenemese de karadeliklerin yaklaşık bir milyon güneş kütleli olduğunu gösteriyor. Küçük bir birleşme olduğunu düşünürsek karadeliklerin yaklaşık bir milyar yıl sonra birleşmesi gerekir. Süper kütleli karadeliklerin çevresindeki yoğun gaz ve toz bulutu optik gözlemleri zorlaştırır. X-ışınları daha enerjik olduğundan bulut içinden kaçabilir. Chandra X-Işını tayfölçeri süper kütleli çift karadelik varlığını göstermektedir."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/en-yakin-kara-delik-sisteminde-kara-delik-olmadigi-bulundu/", "text": "2020 yılında Avrupa Güney Gözlemevi gökbilimcilerinin liderlik ettiği bir ekip sadece 1000 ışık-yılı uzaklıkta HR 6819 sisteminde bir kara deliğin varlığını rapor etmişlerdi. Ancak o çalışmalarına Belçika, KU Leuven'den başka bir uluslararası araştırmacı ekibi karşı çıktı. Bugün yayımlanan bir makalede, iki ekip bir araya gelerek HR 6819'da aslında bir kara delik bulunmadığını, bunun yerine evrimlerinin nadir görülen ve kısa süreli bir evresinde olan vampir ikili yıldız sistemi olduğunu raporladı. HR 6819 aynı zamanda bir kara deliğin bulunmadığı 40 gün yörüngeli iki yıldızdan oluşabilir. Bu alternatif senaryoya göre yıldızlardan birinin önceki bir zamanda kütlesinin büyük bir kısmını diğer yıldıza aktarmış yani soyulmuş olması gerekiyor. Önceki HR 6819 çalışması hem basından hem de araştırmacılardan büyük ilgi toplamıştı. Şili'de ESO gökbilimcisi ve o çalışmanın ilk yazarı olan Thomas Rivinius kara deliğin keşfine dair gökbilim camiasından gelen ilgiye şaşırmamıştı. Normal olmakla kalmadı ve sonuçları dikkatle incelendi ve hatta haber başlıklarına konu oldu. diyor. Rivinius ve ekibi MPG/ESO 2.2-metrelik teleskopla elde ettikleri verilerin en iyi açıklamasının HR 6819'un, kara deliğin çevresinde biri her 40 günde bir dolanan bir yıldız ile çok daha uzakta bulunan başka bir yıldızdan oluşan üçlü bir sistem olduğunu düşünmüştü. Ancak Belçika, KU Leuven'de doktora öğrencisi olan Julia Bodensteiner, aynı veriler için başka bir öneri getirdi: HR 6819 aynı zamanda bir kara deliğin bulunmadığı 40 gün yörüngeli iki yıldızdan oluşabilir. Bu alternatif senaryoya göre yıldızlardan birinin önceki bir zamanda kütlesinin büyük bir kısmını diğer yıldıza aktarmış yani soyulmuş olması gerekiyor. Var olan verilerin sınırlarını zorladık, bu nedenle iki ekip tarafından önerilen iki senaryo arasında karar verebilmek için farklı bir gözlemsel strateji izlemek zorunda kaldık, diyor Astronomy & Astrophysics'te bugün yayımlanan çalışmaya liderlik eden KU Leuven araştırmacısı Abigail Frost. Gizemi çözmek için iki ekip bir arada çalışarak HR 6819'dan yeni ve daha keskin verileri almak üzere ESO'nun Çok Büyük Teleskobu ve Çok Büyük Teleskop Girişim Ölçerini kullandı. VLTI bize iki açıklamayı ayırt etmemizi sağlayacak yeterlilikte veriyi toplayabilecek tek tesisti, diyor her iki HR 6819 araştırmasına da katılan Dietrich Baade. Aynı gözlemi ikinci kez yapmanın bir anlamı olmadığı için, iki ekip güçlerini birleştirdi ve bu sistemin gerçek doğasını anlamak için bilgi ve kaynaklarını bir araya getirdi. Aradığımız senaryolar açık, oldukça farklı ve doğru aygıtla kolayca ayırt edilebilir olanlardı. diyor Rivinius. Sistemde iki ışık kaynağı olduğu konusunda anlaştık, şimdi soru şu; bunlar soyulmuş-yıldız senaryosundaki gibi birbirlerine yakın yörüngede mi dolanıyorlar, yoksa kara delik senaryosunda olduğu gibi uzak yörüngelerde mi. İki öneriyi ayırt edebilmek için gökbilimciler hem VLTI üzerindeki GRAVITY aygıtını hem de VLT üzerindeki MUSE aygıtını kullandılar. MUSE geniş yörüngede parlak bir yoldaş olmadığını onaylarken, GRAVITY'nin yüksek uzaysal çözünürlüğü ile uzaklıkları sadece Dünya ve Güneş arasındaki mesafenin üçte biri olan iki parlak nesneyi ortaya çıkardı, diyor Frost. Bu veriler bulmacanın son parçasını tamamlayarak, HR 6819 sisteminde bir kara deliğin olmadığı sonucuna varmamızı sağladı. Şu anda elimizdeki en iyi açıklama bu çift sistemi, yıldızlardan birinin yoldaşının atmosferinden madde çalmasından hemen sonra yakalamış olmamız şeklinde. Bu yakın çift yıldız sistemlerinde sıkça rastlanan bir olay ve bazen yıldızsal vampirlik şeklinde adlandırılabiliyor, diyor yeni araştırmanın yazarlarından, şimdi ESO çalışanı olan Bodensteiner. Donör yıldız bir miktar madde kaybederken, diğer yıldız da kendi etrafında çok daha hızlı dönmeye başladı. Bu şekilde bir etkileşim-sonrası aşamayı yakalamak çok kısa olduğu için aşırı zordur, diye ekliyor Frost. Bu HR 6819 bulgularımızı oldukça heyecan verici hale getiriyor, çünkü bu vampirliğin büyük kütleli yıldızların evrimlerini nasıl etkilediğini araştırmak için mükemmel bir aday olmasının yanı sıra, sonrasında gerçekleşen kütle çekimsel dalgaları ve şiddetli süpernova patlamalarını da beraberinde getiriyor. Yeni oluşturulan Leuven-ESO ortak takımı şimdi VLTI üzerindeki GRAVITY aygıtını kullanarak HR 6819'u daha yakından incelemeyi planlıyor. Araştırmacılar sistemi bir süre boyunca izleyerek evrimini daha iyi anlamayı, özelliklerini ortaya çıkarmayı ve bu bilgiler ışığında diğer çift sistemler hakkında daha fazla şey öğrenmeyi amaçlıyor. Kara delik araştırmaları içinse ekip iyimserliğini sürdürüyor. Doğalarına bağlı olarak yıldız-kütleli kara delikler bulunması zor hallerini devam ettiriyor, diyor Rivinius. Ancak mertebe hesaplarına göre sadece Samanyolu'nda on ila yüz milyonlarca kara delik olabilir, diye ekliyor Baade. Gökbilimcilerin onları keşfetmesi an meselesi. Arif Solmaz, Çağ Üniversitesi Uzay Gözlem ve Araştırma Merkezi, Mersin"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/en-yakin-karadelik/", "text": "Avrupa Güney Gözlemevinin başını çektiği bir grup gökbilimci Yer'den sadece 1000 ışık yılı uzakta bir karadelik keşfetti. Karadelik Güneş sistemine şimdiye kadar bulunanlardan daha yakındır ve çıplak gözle görülebilen üçlü bir sistemin üyesidir. Karadelik ESO'nun Şili'deki La Silla gözlemevindeki MPG/ESO 2.2 metrelik teleskopuyla keşfedildi. Bu çalışmayla gelecekte daha fazla karadelik bulunabileceği belirtiliyor. Güney yarıküredeki Dürbün takımyıldızında bulunan sistem karanlık bir yerde çıplak gözle görülebilir. Sistem, bize en yakın karadeliği barındıran üçlü sistem unvanını elde ediyor. Ekibin amacı HR 6819 adı verilen çift yıldız sistemini incelemekti. Veriler analiz edildikçe daha önce bilinmeyen üçüncü bir cismin daha olması gerektiği ortaya çıktı. Görünür olan iki yıldızdan biri 40 günlük dönemlerle görünmeyen bir cismin çevresinde dolandığı ve bunun diğer yıldızdan oldukça uzakta olduğu belirlendi. HR 6819'daki karadelik çevresiyle şiddetli etkileşime girmeyen yıldız kütleli karadeliktir. Ancak ekip iç yıldızın yörüngesine bakarak kütlesini hesaplayabildi. Buna göre karadelik en az 4 Güneş kütlesinde. Gökbilimciler şimdiye kadar gökadamızda sadece birkaç düzine karadelik keşfedebildi ki bunlar çevreleriyle oldukça güçlü etkileşim içindeler. Bu nedenle güçlü X-ışınları oluşturarak kendilerini gösteriyorlar. Samanyolu'nda birçok yıldızın yaşamlarını sona erdirirken karadeliğe dönüştüğü biliniyor. HR 6819'daki gibi sessiz bir karadeliğin keşfi Samanyolu'nda b una benzer daha çok karadelik olduğunu akla getiriyor. Gökbilimciler şimdi ikinci keşfin peşine düştü ki en iddialı olanı LB-1 adlı bir çift yıldız sistem. Bunun da görünmeyen bir cisimle üçlü sistem olabileceği düşünülüyor. Çalışma ekibinden Marianne Heida: LB-1 bizden daha uzakta ama astronomik açıdan hala yakınımızda ve keşfi bu sistemlerin çok olduğu anlamına gelir. Onları bularak ve inceleyerek Güneş kütlesinin en az 8 katı büyüklüğündeki bir yıldızın süpernova şeklinde patlayarak karadeliğe dönme sürecini anlayabiliriz diyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/en-yakin-karasal-gezegen-bulundu/", "text": "Dünya'ya en yakın kayalık bir gezegen keşfedildi. Gezegenin önemi sadece bize en yakın karasal gezegen olması değil, yoğunluğu da dikkat çekici: gezegenin yoğunluğuna göre bir dolu altına sahip olmalı. Sadece 21 ışık yılı uzaklıktaki HD 219134b gezegeni yıldızına çok yakın bir yörüngede dolanıyor. Gezegen teleskopla görülemez, ancak gökyüzünde parlayan yıldızı Kraliçe Cassiopeia) takımyıldızının yakınında bulunuyor. HD 219134b'nin yakın olması geçiş yöntemiyle keşfini kolaylaştırdı. Böylece Dünya'ya en yakın ötegezegen onayını aldı. NASA'nın Jet İticileri Laboratuvarı'ndaki Spitzer görevi bilim insanlarından Michael Werner: Gezegen oldukça yoğun, öyle ki bol bol altını olmalı. Bu da onun önümüzdeki on yıllar boyunca sürekli gözlenecek olması demek diyor. Gezegen daha önce Kanarya Adaları'ndaki İtalyan 3,6 metrelik Galileo Ulusal Teleskopu üzerindeki HARPS-Kuzey aleti ile keşfedildi. İsviçre'deki Cenevre Gözlemevi'nden çalışma ekibi başyazarı Ati Motalebi gezegenin 2018'de göreve başlayacak James Webb Uzay Teleskopu için ideal bir hedef olduğunu belirtiyor. Webb ve yer merkezli gözlem araçları ile gezegenin tüm ayrıntıları ortaya çıkarılabilir diyor. Ötegezegenlerin küçük bir kısmı geçiş yöntemiyle tespit edilebiliyor. Yıldızının önünden geçen gezegen, yıldızın görülen ışığında azalmaya neden olur. Bu azalmanın gezegen olduğunun belirlenmesi için birkaç gözlem ya da farklı yöntemle onaylanması gerekir. Spitzer bu yöntemle sadece gezegenin büyüklüğünü değil aynı zamanda yüzey yapısıyla ilgili ipuçlarını ortaya çıkarabilir. Massachusetts Harvard-Smithsonian Astrofizik Merkezi'nden makale eş yazarı Lars A. Buchhave: Bilinen gezegenlerin çoğu yüzlerce ışık yılı uzaktadır, bu ise neredeyse kapı komşumuz diyor. Dünya'ya en yakın gezegen GJ674b'dir . Ancak bileşiminin bilinmemesi nedeniyle şimdilik en yakın kayalık gezegen unvanı HD 219134b'de. HD 219134b HARPS-Kuzey aletiyle ortak kütle merkezi hesabı da diyebileceğimiz dikine hız yöntemiyle bulundu. Bu yöntemde yıldızın bir gezegeni varsa iki cisim ortak kütle merkezi etrafında dolanır. Bu da yıldızın hemen fark edilmeyecek kadar küçük sallanmasına yol açar. 4,5 Dünya kütlesindeki gezegenin yörünge dönemi üç gün olarak hesaplandı. Spitzer yıldızın gezegenini geçiş yöntemiyle fark etti. Spitzer'in kızılötesi gözlemleri gezegenin 1,6 Dünya büyüklüğünde olduğunu gösterdi. Bu da santimetre küp başına altı gram yoğunluğa sahip karasal gezegen demektir. Gökbilimciler şimdi HD 219134b'nin yıldızının önünden ne zaman geçeceğini bildiklerinden yer ve uzay gözlemleriyle gezegenin atmosfer ve yüzey bileşenini ortaya çıkarmak istiyor. Gezegenin atmosferinden geçen yıldızın ışığı önemli kimyasal bilgiler getirir. Bu ışık gezegenin atmosferinde hangi gazların olduğunu ortaya koyar. Gezegen Dünya'dan büyük olduğu için süper-Dünyalar sınıfına alındı. Belçika'daki Liege Üniversitesi'nden Michael Gillon: NASA'nın Kepler teleskopu sayesinde süper Dünyaların Samanyolu'nun her yerinde olduğunu biliyoruz. Ama onlar hakkında çok az şey biliyoruz. Şimdi elimizde dikkatle inceleyebileceğimiz iyi bir örnek var diyor. HARPS-Kuzey ile HD 219134b'den daha uzakta aynı yıldız sisteminde yer alan üç gezegen daha keşfetti. Bu gezegenlerin de süper-Dünyalar olduğu düşünüldüğünde Samanyolu'nda bu tip gezegenlerden çok sayıda olduğu ortaya çıkar. Güneş Sistemi'nde bu tip bir gezegen olmaması dikkatleri üzerlerinde toplamaktadır. Notlar Gliese 674 (GJ674): Ara Takımyıldızı içerisindedir. Dünyadan 14,8 ışık yılı uzaklıkta yer alıp, M 2,5V tipi kırmızı cüce bir yıldızdır. Güneş'in 0,35'i kadardır. Yüzey sıcaklığı 3400 C derecedir. Gezegeni ise 2007 yılında Şili'deki ESO'nun 3,6 metrelik teleskopu'na takılı tayfçekeriyle keşfedilmiştir. Yüzey yapısı bilinmeyen gezegen 11 Dünya kütlesinde olup yörünge dönemi 4,7 gündür ve yıldıza 0,039 GB kadar uzaklıktadır. 1 GB Dünya-Güneş uzaklığıdır."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/en-yakin-otegezegen-onaylandi/", "text": "2016'da keşfedilen Güneş'e en yakın yıldız olan Proxima Centauri çevresinde dolanan Yer büyüklüğündeki gezegenin varlığı onaylandı. Buna göre Proxima b gezegeni 1.17 Yer kütlesinde ve 11.2 yörünge dönemine sahip olup yıldızın yaşam alanında yer alıyor. Onay Şili'de bulunan Çok Büyük Teleskop üzerine takılan ESPRESSO adlı oldukça hassas dikine hız ölçümü yapabilen tayfölçerle yapıldı. Proxima b ilk kez dört yıl önce Cenevre'deki bir ekip tarafından yıldızın hızındaki belirsizlik HARPS adlı tayfölçerle ölçülerek tespit edilmişti. ESPRESSO, Güneş'ten sadece 4.2 ışık yılı uzaktaki Proxima Centauri yıldızının hızındaki değişimi 30 cm/s'lik hassasiyetle ölçtü. Bu değer HARPS'a göre üç kat daha hassastır. Buna karşılık HARPS son yıllarda çok sayıda ötegezegen keşfeden bir tayfölçerdir. Proxima b, Yer'e göre yıldızına 20 kat daha yakın olmasına karşılık benzer miktarda enerji alır. Bu da eğer yüzeyinde su varsa bu sıvı halde olabilir anlamına gelmektedir. Buna karşılık yüzeyinde yaşam olup olmadığını söylemek için çok erken. Aslına bakarsanız Proxima yıldızı çevresine ölümcül X ışınları yayan bir makine gibi. Eğer gezegenin olası atmosferi bu ışınların girmesini önleyecek yapıdaysa, sıvı su ve dolayısıyla yaşamın olma olasılığı var. Yaşam için de örneğin oksijenin olup olmadığı önemli. Bu soruların yanıtı Avrupa Güney Gözlemevinin inşa ettiği 39 metrelik ALMA teleskop zinciriyle gelebilir. ESPRESSO bununla kalmayıp yıldıza bağlı ikinci bir gezegen olabileceğini gösteren ize de rastladı. Alınan tuhaf bir sinyal Yer'in üçte biri kütlesinde bir başka gezegen daha olduğu yönünde. Eğer böyle bir gezegen keşfedilirse dikine hız yöntemiyle keşfedilen en küçük gezegen olacak. 2017 yılında göreve başlayan ESPRESSO henüz emekleme aşamasında ama oldukça umut verici görünmektedir."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/en-yakin-ucuncu-sistem-kesfedildi/", "text": "Astrophysical Journal Letters'da yayınlanan bir çalışmaya göre Güneş'e en yakın üçüncü konumda olan yıldız sistemi bulundu. Bu 1916'dan bu yana keşfedilen en yakın çift yıldız sistemidir. Keşif Penn State Üniversitesi Ötegezegen ve Yaşanabilir Dünyalar Merkezi'nden astronomi ve astrofizik doçent Kevin Luhman tarafından yapıldı. İkili yıldız hidrojen füzyonu gerçekleştiremeyecek kadar küçük ancak yeterince sıcak olan kahverengi cüce sınıfındadır. Sonuç olarak bu cisimler Güneş'e göre daha soğuk ve daha az parlak ancak Jüpiter'e göre daha sıcak ve daha parlaktır. Bu kahverengi cüceler bizden 6,5 ışık yılı uzaktadır. Başka bir ifadeyle 2006 yılında Dünya'da yayınlanan televizyon programı yayınları oraya ancak ulaşır diyor Luhman ve ekliyor: Kahverengi cücelerin çevresinde dolanan olası gezegenleri görmek daha kolaydır. Luhman'a göre Dünya'ya yakın olmaları olası gezegenleri görme açısından bir avantajdır. Uzak bir gelecekte bu üçüncü yıldız sisteminin güneş sisteminin dışına gerçekleşebilecek insanlı keşif uçuşları için seçilecek ilk yerlerden biri olabilir. Keşif NASA'nın Kızılötesi Gökyüzü Tarayıcısı adlı uzay teleskopunun elde ettiği gökyüzü haritasının incelenmesiyle gerçekleşti ve sisteme şimdilik WISE J104915.57-531906 adı verildi. Sistem 1916'da keşfedilen en yakın ikinci yıldız olan Barnard yıldızından biraz daha uzakta yer alıyor. En yakın yıldız sistemi 4,4 ışık yılı uzaklıktaki Alfa Erboğa 'nin iki yıldızı 1839'da ve üçüncü daha sönük olanı 4,2 ışık yılı uzaklıktaki Proxima Erboğa ise 1917'de keşfedildi. WISE uydusu araştırmacılarından Edward Wright: WISE'nin hedeflerinden biri de Güneş'e yakın yıldız ve sistemleri ortaya çıkarmaktır. WISE 1049-5319 sistemi, bize en yakın küçük kütleli yıldız olan kahverengi cüce sınıfındadır ve İkizler teleskopu ile yakın gelecekte fırlatılacak olan James Webb Uzay Teleskopu ile daha ayrıntılı bilgiler elde edilebilecek diyor. Gökbilimciler uzun zamandır Nemesis adı verilen Güneş yörüngesinde olduğu söylenen sönük ve uzak bir cismin varlığıyla ilgili ortaya atılan dedikodularla boğuşuyor. Luhman şimdiden ortaya atılacak bu tür haberler için: Gökyüzünde Güneş'in çevresinde dönemeyecek kadar çok hızlı hareket eden kahverengi cüce sistemine bakarak böyle bir cismin olmayacağını söyleyebiliriz diyor. Yeni yıldız sistemi 2011'de 13 aylık gözlem süresi biten WISE'nin elde ettiği gökyüzü görüntüleriyle elde edildi. WISE'nin verilerinde sistem gökyüzünde 2 ile 3 kez görünüyor. Görüntülere bakarak sistemin çok hızlı hareket ettiğini söyleyebiliriz ki bu da sistemin bize çok yakın olduğu anlamına gelir diyor Luhman. WISE bu hareketi yorumlayabilmek için sisteme yakın bilinen yıldızları inceledi. Luhman:WISE verileri ve eski gözlem verilerini ele alarak bir sonraki konumunu tahmin ettik diyor. Luhman ayrıca çeşitli yıldız sistemlerinin görünen parlaklığı ile Dünya'nın Güneş çevresindeki hareketi nedeniyle gözlenen yıldız konumları arasındaki farkı yani paralaksı belirleyerek sistemin bizden uzaklığını da belirledi. Daha sonra Şili'deki İkizler Güney Teleskopu kullanılarak sistemin tayfı alındı ve kahverengi cüce oldukları ortaya çıkarıldı. Lehman: İkizler Teleskopu bize beklenmeyen bir hediye verdi, bu tek yıldız değil birbirinin çevresinde dolanan iki kahverengi cüceydi diyor. Bir nevi dedektiflik gibi. Gökyüzündeki milyarlarca kızılötesi ışık noktaları büyük sırlar taşır. Bu da bildiğimizden daha yakında başka bir sistemin de olabileceği anlamına gelir."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/en-yakin-yildizin-yasanabilir-bolgesinde-gezegen-bulundu/", "text": "Soluk Kırmızı Nokta adlı araştırma ile Proxima Centauri yörüngesinde Dünya kütlesinde bir gezegen bulundu. ESO teleskoplarını ve diğer tesisleri kullanan gökbilimciler Güneş'ten sonra yeryüzüne en yakın yıldız olan Proxima Centauri'nin yörüngesinde dolanan bir gezegene dair oldukça güçlü kanıtlar elde ettiler. Uzun süredir aranan Proxima b adlı dünya, soğuk kırmızı ev sahibi yıldızının etrafındaki bir turunu 11 günde tamamlıyor, gezegenin yüzey sıcaklığı ise suyun sıvı halde kalabilmesini sağlıyor. Bu kayalık dünya yeryüzünden biraz daha büyük ve bize en yakın ötegezegen bu sayede burası Güneş Sistemi dışında yaşam barındırabilecek en yakın yer olabilir. Bu önemli gelişmeyi aktaran çalışma Nature dergisinde 25 Ağustos 2016 tarihinde yayımlanacak. Güneş Sistemi'ne dört ışık yılından biraz daha uzakta bulunan Proxima Centauri adlı kırmızı-cüce yıldız Güneş'ten sonra yeryüzüne en yakın yıldız konumundadır. Erboğa takımyıldızında yer alan bu soğuk yıldız çıplak gözle görülemeyecek kadar sönük olup, Alpha Centauri AB olarak bilinen ve çok daha parlak olan yıldız çiftine oldukça yakındır. Proxima Centauri 2016'nın ilk yarısında Şili'deki La Silla'da bulunan ESO 3.6-metrelik teleskopu üzerindeki HARPS tayfölçeri ile düzenli bir şekilde gözlendi ve dünya genelindeki diğer teleskoplarla eş zamanlı olarak görüntülendi . Londra Queen Mary Üniversitesi'nden Guillem Anglada-Escude liderliğindeki bir gökbilimciler ekibi tarafından yürütülen bu kampanyaya Soluk Kırmızı Nokta adı verildi ve yıldızın yörüngesinde bulunan muhtemel bir gezegenin yıldız üzerindeki etkisinin ölçülmesi hedeflendi . Toplum tarafından geniş ölçüde merak edilen bir konuda yürütülen bir araştırma olması nedeniyle kampanyanın Ocak-ortası ile Nisan 2016 tarihleri arasındaki ilerleyişi Pale Red Dot web sayfası ve sosyal medya aracılığı ile paylaşıldı. Bunun yanısıra dünya genelindeki uzman araştırmacılar tarafından konu hakkında çok sayıda popüler makale de hazırlandı. Guillem Anglada-Escude bu benzersiz araştırmanın arka planını şu şekilde açıklıyor: Burada bulunan olası bir gezegenin ilk işaretleri 2013 yılında alınmıştı, ancak bulgular pek inandırıcı değildi. Daha sonra ESO ve diğer gözlemevlerindeki teleskoplarla geniş çaplı gözlemler yaparak yoğun bir şekilde çalıştık. En son gerçekleştirdiğimiz Soluk Kırmızı Nokta kampanyası iki yıllık bir planlamanın ürünüdür. Daha önce ESO gözlemevlerinde ve diğer tesislerde elde edilen gözlemler Soluk Kırmızı Nokta verileri ile birleştirildiğinde gerçekten heyecan verici bir sonucu ortaya çıkarmış oldu. Proxima Centauri bazen yeryüzüne saatte 5 kilometre hızla yaklaşıyor normal insan yürüyüş temposu ve bazen aynı hızla uzaklaşıyordu. Dikey hızdaki bu düzenli hareket kendini 11.2 günde bir yenilemekteydi. Doppler kaymalarındaki küçük değişimlerin dikkatli analizleri sonrasında Proxima Centauri'den yaklaşık 7 milyon kilometre ötedeki bir yörüngede Yer-Güneş mesafesinin sadece % 5'i kadar bir uzaklıkta yeryüzünden 1.3 kat daha büyük kütleye sahip bir gezegenin dolandığı ortaya çıkarıldı . Guillem Anglada-Escude son birkaç aydaki heyecan verici gelişmeleri şöyle açıklıyor: 60 gece süren Soluk Kırmızı Nokta kampanyası boyunca alınan verilerin tutarlılığını her gün tek tek kontrol ediyordum. İlk 10 gün umut vericiydi, ilk 20 beklentilerimizi karşılamıştı ve 30 günün sonunda sonuçlar neredeyse kusursuzdu, artık gözlemleri yorumlamaya başlayabilirdik! Proxima Centauri gibi kırmızı cüceler aktif yıldızlardır ve yörüngelerinde gezegen varlığına dair davranışlar sergileyebilirler. Bu olasılığı eleyebilmek için ekip ayrıca Şili'de bulunan San Pedro de Atacama Göksel Keşifler Gözlemevindeki ASH2 teleskopu ve Las Cumbres Gözlemevi teleskop ağını kullanarak kampanya boyunca yıldızın ışık değişimini dikkatli bir şekilde görüntülediler. Yıldızda parlama etkinliği gerçekleştiği esnada alınan dikey hız verileri son analiz çalışmasında dikkate alınmadı. Proxima b'nin yıldızına olan uzaklığı Güneş sistemindeki Merkür'ün Güneş'e uzaklığından çok daha yakın olsa da, yıldızın kendisi Güneş'ten oldukça sönüktür. Sonuç olarak Proxima b yıldızın etrafındaki yaşanabilir bölgede bulunmakta olup suyu sıvı halde tutacak bir yüzey sıcaklığına sahip olduğu tahmin edilmektedir. Proxima b'nin yörüngedeki sıcaklığına rağmen, yüzeydeki koşullar yıldızdan kaynaklana mor-ötesi ve X-ışın parlamalarından güçlü bir şekilde etkileniyor olabilir gezegene ulaşan enerji Güneş'ten yeryüzüne ulaşan enerji miktarından çok daha fazla . Proxima b'nin yaşanabilirlik durumu ve gezegen üzerindeki muhtemel iklim koşulları iki ayrı araştırma makalesi olarak tartışılmıştır. Bulgulara göre sıvı haldeki su gezegenin yüzeyinde sadece en güneşli bölgelerde bulunabilir, bu bölgeler ya gezegenin güneşi sürekli gören yarıküresinde ya da tropikal kuşakta olabilir (3:2 rezonans dönüşü). Proxima b'nin dönüşü, yıldızından kaynaklanan güçlü ışınım ve gezegenin oluşum geçmişi buradaki iklim koşullarını yeryüzüne göre oldukça farklı hale getirmektedir ve muhtemelen gezegende farklı iklimler bulunmuyor. Bu keşifle birlikte gelecekte daha yoğun araştırmalar hem şu anki aygıtlar hem de Avrupa Aşırı Büyük teleskopu gibi gelecek nesil dev teleskoplarla gerçekleştirilmeye devam edecek. Proxima b evrende yaşam için araştırılacak temel kaynaklardan biri haline gelecek. Bununla birlikte, StarShot projesi sayesinde Alpha Centauri sistemi de insanlığın başka bir yıldız sistemine gerçekleştireceği ilk ziyaretin hedefi konumundadır. Guillem Anglada-Escude son olarak şu yorumu yapıyor: Şimdiye kadar birçok ötegezegen bulundu ve bulunmaya devam ediyor, ancak Dünya-benzeri en yakın potansiyel gezegeni aramak ve bunda başarılı olmak insanın başına bir kez gelebilecek bir başarıdır. Bu keşifte birçok insanın hikayesi ve çabası bulunuyor. Bu aynı zamanda onların da başarısı. Şimdi sıra Proxima b üzerinde yaşam arayışında... Notlar Soluk Kırmızı Nokta kampanyasıyla alınan verilerin yanısıra, araştırma makalesinde Proxima Centauri'yi uzun yıllardan bu yana gözleyen bilim insanlarının katkıları da bulunmaktadır. Bunlar arasında UVES/ESO M-cüce programı ve ötegezegen araştırma öncülerinden R. Paul Butler da yer almaktadır. Erişime açık olan HARPS/Cenevre ekibinin uzun yıllardır aldıkları gözlemler de eklenmiştir. Soluk Kırmızı Nokta Carl Sagan'ın Yeryüzü için ifade ettiği ünlü soluk mavi noktasına atıf yapmaktadır. Proxima Centauri bir kırmızı cüce yıldız olduğundan çevresindeki gezegeni kızıl bir parıltıya maruz kalmaktadır. Bugün duyurulan tespit teknik olarak 10 yıldan bu yana gerçekleştirilmesi mümkün olan bir çalışmaydı. Aslında, daha küçük genlikli sinyaller daha önceden alınabilmişti. Bununla birlikte, yıldızlar düzgün birer gaz küresi değildir ve Proxima Centauri de aktif bir yıldızdır. Proxima b gezegenine ait güvenilir tespit yıldızın dakikalar mertebesinden on yıla kadar uzanan süreçte nasıl değişim sergilediğinin ayrıntılı bir şekilde anlaşılabilmesinden ve fotometrik teleskoplarla parlaklık değişiminin görüntülenmesinden sonra mümkün olabilmiştir. Bu tür bir gezegenin su ve Dünya benzeri bir yaşam türünü destekleyebilmesi yoğun teorik bir tartışma konusudur. Yaşama karşı getirilen ana endişeler yıldızın yakınlığı ile ilgilidir. Örneğin kütleçekimsel kuvvetler muhtemelen gezegenin aynı yüzeyini yıldız yönünde kitleyerek sürekli gün ışığına maruz bırakabilir, bu sayede gezegenin diğer yüzü sürekli karanlık kalacaktır. Gezegenin atmosferi de yavaşça buharlaşabilir veya güçlü mor-ötesi ve X-ışın radyasyonu nedeniyle yeryüzünden farklı bir karmaşık kimyaya sahip olabilir, özellikle yıldız yaşamının ilk birkaç milyar yılında. Bununla birlikte, bunlardan hiçbirisi kesin olarak doğrulanmamıştır ve gezegen atmosferinin doğrudan gözlenmesi dışında herhangi bir karara varılması güçtür. Benzer faktörler TRAPPIST-1 etrafında yeni bulunan gezegenler için de geçerlidir. Bir gezegenin atmosferini araştırmak için bazı yöntemler yıldızının önünden geçişi esnasında yıldız ışığının yeryüzüne ulaşırken gezegenin atmosferinden geçişine dayanmaktadır. Şu anda Proxima b'nin yıldızının önünden bu şekilde bir geçişi için olasıklar son derece düşük, ancak yine de bunun için gelecekte gözlemler planlanıyor. ESO-Türkiye 4 Yorumlar Dünya benzeri en yakın potansiyel gezegeni aramak ne demektir? Buradaki potansiyel kelimesini İngilizce metinde Gerekli şartları ve gücü kendinde barındıran şeklinde kullanılıyor. Peki Türkçe olarak ne anlamda kullanılıyor. Potansiyel kelimesini neden Türkçe açarak değil de İngilizce olarak olduğu gibi kullanıyoruz. Potonsiyel; Gerekli enerjiyi ve gücü kendinde bulunduran gibi bir anlama gelmektedir. Yani, Dünya yaşam şartlarını en yüksek oranda taşıyan gezegen denilmek istiyor orada. Evet, belki burada kastedilen başka şekilde yazılabilir. Yazarın dikkatine diyelim. Güzel ve kolay anlaşılır bir yazı olmuş, elinize sağlık. Fakat Ötegezegen kavramına takıldım, Türkçe'de söyle bir tanım kullanmıyoruz bildiğim kadarıyla. Öte dünya var ama ötegezegen diye bir şey yok. Astronomik bir kavram olarak dilimize sokmaya çalışıyor isek eğer, bunun kültürel ve dilbilimsel bir karşılığının da olması gerek. Kavramı tekrar edip duruyorum kendi kendime ama bana bir şey ifade etmiyor. Uzaydaki tüm gezegenler bize göre zaten ötegezegendir. Eğer üzerinde yaşam bulunan ve bizim de yaşama imkanımız olan bir gezegenden bahsediyorsak, bunun için yeterli Türkçe ifadeler bulunmaktadır zaten. Sırf İngilizce bir tabirin Türkçe'ye çevrilmesi kaygısıyla yapılıyorsa bu, bence yanlış. Bu kavram yerine Başka Dünya ya da Dünya benzeri gezegen gibi daha canlı ve algılarımıza doğrudan etki eden ifadeler kullanılsa daha uygun olurdu. Ötegezegen kelimesi gökbilimde sıkça kullanılmaya başlanan bir terim aslında. Bu kelime aynı zamanda yeni ve gökbilimciler tarafından benimsenmiştir. Uzaydaki tüm gezegenler gökbilimden uzak kişilere ötegezegen gelebilir. Ama gerçek bu değil. bunun için biraz gökbilim sözlüğüne bakmak gerekir. Şöyle; Güneş sistemindeki Jüpiter ve sonraki uzak gezegenler için dış-gezegenler tanımı kullanılır. Bu tanımlama sadece bizim sistemimiz için geçerlidir. Ötegezegen ise başka yıldızların çevresinde dolanan gezegenler için kullanılan genel bir terimdir. Bunun alt başlıkları da bulunmaktadır: Dünya benzeri, Jüpiter benzeri, sıcak Jüpiter, sıcak Neptün gibi. Bu anlamda ötegezegen kelimesini başka bir biçimde değil, doğrudan gökbilimcilerin anladığı şekilde görmek gerekir, çünkü bir terim."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/en-yasli-kara-delik-kesfedildi/", "text": "Hubble teleskopu ve diğer uzay ile yer merkezli gözlemevlerindeki arşiv verilerini kullanan uluslar arası gökbilimci ekibi, erken evrende, gök adalar ile yıldız oluşturan gök adaların ortaya çıkışında aradaki bağlantıyı sağlayan önemli bir keşif gerçekleştirdi: En eski süper kütleli kara delik. Bu cisim evren tarihinde erken evrende oluşmuş bugüne kadar keşfedilmiş türünün ilk örneğidir. Şimdiye kadar arşiv verilerinde fark edilmeden kendini gizlemeyi başarmıştır. Gökbilimciler bu cisimlerin Büyük Patlamadan yalnızca 750 milyon yıl sonrasına denk gelen erken evrende süper kütleli karadeliklerin oluşma mekanizmasını anlamakta güçlük çekiyorlar . Tozla dolu, erken evrende oluşmuş yıldız oluşturan gök adaların merkezlerinde hızla büyüyen süper kütleli kara deliklerle ilgili ileri sürülen teoriler bilgisayar benzetimleriyle sınanıyor olmasına karşılık şimdiye kadar hiçbiri gözlenmemişti. Ancak şimdi, gökbilimciler erken evrende bulunan ve hızla büyüyen GNz7q adını verdikleri ilk kara deliği bulduklarını düşünüyor. Eldeki verilere göre bu cisim Büyük Patlamadan 750 milyon yıl sonra vardı. Mevcut teorilere göre süper kütleli kara deliklerin, parlak kusarlar oluşmadan önce, çevrelerindeki gaz ve tozu çekerek çok sayıda yıldız oluşmasını sağlayan ilk gök adalarda oluştu. Sayıları az olmakla birlikte bu tür parlak kuasar ve yıldız oluşturan gök adalar daha önce gözlenmişti. Keşif ekibi GNz7q adlı kara deliğin bu iki cisim arasındaki 'eksik halka' olduğunu düşünüyor. Veriler farklı yorumları da içine katarak GNz7q'nun gözlenen özellikleri teorik tahminlerle güçlü bir uyum içindedir. GNz7q'nun bulunduğu gök ada ise yılda 1600 Güneş kütlesinde yıldız oluşturuyor . GNz7q morötesi dalga boyu gözlemlerinde parlak, X-ışını dalga boyunda ise çok sönük görünüyor. Ekibe göre gök ada kırmızıöte dalga boyunda parlak iken, GNz7q gök adanın merkezindeki yığılma diskinde kendini saklıyor. Ekip şimdi cismi daha ayrıntılı incelemek için James Webb Uzay teleskopunun göreve başlamasını bekliyor. Önümüzdeki Haziran ayında hedeflenen konumuna ulaşacak olan teleskop o tarihten sonra gözlemlere başlayabilecek. James Webb'in yüksek teknolojiyle donanımlı gözlem yeteneği ile bu tür kara deliklerin nasıl evrildiği anlaşılabilecek. Notlar Işık, günlük yaşamda anlayamayacağımız kadar hızlı hareket eder. Gökyüzünde bir yıldız ya da gök adayı gördüğümüz an ise aslında onun geçmişteki görüntüsüdür. Örneğin Güneş'ten Dünya'ya ışık 8.3 dakikada ulaşır. Yani aslında Güneş'in 8.3 dakika önceki halini görürüz. Evrende en uzak cisimler zaman içinde de en uzakta olanlardır. Yani çok uzaktaki cisimlere bakan gökbilimciler aslında evrenin erken dönemine bakmış olurlar. Aslında bu bilgi gök adanın her yıl 1600 tane Güneş benzeri yıldız ürettiği anlamına gelmez. Tersine her yıl Güneş'in toplam kütlesinin 1600 katı kadar olan çeşitli kütlelerde yıldızların oluştuğu anlamına gelir."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/enceladus-avcidan-gecerken-goruntulendi/", "text": "Enceladus Avcı'nın Kuşağı'nın önünden geçti. Satürn çevresinde dolanan Cassini'den sorumlu proje ekibi Enceladus uydusunun Avcı'nın Kuşağı üzerinden geçeceği sırada, 11 Mart 2016'da, bu görüntüyü elde ettiler. Enceladus'un güney kutbundan fışkıran buz parçacıkları ile birlikte Avcı'nın farklı bir görüntüsü daha elde edildi. Bilindiği üzere Avcı takımyıldızı gökyüzünde en dikkati çeken takımyıldızlar arasındadır. Bu nedenle Avcı gerek profesyonel gerekse amatör gökbilimciler tarafından sıklıkla gözlenir. Bu sefer Avcı Satürn'den görüntülendi. Cassini'nin ilettiği görüntüde Enceladus Avcı'nın Kuşağı'nın merkezinde bulunan Epsilon Orionis'in önünden geçmektedir. Yıldız bizden 2000 ışık yılı uzaktadır. Bu tür gözlemler Enceladus'tan fışkıran buzlu parçacıkların bileşimleri hakkında bilgi vermektedir. Cassini bu fotoğrafı Enceladus'tan 923.000 km uzaktayken aldı."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/enceladus-gel-git-nedeniyle-su-puskurtuyormus/", "text": "Satürn'ün buz kaplı uydusu Enceladus, dünyadışı yaşam arayışı içinde yer almıyor. Milyarlarca yıl önce yüzeyi katılaşmış olan uydu güneşten çok uzakta yer aldığından sıvı haldeki suya sahip değildir. Bu da onun bilinen yaşam biçimlerinin barındıramayacağı anlamına gelir. Bazı dünyalar, 4200 km çapındaki Mars veya Jüpiter'in 2000 km çapındaki Europa uydusu yüzeyinin altında sıvı suyu barındırdığına ilişkin ipuçları vermektedir. Ancak yalnızca 800 km çapındaki Enceladus yüzeyin altında sıvı suyu barındırabilecek kadar sıcak bir iç yapısı yoktur. Enceladus yüzeyi -160 C derece gibi dondurucu bir sıcaklığa sahiptir. Tüm bunlara karşılık Cassini Uzay Aracı 2005 yılında Enceladus'un Güney Kutbu'ndan uzay boşluğuna suyun püskürdüğünü görüntüledi. Bu ise buz yüzeyinin altında sıvı halde bir su deposu olabileceği şeklinde yorumlandı. Daha sonra Cassini suyun tuzlu olduğunu ortaya çıkardı. Cassini'den gelen verileri değerlendiren bilim insanları güney kutbundaki ısı enerjisinin 13 milyar Watt dolayında olduğunu belirledi. Bu sırrı açığa çıkarmak için bilim insanları gelgit etkisi üzerinde duruyor. Güneş'ten gelen ışıma gelgit etkisiyle birleşince ısınmaya neden olabilir. Güneş Sistemi'ndeki cisimlerin oluştuğu gibi Enceladus'ta toz ve gazın birleşmesiyle oluştu. Dış Güneş Sistemi'ndeki Enceladus'un katı yüzeyi zamanla buzla kaplanarak büyüdü. Eğer Enceladus oluşum aşamasında radyoaktif maddeleri toplayabilseydi bunların bozunmasıyla yüzeyini kaplayan buzu eritebilirdi. Enceladus gibi küçük uyduların içindeki radyoaktif maddeler yeterli miktarda olmadıklarından gerekli ısıyı üretmezler ve uydu hızlı bir şekilde soğuyarak katılaşır. Bu nedenler Enceladus'un içinde başka bir süreçle ısı oluşmasaydı herhangi bir sıvı çoktan donmuş olurdu. Enceladus'un yüzeyinin altının sıvı su barındırabilecek kadar ılık olabilmesinin yolunu bilim insanları gel-gitin ısınmadaki etkisine bağlıyor. Enceladus'un Satürn çevresindeki yörüngesi hafif oval şeklindedir . Enceladus bu yörüngesiyle zaman içinde Satürn'e yaklaşır veya uzaklaşır. Satürn'e yakın olduğunda daha güçlü bir kütle çekim kuvveti hisseder. Bu da Enceladus yüzeyinde tıpkı lastik bir topun esnemesi gibi değişime neden olur. Yüzey esneyerek sürtünme etkisiyle sıcaklığın artmasına neden olur. Kütle çekim kuvvetinin etkisiyle uydunun güney kutbundaki bazı bölgelerde yer yer çatlaklar oluşur. Gel-git etkisiyle bu çatlaklar ya açılır ya da kapanır. Çatlaklar birbirlerine karşı birkaç metre hareket ederken aynı zamanda sürtünmenin etkisiyle yüzey sıcaklığını arttırırlar. Gel-git etkisiyle oluşan ısınma kuramını test edebilmek için bilim insanları Cassini Uzay Aracı'nın gönderdiği verilerle uydunun buzlu kabuğundaki gelgite bağlı değişimleri veren haritayı oluşturdu. Bunun için Cassini'deki Bileşik Kızılötesi Tayfölçer kullanıldı. Uydudaki en büyük etkinin nerede gerçekleştiğini bulmak ise en büyük sıcaklık değişimiyle ilgilidir. En çok değişim CIRS haritasında en ılık bölgelerde gerçekleşir. NASA'nın Goddard Uçuş Merkezi'nden Dr. Herry Hurford: Burada Satürn çevresindeki 2 derece ile 0.75 derece arasındaki değişim ısı değişimine neden olmaktadır. Örneğin 50 km'lik bir alanı kaplayan Damascus Sulcus bölgesi en sıcak bölgedir diyor. Ayrıca gel-gite bağlı zorlama uydunun iç kısımlarında çok daha fazla ve uzun ömürlü ısı üretir. Yaşamın oluşumu ve gelişimi için daha düzenli bir ortam gereklidir. Enceladus'un yörüngedeki yalpalaması ise olasılıkla düzensiz şeklinden kaynaklanır. Enceladus'un Satürn çevresindeki yörüngesinin tam dairesel olmaması üzerinde tork üretir. Ayrıca kendisinden daha büyük Dione uydusunun kütle çekiminden de etkilenir. Dione Enceladus'a göre Satürn'den daha uzaktadır. Bu nedenle Dione Satürn çevresinde 1 tam tur attığında Enceladus neredeyse 2 tur atar. Kaynak: NASA-Cassini"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/enceladus-ne-sakliyor/", "text": "Birkaç yıldır araştırmacılar Satürn'ün halkaları içinde yüzen küçük uydu Enceladus'un buzlu yüzeyinin altında okyanus olup olmadığını tartışıyor. Elde edilen yeni kanıtlar buzlu yüzeyin altında gazoz gibi gazlı okyanus olduğu ve bunun da mikrobik yaşam için uygun olabileceğini söylüyor. Tüm hikaye Satürn Sistemi'ni keşfetmekle görevli olan Cassini ile birlikte 2005 yılında başladı. NASA'nın Jet İticileri Laboratuarı'ndan Dennis Matson: Jeofizikçiler buranın soğuk, ölü ve ilgi çekici olmayan sıradan bir yer olduğunu söylüyordu. Ancak sonuçlar hepimizi şaşırttı diyor. Cassini uydu üzerinde kaplan çizgileri şeklindeki çatlaklardan püsküren buz tanecikleri olduğunu buldu. Hareketli Enceladus'a karşılık aynı boyutlardaki Mimas'ta ise tam bir sessizlik hakimdi. Birçok araştırmacı buz fışkırmalarını yüzeyin altındaki suyun kanıtı olduğunu ileri sürdü. Sulu kısımların sıcaklıkları 0 C ölçüldü ve bu da suya ilişkin bir başka kanıttı. Ama bir başka sorun vardı: tuz nerede oluştu? Cassini, uyduya yaptığı ilk yakın uçuş ile karbon, hidrojen, oksijen, azot ve çeşitli hidrokarbon gazları olduğunu algıladı. Ancak bir okyanusta bulunması gereken tuzun varlığına rastlamadı. 2009 yılında Cassini eksik olan tuzu hiç beklenmeyen bir yerde gördü. Tuz aradığımız püsküren gazın içinde değildi. Sodyum ve potasyum tuzları ile karbonatlar buz tanecikleri içindeydi. Bu maddelerin varlığı bir okyanus olduğunu işaret ediyor. Okyanus içinde bu maddeler çözünmüş durumdadır diyor Matson. Son Cassini gözlemleri beraberinde başka bir ilginç keşfi getirdi: Cassini'in sıcaklık ölçümleri -85 C dereceyi gösterdi. Bu keşif bizim saatleri yeniden ayarlamamız demek. Bu sıcaklık ancak volkanik etkilerle açıklanabilir. Yüzey altındaki su yüzeydeki buzun bir kısmını eritmektedir. Bu bulgu bilim insanlarına buzlu kabuğun ne kadar kalın olabileceği sorusuna yanıt aramalarına neden oldu. Matson konuyla ilgili güzel bir benzetme yapıyor: Bir soda şişesinin kapağını ne kadar ileri fırlattığını ve içindekilerin nasıl fışkırdığını gördünüz mü? Matson ve arkadaşları yüzey altındaki sudaki çözünmüş gazların baloncuklar oluşturduğunu düşünüyor. Ortaya çıkan köpüklü suyun yoğunluğu buzdan daha az olduğundan yukarı çıkmak isteyecektir. Matson buna bir açıklama getiriyor: Suyun çoğu yüzeyi ısıtarak 300 metre kalınlıktaki buzlu yüzeyin ince bir noktasından dışarı püskürür. Ancak bazı durumlarda su yüzeyde delik açarak çıkar. Yüzeyi delinen kısımdaki su tekrar donar ve süreç yeniden başlar. Geriye başka bir açıklanmayan soru kalıyor: Tüm bunları oluşturan ısı nereden geliyor? Colorado Üniversitesi'nden Larry Esposito: Biz bunun gelgite bağlı olarak oluştuğunu düşünüyoruz diyor. Satürn'ün güçlü gelgitleri Enceladus üzerinde yoğun baskı oluşturarak onun şeklinin değişmesine yol açabilir. Bu da uydunun ısı üretmesine neden olur. Bu modele göre iç sürtünme nedeniyle ısınan buz eriyerek volkanik etkiyi hazırlar. Her ne şekilde oluyorsa olsun bir gerçek var ki Enceladus ısı üretiyor. Bu da yaşam için gerekli bir şey. Biz sıvı bir okyanusun organik ve enerji kaynağı olduğunu biliyoruz. Bunu Dünya'daki benzer durumlardan ve buralarda yaşayan organizmalardan biliyoruz diyor Esposito. Kimse buzun altında ne olduğunu bilmiyor. Ama bu küçük Satürn uydusunun söyleyecek çok şeyi varmış gibi görünüyor: püsküren buz tanecikleri ve yer altı okyanusu, yaşamı olası kılıyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/enceladusa-kirmiziote-bakis/", "text": "Cassini uzay aracının ilettiği son verilerle, Satürn'ün uydusu Enceladus'un şimdiye kadar üretilmiş en ayrıntılı küresel kırmızıöte görüntüler elde edildi. Bu görüntüleri oluşturmak için kullanılan veriler uydunun kuzey yarıküresinin iç kısmından yüzeye çıkan buza dair güçlü kanıtlar sunuyor. Cassini'nin Görünür ve Kırmızıöte Haritalama Tayfölçeri Satürn'den, halkalarından ve on büyük buzlu uydusundan yansıyan optik ve kırmızıöte bölgedeki ışığı topladı . VIMS daha sonra ışığı, onu yansıtan malzemelerin yapısı hakkında daha fazla bilgi vermek amacıyla çeşitli dalga boylarına ayırdı. Cassini'nin Görüntüleme Bilimi Yardımcı Sistemi tarafından yakalanan görüntülerle birleştirilen VIMS verileri, Enceladus'un küresel tayfsal haritasını elde etmek için kullanıldı. Cassini araştırmacıları 2005 yılında çıplak göze parlak bir beyaz kartopu gibi oldukça yansıtıcı görünen Enceladus'un buzlu kabuğunun altındaki okyanustan buz taneleri ve buhar püskürttüğünü keşfetti. Yeni tayfsal harita kırmızıöte sinyallerin güney kutbundaki jeolojik aktiviteyi açıkça ortaya çıkardı. Bu bölge kaplan şeridi adı verilen yarıkların okyanustan buz ve buharın püskürdüğü yerlerdir. Ancak aynı kırmızıöte özelliklerin bazıları kuzey yarıkürede de görülmektedir. Bu, bilim insanlarına kuzey bölgesinin sadece taze buzla kaplı olduğunu değil, aynı türden jeolojik aktivitenin yüzeyin yeniden şekillenmesi- her iki yarıkürede de olduğunu söylüyor. Kuzeydeki yenilenen yüzey oluşumu, ya buzlu jetlerden ya da yüzey altı okyanustan yüzeye, kabuktaki kırılmalar yoluyla buzun aşamalı hareketinden kaynaklanıyor olabilir. Fransa'daki Nantes Üniversitesinden Gabriel Tobie: Kırmızıöte verileri bize güney kutbundaki yüzeyin genç olduğunu gösteriyor ki bu sürpriz değil çünkü o bölgeden püsküren buzlu maddeler olduğunu biliyoruz diyor. Şimdi, bu kırmızıöte gözler yardımıyla zamanda geri gidebilir ve kuzey yarıküredeki büyük bölgenin de genç göründüğünü ve muhtemelen zaman çizelgesinde uzun zaman önce o kadar aktif olmadığını söyleyebiliriz. NASA'nın Jet İticileri Laboratuvarından yönetilen Cassini aracı, yakıt besleme ünitelerini tüketmeden önce Satürn'ü 13 yıldan fazla süre yörüngede kalarak gözlemlerini gerçekleştirdi. Görevleri arasında Enceladus gözlemleri de bulunan araç Eylül 2017'de gaz devinin atmosferine çarptırıldı."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/enceladusa-yakindan-bakis/", "text": "Cassini uzay aracı Satürn'ün buzlu uydusu Enceladus'un şimdiye kadar ki en ayrıntılı fotoğrafını üretti. Bilim insanları daha önce Voyager araçlarının ilettiği düşük çözünürlüklü görüntülerde Enceladus'un kuzey yarısının kraterlerle kaplı olduğunu düşünmüştü. Ancak Cassini'nin ilettiği yüksek çözünürlüklü fotoğraflar burada kraterlerden ziyade derin bir kanyonun daha fazla ilgi çektiği görüldü. Bölgede gözlenen kılcal çatlak şeklindeki yapılara uydunun her yerinde rastlanıyor. Cassini 28 Ekim'de Enceladus'un güney kutbunun sadece 49 km yakınından geçecek. Böylece uydunun çatlaklarını daha yakından inceleme fırsatı bulacak. Bilim insanları uydunun buzlu yüzeyinin altındaki okyanusta yaşam olabileceği üzerinde duruyor. Bu yakın geçişle yaşam olasılığına yönelik önemli verilere ulaşılabilir. Aracın bundan sonraki yakın geçişi ise 19 Aralık'ta gerçekleşecek. Araç bu tarihte Enceladus'un 4999 km yakınından geçerek uydu yüzeyinden gelen ısı miktarını ölçmeye çalışacak."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/enceladusta-carpismanin-izleri/", "text": "Cassini verileriyle yapılan bir araştırmaya göre Satürn'ün buzlu Enceladus uydusu geçmişte bir çarpışmaya uğramış olabilir. Araştırmacılara göre uydunun bir asteroitle çarpışması sonucu dönme ekseninin yön değiştirdi. Uydunun özelliklerini inceleyen ekip Enceladus'un dönme ekseninin normal ekseninden 55 derecelik açılı eğime sahip olduğunu gösterdiler. Cornell Üniversitesinden Cassini görüntüleme ekibi üyesi Radwan Tajeddine: Kutuptan ekvatora kadar uzanan fosil bir ize rastladığımızı düşünüyoruz diyor. Buzlu uydunun güney kutbunun çevresi jeolojik olarak aktif bir bölgedir ve burada uzun, çizgisel kırıklar yüzey boyunca uzanır. Kaplan desenleri olarak tanımlanan bu çizgilerin yoğun olduğu alan ekvatora da yakın olduğundan geçmişte bir asteroitin çarptığını işaret ediyor olabilir. Buradaki yapının iç süreçlerce başlatılması mümkün değil. Böylesi bir arazinin oluşması için anormal bir etki gereklidir diyor Tajeddine. Cassini 2005 yılında bu kaplan desenlerinden uzaya su buharı ve buzlu parçacıkların fışkırdığını görmüştü. Böylece uydunun yüzeyinin altında bir okyanus olduğu sonucuna ulaşılmıştı. Aslında bu fikir Enceladus'un kuzey ve güney yarıkürelerinin neden bu kadar farklı olduğunu da açıklıyor. Güney, jeolojik olarak genç ve aktif iken; kuzey daha yaşlı ve kraterlerle kaplıdır. Bunun nedeni bir çarpışma olabilir. Çarpışmanın olduğu güney bölgesi kuzeye göre daha genç ve düzgün şekilli görülecektir."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/enceladustaki-isi-dongusu/", "text": "Satürn'ün Enceladus uydusu uzunca bir süredir Cassini tarafından gözleniyor. Nedeni ise bu uydudan uzaya fışkıran buz parçaları. Uydunun iç kısmından yüzeye düzenli olarak yükselen buza yönelik bir çalışma yapıldı. Cassini aracı, Enceladus'un yüzeyinden tam buz fışkırması gerçekleşirken geçiş yapıyordu ve bu ilginç olayı görüntülemeyi başardı. O günden bu yana bu ilginç uydu sürekli gözlem altında bulunuyor. Ama uydunun güneyi gökbilimcilerin son zamanlarda daha fazla ilgisini çekmeyi başardı. Çünkü buradaki subuharı kaplan çizgilerine benzetilen çatlaklardan, bir spreyden fışkırır gibi çıkmaktadır. Yüzeydeki fışkırmaların nedeni, uydunun bu kısmının ısıyı döngüsüdür. İşte gökbilimciler bunun nedenini araştırıyor. Nasıl oluyor da Enceladus'un güney kısmı ısıyı tutabilmektedir ve bu kısım neden daha gençtir? Yaklaşık dört yıl önce Cassini aracı, üzerindeki kızılötesi tayfölçeri ile uydunun güneyinde gerçekleşen bir ısı akışı algıladı. Isı akışı en az bir düzine kadar elektrik santralinin ürettiği enerji düzeyinde, 6 gigawattlık değerdeydi. Bölgede daha sonra yine Cassini'deki iyon ve yüksüz kütle tayfölçeri ile kayalardan gelen radyoaktif olarak çabuk çürüdüğü belirlenen argonun izine rastlandı. Hesaplamalara göre Enceladus sürekli olarak bu hızda ve sıcaklıkta gaz üretimini gerçekleştiremez. Satürn'den dolayı oluşabilecek gel-git hareketiyle bu kadar enerji akışı ortaya çıkmaz. Enceladus uydusunun yüzeyinin yaşı bölgeden bölgeye büyük oranlarda değişiklikler gösterir. Uydunun kuzeyindeki kraterli ovaların yaşı 4.2 milyar iken, Sarandib Planitia olarak adlandırılmış olan ekvatora yakın bölgenin yaşı 170 milyon ile 3.7 milyar yıl arasında değişiyor. Güney kutbu ise yaklaşık 100 milyon yıl yaşındadır. Dünya'nın kabuğu için oluşturulmuş bir model Enceladus için düzenlendi. Bunun için uydunun Satürn'e yakın olan kırık ve soğuk buzla kaplı yüzeyindeki kabukta bombe oluşturuldu. Bu modele göre uydunun iç kısmından gelen ve daha sıcak olan buz baloncukları yukarı çıkarken daha soğuk olan buz parçacıkları da bu yarıklardan içeri girmektedir. Burada sözü geçen sıcak buz tanımı, yüzeydeki buzun sıcaklığına göredir. Yüzeydeki buzun sıcaklığı 80 K derece (yaklaşık -200 C derece) iken, yüzeyin altındaki buz 273 K derece (0 C derece) olabilmektedir. Enceleduas'daki bu çevrimin geçtiğimiz 100 milyon ile 2 milyar yıl arasında oluştuğu ve o her 10 milyon yılda maksimuma ulaştığı düşünülüyor. Yine modele göre dile getirilen bu varsayıma göre, en aktif bölge uydunun % 10'unu oluşturan güney kutbu bölgesi. Kaynak: NASA/JPL"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/enceladustaki-okyanus-dibinde-termal-hareketlilik/", "text": "NASA'nın Cassini uzay aracı Satürn'ün uydusu Enceladus'ta Dünya'daki okyanusların derin yerlerinde gözlenen hidrotermal etkinlikler olduğunu kanıtladı. Böylece ilk kez Dünya dışında başka bir yerde benzer hareketliliğin açık kanıtları elde edilmiş oldu. NASA Bilim Projeleri Yönetimi'nden ortak yönetici ve astronot John Grünsfeld: Bu kanıtlar bir yeraltı okyanusun var olduğunu ispatlar. Ama sadece bu değil, yüzey altındaki okyanus belki de canlı yaşamı için uygun ortam oluşturmaktadır diyor ve ekliyor: Bu olasılığın yanıtı aynı zamanda başka ve önemli bir sorunun yanıtını da verecektir: Evrende yalnız mıyız? Deniz suyu katı kayasal yüzeyle tepkimeye girer ve ortaya sıcak, maden yüklü çözeltinin gözlendiği bir oluşum olan hidrotermal hareketlilik oluşur. İki bilim dergisinde yayınlanan makalelerde, buzlu uyduda benzer süreç gerçekleşiyor olma durumu ele alınıyor. Eldeki veriler bunun doğru olduğu yönünde işaretler etmektedir. Bu bilimsel dergilerden ilki olan Nature'de, Satürn Sistemi'nde mikroskobik kaya taneleri üzerindeki araştırma yayınlandı. Cassini verileriyle üretilen çalışmaya göre Enceladus'un yüzeyinin altındaki sıcak su içindeki çözünmüş mineraller, buldukları çatlaklardan yüzeye büyük bir hızla çıkarken daha soğuk suyla temas ederken aynı zamanda uzayın soğuk olması nedeniyle buz kristallerine dönüşüyor. Bu hareketlilik aynı zamanda dört yıl süren bilgisayar benzetimleri ve laboratuvar deneyleriyle de gösterildi. Böyle bir durumun olması için suyun 90 Celcius derece kadar sıcak olması gerekiyor. Makalenin başyazarı Colorado Üniversitesi'nden Sean Hsu: Buzlu uydunun yüzeyinden gayzerler yoluyla fışkıran ve okyanus tabanından gelen küçük kaya taneciklerini fark ettiğimiz için çok şanslıyız diyor. 2004 yılında Satürn yörüngesine yerleşen Cassini uzay aracı, o zamandan bu yana kozmik toz analizörü aletiyle büyüklüğü 6 ile 9 nanometre arasında değişen silikon bakımından zengin kum tanecikleri tespit etti. Bu tanecik verileri bilim insanlarına önemli ipuçları verdi. Dünya üzerinde kum tanelerinin oluşmasının en iyi yolu belirli aralıklarla ortaya çıkan hidrotermal hareketliliktir. Benzer durum Enceladus'ta da gerçekleşiyor olabilir. Yüzeyin altındaki okyanusun dibindeki sıcak su yükselirken soğuk suyla karşılaşarak soğur. Yüzeyde çatlak bularak dışarı fışkıran tuzlu su kristalleşerek kum tanelerine dönüşür. Araştırmacılar bu olayın gerçekleşebilmesi için Enceladus'un yüzeyinin çok gözenekli olması gerektiğini belirtiyor. Geophysical Research Letters'da yayınlanan diğer araştırmada ise Enceladus'un güney kutbunda gözlenen gaz ve buz dumanındaki metan izine vurgu yapılarak hidrotermal hareketliliğin varlığını ele alıyor. Daha önce Cassini verileriyle modellenen püskürmelerde bol miktarda metana rastlanmıştı. Ekip okyanus içindeki yüksek basınçta buzlu sıkı kafes örgülü kristal içinde metan moleküllerinin oluşabileceğini düşünüyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/enceladustaki-parlakliklarin-sirri/", "text": "NASA'nın Cassini uydusunun ilettiği yeni görüntülerde Satürn'ün uydusu Enceladus yüzeyinde parlak bölgeler kendini gösteriyor. Uydunun yeni görüntülerinde güney kutbuna ilişkin yeni ayrıntılar ve beklenmedik dokular göze çarpıyor. 6 Kasım 2011 tarihinde elde edilen bu görüntüler aynı zamanda bölgeye ait şimdiye kadar elde edilen en yüksek çözünürlüğe sahip. Cassini'nin radarı ile elde ettiği bu görüntülerde birkaç yüz km'lik alanı kaplayan, buz parçacıkları ve su buharı püskürten kaplan çizgilerinin tamamı görünmüyor. Görüntüler 63 derece güney enlemi ve 51 derece batı boylamına ait. NASA'nın Jet İticileri Laboratuarı'ndan Steve Wall: Cassini'nin gönderdiği bu şaşırtıcı veriler en parlak bölgelerin bir kısmına ait. Sanki birileri ucu sivrileştirilmiş buz çivileriyle burayı süslemiş gibi. Elbette bunun nasıl olduğunu henüz açıklayamıyoruz diyor. Bilim insanları böylesi su-buz yarığının oldukça yakından çekilmiş görüntüsünü inceliyor. Yeni görüntüler önceden fark edilmeyen dalgalanmaları ve birçok karmaşık desenleri ortaya çıkardı. Bu kısımların şimdi derinlik ölçümleri daha iyi yapılabildi. Alandaki 33 derece eğime sahip çatlaklar, 650 metre derinliğe ve 2 km kadar genişliğe sahip olabiliyor. Enceladus'taki bu görüntüler Satürn'ün en büyük uydusu Titan ile de benzerlikler gösteriyor. Titan'ın krater Sinlap'ı kuşatan bölgesinde de benzer parlaklıklar bulunuyor. Buradaki parlaklıkların aynı olup olmadığı ise zamanla öğrenilecek."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/enceladustaki-sicak-jetler/", "text": "Cassini Uzay Aracının 21 Kasım 2009'da Satürn uydusu Enceladus'un 2000-3000 km yakınına yaptığı uçuş sırasında bir fışkırma tespit etti. Uydunun güney kutbunun yakınından geçen araç bu bölgedeki çatlaklardan diğer kısımlara göre daha sıcak olan jet fışkırmaları olduğunu buldu. 10 ile 16 mikron dalgaboylarında alınan görüntü, 175 km uzunluğundaki Bağdat Sulkus bölgesinin 40 km'lik şerit içindeki 5-10 km'lik bölümü kapsıyor. Bölgenin sıcaklığının 180 Kelvin'den (yaklaşık -90 C) daha sıcak olduğu sonucuna ulaşıldı. 2 Boyutlu elde edilen görüntülerde çatlaklardan su buharı, buz parçacıkları ve organik bileşikler fışkırıyor. Her iki haritadaki renkler farklı sıcaklık dağılımlarına karşılık geliyor. Renk dağılımına göre sıcaklık değerleri mor-kırmızı-turuncu-sarı sıralamasına göre artış göstermektedir. |Yüksek çözünürlüklü görüntüler için; Soldaki görüntü Sağdaki görüntü Kaliforniya'daki Jet İtici Güç laboratuarı Cassini Projesi sorumlularından Bob Pappalardo, Enceladus'un kendilerini hala şaşırtmaya devam ettiğini söylüyor. Cassini'nin Enceladus'a yaptığı her yakın uçuş sonrasında bilinmeyen ve şaşırtan yeni özellikler keşfediliyor. Enceladus'un sözkonusu bölgesinde 30'dan fazla gayzer olduğu ve bunların 20'sinin yeni keşfedildiği belirtiliyor. Bu gayzerlerden çok güçlü fışkırmalar olduğu tespit edildi. Bu jetlerin şiddeti zaman içinde değişebiliyor. Southwest araştırma enstitüsünden John Spencer bölge sıcaklığının Dünya koşullarına göre soğuk olduğuna dikkat çekiyor. Bölge bize göre soğuk olmasına karşılık, yüzeyin altının buzu eritmeye yettiği görülüyor. Bu özelliğiyle de Enceladus Güneş Sistemi'nin en ilginç cisimlerinden biridir. Kaynak:"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/enceladusu-saran-okyanusun-yeni-kaniti/", "text": "NASA'nın Satürn ve uydularını izleyen Cassini aracı verilerini inceleyen araştırmacılara göre Enceladus uydusunun buzlu yüzeyinin altında kesinlikle okyanus bulunuyor. Araştırmacılar okyanusun varlığını uydunun çok küçük salınımlar yapmasına bağlıyor. Uydunun özellikle güney kutbu dolayında gözlenen yüzeydeki kırıklardan püsküren maddenin sıvı su, buzlu parçacıklar ve basit organik maddelerden oluştuğu daha önce belirlenmişti. Cassini verileriyle gerçekleşen önceki çalışmalarda güney kutup bölgesinin altında sıvı sudan oluşmuş deniz olabileceği üzerinde durulmuştu. Aracın uydunun bu bölgesine yaptığı yakın geçişlerde elde edilen kütle çekimi verileri küresel bir denizin varlığını işaret etmişti. Öncekilerden bağımsız şekilde eldeki kanıtlara göre gerçekleşen yeni çalışma ile okyanusun varlığı onaylanmış oldu. Cornell Üniversitesi'nden Peter Thomas: Elimizde yılların ve çeşitli disiplinlerin verileri vardı ve hepsini kullanarak bir sonuca ulaşmak zor oldu. Ancak sonuçtan eminiz diyor. Araştırmacıların elinde 2004'ten bu yana Satürn Sistemini inceleyen Cassini'nin yedi yıllık eşsiz arşivi vardı. Uydunun yörüngesi ve kendi eksenindeki dönüşü nedeniyle yüzeyde oluşan küçük değişimler, oldukça hassas bir şekilde ve özellikle kraterler temelinde görülmeye çalışıldı. Sonuçta Enceladus'un Satürn çevresindeki yörüngesinde küçük ama ölçülebilir büyüklükte yalpaladığı fark edildi. Enceladus gibi Satürn çevresindeki uydular dev gezegene bir yaklaşıp bir uzaklaştığından, kusursuz bir küre şekline sahip değildirler. Yörüngelerindeki hızları Satürn'e olan konumlarına göre bazen artar bazen azalır. Cassini çalışma ekininden SETI Enstitüsü'nden Matthew Tiscareno: Uydunun çekirdeği ile yüzeyi arası katı olsaydı bu yalpalama ölçülemeyecek kadar küçük olacaktı. Yalpalamanın ölçülecek büyüklükte olması bu alanın sıvı maddeyle dolu olduğunu gösterir diyor. Uydunun iç kısmında üretilen fazla ısının nedeni Satürn'ün güçlü çekimi olabilir. Berkeley'deki Kaliforniya Üniversitesi'nden Uzay Bilimleri Enstitüsü bilimcilerinden Carolyn Porco: Şimdi Enceladus hakkındaki bilgimiz bir adım daha öteye gitti. Bu bilgi diğer gezegenlere gelecekte yapılacak uzun ömürlü yörünge araç keşiflerinde yüzeyin içine dalış yapılabileceğini gösteriyor diyor. Enceladus'un hikayesi Cassini'nin büyük başarı sağladığı alanlardan biridir. Bilim insanları ilk kez 2005'te buzlu uyduda tüysü izler tespit etmişti. O zamandan bu yana uydunun özellikle güney bölgesinden fışkıran maddenin yapısı tartışılır olmuştur. En son bu maddenin okyanusun dibindeki termal etkinlikle oluştuğu önerilmişti. Cassini 28 Ekim'de Enceladus'a şimdiye kadar ki en yakın geçişini yapacak. Araç bu tarihte uydu yüzeyinin sadece 49 kilometre yakınından geçecek."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/enceladusun-kabugu-kagit-gibi/", "text": "Güneş Sistemi'nde bolca bulunan buzlu uydulardan biri olan Satürn'ün Enceladus uydusunun iç kısmının yaşama ev sahipliği yapacak kadar 'sıcak' olduğu belirlenmişti. Enceladus, Dünya'dan uzak olmasına karşılık farklı yöntemlerle üzerinde çalışılması kolay bir cisimdir. Buzla kaplı kabuğunun altında Jüpiter'in Europa uydusunda olduğu gibi okyanus olması araştırmacıları şaşırtmıştı. Şimdiki soru ise bu okyanusta yaşam olup olmadığının nasıl anlaşılacağı üzerine. Bu sorunun yanıtı Europa için zor olmasına karşılık Enceladus için değil. Güney kutup bölgesinde buz gayzerleri gözlendiğinden kabuğunun ince olması sonucu çıkarılıyor. İyi de ne kadar ince? Gezegen bilimcileri bu sorunun yanıtını bulduklarını düşünüyor. Cassini uzay aracı 2004 yılında Satürn görevine başladığından bu yana özellikle Enceladus'u incelemiştir. Başta uydudaki buz gayzerlerini gözleyen uydu şimdi bilinen 100'den fazla su jeti kaynağını ortaya çıkarmıştır. Uluslararası bağımsız araştırma grubu uydunun kabuk kalınlığını belirlemek için elde edilen verileri kullanarak bilgisayar benzetimi oluşturdular. Cassini'nin yüksek çözünürlüklü verileri esas alınarak yapılan çalışmanın bir sonucu üstteki görselde görülüyor. Buna göre kabuk kalınlığı güney kutbundaki kraterde 5 km ile ekvator bölgesi 35 km arası kalınlığa sahip. Astronomik ölçekte bu kalınlık kağıt gibi ince bir kabuğun varlığını gösterir. Bu da 505 km genişliğindeki uydunun 360-370 km çekirdeği olması demektir. Geriye 18-22 km ortalama kalınlıkta kabuk ve okyanus katmanları kalır. Modeldeki buz kalınlığı güney kutbunda kabuğun kalınlığının 5 km'ye kadar düştüğünü gösterir. Bunun nedeni uzaya kaçan suyun oluşturduğu çatlaklar ve yarıklar olabilir. Geçtiğimiz yıl uzaya saçılan buz zerreciklerinde silis parçacıkları ve metan olduğu görülmüştü. Bu da kabuğun altındaki okyanusta hidrotermal hareketlilik olduğu şeklinde yorumlanmıştı. Enceladus'ta su gayzerlerinin olması oldukça ilginçtir. Ancak kabuğunun düşünülenden çok daha ince olması da aynı derecede şaşırtıcıdır."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/enceladusun-okyanusundaki-aktif-guc/", "text": "NASA'nın Cassini görevi araştırmacılarının öne sürdüğü yeni modele göre Satürn'ün Enceladus uydusunda milyarlarca yıldır süren hidrotermal aktivitesinin nedeni çok gözenekli bir çekirdeğe sahip olması olabilir. Enceladus'daki olağanüstü jeolojik etkinliğin enerjisinin kaynağı ne? Bilim insanlarının on yıldır cevabını aradığı bu sorunun çözümü yakın olabilir. Cassini, Enceladus'un güney kutbu yakınlarındaki kırıklardan basit organik moleküller de olmak üzere su buharı ve buzlu parçacıklar püskürttüğünü bulmuştu. Yapılan ek araştırmalar uydunun buzlu kabuğunun altında küresel okyanus olduğu belirlendi. Uzaya püsküren jetlerin nedeni bu okyanustu. Cassini'nin sağladığı çok sayıdaki kanıt hidrotermal aktivitenin okyanus tabanında sıcak suyun kaya ile kimyasal etkileşime girdiğini- gerçekleştiğini gösteriyor. Sıcak hatlardan biri en az 90 0C sıcaklıkta gerçekleşen hidrotermal kimyanın ürünü olduğu düşünülen küçük kaya taneleridir. Bu sıcaklık için gereken enerji miktarı radyoaktif bir elementin parçalanması ile elde edilebilecek enerjiden daha fazladır. Araştırmanın baş yazarı Fransa'daki Nantes Üniversitesinden Gael Choblet: Enceladus'ta aktif olan sürecin nedeni olan güç hep gizemliydi, ancak şu anda uydunun kayalık çekirdeğinin yapısı ve içeriğinin gerekli enerji üretiminde anahtar rol oynayabileceğini düşünüyoruz diyor. Choblet ve ekibi yüzde 20 ile 30'luk boş alana sahip gevşek arazinin aktif rol oynadığını keşfettiler. Yaptıkları simülasyonlar Enceladus'un Satürn çevresinde dolanırken gözenekli kayaların bükülerek ya da rahatlayarak ısı ürettiğini gösterdi. Gevşek olan iç kısım okyanustan gelen suyun derinlerden ısınıp yükseldiğini gösteriyor. Bu da suyun kayalarla etkileşime girmesine neden olmaktadır. Modeller bu hareketliliğin uydunun kutuplarında azami ölçüde gerçekleştiğini gösteriyor. Sıcak ve mineral yüklü su, deniz tabanından yukarı doğru tırmanarak uydunun güney kutbundaki buz kabuğunu (1 ile 5 km kadar) inceltir. Uydudaki buz kabuğunun ortalama kalınlığı 20-25 km'dir. Böylece yüzeyde oluşan kırıklardan su uzaya doğru püskürür. Çalışma ile Enceladus'un kuzey ve güney kutuplarının neden farklı olduğu sorununu da çözmektedir. Uydunun güneyi ne kadar aktif, gençleşen ve ince ise, kuzeyi de o kadar çok sayıda kraterli ve eski yüzeylidir. Araştırmacılara göre güneydeki buz kabuğu biraz daha inceldiğinde ani ısınmanın biteceğini düşünüyor. Araştırmacılar zaman içinde (25-250 milyon yıl) okyanusun çekirdeği de kaplayacağını düşünüyor. Burada Dünya'daki okyanusların hacminin yüzde ikisi kadarlık sudan bahsediliyor. Enceladus'daki ısının kaynağı olarak daha önce Satürn'den kaynaklanan gel-git kuvvetleri gösterilmişti. Ancak modellere göre bu gereken enerji için yeterli değil. Öyle ki bu kuvvete karşılık okyanus 30 milyon yıl içinde donardı. Geçmişteki çalışmalar gelgit sürtünmesinin uydunun çekirdeğinde nasıl ısı ürettiğini göstermiş olsa da varsayım oldukça basit düzeyde kalmış ve uyduyu iki boyutta ele almıştır. Bu çalışma ile modelin karmaşıklığı arttırıldı ve uydu üç boyutlu olarak alındı. 1997'de fırlatılan Cassini aracı, 2004'den 2017'ye kadar Satürn çevresinde görev yaptı. Araç özellikle Enceladus'daki fışkırmalar ve Titan'daki sıvı metan denizlerini ortaya çıkardı. Araç 15 Eylül 2017'de Satürn atmosferine çarptırıldı. Cassini son ana kadar veri aktarımını sürdürdü. 1 Yorum Bence puskurme o kadar derinden degil. Sicak su akintilari zamanla tasidiklari maddeyi yanardag konileri seklinde biriktirmis olmali. Bu sayede sicak su yuzeye kadar dagilmadan gelebiliyor. Yoksa 90C isinin olusturacagi basinc kilometrelerce suyun basincini baska turlu yenemez. Bu yanarag ya da gayzerler yuzeye kadar ulasmasa da cok yakina kadar geliyor olabilir."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/enceladusun-saturne-etkisi/", "text": "Satürn'ün Enceladus uydusunun yüzeyinden tebeşirle çizilmiş gibi birden fazla ilginç çizgiler belirmiş. Çizgilerin nedeni su buharı ve buz karışımının dışarı fışkırması. Böylesi bir görüntü ancak Satürn Sistemi'ni izleyen NASA'nın Cassini uzay aracı ile mümkün. Bu basit organik parçacıklar uydunun yüzeyinin altından geliyor ve orada bir sıvı su okyanusu olabilir. Bu fıskiyeler Enceladus çevresinde buz, toz ve gazdan oluşan bir hale oluştururken aynı zamanda da Satürn'ün E halkasına katılıyor. Enceladus Güneş Sistemi'nde kendi gezegeninin kimyasal bileşimini önemli ölçüde değiştiren tek uydudur. Haziran ayında NASA'nın büyük katkılarıyla yapışmış olan Avrupa Ajansı'nın Herschel Uzay Gözlemevi Satürn'ü bir simit ya da halka gibi çevreleyen su buharı bulutunun nedeninin Enceladus olduğunu belirledi. Kalınlığı 60 000 km ile 600 000 km arasında değişkenlik gösteren halka Satürn'ün üst atmosferindeki su kaynağı olarak görülüyor. Çok büyük olmasına karşılık su buharı bulutu görünür ışığı geçirdiğinden dolayı optik teleskoplarla fark edilemedi. Ancak bulutu Herschel kızılötesi görüş yeteneği sayesinde görebiliyordu. NASA'nın Jet İticileri Laboratuarı'ndan Herschel proje ekibinden Paul Goldsmith: Herschel'in görüş yeteneği ile güneş sistemimizdeki gezegenleri ve milyarlarca ışık yılı uzaklıktaki gökadaları görebiliyor ve onlar hakkında bilgi edinebiliyoruz diyor. Satürn çevresini saran halkanın keşfi bir sürpriz değildi. NASA'nın Voyager ve Hubble araçları Satürn'ün çevresini saran bir bulut olduğuna ilişkin verileri ortaya koymuştu. Ardından 1997 yılında Avrupa Uzay Ajansı'na bağlı Kızılötesi Uzay Gözlemevi Satürn'ün üst atmosferinde su varlığını doğruladı. NASA'nın milimetre altı Gökbilim dalga uydusu 1999'da uzak kızılötesi dalga boylarında Satürn'ün çevresindeki suyun varlığına işaret eden verileri ortaya koymuştu. Satürn atmosferine üst katmanlardan giriş yapan su buharı alt katmanlara yönelir. Bu çevrim için atmosfere dışarıdan su moleküllerinin girişi olmalıdır. Şimdiye kadar bunun nasıl ve nereden gerçekleştiği sırrını koruyordu. Araştırmacılar bu sırrın çözümü için Herschel verilerinin ışığında yapılan bilgisayar modelleri ve Enceladus uydusundaki fışkırma iplikçikleriyle oluşan dev su buharı bulutu gözlemlerini birleştirdi. Araştırma ekibi üyelerinden Kolorado Üniversitesi Atmosfer ve Uzay Fiziği Laboratuarı'ndan Tim Cassidy: Gözlem verisi olmadan oluşturulan model ile Cassini, Voyager ve Hubble Teleskopu ile elde edilen veriler birbiriyle uyum içinde olması gerçekten sürpriz oldu diyor. Halkalardaki su buharının yaklaşık % 3-5'i atmosfere düşmektedir. Bulut modelleri ile birlikte Herschel ölçümleri de Enceladus'un Güney Kutbu'nda kaplan çizgileri olarak tanımlanan kırıklar hakkında bilgi verdi. Cassini uzay aracındaki Morötesi Görüntüleme Tayfçekeri'nin verileri uydudan her saniye 200 kg su buharı fışkırdığını gösterdi. 2009 ve 2010'daki halka ve bulut modelleri Herschel ölçümleri sonucunda Enceladus'tan gelen su buharı oranını hesaplamayı başardık. Tamamıyla farklı bir yöntemle hesaplanan bu sonuçla UVIS bulguları birbirine çok yakın diyor Cassidy. Tuscon'daki Gezegen Bilimleri Enstitüsü'nden UVIS bilim ekibi üyesi Candy Hansen: Enceladus'un bıraktığı suyu ve ardından son ürün olan atomik oksijeni görebiliriz. Satürn Sistemi gerçekten çok güzel. Suyun nereye gittiğini ise Herschel ile izliyoruz diyor. Halka içindeki su moleküllerinin küçük bir kısmı Satürn atmosferinde hidrojen ve oksijen atomlarına ayrılır. Su halkası hidroksit, hidrojen ve oksijen atomlarının ayrıştırma süreçlerine tabidir. Oksijen Satürn Sistemi boyunca yayılmıştır. Cassini daha önce Satürn Sistemi'nde atomik oksijeni keşfetmişti. Bunun nereden geldiğini kimse bilmiyordu. Şimdi ise biliyoruz diyor Hansen ve ekliyor: Enceladus Satürn ve çevresinde şaşırtıcı kadar derin etkisi olan küçük bir uydu."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/enerjik-parcaciklarin-kaynagi-sorunu/", "text": "Evren, X-ışınları, gama ışınları ve nötrinolar gibi enerjik parçacıklarla doludur. Bununla birlikte yüksek enerjili kozmik parçacıkların çoğunun kökeni açıklanamamıştır. Uluslararası bir gökbilimci ekibi bunları açıklayan bir senaryo önerdi: düşük aktiviteye sahip karadelikler yüksek enerjili kozmik parçacıkların fabrikaları olabilir. Gama ışınları görünür ışıktan daha enerjik fotonlardır. Uzay uyduları megaelektron volttan gigaelektron volta kadar farklı enerjili kozmik gama ışınları tespit etti. Nötrinolar kütlesi neredeyse sıfır olan atom altı parçacıklardır. Sıradan madde ile ender etkileşime girerler. IceCube Nötrino Gözlemevindeki araştırmacılar ayrıca yüksek enerjili kozmik nötrinoları da ölçtüler. Hem gama ışınları hem de nötrinolar evrendeki güçlü kozmik ışın hızlandırıcıları veya yoğun ortamlar tarafından oluşturulmalıdır. Ancak kökenleri bilinmemektedir. Özellikle güçlü jetleri olan aktif süper kütleli karadeliklerin yüksek enerjili gama ışınlar ile nötrinolar yaydığı düşünülmektedir. Bununla birlikte son çalışmalar gözlemlenen gama ışınları ve nötrinoların bununla açıklanamadığını, başka kaynakların da olması gerektiğini ortaya koymuştur. Yeni model sadece aktif karadeliklerin değil aynı zamanda aktif olmayan yumuşak olanların da bu tür ışınları yayması gerektiğini gösterdi. Tüm gökadaların merkezlerinde süper kütleli karadelik olduğu düşünülmektedir. Madde bir karadeliğe yakalandığında büyük miktarda kütle çekim enerjisi açığa çıkar. Bu sırada gaz ısınarak yüksek sıcaklıkta plazmaya dönüşür. Karadelik çevresini saran gazın sıcaklığı on milyarlarca santigrat dereceye kadar ulaşabilir ve plazma megaelektron volt aralığında gama ışını üretebilir. Bu tür yumuşak karadelikler evrende sayısız miktarda çoktur. Araştırma ekibi bu tip süper kütleli karadeliklerden elde edilen gama ışınlarının megaelektron volt aralığında gözlenen gama ışınlarına önemli ölçüde katkı sağlayacağını belirledi. Plazmada protonlar, insan yapımı en büyük parçacık hızlandırıcı olan Büyük Hadron Çarpıştırıcısı ile elde edilenden yaklaşık 10,000 kat daha yüksek enerjilere hızlanabilir. Hızlandırılmış protonlar kozmik nötrino verilerinin daha yüksek enerjili kısmını açıklayabilen madde ve ışınım ile etkileşim yoluyla yüksek enerjili nötrinolar üretir. Bu da önceki araştırmalarda ifade edildiği gibi aktif karadeliklere uygulanabilir. Hem aktif hem de aktif olmayan galaktik çekirdeklerde bulunan süper kütleli karadelikler geniş bir enerji aralığında gözlenen IceCube nötrinolarının büyük kısmını açıklayabilir. Gelecekte yapılacak gözlem programları kozmik yüksek enerjili parçacıkların kökenini belirlemek için önemlidir. Önerilen senaryoya göre nötrino kaynakları megaelektron volt mertebesinde gama ışını üretir. Mevcut gama ışını detektörlerinin çoğu bunları tespit edecek şekilde ayarlanmamıştır; ancak gelecekteki gama ışını deneyleri, yeni nesil nötrino deneyleri bu tür sinyalleri saptayabilecektir. Makale adresi: http://dx.doi.org/10.1038/s41467-021-25111-7"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/epimetheusa-yakin-bakis/", "text": "Satürn çok ilginç uydulara sahip. Atmosferi olan Titan, buz fışkırtan Enceladus ve yüzeyi kraterlerle kaplı Epimetheus gibi. Yüksek çözünürlükteki bu görüntü uzayın tehlikelerine işaret ediyor. Uzun çapı 113 km olan biçimsiz Epimetheus uydusu atmosferi tutacak bir kütle çekimine sahip olamayacak kadar küçüktür. Yine aynı sebeple jeolojik olarak aktif değildir. Bu nedenle yüzeyindeki kraterleri silecek bir etken yok. Eski, yeni kraterler aynen korunarak kalmıştır. Epimetheus'un görünen yüzü Satürn'ün tersi yöndedir. Görüntü Cassini uzay aracı tarafından 21 Şubat 2017'de alınmıştır. Araçtaki dar açılı kamera ile 939 nanometrelik yakın kızılötesi ışık altında çekilen bu fotoğraf uydunun delik deşik olmuş yüzeyini ayrıntılarıyla göstermektedir. Fotoğraf alındığı sırada Cassini uydudan 15.000 kilometre uzaktaydı. Görüntü ölçeği piksel başına 89 metredir. Yüksek çözünürlükteki görsel için tıklayınız. Telif: NASA/JPL-Caltech/Space Science Institute"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/epoxi-hartley-2de-ne-buldu/", "text": "Bilim insanları EPOXI aracı ile Hartley 2 kuyruklu yıldızında görülen jetlerin kaynağının yüzeydeki toz ve gaz olduğunu belirledi. Görüntüler NASA ve diğer bilim insanlarınca incelenmeye devam ediyor. Şekli fıstığa benzetilen Hartley 2 kuyruklu yıldızından fırlayan buz parçacıklarının büyüklükleri bir golf topunun büyüklüğünden basketbol topu büyüklüğüne kadar değişiyor. Aynı zamanda farklı bir sürecin gerçekleştiği orta kısımda ise su buharı çıkışı gözlendi. Bu yeni bilgiler gerek kuyruklu yıldızların gerekse de gezegenlerin doğasının daha iyi anlaşılmasına katkı sağlıyor. Uzay aracı daha önce ziyaret ettiği kuyruklu yıldızlar ile Hartley 2 verilerini de karşılaştırıyor. EPOXI 2005 yılında Tempel 1'de gerçekleşen bir patlamayı yakalamıştı. Maryland Üniversitesi'nden Michael A'Hearn: Bir kuyrukluyıldızda karbondioksit gazı bulutu jetlerinin çevresindeki buz parçalarını ilk kez gördük. Böylesi parçacıkları daha önce Tempel 1'de de aramış ancak görememiştik diyor. Yeni bulgular Hartley 2'nin çekirdeğinin Tempel 1 ve diğer üç kuyrukluyıldızdan farklı olduğunu gösteriyor. Hartley'i anlamanın yolu karbondioksit ve düzgün ancak sert yüzeyini ısıtan güneş ışığının etkisiyle buharlaşan sudan geçtiği düşünülüyor. Brown Üniversitesi'nden Pete Schultz: Çekirdeği çevreleyen yapıları görünce afalladık. Üç boyutlu görüntüde çekirdeğin önünde ve arkasında görülen kristal kar küreleri burada kartopları olduğunu ortaya çıkarmaktadır diyor. Hartley 2'nin yüzeyinin büyük bir bölümü Tempel 1 gibidir. Kuyrukluyıldızın düz bir alanından dışarı kaçan tozun su buharı ile birleştiği görülmektedir. Ancak Hartley 2'nin düz olmayan, pürüzlü yüzeylerindeki buz parçacıkları ile karbondioksit jetleri ise çok farklı. Maryland Üniversitesi'nden EPOXI görevinden sorumlu müdür yardımcısı Jessica Sunshine: Karbondioksit jetleri ve dışarı püsküren su buzu nedeniyle pürüzlü yüzeylerin çevresinde buz ve kar bulutları oluşuyor diyor ve ekliyor: Pürüzsüz orta alanın altında su buzu ve su buharı görüyoruz. Su buharı kuyruklu yıldızın gözenekli yapısı nedeniyle ortaya çıkıyor. EPOXI projesi yöneticisi Tim Larson ise EPOXI aracının hala görevi başında olmasının şaşırtıcı olduğunu belirtiyor. Bilim insanları kuyruklu yıldızdaki kar fırtınalarının ne kadar süredir ve hangi yoğunlukta gerçekleştiğini öğrenmek istiyor. Çünkü bu bilgi 4,5 milyar yıl önce oluşmuş kuyruklu yıldızın yaşamını ortaya çıkaracak. EPOXI görevi aslında güneş sistemi dışındaki gezegen yani ötegezegen avcılığı ve Hartley 2 kuyruklu yıldızı için Genişletilmiş İnceleme den oluşuyor. Kaynak: NASA-EPOXI"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/epsilon-aurigaedaki-toz-diskinin-goruntuleri/", "text": "Michigan Üniversitesi'ndeki gökbilimciler Epsilon Aurigae yıldızının görüntülerinde ilginç bir şey keşfettiler. Yıldızın görüntülerinin büyütülerek yapılan incelemede, Epsilon Aurigae'nin görülmeyen eşinin gölgesinin yıldızın üzerine düştüğü gözlendi. Epsilon Aurigae, arabacı takımyıldızının en parlak beşinci yıldızıdır. Yıldız 175 yıldır izleniyor. Yıldızın her 27 yılda bir parlaklığının değiştiği ve bunun da 1 yıldan biraz fazla sürdüğü biliniyor. Bu da yıldızın bir başka ve görünmeyen bir eşinin olduğunu gösteriyor. Bu eş yıldızın çevresinde dolanan bir nesne olabilir mi? Kabul gören görüşe göre ışık yaymayan yıldızın karanlık eşi ile birlikte bu küçük yıldızı saran kalın bir toz diski bulunuyor. Tüm sistem dünyaya göre aynı düzlemde bulunuyor. Yeni görüntüler bu bilgilerin doğru olduğunu kanıtlıyor. Görüntüler Epsilon Aurigae'nin önünden geçen nesnenin yoğun, ince, karanlık ama kısmen saydam bir bulut olduğunu gösteriyor. Michigan Üniversitesi Astronomi Bölümü'nden Prof. John Monnier: Bu gerçekten öne sürülen görüşün küçük bir olasılığa karşılık doğru olduğunu gösteriyor. Başka bir sistemde de böylesi bir durum söz konusu olabilir diyor. Spitzer Teleskopu ile alınan görüntüde diskin oldukça düz görünüyor. Hem de bir gözleme gibi dümdüz diyor Monnier. Monnier bu görüntülerin Kızılötesi birleştiricisi ile üretildiğini belirtiyor. MIRC ile Georgia State Üniversitesi'nde CHARA dizisinin dört teleskobu ile alınan ışık birleştirilmiş ve böylece Hubble'dan 100 kat daha büyük görüntüler elde edilmiş. Önceleri yıldızların ışığını izleyerek bilgi veren teleskoplar, MIRC ile ilk kez yüzeyini görmek için kullanıldı. Astronomi Bölümü'nden Fabien Baron, Girişim aracıyla uzaktaki nesnelerin yüksek çözünürlükteki görüntüleri elde ediliyor. Bu birçok sorunun yanıtlanmasını sağladığı gibi beraberinde pek çok yeni soru da getiriyor diyor. Epsilon Aurigae'daki toz diskinin görüntüleri için tıklayınız. Kaynak: ScienceDaily"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/erboga-a-gokadasina-derinlemesine-bakis/", "text": "Sıradışı bir gökada olan Erboğa A, Avrupa Güney Gözlemevi tarafından elde edilen bir imgede görüntülendi. 50 saatin üzerindeki poz süresiyle alınan imge, muhtemelen bu kendine özgü ve ihtişamlı nesnenin bugüne kadar oluşturulmuş en derin görüntüsü. Bu imge, Şili'deki La Silla Gözlemevi'ndeki 2,2 metrelik MPG/ESO teleskobunun Geniş Alan Görüntüleyicisi ile oluşturuldu. NGC 5128 olarak da adlandırılan Erboğa A , merkezinde süper kütleli bir karadelik bulunan kendine özgü büyük kütleli bir eliptik gökadadır. Güney takımyıldızı Erboğa bölgesinde gözlenen bu gökada bizden 12 milyon ışık yılı uzaklıktadır ve gökyüzünün en belirgin radyo gökadası olarak kendini göstermektedir. Gökbilimciler, Erboğa A'nın parlak çekirdeği, güçlü radyo ışıması ve jet özelliklerinin gökadanın merkezindeki yaklaşık 100 milyon Güneş kütleli bir karadelik tarafından meydana getirildiğini düşünmektedir. Gökadanın yoğun merkez bölgesindeki madde, karadeliğe düşerken muazzam miktarlarda enerjiyi açığa çıkarmaktadır. Bu Geniş Alan Görüntüleyicisi imgesi, bize gökadanın sönük dış kısımlarının uzamış görüntüsü şeklinde tezahür eden eliptik yapısını anlama fırsatı vermektedir. Resmin önemli bir kısmını kaplayan parıltı, yüzlerce milyar soğuk ve eski yıldızdan kaynaklanmaktadır. Öte yandan pek çok eliptik gökadanın aksine Erboğa A'nın düzgün şekli, gökadanın merkezini kapatan geniş ve parçalı şerit halindeki koyu bileşenlerle parçalanmış görünmektedir. Koyu şerit, çok büyük miktarlarda gaz, toz ve genç yıldıza ev sahipliği yapmaktadır. Şeridin sağ yukarı ve sol aşağı kenarlarındaki parlak genç yıldızlar, Hidrojenden oluşan yıldız oluşum bulutlarının kırmızı parıltısına sebep olurken; bazı izole olmuş toz bulutları, yıldızların oluşturduğu arkaplanda adeta birer karaltı gibi görünmektedir. Bu özellikler ve belirgin radyo ışıması, Erboğa A'nın iki gökadanın birleşmesi sonucu oluştuğunun belirtileridir. Bu tozlu şerit, muhtemelen dev eliptik gökadanın kütleçekim etkisiyle parçalanma sürecini sürdüren bir sarmal gökadaya ait bölük pörçük kalıntılardır. Geniş Alan Görüntüleyicisi'nden elde edilen yeni imgeler, kırmızı, yeşil, mavi filtrelerle birlikte parıldayan Hidrojen ve Oksijeni geçiren özel tasarımlı filtrelerden geçen ışıktan elde edilen uzun süreli pozlar içermektedir. Bu özel tasarımlı filtreler, Erboğa A çevresinin Geniş Alan Görüntüleyisi'yle elde edilen önceki imgesinde (eso0315a) kabaca görünür bilinen optik jet yapılarını ayırt etmemize yardım etmektedir. Gökadadan imgenin sol üst köşesine doğru uzanan ve radyo imgelerinde belirgin devasa jetlerle kabaca aynı konumda bulunan iki grup kırmızı ipliksi yapı görülmektedir. Bu iki yapı da genç ve sıcak yıldızlar içeren yıldız oluşum bölgeleridir . Tozlu şeridin sol tarafının üstünde, gökada çekirdeğinden yaklaşık 30 000 ışık yılı mesafede, iç ipliksi yapılar göze çarpmaktadır. Bunların daha da dışında, gökada çekirdeğinden yaklaşık 65 000 ışık yılı mesafede ve imgenin sol üst kısmının yakınlarında görülebilen dış ipliksi yapılar mevcuttur. Ayrıca sağ alta doğru uzanan çok sönük karşı-jet izleri de görülebilmektedir. Erboğa A, radyodan gama-ışınına uzanan dalga boylarında çok çalışılmış bir kaynaktır. Özellikle radyo ve X-ışını gözlemleri, merkezdeki süper kütleli karadelikten çıkan enerjik maddeyle çevresi arasındaki etkileşimi anlamak için önemlidir (eso0903). Erboğa A'nın ALMA ile çalışılmasına ise yani başlanmaktadır. Erboğa A'nın pek çok gözleminden yararlanılarak elde edilen bu imge, yer teleskopları gözlemleri kullanılarak Erboğa A gibi yerel grup dışındaki gökadalarında bulunan değişken yıldızların belirlenerek üzerlerinde çalışılabilmelerinin mümkün olup olmadığını sınamak için oluşturulmuştur . Bu yolla Erboğa A'da 200'den fazla yeni değişken yıldız keşfedilmiştir. NGC 5128 olarak da adlandırılan Erboğa A , merkezinde süper kütleli bir karadelik bulunan kendine özgü büyük kütleli bir eliptik gökadadır. Güney takımyıldızı Erboğa bölgesindegözlenen bu gökada bizden 12 milyon ışık yılı uzaklıktadır ve gökyüzünün en belirgin radyo gökadası olarak kendini göstermektedir. Gökbilimciler, Erboğa A'nın parlak çekirdeği, güçlü radyo ışıması ve jet özelliklerinin gökadanın merkezindeki yaklaşık 100 milyon Güneş kütleli bir karadelik tarafından meydana getirildiğini düşünmektedir. Gökadanın yoğun merkez bölgesindeki madde, karadeliğe düşerken muazzam miktarlarda enerjiyi açığa çıkarmaktadır. Bu Geniş Alan Görüntüleyicisi imgesi, bize gökadanın sönük dış kısımlarının uzamış görüntüsü şeklinde tezahür eden eliptik yapısını anlama fırsatı vermektedir. Resmin önemli bir kısmını kaplayan parıltı, yüzlerce milyar soğuk ve eski yıldızdan kaynaklanmaktadır. Öte yandan pek çok eliptik gökadanın aksine Erboğa A'nın düzgün şekli, gökadanın merkezini kapatan geniş ve parçalı şerit halindeki koyu bileşenlerle parçalanmış görünmektedir. Koyu şerit, çok büyük miktarlarda gaz, toz ve genç yıldıza ev sahipliği yapmaktadır. Şeridin sağ yukarı ve sol aşağı kenarlarındaki parlak genç yıldızlar, Hidrojenden oluşan yıldız oluşum bulutlarının kırmızı parıltısına sebep olurken; bazı izole olmuş toz bulutları, yıldızların oluşturduğu arkaplanda adeta birer karaltı gibi görünmektedir. Bu özellikler ve belirgin radyo ışıması, Erboğa A'nın iki gökadanın birleşmesi sonucu oluştuğunun belirtileridir. Bu tozlu şerit, muhtemelen dev eliptik gökadanın kütleçekim etkisiyle parçalanma sürecini sürdüren bir sarmal gökadaya ait bölük pörçük kalıntılardır. Geniş Alan Görüntüleyicisi'nden elde edilen yeni imgeler, kırmızı, yeşil, mavi filtrelerle birlikte parıldayan Hidrojen ve Oksijeni geçiren özel tasarımlı filtrelerden geçen ışıktan elde edilen uzun süreli pozlar içermektedir. Bu özel tasarımlı filtreler, Erboğa A çevresinin Geniş Alan Görüntüleyisi'yle elde edilen önceki imgesinde (eso0315a) kabaca görünür bilinen optik jet yapılarını ayırt etmemize yardım etmektedir. Gökadadan imgenin sol üst köşesine doğru uzanan ve radyo imgelerinde belirgin devasa jetlerle kabaca aynı konumda bulunan iki grup kırmızı ipliksi yapı görülmektedir. Bu iki yapı da genç ve sıcak yıldızlar içeren yıldız oluşum bölgeleridir . Tozlu şeridin sol tarafının üstünde, gökada çekirdeğinden yaklaşık 30 000 ışık yılı mesafede, iç ipliksi yapılar göze çarpmaktadır. Bunların daha da dışında, gökada çekirdeğinden yaklaşık 65 000 ışık yılı mesafede ve imgenin sol üst kısmının yakınlarında görülebilen dış ipliksi yapılar mevcuttur. Ayrıca sağ alta doğru uzanan çok sönük karşı-jet emaresi de görülebilmektedir. Erboğa A, radyodan gama-ışınına uzanan dalga boylarında çok çalışılmış bir kaynaktır. Özellikle radyo ve X-ışını gözlemleri, merkezdeki süper kütleli karadelikten çıkan enerjik maddeyle çevresi arasındaki etkileşimi anlamak için önemlidir (bkz.eso0903). Erboğa A'nın ALMA ile çalışılmasına ise yani başlanmaktadır. Erboğa A'nın pek çok gözleminden yararlanılarak elde edilen bu imge, yer teleskopları gözlemleri kullanılarak Erboğa A gibi yerel grup dışındaki gökadalarında bulunan değişken yıldızların belirlenerek üzerlerinde çalışılabilmelerinin mümkün olup olmadığını sınamak için oluşturulmuştur . Bu yolla Erboğa A'da 200'den fazla yeni değişken yıldız keşfedilmiştir. NGC 5128 olarak da adlandırılan Erboğa A , merkezinde süper kütleli bir karadelik bulunan kendine özgü büyük kütleli bir eliptik gökadadır. Güney takımyıldızı Erboğa bölgesindegözlenen bu gökada bizden 12 milyon ışık yılı uzaklıktadır ve gökyüzünün en belirgin radyo gökadası olarak kendini göstermektedir. Gökbilimciler, Erboğa A'nın parlak çekirdeği, güçlü radyo ışıması ve jet özelliklerinin gökadanın merkezindeki yaklaşık 100 milyon Güneş kütleli bir karadelik tarafından meydana getirildiğini düşünmektedir. Gökadanın yoğun merkez bölgesindeki madde, karadeliğe düşerken muazzam miktarlarda enerjiyi açığa çıkarmaktadır. Bu Geniş Alan Görüntüleyicisi imgesi, bize gökadanın sönük dış kısımlarının uzamış görüntüsü şeklinde tezahür eden eliptik yapısını anlama fırsatı vermektedir. Resmin önemli bir kısmını kaplayan parıltı, yüzlerce milyar soğuk ve eski yıldızdan kaynaklanmaktadır. Öte yandan pek çok eliptik gökadanın aksine Erboğa A'nın düzgün şekli, gökadanın merkezini kapatan geniş ve parçalı şerit halindeki koyu bileşenlerle parçalanmış görünmektedir. Koyu şerit, çok büyük miktarlarda gaz, toz ve genç yıldıza ev sahipliği yapmaktadır. Şeridin sağ yukarı ve sol aşağı kenarlarındaki parlak genç yıldızlar, Hidrojenden oluşan yıldız oluşum bulutlarının kırmızı parıltısına sebep olurken; bazı izole olmuş toz bulutları, yıldızların oluşturduğu arkaplanda adeta birer karaltı gibi görünmektedir. Bu özellikler ve belirgin radyo ışıması, Erboğa A'nın iki gökadanın birleşmesi sonucu oluştuğunun belirtileridir. Bu tozlu şerit, muhtemelen dev eliptik gökadanın kütleçekim etkisiyle parçalanma sürecini sürdüren bir sarmal gökadaya ait bölük pörçük kalıntılardır. Geniş Alan Görüntüleyicisi'nden elde edilen yeni imgeler, kırmızı, yeşil, mavi filtrelerle birlikte parıldayan Hidrojen ve Oksijeni geçiren özel tasarımlı filtrelerden geçen ışıktan elde edilen uzun süreli pozlar içermektedir. Bu özel tasarımlı filtreler, Erboğa A çevresinin Geniş Alan Görüntüleyisi'yle elde edilen önceki imgesinde (eso0315a) kabaca görünür bilinen optik jet yapılarını ayırt etmemize yardım etmektedir. Gökadadan imgenin sol üst köşesine doğru uzanan ve radyo imgelerinde belirgin devasa jetlerle kabaca aynı konumda bulunan iki grup kırmızı ipliksi yapı görülmektedir. Bu iki yapı da genç ve sıcak yıldızlar içeren yıldız oluşum bölgeleridir . Tozlu şeridin sol tarafının üstünde, gökada çekirdeğinden yaklaşık 30 000 ışık yılı mesafede, iç ipliksi yapılar göze çarpmaktadır. Bunların daha da dışında, gökada çekirdeğinden yaklaşık 65 000 ışık yılı mesafede ve imgenin sol üst kısmının yakınlarında görülebilen dış ipliksi yapılar mevcuttur. Ayrıca sağ alta doğru uzanan çok sönük karşı-jet emaresi de görülebilmektedir. Erboğa A, radyodan gama-ışınına uzanan dalga boylarında çok çalışılmış bir kaynaktır. Özellikle radyo ve X-ışını gözlemleri, merkezdeki süper kütleli karadelikten çıkan enerjik maddeyle çevresi arasındaki etkileşimi anlamak için önemlidir (bkz.eso0903). Erboğa A'nın ALMA ile çalışılmasına ise yani başlanmaktadır. Erboğa A'nın pek çok gözleminden yararlanılarak elde edilen bu imge, yer teleskopları gözlemleri kullanılarak Erboğa A gibi yerel grup dışındaki gökadalarında bulunan değişken yıldızların belirlenerek üzerlerinde çalışılabilmelerinin mümkün olup olmadığını sınamak için oluşturulmuştur . Bu yolla Erboğa A'da 200'den fazla yeni değişken yıldız keşfedilmiştir.NGC 5128 olarak da adlandırılan Erboğa A , merkezinde süper kütleli bir karadelik bulunan kendine özgü büyük kütleli bir eliptik gökadadır. Güney takımyıldızı Erboğa bölgesinde gözlenen bu gökada bizden 12 milyon ışık yılı uzaklıktadır ve gökyüzünün en belirgin radyo gökadası olarak kendini göstermektedir. Gökbilimciler, Erboğa A'nın parlak çekirdeği, güçlü radyo ışıması ve jet özelliklerinin gökadanın merkezindeki yaklaşık 100 milyon Güneş kütleli bir karadelik tarafından meydana getirildiğini düşünmektedir. Gökadanın yoğun merkez bölgesindeki madde, karadeliğe düşerken muazzam miktarlarda enerjiyi açığa çıkarmaktadır. Bu Geniş Alan Görüntüleyicisi imgesi, bize gökadanın sönük dış kısımlarının uzamış görüntüsü şeklinde tezahür eden eliptik yapısını anlama fırsatı vermektedir. Resmin önemli bir kısmını kaplayan parıltı, yüzlerce milyar soğuk ve eski yıldızdan kaynaklanmaktadır. Öte yandan pek çok eliptik gökadanın aksine Erboğa A'nın düzgün şekli, gökadanın merkezini kapatan geniş ve parçalı şerit halindeki koyu bileşenlerle parçalanmış görünmektedir. Koyu şerit, çok büyük miktarlarda gaz, toz ve genç yıldıza ev sahipliği yapmaktadır. Şeridin sağ yukarı ve sol aşağı kenarlarındaki parlak genç yıldızlar, Hidrojenden oluşan yıldız oluşum bulutlarının kırmızı parıltısına sebep olurken; bazı izole olmuş toz bulutları, yıldızların oluşturduğu arkaplanda adeta birer karaltı gibi görünmektedir. Bu özellikler ve belirgin radyo ışıması, Erboğa A'nın iki gökadanın birleşmesi sonucu oluştuğunun belirtileridir. Bu tozlu şerit, muhtemelen dev eliptik gökadanın kütleçekim etkisiyle parçalanma sürecini sürdüren bir sarmal gökadaya ait bölük pörçük kalıntılardır. Geniş Alan Görüntüleyicisi'nden elde edilen yeni imgeler, kırmızı, yeşil, mavi filtrelerle birlikte parıldayan Hidrojen ve Oksijeni geçiren özel tasarımlı filtrelerden geçen ışıktan elde edilen uzun süreli pozlar içermektedir. Bu özel tasarımlı filtreler, Erboğa A çevresinin Geniş Alan Görüntüleyisi'yle elde edilen önceki imgesinde (eso0315a) kabaca görünür bilinen optik jet yapılarını ayırt etmemize yardım etmektedir. Gökadadan imgenin sol üst köşesine doğru uzanan ve radyo imgelerinde belirgin devasa jetlerle kabaca aynı konumda bulunan iki grup kırmızı ipliksi yapı görülmektedir. Bu iki yapı da genç ve sıcak yıldızlar içeren yıldız oluşum bölgeleridir . Tozlu şeridin sol tarafının üstünde, gökada çekirdeğinden yaklaşık 30 000 ışık yılı mesafede, iç ipliksi yapılar göze çarpmaktadır. Bunların daha da dışında, gökada çekirdeğinden yaklaşık 65 000 ışık yılı mesafede ve imgenin sol üst kısmının yakınlarında görülebilen dış ipliksi yapılar mevcuttur. Ayrıca sağ alta doğru uzanan çok sönük karşı-jet emaresi de görülebilmektedir. Erboğa A, radyodan gama-ışınına uzanan dalga boylarında çok çalışılmış bir kaynaktır. Özellikle radyo ve X-ışını gözlemleri, merkezdeki süper kütleli karadelikten çıkan enerjik maddeyle çevresi arasındaki etkileşimi anlamak için önemlidir (bkz. eso0903). Erboğa A'nın ALMA ile çalışılmasına ise yani başlanmaktadır. Erboğa A'nın pek çok gözleminden yararlanılarak elde edilen bu imge, yer teleskopları gözlemleri kullanılarak Erboğa A gibi yerel grup dışındaki gökadalarında bulunan değişken yıldızların belirlenerek üzerlerinde çalışılabilmelerinin mümkün olup olmadığını sınamak için oluşturulmuştur . Bu yolla Erboğa A'da 200'den fazla yeni değişken yıldız keşfedilmiştir. Notlar Bu gökada ilk kez Avustralya'daki Parramatta Gözlemevi'nde Britanyalı gökbilimci James Dunlop tarafından 4 Ağustos 1826'da kayıt altına alınmıştır. Gökadaya Erboğa A denmesinin nedeni ise gökadanın Erboğa takımyıldızında 1950'lerde keşfedilen ilk önemli radyo dalgası kaynağı olmasıdır İki ipliksi yapının nedeni iyi bilinmemekte ve gökbilimcilerce bu ipliksi yapıların gökada çekirdeğinden gelen ışımadan kaynaklanan iyonlaşma ya da gaz yığınlarının neden olduğu şoklar sonucu oluşabileceği tartışılmaktadır."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/erboga-a-gokadasindaki-jetler/", "text": "NASA'nın Güney yarıküredeki radyo teleskoplarını kullanan araştırmacılar bir gökada merkezindeki süper kütleli karadelikten fışkıran madde akımları olduğunu keşfettiler. Almanya'daki Erlangen-Nuremberg Üniversitesi'nden doktora öğrencisi Cornelia Mueller: Bu jetlerin karadelikten etkilenen bir maddeye ait olduğunu ancak bu maddenin yapısını henüz bilmiyoruz diyor. Jetlerin bulunduğu bölge ise Güneş ile en yakın yıldız arası uzaklık olan 4,2 ışık yılından daha az. Üstelik yüksek çözünürlükte çalışan radyo teleskoplar bu uzun yapı içindeki 15 ışık günü* kadarlık daha kısa uzaklıkları gözleyebiliyor. Mueller ve ekibi Erboğa A gökadasındaki 55 milyon güneş kütleli bir karadeliği gözledi. 12 milyon ışık uzaklıktaki NGC 5128 olarak da bilinen Erboğa A gökadası bilinen ilk radyo kaynaklarından biridir. Gökada Erboğa takımyıldızında bulunuyor. Gökadaya radyo dalgaları ile bakıldığında 20 dolunay büyüklüğünde bir alanı kaplar ve bu nedenle gökyüzündeki en parlak ve en büyük cisimlerden biri olarak görünür. Radyo dalgaları yayan iki dev balon çiftiyle gökada neredeyse bir milyon ışık yılı uzunluktadır. Bu balon şeklinde yapılar gökada merkezi yakınlarındaki karadelikten fışkıran madde jetleri ile dolmaktadır. Gökbilimciler bu jetlerin ışık hızının üçte biri kadarlık bir hızla yayıldığını düşünüyor. Gökbilimciler gökadanın iç dünyasını kısaca TANAMI olarak bilinen dokuz radyo teleskoptan oluşan uluslar arası bir sistemle gözlediler. NASA'nın Goddard Uçuş Merkezi'nden Roopesh Ojha; Teleskoplardan alınan verileri gelişmiş bilgisayar teknikleri ile birleştirerek yaklaşık Dünya kadar büyük dev bir teleskopun elde edebileceği net görüntüyü elde ettik diyor. Erboğa A gökadası gibi gökadalardaki enerji çıkışı merkezlerindeki dev karadeliklerin yakaladığı gazdan dolayı gerçekleşir. Buradaki süreç tam olarak anlaşılmamasına karşılık etkilenen maddenin bir kısmı ışık hızına yakın hızlarla dışarı atılır. Jetlerle ilgili görüntüler gökbilimcilerin konuyu daha iyi anlamasına yardımcı olur. Jetler büyük bir ihtimalle gökadadaki yıldız oluşumlarını sağlayan gazlardan kaynaklanmaktadır. Jet oluşumu ile gökadanın evrimi arasındaki ilişki henüz anlaşılamamıştır. NASA'nın Fermi Gama Işını Uzay Teleskopu Erboğa A'nın merkez bölgesinde çok yüksek enerjili bir ışıma tespit etti. Almanya'daki Wuerzburg Üniversitesi'nden Matthias Kadler: Tam olarak nereden kaynaklandığı tespit edilemeyen bu ışıma radyo dalgalarına göre milyarlarca kez daha yüksek enerjilidir. TANAMI ile gökadanın derinliklerine dalarak bunun nedenini ortaya çıkarmayı ümit ediyoruz diyor. * Işık günü: Işığın bir günde aldığı yol."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/erboga-adan-yayilan-gama-isinimi/", "text": "Radyo dalgaları ile gözlenen Erboğa A gökadası çıplak gözle görülebilseydi, 20 dolunay büyüklüğünde bir alanı kaplardı. Bizim görünür ışıkla göremediğimiz gökadanın merkezinde ise süper kütleli bir karadelik bulunuyor. Karadelikten dışarı fırlayan gazın oluşturduğu yapılar yaklaşık 1 milyon ışık yılı uzunluğundadır. Bu çalışma NASA'nın Fermi Gama Işını Uzay Teleskopu'nun sağladığı veriler ile gerçekleştirildi. Fermi'nin çalıştığı gama ışınlarının dalga boyu, radyo dalgalarına göre 100 milyar kez daha küçüktür. Birçok astrofizikçinin sürpriz olarak nitelendirdiği 1 milyon ışık yılı uzunluğundaki yapılar yaklaşık 10 aylık gözlem sonucunda elde edilmiştir. Fermi araştırma ekibinden Teddy Cheung: Daha önce gama ışınlarıyla böyle bir şey görmemiştik. Daha önce radyo dalgalarında gördüğümüz lop yapılarını, radyo dalgalarından 10 kat daha hassas gama ışınlarıyla gözledik diyor. Eğer Cen A daha önce radyo dalgaları yerine gama ışınlarıyla gözlenmiş olsaydı, gökadanın adı Cen A yerine gama ışını gökadası olabilirdi. NGC 5128 olarak da bilinen Cen A, 12 milyon ışık yılı uzağımızdaki Erboğa takımyıldızında bulunur. Cen A gözlenmiş ilk radyo kaynaklarından biridir. Merkezindeki karadelik yüz milyonlarca güneş kütlesinde olup gökadadan beslenmektedir. Milyonlarca yıl boyunca bu karadelikten dışarı ışık hızına yakın hızlarla jet fışkırmaları gerçekleşti. Bu da radyo dalgalarıyla alınan görüntülerde gökadanın iki kutbunda iki kabarık damlalar halinde göründü. Radyo dalgaları yüksek hızlarla dönen elektronların manyetik alan içinde hareket etmesiyle ortaya çıkmaktadır. Peki, bu gama ışınları nereden gelmektedir? Evrenin tamamı düşük enerjili ışımayla kaplıdır. Her tarafa yayılan kozmik mikrodalga arka alan ışımasından radyo dalgalarına, yıldız ve gökadalardan gelen kızılötesi ışımadan görünür ışığa kadar olan ışımalar dışında bu ışımalar da bulunmaktadır. Bu ışımanın varlığı Cen A'da gama ışınları bulunduğunu gösterir. Japonya Uzay Araştırma Ajansı'ndan Lukasz Stawarz, Ne zaman bir foton, süper hızlı bir tanecikle çarpışırsa, enerji alarak gama ışınına dönüşür diyor. Bu olay her ne kadar bilardo toplarının çarpışmasına benzetilse de kozmik gama ışınlarının üretimi, süreç olarak Compton saçılmasının tersidir. Aktif gökadaların x-ışınlarını bu şekilde ürettikleri görüldü. Ama Cen A çalışmasıyla birlikte gökbilimciler gama ışınlarının mikrodalga fotonları ile beslendiğine ilişkin ilk kanıtları elde ettiler. Fermi göreve başladığı ilk yıl içinde yüzlerce blazar gibi aktif gökada tiplerini keşfetti. Aracın görev süresi bitmeden bu sayı birkaç bine ulaştı. Ancak Cen A, Fermi'nin gözlediği en yakın ve en büyük aktif gökada olabilir. NASA'nın Fermi Gama Işını Uzay Teleskopu, astrofizik ve parçacık fiziği ortak çalışmasıdır. Kaynak: NASA/Fermi"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/eriyen-gezegen-2/", "text": "Şimdiye kadar 4200 dolayında gezegen keşfi gerçekleşti. Gezegen bilimciler bunların içinde gerçekten garip durumlarla karşılaşabiliyor. Sıcak Jüpiter sınıfında olanlar örneğin. Bazı gezegenler yıldızlarına çok yakın dolanırlar ve adeta ölüme meydan okurlar. Sıcak Jüpiter sınıfında olan Kelt-9b'de bu tür bir gezegen. Gezegen yıldızına çok yakın olduğundan atmosferinden sürekli madde kaybına uğruyor. Bunun sonu ise gezegenin parçalanması. 670 ışık yılı uzaklıkta yer alan KELT-9 yıldızına oldukça yakın dolanan üç Jüpiter kütlesindeki gezegen yaşamı tercih etmeyeceğiniz cehennem gezegenlerden biri. Yüzey sıcaklığı 4300 derece ile bazı yıldızlardan bile daha sıcak olan KELT-9b şimdiye kadar bulunan gezegenlerin en sıcak olanı. Kızılötesi alanda gözlem yapan Spitzer teleskopu ile gezegenin ayrıntılarına ulaşıldı. Gezegen yıldızına kilitli olduğundan bir yüzü sürekli yanmaktadır. Gezegenin bir yılı ise sadece 1,5 gün sürmektedir. Gezegen atmosferinden kopan gazlar ve ısı diğer tarafa doğru saniyede 60 km hızla kayar. Bunun sonucunda gezegenin ışık almayan tarafının da ısınmasını sağlar. 1 Yorum yaşamı olmayan sıcak jüpiter.müthiş bir ivme 4300 derecelik yüzey sıcaklığı.kelt9 zamanla eriyip kaybolacağı çok net."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/eriyen-gezegen/", "text": "Samanyolu içinde sıcak bilinen bir gezegenin ömrü çok kısa olabilir. Yıldızına çok yakın dolanan bu gezegeni bağlı olduğu yıldız yavaş yavaş yiyor. Gezegenle ilgili bir haberi Şubat ayında sizlerle paylaşmıştım. Gezegenle ilgili bir gözlemde Hubble Uzay Teleskopu yardımıyla gerçekleştirildi. Çalışmaya göre gezegen 10 milyon yıl içinde yok olabilir. Yaklaşık 1600 C (2800 F) sıcaklığındaki WASP-12b gezegeni üzerinde yıldızına yakınlığından dolayı bir futbol topunu gerginliğini veren kuvvetler kadar gel-git kuvveti oluşuyor. Üç Jüpiter yarıçapı büyüklüğündeki atmosferinden yıldıza doğru sürekli madde akışı gerçekleşiyor. Gezegen Jüpiter'den % 40 daha büyük. Madde alışverişleri genellikle birbiri çevresinde dolanan ikili yıldız çiftlerinde görülür. Bir yıldızın gezegeninden madde çalması ilk kez görülmektedir. Büyük Britanya'daki Open Üniversitesi'nden Carole Haswell: Biz yıldıza bağlı olarak dolanan gezegenin çevresinde koca bir bulut olduğunu görüyoruz. Böylesi bir yapıya Güneş Sistemi dışında yer alan bir gezegende daha önce rastlamamıştık diyor. Daha önce Şubat ayında yapılan bir çalışmayla Peking Üniversitesi Astronomi Bölümü'nden Shu-lin Li, gezegenin yıldızı tarafından kütle çekime uğrayacağı ve bu nedenle gezegenin dış atmosferinin genişleyeceğini öngörmüştü. Bu tahmin şimdi Hubble Teleskopu ile doğrulandı. WASP-12 sarı cüce yıldız 600 ışık yılı uzaklıktaki Arabacı takımyıldızında bulunmaktadır. Gezegen İngiltere'nin Geniş Alanda Gezegen Taraması ile 2008 yılında geçiş yöntemiyle keşfedildi. Sıcak gezegen yıldızı çevresindeki bir turunu 1.1 günde tamamlıyor. Gezegen yıldızının önünden geçerken, yıldızdan alınan morötesi ışınımda küçük bir azalma oluşturduğu için fark edildi. UV ile yapılan gözlemler ile yıldızda ve gezegenin atmosferinde alüminyum, kalay, manganez ve diğer öğelerin varlığını gösterdi. Bu öğelerle birlikte sıcak gezegenin atmosferinin genişlediğine ilişkin sağlam kanıtlar elde edildi. UV tayf ölçümü geçiş sırasında yıldızın ışığının ne kadar azaldığını ortaya koydu. Buradaki ışık eğrisinin derinliği gezegenin yarıçapı hakkında bilgi vermektedir. Hesaplara göre gezegenin ekzosferi 1.4 Jüpiter kütlesinden daha büyük kütleli olacak şekilde uzamaktadır. O kadar ki gezegenin yarıçapı eşik değer olarak bilinen Roche* limitini aşmaktadır. Böylece gezegenin atmosferinden yıldıza doğru bir Geçiş olmaktadır. * Roche Limiti: Bir gökcisminin kendi yakınında bulunan başka bir gök cismine kütle çekimi etkisi nedeniyle parçalanmadan yaklaşabileceği en kısa uzaklık. Kaynak: Hubble"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/erken-evrende-dev-karadelik-bulundu/", "text": "Uluslararası bir astrofizikçi ekibi bilinen en büyük kütleli karadeliği keşfetti. Ekip Keck-I teleskopu verilerini kullanarak her zamanki gibi büyük kütleli karadelik araması yaparken 7 milyar güneş kütlesinden daha kütleli dev bir karadelik fark etti. ETH Zürih Enstitüsü'nden araştırmacı Benny Trakhtenbrot'un başını çektiği ekip keşif için Keck Gözlemevi'ndeki MOSFIRE aletinden yararlandı. CID-947 olarak adlandırılan dev karadelik 11 milyar ışık yılı uzaklıkta bulunuyor. Başka bir ifadeyle karadelik, evren henüz 2 milyar yıl yaşındayken oluşmuş. Keşfin başka bir şaşırtıcı yanı ise bulunduğu gökadanın normal kütleli olması. Çoğu gökadadaki karadelik gökada kütlesinin yüzde biri dolayında kütleye sahiptir. CID-947'nin kütlesi ise bulunduğu gökada kütlesinin yüzde 10'u kadardır. Bu dengesizlik normalde gökadalarla orantılı büyüyen karadeliklere göre bu karadeliğin gökadanın büyümesine paralel olarak gelişmediği anlamına gelebilir. CID-947 ölçümleri normal büyüklükte gökadayı gösteriyor. Yani normal bir gökada içinde devasa karadelik bulunuyor. Gökbilimciler iki farklı yöntemle kütle hesabı yaptılar. Her iki çalışmada aynı sonucu gösterdi diyor Trakhtenbrot. Yale Üniversitesi'nden Prof. Meg Urry: Karadelikler ışıkta olmak üzere hiçbir şeyin kaçmasına izin vermeyen güçlü kütle çekimine sahiptir. Einstein'ın görelilik teorisi uzay-zaman kavramına açıklık getirmiştir. Böylece kütle çekimi kuvveti nedeniyle maddenin büyük oranda hızlanarak yüksek enerjili ışıma yaydığı bilgisi karadeliğin varlığını gösterebilir diyor. Trakhtenbrot, Urry ve arkadaşlarının gözlediği uzak evrendeki karadelik gökadanın onda biri kadar kütlelidir. Günümü evrenindeki karadelikler bulundukları gökadanın yüzde 0,2 ile 0,5'i kadar kütlelidir. Yani bu karadelik gökada içinde oldukça büyümüş görünmektedir ki bu durumu mevcut modellere tezat oluşturmaktadır. Araştırmacılar ayrıca büyüme sınırına gelmiş bir karadeliğin başına neler geleceği sorusunun da yanıtlandığını düşünüyor. Önceki varsayımların tersine karadeliğe doğru enerji ve gaz akışı ve durmayacaktır. Araştırmacılar CID-947 gibi Kahraman takımyıldızındaki NGC 1277 gökadasının yerel evrende görebileceğimiz en büyük sistemlerin habercisi olduğuna inanıyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/erken-evrendeki-gokada-kumeleri-goruntusu/", "text": "Herschel Uzay Gözlemevi merkezlerinde büyük gökadaların bulunduğu evrenin ilk kümelerinin olduğu bölgeyi tespit etti. Bu parlak gökadalar evrenin en işlek yerine doğru hareket etme eğiliminde olduğu da belirlendi. Bu bilgi ile kuramcılar gökada biçimleriyle ilgili kuramlarını tekrar gözden geçirebilecek. Geçtiğimiz on yıl boyunca gökbilimciler uzak evrendeki bu tuhaf görünümlü gökadalarda olağandışı oranlarda yıldız oluştuğunu ve bunun mevcut kuramlara ters düştüğünü şaşkın bir dille ifade ediyorlardı. Herschel Uzay Gözlemevi'nin geniş alanlar üzerindeki haritalama yeteneği ile bu binlerce gökada görülebiliyor, konumları tespit edilebiliyor. Elde edilen çalışmayla bu gökadaların büyük gökada kümelerinin merkezinde biriktiği sonucuna ulaşıldı. Herschel, Tayf Ölçer ve Fotometrik Görüntüleme Aracı ile gökyüzünün 15 derecelik açısını (Dolunay'ın 60 katı büyüklüğünde bir alanı) tarayabilmektedir. Şimdiye kadar Büyükayı ve Ejderha takımyıldızlarının haritası elde edilmiştir. Herschel'in algıladığı uzak kızılötesi dalga boylarındaki cisimler genellikle ışığı bize 10 milyar yılda ulaşabilen gökadalardır. Yukarıdaki görüntü, Herschel'in görüntülediği bölgelerden küçük bir kısmının renklendirilmiş halidir. Işığın hemen hemen her noktası içinde milyarlarca yıldızı olan bir gökadayı temsil etmektedir. Renklerin dağılımı ise Herschel kızılötesi dalga boyuyla algıladığı kuvvetli, zayıf parlaklığı ya da soğuk, sıcak tozdan oluşan gökadaları simgeler. İlk bakışta sanki rastgele renklendirilmiş gibi görünen görüntü, incelenince gökadanın olmadığı boş bölgelerin çok az olduğu fark edilir. Uzayda gökadalar arasındaki bu etkileşim evren tarihi hakkında da bilgi edinilmesini saplar. Birleşik Krallık Uzay Merkezi'nden Uzay Bilimleri Bilimi'nin müdürü David Parker: Herschel erken evrendeki yıldız oluşumunun sırlarını çözerek günümüz gökadalarının nasıl geliştiğini gösterir. Biz başarılı Herschel projesinde yer almaktan dolayı çok mutluyuz diyor. Herschel yıldızlar arasındaki görünür ışıkla görünmeyen soğuk gaz ve toz yapılarını görebilmektedir. Çok daha yakın gökadalara baktığında bu yapıları daha net görmektedir. Örneğin çarpışma sürecindeki 50 milyon ışık uzaklıkta bulunan Anten Gökadaları da gözlem sürecinin bir parçasıdır. Herschel yıldızlardan gelen ışığı değil, içinde yeni yıldız oluşturan toz bulutlarını görür. Günümüz evreninde ender rastlanan böylesi gökada çarpışmaları ile yeni yıldız oluşumları artış gösterir. Milyarlarca yıl önce daha sıkı olan gökadalarda bu tür çarpışmalar çok fazlaydı. Uzak gökadaları kızılötesiyle algılayan Herschel, evrenin gözlenmesine yönelik yeni pencere açmasına karşılık resmin tümünü göremiyor. Evrenin dörtte üçü parlak olmayan gizemli karanlık maddeden oluşuyor. Maddeyi etkileyen karanlık maddenin neden oluştuğunu bilmediğimizden onu göremiyoruz. Işık yaymamasına karşılık karanlık maddenin varlığını, maddeyi etkilemesinden ve milyarlarca yıl içinde kümelerdeki gökadaları birbirine yaklaştırdığını biliyoruz. Evrenin tarihi boyunca bunun nasıl oluştuğuyla ilgili yapılan bilgisayar benzetimleriyle gerçek ölçümler karşılaştırılarak bir sonuca ulaşılması hedefleniyor. Herschel'in Spire gözlemleriyle ve HerMES programının sonuçları parlak gökadaların bulunduğu yerlerde karanlık maddenin de evreni kapladığı görülüyor. 10 milyar yıl önce bu gökadaların çoğu bugünkülere göre çok daha fazla sayıda yıldız oluşturmaktaydı. Samanyolu Gökadamız içinde bulunduğu kümenin merkezinden 60 milyon ışık uzaklıktadır. Komşu küme ise 300 milyon ışık yılı uzaklıktadır. Buna karşılık 10 milyar yıl önce gökadalar arasındaki uzaklık 20-30 milyon ışık yılıydı. Gökadaların birbirine bu kadar yakın olması çarpışmaların sık gerçekleştirdiğini gösterir. Çarpışmalar sonucunda gökadaların içindeki toz ve gaz bulutları hızla karışıp yeni yıldızları oluşturmuşlardır. Herschel bizi bu uzak evrendeki gökadaların birbirleriyle karanlık maddenin etkisiyle çarpıştığı zamana götürüyor. Bu sonuçlar beklenmedik değil. Herschel zaten bunu görebilmesi için tasarlanmıştı. Herschel bulguları üzerine kuramcıların biraz kafa yorması gerekecek. Kaynak: Astronomy"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/erken-evrendeki-gokadalar-goruntulendi/", "text": "1. Görüntü 12 Milyar yıl önce uzay neye benziyordu? Bu sorunun yanıtı için Hubble'dan yeni bir görüntü geldi: 12 milyar yıl önce evren. Fotoğrafta binlerce renkli gökada olduğu göze çarpıyor. Renklerin her biri farklı yaşları ön plana çıkarıyor. Görüntü Hubble yerleştirilen Geniş Açılı Kamera (WFC3) ile Ekim 2009'da alındı. Görüntü kızılötesi, görünür ışık ve morötesi dalga boyuyla ile alınan fotoğraflarla elde edildi. Böylece rengarenk, oldukça net ve derinliğe sahip bir görüntü elde edilmiş oldu. Görüntüde erken döneme ait gökadaların şekillerinin oluşmaya başladığı görülüyor. Gökadalar çarpışmalar ya da birleşmeler yoluyla spiral, eliptik veya düzensiz şekillere sahip olmaya başlamışlar. Bu küçük gökadaların bugünkü büyük gökadaların yapıtaşları olduğu kabul edilmektedir. 7500 Gökadanın görüldüğü fotoğrafta 1 milyar yıl öncesinin gökadaları ile 13 milyar yıl önceki gökadalar görülebiliyor. Büyük Patlamadan yaklaşık 650 milyon sonra (veya 13 milyar yıl önce) oluşmuş olan gökadalar görüntüde kırmızı renkle kendini gösteriyor. Fotoğrafta dikkati çeken bir başka unsur ise yıldız oluşumları. Gökadalarda yeni doğan mavi yıldızlardan bolca morötesi ışınım alan WFC3 kamerası, aynı zamanda 8-10 milyar yıl önce ortaya çıkmaya başlayan büyük gökadaları da turuncu renkte gösteriyor. Görüntünün değişik oranları arasında gezinmek için tıklayınız. Yüksek çözünürlükteki fotoğraf için tıklayın. Kaynak: Hubble 2. Görüntü İngiliz gökbilimciler Herschel Uzay Teleskobu verilerinden faydalanarak evrenin 12 milyar önceki boşluğu görüntülemeyi başardı. Çalışma ile evrenin, Büyük Patlama'dan yalnızca 1 milyar yıl sonraki hali gözler önüne seriliyor. Böylece Hubble'dan sonra Herschel ile de geçmiş zamana yolculuk yaparak, evrenin bebeklik anını görebildik. Üstelik görüntülerde 10 kat daha fazla gökada görüyoruz. Şimdiye kadar yapılan teleskoplar içerisinde en büyük ve en yüksek maliyetli olanı Herschel Uzay Teleskobudur. Aracın üzerinde SPIRE, PACS ve HIFI olmak üzere üç kızılötesi kamera bulunuyor. Herschel, 14 Mayıs 2009'da Planck Uzay aracıyla birlikte yeni bir roket olan Ariane-5 ile fırlatıldı. Araç dünyadan 1.5 milyon km uzaklıktaki yörüngesine oturdu. Herschel verileri Herschel Çok Katmanlı Çokbüyük Gökada Araştırması tarafından değerlendiriliyor. HERMES ile günümüzden 12 milyar yıl önce oluşmaya başlamış ilk gökadaların yüzbinlercesini keşfedip bir harita oluşturmak amaçlanmaktadır. Herschel'den alınan bu ilk sonuçları SPIRE kamerasıyla elde edilmiştir. Sonuçların incelenmesine Kanada Uzay Ajansı'da destek vermektedir. SPIRE kızılötesi kamerası, evrenin en uzak ve soğuk toz bulutları arasındaki yıldız oluşum bölgelerinin ayrıntılarını ortaya çıkarır. Kameradaki üç ayrı renk filtresiyle sıcaklık ölçümleri de yapılabilmektedir. Her renk ayrı bir sıcaklık değerine karşılık gelir. Bu çok uzaktaki bölgelerin biçimleri, fiziksel koşullarından yararlanılarak yıldızların oluşumları hakkında bilgi edinilir. Herschel'in görevi gökadaların ve tabi ki Samanyolu'nun nasıl oluştuğunu, günümüze kadar nasıl ulaştıklarını ve nasıl büyüdüklerini ortaya çıkarmaktır. Evrenin 13.7 milyar yıl yaşında olduğu düşünülüyor. Herschel elde edilen görüntü ise 12 milyar yıl öncesini kapsıyor. Teleskoptaki SPIRE kamerasıyla sırasıyla 0.25, 0.35 ve 0.5 mm'lik dalga boylarında görüntü alındı. Bu yöntemle Herschel'in 100 000'in üzerinde gökada keşfetmesi bekleniyor. Bu gökadaların büyük bir kısmı 10 milyar yıl yaşında olacak. Başka bir ifadeyle büyük patlamadan 3-4 milyar yıl sonra oluşmuş gökadaları görebileceğiz. Kaynak: Science Daily 1 Yorum doğumu izlemek bu olsa gerek..."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/erken-evreni-anlamaya-dogru/", "text": "Gökbilimciler 13,5 milyar yıl önce yıldız oluşumu başlamış erken gökadalardan birini keşfetti. Gökada Büyük Patlama'dan sadece 200 milyon yıl sonra oluşmuş. Bu keşif, ilk gökadaların ne zaman görünmeye başladığı ve evrenin evrimi hakkındaki sorulara yanıt verebilir. Fransa'daki Lyon Üniversitesi Astronomi Araştırma Merkezi'nden Johan Richardı: Bu keşif gökadaların evrenin ilk yıllarında oluştuğunu ve erken evreni dolduran hidrojen sisi sırrını çözmeye yardımcı olabilir diyor. Bu gökada şimdiye kadar gözlenen en uzak gökada olmamasına karşılık olağanüstü bir netlikle görüntülenmiştir. Normalde bu gibi gökadaların görüntüleri soluk ve üzerinde çalışma yapmaya izin vermeyecek derecede zor görülecek şekilde olur. Ancak gökbilimciler bunu doğa büyüteci yoluyla giderdiler. Böylece gökada 11 kat daha parlak görüntülenebildi. Bunu sağlayan etken ise uzak gökadanın önünde duran görece daha yakın başka bir gökada kümesinin oluşturduğu kütle çekim mercek etkisi. Tuscon Arizona Üniversitesi'nden Eiichi Egami: Uzaydaki bu büyük mercek olmasaydı gökadaları görmemiz zor olurdu. Doğal mercek sayesinde evreni görebiliyor ve üzerinde çalışabiliyoruz diyor. Veriler erken evrende iyonlaşmanın nasıl gerçekleştiğinin anlaşılmasına yardımcı olabilir. Karanlık olan erken evrende yıldız ve ardından gökadalar oluşmaya başladı. Bu yıldız ışığı çevresindeki nötr hidrojen atomlarını iyonlaştırdı. Buradaki sisin içinden ise ancak morötesi ışık geçiş yapabilir. Büyük patlamadan sadece 200 milyon yıl sonra yeni yıldızların oluşturduğu gökadaların keşfi ile kozmik iyonlaşmanın ayrıntıları ortaya çıkacaktır. Gökada gelişim evresindeyken yapısındaki sıcak ve genç yıldızlar uzay boşluğundaki nötr hidrojen gazını büyük oranlarda iyonlaştırmış olacaktı. Benzer gökadalar bu iyonlaşma sürecine katkı sağlamıştır ancak biz bu gökadaları mercek etkisi olmadan net bir şekilde göremiyoruz. Birkaç yıl sonra uzayda yerini alacak olan James Webb Uzay Teleskopunun yeteneği ile bu soluk gökadaları görmek mümkün olacak. JWST, Hubble ve Spitzer'e oranla erken gökadalardan yayılan kayıp kızılötesi ışığı görebilir. Sonuçta evrenimizin en önemli sırrı çözülebilecek."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/erken-gokadalarin-sasirtici-icerigi/", "text": "Gama-ışını Patlamasının VLT Gözlemleri Erken Gökadaların Şaşırtıcı İçeriğini Ortaya Çıkardı Bir uluslararası gökbilimci ekibi, uzak bir gama-ışını patlamasının kısa ve parlak ışığını kullanarak çok uzak gökadaların yapısını çalıştı. ESO'nun Çok Büyük Teleskopu ile yapılan gözlemlerin şaşırtıcı tarafı, genç evrende bulunan iki gökadanın ağır kimyasal elementler bakımından Güneş'ten daha zengin olduğunun ortaya çıkmasıydı. Bu iki gökadanın birleşme sürecinde olabileceği düşünülmektedir. Erken evrendeki bu tür olaylar, hem yeni yıldızların oluşmasına sepep olabilmekte hem de gama-ışını patlamalarını tetikleyebilmektedir. Gama-ışını patlamaları Evrendeki en parlak patlamalardır . İlk önce gama-ışını bandındaki öncü kısa patlamayı belirleyen uydu gözlemevleri tarafından bulunurlar. Konumları hassas olarak belirlendikten sonra ilk patlamayı takip eden saatler ve günler boyu süren görünür ışıkta ve kızılötesindeki ardıl ışımaları, zaman kaybetmeden yeryüzündeki büyük teleskoplar ile çalışılmaya başlanır. Bu patlamalardan biri olan GRB 090323 , ilk kez NASA'nın Fermi Gama-ışını Uzay Teleskopu tarafından belirlenmiştir. Hemen ardından NASA'nın Swift uydusundaki X-ışını dedektörü ve Şili'deki MPG/ESO 2.2 teleskopundaki GROND sistemi tarafından gözlenmeye başlanmış (eso1049) ve ESO'nun Çok Büyük Teleskopu ile henüz patladıktan bir gün sonra detaylı olarak çalışılabilmiştir. VLT gözlemleri, gama-ışını patlamasının parlak ışığının, hem patlamanın olduğu gökadadan hem de bu gökadaya yakın başka bir gökadadan geçmiş olduğunu göstermektedir. Bu gökadalar 12 milyar yıl önceki halleriyle karşımızdadır . Böyle uzak gökadaları, nadiren gama-ışını patlamasının parıltısıyla aydınlanmış halde yakalarız. Bu gama-ışını patlamasından gelen ışığı incelerken ne bulabileceğimizi bilmiyorduk. Evrenin erken dönemlerindeki bu iki gökadadaki soğuk gazın hiç beklenmeyen bir kimyasal yapıyı işaret etmesi bizi şaşırttı, diyerek yeni bulguları açıklayan makalenin ilk yazarı Sandra Savaglio , ayrıca bu gökadalar, evriminin bu kadar başında olan evrendeki bir gökadada daha önce görülmemiş miktarda ağır elementler içermektedir diye konuştu. Gama-ışını patlamasında ortaya çıkan ışık gökadalardan geçerken, bu gökadalardaki gaz, gelen ışığın belirli bazı dalgaboylarını soğuran bir süzgeç vazifesi görmektedir. Eğer gama-ışını patlaması olmasaydı, bu sönük gökadalar görünmez olurdu. Değişik kimyasal elementlerin parmak izlerini gelen ışık üzerinde dikkatlice analiz eden grup, bu uzak gökadalardaki soğuk gazın yapısını ve özellikle de ağır elementlerce ne kadar zengin olduğunu ortaya koyabildi. Genç evrendeki gökadaların, Samanyolu gibi günümüz gökadalarına göre daha az miktarda ağır elementler içermesi beklenir. Ağır elementler, yıldız nesillerinin yaşamları ve ölümleri süresince, giderek gökadalarındaki gazın içeriğini bollaştırmalarıyla oluşurlar . Gökbilimciler, gökadalardaki bu kimyasal bollaşmaya bakarak gökadaların yaşamlarının hangi safhasında olduklarını anlarlar. Ancak yeni gözlemler şaşırtıcı bir şekilde bazı gökadaların Büyük Patlama'dan daha henüz iki milyar yıl geçmeden bile ağır elementlerce zengin hale gelmiş olduklarını ortaya çıkarmıştır. Bu şimdiye kadar düşünülmeyecek bir şeydir. Yeni keşfedilen bu genç gökada çiftinin, soğuk gazın kimyasal olarak bu kadar kuvvetli ve hızlı olarak bollaşmasını sağlamak için yüksek oranda yeni yıldız oluşturması gerektiği düşünülmektedir. Bu gökadalar birbirlerine çok yakın oldukları için birleşme sürecinde olabilirler ki bu da yıldız oluşumunu tetikleyen gaz bulutlarının çarpışmasında rol oynayabilir. Ayrıca bu yeni sonuçlar, gama-ışını patlamalarının çok yoğun yıldız oluşumuyla ilişkilendirilebileceği fikrini de desteklemektedir. Bu gökadalardaki enerjik yıldız oluşumu süreci Evrenin ilk dönemlerinde zayıflamış olabilir. 12 milyar yıl sonrasında yani günümüzde, bu tür gökadaların kalıntıları büyük sayıda kara delik, soğuk cüce yıldız gibi yıldız artıkları içermeli ve bu durumda zor gözlenen, sadece eski hallerinin zayıf gölgeleri haline gelmiş, ölü gökada popülasyonu oluşturmuş olmalıdır. Günümüzün bu tür gökadalarını bulmak epey zor olurdu. Savaglio, GRB 090323'ü yeterince parlakken gözlemiş olmak bizim için büyük şanstı, böylece VLT ile çok detaylı gözlemler elde edebildik. Gama-ışını patlamaları sadece çok kısa süreler için parlak kalır ve bunlardan kaliteli veri elde etmek çok zordur. Bu gökadaları gelecekte çok daha hassas aletlerimiz olduğunda da gözlemeyi ümit ediyoruz. Bu kaynakların E-ELT için mükemmel hedefler olacağını düşünüyoruz, diye sözlerini bitirdi. Notlar İki saniyeden daha uzun süren Gama-ışını patlamaları uzun patlamalar, daha kısa olanlar ise kısa patlamalar olarak adlandırılır. Bu çalışmadaki patlamanın da dahil olduğu uzun patlamalar, yıldız oluşumunun yoğun olduğu gökadalardaki kütleli genç yıldızların supernova patlamalarıyla ilişkilendirilir. Kısa patlamalar çok iyi anlaşılmamıştır, ancak nötron yıldızları gibi iki yoğun cismin birleşmesinin etkisiyle oluştuğu düşünülmektedir. Bu isim patlamanın keşfedildiği günü belirtmektedir. Bu durumda, patlama 23 Mart 2009 tarihinde belirlenmiştir. Gökadaları, 3,57 kırmızıya kayma ile gözlenmiştir, yani Büyük Patlama'dan 1.8 milyar yıl sonraki halleriyle görünmektedirler. 13,7 milyar yıl önceki Büyük Patlama'da oluşan madde neredeyse tamamen Hidrojen ve Helyum'dan ibaretti. Oksijen, Azot ve Karbon gibi ağır elementler daha sonra yıldızların içindeki termonükleer tepkimelerle oluşup yıldızların ölümüyle gökadaların gaz içeriğine eklenmiştir. Bu yüzden, çoğu gökadadaki ağır element miktarının Evren yaşlandıkça gitgide artması beklenir. ESO-Türkiye"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/esa-phobosa-yeni-arac-yollayacak/", "text": "ESA, 7 Mart'ta Phobos'a yakın uçuş gerçekleştiren Mars Express'den gelen yeni görüntüleri yayınladı. Görüntüler piksel başına 4.4 metrelik yüksek çözünürlüğe sahip. Bu görüntüler eşliğinde yakın zamanda Phobos-Grunt göreviyle uyduya inilebilecek uygun bir alan aranıyor. Phobos'ta aynı Ay gibi gezegenine sürekli aynı yüzünü gösterir. Uydunun diğer tarafını görmek için Mars Express yörünge dışına uçuşlarını 7, 10 ve 13 Mart'ta gerçekleştirdi. Phobos 27x22x19 km ölçülerinde düzensiz bir şekle sahiptir. Gökbilimciler, Phobos'un her ne kadar asteroit kuşağındaki bazı asteroitlere benzese de, Mars'ın ekvatoruna doğru çekip yakalayarak uydusu haline getirme olasılığını düşük görmektedir. Farklı bir kuram olarak da uydunun Mars'ın toz artıklarından oluşmuş olabileceğidir. ESA, 2011 yılında Rusya ile birlikte, Phobos'tan örnek toplayıp bunu incelemek için Phobos-Grunt adlı bir aracı yollayacak. Bunun için hem Güneş ışığını yeterince alabilen hem de daha düzgün bir yüzeye sahip olan noktalar belirlendi bile. Dünya üzerinde de ESA istasyonları sürekli olarak Phobos-Grunt'u izleyecek. Mars Express bu ayın sonuna kadar Phobos'u izlemeye devam edecek. Kaynak: ESA"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/esadan-yeni-uzay-gorevleri/", "text": "Avrupa Uzay Ajansı 2017'den önce 2 orta sınıf uzay görevini gerçekleştirecek 3 adayı belirledi: Karanlık enerji , diğer yıldızlar çevresinde yaşam barındırabilecek gezegen keşfi ve Güneş'in bilinmeyenleri. Geçtiğimiz Perşembe günü, 18 Şubat 2009'da ESA Bilim Programı Komitesi yeni önerilen 3 uzay görevine onay verdi. Bu görevlerden ilki olan Öklid ile temel fizik ve kozmolojinin yanıt aranan karanlık enerji ve karanlık maddeyle ilgili araştırma yapılacak. Gökbilimciler karanlık maddenin bildiğimiz maddeye etki ettiğini düşünüyorlar. Öklid ile evrenin temelini oluşturan gökadaların dağılım haritası oluşturulmaya çalışılacak. Diğer görev olan PLATO ile de diğer yıldızların çevresindeki gezegen dağılımları incelenecek. Bu gezegenlerden kaçının yaşam alanı içinde yer aldığı da ortaya konulacak. Gezegenlerin yapıları, gaz dağılımları gibi ayrıntılar da PLATO görevinin önemli bir parçasını oluşturuyor. Güneş Gözlemcisi ise Güneş'in çevresinde dolanarak yıldızımızın bilinmeyenlerini ortaya çıkaracak. Araç Güneş'e yakın bir konumda, 62 güneş yarıçapı kadar uzaklıkta, dolanacak. Böylece Güneş'in kutup bölgeleri ile Dünya'dan görünmeyen kısımları görüntülenmiş olacak. Bu üç yeni çalışma aslında 2007 yılında kabul edilen 52 yeni görev arasında yer alıyordu. 2008 yılında bu sayı 6'ya kadar düştü ve değerlendirilmesi için bu yılı bekledi. SPC Başkanı Lennart Nordh, 6 görev teklifi arasından 3 tanesini seçmenin kendilerini zorladığını kabul ediyor. Oylama süreci henüz bitmedi. Çünkü bu 3 görevden 2 tanesi gerçekleştirilecek. Bir görev saf dışı edilecek. Bu kadar da değil. SPC ayrıca Haziran ayındaki toplantısında SPICA görevine ESA'nın katkı verip vermeyeceğini de görüşecek. SPICA kızıl ötesi uzay teleskobu, Japon Uzay Ajansı JAXA tarafından yönetilecek. Teleskop gezegen oluşumlarını ve uzak genç gökadaları gözleyecek. Kaynak: ESA"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/esanin-mars-robotuna-ne-oldu/", "text": "NASA'nın Mars Yörünge aracı ile çekilen fotoğraflar ExoMars görevine ait Schiaparelli modülünün 19 Ekim'de yüzeye çarpmasının sonrasında bölgede görülen izleri ortaya koydu. MRO ile 25 Ekim'de alınan son görüntüde ise araçtan ayrılan parçalar ile aracın yüzeyde oluşturduğu izleri gösterdi. Araca ait ilk parça görüntünün altında görülen paraşüte ait. Diğer parçası üstte siyah nokta olarak görülen arka-ısı kalkanıyla ilişkili. Ortadaki ise aracın kendisinin oluşturduğu koyu renkteki krater. Schiaparelli yüzeyde 15x40m'lik koyu bir alanın oluşmasına neden olmuş görünüyor. 300 kg kütleli aracın 50 cm derinliğinde bir krater oluşturduğu sanılıyor. Asimetrik olan koyu alanı yorumlamak ise oldukça zor. Normalde yüzeye saatte 40 ile 80 bin km hızla düşük bir açıyla yani eğik şekilde çarpan bir göktaşı bu şekilde asimetrik bir iz bırakır. Ancak Schiaparelli atmosfere gezegenin batısından girdikten sonra yavaşlamış ve yüzeye neredeyse dik girmiş olması gerekmektedir. Bu anlamda aracın yüzeye yavaş bir hızla inmesi gerekir. Modülün yakıt tanklarının aldıkları bir darbe nedeniyle patlaması ise bu asimetriğin oluşmasına neden olmuş olabilir. Bu konudaki çalışma devam ediyor. Aracın çarpma noktasının hemen sağ üstündeki yay benzeri koyu çizginin nedeni ise bilinmiyor. Bunun darbe sonucu patlamayla ilişkisi olabilir. Son olarak, görüntüde çözülmesi gereken birkaç beyaz nokta yer alıyor. Bunların çarpmayla ilgisi olabilir. Ayrıntılı görüntüler bu noktaların kaynağı hakkında bilgi verecektir. MRO ile önümüzdeki günlerde ek görüntüler elde edilecek. Farklı açılardan alınacak görüntülerle özellikle gölgelerin açısı ne olup bittiğini ortaya koyabilir. ESA mühendisleri Schiaparelli'ye neler olduğunu anlamak için araştırmalarını sürdürüyor. Özellikle iniş anını sorguluyorlar. ExoMars projesine ait yörünge aracı gayet iyi durumda. 20 Kasım'da ilk ölçüm verilerini yollayacak."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/esanin-uzay-raporu/", "text": "Caddelerde çalışan araçlardan daha fazla bozuk arabalar, kamyonlar ve bisikletlerin olduğunu düşünün. Böylesi feci bir görüntü ile Dünya yörüngesinde sıkça karşılaşmaya başladık. Uzay çağının başladığı günden bu yana yörüngelerde çalışan uydulardan çok daha fazla sayıda enkaz ya da başka bir ifadeyle uzay çöpü bulunuyor. Bu kadar enkazı nasıl temizleyeceğiz? 2002 yılında yörüngeleri temiz tutmak için bazı kurallar belirlendi ve ardından Uzay Moloz Azaltma Kuralları yayınlandı. Kılavuzlarda belirlenen önlemler daha fazla enkaz oluşumunu önlemek için uzay araçlarının tasarımı, uçmaları ve görev bitiminde neler yapılması gerektiğini açıklamaktadır. Görev süresi bitimi ise şu maddeleri içermektedir: görevi biten araçlarda patlayıcı yakıt olmadığından emin olunması, uzayda çarpışmaları önlemek için 'kaçış manevraları' yapılması ve aracın görev süresinin bitiminden 25 yıl içinde alçak Dünya yörüngesinden çıkarılması. Avrupa Uzay Ajansı uzay enkazları ve uçuşlara ilgili yıllık rapor hazırlamaktadır. Bu yıl hazırlanan raporun özeti aşağıda maddeler halinde verilmiştir. - Uzaydaki şu anki davranışlarımız sürdürülemez. Bu şekilde devam edersek yörüngedeki cisimlerin sayısı nedeniyle uzay görevleri zorlaşacaktır. - Uzaydaki cisimlerin sayısı; kütle ve kapladıkları alanlar gittikçe artmaktadır. - Son yıllarda geliştirilen gözlem teknolojileri ile daha küçük enkaz cisimleri izlenebilir ve kataloglanabilir. Önemli miktarda enkaz olduğunu bilsek de bunların oluşmasına neden olan olayların izini sürmek oldukça zordur. - Alçak Dünya yörüngesine fırlatılan cisimlerin türleri de değişmektedir. Genel olarak uydular küçülmektedir ve binlerce uydu bir defa da fırlatılabilmektedir. Bunlarda gökyüzünde belirli alanları kaplamaktadır. - Son 20 yılda ortalama 12.5 kasıtlı olmayan çarpışma gerçekleşmektedir ve bunun sonucunda enkaz sayısı hızla artmaktadır. - Yüksek irtifada 'sabit yörüngelerde' bulunan roket gövdeleri uydunun görevine zarar vermeden imha edilmektedir. - Alçak Dünya yörüngesindeki görevi biten uydular yeterince hızlı şekilde çöp olmaktan çıkarılmamaktadır ve bu yönde de bir girişimde bulunulmamaktadır. Her Zamankinden Daha Fazla Lansman Yapılmakta Yörüngede her büyüklükte enkaz miktarı, fırlatılan cisimlerin sayısından ve kapladıkları alana göre daha fazla artıyor. Son yıllarda yörüngede bir dizi tanımlanamayan cisim ortaya çıktı. Bu cisimler uzay için yeni olmamakla birlikte onları daha yeni gözleyebiliyoruz. Oluşumları ile onları gözlememiz arasında geçen zaman nedeniyle parçalanma olayının kökeni hakkında bilgiye sahip olmak zor olmaktadır. Alçak Dünya Yörüngesinde Sayısı Hızla Artan Ticari Uydular Son iki yılda alçak yörüngeye yerleştirilen ticari uydu sayısında muazzam bir artış oldu. Bu uyduların çoğu dünya çapında iletişim hizmeti sağlamak için çok sayıda fırlatılıyor. Büyük faydalar sağlayan bu uyduların uzun vadedeki sürdürülebilirliği zor olmaktadır. Değişen Uzay Görevleri Uzay uçuşlarının ilk on yılında kütlesi 1000 kg dolayında olan uydular fırlatılmaktaydı. Bugün ise fırlatılan uyduların büyük kısmı 100-1000 kg aralığında olup küçük cisimlerdir. Uzay Operatörleri Görevlerini Yapmamaktadır Düşük Dünya yörüngesindeki bazı cisimler dışarıdan müdahale edilmeksizin atmosfere girerek güvenli şekilde yanarak yok olur. Buna rağmen diğerlerinin emniyetle düşmesi için manevra yapması gerekir. Uzay operatörlerinin yarısından fazlası görevi biten bu tür cisimlere müdahale ederek güvenli yok edilme sürecini gerçekleştirmemektedir. Bu da görevi bittiği için artık 'çöp' haline gelmiş uydu sayısını hızla arttırmaktadır. Son zamanlarda bu tür yok etme girişimlerinin sayısı artmakla birlikte kesinlikle yeterli değildir. Roketler tarafında sorun yok Enkaz azaltma konusundaki en olumlu gelişmelerden biri, son 20 yılda uzaya yollanan büyük cisimler olan roket gövdelerinin neredeyse tamamının sürdürülebilir şekilde imha edilmesidir. Bunun nedeni ise günümüzde çok daha fazla roketin kontrollü şekilde atmosfere yeniden giriş yapmasıdır. Uzaktaki Uydular da Yok Edilmektedir Yüksek irtifada yer alan neredeyse tüm uzay araçları, diğer görevleri için bölgelerini temizlemeye çalışmaktadır ve bu konuda başarılı sonuçlar alınmaktadır. Bu coğrafi bölgeler son zamanlarda oldukça ticarileşmiştir. Bu nedenle bölgelerin temiz tutulması için açık mali teşvikler bulunmaktadır. Geçmişimiz Patlayıcılarla Dolu Günümüzde yörüngedeki milyonlarca enkaz parçası geçmişte gerçekleşen 'parçalanma olaylarının' sonucudur. Bugüne kadar bilinen yaklaşık 550 olay sonrası oluşan büyük enkaz yapıları itiş gücüyle meydana gelenlerdir. Bir uydu veya roket gövdesinde kalan patlayıcılar enerji patlamalarına neden olabilir. Bu nedenle uluslararası enkaz azaltma yönergeleri görevi biten uyduların 'pasifleştirilmesi' gerektiğini belirtir. Örneğin yakıt depolarını ve pillerini boşaltmak. Son 20 yılda gözlenen ortalama parçalanma sayısı yılda 12.5 olayla sabitlenmiştir. Hangi tür olayların bu sayıya dahil edildiğine bakarak sayı yılda 0.3 oranında değişebilir. Oluşan enkazın ömrü hesaba katılırsa ve açıklanamayan ve sistematik bir olay zinciri varsa hariç tutulabilir. Bu türden büyük çevresel etkiye sahip birçok enkazın oluşum sebebi ise önceden kullanılan bir tasarımın tekrarlanmasından kaynaklanmaktadır. Etkili önlemlerle bu tür olayların sayısı hızla azaltılabilir. Gelecek Tehlike Altında Bugün yörüngedeki enkaz cisimlerinin büyük kısmı, sadece birkaç 'parçalanma olayından' yani 2009'da Cosmos-2251 ve İridyum 33 uyduları arasındaki çarpışmadan ve 2007'deki Fengyun 1C'nin kasıtlı patlatılmasından oluşmuştur. Daha alçak yörüngelerdeki uydular bu cisimlerle karşılaşabilir. Bu noktada hayati çözüm ise görevdeki uyduların yolu üzerindeki enkazlarla çarpışmasını önlemektir. ESA, yörüngedeki uydu sayısı artarken bu tür çarpışmaların önüne nasıl geçileceğini saptayacak otomatik bir sistem üzerinde çalışmaktadır."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/eski-bir-kure-m4/", "text": "Hubble Uzay Teleskopu'nun elde ettiği bu köpüklü görüntü, M4 olarak bilinen küresel yıldız kümesinin merkezini gösteriyor. Hubble, bunun gibi nükleer fırını andıran birçok küresel küme gözlemiştir. M4 bizden 7200 ışık yılı uzaklıktadır. Onbinlerce yıldızdan oluşan küme ayrıca birçok beyaz cüceye de ev sahipliği yapmaktadır. Hubble kümede ayrıca Temmuz 2003'te PSR B1620-26b adlı 2,5 Jüpiter kütlesinde bir gezegen keşfetmişti. Gezegen 13 milyar yıl -Güneş Sistemi yaşının neredeyse 3 katı!- yaşındadır. Gezegen bir beyaz cüce ve bir atarcanın oluşturduğu ikili bir yıldız sistemi çevresinde dolanmakta olduğundan dikkatleri üzerine çekmiştir. Küçük bir dürbünle bile M4'ü görebilirsiniz. Küme, Akrep takımyıldızının turuncu-kırmızımsı renkte parlayan Antares'in yakınında bulunmaktadır. Elbette elinizdeki dürbün ya da teleskopla, Hubble'ınki gibi net bir görüntü değil ancak bulanık bir nesne şeklinde görebilirsiniz."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/eski-dostumuz-erboga-aya-yeni-bakis/", "text": "1999 yılında fırlatılan Chandra X-Işını Gözlemevi'nin ilk hedeflerinden biri de Erboğa A gökadasıydı. Dünya'dan uzaklığı 12 milyon ışık yılı olan gökada merkezinde devasa jet akımları yayan süper kütleli karadelik barındırır. O zamandan bu yana Chandra, gökadayla ilgili daha fazla veri toplamak için çalıştı. Böylece gökada arkadaşımızın son dijital görüntüsünü sunarak gökbilimin hizmetine sundu. Erboğa A'nın bu yeni görüntüsü 1999 ile 2012 yılları arasında toplamda dokuz buçuk günlük gözlem süresiyle elde edildi. Görüntüdeki kırmızı renk düşük, yeşil renk orta ve mavi renk yüksek enerjli X-ışını yayılımını gösterir. Erboğa A'nın önceki görüntülerinde de olduğu gibi burada da merkezdeki süper kütleli karadelikten yayılan muazzam enerjili jet akımı görülüyor, sanki gökadayı sarmış bir kemer gibi. Gökbilimciler bu farklılığın altında Erboğa A ile milyonlarca yıl önce çarpışan eski bir küçük gökadanın çarpışmasının yattığını düşünüyor. Chandra'nın geniş arşivindeki Erboğa A verileri gökadayı çalışan bilim insanlarının bilimsel araştırmalarına gerekli altyapıyı hazırlıyor. Örneğin araştırmacılar bu verilerle 2013 yılında Erboğa A'da noktasal bir X-ışını kaynağı tespit etti. Bu kaynak, biri eşinden madde çalan nötron yıldızı ya da karadelik olan çiftten kaynaklanıyor. Nötron yıldızı ya da karadelikler büyük kütleli yıldızların çökmesiyle oluşur. Böyle bir cismin oluşması için ya Güneş'in iki katından biraz küçük büyüklükte olması ya da beş Güneş kütlesinde olması gerekiyor. Ancak böyle büyük bir yıldızın sonu nötron yıldızı ya da karadelik olabiliyor. Bilim insanları iki Güneş kütlesindeki bir yıldızın nötron yıldızı olabileceğini öngörürken bunun üst sınırını henüz belirleyemiyor. Buna karşılık küçük karadelikler beş güneş kütlesindedir. Yani arada henüz belirlenemeyen bir boş kütle sınırı bulunuyor. Yıldız kütleleriyle ilgili verilerle nötron yıldızı ile karadeliğin oluşması için gerekli sınır şartı belirlenebilir. Nötron yıldızları ile karadeliklerin oluşması için gerekli kütleler arasındaki farka ait Samanyolu'nda da gözlemler yapılmasına karşılık Erboğa A sonuçları ilk ipuçlarını sunuyor. Buna göre yıldızın çöküş hızını belirleyen bazı süpernova tipleri sonucu etkiliyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/eski-yildizda-bolca-oksijen-kesfedildi/", "text": "Bilinen en yaşlı ve dolayısıyla temel maddesini tüketmiş yıldızlardan birinin atmosferinde bol miktarda oksijen olduğu belirlendi. Gökbilimcilerin ilkel yıldız sınıfında değerlendirdiği yıldızın kimyasal yapısı Büyük Patlamadan sonra doğan ilk yıldızlarda elementlerin nasıl oluştuğu hakkında ipuçları veriyor. Yıldız J0815+4729 adıyla bilinmektedir. Çalışma Kaliforniya San Diego Üniversitesi, Astrofisica de Canarias Enstitüsü ve Cambridge Üniversitesinden oluşan uluslararası bir ekip tarafından gerçekleştirildi. Keck Gözlemevinden John O'Meara: Bu oldukça heyecan verici. Kozmik bahçemizdeki yıldızlara bakarak evrenin ilk zamanlarını anlamaya çalışıyoruz. Genç evrende oksijen ve diğer elementlerin ortaya çıkışını anlamak için bunun gibi çok sayıda gözlem yapılması şart diyor. Dünyadaki tüm yaşam formları için, solunumun ve karbonhidratın temel yapıtaşı olan oksijen, hidrojen ve helyumdan sonra evrende en çok bulunan üçüncü elementtir. Aynı zamanda Dünya kabuğunun ana elementidir. Erken evrende ise oksijen yoktu, yaklaşık 10 Güneş kütleli büyük yıldızların çekirdeğinde nükleer füzyon yoluyla oluşur. Oksijen ve diğer elementlerin erken dönemdeki üretimini anlamak için ilkel yıldızlara bakmak gerekir. Bizden 5000 ışık yılı uzaklıktaki, Vaşak takımyıldızındaki J0815+4729 böyle bir yıldızdır. Çalışma ekibinden Kaliforniya San Diego Üniversitesinden astrofizikçi Adam Burgasser: Bunun gibi yıldızlara Halo yıldızlar adı verilir. Bu yıldız Güneş'in bulunduğu disk üzerinde değil, Samanyolu'nu saran küresel disk üzerinde yer almaktadır diyor. Ekip üyesi Jonay Gonzalez Hernandez ise bu yıldızın başka yıldızların süpernova patlamasıyla dışarı atılan ve üzerine gelen malzemeyi topladığını belirtiyor. Güneş sonradan oluşmuş bir yıldızdır. Güneş ve komşu yıldızları daha önce var olan başka bir yıldızın patlaması ile oluşmuştur. Bu bilgi Güneş'teki elementlerin dağılımından kaynaklanır. Örneğin bir antik yıldızdaki karbon, azot, oksijen, kalsiyum, demir gibi elementler Güneş'e göre milyonda bir oranındadır. J0815+4729 gibi Halo yıldızları gökbilimcilerin evrenin ilk dönemlerinde gerçekleşen element üretimine yönelik gözlem yapılmasını sağlayan eski yıldızlardan biridir."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/eskiden-suyla-dolu-olan-mars-krateri/", "text": "Avrupa Uzay Ajansı'nın Mars Express uzay aracından alınan görüntüde çarpışma sonrasında oluşan küçük bir kraterde geçmişte su olduğu ve gezegende sert rüzgarların estiği yönünde kanıtları gösterdi. Schiaparelli krateri olarak bilinen krater Mars ekvatorunun doğusundaki 460 km'lik Terra Meridiani havzasında bulunuyor. Krater adını İtalyan gökbilimci Giovanni Schiaparelli (1835-1910)'den almıştır. Schiaparelli daha çok Merkür ve Venüs ile ilgilenmesine karşılık yaptığı Mars gözlemleriyle ün kazanmıştır. 1877 yılında Mars'ın Dünya'ya yakın konumda bulunduğu sırada Schiaparelli Mars'ı gözleyerek harita çizmeye çalıştı. Bu sırada gezegenin koyu kırmızı yüzeyinde bulunan birkaç düz ve karanlık çizgiyi fark etti. Bunları doğal olarak oluşmuş su kanalları olarak yorumlayarak bunları tanımlamak için İtalyanca 'canali' kelimesini kullandı. Ancak diğer gökbilimciler bunların suni sulama kanalları, birkaç gökbilimci de ulaşım yolları olduğunu ve akıllı Marslılar tarafından yapılmış olabileceğini ileri sürdüler. Artık biliyoruz ki Schiaparelli haklıydı. Bir farkla: elindeki küçük teleskopla bunların suyla dolu kanlar olduğunu belirtmişti. Yine de bu kanalların bir zamanlar suyla dolu olduğuna ilişkin kesin bir kanıtımız yok. 15 Temmuz 2010'da Mars Express bölgenin yüksek çözünürlükteki görüntülerini yolladı. Görüntü havzanın kuzeybatısındaki kraterin içini ve çevresindeki dağlık bölgenin küçük bir kısmını gösteriyor. Kraterde bir zamanlar bulunan suyla ilişkin kanıtlar ise kraterin dibindeki koyu çökeltiden anlaşılıyor. Schiaparelli'nin içi çarpışma etkisiyle yukarı doğru püskürdü ve jeolojik zaman sürecinde zamanla akan lav ve su nedeniyle düz bir ovayı oluşturdu. Krater boyunca görülen küçük kraterler ise kısmen suyun altında oluştu. Küçük kraterlerin içindeki çökelti benzeri yapı bu bölgede bir zamanlar su olduğunu gösteriyor. Kraterlerin kenarlarındaki duvarlar ise rüzgarların etkisiyle zaman içerisinde oluşmuştur. Kaynak: ESA 2 Yorumlar sizinde dediğiniz gibi geçmişte sıvı su vardı.şimdilik bu suyun büyük bir kısmı buz halinde marsın kutuplarında.en can alıcı soru peki marsa ne oldu?? Mars'ta geçmişte var olan su,orada yaşamın da var olduğu tezini güçlendiriyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/eso-dev-yildizin-hayaletini-yakaladi/", "text": "Ürkütücü bir örümcek ağı, esrarlı ejderhalar ya da hayaletlerin ipliksi izleri mi? Vela süpernova kalıntısının bu görüntüsünde siz ne görüyorsunuz? Dev yıldızın bu güzel renklerle bezenmiş hayali kalıntılarının inanılmaz ayrıntıları Avrupa Güney Gözlemevinin Şili'deki Paranal yerleşkesinde bulunan VLT Tarama Teleskobu ile alınmıştır. Pembe ve turuncu bulutlardan oluşan ipliksi yapıların tümü büyük kütleli yıldızın yaklaşık 11,000 yıl önce güçlü bir patlama ile yaşamının sona ermesiyle geride kalmıştır. En büyük kütleli yıldızlar yaşamlarının sonuna ulaştıklarında süpernova denilen bir patlama evresinden geçerler. Bu patlamalar çevredeki gaz boyunca ilerleyerek onları sıkıştıran şok dalgalarına ve sonrasında karmaşık ipliksi-benzeri yapıların oluşmasına neden olur. Yayılan enerji gazdan filizleri ısıtarak bu görüntüde olduğu gibi parlamalarını sağlar. Bu 554-milyon piksellik görüntüde güney yarımküre takım yıldızlarından Yelken'in adını alan Vela süpernova kalıntısının oldukça ayrıntılı bir hali yer almaktadır. Buradaki tüm alana dokuz tane Dolunay yerleştirebilirsiniz, bulutun tamamı ise daha büyüktür. Dünya'dan sadece 800 ışık-yılı uzaklığı ile bu heyecan verici süpernova kalıntısı bize bilinen en yakın olanlardan biridir. Patlama sırasında yıldızın en dış katmanları çevredeki gaza doğru atılarak burada gördüğümüz olağanüstü ipliksi yapıları oluşturur. Yıldızdan geriye kalansa birleşerek nötronları oluşturmaya zorlanan proton ve elektronlardan oluşan aşırı yoğun bir küredir bir nötron yıldızı. Bu görüntünün sol üstünde ve hafif dışarıda kalan Vela kalıntısındaki nötron yıldızı kendi ekseni etrafında saniyede 10 kezden fazla olan dönme hızıyla bir atarca haline gelmiştir. Bu görüntü ESO'nun Şili'deki Paranal Gözlemevinde bulunan VLT Tarama Teleskobu üzerindeki geniş alan kamerası OmegaCAM ile alınmış olan gözlemlerden oluşan bir mozaiktir. 268-milyon piksellik kamera farklı renklerdeki ışığın geçişine izin veren birçok filtre ile görüntü alabilmektedir. Vela kalıntısının bu özel görüntüsünde mor, mavi, yeşil ve kırmızı tonları temsil edilen dört farklı filtre kullanılmıştır. VST'yi İtalya Ulusal Astrofizik Enstitüsü sahiplenmiş olup, 2,6-metrelik aynasıyla geceleyin gökyüzünü görünür ışıkta taramaya adanmış en büyük teleskoplardan biridir. Bu görüntü böyle bir taramaya örnektir: VST Güney Gökküresi Gökada Düzlemi ve Merkezi Fotometrik H Taraması . Yedi yıldan uzun bir süredir devam eden bu tarama ile ev sahibi gökadamızın hatırı sayılır bir kısmı görüntülenmiş olup, gökbilimcilerin yıldızların oluşumu, evrimleri ve sonunda ölümlerini daha iyi anlamaları sağlanmaktadır. Arif Solmaz, Çağ Üniversitesi Uzay Gözlem ve Araştırma Merkezi, Mersin"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/eso-teleskobu-en-yakin-kara-delik-ciftini-ortaya-cikardi/", "text": "Avrupa Güney Gözlemevi'nin Çok Büyük Teleskobunu kullanan gökbilimciler şimdiye kadar gözlenmiş olan en yakın süper kütleli kara delik çiftini ortaya çıkardı. İki nesne ayrıca daha önce bulunan süper kütleli diğer tüm kara delik çiftlerinden daha küçük bir ayrıklığa sahip. Kova takım yıldızı doğrultusundaki NGC 7727 gökadasında bulunan süper kütleli kara delik çifti Dünya'dan yaklaşık 89 milyon ışık yılı uzaklıktadır. Bu her ne kadar uzak gibi görünse de önceki kayıt olan 470 milyon ışık yılını epey bir farkla geçmektedir; bu sayede yeni bulunan süper kütleli kara delik çifti bize en yakın konumda bulunmaktadır. Süper kütleli kara delikler büyük gökadaların merkezlerinde gizlenmekte olup, böyle gökadaların birleşmeleri sonucunda kara delikler de çarpışma rotasına girmektedir. NGC 7727'deki çift 1600 ışık yılı ile iki süper kütleli kara delik arasındaki en küçük mesafe rekorunu elde etmiştir. İlk kez birbirlerine bu kadar yakın konumda iki süper kütleli kara delik çifti buluyoruz, diyor sonuçları bugün Astronomy & Astrophysics'te çevrimiçi olarak yayımlanan çalışmayı yürüten, Fransa Strasbourg Gözlemevi'nden gökbilimci Karina Voggel. Kara delikler arasındaki bu kısa mesafe ve hareket hızları bunların önümüzdeki 250 milyon yıl içinde birleşerek dev bir kara deliğe dönüşeceklerine işaret ediyor, diye ekliyor, Avustralya, Queensland Üniversitesi'nden eş-yazar Holger Baumgardt. Bu türden kara deliklerin birleşmesi evrendeki en büyük kütleli kara deliklerin nasıl oluştuklarını açıklayabilir. Voggel ve ekibi kara deliklerin çevresindeki yıldızların hareketlerine olan çekimsel etkilerini inceleyerek iki nesnenin kütlelerini belirleyebildi. NGC 7727'nin merkezinde bulunan büyük kara deliğin kütlesi Güneş'in neredeyse 154 milyon katıyken, küçük olanın 6,3 milyon güneş kütlesinde olduğu bulundu. Bir süper kütleli kara delik çifti için kütle ölçüm işlemi ilk kez bu şekilde yapılıyor. Bu başarı sistemin Dünya'ya olan yakınlığı ve ekibin Şili'deki Paranal Gözlemevi'nde bulunan ESO'nun VLT'si üzerindeki MUSE aygıtı ile yaptığı ayrıntılı gözlemler sayesinde mümkün olabilmiştir. NASA/ESA Hubble Uzay Teleskobu ile sağlanan ilave veriler ve MUSE ile kütle ölçümü NGC 7727'deki nesnelerin gerçekten süper kütleli kara delikler olduğunu göstermiştir. Gökbilimciler daha önce gökadanın iki kara deliğe ev sahipliği yaptığından şüphelenmiş ancak yakın çevrelerinden yayılan yüksek enerjili bir ışıma göremediğimiz için, şimdiye kadar varlıklarını onaylama şansları olmamıştı. Bulgularımız orada bir yerlerde çok daha fazla gökada birleşmeleri kalıntısı olduğuna işaret ediyor ve bunlar halen keşfedilmeyi bekleyen çok sayıda gizli kara delikleri içeriyor olabilir, diyor Voggel. Yakın Evren'deki bilinen toplam süper kütleli kara delik sayısı % 30 kadar artabilir. Bu on yılın sonunda Şili'deki Atacama Çölü'nde gözlemlerine başlayacak olan ESO'nun Aşırı Büyük Teleskobu ile gizli kalmış süper kütleli benzer kara delik çiftlerinin araştırılması ile sayılarında büyük bir artış bekleniyor. Bir süper kütleli kara delik çiftinin bu tespiti sadece bir başlangıç, diyor eş-yazar ESO Şili'de gökbilimci ve ESO Paranal Bilimsel Operasyonlar Sorumlusu Steffen Mieske. ELT üzerindeki HARMONI aygıtı ile bunun gibi tespitleri şu an mümkün olanın çok ötesinde gerçekleştirebileceğiz. ESO'nun ELT'si bu nesnelerin anlaşılmasında tamamlayıcı olacak."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/eso-teleskobu-super-kutleli-karadelik-agina-takilan-gokadalari-ortaya-cikardi/", "text": "Gökbilimciler ESO'nun Çok Büyük Teleskopunun yardımıyla evrenin henüz bir milyar yıl yaşına ulaşmadığı dönemde, altı gökadanın bir süper-kütleli karadelik etrafında dolandığını buldu. Büyük Patlamadan hemen sonra ilk kez görülen bu yakın gruplaşma ile elde edilen bulgular, bir tanesi de Samanyolu'nun merkezinde bulunan süper-kütleli karadeliklerin nasıl oluştukları ve nasıl bu kadar hızla büyüdüklerinin daha iyi anlaşılmasına yardımcı olacak. Bu araştırma temel olarak en zorlayıcı astronomik nesnelerden bazıları olan erken evrendeki süper-kütleli karadelikleri anlamak amacıyla gerçekleştirildi. Bunlar uç sistemler olmakla birlikte şimdiye kadar varlıklarına dair iyi bir açıklamamız olmadı, diyor sonuçları bugün Astronomy & Astrophysics Letters'da yayımlanan araştırmayı yürüten, İtalya, Bologna Ulusal Astrofizik Enstitüsü'nde gökbilimci Marco Mignoli. ESO'nun VLT'si ile yapılan yeni gözlemler tümü Samanyolu'nun boyutlarının 300 katı olan bir kozmik örümcek ağı şeklindeki gazın içinde bulunan bir süper-kütleli karadeliğin etrafını çevreleyen gökadaları ortaya çıkardı. Kozmik ağ iplikçikleri örümcek ağının ipliğine benziyor, diye açıklıyor Mignoli. Gökadalar iplikçiklerin kesiştikleri yerde oluşur ve büyürler, gaz akışları iplikçikler boyunca iletilir ve hem gökadaları hem de merkezdeki süper-kütleli karadeliği besler. Bir milyar güneş kütleli karadeliğiyle bu geniş ağ-benzeri yapıdan gelen ışık, evrenin sadece 0.9 milyar yaşında olduğu zamandan geliyor. Çalışmamız Büyük Patlamadan bu kadar kısa süre sonra, görece çok sayıda olmasına rağmen böyle aşırı nesnelerin oluşumu ve gelişimine dair henüz tamamlanmayan büyük bulmacaya önemli bir parça ekliyor, diyor karadeliklere atıfta bulunan yine INAF'ta gökbilimci eş-yazar Roberto Gilli. İlk oluşan yıldızların çarpışmasıyla ortaya çıktığı düşünülen ilk karadeliklerin, evrenin 0.9 milyar yıllık yaşında bir milyar güneş kütlesine ulaşması için epey hızlı büyümeleri gerekiyordu. Ancak gökbilimciler bu kadar kısa bir sürede böylesine büyük boyutlara ulaşan bu nesneler için gerekli karadelik yakıtının ne kadar olacağını açıklamakta oldukça zorlanıyordu. Yeni bulunan yapılar olası bir açıklamayı getirdi: örümcek ağı ve bunun içindeki gökadalar merkezi karadeliği beslemeye ve onun kısa sürede süper-kütleli bir deve dönüşmesine yetecek kadar gaz içeriyor. Peki bu dev ağ-benzeri yapılar nasıl oluştu? Gökbilimciler gizemli karanlık maddenin dev halelerinin anahtar olduğunu düşünüyor. Görünmez maddenin bu büyük bölgelerinin erken evrende çok miktarda gazı topladığı düşünülüyor; gaz ve görünmez karanlık madde birlikte ağ-benzeri yapıları oluşturuyor ve buralarda gökadalar ile karadelikler evrimleşebiliyor. Bulgularımız en uzak ve en büyük kütleli karadeliklerin büyük ölçekli yapılardaki yine büyük kütleye sahip karanlık madde haleleri içinde oluştuğu ve daha önceden bu tür yapıların tespit edilememesinin gözlemsel sınırlamalar nedeniyle olduğu fikrini desteklemektedir, diyor yine eş-yazar ABD, Baltimore Johns Hopkins Üniversitesinden Colin Norman. Yeni tespit edilen gökadalar şu anki teleskopların gözleyebileceği en sönüklerden bazılarıdır. Bu keşif için ESO'nun VLT'sini de içeren en büyük optik teleskoplarla saatlerce gözlem zamanı gerekmektedir. Ekip Şili'deki Atacama Çölünde yer alan ESO'nun Paranal Gözlemevindeki VLT üzerinde bulunan MUSE ve FORS2 aygıtlarını kullanılarak altı gökadadan dördünün karadelikle bağlantısını ortaya çıkardı. Henüz sadece buzdağının tepesini gördüğümüze inanıyoruz ve bu süper-kütleli karadeliğin etrafında keşfedilen birkaç karadelik ise en parlak olanları, diyor eş-yazar İtalya, Torino INAF'tan gökbilimci Barbara Balmaverde. Bu sonuçlar süper-kütleli karadeliklerin ve büyük ölçekli kozmik yapıların nasıl oluştukları ve evrimleştikleri hakkındaki anlayışımıza katkı sağlayacak. Halen Şili'de inşası devam eden ESO'nun Aşırı Büyük Teleskobu güçlü aygıtlarını kullanarak erken evrendeki büyük kütleli karadeliklerin etrafındaki çok daha sönük gökadaları gözleyerek bu araştırmayı devam ettirecek. Arif Solmaz, Çağ Üniversitesi Uzay Gözlem ve Araştırma Merkezi, Mersin"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/eso-teleskoplari-kutle-cekimsel-dalga-kaynagindan-ilk-isigi-gozledi/", "text": "Uzaya altın ve platin saçan birleşen nötron yıldızları ESO'nun Şili'de bulunan teleskopları ilk kez bir kütle çekimsel dalga kaynağının görünür ışıktaki karşılığını tespit etti. Bu tarihi gözlemlere göre gözlenen bu eşsiz nesne iki nötron yıldızının birleşmesinin sonucu. Bu şekildeki şiddetli birleşme olayları kilonovalar denilen uzun süreli olaylar evrene altın ve platin gibi ağır elementler saçmaktadır. Bu keşif, çok sayıda makale şeklinde Nature ve diğer dergilerde yayımlanmış olup, kısa süreli gama-ışını patlamalarının arkasındaki nedenin nötron yıldızlarının birleşmesi olduğuna dair en güçlü kanıtları sağlamaktadır. Gökbilimciler küresel işbirliği çabaları ve ESO ile dünya genelindeki diğer tesislerin hızlı tepkileri sayesinde ilk kez aynı olaydan hem kütle çekimsel dalgaları hem de ışığı gözleyebildi. 17 Ağustos 2017 tarihinde NSF'nin Amerika'daki Lazer Girişimölçer Kütçekimsel-Dalga Gözlemevi , İtalya'da bulunan Virgo Girişimölçeri ile birlikte çalışarak Yeryüzü'ne ulaşan kütleçekim dalgalarını tespit etti. Şimdiye kadar yapılan beşinci kayıt olan bu olay, GW170817 olarak isimlendirildi. Yaklaşık iki saniye sonra, uzayda bulunan iki gözlemevi, NASA'nın Fermi Gama-ışın Uzay teleskopu ve ESA'nın Uluslararası Gama-ışını Astrofizik Laboratuvarı , gökyüzünün aynı bölgesinden kısa süreli bir gama-ışını patlaması tespiti gerçekleştirdi. LIGO-Virgo gözlemevi ağı, kaynağı içerisine yüzlerce dolunay ve milyonlarca yıldız alacak, güney gökküresindeki geniş bir bölgede konumladı . Şili'de gece başladığında birçok teleskop gökyüzünde bu bölgeyi inceleyerek, yeni kaynakları arıyordu. Bunlar arasında ESO'nun Paranal Gözlemevindeki Görünür ve Kırmızı-ötesi Gökbilim Tarama Teleskopu ve VLT Tarama teleskopu ile, ESO'nun La Silla Gözlemevindeki İtalyan Hızlı Göz Kundağı teleskopu, Las Cumbres Gözlemevindeki LCO 0.4-metrelik teleskop ve Cerro Tololo Ortak-Amerikan Gözlemevindeki Amerikan DECCam bulunmaktaydı. Swope 1-metrelik teleskopu yeni ışık-kaynağı noktasını ilk duyuran gözlemi gerçekleştirdi. Su yılanı takımyıldızındaki merceksi gökada NGC 4993'e oldukça yakın bir bölgede görülen kaynağın yerini, ardından VISTA teleskopu neredeyse aynı zamanda kırmızı-ötesi dalgaboyunda belirledi. Gecenin ilerleyen saatlerinde Hawaii adasındaki teleskoplar Pan-STARRS ve Subaru'da hızla gelişen olayı izleyerek kaydettiler. Yeni bir çağın başlangıcına şahit olma şansı bir bilimci için nadir gerçekleşen olaylardan biridir, diyor İtalya'daki INAF'tan gökbilimci ve Nature makalelerinden birinin yazarı gökbilimci Elena Pian. O anlardan birindeyiz! ESO'nun başlattığı şimdiye kadarki en büyük fırsat hedefi gözlem kampanyasına ESO ve ESO-ortağı birçok kurumun teleskopları katılarak, nesnenin tespitini takip eden haftalarda gözlemler gerçekleştirildi . ESO'nun Çok Büyük teleskopu , Yeni Teknoloji teleskopu , VST, MPG/ESO 2.2-metrelik teleskop ve Atacama Büyük Milimetre/milimetre-altı Dizgesi hep birlikte olayı ve sonrasındaki etkilerini geniş bir dalgaboyu aralığında gözledi. Aralarında NASA/ESA Hubble Uzay teleskopunun da yer aldığı dünya genelinde yaklaşık 70 gözlemevi olayı takip ederek gözlemler yaptı. Hem kütle çekim dalgası verileri hem de diğer gözlemlere göre GW170817'nin uzaklığı NGC 4993 ile aynı, yani Yeryüzü'nden yaklaşık 130 milyon ışık-yılı uzaklıkta. Bu, kaynağı şimdiye kadar gözlenmiş olan hem en yakın kütleçekim dalgası olayı, hem de en yakın gama-ışın patlaması kaynaklarından biri yapmaktadır . Uzay-zamandaki dalgalanmalar olarak bilinen kütleçekim dalgaları hareket halindeki kütleler tarafından oluşturulmakta ve sadece en yoğun, çok büyük kütleli nesnelerin hızlarındaki ani değişimlerde ortaya çıkanları tespit edilebilmektedir. Buna benzer bir olay nötron yıldızlarının birleşmesi olup, bunlar yüksek-kütleli yıldızların süpernova patlamalarından geride kalan, kendi içlerine çökmüş, aşırı yoğun çekirdeklerdir . Bu birleşme olayları kısa süreli gama-ışın patlamaları için öne sürülen en güçlü hipotezdir. Bu tür bir olaydan sonra tipik bir novadan 1000 kat daha parlak olan kilonova olarak bilinen bir patlama olayının gerçekleşmesi bekleniyor. GW170817'ye ait hem kütleçekim dalgaları hem de hem de gama ışınlarının neredeyse eş-zamanlı gerçekleştirilen tespitleri ümitleri yeşerterek, aslında nesnenin uzun süredir aranan bir kilonova olduğunu gösterdi ve ESO tesisleri ile yapılan gözlemler de teorik tahminlere oldukça yakın dikkat çekici özelliklerini ortaya çıkardı. Kilonovalar 30 yıldan uzun bir süre önce önerilmiş olsa da, ilk onaylanmış gözlemi bu oldu. İki nötron yıldızının birleşmesinden sonra hızla genişleyen bir patlamayla radyoaktif ağır kimyasallardan oluşan elementler ışık-hızının beşte biri hızında kilonovayı terk etti. Takip eden birkaç gün içinde kilonavanın rengi, gözlenen diğer tüm yıldız patlaması türlerinden daha hızlı bir şekilde, maviden kırmızıya dönüştü. Ekranlarımızda tayf görülmeye başladığında, bunun şimdiye kadar gördüğüm en acayip kısa süreli olay olduğunun farkına vardım, diyor genişletilmiş ESO Tayfsal Kısa Süreli Nesne Taraması gözlem programının bir parçası olarak ESO'nun NTT teleskopu ile gözlemleri yürüten Stephen Smartt. Şimdiye kadar böyle bir şey görmedim. Diğer ekiplerin verileri ile birlikte, aldığımız veriler, bunun bir süpernova ya da ön tarafta bulunan bir değişen yıldız olmadığını, fakat oldukça dikkat çekici başka bir şey olduğunu herkese kanıtlıyordu. ePESSTO ve VTL üzerindeki X-shooter aygıtı, sezyum ve tellür varlığının nötron yıldızı birleşmesinden atıldığını göstermektedir. Bu ve diğer ağır elementler, nötron yıldızı birleşmesinde üretilerek, olayı takiben oluşan kilonova ile uzaya fırlatılmaktadır. Bu gözlemler, demirden ağır elementlerin oluşumunu, şimdiye kadar sadece teorik olarak önerilen ve r-süreci çekirdek birleşmesi olarak bilinen, yüksek-yoğunluğa sahip yıldızsal nesnelerde gerçekleşen çekirdek birleşmeleriyle meydana geldiğini belirtmektedir. Elde edilen veriler teoriyle inanılmaz şekilde uyum sağlıyor. Bu teorisyenler için bir zafer, LIGO-VIRGO olaylarının kesinlikle gerçek bir doğrulaması ve böyle hayret verici bir kilonova veri setine sahip olmak ESO için büyük bir ilerlemedir, diye ekliyor Nature Gökbilim makalelerinden birinin başyazarı Stefano Covino. ESO'nun gücü büyük ve karmaşık gökbilim projeleri ile başa çıkabilecek ve acil durumlu olaylarda, hemen harekete geçebilecek geniş bir aralıkta teleskop ve aygıtlara sahip olmasında yatıyor. Artık çoklu-dalgaboyu gökbiliminde yeni bir çağa başlıyoruz! diye ekliyor makalelerden birinin başyazarı Andrew Levan. Notlar LIGO Virgo tespiti ile kaynağın alanı gökyüzünde yaklaşık 35 derece kareye kadar saptanmış oldu. Gökada sadece Ağustos akşamlarında gözlenebilirdi, sonrasında Güneş'e çok yakın olduğundan Eylül ayında gözlenemedi. Gözlemler VLT tesisindeki Birim Teleskop 2 (UT2) üzerindeki X-shooter tayfçekeri; Birim Teleskop 1 (UT1) üzerindeki Odak Daraltıcı ve Düşük Dağılımlı Tayfçeker 2 (FORS2) ve Nasmyth Uyarlamalı Optik Sistemi Yakın Kırmızı-Ötesi Görüntüleyici ve Tayfçeker ; Birim Teleskop 3 (UT3) üzerindeki Görünür Çoklu-Nesne Tayfçekeri ve VLT orta-Kırmızı-Ötesi Görüntüleyici ve Tayfçeker ve Birim Teleskop 4 (UT4) üzerindeki Çoklu Birim Tayf Kaşifi ve Yüksek Duyarlıklı Geniş-alan K-Bant Görüntüleyici ile yapılmıştır. VST'de OmegaCAM ve VISTA'da VISTA Kırmızı-ötesi Kamera kullanılmıştır. ePESSTO programı kapsamında NTT'nin görünür ışık tayfları ESO Sönük Nesne Tayfçekeri ve Kamerası 2 (EFOSC2) ve kırmızı-ötesi tayfları ISAAC'in Oğlu tayfçekeri ile alınmıştır. MPG/ESO 2.2-metrelik teleskop gözlemleri ise Gama-Işın Patlaması Optik/Kırmızı-ötesi Dedektörü ile yapılmıştır. Yeryüzü ile nötron yıldızı arasındaki 130 milyon ışık-yılı değerindeki görece küçük olan mesafe gözlemleri mümkün hale getirmiştir. Çünkü ilk dört kütleçekimsel dalga tespitindeki olaylar olan birleşen karadeliklere göre, birleşen nötron yıldızları daha zayıf kütleçekim dalgaları oluşturmaktadırlar. Bir çift sistemde bir nötron yıldızı diğeri etrafında dolandığı esnada kütle çekim dalgası yayarak enerji kaybederler. Yıldızlar yakınlaşmaya devam ederek sonunda bir araya gelirler ve yıldızsal kalıntılarının bir kısmı Einstein'ın ünlü E=mc eşitliğinde açıklandığı gibi kütle çekim dalgaları şeklinde şiddetli bir patlamayla enerjiye dönüşür. ESO-Türkiye"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/eso-teleskopu-gezegen-olusumunu-goruntuledi/", "text": "Kıvrımlar Gezegene İşaret Ediyor Avrupa Güney Gözlemevi'nin Çok Büyük Teleskopu ile yapılan gözlemler doğmakta olan bir yıldız sistemine dair izleri ortaya çıkardı. Genç yıldız AB Arabacı etrafında gökbilimciler tarafından tespit edilen yoğun gaz ve toz diskindeki belirgin sarmal yapı oluşmakta olan bir gezegenin yerini gösteriyor. Gözlenen bu özellik ortaya çıkan bir bebek gezegenin doğrudan ilk kanıtı olabilir. Şimdiye kadar binlerce ötegezegen tespit edildi, ancak nasıl oluştukları çok az biliniyor, diyor Fransa, PSL Üniversitesi, Paris Gözlemevinden çalışmayı yürüten Anthony Boccaletti. Gökbilimciler gezegenlerin AB Arabacı gibi genç yıldızları çevreleyen tozlu disklerin içinde, bir araya gelen soğuk gaz ve toz yığını şeklinde doğduklarını biliyor. Sonuçları Astronomy & Astrophysics'te yayımlanan, VLT ile yapılan yeni gözlemler bilim insanlarının bu süreci daha iyi anlamaları için önemli ipuçları sunuyor. Gezegenlerin tam olarak oluşma anını yakalamak için çok genç sistemleri gözlemeliyiz, diyor Boccaletti. Ancak gökbilimciler şimdiye kadar bir bebek gezegenin genç disklerde oluşmaya başladığı yerin yeterince net ve derin görüntülerini elde edememişlerdi. Yeni görüntüler Dünya'dan 520 ışık-yılı uzaklıkta, Arabacı takımyıldızı doğrultusunda yer alan AB Arabacı etrafındaki dikkat çekici toz ve gaz sarmalını gösteriyor. Bu şekildeki sarmallar bebek gezegenlerin varlığına işaret ediyor, bunlar gazı 'tekmeleyerek', diskte, göldeki bir teknenin yaptığı gibi dalga şeklinde kargaşa oluşturur diye açıklıyor çalışmaya katılan, Fransa Bordeaux Astrofizik Laboratuvarı'ndan Emmanuel Di Folco. Gezegen yıldızın etrafında döndükçe bu şekil giderek sarmal bir kola dönüşür. AB Arabacı'nın yeni görüntüsünde merkeze yakın çok parlak sarı renkte görülen kıvrımlar aslında yıldızdan Güneş Neptün arasındaki mesafe kadar uzaktalar ve ekibe göre gezegenin oluştuğu bölge burası olabilir. AB Arabacı sisteminin gözlemleri birkaç yıl önce ESO'nun ortağı olduğu Atacama Büyük Milimetre/milimetre-altı Dizgesi ile yapıldı ve yıldızın etrafında devam etmekte olan gezegen oluşumuna dair ilk ipuçlarını sağladı. Bilim insanları ALMA görüntülerinde yıldızın yakın çevresindeki diskin iç kısımlarındaki gazda iki sarmal kol tespit ettiler. Sonrasında 2019 ve 2020 başlarında Boccaletti ile Fransa, Tayvan, ABD ve Belçika'dan bir grup gökbilimci ESO'nun Şili'de bulunan VLT'si üzerindeki SPHERE aygıtını daha net görüntüler elde etmek üzere yıldıza yönlendirdi. Böylece SPHERE ile AB Arabacı sisteminin şimdiye kadarki en net görüntüleri elde edildi. SPHERE'in güçlü görüntüleme sistemi ile gökbilimciler küçük toz taneciklerinden gelen ve içteki diskten yayılan sönük ışığı görebildiler. İlk kez ALMA tarafından tespit edilen sarmal kolların varlığını onaylayan ekip diskte halen devam eden gezegen oluşum bölgesini de belirlemiş oldu. Gezegen oluşumuna dair bazı teorik modellerde benzer kıvrımlar bekleniyor, diyor LAB'den eş-yazar Anne Dutrey. Bu iki sarmal kolun bağlantısını sağlıyor biri içeriye gezegenin yörüngesine doğru dolanmakta, diğeri dışarıya doğru genişlemektedir ve bunlar gezegenin olduğu yerde birleşiyorlar. Diskten sağlanan gaz ve toz oluşmakta olan gezegenin üstüne yığılarak büyümesini sağlıyor. ESO, ALMA ve SPHERE'in son teknoloji ürünü çalışmalarından yararlanarak ötegezegenleri araştırmak üzere 39-metrelik Aşırı Büyük Teleskopu inşa ediyor. Boccaletti'nin açıkladığı gibi bu güçlü teleskop gökbilimcilerin oluşmakta olan gezegenlerin daha da ayrıntılı görüntülerini elde etmelerini sağlayacak. Gezegenlerin oluşumuna katkı sağlayan gazın dinamiklerini doğrudan ve daha hassas bir şekilde görebileceğiz. Arif Solmaz, Çağ Üniversitesi Uzay Gözlem ve Araştırma Merkezi, Adana"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/eso-turkce-cok-yakinda/", "text": "Gökbilim üzerine yeni keşiflerin yapıldığı merkezlerden biri de bildiğiniz üzere Avrupa Güney Gözlemevi 'dir. ESO'nun sayfasına girdiğinizde üstte, birçok ülkenin bayrağının yer aldığını görürüz. İşte o bayraklar ilgili ülkenin diline göre sayfanın düzenlendiğini belirtir. Yakında bu bayrakların yanına bir de Türk Bayrağımız eklenecek. Henüz test aşamasında olan ESO-Türkiye sayfasından yeni bir haberi sizlerle Astronomi Diyarı üzerinden paylaşıyorum. Gerek sayfayı Türkçe haline getiren ve gerekse de ilgili haberi Türkçeleştiren Arif Solmaz'a da bir teşekkür etmek gerek. Gökbilimciler, çok uzak evren taramalarının çoğunda gerçek ışığın büyük bir kısmının gözlenemediğini uzun süredir biliyorlardı. Şimdi, ESO'nun Çok Büyük Teleskop'unu oluşturan dört adet dev 8.2 metrelik teleskoptan ikisi kullanılarak gerçekleştirilen oldukça derin gökyüzü taraması ve eşşiz, özel-üretilmiş bir filtre sayesinde gökbilimciler yaklaşık 10 milyar ışık-yılı uzaklıktaki gökadaların büyük bir kısmının keşfedilmemiş olduğunu belirlediler. Ayrıca tarama evrenin bu erken dönemine ait en sönük gökadaların ortaya çıkarılmasına da yardımcı oldu. Gökbilimciler çok uzak evrende oluşan yıldızların miktarını araştırmak için sık sık hidrojen tarafından salınan ve Lyman-alfa çizgisi olarak bilinen ışığın güçlü, özgün parmak izini kullanırlar . Şimdiye kadar bu taramalarda uzun süredir gözden kaçmış bir çok uzak gökada olduğundan şüphe edilmekteydi. Yeni VLT taraması ilk kez bunun tam olarak ne olduğunu göstermektedir: ortalama olarak Lyman-alfa çizgisinin % 95'i onu salan gökada içinde hapsedilmektedir ve çoğu gökada Lyman-alfa taramalarında görünmemektedir. Nature dergisinde bu hafta yayınlanan araştırma makalesinin başındaki isim Matthew Hayes şöyle açıklıyor, Gökbilimciler her zaman Lyman-alfa taramalarında bir miktar gökadanın kayıp olduğunu bilmekteydiler, ama şimdi ilk kez bir ölçüme sahibiz. Ve azımsanmayacak sayıda kayıp gökadaya. Hayes ve çalışma arkadaşları standart Lyman-alfa tarama yöntemlerini izleyip, bu ışığı ölçerek toplam parlaklığın ne kadar bir kısmının kayıp olduğunu anlamak için, VLT'deki FORS kamerasını ve özel-üretilen dar bant filtresini kullandılar. Daha sonra, uzayın aynı bölgesini başka bir VLT Birim Teleskopunda bulunan yeni HAWK-I kamerasını kullanarak parlayan hidrojen tarafından farklı bir dalga boyunda salınan ve H-alfa çizgisi olarak da bilinen ışığı incelemek için taradılar. Özellikle GOODS-Güney alanı olarak bilinen, gökyüzünün iyi-çalışılmış bir bölgesinde ışığı 10 milyar yıldır (kırmızıya kayma 2.2 ) yol alan gökadaları incelediler. Gökyüzünün bu kadar derin bir parçasını hidrojenin bu iki özel dalgaboyunda gelen ışıkta ilk kez gözlemiş oluyoruz. Bunun çok önemli olduğu ortaya çıktı, diyor takım üyesi Göran Östlin. Tarama oldukça derindi ve evrenin yaşamının bu erken döneminde bilinen en sönük gökadalardan bazılarını ortaya çıkardı. Böylece gökbilimciler Lyman-alfa kullanılarak yapılan geleneksel taramalarla üretilen toplam ışığın sadece çok küçük bir kısmının görüldüğü sonucunu çıkarabildiler. Bu taramalarda % 90 oranında çoğu gökada gizlenmiş haldeydi. Eğer on tane gökada görüldüyse, orada belki de yüz tane vardı diyor Hayes. Farklı dalgaboylarında salınan ışığı hedef alan farklı gözlemsel yöntemler, sadece Evren'in kısmen taranmış bir görüntüsüyle sonuçlanacaktır. Bu taramanın sonuçları, evrenin tarihinde ilk oluşan gökadalar incelenirken güçlü Lyman-alfa imzasının artmasının evren bilimciler için şiddetli bir uyarı olduğunu bildirmektedir. Makalenin yardmcı yazarı Miguel Mas-Hesse şunları kaydediyor Şimdi ne kadar kayıp olduğunu biliyoruz, evrenin daha kesin temsillerini oluşturmaya başlayabiliriz. Evren'in yaşamında farklı zamanlarda yıldızların ne kadar çabuk oluştuklarını daha iyi anlayabiliriz. Bu büyük ilerleme, kullanılan eşsiz kameranın yardımıyla olmuştur. İlk ışığını 2007'de alan HAWK-I kamerası en son teknoloji ürünü bir araçtır. HAWK-I'den daha büyük görüş alanına sahip sadece birkaç kamera var ve onlar VLT'nin büyüklüğünün yarısından daha küçük teleskoplara takılı durumdalar. Böylece sadece VLT/HAWK-I, gerçekten bu uzaklıklardaki bu kadar sönük gökadaları etkili bir şekilde bulabilir. diyor takım üyesi Daniel Schaerer. Notlar Lyman-alfa ışığı uyarılmış hidrojen tarafından salınan ışığa karşılık gelmektedir. Bu ışık morötesi dalgaboyunda 121.6 nm'de salınmaktadır. Lyman-alfa çizgisi onu keşfeden Theodore Lyman'dan sonra Lyman serileri denilen serideki ilk çizgidir. Johann Balmer'den sonra Balmer serileri olarak adlandırılan seri ise uyarılmış hidrojen tarafından salınan ışığa karşılık gelmektedir. Bu serilerdeki ilk çizgi 656.3 nm'de salınan H-alfa çizgisidir. Bir dar-bant filtre; merkezi özel bir dalgaboyunda olan sadece dar bantgenişliğine sahip bir ışığın geçmesine izin verecek şekilde tasarlanmış bir optik filtredir. Geleneksel dar-bant filtreler H-alfa gibi merkezi Balmer serileri üzerinde olanları içermektedir. Evrenin genişlemesinden dolayı, uzak bir nesnenin ışığı onun uzaklığına bağlı olarak bir miktar kızıla kaymaktadır. Bunun anlamı o cismin ışığının daha uzun dalgaboylarına doğru kaymasıdır. 2.2'lik bir kızıla kayma değeri -ışığı bize ulaşmak için yaklaşık 10 milyar yıl geçen gökadalara karşılık gelen ışığın 3.2 çarpanı kadar uzatılması anlamına gelmektedir. Böylece Lyman-alfa görünür bölge yakınında yaklaşık 390 nm'de görülür ve ESO'nun VLT'sine bağlı FORS aleti ile gözlenebilir. Aynı zamanda yakın kızılöte bölgesinde 2.1 mikrona doğru kayan H-alfa çizgisi de VLT üzerindeki HAWK-I aleti ile gözlenebilirdi. Kaynak: ESO-Türkçe 1 Yorum uzak gökadalar hakkında verilen bilgiler ve ESO nun Türkçe leştirilmesi için teşekkürler..."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/eso-verileri-sicak-yildizlardaki-dev-manyetik-lekeleri-ortaya-cikardi/", "text": "Avrupa Güney Gözlemevi'nin teleskoplarını kullanan gökbilimciler yıldız kümelerinde gizli kalan aşırı sıcak yıldızların yüzeyindeki dev lekeleri keşfetti. Bu yıldızlar sadece manyetik lekelerle uğraşmıyor, bazılarında süper parlama olayları ile Güneş'teki benzer patlamalardan milyonlarca kez daha yüksek güce sahip enerji patlamaları da gerçekleşiyor. Bugün Nature Astronomy'de yayımlanan bulgular gökbilimcilerin bu şaşırtıcı yıldızları daha iyi anlamalarını sağlayarak yıldız astronomisindeki anlaşılması zor diğer gizemlerin çözülmesine de kapı aralayacak. İtalya'daki, Padua INAF Gökbilim Gözlemevi'nden Yazan Momany liderliğindeki ekip aşırı yatay kol yıldızları olarak bilinen özel bir yıldız türünü arıyordu Güneş'in yarı kütlesinde ancak dört beş kat daha sıcak olan yıldızlar. Bu sıcak ve küçük yıldızlar özel çünkü tipik bir yıldızın son aşamalarını atlatarak zamansız bir şekilde ölüyorlar, diyor, daha önce ESO'nun Şili'deki Paranal Gözlemevi'nde gökbilimci olarak görev yapan Momany. Gökadamızda, bu ilginç sıcak yıldızlar genellikle yakın bir yoldaş yıldızla yaşıyorlar. Ancak şaşırtıcı bir şekilde, birbirlerine sıkıca bağlı küresel kümelerde gözlenen bu aşırı yatay kol yıldızlarının yoldaşları olmadığı görülüyor. ESO teleskoplarıyla uzun süredir bu yıldızları takip eden ekip bu nesnelere dair bir gizemin daha olduğunu ortaya çıkardı. Üç farklı küresel kümeyi inceleyen Momany ve arkadaşları buradaki çoğu yatay kol yıldızının parlaklığında birkaç günden birkaç haftaya kadar farklılaşan düzenli parlaklık değişimleri gözledi. Diğer tüm senaryoları eledikten sonra, gözlenen parlaklık değişimlerini açıklamak için tek bir olasılık kalıyordu, diyor ESO eski çalışanı ve INAF'tan Simone Zaggia: bu yıldızların lekelerle başları dertte olmalı! Aşırı yatay kol yıldızlarındaki lekelerin Güneş'imizdeki karanlık lekelerden oldukça farklı olduğu görülse de her ikisinin de kaynağı manyetik alanlardır. Bu sıcak ve uç koşullardaki yıldızların lekeleri çevredeki yıldız yüzeyinden daha parlak ve sıcaktır, Güneş'te ise bunun tersine karanlık lekeler çevresine göre daha soğuktur. Yine bu yıldızlardaki lekeler güneş lekelerinden önemli ölçüde büyük olup, yıldız yüzeyinin neredeyse dörtte birini kaplayabilmektedirler. Oldukça ısrarcı olan bu lekelerin ömrü ise onlarca yıla ulaşabilmektedir, güneş lekeleri ise kısa süreli ve geçici olup, ömürleri gün veya ay mertebesindedir. Sıcak yıldızlar kendi etrafında döndükçe lekeler de hareket etmekte ve gözlenen yıldız parlaklığının değişmesine neden olmaktadır. Lekeler nedeniyle gerçekleşen parlaklık değişimlerinin ötesinde, ekip ayrıca süper-parlama gösteren birkaç aşırı yatay kol yıldızı da keşfetti ani enerji patlamaları ve manyetik alanın varlığına başka bir işaret. Bunlar Güneş'te gördüğümüze benzer parlamalar, ancak on milyon kat daha fazla enerjiye sahipler, diyor ESO'nun Almanya genel merkezinden gökbilimci ve eş-yazar Henri Boffin. Bu tür bir davranış hiç beklenmediği gibi bu yıldızları açıklarken manyetik alanların ne kadar önemli olduğunu gösteriyor. Aşırı yatay kol yıldızlarını anlamaya çalışırken geçen altmış yıldan sonra gökbilimcilerin onlara dair artık daha net bilgileri var. Dahası, bu bulgular Güneş-benzeri yıldızların son aşamalarını temsil eden ve aşırı yatay kol yıldızları ile benzerlikler gösteren çoğu beyaz cücedeki güçlü manyetik alanların kökenini açıklayabilir. Aslında buradaki büyük resim, diyor ekip üyesi, ESO eski çalışanı, İspanya Kanarya Astrofizik Enstitüsü'nden David Jones, tüm sıcak yıldızlardaki parlaklık değişimleri genç Güneş-benzeri yıldızlardan yaşlı aşırı yatay kol yıldızlarına ve uzun süredir ölü olan beyaz cücelere kadar bağlantılı olabilir. Bu nedenle bu nesnelerin ortak sorunları yüzeylerindeki manyetik lekeler. Bu sonuca ulaşabilmek için gökbilimciler Paranal Gözlemevi'nde bulunan ESO'nun Çok Büyük Teleskopu üzerindeki çoğu aygıtı kullandı, bunlar arasında VIMOS, FLAMES ve FORS2 ile VLT Tarama Teleskopu üzerindeki OmegaCAM yer almaktadır. Ayrıca ESO'nun Şili'deki La Silla Gözlemevi'nde bulunan Yeni Teknoloji Teleskopu üzerindeki ULTRACAM aygıtı da kullanıldı. Buluş, ekibin yıldızları tayfın yakın-kırmızı ötesi bölgesinde gözleyerek, küresel kümelerdeki soğuk yıldızların arasında parlayan, sıcak ve aşırı yıldızları ortaya çıkarmaları ile gerçekleşti. Arif solmaz"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/esodan-m83-calismasi/", "text": "ESO yakın bir gökada olan Messier 83'ün ESO'nun Şili Paranal Gözlemevi'nde bulunan Çok Büyük Teleskop'u üzerindeki HAWK-I aleti ile alınmış güzel bir görüntüsünü yayınladı. Görüntüde gökada kızılötesi ışıkta gösterilmekte ve şimdiye kadar yerden alınan en keskin ve detaylı Messier 83 görüntülerini oluşturan kameranın etkileyici gücünü gözler önüne sermektedir. Messier 83 (eso0825) gökadası yaklaşık 15 milyon ışık-yılı uzaklıkta Suyılanı takımyıldızında bulunmaktadır. 40 000 ışık yılı genişliğiyle Samanyolu Gökadası'nın yüzde kırkı boyutunda olan gökada, sarmal şekli ve merkezi boyunca yıldızların bulunduğu çubuklu yapısının varlığı sebebiyle birçok yönden kendi gökadamıza oldukça benzemektedir. Messier 83 sahip olduğu birçok süpernovası nedeniyle gökbilimciler arasında ünlüdür: süpernova patlamaları bazı yıldızların yaşamlarını sonlandıran büyük patlamalardır. Geçtiğimiz yüzyıl boyunca, Messier 83'ün içerisinde altı adet süpernova gözlenmiştir başka bir gökadayla karşılaştırıldığında rekor sayılabilecek bir sayı. Süpernovalar olmasa bile, Messier 83 sadece bir dürbünle bile görülebilecek en parlak yakın gökadalardan bir tanesidir. Messier 83 ESO'nun Çok Büyük Teleskop'u üzerindeki güçlü kamera HAWK-I kullanılarak elektromanyetik tayfın kızılötesi bölgesinde gözlenmiştir. Kızılötesi ışıkta görüntülendiğinde Messier 83'ün çoğunu anlaşılması güç hale getiren tozun büyük bir kısmı saydam hale gelmektedir. Sarmal kollardaki sıcak genç yıldızların etrafındaki parlak ince gaz da, kızılötesi görüntülerde daha az göze çarpmaktadır. Sonuç olarak gökada yapısının daha fazlası ve onu oluşturan yıldız topluluklarının büyük bir kısmı görülebilmektedir. Bu temiz görüntü özellikle gökadanın tozlu bölgelerinde gizlenen genç yıldız kümelerini bulmaya çalışan gökbilimciler için önemlidir. Bu gözlemlerin temel bilimsel hedeflerinden bir tanesi de bu tür yıldız kümelerinin araştırılmasıdır . Daha önce alınan görüntülerle karşılaştırıldığında, HAWK-I'in keskin görüşü gökada içindeki daha fazla yıldızı gözler önüne sermektedir. VLT'nin devasa aynasının, kameranın geniş görüş alanı ve muazzam duyarlılığının ve ESO'nun Paranal Gözlemevi'nin mükemmel gözlem koşullarının birleştirilmesiyle HAWK-I dünyanın en güçlü kızılötesi görüntüleyicisi haline gelmektedir. 2007'de faaliyetlerine başlayan (eso0736) bu kamerayı kullanabilmek ve geceleyin gökyüzünün yerden elde edilecek en iyi kızıltötesi görüntüleri elde edebilmek için gökbilimciler hevesle sıraya girmektedirler. Notlar HAWK-I , Yüksek Duyarlıklı Geniş-alan K-bandı Görüntüleyicisi anlamına gelmektedir. Kamera ile ilgili daha teknik bilgiler önceden yayınlanmış bir basın bülteninde bulunmaktadır (eso0736). Bu görüntüyü hazırlamak için kullanılan veriler Mark Gieles ve Yuri Beletsky liderliğindeki takımdan elde edilmiştir. Bu gayret gerektiren veri analizini Mischa Schirmer gerçekleştirmiştir. Kaynak: ESO-Türkçe"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/esodan-ngc-4945-goruntusu/", "text": "ESO, Samanyolu'na benzeyen yakın bir gökadanın yeni bir fotoğrafını yayımladı. NGC-4945 kendi gökadamız gibi merkezin çevresinde dolanan parlak kollarıyla sarmal bir gökadadır. Gökadanın uzaya enerji saçan merkezindeki obur karadelik yakınındaki maddeyi yok ediyor. Orta özellikteki bir teleskopla görülebilen NGC-4945, 13 milyon ışık yılı uzaklıktaki Erboğa Takımyıldızının bir üyesidir. 1826 yılında İskoç Gökbilimci John Dunlop tarafından keşfedilen Gökada, 1880'lerde İrlandalı Gökbilimci John Louis Emil Dreyer tarafından derlenen genel bir katalogda yerini aldı. NGC-4945'in yeni fotoğrafı ise ESO'nun Şili'de La Silla Gözlemevi'ndeki 2,2 metrelik teleskopla çekildi. Gökada Dünya'dan bakıldığında puro şeklinde görülür*. Ancak gökada daha kalın bir yapıya sahiptir. Yıldızların oluşturduğu bant ve ışıldayan gaz merkez çevresinde bir helezon çizmektedir. Özel bir filtre ile elde edilen net görüntüde NGC-4945'de yıldız oluşum bölgelerinden gelen hidrojen gazı ayırt edilebilmektedir. NGC-4945, Samanyolu gibi saha sakin gökadalara göre daha fazla aktif olduğundan çevreye daha fazla enerji yaymaktadır. 1943 yılında Carl K. Seyfert tarafından oluşturulan yeni tanımlamaya göre bilim insanları NGC-4945'i bir Seyfert Gökadası** olarak sınıflandırırlar. Gökbilimciler bu tür gökadaların merkezlerindeki karadelikten dolayı gökdaların çok aktif olduğuna inanıyorlar. Karadelikler, kütle çekimleriyle yakınındaki gazı kendine doğru çeker, merkezi bölgeyi hızlandırarak ısıtırlar. Bu da çevreye yüksek enerjili X-ışını ve morötesi ışınım yayılmasına neden olur. Samanyolu'nda da olmak üzere sarmal yapıdaki gökadaların merkezlerinde karadelikler bulunmaktadır. Kaynak: ESO"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/esodan-r-guneytaci-goruntusu/", "text": "R Güneytacı yıldızının etrafındaki bölgenin bu görkemli görüntüsü ESO'nun Şili'de bulunan La Silla Gözlemevi'ndeki Geniş Alan Görüntüleyicisi ile alınan görüntülerle oluşturulmuştur. R Güneytacı yakın bir yıldız oluşum bölgesinin merkezinde yer almakta ve dev bir toz bulutuna gömülü narin mavimsi bir yansıma bulutsusu ile çevrilmektedir. Görüntü gökyüzünün bu etkileyici bölgesinin şaşırtıcı yeni detaylarını gözler önüne sermektedir. R Güneytacı en yakın ve en dikkat çekici yıldız oluşum bölgelerinden bir tanesinde yer almaktadır. Bu kare Şili'de bulunan La Silla Gözlemevi'ndeki 2.2 metrelik MPG/ESO teleskopu üzerindeki Geniş Alan Görüntüleyicisi ile alınmıştır. Görüntü kırmızı, yeşil ve mavi filtrelerle çekilen yirmi ayrı fotoğrafın birleştirilmesi ile oluşturulmuştur. Bu görüntü gökyüzünde yaklaşık olarak bir dolunay kadarlık bir bölgeyi kapsamaktadır. Bu yaklaşık 420 ışık yılı uzaklıkta bulunan küçük takımyıldız Güneytacı'nda yaklaşık 4 ışık yılına eşit olmaktadır. Bölge görüntünün ortasında yer alan R Güneytacı yıldızından sonra isimlendirilmiştir. Bölgede parlaklığı değişen genç yıldız türlerine ait olan birçok yıldızdan biridir ve halen oluştuğu gaz ve toz bulutlarıyla çevrilidir. Bu sıcak genç yıldızlar tarafından yayılan şiddetli ışıma kendilerini çevreleyen gazla etkileşmekte ve farklı dalgaboylarında ya yansıtılmakta ya da soğurulmaktadır. Yıldızlar arası ortamın fiziği ile açıklanan bu karmaşık süreçler ve yıldızların özellikleri, bulutsunun ihtişamlı renklerini meydana getirmektedir. Görüntüde görülen açık mavi bulutlar yıdız ışığının küçük toz parçacıklarından yansıması nedeniyledir. R Güneytacı bölgesinde bulunan yıldızlar kütle bakımından Güneş'e benzemekte çevrelerindeki önemli miktarda hidrojeni iyonize edecek kadar kızılötesi ışık yaymamaktadırlar. Bunun anlamı, bulutlar birçok yıldız oluşum bölgesinde görülen kırmızı renk özelliği ışıma yapmamaktadırlar. Yansıma bulutsusunun gömüldüğü dev toz bulutu burada en ince detayına kadar gösterilmektedir. Tozun ince renkleri ve farklı dokuları görüntüyü bir izlenimci çizimine benzetmektedir.Görüntüde göze çarpan karanlık bir şerit merkezden sol alta doğru uzanmaktadır.Burada yıldızlar tarafından yayılan ve iç kısımlarda oluşan görünür ışık toz tarafından tamamen soğurulmaktadır. Bu nesneler ancak kızılötesi ışığa duyarlı bir kamara ile daha uzun dalgaboylarında gözlem yapılarak tespit edilebilirler. R Güneytacı'nın kendisi çıplak gözle görülmemektedir, fakat gökyüzünde daha büyük Yay takımyıldızına ve kendi gökamız Samayolu'nun merkezi doğrultusundaki zengin yıldız bulutlarına yakınlığından dolayı karanlık bölgelerde küçücük, taç şekilli takımyıldız kolayca saptanabilmektedir. Kaynak: ESO-Türkçe"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/esodan-samanyolu-2/", "text": "ESO, GigaGalaxy projesi çerçevesindeki ikinci fotoğrafı yayınladı. Fotoğraf gökadamızdaki bir bölgeye ait ve 29 gece boyunca toplam 200 saatlik poz alınarak 1200 görüntünün birleştirilmesiyle oluşturulmuş. Yani çözünürlüğü oldukça yüksek bir başka fotoğraf daha. Fotoğraf gökadamızdaki Yay Takımyıldızı ile Akrep Takımyıldızını kapsıyor. Bu bölge bulutsu ve küresel yıldız kümeleri açısından oldukça zengin bir bölgedir. Amatör gökbilimcilerin en beğendiği bölgeler arasında gelir. Çünkü teleskoplarını birazcık çevirince bir bulutsuya biraz daha çevirince başka bir nesneyi görürler. Sanırım Antares'i yaz boyunca herkes görmüştür. Güney ufkunda turuncu renkteki bu yıldız Akrep Takımyıldızının en parlak yıldızı olarak göz doldurdu. Fotoğrafta, Deniz Kulağı Bulutsusu , Üç Boğumlu bulutsu , NGC 6357 ve NGC 6334 gibi oldukça güzel görünen parlak ve kırmızımsı yapılarda göz alıyor. Fotoğraf inanılmaz bir çözünürlüğe sahip: 24 403 x 13 973. Böylesine dehşet verici fotoğrafı Astrofotoğrafçı Stephane Guisard, ESO'dan bir mühendisin yardımını alarak oluşturmuş. Amatör Gökbilimcilerin profesyonel gökbilimcilere katkısı devam ediyor. Bir sonraki görüntü 28 Eylül'de yayınlacak. Kaynak: ESO"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/esodan-yilbasi-hediyesi/", "text": "Yakın zamanda keşfedilen Lovejoy kuyrukluyıldızının görüntüleri ESO'nun Paranal Gözlemevi'nde elde edildi. Güney gökyüzününü süsleyen kuyrukluyıldız, Güneş'in yakınına kadar sokulup ölüme meydan okuyup ünlendi. Yeni bir video 22 Aralık 2011 tarihinde Gabriel Brammer tarafından oluşturuldu. Şafaktan hemen önce ufukta yükselen kuyrukluyıldız böylece kayıt altına alındı. Çalışmamın bitmesine yakın güneş doğmadan önce onu yakalamayı denemek için kameramı çalıştırdım. Kuyrukluyıldızın kuyruğu çıplak gözle bile görülebilir. Hilal evresindeki Ay, kuyrukluyıldız ve uzun pozlama fotoğraflarda ortaya çıkabilen Samanyolu'ndaki yıldız karışımı, çıplak gözle bile etkileyiciydi diyor. Gökbilimcilerin gecenin son gözlemlerini yaptıkları VLT'nin kızılötesi ışını da fona ayrı bir güzellik katmaktadır. ESO'nun optik uzmanı Guillaume Blanchard ve fotoğrafçı Yuri Beletsky'da kuyrukluyıldızı geniş açı fotoğrafıyla muhteşem bir şekilde görüntülediler. Kuyrukluyıldız, Paranal sakinleri için muhteşem bir yılbaşı hediyesi oldu diyor. Kuyrukluyıldız ayrıca Uluslararası Uzay İstasyonu mürettebatı tarafından da izlendi ve filme alındı. Lovejoy kuyrukluyıldızı son birkaç haftadır gökbilim topluluklarının gözdesi oldu. Kuyrukluyıldız 27 Kasım'da Terry Lovejoy tarafından keşfedildi. Kuyrukluyıldız Güneş'e 140 000 km yaklaşarak adeta Güneş'in koronasını yalayıp kaçtı. Kuyrukluyıldızın buharlaşmış olduğu düşünülürken birkaç gün sonra birden ortaya çıktı. Ufukta görüntülenen kuyrukluyıldızdan, güneş rüzgarı nedeniyle savrulan toz ve gaz parçacıkları, güzel ve milyonlarca kilometre uzunluğunda bir kuyruk oluşturdu. Güneş çevresinde bir hayli geniş ve uzun bir eliptik yörüngeye sahip olan kuyrukluyıldız Güneş Sistemi derinliklerinde gözden kaybolduktan 314 yıl sonra tekrar ortaya çıkacak. ESO bu güzel görüntü ve filmle sizi baş başa bırakarak iyi yıllar diler. Comet Lovejoy from the VLT, Chile from Gabe Brammer on Vimeo. ."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/esonun-cok-buyuk-teleskopu-15-basarili-yilini-kutluyor/", "text": "ESO dünyanın en gelişmiş optik aleti olan Çok Büyük Teleskop'unun 15. yılını bir yıldız doğumevinin göz alıcı bu yeni görüntüsü ile kutluyor. Görüntüde kalın toz kümelerinin gökbilimcilerce IC 2944 olarak bilinen ışıldayan pembe gaz bulutu üzerindeki gölgeleri gözler önüne seriliyor. Işığı geçirmeyen bu küçük kabarcıklar sanki bir çilek kokteyli içerisindeki mürekkep damlalarını andırıyor, tuhaf şekillerinin nedeni ise yakındaki parlak genç yıldızlardan gelen güçlü ışınımlar. Bu yeni görüntü Çok Büyük Teleskop için önemli bir yıldönümünü kutluyor 25 Mayıs 1998'de dört Birim Teleskop'tan biri ile ilk ışık alındığından bu yana on beş yıl geride kaldı. Daha sonra ilk dört dev teleskopa daha küçük dört yardımcı teleskop da katılarak VLT Girişimölçeri'ni meydana getirdi. VLT halen faaliyette olan dünyanın en güçlü ve en üretken yer-konuşlu gökbilim tesislerinden biridir. 2012 yılı içerisinde VLT ve VLTI verilerine dayanarak 600'den fazla hakemli bilimsel makale yayınlandı (ann13009). Yıldızlar-arası gaz ve toz bulutları yeni yıldızların doğdukları ve büyüdükleri yıldız doğumevleridir. Yeni görüntü bunlardan birini gösteriyor, IC 2944, yumuşak pembe renklerde arka planda görülüyor . Bu görüntü buluta ait yerden alınmış en keskin halidir . Bulut yeryüzünden yaklaşık 6500 ışık-yılı uzaklıkta güney gökküresi takımyıldızlarından Erboğa doğrultusunda yer almaktadır.Gökyüzünün bu bölgesi gökbilimciler tarafından yıldız oluşum mekanizmasını araştırmak için dikkatle incelenen benzer birçok başka bulutsuya da ev sahipliği yapmaktadır. IC 2944 gibi salma bulutsuları çoğunlukla yakınlarındaki birçok yeni doğan parlak yıldızlardan kaynaklanan yoğun ışıma nedeniyle kırmızının belirgin tonlarında ışıldayan hidrojen gazından meydana gelirler. Bu parlak zemine karşı açıkça gözler önüne serilen gizemli karanlık opak toz pıhtıları ve soğuk bulutlar Bart damlacıkları olarak bilinirler. Alman Amerikan gökbilimci Bart Bok, burayı ilk kez 1940'larda muhtemel yıldız oluşum bölgesi olarak düşündüğünden, bu isimle anılmaktadırlar. Bu özel yapı Thackeray Kürecikleri takma ismini almıştır. Sakin alanlardaki daha büyük Bart damlacıkları yeni yıldızları oluşturmak için sıklıkla kendi üzerlerine yığılmaktadırlar, ancak bu görüntüdeki bir tanesi yakındaki sıcak genç yıldızların yoğun mor-ötesi ışınım bombardımanı altındadır. Kızarmış sıcak bir tavaya dökülen tereyağı kümelerinden ziyade, hepsi hem aşındırılmakta hem de kümelenmektedir. Thackeray'ın Küreciklerinin çökerek yıldız oluşturmadan önce yok olacakları daha muhtemel görünüyor. Bart damlacıkları üzerinde çalışılması kolay olmayan bir yerdedir. Görünür ışığı geçirmediklerinden dolayı, iç yapılarının incelenmesi gökbilimciler için zor olmaktadır, bu nedenle görünmeyen gizemlerini ortaya çıkarmak için başka aletler gerekmektedir örneğin tayfın kırmızı-ötesi ya da milimetre-altı kısmındaki gözlemler, bu aralıkta toz bulutları, mutlak sıfırın birkaç derece üzerinde, parlak bir şekilde görülmektedirler. Buna benzer çalışmalar Thackeray kürecikleri içerisinde şu anda herhangi bir yıldız oluşumu izine rastlamamıştır. Gökyüzünün bu bölgesi daha önce NASA/ESA Hubble Uzay Teleskopu ile görüntülenmişti (opo0201a). ESO'nun Şili'nin kuzeyinde bulunan Paranal Gözlemevi'ndeki Çok Büyük Teleskop'a bağlı FORS aygıtı ile alınan bu yeni görüntü , Hubble görüntüsünden daha büyük bir gökyüzü alanını kaplamakta ve daha geniş yıldız oluşum alanlarını göstermektedir. Notlar IC 2944 bulutu parlak yıldız kümesi IC 2948 ile ilişkilendirilmektedir ve her ikisi de bazen tüm bölge ile birlikte anılmaktadır. Görüntüde birçok parlak yıldız kümesi görülmektedir. Bu renk bileşimindeki mavi rengin görüntü kalitesi 0.5 açı saniyesinden daha iyiydi, bu bir yer-konuşlu teleskop için son derece iyidir. Güney Afrika'dan İngiliz gökbilimci A. David Thackeray tarafından 1950 yılında keşfedilmişlerdir. Bu görüntü ESO'nun Kozmik Mücevherler programı kapsamında elde edilmiştir. Bu, ESO teleskopları kullanılarak gökbilim görüntülerinin eğitim ve hakla ilişkiler amaçlı kullanımı için geliştirilen yeni girişimdir. Program çoğunlukla gökyüzü koşullarının bilimsel gözlemler için uygun olmadığı zamanları, görsel olarak ilginç, merak uyandırıcı ve ilgi çekici cisimlerin fotoğraflarını çekmek için kullanıyor. Toplanan tüm veriler ayrıca ESO'nun bilim arşiviyle profesyonel gökbilimciler için de uygun hale getirilmektedir. VLT'nin tarihini ve keşiflerini ele alan Türkçe altyazılı filmi izleyebilirsiniz. ESO-Türkiye 2 Yorumlar Gerçekten mükemmel fotoğraflar...yer konuşlu bir teleskoptan alınabilecek en ayrıntılı ve en net gökyüzü fotoğrafları ...bu astrofotoğrafları bize ulaştıran astronomidiyari ekibine teşekkürler..... Burada sanırım Arif Solmaz başta olmak üzere ESO-Türkiye ekibine teşekkür etmek gerekir. Gerçekten Avrupa Güney Gözlemevi'nin Çok Büyük Teleskopu ile muhteşem görüntüler elde ediliyor. Bu görüntüler eşliğinde de yeni keşifler yapılıyor. Bizler görüntüye sadece ne kadar güzel diye bakarken onlar her bir rengin, renk karmaşasının üzerine eğilerek görüntüdeki cismin özelliklerini belirlemeye çalışıyorlar. Üstelik tüm bunları ışık ile yapıyorlar. Işığın özelliklerini kullanıyorlar. Yakın zamanda göreve başlayan ama yapımı henüz bitmeyen ALMA ile çok daha ayrıntılı gözlemler elde edilebilecek."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/esonun-vltsine-gore-oumuamua-giderek-hizlaniyor/", "text": "Yeni sonuçlar yıldızlararası göçebe `Oumuamua'nın bir kuyrukluyıldız olduğuna işaret ediyor Güneş Sisteminde keşfedilen ilk yıldızlararası nesne olan `Oumuamua, Güneş'ten beklenenden daha hızlı bir şekilde uzaklaşıyor. Bu davranış değişikliği aralarında ESO'nun Şili'deki Çok Büyük Teleskopunun da yer aldığı dünya çapındaki gökbilim işbirliği tarafından tespit edildi. Yeni sonuçlara göre `Oumuamua bir asteroid değil, bir kuyrukluyıldız. Çalışmanın sonuçları Nature dergisinde yayımlandı. Güneş Sistemi'nde keşfedilen ilk yıldızlararası nesne olan `Oumuamua Ekim 2017'deki keşfinden bu yana yoğun bir ilgi odağı haline geldi . Şimdi ESO'nun Çok Büyük Teleskopu ve diğer gözlemevlerinden alınan verileri birleştiren uluslararası bir gökbilimciler ekibi nesnenin beklenenden daha hızlı bir şekilde ilerlediğini buldu. Hızdaki artış çok küçük olmakla birlikte `Oumuamua Güneş'in çekim etkisi nedeniyle halen yavaşlamaya devam etmektedir ancak gök mekaniği tahminlerininki kadar hızlı değil. Marco Micheli liderliğindeki ekibin bu garip yıldızlararası ziyaretçinin beklenenden hızlı olan hareketini açıklamak için birçok senaryosu bulunuyor. En uygun açıklamaya göre `Oumuamua güneş ısıtması nedeniye yüzeyinden madde tahliye ediyor gaz çıkarma olarak bilinen bir davranış . Dışarıya atılan bu maddenin meydana getirdiği itmenin küçük fakat sürekli bir itki meydana getirerek `Oumuamua'yı Güneş Sistemi'nden beklenenden hızlı bir şekilde uzaklaştırdığı düşünülüyor 1 Haziran 2018 itibariyle saatte 114 000 kilometre hızla ilerliyor. Bu tür gaz çıkarmalar kuyrukluyıldızlar için tipik bir davranış olup daha önceden bir yıldızlararası asteroid olarak sınıflandırılan `Oumuamua ile ters düşmektedir. Bunun minik, ilginç bir kuyrukluyıldız olduğunu düşünüyoruz yorumunu yapıyor Marco Micheli. Güneş'ten uzaklaştıkça hızındaki artışın düştüğünü verilerden görebiliyoruz, bu da kuyrukluyıldızlar için beklenen bir şey. Kuyrukluyıldızlar genellikle Güneş tarafından ısıtıldıklarında çevrelerinde kuyrukluyıldız saçı olarak bilinen gaz ve tozdan oluşan bir madde bulutu ile karakteristik bir kuyruk meydana getirirler. Bununla birlikte, araştırma ekibi gaz çıkışına dair herhangi bir görsel kanıta rastlayamadı. Herhangi bir toz, saçak ya da kuyruk görmedik ki bu beklenmedik, diyor ABD, Hawaii Üniversitesinden eş-yazar Karen Meech. Meech 2017'de `Oumuamua'nın özelliklerini ortaya çıkaran ekibe liderlik yapmıştı. `Oumuamua'nın beklenmedik miktarda büyük, iri taneli tozları tahliye edeceğini düşünüyoruz. Bu animasyon 'Oumuamua'nın yörüngesini göstermektedir. Ekip kuyrukluyıldızların yüzeyini çevreleyen küçük toz taneciklerinin yıldızlararası seyahat sürecince aşındığı ve geride sadece büyük taneciklerin kalabileceği düşüncesine sahip. Gerçi daha büyük parçacıklardan oluşan bir bulut tespit edilebilecek kadar parlak olmasa da, bu `Oumuamua'nın hızındaki beklenmedik değişimi açıklayabilir. `Oumuamua'nın sadece varsayılan gaz çıkışı değil aynı zamanda kökeni de çözülmeyi bekleyen bir gizem olarak kalmaktadır. Ekip ilk olarak `Oumuamua'nın geçmişte içinde bulunduğu yıldız sisteminin yerini bulabilmek için yeni gözlemleri gerçekleştirmişti. Ancak sonuçlara göre bu bilgiye ulaşmak araştırmacıları bir miktar daha zorlayacak. Bu ilginç yıldızlararası göçebenin gerçek doğası bir süre daha gizemli olarak kalacak, diyor ESO gökbilimcisi ve ekip üyesi Olivier Hainaut. `Oumuamua'nın son tespit edilen hız artışı ilk bulunduğu yıldız sisteminin yerini belirlemeyi daha zor hale getiriyor. Oumuamua'daki gazı çıkışlarını gösteren animasyon. Notlar `Oumuamua, oh-MOO-ah-MOO-ah şeklinde seslendirilmekte olup, ilk kez Hawaii'deki Haleakala Gözlemevi'ndeki Pan-STARRS teleskopu kullanılarak keşfedilmiştir. Hawaii dilindeki anlamı izci olup Güneş Sistemi'ne giriş yaptığı bilinen yıldızlararası kökene sahip ilk nesne olarak doğasını da yansıtmaktadır. İlk gözlemleri onun uzun, küçük kuyrukluyıldıza benzer renklere sahip bir nesne olduğunu göstermekteydi. Ekip hızdaki beklenmedik değişimi açıklamak için bir çok hipotezi test etti. Güneş'ten gelen ışıma radyasyonunun, Yarkovsky etkisi, ya da sürtünme-benzeri etkilerin gözlemleri etkileyip etkileyemeceğini analiz ettiler. Hızdaki artışın `Oumuamua'yı bir çift nesne ya da manyetik nesne gibi düşünerek, bir dürtü olayı tarafından gerçekleşmiş olup olmadığını da kontrol ettiler. `Oumuamua'nın yıldızlararası bir uzay aracı olabileceği şeklindeki olasılık dışı teori de reddedildi: hızdaki düzgün ve sürekli değişim iticiler için tipik olmayıp, nesnenin her üç eksende de yuvarlanması, yapay bir nesne olduğu gerçeğine aykırıdır. ESO-Türkiye 2 Yorumlar önemli olan bukadar gezegenin yanından geçerken onların yörüngelerine yakalanma ihtimali yokmu?buna dünyada dahil.daha ötesi bu küçük kıyruklu yıldızın güneşin çekimine yakalanıp yok olması da muhtemel,önemli olan sistemimize ne kadar yaklaşacağı.daha önce kuyrukluyıldızın jüpitere çarpıp yok olduğunu gözlemledik.benim görüşüm bu.SELAMLAR. Burada çok ama çok geniş ve büyük bir alandan bahsediyoruz. Bir gezegenin kuyrukluyıldızı yakalaması için bu geniş alan içinde ona iyice sokulması gerekir. Jüpiter'e bir kuyrukluyıldız düştü ama onlarcası Güneş'in çevresinde dolanıp geldiği yere dönüyor. Bu şekilde bakmak lazım."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/esonun-vltsine-yakalanan-yeni-dogan-gezegenin-ilk-dogrulanmis-goruntusu/", "text": "Gezegenin tayfı bulutlu bir atmosfere işaret ediyor ESO'nun Çok Büyük Teleskopu üzerindeki gezegen-avcısı SPHERE aygıtı genç bir yıldızın etrafındaki tozlu disk içerisinde oluşum aşamasındaki bir gezegenin onaylanmış ilk görüntüsünü aldı. Yeni oluşan gezegen oldukça genç yıldız PDS 70 etrafındaki ilkel gaz ve toz diski içerisinde ilerliyor. Elde edilen verilere göre gezegenin bulutlu bir atmosfere sahip. Almanya, Heidelberg'deki Max Planck Gökbilim Enstitüsünden bir grup gökbilimci genç cüce yıldız PDS 70 etrafındaki gezegen oluşumunun dikkat çekici bir anını yakaladı. ESO'nun Çok Büyük Teleskopu üzerindeki var olan en güçlü gezegen-avcısı araçlarından biri olan SPHERE aygıtını kullanan uluslararası ekip PDS 70b adı verilen, genç yıldızın etrafındaki gezegen oluşum maddesi boyunca ilerleyen oluşmakta olan bir gezegenin ilk tespitini yaptı . SPHERE aygıtı ekibin gezegenin parlaklığını farklı dalgaboylarında ölçmelerini de sağlayarak, atmosferine dair bilgi toplamalarına yardımcı oldu. Yeni gözlemler sayesinde gezegen görüntünün karartılmış merkezinin sağına doğru parlak bir nokta şeklinde açıkça görülebilmektedir. Gezegen merkezdeki yıldızdan ortalama üç milyar kilometre uzaklıktadır, yaklaşık olarak Uranüs ve Güneş mesafesi kadar. Analizler PDS 70b gezegeninin Jüpiter'in birkaç katı büyüklüğünde bir gaz devi olduğunu gösteriyor. Gezegenin yüzey sıcaklığı yaklaşık 1000 C kadar ölçülürken, bu da onu Güneş Sistemimizdeki herhangi bir gezegenden çok daha sıcak yapıyor. Görüntünün merkezindeki karanlık bölge taç-çeker nedeniyle olup, merkezi yıldızın kör edici ışığını engelleyen bir maske görevi görerek, gökbilimcilerin çok daha sönük olan disk ve yoldaş gezegeni tespit edebilmelerini sağlamaktadır. Bu maske olmadan, gezegenden gelen sönük ışık PDS 70'in yoğun parlaklığı nedeniyle tümüyle alt edilmektedir. Genç yıldızların etrafındaki bu diskler gezegenlerin doğdukları yerlerdir, ancak şimdiye kadar sadece birkaç gözlemle bunların içindeki bebek gezegenlerin ipuçları tespit edilebilmiştir, diye açıklıyor PDS 70'in halen oluşmakta olan gezegenini keşfeden ekibe liderlik eden Miriam Keppler. Şimdiye kadar olan problem, bu gezegen adaylarından çoğunun disk içerisinde belirlenmiş olmalarıydı,. PDS 70'in genç yoldaşının keşfi heyecan verici bir bilimsel sonuç olup şimdiden daha ayrıntılı araştırılmayı hak etmektedir. Keşif ekibinden çoğu gökbilimci ile Keppler'i de içeren ikinci bir ekip, PDS 70'in yeni yoldaş gezegenini daha ayrıntılı bir şekilde incelemek için geçtiğimiz aylarda takip gözlemleri gerçekleştirdi. Gezegenin burada açıkça görülen dikkat çekici görüntüsünü elde etmekle kalmadılar, tayfını almayı bile becerdiler. Bu tayf bilgisine göre gezegenin atmosferi bulutlu bir yapıya sahip. PDS 70'in gezegen yoldaşı bir geçiş diski meydana getirdi merkezinde büyük bir delik olan bir öncül-gezegen diski. Onlarca yıldır bilinen bu içteki boşlukların disk-gezegen etkileşimi nedeniyle oluştukları öne sürülüyordu. Artık ilk kez gezegeni görebiliyoruz. Keppler'in sonuçları gezegen evriminin karmaşık ve zayıfça-anlaşılmış olan erken evreleri hakkında yeni bir pencere açıyor, diye yorumluyor genç gezegeni araştırmak üzere çalışan ikinci ekibin lideri Andre Müller. Gezegen oluşumunun arkasındaki süreçleri anlamak için genç bir yıldızın diskinde yer alan bir gezegeni gözlememiz gerekiyordu. Gezegenin atmosferi ve fiziksel özelliklerini tanımlayan gökbilimciler gezegen oluşumunun teorik modellerini test edebilecekler. Tozla kaplı bir gezegenin ilk anlarını yakalamak sadece ESO'nun ötegezegenleri ve yakın yıldızların etrafındaki diskleri yüksek-karşıtlığa sahip görüntüleme yöntemiyle araştıran SPHERE aygıtının etkileyici teknolojik yetenekleri sayesinde mümkün olabilirdi. Bir taççeker kullanarak yıldızdan gelen ışığı engelleseniz de, SPHERE hala gezegenimsi yoldaşlardan gelen sönük sinyali parlak genç yıldızların ışığından, çoklu dalgaboylarında ve konumlarda, ayırabilmek için zekice tasarlanmış gözlem stratejilerini ve veri işleme tekniklerini kullanmak zorundadır . Max Planck Gökbilim Enstitüsü yöneticisi ve ekiplerin lideri Thomas Henning, bu bilimsel macerayı şöyle özetliyor: Bu yüksek-teknoloji ürünü makineyi üretmek için on yıldan fazladır süren gayretler sonrasında, SPHERE artık bize bebek-gezegen keşiflerini sunarak karşılık veriyor! Doğmakta olan gezegenin haberini özetleyen video. Notlar Disk ve gezegenin görüntüleri ile gezegenin tayfı SHINE ve DISK adlı iki tarama programı ile elde edilmiştir. SHINE yeni ötegezegenleri ve gezegen sistemlerini keşfetmek için yakın-kırmızı ötesinde SPHERE'in yüksek karşıtlığını ve yüksek açısal çözünürlüğünü kullanarak 600 genç yakın yıldızı görüntülemeyi amaçlamaktadır. DISK bilinen, genç gezegen sistemlerini ve onların çöküntü disklerini keşfederek gezegen oluşumunun başlangıç koşullarını ve gezegenimsi yapıların evrimini araştırmaktadır. Gökbilimciler parlak yıldızın yakınındaki gezegenin zayıf sinyalini ayırabilmek için Dünya'nın dönüşünden faydalanan gelişmiş bir yöntem kullanıyor. Bu gözlem yonteminde, SPHERE saatler süresine sabit kalmaya çalışarak sürekli yıldızın gorüntüsünü alıyor. Sonuç olarak, gezegenin yavaşça döndüğü ve yıldız halesine göre görüntüdeki yerini değiştirdiği görülmektedir. Özel olarak hazırlanan nümerik algoritmalar kullanılarak birleştirilen tekil görüntüler gözlem boyunca sabit kalan bir görüntüyü meydana getirmekte ve yıldızdan gelen ışık filtrelenmektedir. Bu sayede geride görünür hareket yapan nesneleri bırakmaktadır ve bu da gezegeni görünür hale getirmektedir. ESO-Türkiye"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/esoya-uyelik-surecimiz-basladi/", "text": "Güzel ve mutlu bir haber.. Biliyorsunuz bir süredir Avrupa Güney Gözlemevi sayfasındaki haberler Türkçe olarak da yayınlanıyordu. Şimdi ESO-Turkiye ekibi işi bir adım daha ileri götürmek için kolları sıvadı: ESO'ya üye olma... Bir süredir sayfamdaki bağlantılar bölümünde yer verdiğim ESO Türkiye sayfasıyla ilgili haberi yazma zamanı geldi. Gökbilimciler, öğretmenler, öğrencilerden oluşan bir grup bilim seven ülkem insanı ESO'ya Türkiye'nin üye olarak teleskop gözlem ve verilerinden faydalanması, teknolojiyi kullanması ve gerektiğinde bu teknolojinin ülkemizde de üretilmesini sağlaması gibi çok geniş kapsamda fayda getirecek çalışma içine girdi. Bunun için öncelikle ESO yetkili birimleriyle görüşüldü ve olumlu yanıt alınınca sıra yöneticilerimizi ikna etmeye geldi. Bunun için bir sayfalık ön rapor hazırlanarak başbakanlığa iletildi. Şimdi onay bekleniyor. Avrupa'daki birkaç ülke gözlem yapabilmek adına Şili'de bir gözlemevi kurdu. Gözlemevi'nde aralarında VLT denilen Çok Büyük Teleskop'da olmak üzere birçok teleskop bulunuyor. Ama bunlardan en önemlisi yapımı süren Dünya'nın en büyük gözlem aracı olacak olan 39 m'lik teleskop. ESO önümüzdeki yıllarda 39 metrelik teleskopunun inşasını bitirerek gökbilim gözlemciliğine damga vurmak istiyor. Teleskopun açılışı sırasında bizden birinin Türkiye'yi temsilen orada bulunması ne hoş olur değil mi? Sonrasında da bu teleskopu kullanmak ve verilerinden faydalanarak yeni buluşlara imza atan Türk bilim insanlarının haberlerini duysak hoşumuza gitmez mi? Elimizdeki kısıtlı olanaklara karşılık yılmadan çalışan insanımıza, gerekli donanım sağlandığında neler yapabileceğini zaman zaman görüyoruz ve bundan keyif alıyoruz. Gelecek uzay bilimleri ve teknolojilerinde olduğuna göre bizim de bu kulvarda yerimizi böylesi ciddi bir kurumla alarak başlamamız doğrusu güzel olur. ESO Turkiye anasayfasında da konuya parmak basılıyor. Üyelik süreci dört ana başlık altında değerlendiriliyor: bilimsel, teknolojik, eğitim ve endüstri. Bu başlıkların hangisinden vazgeçebilir ya da hangisini öne çıkarabilirsiniz. Daha da önemlisi hangi alanda bu dört önemli bileşeni birden kullanabilirsiniz. İşte uzay araştırmaları bu dört bileşeni kucaklıyor ve dördünün birden aynı ivmeyle gelişimini sağlıyor. ESO-Turkiye ekibine katılabilir ve çalışmalara destek sağlayabilirsiniz. Nasıl mı? ESO Turkiye'yi ziyaret edin."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/eta-cancri-cift-yildizmis/", "text": "Yengeç Takımyıldızında bulunan Eta Cancri yıldızının aslında bir çift yıldız olduğu belirlendi. Keşif New Mexico ile Hawai'deki teleskoplar kullanılarak, Çin Bilim Akademisi ve Hertfordshire Üniversitesi'nin ortaklaşa yaptığı çalışmayla gerçekleşti. Buna göre kırmızı Eta Cancri sistemi, bir dev ve bir cüceden oluşuyor. Sistem, 312 ışık yılı uzağımızda bulunuyor. Çok soğuk olan cüce yıldızların sıcaklığı 2000 C den daha az olabilir (Güneş'in sıcaklığı 6000 C dir). Tozlu yapılar böylesine sıcaklıklarda yoğunlaşır ve Jüpiter gibi gaz gezegenleri oluşturur. Kırmızı dev yıldızlar ise çok ama çok büyük yıldızlardır. Güneş gibi bir yıldız yaşamanın sonuna doğru büyüyerek bir kırmızı dev haline gelir. Güneş 5 milyar yıl sonra böyle bir kırmızı dev olacaktır. Yapılarındaki kimyasal bileşim ve yaşları ölümlerinin nasıl olacağını belirler. Eta Cancri B'nin kimyasal bileşeni ve dev yıldıza ait ayrıntılar, Çin Bilimler Akademisine bağlı Yunnah Gözlemevi'nden ZengHua Zhang ile Hertfordshire Üniversitesi Astrofizik Araştırma Merkezi'nden Dr. David Pinfield'ın ortak çalışmasıyla elde edildi. Kaynak: Science Daily"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/eta-carinae-sistemine-yakindan-bakis/", "text": "VLT Girişimölçeri ünlü yıldız sistemindeki şiddetli rüzgarları görüntüledi Çok Büyük Teleskop Girişimölçerini kullanan uluslararası bir gökbilimciler ekibi Eta Carinae yıldız sisteminin şimdiye kadarki en ayrıntılı görüntüsünü elde etmeyi başardı. Çift sistemde yeni ve beklenmedik yapılarla karşılaşan ekip, iki yıldızın ortasında kalan bölgede çarpışmakta olan aşırı hızlı yıldız rüzgarları buldu. Yeterince gizemli olan bu yıldız sistemine ilişkin yeni bulgular çok büyük kütleli yıldızların evrimlerinin daha iyi anlaşılmasına ışık tutabilir. Bonn'da bulunan Max Planck Radyo Gökbilim Enstitüsünden Gerd Weigelt liderliğindeki bir gökbilimciler ekibi ESO'nun Paranal Gözlemevi'ndeki Çok Büyük Teleskop Girişimölçeri'ni kullanarak Karina bulutsusunda bulunan Eta Carinae yıldız sisteminin eşsiz bir görüntüsünü elde etti. Bu muazzam çift sistemde bulunan ve birbirleri etrafında dolanan iki büyük kütleli yıldız oldukça aktif olup, saatte on milyon kilometre hıza kadar çıkan yıldız rüzgarları üretmektedirler . Rüzgarların çarpışmaya başladığı iki yıldız arasında kalan oldukça çalkantılı bölge ise ilk kez gözlenmiştir. Eta Carinae çiftinin gücü çarpıcı bir olgu yaratmaktadır. Sistemdeki büyük püskürme gökbilimciler tarafından 1830'larda gözlenmiştir. Artık bunun çiftin büyük yıldızı tarafından kısa bir süre içinde dışarıya atılan çok miktarda gaz ve toz maddesi olduğunu biliyoruz. Sistemde şimdi görülen Homunculus bulutsusu olarak bilinen ayrık lobların nedeni de budur. İki yıldız rüzgarının aşırı yüksek hızlarda çarpışmaları milyonlarca dereceye varan sıcaklıkları ve yoğun X-ışın radyasyonunu meydana getirmektedir. Rüzgarların çarpıştığı merkezi bölge görece çok küçüktür Homunculus bulutsusundan bin kat daha küçük bu nedenle şimdiye kadar uzaydan ve yerden teleskoplarla ayrıntılı bir şekilde gözlenememiştir. Ancak VLTI aygıtı AMBER'in güçlü çözme yeteneğini kullanan ekip bu şiddetli alanın derinliklerine dalmayı ilk kez başarmıştır. VLT'deki dört yardımcı teleskopun üçünden oluşan başarılı bir birleştirme bir girişimölçer işlemi ile tek bir VLT Birim teleskopundan on kat daha fazla çözme gücüne ulaşılmıştır. Bu sayede sistemin şimdiye kadarki en keskin görüntüsü elde edilmiş olup, iç kısımları hakkında da beklenmedik sonuçlara ulaşılmıştır. Yeni VLTI görüntüsü iki Eta Carinae yıldızı arasındaki yapıyı açıkça göstermektedir. Küçük ve sıcak yıldızdan gelen şiddetli rüzgarın sistemin büyük çiftinden çıkan daha yoğun rüzgarla çarpıştığı yerde beklenmedik pervane-şeklindeki bir yapı gözlenmiştir. Hayallerimiz gerçek oluyor, çünkü artık kırmızı-ötesinde de oldukça net görüntüler elde edebiliyoruz. VLTI'nin bizlere sunduğu eşsiz fırsatlar sayesinde Eta Carinae ve diğer önemli birçok nesnenin fiziksel özelliklerini daha iyi anlayabiliyoruz. diyor Gerd Weigelt. Görüntülemeye ek olarak, çarpışma bölgesinin tayfsal gözlemleri yoğun yıldız rüzgarlarının hız ölçümlerini de mümkün hale getirmiştir . Bu hızları kullanarak, gökbilimciler hayranlık verici bu yıldız sisteminin iç kısımlarına ait hassas bilgisayar modelleri üretebilmekte, bu sayede benzer aşırı yüksek kütleli yıldızların evrimleştikleri sürece nasıl kütle kaybettiklerinin anlaşılması sağlanmaktadır. Ekip üyelerinden Dieter Scherti son olarak şu yorumu yapıyor: Yeni VLTI aygıtları GRAVITY ve MATISSE sayesinde daha da hassas görüntüleri daha geniş dalgaboyu ölçeğinde elde edebileceğiz. Bu geniş dalgaboyu aralığı çoğu gökbilimsel nesnenin fiziksel özelliklerini bulmamızı sağlıyor. Notlar Her iki yıldızın da oldukça büyük bir kütleye ve aşırı parlaklığa sahip olması ürettikleri ışınım nedeniyle yüzeylerinin sökülerek uzaya atılmasına yol açıyor. Yıldız maddesini dışarıya atan bu olaya yıldız rüzgarı adı veriliyor ve saatte milyonlarca kilometre hıza ulaşabiliyor. Ölçümler Doppler etkisi ile gerçekleştirilmiştir. Gökbilimciler Doppler etkisini kullanarak nesnelerin Dünya'ya hangi hızlarda yaklaşıp uzaklaştıklarını hassas bir şekilde ölçebilmektedir. Bir nesnenin bize doğru yaklaşması ya da bizden uzaklaşması tayf çizgilerinde kaymaya neden olmaktadır. Nesnenin hızı bu kaymadan hesaplanabilmektedir. ESO-Türkiye"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/eta-karina-mor-otesi-sirri/", "text": "Hubble teleskopu çift yıldız sistemi Eta Karina'nın kırmızı, beyaz ve mavi renkte parlayan genişleyen gazlarının özel bir yüksek çözünürlüklü görüntüsünü sunuyor. Yaklaşık iki yüzyıl önce patlayan ve o zamandan beri durmayan ağır çekimde gerçekleşen havai fişekleri düşünün. Böylece 7500 ışık yılı uzaklıktaki Karina takımyıldızında yer alan bu çift yıldız sisteminde olanları anlayabiliriz. 1838'de Eta Karina büyük patlamaya uğradı ve 1844'ün Nisan ayına kadar gökyüzündeki en parlak ikinci yıldız haline geldi. Yıldız o tarihten itibaren soluklaştı, ancak Hubble teleskopunun elde ettiği yeni görüntüler süreçte ilginç ve önceden fark edilmemiş ayrıntılar olduğunu ortaya koyuyor. Eta Karina son yüz yıldır şiddetli patlamalara maruz kalmaktadır; sistem kendi parçalarını uzaya atarken kaotik püskürmeler gerçekleştiriyor. İki yıldızdan büyük olanı hayatının sonuna gelmiş muazzam büyük ve dengesiz bir yıldızdır. Gökbilimcilerin yüz yıl önce tanık oldukları aslında bir yıldızın ölüm testiydi. Sonuçta ortaya çıkan ışık dalgalanmaları, Eta Karina'nın Dünya'ya neredeyse bin kat daha yakın olan Sirius kadar parlak olmasına ve denizciler için güney denizlerinde yol gösterici olmasına neden oldu. Ardından Eta Karina soluklaştı. Günümüz gökbilimcileri yıldızı araştırırken çevresindeki büyük patlamanın izlerini görüyorlar; büyük dambıl şekliyle toz ve gazlardan oluşan dev bulut içinde süzülen ipliksiler. Bu sıcak bulutlar Homunculus bulutsusu olarak bilinir ve 1990'da göreve başlayan Hubble'ın hedefi haline gelmiştir. Aslında yıldız Hubble'ın üzerindeki her alet tarafından 25 yıldır izleniyor. Son olarak kozmik patlamanın ardından oluşan yapının yüksek çözünürlükteki görüntüsü elde edildi. Bu görüntüde morötesi ışıkta parlayan sıcak magnezyum gazının haritasını üretmek için Hubble'ın Geniş Alan Kamerası 3'e başvuruldu. Araştırmacılar 1840'larda gerçekleşen patlamanın ardından uzaya atılan dış malzemenin, yıldızdan çok daha önce atılan maddeyle çarpıştığını ve ardından şok dalgası oluşturup ortamı ısıttığını uzun zamandır biliyorlardı. Yeni görüntülerde kırmızı renkte görülen azot gazı ile karmaşık ipliksiler arasında magnezyum ışımasını bekliyorlardı. Bunun yerine, tozlu bipolar kabarcıklar ve dış kaynaklı şok ısıtmalı azot açısından zengin ipliksilerin oluşturduğu alanda yeni bir magnezyum yapısı fark edildi. Arizona Üniversitesinden Steward Gözlemevinden Nathan Smith: Büyük patlama sonrasında uzaya saçılan malzeme daha eski ve sıcak malzeme ile ancak çarpıştı. Yayılan emisyonun çoğu ise aslında boş olduğunu sandığımız yerdedir. Bu oldukça hızlı hareket eden bir malzemedir ve yıldızın ne denli güçlü bir patlamaya uğradığının işaretlerini taşır diyor. Açığa çıkan yeni veriler, patlamanın nasıl başladığını anlamak açısından önemlidir. Bulutsunun geriye kalan kısımları oluşmadan önce yıldızın ilk kez dışarı attığı malzemenin ne denli hızlı ve enerjik olduğunu gösterir. Gökbilimciler malzemenin hızını anlayarak ilk ne zaman dışarı atıldığını anlamak için ek gözlemlere ihtiyaç duyuyor. Görüntünün bir diğer çarpıcı yanı ise sol alt kabarcığın dışındaki mavi bölgede görülen çizgilerdir. Bu çizgiler, yıldız ışığının kabarcığın yüzeyine dağılmış olduğu toz kümeleri arasından geçerken görülür. Morötesi ışık yoğun toza çarptığı anda kabarcığın çevresini saran gaza doğru uzanan uzun ve ince bir gölge bırakır. Araştırmacılar sıcak gaz için mor ötesi ışıktaki arama yönteminin diğer yıldız ve gazlı bulutsuları incelerken de kullanılabileceğini belirtiyor. Eta Karina daha önce görünür ve kırmızı-öte dalga boylarında gözlenmişti. Şimdi mor-ötesi dalga boyunda gözlenerek farklı özellikleri ortaya konuldu. Burada gözlenen gaz yapısı görünür ve kızılötesi ışıkta kendini ele vermez. Böylece ölen bir yıldızdan çevreye magnezyum gibi ağır bir elementin yayıldığı görülmüş oldu. Eta Karina neden patladı? Bu konuda çeşitli tartışmalar sürüyor. Yakın zamanda ileri sürülen bir kurama göre 150 Güneş kütleli kadar olan Eta Karina sistemi üç bir yıldızdan oluşuyordu. 1840'larda birincil yıldız Güneş kütlesinin 10 katı kadar malzemeyi dışarı atınca tetiğe basılmış oldu. Ardından olanlar ise adeta büyük bir kaos ve şov. Bu şovu durduran ışık patlamasının koşulları henüz kesin değil. Buna karşılık gökbilimciler kozmik ışık gösterisinin nasıl biteceğini biliyor. Sonuç olarak Eta Karina'daki havai fişek gösterileri tipik bir süpernovada görülen patlamaların çok önüne geçti. Gösteri şu an bitmiş olabilir ama bundan emin olmamız için 7500 yıl gerekli! 1 Yorum muazzam bir patlama mükemmel bir görüntü.çok net bilgiler.teşekkürler astronomi diyarı.sizin yorumlarınız bize çok güzel bilgiler sundu."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/eta-karinanin-sirri/", "text": "NuSTAR teleskopu Dünya'dan 10 bin ışık yılı içindeki en parlak ve büyük yıldız sistemi olan Eta Carinae'den yayılan parçacıkların yüksek enerjik ve hızlı olduğunu belirledi. Bu kozmik parçacıklardan bir kısmı gezegenimize ulaşabilir. NASA'nın Goddard Uzay Uçuş Merkezinden astrofizikçi Kenji Hamaguchi: Patlayan yıldızlardan yayılan parçacıklar ışıkla karşılaştırılabilir hızlara ulaşabilir. Benzer durum diğer aşırı ortamlarda da gerçekleşebilir. Analizimiz tam da bu durumu doğruluyor diyor. Gökbilimciler 1 milyar elektron volttan yüksek enerjiye sahip kozmik ışınların Güneş Sisteminin ötesinden geldiğini biliyorlar. Ancak bu parçacıklar elektron, proton ve atom çekirdeği- elektriksel yük taşıdıklarından manyetik alanla karşılaştıklarında rotalarından ayrılırlar. Böylece yolları değişir ve kökenlerine ulaşmak zorlaşır. Güney takımyıldızlarından Carina'da yer alan 7500 ışık yılı uzaklıktaki Eta Carinae, 19. Yüzyılda büyük yankı yapmıştır, çünkü gökyüzündeki en parlak ikinci yıldız durumuna geçmişti. Bu olay aynı zamanda kum saatini andıran bir bulutsunun oluşmasına neden olmuştur. Buna karşılık patlamanın nedeni anlaşılmış değil. Sistem, eliptik yörüngeleri nedeniyle her 5,5 yılda bir yakınlaşan çift yıldızdan oluşmaktadır. Güneş kütlesinin 90 ve 30 katı büyüklükteki yıldızlar birbirine Güneş-Mars uzaklığı kadar (225 milyon km) yaklaşıp uzaklaşırlar. Çalışma ekibinden yine Goddard'dan Michael Corcoran: Eta Carinae sistemindeki yıldızların ikisi de güçlü yıldız rüzgarları oluşturur. Bu rüzgarlar her yörünge döngüsünde değişir ve yirmi yıldan uzun süredir izlediğimiz kadarıyla düşük enerjili X-ışınları üretirler diyor. NASA'nın Fermi teleskopu gama ışınları dışında, X-ışınlarından daha yüksek enerji sarf ederek Eta Carinae yönündeki bir kaynaktan gelen değişimi de gözledi. Ancak Fermi'nin vizyonu bir X-ışını teleskopu kadar keskin gözlem yapmaya uygun olmadığından gökbilimciler bu kaynağın ne olduğunu anlayamadı. Bu nedenle Hamaguchi ve ekibi NuSTAR verilerine baktı. 2012'de fırlatılan NuSTAR kendinden önce göreve başlamış her teleskoptan daha fazla X-ışını toplayabilir. Mart 2014 ile Haziran 2016 verileri ile Avrupa Uzay Ajansının XMM-Newton uydusundaki düşük enerjili X-ışını verileri toplandı. Eta Carinae'nin düşük enerjili ve zayıf X-ışınları çarpışan yıldız rüzgarlarının arasındaki sıcaklığın 40 milyon Celcius dereceyi geçtiği gazdan kaynaklanır. Ancak NuSTAR 30 bin elektron voltun üzerinde X-ışını yayan bir kaynak algılamaktadır. Bu çarpışan rüzgarların oluşturduğu şok dalgalarıyla açıklanabileceğinden üç kat kadar yüksektir. Bir örnek olarak görünür ışığın enerjisi yaklaşık 2-3 elektron volt arasındadır. 2 Temmuz 20128'de yayınlanan makalede bu X-ışınlarının iki yıldızın yörünge dönemine göre değiştiği ve Fermi tarafından gözlenen benzer gama ışınları çıkışının gerçekleştiği üzerinde duruluyor. Araştırmacılar hem güçlü X-ışını hem de gama ışını yayan kaynağa ilişkin en gözde açıklamanın çarpışan yıldız rüzgarlarının oluşturduğu şok dalgalarıyla hızlanan elektronlar olduğunu söylüyor. Buna göre, NuSTAR'ın algıladığı X-ışınları ve Fermi tarafından gözlenen gama ışınları bu elektronlarla etkileşim sonucunda büyük bir enerji açığa çıkaran yıldız ışığıdır. Süper hızlı elektronların yanı sıra diğer hızlandırılmış parçacıkların da sistemden uzaklaşması ve kozmik ışınlar olarak adlandırılan bazılarının yeryüzüne ulaşması beklenebilir. Caltech'den astronomi profesörü Fiona Harrison: Eta Carinae'nin çevresindeki bölgenin yüksek enerjili X-ışını ve gama ışın yayılım kaynağı olduğunu biliyorduk. NuSTAR bu ışınımı saptayabilene kadar bunun iki yıldızdan kaynaklandığını ve kökenini bilmediğimiz bir yerden geldiğini gösterdi diyor. 1 Yorum Belki de iki degil uclu sistemdi. Biri patladi iki yuzyil once. Patlamanin nedeni de ucuncu yildizin yorungesinin ortak kutle merkezine yakin konumdan gecmesi ve diger iki yildizin arasinda kalinca uzerinde olusan yogun cekim baskisidir."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/eta-kova-goktasi-yagmuru-basliyor/", "text": "Yılın en iyi göktaşı yağmurlarından Eta Kova 5-6 Mayıs gecesi, sabaha karşı maksimuma ulaşacak. Gözlem için sabaha doğru 03:30'dan sonra gözlerinizi gökyüzüne dikmeniz gerekecek. Güneş doğana kadar, karanlık bir yerde olmanız şartıyla, saatte 40 dolayında yıldız kayması izleyebileceksiniz. Gelelim bu göktaşı yağmurunun kısaca özelliklerine. Eta Kova'nın nedeni Halley kuyrukluyıldızı. Dünya her yıl Mayıs ayının başlarında Halley'in kalıntılarının bulunduğu bölgeden geçer. Eta Kova yağmuru, Halley kuyrukluyıldızının ikinci kalıntı birikintisidir. İlki ise kasım ayında görülen Avcı göktaşı yağmurudur. Bu kalıntılarda Dünya'ya saatte 238 bin km gibi yüksek bir hızla düşerek yerden 80 km yukarıda alev alırlar. Eta Kova göktaşı yağmuru, kasım ayında görülen Leonidler'den sonra en hızlı 2. göktaşı yağmurudur. Leonidler yeryüzüne saatte 256 000 km hızla düşerler. 2 Yorumlar 05 mayıs 2014 tarihinde akşama yakın saatlerde, hava kararmadan önce güney batı yönünden kuzey doğu yönüne doğru hareket eden muhtemelen atmosferin içinde taşın kendi kıvrımları belirgin olan önünden beyazımsı arkasından sarı kırmızı arası duman çıkaran tahminim 20-25 metre boyutlarında göktaşı gördüm. Yer izmir Karşıyaka. Balkonda eşimle otururken gördüm ve bir an şok dalgası oluşur diye yere yatmak istedim. Ancak olay birkaç saniye içinde olduğu için donakaldım desem yeridir. Eşime tahmin Balıkesir sakarya veya düzce civarlarına eğer biraz ileri gitti ise karadenize düşmüştür dedim ancak basında bu konuda habere rastlamadım. Saat 03:56 gibi Stellarium'da gördüm ilk göktaşı kaymasını ve hemen dışarı çıkıp çıplak gözle görmek istedim ancak 6-7 tane anca görebildim. Ay olmasa sanırım daha çok görecektim ama yine de güzeldi."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/eta-kova-meteor-yagmuru-basladi/", "text": "Yılın en iyi göktaşı yağmurlarından Eta Kova 5-6 Mayıs gecesi, sabaha karşı maksimuma ulaşacak. Gözlem için sabaha doğru 03:30'dan sonra gözlerinizi gökyüzüne dikmeniz gerekecek. Güneş doğana kadar, karanlık bir yerde olmanız şartıyla, saatte 40 dolayında yıldız kayması izleyebileceksiniz. Gelelim bu göktaşı yağmurunun kısaca özelliklerine. Eta Kova'nın nedeni Halley kuyrukluyıldızı. Dünya her yıl Mayıs ayının başlarında Halley'in kalıntılarının bulunduğu bölgeden geçer. Eta Kova yağmuru, Halley kuyrukluyıldızının ikinci kalıntı birikintisidir. İlki ise kasım ayında görülen Avcı göktaşı yağmurudur. Bu kalıntılarda Dünya'ya saatte 238 bin km gibi yüksek bir hızla düşerek yerden 80 km yukarıda alev alırlar. Eta Kova göktaşı yağmuru, kasım ayında görülen Leonidler'den sonra en hızlı 2. göktaşı yağmurudur. Leonidler yeryüzüne saatte 256 000 km hızla düşerler. İyi seyirler..."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/europada-da-deprem-oluyor/", "text": "Araştırmacılar Jüpiter'in uydusu Europa'da levha hareketleri olduğunun kanıtlarına ulaştılar. Bu Dünya'dan başka yerlerde de yüzey kayması olarak bilinen jeolojik hareketin olacağı anlamına geliyor. Europa'nın buzlu yüzeyinde genişleme olduğu fark edilmişti. Gezegen bilimciler Rusya Moskova'dan Idaho Üniversitesi'nden Simon Kattenhorn ile ABD'deki John Hopkins Üniversitesi Uygulamalı Fizik Laboratuarı'ndan Louise Prockter, 2000'li yılların başlarında NASA'nın Galileo uzay aracının ilettiği verileri inceleyerek uydudaki sıra dışı jeolojik sınırların varlığı sonucuna ulaştılar. Yüzeyde ortaya yeni araziler çıkmış görünüyordu ve bunun nasıl olabileceğini anlayamamıştık. Ama sonunda yanıtı bulduk diyor Prockter. Levha hareketlerinin Dünya üzerinde depremlere, volkanlara ve dağların oluşumuna neden olduğu biliniyor. Jüpiter'in en büyük dört uydusundan biri olan Europa'nın yüzeyi çatlaklar ve küçük tepelerle kaplıdır. Bu da akla üste levhanın diğerinin altına doğru sokulduğunu akla getiriyor. Tıpkı Dünya'da kıtalar arasında ya da kıta-okyanus levhaları arasındaki hareketlerde olduğu gibi. Dünya üzerinde okyanus ile kıta blokları arasında bir kayma sonucunda birbirlerini etkiledikleri biliniyor. Şimdiye kadar Europa'nın yüzeyinde değişiklikler olduğu belirlenmesine karşılık bunun yüzey hareketiyle ilgili olduğu sonucuna ulaşmak mümkün olmamıştı. Europa'nın yüksek kuzey enlemlerinde yaklaşık 20.000 kilometrekarelik ayrı bir yüzey olduğu fark edildi. Dünya üzerinde sıkça gözlenen levha hareketi göz önüne alındığında Europa'da da bir yüzeyin başka bir yüzeyin üzerine hareketlendiği ve bunun sonucunda tepe oluşumuna neden olduğu düşünülüyor. Bu hareketin nedenlerinden biri de yüzeyin yaklaşık 30 km altındaki okyanus olabilir. Europa'daki buz fışkırmalarının nedeni de bu levha hareketleri olabilir. Europa'daki levha hareketliliği Dünya'dakine çok benziyor olabilir diyor Kattenhorn. Bu da okyanus içine buzlu maddeden parçaların koparak düşmesine neden olabilir. Bu, en ilginç jeolojik keşiflerden biri olmasının yanı sıra, Europa'nın yaşanabilir bir gezegen olma anlamında önemli bir yer olduğu anlamına da gelir. NASA'nın Dış Gezegenler programı ekibinden Curt Niebur: Europa, gezegenimizle olan benzerlikleri bize bir bir göstermeye çalışıyor. Europa hakkında edindiğimiz bilgiler belki de gelecekte başka dünya keşiflerinde akla gelecek sorulara çözüm getirebilir diyor. Önceki veriler Europa'nın buzlu yüzeyinin altında sıvı su okyanusunun varlığını işaret ediyordu. Bu okyanus tüm Europa'yı kapsamakta ve Dünya'daki okyanuslardan daha fazla su içermektedir. 1989 yılında fırlatılan Galileo uzay aracı yaklaşık on kez Europa yakınından geçmiş ve gözlemler yapmıştı."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/europada-sivi-su-var/", "text": "NASA'daki bilim insanları Jüpiter'in Europa uydusunun buz yüzeyinin altında Kuzey Amerika'daki Büyük Göller'in hacminde sıvı su olduğuna ilişkin kanıt elde ettiler. Veriler Europa'nın kabuğu ile altındaki okyanus arasında önemli etkiler olduğunu gösteriyor. Bu bilgilerle Güneş Sistemi'nde başka yerlerde de yüzey altında yaşam olma olasılığını güçlendiriyor. NASA'nın Astrobiyoloji Programı yöneticisi Mary Voytek: Verilerle bu sonuca ulaşmak zordur. Ancak bilim insanları kesin bir sonuca ulaşmak için tüm verileri gözden geçirmek istiyor diyor. NASA'nın Jüpiter Sistemi'ne 1989 yılında yolladığı Galileo uzay aracının ilettiği veriler şimdiye kadar sisteme ilişkin sayısız buluş yapılmasını sağladı. Galileo görevi süresince Güneş Sistemi'nin en büyük gezegeni olan Jüpiter ve onun bazı uydularını gözledi. Bunlardan en önemlileri arasında da Europa uydusunun yüzeyinin altında tuzlu su olduğunu bildirmesiydi. Bu okyanus Europa'nın tüm yüzeyini kaplayacak kadar büyük ve derin. Tüm Dünya'daki okyanuslardan daha fazla sıvı su içermektedir. Ancak Güneş'ten oldukça uzak olduğu için donan uydunun yüzeyindeki buzun kilometrelerce kalınlıkta olduğu düşünülüyor. Teksas Üniversitesi Jeofizik Enstitüsü'nden Britney Schmidt: Buzun kalınlığı okyanusun incelenmesi açısından kötüdür. Yüzeyin altında yatan okyanus bu nedenle yüzeyden çok uzakta. Ancak bu okyanusta yaşam olma olasılığını da belirler. Schmidt ve ekibi Galileo görüntülerinden Europa'nın yüzeyinde iki büyük inişli çıkışlı dairesel yapılar olduğunu fark etti. Ekip böylesi bir formun nasıl oluştuğunu açıklayabilmek için buz ve buzulların altındaki volkanları düşündü. Dünya'daki benzer modelle bakarak dört aşamalı bir model geliştirdiler. Bu model gözlem birçok çelişkili durma da açıklık getirmektedir. Buna göre yüzeyin bazı bölgelerin buz tabakası kalın iken bazı yerlerde daha incedir. Son çalışma Europa yüzeyindeki buzun ve bunun altındaki göl arasında bir mekanizma olduğunu akla getirdi. Yüzeydeki ve kalın buz kabuğunun altında var olduğu anlaşılan okyanus arasındaki besin ve enerji transferi bir model sağlamaktadır. Bu da potansiyel yaşam ılığını arttırmaktadır. Ekibin öne sürdüğü modellerine inanılması için iyi bir nedenleri var. Buna karşılık göl ile yüzey arasında birkaç km'lik uzaklık olduğu için bunu ortaya çıkarabilmenin yolu sisteme yeni bir uzay aracı göndermek olacaktır. Bu da onu incelenmesi için araç gönderilecek en önemli ikinci derecede çalışma yapmaktadır. Ekip üyesi Don Blankenship: Europa'daki bu öngörüş, Dünya'daki buzulların son 20 yıl içindeki gözlemleriyle elde edilen bilgiler sonucunda gerçekleşti diyor. Galileo Jüpiter Sistemi'ni ve dolayısıyla bir gezegeni uzun dönemli gözleyen ilk uzay aracıdır. Araç 2003 yılında yine gözlem yapmak üzere Jüpiter'in atmosferine çarptırılarak görevine son verdirilmiştir."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/europada-su-izleri/", "text": "Hubble teleskopu, Jüpiter'in uydusu Europa'nın yüzeyindeki yarıklardan su buharı olduğu düşünülen fışkırmaları görüntüledi. Bu veriler daha önce çok daha yüksek noktalarda gözlenen izlerin su buharı olduğu fikrini güçlendirmektedir. Buna göre Europa'nın yüzeyinin alında sıvı okyanusun olduğu yönündeki teori için sağlam bir kanıt elde edildi. NASA Genel Merkezinden Bilim Görevleri birimi müdür yardımcısı Geoff Yoder: Europa'nın yüzeyinin altı belki de Güneş sisteminin yaşamı destekleyen yerlerden biridir. Europa'nın yüzeyinin altında ne olduğu bu örneklerle anlaşılabilir diyor. Europa'nın yüzeyinden yaklaşık 200 km kadar yükselen su buharı tanecikleri muhtemelen bir süre sonra uydunun yüzeyine düşecek. Europa'da Dünya'daki okyanusların içerdiği su miktarının iki katı kadar sıvı içeren dev okyanusun olduğu düşünülüyor. Bu okyanus oldukça kalın ve soğuk bir buz katmanı tarafından korunmaktadır. Okyanusu saran bu buz katmanında zaman zaman kırılmalar oluşmakta ve bu çatlaklardan dışa doğru su fışkırmaları gerçekleştiği sanılmaktadır. Baltimore Uzay Teleskopu Bilim Enstitüsünden William Sparks başkanlığındaki ekip Europa Jüpiter'in önünden geçerken yüzeydeki bu çıkıntıları görmeyi başardı. Ekibin asıl amacı ise Europa'yı saran ince atmosfer ve buna bağlı ekzosfer katmanının olup olmadığının anlaşılması. Bu yöntemle Europa'yı saran atmosferdeki su buharı miktarı ölçülürse diğer yıldızların çevresinde dolanan gezegenler için de benzer çalışma yapılabilir. Bir ötegezegen atmosferinden süzülen yıldız ışığı beraberinde önemli bilgiler taşır. Eğer Europa'nın bir atmosferi varsa bu Jüpiter'den gelen ışıkta çeşitli etkilere neden olur. Böylece Jüpiter'in yolladığı ışığın ne kadarının emildiğini hesaplayarak atmosferi hakkında fikir edinebiliriz diyor Sparks. Ekip 15 ay içinde Europa'yı Jüpiter'in önünden geçerken 10 kez gözledi. Bu sayede üç gözlemde fışkırmaları yakaladılar. Fışkırmalar Europa'nın yüzeyinden 60 km'den daha yükseğe çıkmaktadır. Ekip bunun su buharı olduğunu düşünmektedir. Europa'da gözlenen eğer su buharı ise bu Güneş Sisteminde Dünya'dan başka bir yerde de su olduğunun göstergesi olacak. Bilindiği üzere Satürn'ün uydusu Enceladus'da da benzer fışkırmalar Cassini uydusu ile gözlenmişti. Bunun su buharı olduğu tespit edilmişti. Aynı durum Europa için de geçerli olabilir. 1 Yorum daha önce yapmış olduğum yorumum da europa da yaşam formlarının olabileceğini yazmıştım şimdi dahada ileri gidiyorum europada yaşam kesin olarak var,düşüncem ve hislerim mantığım bunun gerçek olduğunu söylüyor.hep birlikte ALLAH izin verirse bunu göreceğiz.SELAMLAR astronomi diyarı."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/europanin-su-buharini-biriktirdigi-kesfedildi/", "text": "Güneş'ten sekiz yüz milyon kilometre uzakta yaşamın olmayacağını düşünürdük. Ancak yaşam arayışı içindeki gezegen gökbilimcileri Europa uydusuyla yakından ilgileniyorlar. Yer'in uydusu Ay'dan biraz daha küçük olan Europa gaz devi Jüpiter'in çevresinde dolanmaktadır. Buzlu uydunun yüzey sıcaklığı eksi 160 derecenin üzerine çıkmaz. Su buzu kaya kadar sert olacak kadar soğuktur. Buna rağmen katı buz kabuğunun altında Dünya'da bulunan sudan çok daha fazla suya sahip olabilir. Suyun olduğu yerde yaşam olabilir. Hubble teleskopu 2013'te, bahçe hortumunun delinmiş kısmından fışkıran su gibi, uydunun yüzeyindeki çatlaklardan uzaya su fışkırtan gayzerler olduğunu belirledi. 1999'dan 2015'e kadar uzanan Hubble arşivleri uydunun bir yarım küresi boyunca sürekli gayzerler oluşturduğunu gösterdi. Bu ise anlaşılmamış bir olgu. Uydunun atmosferinin kabukta oluşturduğu basınç ise Dünya atmosferinin yüzeyde oluşturduğu basıncın milyarda biridir. Hubble buradaki su buharını doğrudan görmedi, bunun yerine oksijenin morötesi tayfsal parmak izini gösterdi. Oksijen suyun bileşenlerinden biridir. Gayzerlerin tersine bu su buharı Europa'nın iç kısmından gelmiyor, daha ziyade güneş ışığının yüzey buzu süblimleşmesiyle oluşur. Benzer şekilde Jovian uydusu Ganymade'in atmosferinde de su buharı bulundu. Europa'yı, potansiyel bir yaşam merkezi olarak düşünmek öyle heyecan verici ki, NASA Europa Clipper'i ve Avrupa Uzay Ajansı Jüpiter Buzlu Uydular Kaşifini bu amaç için önümüzdeki on yıl içinde fırlatması bekleniyor. Europa'daki su buharının gizemli şekilde sadece bir yarım küresinde görülmesi ise ilginç. Europa, buzlu yüzeyinin altında yaşam için elverişli şartlar sunabilecek uçsuz bucaksız bir okyanus barındırıyor. Bu sonuç gökbilimcilerin buzlu uyduların atmosferik yapısını anlamalarını kolaylaştıran bir unsur ve yaşamı destekleyip desteklemediğini anlamak için özel görevler oluşturmaya olanak sağlıyor. Europa'daki su buharı ile ilgili önceki gözlemler ve 2013'teki Hubble görüntüleri buzlu yüzeyden fışkıran jetlerle ilişkilendirilmişti. Bunlar Dünya'daki gayzerlere benzer ancak buradaki su 100km yükseğe kadar çıkar. Uydunun atmosferinde Dünya atmosferinin yüzeyde oluşturduğu basıncın yalnızca milyarda biri kadar olup geçici su buharı kabarcıkları üretir. Bununla birlikte 1999'dan 2015'e kadar uzanan Hubble gözlemlerine dayanan yeni sonuçlar Europa'nın daha geniş alanda benzer miktarlarda su buharı yayıldığını gösteriyor. Bu ise sadece Europa'nın bir yarım küresinde uzun süreli su buharı atmosferi olduğunu gösteriyor. Uydunun iki yarım küresindeki asimetriye neyin sebep olduğu henüz anlaşılmamıştır. Europa'nın yüzey sıcaklığı Jüpiter'in en büyük buzlu uydusu olan Ganymade'den daha düşüktür. Europa, Ganymade'den daha fazla güneş ışığı yansıtır ve yüzeyi 150C'den daha soğuktur. Europa'da gündüz en yüksek sıcaklık -1600C'tır. Yine de daha düşük sıcaklıklarda bile Ganymade'deki gibi Europa'nın yüzeyinde de su buzunun süblimleştiği görüldü. Sonuçlar Geophysical Research Letters dergisinde yayınlandı."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/europayla-ilgili-onemli-kesif/", "text": "Jüpiter'in uydusu Europa'nın yüzeyinin büyük bir kısmında bol miktarda hidrojen peroksit olduğu ortaya çıktı. Çalışmayı gerçekleştiren ekibe göre bu peroksit yüzey altında olduğu düşünülen okyanusa karışıyor olabilir. Bu da aslında basit yaşam formları için enerji kaynağı demek. NASA'nın Jet İticileri Laboratuarı'ndan Kevin Hand: Yaşam için sıvı su, karbon, azot, fosfor ve kükürt gibi unsurların yanısıra ışık enerjisinin de şart olduğunu biliyoruz. Europa'da sıvı ve çeşitli moleküller bulunuyor ve bunların ihtiyacı olan enerjinin peroksit gibi bileşiklerle sağlandığını düşünüyoruz. Dünya'da peroksit gibi oksidanların artması karmaşık çok hücreli yaşamın şekillenmesinde önemli rol oynamıştır diyor. Kaliforniya Teknoloji Enstitüsü'nden Mike Brown'un da katıldığı çalışmada Keck II Teleskopu ile Eylül 2011'de dört gece boyunca Europa'dan gelen yakın kızılötesi ışığın incelenmesiyle yapıldı. Su içinde 0,12 oranında peroksit barındıran Europa bu açıdan Jüpiter Sistemi'nde eşsizdir. (Bu oran ilaç üretiminde kullanılan hidrojen peroksit karışımının yaklaşık 20 katıdır.) Europa'daki buz karışımının içindeki peroksit miktarı yörüngesine göre arkaya düşen yarımküresinde neredeyse sıfıra düşmektedir. Europa'daki peroksitin varlığı 1995'den 2003'e kadar Jüpiter Sistemini araştıran Galileo aracıyla tespit dilmesine karşılık aracın gözlem bölgesi sınırlıydı. Yeni sonuçlarla birlikte peroksitin Europa yüzeyinin büyük bir kısmına dağıldığı görüldü. Üstelik yüzeydeki buzun çok az kükürt içerdiği ve neredeyse saf sudan oluştuğu fark edildi. Peroksit, Jüpiter'in güçlü manyetik alan içine düşen Europa bölgesindeki buz içinde ışımanın etkisiyle oluşur. Galileo verilerine ek olarak Keck Teleskopu gözlemleriyle Europa yüzeyinde neler olup bittiğinin anlaşılması mümkün oldu. Ancak hala yüzey altındaki okyanusta peroksitin desteklediği yaşamın varlığıyla ilgili bir bilgimiz yok diyor Brown. Bilimciler sıvı suya karışan peroksitin oksijen bozunmasına yol açtığını ve yüzey altındaki küresel sıvıdaki hidrojen peroksitin yaşanılabilirlik açısından önemli bir etken olduğunu düşünmüyor. Ancak okyanusa karışan peroksit gibi bileşikler yaşam için gerekli kimyasal enerjinin elde edilmesinde rol sahibi olabilir diyor Hand."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/evinden-kovulan-karadelik/", "text": "Gökbilimciler onlarca yıldır sabırla sürdürdüğü bir çalışma ürününü verdi. Evinden kovulduğu için 2600 ışık yılı kadar uzaklaşmış bir karadelik bulundu. Karadelik cüce gökada Markarian 177'nin yakınında yer alıyor. Hawaii'deki Mauna Kea tepesinde kurulu olan WM Keck Gözlemevi, Haleakala Pan-STARRS1 teleskopu ve NASA'nın Swift uydusunun desteklediği çalışma sırasında Uluslararası bir gökbilimci ekibi ana gökadasından uzakta bir karadelik belirledi. Bu ilginç olay Büyükayı takımyıldızı doğrultusundaki cüce gökada Markarian 177'nin bir eseri. Süper kütleli karadelikler genelde gökada merkezlerinde yatar. Ancak SDSS1133 kod adlı bu karadelik gökada merkezinden 2600 ışık yılı uzaklıktadır. Çalışmada son 60 yıllık veriler kullanıldı. Haziran 2013'de araştırmacılar Keck Gözlemevi'ndeki 10 metrelik Keck II Teleskopu ile bölgenin yüksek çözünürlükteki yakın kızılötesi görüntülerini elde ettiler. Çalışma ekibi üyesi Hawaii Üniversitesi'nden lisans öğrencisi Chao-Ling Hung: Keck verilerine göre SDSS1133 yaklaşık 40 ışık yılı çapındaki parlak bir bölge içindeydi. Markarian 177'deki yoğun yıldız oluşumları ve diğer etkenler karadeliğin sürgün edildiğini gösteriyor diyor. Maryland Üniversitesi'nden Laura Blecha: Biz iki küçük gökadanın merkezlerindeki karadeliklerin şüpheyle yaklaşılan birleşme süreci sonrasına tanık oluyoruz. Gökbilimciler uzun zamandır böylesi birleşmelerden sonra atılan karadeliklerden birini bulmak için çaba gösteriyordu. Şimdi bu şansı yakaladık diyor. İki gökadanın çarpışması ve birleşmesi süreci yeni yıldız oluşum bölgelerini oluşturur. Her gökadanın merkezinde birleşmeden önce sahip olduğu süper kütleli karadeliklerde bu birleşme sırasında karşılıklı etkileşerek büyük bir çift oluştururlar. Gökbilimci David Sanders: Bu da sonuçta aktif çekirdekli gökada denilen AGN'lerin oluşumuna neden olur. Ancak bazı durumlarda karadeliklerden biri dışarı atılabilir. Çalışmamız bu açıdan ilginçti diyor. Einstein'in Genel Görelilik Kuramı'nda açıkladığı gibi bu dev birleşme sırasında karadelikler arasındaki kütle çekimi ve ışınım büyük miktarda enerjinin açığa çıkmasına neden olur. Hızlanan kütleler dışa doğru her yöne yayılan uzay-zaman dalgaları oluşturur. İki karadelik eşit kütle ve spine sahipse birleşmeleri her yöne eşit kütleçekimsel dalgalar yayar. Eğer kütle farklı ve spinler zıt ise birleşme, kütleçekimsel dalgaların dengesiz yayılmasına neden olur. Böyle bir durumda karadeliğin biri çok güçlü bir tekme ile dış uzaya atılabilir. Karadelik dış uzaya doğru uçarken beraberinde sıkıca tuttuğu sıcak gaz ve toz diskini de beraberinde sürükler ve bu gaz tükeninceye kadar ışık yaymayı sürdürür. Yaklaşık 90 milyon ışık yılı uzaklıktaki gökadanın yakınındaki parlak nokta ile yaşadığı bu maçla ilgili gökbilimciler alternatif fikirlerde üretiyor. Belki de SDSS1133 bir süpernova patlaması yaşamış dev bir yıldız kalıntısıdır. Çalışmanın baş yazarı İsviçre Federal Teknoloji Enstitüsü'nden Michael Koss: Elimizdeki veriler hangi olasılığın doğru olduğu sonucuna varmamıza izin vermiyor. Ancak NASA'nın Swift'in gördüğü morötesi ışıma SDSS1133'ün tipik bir genç süpernova kalıntısı olmadığını söylüyor. Böyle olsaydı on yıl içinde değişime uğramalıydı diyor. Ekip cisimle ilgili daha fazla bilgi sahibi olmak için Ekim 2015'de Hubble Uzay Teleskopu'nun tayfçekeriyle morötesi gözlem yeteneğine başvuracak. SDSS1133 eğer bir karadelik değilse o zaman sıradışı özelliklere sahip Parlak Mavi Değişen adı verilen bir yıldız sınıfından olmalıdır. Bu yıldızlar patlamadan önce uzaya muazzam miktarda kütle atarlar. SDSS1133'de en son 2001 yılında bir patlama görüldü. Gökadamızda Eta Karina adlı ikili sistemin bir üyesinin 90 Güneş kütleli LBV olduğu düşünülüyor. 1838 ve 1845 yılları arasında en az 10 güneş kütlesinde iki madde yığını fırlatmıştır. Daha sonra ise 1890'da küçük bir patlama gözlenmiştir. SDSS1133 eğer bir LBV ise 1950-2001 arasında sürekli patlamalar yaşamış olmalıdır. 1950'li yıllardaki teleskopların gücü böylesi bir patlamayı görmeye yeterliydi. Zaten böyle bir gözlem yapılmış olsaydı şimdiye kadar gözlenmiş en uzun LBV patlamasına tanıklık edilecekti. Bu da cismin neden sürekli morötesi ışık yaydığını açıklardı. İster süper kütleli karadelik ister ender rastlanan bir yıldız türü olsun gökbilimciler istenmeyen bir cisim keşfetmiş görünüyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/evren-sandigimizdan-daha-yasliymis/", "text": "Avrupa Planck Uzay Aracı şimdiye elde edilmiş en parlak ve en doğru ve ayrıntılı evren haritasını elde etti. Sonuçlar evrenin sanılandan 100 milyon yıl daha yaşlı yani 13,8 milyar yıl yaşında olduğunu gösteriyor. Veriler ayrıca karanlık enerjinin daha az, karanlık madde ve normal maddenin de sanılandan biraz daha fazla olduğunu göstermektedir. Washington'daki NASA Genel Merkezi'nden Planck bilim programı ekibinden Joan Centralla: Gökbilimciler bu haritayı uzun zamandır beklemekteydi. Bu ölçümler birçok bilim alanının yanı sıra derin uzayı anlama açısından da önemlidir. Bu tarihi görevi gerçekleştiren Avrupa Uzay Ajansı ile birlikte çalışmaktan dolayı mutluyuz diyor. Hubble sabiti olarak bilinen evrenin büyüme oranının yeni tahmini değeri 67,15 artı ya da eksi 1,2 kilometredir/megaparsek/saniyedir. Bir megaparsek yaklaşık 3 milyon ışık yılıdır. Bu değer daha önce NASA'nın Spitzer ve Hubble gibi uzay teleskoplarıyla elde edilen tahminden daha küçüktür. Karanlık enerji oranı % 71,4'den 68,3'e düşse de karanlık madde miktarının yeni tahmini değerinin % 24'den 26,8'e çıktığını görülüyor. Normal madde miktarı ise % 4,6'dan 4,9'a yükselmiş. Planck bir Avrupa Uzay Ajansı görevidir. Araca NASA çeşitli katkılarda bulunmuş ve ABD, Avrupa ve Kanadalı bilimciler verileri incelemek için birlikte çalışmaktadır. Planck 2009 yılından bu yana gökyüzünü tarayarak büyük patlamanın ardından oluşan erken evrenden gelen kozmik mikrodalga arkaplan haritasını çizmeye çalışmaktadır. Bu kalıntı bilimcilere büyük patlamadan 370 000 yıl sonrasındaki ışımayı göstermektedir. 15,5 aylık gökyüzü gözlem verilerine dayanan harita, kozmik arkaplan ışıması denilen, erken evrenden milyarlarca yıl boyunca yol alan eski ışığın küçük sıcaklık dalgalanmalarının dikkate alınmasıyla ortaya çıkarılmıştır. Işık desenleri şeklindeki gökadalar bugün gördüğümüz modern gökadaların oluşturduğu devasa kümelerin tohumlarını temsil eder. Düzgün olduğu düşünülen kozmik mikrodalga arka alan ışımasının evrenin doğumuyla birlikte gerçekleşen kuantum dalgalanmaları nedeniyle küçük farklılıklar gösterdiği ortaya çıktı. Planck haritasındaki lekeler günümüz yıldız ve gökadalarının madde tohumlarıdır. NASA'nın Wilkinson Mikrodalga Anizotropi Sondası ve Kozmik Fon Kaşifi verileriyle 2006 Nobel Ödülü kazandıran bu desen hakkında çok bilgi elde edildi. Planck gelişmiş duyarlığı ve yüksek çözünürlükte ışığın geniş aralıktaki frekanslarını çalışabilmesi ile önceki çalışmalar sürmektedir. Evrenin yaşı, yapısı ve diğer temel özellikleri Standart Modelin gökbilimcilerce geliştirilen kozmoloji kısmında açıklanmaktadır. Bu yeni yüksek hassasiyete bağlı veriler eşliğinde Standart Model sınanarak geliştirilir. Buna karşılık bu temel özelliklerle resmin bütününde küçük de olsa bazı tutarsızlar bulunuyor. Örneğin model gökyüzünün her yerde aynı olduğunu varsayar. Işık desenlerine bakıldığında ise gökyüzünün iki yarısı asimetriktir ve renkli kısımlar iki yarı için uyumlu değildir. Avrupa Uzay Ajansı Hollanda Merkezi'nden Planck bilimcisi Jan Tauber: Gözlemlere uyan basit bir modelimiz var, ama diğer yandan bazı tuhaflıkları görünce temel varsayımları gözden geçirmek gerekiyor. Bu yeni bir yolculuğun başlangıcı ve Planck bu bilmeceyi çözmemizi sağlayacak veri akışına devam ediyor diyor. Gökyüzü taramasını sürdüren Planck'ın tüm verileri 2014'de dünyaya açılacak."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/evren-sanilandan-daha-hizli-genisliyor/", "text": "Gökbilimciler evrenin beklenenden yüzde 5 ile 9 daha hızlı genişlediğini belirledi. Hesaplar Hubble Uzay Teleskopu verileriyle gerçekleşti. Uzay Teleskop Bilim Enstitüsü'nden John Hopkins Üniversitesi gökbilimcilerinden Adam Riess: Bu sonuç, evrenin %95'ini oluşturan ve ışık yaymayan karanlık enerji, karanlık madde ve karanlık ışınım gibi gizemli özelliklerini anlamak açısından önemli bir ipucu olabilir diyor. Evrenin bu hızlı genişlemesinin birkaç açıklaması olabilir. Örneğin uzak gökadaların arasını dolduran karanlık enerji evrenin genişlemesinde önemli bir pay sahibi olabilir. Diğer açıklama ise erken evrenin günümüz evrenine göre, daha fazla sayıda ışık hızına yakın hızda hareketli atom-altı parçacık barındırması yönündedir ki bu parçacıklar nötrino benzeri partiküller içerir. Akla gelebilecek son fikir ise, Büyük Patlama'nın bugünkü genişleme oranını verecek değerde daha fazla enerjiye sahip olması yönündedir. Tüm bunlara karşılık genişleme hızının gittikçe artması karanlık maddenin bazı garip ve bilinmeyen özellikleri olabileceği anlamına da gelebilir. Mevcut fikre göre, dev yapılar olan gökadaların arasındaki boşluğu dolduran karanlık madde günümüz evreninin omurgasını oluşturmaktadır. Riess ve ekibi belirsizliği yüzde 2,4'e kadar düşürerek şimdiye kadar ölçülmüş en doğruya yakın genişleme hızını hesapladı. Bunu uzak gökadalardaki uzaklık ölçümlerini yenilikçi yöntemlerle gerçekleştirdiler. Evrenin zamanla ne kadar hızla genişlediğini hesaplamayı sağlayan temel parametreye Hubble sabiti denir. Bu sabitin yeni değeri megaparsek başına saniyede 73,2 kilometredir (1 megaparsek 3,26 milyon ışık yılına eşittir.). Sabiti şu şekilde de özetleyebiliriz: Bu değere göre kozmik cisimler arasındaki uzaklık 9,8 milyar yıl içinde iki katına çıkacak. İşin ayrıntısı : Genişleme hızının bilinenden %5 ile 9 oranında daha hızlı gerçekleştiğini gösteren hesaplama, Hubble verileri başta olmak üzere NASA'nın Wilkinson Mikrodalga Anizotropi Aracı ile Avrupa Uzay Ajansı'nın Planck uydusunun elde ettiği parlaklık değerleriyle yapıldı. Riess'e göre, üç gözlem aracı genişleme hızının ölçülmesini sağlayan hedefe ulaştıran köprüler gibidir. Evrendeki bir cismin uzaklığı süpernovalar, Sefeid'ler ya da zonklayan yıldızlar temel alınarak hesaplanır. Böylece uzaklık hesabı için gerekli olan iki parametre, Dünya'dan görülen parlaklık ile gerçek parlaklık ortaya çıkarılır. Araştırmacılar yıldızların Dünya'dan uzaklıklarını paralaks denilen yöntemle hesaplar. Araştırmacılar aynı yöntemi Sefeid'lere, Hubble'ın Geniş Alan Kamerası 3 ile gözleyerek uyguladı. Yakın gökadalar ile uzaktakilerde gözlenen aynı parlama değerlerine sahip parlak yıldızları Sefeidlerle karşılaştırarak ön verilere ulaşıldı. Bu gökadalardan 19'unda yaklaşık 2400 Sefeid yıldızların parlaklığı ölçüldü. Bu cisimlerin gerçek parlaklığı içinse uzak gökadalardan bilinen 300 adet Tip Ia süpernovasının uzaklığı ele alındı. Her iki yöntemin birlikte kullanılmasının araştırmacılara olan faydası ise sistematik hataların minimize edilmesiydi. Elinizdeki cetvelle birkaç kilometreyi ölçmeye kalkarsanız mutlaka sistematik hata yaparsınız. Birkaç yönteme daha ihtiyaç duyarsınız ki yapılan da budur. Gelecekte göreve başlayacak Avrupa Uzay Ajansı'na ait Gaia uydusu ile James Webb Uzay Teleskopu ve Geniş Alan Kızılötesi Uzay Teleskopu araçlarıyla çok daha hassas hesaplar yapılabilir. 1990'dan yani Hubble'dan önceki Hubble sabitine göre yeni değer iki kat değişmiştir. Araştırma ekibi özellikle 2005 yılından bu yana Hubble sabitinin iyileştirilmesi yönünde çalışarak şimdiye kadar sabiti %76 oranında değiştirmiş ve hata payını oldukça azaltmıştır."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/evrende-yasam-arayisinda-fosforun-onemi/", "text": "Evrende yaşamın izini bulabilme çabalarına yeni bir yöntem daha eklendi: yıldızın fosforuna bakmak. Gezegenleri olduğu bilinen yıldızların bileşimine bakarak yaşamın olası olduğu ötegezegenleri belirlemek için yeni teknikler geliştiriliyor. Bu tekniklerden biri de gezegeni olan yıldızlardaki fosfora bakmak. Southwest Araştırma Enstitüsünden Dr. Natalie Hinkel: Ötegezegenlerin yaşanabilir olup olmadığını anlamaya çalışırken, onun levha tektoniği, volkanları ve aktif döngüleri olması da önemlidir. Dr. Hilairy Hartnett ile birlikte su ile fosforun Dünya'daki yaşam için hayati önem taşıdığına işaret ediyoruz. İnsanlarda ve hayvanlarda DNA, hücre zarları, kemik ve dişlerin ve hatta plankton mikrobiyomunun oluşması için fosfor gereklidir diyor. Ötegezegenlerdeki kimyasal yapının temel oranlarını belirlemek henüz mümkün değildir, ancak genellikle gezegenlerin bileşiminin yıldızınınkine benzediği varsayılır. Bilim insanları bir yıldızın elementlerini tayfölçerle ölçebilir ve yıldızın üst katmanlarındaki elementlerin nasıl etkileştiğini inceleyebilir. Bu veriler yıldızın çevresinde dolanan gezegenlerin hangi elementlerden oluştuğunu ortaya çıkarabilir. Yeryüzünde biyolojinin temel unsurları karbon, hidrojen, azot, oksijen, fosfor ve sülfürdür . Günümüz okyanuslarında fosfor, biyokimyasal tepkimeler için gerekli olan ve en az bulunan kimyasal olduğu için yaşamı destekleyen sınırlayıcı besin olarak düşünülür. Hinkel, yakın yıldızların karbon, azot, silikon ve fosfor bolluk oranlarını, ortalama deniz planktonu, Yer kabuğu ve toplu silikatlarla karşılaştırmak için halka açık Hypatia yıldız kataloğunu kullandı. Ancak fosfor varlığı oldukça az. Fosfor verileri yıldızların yalnızca %1'inde bulunuyor. Bu, fosforun bir ötegezegenin evrimindeki rolüyle birlikte yıldızlar arasındaki herhangi bir yönelimi anlamayı da zorlaştırıyor. Yıldızların fosfordan yoksun olması gerekmiyor ancak bu elementi ölçmek zordur. Çünkü fosfor ışık tayfının tipik olarak gözlenmeyen bir bölgesinde: ışığın optik ile kırmızıöte dalga boyunun sınırında yer alıyor. Çoğu tayfsal çalışma bu dar bölgeyi görmek için uygun değildir. Güneş nispeten yüksek miktarda fosfora sahiptir ve Dünya biyolojisi az ya da çok miktarda fosfora ihtiyaç duyar. Bu nedenle daha az fosforlu yıldızların çevresindeki karasal gezegenlerde olan fosfor muhtemelen yaşamı destekleyemez. Bu nedenle yıldızlardaki fosfor oranını daha net belirlemek için gelecekteki teleskop tasarımlarında öncelikli hale getirilmelidir. İlerleyen yıllarda bu veriler gelecekteki araştırmalara temel oluşturarak yıldız seçimlerinde devrim yaratabilir ve ötegezegenlerin oluşumundan yaşanabilirlik üzerinde oynadığı rol kesinleşebilir."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/evrendeki-en-buyuk-carpismalar/", "text": "Beş milyar yıl içinde Samanyolu ile Andromeda gökadaları çarpışacak. Bu her iki gökada arasında yok olma ve var olma savaşı demek. Gökadalar birbiri içinden geçerken kimliklerini kaybedecekler. Aynı zamanda çarpışan kozmik gaz ve toz bulutları yeni yıldız doğumlarını tetikleyecek. Geçmişimizi anlamak ve gelecekte başımıza neler geleceğini öngörebilmek adına gökada çarpışmalarını iyi incelemek gerekiyor. Ancak bu çarpışmalar milyonlarca hatta milyarlarca yıl sürdüğünden tek bir gökada çarpışmasını izlemek olanaksız. Bunun yerine farklı çarpışmaları gözlemek gerekir. Gökbilimciler iki farklı teleskoptan gelen verileri birleştirerek çarpışma sürecine yeni açılar kazandırıyor. Harvard-Smithsonian Astrofizik Merkezi'nden ekip başkanı Lauranne Lanz: Bir tren enkazını çalışır gibi gökadalar savaşını ele alan bir atlas oluşturduk. Bu atlas bize gökadaların nasıl geliştiğini ve büyüdüğünü gösteren ilk adımdır diyor. NASA'nın Spitzer Uzay Teleskopu ile kızılötesi gözlem verileri ve yine NASA'nın Gökada Evrimi Tarayıcısı ile de morötesi gözlem verileri birleştirildi. Bilim insanları ışığın farklı dalga boylarında aldıkları görüntülerle gökadanın farklı özelliklerini ortaya çıkarırlar. GALEX sıcak yıldızlardan yayılan morötesi ışımayı; Spitzer ise bu yıldızların ısıttığı sıcak tozdan yayılan ışımayı görür. Her iki araçtan gelen verilerle yıldızların ve yeni oluşan yıldızların bulunduğu bölgelerin ayrıntılarına ulaşılır. Genel olarak gökada çarpışmaları yıldız oluşumlarını ateşler. Buna karşılık birbirini etkileyen gökadalardan bazıları diğerlerine oranla daha az yeni yıldız üretir. Lanz ve ekibi bunun nedenini anlamak istiyor. Onların bu çalışmalarına bilgisayar benzetimleri yardımcı olabilir. Lanz: Kuramcılarla birlikte çalışarak gerçeği ortaya çıkarmak istiyoruz. Bu çalışma gerçek anlamda beş milyar yıl içinde çarpışmaya uğrayacak olan Samanyolu tarafından test edilecek diyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/evrendeki-en-buyuk-kesfedildi/", "text": "Central Lancashire Üniversitesi'ndeki gökbilimcilerin başını çektiği uluslararası bir araştırma ekibi evrendeki bilinen en büyük yapıyı keşfetti. Büyük Kuasar Grubu sınıfından olan kümeyi ışık hızında yol alan bir araç 4 milyar yılda ancak geçebilir. Sonuçlar Royal Astronomical Society Dergisi'nde yayınlandı. Evrenin ilk günlerinden itibaren yer alan kuasarların görülebilmesi için belli bir sıcaklığa ve parlaklığa ulaşmaları gereklidir. Astrofizik açısından 'kısa' olan bu süre 10-100 milyon yıldır. 1982'den bu yana kuasarların büyük gökcismi guplarını oluşturacak eğilimde olduğu biliniyor. Yeterince büyük bir ölçek içinde LQP için neyere bakılacağını UCLan'ın Jeremiah Horrocks Enstitüsü'nden Dr. Roger Clowes liderliğindeki belirledi. Kozmoloji ilkeleri Albert Einstein'ın modern kuramına dayanmaktadır. Kuram olmasına karşılık şimdiye kadar yapılan hiçbir gözlemde herhangi bir şüpheli duruma rastlanmamıştır. Herşey kuramın öngördüğü şekildedir. Grubun büyüklüğü için ölçekleme yapmak uygun olacaktır. Samanyolu ile en yakın komşusu olan Andromeda'nın uzaklığı 0,75 Megaparsek ya da başka bir deyişle 2,5 milyon ışık yılıdır. 200 Mpc çapındaki bir LQG kümesini oluşturan gökadalar arası uzaklık 2-3 Mpc olabilir. Kozmolojik ilkeler ve modern kozmoloji kuramına göre yapılan hesaplamalara göre 370 Mpc'den daha büyük bir yapı bulunamaz. Ancak Dr. Clowes ve ekibinin keşfettiği LQP 500 Mpc büyüklüğündedir. Yani Samanyolu ile Andromeda uzaklığının 1600 katından daha geniş bir alanı kaplamaktadır. Kümenin en uzun bölümü 1200 Mpc (ya da 4 milyar ışık yılı) kadardır. Dr Clowes: Bu ölçeği anlayamasak bile kesinlikle evrende gördüğümüz en büyük yapı olduğunu söyleyebilirim. Bu çok heyecan verici bir buluş. Her ne kadar mevcut ölçek anlayışımıza aykırı olsa da. Işık hızında yol alsanız dahi yapıyı 4 milyar yılda ancak geçebilirsiniz. Bu Einstein'ın dile getirdiği ve şimdiye kadar yanlışlığı gösterilememiş bir olgudur. Keşfimiz günümüzdeki kozmolojik ilkelerin doğruluğunu sorguluyor. Benzer ağır ve büyük yapıları arama çalışmalarını sürdüreceğiz diyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/evrendeki-en-uzak-gokada-calismasi/", "text": "NASA'nın Hubble ve Spitzer uzay teleskopları, uzay doğasının doğal mercek etkisini kullanarak şimdiye kadar görülmüş en uzak gökada adayını buldular. Uzaktaki gökada Samanyolu büyüklüğünün çok küçük bir baloncuğu kadar görünür. 13,7 milyar yıl önce gerçekleşen Büyük Patlama'dan sadece 420 milyon yıl sonra yani evren şimdiki yaşının % 3'ü zamanında oluşan MACS0647-JD adlı antik gökada, bize önemli bilgiler sunuyor. Gökadanın ışığı Dünya'ya 13.3 milyar yılda ulaşmaktadır. Erken evrende oluşmuş gökadaları ortaya çıkarmak için doğal mercekten yararlanılan bir yöntem geliştirildi. Baltimore Bilim Enstitüsü'nün Uzay Teleskopu Merkezi'nden Marc Postman başkanlığındaki uluslararası bir ekip, uzak gökadaları görebilmek için görece yakın gökada kümelerini mercek olarak kullandı. Büyük gökada kümeleri yakınından geçen ışık, kümenin güçlü kütle çekimi nedeniyle büküldüğü için arka plandaki cisimleri mercek gibi büyütür. Buna kütleçekimsel mercek etkisi adı veriliyor. Bunun için gökbilimciler MACS0647-JD'nin ışığı, görece daha yakında olan 8 milyar ışık yılı uzaklıktaki büyük gökada kümesi MACS J0647+7015 çevresinde dolandı. Gökbilimciler bu kümeyi mercek olarak kullandı. Böylece Hubble Teleskopu yardımıyla üç kat büyütme elde edildi. Bu da normal şartlara göre gökadanın parlaklığının iki kat artması demektir. Bu küme hiçbir teleskopun yapamayacağını yaptı. Onun büyütme yeteneği olmasaydı gökadayı görmek için çok büyük bir çaba harcamak gerekirdi diyor Postman. Oluştuğunda küçük bir gökada olan MACS0647-JD, daha sonra büyük bir gökadaya dönmüştür. İncelemeler gökadanın en az 600 ışık yılı genişliğe sahip olduğunu gösteriyor. Gökbilimciler biraz daha yakındaki benzer yaştaki gökadaların yaklaşık 2000 ışık yılı genişliğe sahip olduğunu tahmin ediyor. Bu büyüklükler günümüz gökadalarının genişliklerinin yanında çok küçük kalır. Örneğin Samanyolu'nun komşu cüce gökadası olan Büyük Macellan Bulutu bile 14 000 ışık yılı geniliktedir. Samanyolu ise 150 000 ışık yılı çapındadır. Gökada Hubble'ın Geniş Alan Kamerası-3 (WFC3) ve Gelişmiş Tarama Kamerası kullanılarak, yakın kızılötesi dalga boyu ve yakın mor-ötesi dalga boyunu kapsayan 17 farklı filtreyle gözlendi. Gökbilimciler Hubble görüntülerini kütleçekimsel mercek etkisi oluşturan nesnelerin içerdiği binlerce katalogu incelerken Şubat ayında keşfettiler. MACS0647-JD çok uzakta olduğundan ışığın bu dalga boyunda kırmızıya kaydığı için sadece kırmızı dalga boylarında parlar. Bunun gibi tüm olasılıkları değerlendirmekteyiz. Ekip gökada kümesindeki sekiz gökadanın çoklu görüntüsünü elde etti. Gökadaların konumları öncelikle karanlık madde haritasını oluşturmak amacıyla kullanıldı. Karanlık madde evrenin olşuşumda önemli pay sahibidir ve maddenin görünmez şeklidir. Bu büyük bir yapboz. Gözlediğimiz gökadaların konumlarına göre yolunu değiştiren ışığı dikkate alarak kümenin kütlesini hesaplarız diyor Coe. Coe ve ekibi görüntüdeki nesnenin kırmızı yıldızlar, kahverengi cüce ya da Dünya'dan orta uzaklıkta yer alan gökalar olup olmadığını belirlemek için aylarca uğraştı. Sonuçta cismin çok uzaktaki gökada olduğunu doğruladılar. Kırmızıya kayma uzayın genişlemesinin bir sonucudur. Uzayın genişlemesinden dolayı gökadalardan gelen görünür ve morötesi ışık kızılötesi dalga boyuna kaydığı için gökbilimciler yakın-kızılötesi daslga boyunda çalışır. Coe, MACS0647-JD'nin 11 kırmızıya kayma değeriyle gözlenen en yüksek kırmızıya kayma oranına sahip olduğunu düşünüyor. Spitzer Uzay Teleskopu'nun uzun dalga boylarında elde ettiği görüntü araştırma da önemli bir rol oynadı. Nesnenin doğal rengi kırmızı olsaydı Spitzer görüntüsünde parlak görünecekti. Böylece gökadanın çok uzakta yer alan bir gökada olduğu anlaşıldı. Araştırma ekibi spitzer'i ayrıca gökadanın yaşı ve toz içeriğini belirlemek için de kullanacak. MACS0647-JD gökadası herhangi bir teleskopun tayfölçerinin algılayacağı binlerce renkte ışık yayabilir ki bu da gökadanın uzaklığını belirlemede sorun oluşturabilir. Ancak Coe, ekibinin kapamlı incelemesine dayanarak gökadanın şimdiye kadar bulunan en uzak gökada olduğundan emin. Üç yöntemle elde ettiğimiz mercek görüntüleri gökadanın çok uzakta olduğunu gösteriyor diyor Coe. Araştırma ekibi bu yılın başlarında da evren daha 490 milyon yıl yaşındayken oluşmuş bir gökadayı bulmuştu. Şimdiye kadar 25 kümeye ait 20 gözlem yapıldı. Araştırma ekibi erken dönemde oluşan cüce gökadaları bulmak için Hubble'dan yararlanmayı ümit ediyor. Bu bebek gökadaların sayısının çok olduğu düşünülüyor. O zamanki evreni kaplayan hidrojenin gerekli enerjiyi sağlamak için iyonlaşmış halde olması gerekliydi. Yeniden iyonlaşma evrende ışığın dolaşmasına ve saydam bir yapıya bürünmesine neden olmuştur."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/evrendeki-hayat-ilk-karbon-gezegenlerde-baslamis-olabilir/", "text": "Dünyamız kabaca kaya ve suyun şekillendirdiği ince katman ile demir çekirdekten oluşur. Ancak oluşurken şimdikine hiç de benzemeyen bir gezegendi. Evrende çok farklı çeşitlilikte gezegenler olduğunu biliyoruz. Yeni bir araştırma karbon temelli gezegenler arasında çoğunlukla grafit, karbür ve elmastan oluşanların olabileceğini gösterdi. Gökbilimciler şimdi gökyüzünde bu ender rastlanan gezegenleri arıyor. Harvard Üniversitesi'nden yüksek lisans öğrencisi Natalie Mashian: Bu çalışma Güneş Sistemi'ndeki gibi diğer yıldızlarda da karbon temelli gezegenler olabileceğine işaret ediyor diyor. Elimizde karbon temelli ve iyi bildiğimiz bir gezegen var, Dünyamız. Bunun gibi evrende daha başka yerlerde benzer gezegenler olabilir. Bir tane var, dahası da olabilir diyerek ekliyor. İlkel evren çoğunlukla hidrojen ve helyumdan oluşmaktaydı ve bildiğimiz yaşamın temeli olan karbon gibi karmaşık moleküller ortada yoktu. Süpernova patlamalarıyla hayatlarını sona erdiren ilk yıldızların ardından ikinci nesil yıldız ve gezegenler oluşarak günümüz evrenindeki karmaşık moleküller ortaya çıktı. Mashian ile tez danışmanı Avi Loeb karbonca zengin ancak metal fakiri yıldızları ya da diğer deyişle CEMP yıldızları taradı. Bu yıldızlar ağır metallerin örneğin demirin Güneş'teki gibi yüz binde biri kadar olduğu eski yapılardır. Bu yıldızlar genç evrenin fosilleridir. Onları inceleyerek evrende yaşamın olası olduğu gezegenlere ulaşabiliriz diyor Loeb. Güneş ile karşılaştırıldığında CEMP yıldızların yaşları nedeniyle demir ve diğer ağır elementler eksik olmasına karşılık beklenenden daha fazla karbon barındırmaktadırlar. Karbon tozu tanelerinin bir araya gelerek gezegen oluşturması bu tür gezegenlerin bol miktarda olmasını engeller. Elbette bu gezegenler Dünya'dan çok daha farklı yapıda olabilir. Kütleleri ve fiziksel boyutları benzer olacaktır. Ancak bu gezegenler atmosferleri çoğunlukla karbon monoksit ya da metan gibi gazlarla oluşmuş olabilir. Mashian ve Loeb, CEMP yıldızlarının çevresindeki karbon içerikli gezegenlerin var olduğu ve bunların geçiş yöntemiyle bulunabileceği konusunda çok ümitliler."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/evrendeki-ilk-nesil-yildizlarin-en-iyi-gozlemsel-kaniti/", "text": "VLT'nin keşfettiği parlak gökada CR7'de Popülasyon III yıldızlarına dair işaretler bulundu ESO'nun Çok Büyük Teleskop'unu kullanan gökbilimciler Evren'in erken dönemlerinde şimdiye kadar bulunan en parlak gökadayı keşfettiler ve içerisinde ilk nesil yıldızların örneklerini içeren güçlü kanıtlar elde ettiler. Büyük kütleli, parlak ve şimdiye kadar sadece teorik olarak öngörülen bu nesneler ilk ağır elementlerin oluşmasına yol açmışlardır ki bunlar, bugün etrafımızdaki yıldızları, onların etrafındaki gezegenleri ve bildiğimiz türdeki yaşamı meydana getirmek için gerekli olan elementlerdir. CR7 olarak adlandırılan yeni bulunan gökada, şimdiye kadar bilinen en parlak ve uzak gökadadan üç kat daha parlaktır. Gökbilimciler uzun süredir ilk nesil yıldızların varlığına dair teoriler öne sürüyorlar bu tür yıldızlara Popülasyon III yıldızları adı veriliyor ve Büyük Patlama'dan sonra oluşan ilk maddelerle meydana geliyorlar . Bütün ağır kimyasal elementler oksijen, azot, karbon ve demir, yaşam için gereklidir ve bunlar yıldızların merkezlerinde oluşmaktadırlar. Yani ilk nesil yıldızlar sadece o sırada var olan elementlerden meydana gelmişlerdir: hidrojen, helyum ve eser miktarda lityum. Bu Popülasyon III yıldızları boyut ve kütle bakımından çok büyük olduklarından Güneş'ten birkaç yüz hatta belki de bin kat daha büyük kütleli kısa süreliğine alev alev yanmakta olan ve sadece yaklaşık iki milyon yıl içerisinde süpernova olarak patlamaktadırlar. Ancak şimdiye kadar bu tür yıldızların varlığına dair fiziksel kanıtlar herhangi bir sonuç vermemişti . Leiden Gözlemevi ve Lizbon Üniversitesi , Fen Fakültesi, Astrofizik ve Uzay Bilimleri Enstitüsü'nden David Sobral liderliğindeki bir ekip şimdi ESO'nun Çok Büyük Teleskop'unu kullanarak Evren'in yeniden iyonlaşma olarak bilinen ve Büyük Patlama'dan yaklaşık 800 milyon yıl sonrasına rastlayan dönemini dikkatlice inceledi. Gökyüzünde dar bir alanda derinlemesine bir araştırma yerine, daha geniş bir alanda uzak gökadaların şimdiye kadarki en geniş taramasını gerçekleştirdiler. Geniş araştırmada VLT ile birlikte W. M. Keck Gözlemevi ve Subaru Teleskopu ve NASA/ESA Hubble Uzay Teleskopu'da kullanıldı. Gözlem verilerine göre çok sayıda parlak ve oldukça genç gökada keşfedildiği onayladı. Bunlardan CR7 olarak bilinen bir tanesi , oldukça nadirdi, Evren'in bu döneminde gözlenen açık ara en parlak gökadaydı. CR7 ve diğer parlak gökadaların keşfiyle, araştırma başarıya ulaşmıştı, ancak derinlemesine yapılan incelemeler heyecan verici gelişmelerin habercisi oldu. VLT üzerindeki X-shooter ve SINFONI aygıtları CR7'de hüçlü iyonlaşmış helyum salınımı buldu ancak kritik ve heyecan verici bir şekilde gökada içerisinde ağır elementlerin varlığına dair bir ize rastlanmadı. Bunun anlamı ekibin erken Evren'deki bir gökada içerisinde iyonlaşmış gazları kullanan Popülasyon III kümelerinin varlığına dair ilk anlamlı kanıtları keşfetmesi oluyor . Keşif ilk başta beklentilerimizi biraz zorladı, diyor David Sobral, çünkü bu kadar parlak bir gökada bulmayı beklemiyorduk. Sonra, CR7'nin doğasını parça parça ortaya çıkardığımızda gördük ki, sadece en parlak ve uzak bir gökada bulmakla kalmamış, aynı zamanda Popülasyon III yıldızlarına dair kanıtla da elde etmişiz. Bu yıldızlar bizleri de meydana getiren ilk ağır metalleri oluşturanlardı. Bundan daha heyecan verici bir sonuç olamazdı gerçekten. CR7 içerisinde, mavimsi ve az çok kırmızı yıldız kümeleri bulundu, yani tahmin edildiği gibi, Popülasyon III yıldızları aralıklarla oluşmuştu. Ekibin gerçekte izlerine rastladığı şey ise son dönemde oluşmuş Popülasyon III yıldızlarıydı, bu tür yıldızların düşünüldüğünden daha kolay bulunabileceği ortaya çıktı: parlak gökadalardaki normal yıldızlar arasında bulunuyorlar, yani sadece bulunması oldukça zor olan en sönük ve en en küçük ilk gökadalarda değil. Araştırma makalesinin ikinci yazarı Jorryt Matthee son olarak şunları söylüyor: Hep nereden geldiğimizi merak etmişimdir. Hatta çocukken bile elementlerin nereden geldiğini öğrenmek istiyordum:kemiklerimdeki kalsiyum, kaslarımdaki karbon, kanımdaki demir. Sonra öğrendim ki, bunların hepsi Evren'in ilk başlarında meydana gelmiş, hepsi ilk nesil yıldızlarda üretilmiş. Bu keşifle, kayda değer şekilde, gerçekten ilk kez bu tür nesneleri görmeye başlıyoruz. Gelecekte VLT, ALMA ve NASA/ESA Hubble Uzay Teleskopu ile yapılması planlanan gözlemler sayesinde gözlenen nesnelerin Popülasyon III yıldızları olduğu şüphe götürmeyecek şekilde onaylanacak ve diğer örneklerin araştırılması ve tespiti gerçekleştirilecek. Notlar Gökbilimciler şimdiye kadar Samanyolu içerisindeki yıldızları Popülasyon I ve Popülasyon II olarak sınıflandırdıkları için Popülasyon III teriminin kullanılması gerekiyor. Bu yıldızları bulmak oldukça zor: yaşam süreleri çok kısa, Evren'in bu yıldızlardan çıkan ışığa karşı oldukça opak olduğu zamanlar. Daha önceki benzer bulgular: iyonlaşmış helyumun tespit edilmediği Nagao, ve ark., 2008, iyonlaşmış helyumun tespit edildiği ancak karbon ve oksijenle birlikte bulunduğu De Breuck et al., 2000 ve aktif gökada çekirdeğine dair açık izlerin yanı sıra; iyonlaşmış helyumun tespit edildiği ancak eşdeğer genişliği oldukça düşük ya da zayıf şiddette ve karbonla ve oksijenle birlikte bulunduğu Cassata et al., 2013 çalışmalarıdır. CR7'nin takma ismi COSMOS Kırmızıya-kayma 7'den gelen bir kısaltma olup, konumuna dair ölçümün kozmik zaman ölçeğindeki yeridir. Kırmızıya kayma değeri arttıkça, gökada daha uzakta olup Evrenin tarihinde daha geçmiş dönemde yer almaktadır. A1689-zD1 adlı gözlenmiş en yaşlı gökada örneğin 7.5 kırmızıya kayma değerine sahiptir. Takma isim ilham olarak Portekizli futbolcu Cristiano Ronaldo'dan alınmıştır, o da CR7 olarak bilinmektedir. CR7 aynı unvana sahip ve bu türden biri olduğu düşünülen Himiko'dan üç kat daha parlaktır. Ekip iki ayrı alternatif teori ortaya attı: ışık kaynağı ya bir AGN'den ya da Wolf-Rayet yıldızıydı. Ağır elementlerin yokluğu ve diğer güçlü kanıtlar iki teoriyi de saf dışı bıraktı. Ekip ayrıca kaynağın alışılmamış bir tür ve teorik bir nesne olan doğrudan-çökmekte olan karadelik olabileceğini düşündü. Geniş salma çizgileri ve hidrojen ve helyum aydınlatma gücü bu tür bir karadelikten beklenen değerlerin oldukça üzerindeydi. Ayrıca X-ışın salınımının olmaması da bu olasılığı saf dışı bırakıyordu, ancak ilave gözlemler gerekliydi. ESO-Türkiye"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/evreni-karanlik-enerji-mi-yok-edecek/", "text": "Yeni yapılan bir araştırma evrenin geleceğinin karanlık madde ve karanlık enerji arasındaki ilişkiye bağlı oılduğunu gösteriyor. Araştırmaya göre gördüğümüz evrenin iskelesini oluşturan karanlık madde karanlık enerji tarafından yavaş yavaş yok edilmekte. Physical Review Letters'da yayınlanan makaleye göre son veriler karanlık enerjiyle savaş halinde olan karanlık maddenin savaşta geri düştüğünü ve bunun da evrenin büyümesini yavaşlattığını gösteriyor. Araştırma ekibi üyelerinden Portsmouth Enstitüsü Müdürü Prof. David Wands: Bu çalışma kozmik ölçekte uzay-zamanın temel özelliklerini ve evrenin kaderini ortaya çıkarıyor diyor. Karanlık enerji büyüyor ve bunun sonucunda evren herşeyin buharlaşarak hiç birşeyin olmadığı boş ve sıkıcı bir yapıya bürünecek. Karanlık madde evrenin büyümesinden sorumludur. Gördüğümüz herşey, gökadalar bu yapının üzerine kurulmuştur. Karanlık maddenin buharlaşması bu yapının genişlemesini yavaşlatıyor. 1998 yılında arşatırmacılar evrenin genişleme hızının arttığını belirlemişti. Uzay-zaman üzerinde etkili olduğu düşünülen 'kozmolojik sabit' kozmolojinin standart modeli oldu. Ancak şimdi Portsmouth ve Roma'daki araştırmacılar karanlık madde ile karanlık enerji arasındaki enerji transferinin daha doğru bir açıklama olacağına inanıyor. 1990'lardan bu yana gökbilimciler evrenin genişleme hızının artmasına basit bir neden bulmaya çalışmıştır. Bu sorunu 'vakum' ile aşmayı çalıştılar. Bu ise kozmolojideki sabit bir enerji yoğunluğudur. Ancak gökadalar, gökada kümeleri arasındaki uzaklık hesaplamaları bu büyümenin düşünülenden daha büyük olduğunu gösterdi. Bu da şimdiye kadar açıklanamadı. Michigan Üniversite'sinden Dragan Huterer: Makale çok ilginç ve sonuçlara çok şaşırdım. Karanlık enerji anlayışına yeni bir çözüm getiriliyor. Kabul gören standart modelle arasında bazı sorunlar var ve tartışmanın nasıl sonuçlanacağını görmek için önümüzde birkaç ay var diyor. 2 Yorumlar Ümit hocam bu makaleye göre karanlık maddenin karanlık enerjiye yenik düşmesi evrenin kendi içine kapanması şeklinde mi sonlacak.Yani Evrenin genişleme hızı azalarak bir noktada durup tekrar büzülmeyemi başlayacak? Çalışmaya göre evrenin genişleme hızında azalma görülmüş. Bunu da karanlık enerjiye bağlamışlar. Tekrar büzülme olur mu, bunun için çalışmanın devamını görmek gerekiyor. Zaten karanlık maddenin ne olduğu, yapısının neye benzediği henüz anlaşılmış da değil. Biraz daha bekleyeceğiz."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/evrenin-3-boyutlu-haritasi/", "text": "Gökbilimciler evrenin % 96'sını doldurduğunu düşündükleri karanlık madde ve karanlık enerjinin araştırılmasında yardımcı olabilecek, büyük gökadalar ve uzak karadelikleri de kapsayan ayrıntılı bir 3 boyutlu harita üzerinde çalışıyor. Harita Sloan Dijital Gökyüzü Araştırması III yardımıyla gerçekleştiriliyor. Geçtiğimiz yıl geçen yıla ait uygun gecelerdeki gözlemlere ait (Veri Yayını 9-DR9) ve gökyüzünün üçte birini kapsayan en büyük görüntü elde edildi. Yeni veriler ışığında gerçekleşen bu çalışma son 6 yıllık verilerin 2 yılını kapsıyor. Ekip lideri New York Üniversitesi'nden fizik profesörü Michael Blanton: Gerçekten bu çalışma geleceğe iyi bir miras bırakabilmek adına beni gururlandırıyor. Amacımız, gökbilimciler, fizikçiler ve kamuoyunun gelecek yıllarda da kullanabileceği ayrıntılı bir evren haritası yapmaktır diyor. DR9 geçmişi 2001 yılına kadar uzanan büyük bir veri alanı. Çalışma 12 milyar öncesinden bu yana aktif dev karadelikleri SDSS III, Baryon Salınım Tayfölçeri ile 7 milyar yıl içinde oluşmuş 1,5 milyon gökadayı, barındırdığı yıldızları ve onları besleyen gazı ve 160 000 kuasarın konumlarını- içermektedir. Bilinen gökadalar gibi görülmeleri kolay olan büyük ve parlak uzak gökadalarda BOSS'un hedefleri arasında. Bu büyük gökadaların dağılımından yararlanarak evrendeki geriye kalan gökadaların da haritası çıkarılabiliyor. Böyle bir harita ile evrenin son 7 milyarını izlemek mümkün olabilir. Böylece evrenin genişleme hızını arttırdığı düşünülen gizemli karanlık maddenin ve karanlık enerjinin bu madde ne ışık yayar ne de ışığı emerler, o nedenle görülemiyorlar- nasıl oluştuğu ve nasıl dağıldığını görebilirsiniz. Gökada ve kuasar eşleştirmeleri için SDSS-III ekibine katılan Lawrence Berkeley Ulusal Laboratuarı'ndan David Schlegel: Karanlık madde ve karanlık enerji günümüz biliminin en büyük sırlarından birisidir. Hazırladığımız haritanın bu sırrın açıklığa kavuşmasında etkin rol oynayacağı ümidindeyiz diyor. Evren haritasında DR9 önemli bir görev üstleniyor. 200 milyon gökadası olan evrende, şimdilik evrenin yarı yaşına gelen çalışma ile 540 000 gökadanın yeni tayf ölçümleri de içinde olmak üzere toplamda 1,35 milyon gökadanın tayf ölçüm görüntülerini içeriyor. Burada bir gökadanın farklı dalga boylarında ne kadar ışık yaydığı izleniyor. Evren genişledikçe bu ışık daha uzun, daha kırmızı dalga boyuna kaymıştır. Çünkü bilim insanlarının gökadanın yaydığı o eski ışığa ait tayf ölçümünden bu yana evren genişlemiştir. Gökada görüntüleri ve genişlemeye ilişkin yeni ölçümler DR9 verileri ile başlayan 3 boyutlu haritanın temelini oluşturur. Uzaktaki kuasarlar ise evrendeki madde dağılımını anlamanın farklı bir yolunu sağlarlar. Uzak evrendeki en parlak nesneler olan kuasarların tayf ölçümlerinin karmaşık desenleri, Dünya ile gökadalar arasında yer alan karanlık maddenin etkisini göstermektedir. Bu yeni veriler kendi kozmik bahçemiz Samanyolu ve uzak evreni anlama yolunda yardımcı olmaktadır. DR9 kendi gökadamızdaki yarım milyon fazla yıldızın sıcaklığını ve kimyasal bileşimini de tahmin edebilmektedir. Samanyolu çalışmasını sürdüren Santa Cruz, Kaliforniya Üniversitesi'nden Connie Rockosi: Bu tahminler yardımıyla gökadamızın tarihine daha iyi bakabilirsiniz. Biz bugün gördüğümüz Samanyolu'nun küçük gökadaların bir araya gediğiyle ilgili hikayesini anlatabiliriz diyor. 6 yıllık SDSS-III'ün verilerinin ortasında olunmasına karşılık be yeni görüntüler ve tayf ölçümleri evrenimiz hakkında yeni keşiflerin de habercisidir. John Hopkins Üniversitesi'nden Ani Thakar: Bu verileri açık hale getirmenin en eğlenceli yönü ise internetteki herkesin bir profesyonel gökbilimci kadar evren hakkında heyecanlı bir keşif yapma fırsatını yakalamasıdır diyor. Ve DR9 kuşku yok ki birçok sürpriz içermektedir. SDSS-III ekibinden Pittsburgh Üniversitesi'nden Prof. Michael Wood-Vasey: Bilim işbirliği ile yürür. Uzak evrenden gökadamıza ulaşan ışığı araştıran bilim insanları, ellerindeki verileri içerdikleri büyük sorularla birlikte tüm dünya ile paylaşmaktan ve bunun sonucunda da herkesin büyük bir keşif yapmasına izin vermektedir diyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/evrenin-baslangicindaki-en-parlak-kuasar-kesfedildi/", "text": "Hubble teleskopu erken evren zamanında oluşmuş en parlak kuasar keşfetti. Kuasar 20 yıl süren çalışmayla güçlü kütle çekimi mercek etkisi yardımıyla tespit edildi. Bu eşsiz cisim, evren henüz bir milyar yıl yaşında bile değilken gökadaların nasıl oluştuğu hakkında fikir vermektedir. Kuasarlar, aktif gökadaların son derece parlak çekirdekleridir. Bir kuasarın parlaklığı merkezindeki süper kütleli karadelik çevresinde biriken maddeyle ilgilidir. Karadeliğe düşen gaz tüm dalga boylarında gözlenebilen inanılmaz miktarda enerji ortaya çıkarır. J043947.08 + 163415.7 olarak kodlanan kuasar 600 trilyon Güneş parlaklığındadır. Merkezindeki süper kütleli karadelik ise yüzlerce milyon Güneş kütlesindedir. Çalışma ekibinden ABD'deki Arizona Üniversitesinden Xiaohui Fan: Uzun zamandır aradığımız cismi bulduk. Gözlenebilir evrende bundan daha parlak birkaç kuasar daha olmasını beklemiyoruz diyor. Parlaklığına karşılık Hubble güçlü kütle çekimi mercek etkisinden dolayı sadece yerini belirleyebildi. Kuasar ile Dünya arasında bir ışık gökadası bulunmaktadır. Bu gökada kuasardan gelen ışığı bükmekle kalmayıp, kuasarı kütle çekimsel mercek etkisinin olmadığı durumdan üç kat daha büyük ve 50 kat daha parlak yapar. Bu nedenle yer merkezli görsel verilerle kuasar oldukça kompakt ve çözülmemiş durumda görünür. Bunu ancak Hubble gibi keskin gözü olan bir teleskop çözebilir. Eldeki veriler sadece süper kütleli karadeliğin son derece yüksek miktarda madde topladığını değil aynı zamanda kuasarın yılda 10 bin yıldız oluşturduğunu da göstermektedir. Çalışma ekibinden Almanya'daki Max Planck Enstitüsünden Fabian Walter: Özellikleri ve uzaklığı nedeniyle kuasarların evrimini ve merkezlerindeki süper kütleli karadeliğin yıldız oluşumundaki rolünü araştırmak için iyi aday bulduk. Keşif bu nedenle çok önemli diyor. J043947.08 + 163415.7'ye benzer kuasarlar, genç evrenin yeniden iyonlaşma aşamasındayken, genç gökada ve kuasarlardan gelen ışınımın Büyük Patlamadan sadece 400 bin yıl sonra soğuyan hidrojeni ısıtması sırasında oluştular. Böylece evren nötr durumdan bir kez daha iyonize plazma haline geçti. Bununla birlikte yeniden iyonlaşan fotonları hangi cisimlerin sağladığı kesin olarak bilinmemektedir. Yeni keşfedilen kuasar gibi enerjik cisimler bu sorunun çözümünü gösterebilir. Çalışma ekibi, J043947.08 + 163415.7 hakkında mümkün oldukça fazla veri toplamaktadır. Şu anda kuasarı Avrupa Güney Gözlemevinin Çok Büyük teleskopu ile elde edilen 20 saatlik ayrıntılı tayfı analiz ediyorlar. Bu verilerle evrenin başlangıcındaki intergalaktik gazın kimyasal bileşimi ve sıcaklığının tanımlanması sağlanacak. Ekip ayrıca Atacama Büyük Milimetre/Milimetre-altı Dizisini de kullanıyor. Yakın zamanda göreve başlayacak olan James Webb teleskopundan da yararlanmayı planlıyorlar. Bu teleskoplarla alınan bilgiler süper kütleli karadeliğin kütle çekimi nedeniyle çevresinde biriken gaz ve tozun yıldız oluşumu üzerindeki etkisinin doğrudan ölçülmesini sağlayacak. 1 Yorum çok büyük keşif.james web i bekliyorlar.geniş araştırma yapacaklar.teşekkürler."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/evrenin-daha-hizli-genisledigine-ek-bir-destek/", "text": "Hubble teleskopu verilerini kullanan uluslararası bir gökbilimci ağı, gökadaların dev kütle çekimi mercek etkisinden yararlanarak evrenin ne kadar hızlı genişlediğini birbirinden bağımsız olarak ölçtü. Yerel evren için ölçülen yeni genişleme hızı değeri önceki bulgularla tutarlı olmasına karşılık erken evren ölçümleriyle görüş ayrılığı içindedir. Bu sonuç kozmosu anlama yönünde önemli bir sorun olduğunu göstermektedir. Hubble sabiti olarak bilinen evrenin genişleme oranı, evreni tanımlayan temel sabitlerden biridir. Araştırma ekibinin başındaki Almanya'da bulunan Max Planck Enstitüsü'nden Sherry Suyu Hubble ile diğer teleskopları kullanarak Hubble sabitinin yeni değerini beş gökadayı temel alarak hesapladılar . Yeni ölçüm yerel evren için önceki değerlerle mükemmel uyum içindedir. Bunun için referans olarak (heic1611) Sefeid türü değişken yıldız ve süpernovalar kullanıldı. Buna karşılık erken evren değeri için aynı şeyi söylemek mümkün değil. Önceki ölçümlerde erken evrende genişleme hızı için kozmik mikrodalga arka alan ışımasını gözleyerek veri üreten ESA'nın Planck uydusu kullanılmıştı. Yeni Hubble ölçümleri ile bu değerin uyumsuz olduğu görüldü. Planck ile ölçülen Hubble sabiti, şu anki kozmos anlayışımızla tam uyum içindeyken, yerel evren için ölçülen değer kabul edilen kuramsal modellerle uyuşmamaktadır. Suyu: Yüksek hassasiyette yapılan ölçümlere karşılık evrenin genişleme hızındaki bu tutarsızlıklar, kozmos hakkında şu anki bilgimizin ötesinde yeni fiziğin işaretleri olabilir diyor. Çalışmanın hedefinde Dünya'dan oldukça uzakta yer alan çok parlak çekirdekli gökadalardı. Bu gökadaların kütlelerinin çok daha uzaktaki kuasarlardan yayılan güçlü ışığı bükmesiyle, elde edilen görüntülerde yay benzeri çizgiler oluşur . Bu çizgiler arka alandaki kuasarları ortaya çıkarır. Gökadalar uzayda mükemmel küresel bozulmalar oluşturmazlar ve mercek gökadaları ile kuasarlar mükemmel şekilde hizalanmazlar. Arka alandaki kuasarların farklı görünümleri gelen ışığın izlediği yolların farklı uzunluğa sahip olmasıyla ilgilidir. Kuasarların parlaklığı zamanla değiştiğinden gökbilimciler farklı görüntülerin farklı zamanlarda titreştiğini, ışığın aldığı yolların uzunluğuna göre aralarındaki gecikmeleri görebilirler. Bu gecikmeler Hubble sabitinin değeriyle ilgilidir. İsviçre'den EPFL eş başkanı Frederic Courbin: Yöntemimiz Hubble sabitini yalnız geometri ve genel göreliliği kullanarak ölçtüğü için basit ve doğrudan bir yoldur diyor. Çoklu görüntüler eşliğinde bilgisayar modelleri yardımıyla zaman gecikmeleri hesaplanarak Hubble sabitinin yeni değeri % 3,8 hassasiyetle ölçüldü . EPFL üyesi Vivien Bonvin: Hubble sabitinin doğru ölçülmesi bugünkü kozmik araştırmaların en önemli uğraşlarından biridir diyor. Suyu şunu ekliyor: Hubble sabiti modern gökbilim için çok önemlidir, çünkü evrenin karanlık enerji, karanlık madde ve normal madde- algıladığımız şekilde mi olduğu ya da kaçırdığımız temel bir bilginin mi olduğunu ortaya çıkarabilir. Notlar Bu çalışmada Hubble teleskopu, Keck teleskopu, ESO Çok Büyük teleskopu, Subaru teleskopu, Gemini teleskopu, Victor M. Blanco teleskopu, Canada-France-Hawaii teleskopu ve NASA Spitzer teleskopu kullanıldı. Bunlara ek olarak İsviçre 1.2-metre Leonhard Euler teleskopu ve MPG/ESO 2.2-metre teleskopu verileri de alındı. Gökbilimcilerin Hubble sabitini ölçmek için kullandıkları kütle çekimi mercek zaman geciktirme yöntemi, evreni oluşturan üç bileşenin birbirinden bağımsız olması nedeniyle özellikle önemlidir: normal madde, karanlık madde ve karanlık enerji. Tamamen olmasa da yöntem bunlarla ilişkilidir. Kütle çekimsel mercek ilk kez yüzyıl kadar önce Albert Einstein tarafından öngörülmüştür. Evrendeki tüm maddeler çevresindeki alanı sarar ve bu etki büyük kütlelerde daha belirgindir. Gökadalar gibi çok büyük cisimler çevresinde dolanan ışık, normal yolundan saparak dışarı doğru kıvrılır. Bu, güçlü kütle çekimsel mercekleme olarak bilinir. H0LiCOW ekibi Hubble sabitini megaparsek başına saniye başına 71,9 2,7 kilometre olarak ölçtü. 2016'da Hubble verilerini kullanan bilim insanları megaparsek başına saniye başına 73,24 1,74 kilometre olarak ölçmüştü. 2015 yılında ise ESA Planck aracı verileriyle o zamana kadar ölçülen en yüksek doğrulukla Hubble sabiti Megaparsek başına saniye başına 66,93 0,62 kilometre olarak ölçülmüştü."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/evrenin-derinlikleri-3-boyutlu-ortama-aktarildi/", "text": "MUSE Hubble'ı geride bıraktı ESO'nun Çok Büyük Teleskopu üzerindeki MUSE aygıtını kullanan gökbilimciler Evren'in derinliklerine ait en iyi üç-boyutlu görüntüyü elde ettiler. Hubble Derin Alan Güney bölgesi ile başladıktan sonra sadece 27 saat süren yeni gözlemlerle gökyüzünün küçük bir bölgesine karşılık gelen bu alandaki çok daha uzak gökadaların uzaklıkları, hareketleri ve diğer özellikleri ortaya çıkarıldı. Hubble'ın da ötesine giderek daha önce görülemeyen nesneler gözler önüne serilmiş oldu. Gökyüzünün çok küçük bir bölgesinden uzun süreli pozlar alarak, gökbilimciler Evren'in erken dönemleri hakkında çok miktarda bilgi sağlayan birçok derin alan görüntüsü meydana getirdiler. Bunlardan en meşhur olanı NASA/ESA Hubble Uzay Teleskopu ile birkaç gün süren gözlemler sonunda 1995'in sonunda elde edilen Hubble Derin Alan görüntüsüydü. Bu dikkat çekici ve sembolik görüntü Evren'in başlangıç dönemi içeriği hakkındaki anlayışımızı hızlıca değiştirdi. İki yıl sonrasında ise güney gökküresinden benzer bir görüntü elde edildi Hubble Derin Alan Güney. Ancak bu görüntüler cevabın tümünü barındırmıyor derin alandaki gökadalar hakkında daha fazla bilgil edinmek isteyen gökbilimcilerin bu gökadaların her birine diğer aygıtlarla da bakması gerekiyordu, bu ise zorlu ve zaman alan bir iş. Ancak şimdi, ilk kez, yeni MUSE aygıtı bu iki işi aynı anca ve çok daha kısa sürede gerçekleştirebiliyor. 2014 yılında VLT'ye takılan MUSE'nin uzun süreli ve zorlu ilk gözlemlerden birinde Hubble Derin Alan Güney bölgesi incelendi. Sonuçlar beklentilerin üzerindeydi. Teleskopla birkaç saatlik gözlemden sonra, verilere hızlıca bakarak birçok gökada ortaya çıkardık bu oldukça cesaret vericiydi. Ve Avrupaya geri döndüğümüzde verileri daha detaylı bir şekilde inceledik. Sanki derin sularda balığa çıkmış gibiydik ve bulduğumuz her yeni türden sonra heyecan artıyor, tartışmalar alevleniyordu. diyor MUSE aygıtının başındaki yürütücü ve yönetim ekibinden Roland Bacon . HDF-S bölgesinden alınan MUSE görüntüsünün her bir parçasında sadece bir piksellik göründe değil, bunun yanısıra ışığın farklı renklerdeki bileşenlerine ait yoğunluk bilgisi de bulunmaktadır yani toplamda 90 000 tayf elde edilmiştir . Bu bilgilerle yüzlerce uzak gökadaya ait uzaklık, içerik ve iç hareket bilgilerine ulaşılabilmektedir aynı zamanda Samanyolu'ndaki çok sönük birkaç yıldız da yakalanmıştır. Toplam poz süresi Hubble görüntülerine kıyasla daha az olsa da, HDF-S MUSE verileri gökyüzünün bu çok küçük bir alanında Hubble'ın göremediği yirmiden fazla sönük nesneyi ortaya çıkarmıştır . En çok heyecanlandığımız yer en derin Hubble görüntülerinde bile görülemeyen çok uzak gökadaları görebildiğimiz zamandı. Aygıt üzerindeki uzun süren çabalardan sonra, hayallerimizin gerçek olduğunu görmek benim için çok güçlü bir deneyim oldu. diye ekliyor Roland Bacon. HDF-S'nin MUSE gözlemlerindeki tüm tayflar dikkatlice incelendikten sonra, ekip 189 gökadaya olan uzaklıkları ölçebildi. Bazıları görece yakın, daha uzaktaki bazıları ise Evren yalnızca bir milyar yıl yaşındayken ortaya çıkmışlardı. Gökyüzünün bu bölgesinden yapılan ölçüm sayısı daha öncekilere göre on kat artmış oldu. Daha yakındaki gökadalar için MUSE daha fazlasını yapabiliyor, aynı gökadaya ait farklı bölgelerin farklı özelliklerini ortaya çıkarabiliyor. Böylece gökadanın nasıl döndüğünü ve farklı bölgelerdeki özelliklerin nasıl değiştiği ortaya çıkıyor. Bu şekilde kozmik zaman ölçeklerinde gökadaların nasıl evrimleştikleri anlaşılabiliyor. Önce MUSE'nin eşsiz yeteneklerini derin Evren'i inceleyerek göstermiş olduk, şimdi Hubble Ultra Derin Alanı gibi diğer derin alanları inceleyeceğiz. Binlerce gökadayı inceleyerek oldukça sönük olan yeni gökadalar bulabiliriz. Bu küçük yeni oluşmuş gökadalar, geçmişte, 10 milyar yıldan daha önce ortaya çıktılar ve zamanla büyüyerek Samanyolu'nun bugünkü haline benzer gökadalara dönüştüler, diye sonlandırıyor Roland Bacon. Notlar Alınan her bir tayf belirli bir dalgaboyu aralığını kapsamaktadır, tayfın mavi bölgesinden, kırmızı-ötesine kadar (375-930 nanometre). MUSE özellikle enerjilerinin çoğunu özel dalgaboylarında salan nesnelere duyarlıdır, çünkü bunlar verilerde parlak olarak görünmektedir. Erken Evren'deki gökadalar özellikle bu tür tayflara sahiptir, çünkü sıcak genç yıldızlardan kaynaklanan mor-ötesi ışıma ile parıldayan hidrojen gazı içermektedirler. ESO-Türkiye"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/evrenin-en-gizemli-yildizi/", "text": "Bir yıldız düşünün... Parlaklığı ortalamanın beşte biri kadar azalıp sonra 'hop' tekrar normal değerine geliyor. Yani parlaklığı öyle azalıyor ki benzeri yok. Nedeni ise tartışmalı. Kimine göre çevresinde toz diski var bu disk parlaklığı sürekli değişiyor gibi gösteriyor. Kimine göre çevresinde anormal yörüngesi olan gezegen var. Yeni yapılan bir çalışma bulmacanın çözümü için önemli bir anahtar sunuyor. Çalışma Penn State Astronomi ve Astrofizik Bölümünden Doç. Jason Wright ve Louisiana State Üniversitesinden Tabetha Boyajian liderliğindeki 200 araştırmacıdan oluşan bir ekip tarafından gerçekleşti. Bizden yaklaşık 1000 ışık yılı uzaktaki KIC 8462852 ya da Tabby'nin yıldızı olarak bilinen F tipindeki bu sıra dışı yıldız Güneş'ten %50 daha büyük ve 1000 derece daha sıcak. Benzerlerine göre parlaklık değişimi anormal seyreden bu yıldızla ilgili birçok teori öne sürüldü. Ancak hiçbiri kesin sonuca ulaşamadı. Tabby yıldızı o kadar ilgi çekicidir ki yeryüzündeki teleskopların büyük bir kısmı yıldıza yönelerek çok fazla çalışma ve veri topladı. Şimdiye kadar Kickstarter kampanyası doğrultusunda 1700'den fazla kişi bu yıldıza baktı ve 100 bin dolardan fazla bağış toplandı. Sonuçta Boyajian ve ekibinin Las Cumbres Gözlemeviyle ortaklaşa yapılan toplantıyla ve The Astrophysical Journal Letter'da yayınlanan makaleyle çalışma paylaşıldı. Bir yıldızın parlaklığı ani olarak değişiyorsa ve bu belirli periyotlarla ve aynı miktarda gerçekleşiyorsa yanıt bellidir. Bunun nedeni yörüngedeki madde diskidir. Ancak burada çok daha farklı ve diğerlerine göre daha fazla bir değişim söz konusu diyor Wright. Yıldızın çevresindeki toz diski muhtemelen yıldızdan yayılan ışığın sönükleşmesinde ve parlaklaşmasında rol oynuyor. Dolayısıyla yıldız ile aramızda ne olursa olsun bu opak bir madde değil. Yani karşımızda bir gezegen yok. Burada sözü geçen toz diskinin kalınlığı muhtemelen her yerde aynı değil. Toz diski kimi yerde daha yoğun ve kalın kimi yerde ise daha seyrek ve ince. Bu da disk yıldızın çevresinde dönerken yıldızdan alınan ışığın parlaklığının muazzam değişmesine neden oluyor. Araştırmacılar Las Cumbres Gözlemevinden Mart 2016'dan Aralık 2017'ye kadar yıldızı izledi. Mayıs 2017'den itibaren yıldız ışığının ölçülen parlaklığında dört ayrı değer ölçüldü. Kampanyaya bağış yapanları onurlandırmak amacıyla ilk iki dalışa Elsie ve Celeste adları verildi. Son ikisine ise İskoçya'nın Scara Brae ve Kamboçya'nın Angkor kayıp şehirlerinin adı verildi ki bu adlar yıldızındaki gizemle uyumludur! Yazarlar: Aslında bin yıldan önce olan bitenleri gözlüyoruz. Orada olup bitenler yıldız için olağan olabilir ama bizim için değil. Bu nedenle gizemli cisimler arasında yer alıyor görüşünü paylaşıyor. Yıldızın incelendiği yöntem bir veri setinin toplanarak tek hedeften alınmış gibi derlenmesi- gökbilimde yeni bir dönemin başladığını gösteriyor. NASA Kepler görevinden toplanan büyük miktarda veri ile yıldızın olağandışı davranışı fark edildi. Kepler görevinin amacı yıldızın önünde hareket eden bir gezegenin neden olduğu parlaklık değişimlerini ölçmekti. Bu verilerin çok olması internette Planet Hunters grubunun kurulmasına neden oldu. Kepler verilerinin yüklendiği sayfa ile isteyen herkesin gezegen keşfetmesi amaçlandı. Boyajian: Evrenimize tarafsız bakan insanlar olmasaydı bu yıldız gözden kaçabilirdi. Yine halkın özel ilgisi olmasaydı bu kadar veri toplanamazdı diyor. Sırada ise yanıtlanacak sorular var. Wright: Son araştırma burada mega yapılar olduğunu göstermiyor ancak parlaklık azalmasının ardında başka olgular olduğunu akla getiriyor diyor. Elimizde bununla uyuşan modeller var. Biraz daha veri ile sonuçlandırabiliriz. İşbirliği ve destek çok heyecan verici. Halkın desteği ile ve çeşitli çalışma alanlarındaki araştırmacılarla bir çalışma içine girilmesi oldukça önemli. Devamı gelecektir diyor Boyajian. Meraklısı için linkler: - Jason Wright'ın blog sayfasından yıldızın bilgisi: http://sites.psu.edu/astrowright/2017/12/26/what-weve-learned-about-boyajians-star/ ve http://sites.psu.edu/astrowright/2017/12/26/what-weve-learned-about-boyajians-star-ii/ - TED sunumu 2 Yorumlar Sevgili Ümit, keşke bu yıldızın Kepler uzay teleskobu ile elde edilen ışık eğrisini de koysaydın, o zaman daha iyi anlaşılırdı ışık eğrisinin nasıl değiştiği. Bizim ülkemizden de çok sevdiğim iki araştırmacı bu yıldızın TUG teleskobu ile alınan tayfları üzerine çalışıyorlar, ümit ederim bu bilmeceyi onlar çözerler. Eline sağlık, gayet güzel bir çalışmayı türkçeye kazandırdığın için sağol. Sevgilerimle... Ekledim hocam. Teşekkürler."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/evrenin-genislemesi-bilinmedik-bir-kuvvete-mi-bagli/", "text": "Gökbilimciler gökadalardaki karanlık maddeler arasında bir bağlantı olduğunu ortaya çıkardı. Görünür yıldızlar ve gaz gökadaların kütle hesapları için bu keşif önemli olabilir. Evrenin yalnızca %4'ünün bildik maddeden oluştuğu düşünülüyor. Gökadalardaki yıldızları bir arada tutan görünmez karanlık maddenin varlığının kanıtlanması çok zordur. Uluslararası bir gökbilimci ekibi karanlık madde ile bilinen madde arasındaki etkileşimin daha karmaşık olabileceğini, yıldızların gökadalar içindeki hareketlerinin, gökadaların ağırlıklarında değişiklik yapabileceğini ortaya çıkardı. Bonn ve Strasbourg Üniversitesi'nden Dr. Benoit Famaey, karanlık maddenin bilinen madde içine dağıldığını belirterek, maddelerin arasındaki kütle çekimini karanlık maddenin sağladığını söylüyor. İskoç Üniversitesi Fizik Bölümü'nden Dr. Hongsheng Zhao ortaya çıkan verilerin sonucunda ilginç bir yapı görünümü ile karşı karşıya kaldıklarını söylüyor. Karşılaşılan bu ilginç durum bir hayvanat bahçesinde bütün hayvanları tüm yaşlarına göre bulmaya benzer. Kütle çekimi kuvveti dışındaki beşinci bir kuvvet karanlık maddeye etki ettiği ve yaşları, boyutları, şekilleri ne olursa olsun tüm gökadalarda aynı izle karşılaşıldığını belirtiyor. Bu kuvvet evrenin genişleme hızından sorumlu olan karanlık enerjiyi ortaya çıkarabilir. 1687 yılında Isaac Newton tarafından geliştirilen kütle çekimi yasası, daha sonra 1916'da Albert Einstein tarafından düzeltildi. Einstein denklemlerine bir sabit değer eklenip eklenmemesi gerektiğini çok düşündü, ancak bu düşüncesinden bir süre sonra vazgeçti. Günümüzde bu denklemlere karanlık enerjinin eklenmesi gerektiği ortaya çıktı. Dr. Famaey'e göre, kütle çekimi yasasına, görünür madde içine dağılan karanlık maddenin etkili olması nedeniyle bu değerin eklenmesi gerektiği ortaya çıkıyor. Görünüşe göre evrenin genişlemesiyle ilgili yeni araştırmalar doğru bilinen bilimsel yasaların değişmesine neden olabilecek. Buradaki anahtar gökada yapılarının incelenmesi olacaktır. Kaynak: Science Daily"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/evrenin-genislemesi-sorununa-cozum-yeni-fizikte-mi/", "text": "Yaklaşık bir asır önce öne sürülen evrenin genişlediği olgusu Hubble teleskopu ile sürekli ölçülüyor. Gökbilimciler genişlemeye neyin sebep olduğunu bu gözlem verilerini anlamlandırmaya çalışarak bulmaya çalışıyor. Son Hubble verisi evrenin Büyük Patlamadan hemen sonra bilinenden daha hızlı genişlediğini ortaya çıkardı. Araştırmacılar bu tutarsızlığın çözümünün ancak yeni fizikle olabileceğini düşünüyor. Space Telescope Science Institute ve John Hopkins Üniversitesinden Nobel ödüllü Adam Riess: Bu karmaşayı çözmek için çok uğraşılıyor diyor. STScI ve John Hopkins'den Stefano Casertano'nun başını çektiği ekip gökadaların uzaklıklarını belirlemek için son altı aydır Hubble ile Sefeid adı verilen özel yıldızları kullanıyor. Ölçümlere göre Hubble sabiti adı verilen değerin zamanla ne kadar değiştiği ve evrenin ne denli hızlı genişlediği hesaplanıyor. Ekibin çalışmasına konu olan yıldız sayısı ile önceki Hubble sonuçlarına göre 10 kat daha uzaklara bakılmasına izin veriyor. Ancak Riess'in ölçtüğü değer mevcut değerlerle çelişiyor. Yaklaşık 13,8 milyar yıl önce evreni oluşturan büyük patlamadan hemen 378 000 yıl sonra evrenin genişleme hızı beklenen değerle örtüşmüyor. Bu ölçümler büyük patlamanın kalıntısı kozmik arka alan ışımasını gözleyen Avrupa Uzay Ajansının Planck uydusunun verileriyle karşılaştırıldı. İki değer arasında yaklaşık %9 fark bulunuyor. Yeni Hubble ölçümlerindeki hata payı 5000'de 1 oranındadır. Planck'ın sonucuna göre Hubble sabiti megaparsek başına 67 kilometre/saniye olmasını ve bu değerin megaparsek başına 69 kilometre/saniye'ye ulaşamayacağını öngörmektedir (1 megaparsek 3,3 milyon ışık yılıdır). Ancak Riess'in ekibi megaparsek başına 73 kilometre/saniye gibi bir değer ölçerek evrenin erken dönemde bilinenden daha hızlı genişlediğini ortaya çıkardı. Hubble verilerindeki yüksek hassasiyet gökbilimcilere bu farklı sonuçların arkasında yatan sırrı bulmaya yöneltiyor. Riess: Her sonuç birden fazla yoldan test edildi ve bir dizi hata yapılmasının önüne geçildi. Buna karşılık çıkan sonuçlar ölçümlerin hatalı değil, evrenin bir gerçeği olduğunu gösterdi diyor. Bu uyumsuzluk için Riess bir çözüm öneriyor. Bir olasılığa göre evreni hızlandıran ve gökada kümelerini birbirinden uzaklaştıran etken karanlık enerjidir. Ancak genişleme ivmesi sabit olmayabilir ki bu da evrenin zamanla değiştiği anlamına gelir. Bir başka öneri ise evrenin ışık hızına yakın hızla hareket eden yeni bir atom altı parçacık içerdiği yönünde. Bu gibi hızlı parçacıklar karanlık radyasyon olarak adlandırılır ve nükleer tepkimeler ile radyoaktif bozunmalar sonucu oluşan nötrino gibi bilinen parçacıklar içerir. Bir atom altı kuvveti ile etkileşime giren nötrinonun tersine bu yeni parçacık sadece kütle çekiminden etkilenir ve steril nötrino olarak adlandırılır. Bir başka olasılık ise karanlık maddenin önceden varsayılandan daha fazla normal madde ve radyasyon ile etkileşime giriyor olması yönündedir. Bu olasılıklardan herhangi biri erken evrenin içeriğini değiştirecek ve kuramsal modellerde tutarsızlığa neden olacaktır. Bu tutarsızlıklar ise genç kozmos gözlemlerini içeren Hubble sabitinin hatalı bir değer vermesiyle sonuçlanır. Riess ve ekibi bu can sıkıcı sorunun yanıtını henüz bulabilmiş değil. Ancak ekip evrenin genişleme hızının ölçülmesine devam ediyor. 1 Yorum evrenin genişleme hızı anladığımıza göre ışık hızının da üstünde bu sadece benim okuduklarıma göre.dünyamız yani içinde bulunduğumuz.yıldız SİSTEMİNİN orion kolunda samanyolunun evrende hem kendi ekseni hemde ışık hızınında üstünde yol aldığını düşünürsek evrenin ne kadar hızla genişlediğini anlayabiliriz.bakalım ileride ne kadar hızla genişlediği net ölçülebilecekmi.selamlar."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/evrenin-gulen-yuzu/", "text": "NASA/ESA Hubble Uzay Teleskopu gülümseyen bir gökada kümesini görüntüledi. Mutlu olduğu izlenimi veren küme bir burun ve iki gözü varmış izlenimi veriyor. Aslında bu gözler çok parlak gökadaları ve gülümseme çizgileri de kütle çekimi mercekleme etkisini gösteriyor. Küme SDSS J1038+4849 adıyla bilinir. Gökada kümeleri evrenin en büyük yapılarıdır. Kümelerin güçlü kütle çekimi, yakınından geçen ışığı uzay zamanda bükerek kozmik bir mercek gibi davranmasına neden olur. Bu olayı Einstein Genel Görelik Kuramı ile açıklamıştır. Bu sayede daha uzaktaki gökada ya da gökada kümeleri ortaya çıkarılır. Einstein halkası olarak da bilinen kütle çekimi mercek etkisiyle ışık simetrik bir şekilde bükülür ve biz de halka benzeri bir manzara görürüz. Hubble büyük gökadaların kütle çekim mercekleme etkisini kullanarak gökbilimcilere çok değerli bilgiler sunmuştur. Böylece araştırmacılar erken evren hakkında daha ayrıntılı bilgilere ulaşabilmektedir. Görüntü telif hakkı: NASA/ESA"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/evrenin-ilk-yildizlari/", "text": "Samanyolu dışında gizlenmeyi başarmış en ilkel yıldız Avrupa Güney Gözlemevi'nin Çok Büyük Teleskobu ile ortaya çıkarıldı. Keşif evrende oluşmuş ilk yıldızlar hakkında bilgi edinebilmek adına önemli. Çalışmayı gerçekleştiren ekibin başkanı Else Starkenburg: Şimdiye kadar uygulanan hatalı yaklaşımlar nedeniyle ilkel yıldızları göremiyorduk. Geliştirdiğimiz yeni yaklaşımla birlikte bu tür yıldızlar ortaya çıkmaya başladı diyerek keşfin sonucunu açıklıyor. İlk yıldızların Büyük Patlama'dan yani bir süre sonra, yani 13.7 milyar yıl önce, ortaya çıkmaya başladığı düşünülüyor. Bu yıldızlar hidrojen ve helyumdan oluşmuştur ve yapılarında metal elementler oranı çok azdır. Ender olarak rastlanan bu yıldızlardan şimdiye kadar daha çok Samanyolu'nda bulundu. Gökbilimciler Samanyolu gibi büyük gökadaların daha küçük gökadaların birleşmesiyle oluştuğu fikrini savunmaktadır. Samanyolu içindeki cüce gökadalardan metal oranı az olan yıldızlardan oluşan ilkel gökadalar da olmalıydı. Ekip üyelerinden Giuseppina Battaglia, şimdiye kadar bu gökadalar için son derece az bilgi ve kanıt olduğunu söylüyor. Kozmolojik kuramlarla son yıllarda yapılan araştırmalarla ortaya çıkan Samanyolu ve cüce gökadalardaki eski yıldız sayıları uyuşmamaktadır. Yıldızlardaki element oranları bunların parmak izlerini ortaya çıkaran tayflarından bulunur. Şimdiye kadar Samanyolu'na yakın olan Ocak , Yontar , Altılık ve Karina cüce gökadalarındaki 2000 dolayındaki yıldız incelemesi VLT+FLAMES* ile yapıldı. Yıldızlarda yeni yıldızlarda rastlanandan daha az değerde metale rastlandı. Önceki yöntemlerin neden başarısız olduğu üzerine bir çalışma yapıldı. Sonuçta metal yoğunluğunun az veya normal değerde olmasının önceki sonuçları etkilediği bulundu. Ekip üyelerinden Vanessa Hill, yaptıklarının mikroskopla parmak izine bakmaya benzediğini söyleyerek ekliyor: Ne yazık ki bu şekilde az sayıda yıldız üzerinde çalışabildik. Çünkü bir yıldız üzerindeki inceleme çok uzun zaman almaktadır. Martin Tafelmeyer ise, Cüce gökadalarda gözlenen bu yıldızlardaki metal oranı güneşteki metal oranının 1/3000 ile 1/10000 arasındadır. Starkenburg son olarak şunu ekliyor: Bu gökadaların içlerindeki ilkel yıldızları güçlü bir teknikle ortaya çıkardık. Bu yıldızların artık saklanacak yeri kalmamıştır. *FLAMES: Yıldızların tayflarını ölçen yardımcı araç. Kaynak: ESO"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/evrenin-simdiye-kadar-ki-en-duyarli-olcumu/", "text": "Yanı başımızdaki gökadanın uzaklığı hakkında yeni sonuçlar elde edildi Uluslararası bir gökbilimciler ekibi neredeyse on yıllık dikkatli gözlemlerinin ardından komşu gökadamız Büyük Macellan Bulutu'nun bize olan uzaklığını oldukça hassas bir şekilde belirlediler. Bu yeni ölçüm ayrıca Evrenin genişleme oranı Hubble Sabiti hakkındaki bilgimizi ilerletti ve genişlemeyi hızlandıran gizemli karanlık enerjinin doğasını anlamamız konusunda önemli bir aşama sağladı. Araştırma ekibi gözlemlerinde ESO'nun Şili'deki La Silla Gözlemevi'nin yanı sıra dünya genelindeki başka teleskopları da kullandı. Sonuçlar Nature dergisinin 7 Mart 2013 tarihli sayısında yayınlanacak. Gökbilimciler Evreni ölçeklendirmek için öncelikle yakın cisimlerin uzaklıklarını ölçerler daha sonra da standart ışık kaynaklarını kullanarak uzaklık ölçeğini evrenin daha da ötelerine taşırlar. Ancak bu halka ancak en zayıf olan ölçümün kendisi kadar duyarlıdır. Şimdiye kadar Samanyolu'na en yakın gökadalardan biri olan Büyük Macellan Bulutu'nun hassas ölçümlerini elde etmek kolay olmadı. Bu gökadadaki yıldızlar uzaklık ölçeğini daha uzaktaki gökadalara göre sabit tutmaya yarıyordu ki, bu oldukça önemlidir. Ancak nadir bulunan bir çift yıldız türüne ait dikkatli gözlemler bir gökbilimci ekibinin LMC'nin uzaklığını oldukça hassas bir seviyeye getirmelerini sağladı: 163 000 ışık yılı. Oldukça heyecanlıyım, çünkü gökbilmciler yüz yıldan fazla süredir Büyük Macellan Bulutu'nun uzaklığını hassas bir şekilde ölçemeye çalışıyorlar ve bunun hiç de kolay olmadığı görüldü, diyor ekip liderlerinden biri olan Wolfgang Gieren . Şimdi bu problemi açıkça görüleceği üzere %2 hassasiyetle çözmeyi başardık. Büyük Macellan Bulutu'na olan uzaklık ölçümlerinin geliştirilmesi ayrıca birçok Sefeid türü değişen yıldızın uzaklıkları için daha iyi sonuç vermektedir . Bu parlak zonklayan yıldızlar çok daha uzak gökadaların uzaklık ölçümlerinde ve Evrenin genişleme oranını Hubble Sabiti belirlemek için standart ışık kaynakları olarak kullanılmaktadırlar. Bu şimdiki teleskopların görebildiği en uzak gökadalara kadar Evrenin taranmasının temelidir. Bu nedenle Büyük Macellan Bulutu'nun daha da hassas uzaklık ölçümleri kozmolojik ölçekteki son ölçüm hatalarını doğrudan azaltmaktadır. Gökbilimciler Büyük Macellan Bulutu'nun uzaklığını örten çiftler olarak bilinen nadir yıldız çiftlerini gözleyerek tespit ettiler. Bu yıldızlar birbirlerinin etrafında döndükleri sırada birbirlerinin önünden geçiyorlar. Bu geçiş olayı yeryüzünden görüldüğü sırada toplam parlaklık bir yıldız diğerinin önünden ya da arkasından geçtiğinde düşüş göstermektedir . Işığın değişimindeki düzen dikkatli bir şekilde takip edilerek ve bunun yanı sıra yıldızların yörünge hızlarını ölçerek, bu yıldızların büyüklüklerini, kütlelerini ve yörüngeleri hakkındaki diğer bilgileri öğrenilebiliyor. Bunlar toplam ışık miktarına ait dikkatli gözlemler ve yıldızların renkleri ile birleştirildiğinde kayda değer kesinlikte uzaklıklar bulunabiliyor. Bu yöntem daha önce de kullanılmıştı, ancak sıcak yıldızlarla. Bununla birlikte, bu tür durumlarda kesin varsayımlar yapılıyor ve buradaki gibi uzaklıklar istenildiği kadar hassas olmuyordu. Ancak şimdi, ilk kez, sekiz oldukça nadir bulunan örten çift ve çiftlerin her birinin soğuk kırmızı dev olduğu yıldızlar tespit edildi . Bu yıldızlar oldukça dikkatli bir şekilde gözlendi ve çok daha kesin uzaklık değerleri elde edildi yaklaşık % 2 hata ile. ESO bu proje için gerekli olan harika teleskop ve aygıtları sağladı: yıldızların görece sönük diğerlerine göre olağanüstü kesin dikine hızları için HARPS, kırmızı-ötesinde yıldızların ne kadar parlak göründüklerini ölçen SOFI gibi, diye ekliyor Nature makalesinin başyazarı Grzegorz Pietrzynski . Yöntemimizi bir kaç yıl içerisinde LMC'nin uzaklığını % 1 hassasiyetle ölçecek kadar geliştirmeyi ümit ediyoruz. Bunun sadece evren bilim değil astrofiziğin birçok alanı için çok farklı sonuçları olacaktır, diye noktalıyor yeni Nature makalesinin ikinci yazarı Dariusz Graczyk. Notlar Standart ışık kaynakları parlaklıklarıyla bilinen nesnelerdir. Bu nesnelerin ne kadar parlak olduklarını ölçerek gökbilimciler uzaklıklarını tahmin edebilirler daha uzakta olan daha sönük görülmektedir. Bu standart ışık kaynaklarına örnek olarak Sefeid değişenleri ve Tür Ia süpernovaları verilebilir. Buradaki zorluk bu nesnelere uzaklıkları başka yöntemlerle belirlenmiş görece yakın benzer örnekler bularak uzaklık ölçeğini kalibre etmektir. Sefeid değişenleri parlak kararız yıldızlardır ve zonklayarak parlaklık değişimine uğramaktadırlar. Ancak ne kadar hızlı değişim gösterdikleri ile ne kadar parlak oldukları arasında çok açık bir bağlantı vardır. Çok daha hızlı zonklayan Sefeidler daha yavaş olanlara göre daha sönüktürler. Parlama dönemi parlaklık ilişkisi bunların yakın gökadaların uzaklıklarını ölçerken standart ışık kaynakları olarak kullanılmalarını sağlar Buradaki çalışma yakın gökadaların uzaklıklarını geliştirmek için yürütülen uzun-dönemli Araucaria Projesi'nin bir parçasıdır. Tam ışık değişimi yıldızların göreli büyüklüklerine, sıcaklık ve renklerine ve yörünge bilgilerine bağlıdır. Renkler yıldızların farklı yakın-kırmızı-ötesi dalgaboylarındaki parlaklıkları karşılaştırılarak ölçülmüştür. Buradaki yıldızlar OGLE projesi ile çalışılan 35 milyon LMC yıldızı araştırılırken bulunmuştur. ESO-Türkiye"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/evrenin-sogudugu-ispatlandi/", "text": "CSIRO radyo teleskopunu kullanan gökbilimciler Büyük Patlama Kuramı'nın öngördüğü şekilde evrenin sıcaklığının düştüğünü belirledi. Avustralya Çoklu Teleskop Dizisini kullanan uluslararası bir gökbilim ekibi, evren şimdikinin yarı yaşındayken ne kadar sıcak olduğunu ölçtü. CSIRO Astronomi ve Uzay Bilimleri başkanı Dr. Robert Braun: 13.770.000.000 yıl yaşındaki evrenin geçmişten günümüze soğuyarak geldiğini oldukça hassas ölçümlerle onayladık diyor. Uzaya baktığımızda aslında gökadaların geçmişlerini görürüz. Evrenin yarı geçmişine dönmek için bunu dikkate almak gerekir. Bu kadar uzaklığın sıcaklığı nasıl ölçebilir? Gökbilimciler bunun için 7,2 milyar ışık yılı uzaklıktaki bir gökadaya gözlerini dikti. (kırmızıya kayma değeri 0,89) Gökadadaki gazı sıcak tutan etken kozmik arka alan ışımasıdır ki bu ışıma Büyük Patlama'nın ardından uzaya yayılmıştır. Şans eseri bir kuasar (PKS 1830-211), seçilen gökadanın hemen arkasındaydı. Bu gökcisminden yayılan radyo dalgaları öndeki gökadanın gazıyla desteklenir. Bu da gazın radyo dalgalarının bir kısım enerjisini emmesine yol açar. Sonuçta radyo dalgaları gökbilimciler için önemli bir parmak izi bırakır. Bu parmak izini ele alan gökbilimciler gazın sıcaklığını hesapladı. Ekip sıcaklığın 5,08 Kelvin (- 267,92 Santigrad) olduğunu buldu. Bu günümüzdeki 2,73 Kelvin (-270,27 Santigrad) sıcaklığına göre daha sıcaktır. Büyük Patlama Kuramı'na göre evren genişledikçe kozmik arka alan ışımasının sıcaklığı azalır. İsveç Chalmars Teknoloji Üniversitesi'nden Onsala Uzay Gözlemevi'nden Dr. Sebastian Muller: Ölçümlerimiz Büyük Patlama Kuramı'nın öngördüğü şekilde evrenin birkaç milyar yıl önce birkaç derece daha sıcak olduğunu gösterdi diyor. 1 Yorum Evrenin soğuduğu ileri sürülebilir ama ispatlanamaz. Lord Kelvin dünyanın soğumakta olduğunu düşünmüş ve hesap yapma başladığında radyoakytif maddeler bulunmuştu.. Bu konuda, yani evrenin enerji konusunda, önemli değişiklik yapan kuramım var. Evrenin soğuduğunu ancak ENTROPİ yanlıları inanır. Teşekkürler Latif Mutlu İstanbul bilgi üniversitesi kurucusu"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/evrenin-virusleri/", "text": "Uzay boşluğunu kütle çekimsel olan eğen karadelikler bilim kurgu yazarlarınca yıkıcı özellikleri ön planda tutularak işlenmiştir. Nottingham Üniversitesi'ndeki araştırmacılar ise karadeliklerin bu özelliğinin dışında başka bir özelliği daha olduğunu ortaya çıkardı. Buna göre karadelikler, yeni yıldızların oluşumunda etkin rol oynuyor. Hubble Uzay Teleskopu ve Chandra X-Işını Gözlemevi'nin uzak gökadalardaki karadelikleri gözlediği verilerin kullanıldığı çalışma, Fizik ve Astronomi Okulu'ndan Asa Bluck tarafından yürütüldü. Araştırmacılar bu gökadaların arasından yüksek düzeyde ışınım ve x-ışını yayanları seçtiler. Gökadalardaki ışınımın artışı karadeliklerin kütle çekimleriyle çevrelerindeki gaz ve tozu yemesinden kaynaklanır. Karadeliğin olay ufkunun çevresinde dolanan madde, ısındığı için enerji yayar. Bu da gökadanın merkezindeki karadeliğin çevresinde çok parlak bir bölge oluşmasına, gökada merkezinin parlamasına ve yüksek miktarlarda x-ışını yaymalarına neden olur. Açığa çıkan enerji, gökadadaki gazın enerjisinin 25 katından da fazladır. Sonuçlara göre evrendeki X-ışınının büyük bir kısmını karadeliklerin çevresinde dolanan madde birikintileri oluşturuyor. Geriye kalan daha az kısmı ise gökadalar ve nötron yıldızları tarafından üretiliyor. Büyük gökadaların merkezlerindeki karadeliklerin çevresinde kütle artışına neden olan soğuk gazlar ısınarak çok fazla enerji yayarlar. Kütlesi artan disk bilinen tüm dalga boylarında ışıma yapar . Diskte biriken soğuk gaz, dolanırken hızlanır ve aynı zamanda ısınır ve merkeze doğru yaklaşır. Gazın yeni yıldız oluşturması için soğuması ve yoğunlaşarak kütle çekimi altında çökmesi gerekir ki bu da evrenin yaşından daha uzun sürecek bir sürece denk gelir. Yaşlı bir yıldız, yerini yeni yıldızlara bırakarak gökadanın büyümesine katkı sağlar. Gökadadaki gazı merkezdeki aç karadeliğe doğru iterek, diskte kütle artışına neden olurken, ölürler. Asa Bluck, Karadeliklerin bulundukları gökadanın içinde oluştuğu ve onunla birlikte büyüdüğü düşünülür. Ancak çevresinde gökadayı yok edecek kadar büyük ve giderek büyüyen kütle diski oluşturur. Bunlara evrenin virüsleri benzetmesi de yapılabilir. Büyük gökadalar bizim görünür evrenimizde az sayıda bulunmaktadır . Bunlarında en az üçte birinin merkezinde karadelik bulunmaktadır. İşin ilginç yanı karadeliğin bu tipinin evrendeki X-ışınının en fazlasını üretmesidir. Onlar evrende sayıca azdırlar ama görünen o ki evrenin enerjisinin büyük bir kısmını yönetmektedirler diyor. Kaynak: Nottingham University"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/evrenin-yavas-olumunu-haritalamak/", "text": "GAMA taramasına ilk veriler IAU Genel Kurulu'nda yayınlandı 200 000'den fazla gökadayı gözleyen uluslararası bir gökbilimciler ekibi uzayın geniş bir kısmından yayılan enerjiyi şimdiye kadarki en yüksek hassasiyetle ölçmeyi başardı. Bu yakın Evren'in enerji çıktısına ait en kapsamlı değerlendirmeye karşılık geliyor. Evren'in bir bölümünden bugün yayılan enerjinin iki milyar yıl öncesine göre yaklaşık yarısı kadar olduğunu onayladılar ve bu bulgunun mor-ötesinden uzak kırmızı-ötesine kadar tüm dalgaboylarında geçerli olduğunu buldular. Evren yavaşça ölüyor. Çalışmada dünyanın en güçlü teleskopları kullanıldı, bunlar arasında ESO'nun Şili'deki Paranal Gözlemevi'nde bulunan VISTA ve VST tarama teleskopları da yer alıyor. Destekleyici gözlemler ise NASA tarafından yönetilen iki yörünge uzay teleskopu ile Avrupa Uzay Ajansı'na ait bir teleskopla gerçekleştirildi . Araştırma şimdiye kadar bir araya getirilmiş en geniş çoklu-dalgaboyu taraması olan Gökada ve Kütle Birliği projesinin bir parçasıdır. Uzayda ve yerde konuşlanmış elde edebildiğimiz tüm teleskopları kullanarak 200 000'den fazla gökadanın enerji çıktısını mümkün olan en geniş dalgaboyu aralığında ölçmeye çalıştık, diyor GAMA ekibine liderlik eden Simon Driver . Tarama verileri şu anda tüm dünyadaki gökbilimcilerin kullanımına açık hale getirilmiş olup, her gökadaya ait mor-ötesinden kırmızı-ötesine 21 dalgaboyunda enerji çıktısı ölçümlerini içermektedir. Bu veri setleri bilim insanlarının farklı türdeki gökadaların nasıl oluştukları ve evrimleştiklerini daha iyi anlamalarına yardımcı olacak. Daha sonra bir kısmı kütleye dönüşen Evren'deki tüm enerji Büyük Patlama ile ortaya çıktı. Yıldızlar parlayarak kütleyi, Einstein'ın ünlü E=mc2 eşitliğinde belirtildiği üzere tekrar enerjiye dönüştürürler . GAMA çalışması ile günümüzde ve geçmişte farklı zamanlarda uzayın geniş bir hacminde üretilen enerjiyi görüntüleyerek modellenmesi amaçlanıyor. Evren'de çalkalanan enerjinin büyük bir kısmı Büyük Patlama'dan sonra ortaya çıkmış olsa da, ilave enerji yıldızlar tarafından hidrojen ve helyum gibi elementlerini birleştirdikleri sırada sürekli olarak üretilmektedir, diyor Simon Driver. Bu yeni enerji ya gökada boyunca ilerlediği sırada toz tarafından soğuruluyor, ya da gökadalar-arası uzaya kaçarak, başka bir yıldız, bir gezegen, ya da, ara sıra, bir teleskop aynası, gibi birşeye çarpana kadar ilerliyor. Evren'in yavaşça sönükleştiği gerçeği 1990'ların sonundan bu yana biliniyordu, ancak yakın Evren'in enerji çıktısı ile ilgili en kapsamlı araştırma olan bu çalışma ile bunun mor-ötesinden kırmızı-ötesine kadar tüm dalgaboylarında gerçekleştiği gösterildi. Evren bu noktadan itibaren zayıflayarak yavaşça yaşlanıyor. Evren aslında kanepeye uzanıp üzerine bir battaniye çekerek sonsuza kadar uyumak üzere, diyor son olarak Simon Driver. Araştırma ekibi, aralarında, önümüzdeki on yıl içerisinde Avustralya ve Güney Afrika'ya kurulacak olan, dünyanın en büyük radyo teleskopu Kilometre Kare Dizgesi'nin de yer aldığı yeni kuşak tesisleri kullanarak çalışmayı genişletmeyi ve Evren'in tüm tarihi boyunca üretilen enerjiyi görüntülemeyi umut ediyor. Ekip bu çalışmayı 10 Ağustos 2015 günü, Uluslararası Gökbilim Birliği'nin Honolulu, Hawaii'deki XXIX. Genel Kurulu'nda sunacak. Notlar Artan dalgaboyuna göre kullanılan teleskoplar ve tarama verileri şunlardır: GALEX, SDSS, VST , AAT, VISTA /UKIRT, WISE, Herschel . Evren'in enerji çıktısının büyük bir kısmı yıldızlarda meydana gelen çekirdek birleşmelerinden kaynaklanmaktadır, bu sırada kütle yavaşça enerjiye dönüştürülür. Diğer bir ana kaynak ise gökadaların merkezlerinde yer alan karadeliklerin etrafındaki çok sıcak disklerdir, burada ise kuasarlar ve diğer aktif gökada çekirdeklerinde kütleçekimsel enerji elektromanyetik ışımaya dönüştürülmektedir. Çok daha uzun dalgaboyundaki ışımalar iç kısımlarındaki yıldızlardan yayılan enerjiyi tekrar ışıma yaparak uzaya salan dev toz bulutlarından gelmektedir. ESO-Türkiye"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/exomars-yola-cikti/", "text": "Avrupa Uzay Ajansı ve Rus Uzay Ajansı'nın birlikte geliştirdikleri ExoMars adlı uzay aracı Kızıl Gezegen'in jeolojik ve biyolojik geçmişini araştırmak üzere yedi ay sürecek yolculuğuna başladı. The Trace Gas Orbiter adlı atmosferdeki gazı izleyecek olan uydu ve Schiaparelli adlı yüzey robotundan oluşan iki bilimsel araç Kazakistan'daki Baykonur istasyonundan Proton M-roketi ile 14.03.2016'da fırlatıldı. Üç aşamadan oluşan fırlatma işlemindeki üçüncü aşama kalkıştan 10 dakika sonra gerçekleşti. Uzay aracı kalkıştan yaklaşık 11 saat sonra Breeze-M üst kademe ateşleyicisiyle baş başa kaldı. Araçtan alınan sinyaller fırlatmanın başarılı olduğunu doğruladı. Mars yoluna sapan uydunun güneş panellerinin açıldığı da doğrulanan bilgiler arasındaydı. TGO ve Schiaparelli 16 Ekim'de Mars'ın 900.000 km uzağındayken ayrılacak ve 19 Ekim'de Schiaparelli Mars atmosferine girdikten altı dakika sonra yüzeye iniş yapacak. Schiaparelli gelecek yıllardaki görevler için anahtar işlemler gerçekleştirecek, iniş ve frenleme sistemleri test edilecek. Bunun ardından indiği bölge çevresinde bir dizi araştırma yapacak. Toz fırtınaları nedeniyle yüzeyden kopan toz tanelerini inceleyerek elektriksel kuvvetleri ölçecek. Diğer yandan TGO Mars çevresindeki bir turunu dört günde yapacak yörüngesine girmiş olacak. Uzay aracı bir yıl içinde karmaşık yükseklik azaltıcı manevralarla yüzeyden 400 km uzaklıkta kalacak şekilde yaklaşarak atmosferi inceleyecek. Aracın özellikle araştıracağı gaz ise Dünya'da jeolojik ve biyolojik etkenlerle üretilen metan olacak. Bu projenin en önemli amaçlarından biri de 2004'de Mars çevresinde göreve başlayan Mars Express uzay aracının elde ettiği metan bulgularını onaylamak. TGO volkanik kökenli gaz yapılarını da ortaya çıkarmaya çalışacak. Buna ek olarak yüzeyden kopan gaz ile su-buzunun tespitini de gerçekleştirecek donanıma sahip. Yörünge aracı Mayıs 2018'de fırlatılması planlanan ve 2019 başlarında Mars'a varması düşünülen bir yörünge ve bir yer aracı taşıyacak ikinci ExoMars görevi için gerekli verileri sağlamış olacak."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/farkli-bir-yildiz-hubble-ekraninda/", "text": "Evrenin değişken olduğunu biliyoruz. Öyle ki her gece görünen yıldızlardan bazıları değişik görülebilir. Hubble Hen 3-1333 gezegenimsi bulutsusuna ait yeni bir görüntü yayınladı. Gezegenimsi bulutsular aslında gezegenlerle ilgilerinin olmadığı Güneş gibi orta büyüklükteki bir yıldızın patlaması ile oluşmuş bulutsulardır. Bu nesneleri ellerindeki küçük teleskoplarla ilk gören kişiler gezegene benzettikleri için gezegenimsi bulutsu olarak adlandırılırlar. Hen 3-1333'ün merkezindeki yıldız, Güneş'in % 60 kütlesinde olmasına karşılık görünür parlaklığı zamanla önemli ölçüde değişmektedir. Bu yıldız bir Wolf-Rayed tipi yıldızdır. Bu tür yıldızların çekirdeğindeki helyum güçlü yıldız rüzgarları onları kabarık gösterir. Böylece bu yıldızların hem sıcak hem de parlaktır. Ağır elementlerin bolca bulunduğu helyum çekirdeklerinin sıcaklığı 25000 ile 50000 C derece dolayındadır. Güneş'in yüzey sıcaklığının 5500 C derece olduğu düşünülürse söz konusu yıldızların ne kadar sıcak olduğu anlaşılır. Hen 3-1333'deki Wolf-Rayet yıldızı önemli ölçüde daha küçük ancak daha enerjiktir. Bu görüntü Hubble'ın Gelişmiş Kamerası ile yüksek çözünürlükte alınmıştır."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/farkli-bir-yildiz-sistemi/", "text": "Kaliforniya Üniversitesi'ndeki astrofizikçiler ikili bir sistemde iki beyaz cüce olduğunu ve bunlardan birinin saf helyumdan oluştuğunu keşfettiler. Bu, beyaz cücenin yeni tipiyle ilgili kuramın test edilmesi için yapılan ilk gözlemdir. Keşif NLTT-11748 yıldızında tutulma oluşurken gerçekleştirildi. Küçük kütleli ve helyum çekirdeğe sahip beyaz cücenin çok küçük parlaklık değişimleri hesaplandı. NLTT-11748 yıldızının parlaklığındaki çok küçük değişim, bu yıldızdan daha küçük bir başka cismin habercisiydi. Keşfi gerçekleştirenlerden Justin Steinfadt, birçok yıldızı gözlerken böylesine bir keşfi gerçekleştirmenin yüksek bir şans olduğuna vurgu yapıyor: Bu konuda çok şanslıyız diyor. Keşfin onaylanması için yalnızca 5 hafta sonra Hawai'deki 10 m çaplı Mauna Kea Teleskopu kullanıldı. Ekip kütlece hafif ve büyük boyutlu NLTT-11748 yıldızına Doppler etkisiyle birkaç dakikalık inceleme sonucunda, yıldızın çevresinde dolanan beyaz cücenin yörünge döneminin 5.6 saat olduğunu belirlediler. Bu gözlemler beyaz cüceler hakkında öne sürülen kuramın doğru olup olmadığının test edilmesi için kullanılır. Yıldızlar yaşamlarını sona erdirdiklerinde oluşan cisimlerden biri de beyaz cücelerdir. İki yıldızdan birinin kaybettiği kütle nedeniyle biri daha düşük helyum kütleli olan beyaz cüceye dönüşür. Beyaz cüceler Güneş gibi yıldızların kaçamacağı sonudur ve boyutları Dünya boyutlarına kadar inebilir. Bir yıldız nükleer yakıtını bitirdiği zaman beyaz cüceye dönüşür ki bunların yoğun iç çekirdekleri karbon ve oksijenden oluşmuştur. Yeni keşfedilen bu ikili beyaz cücenin birinin kütlesi, Güneş kütlesinin yalnızca % 20'si ile 30'u arasında olup helyum bir çekirdeğe sahiptir. Bu türden özel yıldızların varlığı 20 yıldır biliniyor. Kuramsal çalışmalar bu yıldızların daha sıcak olduğunu ve sıradan beyaz cücelerden daha büyük olduğunu söyler. Şimdiye kadar bu yıldızların boyutları ölçülememişti. NLTT-11748 gözlemleri ile bu kuramı doğrulayan ve bir beyaz cücenin doğrudan yarıçapını ölçen sonuçlar elde edilmiş oldu. Diğer yıldız ise sıradan bir beyaz cüce olup kütlesi Güneş kütlesinin % 70'ine sahiptir. Bu yıldızın çekirdeği ise oksijen ve karbondan oluşmaktadır. Bu beyaz cüce diğer yıldızdan kütlece büyük olmasına karşılık hacimce daha küçüktür. Yaydığı ışık ise diğerinin 30 katından fazladır. İki yıldız birbirine acımasızca kütle çekimi uyguladıklarından da daha uzun yıllar gözlenecek gibi görünüyor. Kaynak: Science Daily"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/farkli-gozluklerle-m51/", "text": "Girdap gökadası değişik dalga boylarında görüntülendi. Bu ilginç gökada 23 milyon ışık yılı uzaklıkta ve Av Köpekleri takımyıldızı doğrultusundadır. Gökadanın tüm özelliklerini ve yapısını anlamak için farklı dalga boylarına ait gözlemler yapılmaktadır. Gökada M51, NGC 5194/5195 olarak da bilinmektedir. Üstte görülen daha küçük gökada ile gerçekleşecek çarpışmanın etkileri bu görselde ortaya çıkmaktadır. İki gökada arasında yolunu yitirmiş yıldızlar ile gaz ve toz bulutlarının oluşturduğu karmaşa daha rahat izlenmektedir. En soldaki görseli M51'i görünür ışık altında göstermektedir. M51'in bu hali en iyi bilinen görüntüsüdür çünkü iyi bir teleskopla bu şekilde gözlenmektedir. Buradaki görüntü Kitt Peak Ulusal Gözlemevine ait 2.1m'lik teleskopla elde edildi. Sarmal kollar, çok az ışık yayan ve yıldızları saklayan koyu renkli toz iplikleriyle birbirine bağlıdır. görseli ise Kitt Peak'ten elde edilen görüntüye Spitzer'in kırmızı ötesi verilerinin eklenmesiyle elde edilmiştir. Böylece kollar arasındaki bağ yapılar görülmeye başlamıştır. Üçüncü görseli ise kırmızı ötesi dalga boyuna ait mavi, kırmızı ve yeşil olmak üzere üç farklı filtre altında üretilmiştir. Yıldızlardan kaynaklanan ışık en kısa dalga boyunda görülür ki burada mavi rengiyle ortaya çıkar. Gökada dışında görülen mavi noktalar ise çoğunlukla bize yakın yıldızlar ya da uzak gökadalara aittir. Kırmızı renk ise yıldız ışığı altında aydınlanan karbondan oluşmuş gazları göstermektedir. Bu parlayan tozlu alanlar aynı zamanda toz depolarının nerelerde olduğunu da gösterir. Yoğun gaz bulutlarını görünür ışıkta görmek zordur. En sağdaki görseli ise kırmızı öte görüş alanını 24 mikronluk bir dalga boyuna genişletir. Bu da tozun sıcak olduğu yerleri gösterir. Parlak beyaz noktalar yeni yıldız doğum yerlerini gösterir. Tüm bu gözlemler ki gökadadaki tüm sırları açığa çıkarmaktadır. Üstteki gökadayı saran soluk mavimsi sis büyük bir ihtimalle etkileşme nedeniyle gökadadan fırlayan yıldızların yaydığı ışımadır. 6 Yorumlar 23 milyon ışık yılında bir gökada. toz bulutları sarmal kollarda ki tüm yapıları etkiliyorsa nasıl incelenecek.çok daha net vede yakından inceliyebileceğimiz görsellere ihtiyacımız var.bekliyoruz.galaksileri ki özellikle de bu mesafelerde yıldız oluşumları galaksilerin yapıları ve merkezindeki kara delikler hakkında bilgiler bekliyoruz.teşekkürler A.D a, b, c ve d'nin büyük boy resimleri var mı acaba? Hocam yazıda linkini verdiğim Spitzer'in sayfası dışında başka yerde daha büyük görseller yok. Mesela: http://www.spitzer.caltech.edu/images/6631-ssc2019-11a-The-Whirlpool-Galaxy-in-Visible-Light bu yapının, ilk 2 resimde görünmemesi ve son 2 resimde ortaya çıkması yani sadece uzun dalagaboylarında görünür olası yazdığım şekilde açıklanabilir. ilginç olan nokta,saat 01 civarında en dış kolda olan yapı. bana SN1987a'yı hatırlattı. ama ortası karanlık. geçenlerde, doğrudan karadelik haline geçen büyük kütleli (25-30 Mg) bir yıldız haberi vardı. ona benzer bir olay olabilir. ilk 2 görüntüde çevredeki yıldız kolyesi belki de bulutunu delememiş durumdalar. ama uzun kızılötede dalga boyu yeteri kadar büyük demek ki tozsu yapıyı delecek. ACABA BU KONUDA BİR YORUM VAR MI KAYNAK RESİMLERDE? Hocam işaret ettiğiniz dairesel yapıyı yazıyı hazırlarken görmüştüm.Siz sorunca tekrar yazının aslına baktım. Görsellerle ilgili açıklamalara baktım ancak farklı bir açıklama göremedim. Benzer yapılar -dairesel olmasa da- gökada sarmal kolları üzerinde çeşitli yerlerde var. Yıldız ya da kümeler bu ilginç yapıların çevresini sarmış görünüyor. Doğrusu aklıma sadece bir şekilde toplanmış toz bulutları geliyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/farkli-gucte-bir-karadelik-kesfedildi/", "text": "Gökbilimciler bilinen en güçlü karadelik adaylarından birini keşfedebilmek için NASA'nın Chandra X-Işını Gözlemevi ve diğer teleskoplardan gelen verileri kullandı. Karadeliğin çevresini saran trilyonlarca yıldız oluşturabilecek çok yüksek miktardaki sıcak gaz yapıları bölgenin görülmesini engellemektedir. Karadelik Dünya'dan 3,9 milyar ışık yılı uzaklıktaki RX J1532.9 3201 (kısaca RX J1532) adlı bir gökada kümesinde fark edildi. Görüntüdeki mor renkteki Chandra verileri sıcak gaz bulutlarını, sarı renk ise Hubble Teleskopu ile saptanan gökadaları gösterir. Oldukça parlak X-ışını yayan küme trilyonlarca ile katrilyonlarca güneş kütlesindedir. Küme merkezindeki büyük eliptik gökada süper kütleli bir karadelik barındırır. Kümenin merkezine yakın büyük miktardaki sıcak gaz beraberinde bir bulmaca sunmaktadır. X-ışınları yayan sıcak gazın soğuması, kümenin merkezinde biriken yoğun maddenin hızlı bir şekilde soğuması anlamına gelir. Yol boyunca da bu gazın trilyonlarca yıldız oluşturması beklenir. Ancak gökbilimciler kümenin merkezinde böyle bir yıldız oluşum patlamasının izine rastlamadılar. Bu soruna başka gökada kümelerinde de rastlanmasına karşılık RX J1532'deki gazın soğuması merkeze yakın yerlerde yüksek yoğunlukta gaz olması nedeniyle çok daha farklı bir durumdur. Binlerce küme arasından RX J1532 gibi farklı özelliği olan küme sayısı azdır. Örneğin Anka Kuşu Kümesi çok sayıda yıldız oluşturan aykırı bir kümedir. RX J1532'nin merkezinde yıldız oluşumunu durduran sebep ne? Chandra X-Işını Gözlemevi ve NSF'nin Karl G. Jansky Çok Büyük Dizi verileriyle bu soruya yanıt arandı. X-görüntüsünde gökada merkezini saran sıcak bulutlar arasında iki büyük boşluk görülüyor. Chandra verileri bu boşlukları net bir şekilde göstermektedir. Bu alanlarda yayılan radyo jetleri VLA ile tespit edilebiliyor. Düper kütleli karadeliğin yeri oluşturduğu süpersonik jetlerin sıcak gazı delip bu boşlukları oluşturmasıyla yüksek bir kesinlikte belirlenebilir. Normalde, sıcak gaz kaynağından yayılan gazın şok etkisiyle genişlemesiyle ortaya çıkan boşluklar ve ses dalgaları yardımıyla yankılanması sonucunda büyük miktardaki gaz soğur ve yeni yıldız oluşumları sağlanır. Boşluklar kabaca Samanyolu genişliğinde olup yaklaşık 100.000 ışık yılı uzunluğundadır. Gökada kümelerinin arasında olmaları ise gereken gücü nereden sağladıklarının yanıtıdır. Burada gereken güç Perseus'taki boşluk için gerekli enerjinin 10 katı daha fazlasıdır. Gereken güç karadeliğe düşen madde sonucunda oluşan jetlerle oluşmasına karşılık maddelerin birbirleriyle etkileşiminden ortaya çıkan herhangi bir X-ışını yayılımı tespit edilememiştir. Bu ise karadeliğin ultra-kütleli değil en fazla 10 milyar güneş kütleli olmasıyla açıklanabilir. Böyle bir karadelik büyük kütleler yutmadığından güçlü ışımaya neden olmaz. Başka bir açıklama ise karadeliğin sadece bir milyar güneş kütlesinde olup son derece hızlı dönmesidir. Böylece yavaş dönen büyük bir karadeliğe göre aynı miktarda madde tükettiğinden benzer jetleri üretebilir. Her iki açıklamada da ele alınan katradelikler aslında yeterince büyük olmalıdır. Başka bir uzay boşluğu da jetlere göre kuzey-güney doğrultusunda görüyoruz. Bu boşluk muhtemelen çok daha eski bir patlama sonucunda yayılan jetlerin etkisiyle oluşmuştur. Bu boşluğun diğer boşluklara göre farklı yerde olmasına neyin sebep olduğu sorulabilir. Burada akla iki tür açıklama gelebilir. Ya büyük ölçekteki gaz kümenin hareketinden etkilendi ya da yuvarlanan bir ip topağı gibi karadelik bunu yan tarafa itti."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/farkli-yontemle-hubble-sabiti-hesaplandi/", "text": "Avustralya'nın Perth şehrindeki Uluslararası Radyo Astronomi Araştırma Merkezi'ndeki bir doktora öğrencisi evrenin ne kadar hızla genişlediğiyle ilgili bugüne kadar ki en doğru ölçümlerden birini yaptı. Batı Avustralya Üniversitesi'ndeki doktora öğrencisi Florian Beutler ICRAR ile evrenin genişleme hızını veren Hubble sabitini yeniden hesapladı. Beutler: Evrenin büyüklüğü ve yaşının hesaplanmasında Hubble sabiti önemli bir sayıdır diyerek bu sabitin gökbilim için önemine değiniyor. Evren şiştiği için uzaktaki gökadalar bizden hızla uzaklaşır. Hubble sabiti bu gökadaların bizden ne kadar uzakta olduğunu ve bizden ne kadar hızlı uzaklaştıklarını belirler. Uzaktaki bir gökadadan gelen ışık analiz edilerek, bu gökadanın hızı ve yönü kolayca ölçülmektedir. Gökadanın bizden uzaklığını hesaplamak ise çok daha zordur. Şimdiye kadar böylesi bir gökada içindeki nesnelerin parlaklıları gözlenerek gökadanın bizden uzaklığı saptanmaya çalışılıyordu. Ancak bu yöntemdeki sistematik hatalar, gökada uzaklığı ölçülmesinde farklı bir yöntemin ele alınması gerektiğini ortaya koydu. Beutler'in çalışması sırasında 125 000'den fazla gökada verisini saklayan Batı Avustralya'daki Birleşik Krallık Scmidt Teleskopu'nu kullandı. 6df Gökada Araştırması gökyüzünün neredeyse yarısını kaplayan şimdiye kadar yapılmış en büyük çalışmadır. Gökadalar uzayda kümeler halinde yol alır. Çalışmaya katılan gökadalar ve erken evrene ait gökadalarla ilgili elde edilen verileri ölçü alan Beutler % 5'den daha az bir hata payı ile Hubble sabitini yeniden hesapladı.* Avustralya Astronomi Gözlemevi Müdürü Prof. Matthew Colles: Hubble sabiti doğrudan ve diğer yöntemlerle doğrulandı. Yeni sabit öncekilere göre daha doğru bir değerdir diyor. Büyük gökada verileri ele alınarak sabitteki hata daha da giderilebilir. ICRAR Müdür Yardımcısı Prof. Lister Staveley: Büyük veriler bu iş için kullanılabileceği gibi gökbilimciler için çok sayıda bilimsel sonuçların üretilmesinde de kullanılabilir diyor. *Hubble sabitinin yeni değeri: 67.0 3.2 /Mpc"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/felakete-giden-iki-yildizin-son-dansi/", "text": "VLT temas halindeki en büyük kütleli ve en sıcak yıldız çiftini buldu ESO'nun Çok Büyük Teleskop'unu kullanan uluslararası bir gökbilimciler ekibi birbirleriyle temas halinde olan en sıcak ve en büyük kütleli bir çift yıldız sistemi keşfetti. VFTS 352'deki iki yıldız etkileyici bir sona doğru gidiyor olabilir, bu yıldızlar ya birleşerek yaşamlarına tek bir dev yıldız olarak, ya da bir karadelik oluşturarak devam edecek. Çift yıldız sistemi VFTS 352 yaklaşık 160 000 ışık-yılı uzaklıkta Tarantula Bulutsusu'nda yer almaktadır . Bu dikkat çekici bölge yakın Evren'deki en aktif yeni yıldız oluşum bölgesi olup ESO'nun VLT gözlemevinden yapılan yeni gözlemlere göre bu genç yıldız çifti bulunan en aşırı ve acayip örnekler arasındadır. VFTS 352 sistemi birbirleri etrafında bir günden fazla bir sürede dolanan, çok sıcak, parlak ve büyük kütleli iki yıldızdan oluşmaktadır. İki yıldızın merkezleri arasındaki uzaklık sadece 12 milyon kilometredir . Aslında, yıldızlar birbirlerine o kadar yakınlar ki, yüzeyleri temas halinde olup, arada bir köprü bile meydana gelmiştir. VFTS 352 bağlantılı çiftler olarak bilinen bu küçük sınıfın sadece en büyük kütleli üyesi değil toplam kütlesi Güneş'in 57 katıdır aynı zamanda en sıcak bileşenlerini de içermektedir yıldızların yüzey sıcaklıkları 40 000 derece santigratın üzerindedir. VFTS 352'nin iki bileşeni gibi aşırı özellikler sergileyen yıldızlar, gökadaların evriminde anahtar rol oynamakla birlikte oksijen gibi elementlerin ana üreticileri oldukları düşünülmektedir. Bu tür çift yıldızların vampir yıldızlar oldukları gösterilen, küçük bileşenin büyük komşusunun yüzeyinden madde çaldığı, alışılmamış davranışlarla da bağlantılı oldukları gösterilmiştir (eso1230). Bununla birlikte VFTS 352'de sistemdeki her iki yıldız da neredeyse aynı boyutlara sahiptir. Ancak içerik olarak madde akışı birinden diğerine değil de ortak paylaşım durumundadır . VFTS 352 bileşenlerinin maddelerinin yaklaşık yüzde 30'unu paylaştıkları tahmin ediliyor. Bu tür bir sistem nadir olarak gözlenebiliyor çünkü yıldızların yaşamında bu dönem oldukça kısa sürüyor, bu da sistemi eylem halinde yakayabilmeyi daha zor hale getiriyor. Yıldızlar birbirlerine çok yakın oldukları için gökbilimciler güçlü çekim etkileri nedeniyle yıldızların iç kısımlarındaki maddelerin birbirlerine karışarak zenginleştiğini düşünüyor. VFTS 352 bu tür bir iç karışıma en iyi örnek olarak gösterilebilecek sıcak ve büyük kütleli çift yıldız türlerinden biri, diye açıklıyor araştırma makalesinin ilk yazarı, Sao Paulo Üniversitesi'nden Leonardo A. Almeida. Aynı zamanda önemli ve çok ilginç bir keşif. Gökbilimcilere göre VFTS 352 iki şekilde de bir felakete sürüklenecek. İlk olası senaryoya göre iki yıldız birleşerek daha hızlı dönmeye başlayan, muhtemelen manyetik, dev bir yıldıza dönüşecek. Eğer bu şekilde hızla dönmeye devam ederse yaşamını Evren'deki en yüksek enerji eşiğine sahip patlamalardan biriyle sonlandırabilir, bu uzun süreli-gama-ışın patlaması olarak biliniyor, diyor projeye liderlik eden Hugues Sana, Belçika, Leuven Üniversitesi . Araştırma ekibinde önde gelen teorik astrofizikçi Selma de Mink'in öne sürdüğü ikinci olasılığa göre: Eğer yıldızlar yeterince karıştıysa, her ikisi de sağlam bir şekilde kalarak VFTS 352 sistemini birleşmekten koruyabilir. Bu da nesneleri evrim aşamasında bir alt basamağa taşıyarak klasik evrimsel tahminlerden tamamen farklı yöne götürebilir. Bu durumda VFTS 352'deki bileşenler yaşamlarını birer süpernova patlaması şeklinde sonlandırarak, yakın bir karadelik çifti şeklinde yaşamaya devam ederler. Böyle dikkat çekici bir nesne kütleçekim dalgaları için yoğun bir kaynak haline gelecektir. Bu ikinci evrimsel basamağın varlığını kanıtlamak astrofizik alanında gözlemsel bir buluş olabilir. Ancak, VFTS 352'nin sonu bir yana, bu sistem hali hazırda gökbilimcilere aşırı temas halindeki çift yıldız sistemlerinin az bilinen evrim süreçleri hakkında değerli yeni görüşler sağlamış oldu. Notlar Bu yıldızın ismi VLT FLAMES Tarantula Taraması'ndan gelmektedir. Bu taramada ESO'nun Çok Büyük Teleskopu üzerindeki FLAMES ve GIRAFFE aygıtları kullanılarak Büyük Macellan Bulutu'ndaki 30 Doradus bölgesinde bulunan 900'ün üzerindeki yıldız incelenmektedir. Bu tarama ile hali hazırda çok sayıda heyecan verici ve önemli bulgular elde edildi, örneğin en hızlı dönen yıldız , aşırı büyük kütleye sahip firari yıldız ve terk edilmiş büyük kütleli bir yıldız . Taramanın amacı büyük kütleli yıldızların dönme, çift sistemde bulunma ve yoğun yıldız kümelerindeki etkileşimlerden nasıl etkilendiklerine dair temel birçok soruya cevap bulabilmektir. Bu çalışmada yine OGLE taramasının bir parçası olarak yapılan VFTS 352'nin on iki yıllık bir döneme ait parlaklık ölçümleri de kullanılmıştır. Her iki bileşen de O-türü yıldız sınıfına girmektedir. Bu tür yıldızların kütlesi genellikle Güneş'in 15 ila 80 katı kadardır ve parlaklıkları Güneş'ten milyon kat daha fazla olabilmektedir. Çok sıcak oldukları için parlak mavi-beyaz ışıkta görülmekte ve yüzey sıcaklıkları ise 30 000 santigrat derecenin üzerine çıkabilmektedir. Yıldızların etrafındaki bu bölgelere Roche lobları olarak bilinmektedir. VFTS 352 gibi aşırı temastaki çiftlerin her ikisi de Roche loblarını doldurmuştur. Gama-ışın Patlamaları oldukça yüksek enerjilere ulaşabilen gama ışını patlamaları olup yeryüzü yörüngesindeki uydularla tespit edilebilmektedirler. İki şekilde oluşurlar kısa süreli , ve uzun süreli . Uzun-süreli GRB'ler daha yaygın olup büyük kütleli yıldızların ölümüne işaret ettikleri düşünülmektedir ve çok yüksek enerjili türdeki süpernova patlamaları ile ilişkilendirilmektedirler. Einstein'ın genel görelilik teorisi ile tahmin edilen kütleçekim dalgaları uzay ve zamanın dokusundaki dalgalanmalardır. Önemli ölçüdeki kütleçekim dalgaları, zamanla kütleçekim alanında aşırı güçlü değişimler olduğunda, örneğin iki karadeliğin birleşmesi gibi, ortaya çıkarlar. ESO-Türkiye"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/fermi-gokadamizda-dev-bir-yapi-kesfetti/", "text": "NASA'nın Fermi Gama Işını Uzay Teleskopu Samanyolu merkezi bölgesinde daha önce bilinmeyen bir alanı keşfetti. 50 000 ışık yılı boyunca yayılan alan gökada merkezindeki bir süper kütleli karadeliğin patlama kalıntısı olabileceği üzerinde duruluyor. Harvard-Smithsonian Astrofizik Merkezi'nden Doug Finkbeiner: Galaktik merkezinde kuzeyinde ve güneyinde 25 000 ışık yılı boyunca uzanan balonlar gördük. Bu yapının doğasını ve kökeni henüz anlaşılmadı diyor. Milyonlarca yıl yaşında olduğu düşünülen alan, Turna takımyıldızından Başak takımyıldızına kadar olan bir bölgeyi kaplıyor. Finkbeiner ve ekibi, Fermi'nin Geniş Alan Teleskopu 'ndan elde edilen ve tüm dünya kullanımına açılan verileri işleyerek baloncukları tespit etti. LAT en hassas ve en yüksek çözünürlüklü gama ışını algılayıcısına sahiptir. Gama ışınları yüksek enerjili ışınlardır. Gama ışınlarını tarayan diğer gökbilimciler daha önce gökyüzünde gama ışınlarını kapatan sis parçacıkları nedeniyle bu balonları görememişti. Sis parçacıkları Samanyolu'ndaki ışık ve yıldızlararası gazla etkileşerek ışık hızına yakın bir hıza ulaşırlar. LAT ekibi gizlenmiş gama ışını kaynaklarını ortaya çıkarmak için yeni bir model geliştirdiler. Ekip LAT verilerini işleyerek ve çeşitli tahminlerde bulunarak söz konusu dev baloncukları görmeyi başardı. Bilim insanları şimdi böyle bir yapının nasıl oluştuğunu anlamaya çalışıyor. Böylesi sis parçacıkları arkasına saklanmış çok daha enerjik balon yapılar Samanyolu'nun başka yerlerinde de vardır. Balonların kenarları net olarak görülebiliyor. Ancak böylesi bir yapının kaynağı ise sırrını koruyor. Ekip bu soruya yanıt olarak yapının şeklinin büyük bir enerji salımı yoluyla oluştuğunu öneriyor. Bir olasılık merkezdeki karadelikten yayılan jet parçacıklarına dayanıyor. Gökbilimciler bunun için diğer gökadalarda karadelik içine düşen maddenin ürettiği güçlendirilmiş hızlı parçacık jetlerine baktılar. Ayrıca balonlar belki de bir yıldız oluşum patlaması ya da birkaç milyon yıl önce Samanyolu'nun merkezinde çok büyük yıldız kümelerinin ürettiği bir gaz çıkışı sonucunda da oluşmuş olabilir. Princeton Üniversitesi'nden David Spergel: Diğer gökadalarda da büyük gaz çıkışları görüyoruz. Bu büyük balonların kaynağı ne olursa olsun, sorular astrofizikle bağlantılı diyor. Balonların varlığıyla ilgili ipuçları önceki uzay görevlerinde de görünüyor. Almanya önderliğinde oluşturulan X-Işını Gözlem Uydusu gökada merkezine yakın yerlerde balon şeklinde yapılar olabileceğini öne sürmüştü. NASA'nın Wilkinson Mikrodalga Araştırma Uydusu gama ışını balonları yönünden yayılan radyo sinyalleri varlığını tespit etmişti. NASA'nın Goddard Uçuş Merkezi'nden Julie McEnery: Fermi her 3 saatte bir tüm gökyüzünü tarayarak evrenin tümünü görebilmek adına bize daha net veriler ulaştırır diyor. NASA Genel Merkez'den Astrofizik Bölümü Başkanı Jon Morse: Haziran 2008'de Fermi verileri açık duruma geldiğinden bu yana uzay-zaman hakkında yeni fikirler ve bilgiler edinildi. Bu son keşif Fermi'nin olağanüstü bir performans ile çalıştığının kanıtıdır diyor. Benzetim filmi: Gama ışınının oluşumu Kaynak: NASA-Fermi"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/fermi-ile-yeni-bir-enerji-kaynagi-kesfedildi/", "text": "Fermi verileriyle yeni bir yüksek enerji kaynağı keşfedildi. Fermi Gama Işını-Uzay Teleskopu'nun verilerini incelemeyi sürdüren araştırmacılar yeni enerji kaynaklarının varlığını açıkladılar. Fermi'nin Geniş Alan Teleskopu ışığın en enerjik formu olan gama ışınlarını yayan kaynakları kaydedilmek amacıyla her üç saatte bir tüm gökyüzünü tarar. Görünür ışığın enerjisi 2-3 eV arasında iken, LAT enerjileri 20 milyon ile 300 milyar eV'luk arasında değişen gama ışınlarını aramaktadır. Yüksek enerjilerde gama ışınlarına ender rastlanır. Fermi LAT bile her dört ayda sadece bir 10 GeV'luk bir enerjili gama ışını algılamaktadır. NASA'nın Goddard Uzay Uçuş Merkezi'nden David Thompson: Fermi'den önce 10 GeV'dan daha yüksek enerjisi olan sadece dört kaynak biliyorduk ki bunlar atarcaydı . LAT ile bunların yüzlercesini keşfettik. İlk defa gökyüzünün ne kadar yüksek enerjilerle dolu bir yer olduğunu fark ettik diyor. Gama ışınları üreten enerji dolu nesne olağanüstü astrofizik süreçlerden geçer. Keşfedilen 496 kaynağın yarısından fazlasında, aktif gökadalardaki madde parçacıkları ışık hızında süper kütleli karadelik içine püskürtülüyor. Bilinen kaynakların yalnızca % 10'u gökadamız içerisinde yer almaktadır. Atarca olarak nitelendirilen çok hızlı dönen nötron yıldızları, süpernova sonucunda genişleyen enkazın içinde olduğu büyük kütleli yıldızlar ve ikili sistemler bu kaynakların arasında sayılabilir. Kaynakların üçte birinden fazlası dağılımın diğer tarafında bulunduğundan haklarında net bilgiye sahip olunamamıştır. Yeni katalogla birlikte geniş bir gama ışını enerji dağılımı verileriyle gökbilimciler farklı kaynakların davranışlarını karşılaştırabilecekler. Parlak olan kızılötesinden morötesi ışınıma doğru inerken kaynaklar sönükleşir. 1 GeV ve daha yukarı enerjiye sahip gama ışını kaynaklarını bulmak bu nedenle zorlaşır. Örneğin 10 GeV enerjili bir radyo gökada NGC 1275. Yüksek enerji değerlerinde ortadan kaybolan gökadanın yakınında yeni bir kaynak belirmeye başlar. 100 GeV ve üzerindeki enerjiye sahip yeni kaynak parlak IC 310 gibi bir kaynaksa NGC 1275 Fermi tarafından gözden kaybedilir. Fermi kaynak listesi Fransa the Ecole Polytechnique's Laboraturı'ndan Pascal Fortin ve Almanya Max Planck Enstitüsü'nden David Paneque başkanlığında yürütülen bir ekip tarafından yürütülüyor. Katalog 100-300 GeV enerjili 130 gama ışını kaynağı verileri Atmosferik Cherenkov Teleskopları adlı tesiste işlenmektedir. Bu teleskop dizisi Arizona Çok Enerjik Işıma Görüntüleme Teleskop Dizisi ve Namibya'daki Yüksek Enerji ve Stereoskobik Sistemi içerir. Katalogda 100 GeV'un üstünde gama ışını yayan kaynakları bulmak için en olası yerleri işaretlemek keşiflerin kolaylaşmasını sağlayacaktır diyor Paneque. Fermi-LAT ile karşılaştırıldığında bu yer merkezli gözlemevleri oldukça kısıtlı bir görüş alanına sahipler. Gündüzün aydınlığı, kötü hava koşulları gibi nedenlerle daha az gözlem yapılmaktadır. Fortin: Yer merkezli teleskoplar geliştikçe daha duyarlı gözlemler yapılmaktadır diyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/fermi-rekor-bir-grb-yakaladi/", "text": "Uzak bir gökadadaki ölen bir yıldızdan gelen gama ışınları patlaması gökbilimcileri adeta büyüledi. Gama ışını patlamaları kısaca GRB olarak ifade edilir. Bu patlamaya GRB 130427A adı verildi ki şimdiye kadar böylesi parlak ve yüksek enerjiye sahip ışık görülmemişti. NASA'nın Goddard Uzay Uçuş Merkezi'nden Fermi Gama-ışını Uzay Teleskopu ekibinden Julie McEnery: Uzun zamandır gama ışını parlaması bekliyorduk ki bu şok edici patlamayla karşılaştık. Patlama yer teleskopları ve uzay teleskoplarıyla kaydedildi ve rekor denecek kadar uzun sürdü diyor. 27 Nisan 2013 günü Türkiye saatiyle 12:47'de Fermi Gama Işını Parlama Monitörü Aslan takımyıldızında yüksek enerjili bir ışık parlaması belirledi. Bunun ardından parlama Swift uydusuyla da onaylandı. Fermi'nin Geniş Alan Teleskopu en az 94 milyar elektron volt enerjili başka bir ifadeyle görünür ışık enerjisinin 35 milyar katı enerjili bir gama ışını kaydetti. Bu enerji LAT'ın daha önce kaydettiği en yüksek enerjinin üç katıdır. Dolayısıyla patlama kendi alanında bir rekor sahibi oldu. Patlama keşfin ardından Swift ve yer merkezli teleskoplarla görünür, kızılötesi ve radyo dalga boylarında tespit edildi. Gökbilimciler bu gözlemler sonucunda GRB'nin 3,6 milyar ışık yılı uzaklıkta gerçekleştiğini hesapladılar. Gama ışını patlamaları evrendeki en parlak patlamalardır. Gökbilimciler bu patlamaların büyük kütleli yıldızların nükleer yakıtının bitmesinin ardından kendi ağırlığı altında çökmesiyle oluştuğunu düşünüyor. Çekirdek çökmesiyle parçacıklar yaklaşık ışık hızında dışarı savrulur. GRB yeterinse yakın bir yerde ise gökbilimciler bir hafta içinde buna neden olan süpernovayı görebiliyor. Yer merkezli gözlemler sonucunda GRB 130427A'nın yeri izlenerek süpernovayı görebilecek."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/fermi-teleskobundan-mikrokuasar-incelemesi/", "text": "Gökbilimciler Kuğu X-3'den yayılan yüksek enerjili gama ışınının ikili bir sistem tarafından oluştuğunu gösterdi. Sistemin üyelerinden biri olan büyük yıldız, yakınındaki bir nesnenin nötron yıldızı veya karadelikde olabilir- etkisinden dolayı uzaya ışık hızının yarısı hızda radyo dalgası yayıyor. Gökbilimciler bu tür nesneleri mikro kuasar olarak adlandırır. Bu tür nesneler merkezlerinde süper kütleli karadelik olan uzak gökadaların ve blazarların küçük bir kopyaları gibi çok güçlü radyo dalgalarını yüksek hızda yayınlarlar. Mikro kuasarların parlaklıkları çok hızlı bir şekilde değişir. Kuğu X-3 nesnesi de bir mikro kuasar örneği olarak kabul edilmiş. Sistem ilk kez 1966 yılında keşfedildi. Daha sonra Fermi Uzay Teleskobu ile keşif onaylandı. Kuğu X-3'ün merkezinde taç sıcaklığı 100 000 C derece (Güneş'in 17 katı) olan bir yıldız bulunuyor. Bu yıldız yalnız 100 000 yıl içinde yıldız rüzgarları ile Güneş kütlesi kadar kayba uğrayabilir. Yıldız her 4.8 saatte bir gömülü bir disk çevresinde dolanıyor. Bu nesnenin nötron yıldızı değil büyük bir olasılıkla karadelik olabileceği düşünülüyor. Parlak gama ışını diskten uzak bir bölgede oluşuyor. Bu gama ışınlarının hızla hareket eden elektronların morötesi ışık altında hareket etmesiyle oluşuyor. Diskin uzak bir noktasından yola çıkan elektronlar morötesi ışının fotonlarıyla çarpışınca enerji kazanırlar. Bu enerjiyle uzaya ve dolayısıyla da dünyaya ulaşırlar. Kuğu X-3 nesnesindeki gaz fışkırmalarının bir kısmı içeri bir kısmı dışarı doğru fışkırır görünüyor. Bu durumun nedeni henüz anlaşılamadı. 2008 yılının 11 Ekim, 20 Aralık tarihlerinde ve 2 Ağustos 2009 tarihinde Kuğu X-3 oldukça aktifti. Güçlü gama ışını parlamaları ölçüldü. Yeni bilgiler yüksek enerjiye ulaşan parçacıkların nasıl hızlandığını ve fışkırmaların hareket yönlerini anlamaya yardımcı olabilecek. Kaynak: NASA 1 Yorum ümit hocam yükledikrinize baktım etkileyici"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/ferminin-birinci-yili-sonunda/", "text": "NASA'nın Fermi Gama Işını Uzay Teleskobu arşivleri geçtiğimiz aylarda bilim insanlarına açılmış ve bilim insanlarının bu arşivleri incelemesine olanak tanınmıştı. Zaman içerisinde bu arşivlerden daha önce farkına varılamamış çeşitli bulgular ve uzayla ilgili yeni detaylar ortaya çıkabilir. Fermi yardımıyla en uç noktalarına kadar görebildiğimiz evrenin haritası ortaya çıkarıldı. Fermi görevi süresince 1000'den fazla gama ışını kaynağını yakaladı. Bu çalışmalar uzayın yapısıyla ve Enstein'in kuramlarının birleştirilmesinde büyük fayda sağladı. Kaliforniya Stanford Üniversitesi'nden Fermi Büyük Alan araştırmacısı Peter Michelson buradaki çabayı şöyle özetliyor: Fizikçiler aslında Enstein'ın Görelilik Kuramı'nı tek bir yasayla ifade edip değiştirmeyi; yani evrendeki her olayı tek bir denklemle ifade edebilmeyi hedefliyor. Yeni kuramlardaki birçok yaklaşım uzay-zamanın köpüklü bir yapıda olduğunu ve elektron büyüklüğünün trilyonlarca küçük hacimdeki bir noktalar arasında bir köprü olduğunu söyler. Bazı modellerde uzay-zamanın köpüklü görünüşünün altında yapan nedenin, yüksek enerjili gama ışınları nedeniyle düşük enerjilerde hareket eden fotonlara bağlanır. Bu modeller elektromanyetik ışınımın olduğu uzayda Einstein'ın radyo dalgaları, kızılötesi, görünür ışık, X-ışınları ve gama ışınlarının aynı hızda yayıldığını söylediği kuramını zor duruma sokacaktı. 10 Mayıs 2009'da Fermi ve diğer uydular GRB-090510 gama ışınmı parlamasını kaydetmeyi başardılar. Gökbilimciler bu parlamanın nötron yıldızlarının çarpışması ile oluştuğunu düşündüler. Patlama 7.3 milyar ışık yılı uzaklıkta oluşmuştu. Fermi algıladığı birçok parlamamnın içindeki iki patlamanın 2.1 saniye farkla oluştuğunu ve enerji farklılığının bir milyon kat farklı olduğunu ortaya koydu. Buradaki patlamalarda yola çıkan foton çiftleri yedi milyar yıllık yola çıkmadan önce bir saniyenin 9 veya 10'da birinde oluşmuş. Bu ölçümler ışık hızının kuvvetli enerji değişimlerine bağlı olduğunu söyleyen yeni bir kurama ihtiyaç olmadığını gösterir. Enstein'ın kuramına göre bu bir zıtlık oluşturmaz. diyor Michelson. GRB-090510'dan fırlayan parçacıkların ışık hızının yüzde 99.99995'i kadar hızlı olduğu belirlendi. En yüksek gama ışını patlaması geçtiğimz Eylül ayında keşfedilen görünür ışığın 13 milyar kez daha güçlü patlamayla 33.4 milyar elektron voltluk GRB-090902B'ye ait. Geçtiğimiz yılın en yüksek patlaması olan GRB-080916C enerjisi 9000 süpernovanın enerjisine denktir. Tüm gökyüzünü 3 saatte bir tarama özelliğine sahip olan Fermi ile bilim insanları en uç noktalardaki nesneler hakkında da bilgi edinebiliyor. Örneğin büyük karadelikleri iel bize doğru yüksek hızlı fışkırmalar yapan uzak gökadalar olan 500'den fazla blazar keşfetti. Bizim gökadamızdaki gama ışını kaynakları, 46 pulsar ve iki nötron yıldızı-genç çok sıcak yıldızdan oluşmaktadır. Kaynak: NASA-Fermi"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/firtinali-yildizlar-kahverengi-cuceler/", "text": "Kahverengi cücelerde fırtınalı bulutlar dolaşıyor olabilir. NASA'nın Spitzer Uzay Teleskopu ile yapılan yeni gözlemler kahverengi cücelerde Jüpiter'deki dev kırmızı leke gibi bir ya da birkaç gezegen büyüklüğünde şiddetli fırtınaların olduğunu gösterdi. Bir yıldız gibi oluşan kahverengi cüceler içeriğindeki atomları kaynaştırmak için gerekli kütleye sahip olamadıklarından yıldız olamazlar. Bunlar bazı yönlerden Jüpiter'in büyük akrabalarıdır. Kanada'daki Western Ontario Üniversitesi'nden Stanimir Metchev: Kahverengi cüceler kendi ekseninde dönerken gördüğümüz parlaklıkları bulutlu ya da bulutsuz bölgelerine göre periyodik değişiklik gösterir. Bu değişim bulutların varlığının bir işaretidir diyor. Bilim insanlarına göre kahverengi cüceler üzerinde bulutlu bölgelerdeki rüzgarların da eşlik ettiği devasa fırtınalar oluşuyor ki bunlar Güneş Sistemi'ndeki Jüpiter dahil tüm gezegenlerde görülenden daha şiddetlidir. Ancak bu yağmur ortam çok sıcak olduğu için su içerikli değil, sıcak kum, erimiş demir ve çeşitli tuzlardan oluştuğuna inanılıyor. Spitzer'in Diğer Dünyalarda Hava Durumu programı çerçevesinde gökbilimciler şimdiye kadar 20 saat süresince 44 kahverengi cüceyi izledi. Önceki çalışmalarda kahverengi cücelerin oldukça hareketli bir havaya sahip olduğunu öne sürüyordu. Bu nedenle bu cisimlerin zamanla parlaklıklarının değişiminin gözlenmesi gerekiyordu. Beklenen sonuca izlenen kahverengi cücelerin ancak yarısında ulaşıldı. Diğer cisimlerde ya fırtınalar gizlenmiş ya da görüş açımıza göre göremeyeceğimiz şekilde bulunuyorlar. Sonuçta kahverengi cücelerin belki hepsi değil ama çoğunun fırtınalarla boğuştuğunu gösteriyor. Bunu ancak Spitzer ile yapabilirdik. Spitzer kahverengi cücelerin parlaklık değişimlerini görmek için yeterli duyarlılığa sahiptir diyor Metchev. Sonuçlarda başka bir sürprizle de karşılaşıldı. Kahvernegi cücelerin bir kısmının beklenenden daha yavaş döndüğü yine Spitzer'in gözlemiyle farkedildi. Gökbilimcilere göre kahverengi cüceler oluştuklarında oldukça hızlı dönüyordu ancak zamanla bu dönüş hızları azaldı. New York, Stony Brook Üniversitesi'nden Arena Heinze: Bu kahverengi cücelerin neden çok yavaş döndüğünü bilmiyoruz ama birkaç ilginç olasılık var. Bunlar oldukça sıradışı bir şekilde oluşmuş olabilir. İkinci olasık ise çevresinde dolanan henüz bilinmeyen bir gezegenin kütle çekimi nedeniyle yavaşlamış olması diyor. Kahverengi cüceler üzerine çalışmalar onların küçük kardeşleri olan dev gaz gezegenlerin anlaşılmasını da sağlayabilir. Gökbilimciler yıldızlarının parlak ışığı altında dev gaz gezegenlerin üzerindeki havayı çalışmakta zorlanırlar. Yeni sonuçlara göre gezegenlerdeki hava durumu için kahverengi cüceler çalışılabilecek doğal laboratuarlardır."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/fomalhauit-bnin-yorungesi-belirlendi/", "text": "Yakın yıldızlardan Fomalhaut'u çevreleyen enkaz diski Hubble tarafından görüntülendi. Diskin yapısını etkileyen devasa bir gezegen olabileceği üzerinde duruluyor. Gökbilimciler enkaz diskin yıldızdan yaklaşık 20 milyar km ile 30 milyar km'ye uzanmış olduğunu ve sanılandan çok daha geniş olduğunu belirlediler. Ancak gökbilimcileri asıl şaşırtan büyük toz halkası içindeki bir gezegenin eliptik yörüngesi aldığı yolu temizleme uğraşı vermesi oldu. Gezegen yıldızına en yakın 4,6milyar km ve en uzak 27 milyar km kadar uzaklıktan geçiyor. Yörüngesi 2012 yılında Hubble'ın gözlemleriyle yeniden hesaplandı. Kaliforniya Berkeley Üniversitesi ve Kaliforniya SETI Enstitüsü'nden Paul Kalas: Gezegen yıldızından düşündüğümüzden üç kat daha yakın bir noktadan geçti diyor.. Kalas'ın başını çektiği ekibe göre Fomalhaut b gezegeninin böylesine eksantrik bir yörüngeye sahip olması bölgede başka gezegenlerin varlığını işaret ediyor. Onlara göre gezegenlerin birbirlerine uyguladığı kütle çekimi farklı yörüngelere sahip olmalarını sağladı. Çalışma 8 Ocak'ta Kaliforniya'da yapılan Amerikan Astronomi Derneği'nin 221. toplantısında sunuldu. Birkaç olası senaryo arasında en dikkat çekeni Fomalhaut'un kenarında 2000 yıl süren yörünge dönemine sahip keşfedilememiş bir gezegenin varlığına ilişkin olandır. Buna göre Fomalhaut b gezegeninin kütle çekim kuvveti nedeniyle bir gezegen bu tozlu kuşaktan dışarı çıkmış ve b gezegeni de bundan etkilenerek oldukça eliptik bir yörüngeye oturmuştur. NASA'nın Goddard Uzay Uçuş Merkezi'nden çalışmanın ortak araştırmacısı Mark Klemb: Buna sebep dışarı atılan sıcak bir Jüpiter* olabilir diyor. Hubble Fomalhaut yıldızını çevreleyen toz ve buz kuşağında dilim dilim yer alan boşlukların varlığını da gösterdi. Bu da başka gezegenleri işaret ediyor olabilir. Tozlu kuşak diğer gezegenleri bulmamıza olanak vermiyor diyor Kalas. Toz kuşağı ile aynı düzlemdeki Fomalhaut b'nin yörüngesi 2032'de kesişecek. Bu sırada buzlu ve kayalık enkaz gezegenin atmosferine çarparak Shoemaker-Levy kuyrukluyıldızının Jüpiter'e çarpmasında olduğu gibi parçalarına ayrılabilir. Ancak gezegen yıldızından çok uzakta ve karanlık bir yerde olduğundan birşey göremeyebiliriz. diyor Kalas. Kalas, Fomalhaut'un kenarındaki gezegenin görünememesinin nedenini bölgenin görünür ışık altında çok parlak ve kızılötesinde çok karanlık görünmesine bağlıyor. Buna göre gezegen Pluto ile Jüpiter arası boyuta sahip olabilir ve optik parlaklığı muhtemelen çevresini saran toz katmanı tarafından soğurulmaktadır. Bu tozlu yapı Fomalhaut b çevresinde de dönen uyduları oluşturmuş olabilir. Kalas: Güneş Sistemimizde Satürn'ün sahip olduğu incecik halkalar gibi diyor. Ekip ayrıca bir cüce gezegenin Fomalhaut b'ye çarpıp parçalanarak gezegene bağlı bir toz kuşağı oluşturduğuna dair bir kuramı da öne sürüyor. Ancak kuşağın en fazla 10 000 yıl yaşında olduğu dikkate alındığında, böylesi genç yıldız sistemlerinde yıldızından uzak noktalarda yüksek enerjili çarpışmalar olması pek olası değil. Hubble'ın önceki gözlemleri de incelenerek Fomalhaut kenarındaki cismin varlığı onay gördü. 4 milyar yıl önce Güneş Sistemi'nde neler olup bittiğini Fomalhaut Sistemi'ne bakarak anlamaya çalışıyoruz. Gezegen mimarisi çiziliyor, kuyrukluyıldız kuşakları oluşuyor, gezegenler uydu kazanıyor ya da kaybediyor diyor Kalas. Gökbilimciler önümüzdeki yıllarda bir yandan Fomalhaut b'yi izlerken, diğer yandan Güneş Sistemi'nin kenarındaki Kuiper Kuşağı gibi Fomalhaut kuşağında gömülü yeni gezegenlerin izini sürecek. * Jüpiter gibi ya da daha büyük, ancak oldukça sıcak ötegezegenlere verilen ad."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/fomalhauttan-bir-surpriz-daha/", "text": "Yakın yıldızlardan Fomalhaut A, bir gezegen ve kuyrukluyıldızlarla dolu muhteşem bir halkaya sahiptir. Herschel Uzay Gözlemevi'ni kullanan gökbilimciler bu sistemle ilgili yeni bir keşif gerçekleştirdi: Sistemdeki üçüncü yıldız olan Fomalhaut C'nin bir toz halkası bulunuyor. Sonuçlar Royal Astronomical Society Dergisi'nde yayınlandı. Fomalhaut A gökyüzündeki en parlak yıldızlardan biridir. Güneybalığı takımyıldızındaki mavi-beyaz rengiyle göze çarpan yıldız bizden 25 ışık yılı uzakta yer alıyor. Kuzey yarıkürede sonbahar akşamlarında güney ufkuna yakın gözlenir. Buna karşılık geçtiğimiz Ekim ayında keşfedilen LP 876-10 kodlu Fomalhaut C'yi bir teleskop olmadan göremezsiniz. Gökbilimciler Fomalhaut A'yı Hubble Uzay Teleskopu ile gözleyerek büyük bir toz diski içindeki Fomalhaut b gezegenini keşfetmişlerdi. Burada gezegen için b ve yıldız için B harfinin kullanıldığına dikkat ediniz. Yeni çalışma Fomalhaut sisteminin sırlarını açığa çıkarabilir. Çalışmanın baş yazarı olan Cambridge Üniversitesi Astronomi Enstitüsü'nden gökbilimci Grant Kennedy: Birbirinden 2,5 ışık yılı uzaklıkta yer alan iki yıldızlı bir sistemde iki ayrı kuyrukluyıldız kuşağına her zaman rastlayamazsınız. Bu bakımdan bildiğimiz yıldız çiftlerinden farklı bir sistemle karşı karşıyayız. Ayrıca bu kuşakların birbirini etkileyip etkilemediği de ayrı bir soru diyor. Karşılaştırma açısından Güneş Dünya'ya 8 ışık dakikası, Pluto 5,5 ışık saati ve en yakın yıldız olan Proxima Centauri 4 ışık yılından biraz daha uzaktadır. Bu keşif Fomalhaut Sistemi'nin büyük sırrını çözmeye yardım edebilir: Fomalhaut A çevresindeki kuyruklu yıldız kuşağı ve gezegenin yörüngesi elips şeklindedir. Bu cisimlerin eliptik yörüngenin nedeni belki de sistemdeki B ya da C yıldızlarına ait bir ya da birkaç cisimle yakınlaşmasıdır. Bu tür yakınlaşmalar kuyrukluyıldız kuşaklarının yörüngesini eliptik yapmaz, sadece onlardan biraz toz ve buz kütlelerinin kopmasına, sık çarpışmalara neden olarak kuyrukluyıldızların daha parlak olmasını sağlar. İşte bu nedenle C yıldızı çevresindeki kuşağın keşfi önemlidir. A ve C çevresindeki kuşakta görülen parlamalar yakın geçişlerin etkisiyle gerçekleşiyor olabilir. Kaliforniya Üniversitesi'nden Paul Kalas'ın yeni çalışması yörüngelerin eliptik olduğunu gösterdi. Fomalhaut A'nın gezegeninin sistem içinde tedirginlik yaşadığını düşünüyoruz. Üstelik buna bir de kırmızı cüce olduğu kesin bir küçük yıldız da eklendi. Önümüzdeki birkaç yıl içinde kesin yörüngesi belirlenebilecek diyor. Yıldız etkileşimi sanıldığı kadar sıradışı değildir. Örneğin ISON kuyrukluyıldızının Güneş tarafından parçalandığını gözledik. Benzer olaylar Fomalhaut sisteminde de yaşanıyor olabilir. Omahault A ya da C çevresinde dolanan herhangi bir gezegende yaşam varsa oradakiler bize göre daha fazla kuyrukluyıldız geçişleri görebileceklerinden daha şanslı olabilirler. Fomalhaut C, Herschel'in 2011 yılına ait verileriyle keşfedildi. Herschel Uzay Gözlemevi bu yılın Nisan ayında helyum soğutucusunun bitmesi nedeniyle zorunlu emekli olmuştu. Kennedy aslında birkaç yıldır kuyrukluyıldız kuşaklarının bilindiğini belirtiyor. Son birkaç yıldır Herschel'in yardımıyla bizden birkaç yüz ışık yılı uzaktaki birçok yıldızın çevresinde kuyrukluyıldız kuşağı aradık. Kırmızı cüce yıldız olan ve LP 876 adıyla da bilinen Fomalhaut C'nin böylesi bir kuşağa sahip olması aslında ender rastlanan bir durumdur. Bu kuşağın varlığı iki yıldız arasında etkileşim olduğunu düşünmemizi sağladı. Elbette Fomalhaut A'nın çevresinde eliptik yörüngede dolanan kuyrukluyıldız kuşağının varlığı bu sırrı çözmeye yardım edebilir. Kennedy ve ekibi şimdi de bilgisayar benzetimleriyle Fomalhaut C kuşağının ayrıntısına ulaşmaya çaba gösteriyor. Fomalhaut B çevresinde de kuşak olup olmadığı henüz bilinmiyor. Gökbilimcilere göre birbirine bu kadar yakın olan yıldızların kuşaklarının birbirini etkilemesi gezegen sistemlerinin oluşmasına yardım edecektir."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/fosil-yildiztozu-ilk-yildizlari-aydinlatiyor/", "text": "ALMA ile gözlenen en uzak nesne Gökbilimciler evren henüz şimdiki yaşının yüzde dördünde iken, ortaya çıkan bir gökada içerisindeki çok büyük kütleli ışıldayan yıldız-tozunu tespit etmek üzere ALMA'yı kullandılar. Oluşumundan kısa bir süre sonra gözlenen bu gökada toz gözlemi yapılan uzak nesne konumuna sahip oldu. Gözlemlerde ayrıca evrende gözlenen en uzak oksijen tespiti de yapılmış oldu. Elde edilen sonuçlar ilk yıldızların doğumu ve ölümleri hakkında yeni bakış açıları sağlıyor. Londra Üniversitesinden Nicolas Laporte liderliğindeki uluslararası bir gökbilimciler ekibi Atacama Büyük Milimetre/milimetre-altı Dizgesini kullanarak, teleskop dizgesi ile şimdiye kadar gözlemmiş olan en uzak ve en genç gökada olan A2744_YD4'ü gözledi. Bu genç gökadanın yıldızlar-arası toz bakımından zengin olması ekip için sürpriz oldu tozun önceki nesil yıldızların ölümüyle oluştuğu biliniyor. ESO'nun Çok Büyük teleskopu üzerindeki X-shooter aygıtı ile yapılan takip gözlemleri A2744_YD4'ün uzaklığını doğruladı. Gökadanın, evrenin henüz 600 milyon yıl yaşındayken, yani ilk yıldızların ve gökadaların oluştuğu sırada, ortaya çıktığı görülüyor . A2744_YD4 ALMA ile şimdiye kadar gözlenmiş sadece en uzak gökada değil, diyor Nicolas Laporte, içerisinde bu kadar çok toz barındırıyor olması ilk süpernovaların bu gökadayı çoktan kirletmiş olduğunu da gösteriyor. Kozmik toz büyüklüğü yaklaşık olarak santimetrenin milyonda biri kadar olan ve temel olarak silikon, karbon ve aliminyumdan oluşan tanecikler şeklindedir. Bu taneciklerdeki kimyasal elementler yıldızlarda oluşarak, öldüklerinde tüm uzaya dağılmaktadır. En dikkat çekici olanları ise kısa ömürlü büyük kütleli yıldızların yaşamlarının sonunda gerçekleşen süpernova patlamalarıdır. Günümüzde bu şekilde evrene dağılmış olan çok miktarda toz bulunmaktadır ve bunlar yıldızların, gezegenlerin ve karmaşık moleküllerin oluşumu için temel yapıtaşlarıdır; ancak evrenin erken dönemlerinde ilk nesil yıldızlar ölmeden önce nadir olarak bulunuyordu. Tozlu gökada A2744_YD4'ün gözlemleri arka kısmında yer alan büyük kütleli Abell 2744 gökada kümesinin varlığı sayesinde mümkün oldu . Kütleçekimsel mercekleme adı verilen bir olgu sayesinde dev bir kozmik teleskop gibi davranan küme, daha uzakta yer alan A2744_YD4'ü yaklaşık 1.8 kat büyük hale getirerek ekibin evrenin erken dönemlerinde daha da öteye bakmalarını sağlamış oldu. ALMA gözlemleri ayrıca A2744_YD4 tarafından yayılan iyonlaşmış oksijene dair tespitler de gerçekleştirdi. Bu evrende şimdiye kadar tespit edilen en uzak ve en erken oksijen tespiti oldu, ve ALMA ile 2016'da yapılan bir başka ölçümü geride bıraktı. Evrenin erken dönemlerinde tespit edilen toz ilk süpernovaların ne zaman gerçekleştikleri hakkında yeni bilgiler sağlayarak ilk yıldızların oluşum zamanlarına işaret ediyor. Kozmik şafak denilen bu zamanın tespit edilmesi modern gökbilimin en önemli konularından biri olup, ilk oluşan yıldızlar-arası tozun araştırılmasıyla dolaylı olarak ortaya çıkarılmaktadır. Ekibe göre A2744_YD4 Güneşimizin 6 milyon katı kadar toz içeriyor, gökadanın toplam yıldızsal kütlesinin ise tüm yıldızlarının kütlesi yaklaşık 2 milyar Güneş kütlesinde olduğu hesaplanıyor. Ekip ayrıca A2744_YD4 içindeki yıldız oluşum oranını da ölçümledi ve yılda yaklaşık 30 güneş kütlesinde yıldız oluştuğunu buldu Samanyolu'nda ise bu oran yılda sadece bir Güneş kütlesindedir . Bu oran böylesine uzak bir gökada için şaşırtıcı değil, ancak A2744_YD4 içindeki tozun çabucak nasılca oluştuğuna dair ışık tutuyor, diyor çalışmanın eş-yazarı Richard Ellis . Dikkat çekici biçimde, gereken zaman sadece 200 milyon yıl demek ki bu gökadayı oluşumundan çok kısa bir süre sonrasında görüyoruz. Bunun anlamı, kayda değer ölçüde yıldız oluşumu gökadanın görülmeye başlandığı dönemden ortalama 200 milyon yıl önce başlamış. ALMA için büyük fırsat burada ortaya çıkıyor, ilk yıldızların ve gökadaların şimdiye kadar ilk oluştuğu dönemi incelemek. Güneşimizi, gezegenlerini ve varlığımızı ortaya çıkaran 13 milyar yıl sonra şey bu ilk nesil yıldızların kendisi. Bunların oluşumunu, yaşamlarını ve ölümlerini araştırırken, aslında kendi kökenlerimizi araştırıyoruz. ALMA sayesinde bu erken dönemlere ait daha fazla gökadanın derin ve yoğun gözlemlerini yapabilmek oldukça umut verici, diyor Ellis. Laporte son olarak şunları aktarıyor: Bu türün gelecekteki gözlemleri ilk yıldızların oluşumlarına kadar uzanabileceği gibi evrenin ilk zamanlarındaki ağır elementlerin ortaya çıkmasına kadar bile uzanabilir. Notlar Bu zaman ölçeği kırmızıya kayma değeril olarak z=8.38'e eşittir, yani yeniden-iyonlaşma dönemi. Abell 2744 büyük kütleli bir nesne olup, yaklaşık 3.5 milyar ışık-yılı uzaklıktadır (kırmızıya kayma oranı 0.308), ve daha küçük dört gökada kümesinin çarpışması sonucu oluştuğu düşünülmektedir. Takma adı ise Pandora'nın kümesi olup, yaklaşık 350 milyon yıl önce gerçekleşen dev çarpışma sonrasında birçok ilginç ve farklı olgulara ev sahipliği yapmıştır. Kümenin kütle olarak sadece yüzde beşini gökadalar oluştururken, yüzde yetmiş-beşlik kısmından ise arka fondaki gökadalardan gelen ışığın şiddetini arttırarak bükülmesine yol açan karanlık madde, ve geriye kalan kütleden ise sıcak gaz formundaki madde sorumludur. Bu oranın anlamı her yıl oluşan yıldızların toplam kütlesi Güneş'in kütlesinin 20 katı kadardır. ESO-Türkiye"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/frankenstein-gokadasi/", "text": "Gökbilimcilerin yaklaşık 250 milyon ışık yılı uzaklıkta dikkat çekmeyen, sakin olduğu kabul ettiği bir bölge bulunmaktadır. Ancak bu bölgede oldukça tuhaf, diğer gökadaların parçalarından oluşmuş büyük bir gökada olduğu belirlendi. Böylece bölgenin sakin olduğu savı bu şekilde çürütüldü. Daha önce küçük, yaşlı ve oldukça tipik rastlanan türde bir gökada olduğu sanılan UGC 1382'nin aslında çok daha farklı bir geçmişi olduğu belirlendi. NASA teleskopları ve diğer gözlemevlerinden gelen veriler, gökadanın bilinenden 10 kat daha büyük olduğunu ve üstelik diğer gökadaların tersine iç kısmının dış alanlara göre daha genç olduğu ortaya çıkarıldı. Bilinen gökadalarda merkeze doğru daha yaşlı yıldızlar yer alırken, dış alanlarda daha genç yıldızlar bulunur. Carnegie Enstitüsü Gözlemevi'nden Mark Seibert: Ender rastlanan bir durumla karşı karşıyayız. Evrenin oldukça sessiz, sakin bir bölgesinde bulunan gökadanın, çevresini rahatsız ederek hayatta kaldığını görüyoruz diyor. Üstelik bir komşusunun hafif dürtmesiyle parçalanacak kadar da hassas. Seibert ve çalışma arkadaşı Pennsylvania State Üniversitesi'nde öğrenci olan Lea Hagen başlangıçta bir bozuk para gibi ince yapıda eliptik gökadalara şekil veren yıldız oluşumlarını merak ediyordu. Araştırma UGC 1382 ile başladı. NASA'nın Gökada Evrimi Tarayıcısı'nın morötesi verilerine baktıklarında karanlığın içinden bir devin ortaya çıktığını gördüler. Daha önce kimsenin fark etmediği bir şeyi yakaladık. Eliptik bir gökadada olmaması gereken ve dışarı doğru yönelen sarmal kollar gördük. Bu kolların nasıl oluştuğunu anlamak için yola koyulduk diyor Hagen. Sloan Sayısallaştırılmış Gökyüzü Tarayıcısı, 2 mikron Tüm Gökyüzü Araştırması (2MASS), NASA'nın Geniş Alan Kızılötesi Araştırma Uydusu , Ulusal Radyo Astronomi Gözlemevi'ndeki Çok Büyük Dizi ve Carnegie'nin Las Campanas Gözlemevi'ndeki du Pont Teleskopu bu iş için kullanıldı. Böylece GALEX'in elde ettiği morötesi gözlemlerin yanı sıra optik, kızılötesi ve radyo verilerine de ulaşıldı. Bu veriler bir model oluşturulmasına destek sağladı. Tüm verilerle yapılan hesaplamalar UGC 1382'nin 718.000 ışık yılı, yani Samanyolu'nun yedi katı daha fazla genişliğe yayıldığı ile sonuçlandı. Gökada düşük yoğunluklu bir gaz merkezine sahiptir. Bu da merkezden dışarı doğru yeterince yıldız oluşturacak gaz çıkışı olmaması anlamına gelir. O zaman sarmal kollardaki yıldızlar nasıl oluştu? İşte asıl sürpriz bu sorunun yanıtında. Çünkü bu gökada bilinenin tersine davranıyor. Tüm gökadalar için bilinen şudur: Gökada merkezi yaşlı yıldızlardan oluşur ve buradan dışarı üflenen gaz kolları besleyerek yeni yıldızların oluşumunu sağlar. Yani gökadalar içeriden dışarı doğru gençleşir. UGC 1382'de değil... UGC 1382'nin merkezi kollardan daha genç. Yani gökadanın dışı içinden daha yaşlı. Bir ağaç halkalarında dıştaki halkanın en içteki halkaya göre daha yaşlı olmasıyla eşdeğer bilgi bu. Bu nasıl olabilir? diyor Seibert. Öne atılan fikre göre gökada dışarıdan beslenmiş olabilir. Böylece gökadaya her yeni katılan yıldız aslında içtekinden daha yaşlı olacaktır. Bu da gökadanın dışarı bağımlı şekilde evrimleştiğini gösterir. İlk başta evrendeki tüm madde ve enerjinin yaklaşık % 27'sini oluşturan görünmez madde yani karanlık madde gökada gruplarına hakim olduğundan şu anki kütlesinin % 5'i dolayında oluştu. Daha sonra merkezin çevresinde döner disk şeklinde kollar göründü. 3 milyar yıl önce ise gökada bu geniş kollarına yakınındaki daha küçük ve yaşlı gökadaları katmaya başladı. Bu türde daha fazla gökada olabilir. Bunun için ciddi ve uzun soluklu araştırma ve gözlemler yapılması şart. Bu gökadayı anlayarak, gökadaların büyük ölçekte formlarına nasıl kavuştuklarını anlayabiliriz. Evrende kim bilir daha ne sürprizler keşfedilmek için bekliyor. Bunları ortaya çıkarabiliriz diyor Hagen."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/gaia-ender-bir-sistem-kesfetti/", "text": "Gaia uydusu biri diğerini yiyen ikili yıldız sistemi keşfetti. Sistem yıldızların yaşamlarının sonunda nasıl patladıklarının anlaşılmasını sağlayabilir. Kataklismik Değişen adı verilen türün bir örneği olan sistem, süper yoğun bir beyaz cüce ve ona eşlik eden yıldızdan oluşur. Beyaz cüceden alınacak bir çay kaşığı madde fil kadar ağır olacaktır. Sistem aynı zamanda evrenin genişlemesinde ölçü alınan ultra-parlak süpernova patlamaları hakkında da önemli bir bilgiler verebilir. Gaia14aae adlı sistem Ejderha takımyıldızı yönünde 730 ışık yılı uzaklıkta yer almaktadır. Ağustos 2014 içinde bir gün içinde beş kat parlak duruma geçen sistem ESA'nın Gaia uydusu tarafından keşfedildi. Sistem Dünya'dan bakıldığında biri diğerinin önünden geçecek şekilde örten çift olarak görülür. İki yıldızın dolanma süresi 50 dakika olduğundan birbirine çok yakın oldukları düşünülüyor. Cambridge Üniversitesi'nden Dr. Heather Campbell: Böyle iyi hizalanmış bir sisteme ender rastlanır. Benzer sistemlerin nasıl davrandığını, nasıl geliştiğini anlamamız açısından model bir sistemdir diyor. Kanarya Adaları'ndaki William Herschel Teleskopu'ndaki tayfölçeri kullanarak Gaia14aae sisteminin büyük miktarda helyum içerdiği görüldü. Buna karşılık evrende en bol bulunan hidrojene ise rastlanmadı. Bu da, hidrojenini kaybetmiş yıldızlar sınıfından Kataklismik Değişen sisteminin bir türü olduğu anlamına gelir. Sistem bu sınıfın AM CVn türündendir. Sistem ilk kez keşfedildiğinde birbirini örten yıldızların soğuk oldukları görüldü. Bilimsel araştırma için gerekli katkı böylece sağlanmış oldu diyor Campbell. AM CVn sistemleri büyük yıldızı yiyip bitiren küçük ve sıcak beyaz cüceden oluşur. Sıcak süper yoğun beyaz cücenin kütle çekimsel etkisi diğer yıldızı bir balon gibi şişirip kendine doğru harekete zorlamaktadır. Eş yıldız Güneş'in 125 katı hacminde ve beyaz cüce Dünya boyutlarındadır. Tıpkı bir sıcak hava balonu ile merminin büyüklüğü gibi. Buna karşılık eş yıldız beyaz cücenin yüzde biri ağırlıktadır. Süpernova patlamalarına neyin sebep olduğu modern astrofiziğin büyük sırlarından biridir. Bu nedenle AM CVn sistemleri oldukça değerlidir. Aşırı parlak olan bu sistemler evrenin genişlemesini ölçmek için kullanılan standart ölçüler olarak kullanılır. Gaia14aae'da bu iki yıldız çarpışacak mı yoksa beyaz cüce eş yıldızı yiyip bitirecek mi bilinmiyor. Astronomi Enstitüsü'nden Dr. Morgan Fraser: Süpernova patlaması yaşanırsa evrendeki en parlak patlamaların oluşumunu anlamamıza yardımcı olacaklar diyor. Avrupa Uzay Ajansı'na ait Gaia uydusu Samanyolu'nun şimdiye kadar üretilmiş en ayrıntılı haritasını üretmek için çalışıyor. 2013 yılında göreve başlayan araç beş yıl boyunca üzerindeki milyar piksel kamerasıyla yıldızların hareketlerini ölçmektedir."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/gaia-ile-samanyolu/", "text": "ESA'nın Gaia uydusu gökyüzünü anlatıyor. Gaia'nın görüntüsünde Samanyolu gökadası, Macellan komşuları ile birlikte sıra dışı bir poz vermektedir. Gaia uydusu ile şimdiye kadar görülmemiş doğrulukta yaklaşık bir milyar yıldızın konum ve hızının saptanması amaçlanmaktadır. Bunu yaparken yörüngesi gereği kamera sensörü boyunca olan kendi hızını da hesaba katarak gerçek zamanlı kontroller yapar. Fotoğrafta görülen gökyüzünün merkeze doğru gittikçe parlaklaştığı görülüyor. Parlaklığın çokluğu yıldızların fazla olması, az olması ise az yıldızlı alanlar anlamındadır. Görüntüdeki en parlak kısım görüntünün merkezi ve burayı kesen yatay eksendir. Bu bölüm Samanyolu'nun Galaktik düzlemi olarak bilinir. Bu düzlemden düşey doğrultuda uzaklaştıkça parlaklığın azalması ışığı kesen ve geçirmeyen gaz ve tozdan oluşmuş yoğun yıldızlararası bulutların varlığını gösterir. Samanyolu 100.000 ışık yılı çapında uzunluğa ve 1000 ışık yılı kalınlığa sahiptir. Görüntü gökadayı iki boyutlu olarak göstermektedir. Görüntüde bunun dışında birkaç cisim de göze çarpmaktadır. Bunlardan en önemlileri Samanyolu'nun sağ altında görülen Macellan Bulutları adlı parlak iki cüce gökadadır. Bunun dışında galaktik düzlem boyunca milyonlarca yıldızı bir arada tutan birkaç küresel kümede kendini gösteriyor. Bunlar Samanyolu'nun özellikle halo adı verilen merkezden düşey 100.000 ışık yılı çaptaki dik küresel alan içinde görülmektedir. Örneğin parlak kümelerden NGC 104, Küçük Macellan Bulutu'nun hemen yanındadır. Bunun dışındaki parlak kümeler diğer görselde gösterilmiştir. Gaia'nın görüntüsünde bazı parlak kümeler ve yıldızlar görülmemektedir. Aynı şekilde Andromeda Gökadası'da görülmemektedir. Gökadamızın üç boyutlu görüntüsünü elde etmek, gökadamızın evrimini incelemek açısından önemlidir. Bu nedenle üzerinde bir milyar piksellik kamerası olan Gaia çok önemli bir gözlem aracıdır ve önemli bir iş çıkarmaktadır."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/gaia-ile-samanyolunun-gecmisi-arastiriliyor/", "text": "Avrupa Uzay Ajansının yıldız haritalama görevini sürdüren Gaia uydusu, bir gölde oluşan dalgalar gibi gökadamızda hareket eden milyonlarca yıldız arasındaki yakın etkileşmelere dayalı etkilerin hala sürdüğünü gösterdi. Son etkileşme tahminen 300-900 milyon yıl önce gerçekleşti. Gökadamızın ana bileşenlerinden biri olan Samanyolu diskindeki yıldızların hareketi, oluşturdukları desenden ayırt ediliyor. Samanyolu'ndaki yıldızlar aynı hız ve hareket doğrultusuna sahip değildir. Aralarındaki farklılıklar Gaia ile gruplandırıldı. Böylece daha doğru tahminlerin yapılmasına çalışılıyor. Grup hareketleri dikkate alınarak yapılan benzetim beklenmedik bir desenin varlığını ortaya koydu. Bunlardan özellikle biri hemen dikkatleri çekti. Gökada düzleminin altında ve üstünde aynı yöne doğru hızla hareket eden yıldızlar bir salyangoz kabuğundaki izler gibi yol izliyordu. Böyle bir şeye daha önce rastlanmamıştı. Herhangi bir hata olması olasılığına karşın verileri çoklu doğrulama testlerine tabi tutuldu. Veriler tüm testleri başarıyla geçti. Daha önce bu tür bir desene rastlanmayışı elbette Gaia verilerinin hassasiyetini göstermektedi. Bir göle taş attığınızda dalga oluşur, büyür ve kıyıya ulaşır. Yıldızların hareketinde durum bundan biraz farklıdır. Yıldızlar hareketlerini anımsarlar. Bu nedenle tedirgin bir dalgalanma izlenir. Tüm yıldızların dağılımında bu dalgalara tek tek ulaşmak zor olsa da hızları dikkate alındığında gözlenebilirler. Acaba bu duruma Samanyolu'nun 'yamyam' bir gökada olması mı neden oldu? Gökadamız yakınındaki küçük gökada ve kümeleri yutarak büyümektedir. Sorunun açıklaması bu değil. Yine de... Yay takımyıldızındaki on milyonlarca yıldız barındıran küçük bir gökada Samanyolu tarafından yutulma aşamasında. Bu durum kütle çekim etkileri nedeniyle oluşuyor olabilir. Küçük gökada benzetim yoluyla Samanyolu'nun 200 ile 1000 milyon yıl öncesi konumuna yerleştirilerek bugüne kadar olan değişime baktılar. Sonuç salyangoz kabuğu biçimli desen oldu. Tüm çalışmalar Yay cüce gökadası ile Samanyolu arasındaki etkileşimi ele alan bilgisayar benzetimi üzerinden gerçekleşti. Sonraki adım ise bu verileri daha ayrıntılı şekilde ele almak olacaktır."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/gaiadan-say-bakalim-fotografi/", "text": "ESA'nın milyarlarca yıldız gözlemcisi Gaia Samanyolu'nun en ayrıntılı üç boyutu haritası için çalışıyor. Bu amaçla her alandaki yıldızlara bakıyor, onların hareketlerini ölçüyor ve gökbilimcilere Samanyolu'nun geçmişi, evrimi ve geleceğini gösteriyor. Genel olarak Gaia sadece ilgilenilen cismi kapsayan verileri iletir. Ancak ilettiği veriler içine giren sayısız yıldız da bulunur. İşte tüm verilerdeki yıldızlara bakarak onları saymak kolay bir iş değildir. İşlemi kolaylaştırmak için görseldeki gibi bir alanın içinde bölge seçilir ve sayım genele uygulanır. Gaia'nın ilettiği tüm alanlarda aynı işlem tekrarlanır. 7 Şubat 2017'de çekilen bu fotoğrafta galaktik merkezin sadece iki derece altındaki Yay I Penceresinin bir bölümü görülüyor. Sgr-I, Dünya'nın görme hattı üzerinden galaktik merkeze yakın yıldızlara bir 'pencere' açan görece yıldızlararası tozun az bulunduğu bir bölgedir. Buradaki yıldız yoğunluğu ise inanılmaz: bir derece karede 4,6 milyon yıldız. Bu görüntü ise 0,6 derece kareyi kapsıyor ve 2,8 milyon yıldızı gösteriyor. Görüntüdeki her bir şerit CCD'nin eşleştiricisinden kaynaklanıyor . Görüntüdeki yıldızların net görülebilmesi için aradaki gaz ve toz izleri sönükleştirilecek şekilde kontrast ayarı yapıldı. Gaia'nın bir milyar yıldızı ele alan 14 aylık ilk veri paketi Eylül 2016'da yayınlandı. Bir sonraki bölüm ise Nisan 2018'de yayınlanacak. Son kısımların ilanı için 2020 ve 2022 hedefleniyor. Meraklısına fotoğrafın, Düşük kalite çözünürlüklü versiyon (5,6 MB) Yüksek kalite çözünürlükteki versiyon (157 MB)"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/gaianin-ilk-supernovasi/", "text": "Gökadamızdaki yıldızların konum ve hareketlerini ölçmek için tasarlanan ESA'ya ait Gaia uydusu uzak bir gökada yıldız patlaması keşfetti. Gaia 14aaa adı verilen güçlü patlama yaklaşık 500 milyon ışık yılı uzaklıktaki bir gökada da gerçekleşti. Gaia'nın ilk süpernovası olan patlama gökadanın parlaklığının aniden artması nedeniyle fark edildi. Önümüzdeki beş yıl içinde tüm gökyüzünü 70 kez tarayacak olan Gaia ile kabaca bir milyar yıldızın ayrıntılı verilerine ulaşılacak. Birleşik Krallık'taki Cambridge Astronomi Enstitüsü'nden Simon Hodgkin: Tekrarlanan ölçümlerle gökyüzünün değişkenliği incelenecek diyor. Bir çok astronomik kaynağın değişkenliği periyodik olarak yükselen ve azalan parlaklıkları ile düzenli desenler oluşturabileceği gibi bazen aniden ortaya çıkan değişimlerde gözlenebilir. Gaia'nın bakacağı binlerce parlak nokta var. Bu kaynaklardan bazıları evrenin en güçlü olaylarından olan süpernova patlaması olabilir diyor Dr. Hodgkin. Dr. Hodgkin ile birlikte Polonya Varşova'daki gökbilimciler Gaia ile gökyüzündeki bu beklenmedik değişimleri arıyor. 30 Ağustos'ta belirlen ani parlamanın keşfi çok uzun zaman almadı. Gaia verilerine göre bir ay önce burası oldukça sönüktü. Varşova Üniversitesi Astronomik Gözlemevi'nden ukasz Wyrzykowski: Bunun hemen bir süpernova olacağı aklımıza geldi. Ancak bundan emin olmak için daha fazla veri gerekiyordu diyor. Böyle güçlü bir patlama gökada merkezindeki süper kütleli karadeliğin madde yutması nedeniyle de gerçekleşebilir. Ancak Gaia gözlemleri parlamanın nedeninin bir süpernova olduğunu ortaya koydu. Parlamanın renginin oldukça kırmızı olması da süpernovanın Tip Ia olması gerektiğini gösterdi. Yani bir yıldız ile beyaz cüce çifti nedeniyle oluşan süpernova olabilirdi. Güneş benzeri bir yıldız ömrü bittiğinde beyaz cüce adı verilen artık bir yıldıza dönüşür. Bunlar son derece yoğun cisimlerdir. Yakınında bir başka yıldız varsa ona kütle çekimsel kuvvet uygular. Süpernovanın yapısını anlayabilmek için gökbilimciler Isaac Newton Teleskopu ile Kanarya Adaları'ndaki La Palma Liverpool Teleskopu'nu kullandılar. Ekip hem yerden hem de uzaydan Gaia ile daha fazla gözlem yaparak verileri tamamlamaktadır. INT ile 3 Eylül'de elde edilen ölçümler patlamanın Tip Ia süpernova olduğunu doğruladı. Üstelik uzaklık ölçümü de Gaia ile aynı hesaplandı. ESA Gaia projesinden Timo Prusti: Bu, Gaia'nın daha çok bulmasını beklediğimiz ilk süpernovasıdır diyor. Evrenin ender olaylarından olan süpernovalar her yüzyılda birkaç kez görülebilir. Milyarlarca gökada da yüzlerce süpernova oluşsa da bunları keşfetmek kolay değildir. Ekip Gaia ile alınan birkaç aylık veri içinde günlük üç yeni süpernova keşfi olabileceğini umuyor. Elbette süpernovalara ek olarak başka geçici parlamaların binlercesi de keşfedilebilir. Süpernovalara göre daha küçük ölçekteki yıldız patlamaları, yakınındaki yıldızı yutan karadeliğin neden olduğu parlama gibi. Gökyüzü kendine özgü kaynaklarıyla ışıl ışıl. Önümüzdeki yıllarda Gaia ile birçok keşfe imza atmak için aramaya devam ediyoruz diyor Dr. Prusti."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/galaktik-carpismanin-safaginda/", "text": "Renk ve ışık dalgaları NGC 5256 gökadasına tuhaf bir şekil vermiş. Bulut benzeri yapılar gökadanın her yönünde etkinken parlak gökada merkezi de çevresinde dönen gaz ve tozu aydınlatıyor. İkinci önemli gerçek ise galaktik bir çarpışmanın tam ortasında olması. 350 milyon ışık yılı uzaklıktaki Markarian 266 adı verilen NGC 5256, Büyükayı takımyıldızında yer almaktadır. Merkezleri birbirinden 13.000 ışık yılı uzaklıkta yer alan iki diskten oluşmaktadır. Gökadadaki parlak yıldız oluşum bölgeleri gaz ve tozu tutuşturan kuvvetli kozmik karıştırıcıların etkisiyle dönmektedir. Evrende etkileşim içinde olan gökadalar oldukça karmaşık yapılar üretir. Bazıları sessizce diğer gökadayı duygusuzca yutar. Bazıları ise oldukça şiddetli ve kaotik çarpışma gerçekleştirir. Bunlarda bir sürü süpernova patlaması ve ardından bol yıldız oluşumları gerçekleşir. Bahsedilen etkileşimler galaktik ölçekte yıkıcı olmakla birlikte yıldızlararası uzaklıkların çok büyük olması nedeniyle ender yıldız çarpışmaları görülür. Ancak gökadalar birleştiğinde ortaya çıkan kaotik durum milyonlarca yıl sonra bile güçlü gelgitlerin ve yeni yapıların doğmasına sahne olur. NGC 5256'daki gibi. Parlak ve kaotik özelliklere ek olarak NGC 5256'daki birleşme, aç karadeliğin gaz ve artıkları sömürmesine ve çekirdeğinin aktif olmasına neden olmaktadır. Chandra X-ışını gözlemevinin verileri iki çekirdekteki gaz bulutlarının şok dalgalarıyla ısınıp yüksek hızlarda çarpıştığını ortaya koymaktadır. NGC 5256'nın yaşadığı süreçteki gibi gökada birleşmeleri galaktik evrimini yönlendirdiği düşünülmektedir. Günümüzde gökadaların çoğu geçmiş çarpışma ve birleşmelerin izlerini taşımaktadır. Samanyolu'nun çok uzun bir etkileşim öyküsü vardır: geçmişte yuttuğu birçok küçük gökada enkazı; şu anda Yay Cüce Küresel gökadayı etki altına alması; komşusu Andromeda ile iki milyar yıl içinde birleşecek olması gibi. Ayrıca Hubble'ın görüntüsünde muhtemelen karşılıklı etkileşen bir gökada çifti daha var: uzakta, NGC 5256'nın sağında gizlenen ve henüz gökbilimcilerin incelemediği bir çift."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/galaktik-duzlemin-kozmik-mucevherleri/", "text": "Samanyolu'ndaki yıldızların büyük bir kısmı 100.000 ışık yılı uzunluğundaki Galaktik Düzlem üzerindedir. Güneş bu düzlem üzerinde hemen hemen merkez ile dış kenarın ortasında bulunur. Yıldızlararası ortam genelde boşluklarla kaplı olmasına karşılık yer yer gaz ve toz karışımları da kendilerine yer bulur. Bu nispeten soğuk karışımların yoğunlaştığı yerlerde oluşan bir kıvılcımla yıldız oluşumu gerçekleşir. Bu görüntü ESA'nın Herschel Uzay Gözlemevi'nin Hi-GAL adı verilen Galaktik Düzlem araştırmasının bir parçasıdır. Kızılötesi ışığı görebilen Herschel Gözlemevi yardımıyla toz parçacıklarının arkasında parlayan yıldızlar gözlenebilir. Bu veriler ışığında gökbilimciler Samanyolu içerisindeki bu toz kümelerinin çevresini nasıl etkilediğini ve yıldız doğumlarının anlaşılmasında önemli ipuçları vermektedir. Görüntüde sanki parlak kozmik taşlarmış gibi parlayan toz ve gaz grupları yeni doğan yıldızlarca ısıtılmaktadır. Mutlak sıfırın birkaç on derece üzerindeki soğuk gazların yaydığı ışıma kırmızı renkte, yüksek sıcaklıklar ve daha kısa dalga boyunda ışıma yapan bölgeler ise mor ve yeşil ile gösterilmiştir. Yıldızlar ortamdaki bağcıklı beyaz ipliksi yapılar ise oldukça karmaşık bir şekilde ağ örmüş gibidir. Bunlar büyük bir olasılıkla yeni yıldızlar oluşturma yolundaki yoğun gaz ve toz kümeleridir. Görüntü Herschel'in PACS ve SPIRE araçlarının gerçekleştirdiği gözlemlerin birleştirilmesiyle oluşmuştur. Gökyüzünde bu bölge yaklaşık 24 dolunay büyüklüğüne karşılık gelmektedir. Başka bir ifadeyle tüm galaktik düzlemin sadece 30'da 1'idir. 1 Yorum Muhteşem..!"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/galaktik-etkilesmenin-izleri/", "text": "NASA/ESA Hubble Uzay Teleskopu'nun elde ettiği bu görüntüde sarmal kolları dışa doğru bükülerek şeklini değiştirmiş yakın gökadalardan NGC 7714 görülüyor. Sarmal kolların yıldızlararası uzaya malzeme taşıdığı görünen gökadada yıldız oluşumları zirveye tırmanmış durumda. NGC 7714 kozmik açıdan Samanyolu'na yakın gökadalardan olup 100 milyon ışık yılı uzaktadır. Gökada yakın geçmişte oldukça dramatik ve şiddetli bazı olaylara uğramıştır. NGC 7714'ün uğradığı dehşetin izleri gerek tuhaf görünümlü kollarında gerekse galaktik merkezinden dışarı uzanan altın renkli sisli yapıdan anlaşılıyor. Bu şekil bozukluğunun nedeni ne? Suçlu ise bu görüntüde yer almayan NGC 7714'ün küçük komşusu geniş alan görüntüsünde görebilirsiniz- . İki gökada 100 ile 200 milyon yıl önce birbirinin çok yakınından geçti ve aralarındaki çekim kuvveti şekillerini değiştirdi. Sonuçta NGC 7714'ü bir halka gibi saran iki gökada arasındaki uzun bir köprü ortaya çıktı. Bu köprü küçük eş NGC 7715'e doğru uzanıyor. Gökadanın tamamında yıldız oluşum patlamaları görülmesine karşılık, asıl oluşumlar çoğunlukla gökada merkezinde gerçekleşiyor. NGC 7714 genel anlamda Wolf-Rayet yıldızlarla dolup taşan bir gökadadır. Bu tür sıcak ve parlak yıldızlar birkaç güneş kütlesinde yaşamlarına başlar ancak güçlü rüzgarlarının etkisiyle yaşamlarını çok hızlı sona erdirirler. Hubble'ın görüntüsünde uzaktaki birçok cisimde kendini göstermektedir. Bunlar arasında özellikle soluk ışık lekesi gibi görünen gökadalardan birbirine benzeyen çok sayıda sarmal gökada yer almaktadır. Notlar NGC 7714 ve komşusu NGC 7715'e Arp 284'de denilmektedir."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/galaktik-halkalar-icinde-halkalar/", "text": "Johnny Cash'ın popüler şarkısı Ring of Fire da söylediği ateş halkası sanki bu gökadanın çevresindeki yanan halkayı andırıyor. Gökada merkezindeki kırmızı ve sarı renkli alanlar, bir aşk şarkısı ürünü değil yıldızlarla dolup taşan halka olup yıldız oluşumlarının gerçekleştiği hareketli bir bölgedir. Samanyolu gökadası komşularından olan sarmal güzellikteki Messier 94 Gökadası (NGC 4736) yaklaşık 17 milyon ışık yılı uzaklıktadır. İlk kez 1781'de Charles Messier'in yardımcısı Pierre Mechain tarafından keşfedildi. Spitzer Uzay Teleskopu ile elde edilen görüntü, mavi renkle gösterilen en kısa dalga boyu ve kırmızı renkle temsil edilen en uzun dalga boyunda alınan verilerle oluşturuldu. Bu gibi yıldızla dolup taşan halkası olan gökadalar genellikle diğer gökadaların kütle çekimi ile etkileşerek dairesel bir şekle bürünebilir. Halkadaki gaz daha sonra kızılötesi ışık altında parlar ve içindeki sıcak toz, sıcak genç yıldızlara dönüştürülür. Gökadanın çevresinde görülen soluk mavi halka ise bir optik yanılsama olabilir. Gökbilimciler bakış açımızdan iki ayrı sarmal kolun olduğu görülen gökadanın aslında tek bir halkaya sahip olduğunu düşünüyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/galaktik-havai-fisek-gosterisi/", "text": "23 milyon ışık yılı uzaklıktaki bu gökada adeta bir havai fişek gösterisi sunmaktadır. Ancak bu gösteri kağıt, toz ve alevden değil süper kütleli karadeliğin yaydığı şok dalgaları ve genişleyen gaz deposundan oluşuyor. Galaktik fişeklerin sahibi NGC 4258 ya da diğer adıyla M106, Samanyolu gibi sarmal bir gökadadır. Bu gökada da bizimkinden farklı olarak X-ışını, optik ve radyo altında parlayan iki farklı sarmal kol yapısı bulunur. Bu kollar düzenli olup birbiriyle asla kesişmezler. Bu anormal kolların görüldüğü birleştirilmiş görüntüde, mavi Chandra ile alınmış X-ışını görüntüsünü, pembe NSF'nin Jansky Çok Büyük Dizisi verilerini, sarı Hubble Uzay Teleskopu görüntüsünü ve kırmızı Spitzer Uzay Teleskopu verilerini gösterir. Spitzer ile yapılan çalışmada, bu şok dalgalarının büyük miktardaki gazın (yaklaşık 10 milyon güneş kütleli) ısınması ile oluştuğu gösterildi. Bu şok dalgalarını üreten kaynak nedir? Araştırmacılar NGC 4258'in çekirdeğindeki süper kütleli bir karadeliğin yüksek enerjili parçacıklardan oluşan güçlü jet akımları ürettiğini düşünüyor. Bu jetlerin yayılmasıyla da diskler üzerinde şok dalgaları oluşuyor. Genellikle hidrojen molekülünden oluşan bu gaz şok dalgalarının etkisiyle binlerce dereceye kadar ısınmaktadır. Chandra ile X-ışını dalga boyunda alınmış görüntüde gökada düzlemi boyunca uzanan kabarcıklar göz önüne seriliyor. Bu kabarcıklar karadelikten yayılan jetlerin etkisiyle gökadanın merkezinden dış kollara doğru uzanmaktadır. Disk üzerine yayılan gaz çıkışlarının gökadanın geleceği üzerinde büyük bir etkisi vardır. Araştırmacılara göre gaz çıkışının bu şekilde sürmesi durumunda tüm bileşenler önümüzdeki 300 milyon yıl içinde merkezden uzaklaşacak. Bu da yeni yıldız oluşumu için gerekli gaz miktarının azalması demektir. Zaten yine Spitzer verilerine göre NGC 4258'in orta bölgeleri şu anda bile Samanyolu'na oranla on kat daha az yıldız oluşturmaktadır. Avrupa Uzay Ajansı'na ait Herschel Uzay Gözlemevi yardımıyla Spitzer'in tahmin ettiği yıldız oluşum miktarı teyit edildi. Herschel gökada merkezindeki gaz miktarını daha farklı bir yöntemle ölçer. Şok dalgalarından kaynaklanan kızılötesi yayılım oranına bakıldığında mevcut gaz kütlesi öncekine oranla on kat daha azdı. NGC 4258'in Dünya'ya diğer gökadalara göre nispeten daha yakın olması, merkezindeki karadeliğin onu nasıl etkilediğini anlamak için iyi bir fırsat sunar. NGC 4258'in merkezindeki süper kütleli karadelik Samanyolu merkezindeki karadeliğe göre yaklaşık on kat daha büyük olması aynı zamanda daha fazla madde tüketmesi demektir. Masaüstünüz için: Görüntü telif hakkı: Image credit: X-ray: NASA/CXC/Caltech/P.Ogle et al; Optical: NASA/STScI; IR: NASA/JPL-Caltech; Radio: NSF/NRAO/VLA"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/galaktik-kazandan-dokulen-sicak-gaz/", "text": "Çoğunlukla gruplar ya da kümeler halinde bulunan gökadalar, birleşmeleri durumunda büyük miktarlarda gaz yığınlarıyla dolarlar. 10 milyon derece ya da daha yüksek sıcaklıklardaki gökada grupları ya da kümeleri X-ışını yayarlar ve böylece ESA'nın XMM-Newton X-Işını Gözlemevi'nin hedefi haline gelirler. Bu dev kazanlardaki gaz farklı biçimleriyle göze çarpabilir. Örneğin NGC 5044 gökada grubundan yayılan X-ışını gökyüzündeki en parlak X-ışını cismini ve sonuçta da böylesi bileşik görüntüyü ortaya çıkarır. Küme, merkezinde oldukça parlak eliptik bir gökada ile onu saran onlarca küçük sarmal ve cüce gökadadan oluşuyor. Görüntüdeki gökadalar NASA'nın WISE uydusuyla kızılötesi ve Galex uydusundan morötesi ile Sayısallaştırılmış Gökyüzü Tarayıcısı'ndan görünür ışıkla elde edilmiştir. Ön plandaki yıldızlar ise görüntünün her tarafına serpilmiş durumdadır. XMM-Newton, NGC 5044 büyük mavi damlasının her yanını dolduran sıcak gazı gösterdi. X-ışını gözlemleri ile gökbilimciler gökadalar arasındaki kırmızı bölgelerin yıldız patlamaları ile kızaran demir atomlarına ait olduğunu belirledi. Demir atomlarının sıklıkla olduğu yerler mor renkle işaretlenmiştir. Kümenin merkezinde gizlenen süper kütleli karadelik varlığını sıcak gaz içine gömülü enerjik plazma bulutlarından yayılan radyo dalgalarıyla hatırlatıyor. Bu alan, gökadanın sol altından sağ altına doğru ipliksi şeklinde uzanan büyük yeşil bölge Hindistan'daki Dev Metrewave Radyo Teleskopu ile görüntülendi. Bu lekenin asimetrik olduğu farkediliyor. Gökbilimciler bu lekenin birkaç milyon yıl önce teğet geçen bir gökadadan dökülen gaz olduğunu düşünüyor. Buna neden olan sarmal gökada NGC 5054 görüntüde görülmemektedir. NGC 5054'ün geçişi kümenin merkezinin şeklinin bozulmasına neden olmuş olabilir."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/galaktik-tekerin-kirmizi-kenari/", "text": "TV filmi Zeyna'nın tekerlek biçimli 'chakram' adlı silahını andıran bu gökada oldukça sıradışı bir görünümdedir. 12 milyar yıl yaşındaki NGC 1291 adlı yaşlı gökadanın NASA'nın Spitzer Uzay Teleskopu ile alınan bu görüntüsünde halkada yenidoğan yıldızların yaydığı ışık göze çarpıyor. Virginia'daki Ulusal Radyo Astronomi Gözlemevi'nden Kartik Sheth: Gökadanın geriye kalanı olgunlaşmış olmasına karşılık dış halkada yeni doğan yıldızların ışıkları görülüyor diyor. 33 milyon ışık yılı uzaklıktaki NGC 1291 gökyüzünün en büyük alanı kaplayan Irmak takımyıldızı doğrultusundadır. Gökadanın merkezi bölgesinde yıldızlarla dolu uzun bir çubuk göze çarpıyor. Bu bölge mavi merkezi çevreleyen kırmızı bir S şeklindedir. Çubuk, gökadanın oluşumunda etkili olmuştur. Merkez çevresinde dairesel yörüngelerde dolanan yıldızlardan kopan malzeme burada dairesel olmayan bir çizgi üzerinde yayılmaktadır. Sıkışan gaz yeni yıldızların oluşumunu sağlamaktadır. Samanyolu Gökadası'nda da NGC 1291'de olduğu gibi etkili bir çubuk bulunmaktadır. Sheth ve ekibi bu yıldızlı çubukların gökadaların evrimini nasıl etkilediğini anlamaya çalışıyor. Spitzer'in yardımıyla başlatılan S4G adlı bir programla Steth ve ekibi Samanyolu'na yakın 3000'den fazla gökadanın yapısını inceliyor. Bu gökadalar 120 milyon ışık yılı uzaklık içinde yeralmaktadır ki kozmik uzaklıklar gözönüne alındığında bu gökada bir taş atımı kadar uzağımızdadır. Gökbilimciler bu tür çubukların yapısal özelliklerini inceler. Böylece gökadanın oluşumu ve gelişiminin yanı sıra çevresel etkilerde ortaya çıkarılabilir. Spitzer ile çubuk yapının şeklini belirleyip içindeki madde dağılımını ölçebiliyoruz. Çubuklar kozmik evrimin doğal oluşan bir ürünüdür ve geçmişte olan bitenleri bize sunan büyük bir fosil gibidirler diyor Sheth. Spitzer bu görüntüyü kısa dalga boylu kızılötesi dalga boyundan uzun dalga boylu mavi ışık ile oluşturdu. Gökadanın mavi görülen merkezi şişkin bölgesi eski gaz ve yıldızların doldurduğu alanı yani yaşlı cisimleri gösterir. Bu çubuk merkeze doğru akan gaz ve madde ile beslenmektedir. Yakıt bittiğinde zaman içerisinde merkezi bölgelerdeki hareketlilik durmakta ve yıldız oluşumları gökadanın eteklerinde gerçekleşmektedir. Burada merkezdeki çubuğun yardımıyla uyarılan madde yeni yıldızların oluşumunu sağlamaktadır. Kırmızı görülen dış halkada böylesi karmaşık ortamda sıkışan gaz yeni yıldızlar oluşturmaktadır."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/galileonun-teleskopu/", "text": "Neredeyse her gökyüzü etkinliğinde her katılımcıya bir galileoskop yapılması gelenek haline gelmiştir. Oldukça basit araç-gereçlerle yarım saat içinde yapabileceğiniz bu basit teleskop oldukça düşük maliyetlidir: 20 ile 100 Lira arası. Peki böyle bir teleskopla Galileo ne gördü, biz ne görebiliriz? Önce şunu bilmekte fayda var: ilk teleskopu yapan kişi Galileo değildir. Galileo teleskopu gökyüzüne yöneltip bilimsel çalışma yapan ilk kişidir. Teleskopu bulan kişi Hollandalı mucit Hans Lippershey'dir. Galileo, uzaktaki cisimleri yakındaymış gibi gösteren bir aletin var olduğunu öğrenince tasarımı inceleyip kendi teleskopunu yapmıştır. Bunun için uzun bir tüp alarak bir ucuna dış bükey ve göz merceği olacak diğer uca bir içbükey ayna yerleştirmiştir. Galileo böylece bir gökcisminin olduğundan daha büyük görüneceğini düşünüyordu. Birçok deneme sonucunda kendi teleskopunu yaptı. Ancak yine de Galileo'nun yaptığı teleskop günümüz teleskoplarına göre oldukça ilkeldir. Öyle ki bu teleskopun benzerini günümüzde yolda görseniz almazsınız bile. İtalyan gökbilimci Galileo birkaç yıl boyunca sürekli geliştirmeye çalıştığı teleskopuyla 1609 yılında gökyüzünde baktı. İzninizle tam da burada bir parantez açmak isterim. Çoğu kişi teleskopla bir cisme 10 saniye bakar ve hı, evet ya da bu mu? der ve çekip gider. Galileo öyle demedi. Elindeki teleskop sadece 10 kat büyütme oranına sahipti. Buna rağmen günler, geceler boyunca gözlem yaptı, çizdi, düşündü. Bunu daha önce kimse yapmamıştı. Bu açıdan 1609 yılı gökbilimin doğduğu yıl olarak da kabul edilir. İlk kez meraklı biri gökyüzündeki parlak cisimleri yakından görüp, çizimleri yazıp yayınlamıştır. Galileo teleskopuyla yaptığı Ay gözlemini şöyle anlatır: Güzel bir sonbahar akşamı ben de herkes gibi pürüzsüz, cilalı taş gibi düşündüğüm Ay'a teleskopumla baktım. Gördüklerim beni çok şaşırttı. Çünkü düz olduğunu düşündüğümüz Ay aslında çukurlar ve dağlarla kaplıydı. 1610 yılının başlarında Galileo teleskopunu 30 kat daha güçlü hale getirmişti. Parlak bir cisme baktı. Günlerce bu cismin yakınında bazen iki, üç bazen dört tane olan küçük parlak noktaları not etti, çizdi. Sonra bunların yıldız olmadığına karar verdi. Parlak cisim Jüpiter ve yakınında gördüğü noktalar ise bugün Galileo uyduları adıyla bilinen Io, Europe, Callisto ve Ganymade'di. Galileo durmadı. Satürn'e baktı. Satürn'ün halkalarını gördü ama onları Satürn'ün kulakları olarak yorumladı: aynı yazdığım şekilde, yani parantez içinde. Venüs'ün evreleri olduğunu fark etti. Tüm bunları yazdı ve yayınladı. Elbette bundan sonra başına gelenleri sanırım herkes biliyor. Merak ediyorsanız çalışmasının bir örneğini indirebilirsiniz. Galileo'nun teleskopu bugün İtalya'daki Istituto e Museo di Storia della Scienza adlı müzede sergileniyor. Şimdi aklınıza muhtemelen iki soru gelmiştir. SORU 1. Galileoskop nasıl yapılır? Bu sorunun birçok yanıtı olabilir. Ben bir tanesini ele alacağım. Unutmayın buradaki malzemeler sizin bütçenizle ilgilidir. Daha büyük merceklerle daha iyi bir galileoskop yapabilirsiniz. Malzemeler: - +1.75 dyp ve -5.5 dyp mercek. Bu değerler sadece öneridir. Merceklerin diyoptri oranı ne kadar büyükse teleskop o denli büyütür. Mesela A galiloskopu için +1.00dyp ile -6dyp mercek kullanırsanız 6/1=6. B galileoskopu+1 ile -5 kullanırsanız 5/1=5. Burada A galileoskopu B'ye göre daha fazla büyütür. Ancak A'nın görüş alanı B'ye göre daha dar olur. Yami görüş alanını dikkate alarak oranın 5'den büyük olmamasını öneririm. Bir merceğin + ve diğerinin olmasının nedeni ise gördüğünüz cismi düz gösterme isteğidir. Normalde teleskoplar cisimlerin görüntüsünü ters gösterir. - Birbirinin içine giren iki boru (Merceklerin çapında olmalı. Tahminen 5-6 cm çapında. Gerekirse -5.5'luk mercek kestirilebilir.)Bunun için kalın kumaş ruloları ya da su borusu alınabilir. - Borulardan kalın olanı 30 cm, ince olanı 20 cm yeterli. Boruların merceği tutacak kalınlıkta olması gerekir. - Boruların iç kısmı siyah değilse, mat siyah sprey boya ile boyayabilirsiniz. (Bir sprey boya 3-4 boruyu boyar.) - İyi bir yapıştırıcı. Uygulama: - Önce boruların içi siyaha boyanır ve kurumaya bırakılır. - Sonra ince boruya göz merceği olacak şekilde dikkatle yapıştırılır. - Güneş hariç her gökcismine bu teleskopla bakılabilir. Jüpiter gökyüzünde ise dört uydusu gözlenebilir. Venüs'ün evresi izlenebilir. Ay krater gözlemi, yapılabilir. Satürn halkasına Titan uydusuna bakılabilir. Yakın yıldız kümeleri aranabilir. SORU 2: Bir teleskop alacağım, nasıl bir şey almalıyım? Astronomiyle az çok ilgilenen herkesin maruz kaldığı bir sorudur. Yanıtımız ise yine bir sorudur: Teleskopla ne yapacaksın? Çoğu insan aldığı bir teleskopla gökyüzünü internette ya da çeşitli kitaplarda gördüğü manzaraları göreceğini sanar. Ama bu doğru değildir. Yazılı ya da görsel fark etmez, herhangi bir yerde gördüğünüz bir fotoğraf Hubble, ESO'nun VLT ya da Hawaii Adalarındaki teleskopların biriyle ya da bir astrofotoğrafçı tarafından pozlanarak çekilmiştir. Pozlayarak fotoğraf çekmek için ayrı bir ekipman ve işleme süreci gereklidir. Böyle bir ekipmanın fiyatı da öyle üç-beş bin dolar değildir. Bunu bilmeden bir teleskop alırsanız ertesi gün satmak isteyebilirsiniz! Bir teleskopun fiyatı 500 Lira'dan başlar ve taaa on binlerce liraya kadar ulaşır. Bu açıdan sizin ne yapacağınız çok önemlidir. Bir teleskop almadan önce tavsiyem şudur: - Çıplak gözle gökyüzünü tanıyın. Bunun için kendinize bir yıl süre verin ve düzenli olarak karanlık bir yerden gökyüzünü, takımyıldızları izleyin. Eğer buna imkanınız yoksa Stellarium gibi bir gökyüzü programıyla gökyüzünü tanımaya çalışın. Ancak uygulama mutlaka gereklidir. - Gökbilim ile temel kavramları, gezegen, uydu, yıldız ve çeşitleri, gökadalar, bulutsular, süpernova vb. öğrenin. - Ülkemizde çeşitli zamanlarda değişik yerlerde düzenlenen gökbilim şenliklerine, gözlem zamanlarına katılın. Teleskoplarla gözlem yapın. - Bu kadar çalıştıktan sonra gökyüzü aşkınız hala geçmediyse, hatta arttıysa o zaman kimseye sormadan bir teleskop alabilirsiniz. Çünkü artık siz de bu konuda fikir sahibi olursunuz."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/galileonun-tozlu-verilerinden-yeni-sonuclar-cikti/", "text": "Dünya'nın soluk mavi nokta olarak görüldüğü Jüpiter'in çevresinde sekiz yıl geçiren NASA'nın Galileo aracının ilettiği verilerin incelenmesi süreci devam ediyor. 2003 yılında görevi biten zürafa büyüklüğündeki uydu Jüpiter'in manyetik alanından farklı olarak uydusu Ganymade'in de bir manyetik alanı olduğunu göstermişti. Aracın yolladığı veriler Güneş sistemine bakış açımızın değişmesine neden olmuştu. Şimdi, 20 yıl sonra tozlanan verilerle yeni bir çalışma yapıldı. NASA'nın Goddard Uçuş Merkezinden Gana Collinson: Şimdiye kadar el değmemiş verilere bakarak hikayenin eksik parçalarını toplamaya çalıştık. Böylece kimsenin bilmediği yeni bir keşfi gerçekleştirdik diyor. Yeni sonuçlar Jüpiter ile Ganymade arasında fırtınalar koptuğunu gösteriyor: Jüpiter'den dev uydusuna gelen plazma yağmuru ile uydunun manyetik alanı arasındaki savaş, buzlu yüzeydeki buzları patlatıyor. Araştırmacılar bunun Ganymade'in kutup ışıklarının neden bu denli parlak olduğunu gösteriyor. 1996'da Jüpiter'e ulaşan Galileo çok kısa süre içinde şaşırtıcı bir keşif yapmıştı: Ganymade'de manyetik alan vardı. Dünya gibi Güneş sistemindeki çoğu gezegenin manyetik alanı bulunurken herhangi bir uyduda manyetik alan olabileceği düşünülmemişti. Galileo, 1996 ile 2000 yılları arasında Ganymade'e altı yakın geçiş yaptı. Böylece elektrik yüklü gazın yoğunluğu, sıcaklığı ve yönü belirlendi. Dünya'daki manyetosferin pusulaların çalışmasına ve kutup ışımalarına neden olmak dışında- uzaydan gelen ışımayı engellemesi nedeniyle gezegenimizdeki yaşamın devamı için çok önemli olduğunu biliyoruz. Bazı bilim insanları manyetosferin yaşamın ilk geliştiği dönemlerde de etkin olduğunu düşünüyor. Dünya için bu denli önemli yere sahip manyetosferi ve süreçlerini anlamak hem Güneş sistemindeki diğer cisimlerdeki durumu hem de ötegezegenlerdeki atmosfer çalışmaları için önemlidir. Jüpiter'in çok daha büyük manyetosferi yanında Ganymade'in manyetosferini inceleme özellikli durumları öne çıkardığından önemlidir. Buradaki durum genellikle Güneş rüzgarından koruma görevi üstlenen diğer manyetosfer yapılarından farklıdır. Genel olarak manyetosferler güneş rüzgarının taşıdığı parçacıkların oluşturduğu basınçla şekillenir. Ancak Ganymade'de Jüpiter çevresinde nispeten yavaş hareket eden plazma uydunun manyetosferini, yörüngeyle aynı doğrultuda ve uydunun önünde uzun bir boynuzsu şekle dönüştürür. Galileo, Ganymade'in yakınındaki her geçişinde yüksek enerjili parçacıkların uyduya çarpmasını gözledi. Dev gezegenin manyetosferinin hızlandırdığı plazma parçacıkları sürekli olarak manyetik alanla karşılaşıp Ganymade'in kutbuna yönelirler. Yeni incelenen veriler bu sırada kutuplardaki buzlu yüzeyden dışarı doğru plazma yağmuru aktığını gösteriyor. Çalışma ekibinden Bill Paterson: Kutup bölgelerinden dışarı atılan bu parçacıklar Ganymade'in çok ince atmosferi hakkında bilgi verebilir. Bunun yanı sıra dev uydunun kutup ışımasının nasıl oluştuğunu da gösterebilir diyor. Ganymade de Dünya'daki gibi kuzey ve güney ışıkları oluşur. Dünya'dan farklı olarak buradaki ışımaların nedeni güneş rüzgarı değil Jüpiter'in çevresindeki plazmadır. Ganymade'deki ışımanın parlaklığın nedeni ise Jüpiter ile Ganymade arasında gerçekleşen kuvvetli plazma akışı olduğu düşünülüyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/ganymadede-de-okyanus-var/", "text": "Hubble Uzay Teleskopu Jüpiter'in en büyük uydusu Ganymade'in yüzeyinin altında tuzlu su okyanusu olduğunun kanıtlarını elde etti. Üstelik öyle böyle değil, Dünya'daki tüm su miktarından daha fazla. Dünya dışında bir yerde sıvı suyun olması yaşam arama çalışmalarında çok önemlidir. NASA'nın Genel Merkezi'nden John Grünsfeld: Hubble'ın elde ettiği verilerle ulaşılan bu keşif önemli bir dönüm noktasıdır. 25 yıldır Dünya çevresindeki yörüngesinde dolanan Hubble ile şimdiye kadar Güneş Sistemi'yle ilgili önemli keşiflere imza atıldı. Ganymade'in buzla kaplı kabuğunun altında derin bir okyanus olması, yaşam olma olasılığını arttırıyor diyor. Güneş Sistemi'nin en büyük uydusu olan Ganymade aynı zamanda manyetik alanı olan tek uydudur. Manyetik alan kuzey ve güney kutuplar üzerinde parlak ve sıcak gaz şeritleri yani kutup ışıkları oluşturur. Ganymade Jüpiter'e yakın olduğundan dev gezegenin manyetik alanı içindedir. Jüpiter'in manyetik alanındaki değişimler Ganymade'deki kutup ışıklarının ileri geri 'sallanmasına' neden olur. Kutup ışıklarının sallanmasını izleyen araştırmacılar, manyetik alanındaki değişimlerden Ganymade'in buzlu yüzeyinin altında sıvı okyanus olduğunu belirledi. Almanya'daki Köln Üniversitesi'nden Joachim Saur başkanlığındaki araştırma ekibi, uydunun iç yapısını araştırmak için Hubble'ı kullandı. Ne tip bir teleskop kullanmamız gerektiğini aramızda tam bir beyin fırtınası yaratarak tartıştık. Eğer uygun gözlem yapabilirsek manyetik alanın kutup ışıkları üzerindeki etkisini görebilirdik. Bir gezegenin içine hangi teleskopla bakabilirdiniz? Sonra... Aklıma bu fikir geldi: uydunun manyetik alanıyla ilgili bir şeyler öğrenebilirsek iç yapısı hakkında tahminde bulunabilirdik diyor Saur. Eğer bir tuzlu su okyanusu varsa, oluşturacağı ikinci manyetik alan Jüpiter'in manyetik alan etkisini yok edecektir. Bu da manyetik sürtünme adı verilen olguyla kutup ışıklarının sallanmasına neden olacaktır. Okyanus yoksa kutup ışıklarının sallanması 2 ile 6 derece arasındaki dar alanda olacak ve Jüpiter'in manyetik alanının etkisi güçlü olarak hissedilecekti. Dünya'daki okyanuslardan 10 kat daha derin olan yeraltı okyanusunun yaklaşık 100 kilometre kalınlığında olması gerektiği hesaplandı. Okyanus yüzeyin 150 kilometre altında olmalıydı. Bilim insanları Ganymade'in yüzeyinin altında sıvı okyanus olabileceğinden ilk kez 1970'lerde kuşkulandı. Bu kuşkuya dair ilk kanıtlar 2002 yılında NASA'nın Galileo aracının uydunun manyetik alan şiddetini ölçülmesiyle elde edildi. Galileo aracı 20 dakika aralıklarla manyetik alanın kısa, 'anlık' ölçümlerini üretti. Çok kısa olan bu gözlem süresi manyetik alan sallanmasının tespit edilebilmesi için yeterli olmadı. Yeni gözlemler morötesi ışık altında yapıldı. Bu da Dünya atmosferinin dışında bulunan bir teleskopla yapılabilirdi. 2 Yorumlar En çok ilgi gösterdiğim ve merakla beklediğim haberlerden bu tip haberler. Yalnız, bence bir gezegende veya başka bir oluşumda, bölgede hayat bulmanın herhangi bir kriteri yok. Hele ki su olması gibi basit bir kriterle ile, ancak ve ancak kendi yıldız sistemimiz olması vasıtasıyla bağ kurabiliriz. Hem başka gök cisimleri üzerinde sıvı veya buz halde su keşfetmekten yorulmadık mı? Kaldı ki, ben şuana kadar suyun doğada hangi koşullarda ve ne sıklıkla sentezlendiğini anlatan bir makale yada belgesele rastlamadım. Suyu bu denli önemli bir noktaya koyarken, suyun ne olduğunu bu kadar soruyor olmamız çok ilginç. Her şeyde olduğu gibi suyu bildiğimiz hayat için bu derece değerli ve kritik kılan nokta, yine ona olan ihtiyacımızla doğru orantılı. Eleştiriniz de haklısınız. Bu eleştiriyi gökbilimciler, astrobiyologlarda yapıyor: neden bildiğimiz gibi bir hayat sürsünler ki. Ancak bildiğimiz bir yaşam biçimini aramak daha kolay. Çünkü böylesi bir yaşamın temel unsurlarını biliyoruz. Bu unsurlardan en önemlisi de su. Bu nedenle uzayda bir yerde su, su buharı bulunduğunda gökbilimciler çok heyecanlanıyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/ganymadein-haritasi-tamamlandi/", "text": "400 yıl önce Galileo'nun keşfettiği Güneş Sistemi'nin en büyük uydusunun haritası elde edildi. Jüpiter'in Ganymade uydusuna yönelik çalışmayla uydunun buzlu yüzeyinin jeolojik haritasına ulaşıldı. Bunun için Gezgin ve Galileo uzay araçlarının verileri kullanıldı. Daha önce benzer haritalama çalışması uydumuz Ay ve Jüpiter'in Io ve Callisto için yapılmıştı. John Hopkins Uygulamalı Fizik Laboratuarı'ndan çalışma ekibinin lideri Wes Petterson: Ganymade yüzeyinin haritalama çalışması ile uydunun oluşumu ve evrimi gibi bilimsel sorular yanıtlanabilir diyor. Ganymade Ocak 1610 yılında keşfedilmesinden bu yana Dünya'daki teleskoplarla ve Jüpiter yakınına gönderilen uzay araçlarıyla da dikkatle izlenmiştir. Bu çalışmalar yüzeydeki iki farklı arazi tipini ortya koyuyor. Bunlardan biri buzlu yüzeylerdeki karanlık görülen yaşlı kraterleri betimlerken daha parlak olan kısımlar genç kraterleri ya da oluk ve sırtları gösteriyor. 5262 kilometre çapındaki Ganymade bu haliyle Merkür gezegeninden ve Pluto cüce gezegeninden daha büyüktür. Ayrıca Güneş Sistemi'nde manyetik alanı olduğu bilinen tek uydudur. Yüzeyin jeolojik haritası uydunun geçmişte geçirdiği aşamaları ve Güneş Sistemi'nin geçmişiyle ilgili ipuçları sunuyor. Norton Wheaton Koleji'nden Geoffrey Collins: Ganymade yüzeyindeki ayrıntılar uydunun diğer uydularla olan dinamik etkileşimini ve yüzeyine çarpan çeşitli büyüklükteki cisimlerin özellikleriyle ilgili rekor denebilecek kadar çok sayıda kanıt sunuyor diyor. Meraklısı için harita dosyası :"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/ganymedede-su-buhari-oldugu-kesfedildi/", "text": "Gökbilimciler Jüpiter'in Ganymede uydusunun atmosferinde su buharı çıkışları gerçekleştiğini belirledi. Uydunun buzlu yüzeyinden ayrılıp uzaya püsküren buhar Hubble teleskopunun arşiv verileriyle elde edildi. Jüpiter'in uydusu Ganymede, Güneş Sisteminin en büyük uydusu ve dokuzuncu büyük cismidir. Ganymede, Yeryüzü'ndeki tüm okyanuslardan daha fazla su barındırabilir; ancak çok soğuk bölgede bulunduğundan yüzeyindeki su tamamen donmuş haldedir. Buz yüzeyinin 160km altında ise sıvı okyanus olduğu düşünülüyor. Başka bir dünyada sıvı su olduğunun bulunması yaşanabilir gezegen arayışı için de oldukça önemlidir. Ve şimdi, ilk kez, buzlu uydu Ganymede'nin atmosferinde su buharı olduğu keşfedildi. Hubble uzay teleskopu Ganymede'nin ilk morötesi fotoğraflarını 1998'de çekti. Bu görüntüler gözlemlenen belirli emisyonlarda uydunun atmosferinde bir model oluşturdu. Buna göre Ganymede'nin kutuplarında Yer'deki gibi kutup ışığı bantları bulunmaktadır. Bu da uydunun bir manyetik alana sahip olması anlamına gelir. İlk morötesi veriler arasındaki farklılıklar oksijen gazının (O2) varlığı olarak yorumlandı. Morötesi verilerinde bir rengi diğerinden daha fazla etkileyen sinyali oksijen atomu sağlar. NASA'nın 2018'de başlattığı Juno görevi yardımıyla uydunun atmosferinde yeterince oksijen olmadığı fark edildi. Bu da 1998 yılında alınan verilerle yorumlanan tezin doğru olmadığı anlamına gelmekteydi. İyi de, sinyalin değişimini sağlayan unsur neydi? Açıklama yeni veriler eşliğinde geldi. Araştırma ekibi ellerindeki görüntülere bakarak kutup ışımalarının göreli dağılımını karşılaştırdı. Bu karşılaştırma sonucunda atmosferde subuharı olduğu belirlendi. Ganymede'nin yüzey sıcaklığı gün boyunca büyük ölçüde değişmekte ve ekvatora yakın bölgelerde öğle saatlerinde buzlu yüzey bir miktar su molekülünü serbest bırakacak kadar ısınmaktadır. Bu veri ESA'nın 2022'de fırlatacağı ve 2029'da Jüpiter'e varması planlanan JUICE'den beklentiyi arttırıyor. Uydu özellikle Jovian sistemindeki özellikle üç buz uydusunu inceleyecek. Bunlardan Ganymede özel bir ilgiye sahip olacak. Jovian sistemini çözümlemek ve kökenlerini ortaya çıkarmak, gaz devi gezegenlerin ve uydularının nasıl oluştuğunu ve büyüdüklerini anlamamızı sağlayacak. Buna ek olarak da Jüpiter benzeri ötegezegen sistemlerinde olası yaşam izlerinin de bulunmasına katkı sağlayacak."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/garip-davranisli-yildiz-gizli-karadeligi-ortaya-cikardi/", "text": "ESO'nun Şili'deki Çok Büyük teleskopu üzerinde bulunan MUSE aygıtını kullanan gökbilimciler NGC 3201 kümesinde garip davranışlar sergileyen bir yıldız keşfetti. Yıldızın Güneş'ten dört kat daha büyük kütleye sahip görünmeyen bir karadeliğin etrafında dolandığı ortaya çıktı bulunan karadelik iki bakımdan ilk olma özelliği taşıyor; birincisi bir küresel kümede bulunan yıldızsal kütleye sahip pasif bir karadelik olması, diğeri de kütleçekim etkisiyle doğrudan bulunabilmesidir. Küresel yıldız kümeleri çoğu gökadanın etrafında dolanan ve on binlerce yıldız içeren dev küresel yapılardır. Evrendeki en yaşlı yıldız sistemleri arasındadırlar ve gökada oluşumu ve evrimlerinin başlangıcına kadar uzanırlar. 150'den fazlasının Samanyolu'nda olduğu bilinmektedir. Güney gökküresi takımyıldızlarından Yelken'de bulunan bu kümelerden biri olan NGC 3201 şimdilerde ESO'nun Şili'deki Çok Büyük teleskopu üzerindeki MUSE aygıtı ile inceleniyor. Uluslararası bir gökbilimciler ekibi NGC 3201'de bulunan bir yıldızın garip davranışlarına şahit oldu her 167 günde bir tekrar eden bir düzende saatte yüzbinlerce kilometre ileriye ve geriye doğru sürüklenmektedir . Çalışmayı yürüten Benjamin Giesers yıldızın davranışından şüphelenmişti: Kütlesi Güneş'in dört katından fazla ve tam anlamıyla görünmez olan bir şeyin etrafında dolanıyordu bu sadece bir karadelik olabilirdi! Doğrudan kütleçekimi sayesinde gözlenerek bir küresel kümede bulunan ilk karadelik. Karadelikler ve küresel kümeler arasındaki ilişki önemli olmakla birlikte gizemlidir. Büyük kütleleri ve yaşları nedeniyle bu kümelerin çok sayıda yıldızsal-kütlede karadelik oluşturdukları düşünülmektedir içlerinde büyük kütleli yıldızlar şeklinde oluştuktan sonra, kümenin uzun süreli yaşamı boyunca patlayıp, üzerlerine çökerek oluşmaktadırlar . ESO'nun MUSE aygıtının eşsiz yeteneği sayesinde gökbilimciler aynı anda binlerce yıldızın hareketini ölçebiliyor. Yeni bulgu ile araştırma ekibi ilk kez bir küresel küme içinde pasif halde bulunan bir karadelik tespiti yapabildi şu anda olay ufkundan içe doğru herhangi bir madde akışının olmadığı ve bir gaz diski ile çevrili olmayan türden bir karadelik. Kütlesi ise güçlü çekim etkisine kapılan yıldızın hareketleri ile tahmin edilebildi . Gözlenen özelliklerine göre yıldızın kütlesi Güneş'in yaklaşık 0,8 katı iken gözlenemeyen gizemli eşininki yaklaşık 4,36 Güneş kütlesine sahip neredeyse tam bir karadeliğinki kadar . Küresel kümelerdeki son radyo ve X-ışın kaynaklarının tespitlerine ek olarak, 2016 yılında iki yıldızsal-kütleli karadelik birleşmesine dair kütleçekim-dalgası sinyallerinin tespit edilmesi, görece küçük karadeliklerin küresel kümelerde daha önce düşünüldüğünden daha yaygın olabileceklerine işaret editor. Gieser son olarak şunu söylüyor: Şimdiye kadar küresel kümelerdeki neredeyse tüm gökadaların kısa bir süre sonra yok oldukları ve buna benzer sistemlerin olmaması gerektiği bile düşünülüyordu! Ancak görünen o ki durum bu şekilde değil bulgularımız bir küresel küme içinde bulunan yıldızsal-kütledeki bir karadeliğin kütleçekim etkisiyle ilk kez keşfedilmesini sağladı. Bu sayede küresel kümelerin oluşumu ve karadelikler ile çift yıldız sistemlerin evrimleri hakkında daha fazla şey öğrenebiliyoruz bu da kütleçekim dalga kaynaklarının anlaşılması konusunda hayati önem taşıyor. Notlar Bulunan yıldız ana-kol üzerindeki yaşamının sonlarındadır. Hidrojen sayesinde ürettiği enerjiyi tüketerek bir kırmızı dev yıldız olma yolunda ilerlemektedir. Samanyolu etrafında bulunan 25 küresel kümeyi içeren geniş bir tarama ESO'nun MUSE aygıtı ile MUSE konsorsiyumunun desteği sayesinde yürütülmektedir. Bu sayede her kümedeki 600 ila 27.000 yıldızın tayfları gökbilimciler tarafından incelenebilecektir. Çalışma yıldızların tekil olarak dikey hızlarının analizlerini de içermektedir bu hız değeri gözlemcinin görüş doğrultusunda Yeryüzüne doğru ya da ters yöndeki hareket ölçümünü sağlamaktadır. Dikey hız ölçümleri sayesinde yıldızların yörüngeleri tespit edilerek, varsa etrafında dolandıkları büyük kütleli bir nesnenin de özellikeri ortaya çıkarılabilmektedir. Küresel kümelerde sürekli yıldız oluşumu durakladığında, yıldızsal-kütledeki karadelikler burada var olan en büyük kütleli nesneler haline gelmektedir. Genelde küresel kümelerdeki karadeliklerin kütlesi çevredeki yıldızlara göre yaklaşık dört kat daha fazladır. Son teorilere göre karadelik küme içerisinde yoğun bir merkezi bölge oluşturmakta, sonrasında ise küme maddesinden ayrışmaktadır. Kümenin merkezindeki hareketlenmelerin çoğu karadeliği dışarıya attığı ve milyarlarca yıl sonra sadece birkaçına ev sahipliği yaptığı düşünülmekteydi. Yıldızsal-kütleli karadelikler büyük kütleli yıldızlar ölünce oluşur, kendi kütleçekimleri altında çökerek güçlü hipernovalar şeklinde patlarlar. Geride kalan karadelik önceki yıldızın kütlesi civarındadır, yani birkaç ila onlarca Güneş kütlesinde. Hiçbir ışık karadeliğin çekim etkisinden kaçamayacağı için, tespitleri için ilk yöntem çevrelerindeki sıcak maddeden yayılan radyo ya da X-ışın salınımlarıdır. Ancak bir karadelik sıcak madde ile temas etmiyorsa, içine madde akımı yoksa ya da ışınım yapmıyorsa, bu durumda karadelik durağan ve görünmezdir, bu nedenle başka bir tespit yöntemi gereklidir. Bu çift sistemdeki ışıma yapmayan nesne doğrudan gözlenemediği için, ne olabileceğine dair alternatif ancak daha az ikna edici açıklamalar da olabilir. Belki bir üçlü yıldız sisteminde sıkıca bağlı iki nötron yıldızı ve etrafında dolandığı gözlenen bir yıldız olabilir. Bu senaryodaki çift yıldızların Güneş'in en az iki katı kadar kütleye sahip olmaları gerekir ki, bu daha önce gözlenmiş değildir. ESO/Türkiye"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/gaz-devini-bekleyen-aci-son/", "text": "Almanya'daki Heidelberg Üniversitesi'nden iki araştırma grubu birbirinden bağımsız olarak özel bir gezegen keşfetti. Kepler-432b adlı ötegezegen bilinen en yoğun ve kütleli gezegenler arasına girdi. Gezegen altı Jüpiter kütlesindedir. Ama onu özel kılan sebep sadece bu değil. Gezegeni acı bir son bekliyor. Yıldızına bir yaklaşıp bir uzaklaşan gezegen 200 milyon içinde 'kırmızı deve' düşecek. Dr. Davide Gandolfi: Dev yıldızların çevresindeki gezegenler genelde büyük ve çembersel yörüngeye sahiptir. Son derece küçük yörüngesiyle Kepler-432b sınıfındaki gezegenler arasında özel bir yere oturuyor. Adeta başına buyruk davranıyor diyor. Kepler-432b'nin çevresinde dolandığı kırmızı dev yıldız ise çekirdeğindeki nükleer yakıtını bitirdiğinden gittikçe genişliyor. Dört Güneş yarıçapındaki yıldız gelecekte çok daha geniş alana yayılacak. Bu tür yıldızların rengi kırmızı olduğundan gökbilimcilerce 'kırmızı dev' olarak adlandırılırlar. 52 günlük yörünge dönemine sahip gezegen, bir yılı süresince sıcaklığı anormal değişim gösteriyor. Dr. Sabine Reffert: Yıldızından çok uzaklardaki noktada yani kış mevsimindeyken sıcaklığı 500 Celcius derece olurken, yıldıza en yakın olduğu yaz mevsiminde sıcaklığı 1000 Celcius derece artabiliyor diyor. Kepler-432b, NASA'nın Kepler Uzay Teleskopu ile geçiş yöntemi yardımıyla keşfedilmiştir. Geçiş yönteminde gezegen, yıldızının bize göre önünden geçerken yıldızın parlaklığındaki azalmayla tespit edilir. Araştırmacılar ötegezegeni incelemek için İspanya'daki Calar Alto Gözlemevi'nin 2,2 metrelik teleskopunu ve La Palma'daki Nordic Optik Teleskopunu kullandılar. Mauricio Ortiz ise: Kepler-432b'nin günleri sayılı. 200 milyon yıl içerisinde genişleyen yıldızı tarafından yutulacak. Astronomik açıdan bu süre oldukça kısadır diyor. Meraklısına, Bilimsel Yayınlar: M. Ortiz, D. Gandolfi, S. Reffert, A. Quirrenbach, H.J. Deeg, R. Karjalainen, P. Montanes-Rodriguez, D. Nespral, G. Nowak, Y. Osorio and E. Palle: Kepler-432 b: a massive warm Jupiter in a 52 day eccentric orbit transiting a giant star, Astronomy & Astrophysics 573 (January 2015), doi: 10.10aaa51/0004-6361/201425146. Ciceri, J. Lillo-Box, J. Southworth, L. Mancini, T. Henning, D. Barrado: Kepler-432 b: a massive planet in a highly eccentric orbit transiting a red giant, Astronomy & Astrophysics 573 (January 2015), doi: 10.1051/0004-6361/201425145."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/gaz-kumeleri-kuyruklu-yildizlarin-eseri-mi/", "text": "ALMA Beta Pictoris'in etrafındaki enkaz diski içerisinde gizemli gaz kümeleri buldu Şili'nin kuzeyindeki Atacama Büyük Milimetre/milimetre-altı Dizgesi'ni kullanan gökbilimciler, Beta Pictoris adlı yıldızın etrafındaki toz diski içerisinde karbon monoksit içerikli beklenmedik bir gaz kümelenmesi keşfettiklerini duyurdu. Bu türden gazlar yıldız ışığı ile çabucak yok edildikleri için, gelişme sürpriz olarak nitelendirildi. Bir şey muhtemelen kuyruklu-yıldızlar gibi, buzlu nesneler arasında meydana gelen sık çarpışmalar gazın sürekli tazelenmesini sağlamış olmalı. Yeni sonuçlar bugün Science dergisinde yer alacak. Güney gökküresinde çıplak gözle kolayca seçilebilen yakın bir yıldız olan Beta Pictoris'e hali hazırda genç bir gezegen sistemi modeli olarak bakılıyor. Beta Pictoris'in kendisinden 1.2 milyar kilometre ötede bulunan bir gezegene ev sahipliği yaptığı biliniyor, ayrıca geniş bir toz diski ile çevrelendiği bulunan ilk yıldızlardan biridir . ALMA ile yapılan yeni gözlemler disk içerisine karbon monoksit gazının nüfuz ettiğini gösteriyor. Paradoksal bir şekilde Yeryüzünde insanlar için zararlı olan, karbon monoksitin varlığı, Beta Pictoris gezegen sisteminin eninde sonunda yaşam için elverişli bir ortama dönüşeceğinin işareti olabilir. Gezegenlerine kuyruklu-yıldızlarca gerçekleştirilen çarpmalar, yaşamı sağlayan suyu sağlıyor gibi görünüyor . Ancak karbon monoksit yıldız ışığınca kolay ve hızlıca edilmektedir gözlendiği Beta Pictoris diskinde sadece 100 yıl kadar kalabilir. 20-milyon yıllık Beta Pictoris diskinde bu gaza rastlamak oldukça şaşırtıcıdır. Peki nereden geldiler, ve neden hala oradalar? Beta Pictoris'i olağandışı bir zamanda gözlemediysek, karbon moboksit sürekli tazeleniyor olmalı, diyor, bugün Science dergisinde yer alan araştırma makalesinin baş yazarı, Şili Santiyago'daki Ortak ALMA Ofisi'nden ESO gökbilimcisi Bill Dent. Genç bir güneş sistemindeki en yaygın karbon monoksit kaynağı kuyruklu-yıldızlardan gezegen-boyutundaki nesnelere kadar değişen buzlu nesneler arasındaki çarpışmalardır. Ancak yıkım oranları oldukça yüksek olmalı: Gözlediğimiz miktarda karbon monoksitin ortaya çıkması için, çarpışma oranları gerçekten ürkütücü miktarda olmalı her beş dakikada bir büyük bit kuyruklu-yıldız çarpması, diye açıklıyor makalenin eş yazarı, ABD, NASA Greenbelt Goddard Araştırma Merkezi'nden gökbilimci Aki Roberge. Ancak ALMA gözlemlerindeki tek şaşırtıcı şey karbon monoksitin keşfedilmesi değil, ALMA'nın eşsiz yeteneği sayesinde aynı anda hem konumu hem de hızı ölçülebilen gazın disk içerisindeki yeri de görüntülenebildi: gaz tek bir yoğun kümede yoğunlaşmıştı. Bu kümelenme yıldızdan 13 milyar kilometre uzaklıkta yer alıyor, Neptün-Güneş arasındaki mesafenin yaklaşık üç katı. Gazın yıldızdan neden bu kadar uzakta yer aldığı ise halen gizemini koruyor. Bu kümelenme genç gezegen sisteminin dış kısımlarında neler olduğuna dair önemli ipuçları içeriyor, diyor makalenin eş-yazarlarından Mark Wyatt, Cambridge Üniversitesi, İngiltere. Böyle bir kümenin iki şekilde oluşabileceğini şu şekilde açıklıyor: Ya henüz görülmeyen Satürn büyüklüğünde bir gezegen kuyruklu-yıldız çarpışmalarını küçük bir alana hapsediyor, ya da gördüğümüz kalıntılar Mars-kütlesinde iki buzlu gezegenin yok edici çarpışmasından geriye kalan kalıntılar. Bu olasılıkların her biri gökbilimcilere Beta Pictoris etrafında keşfedilmeyi bekleyen gezegenlerin olabileceğine dair ipuçları sunuyor. Karbon monoksit sadece başlangıç bu buzlu nesnelerden başka çok daha karmaşık öncül-organik moleküller ortaya çıkmış olabilir, diye ekliyor Roberge. Bu şaşırtıcı sisteme ışık tutması beklenen gözlemlere ALMA ile devam edilmesi planlanıyor, böylece Güneş Sistemi oluşurken hangi şartların ortaya çıktığı anlaşılabilecek. Notlar Çoğu yıldız benzer toz bulutları ile çevrilidir ve bunlar enkaz diski olarak bilinirler. Bunlar yıldızların etrafındaki kayaların sürekli meydana gelen çarpışmaları ile oluşan kalıntılardır, aynı Yerçekimi filminde uzay istasyonunu bir enkaz yığını haline getirerek, parçalayan çarpışmalara benzer şekilde . Beta Pictoris'in daha önceki gözlemlerine ait basın bildileri şunlardır: Haber ve eso0842. Kuyruklu-yıldızlar karbon monoksit, karbon dioksit, amonyak ve metan buzları içerirler, ancak içeriklerinin çoğu toz ve su buzu karışımıdır. ESO-Türkiye"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/gec-kalmis-bir-anne-adayi/", "text": "ESA'nın Herschel Uzay Gözlemevi bir yıldızı saran toz ve gaz diskinin çok büyük kütleye sahip olduğunu belirledi. Buna göre disk önümüzdeki birkaç milyon yıl içinde 50 tane Jüpiter oluşturacak kadar kütleli. Ön-gezegen diskleri yeni gezegenleri oluşturacak tüm hammaddeyi içerir. Bunlar son derece şeffaf ve ancak görülemeyen soğuk hidrojen moleküllerinden oluşur. Bu tür diskin kütlesi genellikle gaz ve toz karışımının emdiği ışık miktarı tahmin edilerek hesaplanır. Geçmişte bu tür hidrojen molekülü disklerinin kütle ölçümleri önemli belirsizliklere neden olmuştur. Ancak Herschel'i kullanan gökbilimciler ağır hidrojen moleküllerini esas alarak diskin kütlesini doğru bir şekilde hesaplamanın bir yolunu buldu. Güneş çevresindeki bölgede yer alan 'normal' ve 'ağır' hidrojen molekülü miktarı bilindiğinden bunu genelleme yapmak doğruya on kat daha fazla yaklaşmak demektir. Bu tekniği kullanarak Suyılanı takımyıldızındaki 176 ışık yılı uzaklıkta yer alan TW Hydrae adlı genç bir yıldızın çevresini saran diskin kütlesi ölçüldü. Michigan Üniversitesi'nden Prof. Edwin Bergin: Sadece 10 milyon yıl yaşındaki bu yıldızın çevresinde çok fazla gaz olmasını beklemiyorduk diyor ve ekliyor: Bu yıldız bir güneş sistemi benzerini yapmak için gerekli gerekli maddeye sahip. Jüpiter ya da daha büyük kütleli birçok gezegen oluşturacak kadar. Bir yıldız genellikle doğumundan sonraki birkaç milyon yıl içinde çevresini saran toz ve gaz diskini rüzgarıyla iterek süpürür, ancak TW Hydrae'nın çevresinde görülen devasa disk sıradışıdır. Anlaşılan TW Hydrae'nin gezegenleri doğmak için acele etmemiş. Disk hayatın mümkün olabileceği gezegenleri ortaya çıkarabilir. Bu nedenle içeriğinin öğrenilmesi önemlidir diyor Prof. Bergin. Gerçekten de daha önceki bir Herschel keşfinde bilimciler TW Hydrae çevresindeki toz diskinde Dünya'daki okyanusların içerdiğinin bin katından fazla su molekülü olduğunu belirlemişti. Sistemdeki suyun varlığı diskin kütlesinin hafif ancak oldukça hacimli olduğu anlamına gelir. Değişik yaş gruplarındaki yıldızların toz ve gaz disklerinin kütlelerinin yeniden ele alınması, gezegen oluşumuyla ilgili daha ayrıntılı bilgi verecektir. Almanya Max Planck Enstitüsü'nden Prof. Thomas Henning: Değişik yaş gruplarının incelenmesi gezegen oluşumuyla daha doğru bilgi verebilir diyor ve ekliyor: İnsanların hangi yaş aralıklarında çocuk sahibi olabileceğinin bilinmesi gibi TW Hydrae ve diğer yıldızların kendilerine özgü gezegenleri ne zaman oluşturabileceklerini hesaplayabiliyoruz. ESA'nın Herschel projesi bilim ekibinden Göran Pilbratt: Üstün teknolojisiyle ağır hidrojen molekülünü algılayan Herschel, diskin kütlesini ölçebildi diyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/geceleyin-gokkuresi-2010/", "text": "Geceleyin Gökküresi etkinliği başladı. Yapmanız gereken 4 Nisan tarihine kadar gökyüzündeki Aslan takımyıldızının gördüğünüz şeklini bildirmek. Etkinlik sonuçları gökyüzündeki ışık kirliliği başta olmak üzere çeşitli çalışmalarda kullanılıyor. Bunun için gece 21:00 dolayları gözlem için iyi bir zaman olabilir. Peki nasıl yapılacak? Önce gökyüzünde Aslan takımyıldızını bulmakla işe başlayacağız. Aslan takımyıldızı saat 21:00 gibi Güneydoğu yönünde bulunacak. Takımyıldızın yakınında parlak Procyon yıldızı yer alıyor. Aslan Takımyıldızında ise Regulus en parlak yıldız olarak öne çıkıyor. Takımyıldızı bulduktan sonra gözleriniz de karanlığa iyice alıştığında (ki bunun için 5 dakika beklemek yeterli olur) bu bölgeyi nasıl gördüğünüzü belirleyin. Ardından; Global Night web sayfasında 'Report' kısmına tıklayın. Bu kısımda yapacaklarımız kısaca şu şekilde: - Gözlem tarihini ve saatini kısımlarına ekleyin. Bu kısımlar aslında site tarafından bilgisayarınızın tarih ve saati alınarak otomatik yazılacaktır. Ancak kontrol etmekte de fayda olabilir. - Bu kısımdaki haritayı kullanarak konumunuzu gösterin. - Gözlem yaptığınız sıradaki gökyüzündeki yıldızların durumuyla ilgili bu kısımda size 8 çizim verilmiş. Hangisi uygunsa onu seçin. - Havanın ne kadarının açık ya da kapalı olduğunu bu bölümde işaretleyin. - Bu kısım SQM cihazı olanlar içindir. Geçebilirsiniz. - Yazdığınız değerleri gözden geçirip Submit Data'yı tıklayın. Raporunuz gönderildi. 1 Yorum Bu etkinliklere katılmak tüm gökyüzü gözlemcileri ve astronomlar açısından ciddi bir katkı olacaktır kanaatindeyim.Çünkü plansız şehirleşmeler maalesef ışık kirliliğini de beraberinde getiriyor.Yapacağımız bu etkinlik sonucunda bulunduğumuz bölgenin ışık açısından ne kadar kirlendiğini gösterecek ve üst makamlara sunulmak üzere ciddi bir veri taşıyacak. Bol Yıldızlı Geceler"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/gecmise-yolculuk-yaparak-kalinti-incelenmesi/", "text": "Hubble teleskopu kullanan gökbilimciler bir süpernova kalıntısının oluşumunu anlamak için süreci geriye işletmeye çalıştılar. Uzun zaman önce patlayan yıldız yaklaşık 200,000 ışık yılı uzaktaki Samanyolu'nun uydu gökadası Küçük Macellan Bulutunda bulunuyor. Ölen yıldız geriye 1E 0102.2-7219 adıyla bilinen genişleyen bir gaz cesedi bıraktı. Bu süpernova kalıntısındaki gaz halindeki düğümler farklı hızlarda ve yönlerde hareket ettiğinden, görüntüdeki mavi renkli kısımlar Yer'e doğru, kırmızı olanlar uzaklaşan kısımlardır. Yeni Hubble görüntüsüne göre gaz şeritleri patlama merkezinden saatte 3.2 milyon kilometre hızla uzaklaşıyor. Bu hızla Ay'a 15 dakikada gidip dönebilirsiniz! Araştırmacılar süpernova kalıntısının görünür ışıktaki görüntülerini elde etmek için Hubble verilerini kullandı. Böylece süpernova patlamasının yaşını ve merkezini doğru tespit etmek için bu verileri analiz ettiler. Yeni tahminlere göre patlamadan gelen ışık Yer'e 1700 yıl önce, Roma İmparatorluğunun çöküşü sırasında ulaştı. Bu süpernova Dünya'da sadece Güney yarımkürede görülebilirdi. Ne yazık ki bu devasa olay hakkında bilinen bir kayıt yok. 2000 ya da 1000 yıl önce patlamanın gerçekleştiğini ifade eden önceki çalışmalara göre yeni yapılan analiz daha sağlam temellere oturmakta. Patlamanın ne zaman gerçekleştiğini tam olarak belirlemek amacıyla süpernova patlamasıyla ortaya çıkan kurbağa yavrusunu andıran oksijen açısından zengin püskürme yığınları incelendi. İyonlaşmış oksijen görünür ışıkta mükemmel şekilde parladığından izlenmesi kolaydır. Araştırmacılar en hızlı hareket eden 22 püskürme yığını ve düğümünü tanımlamak için Hubble'ın güçlü çözünürlüğünü kullanarak, bu bölgelerin yıldızlararası ortamdaki malzemeden geçerken ne denli yavaşlayacağını hesapladılar. Daha sonra püskürme merkezini bulmak için düğümlerin hareketlerini geriye sararak izlediler ve patlama bölgesini belirlediler. Hubble ayrıca patlama sonucu yerinden fırlayan şüpheli nötron yıldızının hızını da ölçtüler. Araştırmacıların tahminlerine göre nötron yıldızının mevcut konumuna gelebilmesi için saatte 3 milyon kilometreden daha hızlı hareket etmesi gerektiği sonucuna ulaştılar. Şüpheli nötron yıldızı NASA'nın Chandra X-Işını gözlemevi ve Şili'de bulunan Avrupa Güney Gözlemevinin Çok Büyük teleskopu ile yapılan gözlemlerle tespit edildi."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/gecmisi-kazmak/", "text": "Gökbilimciler evrenin erken yıllarında ortaya çıkmış cisimlerin uzaklıklarının doğru olarak hesaplayabilmek için NASA/ESA Hubble Uzay Teleskopu'nu kullandılar. Uzaklıkları nedeniyle çok sönük görülen gökadaların uzaklığını belirleyebilmek için dev gökada kümelerinin çevresindeki uzay-zaman haritasından yararlanılıyor. Gökbilimciler sık sık çekimsel mercekleme adı verilen gökada kümelerinin büyütme gücü yardımıyla uzak gökadaları görmeye çalışır . Erken evren döneminde oluşmuş cisimlerin uzaklık ölçümlerinde hata yapılabilir . Şimdi gökbilimciler bu ölçümleri daha doğru yapabilmek için tüm mühendislik tekniklerini kullanarak yeni bir yöntem geliştirildi. Takma adı Pandora'nın kümesi olan Abell 2744 adlı mamut gökada kümesi yardımıyla başka bir cismin yaklaşık 10 kat daha parlak olmasını sağladı. Mercekleme yöntemiyle aynı gökadanın üç büyütülmüş görüntüsünü elde ettiler. Kaliforniya Teknoloji Enstitüsü'nden Adi Zitrin: Hubble ile yakın kızılötesi ve görünür ışık altında alınan görüntüler yardımıyla gökadanın çoklu kütleçekimsel mercekli görüntülerini elde etmeyi başardık. Başlangıçta uzaklıkları bilmiyorduk diyor. Ekip uzak gökadanın rengini analiz ederek uzaklığı kestirmeye çalışıyor. Evrenin genişlemesinden dolayı gökadadan yayılan ışığın tayfı kırmızıya doğru kayar. Bu kayma miktarı ölçülerek uzaklık hesabı yapılabilir. Ekip cismin kırmızıya kayma değerini 10 gibi rekor sayılacak bir değerde ölçtü. Bu ise cisimden yayılan ışığın bize 13 milyar yılda geldiğini gösterdi. Buna rağmen bu kadar uzaktaki cismin çok soluk görülmesi beraberinde ölçüm hatasının yüksek olmasına neden olabilir. Uzaklık hesabından emin olmak isteyen ekip Hubble ile elde edilen çoklu görüntülere başvurdu. Hubble görüntülerindeki gökadaların üç büyütülmüş görüntüsünde açısal uzaklıklar ölçüldü. Gökbilimciler böylece soluk gökadanın uzaklık tahmininde gerçekleşebilecek merceksi etkiyi bozan özellikleri ortaya çıkardılar. Küme tarafından merceklenen daha yakındaki gökadaların açısal uzaklıklarını karşılaştırarak uzak cisimleri ayırdılar. Ekip üyesi Tom Broadhusrt: Bu göreli olarak optik bir güç gösterisidir. Bu uzaklıkları anlayabilmek için merceklerin her yönünü kullanabiliyoruz ki aslında büyük bir başarıdır. Yöntem bir kameranın merceğiyle odağı arasındaki ilişkiden uzaklığın hesabına benzer diyor. Çalışma sonucunda ulaştığımız sonuç kırmızıya kayma miktarının 10'un altında olduğunu gösterdi. Bulduğumuz değer % 95 değerinde güvenilirdir. Mercekleme yöntemine göre daha yakındaki cisim daha kırmızı görünmektedir diyor Zitrin. Küçük bir damla gibi görünen gökadanın evreni, 13,8 milyar yıl yaşındaki şimdiki evrenin % 3'ü yani 500 milyon yıl yaşında görünüyor. Erken evrende oluştuğu görülen on kadar gökada arasında bu gökada daha sönük olduğundan diğerlerine göre daha uzaktadır. Bu cisim Büyük Patlama'dan 500 milyon yıl sonra bol miktarda oluşmuş küçük ve sönük gökadaların eşsiz bir örneğidir. Gözlem sırasında çok sayıda soluk gökada olduğunu gördük ki, bu cisimlerin aranmasına devam edilmelidir. Zaman içerinde bu gökadalar gelişmiştir diyor Zitrin. Analize göre gökada 850 ışık yılı genişliğinde ve 40 milyon Güneş kütlesinde olup, 100.000 ışık yılından daha fazla uzunluktaki gökadamıza göre oldukça küçüktür. Ayrıca gökadanın her üç yılda bir yıldız oluşturduğu da belirlendi . Samanyolu'nun üretim hızının üçte biri hızda yıldız üretmesine karşılık gökadanın boyutu göz önüne alınırsa hızla büyüyen ve çok yıldız üreten olduğu söylenebilir. Bu gibi gökadalar muhtemelen küçük yıldız kümelerden oluşmaktadır ancak altyapılarıyla ilgili bir bilgiye sahip değiliz. Mercekleme yönetemiyle elde edilen görüntülerde parlak bir yığın şeklinde görülürler. Küçük olmalarının bir nedeni de bu olabilir diyor Zitrin. Gökbilimciler arasında Büyük Patlama'dan sonra erken gökadaların evrendeki soğuyan hidrojeni ısıtıp ısıtmadığı tartışma konusu olmuştur. Yeniden iyonlaşma adı verilen bu süreçte hidrojenin ısınmasıyla oluşan ışıma evreni şeffaf hale getirmiştir . Gökadaların morötesi ışık yardımıyla evreni iyonize ettiğini düşünüyoruz. Ancak bunu kanıtlayacak yeterli sayıda gökada ve ışığı göremiyoruz. Bunun için sönük ve uzak gökadalara bakmak gerekiyor. Frontier Fields çalışması eksik bilginin tamamlanmasını sağlayacaktır diyor Zittin . Notlar Gökada kümelerinin kütle çekimi uzaktan gelen ışığın yolunu değiştirmesine ve ışık kaynağının daha büyük görünmesine yol açar. Bu olay kütle çekimsel mercek ya da kısaca mercekleme yöntemi olarak bilinir. Gökbilimciler spektroskopi ile bir cismin uzaklığını hesaplar. Uzaktaki gökadadan gelen ışık evrenin genişlemesi nedeniyle uzar ve bu kırmızıya kayma olarak bilinir. Kütle çekimsel gökadalara rağmen uzakta çok soluk görülen cisimlerin görülmesi ve uzaklıklarının hesaplanması zordur. Gökbilimciler bunun için daha hassas ölçümlere başvurmak zorunda kalırlar. Bu yöntemlerinden biri de cisimlerin görülen renklerine bakmaktır. Gökadanın ürettiği yıldız sayısı her üç yılda birden fazla ya da az olabilir. Bu rakam aslında Güneş kütlesine göre üretilen yıldız kütlesini gösterir. Yeniden iyonlaşmanın Büyük Patlama'dan 200 milyon yıl ile bir milyar yıl sonrasında meydana geldiği düşünülüyor. Bu gökada Frontier Fields programı çerçevesinde Hubble, NASA'nın Spitzer ve Chandra X-Işını Gözlemevi ile üç yıllık bir çalışma sonucunda tespit edildi."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/gecmisin-anahtari-ultra-yogun-gokadalarda/", "text": "Gökbilimciler Hubble Uzay Teleskopu, Spitzer ve Herschel kızıötesi uzay teleskopları ile yer-merkezli teleskop verilerini birleştirerek yıldız oluşumlarını sağlayan ilk patlamalara sahne olan evrenin en büyük gökadalarının tarihini görmeyi sağladı. Burada yüksek yıldız yoğunluklu gökada çekirdeği ve dev eliptik aşamasına kadar ulaşan tarihsel geçmiş gözler önüne serildi. On yıl süren çalışmayla evren sadece 3 milyar yıl yaşındayken yani 13,8 milyar yıl yaşındaki günümüz evreni, bugüne göre henüz dörtte biri yaşındayken ortaya çıkan eliptik şekilli yoğun gökadalardaki yıldız oluşumu bilmecesini çözme hedefi alındı. Bu yoğunlaşmış eliptikler artık kesinleşen bilgiye göre çok hızlı yıldız oluşturacak kadar gaz barındırıyordu ve ilerleyen zamanda bundan dolayı yıldızlarla dolup taşan gökadalar haline gelmişlerdir. Zamanla bu gökadalar başkalarıyla birleşerek büyüyüp dev eliptik gökadalara dönüştüler ve ardından yavaş yavaş yıldız oluşumları azaldı. Niels Bohr Enstitüsü Karanlık Kozmoloji Merkezi'nden Sune Toft: Bu çalışmada farklı örnekler ilk kez bir araya getirildi. Hubble'ın yüksek kalitedeki kızılötesi görüntüleriyle ultra-yoğun, kızarmış gökadaların tayfsal örnekleri alındı diyor. Bu yoğun gökadalar nasıl oluştu, ne zaman birleştiler gibi sorulara yanıt arıyoruz. Büyük patlamadan 3 milyar yıl sonrasını gördüğümüz için bu en büyük gökadaların oluşumu ve günümüz dev eliptik yapılara nasıl büründüğüyle ilgili sır perdesinin çözümü eksik kalıyor. Uzun yıllardır çözülememiş bu sorunun temelinde ise en büyük gökadaların yarısının artık yıldız oluşumlarını tamamlamış olmaları yatıyor. Toft'a göre daha da şaşırtıcı olan yanmış gökadaların günümüz evreninde görülen benzer özellikteki eliptik gökadalara göre son derece yoğun olmasıdır. Bugün gördüğümüz gökadaların oluşumu için erken dönemdeki gökadaların bugünkülere göre 10 ile 100 kat daha fazla yıldızla dolu olması gerekir. Bu da günümüz küresel yıldız kümelerinin yoğunluklarıyla karşılaştırılabilir kadar yoğun gökadalar demektir diyor Toft. Belli bir evrim sırasının yoğun gökadalar içinde gerçekleştiği düşünülüyor. Toft'a göre Samanyolu içerisinde toz diskler içerisinde gizlenmiş binlerce kat dada hızlı bir şekilde oluşum geçiren yıldızların atalarını batındıran eski gökada kalıntıları bulunuyor. Gazca zengin iki gökada çarpıştığında buradaki gökadalar kendilerini yıldız patlamaları ile gösterir. Optik dalga boylarında neredeyse görülmez durumda olan tozlu disklerde saklanan bu gökadalar ilk kez Hawaii James Maxwell Teleskopu üzerindeki SCUBA kamerasıyla yaklaşık iki yıl önce tespit edildi. Toft ve ekibi bir araya getirdikleri Hubble'ın COSMOS programının zengin verileri eşliğinde iki örnek gökada kümesini ele aldı. Daha sona Hawaii'deki Subaru Teleskopu ve NASA'nın Spitzer Teleskopu verilerini de çalışmaya eklediler. Böylece bu gökadaların erken evrenin çok genç olduğu 1 ile 2 milyar yıl yaşındayken yoğun yıldız patlamalarına sahne oldukları sonucuna ulaştılar. Ekip daha sonra en uzak gökada küme verilerine ulaşabilmek için Hubble'ın zengin COSMOS verilerini, Spitzer ve Herschel Teleskopları ile yer-merkezli Subaru, James Clerk Maxwell ve milimetre-altı Dizisi verilerine başvurdular. Bu çoklu-tayfsal bilgilerle milimetre-altından optik kadar uzanan çeşitli dalga boylarında yıldız kütleleri, yıldız oluşum oranları, toz içeriği ve erken evrendeki toz izleri ile gökadaların uzaklığı bilgisine ulaştılar. Tüm bu bilgiler yaşlı gökadaların şiddetli geçmişlerinde yıldızlarla dolup taşan yoğun gökadalar olduklarını gösterdi. Ekip ayrıca bu yoğun yıldız oluşum yağmurunun yaklaşık 40 milyon yıl sürdüğünü de hesapladı."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/gecmiste-evrensel-isinma-yasanmis/", "text": "Evren 11 milyar yıl önce Dünya'nın yaşamaya başladığı küresel ısınmanın benzerini yaşadı. Sonuçta obur karadeliklerin şiddetli patlamalar ile yaydığı ışınımlar 500 milyon yıl boyunca bazı cüce gökadaların büyümesine engel oldu. Bu bilgiye Hubble Uzay Teleskopu'nun yeni teknoloji ürünleri yardımıyla ulaşıldı. Süreç 11,7 ile 11,3 milyar yıl öncesini kapsıyor. Kozmik Kaynaklı Tayölçer ile bu zamanda ilkel hidrojen atomlarının iyonlaşarak elektronlarını yitirdiği ve ısınan gazınbazı küçükl gökadalarda yıldız oluşumuna izin vermediği belirlendi. Kü.ük kütleli gökadalar gazı kütleçekimleri etkisi altına alamayınca, gaz uzay boşluğuna dağıldı. Colorado Üniversitesi'nden Michael Shullu ve ekibi bir kuasardan yayılan morötesi ışınımda helyuma ait tayf soğurma çizgilerine rastladı. Kuasarın parlaklığı tıpkı sis içinde parlayan bir aracın farı gibi önündeki bulutu aydınlatır. Erken evrende gökadalar arasında dağılmış olan gaz bu sayede aydınlanmış olur. 13 milyar yıl önce evrene dağılan büyük enerji ile oluşan büyük yıldızlar arasındaki soğuk ortamda hidrojeni iyonize edip ilk sıcak hava dalgasını oluşturdu. Hidrojen çekirdeği büyük patlamanın ardından iyonize oldu ki bu döneme iyonlama ya da yeniden iyonlaşma denir. Ancak Hubble ile ilkel helyumun yeniden iyonlaşması için morötesi ışınım kaynakları ile üretilen gerekli enerjinin büyük patlamadan sonra 2 milyar yıl alacağını belirlendi. Bu ışınım yıldızlardan gelmedi ancak kaynağını bir kısmından kuasarlar sorumlu. Aslında helyumun yeniden iyonlaştığı dönem kuasarların bol olduğu dönemdir. Evren o zamanlar oldukça hareketli, 'deli' bir dönemini yaşıyordu. Gökadalar sık sık çarpışıyor ve gökadaların merkezleri çevrelerindeki gazı yutan süper kütleli karadelikler barındırıyordu. Karadelikler oldukça kızgın bir şekilde kütle çekimi enerjisini güçlü mor ötesi ışınımlara dönüştürüyordu. Bu da gökadalar arasındakiş helyumun sıcaklığının 18 000 dereceden 40 000 dereceye yükselmesine neden oluyordu. Bu hareketli dönem ve cüce gökadaların ortaya çıkıp evrimlerini sürdürebilmeleri ancak helyumun soğuyarak yeniden iyonlaşmasıyla mümkün oldu. Helyumun yeniden iyonlaşması gerçekleşmemiş olsaydı ancak birkaç cüce gökadanın varolabileceğini düşünüyorum diyor Shull. Shull ve ekibi helyum geçişi dönemini netleştirmek için Hubble ile evrenin farklı bölgelerine bakmayı planlıyor. Çünkü böyle bir olayın evrenin her noktasında gerçekleşmiş olması gerektiğine inanıyorlar. Kaynak: Hubble"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/gecmiste-mars/", "text": "Mars üzerinde yapılan yeni bir çalışmaya göre Mars yüzeyinde bir zamanlar bir okyanus bulunuyordu. Çalışma ABD'deki Kuzey İllinois Üniversitesi'nce geliştirilen bir bilgisayar programı ile gerçekleştirildi. Çalışmaya göre bilinen vadilerin uzunluğu geçmişte şimdikinden en az 2-3 kat daha uzun olmalı. Okyanus Mars'ın kuzey yarımküresinin büyük bir kısmını kaplıyor. Geçmişte bu bölge bol yağış almaktaydı. Mars'taki nehir yapıları dünyadakilerle benzerlik gösteriyor. Bu da Mars'ın bir zamanlar gerçekten sıcak olduğunu gösteriyor. Yüzeyde suyu tutabilecek kadar sıcak. Ancak bir anda her şey altüst oldu ve su bir anda yüzeyin altına saklandı. Nehir yatakları ilk kez 1971'de Mariner 9 tarafından görüntülenmişti. Mars yüzeyinin kuzey yarıküresi çukur, güney yarım küresi ise dağlık bir yapıya sahiptir. Buna göre kuzey yarıkürede daha fazla su ve güney yarıkürede ise ovalar ve dağlık bölgeler olmalıdır. Buna göre Mars'ın iklimi gezegenin büyük bir kısmında karasal olacaktır. Çizilen haritada kuzeyden güneye geçildikçe vadi ağlarının sınırda daha fazla olduğu görülür ki bu da gerçekle uyumludur. Gerçekten de güney yarım kürede vadi sayısı azdır. Çünkü vadilerin nedeni suyun kendisidir. Güney bölgelerinde su daha az ve uzakta olduğundan vadi oluşumları az ve olan vadilerde derin değildir. Yağmuru çok alan kesimlerde ise vadi sayısı ve olan vadilerin derinliği de fazla olmaktadır. Daha fazlası için: Science Daily veya Northern Illinois University Görünen o ki, Mars bir zamanlar şimdikinden daha ılıman bir iklime sahipti. Şimdi artık şunu biliyoruz hem de kesin olarak: Mars yüzeyinin altında buz var. Hem de çok derinde de değil. Geçmişte Mars'ın başına her ne geldiyse, atmosferi inceldi, yoğunluğunu kaybetti ve olan suyun bir kısmı buharlaştı bir kısmı da toprağın altına sızarak dondu. Acaba geçmişte suyu olan Mars'ta tek hücreli de olsa canlı var mıydı? Şimdiye kadar böyle bir ize rastlanmadı. Rastlanmaması demek ki yok anlamına gelmiyor. Araştırmalar sürüyor. Çünkü böylesine bir iz bulmak kolay değil. Hele hele burnumuzun dibindeki Ay'da suyu daha yeni bulduğumuzu hatırlarsak, Mars'ta bir zamanlar canlı hayatının en azından başlangıç aşamasında olduğunu kanıtlamak kolay olmayacak. Ne dersiniz? 1 Yorum ısı ve uzayda bulunan tüm elementler..yaşam,uzayın her yerinde bizim varolduğumuz bir düzende oluşamaz elbette.,şartlar vs..mars a özgü yada başka gezegenlere özgü canlılar neden olmasın ?"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/gelecek-bu-seritte/", "text": "Her yerde yıldız oluşumlarına rastlanabilir. Samanyolu içerisinde birbirine bağlı gaz ve toz bulutları arasında yeni yıldızların doğduklarına çok kez şahit oluyoruz. Şimdi de ESA'nın Herschel Uzay Gözlemevi bu bulutlardan birinin içine bakıp neler olup bittiğini anlamaya çalıştı. Belki söyleyeceğimiz bir tezat olacak ama gökbilimciler doğmak üzere olan yıldızları Samanyolu'nun en soğuk noktalarında arar. Çünkü yıldızın oluşması için gerekli gaz kütlesinin soğuyarak küçülmesi gerekir. Yani gaz başlangıçta oldukça soğuk ve ne yaptığını bilmez halde olması gerekir. Bu yetmez, bir de toz gerekir. Bu gaz ve tozun sıcaklığı mutlak sıfırın* sadece 10 ile 20 derece üzerindedir, yani oldukça soğuktur. Optik teleskoplar bu alanları karanlık görür. Ancak kızılötesi teleskoplarla tozun arkası görülebilir. Yeni görüntüde sürpriz bir şekilde bulutun sıcak bölgelerinin genelinde soğuk ipliksiler görüldü. Gökbilimcilerin G82.62-2.00 adıyla bildiği soğuk bulutta bolca ipliksi bulunuyor. Fotoğraftaki mavi iplik bulutun soğuk kısmıdır ve Güneş'ten 800 kat fazla kütlelidir. Sıcaklığı ise -2590C dir. Bu sıcaklık yeni yıldızların oluştuğunu gösteren önemli bir sinyalidir. İçerisinde yer yer sıcak gazda barındıran soğuk bölgeye karşılık gelen kızılötesi uzun dalga boyu mavi ve kısa dalga boyuna karşılık gelen alanlar ise kırmızı renkte görülmektedir. Gördüğünüz fotoğraftaki bulut aslında gökyüzünde dolunay büyüklüğünün iki katından fazla alan kaplar. ESA'nın Planck uydusu kozmik arka alan ışıması haritasını oluşturma çabası içindedir ve gökadadaki birçok soğuk bölgeyi ortaya çıkarmıştır. Görsel telif hakkı: ESA/Herschel/SPIRE/M. Juvela *Mutlak sıfır sıcaklığı 0 Kelvin (ya da -2730C) demektir. Teoride bir madde en soğuk 0 K sıcaklığında olabilir. Bundan daha düşük sıcaklıkta olamaz."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/gelgit-etkisiyle-yokolan-gezegenler-kurami/", "text": "Gezegen avcıları için kötü bir haber var: Gökbilimcilerin aradığı sıcak Jüpiterlerin çoğu bağlı olduğu yıldız tarafından yok edilmiş olabilir. NASA'nın Goddard Uçuş Merkezi'nden John Debes ve Brian Jackson'un gerçekleştirdiği çalışmaya göre yıldız kümelerinde geçiş yöntemiyle dev gezegen keşfedilememesinin nedeni de bu. Araştırmacılar buna karşılık Kepler'in genç yıldız kümelerinde gezegen keşfedebileceğini de göz ardı etmiyor. Gezegenler keşfedilmesi zor olan nesnelerdir. Biz onların keşfinin neden zor olduğunu gösteren bir başka neden daha bulduk diyor Jackson. Gökbilimciler yaklaşık 10 yıl önce küresel yıldız kümelerinde birçok yeni dünyalar bulmayı umuyordu. Örneğin hedef olarak belirlenen 47 Tucanae (47 Tuc) küresel yıldız kümesindeki yaklaşık 34 000 yıldız arasından gezegeni olabilecek en az bir düzine yıldız olabileceği de söylendi. En azından bir kaçında gezegen bulma ümidiyle birçok yıldıza bakıldı. Ancak olmadı diyor Debes. Şimdiye kadar 450'den fazla gezegen keşfedildi. Bunların çoğu da tek bir yıldızın çevresinde dolanıyor. Jackson: Küresel kümeler gezegenler için uygun ortamlar barındırmaz. Böyle bir yerde olabilecek bir gezegen yakınındaki başka bir yıldız tarafından itilebilir. Ayrıca küresel kümeler gezegen oluşumu için gerekli olan metalden yoksundurlar. Debes ve Jackson'a göre yıldızına Merkür'ün Güneş'in uzaklığına göre 3-4 kat daha yakın olan dev gezegenler, yıldızı tarafından hızla yok olma sürecine sokulur. Böylesi yakın bir yörüngede dolanan gezegende kütle çekimindeki gel-git etkisi nedeniyle yıldız yönünde bir şişme oluşur. Enerjisi zamanla azalan gezegen yıldızına doğru sürüklenen bir yörünge izlemeye zorlanır. Bu milyarlarca yıl sonra gezegenin yıldıza çarpmasıyla son bulur. Bu gezegenlerin son anları son derece dramatik olabilir. Böylesi bir gezegene örnek olarak WASP-12b verilebilir. Bu gezegen şu anda yıldızı tarafından yavaş yavaş yok ediliyor diyor Jackson. Baltimore'daki Uzay Teleskopu Bilim Enstitüsü'nden Ron Gilliland: 47 Tuc kümesi içinde yer alabilecek gezegenler diğer yıldızların itmesiyle yıldızına yakınlaşmış ve yok olmuş olabilir. Hem bu etki hem de kümenin metal açısından yoksul olması gezegen oluşumuna izin vermemiş olabilir. Bu da kümede şimdiye kadar neden gezegen keşfedilmediğini açıklamaktadır diyor. Debes ve Jackson'un modeline göre sıcak Jüpiter'lerin üçte biri çocuk denebilecek yaşta, 1 milyar yıl yaşındayken (Güneş Sistemi 4.5 milyar yıl yaşındadır) yıldızı tarafından yok edilir. 47 Tuc kümesi yaklaşık 11 milyar yıl yaşındadır. Bu yaşta sıcak Jüpiterlerin %96'sının yok olduğu düşünülüyor. Sıcak Jüpiter ve dünya benzeri gezegen avında olan Kepler Uzay Teleskopu Debes ve Jackson'un modelinin testi için kullanılabilecek. Kepler yıldız yoğunluğu düşük ve yaşları yarım milyar ile 8 milyar yıl arasında değişen gezegen oluşumu için yeterli metali olan 4 açık yıldız kümesini tarayacak. Gilliland: Eğer Kepler'in yardımıyla o kümelerde gezegen keşfedebilirsek, yaşa bağlı olarak metal yoğunluğunun değişimini anlamanın yanı sıra gezegen oluşumları ile ilgili bilgimizi de genişletmiş olacağız. Gelgite bağlı yörünge değişimiyle yok olma modeli kanıtlanırsa gezegen avcılarının durumu daha da zorlaşacaktır. Büyük ve yıldıza yakın gezegenler yok olmuş olabileceğinden dikkatleri daha küçük ve yıldızdan uzak noktalarda konumlanan gezegenlere çevirmek zorunda kalırız. Böylesi bir durum ise ancak daha gelişmiş araçların geliştirilmesini gerektirecektir. Kaynak: NASA"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/gemini-evet-komsuda-su-buzu-var/", "text": "Güneş Sistemi'ne en yakın kahverengi cücelerden birinin atmosferinde su-buzu olduğu bir süre önce bildirilmişti. Şimdi bu buzun varlığı farklı bir kaynaktan doğrulandı. Gemini Gözlemevi'ndeki teleskoplarla alınan veriler, kahverengi cücenin atmosfer sıcaklığının -20 Celcius derece olduğunu gösterdi. Juno uzay aracı Jüpiter'in bilinmeyen özelliklerini keşfetmek amacıyla geçtiğimiz gün gaz devin yörüngesine girmişti. Gökbilimciler diğer taraftan Jüpiter ile benzerlik gösteren başka bir cismin önemli bir özelliğini keşfetti. Gökbilimciler soğuk olarak nitelenen kahverengi cüceden gelen ışığın tayfında tabiri yerindeyse 'soğuk çizgi' olduğunu fark etti. Verisi alınan cisim kısaca WISE 0855 olarak bilinen bir kahverengi cücedir. Gözlemler, Güneş Sistemi dışında yer alan bir cismin atmosferinde su olduğuna ait ilk kez bu kadar ciddi kanıtlar sunmaktadır. Kahverengi cüceler yıldız olmayı başaramamış, ancak gezegen olamayacak kadar büyük, yıldız ile gezegen arası kütleli, cisimlerdir. WISE 0855'in büyüklüğünde birçok ötegezegen olduğunu hatırlatmakta fayda var. Hawaii'deki Gemini Gözlemevi'nin North Teleskopu'nun elde ettiği ilk tayf ölçümleri cismin atmosferinde su buharı olduğunu kesin kanıtlarla gösterdi. Veriler cismin atmosfer sıcaklığının da -20 C derece olduğunu da doğruladı. WISE 0855 NASA'nın Geniş Alan Kızılötesi Tarayacısı tarafından Penn State'dan Kevin Luhman tarafından 2014'de keşfedildi. WISE 0855 sadece 7,2 ışık yılı uzağımızda ve Güneş'e en yakın dördüncü cisim olmasına karşılık oldukça sönüktür. Bu da gözlemi zorlaştıran en önemli unsurdur. Kalifornia Santa Cruz Üniversitesi'nden Andy Skemer: Yer merkezli tayf ölçerlerin tespit ettiği en sönük cisimden beş kat daha sönük cisme baktık. Bu sonuç benzer cisimlere de odaklanmanın mümkün olduğu anlamına gelir. Elde ettiğimiz WISE 0855 tayfı, karşımızda Jüpiter benzeri bulutları ve su buharı olan bir cismin olduğunu göstermektedir diyor. Sonuçlar arXiv.org'da yayınlanmıştır. Çalışma verileri 13 gece ve toplamda 14 saat gözlemle toplandı. Dünya üzerindeki bir teleskopla böyle bir sonuca ulaşılması araştırmacılar tarafından bir mucize olarak nitelendiriliyor. Bir kahverengi cücenin atmosferinde su buharına rastlanmasının anlamı nedir? Bu keşif benzer cisimlerin atmosferinin yapısı, evrimi ve dinamiklerini anlamak açısından yeni bir kapı açmaktadır. Ayrıca cismin atmosferindeki fosfin miktarı Jüpiter'de ölçülen miktarın oldukça gerisinde. Bu da WISE 0855'in atmosferinin Jüpiter'e göre daha az fırtınalı olduğunu akla getirir. 8 Yorumlar Dış Uzay kavramı konusunda size katılmıyorum; bu, ingilizce'ye özgü bir bakış açısıdır ve burada geçen SPACE kavramı sadece uzayı değil, yeryüzünde iki nesne arasındaki boşluğu ifade eder. İngilizce'den çevrimle bilim yapılmaz, yapılırsa bizim içine düştüğümüz kavram karmaşasına düşülür ve böyle bir durumda da bilim ancak gevezeliği yapılır. Türkçe'de biz UZAY diyoruz ve bunun neyi kastettiği apaçık. Türkçe'de Dış Uzay diye bir anlayış yok. Uzay dedik mi, atmosferin dışındaki engin boşluk akla gelir. Ama İngilizce'de öyle değil; iki bina arasındaki boşluk da bir uzaydır , Dünya ile atmosferin en son tabakası arasındaki boşluk da. Bu yüzden Outher Space yani Dış Uzay ayrımı yapıyorlar. Ama bu onlara özgüdür, bize değil. Herhangi bir teleskoptan ve araç gereçten bahsederken, iyelik ekleri ayrılmaz. Bunlara bir ad verilebilir elbetteki, ama sadece bu addır özel olan ve teleskobu, dürbünü, topu, tüfeği, uçağı, kamyonu, treni, gemisi gibi araç ekleri özel ismin dışında tutular. Yani North Teleskopu'nun değil, North teleskobunun şeklinde yazılmalıdır. Söz konusu olan bir teleskoptur ve adı da North'tur. Adı geçen teleskoptan bahisle North'un yaptığı gözlemler diye bir ifade kullanacaksak, burada iyelik ekinin yukarıdan kesme ile ayrılması doğrudur. Evet bu bahsettiğiniz tartışmayı bir ara çok yaptık. Öyle mi böyle mi diye. bir sonuca ulaşamadık. Bu nedenle asıl metinde nasıl kullanıysa ben de o şekide kullanmayı tercih ediyorum. Asıl metinde ve birçok yerde North Telescope şeklinde kullanılıyor. Ben de North Teleskopu bazen de bunu da çevirerek Kuzey Teleskopu diyorum. Teleskopları birbirinden ayırmak için bir kodlama gerekir ve bunlara birtakım adlar ya da sıfatlar verilir. Önemli olan verilen şeyin ad mı yoksa sıfat mı olduğunu anlamaktır. North derken bu bir adsa, özel isimdir. Ama kuzeye bakan teleskoba Kuzey Teleskobu deniliyorsa, o zaman bu bir tanımdır ve özel isim muamalesi görmez, ama kelimelerin baş harfleri yine büyük yazılır. Her şey söyleneni ya da yazılanı doğru kavrama ve doğru aktarma meselesidir. Dediğinizin ikisi de doğru, ama baktıkları yer sınırlı değil. İki teleskoptan biri kuzeye yani Hawaii'ye diğeri güneye yani Şili'ye konulmuş. Ayırmak için birine North diğerine South adı verilmiş. https://www.gemini.edu/sciops/telescopes-and-sites Evet, ben de onu söylemeye çalışıyorum işte. Teleskopları görevlerine göre ayırıp kodlamak isim vermek anlamına gelmiyor. Tümcenin baş harfleri büyük yazılır ama iyelik ekleri özel isimlerdeki gibi ayrılmaz. Cansız araç gereçlerin hukuki vasıfları olmadığı için, bunlara verilen adlar özel isim sayılmaz. Yazıda Su buzu denilmektedir, bu ne demektir? Buz zaten suyun donmuş hali değil midir? Buz haline dönüşmüş başka sıvıların da bulunması durumu var idiyse, araştırmada ya da yazıda bunun da belirtilmesi gerekmez miydi? Eğer başka sıvıların buz hali söz konusu değilse, o halde yazıda sadece BUZ denilmesi yeterli değil miydi? Dış uzay kavramı gibi abuk bir kavrammış gibi geldi bana. Türkçe'de bilimsel literatürde su buzu diye bir ayrım ve tanıma ben hiç rastlamadım. Aydınlatırsanız sevinirim. Bilim dilinde bazen çok bilinen kavramlar farklı kullanılabilir. Astronomide buz kelimesi herşeyin katısı anlamına gelebilirken, günlük hayatta bize sadece suyun katı halini çağrıştırır. Astronomide suyun katı halini vurgulamak için su buzu tanımlaması kullanılır. Çünkü karbondioksit buzu da yine çok kullanılan terimlerden biridir. Buz denilince neyin buzu olduğunu açmak, astronomi haberlerinin bir parçasıdır. Dış uzay tanımı da yine çok kullanılır. Genellikle Güneş Sistemi'nin dışı, Samanyolu'nun dışı gibi alanlar için bu terim kullanılabilir. Anlayacağınız astronominin kendine has bir terim dünyası vardır ve bunu bildik terimlerle karıştırmamak gerekir."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/genc-evrende-buyumus-bir-gokada/", "text": "Dr. Masato Onodera başkanlığında oluşturulan uluslar arası bir araştırma ekibi Subaru Teleskobunu kullanarak parlak ve büyük eliptik bir gökadanın kızılötesi tayfını ölçtü. Gökada evrenin çeyrek yaşında iken oluşmuş, yani 10 milyar ışık yılı uzaklıkta yer alıyor. Önceki keşiflerin tersine bu gökada yakın evrende gördüğümüz gökadalara benziyor. Gökadanın kütlesi ve büyüklüğü normal bir gökada kadar ve hızı da kabul edilebilir sınırlar içinde bulunuyor. Bu araştırma erken evrende oluşan eliptik gökadaların evrimine ışık tutabilir. Dünya yakınlarında evrenin en büyük dev eliptik gökadaları bulunmaktadır. Bu gökadalar bizim Samanyolu gibi sarmal bir yapıda değil, oval bir disk şeklindedirler. Büyük teleskopların yardımıyla gökbilimciler dünyadan 10 milyar ışık yılı uzaklıkta Samanyolu'ndan çok daha büyük eliptik gökadaları keşfetmişlerdir. Böylesine uzakta yer alan eliptik gökadaları gözlemek evrenin geçmişindeki sırrı aralamak için yeterli bilgi sağlamaktadır. Beş yıl önce Hubble Uzay Teleskopu ile alınan verilerin ışığında uzak eliptik gökadaların yakınımızdaki yerel eliptik gökadalardan 2 ile 5 kat daha küçük olabileceği öne sürüldü. Eğer bu doğru ise uzak gökadaların yoğunlukları yerel gökadalara göre 10 ile 100 kat daha fazla olmalıydı. O zamandan bu yana uzmanlar , bu gökadaların 10 milyar yılda hem sıkıştığını hem de yerel gökadaların boyutlarına kadar nasıl genişlediğini tartışmaya başladılar. Birçok ölçümle uzak gökadaların boyutlarının doğru olup olmadığı kıyaslandı. Bu gökadaların görünür büyüklüklerinde bazı ölçüm hataları yapılmış olabilir mi? Bu sorunun yanıtı için Onodera'nın ekibi uzak evrendeki en büyük dev eliptik gökadalar içinde yeni bir aday belirlemekle işe giriştiler. Bunun için Subaru Teleskopu'nun benzersiz kızılötesi ışık tarayıcısını ve Hawaii Teleskopu'nun geniş kızılötesi alan kamerasını kullandılar. Soın olarak da Hubble Uzay Teleskopu'nun yüksek çözünürlükteki görüntülerinden yararlandılar. Seçilen bir örnek Subaru ile gözlem yapmak seçildi. Onodera'nın ekibi farklı bir yol izleyerek uzak eliptik bir gökadanın boyutlarını kestirebilmek için yıldızların hız dağılımını ortaya çıkardılar. Hız dağılımı, yıldız kümelerinin gökada içinde dağılımını ve kütlelerini tespit eden bir yöntemdir. Gökada içinde yeralan küçük bir grubun, kütle çekimini dengelemek için belirli bir hıza sahip olması gerekir. Gökadanın tayfındaki çizgilerin genişliği yıldızların hızını gösterebilir ve bu da onların hızını ve boyutlarını ortaya çıkararak gökadanın kütlesi hakkında bilgi sahibi olunabilir. Ancak uzak gökadaların bu ölçüm çizgilerinin elde edilmesi, görünür ışık tayfının dışında neredeyse kızılötesi tayfına denk geldiği için zordur. Kızılötesi ışık yalnız bu gökadadan değil aynı zamanda çevredeki birçok gökadadan da geleceği için uygun değerleri elde etmek zaman almaktadır. Bu yeni yöntem uzak gökadaların kütlelerinin ölçülebilmesi için düşünülmüştür. Bu tür bir ölçüm geçenlerde küçük bir yerel gökada da denenmişti. Aynı tekniği kullanan ekip, ID 254025 kodlu bir eliptik gökadanın hız dağılımının 19 000 ışık yılı dolayında olduğunu hesapladılar. Bu sonuç yüksek yoğunluktaki sıkışmış gökadalar gibi dev gökadaların da büyük patlamadan birkaç milyar yıl sonra oluştuğunu gösteriyor. Eliptik gökadaların gelişimi ise gizemini sürdürüyor. Onodera'nın ekibinin yeni hedefi kozmik zamanın iki uç noktasında yer alan bu gökadaların göreli büyüklüklerinin sorununu çözmek. Bu da ancak Subaru Teleskopu ile daha fazla gözlem yapmaktan geçiyor. Kaynak: Subaru"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/genc-evrendeki-yasli-gokada/", "text": "ALMA ve VLT şaşırtıcı derecede tozlu ve evrimleşmiş bir gökada tespit etti Şimdiye kadar gözlenen en uzak gökadalardan biri gökbilimcilerin bu tür uzak yılıdız oluşum sistemlerinde ilk kez toz tespiti yapmalarını ve Büyük Patlama'dan sonra gökadaların hızlı evrimlerine dair umut verici kanıtlar elde etmelerini sağladı.ALMA teleskop dizgesinin kullanıldığı yeni gözlemlerde A1689-zD1 adlı gökada içindeki soğuk tozun neden olduğu sönük ışımanın tespiti ve ESO'nun Çok Büyük Teleskopu ile de uzaklığının ölçülmesi hedeflendi. Darach Watson liderliğindeki gökbilimciler ekibi şimdiye kadar bulunan en genç ve en uzak gökadaları gözlemek için Çok Büyük Teleskop üzerindeki X-shooter aygıtı ile birlikte Atacama Büyük Mlimetre/milimetre-altı Dizgesi'ni kullandılar. Beklenilenden daha fazla evrimleşmiş bir sistem keşfettiklerinde şaşırmışlardı.Buldukları Samanyolu gibi oldukça olgun bir gökadaya ait toz parçalarıydı. Bu tür tozlar yaşam için hayati önemde olup gezegenlerin, karmaşık moleküllerin ve normal yıldızların oluşumlarına yardım etmektedir. Gözlemlerin hedefinde A1689-zD vardı. Parlaklığı, yeryüzü ile bu genç gökada arasında yer alan gösterişli gökada kümesi Abel 1689 tarafından kütleçekimsel merceklenme nedeniyle dokuz kez arttırıldığı için gözlenebilir olmuştur. Kütleçekimin artırıcı etkisi olmadan çok sönük olan bu gökadadan gelen sönük ışıltıyı tespit etmek neredeyse imkansız olacaktır. A1689-zD1'i gözlerken aslında Evren'in 700 milyon yıl yaşındaki haline bakıyoruz şimdiki yaşının yüzde beşi kadar . Görece sade bir sistem Evren'in bu zamanına ait daha önce gözlenen nesneler ve daha genel gökada örneklerine göre çok daha az kütleli ve parlak görünüyor. A1689-zD1'in gözlendiği zaman Evren'in tarihindeki yeniden-iyonlaşma dönemine rastlamaktadır. Bu aşamada ilk oluşmaya başlayan yıldızlar ışımaya başlayarak kozmik şafağın önünü açmış ve uzun süren Karanlık Çağ'ın durgunluğunu sona erdirerek ilk kez muazzam büyüklükteki ve ışığı geçiren Evren'i aydınlatmaya başlamışlardır. Yeni oluşmuş bir sistem gibi görünen gökada, zengin kimyasal içeriği ve yıldızlar-arası toz bolluğu nedeniyle gözlemcileri şaşırtmıştır. VLT'yi kullandıktan sonra gökadanın uzaklığını belirlediğimizde, diyor Darach Watson, daha önce ALMA ile gözlenmiş olduğunun farkına vardık. Çok fazla bir şey beklemiyorduk, ama şunu söyleyebilirim ki, sadece ALMA'nın daha önce gözlemiş olması değil, ortada açık bir tespit olduğu için hepimiz oldukça heyecanlandık.ALMA Gözlemevi'nin ana amaçlarından biri de, Evren'in erken dönemlerindeki gökadalarda bulunan soğuk gazı ve tozdan kaynaklanan ışımayı bulabilmekti ve bizde şimdi bunu yaptık! Bu gökada kozmik bir bebek ancak büyümüş de küçülmüş gibi. Bu yaştaki bir gökadada kimyasal elementlerin burada olmaması gerekiyor gökbilimde hidrojen ve helyumdan daha ağır şeyler gökbilimde metaller olarak tanımlanıyor. Bunlar yıldızların merkezlerinde üretililiyor ve ya yıldız öldüğünde ya da patladığında Evren'in uzak köşelerine ve geniş alanlara saçılıyorlar. Eğer ortada ciddi miktarda karbon, oksijen ve azot gibi kimyasal içerik bolluğu varsa, burada nesillerce yıldız yaşamının tekrar etmiş olması gerekiyor. A1689-zD1 gökadasının şaşırtıcı bir şekilde uzak kırmızı-ötesi dalgaboylarında ışıma yaptığı görülüyor, bu da burada çok sayıda yıldızın meydana geldiğini ve önemli miktarda metal bolluğuna sahip olduğunu gösteriyor, ve sadece toz değil, olgun gökadaların sahip olabileceği benzerlikte toz-gaz oranına sahip olduğu görülüyor. Gökada tozlarının kökeni henüz belli olmasa da, diyor Darach Watson, bulgularımıza göre buradaki yıldız üretimi çok hızlı bir şekilde gerçekleşmiş, Evren'de yıldız oluşumu başladıktan sadece 500 milyon yıl içerisine yani yıldızların milyarlarca yıllık yaşam sürelerine kıyaslarsak, kozmolojik zaman dilimi açısından oldukça kısa bir süre. Bulgular A1689-zD1'in Büyük Patlama'dan 560 milyon yıl sonra önemli oranda yıldız oluşumuna sahip olduğunu gösteriyor, ya da yıldız oluşumu açısından durağan bir döneme ulaşmadan hızlı bir şekilde olağandışı yıldız üretimi aşamasından hızlı bir şekilde geçtiğini. Bu sonuçlardan önce, gökbilimciler arasında bu kadar uzak gökadaların bu şekilde tespit edilemeyeceğine dair kuşkular vardı, ancak B1689-zD1 kısa bir ALMA gözleminden sonra tespit edilebildi. Araştırma sonuçlarını özetleyen makalenin ikinci yazarı Kristen Knudsen şunu ekliyor, Şaşırtıcı derecede tozlu olan gökadanın ilk nesil yıldızlarnıı üretme konusunda acelesi varmış gibi. Gelecekte, ALMA ile bu ve benzeri gökadaları bulmaya devam edeceğiz, ve neden bu kadar büyüme heveslisi olduklarını öğreneceğiz. Notlar Bu gökada daha önceki Hubble görüntülerinde duyurulmuştu, ve çok uzak olduğundan şüpheleniliyordu, ancak o zamanlar uzaklığı belirlenememişti. Bu değer kırmızı ötesi kaymada 7,5'a karşılık gelmektedir. Gökadadan çıkan ışık Evren'in genişlemesi nedeniyle uzamakta ve Yeryüzü'ne ulaşana kadar milimetre dalgaboyuna doğru kaymaktadır , bu da ALMA ile gözlenebilmektedir. ESO-Türkiye"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/genc-gokadalarin-beslenme-aliskanliklari/", "text": "ESO'nun Çok Büyük Teleskopu ile yapılan yeni gözlemler genç gökadaların büyüme süreçlerinin anlaşılması konusunda önemli bir katkı sağladı. Kendi türündeki en büyük tarama olan çalışmada gökbilimciler gökadaların gençlik çağlarında beslenme alışkanlıklarında değişikliğe gittiklerini buldular zaman olarak bu Büyük Patlama'dan yaklaşık 3 ila 5 milyar yıl sonrasına karşılık geliyor. Gökadalar bu sürecin başlangıcında abur cubur olarak gazları tercih ederken, sonrasında çoğunlukla daha küçük başka gökadaları yutarak büyümeye devam ediyorlar. Gökbilimciler şimdiye dek evrendeki en erken gökadaların şu anda tüm evreni dolduran etkileyici sarmal ve eliptik gökadalardan çok daha küçük olduklarını düşünüyorlardı. Evrenin yaşamı boyunca gökadaların kilo alma alışkanlıkları belliydi, fakat yiyecekleri, beslenme alışkanlıkları halen gizemli bir şekilde duruyor. Özenle seçilen bazı gökadaların gençlik yıllarını araştıran yeni bir gökyüzü taraması, Büyük Patlama'dan 3 ila 5 milyar yıl sonrasındaki bazı gökadaları gözlemeyi hedefledi. Uluslararası bir ekip ESO'nun Çok Büyük Teleskopu üzerindeki son teknoloji ürünü aygıtları kullanarak gerçekte ne olduğunu görmeye çalıştı. 100 saatten fazla süren gözlemlerle ekip şimdiye dek gaz-zengini gökadaların gelişimlerinin erken dönemlerine ait en büyük gözlem setini topladı . Büyüyen gökadalar iki farklı şekilde rekabet ediyor: büyük gökadalar küçükleri yediklerinde meydana gelen şiddetli çarpışma olayları, ya da gökadaların üzerine daha düzgün ve sürekli gaz akışı. Her iki yöntemde de yeterince çok yıldız oluşumu gözleniyor, diye açıklıyor araştırmaya liderlik eden Thierry Contini . Yeni sonuçlar Evren 3 ila 5 milyar yıl yaşındayken gökadaların yaşamlarındaki büyük değişime işaret ediyor. Evrenin oldukça erken dönemlerinde düzgün gaz akışı gökadaların oluşumunda büyük bir faktör gibi görünüyor, sonrasında ise gökada çarpışmaları önemli hale geliyor. Gökadaların nasıl büyüdükleri ve geliştirklerini anlamak için onları oldukça ayrıntılı olarak incelememiz gerekiyor. ESO'nun VLT'si üzerindeki SINFONI aygıtı genç ve uzak gökadaları incelemek için dünyanın en güçlü aletlerinden biri. Bir mikroskopun bir biyolog için yaptığı şeyi bizim için yapıyor. diye ekliyor Thierry Contini. Taramada gözlenen uzak gökadalar gökyüzünde sadece küçük bir nokta şeklindeler, fakat VLT ile birlikte kullanılan SINFONI aygıtı ile elde edilen yüksek görüntü kalitesi gökbilimcilerin gökadaların farklı kısımlarının nasıl hareket ettiklerini ve hangi maddelerden oluştuklarını bir gözlem haritası üzerinde görmelerini sağlıyor. Burada bazı sürprizler ortaya çıkıyor. Bana göre en büyük sürpriz gazlarının dönme hareketi yapmadığı çok sayıda gökadanın keşfedilmesi oldu. Bize yakın çevrede bu tür gökadalar gözlenmiyor. Şu anki teorilerin hiç biri bu cisimlerle ilgili bir tahmin yürütemiyor, diyor ekibin üyelerinden Benoit Epinat. Ayrıca gözlediğimiz genç gökadaların çoğunun dış kısımlarında beklenmedik miktarda ağır element varlığı tespit ettik bugün gökadalarda gördüklerimizin tam tersi bu diye ekliyor Thirry Contini. Araştırma ekibi gözlemlerini ancak yeni analiz etmeye başladı. Gelecekte VLT'nin yanısıra bu gökadaları ALMA gibi tesislerle de gözlemeyi planlıyorlar, böylece soğuk gazların yerlerini tespit edebilirler. Gelecekte ise Avrupa Aşırı Büyük Teleskopu bu tür çalışmaların erken Evrenin derinliklerine doğru genişletilmesinde oldukça önemli bir role sahip olabilir. Notlar Gökyüzü taramasının adı MASSIV: VVDS'de SINFONI ile Kütle Üzerinden Tarama. VVDS ise VIMOS-VLT Derin Taraması. VIMOS, VLT tesisinde kullanılan Çoklu Nesnelerin Görünür Bölge Tayfölçeri olarak adlandırılan güçlü bir kamera ve tayfölçer. MASSIV taramasında gökadaları bulmak, uzaklıklarını ve diğer özelliklerini araştırmak için kullanıldı. SINFONI Yakın Kırmızı-Ötesinde Bütünleyici Alan Gözlemleri Tayfölçeri'dir. MASSIV taramasında kullanılan VLT üzerindeki bir aygıttır. SINFONI, görüntü kalitesini yükseltmek için uyarlamalı optik teknolojisini kullanan bir yakın kırmızı-ötesi (1.1-2.45 m) bütünleyici alan tayfölçeridir. ESO-Türkçe"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/genc-gokadalarin-kisa-suren-partisi/", "text": "Yıldız oluşumunun az olduğu ya da gözlenmediği gökadalarda buna neden olarak gerekli gazın toplanmaması gösterilir. Öyle ki yeterli gaz yoğunluğuna ulaşarak oluşan bir yıldız başka bir yıldızın oluşumunu engellemek istercesine çevresindeki gazı büyük bir öfkeyle atıp gökadanın gaz açısından fakirleşmesine neden oluyor. Gökbilimciler Hubble Uzay Teleskopu ile Chandra X-Işını Gözlemevi verilerinden yıldız yapma bakımından kısır kalmış genç, ağır, yoğun gökadaları ortaya çıkardı. Buna göre yıldızlar birbirine çok yakın oluştuğundan çevrelerindeki gaz topluluklarını büyük bir şiddetle uzaklaştırıp gökadanın gaz açısından fakirleşmesine neden oluyor. Bu da gökadaların erken yaşlanmasına ve kırmızı ve ölü gökada sınıfına hızla girmesine neden oluyor. Gökbilimciler yılllardır hızla yıldız mezarlığına dönen ve aktif yıldız oluşturan gökadaların sırlarını çözmeye çaba gösteriyor. Ölmekte olan gökadalarla ilgili yapılan önceki gözlemlerde gazın saatte 3 milyon kilometre hızla uzaya saçıldığı görülmüştü. Gökbilimciler bunu gökada çekirdeğinde yatan süper kütleli karadeliklerden yayılan gaz çıkışlarına bağlasa da tek neden bu olmadığını da düşünmeden edemiyorlardı. 13,7 milyar yıl yaşındaki evren henüz yarı yaşındayken birleşerek büyümüş 12 gökada analizi, yıldız yapma partilerinin ardından gerekli yıldız maddesini kaybettiğini gösterdi. Teksas Tech Üniversitesi'nden Paul Lubbock: Önceki çalışmamızda gökadalardan çıkan gaza ancak merkezdeki süper kütleli karadeliklerin neden olabileceği sonucunu çıkarmıştık. Ancak Hubble verileri bunun tek başına yeterli olmayacağını, yıldızların da çevrelerindeki gazı gökadadan uzaklaştırmaya yetecek güçte olduğunu gösterdi diyor. Yüksek miktarda yıldız oluşturan gökadalar Samanyolu kütlesinde olmasına karşılık daha küçük alan kaplamaktadır. Aralarında ise 650 ışık yılı uzaklık vardır. Bu gökadalarda yılda birkaç yüz güneş kütlesinde yıldız oluşur . Bir süre sonra bu sıkışık bölgede kalan gaz yeni yıldız oluşumları sırasında dışarı atılır. Kalanını da bölgedeki yıldızlar yıldız rüzgarlarıyla dışarı postalar. Wisconsin-Madison Üniversitesi'nden Aleks Diamond-Stanic: Hubble'ın yeni keşfi yeni doğan yıldızların birbirine çok yakın olduklarını göstermesiydi. Yıldız patlamalarının da gökadadan gaz çıkışlarına neden olacağı düşünüldü. Bu düşünce gökadaların merkezlerindeki uç şartlarda bulunan gazın saatte milyonlarca kilometre hızla dışarı nasıl atıldığını açıkladı diyor. Yüksek hızla gaz çıkışlarını tetikleyen etken, süper kütleli karadelikler değil, tersine büyük ve kütleli yıldızların yaşamlarını sonlandıran süpernova patlamalarıyla oluşan yıldız rüzgarlarıydı. Hubble ve Chandra verilerinden gazca zengin iki gökadanın birleşmesi durumunda tümleşik gökadanın merkezine doğru soğuk gazın aktığı ve bunun da 'yıldız oluşturma partisini' başlattığı görüldü. Küçük alana sıkışan gaz çok sayıda yıldız oluşturmak için ateşleniyor olmalıydı. Oluşan yıldız çevresindeki gazı dışarı atmaktaydı. Bu tür gökadalar Samanyolu çevresinde pek görülmeyen ölü ve kırmızı gökadalara dönüşebilir. Belki de birleşip eliptik gökadaya dönüşürler. Sonuçta eliptik gökadalar daha yoğun ve büyük yıldız ve gaz topluluklarıdır. Ancak çok az sayıda yıldız oluşturabilirler."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/genc-gorunen-yildizlarin-gizemi-cozuldu/", "text": "Bazı insanlar 90 yaşında bile formda olurken, bazılarının 50'sinden önce bir ayağı çukurdadır. Hızlı yaşayan insanların yaşlarının gerçekte nasıl göründükleriyle kabaca bağlantısını ve aslında bunda yaşam tarzının daha etkili olduğunu biliyoruz. Hem ESO'nun La Silla Gözlemevi'ndeki MPG/ESO 2.2-metre teleskopu hem de NASA/ESA Hubble Uzay Teleskopu'nun kullanıldığı yeni bir çalışma ile aynı şeyin yıldız kümeleri için de geçerli olduğu ortaya çıkarıldı.Bazı insanlar 90 yaşında bile formda olurken, bazıların 50'sinden önce bir ayağı çukurdadır. Hızlı yaşayan insanların yaşlarının gerçekte nasıl göründükleriyle kabaca bağlantısını ve aslında bunda yaşam tarzının daha etkili olduğunu biliyoruz. Küresel yıldız kümeleri birbirlerine ortak kütleçekim etkileriyle sıkıca bağlanmış yuvarlak yıldız topluluklarıdır. Evrenin erken dönemlerinden kalan bu kalıntıların yaşları ortalama 12-13 milyar yıldır (Büyük Patlama 13.7 milyar yıl önce gerçekleşti), Samanyolu'nda yaklaşık 150 adet bulunan küresel kümeler gökadamızın en yaşlı yıldızlarının çoğunu içermektedirler. Ancak yıldızlar yaşlı ve kümeler de uzak geçmişte oluşmuş olmalarına rağmen, MPG/ESO 2.2-metre teleskopu ve NASA/ESA Hubble Uzay Teleskopu'nu kullanan gökbilimciler bu kümelerden bazılarının merkezlerinin hala genç olduğunu buldular. Araştırma Nature dergisinin 20 Aralık 2012 tarihli sayısında sunuldu. Tüm bu kümeler milyarlarca yıl önce oluştuklarından diyor keşfi yapan ekibin lideri Francesco Ferraro , bazılarının diğerlerine göre daha hızlı ya da yavaş yaşlandıklarından şüpheleniyorduk. Kümelerde bulunan mavi yıldızların dağılımına bakarak, bazı kümelerin gerçekten yaşamları süresince daha hızlı bir şekilde evrimleştiklerini bulduk, ve yaşlanmalarının nasıl değiştiğini ölçen bir yöntem geliştirdik. Yıldız kümeleri kısa bir süre içerisinde oluşurlar, yani küme içerisindeki tüm yıldızlar neredeyse aynı yaştadır. Parlak, büyük-kütleli yıldızlar yakıtlarını oldukça çabuk tükettiklerinden ve küresel kümeler çok yaşlı olduklarından, içlerinde sadece parlayan düşük-kütleli yıldızların olması gerekir. Ancak durum öyle görünmüyor: bazı koşullarda, yıldızlar yeni bir yaşam patlaması geçiriyor, fazladan yakıt alarak gelişiyorlar ve büyük ölçüde parlak hale geliyorlar. Bu, bir yıldız yakın bir komşusundan madde çaldığında ya da iki yıldız çarpıştıklarında gerçekleşiyor. Yeniden canlanan bu tür yıldızlara sürüden ayrılan mavi yıldızlar deniyor ve yüksek kütleleri ile parlaklık özellikleri bu çalışmanın ana temasını oluşturuyor. Daha ağır yıldızlar kümeler yaşlandıkça merkeze doğru kayarlar, çökelme benzeri bir süreçtir bu. Mavi yıldızların yüksek kütleli olmaları bu süreçten güçlü bir şekilde etkilendiklerini gösterirken, parlak olmaları görece kolay gözlenmelerini sağlıyor . Kümelerin yaşlanmasını daha iyi anlamak için, araştırma ekibi diğer gözlemevlerinin yanı sıra MPG/ESO 2.2-metre teleskopu ve Hubble görüntülerinde görülen kürsel kümelerdeki 21 mavi yıldızın konumlarını görüntüledi. Hubble 20 kümenin kalabalık merkezlerinin yüksek çözünürlüklü görüntülerini sağlarken, yer-konuşlu görüntüleme ile daha az yoğun dış bölgeler geniş bir görüş alanı sağladı. Gözlem verilerini inceleyen ekip içerisinde mavi yıldızların dağınık olduğu birkaç kümenin genç göründüğünü, mavi yıldızların merkezde yoğunlaştığı daha büyük bir grubun ise daha yaşlı göründüğünü buldu. Üçüncü bir diğer grup ise yaşlanma sürecindeydi, merkeze yakın yıldızların önce içeriye doğru hareketi, daha sonra ise daha uzaktaki yıldızların merkeze doğru ilerlemekte oldukları görüldü. Tüm bu kümeler ortalama aynı zamanda oluştuklarından, bu kümeden kümeye evrimlerindeki büyük değişim hızlarını ortaya çıkarıyor, diyor Barbara Lanzoni çalışmanın yardımcı-yazarı. Hızlı yaşlanan kümelerde merkeze doğru çökme sürecinin birkaç milyon yıl içerisinde tamamlandığını düşünüyoruz, en yavaş olanlarında ise süreç Evrenin şimdiki yaşını birkaç kez aşıyor. Kümenin en yaşlı yıldızları merkeze doğru yaklaştıkça, küme sonuçta merkez çökmesi adı verilen bir olayla karşılaşıyor ve merkezi bölge olağanüstü yoğun bir hale geliyor. Bu sürecin sonunda merkez çökmesi denilen ve hakkında çok şey bilinen bir olay gerçekleşir, bu da yıldızların sayı, yoğunluk ve hareket hızlarına bağlıdır. Bununla birlikte, şimdiye kadar bu oranın nasıl olduğu bilinmiyordu . Bu çalışma ilse farklı küresel kümelerin nasıl yaşlandıkları ilk kez deneysel olarak gösterilmiş oldu. Notlar Bu şekilde adlandırılmalarının nedeni mavi renkleridir ve aslında evrimleri diğer komşularına göre daha yavaş gerçekleşmektedir. Mavi yıldızlar küresel küme yıldızları standartlarına göre görece hem parlak hem de büyük kütleli yıldızlardır, ancak kümelerde sadece bunlar parlak ya da büyük kütleli olan yıldızlar değillerdir. Kırmızı dev yıldızlar daha parlaktırlar, ancak kütleleri daha düşüktür, bu nedenle aynı şekilde merkeze doğru çökelme sürecinden etkilenmezler. Küresel kümelerin erken dönemlerinde milyarlarca yıl önce patlayan Güneş'ten çok daha büyük olağanüstü yoğun merkezleri ile nötron yıldızları, mavi yıldızlarla benzer süreçlerden geçerek merkeze doğru göçmelerine rağmen, gözlenmeleri oldukça zordur, bu nedenle bu çalışmanın konusu değildirler. Bu çalışmada ele alınan 21 kümenin 20'si Hubble tarafından, 12 tanesi MPG/ESO 2.2-metre teleskopu, sekizi Kanada-Fransa-Hawaii teleskopu ve bir tanesi ise NAOJ'un Subaru Teleskopu ile gözlenmiştir. Bu tür bir oran, yıldızların sayısı, yoğunluğu ve küme içindeki hızları gibi karmaşık davranışlara bağlıdır. İlk iki nicelik görece kolay ölçülebilirken, hız öyle değildir. Bu nedenlerle, küresel kümelerin dinamik yaşlanma oranlarına ilişkin önceki tahminler, sadece teorik görüşlere dayanıyordu, şimdiki yeni yöntemde ise tamamen deneysel ölçümler analiz edilmektedir."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/genc-gosteren-antik-yildiz/", "text": "ESA'nın Herschel gözlemevine ait bu görüntünün merkezinde parlayan yıldız gerçekten tuhaf kozmik bir cisimdir. Nedeni ise yaşlı olmasına karşılık genç göstermesidir! Gökbilimciler eski yıldızları yaydıkları ışıktaki silikonoksit ve hidroksil maser ışınına* bakarak belirler. 12 bin ışık yılı uzaktaki bu tuhaf yıldız IRAS 19312+1950 olarak bilinmektedir. Kafaları karıştıran bu yıldızın kendini olduğundan genç göstermesinin nedeni ise kendisini, genç yıldızların doğum evlerindeki bulutlarda gözlenen, kimyasal açıdan zengin bulutun sarmış olmasıdır. Herschel ile NASA'nın Spitzer uzay teleskobunun kızılötesi gözlemleri yıldızın olduğu alanda yeni bir yıldız oluştuğu düşünülüyor. Yaklaşık 10 Güneş kütlesindeki yıldız, Güneş'e göre 20 bin kat daha fazla enerji yayar. Oksijen açısından zengin olduğu düşünülen yıldızın kutuplarından en az 90 km/s'lik hızla gaz fışkırmaları gerçekleşmektedir. Yıldız, 500 ile 700 Güneş kütlesine eşdeğer, su, karbondioksit ve büyük miktarda buzdan oluşmuş gaz, toz bulutuyla çevrilidir. Antik yıldızın bu bulutu beslediği ve böylece bulutta yeni bir yıldızın oluşmaya başladığı düşünülüyor. Dolayısıyla gökbilimciler bu alanı yıldız doğumevi olarak tanımlıyor. *Lazer yoğunlaşmış görünür ışık iken maser yoğun mikrodalga ışımadır. Görüntü telif hakkı: ESA/Herschel/PACS/Hi-GAL Project, KU Leuven"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/genc-gosteren-gokada/", "text": "Gökbilimciler evrenin erken dönemini görebilmek için çok uzaklardaki cisimleri görmeye çalışır. İşte böylesi bir çalışmanın ardından Hubble Uzay Teleskopu, DDO 68 ya da diğer adıyla UGC 5340 gökadasını görüntüledi. İlk bakışta sisli gaz ve toz bulutunu andıran bu gökada yakın zamanda oluşmuş izlenimi veriyor. Acaba gerçek bu mu? Gökbilimciler on yıllardır gökadaların evrimini yani zaman içinde nasıl değişim gösterdiklerini ve günümüz modern görüntülerine nasıl ulaştıklarını anlamaya çalışıyor. NASA/ESA Hubble Uzay Teleskopu bu meraklı çabaya önemli katkılar sağlamaktadır. Hubble, antik cisimlerden milyarlarca yılda gelen ışığı yakalayıp gökbilimcilere göstermektedir. Evrenin ilk gökadaları olan bu genç cisimleri uzaklarda aramak ve bulmak çok değerlidir ancak sorun sadece bu değildir. Bu cisimler yakındakilere oranla çok küçük ve soluk görünürler. Hubble'ın keşfettiği DDO 68 bu açıdan keşfedilen en iyi adaylardan biridir. 39 milyon ışık yılı uzaklıktaki gökada bize birkaç milyar ışık yılı uzaktaki benzerlerinden 50 kat daha yakındır. Çeşitli gökadaların özelliklerini inceleyen gökbilimciler artık gökadaların eski ve yeni olanlarını ayırt edebiliyor. DDO 68'ün yapısı, görünüşü ve bileşimi genç olduğu izlenimini veriyor. Ancak gökbilimcilerin ayrıntılı modellemeleri DDO 68'in göründüğünden daha yaşlı olabileceğini işaret ediyor. Yaşlı gökadalar diğer gökadalarla çarpışarak, onlarla birleşerek büyürler ve bu nedenle yapılarında farklı türlerde yıldız bulundururlar. Yani çok farklı kimyasal makyaja sahip yıldızları vardır. Yaşlı gökadaların farklı nesillere sahip yıldızları olduğundan ağır elementlere sahiptirler. Ancak Büyük Patlama'dan hemen sonra oluşmuş genç gökadalarda ise genelde hidrojen, helyum ve biraz da lityum içeriğine rastlanır. Ağır elementleri az olan DDO 68'in erken evrende doğmuş bir gökada olduğunu gösteren en önemli işarettir. Yine de Hubble ile DDO 68 üzerindeki gözlemler devam ediyor. Gökadada bulunabilecek herhangi bir yaşlı yıldıza bakarak sahip olduğu elementler tespit edilecek. Eğer ağır elemente yine rastlanmaz ise gökadanın erken evren zamanında oluşmuş antik bir cisim olduğu netleşecek. Henüz bilim insanları bundan emin değil. Emin oldukları şey ise Hubble'ın bu fotoğrafının çok güzel olması."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/genc-gunes-sisteminde-buz/", "text": "Gezegen ve kuyruklu-yıldız oluşumda dondurucu bir dönüm noktası Uzak, genç bir güneş sisteminde ilk kez bir buz çizgisi görüntülendi. Güneş-benzeri TW Hydrae yıldızının etrafındaki disk içerisinde bulunan buz çizgisi Güneş Sistemi'nin geçmişi ve gezegenler ile kuyruklu-yıldızların yapısını oluşturan faktörler hakkında daha fazla bilgi edinmemizi sağlayacak. Sonuçlar bugün Science Express'te yayınlanacak. Atacama Büyük Milimetre/milimetre-altı Dizgesi'ni kullanan gökbilimciler genç bir güneş sistemine ait buz çizgisini ilk kez görüntüledi. Yeryüzünde, buz çizgisi sıcaklığın giderek düştüğü yüksek rakımlarda havadaki nemin buza dönüşmesiyle oluşur. Bu çizgi karla kaplı zirvenin bittiği ve kayalık yüzeyin başladığı bir dağ üzerinde açıkça bellidir. Genç yıldızların etrafındaki buz çizgisi benzer şekilde meydana gelir, yıldızdan uzakta, güneş sistemini oluşturan diskin soğuk kıyısında. Yıldızdan başlayarak dışarıya doğru, su (H2O) ilk olarak donmaya, ilk buz çizgisini oluşturmaya başlar. Yıldızdan daha da uzakta, sıcaklık düştükçe, daha ilginç moleküller donarak buza dönerler, karbondioksit (CO2), metan (CH4), ve karbon monoksit gibi. Birbirinden farklı bu buzlar toz taneciklerinin dış kısmında yapışkan bir tabaka oluşturur ve çarpışmalar nedeniyle parçalanmalarına karşı bir direnç sağlar, böylece bu toz parçacıkları gezegenler ve kuyrukluyıldızları oluşturan maddenin temel yapıtaşı haline gelirler. Buz ayrıca katı madde miktarını arttıraraj gezegen oluşum sürecini önemli ölçüde hızlandırmaktadır. Herbir farklı buz çizgisi su, karbon dioksit, metan ve karbon monoksit için belki de özel gezegen türlerinin oluşumu ile ilişkilendirilebilir . Bir güneş sisteminde bizimki gibi Güneş-benzeri bir yıldızın, su buzu çizgisi Mars ve Jüpiter yörüngeleri arasındaki bir uzaklığa karşılık gelmektedir, ve karbon monoksit çizgisi ise Neptün yörüngesi civarında olacaktır. ALMA ile gözlenen buz çizgisi yeryüzünden 175 ışık-yılı uzaklıkta bulunan genç yıldız TW Hydrae etrafındaki karbon monoksit buz çizgisinin ilk işaretidir. Gökbilimciler yeni oluşmakta olan bu güneş sisteminin sadece birkaç milyon yıl yaşındaki Güneş Sistemi'yle benzer özellikleri paylaştığına inanıyor. ALMA bize genç bir yıldızın etrafındaki buz çizgisinin olağanüstü heyecan verici olan ilk gerçek görüntüsünü sağladı, çünkü bu görüntü bize Güneş Sistemi'nin erken dönemleri hakkında da önemli bilgiler veriyor, diyor araştırma makalesinin baş yazarlarından biri olan Chunhua Charlie Qi . Şimdi bizimkine benzeyen başka bir güneş sisteminin daha önceden gizli kalan donmuş uzak bölgelerine ait detayları görebiliyoruz. Ancak karbon monoksit buz çizgisinin varlığı sadece gezegenlerin oluşmasından daha büyük etkilere sahip olabilir. Karbon monoksit buzu metanolün oluşması için gereklidir, bu da yaşam için gerekli olan daha karmaşık organik moleküülerin temel yapıtaşlarından biridir. Eğer kuyruklu yıldızlar bu molekülleri yeni oluşmakta olan Dünya-benzeri gezegenlere doğru taşırsa, bu gezegenler yaşam için gerekli olan içeriklerle donatılmış olacaklardır. Daha önce, buz çigzileri doğrudan görüntülenememişti, çünkü genellikle görece dar öncül-gezegenimsi disklerin merkezi bölgelerinde oluşmaktaydılar, bu nedenle konumları hassas bir şekilde belirlenememekteydi. Bu dar bölgenin üstünde veya altında yer alan buz çizgileri, yıldızdan gelen ışınım nedeniyle buz oluşumunu engellemektedir. Merkezi bölgedeki toz ve gaz yoğunluğu bölgeyi ışından korumak için gereklidir, böylece karbon monoksit ve diğer gazla soğuyarak donmaya başlarlar. Gökbilimciler ekibi zekice bir yöntem yardımıyla diskin iç kısımlarını, buzun oluştuğu bölgeyi incelemeyi başardılar. Buzu aramak yerine doğrudan gözlenemediği için diazenylium (N2H+) olarak bilinen bir molekülü aradılar, bu molekül tayfın milimetre bölgesinde ışıltılı bir şekilde parlamaktadır, ve böylece ALMA gibi bir teleskop için mükemmel bir hedef haline gelmektedir. Bu narin molekül karbon monoksit gazının varlığında kolayca yok olabilmektedir, bu nedenle sadece karbon monoksitin buz haline geldiği ve etkisini yitirdiği yerlerde tespit edilebilir miktarda görülmektedir. Aslında karbon monoksit buzunu bulmanın anahtarı diazenylium molekülünü bulmada yatıyor. ALMA'nın gökbilimcilere diazenyliumun varlığını ve dağılımını izleyebilme imkanı veren eşsiz duyarlılığı ve çözünürlüğü, yıldızdan yaklaşık 30 astronomi birimi uzaklıktaki bir sınırı açıkça belirlemeyi sağladı (Yer-Güneş arasındaki mesafenin 30 katı). Bunun etkisiyle TW Hydrae yıldızının etrafındaki disk içerisinde karbon monoksit buzunun negatif görüntüsü elde edildi, bu görüntü karbon monoksit buz çizgisinin, teorinin tam olarak tahmin ettiği yerde görülmesi için kullanıldı diazenylium halkasının iç kenarında. Bu gözlemler için tamamı 66 taneden oluşacak ALMA'nın sadece 26 antenini kullandık. Diğer yıldızların etrafındaki buz çizgilerinin işaretleri hali hazırda diğer ALMA gözlemlerinde ortaya çıkıyor, bu nedenle gelecekte teleskoplar tamamlandığında tam dizge ile yapılan gözlemler sayesinde bunların çoğu gözler önüne serilecek ve gezegenlerin oluşumu ve evrimi ile ilgili heyecan verici öngörülere sahip olacağız. Sadece bekleyin ve görün, diye sonlandırıyor Hollanda, Leiden Gözlemevi'nden Michiel Hogerheijde. Notlar Örneğin, kuru, kayalık gezegenler su buzu çizgisinin iç kısımlarında, sadece tozun bulunabileceği yerlerde oluşurlar. Diğer aşırı uçta, karbon monoksit buz çizgisinin ötesinde buzlu dev gezenler meydana gelirler. ESO-Türkiye"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/genc-krater-ve-mars-robotu/", "text": "Mars'taki genç bir kraterin yanındaki kayaların üzerini kaplayan madde Fırsat'ın dikkatinden kaçmadı. Fırsat, uzun yolculuğuna çıkmadan önce 6 hafta süresince Concepcion adı verilen krateri inceledi. Krater yaklaşık 10 m çapındadır. Önce yörünge aracından saptanan hedefteki kraterden gelen ışınlar onun genç olduğunu söylüyordu. Kraterin açıldığı yerden dışarı fırlamış görünen kayalar, Fırsat'ın 2004'ten bu yana gözlemlediği Mars kaya yapısından farklı değil: yumuşak, sülfat açısından zengin, yüzeylerini küçük kürecikler şeklinde kaplamış olan kumtaşlı yapılar. Bu küçük kürecikler demir açısından çok zengin olduğundan yaban mersinine benzetildi. Yüzlerce kayanın üzerini kaplayan bu yabanmersinleri, koyu grimsi bir renkteler. Fırsat'ın kolunda bulunan gelişmiş aletler ile bu çikolata rengindeki tepeleri kaplayan madde incelendi. Bazı yerlerde kürelerin ince ve pürüzsüz olduğu görüldü. Oldukça hızlı ve sert gerçekleşen çarpma sonucunda oluşmuş kraterin oluşmasıyla açığa çıkan enerjiyle kumtaşının bir kısmı eriyerek buharlaşmış ve geriye böylesine parlak malzeme kalmış. Fırsat'ın incelmesi sonucunda iki varsayım ortaya çıkmış. İlkine göre, çarpmanın etkisiyle yabanmersininin yapısındaki kumtaşının bir kısmı eriyerek böylesine bir yüzey oluşturmuş. Diğerine göreyse böylesine bir yüzey başka bir etkene bağlı olmadan kayalardaki kırılmalarla gerçekleşmiş olabilir. Her iki sonuçta da yabanmersini şeklindeki yapılar ortaya çıkabilmektedir. İşin bir başka ilginç yönü ise, Mars'ta çok farklı yerlerde görülen bu tür yapıların, küçük bir kraterin çevresinde daha fazla yoğunlaşmasıdır. Burada kraterle, kraterin çevresindeki yapılar arasında bir bağ olabilir mi? Alınan koyu ışınlardan dolayı erozyona henüz uğramadığı belirlenen kraterin genç olduğu kesin. Fırsat'ın şimdiye kadar gördüğü en genç kraterdir. Kraterden alınan ışınların koyu olmasının nedeni de kraterdeki koyu renkli kumtaşlarıdır. Bu taşlardan gelen ışınlar yörüngeye gölgeli ulaştığından koyu görünüyorlar. Kaynak: NASA/JPL"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/genc-olen-gokadalar/", "text": "Yeni bir çalışmaya göre yıldız oluşturan gazı bünyesinden atan gökadalar erken ölebilir. Gökadaların milyonlarca yıl boyunca büyümelerini sağlayan hammaddenin varlığı yaşamlarını uzatıyor. Ancak genç yaşta ölen gökadalara bakıldığında kendilerine gerekli hammaddeyi dışarı attıkları görüldü. Uluslararası Radyo Astronomi Araştırmaları Merkezi'nden Astrofizikçi Ivy Wong'a göre gökadaların iki türü var: Hala aktif yıldız üreten mavi gökadalar ve büyümesi duran kırmızı gökadalar. Çoğu gökada maviden kırmızıya iki milyar yıldan uzun zamanda yani yavaş yavaş geçerken, bazıları bir milyardan az süre içinde geçer. Dr. Wong ve ekibi geçiş aşamaları farklı olan dört gökadayı inceledi. Araştırmacılar yıldız oluşum aşamasının sonuna yaklaşan gökadaların kendilerine gerekli olan gazın çoğunu attığını belirledi. Dr. Wong gökadanın neden dışarı gaz attığıyla ilgili tahminleri olduğunu söylüyor. Bir olasılığa göre gaz gökadanın merkezindeki süper kütleli karadelik tarafından atılmış olabilir. Başka bir olasılık ise komşu gökadanın gazı sökmesi yönünde, ancak bunlardan başka tahminler de var diyor. İsviçre Federal Teknoloji Enstitüsü'nden Kevin Schawinskiye göre gökadaların hızla ölmeleri gaz kaybetmeleriyle orantılı. Doğrudan gaz çıkışını gördüğümüz dört gökadanın benzer özelliklere sahip olması bizim için şaşırtıcı oldu diyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/genc-sicak-ve-mavi/", "text": "NGC 2547 kümesindeki yıldızlar Bu sevimli parlak mavi yıldızlar güney gökküresi takım-yıldızlarından Yelken'de bulunan NGC 2547 kümesindeki yeni oluşmakta olan yıldızlardır. Görüntü Şili'deki ESO'nun La Silla Gözlemevi'nde bulunan MPG/ESO 2.2-metre teleskopu üzerindeki Geniş Alan Görüntüleyicisi ile alınmıştır. Evren yaşlı bir yerdir yaklaşık 13.8 milyar yıl yaşında. Gökadamız Samanyolu da yaşlıdır yıldızlarından bazıları 13 milyar yıldan daha yaşlıdır (eso0425). Yine de, yeterince çok aksiyon vardır: bir yandan yeni gökcisimleri meydana gelirken, bir yandan var olanlar yok olur. Bu görüntüde, yeni dünyaya gelen bazılarını, NGC 2547 kümesinde oluşan yeni yıldızları görüyorsunuz. Peki gerçekten bu gençler gerçekten ne kadar gençler? Kesin yaşları halen belli olmasa da, gökbilimciler NGC 2547'deki yıldızların yaş aralıklarını 20 ila 35 milyon yıl olarak tahmin ediyorlar. O kadar da genç olmadıkları görülüyor. Bununla birlikte, Güneş 4600 milyon yıl yaşında olup henüz orta yaşlı bile değildir. Eğer Güneş'i 40 yaşında bir insan olarak düşünürseniz, görüntüdeki parlak yıldızlar üç aylık bebekler gibidir. Çoğu yıldız tek başına doğmaz, bunun yerine çoğu boyutları onlarcadan bir kaç bine kadar yıldız içeren zengin kümelerde meydana gelirler. NGC 2547 parlak mavi şekilde parlayan çok sayıda sıcak yıldızın genç oldukları bu şekilde anlaşılsa da, bazıları şimdiden evrimleşerek kırmızı deve dönüşmüş bir kaç sarı ya da kırmızı yıldız da bulabilirsiniz. Bunun gibi açık yıldız kümeleri diğerlerine göre daha kısa yaşarlar, kümeyi oluşturan yıldızların birbirlerinden uzaklaşıp kümeyi dağıtması birkaç yüz milyon yıl sürebilmektedir. Kümeler gökbilimcilerin yıldızların nasıl yaşadıklarını anlayabilmeleri için anahtar gökcisimleridir. Bir kümenin aynı anda aynı malzemeden doğan üyeleri, diğer yıldızsal özelliklerin etkilerini belirlemeyi daha kolay hale getirmektedir. NGC 2547 yıldız kümesi güney gökküresi takımyıldızlarından Yelken doğrultusunda, yeryüzünden yaklaşık 1500 ışık yılı uzaklıkta yer almakta olup, bir dürbünle kolaylıkla görülebilecek kadar parlaktır. 1751 yılında Fransız gökbilimci Nicolas-Louis de Lacaille tarafından Güney Afrika'daki bir gökbilim seferi sırasında açıklığı iki santimetre bile olmayan küçük bir teleskop kullanılarak keşfedilmiştir. Görüntüdeki parlak yıldızlar arasında başka nesneleri de görebilirsiniz, özellikle yakınlaştırdığınızda. Çoğu daha sönük, Samanyolu'ndaki uzak yıldızlardır, ancak bazıları, bulanık genişçe olup bunlar görüş alanındaki yıldızların ötesinde milyonlarca ışık-yılı uzaklıktaki gökadalardır. ESO-Türkiye"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/genc-ve-karmasik-bir-gezegen-diski/", "text": "Bizim gezegenler, şu anki yörüngelerine otururken çok sayıda cismi etkilemiş, onlara sağa sola fırlatmıştır. NASA'nın Spitzer Uzay Teleskopu genç bir yıldızın çevresinde bazı anormallikler olduğunu bildirdi. Bölgede yeralan genç gezegenlerin yıldızın çevresinde dolanan küçük cisimleri ve kuyrukluyıldızları rahatsız ettiği, onlarla çarpışarak toz halesinde görünür olmak için uğraştıklarını düşündüren bir keşfi gerçekleştirdi. Gözlenen yıldız üç gezegeni olan HR 8799. Yıldızın Kasım 2008'de üç gezegeni olduğu bulunmuştu. Gezegenler dünya üzerinde kurulu olan Keck ve Gemini Gözlemevleri'nden ayrı ayrı görüntülendi. Bu aslında önemli bir haber. Sebebi ise daha önce sadece Fomulhaut yıldızının gezegeneninin Hubble ile görüntülenmesiydi. Bulunan 450 dolayındaki gezegenden sadece Fomulhaut'un fotoğrafı elimizdeyken, şimdi üç gezegenin daha gerçek görüntüsüne daha kavuştuk. Üstelik bu gezegenlerin görüntüleri uzay teleskoplarıyla da alınmadı. Gezegenler 7-10 Jüpiter kütlesinde. Hem Fomalhaut hem de HR 8799 Güneş'ten daha büyük olan genç yıldızlardır. Gökbilimciler daha önce 25 ışık yılı uzaklıktaki Fomalhaut yıldızının çevresinde dolanan gaz ve toz diskini hem Spitzer hem de Hubble Teleskoplarını kullanarak görüntülemeyi başarmışlardı. Benzer diskin HR 8799'da da olduğundan emin olamayan gökbilimciler Spitzer ile yıldızın toz diskini görüntülediler. Arizona Üniversitesi'nden Kate Su, diski oluşturan toz bulutunun olağandışı olduğunu belirtiyor. Toz diskinin bizim Kuiper Kuşağı'ndaki kuyrukluyıldızlar gibi buzlu cisimlerin çarpışmasıyla oluşmuş olabileceğini düşündüklerini belirtiyor. Üç büyük gezegenin kütle çekimleri de bu cisimlerin birbirleriyle çarpışmalarına sebep olduğu da açıklanan fikirler arasında. Gökbilimciler bu çarpışmaların nedenininin üç gezegenin kesin yörüngelerine yerleşme çabalarının sonucunda oluştuğunu düşünüyorlar. Sistem çok karışıktır ve çarpışmadan dolayı püsküren toz, diske katılmaktadır. Bizi asıl heyecanladıran bu gezegenimsi disklerle görüntülenen gezegenler arasında bir bağ olup olmadığıdır. Biz uzun zamandır gezegenimsi diskleri araştırmaktayız. Ancak elimizde gezegenler ile diskler arasındaki bağlantıyı verebilecek yalnız Fomalhaut ve HR 8799 sistemleri bulunuyor diyor Su. Güneş Sistemimizin genç olduğu zamanlarda da benzer oluşumları yaşadı. Jüpiter ve Satürn'ün korumasındaki Dünya, çoğu kuyrukluyıldız çarpışmalarından kurtuldu. Buna karşılık kartopu gibi yüzeyi buz tutmuş bir kuyrukluyıldız sayesinde Dünya'nın, su ile tanışmış olduğuna inanılır. Kaynak: Spitzer GB*: Gök birimi. 1 GB=150 milyon km, Dünya-Güneş uzaklığı"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/genc-yildizdan-yayilan-jetler/", "text": "HH 151 olarak bilinen bu cismin görüntüsünde, yıldızın aydınlattığı gaz ve toz bulutunu ve yıldızdan kaynaklanan turuncu renkteki jet akımları görülüyor. 460 ışık yılı uzaklıktaki genç ve oldukça hareketli HL Tau yıldızı, Boğa takımyıldızı yakınlarında bulunuyor. Yaşamının ilk birkaç yüz bin yıl içindeki HL Tau gibi yıldızlar çevresindeki maddeyi kendine çeker. Bu madde yıldızın çevresinde sarmal ve sıcak bir gaz diski oluşturur. Gaz diski içindeki çarpışmalar sonucunda saniyede birkaç yüz kilometre hıza ulaşan jet akımları görülür. Tıpkı Herbig-Haro nesneleri arasında olan HH 151'de görülen gibi. Bu tür cisimlere yıldız oluşum bölgelerinde oldukça sık rastlanır. Bunlar yıldızların evrimlerinin çok kısa bir zaman diliminde görülür. Yeni kümeler birbiriyle çarpışırken bir yandan da yıldıza şeklini verirler."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/genc-yildizlar-sahnedeki-yerlerini-aliyor/", "text": "ESO' ya ait Yeni Teknoloji Teleskopu açık yıldız kümesi NGC 2100'ın çarpıcı bir görüntüsünü yakaladı. Bu eşsiz yıldız kümesi yaklaşık 15 milyon yıl yaşındadır, ve Samanyolu gökadasının yanı başında olan Büyük Macellan Bulutu'nda yer almaktadır. Bu yıldız kümesi Tarantula Bulutsusu yakınından gelen parıldayan gaz tarafından sarılmış durumdadır. Gözlemciler sıkça NGC 2100 'ü onun etkileyici Tarantula Bulutsusu (eso0650) ve süper yıldız kümesi RMC 136'ya (eso1030) olan fazla yakınlığı nedeniyle gözden kaçırırlar. Tarantula Bulutsusunun gaz parıldaması bu görüntüdeki ilgi odağını dahi çalmaya çalışmaktadır buradaki parlak renkler bulutsusunun çevre kısımıdır. Bu yeni resim Şili'de ESO' ya ait La Silla Gözlemevi'ndeki Yeni Teknoloji Teleskopu'nda bulunan EMMI cihazını kullanarak pek çok farklı renkli filtrelerden elde edilen gözlemden oluşturulmuştur. İyonize olmuş hidrojen ve oksijen parıldamasından gelen ışık üst üste binerken, yıldızlar doğal renklerinde görülmektedir. Bulutsuda görülen renkler onları ışıldatan yıldızların sıcaklıklarına bağlıdır. Süper yıldız kümesi RMC 136'da yer alan Tarantula Bulutsusu' ndaki genç sıcak yıldızlar bu görüntünün üstünde ve sağındadırlar ve resimde kendini mavi bulutsulaşma olarak gösteren oksijenin parıldamasına neden olacak kadar kuvvetlidir. NGC 2100'ün altında kırmızı parıldama ya RMC 136'daki sıcak yıldızların etkisinin dışa erişiminin ulaşıldığını ya da yalnızca hidrojeni ortaya çıkarabilen soğuk ve yaşlı yıldızların bu bölgede baskın etkiye sahip olduğuna işaret etmektedir. NGC 2100'de oluşan yıldızlar yaşlı ve daha az enerjiktirler ve bu yüzden onlarla ilişkili az bulutsulaşmaya sahiptirler ya da hiç sahip değildirler. Yıldız kümeleri aynı zamanda tek bir gaz ve toz bulutundan oluşmuş olan yıldız gruplarıdır. En çok kütleye sahip yıldızlar kümenin merkezinde oluşma eğilimindeyken, daha az kütleli olanlar dış bölgelerde baskındırlar. Bu, merkezde yoğunlaşmış büyük miktarlarda yıldızlar boyunca, kümenin merkezini dış bölgelerden daha fazla parlak yapar. |Büyük Macellan Bulutu'ndaki NGC 2100, Tarantula Bulutsusu ve RMC 136'nın yerleri. NGC 2100 bir açık kümedir, yani yıldızları kütle çekimi tarafından göreceli olarak gevşek bir bağlılık gösterirler. Bu kümeler , diğer kümeler ile çekimsel etkileşim süresince nihayetinde dağıldıkları için, onlarca ya da yüzlerce milyon yıl olarak ölçülen bir yaşam süresine sahiptiler. Küresel kümeler, ki uzman olmayan bir gözlemciye benzer görünürler, çok daha fazla yaşlı yıldız içerirler ve birbirlerine daha sıkıca bağlıdırlar ve bu yüzden daha uzun yaşam sürelerine sahiptirler: pek çok küresel küme neredeyse Evren'in kendisi kadar yaşlı olarak ölçülmüştür. Bu yüzden, NGC 2100 Büyük Macellan Bulutu'ndaki komşularından daha yaşlı olabiliyor iken, yıldız kümeleri standartları bakımından hala yeni yetme bir gençtir. Genç kümelerin bu görüntüsünün verisi David Roma' nın ESO tarafından 2010'da yapılan gökbilim fotoğraf yarışmasının parçası olarak Gizli Hazineler başvurusu için çekilen ESO' ya ait veri arşivlerinin içinden seçilmiştir. Notlar EMMI ESO Çok Modlu Cihaz' a karşılık gelmektedir. Hem bir görüntüleme kamerası hem de tayfölçüm cihazıdır. Oksijenden gelen parıltının çoğu iki elektronunu kaybetmiş oksijen atomlarından gelmektedir. Bu güçlü yayınım bulutsuda genel bir durumdur fakat yakın zamanın astronomik tayf ölçme uzmanları için gizemliydi ve başlangıçta Nebukium adı verilen yeni bir elementten geldiği düşünülüyordu. ESO'nun Gizli Hazineler 2010 yarışması amatör gökbilimcilere ESO' nun devasa astronomi veri arşivlerini, katılımcılar tarafından ortaya çıkarılmaya ihtiyaç duyulan iyi gizlenmiş bir gizemi bulma umuduyla, araştırma fırsatı verdi. ESO-Türkçe"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/genc-yildizlardan-goz-alici-manzaralar/", "text": "ESO gökbilimcileri NGC 3572 yıldız kümesi etrafındaki ilginç bulutların şimdiye kadarki en iyi görüntülerini elde etti. Yeni görüntüler bu gaz ve toz bulutlarının nasıl tuhaf kabarcıklara, kavislere ve sıcak genç yıldızlardan dışarıya atılan yıldız rüzgarlarının neden olduğu fil gövdesi olarak bilinen sıradışı özelliklere nasıl sahip olduklarını gösteriyor. Çoğu yıldız tek başına oluşmaz, tek bir gaz ve toz bulutundan yaklaşık olarak aynı zamanda birçok yıldız meydana gelebilir. Güney gökküresi takımyıldızlarından Omurga takımyıldızında bulunan NGC 3572, bu kümelerden biridir. Burası çok miktarda sıcak, genç, mavi-beyaz, parlak bir şekilde ışıldayan ve güçlü yıldız rüzgarları üreten, etrafındaki kalıntı gaz ve tozları uzaya saçmaya eğilimli yıldız barındırmaktadır. Parlayan gaz bulutları ve bunlara eşlik eden yıldız kümeleri ESO'nun Şili'de bulunan La Silla Gözlemevi'ndeki MPG/ESO 2.2-metre teleskopu üzerinde bulunan Geniş Alan Görüntüleyicisi ile alınan bu yeni görüntünün öne çıkan kısımlarıdır . Görüntünün alt kısmında molekül bulutundan oluşan iri parça, yeni yıldızların oluşmasını sağlamakta olup halen görülebilmektedir. Burası halen oluşmakta olan yeni yıldızlardan gelen güçlü ışımadan çarpıcı bir şekilde etkilenmektedir. Işıma sadece özel bir renkte parlamasına değil, aynı zamanda bulutların, kabarcıklar da dahil, harika sarmak şekillere, yaylara ve gökbilimcilerin fil gövdesi dedikleri karanlık sütunlara dönüşmesini de sağlamıştır . Bu görüntüde yakalanan ilginç bir özellik de merkezi kısmın hemen üzerindeki minik halka-benzeri bir bulutsudur. Gökbilimciler halen bu küçük garip özelliğin kökeni hakkında emin değiller. Büyük olasılıkla kümeyi oluşturan molekül bulutundan geride kalan bir yoğun bir kalıntı, belki de çok sıcak parlak bir yıldızın etrafında oluşan bir kabarcık olabilir. Ancak bazı gökbilimciler bunun bir tür garip şekilli gezegenimsi bulutsu ölmekte olan bir yıldızın kalıntıları olabileceğini düşünüyor . Bir küme içerisinde doğan yıldızlar kardeş olabilirler ancak bunlar ikiz değillerdir. Neredeyse aynı yaştadırlar, ancak büyüklük, kütle, sıcaklık ve renkleri birbirlerinden farklıdır. Bir yıldızın yaşamında izleyeceği yol büyük oranda onun kütlesi ile belirlenir, bu nedenle herhangi bir kümede yaşamlarının farklı aşamalarında olan yıldızlar bunların nasıl evrimleştiklerini anlamaya çalışan gökbilimciler için mükemmel bir laboratuvardır . Bu yıldız grupları genellikle on ya da yüz milyon yıl gibi görece kısa bir zaman içerisinde birbirlerine bağlanabilirler. Kütleçekimsel etkileşimler nedeniyle yavaş yavaş etrafa dağılırlar, ancak çoğunlukla ömürleri kısa olan büyük kütleli yıldızların, yakıtlarını tüketerek yaşamlarını şiddetli süpernova patlamaları şeklinde sonlandırmaları kümeden geriye kalan gaz ve yıldızların ayrışmasına katkı sağlar. Notlar Bu görüntüyü oluşturmak için kullanılan veriler ESO gökbilimcisi Giacomo Beccari'nin liderlik yaptığı bir araştırma ekibi tarafından elde edilmiştir. Ekip NGC 3572'deki genç yıldızların gezegenimsi disklerinin fiziğini araştırmak için Geniş Alan Görüntüleyicisi'nin gücünü kullandı. Kümede yaşları on milyon yılın üzerinde olan ve halen kütle yığışmasının açık bir şekilde sürdüğü yani yıldız diskleri ile çevrili olmaları gereken yıldızlarla karşılaşmaları şaşırtıcı oldu. Buna göre NGC 3572'deki yıldız oluşumu süreci en azından 10-20 milyon yıldır devam ediyor ve bu nedenle gezegen oluşumu süreci daha önceden düşünülene göre daha uzun zaman ölçeklerinde gerçekleşiyor. Bu tür fil gövdesi örneklerinin en meşhuru NASA/ESA Hubble Uzay Teleskopu tarafından hassas bir şekilde görüntülenen Kartal Bulutsusu'ndaki Yaratılışın Sütunları'dır (http://www.spacetelescope.org/images/opo9544a/). Güneş-benzeri bir yıldız tüm yakıtını kullandığında, dış kısımlarını etrafındaki uzaya atar. Yıldızdan kalan sıcak kalıntılar bu maddenin üzerine doğru parlamaya devam eder, bu sırada güzel ancak kısa-ömürlü iyonlaşmış parlak gaz tabakaları meydana gelir ve bunlara gezegenimsi bulutular denir. Bu tarihi adlandırma sadece bu nesnelerin küçük bir teleskoptaki görünüşleri ile ilgilidir, bir gezegenle fiziksel bir bağlantıları yoktur. Bir yıldızın yaşam süresi ne kadar ağır olduğuna bağlıdır. Güneş'ten elli kat daha ağır bir yıldız sadece birkaç milyon yıl yaşam süresine sahiptir, Güneş yaklaşık 10 milyar yıl yaşına kadar gelebilirken düşük-kütleli bir kırmızı dev yıldız trilyonlarca yıl yaşayabilir Evren'in şimdiki yaşından çok daha uzun süre. ESO-Türkiye Molekül Bulutları ile ilgili ayrıntılı bilgi için tıklayınız."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/genis-alanda-tarantula-bulutsusu/", "text": "ESO'daki gökbilimciler Magellan Bulutu'nu tararken Tarantula Bulutsusu'nun yeni bir görüntüsünü elde ettiler. Bu yakın kızılötesi görüntüde bulutsu ve yakın çevresi ayrıntılı olarak görülüyor. Görüntüde hem Magellan Bulutu hem de bizim gökadamıza ait çeşitli cisimler bulunuyor. İngiltere-Hertfordshire Üniversitesi'nden ekibin başkanı Maria-Rosa Cioni: Magellan Bulutu'ndaki 30 Doradis yıldız oluşum bölgesi olarak da adlandırılan Tarantula Bulutsusu, yapısında büyük yıldızların kümesi olan RMC-136'yı barındırır diyor. Görüntü yakın kızılötesi bölgeden gelen ışığı algılayan büyük bir fotoğraf makinesi VISTA ile elde edilmiştir. Gözümüzün algılayamadığı bu ışık, uzayda toz bulutlarının içerisinden geçebilir. Bu ışık özellikle toz bulutlarının arasında saklanan genç yıldızların keşfedilmesinde kullanılmaktadır. VISTA'nın bir başka özelliği ise büyük alan çekimlerini gerçekleştirebilmesidir. Bu görüntü VISTA'nın Magellan Bulutu Araştırması'nın son görüntüsüdür. Proje Büyük ve Küçük Magellan Bulutları'nı kapsayan 184 derecelik büyük bir alanı gözlemeyi hedeflemektedir. Sonuçta yıldız oluşum tarihinin ayrıntıları ve Magellan Bulutları'nın 3 boyutlu geometrisi elde edilecek. VMC ekibinden Chris Evans: VISTA görüntüleri Tarantula'nın iç bölgelerinde bulunan büyük ve genç yıldızları da yakından görmemizi sağlayacak. Bu yeni kızılötesi görüntülerle yaşlı yıldızların etkilediği yeni büyük yıldızların oluşumlarını araştırabileceğiz diyor. Geniş-alan görüntüsü birçok farklı nesneyi gösterir. Görüntünün merkezinin hemen üzerinde kendini gösteren Tarantula Bulutsu'nun merkezinde parlak RMC 136 yıldız kümesi bulunur. Bunun solunda NGC-2100 yıldız kümesi görülüyor. Sağda ise küçük kalıntı SN1987A süpernovası ve merkezin altında aralarında NGC 2080 ve NGC 2083 olmak üzere bir dizi yıldız oluşum bölgesi görülüyor. Yukarıdaki gösterimde çalışmanın görünür ışık ve kızılötesi ışıkla alınmış görüntüleri verilmiştir. Magellan Bulutu araştırması VISTA'nın Güney Gökyüzü araştırmasında ilk beş yılın büyük bir kısmını alacak olan altı dev kızılötesi incelemeden biridir. Kaynak: ESO"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/gezegen-9-var-mi/", "text": "Bilim insanları bu yılın başlarında gökbilim dünyasına adeta bomba gibi düşen bir çalışmayı tartışıyor. Bilindiği üzere Güneş'ten oldukça uzakta, Oort bulutu içinde bir gezegen olması gerektiği öne sürülmüştü. Varlığı matematiksel olarak öne sürülen Gezegen 9 henüz gözlemsel olarak doğrulanmadı. Kuramcıların bir kısmının böylesi bir yörüngede gezegen olması üzerine ciddi itirazları var. Harvard-Smithsonian Astrofizik Merkezi'nden bir grup araştırmacı gezegen varlığını, daha doğrusu nasıl oluşmuş olabileceğini öne süren bir dizi senaryoyu test etti. Sonuç ise inanılmazdı: böyle bir gezegenin var olma olasılığı çok zayıf. Böylece Gezegen 9 tartışması yanında kocaman bir ünlem işaretiyle gittikçe alevlendi. CfA'dan gökbilimci Gongjie Li: Gezegen 9'un var olmasına ilişkin çeşitli kanıtlar var, ama bunlar gezegenin nasıl oluştuğunu açıklamıyor diyor. Söz konusu makale Astrophysical Journal Letters'da yayınlanmak üzere kabul edildi. Gezegen 9, Güneş'ten 400-1500 astronomi birimi uzaktadır. Bilindiği gibi 1 astronomi birimi Dünya ile Güneş arası uzaklıktır. Yani Gezegen 9, Güneş Sistemi'ndeki gezegenlerden çok daha öteye yerleşmiş bir konumda. Tartışmanın ana unsuru da: Böylesi sıra dışı yörüngeye sahip bir gezegen nasıl oluşmuş olabilir? Burada mı oluştu, iç sistemden dışarı mı atıldı, yoksa başka bir yıldızdan koparak bu noktaya mı taşındı? Li ve makale eş yazarı Michigan Üniversitesi'nden Fred Adams üç ihtimali ele alan milyonlarca bilgisayar benzetimleri gerçekleştirdi. En çok üzerinde durulan başka bir yıldızdan koparak sistemimize katılmış olmasıydı. Böyle bir etkileşimde gezegenin bağlı olduğu yıldızdan oldukça geniş ve eliptik bir yörüngeye sahip olması gerekirdi. Güneş erken dönemde birkaç bin yakın komşu yıldızdan biriyle karşılaşmış olabilir ki Güneş sistemi oluşurken böylesi yakınlaşmalar sıkça gerçekleşmiş olmalı. Ancak, Gezegen 9'un bir yıldıza bağlı iken Güneş Sistemi içine çekilmesi olasılıklardan biri. Li ve Adams bu olasılığı hesapladı. Buna göre en iyi ve abartılı koşullara rağmen ihtimal %10'da kaldı. Üstelik şu an ki kabul gören yörüngesi için gezegenin bizden şimdikinden daha uzaktayken sistemimize girmiş olması gerektiğini fark ettiler. CfA'dan gökbilimci Scott Kenyon ve Utah Üniversitesi'nden Benjamin Bromley'e göre bunun başka bir çözümü olabilir. Ona göre Gezegen 9 geniş bir yörüngede çeşitli varsayımların bir araya gelmesiyle oluşmuş olabilir. Güneş Sistemi'nde ekstra gaz devi doğmuş olabilir ki en basit çözüm budur diyor Kenyon. Onlara göre Gezegen 9, Güneş'e daha yakın bir yerde oluşmuş, ancak gaz devleri Jüpiter ve Satürn'ün etkisiyle zamanla daha büyük bir yörüngeye oturmuş olabilir. Bir salıncaktaki çocuğu ittiğinizi düşünün. Her seferinde aynı kuvveti uygularsanız salıncak daha uzaklara ve yükseğe gidecektir. Benzer şekilde bu gezegen Güneş Sistemi'nin dışına itilmiş olabilir ki bu durumda sisteme dışarıdan giriş olamayacaktır diyor Kenyon. Kenyon ve Bromley ayrıca Gezegen 9'un daha uzak bir yerde oluşma olasılığına baktı. Yakından geçen bir yıldızın itmesiyle belirli yoğunluğa sahip bir gaz kütlesinin sistemimiz içine sokulup gezegen oluşmuş olabileceğini gördüler. Bu senaryoların en güzel kısmı başka bir yerdeki oluşumlarla yani gözlemsel verilerle desteklenebilir olmasıdır. Eğer gezegen yerinde oluşmuş ise dev bir Pluto, dağınık gaz kütlesinin yoğunlaşmasıyla oluşmuş ise soğuk bir Neptün gibi görünecektir diyor Kenyon. Li'nin bu çalışması Gezegen 9'un oluşumu veya göç etme zorunda kalması senaryoları hakkında fikir vermektedir. Doğru senaryoya belki de Güneş'in hangi yıldız kümesinde doğduğunun belirlenmesiyle ulaşılabilir. Gezegen 9 eğer çok geniş bir yörüngede doğduysa dışarıdan gelebilecek kütle çekim kuvvetlerine karşı savunmasız kalacaktır. Bu nedenle Gezegen 9'un Güneş'in doğduğu kümeden ayrılmasıyla şimdiki yörüngeye yerleşmiş olması daha muhtemeldir. Li ve Adams son olarak Gezegen 9'un başka bir yıldıza bağlı olmayıp Güneş'in yakaladığı bir serbest gezegen olup olmadığına baktı. Ancak bunun olma şansının %2'lerde kaldığını gördüler. Yorumum: Sonuç olarak Gezegen 9 gözlenemedi. Gözlenene kadar ya da daha net bilgiler gelip olmadığı söylenene kadar tartışması sürecek. Optik teleskoplardan daha çok Hubble'ın kızılötesi gözlem yeteneği ya da kızılötesi alanda gözlem yapma yeteneği olan bir başka teleskopun verileriyle sonuca ulaşılabilir. Eğer bu da olmazsa 2018'i yani James Webb Uzay Teleskopu'nun göreve başlamasını bekleyeceğiz."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/gezegen-kurami-sil-bastan/", "text": "Bugün Birleşik Krallık Ulusal Astronomi Toplantısı'nda geçiş yapan dokuz yeni ötegezegenin keşfedildiği duyuruldu. Yeni sonuçları geçiş yapan ötegezegenlerin daha önceki gözlemleriyle karşılaştıran gökbilimciler hayrete düştü, daha geniş 27 gezegen örneğinden altısı yörüngelerinde yıldızlarının dönme eksenine ters yönde dolanıyorlardı kendi Güneş Sistemi'mizde görülenin tam olarak tersi bir durum. Yeni keşifler şu anki gezegen oluşum teorileri için beklenmedik ve ciddi bir sorun teşkil ediyor. Ayrıca sıcak Jüpiterler olarak bilinen türden ötegezegen içeren sistemlerin de Dünya-benzeri gezegenler içermelerinin mümkün olmadığı öne sürülüyor. Gözlem kampanyasının önemli bir kısmına Andrew Cameron ve Didier Queloz ile birlikte önderlik eden Cenevre Gözlemevi'nden doktora öğrencisi Amaury Triaud, Bu, ötegezegenler alanına bıraktığımız gerçek bir bomba diyor. Gezegenlerin genç bir yıldızı çevreleyen gaz ve toz diski içinde oluştukları düşünülmektedir. Bu ilkel gezegen diski yıldızın kendisiyle aynı yönde dönmektedir ve şimdiye kadar bu diskten meydana gelen gezegenlerin hepsinin aşağı yukarı aynı düzlemde dolanmaları gerektiği, ve yörüngelerinde yıldızın dönme yönüyle aynı yönde hareket ettikleri düşünülüyordu. Güneş Sistemi'ndeki gezegenler için durum bu şekildedir. Geniş Alan Gezegen Araştırması'yla (WASP, ) dokuz yeni ötegezegenin ilk kez keşfedilmesinden sonra, gökbilimciler yeni ve eski taramalarda bulunan geçiş yapan ötegezegenlerin özelliklerini belirlemek ve keşifleri onaylamak için, Şili La Silla gözlemevindeki 3.6 metrelik ESO teleskobu üzerindeki HARPS tayfçekerini, yine La Silla'da bulunan Swiss Euler teleskobu ve diğer teleskoplarla elde edilen verileri kullandılar. Çalışma takımı eski gözlemlerle yeni verileri karşılaştırdığında, şaşırtıcı bir şekilde, araştırdıkları sıcak Jüpiter'lerin yarısından fazlasının yörüngelerinin kendi yıldızlarının dönme ekseniyle aynı doğrultuda olmadığını buldu. Hatta bu genişletilmiş çalışmada altı ötegezegenin geriye doğru harekete sahip olduğunu buldular: yıldızlarının etrafında yanlış yönde dönmekteydiler . Yeni sonuçları bu hafta BK Glasgow'daki Ulusal Astronomi Kongresi'nde sunan, St. Andrews Üniversitesi'nden Andrew Cameron Yeni sonuçlar gezegenlerin her zaman yıldızlarının dönme yönleriyle aynı yönde dolanmaları gerektiği görüşüne gerçekten meydan okuyor diyor. Sıcak Jüpiter'lerin ilk kez keşfedilmesinden bu yana, 15 yıldır kökenleri bir bulmaca gibiydi. Bu gezegenlerin kütlesi Jüpiter'le aşağı yukarı aynı büyüklükte veya daha fazla, fakat kendi güneşlerine çok yakın mesafede dolanmaktalar. Dev gezegenlerin merkezlerinin, gezegen sistemlerinin sadece soğuk dış sınırlarında bulunan taş ve buz parçaları karışımından meydana geldikleri düşünülüyor. Bununla birlikte sıcak Jüpiter'lerin yıldızlarından uzakta oluşmaları ve sonradan iç kısımlara doğru yer değiştirerek daha yakın bir yörüngede dolanmaları gerekiyor. Çoğu gökbilimci bunun, oluştukları toz diski ile kütleçekimsel etkileşiminden dolayı olduğuına inanmaktadır. Bu senaryo birkaç milyon yıldan daha uzun bir sürede meydana gelmektedir ve kendi yıldızının dönme ekseniyle aynı doğrultuda olan bir yörüngeyle sonuçlanmaktadır. Ayrıca sonradan Dünya-benzeri kayalık gezegenlerin oluşmasına da olanak sağlamaktadır, fakat bu senaryo yeni gözlemlere malesef bir açıklama getirememektedir. Ters yönde hareket eden yeni ötegezegenlere açıklama getiren alternatif yeni bir yerdeğiştirme teorisine göre sıcak Jüpiter'lerin yıldızlarına yakın olmalarının sebebi hiç de toz parçacıklarıyla olan etkileşim değil, daha yavaş bir evrim sürecini kapsayan daha uzak gezegen veya yoldaş yıldızlarla yüz milyonlarca yıldan daha uzun süren bir kütleçekimsel mücadeledir. Bu çalkantıların dev ötegezegeni eğilmiş ve uzatılmış bir yörüngeye sıçratmasından sonra gelgit sürtünmesine maruz kalacak olan gezegen, her defasında enerji kaybederek yıldızına daha yakın bir yörüngede dönecektir. En sonunda yıldıza yakın, neredeyse dairesel fakat gelişigüzel eğilmiş bir yörüngeye park etmiş olacaktır. Cenevre Gözlemevi'nden Didier Queloz Bu sürecin dramatik bir yan etkisi bu sistemlerdeki daha küçük diğer Dünya-benzeri gezegenleri yok etmesi diyor. Yeni keşfedilen gezegenlerden ters yönde hareket eden iki tanesi daha uzakta bulundular, büyük kütleli yoldaşlar muhtemelen bu tersine hareketin sebebi olabilir. Bu yeni sonuçlar diğer gezegen sistemlerinde fazladan cisimlerin daha yoğun araştırılmasına neden olacaktır. Araştırma bu hafta İskoçya'da gerçekleşen BK Ulusal Astronomi Kongresi'nde sunulmuştur. Bu özel durumda, uluslararası dergilere yayınlanmak üzere dokuz yayın gönderilmiştir, bunlardan dört tanesinde ESO tesislerinde elde edilen veriler kullanılmıştır. Aynı özel durumda, WASP konsorsiyumuna, 2010 Kraliyet Gökbilim Topluluğu Grup Başarı Ödülü verilmiştir. Notlar Bilinen ötegezegenlerin şu anki sayısı 454'dür. Yeni bulunan dokuz yeni ötegezegen Geniş Alan Gezegen Araştırması ile keşfedilmiştir. WASP her biri gezegen geçiş olayları için gökyüzünü eş-zamanlı olarak sürekli görüntüleyen sekiz geniş-alan kamerasından oluşan iki robotik gözlemevini kapsamaktadır. Bir gezegen kendi yıldızının önünden geçtiğinde bir geçiş olayı meydana gelir, yıldızdan gelen ışık geçici olarak az miktarda engellenir. Sekiz geniş-alan kamerası milyonlarca yıldızı eşzamanlı olarak görüntüleyerek bu nadir rastlanan geçiş olaylarını saptamaya çalışmaktadır. WASP kameraları Belfast Queen's Üniversitesi, Keele Üniversitesi, Leicester ve St Andrews, Açık Üniversite, La Palma Isaac Newton Grubu ve Kanarya Adaları Astrofizik Enstitüsü'nü içeren bir konsorsiyum tarafından işletilmektedir. Geçiş yapan yeni bir gezegenin keşfini onaylamak, özelliklerini tespit etmek ve yıldızın gezegenle birlikte ortak kütle merkezi etrafındaki yalpalama hareketini tespit etmek için dikine hız takip gözlemi gerekmektedir. Bu, dünya genelinde hassas tayfçekerlerle donatılmış teleskoplar ağı ile yapılmaktadır. Kuzey yarımkürede, Kanarya Adaları'ndaki Nordic Optik Teleskopu ve Fransa'daki 1.93 metrelik Haute-Provence teleskopu üzerindeki SOPHIE aygıtı bu araştırmaya öncülük etmektedir. Güneyde, her ikisi de La Silla da bulunan, 3.6 metrelik ESO teleskopuna bağlı ötegezegen avcısı HARPS ve Euler Swiss teleskopu üzerindeki CORALIE tayfçekeri, yeni gezegenleri onaylamak ve her gezegenin yıldızının ekvatoruna göre eğimli olan yörüngesi arasındaki açısını ölçmek için kullanılmıştır. Gezegenlerin büyüklüklerini belirlemek için gerekli parlaklık ölçümlerini Hawaii ve Avustralya'da bulunan Las Cumbres Gözlemevi robotik Faulkes Teleskopları sağlamıştır. WASP ötegezegen adaylarının takip gözlemleri Şili La Silla'daki Swiss Euler Teleskopu , La Palma Nordic Optik Teleskopu, ve Fransa Haute-Provence Gözlemevi'ndeki 1.93 metrelik teleskop ile elde edilmiştir. WASP gezegenlerinin yörünge eğikliği açısı çalışmaları her ikisi de güney yarımkürede La Silla'da bulunan 3.6 metrelik ESO teleskopuna bağlı HARPS ve Euler Swiss teleskopu üzerindeki CORALIE tayfçekerleri ile kuzey yarımküredeki Tautenburg Gözlemevi, McDonald Gözlemevi ve Nordic Optik Teleskopu ile gerçekleştirilmiştir. Sıcak Jüpiterler kütle olarak Jüpiter kütlesi civarında veya daha büyük kütleli, fakat kendi yıldızlarına Güneş Sistemi'mizdeki herhangi bir gezegenden çok daha yakın bir yörüngede dolanan gezegenlerdir. Hem büyük hemde yakın olmalarından dolayı yıldızlarına olan kütleçekim etkileri nedeniyle bulunmaları daha kolay ve yıldız diskinden geçiş yapmaları da daha muhtemeldir. Bulunan ilk ötegezegenlerin çoğu bu türdendir. Ek Dosya: Ötegezegen Rehberi Kaynak: ESO-Türkçe 5 Yorumlar Teşekkür ederim hocam şimdi anlaşıldı 🙂 HAT P 7 de de bir yörünge karışıklığından bahsedilmişti. bu durum kütle çekimkuvvetini nasıl açıklıyor Merhaba; Yazının sondan 2. paragrafında tam olarak ne demek istediğini anlamadım.Büyük kütleli yoldaşlar,fazladan cisimler derken uzak gezegenlerden mi yoksa diğer yoldaş yıldızdan mı bahsediyor? Burada büyük kütleli yoldaşlar ifadesinden kasıt gezegeni yolundan eden, ters yönde dönmeye zorlayan yıldızı ile arasındaki mücadele. Bu şelkilde ters yönde dönen gezegenler için de fazladan cisim terim kullanılmış."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/gezegen-mi-asteroit-mi/", "text": "Vesta ilk kez, 29 Mart 1807'de Alman gökbilimci Heinrich Wilhelm Olbers tarafından gökyüzünde iğne deliği kadar ışık yayarken görüldü. 204 yıl sonra NASA'nın Dawn uzay aracı bu nesneye ulaşmaya çalışırken, bilim insanları Vesta'nın hangi sınıfa ait olduğunu tartışıyor. Gökbilimcilerin çoğuna göre asteroit olan Vesta, Mars ile Jüpiter arasındaki asteroit kuşağında yer alıyor. Buna karşılık 530 km'lik çapıyla Vesta bu alandaki şekilsiz, molozdan olma en büyüğünün çapı 100 km'ye varan asteroitlerden daha büyüktür. Washington'daki Bear Fight Enstitüsü'nden Tom McCord: Ben Vesta'yı asteroit sınıfına koymuyorum diyor ve ekliyor: Evet, Vesta büyük bir nesne değildir ama asteroitlere göre oldukça gelişmiştir. Onu asteroitlerden ayrılan diğer özelliği ise katmanlı olan iç yapısı. McCord, Vesta'nın iç yapısı Dünya, Venüs, Mars gibi gezegenlerle benzerlik gösterdiğini belirtiyor. Tıpkı gezegenler gibi onunda yeterli oranda radyoaktif maddeleri vardı zamanla soğuyarak katmanlar oluşturdu. McCord ve ekibi 1972 yılında kendi teleskoplarıyla yaptıkları gözlemlerle Vesta'da bazalt olduğuna ilişkin kanıtlar elde etti. Bu bilgi cismin önceden erimiş halde olduğunu gösteriyordu. Resmi olarak Vesta bir asteroittir. Yani Güneş'in çevresinde dolanan bir gezegen ya da kuyrukluyıldız değildir. Güneş Sistemi içinde 540 000'den fazla asteroit vardır. Dawn ilk hedefi olan Vesta'dan sonra cüce gezegen olan Ceres'e yönelecek. Vesta cüce gezegenliğe de kabul edilmiyor. Çünkü yeterince büyük değildir. Bilim insanları Vesta'yı bebek gezegen olarak tanımlamayı tercih ediyorlar. Çünkü Vesta bu ünvanı hak ettirecek kadar yoğun. Mars, Dünya, Merkür ve Venüs'de yoğun katmanlı özelliğe bebek gezegenlikten geçerek ulaştılar. Ama Vesta için büyüme zamanı çoktan geçti. Büyüyememesinin nedeni Jüpiter'in oluşturduğu tedirginlikler olabilir. Ufak tefek kayalar Vesta ile çarpışarak parçalandılar. Ancak Vesta hiçbir zaman yapısını ve görüntüsünü bozacak büyük bir nesne ile çarpışmadı. İşte bu nedenle Vesta bozulmadan günümüze kadar kalabilen bir gökcismidir. Los Angeles California Üniversitesi'nden Dawn görevi yöneticisi Christopher Russell: 4,5 milyar yıldır bombardımana uğramış dayanıklı bebek gezegenin yüzeyi onu büyük bir olasılıkla bilinen en eski gezegen yüzeyi yapar. Bu da bize Güneş Sistemi'nin hareketli geçen gençlik dönemleri hakkında bilgi verebilir diyor. Dawn ekibi Vesta'nın bu özelliklerini araştırmak için bir plan hazırladı. Araç önümüzdeki Temmuz ayında Vesta'ya ulaştığında cismin güney kutbundaki dev krater güneş ışığını karşıdan alır konumda bulunacak. Bu kraterin incelenmesi gezegen yüzeyinin kuruduktan sonra nasıl değiştiğiyle ilgili ipuçları barındırabilir. Dawn, Vesta'nın yüzey yapısı, topografya ve dokusuna ilişkin yüksek çözünürlükte veriler gönderip birçok ölçüm yapacak. Dawn tüm hakkında bunları öğrenebilmek için 12 ay boyunca Vesta'nın kütle çekiminden yararlanarak yörünge uçuşu gerçekleştirecek. NASA'nın Jet İticileri Laboratuarı'ndan Marc Rayman: Dawn ile Vesta'ya doğru uçarken aynı zamanda en büyük uzay keşfini gerçekleştirmek için de sabırsızlanıyor. Dünya dışında başka bir nesnenin keşfedilmemiş özelliklerini ayrıntılarıyla ortaya çıkarmak oldukça heyecan vericidir diyor. NASA Science"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/gezegen-mi-degil-mi/", "text": "Hubble verileri, Fomalhaut yıldızına ait olduğu söylenen b gezegeninin gerçekte var olmayabileceğini ortaya çıkardı. Buna göre gezegen aslında tamamıyla toz örtüsüyle kaplı ve muhtemelen şimdiye kadar eşine rastlanmamış bir nesne olabilir. Gökyüzünün parlak yıldızlarından biri olan 25 ışık yılı uzağımızdaki Fomalhaut, Güneybalığı takımyıldızında yer almaktadır. 2008 yılının Kasım ayında Hubble görüntülerini inceleyen gökbilimciler, ilk kez bir gezegenden yansıyan ışığı görerek Fomalhaut b gezegeninin keşfini duyurdular. Nesne yıldızdan uzakta olan geniş bir enkaz halkasının içindeydi. Gezegenin en fazla üç Jüpiter kütlesinde olduğunu hesapladılar. Son çalışma nesnenin gezegen olarak yorumlanmasının yanlış olduğunu ileri sürüyor. Nesnenin görünen hareketini Spitzer Uzay Teleskopu ile yapılan kızılötesi gözlemlerle izleyen gökbilimciler, gezegenle ilgisi olmayan kısa ömürlü bir toz bulutu olduğu savunuyor. Toronto Üniversitesi ve NASA'nın Goddard Uzay Uçuş Merkezi'nden Thayne Currie: Elde ettiğimiz sonuçlar Fomalhaut b'nin bir gezegen olduğu iddiasını çürütüyor diyor. Çalışmada Fomalhaut b'nin parlaklığının iki değer arasında değiştiği ve bunun gezegenin gaz biriktirdiği anlamına geldiği belirtiliyor. İzleyen çalışmalar bu değişimin nesnenin gerçek ve değişken bir toz bulutu kanıtı olduğunu ortaya çıkarıyor. Currie ve ekibi yeni çalışmada Hubble'ın 2004 ve 2006 verilerini de ele aldı. 600 ve 800 nanometre dalga boyunda yapılan gözlemlere ek olarak bir de 400 nanometre dalga boyundaki gözlemler yapıldı. Sonuçta ekip önceki araştırmaların tersine gezegenin parlaklığında bir değişme fark etmedi. Ekip Hawai Subaru Teleskopu ile de kızılötesi dalga boyunda gözlem yapmak istediyse de bunu başaramadılar. Subaru ile elde edilemeyen gözlem, Spitzer sayesinde gerçekleşti ve Fomalhaut b'nin iki Jüpiter kütlesinden daha küçük bir nesnenin olduğu ortaya çıkarıldı. Bir başka tartışma konusu da nesnenin yörüngesiydi. Fomalhaut b, yıldızından uzaktaki bir yörüngede dolanan bir gezegen ise çok yavaş hareket etmesi gerekiyordu. Ancak çalışmalar onun olması gerekenden çok daha hızlı hareket ettiğini ortaya koymuştu. Ayrıca bazı araştırmacılara göre Fomalhaut b eğri bir yörünge izlemekteydi. Hubble verilerini işleyen Currie ve ekibi, Fomalhaut b'nin halka düzlemi içindeki hareketinde kütle çekiminin etkisiyle halkayı bozduğu ve tutarlı bir hızda hareket ettiğini belirledi. Ekip üyesi Arizona Üniversitesi'nden yüksek lisans öğrencisi Timothy Rodigas: İncelememiz sonucunda nesnenin halka içindeki hareketinde iki yıl içinde halkayı araladığını gördük diyor. Currie ekibi bu sonuçları bir gezegen değil de bir toz bulutu için değerlendirdi. Fomalhaut yıldızı çevresine yayılmış halkanın en az 60 000 yılda dağılmış toz bulutundan oluşabileceği belirlendi. Halkadaki toz bulutunun aldığı yıldız ışığı çok daha hızlı ve kuvvetli etki oluşturur. Baltimore'daki Uzay Teleskopu Enstitüsü'nden John Debes: Gezegenin içinde olduğu toz bulutunun olası davranışlarını ele aldığımızda, gezegenin toz bulutu içinde gömülü bir nesne olduğunu düşünüyoruz diyor. Çalışma Astrophysical Journal Letters'da yayınlanacak. Gökbilimciler Fomalhaut b'yi atmosferinden saçılan ışık ile değil onu saran toz kümesinden gelen ışık ile keşfettiler. Bu da onu doğrudan gözlenen gezegen yapmaz. Currie'ye göre nesnenin şekli onun bir gezegenmiş gibi yorumlanmasına neden oldu. Fomalhaut en son Mayıs ayında Hubble ile görüntülenmişti. Gözlemler ve bunu işleyen bilimsel çalışmalar yakında yayınlanacak. Aşağıdaki film Fomalhaut b'nin gezegen olmayabileceğini eğlenceli bir dille aktarmış:"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/gezegen-mi-kahverengi-cuce-mi/", "text": "Princeton Üniversitesi'nden içinde gökbilimcilerin yer aldığı bir gurup bilim insanı, güneş benzeri bir yıldızın çevresinde dolanan en az bir gezegen olduğunu keşfettiler. Keşif doğrudan gözlem yoluyla yapıldı. Keşif Hawai'deki Subaru Teleskobu ile yapıldı ve önümüzdeki ocak ayında detayları açıklanacak. Bulunan nesne GJ 758 b olarak kodlanmış olan bir büyük gezegen veya yıldız olmayı başaramamış bir kahverengi cüce olabilir. 480 trilyon km ya da yaklaşık 50 ışık yılı uzağımızda yer alan güneş benzeri yıldızın çevresinde dolanan nesnenin 10-40 Jüpiter kütleli olduğu tahmin edilmektedir. Nesneye ilişkin ilk görüntüler mayıs ve ağustos aylarında alınmış. Bir yıldıza göre son derece küçük kütleli nesnenin gezegen veya kahverengi cüce olması keşfin önemini kaybettirmeyecek. Gezegen ise bir dev gaz gezegeni ve Samanyolu'nda daha fazla sayıda gezegen olduğunu gösterecek, kahverengi cüceyse de yine aynı durum geçerli olacak. Bu türden gözlemler gökcisimlerinin dağılımını ve evrimleşmesiyle ilgili bilgileri bize sağlayacaktır. Kahverengi cüceler, bir yıldıza göre çok daha sönük ve soğuk yıldızlardır. Çünkü bir yıldız gibi füzyon tepkimesini başlamayacak kadar küçüktürler. Bu nedenle keşifleri oldukça zordur. 1992'de başlayan ötegezegen avı ile bugün 400'den fazla Güneş Sistemi dışında başka yıldızların çevresinde dolanan gezegen olduğunu gördük. Ancak bu gezegenlerin hiçbiri doğrudan gözlem yoluyla bulunamadı. GJ 458 b gezegeni doğrudan gözlem yoluyla keşfedilen ilk gezegendir. Bu gezegene göre yıldızına daha yakın veya uzak, daha büyük gezegenlerde keşfedildi. Ancak keşif yöntemine göre bu yapılan bir ilk. Teleskopla bakılarak keşfedilen ilk gezegen. Bilim insanları yıldızın parlak ışığına karşılık yörüngesinde dolanan gezegeni görmeyi başardılar. Bunu Subaru Teleskobuna bağlanan Uyarlanabilir Optik ve Yüksek Kontrast Koronografik Görüntü Aracı sayesinde gerçekleştirdiler. Bu türden araçlar parlak bir yıldızın yakınındaki yoğun ışığı maskeleyerek daha sönük nesneleri görmek amacıyla kullanılır. Gezegenin yeri Dünya-Güneş arası uzaklığın 29 katı kadar. Başka bir ifadeyle gezegen yıldızına, Neptün-Güneş kadar uzaklıkta yer alıyor. Bununla birlikte gezegenin gerçek boyutu ve yörüngesi hakkında net bilgiler daha fazla gözlem yapılması gerekiyor. Sıcaklığının 330 C derece olduğu düşünülüyor. Bu kadar büyük bir gezegenin böylesine uzak bir konumda yer alması ise kafaları karıştırıyor. Benzer sistemlere bakıldığında gezegenin yıldızından ya daha uzak ya da daha yakın bir konumda olması gerekiyor. Teleskop görüntülerinden bir başka nesnenin daha olduğu fark edilmiş: GJ 758 c. Bu nesnenin görünmesi kahverengi cüce olma olasılığını ortadan kaldırıyor. Çünkü iki kahverengi cüce birbirine bu kadar yakın konumda bulunamaz. Henüz tartışma bir sonuca ulaşmadığından ben de sayfanın sağ kısmında görünen ötegezegen sayısı sayacında bir değişiklik yapmayacağım. Keşif yeni ama bu keşfedilen nesnelerin gezegen mi kahverengi cüce mi olduğu haberden de anlayacağınız üzere netleşmemiş. Gezegen oldukları onaylanırsa sayaçtaki gezegen sayısını değiştireceğim. Kaynak: Science Daily 1 Yorum Evrenin muhteşem büyüklüğü ne kadar olağanüstü ve şaşırtıcı bir düzen içinde! Ne kadar çok güneş,ne kadar çok dünya...! *Christiaan Huygens*"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/gezegen-nufusunda-patlama/", "text": "Aralarında Avrupa Güney Gözlemevi'nden 3 gökbilimcinin de bulunduğu uluslararası bir grup, Samanyolu gökadasında gezegenlerin ne kadar yaygın olduğunu ölçmek için kütleçekimsel mikromercekleme tekniği adı verilen bir yöntem kullandı. Milyonlarca yıldız taramasının yapıldığı 6 yıllık bir araştırmadan sonra grup, yıldızların etrafındaki gezegenlerin varlığının istisnadan çok bir kural olduğu sonucuna vardı. Sonuçlar 12 Ocak 2012'de Nature dergisinde yayınlanacak. Geçtiğimiz 16 yıl içinde, gökbilimciler 700'den fazla ötegezegen tespit etti ve bu gezegenlerin tayflarını (eso1002) ve atmosferlerini (eso1047) araştırmaya başladı. Her bir ötegezegenin kendi özelliklerini çalışmak inkar edilemeyecek kadar değerli iken, geride çok daha temel bir soru kalmaktaydı: Samanyolu içerisinde gezegenlerin varlığı ne kadar olağan? Bilinen pek çok ötegezegen ya gezegenin yıldızına uyguladığı kütleçekimsel etkinin saptanmasıyla ya da gezegenin yıldızının önünden geçerken ve yıldız ışığını sönükleştirirken yakalanmasıyla bulunmuştur. Her iki yöntem de gezegenlerin büyük kütleli ya da yıldızlarına daha yakın olduğu sistemler için daha duyarlı sonuçlar vermektedir, bu özelliklerden en az birini sergilemeyen sistemler, bu yöntemle gözden kaçırılmaktadır. Uluslararası bir gökbilim ekibi, ötegezegenleri tamamen farklı bir yöntem kullanarak araştırdı kütleçekimsel mikromercekleme. Bu yöntemle geniş bir kütle aralığındaki ve yıldızlarından uzakta bulunan gezegenler saptanabilmektedir. Nature makalesinin baş yazarı Arnaud Cassan'ın 'nin açıklamasına şöyle: Altı yıl boyunca mikro mercekleme gözlemleriyle ötegezegenler için kanıt aradık. Bu gözlem verileri, dikkat çekici bir şekilde gezegenlerin gökadamızda yıldızlardan çok daha yaygın olduğunu göstermiştir. Ayrıca, süper dünyalar veya soğuk Neptünler gibi hafif kütleli gezegenler, ağır olanlarından daha çok yaygın olmalıdırlar. Gökbilimciler, PLANET ve OGLE ekiplerince sağlanan gözlemleri kullandı. Bu sistemlerde ötegezegenler, yıldızlarının kütleçekim etkisiyle tespit ediliyor. Ekip bu gözlemleri gezegenlerin arka plandan gelen yıldız ışığını büyüterek, mercek gibi davranan muhtemel gezegenlerle birleştirdiler. Eğer mercek gibi davranan yıldızın etrafında bir gezegeni varsa, gezegen arka plandaki yıldızın parlatma etkisinde tespit edilebilir bir katkı yapabilmektedir. PLANET grubunun lideri Jean-Philippe Beaulieu şu şekilde bir ekleme yapıyor: PLANET grubu, Avusturalya ve Güney Afrika'dan Şili'ye, güney yarımkürede yer alan dünya geneli teleskoplar ağı üzerinden umut verici mikro mercekleme olaylarının takibi için kurulmuştur. ESO teleskopları bu araştırmaya büyük katkıda bulunmuştur. Mikromercekleme başka hiçbir yolla bulunamayan ötegezegenlerin tespit edilmesi için potansiyeli olan çok güçlü bir yöntemdir. Fakat arka fonun ve mercekleyen yıldızın çok nadir rastlanır tesadüfi yönelimi görülebilir bir mikro mercekleme olayı için gereklidir. Ve bir olay sırasında gezegenin yerinin saptanması için gezegen yörüngesinin ek rasgele yönelimi ayrıca gerekmektedir. Bu nedenle mikro mercekleme yöntemi ile bir gezegen bulmak kolay bir çalışma olmamasına rağmen, analizlerde 6 yıllık mikro mercekleme verileri kullanılmıştır, aslında PLANET ve OGLE araştırmalarında 3 ötegezegen gerçek anlamda saptanmıştır. Bunlar, süper-dünya ve Neptün ve Jüpiter ile kıyaslanabilir kütledeki gezegenlerdir. Mikro merceklemenin standardlarına göre bu etkileyici bir mesafedir. 3 gezegenin keşfinde, ya gökbilimciler inanilmaz şanslılardı ve büyük oranda bulunmamalarına rağmen büyük ikramiyeyi yakalamışlardı ya da gezegenler Samanyolu gökadasında o kadar fazla sayıdalar ki gezegenlerin bulunması kaçınılmazdı . Gökbilimciler sonrasında saptanan 3 ötegezegeni, önceki çalışmalardan elde edilen 7 ilave gezegen hakkındaki bilgiyle birleştirdi, bununla beraber bu bilgiye 6 yıllık verilerdeki yüksek miktarda saptanamayan gezegenleri de ekledi. Saptanamayan gezegen bilgisi sadece istatistiksel analiz için önemlidir, ki bunların sayısı çok fazladır. Sonuçlara göre çalışılan 6 yıldızdan biri Jüpiter'in kütlesine yakın kütledeki bir gezegene, yarısı Neptün kütlesindeki gezegenlere, ve 3'te ikisi süper-dünyalara ev sahipliği yapmaktadır. Tarama, yıldızlarından 75 milyon ila 1.5 milyar kilometre arasındaki bir uzaklıkta ve kütle olarak dünyanın beş katı büyüklüğünden Jüpiter'in 10 katı büyüklüğüne kadar ki aralıkta bulunan gezegenler için hassastır. Birleştirilen sonuçlara göre bir yıldız etrafındaki gezegenlerin ortalama sayısı birden fazladır. Bunlar istisnadan ziyade kuraldır. Makalenin diğer baş yazarı Daniel Kubas sonucu şöyle özetliyor: ''Dünya'nin gökadamızda eşsiz olabileceğini düşünürdük. Fakat şimdi görünen o ki Samanyolu Gökadası'ndaki yıldızların etrafında dünyanın kütlesine benzer kütleye sahip tam olarak milyarlarca gezegenin bulunduğu görülmektedir. Notlar Kepler görevi bu gezegenlere dahil edilmeyen muazzam sayıda ötegezegen adayları keşfetmiştir. Mercekleme Anomalilerini Tespit Etme Ağı . Bu çalışmada kullanilan PLANET kesif tarama verilerinin yarısından fazlasi, ESO'nun La Silla Gözlemevi'ndeki 1.54 metrelik Danimarka teleskopundan gelmektedir. Optik Kütlecekimsel Mercekleme Deneyi Bir süper dünya, Dünya kütlesinin iki ila on katı arasında bir kütleye sahiptir. Şu ana kadar farklı gözlemsel stratejiler kullanılarak toplamda 12 mikro mercekleme gezegeni hakkında makale yayınlanmıştır. Gökbilimciler mikro mercekleme olaylarına için milyonlarca yıldız taramıştır. Hassas yönelim çok da olası olmadığından, 2002-2007 arasında sadece bu tarzda 3247 olay saptanmıştır. İstatistiksel sonuçlar, 440 ışık eğrisinden oluşan temsili bir alt küme üzerinden saptanan ve saptanamayan verilerden çıkarılmıştır. ESO-Türkçe"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/gezegen-olusum-diskinde-ilk-kez-metil-alkol-tespiti/", "text": "Atacama Büyük Milimetre/milimetre-altı Dizgesi TW Hydrae öncül gezegen diskinde organik molekül metil alkol izine rastladı. Bu genç bir gezegen oluşum diskinde bu tür bir bileşiğe ilişkin tespit oldu. Metanol tartışmasız bir şekilde bir buzul bir formdan oluşan disklerde şimdiye kadar keşfedilmiş olan tek karmaşık organik moleküldür. Tespit edilmesi gökbilimcilerin gezegen sistemlerini oluşumu sırasında gerçekleşen kimyasal süreçleri anlayabilmeleri açısından önemli olup bu da sonuç olarak yaşam için gerekli olan bileşenlerin oluşumuna gitmektedir. Bununla birlikte, metanolün kendisi temel prebiyotik öneme sahip olan daha karmaşık türler için bir yapı taşıdır, örneğin amino asit bileşikleri gibi. Sonuç olarak, metanol yaşam için gerekli olan zengin organik kimyanın ortaya çıkması için önemli bir role sahiptir. Çalışmanın baş yazarı Catherine Walsh şu açıklamaları yapıyor: Bir öncül-gezegen diskinde metanolü bulmak ALMA'nın disklerdeki karmaşık organik buz rezervlerini tespit etmedeki eşsiz yeteneğini göstermiş oluyor, bu sayede, ilk kez, zamanda geriye giderek Güneş-benzeri genç bir yıldızın etrafında oluşmakta olan bir gezegenin karmaşık kimyasının kökenine bakabiliyoruz. Öncül-gezegen disklerinde gaz halinde bulunan metanolün astrokimyada oldukça önemli bir yeri var. Uzayda keşfedilen diğer türler sadece gaz-fazı kimyası ile oluşurken, ya da hem gaz hem de katı-hal birleşimi ile meydana gelirken, metanol sadece buz halindeki toz taneciklerinin yüzeyinde gerçekleşen reaksiyonlarla oluşan bir karmaşık organik bileşiktir. ALMA'nın keskin görüşü sayesinde gökbilimciler aynı zamanda TW Hydrae diskindeki metanol gazının dağılımını da görüntüledi. Halka-benzeri bir yapıyı keşfetmelerinin yanı sıra merkezi yıldıza yakın bir yerden kayda değer bir gaz salınımı olduğunu da gözlediler . Gaz halindeki metanolün dağılım bilgisiyle birlikte gözlenmiş olması, diskin buzlu taneciklerinde oluşarak sonradan gaz halinde salındığı anlamına geliyor. Bu ilk gözlemler metanolün buz-gaz geçişi ile ilgili bilmeceyi ortaya çıkarmaya yardım edebileceği gibi, astrofiziksel ortamlardaki kimyasal süreçlerin de genel olarak anlaşılmasını sağlayacaktır . Çalışmanın eş-yazarı Ryan A. Loomis şunları ekliyor: Diskte gaz halinde bulunan metanolün varlığı yıldız ve gezegen oluşum sürecinin erken dönemlerindeki zengin organik süreçlerin tartışmasız bir göstergesidir. Bu sonuçların oldukça genç gezegen sistemlerindeki organik maddelerin nasıl bir araya geldiği hakkındaki bilgilerimize etkisi büyük olacak. Soğuk gaz-fazındaki metanolün bir öncül-gezegen diskindeki bu başarılı ilk tespiti, disklerdeki buzlu kimyanın oluşumunun artık keşfedilebileceği, bunun da gezegen oluşum bölgelerindeki karmaşık organik kimyanın gelecekteki tespitlerinin önünü açacağı anlamına geliyor. Yaşam-içeren ötegezegen avında gökbilimcilerin artık güçlü bir yeni araca erişimleri var. Notlar 30 ila 100 astronomi birimi arasındaki metanol halkası ALMA ile elde edilen gözlemsel metanol verilerindeki düzeni oluşturmaktadır. Tespit edilen yapıya göre öne çıkan görüş diskteki buz rezervi öncelikle gazdan ayrılarak yıldıza doğru sürüklenen, 50 au'ya kadar olan iç kısımdaki daha büyük toz taneciklerinde barındırılmaktadır. Bu çalışmada ısısal salmadan ziyade, ekip olarak diğer mekanizmalar desteklendi ve tartışıldı, bunlar arasında mor-ötesi fotonlarla ortaya çıkan ışıkla-salınım ve reaktif salınım bulunuyor. Daha ayrıntılı ALMA gözlemleri bu görüşlerden birini öne çıkarmaya yardımcı olacaktır. Diskin orta-düzlemindeki kimyasal türlerin bileşimindeki radyal değişim, ve özellikle buz-çizgisinin konumu oluşmakta olan gezegenlerin kimyasını anlamak için kritik önemdedir. Buz-çizgisi özel bir uçucu kimyasal türün toz tanecikleri üzerinde donduğu sınırın ötesine işaret etmektedir. Diskin daha soğuk dış kısımlarında metanolün tespit edilmesi, süblimleşme sıcaklığının altında ısısal salmayı tetiklemek için gerekli olan sıcaklıklarda taneciklerden kaçabildiğini göstermektedir. ESO-Türkiye"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/gezegen-olusum-diskindeki-gizemli-dalgalar/", "text": "Yakın yıldızın etrafındaki benzersiz yapılar ESO'nun Çok Büyük Teleskopu ve NASA/ESA Hubble Uzay Teleskopu ile alınan görüntüleri inceleyen gökbilimciler yakın bir yıldızın etrafındaki tozlu disk içerisinde şimdiye kadar görülmemiş yapılar keşfetti. AU Microscopii adlı yıldızın diskinde dalga-benzeri yapısıyla hızla yer değiştiren nesne şimdiye kadar gözlenen ya da tahmin edilen hiçbir şeye benzemiyor. Kökeni ve doğası bilinmeyen bu gizemli özellikleri gökbilimcilerin çözmesi bekleniyor. Sonuçlar Nature dergisinde 8 Ekim 2015'te yayımlandı. AU Microscopii, ya da kısaca AU Mic, genç ve geniş bir toz diski ile çevrelenmiş yakın bir yıldızdır . Bu tür enkaz diskleri üzerinde yapılan çalışmalar, bu disklerden meydana gelen gezegenlerin nasıl oluştukları hakkında değerli bilgiler sağlamaktadır. Gökbilimciler muhtemel gezegenlerin yerlerini tespit edebilmek için disk içerisinde kümelenme ya da eğrilmiş bölgelere dair işaretler arıyor. Araştırmalarında 2014 yılında daha güçlü özelliklere sahip ESO'nun Çok Büyük Teleskopu üzerinde yeni kurulan SPHERE aygıtını kullanarak karşıt renkleri görüntüleme imkanlarını artırdılar ve oldukça beklenmedik birşey keşfettiler. Gözlemlerimiz beklenmedik bir şeyi ortaya çıkardı, diye açıklıyor araştırmaya öncülük eden Paris Gözlemevi, Fransa'dan Anthony Boccaletti. SPHERE ile elde ettiğimiz görüntülerde disk içerisinde açıklanamayan bazı özellikler görüldü, bunlar daha önce hiç gözlenmemiş yay-benzeri ya da dalga-benzeri şeylerdi. Yeni görüntülerde yıldızdan farklı uzaklıklarda yer alan su dalgabalarını anımsatan beş adet dalga-benzeri yay ortaya çıktı. Bu özellikleri SPHERE verilerinde ortaya çıkaran ekip, diskin daha önce NASA/ESA Hubble Uzay Teleskopu ile 2010 ve 2011 yılında alınmış olan görüntülerini inceleyerek bu özelliklerin orada görülüp görülmediğini araştırdı . Benzer özellikleri daha önceki Hubble görüntülerinde tespit etmekle kalmayıp zamanla değişmiş olduklarını da keşfettiler. Görünüşe göre bu dalgalar hareket ediyordu hem de oldukça hızlı! Dört yıllık süre boyunca bu gizemli özelliklerin hareketlerini izleyebilecek kadar bilgi toplayana kadar Hubble verilerindeki görüntüleri tekrar analiz ettik, diyor ekip üyelerinden Christian Thalmann . Bunu yaparak, bu dalgaların yıldızdan yaklaşık olarak 40 000 kilometre/saat hızla uzaklaştıklarını bulduk! Daha ötedeki özelliklerin yıldızdan yakındakilere göre daha hızlı bir şekilde uzaklaştıkları görülüyor. Özelliklerden en az üçünün yıldızın kütleçekim etkisinden kaçabilecek kadar hızla hareket ediyor. Bu kadar yüksek hızlardaki yer değiştirmeleri bunların geleneksel disk özellikleri olmadığını ortaya çıkarıyor, normalde disk içerisindeki nesnelerin gezegenler gibi yıldızın etrafında dolandıkları sırada meydana getirdikleri tedirginlikler bu tür özelliklere neden olmaktadır. Bu dalgaları hızlandıran başka şeyler işin içine karışmış olmalı ki, bunlar beklenenden daha hızlı hareket ediyorlar, buna göre bu özellikler gerçekten beklenmedik birşeylerin işaretçisi olmalı . Bu bulgular hakkındaki her şey gerçekten oldukça şaşırtıcı! diye yorum yapıyor ABD, Eureka Scientific'ten Carol Grady. Çünkü buna benzer bir şey ne gözlenmiş ne de teoride tahmin edilmiş, sadece neyi gördüğümüzü ve bunun nasıl ortaya çıkmış olduğunu tahmin edebiliyoruz. Araştırma ekibi yıldızın etrafındaki diskte görülen bu gizemli dalga özelliklerine neyin sebep olduğuna emin değil. Ancak ele aldıkları ve eledikleri bir takım olgular var, bunlardan birinin açıklaması da, sistemin kütleçekiminde dengesizlikleri tetikleyen sarmal dalgalar ve geride çok miktarda toz bırakan iki büyük kütleli ve nadir görülen asteroid-benzeri nesnenin çarpışması. Ancak tartışılan diğer fikirler de umut verici olarak kabul ediliyor. Garip yapıları için yapılan açıklamalardan biri de onları yıldızın parlamalarına bağlıyor. AU Mic yüksek parlama özellikleri sergileyen bir yıldız yüzeyinde ya da ona yakın bölgelerde sürekli dev ve ani enerji patlamaları gerçekleşiyor, diye açıklıyor ekip üyelerinden Glenn Schneider . Bu parlamalardan bir tanesi belki de gezegenlerden eğer gezegenler varsa biri üzerinde bazı şeyleri tetiklemiş olabilir, örneğin şiddetli bir madde kazıma işlemi ile, sürüklenen madde parlama kuvveti ile disk boyunca ilerliyordur. SPHERE'in bunun gibi diskleri incelemede oldukça yetenekli olduğunu hem de ilk faaliyet yılından itibaren kanıtlaması oldukça tatmin edici, diye ekliyor hem yeni çalışmanın üyelerinden hem de SPHERE'in kendisini geliştiren çalışmalara liderlik eden Jean-Luc Beuzit. Ekip AU Mic sisteminde neler olduğunu anlamak için hem SPHERE hem de ALMA gibi diğer tesisleri kullanarak gözlemlere devam etmeyi planlıyor. Ancak şimdilik bu ilginç özellikler birer gizem olarak kalmaya devam edecek. Notlar AU Microscopii yeryüzünden yaklaşık 32 ışık-yılı uzaklıktadır. Disk temelde birbirleri ile çarpışan ve toza dönüşen asteroidlerden oluşmaktadır. Veriler Hubble Uzay Teleskopu Görüntüleme Tayfölçeri ile toplanmıştır. Diskin yandan görünümü üç boyutlu yapının yorumlanması konusunda zorluklara yol açıyor. ESO-Türkiye"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/gezegen-olusum-modelini-sinayan-dev-gezegen/", "text": "Genel olarak gezegenlerin oluşumu yemek pişirmeye benzetilebilir. Gezegeni oluşturan malzemelere göre pişirme yöntemi de değişebilir. Hubble teleskopunu kullanan araştırmacılar, bir gezegeni disk kararsızlığı adı verilen şiddetli ve yoğun bir süreç olan kızarma aşamasındayken yakaladılar. Bu yöntemde madde ve gaz çeken çekirdek büyürken aynı zamanda yıldız çevresindeki maddeyi çeker ve böylece dış kısmı soğur ve kütle çekiminin diski parçalamasıyla bir ya da daha çok gezegen oluşur. Gökbilimciler uzun süredir Jüpiter benzeri büyük gezegenleri oluşumunu açıklayan uygun aday aradılar. Bu konuda Hubble'ın çözünürlüğü yapbozun önemli bir parçasını tamamladı. Araştırmacıların yoğun ve şiddetli bir süreç olarak tanımladığı Jüpiter benzeri bir ilkel gezegenin kanıtlarına Hubble teleskopu ile ulaşıldı. Bu keşif, Jüpiter gibi gezegenlerin disk kararsızlığı olarak adlandırılan döneme ilişkin ileri sürülen teoriyi destekliyor. Oluşma sürecinde olan yeni gezegen henüz 2 milyon yıl yaşında olduğu tahmin edilen genç yıldızı çevreleyen ön-gezegenimsi toz ve gaz diskinde gömülüdür (Güneş sistemimiz 4.6 milyar yıl yaşındadır). Subaru teleskopu ve Eureka Scientific'ten Thayne Currie: Doğa zekidir; gezegenleri farklı şekillerde üretebilir diyor. Tüm gezegenler çeşitli gaz ve tozun içerdiği disk içinde oluşur. Jüpiter'in oluşumu için öne çıkan teori, diske gömülü gezegenlerin, bir yıldızın çevresinde yörüngede dolanırken birbiriyle çarpışıp yapışan ve bu sayede büyüyen çekirdek yığılma olayıdır. Bu çekirdek daha sonra yavaşça gaz biriktirir. Buna karşılık disk kararsızlığı yaklaşımı bir yıldızın çevresindeki büyük disk soğurken kütle çekimi diskin hızla bir veya daha fazla gezegen kütlesi oluşturacak şekilde parçalanmasını sağladığını ileri sürer. AB Aurigae b olarak bilinen yeni oluşan dokuz Jüpiter kütleli gezegen, yıldızının çevresinde 14 milyar kilometre uzakta dolanıyor. Bu, Pluto'nun Güneş'e olan uzaklığından iki kat daha fazladır. Bu kadar uzak konumda çekirdeğin büyümesiyle bir Jüpiter oluşması oldukça uzun zaman alacaktır. Böylece araştırmacılar disk kararsızlığının bu kadar büyük mesafelerde de oluştuğu sonucuna ulaşıyor ki bu da genel kabul gören çekirdek birikim modeli tarafından ileri sürülen gezegen oluşumu modeliyle tezat bir görüntü oluşuyor. Yeni analiz iki Hubble cihazından gelen verilerle yapıldı: Uzay teleskopu görüntüleme tayf çekeri ve yakın kırmızı öte kamera ve çok nesneli tayf çeker. Veriler daha sonra Hawaii'de Mauna Kea'nın zirvesinde bulunan Japonya'nın Subaru teleskopundaki SCExAO adlı son teknolojiyle üretilmiş gezegen görüntüleme cihazından alınan verilerle karşılaştırıldı. Uzaydan ve yer merkezli teleskoplardan elde edilen veri zenginliği bu kritik süreçte önemli rol oynadı, çünkü bebek gezegenleri ve gezegenlerle ilgisi olmayan karmaşık disklerin özelliklerini belirlemek çok zordur. Bu sistemi yorumlamak çok zor. Proje için Hubble'a başvurmamızın nedenlerinden biri de; ışığı diskten ve herhangi bir gezegenden ayırmak için temiz görüntü ihtiyacı diyor Currie. Doğa da bu konuda yardımcı oldu: AB Aurigae yıldızının çevresinde dolanan geniş toz ve gaz diski Yer'den bakıldığında kenarı değil, neredeyse yüzü görülüyordu. Currie, Hubble'ın uzun ömürlü olması da keşifte önemli rol oynadığını belirtiyor. Başta AB Aurigae b'nin bir gezegen olduğu konusunda şüpheleri vardı. Hubble'ın arşiv verileri ve Subaru'dan alınan ek veriler birleştirildiğinde elde edilen sonuç fikrini değiştirdi. Hareketi bir ya da iki yıl boyunca tespit edemedik. Hubble, Subaru verileriyle birlikte yörüngedeki hareketi anlamamız 13 yıllık veri bütünü sayesinde oldu diyor Currie. Washington DC'deki Carnegie Bilim Enstitüsünden Alan Boss: Bu yeni keşif bazı gaz devi gezegenlerin disk kararsızlık mekanizması tarafından oluşabileceğinin güçlü bir kanıtıdır. Sonunda önemli olan tek şey kütle çekimidir, çünkü yıldız oluşum sürecinin artıkları şu ya da bu şekilde gezegen oluşturmak üzere kütle çekimiyle bir araya gelebilir diyor. Jüpiter benzeri gezegenlerin oluşumunun ilk günlerini anlamak, gökbilimcilere Güneş Sistemimizin tarihi hakkında da önemli ipuçları verir. Bu keşif aynı zamanda James Webb Uzay teleskopu da dahil birçok gözlem aracıyla AB Aurigae gibi gezegen öncesi disklerin kimyasal yapısıyla ilgili gelecekte yapılacak çalışmaların yolunu açıyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/gezegen-olusumundaki-sir-perdesi-aralaniyor/", "text": "Dünya, Ay ve Mars kabuklarında altın, paladyum, platin ve diğer demir benzeri elementlerin varlığı güneş sistemindeki gezegen oluşumlarının mini-gezegen boyutlarındaki cisimlerle çarpışmasından oluştuğunu kanıtlıyor. İnsanlar için en değerli maddelerden olan altın günümüzden 4.5 milyar yıl önce gezegenimize çarpan başka bir cisim tarafından getirildiği düşünülüyor. Elde edilen yeni bulgular gezegenlerin böylesi bir çarpışma sonucunda oluştuğunu gösteriyor. Ay için bile büyük etki oluşturan çarpışmalar on milyonlarca yıl boyunca devam etmiş. Maryland Üniversitesi'nden jeoloji profesörü Richard Walker: Dünya ve diğer gezegenlerdeki demir çekirdek ve silikat manto katmanını oluşturan demir ve benzeri elementlerin gezegenin oluşumu aşamasında içine çekilmiş olduğunu gösteriyor. Dolayısıyla aslında biz kabuğunda altın ya da demir benzeri elementleri olmayan bir dünyada yaşıyor olmalıydık diyor. Walker'a göre, gezegenin metalik çekirdek ve silikat manto oluştuktan sonra yüzeye demir benzeri elementlerin gelmiş olmalı. Bilim insanlarının bilmediği bir süreç içinde yüzeydeki bu maddeler yağmur gibi küçük parçalar ve daha büyük parçalar halinde inmiş olmalıdır. Buradaki sayısal modeller ihtiyaç duyulan parçaların boyutlarının kriterlerini belirliyor. Bu kriterler: - Dünya, Ay ve Mars'taki demir benzeri metallerin miktarını doğru saptaması, - Çarpışmanın etkisiyle yerel bölgelerde erimiş kayanın göletler oluşması ve bir kısmının da mantoya karışması, - Gezegen çekirdeklerinin parçalanmasına izin vermeyecek ölçüde büyük parçaların çarpışmaması. Bu kriterlere göre Ay'a çarpan en büyük cismin 250-300 km çapında ve Dünya'ya çarpan en büyük cismin ise Plüton boyutlarında yani 2400-3200 km çapında olması gerektiği sonucuna ulaşılıyor. Güneybatı Araştırma Enstitüsü'nden William Bottke: Bu çarpışma sonucunda çarpan cismin demir içerikli çekirdeği gezegenin çekirdeğiyle kaynaştı diyor. Ekip aynı zamanda günümüz asteroit büyüklük dağılımının Mars'a çarpan ve krater oluşturan eski asteroit izlerinin birbiriyle tutarlı olduğunu belirtiyor. Kaynak: Astronomy"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/gezegende-nasil-bir-gezegen/", "text": "Bir grup gökbilimci 2009 yılında keşfedilen, 47 ışık yılı uzaklıktaki GJ 1214b gezegeniyle ilgili iki olası durumu öne sürdü. Buna göre gezegen ya mini-Neptün büyüklüğünde olup atmosferi hidrojen ve helyumdan oluşmuştur, ya da üç Dünya büyüklüğünde olup tamamıyla su ile kaplıdır. Chicago Üniversitesi'nden Astronomi ve Astrofizik alanında çalışan bilimci Jacob Bean, büyük yer merkezli teleskopların büyük gezegenlerin atmosferlerine ait verilerini kullanarak çoklu-cisim tayfölçümü ve analizi adlı bir yöntem geliştirdi. Dr. Bean ve arkadaşlarının birkaç yıl önce geliştirdiği bu yöntemle görülemeyen gezegenlerin atmosferlerinin nasıl olabileceği tahmin edilebiliyor. Güneş Sistemi'ndeki gaz devlerinin özelliklerini kullanarak diğer gaz devlerinin yapısını -ağırlıklı olarak sudan oluşan atmosfer- tahmin ediyoruz diyor Bean. Güneş dışında diğer yıldızların çevresinde dolanan gezegen sayısında son on yılda önemli bir artış gerçekleşti ve ötezegen keşifleri astronominin hızla büyüyen yeni bir alanı oldu. Bu alanda Chicago Üniversitesi'nde de son yıllarda sayısı hızla artan çalışmalar yapılmaktadır. Ocak ayında yapılan bir çalışmada Samanyolu'nda en az 17 milyar gezegenin Dünya büyüklüğünde olup bir kısmının da yaşamalanı içerisinde olduğu ileri sürülmüştü. Bean, kendi çalışmalarının kaynağının Hubble Uzay Teleskopu'nun kaydettiği GJ 1214b'nin 60 yörünge geçişi olduğunu belirtiyor. Gezegen atmosferine yönelik çalışmalar Hubble'ın ilk 10-20 yörünge verisini kapsıyordu. Bean atmosferin kimyasal bileşimini daha önce görülmemiş kadar hassasiyetle ölçmek için iletim tayfölçeri adı verilen bir yöntemi kullandı. Büyük Sürpriz Gezegenin atmosferindeki kesin sonuç büyük bir sürprize neden olabilir: Kozmik uzaklıktaki Dünya ikizinde bir yaşam biçimi ortaya konulabilir. Bir ötegezegende yaşamın izi atmosferindeki oksijen ve diğer gazların varlığıyla belirlenebilir. Gezegen bilimcileri oldukça fazla sayıda öne sürülen olasılıkları azaltmak için kuramsal çalışma yapıyorlar. Ötegezegen atmosferlerini ortaya çıkarmak için tasarlanmamış olan gözlem araçlarını gökbilimcilerin bu amaç için kullanabilmeleri ilginçtir. Tabi bunu yaparken oldukça sıradışı yollara başvuruyoruz. Elimizdekilerle yetiniyoruz diyor Bean. Bean GJ 1214b gezegeni üzerine uyguladıkları yöntemi diğer ötegezegenlere de yaymayı planlıyor. Henüz kesin olmayan sonuçlara göre, elimizdeki veriler çoğunlukla sudan oluşan bir atmosferin varlığını gösteriyor. Henüz göremediğimiz çok daha farklı yapılarda mümkün olabilir. Harvard Üniversitesi'nden Prof. David Charbonneau, eğer GJ 1214b bir su dünyası ise, diye başlayan cümleyi, Güneş Sistemi'ndeki gezegenlerden tamamen farklı yapıda bir gezegenle karşı karşıyayız demektir diyerek tamamlıyor. Zor Sorular Modern bilimin en zor sorularından biri: Evrende sadece biz mi varız ve yaşam için gerekli şartları sağlayan sadece Dünya mı var? Ötegezegenler hakkında böylesi bir soruyu sorma cesareti gösteren İtalyan filozof Giordano Bruno, Katolik Kilisesi'nin bağnaz görüşleri nedeniyle 1600 yılında yakılarak öldürülmüştü. Bruno şöyle diyordu: Gökyüzünde gördüğümüz güneşlerin yanında karanlıkta kaldıkları için göremediğimiz gezegenler vardır. Kendi güneşleri çevresinde dolanan sayısız Dünya gibi gezegenler bulunur. Ve günümüzde yeni ötegezegen keşifleri son yıllarda çorap söküğü gibi gelmeye başladı. Sayıları 850'yi geçti. 1990'larda başlayan ötegezegen avında, başlarda daha büyük ve bulunmaları kolay olduğu için Jüpiter gibi gaz devleri keşfedilebiliyordu. Yıldızlarına daha yakın olan bu devlere 'sıcak Jüpiter' demeye başladık diyor Charbonneau. Hedef Dünya benzerlerini bulmaktı. Son yıllarda bilimciler birbiriyle yarışırcasına daha küçük gezegenleri keşfetmeye başladı. Özellikle 600 milyon dolarlık Kepler Teleskopu'nun 2009'da göreve başlamasıyla bu alanda bir atılım gerçekleşti. 100 üyeden oluşan Kepler bilimcileri güneş benzeri yıldızların çevresindeki gezegenleri keşfedebilmek için teleskoptan gelen verileri incelemeyi sürdürüyor. Kepler güneş benzeri ve küçük yıldızların çevresindeki yaşam alanlarında olası küçük gezegenleri görebilecek yetenektedir. Görevin amacı da zaten buydu diyor Fabrycky. Fabrycky, Kepler verilerindeki geçiş zamanlarını alarak yıldızın önünden geçen gezegenlerin sebep olduğu mini tutulma zamanlarını ölçtü. Geçiş zamanlarındaki tutarsızlıklar genellikle diğer gezegenlerin çekimsel etkisinden kaynaklanır. Kepler'in şimdiye kadar 105 gezegeni onay gördü, 2740 gezegen adayı ise onay sırasını bekliyor. Fabrycky iki yıl önce Santa Cruz'daki Californiya Üniversitesi'nde Kepler-11 adlı tek bir yıldızın çevresinde dolanan altı gezegeni keşfeden ekibin bir üyesiydi. Kepler-11 gezegen sinyalleri en iyi olan gezegen sistemleri arasındaydı diyor Fabrycky. Bean ve arkadaşları bugüne kadar Hubble Teleskopu, Spitzer Uzay Teleskopu ve Şili'deki Çok Büyük Teleskop ile Magellan ikiz Teleskoplarını kullanarak gezegenlerin atmosferlerini gözlediler. Ancak planlanan Dev Magellan Teleskopu ile önümüzdeki on yıl içinde göreve başlayacak olan James Webb Teleskopu'nun yetenekleri, bu teleskopları gölgede bırakacak nitelikte olacaktır. Yeni teleskoplarla aynı şekilde ötegezegenlerin atmosferik çalışmalarını yapmak mümkün olacak. Aslında onlarla birlikte yaşanabilir küçük gezegen çalışmalarını da yapabileceğiz diyor Charbonneau."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/gezegenimsi-bulutsu-galerisi/", "text": "NASA'nın Chandra X-Işını Gözlemevi ile Güneş'e yakın dört gezegenimsi bulutsu karşılaştırıldı. Burada Kedi Gözü Bulutsusu olarak bilinen NGC 6543, NGC 7662, NGC 7009 ve NGC 6826 görülmektedir. Birleştirilmiş görüntülerde pembe renk Chandra görüntüsünü, kırmızı-mavi-yeşil renkler ise Hubble ile alınan görüntüleri gösteriyor. Dünya'ya yakın, 5000 ışık yılı içerisinde yer alan yirmi bulutsuya ilişkin çalışmanın ilk bölümü tamamlandı. Çalışma Chandra ile önceden çalışılmış ayrıca ondört bulutsuyu da içermektedir. Birkaç milyar yıl sonra Güneş'in de bir gezegenimsi bulutsuya döneceğini düşünürsek, bunun yıldız evriminin bir parçası olduğunu söyleyebiliriz. Güneş benzeri bir yıldız, hidrojenini bitirdiğinde yarıçapının yüzlerce katına ulaşacak kadar büyüyerek bir kırmızı dev haline gelir. Bu aşamadan sonra yıldız bir beyaz cüce oluşturacak şekilde küçülür ve geriye sıcak çekirdeği kalarak dış katmanlarını uzaya atar. Sıcak çekirdekten kaynaklanan yıldız rüzgarı ile atmosferindeki gaz dışarı doğru fırlar ve teleskoplarla görülen ipliksi ve kabuksu bir yapıya bürünür. Yeni çalışmaya örnek olan bulutsulara göre gezegenimsi bulutsuların % 30'u yıldızın atmosferinden yayılan X-ışınları, yıldız rüzgarıyla çarpışarak şok dalgalarını oluşturur. Yeni çalışma X-ışınlarının sönük halelerle çevrili karmaşık kabuklu görüntülerini ortaya koyuyor. Bu şok dalgalarının yayıldığı alan ölçü alınarak nesnenin 5000 yıldan daha genç olduğu ortaya çıkarıldı. Çalışmada bulutsuların yarısında X-ışınlarının patlayan yıldıza eşlik eden başka bir yıldızdan kaynaklandığı ve bu nedenle yüksek enerjili X-ışınlarının oluştuğu düşünülüyor. Gelecekte yapılacak çalışmalarla gezegenimsi bulutsuların yapısı ve bunların evriminde çift yıldızların rolü daha iyi anlaşılabilecek. Sonuçlar The Astronomical Journal'ın Ağustos 2012 sayısında yayınlandı. Çalışma New York'taki Rochester Teknoloji Enstitüsü'nden Joel Kastner ve Rodolfo Montez Jr.'in başını çektiği 23 kişilik bir ekiple yapıldı."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/gezegenimsi-bulutsularin-acayip-uyumlari/", "text": "ESO'nun Yeni Teknoloji Teleskopu ve NASA/ESA Hubble Uzay Teleskopu'nu kullanan gökbilimciler gökadamızın merkezinde 100'den fazla bulutsu keşfettiler. Kelebek-şeklindeki bu kozmik aile üyelerinin gizemli bir şekilde hizanlandıkları bulundu bu, gökcisimlerinin özellikleri ve birbirlerinden farklı geçmişleriyle şaşırtıcı sonuçlar ortaya çıkardı. Güneş'imiz gibi bir yıldızın yaşamındaki son evreler yıldızın dış katmanlarını etrafındaki uzaya atmasıyla sonuçlanır, bu nesnelere daha sonra geniş yelpazedeki güzel renkleri ve şaşırtıcı şekilleri nedeniyle gezegenimsi bulutsular adı verilir. Bu tür bulutsuların bir türü, çift kutuplu gezegenimsi bulutsu olarak bilinirler ve oluştukları yıldızın etrafında kum saati veya kelebek benzeri şekiller meydana getirirler. Bütün bu bulutsular farklı yerlerde ve farklı özelliklerle doğdular. Ve ne tekil bulutsular ne de onları oluşturan yıldızlar, diğer gezegenimsi bulutsularla herhangi bir etkileşimde bulunmadılar. Bununla birlikte, İngiltere'deki Manchester Üniversitesi'inden gökbilimcilerin yaptığı yeni bir çalışma bu bulutsuların bazıları arasında şaşırtıcı benzerliklerin olduğunu gösterdi: çoğu gökyüzünde aynı şekilde hizalanmışlardı . Bu gerçekten şaşırtıcı bir buluş, eğer doğruysa çok önemli bir yere sahip, diyor araştırma makalesinin yazarlarından biri Byran Rees . Bu hayalet kelebeklerin çoğunun uzun eksenlerinin gökadamız düzlemiyle aynı doğrultuda oldukları görülüyor. Hem Hubble hem de NTT'yi kullanarak, bu nesnelerin gerçekten iyi görüntülerini elde edebildik, ve böylece üzerlerinde detaylı olarak çalışabildik. Gökbilimciler Samanyolu'nun merkezinde bulunan 130 gezegenimsi bulutsuyu gözlediler. Üç farklı tür tespit ettiler , ve bunların özellikleri ve görünüşleri üzerinde durdular. Bu kümelenmelerden iki tanesi beklendiği gibi gökyüzünde rastgele hizalanmış olsalar da, üçüncü olanın çift kutuplu bulutsu şaşırtıcı bir şekilde özel bir hizalanma gösterdiğini gördük, diyor makalenin ikinci yazarı Albert Zijlstra, Manchester Üniversitesi. Herhangi bir hizalanma bile şaşırtıcı olsa da, böyle bir şeyi gökadanın kalabalık merkezi bölgesinde görmüş olmak çok daha beklenmedik bir şey. Gezegenimsi bulutsuların oluştukları yıldız sisteminin dönmesi ile şekillendirildikleri düşünülüyor. Bu, bir sistemin özelliğine bağlıdır örneğin, bir çift yıldız sistemi , ya da etrafında gezegezenleri olan bir yıldız, her ikisi de şişen baloncuğu büyük ölçüde etkileyebilmektedir. Çift kutuplu bazı bulutsuların şekilleri olağandışı olabilmektedir, ve belkide çift yıldız sistemindeki kütlenin jetlerle yörünge düzlemine dik bir şekilde dışarıya atılmasıyla oluşmaktadırlar. Bu çift kutuplu bulutsularda gördüğümüz hizalanma, gökadanın merkezi bölgelerindeki yıldız sistemleri ile ilgili garip şeylerin habercisi olabilir, diye açıklıyor Rees. Bunların gördüğümüz gibi hizalanmış olması, bulutsuları meydana getiren yıldız sistemlerinin yıldızlar-arası buluta dik bir şekilde dönmesiyle açıklanabilir ki, bu da oldukça ilginç. Bu bulutsuları onların ataları olan yıldızların özellikleri şekillendirmiş olsa da, yeni bulgular gizemli bir faktörün daha olabileceği ipuçlarını veriyor. Bu karmaşık yıldızsal özelliklerin yanında, Samanyolu'nun çekirdek bölgesi de gökada merkezinin etrafında dönüyor. Bu çekirdek bölgesinin tüm gökada üzerindeki etkisi düşünüldüğünden daha fazla olabilir manyetik alanı vasıtasıyla. Gökbilimciler gezegenimsi bulutsuların düzenli hareketlerinin, çekirdek bölgesi oluştuğu sırada etkili olan güçlü manyetik alanların varlığı nedeniyle açıklanabileceğini öneriyorlar. Bu tür bulutsulardan merkeze yakın olanlar aynı düzenli şekilde hizalanmıyorlar, manyetik alanlar günümüz koşullarından çok daha şiddetli değerlere sahip olmalılar . Bu nesneleri çalışırken çok şey öğrendik, diye sonlandırıyor Zijlstra. Gerçekten bu şekilde beklenmedik davranışlar sergiliyorlarsa, bunun sonuçları sadece tekil olarak yıldızların geçmişini değil, tüm gökadanın geçmişini etkileyecektir. Notlar Bir çift-kutuplu bulutsunun Uzun ekseni kelebeğin kanatları boyunca bölünürken, kısa ekseni gövde boyunca şekillenmektedir. Gezegenimsi bulutsuların şekillerine ait görüntüler üç şekilde sınıflandırılır, eliptik, ya hizalanmış ya da hizalanmamış iç yapı, ve çift kutup. Bir çift yıldız sistemi, ortak kütle-çekim merkezi etrafında dolanan iki yıldızdan oluşmaktadır. Gökadamızın erken dönemlerinde var olan manyetik alanın kökeni ve özellikleri hakkında çok az şey biliniyor, bu nedenle zamanla şiddetlendikleri veya sönümlendikleri henüz bilinmiyor. ESO-Türkiye"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/gezegenimsi-disklerin-kalbini-gormek/", "text": "Dünyanın en büyük dört teleskobunu kullanan bilim insanları, onlarca ışık yılı uzaklıkta yer alan iki genç yıldızın çevresinde, Dünya-Güneş uzaklığı kadarlık bölgelerinde tozlu ve kayalık disklerin olduğunu keşfettiler. Gökbilimciler ESO'nun 8 m çapındaki Çok Büyük Teleskobuna takılan MIDI kızılötesi ile 100 m çapındaki bir teleskop ile elde edilebilecek verileri elde ettiler. MIDI, biri Güneş'ten daha sıcak diğeri daha soğuk olan Güneş benzeri iki yıldızı gözledi. İlki HD69830 olarak kodlanmış 2 milyar yıl yaşındaki K0V turuncu yıldız. Yıldız 41 ışık yılı uzağımızda ve Pupa takımyıldızında bulunuyor. Yıldızın Neptün benzeri üç gezegeni bulunmaktadır. İkinci yıldız olan eta Corvi, 59 ışık yılı uzaklıkta, Karga takımyıldızında bulunuyor. Yıldız 1.3 milyar yıl yaşında ve F2V sınıfında yer alıyor. Daha önceden yapılan gözlemler her iki yıldızın çevresinde madde diski olduğunu göstermişti. Disk eta Corvi'den 22.5 milyar km uzaklıkta dolandığı için kolaylıkla bulunmuştu. MIDI ile taranan HD69830 yıldızının 7.5 ile 360 milyon km uzaklığını saran görece küçük toz diski açık bir şekilde görülüyor. Burada bulunan gezegenlerden bu toz diskinin manzarası müthiş görünecektir. Tozun kaynağına ilişkin yapılan bir tahmin yıldızın çevresinde dolanan gezegenler, asteroitler ve kuyrukluyıldızların yüksek oranda çarpışması olarak yürütülüyor. Benzer bir diskte eta Corvi'den 24 ile 450 milyon km kadarlık alanı kaplayan bölgesinde keşfedildi (Dünya-Güneş uzaklığı 150 milyon km'dir.) MIDI ile elde edilen bu sonuçlar disklerin yıldızlarına çok yakın olduğunu gösteriyor. Her iki yıldızın yaşı ve disklerin konumları burada yer alan büyük nesnelerin çarpışmış olabileceğini de akla getiriyor. Kele Üniversitesi'nden Dr. Rachel Smith, bu arayışın temelinde dünya benzeri gezegen keşfinin yattığını belirtiyor. MIDI ile varılan bu sonuçlara ancak evreni gözleyen büyük teleskoplarla varabilirdik. Yörüngesinde kayalık gezegen olduğu bölgelerde oluşan çarpışmaların benzerini dünyada yaşamıştı. Bu karşılaştırmalar ile kuramın söylediği gezegenlerin nasıl oluştuğunu ve geliştiğini, doğrudan gözlem yaparak yeni yeni test edebiliyoruz. Kaynak: Science Daily"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/gezegenini-yutan-yildiz/", "text": "İlk kez, bir yıldızın bir gezegeni yuttuğu keşfedildi. Gözlemler kırmızı dev aşamasına gelmiş bir yıldızın genişlemesinden dolayı bir gezegeni yuttuğunu gösteriyor. Penn State Üniversitesi'nden Prof. Alex Wolszczan: Benzer bir kader Güneş 5 milyar yıl sonra kırmızı dev aşamasına yani Dünya'nın yörüngesinin bulunduğu bölgeye kadar genişleyince Güneş Sistemi'ndeki iç gezegenleri de bekliyor. Böylesi bir sonu güneş sistemi dışında ilk kez gözledik diyor. Hem de gökbilimciler Güneş'in on katından daha büyük ve eski olan BD+48 740 adlı yıldızın çevresinde değişik bir yörüngede dolanan büyük bir gezegen de keşfettiler. Yıldızın kimyasal yapısı ve gezegenin şaşırtan eliptik yörüngesi sistemde oldukça farklı olaylar olduğunu işaret ediyor. Polanya Kopernik Üniversitesi'nden Monika Adamow: Ayrıntılı tayfölçer incelememizle kırmızı devde 14 milyar yıl önce oluşan ve ender rastlanan oldukça yüksek miktarda lityumun izine rastladık diyor. Yüksek orandaki lityum bu kırmızı devi oldukça yıpratmaktadır. Wolszczan: Kuramcılar lityum içerikli yıldızların büyük patlama dışında evrende sadece birkaç tane çok özel durumlarda oluştuğunu tespit etti. BD+48 740 olayında yıldıza bir helezon yayı çizerek giden bir gezegendeki lityum miktarının yıldızı çok fazla ısıttığını düşünüyoruz diyor. Gökbilimcilerin elde ettiği ikinci bir kanıt ise yıldızın çevresinde anormal bir eliptik yörüngede dolanan 1,6 Jüpiter kütlesindeki gezegen. Kopernik Üniversitesi'nden Andrzej Niedzielski: Bu gezegen Mars'ın yörüngesinin biraz uzağından yıldıza çok yakın bir bölgeye kadar ilerliyor. Böylesi yörüngeler yaşlı yıldızlarda ender görülür diyor. Çünkü gezegenler arasındaki kütle çekimsel kuvvet onların kendilerine ait özel yörüngeler oluşturmalarını sağlar. Bu gezegendeki sıra dışı yörüngenin yıldızın, yuttuğu gezegenden dolayı anormal ısınarak dev gezegene bir patlamayla enerji püskürtmesi ve gezegenin normal yörüngesinden sapması şeklinde açıklanıyor. İspanya-Madrid'deki Autonoma Üniversitesi'nden Eva Villaver: Bir yıldızın oldukça hızlı bir şekilde bir gezegeni yakalaması neredeyse olası olmayan bir durumdur, ancak yıldızın farklı kimyası böylesi bir çarpışmanın gerçekleştiğini gösteriyor. Yüksek oranda lityumla kirlenen kırmızı dev yıldızın yörüngesinde sıra dışı bir yörüngede dolanan bir gezegenin varlığı, yıldızın en azından bir gezegeni yakalayıp yuttuğunu gösterir diyor. Keşif Hobby-Eberly Teleskopu kullanılarak gerçekleşti."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/gezegenlerin-renkleri/", "text": "Dünya mavi, Mars kıpkırmızıdır. Venüs ise parlak beyaz. Gökbilimciler gezegenlerin gerçek renklerinin önemli ayrıntıları ortaya çıkarabileceğini belirtiyor. Örneğin Mars kırmızıdır, çünkü toprağında demir oksit denilen paslı madde bulunur. Ya gezegenimizin benzersiz mavi rengi? Çünkü atmosferimiz kırmızıdan daha çok mavi ışın saçar. Bu nedenle de atmosferin üstü ve altı mavi görünür. Diğer yıldızların çevresinde dolanan gezegenlerde Güneş Sistemi'ndeki gezegenler gibi farklı renklere sahip olabilirler. Gökbilimciler Dünya benzeri bir gezegen kayalık mı yoksa gaz mı olduğunu anlamak için bir renk çalışması yaptılar. Astrophysical Journal'da yayınlanan ve gökbilimci Lucy McFadden ve UCLA lisans öğrencisi Carolyn Crow'un yürüttüğü çalışma güneş sistemindeki gezegenleri renklerine göre sınıflandırdı. Çalışmada Dünya diğer gezegenlere göre tıpkı bir martının gökyüzündeki yükselişi gibi en önde duruyor. Crow: Geliştirdiğimiz yöntem gezegenleri ayırmaktadır. Bu çalışma, Dünya'ya benzeri olmayan bir gezegen sıfatını verir diyor. McFadden: Gelecekte ötegezegenlerden gelen ışığı toplayabilecek olan teleskoplar ile gezegenin rengine bakıp ayrıntılı çalışma yapılabilir. Dünya Benzeri Gezegenler Dünya, Ay ve Mars'ın renk bilgisi NASA'nın Deep Impact uzay aracı ile elde edildi. 103P/Hartley 2 ile 4 Kasım tarihinde karşılaşan araç uzaktan Dünya'yı gözledi. Bu çalışma uzaklarda bir yerlerde bulunabilecek yabancı birileri için Dünya'nın neye benzediğini tespit etmeye yardımcı oldu. Deep Impact'taki yüksek çözünürlüklü araç ile Dünya'nın ışık şiddeti ölçüldü. HRI tekeri yardımıyla dönebilen 30 cm çapında ve yedi farklı filtreye sahip bir teleskoptur. Her filtre ışığın farklı renklerini gösterir. Deep Impact 28 Mayıs 2008'de Dünya'nın önünden geçerken Ay'dan gelen ışığı ve 2009'da ise Mars'tan gelen ışığı test etti. Filtrelerin diğer gezegenler ve uyduları ile Dünya arasındaki farkı nasıl göreceği merak ediliyordu ki çalışmaya bu nedenler sekiz araştırmacı daha katıldı. Büyük Karışım Dünya, Ay ve Mars Deep Impact ile renklendirildi. Filtrelerden geçen ışık parmak izi gibi gezegenden gezegene fark ediyordu. Bunun için ekip Merkür, Venüs, Jüpiter, Satürn, Uranüs, Neptün ve Satürn'ün dev uydusu Titan'ı da çalışmaya ekledi. Büyük gezegenlerdeki renk verilerini yan yana koyunca bir karışıklık yaşandı. Çözüm için sadece üç ana renk; mavi, yeşil ve kırmızı renge sahip filtrelerin kullanılmasına karar verildi. Ekip daha sonra gezegenlerin atmosfer ve yüzeylerinden yansıyan ışığın dalga boylarındaki benzerlikleri gruplayarak kümeler oluşturdu. Böylece Satürn, Jüpiter, Uranüs ve Neptün devleri kümenin bir köşesinde toplandı. Kayalık iç gezegenler Merkür, Venüs ve Mars ise ayrı bir bölgede yerlerini aldı. Gruplandırmada Dünya diğerlerinde çok farklı bir noktada yerini buldu. Bunun da iki nedeni bulunuyor. İlki mavi ışık saçılması. Buna Rayleigh saçılması denir. Diğeri de Dünya'nın kızılötesi ışığı emmemesidir. Atmosferimizdeki metan ve amonyak gibi emiciliği düşük olan gazlar, Jüpiter, Satürn gibi dev gezegenlere göre az miktarda bulunur. Dünya'nın renklerinin nedeni atmosfer. Atmosfer morötesi ve kızılötesi ışınları soğurmadan saçmaktadır. Renkli Gelecek Gelecekte üç filtre yöntemiyle yapılan bu çalışma ötegezegenlere uygulanabilir. Elde edilen renklere bakarak gezegen hakkında ayrıntılı bilgilere sahip olabiliriz diyor Crow. Örneğin bir ötezegezen Dünya'ya benzer renkteki izi gösterebilir. Elbette bu gezegenin mavi ve geniş okyanuslarla kaplı olduğu anlamına gelmiyor. Kaynak: NASA 5 Yorumlar gök kuşağı gibi neden bunu yapmışlarki zaten ne gezegenlerin renkleri var nede başka bir şeyi Sorunuzun yanıtı yazı içinde var aslında. Gezegen renkleriyle gezegenlerin yüzey yapıları, atmosferleri gibi fiziksel özellikleri hakkında bilgi edinilebiliyor. Her gezegen farklı yapıda olabilir ve bu nedenle optük bölgede farklı renkte görülür. Teleskopla Satürn'e, Jüpiter'e ya da Mars'a baktığınızda bu renkleri görebiliyorsunuz. İnternet üzerinde ve yazı görselinde de bu renkleri görebilirsiniz. güneş sistemindeki gezegenler neden renksiz bunun tanımı neden yok 'Renksiz' değiller. Her gezegenin kendine özel rengi ya da renkleri var. Yazıda bu belirtilmiş."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/gezgin-1-gunes-sistemi-cikis-gisesinde/", "text": "Gezgin 1'den (Voyager 1) gelen veriler aracın yıldızlararası uzaya ulaşan ilk insan yapımı cisim olduğunu doğruluyor. Araç şu an Güneş'ten 18 milyar km uzaktadır. Gezgin 1 verilerine göre araç Güneş'i saran heliosfer ya da güneşi saran devasa kabarcıktan yıldızlararası uzaya geçiş yaptı. Bilimciler aracın yıldızlararası ortama giriş yaptığını iki kanıtla belirledi: Güneş'in manyetik alanı boyunca uzaklaşan yüklü parçacıkların dışarıdan gelen yüklü parçacıklarla yok olması ve yine dışarıdan kaynaklanan kozmik ışınların yoğunluğunun artması. Yani Gezgin 1 artık yıldızlararası ortamın manyetik alanında. Kaliforniya Teknoloji Enstitüsü Gezgin projesi bilimcilerinden Ed Stone: Bu tuhaf yıldızlararası ortama giren Gezgin 1 ile insanlığın ulaştığı en uzak noktanın keşfi demektir. Bu nedenle araç dikkatleri üzerine çekiyor. Kozmik ışın ve yalıtılmış enerjik parçacık verilerine bakıldığında aracın yıldızlarası ortama girdiğini söylüyoruz. Buna karşılık araç Güneş'in manyetik alanını hala hissediyor diyor. Bilimciler Gezgin 1'in tam anlamıyla yıldızlararası uzayda olması için ne kadar daha yol alması gerektiğini bilmiyor. Onlara göre bu birkaç ay hatta birkaç yıl daha sürebilir. Heliosfer güneş Sistemi'ndeki gezegenlerden en az 13 milyar kilometre kadar uzağa uzanır. Burada güneşin manyetik alanı ve güneşten dışa doğru genişleyen iyonize rüzgar hakimdir. Heliosfer dışındaki uzayı ise Samanyolu'ndaki yakın yıldızların manyetik alanı doldurur. Gezgin 1 ve ikizi Gezgin 2, 1977 yılında fırlatıldı. Araçlar 1990 yılında yıldızlararası görevlerine başlamadan önce Jüpiter, Satürn, Uranüs ve Neptün'ü izledi. Şimdi ise heliosferin dışına çıkıyorlar. Heliosferin büyüklüğünü belirlemek Gezgin görevlerinin bir parçasıdır. Gezgin-2 Güneş'ten yaklaşık 15 milyar kilometre uzakta olup henüz heliosferin içindedir. Bulunduğu bölge yüklü parçacıkların oluşturduğu düzgün manyetik çizgiyle kaplı olduğundan heliosferin dışına güvenle ulaşmasını sağlar. Bölgede ölen yıldızlardan kaynaklanan düşük enerjili kozmik ışınların tespiti yapılabilir. John Hopkins Üniversitesi Uygulamalı Fizik Laboratuarı'ndan Stamatios Krimigis: Güneş'ten kaynaklı parçacıkların dramatik şekilde ve hızla yok olduğunu gördük. Manyetik karayolu girişinde sanki büyük bir vakum varmış gibi yoğunluk birden 1000 kat azalıyor. Gezgin 1'in yaklaşık 34 yıl önce Jüpiter'in dev manyetosferini terk ettiğinden beri böylesi bir düşüşle karşılaşmamıştık diyor. Gezgin 1'in yüklü parçacık gözlemleri aracın hala yıldızlararası ortam geçiş bölgesinde olduğunu gösteriyor. Bölgeye geçerken güneşin manyetik alanı çizgileri boyunca gözlenen yüklü parçacık sayısı hızla azaldı. Ancak manyetik alana dik doğrultuda hareket eden parçacık sayısı bu denli azalmadı, alan boyunca ve alana dik hareket eden kozmik ışın yoğunluğu ise arttı. Yıldızlararası uzayda hareket eden yüklü parçacıkların yönünde önemli bir değişiklik beklenmemektedir. NASA'nın Goddard Uzay Uçuş Merkezi'nden Leonard Burlaga: Manyetik alan yönünde önemli bir değişiklik söz konusu olduğu için biz hala güneş kaynaklı manyetik alan çizgilerini gözlemliyoruz diyor. Not: Astronomi Diyarı üzerinde paylaştığım 1000. yazı güzel bir haberle oldu. Dile kolay 1000. Gökbilimle dolu 1000 haber ya da yazı. Sadece bilim. Nice 1000'ler diyelim artık."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/gezgin-1-gunes-sistemi-sinirinda/", "text": "NASA'nın Gezgin 1 (Voyager 1) uzay aracı 33 yıllık yolculuğunun ardından Güneş Sistemi'ndeki güneş rüzgarlarının etkisini kaybettiği en uzak noktaya ulaştı. Gezgin 1 aracı şu an Güneş'ten 17.4 milyar km uzaklıkta bulunuyor. Bilim insanları bu bölgedeki güneş rüzgarı ile yıldızlararası bölgede yıldızlardan kaynaklanan rüzgarın karşılaştığını düşünüyor. Aracın vardığı yer güneş sisteminin son bölgesi olması nedeniyle bir dönüm noktası olma özelliğini taşıyor. Yani şimdiye kadar insanoğlunun yaptığı bir araç ilk kez güneş sisteminin son noktasına ulaştı. Kaliforniya Enstitüsü ve Teknolojisi'nden Gezgin görevinden sorumlu ekipten Ed Stone: Güneş rüzgarının ulaştığı son noktayı geçtik. Bu da Gezgin 1'in şu anda yıldızlararası boşluğa daha yakın olduğunu gösteriyor diyor. Güneşimiz, Güneş Sistemi'nin çevresini bir balon gibi saran ve adına heliosfer denilen yüklü parçacıklarla dolu bölgeye kadar etkir. Şok dalgasıyla ses hızından daha yüksek bir rüzgarın etkisiyle fırlayan parçacıklar etkinin geçtiği bölgeye kadar ulaşır. Bu noktada güneş rüzgarı önemli ölçüde yavaşlar ve heliosfere ulaşır. 5 Eylül 1977 tarihinde fırlatılan Gezgin 1 Aralık 2004'te heliosfere ulaştı. Bilim insanları buradaki güneş rüzgarının hızını anlayabilmek amacıyla araçtaki Düşük Enerji Yüklü parçacık Aleti'nden gelen verileri kullandılar. Araştırmacılar, Gezgin 1'in dış yüzüne çarpan parçacıkların hızının aracın hızına eşit olduğunu anladıklarında güneş rüzgarının etkisinin artık hissedilmediğini anladılar. Gezgin 1 geçtiğimiz Haziran ayında Güneş'ten yaklaşık 17 milyar km uzaklıktaydı. Bilim insanları bölgedeki güneş rüzgarının hızının değişken olduğunu bildiklerinden dört ay boyunca ölçümler aldılar. Ölçümlere göre güneş rüzgarının hızı aracın aldığı yola göre yılda saniyede 20 km azalarak Ağustos 2007'de saniyede 60 km'ye kadar düştü. Geçtiğimiz Haziran ayından bu yana da ölçülen hız sıfır oldu. Bilim insanları Gezgin 1'in henüz heliosfer ötesi bölgesine girmemiş olduğunu düşünüyor. Yıldızlararası uzaya doğru geçişte sıcak parçacıkların sayısı azalırken soğuk parçacıkların sayısında artış gözlenir. Bilim insanları heliosferin yapısıyla ilgili verileri kullanarak Gezgin 1'in bu bölgeden ne zaman çıkabileceğini hesapladılar. Buna göre araç 4 yıl içinde bölgeyi terk edecek. Atina'daki Uygulamalı Fizik Laboratuarı ve Atina Akademisi'nden Tom Krimigis: Bilimin gerçekleri ile Gezgin 1'in gerçekleri arasında bir çıkmazda olduğumuz görünüyor. Bu nedenle modellerimizi yeniden yapmak zorundayız diyor. Gezgin 1'in ikiz kardeşi olan Gezgin 2 ise 20 Ağustos 1977'de fırlatıldı. Araç şu anda 14.2 milyar km uzaklıkta bulunuyor. İki araç farklı yörüngelerde ve farklı hızlarda yollarına devam ediyorlar. Gezgin 2'nin hızı saniyede 15 km iken Gezgin 1 saniyede 17 km'lik bir hıza sahip. Önümüzdeki birkaç yıl içinde Gezgin 2'yi, Gezgin 1'in karşılaştığı olgular bekliyor olacak. Kaynak: NASA-JPL Şok Sınırı : Güneş'ten milyarlarca km uzağa dek uzanan güneş rüzgarıyla üflenen elektrik yüklü gaz akışının sınırladığı yerdir. Bu rüzgar saniyede 300 ile 700 km arasında değişen bir hızla hareketlidir. Yıldızlararası rüzgarın etkisinin hissedildiği bu noktada güneş rüzgarının hızı düşmeye başlar. Heliosfer : Güneş'ten yayılan rüzgar gezegen yörüngelerini de geçerek geniş bir kabarcık oluşturur. Bu kabarcık uzayda Güneş ile birlikte hareket eder. Heliosfer Kırsalı : Heliosferin dış bölgesidir. Gezgin Güneş'ten 14 milyar km uzaklıktayken bu bölgeye girdi. Bu uzaklık Dünya-Güneş uzaklığının 94 katıdır. Bu bölgede güneş rüzgarı ile yıldızlararası uzaydan gelen yıldız rüzgarları ilk kez karşılaşır. Heliosfer Sonu : Bu sınır noktasında güneş rüzgarıyla yıldız rüzgarları arasında basınç dengelenmiştir.Gezgin bu bölgeyi de geçince artık yıldızlararası uzayda olacak. Yay şoku : Bir dere içindeki kayanın önünde oluşan suyun etkisi gibi yıldızlararası uzayda oluşan yay şeklindeki şok formu."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/gezgin-1-tsunami-dalgasi-icinde/", "text": "Gezgin-1 aracı ilkini Şubat 2014'de gözlediği şok dalgalarının devam ettiğini ve üçüncüsünü gözlediğini bildirdi. Her şok dalgası aracın yıldızlararası uzayda yol aldığının da bir kanıtı. NASA'nın Gezgin-1 (Voyager-1) uzay aracı bu yılın başlarında dışa doğru yayılmakta olan tsunami dalgası içinde kaldı. Araştırmacılara göre bu görülen en uzun ömürlü şok dalgasıydı. Iowa Üniversitesi'nden fizik profesörü Don Gurnett: Çoğu insan gibi ben de yıldızlararası ortamın sakin ve durgun olduğuna inanırdım. Ama bu şok dalgalarının varlığı bu fikri değiştirecek gibi diyor. Güneş'in korona katmanından atılan kütle yüzeyden ayrılarak adeta bir tsunami dalgası oluşturur. Aslında bu bir basınç dalgasıdır. Yüklü parçacıklardan oluşan şok dalgası yıldızlararası ortamda ilerlemeye başlar. Kaliforniya Teknoloji Enstitüsü'nden Ed Stone: Tsunami dalgası dışarıya iyonlaşmış gaz olarak çıkar ve uzayda bir çalgının teli gibi titreşir diyor. Bu, Gezgin-1'in yaşadığı üçüncü şok dalgasıydı. İlki Ekim-Kasım 2012'de, daha şiddetli olan ikincisi Nisan-Mayıs 2013'deydi. Gezgin-1'in yaşadığı son şok dalgası Şubat 2014'te başladı ve Kasım ayındaki verilere göre de devam ediyordu. Uzay aracı son şok dalgasının başlangıcından bu yana 400 milyon kilometre yol aldı. NASA'nın Goddard Uzay Uçuş Merkezi'nden emekli astrofizikçi Leonard Burlaga: Bu sıra dışı olay aslında yıldızlararası ortamda şok dalgalarının yoluna devam ettiğini göstermekle birlikte akla yeni soruların gelmesine neden oluyor diyor. Bu son dalganın neden bu kadar uzun ömürlü olduğu anlaşılmış değil. Bölgenin ne kadar geniş olduğu ya da dalganın ne kadar hızla hareket ettiği ise belirsiz. Gezgin-1 ise tüm bu belirsizliğin içinde yoluna devam ediyor. 1977 yılında 16 gün arayla fırlatılan Gezgin-1 ve Gezgin-2 araçları gaz gezegenlerin yakınından geçti. Gezgin-1'den önce fırlatılan Gezgin-2 Güneş Sistemi'nde ikizine göre daha fazla dolandığı için birkaç yıl içinde yıldızlar arası uzaya girmesi bekleniyor. Buna karşılık Gezgin-1 yıldızlar arası uzaya çoktan açıldı."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/gezgin-2nin-uranus-gecisi-25-yilinda/", "text": "NASA'nın Gezgin-2 (Voyager-2) uzay aracı 25 yıl önce Güneş Sistemi'nin hakkında en az bilgi sahibi olunan gezegeni Uranüs'ün yakınından geçmiş ve gaz devine ait birçok veri yollamıştı. Alınan görüntülerde özellikle Uranüs'ün buzlarla kaplı uydusu Miranda araştırmacıları şaşırtmıştı. Bilim insanları bu uydunun buzlarla kaplı yüzeyinin kraterlerle dolu bir yapıda olduğunu bekliyordu. Ancak alınan görüntülerde Miranda'nın yüzeyinde çizgi şeklinde vadiler ve sırtlar, zikzak şeklinde derin oluşumlar olduğunu fark ettiler. Uydu yüzeyinde derin uçurumlar ve fay hatları dikkat çekiyordu. Tüm bu bilgiler uydunun geçmişte tektonik ve termal hareketlerle sarsıldığını gösteriyor. Bilim insanları şaşırtan sadece bu değil. Uranüs'ün manyetik kuzey ve güney kutuplarının gezegenin yörüngesinin kuzey-güney ekseniyle uyumlu olmadığı da anlaşıldı. Gezegenin manyetik alan kutupları aksine ekvatora daha yakındı. Bu da manyetik alanları yüzeyde oluşan Dünya, Jüpiter, Satürn'ün tersine Uranüs'ün manyetik alanının yüzeye yakın olduğunu gösteriyor. Gezgin-1, 4 Ağustos 1977'de ve ikizi olan Gezgin-2 ise 16 gün sonra fırlatılmıştı. Gezgin-2 yolu üzerindeki Jüpiter ve Satürn'ü ziyaret ettikten sonra Dünya'dan 3 milyar km uzaklıktaki Uranüs'e 24 Ocak 1986'da 81 500 km kadar yakınına ulaşmayı başarmış ve Uranüs ile ilgili bilim insanlarını şaşırtan birçok bilgiyi sağlamıştı. Gezgin-2 öncesinde bilim insanları yer teleskoplarıyla Uranüs hakkında bilgi edinmeye çalışmışlardı. Bir yıldızın önünden geçişi sırasında gezegenin dokuz dar halkaya sahip olduğu anlaşılmıştı. Bu halkaların görüntüsünü almak ise Gezgin-2'ye kadar mümkün olmadı. Uranüs halkaları, buzdan oluşmuş parlak Satürn halkalarının tersine güneş ışığını az yansıttığı için koyu renkte görülür. Bilim insanları aynı zamanda Uranüs'ün sıcaklığının kararlı bir durumda olduğunu yani kutuptan kutba sıcaklığının değişmediğini ve -210 C derecede de fark ettiler. Bu da onları şaşırtan bir başka bilgiydi. Gezgin-2, Uranüs'te bilinenden başka 11 yeni uydu ve iki yeni halkanın da var olduğunu bildirdi. Gezgin-2 Ağustos 1989'da son gezegen Neptün'ün yanından geçti. Araç şu anda yıldızlararası uzaya çıkmak üzere yoluna devam ediyor. Araç Güneş'ten 14 milyar km uzaklıkta bulunuyor. Gezgin-1 ise 17 milyar km uzaklıkta ve yıldızlararası uzayla tanışmak üzere."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/gezgin-ve-bir-ask-hikayesi/", "text": "Belki bir gün uzaydaki olası yabancılar Dünya'nın başıboş olarak uzaya yolladığı araçla ve buradaki sürprizle karşılaşabilir. Araç içindeki altın plakta güzel bir hikaye saklı. Gezgin 1 ve 2 gaz devlerinin yakınından uçup güneş sistemini terk etmek üzere tasarlandı. NASA çalışanları ile bir araya gelen Carl Sagan olası dünya dışı medeniyete bazı mesajlar iletmek üzere bir araya geldi. O zamanki ekip üyesi Ann Druyan: Uçsuz bucaksız uzay boşluğunda yol alacak araç son derece küçük bir olasılıkta olsa olası gelişmiş bir medeniyetle karşılaşabilir. Carl ve Tim Ferris bu projeyi dile getirdiklerinde çok farklı olacağını anlamıştım diyor. Gezgin Dünya'nın en büyük müzik arşivini, gezegen ve yaşayanlarını sergileyen bir fotoğraf galerisi, karasal sesler, hem doğal ve teknolojik sesleri taşıyor. Bu nasıl yapıldı? 1970'li yıllardaki teknolojideki manyetik bantlar ışıma ve manyetik alanlar nedeniyle bozulabilirdi. Sagan ekibinin üyesi Radyo gökbilimci Frank Drake bir öneri getirdi: fonograf kayıt. Uzaylılar böylece eski bir teknoloji olmasına karşılık daha dayanıklı olan fonograf kayıtlara ulaşabilirdi. Fonograf kayıtların mikro meteoroit etkilerle bozulması ise bir metalin yağmur damlaları ilke bozulması sürecindeki gibi yüz milyonlarca yıl alır. Kayıt içinse altın kaplamalı bakır plaklar kullanılmalıydı. 90 dakikalık kayıtta müzik ve yüz kadar görüntü yer alacaktı. Böylece dünya müziği, coğrafyası, tarihi, kültürel çeşitlemelerini içeren bir kayıt örneği elde edildi. Konuşma dillerinde de bilinen en eski dil olan Sümer dilinden günümüzde konuşulan tüm dillere kadar geniş bir yelpaze sunuldu. Hepsinde de Amerikalı beş yaşındaki çocuğun dediği cümle yer aldı: Dünya gezegeninin çocuklarından Merhaba. 90 dakikalık müzik bölümünde ise 55 dilde selam, bir balina sesine, havlayan köpek sesine, Birleşmiş Milletler Sekreterinin şiirsel selamlamasına yer verildi. Ayrıca aşık bir kadının beyin dalgaları, çok çeşitli konuları ele alan 118 fotoğrafta arşivde kendine yer buldu. Tüm bu kayıtlar herhangi bir ET'nin ilgisini çekebilir. Çünkü dinleyen insanlar üzerinde etkili olmuştur. Özellikle de aşık bir kadının beyin dalgaları. Benim aklıma bir fikir gelmişti. Kayıtlardan birisi EEG olmalıydı. EEG desenleri düşüncenin izidir. Bizim teknolojimizden belki de birkaç milyon yıl daha ileri olan bir uygarlık böylesi bir düşünce şifresini gerçekte çözebilirdi. Yani bir insanı deşifre edebilir diyor Druyan. Sagan ve ekibin diğer üyeleri bu öneriyi benimsediler ve düşünce dalgaları için Druyan gönüllü oldu. New York Üniversitesi Tıp Merkezi'nden Dr. Julius Korein ve Tim Ferris yardımıyla yaklaşık bir saatlik bir çalışma yapılarak kayıt alındı diyerek ekliyor Druyan. EEG 3 Haziran 1977'de tamamlandı. 1 Haziran günü, yani kayıttan iki gün önce, Carl bana telefonda önemli bir şey söyledi. Ona iki altın plağın hazırlanması sırasında aşık olmuştum. Evlenmeye karar verdik. Sanki birbirimiz için yaratılmıştık diyor Druyan. O anın duyguları kayıt sırasında adeta yankılandı. Tüm dizi bir dakikalık zaman dilimine sıkıştırıldı. 27 yaşında ve aşık bir kadının tüm duygu ve düşünceleri işte o kayıttadır. Şimdi o kayıt soznsuza dek yaşayacak. 100 milyon yıl boyunca duracak. Benim için Gezgin çok önemli ve değerli bir araçtır ve beni ölüm korkusundan uzak tutar. Günün birinde eğer Gezgin araçlarından biri yabancı bir uygarlıkla karşılaşırsa onlara müzisyenler, balina, köpek, cırcır böceği gibi birçok sesin yer aldığı çalışmayı sunacak. Onlar için çözülmesi en büyük sır ise genç bir kadına ait olan çizgi dizisi olacak. Gezgin araçlarını bulacak olası uygarlıklar arasında biz de varız. Teknoloji bir gün uzak sondaları yakalayacak kadar ilerleyebilir. Böylesi bir durum için çözüm ise Arthur C. Clarke'dan geldi. Arthur C. Clarke altın kayda bir not eklemeyi teklif etti: Lütfen bana, yıldızlara doğru ilerleyebilmem için izin verin. Çünkü Gezgin'in başkalarına anlatacak çok hikayesi var. 1 Yorum vay be! yeni çağın aşıkları aşklarını dünyaya duyurmaya çalışmıyor, yeni hedefleri uzaylılar. inşallah kayıt başarıyla bir uzaylının eline ulaşır."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/girdapda-yeni-bir-supernova/", "text": "Yakın gökada M51'de patlayan bir yıldız alışılmadık bir gösteriye imza attı. Patlamayla uzaya atılan madde fazla sayıda dağılım gösterdiğinden erken dönem süpernova olaylarından biri olduğu düşünülüyor. Patlayan yıldızlar, vücudumuzda da bulunan, bilinen tüm ağır elementleri barındıran birer fabrika gibidir. Bu süpernovalar bazen gökyüzünü de aydınlatan son derece yüksek enerjili olaylardır. Bu patlama genelde kütle çekimi iç basınç dengesizliği sonucu içeri çekilen maddenin çekirdeğin sıcaklığının yükselmesine ve termonükleer olay başlatmasıyla gerçekleşir. Böylesi yıldızlar güneşten daha genç olmalarına karşılık çok daha büyük kütlelidirler (10-100 kat). Bu yıldızlardaki nükleer tepkime güneşteki gibidir yani hidrojeni helyuma çevirirler. Ancak bu süreç daha ağır elementlerin oluşumuna kadar sürer. Nükleer tepkime sonunda oluşan demir tepkimeyi durdurur. Böylece kütle çekimiyle termonükleer aktivite arasındaki denge bozulur. Kütle çekimiyle yıldız çöker ve izleyen süreçte çok fazla enerjiyle patlar. Yıldız dış kabuğunu uzaya savurur ve parlayarak kendini gökyüzünde gösterir. Böylesi bir yıldız Samanyolu'na komşu olan M 51 Gökadası'nda 31 Mayıs ve 1 Haziran tarihleri arasında kendini gösterdi. Süpernova ilk kez Fransız amatör gökbilimcilerce görüldü ve ardından Weizmann Enstitüsü'ndeki bilim insanlarınca incelemeye alındı. Nesne Tel Aviv Üniversitesi'nin Wise Gözlemevi tarafından görüntülendi. Bu görüntüler bilim insanlarına süpernova olaylarının izlenmesi için önemli veriler sağladı. 26 milyon ışık yılı uzaklıktaki M51'de son süpernova 2005 yılında gözlenmişti. Bir gökada da her 100 yılda bir süpernova ortaya çıktığı düşünülmektedir. M51'de daha fazla süpernova görülmesinin nedeni, kütleli yıldız oluşumları nedeniyle oluşan etkileşimler ve böylece yıldızı çöktüren ve patlatan süreçlerle açıklanmaktadır. Araştırmacılar patlamanın tam zamanını ölçmek ve olayın izlenmesi için daha fazla veriye ihtiyaç duyduklarından amatör gökbilimcileri yardıma çağırıyor. Not: Konuyla ilgili güzel bir yazıyı Arif Bayırlı kendi sitesinde kaleme almış. Yazı için tıklayın."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/girdaptaki-yildiz-nesilleri/", "text": "M51 ve NGC 5194 olarak bilinen Girdap Gökadası, sarmal gökadaların en iyi örneklerindendir. İki kıvrılmış sarmal kollarıyla gökada, yüz milyardan fazla yıldıza evsahipliği yapıyor ve kollardan biri küçük gökada NGC 5195 ile birleşmektedir. 30 milyon ışık yılı uzaklıktaki gökada bir dürbünle bile gözlenebilir. Gökbilimciler ellerindeki iyi teleskopları kullanarak gökadanın ayrıntılı yapısını inceleyebiliyor. ESA'nın Herschel ve XMM-Newton uzay teleskopları ile üç farklı dalga boyunda elde edilen görüntüler eşliğinde üç ayrı yaş grubundaki yıldızların Girdap Gökadası'nı nasıl oluşturduğunu anlamak için birleştirilmiştir. Herschel'in kızılötesi dalga boyu ile elde edilen veriler kırmızı ve sarı ile gösterilip, gökadanın sarmal kollarındaki yıldızlar arasındaki birçok önemli maddedeki küçük kozmik tozunu kırmızı rengiyle gösterir. Bu gaz ve toz karışımı Girdap Gökadası'nın geleceği için gerekli hammaddeyi sağlar. Görünür ve morötesi ışıkla ise gökadanın şu andaki yıldız kuşakları görülebiliyor. Çevrelerine güçlü rüzgarları ile ışıma saçan genç ve büyük kütleli yıldızlar XMM-Newton ile morötesi dalga boyunda görülebiliyor. Bu yıldızlar birleştirilmiş görüntüde yeşil ile gösterilen parlak noktalar yüksek sıcaklığa sahip yıldızları ve kümeleri gösterir. Görüntüde ayrıca XMM-Newton ile de X-ışınları saçan eski yıldız kalıntıları görülebiliyor. Mavi renk ile gösterilen X-ışını kaynakları ya ağır yıldızların son birkaç bin yıl içinde süpernova ile ya da eşi nötron yıldızı veya karadelik olan ikili sistemlerdeki patlamalarla geriye kalan kalıntıların izleridir."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/gizemli-dev-karadelik-jetleri-almaya-yakalandi/", "text": "Atacama Büyük Milimetre/milimetre-altı Teleskopu'nun gücünü kullanan iki uluslar-arası gökbilimciler ekibi gökadaların merkezlerinde bulunan dev karadeliklerden uzaya atılan jetlere ve bunların çevrelerini nasıl etkilediklerine odaklandılar. Her iki ekip de yakın, sessiz bir karadeliğin etrafındaki moleküler gaz bulutlarının şimdiye kadarki en keskin görüntülerini elde ederek uzak bir karadelikten çıkan beklenmedik güçlü bir jetin anlık görüntüsünü yakaladılar. Aralarında kendi gökadamız, Samanyolu'nun da olduğu, Evren'de bulunan neredeyse her gökadanın kalbinde süper-dev kütleli birkaç milyar güneş kütlesinde karadelikler bulunmaktadır. Uzak geçmişte, bu tuhaf nesneler oldukça akitflerdi, çevrelerinde bulunan çok miktarda maddeyi yutarak göz kamaştırıcı şekilde parlıyorlar ve yuttukları maddenin çok az miktarını olağanüstü güçlü jetlerle dışarıya doğru atıyorlardı. Şimdiki Evrende, çoğu süper kütleli karadelik daha az aktif, ancak bunlardan çıkan jetler ve çevreleriyle ilişkileri halen gökada evrimini etkilemeye devam ediyor. Farklı ölçeklerdeki karadelik jetlerini araştırmak için ALMA'yı kullanan iki yeni çalışma da bugün Astronomy & Astrophysics dergisinde yayınlandı: NGC 1433 gökadasında bulunan yakın ancak görece sessiz bir karadelik ve oldukça uzak ve aktif nesne PKS 1830-211. ALMA NGC 1433'ün merkezine yakın bir bölgedeki moleküler gazın içinde şaşırtıcı bir sarmal yapı ortaya çıkardı,, diyor ilk makalenin başyazarı Françoise Combes . Bu, malzemelerin karadeliğe nasıl yakıt sağladıklarını açıklıyor. ALMA ile elde edilen keskin görüntüler sayesinde, karadelikten dışarıya doğru atılan bir jet maddesi keşfettik, uzunluğu ise sadece 150 ışık-yılıydı. Bu bir dış gökada içerisinde şimdiye kadar bulunan en küçük moleküler bulut örneğidir. Merkezi karadelikten jetlerle sürüklenen bu akışın keşfi, bu tür jetlerin yıldız oluşumunu nasıl durdurabileceğini ve gökadaların merkezi bölgelerinin büyümelerini düzenleyebileceğini gösteriyor . PKS 1830-211'de Ivan Marti-Vidal ve ekibi ayrıca Evren'in erken dönemlerine ait çok daha parlak ve aktif, jet akışları olan süper kütleli bir karadeliği gözlediler . Alışılmadık bir özelliği var çünkü parlak ışığı araya giren büyük kütleli bir karadeliğin içinden geçerek kütleçekimsel merceklenmeye uğruyor ve yeryüzüne iki görüntü şeklinde ulaşıyor . Zaman zaman, süper kütleli karadelikler aniden çok miktarda maddeyi yutarlar , bu da jetlerin gücünü arttırır ve böylece ışımaya fazladan enerji sağlar. Şimdi ALMA bu olaylardan bir tanesini PKS 1830-211 içerisinde gerçekleştiği sırada yakaladı. Karadelik hazımsızlığının ALMA gözlemi tamamen şans eseriydi. PKS 1830-211'i başka bir amaçla gözlüyorduk, sonra kütleçekimsel merceklenme görüntülerindeki renk ve yoğunluk değişimini fark ettik. Bu beklenmedik davranışı dikkatle izlediğimizde şans eseri taze yeni maddelerin karadeliğin jet üretim bölgesine doğru giriş yaptığını gördük, diyor ikinci makalenin yardımcı yazarı Sebastien Muller. Araştırma ekibi daha sonra bu şiddetli olayın başka teleskoplarca görülüp görülmediğini araştırdı ve Fermi-LAT uydusu ile yapılan görüntüleme çalışmalarında oldukça açık bir gama ışın sinyali bulunduğunu gördüler. ALMA'nın gözlediği uzun dalgaboylarındaki ışımayı arttıran bu süreç ayrıca jet ışımasındaki ışığı hızlandırarak Evrendeki en yüksek enerjilere kadar yükseltmektedir . İlk kez gama ışınları ile milimetre-altı radyo dalgaları arasında bir karadeliğin jetinden kaynaklanan açık bir bağlantı kurulmuş oldu, diye ekliyor Sebastien Muller. Aşağıdaki film bu olayı göstermektedir. ALMA'nın yakın ve uzak süper kütleli karadeliklerin jetleri ile ilgili araştırmaları bu iki yeni gözlemle başlamış oldu. Hali hazırda ALMA ile diğer yakın aktif gökadaları ve eşsiz nesne PKS 1830-211'i inceleyen Combes ve ekibinin araştırmaları ALMA'nın ve diğer teleskopların gelecekteki araştırmalarının odağında olması bekleniyor. Hala karadeliklerin nasıl olup da bu dev, enerji yüklü madde ve ışıma jetlerini meydana getirdiği konusunda öğreneceklerimiz var, diye sonlandırıyor Ivan Marti-Vidal. Ancak ALMA, henüz tamamlanmadan elde ettiği yeni sonuçlarla, bu jetleri tespit etmek için eşsiz güçte bir alet olduğunu göstermiştir ve bu keşifler şimdilik sadece başlangıç! Notlar Bu süreç geri-bildirim olarak adlandırılır ve bir gökadanın merkezindeki karadeliğin kütlesi ile onu çevreleyen şişkinliğin kütlesi hakkındaki gizemli ilişkiyi açıklayabilir. Karadelik gazı hızlandırarak, daha aktif hale getirir, ancak daha sonra jetleri meydana getirerek etrafındaki gazı temizler ve yıldız oluşumunu durdurur. PKS 1830-211'in kırmızıya kayma değeri 2.5'tir, yani ışığının bize ulaşmadan önce 11 milyar yıl geçmesi gerekmektedir. Gördüğümüz ışık Evren şimdiki yaşının henüz % 20'sinde iken yayılmaya başlamıştı. Karşılaştırma için NGC 1433'ten gelen ışığın, Yeryüzü'ne ulaşması için 30 milyon yıl geçmesi gerektiğini söyleyebiliriz, bu da galaktik ölçekte oldukça kısa bir zaman dilimidir. Einstein'in genel görelilik teorisi ışığın bir gökada gibi büyük kütleli bir nesnenin yakınından geçişi sırasında sapacağını tahmin etmektedir. Bu etkiye kütleçekimsel merceklenme adı verilir ve ilk kez 1979 yılında, çok sayıda kütleçekimsel merceklenme olayı keşfedilmiştir. Merceklenme arka tarafta yer alan ışık kaynaklarının çoklu görüntülerini oluşturmasının yanısıra, ışık şiddetini arttırmakta ve kaynakların biçimlerini bozmaktadır. İçeriye düşen madde bir yıldız ya da bir molekül bulutu olabilir. Bu tür bir bulut Samanyolu'nun merkezine düşerken gözlenmiştir . Bu enerji gama ışınları olarak salınır, bu da elektromanyetik radyasyonun en kısa dalgaboyuna sahip en yüksek enerjili türüdür. ESO-Türkiye"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/gizemli-kume-m4/", "text": "ESO'nun Şili'deki La Silla Gözlemevi'nde elde edilen yeni bir görüntüde muhteşem Messier 4 küresel yıldız kümesi gösteriliyor. Bu on binlerce yaşlı yıldızlar topluluğu bize en yakın ve en çok araştırılan küresel kümelerden olup, küme üzerindeki son çalışmalar buradaki yıldızlardan birinin beklenmedik özelliklerini ortaya çıkarmıştır. Yıldızın sonsuz gençliğin gizemine sahip olduğu görülüyor. Samanyolu gökadası bazıları Evrenin geçmişine kadar uzanan (eso1141) 150'den fazla küresel kümeye ev sahipliği yapmaktadır. Yeryüzüne en yakın olan Messier 4 kümesi (NGC 6121 olarak da bilinir) olup Akrep takımyıldızı doğrultusunda bulunmaktadır. Bu parlak nesne dürbünle kolayca görülebilmekte olup, kırmızı parlak yıldız Antares'e yakındır, ve küçük amatör bir teleskopla bazı yıldızları görülebilir. ESO'nun La Silla Gözlemevi'nde bulunan MPG/ESO 2.2-metrelik teleskopu üzerindeki Geniş Alan Görüntüleyicisi ile elde edilen kümenin bu yeni görüntüsünde kümenin on binlerce yıldızı gözler önüne seriliyor ve küme Samanyolu'nun zengin arka fonuna karşı görüntüleniyor. Gökbilimciler ayrıca kümedeki çok sayıda yıldızı özel olarak ESO'nun Çok Büyük Teleskopu ile inceledi. Yıldızlardan gelen ışığı bileşenlerine ayırarak onların kimyasal yapıları ve yaşları ortaya çıkarılabiliyor. Messier 4'teki yıldızlardan elde edilen yeni sonuçlar heyecan verici. Küresel kümedeki yıldızlar yaşlılar ve bu nedenle normalde ağır kimyasal elementlerce zengin olmamaları beklenir . Bulunan şey bu, ancak son yapılan taramalarda bir yıldızın beklenenden çok daha fazla miktarda hafif element lityum içerdiği görüldü. Bu lityumun kaynağı ise gizemli. Normalde bu elementin zamanla yıldızın milyarlarca yıllık yaşamında yok olması gerekiyor, ancak binlercesi arasından bu yıldız sonsuz gençliğin gizemini çözmüş gibi görünüyor. Ya bir şekilde orjinal lityumunu korumayı başardı, ya da kendini yeni üretilmiş lityumla zenginleştirmenin bir yolunu buldu. Bu WFI görüntüsü kümenin geniş bir görüntüsünü ve zengin çevresini göstermektedir. Ayrıca merkezi bölgenin yörüngedeki NASA/ESA Hubble Uzay Teleskopu ile alınan tamamlayıcı ve daha ayrıntılı bir görüntüsü bu hafta Hubble Haftanın Görüntüsü serisinin bir parçası olarak yayınlandı. Notlar Helyum'dan daha ağır olan çoğu kimyasal element yıldızlarda meydana gelir ve yıldızların yaşamının sonunda yıldızlar-arası ortama aktarılır. Bu zengin maddeler daha sonra gelecekteki yıldız nesillerinin yapı taşlarını oluştururlar. Sonuç olarak küresel kümelerdeki gibi elementler açısından kayda değer bir zenginleştirme öncesindeki bir ortamda meydana gelen çok yaşlı. ESO-Türkiye"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/gizli-olani-gormek/", "text": "Arizona Üniversitesi Steward Gözlemevi'ndeki gökbilimciler yıldızına yakın yörüngede dolanan bir gezegenin keşfedilmesiyle ilgili yeni bir optik yöntem geliştirdiler. 63 Işık Yılı Uzaklıktaki Beta Ressam yıldızının 7-10 Jüpiter kütleli gezegeninin varlığı daha önce Avrupa Güney Gözlemevi'ndeki Çok Büyük Teleskop ile onaylanmıştı. Yıldız ışığını izleyerek bu yoğun ışık içinde yer alan gezegen bulunabiliyor. Steward Gözlemevi'nden Phil Hinz: Bu teknik yeni gezegenlerin keşfinde önemli bir kapı açmıştır. Şimdiye kadar Neptün yörüngesinde ve daha ötesi kadar uzaklıklarda yer alan gezegenler bulabiliyorduk. Şimdi ise yıldıza daha yakın yerlerde bulunan gezegenleri görebileceğiz diyor. Başka bir ifadeyle sistemimize bizdeki olanaklarla dışarıdan bakan bir yabancı gökbilimci, ancak Uranüs ve Neptün'ü keşfedebilirdi. Daha içeride yer alan Merkür, Venüs, Dünya, Mars ve Satürn'ü ise göremezlerdi. Yeni optik sisteminin gücünü karşılaştırmak amacıyla Neptün'ün Güneş'ten 4.5 milyar km ya da 30 GB (1 GB=Güneş-Dünya uzaklığı, 150 milyon km) kadar uzaklıkta yer aldığını hatırlatmakta fayda var. Yeni görüntülenen Beta Ressam b gezegeni yıldızından, yıldız sistemlerinde gezegen kütlelerinin çoğunluğunu oluşturduğu düşünülen, 7 GB uzaklıkta bulunuyor. Hinz'e göre yıldızların 5 ile 10 GB kadar uzaklıktaki yörüngeleri büyük kütleli gezegenleri barındırır. Gezegen avcıları çeşitli yöntemlerle ötegezegenlerin izlerini bulmaya çalışır. Bu yöntemlerden biri olan gezegenin yıldızda oluşturduğu küçük kütle çekimi nedeniyle yıldızın sallanmasıyla ilgili yöntemle şimdiye kadar çok az gezegen keşfi yapıldı. Hinz'e göre sayısı gittikçe artan ötegezegenlerin arasında yıldızdan uzak dev gaz gezegenlerin keşfi daha kolaydır. Geliştirdiğimiz teknik Jüpiter büyüklüğündeki alt kütleli gaz gezegenlerin keşfine izin verir. İlk kez biz Alfa Erboğa gibi çevresi oldukça aydınlık olan bir yıldızın çevresinde dev gaz gezegenlerinin görülebileceğini gösterdik diyor Hinz. Yıldız ışığının son derece duyarlı bir yöntemle arıtılması ve yüksek ölçüde karmaşık matematiğin kullanımı gökbilimcilerin buluş yapmasını sağlıyor. Steward Gözlemevi'nden John Codona: Aslında gezegenden gelen sönük ışık yıldızın daha güçlü ışığı altında kaybolur. Biz bu sönük ışığı ortaya çıkarıyoruz. Eğer siz yıldız ışığından 1 milyon kez daha sönük yeni şeyler bulmayı hedefliyorsanız büyük bir sorununuz var demektir diyor. Ötegezegenlerden gelen bu zayıf ışığı bulmak için gökbilimciler yıldızın parlak diskini örtüyor. Kendi matematiksel yöntemini kullanan Codona, teleskop içine giren yıldız ışığını içindeki dalgalanmaları aradı. Bu okyanusun dibinden güneşe bakmaya benzer. Yüzeydeki dalgalanma nedeniyle gökyüzü ve bulutlar tamamıyla farklı görünecektir diyor İsviçre Ulusal ve Enstitü ve Teknolojisi'nden gökbilimci Sascha Quanz. Tekniğin uygulanmasında Arizona'daki Hopkins Dağı'nda bulunan 6.5 metrelik teleskopun büyük etkisi olmuştur. Kaynak: Science Daily"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/glisese-581-dde-yasam-var-mi/", "text": "Güneş'e yakın yıldızlardan biri olan Gliese 581'in çevresindeki yaşam alanı içinde bulunan gezegende olası yaşam izini belirleyebilmek için bugüne kadar birkaç çalışma yapıldı. Daha önce yaşam olabilecek gezegenlerden ikisinden ümidini kesen gökbilimcilerin yeni gözdesi Gliese 581 d gezegeni. Gezegen dünya gibi yaşamı destekler özelliğe sahip olabilir. Evrende yalnız mıyız? Uzayın herhangi bir yerinde Dünya gibi yaşam olan bir gezegen bulunuyor mu? Bu sorunun yanıtını arayan gökbilimciler çalışmalarını yıldızlarının yaşam alanı içinde bulunan karasal gezegenlerde yoğunlaştırdı. Çünkü yaşam alanı içinde yer alan bir gezegenin sıcaklığı ne soğuk ne de sıcak olur ve bu nedenle yaşam için en gerekli madde olan sıvı suyu barındırabilir. Bu arayışta kırmızı cüce Gliese 581 yıldızı özel bir yerde. 2007 yılında yıldızın yaşam alanının iç ve dış kısmında iki gezegen bulunduğu belirlendi. Gliese 581 d gezegeni başta soğuk bir gezegen olarak nitelense de araştırmacılar bu gezegenin yaşamı barındırabileceğini belirledi. Yine de atmosfer uzmanları gezegende dünya gibi sıvı okyanusların bulunmasının Venüs'de olduğu gibi sera etkisi nedeniyle buharlaşabileceğini gösterdi. Santa Cruz Üniversitesi'nde Steven Vogt'un başkanlığını yaptığı bir ekip 2010 yılında Gliese 581 g adlı Zarmina'nın Dünyası olarak nitelendirdikleri bir gezegenin varlığını belirledi. Dünya kütlesine yakın bir kütleye sahip olan gezegen yaşam alanının tam ortasında bulunuyor. Bu keşifle Dünya benzeri bir gezegen bulunmuş gibiydi. Ancak başka araştırmacılar tarafından gerçekleştirilen gözlemlerle gezegenle ilgili umutların tükenmesine neden oldu. Gökbilimcilerin büyük bir çoğunluğu şimdi Gliese 581 g'de yaşamın olamayacağına inanıyor. Nihayet Gliese 581 g'den daha büyük ve ondan uzaktaki yörüngesinde dolanan Gliese 581 d'de yaşam olabileceği belirlendi. Çalışma Paris'teki Pierre Simon Laplace Enstitüsü'ndeki Meteoroloji Hareketleri Laboratuarı çalışanları ile Robin Wordsworth, François Forget ile gerçekleşti. Dünya'dan iki kat büyük ve yedi dünya kütlesindeki gezegenin karasal olduğu düşünülüyor. İlk bakışta gezegenin yaşamı destekler nitelikte olmadığı düşünülür. Çünkü gezegen Dünya'nın aldığı enerjinin üçte birini aldığı ve yıldızına kilitli olduğu için bir kısmı sürekli gündüz diğer kısmı ise sürekli gecedir. Keşfinden sonra atmosferinin kalın olabileceği ve bu durumun gündüz kısmında sıcaklığın yüksek olmasına ve gece kısmında ise çok düşük olmasına neden olacağı düşünülüyordu. Bu düşüncenin doğruluğunu test etmek için Wordsworth ve ekibi bir bilgisayar modeliyle ötegezegenin iklimini öngörmeye çalıştı. Model Dünya'daki iklim değişikliğini göz önünde tutarak üç boyutta gezegen atmosferini ve yüzeyini ortaya çıkarmaya çalışır. Model gazlar, bulut ve parçacık akımları etkilerinin de eklenmesiyle gerçeğe yakın duruma getirilmeye çalışılacak. Bu kadar büyük bir gezegende en olası senaryo okyanus, bulut ya da yağışların olması değil, gezegenin yoğun karbondioksit bulutlarıyla kaplı olmasıdır. Bunun en önemli sonucu Dünya'daki gökyüzünün mavi görünmesinin nedeni olan Rayleigh saçılmasıdır. Atmosferden geçen Güneş ışığının kalın atmosfer tarafından saçılmaya uğramasıyla gökyüzü mavi bir renge bürünür. Ancak Gliese 581 yıldızının kırmızı ışığı bu durumdan neredeyse etkilenmez. Bu da atmosferde sera etkisi oluşturan karbondioksitin gezegeni ısıtarak yükseklerde karbondioksit buzunun oluşumuna neden olur. 3 boyutlu benzetimde gündüz ışığı ile ısınan atmosferin dolanarak gece tarafında ve kutuplarda atmosferin çökmesini engellediği gösterildi. Bilim insanları 20 ışık yılı uzaklıktaki Gliese 581'in bize yakın yıldızlardan biri olduğu için de mutlular. Konu böylesi bir yıldıza gitme değil. Yıldızlararası uzaya gönderilen Gezegen 1 (Voyager 1) böylesi bir yıldıza 300 000 yılda ancak ulaşır. Bilim insanlarını mutlu eden gezegenin doğrudan gözlemlerle atmosferinin incelenebileceğidir. Her ne kadar Gliese 581 d için yaşamı barındırabilecek gezegen olma olasılığı varsa da Uranüs ya da Neptün gibi atmosferinde hidrojeni tutmuş, yıldızın erken döneminde esen yıldız rüzgarları atmosferi yırtmış olabileceği olasılığını da göz ardı etmemek gerekiyor. Yakın gelecekte daha güçlü teleskoplarla ayrıntılı bilgiler gün ışığına çıkabilecek. Eğer Gliese 581 d yaşam için uygun bir yerse ilginç bir yüzeyi ve oldukça kalın bir atmosferi olmalıdır. Ancak gezegen alışık olduğumuz iklim çeşitliliği yönünden zengin olmayabilir. Elbette yaşam için Dünya'daki durumun şart olmadığı da düşünülenler arasında."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/gokada-analizi-calismasi/", "text": "Sarmal yapılar, bitkiler ve hayvanlardan, tropikal siklonlara ve gökadalara kadar çeşitli doğal cisimlerde görülür. Kuzey Karolina Doğa Bilimleri Müzesindeki araştırmacılar sarmal gökadaların sarmal kollarını doğru şekilde ölçmek için basit bir teknik geliştirdiler. Üstelik bu çalışmaya herkes katılabilir. Yeni ve basit yöntemde kişilerin kalıpları tanıma özelliğinden yararlanılması amaçlanıyor. Böylece araştırmacılara oldukça basit yöntemle yardımcı olunabilir. Samanyolu gibi sarmal gökadalar yakın evrenimizin yaklaşık %70'ini oluşturur. Bu gökadaların çoğunda sarmal kolları ile kollar arası bölgeler arasındaki parlaklık farkı çok incedir ve bu da bilgisayarlarca yapılan otomatik yöntemlerin analizini zorlaştırabilir. Ön planda yer alan yıldızlar bile bu analizin önündeki engeldir. Buna karşılık sarmal gökadalardaki kalıplar insanlar tarafından kolayca görülüp izlenebilir. Bilgisayar algoritmaları özellikle sürekli değilse sarmal kolların nerede başlayıp bittiğini belirlemesi bir insanın analizine göre daha uzun zamanlar alabilir. Proje ekibinden Patrick Treuthardt: İnsanlar tarafından oluşturulan izlemelerle yazılımızın sonuçlarını test edebiliyoruz. Sarmal kolların sarım derecesine eğim açısı adı verilir. Sarmal bir desen çok sayıda sarılmış kollara sahipse küçük bir eğim açısına sahiptir. Sarmal model çok açıksa geniş bir eğim açısına sahiptir. Eğim açısı neden önemlidir? Çünkü ana gökadanın çekirdeğinde bulunan karadeliğin kütlesi ya da karanlık madde içeriği gibi ölçülmesi daha zor ve zaman alıcı parametrelerin hesabını kolaylaştırır diyor. Çalışmaya https://www.zooniverse.org/projects/astro-lab-ncmns/spiral-graph adresinden ulaşabilirsiniz."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/gokada-cekirdeginde-beklenmedik-firtina/", "text": "Gökbilimciler oldukça sakin sanılan bir gökadanın merkezinde oldukça şaşırtıcı enerjik hareketlilik saptadı. Bu da gökadaların çekirdeklerinde yatan süper kütleli karadeliklerin, gökadalar üzerinde ne kadar büyük bir etkisi olduğunu gösteriyor. Keşif, Ulusal Bilim Vakfı'na ait Çok Büyük Dizi Teleskopu ile yapıldı. Araştırmacılar bu durumu sönmüş köze benzin dökmeye benzetiyor. Süper kütleli karadeliğin tuttuğu ve çevresinde dolanan gaz kitlesi zaman zaman suskun canavarı uyandırıyor. Gökadalar temelde ikiye ayrılır. Biri gaz zengini ve bol yıldız oluşturan aktif gökadalar, diğeri ise gaz fakiri ve az yıldız oluşturan eliptik gökadalar. Tüm gökadalar yaşamlarına aktif olarak başlar. Merkezlerindeki süper kütleli karadelikler tarafından dağılmaktan kurtulurlar. Ancak bu canavarların yaydığı güçlü jet akımları ve madde rüzgarları, yıldız oluşumu için gerekli hammaddenin dağılmasına neden olur. Çalışmanın başyazarı Durham Üniversitesi'nden Chris Harrison: Uzun yıllardır radyo teleskoplarla yaptığımız son derece parlak gökada gözlemleri sonucunda, bu olayla ilgili doğrudan kanıtlara ulaştık. Bunlar, merkezlerindeki karadelikleri saran gazdan yayılan jetlerle kendilerini gösterir. Bu sürecin anlaşılması çalışmamızın odak noktası oldu diyor. Harrison ve arkadaşları Fincan olarak bilinen J1430+1339 gökadasını incelemek için VLA'yı kullandı. Dünya'dan yaklaşık 1,1 milyar ışık yılı uzaktaki gökadanın merkezindeki karadeliğin tükettiği madde miktarının gökadanın özelliklerini ortaya çıkardığı anlaşılmıştı. NASA'nın Hubble Uzay Teleskopu ile yapılan düzenli gözlemlerle gökadanın eliptik olduğu belirlendi. Ama çok yıldız oluşturan gökada ile eliptik gökada arasındaki dönüşüm sürecinde olduğu anlaşıldı. VLA gözlemleri ile 2000 ışık yılı boyutlarındaki küçük püskürtü yapıların, gökadanın merkezinden 30.000 ile 40.000 ışık yılı uzaklıklara kadar yer aldığını gösterildi. Görünür ışık gözlemleri ile gazın saniyede 1000 kilometrelik hızla hareket ettiği hesaplandı. Çalışma ekibinden Durham'daki başka bir gökbilimci Alasdair Thomson, gökada merkezindeki karadelikten bir fırtına sonucunda madde jetlerinin yayıldığının radyo gözlemleriyle belirlendiğine işaret ediyor. Daha büyük ölçeklerde gaz çarpışmaları yaşanıyor. Bu da son derece güçlü radyo ışıklı gökada olması demektir. VLA'nın inanılmaz yetenekleri çok soluk radyo gökadaların bu özelliklerini de ortaya çıkarır diyor. Fincan'ın yıldız oluşum süreci, karadeliğin sorumlu olduğu jetlerle yok olabilir. Çevremizdeki gökadaların evriminin anlaşılmasında bu çalışma önemli rol oynayacaktır diyor Harrison. Harrison ve ekibi bunun gibi toplamda sekiz gökadaya bakarak benzer özelliklere sahip olup olmadıklarını anlamaya çalışıyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/gokada-cevresinde-hava-durumu-incelemesi/", "text": "Bir süre önce Samanyolu'nun merkezinden iki yana açılan dev balonların varlığı keşfi yapılmıştı. Bu dev balonların varlık nedeninin gökadamızın merkezindeki dev karadelik olduğu düşünülüyordu. Bu keşifte sanki bu düşünceyi doğrular nitelikte. Birleşik görüntü merkezdeki 105 milyon ışık yılı uzaklıkta yer alan eliptik gökada NGC 5813'ün çevresini saran hava haritasını gösteriyor. Dünya üzerindeki yerel bir bölgenin hava durumu haritasında böylesi farklı renkler görülür. NASA'nın Chandra X-Işınları Teleskopu ile alınan görüntüde renklerin nedeni ise sıcaklık farklılıklarıdır. Daha sıcak yerler kırmızı ile gösterilmiştir ve sonra sıcaktan soğuğa doğru turuncu, sarı, yeşil ve mavi renkler sıralanır. Görüntünün dikkate değer özelliği ise hava haritasındaki gözlenen küçük değişimlerdir. Yüz bin ışık yılı kadar bir alanın yalnız % 30'unda dikkate değer bir değişme görülüyor. Isı kaynağı olmadan merkezdeki sıcaklık ışıma kaybından dolayı daha soğuk olmalıydı. Gökada merkezindeki süper kütleli karadelik nedeniyle gökadanın aşırı soğumasının önüne geçiliyor. Soğuk gazın azlığı nedeniyle de yeni yıldızlar oluşabiliyor. Buradaki süreç dünya atmosferindeki su ve su buharı ile güneşten gelen ısının dengeli bir şekilde olması ve bizi donmadan kurtarması sürecine benzetilebilir. Isı dengesi, karadelik patlamaları ile nasıl sağlanıyor? Karadelikten fışkıran şok dalgaları çevresindeki gazı ısıtır. 3 milyon yıl önce oluşan patlamalar görüntü merkezinin sekiz şekline benzediğini gösteriyor. Bu şok dalgaları çevredeki soğuk gazın ısınması için yeterlidir. Böylesi şokların yayıldığı çok büyük alanların ısınması için küçük bir karadelik yeterli olacaktır. NGC-5813'ü çevreleyen gaz 3 milyon, 20 milyon ve 90 milyon yıl önce karadelikte oluşan üç ayrı patlamanın oluştuğunu gösterir. Son iki patlamanın ortalaması bize karadelikten her 10 milyon yılda bir şok dalgası yayıldığını gösterir. Kaynak: NASA-Chandra"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/gokada-cifti-portresi-arp-116/", "text": "İmzası Hubble'a ait olan bu aile portresi, tuhaf gökada çifti oluşturmak üzere birbirine hareketli olan Arp 116'ya ait. Sarmal ve eliptik iki gökadanın çarpışması dramatik sonuçlar doğurabilir. Arp 166, M60 adlı büyük eliptik gökada ile NGC 4647 olarak bilinen küçük sarmal gökadadan oluşuyor. Eliptik gökada olan M60'dan sarmal NGC 4647 manzarası güzel olabilir ancak aynı şeyi NGC 4647 için söyleyemeyiz. M60, Başak Kümesi'nin 1300'den fazla gökadasından biridir ve kümenin en parlak 3. gökadasıdır. Komşusuna göre daha büyük ve yüksek kütleli yıldızlara sahiptir. M60, diğer eliptik gökadalardaki gibi eski, soğuk ve kırmızı yıldızların varlığından dolayı altın rengindedir. NGC 4647 ise daha çok genç ve sıcak yıldızlara sahip olduğundan mavimsi renktedir. Gökbilimciler uzun zamandır bu iki gökadayı aralarında bir etkileşme olup olmadığını anlamak için gözlüyor. Gökada çiftleri arasındaki etkileşme nedeniyle gökadalar içindeki gaz ve toz bulutları dağılır ve bunun sonucunda da gaz bulutları çökerek ani bir patlamayla yeni yıldızları oluşturur. Buna karşılık dünyadan güzel bir şekilde görülen gökadalar da yıldız oluşumu için net bir kanıt elde edilemedi. Aslında etkileşme için bu iki gökada birbirine çok yakın değiller. Yine de bize komşu olan iki gökadadır. Onların arasındaki etkileşmeyi Hubble ile izlemek büyüklük, renk ve yapının ne gibi değişikliklere uğrayacağı açısından önemli. M60 birbirinden bağımsız iç gökbilimci tarafından 1779'da keşfedildi. İlk olarak 11 Nisan 1779'da Johann Gottfried, ertesi gün bir kuyrukluyıldız gözlemi yaptığını düşünen İtalyan gökbilimci Barnabus Oriani Koehler ve 15 Nisan 1779'da ise Fransız gökbilimci Charles Messier tarafından gözlendi. Charles Messier gözlemin ardından nesneyi kataloğuna Messier 60 (M60) olarak kodladı. Gökada çifti ilk kez 5 m'lik Hale Teleskopu ile ABD'li gökbilimci Halton Arp tarafından 1966'da yayınlanan birleşen, örtüşen ve gökadalar arası etkileşimi içeren atlası tuhaf gökadalar da yayınladı. Bu görüntü Hubble'ın Gelişmiş Kamera'nın Geniş Alan ve Gezegen Kamerası'nın görünür ışık ve kızılötesi görüntülerinin birleştirilmesiyle oluşturuldu."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/gokada-evrimi-kuramina-aykiri-bir-gokada-bulundu/", "text": "ESA'nın Herschel uzay gözlemevi Samanyolu'ndan 2000'den kat daha fazla yıldız üreten bir gökada keşfetti. Evren 1 milyar yıl yaşındayken oluşmuş erken gökada, bu haliyle mevcut gökada evrimi kuramına karşı koyuyor. HFLS3 olarak adlandırılan gökada, Herschel Çok Katlı Extragökada Araştırması ile elde edilen görüntüde soluk kırmızı leke gibi görünüyor. Ancak bu görünüşü tamamen aldatıcı. Gökada aslında büyük bir hızla gaz ve toz bulutlarından yeni yıldızlar oluşturan bir yıldız fabrikasıdır. Samanyolu eşdeğer bir hızla yılda ancak bir güneş kütlesi yıldız oluşturmasına karşılık HFLS3 iki bin kat daha fazla yıldız oluşturuyor. Bu şimdiye kadar görülen en yüksek yıldız oluşturma oranlarından biridir. HFLS3 gözlemi için uzay aracı 13 milyar yıl geriye gitti. Bu, Büyük Patlama'dan sadece 880 milyon yıl sonrası ya da evrenin şu anki yaşının %6,5'u olup, bebek evren dönemine denk gelir. HFLS3 bu zamanda neredeyse Samanyolu kütlesinde oluşmuş olmalı. Öyleyse geçen 13 milyar yıl içinde gökada, evrenin bilinen en büyük gökadası olmalıdır. Bu da tam bir karmaşaya neden olur. Çünkü gökada evrimi kuramlarına göre HFLS3 gibi büyük bir gökadanın Büyük Patlama'dan hemen sonra oluşması mümkün değildir. Böyle bir gökadanın birkaç milyar güneş kütlesinde yani küçük ve hafif olması beklenir. Bu ilk gökadalar günümüz modern gökadalarına göre ancak birkaç kat hızlı yıldız oluşumuna sahne olurlar. Küçük gökadalar daha sonra gökadalar arası boşluktaki soğuk gazı yutarak beslenir ve yakınlarındaki kendilerinden daha küçük gökadalarla birleşerek büyürler. Dolayısıyla büyük gökadaların oluşumunu gökada evrimi kuramlarıyla karşılaştırabilir ve yaşlarını hesaplayabilirsiniz. Ancak bu elbette kolay bir iş değildir. Cornell Üniversitesi'nden Dominik Riechers: Bu büyük yıldız fabrikalarının ilk örneklerini aramak samanlıkta iğne aramaya benzer diyor. Herschel tarafından algılanan büyük yıldız oluşum gökadalarının onbinlercesinin en ilginç olanları Hermes ile ortaya çıkarılır. Londra Imperial College'den ortak araştırmacı Dave Clements: Diğerlerine göre çok daha kırmızı ve parlak olan bu özel gökadaya karşı özel bir ilgi duyuyoruz diyor. Uzun kızılötesi dalga boylarındaki kırmızı parlaklık genişleyen evren nedeniyle görülen kırmızıya kayma etkisidir ve oldukça uzak noktaları işaret eder. HFLS3 gökadasının kırmızıya kayma değeri 6,34 yani Büyük Patlama'dan 880 milyon yıl sonra oluştuğu yer teleskoplarıyla gerçekleşen ek gözlemlerle onaylandı. HFLS3 'yıldızla dolup taşan' bir gökada olup çok hızlı bir şekilde yıldız oluşturmaktadır. Bütün gökada üzerinde genç yıldızların yaydığı yoğun ışıma, gökadanın neredeyse her noktasına yayılıyor. Bunun gibi ölçeklere günümüz gökadalarında rastlanmıyor. HFLS3 gibi erken yıldızla dolup taşan gökadalar sonraki yeni nesil gökadaların ağır elementler ile bildiğimiz maddenin temel yapıtaşlarını oluşturabilmeleri için ideal koşullar sunar diyor Dr. Riechers. Bunların erken evrende son derece ender olması beklenmektedir. Bu gökadanın keşfi ile erken evrende beklenenden daha fazla sayıda büyük kütleli gökadalar olabileceği ortaya çıkar ki bu da mevcut kuramlar için büyük bir sorundur. Herschel verileriyle ile erken gökadaların keşfi çalışmaları sürüyor. ESA'nın Herschel Projesi bilimcisi Göran Pilbratt: Bu gözlemler kozmik tarihte sayısı çok az olan yıldızla dolup taşan gökadalara bir örnek buldu. Herschel ile gökadaların doğasını ve nasıl oluştuğunu kavrayarak erken evrenin gizli özelliklerini belirleyebiliyoruz diyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/gokada-evrimindeki-anahtar-kirmizi-gokadalar/", "text": "Tokyo Üniversitesi ve Japonya Ulusal Astronomi Gözlemevi'nde görevli bir araştırma ekibi 4 milyar ışık yılı uzaklıktaki bir gökada kümesi içinde kırmızı yıldız oluşturan gökadaların yerlerini saptadılar. Bunun için Subaru Teleskopu ile geniş açılı gözlemler yapıldı. Bilim insanları yanan kırmızı gökadaların bir gökadanın gençlik evresinden yaşlılık evresine geçişte ortaya çıktığına inanıyor. Gökadaların evriminde bu evrenin özel bir yeri bulunuyor. Günümüzden 10 milyar yıl önce gökada doğumlarına daha sık rastlanıyordu. Gökadanın kütle çekimine giren daha küçük gökadalarla büyüyen gökadalar, küçük grupları ve ardından da büyük kümeleri oluşturdular. Birleşmeler sonucunda gökadaların fiziksel görünümleri değişti, tıpkı bir insanın büyürken değişen fiziksel görüntüsü gibi. Örneğin gökada kümelerinde yüksek yoğunluk çevrelerinde gruplananlar eliptik ya da dairesel şekline büründüğü gibi buralardan uzakta yer alanlar sarmal bir görünümdeydi. Gökadaların oluşumu ve gelişimi gökbilimin en önemli sırlarından biridir. Gökadalar nasıl ve ne zaman oluşur ve şekillenir? Bu sorunun yanıtı için birçok gökbilimci erken evrende oluşmuş uzak gökada kümelerini araştırıyor. Dr. Yusei Koyama başkanlığındaki bir araştırma ekibi 4 milyar ışık yılı uzaklıktaki zengin küme CL0939+4713'ü gözlediler. Ekip kullandıkları hidrojen-alfa filtresiyle 4 milyar yıl önce yayılan iyonlaşmış hidrojenin izine rastladılar. Koyama'nın ekibi özel filtrelerle elde ettikleri görüntüleri dikkatle inceleyerek yapısında He gösteren 400'den fazla gökadanın görüntülerini karşılaştırdı. Böylesi gökadaların, çok sayıda yıldız oluşturan gökadalar olması muhtemeldir. Koyama ekibi şaşırtıcı bir beklemediklerinden daha fazla sayıdaki gökadanın kırmızı renkli olduğunu gördüler. Daha da ilginci bu kırmızı gökadaların kümenin merkezinin uzağında gruplanmalarıydı. Bu bilgiler beraberinde yeni soruları getirdi. Kırmızı gökadaların fiziksel kökeni nedir? Neden bunlar kümenin merkezi dışında gruplanmışlar? Henüz bu soruların yanıtı bilinmiyor. Ama en azından H-alfa verileri kırmızı gökadalarda yeni yıldızların oluştuğunu gösteriyor. Bu nedenle kırmızı renklerdeki tozun eski yıldızlar tarafından üretilmiş olduğu düşünülüyor. Araştırmacılar ana kümenin güçlü kütle çekimi ile birçok kırmızı gökada gruplarının oluşmasına neden olduğu sanılıyor. Bu araştırma ile ulaşılan en önemli sonuçlardan biri de gökadanın özelliklerinin küme merkezinden uzaktaki seyrek yoğunlukta değişime uğramasıdır. Araştırma ekibi aktif yıldız oluşumunun gözlenmediği eski gökadaların sayısı ile kırmızı gökadaların en çok nerede gruplandığını da ortaya çıkardı. Buna göre kırmızı gökadalar yaşlı ve genç gökadalar arasında bulunmaktadır. Yani gençlikten yaşlılığa geçişi üstlenmektedirler. Bu geçiş gökadaları çalışması ile gökadaların, gökada kümelerinin ve gruplarının evrimi ve gökadaların nasıl şekillendiğini anlamak için anahtar rol oynamaktadır. Araştırma ekibi bu çalışma için Subaru Teleskopu'nun geniş-alan yeteneğini kullandı. Ekip kırmızı gökadaların fiziksel özelliklerinin belirlemek için yeni, bir gözlem yapmayı planlıyor. Bu günümüz evrenindeki gökadaların nasıl şekillendiğini anlamak açısından önemli bir çalışma olacak."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/gokada-kumeleri-arasindaki-gaz-koprusu/", "text": "Avrupa Uzay Ajansı'nın Planck Uzay Teleskopu 1 milyar ışık yılı uzaklıktaki gökada kümelerini birbirine bağlayan on milyon ışık yılı uzunluğa sahip sıcak gaz köprüsünün varlığını ortaya çıkardı. Planck'ın asıl görevi evrenin oluşumu sürecinde yayılan ilk ışık olan Kozmik Mikrodalga Arka planı ortaya çıkarmaktır. Kütle çekimiyle birbirine bağlı olan yüzlerce hatta binlerce gökada kümeleri arasına dağılmış olan soluk ışığı tarıyor. CMS'nin büyük kozmik yapılardaki sıcak gazla etkileşim halindeki bu enerji daha sonra Sunyaev-Zel'dovich etkisi olarak adlandırıldı. Bu etki zaten Planck'ın gökada kümelerini algılamak için kullanılıyor, şimdi ise kümeler arasındaki soluk gaz iplikçilerini görmek için bir yol gösteriyor. Erken evrende oluşan yoğunlaşmış gaz iplikçileri daha sonra dev kozmos yapıyı doldurdu. Günümüzde artık çok zayıf ışıma yapan gaz iplikçileri gökada kümeleriyle etkileşerek ısındığından keşfedilebiliyor. Planck'ın keşfettiği Abell 399 ve Abell 401'i birbirine bağlayan sıcak gaz köprüsü, yüzlerce gökada için bir örnektir. İlk kez ESA'nın XMM-Newton Gözlemevi'nin X-ışını verileriyle ortaya çıkarılan mişlyar ışık yılı uzaklıktaki kümeler arasındaki sıcak gaz varlığı, Planck'ın yeni gözlemleriyle onaylandı. Planck'ın algıladığı izler için SZ etkisinden de yararlanıldı. Alman uydusu Rosat'ın X-ışını verilerinin Planck verileriyle birleştirilmesiyle köprü içindeki gazın sıcaklığının 80 milyon derece dolayında olduğu belirlendi. İlk incelemede gazın, kümelerden kaynaklan gaz ile görülmesi zor kozmik ağın bir karışımı olabileceğini gösterdi. Daha ayrıntılı inceleme sonucunda başka kümeler arasındaki gaz köprülerinin ortaya çıkmasını sağlayacak. Planck sayesinde evrene dağılan gazla kümeler arasındaki gazın karışımıyla oluşan köprülerin araştırması yapılabiliyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/gokada-kumesindeki-carpismanin-izleri/", "text": "Renklendirilmiş görüntü 3.2 milyar ışık yılı uzaklıktaki Abell 1758 gökada kümesinde çarpışmaya uğrayan iki küçük gökadanın etkilerini ortaya çıkarmıştır. Görüntüdeki mavi renk Chandra X-ışını verilerini ve pembe renk ise Hindistan'daki Dev Metre Dalga boyu Radyo Teleskop ile oluşturuldu. Bu bölgeler hızlı parçacıklar ile oluşmuş çok büyük ölçekli manyetik alanları kapsamaktadır. Altın rengi ise görünür ışıkla oluşturmuştur. Bu gökada kümesi ile birlikte 31 diğer gökada kümeleri arasında gerçekleşen çarpışmalar Chandra ve GMRT ile ortaya çıkarılmıştır. Bu sonuç gökada kümeleri arasında birleşmelerden dolayı elektronların hızlandığını gösteriyor. Birbirlerine kütle çekimi ile bağlı gökada kümeleri evrendeki en büyük yapılardır. Bunlar küçük kümelerle ya da gökada gruplarıyla çarpışıp birleşirler. Bu tür çarpışmalarla toplanan Abell 1758 gibi kümeler büyük patlamadan bu yana hareketlidirler. Chandra'nın önceki çalışmalarında görüleceği üzere 7 milyar yıl yaşın üzerinde olanlardaki hareketlilik karanlık enerjinin etkisi nedeniyle azalmıştır. Kaynak: Chandra"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/gokada-kumesindeki-siddetli-patlama/", "text": "Uzak bir gökada kümesi üzerinde çalışan gökbilimciler evrende Büyük Patlamadan bu yana görülen en büyük patlamayı keşfettiler. Patlama yüz milyonlarca ışık yılı uzaktaki bir gökadanın merkezindeki süper kütleli karadelikte meydana geldi. Oluşan patlama bilinen en şiddetli patlamaya göre beş kat fazla enerji yaydı. International Centre for Radio Astronomy Research 'den Prof. Melanie Johnston-Hollitt patlamanın olağanüstü enerjik olduğunu belirtiyor. Çeşitli defalar gökada merkezlerinde patlamalar gördük ama bu gerçekten çok büyük ve nedenini bilmiyoruz. Patlama oldukça yavaş hızla gerçekleşti. Yüz milyonlarca yıl süren ağır çekimde görülen bir patlama gibi. Patlama 390 milyon ışık yılı uzaklıkta Ophiuchus gökada kümesinde meydana geldi. Patlama öylesinde şiddetliydi ki küme plazmasında karadeliği çevreleyen süper sıcak gaz- bir boşluk oluşturdu. ABD Naval Research Laboratory 'dan Dr. Simona Giacintucci'ye göre gözlenen 1980 yılında St. Helens dağının tepesini yok eden patlamaya benziyor. Buradaki fark 15 Samanyolu'na eşdeğer bir enerjinin bu kraterden yayılmasıdır diyor. Johnston-Hollitt, küme plazmasındaki boşluğun X-ışını teleskoplarıyla gözlendiğini belirtti. Buna karşılık bilim insanları ilk başta bunun enerjik bir patlama sonucunda oluşmuş olma fikrini reddetti, çünkü böylesi bir patlama çok enerjik olmalıydı. Elbette böyle büyük bir patlamayı hemen kabul etmek kolay değil. Ama gerçekten böyle bir patlama oluştu, evrende gerçekten garip yerler var diyor. Araştırmacılar keşfi ancak radyo teleskoplarıyla bakınca gerçekleştirdi. NASA'nın Goddard Space Flight Center 'dan Dr. Maxim Markevitch: Radyo verileri röntgen ışınlarından daha büyüktür. Veriler bize eşi benzeri görülmemiş bir patlama olduğunu gösterdi diyor. Keşif NASA'nın Chandra, ESA'nın XMM-Newton X-Işını gözlemevleri, Batı Avustralya'daki Murchison Widefield Dizisi ve Hindistan'daki Dev Metre Dalgaboyu Radyo Teleskopu olmak üzere 4 teleskopla gözlendi."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/gokada-merkezinde-tuhaf-cisimler/", "text": "Gökada merkezimizdeki Yay A* adlı süper kütleli karadeliğin yakınında yeni tuhaf nesneler grubu keşfedildi. Cisimlerin gaz gibi göründüğü ancak yıldız gibi davrandığı belirtiliyor. Keşfedilen yeni cisimler çoğu zaman kompakt görünmesine karşılık yörüngeleri onları karadeliğe en yakın konuma getirdiğinde gerilirler. Bu yörüngelerin 100 ile 1000 yıl içinde değişeceği öngörülüyor. Los Angeles Kaliforniya Üniversitesi Astrofizik Bölümünden Andrea Ghez'in başını çektiği grup 2005 yılında gökada merkezinde daha sonra G1 olarak adlandırılacak bilinmedik bir cisim belirlemişti. 2012 yılında Almanya'daki gökbilimciler aynı bölgede G2 adı verilen başka bir garip cisim belirledi. Bu cisim 2014 yılında karadeliğin yakınından geçti. Ghez ve ekibi G2'nin muhtemelen bir çift yıldızla ilgili olduğunu düşünüyor. Ekibe göre iki yıldız, olağandışı kalınlıkta gaz ve tozla kaplanmış yapının ardına sığınarak karadeliğin yakınından geçtikten sonra birleşip büyük bir yıldız oluşturdular. Ghez: G2 karadeliğe yaklaştığında oldukça garip davranmaya başladı. Böyle birşeyi daha önce de görmüştük. Cisim karadeliğe yaklaşıp gazının bir kısmı parçalanıncaya kadar ortada tuhaf birşey yoktu. Karadeliğin yakınından geçerken gerildi, uzadı ve dış kabuğunu kaybetti. Şimdi ise toparlanıyor diyor. UCLA Astrofizik Bölümünden ortak yazar Mark Morris: G cisimleri hakkında herkesi heyecandıran olaylardan biri, karadeliğin çekim gücü nedeniyle dağılan maddenin kaçınılmaz olarak karadeliğe düşmesi gerektiğidir. Bu olduğunda ise madde karadeliğin olay ufkuna düşmeden önce ısınıp bol ışınım yaparak etkileyici bir ışık gösterisi sunabilir diyor. G1 ve G2 farklı cisimler mi yoksa daha büyük bir nesnenin parçaları mı? Ghez bu soruya yanıt olarak G3, G4, G5 ve G6 olarak adlandırılan dört cismin daha olduğunu gösteriyor. Araştırmacılar bu cisimlerin yörüngelerini de belirledi. G1 ve G2 benzer yörüngelere sahipken diğer dördünün yörüngeleri oldukça farklı. Ghez, altı cismin de süper kütleli karadeliğin güçlü kütle çekimi nedeniyle birleşmiş iki yıldızın parçaları olduğunu düşünüyor. Bu iki yıldızın birleşme süreci 1 milyon yıldan fazla sürmüştür. Yıldız birleşmeleri düşündüğümüzden daha sık gerçekleşiyor olabilir. Karadelikler bu gibi çift yıldızları birleştirmeye iten önemli bir etkendir. İzlediğimiz ve anlamadığımız birçok yıldızın şu an sakin olan durumları geçmişte gerçekleştirdikleri birleşmenin sonucu olabilir. Bu bilgiler yardımıyla gökadaların ve karadeliklerin nasıl evrimleştiğini anlıyoruz. İkili yıldızlar birbiriyle ve karadelikle etkileşime girme biçimi ile tek yıldızların karadelikle etkileşimi oldukça farklıdır. Çalışma ekibinden Anna Ciurlo gazın dış kısmının gerilmesine karşılık içindeki tozun çok gerilmediğini belirtiyor. Birşey onun dağılmasını engelliyor olmalı ki bu da G2 içindeki yıldızın kanıtıdır diyor. Bizden yaklaşık 26,000 ışık yılı uzaktaki gökada merkezi oldukça yoğun yapıdadır. Buradaki madde ve dolayısıyla yıldız sayısı yoğunluğu gökada kenarlarına göre 1 milyon kat fazladır. Kütle çekiminin oldukça güçlü olduğu bölgede ayrıca manyetik alanlar oldukça şiddetlidir. Buradaki karadeliğin yakınındaki astrofizik etkiler ise oldukça karmaşıktır. 1 Yorum gökadamızda çok önemli keşifler yapılıyor.merkezdeki karadelik ışığı bile emerken nasıl oluyorda tekli ve çiftli yıldızlar denilen garip cisimler karadelik etrafında dolanıyor.karadeliklerin bu esrarengiz ve bilinmiyen yönleri ortaya yeni buluşlar sayesinde cikacak.keşfedilecek çok şeyler var.bekliyoruz.bizi bu konuda aydınlattığınız için çok teşekkürler ve selamlar."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/gokada-merkezindeki-basi-bos-mavi-yildizlar/", "text": "Hubble Uzay Teleskopu Samanyolu'nun merkezive yıldızlarla dolu eski bir köşesinde ender rastlanan bir yıldız türü olan başıboş mavi yıldızları görüntüledi. Başı boş mavi yıldızların yoğun bulunduğu bölgenin gözlemi gökbilimcilere bu yıldızların büyüklüğünü ya da genç ve yaşlı yıldızlar arasında yer alan bir tür olup olmadığının kıyaslanmalarını sağlayacak. Ayrıca keşifle bu yıldızların nasıl oluştuğu da anlaşılabilir. Başı boş mavi yıldızlar yarım yüzyıl önce eski küresel yıldız kümelerinin birinde bulundu. Bu yıldızlar Güneş gibi gökadanın kenarına yakın olan bölgelerde bulunmuştu. Bu yıldızlar ilk kez Hubble ile gökadanın merkezinde gözlendi. Hubble ile gökbilimciler Samanyolu'nun kalabalık ve geniş merkezi bölgesinde başı boş mavi yıldızlar buldu. Başı boş mavi yıldızlar çok sıcak olduklarından mavi görünür. Başı boş mavi yıldızların olduğu şişkin bölgenin incelenmesi bu yıldızların evrimi hakkında fikir verebilir. Sonuçlar Boston'daki Amerikan Astronomi Derneği toplantısında Indiana Üniversitesi ve Los Angeles'daki Californiya Üniversitesi ortak çalışması olarak ekip lideri Will Clarkson tarafından sunulacak. Bu çalışma sonucuna göre Samanyolu'nun merkezindeki şişkinlik nedeniyle milyarlarca yıl önce yıldız oluşumu durdu. Bölge şimdi Güneş benzeri yıldızlar ve kırmızı cücelere ev sahipliği yapıyor. Bir zamanlar orada bulunan dev mavi yıldızlar milyarlarca yıl önce süpernova şeklinde patladılar. Gökadamızı bir yemek tabağı büyüklüğünde düşünürsek merkezi bölge tabağın ortasına konulan bir greyfurt kadar olacaktır. Bu keşif 2006 yılında yapılan ve yedi gün süren bir gezegen arama projesi olan Sagittarius Window Eclipsing Extrasolar Planet Search araştırmasının bir sonucudur. Hubble 26 000 ışık yılı uzaklıktaki gökada merkezindeki şişkin bölgede yer alan 180 000 yıldızın değişkenliklerini izledi. Aslında çalışma yıldızlarına çok yakın dolanan sıcak Jüpiterleri keşfetmek amacındaydı. Ancak SWEEPS ekibi parlaklık ve sıcaklıklarıyla kendilerini gösteren 42 tuhaf mavi yıldız keşfetmişti. Başı boş yıldızların uzun ömürlü olduğu düşünülüyor. Şimdiye kadar gökadanın merkezi hattı görüntüyü kapatan toz ve gaz diskleri ile genç yıldızların varlığı kanıtlamamıştı. Hubble Samanyolu'nun ön kısmından merkezine doğru bir hareketlilik olduğunu gösterdi. Şişkin merkeze yönelen yıldızlar farklı hızlara sahip. Bu yıldızların hareketlerine ait gözlemler iki yıl sonra ilk gözlem dönemini bölgeye ayıran Hubble ile gerçekleşti. Başı boş mavi yıldızların diğer yıldızlarla birlikte hareket ettiği belirlendi. Hubble'ın gözlem bölgesinin gökyüzünde kapladığı alan bir tırnak ucu kadar olmasına karşılık aslında içinde çeyrek milyon yıldız bulunmaktadır. Sadece Hubble'ın üstün görüş yeteneği böylesine kalabalık bir alanda ölçüm yapılmasına izin verir diyor Clarkson. 42 aday başı boş mavi yıldızdan 18-37 tanesinin ön plandaki nesnelerle görülen genç şişkin küçük yıldız topluluğunun arasında olduğu düşünülüyor. Başı boş mavi yıldızların yapısı ise birden fazla seçenek olduğu düşünüldüğünde kesin değil. Gökbilimcilerin ortak fikri bu başı boş mabi yıldızların çiftler halinde olduğudur. Çok büyük bir yıldızdan madde alan yıldız büyüyüp genişler. Yapısına karışan hidrojen nedeniyle yıldızdaki nükleer füzyon daha hızlı bir şekilde gerçekleşir, sıcak ve mavi bir yıldız olur. Yedi günlük gözlemlerle elde edilen ışık eğrileri başı boş mavi yıldızların birbirine yakın dolanan ikili yıldızlar olabileceğini ortaya çıkardı. Bir yıldızın şekli onu etkileyen arkadaş yıldız nedeniyle değişikliğe uğrar. Baltimore'daki Uzay Teleskopu Bilim Enstitüsü'nden Kailash Sahu: SWEEPS programı geçiş yöntemine göre küçük ışık değişimlerini ölçerek gezegen keşfetmek için tasarlanmıştır. Bu nedenle program başı boş mavi yıldızların ikili olduğunu kolayca tesoit edebilir diyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/gokada-merkezindeki-surpriz-isima/", "text": "Samanyolu merkezini gözleyen NASA'nın Nükleer Tayfölçerli Teleskop Dizisi ölü yıldızlardan yayılan yüksek X-ışınlarına benzer bir ışıltı keşfetti. Gökada merkezi ve Sagittarius A* adlı süper kütleli karadeliğin çevresi genç- yaşlı yıldızlarla, ölü yıldızlarla ve küçük karadeliklerle dolu olduğundan henüz bu parlamanın nedeni şimdilik belli değil. New York'taki Columbia Üniversitesi'nden Kerstin Perez: NuSTAR görüntülerinden yeni bir bileşen belirledik. Ancak bu yeni X-ışını kaynağının ne olduğu hakkında henüz bir şey söyleyemeyiz diyor. 2012 yılında göreve başlayan NuSTAR, uzaydaki yüksek enerjili X-ışınlarını tarayan ve Samanyolu merkezinin en net görüntülerini sunan ilk teleskoptur. Yeni görüntüler süper kütleli karadeliğin 40 ışık yılı çapındaki çevresini gösteriyor. Gökbilimciler her zamanki yıldız aktivitesinin beklendiği bölgede yüksek enerjili X-ışınlarının sıra dışı puslu görüntülerini fark edince şaşırdı. Galaktik merkezdeki hemen her cisim X-ışını yayabilir. Bunlar genelde düşük X-ışını kaynaklarıdır. Ancak yeni sinyal bunlardan farklı diyor Perez. Gökbilimciler bu durumu açıklayabilmek için biri yıldız cesetleri olan dört teoriye güveniyor. Yıldızların bazıları öldüğünde sessizce ortadan kaybolmaz. Güneş gibi tek yıldızların tersine bazı yıldızlar çift ya da ikili sistemin üyesidir. Arkadaşlarından çaldıkları madde nedeniyle çökebilirler. Zombi türü beslenme adı verilen bu olgunun sonucundaki patlama güçlü X-ışınları doğurur. Bir teoriye göre zombi yıldız bir atarca olabilir. Atarcalar süpernova patlamalarının sonucundaki kalıntıdır. Kendi çevresinde son derece hızlı dönerler ve yoğun ışıma yayarlar. Dünya'daki deniz fenerleri gibi bir yanıp sönen ışımalarıyla keşfedilirler. Kaliforniya Teknoloji Enstitüsü'nden Fiona Harrison: Belki de galaktik merkezdeki gizli bir atarca topluluğunun işaretlerini yakaladık. Bu da gökada merkezinde özel bir şeyler olduğu anlamına gelir diyor. Diğer olası senaryoya göreyse süpernova patlamasına neden olamayacak kadar küçük olan bir yıldızın çökerek oluşturduğu beyaz cücelerle ilgili. Güneş 5 milyar yıl sonra hayatını bir beyaz cüceye çevirerek sönecek. Bu cisimler çok daha yoğun ve güçlü kütle çekimlerine sahip olduklarından yüksek enerjili X-ışınları üretebilir. Eşi olan yıldızdan çaldığı malzemeden ya da küçük bir karadeliğe yem olmasıyla yüksek enerjili X-ışını yayabilir. Bir başka açıklama ise yıldız cesetlerine değil kozmik ışınlar olarak bilinen yüklü parçacık bulutlarından geliyor. Bu parçacıkların kaynağı ise süper kütleli karadelik olabilir. Kozmik ışınları çevreleyen yoğun gaz bulutu etkileşime girerek X-ışını yayabilir. Tüm bunlara rağmen hiçbir teori bu tuhaf parlamayı tam anlamıyla açıklamıyor. Columbia Üniversitesi'nden Chuck Hailey: Bu yeni keşif gökada merkezinin oldukça tuhaf bir yer olduğunu gösteriyor. Süper kütleli karadeliğin çevresindeki sıkışmış maddenin davranışının oldukça tuhaf olduğunu gösteriyor diyor. Şimdiden yeni gözlem planları hazırlanıyor. Ama o zamana kadar araştırmacılar mevcut modellere göre bu cismin ne olduğunu anlamaya çalışacak. NASA Genel Merkezi'nden Paul Hertz: Evreni ancak bu belli dalga boyunda gözlem yapan araçlarla tanıyabiliyoruz. NuSTAR gibi araç gözlemleriyle her zaman bu tür sürpriz sonuçla karşılaşabilirsiniz diyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/gokada-merkezinden-gelen-tuhaf-radyo-dalgalari-saptandi/", "text": "Gökbilimciler, Samanyolu'nun merkezinden gelen olağandışı sinyaller keşfettiler. Alınan radyo dalgaları şu anda bilinen hiçbir değişken radyo kaynağı modeline uymadığından yeni bir yıldız cismi olduğu düşünülüyor. Makalenin başyazarı, doktora öğrencisi Ziteng Wang: Sinyalin en tuhaf özelliği tek polarizasyonlu olması. Yani, ışığı bir yönde salıyor ve ışığın yönü zamanla değişiyor diyor. Cismin parlaklığı 100 faktör kadar değişiyor ve görünüşe göre rastgele açılıp kapanıyor. Daha önce böyle bir şeyle karşılaşmamıştık. Birçok yıldız türü, elektromanyetik tayf boyunca değişken ışık yayar. Radyo astronomideki muazzam ilerlemelerle birlikte, değişken ya da geçici cisimlerin yaydığı radyo dalgalarının incelenmesi evrenin sırlarını ortaya çıkarmamıza yardımcı oluyor. Bunlar, pulsarlar, süpernovalar, parlayan yıldızlar ve hızlı radyo patlamaları, parlaklıkları değişen her tür astronomik cisimlerdir. İlk önce bunun bir atarca ya da büyük patlamalar yayan bir yıldız türü olduğunu düşündük. Atarca çok yoğun olup hızlı dönen yıldız ölüsüdür. Ancak bu yeni kaynaktan gelen sinyaller beklentilerimizle örtüşmüyor. Aslında bilinen hiçbir cisme uymuyor diyor Wang. Makale Astrophysical Journal'de yayınlandı. Cisim uluslararası araştırmacılarla birlikte Batı Avustralya'daki CSIRO'nun ASKAP radyo teleskopu kullanılarak tespit edildi. Takip gözlemleri için Güney Afrika Radyo Astronomi Gözlemevinin MeerKAT teleskopu kullanıldı. Sidney Astronomi Enstitüsü ve Fizik Okulundan Prof. Tara Murphy: 2020 ve 2021 yılları içinde Değişkenler ve Yavaş Geçişler projemizle ASKAP ile olağandışı cisimler bulmak için tüm gökyüzünü tarıyoruz diyor. Gökada merkezine baktığımızda adını koordinatlarından alan ASKAP J173608.2-321635 cismini fark ettik. Bu cisim parlaklaşması ve soluklaşması açısından benzersizdi. Doğrusu olağandışı davranıyordu. Gökbilimciler 2020'de dokuz ay boyunca kaynaktan altı radyo sinyali tespit ettikten sonra cismi optik ışıkta bulmaya çalıştı. Ancak bir şey bulamadılar. Parkes radyo teleskopuyla da kaynağı tespit edemediler. Daha sonra Güney Afrika'daki oldukça hassas MeerKAT radyo teleskopuyla cismi bulmak umuduyla birkaç haftada bir 15 dakika gözledik. Neyse ki sonunda sinyal geri döndü, ancak öncekinden önemli ölçüde farklıydı. Önceki ASKAP gözlemlerimizde cisim haftalarca parlamasına karşılık bir günde kayboldu diyor Murphy. Bu yeni gözlem geçici radyo kaynağıyla ilgili daha fazla bilgi vermedi. Wisconsin-Milwaukee Üniversitesinden Prof. David Kaplan: Sahip olduğumuz bilgiler Galaktik Merkez Radyo Geçişleri olarak bilinen 'kozmik gaz bombası' olarak nitelendirilen tip de dahil olmak üzere yeni ortaya çıkan gizemli cisimler sınıfıyla bazı paralellikler gösteriyor diyor. Bu cisim GCRT'lerle bazı benzer özellikleri paylaşsa da farklılıkları bulunuyor. Zaten bu kaynakları gerçekten anlamıyoruz ki bu da gizemlerini arttırıyor. Bilim insanları cismin ne olabileceğine ilişkin daha fazla ipucu aramak için yakından takip etmeyi planlıyor. Önümüzdeki on yıl içinde kıtalararası Kare Kilometre Dizisi radyo teleskopu çalışır hale gelecek. Böylece gökyüzünün daha hassas haritasını elde edebileceğiz. Bu teleskopun gücünün son keşfimiz gibi gizemleri çözmemize yardımcı olacağını umuyoruz. Aynı zamanda kozmosun geniş alanlarını radyo tayfında tarayarak yeni keşiflerin de önünü açacaktır diyor Murphy."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/gokada-merkezine-yakindan-bakis/", "text": "Gökadamızın merkezinde neler oluyor acaba? Neden bu kadar parlak? Gökada merkezinde gerçekten dev bir canavar mı yatıyor? Daha birçok soru akla gelebilir. Yeni bir çalışma Samanyolu gökadamızın merkezinde olan biteni gözler önüne seriyor: Orada olmak istemezdiniz. Los Angeles California Üniversitesi'ndeki Galaktik Merkez Grubu Samanyolu merkezini en yüksek açısal çözünürlükte görmek için iki yıldır WM Keck Gözlemevi verilerinden yararlanıyor. Çalışma sonucunda gökadamızın merkezindeki dev karadeliğin varlığı da, başka bir şekilde de olsa, bir kez daha onaylandı. Süper kütleli karadelik her ne kadar kendisini göstermese de çevresindeki gaz diski ve yıldızların hareketi yerini belli ediyor. Karadeliğin beslenme şekli ancak kızılötesi ortamda alınan verilerle algılanabiliyor. Karadeliğin çevresindeki değişkenlik bilim insanlarına çözümü de getiriyor. Üstteki bilgisayar benzetiminde gökada merkezinin 1.0 x 1.0 yay saniyelik alanı içinde yer alan yıldızların yörüngeleri görülüyor. 1995 ile 2012 yılları arasındaki veriler ışığında yıldızların yörüngeleri bilgisayar yardımıyla tamamlandı. Yıldızları birbirinden ayırtetmek için yörüngeleri boyunca farklı renklerde gösterilmişlerdir. Buna en uygun 'devam yörüngeleri' de tahmin edilerek çizilmiştir. Bu yörüngeler beraberinde gökada merkezinin 4 milyon Güneş kütleli bir karadeliğe sahip olduğunu gösteren en iyi kanıtı da getiriyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/gokada-metropolunun-gizemli-insasi/", "text": "APEX öncül-kümedeki gizemli yıldız oluşumunu ortaya çıkardı APEX teleskopunu kullanan gökbilimciler Evren'in erken dönemlerinde oluşan dev bir gökada kümesini görüntüledi ve burada gerçekleşen yıldız oluşumunun sadece toz tarafından engellenmediğini ayrıca beklenmedik yerlerde gerçekleştiğini de gözler önüne serdi. İlk kez yıldız oluşumunun bu tür bir nesne içerisinde mümkün olduğu konusunda fikir birliğine varılıyor. Gökada kümeleri kütleçekim kuvveti tarafından bir arada tutulan Evren'deki en büyük nesneler olup oluşumları çok iyi anlaşılamamıştır. Örümcek ağı gökadası (resmi adıyla MRC 1138-262 ) ve çevresi ESO teleskopları ve diğer teleskoplarca 20 yıldır araştırılmaktadır, ve on milyar yıl önce oluşum aşamasındaki bir öncül kümenin en iyi örneklerinden birine ev sahipliği yaptığına inanılmaktadır. Ancak Helmut Dannerbauer ve ekibi hikayenin henüz tamamlanmadığını düşünüyor. Yıldız oluşumunun karanlık tarafını ortaya çıkarmak ve Örümcek ağı gökadası içerisinde tozun arkasında gerçekleşen yıldız oluşum miktarını bulmak istiyorlar. Araştırma ekibi Şili'de bulunan APEX teleskopu üzerindeki LABOCA kamerasını kullanarak Örümcek ağı gökadasını milimetre-altı dalgaboyunda gözledi bu dalgaboyunda yayılan ışık kalın toz bulutları boyunca, onlardan etkilenmeden ilerleyebilmektedir. LABOCA geniş bir görüş alanına sahip ve bu tarama için mükemmel bir aygıttır. Carlos De Breuck şunu vurguluyor: Bu şimdiye kadar APEX ile gerçekleştirilen en derin gökyüzü gözlemidir ve teknolojiyi son sınırına kadar zorlamaktadır aynı zamanda yüksek irtifadaki, deniz seviyesinden 5050 metre yukarıda APEX yerleşekesinde çalışma sabrı gösteren bir ekip gerektirmektedir. APEX gözlemlerine göre Örümcek ağı bölgesinde, çevredeki alana göre dört kat daha fazla kaynak bulunmaktadır. Dikkatli bir şekilde verileri diğer dalgaboylarında gerçekleştirilen tamamlayıcı gözlemlerle birleştiren ekip, bu kaynaklardan çoğunun gökada kümesinden aynı uzaklıkta bulunduğunu tespit etti, bu sayede bunların oluşmakta olan kümenin bir parçası olduğu ortaya çıkarıldı. Helmut Dannerbauer şöyle açıklıyor: Yeni APEX gözlemleri bu mega yıldız şehrinde yaşayan sakinlerin tam bir sayısına ulaşmamız için gerekli olan son parçayı da eklemiş oldu. Bu gökadalar halen ouşum aşamasındalar, aynı Dünya'daki inşaat alanları gibi, buralar da, oldukça tozlu görünüyorlar. Ancak yeni tespit edilen bir yıldız oluşumu bölgesine baktıklarında ekibi bekleyen bir sürpriz vardı. Bu bölgenin gökadaya bağlanan geniş iplikçiklerin olduğu bölgede yer almasını bekliyorlardı. Tersine, çoğunlukla tek bir bölgede yoğunlaşmış olarak buldular, bu yer ise öncül küme içerisindeki Örümcek ağı gökadasının merkezinde bile değildi . Helmut Dannerbauer son olarak şunları söylüyor: Örümcek ağı gökadası içindeki gizli yıldız oluşumlarını bulmayı hedefledik ve bunu başardık ancak başka bir gizemi ortaya çıkardık; burası beklediğimiz yer değildi! Bu mega şehir asimetrik olarak büyüyor. Hikayenin devamı için daha fazla gözlem gerekiyor ALMA ise sonraki adımların atılması ve bu tozlu bölgenin çok daha detaylı bir şekilde araştırılabilmesi için mükemmel bir alet. Notlar örümcek ağı gökadası süper kütleli bir gökada içermektedir ve bu güçlü bir radyo dalgası kaynağıdır ki bu sayede gökbilimciler tarafından ilk kez dikkat çekilmiştir. Bu bölge farklı ESO teleskoplarınca 1990'ların ortasından bu yana yoğun bir şekilde gözlenmiştir. MRC 1138-262 radyo gökadasının kırmızıya kayma ilk kez La Silla'da ölçülmüştür. VLT üzerindeki ilk ziyaretçi modu FORS gözlemleri öncül kümeyi keşfetmiştir ve sonradında yapılan gözlemlerde ISAAC, SINFONI, VIMOS ve HAWK-I kullanılmıştır. APEX LABOCA verileri ise ESO teleskoplarından alınan optik ve yakın kırmızı-ötesi veri setlerini tamamlamıştır. Araştırma ekibi ayrıca 12 saatlik VLA görüntülerini kullanarak optik görüntülerdeki LABOCA kaynaklarını çapraz belirleme işlemine tabi tutmuşlardır. Bu tozlu yıldız oluşumları bölgelerinin bugün etrafımızdaki yakın gökada kümelerinde görülenler gibi, eliptik gökadalara evrildikleri düşünülmektedir. ESO-Türkiye"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/gokada-otesinden-farkli-kimyasal-sureclerin-alma-gozlemi/", "text": "Samanyolu'nun dışında bulunan türünün ilk örneği ALMA'yı kullanan Japon gökbilimciler ekibi yeni doğmakta olan bir yıldızı saran sıcak ve yoğun bir karmaşık molekül topluluğu keşfetti. Bu benzersiz moleküler çekirdek Samanyolu'nun dışında keşfedilen türünün ilk örneğidir. Kendi gökadamızdaki benzer nesnelerden oldukça farklı bir kimyasal bileşime sahip olan nesne sayesinde evren boyunca gerçekleşen kimyasal süreçlerin beklenildiğinden çok daha farklı çeşitlerde gelişebileceğine dair ipuçları elde edilmiş oldu. Bir Japon araştırmacılar ekibi Atacama Büyük Milimetre/milimetre-altı Dizgesinin gücünü kullanarak komşumuz cüce gökada Büyük Macellan bulutundaki ST11 yıldızını gözledi. Gözlem kaynağında çok sayıda moleküler gazdan yayılan salma keşfedildi. Henüz yeni oluşan ST11 yıldızının etrafında çevresine rağmen görece sıcak ve yoğun bir moleküler gaz kümesi keşfedildi. Bu Samanyolu dışında daha önce görülmeyen bir şeyin kanıtıydı sıcak bir moleküler çekirdek . Japonya Tohokü Üniversitesinden gökbilimci ve araştırma makalesinin başyazarı Takashi Shimonishi şu yorumda bulunuyor: Gökada dışında keşfedilen ilk sıcak moleküler çekirdek sayesinde yeni nesil teleskopların Samanyolu'nun ötesindeki astro-kimyasal olayları araştırabilecek kadar yetenekli olduklarını göstermiş olduk. ALMA gözlemleri LMC'de yeni keşfedilen bu çekirdeğin Samanyolu'ndaki benzer nesnelerden oldukça farklı bir bileşime sahip olduğunu ortaya çıkardı. LMC çekirdeğinde en göze çarpan kimyasal özellik sülfür dioksit, nitrik oksit ve formaldehid gibi bilinen molekülleri içermesi ve bununla birlikte sık rastlanan toz içeriğne sahip olmasıdır. Ancak aralarında metanolün de bulunduğu birçok ornagik bileşik yeni keşfedilen moleküler çekirdekte oldukça düşük oranlarda bulunmaktadır. Buna karşılık Samanyolu'ndaki çekirdeklerin metanol ve etanol gibi karmaşık organik moleküllerin geniş karışımlarını içerdikleri gözlenmiştir. Takashi Shimonishi şu açıklamayı yapıyor: Gözlemlere göre yıldızları ve gezegenleri oluşturan malzemenin moleküler bileşenleri beklediğimizden daha fazla çeşitliliğe sahip. LMC hidrojen ve helyum dışındaki elementlerce düşük bir yoğunluğa sahiptir . Araştırma ekibine göre yeni doğan ST11 yıldızının etrafında gerçekleşen moleküler-oluşum süreçleri oldukça değişik bu gökadasal çevreden etkilenmiş olabilir. Bu da gözlenen kimyasal bileşen farklılıklarına açıklama getiriyor. Samanyolu'nda keşfedilen büyük, karmaşık moleküllerin diğer gökadalardaki sıcak moleküler çekirdeklerde bulunup bulunmadığı henüz bilinmiyor. Karmaşık moleküller özel olarak ilgi çekiyor çünkü bazılarının uzayda oluşan ilksel moleküler yapılarla bağlantısı bulunuyor. En yakın komşu gökadalarımızdan birinde keşfedilen bu yeni nesne bu sorunla başedebilmek için gökbilimcilere mükemmel bir fırsat sağlıyor. Bunun yanısıra başka bir soruya da yol açıyor: gökadalardaki kimyasal çeşitlilik gökada-ötesi yaşamın gelişmesini ne kadar etkiliyor? Notlar ST11'in tam adı 2MASS J05264658-6848469'dur. İlginç isimli bu genç büyük kütleli yıldız Genç Yıldızsal Nesne olarak tanımlanmaktadır. Şimdilik tek bir yıldız gibi görünse de, birbirlerine sıkıca bağlı yıldız kümesinin ya da bir olasılıkla birçoklu yıldız sisteminin üyesi de olabilir. Bilim ekibinin gözlemlerinin hedefinde bulunan yıldızın gözlemler sonucunda sıcak bir moleküler çekirdekle çevrelenmiş olduğu sonradan ortaya çıkarıldı. Sıcak moleküler çekirdekler şu şekilde olmalılar: küçük, 0.3 ışık-yılından daha küçük bir çapta; metreküp başına bir trilyon (1012) molekülden oluşan bir yoğunlukta ; ve ılık bir sıcaklıkta 173 Santigrat derecenin üzerinde. Bu onları aynı yoğunluğa sahip olmalarına rağmen standart bir moleküler buluttan en az 80 santigrat derece daha sıcak hale getirmektedir. Bu sıcak çekirdekler büyük kütleli yıldızların evrimlerinin erken aşamalarında oluşurlar ve uzayda karmaşık moleküllerin oluşumunda anahtar bir rol oynarlar. Çekirdekte gerçekleşen birleşme reaksiyonları bir yıldızın daha ağır elementleri oluşturmak üzere hidrojenden helyum üretme aşaması durduğunda meydana gelmektedir. Bu ağır elementler büyük bir yıldız ölürken süpernova olarak patladığı sırada uzaya saçılırlar. Bununla birlikte, evrenimiz yaşlandıkça, ağır elementlerin bolluğu artmıştır. LMC'deki ağır element bolluğunun azlığı evrenin erken dönemlerinde gerçekleşen kimyasal süreçlere ışık tutmaktadır. ESO-Türkiye (Arif Solmaz, Çağ Üniversitesi Uzay Gözlem ve Araştırma Merkezi, Mersin"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/gokadadan-kopan-dev-gaz-kuyrugu/", "text": "NASA'nın Chandra X-Işını Gözlemevi verileri bir gökadadan kuyruk gibi uzanan sıcak gaz kitlesini ortaya çıkardı. Gökadalar arası uzaya yayılan sıcak X-ışını kuyruğunun gökadadan atılmış olması muhtemeldir. Kuyruk en az 250.000 ışık yılı uzunluğundadır. Bu görüntüdeki mavi ton Chandra X-Işını Gözlemevi, sarı renkler optik alanda gözlem yapan Kanarya Adaları'ndaki Isaac Newton teleskoplar ile elde edilmiştir. Kuyruk 700 milyon ışık yılı uzaktaki Zwicky 8338 gökada kümesinde yer almaktadır. Kuyruk, Samanyolu'nun çapının iki katından daha uzundur. Gaz on ile yirmi milyon derece sıcaklığındadır. Zwicky 8338'deki kuyruğun nedeni olan CGCG254-021 gökadasının uyguladığı basınç gazı yığınının şeklini de belirlemektedir. Bu büyük gökada grubunda bol miktarda benzer sıcak gaz grubunun olabileceği düşünülmektedir. Chandra ve NSF Karl Jansky Çok Büyük Dizi 'den gelen görüntülerde CGCG254-021 gökadasından atılan gaz kuyruğunun görüntünün alt kısmına doğru hareket ettiğini gösteriyor. X-ışını kuyruğu ile gökada arasında büyük bir boşluk bulunmaktadır. Bu da kuyruğun gökadadan tamamen koptuğu anlamına gelir. Gökbilimciler gökada ile kuyruğun özelliklerini gözleyerek aralarındaki etkileşme süreci hakkında çok bilgi elde edebilir. Kuyrukta bundan sonra kafa olarak nitelenecek parlak bir nokta bulunmaktadır. Kafanın arkasında dağınık görünen X-ışını emisyon yığını bulunmaktadır. Kafadaki gazda diğer kısma göre daha fazla helyumdan ağır elementler olabilir. Kafanın önündeki CGCG254-021 gökadasından, bir jet uçağının oluşturduğu şok dalgasına benzer, şok dalgaları oluştuğuna ait kanıtlar bulunmaktadır. Kızılötesi dalga boyunda alınan bağımsız gözlemlerle CGCG254-021 ve diğer gökadalarla birlikte, bunların arasındaki gazın Zwicky 8338 kümesinin nasıl geliştiğini gösterir. Buna göre CGCG254-021'de gazın yakınındaki bölümde geçmişte daha fazla yıldız oluşmuş olmalıdır. Ancak gaz kuyruğunun kopmasının ardından yeni yıldız oluşumlarına ait kanıtlar bulunmamaktadır."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/gokadalar-arasindaki-savas/", "text": "Genel olarak gökadalar birbirlerini etkileyebilen sosyal yapılar olarak düşünülebilir. Ancak NASA/ESA Hubble Uzay Teleskobu böylesine dostça etkileşimde değil, tersine saldırgan bir gökadayı belirledi. Bulunan grup bizden yarım milyar ışık yılı uzaklıktaki fosil yani çok eski eliktik gökadalar gurubudur. ESO 306-17 olarak kodlanmış grup birçok aktif topluluğun son kalıntılarıdır. Gökadalar arasında oluşan kütle çekimi onları birbirine yaklaştırır ve büyük olan gökadalar küçük olanları yutar. Samanyolu içinde de böyle birçok küçük gökadaların bulunduğuna ilişkin kanıtlar bulunmaktadır. ESO 306-17 ve diğer fosilleşmiş gruplar, önlerine geleni yiyen, durdurulamayan aç kurtlar gibi gökada yamyamlığının uç örnekleri olabilir. Bu görüntüyü Hubble 2005 yılında aldı. ESO 306-17'nin sol alttaki diğer gökadalar tarafından kuşatıldığı görülüyor. Küresel gökadanın çevresine uyguladığı zorbalığı ve bu nedenle ona yakınlaşan parlak yıldız kümeleri de görünüyor. ESO 306-17 ve çevresindeki etkileşimi incelemek gökbilimcilere büyük fayda sağlayacağı açıkça belli oluyor. Araştırmacılar bu görüntüyü kullanarak yakın plandaki aşırı küçük, cüce gökadaları da arıyorlar. Bu nesneler büyük gökadaların çekimi nedeniyle çekirdeklerini bırakmış cüce gökadaların küçük versiyonlarıdır. Şimdiye kadar bu tür aşırı küçük gökadalar dev eliptik gökadaların yakınlarında saptanmıştı. Eğer gökbilimciler aynı nesneleri böylesine fosilleşmiş gruplarda görürlerse ilginç olacak. Kaynak: ESA/Hubble"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/gokadalar-da-olur/", "text": "Japon ve Danimarkalı gökbilimcilerin işbirliği ile keşfedilen antik gökadalardan birinin Büyük Patlamadan 1,5 milyar yıl sonra ölmeye başladığını belirledi. Dev gökada, Samanyolu'ndan daha büyük ve Büyük Patlamadan 1 milyar yıl sonra oluşmuş. Keşif, evrenin oluşumu hakkındaki bilgileri genişletecek olan gökbilimcilerin temel araçlarından bilgisayar modellerinin revize edilmesini sağlayacak. Ölü gökada nedir? Gökadalar genelde ölü ya da canlı olarak sınıflandırılır: ölü gökadalar artık yıldız oluşturmazken, canlı olanlarda yıldız oluşumları dinamiktir ve parlaktırlar. Ölmek üzere olan gökadalarda yıldız oluşumları son derece zayıftır ancak ölü gökadalar kadar karanlık değillerdir. Araştırmacılar evrendeki gökadaları gözlemlerken bu parlaklık tayfını kullanır. Şimdiye kadar keşfedilmiş en uzak gökada kayda değer bir yaşta olduğunu gösteriyor. Gökadalar neden ölüyor? Bu soru astrofiziğin en büyük ve cevaplanamamış sorularından biri. Niels Bohr Enstitüsünden Francesco Valentino: Yıldız oluşumu bitmek üzere olan bir gökada artık ölmekte olduğu anlamına gelir. Ama neden yıldız oluşturamadığı hala çözemediğimiz bir soru. Gözlediğimiz gökada bu sorunun yanıtını bulabilmemiz için ayrıntılar verecek türden diyor. Örneğin, Samanyolu yaşamaktadır ve yeni yıldızlar oluşturmaktadır. Buna karşılık kozmolojik açıdan çok da uzakta olmayan Başak Kümesinin merkezindeki M87 gökadası ölüdür. Neden? Valentino'ya göre bunun bir nedeni M87 gibi dev gökadaların merkezindeki süper kütleli ve aktif karadelik olabilir. Yer merkezli teleskoplar gökyüzünde en aykırı cisimleri, gökbilimciler normal cisimleri arar. Bu teleskoplar gökadaları ayrıntılı olarak gözleyemez. Üstelik evrendeki cisimlerin çok büyük bir kısmı normal olanlardır. Normal durumları keşfetmek ya da anormal görünen durumları açıklamak için mevcut gözlem sınırlarının aşılması gereklidir diyor Valentino. Bu noktada James Webb teleskopu gökbilimcilerin ümitlenmesini sağlıyor. 2021'de fırlatılması planlanan JWST ile gökbilimde önemli bir eşik aşılabilir. Japon ekip ile Niels Bohr Enstitüsündeki ekip arasındaki bilimsel işbirliğiyle geliştirilen yöntem oldukça başarılı olmuştur. Çalışmamız önemlidir, üstelik JWST ile daha yüksek kaliteli verilere ulaşıldığında daha kolay çözülebilecek gökadalar da gözleyebileceğiz diyor Valentino. Makale adresi: https://iopscience.iop.org/article/10.3847/2041-8213/ab4ff3#artAbst"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/gokadalar-yeni-dogan-yildizlarla-besleniyor/", "text": "NASA/ESA Hubble Uzay Teleskopu verilerini kullanan gökbilimciler yıldızlarla dolup taşan gökadaların, çevresindeki gazın etkisiyle büyüdüklerini doğrudan gözleyerek gördüler. Gökadalar geliştikçe değişir ve bu sayede madde ve enerji evrene yayılır. Bu enerjik olaylar gökadanın görünür boyutundan yirmi kat daha uzaktaki kozmik bir gazı etkileyebilir. Yıldızlarla dolup taşan gökadalara erken evrende çokça rastlanmasına karşılık günümüz evreninde ender bulunurlar. Yıldız oluşumu sırasında gözlenen patlamalar nedeniyle gökada dışına doğru güçlü rüzgar akımları görülür. Bu rüzgarların gökadanın gelişiminde pay sahibi olduğu biliniyordu ama yeni bir araştırmayla eskiden düşünülene göre çok fazla etkinin söz konusu olduğu ortaya çıktı. Gökbilimciler yıldızlarla dolup taşan bu gökadalardan bilinen 20 tanesini mercek altına aldı. Onların yıldız oluşum süreçlerine eşlik eden rüzgarların iyonize olduğunu belirlediler ki bunlar gökada merkezinden 20 kat dışarı ya da 650 000 ışık yılı uzaklığa kadar etkili olabiliyor. Bu, yıldızlarla dolup taşan ve yıldız oluşturmaya devam eden bir gökadanın çevresindeki gazı etkilediğini gösteren ilk doğrudan kanıttır. St. Andrews Üniversitesi'nden Vivienne Wild: Bu kadar sönük görülen bir gökadanın çevresini bu kadar geniş düşünerek çalışmak zordur. Gökadaların çevresindeki soğuk gazın taşınan kütle ve enerji nedeniyle gökadayı büyüttüğünün önemli ipuçlarını gördük. Gökada evriminde yeni bir kanıt elde ettik diyor. Ekip NASA/ESA Hubble Uzay Teleskopu'nun yıldızlarla dolup taşan gökadalardan gelen ışığı Kozmik Kökenli Tayfölçer ile analiz ettiler. Merkezlerinde büyük karadeliklerin yattığı kuasarların parlak merkezlerinden gelen ışığın aydınlattığı gökadaları saran sönük gaza odaklanıldı. John Hopkins Üniversitesi'nden Sanchayeeta Borthakur: Böyle bir çalışma ancak Hubble ile yapılabilirdi. Sıcak gazı gözlemek için bir uzay teleskopu gerekiyordu ve bu teleskopun da gökadaların çevresini genişçe saran gaz zarfını ölçebilen COS gibi bir aleti olmalıydı diyor. Örnek olarak gözlenen yıldızlarla dolup taşan gökadaların çevresinde büyük miktarda hale şeklinde iyonize gaz görüldü. Ekip bu iyonlaşmanın yeni yıldız oluşumundan kaynaklanan enerjik rüzgarların neden olduğunu belirledi. Bu gökadaların geleceğiyle ilgili çeşitli sonuçlara da ulaşıldı. Gökadalar onları çevreleyen uzay içindeki gazın etkisiyle büyürler. Gökadadan bu gaza doğru akan iyonize rüzgar gaza çarparak gelecekte gökadaya yıldız oluşturmasını sağlamak için enerji taşır. John Hopkins Üniversitesi'nden Timothy Heckman: Yıldızla dolup taşan gökadalar önemli cisimlerdir sadece bir gökadanın gelecekteki evrimini değil aynı zamanda evrenin madde ve enerji döngüsünü de etkiler. Gökadaları saran zarflar evrenin bir arayüzüdür ve bunların içlerindeki süreci keşfetmeye başladık diyor. Notlar Bir gaz atomu bir ya da daha fazla elektron kaybettiğinde iyonize olur. Bu durumda enerjik rüzgarın etkisiyle bu atomlar kozmik gaza kadar ulaşırlar. Tayfölçeri ile ışığın kırılması incelenerek ışığın kaynağı olan cismin kimyasal bileşeni, sıcaklığı, yoğunluğu ya da hızı gibi özellikleri belirlenir."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/gokadalardaki-gizli-gaz-calkantilari-almaya-yakalandi/", "text": "ALMA'nın kullanıldığı yeni bir çalışma ile uzak yıldız-oluşum gökadalarını çevreleyen soğuk gaz rezervleri içinde çalkantı hareketleri tespit edildi. Araştırma ekibi ilk kez uzak evrende CH+ tespiti yaparak yıldız oluşumunun kritik dönemlerinin keşfine yeni bir pencere açmış oldu. Bu molekülün varlığı gökadaların hızlı yıldız oluşum dönemlerini sürdürmeyi nasıl başardıkları konusunda yeni yaklaşımlar sağlıyor. Sonuçlar Nature dergisinde yayımlandı. Edith Falgarone liderliğindeki bir ekip Atacama Büyük Milimetre/milimetre-altı Dizgesi'ni kullanarak uzak yıldız-oluşum gökadalarında CH+ karbon hidrat molekülüne dair izler tespit etti . Gözlemi yapılan altı gökadanın beşinde güçlü CH+ sinyalleri bulunurken, bunlar arasında Kozmik Kirpik gökadası da yer alıyor . Bu araştırma sayesinde gökbilimciler gökadaların büyümelerini anlamaya çalışırken bunların çevresel koşullarının yıldız oluşumuna nasıl kaynak sağladığı da ortaya çıkarılacak. CH+ özel bir moleküldür. Oluşmak için çok fazla enerjiye ihtiyaç duyar ve oldukça reaktiftir, yani yaşam süresi oldukça kısadır ve uzaklara taşınamaz. Bu sayede gökadalarda ve çevrelerinde enerjinin nasıl taşındığı CH+ ile izlenebilmektedir. diyor araştırma katkı sağlayan ESO gökbilimcisi Martin Zwaan. CH+'nın nasıl enerji taşıdığı; karanlık, aysız bir gecede tropikal bir okyanus üzerinde giden bir bota benzetilebilir. Koşullar sağlandığında, floresan plankton ilerleyen botun çevresini aydınlatır. Su içinde ilerledikçe türbülansa neden olan bot, planktonun ışık salmasını sağlayarak, karanlık suyun altındaki çalkantılı bölgelerin varlığını ortaya çıkarmaktadır. CH+ özellikle gazın çalkantı hareketiyle yayıldığı küçük alanlarda oluştuğundan, bu noktaların tespiti enerjinin gökada ölçeğinde dağılımını ortaya çıkarmaktadır. Gözlenen CH+ gökada içerisindeki yıldız oluşum bölgelerinden kaynaklanan hızlı ve sıcak gökada rüzgarları ile güçlendirilen yoğun şok dalgalarını ortaya çıkarmaktadır. Gökada boyunca ilerleyen bu rüzgarlar maddeyi dışarıya doğru iter ancak çalkantı hareketinin bir parçası olan bu maddeler gökadanın kendi kütleçekimi tarafından tekrar yakalanır. Bu madde daha sonra gökadanın yıldız oluşum bölgesinden dışarıya 30 000 ışık yılı öteye kadar genişleyerek soğuk, düşük yoğunluklu çalkantılı gaz rezervlerinde toplanır . CH+ ile, gökada-boyutlarındaki rüzgarlarda depolanan enerjinin, gökadayı çevreleyen ve daha önce görülmeyen soğuk gaz rezervlerinde çalkantı hareketine dönüştüğünü öğreniyoruz, diyor yeni makalenin baş-yazarı Falgarone. Sonuçlarımız gökada evrimi teorisine meydan okuyor. Gaz rezervlerinde çalkantıya neden olan bu gökada rüzgarları yıldız oluşum aşamasını bitirmek yerine uzatmaktadır. Ekip sadece gökada rüzgarlarının yeni ortaya çıkarılan gaz rezervlerini tazelemek için yeterli görünmediğini ve güncel teori ile tahmin edildiği üzere, kütlenin gökada birleşmeleri ya da gizli gaz akıntıları tarafından sağlandığını düşünüyor. Bu keşif evrenin erken dönemlerindeki en yoğun yıldız oluşum gökadaları etrafındaki madde akışının nasıl düzenlendiğinin anlaşılması için büyük bir adımı temsil ediyor, diyor ESO Bilim Direktör ve eş-yazar Rob Ivison. Ayrıca farklı alanlardan bilim insanlarının bir araya gelerek dünyanın en güçlü teleskoplarından birini kullandıklarında nelerin başarılabileceğini gösteriyor. Notlar CH+, CH molekülünün kimyacılar tarafından methylidynium olarak bilinen bir iyonudur. Yıldızlar-arası ortamda keşfedilen ilk üç molekülden biridir. Keşfi 1940'larda olduğu için, CH+'nın yıldızlararası uzaydaki varlığı aşırı reaktif ve diğer moleküllere göre daha çok çabuk sürede yok olması nedeniyle bir gizem olarak kalmıştır. Bu gökadaların Samanyolu gibi sakin gökadalarla karşılaştırıldıklarında çok daha yüksek bir yıldız oluşum oranına sahip oldukları bilinmektedir. Bu nedenle bu nesneler gökada gelişimini ile gaz, toz, yıldızlar ve gökadaların merkezindeki karadelikler arasındaki etkileşimi araştırmak için uygun hale gelmektedir. ALMA her bir gökadanın tayfını almak için kullanılmıştır. Tayf bir ışık kaydı olup, bu genellikle bir gökbilimsel nesneye aittir ve aynı bir yağmur damlasının ışığı renklerine ayırarak gökkuşağını oluşturması gibi, gelen ışığın farklı renklerine ayrılması işlemidir. Her bir element tayf üzerinde kendine özel bir parmak izine sahip olduğundan, tayf sayesinde gözlenen nesnelerin kimyasal içeriği belirlenebilmektedir. Yayılan gazın bu çalkantılı rezervi uzak kuasarların etrafındaki parlak halelerle aynı doğaya sahip olabilir. ESO-Türkiye"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/gokadalardaki-karanlik-madde-dagiliminin-sirri/", "text": "Harvard-Smithsonian Astofizik Merkezi'nden Hubble ekibi üyesi Matt Walker: Bu çalışmayı yapmadan önce karanlık madde hakkında çok az şey biliyordum diyor. Standart kozmolojik model karanlık enerji ve karanlık maddenin egemen olduğu bir ortamda tanımlanır. Gökbilimciler karanlık maddenin soğuk egzotik parçacıkları bir arada kütle çekimiyle bir arada tuttuğunu varsayar. Zamanla bu karanlık madde kümeleri bugün gördüğümüz ve büyüyerek gelişen normal maddeden oluşan gökadaları meydana getirmiş. Kozmologlar bu süreci izleyebilmek için güçlü bilgisayarlardan yararlanıyor. Onların benzetimleri karanlık maddenin gökada merkezlerinde yoğunlaşmış olması gerektiğini gösteriyor. İki cüce gökadaya ilişkin yeni ölçümler ise karanlık maddenin bu gökadalar içinde düzgün olarak dağıldığını gösteriyor. Bu sonuç standart kozmolojik modelin yanlış olabileceğini gösteriyor. İki cüce gökadadaki soğuk karanlık maddenin yapısı hakkındaki temel bilgiler çelişmektedir. Kuramcılar tahminlerini, soğuk karanlık maddeye ilişkin gözlemlerimizle tutarsız olduğu için değiştirebilirler diyor Walker. Cüce gökadalardaki karanlık madde miktarı % 99 iken, normal yıldız oranı % 1'lerdedir. Cüce gökadalardaki oranlar arasındaki bu büyük fark karanlık maddeyi anlamak isteyen gökbilimcilere fırsat tanıyor. Bunun için Walker ve Cambridge Üniversitesi'nden Jorge Penarrubia Samanyolu'na komşu iki cüce gökada olan Fornax ve Heykeltıraş 'daki madde dağılımını inceledi. Bu gökadalarda bizim gökadamızdaki yaklaşık 400 milyar yıldıza göre 1 ile 10 milyon yıldız bulunur. Ekip gökadalardaki 1500-2500 arası yıldızın hızını, konumlarını ve temel kimyasal bileşimlerini ölçtü. Bir kovandaki arılar gibi sarmal gökadada bulunan yıldızlar dairesel bir yörünge izler diyor Penarrubia. Onların verileri birkaç yüz ışık yılı boyunca karanlık maddenin göreceli olarak büyük sayılan bir bölgede düzgün dağıldığını gösterdi. Bu sonuç ise karanlık madde yoğunluğunun gökada merkezine gidildikçe artış göstereceğini söyleyen tahminlerle uyuşmamaktadır. Bir cüce gökadayı şeftaliye benzetirsek, standart kozmolojik modele göre karanlık madde merkezindeki çekirdeğin yerini alan boşluktur. Ancak bunun yerine iki cüce gökadadaki karanlık madde şeftalinin yüzeyine dağılmış gibidir diyor Penarrubia. Karanlık maddenin normal ve karanlık madde ile etkileşimde olduğu da öne sürülüyor ancak cüce gökadalara ait mevcut benzetimlerde böyle bir durum görülmedi. Yeni ölçümler ya normal maddenin karanlık maddeden daha fazla etkilendiğini ya da karanlık maddenin hiç de soğuk olmadığı anlamına geliyor. Ekip daha fazla cüce gökadayı inceleyerek karanlık maddenin gerçek yapısını ortaya çıkarmayı amaçlıyor. 3 Yorumlar Bir de şu var: Eğer gerçekten bir gün karanlık maddenin böyle bir zemin oluşturduğu ortaya çıkarsa, uzayın sürtünmesiz ortam oluşunu nasıl açıklayacağız? Tabi evrenin artan bir hızla genişlemesi konusu da var. O apayrı bir mesele... Biz Dünya' yı uzay boşluğunda algılıyoruz. Ama ya bu karanlık madde aslında gök cisimleri için bizim algılayamadığımız bir zemin oluşturuyorsa? Bu yazıyı okuyunca aklıma bu geldi. Tabii ne kadar doğru, onu bilmiyorum. Belki zamanla ortaya çıkar. Ya aslında bu karanlık madde Güneş Sistemi içindeyse... Hatta şu an Dünya'nın içinde bizim soluduğumuz havaya da karışmışsa... Göremiyoruz, varlığını ancak dolaylı ölçebiliyoruz. Bu kütle çekimi için aradıkları şey bir parçacık değil de karanlık maddeyse..."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/gokadalari-baglayan-dev-ipsi-yapilar/", "text": "Gökbilimciler iki dev gökadayı birbirine bağlayan dev ipliksi yapıların görüntüsünü elde etti. Araştırma Spitzer Uzay Teleskopu ile gerçekleşti. İplikçi yapılar gökada kümeleri arasında büyük mesafelere kadar uzanan ve kozmik ağ olarak da adlandırılabilen kafes yapılardır. Büyük olduklarından dolayı bunları görmek ve üzerinde çalışma yapmak oldukça zordur. İki yıl önce Spitzer Abell 1763 ve Abell 1770 olarak bilinen iki gökada kümesi arasında böylesi iplikçilerin olduğunu keşfetmişti. Yeni gözlemler bu keşfi destekler nitelikte. Görüntülenen bumerang şeklini andıran yapı gökadalardan gelen ışığı yayıyor. Sıcak gazdan oluşan iplikçi yapı gökadayı dolaşırken araştırmacılara parçacık yoğunluğunun hesabı için yeni bir yol gösteriyor. Böylesi yapıların gökada çevresindeki hareketi yıldız oluşum bölgelerini açığa çıkarır. Kaliforniya Teknoloji Enstitüsü'nden Louise Edwards: bu iplikçikler gökada kümelerinin gelişimlerinin bir parçasıdır. Evrendeki en büyük nesneler olan gökadalar arasında kütle çekimiyle bağlıdırlar ve yeni yıldızları oluştururlar diyor. Kozmik Bir Esinti Gökbilimciler 11 milyon ışık yılı uzaklıkta yer alan eğrilmiş bir görüntü veren Abell 1763'ü, Arizona-Tuscon'daki WIYN Gözlemevi ile Socorro'daki radyo dalgaları gözlemevi olan Çok Büyük Dizi, Ulusal Optik Gözlemevleri, Wisconsin Üniversitesi, Indiana Üniversitesi ve Yale Üniversitesi'ndeki araştırmacıların işbirliğiyle izledi. Çok Büyük Dizi ve Spitzer ile gökadadan bir fener gibi yayılan radyo dalgaları ve kızılötesi ışımanın, alışılmadık ölçüde kuvvetli olduğu saptandı. Bu da gökada merkezindeki süper kütleli karadelikten ters yönde oluşan ikiz fıskiyelerle açıklanabilir. Bu fıskiyeler muazzam miktarda radyo dalgaları yayarak merkezin çevresinde muazzam iki balon oluşturmuştur. Edwards'ın ekibi bu balonların yörüngesinin gökadadan uzakta eğilmekte olduğunu belirledi. Ortaya çıkan yay şekli gaz ve tozun ittiği parçacıklardan kaynaklanmaktadır. Balonların eğilme açısını ölçen ekip, iplikçik parçacıklarına uygulanan basıncı ve ardından ortamın yoğunluğunu hesapladı. Uygulanan yöntem bir uçurtmadan süzülen iplere bakarak rüzgar kuvvetini ve havanın yoğunluğunu hesaplamaya benzetilebilir. Elde edilen sonuçlara göre iplik içindeki yoğunluk evren yoğunluğunun yaklaşık 100 katıdır. Bu değer önceki x-ışınları verilerine ve yapılan süper bilgisayar benzetimlerine uyumludur. Birbirine Bağlı Üst Kümeler Gökada kümeleri birbirine nispeten yakın gökadalardan oluşur. Bu gökada grupları ve diğer kümelerle birlikte aralarındaki kütle çekim kuvvetinin etkisiyle süper kümeleri oluşturur. 13,7 milyar yıl önceki Büyük Patlama'yla birlikte madde daha yoğun hale gelerek bu yapıları geliştirdi. Başlangıçta oluşan madde soğuyarak bugün gördüğümüz gökadalar içinde yoğunlaştı. Artık gökada kümeleri arasında bu iplikçiklerin saçılmış olduğunu biliyoruz. Bunların çoğu oldukça sıcak olup yaklaşık bir milyon santigrat derece- yaydıkları yüksek enerjili X-ışınları ile gökadaları sarmış durumda. Bu nedenle iplikçikler en iyi X-ışını gözlemleriyle keşfedilip yoğunlukları hesaplanır. Ancak iplikçiklerin X-ışını yayan kısımlarından daha fazla zor görülen kısımları bulunur. Bu nedenle iplikçikler çeşitli gözlemevlerinde uzun zaman gözlem yapılarak bulunurlar. Birçok yer teleskopuyla radyo frekanslarında iplikçikleri arayan Edwards'ın ekibi böylece gökadalardaki bu yapıları daha kolay keşfedebiliyor. Gökadalardan yayılan X-ışınlarını incelemek yerine 'deniz feneri' gibi ışın yayan kozmik yapıları keşfediyorlar. Gökada kümelerinde bu iplikçiklerden ne kadar olduğunu bilmek, kümelerin birbirini nasıl etkilediğini ve evrenin bugüne kadar nasıl geldiğini ortaya çıkarmak açısından önemli diyor Edwards. Kaynak: Spitzer"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/gokadalarin-degisimi/", "text": "Evrenin en dikkat çekici gökadaları parlak çekirdeklerinin çevresini bir sarmal gibi sarmış görünen Samanyolu benzeri sarmal gökadalardır. NASA/ESA Hubble Uzay Teleskopu'nun Geniş alan Kamerası-3 ile elde ettiği bu sıra dışı görüntüde de Samanyolu yıldızlarının arka alanında parlayan sarmal ve tuhaf görünümlü gökadalar görülüyor. Diğer gökadaların iyi görünümlü olabilirken tuhaf bir görünüm sergileyebilir. Tıpkı bu görüntüde üstte yer alan Markarian-779 gökadası gibi. Bu gökada muhtemelen iki sarmal gökadanın birleşmesi sonucunda oluşmuş olduğundan farklı bir görünümdedir. Çarpışan gökadaların sarmal kolları yok olurken yapılarındaki gaz ve toz diskleri dağıldı ve sonuçta özel görünüme sahip bir gökada şeklini aldı. Bu gökada Markarian katalogundadır. B.E. Markarian adlı Ermeni gökbilimcinin adını alan katalogda 1500 gökada verisi bulunmaktadır. Markarian gökyüzündeki bu farklı nesneleri görebilmek için gökyüzünü morötesi dalga boyunda izlemiştir. Morötesi ışımanın kaynağı çok çeşitli olabilir. Bu nedenle Markarian katalogu oldukça geniştir. Morötesi ışımanın kaynağı olan gökadanın merkezinde süper kütleli karadelik bulunabilir. Bu da gökadanın aktif gökada olması anlamına gelir. Bunun dışında gökada çarpışmalarının tetiklediği yoğun yıldız oluşumları gerçekleşebilir ki böylesi gökadalara bol yıldız oluşturan gökada anlamına gelen starburst gökadası denir. Markarian gökadaları aktif gökadaları, gökada etkileşimlerini ve birleşmelerini anlamaya çalışan gökbilimcilerin çalıştıkları gökadalardır."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/gokadalarin-evrimi-uzerine/", "text": "Yıldız oluşumları biten gökadaların yaşamları da son noktaya ulaşarak sönmeye başlar. Uzak geçmişteki sönmüş gökadaların günümüzdekilere göre çok daha büyük olması gökbilimcileri şaşırtıyor. Artık yeni yıldızlar oluşturamayan bir gökada nasıl olur da büyüyebiliyor? Bir gökbilimci ekibi bu kozmik bilmecenin yanıtını Hubble Uzay Teleskopunu kullanarak bulduklarını düşünüyor. Hem de yanıt son derece basit. Antik sönmüş gökadaların başka gökadalara katılarak onların içinde büyüdüğü düşünülüyordu. Bu gökadaların yeni yıldızlar oluşturması için kendilerinden en fazla beş-on kat büyük gökadalarla çarpışıp birleşmesi gerektiği düşünülüyordu. Ancak birleşmelerin olması demek ortamda oldukça fazla miktarda küçük gökada olmasını gerektirir -ki biz onları göremiyoruz. Yakın zamana kadar modelin öngördüğü sayıda sönmüş gökadaları görmek mümkün olmadı. Ancak şimdi, gökbilimciler Hubble COSMOS verilerini kullanarak kozmik zamanın son sekiz milyar yıllık dönemi için ölü gökadaları belirleyerek saydı. İsviçre ETH Zürih'ten Marcella Carollo: Yıllardır sönmüş gökadaların gerektiğinden büyük olması gökada evriminin en büyük bilmecelerinden biri olmuştur diyor. ABD Caltech'ten Nick Scoville ise: Hubble'ın COSMOS verileri bize çok sayıda gökada üzerinde çalışma yapmamıza olanak sağladı diyor. Ekip evreni şimdikinin yarısından daha genç yaşındayken gösteren COSMOS görüntülerine ek olarak Kanada-Fransa-Hawaii Teleskopu ve Subaru Teleskopu ile de ek gözlemler yaptılar. Bu gözlemler aslında gökyüzünün yaklaşık dokuz dolunay büyüklüğündeki bir alanını kapsamaktadır. Bu birleşik sönmüş gökadaların şaşırtıcı şekilde küçük kaldığı gözlendi. Birleşme sonucunda bu küçük gökadalar genellikle yıldız oluşumu için boyutlarını korur. O zaman bu gökadaları neden zaman içinde büyüdüğünü görüyoruz? ETH Zürih'den Simon Lilly: Küçük gökadalar büyük gökadalarla değil, küçük sönmüş kardeşleriyle birleşerek büyüdüğünü gördük diyor. İtalya'daki INAF Padua Gözlemevi'nden Alvio Renzini ekliyor: Bu olay bir şehirdeki daire sayısının artmasının eski binalara yeni oda eklenerek değil, yeni ve daha büyük dairelerin inşasına bağlı olması gibidir. Gökadaların evrimini incelemek evrenin son sekiz milyar yıl içinde neler yaşadığını anlatır. Zaten erken evrende yıldız oluşturan bir gökadanın daha sonra sönerek büyüyemediği biliniyordu. Caltech'den Peter Capak: COSMOS bu tür gözlemleri daha önce olmadığı kadar ayrıntılı bir şekilde yaptı diyor ve Carollo ekliyor: Çalışmamız bilmecenin yanıtının son derece kolay olduğunu gösterdi. Doğa şimdiye kadar yanıtların karmaşık değil daha basit olduğunu gösterdiğinden, gördüğümüz oldukça tatmin edicidir."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/gokadamiz-disindaki-ilk-gezegen-kesfedildi/", "text": "İlk kez Samanyolu gökadası dışında bir gezegen keşfedilmiş olabilir. NASA'nın Chandra X-Işını Gözlemevi kullanılarak elde edilen sonuç, şimdiye kadar ulaşılmış en uzak noktalarda ötegezegen avcılığının önünü açıyor. Gezegen adayı Girdap Gökadası olarak bilinen sarmal gökada Messier 51'de (M51) bulunuyor. Güneş dışında başka yıldızların çevresinde dolanan gezegenler ötegezegen olarak adlandırılıyor. Gökbilimciler şimdiye kadar Samanyolu içinde 3000 ışık yılına kadar uzaklıkta binlerce gezegen ve gezegen adayı buldular. M51'deki gezegen ise 28 milyon ışık yılı uzaklığıyla bunlardan binlerce kat daha uzakta bulunuyor. Harvard&Smithsonian Astrofizik Merkezinden Rosanne Di Stefano: X-ışını dalga boyunda tarama yaparak diğer gökadalarda bulunan gezegenleri keşfedebileceğimizi göstermek istiyoruz. Böylece bu alanda farklı bir yöntemle keşif yapılabileceğini göstermek istiyoruz diyor. Keşfi anlatan makaleye Nature Astronomy'den ulaşabilirsiniz. Keşif, gezegenin yıldızının önünden geçerken, yıldız ışığının bir kısmını kapatmasını gözleyen geçiş yöntemiyle keşfedildi. NASA'nın Kepler ve TESS görevlerinde olduğu gibi hem yer merkezli hem de uzay teleskoplarını kullanan gökbilimciler, yıldızdan gelen, insan gözünün algılayabildiği optik ışıktaki değişimi araştırdılar. Di Stefano ve arkadaşları optik ışık dışında X-ışını parlaklığındaki değişime de baktılar. Bu tür ışıklar tipik bir nötron yıldızı veya yakın yörüngesindeki yıldızdan gaz çeken karadelikten yayınlanır. Nötron yıldızı veya karadelik yakınındaki madde aşırı ısınır ve X-ışını dalga boylarında parlar. Parlak X-Işınları üreten bölge çok küçük olduğundan önünden geçen gezegen X-ışınlarının çoğunu ya da tamamını engelleyebilir. Bir gezegen yıldızdan alınan ışığın küçük miktarda azalmasına neden olacağından çok uzak mesafelerde optik ışık yerine X-ışını değişimleriyle gezegen saptanabilir. Ekip bu yöntemi M51'de bulunan M51-ULS-1 adlı ikili bir sistemdeki ötegezegen adayı için kullandı. Bu ikili sistem, 20 Güneş kütleli bir yıldızın yörüngesinde dolanan bir karadelik ya da nötron yıldızından oluşmaktadır. Chandra verilerini kullanarak gerçekleştirdikleri X-ışını geçişinde, X-ışını emisyonu üç saatte sıfıra düştü. Bu ve diğer bilgiler eşliğinde M51-ULS-1'deki ötegezegen adayının yaklaşık Satürn boyutlarında ve nötron yıldızı veya karadeliğin Satürn-Güneş uzaklığının iki katından daha uzak bir yörüngesinde olduğu tahmin edildi. Bu heyecan verici bir çalışma olsa da gökadamız dışındaki bir gezegen olduğunun teyidi için daha fazla veriye ihtiyaç duyulacaktır. Buradaki zorluklardan biri de gezegenin yörünge döneminin 70 yıl olması. Bu da geçiş yöntemiyle tekrar gözleminin onlarca yıl boyunca olmayacağı demek. Santa Cruz'daki California Üniversitesinden Nia Imara: Gezegeni geçiş yöntemiyle tekrar gözlemek için onlarca yıl beklemek gerekecek. Üstelik yörüngedeki belirsizlik nedeniyle bunun tam olarak ne zaman olacağını ve nereye bakmamız gerektiğini henüz kestiremiyoruz diyor. Söz konusu ışık azalmasının nedeni bir gaz ya da toz bulutu olabilir mi? Araştırmacılara göre gözlenen olay bir gaz- ve toz bulutuyla değil, bir gezegene ait olmasıyla daha tutarlı. New Jersey'deki Princeton Üniversitesinden Julia Berndtsson: Heyecan verici ve oldukça cesur bir iddiada bulunduğumuzun farkındayız. Bu nedenle diğer gökbilimcilerin de buna çok dikkatli yaklaşmalarını istiyoruz. Güçlü bir veri yığınına sahibiz. Bilimin çalışma disiplini bu sürecin doğru işlemesini sağlayacaktır diyor. Sistemde bir gezegen varsa muhtemelen çok şiddetli bir geçmişe sahip olmalıdır. Sistemdeki bir gezegen, nötron yıldızı ya da karadeliği oluşturan süpernova patlamasına rağmen hayatta kalmak zorundaydı. Bunu atlattıktan sonra şimdi de diğer yıldızın süpernova şeklinde patlamasıyla da baş etmesi gerekecek. Bu patlama aşırı yüksek ışınımlara neden olacağından gezegenin sonunu getirebilir. Di Stefano ve ekibi, hem Chandra hem de ESA'ya ait XMM-Newton Gözlemevini kullanarak Samanyolu gökadası dışındaki üç gökadada X-ışını geçişleri aradı. M51'deki 55 sistemi, M101'deki 64 sistemi ve M104'deki 119 sistemini incelediler. Şimdilik çalışma tek gezegenle sonuçlandı. Araştırmacılar diğer gökadalardaki daha fazla ötegezegen adayı için hem Chandra hem de XMM-Newton arşivlerini araştıracak. M51'den daha yakın olan M31 ve M33 gibi 20 gökada veri kümesi Chandra'da mevcut. Bu da daha kısa geçişlerin gözlenebilmesi demek. Bir başka ilginç araştırma da, sıra dışı ortamlarda gezegen keşfetmek için X-ışını geçişlerini taramak olacak."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/gokadamiz-otesinden-bir-kartpostal/", "text": "ESO gökbilimcileri, 2.2 metre'lik MPG/ESO teleskopu üzerinde bulunan Geniş Alan Görüntüleyicisi'nden yararlanarak NGC 6744'ün görüntüsünü elde ettiler. Bu etkileyici sarmal gökada, bir Güney takımyıldızı olan Tavus Kuşu Takımyıldızı'nda yer almakta ve bizden 30 milyon ışık yılı uzaklıkta bulunmaktadır. Öte yandan bu görüntü, bu gökadanın bizim gökadamıza benzerliğinden ötürü; adeta kendi gökadamız Samanyolu'nun, gökadamız dışındaki bir arkadaşımız tarafından hazırlanmış ve bize gönderilmiş bir kartpostaldaki görüntüsü gibidir. NGC 6744'ü neredeyse gökada düzlemine dik bakış açısıyla görüyoruz; yani bu gökadanın yapısını gözler önüne seren olağanüstü bir kuş bakışına sahibiz. Eğer Samanyolu'ndan çıkabilecek ve onagök adalar arası boşlukta bakabilecek bir teknolojimiz olsaydı, NGC 6744'ün bu görüntüsü, bizim o durumda elde edeceğimiz görüntüye çok benzeyecekti yoğun ve çubuk şeklinde bir çekirdeğin çevresine sarılmış çarpıcı sarmal kollar ve tozlu bir disk. Hatta bu görüntünün sağ alt kısmında, Samanyolu'nun komşusu Magellan bulutsularını anımsatan, leke gibi görünen bir de bozuk şekilli eş galaksi var NGC 6744A. NGC 6744 ve Samanyolu arasındaki farklardan biri bu gökadaların boyutlarıdır. Bizim gök adamız yaklaşık 100 000 ışık yılı çapına sahipken burada görüntülenen gökada neredeyse bunun iki katı çapa sahip. Yine de NGC 6744, uzak bir gözlemcinin bizim gökadamızı nasıl görebileceğine dair heyecan verici bir his uyandırıyor. Bu muazzam gök cismi en büyük ve bize en yakın sarmal gökadalardan biri. Öte yandan yaklaşık 60 milyar Güneş parlaklığına sahip olsa da ışığının gökyüzünde geniş bir alana yaklaşık dolunayın üçte ikisi genişliğe, yayılmış olması, bu gökadanın küçük bir teleskopla gözlendiğinde parlak bir merkezi çevreleyen sisli bir parıltı gibi görünmesine yol açıyor. Yine de bu gökada, Güney gök yarıküresinin en güzel gök cisimlerinden biri ve amatör gök bilimciler tarafından zengin yıldız arkaplanı ile karşıtlık oluşturan oval şekliyle tespit edilebiliyor. Bu görüntünün alındığı La Silla'da bulunan MPG/ESO 2.2 metre'lik teleskop gibi profesyonel teleskoplarla NGC 6744 tüm ihtişamıyla görülebilmektedir. Kırmızı olarak görünen tozlu sarmal kollar pek çok yıldız oluşum bölgesini içermekte olup aynı zamanda bu gökadanın Samanyolu'na benzeyen çarpıcı sarmal yapısını da oluşturmaktadır. Bu görüntü ESO'nun Şili'de bulunan La Silla Gözlemevi'ndeki MPG/ESO 2.2 metrelik teleskobuna takılmış Geniş Alan Görüntüleyici tarafından elde edilmiştir. Görüntü; mavi, yeşil-mavi ve kırmızı ışık ile Hidrojen gazından gelen ışımayı geçiren dört farklı filtreyle elde edilmiş pozlardan oluşturulmuştur. Bu pozların katkıları görüntüde sırasıyla mavi, yeşil, turuncu ve kırmızıyla gösterilmiştir. ESO"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/gokadamizda-milyarlarca-gezegen-var/", "text": "Gece kafanı kaldırıp gökyüzüne bak. Yıldızları göreceksin. Aynı zamanda da göremesen de onların gezegenleri olduğunu düşünmelisin, hem de milyarlarca... Kaliforniya Teknoloji Enstitüsü bilimcileri beklenenden daha fazla sayıda gezegen olduğunu düşünüyor. Ekip Kepler-32 yıldızı yörüngesinde dolanan gezegenleri incelerken, böylesi yapıların gökadamızın büyük bir kısmında bulunabileceğini farketti. Bu örnek yıldız çalışması gezegenlerin nasıl oluştuğunu ve nasıl şekillendiğini de gösteriyor. Caltech çalışma ekibinden gezegen gökbilimcisi Doçent John Johnson: Sadece bizim gökadamızda en az 100 milyar gezegen var. Bu dehşet verici bir sayı diyor. Çalışma Astrophysical Journal Dergisi'nde yayınlandı. Ekip üyesi Jonathan Swift: Gerçekten düşündürücü ve son derece şaşırtan bir sayı bu. Elbette her yıldızda sadece bir gezegen olduğunu düşünürsek diyor. Kepler uzay teleskopunun tespit ettiği ve çalışmaya neden olan yıldızın beş gezegeni bulunuyor. Bu gezegenlerin ikisi diğer gökbilimcilerin çalışmalarıyla onaylanmıştı. Caltech ekibi geriye kalan üç gezegenin varlığını onaylayan ön çalışmanın ardından sistemi diğer Kepler sistemleriyle karşılaştırdı. Gezegenler M sınıfı bir cüce yıldızın yörüngesinde dolanıyor ki Samanyolu'ndaki yıldızların dörtte üçü bu sınıfa girer. Dünya'ya benzer boyutlara sahip beş gezegen aynı zamanda diğer M sınıfı cüce yıldızlarının gezegenlerinin de özellikleriyle benzerlik gösterir diyor Swift. Bu nedenle muhtemelen bu beş gezegen, Samanyolu'ndaki çoğu gezegenle ortak özellikler taşımaktadır. Gezegenlerin yörüngeleri Kepler Kanunları çerçevesine uygun bir düzlemde konumlanmış görünüyor: dolayısıyla rastlantısal bir yörüngeye sahip değiller. Yıldızın parlaklık değişimlerini inceleyen gökbilimciler gezegenlerin boyut, yörünge dönemi gibi fiziksel özelliklerini belirlemeyi başardı. Bu da daha ayrıntılı özelliklere sahip sistemlerin incelenmesinde kolaylıkla kullanılabilecek bir yöntem getirmekle birlikte, genel olarak gezegen oluşumlarının anlaşılmasını da sağlar. Ben genelde 'Rosetta taşı' gibi özel modelleri aramak için işe koyulmadım, ama sonuçlar 'Rosetta taşını' işaret ediyor. Biz bu dilin kilidini açarak gezegen oluşumu anahtarını elde etmek istiyoruz diyor Johnson. Gezegenlerin kökenlerine ait birkaç temel soru bulunmaktadır. Caltech ekibi gibi diğer gökbilimciler de hemen hemen her yıldızın en az bir gezegeni olduğunu düşünüyor. Özellikle de M sınıfı cüce yıldızların oldukça kalabalık gezegen nüfusuna sahip olduğunu düşünüyorlar. Bu çalışma da bunun doğru olabileceğini gösteriyor. Kepler-32 gibi M-cüce sistemleri Güneş Sisitemi'ne göre oldukça farklı bir yapı gösterir. Öncelikle bu sistemlerin yıldızları Güneş'ten daha soğuk ve çok daha küçüktür. Örneğin Kepler-32 yıldızı Güneş'in yarı kütlesinde ve yarısı çapındadır. Sahip olduğu ve kendisine çok yakın beş gezegeni ise 0,7 ile 2,7 Dünya kütlesi aralığında değişen kütleye sahiptir. Bunlar Merkür-Güneş uzaklığının üçte biri ya da Dünya-Güneş uzaklığının (1 astronomi birimi) onda biri kadar uzaklık içine hapsolmuşlardır. Johnson'a göre M-sınıfı sistemler yaygın görülmekle birlikte Güneş Sistemi gibi sistemlerin son derece ender rastlandığını vurguluyor. Sistemimiz son derece sıradışı. Gökbilimcilere göre, M-sınıfı cücelerdeki gezegenlerin yıldızlarına bu kadar yakın konumda olmaları onların yaşamı barındıramayacak, cehennem kadar sıcak olduğu anlamına gelmez. Nitekim, M sınıfı cücelerinde kendilerine göre ılıman, sıvı suyun bulunabileceği daha yaşanabilir alanları vardır. Kepler-32 sistemindeki beş gezegende yaşam alanı dışında yer alsa da birçok M sınıfı cücenin ılıman bölgesinde çok fazla sayıda gezegen varlığını sürdürüyor olabilir. Kepler-32 Sistemi'nin nasıl oluştuğu ise henüz bilinmiyor. Ancak ekip bununla ilgili bir tahminde bulunuyor: Gezegenler aslında yıldızlarına çok uzaktaki yörüngelerinden zamanla iç bölgelere doğru taşındı. Tüm gezegenler gibi Kepler-32 çevresindeki gezegenlerde toz ve gazın yoğunlaştırdığı ön-gezegen diskinden oluştu. Gökbilimciler beş gezegenin oluşumunun en fazla üç Jüpiter büyüklüğünde gaz ve toz diskinden kaynaklandığını düşünüyor. Ancak başka çalışmalara göre Kepler-32 çevresindeki gezegenlerin başlangıçta buradan daha uzakta oluşmuş olması gerektiğini gösteriyor ki bu da Caltech ekibinin gezegenlerin çok dar bir alanda oluşmuş olabileceği fikrine ters düşüyor. Çözüm ise M cücelerin parlak ve sıcak olduğu geçmiş dönemlerinde yatıyor. Kepler-32 o sıralarda kendine yakın olan ve gezegenleri oluşturacak tozu ısıtacak kadar da sıcaktı. Daha önceki çalışmalarda yıldızın üçüncü ve dördüncü gezegenlerinin büyük bir olasılıkla karbondioksit, metan, buz ve diğer gazlar gibi hafif maddelerden oluştuğu yani yoğun olmadığı gösterildi. Ancak bu hafif madde yıldıza yakın bir konumda bulunamazdı. Son olarak Caltech gökbilimcileri üç gezegenin çok özel ve birbirini etkileyen yörüngeye sahip olduğunu belirledi. Bir gezegenin yörünge süresi diğerinin iki katı ve üçüncünün üç katı kadardır. Gezegen şekillendirme modelleri böylesi bir türü önermemektedir diyor Johnson. Böylece ekip gezegenlerin daha uzakta oluşup daha sonra içe doğru göç ederek şimdiki yörüngelerine oturduklarını öneriyor. Bu özel gezegen sisteminin ayrıntılı incelenmesiyle gezegenlerin içeriye doğru taşındığını düşünüyoruz diyor Johnson. Gökada da bu tür gezegenlerin yaygın olduğu düşünülüyor. M sınıfı cüceler kızılötesi ışık altında parladıklarından çıplak gözle görülmezler. Kepler bize bu tip yıldızların çok fazla gezegen barındırdığını gösteriyor diyor Swift."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/gokadamizin-merkezi/", "text": "Hubble, gökadamızın derinliklerine bir göz atarak yarım milyondan fazla yıldızı bir karede görüntüledi. Ön plandaki birkaç mavi yıldızın dışında gördüğünüz tüm yıldızlar gökada merkezi civarındadır ve bu büyük kütleli yıldızlar gökadanın en yoğun yıldız kümelerini oluşturur. Görüntünün merkezinde her zamanki gibi kendini göstermeyen süper kütleli karadelik yatmaktadır. Güneş'ten 27.000 ışık yılı uzaklıktaki Samanyolu'nun merkezi oldukça kalabalıktır. Güneş'e en yakın yıldız olan Alfa Centauri sadece 4,3 ışık yılı uzağımızdadır. Samanyolu merkezinde bu kadarcık yarıçaplı kürede bir milyon yıldız sıkışmış halde bulunur. Bu yüksek yoğunluğun nedeni ise, hiçbir şekilde kendini göstermeyen dört milyon Güneş kütlesindeki Yay A* adlı süper kütleli karadeliktir. Gökadanın merkezinde kendini gizleyen sadece Yay A* değildir. Kalabalık merkezi saran kalın toz diskinin arkasında görünür ışıkta kendini göstermeyen çok sayıda cisimde bulunur. Bu tozun arkasını görebilmek için Hubble'ın kızılötesi görüş yeteneği önem kazanmaktadır. İnsan gözünün göremediği kırmızı ötesi dalga boyunda alınan verilerle ortaya çıkarılan fotoğraflar göz kamaştırıcı güzellikte olmaktadır. Mavi yıldızlar Dünya'ya yakın olan ya da büyük yıldız kümelerindedir. Kırmızı rengiyle parlayanlar toz perdesinin arkasında veya toz diskinin içinde saklanan yıldızlardır. Bazı yerlerdeki gaz ve toz diskleri oldukça yoğun olduğundan arka plandaki yıldızlardan bize çok sönük ışık gelmektedir. Bazıları o kadar kalın perdeyle örtülüdür ki bunları görmeye Hubble'ın bile gücü yetmez. Gökbilimciler Hubble'ın bu fotoğrafında görülemeyen en az 10 milyon yıldız olduğunu düşünüyor. Bu görüntü Hubble'ın Geniş Alan Kamerası 3 (WFC3) ile Eylül 2011'de toplanan verilerle ve çekilen dokuz ayrı fotoğrafın birleştirilmesiyle oluşturuldu."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/gokadamizin-merkezindeki-fistik/", "text": "ESO Teleskopları Samanyolu'nun Üç Boyutlu Haritasını Çıkardı ESO Teleskoplarını kullanan iki gökbilimciler grubu Samanyolu'nun merkezi kısımlarının şimdiye kadar ki en iyi üç-boyutlu haritasını çıkardı. İç bölgelerin bazı açılardan fıstık-benzeri, ya da X-şeklinde görünümler aldığı bulundu. Bu garip şekil ESO'nun VISTA tarama teleskopuyla alınan merkezi bölgedeki oldukça sönük yüzlerce yıldızın hareket ölçümlerini de içeren halka açık verileri kullanılarak oluşturuldu. Gökadamızın en önemli ve en büyük kütleye sahip kısmı merkezi bölgesidir. Bu dev merkezi bulut yüzlerce ışık yılına kadar genişleyen bir alanda yaklaşık 10 milyar yıldız içermektediir, ancak yapısı ve kökeni halen tümüyle anlaşılmış değildir. Malesef, gökada diski içerisindeki noktamızdan, merkezi bölgeye doğru olan görüşümüz yaklaşık 27 000 ışık-yılı uzaklığıyla yoğun bulut ve toz tabakalarınca önemli ölçüde örtülmektedir. Gökbilimciler daha iyi görüntüleri sadece daha uzun dalgaboylarında elde edebilmektedirler, bu yöntemde ışık ışınları toz bulutlarını aşabilmektedir. 2MASS kırmızı-ötesi gökyüzü taramalarına ait önceki gözlemlerde zaten merkez bölgesinin gizmli X-şeklinde bir yapıya sahip olduğundan şüphelenilmişti. Şimdi bilimcilerden oluşan iki grup birçok ESO teleskopundan alınan çok sayıda gözlem verisini kullanarak merkezin yapısının daha ayrıntılı görüntülerini elde etti. Almanya Garching'teki Max Planck Yer-ötesi Fiziği Enstitüsü'nden olan birinci grup ESO'nun Şili'deki Paranal Gözlemevi'nde bulunan VISTA teleskopu ile gerçekleştirilen VVV yakın kırmızı-ötesi taramasına ait verileri kullandı. Bu halka açık yeni tarama daha önceki taramalara göre merkezi bölgede bulunan otuz kat daha sönük yıldızları bile içeriyor. Araştırma ekibi toplamda iyi bilinen özellikleri sayesinde uzaklıkları tespit edilebilen 22 milyon kırmızı dev yıldız türünü tespit etti . VISTA'nın yıldız kataloğunun derinliği önceki çalışmaları oldukça aşıyor ve bu sayede toz tarafından yoğun bir şekilde örtülmüş olan bölgelerdeki yıldızların tüm popülasyonunu tespit edebiliyoruz, diye açıklıyor çalışmanın ana yazarı Christopher Wegg . Bu yıldız dağılımı ile gökada merkezinin üç-boyutlu haritasını çıkarabiliyoruz. İlk kez merkezi bölgenin şekline dair bir model kullanmadan böyle bir harita üretilmiş oldu. Gökadamızın iç bölgelerinin kenardan bakınca bir fıstığa, yukardan bakınca uzatılmış bir çubuğa benzediğini bulduk, diye ekliyor araştırma makalesinin ikinci yazarı ve MPE Dinamik Grubu'nun lideri Ortwin Gerhard . Bunu Samanyolu'nda ilk kez görüyoruz, ve grubumuzca ve diğer ekiplerce yapılan simülasyonlar başlangıçta sadece bir yıldzı diskinden oluşan bir çubuklu gökadaların karakteristik bir özelliği olduğunu ortaya çıkarmaktadır. Şili'li doktora öğrencisi Sergio Vasquez tarafından yönetilen ikinci bir uluslararası ekip merkezi bölgenin yapısını saptamak için farklı bir yaklaşım sergiledi. MPG/ESO 2.2 metre teleskopuyla 11 yıl süresince farklı zamanlarda alınan görüntüleri karşılaştırarak merkezi bölgedeki yıldızların gökyüzü düzlemindeki küçük kaymalarını ölçtüler. Bu veriler aynı yıldızların Dünya'ya doğru olan ve ters yöndeki hareket ölçümleri ile birleştirilerek 400'den fazla yıldızın üç boyutlu hareketi görüntülenmiş oldu. İlk defa çok sayıda yıldızın üç boyutlu hızları merkezi bölgenin her iki tarafından elde edilmiş oldu, diye sonlandırıyor Vasquez. Gözlediğimiz yıldızlar onları gökada düzlemi boyunca aşağıya ve yukarıya doğru taşıyan yörüngeleri nedeniyle X-şeklindeki merkez bölgesinin kolları boyunca hareket etmektedirler. Tüm bunlar son bilimsel modellerin tahminleri ile oldukça iyi bir şekilde uyuşmaktadır! Gökbilimciler Samanyolu'nun milyarlarca yıl önce sadece düz bir yıldızlar diskinden meydana geldiğini düşünüyorlar . Bunun iç kısımları daha sonra üç boyutlu bir fıstık şeklinde bükülerek yeni gözlemlerde görülen şeklini almıştır. Notlar Via Lactea VISTA Değişkenleri taraması beş yakın-kırmızı ötesi filtre ile Samanyolu'nun merkezi ve güney gökküresi düzlemini taramaya adanan bir ESO halka açık taramasıdır. 2010 yılında başlamıştır ve beş yıl süresince toplam 1929 gözlem zamanı almıştır. Via Lactea Samanyolu'nun Latince ismidir. Kırmızı dev küme yıldızları standart ışık kaynağı oldukları için bu çalışmada kullanılmışlardır: dev yıldızların yaşamlarının bu aşamasındaki parlaklıkları yaşları veya kimyasal yapılarından bağımsızdır. Yıldızları örten gaz ve toz miktarı doğrudan gözlenen kırmızı küme yıldızlarından hesaplanmıştır, böylece örtülme olmadan parlaklık dağılımları ölçülebilmiştir. Daha sonra, bu yıldızların gerçek parlaklıkları aynı olduğundan, bu her yıldıza olan ortalama uzaklığı vermektedir. VVV taramasının uygun uzaysal kapsamı Samanyolu'nun tüm iç bölgesinin ölçülebilmesini sağlamıştır ve bu üç boyutlu ölçümler sayesinde merkezi bölgenin yapısı inşa edilebilmiştir. Benzer fıstık yapıları başka gökadaların merkezi bölgelerinde de gözlenmiştir ve oluşumları bilgisayar simülasyonları ile tahmin edilmiştir. Fıstık şeklindeki görünümün X-şeklindeki yapı içerisindeki yıldızların yörüngeleri ile oluşturulduğu görülmüştür. Dikey hızlara ait gözlemler ESO'nun Çok Büyük Teleskopu üzerindeki FLAMES-GIRAFFE ve Las Campanas Gözlemevi'ndeki IMACS tayf ölçüm aleti kullanılarak yapılmıştır. Samanyolu'nun da aralarında yer aldığı çoğu gökada, merkezi bölgeleri boyunca dar yapılar sergilemektedir, bunlara da gökbilimde çubuklu sarmal gökada adı verilmektedir. ESO-Türkiye"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/gokadanin-seri-katili/", "text": "Şili de ESO'nun La Silla Gözlemevi'nde bulunan MPG/ESO 2.2 metrelik teleskopla elde edilen yeni bir görüntü iki zıt gökadayı göstermektedir. Bunlar NGC 1316 ve daha küçük komşusu olan NGC 1317'dir. Bu iki gökada birbirlerine oldukça yakın olmalarına rağmen çok farklı geçmişlere sahiptirler. Küçük sarmal NGC 1317 olaysız bir yaşam sürdürmüş fakat NGC 1316 pek çok gökadayı şiddetli geçmişi boyunca yutmuş ve bu mücadele izlerini barındırmaktadır. NGC 1316'nın yapısında çok sayıdaki ipucu geçmişinin çalkantılı olduğunu ortaya çıkarmıştır. Örneğin, yıldızların çok daha büyük örtüsüne gömülü olan bazı alışagelmedik toz şeritleri ve alışagelmedik küçüklükte küresel yıldız kümeleri popülasyonu. Tüm bunlar yaklaşık üç milyar yıl öncesinde tozdan zengin bir sarmal gökada yutmuş olabileceği fikrini vermektedir. Gökada cıvarında da görülen çok sönük gelgit kuyruklarıdır orjinal yerlerinden koparılan ve gökadalararası alana fırlatılan yıldız kabukları ve gaz lifleri. Bu yapılar, başka gökada yıldızın çok yakınına geldiğinde, yıldız yörüngelerine etki eden karmaşık kütleçekim etkilerce oluşmuştur. Tüm bu izler NGC 1316'nın diğer gökadalara eklendiği siddetli bir geçmişi işaret etmekte ve rahatsızlık verici davranışın devam ettiğini öne sürmektedir. NGC 1316 dünyadan 60 milyon ışık yılı uzaklıkta Fornax güney takımyıldızında yer almaktadır. Ayrıca Fornax A ismiyle de anılmaktadır, takımyıldızının radyo yayılımı yapan en parlağı ve gerçekte tüm gökyüzünün en parlak dördüncü kaynağı olduğu gerçeğini yansıtmaktadır. Bu radyo yayılımı, gökada merkezinde bulunan üst kütleli kara deliğe düşen madde tarafından sürülmekte ve muhtemelen diğer gökadalarla etkileşmesiyle fazladan yakıtla temin edilmiştir. Şili de ESOnun La Silla Gözlemevinde bulunan MPG/ESO 2.2 metrelik teleskobundan elde edilen çok detaylı bu görüntü ESO arşivinde çok sayıdaki bireysel görüntülerin birleştirilmesiyle oluşmuştur. Orjinal gözlemlerin amacı en sönük özelliklerin bilinmesini sağlamak ve bu ilginç sistemin bozulmasını çalışmak idi. Bonus olarak yeni resim, ön planda bulunan iki parlak gökadanın çok ötesinde uzak Evrene bir pencere sağlamaktadır. Resimdeki çoğu sönük bulanık noktalar çok daha uzak gökadalardır ve NGC 1316'nın sadece solunda özellikle bir yoğunlaşma vardır. Notlar Bu toz şeritler NASA/ESA Hubble Uzay Teleskobu tarafından detaylı bir şekilde görüntülenmiştir. 1400 MHz radyo frekansında uygulanmaktadır. Diğer frekanslarda düzen farklı olacaktır. ESO-Türkiye"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/gokadanin-sirlari-ortaya-cikiyor/", "text": "Ocak kümesinden alınan bu ışıltılı görüntüde yer alan sayısız gökada dikkat çekmek için birbirleriyle yarışıyor, bazıları ön planı işgal ederken diğerleri küçük birer ışık noktası şeklindeler. Bunlardan biri de merceksi gökada NGC 1316'dır. Bu çok araştırılan gökadanın çalkantılı geçmişi, şimdi gökbilimcilerin VLT Tarama teleskopu ile daha önce olmadığı kadar ayrıntılı görüntüledikleri, ince ilmeksi, kavisli ve halka şeklindeki yapılara neden olmuştur. Hayret verici derinlikteki bu görüntü aynı zamanda kümenin sönük ışığındaki sayısız nesneyi de ortaya çıkarmaktadır. ESO'nun Şili'deki Paranal Gözlemevinde bulunan gökyüzü taramaları konusunda eşsiz yetenekli VLT Tarama teleskopu ile alınan bu derin manzara Samanyolu'na en yakın ve en zengin gökada kümelerinden biri olan Ocak kümesinin parlak üyelerinin gizemlerini gözler önüne sermektedir. Kümenin belki de en ilgi çekici üyesi olan NGC 1316, çok sayıda küçük gökadanın birleşmesiyle oluşan, hareketli bir geçmişe sahiptir. Gökadanın maceralı geçmişindeki kütleçekim etkileri, merceksi yapının üzerinde hissedilir etkiler bırakmıştır . Çok sayıda yıldızdan oluşan dış kısımdaki büyük dalgacıklar, halka ve kavisli yapılar ilk kez 1970'lerde gözlenmiş olup, halen en son teleskop teknolojilerine erişimleri olan ve NGC 1316'nın alışılmadık yapısını görüntüleme ve modelleme birleşimi ile araştıran modern gökbilimcilerin aktif bir çalışma konusu olarak yerini korumaktadır. NGC 1316'yı oluşturan birleşme olayları bir gaz akınına yol açarak, merkezdeki astrofiziksel egzotik nesneyi beslemiştir: Güneş'in ortalama 150 milyon katındaki kütlesiyle bir süper-kütleli karadelik. Çevresindeki maddeyi üzerine çektikçe yüksek enerjili parçacıklar içeren güçlü jetler üreten karadelik, radyo dalgalarında görülen özel küremsi şekiller oluşturmakta, bu da NGC 1316'yı gökyüzündeki en parlak dördüncü radyo kaynağı haline getirmektedir. NGC 1316 gökbilimciler için çok önemli olaylar olarak görülen, kaydedilmiş dört adet tür Ia süpernovaya da ev sahipliği yapmıştır. Tür Ia süpernovaların parlaklıkları çok iyi tanımlandığından içinde bulundukları gökadanın uzaklığının tespiti için kullanılabilmektedirler ki buradakiler 60 milyon ışık-yılı uzaklıktadırlar. Gökbilimcilerin çok sevdiği bu standart ışık kaynakları sayesinde uzak nesnelerin uzaklıkları güvenilir bir şekilde belirlenebilmektedir. Aslına bakılırsa daha önemli oldukları bir konu da, evrenimizin hızlanan bir şekilde genişlemekte olduğunu keşfindeki anahtar rolleridir. Bu görüntü ESO'nun Paranal Gözlemevinde bulunan VST teleskopu ile Ocak Kümesi'nin derin, çoklu görüntüleme-taraması projesi olan Ocak Derin Taraması'nın bir parçası olarak alınmıştır. Enrichetta Iodice liderliğindeki ekip daha önce bu bölgeyi VST ile gözlemiş ve NGC 1399 ve daha küçük gökada NGC 1387 arasında zayıf bir ışık köprüsünü ortaya çıkarmıştır. VST özel olarak gökyüzündeki geniş ölçekli bölgeleri taramak için tasarlanmıştır. Dev düzeltilmiş görüş alanı ve özel olarak tasarlanan 256-megapiksellik OmegaCAM kamerası ile VST gökyüzündeki geniş alanların görüntülerini hızlı ve derinlemesine alarak, nesnenin daha ayrıntılı olarak incelenebilmesi için görevi daha büyük teleskoplara bırakmaktadır örneğin ESO'nun Çok Büyük teleskopuna . Notlar Merceksi ya da mercek-şekilli gökadalar yaygın eliptik gökadalar ve daha iyi bilinen Samanyolu gibi sarmal gökadalar arasındaki bir gökada şeklidir. Tür Ia Süpernovaları, bir çift yıldız sistemindeki beyaz cücenin zamanla yoldaşından çektiği kütle ile karbon temelli çekirdek birleşmesini tetikleyecek bir sınıra ulaştığı anda meydana gelmektedir. Kısa bir zaman içinde, zincirleme bir reaksiyon başlayarak sonunda büyük miktarda enerji salınımına kadar ulaşan bir evre başlar: bir süpernova patlaması. Süpernova her zaman Chandrasekhar limiti olarak bilinen bir kütlede meydana gelir ve her seferinde neredeyse benzer bir patlamaya yol açar. Tür Ia süpernovaların benzerliği gökbilimcilerin bu yıkıcı olayları uzaklık ölçümünde kullanabilmelerini sağlar. ESO-Türkiye"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/gokadasal-bir-kaza-arastirmasi/", "text": "Bilimcilerden oluşan bir ekip Pandora Kümesi olarak adlandırılan Abell 2744 gökada kümesi üzerinde çalıştılar. Kümenin karmaşık ve şiddetli geçmişini ESO'nun Çok Büyük Teleskopu ve Hubble Uzay Teleskopu'nu da içeren yerdeki ve uzaydaki teleskopları kullanarak bir araya getirdiler. Abell 2744'ün dört ayrı gökada kümesinin eş-zamanlı çarpışması sonucu oluştuğu ve bu karmaşık çarpışmaların daha önce görülmeyen tuhaf sonuçlara yol açtığı görülüyor. Dev gökada kümeleri birbirleriyle çarpıştıklarında, ortaya çıkan karışıklık gökbilimciler için bir bilgi hazinesi gibidir. Gökyüzündeki en karmaşık ve olağandışı çarpışan gökada kümelerinden birini araştıran uluslararası bir gökbilimciler ekibi 350 milyon yıldır devam eden bu kozmik çarpışmanın tarihini bir araya getirdiler. Abell 2744 kümesiyle ilgili bu yeni çalışmayı yürüten bilimcilerden biri olan Julian Merten gözlemleri şöyle açıklıyor: Bir çarpışmanın nedenlerini bir araya getirerek kazayı araştıran bir dedektif gibi, bu kozmik çarpışların gözlemlerini kullanarak, yüzlerce yıldır devam eden bu olayları yeniden yapılandırabiliriz. Bu sayede Evrendeki yapıların nasıl oluştukları ortaya çıkabilir ve farklı türdeki maddelerin çarpıştıklarında birbirlerini nasıl etkiledikleri göz önüne serilebilir. Onu Pandora'nın Kümesi olarak adlandırdık çünkü çarpışma farklı ve ilginç birçok olaya sebep oldu. Bu olaylardan bazıları daha önce hiç görülmemişti. diye ekliyor araştırma ekibinin diğer üyelerinden Renato Dupke. Abell 2744 şu anda ESO'nun Çok Büyük Teleskopu , Japon Subaru Teleskopu, NASA/ESA Hubble Uzay Teleskopu ve NASA'nın Chandra X-Işın Gözlemevi'nden elde edilen verilerin birleştirilmesi sayesinde daha önce hiç olmadığı kadar detaylı bir şekilde araştırılıyor. Kümedeki gökadalar VLT ve Hubble görüntülerinde açıkça görülüyor. Gökadalar oldukça parlak olsalar da, oradaki kütlenin sadece % 5'ini meydana getiriyorlar. Geriye kalan; sadece X-ışınlarında parlayacak kadar sıcak olan (yaklaşık % 20 civarındaki) gaz ve tamamen görünmez olan (% 75 oranında) karanlık maddedir. Çarpışmada ne olduğunu anlayabilmek için, araştırma ekibinin Abell 2744 içindeki üç madde türünün konumlarını tümüyle görüntülemesi gerekiyor. Karanlık madde ışığı yaymadığı, soğurmadığı veya yansıtmadığı için tam olarak anlaşılamıyor, kendisini sadece kütleçekimsel etkisiyle belirlenebilir hale getiriyor. Ekip bu gizemli maddenin yerini belirlemek için, kütleçekimsel mercekleme olarak bilinen bir olgudan faydalandı. Bu uzak gökadalardan gelen ışık ışınlarının kümede bulunan kütleçekimsel alanlar bükülmesidir. Sonuç VLT ve Hubble gözlemlerinde arkaplandaki gökadaların görüntülerinde kendini gösteren bir dizi bozulmadır. Bozulan bu görüntüleri dikkatlice işaretleyerek, gizli kütlenin bulunduğu yerin doğru olarak görüntülenmesi ve böylece karanlık maddenin nerede olduğunun tespiti mümkün olabilir. NASA'nın Chandra X-ışın Gözlemevi doğrudan gözleyebildiği için kümedeki sıcak gazın yerini tespit etmek karanlık maddeye kıyasla daha kolay. Bu gözlemler sadece gazın bulunduğu yeri tespit etmek için değil, aynı zamanda kümenin farklı bileşenlerinin hangi açılarla ve hızlarla bir araya geldiğini göstermesi açısından da önemli. Gökbilimciler sonuçları incelediklerinde oldukça ilginç birçok özellikle karşılaştılar. Abell 2744, dört farklı kümenin 350 milyon yıldan fazla süredir devam eden bir dizi çarpışması sonucunda oluşmuş gibi görünüyor. Farklı türdeki maddelerin anlaşılması zor ve kararsız dağılımı oldukça alışılmadık ve etkileyici. diyor araştırma makalesinin yazarlarından Dan Coe. Karmaşık çarpışmanın bir kısım sıcak gaz ve karanlık maddeyi ayırdığı ve şimdi bunların birbirlerinden ve görünür gökadalardan ayrı yerlerde oldukları görülüyor. Pandora Kümesi diğer sistemlerde sadece tekil olarak görülen olguların çoğunu bir arada bulunduruyor. Bu benzetim Pandora Kümesi'nin oluşumunu gösteriyor. Kırmızı bölgelerde X-ışınlarını soğuran çok sıcak gaz bulutları bulunuyor. Mavi bulutlarla kaplı görünen kısımlar ise kütleçekimi mercek etkisiyle tespit edilen karanlık madde açısından zengin bölgelerdir. Benzetim birç milyon yıl içinde bölgenin nasıl değiştini gösteriyor. (ESO/L. Calcada and J. Merten Kümenin merkez civarı bir küme gazının diğeriyle çarpışarak şok dalgası meydana getirdiği bir kurşundur. Karanlık madde çarpışmadan etkilenmeden geçebilir . Kümenin başka bir kısmında gökadalar ve karanlık madde bulunurken, sıcak gazın yer almıyor. Bu sıcak gaz çarpışma nedeniyle arkasında sönük bir izden başka birşey bırakmadan dışarıya atılmış olabilir. Kümenin dış kısımları daha da ilginç özelliklere sahip. Bir bölge çok miktarda karanlık madde içerirken, burada ışıldayan gökadalar veya sıcak gaz bulunmuyor. Başka bir yerde İlişkili olduğu karanlık maddeyi takip etmek yerine onun önünde giden, dışarıya doğru atılmış birbirinden ayrı hayali gaz kümeleri bulunuyor. Bu bilmece gibi düzen, belki gökbilimcilere karanlık maddenin nasıl davrandığı ve evrendeki farklı içerikteki maddelerin birbirleriye nasıl etkileştikleri konusunda bir şeyler söyleyebilir. Gökada kümeleri abartısız trilyonlarca yıldız içeren evrendeki en büyük yapılardır. Tekrar eden çarpışmalarla oluşma ve gelişme süreçleri, evren anlayışımız için derin anlamlar taşımaktadır. Şimdiye dek bulunan en karmaşık ve etkileyici çarpışmaları içeren Pandora Kümesi ile ilgili daha geniş çaplı araştırmalar şu anda sürmektedir. Hubble ve VLT gözüyle Abell 2444 kümesi. Notlar Bu etki daha önce Kurşun Kümesi'ni (1E 0657-56) de içeren birkaç gökada kümesi çarpışmasında görülmüştü. ESO-Türkçe Not: Filmleri görebilmeniz için bilgisayarınızda Quick Time yüklü olmalıdır."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/gokbilimciler-en-uzak-florini-tespit-etti/", "text": "Yeni bir keşif florinin kemiklerimizde ve dişlerimizde florür şeklinde bulunan bir element evrende nasıl oluştuğuna ışık tutuyor. Avrupa Güney Gözlemevi'nin ortağı olduğu Atacama Büyük Milimetre/milimetre-altı Dizgesini ALMA) kullanan bir gökbilimciler ekibi bu elementi uzak bir gökada içinde keşfetti. Gökadanın ışığı bize 12 milyar yıldan uzun sürede geliyor. Nature Astronomy'de yayımlanan çalışmayı yürüten BK Hertfordshire Üniversitesinden Maximilien Franco: Her gün kullandığımız diş macununda florür şeklinde yer aldığından florini hepimiz biliyoruz, diyor . Etrafımızdaki çoğu element gibi florin de yıldızların içinde üretilir, ancak şimdiye kadar bunun nasıl gerçekleştiğini tam olarak bilmiyorduk. Hatta hangi tür yıldızların evrendeki florinin çoğunu ortaya çıkardığını da bilmiyorduk! Franco ve arkadaşları florini uzak gökada NGP 190387'nin büyük gaz bulutları içinde tespit etti Gördükleri ışık evren şimdiki yaşının %10'undayken, yani sadece 1.4 milyar yaşındayken yola çıkmıştı. Yıldızlar yaşamlarının sonuna geldiklerinde merkezlerindeki elementleri dışarıya attıklarından, bu tespite göre florini üreten yıldızlar hızlı bir şekilde yaşayıp ölmüş olmalılar. Ekip evrenin tarihinde bir an gibi sayılacak, sadece birkaç milyon yıl ömürlü büyük kütleli Wolf-Rayet yıldızlarının, florinin en olası üretim yerleri olduğuna inanıyor. Ekibin bulduğu hidrojen florid miktarının açıklanması gerekiyordu. Wolf-Rayet yıldızları daha önce de kozmik florinin olası kaynağı olarak önerilmişti, ancak gökbilimciler şimdiye kadar onların bu elementi üretmede evrenin erken dönemlerindeki payını bilmiyordu. Bilinen en büyük kütleye sahip yıldızlar arasında bulunan ve yaşamlarının sonunda şiddetli patlamalar geçiren Wolf-Rayet yıldızlarının diş sağlığımız için bir şekilde bize yardımcı olabileceklerini gösterdik! şakasını yapıyor Franco. Bu yıldızların yanı sıra, geçmişte florinin üretimi ve dağıtımı konusunda diğer senaryolar da öne sürüldü. Örneğin asimptotik dev yıldızlar denilen Güneş'in birkaç katı kütlesindeki evrimleşmiş dev yıldızların titreşimleri. Ancak ekibe göre bazılarının gerçekleşmesi milyarlarca yıl aldığından bu senaryolar NGP 190387'deki florin miktarını tam olarak açıklamayabilir. Bu gökada için, florin seviyesinin 13.5 milyar yıl yaşındaki Samanyolu'nun yıldızlarında bulunan miktara ulaşması sadece on ya da yüzlerce milyon yıl sürmüştür. Bu tamamen beklenmedik bir sonuçtu, diyor Hertfordshire Üniversitesinden Chiaki Kobayashi. Yirmi yıldır devam eden araştırmalar sonucu ulaştığımız ölçümler florinin kökeni için tümüyle yeni bir kısıtlama getiriyor. NGP 190387'deki keşif Samanyolu ve komşularının ötesindeki ilk florin tespitlerinden birine işaret etmektedir. Gökbilimciler bu elementi daha önce, bazı gökadaların merkezindeki süper kütleli karadelikler tarafından güçlendirilen parlak nesneler olan uzak kuasarlarda bulmuştu. Ancak evrenin bu kadar erken tarihindeki bir yıldız oluşum gökadasında böyle bir keşif ilk kez yapılmıştır. Ekibin florin tespiti yer ve uzay konuşlu gözlemevlerinin kullanımı sayesinde şans eseri gerçekleşmiştir. NGP 19038, ilk olarak Avrupa Uzay Ajansının Herschel Uzay Gözlemevi ile keşfedilmiş, sonrasında uzaklığına göre aşırı parlak olması nedeniyle Şili'deki ALMA ile gözlenmiştir. ALMA verileri ile bu sıra dışı parlaklığa kısmen Dünya'dan bakıldığında görüş doğrultusuna oldukça yakın konumdaki başka bir gökadanın neden olduğu bulunmuştur. Bu büyük kütleli gökada Franco ve arkadaşlarının gözlediği ışığı güçlendirmiş ve NGP 190387 içindeki florinin milyarlarca yıl önce yaydığı sönük ışığı tespit etmelerini sağlamıştır. NGP 190387'nin ESO'nun Şili'de inşası devam eden ve gözlemlerine önümüzdeki on yılın sonunda başlaması planlanan, yeni amiral gemisi projesi Aşırı Büyük Teleskop ile gelecekte yapılacak çalışmaları bu gökada hakkında daha fazla gizemi ortaya çıkarabilir. ELT ile NGP 190387'yi yıldızlardan gelen ışık ile doğrudan gözleyebileceğiz ve bu gökadanın yıldız içeriği hakkında önemli bilgiler edineceğiz. Çeviri: Arif Solmaz, Çağ Üniversitesi Uzay Gözlem ve Araştırma Merkezi, Mersin"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/gokbilimciler-uclu-kuasar-sistemi-kesfetti/", "text": "ABD Carnegie Bilim Enstitüsü'nden Michele Fumagalli'nin başını çeken bir ekip son derece ender rastlanan üçlü bir kuasar sistemi keşfetti. Kuasarlar merkezlerinde dev karadeliklerin bulunduğu son derece parlak ve güçlü enerjik kaynaklardır. Birden fazla kuasarın yer aldığı sistemlerin, birbirine uyguladığı kütle çekimle bir arada duran çarpışan gökadaların ürünü olduğu düşünülüyor. Bu tür sistemleri gözlemek yakındaki diğer cisimlerin etkisi nedeniyle oldukça zordur. Ayrıca bu tür çarpışmaların oldukça ender olduğu sanılıyor. İtalya Como Insubria Üniversitesi, Şili'deki La Silla Avrupa Güney Gözlemevi Yeni Teknoloji Teleskopu ve İspanya'daki Calar Alto Gözlemevi ile elde edilen gözlemler keşfin önünü açtı. Keşfedilen sisteme QQQ J1519+0627 adı verildi. Üç kuasardan gelen ışık bunların evrenin şimdiki yaşının üçte biri yaşındayken oluştuğunu yani 9 milyar yıl yaşında olduğunu gösteriyor. Üçlü sistemin ikisi birbirine çok yakın. Bunun nedeni üçüncü kuasar değil, iki kuasar arasındaki güçlü etkileşimdir. Sonuçta oluşum süreci devam eden üçlü kuasar sistemi büyük bir yapını parçasıdır. Bu farklı ve ender rastlanan sistemlerin incelenmesi büyük gökadaların hangi süreçlerden geçerek oluştuğunu anlamamıza yardımcı olur diyor Fumagalli."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/gokbilimciler-yasamin-yapitaslarindan-birinin-yildizlararasi-izini-ortaya-cikardi/", "text": "ALMA ve Rosetta fosforun yolculuğunu görüntüledi DNA'mızda ve hücre zarında bulunan fosfor, bildiğimiz yaşam için gerekli bir elementtir. Ancak Dünya'nın erken döneminde nasıl var olduğu bir gizem olarak kalmıştır. ALMA ve Avrupa Uzay Ajansının Rosetta uydusunun güçlerini birleştiren gökbilimciler fosforun izini yıldız oluşum bölgelerinden kuyruklu yıldızlara kadar izlediler. Araştırma ile, fosfor içeren moleküllerin nerede oluştukları, bu elementin kuyrukluyıldızlara nasıl taşındığı ve özel bir molekülün gezegenimizdeki yaşamın başlangıcı için nasıl bir kritik role sahip olduğu ilk kez gösterildi. Yaşam Dünya üzerinde 4 milyar yıl önce ortaya çıktı, ancak halen bunu mümkün kılan süreçler hakkında bilgimiz bulunmuyor, diyor sonuçları bugün Monthly Notices of the Royal Astronomical Society adlı dergide yayımlanan araştırmanın ilk yazarı Victor Rivilla. Avrupa Güney Gözlemevinin ortağı olduğu Atacama Büyük Milimetre/Milimetre-altı Dizgesi ve Rosetta uydusu üzerindeki ROSINA aygıtı ile alınan yeni sonuçlara göre fosfor monoksit yaşamın kökeni bilmecesinde anahtar bir parçadır. Gökbilimciler ALMA'nın gücü ile ayrıntılı olarak incelenen AFGL 5142 yıldız oluşum bölgesinde fosfor monoksit gibi fosfor içeren moleküllerin nerede oluştuklarını tespit ettiler. Yeni yıldızlar ve gezegenler yıldızlar arasındaki gaz ve toz bölgelerinde bulunan bulut benzeri yapılar içinde oluşurlar, bu nedenle yıldızlar arası bulutlar yaşamın temel yapıtaşlarını aramaya başlamak için ideal yerlerdir. ALMA gözlemlerine göre fosfor içeren moleküller büyük kütleli yıldızlar oluştuktan sonra ortaya çıkıyor. Büyük kütleli genç yıldızlardan kaynaklanan gaz akışı yıldızlar arası bulutların içinde boşluklar meydana getiriyor. Fosfor içeren moleküller açılan bu oyukların duvarlarında, yeni doğmakta olan yıldızdan kaynaklanan şok dalgaları ve şiddetli ışınımların birleştirilmiş etkisiyle oluşuyor. Gökbilimcilerin bulgularına göre oyuk duvarlarında fosfor içeren moleküllerin en bol bulunanı ise fosfor monoksit. ALMA ile bu molekülün yıldız oluşum bölgelerinde aranmasını takiben, Avrupalı ekip bir Güneş Sistemi nesnesine geçti: ünlü kuyruklu yıldız 67P/Churyumov-Gerasimenko. Çıkış noktası fosfor içeren bu bileşiklerin izini sürmekti. Eğer oyuk duvarları çökerek bir yıldız oluşturursa, özellikle Güneş gibi daha düşük kütleli bir yıldız, fosfor monoksit buradan kurtularak buzlu toz tanecikleri tarafından yakalanarak yeni yıldızın çevresinde var olacaktır. Yıldız tam olarak oluşmadan önce bile, bu toz tanecikleri taş, kaya ve nihayetinde kuyruklu yıldızları oluşturmak üzere bir araya gelerek, bir anlamda fosfor monoksit taşıyıcıları haline gelirler. Rosetta Atmosfer ve İyonosfer Yörünge Tayfölçeri anlamına gelen ROSINA, Rosetta kuyruklu yıldızın yörüngesinde dolanırken iki yıl boyunca 67P'den veri topladı. Gökbilimciler daha önceden ROSINA verilerinde fosfora dair izlere rastlamıştı, ancak onu oraya hangi molekülün taşıdığını bilmiyorlardı. Rosina proje yürütücüsü ve yeni çalışmanın yazarlarından Kathrin Altwegg, bu molekülün ne olabileceği hakkındaki ipucunu, katıldığı bir konferansta ALMA ile yıldız oluşum bölgelerini araştıran bir gökbilimciden aldı: Söylediğine göre aday büyük olasılıkla fosfor monoksitti, hemen verilere tekrar baktım ve oradaydı! Bir kuyruklu yıldız üzerindeki fosfor monoksitin ilk gözlemleri gökbilimcilerin molekülün oluştuğu yıldız oluşum bölgelerinden başlayarak Dünya'ya kadar olan bağlantısını ortaya çıkarmalarına yardımcı olacak. ALMA ve ROSINA verilerinin birleştirilmesi fosfor monoksitin baskın rol oynadığı yıldız oluşumunun tüm süreçlerine dair bir tür kimyasal izin sürülmesini sağladı, diyor İtalya Ulusal Astrofizik Enstitüsüne bağlı Arcetri Astrofizik Gözlemevi araştırmacısı Rivilla. Fosfor bildiğimiz yaşam için gerekli, diye ekliyor Altwegg. Kuyruklu yıldızlar Yeryüzü'ne büyük olasılıkla çok miktarda organik madde taşıdığı için, 67P kuyruklu yıldızında bulunan fosfor monoksit kuyruklu yıldızlar ve Yeryüzü'ndeki yaşam arasındaki bağlantıyı güçlendirebilir. Bu ilginç hikaye gökbilimciler arasındaki işbirlikçi çabalar nedeniyle belgesel haline getirilebilir. Fosfor monoksitin tespiti açık bir şekilde Dünya üzerindeki teleskoplar ve uzaydaki aygıtlar arasında yapılan disiplinler-arası değişim sayesinde gerçekleşti, diyor Altwegg. Leonardo Testi, ESO gökbilimcisi ve ALMA Avrupa Operasyonları Yöneticisi, son olarak şöyle diyor: Kozmik kökenlerimizi anlamak, bunlar arasında yaşamın ortaya çıkması için gerekli kimyasal koşulların ne kadar yaygın olduğu bilgisi, modern astrofiziğin ana konularından biridir. ESO ve ALMA uzak genç gezegen sistemlerindeki moleküllerin gözlemlerine odaklanmış olsa da, Güneş Sistemi içindeki kimyasal içeriklerin doğrudan keşfi, Rosetta gibi ESA görevleriyle mümkün olmaktadır. Dünya'nın önde gelen yer konuşlu ve uzay tesisleri arasındaki sinerji, ESO ve ESA işbirliği sayesinde, Avrupalı araştırmacılar için güçlü bir kaynak haline gelmekte ve burada rapor edildiği gibi devrimsel keşiflere yol açabilmektedir. Arif Solmaz, Çağ Üniversitesi Uzay Gözlem ve Araştırma Merkezi Mersin 1 Yorum teşekkürler verdiğiniz değerli bilgiler için.yaşamın yapı taşları evrende var ve gök taşları ile her gezegene taşınıyor.öyleyse bu yaşama elverişli diğer kayalık gezegenlere de bizim yıldız sistemiz ve diğer yıldız sistemlerinede taşınıyor gibi gözüküyor.evrende yalnız değiliz.gelişmiş veya gelişmemiş yaşam formları var.buna ben inanıyorum.belkide çok ileri zamanlarda iletişim kurulabilir.selamlar.YORUM EKLEMESİ."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/gokbilimcileri-sasirtan-gezegen-kesfi/", "text": "Gökbilimciler yıldızından 650 astronomi birimi (1 astronomi birimi Dünya-Güneş uzaklığına eşittir) uzaklıkta bulunan dev bir gezegen keşfetti. Şimdi bu tuhaf sistemin nasıl oluştuğu tartışılıyor. Uluslararası bir gökbilimci ekibi güneş benzeri tek bir yıldızın çevresinde çok uzaklarda dolanan bir gezegen keşfetti. Gezegen aynı zamanda güneş benzeri yıldızlar çevresinde en uzakta dolananı ünvanını da elde etti. 11 jüpiter kütlesinde ve yıldızından Dünya-Güneş uzaklığından 650 kat daha uzaktaki yörüngesinde dolanan HD 106906b gezegeninin varlığı mevcut gezegen oluşum kuramlarına da ters düşüyor. Arizona Üniversitesi'nden Vanessa Bailey: Bu sistem bildiğimiz gezegen ya da yıldız oluşum modellerinden hiçbirine uymadığı için özellikle büyüleyici diyor. Dünya gibi yıldızına yakın gezegenlerin yıldızın yakınındaki toz ve gaz diskiyle doğduğu ve ardından küçük asteroitlerle birleşerek büyüdüğü düşünülmektedir. Ancak bu süreçte dev gezegenlerin oluşum süresi oldukça yavaş gerçekleşir. Önerilen diğer modele göreyse dev gezegenlerin madde diskinin kendi üzerine çökmesi yönündedir. Bu da HD 106906b gibi yıldızından oldukça uzakta bir gezegenin oluşması için yeterli maddenin olmaması nedeniyle çürüyor. Bunlardan başka ikili yıldız sistemlerinin oluşumu da olmak üzere çeşitli alternatif modeller de önerilmiştir. İki komşu kümedeki gaz çöküşü birbirinden daha az bağımsız ikili yıldızları oluşturabilir ve bu yıldız diğerine uyguladığı kütle çekimi nedeniyle birbirlerine yakın yörüngelerde dolanırlar. Böylesi bir oluşum HD 106906 sisteminde gerçekleşmiş olabilir. Ama nedense yıldız olabilecek kadar büyümüş okan gezegen füzyon tepkimesini başlatamamış diyor Bailey. Bailey'e göre bu senaryodaki en önemli sorun ikili yıldız sistemlerinde kabul edilen iki yıldız kütle oranının en fazla 10'a 1 olması. Buradaki oran ise 100'e 1. Aradaki bu muazzam fark ikili yıldız sistemlerinin oluşum modeline uymuyor. Sistemde hala gezegen ve yıldız oluşumundan arta kalan madde kalıntısı olabileceğinden sistem, araştırmacılar tarafından özel bir ilgiyle inceleniyor. Gezegenin bulunduğu ortamın özellikleri çeşitli modellerin soyutlanmasında yardımcı olabilir. Bu nedenle gezegenin yörüngesel hareketi ve yıldızın olası enkaz diskiyle ilgili gözlemler sorunun çözümüne yardımcı olabilir. Gezegen 13 milyon yıl gibi çok genç yaşta. Ancak sıcaktan adeta kavruluyor: 1500 santigrad derece. Yıldızından çok daha sönük olduğundan görünür ışıktan çok kızılötesinde ışıma yapmaktadır. HD 106906b gezegeni, 4,5 milyar yıl önce oluşmuş Dünya'dan yaklaşık 350 kat daha büyüktür."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/goksel-kedi-ile-kozmik-istakoz-bulusmasi/", "text": "Gökbilimciler uzun bir süredir NGC 6334 ve NGC 6357 adlı, parıldayan kozmik gaz ve toz bulutlarını araştırıyor, buradaki dev olanı ise ESO'nun Çok Büyük Tarama teleskobu ile alınmış olan son görüntüsü. Yaklaşık iki milyar piksellik bu görüntü ESO tarafından yayınlanan en büyük boyutlu görüntülerden biridir. Bulutların anımsatıcı şekilleri onlara akılda kalacak isimler verilmesine yol açmıştır: Kedi Pençesi bulutsusu ve Istakoz bulutsusu gibi. NGC 6334 Yeryüzü'nden yaklaşık 5500 ışık-yılı uzaklıkta yer alırken NGC 6357 ise daha da uzakta, 8000 ışık-yılı ötededir. Her ikisi de Akrep takımyıldızı doğrultusunda, kuyruğundaki iğnenin yakınlarında yer almaktadır. 1837 yılı Haziran ayında ard arda iki gecede her iki nesneye dair izleri ilk kez İngiliz bilimci John Herschel Güney Afrika'daki Ümit Burnu'na olan üç yıllık seferinde görmüştür. O zamanlarda, görsel olarak gözlemler yapan Herschel'in sınırlı güçteki teleskop imkanıyla Kedi Pençesi Bulutsu'nun sadece ayak kısmı görülebilir haldeydi. Bulutsuların gerçek şekillerinin fotoğraflarda görünür olmasından onlarca yıl önceydi bu ve popüler isimlerinin ortaya çıkmasından. Bulutsunun ayak kısmını andıran parçası günümüz teleskoplarıyla görülebilmektedir, bunun yanısıra Istakoz Bulutsusu yakınlarındaki pençe-benzeri bölgeler, ki buralar gerçekte gazlardan oluşan yerlerdir çoğunlukla hidrojen yeni doğan yıldızların parlak ışıklarıyla harekete geçirilerek ışıldamaktalar. Güneş'in 10 katı büyüklüğündeki kütleleriyle bu sıcak yıldızlar yoğun bir mor-ötesi ışıma yapmaktadır. Bu ışık yıldızları oluşturan gazlardaki hidrojen atomlarıyla karşılaştığında, onlara enerji sağlayarak iyonlaşmalarına neden olmaktadır. Buna bağlı olarak, bu ışıkla parıldayan hidrojen atomlarından oluşan bulut-benzeri nesneler salma bulutsuları olarak bilinmektedir. 256-megapiksellik OmegaCAM kamerasının gücü sayesinde, yeni Çok Büyük Tarama teleskobu görüntüleri iki bulutsuda dalgalanan ışık-örtücü toz filizlerini gözler önüne sermektedir. 49511 x 39136 piksellik boyutlarıyla bu ESO tarafından yayımlanmış olan en büyük görüntülerden biridir. OmegaCAM ESO'nun şu anda La Silla'daki MPG/ESO 2.2-metrelik teleskobu üzerinde kurulu olan ünlü Geniş Alan Görüntüleyicisi'nin varisidir. Kedi Pençesi bulutsusunu 2010 yılında görünür ışıkta WFI de görüntülemişti, ancak hidrojen parıltısının daha açık görülebildiği bir filtre de kullanılmıştı. Aynı anda ESO'nun Çok Büyük Teleskobu Istakoz bulutsusuna yakından bakarak, bu nesnenin rengini ve şeklini etkileyen birçok sıcak ve parlak yıldızı görüntülemişti (eso1226). Bu olguları gözleyen son teknoloji ürünü aygıtların varlığına rağmen, bu bulutsulardaki toz örtüsü oldukça kalındır ve buradaki bileşenlerin çoğu halen gizemini korumaktadır. Kedi Pençesi bulutsusu geceleyin gökyüzündeki en aktif yıldız doğumevlerinden biridir, burada görünür ışıkları bize ulaşamayan sıcak ve genç yıldızlardan binlercesine ev sahipliği yapılmaktadır. Bununla birlikte, kırmızı-ötesi dalgaboylarında gözlem yapıldığında, ESO'nun VISTA teleskobu gibi, buradaki yıldız oluşum etkinliği toz boyunca gözlenebilmektedir. Bulutsuları ışığın farklı dalgaboylarında görüntülemek gözlemcilere farklı görsel karşılaştırmalar yapma imkanı vermektedir. Örneğin daha uzun dalgaboylarındaki kırmızı-ötesi ışıkta görüldüğünde NGC 6357'nin bir kısmı güvercine benzerken, başka bir bölgesi iskelete benzemektedir; bu nedenle ek olarak Savaş ve Barış bulutsusu adını almaktadır. Daha fazla bilgi Avrupa Güney Gözlemevi ESO, Avrupa'daki en önemli hükümetler-arası gökbilim kuruluşudur ve dünyanın en üretken gökbilim gözlemevidir. 16 ülke tarafından desteklenmektedir: Avusturya, Belçika, Brezilya, Çek Cumhuriyeti, Danimarka, Finlandiya, Fransa, Finlandiya, Almanya, İtalya, Hollanda, Polonya, Portekiz, İspanya, İsveç, İsviçre ve İngiltere. Tasarıma, inşaya ve önemli bilimsel keşiflere olanak sağlayan güçlü yer tabanlı gözlem faaliyetlerine odaklanan iddialı bir program yürütmektedir. ESO ayrıca gökbilim araştırmalarında teşvik edici ve düzenleyici bir dayanışma konusunda öncü bir rol oynamaktadır. ESO Şili'nin Atacama Çölü bölgesinde benzeri olmayan üç adet birinci sınıf gözlem yerleşkesi işletmektedir: La Silla, Paranal ve Chajnantor. ESO Paranal'da dünyanın en gelişmiş optik gökbilim gözlemevi olan Çok Büyük Teleskop'u , ve iki tarama teleskopu işletmektedir. Kırmızı ötesi gözlem teleskopu VISTA dünyanın en büyük tarama teleskopudur ve VLT tarama teleskopu ise sadece görünür ışıkta gökyüzünü taramak için tasarlanan dünyanın en büyük teleskopudur. ESO var olan en büyük gökbilim projesi ve devrimsel gökbilim teleskopu ALMA'nın ana ortağıdır. ESO şu anda Paranal civarındaki Cerro Armazones'te 39-metre çaplı gökyüzünü izleyen dünyanın en büyük gözü olacak Avrupa Aşırı Büyük Teleskopu, E-ELT'yi inşa etmektedir. ESO Basın Bültenlerinin çevirileri ESO Bilim Toplum Ağı'nda bulunan ESO üyesi ve diğer ülkelerdeki bilim toplum uzmanları ve bilim iletişimcileri tarafından gerçekleştirilmektedir. ESON Türkiye çeviri ekibinde Ankara Üniversitesi , Çağ Üniversitesi , Başkent Üniversitesi , İstanbul Üniversitesi , İzmir Yüksek Teknoloji Üniversitesi ve Max Planck Yer-Ötesi Fiziği Enstitüsü'nden uzman kişiler yer almaktadır. ESO-Türrkiye"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/gokteki-fistik/", "text": "Hubble teleskopu ile elde edilen bu görüntüde NGC 1175 adlı farklı ve ilginç şekle sahip gökada görülüyor. Görüntü, Hubble'ın 18 Temmuz 2019 tarihli kızılötesi verilerinden oluşturulmuştur. Gökadalar çeşitli şekil ve boyutlara sahiptir. Sarmal gökadalar parlak bir çekirdek ile bunu saran geniş, gaz ve tozlu sarmal kollardan oluşur. NGC 1175 böyle bir gökadadır ve aynı zamanda merkezi boydan boya geçen bir çubuğa sahiptir. Bu tür çubuklar gökadadaki maddenin nasıl dolandığını belirler. Uzaktan benzersiz bir şekilde ilgi çekici görülür. Dahası da var. Bu tür gökadalara kenardan bakıldığında tuhaf bir morfolojik yapısı olduğu görülür: iç bölgeler diğerlerine göre daha kalındır. Bu da kutulara benzeyen ve kabuklu olmayan bir fıstık veya dev 'X' şeklini andırır. Samanyolu'nda 'X' şeklinde çekirdek olduğunu gösteren çalışmalara karşılık buradaki kutulu şişkinliklerin nasıl ve ne zaman oluştuğu belirsizdir. ESA'dan Sandor Kruk liderliğindeki ekip NGC 1175'deki kutumsu şişkinliklerin yaklaşık yedi milyar yıl önce, yani evren şimdikinin yarı yaşındayken şekillenmeye başladığını hesapladı. Ekip, Hubble teleskopu yardımıyla NGC 4710 gibi birçok benzer gökadaya baktı. Bu gökadalarla ilgili daha fazla ayrıntı elde etmek için Hubble'ın yerini alacak olan James Webb Teleskopunun göreve başlamasını bekliyorlar. JWST, NASA, ESA ve Kanada Uzay Ajansının ortak projesidir. Görsel telif hakkı: NASA/ESA Hubble Space Telescope and William Keel and the Galaxy Zoo team"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/gokten-demir-yagan-gezegen/", "text": "Gökbilimciler Hubble Uzay Teleskopu'nun yardımıyla bir ötegezegenin parlaklık değişimlerinden dönme hızını hesapladı. Böylece ilk kez bir ötegezegenin dönme hızı doğrudan görüntüleme yöntemiyle ölçülmüş oldu. Dönme hızı hesaplanan 2M1207b gezegeni en az dört Jüpiter kütleli bir süper Jüpiter. Gezegen, yıldız olmayı başaramamış kahverengi cüceden 8 milyar kilometre uzaklıkta dolanıyor. Jüpiter ise Güneş'ten 800 milyon kilometre uzaktadır. Sistem Dünya'dan 170 ışık yılı uzaktadır. Tuscon Arizona Üniversitesi'nden Daniel Apai: Sonuç oldukça mutlu edici. Bu teknikle ötegezegenlerin atmosferlerini keşfedip dönme hızlarını ölçebiliriz diyor. Hubble'ın yüksek çözünürlüklü ve yüksek kontrastlı görüntü alma yeteneği gökbilimcilere gezegenin parlaklık değişimlerini ölçmelerini sağladı. Gökbilimciler parlaklık değişimlerini gezegenin atmosferindeki kalın bulut kalıplarına bağlıyor. Yeni Hubble ölçümleri sadece bulutların varlığını onaylamadı; aynı zamanda bu bulut katmanlarının parçalı ve renksiz olduğunu da gösterdi. Gezegen ilk kez 10 yıl önce Hubble ile gözlenmişti. Gözlemler gezegen yüzeyinin soğuk, erimiş kaya ve atmosferinin silikat yoğunluklu yağmur bulutlarıyla kaplı sıcak bir gezegen olduğuna işaret ediyor. Atmosferden aşağı süzülen sıvı daha sonra demir damlacıklarına dönüşerek yağmur gibi yüzeye yağıyor olmalı. Tuscon Arizona Üniversitesi'nden Yifan Zhou: Kısaca yüksek rakımlarda cam, düşük irtifada demir yağıyor diyebiliriz. Gezegenin atmosfer sıcaklığı 800 0C ile 900 0C arasında değişmektedir diyor. Süper Jüpiter kızılötesi ışık altında oldukça parlak görünmesinin nedeni ise sıcaklığı. Gökbilimciler atmosferdeki bulutlardan yansıyan kızılötesi ışığı görebilmek için Hubble'ın Geniş Alan Kamerası 3'den yararlandılar. Gezegenin yıldızdan oldukça uzak olmasına karşılık bu kadar sıcak olmasının nedeni ise sadece 10 milyon yıl yaşında olup soğuma sürecinde olmasıdır. Örneğin Güneş Sistemi'ndeki Jüpiter 4,5 milyar yıl yaşındadır. Gezegen önümüzdeki birkaç milyar yıl içinde oldukça soğuyacak ve atmosferdeki demir ve silikat kaybolacaktır. Zhou ve ekibi gezegenin Jüpiter ile aynı, 10 saatlik dönme süresine sahip olduğunu ölçtüler. Yani gezegenin bir günü sadece 10 saat. Bu süper-Jüpiter, çevresinde dolandığı kahverengi cüceden sadece beş ile yedi kat az kütlelidir. Buna karşılık Güneş Jüpiter'den 1000 kat daha kütlelidir. 2M1207 bizim sistemimizden daha farklı bir sistemdir. Bizde gezegenler Güneş'in çevresindeki alanda oluşmuşken, burada süper-Jüpiter ve olası diğer gezegenler kütle çekimsel çökme ile ayrı disklerde oluşmuş olabilir diyor. Hubble ile yaptığımız bu çalışma, birkaç yıl sonra göreve başlayacak James Webb Uzay Teleskopu ile daha ayrıntılı çalışmalar yapılacağının da göstergesidir. 2018'de fırlatılması planlanan Hubble'ın yerini alacak James Webb ile daha fazla ışık toplanacağından ötegezegenlerin atmosferleri ve gazlarının içeriği daha kolay gözlenebilecek."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/gokyuzumuzu-istiyoruz/", "text": "Teknoloji hızla ilerliyor. Bu da beraberinde çeşitli sorunları getiriyor. Bu sorunların bazıları çözülebilecek ve olmaması gerekenler. Örneğin amatör ya da profesyonel gökbilimcilerin en fazla şikayet ettiği konu: ışık kirliliği. Çok uzağa, bin yıl önceye gitmeye gerek yok. Daha yüz yıl önce gökyüzü bugünkünden çok daha aydınlıktı. Böyle giderse bir yüzyıl sonra gökyüzünde yıldız değil bir gezegen dahi, küçük bir ışık noktası dahi kalmayacak. Aydınlık yok olacak. Burada aydınlık kelimesini bilerek kullanıyorum. Gökyüzünü kararttık, öyle ki çoğu büyük kentlerde insanlar gökyüzüne bakmayı unuttu. Çünkü görecekleri hiç birşey yok. Halbuki eski insanlar, köyde yaşayanlar gökyüzünü iyi bilirlerdi. O güzelliğe şahitlerdi. Biz ucundan yakaladık. E canım karanlıkta mı kalalım? Tam tersi, enerjiyi verimli kullanalım. Yeryüzünü yanlış aydınlatıyoruz. Yeri değil, göğü aydınlatmaya çalışıyoruz. Bu sayede kirlenen sadece gökyüzü olmuyor. Aynı zamanda enerjimiz de kirleniyor. Enerjiyi boşa harcıyoruz. Bir sokak lambasının açısını doğru vermezseniz, ışığının bir kısmı gökyüzüne doğru yayılır ve hiçbir işe yaramaz. Halbuki doğru bir aydınlatmayla daha az sokak lambası kullanılabilir ve enerjiyi daha verimli kullanabiliriz. Biz de gökyüzümüze tekrar kavuşabiliriz. Sokak lambası bu kirliliği oluşturan etkenlerden sadece biri ve belki de en önemlisi. Kim ne yapar bilmiyorum ama bu konuda gelişmiş ülkelerde çeşitli kıpırdanmalar başladı. Bizde başlasak fena olmayacak. Gökyüzünü gerek çıplak gözle, gerek teleskopla izleyen bir amatör olarak: Gökyüzümü geri istiyorum. Ya siz? 2 Yorumlar Bende bu konudan çok şikayetçiyim.Takım yıldızları zor tamamlarken son zamanlarda tek bir yıldızı bile zor görür oldum. Yapabileceğimiz her ne varsa katılmaya hazırım. Bizim olan gökyüzünü bizden almalarına izin vermeyelim. Evet bende istiyorum.Artık hepimizin bilinçlenme zamanı,özellikle yetkililerin.Öyleki artık köylerde bile şehirleşme özlemi başladı.Oturduğum yerde ışık kirliliği çok azdı,küçükken oldukça iyi hatırlıyorum.Ama şimdi gün geçtikçe takımyıldızların şekillerini tamamlayamaz,elimle ışığı kesmeden gökyüzüne bakamaz oldum.Şu an birçok gözlemevininde kapısında kilit vurulu.Kullandığımız fosil yakıtlara ne demeli.Sadece gökyüzümüzü kirletmiyoruz,bizim bir parçamız olan doğayıda incitiyoruz.Artık yeter beni hayata bağlayan,kim olduğumu hatırlatan gökyüzümü kaybetmek istemiyorum 🙁"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/gokyuzunde-ofkeli-bir-kus/", "text": "Lamda Erboğa Bulutsusu'nun Yeni ESO Görüntüsü 2,2 metrelik MPG/ESO teleskopu üzerindeki Geniş Alan Görüntüleyicisi'nden alınan yeni görüntüde, Lamda Erboğa Bulutsusu'nun parlayan bir hidrojen bulutu ve Erboğa takımyıldızının yeni doğmuş yıldızları gösteriliyor. IC 2944 olarak bilinen bulutsuya, bazı insanların bulutsunun parlak kısmında gördükleri kuş benzeri şekilden dolayı Koşan Tavuk Bulutsusu takma adını vermişlerdir. Bulutsu, Dünya'dan yaklaşık 6500 ışık yılı uzakta bulunan, hidrojen gazı bulutlarından oluşan ve moröte ışığıyla parlakça ışıyan sıcak ve yeni doğmuş yıldızlardan oluşmaktadır. Bu yoğun radyasyon da, kendisini çevreleyen hidrojen bulutunun, parlak ve diğerlerinden ayrı kırmızı bir gölge oluşturmasına neden oluyor. Bu kırmızı gölge diğer bir ünlü örneği Deniz Kulağı Bulutsusu olan tipik yıldız oluşum bölgelerindendir(eso0936). Bazı insanlar bu yıldız oluşum bölgesi görüntüsünde bulutsuya takma adını veren bir tavuk şekli görüyorlar. Bulutsu üzerindeki hangi bölgede tavuk şekli olduğuyla ilgili bazı anlaşmazlıklar olmasına rağmen, resim üzerinde tamamen kuş özellikleriyle ilgili çeşitli kanıtlar bulunmaktadır . Parlayan gaz bir tarafa, IC 2944 teki yıldız oluşum bölgesinin diğer bir işareti de bu resmin bir parçasında yer alan kırmızı arkaplana karşı opak siyah kümelerin karaltısıdır. Bunlar Bart kürecikleri denilen nesnelerin bir tür örneklerindendir. Bunlar sanki arkaplandan gelen çok parlak ışığı soğuruyormuş gibi koyu görünürler. Bununla birlikte, normalde görünür ışığı engelleyen tozun üzerinden görmek için mümkün olan kızılötesi teleskopları kullanarak bu karanlık bulutları gözlemlemek, yıldızların birçoğunun bunların içinde oluştuğunu ortaya koymuştur. Bu görüntüdeki Bart küreciklerinin en önde gelen koleksiyonu, onları 1950'li yıllarda keşfeden Güney Afrikalı gökbilimciden sonra Thackeray Kürecikleri olarak anılmaya başlanmıştır. Resmin sağ üst kısmında parlak bir yıldız grubunun arasında görülebilmektedir. Bu kürecikler NASA/ESA Hubble Uzay Teleskopu tarafından alınmış ünlü bir görüntü içermektedirler. Hubble bu küçük alanın mükemmel detaylı görüntüsünü sunuyor olsa da, ESO'nun La Silla Gözlemevinde' ki 2,2 metrelik MPG/ESO teleskopu üzerinde bulunan Geniş Alan Görüntüleyicisi görüntünün gökyüzünde yaklaşık dolunay büyüklüğündeki bir alanı kapsayan çok daha büyük panoramasını yakalıyor . Kamerada bulunan bir yakınlaştırma merceği gibi fotoğrafçıya en uygun görüş alanı seçimi ve çarpıcı şekilde farklı bakış açıları sağlarlar. Farklı teleskoplar, gökbilimsel nesneler üzerine çalışan bilim insanlarına gökyüzünün genişletilmiş bir alanını kapsayan birbirini tamamlayan veri sağlayabilirler. Eğer yıldızlar hala Thackeray'ın Kümecikleri içinde doğumu beklemek üzere kozalanmışsa, bulutsu içinde gömülü olan IC 2948 bulutsusunun yıldızları onların büyük kardeşleridir. Sadece birkaç milyon yaşında, yıldızsal açıdan hala genç olan bu yıldızlar çok parlak bir şekilde ışık saçarlar ve bulutsu ışığının enerjisinin çoğunluğunu moröte ışımaları sağlamaktadır. Bu parlak bulutsular göreceli olarak gökbilimsel açıdan kısa ömürlüdürler . Bunun anlamı, Lamda Erboğa Bulutsusu gaz ve moröte ışıma kaynağının her ikisini de kaybettiği anda gözden kaybolacaktır. Notlar Tavuk ana hattının resmin üzerinde nerede olduğuyla ilgili fikirler, ESO Resimleri Flicker grubu aracılığıyla gönderilen bazı ilginç ödülleri kazanmak için yapılabilecek bir yarışma fırsatı oluşturabilir. Bu resim, ESO Kozmik Mücevherler programının bir parçası olarak üretilmiştir. Bu, gökbilim görüntülerinin eğitim ve hakla ilişkiler amaçlı kullanımı için geliştirilen yeni girişimdir. Program çoğunlukla gökyüzü koşullarının bilimsel gözlemler için uygun olmadığı zamanları, görsel olarak ilginç, merak uyandırıcı ve ilgi çekici cisimlerin fotoğraflarını çekmek için kullanıyor. Veriler ayrıca ESO'nun bilim arşiviyle profesyonel gökbilimciler için de uygun hale getiriliyor. Çeviri: Senem E. Çabuk"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/gokyuzundeki-cadi-supurgesi/", "text": "Kalem Bulutsusu'nun Yeni Görüntüsü Kalem Bulutsusu ESO'nun Şili'deki La Silla Gözlemevi'nden alınan yeni bir görüntü ile sergilendi. Bu ayrıcalıklı parlak gaz bulutu yaklaşık 11 000 yıl önce meydana gelen bir süpernova patlamasından geride kalan dev bir halkanın parçasıdır. Bu detaylı görüntü MPG/ESO 2.2 metre teleskopu üzerindeki Geniş Alan Görüntüleyicisi ile alınmıştır. Sakinliği ve görünürde değişmeyen yıldızlı gökyüzünün güzelliği ile Evren sessiz bir yer olmaktan oldukça uzaktır. Yıldızlar sonu gelmeyen bir döngü halinde doğmakta ve ölmekte, ve bazen bir yıldızın ölümü uzaya yaydığı maddeler sayesinde gökyüzünde ilginç görünümlü şeylerin oluşmasına neden olabilmektedir. ESO'nun Şili'de bulunan La Silla Gözlemevi'ndeki MPG/ESO 2.2 metre teleskopu üzerindeki Geniş Alan Görüntüleyicisi ile alınan bu yeni görüntüde zengin bir yıldızlı arka plana karşı Kalem Bulutsusu yer almaktadır. NGC 2736 olarak da bilinen bu garip şekilli bulut, güney gökküresi takımyıldızlarından Vela takımyıldızındaki bir süpernova kalıntısının küçük bir parçasıdır. Bu parlayan iplikçikler yaklaşık 11 000 yıl önce gerçekleşen şiddetli bir yıldız patlaması sırasında oluşmuştur. En parlak kısımlar kalemi anımsatmakta, ismi buradan gelmektedir, ancak şeklin tümü daha çok bir cadı süpürgesine benzemektedir. Vela süpernova kalıntısı bir süpernova patlamasından geriye kalan genişleyen bir gaz tabakasıdır. Başlangıçta şok dalgaları saatte milyonlarca kilometre hızla hareket ediyordu, ancak uzay boyunca genişledikçe yıldızlar arasındaki gaz boyunca ilerledikçe yavaşlatıldı ve bulutsunun garip halini aldı. Kalem Bulutsusu bu dev tabakanın en parlak kısmıdır. Bu yeni görüntü büyük, incecik ipliksi yapıları, daha küçük parlak gaz noktaları ve yayılmış gaz parçalarını göstermektedir. Bulutsunun parlak görünüşü süpernovanın şok dalgası ile sıkıştırılan yoğun gaz bölgelerinden gelmektedir. Şok dalgaları uzayda ilerledikçe yıldızlararası maddeye çarpmaktadır. İlk önce, gaz milyonlarca dereceye kadar ısıtılmakta, fakat daha sonra soğumaktadır ve halen görüntüde görüldüğü gibi sönük bir parlama ile ışıldamaktadır. Bulutsunun farklı renklerine bakarak gökbilimciler gazın sıcaklığını görütüleyebildiler. Bazı bölgeler halen çok sıcak olduğu için, emisyona görüntüde mavi renkli olarak gösterilen iyonlaşmış oksijen atomlarının hakimdir. Diğer daha soğuk bölgeler hidrojenden kaynaklanan ışıma nedeniyle kırmızı olarak görülmektedir. Kalem Bulutsusu yaklaşık 0.75 ışık yılı genişliğindedir ve halen yıldızlararası ortamda saatte 650 000 kilometre hızla hareket etmektedir. Kayda değer biçimde, yeryüzünden ortalama 800 ışık yılı uzaklıkta olsa bile bu hızla hareket etmesi, bir insan yaşamı boyunca arka fondaki yıldızlara göre gökyüzündeki konumunu göreli olarak değiştirmesine olanak verecektir. 11 000 yıl sonrasında bile süpernova patlaması geceleyin gökyüzünün görünen yüzünü değiştirebilmektedir. Notlar NGC 2736 olarak da bilinen ve bazen Herschel'in Işını olarak adlandırılan Kalem Bulutsusu, 1835 yılında Güney Afrika'da iken İngiliz gökbilimci John Herschel tarafından keşfedilmiştir. Onu sıradışı uzunlukta ince ve sönük bir ışık ışını olarak tanımlamıştı. Bir süpernova şiddetli bir yıldız patlamasıdır, birbirine yakın bir çift yıldız sistemindeki büyük kütleli ya da bir beyaz cücenin patlaması ile meydana gelir. Patlamadan geriye kalan yapıya süpernova kalıntısı adı verilir. Bu çevredeki yıldızlararası ortama ses hızının üstünde yayılan maddelerden oluşur. Süpernovalar yıldızlararası ortamdaki ağır kimyasal elementlerin ana kaynaklarıdır, bunlar yeni nesil yıldızların ve gezegenlerin kimyasal olarak zengişleşmesine yol açmaktadır. ESO-Türkiye"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/gokyuzunun-x-isini-goruntusu/", "text": "Gece gökyüzüne baktığınızda filmin sadece bir bölümünü görürüz. Evrendeki en güçlü ve enerjik olayların bir kısmı gözlerimize, hatta en güçlü optik teleskoplara bile kendini göstermez. Neyse ki bu olayları görecek farklı gözlere sahibiz. Örneğin ESA'nın XMM-Newton teleskopu gibi. Bu teleskop ile X-ışını dalga boyundaki yüksek enerjili cisimler görünür hale getirilir. XMM-Newton ile elde edilen bu görüntü, COSMOS adlı veri bütününe ait gökyüzünün bir kısmını göstermektedir. COSMOS gökada gelişimlerini yer ve uzay merkezli teleskoplar yardımıyla görmeye çalışan bir projedir. Sadece bu görüntü bile iki bin dolayında süper kütleli karadelikler ve yüzden fazla gökada kümesini gösterir. Küçük noktasal kaynaklar çevresini iştahla temizleyen süper kütleli karadelikleri gösterir. Tüm gökadaların merkezlerindeki süper kütleli karadelikler, çevrelerini kuşatan maddeyi yutarken, yüksek enerjili ışıma ve güçlü jetlerin yayımına neden olurlar. Bu yüksek enerjili kalıntı disklerini görmenin en iyi yollarından biri X-ışını teleskopu kullanmaktır. Görüntüde ağırlıklı olarak kırmızı ve sarı renklere bürünmüş büyük lekeler ise büyük kozmik sınıfların yeni türlerini ortaya koymaktadır. Bu lekeler birkaç bin gökadanın birlikteliğiyle oluşan ve kütle çekimi etkisiyle bir arada duran gökada kümeleridir. Bu kümeler içindeki gökadaları saran sıcak gaz ancak X-ışını gözlemleriyle gözlenebilir. Görüntü kırmızı (0,5-2 keV), yeşil (2-4,5 keV) ve mavi (4,5-10 keV) filtreleriyle elde edilmiştir. 2003-2005 yılları arasında alınan verilere dayanan bu görüntünün gökyüzünde kapladığı alan dolunayın neredeyse üç katı (1,4 derece) kadardır."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/goldilock-yildizlar-yasam-icin-ideal/", "text": "Gökbilimciler şimdiye kadar başka yıldızların çevresinde dolanan 4000'den fazla gezegen keşfetti. İstatiksel olarak Samanyolu'nda 100 milyardan fazla gezegen olması gerekiyor. İlk kez 1990'ların ortalarında keşfedilen ötegezegenler oldukça farklı yapıda ve özelliktedir. Bu dünyaları araştırmanın verdiği ortak heyecan ise yaşamın olası olduğu bir gezegen keşfetmek ve nihayetinde Yer'deki gibi gelişmiş yaşamın olduğu bir Genesis IIyi bulmak. Yaşanabilir gezegenleri araştırmanın en önemli adımı ise karmaşık organizmaların ortaya çıkmasını sağlayacak uygun yıldızları bulmak. Güneş yaklaşık 4 milyar yıldır Dünyamızı beslemektedir. Bu nedenle Güneş benzeri ve yaştaki yıldızlar birinci hedeftir. Ancak Güneş benzeri yıldızların Samanyolu'ndaki oranı sadece %10'dur. Üstelik bunların bir kısmı nispeten kısa ömürlüdür. Güneşimiz 10 milyar yıllık ömrünün yarısındadır. Dünya'daki karmaşık organizmalar sadece 500 milyon yıl önce ortaya çıktı. Bildiğimiz insan formu ise 200,000 yıl önce belirdi. İnsanlığın geleceği ise bilinmiyor. Kesin olan şu ki, Dünya 1 milyar yıldan biraz fazla zaman içinde yüksek yaşam formları için yaşanmaz hale gelecek. Bu süre içinde Güneş büyüyüp artan sıcaklığı gezegenimizi kurutacak. Bu gibi nedenlerle turuncu cüce olarak bilinen Güneş'ten biraz daha soğuk yıldızlar ileri yaşamı barındırabilecek potansiyel yıldızlar olarak düşünülebilir. Bu yıldızlar on milyarlarca yıl boyunca yaşayabilir ve enerjilerini koruyabilirler. Bu da gelişmiş yaşam formlarının oluşması için oldukça geniş bir biyolojik aralık sağlar. Samanyolu'nda Güneş benzeri yıldızlara oranla üç kat daha fazla turuncu yıldız bulunmaktadır. Daha bol olan diğer örnek ise kırmızı cücelerdir. Ancak bunlar oldukça tedirgin küçük yıldızlardır. Manyetik olarak oldukça aktif olup Güneş'e göre 500 kat daha fazla X-ışını ve morötesi ışık formunda ışınım yayarlar. Bu yıldızların çevresindeki olası gezegenler bu durumdan fazlaca etkilenirler. Yani kırmızı cüceler yaşam için olası gezegenleri arayacak uygun yıldızlar değildirler. Hubble ve diğer teleskoplarla gerçekleştirilen yıldız albümleriyle desteklenen yeni fikre göre en uygun olanlar Goldilocks yıldızlardır (Örneğin Kepler 442 yıldızı ve b gezegeni). Bunlar ne çok sıcak ne de çok soğuktur. Hepsinden önemlisi çevrelerinde oldukça geniş bir alana yayılmış yaşam alanına sahip olmalarıdır. 2 Yorumlar YENİ YILDIZLAR bulup gözlemlenebilir gezegenler bulana kadar kendi yıldız sistemimiz deki uydu ve gezegenlerde yaşam formu arayabiliriz özelliklede europa da yaşam olması çok yüksek gibi görünüyor bana göre.selamlar. Yanlış bilmiyor isem keşfedilen çoğu yer benzeri gezegen M Tipi kırmızı cüce yıldızların yörüngelerinde keşfedildi ve çoğu yıldızına yakın çok kısa periyotlar ile yörünge hareketi yapıyorlar. Bu tip yıldızların radyasyon yayılımlarının yüksek olması kötü bir haber hocam. Bilgi için teşekkürler."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/gomulu-devlerin-dunyasi/", "text": "Bu devasa yeni görüntüdeki kızılımsı gaz bulutları nadir görülen, büyük kütleli ve henüz yeni oluşmuş ancak halen kalın toz bulutlarına gömülü olan yıldızlarca aydınlatılıyor. Kavurucu sıcaklıklarıyla, oldukça genç bu yıldızlar kozmik ölçekte çabucak geçip giden bir yolculuk yapmakta ve kökenleri halen bilinmemektedir. Oldukça zengin ve göz alıcı çevreleriyle bu devlerin meydana geldiği büyük bulutsu ESO'nun Şili'deki Paranal Gözlemevi'nde bulunan VLT Tarama Teleskopu ile ayrıntılı bir şekilde görüntülendi. Yaklaşık 12 000 ışık-yılına kadar genişleyen gaz ve toz bulutu RCW 106 güney gökküresi takımyıldızlarından Cetvel doğrultusunda yer almaktadır. Bu bölge ismini Samanyolu'ndaki H II bölgelerini temsil eden katalogda 106. sırada bulunmasıyla almıştır . RCW 106 gibi H II bölgeleri, hidrojenden oluşan gaz bulutları olup, yakıcı sıcaklıklarıyla genç yıldızlardan yayılan yoğun yıldız ışığı tarafından iyonlaştırılmaktadırlar. Bu sayede parıldamaya başlayan bulutlar aynı zamanda garip şekillerdeki görüntülerine neden olmaktadır. RCW 106 yeni görüntünün ortasında yukarı kısımda yer alan kırmızı buluttur, bu dev H II bölgesinin çoğu toz tarafından örtülü olsa da, görünür kısmından çok daha geniştir. Bu geniş-alan VST görüntüsünde ayrıca diğer bağlantısız nesneler de bulunmaktadır. Örneğin, görüntünün sağındaki ipliksi yapılar eski bir süpernova kalıntısı olup, sol altta kırmıızı renkte parıldayan iplikçikler oldukça sıcak ve tuhaf bir yıldızı çevrelemektedir . Karanlık örtücü toz parçaları da tüm kozmik manzara boyunca görünür durumdadır. Gökbilimciler bir süredir RCW 106'yı araştırıyor, dikkatlerini çeken kırmızı bulutlar olmasa da, içlerinde gizemli kökenleriyle büyük kütleli ve güçlü yıldızlar bulunuyor. Bu yıldızlar oldukça parlak olmalarına rağmen bu görüntüdeki gibi görünür ışıkta kalın toz tabakası ile örtülü olduklarından görülemiyorlar, ancak daha uzun dalgaboylarında görüntülendiklerinde bölgedeki yıldızlar açıkça ortaya çıkıyor. Güneş gibi daha küçük kütleye sahip yıldızların oluşumları oldukça iyi biliniyor kütleçekimi altında bir araya gelen gaz bulutları ile yoğunluk ve sıcaklık artıyor ve çekirdek kaynaşması başlıyor ancak RCW 106 gibi bölgelerde bulunan en büyük kütleli yıldızlar için bu açıklama yeterli görülmüyor. Gökbilimciler tarafından O-türü yıldızlar olarak bilinen bu yıldızlar Güneş'ten onlarca kat daha fazla kütleye sahip olabildikleri gibi, yıldız maddesinin oluşum aşamasında nasıl bir araya geldiği ve yeterli miktarda gazı nasıl topladıkları henüz açık değildir. O-türü yıldızlar muhtemelen RCW 106 gibi bulutsuların en yoğun kısımlarından oluşmakta ve yapıları gereği zor anlaşılmaktadırlar. Toz tarafından örtülmelerinin yanı sıra, O-türü bir yıldızın yaşam süresi de zorluk çıkarmaktadır. Çekirdeklerindeki yakıt yalnızca birkaç on milyon yıl süresince yanmakta, buna karşın en küçük kütleli yıldızlar on milyarlarca yıl yaşam sürebilmektedir. Bu kütlede bir yıldızı oluşturmanın zorluğu ve bu kadar kısa bir yaşam süresi, bu tür yıldızların nadir bulunmalarına kozmik komşularımız olan her üç milyon yıldız arasında sadece bir tane O-türü yıldız yer almaktadır. Bunlardan hiç biri de ayrıntılı araştırmalar için yeterince yakın değildir ve bu nedenle kısa yaşam süreli bu dev yıldızların oluşumu halen bir gizem olarak kalsa da, buradaki gibi parıldayan H II bölgeleri üzerindeki etkileri kolayca anlaşılabilmektedir. Notlar Katalog 1960 yılında Avustralya'daki Mount Stromlo Gözlemevi'nden soyadları Rodgers, Campbell ve Whiteoak olan üç gökbilimci tarafından derlenmiştir, bu nedenle kısa adı RCW'dir. Süpernova kalıntısı SNR G332.4-00.4 ayrıca RCW 103 olarak da bilinmektedir. Yaşı yaklaşık olarak 2000 yıldır. Aşağıdaki iplikçikler RCW 104 olup, Wolf Rayet yıldızı WR 75'i çevrelemektedirler. Bu nesneler RCW numaraları taşısalar da, daha sonraki ayrıntılı araştırmalarda nbunların H II bölgelerinde olmadıkları görülmüştür. ESO-Türkiye"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/gorkemli-m78-bulutususu/", "text": "Parlak yıldızları nedeniyle aydınlanan M78 bulutsusunun merkez bölgesinin bu görüntüsü ESO'nun La Silla Gözlemevi'nde bulunan MPG/ESO 2.2 metrelik teleskopu üzerindeki Geniş Alan Görüntüleyicisi ile elde edildi. Parlak yıldız ışığı bulutsudaki toz zerrecikleri nedeniyle saçıldığından mavi renkte görülüyor. Messier 78, güzel bir yansıma bulutsusu örneğidir. Yıldızlardan gelen morötesi ışımaya karşılık gaz yoğunlaşamadığından iyonlaşıp yeterli sıcaklığa ulaşmıyor ve toz içinde saçılmaya uğruyor. 1350 ışık yılı uzaklıktaki Avcı takımyıldızındaki kuşağı oluşturan yıldızların doğusundakinin, kuzeydoğusunda bulunan M78 küçük bir teleskopla bile görülebilen parlak bir bulutsudur. Görüntüdeki soluk mavi renk bulutsunun gerçek rengidir. Bulutsulardaki mavi renk genellikle yıldız ışığının toz zerrecikleri tarafından saçılması sonucunda ortaya çıkar: kısa dalga boyu mavi ışığı ve uzun dalga boyu kırmızı ışığı gösterir. Görüntüde yalnız parlak bulutsu dışında başka unsurlarda yer alıyor. Sol üstten sağ alta doğru kalın bir bant şekilde uzanan ama toz diski nedeniyle gözden kaçan, arka plandaki yıldızların ışığı bu unsurlardan biridir. Sağ alt köşede görülen pembemsi yapıları toz diskleri içinde saklanan ve yeni oluşan yıldızlardan püsküren jetler oluşturmuştur. M78'in arkasında bulunan oldukça parlak iki yıldız göze çarpıyor: HD 38563A ve HD 38563B. Bunların dışında daha birçok yıldız barındıran bulutsuda yaklaşık 45 dolayında düşük kütleli, çekirdeğinde soğuk hidrojen füzyonu gerçekleştiren genç yıldızlar (yaşı 10 milyondan az) olan T Tauri yıldızları bulunur. T Tauri yıldız gözlemleri, yıldızların erken dönemlerini ve gezegensel sistemlerin oluşumunu anlamak açısından önemlidir. Son 10 yılda bilinen bulutsu modelleri önemli ölçüde değişti. Şubat 2004'te amatör gökbilimci Jay McNeil, 75 mm'lik teleskopu ile bu bölgeyi tararken daha önce bilinmeyen ve aşağıdaki görüntünün alt kısımda görülen yelpaze şeklindeki parlak bulutsuya rastladı. Bu bölge ana görüntünün altında bulunuyor. McNeil Bulutsusu olarak adlandırılan nesne genç bir yıldızdan dağılan ışığın çevresindeki toz diskinden yansıması nedeniyle ortaya çıkmıştır. Renkli görüntü, mavi, sarı/yeşil ve kırmızı filtreler ile hidrojen gazı ışımasına duyarlı H-alfa filtreleri ile oluşturuldu. Her filtre poz süresi yukarıda yazılan filtre sırasıyla 9, 9, 17.5 ve 15.5 dakikadır. 4 Yorumlar göktaşları hareket enerjilerini nereden alırlar.İlginiz için tşkler Evrende bilinen anlamda durağan hiçbir cisim yoktur. Tüm cisimler hem kendi çevrelerinde hem de başka bir büyük cismin çevresinde dolanırlar. Göktaşları da bu şekilde hareket ederler. Hareket enerjileri ise işin başına, Güneş Sistemi'nin oluşumuna dayanıyor. bulutsular dünyamızdaki bulutlar gibi hareket halindemi yoksa gökadanın hapsindemi bulunuyorlar.!!!? Evrende durağan halde hiçbir nesne yok. Bulutsularda bağlı oldukları gökadayla birlikte hareketlidir."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/gorulmemis-bir-kozmik-patlama-izleniyor/", "text": "NASA'nın Swift, Hubble Uzay Teleskopu ve Chandra X-Işını Gözlemevi ile kozmik patlamaların en şaşırtıcılarından biri tespit edildi. Bir hafta yüksek enerjili ışıma yayan nesne sonunda parlaklığını azaltmaya başladı. Gökbilimciler böylesine uzun süreli değişken bir parlama ile daha önce karşılaşmadıklarını belirtiyorlar. Genellikle gama ışını patlamaları büyük bir yıldızın yok olduğunu gösterir ve büyük parlaklığı ancak birkaç saat kadar sürer. Araştırma henüz devam etmesine karşılık gökbilimciler böylesi bir durumun genellikle gökada merkezindeki karadeliğin yakınında dolanan bir yıldızdan kaynaklandığını söylüyorlar. Şiddetli kütle çekim kuvveti nedeniyle yıldızdaki gaz karadeliğe doğru akmaya başlar. Bu modele göre karadelik çevresinde dolanan yıldızın dönme ekseni boyunca fışkırmalar oluşur. Bu fışkırmaların yönü bize doğru ise X-ışınları ve gama ışın patlaması görülür. Bu güçlü X-ışınlarına bağlı dizi 28 Mart'ta Swift Teleskopu ile Ejderha takımyıldızında keşfedildi. Uydu cismin konumunu belirleyerek 110328 olarak kodlanan gama ışını patlamasının gökbilimcilere duyurdu. Teleskoplar hemen Swift'in belirlediği konumu gözleme başladılar ve uzakta sanılan gökadanın aslında daha yakında olduğu ortaya çıktı. 4 Nisan'da Hubble 3,8 milyar ışık yılı uzaktaki gökadanın merkezinden gelen patlamaya ilişkin görüntüyü elde etti. Aynı gün gökbilimciler nesneyi Chandra ile dört saat gözlediler. Swift'in görüntüsünden 10 kat daha iyi alınan görüntü ve Hubble'ın verilerinden nesnenin gökadanın merkezinde olduğu doğrulandı. Baltimore Uzay Teleskopu Bilim Enstitüsü'nden Andrew Fruchter: Gökadamızda birbiri ardına süren patlamaların gerçekleştiği milyonlarca nesneden binlercesini biliyoruz. Ancak bu patlama gördüklerimizden çok daha şiddetli. Bu gerçekten olağanüstü diyor. Goddard Uçuş Merkezi'nden Swift ekibi başkanı Neil Gehrels: Sabırsızlıkla Hubble gözlemini beklemekteyiz. Patlamanın gökada merkezinde olduğu ve muhtemelen büyük bir karadelikle ilgili olduğu bir gerçek. Bu da gizemli olaya ilişkin soruyu yanıtlar diyor. Gökadaların çoğunun merkezinde bizimkinde olduğu gibi milyonlarca güneş kütleli karadelikler bulunur. Buradaki karadelik ise Samanyolu'ndaki karadelikten biraz daha büyüktür ve bir yıldızı yakalamış görünüyor. Gökbilimciler daha önce de bir karadelik tarafından yakalanan yıldızı birçok defa keşfettiler ancak hiçbirinde GRB 110328A'daki gibi parlaklığı değişken X-ışıması görülmemişti. Kaynak 3 Nisan'dan bu yanan normal parlaklığının beş katına ulaştı. Bilim insanları X-ışını yayılmasının karadeliğe ışık hızına yakın hızla düşen parçacıkların oluşturduğu madde yığınından kaynaklandığını düşünüyor. İngiltere'deki Warwick Üniversitesi'nden Andrew Levan: En olası açıklama bizim şu anda fışkırmanın tam tepesine baktığımız şeklinde yapılabilir. Yayılan fışkırmalara yandan baksaydık birçok ayrıntı gözümüzden kaçardı diyor. Gökbilimciler gökadadaki parlaklık değişimlerini saptamak için Hubble ile ek bir gözlem yapacak."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/gorunmeyen-bir-gezegen/", "text": "Beş dakikalık bir gecikmeyle bir gösteriyi kaçırabilir ya da akşam yemeği için yaptırdığınız rezervasyonu kaybedebilirsiniz. Ancak gökbilimciler için bir gezegenin beş dakika gecikmesi heyecan nedenidir. Çünkü bu durum başka bir gezegenin varlığına işarettir. NASA'nın Kepler uzay aracı yeni yöntem olan yörünge dönemine göre geciken ve erken dolanan ikinci bir görünmez dünya üzerinde ilk çalışmasını gerçekleştirdi. Bu yöntemle daha önce bilinmeyen bir gezegenin varlığı belirlendi. Gezegen bu yöntem dışında başka hiçbir yöntemle belirlenemedi. Harvard-Smithsonian Astrofizik Merkezi'nden Gökbilimci Sarah Ballard: Görünmez gezegen başka bir gezegene uyguladığı etkiyle fark edersiniz. Bu çocukların kapı zilini çalıp kaçma oyununa benzer. Orada birilerinin olduğunu bilirsiniz ama göremezsiniz diyor. Görülen ve görülemeyen gezegenleri olan yıldız, Çalgı takımyıldızında bulunuyor. 650 ışık yılı uzaklıktaki ve 12. kadirden olan güneş benzeri Kepler-19 yıldızı teleskopla gözlenebilir. Kepler bakış açımıza göre yıldızın önünden geçen gezegenleri bulabilir. Bu geçişler gezegenin fiziksel boyutu gibi önemli bir bilgiyi sunar. Yıldızın ışığı ne kadar azalırsa gezegende o denli büyüktür. Ancak bu yöntemle gezegeni keşfedebilmek için gezegen geçişinin bizim bakış açımız içerisinde olması gerekir. Yıldızın ilk gezegeni olan Kepler-19b yıldızından 13.4 milyon km uzaklıkta ve yörünge dönemi 9,2 gün olarak belirlendi. Yıldızına bu kadar yakın olunca da sıcaklığının yüksek olması beklenir: 480 C derece. 28 000 km'lik çapıyla Dünya'nın iki katından daha büyük olan gezegene mini bir Neptün denilebilir. Kepler-19b yalnız olsaydı her geçişini zamanında tamamlayacaktı. Ancak gezegen geçişlerini ya beş dakika erken ya da beş dakika geç tamamlıyor. Böylesi bir farklılık ise Kepler-19b'yi etkileyerek onu hızlandıran ya da yavaşlatan başka bir dünyanın varlığıyla açıklanabilir. Tarihsel açıdan gezegenin keşfi Neptün'ün keşfiyle benzerlik gösterir. Uranüs'ü izleyen gökbilimciler, gezegenin yörüngesinde bir tuhaflık olduğunu belirlediler. Buna göre Uranüs'ü rahatsız eden başka bir görünmeyen gezegen olmalıydı. Gezegenin nerede olabileceğini hesapladılar ve gerçekten hesapladıkları yere çok yakın bir noktada bir başka gezegen olduğunu teleskoplarla tespit ettiler. Harvard gökbilimcisi David Charbonneau: Bu yöntem başka gezegenlerin keşfi için de büyük umut vaat ediyor diyor. Gökbilimciler şimdiye bu görünmeyen gezegenin var olduğundan başka bir bilgiye sahip değiller. Şimdiye kadar Keğler 19b gibi yıldızın önünden geçişini göremediler. Santa Cruz Kaliforniya Üniversitesi'nden Daniel Fabrycky: Kepler 19c'yle ilgili çoklu veriler var. Örneğin gezegen ya 5 günlük yörünge dönemine sahip bir kayabilık gezegen ya da 100 günlük yörünge dönemine sahip bir gaz devi olabilir diyor. Kepler uzay aracı görevi süresince Kepler-19'u izlemeyi sürdürecek. Gelecekte HAPS-North gibi yer araçlarıyla da Kepler-19c'nin kütlesi ölçülmeye çalışılacak. Böylece görünmez dünyayla ilgili daha fazla ayrıntılara ulaşabileceğiz."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/goz-kamastirici-sarmalin-hareketli-merkezi/", "text": "ESO'nun Çok Büyük teleskopu karşıdan görülen çubuklu sarmal gökada Messier 77'nin muhteşem bir görüntüsünü yakaladı. Görüntü gökadanın güzelliğinin hakkını verirken, toz şeritlerince hattı çizilen parlak kollarını sergiliyor yine de burada Messier 77'nin çalkantılı doğasından hiçbir iz bulunmuyor. Bu renkli sarmal gökada sakin gibi görünüyor, ancak burada gözün gördüğünden daha fazlası var. Messier 77 (ayrıca NGC 1068 olarak da bilinir) en yakın aktif gökadalardan biri olup, bunlar evrendeki en göz alıcı ve enerjik nesneler arasında yer almaktadır. Çekirdekleri genellikle tüm gökadayı bastıracak kadar parlaktır. Aktif gökadalar evrendeki en parlak nesneler arasında olup, hepsinde olmasa bile çoğunlukla, gama-ışınları ve X-ışınlarından mikrodalga ve radyo dalgalarına kadar olan bölgede ışık yaymaktadırlar. Messier 77'nin daha da ayrıntılı sınıfı Tür II Seyfert gökada olup, özellikle kırmızı-ötesi dalgaboylarında parlak sınıfına alınmıştır. Bu etkileyici parlaklığın nedeni merkezi bölgedeki mekanizmadan dışarıya dağılan yoğun ışınımdır süper kütleli bir karadeliği çevreleyen yığışma diski. Karadeliğin üzerine düşen madde sıkışarak inanılmaz sıcaklıklara kadar ısıtılmakta ve sonuçta yoğun miktarda ışık salınımına neden olmaktadır. Bu yığışma diski torus adı verilen kalın bir donut şeklindeki gaz ve toz diski tarafından örtülmektedir. 2003 yılında güçlü VLT Girişimölçeri kullanılarak yapılan Messier 77 gözlemleri böyle bir yapıyı ilk kez ortaya çıkarmıştır (eso0319). Messier 77'nin bu görüntüsü mavi, kırmızı, mor ve pembe renklerle temsil edilen dört farklı dalgaboyu bandında alınmıştır. Her bir dalgaboyu farklı bir özelliği ortaya çıkarmaktadır: örneğin, pembemsi hidrojen-alfa sarmal kollarda oluşmakta olan sıcak ve genç yıldızları öne çıkarırken, kırmızıda Messier 77'yi çevreleyen ince, iplik benzeri gaz yapısı ortaya çıkmaktadır . Görüntüde Samanyolu'na ait bir yıldız da gökada merkezi civarında keskin girişim deseniyle görülmektedir. Ek olarak, sarmal kolların dış kısımlarında görülen çoğu daha uzak gökada muazzam büyüklükteki aktif gökadaya göre oldukça küçük ve kibar kalmaktadır. 47 milyon ışık-yılı uzaklığında, Balina takımyıldızı doğrultusunda bulunan Messier 77, Messier kataloğunda bulunan en uzak gökadalardan biridir. Messier ilk başlarda kendi teleskopu ile gördüğü nesnenin çok parlak bir yıldız kümesi olduğuna inanıyordu, ancak teknoloji geliştikçe gerçek halinin bir gökada olduğu anlaşıldı. Yaklaşık 100 000 ışık-yılı genişliği ile Messier 77 ayrıca Messier kataloğundaki en büyük gökadalardan biridir büyük kütlesi nedeniyle yakınındaki gökadaları da eğip bükebilmektedir (eso1707) . Bu görüntü ESO'nun Şili'deki Paranal gözlemevinde bulunan VLT teleskoplarından Birim teleskopu 1 üzerindeki Odak Daraltıcı ve Düşük Saçılmalı Tayfçeker 2 (FORS2) ile elde edilmiştir. Görüntü ESO teleskopları kullanılarak gökbilim görüntülerinin eğitim ve hakla ilişkiler amaçlı kullanımı için geliştirilen ESO'nun Kozmik Mücevherler programı kapsamında alınmıştır. Notlar NGC 1275 içinde de benzer kırmızı iplikçikler bulunmuştur. Yaklaşık 50 milyon santigrat derece sıcaklığa sahip oldukça sıcak gazla çevrili olmalarına rağmen, soğukturlar. İplikçikler bir manyetik alan içinde tutulmakta olup yapıları korunmaktadır ve bu da merkezi karadelikten çıkan enerjinin çevredeki gaza nasıl aktarıldığını göstermektedir. NGC 1055 yaklaşık 60 milyon ışık-yılı uzaklıkta yer almaktadır. Messier 77'ye karşılık kenardan görülebilen bir gökadadır. Buradaki Günün Gökbilim Görüntüsü, Ay büyüklüğündeki bir alanda her ikisini de gözler önüne sermektedir . ESO-Türkiye"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/gozlem-arastirma-araclari/", "text": "Gözlem-Araştırma Araçlarıgüncelleme tarihi14 Mart 201627 Mayıs 2013Gözlem-Araştırma Araçları için bir yorum yapın Merak aracı Merak Merak Merak'ın teker izi Mars ikizleri: Spirit ve Opportunity... Spitzer Kızılötesi Uzay Teleskopu.. Spirit'in battığı yer.. Kepler Uzay Teleskopu Hubble Uzay Teleskopu JWST ve Hubble'ın aynaları. COROT uydusu Herschel Uzay Teleskopu Ay, LRO aracı fırlatılırken.. Ay'a inen bir Rus aracı. Europa aracı Gezgin Gezgin'deki altın plak. Gezgin Güneş Sistemi sınırında. Cassini Merkür Messenger Messenger. Venus Express. MRO. JWST. Şafak ve Vesta Asteroiti. ESA'nın Herschel ve Planck gözlem araçları.. XMM-Newton. Rosetta ve Stein. Planck uydusu Yeni Ufuklar NuSTAR. Juno. Huygens Titan'a inerken. Anka kuşu Uydumuz KÜP. Japon uydusu Hayabusa. Güneş gözlemcisi SOHO. Çin'in Ay aracı ve robotu: Chang'e-3 ve Yutu."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/gozlenemeyen-gezegen-9un-yapisi/", "text": "Güneş Sistemi'nde henüz gözlenememiş olmakla birlikte varlığı matematiksel olarak gösterilen 9. Gezegenin şimdi de nasıl bir yapıda olabileceği üzerinde duruluyor. Yeni bir çalışmaya göre dış Güneş Sistemi'ndeki gezegen oldukça soğuk, -2260C sıcaklığında ve 3,7 dünya çapında olmalı. Bern Üniversitesi'ndeki gökbilimciler bir bilgisayar benzetimiyle 9. Gezegeni çizmeye çalıştılar. Ne kadar büyük ve parlak olduğunu anlamaya çalıştılar. Sıcaklığına göre hangi teleskopla daha rahat bulunabileceği üzerinde durdular. Bunun gibi birçok sorunun yanıtını aradılar. İsviçreli gökbilimciler genellikle gezegenlerin evrimleri ve modellemeleri üzerinde uzman sayılırlar. Birkaç ışık yılı uzaklıktaki gezegenlere bakarak genç yıldız sistemlerindeki gezegen oluşumlarını anlamaya çalışırlar. Yapımı devam eden James Webb Teleskopu'na bu konuda önemli aletler takılacak. Ekip üyesi Esther Linder: Güneş'ten Dünya-Güneş uzaklığının 700 katı uzakta olduğu hesaplanan yeni gezegen adayımız hidrojen ve helyumdan oluşmuş bir gaz devi olmalı. Yani Gezegen 9'un, Uranüs ve Neptün'e göre daha küçük olduğu düşünülüyor. Güneş Sistemi 4,6 milyar önce oluştuğundan gezegenin geçen zaman içinde parlaklığının ve evriminin nasıl şekillendiğini modelleyerek anlamaya çalıştık diyor. İçten Isıtmalı model 10 Dünya kütlesinde olduğu düşünülen Gezegen-9'un 3,7 Dünya çapında olduğu hesaplandı. Gezegenin ısısını bir şekilde koruması gerekli ve bu da sıcaklığının -2260C dolayında olması demek. Gezegenin içsel gücü dışarıdan gelen ışımanın 1000 katıdır diyor Linder. Bu nedenle yansıttığı güneş ışığı oldukça küçük miktarlardadır. Dolayısıyla, gezegenin optik bölgede değil kızılötesi dalga boyunda çok parlak olacağı anlamına gelir. Öyle de olsa, Gezegen-9 neden hala görülemedi! Ekip çeşitli yörüngelere sahip küçük ve büyük gezegenlerin parlaklıklarını inceledi. Bunun sonucunda Güneş'ten bu kadar uzaklıktaki 20 dünya kütlesine kadar kütleli bir gezegenin keşfinin çok zor olduğu sonucuna ulaştılar. Öyle ki gökyüzünü geniş alanda kızılötesinde tarayan NASA'nın WISE uydusu bile en çok 50 Dünya kütlesinde cisim görebilmektedir. Linder'e göre yakın gelecekte göreve başlayacak daha gelişmiş teleskoplar Gezegen-9'u keşfedebilir. Anlaşılan Gezegen-9'un görsel keşfi için bir süre daha beklememiz gerekecek. Meraklısına: Çalışmanın makalesi"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/gozler-merkurde/", "text": "Önümüzdeki hafta Merkür gündemde olacak. Facebook, twitter başta olmak üzere amatör ve profesyonel web sayfaları Merkür fotoğraflarıyla süslenecek. 9 Mayıs'ta Merkür Güneş'in önünden birkaç saat süreyle geçiş yapacak. Geçiş Türkiye saatiyle 14:20 gibi başlayacak. Merkür bu sırada Güneş'in üzerinde küçücük bir siyah nokta olarak görünecek. Bu olayı haftaya bırakarak şimdi bu yazının konusuna dönelim. Merkür sıra dışı özelliklere sahip bir gezegendir. Güneş'in çevresinde oldukça hızlı dolanan gezegen sayısız krater, sırt, dağlık arazi, ova ve vadilerle kaplıdır. Güneş Sistemi'nin en küçük gezegenidir. Merkür çevresinde dolanan ve geçtiğimiz yıl görevi sona eren Merkür Messenger uzay aracı verileri ise işlenmeye devam ediyor. İşte onlardan biri de gördüğünüz 'Sihirli Göz' adlı bir krater. Her ne kadar gezegen yüzeyinden dışarı doğru süzülen bir kubbe gibi görünse de gördüğünüz aslında derin bir krater. Gözünüz alıştıktan sonra krateri rahatça görebileceksiniz. İşte bundan sonra tekrar kubbeyi görmek için kendinizi zorlayacaksınız. Beynimiz ışık gelmeyen alanları önce bir sırtın ya da zirvenin gölgesi gibi algılar. Böylesi yanlış algılamalara genellikle uydu fotoğraflarında sıkça rastlanır. Krater, Merkür'ün ve Güneş Sistemi'nin en büyük havzalarından, 1500 km'lik Caloris Havzası'nda yer alıyor. Kertesz adı verilen krater Caloris Havzası'nın 33 km batısındadır. Kratere ilk baktığınızda tabanında birkaç tepe ve onu çevreleyen yüksek duvarları görürsünüz. Krater bir çarpma etkisiyle oluşmuştur. Çarpmanın şiddetiyle yüzeydeki kaya eriyerek krater tabanını 30 metre kalınlığında tabaka ile doldurmuştur. Tabandaki küçük çukurlar ve tepecikler ise yüzey sıcaklığı ile buharlaşan maddenin bıraktığı izlerdir. Bu görüntü 2011'den 2015'e kadar görevde kalmış olan Messenger uzay aracının dar açılı kamerası ile 11 Ocak 2013'de elde edildi. Merkür'ün özelliklerini anlama isteği, 2018'de BepiColombo aracı ile devam edecek. Yeni araç ESA ve Japonya'nın JAXA işbirliğiyle üretiliyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/grail-en-dogru-ay-kutlecekimi-haritasini-olusturdu/", "text": "Ay'ın yörüngesindeki NASA'nın ikiz sondaları şimdiye kadar herhangi bir gök cismi için elde edilen en yüksek çözünürlüklü yüzey haritasını oluşturdu. Harita NASA'nın GRAIL adlı ikiz sondaları ile, Ay'ın daha önce görülmemiş ayrıntıları oluşturularak, bilimcilere Ay'ın iç yapısı ve bileşimi hakkında önemli bilgiler sunuyor. İki çamaşır makinesi boyutundaki uzay aracından gelen verilerle ayrıca Dünya ve Güneş Sistemi'ndeki diğer gezegenlerin nasıl oluştuğu ve geliştiği anlaşılabilecek. Elde edilen ayrıntılı yüzey haritası, tektonik yapıları, volkanik yolla oluşmuş yüzey şekillerini, havzaları, çeşitli şekillere sahip krater merkezi ve duvarlarını daha önce görülmemiş özellikleriyle ortaya koyar. Veriler aynı zamanda Ay'ın kütle çekimi alanının güneş sistemindeki herhangi bir karasal gezegenin alanından farklı olduğunu gösteriyor. Cambridge Massachusetts Teknoloji Enstitüsü'nden Grail ekibi yöneticisi Maria Zuber: Yerçekimi alanına yönelmiş değişiklikler gördüğümüzde bunu krater, sıradağlar gibi yüzey şekillerinin topografyasındaki değişimleri izleyerek eşleyebiliyoruz diyor. Zuber'e göre Ay'ın kütle çekimi alanı çarpışma kaydını tutmaktadır. Çarpışmaların etkisiyle oluşan kabuğun içlerine kadar uzanan derin çizgiler oluşur. Şimdiye kadar korunan bu çizgiler yardımıyla Ay'daki etkileşmeler ölçülebilir. Sondalar Ay'ın kabuk yoğunluğunun beklenenden daha küçük olduğunu belirledi. Bu düşük yoğunluklu kabuk bilgisi aynı zamanda 1970'lerin başlarında gerçekleştirilen son Apollo Ay görevleri sırasında elde edilen bilgiyle de uyumludur. Paris'ten Kase Enstitüsü Fizik Bölümü'nden Mark Wieczorek: Yeni kabuk yoğunluğu verileri Ay'ın kabuğunun ortalama kabuğunun 10 ile 20 km arasında olduğunu ortaya çıkardı ki önceki tahmin 34 ile 43 km arasında bir kalınlığı öngörüyordu. Bu kalınlık Dünya'nın kabuk kalınlığına benzemektedir. Bu ise Güneş Sistemi'nin erken döneminde dev bir çarpışma sonucunda Dünya'dan kopan maddenin Ay'ı oluşturduğuna ilişkin modeli desteklemektedir diyor. Haritayı oluşturmak için Ay yörüngesine oturan sondaların yüzeye radyo dalgaları gönderilmesinden yararlanıldı. Yüzeydeki krater, dağlık alanlar, gizli kütleler gibi yapıların sondalara uzaklığı farklı olacağından gönderilen radyo dalgalarının yansıma süresini etkileyecektir. Golden-Mines'deki Colorado Okulu'ndan Grail misafir bilimcisi Jeff Andrews-Hanna: Önceki gözlemlerde ortaya çıkarılan küçük ve dar yapıların neler olduğunu belirlemek amacıyla kütle çekim alanından yararlandık. Veriler yüzeyde yüzlerce kilometre uzunluğa sahip doğrusal dağılımları belirledi. Bu dağılım yeraltında oldukça uzun ve dikey olarak yerleşmiş, katılaşmış magmanın varlığını gösterir. Bunlar Ay'ın tarihi hakkında bilgi saklarlar diyor. Grail'in harita görevi 30 Ağustos'ta başladı ve 17 Aralık'ta sona erecek. Sondalar görev sürelerinin bitimine doğru Ay'ın kutup noktalarına yoğunlaşacak. Eylül 2011'de fırlatılan sondalar bir yarışma sonucunda adlandırıldı. İlköğretim öğrencileri arasında gerçekleştirilen yarışmada GRAIL A ve B sondaları, Ebb ve Flow olarak adlandırıldı. Ebb ve Flow sırasıyla 31 Aralık 2011 ve 1 Ocak 2012'de Ay'ın yaklaşık 55 km yüksekliğindeki yörüngesine yerleştirildi."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/gravity-aygiti-otegezegen-goruntuleme-konusunda-yeni-bir-cigir-acti/", "text": "Son-teknoloji ürünü VLT aygıtı fırtınalı ötegezegendeki ayrıntıları optik girişimölçümü ile ortaya çıkardı ESO'nun Çok Büyük Teleskop Girişimölçeri üzerindeki son teknoloji ürünü GRAVITY aygıtı optik girişim ölçümü yöntemi ile ilk ötegezegen gözlemini gerçekleştirdi. Bu yöntemle gezegen-ölçeğindeki bir fırtına boyunca ilerleyen demir ve silikat bulutlarından oluşan karmaşık bir ötegezegen atmosferi gözler önüne serildi. Yeni yöntem sayesinde bugün bilinen çoğu ötegezegenin özelliklerinin belirlenmesi adına eşsiz fırsatlar da ortaya çıkmış oldu. Elde edilen sonuçlar bugün Astronomy and Astrophysics adlı dergide GRAVITY İşbirliği tarafından HR8799e ötegezegenine ait optik girişimölçümü yöntemi ile alınan gözlemleri içeren bir makale ile duyuruldu. Ötegezegen 2010 yılında Dünya'dan yaklaşık 129 ışık-yılı uzaklığında, Kanatlıat takımyıldızı doğrultusundaki genç anakol yıldızı HR8799 etrafında dolanırken keşfedildi. HR8799e'nin yeni özelliklerini ortaya çıkaran bugünkü sonuçlar yüksek çözünürlüğe ve duyarlılığa sahip bir aygıt gerektirmekteydi. GRAVITY, girişimölçümü olarak bilinen bir yöntem sayesinde, ESO'nun VLT'sini oluşturan dört birim teleskopun aynı anda çalışarak yaptığı gözlemleri kullanmış ve tek bir büyük teleskopa bağlanmış gibi veri toplayabilmiştir . Bu süper bir teleskop meydana getirerek VLTI HR8799e'nin atmosferinden ve etrafında dolandığı yıldızdan gelen ışığı toplayarak hassas bir şekilde ayırt edebilmiştir. HR8977e Güneş Sistemimizde olmayan bir dünya yani bir 'süper-Jüpiter'dir, Güneş'in etrafında dolanan bütün gezegenlerden daha fazla kütleli ve çok daha gençtir. Sadece 30 milyon yıllık yaşı ile bu bebek ötegezegen, bilimcilere gezegenlerin ve gezegen sistemlerinin oluşumu hakkında yeni pencereler açmaya yetecek kadar gençtir. Bu ötegezegen yaşam için pek de müsait değil oluşumundan geride kalan enerji ile güçlü sera etkisi HR8799e'yi neredeyse 1000 C'ye kadar ısıtmaktadır. Şimdiye kadar ilk kez bir ötegezenin ayrıntılı gözlemleri için optik girişimölçümü yöntemi kullanılıyor ve bu yeni teknik benzeri görülmemiş bir niteliğe sahip ayrıntılı bir tayf elde edilmesini sağlıyor. Ekibin ölçümleri sayesinde HR8799e'nin atmosfer bileşenleri de ortaya çıkarılmış oldu ki bazı şaşırtıcı sonuçlar içeriyordu. Analizlerimizin sonuçlarına göre HR8799e metandan çok daha fazla karbon monoksit içeren bir atmosfere sahip bu da denge kimyası ile beklenen bir şey değil, diye açıklıyor Paris Gözlemevi PSL ve Max Planck Yer-ötesi Fiziği Enstitüsünden CNRS araştırmacısı ve ekip lideri Sylvestre Lacour. Bu şaşırtıcı sonucu en iyi şu şekilde açıklayabiliriz; atmosfer içinde karbon monoksitin hidrojenle etkileşerek metan oluşturmasını engelleyen dikey rüzgarların varlığı. Ekip ayrıca atmosferin demir ve silikat bulutları da içerdiğini buldu. Karbon monoksit fazlalılığı ile birleştiğinde, HR8799e'nin atmosferinde dev ve şiddetli bir fırtınanın hakim olduğu sonucuna varılıyor. Gözlemlerimiz, karanlık bulutların fırtınalı parçaları içinde girdap şeklinde dolanan ılık ışık ışınları ile içerden aydınlatılan bir gaz topu öneriyor, şeklinde ayrıntılandırıyor Lacour. Silikat ve demir parçacıklarından oluşan bulutların konvektif hareketleri parçalanıp tekrar iç kısımlara yağmur şeklinde dönmelerini sağlıyor. Bu doğmakta olan dev bir ötegezegenin hareketli atmosferine dair bir resim çiziyor ve burada karmaşık fiziksel ve kimyasal süreçler iş başında. Bu sonuç GRAVITY'nin bir dizi etkileyici keşfine dayanmaktadır ki bunlar arasında geçen yılın büyük buluşu olan gökada merkezindeki karadeliğin olay ufku dışında ışık hızının % 30'u hızla dolanan gaz gözlemi de yer almaktadır. Ayrıca ESO teleskopları ve aygıtlarınca kullanılan bir dizi ötegezegen gözlem yöntemlerine yenisini ekleyerek etkileyici yeni keşiflerin yolunu açmıştır . Notlar GRAVITY, aralarında Max Planck Yer-ötesi Fiziği Enstitüsü , Paris Gözlemevi-PSL LESIA / CNRS / Sorbonne Üniversitesi / Paris Diderot Üniversitesi ve Grenoble Alpleri Üniversitesi IPAG /CNRS , Max-Planck Gökbilim Enstitüsü , Cologne Üniversitesi , Astrofizik ve Kütleçekimi Merkezi CENTRA ile ESO'nun bulunduğu bir işbirliğinin ürünüdür. Girişimölçümü gökbilimcilerin birden fazla küçük teleskopu aynı anda kullanarak bir süper-teleskop meydana getirmelerini sağlayan bir tekniktir. ESO'nun VLTI girişimölçüm teleskop sistemi Çok Büyük Teleskopu oluşturan iki ya da daha fazla Birim Teleskopu ya da daha küçük tüm dört Yardımcı Teleskopu kullanarak oluşturulmaktadır. Her bir UT 8.2-metrelik birincil aynaya sahip olduğundan onların bir araya getirilmesiyle tek başına bir UT'nin elde ettiğinden 25 kat daha fazla çözme gücüne ulaşılabilmektedir. Ötegezegenler çok farklı yöntemler kullanılarak gözlenebilmektedir. Bunların bazıları dolaylı olup, örneğin ESO'nun ötegezegen-avcısı HARPS aygıtı ile kullanılan dikey hız yöntemi ile bir gezegenin yıldızına uyguladığı çekim etkisi ölçülebilmektedir. Bu çalışmadaki sonuçların elde edildiği doğrudan yöntemlerle, yıldızın üzerindeki etkilerinin yanı sıra gezegenin kendisi ölçülmektedir. ESO teleskoplarının kullanıldığı son ötegezegen keşifleri arasında geçen yılın, Güneş'e en yakın tekil yıldız, Barnard yıldızı etrafındaki süper-Dünya'nın başarılı tespiti ile başka bir yenilikçi gezegen tespit yöntemi kullanılarak yeni doğmuş bir yıldızın etrafında ALMA ile yapılan genç gezegenlerin keşfi yer almaktadır. Arif Solmaz, Çağ Üniversitesi Uzay Gözlem ve Araştırma Merkezi, Mersin 1 Yorum atmosferi tamamen karbonmonoksit olan süper dünya yaşama elverişli tabiki değil.önemli olan yaşam koşulları olan bir süper dünya bulunmasıdır.bu gravıty bunu başarabilirmi,yada HARP.ne zaman müjdeli bir haber alabileceğiz.onlar bunu tesbit etse bile haberi paylaşabileceklermi?ben bundan çok emin değilim.benim düşüncem.selamlar."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/guclu-bir-itmeyle-olusan-patlama-artigi/", "text": "Büyük kütleli yıldızların hayatı, patlamaları sonrasında görülen yapının incelenmesiyle ortaya çıkarılabilir. NASA'nın Chandra X-Işını Gözlemevi 12 yıldır gökada üzerinde çeşitli yerlerde görülen süpernova kalıntılarını inceliyor. Bu incelemelerin son örneği ise G350.1+0.3 olarak kodlanmış süpernova kalıntısıdır. Bu yıldız enkazı Samanyolu merkezine doğru ve Dünya'dan 14 700 ışık yılı uzaklıkta yer almaktadır. Chandra ve ESA'nın XMM-Newton Teleskopu G350.1+0.3'ün nedeni yıldızın yoğun çekirdekli olacağından hareketle görüntüde gösterilen nötron yıldızına ulaştılar. Süpernova patlaması X-Işını emisyon merkezinde oluştuysa bu nötron yıldızına güçlü bir ivme kazandırmış olsa gerek. Chandra ve diğer teleskoplarla elde edilen verilere göre süpernova kalıntısı 600 ile 1200 yıl yaşındadır. Patlama yerine ilişkin tahmin doğruysa nötron yıldızı saatte en az 4.8 milyon km hızla hareket ettiğini gösteriyor. Bu da süpernova patlaması sonrasında nötron yıldızına verilen itmeye ilişkin yeni kanıtları ortaya koyuyor. G350.1+0.3'ün bir başka ilgi çekici tarafı ise alışılagelmemiş bir şeklinin olması. Pek çok süpernova kalıntısı neredeyse dairesel bir şekle sahipken Chandra'nın elde ettiği altın rengindeki görüntüde asimetrik bir şeklinin olduğu görülüyor. Gökbilimciler bu tuhaf şeklin yıldızın enkaz alanında bulunan enkazın büyümesi nedeniyle soğuyan gaz moleküllerinin yol açtığını düşünüyor. |Bulutsunun Spitzer Teleskopu ile kızılötesi dalga boyunda alınmış görüntüsü. |Bulutsunun Chandra Teleskopu ile alınmış X-ışını dalga boyu görüntüsü. Bu süpernova kalıntısı gibi Yengeç ve SN 1006 süpernova kalıntıları da 600 ile 1200 yıl önce gerçekleşti. Ancak patlamanın, çevresini saran gaz ve toz bulutları nedeniyle, Dünya'dan görülmesi olası değildir."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/guclu-radyo-jetlere-sahip-en-uzak-kuasar-kesfedildi/", "text": "Gökbilimciler Avrupa Güney Gözlemevi'nin Çok Büyük Teleskobu yardımıyla şimdiye kadar bilinen en uzak radyo ışınımı kaynağını keşfederek ayrıntılı bir şekilde incelediler. Kaynak oldukça uzak radyo-parlak bir kuasar olup radyo dalga boylarında güçlü jet salınımları yapan parlak bir nesne ışığının bize ulaşması 13 milyar yıl almaktadır. Gökbilimciler bu keşifle erken evren hakkında önemli ipuçlarına ulaşabilir. Bazı gökadaların merkezinde bulunan kuasarlar çok parlak nesneler olup süper kütleli kara delikler tarafından beslenmektedirler. Çevresindeki gazı tüketen kara delikler enerji yaymakta ve bu sayede gökbilimciler oldukça uzakta gerçekleşen bu olayları tespit edebilmektedir. P172+18 takma adını alan yeni keşfedilen kuasar o kadar uzakta ki, ışığının bize ulaşması 13 milyar yıl sürüyor: onu gördüğümüzde evren sadece 780 milyon yıl yaşındaydı. Daha uzaktaki kuasarlar keşfedilmiş olsa da gökbilimciler ilk kez evrenin bu kadar erken bir dönemindeki kuasarda radyo jetleri tespit etti. Gökbilimcilerin radyo parlak olarak sınıflandırdıkları, kuasarların sadece %10'u jetlere sahip olup, radyo frekanslarında oldukça parlak görünmektedirler . P172+18 inanılmaz oranda gaz tüketen, Güneş'imizden 300 milyon kez daha büyük kütleli bir kara delik tarafından beslenmektedir. Kara delik etrafındaki maddeyi hızla tüketiyor ve kütlesi şimdiye kadar gözlenen en yüksek oranda artıyor, diye açıklıyor keşfe yol açan araştırmayı Max Planck Gökbilim Enstitüsünden Eduardo Banados ile yürüten ESO çalışanı gökbilimci Chiara Mazzucchelli. Gökbilimciler süper kütleli kara deliklerin hızlı büyümeleri ile P172+18 gibi kuasarlarda görülen güçlü radyo jetleri arasında bir bağlantı olduğunu tahmin ediyor. Jetlerin kara delik civarındaki gazı tedirgin ederek, gaz akışını hızlandırdığı düşünülüyor. Bu nedenle, radyo-parlak kuasarlar erken evrende bulunan kara deliklerin Büyük Patlamadan kısa bir süre sonra süper kütlelere nasıl ulaştıkları hakkında önemli bilgiler sağlıyor. İlk kez 'yeni' kara delikler keşfetmiş olmayı ve ilkel Evren'i anlamak üzere başka bir yapı taşını ortaya çıkarmayı, dolayısıyla kendimizin kökenlerini daha iyi anlamayı oldukça heyecan verici buluyorum, diyor Mazzucchelli. P172+18 Banados ve Mazzucchelli tarafından Şili'deki Las Campanas Gözlemevi'nde Magellan Teleskobu ile daha önce bir radyo kaynağı olarak tespit edildikten sonra, uzak bir kuasar olarak tanımlanmıştı. Veriyi elde ettikten sonra, gözle inceledik ve hemen şimdiye kadar bilinen en uzak radyo-parlak kuasarı keşfettiğimizi anladık, diyor Banados. Bununla birlikte, kısa gözlem zamanı nedeniyle, ekip bu nesneyi ayrıntılı olarak inceleyecek kadar veri toplayamamıştı. Sonrasında ESO'nun VLT'si üzerindeki X-shooter aygıtının da bulunduğu diğer gözlemlerle bu kuasarın özelliklerini daha derinlemesine izleme fırsatı bulan ekip; kara deliğin kütlesi ve çevresindeki maddeyi ne kadar hızlı tükettiği gibi önemli bilgilere ulaşabildi. Çalışmaya destek veren diğer teleskoplar arasında Ulusal Radyo Gökbilim Gözlemevinin Çok Büyük Dizgesi ve ABD'deki Keck Teleskopları yer alıyor. Ekip The Astrophysical Journal adlı dergide yayımlanan keşifleri hakkında heyecanlı olsa da bu radyo-parlak kuasarın belki daha da uzakta bulunabilecek çoğundan biri olduğunu düşünüyor. Bu keşif beni iyimser yapıyor ve inanıyorum ve ümit ediyorum ki uzaklık rekoru yakında kırılacak, diyor Banados. ESO'nun ortağı olduğu ALMA ve ESO'nun gelecekteki Aşırı Büyük Teleskobu gibi tesislerle yapılacak gözlemler bu tür erken Evren nesnelerini ortaya çıkarmaya ve daha ayrıntılı olarak araştırmaya yardımcı olabilir. Notlar Gökbilimde kullanılan radyo dalgalarının frekansları yaklaşık 300 MHz ve 300 GHz aralığındadır. Arif Solmaz, Çağ Üniversitesi Uzay Gözlem ve Araştırma Merkezi, Mersin"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/gunes-benzeri-genc-yildizda-supheli-olusumlar/", "text": "Gökbilimciler genç ve Güneş benzeri bir yıldızın çevresinde en büyüğü Pluto boyutundaki cisimlerin olduğu tozlu bir kuşak keşfetti. Keşif Atacama Büyük Milimetre/milimetre altı Dizisi ile gerçekleşti. HD 107146 olarak bilinen yıldızı çevreleyen antik gezegen diskini gözleyen gökbilimciler, diskin dış kısmında toz tanelerinin yoğunluğunun beklenmedik bir şekilde artış gösterdiğini fark ettiler. Yıldızdan çok uzakta 13 milyar kilometre- gözlenen yoğun alanda gerçekleşen çarpışmalar nedeniyle oluşan toz, geleceğin Pluto-boyutlu gezegenciklerin doğmasına neden olabilir. Kalıntı diskleri gezegenler oluştuktan sonra arta kalan malzemedir. Diskteki toz ise kuyrukluyıldız ve asteroitler arasında süregelen çarpışmalardan oluşup artmaktadır. Tamamen şekillenmiş güneş sistemlerinde bu tozdan az miktarda bulunur. Güneş Sistemi'nin erken dönemlerinde benzeri tozlu yapının Güneş'ten oldukça uzak yerde toplanması gerektiği benzetimlerle gösterilmişti ki ALMA'nın bulduğu da tam olarak budur. Harvard Smithsonian Astrofizik Merkezi'nde gökbilimci olarak çalışan Luca Ricci: HD 107146'daki toz, yıldızdan çok uzakta ve oldukça kalın bir alanı kaplamaktadır diyor. Asıl şaşırtıcı olan ise genç yıldızlarda böylesi tozlu alanların yıldıza yakın olması beklentisidir. Burada durum bunun tersi. Pluto-benzeri gezegenlerin nasıl ve ne zaman oluştuğunu bu kalıntı diskine bakarak anlamak mümkün olabilir. Eldeki bilgisayar modellerine göre diskin dış kısmındaki toz yoğunluğunun artması son zamanlarda oluşan Pluto-benzeri cisimlerin oluşmasıyla açıklanabilir. Bu cisimlerin kütle çekimleri toz çarpışmalarının artmasına neden olur. Yıldızdan Güneş-Neptün uzaklığının 2,5 katı kadar mesafede başlayan tozlu disk 1,2 milyar km genişliğindedir. Henüz onay görmemiş olmasına karşılık tozlu dikin içinde Dünya benzeri gezegenin varlığını işaret eden boşluk bulunmakta. Yeni ALMA verileri bu olasılığı da araştıracak. Bu alanda Dünya-benzeri gezegenin varlığının önemli sonuçları olacaktır. HD 170146 birçok yönden Güneş'in erken dönemiyle kıyaslandığından ilgi çekmektedir. Bu yıldız ayrıca gezegen oluşumunu tamamlamış bir yıldızın yaşadığı gezegen oluşumlarının son aşamasını temsil etmektedir. ALMA müdür yardımcısı Stuartt Corder: Bu genç sistem bize Güneş-benzeri bir yıldızın çevresindeki oluşumlarla ilgili ilginç bir çalışma alanı sunuyor. Biz muhtemelen Güneş'in şimdiki yaşının yüzde 2'si kadar gerisinde olan zamanı gözlüyoruz diyor. 90 ışık yılı uzaklıktaki HD 107146 Berenis'in Saçı takımyıldızı yönündedir ve 100 milyon yıl yaşındadır. ALMA'nın yüksek çözünürlükteki yetenekleri bu ilginç cisim üzerinde daha ayrıntılı çalışmalar yapılmasına olanak vermektedir."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/gunes-benzeri-yildizin-dogumu-izleniyor/", "text": "Bir zaman makineniz olsaydı geçmişte nereye gitmek isterdiniz? Çoğu kişi büyük olasılıkla T.rex'i görmek için dinozorlar dönemini seçmek isterdi. Ancak birçok gökbilimci Güneş Sistemi'nin oluştuğu dönemi yani dört buçuk milyar yıl öncesini görmek isteyecektir. Neyse ki gökbilimcilerin çalışan bir zaman makinesine ihtiyacı yok. Gökadamızdaki genç yıldızları izleyerek Güneş ve gezegenlerin doğumuyla ilgili bilgi edinebiliyorlar. Güneş erken döneminde oldukça aktif ve X-ışınları patlamaları gerçekleştiren bir yıldızdı. Çalışmasını Amerikan Astronomi Derneği Toplantısı'nda sunan Harvard-Smithsonian Astrofizik Merkezi'nden Nancy Brickhouse: TW Hydrae'yi izleyerek Güneş'in bebeklik dönemiyle ilgili bilgi edinebiliyoruz diyor. Brickhouse ve arkadaşları güney takımyıldızlarından Suyılanı'nda bulunan 190 ışık yılı uzaklıktaki TW Hydrae adlı genç yıldızı izliyor. TW Hydrae, Güneş'in yüzde 80'i ağırlığında ve K tipinde bir yıldızdır. Yaklaşık 10 milyon yıl yaşındaki yıldız gaz ve toz bulutuyla sarılı durumdadır. Bu disk içinde yeni gezegen doğumları gerçekleşiyor olabilir. Yıldız gaz yutarak büyümektedir. Ancak yıldız diski doğrudan yutamamaktadır. Gaz yıldızın kutuplarındaki manyetik alan çizgileri boyunca akmaktadır. Araştırmacılar yıldızın kutuplarından birini neredeyse doğrudan görebilmektedir. Bunun sonucunda ayrıntılı bir çalışma yapabilmektedirler. CfA'dan Andrea Dupree: Hareketli bir yere bakıyoruz diyor. Yıldıza akan malzeme bir şok dalgası oluşturarak 5 milyon dereceden daha yüksek sıcaklıklara ulaşır. Yüksek enerjili gaz X-ışınları yaymaya başlar. İçeri doğru süzülen sıcak soğuyarak bir süre sonra kızılötesi dalga boyunda parlamaya başlar. Süreç yer merkezli teleskoplar ve Chandra X-ışını teleskopuyla izleniyor. Topladığımız birden fazla dalga boyundaki veri gazın aşağı doğru süzüldüğünü gösterir. İlk kez bu süreci tümüyle izleyebiliyoruz diyor Brickhouse. Yıldızdaki malzeme iniş miktarı birkaç gün boyunca beş kat değişti. Büyüme süreci geceden geceye değişir. Bu tür şeyler her zaman olur diyor Dupree. Gökbilimciler genç yıldızlara göre daha aktif olan orta yaştaki Güneş'te olduğu gibi yıldızın manyetik alanı ile erken-gezegen diski arasındaki etkileşimi karşılaştırabiliyor. TW Hydrae'deki hareketlilik manyetik etki sonucunda oluşmaktadır diyor Brickhouse."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/gunes-benzeri-yildizlarda-yas-hesabi/", "text": "Dünya-benzeri gezegen bulmak ne kadar zor ise Güneş-benzeri yıldız bulmak da o kadar zordur. Güneş'in ikizi olan bir yıldız Güneş'le aynı kütleye, sıcaklığa ve tayf türüne sahip olmalıdır. Ayrıca 4,5 milyar yıl yaşında olması da beklenebilir. Ancak yaş tahmini genelde zor olduğundan gökbilimciler Güneş gibi yıldızlar için bu özelliğe pek dikkat etmezler. Bir yıldızın yaşını belirlemek için spinine bakan yeni bir yöntem kullanılıyor. Gökbilimciler bu yöntemle 22 Güneş-benzeri yıldızın yaşını ölçtüler. Daha önce sadece iki Güneş benzeri yıldızın spinine dayalı yaş ölçümü yapılabilmişti. Harvard-Smithsonian Astrofizik Merkezi'nden Jose Dias: Güneş'in özelliklerine yakın güneşin ikizleri dediğimiz yıldızları bulduk. Güneş'in ikizlerine bakarak Güneş'in geçmişini ya da geleceğini görebilirsiniz. Dolayısıyla yıldız sistemlerindeki evrimin gezegen sistemlerini nasıl etkilediğini anlamaya çalışırsınız diyor. Bir yıldızın dönüş süresi yıldızın yüzeyindeki farklı koyuluktaki bölgelerin yani yıldız-lekesi olarak nitelenen noktaların geçişi izleyerek hesaplanır. Bir lekenin yıldızın gözlenen aynı yerine geliş süresi ile yıldızın dönme hızı bulunabilir. Kepler Teleskopu'nun gözlem bölgesi yeşil kare içinde gösterilmiştir. Kepler bu bölgedeki yaklaşık 100.000 güneş benzeri yıldızı gözleyerek gezegen avı yapmaktadır (CfA, created using StarWalkHD (VT 7.0.3) and MAST and the Virtual Observatory . Yıldız lekeleri yıldızın görünen parlaklığının yüzde birkaç ya da daha küçük değerde azalmasına neden olur. Bu kadar küçük değişimler NASA'nın Kepler uzay aracının titiz parlaklık ölçümleri ile hesaplanabiliyor. Kepler verilerinden yararlanan Nascimento ve ekibi güneş-benzeri yıldızların ortalama dönem dönemini 21 gün olarak hesapladı. Güneş ekvatorunun dönme süresi 25 gündür. Ekip, yıldızın yaşına bağlı olarak yavaş döndüğünü de belirledi: genç olanlar daha hızlı yaşlı olanlar daha yavaş. Bunun bir sonucu olarak yıldızın dönme süresi yaş hesabında bir saat gibi kullanılabilir. Yıldızlardan Güneş'e göre daha hızlı dönenlerin yıldızımıza oranla daha genç oldukları söylenebilir. Yıldızlar ile gezegenleri aynı anda oluştukları için bir yıldızın yaşının belirlenmesi aynı zamanda gezegenlerin yaşlarının da belirlenmesi demektir. Yıldızların yaşlarının belirlenmesi yaşam için gerekli sürenin dikkate alınarak yaşamın olası olduğu aday gezegen sayısının azaltılmasına yardımcı olabilir. Yeni çalışmada yaşları hesaplanan 22 yıldızın gezegeni yok. Buna karşılık bu çalışma Güneş benzeri yıldızların çevresinde dolanan gezegenlerden Dünya benzeri olanlarının keşfi için önemli bir adımdır. 2 Yorumlar güneş benzeri yıldızlarda dönmenin yaşa bağlılığı, dolayısıyla dönme hızı ölçülen yıldızların yaşlarının kolay ve doğru bir şekilde tahmin edilebileceği 1968 den beri iyi biliniyor. Bu konuda Skumenich (1972) yasası yaşın dönme hızına bağlılığını formülle veriyor. Yasanın arkasındaki gerekçe güneş benzeri yıldızlarda manyetik etkinliğin zamanla yıldızı manyetik frenleme mekanizmasıyla yavaşlatmasına dayanmaktadır. Benim de bu konuda birkaç tane yayınım bulunmaktadır. Değerli hocam, buradaki ana sorun sanırım dönme süresinin ölçülmesiyle ilgili olmalı. Bunun için yıldız üzerinde leke olması gerekiyor değil mi? Gerek ESA gerekse NASA eski bir yöntemle yapılan yeni bir keşfi ya da devam eden bir çalışmayı sanki yeniymiş gibi verebiliyor. Bu daha önce de oldu, olacak da. Anladığım kadarıyla buradaki neden bir yandan gökbilimi canlı tutmaya çalışırken diğer yandan da yaptıkları çalışmaları popüler düzeyde -satmak-. Biz çalışmalarımız sonucunu popüler düzeye getirip haberleştiremiyoruz. Bunu yapmamız gerekiyor. Elbette bilimsel makale işin asıl kısmıdır, ama daha fazla insanın bu çalışmayı bilmesinde de bir sakınca yoktur sanırım. Verdiğiniz bilgiler için teşekkür ederim."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/gunes-benzeri-yildizlarin-etrafinda-yasam-bilesenleri-bulundu/", "text": "Güneş benzeri yıldızları oluşumlarının oldukça erken dönemlerinde gözleyen ALMA yaşamın temel kimyasal yapı taşlarından biri olan metil izosiyanat izlerine rastladı. Güneş Sistemi'mizin de bu türden evrimleştiği güneş-benzeri öncül yıldızların etrafında ilk kez bu türden bir prebiyotik molekül tespiti yapılıyor. Keşif gökbilimcilerin Dünya'da yaşamın nasıl başladığını anlamalarına yardımcı olabilir. Şili'deki Atacama Büyük Milimetre/milimetre-altı Dizgesi'ni kullanan iki gökbilimciler ekibi çoklu yıldız sistemi IRAS 16293-2422'de metil izosiyanat adlı prebiyotik karmaşık organik molekül izine rastladı. Birinci ekibin eş-yürütücüleri İspanya, Madrid'teki Astrobiyoloji Merkezi'nden Rafael Martin-Domenech ve İtalya Floransa'daki INAF-Arcetri Astrofizik Gözlemevi'nden Victor M. Rivilla olup, diğer ekibe Hollanda'daki Leiden Gözlemevi'nden Niels Ligterink ve Birleşik Krallık, Londra Üniversitesi'nden Audrey Coutens liderlik yapmaktaydı. Bu yıldız sisteminde sürprizler devam ediyor! Şekerlerin keşfinden sonra, şimdi de metil izosiyanat bulduk. Bu organik moleküller ailesi bildiğimiz anlamdaki yaşamın biyolojik temelleri olan protein formundaki amino asitlerin ve peptidlerin sentezinde rol oynamaktadır, diye açıklıyor Niels Ligterink ve Audrey Coutens . ALMA'nın yetenekleri sayesinde her iki ekip de molekülü radyo tayfı boyunca çok sayıda farklı ve özel dalgaboylarında gözleme fırsatı buldu . Evrimlerinin ilk aşamalarında bulunan genç yıldızlara yakın iç kısımlarda bulunan sıcak ve yoğun gaz ve toz kozasında benzersiz kimyasal izlere rastladılar. Her iki takım da metil izosiyanata dair izleri ayrı ayrı tespit edebildi . Sonrasında molekülün kökenini bulmak için bilgisayarla kimyasal modelleme ve laboratuvar deneyleri gerçekleştirdiler . IRAS 16293-2422 Yılancı takımyıldızı doğrultusunda, Rho Ophiuchi adı verilen yıldız oluşum bölgesinde ve yaklaşık 400 ışık-yılı uzaklıkta yer alan genç yıldızlardan oluşan bir çoklu yıldız sistemidir. ALMA ile alınan yeni sonuçlar bu genç yıldızların her birinin etrafında metil izosiyanat bulunduğunu göstermektedir. Dünya ve Güneş Sistemi'mizdeki diğer gezegenler Güneş'in oluşumundan geride kalan maddelerden meydana gelmiştir. Bu nedenle güneş-benzeri öncül-yıldızları araştırmak gökbilimciler için geçmişe bir pencere açarak 4.5 milyar yıl önce Güneş Sistemi'mizin oluşmasına yol açan benzer koşulları gözleyebilmelerini sağlamaktadır. Araştırma makalelerinden birinin eş-yazarları Rafael Martin-Domenech ve Victor M. Rivilla şu yorumda bulunuyor: Elde ettiğimiz sonuçlar bizi heyecanlandırıyor, çünkü bu öncül yıldızlar yaşamının başlangıcındaki Güneş'e oldukça benziyor ve özellikle Dünya-boyutlarındaki gezegenlerin oluşabilmesi için uygun koşullar barındırıyorlar. Prebiyotik molekülleri bularak yaşamın gezegenimizde nasıl ortaya çıktığını anlayabileceğimiz bulmacanın başka bir parçasını elde etmiş oluyoruz. Bulguları destekleyen laboratuvar sonuçlarından memnun kalan Niels Ligterink'i şunları söylüyor: Bu molekülleri tespit etmek bir yana, nasıl oluştuklarını da anlamak istiyoruz. Laboratuvar deneylerimize göre metil izosiyanat yıldızlar-arası uzaydakine benzer şekilde çok soğuk koşullar altında buz parçacıkları üzerinde oluşabilmektedir. Buna göre bu molekül yani peptid bağlarının bazı aslında çoğu genç güneş-benzeri yıldızın etrafında bulunuyor. Notlar Astrokimyadaki tanımına göre bir karmaşık molekül, en az altı ya da daha fazla atomdan oluşur ve bu atomlardan en az bir tanesi karbon olmalıdır. Metil izosiyanatın kimyasal konfigürasyonu CH3NCO şeklinde olup, karbon, hidrojen, azot ve oksijen atomlarını içermektedir. Oldukça zehirli olan bu bileşen 1984 yılındaki trajik Bhopal endütriyel kazasında meydana gelen ölümlerin ana nedenidir. Sistem 2012 yılında daha öncedan ALMA ile gözlenmişti ve yaşam için gerekli olan başka bir basit şeker molekülü glikoaldehit içerdiği bulunmuştu. Rafael Martin-Domenech liderliğindeki ekip ALMA'nın alıcı Bantları 3, 4 ve 6 ile geniş bir dalgaboyu aralığında alınmış olan yeni ve arşivlenen verileri kullandı. Niels Ligterink ve arkadaşları ise IRAS 162893-2422'nin kimyasal karmaşıklığını haritalamayı amaçlayan ve Güneş Sistemi'mizin boyutlarına eşit, küçük bir ölçekte ALMA'nın 7. Bandı ile tam dalgaboyu aralığında görüntüleme yapmak üzere ALMA Öncül-yıldız Girişimölçüm Çizgi Taraması verilerini kullanmıştır. Ekipler kimyasal bileşenlerini incelemek için öncül yıldızın ışığını tayfsal analizle incelediler. İki büyük kütleli öncül yıldızın etrafında (Orion KL ve Sagittarius B2 Kuzey içerisindeki büyük kütleli molekül çekirdekleri) tespit ettikleri metil izosiyanat miktarının bolluğu moleküler hidrojene ve diğer eser gazlara oranı önceki tespitlerle kıyaslanabilir değerde bulundu. Martin-Domenech'in ekibi metil izosiyanatın gaz-parçacık oluşumunu kimyasal olarak modelledi. Gözlenen molekül miktarı gaz fazındaki kimyasal reaksiyonları takiben, uzaydaki toz parçacıklarının yüzey kimyası ile açıklanabilir. Bununla birlikte, Ligterink'in ekibi Leiden'deki laboratuvarlarında yaptıkları aşırı soğuk ultra-yüksek-vakum deneylerini kullanarak molekülün yıldızlararası uzayda 15 Kelvin'e (-258 santigrat derece) kadar düşen uç derecedeki sıcaklıklarda oluşabileceğini göstermişlerdir. ESO-Türkiye Ek bilgi: Akdeniz Üniversitesinden Doç. Dr. Memduh Sami Taner'den... Süper bir bilimsel haber, metil izosiyanat yeni bağlar kurarak yeni bileşikler yapmaya çok istekli bir kimyasal yapı/veya bileşik; zaten zehir dediğimiz şey nedir ki ? Başka moleküllerle bileşik yapma potansiyeli yüksek olan bu agresif molekülün kartopu misali büyümesi çok muhtemeldir... Hele hele ortamda peptidler de var ise, metil izosiyanat, vagonları birleştiren bağlantılar gibi davranabilir. Peki protein nedir? Peptitlerden oluşan katarlara protein diyoruz.. Öyleyse DNA, RNA nedir? Proteinlerden oluşan bilgi kütüphanesidir!! Yaşamı başlatan moleküllerin uzay boşluğunda ortak yüzeylerde üst üste birikmesi ile yeni kimyasal reaksiyonlara girmesi, ardından da protein temelli makro bileşiklere ulaşılmasını mümkün kılabilecektir. Güneş benzeri yıldızların oluşumları sırasında henüz füzyon reaksiyonları ve yüksek sıcaklıklar oluşmadan önce kimyasal kinetiği indükleyecek ve yeni bileşiklerin oluşmasına izin verecek bir ortam oluştuğunu düşünmek hiç şaşırtıcı değildir. 1 Yorum gözlemlenebilen evrende milyarlarca galaksilerin bulunduğu ve yaşamın yapı taşlarından olan carbon nun bulunması % 100 dür.o halde farklı yaşam formlarının olabileceği açık ve nettir.çok yakın zamanlarda iletişim kurulabilir.ben hala neden koordinatlarının verildiği,bunun çok yanlış olduğunu üstüne basarak ifade ediyorum.belki bizler göremiyeceğiz.ama bizden sonraki nesiller bunu görecektir.YÜCE ALLAH gezegenimizi ve insanlığımızı korusun."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/gunes-cevresindeki-karanlik-madde-daha-fazlaymis/", "text": "ETH Zürih ve Zürih Üniversitesi'ndeki gökbilimciler diğer uluslar arası araştırmacılar ile birlikte yürüttükleri çalışma sonucunda Güneş çevresinde bol miktarda görünmez karanlık madde olduğunu tespit ettiler. Bu, karanlık maddenin Samanyolu Gökadası'nın diskini çevrelediğini söyleyen kuramla uyuşmakta olan benzersiz benzetimlerle gösterilmiş ilk çalışmadır. Ekip ayrıca karanlık maddenin yeni bileşeninin de böylesi bir çalışmayla bulunabileceğini belirtiyor. Karanlık madde tanımı ilk kez 1930'larda İsviçreli gökbilimci Fritz Zwicky tarafından yapıldı. Zwicky karanlık maddenin gökadalara arasındaki boşluğu doldurduğunu öne sürmüştü. Aynı dönemde Hollanda'dan Jan Oort, Güneş'in çevresindeki yıldızların ve gazın yoğunluğunun olması gerekenin iki katı olduğunu belirlemişti. O zamandan beri gökbilimciler evrendeki gökadaları ve gökada kümelerini saran karanlık maddenin yapısıyla ilgili çeşitli kuramlar geliştirdiler, ancak karanlık madde gizemini korumayı sürdürmüştür. Oort'un ölçümlerinden sonra son zamanlarda yinelenen ölçümler karanlık madde miktarının beklenenden 3-6 kat fazla olduğunu gösterdi. Geçen yıl yapılan çalışmalar ise karanlık madde miktarının daha az olması gerektiğini gösterdi. Hangisi doğru olabilir? Samanyolu Testi Ekip karanlık madde tespiti için yeni bir yöntem geliştirdi. Araştırmacılar gerçek değerleri göz ardı ederek sadece Samanyolu'nun görsel görüntüleriyle kütle ölçümü yaptılar. Bunun sonucunda geçmiş yıllarda yapıldığı gibi karanlık madde miktarının daha fazla olduğunu buldular. Hangisinin doğru olduğunu belirlemek için de Güneş çevresindeki turuncu K sınıfı cüce yıldızların pozisyonları ve hızları yeni yöntemle değerlendirilerek yerel bölgenin karanlık madde miktarı bulundu. Güneş'in Çevresindeki Karanlık Maddenin Kanıtı Silvia Garbari: Güneş'in çevresindeki karanlık madde miktarının % 99 olduğundan eminiz diyor. Bu oran ekibin öne sürdüğü ve çalışmayla ortaya çıkan % 90'lık orana göre daha az. Ancak elbette burada % 10'luk bir hata payı olabilir, sonuçta istatistiksel bir ölçüm. Sonuçta bu değerler Silvia'nın deyimiyle, karanlık madde diskinin kanıtı olabilir. Son zamanlarda ortaya çıkan yeni bir kurama göre gökadamızdaki karanlık maddenin yoğunlaşması nedeniyle yakınımızdaki bölgede yer alan karanlık maddenin baskısının arttığı anlamına gelebilir. Pek çok fizikçi normal madde ile çok zayıf etkileşimde bulunan karanlık maddenin, yer altı deneylerinde tespit edilebileceğine inanıyor. Prof. George Lake: Karanlık madde bildiğimiz normal parçacıklardan oluşuyorsa sen bu yazıyı okuyana kadar milyarlarcası vücudumuzdan geçiyor demektir. Deneysel fizikçiler karanlık madde için çok önemli olan bu deneyleri şimdi XENON ve CDMS yardımıyla yapıyor. Böylece karanlık maddenin özelliklerini ve dolayısıyla da ne tür bir parçacığa sahip olduğunu belirleme arayışı içindeler. Karanlık maddenin ne olduğuyla ilgili ayrıntılı bir yazıyı Prof. Dr. Ethem DERMAN'ın kaleminden yazılmış olarak Gökbilgi'de bulabilirsiniz."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/gunes-cevrimlerinin-nedeni-aciklandi/", "text": "Son zamanlarda haber bültenlerinde ve gazetelerde güneş fazlaca yer almaya başladı. Güneş'teki hareketlilik haber değeri taşır, çünkü Güneş uzun zamandır oldukça sessizdi. Gökbilimciler bir süredir Güneş'te uzun süren minimumu açıklamaya çalışıyor. Yapılan bilgisayar benzetimleriyle bir sonuca ulaşıldı. Buna göre Güneş'teki sessizlik içindeki sıcak plazma akışının değişimine bağlı. Harvard-Smithsonian Astrofizik Merkezi'nden Andres Munoz-Jaramillo: Güneş'teki plazma akışı, okyanus içinde akan nehirlere benzer. Anlamaya çalıştığımız bu plazma nehirlerinin güneşteki hareketlilikten ne derece sorumlu olduğudur diyor. Güneş, maddenin dördüncü hali olan plazma halindedir. Bu halde elektron ve pozitif iyonlar serbestçe akar. Bu akış sonucunda oluşan patlamalar ve güneş lekesi gibi etkiler ise çekirdekteki manyetik alanlarla beslenir. Gökbilimciler Güneş'teki bu hareketliliğin her 11 yılda tekrar ettiğini biliyorlar. Güneş'in en hareketli olduğu dönemlerde uzaya milyarlarca ton sıcak plazma püskürür ve buralarda görece daha soğuk olan koyu güneş lekeleri oluşur. Eğer bu plazma Dünya'ya çarparsa, bu uzayda görev yapan uyduları, elektrik dağıtım şebekelerini ve iletişimi etkileyebilir. Güneş sakin bir durumda yani minimumda iken güneş lekesi ve püskürmelere ender rastlanır. Bunun Dünya'daki etkileri daha az olmasına karşılık yine de önemlidir. Örneğin Dünya'nın atmosferi yüzeye yakınlaşır. Ayrıca güneş rüzgarı yıldızlararası uzaydan bize gelen kozmik ışınların azalmasına neden olur. Yakın zamanda gerçekleşen güneş minimumu yani lekesiz güneş günü 2008-2010 yılları arasında 780 gün sürdü. Güneş'teki en uzun süren minimum dönem en son 300 günle 1913'de yaşanmıştı. Munoz-Jaramillo: Son güneş minimumumun iki önemli özelliği öne çıktı: hiç Güneş lekesi ortaya çıkmadı ve zayıf bir kutup manyetik alanı görüldü. Güneş minimumunu anlamak istiyorsak bu iki olayı açıklamak zorundayız diyor. Munoz-Jaramillo bu sorunun üstesinden gelebilmek için 2000 yıla ait 210 çevrim üzerindeki verileri bilgisayara aktararak güneşin davranış modelini elde etmeye çalıştı. Özellikle yüksek enlemlerden güneş ekvatoruna yönelen plazma akımlarını hedef olarak belirledi. Bu akımlar dünyadaki okyanus akıntılarına benzer. Güneş'in iç katmanlarından ekvatora doğru hareketlenir ve son olarak kutupolarda kendini gösterir. Akış saatte 64 km gibi hızla gerçekleşirse tamamlanması 11 yıl sürer. Munoz-Jaramillo ve ekibi Güneş'in plazma nehirlerini tıpkı bozuk bir koşu bandındaki gibi hızlanıp yavaşladığını gördüler. Buna göre güneş çevriminin ilk yarısında hızlı bir akış, ikinci yarısında uzun süren ve minimumlara neden olan yavaş bir akış gerçekleşiyordu. Buradaki hızlanma ve yavaşlamanın nedeni ise plazma akışı ile güneşin manyetik alanı arasındaki ilişkide yatıyor. Bu, bir üretim hattında olduğu gibi, yavaşlayarak çevrimi sona erdirip yeni bir çevrime başlaması demektir diyor Munoz-Jaramillo. Bu gibi çalışmaların temel nedeni ise yaklaşan güneş maksimum ve minimumların zamanını ve gücünü tahmin edebilmektir. Ekibin tahminine göre bir sonraki güneş minimumu 2019'da gerçekleşecek. Ekip üyelerinden Didyendu Nandy: Biz bu plazma nehirlerinin akış yönlerini neyin değiştireceğini bilemeyiz. Ancak akışın nasıl değiştiğini ve sonuçlarının neler olabileceğini kestirebiliriz diyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/gunes-firtinasi-ne-kadar-etkili-olacak/", "text": "Bazen karşılaşılan büyük bir sorunu tek bir ülkenin çözmesi zordur. Bu mesaj teknolojik olarak gelişmiş 25 ülkenin temsilcilerinin katıldığı Bremen-Almanya'daki toplantıda verildi. Sorun ise güneş fırtınaları. Toplantıya başkanlık eden NASA'dan Lika Guhathakurta: Sorun ne zaman olacağını tahmin edemediğimiz güneş fırtınalarıdır. Biz bir sonraki güneş fırtınasının 2013'de zirveye ulaşacağını düşünüyoruz diyor. Güneş ile Dünya 150 milyon km gibi güvenilir bir uzaklığa sahiptir. Uzay araçları ve dünya üzerinde kurulu teleskoplarla güneşin dış atmosferinden fırlayan parçacıkların dünya atmosferinde manyetik fırtınalar oluşturduğunu gösterdi. Üstelik bu etki çok hassas bir şekilde gerçekleşir. Tipik olarak bu görünmez kuvvetin çizgilerini dünya kutuplarında günde birkaç kez izleyebilirsiniz. Güneş ve Dünya'yı birbirine bu şekilde bağlıdır. Biz bu nedenle onları ayrı olarak düşünemeyiz diyor Guhathakurta. Birkaç yıl önce güneş-dünya sistemi arasındaki ilişkiyi ortaya koymak amacıyla Güneş Fiziği çalışmaları başlatıldı. Bunun için bu alana katılımı desteklemek amacıyla Birleşmiş Milletler 2007 yılını Uluslararası Güneş Fiziği Yılı olarak ilan etmişti. Güneşte gerçekleşen olaylar oldukça karmaşık bir problemdir. Bu hava durumu tahminine benzemekle birlikte daha zordur. Güneş'in plazma ve manyetik yapısı ise zorluğun asıl nedenidir. Buna karşılık Güneş, problemin yarısını oluşturur, diğer yarısı ise Dünya ile ilgilidir. Dünya'nın manyetik alanı ve atmosferi güneş fırtınasına nasıl bir tepki vereceği hala sırrını korumaktadır. Bu sorunu çözmek için bilim insanları süper bilgisayarları kullanıyorlar. Sırf bu nedenle bu tahminler, mevcut hava tahminlerine göre 50 yıl daha geridedir. Bu konuda daha fazla veriye ve fikre ihtiyaç duymaktayız diyor Guhathakurta. Toplantı dönem başkanlığını devir alacak olan Çin Bilimler Akademisi'nden Dr. Ji Wusu: Bizim bu alanda önemli katkılar yapacağımızı düşünüyorum. Bu alanda çalışma birçok bilim insanımızın yine bir çok fikri bulunuyor. Bir başka sorun ise çalışılacak alanın büyüklüğüdür. Güneş fiziği yüz milyonlarca km'lik bir alanda çalışma yapmayı gerektirir. Sadece neler olup bittiğini gözlemek açısından bile önemli bir alandır bu. NASA ve diğer uzay araçlarından onlarcası uzayda bu devasa hacim içinde yayılmışlardır. Az sayıda olan şamandıra ile dünyadaki tüm okyanusları izlemeye çalıştığınızı düşünün. Bu ne kadar zorsa bizim durumumuzda o denli zordur diyor Guhathakurta. Çin, mitolojilerinde yer alan KuaFu adlı bir devin adını verdiği araçla güneşi izlemeyi planlıyor. KuaFu, L1 denilen Lagrange noktasındaki yörüngesine yerleştirilerek güneşten gelen rüzgarı ölçecek. Biz stratejik bir noktaya KuaFu'yu yerleştireceğiz. L1, güneş rüzgarının dünyayı etkilediği önemli bir giriş noktasıdır diyor Wu. KuaFu ile birlikte uzayda güneşi gözleyen uzay aracı sayısı da artacak. Şimdiye kadar bu konuda NASA, ESA, Rusya Uzay Ajansı, Kanada Uzay Ajansı, Japon Uzay Ajansı ve Çin önemli katkılarda bulundular. Ve tam zamanında.... Şimdiye kadar gözlenen ve alınan verilerin ışığında güneş döngüsü 2013'de zirveye ulaşacak. Büyük bir olasılıkla bu döngü kayıtlardaki en büyük zirveyi oluşturmayacak, bu doğru. Ama insanoğlunun kullandığı teknoloji de eskiye göre daha fazla. Bu da etkilenme oranını arttıran bir etken. Günlük yaşamın temelleri artık, gerek mali hizmetler gerekse iletişim uydulardan ve ileri teknoloji ürünü elektronik araçlarına bağlı. Ulusal Bilimler Akademisi'nin 2008 yılında yayınladığı raporu, güneşteki fırtınanın milyarlarca dolarlık zarara yol açabileceğine dikkat çekmiştir. Bir Güneş Katrinası için hazırlık yapmak üzere dünyadaki bilim insanlarını güçlerini birleştirdiler. Bu hafta düzenlenen toplantıda amaçlarımızdan birkaçı ele alındı diyor Guhathakurta. Kaynak: NASA-Science"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/gunes-gozlemevi-goreve-basladi/", "text": "NASA'nın geçenlerde uzaya yolladığı ve yörüngesine oturarak ön ayarlarını yapan Güneş Dinamikleri Gözlemevi dünyaya ilk görüntülerini yolladı. Araç, dünyayı her yönüyle etkileyen güneşteki hareketliliği gözleyecek. Daha önce uzaya gönderilen araçlarla güneş lekeleri gözleniyordu. Bu araçlar güneşin sınırlarında gerçekleşen patlamaları çekerek bunların görüntülerini dünyaya geçiyordu. SDO hem bu şekilde görüntüleri yakalayıp dünyaya geçecek, hem de morötesi dalga boyunda yüksek çözünürlükteki görüntüleri yakalayacak. NASA'nın Güneş Fiziği Alanı yöneticisi Richard Fisher, son 40 yıl içinde gelişen Güneş araştırmaları için gerekli en ayrıntılı görüntüleri elde ettiklerini belirtiyor. SDO, bizi ve çevremizi etkileyen Güneş ve onun etkilerini anlamamıza yardımcı olacak. SDO, modern astrofizikteki Hubble Uzay Teleskopu'nun etkisi kadar bir etkiye sahip olacaktır. 11 Şubat 2010'da uzaya fırlatılan SDO, güneş gözlemi için tasarlanan en gelişmiş araçtır. Araç görev süresi 5 yıl süresince Güneş'in manyetik alanını gözleyerek dünya atmosferine etkisi ve iklim değişimlerindeki rolünün daha iyi anlaşılmasını sağlayacak. Araç fırlatıldığından bu yana mühendisler aracı ve bileşenlerini test ediyorlardı. SDO artık önceki araçlara göre 10 kat daha net ve yüksek çözünürlüklü görüntüyü dünyaya daha hızlı iletmeye hazır. SDO, güneş manyetik alanının nasıl oluştuğunu, güçlü güneş rüzgarlarını ve güneş parlamalarını, korona tabakasındaki kütle atımları gibi şiddetli güneş dinamiklerini gözleyecek. Bu hareketlilik dünyanın üst atmosferinde ve manyetosferinde büyük manyetik fırtınalara neden olabilir. SDO'nun yeteneği ile uzay havasında gerçekleşen bu olaylara ilişkin kritik veriler elde edilebilecek. Uzay havası ile 19 yüzyılda telgrafın kullanılmasıyla tanışıldı ve o tarihten bu yana teknolojik sorunların nedeni olarak kabul edilmiştir. Bu olaylar, dünyadaki elektromanyetik alanlar üretilen uzun ve yüksek akım taşıyan tellerde, enerji hatlarında bozulmalara ve elektrik kesintilerine neden olur. Güneş fırtınaları aynı zamanda yer kontrolörleri, uydular ve kutup yakınında uçan uçaklarda iletişimin karışmasına neden olabilir. Fırtınadan dolayı hem cep hem de radyo sinyalleri birbirine karışabilir. SDO günde yarım milyon MP3 şarkı verisine eşit değerde, 1.5 terabayt'lık veri yollayacak. Kaynak: NASA-SDO *Kelvin: Gökbilimde Santigrad yerine Kelvin kullanılıyor. 0 K=- 273 C derecedir. Konuyla ilgili farklı bir açıklamayı, ODTÜ Amatör Astronomi Topluluğu'nun SDO'nun İlk Görüntüleri başlıklı yazısıyla okuyabilirsiniz."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/gunes-ikizi-yildizin-etrafinda-jupiter-ikizi-gezegen/", "text": "Brezilyalı araştırmacıların öncülük ettiği çalışma ile Güneş Sistemi'nin benzeri aranıyor ESO'nun 3.6-metre teleskopunu kullanan uluslararası bir gökbilimciler ekibi Güneş benzeri bir yıldız olan HIP 11915'in etrafında, yıldızından aynı uzaklıkta bulunan Jüpiter benzeri bir gezegen tespit ettiler. Güncel teorilere göre, Jüpiter-kütleli gezegenler, gezegen sistemlerinin yapılarını şekillendirme konusunda önemli bir rol oynuyor. Güneş-benzeri bir yıldızın etrafında Jüpiter-benzeri bir yörüngede bulunan Jüpiter-kütlesinde bir gezegenin varlığı, bu yıldızın etrafında bununan gezegen sistemlerine dair Güneş Sistemi'mize benzeyen olasılıkların kapısını açıyor. Güneş'le aynı yaşa sahip olan HIP 11915, ayrıca Güneş-benzeri yapısı ile etrafında yıldıza yakın kayalık gezegenlerin bulunabileceği izlenimi de uyandırıyor. Ötegezegen taramaları şimdiye kadar büyük küteli gezegenlerin iç kısımlarda bulunduğu gezegen sistemleri ile, birkaç Dünya kütlesindeki gezegenlere karşı duyarlı olabildi . Bu, iç bölgelerde küçük kayalık gezegenlerin, yıldıza uzak bölgelerde ise Jüpiter-benzeri gaz devlerinin yer aldığı bizim Güneş Sistemi'mizle pek uyum sağlamıyor. En güncel teorilere göre, Güneş Sistemimiz'de yaşama olanak sağlayan düzenleniş, Jüpiter'in varlığı ve oluşum aşamasında Güneş Sistemi üzerindeki kütleçekim etkisi sayesinde mümkün olabildi. Bu nedenle bizimkine benzeyen gezegen sistemleri arayışımızda Jüpiter benzeri bir gezegen bulmak önemli bir dönüm noktası gibi görünüyor. Brezilyalı araştırmacıların öncülük ettiği bu çalışmada Güneş Sistemimiz'e benzeyen gezegen sistemlerini bulmak için Güneş-benzeri yıldızların gözlenmesi hedeflendi. Ekip şimdi Güneş-benzeri yıldız HIP 11915'in etrafında, neredeyse Jüpiter-Güneş mesafesi kadar uzaklıkta bulunan, kütle bakımından Jüpiter'e oldukça yakın bir gezegenin varlığını ortaya çıkardı. Yeni keşif ESO'nun Şili'deki La Silla Gözlemevi'nde bulunan ESO 3.6-metre teleskopu üzerindeki, dünyanın en hassas gezegen-avcısı aygıtı HARPS ile gerçekleştirildi. Şimdiye kadar Güneş-benzeri yıldızların etrafında çeşitli uzaklıklarda Jüpiter'e benzeyen çok sayıda gezegen bulunmuş olsa da , yeni keşfedilen gezegen, hem kütle hem de ev sahibi yıldızına olan uzaklığı bakımından ve aynı zamanda ev sahibi yıldızın Güneş'le arasındaki benzerlikleri nedeniyle, Güneş ve Jüpiter'e en çok benzeyen sistemde bulunmaktadır. Gezegenin etrafında dolandığı yıldız, güneş benzeri HIP 11915, Güneş'e sadece kütle bakımından benzer değil aynı zamanda yaklaşık aynı yaşta. Benzerlikleri bir adım daha öteye götürürsek, yıldızın kimyasal kompozisyonu da yine Güneş'inkine benziyor. Güneş'imizin kimyasal imzası Güneş Sistemi'ndeki kayalık gezegenlerin varlığına kısmen işaret ediyor, bu da HIP 11915'in etrafında kayalık gezegenler bulunması olasılığını doğuruyor. Araştırma ekibine liderlik eden ve çalışmanın sunulduğu makalenin eş-yazarı Sao Paulo Üniversitesi'nden Jorge Melendez' göre, Dünya 2.0 ve eksiksiz bir Güneş Sistemi 2.0 arayışları, gökbilimeki en heyecanlı çalışmalardan birisidir. ESO tarafından sağlanan gözlem tesisleri sayesinde mümkün olan bu son teknoloji ürünü araştırmanın parçası olduğumuz için heyecanlıyız. Araştırmanın baş yazarı ve Şikago Üniversitesi'nden Megan Bedell son olarak şunu söylüyor: Yirmi yıldır devam ötegezegen avında, sonunda HARPS gibi uzun-süredir çalışan kararlı gezegen avcısı aygıtlar sayesinde, Güneş Sistemimiz'dekilere benzer uzun-dönemli gaz-devi gezegenleri görmeye başlıyoruz. Bu keşif, her yönden, keşfedilmeyi bekleyen diğer güneş sistemlerinin varlığına heyecan verici bir işarettir. Bulguların güvenilirliği ve onayı için takip gözlemlerinin yapılması gerekiyorsa da, HIP 11915 şimdiye kadar bizimkine benzer bir gezegen sistemine ev sahipliği yapan en umut verici adaylardan biridir. Notlar Güncel algılama teknikleri yıldızlarına yakın yörüngelerde dolanan büyük ya da kütlesi daha fazla olan gezegenlere duyarlıdır. Kütle ve boyut bakımından küçük gezegenler şu anki teknolojik kapasitemizin ötesindedir. Ev sahibi yıldızlarına uzak yörüngelerde bulunan gaz devi gezegenler de yine tespiti zor olanlardır. Sonuç olarak, şimdiye kadar bildiğimiz ötegezegenlerin çoğu boyut ve/veya kütle bakımından büyük, ve yıldızlarına yakın bulunanlardır. Gezegenin keşfi yıldızı üzerindeki etkisi ölçülerek keşfedilmiştir. Birbirleri etrafında dolanan büyük kütleli nesneler aslında bir ortak kütle merkezi etrafında dolanmaktadırlar. Bu ortak kütle merkezi büyük kütleli nesneye, yani burada yıldıza daha yakındır. Yıldızın bu ortak kütle merkezi etrafındaki yer değiştirme hareketi gezegenin yani bu harekete neden olan kütlenin varlığına işaret etmektedir. Gezegenin yörünge eğimi bilinmediğinden, kütlesi belli bir limite kadar tahmin edilebilmektedir. Yıldızın manyetik alanındaki değişimlere bağlı olan aktifliği, gezegenden gelen bir sinyal olarak da algılanmış olabilir. Gökbilimciler bu olasılığı araştırmak için bilinen tüm testleri uyguladılar ancak, şu anda tamamen göz ardı edilebilmiş değildir. HD 154345'in etrafında bulunan Jüpiter benzeri diğer bir örnek burada açıklanmıştır. Brezilya katılım anlaşması Aralık 2010'da imzalandığı için Brezilyalı gökbilicilerin ESO gözlem tesislerine tam erişimi bulunmaktadır. ESO-Türkiye"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/gunes-kuyruklu-yildiz-calmis/", "text": "Gökyüzünde yanan kuyruğuyla merakla izlenen kuyrukluyıldız aslında başka bir yıldızdan çalınmış olabilir. Bu sonuç, Southwest Araştırma Enstitüsü'ndeki araştırmacıların geliştirdikleri bir bilgisayar benzetimiyle elde edildi. SWRI'dan Hal Levison: Elde ettiğimiz sonuçlara göre Güneş komşu yıldızların kuyruklu yıldızlarını çalıyor. Güneş Sistemimizin son bölgesi Oort Bulutu'ndaki kuyruklu yıldızların birçoğunun sisteme bu şekilde geldiğini düşünüyoruz diyor ve ekliyor: Yıldızlar kümelerin içinde yaşar. Güneş diğer yıldızları da oluşturan gaz bulutu içinde doğdu. Doğum sırasında da yıldızlar arasındaki kütle çekimi nedeniyle kuyruklu yıldızları çekti. Hırsız modeline göre yıldızlar kendilerine daha yakın olan kuyruklu yıldızları kaptılar. Güneş'in Oort Bulutu'nda da bu nedenle çok sayıda kuyruklu yıldız bulunmaktadır. Oort Bulutu Plüton'un çok ötesinde Güneş'e bağlı olarak dönen özellikle kuyruklu yıldızların bulunduğu çok büyük bir yapıdır. Bazen İç Güneş Sistemi'ne gelen kuyruklu yıldızların böylesi bir bölgeden geldiğini ilk kez 20. yüzyılın ortalarında Hollandalı gökbilimci Jan Oort düşünmüştü. Gökbilimciler hiçbir zaman doğrudan gözlem yapamadıkları Oort Bulutu'ndan uzun dönemli olan Halley gibi kuyruklu yıldızların geldiğine inanırlar. Boyutları 1-2 km kadar olabilen kuyruklu yıldızların sayısını ise tahmin etmek zor. Bununla beraber Levison Oort Bulutu'ndaki kuyruklu yıldız sayısının 400 milyardan fazla olduğunu düşünüyor. Bunların yalnızca 6 milyarı Güneş'e ait olanlar. Bunların çok tuhaf yörüngeleri vardır. Güneş'ten oldukça uzak ve son derece farklı yörüngeleri nedeniyle bunların Güneş çevresinde doğduğunu düşünemeyiz. Bunlar başka yıldızlarda doğup yörüngeleri gereği Güneş Sistemi'ne girip burada kalmış olmalılar. Kuyruklu yıldızlar bize Güneş'in ve diğer yıldızların tarihi hakkında bilgi verirler. Böylece diğer yıldızların oluşumunu da anlayabiliriz. Kaynak: NASA-Science News"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/gunes-olusurken-halkalari-varmis/", "text": "Yeni bir araştırmaya göre Güneş Sistemindeki gezegenler oluşmadan önce Güneş'in halkaları vardı. Bu halkalar Satürn halkalarına benzer toz ve gaz bantları şeklindeydi ve muhtemelen Dünya'nın oluşumunda önemli rol oynadı. Rice Üniversitesinden astrofizikçi Andre Izidoro Dünya gibi yüzeyi en az %30 karasal olan gezegenleri işaret ederek: Güneş sisteminde Dünya'nın büyüyerek süper-Dünya adı verilen daha büyük bir karasal gezegene dönüşmesini engelleyen bir şey oldu diyor. Izidoro ve arkadaşları Güneş sisteminin oluşumunu yüzlerce defa simüle etmek için bir süper bilgisayar kullandılar. Nature Astronomy'de yayınlanan çalışmada açıklanan modelde, birçok uzak genç yıldızın çevresinde görülene benzer halkalar kullanıldı. Ayrıca Güneş sisteminin oluşumuna ilişkin önceki modellerde göz ardı edilen özellikleri de ele aldılar: - Mars ve Jüpiter arasındaki asteroit kuşağı - Yer, Mars, Venüs ve Merkür'ün kararlı konumları ve neredeyse çembersel yörüngeleri - Birçok güneş sistemi modelinde daha büyük kütleli alınan Mars dahil iç gezegenlerin gerçek kütleleri - İç ve dış Güneş sistemindeki cisimlerin kimyasal yapısı arasındaki farklılık - Neptün ötesi bölgedeki Kuiper kuşağı bölgesindeki asteroitler ve kuyrukluyıldızlar Model, genç Güneş'in üç yüksek basınç etkisinin gaz ve toz diskinde ortaya çıktığını varsaymaktadır. Bu tür basınç etkileri uzak yıldızların çevresindeki halkalı yıldız disklerinde gözlendi. Basınç etkilerinin Güneş sisteminin mimarisini açıklayabildiğini belirtiyor Izidoro. Süper Dünyalara sıklıkla rastlanıyorsa neden Güneş sisteminde yok? Basınç etkilerinin iç ve dış Güneş sisteminde bağlantısız disk malzeme depoları ürettiğini ve iç güneş sisteminde gezegenlerin büyüyebilmesi için gerekli maddeyi düzenlediğini öneriyoruz diyor Izidoro. Basınç Etkileri Bilim insanları onlarca yıldır gezegen öncesi disklerdeki gaz ve tozun yavaş yavaş daha az yoğun hale geldiğine ve yoğunluğunun yıldızdan uzaklığın bir fonksiyonu olarak düzgün şekilde düştüğünü düşünüyorlardı. Ancak bilgisayar benzetimleri pürüzsüz disk senaryolarında gezegenlerin oluşmasının pek mümkün olmadığını gösteriyor. Çalışma ekibinden Andrea Isella: Pürüzsüz bir diskte tüm katı parçacıklar toz taneleri ve kayalar- çok hızlı şekilde içe doğru çekilmeli ve yıldızda kaybolmalı. Gezegen oluşturmaları gereken zaman için onların bu hareketini durduracak bir etki gerekli diyor. Izidoro: Parçacıklar çevresindeki gazdan daha hızlı hareket ettiklerinde bir rüzgar hissederek yıldıza doğru çok hızlı sürüklenir diyor. Basınç etkileri nedeniyle gaz basıncı artar, gaz moleküleri hızlanır ve katı parçacıklar bu karşı rüzgarı hissederek yavaşlar. Basınç etkileriyle toz parçacıklarının birikmesine izin veren bu olaydır. Isella, gökbilimcilerin Atacama Büyük Milimetre/milimetre-altı Dizisi veya Şili'de çalışmaya başlayan 66 çanaklı dev radyo teleskop ALMA ile basınç etkileri ve gezegen öncesi disk halkalarını gözlediklerini belirtiyor. ALMA, halen oluşmakta olan genç gezegen sistemlerinin çok keskin görüntülerini alma yeteneğine sahiptir ve bu sistemlerdeki birçok gezegen öncesi diskin halkalar oluşturduğunu keşfettik. Basınç etkileri ile toz parçacıkları toplandığı için kuşaklar oluşuyor. Bu halkalar aralarındaki boşluklardan daha fazla toz parçacığına sahip. Halka Oluşumu Izidoro ve arkadaşları tarafından hazırlanan model erken Güneş sisteminde Güneş'e doğru düşen parçacıkların üç yerde büyük miktarda buharlaştırılmış gaz salacağı basınç tümsekleri olduğunu varsaydılar. Rice'da Maurice Ewing Yer Sistemleri Biliminden jeokimyacı Rajdeep Dasgupta: Bu sadece yıldızdan uzaklığın bir fonksiyonu olup yıldıza yaklaştıkça sıcaklığın artmasıyla ilgili. Sıcaklık buzun buharlaşması için yeterince yükseldiği nokta bir süblimasyon çizgisidir diyor. Benzetimlerde silikat, su ve karbon monoksitin süblimasyon hatlarındaki basınç farklılıkları üç halkanın oluşumunu sağladı. Silikat hattında kum ve camın temel bileşeni olan silikon dioksit buharlaştı. Bu, Merkür, Venüs, Yer ve Mars'ın oluşacağı Güneş'e en yakın halkayı meydana getirdi. Ortadaki halka donmuş su çizgisinde ve en uzaktaki ise karbon dioksit çizgisinde belirdi. Halkalarda Doğan Gezegenler İlkel gezegen diski zamanla soğur ve bu nedenle süblimasyon çizgileri Güneş'e yaklaşır. Benzetim, bu sürecin önce asteroitlerin oluşmasına ve sonra da bunların birleşmesiyle gezegenlerin oluşmasına olanak sağladığını gösterdi. Izidoro, önceki çalışmaların tozun yeterince yoğunlaşması durumunda gezegenimsileri oluşturabileceğini varsaymaktadır. Önceki modellerin hiçbiri tozun nasıl biriktiğine dair ikna edici bir açıklama getirememişti. Modelimiz hareketli basınç etkilerinin gezegenimsi fabrikalar gibi davranarak tozu yoğunlaştırdığını gösteriyor. Toz tanecikleriyle başlayan ve küçük milimetre boyutundaki tanelerden gezegenlere ve sonra gezegenlere kadar birçok farklı aşamayı kapsayan gezegen oluşumunu simüle edebiliyoruz diyor Izidoro. Kozmokimyasal İmzalar, Mars'ın Kütlesi ve Asteroit Kuşağı Hesabı Önceki Güneş sistemi benzetimleri Mars'ın Yer'den 10 kat daha büyük sürümlerini üretti. Model Mars'ın Yer'in kütlesinin yaklaşık %10'una sahip olduğunu doğru şekilde tahmin ediyor. Çünkü Mars diskin düşük yoğunluklu bölgesinde doğdu diyor Izidoro. Dasgupta, modelin ayrıca Güneş sisteminin kozmokimyasal sırlarından ikisi için bir açıklama getirdiğini de belirtiyor: iç ve dış Güneş sistemi cisimlerinin kimyasal bileşimleri arasındaki belirgin fark ve Mars ile Jüpiter arasındaki asteroit kuşağının varlığı. Izidoro'nun benzetimleri orta halkanın, dış sistem malzemesinin iç sisteme girmesini önleyerek kimyasal farklılığı açıklıyor. Benzetimler ayrıca asteroit kuşağının doğru yerde oluştuğunu ve hem iç hem de dış bölgelerdeki cisimlerle beslendiğini gösteriyor. Dasgupta: Asteroit kuşağından elde ettiğimiz en yaygın meteorit türü, izotipik olarak Mars'a benziyor. Mars'ın da bu sıradan göktaşlarının yapısıyla neden benzer olduğunu görebiliyoruz diyor. Basınç Etkilerinin Zamanlaması ve Süper Dünyalar Izidoro bazı benzetimlerde Güneş'in orta halkasının gecikmeli olarak ortaya çıkmasının Süper Dünyaların oluşumuna yol açtığını ve bunun da basınç etkisinin zamanlamasıyla ilgili olduğuna işaret ediyor. Bazı durumlarda basınç etkisi oluştuğunda iç sistem zaten çok sayıda kütleyle kaplanmış oluyor ve bu da süper Dünyaların oluşmasına olanak veriyor. Yani orta basınç halkası oluşması Güneş Sisteminin yapısında önemli değişime neden olmuş olabilir."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/gunes-orta-duzey-puskurtu-atti/", "text": "Güneş'te 3 Mayıs 2013 günü Türkiye saatiyle 20:32'de orta düzey güneş patlaması görüldü. Güneş patlamaları güçlü ışıma yayan patlamalardır. Bir püskürtü zararlı ışımaya sahip olmasına karşılık Dünya atmosferini geçemeyeceğinden insanlara etki edemez, ancak yeterince yoğun bir ışıma yörünge dolanan GPS uydularına zarar vererek iletişimi bozabilir. Püskürtü sürmektedir ve radyo sinyallerinde geçici bozulmalar görülebilir. Bu püskürtü M5.7 püskürtü sınıfındadır. M-sınıfı püskürtüler Dünya'nın yakınlarındaki hava boşluklarını etkileyebilen zayıf püskürtülere neden olur. Güneş'in 11 yıllık çevrimi içerisinde 2013 yılı içinde güneş püskürtülerinin maksimuma ulaşması bekleniyordu. Bu nedenle görülen bu püskürtüler olağan püskürtülerdir. Püskürtüler koronal kütle atımıyla gerçekleşir ve Dünya'ya parçacık sağanağı gerçekleşir, bu da elektronik sistemleri etkileyebilir. Bunun dışında canlı sağlığı için bir tehdit söz konusu değildir."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/gunes-patlamasi-sonucunda-olusan-gosteri/", "text": "27 Eylül 2012'de gerçekleşen güneş patlamasının ardından Dünya'ya 30 Eylül 2012'de ulaşan parçacıklar, görüntüdeki gibi güzel bir görüntüye neden oldu. Ulusal Okyanus ve Atmosfer Derneği tarafından fırtınalar G1 ile G5 arasında sınıflandırılıyor. Bu fırtına ise G3 yani orta şiddetteydi. Güneş 27 Eylül 2012'de Dünya'ya doğru koronal kütle atımı gerçekleştirdi. Uydu ve yer elektronik sistemlerini etkileyen CME, Dünya'ya milyarlarca tonluk parçacık taşır. NASA bu CME'lerin saniyede yaklaşık 700 km'lik hızla Dünya'ya 29 Eylül'de ulaşacağını hesaplamıştı. Bu hıza sahip CME'ler genellikle iyi huyludur. Geçmişte de benzer CME'ler kutuplara yakın bölgelerde kutup ışıklarına neden olmuş, GPS ya da uydu tabanlı iletişim sistemleri ile elektrik kesintilerine neden olmamıştı."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/gunes-ruzgarinin-kaynagi-bulundu/", "text": "Yaşlanmış bir uzay aracının yolladığı verileri inceleyen füzyon araştırmacıları güneş rüzgarının kaynağı olan enerji kaynağını bulduklarını ileri sürdüler. Kuramları NASA'nın Güneş'in yakınında yollayacağı yeni bir gözlem aracıyla test edilecek. Güneş rüzgarını ne ısıtır ve ne hızlandırır? Bu, gökbilimcilerin onlarca yıldır yanıtlayamadığı ve sırrını koruyan bir soru olarak kaldı. Güneş rüzgarı, Güneş'in üst atmosferindeki gazın etkisiyle manyetize olup hızlanır. Bu hidrojen ve helyum iyonlarıyla bir miktarda ağır metallerle yapılır. Araştırmacılar buradaki durumu yanan bir sobanın üzerinde kaynayan sudan çıkan buhara benzetiyor, tıpkı güneşin uzakta kaynaması gibi. Ama diyor NASA'nın Goddard Uzay Uçuş Merkezi'nden Adam Szabo ve ekliyor: Güneş rüzgarı mutfağınızda oluşan buhardan daha farklıdır. Buhar yükselirken hızı azalır ve soğur. Güneş rüzgarı ise Güneş'in üst katmanı olan koronadan ayrılırken hızını üç katına çıkarır. İşte bu sıradışı görünen durum araştırmacıların ilgisiyle karşılaşmıştır. 1970 ve 1980'lerde Alman ve ABD tarafından uzaydaki plazma dengesizliklerini izlemek için çeşitli kuramlar öne sürdüler. Olasılıkları azaltarak önceki söylenenlerden farklı bir kuram belirlediler. NASA'nın Rüzgar adlı eski sondasından elde edilen verilerde bu kuramı onaylar görünüyor. 1994'de göreve başlayan sondanın kullandığı teknoloji eski manyetik band benzeri bir teknolojidir. Olası kesintilere ve kopmalara karşı çift yedekli sistemle donatılan araç şimdiye kadar neredeyse iki güneş çevrimini ve sayısız güneş fişeklerini gördü. Rüzgar, bunca yıl sonra hala işe yarar verilerle hayatta olduğunu kanıtlıyor. Üstelik 60 yıl daha görevini sürdürecek yakıtı var diyor Szabo. Harvard-Smithsonian Astrofizik Merkezi'nden Justin Kasper: Gizemi çözebilmek için rekor diyebileceğimiz 19 yıllık güneş rüzgarı sıcaklıkları, manyetik alan ve enerji verilerini okuduk diyor ve ekliyor: Sonunda güneş rüzgarını ısıtan kaynağın iyon siklotron dalgalar olduğunu belirledik. İyon siklotron dalgaları güneşin manyetik alanı çevresindeki protonların dairesel dalga-ritimleri sonucunda oluşur. Phil Isenberg , Vitaly Galinsky ve Valentin Shevchenko tarafından geliştirilen güneşten yayılan iyon siklotron dalgaları kuramına göre, akan güneş rüzgarını milyonlarca dereceye kadar ısıtıp saatte milyonlarca kilometreye kadar hızlandırır. Kasper verileri, Rüzgar aracıyla Dünya çevresindeki iyon siklotron dalgaları gözlemiyle onaylandı. Kasper: İyon siklotron dalgaları güneş rüzgarını çok fazla ısıtıp hızlandırabilir. Böylece bu garip rüzgarların bazı davranışlarını açıklayabiliriz diyor. Güneş rüzgarı Dünya'da esen rüzgarlara benzemez. Bununla birlikte Dünya'daki rüzgarlar ısıyı azot, oksijen, su buharıyla birlikte taşır. Güneş rüzgarı bu açıdan Dünya'daki rüzgarlarla benzerlik gösterebilir. Güneş rüzgarı beraberinde hidrojen, helyum gibi hafif iyonlar ile onlardan farklı sıcaklığa sahip ağır kimyasal elementleri farklı hız ve yönlerle taşır. Güneş rüzgarının ağır elementleri hafif elementler gibi yüksek sıcaklık ve hızlarla nasıl olupta taşıyabildiğini uzun zamandır merak ediyorduk. Bu oldukça tuhaf bir durumdur diyor Kasper. İyon siklotron kuramının açıklaması şöyle: Ağır iyonlar iyon siklotron dalgalarıyla iyi rezonans halindedir. Onlar hafif iyonlara göre daha fazla enerji ve ısıya sahiptir. Güneş rüzgarındaki ağır elementlerin davranışı füzyon araştırmacılarına ne gibi farklı durumların olduğunu gösteriyor. Eğer buradaki süreç tersine çevrilebilirse güneş rüzgarı oluşturulabilir. Kuramsal olarak füzyon fırınlarında plazma ısısı ancak ağır iyonlarla dengelenebilir. Kasper ve Szabo'nun sonraki adımı ise güneş rüzgarının iyon siklotron dalgasıyla etkileşmeden önceki güneşin atmosferinin dernliklerinde neler olup bittiğini ve kuramın burada da aynı şekilde işleyip işlemediğini test etmek olacak. Bunun için NASA güneş yakınlarına bir gözlem aracı yollamayı planlıyor. 2018 yılında fırlarılması planlanan Güneş Probe Plus aracı ile Güneş'in atmosferi olduğundan 23 kat daha ayrıntılı gözlenecek. Aracın Güneş'e 7 milyon km kadar yaklaşabilmesi için 1400 C derecelik sıcaklığa ve önceki uzay araçlarının görmediği kadar ışımaya dayanıklı olması gerekiyor. Güneş Probe Plus'da Rüzgar'a göre çok daha gelişmiş algılayıcılar kullanarak iyon siklotron kuramını farklı yönlerle de test edeceğiz. Bu da bizim, güneş rüzgarındaki enerjinin kaynağını anlamamızı sağlayacak diyor Kasper."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/gunes-ruzgarlarinin-mars-atmosferiyle-savasi/", "text": "NASA son zamanlarda Mars ile ilgili fikirlerin doğrulandığını gösteren verileri yayınlıyor. Kısa süre önce Kızıl Gezegen'de sıvı su akışlarının görüldüğünü bildirmişti. Şimdi de uzun zamandır tartışılan Mars atmosferinin nasıl yok olduğunu açıkladılar. Bilindiği üzere Mars atmosferinin yok olmasıyla ilgili öne çıkan fikir güneş rüzgarlarıydı. Şimdi bu fikir oldukça sağlam kanıtlarla doğrulandı. NASA'nın Mars aracı MAVEN soğuk ve kurak gezegenin erken dönemdeki sıcak ve nemli ortamının değişime uğradığını net olarak belirledi. MAVEN verilerinden hareket eden araştırmacılar Mars atmosferinin güneş rüzgarı nedeniyle hala gaz kaybettiğini belirledi. Bulgular güneş fırtınaları sırasında atmosfer kayıplarının da arttığını gösterdi. NASA Bilim Misyon Müdürlüğü'nde yönetici olan astronot John Grünsfeld: Mars'ın geçmişte yaşamı destekleyecek oranda ve yüzeyde sıvı suyu tutacak kadar kalın bir atmosferi olduğunu düşünüyoruz. Mars atmosferinin ne gibi bir etki sonucunda değiştiğini anlamaya çalışıyoruz. Gezegenle ilgili belki de en önemli soru: mikropların yaşama başladığı dönemde gezegen neden birden soğudu? diyor. MAVEN ölçümleri gezegenin her saniye yaklaşık 100 gram gaz kaybettiğini gösteriyor. Colorado Boulder Üniversitesi'nden Bruce Jakosky: Bu kayıp güneş fırtınaları sırasında artıyor. Bu nedenle Güneş henüz gençken yani daha dinamik iken kaybın daha fazla olduğunu düşünüyorum diyor. Dramatik verilerden birine Mart 2015'de gezegene ulaşan güneş fırtınalardan biri sonrasında ulaşıldı. Fırtınanın atmosferden oldukça yüksek miktarda gazı uzaya kaçırdığı tespit edildi. Küçük bir etkinin yarattığı hareketin milyarlarca yıl boyunca devam ettiği düşünüldüğünde oldukça önemli bir kayba neden olması demektir. Güneş rüzgarı güneş atmosferinden kopan ve saatte yaklaşık 1,5 milyon kilometre yol alan proton ve elektron ağırlıklı parçacık akışıdır. Mars'a doğru akan parçacıkların taşıdığı manyetik alan Dünya'da elektik üreten bir türbinde kullanılabilir. Parçacıkların taşıdığı elektrik alanı Mars'ın üst atmosferindeki elektrik yüklü gaz iyonlarını hızlandırarak onları uzaya fırlatır. MAVEN gezegenin üst atmosferine ulaşan güneş rüzgarı ile morötesi ışık şeridinin gaza etkisini inceledi. Güneş rüzgarının Mars kutupları üzerine yönelmesiyle Mars'tan uzaya doğru gaz kaçışı gerçekleşir ve gezegenin kutbu üzerinde tüyümsü bulut oluşturur. Yeni sonuçlar Mars'ın üç farklı bölgesinde daha kayıplar olduğunu göstermektedir. Buna göre kaybın % 75'i kutup bölgesinden kaynaklanmaktadır. Geri kalan % 25'lik kayıp ise diğer dumanlı bölgelerden kaynaklanmaktadır. Mars üzerindeki nehir yatakları, suyun oyduğu vadiler, göl ve deniz olduğu düşünülen alanlara bakıldığında gezegenin bir zamanlar suyla dolu olduğu akla gelir. Bu da Kızıl Gezegen'in erken dönemde oldukça ılık bir yüzeyi olduğunu gösterir. Son zamanlarda NASA'nın MRO aracını kullanan araştırmacılar Mars'ta mevsimsel hareketlilik sonrasında tuzlu su akışlarının olduğunu belirlemişti. Ancak bu akış atmosferin çok ince ve gezegenin soğuk olması nedeniyle oldukça incedir. NASA'nın Goddard Uzay Uçuş Merkezi'nden Joe Grebowsky: Güneş rüzgarının atmosferde yarattığı erozyon, kaybın en önemli nedenidir. Bu da Mars ikliminde önemli değişikliğe yol açmıştır. MAVEN bu kaybın özellikle hidrojen iyonlarını etkilediğini gösterdi. Diğer iyonlardaki kaybın incelenmesi atmosferdeki kaçışın önemini ortaya koyacak diyor. Mars atmosferindeki değişimi ve atmosferdeki su miktarını belirlemek için projelendirilen MAVEN Kasım 2013'de fırlatıldı. MAVEN, Güneş'in Kızıl Gezegen üzerindeki etkisinin anlaşılmasına dönük ilk projedir. 3 Yorumlar sevgili arkadaşlar, güzel siteniz için tebrik ederim. mars atmosferi ile ilgili durum açıklığa kavuşmuş oluyor böylece. aslında bunun dünyamız için de benzeri etkiler taşıması beklenir. hele dünyada güneş rüzgarının (1,5)x1,5)=2.25 kere daha şiddetli olacağı göz önüne alınırsa! ancak, bu noktada dnaynın yer çekimi de marstan 9,8/(0.38x9,8)=2,6 kere kere yüksek olması dünyayı kurtarmış olmalı... en azından bu kaçış hızı çok daha yavaş olmalı... bir de sorum var: açıklamayı yapan astronot john grünsfeldden bahsediliyor. acaba bu kişi gerçekten astronot mu, astronom mu? aslıda yöneticilik görevinde bir eski astronot da olabilir ama bana astronom olması daha makul geldi. Açıklamanız çok yerinde olmuş. NedenDünya aynı akibete uğramadığının yanıtı da burada. Sanırım bir de Mars'ın küçük kütlesinden dolayı oluşum aşamasında Dünya'dan daha önce soğumuş olması da etkenlerden biri. Yazının orijinal halinde John Grünsfeld'i astronot kimliğiyle tanıtmışlar. Ama aynı zamanda bir astrofizikçi. http://www.nasa.gov/about/highlights/grunsfeld_biography.html Bu rüzgarlara Dünya, Mars'tan daha fazla maruz kaldığı halde nasıl dayanabiliyor, ilginç."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/gunes-sistemi-sonunda-buyuk-surpriz/", "text": "NASA'nın Gezginleri (Voyager 1 ve 2) daha önce ulaşılmayan yerde bulunuyor. Araçlar Dünya'dan 9 milyar km uzaklıkta Güneş Sistemi'nin en uzak ve keşfedilmemiş bölgesine ulaşmıştı. Bilim insanları araçların geriye çok önemli ve şaşırtıcı bilgiler ilettiğini belirtiyor. Bu bilgilerden biri de Güneş Sistemi'nin sınırında kabarcık oluşumlarının bulunduğu yönünde. Verilere göre kabarcıkların büyüklüğü Güneş-Dünya uzaklığı -yani 150 milyon km- kadar. 2007'de Gezgin 1 ve bir yıl sonra da Gezgin 2 bu köpük bölgesine giriş yaptı. Gezgin 1'den gelen verileri anlayamayan araştırmacılar şimdi bu verilerin ne anlama geldiğini fark ettiler. NASA'nın Güneş George Mason Üniversitesi'nden Merav Opher: Güneş'in manyetik alanı güneş sisteminin kenarına kadar uzanıyor. Güneş'ten çıkan bu manyetik alan tıpkı bir balerinin eteği gibi kıvrılarak uzanır. Çok ama çok uzaktaki Gezgin araçları Güneş kaynaklı manyetik alanın son katmanındaki demetlerin içinde diyor Opher. Manyetik alanın bu şekilde katlanmış olması sonucunda ilginç bazı durumlar oluşabiliyor. Buradaki manyetik köpükler ara sıra patlayarak kendilerini bir şekle sokuyorlar. Opher'in arkadaşı Maryland Üniversitesi'nden fizikçi Jim Drake: Güneş sisteminin sınırında böylesi bir köpük bulacağımız aklımıza gelmezdi diyor. Geçmişi 1950'lere kadar uzanan kuramlar çok farklı bir senaryo ortaya koyuyor. Güneş'ten bu kadar uzaktaki manyetik alanlar sonunda zayıflayarak tekrar geri dönüyor. Gezginlerin parçacık sayımları köpüğün zaman zaman yoğunlaştığını zaman zaman seyrekleştiğini gösteriyor. Drake: Aldığımız verilerin ne anlama geldiğini saptamaya çalışıyoruz diyor. Güneş'in bu uzak noktasındaki köpüksü yapı gökada ile arada gerçekleşen etkileşimin ortaya çıkmasında önemli bir rol oynayacak. Araştırmacılar Gezginlerin şimdi sistemin sınır noktası olan Heliosheath bölgesinde olduğunu belirtiyor. Yani araçlar Güneş Sistemi ile Samanyolu arasındaki geçiş alanında bulunuyor. Burada birçok şeyi görebilirler: yıldızlararası bulutlar, gökadanın manyetik alanı, kozmik ışınlar ve diğerleri. Bölgenin davetsiz misafirleri olan Gezginler acaba buradaki köpüksü bölgenin karmaşasından etkilenebilir mi? Bu soruyu kozmik ışınlar açıklayabilir. Gökadadan yayılan kozmik ışınların kaynağı uzaktaki karadelikler ve süpernova patlamalarıyla ortaya çıkan ve hızları ışık hızına yaklaşan atomaltı parçacıklarıdır. Bu mikroskobik top gülleri olarak niteleyebileceğimiz parçacıklar iç güneş sistemine girmek istediklerinde Güneş'in manyetik alanının tepkisiyle karşılaşır. Manyetik kabarcıklar sanki bizleri bu parçacıklardan koruyan bir savunma kalkanıdır. Bu iyi bir şey mi, henüz bilmiyorum diyor Opher. Bu balonlar kozmik ışınların serbestçe içeri girmelerine engel oluyor gibi görünüyor. Kozmik ışınlar bu köpüklerin içinde hapsolabilir. Şimdiye kadar elde edilen kanıtlar Gezgin ile elde edilen yüksek enerjili parçacık sayımından geliyor. Bu kanıt ayrıca Gezgin'in manyetik alan ölçümleriyle de elde edilebilir. Yine de buradaki manyetik alan çok zayıf olduğundan net bir fikir edinmek için daha hassas davranmak gerekir, bu da zaman ister. Nihayet Gezgin araçları manyetik alan köpüklerinin sırrını çözebilir. Muhtemelen Gezginler köpüklü bölgenin daha da içlerine girdikçe daha fazla bilgi edineceğiz. Bu sürprizlerin ilkidir ve bizi ileride başka sürprizlerde bekliyor olabilir diyor Opher."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/gunes-sistemi-ve-otesinde-su-arayisi/", "text": "NASA araçları Güneş Sisteminden yabancı diyarlara kadar arama yaparken beklenmedik yerlerde su buluyor. Yaşam arayışında önemli bir yere sahip olan suyun varlığı, görünüşte birbiriyle ilgisi olmayan dünyaların ortak noktasını oluşturuyor. NASA yöneticisi Ellen Stofan: NASA araçları evrenin ve bizim kökenimizi, yabancı dünyaların büyüleyici ortamlarını ortaya çıkarsa da son yıllarda su ile ilgili bulguları daha da şaşırtıyor. Belki de bu bulgular Güneş Sistemi ve ötesinde yalnız olup olmadığımız sorusuna yanıt verebilir diyor. Su, oksijen ile evrende bol miktarda bulunan hidrojenden oluşur. Gökbilimciler gezegen doğum disklerinde, diğer yıldızların çevresinde dolanan gezegenlerin atmosferlerinde ve yıldızlararası dev moleküler bulutlarda suyun imzasını gördü. Bazı dünyalarda sıvı su olsa da bazılarında buz ya da su buharına rastlanmıştır. Su, kuyrukluyıldız ve asteroitlerde ve Ceres gibi cüce gezegenlerde bulunur. Jüpiter, Satürn, Uranüs ve Neptün devlerinin atmosferleri ve onların uydu ve halkalarında ise muazzam miktarda su buzu bulunmaktadır. Satürn'ün Titan ve Encladus, Jüpiter'in Ganymade, Callisto ve Europe uydularında yüzey altında sıvı okyanus olduğunu gösteren güçlü kanıtlar bulunmaktadır. NASA'nın Hubble Uzay Teleskopu verilerinden hareket eden araştırmacılar en son Ganymade'in buzlu yüzeyinin altında tuzlu su okyanusunun olduğunu işaret eden sağlam kanıtlara ulaştı. Europa ve Enceladus'da bildiğimiz yaşam için gerekli üç unsur olabilir: sıvı su, biyolojik süreçler için gerekli kimyasal elementler ve kullanılabilir enerji. Bu uyduların yüzeyinin altındaki sıvı okyanusun mineral açısından zengin kayayla temas halinde olduğu düşünülüyor. NASA'nın Cassini uydusu Enceladus'taki hareketliliği ortaya çıkarmıştı. Son araştırmalar ise okyanustaki canlı yaşamına olanak sağlayan hidrotermal aktiviteye işaret etmiştir. NASA araçlarıyla ayrıca Merkür ve uydumuz Ay üzerinde güneş ışığının erişemediği krater diplerinde suyun işaretlerini yakalamıştı. Güneş Sistemi'nin bazı yerleri oldukça ıslak görülse de diğer yerler büyük miktarda su kaybetmiş gibi görünüyor. NASA araçları Kızıl Gezegen olarak bilinen Mars'ın bir zamanlar su dostu gezegen olduğunu belirledi. Mars yüzey robotlarından Merak gezegende yaşam için elverişli antik bir dere bile keşfetti. Yer merkezli teleskopların da yardımıyla Mars'ın ne kadar su kaybettiği hesaplandı. Buna göre Mars bir zamanlar derinliği 1,6 km'ye kadar ulaşan okyanuslara sahipti. Öyle ki gezegenin kuzey yarıküresi neredeyse tamamen suyla kaplıydı. Ama bu kadar suyun nereye gittiği henüz anlaşılmış değil. Bazı bilim insanları bu suyun gezegenin atmosferinin güneş rüzgarındaki yüklü parçacıkların etkisiyle buharlaştığını düşünüyor. NASA'nın MAVEN aracı işte bu zor sorunun yanıtını bulmaya çalışıyor. Gökbilimciler Mars'ın güneş rüzgarıyla atmosferinin etkileşime girerek nasıl kuruduğunun hikayesini Güneş'i gözleyen Güneş Dinamikleri Gözlemevi ve diğer güneş gözlemevleri verileriyle çıkarmaya çalışıyor. Güneş Sistemi'ndeki suyun dağılımını ortaya çıkarmak, 4,5 milyar yıl önce gezegenler, uyduları, kuyrukluyıldızlar ve diğer cisimlerin nasıl oluştuğu hakkında bilgi vermektedir. Güneş'e yakın bölgenin sıcak olması ya da daha uzaktaki bölgenin soğuk olması suyun halini belirler. Jüpiter'in yörüngesi 'donma hattı' olarak bilinir. Bu noktadan daha uzak bir yerden gelen kuyrukluyıldızların üzerindeki buz Güneş'e yaklaştıkça erimeye başlar. Böylece çevresine buz, su, buhar, toz ve diğer unsurları saçar. Bilim insanları Güneş Sistemi'nin ilk zamanlarında iç gezegenlerin suyun sıvı halde bulunamayacağı kadar sıcak olduğunu düşünüyor. Bu nedenle bu gezegenlere su, buz ya da buharın kuyrukluyıldızlarca taşınmış olması gerekir. NASA'nın Şafak adlı uzay aracı şu an asteroit kuşağındaki en büyük cisim olan cüce gezegen Ceres'i inceliyor. Araştırmacılar iç gezegenlere su getiren cisimlerden bir kısmının Ceres'e de su getirmiş olduğunu düşünüyor. Dev gezegen Jüpiter'deki su miktarı Güneş Sistemi'nin oluşum bulmacasında önemli bir yere sahiptir. Jüpiter, Güneş dışında, sistemimizdeki maddenin büyük miktarını barındırır. Oluşum aşamasında Güneş'in üflediği suyla yıkanmış olmalıdır. Bu sır 2016'da Jüpiter'e varacak olan NASA'nın Juno aracıyla çözülebilir. Diğer gezegen sistemlerinden genç hatta bebek yaşta olanlarına bakarak suyun hikayesinin eksik parçası tamamlanabilir. Örneğin NASA'nın Spitzer Uzay Teleskopu genç bir güneş sistemindeki gezegenlerin kuyrukluyıldızlarca bombardıman edildiğini gözledi. Diğer yıldızların çevresinde dolanan ötegezegenler içinde su zengini birine her an rastlayabiliriz. Aslında bu bildiğimiz bir gerçeğe dayalıdır: her yıldızın çevresinde suyu sıvı tutabilecek bir yaşam alanı bulunur. Yani her yıldızın çevresinde sıcaklığın ne kavurucu kadar çok, ne de dondurucu kadar az olduğu alan bulunur. NASA'nın Kepler aracı bu amaçla üretilmiştir. Kepler birçok yıldızın çevresindeki gezegen avına devam etmektedir. Son olarak bininci gezegeni de onaylanan Kepler verilerine göre gökadamızda Dünya'dan biraz büyük gezegenler bol miktarda bulunmaktadır. Gökbilimciler bu gezegenlerin bir kısmının okyanuslarla dolu olduğunu düşünüyor. Kepler'in yenilenmiş K2 görevi yeni dünya keşiflerine devam ediyor. Yakın zamanda göreve başlaması planlanan TESS ile de Güneş benzeri yıldızların çevresindeki Dünya ve süper-Dünya büyüklüğündeki gezegenler taranacak. TESS belki de bu gezegenlerin bir kısmında suyu da görebilecek. Belki bu işi NASA'nın Hubble Uzay Teleskopu'nun yerini alacak James Webb Uzay Teleskopu üstlenecek ve bu sayede atmosfer analizleri yapabileceğiz. Yağmurlarla beslenen nehirlerin aktığı Dünya'daki suyun oluşum hikayesinin benzerine başka bir dünyada da rastlanabilir. Ama bu suyun nereden geldiğini unutmamak gerekir. İçtiğimiz bir bardak su bir kuyrukluyıldız ya da Ay veya Mars'taki buharlaşan okyanusun bir parçası olabilir. Benzer durumlar gece gökyüzünde göremeyeceğimiz kadar uzakta ve sönük gezegenlerde de olabilir."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/gunes-sistemimiz/", "text": "Güneş Sistemimizgüncelleme tarihi14 Mart 201626 Mayıs 2013Güneş Sistemimiz için bir yorum yapın Cüce gezegen Eris.. Cüce gezegen Haumea ve uyduları. Jüpiter'in Io uydusu.. Dünyamız Güneş patlaması Iapetus Jüpiter'deki dev kırmızı leke. Jüpiter Lutetia Cüce gezegen Makemake .. Merak'ın teker izi Merkür Merkür'deki kraterler Phobos.. Pluto ve uyduları.. Mars-Reull Vallis.. Satürn'ün Rhea uydusu.. Mars-Santa Maria.. Mars yüzeyindeki Sirenum Fossae bölgesi. Mars yüzeyi.. Tempel1 asteroiti.. Asteroit Toutatis... Ay'daki ünlü Tycho krateri.. Uranüs.. Ressam gözüyle Venüs yüzeyi.. Venüs.. Morötesi ışık altında Venüs.. Venüs geçişi.. Dev asteroit Vesta yüzeyinde bir krater.. Kabaca Güneş Sistemi Mars'ın Phobos uydusu.. Ay'ın gölgesi... Vesta asteroiti Rhea ve buzlu yüzeyi. Rhea. Venüs'te fırtına. Lovejoy kuyrukluyıldızı Satürn'ün Mimas uydusu Jüpiter'in uydusu Europa Satürn uydusu Enceladus Satürn'ün Enceladus uydusu Enceladus'tan fışkıran buz.. Enceladus Enceladus Yüzeydeki kaplan desenlerini oluşturan yarıkların yakın görüntüsü Titan Satürn halkası önünde Titan'da fırıtna Titan'daki nehir.. Titan'da yağmur. Titan'daki buz bulutu.. Titan'ın gölü. Titan'da mevsim değişimi. Satürn'de bir gül.. Satürn Satürn.. Satürn halkaları Satürn halkaları Satürn.. Satürn halkalarına yakın plan.. Satürn üzerinde Titan gölgesi. Mars ağaçları ! Mars'ın ikiz kraterleri.. Mars'ta hortum Mars'ta geçmişte kalmış su izleri.. Mars'ta Güneş Tutulması.. Mars 10 Nisan 2013'de Hubble ISON'un görüntüsünü yolladı. (NASA, ESA, J.-Y. Li 16 Nisan 2012 tarihinde SDO'nun elde ettiği bie güneş patlaması. Titan'ın Ligeia Mare Denizi. Araçtaki panoramik kameradan incelenen Esperance kayası. Cape york, Solander Noktası yükselti farklılığı net bir şekilde görülüyor. Endeavus Krateri ise bu iki noktanın arasında yer alıyor. Bu harita Opportunity'nin Mayıs 2013'e göre iniş noktası olan Eagle Krateri'nden toplamda 36,295 km yol alarak ulaştığı Endeavur Krateri kenarındaki Cape York noktasına varış güzergahını gösteriyor. Opportunity, 3325. sol ya da 1 Haziran 2013'de Solander Noktasını görüntülemek için panoramik kamerasını kullandı. Triton ve Neptün"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/gunes-sistemindeki-en-kucuk-cuce-gezegen/", "text": "ESO Teleskopları Güneş Sistemindeki En Küçük Cüce Gezegeni Ortaya Çıkardı ESO'nun Çok Büyük Teleskopu üzerindeki SPHERE aygıtını kullanan gökbilimciler Hygiea asteroidinin bir cüce gezegen olarak sınıflandırabileceğini ortaya çıkardı. Nesne büyüklük açısından asteroid kuşağında Ceres, Vesta ve Pallas'tan sonra dördüncü sırada yer alıyor. Gökbilimciler ilk kez Hygiea'nın yüzeyini yeteri kadar yüksek çözünürlükte gözleyerek şeklini ve boyutlarını belirleyebildiler. Nesnenin küresel olduğu bulunduğu için, Güneş Sistemindeki en küçük cüce gezegen tacını Ceres'ten alabileceği düşünülüyor. Ana asteroid kuşağında bir nesne olarak Hygiea cüce gezegen olarak sınıflandırılmak üzere dört gerekçeden üçünü doğrudan karşılıyor: Güneş çevresinde dolanıyor, herhangi bir gezegene bağlı değil ve bir gezegene göre yörüngesi üzerindeki yakın çevresi temizlenmiş değil. Son gereklilik gereğince kendi kütle çekimi altında kabaca küresel bir şekle sahip olması için yeteri kadar kütlesi bulunuyor. Bunlar şimdiye kadar VLT gözlemlerinin Hygiea hakkında ortaya çıkardığı bilgiler. Dünyadaki en güçlü görüntüleme sistemlerinden biri olan VLT üzerindeki SPHERE aygıtının eşsiz yetenekleri sayesinde, Hygiea'nın şeklini ortaya çıkarabildik ki sonuçlara göre neredeyse küresel görünüyor, diyor Fransa, Marsilya Astrofizik Laboratuvarından baş araştırmacı Pierre Vernazza. Elde edilen görüntülere göre Hygiea, Güneş Sisteminde şimdiye kadarki en küçük olacak şekilde, bir cüce gezegen olarak tekrardan sınıflandırılabilir. Ekip ayrıca SPHERE gözlemlerini Hygiea'nın boyutlarını sınırlamak için de kullandı ve sonuçta çapı 430 km'den biraz fazlaca bulundu. Cüce gezegenlerin en ünlüsü olan Pluto'nun çapı neredeyse 2400 km iken, Ceres'in ki 950 km civarındadır. Gözlemler ayrıca şaşırtıcı bir şekilde Hygiea'nın yüzeyinde bilim insanlarının beklediği üzere yeterince büyük çarpma krateri olmadığını ortaya çıkardı ve ekibin bulguları bugün Nature Astronomy dergisinde yayımlandı. Hygiea, her biri aynı nesneden gelen 7000'e yakın üyeden oluşan en büyük asteroid ailelerinden birinin ana üyesidir. Gökbilimciler çok sayıda üyeden oluşan bu ailenin oluşumuna yol açan olayın Hygiea üzerinde büyük ve derin bir iz bırakmış olmasını bekliyor. Sonuçlar oldukça şaşırtıcı oldu çünkü Vesta'da olduğu gibi geniş çarpma kraterlerinin yer aldığı bölgelerin varlığını bekliyorduk, diyor Vernazza. Gökbilimciler Hygiea'nın yüzeyinin % 95'ini gözlemiş olsalar da, belirgin iki krater tespiti yapabildiler. Bu kraterlerden ikisi de Hygiea asteroid ailesini oluşturabilecek 100 km-boyutlu bir nesnenin çarpması sonucu oluşamazlar. Oldukça küçük boyuttalar, diye açıklıyor Çek Cumhuriyeti, Prag Charles Üniversitesi Gökbilim Enstitüsü'nden eş-yazar Miroslav Broz. Ekip çalışmayı bir adım daha ileriye taşıdı. Sayısal simülasyonuları kullanarak Hygiea'nın küresel şeklini ve geniş ailesini oluşturabilecek şeyin çapı 75 ila 150 km arasında olan bir nesne ile doğrudan büyük bir çarpışma ile oluşabileceği sonucuna ulaştılar. Simulasyon sonuçlarına göre ana nesneyi paramparça eden böyle şiddetli bir çarpışma 2 milyar yıl önce gerçekleşmiş olabilir. Geride kalan parçalar tekrar bir araya geldiğinde Hygiea'nın yuvarlak şeklini ve binlerce yoldaş asteroidi meydana getirmiş oldu. Son 3-4 milyar yıl içinde astreoid kuşağında iki büyük nesne arasındaki bu tür bir çarpışma oldukça eşsiz bir olay, diyor çalışmaya katılan doktora öğrencisi Charles Üniversitesi Gökbilim Enstitüsünden Pavel Sevecek. Asteroidleri ayrıntılı bir şekilde araştırmak sadece sayısal hesaplamalardaki gelişmeler sayesinde değil, aynı zamanda daha güçlü teleskoplar sayesinde de mümkün olabildi. VLT ve SPHERE gibi yeni nesil uyarlamalı-optik aygıtları sayesinde, artık ana kuşak asteroidlerini hiç olmadığı kadar netlikte görüntüleyerek, Yer-konuşlu ve gezegenler arası görev gözlemleri arasındaki boşluğu kapatıyoruz, diyor son olarak Vernazza. Arif Solmaz, Çağ Üniversitesi Uzay Gözlem ve Araştırma Merkezi, Mersin 1 Yorum pluto nun çapı evet 2400 km.çapı 1000 km altında olan gezegenler cüce sayılabilir ben hala yörüngesini temizlememiş gezegen tanımlamasına katılmıyorum.9 uncu gezegen değil 10 nuncu gezegen bulunabilir.Hygiea 430 km,ceres ve diğerlerine katılabilir.güneş çevresinde dolanıyor bu iyi haber kütlesi iyi ve yer çekimi de.bence çok önemli bir keşif.teşekkürler."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/gunes-sisteminin-dis-sinirina-surgun-edilmis-asteroid-kesfedildi/", "text": "ESO teleskopları Kuiper Kuşağında ilk karbon-zengini asteroidi buldu ESO teleskoplarını kullanan uluslararası bir gökbilimciler ekibi Güneş Sisteminin bir kalıntısını inceledi. Ekip beklenmedik Kuiper Kuşağı nesnesi 2004 EW95'in karbon zengini bir asteroid olduğunu bularak bu türden bir nesnenin Güneş Sisteminin dış sınırlarında keşfedilen ilk tür olduğunu onaylamış oldu. Bu tuhaf nesne Mars ve Jüpiter arasındaki asteroid kuşağında oluşarak ait olduğu yere milyarlarca kilometre uzaktaki yeni evi Kuiper Kuşağına taşınmış olabilir. Güneş Sistemimiz'in ilk zamanları oldukça çalkantılıydı. Bu döneme ait teorik modeller gaz devi gezegenlerin oluştuktan sonra Güneş Sistemi boyunca karmaşık hareketlerle küçük kayalık nesneleri iç Güneş Sisteminden çıkartarak Güneş'e en uzak yörüngelere fırlatmışlardır . Bu modeller özellikle Kuiper Kuşağının Neptün'ün ötesindeki soğuk bölge iç Güneş Sisteminden az miktarda karbonlu asteroidler olarak bilinen karbon zengini kayalık nesneler içerdiğini öne sürmektedir . Yeni yayınlanan bir araştırmayla Kuiper Kuşağında ilk kez karbon zengini bir asteroidin varlığı onaylanarak Güneş Sistemimizin kararsız ilk dönemlerine dair teorik modellere güçlü bir destek sağlanmış oldu. ESO'nun Çok Büyük teleskopu üzerindeki çoklu aygıtlarla alınan dikkatli ölçümlerden sonra, BK Queen's Belfast Üniversitesi'nden Tom Seccull liderliğindeki küçük bir gökbilimciler ekibi düzensiz hareketler sergileyen Kuiper Kuşağı Nesnesinin içeriğini ölçebildi ve karbon zengini bir asteroid olduğunu belirledi. Bu sayede aslında bu nesnenin Güneş Sisteminin iç kısımlarında oluşarak dışarıya doğru göç ettirildiği gösterilmiş oldu . 2004 EW95'in tuhaf doğası yine keşfi yapan ekibin bir üyesi olan Belfast Queen's Üniversitesinden gökbilimci Wesley Fraser tarafından NASA/ESA Hubble teleskopu ile yapılan rutin gözlemler esnasında fark edildi. Asteroidin yansıtma tayfı bir nesne tarafınan yansıtılan ışığın özel bir örgüye sahip ışık dalga boyu benzer büyüklükteki Kuiper Kuşağı nesnelerinden farklıydı genellikle ilgi çekmeyen, yapıları hakkında oldukça az bilgi veren özelliksiz bir tayf. 2004 EW95'in yansıtma tayfı açıkça gözlenen gözlenen diğer dış Güneş Sistemi nesnelerinden farklıydı, diye açıklıyor yazar Seccull. Yakından bakmamızı gerektirecek kadar garipti. Ekip 2004 EW95'i VLT üzerindeki X-shooter ve FORS aygıtları ile gözledi. Bu tayfçekerlerin duyarlılığı ekibin asteroidden yansıyan ışığı daha ayrıntılı bir şekilde incelemelerini ve bu sayede içeriğini anlayabilmelerini sağladı. Ancak VLT'nin etkileyici ışık-toplama gücüne rağmen, 2004 EW95 gözlenmesi zor bir kaynaktır. Genişliği 300 kilometre kadar olsa da, şu anda Dünya'dan 4 milyar kilometre uzakta olduğundan karanlık, karbon zengini yüzeyinden veri toplamak bilimsel olarak zorlayıcı olmaya devam ediyor. Bu iş sanki kömürden dev bir dağı geceleyin gökyüzünün zifiri karanlığında gözlemeye benziyor, diyor Şili'deki Pontificia Katolik Üniversitesi'nden Thomas Puzia. 2004 EW95 sadece hareket halinde değil, aynı zamanda oldukça sönük, diye ekliyor Seccull. Elde ettiğimiz verilerden mümkün olduğunca faydalanabilmek için çok gelişmiş veri işleme yöntemleri kullanmak zorunda kaldık. Nesnenin tayfındaki iki özellik özellikle dikkat çekiciydi, ve demir oksit ile fillosilikata karşılık geliyordu. Bu maddelerin varlığı daha once hiçbir KBO nesnesinde onaylanmamıştı, bu da 2004 EW95 Güneş Sisteminin iç kısımlarında oluştuğunu güçlü bir şekilde öne sürüyor. Seccull son olarak şunu söylüyor: 2004 EW95'ün şimdiki günleri Güneş Sisteminin buzlu dış sınırları olsa da, Güneş Sistemi'nin erken dönemlerinde göç etmekte olan bir gezegen tarafından şu andaki yörüngesine sürüklenmiştir. Şimdiye kadar tipikolmayan KBO nesnesi tayfları rapor edilmiş olsa da, hiçbiri bu düzeyde bir kaliteye ulaşamamıştır, diyor ekibin içinde olmayan ESO gökbilimcisi Olivier Hainaut. Kuiper Kuşağında keşfedilen bir karbonlu asteroid Güneş Sisteminin erken dönemlerine ışık tutan dinamik modellerin temel tahminlerinden birini doğrulamak için oldukça önemli. Notlar Güneş Sisteminin erken evrimi ile ilgili büyük yol hipotezi ve Nice modeli gibi şu anki dinamik modeler dev gezegenlerin önce içeriye sonra da dışarıya doğru göç ederek nesneleri iç Güneş Sisteminden dışarıya doğru saçtığını tahmin etmektedir. Sonuç olarak küçük oranda kayalık asteroidin Oort Bulutu ve Kuiper Kuşağı yörüngelerine atılmış olduğu bekleniyor. Karbonlu asteroidler karbon elementi ya da çeşitlerini içeren türden nesnelerdir. Karbonlu ya da C-türü asteroidler karanlık yüzleri sayesinde tespit edilebilir, bu duruma karbon moleküllerinin varlığı neden olmaktadır. Diğer Güneş Sistemi nesneleri de sistemin dış sınırlarında keşfedilmiştir, ancak ilk kez evinden çok uzakta, Kuiper Kuşağı'nda bir karbonlu asteroid bulunmuştur. ESO-Türkiye"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/gunes-sisteminin-ikinci-tutulum-duzlemi-kesfedildi/", "text": "Kuyrukluyıldızların hareketlerini ele alan bir çalışma Güneş Sisteminde ikinci bir tutulum düzlemi olduğunu ortaya çıkardı. Uzun yörünge dönemli kuyrukluyıldızların yörüngelerinin analitik incelenmesi sonucunda kuyrukluyıldızların bazılarının gezegenlerin bulunduğu düzlemde, diğerlerinin ise bundan farklı olan boş ekliptik düzlemde hareket ettiği belirlendi. Bu bilgi kuyrukluyıldızların Güneş Sisteminde nasıl oluştuğuna dair benimsenen modeller için önemli sonuçlar vermektedir. Güneş Sisteminde gezegenler ve diğer cisimlerin çoğu ekliptik olarak bilinen yaklaşık aynı yörünge düzleminde hareket ederler. Ancak burada kuyrukluyıldızlar gibi bazı istisnalar vardır. Yörüngelerini on binlerce yıl gibi uzun zamanda alan uzun dönemli kuyrukluyıldızlar ekliptiğin yakınındaki alanla sınırlı değildir ve çeşitli yönlerde gidip gelirler. Güneş Sistemi oluşum modelleri uzun dönemli kuyrukluyıldızların bile ilk olarak tutulumun yakınında oluştuğunu ve daha sonra, özellikle gaz devlerinin kütle çekimleri etkisiyle bugünkü yörüngelerine dağıldığını ileri sürmektedir. Ancak gezegensel saçılım adı verilen bu olayda bile kuyrukluyıldızların yörüngelerinin Güneş'e en uzak noktası ekliptiğin yakınında kalmalıdır. Gözlenen dağılımı açıklamak için dış kuvvetlere ihtiyaç vardır. Güneş Sistemi yalıtılmış ortamda değildir ve Samanyolu ile küçük ama ihmal edilemeyecek derecede önemli etkileşim içindedir. Galaktik kütle çekim kuvveti hesaba katıldığında uzun dönemli kuyrukluyıldızların apoapsisinin iki düzlem çevresinde toplandığı belirlendi. Bunlardan ilki bildiğimiz düzlem, diğeri ise boş ekliptik düzlem. Bildiğimiz tutulum düzlemi Samanyolu diskine göre yaklaşık 60 derece eğimlidir. Boş ekliptik de 60 derece eğimlidir, ama tersi yönde. Başlangıçta hiçbir cisim olmadığı için bu düzleme boş ekliptik denmiştir. Bu düzlem daha sonra gaz devlerinin etkileriyle yörüngesi değişen kuyrukluyıldızlarla dolmuştur. Uzun dönemli kuyrukluyıldızların apoapsisi bu iki düzlem çevresinde toplanma eğilimindedir. Analitik yöntem daha sonra farklı bir yöntemle daha test edildi. NASA'nın JPL'deki küçük cisimlerin veritabanlarında yer alan kuyrukluyıldız verileri karşılaştırılarak yörünge dağılımlarının iki ekliptik düzlemi işaret ettiği belirlendi. Apoapsis noktaların iki düzlem üzerinde değil onlara yakın yerde olduğu görüldü. Buna rağmen daha fazla araştırma faktörü için uzun dönemli kuyrukluyıldız dağılımının daha ayrıntılı incelenmesine ihtiyaç duyuluyor. 1 Yorum Acaba, bir Oort bulutu değil de bir Oort düzlemi mi var?"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/gunes-sisteminin-kuyrugu/", "text": "Güneş Sistemi'nin de kuyrukluyıldızlarda olduğu gibi kuyruğu vardır. NASA'nın Yıldızlararası Sınır Tarayıcısı dört yapraklı yoncayı andıran kuyruğun yapısını çizen ilk araç oldu. Astrophysical Journal'ın 10 Temmuz tarihli sayısında yayınlanan makale için IBEX'in üç yıllık görüntülerinden yararlanıldı. Teleskoplar diğer yıldızların çevresindeki kuyrukları fark ederken kendi yıldızımızın kuyruğunu görmeleri çok zordur. Kuyruğa neden olan parçacıklar -heliosferin tamamı yani güneşin etkisindeki tüm alan- parlamadığından mevcut araçlarla görülemez. Teksas Southwest Araştırma Enstitüsü'nden IBEX baş araştırmacısı David McComas: IBEX yüksüz atomları inceleyerek heliokuyruğuyla ilgili ilk gözlemler yaptı. Çektiğimiz fotoğraflarda kuyruğun nerede olduğunu kuşku bırakmayacak şekilde birçok modeli sınayarak gösterdik diyor. IBEX, Güneş Sistemi'nin sınırlarındaki nötr parçacıkların oluşurduğu çarpışmaları ölçtü. Enerjik yüksüz atom görüntüleme adı verilen bu yöntemde yüksüz taneciklerin yolu güneşin manyetik alanı tarafından etkilenmez gerçeğine dayanır. IBEX, parçacıkların çarpışma sonrası düz bir çizgi üzerinde hareketlerini sürdürüyor. Sonuç olarak yüksüz parçacıkların nereden geldiği gözlenerek bu uzak bölgelerde neler olup bittiği açıklanabiliyor. NASA'nın IBEX programı ekibinden Arik Posner: 2008 yılında ilk ışık alınmasıyla birlikte IBEX ekibi olarak yıldızlararası sınırdaki enerjik yüksüz parçacıkların daha önce bilinmeyen yolları da olmak üzere, gördüğümüz manzara karşısında hayrete düştük. IBEX görüntüsündeki heliokuyruğu haritadaki büyük boş bir alanı dolduruyor. Bu heliofizik alanında önemli bir ilerlemeyi de sağlayacak diyor. IBEX'in ilk üç yıllık gözlemleri birleştirilerek hızlı ve yavaş hareket eden parçacık kuyruğu ortaya çıkarıldı. Kuyruğun üzerinde ve altında hızlı ve yavaş hareket eden parçacıkların neden olduğu iki lob vardır. Bu güneşin 11 yıllık döngüsündeki son aşamanın dikkate alındığı bir modeldir. Yonca şeklindeki kuyruk güneş sistemiyle tamamen uyumlu değildir. Güneş'in manyetik etkisi nedeniyle hareket eden yüklü parçacıklar gökadamızdan kaynaklanan ve içeri yönelen parçacıklarla çarpışması sonucu biraz döndürülür. Bilimciler kuyruğun uzunluğunu bilmekle birlikte yıldızlararası ortama girerek yavaş yavaş kaybolmaktadır. Bilimciler dışarı doğru akan kuyrukla ilgili bilgileri geliştirmek için bilgisayar benzetimleriyle çeşitli denemeler gerçekleştiriyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/gunes-sisteminin-sonu-nasil-olacak/", "text": "Leicester Üniversitesi'ndeki araştırmacılar gökadamızdaki beyaz cüceleri inceleyerek güneş sisteminin sonunun nasıl olacağını kestirmeye çalışıyor. Güneş gibi bir yıldızın yaşamının sonu Dünya'dan daha küçük çapa kadar küçülüp beyaz cüce olacaktır. Beyaz cüceler bu nedenle çok yoğun cisimlerdir öyle ki bir çay kaşığı madde beş ton ağırlığında olur. Üniversitenin Fizik Astronomi Bölümü'nden yüksek lisans öğrencisi Nathan Dickinson doktora çalışması olarak beyaz cücelerdeki kimyasal bileşimi seçmiş. Diğerlerini göz ardı edersek beyaz cüceler hidrojen ile helyumdan oluşur ve çevresinide ağır elemenmtler kuşatır. Hubble Uzay Teleskopu ile elde edilen spektrum verileriyle bir yıldızdaki kimyasal yapı elde edilir. 25 000 dereceden daha soğuk olan yaşlı ve soğuk beyaz cücelerde oksijen, azot, silisyum ve gezegen kalıntılarından kalmış demir gibi elementler içerir. Sıcaklıkları bundan fazla olan genç ve sıcak beyaz cücelerde ise ağır kimyasallar bulunur. Ancak bu kimyasalların beklenenden fazla oluşu akla yıldızın bu maddeleri başka yerlerden, gezegenlerden ya da çevresindeki bulutlardan alıp almadığını getirir. Dickinson: Sıcak beyaz cücelerdeki bu fazla maddenin parçalanmış gezegenlerden gelip gelmediğini anlamak önemlidir. Bu sayede bizim sistemimizin nasıl değişeceği ve sonunda sistemin sonunun nasıl olabileceğinin resmini elde edebiliriz diyor. Yıldızların yaşam döngülerinin son durağı olan beyaz cüceler gökadanın en eski nesneleri arasındadır. Bu nedenle bize eski güneş sistemleri hakkında bilgi verebilirler. Güneş'de bir beyaz cüce olarak ömrünü noktaladığında bu olayla birlikte güneş sisteminin başına neler gelebileceğini de kestirebiliriz. Böylesi bir çalışmada ön planda olmak gerçekten heyecan verici. Dünya üzerinde böylesi özel alanda çalışan küçük bir topluluktan biriyim. Bu çalışma yıldızlarının hayatlarının sonunun nasıl olacağını, güneş sistemlerinin nasıl öleceğini ve ne kadarlık bir alanda sistemin kalıntısının kalacağını ve sonunda da gökada yıldızlarının büyük bir çoğunluğu için sonun nasıl olacağı sorularına yanıt verebilir. Fen Bilimleri Fakültesi Başkanı Prof. Martin Barstow: Bu çalışma genç bilim insanlarının ileri düzeyde çalışma yapabileceğini gösterdi. Böylece evren ve Dünya hakkında sorulan en zor soruların bazılarına yanıt verebilecek çalışmadır diyor. 1 Yorum ben de gelecekte bir uzay araştırmacısı olmak istediğim için bu konu ilgimi çekti. Aslında çok mantıklı eğer evrenin sahip olduğu ilk cisimler beyaz cüceler ise ayrıca evrenin oluşumuna büyük katkı sağladılarsa evrenin sahip olduğu tek cisim veyaevrenin yok olmasına yardımcı olan cisimlerde beyaz cüce olarak adlandırılan helyum ve hidrojen bileşiğidir ."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/gunes-sistemlerine-sekil-veren-gezegenler/", "text": "ESO'nun SPHERE aygıtı yeni doğan gezegenlerce şekillendirilen öncül-gezegen disklerini ortaya çıkardı Yeni keskin görüntüler genç yıldızların etrafındaki gezegen-oluşum disklerindeki dikkat çekici özellikleri gözler önüne serdi. ESO'nun Çok Büyük teleskopu üzerindeki SPHERE aygıtı genç güneş sistemlerindeki karmaşık süreçleri gözlemeyi başardı bunlardan birini gerçek zamanlı olarak gerçekleştirdi. Üç farklı gökbilimciler ekibinin elde ettiği yeni sonuçlar SPHERE'in gezegenlerin kendilerini oluşturan diskleri şekillendirme yollarına dair gözlemsel yeteneklerini göstermektedir gözlemlerle yeni dünyaların oluştuğu bu ortamların karmaşık halleri ortaya çıkarılmaktadır. ESO'nun Paranal gözlemevindeki Çok Büyük teleskop üzerinde bulunan gelişmiş ötegezegen-avcısı SPHERE aygıtını kullanan bu üç farklı gökbilimciler ekibi, yeni oluşan gezegen sistemlerinin evrimlerinde bilinmeyen basamakları ortaya çıkarmaya çalışıyor. Son yıllarda bilinen ötegezegenlerin sayısındaki olağanüstü artış, bu alanı modern gökbilimdeki en dinamik çalışma konularından biri haline getirdi. Bugün gezegenlerin öncül-gezegen diskleri olarak bilinen yeni doğmuş yıldızları çevreleyen geniş gaz ve toz disklerinden oluştukları biliniyor. Bu diskler yüz milyonlarca kilometreye kadar genişleyebiliyor. Zamanla bu öncül-gezegen diskleri içindeki parçacıklar çarpışarak bir araya geliyorlar ve sonuçta gezegen-boyutlarında nesneleri meydana getiriyorlar. Bununla birlikte, halen bu gezegen-oluşturan disklerin evrim basamaklarındaki ayrıntılar birer gizem olarak kalmaya devam ediyor. SPHERE VLT'nin agıt dizilerine yeni eklenmiştir ve son teknoloji ürünlerinin bir araya getirilmesi ile öncül-gezegen disklerindeki ince ayrıntıların doğrudan görüntülenebilmesi için güçlü yöntemler sağlamaktadır . Öncül-gezegen diskleri ile büyümekte olan gezegenler arasındaki etkileşim diski çeşitli şekillere dönüştürebilmektedir: geniş halkalar, sarmal kollar ya da gölgeli boşluklar. Bu yapılar ve onları şekillendiren gezegenler arasındaki belirgin bağlantı şu anda özel olarak incelense de henüz bulunamamıştır: gökbilimcilerin çözmek istediği bir gizem olarak kalmaya devam etmektedir. Neyse ki, SPHERE'in özelleştirilmiş yetenekleri sayesinde araştırma ekiplerinin öncül-gezegen disklerinin bu dikkat çekici özelliklerini doğrudan görüntüleyebilmeleri mümkün hale gelmiştir. Örneğin genç bir yıldız olan RXJ1615 Akrep takımyıldızı doğrultusunda ve Dünya'dan yaklaşık 600 ışık-yılı uzaklıkta yer almaktadır. Hollanda Leiden gözlemevinden Jos de Boer liderliğindeki bir ekip, burada genç yıldızı çevreleyen, Satürn'deki halkaların çok daha büyük bir versiyonu olan eş merkezli bir karmaşık halkalar sistemi bulmuştur. Bir öncül-gezegen diskindeki halkaların bu tür bir karmaşık şekillenişi daha önce sadece birkaç kez gözlenmiş olup, daha da heyecan verici olanı tüm sistemin sadece 1.8 milyon yıl yaşında olduğunun görülmesidir. Diskte görülen ipuçları halen oluşmakta olan gezegenler tarafından şekillendirildiğini göstermektedir. Şimdiye kadar tespit edilen diğer öncül-gezegen diskleri örneklerinin çoğu görece yaşlı ya da evrimleşmiş oldukları için yeni gözlenen RXJ1615 öncül-gezegen diskinin yaşı sistemi seçkin bir hale getirmektedir. De Boer'in beklenmedik sonuçları yine Leiden Gözlemevi'nden Christian Ginski liderliğindeki ekibin bulgularıyla hızlı bir şekilde örtüştü. Diğer ekip Bukalemun takımyıldızı doğrultusunda ve Dünya'dan yaklaşık 500 ışık-yılı uzaklıktaki HD97048 adlı genç yıldızı gözlemişti. Zorlu gözlem analizleri sayesinde, bu yıldızın etrafındaki genç diskin de eş merkezli halkalar oluşturduğunu ortaya çıkardılar. Bu iki sistemin benzerliği şaşırtıcı bir sonuca götürüyor, çünkü çoğu öncül-gezegen sistemleri, çoklu asimetrik sarmal kollar, boşluklar ve girdaplardan oluşuyor. Bu keşifler yüksek derecede çoklu simetrik halka içerdiği bilinen sistemlerin sayısını belirgin bir ölçüde arttırıyor. Daha yaygın olarak görülen asimetrik disklerin özellikle dikkat çekici bir örneği Hollanda, Anton Pannekoek Gökbilim Enstitüsünden Tomas Stolker liderliğindeki bir gökbilimciler grubu tarafından gözlenmişti. HD135344B adlı yıldızı çevreleyen disk yaklaşık 450 ışık-yılı uzaklıktadır. Bu yıldız geçmişte dikkatlice gözlenmiş olsa da, SPHERE sayesinde ekip yıldızın öncül-gezegen diskini daha önce olmadığı kadar ayrıntılı bir şekilde inceleyebilmiştir. Merkezdeki büyük boşluğun ve belirgin iki sarmal kol-benzeri yapının Jüpiter-benzeri dünyalar olmak üzere şekillenen tek veya çoklu büyük-kütleli öncül-gezegenlerce oluşturulduğu düşünülmektedir. Buna ek olarak, HD135344B'nin diskinde hareket halindeki madde tarafından atılan karanlık dört şerit gölgesi de gözlenmiştir. Dikkat çekici biçimde, şeritlerden biri gözlem dönemi arasındaki aylarda değişim göstermiştir: bu gezegen evriminin gerçek zamanlı olarak gerçekleşen gözlemine dair nadir bir örnek olup, diskin SPHERE tarafından gözlenemeyecek iç kısımlarında gerçekleşen değişimlere işaret etmektedir. Görünüşü güzel görüntüler üretmesinin yanısıra, bu titreşen gölgeler diskin iç kısımlarındaki değişimlerin tespit edilebilmesi için eşsiz bir yoldur. Ginski ve de Boer'in çalışmalarında buldukları eş-merkezli halkalar gibi, Stolker'in ekibi tarafından gerçekleştirilen bu gözlemlerle de genç yıldızları çevreleyen disklerin karmaşık ve değişken koşulları halen şaşırtıcı yeni keşiflerin izlerini taşımaya devam ediyor. Bu öncül-gezegen diskleri hakkındaki bilgilerin artmasıyla, onları araştıran ekipler gezegenlerin kendilerini oluşturan diskleri nasıl şekillendirdiklerini daha iyi anlamaya başlıyor ve aynı zamanda gezegenlerin nasıl oluştuklarını da. Notlar SPHERE ilk ışığını Haziran 2014'te aldı. Aygıt üzerinde atmosferik etkileri ortadan kaldıran gelişmiş bir uyarlamalı optik, merkezi yıldız ışığının çoğunu örten bir koronograf ve diskten gelen ışığı ayırt edebilmek için diferansiyel görüntüleme ve polarimetre bileşeni bulunmaktadır. ESO-Türkiye"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/gunes-tsunamileri-manyetik-alan-sorununu-coezebilir/", "text": "NASA'nın Güneş Dinamikleri Gözlemevi ve Japon Hinode uzay aracının gözlediği bir güneş tsunamisi, Güneş'in manyetik alanıyla ilgili tahminleri doğrulamak için ilk kez kullanıldı. Güneş tsunamileri koronal kütle atımı denilen Güneş atmosferindeki çok büyük patlamalar sonucunda üretilir. CME uzaya fırlayabileceği gibi güneş üzerindeki tsunamiler saniyede 1000 kilometrelik hızla hareket edebilmektedir. Dünya üzerindeki tsunamilerde olduğu gibi güneş tsunamileri de çeşitli mekanizmalar aracılığıyla değişime uğrar. Sesin havada yayılma hızının ışığa göre çok yavaş olası gibi güneş tsunamileri de manyetik alanlarda çok yüksek bir hıza sahiptir. UCL'den Mullard Uzay Bilimleri Laboratuarı'ndaki araştırmacılar bu özellikten yararlanarak Güneş'in manyetik alanını belirlemek istiyor. Dr. David Long: Güneş atmosferindeki manteik alanın bir buzdolabı mıknatısından on kat daha zayıf olduğunu gösterdik diyor. Japon Hinode aracı üzerindeki morötesi görüntüleme tayfölçeri ile tsunami üzerindeki güneş atmosferinin yoğunluğu ölçüldü. Görüntüleme ve tayfsal gözlem kombinasyonu Güneş atmosferinde oluşan manyetik alanı incelemek üzere ender bir fırsat tanıyor. Dr. Long ekliyor: Bunlar yakın yıldızımız hakkında gerçekten ilginç ayrıntıları ender görülen bir olayla ortaya koyuyor. Güneş atmosferindeki çevrimler ve diğer yapılar gibi Güneş'in manyetik alanını doğrudan görerek ölçmek zordur ve genellikle bu konudaki tahminler ayrıntılı bilgisayar benzetimleri kullanılarak elde edilir. Hinode uzay aracı görünür, X-ışını ve morötesi ışıkla manyetik alandaki yavaş ve hızlı değişimleri görebilmektedir. Hinode, güneş lekeleri çevresindeki manyetik alan değişimleri daha önce çok zayıf olan manyetik alanları ölçebilecek kadar hassastır. Güneş'teki patlamalar sonucu olan CME tsunamiler Dünya'ya doğru savrulabilir. Dünya'nın manyetik alanı gezegenimizi bunlardan korumasına karşılık yörüngedeki uydular korumasızdır. Bu uydular güneş fırtınalarına açıktır. Dr. Long: Gelişen teknoloji bu patlamaların oluşmasıyla ilgili daha doğru açıklamaları ve güneş çevrimlerine karşı nasıl korunacağımızı anlamamıza yardımcı olacaktır diyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/gunese-en-yakin-yildizin-etrafinda-yeni-bir-gezegen-kesfedildi/", "text": "Avrupa Güney Gözlemevinin Şili'deki Çok Büyük teleskobunu kullanan bir gökbilimciler ekibi Güneş Sistemimize en yakın yıldız olan Proxima Centauri etrafında dolanan başka bir gezegene dair kanıt buldu. Aday durumundaki gezegen, sistemde tespit edilen üçüncü ve yıldızın etrafında şimdiye kadar keşfedilmiş olan en hafif nesnedir. Dünya'nın kütlesinin sadece dörtte biri büyüklüğündeki gezegen aynı zamanda şimdiye kadar bulunan ötegezegenler arasındaki en hafiflerden biridir. Keşif, en yakın yıldız komşumuzun ilginç yeni dünyalarla dolu ve buraların yeni çalışmalar ile gelecekteki keşiflere açık olduğunu göstermektedir, diye açıklıyor sonuçları bugün Astronomy & Astrophysics adlı dergide yayımlanan çalışmaya liderlik eden, Portekiz, Astrofizik Araştırma Merkezinden araştırmacı Joao Faria. Proxima Centauri Güneş'e en yakın yıldız olup, sadece dört ışık yılından biraz daha ötededir. Yeni keşfedilen Proxima d adlı gezegen, Proxima Centauri'nin etrafında, Merkür'ün Güneş'e olan uzaklığının onda birinden daha az, yaklaşık dört milyon kilometre uzaklıktaki bir yörüngede dolanmaktadır. Yıldız ile yaşanabilir bölge arasında yıldızın etrafındaki, gezegenin yüzeyinde suyun sıvı halde bulunabildiği bölge bulunan gezegenin Proxima Centauri etrafındaki bir yörüngesini tamamlaması sadece beş gün sürmektedir. Yıldızın hali hazırda iki diğer gezegene ev sahipliği yaptığı bilinmektedir: Dünya ile benzer kütleye sahip Proxima b gezegeni yıldızın etrafındaki yaşanabilir bölgedeki turunu 11 günde tamamlarken, Proxima c aday gezegeni ise yıldızdan çok daha uzakta beş-yıllık bir yörüngede dolanmaktadır. Proxima b, ESO'nun 3.6-metrelik teleskobu üzerindeki HARPS aygıtı ile birkaç yıl önce keşfedilmiştir. Keşif daha sonra 2020 yılında Proxima sistemini ESO'nun VLT'si üzerindeki ESPRESSO aygıtı ile inceleyen bilim insanları tarafından onaylanmıştır. Gözlenen sinyal çok zayıf olduğundan ekip bunun yıldızda meydana gelen değişimlerden ziyade gezegenden kaynaklı olduğunu onaylamak için ESPRESSO ile takip gözlemleri gerçekleştirmiştir. Yeni gözlemleri elde ettikten sonra sinyalin yeni bir gezegen adayından geldiğini onaylayabildik, diyor Faria. Böyle düşük bir sinyali yakalamanın zorluğu ve bunu başardıktan sonra Dünya'ya bu kadar yakın bir ötegezegeni keşfetmek heyecan vericiydi. Dünya'nın dörtte biri kadar kütlesiyle Proxima d dikey hız yöntemi ile ölçülen en hafif gezegen olarak L 98-59 gezegen sisteminde yeni keşfedilen gezegeni geride bırakmıştır. Bu yöntemde yörüngede dolanan gezegenin çekimsel etkisiyle yıldızın hareketinde meydana gelen küçük yer değiştirmeleri ölçülmektedir. Proxima d'nin kütle çekimi o kadar küçük ki Proxima Centauri üzerinde oluşturduğu ileri ve geri hareketlerin hızının büyüklüğü saniyede 40 santimetre civarındadır (saatte 1.44 kilometre). Bu başarı aşırı derecede önemli, diyor ESO Şili ESPRESSO aygıt bilimcisi Pedro Figueira. Dikey hız yönteminin gökadamızda en fazla bulunan ve potansiyel olarak bildiğimiz yaşama ev sahipliği yapabilecek, bizimki gibi küçük gezegenlerin sayısını ortaya çıkarma potansiyeli bulunuyor. Bu sonuç ESPRESSO'nun yeteneklerini açıkça ortaya koyarken, gelecekte bulabilecekleri hakkında beni meraklandırıyor, diye ekliyor Faria. ESPRESSO'nun diğer dünyaları arama çalışmaları, şu anda Atacama Çölünde inşası devam eden ve yakın yıldızların etrafında çok daha fazla gezegenin keşfedilmesi ve araştırılması adına kritik öneme sahip ESO'nun Aşırı Büyük Teleskobu ile tamamlanacaktır. Arif Solmaz, Çağ Üniversitesi Uzay Gözlem ve Araştırma Merkezi, Mersin"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/gunesin-25-cevrimi-tahminleri-asti/", "text": "Güneş'in kuzeydoğu kenarında büyük bir sıcak plazma fışkırması oluştu. Bakış doğrultumuza göre Güneş'in arkasında oluşan büyük fışkırmayı gözlemciler ancak önümüzdeki hafta görebilecek. 25. Güneş çevrimindeki aktiviteler artmaya devam ediyor. NASA'nın Okyanus ve Atmosferik Değişimleri İzleme birimi olan NOAA'dan alınan yeni güneş lekesi sayısına göre çevrim tahmin edilenden daha fazla leke sayısıyla sonuçlanacak görünüyor. Güneş'teki leke sayısı 15 ay içinde tahminleri aştı. Aralık 2021'e göre aylık tahmin değer gerçek değerin yarısında kaldı ve bu son 5 yılda gözlenen leke sayısının en yüksek değeriydi. Önceki tahminlere göre 25. Çevrim Temmuz 2025'de 24. Çevrime benzer bir maksimuma ulaşacak. Ancak şimdi bu çevrimin 24. Çevrimden çok daha güçlü olacağı öngörülmeye başlandı. Gökyüzü gözlemcileri ise değişimleri çoktan fark etti. Arktik'te gözlenen kutup ışımaları her zamankinden daha iyi. Gerçekten de jeomanyetik aktivite yeni çevrim başladığından bu yana neredeyse üç katına çıktı. 25. Güneş çevriminin başladığı 2020'de G1 sınıfı küçük jeomanyetik fırtınalar toplamda 9 gün oluştu. Bu sayı 2021'de 25 güne çıktı. Üstelik bunlardan biri 4 Kasım 2021'de Kaliforniya'nın güneyinden New Mexico'ya kadar uzanan bölgede kutup ışımaların görülmesine neden olan G4 sınıfı fırtınaydı. Artan güneş aktivitesinin bir başka işareti de X-ışını parlamasıdır. X-ışınları en güçlü güneş patlaması türüdür. Güçlü patlamalar radyo kesintilerine neden olabilir. Dünya atmosferi bu enerjik parçacıklarla dolup yoğun jeomanyetik fırtınalara neden olabilirler. Güneş, 2017'den 2021'in ortalarına kadar bu tür patlamalar oluşturmadı. 25. Güneş çevrimiyle birlikte 3 Temmuz 2021'de ve ardından 28 Ekim 2021'de iki ayrı X-ışını parlaması gözlendi. Ortalama 11 yıl süren çevrimler boyunca Güneş 100'den fazla X-ışını patlamaları üretir. Gün geçtikçe Güneş'teki fışkırmalar ve leke sayısının artışına tanıklık edeceğiz. Bu nedenle özellikle güneş teleskopu olanların Güneş'i düzenli izlemelerini tavsiye ediliyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/gunesin-en-yasli-ikizi-tespit-edildi/", "text": "ESO'nun VLT teleskopuyla lityum gizemini çözme yolunda yeni ipuçları elde edildi Güneş'in şimdiye kadar bilinen en eski ikizi Brezilyalı gökbilimcilerin liderlik ettiği uluslararası bir ekip tarafından ESO'nun Çok Büyük Teleskop'unu kullanarak tespit edilerek araştırıldı. Yeryüzünden 250 ışık-yılı uzaklıkta yer alan HIP 102152 yıldızı Güneş'e herhangi bir güneş ikizinden daha fazla benziyor ancak güneşten dört milyar yıl daha yaşlı. Bu yaşlı, ancak neredeyse güneşle aynı olan yıldız, yaşlandığında Güneş'in nasıl görüneceğini bize gösteren beklenmedik bir şans. Yeni gözlemler ayrıca bir yıldızın yaşı ve lityum içeriği arasındaki bağlantının ilk açık ve önemli ipuçlarını sağlıyor ve ek olarak HIP 102152'nin belki de kayalık gezegenlere ev sahipliği yapabileceğini gösteriyor. Gökbilimciler Güneş'i sadece 400 yıldır gözlüyorlar Güneş'in yaşı olan 4.6 milyar yılın minicik bir kısmı. Yıldızımızın geçmiş ve gelecek evrimini araştırmak oldukça zor, bunu neredeyse güneşimizle aynı olan ancak yaşamlarının farklı dönemlerindeki, nadir yıldızları avlayarak yapabiliriz. Şimdi gökbilimciler gerçekten Güneş'imize çok benzeyen bir ikizini tespit ettiler, ancak 4 milyar yıl daha yaşlı neredeyse bir ikizler paradoksunun gerçek halini canlı olarak görmek gibi . Araştırma ekibinin lideri ve yeni makalenin yardımcı yazarı Jorge Melendez şöyle açıklıyor: Gökbilimciler onlarca yıldır bize yaşam veren Güneş'imizi daha iyi tanımak için güneş ikizlerini arıyorlar. Ancak ilki 1997 yılında bulunduğundan bu yana çok azına rastlandı. Şimdi VLT ile alınan oldukça kaliteli tayflar sayesinde güneş ikizlerini olağanüstü hassasiyetle inceleyebiliyor ve Güneş'in ne kadar özel olduğuna dair soruları yanıtlayabiliyoruz, Ekip iki güneş ikizini gözledi birinin (18 Scorpii) Güneş'ten daha genç olduğu düşünülüyordu ve diğerinin (HIP 102152) de daha yaşlı. Yıldızların kimyasal yapılarının ve diğer özelliklerinin detaylı bir şekilde çalışabilmesi için ışığı bileşen renklerine ayırmada ESO'nun Paranal Gözlemevi'nde bulunan Çok Büyük Teleskop üzerindeki UVES tayfçekeri kullanıldı. Oğlak takımyıldızındaki HIP 102152'nin şimdiye dek bilinen en yaşlı güneş ikizi olduğu bulundu. Güneş'in 4.6 milyar yılı ile karşılaştırılarak yaşının 8.2 milyar yıl olduğu tahmin ediliyor. Diğer yandan 18 Scorpii'nin Güneş'ten daha genç olduğu ortaya çıktı yaklaşık olarak 2.9 milyar yaşında. Yaşlı güneş ikizi HIP 102152 bilimcilerin kendi Güneş'imize o yaşa eriştiğinde ne olacağını tahmin edebilme imkanı sağlıyor ve şimdiden bu yönde kayda değer bir keşif yapıldı. Amaçlarımızdan biri Güneş'in kimyasal kompozisyon olarak tipik bir yıldız olup olmadığını ortaya çıkarmaktı, diyor Melendez. En önemlisi, neden garip bir şekilde bu kadar düşük bir lityum içeriğine sahip olduğuydu? Periyodik tablodaki üçüncü element olan Lityum, Büyük Patlama esnasında hidrojen ve helyumla birlikte yaratıldı. Gökbilimciler yıllardır neden bazı yıldızların diğerlerine göre daha az miktarda lityum içerdiği üzerinde düşünüyorlardı. HIP 102152'nin yeni gözlemleriyle, gökbilimciler Güneş-benzeri yıldızların yaşı velityum içerikleri arasındaki uyumu saptayarak bu gizemi çözme yolunda büyük bir adım attılar. Kendi Güneş'imiz şimdi sadece oluştuğu maddenin % 1'i oranında lityum içeriğine sahiptir. Daha genç güneş ikizleri üzerindeki çalışmalar bu daha genç kardeşlerin belirgin ölçüde daha fazla miktarda lityum içerdiğine işaret etmektedir, ancak şimdiye kadar bilimciler yaş ile lityum içeriği arasında açık bir uyumu kanıtlayamadılar Yeni makalenin başyazarı TalaWanda Monroe şöyle sonlandırıyor: HIP 102152'nin çok az miktarda lityuma sahip olduğunu bulduk. Bu ilk kez şunu gösteriyor, daha yaşlı olan güneş çiftleri kendi Güneş'imize ve daha genç olan ikizlere göre daha az miktarda lityum içermektedir. Şimdi yıldızların yaşlandıkça lityumlarını bir şekilde yok ettiklerinden eminiz ve bu durumda Güneş'in lityum içeriği yaşına göre normal görünüyor. Hikayedeki son dönemeçte HIP 102152'nin beklenmedik ve çoğu güneş ikizinden az da olsa farklı, ancak Güneş'e benzer bir kimyasal kompozisyona sahip olduğu görülüyor. Her ikisi de göktaşlarında ve yeryüzünde bol bulunan element bollukları açısından yetersiz görünüyor. Bu HIP 102152'nin yersel kayalık gezegenlere ev sahipliği yapıyor olabileceğine dair güçlü bir ipucu . Notlar Çoğu kişi ikizler paradoksunu duymuştur: ikizlerden biri bir uzay yolcuğuna çıkar ve geri döndüğünde Dünya'daki kardeşinden daha genç kaldığı görülür. Her ne kadar burada bir zaman yolculuğu söz konusu değilse de, bu iki çok benzer yıldız için birbirlerinden çok farklı yaşları görebiliyoruz Güneş'in yaşamının farklı evrelerinden fotoğraf karelerine benzer şekilde. Güneş ikizleri, Güneş'imizle olan benzerliklerine göre, güneşe benzeyen ve güneş-türü yıldız kategorisindedirler. Güneş ikizleri Güneş'e en benzeyen türdür, bunlar Güneş'le benzer kütleye, sıcaklık değerine ve kimyasal bolluklara sahiptirler. Güneş ikizleri nadir yıldızlardır, ancak benzerliğin daha az görüldüğü diğer türler çok daha yaygındırlar. Daha önceki çalışmalar bir yıldızın lityum içeriğinin henüz tartışmalı da olsa (ann1046) eğer dev gezegenlere ev sahipliği yapıyorsa bundan etkilenebileceğini göstermektedir (Ötegezegen Keşfi İçin Yeni Bir Yöntem, eso0118, Nature makalesi). Lityumun yıldızların içerisinde nasıl yok edildiği henüz tam olarak bilinmese de, yüzeyden, yok edildiği yıldızın derin katmanlarına doğru taşındığı birçok süreç ortaya atılmaktadır. Eğer bir yıldız kayalık nesnelerde yaygın olarak bulduğumuz elementlere az miktarda sahipse, kayalık yersel gezegenlere ev sahipliği yapıyor olabilir, çünkü bu tür gezegenler yıldızı çevreleyen büyük disk tarafından oluştukları esnada bu elementleri hapsetmektedirler. HIP 102152'nin de bu tür gezegenlere sahip olabileceği düşünülüyor,ESO'nun HARPS tayfçekeri ile desteklenen yıldızın dikey hız görüntülemeleri, yıldızın yaşanabilir bölgesi içerisinde hiçbir gaz devine sahip olmadığına işaret ediyor. Bu HIP 102152 etrafında Dünya-benzeri gezegenlerin potansiyel varlığına işaret edebilir, yıldızlarına yakın dev gezegenlerin varlığı durumunda, yersel gezegenlerin bulunma şansı, bu küçük kayalık nesnelerin dengelerinin bozulması ve dağıtılmaları nedeniyle daha azdır. ESO-Türkiye"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/gunesin-farkli-bir-goruntusu/", "text": "Aslında uzaktaki karadeliklerden ve diğer cisimlerden gelen ışımayı görmek için üretilmiş bir teleskop ilk kez gözlerini Güneş'e çevirdi. NASA'nın Nükleer Tayfölçerli Teleskop Dizisi olarak bilinen NuSTAR Güneş'ten yayılan X-ışımasını görüntüledi. Bu Güneş'in X-ışınlarıyla alınan ilk görüntüsü oldu. Kaliforniya Üniversitesi'nden NuSTAR bilim ekibi üyesi David Smith: NuSTAR bize Güneş atmosferinin üst kısımlarını gösterdi diyor. 2012 yılında uzaydaki yerini alan NuSTAR ile uzaktaki gökcisimlerinden sonra burnumuzun dibindeki Güneş'e bakılarak farklı bir fotoğraf elde edildi. Güneş diğer gökcisimlerine göre bize daha yakın olduğundan daha parlak görülecektir. Chandra gibi uzay gözlemevleriyle Güneş'e bakmak bu nedenle tehlikeli olsa da aynı şey NuSTAR için geçerli değil. NuSTAR'ın dedektörleri zarar görmeden Güneş'ten yayılan X-ışınları gözlemi yapılabilirdi. NuSTAR görüntüsünde Güneş üzerindeki farklı sıcaklığa sahip alanlar daha net görülebiliyor. Karanlık yerler parlak alanlara göre daha soğuktur. NuSTAR ile yapılacak düzenli gözlemlerle önümüzdeki birkaç yıl içinde bitecek olan güneş çevrimiyle ilgili farklı bilgiler alınabilir."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/gunesin-gecmisini-izlemek/", "text": "Güneş'in gençlik dönemiyle benzerlikler gösterdiği düşünülen bir yıldız çeşitli uzay teleskoplarıyla gözleniyor. Çalışma ile Güneş'in gençlik dönemini, gezegenimizin atmosferi ve yaşamın nasıl başladığı hakkında bilgilere ulaşılması hedefleniyor. 4.65 milyar yıl yaşındaki Güneş'in gençlik dönemini bilme şansımız yok. Ancak milyarlarca yıldızın bulunduğu Samanyolu'nda her on yıldızdan biri Güneş benzeridir. Değişik yaşlardaki bu yıldızları inceleyerek Güneş'in gençlik dönemi hakkında bilgi edinilebilir. NASA'nın Goddard Uzay Uçuş Merkezinden astrofizikçi Vladimir Airapetian: Bebeklik döneminizdeki tüm fotoğraflarınız kaybolsaydı ne yapardınız? Ben, ailedeki diğer kişilerin benzer yaştaki fotoğraflarına bakarak küçükken nasıl göründüğümü tahmin etmeye çalışırdım. Astrofizikte de yaptığımız buna benzemektedir. Genç yıldızlara bakarak yıldızımızın geçmişi ve yaşam barındıran bir gezegenimizin kökenlerini ortaya çıkarabiliriz diyor. Kappa 1 Ceti bu tür bir yıldızdır. Komşu yıldız olma ayrıcalığındaki Kappa 1 Ceti sadece 30 ışık yılı uzağımızda olup 600-750 milyon yıl yaşındadır. Güneş ile benzer sıcaklık ve kütleye sahip olan yıldıza ait tüm değerler, yaşamın Dünya'da yeşermeye başladığı sıralardaki genç Güneş'le ikiz olduğu anlamına geliyor. Kappa 1 Ceti'ye ait bilgilerle mevcut Güneş Sistemi karşılaştırılıyor. Bilgiler Hubble teleskopu, NASA'nın TESS ve NICER uyduları ile ESA'nın XMM-Newton teleskopu ile elde ediliyor. Ekip çalışmasını The Astrophysical Journal'de yayınladı. Yıldız gücü Yeni yürümeye başlayan çocuklar gibi genç yıldızlarda yüksek enerji ve etkin patlamalarla kendilerini gösterir. Yıldızlarda biriken enerjinin çıkışı yıldız rüzgarları yoluyla olur. Yıldız rüzgarları genellikle bir gazdaki parçacıkların pozitif ve negatif yüklü iyonlara parçalanmasıyla oluşan aşırı sıcak madde hali olan plazmadan oluşur. Yüksek enerjili plazma yıldızın manyetik alanının da yardımıyla yıldızın atmosferinin en dış kısmındaki sıcak koronasından dışarı fırlayabilir ve yıldız rüzgarı adını alarak gezegenlere doğru ilerleyebilir. Bu rüzgar yakındaki gezegenlerin yapısını etkileyebilir. Genç yıldızlar yaşlı olanlara göre daha sıcak olup daha güçlü yıldız rüzgarları ve plazma atımları üretir. Bu tür patlamalar yakınlarındaki gezegenlerin atmosferini ve kimyasını etkileyebilir ve hatta bu gezegenlerdeki organik maddenin gelişimini kolaylaştırabilir. Yıldız rüzgarı yaşamın herhangi bir aşamasında etkili olabilir. Ancak genç yıldızların güçlü ve yoğun yıldız rüzgarları gezegenlerin manyetik kalkanlarına çarparak, olası yaşama etkisinin daha az olmasını sağlayabilir. Buna en güzel örnek Güneş'tir. Güneş gençlik döneminde şimdikine göre üç kat daha hızlı dönmekteydi ve daha güçlü manyetik alana sahipti. Bu nedenle uzaya daha yoğun yüksek enerjili ışınım ve parçacık yayıyordu. Günümüzde bunun sonuçlarını kuzey ve güney kutup bölgelerinde kutup ışımaları olarak görmekteyiz. Geçmişte muhtemelen bu tür ışımalar gezegenin her bölgesinden gözlenmekteydi. Güneş'in gençlik dönemindeki bu yüksek aktivite, Dünya'nın koruyucu manyetosferini geri itmiş ve biyolojik sürecin oluşumu için atmosferin doğru kimyasal moleküllerle kaplanmasını sağlamış olabilir. Benzer süreçler gökadamızdaki ve evrendeki yıldız sistemlerinde ortaya çıkıyor olabilir. Gezegenimizin 4 milyar yıldan daha önce yaşadığı aşamaları şu an genç bir yıldız çevresinde yaşayan bir gezegende görmek en büyük hayalim diyor Airapetian. Güneşin nasıl evrildiğini ve Dünya'da yaşamın gelişimine olan katkısını anlamak, yaşama evsahipliği yapan ötegezegenleri bulma arayışımıza katkı sağlayacaktır. Güneş İkizi Güneş verileri ile genç Güneş hakkında bilgi edinmek süreçteki tek karmaşık etken değil. Yıldızın uzaklığı da burada etkilidir. Güneş rüzgarlarını doğru biçimde ölçen aletlerimiz bulunuyor. Ancak Kappa 1 Ceti gibi gökadamızdaki diğer yıldızların rüzgarını doğrudan gözlemlemek uzak olmaları nedeniyle mümkün değil. Bilim insanları doğrudan gözleyemedikleri bir olayı açıklayabilmek için bilimsel modelleme yoluna giderler. Modeller mevcut bilimsel veriler göz önüne alınarak kurularak oluşturulmuş cisimlerin temsilleri ya da tahminleridir. Yıldız rüzgarlarına yönelik modellemeler yapılmış olsa da bu çalışmada daha basit varsayımlar dikkate alındı. Çalışmada üretilen Kappa 1 Ceti modelinin temeli Michigan Üniversitesinde geliştirilen Uzay Hava Modelleme Düzeneği içinde yer alan Alfven Dalga Güneş Modelidir. Model yıldız rüzgar aktivitesini tahmin etmek için manyetik alan ve morötesi emisyon hattı verileri de olmak üzere yıldıza ait bilinen tüm bilgilerin girilmesiyle çalışır. Model Güneş üzerinde denendiğinde doğrulanmıştı ve tahminlerinin doğru olduğu yapılan gözlemlerle gösterilmişti. Airapetian: Modeli oluşturmak ve çıktısına bakabilmek için veri girmek gerekiyor. Doğru çıktı almanın tek yolu verilerin doğru olmasıdır. Kappa 1 Ceti'den gelen veriler elimizde olduğu için tahmininizi netleştirecek modeli oluşturabildik diyor. Aslında yapılan iş doktorun elinde tuttuğu rapor gibidir. Bir hastanın nasıl olduğunu tam anlamıyla bilmek için doktor hastayla konuşur, kalp hızı, sıcaklık gibi değerleri ölçer ve gerekirse kan testi ya da ultrason gibi birkaç özel test daha gerçekleştirir. Tüm bunların sonucunda hastanın iyileşmesi için gerekli tedaviyi uygular. Kappa 1 Ceti yıldızına ait alınan tüm veriler ışığında yıldızın koronasını ve rüzgarı daha iyi tahmin edilebiliyor. Yıldız rüzgarı yakındaki bir gezegenin manyetik kalkanını etkileyebileceği için yaşam için önemli rol oynamaktadır. Güneşimizin Geçmişi, Yıldızlarda Yazılı Araştırmacılar modellerini çeşitli yaşam evresinde bulunan diğer Güneş benzeri yıldızlara da uygulamak istiyor. Özellikle 111 ışık yılı uzakta ve 100 milyon yıl yaşında bulunan, Kappa 1 Ceti'ye göre daha fazla parlayan ve plazma fırlatan, EK Dra yıldızı öne çıkıyor. Farklı yaş gruplarında benzer yıldızların nasıl farklılaştığını belgelemek aynı zamanda o yıldızın yaşam çizgisinin belirgin olmasını sağlayacaktır. Güneşimizin geçmişini ve geleceğini anlamak için diğer yıldızları izlemek oldukça önemli diyor Airapetian."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/gunesin-ikizi-var-miydi/", "text": "Güneş 4,5 milyar yıl önce doğduğunda ikizi var mıydı? Sorunun yanıtı neredeyse evet, tek yumurta ikizi olmasa da. Berkeley Kaliforniya Üniversitesinden teorik fizikçi ve Harvard Üniversitesi Smithsonian Astrofizik Gözlemevinden radyo gökbilimcilerin yaptığı analize göre evrendeki diğer güneş benzeri yıldızlar çiftler halinde doğmuş. Birçok yıldızın, örneğin en yakın komşumuz Alfa Erboğa üçlü yıldız sistemi gibi eşleri bulunmaktadır. Gökbilimciler uzun zamandır bir açıklama peşindeler. İkili ve üçlü yıldız sistemleri benzer şekilde mi doğmaktadır? Yoksa bir yıldız bir başkasını yakalayarak mı çift oluşturmuştur? İkili yıldızlar bir süre sonra ayrılıp mı tek yıldız olarak yaşamlarını sürdürür? Gökbilimciler gezegenimizle çarpışıp dinozorların ortadan yok olmasını sağlayan asteroiti yörüngesinden eden, Güneş'in kizi olduğu iddia edilen Nemesis adlı bir yıldızı aradılar. Ama böyle bir yıldız bulunamadı. Yeni iddia ise Kahraman takımyıldızındaki yeni oluşan yıldızlarla dolu dev molekül bulutunun radyo gözlemlerine dayanıyor. Buluttaki yıldızların hepsi ikili olarak doğuyor. UC Berkeley'den gökbilimci Steven Stahler: Evet, bir zamanlar bir Nemesis olması olası diyor. Kahraman moleküler bulutundaki tek genç yıldızlar ile ikili yıldız sayısının hesaplanabilmesi amacıyla bir istatiksel model geliştirdik. Burada başta bir buluttan bütün yıldızların oluşturduğu model esas alındı. Böylesi sistemler sonraki bir milyon yıl içinde küçülüp dağılırlar diyor. Bu çalışmada aralarındaki uzaklık 500 astronomik birim ve fazla olan ikili yıldızlar ele alındı. 1 astronomik birim Dünya ile Güneş arasındaki ortalama uzaklıktır (150 milyon km). Bu hesaba göre Güneş'in ikizi olsaydı Neptün civarında bulunurdu. Modele dayanarak Güneş'in muhtemel kardeşi oluşum aşamasında bölgeden uzaklaştı ve bir daha da ortaya çıkmadı. Smithsonian Astrofizik Gözlemevinden NASA Hubble araştırma ekibi üyesi Sarah Sadavoy: Birçok yıldızın eşi ile birlikte oluştuğu fikri daha önce önerilmişti, ancak şu soru yanıt bulmadı: Kaç tane? Modelimize bakarak tüm yıldızların eşleriyle birlikte oluştuğunu söylüyoruz. Kahraman bulutu genelde düşük kütleli yıldızların oluşum bölgesi olarak bilinir, modelimizin diğer bulutlar üzerinde de denenmesi gerekiyor diyor. Yoğun çekirdekler içinde doğan yıldızlar Gökbilimciler yüzlerce yıldır ikili ve çoklu yıldız sistemlerinin kökeniyle ilgili tartışmış ve son yıllarda gaz bulutlarının içinde kütle çekim etkisiyle nasıl yoğunlaştığını anlamak için bilgisayar benzetimleri oluşturulmuştur. Ayrıca son zamanlarda gaz bulutlarından ayrılmış pek çok genç yıldıza da modelde yer verdiler. Bonn Üniversitesinden Pavel Kroupa'nın birkaç yıl önce yaptığı benzer bilgisayar benzetimi bütün yıldızların ikili olarak doğduğunu gösterdi. Bununla birlikte gözlemlerle elde edilen kanıtlar yeterli değildir. Gökbilimciler daha genç yıldızlara baktıklarında çoğunlukla ikili olduklarını görüyorlar, ancak bu bilgi gizemi çözmüyor. Buradaki anahtar bulutlardaki yıldız oluşumlarının sistematiği. Çalışmalarımız ikililerin nasıl oluştuğu ve evrimdeki rolünü anlamak için yapılan modellerin ilerisinde. Güneş benzeri çoğu yıldızın ikili olduğunu görüyoruz. Elimizdeki kanıtlar böylesi güçlü bir iddiayı oluşturmamızı sağlıyor diyor Stahler. Stahler'e göre gökbilimciler yıldızların genç yıldız oluşum alanlarında yoğun çekirdekler adındaki yoğun moleküler bulutu bölgelerinde doğduğunu biliyorlardı. Optik teleskoplar bulutlardaki bu bölgeleri birer delik gibi algılıyor. Çünkü iki yıldızdan gelen ışık bölgedeki gaz ve tozu aydınlatıyor. Bununla birlikte bulutlar radyo teleskoplarla taranabilir. Bulutlardaki soğuk toz taneleri arasında süzülen ışık bu radyo dalga boylarında görüntülenir. Kahraman moleküler bulutu Dünya'dan yaklaşık 600 ışık yılı uzakta olup 50 ışık yılı genişliktedir. Geçtiğimiz yıl gökbilimcilerden oluşan bir ekip bulutun yıldız oluşum süreçlerini izlemek için New Mexico'daki Çok Büyük Dizi'yi kullandı. Çalışma bir molekül bulutundaki yaşları en fazla 4 milyon yıl olan ve birbirinden yaklaşık 15 astronomi birimi uzakta konumlanmış ikili yıldızları ele alan ilk bölgesel araştırmaydı."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/gunesin-ilk-kardesi/", "text": "Güneş'in ilk kardeşi keşfedildi. Yıldız, Güneş'in komşuları projesi kapsamında keşfedilen ilk yıldızdır. Güneş'in nasıl oluştuğu ve bugüne kadar nasıl geldiğinin izlerine bu yıldız ve diğer olası kardeş yıldızlarca saptanabilir. Araştırma ekibinden Texas Üniversitesi'nden Ivan Ramirez: Nerede olduğumuzu bilmek önemlidir. Güneş'in gökadanın hangi bölgesinde olduğu ve erken güneş sistemini etkileyen koşulları anlamamız için bu keşif önemlidir diyor. Ayrıca bu kardeş güneşin çevresinde dolanan gezegenleri de olabilir. Elbette bu olasılık yıldızın ve çevresindeki gaz ve toz bulutunun evrim bilmecesinde yatıyor. Oluşum aşamasında sistemden atılan malzemeler daha sonra Güneş Sistemi içine bile girmiş olabilir. Belki de Dünya'ya ilkel yaşamı getiren bu malzemelerdi. Ya da yörüngedeki gezegenlerin bu işte parmağı olabilir. Bu yüzden güneşin kardeşlerinin dünya dışı yaşam arayışında ön planda olması gerekir diyor Ramirez. Yeni keşfedilen Güneş'in kardeşi HD 162826, 110 ışık yılı uzaklıkta olup Herkül takımyıldızındadır. Yıldız Güneş'ten % 15 daha büyüktür. Vega'nın parlaklığı nedeniyle çıplak gözle görülemeyen yıldız küçük bir dürbünle görülebiliyor. Güneş'in kardeşlerini arayan ekip dünya çapında kurdukları grupların yardımıyla 30 olası adayı izlerken HD 162826'yı keşfetti. Ramirez ve ekibi yıldızın Güneş'in kardeşi olup olmadığını belirleyebilmek için yüksek çözünürlüklü tayfölçerle kimyasal izini taradılar. Şanslı bir tesadüf. 15 yıldan uzun zamandır gözlüyoruz. Çalışmalara göre yıldızın bir 'sıcak Jüpiter' gezegeni olması olası. Ancak daha küçük ve karasal gezegenlere yönelik herhangi bir ize rastlanmadı. Şimdilik Güneş'in kardeşi olarak tek bir yıldız bulunsa da Gaia gibi araçlarla daha kapsamlı haritalar hazırlanıp daha fazla veriyle çalışma yapılabilecek. Bir düşünceye göre 4,5 milyar yıl önce bir küme içinde oluşmuş Güneş'in 1000 ile yüzbin dolayında kardeşi olabilir. Elbette Samanyolu'nun değişik yerlerinde bizden çok daha uzakta Güneş'in daha çok kardeşi olabilir. Gaia ile gelen verilerle çalışma alanı genişletilebilir. Yaklaşık 1 milyar yıldızın uzaklığı ve hareketleri daha doğru bir şekilde saptanabilecek. Bu da araştırma için hedeflenen yıldız sayısını 10 bin kat arttıracak diyor Ramirez. Eldeki verilerin gözden geçirilmesi bile zaman almaktadır. Buna bir de yeni verilerin eklenmesi analiz süresinin uzamasına yol açacaktır. Gaia verilerinden ulaşılacak yol haritasının bu süreci hızlandıracağı düşünülüyor. Her yıldızın analizi çok zaman almaktadır. Bazı temel kimyasal elementlerin analizine odaklanabiliriz. Her yıldızda olan elementlerden daha hepsinin sahip olmadığı elementler ele alınabilir. Ramirez ve ekibi baryum ve iridyum gibi elementleri ele alarak incelemelerini sürdürüyor. Güneş'in kardeşlerinin sayısının artmasının ardından gelecek ikinci aşamada yıldızımızın nasıl oluştuğu araştırılacak. Bunun için kardeş yıldızların yörüngeleri çıkarılarak dinamik özellikleri tespit edilecek."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/gunesin-yeni-gozcusu-firlatildi/", "text": "NASA dün Cape Canaveral Hava Üssü'nden yeni bir uyduyu Atlas V roketiyle uzaya gönderdi. Solar Dynamics Observatory yani Güneş Harekletliliği Gözlemevi adını taşıyan uydu Güneş'in yeni gözcüsü olacak ve özellikle güneşin alt katmanlarını inceleyecek. Uydu dünyaya her gün 1.5 terabyte'lık veri yollayacak. Bu da uydunun her 36 saniyede bir CD verisini yollayacağıu anlamına geliyor. (1.5 terabyte, 380 sinema filmi uzunluğuna eşittir.) SDO ile Güneş'in bilmediğimiz özelliklerinin ortaya çıkarılması bekleniyor. Güneş'teki hareketlilikler dünyayı da etkilemektedir. İşte SDO bu etkilemenin nedenlerini ortaya koyacak. Güneşteki hareketlilikten dolayı uzaydaki uyduların elektrik akışının ve GPS iletişiminin neden etkilendiği, Dünya atmosferine etkisi ve iklim üzerindeki etkisi de anlaşılacak. Güneş hakkında hala bilmediğimiz çok şey var. SDO, Güneş enerjisinin nasıl oluştuğu, nereden geldiği, bu enerjinin nasıl depo edildiği ve güneşten dışarı nasıl salındığına ilişkin soruların yanıtları için gökbilimcilere yardımcı olacak. Güneş atmosferinin nerelere kadar uzandığı ve bu atmosferin uzaydaki araçları ve astronotları ne kadar etkileyebileceği ortaya çıkarılacak. SDO uzayda 5 yıllık bir görev yapması için tasarlandı. Ancak uzayda görev yapan çoğu uydunun görev süresini aştığı halde hala görevi başında olduğu da biliniyor. Bu nedenle SDO'nun da 5 yıldan daha fazla süre görevde kalması beklenebilir. Örneğin Güneş'i gözleyen bir diğer uydu olan SOHO uzaya 1995 yılında fırlatıldı ve 10 yıl boyunca Güneş'i izleyeceği belirtilmişti. Uydu 15. yılından gün aldı ve hala görevi başında. Kaynak: NASA/SDO"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/guneste-ardisik-patlamalar/", "text": "Güneş'i gözleyen gözlem araçları SOHO, STEREO ve Güneş Dinamikleri Gözlemevi Güneş'in koronasında şimdiye kadar görülmemiş bir dizi ve hızlı oluşan kabarcıkları görüntüledi. Bir gün içinde üç farklı şiddetteki patlama 17 Ocak 2013'te oluştu. Güneş'in milyonlarca kilometre uzağa kadar uzanan manyetik dış katmanı olan korona milyonlarca derece sıcaklığa sahiptir. İlk kez SOHO ile gözlenen dev kabarcıklar büyük bir hızla gezegenler arası uzaya parçacık demetleri fırlattı. İlk kabarcıklar üç saatte arayla oluştu ve bunun ardından yaklaşık 12 saat sonra küçüklerin desteklediği daha büyük kabarcık oluştu. SDO ve STEREO tarafından fark edilen bu patlama farklı dalga boylarında görüntülendi. Aberystwyth Üniversitesi'nden Nathalia Alzate ve arkadaşları bu patlamaları ve aralarındaki etkileşimi araştırdı. İleri morötesi ışıkla baktığımız kabarcıkların büyük bir enerji taşıdığını belirledik diyor Alzate. Jet çıkışları Güneş uzaya adeta büyük bir malzemeyi büyük bir enerjiyle kusmuş gibiydi. Bu hızla fırlayan malzeme kısa bir süre içerisinde kızararak yüksek enerjili X-ışını ve radyo patlamalarına uğradı. Bunun dışında sorunsuz bir şekilde dışa doğru isteksizce yayılan jet çıkışları da gözlendi. Tüm bu olaylar birden fazla uzay aracının Güneş'i gözlemesi nedeniyle Alzate ve ekibi tarafından 3 boyutlu olarak gözlenebildi. Bu dizi patlamalarda zayıf patlamaların üzerine etki eden kuvvetler ve sonrasında gelişen hızla akan patlama zincirinin arasındaki ilişki ortaya konulabildi. Buna karşılık hala zayıf püskürmelerden oluşan yavaş jetlerin manyetik alanca itilmesi mi ya da bunların oluşturduğu şok dalgalarının mı daha büyük patlamaları tetiklediğini anlamış değiliz. Son gözlemlerle üretilen görüntülerin analiziyle bu bulmaca çözümlenebilir diyor Alzate."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/gunesteki-buyuk-patlamalar-ve-etkileri/", "text": "Güneş'te yakın zamanda gözlenen hareketlilik bilim insanlarını ve uzay hava tahmincilerinin ilgisini çekti. Güneş'e yönelen gözlerin sayısının artmasına neden oldu. Geçtiğimiz 6 ve 10 Eylül tarihleri arasında Güneş son 10 yıldan bu yana gözlenen en güçlü ışınları üretti. Uzaya milyarlarca ton patlayıcı patlayıcı değerinde enerji yayıldı. Patlamaların birçoğu Güneş'in sıcak yüzeyine dönerken ikisi Güneş'ten kaçıp gezegenler arası uzaya doğru yayıldı ve elektrik yüklü parçacık bulutları koronal kütle atımları haline geldi. Proton, elektron ve ağır iyonları içeren bu bulut, gezegenimiz çevresindeki uydulardaki sensörler ve gezegenler arası uzaydaki sondalar tarafından tespit edilebilir. Ateş fişekleri ve onlara eşlik eden CME'ler Dünya'dan Güneş'in görülemeyen arka yüzeyi olan fotosferinin aktif bir bölgesinde patladı. ESA'dan Juha-Pekka Luntama: Bu aktif bölgeden gelen güçlü alevler ve birkaç CME üreten patlamanın son zamanlarda devam eden çok düşük güneş etkinliğinden sonra gerçekleşmesi çok ilginçti diyor. Bu püskürmeleri önceden tahmin etmek zordur. Söz konusu aktif bölge Güneş'in Dünya'dan görülemeyen arka kısmında gerçekleşti ama bir süre sonra Dünya'dan görülebilecek konuma ulaştı. Bizde bundan sonra gözlemleri gerçekleştirdik. İlk büyük olay İlk patlama 6 Eylül'de gerçekleşti ve 7 Eylül akşamı Dünya'ya ulaştığında ciddi bir jeomanyetik fırtınanın oluşmasına neden oldu. Bu durum Güneş'i veya yörüngedeki Dünya'ya etkisini gözleyen ESA ve NASA'nın uydularınca izlendi. Bu fırtına 7-8 Eylül'de Avrupa'da Almanya'nın kuzeyi ve Kuzey Amerika'da ABD'nin kuzeyine kadar inen Aurora etkinliğinin artmasına neden oldu. Söz konusu alev ve CME'ler Güneş'ten gelen enerjik atom parçacıklarıyla doludur. Bunlar yörüngedeki uydularca tespit edilebilir. Atmosferimizin koruyucu etkisi nedeniyle yer teleskopları bunları izleyemez. İkinci büyük olay İkinci patlama 10 Eylül'de oluştu. Bu güçlü ışıma ve aşırı yüksek proton seli yayan güneş alevi yüksek enerjiliydi. Bazı protonların hızı ışık hızına yaklaştı. Oluşan CME birincisinden daha hızlıydı ve 12 Eylül'de Dünya'ya ulaştı. Bunun ardından enerjik parçacık sayısında anormal bir artışa neden olarak yeryüzünde ışınımı yükseltti. 12 ve 13 Eylül günlerinde de orta derece bir jeomanyetik fırtına gözlendi. Uydulara ve iletişimlere etkileri İkinci CME öncesinde bazı uyduların aldığı ışınım kamera ve navigasyonlarının geçici körleşmesine neden oldu ve yüksek enlemlerde çalışan radyo yayınları bir süreliğine bozuldu. ESA'nın yörünge uydularından ışınıma duyarlı gama ışını uydusu INTEGRAL ışınım seviyesi düşene kadar bir süre güvenli modda bekletildi. Sonrasında aracın tekrar aktif gelmesi için aracın mevcut yapısına güvenildi. INTEGRAL operasyon müdürü Richard Southworth: Kesinti 64 saat sürdü ve maalesef çok önemli gözlem zamanlarını kaybettik. Neyse ki hiçbir aletimiz zarar görmeden görev başı yaptılar diyor. ESA'nın yıldız sayımcısı Gaia'da küçük etkilere maruz kaldı. Gaia operasyon müdürü David Milligan: Gaia geçici olarak çok sayıda yıldızı yanlış algıladı ve bu da doğru verilerin ulaşılmasına bir süre engel oldu diyor. Yanlış veriler katalogdan çıkartılıyor. Gaia şu an normal sürecine döndü. Güneş'e göz kulak olma Burada ikinci olay oldukça dikkat çekicidir. Güneş'teki etkin bölgeden çıkan doğrudan Dünya'ya ulaşan parçacıklar bir süre sonra gözden kayboldu. İşin ilginç yanı Güneş'in o kısmını gözleyecek uydumuzun olmamasıydı diyor Juha-Pekka. Bunun için Güneş'in o bölgesinin dönerek Dünya'ya yüzünü göstermesi beklendi. Yine de tahmin isabetinin yükselmesine neden olacak bir çalışmanın oluşmasını sağlayacaktır. ESA uzay hava tahminlerinin daha ayrıntılı ve daha yüksek isabetlerle belirleyebilmek amacıyla yeni Güneş görevi planlıyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/gunesteki-yeni-patlama/", "text": "Güneş yüzeyindeki M-2 güneş lekesi ve S-1 sınıfı ışıma fırtınasıyla 7 Haziran 2011'de muhteşem bir kütle atımı gerçekleştirdi. Yüzeyden fışkıran parçacıklar güneş yüzeyinin neredeyse yarısını kaplayacak şekilde bir mantar şeklini aldıktan sonra tekrar yüzeye döndü. Parlama, Güneş Dinamikleri Gözlemevi ile görüntülendi. SDO soğuk gaza ait olan bu büyük patlamayı morötesi ışıkla elde etti. Patlamayı özel kılan bir başka nokta ise sıcaklığının daha önceki patlamaya neden olan sıcaklıklardan daha düşük olması: 80000 Kelvin. (273 K=0 C derece) Patlama aynı zamanda Güneş ve Atmosferi Gözlemevi ile de görüntülendi. Buradaki görüntünün nedeni güneşten fırlayan parlak plazma ve yüksek enerjili parçacıklardır. Tüm bunlara ek olarak Güneş'in Dünya'ya Etkisi Gözlemevi ile de Güneş'teki patlamalara ilişkin video elde edildi. Güneş'ten yayılan dalgalar Dünya'dan önce bu gözlemevine ulaşır. Uydu Güneş'in yörüngesinde dolanmasına karşılık Dünya'yı sürekli gözlemekte ve olası etkiler anında iletilmektedir. Morötesi görüntülerle patlama... STEREO gözüyle patlama.. Bu patlamaların Dünya'ya etkisi yok denecek az. Sadece uydu sistemlerinde kısa süreli arızalara neden olabilirler. Ancak hepsi bu kadar."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/guney-gokkuresinin-korsani/", "text": "ESO'nun Çok Büyük teleskopu üzerindeki FORS2 aygıtı ile aktif yıldız oluşum bölgesi NGC 2467 gözlendi bazen bu bölgeye Kurukafa bulutsusu da deniliyor. ESO'nun Kozmik Mücevherler Programı kapsamında bilimsel veri toplamak için gözlem koşullarının uygun olmadığı nadir zamanlarda bu tür görüntüler elde edilmektedir. Teleskopların atıl durumda bekletilmesi yerine ESO'nun Kozmik Mücevherler Programı sayesinde görsel olarak ilgi çeken güney gökküresi görüntüleri yakalanmaktadır. Aktif yıldız oluşum bölgesi NGC 2467'nin bu göz alıcı görüntüsü bazen Kurukafa bulutsusu olarak adlandırılmakta ve güzel olduğu kadar tehditkar görünmektedir. Görüntüde yer alan toz, gaz ve parlak genç yıldızların birbirlerine kütleçekimsel olarak bağlanmış olup, meydana getirdikleri sırıtan kafatası görüntüsü ESO'nun Çok Büyük teleskopu üzerindeki FORS aygıtı ile yakalanmıştır. Kurukafa takma adının nerden geldiğini görmek oldukça kolay. Bu genç ve parlak oluşum açıkça uğursuz içi boş bir yüzü andırıyor, ki burada sadece açık olan ağrı görünür durumda. NGC 2467 Pupa takımyıldızında pusuda beklemektedir, ki bu da pek de romantik olamayacak şekilde Kıç Güvertesi olarak tercüme edilmektedir. Yıldız kümelerinin bulutsu yapıları çoğu yeni yıldızın doğum yeridir ve bu bölgelerde yıldız oluşumunda hammadde olarak hidrojen gazı kullanılmaktadır. Aslında burada tekil bir bulutsu ve onun farklı hızlarda hareket eden yıldız kümeleri yoktur. Dünya'dan olan görüş doğrultusunda rastlantısal bir hizalanma ile buradaki yıldızlar ve gaz bir insan yüzünü oluşturmaktadır. Bu parlak görüntü gökbilimcilere yeni bir şey anlatmayabilir, ancak bizlere, insan gözüyle görülemeyen güney gökküresinde çalkalanan parlak harikaları seyretme fırsatı veriyor. Pupa denizcilik terimine sahip olan güney gökküresinde seyreden üç takımyıldızından biri olup, adını efsanevi gemi İason ve Argonotlar'dan alan, tek ve çok büyük Argo Navis takımyıldızının parçasıdır. Ancak artık kullanılmayan bu takımtıldız üçe bölünmüştür: Karina, Yelken ve Pupa. Çaldığı altın hırka ile meşhur olan İason sayesinde NGC 2467 sadece dev bir göksel geminin içinde değil aynı zamanda hırsızların da arasındadır bu korsanvari bulutsu için oldukça uygun bir bölge. Bu görüntü ESO'nun Kozmik Mücevherler programı kapsamında ESO teleskopları kullanılarak gökbilim görüntülerinin eğitim ve hakla ilişkiler amaçlı kullanımı için geliştirilen girişimle elde edilmiştir. Program çoğunlukla gökyüzü koşullarının bilimsel gözlemler için uygun olmadığı zamanları, görsel olarak ilginç, merak uyandırıcı ve ilgi çekici nesnelerin fotoğraflarını çekmek için kullanıyor. Toplanan tüm veriler ayrıca ESO'nun bilim arşiviyle profesyonel gökbilimciler için de gelecekteki bilimsel çalışmalarda kullanılmak üzere erişime açık hale getirilmektedir."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/guzel-bir-mars-pastasi/", "text": "Çikolata soslu bir pasta... Ya da bol sütlü bir kahve... Ağzınız mı sulandı? Fotoğraf tam da bunu anlatır gibi değil mi? Ama değil. Bu fotoğraf çok uzaklara ait. Mars Express uzay aracı gezegenin çevresinde dolanırken güzel ve yüksek çözünürlüklü fotoğraflar iletiyor. Yolladığı son fotoğraf ise kutup çevresinde donmuş karbondioksit buzu ve onun çevresindeki kırmızı, kahverengi toprağıyla Mars'ın her tarafının kırmızı olmadığını anlatıyor. Görüntüdeki parlak beyaz bölge güney kutbunu kaplayan donmuş karbondioksit buzundan oluşmuştur. Beyaz alan her ne kadar düz gibi görünse de aslında bolca çukur ve tepeye sahiptir. Bir İsviçre peyniri gibi. Güney kutup noktasını saran 350 kilometre çaplı buz bölgesi bazı yerlerde 3 kilometre kalınlığa ulaşır. Bu kalın buz katmanı bölgeden tamamen kaybolmaz. Sadece kış mevsimi bittiğinde yüzeyindeki ince form buharlaşır. Kutup bölgesine ulaşan güneş ışığı ve gezegendeki sert rüzgarlar buzlu bölgede zaman zaman sivri tepeler ya da derin çukurlar oluşturur. Buna en güzel örnek ise Hallis Havzası'dır. Fotoğraf Mars Express uzay aracının Yüksek Çözünürlüklü Stereo Kamerası kullanılarak kırmızı, mavi ve yeşil filtrelerle 17 Aralık 2012'de alındı. Fotoğraf telif hakkı: ESA/DLR/FU Berlin / Bill Dunford 1 Yorum Amatörce astronomi ile ilgileniyorum ve evrenin harikulade inşası içindeki güzelliklere, her defasında bir daha hayran oluyoruz.."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/hadley-kraterinin-oykusu/", "text": "Son zamanlarda NASA'nın Merak olarak bilinen Mars Bilim Laboratuarı'nın Mars yüzeyine inişi için gereken desteği sağlayan ESA'nın Mars Express yörünge aracı asıl görevi olan jeolojik ve atmosferik yapı incelemelerine geri döndü. Araç, Mars kabuğunun derinliklerine inen 120 km genişliğindeki Hadley Krateri'nin görüntüsünü yayınladı. Ana kraterin içinde sonradan oluşmuş ve 2600 mkadar derine inen kraterler görüntüde göze çarpıyor. Görüntü, batıdaki Al-Qahira Vallis'in içinde kuzeyde genç ovalar ve güneyde dağlık bölge arasındadır. Mars Express bu görüntüyü 9 Nisan 2012'de almıştır. Aslında İngiliz bir avukat olan George Hadley (1685-1768), Hadley hücresi adlı keşfiyle bilinir. Bu kavram Dünya atmosferindeki ısı ve nemin yüksek enlemlerdeki tropik bölgelere nasıl ulaştığını açıklar. Görüntüler lav ve tortu yoluyla oluşan Hadley Krateri'nin daha sonra büyük asteroitler ve/veya kuyrukluyıldızlar ile birden fazla darbeye uğradığını gösteriyor. Bu etkiler sonucunda oluşmuş üç büyük krater ise ana kraterin kuzeyinde ve merkeze yakın olanında ve onun da içinde bir tane olmak üzere görülüyor. Krater duvarlarının yükseltisi ise diğer görüntüde açıkça ortaya çıkarılmış. Kraterler arasındaki yükselti farklılığı ise erozyon hareketi ile açıklanabiliyor. Kütle çekimi nedeniyle çarpma sonucunda yüksekten aşağı doğru toprak kayması gerçekleşmiştir. Kütle hareketleri başta, depremler, erozyon ve buzlu yamaçlarda su ve kaya akışı gibi bir dizi işlem ile gerçekleştirmiş olabilir. Mars jeolojisini inceleyen bilimcilerin ilgisi özellikle küçük kraterlere yönelik. Bu kraterlerin merkezindeki çukurlar, buradaki su birikintisinin zamanla buharlaştığını gösterir niteliktedir. Bu da yüzey altında hala su olduğuna delil olarak öne sürülmektedir. Buna göre, krater oluşumu sonrasında ortaya çıkan su toprakla karışarak çamur oluşturarak yüzeye yayılmıştır. Bilimciler kraterler arasındaki derinlik farklılığından hareketle, yüzeyin yüzlerce metre altında da buz olduğuna inanıyor. Hadlery Krateri'nin duvarları ve içi Mars kabuğunun derinlikleri hakkında önemli bilgiler vermektedir. Şu anda Kızıl Gezegen'de görev yapan robotlar bu öyküyü araştırmaya devam ediyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/hale-krateri-cevresindeki-kanallar/", "text": "NASA'nın Mars Yörünge Keşif Aracı, gezegenin güneyindeki Hale Krateri'nin güneydoğusunda yer alan kanalları gösteren yaklaşık 3 km'lik bir alanı kapsayan görüntüyü dünyaya yolladı. Görüntü araçtaki Yüksel çözünürlüklü resim işleme yeteneğine sahip HiRISE kamerası ile alındı. Kanalların kraterlerle direkt bağlantılı olduğu durumların ender bulunduğu biliniyor. Bilim insanları kuyruklu yıldız veya yağış gibi etkenlerle bu tip kanalların oluşacağını öngörmektedirler. Mars yüzeyinden alınan bu son fotoğrafta kraterin çevresinin tamamıyla bu kanal sistemleriyle çevrili oldıuğu gözleniyor. Hale Krateri 125x150 km'lik bir alanı kaplıyor. Kraterin çevresindeki kanallar ise 250 metrelik çapta. Bu kraterler büyük bir olasılıkla bir çarpma sonucu Hale'den atılan malzemelerle oluşmuş. Çarpmanın etkisi ile yüzeyin altındaki buzun büyük miktarlarda eridiği ve yüzeyde akış kanalları oluşturacak şekilde oyduğu düşünülüyor. Mars'ta geçmişte önemli miktarlarda su olduğunu doğrulayan bir kraterdir sanki Hale Krateri. Eğer bu düşünce doğruysa Mars geçmişte dost canlısı, sıcak, ılıman bir iklime sahipti. Mars'taki kanalların varlığı böylece açıklığa çıkıyor gibi. Yüksek çözünürlüklü fotoğraf için tıklayınız. Renklendirilmiş fotoğraf için tıklayınız. Kaynak: NASA-HiRISE NASA-JPL"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/halkada-bes-uydu/", "text": "Cassini bu sefer Satürn halkası çevresindeki beş uyduyu görüntüleyerek güzel bir fotoğraf elde etti. Fotoğraf 29 Temmuz 2011 tarihli olup güneş ışığının sisteme fotoğrafın sol tarafından geldiği gözleniyor. Görüntünün sağında yarısı görülen uydu Satürn Sistemi'nin en büyük ikinci uydusu olan 1528 km çapındaki Rhea'dır. Rhea bu manzara çekimi sırasında Cassini'ye en yakın uydu olup, araçtan 1,1 milyon km uzaklıktadır. Rhea tarihi boyunca birçok şiddetli çarpışmalara uğradığını gösteren birçok kraterle doludur. Yaklaşık 400 km çapındaki Mimas ise görüntüde Rhea'nın hemen yanında ve Satürn halkasının üzerinde görülendir. Uydunun ayırtedici özelliği olan dev krateri ise Rhea tarafından kapatıldığı için görülmemektedir. Bunun yanında uydunun yüzeyinde birçok krater bulunmaktadır. Görüntünün merkezinde yakın halkadan uzakta görülen parlak uydu ise ilginç Enceladus'tur. Enceladus görüntü alındığı sırada Cassini'den 1,8 milyon km uzaktaydı. Bu görselde açıkça görülmese de Enceladus'un güney yarıküresinden uzaya buz jetleri fışkırmaktadır. Uydunun buz yüzeyi bir ağ gibi çatlaklarla kaplıdır. Halkanın hemen üzerindeki küçük uydu ise 81 km'lik Pandora'dır. Dikkatle bakıldığında halkanın tek olmadığı görülür. Zaten Pandora'da Satürn'ün A ve F halkası arasındadır. Görüntünün solunda yer alan son uydu ise büyük çarpma kraterlerinin oluşturduğu gölgeleriyle düzensiz şekilli Janus'tur. Görüntü telif hakkı: NASA/JPL-Caltech/Space Science Institute"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/halkalarin-arasindan-dunya-ve-ay/", "text": "Cassini Dünya'yı Satürn'ün buzdan oluşmuş halkaları arasından görüntüledi. Bu sırada Dünya ile Satürn arasındaki uzaklık 1,4 milyar kilometreydi. Görüntüde Dünya küçük bir ışık noktası olarak görülmesine karşılık aslında o sırada Satürn Atlantik Okyanusu'nun güneyine bakıyordu. Görüntü 12 Nisan 2017'de alındı. Uydumuz ise Dünya'nın hemen solunda oldukça sönük bir nokta olarak görülmektedir. Dünya'ya Keeler ve Encke boşlukları arasında gören olan halkalar ise üstte A ve altta F halkasıdır. Gözlem sırasında Satürn halkaları arka taraftan aydınlatılmış durumdaydı ve Cassini güzel bir görüntü oluşturmak için mozaik oluşturmakla meşguldu. Satürn'den Dünya ve diğer iç gezegenler görülebilmesine karşılık Cassini görevi nedeniyle böylesi pozları ender yakalayabildi. F halkası görüntü açısı nedeniyle oldukça parlak görülmekte. Bu fotoğrafı görünce insanın aklına Carl Sagan'ın Soluk Mavi Nokta yazısı geliyor. bilindiği üzere Voyager 1, 1990'da Dünya'dan 6,4 milyar kilometre uzaktayken Dünya'nın fotoğrafını çekmiş ve ardından Carl Sagan güzel bir yazı kaleme almıştı. Hatırlamak isteyenlere işte o yazı: Soluk Mavi Nokta."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/halkalarin-uzerinde-bir-uydu/", "text": "Cassini uzay aracı bol kraterli Satürn uydusu Rhea'nın güneyinde, halkaların üstüne konmuş gibi görünen Dione'yi içeren sıradışı bir görüntü elde etti. Rhea 1528 km ve Dione 1123 km çapındadır. Görüntü 11 Ocak 2011 tarihinde Cassini'nin dar açılı kamerası yardımıyla görünür ışıkla alındı. Casssini bu sırada Rhea'ya 61 000 km ve Dione'ye 924 000 km uzaklıktaydı. Bu da farklı büyüklükteki uyduları ile Satürn görüntüsü. Satürn'ün hemen solunda görülen uydu sistemin en büyük uydusu olan Titan. Titan 5150 km kadar bir çapa sahiptir. Satürn görüntüsü üzerinde ince bir halkanın hemen altında görülen küçük nokta ise 504 km'lik Enceladus'a ait. İnce halkanın sonunda, solda leke gibi 80 km'lik Pandora uydusunu fark etmek zor olacak. Görüntü 15 Ocak 2011'de Cassini aracı Titan'dan 844 000 km uzaklıktayken alınmış."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/hareket-halindeki-bir-gokada-carpismasi/", "text": "Avrupa Güney Gözlemevi gökbilimcileri ünlü Barış Atomları gökadasının (NGC 7252) muhteşem yeni bir görüntüsünü elde ettiler. Gökadaların birbirleriyle çarpışmaları sonucu oluşan bu tür gökadasal kazalar, yani birleşmeler, gökbilimciler için Evren'in evrimini nasıl etkiledikleri konusunda önemli fırsatlar sağlamaktadırlar. Barış Atomları, Kova Takımyıldızı'nda yer alan ve 220 milyon ışık yılı uzaklıkta bulunan, etkileşen ve birleşen bir gökada çiftine verilen ilginç bir isimdir. NGC 7252 ve Arp 226 olarak ta bilinir ve amatör gökbilimciler tarafından oldukça sönük küçük bulanık bir leke gibi görülecek kadar parlaktır. Oldukça derin bu görüntü ESO'nun Şili'deki La Silla Gözlemevi'nde bulunan 2.2 metrelik MPG/ESO teleskopu üzerindeki Geniş Alan Görüntüleyicisi ile elde edilmiştir. Bir gökada çarpışması Evrenimizin nasıl evrimleşeceğini etkileyen en önemli süreçlerden biridir ve bunların araştırılması gökadaların ataları hakkında önemli ipuçları ortaya koymaktadır. Neyse ki, bu tür çarpışmalar yüz milyonlarca yıl süren olaylar olduğundan, gökbilimcilerin onları gözleyebilmeleri için yeteri kadar zamanları vardır. Tüm karmaşıklığıyla çarpışmadan bir kareyi temsil eden, Barış Atomları'nın bu görüntüsü, uzak gökadaların zengin arka planına karşı koymaktadır. Karmaşık kütleçekimsel etkileşimlerin sonuçları, yıldız, gaz ve toz akışından oluşan kuyrukların şekillerinde görülebilmektedir. Görüntüde ayrıca çarpışan gökadalardan savrulan ve birleşen çekirdeğin etrafına dolanan, gaz ve yıldızların oluşturduğu inanılmaz kabuklar da görülmektedir. Maddenin çoğu uzaya atılmış olsa da, sıkıştırılan diğer bölgelerde yıldız oluşumunun patlama kıvılcımları saçılmaktadır. Çarpışma sonucunda küresel kümelerin ataları olarak düşünülebilecek 50 ila 500 milyon yıl yaşlarında oldukça genç yüzlerce yıldız kümesi oluşmuştur. Barış Atomları belki bizim gökadamızın kaderine de işaret etmektedir. Gökbilimciler üç ila dört milyar yıl içinde, Samanyolu ve Andromeda Gökadası'nın, Barış Atomları'nda olduğu gibi çarpışacağı tahmininde bulunuyorlar. Fakat endişelenmeye gerek yok: bir gökada içindeki yıldızların arasındaki uzaklık oldukça büyüktür, bu nedenle birleşme esnasında Güneş'imizin bir başka yıldızla çarpışarak yok olması ihtimali çok düşüktür. Bu garip ismin tarihte ilginç bir hikayesi vardır. Aralık 1953'te, Başkan Eisenhower Barış Atomları adını verdiği bir konuşma yapmıştır. Konu o zamanlar oldukça hararetli olan nükleer gücün barışçıl amaçlarla kullanılmasının teşvik edilmesine ilişkindi. Bilim çevrelerini hareketlendiren bu konuşma ve beraberindeki konferans, NGC 7252'nin Barış Atomları gökadası olarak isimlendirilmesine kadar gitmiştir. Garip bir şekilde bu, birçok yönden uygun düşmektedir: iki gökadanın, yeni ve büyük bir şey oluşturmak üzere birleşmesi sonucunda görebildiğimiz garip şekil, nükleer kaynaşmada olan şeye benzemektedir. Ayrıca, dev sarmallar atomik çekirdeğin etrafında dolanan elektronları gösteren bir ders kitabı çizimini andırmaktadır. Kaynak: ESO-Türkçe"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/hareketsiz-spiritten-yeni-bir-kesif/", "text": "Mars'ta bir robot tarihteki Truva Savaşı'nda Yunanlıların bir şehri kuşattığı gibi kumlar tarafından kuşatıldı. Mars'ta görev yapan ikiz robotlardan Spirit 6 ay önce yumuşak ve pudra gibi ince kuma saplanmıştı. Robotun zaten bir tekerleği arızalıydı ve kurtarma çabaları sırasında da diğer tekeri arıza yapmıştı. Çabalar şimdiye kadar sonuç vermedi. Aksine ilk kurtarma operasyonlarında araç kuma daha fazla saplanınca iş içinden çıkılmaz hale gelmişti. Spirit'i kurtarma çabaları sürerken bir yandan da Mars yüzeyine ilişkin deneyler ve testler devam ettiriliyor. Mars Gezginleri olarak tanımlanan iki araç gezegene indiğinden bu yana yüzeyde suyun izini aradı. Mars yüzeyinde bugün sıvı halde su olmadığı biliniyor. Ancak yüzeyde bulunan çeşitli mineraller Mars'ta bir zamanlar sıvı suyun olduğunu gösteriyor. Spirit görev süresince zor şartların etkisinde kaldı. Bazen lav akıntılarının oluşturduğu ovalara indi. Buradaki meteor etkilerini gözledi. Araç sonunda yüzeyde suyun etkisiyle oluşmuş olan demir hidroksit moleküllerine rastladı. Spirit bu gezintileri sırasında geçtiğimiz Nisan ayında yumuşak bir kuma saplandı. Spirit hareketsiz kalsa da, kaldığı bölgeyi kazarak toprağın altında sülfat olduğunu gösterdi. Sülfat, toprağın altındaki kükürtün çeşitli noktalardan buharlaşmasıyla ile oluşur. Bu da hidrotermal olay olarak bilinir ve toprağın altında çeşitli volkanik etkilerin olduğunu gösterir. Toprağın altındaki kimyasal maddenin yüzeye çıkmasını sağlayan bir başka etken de yüzeye çarpan meteorlardır. Bu tür yerlerde yaşam kendine yer bulabilir. Spirit sülfat açısından zengin olan bir kraterin kenarında duruyor. Bu sülfattan oluşan kabuk milyonlarca yıl içinde oluşmuştur. Mars'ın güneş gören kutuplarından eriyen buz, ekvatora doğru kaymış, burada yer alan buzu eriterek toprağın altına sızmış olabilir. Mars yüzeyine yağan karın örttüğü toprağın altına sızan su, içinde çözünebilen demir sülfat ve kalsiyumdan bir kabuğun oluşmasına neden olmuştur. Spirit bize Mars'ta bir zamanlar gerçekleşen su döngüsü hakkında bilgi verecektir. Spirit 6 aydır kaldığı bölgede boş durmayıp çeşitli ölçümler yaparak bu sonuca ulaşılmasını sağladı. NASA'daki mühendisler be bilim insanları ise hala Spirit'i kurtarmanın yollarını arıyor. Kaynak: Science@NASA bu konudaki bir diğer yazıya da astrotürk üzerinden ulaşabilirsiniz."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/harps-elli-yeni-otegezegen-kesfetti/", "text": "Şimdiye kadar yapılan en zengin gezegen keşfi 16 yeni süper Dünya içeriyor Gökbilimciler bugün ESO'ya dünyanın en gelişmiş gezegen avcısı HARPS aygıtını kullanarak, biri yıldızının yaşanabilir bölgesinin kıyısında dolanan, içlerinde 16 süper Dünya'nın da bulunduğu 50'den fazla ötegezegen keşfettiklerini duyurdular. Şimdiye kadar bulunan bütün HARPS gezegenlerinin özelliklerini araştıran ekip, Güneş benzeri yıldızların %40'ının Satürn'den daha hafif en az bir gezegene sahip olduğunu bulmuşlar. ESO'nun Şili La Silla'daki 3.6 metrelik teleskopunun üzerinde bulunan HARPS tayfçekeri dünyanın en başarılı gezegen arayıcısıdır . Michel Mayor'un liderliğindeki HARPS ekibi bugün civarda bulunan yıldızların etrafında dolanan 16'sı süper Dünya olan 50'den fazla ötegezegen keşfettiklerini duyurdu. Bu, bir seferde açıklanan en büyük gezegen sayısıdır . Yeni bulgular Amerika Wyoming'te buluşan 350 öte gezegen uzmanının katıldığı Uç Güneş Sistemleri adlı konferansta sunulmuştur. Mayor, HARPS ile yapılan keşiflerin hasadı bütün beklentileri aşmıştır ve buna Güneş'imize çok benzeyen yıldızların ev sahipliği yaptığı süper Dünya ve Neptün türü gezegenlerin sıra dışı zengin bir popülasyonu da dahildir. Ve dahası yeni sonuçlar keşiflerin hızının artacağını göstermektedir. diyor. HARPS dikey-hız tekniğini kullanarak Güneş benzeri yıldızları taramaya başladığından beri sekiz yıl içerisinde 150'den fazla yeni gezegen keşfi yapmıştır. Neptün'den daha az kütleli olduğu bilinen tüm ötegezegenlerin üçte ikisi HARPS tarafından keşfedilmiştir. Bu sıra dışı sonuçlar birkaç yüz gece boyunca yapılan HARPS gözlemlerinin meyvesidir. Gökbilimciler 376 Güneş benzeri yıldızın HARPS gözlemleri üzerinde çalışarak artık Güneş benzeri bir yıldızın ne olasılıkla düşük kütleli gezegenlere ev sahipliği yaptığını daha iyi belirleyebilecekler. Yeni çalışmaya göre bu yıldızların yaklaşık %40'ının Satürn'den daha az kütleli en az bir gezegene sahip olduğu bulundu. Neptün kütleli ya da daha az kütleli ötegezegenlerin büyük çoğunluğu çok gezegenli sistemlerde görülmüş. Hali hazırda çalışan donanım ve yazılım sistemlerine yapılan geliştirmelerle HARPS yaşamı destekleyebilecek kayalık yapılı gezegenlerin araştırılmasında kararlılık ve duyarlılığı bir sonraki seviyeye taşımıştır. Güneş'e benzer yakın on yıldız yeni bir tarama için seçilmiştir. Bu yıldızlar daha önceden HARPS tarafından gözlenmiş ve son derece hassas radyal hız ölçümleri için uygun oldukları bilinmektedir. İki yıllık çalışmadan sonra, gökbilimcilerden oluşan ekip Dünya kütlesinin beş katından daha az kütleye sahip beş gezegen daha keşfetmişlerdir. Yayınlanan makalelerin birinin başyazarı olan Francesco Pepe şu açıklamayı yapıyor: Bu gezegenler gelecekte kimyasal işaretlere bakarak gezegen atmosferindeki yaşamın izlerini arayacak olan gelecekteki uzay teleskopları için en iyi hedefler arasında olacaktır. Yakın zamanda açıklanan yeni keşfedilmiş gezegenlerden biri HD 858512b yalnızca 3.6 Dünya kütleli olarak belirlenmiş ve yaşanabilir bölgenin yani yıldızın etrafında koşulların suyu sıvı olarak bulunabilmesine izin verdiği dar bölgenin kenarında tespit edilmiştir . Öte gezegenlerin yaşanabilirliği üzerinde uzman olan Lisa Kaltenegger , şunu ekliyor: Bu dikey-hız yöntemi kullanılarak yıldızının yaşanabilir bölgesinde potansiyel olarak yer aldığı düşünülen en düşük kütleli gezegendir ve yaşanabilir bölge içerisinde HARPS'ın keşfettiği ikinci en düşük kütleli gezegendir. Yeni HARPS taramasının artan hassasiyeti şimdi iki Dünya kütlesinin altındaki gezegenlerin de algılanabilmesine izin veriyor. HARPS artık öyle hassastır ki yürüme hızından daha az olan 4 km/sa'ten çok daha az radyal hız genliklerini algılayabilir. HD 85512b'nin algılanması HARPS'ın limitinden çok uzak ve bu Güneş benzeri yıldızların etrafındaki yaşanabilir bölgelerdeki diğer süper Dünyaların keşfedilme imkanını ortaya koyuyor. diye ekliyor Mayor. Bu sonuçlar Güneşimize benzer yıldızlar etrafında diğer küçük, kayalık, yaşanabilir gezegenlerin keşfedilmesinin yakın olduğu konusunda gökbilimcilere güven vermiştir. Bu arayışı ileri taşıyacak yeni aletler planlanmıştır. Bunların arasında HARPS'ın bir kopyasının kuzey göklerindeki yıldızları taraması için Kanarya adalarındaki Telescopio NAzionale Galileo'ya kurulmasıyla beraber 2016'da ESO'nun Çok Büyük Teleskop'una yeni ve daha güçlü gezegen arayıcısı ESPRESSO'nun kurulması da dahildir . Geleceğe baktığımızda ayrıca Avrupa Aşırı Büyük Teleskopu üzerindeki CODEX aleti ise bu tekniği çok daha üst bir seviyeye taşıyacaktır. 1995'te normal bir yıldızın etrafında bulunan ilk ötegezegeni keşfeden Michel Mayor Gelecek on ile yirmi yılda Güneş komşuluğundaki potansiyel olarak yaşanabilir gezegenlerin ilk listesine sahip olacağız. Böyle bir listenin yapılması ötegezegen atmosferlerindeki yaşamın muhtemel tayfsal izlerinin araştırılacağı gelecek deneyler için önemlidir. diyerek sonuçlandırmıştır. Notlar HARPS, bir yıldızın dikey hızını olağanüstü hassasiyette ölçer. Bir yıldızın etrafında dolanan bir gezegen yıldızın düzenli olarak Dünya'daki gözlemciye yakınlaşıp uzaklaşmasına neden olur. Doppler etkisinden dolayı, bu dikine hız değişimi yıldız uzaklaştıkça tayfının daha uzun dalgaboylarına , yakınlaştıkça daha maviye kaymasını sağlar. Yıldız tayfının bu küçük kayması HARPS gibi yüksek hassasiyetli tayf çekerlerle ölçülebilir ve gezegenin varlığını ortaya koymada kullanılır. Kütleleri Dünya'nın bir ile on katı arasında olan gezegenlere süper Dünyalar denir. Güneş Sistemimizde böyle gezegenler yoktur, ancak diğer yıldızların etrafında oldukça yaygın olarak görülürler. Böyle gezegenlerin, yıldızların etrafındaki yaşanabilir bölgelerde keşfedilmesi çok heyecan vericidir; çünkü eğer gezegen tıpkı Dünya gibi kayalık yapıda ve suya sahipse potansiyel olarak yaşamı barındırabilir. Şu anda ötegezegen sayısı 600'e yakındır. Dikine hız tekniği kullanılarak bulunan ötegezegen sayısına ek olarak NASA'nın Kepler görevi alternatif bir yöntem kullanarak 1200'den fazla ötegezegen adayı bulmuştur. Bu yöntemde yıldızın önünden bir gezegen geçer ve yıldızın ışığının bir kısmı engellenir; burada yıldızın parlaklığındaki küçük azalma araştırılır. Geçiş yöntemi kullanılarak keşfedilen gezegenlerin çoğu bizden çok uzaktadır. Fakat tersine, HARPS tarafından bulunan gezegenler Güneş'e yakın yıldızların etrafındadır. Bu da onları çok çeşitli takip gözlemleri için daha iyi hedefler kılmaktadır. Neptün'ün kütlesi Dünya'nın 17 katıdır. Bu devasa gözlem programı Stephane Udry tarafından yürütülmektedir. Kütle tayini, bakış doğrultusuna göreli olarak, yörünge düzleminin eğimine de bağlı olduğundan, ki bu bilinmemektedir, dikey hız yöntemini kullanarak, gökbilimciler yalnızca gezegenin minimum kütlesini elde edebilirler. İstatistiksel bakış açısından bu minimum kütle sıklıkla gezegenin gerçek kütlesine yakındır. HARPS şimdiye kadar yaşanabilir bölge içerisinde bulunan iki süper Dünya bulmuştur. İlki, Gliese 581 d, 2007'de keşfedilmiştir (eso 0722). HARPS ayrıca Gliese 581 yıldızı etrafındaki yaşanabilir bölgedeki diğer süper Dünya adayının (Gliese 581 g) var olmadığını ortaya koymuştur. Çok sayıda ölçümle HARPS'ın algılama duyarlılığı kütleleri 10 Dünya kütlesi ve dönemi 1 yıla kadar olan süper Dünyalar için %100'e yakındır ve hatta üç Dünya kütleli ve bir yıl yörünge periyotlu gezegenler için algılama olasılığı %20'ye yakındır. ESPRESSO, Kayalık Ötegezegen ve Kararlı Tayfsal Gözlemler İçin Echelle Tayfçekeri ESO Çok Büyük Teleskop'u üzerine kurulacaktır. Şu anda ön tasarım aşamasında, 2016'da işletilmek üzere planlanmış. ESPRESSO'nun dikine hız hassasiyeti 0.35 km/sa ya da daha az olacaktır. Karşılaştırma için, Dünya'nın Güneş üzerine etki ettiği dikine hız 0.32 km/sa'dır. Bu çözünürlük ESPRESSO'nun düşük kütleli yıldızların yaşanabilir bölgelerindeki Dünya kütleli gezegenleri keşfetmesine imkan tanır. ESO-Türkçe"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/haumeada-da-halka-bulundu/", "text": "İçinde Türk gökbilimcilerinin de bulunduğu bir grup araştırmacı son derece ilginç ve ezber bozan bir keşfe imza attı: Haumea'da da halka var. Neptün yörüngesinin ötesinde buz ve kayalardan oluşan bir kuşak bulunur. Bu ilginç kuşakta dört cüce gezegen öne çıkar: Pluto, Eris, Makemake ve Haumea. Bu bölge az bilindiği için gökbilimcilerin her zaman ilgisini çekmiştir. Yeni bir çalışma buradaki cüce gezegenlerden Haumea çevresinde bir halka olduğunu ortaya çıkardı. Neptün ötesindeki cisimler küçük boyutlu, düşük parlaklıklı ve bizden çok ama çok uzakta olmaları nedeniyle incelenmeleri zordur. Ancak bu cisimlerden biri, bir yıldızın önünden geçerken gözlenirse önemli bilgiler edinilebilir. Bu yöntemle cismin ana fiziksel özellikleri belirlenebilir. Yöntem şimdiye kadar Pluto, Eris ve Makemake cüce gezegenlerinde başarıyla uygulandı. Endülüs Astrofizik Merkezinden (Astrophysics of Andalusia Jose Luis Ortiz: Haumea 21 Ocak 2017'de bir yıldızın önünden geçecekti. Bu nedenle toplam on iki teleskopla gözlem gerçekleşti. Böylece Haumea'nın boyutunu, şeklini çok daha yüksek bir hassasiyetle ölçebildik. Önceki verilere göre daha az yoğun ve yüzeyinin daha az yansıtıcı olduğunu da fark ettik diyor. Haumea ilginç bir cisimdir. Güneş çevresindeki turunu 284 yılda tamamlar (Dünya'ya göre Güneş'ten 50 kat daha uzaktadır). Çevresinde ise 3,9 saatte bir tur atar ki bu oldukça uzun süredir. Güneş Sisteminde yüz kilometreden büyük cisimlerin kendi çevrelerindeki dönüş süresi bundan daha kısadır. Haumea'nın dönme hızı bir ragbi topunun dönüşü gibidir. Kısa süre önce yayınlanan veriler Haumea'nın eliptik şeklinin büyük ekseni 2320 km'dir ki bu Pluto ile hemen hemen eşit uzunluktur. Ancak Pluto'da var olan ince atmosfer burada bulunmamaktadır. Halkalı ilk Neptün-ötesi cisim Keşif ekibinden Pablo Santos-Sanz: En ilginç keşiflerden biri de Haumea'nın çevresinde halka olmasıdır. Birkaç yıl önce dev gezegenlerin çevresindeki halkaları incelerdik. Neptün çevresinde halkanın olduğunun anlaşılması büyük bir sürprizdi diyor. Yıldız parlaklık değişimi verilerine göre Haumea'nın halkası ekvatoral düzlem boyunca uzanmaktadır ve cüce gezegenin dönüşüne göre 3:1 oranında rezonansa sahiptir. Halka gezegenin dönüşüne göre üç kat daha yavaş hareket etmektedir. Ortiz: Halkanın oluşumu için farklı açıklamalar bulunmaktadır. Buna göre bir çarpışma sonucu ya da Haumea'nın dönme hızından dolayı yüzeyinden kopan parçalarla oluşmuş olabilir diyor. Keşif daha çok cismin de benzer halka yapısına sahip olabileceği anlamına gelmektedir. Çalışmada yer alan gökbilimcilerimiz: O. Unsalan, E. Sonbas, N. Karaman, O. Erece, D. T. Köseoğlu, T. Özışık, S. Kalkan, Y. Guney, O. Satır, C. Yesilyaprak, C. Puskullu, A. Kabas, O. Demircan. Meraklısına makale adresi: http://dx.doi.org/10.1038/nature24051 1 Yorum Pluto'ya cuce demeyin, uzuluyor sonra. Hem bize kalp te yapti, daha ne yapsin cocuk. O bizim gozumuzde 9 kardesten biri 😀"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/havasi-metal-dolu-gezegen/", "text": "WASP-121b, Yer'den 850 ışık yılı uzaklıkta bulunan ve yıldızı çevresinde iki günden daha kısa sürede tur atan bir ötegezegendir. WASP-121b yıldızına Yer'in Güneş'e olan uzaklığına göre 40 kat daha yakındır. Bu kadar olması nedeniyle de 2500-3000 santigrat derece sıcaklıktadır. Bu da onu sıra dışı gezegenler sınıfına sokmaktadır. WASP-121b keşfedildiğinden bu yana kapsamlı şekilde incelenmiştir. Bir araştırma ekibi atmosferinde tuhaf olaylar olduğunu ortaya çıkardı. Ekip lideri Jens Hoeijmakers: Önceki araştırmalar atmosferinde çok şey olduğunu gösterdi diyor. Gökbilimciler aşırı sıcak gezegenlerin basit atmosfere sahip olması gerektiğini varsaymalarına karşılık bu gezegenin atmosferinde çok sayıda karmaşık bileşik bulunmaktadır. Sorun şu ki bu kadar sıcak bir gezegende bu kadar çok karmaşık molekül nasıl bulunabilir? Bu nasıl olmaktadır? Önceki çalışmalar ve gözlemlere bakarak bana pek de mantıklı gelmeyen teorileri düşündürmeye itti diyor Hoeijmakers. Çalışmalar nispeten ender sayıda metal vanadyum içeren moleküllerin WASP-121b'nin atmosferinin ana maddesi olduğunu gösteriyordu. Ancak Hoeijmakers'a göre bu yalnızca atmosferde daha yaygın bulunması gereken titanyumun az olmasıyla mümkün olabilirdi. Bu bilgi, ekibi başka bir açıklamaya yöneltti. Hoeijmakers, Ancak haklılardı diyerek düşüncelerinin yanlış olduğunu itiraf ediyor. Şaşırtıcı şekilde oldukça güçlü vanadyum izlerine rastladık. Ama titanyum azdı. Yani hem biz hem de onlar haklıydı diyor. Buharlaşan metaller Ancak ekip başka beklenmedik keşiflerde yaptı. Vanadyuma ek olarak WASP-121b atmosferinde yeni altı metal daha keşfetti: demir, krom, kalsiyum, sodyum, magnezyum ve nikel. WASP-112b'deki yüksek sıcaklık metalin buharlaşmasına ve atmosferdeki havaya karışmaktadır. Bu tür ayrıntılı sonuçlar, araştırmacıların gezegenlerin özelliklerini belirlemelerini, kimyasal yapıyı ortaya çıkarmalarını sağlıyor. Gittikçe gelişen hassas teleskoplar, spektrograflarla bu süreç daha iyi işlemektedir. Yakın gelecekte artık araştırmacılar daha küçük gezegenlerin atmosferlerini de inceleyebilecek. Bugün kullandığımız teknikle ancak gaz halindeki demir ya da vanadyum gibi metalleri gözlüyoruz. Ancak yakında biyo-imzaları, suyu, oksijen, ve metanı da gözleyebileceğiz diyor Hoeijmakers."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/havuzdaki-dev-balik-misali/", "text": "Michigan Üniversitesi'ndeki gökbilimciler büyük yıldızların herhangi bir yerde oluşabileceğine ilişkin bir çalışmayı sundular. Onlara göre büyük yıldızlar büyük kümelere ihtiyaç duymuyorlar. Bu yerden görünen dev yıldızlarla ilgili yapılmış en ayrıntılı gözlemsel çalışmadır. Bilim insanları Güneş'ten 20 ile 150 kat büyük dev yıldızları yakından izlemek için Hubble Uzay Teleskopu'nu kullandılar. Gökbilimciler bunun için Samanyolu'nun komşularından olan Küçük Macellan Bulutu'nu seçtiler. 20 Aralık'ta The Astrophysical Journal'da yayınlanan sonuçlara göre gözlenen beş yıldızın büyük olmayan kümelerde bulunduğu belirlendi. Kümeler 10 veya daha yıldızdan oluşan oldukça küçük yıldız kümeleri. Michigan Üniversitesi Astronomi Bölümü'nden doktora öğrencisi Joel Lamb ve Doçent Sally Oey keşiflerinin önemini anlattılar. Babam annesinin çiftliğinde bulunan küçük bir gölette balık avlardı diyerek konuya farklı bir örnek veriyor Lamb ve devam ediyor: Bir gün çok büyük bir balık yakaladı. Bizim yaptığımızda buna benziyor. Soru şu: Küçücük bir gölde dev balık olur mu? Gölün büyüklüğü orada yaşayacak balıkların büyüklüğünü etkiler mi? Bu soruda göl, yıldız kümesi yerine geçer. Sonuçlarımız yanıtın 'evet' olduğunu gösteriyor. Küçük bir gölde dev yıldızlar oluşabilir. Çok büyük yıldızlar bulundukları gökadanın gelişimini etkiler. Bu yıldızlardan yayılan rüzgarlar ve ışıma yıldızlararası uzaydaki gazın yeni yıldızlar oluşumunu tetikler. Bu yıldızların süpernova patlamaları dünya ve yaşam için gerekli olan ağır elementleri oluşturur. Gökbilimciler bu yıldızların nerede ve nasıl oluştukları sorusunun yanıtını bulmaya çalışıyorlar. Oey'e göre bu yıldızların kaynakları hakkında büyük bir tartışma vardır. Bir kurama göre büyük bir yıldız kümesindeki büyük yıldızlardan gelen gaz ve tozun yoğun miktardaki karışımı büyük yıldızları oluşturur. Ancak yeni araştırma bu kurama karşı çıkar nitelikte. Çünkü daha küçük kümelerde de büyük yıldızların olduğu belirlenmiş durumda. Bizim bulgularımız bir kümenin boyutunun içindeki yıldızın büyüklüğüyle ilişkili olduğunu söyleyen kuramla örtüşmüyor diyor Oey. Kaynak: Science Daily"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/hayabusa-donuyor/", "text": "Gökbilim dünyası 13 Haziran gününü takvimde özel olarak işaretledi. Bu, Japonya Hava Ötesi Ajansı'nın Hayabusa keşif aracının yanında bir örnekle dönüş tarihidir. Hayabusa, Dünya'dan 2 milyar km uzaklıktaki Itokawa asteroitini ziyaret etmesi için Mayıs 2003'te fırlatılmıştı. Şimdi bu araç birkaç gün içinde Dünya'ya geri dönecek. Dönerken de yanında asteroitten aldığı örnekleri bilim insanlarına hediye edecek. Hayabusa aracının tüm görevinde JAXA'ya ayrıca NASA bilim insanları ve nühendisleri de yardımcı olduğundan her iki kurumda da heyecan ortak. NASA'nın Jet İtici Güç Laboratuvarı'ndan Hayabusa ekibi lideri Tommy Thompson: Hayabusa bir asteroitle fiziksel temasta bulunup tekrar Dünya'ya dönen ilk uzay aracı olacak. Araç 7 yıldır uzayda başarıyla görevini yerine getirdi. Aracın gidiş-dönüş yolculuğunda NASA olarak payımız olduğu için ayrıca mutluyuz diyor. 9 Mayıs 2003'te fırlatılan Hayabusa, Japonya'nın Kagoshima Uzay Merkezi'nde tasarlandı. Görevi ise, dünyaya gezegensel maddeleri araştırarak yanında örnek madde alarak dönmek olarak belirlenmişti. 510 kg'lık Hayabusa Eylül 2005'te Itokawa asteroitiyle buluştu. Araç 2.5 ay süresince asteroitin yapısını, taşıdığı mineralleri, yüzeydeki yükseklik dağılımını, kütlesini ve asteroite ulaşan güneş ışınımını inceledi. Aynı yılın 25 Kasım'ında ise araç asteroitin yüzeyine indi. Bu, şimdiye kadar bir asteroitin yüzeyine inen ikinci uzay aracıydı. (İlki NASA'nın 12 Şubat 2001'de NEAR Shoemaker aracının Eros asteroitine inişiyle gerçekleşmişti.) Hayabusa asteroitten örnek almak için uygun yerleri işaretledi. Artık ayrılık zamanı gelmişti. Hayabusa Ocak 2007'de Itokawa'dan ayrıldı. Önünde uzun ve tehlikeli bir yol vardı. Yolculuğu boyunca çeşitli tehlikelerle karşılaşan aracın, Dünya yüzeyiyle buluşmak için sadece birkaç günü kaldı. Araç 13 Haziran'da Avustralya'ya inişini gerçekleştirecek. Aracın güvenle yere inmesi için hem Japon hem de Amerikalı bilim insanları Hayabusa'nın iniş yörüngesini hesaplayarak herhangi bir tersliğe meydan vermemek için var güçleriyle uğraşıyorlar. JPL'in Hayabusa görevinden sorumlu ekipten Shyam Bhaskaran, Biz, Hayabusa görevinde başından bu yana JAXA'yla iletişim halindeyiz. Onlarla birlikte asteroite inişi gerçekleştirdik, şimdi de onlarla birlikte geri dönüş için çalışıyoruz diyor. Uzay aracının izlenmesi için Japonya, İspanya, Kaliforniya ve Avustralya'da izleme antenleri kullanılmış. Böylece araçla sürekli iletişim halinde olunmuş. Görevimiz aracın hızını dünyadan 200 km yüksekteyken saniyede 12.2 km'ye getirilmesine yardım etmektir. Bu gerçekleştikten sonra aracın ısı kalkanları devreye girerek sürtünme etkisiyle atmosferde parlayarak yere inecektir. 2 milyar km yol kateden araç için son tehlikeli manevra yere iniş sürecidir. Bu süreç belki de en zor olanıdır. Aracın ısı kalkanlarının zarar almadığından ve iniş için gerekli hıza sahip olması gerekiyor. NASA, SETI Enstitüsü Ames Araştırma Merkezi'nden Moffett Field: Bu, tarihte yüksek hızla yere indirilmeye çalışılan ikinci araçtır. Aracın inişi, bu uç noktaya varış hızı, aracın ısı kalkanının karşılayabileceği yüksek ısınmayı ve ısı yüklerini karşılayabilecek durumda olmasına bağlı. Araç bu noktadan sonra tek başına kalacak. Bu noktadan sonra yapabileceğimiz tek şey beklemek diyor. Hayabus'nın dönüşü Mars'a gerçekleştirilecek olası dönüşü olan görevler için de önemli. Bu sayede bilim insanları tecrübe kazanmayı ve olası tersliklerin neler olabileceğini hesaplayabilecekler. Kaynak: NASA 1 Yorum Çok heyecan verici. Helal olsun bu kadar uzak mesafede bir uzay aracını kontrol etmek. Bir de dünyaya sağ salim getirirlerse valla adamlara helal olsun. O mühendislerin arasına gireceğim bir gün. Bekle beni İTÜ Uzay Müh..Bekle gelicem...:):)"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/hayalet-kuasar/", "text": "İki yıl önce Galaxy Zoo projesindeki yüzlerce gökada görüntüsünü sıralamaya çalışan Hollandalı bir öğretmen ve amatör gökbilimci Hanny Van Arkel tuhaf bir nesne keşfetmişti. İki yıl sonra Yale Üniversitesi araştırmacıları bu tür tuhaf nesnelerin karadeliklerin yaşam döngüsü hakkında ipuçları içerdiğini görünce şaşkınlıklarını gizleyemediler. Adına Hanny'in Nesnesi denilen gökcismi, yakınındaki bir gökcisminden gelen ışıkla aydınlatılmış ve merkezinde karadelik olan büyük bir gaz bulutudur. Bulutun geçmişten gelen ışığına karşılık nesne, ölü ve tamamen yanmış bir gökcismidir. Yale Üniversitesi'nden Gökbilimci Kevin Schawinski: Bu sistem kuasarların Rosetta taşıdır. Şaşırtıcı olan şey yakınındaki gökada tarafından aydınlatılmış olmasaydı Voorwerp'un bulunamayacak olmasıdır diyor. Ekibin hesaplarına göre ışığın bilinen gökadadan ölü kusara olan yolculuğu 70 000 yıl sürmüş. Şimdiye kadar karadeliklerin ölüm sürecinin, enerji çıkışı en tepeye ulaştıktan sonra milyonlarca yıl sürdüğü kabul ediliyordu. Ancak Voorwerp'daki karadelikler yakıtlarını çok hızlı bir şekilde tüketip öldükleri düşünülüyor. Bu gökadaların karadeliklerle birlikte nasıl geliştiğinin anlaşılmasında önemli rol oynar diyor Schawinski. Bu kuasarların enerjilerini ne kadar sürede tükettikleri bilinmiyor. Yale Astrofizik Merkezi'nden Meg Urry: Voorwerp'u ilginç kılan da bu. Kuasarların içindeki karadeliklerin büyümesini ve sonunu anlamaya çalışma bir çalışma diyor. Gökada gökyüzündeki artık bir nesne olarak x-ışını yaymasına karşılık radyo dalgaları da yayıyor. Bu radyo dalgalarının nedeninin merkezdeki karadelik olduğu düşünülüyor ama diğer olasılıklar için de araştırma sürüyor. Schawinski: Biz Voorwerp sırrını çözeceğiz. Ama bu keşif beraberinde bir sürü soru daha getirdi diyor. Kaynak: Science Daily"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/hd-189733b-asiri-hizli-ruzgarli-gezegen/", "text": "Güneş Sistemi dışındaki bir gezegenin atmosferinde saniyede 2 km hızla esen rüzgarlar tespit edildi. Böylece ilk kez bir ötegezegenin hava durumu ölçülerek haritalandı. Kaydedilen rüzgar hızı ses hızının yaklaşık yedi kat fazlasıdır ki bu Dünya'daki en hızlı rüzgardan 20 kat daha hızlıdır. Warwick Üniversitesi Astrofizik grubundan Tom Louden: Daha önce ötegezegen atmosferlerinde esen rüzgar hızı ölçülmemişti. İlk kez bir ötegezegenin hava haritası çıkarılarak esen rüzgarın hızını hesapladık diyor. HD 189733b gezegenindeki rüzgar hızını yüksek çözünürlüklü tayfölçeri ile atmosferdeki sodyum emilimine bakarak ölçtük. Gezegenin atmosferindeki parçaların hızı Doppler etkisi yardımıyla dalga boyundaki değişimler ortaya çıkarılarak hesaplandı. Gezegen yıldızının önünden geçerken farklı bölgelerindeki ışığın azalma miktarı atmosferdeki değişimleri ortaya koydu. Zıt bölgelere bakılarak yapılan bu çok hassas hesaplama tekniği bize gezegenin hız haritasını verdi. Araştırmacılar kullanılan tekniğin başka ötegezegenlerde de kullanılabileceğini düşünüyor. Araştırma grubundan Warwick Üniversitesi Astrofizik Grubu'ndan Dr. Peter Wheatley: Uzak gezegenlerde hava sistemlerini ortaya çıkaran bir yol bulduğumuz için heyecanlıyız. Bu tekniği geliştirerek artan rüzgar hızlarını ve akış yönlerini belirleyebiliriz. Böylece ayrıntılı bir hava haritasına ulaşabiliriz diyor. HD 189733b 'Sıcak Jüpiter' grubu üyesidir. Jüpiter'den % 10 daha büyük olmasına karşılık yıldızına Jüpiter'in Güneş'e uzaklığına göre 180 kat daha yakındır. Sıcaklığı 1800 C dolayındadır. Büyüklüğü ve Güneş Sistemine görece yakın olması onu popüler hedefler arasına koymuştur. Geçmiş araştırmalar atmosferde ne kadar çok silikat parçacıkları olursa gökyüzünün o kadar parlak mavi görüneceğini göstermiştir."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/hd-kalitesinde-andromeda/", "text": "NASA/ESA Hubble Uzay Teleskopu ile Andromeda Gökadası'nın şimdiye kadar ki en ayrıntılı görüntüsü elde edildi. M31 olarak da bilinen gökadanın bir bölümünün göründüğü bu görsel 40 bin ışık yılı uzunluğunda olup 100 milyondan fazla yıldız yer alıyor. Hubble'ın yeni görüntüsünde Andromeda'nın üçte biri görülüyor. Görüntü 1,5 milyar piksel çözünürlüktedir 600 HD televizyon ekran kalitesindeki görüntü kadar!- Bu yıldızlar görüntünün solundaki disk eteğinde ve sağındaki toz şeridi içinde yoğunlaşmış görünüyor. Gökadanın şişkin merkezinin bir bölümü solda görülüyor. Gökadanın sarmal kollarında koyu yapılar karmaşık toz alanlarını ve dolayısıyla da yeni yıldız oluşum bölgelerini gösterirken mavi yıldızlardan oluşan kümelerde göze çarpıyor. Bunun dışında Andromeda'nın soğuk yıldızlarını ortaya çıkararak gökadanın milyarlarca yıllık evrimi izlenebilir. Evrendeki birçok gökada Andromeda gibi sarmal yapıda olduğundan, bu 100 milyonlu yıldızlı kısmının ayrıntılı görüntüsü önemli ipuçları içermektedir. Andromeda bin milyar dolayında yıldız içermektedir. Andromeda Gökadası, bizden milyarlarca ışık yılı uzaktaki gökadalara göre daha yakındır. Bu da gökadaların tarihi ve evrimleri çalışmalarında önemli bir hedef olmasına neden olur. 2,5 milyon ışık yılı uzaklıktaki Andromeda gökyüzünde dolunayın altıda biri kadar yer kaplar. Gökadanın 40.000 ışık yılı uzunluğundaki bir bölümünü gösteren bu fotoğraf aslında Hubble'ın 411 ayrı görselinin birleştirilmesiyle elde edildi. Görüntü yakın morötesi ve yakın kızılötesi dalga boylarıyla kırmızı ve mavi filtreler eşliğinde üretildi. Görüntünün yüksek çözünürlüklü hali ile gökada üzerinde gezinti yapabilirsiniz. Görüntü telif: NASA, ESA, J. Dalcanton , B. F. Williams , L. C. Johnson , the PHAT team, and R. Gendler. 1 Yorum Hubble uzay teleskobuyla böyle müthiş resimler elde edilebiliyorsa ileriki yıllarda fırlatılacak James Webb teleskobuyla kim bilir daha ne yapılacak."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/helyum-kapli-gezegenler/", "text": "Helyum balonu gökyüzünde süzülerek yükselir. Buna karşılık Samanyolu'nda helyumdan oluşmuş gezegenler özel bir sınıfa ait olabilir. Yeni bir çalışma Neptün büyüklüğünde, helyum bulutlarıyla kaplı binlerce sıcak gezegen olabileceğini dile getiriyor. NASA Jet İticileri Laboratuvarı'ndan Hubble gözlemecisi Renyu Hu: Güneş Sistemi'nde böyle bir gezegen yok. Ancak biz diğer yıldızların çevresinde bol miktarda atmosferi helyumla kaplı gezegenlerin olduğunu düşünüyoruz diyor. Çalışmaya sıcak Neptün adı verilen büyüklükleri Güneş Sistemimizdeki gaz devi Neptün'e benzer olanlarla başlandı. Ancak bunlar yıldızına Merkür'ün Güneş'e olan uzaklığından daha yakın olduklarından, Neptün'e göre oldukça sıcaktır. Sıcaklıkları 700 C dereceye kadar ulaşan bu gezegenler, yıldızları çevresinde ortalama iki günlük süreyle dolanırlar. Kepler bu özelliğe sahip gezegenlerden yüzlerce buldu. Hu ve ekibi Neptün'e göre daha küçük olanların helyum zengini atmosferi olabileceğini düşünüyor. Çünkü bu gezegenlerin hem küçük olması hem de yıldıza yakın olması hidrojenin kaybolmasına ya da kaynamasına neden olduğu görüşündeler. Hidrojen helyumdan dört kat daha hafif olduğundan zamanla helyuma göre atmosferde kaybolması daha kolay olur diyor Hu. Sıcak Neptünlar gazın çevrelediği karasal ya da sıvı bir çekirdeğe sahip olabilir. Eğer gezegende helyum baskın miktarda bulunuyorsa gezegen gri ya da beyaz görünür. Ancak Güneş Sistemi'ndeki Neptün parlak mavi renktedir. Bunun nedeni ise kırmızı rengi emen ve Neptün'e mavi rengi veren metan gazıdır. Hu ve ekibini helyum gezegeni kuramını geliştirmesine iten ise metanca fakir olduğu belirlenen GJ 436b gezegeni. 33 ışık yılı uzaklıktaki GJ 436b gezegeninde karbon olmasına karşılık metanın az miktarda olduğu saptanmıştı. Metan molekülü bir karbon ve dört hidrojen atomundan oluşur. Bu tür bir gezegende bol miktarda hidrojen ve dolayısıyla da metan olması beklenir. Peki, neden metan beklenenden daha azdı? Yanıt hidrojende saklı. Yeni araştırmaya göre hidrojen yıldızdan gelen ışımanın etkisiyle yavaş yavaş yok olmuş olabilir. Bununla birlikte karbon atmosferdeki oksijenle birleşip karbon monoksite de dönüşebilir. Spitzer uzay teleskopu GJ 436b'nin atmosferinde karbon monoksit varlığını belirledi. Kuramın test edilmesi için helyum atmosferi olan diğer sıcak Neptünlardaki karbondioksit ve karbon monoksit miktarına bakmak gerekecek. Ekip bunun NASA'nın Hubble uzay teleskopu yardımıyla olacağını ümit ediyor. Ayrıca birkaç yıl sonra göreve başlayacak James Webb Uzay Teleskopu ile de daha ayrıntılı ölçümler yapılabilecek. Öyle anlaşılıyor ki ötegezegenler gökbilimcileri şaşırtmaya devam ediyor. JPL'den Sara Seager: Fizik ve kimya yasaları çerçevesinde çok farklı gezegenler hayal edilebilir. Ancak gerek boyutları, kütleleri gerekse atmosferlerinin büyüklükleri ve yörüngeleri inanılmaz ölçüde çeşitli ötegezegen sınıfları oluşuruyor diyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/helyum-yakan-yeni-bir-yildiz-turu-kesfedildi/", "text": "Tübingen Üniversitesinden Prof. Klaus Werner liderliğindeki Alman gökbilimcilerden oluşan bir ekip helyum yanması sonucu oluşan ürünle kaplı tuhaf yeni bir yıldız türü keşfetti. Bu tür yıldızlar ender görülen bir yıldız birleşme olayıyla oluşmuş olabilir. Normal yıldızlar hidrojen ve helyumdan oluşan yüzeylere sahipken Werner ve ekibi tarafından keşfedilen yıldızların yüzeyleri karbon ve oksijenle, yani bir yıldız için egzotik bir bileşim olan helyum yakma külleriyle kaplıdır. Bu yıldızların çekirdekleri büyüklük ve sıcaklıkları bakımından helyum yakmaları onları daha da şaşırtıcı hale getiriyor. Çalışma ekibinden La Plata Astrofizik Enstitüsünden Dr. Miller Bertolami: Alman meslektaşlarımız tarafından keşfedilen yıldızların, evrende ender rastlanan olaylardan olan iki beyaz cücenin birleşmesine bağlı olduğunu düşünüyoruz diyor. Beyaz cüceler nükleer yakıtlarını tüketmiş ve çok küçük, yoğun olan büyük yıldız kalıntılarıdır. Yakın ikili beyaz cüce sistemlerinde kütle çekimi dalgalarının emisyonunun neden olduğu yörünge daralması sonucunda yıldız birleşmelerinin gerçekleştiği bilinmektedir. Genellikle beyaz cüce birleşmeleri karbon ve oksijen bakımından zengin yıldızların oluşumuna yol açmaz. Ancak çok özel kütlelerle oluşturulmuş ikili sistemler için karbon ve oksijen açısından zengin bir beyaz cücenin olabileceğini düşünüyoruz. Sonuçta ortaya helyum açısından zengin bir yıldız çıkacaktır diyor Bertolami. Mevcut hiçbir yıldız evrim modeli yeni keşfedilen yıldızları tam olarak açıklayamaz. Ekibin bu tür bir birleşmenin gerçekleşip gerçekleşmediğini anlaması için modellere ihtiyacı var. Bu modeller ekibin bu yıldızları daha iyi anlamasını sağlarken, aynı zamanda ikili sistemlerin geç evrimi ve yıldızların evrimleştikçe nasıl kütle alışverişi yaptıkları hakkında da daha ayrıntılı bir anlayış geliştirmelerine neden olabilir. Gökbilimciler ikili yıldızların evrimleriyle ilgili yeni bir model geliştirene kadar helyum kaplı yıldızların kökeni tartışmaya açık bir konu olarak kalacak."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/herkese-bir-gokada/", "text": "NASA'nın Geniş Alan Kızılötesi Tarayıcısı 1 yaşında. WISE ekibi 1. yıldönümü şerefine sarmal ve eliptik görünüme sahip dört farklı gökada görüntüsünü yayınladı. WISE fırlatıldıktan sonra bir ay süren testlerin ardından gökyüzünün değişik alanlarını taramaya başlamıştı. Bu yılın temmuz ayına kadar da yüz milyonlarca gökada içeren görüntülerini iletmişti. Araç bunların dışında iki kısa dalga boylu kızılötesi algılayıcıları ile asteroit ve kuyrukluyıldızları incelemişti. WISE görevini başarıyla sürdürüyor. Sol üstte görülen gökada NGC 300. Gökbilimciler sarmal bir gökadanın tüm özelliklerini anlayabilmek açısından bu gökadayı oldukça ayrıntılı incelemişlerdir. WISE'nin kızılötesi görüntüleri yardımıyla görünür ışıkla görülemeyen yoğun gaz ve sıcak toz alanları ortaya çıkarıldı. 39 000 ışık yılı uzaklıktaki NGC 300 gökadası Samanyolu'nun yaklaşık % 40'ı büyüklüğündedir. Sağ üstte ise Meksika Şapkası olarak da bilinen M104 gökadası görülüyor. Her ne kadar sarmal gökada sınıfına girse de NGC 300'den oldukça farklı bir görünüme sahiptir. Gökadanın çevresini saran tozlu alan ise yine WISE'nin yeteneği sayesinde görülmüştür. M104'de mavi renkle görülen büyük yıldızlar çevreye dağılmış durumdadır. Sol altta merkezinde büyük yıldızların olduğu M60 görülüyor. M60 sarmal bir gökada izlenimi vermediğinden eliptik gökadalar arasında sayılır. Başak kümesinde bulunan M60, Samanyolu'ndan % 20 daha büyüktür. M60'ın merkezinin dışında görülen parlak sarmal gökada ise NGC 4647'dir. Tüm bunların dışında görüntüye iki de asteroit girmiştir (saat 2 ve 8 yönünde yeşil noktalar olarak kendilerini göstermişler). Bu da görüntünün sıra dışı olmasına neden olmuş. WISE bu alanın görüntüsünü elde etmeye çalışırken asteroitlerde kareye girerek poz vermişler. Sağ alttaki sarmal gökada ise M51 ya da NGC 5194 olarak kodlanmış Girdap Gökadası'dır. Girdap Gökadası'nın yakaladığı cüce gökada NGC 5195 ise görüntüde kaderine razı olmuş bir hal sergiliyor. Kaynak: NASA-WISE Astronomi Diyarı'nda yer alan WISE haberleri için tıklayınız."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/herschel-apophis-verilerini-duzeltti/", "text": "Geçtiğimiz hafta sonu Dünya'ya yaklaşan ünlü Apophis asteroiti Herschel Uzay Gözlemevi ile gözlendi. Elde edilen verilere göre asteroit tahmin edilenden daha büyük ve daha az parlak bir yüzeye sahip. 2004 yılında keşfedildiğinde 2029 yılında Dünya'ya çarpma olasılığı yüzde 2,7 olarak hesaplanmıştı. Daha sonra yapılan ek gözlemler sonucunda asteroitin Dünya ile çarpışma olasılığının olmadığı görüldü. Ancak Apophis 13 Nisan 2029'da Dünya'ya tamamıyla zararsız bir şekilde, 29 450 km kadar yakınından geçecek. Asteroit 2036 yılında ise Dünya'ya bir kez daha yaklaşacak. Asteroitin bu yıl ki verilerinden hareketle yapılacak yörünge düzeltmesinin ardından 2036'da Dünya'nın ne kadar yakınından geçeceği belirlenecek. Herschel Gözlemevi NASA'nın da destek verdiği bir ESA uydusudur. Dünya'dan 14,5 milyon km uzaklıktan geçen Apophis, Dünya ile Güneş arasında gözlem yapan Herschel ile iki saat boyunca izlendi. Gözlemevi asteroitin özelliklerini belirlemek için görünür ışığın farklı dalga boylarında ve kızılötesi dalga boyunda gözlem yaptı. Önceki çalışmalarda Apophis'in çapının 270 m olduğu söylenmesine karşılık Herschel asteroitin 325 m çapında olduğunu belirledi. Herschel ayrıca asteroitin yüzeyinden yansıyan ışığı da ölçtü. Buna göre asteroit üzerine düşen güneş ışığının yüzde 23'ünü yansıtıyor, geri kalanını ise emiyor. Önceki tahminler bu değerden daha fazlasını işaret ediyordu. JPL"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/herschel-bir-demet-bebek-yildiz-buldu/", "text": "Gökbilimciler NASA'nın da katkı sağladığı ESA'ya ait Herschel Uzay Gözlemevi yardımıyla şimdiye kadar keşfedilmiş en genç yıldız grubu buldu. Gözlemlere ayrıca NASA'nın Spitzer Uzay Teleskopu, Şili'deki Atacama Pathfinder Deneysel Teleskopu , Almanya Max Planck Enstitüsü Radyo Astronomi alanı, İsveç Onsala Uzay Gözlemevi ve Almanya Avrupa Güney Gözlemevi katkı sağladı. Önyıldızları çevreleyen yoğun gaz ve toz bulutu görülmelerini zorlaştırıyor. Yeni keşfedilen 15 önyıldızın Güneş Sistemi'ne yakın Avcı takımyıldızında bulunması ise başka bir ilginç nokta. Keşifle birlikte bilimciler yıldız oluşumunun en az bilinen aşamalarından birini gözleme şansını elde ettiler. Almanya Max Planck Enstitüsü'nden Amelia Stutz: Herschel bu yıldızların bir arada olduğu büyük bir topluluğu ortaya çıkardı. Böylece yakınımızdaki bu bölgeyi izleyerek yıldız oluşumlarına tanıklık edebileceğiz diyor. Bir yıldız gaz ve toz bulutunun çökmesiyle doğar. Soğuk bir gazdan sıcak bir plazma topunun oluşma süreci ise kozmik standartlara göre çok hızlı olup birkaç yüzyıl ile birkaç bin yıl sürer. Bu aşamanın kısa sürmesi nedeniyle yeni doğmuş yıldızların keşfedilmesi zordur. Gökbilimciler Herschel ile Güneş'e yakın bölgede yer alan Avcı takımnyıldızındaki uzun Moleküler Bulut Komleksi'nde yer alan bulutları incelediler. Önceki çalışmalarda bu yoğun ve soğuk önyıldızlar gözden kaçmıştı. Bu kaynaklar bize yıldız oluşumunun erken aşamalarında hangi zorlu fiziksel süreçlerin gerçekleştiğini anlamamıza yardımcı olabilir diyor Stutz. Herschel uzak kızılötesi dalga boyundaki ışınları görme yeteneğiyle yoğun bulutların arkasına saklanmış olan ve onları aydınlatan önyıldızları görmeyi başardı. Yeni keşfedilen 15 önyıldızdan 11'i elektromanyetik tayfın düşük enerjili kısmına düşmekte olup kırmızı renge sahiptirler. Bu da yıldızların bulutlar içine gömülü olup çok genç olduklarını gösterir. Daha önce de bu özelliğe sahip yedi önyıldız Spitzer ile gözlenmişti. Bununla birlikte erken dönemini yaşayan yıldız sayısı 18'e yükseldi ancak bu bölgedeki önyıldız sayısının sadece % 5'idir. 25 000 yıl yaşına kadar süren bebeklik evresi, Güneş gibi 10 milyar yıllık ömrü içinde bir göz kırpma süresi kadardır. Gökbilimciler yıldızların bebeklik döneminden, gezegen oluşumuna kadar süren süreci bir aile albümü şeklinde incelemeyi düşünüyor. Böylece yıldızların her aşaması da ortaya çıkmış olacak. Washington'daki NASA Genel Merkezi'nden Herschel Bilim Programı bilimcisi Glenn Wahlgren: Elimizdeki albümde fotoğrafı olmayan ancak oldukça önemli yere yeni fotoğraflar koyduk. Herschel ile yıldızların bebeklik aşamasını araştırabiliyoruz diyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/herschel-buyuk-kutleli-yildizlari-avliyor/", "text": "W3 adlı büyük bir yıldız oluşum bölgesini görüntüleyen ESA'nın Herschel Uzay Gözlemevi büyük kütleli yıldızların doğumuyla ilgili sır perdesini aralıyor. Dev moleküler bulut yapısıyla muzzam bir yıldız doğumevi olan 6200 ışık yılı uzaklıktaki W3, Samanyolu'nun ana sarmal kollarından olan Kahraman Kolu'nda yer alıyor. Yaklaşık 200 ışık yılı genişliğindeki bir alanı kaplayan W3, düşük ve yüksek kütleli yıldız oluşturan Samanyolu'nun en büyük yıldız fabrikalarındandır. Sekiz güneş kütlesinin üzerindeki yıldızlar süpernova şeklinde patlayarak yaşamlarını bitirir. 'W3 main' ve 'W3 ' olarak gösterilen sol üstteki bölge büyük yıldız oluşumuna sahne olan sıcak toz içinde parlak mavi iki genç bölgeyi temsil ediyor. Bebek yıldızlardan yayılan yoğun ışıma Herschel'in kızılötesi gözünün yardımıyla, parlayan ve ısınan gaz ve toz diskini ortaya çıkarır. Bunun dışında sağ altta 'KR 140' olarak kodlanan ve sol altta 'AFGL 333' kodlu mavi bölgeler büyük kütleli yaşlı yıldızlardan yayılan ışıma sonucunda çevresindeki tozu aydınlatan yerleri gösteriyor. Bilimciler 'W3 main' ve 'W3 ' büyük yıldız oluşumuna sahne olan iki bölgeyi inceleyerek büyük kütleli yıldızların doğumundaki esrar perdesini önemli ölçüde aralamışlardır. Bu yıldızlar oluşum sırasında çok uzaklara yayılan güçlü ışımalarıyla kendilerini besleyen malzemeleri uzaklaştırır. Bu durumda büyük kütleli yıldızlar nasıl oluşmaktadır? W3 gözlemleri bu sorunun yanıtına ulaşmak için bir ipucu veriyor. Bu çok yoğun bölgeler genç ve büyük kütleli önyıldız kümelerinin etkisi altında sıkışmış ve onların çevresinde hareket eden diskin bir süreçten geçtiğini gösteriyor. Güçlü ışıma ve güçlü rüzgarlar yardımıyla genç büyük kütleli yıldızların dağılımından sorumlu inanılmaz enerji çıkışıyla kümelerin beslenmesini ve korunmasını sağlayan malzemenin niteliği tartışma konusudur."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/herschel-cuce-gezegen-cereste-su-buhari-kesfetti/", "text": "Yaklaşık bir yıl önce soğutucusu bittiği için görevini sona erdirmek zorunda kalan Avrupa Uzay Ajansı'na ait Herschel Uzay Gözlemevi verilerinin işlenmesi sürüyor. Bu verilerle yapılan yeni bir çalışmaya göre Asteroit Kuşağı'ndaki cüce gezegen Ceres çevresinde subuharı bulundu. 950 km'lik çapıyla Ceres, Mars ile Jüpiter arasındaki Asteroit Kuşağı'ndaki en büyük cisimdir. Asteroitlerin tersine Ceres neredeyse küresel bir şekle sahip olduğundan Pluto gibi cüce gezegen sınıfındadır. Ceres'in iç yapısının kayalık bir çekirdek ve onu saran buzlu yüzey olduğu düşünülüyor. Asteroit Kuşağı'ndaki cisimlerin su-buz içerikleri Güneş Sistemi'nin evrimi ile ilgili önemli ipuçları barındırdığından gökbilimciler için önemlidir. Güneş Sistemi 4,6 milyar yıl önce oluştuğunda iç sistemdeki Merkür, Venüs, Dünya ve Mars'ın çevreleri, sıvı suyun bulunamayacağı kadar sıcaktı. İlerleyen dönemde, 3,9 milyar yıl önce, bu gezegenler yoğun bir şekilde göktaşı ve kuyruklu yıldız bombardımanına uğramıştı. Kuyrukluyıldızlardaki suyu ve buzu biliyoruz, peki ya asteroitler? Asteroit Kuşağı'ndaki cisimlerde su olabileceğine yönelik tartışmalar olsa da şimdiye kadar bunun kesin tespiti yapılamamıştı. Şimdiye kadar... Herschel'in üzerindeki HIFI aleti yardımıyla buzlu dünyadan su buharı yayıldığını gösterildi. ESA'nın İspanya'daki Avrupa Uzay Astronomi Merkezi'nden Michael Küppers: İlk kez bu kuşaktaki bir cisimde suyun varlığını belirledik ve bu Ceres'in buzlu bir yüzeyinin ve bir atmosferinin olduğunu da gösterir diyor. Herschel ile çözüme yönelik bir görüntü alınamadı, ancak gezegenin 9 saatlik dönme süresi boyunca elde edilen su sinyallerindeki değişimler izlendi ve yüzeydeki su kaynaklarının dağılımı tespit edildi. Görülen su buharının yüzey üzerinde iki farklı noktadan çıktığı olduğu görüldü. Herschel ve asteroit ve kuyrukluyıldız izleme programı olan MACH-11 ekip üyesi Laurence O'Rourke: Gözlemlerimiz sonucunda yüzeyi buzla kaplı olan Ceres'in çok küçük bir bölümü olan bu bölgelerin saniyede 6 kg subuharı ürettiğini tahmin ediyoruz diyor. Su buharının oluşumuna yönelik en basit açıklama buzun ısınarak gaz formuna geçmesi ve yüzeydeki tozla birlikte hareketlenmesidir. Kuyrukluyıldızlardaki subuharı da bu şekilde oluşur. Subuharı yayan iki bölge Ceres'in diğer bölgelerine göre % 5 daha karanlıktır. Bu da güneş ışığını daha çok emdiği ve böylece daha çok ısındığı anlamına gelir. Diğer bir olasılık ise cüce gezegende gayzerler ya da buzlu volkanlar olmasıdır. Ceres ile ilgili daha ayrıntılı bilgileri yakın zamanda, 2015'de cüce gezegene varacak olan NASA'nın Şafak uzay aracından öğrenebileceğiz. Böylece Ceres'teki su hareketliliğin nedeni de anlaşılacak. ESA Herschel projesi bilim insanlarından Göran Pilbratt: Ceres'ten subuharının uzaya yayılmasının keşfi aynı zamanda Güneş Sistemi'nde suyun nasıl dağıldığı hakkında da bilgi veriyor. Bu da aynı zamanda yeryüzündeki suyun kaynağıyla ilgili tartışmalara önemli bilgi sağlayacaktır diyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/herschel-gozuyle-andromeda/", "text": "NASA'nın da yapımı aşamasında çeşitli katkılar sağladığı ESA'ya ait Herschel uzay gözlemevi her ne kadar artık gözlem yapmayacak olsa da, yolladığı verilerin işlenmesine devam ediliyor. Onlardan biri de yakın gökada Andromeda'ya (M31) ait. Herschel'in görüntüsünde gökadadaki yıldızların oluşturduğu ince şerit tamamıyla gözler önüne serilmiş. Andromeda, Samanyolu'na 2,5 milyon ışık yılı uzaklığıyla bize en yakın olan büyük gökadadır. Bu nedenle gökbilimciler için yıldız oluşumları ve gökada evrimini anlamaları açısından ideal bir doğal laboratuar olanakları sunar. Herschel uzak kızılötesi dalga boyunda gözlem yapan gözleriyle, soğuk gaz ve toz bulutları içerisinde yeni oluşmaya başlayan yıldızları arar. Görüntüde kırmızı ile renklendirilmiş kısımlar, gökadadaki mutlak sıfırın üzerinde sıcaklığa sahip soğuk toz bulutlarını gösterir. Buna karşılık yıldızların yığıldığı ve yaşlı yıldızların görüldüğü merkezi bölge mavi renkle gösterilmiştir. Yaklaşık 200.000 ışık yılı genişliğindeki gökadanın karmaşık beş sarmal kolları içerisindeki yıldız oluşum alanları dışında, yıldız oluşumlarının gerçekleşmediği karanlık kollarda bulunur. Andromeda birkaç yüz milyar yıldıza ev sahipliği yapmaktadır. Açıkçası bu yeni görüntü gökadanın kısa bir süre içinde çok sayıda yıldız oluşturacak gerekli kıvılcımlara sahip olduğunu göstermektedir. 2 Yorumlar Muhteşem tek kelime ile...Yaradan ne güzel yaratmış. sarı sarmal"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/herschel-iki-antik-gokadayi-birlesirken-yakaladi/", "text": "Herschel Uzay Gözlemevi ender görülen iki büyük gökada birleşmesini yakaladı. NASA'nın Hubble Uzay Teleskopu ve Spitzer Uzay Teleskopu uzayda çeşitli bölgelerde birbiriyle çarpışan gökadaları yakalayarak onların bu nedenle bol yıldız oluşturduklarını belirlemişti. Bu birleşmeler sonucunda süper-dev eliptik gökadalar oluşmaktadır. Keşif astronominin önemli bir gizeminin açıklanmasında yardımcı olacak. Evren henüz 3-4 milyar yıl yaşındayken yaşlı yıldızlardan oluşmuş büyük kırmızımsı eliptik gökadalarla doluydu. Bilimciler dev gökadaların, daha küçük gökadaları yutarak mı ya da iki büyük gökadanın birleşerek mi oluştuğunu tartışıyor. Yeni bulgular dev gökadaların büyük birleşmelerle oluştuğunu gösteriyor. Irvine'deki Kaliforniya Üniversitesi'nden Hai Fu: Bu gökadaların hayatının gençlik devresine bakıyoruz -ancak ergenlik dönemine geçişte görülen patlama çok uzun sürmeyecektir diyor. Aynı üniversiteden Asantha Cooray: Bu birleşen gökadalar tozun arkasında gizlenen yeni yıldızlarla doludur. Herschel'in uzak kızılötesi algılayıcıları olmadan bu tozun arkasını görmek mümkün olmaz diyor. Yaklaşık dört yıl görevde kalan Herschel, en uzun kızılötesi dalga boyundaki ışığı görmek için tasarlandı. Bilindiği üzere aracın hassas kızılötesi araçlarını soğutan sıvı bitince aracın görevi de bitmiş oldu. Herschel'in yolladığı veriler ise işlenmeye devam ediyor ve ilerleyen günlerde bu verilerle yeni keşiflerin yapılması bekleniyor. Yeni çalışmada Herschel, Dünya'dan 11 milyar ışık yılı uzaklıkta ya da başka bir ifadeyle evren henüz 3 milyar yıl yaşındayken çarpışan HXMM01 adlı gökadaları görüntüledi. Gökbilimciler ilk başta bunun, iki gökadanın ayna görüntüsü sonucu ortaya çıkan çarpık şekle sahip bir gökadanın görüntüsü olduğunu sandılar. Kütle çekimsel mercek adı verilen bu tür gözlemler astronomide yaygındır ve öndeki gökada arkadaki gökadadan gelen ışığı bükerek onu olduğundan daha büyük gösterir. Ancak ayrıntılı inceleme sonucunda bunun aslında büyük iki gökadanın birleşmesi olduğu anlaşıldı. Birleşen gökadalarda yılda 2000 dolayında yıldızın etkilendiği saptandı. Çarpışan gökadalardaki toplam yıldız sayısı ise 400 milyar dolayında. Gökada birleşmelerine evrende sıkça rastlanır. Ancak erken evrende bol yıldız oluşumu gerçekleştiren bu tür birleşmelere ender rastlanır. Sonuçlar büyük gökadaların küçük gökadaların yutmasıyla büyüdüğünü açıklayan modele göre daha farklı bir durumu ortaya koyuyor: Gökadalar birleşerek daha büyük gökadalara dönüşüyorlar."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/herschel-uzak-gokada-ve-kuasarlari-goruntuledi/", "text": "Gökbilimciler 11 000 000 000 (11 milyar) ışık yılı uzaklıktaki erken evrenin bazı gökadalarını görüntülemeyi başardılar. Bu ilginç gelişme Avrupa Uzay Ajansı'nın Herschel Uzay Gözlemevi'nde bulunan Herschel Tayfsal ve Fotometrik Görüntüleme Alıcı aletinin yardımıyla gerçekleşti. Dünya'dan 1.5 milyon km uzaklıktaki yörüngesinden evrenin geçmiş dönemine ilişkin izler arayan Herschel'in bu bulgusu, evrenin büyük patlama ile oluşumundan yalnızca 3 milyar yıl sonra oluşmuş nesnelere ait. Birleşik Krallık Uzay Ajansı'ndan David Parker: Böyle bir sonuçtan dolayı çok mutluyuz. Herschel bize şimdiki yıldız toplulukları ve gökadaların atası olan ve milyarlarca yıl önce oluşan gökadaları gösterdi. Herschel gelişmiş teknolojisiyle bizim yeni gözümüzdür diyor. Herschel hem görünür dalga boyunda hem de üzerindeki Spire kamerasıyla milimetre altı üç farklı dalga boyunda gökadaların farklı yönlerini gökbilimcilerin önüne seriyor. Bu farklı görüntülerle nesnenin sıcaklığı, uzaklığı ve parlaklığı hakkında bilgi edinilebiliyor. İşte böylesi bir ilişkin verilerin incelenmesiyle Abell 2218 olarak adlandırılan büyük bir gökada kümesinin kütle çekimsel mercek etkisi yardımıyla yeni kuasar topluluğu ortaya çıktı. Dünya'dan 2 milyar ışık yılı uzaklıktaki Abell 2218, uzak nesnelerin görüntülenmesini sağlayan bilinen en iyi bir doğal mercektir. 11 milyar ışık yılı uzaklıktaki gökadalar bu sayede büyütülerek daha net bir görüş sağlandı. Mercek etkisi olmadan bu kadar uzaktaki yapılar incelenmelerine fırsat vermeyecek ölçüde sönük kalırlar. Herschel'in gözlemleri gökbilimcilere erken gökadalarda oluşan yıldızların milyarlarca yıl içinde nasıl evrim değiştirdikleri hakkında bilgi verir. Herschel'in Spire kamerasıyla ve Hubble Uzay Teleskopu'nun elde ettiği görüntüler fotoğrafta görünüyor. Üç farklı dalga boyuna ait görüntüler kırmızı, mavi ve yeşil renklerle ortaya çıkarılıp sonra birleştiriliyor. Kümenin merkezinde sarı ve parlak gökadanın hemen üstünde artı işaretiyle belirlenen yer nesneyi gösteriyor. Mavi renkle gösterilen nesneler ise daha ön plandaki gökadalardır. Kaliforniya Enstitü ve Teknolojisi'nden Michael Zemcov: Bu bize milimetre altı dalga boylarında çalışan Spire'in daha önce benzeri olmayan görüntüler gönderdiğini gösteriyor. Bu veriler şimdi gökbilimciler tarafından kullanılarak gökada kümeleri gibi nesneler üzerindeki kuramları test etmek ve evrenin oluşumu hakkındaki bilgilerin tazelenmesine olanak sağlayacak diyor. Herschel ekip üyesi olmamasına karşılık Herschel'in verilerini kullanan Durham Üniversitesi'nden Prof. Ian Smail: Hubble Uzay Teleskopu'nun önündeki toz perdesi yüzünden kaçırdığı ancak Herschel'in elde ettiği bu verilerde uzak gökadalarda oluşan kocaman yıldızları da görebiliyoruz. Bu da bize açıkça değişen bir evren içinde yaşadığımızı söylüyor. Hershel'e bu bakımdan teşekkür etmemiz gerekir. Beklediğimizden daha hızlı bir şekilde yeni veriler yolluyor diyor. Sussex Üniversitesi'nden Seb Oliver: Herschel'in ömrü sınırlı. Ama Herschel önümüzdeki kapıyı aralayarak yerini daha yeni ve teknolojik teleskoplara bırakacaktır. Biz ve diğer gökbilimciler gökadaları Herschel ve diğer teleskoplarla keşfetmeye devam ediyoruz diyor. Kaynak:Herschel"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/herschel-ve-hubbledan-atbasi-keyfi/", "text": "Atbaşı Bulutsusu ve yer aldığı ortamın karmaşık görünümü ESA'nın Herschel uzay gözlemevi ve NASA/ESA Hubble uzay teleskopu birlikteliğiyle sunuldu. Hem amatör hem de profesyonel gökbilimcilerin popüler hedeflerinden biri olan 1300 ışık yılı uzaklıktaki Atbaşı Bulutsusu Avcı Bulutsusu'nda bulunuyor. Bulutsu, Avcı Moleküler Bulutunun bir parçası olup, takımyıldızın kemerini oluşturan üç yıldızdan doğuda olan Alnitak'ın güneyindedir. Herschel'in yeni uzak kızılötesi görüntüsünde Atbaşı, dalgalanmış bulutlar içinde sörf yapan beyaz at olarak görülüyor. Astrofotoğrafçıların bir başka uğrak yeri de Alev Bulutsusu olarak bilinen NGC 2024'tür. Görünür ışık altında koyu toz şeritleriyle gizlenen bu yıldız oluşum bölgesi Herschel görünümünde tam bir cehennemi andırıyor. Yeni doğan yıldızın yaydığı yoğun ışımanın etkisiyle ısınan toz ve gaz bulutu Herschel'in duyarlı gözleri tarafından algılanır. Panoramik görüntüde sol tarafta göze çarpan NGC 2068 (M78) ve NGC 2071 ise diğer iki önemli büyük yıldız oluşum bölgeleridir. Bölgeden uzun kuyruk şeklinde yayılan soğuk gaz ve toz bulutları ile güzel desenli bir kelebeği andırır. Her ikisi de yakınlarındaki yıldızların ışığını yansıttıklarından görünür ışık altında yansıma bulutsusu olarak görülürler. Soğuk gaz ve yeni hafif yıldızları bulunduran geniş toz örgüsü kırmızı ve sarı filamanlar şeklinde sahneyi kaplar. Hubble görüntüsü ESA-Herschel"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/herschelden-ayrintili-avci-analizi/", "text": "Avrupa Uzay Ajansı'nın Herschel Uzay Gözlemevi, Samanyolu'ndaki yıldız oluşum bölgelerinden Avcı Bulutsusu'ndaki, yaşamın kimyasal parmak izlerini yani organik molekülleri araştırdı. Ayrıntılı çalışma gözlemevindeki Heterodyne Aracı ile HIFI'nin kızılötesi aracı yardımıyla elde edildi. Hershel'deki HIFI aracı organik molekül tespiti amacıyla kullanılmaktadır. Başına ufak bir kaza gelen HIFI'nin sağlıklı veri alması için araç geçtiğimiz Ocak ayında tekrar çalıştırıldı. HIFI'nin tayfıyla Avcı bulutsusundaki moleküllerin yolladığı ışınların dağılımı alındı. Ancak kimyasal moleküllerin nasıl oluştuğu hala sırrını koruyor. Avcı bulutsusu en fazla kimyasal element üreten küme olarak bilinir. Gökbilimciler elde edilen tayf içerisinde birkaç genel molekül belirledi. Diğerleri için inceleme devam ediyor. Gökbilimciler tayfta ortaya çıkan çizgilere bakarak molekülleri tespit etmeye çalışıyor. Bu inceleme ile Avcı içinde, hidrojen, su, karbon monoksit, formaldehit, metanol, sülfüroksit, sülfürdioksit, hidrojen siyanür, dimetil eter ve bunların izotopları bulundu. Michigan Üniversitesi'nden Edwin Bergin HIFI tayfıyla, daha fazla aktif yıldız oluşum bölgeleri izlenerek bunların kimyasal dağılımı elde edilecek diyor. En Yüksek Çözünürlük HIFI ile elde edilen yüksek çözünürlüklü tayfı Dünya üzerinde kurulu teleskoplar ile elde edilemez. Hollanda Uzay Araştırma Enstitüsü'nden Frank Helmich, HIFI'nin bu kadar ayrıntılı çalışma yapmasının şaşırtıcı olduğunu söylüyor. Birkaç saat içinde HIFI'nin elde ettiği tayf verisini dünya üzerinde kurulu hiçbir teleskopla elde edemeyiz. HIFI'nin geliştirilme çalışmaları 8 yıl sürdü ama doğrusu buna değdi diyor. Kaliforniya Teknoloji Enstitüsü'nden Tom Phillips, HIFI'nin yüksek çözünürlüklü elde ettiği veriler ile yıldızların sıcaklığını ve yıldız oluşturan bulutları daha ayrıntılı görebildik. Böylece yıldız ve gezegenlerin doğumlarını da doğrudan anlayabilme şansını yakalayacağız diyor. HIFI'nin ayrıntılı tayfı bir aylık çalışmayla elde edildi. HIFI Ağustyos 2009'da büyük bir olasılıkla yüksek enerjili kozmik parçacıklar nedeniyle elektronik sistemlerinde beklenmedik bir gerilim oluştuğu için kapatılmıştı. Bu sorunla ilgili bir çözüm geliştiren Herschel ekibi, 14 Ocak 2010'da HIFI'nin yedek elektronik ünitesini açarak 28 Şubat'ta gözleme başladı. HIFI, Herschel'deki SPIRE ve PACS aletleri ile birlikte sağlıklı bir şekilde görevine devam ediyor. Herschel ve HIFI Hakkında Herschel, Avrupa Uzay Ajansı'nın NASA'nın da katkısıyla gerçekleştirdiği bir uzay gözlemevidir. HIFI ise Hollanda Uzay Ajansı tarafından yapılmış uluslararası destekli yüksek çözünürlüklü bir tayfölçerdir. Destek veren ülkeler Tayvan, Fransa, Almanya, ABD, Kanada, İrlanda, İtalya, Polonya, Rusya, İspanya, İsveç ve İsviçre'dir. HIFI 7 ayrı dalga boyu bandındaki ışınımı algılayabiliyor. HIFI'nin duyarlılığının arttırılması için NASA-JPL 'de yeni teknoloji geliştirilmiştir. SPIRE aracı da JPL tarafından geliştirilmiştir. Kaynak: Herschel Görüntünün farklı ölçekleri için Herschel sayfasını izleyebilirsiniz."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/herschelden-bu-kadar/", "text": "Avrupa Uzay Ajansı'nın Herschel Uzay Gözlemevi üç yıl süren uzay macerasını bugün noktaladı. Aracın soğutulmasında kullanılan sıvı helyumunun bittiği açıklandı. Aslında bu olay beklenmeyen bir şey değildi. Herschel 14 Mayıs 2009'da fırlatıldığında üzerindeki 2300 litre sıvı helyumun yavaş yavaş buharlaşması nedeniyle birgün bitmesi bekleniyordu. Helyumun tamamıyla tükendiği, gözlemeviyle iletişimde olan Batı Avustralya'daki yer istasyonundan anlaşıldı: aracın sıcaklığı ani bir şekilde artmıştı. ESA'nın Bilim ve Robotik Arama Müdürü Prof. Alvaro Gimenez Canete: Herşeye rağmen Herschel gökbilimcileri daha uzun yıllar meşgul edecek inanılmaz derecede çok veri yolladı ve ondan beklenenleri aştı diyor. Herschel toplamda 35.000 bilimsel gözlem, yaklaşık 600 bilim programı takibi ve 25.000 saatten fazla süreli veri yolladı. Ayrıca Madrid'deki ESA Avrupa Uzay Merkezi elinde de 2000 saatlik eşdeğer gözlem verisi bulunuyor. Aracın arşivi mirası olarak kaldı. İlerleyen yıllarda bu verilerle birçok keşif yapılması bekleniyor. ESA'nın Herschel Projesi bilimcisi Göran Pilbratt: Herschel yıldız doğumlarından gökada oluşumlarına kadar olan geniş bir yelpazede bize inanılmaz veriler yolladı. Yıldız ve gezegen doğumlarını sağlayan moleküler bulutları ve evrendeki suyun izini sürmemize izin verdi diyor. İşte Herschel'in birkaç önemli keşfi: Yıldız doğumu Samanyolu Gökadası içindeki toz ve gazın oluşturduğu karmaşık yapılar Herschel'in gözüyle farkedilip yıldız oluşum sürecine önemli görüntüler sundu. Bu soğuk moleküler bulutlar içindeki iplikçiklerin yıldızlararası uzaya nasıl uzandığı aracın üstün uzak kızılötesi göleriyle görüldü. Kütle çekiminin bu iplikçikler üzerindeki etkisiyle yıldız tohumu olarak adlandırılan yeni çekirdek oluşumlarının belirginleştiği ortaya çıkarıldı. Su izi takip Yeni doğmuş bir yıldızın ilk birkaç milyon yıl içinde çevresindeki gezegen oluşumları, gaz ve yoğun toz diskleri izlenebildi. Herschel özellikle bu toz ve gaz diski içerisinde yaşam için vazgeçilmez bir unsur olan suyun olduğunu da belirledi. Herschel bu suyun Dünya'daki okyanuslardaki su miktarının binlerce katı kadar olduğunu da gösterdi. Ayrıca kuyrukluyıldızlardaki suyu da inceledi. Örneğin Hartley-2 kuyrukluyıldızdaki suyun Dünya okaynbuslarındaki suya benzer izotopa sahip olduğunu ortaya çıkardı. Bu veriler Dünya'ya suyun kuyrukluyıldızlarca taşınıp taşınmadığına ilişkin tartışmalara sağlam kanıtlar getirdi. Diğer yıldızlar çevresindeki büyük kuyrukluyıldız kuşaklarının farkedilmesiyle gökbilimciler, benzeri bir sürecin bu gezegenlerde de olabileceğini düşünüyor. Evrendeki gökadalar Herschel kozmik uzay ve zamanı kapsayan devasa ölçeklerde yıldız oluşumları bilgisine katkılar sağladı. Uzak gökadalardaki yıldız oluşumlarını inceleyerek 13,8 milyar yıllık evrenin ilk yıllarında olağanüstü sayılarda yıldız oluştuğunu gösterdi. Bu yoğun oluşumu gerçekleşen gökadalarda her yıl yüzlerce güneş kütlesinden binlercesine kadar değişen kütlelerde yıldızlar oluştuğu görüldü. Buna karşılık Samanyolu'nda yılda sadece bir Güneş kütlesinde yıldız oluşmaktadır. Gökada oluşumlarını araştıran gökbilimcileri en fazla uğraştıran soru, evrenin ilk yıllarında bu tür büyük ölçeklerin yıldız oluşumlarını nasıl desteklediğiyle ilgilidir. Herschel gökadalar arası çarpışmaların yaşanmadığı evrenin erken dönemlerinde yüksek oranlardaki yıldız oluşumlarının gökadaları besleyen fazla miktardaki gazla orantılı olduğunu gösterdi. Herschel artık gözlem yapmayacak olmasına karşılık elimizde keşif bekleyen daha çok açılmadık paket veri bulunuyor diyor Dr. Pilbratt. Elimizdekilerle mümkün olan en iyi haritaları, tayfları ve çeşitli katalogları işleyerek onlarla yeni keşifler yapabilmek için önümüzdeki birkaç yıl içinde bu veriler herkese görülebilir halde sunulacak. Yine de bu aşamanın sonuna geldiğimizi görmek üzüntü verici. Herschel, teşekkürler. Notlar 14 Mayıs 2009'da fırlatılan Herschel Uzay Gözlemevi 3,5 metrelik birincil aynasıyla uzaydaki en büyük ve en güçlü kızılötesi teleskop oldu. Aracın üzerinde PACS ile SPIRE adlı 55-670 mikron dalga boylarında gözlem yapabilen iki kamera bulunuyordu. Diğer bilim aracı olan HIFI ile çok yüksek çözünürlüklü tayfölçeri 157-212 mikron ve 240-625 mikron dalga boylarında çalışır. Her üç araç -271 C'ye kadar soğutulması için sıvı helyum ile doldurulmuş sıcaklığı sabit kap içerisindedir. Görev süresi bu soğutucunun bitmesine bağlıydı. Herschel bir dizi son test yapabilmek için bir süre daha yer istasyonlarıyla iletişimde olacak. Araç önümüzdeki mayıs ayında Güneş çevresindeki kalıcı yörüngesine yerleşecek."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/herschelden-galaktik-balon-surprizi/", "text": "Görüntüdeki büyük bir balonun içinde saklanan sekiz güneş kütleli bir yıldız doğum sancıları çekiyor. Bu görüntü Avrupa Uzay Ajansı 'nın Herschel Uzay Gözlemevi tarafından elde edildi. Böylece Herschel ile üretilen ve şaşırtıcı çalışmalardan biri gerçekleşmiş oldu. Balon 4300 ışık yılı uzaklıkta olup merkezindeki yıldız tarafından şişirilmiştir. Kızılötesi dalga boylarında yıldızı görmek mümkün olmasa bile ışığının gücünü çevresindeki gaz ve tozu itmesiyle hissettiriyor. Balondaki malzeme üzerindeki basınç nedeniyle madde, yeni yıldızların doğmasına neden olacak şekilde çöker. Kabarcığın çevresindeki parlak ve bükümlü gaz ve toz yoğun kümelerini ısıtan büyük bir embriyo yıldızının varlığı Herschel'in üstün kızılötesi gözlem yeteneğiyle ortaya çıkıyor. Herschel gözlemleri en az sekiz güneş kütleli yıldızı ve buna ek olarak yıldızın 2000 güneş kütleli gaz ve toz diskiyle çevrili olduğunu gösterdi. Bazı yıldızlar yaydıkları yoğun ışınımın etkisiyle uzaktaki malzemeyi kendine çeker. Bu yıldızlar etkileyici, 150 güneş kütlesine ulaşacak kadar büyür ki bu embriyo yıldızın da bunlardan biri olacağı düşünülüyor. Herschel 14 Mayıs 2009-29 Nisan 2013 tarihleri arasında çalıştı. Yolladığı verilerin işlenmesi ise daha uzun yıllar alacak."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/herschelden-neptun-otesi-cisimler/", "text": "ESA'nın Herschel Uzay Gözlemevi Güneş Sistemi'nin ücra köşelerindeki bilinen 1400 soğuk dünyanın 132'sini gözledi. Bu cisimler Neptün ötesinde ve Güneş'ten 4,5 ile 7,5 milyar kilometre uzaktalar. Neptün ötesi cisimlerden en ünlüleri Pluto, Eris, Haumea ve Makemake'de içlerinde olmak üzere bu cisimler sistemimizin en ücra köşesindeki üyelerini oluşturuyor. NÖC'ler -230 0C'den daha soğuk olduklarından uzak kızılötesinden milimetre altı dalga boyuna kadar gözlem yapabilen Herschel için güzel hedeflerdir. Herschel dört yıl süren görev süresince bu cisimlerden 132'sinin termal emisyonlarını gözlemeyi başardı. Bu ölçümlerle kolayca bulunamayan boyutları ve yansıtabilirlik değerleri elde edilmiştir. Yukarıdaki grafik Herschel ile gözlenen NÖC'lere örnek olarak oluşturulmuştur. Buradaki göze çarpan ilk şey boyutlarındaki çeşitliliktir. 50 km çapından 2400 km çapa kadar değişen büyüklüklere sahiptirler: Pluto ve Eris en büyükleridir. Bunların dışında yumurtayı andıran şekilleriyle Haumea ve Varuna sıradışı olan diğer cisimlerdir. Hatta burada gösterilmemesine karşılık bazılarının uyduları bile bulunmaktadır. Yansıtabilirlik ölçümlerine göre beyaz renk saf buzları gösterirken, kahverengi düşük yansıtabilirliği yani yüzeyin bir tür organik maddeyle kaplı olduğunu göstermektedir. NÖC'lerin gezegen oluşumunun gerçekleştiği dönemin ilkel kalıntıları olarak kabul edilmektedir. Bu da Güneş Sistemi'nin oluşum modellerini test etmek için en uygun cisimler arasında oldukları anlamına gelir."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/herschelden-samanyolu-panoramasi/", "text": "Birkaç yüz saat aynı yere bakabilir misiniz? Herschel baktı ve aşağıdaki videoyu oluşturdu. Kızılötesi dalga boyunda gözlem yapan ESA'nın Herschel Gözlemevi verileriyle oluşturulan bu film, Samanyolu merkez düzleminin ancak % 40'ını gösteriyor. Görüntü mavi renk 70 mikron, yeşil renk 160 mikron ve kırmızı renk 350 mikron olmak üzere üç dalga boyunda oluşturulmuştur. Film süresince 100.000 ışık yılı çapındaki Samanyolu'na ait ipliksi yapıları, bulutsuları, kümeleri izliyoruz. İpliksiler yapıları ve yoğunluklarına göre turuncu, kırmızı, kahverengi renklere sahip. Elbette bu renkler insan gözünün algılayabilmesi için sonradan ayarlanmıştır. İpliksi yapılar üzerinde parlak noktalar dikkat çekiyor. Bunlar yeni yıldız oluşturan gaz ve toz gruplarıdır. Film ayrıca bazı özel cisimlere de yer vermiş: Kartal Bulutsusu , Savaş ve Barış Bulutsusu , Kedi Pençesi Bulutsusu . Samanyolu düzlemi boyunca yer yer koza gibi yıldız oluşum baloncuklarına da rastlanıyor. Oluşan yıldızın üflediği rüzgarlar çevresindeki gaz ve tozu gererek çevresinde bir balon oluşturur. RCW 120 bunlardan biridir. İlk göze çarpanlar bunlar olmasına karşılık görülemeyenler de var: yıldızların gezegenleri, merkezdeki dev karadelik gibi. İyi seyirler. Görsellerin telif hakları: ESA/Herschel/PACS, SPIRE/Hi-GAL Project Konuyla Kuark.org'daki haberi de okuyabilirsiniz."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/herschelden-yildiz-dogumevi-fotografi/", "text": "ESA'nın Herschel Gözlemevinin elde ettiği bu fotoğraf, yeni yıldızların gaz bulutları içinde şekil aldığı yıldız doğumevlerinden Rho Yılancı'yı göstermektedir. 440 ışık yılı uzaktaki Rho Yılancı Dünya'ya en yakın yıldız doğumevlerinden biridir. Yıldızlararası ortamın küçük ama önemli bileşeni olan bu tip bulutların bazıları optik ya da yakın kızılötesi dalga boyunda gözlendiğinde karanlık görünür. Buna karşılık Herschel'in kızılötesi görüş yeteneği koyu bulutun içini görebilir. Herschel 2009'dan 2013'e kadar uzak kızılötesi ve milimetre-altı dalga boyunda gökyüzünü gözleyerek bulutların içinde yer alan toz tanelerinin ışıltısını yakaladı. Gökbilimciler bu ışıltıyı karanlık bulut içindeki yıldız oluşumlarını açığa çıkarmak için kullanır. Herschel'in fotoğrafında sol taraftaki bulanıklığın daha yoğun olduğu yerden yoğunluğu azalan yerlere uzanan karışık ipliksi ağı ortaya koyuyor. Bulutta gömülü haldeki kümeler ise geleceğin yıldız ve gezegen tohumlarıdır. Yıldız doğumlarında oldukça önemli süreçte rol alan bu gibi ipliksiler gökada boyunca görülmektedir ve Herschel tarafından belirlenmişlerdir. Herschel'in bu görüntüsü üç renkte elde edildi: Mavi (70 mikron), yeşil (160 mikron) ve kırmızı (250 mikron). Yüksek çözünürlükteki görsel için tıklayınız (3,10 MB) Görsel telif hakkı: ESA/Herschel/NASA/JPL-Caltech; acknowledgement: R. Hurt"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/heykeltiras-gokadasi-goruntulendi/", "text": "Heykeltıraş Gökadası'nın (NGC 253) bu olağanüstü yeni görüntüsü ESO'nun Şili'de bulunan Paranal Gözlemevi teleskoplarından VISTA ile, ilk ana gözlem kampanyalarının bir parçası olarak çekilmiştir. Kızılötesi ışıkta gözlem yapmasıyla VISTA'nın görüşü tozdan daha az etkilenmekte ve merkezi bölgede göze çarpan yıldızlar çubuğu kadar, çok sayıda daha sönük yıldızlar da gözler önüne serilmektedir. VISTA görüntüsü gökadanın tarihi ve gelişimi ile ilgili çok daha yeni bilgiler sağlamaktadır. Heykeltıraş Gökadası (NGC 253) aynı adlı takımyıldızında yer almaktadır ve gökyüzündeki en parlak gökadalardan bir tanesidir. İyi bir dürbünle görülebilecek kadar belirgindir ve 1783 yılında İngiltere'de Caroline Herschel tarafından keşfedilmiştir. NGC 253, 13 milyon ışık yılı uzaklıkta bulunan sarmal bir gökadadır. Kendi Yerel Grubumuza en yakın gökada gruplaşmalarından bir tanesi olan Helkeltıraş Grubu olarak adlandırılan küçük gökadalar grubunun en parlak üyesidir. Görsel belirlinliği kısmen hızlı yıldız oluşumuyla çalkalanan ve yıldızlarla dolup taşan durumundan kaynaklanmaktadır. NGC 253 ayrıca gökadanın bir çok bölgesini anlaşılması güç hale getirecek kadar tozludur (eso0902). Merkezindeki parlak çekirdeğiyle birlikte, Dünya'dan bakıldığında, dış kısımlarındaki açıkça belirgin olan sarmal kollarıyla gökada neredeyse yandan görülmektedir. Görünür ve Kızılötesi Gökbilim Tarama Teleskopu, VISTA, ESO'nun Şili Atacama Çölü'ndeki Paranal Gözlemevi'ne en son eklenen, dünyanın en büyük tarama teleskopudur. 2009 yılının sonunda ESO'nun yetkisine verildikten sonra, teleskop şu anda yürütülen daha büyük taramalardan önce, gökyüzünün küçük bölgelerini detaylı olarak inceleyen iki çalışmada kullanılıyordu. Bu küçük taramalardan bir tanesi de NGC 253'ün ve çevresinin detaylı çalışmasıydı. VISTA kızılötesi dalgaboyunda çalıştığı için, görünür ışıkta görüntülendiğinde Heykeltıraş Gökadası'nın göze çarpan özelliği olan toz boyunca gözlem yapabimektedir. Görünür-ışıkta hemen hemen hiç görülemeyen çok sayıda soğuk yıldız da bu yolla görülebilmektedir. VISTA görüntüsü diskin merkezi bölgesindeki toz bulutlarıyla gizlenen bölgeleri gözler önüne sermekte ve nükleer bölgede görünür ışık fotoğraflarında görülmeyen bir özellik boydan boya göze çarpan yıldızlar çubuğunun belirgin bir görüntüsünü sağlamaktadır. Görkemli sarmal kollar şimdi tüm gökada diskini kaplamaktadır. VISTA, ESO'nun Çok Büyük Teleskopu ile muhteşem görüş koşullarını paylaşan, yerleşkeye komşu dağın tepesinde yer almaktadır, burası ayrıca yer-bazlı bir teleskop için olağanüstü net görüntü imkanı da sağlamaktadır. Komutlarındaki bu güçlü aletle gökbilimciler Heykeltıraş Gökadası'nın bazı gizemlerini açığa kavuşturmak istiyorlar. Gökadayı çevreleyen halodaki çok sayıda soğuk kırmızı dev yıldızları araştırıyorlar, NGC 253'ün küçük cüce uydu gökadalarından bazılarının bileşimlerini ölçüyorlar ve VISTA'nın derin kızılötesi görüntüleri olmadan görünmez olan henüz keşfedilmemiş küresel kümeler ve oldukça yoğun cüce gökadalar gibi yeni nesneleri arıyorlar. VISTA'nın eşsiz verilerini kullanarak, gökadanın nasıl oluştuğunu ve evrimleştiğini görüntülemeyi planlıyorlar. Kaynak: ESO-Türkiye"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/hidrojen-rekoru-kiran-uzak-gokada/", "text": "Gökbilimciler radyo astronominin sınırlarını genişletti. Yeni çalışmada öncekine göre iki kat daha uzakta, beş milyar ışık yılından uzaktaki bir gökadanın yaydığı zayıf hidrojen sinyali tarandı. Ulusal Radyo Astronomi Gözlemevi'nin Çok Büyük Dizge adı verilen radyo teleskoplarını kullanan ekip uzak bir gökadadan yayılan hidrojen sinyalinden gökadanın hidrojence zengin bulutlarla örtülmüş milyarlarca genç yıldızla dolu olduğunu belirledi. Evrendeki en bol element olan hidrojen aynı zamanda yıldızların enerjisini karşılayan ham maddedir. Diğer gökadaların kimyasal yapısı radyo astronomlar tarafından incelenmektedir. Şimdiye kadar sadece yakın gökadaların hidrojen sinyalleri tespit edilmişti. Bu açıdan yeni çalışma alanında bir ilk. New Jersey State Üniversitesi'nden çalışmanın baş yazarı Dr Ximena Fernandez: Dünya'dan bu kadar uzaktaki bir gökadanın yaydığı hidrojen ışıması ilk kez gözlendi diyor ve ekliyor: Bu sinyaller uzayda beş milyar yıl yolculuk ederek teleskoplarımıza ulaştı. Bu sayede uzaktaki gökadanın hidrojen sinyalini gözleyebildik. Bir arkeolog toprağın ne kadar altına inerse o kadar geçmişe gider. Gökbilimciler de daha uzağa yani daha eskiye gidebilmek için gelişmiş teleskoplara ihtiyaç duyar. Tüm gökadalarda gazın zamanla nasıl değiştiğini incelemek projenin asıl amaçlarından biridir diyor Dr. Fernandez. Geçmişteki gökadalarda şimdikinden daha fazla gazın olup olmadığı sorusu yanıt aramaktadır. Kırılma noktası kayıtlarımızda olan ve geçmiş gökadalarda inanılmaz ölçüde hidrojen gazının tespitidir. Keşif ilki 178 saat ve toplamda 1000 saati aşan gözlem süresiyle gerçekleşti. Elde edilen muazzam veri yığını Amazon'un bulut tabanlı sunucuları ile işlendi."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/hidrojen-yaktigindan-yavas-yaslanan-beyaz-cuceler-kesfi/", "text": "Ölü yıldızların genç görünmesinin sırrı ne olabilir? Hubble teleskopundan elde edilen kanıtlar beyaz cücelerin yaşamlarının son aşamalarında hidrojen yakmaya devam ettiği için daha genç göründüklerini gösteriyor. Bu keşif yıldız kümelerinin yaşlarının nasıl ölçüleceği hakkında önemli bilgiler sunabilir. Genelde beyaz cücelerin yavaşça soğuyan ölü yıldızlar olduğu düşünülür. Uluslararası bir gökbilimci ekibi beyaz cücelerin yüzeylerinde hidrojen yakarak yaşlanmalarını geciktirdiğine ilişkin ilk kanıtı elde etti. Beyaz cüceler, yaşamlarının son evresindeki dış katmanlarını atmış yavaşça soğuyan yıldızlardır. Evrendeki yıldızların %98'inin Güneş dahil- sonu beyaz cüce olacaktır . Buradaki soğuma aşamalarını incelemek beyaz cücelerin evrimindeki tüm sürecin anlaşılmasını sağlayacaktır. Beyaz cüce evriminin temelini araştırmak için gökbilimciler iki büyük yıldız kümesindeki soğuyan beyaz cüceleri karşılaştırdı: M3 ve M13 . Bu iki küme yaşları ve metalik gibi birçok fiziksel özellikleri yönünden benzerdir . Özellikle M13'teki yıldızların genel rengi mavidir ve bu da yıldızların yatay dalı olarak bilinen evrim aşamasındaki sıcak yıldız popülasyonunu gösterir. M3 ve M13 kümelerindeki farklı popülasyondaki beyaz cücelerin incelenmesi soğuma aşamaları hakkında önemli bilgiler sunmaktadır. Hubble'ın Geniş Alan Kamerası 3'ü kullanan ekip M3 ve M13'ü morötesine yakın dalga boylarında gözlemleyerek iki kümedeki 700'den fazla beyaz cüceyi karşılaştırdı. M3'ün basitçe soğutan standart beyaz cüceler içerdiği görüldü. Diğer taraftan M13 iki beyaz cüce popülasyonu içerir: standart beyaz cüceler ve hidrojenden oluşan dış katmanını tutmayı başardığı için yavaşça soğuyanlar. Araştırmacılar M13'teki yıldız evrimlerini bilgisayar simülasyonlarına bakarak, beyaz cücelerin %70'inin yüzeylerinde hidrojen yaktığını ve soğuma hızlarını yavaşlattığını gösterdiler. Bu keşif, gökbilimcilerin Samanyolu'ndaki yıldızların yaşlarının doğru ölçülmesini sağlar. Beyaz cüceler daha önce soğuma sürecinde oldukları yönünde modellenmişti. Yaş ve sıcaklık arasındaki bu basit ilişki beyaz cücelerin soğuma hızını, yıldız kümelerinin yaşlarını belirlemek için doğal bir saat olarak kullanılmalarını sağlamaktadır. Buna karşılık hidrojen yakan beyaz cüceler yaş tahminlerinin 1 milyar yıl kadar hatalı olmasına neden olabilir. Notlar Güneş yaklaşık 4.6 milyar yaşındadır ve toplam ömrü 10 milyar yıldır. Çekirdeğindeki hidrojen bittiğinde Güneş şişerek kırmızı deve dönüşerek iç gezegenleri yutacak ve Yer'in kabuğunu yakacaktır. Daha sonra dış katmanlarını dışarı atacak olan Güneş'ten geriye kalan çekirdek yavaşça soğuyacak olan beyaz cüce kalıntısına dönecektir. Bu yıldız közü inanılmaz derecede yoğun olacak: Güneş kütlesinin önemli bölümü yaklaşık Yer büyüklüğünde alan kaplayacak. M3 kabaca yarım milyon yıldız barındırır ve Av Köpekleri takımyıldızında yer alır. M13'e bazen Herkül'deki Büyük Küresel Küme de denir ve daha az yıldız barındırır: birkaç yüz bin. Beyaz cüceler genellikle bulundukları kümenin yaşını tespit etmek için kullanılır ki Hubble'ın gözlem süresinin önemli bölümü bu tür kümelere ayrılmıştır. Hubble ilk kez 2006'da bir kümedeki beyaz cüceleri doğrudan gözlemlemişti. Gökbilimciler bir yıldızın hidrojen ve helyum dışında yer alan elementleri için metalik kelimesini tercih ederler. Evrendeki maddenin büyük bir kısmı hidrojen ve helyumdan oluşur. Örneğin Güneş kütlesinin %74.9'u hidrojen, %23.8'i helyum ve geriye kalan %1.3'ü diğer elementlerin karışımıdır."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/hizli-danscilar/", "text": "Aralarında Türk Gökbilimci Mükremin Kılıç'ın da bulunduğu bir araştırma ekibi ilginç bir beyaz cüce çifti keşfetti. Beyaz cüceler, Güneş benzeri yıldızların yanmış çekirdeğidir. Gökbilimciler birbirin çevresinde aşırı hızlarla dolanan bir beyaz cüce çifti keşfettiler. Çift birbirinin çevresinde 13 dakika gibi inanılmaz bir sürede dolanırken aynı zamanda da yakınlaşıyorlar. Beyaz cüceler gökbilim için kısa sayılan 900 000 yıl içinde birleşerek süpernova olarak patlayacaklar. Yıldızların bu yakınlaşma dansı ile bilim insanları Einstein'ın genel görelilik kuramını ve bazı tuhaf süpernova kuramlarını da test edebilecek. İki beyaz cüce saniyede 370 km hızla hareket ediyor. Başka bir ifadeyle bu hız dünyadaki en hızlı jet uçağından 180 kat daha fazla. Smithsonian gökbilimcilerinden Warren Brown: Bir yıldızın birkaç dakika içinde saniyelik 750 km'lik hız değişimini teleskopla ölçünce az daha oturduğum sandalye düşürüyordum diyerek heyecanını anlatıyor. Beyaz cücelerden birinin büyüklüğü Güneş'in çeyrek kütlesinde ama Neptün boyutlarına kadar sıkışmış kadar. Diğer ise yarı Güneş kütlesinden daha fazla kütleli olmasına karşılık Dünya boyutlarına kadar sıkışmış. Bu beyaz cüceler üzerinden alınacak bozuk para büyüklüğündeki madde 450 kg kadar gelir. Onların karşılıklı kütle çekimleri nedeniyle küçük yıldızlarda % 3 oranında bir deforme oluşuyor. Aynı şey Dünya'nın başına gelseydi 200 km'lik gel-gitlere tanık olurduk. Keşif ekibi Arizona Hopkins Dağı'ndaki Whipple Gözlemevi'nde kurulu olan MMT teleskopu ile beyaz cüce çiftini keşfetti. Birbirine çok yakın olan yıldız çiftini ayrıtedebilmek çok zordur. Ancak tayfölçümlerini kıyaslayan Brown ve ekibi yıldızları ayırtetmeyi ve onların göreli hareketlerini hesaplamayı başardı. Bu yıldızlarda her 6 dakikada bir tutulma gerçekleşiyor. Smithsonian gökbilimcilerinden Mükremin Kılıç: Bu yıldız sistemi çevresindeki bir gezegende yaşayan canlılar varsa, onlar için 6 dakikada bir yıldızlardan birinin kaybolması müthiş bir ışık gösterisi olsa gerek diyor. Bu tutulmalar ölçümlerin daha hassas ve doğru yapılmasını sağlıyor. Genel görelilik ilkesi hareketli nesnelerin kütle çekimleri nedeniyle uzay-zamanda dalgalanmalar oluşturduğunu ileri sürer. Bu dalgaların daha uzağa enerji taşıması yıldızların birbirine daha yakın ve daha hızlı dolanmaları ile olur. Ekip üyelerinden Teksas'daki Austin Üniversitesi'nden yüksek lisans öğrencisi JJ Hermes: Elimizdeki modern cihazlar henüz bu dalgalanmayı ölçemiyor ancak biz bu iki yıldızdan yararlanarak varlığını test edebiliriz. Yıldızlar arasında kütle alışverişi ise henüz görünmüyor. Bu nedenle sistem oldukça temiz ve aranılan bir sistemdir diyor. Dünya'nın hareketi nedeniyle Güneş'in arkasında kalan çiftin gözlemleri birkaç ay içinde tekrar başlayacak. Bazı beyaz cüce çifti modellerde görülen sönük yıldız patlamaları olarak bilinen düşük parlamalı süpernovaların, birleşmeler sonucunda oluştuğu tahmin ediliyor. Düşük parlamalı süpernovaların kaynağı böylesi sistemler olabilir. Ancak şimdiye kadar bunlardan fazla bulamadık diyor Brown. Bu çalışma birçok türü olan süpernovaların, beyaz cücelerin birleşmesiyle oluşan düşük parlamalı süpernova türüne ilişkin kurulan kuramları sınamak için iyi bir sistem olabilir."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/hizli-yildizin-sok-yaylari/", "text": "Samanyolu içinde serbestçe dolanan yıldızların bulundukları yere büyük etkileri olabilir. NASA'nın Spitzer Uzay Teleskopu ile alınan bu görüntüdeki gibi bir kaçak yıldız çevresinde şok dalgaları yoluyla geniş yaylar oluşturabilir. Bu kaçak yıldız gökbilimcilerin HD 2905 olarak bildiği Kappa Kraliçe 'dir. Komşusu olan diğer yıldızlara göre saniyede 1100 kilometre yol alan sıcak yıldız bir üstdevdir. Görüntüde yıldızın çevresinde yay şeklinde kırmızı alan oluşturduğu görülüyor. Bu tür şok yayları genellikle gökadadaki en hızlı ve en büyük kütleli yıldızların önünde görülür. Yıldızdan fırlayan parçacıkların oluşturduğu rüzgarla şekillenen manyetik alanın genellikle görülmeyen yıldızlararası gaz ve tozla çarpışmasıyla oluşurlar. Böylece kırmızı şoklar oluşarak gökbilimcilere o ortamın özelliklerini anlatırlar. Güneş gibi daha yavaş hareket eden bir yıldızda tüm dalga boylarında neredeyse görülemeyen şok dalgaları oluşturur ama bu Spitzer'in kızılötesi algılama yeteneğiyle gördüğü Kappa Kraliçe gibi büyük bir yıldızın şokları gibi devasa olmaz. Bu inanılmaz derecede büyük şok dalgası yıldızdan yaklaşık 4 ışık yılı uzaklıktadır . Kappa Kraliçe çevresindeki şok yayı kırmızı ile gösterilmiştir. Yıldızın ışığının aydınlattığı alan içindeki toz bulutlarında polisiklik aromatik hidrokarbonlar olarak bilinen karbon molekülleri kendilerini soluk yeşil renkleriyle göstermektedir. Bazı gökbilimcilere göre kırmızı yayı oluşturan liflerin gökadamızdaki manyetik alanın özelliklerini araştırmak için iyi bir fırsat sunduğunu düşünüyor. Manyetik alanlar görülemediğinden onların, çevresindeki gaz ve tozla etkileşimiyle yapılarının incelenebileceğine inanıyorlar. Kappa Kraliçe, Kraliçe takımyıldızında çıplak gözle bile görülebilen bir yıldızdır ."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/hr-8799cnin-atmosferinde-su-buludu/", "text": "WM Keck Gözlemevi'nden yararlanan Uluslararası bir bilim ekibi Güneş Sistemi dışında Jüpiter büyüklüğündeki bir gezegenin atmosferini inceledi. Toronto Üniversitesi Dunlap Enstitüsü Astronomi ve Astrofizik ve Lawrence Livermore Ulusal Laboratuarı'ndan gökbilimci Quinn Konopacky: Keck Gözlemevi'nin eşsiz görüntüleme ve veri işleme yöntemleri yardımıyla gezegen sisteminin yapısını çalışabiliyoruz diyor. LLNL'den akip üyesi gökbilimci Bruce Macintosh: Daha önce hiç böyle net bir tayf elde edilmemişti. Doğrudan görüntüleme yöntemiyle elde ettiğimiz yüksek çözünürlüklü yeni gözlemler bize, gezegen oluşumu açısından yeni bir çalışma başlatılmasına izin verdi diyor. Hawai'deki Mauna Kea Dağı zirvesinde yer alan dev Keck II Teleskopu'ndaki OSIRIS aracından yararlanan araştırma ekibi bir gezegenin atmosferinde su buharı ve karbondioksit molekül bulutlarının kimyasal parmak izini elde etti. Lowell Gözlemevi'nden gökbilimci Travis Barman: Bu düzeydeki ayrıntı ile atmosferdeki karbon miktarı ile oksijen miktarını karşılaştırabilirsiniz. Bu kimyasal karışım karşımızda ne tip bir gezegen olduğunu ortaya çıkarır diyor. Gezegenlerin oluşumuyla ilgili öne sürülen iki model bulunuyor: çekirdeğe toplanma ve kütle çekimi. Oluşan yıldız gezegen oluşum diskiyle çevrilidir. Birinci senaryoya göre katı çekirdek gaz diskten madde emdikçe büyür ve sonuçta gezegene dönüşür. Diğer senaryoya göreyse disk kendiliğinden çökerek gezegenleri oluşturur. Gezegenin özellikleri atmosferinin bileşimi veya onu oluşturan diğer parçaların ipuçlarıyla elde edilir. Gezegenin atmosferindeki su buharına ait açık kanıtlar gösteriyor ki bu kimyasal imza üst yıldızda beklenilenden daha azdır. Milyonlarca yıl önce oluşan gezegen, yüksek miktarda oksijen ve karbon miktarına sahip gaz ile oluşmuştur. Soğuyan çekirdek zamanla buz-su tutan katı yüzeye dönüşür ve bu güneş sistemimizin oluşumunu açıklayan modelle benzerlik gösterir. Katılaşan çekirdek yeterince büyüdükten sonra kütle çekimiyle çevresindeki gazı çeker. Bu sırada kütle çekimindeki dengesizlik mevcut oksijen ve su buharının bir kısmını kaybetmesiyle sonuçlanır diyor Konopacky. Çalışmaya konu olan 130 ışık yılı uzaklıktaki HR 8799 adlı yıldız bilinen dört gaz devine sahiptir. Bu gezegenler diğer sistemlere göre ayrı ayrı görülebilir. Gezegende su buharının izine rastlansa da Jüpiter benzeri gezegen yaşam açısından inanılmaz sıcaktır. Yine de bu keşif Dünya benzeri gezegenlerin keşfi açısından önem arz etmektedir. HR 8799'un dev gezegenlerinin oluşum süreci aynı zamanda Güneş'e yakın karasal gezegenlerin oluşum süreciyle ilgili ipuçları verir diyor Dr. Macintosh. HR 8799 Sistemi: Sistemin dört gezegeni Güneş Sistemi'ndeki tüm gezegenlerden daha büyük ve üç ile yedi Jüpiter kütlelidir. Büyük yörüngeleri ise bizimkilerle benzerlik gösterir. Sistemin oldukça genç, 30 milyon yıl yaşında olduğu düşünülüyor. HR 8799c Güneş-Dünya uzaklığında göre yıldızından 40 kat daha uzakta dolanır. Başka bir ifadeyle gezegen Neptün'den daha uzak bir yörüngeye sahiptir. OSIRIS Aleti: Uzaktaki dev gezegenin atmosferi OSIRIS olarak bilinen yüksek çözünürlüklü tayf görüntüleme aletiyle incelendi. Keck üzerindeki gelişmiş optik teknolojisiyle gökbilimciler HR 8799c'nin görüntüsü için yıldızdan gelen ışık ayırt edilerek gezegenin ışığının tayfı belirlendi. Böylece dev gezegenin atmosferinin bileşenleri ayrıntılı olarak anlaşıldı. Keck II ile elde edilen kızılötesi görüntünün Dünya atmosferinden kaynaklanan bozukluğu ise Hubble Uzay Teleskopu ile giderildi. WM Keck gözlemevi Dünya'nın en büyük ve en bilimsel üretkenliğe sahip teleskoplara sahiptir. Gözlemevi Mauna Kea tepesinde kurulu olan iki 10 m'lik optik/kızıltesi teleskop ve onlarla eşgüdümlü çalışan çoklu-cisim tayfölçerler, görüntüleyiciler, yüksek çözünürlüklü tayfölçerler ve dünyanın önde gelen lazer araçlarıyla donatılmıştır. W.M.Keck"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/hubble-1-milyonuncu-gozlemini-yapti/", "text": "NASA'nın Hubble Uzay Teleskopu uzaydaki keşif yolculuğunda yeni bir kilometre taşını daha geride bıraktı. Dünya yörüngesinde dolanan teleskop 4 Temmuz 2011 günü bir milyonuncu gözlemiyle 1000 ışık yılı uzaklıktaki bir gezegenin atmosferinde su aradı. Hubble'ı yörüngeye taşıyan mekiğin pilotlarından şimdiki NASA yöneticisi Charles Bolden: Hubble 21 yıldır son derece güzel görüntüleriyle astronomik ölçümlerin geniş tayflarında bizi şaşırttı. Hubble uzak bir gezegeni gözlerken yeni bir kilometre taşına ulaşarak eski gücünü koruduğunu da göstermiş oldu diyor. Hubble iyi bir kozmos görüntüleyicisi olmasına karşılık bir milyonuncu gözlemiyle ışığın renklerine ayıran tayfölçeriyle gözlem yaptı. Bu gözlem kozmik kaynakların kimyasal bileşimini ortaya çıkarabiliyor. Hubble gözlem yaptığı gezegen HAT-P-7b olarak bilinen Jüpiter benzeri gaz devi güneşten daha sıcak bir yıldız çevresinde dolanıyor. Gezegen yeryüzünden yapılan gözlemlerle bulunmuş ve daha sonra gezegen avcısı Kepler Teleskopu ile de Kepler 2b olarak da adlandırılmıştı. Hubble şimdi bu gezegenin atmosferini oluşturan gazların bileşimini inceliyor. NASA'nın Goddard Uzay Uçuş Merkezi'nden ve Maryland Üniversitesi bilim insanlarından Drake Deming : Biz subuharının tayf imzasını arıyoruz. Bu son derece hassas olan çalışma bir ay sürecek. Hubble ötegezegenlerden uygun olanlarının atmosferlerini tanımlayabilmek için uygun olduğunu bu son çalışmasıyla bize gösterdi diyor. Uzay Teleskopu Bilim Enstitüsü Müdürü Matt Mountain: Böylece, başka bir yıldızın yörüngesinde subuharı arama, dünya dışı yaşam ve yakın gezegenlerde sıvı su keşfi öncü görevlerinden olacak olan Hubble'ın varisi James Webb Uzay Teleskopu için bir temel oluşturduk diyor. Hubble Uzay Teleskopu 24 Nisan 1990'da Discovery'nin STS-31 ile fılatıldı. Hubble'ın kozmoloji alanında yaptığı keşifler bilimin hemen her alanında bir devrim niteliğindedir. Teleskop şimdiye kadar 50 terabayt'tan (en az 50 000 DVD'nin alabileceği kadar) fazla veri topladı. Bu veriler bilim insanlarına ve halka açıktır: http://hla.stsci.edu/"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/hubble-20-yasinda/", "text": "NASA'nın 20 yıl önce başlattığı ve şu anda en fazla tanınan, en uzun yaşayan ve en çok veri yollayan aracı Hubble Uzay Teleskopu 20 yaşına girdi. Araç 24 Nisan 1990'da STS-31 uzay mekiğiyle uzaydaki yörüngesine gönderilmişti. Araç insanoğlunun uzaya yolladığı en önemli araç haline geldi. Hubble'ın benzeri olmayan yetenekleri onu insanın yapabildiği en kapsamlı, en teknolojik araç haline getirmekle birlikte tüm insanlar tarafından da sevildi. Öyle ki ülkemizde bile Hubble'ın görev süresi bitince düşürülmesin, uzaydan güvenle indirilsin tartışmaları başladı- Hubble'ın keşifleriyle gezegen biliminden kozmolojiye kadar neredeyse tüm gökbilim alanlarında bir devrim gerçekleştirdi. Hubble'ın çektiği fotoğraflar artık tüm dünyada çeşitli amaçlarla yaygın olarak kullanılıyor. Hubble göreve başladığında aynalarından birinde bozukluk olduğu ortaya çıkmıştı. Bu terslik bilim insanlarını yıldırmadı ve birkaç kez gerçekleştirilen ziyaretlerle bu bozukluk giderilmişti. Hubble'ın çektiği fotoğraflar hala hem gökbilimcileri hem de tüm insanları büyülemeye devam ediyor. Hubble'ın 20. yılını NASA, ESA ve Uzay Teleskopu Bilim Enstitüsü olarak ayrı birimler halinde kutluyoruz. Bu nedenle de çeşitli etkinlikler düzenleniyor. Böylece gökbilim meraklılarına gökbilimin zevklerini bir kez daha yaşatmayı planlıyoruz. NASA, Hubble'ın arşivlerinden, 1995 tarihli bir fotoğrafı yenileyerek yayınladı. Fotoğraf Karina Bulutsusu'nun bir bölümünü tüm güzelliğiyle gözler önüne seriyor. Bulutsu yeni yıldız oluşum bölgelerinden biri. Görüntüdeki gaz bulutu 3 ışık yılı uzunluğundaki uzunca soğuk hidrojen içerikli gaz sütununu yakalıyor. Sütun hem de içeriden hissettiği bir basınçla ileri itiliyor. Bu itmenin nedeni ise yeni oluşan yıldızlar. Dünya çapında kurunla Hubble hayran grupları ile teleskobun çektiği görüntüler paylaşılıyor ve hızla tüm dünyaya yayılıyor. Gerek e-postalarla, gerek facebook mesajlarıyla, cep telefonlarıyla ve gerekse de Twitter ile Hubble görüntüleri paylaşılmaya devam ediyor. Ya da Hubble'ın sitesi, http://www.hubblesite.org ziyaret ediliyor. Hubble'a bırakılan mesajlar için özel bir sayfa oluşturuldu. Bu mesajlar ileride Hubble'ın insanlar üzerinde neden bu kadar özel yere sahip olduğunun anlaşılmasında kullanılabilir. Hubble gözlemleri aynı zamanda gökbilimcilerin evlerinde de çalışmalarına destek sağlamıştır. Öyle ki STScI çalışanları Gökada Bahçesi adındaki bir internet adresiyle yeni bir çalışma başlatmış ve amatör gökbilimcilere gökadaların sarmal, eliptik ve düzensiz şekilleri burada verilerek bilgi edinmeleri amaçlanmıştır. Bu çalışma ile gökadaların kategorileri ile birbirleriyle ilişkileri anlaşılmaya çalışılacak ve gökada oluşumları hakkında yeni bilgiler edinilebilecektir. Öğrenciler için de yeni bir sayfa açıldı: http://amazing-space.stsci.edu/hubble_20/ Ayrıca Hubble 3D ile de 3 boyutlu Hubble Teleskopu'nun hayatı, buluşları ve yapısı eğlenceli bir benzetim olarak sunulmuştur. Burada ayrıca Kartal Bulutsusu ve Satürn gibi nesnelerin farklı görüntüleri bilgisayarlara indirilebilir formatta verilmiştir. Hubble bugüne kadar 30 000 farklı nesneyi gözledi ve 1.5 milyondan fazla görüntüyü dünyaya iletti. Geçtiğimiz yıl Mayıs ayında gerçekleştirilen bir operasyonla Hubble eskisine göre 100 kat daha güçlü hale getirildi. Hubble'ın bilimsel önemi bir yana, evlere ve okullara milyonlarca kozmik harikalar sunmuştur. Gökbilim meraklıları 20. yılında da Hubble'ın keşiflerine ortak olmayı sürdürüyor. Kaynak: Hubble"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/hubble-21-yasini-gul-ile-kutluyor/", "text": "Hubble Uzay Teleskopu 21. yaşını Arp 273 adı verilen birbiriyle etkileşen -ve 'gül'e benzeyen-gökada çiftini görüntüleyerek kutluyor. NASA Başkanı Charles Bolden: Hubble ile 21 yıldır çevremizdeki ve evrendeki güzellikleri izliyoruz. Hubble'ı yörüngesine yerleştirmek için onu taşıyan Discovery uzay aracının pilotluğunu yapmıştım. Aradan geçen bunca zamandan sonra bile hala yeni Hubble görüntülerini büyük bir heyecan içerisinde izliyorum diyor. Hubble, 24 Nisan 1990'da Discovery STS-31 göreviyle fırlatıldı. Hubble'ın verileriyle kozmolojiden gezegenlere ve güncel gökbilime kadar pek çok alanda keşifler yapıldı. Senatör Barbara Mikulski: Hubble, Amerika'nın dünyaya bir hediyesidir. Onun görüntüleri okullarda matematik ve fen öğretiminde esin kaynağı oldu. Evrenimizi öğreten 21 yıl. Hubble, 2009'da cesur astronotlar tarafından yenilenerek yeni bir hayata başladı. Önümüzdeki yıllarda Hubble ile gerçekleşecek yeni keşifleri duymak için şimdiden sabırsızlanıyorum diyor. Hubble'ın yeni yayınladığı görüntüde UGC 1813 olarak bilinen gökada ile onun altındaki bozuk şekilli UGC 1810 gökadası arasındaki yoğun etkileşim görülüyor. Üstte görülen mavi bir mücevheri andıran şeritler ise sıcak ve mavi yıldız kümelerinden yayılan ışıktır. Küçük olanı büyüğü ile etkileşimden dolayı çekirdeğinde yeni yıldız oluşumlarının gerçekleştiğini gösteren izler barındırıyor. 300 milyon ışık yılı uzaklıktaki Arp 273, Andromeda takımyıldızında bulunmaktadır. Görüntü aralarındaki uzaklık on binlerce ışık yılı olan iki gökada arasında bir maddesel köprü olduğunu gösteriyor. Büyük gökadadaki ender görülen sarmal şekil iki gökada arasında büyük bir etkileşim olduğunu gösteriyor. Büyük dış kol aslında etkileşen gökadalarda birbiriyle birleşen kollarda ortaya çıkan yapıya benziyor. Bu da küçük gökadanın UGC 1810'a merkezden saldırdığını gösteriyor. Sarmal kolların iç kısmı dışarı doğru eğrilmiş ve diğer kollarda bu kolun dışına doğru yön değiştirmiş. Bu iki sarmal kollar arasındaki etki hala bilinmiyor. UGC 1810'un sarmal kollarında yeni oluşan bir küçük sarmal kol ise üst sağda görülüyor. Bu kolun birçok eski mavi yıldızdan oluşan dışının üçüncü bir gökadayı nasıl etkilediği açıkça görülüyor. UGC 1810 gökadası UGC 1813 gökadasının beş katı büyüklüğünde. Bu gibi çiftlerin birbirinin içinden hızlı geçişi sonrasında dengesiz ve asimetrik bir gökada oluşur. Üstelik böylesi karşılaşmalardan sonra büyük gökadadan daha çok küçük gökadalarda bol yıldız oluşumu görülür. Bu görüntü Hubble Teleskopu'nun Geniş Alan Kamerası 3 ile 17 Aralık 2010'da elde edildi."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/hubble-25-yasinda/", "text": "Genç yıldızlarla örülü, havai fişek patlamalarını andıran bu görüntü Hubble uzay teleskopunun 25. Yıl hediyesi. Werterlund 2 adlı yıldız kümesinin bu göz alıcı manzarası Hubble'ın 25. Yaş dönümünde yayınlandı. Bir nevi Hubble'ın doğum günü pastası. Hubble Uzay Teleskopu 24 Nisan 1990'da Discovery uzay mekiğiyle yörüngeye çıkarıldı. Teleskop geçen 25 yıl boyunca uzayın çok önemli görüntülerini elde ederek bilim insanlarına büyük hizmet verdi. Bugün yazılı ve görsel basında gördüğümüz uzay fotoğraflarının büyük kısmı Hubble Teleskopuna aittir. Hubble'ın 25. Yaş dönümü hediyesindeki dev küme Westerlund 2'de yaklaşık 3000 yıldız bulunmaktadır. Karina takımyıldızı yönünde, 20.000 ışık yılı uzaktaki küme 1960'larda Bengt Westerlund tarafından keşfedilmişti. Küme tozla çevrili olduğundan optik alanda görünmeyen yıldızlar, Hubble'ın Geniş Alan Kamerası 3'ün kızılötesi görüş yeteneği ile ortaya çıkarıldı. Yaklaşık 10 ışık yılı genişliğindeki kümedeki yıldızlar neredeyse üst üste binmiş gibi sıkışık durmaktadır. Bir kısmı şimdiye kadar görülen en parlak, en sıcak ve en büyük kütleli yıldızlardan oluşan küme yaklaşık iki milyon yıl yaşındadır. Bu büyük yıldızların oluşturduğu rüzgarlar çevrelerine morötesi ışıma olarak bilinen yüklü parçacıkları saçmalarına neden olmaktadır. Böylece gaz ve toz bulutları kümenin hoş bir poz vermesine neden olmaktadır. Parlak yıldızların yanında koyu renkteki gaz ve toz alanları yeni yıldız oluşum yerleridir. Yıldız rüzgarları bu alanların duvarlarına ulaşmakta ve yıldız oluşumları için gerekli şoklar oluşturmaktadır. Hubble'ın kızılötesi görme yeteneğiyle tozlu alanlarda saklanan bebek yıldız közleri görülebilmektedir. Görüntünün büyük kısmında görülen çoğu mavi yıldız, küme ile bizim aramızda olan görece yakın yıldızlardır. 1 Yorum Olağanüstü..."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/hubble-26-yasinda/", "text": "Hubble 26. Yaşını kozmik sabun köpüğüyle kutluyor. Kabarcık Bulutsusu olarak bilinen cisim, aslında yapısındaki parlak yıldızlarca aydınlatılan gaz ve toz bulutudur. Bu etkileyici sahne Hubble'ın seçkin koleksiyonları arasında yerini aldı. 26 yıl önce, 24 Nisan 1990'da Discovery uzay mekiği, türünün ilk uzay teleskopu olma unvanına sahip NASA/ESA Hubble Uzay Teleskopunu yörüngeye taşıdı. Gökbilimciler bu yıl dönümünü Hubble'ın çektiği görüntülerden birini öne çıkararak kutlamaktadır. Bu yıl seçilen görüntü Kraliçe takımyıldızı yönünde, 8000 ışık yılı uzaklıkta olan NGC 7635 ya da popüler adıyla Kabarcık Bulutsusu oldu. Bu cisim ilk kez 1787 yılında William Herschel tarafından keşfedildi. Gökyüzünde en çok aranan cisimlerden olan NGC 7635, Hubble ile bölüm bölüm incelenmiştir. Hubble'ın Geniş Alan Kamerası 3 ile elde edilen görüntüler birleştirildiğinde, ilk kez yayınlanan bu muhteşem görüntü ortaya çıkmıştır. Kabarcık bulutsusu tam adına layık bir şekle, neredeyse mükemmel bir simetriye sahiptir. Görüntü merkezinin hemen solunda göze çarpan parlak yıldız, çevresindeki mavimsi kabarcıklarla yıldız rüzgarı adı verilen güçlü gaz akışının sonuçlarını göstermektedir. 10-20 Güneş kütlesindeki SAO 20575 adlı yıldızın yaydığı rüzgarlar çevresindeki basınçla etkileşerek kabarcıklar oluşturur. Yoğun morötesi ışımaya sahip yıldızı çevreleyen dev moleküler bulut, balonun genişlemesini frenler. On ışık yılı çapındaki küre, yıldızın sürekli basınç uygulaması nedeniyle büyür, hem de saatte 100.000 km'den fazla bir hızla. Balon simetri bir yapı göstermesine karşılık, bulutsunun nedeni olan yıldız merkezde değildir. O zaman nasıl oluyor da böylesi simetrik bir bulutsu oluşabiliyor? Gökbilimciler henüz bu sorunun yanıtını bulabilmiş değil. Görüntüde dikkatlerden kaçmayan bir olgu daha vardır: yıldızın sağındaki kuyrukluyıldız kıvamındaki karmaşık bir sistem. Güneş Sistemi boyutlarında ve yıldızın aydınlattığı büyük kaçış kuyrukları ile toz hilal şekilli kürecikler oluşturmaktadır. Bulutsuya bir bütün olarak bakan gökbilimciler, bundan daha karmaşık sistemlerin geometrisini ve dinamiklerini daha iyi anlamaktadır. Hubble 26 yıl içindeki herhangi bir zamanda olduğu gibi yine bir fotoğraftan daha fazlasını bizlere sunmaktadır."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/hubble-28-yasini-lagoonla-kutluyor/", "text": "Hubble 28. yaşını bu güzel fotoğrafla kutluyor. Fotoğraf Lagoon bulutsunun merkezini ayrıntılı olarak gösteriyor. Görüntünün merkezinde Güneş'ten 200 bin kat daha parlak dev yıldızın büyük bir şiddetle yaydığı morötesi ışımanın etkisiyle gaz ve toz dağlarında oluşan oyuklar ve sırtları görme olanağı veriyor. 4000 ışık yılı uzakta yer alan Lagoon bulutsusu küçük bir dürbünle ışık lekesi olarak görülür. Bu leke aslında bulutsunun merkezindeki geniş bir yıldız bahçesidir. Herschel 36 adı verilen dev yıldız kozasından çıkarak onu saran gaz ve tozu büyük şiddetle ileri püskürttü. Bu püskürmenin etkisiyle oluşan durum yağmurlu bir günün ardından bulutların arasında parlayan Güneş'in oluşturduğu gökyüzü görüntüsüne benzer. Herschel 36'nın bu şiddetli hareketi bulutta deliklerin oluşmasına neden olur. Böylece gökbilimcilerin bulutu araştırması kolaylaşır. Dev yıldız Güneş'ten 32 kat daha büyük kütleli ve sekiz kat daha sıcaktır. Henüz 1 milyon yaşında olan genç yıldız oldukça dinamiktir. Bu kütlesi nedeniyle sadece 5 milyon yıl yaşayacak. Karşılaştırma için 5 milyar yıl yaşındaki Güneş'in daha 5 milyar yıl daha ömrü bulunmaktadır. Bu bölge hem yıldız doğumlarına hem de ölümlere sahne olmaktadır. Buradan oldukça görkemli ve huzurlu bir görüntü verebilir. Ancak gerçekte durum bu değil. Yıldız doğumlarından ve genç yıldızlardan yayılan ışıma sürekli bulut içine akmaktadır. Dev yıldız kendini saran büyük kozasını fırlatırken çevresindeki yeni yıldız oluşumlarını engellemektedir. Bununla birlikte bulutsuda yer yer göze çarpan karanlık alanlarda yeni yıldızlar oluşmaktadır. Kozadaki yıldızı saran gaz ve toz yeni yıldızı beslemektedir. Hubble'ın bu görüntüsü aslında 3-boyutludur. Yıldızlardan atılan tozun yerini bıraktığı oyukların arkasında parlayan oksijen gazı , Herschel 36'nın parlak ışığının aydınlattığı çevresi ve bulutsuda dağılmış durumdaki azot gazı seçilmektedir. Koyu mor alanlarda ise hidrojen, oksijen ve azot karışımı bulunur. Bu görüntü yaklaşık 4 ışık yılı uzunluğundadır ve Lagoon bulutsunun sadece bir bölümüdür. Veriler Hubble teleskobunun Geniş Alan Kamerası 3 ile 12-18 Şubat 2018 tarihleri arasında alınmıştır. 1 Yorum HUBBLE'in bize yaşattığı ve yaşatacagı bu mükemmel görselller için teşekkür ediyoruz. 4000 bin ışık yılı uzaktaki bu muhteşem görüntüler evrenimiz hakkında çok önemli bilgiler veriyor. Tüm bilim insanları ve bizim gibi amatörce gönül verenleri de faydalandırıyor. Evren bilimle ortaokul yıllarımdan beri uğraşıyorum ve seviyorum. Hawking, Hubble,Kepler, Galile ve daha niceleri hepsine şükranlarımızı sunuyor ve onları yad ediyoruz."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/hubble-bebek-yildizli-kumeyi-goruntuledi/", "text": "Hubble Uzay Teleskopu, komşu gökada Büyük Magellan Bulutu'nda bir gaz kümesinin görüntüsünü iletti. Küme yıldız doğumlarının yüksek olduğu yakın bölgelerden biridir. Büyük Magellan Bulutu yapısında çok sayıda parlak gaz baloncukları barındırır. Hubble'ın görüntülediği ve kısaca N11 olarak bilinen LHA 120-N 11 bölgesi, 1956 yılında Gökbilimci ve astronot Karl Henize tarafından kodlanmış. Yakınlaştırılmış görüntüde N11 sarmal pembe renkli bulutlarıyla bir pamuklu şekeri andırıyor. Yakınlaştırılmamış görüntüde ise fasulyeye benzediği için gökbilimciler ona Fasulye Bulutsusu adını da verirler. Bulutsudaki farklı renkler yıldız oluşumlarını işaret etmektedir. N11, 1000 ışık yılı genişliğinde büyük bir alanı kaplamaktadır. N11, Büyük Magellan Bulutu'ndaki en büyük ikinci bulutsudur ve bilinen büyük yıldızların bazılarını barındırmaktadır. N11 kendine özgü yıldız üreten bir fabrikadır. Üç nesil yıldız oluşumu nedeniyle bulutsunun merkezinden uzakta gaz ve toz kabukları oluşturmuştur. Bu kabuklar yeni doğmuş yıldızların enerjileri nedeniyle uzağa savrulup böylesine şişkin halkalı şekiller oluşmuştur. Görüntüdeki N11'in üst sol kısmında bulunan nesne bulutsunun çiçeği gibi görünüyor. Bu ise merkezindeki büyük ve sıcak yıldızlardan gelen ışınım nedeniyle pembemsi renkte görünmektedir. N11'de görüntünün alt kısmında bulunan NGC 1761'de olmak üzere morötesi ışınımla ortaya çıkan birçok yıldız kümesi de bulunur. Samanyolu'ndan daha küçük olmasına karşılık Büyük Magellan Bulutu yoğun yıldız oluşturan bir bölgedir. Yıldızların nasıl doğduklarının anlaşılması için gökbilimcilerin çoklukla izledikleri bir gökadadır. Büyük Magellan Bulutu ve yakın komşusu Küçük Magellan Bulutu Güney Yarıküre'de çıplak gözle görülebilen Samanyolu'nun iki uydu gökadasıdır. Portekiz'li kaşif Fernando de Magellan ve ekibinin 1519'da gerçekleştirdikleri deniz yolculuğu sırasında dikkatlerini çektiği için bu bulutlara Magellan adı verilmiştir. Ancak daha önce İranlı gökbilimci Abd Al Rahman Al Sufi 964'te ve İtalyan kaşif Amerigo Vespucci 1503'te Büyük Magellan Bulutu'nu kayıt altına almışlardı. 1. Görüntünün yüksek çözünürlükteki görüntüsü 2. Görüntünün işaretlenmemiş yüksek çözünürlüklteki görüntüsü Kaynak: ESA"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/hubble-bir-kuasarda-cift-karadelik-kesfetti/", "text": "NASA'nın Hubble Uzay Teleskopunu kullanan gökbilimciler Markarian 231 (Mrk 231) adlı yakın bir kuasarın merkezinde birbiri çevresinde öfkeyle dolanan iki karadelik belirledi. Kuasardaki bu durum, birleşen iki gökadanın merkezlerindeki karadeliklerin aralarındaki etkileşme sürecini ele alan modelle uyum içinde. Bir patenci çift gibi dans eden iki karadeliğin ürettiği enerji, bir gökadanın ürettiği enerjinin milyarlarca kat fazlasıdır. Bilim insanları MRK 231'in merkezinden yayılan morötesi ışımaya Hubble ile bakarak oldukça çok şaşırtıcı sonuçlara ulaştılar. Kuasarın merkezinde sadece bir karadelik olursa, topladığı malzemenin oluşturduğu diskteki sıcak gaz, morötesi dalga boyunda ışıma yapar. Ancak burada morötesi ışıma aniden merkeze yönelmekte. Bu ise, diskin merkezinde karadeliği çevreleyen büyük bir delik olduğu anlamına gelir. Dinamik modellere bakarak yapılacak en iyi açıklama disk merkezinin iki karadelik tarafından delinmiş olmasıdır. Alternatif bir açıklama ise toplanma diskinin iç kenarında küçük bir karadeliğin morötesi ışımayı toplayacak mini diske sahip olması şeklinde yapılabilir. Çin Ulusal Astronomi Gözlemevi'nden Youjun Lu: MRK 231'de birbirine yakın iki karadelik olduğunu biliyoruz. Ancak daha da önemlisi morötesi ışığın emisyonu yardımıyla ikili karadeliklerin keşfedileceğini bilmemiz. Bu nedenle son derece heyecanlıyız diyor. Çalışma ekibi üyesi Oklahoma Üniversitesi'nden Xinyu Dai: Büyükler küçükleri yutarak dev gökadalar ve kümeler oluşur veya büyür ve bu birleşmeler ikili karadelik sistemlerini doğurur diyor. Merkezdeki karadeliğin 150 milyon güneş kütlesinde ve ona eşlik eden diğerinin 4 milyon güneş kütlesinde olduğu hesaplandı. İkili birbiri çevresinde 1,2 yılda bir tur atmaktadır. Küçük kütleli karadeliğin Mrk 231'deki birleşmeyi gösteren kanıtı ise birleşen küçük gökadaya ait genç mavi bir yıldızın uzun gelgit kuyruklarının oluşturduğu asimetrik yapıdır. Birleşme sonucunda Mrk 231 Samanyolu'na göre 100 kat daha fazla yıldız üretecek enerjiye ulaşmıştır. Karadeliğin çektiği büyük gaz depolarındaki tetikleme yıldız doğumlarını ateşlenmektedir. İkili karadeliklerin birkaç yüz bin yıl içinde sarmal yörünge izleyerek çarpışacağı düşünülüyor. Mrk 231 gökadası 531 milyon ışık yılı uzaklıktadır."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/hubble-birlesen-gokadalardaki-cift-kuasarlari-gozledi/", "text": "Hubble teleskopu 10 milyar yıl uzaktaki cisimlere bakarken yer merkezli teleskoplarla tek cisim olarak görülen, ancak Hubble'ın ayrıntılı görme gücüyle bir çift kuasar keşfetti. Araştırmacılara göre bu kuasarlar birleşen iki gökada çekirdeğinde yer aldığından birbirine çok yakın konumda bulunmaktadır. Ekip ayrıca başka bir çarpışan gökada çiftinde de kusar ikilisi bularak günün ikramiyesini kazanmayı hak etti. Uzak gökadanın merkezindeki bir kuasar tüm gökadayı gölgede bırakacak kadar parlak ışık yayan bir fenerdir. Gücünü ise gökada merkezindeki yoğun maddeyi yutarak beslenen ve bu sayede yoğun ışınım yayan süper kütleli karadeliklerden alırlar. Illinois Üniversitesinden baş araştırmacı Yue Shen: Uzak evrende her 1000 kuasar için bir çift kuasar olduğunu tahmin ediyoruz. Bu yüzden bu çift kuasarları bulmak samanlıkta iğne bulmaya benzer diyor. Araştırmacılar bu dört kuasarın keşfinin gökadalar arasındaki çarpışmalar ile erken evrendeki süper kütleli karadeliklerin birleşme süreçlerini anlamak için önemli bir yol sunduğunu belirtiyor. Kuasarlar gökyüzünün dört bir yanına dağılmış durumdadır ve 10 milyar yıl önce bol miktarda bulunmaktaydı. O zamanlar karadelikleri besleyen çok sayıda gökada birleşmesi gerçekleşti. Bu nedenle gökbilimciler bu süre içinde birçok ikili kuasarın olması gerektiğini ileri sürüyor. John Hopkins Üniversitesinden araştırma ekibi üyesi Nadia Zakamska: Bu gökada oluşum sıklığında süper kütleli karadeliklerin ikili birleşmeler sonucunda doğduğuna ilişkin fikirleri tartışmak için kullanabileceğimiz ilk ilkili kuasar örneğidir diyor. Sonuçlar Nature Astronomy'de yayınlandı. Gökbilimciler şimdiye kadar birleşen gökadalarda 100'den fazla çift kuasar keşfetti. Bununla birlikte hiçbiri bu çalışmada keşfedilenler kadar eski değildir. Hubble görüntüleri her bir çiftin içindeki kuasarların birbirinden yalnızca 10,000 ışık yılı uzakta olduğunu gösteriyor. Uzaklık için karşılaştırma yaparsak Güneş Samanyolu merkezinden 26,000 ışık yılı uzaktadır. Kuasarları barındıran gökada çiftleri sonunda birleştiğinde kuasarlarda birleşecek ve bunun sonucu tek ve daha büyük kütleli karadeliğin oluşmasına neden olacak. Galaktik birleşmeler milyarlarca yıl önce daha fazlaydı, günümüzde ise ancak birkaç tanesinde birleşme süreci gözleniyor. Buna verilecek en güzel yakın örnek NGC 6240'tır. Samanyolu gökadamız da komşu Andromeda gökadasıyla birkaç milyar yıl içinde çarpışacak. Bu çarpışma sonucunda gökada merkezlerinde bulunan süper kütleli karadelikler beslenerek kuasar oluşturmaları sağlanacak. Bu yıl içinde göreve başlaması planlanan James Webb teleskopu ile gökada birleşme süreçleri ve kuasarlar daha ayrıntılı inceleme şansına ulaşılacak."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/hubble-birlesen-kumeleri-izliyor/", "text": "NASA'nın Hubble Uzay Teleskopu verilerini kullanan gökbilimciler birleşmek üzere harekete geçen yıldız dolu iki büyük salkım şeklinde küme yakaladılar. Kümeler Samanyolu'ndan 170 000 ışık yılı uzaklıktaki komşu gökada Büyük Macellan Bulutu'nda yer alıyor. İlk bakışta Tarantula Bulutsusu (30 Kılıçbalığı olarak da bilinir)'yla aralarında 1 milyon yaş farkı olan nesneler, devasa yıldız oluşum bölgesi içindeki tek bir küme gibi algılanır. Tarantula Bulutsusu 25 milyon yıldır aktif bir yıldız oluşum bölgesi haline gelmiştir ki daha ne kadar süre bu oluşumları sürdüreceği belli değildir. Küçük yapıları içine katarak büyüyen yıldız kümelerinin kökeninin araştırılmasında bu çalışma kullanılabilecektir. Baltimore'da bulunan Uzay Teleskopu Bilim Enstitüsü'ndeki bilimci Elena Sabbi liderliğindeki ekip yıldız doğum evlerinden hızla kaçan yıldızları ararken bu keşfi gerçekleştirdi. Yıldız kümeleri içinde olması gereken ancak Tarantula'dan dışarıda birçok genç yıldızın varlığı bunların dışarıya kaçtığını gösteriyor diyor Sabbi. Hubble ile tespit edilen düşük kütleli yıldızların dağılımı incelenirken kümede alışılmadık bir şey olduğu fark edildi. Küme beklendiği üzere küresel değildi. Onlar kütle çekimi dalgaları nedeniyle uzamış ve tıpkı birleşen iki gökadanın alacağı bir şekle bürünmüşlerdi. Hubble birleşme izleri görülen kümelerden birinin uzamış yapısından iki küme arasında yaş farkı olduğunu gösteriyor. Bazı modellere göre dev gaz bulutları içinde yıldız kümesi parçaları yer alır. Bu küçük parçalarda yıldız çökmeleri nedeniyle daha sonra diğerleriyle etkileşerek büyük bir sistemi oluşturabilir. Sabbi ve ekibinin gözlediği Tarantula'da böylesi bir etkileşim gerçekleşmiş olabilir. Ayrıca Tarantula çevresinde yüksek hızda hareketli oldukça fazla sayıda yıldız bulunuyor. Gökbilimcilerin runaway yıldızlı dedikleri bu alanlar sayesinde Tarantula Bulutsusu'nun oluştuğuna inanılıyor. Kütleli yıldızlar ile düşük kütleli yıldızlar arasındaki etkileşimler sonucunda küme merkezinin çökmesi süreci sık rastlanan bir süreçtir. Birçok büyük kütleli yıldızın çekirdeği kararsız hale gelir ve bunu kümeden çıkarılması süreci izler. Tarantula'nın merkezindeki büyük küme R136 böylesi bir çöküşü yaşamıştır. Buna göre Tarantula içindeki daha küçük kümeler daha hızlı çökme yaşayarak R136 işle birleşmiştir. Kümelerin gözlemi ve aralarındaki etkileşim daha ayrıntılı ve büyük ölçeklerde gerçekleşecek. Bunun için özellikle NASA'nın James Webb Uzay Teleskopu ile görünür ışık ve kızılötesi dalga boylarında daha hassas gözlemler yapılabilecektir. Böylece Tarantula'nın derinlerinde gömülü olan daha soğuk ve sönük yıldızların durumu izlenebilecek. Webb bulutsulardaki yıldızların temel dağılımını ortaya çıkaracaktır. Tarantula Bulutsusu'ndaki bu genç yıldız oluşum bölgelerinin varlığı gökbilimcilere iyi ve ilginç bir örnek sunuyor. Bu keşifle yıldızların erken evrende nasıl oluştuğunu ve nasıl bir araya gelerek kümeler oluştuğunu anlayabilecek. Kümelerin Birleşmesi ile ilgili bir benzetim filmi:"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/hubble-buyuk-carpisma-sonrasini-gozluyor/", "text": "Yakın bir yıldızın ötegezegeni ortadan kayboldu! Gökbilimciler şimdi gözlenen cismin bir gezegen olmadığını ileri sürüyor. Gözlenen cismin aslında iki buz kaplı asteroitin çarpışması sonrasında oluşan ve genişleyen çok ince toz bulutuna ait olduğu düşünülüyor. Yer'den 25 ışık yılı uzaklıktaki Fomalhaut yıldızını gözleyen Hubble teleskopu, toz bulutunu ortaya çıkardı. Arizona Üniversitesi Steward Gözlemevinden George Rieke: Fomalhaut sistemi, ötegezegenlerin ve yıldız sistemlerinin nasıl evrimleştiğiyle ilgili tüm fikirlerin değerlendirilebileceği test laboratuvarıdır. Başka sistemlerde de bu tür çarpışmalar olduğuna dair kanıtlarımız olmasına karşılık Fomalhaut dışında hiçbiri gözlenemedi. Bu, gezegenlerin birbirini nasıl yok ettiğini gösteren bir kanıt diyor. 2008 yılında 2004 ve 2006 verileri ışığında cismin bir gezegen olduğu düşünülmüş ve Fomalhaut b adı verilmişti. Hubble gözlemlerinde hareketli bir nokta olarak gösterilen cisim birkaç yıl boyunca gözlendi. Ancak sonrasında bazı tuhaflıklar ortaya çıktı. Cisim görünür ışıkta alışılmadık şekilde parlak olmasına karşılık kızılötesi ısısı gözlenemiyordu. Gökbilimciler parlaklığın çarpışma sonrası oluşan ve cismi çevreleyen büyük bir kabuk ya da toz halkasından kaynaklandığını ileri sürdüler. Ayrıca Hubble gözlemleriyle cismin gezegenlerin yaptığı gibi eliptik bir yörüngeye sahip olmayabileceği de ileri sürüldü. Arizona Üniversitesinden Andras Gaspar: Bu çarpışmalar son derece enderdir ve incelememiz gereken çok şey var. Hubble teleskopu çarpışma anında oraya baktığı için şanslıyız diyor. Hubble'ın son görüntüleri de olmak üzere elimizdeki tüm veriler Fomalhaut'un bir gezegeni olmayabileceğini gösterdi. 2014 yılındaki Hubble görüntülerinde cisim görülmedi. Üstelik önceki veriler cismin parlaklığının azaldığını gösteriyordu. Açıkça, Fomalhaut b bir gezegenin asla yapmaması gereken şeyler yapıyordu diyor Gaspar. Sonuçta ortaya atılan yorum Fomalhaut b'nin bir gezegen olmadığı, iki büyük cisim arasında gerçekleşen çarpışmayla oluşan ve yavaşça genişleyen bir toz bulutu olduğudur. Araştırmacılara göre çarpışma ilk görüntülerin alındığı 2004'den önce gerçekleşti. Bulutu oluşturan yaklaşık 1 mikron büyüklüğündeki (insan saçının 1/50'si kadar) toz parçacıkları Hubble'ın görme yeteneğinin dışında kalıyor. Toz bulutunun şimdiye kadar Yer'in Güneş çevresindeki yörüngesi kadarlık bir alana genişlediği tahmin ediliyor. Aynı derece kafaları karıştıran bir başka olgu ise cismin eliptik bir yörünge değil, yıldızdan kaçış yörüngesinde yani bir hiperbol eğri çizmesiydi. Fomalhaut yıldızından yayılan ışınım kuvvetleri toz bulutunu etkileyerek onu bir yörüngeye yerleştirecektir. Ortaya attığımız model tüm gözlem parametrelerini açıklamakta kalmıyor, onun parlaklığının azalmasına ve yörüngesine de çözüm öneriyor diyor Gaspar. Fomalhaut b şu anda tıpkı Güneş Sistemimizdeki Kuiper Kuşağı gibi yıldızdan oldukça uzak bir buzlu cisimler yığını içinde. Gaspar ve Rieke bölgedeki kuyrukluyıldız benzeri cisimlerin büyüklüğünün 200 kilometreye kadar ulaştığını tahmin ediyor. Ayrıca Fomalhaut sisteminde bu denli şiddetli çarpışmaların her 200,000 yılda bir gerçekleşebileceğini ileri sürüyorlar. Fomalhaut sisteminde neler olup bittiğini 2021'de göreve başlayacak olan James Webb teleskopu ortaya çıkarabilir."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/hubble-cok-hassas-bir-terazi-gibi/", "text": "Gökbilimciler Hubble Uzay Teleskopu yardımıyla bir gökada kümesinin kütlesini önceki hesaplara oranla daha yüksek hassasiyetle hesapladılar. Hubble'ın Frontier Fields gözlem programı çerçevesinde yapılan gözlemlerle MCS J0416.1-2403 gökada kümesinin kütlesi 160 trilyon Güneş kütlesi olarak belirlendi. Bu kütle hesabı Hubble'ın ayrıntılı gözlemleri yardımıyla ve güçlü kütle çekimsel mercek adlı kozmik yöntemle gerçekleşti. Evrende gözlenen cisim çok uzaktaysa onun kütlesini ve kütle dağılımını ölçmek zor olabilir. Gökbilimciler bunun için sık kullanılan bir hileye başvurur: uzak bir cisimden gelen ışığın daha öndeki gökada kümesi tarafından ne kadar büküldüğünü hesaplamak. İşte bu amaçla çalışan Hubble Frontier Fields programı ile incelenen altı gökada kümesinden biri olan MCS J0416.1-2403 kümesinin kütlesi hesap edilmeye çalışıldı . Evrendeki büyük kütlelerin yakınından geçen ışık tıpkı mercekte olduğu gibi ışığın yolunu değiştirir ve böylece uzak cisimler büyük görünür . Bir gökada kümesi ne denli küçük kütleli ise kütle çekimsel etkisi de azdır. Bunların çoğu da eliptik ya da gökyüzünde soluk görünen ve mercek etkisi zayıf olan kümelerdir. Küme ne kadar büyük kütleliyse mercek etkisi de o denli büyük olur. Normal bir gökada bile ışığın bükülmesinden dolayı yay şeklini alarak bozuk görülebilir. İşte kısaca mercekleme etkisi diyebileceğimiz bu yöntemi kullanan araştırmacılar MCS J0416.1-2403 kümesindeki kütle dağılımını hesapladılar. İngiltere Durham Üniversitesi ve Güney Afrika Astrofizik ve Kozmoloji Araştırma Merkezi'nden Mathilde Jauzac: Veriler eşliğinde çok daha silik cisimleri, güçlü mercekleme etkisi gösteren gökadalar yardımıyla görebildik. Güçlü mercekleme etkisi çok uzak ve çok zayıf olan görülen arka plandaki gökadaları büyütür. Verilerin derinliği inanılmaz uzak gökadaların belirlenmesi anlamına gelir. Kümenin dört kat fazla çekim etkisi oluşturduğunu görüyoruz diyor. Hubble'ın Gelişmiş Tarama Kamera'sını kullanan gökbilimciler 51 yeni çoklu gökada kümesini tanımlayarak, önceki çalışmalara göre mercek gökada sayısını dört kat arttırarak 68'e getirdi. Görüntüde yaklaşık 200 mercekleme etkisi yapan gökada görülebilmektedir. Bu etkiyi izleyen Jauzac ve arkadaşlarının gözlemsel hesaplamaları kümenin kütlesini ve son derece zor elde edilen karanlık maddeyi belirledi . Çalışma ekibinden Jean-Paul Kneib: Buna karşılık 20 yıldır teleskoplarla yapılan güçlü mercekleme etkisiyle uzun süreli derin uzay gözlemleri sonucunda üretilen tüm modeller MCS J0416.1-2403 küme kütlesi çalışmamızda etkili oldu diyor. Bu çalışmaların güvenilir ve anlaşılır olan 57 merceksi gökada verisiyle gökbilimciler MCS J0416.6-2403 gökada kümesindeki normal ve karanlık madde kütlesinin her ikisini de modelledi. Haritalarımız herhangi bir önceki modele göre iki kat daha iyiydi diyor Jazuac. MCS J0416.1-2403'deki toplam kütlenin modele göre 650.000 ışık yılı uzaklıkta- 160 trilyon Güneş kütlesinde olduğunu bulduk. Bu ölçümler diğer küme haritalarına göre birkaç kat daha hassas sonuç verdi . Kümenin kütle miktarına göre gökbilimciler aynı zamanda uzay eğriliğini de yüksek hassasiyetle ölçtüler. Frontier Fields gözlem verileri ve kütle çekimsel mercek yöntemiyle dört buçuk milyar ışık yılı uzaklıktaki cisimden gelen ışığı karakterize etmemizi sağladı. Ancak daha çalışmamız bitmedi. Çok zayıf mercekleme etkisi ölçümlerini de ekleyerek kütlenin tam bir resmini oluşturabilirsiniz. Böylece sadece kümenin merkezinin kütlesini değil bunu çevreleyen kütleyi de hesaplarsınız diyor Jean-Paul Kneib. Hubble'ın ultra-derin görüntüleme ve ayrıntılı mercekleme etkisini kullanan ekip böylece kümenin sadece çekirdeğini değil bunu saran yapının kütlesini de belirleyecek. Böylece kümenin ortamdaki yapısı ortaya çıkacak. Böylece X-ışını ölçümlerinden de yararlanılarak sıcak gaz ve kırmızıya kayma oranına göre karanlık maddenin gaz ve yıldız üzerine olan katkısı hesaplanabilecek . Bu veri kaynaklarını birleştirerek 3-boyutlu gösteren ve buradaki gökadaların hızlarını da ekleyen bir harita daha ayrıntılı olacaktır. Bu da gökada kümesinin tarihini ve evrimini anlamanın önünü açacaktır. Bu çalışma 24 Temmuz 2014 tarihli Royal Astronomical Society'de yayınlandı. Notlar Küme MACS J0416.1 2403 adıyla bilinmektedir. Büyük kütleli cisimlerin uzay-zamanı büktüğü öngörüsü Albert Einstein tarafından ileri sürülmüştü. Kütle çekimsel mercek etkisi gökbilimcilerin karanlık maddenin doğasını anlamaya çalıştıkları yöntemlerden biridir. Karanlık madde ışık yaymayan, ışığa etki etmeyen ve normal maddenin içinden geçebileceği yani doğrudan görülemeyen türden olup evrenin dörtte üçünün bu maddeden oluştuğu düşünülmektedir. Sadece kütle çekimi ile etkileşime girdiğinden kütle çekimsel etkilerle varlığı anlaşılabiliyor. Buradaki belirsizlik % 0,5 ya da 1 trilyon Güneş kütlesi kadardır. Bu hassasiyet bunun gibi bir çalışma için oldukça iyi bir değerdir. NASA'nın Chandra X-ışını Gözlemevi verileri ile kümedeki sıcak gazın yaydığı X-ışını ölçümleri ve yer merkezli gözlemevlerinin sağladığı verilerle spektroskopik kırmızıya kayma değerleri üretildi."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/hubble-cok-uzaklara-gitti/", "text": "Hubble Uzay Teleskopu 13,7 milyar yıl yaşındaki evrende 13,2 milyar yıl önce oluşmuş bir nesneyi ortaya çıkardı. Hubble bu keşfiyle en eski nesneye ait rekorunu da 150 milyon yıl daha ileri götürmüş oldu. Büyük patlamadan 480 milyon yıl sonra oluşmuş olan ve UDFj-39546284 olarak kodlanan nesne mavi yıldızların oluşturduğu bir gökadadır. Oldukça küçük olan gökada, kendisi gibi yüz mini gökadanın birleşmesiyle Samanyolu gibi büyük gökadaların oluşmasını sağlamıştır. California Üniversitesi'nden Garth Illingworth: Geçmişe baktığımızda yıldız doğum oranlarının günümüzden farklı olduğunu görüyoruz diyor. Yıldız doğum oranları büyük patlamadan sonraki 480 ile 650 milyon yıl arasında 10 kat artmıştır. Hollanda Leiden Üniversitesi'nden Rychard Bouwens: Bu bilgileri eski zamanlarda doğmuş nesnelere bakarak anlayabiliyoruz diyerek ekliyor. Gökbilimciler ilk yıldızların ne zaman oluştuğunu bilmiyor, ancak büyük patlamanın ardından oluşmaya başlayan erken evrene ait nesneleri gözlemeye ve keşfetmeye çalışıyor. Illingworth: Biz büyük değişimin ilk gökadaların oluşmaya başlamasıyla olduğuna inanıyoruz diyor. Aslında Illingworth'un beklediği daha uzaktaki ön-gökadalar Hubble'ın yerini alacak olan James Webb Uzay Teleskopu'nun kızılötesi yeteneğiyle ortaya çıkabilecek. On yıl önce yapımına başlanan James Webb Teleskopu çok uzaktaki nesneleri tayfölçeriyle gözleyecek. Hubble bu tür uzak nesneleri üzerine 2009'da yerleştirilen Geniş Alan Kamerası 3 (WFC3) ile gerçekleştiriyor. Kamera yerleştirildikten birkaç ay sonra bu tür nesneleri görmeye başladı. Nesne Hubble görüntülerinde dönük bir yıldız gibi görünüyor. Yerel evrendeki gökadaların genel dağılıma göre sarmal bir yapıda, küçük ve oldukça gençtir. Gökadanın yıldızları Hubble tarafından kesin bir yargıya ulaşılamamakla birlikte gökadadan 100-200 milyon yıl önce oluşmuş ve karanlık madde tarafından sarılmıştır. Hubble tarafından ortaya çıkarılan ön-gökadalar kızılötesi dalga boylarında görülebilir. Evrenin genişlemesine bağlı olarak daha kırmızı ağırlıkla gelen ışık Hubble'ın yeteneklerini zorlayabilir. Webb ise Hubble'dan daha duyarlı ve daha uzak gökadalardan gelen ışığı ayırt edecek güçte olacaktır. Gökbilimciler ışığın yolculuğundan evrenin genişleme tarihini de bulmaya çalışır. Buna kırmızıya kayma denir z ile ifade edilir. Genel olarak değeri büyük olan bir z değeri nesnenin Samanyolu'ndan ne kadar uzakta olduğunu ortaya çıkarır. Hubble'dan önce gökbilimciler z değeri 1'e yakın olan gökadaları gözleyebiliyorlardı. Hubble 1995'de z=4 değerinde, 2004'te takılan gelişmiş kamerasıyla z=6 değerine ve kızılötesi kamerasıyla z=7 değerine, son olarak da WFC3 ile de z=8 ile 10'a yakın değerlere ulaştı. James Webb Teleskopu ile Büyük Patlamadan 275 milyon yıl sonrasına yani z=15 değerine ulaşılacağı bildiriliyor. Evrende bilinen ilk yıldızların z=15 ile 30 arasında oluştuğu düşünülüyor. Gelişen bir embriyo gibi gökbilimciler geçmişten günümüze gelişerek gelen gökadaların ilk durumlarını ortaya çıkarmaya çalışıyor. 1 Yorum Acaba evrenin yaşı kadar ileriye gidebilirsek o zaman büyük patlamanın nasıl olduğunu gözlemleyebilecek miyiz?"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/hubble-dev-carpismayi-izliyor/", "text": "Hubble Uzay Teleskopu birbiriyle etkileşim halindeki Arp 142 çift gökadasını görüntüledi. İki gökada birbirine çok yakın olduğundan aralarındaki cisim değişimlerine neden olacak muhteşem etkileşim başlamış görünüyor. Bazı durumlarda gökadalar çarpışma süreci sonucunda birleşebilir ama bunlar birbirini yırtarak geçiyorlar. Görüntünün merkezindeki mavi bükülmüş NGC 2936 Gökadası, Hydra takımyıldızında bulunuyor. Yeni şekliyle pengueni andıran NFC 2936, kozmik arkadaşının etkisiyle parçalanmadan önce sarmal yapıda bir gökadaydı. Gökadanın sarmal yapıları hala görülebiliyor. Gökadayı büken diğeri ise sanki penguenin gözünü oluşturuyor. Mavimsi alan üzerindeki kırmızımsı çizgiler ise kozmik kuşun bedenini oluşturuyor. Bu çizgiler aşağıdaki eliptik gökada NGC 2937'ye kadar uzanıyor. Yumurtasını korumak isteyen bir penguenle şaşırtıcı derecede benzerlik olduğu görülüyor. Gökadalar arasındaki kütle çekiminin etkileri yıkıcı sonuçlar doğurabiliyor. Arp 142 çifti birbirine yeterince yakın olduklarından aralarındaki madde alışverişi oldukça şiddetli geçmektedir. Görüntüde Arp 142'nin hemen üzerinde aslında çiftin önünde bulunan iki yıldız parlamaktadır. Bunlardan biri bir başka gökadanın parlak mavi ışığı ile kuşatılmıştır. Bu gökadanın çiftle etkileşemeyecek kadar uzakta olduğu sanılıyor. Aynı şey NGC 2936'nın çevresindeki gökadalar için de geçerlidir. Arka planda yer alan bu uzak gökadalar Hubble'ın keskin gözleri tarafdından kırmızı renkte görülür. Bu gökada çifti Amerikalı gökbilimci Halton Arp tarafından 1966'da oluşturulmuş Atlas of Peculiar Galaxies adlı katalogda gösterilmiştir. Arp oluşturduğu katalogla gökadaların evrim sürecinin anlaşılmasında önemli pay sahibidir. Arp gökadalarının farklı görüntülerinin nedeninin daha sonra aralarındaki etkileşme ya da birleşme sürecinin olduğu anlaşıldı. Bu görüntü NASA/ESA Hubble Uzay Teleskopu'nun Geniş Alan Gezegensel Kamerası 3 (WFC3) ile toplanan görünür ve kızılötesi verileriyle oluşturuldu."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/hubble-dev-patlamadaki-sirri-ortaya-cikardi/", "text": "Sonsuz evrenimizde yıldızlar çarpışabilir. Üstelik böylesi bir olay bir yıldız artığı olan nötron yıldızı çifti tarafından gerçekleşirse ortaya kilonova adı verilen muhteşem bir havai fişek gösterisiyle çıkar. Çarpışmadan açığa çıkardığı enerji ise kısa süreliğine Güneş parlaklığının 100 milyon katına ulaşabilir. Böylesi bir çarpışmadan sonra elde ne kalır? Genellikle karadelik adı verilen daha küçük ama daha yoğun bir cisim. Ancak Hubble teleskopu böylesi bir çarpışma sonucunda daha garip bir şey olduğuna dair ipuçları elde etti. Gökbilimciler böylesi yoğun gama ışınları oluşturan olayları daha önce yıldız çarpışmalarında gözlemişti. Ancak Hubble'ın kırmızıöte gözü beklenmedik bir durumu ortaya çıkardı. Patlamanın ardından X-ışınlarından radyo dalgalarına kadar uzanan bir ışınım yayılımı görünse de, kırmızıöte ışınımın dışarı saçılması pek de öyle değildi. Kilonova patlaması tahmin edilenden on kat daha parlaktı. Hubble olmasaydı gama ışını patlamasına bakılacak ve tuhaf kırmızıöte davranış gözlenemeyecekti. Bu olayda akla an yatkın açıklama çarpışan nötron yıldızlarının birleşerek daha büyük nötron yıldızı oluşturmalarıdır. İki volkswagen arabasını birleştirip bir limuzin oluşturmak gibi. Yeni oluşan canavar güçlü bir manyetik alan oluşturarak magnetar adı verilen başka bir sınıfa evrildi. Magnetar, fırlatılan malzemeye oldukça yüksek miktarda enerji yollayarak onun kırmızıöte bölgede parlamasına neden oldu. Not: Bir magnetar Yer'in 200,000 kilometre yakınından geçerse, yoğun manyetik alanı nedeniyle Dünya'daki tüm kredi kartlarında yer alan bilgiler silinir. Görsel yayın hakkı: NASA, ESA, W. Fong , and T. Laskar"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/hubble-dev-yildizin-pesinde/", "text": "NASA'nın Hubble Uzay Teleskopunu kullanan gökbilimciler Samanyolu Gökadası'nda daha önce görülmemiş hızla yaşlanan büyük bir yıldıza ait yeni veriler elde etti. Nasty 1 kod adıyla bilinen yıldız, kataloglarda NaSt1 adıyla yer almaktadır. Yıldız son derece büyük kütleli yıldızların evrimindeki her aşamayı daha kısa ömrü nedeniyle gösterebilir. Birkaç yıl önce keşfedilen Nasty 1 aslında bir Wolf-Rayet yıldızı olup son derece hızlı gelişmektedir. Süper sıcak ve son derece parlak helyum çekirdeği olan yıldız hidrojenle dolu dış katmanlarını hızla kaybetmektedir. Tüm bunlara karşılık Nasty 1 tipik bir Wolf-Rayet yıldızlarının tüm özelliklerine sahip değildir. Hubble Teleskopunu kullanan gökbilimciler bir Wolf-Rayet yıldızı olan Eta Karina gibi yıldızın zıt bölgelerinden akan ikiz lobları görmeyi bekliyordu. Ancak Hubble verileri yıldızı saran bir gaz diski olduğunu gösterdi. Yeni Wolf-Rayet yıldızını saran 3,5 trilyon km genişliğindeki gaz diskinin nedeni görünmeyen bir arkadaşı olabilir. Yeni veriler yıldız çevresindeki bulutsunun birkaç bin yaşında ve Dünya'dan 3000 ışık yılı uzakta olduğunu gösterdi. Kaliforniya Üniversitesi'nden Jon Mauerhan: Disk benzeri yapıya sahip olan Wolf-Rayet'in ikili bir etkileşimde olduğunu görmek heyecan vericidir. Kısa ömürlü diskin görülebilecek kadar büyümesi en fazla on bin yıl içinde gerçekleşir ve yüz bin yıl boyunca bu hareket devam eder. Gökadamızda böylesi cisimlere çok az rastlanır diyor. Ekibin senaryosuna göre büyük bir yıldız çok hızlı gelişir ve sonunda hidrojenini tüketerek şişer. Dış hidrojen zarfı yıldıza daha gevşek bağlı olduğundan yakındaki eş yıldızın kütle çekimiyle yüzeyden kopar. Bu süreçte kabuğunu kaybeden yıldızın çevresinde gaz diski oluşurken helyum çekirdeği açığa çıkar. Büyük bir yıldızın Wolf-Rayet yıldızına dönebileceği diğer yol ise yüklü parçacıklarla oluşmuş akarsu yığınını güçlü yıldız rüzgarları yoluyla kendi hidrojen zarfını atmasıyla olabilir. Gökbilimciler büyük kütleli yıldızların en az yüzde 70'inin çift sistemlerde olduğunu bildiğinden bu yıldızın bir eşinin olması fikri ağırlık kazanıyor. Gökadada doğrudan kütle kaybeden kütleli yıldızlar içinde Wolf-Rayet yıldızlarının sayısı ise bilinmiyor. Kütle kaybı önceki bilgilerimize göre daha güçlü değil. Çünkü bilindik rüzgar mekanizması olan Wolf-Rayet yıldızları zor bulunuyor. İkili sistemlerdeki Wolf-Rayet yıldızların kütle değişimiyle gerçekleşen süpernovaların anlaşılmasında kısa ömürlü ikili yıldızları yakalamak yardımcı olacaktır diyor. Ancak ikili sistemlerdeki kütle transferi süreci her zaman verimli değildir. Yıldızlar arasındaki kütle çekim savaşı madde kaybetmelerine ve çevrelerinde disk oluşumuna neden olabilir. Nasty 1'de olan bence budur. Bulutsu içinde bir Wolf-Rayet yıldızı olduğunu ve bunun kütle transfer yöntemiyle oluştuğunu düşünüyorum. Yıldız yamyamlığı sonucunda Nasty 1 oluşmuştur diyor Mauerhan. 1963'de Jason Nassau ve Charles Stephenson tarafından keşfedilen yıldızın katalog adı baş harflerinin ilk ikisinden oluşturularak NaSt1 adını aldı. NaSt1'i görüntülemek kolay değildir. Sistemdeki yoğun ve ağır gaz ve toz blokları yıldızı saklamaktadır. Mauerhan ve ekibinin her yıldızın kütlesini ve aralarındaki uzaklığı ölçmesi ve yıldızların saçtığı malzeme miktarını ölçmesi mümkün değildir. Nasty 1'e ait önceki gözlemler gaz diskinin bazı özelliklerini ortaya koymuştur. Örneğin benzer yıldızlı bulutsulara göre daha yavaş ve yaklaşık saatte 40.000 km hızla genişlediği belirlendi. Eta Karina'dan daha az şiddetli yayılan madde saatte yüzbinlerce km hızla yayılmaktadır. NaSt1 'de madde saçılması düzensiz olabilir. Sıcak toz içinde merkeze yakın alanda sızan kızılötesi ışık önemli bir kanıt olarak gösterildi. Şili Las Campanas Gözlemevi'ndeki Macellan Teleskopunu kullanan Arizona Üniversitesi'ndeki Mauerhan ve arkadaşlarının yaptığı gözlemler merkezdeki yıldızdan gelen ışığın saçılarak soğutucu gaza yayıldığını gösterdi. Sıcak toz iki yıldızın rüzgarıyla gelen kimyasal açıdan zengin malzeme farklı yerlerde değişik uzaklıklara akar ve soğur. Bu farklılık oluşum zaman dilimlerini ortaya koyar. Bu da yıldızın kabuğundan dışarı atılan maddenin yoğunluğunu ve yapısını gösterir. Yıldızlardan yayılan hipersonik rüzgarları ölçmek için gökbilimciler NASA'nın Chandra X-Işını Gözlemevi verilerine başvurdu. Gözlemler yüksek enerji şokları üreterek X-ışınları altında parlayan, yıldızların rüzgarlarının çarpışmasıyla beliren kavurucu sıcak plazma saptandı. Bu sonuçlar diğer Wolf-Rayet sistemleriyle gözlenenle tutarlıdır. Wolf-Rayet yıldızlarının malzeme bittiğinde kaotik kütle transferi de sona erer. Bunun ardından ikili sistemdeki gaz diski dağılacaktır. Yıldızların evrimi henüz net değildir, ancak o kadar da ümitsiz değiliz. NaSt1'de artık Eta Karina tipi sisteme dönüşmeye başlamıştır. Bu dönüşüm kütle kazanarak Wolf-Rayet'e dönüşen yıldız nedeniyledir. Ancak bu olay sonunda kararsızlık artarak Wolf-Rayet yıldızı sonunda süpernovayla patlayabilir. Gelecekte yaşayacağı kütle transferi yaşamını hızla sona erdirebilir diyor Mauerhan."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/hubble-dev-yildizlari-gordu/", "text": "Hubble Uzay Teleskopu'nun morötesi görme yeteneğinden yararlanan gökbilimciler R136 yıldız kümesinde bulunan en az 100 Güneş kütlesinde dokuz dev yıldız keşfetti. Böylece bugüne kadar keşfedilmiş en büyük yıldız örneklerine ulaşıldı. Keşif büyük kütleli yıldızların evrimine ilişkin birçok soruyu da beraberinde getirdi. Uluslararası gökbilimci ekibi R136 içindeki yıldızları gözlemek için Hubble'ın üzerindeki Geniş Alan Kamerası 3, morötesi algılama ve tayfçekerden yararlandı. Birkaç ışık yılı uzunluktaki R136, 170.000 ışık yılı uzaktaki Büyük Macellan Bulutu içindeki Tarantula Bulutsusu'nda bulunmaktadır. Büyük, sıcak ve parlak yıldızlara sahip küme genellikle morötesi enerji yaymaktadır. Araştırmacıların morötesinde gözlem yapmak istemelerinin nedeni de budur. Daha önce 50 Güneş kütleli yıldızlar için yapılan çalışma bu sefer daha büyük kütleli yıldızlar için yapıldı. Böylece kütlesi 100 Güneş kütlesinden fazla ve 30 milyon Güneş parlaklığında dokuz yıldız keşfedildi. Rekor ise en az 250 Güneş kütleli R136a1 adlı yıldıza ait. Bu evrende şimdiye kadar keşfedilmiş en büyük yıldızdır. Bilim insanları aynı zamanda en kolay morötesi verilerine ulaştı. Dev yıldızlar her ay Dünya kütlesi kadar malzemeyi ışık hızının yüzde birine ulaşan hızda fırlattığından aşırı kilo kaybeder ve Güneş gibi bir yıldıza göre kısa zamanda ölürler. 2010 yılında Sheffield Üniversitesi'nden Paul Crowther ve ekibi R136 içinde kütlesi en az 150 Güneş kütlesinde dört yıldız belirlemişti. Bu bilgi bir yıldızın üst-kütle sınırını aştığından şaşkınlıkla karşılanmıştı. Yeni çalışmayla R136'daki dev yıldız sayısına beş tane daha eklendi. Bu yıldızların kökeni bilinmemekle birlikte oluşumlarıyla ilgili de birçok soru akıllara gelmektedir. Daha önce böylesi büyük yıldızların ikili sistemlerdeki yıldızların birleşmesi sonucunda oluştuğu düşünülmüştü. Ancak R136'daki gibi dev yıldızların bu yolla değil ancak yıldız oluşum sürecindeki bir etkiden dolayı büyüdüğü düşünülmektedir. Sorunun yanıtı için ekip topladıkları veri setlerini analiz etmeyi sürdürüyor. Birleşen ikili karadeliklerin yaydığı kütle çekim dalgalarının benzerleri R136'daki sistemler için de geçerli olabilir. 25. yılını dolduran Hubble, bilim insanlarını şaşırtmayı sürdürecek gibi görünüyor. Ek okuma: Prof. Dr. Ethem Derman'ın konuyla ilgili yazısı için tıklayınız."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/hubble-dogrudan-bir-karadeligin-cevresindeki-diski-gozledi/", "text": "Bilim insanları bir kuasar yığılma diskini gözlemek için NASA/ESA Hubble Uzay Teleskopu yardımıyla gökada merkezindeki karadeliğin merkezine yavaş yavaş süzülerek emilen parlak madde diskini kullandı. Çalışmada teleskopun gücünü arttıran kütle çekimsel mercek etkisi adı verilen yöntem kullanılmış oldu. Son derece hassas olan bu yöntemle gökbilimciler doğrudan diskin boyutunu ölçerek diskin farklı parçaları arasındaki sıcaklık dağılımlarını belirlediler. Gökbilimcilerden oluşan uluslar arası bir ekip, uzaklardaki bir karadeliğin çevresindeki parlak madde diski üzerinde yeni bir yöntemle çalışma gerçekleştirdi. Uzak gökadada kütleçekimsel mercek etkisi ile bir madde diskinin büyüklüğü ve daha sonra farklı parçaların renk yapısı ortaya çıkarıldı. Bu yöntem gözlemler Ay yüzeyindeki kum tanelerini görecek kadar hassas. Karadelikler her ne kadar görünmez olsalar da açığa çıkardıkları güç evrendeki en parlak olayların nedenidir. Kuasarlar yarı yıldız nesneler- sahip oldukları süper kütleli karadelikler nedeniyle ısınma sonucu son derece parlak ışıma yayan disklerdir. Çalışma ekibinden Jose Munoz: Milyarlarca ışık yılı uzaklıktaki kuasar diski birkaç ışık günü ya da yaklaşık 100 milyar km çapında. Bu büyüklük Dünya'dan bakıldığında belirgin bir boyutu olduğu anlamına geliyor. Ancak onun doğrudan yapısını görmek için yeterince güçlü teleskopumuz yok. Şimdiye kadar incelediğimiz kuasarların birkaç dakikalık belirgin boyutu vardı. Bu çalışma ile iç yapısıyla ilgili tahminler yerine doğrudan gözlemlerle sonuca ulaştık diyor. Aradan geçen gökadanın yıldızlarını bir tarama mikroskobu gibi kullanarak kuasarı gözledik. Kuasardan gelen ışık buradaki yıldızlar üzerindeki ışık üzerinde etkilenince kütleçekimsel etki sonucu farklı bölgelerden farklı renklerde ışık oluşumuna neden oluyor. Ekibin şansına kuasarı gözlemek için ön plandaki gökadalar aynı hizadaydı. Gözlemler sırasında zamanla renkli görüntüler ve renk değişimleri arasında ince farklar olduğu görüldü. Bu renk farklılığı ön plandaki gökadalarda bulunan tozun yapısından kaynaklanır. Buna karşılık kuasarların her biri için gökadadaki yıldızlardan kuasara gelen ışığın yolunu izlendi. . Yığılma diskinin farklı bölgelerinden gelen ışık gökadanın kütle çekimi etkisi nedeniyle bükülür. Farklı bölgelerdeki ışığın farklı açılarla bükülmesi kuasardan gelen ışık şiddetinin artmasına neden olur. Yığılma diskindeki renk profili incelenerek daha net bilgiler elde edilir. Burada karadelik ve sıcak madde nedeniyle yığılma diskinden yayılan renkler mavi renkte olur. Ekip bu sıcak bölgenin çapıyla, merkezden farklı uzaklıklarda sıcaklığının nasıl değiştiğini hesapladı. Bu diskin dört ile on bir ışık günü (yaklaşık 100 ile 300 milyar km) çapında olduğunu ölçtüler. Böylesine büyük bir belirsizlik gösteren yöntem, böylesi büyük uzaklıklar için gelecekte daha net mesafe ölçümleri yapılabileceğinin bir göstergesidir. Kuasarların fiziksel özellikleri henüz net bir şekilde anlaşılamadığından gözlemsel sonuçlara daha fazla ihtiyaç duyuluyor. Bu konuda yeni pencereler açılıyor. diyor Munoz. Notlar Kütleçekimi nedeniyle bükülen uzay-zaman ışık ışınlarının yolunu değiştirir. Biri diğerinin gerisinde olan nesneden gelen ışık, öndekinin kütle çekimi nedeniyle bükülür ve mercek etkisi oluşur. Böylece uzaktaki nesne mercekte oluşan görüntü gibi daha büyük görülür. Bu çalışmada arka plandaki kuasar diskini görebilmek için daha öndeki bir gökadanın yıldızları kütle çekimsel mercek etkisinden yararlanıldı. Objektif gökada WKK93 G ve mercek kuasar HE 1104-1805'di."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/hubble-duzeni-arastirmasi-gokadalar-nasil-olustu/", "text": "İki gökbilimci evrendeki gökada türlerine ve gökadaların evrimine yönelik yeni bir çalışma yaptı. Kaliforniya Enstitüsü ve Teknolojisi'nden Dr. Andrew Benson ile Arizona Üniversitesi'nden Dr. Nick Devereux gökadalarin 13 milyar yıllık gelişimini inceledi. Gökadalar, yıldızlar, onların gezegenleri ile gaz ve tozun birleşmesiyle oluşur. Gökadalar, birkaç milyon yıldızdan bir trilyon yıldıza kadar büyüklü küçüklü yapıda dağılım gösteriyor. Gökadaların sınıflandırılmasıyla ilgili ilk çalışma 1930'larda Edwin Hubble tarafından yapıldı. Hubble tarafından biçimlerine bakılarak yapılan sınıflandırmaya Hubble düzeni adı verilir. Buna göre üç farklı gökada tipi vardır: sarmal, eliptik ve düzensiz. Sarmal gökadalar, yoğun merkezlerinden dışarı doğru uzanan ve merkez çevresinde helezon şeklinde dolanan kollardan oluşan yapıdadırlar. Merkezden dışarı doğru uzaklaştıkça yıldız sayısı da azalır. Eliptik gökadalar ise dairesel bir yapıda görünürler. Sarmal ya da eliptik şekli dışında başka bir biçimde görünenlere ise düzensiz gökada denir. Samanyolu Gökadası, ortalama üç yüz milyar yıldız barındırdığı düşünülen sarmal bir gökadadır. Hubble düzenine göre gökadaları incelemek bize her gökadanın ne tür bir evrim geçirdiğini söyler. Bu da aslında kolay bir iş değildir. Günümüzde, bilgisayar teknolojisi de kullanılarak bu türden zor çalışmaların üstesinden gelinebilmektedir. Benson ve Devereux ileri bilgisayar modeli GALFORM ve kızılötesiyle İki Mikronluk Tüm Uzay Araştırması (Two Micron All Sky Survey-2MASS)ile evrenin 13 milyar yıllık geçmişini ortaya çıkarmayı başardılar. Modeldeki güvenirlik gökada sayısının fazla olmasına bağlı olduğundan, iki gökbilimci mümkün olduğunca çok sayıda gökadayı çalışmaya dahil ettiler. Çalışma aynı zamanda evrenin %72'sinin karanlık enerji ve %23'ünün karanlık maddeden oluştuğunu söyleyen tezin de doğruluğunu sınayabiliyor. Bu modele göre evrenin ancak % 4'ü bilinen maddeden oluşuyor. Benson ve Devereux, gökadaların evriminde bu karanlık maddenin önemli bir rol oynadığını düşünüyorlar. Buna göre gökadaların birleşmesi hala devam ediyor. Disk yapıdaki gökadaların birleşme sonucunda oluştuğu, ancak eliptik gökadaların aynı şekilde oluşmadığı da ortaya çıkarılmış bulunuyor. Örneğin sarmal yapıdaki Samanyolu gökadamız, zamanında gerçekleşen çeşitli küçük çarpışmalar ile oluşmuş. Gökadanın çubuksu merkezi ise birkaç çarpışma ve çökme sonucunda oluşmuş. Son sözü Devereux söylüyor: Bu çalışma gelecekte yapılabilecek araştırmalar için yol göstermektedir. Şimdiki amacımız gördüğümüz gökadalara bakarak daha uzak gökadaların biçimlerini saptamaya çalışmaktır. Bunu da Hubble ile uzak gökadaların gözlemlerini yaparak başladık. Yakın gelecekte James Webb Teleskobu ile daha ayrıntılı gözlemler yapıp daha net sonuçlara ulaşabileceğiz. Kaynak: Science Daily"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/hubble-erken-evrenin-cucelerini-gozledi/", "text": "NASA'nın Hubble Uzay Teleskopu yakın kızılötesi görüş yeteneğini kullanarak 9 milyar yıl önce yıldız oluşumu süren çok sayıda genç o zamana göre- gökadaları ortaya çıkardı. Gökadalar Samanyolu büyüklüğünün yüz katından biraz daha fazla büyük olmasına karşılık yıldız oluşumları o denli hızlı gerçekleşiyor ki büyüklükleri 10 milyon yılda iki katına çıkabiliyor. Samanyolu'nun şimdiki büyüklüğünün iki katına ulaşması için bu sürenin bin katı gerekir. Yeni keşfedilen cüce gökadaların yıldız oluşum hızı evrenin genç olduğu dönem için bile çok fazladır. Evren bugün 13.7 milyar yıl yaşındadır. Hubble bu gökadaları genç ve sıcak yıldızlarını saran oksijen gazının bir neon lamba gibi parlaması nedeniyle keşfetti. Hızlı yıldız doğumu muhtemelen kozmosun en çok görülen gökada tipi olan cüce gökadaların önemli bir evresinde gerçekleşiyor. Almanya Max Planck Enstitüsü'nden gökbilimci Arjen van der Wel: Yakın zamana kadar oradaki gökadalar gökyüzünü küçük parçalara ayırarak görebiliyorduk. Biz özellikle bu gökadaları aramıyorduk ancak onlar sıra dışı renklerde kendilerini bize gösterdi diyor. Yakın-kızılötesi Derin Gökadalararası Kozmik Gözlem Birliği evrenin uzak köşesindeki gökadaları analiz etmek için üç yıl önce kurulmuştur. NASA'nın Goddard Uzay Uçuş Merkezi'nden Amber Straughn: Görüntülere ek olarak Hubble bize gökadaların içindeki bir avuç oksijeni ve onların yıldız oluşumunu gösteren tayflarını çekti. Tayflar parmak izine benzetilebilir. Bu çizgiler sayesinde gökadaların kimyasal bileşimlerini anlarız diyor. Maryland'deki Baltimore Uzay Teleskopu Bilim Enstitüsü 'den Harry Ferguson: Yıldız oluşumunu ele alan bu çalışmalar milyarlarca yıllık süreci kapsar. CANDELS, erken dönemlerde çok hızlı yıldız oluşturan hemen hemen günümüzdeki aynı boyutlara sahip cüce gökadalar üzerinde çalışma yapmamız gerektiğini söylüyor diyor. Hubble görüntülerini işleme çalışmalarına katılan STScI üyesi Anton Koekemoer: Gözlemlerimiz sürdükçe daha fazla cüce gökada bulup, yıldız oluşumunun tarihi hakkında daha fazla bilgi sahibi olacağız diyor. CANDELS ekibi Hubble'ın Geniş Alan Kamerası 3 ve Gelişmiş Tarama Kamerası ile 69 genç cüce gökadanın yakın-kızılötesi görüntülerini elde etti. Gözlemler keşfedilen bu türden gökadaların 9 milyar yıl önce oldukça yaygın olduğunu gösteriyor. Bu cüce gökadaların neden bu kadar yüksek oranda yeni yıldız oluşturduğu artık bir sır değil. Bilgisayar benzetimleri küçük gökadalardaki yıldız oluşumlarının süreksiz olacağını gösteriyor. Gaz soğur ve yıldız oluşması için çöker. Yıldızlar, örneğin süpernova patlamaları sonucunda uzağa atılan gaz artık ısınmaz. Bir süre sonra gaz soğur ve tekrar çöker, yıldız oluşumu için gerekli yeni bir patlama ile bu döngü sürer. Bu kuramsal öngörü yeni keşfedilen gökadalardaki yıldız oluşumlarını açıklamak için ipuçları barındırabilir, gözlenen patlamalar, benzetimlerden çıkan sonuçlara göre çok daha fazla diyor van der Wel. Önümüzdeki on yılın sonunda James Webb Uzay Teleskopu'nun göreve başlaması hedefleniyor. Bu teleskop kızılötesi gözlemleri ile gökadaların kimyasal bileşimleriyle ilgili ayrıntılı bilgiler verip ilk kuşak yıldızlardan gelen ışığı ve daha önceki dönemlere ait sönük gökadaların görünmesini sağlayacak. Ferguson: Webb ile muhtemelen yıldız oluşum sürecine ilişkin daha net sonuçlar elde edip daha önce fark edilmeyen gökadaları bile görebileceğiz. Böylece ilk yıldız ve gökadaların oluşumu ve erken evrendeki cüce gökadaların oluşum süreçlerini anlamamıza yardımcı olacak diyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/hubble-genc-yildizin-dogumuna-sahitlik-yapiyor/", "text": "Bu ilginç görüntü NASA/ESA Hubble Uzay Teleskopu ile alındı. Görüntüyü ilginç kılan ise Bukalemun Bulutu'ndaki yeni bir yıldızın doğum sancılarını göstermesi. HH 909a adlı genç yıldız kutuplarındaki gazı dar alandan ileri doğru fırlatıyor. İleri doğru hızla atılan gaz çevresindeki gazla çarpışarak bölgeyi aydınlatıyor. Yeni bir yıldız oluşurken büyük bir iştahla yakınındaki gazı toplar. Bu süreç çekirdeğinde nükleer tepkimeyi başlatacağı ana kadar sürer. Yeterli maddeyi toplayan yıldız büyük bir şiddetle uzaya madde fırlatarak önemli bir evreye girer. Fırlatılan malzeme saniyede yüzlerce kilometre gibi büyük hızla dar bir alandan geniş bir alana doğru ilerlerken bölgedeki diğer gaz ve tozla çarpışır . Hafifçe parlayan bulut içindeki yamalı bölgeler Herbig-Haro cisimleri olarak bilinirler. Bunlar çok kısa ömürlü olup bir yıl içinde önemli miktarda değişime uğrarlar ve bu nedenle değişimleri açıkça izlenebilir. Aslında bu süre kozmik zaman göz önüne alındığında göz açıp kapama süresi kadardır. Görüntüye konu olan bu tür moleküler bulutlarına evrende -Avcı Bulutsusu gibi- çokça rastlanır. Güney takımyıldızlarından Bukalemun takımyıldızında yer alan Bukalemun bulutu Dünya'dan sadece 500 ışık yılı uzaktadır. Gökbilimciler şimdiye kadar güneş benzeri yıldızlar oluşturan birçok Herbig-Haro cismi keşfettiler. Bunlardan bir kısmının yıldız için gerekli nükleer tepkimeyi başlatacak kıvılcımı sağlayan kütleye ulaşmadığından, kahverengi cüce formunda kalacakları düşünülüyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/hubble-gozleri-eski-bir-sarmalda/", "text": "NASA/ESA Hubble Uzay Teleskopu'nun gördüğü bu çarpıcı kozmik manzara NGC 524'ün merkezidir. Yaklaşık 90 milyon ışık uzaklıktaki gökada Balık takımyıldızında bulunmaktadır. NGC 524 merceksi bir gökadadır. Merceksi gökadalar gökada evriminin ara kuşağındadır yani ne eliptik ne de sarmaldır. Sarmal gökadalar büyük gaz ve toz bulutları içinde yeni yıldızlar doğururlar. Tümn gazın tükenmesi ya da uzaya atılması sonucunda sarmal kollar yavaş yavaş solmaya ve kollar erimeye başlar. Bu sürecin sonunda geride az gaz ve toz barındıran eski ve kırmızı yıldızlarla dolu parlak bir disk kalır. Görüntüde NGC 524'ün merkezini çevreleyen gazın ayrıntılı bir şekli görülmektedir. Bu tür gözlemler gökadanın karmaşık yapısını ve sarmal kollar içindeki hareketliliği ortaya koymaktadır. Görüntü: ESA/Hubble & NASA"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/hubble-gozunden-tarantula-bulutsusu/", "text": "Gözünü Tarantula'ya çeviren Hubble, bulutsunun ana bulutunun eteklerini görüntüledi. Parlak ince yapıların H II olarak adlandırıldığı bölge iyonlaşmış hidrojen gazı açısından zengindir. Gerçekte kırmızı renkte görülen bulutsu, görünür ışıkla kızılötesi görüntülerin filtre edilmesiyle yeşil renkte görülmektedir. Bu bölgeler çevrelerindeki iyonlaşmış gaza güçlü morötesi ışıma yayan yeni yıldızlar barındırır. Yeni doğan yıldızlar ve bunların iyonlaşma sürecini izleyen yıldız rüzgarları gerisinde Ülker gibi yıldız kümeleri bırakarak bulutları iterler. Dünya'dan 170 000 ışık yılı uzaklıktaki komşu gökada Büyük Macellan Bulutu'nda yer alan Tarantula bulutsusu, yerel küme içinde bilinen en parlak bulutsudur. İçinde iki parlak yıldız kümesi ve sayısız bulut kümeleri içeren bölge yerel kümenin bilinen en büyük (650 ışık yılı) yıldız oluşum bölgesidir. Hubble'ın bu görüntüsü bulutsunun büyük bir kısmını gösteriyor. Tarantula Bulutsusu'nun merkezinde nispeten daha genç ve çok parlak bir küme bulunur. Küme bu görüntünün görüş alanı dışında kalmasına karşılık görülen parlaklığın ve enerjinin büyük bir kısmı bu kümeden gelmektedir. Bulutsu Dünya'dan 1000 ışık yılı uzaklıkta yer alsaydı, gönderdiği ışık nedeniyle, gölge bir yer bulmak zor olurdu. Tarantula Bulutsusu çıplak gözle fark edilebilen 1987A süpernovasına ev sahipliği yapmıştır."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/hubble-gozuyle-jupiterde-olup-bitenler/", "text": "Hubble Uzay Teleskopu 3 Haziran'da Jüpiter'de görülen sıra dışı parlamanın nedenini buldu. Parlamanın nedeni Jüpiter'in üst atmosferindeki bulutlarda yanan dev bir meteor. Boş uzaydan Jüpiter'e ne olduğunu anlayamadan düşen meteor daha atmosferin üst katmanlarındaki bulutlarla çarpışır çarpışmaz alev aldı. Jüpiter'de bu tür çarpışmalara daha önce de rastlanmıştı. Gökbilimciler Dünya'dan 640 milyon km uzaklıkta açığa çıkan enerjinin görülebilmesi için yeterince parlak olması gerektiğini vurguluyor. Ama bu çarpışmanın gezegen atmosferinin ne kadar derinlerine kadar işlediği bilinmiyor. Çarpışma bölgesinde sürekli bir kara göz deseni aranmıştır. Hubble'ın Geniş Alan Kamerası-3 ile aranan bu iz bulundu. Görüntüler 7 Haziran tarihinde alındı üç gün süren parlamaların ardından Jüpiter'in bulutlarında enkaza ilişkin işaretler kayboldu. Bu da nesnenin bulutların arkasında alçalıp patlamadığını gösteriyor. Kolorado'daki Uzay Bilimleri Enstitüsü'nden Heidi Hamel: Eğer bu gerçekleşseydi bulutlardan aşağı yağmur gibi enkaz parçacıkları yağar ve biz de gerek morötesi gerekse görünür bölgede alınan görüntülerde patlama izini görürdük. Tam tersine biz bir patlamayı andıran bir işaret ya da bir ateş topu olduğunu düşündüren bir iz görmedik diyor. Koyu lekeler ilk kez 1994'de Jüpiter'e bir kuyrukluyıldız çarptığında görülmüştü. Benzer bir olay geçtiğimiz yıl Temmuz ayında asteroit olduğu düşünülen bir nesnenin dev gezegene çarpmasıyla belirdi. Son görülen şanssız nesnenin ise öncekiyle aynı boyutlarda olduğu düşünülüyor. Gezegene düşen nesnenin bir meteor olduğunu Hubble doğruladı. 2010 çarpışmasında ne bir patlama ne de bir dağılma görmememizin nedeni budur diyor Hammel. Avustralyalı amatör gökbilimci Antohny Wesley 3 Haziran günü parlamayı gördü. Teleskopu'ndan gelen görüntüyü izliyordu. Aynı şekilde eş zamanlı olarak Filipiler'den amatör gökbilimci Chris Go'da Jüpiter'i izlemekteydi. Jüpiter görüntülerinde görülen parlama dünyaya düşen meteorların parlama süresi kadar, 2 saniye sürdü. Gezegenin atmosferine büyük hızla giren meteorlar, atmosferdeki gazların etkisiyle yüksek sıcaklıklara kadar ısınır ve alev alır. Alev alan meteor parçalara ayrılarak birkaç saniye içinde gözden kaybolur. Gökbilimciler dev gezegen Jüpiter'de bu tür çarpışmaların en az haftada birkaç kez tekrar ettiğini ancak bizim ancak büyük olayları olanları gördüğümüze inanıyor. Bir süre önce Jüpiter'in atmosfer şeritlerinden birinin ortadan kaybolması üzerine Hubble gözlerini bu gezegene dikmişti. Hubble görüntülerinde daha yüksekteki beyaz amonyak buz kristali bulutlarının, alçaktaki koyu renkli bulut kuşaklarını gizlediği görülüyor. Hammel konuya esprili bir açıdan bakıyor: Jüpiter'in Güney Ekvator Kuşağı için hava durumu: amonyak yüklü bulutlarla kaplı. Ekip bu amonyak bulutlarının geçmişte olduğu gibi kısa sürede temizleneceği düşüncesini paylaşıyor. Zaten Hubble'da amonyak bulutlarının yavaşça çekilmeye başladığını gözledi. Bölgeden alınan görüntülerde koyu renkli noktaların ortaya çıktığı görülmüş. Tıpkı 1970'lerde olduğu gibi kaybolan kuşak tekrar yerini alacak gibi görünüyor. Kaynak: Hubble Site"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/hubble-gozuyle-jupiterin-kuzey-isiklari/", "text": "Gökbilimciler Hubble Uzay Teleskopu yardımıyla Güneş Sistemi'nin en büyük gezegeni Jüpiter'in kutuplarında oluşan muhteşem ışık gösterilerini izliyor. Bu gözlem programı dev gezegene varmak üzere olan NASA'nın Juno aracı ölçümlerine katkı sağlamak için planlanmıştır. Jüpiter, Büyük Kırmızı Leke adlı renkli dev fırtınasıyla ünlüdür. Gökbilimciler şimdi Hubble'ın morötesi yeteneklerini kullanarak bu gezegenin başka bir güzelliği üzerinde duruyor. Yeni gözlemler kuzey ışıkları olarak bilinen olağanüstü parlak ışık oyunlarını kapsıyor . Yüksek enerjili parçacıklar manyetik kutuplardan gezegene sokulmasıyla gaz atomlarına çarparlar. Bu da kutuplarda ışık oyunlarına neden olur. Güneş'ten püskürtülen yüklü parçacıkların farklı şartlarda Jüpiter'e sokulması ile kuzey ışıkların bileşenleri arasındaki ilişki araştırma nedenidir. NASA'nın Juno aracı Temmuz ayının başlarında gezegen yörüngesine girecek. Juno, güneş rüzgarı etkilerini şu sıralar güçlü bir şekilde hisseden gezegendeki kuzey ışıklarının ölçülmesi için harika bir zamanda Jüpiter ile buluşacak . Leicester Üniversitesi'nden Jonathan Nichols: Bunlar şimdiye kadar gördüğüm en dikkat çekici ve en aktif kuzey ışıklarıdır. Neredeyse bir havai fişek gösterisi izliyor gibiyiz diyor. Hubble kuzey ışıklarındaki değişimleri gözlemek için bir ay boyunca Jüpiter'i izledi. Dünya'dan daha büyük bir alanı kaplayan kuzey ışıklarına ait bir yığın görüntü kullanılarak bir video yapılması bile mümkün. Jüpiter'in kuzey ışıkları Dünya'dakilere göre sadece büyük değil, aynı zamanda yüzlerce kez daha enerjiktir. Dünya'daki en yoğun kuzey ışıkları yüklü parçacıkların atmosferin üst katmanındaki gazlarla çarpışmasıyla kırmızı, mor ve yeşil renkli ışıklar doğar. Jüpiter'de de benzer durum vardır. Gaz devi güçlü manyetik alanı nedeniyle daha fazla parçacığı kutuplara yönlendirir. Öyle ki, gezegene yakın yörüngede dolanan Io'daki volkan patlamaları sırasında güneş rüzgarı içindeki yüklü bu parçacıklarda uzaya atılır. Hubble ve Juno ile birlikte yapılacak gözlemler Güneş ve diğer kaynaklardan kaynaklanan kuzey ışıklarının nasıl etkilendiğini anlamaya yardımcı olacaktır. Hubble gözlemleri devam etmesine karşılık alınan verilerin analizi birkaç ay daha sürecektir. Çalışma sırasında elde edilen ilk video ve fotoğraflar Jüpiter'in güzel kuzey ışıklarını göstermektedir. Notlar Jüpiter'deki kuzey ışıkları ilk kez Gezgin 1 (Voyager 1) uzay aracı tarafından 1979'da keşfedildi. Jüpiter'in kuzey ışıkları görünür ışık altında kutba geçirilmiş bir yüzük izlenimi verse de morötesi görüntüler tüm güzelliğini ortaya çıkarmıştır. Gökbilimciler bu ışıkları ilk kez Hubble ile gözlemiyor. Cassini uzay aracı 2000 yılında Satürn'e doğru yol alırken Jüpiter'e en yakın konumdan geçtiği sırada Hubble ile işbirliği yapıp kuzey ışıklarını gözlemişti. Bunun ardından geçtiğimiz yıl Pluto yakınından geçen Yeni Ufuklar aracı 2007'de Jüpiter'in kuzey ışıklarını görüntülemişti. 3 Yorumlar sonsuz boşlukta bu kadar gizamli jupiter uzayınn bu kadar uzak noktasında dev gaz gezegeninde izlemesi HEYECAN VERİCİ YENİ BİLGİLERİ BEKLİYORUM teşekkürler bilgileriniz için"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/hubble-grb-bilmecesine-el-atti/", "text": "NASA'nın Hubble Uzay Teleskopu kısa süreli gama ışın patlamalarının bir çift nötron yıldızının ya da biri nötron yıldızı diğeri karadelik olan iki süper yoğun ve küçük çiftin birleşmesiyle tetiklendiğine yönelik güçlü kanıtlar elde etti. Hubble'ın yakın kızılötesi gözlemleri ile elde edilen kesin kanıtlar kısa süreli gama ışını patlamaları sonrasında belirdi. Birleşme sonrasında görülen kısa süreli GRB patlaması beraberinde yeni bir tür olan kilonovayı getirir. Bir kilonova bir beyaz cücenin patlamasına neden olan novadan 1000 kat daha parlaktır. Yine de böylesi bir patlama büyük bir yıldızın süpernova patlamasıyla görülen parlaklığın 1/100'ü ile 1/10'u kadardır. Uzayda rastgele yönlere dağılan gama ışını patlamaları, yüksek enerjili ışıma olarak yanıp sönmektedir. Kısa süreli patlamaların çoğu ancak birkaç saniye görünür olabilirken bazıları birkaç saat bazıları ise gün boyunca sürer ve yakın-kızılötesi ışık altında soluk bir kızarıklık oluştururlar. Gökbilimciler uzak gökadalardaki bu soluk GRB'leri görmekte zorluk çeker. Kısa süreli GRB'ler bir sırdır. Buna ilişkin en gözde kuram iki yoğun cismin uzaya yoğun enerji aktarmasıdır. Ama buna ait kesin bir kanıt şimdiye kadar elde edilememişti. İngiltere Leicester Üniversitesi'nden Nial Tanvir liderliğindeki bir araştırma ekibi yakın kızılötesi ışık altındaki kısa süreli patlamayı incelemek için Hubble'ı kullandı. Gözlemler bir kilonova patlaması sonrasında görülen soluk ışığı ortaya çıkardı. Bu gözlem kısa gama ışını patlamalarının kökeni gizemini çözmektedir. Grubumuzdaki birçok gökbilimcinin içinde yer aldığı bir çalışmayla uzun süreli gama ışını patlamalarının son derece büyük kütleli yıldızların çökmesiyle üretildiğine ilişkin kanıt daha önce sağlanmıştı. Ancak yoğun cisimlerin birleşmesiyle oluştuğuna yönelik kanıtlar zayıftı. Elde ettiğimiz kanıtlar iki senaryoyu da destekler görünmektedir diyor Tanvir. Astrofizikçiler ikili sistemde sarmal bir yörünge izleyen süper-yoğun nötron yıldızı çiftlerinin kısa süreli GRB'ler oluşturduğunu tahmin ediyor. Uzay-zamanı bir kumaş gibi eğen sistemin ışıması küçük dalgalanmalarla yayılmaktadır. Dalgalar şeklinde yayılan enerjiye birbirine çok yakın dolanan iki cisim neden olur. İki cismin birleşmesiyle milisaniye süresnce yüksek radyoaktif madde dışarı çıkar. Bu madde ısınır ve hafif bir patlamayla genişler. Bu güçlü kilonova patlamasının yaydığı görünür ve yakın-kızılötesi ışımayı Güneş her birkaç yılda saniyeler mertebesinde yayar. Bir kilonovanın ki ise yaklaşık bir hafta sürer. Çalışma ekibinden Berkeley Üniversitesi ve Lawrence Berkeley Ulusal Laboratuvarı'ndan Jennifer Barnes ve Daniel Kasen kilonovaların nasıl görünmesi gerektiğini belirlemek için yeni hesaplamalar yaptı. Sıcak plazma birkaç gün içinde yakın-kızılötesinde ışıma yaparken kilonovanın aynı zamanda görünür ışığı engelleyecek şekilde hareket etmesi gerektiğini öngördü. NASA'nın Swift Uzay Teleskopu 3 Haziran'da yaklaşık 4 milyar ışık yılı uzaklıktaki bir gökadada GRB 130603B adlı son derece parlak bir gama ışını patlaması kaydetti. Böylece beklenen fırsat gelmiş oldu. İlk patlama sonrası görülen gama ışınları saniyenin onda biri kadar sürerken sonraki kilonova parlaması yaklaşık 100 milyar kat daha parlak oldu. Herschel Teleskopu ve Kanarya Adaları'ndaki Gran Teleskopu ile tespit edilen soluk görünür ışıkla uzaklık belirlendi. Barne ve Kasen'in kuramını Hubble yardımıyla yakın-kızılötesi ışıkla test etmek için kullanabilirdik diyor Tanvir. Hesaplamalar ilk patlamanın ardından yakın-kızılötesi ışımanın, 3 ile 11 gün süreyle devam edeceğini gösteriyordu. Araştırmacılar bu nedenle Hubble'ın Geniş Alan Kamerası 3'den yardım istedi. 12-13 Haziran'da Huble, patlama noktasında soluk kırmızı bir cisim keşfetti. Bağımsız başka bir çalışmayla da bu tespit doğrulandı. Sonraki 3 hafta boyunca Hubble uzaktaki soluk ışığın ateş topu şeklinde bir patlama sonucunda oluştuğuna yönelik sağlam kanıtlar getirdi. Baltimore Uzay Teleskopu Bilim Enstitüsü'nden Andrew Fruchter: Daha önce gökbilimciler gerçek bir gama ışınını büyük ölçüde görünür ışıktaki kısa süreli patlamalara bakarak çözmeye çalışırdı. Ama bir haftadan kısa süren gama ışını patlamasının yakın-kızılötesi ve görünür ışık görüntülerinin karşılaştırılmasıyla, kilonovaların kızılötesi ışıma yayacağını söyleyen kuramı destekler nitelikte verilere kavuştuk. Gördüğümüz tam da buydu diyor. Kısa GRB'lerin doğasını onaylayan buluşun iki önemli etkisi oldu. İlki evrendeki altın ve platin gibi ağır elementlerin var olması bilmecesidir. Kilonovalar onlarca gezegen ve yıldızın gelecek nesillere taşınan ögeleri olduğundan, yapılarındaki bu ağır elementleri bolca uzaya püskürttükleri tahmin ediliyor. İkincisi de yoğun cisimlerin birleşmesiyle Albert Einstein tarafından öne sürülen kütleçekimi dalgaları yayması beklentisidir. Henüz kütleçekim dalgaları tespit edilemedi ancak geliştirilmekte olan yeni araçlarla birkaç yıl içinde ilk keşifler yapılabilir. Kilonova avcılığı gökbilimciler için bunları birbirine bağlaması nedeniyle önem taşımaktadır diyor Tanvir. 1 Yorum kilonava kavramını yeni öğrenmiş oldum....gerçekten çok güzel bir makale ellerinize sağlık astronomidiyari....."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/hubble-guzellerinden-ngc-891/", "text": "|NGC 891. Görüntü Andromeda takımyıldızındaki 30 milyon ışık yılı uzaklıkta yer alan NGC 891'e ait. NASA/ESA Hubble Uzay Teleskopu ile elde edilen görüntüde gökadanın merkezi şişkin sol alt kısmı görülüyor. Yaklaşık 100 000 ışık yıllık alanı kaplayan gökada tam kenarında toz ve yıldızlararası ortamda kalın gaz düzlemini gözler önüne sermektedir. Yandan bakıldığında Samanyolu izlenimi vermesine karşılık ayrıntılı çalışmalar gökada düzleminden yüzlerce ışık yılı uzağa kaçan gaz yapıları olduğunu gösterdi. Gökbilimciler bu gaz fişeklerinin süpernova ya da yoğun yıldız oluşum süreci nedeniyle atılan madde olduğunu düşünüyor. Böylesi durumlarda yani yıldızın doğumu ya da ölümü sırasında uzaya güçlü rüzgarlar etkisiyle gaz ve toz zerreleri yayılır. Görüntünün sağ alt kısmında görülen uzak eliptik gökadalar dışında Samanyolu'na ait birkaç parlak yıldızda kendini göstermiş. NGC 891 kütleçekimiyle birbirine bağlanmış gökadalar grubunun küçük bir parçasıdır."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/hubble-iki-beyaz-cucede-enkaz-buldu/", "text": "Hubble Uzay Teleskobu hiç beklenmeyen bir yerde Dünya büyüklüğünde gezegenlerin yapıtaşlarını içeren beyaz cüceli iki sistem buldu. İki ölü yıldız, Boğa takımyıldızındaki 150 ışık yılı uzağımızda bulunan Öküz kümesinde yer alıyor. Yıldız kümesi sadece 625 milyon yıl yaşındadır. Beyaz cüceler üzerlerine çektikleri asteroitler nedeniyle çevreleri enkazla kuşatılmıştır. Hubble, Kozmik Kökenli Tayfölçeri'nin yardımıyla bu beyaz cücelerde silisyum ve karbon miktarının düşük seviyelerde olduğunu belirledi. Silisyum Dünya ve Güneş Sistemi'ndeki diğer karasal gezegenlerin oluşumu için önemli bir maddedir. Karbon ise gezegen enkazının kökenini açığa çıkarmaya yardımcı olur. İngiltere'deki Cambridge Üniversitesi'nden Jay Farihi: Karasal gezegenlerin oluşumu için gerekli kimyasal maddeleri belirledik. Bu yıldızların oluşmuş gezegenleri kendilerini rahat bir şekilde koruyabilir. Gördüğümüz madde bunun kanıtıdır. Enkaz, Güneş Sistemi'ndeki en ilkel karasal cisimlere benzemektedir diyor. Keşif, gezegen oluşumlarının yıldızlara yakın yerlerde yaygın olduğunu gösteriyor. Bu da 5 milyar yıl sonra Güneş'in patlamasının ardından sistemdeki gezegenlere ne olacağına ilişkin bir fikir veriyor. Farihi'nin araştırmasına göre en az 160 km büyüklüğündeki asteroitler beyaz cücelerin güçlü çekim kuvvetleri nedeniyle paramparça ediliyor. Karasal gezegenlerin asteroitler ile oluştuğu fikrine göre sistemde Dünya byüklüğünde gezegenlerin asteroitler ile oluştuğunun kanıtları elde edildi. Parçalanan madde yıldız çevresini halka gibi sararak ölü yıldıza akmış olabilir. Silisyum, ölü yıldızın çok yakınına sokulan asteroitlerin, güçlü kütle çekiminin etkisiyle parçalanmasıyla açığa çıkmış olabilir. Yıldız üzerine yağmur gibi akan maddenin bu hareketinde, kütle çekimi dışında başka bir etkinin var olduğunu düşünmek zor diyor Farihi. Aynı şekilde Güneş ile Jüpiter arasındaki çekim kuvvetleri dengesi asteroit kuşağının bozulmasına engel olur. Güneş'e yaklaşmak isteyen asteroitlerin sonu ise yok olmaktır. Farihi'ye göre Hubble yardımıyla beyaz cücelerin atmosferlerini incelemekle karasal gezegenlerin yüzeylerinin kimyasal yapısı belirlenebilir. İki beyaz cüce ve enkaz çevresi, İngiltere'deki Warwick Üniversitesi'nden Boris Gansicke liderliğinde yürütülen 100'den fazla beyaz cüce ve çevresindeki gezegen enkazını arama projesi kapsamındadır. Hubble'ın tayfölçer verileri Almanya'daki Kiel Üniversitesi'nden Detlev Koester tarafından işlenmektedir. Beyaz cücelerin atmosferlerindeki çeşitli elementlerin miktarı ise gelişmiş bilgisayar modelleriyle hesaplanmaktadır."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/hubble-iki-gezegenin-bulutlarini-gordu/", "text": "GJ 1214b gezegenindeki hava tahminleri oldukça kolay olmalı. Bugünkü tahmin: bulutlu. Yarın: parçalı bulutlu. Uzun dönemde: bulutlu. NASA'nın Hubble Uzay Teleskopu verilerini inceleyen bilim insanları büyüklüğü Jüpiter gibi gaz devleri ile Dünya gibi küçük karasal gezegenler arasında olan iki gezegenin atmosferini analiz etmeyi başardılar. NASA'nın Kepler Uzay Teleskopu'nun çalışmaları sonucunda bu büyüklükte gezegenlerin diğerlerine göre Samanyolu'nda daha fazla sayıda olduğu düşünülmekte. Araştırmacılara göre bu çalışma Dünya benzeri gezegen bulma yolunda önemli bir adımdır. Ele alınan gezegenler GJ 436b ve GJ 1214b. Güneş'ten daha soğuk bir yıldızın çevresinde Neptün'ün Güneş'ten uzaklığına göre daha yakın dolanan GJ 436b sıcak Neptün sınıfındadır. Aslan takımyıldızında bulunan gezegen bizden 36 ışık yılı uzaktadır. GJ 1214b ise süper Dünya sınıfındadır. Bu iki gezegen Dünya ile Neptün arası kütleye sahiptir. GJ 1214b Yılancı takımyıldızında bulunuyor ve bizden 40 ışık yılı uzaklıktadır. GJ 436b ve GJ 1214b yıldızlarının önünden geçerken görülebiliyor. Bu sırada atmosferlerinden süzülen yıldız ışığının analizinin yapılmasına olanak sağlıyor. Kaliforniya Teknoloji Enstitüsü'nden Heather Knutson'ın başını çektiği bir ekip GJ 436b'nin son bir yıla ait Hubble geçiş gözlemleriyle atmosferini incelemeye çalıştı. Atmosferden süzülen ışığın kimyasal parmak izi arandı. Knutson: Bu gezegen yüzeyinin görülmesini engelleyen bulut tabakasına sahip. Ancak Neptün'ün tersine gezegenin atmosferinde hidrojen gibi hafif gazlar bulunmuyor. Bunun yerine su buharı, karbonmonoksit gibi gazların kimyasal izlerini arıyoruz. Elbette bunun dışında karbondioksit gibi daha ağır moleküllerde bulunabilir diyor. GJ 436b için elde edilen bilgiler daha önce de GJ 1214b için alınmıştı. Bu gezegenin ilk tayfsal gözlemleri beraberinde bir sürprizde getirmişti: gezegen atmosferinin yüksek kısımları büyük miktarda su buharı ve hidrojen bulutlarından oluşuyordu. Chicago Üniversitesi'nden Laura Kreidberg ve Jacob Bean liderliğindeki gökbilimciler gezegenin yüksek bulutlarıyla ilgili ayrıntılı görüntü elde edebilmek için Hubble'a başvurdular. Bu bulutlar daha alt atmosferi ve gezegenin yüzeyini gizlemekteydi. Yeni Hubble verileri gezegenin atmosferinde su buharı, metan, azot, karbonmonoksit ve ilk kez karbondioksit bulutları olduğunu onayladı. Her iki gezegende bize güneş sistemi dışındaki gezegenlerin çeşitliliği hakkında birşeyler anlatıyor. Biz de bu farklı dünyaların bilinmeyen yanlarını keşfediyoruz diyor Knutson. GJ 136b ve GJ 1214b gezegenleri yaklaşık 100 C derece sıcaklığına sahip olup yanmaktadır. Bu kavurucu sıcaklıkta potasyum klorür veya çinko sülfür bulutları da oluşmuş olabilir. Dünya'daki bulutlardan çok daha farklı bulutlara sahip olduklarını düşünüyoruz diyor Kreidberg. Chicago ekibi GJ 1214b'nin atmosferindeki bulutların niteliğini ortaya çıkarmak için büyük çaba harcadı. Hubble'ın gücünü sonuna kadar kullandık. Hubble ötegezegenin atmosferini inceleyebilmemiz için uzun bir zaman harcadı diyor Kreidberg. Böylesi oldukça hassas bir gözlemi iyi tasarlanmış Hubble gibi bir teleskopla yapmak ise apayrı bir heyecan diyor Bean. Knutson: Ölçmek istediğimiz gezegenin atmosferi sinir bozucu kadar bulutlarla örtülü. Ancak Hubble'ın varisi olacak James Webb Uzay Teleskopu bu gezegenlerle çalışmayı kolaylaştırabilir. GJ 1214b ve benzeri ötegezegenlerin bulutlarının arkasını görmeyi ümit ediyoruz diyor Kreidberg."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/hubble-ile-cok-uzaklara/", "text": "Gökbilimciler Hubble teleskopunun 16 yıllık verilerini işleyerek bu birleştirilmiş görüntüyü elde etti. Fotoğrafta gördükleriniz her bir nokta, yapısında en az 100 milyon yıldız bulunduran, bir gökadadır. Sizce bu fotoğrafta kaç gökada olabilir? Yanıt, yazının sonunda. Fotoğrafta ayrıca birkaç yıldız da görünüyor ki bunlar Samanyolu içinde yer alan yıldızlardır. Görüntüdeki en uzak cisim 13.3 milyar ışık yılı uzaktadır. (Yani Büyük Patlamadan sadece 500 milyon yıl sonra oluşmuş cisimlerde kendini gösteriyor). Görüntüdeki dalga boyları morötesi ile kırmızı-öte aralığını kapsamaktadır. Görüntüdeki en soluk ve dolayısıyla da en uzakta yer alan gökadalar insan gözünün görebileceği en sönük cisimden 10 kat daha sönüktür. Fotoğraf 7500 pozlamayla üretildi ve 5200 pozlamadan oluşan ikinci bir fotoğraf da yakında yayınlanacak. Hubble bu gördüğünüz alana diğer alanlara göre 250 günden fazla zaman ayırdı. Hubble'dan önce Yer teleskoplarıyla ancak 7 milyar ışık yılı uzaklık görülebiliyordu. Bu gözlemlerle erken evrende gökadaların nasıl oluştuğu ve nasıl evrim geçirdiği anlaşılamamıştı. Hubble çok daha uzakta yer alan cisimleri gözleyince bir devrim gerçekleşti. Böylece mevcut teoriler test edilmeye başlandı. Nihayetinde gökadalardaki kimyasal elementlerin ne zaman ortaya çıktığı ve yaşamı nasıl yeşerttiği bilgisine kadar gelindi. Kozmik uzaklık denilen mesafelerde yer alan cisimleri ele alan bu tür görüntüler aslında gökyüzünde, oldukça küçük bir alan kaplamaktadır: kolunuzu gökyüzüne uzattığınızda baş parmağınızın kapladığı kadarlık bir alan! Ya da başka bir ifadeyle Dolunay kadar bir alan. (Görsel telif hakkı: Hubble Legacy Field Image: NASA, ESA, and G. Illingworth and D. Magee ; Moon Image: NASA, Goddard Space Flight Center and Arizona State University) Bu fotoğrafta yaklaşık 265,000 gökada bulunmaktadır. Peki, acaba kaç yıldız olabilir bu fotoğrafta? Görüntü telif hakkı: NASA, ESA, G. Illingworth and D. Magee , K. Whitaker , R. Bouwens , P. Oesch , and the Hubble Legacy Field team. Yüksek çözünürlükteki versiyonlara ulaşmak için tıklayınız. 1 Yorum mükemmel bir görüntü inanılmaz bir görüntü.tek bir noktada 265000 belkide dahada fazla galaksi yüzbinlerce ışık genişliğinde ve herbirinde milyarlaca yıldız ve gezegenler.yüce ALLAH tüm evreni kontrol ediyor ve ışık hızında genişliyor.insanın böyle birşeyi idrak etmesi ve bu muazzam akılalmaz büyüklüğü kafasında canlandırması imkansız.videoyu görünce dünyamızın bu evrende bir mikrop kadar yer tutmadığımız kesin.insanın dimağı duruyor.böyle videolar bekliyorum.teşekkürlerASTRONOMİ DİYARI.selamlar."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/hubble-ile-daha-uzaga/", "text": "Kaptan Kirk ve ekibinin yönettiği yıldız gemisi Atılgan, 50 yıl önce uzayın sınırına doğru yola çıkmıştı. NASA/ESA Hubble uzay teleskopu Sınır Alanları Programı çerçevesinde, Uzay Yolu filminde olduğu gibi uzak gökada kümelerinden Abell S1603 kümesini gözlüyor. Hubble sürekli olarak uzayın bilinen sınırını genişletmektedir. Görevi, bilinmeyen yeni ufukları görmek olmasa da uzayın bilinen sınırını genişletmek için tüm gücünü ortaya koymaktadır. Hubble'ın şimdiki hedefinde Abell S1603 gökada kümesi vardı. Görüntünün merkezindeki dört milyar ışık yılı uzaktaki küme çalışmaya yardımcı olmaktadır. Ancak hiçbir teleskop Abell S1603 kümesindeki alana bakmamıştı. Dev kütleli kümenin şeklini eğen neden ise kütle çekimsel mercek etkisiyle daha uzaktaki cisimden gelen ışığın bükülmesidir. Hubble bu kadar uzaktaki cismi başka türlü göremez. Uzaydaki bu doğal merceği kullanan Hubble çok uzaktaki sönük cisimleri gözleyebiliyor. Abell S1063'e ait ilk veriler bazı yeni keşifleri beraberinde getirdi. İlki kümenin büyük patlamadan bir milyar yıl sonra oluştuğunun tespit edilmesidir. Gökbilimciler aynı zamanda bükülen ışık demetlerinin yardımıyla görüntülenen on altı gökadayı ortaya çıkardı. Ön plandaki cismin görüntüsünde bozulmalara neden olan kütle çekimsel mercek etkisi daha uzaktaki cisimlerin keşfi ile normal ve karanlık madde dağılımındaki modellerin kullanımını kolaylaştırmaktadır. Bu modeller gizemli karanlık maddenin doğasını anlamak için önemli ipuçları sunar. Abell S1063 arka plandaki gökadaları ortaya çıkarma yeteneğine sahip tek kozmik lens değildir. Hubble Teleskopu'da bu yöntemle uzak bir cismi ortaya çıkaran tek gözlem aracı değildir. Daha önce gözlenen iki kümeyle birlikte bu küme zaten Sınır Alanları programının bir parçasıdır . Önceki gökada kümelerine ait verilerinin dünyadaki tüm gökbilimciler tarafından incelendiği ve kütle çekimsel mercek etkisiyle süpernova patlaması olduğu belirlendiği görüntülerden yüzlerce gökada keşfedildi. Notlar Hubble son üç yılda toplam yörüngede 840 kez dolanarak Sınır Alanları programına büyük destek sağladı. Böylece altı farklı gökada kümesinden yararlanılarak uzayın uzak köşelerinde yatan cisimlerin keşfi amaçlanmaktadır."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/hubble-ile-olu-gokada-analizi/", "text": "Hubble, gökada evrimi kuramlarına karşı koyan kütleli ölü gökadayı görüntüledi. Uzaydaki doğal mercek gözlem etkisini NASA'nın Hubble teleskopu yetenekleriyle birleştiren gökbilimciler şaşırtıcı bir keşfe imza attılar. Devasa yapılı, hızla dönen ve disk şeklindeki gökadanın ilk örneği olup yıldızları büyük patlamadan sadece birkaç milyar yıl sonra oluşmuştur. Böyle bir gökadanın evrenin erken dönemlerinde gözlenmesi kütleli gökadaların nasıl oluştuğu ve geliştiği yönündeki mevcut açıklamalarla uyuşmuyor. Hubble gökadayı fotoğrafladığında gökbilimciler, birleşerek gökada oluşturmuş yıldız kümesi görmeyi umuyorlardı. Ancak yıldızların yassı şekilli bir diskte doğduğuna ait kanıtlara ulaştılar. Bu görüntü yıldız oluşumlarının durduğu en eski ölü gökadaların bir kısmının Samanyolu şeklindeki diskten günümüze kadar dev eliptik gökadalara dönüştüğü yönündeki ilk gözlemsel kanıttır. Bu sürpriz bir sonuçtur, çünkü eliptik gökadalar daha yaşlı yıldızlar barındırırken sarmal gökadalarda daha çok genç yıldızlar bulunur. Erken ölü gökadaların en azından bir kısmında büyük değişimler yaşanmış olmalı. Bu değişim sadece yapılarını değil, eliptik şekillerini de belirlemiş olabilir. Kopenhag Üniversitesi Niels Bohr Enstitüsü Karanlık Kozmoloji Merkezinden Sune Toft: Bu yeni bakış gökadaların erken dönemlerinde ve yerel eliptik gökadalara dönüşmesinin ardında tüm kozmolojik yapıyı yeniden düşünmemiz gerektiğini gösteriyor. Belki de erken ölü gökadaların aslında disk olabileceğini göremediğimiz için bunların çözümleyemedik diyor. Uzak ölü gökadalarla ilgili önceki çalışmalar yapılarının gelişerek yerel eliptik gökadalara benzeyeceği üzerineydi. Bu varsayımı temelde kabul etmek için bugün kullanılan teleskoplardan daha güçlü olanları gerekiyor. Bununla birlikte kütle çekimsel mercek adı verilen doğal alet aracılığıyla çok geniş alanda gözlem yapılabilir. Bu doğal yöntemde, öndeki gökada çok uzaktaki gökadadan gelen ışığı kütle çekimiyle büküp mercek gibi davranarak daha büyük görünmesini sağlar. Böylesi bir doğal merceği Hubble'ın yetenekleriyle birleştirince ölü gökadaların merkezleri görüntülenebilir. Uzak gökada Samanyolu'nun üç katı kütleli olmasına karşılık boyutu gökadamızın yarısı kadardır. Avrupa Güney Gözlemevinin Çok Büyük Teleskopu ile yapılan dönme hızı ölçümlerine göre de gökada Samanyolu'nun iki katından daha hızlı dönmektedir. Bu gökadanın yıldız oluşumunu neden durdurduğu henüz bilinmiyor. Aktif gökada merkezindeki süper kütleli karadelikten fışkıran jetlerin enerjisinin bir sonucu olabilir. Bu enerji gazın ısınmasına ya da gökadadan uzaklaşarak yıldız oluşumuna engel oluşturmuş olabilir. Gökada da soğuk gazın yıldız oluşturan bulutlara dönüşmesi için yeterli soğukluğa ulaşması gerekir. Böyle bir durum oluşmadığına göre gaz hızla sıkışıp ısınıyor demektir. Böylece gaz yıldız oluşturan bulutlara dönüşememektedir. Ancak bu genç, muazzam yapıdaki diskler evrende gördüğümüz eliptik gökadalara nasıl dönüşebilir? Muhtemelen birleşmeler yoluyla diyor Toft. Bu gökadalar daha küçük olanlarla birleşerek büyüyor olabilir. Bu durumda gökadaya farklı yerlerinden farklı açılarla küçük yapılar katılmış demektir ki bu da gökadadaki yıldızların rastgele yörüngelere sahip olması anlamına gelir. Bunun dışında büyük birleşmeleri de hayal edebilirsiniz. Toft ve ekibi bu gökadaların daha büyük örneğini aramak için James Webb teleskopunun göreve başlayacağı günü sabırsızlıkla bekliyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/hubble-ile-sicak-jupiterler-izlenecek/", "text": "Uluslararası bir bilim ekibi ötegezegenlerin atmosfer koşullarını Hubble Teleskopu ile incelemek üzere 200 saatlik büyük bir program hazırladı. Araştırmada yıldızına yakın dolandığı için atmosfer sıcaklıkları 1000 Kelvin (yaklaşık 750 C derece) derece dolayında olan 'sıcak Jüpiterler' incelenecek. Arizona Üniversitesi Ay ve Gezegen Laboratuarı'ndan Gilda Ballester: Hubble ile elde edeceğimiz verilerle Güneş Sistemi dışında yer alan gezegenlerin atmosfer bileşimlerini elde edeceğiz. Şimdiye kadar sadece iki ötegezegenin Hubble'ın görünür ışık tayfıyla elde edilen ayrıntılı sonuçları bulunuyor diyor. Hubble ile kütlesi Jüpiter kütlesinin beşte biri ile bir buçuk katı arasında olan, yarıçapı bir ile iki Jüpiter kütlesi aralığında ve atmosfer sıcaklığı 700 ile 2500 C derece arasındaki gezegenler hedeflenmiş bulunuyor. Ballester'a göre yıldızına çok yakın dolanan gezegen, tıpkı Ay'ın bize sürekli aynı yüzü gösterdiği gibi, yıldızına sürekli aynı yüzünü gösterir. Bu ise gezegenin yüzeyinden yoğun enerji dağıtımı sağlar. Böylesi bir gezegen üzerinde yaşayanlar için gezegenin yarısında Güneş sürekli tepede ve diğer yarısında ise sürekli karanlık olacaktır. Ballester böylesi bir sıcak Jüpiter'in yerine Dünya olsaydı, yörünge döneminin bir yıl yerine sadece 1-5 gün olacağını belirtiyor. Hedef olarak seçilen sekiz sıcak Jüpiter'in atmosfer yapısı, kimyasal içeriğini anlamak için hassas ölçümler gerekiyor. Bu ölçümler gelecekte yapılması olası ötegezegenlerde yaşam araştırmalarında kullanılabilir. Araştırma ekibinden David Sing: Gökbilimciler yüzlerce ötegezegen keşfetti ve bunların bazılarının oldukça yıldızlarının çevresinde zor konumlarda yer aldığını biliyoruz. .dolayısıyla bunlar hakkında belirlenen her şey her zaman şaşırtıcı olacaktır. Beklenmedik keşifler gelebilir diyor. Ekip Hubble Uzay Teleskopu ile ötegezegenlerin stratosferlerinde Dünya atmosferinin ozon tabakasına benzer etkileri gözlemek ve buradaki gazları algılamayı hedefliyor. Bu gaz gezegen yıldızın önünden geçerken yıldızın ışığını emer gibi görünecektir. Ballester: Bir gezegen yıldızının önünden geçerken atmosferinden geçen yıldız ışığın bir kısmı karanlık disk şeklinde ortaya çıkar. Atmosferin ışığa olan bu etkisi bize atmosferin kimyasal bileşimi, sıcaklığı ve diğer özelliklerini verir diyor. Bazıları büyük, bazıları ağırdır. Bazıları yıldızına çok yakın ve biraz daha iyi stratosferi vardır. Bazılarında sıcaklığın etkisiyle hava kabarır bazılarında daha sakindir. Starotesferdeki diğer koşullarla oluşan tersinme hakkında ise henüz bir şey bilmiyoruz. Gözlemler ile bu gezegenlerin atmosfer yapılarını modelleyerek bazı sırları çözmeyi amaçlıyoruz diyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/hubble-ile-yildizlarin-hareketi-olculdu/", "text": "Hubble Uzay Teleskobu'yla 10 yıl arayla gerçekleştirilen iki ayrı gözlemle, NGC 3603 kümesinin merkezindeki birkaç yüz yıldızın küçücük hareketleri ölçüldü. Çalışmayı gerçekleştiren ekip, yıldız kümelerinin gelişmeyle orantılı bir şekilde hareket ettiğini tespit etti. Yani kümedeki yıldızlar henüz yerlerine oturmamış! Samanyolu'nun en yoğun topluluklarından olan, 3 ışık yılı genişliğindeki NGC 3603'te, 10 000'den fazla Güneş'ten büyük kütleli yıldızlar bulunuyor. NGC 3603, mevcut kuramı test etmek için gözlenen en uygun kümelerden biridir. Heidelberg'deki Cologne Üniversitesi Max Planck Astronomi Enstitüsü 'ndeki ekip, Wofgang Brandner başkanlığında kümedeki birçok yıldızın hareketini izledi. Çalışma ile yıldızların yerleşik bir durumda ya da hareketli olup olmadığının bulunması planlanıyordu. Genç bir küme olan NGC 3603, Güneş'ten 20 000 ışık yılı uzaklığıyla gözlenmesi zor hedeflerden biridir. Düzenli olarak yıllarca yapılan gözleme dayalı görüntülerin kıyaslanması gerekiyordu. Bunu yaparken de kullanılan teleskop ve kamerasının uzun dönemlerde son derece güvenilir ve ayrıntılı görüntüler vermesi gerekliydi. Brandner ve ekibi bunun için Hubble Uzay Teleskopu'nun en iyi çözüm olduğunu düşündüler. Bunun için teleskoptaki Geniş Alan Gezegen Kamerası 2'yi (WFPC2) Temmuz 1997 ve ardından Eylül 2007'de kümeye yönlendirip görüntü aldılar. Görüntülerin analizi ise ekibin iki yılını aldı. Kümedeki yıldızlar hakkında vardığımız sonuç ise şaşırtıcıydı. Kümenin yıldızları yerlerine yerleşmiş değillerdi. Yıldızlar diğerlerinden bağımsız hızda hareketliydiler. Ekip üyelerinden Boyke Rochau:Yılda 1 arssaniyenin milyonda biri kadar olan bir hassasiyetle çalışmak zorundaydık. Bu ise bir insanın saç telinin 800 km uzaklıkta görülen kalınlığı gibidir diyor. Sonunda 800 yıldızın ayrı ayrı hızlarını belirlediler. Bunun 50 tanesinin kümeyle ilgisi olmayan ön planda yer alan yıldızlar olduğu bulundu. Sonuçlar ise ekibi şaşırttı. Çünkü kümedeki yıldızlar henüz yerlerini bulmamış ve hareket halindeydiler. Bu da kümenin daha oluşum aşamasını tamamlamadığının bir göstergesi. Dev bir gaz ve toz bulutunun sıkışmasıyla oluşan yıldız kümesinin 1 milyon yıl önce oluştuğu düşünülüyor. Kümedeki yıldız oluşumları hızlı ve şiddetli gerçekleşmektedir. Kümenin merkezi sıcak genç yıldızların oluşumuna izin veren kütlece yoğun olan kısmıdır. Yıldız kümelerinin kütlece büyük olan merkezleri çevrelerinde yıldızları kendi çevresinde tutabilen kütle çekime sahip olduklarından kümeler bir küre şeklini andırır. Brandner: Bu bizim genç ve yoğun durumdaki bir yıldız kümesindeki yıldızların hareketlerini ilk ölçüm çalışmamızdır diyor. Ekip üyelerinden Andrea Stolte ise: Bu, yıldız kümelerinin nasıl oluştuğunu anlamaya çalışan gökbilimcilerin yararlanabileceği bir çalışmadır diyor. Kaynak: ESA/Science&Technology"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/hubble-macellan-nehrinin-kaynagini-buldu/", "text": "NASA/ESA Hubble Uzay Teleskopu verilerinden hareket eden gökbilimciler Samanyolu çevresinin yaklaşık yarısını saran Macellan nehriyle ilgili 40 yıllık sırrı çözdü. Yani Hubble gözlemleri büyük komşudan kaynaklanan küçük parça ile bu nehrin asıl parçasının Küçük Macellan Bulutu'ndan kaynaklı olduğunu ortaya çıkardı. Gökadamız çevresinde dolanan iki cüce gökada olan Macellan Bulutları'ndan kaynaklanan büyük gaz nehri gökadamızın yarısını sarıyor. 1970'lerin başında keşfedilen bu nehrin, uydu gökadalardan birinden mi yoksa ikisinden mi kaynaklandığı bir soru işaretiydi. Yeni çalışmayla nehrin iki milyar yıl önce Küçük Macellan bulutu'ndan kopan gaz kütleleriyle oluştuğu ve asıl şaşırtıcı olanı da ikinci bir kolun Büyük Macellan Bulutu'ndan koptuğu görüldü. Gökbilimciler nehir yoğunluğunu belirlemek için ESO'nun Çok Büyük Teleskopu ile Hubble'ın Kozmik Merkez Tayfölçeri gözlemlerinden yararlandı. Nehrin altı farklı kısmında oksijen ve kükürt gibi ağır elementlere rastlandı. COS bu öğeleri uzak kuasardan gelen morötesi ışığı tutması sonucunda keşfetti. Kuasarlar parlak çekirdekleri olan aktif gökadalardır. Ekip Küçük Macellan Bulutu'ndan iki milyar yıl önce koparak oluşan nehrin içinde düşük miktarda oksijen ve kükürt olduğunu da belirledi. Uzay Teleskopu Bilim Enstitüsü'nden Andrew Fox: Keşfin cilvesi olarak, Macellan Bulutları'ndan akan gazın içindeki ağır elementlerin beklenen değerde olduğunu bulduk. Bu da Büyük Macellan Bulutu'ndan dışarı atılan gazın bileşimiyle uyumludur diyor. Almanya'daki Potsdam Üniversitesi'nden Philipp Richter: Bu öğeleri görmek için tayfın morötesi kısmına bakmak gerekiyor ancak, Dünya atmosferi morötesi ışığı geçirmediğinden bunu yapmak zorlaşır. Yani bu işi uzaydan yapmalıyız. İşte Hubble bunu görme yeteneğine sahiptir diyor. Samanyolu'nun uydu gökadaları -Macellan Bulutları hariç- sahip oldukları gazın çoğunu kaybetti. Diğer uydulara göre daha büyük olan Macellan bulutları yeni yıldızlar oluşturabilecek maddeye sahip olabilie. Ancak bu bulutlar Samanyolu'nun sıcak gazla kaplı kanadına yaklaşıyor. Bunun nedeni olarak da iki bulut arasındaki kütle çekim kuvveti gösteriliyor . Samanyolu yakınlarına süzülen bu gaz akımının kökenini keşfetmek önemlidir. Bu gaz şeritlerinin Samanyolu'na katılması yeni yıldız oluşumlarını başlatacak kıvılcımları getirecek. Bu da gökadaların yeni yıldız üretmek için gerekli gazı nereden bulduklarının anlaşılmasında önemli bir basamaktır diyor Fox. Notlar Bir öğenin bol olması, bulunduğu ortamdaki diğer öğelerle karşılaştırılmasının bir ölçüsüdür. Macellan Bulutları gökadalara akan gaz nehirlerinin ve yeni yıldız oluşum kuramlarını gözden geçirmek için iyi bir gözlem alanı olabilir. Bu gaz nehrinin karmaşık ya da rastgele değil düzgün bir yapıda olduğu görülüyor. Bu çalışma aynı zamanda Macellan Bulutları'nın gökadaya yaklaşmasıyla ilgili sürecin dinamiklerinin anlaşılmasında da kullanılabilir. Görüntü telif hakları: Credit for the radio/visible light image: David L. Nidever, et al., NRAO/AUI/NSF and Mellinger, LAB Survey, Parkes Observatory, Westerbork Observatory, and Arecibo Observatory. Credit for the radio image: LAB Survey"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/hubble-modern-gokadalarin-tarihini-arastiriyor/", "text": "Gökbilimciler evrenin son % 80'i içinde oluşmuş uzak gökadaların boyut, şekil ve renklerini keşfetmek için Hubble'ın CANDELS verileriyle elde edilen gözlemleri kullandı. Günümüz evreninde görülen gökadalar farklı formlarda oluşmuş ve Hubble Dizisi denilen bir sistemle sınıflandırılmıştır -ki bu dizinin 11 milyar yıl önce ayrışmaya başladığı biliniyor. Hubble Dizisi kendi sınıflandırması ölçüsünde aktif yıldız oluşturan, sarmal, dönen kollu, bulanık haleli, çubuklu parlak merkezli ve düzensiz şekilli biçiminde gökadaları gruplandırır. Tüm bu dizi aslında iki ana gruba ayrılır: eliptik ve sarmal, ikisi arasında bir yere yerleşen üçüncü bir tip olarak da merceksileri koyabiliriz. Yakın çevremizde durum bu iken acaba evren çok daha gençken gökada morfolojisi nasıldı? ABD'deki Massachusetts Üniversitesi'nden BoMee Lee: Bu önemli bir soru: Hubble Dizisi ne zaman belirginleşti? Bunun için uzak gökadaların eş ve yakın akrabalarına bakmak, bunları karşılaştırmak ve onları tanımlayabilecek kadar iyi görmek gerekir diyor. Gökbilimciler uzak gökadaların anatomisini keşfetmek, 11 milyar yıl önce yani evrenin küçük olduğu zamana bakmak için Hubble'ı kullanıyor. Hubble Dizisinin yaklaşık 8 milyar yıl önceye kadar ,geçerli olduğu sanılıyordu. Ancak yeni gözlemler bu zamanı evrenin % 80'i kadar geriye yani geçerli dilimden 2,5 milyar yıl önceye kadar itti. Önceki çalışmalarda Samanyolu gibi büyük ve olgun gökadalara bakılmış ancak düşük-kütleli gökadalar yeterince ele alınmamıştu. Yeni CANDELS gözlemleriyle dizinin farklı sınıflarını ortaya çıkarmak için büyük ve küçük tüm gökadalara bakmak gerekliydi. Almanya Max Planck Enstitüsü'nden Arjen van der Wel: Bu şimdiye kadar, zamanda geri gidilerek büyük gökadaların görünümünü en iyi biçimde veren çalışma oldu. Evrenin erken döneminde oluşmuş gökadalar, gökada oluşumu modeline göre tahmin edilmediği kadar olgun görünüyor diyor. Bu daha önceki zamanlarda karmaşık yapıdaki -bozuk ve dağınık kümeler de olmak üzere- mavi yıldız oluşturan gökadalar arasındaki günümüzde görülen kütleli yıldız oluşturan kırmızı gökadalara bürünmüş görünüyor. Samanyolu gibi büyük gökadalara erken evrende az rastlanır. Bu nedenle olgun gökadaların özelliklerini düzgün tanımlamak için gerekli sayıda örnek toplanamaması, önceki çalışmaları olumsuz etkilemiştir. Gökbilimcilerin ihtiyacı olan çok sayıdaki gökada gözlemi için Hubble'ın CANDELS gibi sistematik ve ayrıntılı veri saklayan bir dizi gerekiyordu . Hubble'ın Geniş Alan Kamerası 3 (WFC3) ile kızılötesi ortamda alınan veriler eşliğinde yakın gökadaları uzaktakilerle karşılaştırmak kolay olmaktadır. Erken evrendeki gökadaları araştırmak için büyük CANDELS verileri büyük kaynak oluşturdu. Bunun dışında Hubble'ın WFC3'ün kızılötesi dalga boyunda aldığı ayrıntılı görüntüler gökadaların oluşumu ve gelişimiyle ilgili önemli bilgiler sundu. Sonuçta zamanda bu kadar geri gitmek önemli bir olaydır diyor Lee. Notlar Daha önce yapılan çalışmalarda farklı gökada türlerinin oranlarına bakılmıştı. Yakındaki sarmal, eliptik karışımındaki merceksi ve tuhaf gökadalara göre uzak evren çok daha farklı görünüm sergiler. Alice Mortlock ve arkadaşlarının çalışmasında bu uzak gökadalar sınıflandırılmıştı. Çalışmada gökada türlerini bizdekinden farklı renk, yapı ve yıldız oluşum oranları açısından ele almışlar ancak morfolojinin gelişmekte olduğunu belirlemişlerdi. Bir gökadanın son özelliği morfolojisini belirlemek olsa da Hubble Dizisiyle bu çok daha önce belirlenir. Kozmik Ortam Yakın Kızılötesi Derin Gökada-dışı Sistem Araştırması olarak nitelenen CANDELS, Hubble'ın en büyük evren tarihi araştırmasıdır. Proje hubble'ın WFC3 ve ACS adlı iki kamerasıyla yürütülüyor. Amaç Büyük Patlama'dan bir milyar yıl sonraki kozmik yapının ilk tohumlarını ve dolayısıyla galaktik evrimi ortaya çıkarmaktır. Gökadaların yıldız oluşum süreçleri bilgisi için sadece kırmızıya yakın morötesi emisyon ve görünür ışık verileri yetersiz kalmaktadır. Erken dönemdeki gökadalar ile günümüz modern gökadaları arasında hiçbir benzerlik olmayıp, onlar daha çok dağınık şekillidir. Gökbilimciler uzak gökadaların tayfın kızılötesi kısmında nasıl göründüğünü bu çalışmayla ortaya çıkarıyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/hubble-neptunde-yeni-koyu-girdap-gozledi/", "text": "NASA'nın Hubble Uzay Teleskopu tarafından 16 Mayıs 2016 tarihinde elde edilen yeni Neptün görüntülerinde koyu renkteki girdabın varlığını devam ettirdiği görüldü. 1989'de Gezgin-2 (Voyager 2) ve son olarak 1994'de Hubble tarafından görüntülenmesine karşılık 20 yılı aşkın süredir gözlenmemişti. Koyu bulut böylece 21. Yüzyılda ilk kez görüntülenmiş oldu. Neptün'deki koyu renkli girdaplar yüksek basınç sistemlerinden oluşur ve genellikle parlak bulutlarla birlikte görülürler. Metan buz kristallerinin içine süzülen donmuş gazlar karanlık girdapların üzerine çıkarak parlak bulutları oluşturur. Neptün'ün parlak bulutları Temmuz 2015'den itibaren Hawaii'deki WM Keck Gözlemevi'ndeki birkaç gökbilimci tarafından izleniyordu. Gökbilimciler karanlık girdaba eşlik eden, ancak daha aşağı katmanlarda olduğu için görülemeyen parlak bulutlar olacağını düşünüyor. Neptün'ün karanlık girdapları genellikle sadece mavi dalga boylarında görülür. Hubble bu ilginç yapıları yüksek çözünürlükte görme yeteneğine sahiptir. Neptün'ün koyu renkli girdapları boyut, şekil ve kalıcılıkları bakımından şaşırtıcı özellikler sergiler. Bu fırtınalar Jüpiter'deki dev fırtınaları anımsatsa da daha kısa sürelidir. Bu tür gözlemler Neptün'ün atmosferinin anlaşılmasını sağlamaktadır. Fırtınanın ne zaman başladığı, nasıl büyüdüğü ve bittiği anlaşılıyor. Bu da özellikle atmosfer dinamikleri çalışmalarına katkı sağlamaktadır."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/hubble-olu-gokadada-hayalet-isik-gordu/", "text": "NASAnın Hubble Uzay Teleskopu birkaç milyar yıl önce kütle çekimsel kuvvetin etkisiyle birleşmiş yaşlı bir gökada kümesinin arasından sızan soluk, hayalet ışık yakaladı. Bu ışık yaklaşık 4 milyar ışık yılı uzaklıktaki 500 gökada barındıran ve Pandora Kümesi lakaplı Abell 2744 adlı gökada kümesinin ara boşluklarından sızıyor. Küme içinde parçalanmış, 6 milyar yıl yaşındaki altı gökadanın öksüz kalmış yıldızlarından ışık yayıldığı belirlendi. Bilgisayar benzetimlerine göre bu gökadalar Samanyolu gibi büyük yıldız kaynaklarıydı. Küme merkezinin ve diğer gökadaların güçlü çekimleri nedeniyle dağılmış oldukları düşünülüyor. Gökbilimciler daha önce bir gökadanın uzayıp incelerek sonunda yıldızlarını kaybedip dağılacağına yönelik çeşitli hipotezler ileri sürmüşlerdi. Ancak bu dağılmış yıldız grupları içinde hayatta kalmayı başaran yıldızlar kırmızı ışıklarıyla kendilerini gösteriyor. İspanya'ya ait Kanarya Adaları'ndaki Astrofizik Enstitüsü'nden Ignacio Trujillo: Bu hayalet ışık gökada kümelerinin evriminin anlaşılmasında çok önemli ileri bir adımdır. Bunda Hubble'ın eşsiz yeteneğinin payı çok büyük diyor. Bilimsel makalenin baş yazarı IAC'dan Mireia Montes: Sonuçlar büyük gökada kümeleriyle ilgili ileri sürülen hipotezle uyumludur diyor. Ekip yaklaşık 200 milyar özgür yıldızın yaydığı ışığın küme parlaklığına yüzde 10 katkı sağladığını tahmin ediyor. Optik bölgede oldukça sönük olan bu yıldızlar ancak kızılötesinde görülebileceğinden Hubble'ın kızılötesi dalga boyundaki gözlem yapabilen gözlerine başvuruldu. Hubble'ın ölçümlerine göre sönük yıldızlar oksijen, karbon ve azot gibi ağır elementler açısından oldukça zengin. Bu da yıldızların ikinci ya da üçüncü nesil yıldızlar olduğu anlamına gelir. Çünkü adı geçen ağır elementler ilk yıldızların ürünü olarak oluşmuştur. Sarmal gökada içerisinde patlayan yıldızların yaydığı elementler yeni yıldızların bünyesinde yer alarak çoğalır. Dört trilyon Güneş kütlesindeki Abell 2744 kümesi Hubble'ın Frontier Alanlar programının hedeflerinden biridir. Uzak evrende neler olup bittiğinin anlaşılması için ekip üç yıldır Hubble ve NASA'ya ait diğer gözlemevlerinin yardımıyla büyük gökada kümelerini gözlüyor. Gökada kümelerinin güçlü kütle çekimleri bir büyüteç gibi davranarak uzaktaki cisimden gelen ışığı bükerek büyük görülmesine neden olur. Bu yöntemin dışında uzak evrendeki gökadaları görmek oldukça zor hatta olanaksız olmaktadır. Neyse ki uzay bu konuda gökbilimcilere yardımcı olmaktadır. Montes ve ekibi Frontier Alanlar programı yardımıyla beş farklı kümedeki olası hayalet ışıkları görmek için kolları sıvadı bile. 2 Yorumlar Ümit hocam bu güzel bilgilendirici yazılarınız için çok teşekkür ediyorum...her yazınızı ilgi ve merakla okuyorum.... Teşekkürler sayın Fehmi hocam. Bir meslektaşımdan övgü dolu sözler duymak her zaman güzel ve keyiflidir."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/hubble-sabiti-belirsizligi-suruyor/", "text": "90 yıldan fazla bir süre önce Edwin Hubble, evrenin genişlemesine hızına ait ilk ipucunu gözledi ve şimdi Hubble sabiti olarak adlandırılan değeri belirledi. Ancak o zamandan bu yana gökbilimciler bu sabitin gerçek değerini tartışıyor. Yeni bir çalışmayla zaman içinde erken evren ile şimdiki zaman için belirlenen değerlerin farklı olduğu öne sürüldü. Evrenin oluşumunun başlarında henüz yıldızlar yokken- yayılan ışınımın salınımlarından Hubble sabitinin yaklaşık 67 olduğu hesaplandı. Bu değer evrenin her 3.26 ışık yılı (1 parsek) için saniyede yaklaşık 67 kilometreden fazla genişlediği anlamına gelmektedir. Ancak bu değer, evrende yıldızlar doğduktan ve gökadalar oluştuktan sonraki dönemlerine bakıldığında farklılıklar gösteriyor. Buna etken olan, cisimlerin kütleçekimi uzaktaki kaynak ile gözlemci arasındaki ışığı eğen kütleçekimsel mercekleme denilen olaydır. Geç evrendeki diğer olaylar arasında, enerjik patlamalar, yıldızların hayatlarını sona erdirmesi yer almaktadır. Bu dönemlerdeki gözlemlerle sabitin 74 civarında olduğu hesaplandı. Bu da Hubble sabitinde belirsizliğe neden oldu. Şimdi, Michigan Üniversitesinden bir ekip Hubble sabitinin sabit olmayabileceği fikrini öne sürdü. Teorilerini 1000'den fazla süpernova patlamasını analiz ederek desteklediler. Bunun yerine evrenin genişlemesine bağlı olarak sabitin değiştiğini ve evren genişledikçe de arttığını öne sürdüler. Einstein'ın kütle çekim yasası gibi artan genişleme oranını açıklamak için yeni fizik gerekmektedir. Araştırmacılar teorileri için süpernova veri setini kullandı. Süpernovalar büyük kütleli yıldızların yaşamlarının sonu anlamına gelen muhteşem patlamalardır. Patladıklarında güçlü ışık yayarlar. Araştırmacılar özellikle tip IA süpernovalarına baktılar. Bu tip süpernovalar benzer ışık yaydıklarından evrenin standart mumları olarak bilinirler. Eğer parlaklıkları hesaplanabilirse uzaklıkları bulunabilir. Daha sonra evrenin genişleme oranının zamanla nasıl arttığını belirleyebilmek için kırmızıya kayma adı verilen tekniği kullandılar. Kırmızıya kayma evren genişledikçe uzaktan gelen ışığın daha fazla yol alarak renginin kırmızı tayfa yaklaşması demektir. Ekip her yıldıza ait verilerde sabit bir kırmızıya kayma referans değeri kullandı. Araştırmacılar bu değerleri karşılaştırarak Hubble sabitini ortaya çıkarmayı amaçladı. Sonuçta çok uzaktaki yıldız verileriyle yakınlardaki yıldızlara ait verilerde farklı değerler hesaplanabildi. Gözlemciler şimdi hesaplardaki belirsizliği azaltmak için daha geniş alanda ve daha zayıf ışık yollayan süpernovalara bakmak istiyor. Böylece verilerindeki belirsizliği daha da azaltmayı düşünüyor. Görselin açıklaması: NGC 4526 gökadasının hemen sol alt köşesinde parlak görünen nokta tip Ia süpernovasıdır."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/hubble-sabiti-sorunu/", "text": "Bildiğiniz gibi evren genişliyor. Gökada kümeleri arasındaki boşluk* tıpkı fırında pişen bir poğaça hamuru gibi büyüyor. Peki, evren ne kadar hızla genişliyor? Hubble ve diğer teleskoplar henüz bu sorunun yanıtında uzlaşamadı. Yani, ortada bir sorun var! Evrenin genişleme hızını ölçen iki temel teknik arasında azımsanmayacak fark bulunuyor. Bu fark astronomları ve fizikçileri kara kara düşündürüyor. Üstelik yeni yapılan bir çalışma bu iki tekniğin de yanlış olabileceğini ve yerine yeni bir teorinin oluşturulması gerektiğine işaret ediyor. Hubble ölçümleri, evrenin 13 milyar yıldan biraz fazla zaman önce ortaya çıktığını temel alarak evrenin beklenenden daha hızlı genişlediğini öneriyor. Planck uydusu ise genişleme hızının Hubble'ın verdiği değer kadar olmadığı yönünde görüş bildiriyor. Aradaki fark acaba ölçüm tekniklerinden mi yoksa ölçüm hatasından mı kaynaklanmaktadır? Son Hubble verilerine göre hata payı geçen yıla göre 3000 kat iyileştirilerek 100 binde 1'e kadar düşürüldü. Bu kadar hassas Hubble ölçümlerinin ortaya çıkardığı değer ile Planck uydu verileri arasındaki farkı açıklamak için yeni fiziğe dayalı yeni teori gerekiyor. Bir cismin ne kadar uzakta olduğunu nasıl anlarsınız? Örneğin uzakta olduğu için küçük görülen bir binanın gerçekte ne kadar uzakta olduğunu? Bunun için binanın yakınındaki sokak lambası size bir fikir verebilir. Bu örnekteki gibi uzayda da Cepheid değişkenleri adı verilen özel bir yıldız türü bulunur. Bunların yaydığı ışık miktarı benzerlik gösterir; tıpkı sokak lambalarının eşit oranda ışık yaydığı gibi. Hubble bu çalışmada Büyük Macellan Bulutundaki 70 Cepheid değişkenini gözledi. Bu gözlemler daha uzak gökadalarda bulunan benzer yapıdaki yıldız ve süpernovalar ile kıyaslandı. Böylece evrenin genişleme hızını veren Hubble sabitindeki belirsizlik %2.2'den %1.9'a düşürüldü. Planck uydusunun Büyük Patlamadan 380 bin yıl sonra evrene yayılan kozmik mikrodalga arka plan ışıma haritası verileri ile elde edilen genişleme oranı ise Hubble verilerine göre %9 daha küçük.** Aslında bu uyumsuzluk, aradaki fark bu kadar fazla olmasa da, önceden de biliniyor olmasına karşın çok fazla dillendirilmiyordu. Ölçüm hatası ya da teknikte bir sorun olabileceği üzerinde duruluyordu. Ancak şimdi bu farkın büyümesi sorunu daha da büyüttü. Öyle ki; herhangi bir hatanın düzeltilmesi bile bu farkı kapatamıyor. Her iki değer de birden fazla kez ölçüldü. Yani aynı şeyi ölçen iki ayrı alet farklı sonuçlar veriyor ve bu sonuçlar arasındaki fark da oldukça büyük! Gökbilimcilere göre burada kaçırılmış olması mümkün başka bir şeyin olduğu kesin. Çözüm ne? Bu uyumsuzluğa ilişkin muhtemel bir yanıt karanlık enerjiye ait olabilir. Evrenin %70'ini oluşturan karanlık enerjinin genç evrende de olabileceği üzerinde duruluyor ve buna da erken karanlık enerji adı veriliyor. Büyük Patlamadan sonraki ilk saniyeler içerisinde karanlık enerji maddeyi iterek genişlemeyi başlattı. Bu da günümüz evreninin genişleme hızında etken rol oynamış olabilir. Gökbilimciler Büyük Patlama sonrası genişlemeye başlayan evrenin bir süre sonra karanlık enerjinin tekrar etken olmasıyla genişleme hızını arttırdığını düşünüyor. Durum bu ise, Hubble sabitiyle ilgili aradaki fark açıklanabilir. Başka bir fikre göreyse evrenin ışık hızına yakın hızlarla hareket eden yeni bir atom altı parçacık içermesidir. Bu hızlı parçacık grubuna karanlık ışıma adı veriliyor. Bunlar nükleer tepkimelerde ve radyoaktif bozunmalarda oluşan nötrino gibi bilinen parçacıkları içermektedir. Bir başka olasılık ise karanlık maddenin , aslında normal madde ve ışınımla bilinenden daha güçlü etkileşmesidir. Her şeye rağmen yanıt henüz bilinmiyor. Görünen o ki; gökbilimcilerin ve fizikçilerin hesaplaması ve tartışması gereken daha çok şey var. *Bu konuda çoğunlukla gökadaların birbirinden uzaklaştığı düşünülür. Bu doğru değildir. Örneğin Samanyolu ile Andromeda gökadaları birbirine yaklaşmaktadır ve milyonlarca yıl sonra da birbiriyle etkileşeceklerdir. Evrenin genişlemesi gökada kümeleri arasında uzaklığı arttırmaktadır. **Hubble sabitinin yeni değeri megaparsek başına saniyede 74 kilometre. Başka bir deyişle 3,3 milyon ışık yılı uzaktaki bir gökada bizden 74km hızla uzaklaşıyor. Planck'a göreyse bu sabitin megaparsek başına 67km olması gerekiyor. 1 Yorum Olası fark bize yakın başka bir evrenin etkisinden kaynaklı olabilir diye düşünüyorum. Bu evren büyük ihtimal ile bizim evrenimiz ile aynı anda aynı yerde oluştuğundan aynı zaman ağı üzerinde. Haber için teşekkürler hocam. Saygılarımla."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/hubble-saklanan-iki-cuce-gokada-kesfetti/", "text": "Hubble uzay teleskopu büyük gökadalarla dolu kozmik çöl içinde iki minik cüce gökadaya rastladı. Üstelik bu gökadalar milyarlarca yıl süren suskunluklarını yıldız doğum fırtınasına dönüştürmek için fırsat kolluyor. Evrende gökadalar arasında yer alan ve 150 milyon ışık yılı uzaktaki Yerel Boşluk adı verilen seyrek yapıların olduğu alanlardan birinde, Balıklar A ve B adı verilen iki cüce gökada keşfedildi. Baltimore'daki Uzay Teleskopu Bilim Enstitüsünden baş araştırmacı Erik Tollerrud: Önemli olan bu tür yapıların keşfedilmesiyle, cüce gökadaların oluşumu ve evrimi hakkında önemli ipuçları vermesidir diyor. Galaktik kütle çekiminin etkisiyle hareket eden cüce gökadalar, en sonunda gökadalar arası gazın yoğun olduğu bölgeye girmiş ve bu sayede yıldız doğumları ateşlenmiş olabilir. Dev gökadaların yakınlarına sokulan cücelerdeki gaz, dışarıdan gelen yoğun gaz ipliksileri ile ateşlenebilir. Tollerud'un ekibi yoğun gaz ile gökada kenarlarındaki gaz ipliksilerin yerlerini tararken cüce gökadalara rastladı. Her gökada yaklaşık 10 milyon yıldız içermektedir. Cüce gökadalar, büyük gökadalar gibi erken evrende yani milyarlarca yıl oluşmuş evrenin temel yapı taşlarıdır. Evrende oldukça büyük boş alanlarda veya kozmik çöllerde yer alan iki gökada yoğun gelişme dönemlerini kaçırmışlardır. Boşlukta yer alan bu gökadalar tarihlerini de yansıtmaktadır. Boşlukta olmaları evrimlerini geciktirmiştir. Hidrojen yoğunluklu benzer gökadalara göre daha fazla hidrojen barındırdıklarına dair bir kanıt yoktur. Bir gökada geçmişte yıldız üreterek büyür. Bunun için hidrojenin bol olması gerekir. Ancak bu gökadalar yüksek miktarda yıldız doğumlarını oluşturacak yoğun hidrojen bulutlarına sahip değildir. Bu nedenle gerekli gazı dışarıdan almaları gerekir. Yıldızların gökada içini doldurması gibi cüce gökadalarda gökadaların kenar mahallelerini doldurur diyor Tollerrud. Cüce gökadaların küçük ve sönük olması nedeniyle keşfedilmeleri zordur. Gökbilimciler Samanyolu'ndaki hidrojen dağılımını öğrenmek için kullandıkları radyo verileri ile bunların bir kısmını görebilmektedir. Gözlemlerde yoğun hidrojen gazının olduğu binlerce küçük leke olduğunu gösterdi. Bunun dışında 30-50 kadar gökada da lekelere rastlandı. Araştırmacılar optik bölgede çalışan ve umut veren WIYN teleskopu ile 15 gökadayı çalıştı. Tollerud'un ekibi bunlardan bize en yakın olan ikisini Hubble'ın Gelişmiş Kamerası ile analiz etti. Böylece Balıklar A ve B sönük cisimlerinin birer cüce gökada olduğu kanıtlandı. Bir gökadanın uzaklığı Hubble'ın keskin gözleri ile gökada içindeki belirgin yıldızlardan hesaplanabiliyor. Aynı yöntem cüce gökadalar için de uygulanabilir. Uzak bir gökadanın parlaklığını hesaplamak için çok uzak gökadaların arasındaki boşlukların ne denli büyük olduğunu bilmek gerekir. Balıklar A cüce gökadası 19 milyon ışık yılı ve Balıklar B cüce gökadasının 30 milyon ışık yılı uzakta olduğu bu karmaşık yöntemle hesaplanabildi. Bu yazının hazırlanmasında teknik bilgi desteği sağlayan Prof. Dr. Esat Rennan Pekünlü ve Prof. Dr. Zeynel Tunca hocalarıma teşekkür ederim."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/hubble-sakli-bir-hikaye-sunuyor/", "text": "NASA'nın Hubble Uzay Teleskopu ile son on üç yıldır yapılan gözlemler dev eliptik gökada M87'nin ortasındaki süper kütleli karadelikten çıkan sıcak gazın oluşturduğu 5000 ışık yılı uzunluğundaki jetle ilgili zaman atlamalı filmi gökbilimcilere önemli bilgiler sağladı. Film gökbilimcilere aktif karadeliklerin gökada evrimi üzerindeki etkisini daha iyi anlamalarını sağlayacak. Bir karadeliğin kütle çekiminden kaçamadan içine çekilen maddeler, karadelik çevresinde bir yığılma diski oluşturur. Bu alandaki iyonlaşmış gazın manyetik alanla etkileşmesi ise çok yüksek hızlardan süper jetlerin doğmasına neden olduğu düşünülür. Baltimore Uzay Teleskopu Bilim Enstitüsü'nden Eileen T. Meyer: Orta kütleli karadelikler tüm büyük gökadaların en önemli öğeleridir. Bu karadeliklerin çoğunda aktif faz olduğu ve bu fazın gökada evriminde önemli pay sahibi olan güçlü jetler oluşturduğuna inanılır. Optik olarak gördüğümüz bu jetlerin ayrıntısı genel olarak gökada oluşumu ve karadelik fiziğiyle ilgili bilgiler sunar diyor. Hubble filmi plazma jet akımının sarmal bir şekilde hareket ettiğini gösterdi. Bu plazmanın hareketinin manyetik alandan dolayı olduğuna dair güçlü kanıtlar bulunmaktadır. Manyetik alanın karadeliğin çevresinde dolanan yığılma diskinden kaynaklandığı düşünülmektedir. Manyetik alan görülememesine karşılık varlığı karadelikten dar bir koni boyunca uzanan jetlerden anlaşılmaktadır. Birkaç yıllık Hubble verisini inceleyerek nispeten yakın olan jet hakkında bilgi edindik. Birkaç yıllık verilerde uzak jetleri görmemizin nedeni ise çok hızlı hareket etmesidir diyor. Meyer jet üzerindeki çeşitli noktalarda manyetik alanın olası sarmal yapısı için kanıt buldu. M87'nin dış kısmında örneğin sarmal bir yol izleyen jetin parlak gaz içinden zikzak şeklinde yol izlediği görülüyor. Jet akımları çeşitli gaz kümeleri gibi görünmez yapı çevresinde döngü yaptığı görünmektedir. Önceki gözlemlerde karadelik jetlerinin radyal ve zikzak hareketi arasındaki ayrım net değildi. Bu yüzden jetlerle ilgili ayrıntılı bilgiye ulaşamamıştık diyor Meyer. Yaklaşık 50 milyon ışık yılı uzaklıktaki M87 komşu Başak Kümesi'ndeki 2000 gökadadan biridir. Gökada canavarı karadelik birkaç milyar Güneş kütlesindedir. Buna ek olarak Hubble verileri jetlerin zaman içinde karanlıkta kalan gazı aydınlatarak uzun bir dizge oluşturduğu görülmektedir. Araştırma ekibi Hubble'ın Geniş alan Gezegen Kamerası 2 ve Gelişmiş Tarama Kamerası ile alınan verilerdan sekiz ay boyunca 400 gözlemi inceledi. Gözlem verileri 1995-2008 arasına aittir. Bunun yanısıra ekipteki bazı üyeler ise 20 yıldır M87'yi gözlemektedir. Meyer'in ekibi 20 ışık yılı genişliğindeki sıcak plazmanın özelliklerini ölçtü."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/hubble-siradisi-bir-cisim-kesfetti/", "text": "Hubble teleskopunu kullanan Alman liderliğindeki bir gökbilimci grubu Mars ile Jüpiter arasındaki asteroit kuşağında olağandışı bir cismin ilginç özelliklerini keşfetti: Kuyrukluyıldız özelliği gösteren iki asteroit birbiri çevresinde dolanıyor. Keşif aynı zamanda kuyrukluyıldız sınıfında sayılan ve bilinen ilk ikili asteroit olarak da kayda geçti. Eylül 2016'da gökbilimciler Hubble teleskopu ile Güneş'e en yakın konumuna yaklaşan asteroit 288P'ye baktı. Mars ile Jüpiter arasındaki asteroit kuşağında yer alan 288P'nin görüntüleri aslında tek bir cisimle karşı karşıya olmadığımızı gösterdi. Neredeyse kütleleri ve boyutları eşit ve aralarında 100 km uzaklık olan iki ayrı asteroit birbiri çevresinde dolanıyordu. Keşif kendine özel bir yer edindi. Devam gözlemleri bir etkiyi daha ortaya çıkardı. Keşif ekibi lideri Max Planck Enstitüsünden Jessica Agarwal: Aldıkları güneş ışığının artmasıyla birlikte yüzeylerindeki su buzu aktivitesinin güçlü göstergelerini elde ettik. Cisimlerin arkasında kuyrukluyıldızlardaki gibi kuyruk oluşuyordu diyor. Bu ise 288P'yi ana kuşak kuyrukluyıldızları arasına sokan bilinen ilk ikili asteroit yapmaktadır. Ana kuşak kuyrukluyıldızlarının kökeni ve evriminin anlaşılması aynı zamanda Güneş Sisteminin oluşumu ve evrimini anlamak açısından da önemlidir. Örneğin Dünya'daki suyun kaynağının bulunmasına yardımcı olabilirler. Bilindiği gibi bazı çalışmalara göre Dünya'ya su kuyrukluyıldızlarca değil yüzeyi buzla kaplı asteroitlerle gelmiştir. Bu türden sadece birkaç cisim biliniyor olması nedeniyle 288P keşfi gelecek çalışmaları yönlendirecektir. 288P'deki iki bileşenin yörünge genişliği, boyutlarının hemen hemen eşit olması, yüksek dış merkezliliği ve kuyrukluyıldız benzeri özellikleri göstermeleri nedeniyle Güneş Sisteminde benzersiz olmalarına nedendir. Yüzeydeki buz Güneş Sisteminin oluşumundan bu yana yüzeyde bulunmuş olamaz, ancak bunu birkaç metre kalınlıkta örten toz manto nedeniyle milyarlarca yıl koruyabilir diyor Agarwal. Bu sonuca göre ekip 288P'nin sadece 5000 yıl boyunca bir sistem olarak var olduğu sonucuna ulaşıyor. Agarwal'a göre oluşum senaryosu şöyle: 288P'nin en olası oluşum senaryosu, hızlı dönme nedeniyle parçalanmadır. Bundan sonra oluşan iki ayrı parça oluşan tork nedeniyle birbirinden ayrılmış olabilir. 288P'nin bilinen diğer asteroitlerden çok farklı olmasının tesadüfi olup olmadığı yönünde akla sorular gelmektedir. 288P muhtemelen türünün tek örneği. Agarwal: Bunu ancak gözlemsel ve kuramsal çalışmalar sonucunda anlayabileceğiz diyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/hubble-sunar-genc-yildizlardaki-jetler/", "text": "NASA'nın Hubble Uzay Teleskopu'ndan alınan görüntülerle elde edilen filmlerle daha önce görülmemiş ayrıntıda genç yıldızlardan fışkıran gaz ve enerji jetleri gösterilerek yıldızların doğum süreçleriyle ilgili ayrıntılar sağlanıyor. Jetler yeni oluşan yıldızların çevresindeki gazın yan ürünü olup uzayda zıt yönlerde saniyede yaklaşık 100 km'lik hızla yayılırlar. Hubble'ın keskin görüş yeteneği gökbilimcilere birkaç yıl içinde jetlerde görülen değişiklikleri görmeye izin verir. Gökbilimde bu süreçler insan ömründen daha uzun süreçler içinde değişebilir. Houston, Texas Rice Üniversitesi'nde gökbilimci Patrick Hartigan liderliğindeki bilim insanları, üç genç yıldızdan uzaklaşan jetleri içeren filmi oluşturmak için Hubble'ın 14 yıllık yüksek çözünürlükteki görüntülerini kullandılar. Jetler içinde daha önce görülmemiş ayrıntıda parlama ve parlak ok uçları oluşurken, zamanla hızla hareket eden madde arasındaki çarpışmalar üzerinde gaz bağları içerdiği farkedildi. İkiz jetler, bahçe hortumundan fışkıran suyun sürekli akışı gibi akış halindedir. Hartigan: İlk kez bu jetlerin zaman atlamalı filmlerini izleyerek kendi çevresiyle nasıl etkileşimde olduğunu anlayabiliyoruz. Bu etkileşimler genç yıldız formlarının hangi ortamlardan nasıl etkilendiğini de gösteriyor. Bu gibi filmler ile daha önce anlayamadığımız etkileşimleri, bilgisayar benzetimleri ve laboratuar deneyleri tarafından üretilen jetleri karşılaştırarak anlıyoruz diyor. Jetler aktif yıldız oluşumunun sadece 100 000 yıl süren kısa dönemli aşamasında oluşuyor. Gökbilimciler yıldız oluşum sürecinde yıldızın jetleri nasıl saldığını tam olarak bilmiyor. Jetler manyetik alanlarla uyum içinde olduğu görülüyor. Bu parlayan maddenin hızla dönmesi ise açısal momentum ile olur. Madde yıldızın yoğunlaşmasına izin verecek şekilde büyür ve ön yıldızın beslemesini yavaşlatır. Hartigan ve arkadaşlarının çalışmasına neden olan Herbig-Haro nesneleri, 1950'lerde Guillermo Haro ve George Herbig tarafından belirlendi. Konuyla ilgili diğer filmler için tıklayın."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/hubble-uzay-teleskopu-sustu/", "text": "Hubble uzay teleskopundaki yük bilgisayarı 13 Haziran Pazar günü arıza verdi. Bu arıza nedeniyle teleskopun tüm bileşenleri bekleme moduna geçti. Mühendisler şimdi teleskopu yedekleme modüllerinden birine geçirmek için uğraş veriyor. Bundan sonra da arızanın kaynağını belirlemek için bir gün boyunca bilgisayarı çalıştıracaklar ve sistemi yeniden başlatıp tüm bilim araçlarını göreve döndürmeyi planlamışlardı. Yük bilgisayarı uzay aracındaki bilim araçlarını kontrol ve koordine etmekteydi. Pazar günü yük bilgisayarı ile ana bilgisayar arasında sinyal akışı koptu. Ana bilgisayar bu sorun nedeniyle tüm aletleri bekleme moduna aldı. 14 Haziran Pazartesi günü mühendisler bilgisayarı yeniden başlatmasına rağmen aynı sorunla karşılaştı. Yük bilgisayarı 1980'lerde inşa edilmiş olan NASA'nın Standart Uzay Aracı Bilgisayarı-1 (NSSC-1) sistemidir. 2009'daki son değişimde Bilim Aleti Komuta ve Veri İşleme modülüyle yenilendi. Modül gerektiğinde birincil sistem olarak görev yapabilirken aynı zamanda yedekleme seviyelerine de sahip. Bilgisayar sorunuyla ilgili çalışmalar devam ediyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/hubble-yasli-gokadalardan-bir-demet-buldu/", "text": "NASA'nın Hubble Uzay Teleskopu yardımıyla 13 milyar yıl önce yani evren şimdiki yaşının % 3'ü yaşındayken oluşmuş yedi ilkel gökada bulundu. Hubble'ın bugüne kadar elde ettiği derin uzay görüntüleri erken dönemde oluşmuş daha çok sayıda gökada olduğunu gösteriyor. Büyük patlamadan sonra artan gökada sayısı, yaklaşık 450 milyon yıl sonra azalmaya başladı. Gözlemler büyük patlamadan birkaç yüz milyon yıl sonrasında evrenin yeniden ısındığı ya da yeniden iyonlaşarak ışıma yaydığı fikrini destekliyor. Bu gözlemler NASA'nın yeni nesil uzay teleskopu olacak James Webb Uzay Teleskopu için de ilk hedefler olarak belirlenmektedir. Evrenin derinlerine bakmak çok uzak bir geçmişe bakmak demektir. Evren şu an 13.7 milyar yıl yaşındadır. Keşfedilen gökadalar büyük patlamadan 350 ile 600 milyon yıl sonra oluşmuş görünüyor. Yaydıkları ışık Dünya'ya ancak ulaşmıştır. Gökbilimcilerin derin uzaya ait yeni Hubble görüntülerini önceki çalışmalara göre daha ayrıntılı gözleyebilmeleri erken dönemdeki cisimlerin varlığını ortaya koyuyor. Özellikle bunlardan biri olan ve büyük patlamadan hemen 380 milyon yıl sonra oluşan, kırmızıya kayma oranı 11.9 olan gökada dikkatleri çekiyor. Bu sonuçlar Çok Derin Alan olarak bilinen yoğun gökyüzü verilerinin işlendiği Hubble çalışmasında yer alır. Derin uzaya ait Hubble'ın Geniş Alan Kamerası 3 (WFC3) ile elde edilen yakın-kızılötesi gözlemler, Kaliforniya Teknoloji Enstitüsü'nden Richard Ellis'in başını çektiği bir ekip tarafından 2012'de başlatılan UDF 2012 çalışmasıyla daha yoğun bir araştırmaya neden oldu. Gözlemler Ağustos ve Eylül aylarında altı haftalık süreyle yapılmış ve ilk bilimsel sonuçlar sunulmuştur. UDF 2012 ekibi sözkonusu verileri çalışmalarını bitirdikten sonra tüm bilimcilerin yararlanmaları için yayınladı. Uzayın genişlemesi nedeniyle uzak gökadalardan gelen morötesi ve görünür ışık yakın-kızılötesi bölgeye kayar ve buna kırmızıya kayma denir. Gökada ne kadar uzaktaysa kırmızıya kayma değeri o kadar büyüktür. Yeni programın temel hedeflerinden biri erken evrendeki gökada sayısının zamanla ne kadarlık bir hızla arttığını belirlemektir. Böylece gökadalarda yıldız oluşumlarının ne kadar hızlı gerçekleştiği de saptanabilir. Çalışmamız iki konu üzerinde ilerledi. İlk olarak kozmik zamanın erken dönemindeki güvenilir verileri ele aldık. Burada Hubble'ın uzun pozlama ile elde ettiği derin uzay verilerini kullandık. İkincisi gökada uzaklıklarını ölçmek için Hubble'ın renkli filtrelerini kullandık diyor Ellis. Ekip gökada uzaklıklarını belirlemek için yakın kızılötesi dalga boylarında dört filtre seti seçti. Edinburgh Üniversitesi Astronomi Enstitüsü'nden James Dunlop: Daha yakındaki cisimleri görüntüden çıkarmak için önceki çalışmaya oranla bazı ek filtreler ekledik diyor. Dalga boylarının kızılötesine kaydığını belirten Dunlop, başlangıçta hidrojen kaynaklı olarak yayılan ışık yakın kızılötesi dalga boyunda emilir. Bu nedenle de Hubble bu ışığın büyük kısmını göremez. Sadece eski gökadaları görebilmek için Hubble'ın uzun dalga boylarını gören kızılötesi filtrelere ihrtiyacı olacaktır. UDF 2012 verilerinin Webb teleskopu ile de incelenmesi derin uzayda daha keşfedilmeyi bekleyen birçok gökadayı ortaya çıkarması anlamına gelir. Baltimore Uzay Teleskopu Bilim Enstitüsü'nden Anton Koekemoer: Bir anlamda Hubble sahneleri Webb için hedef bölgeler olacaktır. Böylece Webb ile daha ayrıntılı inceleme yaparak daha fazla gökada görebileceğiz diyor. Gökbilimciler erken evrendeki gökadaların sıcak yıldızlarının patlaması sonucunda ortamdaki soğuk hidrojeni ısıtmak için yeterince ışıma yapıp yapmadığını tartışıyor. Yeniden iyonlaşma olarak adlandırılan süreç, evrenin doğumundan yaklaşık 1 milyar 200 milyon yıl sonra oluşmuştur. Bu süreç evrenin saydam olmasına ve gökbilimcilerin ışığa bakarak geçmiş hakkında bilgi edinmesine yol açar. Yeni çalışmada evrenin bu erken döneminin izleri ortaya çıkarıldı. Tuscon Arizona Üniversitesi'nden Brant Robertson: Gözlemler, büyük patlamadan sonra yani yaklaşık 13 milyar yıl önce yeniden iyonlaşmanın başladığını gösteriyor. Bu da yavaş yavaş kimyasal elementlerin, yıldızların ve gökadaların birkaç yüz milyon yıl içinde oluşmaya başladığını doğruluyor. Bu aniden değil yavaş bir şekilde gerçekleşti."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/hubble-yeni-bir-gokada-kumesi-kesfetti/", "text": "Hubble teleskopu koyu karanlıkta kendini göstermeye çalışan büyük bir gökada kümesi keşfetti. Kümeye şimdilik bir isim verilmedi ama kod adı, PLCK G308.3-20.2. Gökada kümeleri kütle çekim kuvvetinin etkisiyle bir arada duran binlerce gökadadan oluşur. 1980'lerde üst kümelerin keşfine kadar uzun bir süre evrendeki en büyük yapılar olarak değerlendirildi. Üst kümeler, yüzlerce gökada kümesi ve grupları içerip yüz milyonlarca ışık yılı kadar uzunlukta olabilirler. Bununla birlikte gökada kümeleriyle üst kümeleri ayıran bariz bir özellik vardır: üst kümeler kütle çekim nedeniyle bir arada durmaz. Kütle çekiminin bir arada tuttuğu en büyük yapı gökada kümeleridir. Kütle çekim kuvveti göz önünde tutulursa, gökada kümeleri evrendeki en büyük yapılardır denebilir. Gökada kümelerinin en ilginç özelliklerinden biri ise kümeyi oluşturan ilk gökadalar arasındaki boşluklarda gözlenen hareketlerdir . Bu alanlardaki yüksek sıcaklıklar nedeniyle küçük kümelenmeler oluşur. Bu ise ICM'nin aşırı ısınan bir plazmadan oluştuğunu gösterir. Kümedeki en parlak X-ışını yayan madde ICM'de yer alır. Bununla birlikte bir gökada kümesindeki kütlenin büyük bir kısmı karanlık madde formundadır. Plazmadan farklı olarak karanlık madde protonlar, nötronlar ve elektronlar gibi sıradan parçacıklardan oluşmaz. Evrenin %80'inin kütlesini oluşturduğu düşünülen bir maddedir ancak şimdiye kadar gözlenememiştir."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/hubblea-gore-bu-gezegen-masmavi/", "text": "NASA/ESA Hubble Uzay Teleskopunu kullanan gökbilimciler ilk kez başka bir yıldız çevresinde dolanan bir gezegenin gerçek rengini belirledi. HD 189733b adlı gezegene yakından bakma şansımız olsaydı Dünya'yı anımsatan ama biraz daha koyu mavi renkli bir gezegen görecektik. Peki benzerlik bu kadar mı? Bu koyu mavi nokta yıldızına çok yakın dolanan bir gaz devine ait. Gezegenin atmosferinde saatte 7000 kilometre hızla esen rüzgarlar oluşurken diğer yandan 1000 Santigrad derecelik kavurucu sıcakla kavruluyor ki bu da atmosferdeki silikatların cama dönüşüp yağmur gibi yağmasına neden olur . Bu çalkantılı yabancı dünya bizden 63 ışık yılı uzakta olmasına karşılık Dünya'ya en yakın ötegezegenlerden biridir. Hubble ve diğer teleskoplarca incelenen (heic0720, heic1209) gezegen atmosferinde kaydedilen fırtınalar atmosferde önemli değişikler olduğunu ve gezegenin sıradışı olduğunu ortaya çıkarmıştır. Şimdi ise önemli bir gelişme kaydedildi: Bir ötegezegenin ilk kez gerçek rengi ölçüldü. Birleşik Krallık Exeter Üniversitesi'nden Hubble gözlem programı ekibi üyesi ve yeni çalışmanın baş yazarı Frederic Pont: Bu gezegen de geçmişte bizler gibi diğer ekipler tarafından incelenmiştir. İlk kez gerçek rengini belirleyerek ona doğrudan bakılsaydı nasıl görüleceğini tahmin ettik diyor. Gökbilimciler gezegenin rengini belirlemek için yüzeyinden yansıyan ışığın 'aklık' denilen değerini ölçtü HD 189733b soluk olan yıldızının yakınında dolanıyor. Ekip bunun için yıldızdan gelen ışığı ayrımak amacıyla gezegenin yıldızın arkasına geçmesini kullandı. Gezegen yıldızın arkasına dolandığında sistemden gelen ışık miktarı azalır. Ancak bu yöntemle yani ışık değişimiyle rengini görebilirsiniz. Çalışma ekibi üyesi İngiltere'deki Oxford Üniversitesi'nden Tom Evans: Gezegen yıldızın arkasına dolandığında sistemin tayfın mavi kısmına kaydığını gördük. Buna karşılık diğer renkler yer değiştirmedi, sabit kaldı. Bu da gezegenin mavi renkte olması demektir diyor. Gezegenin masmavi renge sahip olması tropikal bir okyanusu olduğu anlamına gelmiyor. Buradaki durum daha çok atmosferin puslu ve çalkantılı yapıda olması nedeniyle ışığın mavi renginin saçılmasıyla ilgilidir. Yine de sağlam kanıtlara ulaşmak için yeni Hubble verileri gerekiyor. HD 189733b'ye ait ölçümler sıcak Jüpiter sınıfına ait gezegenlere yönelik yeni bir olguyu getiriyor. Bu tür gezegenler Güneş Sistemi'ndeki gaz gezegenlere benzemekle birlikte yıldızlarına yakın dolandıklarından çok daha sıcaktırlar. Bu gezegenlerin evrende sonsuz sayıda olduğu düşünülüyor. Güneş Sistemi'ne yakın HD 189733b gibi gezegenlerin incelenmesiyle sıcak Jüpiterlerin yapısı ve özellikleri daha kolay ortaya çıkarabilir. Aslında biz daha Güneş Sistemi'ndeki gezegenlerin renklerinin nedenini tam olarak bilmiyoruz. HD 189733b'ye ait yeni gözlemlerle elde ettiğimiz veriler bu bulmacanın çözümüne yeni bir parça ekliyor. Artık yavaş yavaş bu egzotik gezegenleri boyamaya başladık diyor Pont. Notlar 2007'de NASA'nın Spitzer Uzay Teleskopu ilk kez bir ötegezenden gelen kızılötesi ışığı ölçerek sıcaklık haritası elde etti. Harita gezegenin gündüz ve gece tarafındaki yaklaşık 260 Santigrad derecelik sıcaklık farkı nedeniyle atmosferdeki gürlemeleri ve şiddetli rüzgarların varlığını ortaya koydu. Silikat tanecikleri 1300 santigrad derece üzerinde çpk küçük cam gibi taneler oluşturabilir. Aklık yansıtmanın bir ölçüdür. Yüksek aklık daha fazla ışığın yansıması demektir. Bu değer 1 ise mükemmel yansıtma ve 0 ise tamamen siyah bir yüzey demektir. Dünya'nın aklık derecesi 0,4'tür. Gezegen yörüngesi nedeniyle zaman zaman, Dünya'dan bakan birinin görüş doğrultusuna göre, yıldızının arkasına geçer. Bu sırada yıldızdan alınan ışık miktarı da yaklaşık 10 000'de bir oranında azalır. HD 189733b'nin koyu mavi renk geçiş tayfı (heic 0720) kırmızı gün batımı sonucuyla tutarlıdır. Sodyum kırmızı ışığı emeceğinden atmosferi ancak yansımaya uğrayan mavi renge bürünecektir. Jüpiter ve Venüs'ün rengi atmosferleri içindeki bilinmeyen parçacıklardan kaynaklanır. Dünya'nın mavi rengi ise gökyüzünün mavi rengi yansıtması ve okyanusların kırmızı ve yeşil rengi emmesi nedeniyledir. Güneş ışığı atmosferdeki oksijen ve azot molekülleri nedeniyle dağılarak Rayleigh saçılması sonucu kısa mavi dalgalarının daha fazla saçılmasına ve gökyüzünün mavi renk almasına neden olur."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/hubbledan-30-yil-manzarasi-kozmik-resif/", "text": "Hubble 30. yılını komşu bir gökadadaki yeni yıldız oluşum bölgesindeki kaotik yapıyı görüntüleyerek kutluyor. Görüntüdeki iki bulutsudan dev kırmızı olanı NGC 2014 ve daha küçük mavi olanı ise NGC 2020 olarak bilinmektedir. Bulutsular Samanyolu'ndan 163,000 ışık yılı uzaktaki uydu gökadada Büyük Macellan bulutunda yer almaktadır. Görüntü denizaltı dünyasını andırdığı için Kozmik Resif olarak adlandırılmıştır. Hubble bundan 30 yıl önce 24 Nisan 1990'da fırlatıldı ve yörüngeye yerleştirildi. O günden bu yana kozmosa ilişkin bakışımızı derinleştirip heyecan verici keşiflere neden oldu. Hubble'ın görüntüleri sadece gökbilimcileri değil, herkesi heyecanlandırmıştır. Her yaştan her kesimden insanın uzaya olan merakını arttırmıştır. Komşu gezegenlerden uzaktaki gökadalara kadar çok çeşitli alanlarda görüntüler sunmuştur. Dünya atmosferinin görüşü kısan etkisinden uzakta olan Hubble morötesinden kırmızı ötesine kadar geniş bir bant aralığında gözlem yapabilmektedir. Hubble'ın en büyük başarılarından biri de evrenin genişleme hızının ölçülmesine verdiği katkıdır. Diğer önemli katkıları ise; evrendeki karadeliklerin düşünülenden daha fazla olduğu, başka yıldızların çevresinde dolanan gezegenlerin atmosferlerinin analizinin yapılması, Güneş Sistemindeki gezegenlerin zaman içerisinde nasıl değişime uğradığı ve yıldız ile gökadaların doğumu, evrenin oluşumu hakkında fikirleri test etmek için zamanın %97'si kadar geçmişe bakması. Hubble bugüne kadar 1.4 milyon gözlem yaptı ve dünyadaki gökbilimcilerin hakemli dergilerde 17,000'den fazla bilimsel makale yazmasına olanak sağladı. Görev süresi bittiğinde bile geleceğin gökbilimcilerinin çalışmasına yetecek kadar veri ise sırada bekliyor. Hubble'ın bu denli uzun ömürlü olmasında gelişen teknolojiye uygun olarak yeni cihazların uzay yürüyüşleri ile teleskopa monte edilmesinin payı büyüktür. Kozmik Resif Hubble'ın 30. Yılına üretilen bu özel portre oldukça kaotik bir yıldız doğumevinin en fotojenik örneklerinden biridir. Bu bölgelere en az 10 Güneş kütleli yıldızların parlaklığı hakimdir. Bu yıldızlar 10 milyar yıl ömrü olan Güneş ve benzeri yıldızlara göre sadece birkaç milyonluk ömre sahiptir. NGC 2014'ün ışıltılı merkezinde her biri 10 ile 20 Güneş kütleli, parlak, iri yıldızlar yer almaktadır. Yıldızların yoğun morötesi ışınımı çevredeki yoğun gazı ısıtır. Büyük yıldızlar ayrıca sağda görülen kabarcık benzeri yapılardan sorumlu yüklü parçacıkların şiddetli rüzgarlarını açığa çıkararak düşük yoğunluklu gazı parçalar. Güçlü yıldız rüzgarları bulutsunun sol kısmındaki gaz ve tozu iterek buraya yığar ve yıldız ışığının aydınlattığı bir duvar oluşturur. NGC 2014'deki mavi alanlar sıcaklığı 11,000 C dereceye ulaşan oksijen ışımasını göstermektedir. Sıcaklığı bu kadar yükselten ise yıldızların morötesi ışıklarıdır. Kırmızı gaz ise daha soğuk olan oksijen ve azot gazını işaret eder. Görüntünün sol kısmında yer alan mavi bulutsunun nedeni ise NGC 2020 ise Güneş'e göre 200,000 kat daha parlak yalnız bir yıldızdır. Mavi gaz, yıldızın dış katmanını dışarı fırlatmasıyla oluşmuştur. Görsel telif hakkı: NASA, ESA ve STScI"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/hubbledan-bir-gokadanin-anatomisi/", "text": "Hubble sıra dışı gökada kümesinden Aslan Üçlüsü'nden M66'nın anatomisini yine çok güzel bir görüntüyle gözler önüne serdi. Alınan görüntüde çekirdekten dışarı kıvrılan asimetrik kollar açıkça görünüyor. Bu özel yapı büyük bir olasılıkla üçlünün diğer ikisinin kütle çekiminden kaynaklanmaktadır. Olağandışı sarmal gökada olan Messier 66 (M66), 35 milyon ışık yılı uzaklıktaki Aslan takımyıldızında bulunuyor. M65 ve NGC 3628 ile birlikte M66, Aslan Üçlüsü'nü oluşturur. M66, 100 000 ışık yılı olan boyutuyla diğer ikisinden daha büyüktür. M66'nın merkezinden dışarı süzülen kolları asimetrik bir şekilde görünmektedir. Bu ise olağandışıdır. Genellikle yoğun gaz ve toz kümeleri, gökadaların merkezlerinden dışarı doğru simetrik olarak yer alırlar. Gökbilimciler M66'ın bu şeklinin nedeni olarak iki komşusunu işaret ediyorlar. Hubble'ın görüntülerinde M66'daki tozlu bölgelerde bulunan parlak yıldız kümeleri de kendini gösteriyor. Bu kümeler görüntüde mavi ve pembe renklerle görülüyor. M66 aynı zamanda süpernova patlamaları açısından da bir rekor sahibidir. Gökada'da 1989'dan bu yana üç kez süpernova patlaması gerçekleşti. Bir süpernova, gökadadaki bir yıldızın diğer yıldızlara göre daha fazla parlaması ile keşfedilir. Bu parlama birkaç hafta ile bir-iki ay içerisinde azalarak sönükleşir ve sonunda görülmez olur. Bir süpernova bu kısa süre içinde, güneşin toplam 10 milyar yıllık enerjisi kadarlık bir enerjiyi uzaya saçar. Görüntülerin büyük ölçekleri: M66, Aslan Üçlüsü Adım adım büyük görüntü için : M66, Aslan Üçlüsü Kaynak: NASA/ESA Hubble"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/hubbledan-erboga-a-gokadasi/", "text": "NASA/ESA Hubble Uzay Teleskopu Geniş Alan Kamerası 3 ile Erboğa A Gökadası'nın güzel bir görüntüsünü elde etti. NGC 5128 olarak da bilinen Erboğa A Gökadası tozlu yapısı ve karanlık maddesiyle ünlüdür. Hubble'ın yeni nesil kamerasıyla elde ettiği bu görüntü şimdiye kadar gökadanın alınan en iyi görüntüsüdür. Gökadanın tozlu bölümlerinde daha önce görülmemiş ölçüde ayrıntıların ortaya çıkmasına neden ise birçok dalga boyuyla alınan görüntülerdir. Görünür ışıkla alınan görüntülerin yanı sıra genç yıldızlardan gelen morötesi ışıma ve tozun arkasındaki ayrıntıları gösteren kızılötesi görüşte fotoğrafı tamamlamıştır. Erboğa A'nın tozlu yapısı yıldızdan gelen ışığı geçirmez. Hubble bu tozlu bölgeye odaklandı. Bu gaz ve tozun özellikleri geçmişte Erboğa A ile başka bir gökadanın çarpıştığını gösteriyor. Çarpışmanın etkisiyle uzak bölgelerde hidrojen gazı birleşerek Hubble'ın yakın görünür ışık altında gözlediği bölgelerde kırmızı lekeler olarak gözlenen yeni yoğun yıldız oluşum alanlarının doğmasına yol açmış. Gökada çekirdeğinde birçok aktif süper kütleli karadelik bulunur. Hubble'ın görünür ve kızılötesi aletleriyle bunlar görünmez olsa da güçlü radyo jetleri ve X-ışını ışıması yapmaktadırlar. Erboğa A Gökadası gökbilimde yakın denilecek bir uzaklıkta 11 milyon ışık yılı uzağımızdadır. Ancak sadece yakın değil aynı zamanda parlaktır da. Bu nedenle güney yarıküredekiamatör gökbilimcilerin hedefindedir. Büyük amatör teleskoplar ile farklı tozlu yapıları sezebilirken küçük bir dürbünle de gökadayı görebilirsiniz. Atmosfer tarafından engellenen morötesi ışıma Hubble'ın konumu nedeniyle kendini göstermiş. Böylesi bir görüntüyü Hubble'ın yetenekleri ile elde etmenin dışında başka da bir yol yoktur."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/hubbledan-guzel-bir-bulutsu/", "text": "İnce gaz demetlerinin oluşturduğu bulutsu SNR B0519-69.0 ya da kısaca SNR 0519 olarak bilinir. Yaşamının sonuna gelmiş dede yıldızın 600 yıl önce süpernova patlaması ile uzaya saçtığı gaz demetleri tarafından oluşmuştur. Süpernovanın çeşitli tipleri bulunur. Bu güneş benzeri yıldız ise sonu beyaz cüce olacak şekilde patlamıştır. Kılıçbalığı takımyıldızı yönündeki SNR 0519, Dünya'dan 150.000 ışık yılı uzaklıktaki Büyük Macellan Bulutu içindedir. Gökyüzünün bu bölgesi gerçekten ilgi çekici ve güzel derin uzay cisimleriyle doludur. Samanylu'nun uydu gökadası olan LMC, gökadamızında içinde yer aldığı yerel grubun dördüncü büyük üyesidir. Hubble Uzay Teleskopu sadece SNR B0519 değil, yine LMC içinde yer alan buna çok benzeyen bir süpernova kalıntısı olan SNR B0509-67.5'in bir görüntüsünü birkaç yıl önce elde etmişti. Telif: ESA / Hubble & NASA"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/hubbledan-iris-bulutsusu/", "text": "NASA/ESA Hubble Uzay Teleskobu'ndan muhteşem bir NGC 7023 görüntüsü elde edildi. NGC 7023 Bulutsusu aynı zamanda İris Bulutsusu olarak adlandırılıyor. Bulutsu bir toz bulutunu andırmaktadır. Gökbilimciler için tozlu bölgeler hem görsel olarak güzel hem de sıkıntı vericidir. Çünkü bu tozlu yapının arkasını veya içini göremeyiz. Ancak bu tozlu yapılarda oluşan yeni yıldızlar sayesinde tozlu yapı görünür hale gelir. İris Bulutsusu'nun kuzeybatısını gösteren bu görüntüde tozlu yapı gözler önüne seriliyor. Fotoğrafın üstünü aydınlatan yıldız ise 10 Güneş kütlesindeki HD 200775 yıldızıdır. Yıldızın ışığı tozlu yapıyı sanki büyükçe bir pamuğun iplikleri saçılmış gibi göstermektedir. İris Bulutsusu yakınındaki büyük yıldızın etkisiyle yansıma yaparak kendini göstermektedir. Işığı bu şekilde yansıtarak kendini gösteren yansıma bulutsuları, yeterince sıcak olduğu için görülen normal bulutsulardan farklıdır. Başka bir yerden aldığı ışığı yansıtan bulutsuların renkleri genel de mavimsi görünürken İris farklı bir şekilde kırmızı görünmektedir. Araştırmacılar bölgenin özellikle sol kısmıyla ilgileniyorlar. Kırmızı rengin sorumlusu olarak bu bölgede çok olduğu düşünülen hidrokarbonlardan şüphe ediliyor. Hubble'ın yüksek çözünürlükle elde ettiği bu görüntüde araştırmacılara destek olmaktadır. Bilim insanları bulutsunun kimyasal yapısının net olarak anlaşılması için çeşitli laboratuvarlarda testlerde yapmakta. NGC 7023 veya diğer adıyla İris Bulutsusu 1794 yılında William Herschel tarafından keşfedildi. Bulutsu Kral takımyıldızında yer almaktadır. Bulutsu bizden 1400 ışık yılı uzaklıkta ve 6 ışık yılı genişlikteki bir alana yayılmış bulunmaktadır. Görüntüler Hubble'ın Kızılötesi ve Çoklu Tayfölçer Kamerası ile alındı. Bu yardımcı araç ile bulutsudaki kimyasal yapı bulunmaya çalışılmıştır. Kaynak: ESA/Hubble Eğlence ve ilginç ayrıntıları görmek için: Yukarıdaki ilk görüntüyü büyütmek ve ayrıntıları görmek isterseniz: İris-1 Zoom İkinci görüntü için: İris-2 Zoom Sayfalar açıldığında yapmanız gereken ilk iş + simgesiyle görüntüyü büyütmek ve sonra görüntüdekiş ayrıntıları yakalamak için sağa-sola, yukarıya-aşağıya gezinmek olacaktır. İyi eğlenceler."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/hubbledan-karbon-yildiz-goruntusu/", "text": "NASA/ESA Hubble Uzay Teleskopundan alınan bu görüntüde CW Leonis adlı karbon yıldızı kalın bir toz örtüsünün ardından parlıyor. Aslan takımyıldızında ve Yer'den 400 ışık yılı uzakta yer alan CW Leonis karbonca zengin bir atmosfere sahip parlak bir tür kırmızı dev yıldızdır. Ölmekte olan yıldızı saran yoğun gaz ve toz bulutları yıldızın boşluğa fırlattığı dış katmanlarıdır. Küçük ile orta kütleli yıldızlar çekirdeklerinde hidrojen yakıtı bittiğinde, çekirdeklerindeki basıncı kütle çekim kuvvetiyle dengeleyen etki bozulur ve yıldız çökmeye başlar. Çekirdek çökerken çekirdeği çevreleyen plazma kabuğu, hidrojeni kaynaştırmaya başlayacak kadar ısınır. Bu nedenle yıldızın dış katmanları genişler ve kırmızı deve dönüştürmeye yetecek kadar ısı üretir. Yaşamının bu evresindeki yıldızlar uzaya büyük miktarda gaz ve toz püskürtür ve sonunda da dış katmanlarını uzaya fırlatır. CW Leonis'te gerçekleşen bu süreç nedeniyle çevresi yoğun kurumlu toz örtüsü ile çevrilidir. Bu gözlemler çarpıcı bir görüntü sunarken çözülmesi beklenen soruları da beraberinde getiriyor. Yer'e en yakın karbon yıldızı olan CW Leonis gökbilimcilere yıldız ve çevresindeki zarf arasındaki etkileşimi anlama şansını sunuyor. CW Leonis'in zarfı, gökbilimcilerin yakındaki bir yıldız tarafından şekillendirilmiş olabileceğini düşündüğü karmaşık bir içyapıya sahip nispeten çalkantılı özelliğiyle ilgi çekici bir cisimdir. CW Leonis'ten dışarıya doğru yayılan ışık huzmeleri görüntünün en ilgi çekici kısımlarından biridir. Bunların parlaklıkları gökbilim açısından son derece kısa bir süre olan 15 yıllık süre içinde değişmiştir. Gökbilimciler, CW Leonis'i çevreleyen toz örtüsündeki boşlukların, yıldız ışığının aradaki boşluklardan geçip uzaktaki tozu aydınlatmasına bağlıyor. Ancak parlaklık değişikliğinin sebebi henüz belli değil. CW Leonis'in son yirmi yılda alınan Hubble görüntülerinde yıldızın çevresinde halka benzeri ipliksilerin CW Leonis'in soyulmuş dış katmanları- genişlediği fark edildi. Bu görüntü Hubble'ın Geniş Alan Kamerası 3 ile 2011 ve 2016 yıllarında yapılan gözlemleri içermektedir. CW Leonis, kırmızı filtrelerde oldukça parlak göründüğünden görüntü merkezini dolduran turuncu renk yıldızın gerçek rengini temsil etmektedir."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/hubbledan-kozmik-bir-kolye/", "text": "Hubble Uzay Teleskopu uzayda bütün ihtişamıyla parlayan bir kozmik kolye görüntüsü elde etti. Kolye Bulutsusu olarak bilinen nesne Güneş benzeri iki yıldızın birleşerek patlaması sonucunda oluşan bir gezegenimsi bulutsudur. Elmas bir kolyeyi andıran parlak noktaları saran gaz bulutuyla bulutsu nun çevresi 9 ışık yılı uzunluktadır . Merkezindeki parlak çift yıldızdan gelen ışıma morötesi ışığın emilimi nedeniyle küçük bir parıltı olarak görülmektedir. Birbirine çok olan çift yıldız PN G054.2-03.4 olarak bilinen bulutsuyu ortaya çıkardı. Yaklaşık 10 000 yıl önce yaşlı olan yıldız diğerini saracak şekilde şişti. Böylece oldukça büyüyen yıldızın basıncı kütle çekimini yenerek dışarı doğru dağılmasına ve oldukça yoğun bir halkanın oluşmasına neden oldu. Görülen parlak noktalar halkadaki en yoğun gaz kümeleridir. İki yıldız birbirinin çevresinde oldukça hızlı dolanıyor ve bir turlarını bir günden daha kısa sürede tamamlıyorlar (Merkür'ün Güneş çevresindeki turu 88 gündür). 15000 ışık yılı uzaklıktaki Kolye Bulutsusu, Sagitta takımyıldızında bulunuyor. Bu birleşik görüntü 2 Temmuz 2011'de alındı. Görüntü Hubble'ın Geniş Alan Kamerası 3 ile bulutsuda hidrojen , oksijen ve azot olduğu belirlendi."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/hubbledan-kozmik-iribas/", "text": "Siyah derin boşluk içinde parlak başıyla iri bir kozmik kuyruk Hubble Teleskopuna yakalandı. İribaş gökadalara ender rastlandığından yerel evrende görmek ve gözlemek oldukça zordur. Hubble'ın LEDA 36252 gökadası çalışmasının bir örneği olan adlı bu görüntü, İribaş gökadalarının gizemli özelliklerini araştırmak amacıyla oluşturulmuştur. Bir gökada evrenin derin boşluğunda hareket eder. Genelde sarmal ve eliptik gökada olmak üzere iki ana tür gökadaya rastlansa da diğer gökada çeşitlerine de yer yer rastlanır. Bunlardan biri de NASA/ ESA Hubble Uzay Teleskopu ile Geniş alan Kamerası-3 (WFC3) ile çekilmiştir. LEDA 36252 ya da Kiso 5639 adıyla bilinen gökada, parlak ve büyük kafası ile uzun kuyrukları olan kurbağa yavrusunu anımsatır . Bu sıra dışı gökadalara yerel evrende 20 tane rastlanırken evrenin tamamında 10000 dolayında iribaş gökadası olduğu sanılmaktadır. LEDA 36252'ye ait bir görüntü gökadanın özelliklerini belirlemek için üretildi . Bu ilginç cisimlerdeki kozmik gazın yıldız patlamalarını ve oluşumlarını, küresel yıldız kümelerini incelemek için ideal bir gökadadır. İribaş gökadalar genellikle erken evrende rastlanmış olsa da günümüz modern gökadalarının fosilleridir. LEDA 36252'de kuşkusuz bunlardan biridir. Ancak LEDA 36252 ile bazı beklenmeyen sonuçlara da ulaşılmıştır: Başı yaklaşık 10000 güneş kütlesine eşdeğer genç yıldızlardan oluşmaktadır. Bu yıldızlar büyük kümeler halinde toplanmış ve üstelik ağır metallerden ziyade hidrojen ve helyumdan oluşmuşlardır. Sadece yakın geçmişte yıldızların füzyon tepkimeleriyle zenginleştirilmiş gaz oluşmuştur. Ortamdaki ilkel gaza eklenen bu gaz kütlelerinin yıldız oluşumlarını tetiklediği düşünülmektedir. Ayrıca uzun kuyruk ve iri kafada görülen parlak mavi yıldızlar, dağınık durumda en az dört yıldız oluşum bölgesinin varlığını işaret etmektedir. Bunlar kafadan daha yaşlıdır. LEDA 36252 gözlemleri kafadaki deliklerden püsküren güçlü yıldız rüzgarları ve süpernova patlamalarının belirtilerini göstermektedir. Yer yer gözlenen ipliksiler kozmik iribaşın ana gövdesine uzanan gaz ve tozdan oluşmaktadır. Bu görüntü WFC3 ile morötesi, optik, H-alfa ve kızılötesi dalga boyundaki gözlemlerin birleştirilmiş sonucudur. Notlar Geçmişte bir başka İribaş Gökadası Hubble ile görüntülenmişti. Başı sarmal görünümde olan gökadanın ince ve uzun kuyruğu bulunduğundan farklı bir görünüm içindedir. Bu çalışma The Astrophysical Journal'da D. Elmegreen ve arkadaşları tarafından Hubble Space Telescope Observations of Accretion-Induced Star Formation in the Tadpole Galaxy Kiso 5639 başlığıyla yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/hubbledan-m9-soleni/", "text": "NASA/ESA Hubble Uzay Teleskopu gökadamızın merkezine yakın bir yerde olan Messier 9 (M9) küresel yıldız kümesinin en net görüntüsünü elde etti. Çıplak gözle oldukça silik görülen yıldız topu, Hubble daha net görülebiliyor. Küme 250 000 yıldızdan oluşuyor. 25 000 ışık yılı uzaklıktaki M9, gökada merkezinden kaynaklanan çekim etkisi nedeniyle hafifçe bükülmüş gibi görünüyor. Küresel kümeler evrenin yaşından birazcık küçük yaşta olan en eski yıldız kümeleridir. Güneş'ten iki kat daha yaşlı yıldızların belirginleştirdiği M9 ağır elementler bakımından Güneş'e göre fakirdir. Gezegenimizi ve nihayetinde yaşamı oluşturan demir, oksijen ve karbon gibi çok önemli elementler M9 kümesinde çok az miktarda bulunur. Evrenin en ağır elementleri yıldızların çekirdeklerinde yavaş yavaş üretilir ve süpernova patlamalarıyla dışarı atılır. M9 yıldızları oluştuğu zaman bu elementlerden uzayda çok az miktarda vardı. Adından da anlaşılacağı üzere Messier 9, 1764 yılında büyük Fransız gökbilimci Charles Messier tarafından keşfedilmişti. Günümüzün gelişmiş teleskopları bile kümedeki yıldızları ayrı ayrı göremezken Messier kümeyi belirsiz bir leke olarak görmüş ve bulutsu sınıfına almıştı. Gökbilimci William Herschel ise 18. yüzyılda kümenin yıldızlardan oluştuğunu anlamıştı. Bugünün gökbilimcilerin emrinde Messier'in elindeki teknolojik araçlardan çok daha fazlası bulunuyor. Örneğin Hubble ile elde edilen bu yüksek çözünürlükteki görüntü sayesinde kalabalık merkezi bölgedeki yıldızları bile görebiliyoruz. Gökyüzünde bir toplu iğne başı kadarlık bir alanı kaplayan bölgede 250 000'den fazla yıldız bulunuyor. Hubble görüntüsü teker teker yıldızları göstermenin dışında ayrıca yıldızların farklılığını renklendirerek de göstermiş. Renkler doğrudan yıldızların sıcaklığıyla ilgilidir. Ancak sanılanın aksine kırmızı renk soğuk yıldızları, mavi renk ise sıcak yıldızları gösteriyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/hubbledan-maymun-kafasi-bulutsusu/", "text": "Hubble Uzay Teleskopu her yıl doğum gününü yeni bir fotoğrafla kutlar. 24. Doğum gününde Hubble bizi Maymun Kafası Bulutsusu ile tanıştırıyor. NGC 2174 olarak bilinen gaz ve toz bulutu Avcı takımyıldızı yönünde olup aramızda 6400 ışık yılı mesafe bulunmaktadır. Bunun gibi bulutsular Hubble'ın popüler hedefleridir ve 22 ile 23. Doğum günlerinde de benzer görüntülerle kutlama yapmıştı . Bu bölge kozmik toz ve gaz parlak demetlerinde gömülü olan genç yıldızlarla doludur. Bulutsu'nun içine doğru koyulaşan buna karşılık dışa doğru mavimsi bir renge bürünen cismin bu renk tonları Hubble'ın farklı renkteki filtreleriyle çekilen görüntüleriyle elde edildi. Normalde gözümüzün algılamadığı ışınlarla birlikte güzel bir görsel elde edildi. Bu hareketli bulutlarda yıldızların doğumu için yeterli malzeme bulunmaktadır. Yeni doğan yıldızlar çevresindeki çoğu verimsiz ve kalitesiz malzemeyi dışa doğru savurarak kendinden uzaklaştırır. Dışa doğru hızla savrulan gaz böylece sıcak ve genç yıldızlar için gerekli altyapıyı oluşturur."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/hubbledan-ngc-3603-kumesi/", "text": "Hubble'ın çektiği bu görüntü sanki uzayda patlayan bir havai fişeği gösterir gibi. NGC 3603 adıyla bilinen yıldız kümesi bizden 20 000 ışık yılı uzaklıktaki Karina Bulutsusu'nda yer alıyor. NGC 3603'ün çevresini saran gaz ve toz bulutu yeni, yıldızların oluşumunu sağlayarak böylesi bir güzelliğin ortaya çıkmasına neden oluyor. Ancak her şey göründüğü gibi sakin değil. Gaz ve toz kümesinde mor ötesi ışıma ve şiddetli yıldız rüzgarları nedeniyle bir hareketlilik söz konusu. Kümeyi oluşturan yıldızların boyutları farklı olmasına karşılık kütle, sıcaklık ve renklerinin aynı olduğu görülüyor. NGC 3603 içindeki yıldız oluşumları nedeniyle yıldızların yaşları da aynı değil. Dev yıldızlar hidrojenlerini hızlı bir şekilde bitirip, hızlı yaşayıp süpernova patlaması ile diğer yıldızlara göre daha erken yaşta ölmek zorundalar. NGC 3603 kümesi yıldız oluşum sürecinin anlaşılması için incelenen önemli bir yapıdır. Gökbilimciler gaz ve toz kümelerindeki yıldız oluşumlarının bir gökadayla etkileşmesiyle ya da çarpışması sonucunda tetiklendiğini düşünüyor. İşte görece bize daha yakında bulunan NGC 3603 kümesi gökbilimciler mükemmel bir laboratuardır. 2009'un Ağustos ve Aralık aylarında Hubble'ın Geniş Alan Kamerası 3 ile hem görünür ışık hem de kızılötesi ile çekilen bu görüntüyle kümede kükürt, hidrojen ve demir olduğu da görüldü. Büyük ölçekteki görüntü için tıklayınız. Kaynak: Hubble"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/hubbledan-ngc-5253-goruntusu/", "text": "NASA/ESA Hubble Uzay Teleskopu bu hafta bize düzensiz gökadalardan biri olan NGC 5253'ün görüntüsünü sunuyor. Yakın gökadalardan olan NGC 5253 olarak bilinen Mavi Yoğun Cüce sınıfı galaksilerden biridir ve güney takımyıldızlarından Erboğa'da bulunur. Cüce gökada 12 milyon ışık yılı uzaklıktadır. Gökadanın en belirgin özelliği ise aktif yıldız oluşum bölgelerine sahip olmasıdır. Bu bölgelerde toz ve ağır metallerin az olmasına karşılık hidrojen ve helyumca zengindir. Bu gökadalar, evrenin erken döneminde oluşan toz ve ağır elementlerin az rastlandığı moleküler bulutları barındırır. Bu nedenle gökbilimciler bu tür gökadaları inceleyerek ilkel yıldız oluşum sürecini test etmeye olanak bulurlar. Samanyolu'na göre NGC 5253 çok daha az toz ve ağır elementleri içerir. Hubble'ın görüntüsünde eliptik ana gövdeyi eliptik şekilde çevreleyen kırmızı yıldız oluşum bölgeleri egemendir. Merkezi mavi bölge genellikle sıcak ve genç yıldız kümelerinden oluşur. Zengin ortama sahip ve çok yıldız oluşturan yapıdaki bölgede, iyonlaşmış oksijen gazından süzülen ışığın soluk ve dağınık parıltısı görülebilir. BCD gökadalarının doğası gökbilimcileri şaşırtıyor. Samanyolu gibi büyük gökadaların çevresinde birçok uydu gökada olduğunu düşünen gökbilimciler, Lambda Soğuk Karanlık Madde modeli olarak bilinen gökada oluşumlarını, bilgisayarların yardımıyla sayısal benzetimler yoluyla izlemeye çalışır. Gökbilimciler böylece Cüce Gökada Problemini aşmaya çalışır. Bu gökada, ünlü radyo gökadası Erboğa A ve sarmal gökada Messier 83'ün de içindeolduğu Erboğa A/Messier 83 grubunun bir parçasıdır. Gökbilimciler NGC 5253'ün kendine özgü doğasının yakın komşusu Messier 83 ile yakınlaşmış olmasına bağlıyor. Bu görüntü Hubble'ın Gelişmiş Kamerası kullanılarak görünür ve kızılötesinde alınan pozların birleştirilmesiyle elde edildi. Görüntü yaklaşık 3,4 x 3,4 yaydakikası alanını kapsar."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/hubbledan-palomar-2-kumesi/", "text": "Gökyüzünde birbirine benzeyen çok sayıda küresel küme bulunur. NASA/ESA Hubble Uzay Teleskopu ile çekilen görüntüde görülen Palomar 2'de bunlardan biridir. Palomar 2, Palomar kümeleri denilen 15 küresel yıldız kümesinden biridir. Bu kümeler adından da anlaşılacağı üzere 1950'lerde Palomar Gözlemevi Gökyüzü Tarayıcısı ile Edwin Hubble başta olmak üzere zamanın en iyi gökbilimcileri tarafından başlatılan bir projeyle keşfedildi. Bu kümeler uzak olduğundan önlerini kapatan toz diskleri nedeniyle geç keşfedildiler. Bu özel küme birçok diğer kümeye göre benzersiz bir yapıdadır. İlk olarak kuzey takımyıldızlarından Arabacı'nın tek küresel kümesidir. Küresel kümeler tıpkı Dünya çevresindeki uydularda olduğu gibi Samanyolu ve benzeri bir gökada çevresinde dolanırlar. Bazıları galaktik merkeze yakın olup neredeyse her zaman gökyüzünün her zaman aynı bölgesinde görülürler. Palomar 2 ise Samanyolu merkezine yakın olanlara göre 5 kat daha uzaktadır. Ayrıca ters taraftadır ve Samanyolu'nun dış halo denilen parçası üzerindedir. Küresel küme aynı zamanda parlaklığı nedeniyle de sıradışıdır. Küme içindeki yıldızların görünür parlaklığı toz perdesiyle örtülü olmasına karşılık yıldızlarından gelen çok zayıf parlamalar görülür. Hubble Uzay Teleskopu 'nun elde ettiği yukarıdaki görüntüye yer teleskoplarıyla ulaşmak mümkün değildir. Yine de bazı amatör gökbilimciler küçük teleskoplarıyla bu saklanan Palomar 15 kümelerini küçük bir şekilde de olsa görebilirler."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/hubbledan-renkli-evren/", "text": "Hubble Uzay Teleskopu görüntülerini kullanan gökbilimciler evrenin şimdiye kadar elde edilmiş en kapsamlı ve renkli görüntüsünü elde ettiler. Çalışma Hubble Ultra Derin Alan projesi kapsamında üretildi. Gökbilimciler bu çalışmaya başlarken oldukça heyecanlıydı. NASA'nın UV teleskop dizilerinden Galex Gözlemevi yardımıyla 2003-2013 yılları arasında yakın gökadalardaki yıldız oluşumları hakkında çok şey öğrendiler. Buna ek olarak Hubble'ın yakın kızılötesi yeteneği uzak gökadalardaki birçok yıldız doğumunu gösterdi. Aslında aradaki uzaklık nedeniyle görülen bu cisimlerin ilkel görüntüleriydi. Ancak yıldızların tam olarak nasıl doğduklarını anlamak için 5-10 milyar ışık yılı kadar eski zamanda doğmuş olanlarla ilgili veriler yeterli değildi. Kozmik zaman çizelgesinde boşluk bırakan bu büyük kütleli, genç ve parlak yıldızlar morötesi ışıma yaydıklarından doğrudan gözlemle görülemez. Hubble burada imdada yetişiyor ve morötesi gözlem yapılmasına olanak sağlıyor. Böylece gökbilimciler bir yıldızın tam olarak nasıl doğduğu bilgisini yıldız oluşum bölgelerini doğrudan görerek gözlemliyor. Bu veriler aynı zamanda gökbilimcilere çok sıcak yıldızlardan oluşmuş küçük gruplardan günümüz Samanyolu gibi dev gökadaların nasıl oluştuğunu da anlatıyor. Bu görüntü gökbilimcilerin 2004-2009 yılları arasında görünür ve yakın-kızılötesi verilerle oluşturduğu gökyüzünün parçasını gösteriyor. Şimdi bu verilere morötesi ışık ve Hubble'ın mevcut renk verileri de eklendi. Büyük Patlama'dan birkaç yüz milyon sonrasına uzanan bu derin uzay parçasında 10.000 gökada bulunmaktadır. Dünya atmosferindeki doğal filtre nedeniyle morötesi ışıkla ilgili çalışmalar Hubble gibi uzay teleskoplarıyla yapılmaktadır. Elbette James Webb Uzay Teleskopu Hubble'ın yerini alınca bizi çok daha güzel ve muhteşem görüntüler bekleyecektir. Üstelik morötesi ve kızılötesi gibi farklı dalga boylarındaki verilerle birlikte. Görüntünün büyük formatları:"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/hubbledan-sallanan-gokadalar-kesfi/", "text": "NASA/ESA Hubble teleskopunu kullanan gökbilimciler gökada kümelerindeki en parlak gökadaların kümenin kütle merkezine göre titreştiğini fark ettiler. Bu beklenmeyen sonuç günümüzdeki bilindik karanlık madde modeli tahminleriyle tamamen uyumsuz. İleri araştırmalarla ya karanlık maddenin doğası belirlenecek ya da yeni fiziğin ne denli işe yaradığı ortaya çıkarılacak. Karanlık madde evrendeki tüm maddenin yüzde 25'inden fazlasını oluşturmaktadır. Doğrudan gözlenemeyen bu esrarengiz madde günümüz gökbiliminin en önemli bulmacasıdır. Karanlık maddenin karmaşık haleleri gökadaları, yüzlerce gökada kümelerini ve sıcak gaz hatlarını birbirine bağlamaktadır. Sonuncusu yani sıcak gaz binlerce gökadaya kadar yayılmaktadır. Kümelerin her birinin merkezinde oldukça yoğun çekirdekleri olan gökadalar bulunmaktadır. Karanlık maddenin standart modeli , bir gökada kümesindeki çok parlak gökadanın birleşme sonrasında oluşan türbülansın dinmesinin ardından sakinleştiğini ve küme merkezinde hareket etmeyeceğini öngörür. Burada hareketsizliği karanlık maddenin güçlü kütle çekiminin sağladığı düşünülür. Şimdi büyük bir sorunla karşılaşıldı. İsviçreli, Fransız ve İngiliz gökbilimcilerden oluşan bir ekip NASA/ESA Hubble teleskopunun verilerini analiz ettiğinde çok parlak gökadaların öngörüldüğü gibi hareketsiz olmadığını keşfetti. . Hubble verileri birleşmenin ardından gökada kümesinin sakin duruma geçtiğinden uzun bir süre sonra bile kümenin kütle merkezi çevresinde titreştiğini gösteriyor. Başka bir deyişle, her gökada kümesinin görünür kısımlarının merkezi ve kümenin toplam kütlesinin merkezi karanlık madde halesi de dahil olmak üzere- 40.000 ışık yılı uzaktadır. EPFL'den gökbilimci ve makalenin başyazarı David Harvey: Çok parlak gökadaların halelerin çevresinde sallandığını gördük. Yani, soğuk karanlık madde modelinin söylediği gibi gökada kümelenmesinin merkezinde yoğun bir bölge değil, çok sığ bir merkezi yoğunluk olduğunu gösteriyor. Bu, gökada kümelenmelerinin kalbindeki egzotik karanlık madde formlarının varlığının çarpıcı bir işaretidir diyor. Çok parlak gökadaların sallanması gökada kümelerinin kütle çekimsel mercekleri olarak hareket ettiği için analiz edilebilir. Uzak cisimlerden gelen ışığı kırarak bunların daha büyük görünmelerini sağlar. Güçlü kütle çekimsel mercekleme adı verilen bu olay küme ile bağlantılı karanlık madde haritasını üretmek için kullanılır. Böylece gökbilimciler kütle merkezinin yerini ve çok parlak kümenin salınımını ölçebilir. Standart karanlık madde modeliyle tutarsız olan görülen titreşim, bilinmeyen bir astrofizik olayı ve aslında karanlık madde davranışının bir sonucu değilse, o zaman karanlık madde parçacıkları arasındaki etkileşim söz konusu olabilir ki bu da karanlık madde tanımıyla çelişkilidir. Kısaca karanlık madde gizeminin çözümü için yeni temel fizik gerekmektedir. EPFL'den Frederic Courbin: Veri setimizi genişletecek Euclid araştırması gibi daha büyük çalışmaları sabırsızlıkla bekliyoruz. Böylece karşımızda yeni bir astrofizik olayı ya da yeni temel fizik mi olduğunu anlayabiliriz. Aslında hangisi olursa olsun büyük bir heyecan uyandıracaktır diyor. Notlar Çalışma Hubble'dan alınan arşiv verileri kullanılarak yapıldı. Gözlemler ilk olarak CLASH ve LoCuSS verileri için yapılmıştır."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/hubbledan-sarmal-gokada-goruntusu/", "text": "Andromeda takımyıldızı 88 takımyıldızdan biridir ve komşumuz Andromeda gökadası ile karıştırılmamalıdır. NGC 7640 olarak bilinen bu gökada Andromeda takımyıldızında yer almaktadır. Gökadaları şekil ve yapılarını dikkate alarak birçok farklı gruba ayırabiliriz. Örneğin NGC 7640 çubuklu sarmal sınıftadır. Bunların merkezleri dairesel değil, kollara kadar uzanan bir çubuktan oluşmuştur. Samanyolu gökadası da çubuklu sarmal gökadadır. NGC 7640 bu görüntüde pek sarmal izlenimi vermemektedir. Bunun nedeni fotoğrafı çeken Hubble teleskopunun konumudur. Gökada fotoğraflarında gökadaların sarmal kolları genelde daha az belirgin olmaktadır. NGC 7640'ın geçmişte bir çeşit etkileşim yaşadığı düşünülmektedir. Gökadalar büyük kütlelidir ve bu nedenle kütle çekimi yoluyla bazen birbirlerini etkilerler. Bu etkileşim zayıf olabileceği gibi daha yıkıcı olabilir. Örneğin çarpışabilirler ve böylece daha büyük ve yeni bir gökadaya dönüşebilirler. Bir gökadanın tarihini ve hangi etkileşimleri yaşadığını anlamak aynı zamanda yıldızların nasıl oluştuğu sorununun da çözüm anahtarını sunabilir. Telif hakkı: ESA/Hubble & NASA"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/hubbledan-triangulum-panaromasi/", "text": "Hubble teleskopu yakın gökadalardan M33 olarak bilinen Triangulum gökadasını yüksek çözünürlükte görüntüledi. Görüntüde gökadanın sarmal kısmında yakın 25 milyon yıldız tek tek görülebiliyor. 54 Hubble görselinin birleştirilmesiyle oluşturulmuş panoramik görüntü 19 bin ışık yılı genişlikte bir alanı göstermektedir. Bu, M33'ün şimdiye kadar üretilmiş en ayrıntılı fotoğrafıdır. Yerel gökada grubumuz Samanyolu, Andromeda ve Triangulum tarafından yönetilir. Bu sarmal üçlünün en küçüğü olan M33, Andromeda'ya göre 10 kat daha yoğundur. Hubble'ın bu son verileri yıldızların oluşumlarını anlayabilmek açısından oldukça kıymetli. Şimdiden gökbilimciler yüksek çözünürlükteki görüntüyü incelenmeye başladı. Triangulum, sarmalındaki düzenli yapı ve çevresine dağılmış tozla belirgin bir özelliği olan gökadadır. Gökbilimcilere göre sarmal kollar yakın gökadalarla etkileşim içindeyken, tozlu yapı yeni yıldızları bu etkileşmelerden uzak tutan özel bir donanıma sahiptir. M33'ün öyküsünün ortaya çıkması aynı zamanda gökadaların zamanla nasıl geliştiğini ve değiştiğini anlamanın yollarından biridir. Yüksek çözünürlükteki görüntüler için tıklayınız. Görsel telif hakkı: NASA, ESA"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/hubbledan-tuhaf-kozmik-dortlu/", "text": "Hubble dört kozmik arkadaşı bir karede gösterdi. Bol yıldız oluşumları gerçekleşen, kütle çekimi nedeniyle ortaya çıkan kuyruklar, birleşenler ve karadeliklerle dolu bu gökadalar Hickson Bileşik Grubu 16 veya HCG 16 olarak bilinen gökada grubunun bir parçasıdır. Tüm grup yedi gökadan oluşmaktadır. Burada görülen dört gökada soldan sağa doğru NGC 839, NGC 838, NGC 835 ve NGC 833'dür. Parlak merkezleri ve gaz kuyrukları arasında uzak gökadalar da göz kırpmaktadır. Bileşik gruplar tuhaf ve garip olayları incelemek için mükemmel laboratuvar oluşturur. 1980'lerde Paul Hickson bu tür yoğun gökada gruplarını sınıflandırma yoluna gittiğinde beklediğinden çok sayıda grup olduğunu görmüştü . HCG 15'de bunlardan biridir. Grupta bol yıldız oluşturan ve yoğun parlak merkezleri bulunan gökadalar bulunuyor. Bu grupta iki düşük iyon nükleer emisyonlu , bir Seyfert 2 ve üç yıldız patlama gökadası bulunmaktadır. Evren araştırmalarında önemli bir yere sahip bu üç gökada sınıfı birbirinden farklı özellik ve davranışlara sahiptir. Yıldız patlama gökadaları diğerlerine göre çok büyük miktarda yeni yıldız üretmektedir. LINEr ise çekirdekten dışarı doğru içerdiği gazı ısıtan gökadalardır. Görüntüde NGC 839 bu tip bir gökadadır ve onun yanındaki NGC 838 merkezinde karadelik olmayan LINEr tipi yıldız patlama gökadasıdır. Diğer NGC 835 ve NGC 833 ise görünür ışıkta gözlenebilen merkezinde aktif süper kütleli karadelik olan Seyfert 2 gökadalarıdır. NGC 833 merkezindeki karadelikten yayınlan X-ışını emisyonuna bakıldığında yakın gökadalarla olan etkileşimi nedeniyle yüksek miktarda gaz ve toz kaybettiğini gösterir. Bu da benzer özelliklere sahip ve NGC 839'u sarmış görünen soluk kenarlarından bellidir. NGC 839 geçmişte başka bir gökadayla etkileşime girmiş olabilir. Bu görüntü Hubble'ın Geniş Alan Kamerası 2 ile Avrupa Güney Gözlemevi'nin Şili'deki Yeni Teknoloji Teleskopu verileriyle oluşturuldu. Notlar Kütle çekim ya da gel git kuyruğu bir gökadadan uzaya yayılan gazdan oluşmuş ince ve uzun bölgedir. Bunlar gökadaların çevresini kütle çekim kuvvetiyle sarar. Hubble daha önce de başka grupları görüntülemişti: HCG 31 (opo1008a), HCG 92 (heic0910i), HCG 59 (potw1004a), HCG 22 (potw1349a), HCG 7 (potw1132a), HCG 87 (opo9931a), and HCG 90 (heic0902a)."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/hubbledan-ufo-goruntusu/", "text": "NASA/ESA Hubble Uzay Teleskopu UFO Gökadası'nın güzel bir görüntüsünü elde etti. NGC 2683 sarmal gökadasını, hemen hemen kenarından görebildiğimiz ve onca çizilen uçan daire resimlerine benzediği için UFO Gökadası olarak da bilinir. Görüntüde altın renginde görülen gökadanın çekirdeğini çevreleyen puslu ve sarmal tozlu kollar daha ayrıntılı görülebiliyor. Ayrıca bu kollarda serpilmiş genç mavi yıldızlarda gökadanın yeni yıldız bölgelerini gösteriyor. Şaşırtıcı bir şekilde bu şekilde yandan görülebilen gökadadan gelen ışığın ölçülmesi, gökadanın doğrudan görülemese bile gökbilimcilere sarmal gökada olduğunu gösterir. Vaşak takımyıldızındaki NGC 2683, ünlü gökbilimci William Herschel tarafından 5 Şubat 1788'de keşfedildi. Vaşak takımyıldızı adını bir kediye benzemesinden değil onu görebilmek için kedideki gibi keskin gözlere sahip olunması gerektiği için verilmiştir. Eğer gözünüzü yeterince gece karanlığına alıştırır ve sürekli gözlem yaparsanız Vaşak gibi daha nice sönük nesneleri görebilirsiniz."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/hubbledan-yasli-supernova-rekoru/", "text": "NASA'nın Hubble Uzay Teleskopu kozmik uzaklıkları ölçmek için kullanılan süpernovalardan en uzaktakini bulma arayışı sonuç verdi. Supernova UDS10Wil, SN Wilson takma adlı süpernovanın kırmızıya kayma değeri 1,914 olup 10 milyar yıl önce patladığı sanılıyor. Patlamanın olduğu zamana bakıldığında yıldızın evrenin oluştuğu sıralarda doğduğu sonucunda ulaşılıyor. SN Wilson Tip Ia süpernovası özel bir sınıfa aittir. Parlaklığı sayesinde kozmik uzaklıklar kıyaslanabilir. Ayrıca karanlık enerjinin evrenin genişleme hızına etkisiyle ilgili önemli ipuçları da sunabilir. Baltimore Md Johns Hopkins Üniversitesi'nden gökbilimci David O. Jones: Bu rekor uzaklıkla erken evrene yeni bir pencere açılıp, bir yıldızın nasıl patladığını anlamamıza yeni çözümler getirir. O dönemde gerçekleşen patlamalarla evrenin genişleme hızı ve evrimiyle ilgili öne sürülen kuramlar test edilebilir diyor. Keşifle birlikte Tip Ia süpernovasıyla ilgili öne sürülen iki kuramdan birine destek gelecek. Keşfedilen süpernovanın kesin olmamakla birlikte ölü yıldız artığı olan iki beyaz cücenin birleşmesiyle oluştuğu sanılıyor. Bu da mevcut modellerden birine uyuyor. Bu keşif evrenin Büyük Patlamanın ardından geçen 13,8 milyar yıl içinde ne kadar değiştiğini anlamak amacıyla 2010 yılında başlatılan Hubble ile uzak Tip Ia süpernovaların keşfedilmesi programının bir parçasıdır. Gökbilimciler bunun için tayfölçer ve Hubble'ın Geniş Alan Kamerası 3 (WFC3)'ü kullanıyor. Program Baltimore Uzay Teleskopu Bilim Enstitüsü ve Md Johns Hopkins Üniversitesi'nden Adam Riess tarafından yönetiliyor. Uzak süpernovaların keşfi karanlık enerji nedeniyle evrenin hızlanan genişlemesini ölçmek için güçlü bir yöntem sağlar. Şimdiye kadar Riess ve ekibi 2,4 milyar ile 10 milyar yıl öncesine kadar uzanan dilimde 100'den fazla süpernova keşfetti. Bu keşiflerden aralarında SN Wilson'da olmak üzere sekiz Tip Ia süpernovası en az 9 milyar yıl önce oluştu. Oldukça az parlaklığa sahip olan uzak süpernovaların keşfi için üç yıl süren çok yakın-kızılötesi gözlemler yapıldı. Ekip 2010 yılının Aralık ayında SN Wilson süpernovasını farketti. Daha sonra süpernovanın belirlenen uzaklığının teyiti için WFC3'ün tayfölçeri ve Avrupa Güney Gözlemevi'ne ait Çok Büyük Teleskop kullanıldı. SN Wilson önceki uzaklık rekorunu yüzde dörtle yani yaklaşık 350 milyon yılla geçti. Önceki rekor Kaliforniya'daki Berkeley Ulusal Laboratuarı'ndan Rubin David başkanlığındaki ekiple yaklaşık üç ay önce keşfedilmişti. Bu süpernovalar evrenin genişleme hızından sorumlu karanlık enerjinin dağılmasını sağlar. Yine de gökbilimcilerin Tip Ia süpernovalarının karanlık enerji enerji üzerindeki etkisi üzerinde öğreneceği çok şey var. Erken evrendeki Tip Ia süpernovalarının keşfi ile mevcut iki patlama modeli de test edilebilir. Modelin birine göre bu tip süpernovalar iki beyaz cücenin birleşmesiyle gerçekleşir. Diğeri ise ortağı olan yıldızdan beslenen beyaz cücenin bir süre sonra dış kısmını atmasıyla oluşıur. Ekibin elde ettiği ön kanıtlara göre 7,5 milyar yıl ile 10 milyar yıl önceki zaman dilimlerinde gözlenen Tip Ia süpernovalarında belirgin bir azalış görülüyor. Bu ise erken evrendeki yıldızların çoğunun genç yaşta olması nedeniyle görülen az miktardaki patlamaların iki beyaz cücenin birleşmesiyle oluştuğunu gösterir. Süpernovaları patlamış mısıra benzetirsek yeterince ısınmadan önce ne kadar süre geçmesi gerekirdi? Çekirdekte neler olup bittiğiyle ilgili farklı kuramlar olabilir. Bu keşifler, çekirdekler ne zaman olgunlaştı ve ilk mısır patlamaları ne zaman göründüğüyle ilgili, önemli bilgiler içeriyor diyor Riess."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/hubbledan-yeni-yil-karti/", "text": "NASA'nın Hubble Uzay Teleskopu yeni bir tebrik kartı görüntüsü yayınladı. Sharpless 2-106 adlı bir iki kutuplu yıldız oluşum bölgesi göğe yükselen bir kar meleği gibi görünüyor. Bulutsunun uzanmış kanatları orta zemine karşı yönde ilerliyor gibi görünüyor. Kısaca Sh2-106 ya da S106 olarak da nitelenen bulutsu 2000 ışık yılı uzaklıkta yer alıyor. Bulutsu birkaç ışık yılı uzunluğa sahiptir. Samanyolu'nun nispeten daha yalıtılmış bir bölgesinde bulunuyor. Bulutsudan genç ve kütleli bir yıldız, IRS 4 (Kızılötesi kaynak 4) sorumlu. Merkezdeki yıldızdan dışarıya doğru gerilmiş olan kanatlardaki mavi rengin nedeni ise süper sıcak gazdır. Yıldızın çevresinde dolanan gaz ve toz halka içinde genişleyen bulutsu bir kum saati gibi davranır. Hubble'ın keskin görüş yeteneği soğuk yıldızlararası ortam ile etkileşen gazda dalgalanmalar sonucu oluşan sırtlar olduğunu ortaya çıkarmaktadır. Koyu kırmızı kanallar ise mavi rengin soğurulması nedeniyle görülür. Küçük toz parçacıkları merkezden yıldızdan yayılan zayıf ışığı yansıtır. Bu yıldızın çevresindeki yoğun toz bölgesi mavi kanatların altındaki çevreyi aydınlatır. Bulutsuya ilişkin ayrıntılı çalışmalar birkaç yüz kahverengi cüceyi ortaya çıkarmıştır. Tamamen kızılötesi dalga boylarında bu alt-yıldız sınıfı üyelerinden 600'den fazlası görülür. Yıldız olmayı başaramamış bu yıldızlar Güneş'in onda biri kütlesindedir. Böylesi küçük yıldızlar enerjileri için gerekli nükleer füzyonu başlatamazlar. Kahverengi cüceler bulutsuda bir küme oluşturmaktadır. Hubble görüntüsü Geniş Alan Kamerası 3 ile 3 Şubat 2011'de alınmıştır."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/hubbleden-balon-bulutsusu-goruntusu/", "text": "Hubble komşu gökada Büyük Magellan Bulutu'nda büyük bir gaz diskinin görüntüsünü yeniledi. Günümüzden dört yüzyıl önce bir süpernova patlaması sonucunda oluşmuş olan bu disk verileri, 2006 ve 2010 yılları arasında yapılan gözlemlerle oluşturuldu. Uzayın derinliklerinde sakin bir şekilde yüzdüğü izlenimi veren diskin aslında iç yapısında bir kargaşanın hakim olduğu belirlendi. Süpernova patlamasıyla genişleyen yıldız kalıntısının dış kısmı yıldızlararası uzaya ulaştı. 160 000 ışık yılı uzaklıktaki Büyük Magellan Bulutu'ndaki kalıntı diski SNR B0509-67.5 ya da kısaca SNR 0509 olarak biliniyor. Yıldızlararası uzaya ulaşan parçalar patlamaya ilişkin ilk gaz kalıntılarıdır. Gaz diski 23 ışık yılı çapında ve saatte 18 milyon km'lik bir hızla genişlemeye devam ediyor. Gökbilimciler patlamanın süpernovanın enerjik ve parlak özelliğe sahip bir örneği olduğunu belirtiyor. Tip Ia olarak bilinen süpernova türü ikili sistemdeki beyaz cücenin eş yıldızından madde çalması sonucunda patlaması olarak tanımlanır. Hubble'ın Gelişmiş Kamerasıyla 28 Ekim 2006 tarihinde görüntüler genişleyen kabuktaki parlayan hidrojeni ortaya çıkardı. Bunun ardından 4 Kasım 2010'da Hubble Geniş Alan Kamerası 3 ile alınan yeni görüntüyle yıldızı çevreleyen bölgenin görüntüsü elde edilerek iki görüntü birleştirildi. Kaynak: Hubble-ESA"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/hubbleden-en-derin-uzay-goruntusu/", "text": "Profesyonel bir fotoğrafçının çektiği fotoğrafları birleştirerek elde ettiği derin boyutlu bir görüntü gibi, gökbilimcilerde insanlığın şimdiye kadar gördüğü en güzel ve en derin görüntüyü elde etti. XDF yöntemiyle elde edilen derin alan fotoğrafı, Hubble Uzay Teleskopu'nun son 10 yılda çektiği fotoğrafların birleştirilmesiyle elde edildi. Görüntü gökyüzünde Dolunay büyüklüğüne göre çok küçük bir alanı kaplıyor. Alan Ocak takımyıldızı yönündedir. Uzun çalışma saatlerinin ardından ortaya çıkan bu çalışma hem yakın hem de uzaktaki binlerce gökadayı göstererek şimdiye kadar üretilmiş en derin uzay fotoğrafı elde edildi. Hubble'ın kızılötesi kamerası çok uzaktaki sönük gökadalara kadar ulaştı. Bu küçük alanda bile yaklaşık 5500 gökada bulunuyor. Bu sönük gökadaların parlaklığı insan gözünün algıladığı ışığın on milyarda biri kadar parlaktır. Görüntüde Samanyolu ve Andromeda'nın şekline benzeyen, yıldız oluşumlarını bitirmiş büyük ancak bulanık kırmızı renkte sarmal gökadalar görülüyor. Bu kırmızı gökadalar arasında çarpışma kalıntılarının izine de rastlanmıştır. Günümüz gökadaları bu fidan gibi küçük ve uzak gökadaların birleşmesiyle oluştu. Hubble bu alanı, son 10 yılda 2 milyon saniye süreyle ve toplamda 50 günlük süreyle izledi. Hubble'ın yeni nesil kamerası olan Geniş Alan Kamerası-3 ile de 2000'den fazla fotoğraf çekilerek XDF ile birleştirildi. Santa Cruz Kaliforniya Üniversitesi'nden Hubble Derin Alan 2009 Programı (HUDF09) yöneticisi Garth Illingworth: XDF şimdiye kadar gördüğümüz en uzak, küçük gökadaları da ortaya çıkaran derin uzay görüntüsünü elde etti. Bu da bizim çok daha fazla geçmiş zamanı çalışmamıza olanak sağlıyor diyor. 13,7 milyar yıl yaşındaki evrenin 13,2 milyar yaşındayken oluşan bu gökadalar XDF yöntemiyle ortaya çıkarıldı. Erken evrende Güneş'ten olağanüstü büyük ve parlak olan dev mavi yıldızların patlamasıyla gökadalar daha fazla yıldız üretmeye başladı. XDF bir anlamda bizi geçmişte bir yolculuğa çıkarıyor. 1990 yılında göreve başlayan Hubble, evrenin yarı yaşına kadar yani 7 milyar ışık yılı uzaklığa kadar olan nesneleri gözleyebiliyordu. Yer teleskoplarıyla böylesi bir uzaklığa ulaşmak ise mümkün değildi. Yakın gelecekte uzayda göreve Hubble'ın yerine başlayacak olan James Webb Teleskopu ile de evren sadece birkaç yüz milyon yaşındayken oluşmuş oldukça sönük gökadaları görebileceğiz. Evrenin genişlemesi nedeniyle bu gökadalardan gelen ışık çok daha fazla kırmızıya kayar ve görülmeleri zorlaşır. JWST'nin üstün kızılötesi görüş yeteneği bu zorluğun üstesinden gelebilecektir."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/hubblein-gozu-cok-uzaklarda/", "text": "Uzaydaki doğal bir merceği kullanan Hubble şimdiye kadar keşfedilmiş en parlak gökadanın büyütülmüş halini gösterdi. Bu gözlemle evrenin şimdiki yaşının üçte biri yaşındayken oluşan gökadanın şiddetli yıldız oluşturan geçmişini inceleme fırsatı tanıyor. Ön alandaki gökada kümesi kütle çekimsel bir mercek gibi davrandığından daha uzaktaki nesneden gelen ışığı bükerek onu daha yakın ve daha büyük göstererek ortaya çıkarır. NASA'nın Goddard Uzay Uçuş Merkezi'nden Jane Rigby'ın başkanlığında oluşturulan ekip, kütle çekimsel merceklenme yöntemiyle elde edilebilecek en iyi örnek için Hubble RCS2 032727-132623 gökada kümesini seçtiler. Arka alandaki uzak gökada Hubble yardımıyla anlamlı bir şekilde görüntülendi. Yöntem gökadaların 10 milyar yıl boyunca nasıl değişime uğradığını anlamaya yardımcı oluyor. Yakındaki gökadalar yaşlanmış, uzak gökadalar ise yeni yıldız oluşum öykülerini anlatır. Çok uzaktaki gökadalar gökyüzünde sadece sönük değil aynı zamanda çok küçük görünürler. Gökbilimciler bu gökadalar içinde yıldız oluşumlarının nasıl gerçekleştiğini görmek istiyor. Böylesi gökadaları görmek Hubble'ın yeteneğinin bile ötesindedir. Bu nedenle mercek yöntemi önemlidir. 2006 yılında gökbilimciler Şili'deki Çok Büyük Teleskopu kullanarak o zamana kadar görülen en parlak gökadadan üç kat daha parlak uzak bir gökada gözlemişlerdi. Gökada 2011 yılında Hubble'ın Geniş Alan Kamerası 3 yardımıyla daha ayrıntılı gözlenmiş oldu. Gökadanın sıra dışı görüntüsünün nedeni ise ön alandaki gökadanın neden olduğu mercek etkisidir. Böylesi doğal bir mercek yöntemiyle görülen uzaktaki gökadanın gerçekten neye benzediği yapay aynalarla elde edilen görüntülere oranla daha net anlaşılır. Hubble ile elde edilen görüntüde gökada sanki bir yılbaşı ağacına takılı ampullerde olduğu gibi parlıyor. Gökadanın görülen parlaklığı Samanyolu'ndaki herhangi bir yıldız oluşum bölgesinden daha fazladır."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/hubblein-gozu-m77nin-derinliklerinde/", "text": "45 milyon ışık yılı uzaklıktaki Messier 77 (M77) Balina takımyıldızında yer alan bir gökadadır. NGC 1068 olarak da bilinen gökada üzerinde en fazla çalışılanlardan biridir. Kollarındaki kırmızımsı yıldız oluşum bölgeleri, sarmal yapısı ve merkezinden yayılan enerjiden sorumlu koyu toz diskiyle öne çıkar. Bugün böylesi ünlü bir gökada olmasına karşılık geçmişte çeşitli yanlış tanımlara maruz kaldı. Örneğin gaz bulutları ile gökadalar arasındaki ayrımın net bilinmediği 1780 yılında Pierre Mechain tarafından keşfedildiğinde bir bulutsu olarak nitelendirildi. Daha sonra Messier kataloğuna yıldız kümesi olarak kodlandı. M77, merkeze bağlı sarmal kolları, merkezinde şişkin ve çubuklu bir diski olan gökadadır. Yüksek iyonize olan gazla dolu olan gökada yoğun ışıma yaydığından pırıl pırıl parlar. Seyfert Gökada olarak bilinen sınıfta yer alan M77, bize en yakın ve en parlak gökadadır. Güçlü ışımanın M77'nin kalbinden geldiği biliniyor. Merkezinde 15 milyon Güneş kütleli çok aktif süper kütleli karadelik bulunmaktadır. Karadelik çevresini saran ve karadeliğin içine doğru süzülen malzeme zamanla ısınıp parlamaktadır. Bölge tipik bir gökadanın benzeri bölgesine oranla küçük olmasına karşılık daha onlarca, binlerce kez daha parlaktır. M77'yi saran sarmal kollar merkezle karşılaştırılamayacak kadar parlaktır. Kol boyunca noktalar şeklinde boğumlu kırmızı kümeler bulunmaktadır ki bu bölgeler yeni yıldız oluşum yerleridir. Oluşan bebek yıldızlar görüntüdeki gibi çevrelerini kırmızıya boyar. Diğer taraftan tozlu bölgelere gelen ışık buralarda emildiğinden ortaya paslı, kahverengi-kırmızımsı bir renk çıkar."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/hubblein-yeni-jupiter-goruntusu-ve-analizi/", "text": "Hubble teleskopunun bu özel görüntüsü 25 Ağustos 2020'de çekildi. O sırada Jüpiter Yer'den 653 milyon kilometre uzaktaydı. Hubble'ın bu net görüntüsü araştırmacılara dev gezegenin fırtınalı atmosferiyle ilgili güncellenmiş hava durumu bilgisini sunuyor. Yeni görüntüde uydusu Europa'da göz kırpıyor. Hubble'ın yeni görüntüsünde heyecan verici ve benzeri olmayan bir ayrıntıyı, saatte 560 kilometre süratle ilerleyen orta kuzey enlemdeki beyaz, parlak bir fırtınayı gösteriyor. Bu tüyümsü yapı 18 Ağustos 2020'de ortaya çıkmıştı ve o zamandan bu yana büyümüş görünüyor. Bu bölgede fırtınalar çok yaygın olsa da önceki fırtınalara göre daha fazla yapı barındırıyor gibi görünüyor. Tüylerin arkasında küçük, saat yönünün tersine, geçmişte görülmemiş koyu renkte yapılarda bulunuyor. Araştırmacılar bunun, güney yarımkürede bulunan efsanevi Kırmızı Lekeye rakip olabileceğini ve kuzey yarımkürenin uzun ömürlü bir fırtınası olacağını düşünüyor. Hubble, gezegenin güney yarımküresinde saat yönünün tersine yuvarlanan Büyük Kırmızı Lekenin önündeki bulutlara doğru ilerlediğini ve beyaz ile bej renkte şeritler oluşturduğunu gösteriyor. Büyük Kırmızı Leke, çekirdeği ve dıştaki şeridi daha koyu kırmızı görünen son derece parlak ve kırmızı renkte bir lekedir. Araştırmacılar Büyük Kırmızı Lekenin şu anda Yer'i yutacak kadar büyük, yaklaşık 15,800 kilometre genişlikte olduğunu belirtiyor. 1930 yılında başlayan teleskop gözlemleriyle süper fırtınanın giderek küçüldüğü ancak büzülme hızının yavaşladığı görülüyor. Boyutunun neden azaldığı henüz bilinmiyor. Araştırmacılar değişen başka bir özelliğe daha dikkat çekiyor: Büyük Kırmızı Lekenin hemen altında görülen Kırmızı Oval Alan. 2006'da kırmızı rengiyle görüldükten hemen sonra şu anki beyaz tona büründü ve gittikçe solmaktadır. Ancak şimdiki görüntü Oval fırtınanın tekrar kırmızı renge dönmeye başladığını gösteriyor. Bu da üstteki Kırmızı Leke benzerine dönüşeceği anlamına gelebilir. Hubble'ın görüntüsü Jüpiter'in ekvator bölgesinde görülen turuncu renkteki hidrokarbon dumanının yüksek irtifa bulutlarını temizlediğini gösteriyor. Jüpiter'in buz kaplı uydusu Europa, devin solunda görülüyor. Europa'nın buzlu kabuğunun altında sıvı okyanus olduğu düşünülüyor ki bu da onu Yer'den başka yaşanabilir bir dünyalar sınıfına sokuyor. 2013'de Hubble teleskopu ile Europa'nın güney kutbu yakınlarında bir ya da daha bölgede soğuk yüzeyinden fışkıran su buharı olduğunu keşfetmişti. ESA'nın 2022'de fırlatması beklenen JUpiter ICy uydu Gezgini hem Jüpiter'i hem de Ganymade, Callisto ve Europa adlı üç uydusunu gözleyecek. Hubble ayrıca 25 Ağustos 2020'de Jüpiter'in morötesi, optik, yakın kırmızı öte dalga boyunda olmak üzere birçok görüntüsünü de elde etti. Bu görüntüler gezegendeki pusu, parçacıkların rakımı ve dağılımı hakkında da bilgi vermektedir. Bu görsel şölen son olarak sürekli değişen bulutların modellerini gösteren optik görüntüyle tamamlanmıştır. Görsellerin telif hakkı: NASA, ESA, A. Simon , and M. H. Wong and the OPAL team."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/huygensden-farkli-bir-titan-goruntusu/", "text": "İlk bakışta bu görüntü bir sürüngenin gözü ya da turuncu renkli boyama gibi görünebilir ama gerçekte bu Titan yüzeyinin bir kısmının balık-gözü görüntüsüdür. Cassini-Huygens görevinin bir parçası olan Avrupa Uzay Ajansı'nın Huygens sondası Titan yüzeyine inmeden önce atmosfer üzerinden gördüğünü iletti. Huygens, şimdiye kadar dış Güneş sistemi içinde bir cismin yüzeyine inen ilk sondadır. Görüntü inişin gerçekleştiği 14 Ocak 2005'de, Huygens yüzeyden beş kilometre yukarıdayken alındı. Bilim insanları görüntüde bir sıvı denizin ve onun kıyısının olduğu bölgenin göründüğünü düşünüyor ki sonda buna benzer bir kıyının yakınına inmişti. Huygens sıvı denizin olduğu değil daha çok kuma benzer tanelerden oluşmuş buzlu bir yüzey yakınına indi. Bölgedeki sıvı ve buz hidrokarbon ve su buzundan oluşmaktadır. Cassini uydusu Titan'ın kutup bölgelerinde hidrokarbondan oluşmuş birkaç büyük deniz ve gölü gösterdi. Metan ve organik bileşiklerden oluşan bu sıvı zamanla buharlaşıp mevsimsel yağmur ve sağanaklara neden olduğu düşünülüyor. Titan'ın o zamandan bu yana süren gözlemlere göre mevsime bağlı olarak kutup bölgelerinde göllerin küçüldüğü görülüyor. ESA, NASA ve İtalya Uzay Ajansı ASI'nin ortaklaşa 1997 yılında başlattığı Cassini-Huygens görevine, 1. Yüzyılın önde gelen iki gökbilimcisi Giovanni Cassini ve Christiaan Huygens'in adı verildi. Huygens 1655'de Satürn çevresindeki halkaları ve Titan uydusunu keşfetti. Cassini ise 1671 ile 1684 arasında bu halkalar arasında boşluk olduğunu ve gaz devinin dört yeni uydusunu keşfetti: Iapetus, Rhea, Tetis ve Dione. Bu görüntü Huygens üzerindeki iniş kamerasının tayfsal radyometresi ile alındı. Görüntü telif hakkı: ESA/NASA/JPL/University of Arizona"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/huygensin-titana-inisinin-besinci-yili/", "text": "Cassini uzay aracının taşıdığı ESA'nın Huygens sondası, Titan yüzeyine inmişti. Bugünlerde ise Huygens'in ilettiği bilgiler ve gelecekte Titan'da ne gibi çalışmalar yapılabileceği konuşuluyor. 14 Ocak 2005 tarihinde Titan yüzeyine inen Huygens, dünyaya en uzak noktadaki bir başka gökcismine inen ilk araç ünvanını da elde etti. Huygens Titan yüzeyiyle ilgili 4 saat bilgi yollayarak, Titan'ın farklı olduğunu gösterdi. Cassini uzay aracından Titan'a bırakılan Huygens araştırma sondası, uydunun kalın atmosferi içinde saatte 430 km gibi yüksek hızla esen rüzgara karşı 28 dakika boyunca açtığı paraşütü kullanarak indi. Huygens'in Cassini'den ayrılışından sonra yaklaşık 4 saat süreyle araçtan sinyal alınmaya devam edildi. Cassini`, Titan çevresinde şimdiye kadar 60 yakın uçuş gerçekleştirdi. Cassini'nin veremediği bilgileri Huygens, dev uydunun yüzeyine inerek sağladı. Uydunun atmosferindeki ve yüzeyindeki kimyasal bileşenleri ve fiziksel koşulları gözler önüne sermeyi başardı. Bu veriler ışığında gökbilimciler Dünya üzerinde uydudakine benzer yapılar oluşturabilir ve bilgisayar modelleri oluşturabilirler. Titan Güneş Sistemi'ndeki diğer uydular içinde, oldukça kalın olan azottan oluşmuş atmosferi olan tek uydudur. Bu kalın atmosferi nedeniyle yüzeyi şimdiye kadar görüntülenememişti. Huygens ile, uydunun yüzeyinde dünyadaki gibi tepeler, dağlar, çeşitli kanallar olduğu ortaya çıktı. Titan'ın yüksek kısımlarında su buzu olabileceği yönünde tartışmalar devam ediyor. Huygens tarafından uydunun yüzey sıcaklığı -179 C derece olarak ölçüldü. Uyduda yağmur da yağmaktadır, ama bildiğimiz su ile değil: etan ve metan yağmuru. Huygens uydu üzerinde herhangi bir göl veya deniz olduğunu bildirmemesine karşılık, uydunun çeşitli yerlerinde kimyasal göllerin olduğunu biliyoruz. Huygens Titan'ın yüzeyine indiği sırada bir asit yağmuru olduğunu ve yakınında kurumuş bir nehir yatağı olduğunu bildirmişti. Huygens'in ilettiği veriler ışığında Cassini aracıyle elde edilen bilgiler daha net anlaşılır hale gelmiştir. Huygens üzerindeki altı farklı ölçme aracıyla da Titan'daki sıcaklık, basınç gibi etkenler ortaya çıkarılmıştır. Ne diyelim, darısı diğer gezegen ve uyduların başına.... Kaynak: ESA 2 Yorumlar İçerdiğiniz bilgiler ve paylaştığınız kaynaklar çok güzel. Ama ne diyelim, darısı diğer gezegen ve uyduların başına gibi hiç profesyonel olmayan magazin yaklaşımlardan lütfen kaçınmaya çalışın. Teşekkürler Levent Bey. Bu tür eleştirilere de ihtiyacım var. Ancak burada sözü geçen son cümleden kastım dfiğer gezegenleri de böylesi ayrıntılı inceleyebilme özlemidir. Bu özlemi de biraz farklı bir vurguyla yapmak istedim."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/iapetusun-farkli-goruntusunun-nedeni/", "text": "Iapetus Satürn'ün en garip görünüşlü uydusu olarak bilinir. Uydu bu ünvana bir yüzünün kar gibi beyaz, diğer yüzünün ise kömür kadar siyah görünmesiyle kavuşmuştur. Şimdi ise uydunun neden böyle garip bir görüntüsü olduğu biliniyor. 2004 yılından bu yana Satürn yörüngesinde dolanan Cassini-Huygens uzay aracından alınan görüntülerle uydunun neden böyle tuhaf göründüğü araştırıldı. Çoğu gökbilimcinin inanmak istemediği bir kuram bile ortaya atıldı: Iapetus erken evrende oluşmuş olabilirdi. Prof. Joseph A. Burns'a göre bu karşılaşılan en şaşırtıcı ve temel bir soru değildi. Ama yine de gökbilimcilerin şaşırmasına neden olan bir soruydu: Iepetus'un iki yüzeyi neden bu kadar farklıydı? Günümüzden 30 yıl önce Voyager ile Iapetus'un yüzeyinin böylesine garip olduğu doğrulanmıştı. Acaba bu kara-beyaz yüzeyler bir ışık oyunu muydu? Üstelik terslik bir tane değildi. Phoebe adlı başka bir Satürn uydusunun ters yönde dolandığı bulundu. Geçtiğimiz Ekim ayında tüm bu sırların yanıtı açığa çıktı. Satürn'ün bilinmeyen dev bir halkası bulunuyordu. Bilinen Satürn sistemi'nden 10 000 kat daha büyük bir alana yayılmış olan halka Iapetus'un yakınından başlıyordu. Phoebe uydusu ise bu halkanın ortasında kalıyordu. Halkanın keşfiyle birlikte Iapetus'un neden böyle iki farklı yüzeyi varmış gibi göründüğünün nedeni de bulunmuş oldu: siyah yüzeyin nedeni halkanın gölgesiydi. Iapetus'un siyah yarısında beliren küçük parlak noktalar ise kraterlerde saklı kalmış buzlu yüzeylerdir. Görüntülerde yüzey oldukça farklı bir yapısı varmış gibi görünüyor. Çünkü yüzeydeki buz yapısı ve üstünü örten toz ile kraterler ışığın farklı yansımasına neden oluyor. Bu da uydunun benekli bir yüzeyi varmış izlenimi vermektedir. Kaynak: Science Daily 3 Yorumlar en sevdigim gezegendir satürn. bunca arastırma oldu ama hala hakkında cok bilinmeyen seyler oldugunu düsünüyorum..gercekten bu sekil cok ilginç bu konudan haberdar değildim,daha öncede bu konuya yer verilmiş sitede, gerekli bilgileri bulabiliyorum şuan ilgili yerlerde. teşekkürler:) hocam, bu konuyu biraz daha açmanız mümkünmüdür ?gerçekten şaşırdım... bu keşfedilen halka bilinen satürn halkasından farklımı yapı olarak ? bugüne kadar farkedilmemesinin sebebi geniş bir alana yayılmasımıdır ? aslında şuan bu halka gözlemlenemiyor da sadece etkilerinden ortaya çıkan sonuç mu bu ?"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/ic-10daki-kutle-cekim-dalgalari/", "text": "1887 yılında Amerikalı astronom Lewis Swift gökyüzünde işaretlediği bulutun aslında Dünya'dan 2,2 milyon ışık yılı uzakta bulunan küçük bir gökada olduğunu bilmiyordu. IC 10 olarak bilinen bu gökadayı günümüzde yıldızlarla dolup taşan tipte bir gökada* olarak tanımlıyoruz. Swift'in keşfinden bu yana geçen yüz yıldan fazla süredir gökbilimciler IC 10'u izlemektedir. NASA'nın Chandra X-Işını Gözlemevi ile gerçekleşen yeni gözlemler son yılların en heyecan verici kozmik bulmacasını çözmüş olabilir: Birçok yıldız çiftinin oluşumunun altında kütle çekim dalgalarının etkisi olabilir. Son on yılı kapsayan Chandra gözlemlerini inceleyen gökbilimciler bir düzine genç ve büyük kütleli yıldızların gazla beslediği eşleri, karadelik ve nötron yıldızını buldular. X-ışını çiftleri olarak bilinen bu tür yıldız sistemleri büyük miktarda röntgen ışığı salarlar. Bir karadelik ya da nötron yıldızı eşi olan yıldızdan malzeme çalarak çevresinde yoğun bir madde diski oluşturur. Sıkışan gaz sürtünmeninde etkisiyle milyonlarca derece sıcaklığa kadar ısınır ve X-ışını yaymaya başlar. Kütleli yıldızın yakıtı bittiğinde feci çöküşü sonucunda süpernova patlama sonrası karadelik ya da nötron yıldızına dönüşür. Çift iki kütleli yıldızdan oluşuyorsa bir çift karadelik, bir çift nötron yıldızı ya da bir karadelik ve bir nötron yıldızı sistemine dönüşebilir. Kütleli cisimlerin birbirine uyguladıkları itme-çekme kuvvetleri zamanla kütle çekim dalgaları üretir. Aralarındaki uzaklık çift birleşinceye kadar azalır. LIGO deneyiyle son iki yılda bu şekilde birleşen üç karadelik çifti bulmuştu. IC 10 gibi bol yıldız oluşturan gökadalar X-ışını çiftlerini aramak için mükemmel yerlerdir. IC 10'da bu kaynaklardan 110 tane keşfedilmiştir ki 16 tanesinin bir eşi kütleli yıldızdır. Böylesi ortamlarda genç ve büyük kütleli çok sayıda yıldızın eşi olacaktır. Çiftten biri hızla evrimleşip bir karadelik ya da nötron yıldızına dönüşüp X-ışını çifti olarak parlayacaktır. IC 10'un yukarıdaki görüntüsü Chandra ve Kaliforniya Heavens Mirror Gözlemevinin optik verilerden oluşturulmuştur. Görsellerin telif hakları: X-ray: NASA/CXC/UMass Lowell/S.Laycock et al. Optical: Bill Snyder Astrophotography *AD notu: Normal gökadalardan farklı olarak bu tip gökalarda muazzam sayıda yıldız oluşumları görülür. Bu nedenle yıldızlarla dolup taşan ya da bol yıldız oluşturan gökada gibi sıfatlarla diğerlerinden ayrılırlar."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/ic-443e-farkli-bir-bakis/", "text": "NASA'nın geniş açılı kızılötesi tarama aracı olan WISE'den bir yıldızın çevresini gökkuşağı renkleriyle saran IC 443 bulutsusu görüntüsü. Büyük bir yıldız yaşamını şok dalgaları göndererek çok büyük bir süpernova patlamasıyla sona erdirir. Yıldız şok dalgalarıyla yayılan gaz ve toz kalıntıları arasında kalır. Bize de böylesi güzel bir manzara bırakır. IC 443'ün günümüzden 5 ile 10 bin yıl oluştuğu düşünülüyor. WISE'nin görüntüsünde gözümüzle göremediğimiz ayrıntılar ortaya çıkıyor. Farklı renkler süpernova kalıntısını çevreleyen maddenin yoğunluğuna göre değişiyor. Şok dalgaları bu maddelere çarptığında farklı gazlar farklı kızılötesi dalga boylarında kendilerini gösteriyor. Sol üstte menekşe renginde görülen yarım daire, süpernova kalıntısının kuzeydoğu kabuğudur. Demir, neon, silikon ve oksijen gaz atomlarının şok dalgasıyla ısıtılması sonucunda ışık yaymakta ve saniyede yaklaşık 100 km hızla hareket etmektedir. Güneydeki mavi küme ise çoğunlukla hidrojen atomlarından oluşmuş ve saniyede 30 km gibi bir hızla hareketlidir. Bu bulutun yeşilimsi görünen kısmı ise IC 443'ü kuzeybatıdan güneydoğuya doğru kesmektedir. IC 443, İkizler takımyıldızındaki Castor ve üçlü bir yıldız sistemi olan Eta Geminorum'u birleştiren çizginin sonunda yer almaktadır. Kaynak: NASA-JPL"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/iceriden-disariya-dogru-olen-dev-gokadalar/", "text": "VLT ve Hubble gözlemleri yıldız oluşumunun öncelikle eliptik gökadalarda son bulduğunu ortaya çıkardı Gökbilimciler ilk kez yıldız oluşumunun ölü gökadalarda nasıl milyarlarca yıl önce durduğunu gösterdi. ESO'nun Çok Büyük Teleskopu ve NASA/ESA Hubble Uzay Teleskopu, Büyük Patlama'dan üç milyar yıl sonra bu gökadaların dış kısımlarında halen devam eden yıldız oluşumu etkinliğinin iç kısımlarında çoktan son bulduğunu ortaya çıkardı. Yıldız oluşumunun bu gökadalarda öncelikle merkezde başlayarak daha sonra dış kısımlarda devam ettiği görülüyor. Araştırma sonuçları Science dergisinin 17 Nisan 2015 tarihli sayısında yayınlandı. Astrofizikte gizemli temel konulardan birisi de modern Evren'de yaygın olarak bulunan büyük kütleli, durgun eliptik gökadaların bir zamanlar yıldız oluşumunda görülen şiddetli etkinliklerini nasıl olup da dindirdikleri üzerine yoğunlaşmıştır. Bu kocaman gökadalar ya da genellikle şekilleri nedeniyle küremsi denilen nesneler, merkezlerinde içinde bulunduğumuz Samanyolu gökadasına kıyasla on kat daha fazla yıldız bulundurmakta ve yine on kat daha fazla kütleye sahip olmaktadırlar. Gökbilimciler bu büyük gökadalara kızıl ve ölü yakıştırması yaparlar çünkü yeteri miktarda yaşlı kırmızı yıldız bolluğuna sahiplerken, genç mavi yıldızlardan yoksundurlar ve yeni yıldız oluşumuna dair hiçbir kanıtları yoktur. Kırmızı yıldızların tahmini yaşlarına bakılırsa içinde bulundukları gökada yaklaşık on milyar yıl önce yeni yıldız oluşum sürecini bitirmiş. Bu duraklama neredeyse Evren'deki yıldız oluşumunun zirve yaptığı döneme rastlıyor, gökadaların şimdilerde görülen yıldız oluşumuna kıyasla yirmi kat daha üretken olduğu zamanlar. Büyük kütleli bu ölü küreler Evren'in tüm yaşamı boyunca ürettiği toplam yıldızların neredeyse yarısını içeriyorlar, diyor araştırmayı yürüten İsviçre'deki ETH Zürih'ten Sandro Tacchella. Bu gökadaların nasıl bu hale geldiklerini anlamadan Evren'in bugün gördüğümüz haline nasıl evrimleştiğini anlayamayız. Tacchella ve ekip arkadaşları toplamda belirli kütle aralıklarında, büyük patlamadan üç milyar yıl sonraki döneme ait 22 gökadayı gözlediler . Gökada örneklerinden ESO'nun Çok Büyük Teleskopu üzerindeki SINFONI aygıtı ile toplanan ışık yeni yıldızların üretildiği yerleri hassas bir şekilde gösterdi. SINFONI uzak gökadalardaki bu detaylı ölçümleri uyarlamalı optik sistemi sayesinde gerçekleştirebildi, bu sayede Yeryüzü atmosferinin bulanıklaştırma etkisi büyük oranda engellenmiş oldu. Araştırmacılar ayrıca NASA/ESA Hubble Uzay Teleskopu'nu da aynı gökada takımına yönlendirerek, teleskopun konumunu bir avantaj olarak kullandılar ve gezegenimizin bozucu atmosferik etkilerinden kurtuldular. Hubble'ın WFC3 kamerası görüntüleri yakın-kırmızı-ötesinde alarak yıldız-oluşumu açısından aktif haldeki gökadalarda bulunan yaşlı yıldızların uzaysal dağılımlarını ortaya çıkardı. Burada harika olan şey SINFONI'nin uyarlamalı optik sistemi ile atmosferik etkilerin büyük oranda üstesinden gelerek yeni yıldızların oluştuğu yerlerden bilgi toplayabilmek ve benzer hassasiyetle aynı şeyi Hubble ile yaparak yıldızların kütle dağılımlarını ortaya çıkarmak oldu, diyor araştırma ekibinden Marcella Carollo . Elde edilen yeni verilere göre, örneklerdeki en büyük kütleye sahip gökadalar yeni yıldız üretimlerini çevrelerinde devam ettiriyor. Bununla birlikte, kabarık ve yoğun merkez bölgelerinde yıldız oluşumu çoktan sonlanmış. Büyük kütleli gökadalardaki yıldız oluşumunu durduran mekanizmanın doğasına dair elde edilen yeni kanıtlar gökbilimcilerin uzun süredir tartıştıkları konuya ışık tutabilir, diyor İtalya Ulusal Astrofizik Enstitüsü, Padova Gözlemevi'nden Alvio Renzini. Öne çıkan teorilerden birine göre gökadaların merkezindeki süper-kütleli karadeliklerden salınan enerji yoğunluğu nedeniyle yıldız-oluşturan madde etrafa saçılıyor. Başka bir öneriye göre ise yıldız oluşumuna yardım eden taze gaz gökada içerisine akmayı durdurarak, yeni yıldızların oluşmasını engelliyor ve gökadayı kırmızı ve ölü bir küreye dönüştürüyor. Bu dev kürelerin ölümüne yol açan fiziksel mekanizmalara dair birçok teorik öneri var, diyor ekip üyelerinden Natascha Förster Schreiber . Yıldız oluşumunun merkezden başlayarak durduğunu ve dışarıya doğru ilerlediğini keşfetmek Evren'in bugünkü görünümüne nasıl ulaştığını göstermesi bakımından oldukça önemli bir gelişme. Notlar Evren'in yaşı yaklaşık olarak 13.8 milyar yıldır, bu nedenle Tacchella ve arkadaşlarının üzerinde çalıştıkları gökadaların genel olarak 10 milyar yıl önceki hali görülüyor. ESO-Türkiye"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/ici-parildayan-dev-uzay-lekesi/", "text": "ESO'nun Çok Büyük Teleskopu ile yapılan gözlemler, Evren'in erken dönemlerindeki nadir ve uçsuz bucaksız bir parıldayan gaz bulutunun ışıma gücünün kaynağı konusuna açıklık getirdi. İlk kez bu gözlemler sayesinde, uzayda bilinen en büyük nesnelerden biri olan bu dev Lyman-alfa lekesinin ışıma gücünün, bu lekenin içinde bulunan gökadalar tarafından sağlanması gerektiği gösterildi. Sonuçlar, Nature dergisinin 18 Ağustos tarihli sayısında yayınlanıyor. Bir gökbilimciler ekibi, Lyman-alfa lekesi olarak adlandırılan nadir bir nesneyi çalışmak için ESO'nun Çok Büyük Teleskopu'ndan yararlandılar . Bu muazzam ve çok parlak nadir yapılar, genelde Evren'in erken dönemlerinde maddenin yoğunlaştığı bölgelerde gözlenirler. Gökbilimciler ekibi, bu lekelerden birinden gelen ışığın polarize olduğunu keşfetti . Günlük hayatta polarize ışık, örneğin sinemalardaki 3 boyut etkilerini oluşturmak için kullanılmaktadır . Şimdi ise ilk kez olarak, polarizasyon etkisi bir Lyman-alfa lekesinde keşfedilmiş oldu. Bu gözlem, Lyman-alfa lekelerinin nasıl ışıdığının gizemini çözmeye yardımcı oluyor. Makalenin birinci yazarı olan Matthew Hayes bunu şöyle açıklıyor: İlk kez bu gizemli nesnenin parıltısının, buluttaki gazların tek başına ışıldamasından ziyade nesnenin içinde saklı parlak gökadalarının saçılmış ışığından kaynaklandığını gösterdik. Lyman-alfa lekeleri, bir kaç yüzbin ışık yılı çapına -yani Samanyolu'nun boyutunun bir kaç katına- ulaşan boyutlarıyla ve en parlak galaksiler kadar ışıma güçleriyle muazzam Hidrojen gazı bulutları olarak Evren'in en büyük nesnelerindendir. Çoğunlukla uzak mesafelerde bulunurlar, yani biz onları henüz Evren'in bir kaç milyar yaşında olduğu dönemlerindeki halleriyle görürüz. Bu yüzden, bu nesneler genç Evren'de gökadaların nasıl oluştuğunu ve evrimleştiğini anlamamız için büyük önem taşırlar. Öte yandan, bu nesnelerin çok yüksek ışıma güçlerinin kaynağı ve ayrıntılı yapıları henüz çok açık olarak bilinmemektedir. Ekip, bu lekelerin ilk keşfedilenlerinden ve bilinen en parlaklarından biri olan LAB-1 isimli lekeyi inceledi. Bu leke, 2000 yılında keşfedildi ve bizden çok uzakta olmasından ötürü ışığının bize ulaşması yaklaşık 11,5 milyar yıl alıyor. Yaklaşık 300000 ışık-yılı çapıyla, aynı zamanda bilinen en büyük Lyman-alfa lekelerinden biri ve bir tanesi etkin olmak üzere pek çok ilkel galaksi içeriyor . Lyman-alfa lekelerini açıklamak üzere birbiriyle yarışan pek çok kuram bulunmaktadır. Bir kurama göre, bu lekeler soğuk gazların lekenin güçlü kütleçekimiyle lekeye doğru çekilip ısınmasıyla ışırlar. Başka bir kurama göre ise bu lekelerin ışımasının sebebi, içlerindeki yüksek oranda yıldız oluşumuna sahip veya maddeyi büyük bir açgözlülükle yutan kara delikler içeren gökadalar gibi parlak nesnelerin varlığıdır. Yeni gözlemler, LAB-1 lekesinin ışıma gücü kaynağının lekeye doğru çekilen gazlar değil bu lekelerin içerdiği gökadalar olduğunu göstermiştir. Ekip, iki teoriyi, lekeden gelen ışığın polarize olup olmadığını ölçerek sınamışlardır. Gökbilimciler ışığın nasıl polarize olduğunu inceleyerek ışığı oluşturan süreçler ya da kaynağından Dünya'ya doğru ulaşırken ışığa ne olduğu hakkında fikir edinebilirler. Eğer ışık, yansımış ya da saçılmış ise polarize olur ve ilk bakışta kolay kolay anlaşılamayacak bu etki, çok hassas aletlerle belirlenebilir. Öte yandan, bir Lyman-alfa lekesinden gelen ışığın polarizasyonunu ölçecek gözlem yapmak, bu nesnelerin büyük uzaklıklarından dolayı çok zordur. Makalenin yazarlarından biri olan Claudia Scarlata şöyle eklemektedir: Bu gözlemler VLT ve onun FORS aleti olmadan gerçekleştirilemezdi. İki şeye açıkça ihtiyacımız vardı: yeterince ışık toplanabilmesi için en az sekiz metrelik bir teleskop ve ışığın polarizasyonunu ölçebilecek yetkinlikte bir kamera. Dünya'daki pek çok gözlemevi bu ikiliyi birlikte sağlamıyor. Ekip, LAB-1 Lyman-alfa lekesini 15 saat civarında gözleyerek bu kaynaktan gelen ışığın merkez bölge çevresindeki bir halkada polarize olduğunu ve merkezdeyse polarizasyon olmadığını buldu. Böyle bir etkinin sadece lekeye kütleçekimiyle çekilen gazlar tarafından oluşturulması neredeyse imkansızdır. Öte yandan, bu tam da gazlar tarafından saçılmadan önce merkez bölgede bulunan gökadalarından kaynaklanmış ışıktan beklenir. Gökbilimciler, şimdi daha fazla sayıda bu tür kaynaklara bakarak LAB-1'den elde edilen sonuçların diğer lekeler için de geçerli olup olmadığını belirlemeyi planlamaktadırlar. Notlar İsim, bu lekelerin Hidrojen atomunda ikinci enerji seviyesinden en düşük enerji seviyesine inen elektronların oluşturduğu karakteristik bir dalga boyuna sahip Lyman-alfa ışıması göstermelerinden ötürü verilmiştir. Işık dalgaları polarize olduğunda, elektrik ve manyetik alan bileşenleri belirli bir yönelime sahip olurlar. Polarize olmayan ışıkta ise yönelim rastgeledir ve belirli bir doğrultusu yoktur. 3 boyut etkisi sol ve sağ gözün birbirinden biraz farklı imgeler görmesinin sağlanması ile oluşturulur. Bazı 3 boyutlu film gösteren sinemalarda bunun püf noktası polarize ışık kullanımını içerir: Farklı polarize olmuş ışıkla yapılmış ayrı imgeler, sol ve sağ gözümüze gözlüklerdeki polarize süzgeçler sayesinde yollanır. Etkin gökadaları, parlak çekirdekleri büyük bir kara delik sayesinde ışıyan gökadalarıdır. Işıma güçleri kara delik tarafından çekildikçe ısınan maddeden kaynaklanmaktadır. ESO-Türkçe"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/iki-buyuk-astronomi-etkinligi/", "text": "Bilimi yaymak, önemine vurgu yapmak ne kadar önemli değil mi? Bilimin bir ülkenin gelişmişliğinde ne kadar payı vardır sizce? Bilim aklınız ne kadar üst düzeydeyse o kadar önemli olmaz mısınız? Bilimi nasıl sevdirirsiniz peki? Çok yolu olabilir. Bunlardan biri de insanların hakkında birşey bilmediği için merak ettiği, söylenen herşeye bilmediği için inandığı gökyüzüdür. O zaman bilimin güleryüzü olan Astronomi'yi çok rahat bu uğurda bir araç olarak kullanabilirsiniz. Ülkemizde 2006'da yaşanan güneş tutulması sonrası adeta halka dönük astronomi etkinlikleri, projeleri ile daha üst düzeydeki konferans ya da çalıştaylar hareketlendi. Birçok öğretmen arkadaşım gibi ben de bir çoğunda ya görev aldım ya da yeni birşeyler öğrenmek adına 'öğrenci' oldum. Hepsinden de mutlu ve 'neden bitti' der gibi ayrıldık. Ama biliyorduk ki bir sonraki başka bir yerde olacak ve hep oldu da. Ülkemizde neredeyse her ay bir şehirde güzel etkinlikler düzenleniyor. Halka dönük olan etkinlikler daha değerli bence. Böylece insanlar sadece yeryüzüne bakmayı değil unuttuğu gökyüzüne de bakmayı hatırlıyor. Gökyüzüne nice zamandır bakmamış kişiler bunun farkına varıyor. Çocuklar müthiş zeka ve yetenekleriyle hem öğreniyor hem de güzel işler çıkarıyor. Bunu çok defa gördük ve görüyoruz. Yazın iki büyük etkinlik gerçekleşecek. İkisi de yine halka yönelik. Biri Aksaray'da diğeri Antalya'da. Biri bitiyor diğeri başlıyor. Bol bol eğlence ama bilimsel eğlence. Aksaray Üniversitesi Eğitim Fakültesi'nin hazırladığı TÜBİTAK destekli Astronomi Bilim Okulu 8-14 Temmuz tarihleri arasında düzenlenecek. Tam 1 hafta boyunca katılımcılar ve eğitmenler sadece astronomiyi ve bilimi konuşacak. Müthiş birşey bu. Etkinlik sadece katılımcılara yönelik değil. Halk gözlemlerine de yer verilecek. Birbirinden değerli astronomlar, fizikçiler, fenciler, eğitimciler çok önemli ve akıllarda kalacak teorik ve uygulamalı dersler verecek. Her gece teleskop başında gökyüzüne bakacağız. Sizleri de bu güzel etkinliğe değer katmanız açısından bekliyoruz. Diğer etkinlik ise artık gelenekleşmiş TÜBİTAK Ulusal Gözlemevi Şenliği. Yıldızların altında yatıp, gündüz güneş lekeleri arasında dersler yapılacak. Geceleri gökyüzü tanıtılıp gözlemler yaptırılacak. TUG'daki teleskopları gezme fırsatı yakalanacak. Şenlik Antalya Bakırlıtepe mevkiinde yani TUG'da yapılacak. Öyleyse şimdiden planlarınızı güzel, eğlenceli ve farklı bir tatil için yapın. Denize gitmekten sıkılmadınız mı?"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/iki-dev-gezegen-olusumlarina-isik-tutuyor/", "text": "Gökbilimciler son 20 yıldır sıcak Jüpiter olarak bilinen ötegezegenlerin özelliklerini inceliyor. Araştırmacılar gerek Kepler Uzay Teleskopu gerekse Dünya üzerinde çeşitli yerlerde dağ zirvelerinde kurulu olan büyük teleskopların elde ettiği verilerle bu sıcak devlerin yıldızlarına neden çok yakın oldukları anlamaya çalışılıyor. Kepler Uzay Teleskopu artık K2 adlı başka bir görevle veri toplamayı sürdürüyor. Michigan Üniversitesi araştırmacıları K2'nin ilettiği verilerden hareketle sıcak Jüpiterlerin oluşumu ve yıldızlarının yakınlarına göç etmeleriyle ilgili yeni bir çalışmaya imza attılar. Çalışma bir yıldızın son keşfedilen ve yakınında dolanan iki gezegenine dayandırıldı. Michigan Üniversitesi Astronomi Bölümü'nden yüksek lisans öğrencisi Juliette Becker: Bu çalışmada yer almak oldukça heyecan verici. Gökbilimciler yıllarca sıcak Jüpiter verilerine bakarak neler olduğunu anlamaya çalıştı. Böyle büyük bir gezegenin yıldızına neden bu kadar yakın dolandığı sorusunun yanıtı arandı diyor. Son yirmi yılda 300'e yakın sıcak Jüpiter keşfedildi. Ancak ilk kez bir yıldızın yakınında iki dev gezegene rastlandı. WASP-47 adlı yıldızın çevresinde dolanan gezegenlerin verileri önemli ipuçları veriyor. Gezegen oluşumu ve göç kuramı henüz netleşmemiştir. Gezegen oluşumu ve içe doğru göç etmeleri bir bütün olarak ele alınarak belli sonuçlara ulaşılabilir diyor Becker. Sıcak Jüpiterler, Jüpiter boyutlarında ancak yıldızlarına çok yakın dolanan gezegenlere verilen genel addır. Bu gezegenlerin yıldızdan uzak, soğuk yerlerde oluştuğu düşünülmektedir. Bu, Güneş Sistemi'nde asteroit kuşağından uzakta bulunan devlerin güneşin yakıcı sıcağından uzaktaki yerlerde oluşması demektir. Sıcak Jüpiterler yıldızlarına, Merkür'ün Güneş'e uzaklığından 10 ile 20 kat daha yakın yerlerdedir. Sıcak Jüpiterler çıplak gözle görülemez. Bunlar ancak süper teleskopların yardımıyla dolaylı olarak görülür. Bilim insanları bunlara ek olarak uzay teleskoplarının verilerine başvurur. Çalışmada verileri incelenen gezegenler geçtiğimiz ay keşfedilen WASP-47 sisteminde bulunuyor. Yaklaşık Neptün büyüklüğündeki iki gezegenin yıldıza çok yakın dolandığı belirlenmişti."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/iki-genc-toz-diski-incelemesi/", "text": "Manchester Jodrell Astrofizik Banka Merkezi ile Fransa la Cote d'Azur Gözlemevi'ndeki gökbilimciler Şili'de kurulu olan Çok Büyük Teleskop ile yaşlanan bir yıldızın çevresindeki toz disklerini keşfettiler. Görüntüler Glasgow'da 14 Nisan'da yapılan RAS Ulusal Astronomi Toplantısı (NAM2010)'nda Foteini Lykou tarafından sunuldu. Bu görüntüler şimdiye kadar gördüğümüz en ayrıntılı toz diskidir diyor Lykou. Güneşimiz ömrünün sonlarına doğru, 5 milyar yıl içinde büyüyüp bir kırmızı deve dönüşecek. Merkezine yakın kısmı ısınan güneşin atmosferinin çapı, şimdiki çapının birkaç yüz katına kadar artacaktır. Soğuyan atmosferde bulunan gaz ve toz ileride oluşacak yıldız ve gezegenlerin ham maddesi olması açısından uzaya doğru atılır. Toz, henüz tam olarak anlaşılamayan bir mekanizma ile dışarı doğru yayılarak güzel görünümlü bulutsuları oluşturur. Yıldız ise sonunda nükleer füzyonu bitirerek ölü çekirdeğini geride bırakarak bir beyaz cüceye dönüşür. Bu tozlu diskler güneş-dünya uzaklığından neredeyse bin kat daha büyük bir alana yayılır. Bu diskler yalnızca özel teleskoplarla özel bir teknikle görüntülenebilir. Gökbilimciler bu gözlemi, 8.2 metrelik VLT teleskoplarına takılan girişim araçlarıyla 130 metre çapındaki bir teleskoptan alınabilecek görüntüyü elde ederek gerçekleştirdiler. VLTI'nın elektromenyetik tayfın bir parçası kızılötesi ile tozlu disklerin parlaklığı gözlenebiliyor. Lykou: Biz bulutsunun merkezindeki yıldızların çevresinde çeşitli aşamalarda yer alan diskler olduğunu keşfettik. Tam olarak bu disklerin yaşından emin olamadık, binlerce ya da milyonlarca yıl olabilir. NAM2010'da sunduğumuz iki disk henüz yaşamlarının erken dönemlerinde bulunuyor. İlk disk 4200 ışık yılı uzaklıktaki M2-9'da bulundu. Disk merkezden simetrik olarak yayılan iki ayrı lop içindeki gaz bulutundan oluşuyor. Merkezde çift yıldız barındırıyor. Yıldızlardan biri kırmızı dev iken diğeri beyaz cüce. 15000 C derece sıcaklıkta olan tozun 2500 güneş kadar parlamasına neden olan ise kırmızı dev yıldız. Disk 2250 milyon km ve 135 bin milyon km'lik iç ve dış yarıçap ölçüleriyle yapısında silisyum ve oksijen barındırıyor. Bu açıdan bizim güneş sistemimize benzetilmektedir. Lykou: M2-9 diski 2000 yaşından daha gençtir ve bu da onu bu tip diskler arasında genç bir disk ünvanını veriyor. Disk merkezindeki ikili yıldız arasında gerçekleşen kütle çekim etkileşimleri nedeniyle gelişme süreci devam ediyor. Bulunan ikinci disk ise 11 400 ışık yılı uzaklıktaki yuvarlak bulutsu Sakurai nesnesinde yer alıyor. Merkezdeki yıldız 12 000 C derece sıcaklıkta ve 10 000 güneş parlaklığındadır. Kristal yapıda olmayan amorf karbondan oluşan yıldızın boyutu büyüyor. Lykou: Sakurai nesnesi Geçtiğimiz 10 yıl içinde oluştu ve bundan dolayı bize, yeni doğmuş bir diski izleme fırsatı vermektedir. Disk uzayda hızla genişliyor. 2007'deki gözlemlerimize göre diskin boyutu 10 milyon km idi ve şimdi 75 milyon km'ye ulaştı. Uzak bir gelecek için en olası senaryo ise toz bulutunun atom ve moleküllerinin yıldızlararası ortama dağılıp zenginleşebileceği ve böylece yapısını bozabileceği yönündedir. Kaynak: Science Daily"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/iki-ilkel-gezegen-kesfedildi/", "text": "Keck Gözlemevinde yeni bir aletle yapılan ölçümler bir gaz ve toz diskinde oluşmakta olan yeni bir gezegeni ortaya çıkardı. PDS 70 adlı yıldızın çevresindeki diske yöneltilen teleskop doğrudan görüntüleme yoluyla doğmakta olan yeni bir gezegeni belirledi. Hawaii'deki Maunakea'daki WM Keck Gözlemevinde uyarlanabilir optik düzeltmesi için yeni bir kırmızıöte dalga sensörü kullanıldı. Caltech'in başını çektiği gökbilimci ekibi bebek gezegenlerin ya da ilkel gezegenlerin aile fotoğrafını çekmek için farklı bir yönteme başvurarak varlıklarını doğruladı. Sonuçlar The Astronomical Journal'da yayınlandı. PDS 70, gökbilimcilerin gezegen oluşumunu izleyebildikleri bilinen ilk çok düzlemli sistemdir. Gezegenlerinden biri olan PDS 70b'nin doğrudan görüntüsü ilk kez 2018'de çekildi ve ardından kardeşi PDS 70c'nin 2019'da farklı dalga boylarında alınan görüntüsü üretildi. Jüpiter benzeri öngezegenler Avrupa Güney Gözlemevinin Çok Büyük Teleskopu tarafından keşfedildi. Caltech'ten çalışmanın baş yazarı Jason Wang: İlkel gezegenleri ilk keşfettiğimizde bir karmaşa yaşandı. Gezegen embriyoları yeni doğmuş bir yıldızı çevreleyen toz ve gaz diskinin içindedir. Bu dairesel alandaki malzeme ilkel gezegenler üzerinde birikerek görünmelerini zorlaştıran bir sis perdesi yaratır diyor. Sorunun çözümü için Wang ve ekibi görüntü sinyallerdeki dairesel diski ve gezegenleri ayırmak için yeni bir yöntem geliştirdi. Diskin, yıldızı saran simetrik bir halka şeklinde olduğunu biliyorduk. Oysa gezegenler görüntüde nokta şeklinde görünmeliydi. Bu yoldan hareket ederek disk üzerindeki parlak noktaları taradık. İlkel gezegen ve diski ortadan kaldırırsanız geriye kalan gezegenin yaydığı ışığın izidir diyor Wang. Ekip, Keck 2 teleskopuna takılan Yakın Kırmızıöte Kamera-2 (NIRC2) ile PDS 71 görüntülerini yakaladı ve gözlemevinin yeni sistemden oluşan yükseltilmiş uyarlanabilir optik sistemi ile birlikte alınan görüntüdeki ışık dağılımını kontrol etti. Keck Gözlemevi mühendislerinden Sylvain Cetre: Bu yeni teknoloji ve yöntemle yapılan keşif küçük yıldızların çevresindeki gezegenlerin incelenmesini sağlayacak. Aynı zamanda gözlenmesi zor hedeflerden biri olan gökada merkezi de bu yöntemle izlenebilir diyor. Projede Dünya atmosferinin neden olduğu ışık bozulmalarını ölçüp verilerden çıkaran yenilikçi kırmızıöte sensörden yararlanıldı. WM Keck Gözlemevi, uyarlanabilir optik alanında, Yer atmosferinin neden olduğu bozulmaları ortadan kaldıran teknoloji alanında açık bir liderdir. Daha öncede HR8799 yıldızına bağlı dört gezegeni görüntülemiş, gökada merkezindeki dev karadeliğin kütlesini ölçmüş, uzak gökadalardaki süpernovaları keşfetmiş ve bazı yıldızlarda doğmakta olan ilkel gezegenleri belirlemişti."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/iki-kayalik-gezegen-kesfedildi/", "text": "Yaklaşık 100 ışık yılı uzaktaki soğuk ve küçük bir yıldızın çevresinde dolanan iki süper Yer keşfedildi. Keşif Birmingham Üniversitesinin başını çektiği uluslararası bir gökbilimci tarafından gerçekleşti. TOI-4306 ya da SPECULOOS-2 adlı küçük yıldız, ünlü TRAPPIST-1 yıldızından sonra küçük gezegenler barındıran en dikkat çekici ikinci yıldızdır. Sistemin LP 890-9b olarak adlandırılan iç gezegeni Yer'den yaklaşık %30 daha büyüktür ve yörünge dönemi 2.7 gündür. Bu gezegen ilk kez NASA'nın TESS uydusu tarafından gezegen adayı olarak işaretlenmişti. Aday gezegen Birmingham Üniversitesindeki SPECULOOS teleskopları tarafından doğrulandı. Ardından sistemde olası diğer gezegenler araştırılmaya başlandı. Liege Üniversitesinden Laetitia Delrez: TESS, binlerce yıldızın parlaklığını aynı anda izleyerek, yıldızlarının önünden geçen gezegenlerin neden olduğu hafif kararmalara bakarak yani geçiş yöntemiyle ötegezegen aramaktadır diyor. Ancak tespit edilen adayların doğrulanması, boyut ve yörüngelerinin saptanması için genellikle yer merkezli teleskoplara ihtiyaç duyulur. SPECULOOS tarafından toplanan veriler sitemdeki ikinci gezegeni de belirledi. Diğer gezegen olan LP 890-9c birincisinden biraz büyük (Yer'den %40 daha büyük), 8.5 günlük yörünge dönemine sahiptir. Gezegen yıldızın yaşam alanı içindedir. Birmingham Üniversitesinden Prof. Amaury Triaud: Yaşam alanı, Yer ile benzer jeolojik ve atmosferik şartlara sahip bir gezegenin, suyun milyarlarca yıl boyunca sıvı kalmasına olanak sağlayacak bir yüzey sıcaklığında olması demektir diyor. Gezegenin yaşam alanında olması, Yer büyüklüğünde olması atmosfer özelliklerinin ortaya çıkarılmasını ön plana çıkarıyor. Bu nedenle gezegenin JWST ile gözlenmesi gerekiyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/iki-komsu-supernova-kalintisi/", "text": "Kütleli yıldızlar yaşamlarını süpernova patlamasıyla çevresine büyük miktarda enerji ve madde bırakarak bitirir. Patlayan yıldızdan geriye küçük ama son derece yoğun kalıntısı kalır: nötron yıldızı ya da karadelik. Nötron yıldızları yaşları, manyetik kuvvetleri veya başka yıldızların yakınında olması gibi özelliklerle belirlenir. Nötron yıldızlarının çevresindeki oldukça enerjik süreçler ESA'nın XMM-Newton gibi bazı X-ışını teleskopları ile araştırılabilir. Bu görüntü XMM-Newton ile keşfedilen iki farklı nötron yıldızını gösteriyor. Yeşil ve pembe balonlarıyla görüntüye hakim olan Kesteven 79, 23.000 ışık yılı uzaklıkta olan bir süpernova patlamasının sonucunu gözler önüne seriyor. Kesteven 79'u saran büyük sıcak gazın 5000 ile 7000 yıl yaşında olduğu sanılıyor. Işığının Dünya'ya gelme süresi göz önüne alındığında süpernovanın yaklaşık 30.000 yıl önce oluştuğu düşünülüyor. Patlama sonrasında merkezinde zayıf bir manyetik alan olan mavi renkte bir nötron yıldızı olan Kesteven 79'u bıraktı. Görüntünün ve Kesteven 79'un altındaki ise tamamen farklı bir canavarı gösteriyor: Son derece güçlü manyetik alana sahip nötron yıldızı tiplerinden bir magnetar. Gökbilimcilerin 3XMM J185246.6+003317 olarak adlandırdığı magnetar 2008, 2009 ve 2013 yıllarında alınan görüntülerle incelenmiştir. 2008'den önceki görüntülerde bölgede bir magnetarın izine rastlanmamıştı. Bu ise magnetarın yaydığı x-ışınlarının miktarında manyetik alanında gerçekleşen önemli bir değişme nedeniyle artışı işaret etmektedir. Bu bilgi daha yaşlı olan Kesteven 79 ile magnetar arasında en az bir milyon yıl yaş farkı olduğunu akla getirir. XMM Newton görüntüsü 2004 ile 2009 yılları arasında EPIC MOS kamerasıyla alınan 15 görüntüyle elde edildi. Görüntü 0,3-1,2 keV , 1,2-2 keV ve 2-7 keV dalga boylarındaki verilerle oluşturulmuştur."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/iki-notron-yildizi-carpisinca/", "text": "Kim demiş uzayda kavga yok diye. Evrenin değişik yerlerinde hem de oldukça şiddetli çarpışmalar olmaktadır. Yeni haberimiz bizi çok geçmişe götürüyor. Öyle ki, Güneş Sisteminin oluştuğu 4.6 milyar yıl öncesinde. O yıllarda iki nötron yıldızının kavgasına biz değilsek de Samanyolu şahit olmuş! Üstelik çarpışma sistemimize oldukça yakın yerde gerçekleşmiş. Columbia Üniversitesinden Szabolcs Marka ve Florida Üniversitesinden Imre Bartos adlı iki astrofizikçinin öne sürdüğü teoriye göre 4.6 milyar yıl önceki iki nötron yıldızının çarpışması Dünya'ya bazı ağır metallerin ulaşmasını sağladı. Güneş Sistemimize kozmik açıdan komşu olarak tanımlanan uzaklıkta gerçekleşen bu olay, Dünya'ya altın, platin ve uranyum gibi bazı ağır elementlerin ulaşmasını sağladı. Bu elementlerin büyük bir kısmı ise meteorlar ile Dünya'ya ulaştı. Güneş Sisteminin erken dönemindeki meteorlar radyoaktif izotopların izlerini taşımaktadır. Marka'ya göre bu izotopların yarı ömürleri ile oluştuğu döneme ilişkin bir kestirimde bulunulabilir. Yani bu izotoplar adeta birer 'saat' gibi çalışmaktadır. Radyoaktif maddelerin yarılanma ömrü denilen kavram maddenin ışıma yaparak kütlesini azaltması olarak tanımlanabilir. Örneğin arkeolojide yaş analizi için karbon atomu kullanılır. Karbon atomunun 14C izotopu 5730 yıllık bir yarılanma ömrüne sahiptir. İki astrofizikçi meteorların yapısı ile Samanyolu'ndaki madde dağılımını karşılaştırdılar. Böylece bir nötron yıldızı çarpışmasının Yer'in oluşmasından 100 milyon yıl önce gerçekleştiğini gördüler. Bu şiddetli kavga Güneş Sisteminin oluşmasını sağlayan gaz bulutundan sadece 1000 ışık yılı uzakta olmuştu. Samanyolu 100,000 ışık yılı çapındadır. Bu mesafeye göre 1000 ışık yılı oldukça küçük kalmaktadır. Bu nedenle olayın komşu mesafede gerçekleştiğini söyleyebiliriz. Günümüzde bu uzaklıkta benzer bir olay gerçekleşse tüm gece gökyüzündeki ışınım dansını izleyebiliriz ki bu bizim için çok da iyi olmaz! Bartos'a göre bulunan sonucun irdelenmesi ve derinleşmesi için kimya, biyoloji ve jeoloji gibi alanlarda ortak çalışma yapılmalı. Böylece nereden geldik ve nereye gidiyoruz sorusunu yanıtlayabileceğiz diyor Bartos. 3 Yorumlar peki 1000 ışık yılında olsa bizim için iyi olmaz dediniz.iyi olmayan nedir dünya için tehlikeler neler olabilir altını doldurmak lazım.sadece radyasyonmu? yoksa tekrar tehlikeli boyutta olabilecek ağır metallerin yüksek oranda dünyaya taşınması mıdır.böyle bir çarpışma heran mümkündür ve dünyamız kaderine razı olacaktır.dünyaya dahada yakın nötron yıldızları olabilir buda bir şekilde dünyamızı yaşanmaz hale getirebilir.belkide insanlığın sonu böyle bitebilir.65 milyon yıl önce dinozorların yaşamını bitirdiği gibi. selamlar. Burada kastedilen iki nötron yıldızının birleşmesi durumunda çevreye yayacakları yoğun ışınım . Bu öylesine güçlü bir ışınım olur ki Dünya atmosferini geri dönüşsüz şekilde etkileyebilir. Iki notron yildizi kavga edince sonucu kara Delik mi oluyor? Yoksa madde, guclu manyetik alan tarafindan puskurtulup Kara Delik olacak kutleye erisemeden uzaya mi savruluyor? Cok ilginc bir konu.."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/iki-otegezegende-potasyum-izine-rastlandi/", "text": "Florida Üniversitesi'ndeki gökbilimciler 190 ışık yılı uzaklıktaki HD 80606b adlı dev gezegenin atmosferinde potasyum olduğunu keşfettiler. Florida Üniversitesi Astronomi doktora öğrencisi Knicole Colon: Bu yöntem Jüpiter boyutlarındaki bir gezegen için çok iyi çalışır. Aynı yöntemi daha küçük gezegenlere uygulayarak, biraz da çabayla, onların atmosfer bileşenlerini de bulmak istiyoruz diyor. Rastlantı sonucu olarak Exeter Üniversitesi'nden David Sing yöneticiliğindeki başka bir grup 485 ışık yılı uzaklıktaki bir başka dev, XO-2b gezegeni atmosferindeki potasyumu algılamak için aynı yöntemi kullandı. Her iki gezegen de dünya ile karşılaştırılamayacak kadar yüksek sıcaklıklara sahiptir. HD 80606 b, 1200 C derece ve X0-2b ise 930 C derece sıcaklığındadır. Bu sıcaklıklar potasyumun buharlaşması için yeterlidir. Bu gözlemler ile gezegenlerin atmosferlerinde neler olup biteceğini ön gören bilgisayar modelleri birbirine uyumludur. Bu yöntemler bir ötegezegende yaşam izi bulunması için de kullanılabilecektir. Florida Üniversitesi'nden Colon'un danışmanı olan Eric Ford: Gözlemde dar-bant geçişi tayf ölçümüyle algılanır ve atomların arasından geçen ışık ölçülür. Böylece bir gezegenin atmosferinde hangi elementlerin olduğu ortaya çıkarılabilir diyerek ek bilgi veriyor ve devam ediyor: Bu yöntem Dünya'dan geçiş yapmak üzere olan gezegenler için kullanılabiliyor. Sayısı 500'e yaklaşan gezegenlerin bir kısmının yıldızının önünden yaptığı geçiş görüntülenebilir. Geçiş yönteminde uygulanan tayf ışıkölçümü şu şekilde çalışır: Gezegen atmosferi yıldızından gelen ışıkla aydınlatılınca gökbilimciler buradaki ışığı ölçerler. Alınan ışığın imzasında her elementi tanımlayan çizgiler bulunur. Bu inceleme sonucunda gezegen atmosferinin hangi elementlere sahip olduğu çıkarılır. İşte iki ötegezegen atmosferindeki potasyumda böylesi bir yöntemle bulundu. Araştırmacılar veriler için yeryüzünün en büyük teleskoplarından Gran Teleskopu!nu kullandılar. Teleskop dünyanın gökyüzü gözlemi için en uygun yerlerinden olan Afrika'nın kuzey batısındaki Kanarya Adaları'nda bulunuyor. Teleskop 35 metrelik bir aynaya sahiptir. Ford: Her iki çalışma ekibinden gelen sonuçlar yöntemin başarılı olduğunu gösteriyor. Bu keşifler bizi ilerisi için cesaretlendirdi. Biz hala bu aletin daha neler yapabileceğini tam olarak bilmiyoruz diyor. 2002 yılında Hubble Uzay Teleskopu HD 209458 b'de sodyum benzeri bir element olduğunu keşfetmişti. O zamandan bu yana sadece bir gezegende daha sodyuma rastlandı. Colon, gezegenlerin atmosfer bileşenlerinin anlaşılması için başka dev gezegenlerde de potasyum aramaya devam etmeyi planlıyor. Colon, bu konuda Kepler Uzay Teleskopu'nun kendisine yardımcı olacağını umuyor: Kepler görevi de olmak üzere birçok görevle er ya da geç dünya benzeri gezegenler bulunacaktır. Bu gezegenlerin atmosferlerinde metan, su buharı gibi yaşamsal gazlar da bulunabilir. Kaynak: Science Daily"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/iki-sistemin-yakin-dev-gezegenleri/", "text": "Gökbilimciler biri ölmekte olan bir yıldızın çevresinde dolanan birbirine olağandışı yakın konumlarda bulunan iki gezegen sistemi keşfetti. Sistemleri oluşturan gezegen çiftlerinin birbirine olan bu yakınlığı nedeniyle de aralarında çok büyük bir kütle çekim kuvveti bulunuyor. Bilim insanları geçtiğimiz on yıl içerisinde yıldızının çevresinde başka bir cisim olmadan dolanan yüzlerce yalnız gezegen keşfetti. Gözlemlerin sonucunda bazı yıldızların birden fazla gezegeni olduğu da ortaya çıkarıldı. Bu sistemleri oluşturan gezegenlerin çoğu, birbirlerinin varlığını çok az hissettirecek kadar uzakta dolanırlar. Gökbilimciler birkaç gezegenin birbirini etkileyecek kadar yakın dolandıklarını da keşfettiler. Kaliforniya Enstitü ve Teknolojisi'nden John A. Johnson başkanlığındaki bir ekip, bir yıldızın çevresinde birbirine kilitli olarak dolanan iki gaz devi gezegen olduğunu ortaya çıkardı. 223 ışık yılı uzaklıktaki HD 200964 adlı ölmekte olan bir yıldızın çevresinde dolanan bu iki gezegen birbirine oldukça yakın bir konumda bulunuyorlar. Bu gezegenler eğer birbirlerini etkileyecek olan bu uzaklıkta dans edercesine dolanmasalardı çoktan yok olmuşlardı. Bu bilgi gezegenlerin bu ritmi nasıl oluşturduklarını da açıklar diyor Johnson. Keşfedilen yeni dört gezegen, Jüpiter'den daha büyük olan gaz devleri. Bu gezegenler Doppler etkisi yöntemiyle keşfedildi. Her iki sistemdeki gezegenler şaşırtıcı bir biçimde birbirine yakın bulunmaktadır. Örneğin HD 200964 yıldızının çevresinde dolanan iki gezegen arasındaki uzaklık 0.35 GB , başka bir ifadeyle 53 milyon km'dir. Dünya-Mars uzaklığı ortalama 75 milyon km'dir. 244 ışık yılı uzaklıktaki diğer sistem olan 24 Sextanis'te ise gezegenler arası uzaklık 0.75 GB ya da 113 milyon km'dir. Güneş Sistemi'ndeki iki gaz gezegen Jüpiter ve Satürn arasındaki uzaklık ise yaklaşık 531 milyon km'dir. Bu gezegenler birbirine yakın olduklarından dolayı birbirlerine çok güçlü kütle çekim kuvveti uygularlar. Örneğin HD 200964'ün gezegenlerinin birbirlerine uyguladıkları kütle kekim kuvveti, Dünya-Mars arasındaki kuvvetin 3 milyon katı, Dünya'nın Ay'a uyguladığı çekim kuvvetinin 700 katı ve Güneş'in Dünya'ya uyguladığı kuvvetinin 4 katından büyüktür. Güneş Sistemi'ndeki gaz gezegenler Güneş'e daha uzakta yer alırken bu gezegenler yıldızlarında daha yakında dolanmaktadır. 24 Sextanis sistemindeki gezegenlerin yörünge dönemleri 455 ve 910 gün iken HD 200964 sistemindeki gezegenlerin yörünge dönemleri 630 ve 830 gündür. Karşılaştırma açısından belirtirsek, Jüpiter ise Güneş çevresindeki bir turunu 12 yılda tamamlar. Gezegenler genellikle oluştuktan sonra belirlki bir yörüngeye oturuncaya kadar farklı düzlemlerde hareket etmeye itilir. Böylesi bir göç hareketinin güneş sistemi oluşurken de düzenli olmasa da gerçekleştiği düşünülüyor. BÖYLECE GEZEGENLER HAREKET EDERKEN BİRBİRLERİYLE VE ÇEVRELERİYLE ETKİLEŞİME GİREREK GERÇEK YÖRÜNGELERİNE OTURURLAR. Bu şimdiye kadar gördüğümüz en sıkı sistemdir ve bunun neden olduğunu anlamaya çalışıyoruz. Bu keşif birçok garip özelliklere sahip ötegezegen keşiflerinin de habercisidir. Bizi her defasında şaşırtabilecek bu keşiflerin bilimsel açıklamasının da yapılabileceğini düşünüyorum diyor Johnson. Johnson ve ekibi iki sistemi Keck altdevler gezegen verilerini inceleyerek keşfetti. Güneş'ten %40 ile %100 oranında daha büyük olan alt dev yıldızları çökmeye hazır şişmiş yıldızlardır. Alt-devler kırmızı dev haline gelip atmosferlerini dışarı atarlar. Alt-devler yavaş dönen, diğer devlere göre daha soğuk ve fışkırmaların ender görüldüğü yıldızlar olduğundan gezegen keşfi için ideal yıldızlardır. Şu an gezegeni olması muhtemel 450 tane büyük yıldızı gözlem altına aldık. Bu yıldızların 3 GB kadar uzağına kadar gördüğümüzden daha fazla gezegenleri olduğunu tahmin ediyoruz. Yıldızların kütlesinin gezegenleri oluşturan maddeyle doğrudan ilişkisi vardır. Gezegen disklerinin kütleleri yıldızın büyüklüğüne bağlıdır diyor Johnson. HD 200964 ile 24 Sextanis yıldızları 10 ile 100 milyon yıl sonra kırmızı deve dönüşecektir. Böylece sistemdeki gezegenlerin dinamiği etkilenecektir. Yörüngelerinden ayrılmak zorunda kalacak olan gezegenler kararsız yörüngelere sahip olacaktır. Büyük bir olasılıkla bu gezegenlerden biri sistemden dışarı atılacaktır. Kaynak: Astronomy"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/iki-supernova-kesfedildi/", "text": "Dünya'ya ışığı yüz milyonlarca yıl sonra ulaşan iki süpernova patlaması keşfedildi. 6 Şubat'ta keşfedilen ve 450 milyon yıl önce patlayan süpernova Dallas'taki Southern Methodist Üniversitesi'nden yüksek lisans öğrencisi Farley Ferrante tarafından keşfedildi. Patlayan yıldız sönük takımyıldız Av Köpekleri'nin anonim adlı nispeten boş bölgesinde bulunuyor. Av Köpekleri takımyıldızı Büyükayı takımyıldızı yakınında yer almaktadır. 20 Kasım'da keşfedilen ikinci süpernova ise 230 milyon yıl önce patlamış olup Başak takımyıldızında yer alan gökadalardan birindedir. Her iki süpernova SMU'nun yüksek lisans öğrencileri tarafından kullanılan Robotik Optik Hızlı Deneysel Arama Teleskopu (Robotic Optical Transient Search Experiment-ROTSE3b) ile görüldü. Teleskop Batı Teksas'ın yakınındaki Davis Dağı'nda Kurulu olan McDonald Gözlemevi'nde bulunuyor. Yaklaşık 450 milyon yıl önce patlamış olanı, Supernova 2013X olarak adlandırıldı. O zamanlar Dünya'da yaşam deniz ve okyanuslardan kıyıya doğru akmaya başlamıştı. Supernova 2013X daha sonra SMU'daki lisans öğrencileri tarafından Everest olarak adlandırıldı. 230 milyon yıl önce patlayan ise Supernova 2012ha olarak kodlandı. Bu sıralarda Dünya'da dinozorlar yavaş yavaş ortaya çıkmaya başlamıştı. Bu patlamaların oldukça yeni olduğunu söyleyebiliriz diyor Ferrante. Bu süpernovaya Sherpa adı verildi. Tip Ia Süpernovaları Kozmik Uzaklıkların Belirlenmesine Yardım Eder Everest ve Sherpa keşfedilen 200 süpernovadan ikisidir. Teleskoplarla gözlem yapılmadan önceki birkaç yüzyılda ender süpernova kaydı tutulmuştur. Everest ve Sherpa şimdiye kadar keşfedilen en genç, en yaşlı, en uzak, en yakın ya da en büyük süpernova değildir. Ancak bunlar tıpkı diğerleri gibi önemli bilgiler sunduğu için önemlidir diyor Ferrante. SMU'nun astronomi ekibinden fizik profesörü Robert Kehoe'ye göre Tip Ia sınıfındaki Everest ve Sherpa beyaz cüce patlaması ile oluşmuştur. Kehoe, beyaz cüce, enerjisini tüketmiş ölmekte olan yıldız olduğunu belirtiyor. Bu Dünya kadar büyük ancak Güneş kadar ağırdır. İçinden alınacak bir çay kaşığı madde Everest Dağı kadar ağır olacaktır. Bilimcilere göre bir beyaz cüce yakınındaki yıldızdan madde çalarak bunu çevresinde biriktirir ve füzyonu yeniden başlatır. Beyaz cüce bir buçuk güneş büyüklüğüne kadar şişer. Ancak mevcut ağırlığı bunu taşıyamaz ve yıldız içe çökerek füzyonu ateşleyerek patlar. Sonuç Tip Ia süpernovasıdır. Bu Tip Ia süpernovalar standart mumlar gibidir. Parlaklıkları birbirine çok benzer. Bu nedenle bunlara bakan bilimciler yıldızdan olan uzaklığa göre görülen parlaklık azaldığından kozmik uzaklıkları ölçebilir diyor Ferrante. Sherpa standart Tip Ia iken Everest daha özeldir. Bu Tip Ia sınıfındaki 1991T ile benzer özellikleri paylaşır. Everest iki beyaz cücenin birleşmesiyle oluşmuştur diyor. Sherpa'nın patlama parlaklığı çıplak gözle görülemeyecek kadar çok sönük 16 kadirdedir. Everest ise çok daha sönük olup 18 kadirdedir. Karşılaştırma açısından, ışık bir yılda yaklaşık 10 trilyon km yol alır. 150 milyon km uzaklıktaki Güneş'ten çıkan ışınlar Dünya'ya yaklaşık 8 dakikada ulaşır. Gizemli Karanlık Enerjinin Anlaşılmasında da Süpernovalar Kullanılır Diğer Tip Ia süpernovalarda olduğu gibi Everest ve Sherpa'da evrenin en büyük gizemlerinden birine bir parça da olsa katkı sağlar: karanlık enerji nedir? Her Tip Ia süpernovası evrenin kütle-enerji miktarının % 73'ünü oluşturan karanlık enerji hakkında dolaylı bilgi sağlar. Kurama göre karanlık enerji Büyük Patlama'dan bu yana evrenin genişlemesinden sorumludur. Patlayan her yıldız gökbilimcilere evrenin genişleme hızı değerinin düzeltilmesi çalışmalarında önemli veriler sunar. Daha uzağa gidildikçe ya da başka bir ifadeyle Büyük Patlama'ya doğru yaklaştıkça karanlık enerjiyi daha iyi anlayabiliriz diyor Ferrante. Hobby-Eberly Spektrogramı Süpernovaların Keşfini doğruladı McDonald Gözlemevi'ndeki Hobby-Eberly Teleskopu ile Everest 10 Şubat'ta, Sherpa 29 Kasım'da onaylandı. ROTSE ile sürekli olarak bu tür süpernovalar, nova ve değişken yıldızlar taranır. Veriler her gün gözden geçirilerek gökyüzünde olası parlaklık değişimleri aranır."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/iki-teleskopla-iki-muhtesem-gokada/", "text": "Bakmasını bilenler gökyüzünde birçok güzelin olduğunu bilir. Milyonlarca yıldızı olandan milyarlarca olanına yani küçüğünden büyüğüne gökadalarda bu güzellerdendir. Bunlar arasında bize kendini neredeyse süsleyerek gösteren bazı gökadalar ise güzelliklerini adeta konuşturur. Biri uzay teleskopu olan Hubble diğeri ise yerdeki en büyük teleskoplardan VLT'nin elde ettiği iki muhteşem gökada görüntüsüyle sizi başbaşa bırakıyorum. Hubble arşivlerinden çıkan bu güzel görüntü sarmal gökada NGC 4517'ye ait. Samanyolu'ndan biraz büyük olan gökadayı çok parlak bir yıldızla taçlandırılmış şekilde kenarından görüyoruz. Parlak yıldızın nedeni ise bize gökadadan çok daha yakın olması. Başak takımyıldızında yer alan NGC 4517, bizden yaklaşık 40 milyon ışık yılı uzaktadır. Hubble'ın bu görüntüsünde görülmeyen merkezi oldukça parlaktır. Bu da gökada merkezleri çevresindeki küresel kümeler, yıldız kümeleri ve yörüngeki uydu cisimlerinin çalışılmasını kolaylaştırır. Gökada ilk kez 1784 yılında William Herschel tarafından parlak bir yıldızın altında keşfedildi. Elbette Herschel'in bilmediği sönük süt lekesi gibi gördüğü cismin bir sarmal gökada olmasıydı. Görüntü telif hakkı: ESA/Hubble & NASA Karşıdan görünen bir sarmal gökadanın güzelliği bir başkadır. Bu da öyle görkemli bir görsel. Berenisin Saçı'nın güneyinde yer alan büyük gökada Messier 100 (M100) 55 milyon ışık yılı uzaklıkta yer alan sarmal bir gökadadır. M100 çok net görülen sarmal kolları ve merkezindeki çubuksu yapıyla SAB türü bir gökadadır. Görüntüde kolayca görülmeyen çubuksu yapı farklı dalga boylarında kendini göstermektedir. Bu ayrıntılı görüntü aynı zamanda böylesi bir gökadadaki beklenen ana özellikleri de gösterir: büyük kütleli yıldızların yaydığı enerjiden dolayı gözlenen kırmızı lekeler, hidrojen bulutları içinde saklanan yaşlı yıldızların ışığıyla parlayan sarı merkezi bölge ve gökada kollarında ışığın geçemediği tozla örtülü siyah bölgeler. M100, 2000 dolayında sarmal, eliptik ve düzensiz gökadaların oluşturduğu, Samanyolu'nun bulunduğu Yerel kümeyi de içine alan Başak süper kümesinde bulunuyor. Görüntü Avrupa Güney Gözlemevi'nin Şili'deki Paranal Gözlemevi'nde yer alan Çok Büyük Teleskopu 'ndaki FORS aleti ile kırmızı, mavi ve yeşil filtreler ile elde edildi. Görüntü telif hakkı: ESO"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/iki-uzak-koseden-dunya-ve-ay-goruntusu/", "text": "19 Temmuz 2013'de NASA'nın iki gezegenlerarası uzay aracı renkli ve siyah-beyaz görüntülerle Dünya ve Ay'ı görüntüledi. 1,5 milyar kilometre uzaklıktan, NASA'nın Cassini uzay aracı Satürn Sistemi içinden Dünya'nın renkli görüntülerini elde etti. 98 milyon kilometre uzaklıktan, Merkür yörüngesinde dolanan MESSENGER aracı ise siyah-beyaz görüntü elde etti. Cassini'nin Satürn halkaları arasında görüntülediği Dünya soluk mavi ve Ay ise beyaz renkte küçük nokta halinde görülüyor. Cassini yüksek çözünürlükteki kamerasıyla Dünya ve Ay'ı ilk kez ayrı cisimler şeklinde görüntülemiş oldu. Ayrıca Dünya'daki insanlara bu olay önceden bildirildiğinden 200.000'den fazla insan gökyüzünde Satürn'e bakarak, el sallayarak olayın bir parçası oldular. NASA'nın Jet İticileri Laboratuarı'ndan Casssini görevi bilimcisi Linda Spilker: Elbette Dünya üzerindeki kıtaları ya da insanları göremiyoruz ama 19 Temmuz gününün özeti bu soluk mavi noktadır. Cassini'nin görüntüsü Dünya'nın koca boşluk içinde ne kadar küçük bir yer kapladığını hatırlatıyor diyor. Bu uzaklıktan Dünya Güneş'e çok yakın görünmektedir. Dış güneş sisteminden Dünya'nın böylesi görüntülerine çok ender ulaşılabilir. İnsanın gözleriyle Güneş'e doğrudan bakmaya kalkıştığında gözlerinin zarar görme olasılığı gibi kamera algılayıcılarının da Güneş'e doğrudan bakmaması gerekir. Görüntü sırasında Güneş Satürn'ün arkasında kalmıştı. Böylece Güneş'ten gelecek yoğun ışık Satürn tarafından engellendiği için ve Cassini Dünya'yı görebilmeyi başardı. Geniş açılı görüntü bilimciler tarafından işlendi. Satürn halkaları bu çalışmanın bir parçasıdır. Çok farklı ışık seviyelerinde alınan karma görüntülerin işlenmesi ise biraz daha uzun sürecek. MESSENGER görüntüsünde ise Dünya ve Ay bir pikselden daha küçük alan kaplamasına karşılık uzun pozlama süresinden dolayı çok parlak ve büyük görünür. Uzun pozlama sönük cisimlerden gelen ışığı toplamak için kullanılır. Sonuçta görüş alanında parlak ve yapay olarak büyük görünürler. Columbia Üniversitesi'nden MESSENGER görevi bilimcisi Sean Solomon: Güneş Sistemi'nin iki uzak köşesinden gelen bu görüntüler teknolojimizin teknik başarısının bir ölçüsüdür. Merkür ve Satürn gibi oluşumları ve yapıları tamamıyla farklı iki gezegenden gelen Dünya görüntüleri aynı zamanda gezegenimizin ne kadar özel oldunu da hatırlatıyor diyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/iki-uzay-teleskopundan-hayalet-goruntusu/", "text": "Hayalet gökada M74'ün yeni görüntüleri, farklı dalga boylarında çalışan uzay gözlemevlerinin birlikteliğinin ne denli önemli olduğunu gösteriyor. Hubble ve James Webb Uzay teleskoplarından elde edilen veriler birleştirildiğinde ortaya böylesi güçlü ve kapsamlı görüntüler çıkmaktadır. Yüzü neredeyse bize dönük olan Hayalet gökada, Balık takımyıldızında yer alıp 32 milyon ışık yılı uzaktadır. İyi gözlenebilir sarmal kolları nedeniyle, sarmal gökadaların kökeni ve yapılarını incelemek için önemli bir laboratuvardır. M74, bazı sarmal gökadalarda görülen düzensiz sarmal kolların tersine, belirgin ve gayet iyi gözlenebilen sarmal kollara sahiptir. Webb'in keskin gözleri, M74'ün merkezinden dışarı doğru kıvrılan görkemli sarmal kollardaki gaz ve toz ipliksi yapılarını ortaya çıkardı. Çekirdek bölgedeki gaz yoksunluğu ile belirsiz yıldız kümelerini belirledi. Webb ayrıca; yerel evrendeki yıldız oluşumlarının en erken evreleri hakkında daha fazla bilgi edinmek için Orta Kırmızıöte Aracı ile de gökadaya baktı. Bu gözlemler, uluslararası PHANGS ile yakındaki 19 yıldız oluşturan gökadanın kırmızıöte haritalama çalışmasında yer alacak önemli bir çabadır. Söz konusu gökadalar daha önce Hubble ve yer merkezli gözlemevleri tarafından gözlenmişti. Önceki gözlemlere, kristal berraklığındaki Webb gözlemleri eklenerek, gökadalardaki yıldız oluşum bölgeleri tam olarak belirlenmesi, yıldız kümelerinin yaş ve kütlelerinin daha doğru hesaplanabilmesi, yıldızlararası ortamdaki toz tanelerinin doğası hakkında önemli bilgiler edinilebilmesi amaçlanmaktadır. M74'ün Hubble ile yapılan gözlemleri, gökadadaki HII bölgeleri olarak bilinen, parlak yıldız oluşum alanlarını ortaya çıkarmıştır. Hubble'ın morötesi ve görünür dalga boylarındaki görüntüleme yeteneği, Şili'de bulunan Atacama Büyük Milimetre/milimetre altı Dizisi olarak bilinen ALMA gibi yer merkezli radyo teleskoplarından elde edilen gözlemler ve son olarak Webb'in kırmızıöte dalga boyundaki görüntü verileri birleştirilerek önemli çalışmalar yapılabilecektir. Araştırmacılar elektromanyetik tayfın çeşitli alanlarında çalışan bu teleskoplarla elde edilen verileri birleştirerek, tek bir teleskoptan elde edilen verilere göre daha kapsamlı bilgilere ulaşmaktadır."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/iki-yeni-sistem/", "text": "Kepler teleskopunun K2 görevi ile elde edilen verilerden iki yeni sistem keşfedildi. Gezegenler yıldızının önünden geçerken alınan ışığın azalması yani geçiş yöntemiyle tespit edildi. M3V tipi kırmızı cüce olan K2-239 yıldız 160 ışık yılı uzaklıkta Sextant takımyıldızı yönündedir. Yıldız her biri 5.2, 7.8 ve 10.1 günlerde dolanan en az üç Dünya büyüklüğünde karasal gezegenlere sahiptir. Her gezegen sırasıyla 1.1, 1 ve 1.1 dünya yarıçapındadır. Diğer sistem ise K2-240 yıldızına ait. Yıldızın iki süper-Dünya sınıfında gezegeni bulunuyor. Gezegenler yıldıza çok yakın dolandığından sıcaklıkları neredeyse Güneş'in sıcaklığının yarısı kadar: 3450 K ve 3800 K*. Araştırmacılara göre gezegenler ayrıca çok güçlü ışınım aldığından yüzey sıcaklıkları bundan daha fazla olabilir. Yakın gelecekte göreve başlayacak teleskoplar ile bu gezegenlerin atmosferleri daha ayrıntılı incelenebilecek ve kütleleri, yoğunlukları ve fiziksel özellikleri daha net ölçülebilecek. *K: Kelvin derece. 273 K, 0 C derecedir. Görsel telif hakkı: Gabriel Perez Diaz, SMM"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/iki-yildiz-cevresinde-dolanan-gezegenler/", "text": "Luke Skywalker'ın Yıldız Savaşları evrenindeki gezegeni Tatooine benzeri bir gezegen Kepler Uzay Teleskopu ile belirlenmişti. Yeni bir çalışma bu gezegeni ele alıyor. Yıldız Savaşları'ndaki gezegen gibi bu gezegen de iki yıldızın çevresinde dolanıyor. Böyle bir gezegenin oluşması ve iki yıldızın çevresinde dolanması için hangi şartlar altında gerçekleşmiş olabilir? Bristol Üniversitesi'ndeki gökbilimciler bu sorunu çözmeye çalışıyor. Kayalık gezegenlerin oluşması için gerekli madde burada bir değil iki yıldız tarafından güçlü kütleçekimsel tedirginlikler ve çarpışmalar sonrasında oluşmuş olmalı. Gerçekten durum bu mu? Bristol Fizik Okulu'ndan Dr. Zoe Leinhardt ve meslektaşları Astrophysical Journal Letters'da yayınlanan yeni çalışmalarında kütleçekimi ve fiziksel çarpışmaların etkisiyle oluşumu inceleyen bir bilgisayar benzetimini kullandı. Ekibe göre bu gezegenlerin çoğu merkezdeki ikili yıldızdan çok uzakta oluşup, daha sonra yıldızların bulunduğu yere yani içe doğru göç etmiş olmalı. Dr Leinhardt: Bizim benzetimlerimiz bile yıldızları çevreleyen disk içerisinde güçlü kütleçekimleri olduğunu ve ortamın oldukça vahşi olduğunu gösteriyor. Bu verilere göre Kepler 34- b gibi gezegenler çarpışmalar etkisiyle büyüyebilir diyor. İkili yıldızlar çevresinde dolanan gezegenlerden Kepler-47 c dışındakiler bu çalışmaya uygun bir şekilde dışarıda oluşup içe doğru göç etmiş oldukları akla daha yatkın gelmektedir. Çalışma ekibinden Stefan Lines: Böylesi gezegenlerin varlığı birçok bilim-kurgu yazarı ve film yapımcılarının hayal güçlerini zorlamaktadır. Böyle gezegenler var ve daha ilginç olanları da gelecek araştırmalarda ortaya çıkarılabilir. Üstelik çalışmamıza göre böylesi sistemlerde dünya benzeri gezegenler bile oluşabilir ki keşifleri bu açıdan sürpriz olmaz."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/iki-yildizin-devleri-araniyor/", "text": "ESA'nın Herschel Uzay Gözlemevi'ni kullanan gökbilimciler Dünya ve Neptün arası büyüklükte gezegenleri olduğu bilinen iki yakın gezegen sisteminde kuyrukluyıldız kuşağı olduğunu keşfetti. Kuyrukluyıldız depoları anlamına gelen bu tür kuşaklar daha içteki gezegenlerde yaşama destek sağlayan okyanusları oluşturabilir. Önceki çalışmada Herschel, yakın yıldızlardan Fomalhaut'un çevresinde kuyrukluyıldız çarpışmalarından oluşan tozlu bir kuşak keşfetmişti. Yeni çalışmada iki komşu gezegen sisteminde (GJ 581 ve 61 Vir) kuyrukluyıldız kuşağı olduğu belirlendi. Herschel'in suyun donma sıcaklığının 200 C altında sıcaklığa sahip toz diskini bulması, bunların Güneş Sistemi'ndeki Kuiper Kuşağı'ndan 10 kat daha geniş bir alana yayıldığını gösterir. Gliese 581 ya da kısaca GJ 581, gökadamızda en sık görülen yıldız tiplerinden M sınıfından bir cüce yıldızdır. Daha önceki çalışmalar yıldızın sıvı suyu barındıracağı bölgede yani 'yaşam alanında' en az dört gezegen olduğunu gösterdi. Güneş'ten biraz büyük olan G-tipi 61 Vir yıldızında ise iki gezegen olduğu biliniyor. Her iki sistemdeki gezegenler süper-Dünya sınıfında, 2 ile 18 Dünya kütlesindedir. İlginç olan ise her iki sistemde Jüpiter ya da Satürn gibi dev gezegenlerin olmaması. Güneş Sistemi'nin erken döneminde Jüpiter ve Satürn arasındaki kütleçekimsel etkileşme nedeniyle birkaç milyon yıl iç gezegenlere kuyrukluyıldız akını gerçekleşmiş ve yüksek yoğunluktaki Kuiper Kuşağı incelmiştir. Cambridge Üniversitesi'nden Dr. Mark Wyatt: Yeni gözlemler önemli bilgiler sunuyor: Bunlar, Güneş Sistemi'ndeki dev gezegenlere ve küçük Kuiper Kuşağı'na karşılık onlarda daha küçük kütleli gezegenler ve daha yoğun Kuiper Kuşağı olduğu diyor. Biz Jüpiter gibi büyük gezegeni olmayan düşük kütleli gezegen sistemlerinde iç sisteme dönük kısa dönemli ağır bombardımanların yerine milyarlarca yıl daha az yoğunlukta bir kuyrukluyıldız yağmuru olacağını düşünüyoruz. Paris Gözlemevi'nden Dr. Jean-Francois Lestrade: En az iki milyar yıl yaşında olan GJ 581 Sistemi'ndeki iç gezegenlere geçen zaman süresince kuyrukluyıldızlarca önemli miktarda su taşınmış olabilir. Bunun olması için yeterli zaman geçmiştir diyor. Bununla birlikte Herschel'in gördüğü tozun büyük bir kısmı, Neptün boyuıtlarında bilinmeyen bir gezegenin etkisiyle kuyrukluyıldızlar arasındaki çarpışmalar nedeniyle de oluşmuş olabilir. Bilgisayar benzetimleri bize, bu kuşağın yakın sistemlerden daha çok yıldızdan uzakta dolanan büyük bir gezegenin diski karıştırarak, diskin görebileceğimiz büyüklüğe gelmesinde rol oynadığını gösteriyor diyor Dr. Lestrade. ESA'nın Herschel projesi bilim ekibinden Göran Pilbratt: Herschel gezegen sistemlerinin nasıl oluştuğunu ve geliştiğini anlamamıza yardımcı oluyor. Bu süreçte Jüpiter gibi dev gezegenlerin, gezegen sistemlerinin enkaz diskinin ve gezegenlerin evrimindeki rolünü de anlamamızı sağlıyor diyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/iki-yildizli-bir-dunya-daha/", "text": "İki yıldız çevresinde dolanan bir gezegen Hubble uzay teleskopu ile mikromercekleme yöntemi yardımıyla onaylandı. Gezegen ilk kez 2007 yılında gözlenmiş ve adaylar arasına alınmıştı. Bilinen ötegezegenlerin büyük bir kısmı tek yıldızın çevresinde dolanır. İki yıldız çevresinde dolanan şimdiye kadar sadece birkaç gezegen keşfedilmiştir. Bu çoklu sistemlerin büyük bir kısmı NASA'nın Kepler uzay gözlemevi yardımıyla bulunmuştur . OGLE adlı projeyle gökyüzünde mercekleme etkisi yardımıyla uzak cisimler ortaya çıkarılır. Kütle-mercekleme etkisi ilk kez Einstein tarafından dile getirilmiştir. Buna göre uzak bir cisimden yayılan ışınlar büyük kütleli cismin yakınından geçerken, uzay-zamanın eğriliği nedeniyle yolundan sapar. Bu da uzaktaki cisme dürbünle bakıyormuşçasına daha yakın görünmesine neden olur. Olaya mikro-mercekleme etkisi adı verilir . OGLE gözlemlerinde OGLE-2007-BLG-349 adlı gezegen ise iki yıldızdan gelen bir dizi ışığın bükülmesiyle keşfedildi . Veriler hem Hubble hem de OGLE ile sağlandı. Böylece çoklu veri sistemiyle gezegenin varlığı onaylandı. Çalışma ekibinden Andrzej Udalski: OGLE ile 17 binin üzerinde mikro-mercekleme olayı gözledik. Ancak bu olaya bir gezegen sisteminde ilk kez tanık oluyoruz diyor. Bu öncü keşif bazı ilginç olasılıkları da ortaya koydu. Kepler daha küçük yörüngelerde dolanan gezegenleri tespit etme yeteneğine sahipken, mikro-mercekleme yöntemiyle çok daha uzak mesafelerde dolananlar keşfedilebilmektedir. Almanya Astronomisches Recheninstitut'den Yiannis Tsapras: Bu keşif ikili mercekleme olayına işaret ettiğinden gözlem stratejilerimizi gözden geçirmemiz gerektiğini göstermektedir. Dolayısıyla önemli bir keşifle karşı karşıyayız diyor. Mikro-mercekleme olayı ile Hubble gibi teleskoplarla keşfi zor gezegenlerin görülmesinin mümkün olduğu ortaya çıkmıştır. Notlar Geçiş sırasında gezegen yıldız ile gözlemci arasında hareket eder. Bunun sonucunda yıldızın alınan ışığında bir miktar azalma gerçekleşir. Işık kaynağı ile gözlemci arasına giren başka cisim ışığın yolunu değiştirir. Mikro-mercekleme olayı kütle çekimi, mercekleme olayının zayıf şeklidir. Güçlü bir mercek etkisi ile alınan görüntülerde daha bozuk yaylar görülür. Mikro-mercekleme olayı uzak cismin parlaklığına göre değişir. OGLE kütle çekimi, mikro-mercekleme kullanılarak karanlık maddeyi tarayan, 1992 yılında kurulmuş Polonya temelli bir projedir. Birkaç ötegezegen bu proje yardımıyla keşfedilmiştir."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/ikili-bir-sistemde-karadelik-bulundu/", "text": "Kanarya Adaları Astrofizik Enstitüsü'ndeki araştırmacılar XTEJ1859+226 olarak adlandırılan x-ışını çifti bir sistemde Güneş'ten 5.4 kat kütleli karadeliği keşfettiler. X-ışını çiftleri normal bir yıldız ile bu yıldızdan beslenen bir nesneden oluşur. Nesne yıldızdan madde çalarak kendi çevresinde sarmal şekilde bir madde yığını oluşturur. Biri karadelik olan şimdiye kadar sadece 20 ikili sistem bulmamıza karşılık gökadamızda 5000 dolayında bu sistemlerden olduğu düşünülüyor. XTEJ1859+226 Tilkicik takımyıldızında bulunuyor. 1999 yılında gerçekleşen bir püskürme sırasında RXTE uydusu ile keşfedildi. IAC'tan Jesus Corral Santana: X-ışın çiftlerinin durgun dönemleri karadeliğe yığılan madde nedeniyle ara ara bozulur ve püskürmeler yaşanır diyor. Nötron yıldızlar ve karadelikler büyük bir yıldızın patlamasının ardından kalan artık parçasıdır. Bilinen nötron yıldızlarının çoğu 1,4 Güneş kütlesi dolayında bir kütleye sahiptir. Ancak Güneş kütlesinin iki katı kütleli olan nötron yıldızlarda bulunuyor. Gökbilimciler kararlı olmayan nötron yıldızlarının çökerek karadelikleri oluşturduğuna inanıyor. Böylesine yoğunlaşmış nesnelerin kütlesini ölçmek ne türden bir nesne olduğunu belirlemek açısından önemlidir. Güneş kütlesinden üç kat daha büyük bir nesne sadece karadelik olabilir. XTEJ1859+226'nin kütlesi ise 5,4 güneş kütleli. Bu da nesnenin karadelik olduğunu gösteriyor. Bu sonuç ile karadeliklerin kütle dağılım çalışmasına yeni bir değer ekleniyor. Bu dağılım dev yıldızların ölümü ile ortaya çıkan karadeliklerin oluşumu ve X-ışını ikili yıldızlarının önemli sonuçlarını içerir diyor Santana. On İki Yıllık Gözlem 1999 yılında patlama ile fark edilen nesne IAC'deki araştırmacılar tarafından izleniyordu. Araştırmacılar 2000 yılında Isaac Newton Teleskopu ve William Herschel Teleskopu ile alınan fotometrik gözlemleri, 2008 yılında İskandinav Optik Teleskopu ve 2010 yılında Kanarya Adaları Teleskopu ile alınan sonuçları birleştirerek çalışmayı tamamladılar. Sistemin parlaklığının düşük olması nedeniyle tayf ölçümleri için 10 metrelik bir teleskop gerekir. Bu nedenle GTC ile yapılan gözlemler belirleyici olmuştur diyor Santana. GTC ölçümleri bir kamera ve görünür ışık altında çalışabilen tayfölçeri kullanabilen OSIRIS aleti ile yapıldı. Tayfölçer yıldızın yaydığı ışığı frekanslarına ayırarak nesnenin yapısındaki kimyasal öğeleri gösterir. Böylece yıldızın hareketini ve fiziksel özelliklerinin anlaşılmasını sağlar. Bu yöntemlerle yıldızın karadeliğin çevresindeki yörünge dönemi (6,6 saat) hesaplandı. Karadeliğin kütlesinin belirlenmesinde bu yöntemler hayati rol oynar. Kanarya Adaları'ndaki Roque de los Muchachos Gözlemevi'nde bulunan GTC, 10,4 metrelik aynasıyla Dünya'nın en büyük optik-kızılötesi teleskopudur."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/ikili-yildiz-cevresinde-gezegen-olusumu/", "text": "Gökbilimciler bir çift yıldızın çevresinde hilal şeklinde toz yoğunluklu ve gaz yoksulu bir alan keşfetti. Bu alan daha önce ALMA dizisi ile gözlenmiş ve büyük yankı uyandırmıştı. Şimdi araştırma biraz daha derinleşmiş görünüyor. Gökbilimciler ikili yıldız sistemlerinde gezegenlerin nasıl oluştuğunu uzun bir zamandır düşünmektedir. Eldeki verilerle öngörülen modeller, yıldızların arasındaki kütle çekim savaşı nedeniyle ikilinin arasından fırlayan ya da yıldızın doğumu sırasında dışarı attığı malzemeden sıra dışı yörüngelere sahip gezegen oluştuğu yönündedir. Gözlemsel kanıtlar çift yıldızların çevresinde dolanan gezegenlerin oldukça şaşırtıcı şekilde kararlı yörüngelere sahip olduğunu gösteriyor. HD 142527 çevresindeki gezegen oluşumu gerçekleşen diskin ayrıntıları için Atacama Büyük Milimetre/milimetre-altı Dizgesi kullanıldı. Sistem, 450 ışık yılı uzakta olup Akrep ve Erboğa takımyıldızlarının arasında yer almaktadır. HD 142527 sistemindeki ana yıldız Güneş'in iki katından daha fazla kütleli iken diğer yıldız Güneş'e göre üçte biri kütlesindedir. Yıldızlar birbirinden Satürn'ün Güneş'e olan uzaklığından biraz daha uzaktadır: yaklaşık 1,6 milyar kilometre. Sisteme ait önceki ALMA görüntülerinde iç ve dışta olmak üzere iki disk saptanmıştı. Houston'daki Rice Üniversitesi'nden Andrea Isella: Bu ikili sistemin koronasından atılan gaz ve tozun gezegen oluşumuna neden olduğu bilinmektedir. ALMA ile alınan yeni görüntülerde disklerde gezegenlerin ve diğer yapıların oluşumuyla ilgili fiziksel değişimlerin ayrıntıları ortaya çıkmaya başladı diyor. Gezegenler genç yıldızların dışında, onları saran geniş gaz ve toz diskinin içinde oluşmaktadır. Küçük toz taneleri ve gaz balonları kütle çekim kuvvetiyle bir araya gelerek büyüyüp asteroit ve gezegenleri oluşturur. Buradaki ince noktalar henüz anlaşılmış değil. Gökbilimciler ALMA ile ilkel gezegen disklerini inceleyerek bulmacanın eksik parçalarını çözmeyi ümit ediyor. ALMA'nın yüksek çözünürlükteki görüntüleri HD 142527 çift yıldızının çevresinde geniş eliptik halka olduğunu gösteriyor. Bu halka, yıldızlardan Güneş-Dünya uzaklığının 50 katı gibi inanılmaz bir uzaklıktan itibaren başlamaktadır. Diskte çoğunlukla karbon monoksitin iki formu (13CO ve C180) bulunsa da diskin üçte birini oluşturan hilal şeklindeki yapının daha çok tozdan oluştuğu fark edildi. Hilal şeklindeki toz bulutu ikili yıldızın kütle çekim kuvvetleri nedeniyle bu şekli almış olabilir ve aynı zamanda bu bilgi gezegen oluşumu için anahtar rol oynuyor olabilir. Isella'ya göre buradaki gaz eksikliği muhtemelen donmuş şekilde toz tanelerin yüzeyinde buz şeklinde ince katman oluşturmasıdır. Sıcaklık o denli düşüktür ki, gaz donarak buza dönüşmüş olabilir. Bu da toz tanelerinin birbirine yapışarak daha büyük yapılara dönüştürecek katalizör görevi üstlenip ilkel gezegenlerin oluşumuna neden olabilir diyor Isella. En az 20 yıldır ilkel gezegen disklerini inceliyorum. Bunları ALMA ile inceleyerek çarpıcı özelliklerini belirlemek istiyorum. Biliyorum ki daha çok sürprizle karşılaşabiliriz."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/ikili-yildiz-sisteminde-gezegen-olmak/", "text": "Uluslararası bir gökbilim ekibi birbiri çevresinde dolanan ikili yıldız sistemlerindeki gezegenlerin sıra dışı yörüngelere sahip olabileceği üzerine bir çalışma gerçekleştirdi. Güneş gibi tek yıldızların tersine ikili yıldızların yörüngelerinde kütle çekiminin değişimi nedeniyle gezegen sistemlerinde bir karmaşa sözkonusu olabilir. Bu tür yıldızlardan biri diğerinin çevresinde eliptik -daha az dairesel- bir yörünge izler. Bu da sistem içinde oluşması olağan gezegenlerin çok daha uzağa itilmesine yol açar. Eşinin yakınından ve çok uzağından geçerek dönen yıldızın gezegenlere uyguladığı kütle çekiminin bu nedenle değişimi, sistemlerin oluşmasının önüne de geçebilir. Ekip üyesi Nathan Kaib: İkili yıldızların geniş yörüngeleri diğer yıldızların alanı içine giren gel-git alanına neden olarak bazı karışıklıklar oluşturur. Böylece yörüngelerine ilişkin dışmerkezlikleri sürekli olarak değişir. Dış merkezlik yörüngesi dairesel olmayan eşyıldızın anayıldıza bazen çok yakın bazen çok uzak olması durumudur diyor. Eşyıldız, elipsin en uzak köşesi ile en yakın köşesinde bulunur. Bu sıra dışı yörüngesi nedeniyle yakınındaki gezegenleri iterek başka yıldızlardaki gezegen yörüngelerinde de karmaşaya neden olacaktır. Ekibin gerçekleştirdiği benzetimde Güneş Sistemi'ndeki dört dev gibi gezegenleri olan ve en az birinin etkilendiği ikili yıldız sistemi tasarlandı. Bu ikililer milyarlarca değil yüz milyonlarca yıl içinde oluşur. Dolayısıyla bu sistemlerdeki gezegenlerin oluşumu tek bir yıldızdaki sürece göre daha zorlu olur. Çoğunlukla yıldızlardan biri bu gezegen sistemlerinin bozulmasına hatta dağılmasına neden olabilir diyor Kaib. Ekip üyesi Queen's Üniversitesi'nden Martin Duncan: Ötegezegen sistemleri içinde böylesi süreçlerin yaşandığına ilişkin önemli kanıtlar gördük. Bu gezegenler, dairesel yörüngelerden çok güçlü ve tehdit edici nedenlerden dolayı yüksek eksantrik yörüngelere sahipler. İkili yıldızların çevresindeki gezegenlerin, tek yıldızların gezegenlerine göre daha eliptik bir yörünge izlediklerini fark ettik diyor. Araştırmacılara göre böylesi sistemlerde görülen gezegenlerin eksantrik yörüngelerine sahip olması kararsız durumdan kurtulmalarını sağlamıştır. Aynı üniversiteden Sean N. Raymond: Sistemlerde gördüğümüz eksantrik yörüngelerin aslında eşyıldızdan kaynaklandığına ilişkin izler görülmektedir diyor. Araştırmacılar yapılan gözlemlere göre, tipik bir gezegen sistemindeki gezegenlerin genellikle Dünya-Güneş uzaklığının 10 katından fazlasına kadar yayılabileceğini hatırlatıyor. Tersi durumda gezegen sistemleri eşyıldızdan etkileneceğinden çok eksantrik bir yörüngeye sahip olacaktır. Son zamanlarda anayıldızın çevresinde geniş mesafelerde dolanan gezegenlerin doğrudan görüntüleri elde edildi. Çalışmamız şimdiye kadar fark edilmeyen bu tür gezegenlerin varlığını ortaya koymaktır diyor Duncan."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/ikili-yildiz-sistemlerinde-yasam-arayisi/", "text": "Güneş boyutundaki yıldızların neredeyse yarısı ikili yıldızdır. Yeni bir araştırma ikili yıldızların çevresindeki gezegen sistemlerinin tek yıldızların çevresindekilere göre çok farklı olabileceğini gösterdi. Bu aynı zamanda dünya dışı yaşam arayışında yeni hedefleri de işaret ediyor. Yaşamın olduğu bilinen tek gezegen olan Yer, Güneş çevresinde döndüğünden benzer büyüklükteki yıldızların çevresindeki gezegen sistemleri, dünya dışı yaşamı bulmaya çalışan gökbilimciler için de açık hedeflerdir. Bu kategorideki neredeyse her ikinci yıldız bir ikili yıldız üyesidir. Kopenhag Üniversitesindeki araştırmacıların elde ettikleri sonuç gezegen sistemlerinin ikili yıldızların çevresinde çok farklı şekilde oluştuğunu gösteriyor. Kopenhag Üniversitesi Niels Bohr Enstitüsünden proje başkanı Profesör Jes Kristian Jorgensen: Önümüzdeki yıllarda son derece güçlü araçlarla dünya dışı yaşam arayışından önemli bir aşama kaydedeceğiz. Bu, gezegenlerin farklı yıldız türleri çevresinde nasıl oluştuğunu anlamanın önemini de arttırıyor diyor. Tayvan ve ABD'deki gökbilimcilerin katıldığı projenin sonuçları Nature dergisinde yayınlandı. Patlamaların gezegen sistemlerine etkisi Keşif, Şili'deki ALMA teleskopları ile 1000 ışık yılı uzaktaki genç bir ikili yıldız üzerindeki gözlemlerle gerçekleşti. İkili yıldız sistemi NGC 1333-IRAS2A adlı gaz ve toz diskiyle çevrilidir. Gözlemler araştırmacılara yalnızca ikili yıldız sisteminin evrimindeki bir noktadan anlık görüntü sağlayabilir. Ancak ekip seçeneklerini arttırmak için zaman içinde geriye ve ileri gidebilen bilgisayar simülasyonları kullandı. Niels Bohr Enstitüsünden Rajika L. Kuruwita: Gözlemler yıldızların toz ve diskin içinde nasıl hareket ettiğini anlamamızı sağlıyor. Simülasyonlar ise buradaki fiziğin nasıl rol oynadığını ve yıldızların gözlediğimiz anlık görüntüye kadar nasıl evrimleştiğini ve gelecekteki evrimlerini gösteriyor diyor. Özellikle gaz ve tozun hareketi sürekli bir model izlemez. Zamanın bazı noktalarında genellikle her bin yıl içinde on ile yüz yıllık kısa dönemler için- hareket güçlü hale gelir. İkili yıldız normal durumuna gelene kadar on ile yüz kat daha parlak hale gelir. Muhtemelen döngüsel model ikili yıldızın ikiliği ile açıklanabilir. İki yıldız birbirini çevrelerken belirli aralıklarla ortak kütle çekimiyle çevrelerindeki gaz ve toz diskini, yıldıza doğru çok büyük miktarda maddenin düşmesine neden olacak şekilde etkiler. Düşen malzeme önemli şekilde ısınır. Isı, yıldızı normalden daha parlak hale getirir. Oluşan patlamalar gaz ve toz diskini parçalar. Disk yeniden birikecek olsa da patlamalar sonraki gezegen sisteminin yapısını etkileyebilir diyor Kuruwita. Kuyruklu yıldızların yaşam için önemi Gözlenen yıldız sistemi gezegen oluşması için henüz çok genç. Ekip, ALMA'da gezegen sistemlerinin oluşumunu araştırmak için daha fazla gözlem zamanı elde etmeyi umuyor. Burada sadece gezegenler değil kuyruklu yıldızlarda gözlem hedefinde olacak. Kuyruklu yıldızların yaşamın gelişmesinde önemli rol oynadığı muhtemeldir. Kuyruklu yıldızlar genellikle organik moleküllerin varlığıyla birlikte yüksek miktarda da buz barındırır. Organik moleküllerin bir gezegenin oluştuğu dönemlerde kuyruklu yıldızlarda var olduğu düşünülebilir. Bunlar daha sonra gezegenlere çarparak molekülleri gezegenlere bırakır diyor Jes Kristian Jorgensen. Patlamaların rolünü bu bağlamda anlamak gerekir. Patlamaların neden olduğu ısınma, toz taneciklerinin ve onları çevreleyen buzun buharlaşmasını da tetikler. Bu da gezegenlerin oluştuğu malzemenin kimyasal yapısını değiştirir. Bu nedenle kimyasal araştırma da önemli bir konudur. ALMA'nın algıladığı dalga boyları oldukça karmaşık organik molekülleri yani 9-12 atomlu ve karbon içeren molekülleri görmemizi sağlar. Bu tür moleküller bildiğimiz yaşamın anahtarı olan daha karmaşık moleküller için yapı taşları olabilir. Örneğin amino asit taşıyan kuyruklu yıldızlar. Güçlü Araçlarla Yaşam Arayışı ALMA tek bir teleskop gibi çalışan 66 teleskoptan oluşur. Böylece bir teleskoptan elde edilebilecek çözünürlüğe göre daha iyi veriler elde edilir. Çok yakında göreve başlayacak olan James Webb teleskopu ile de yaşam aranabilecek. Teleskop şu an gözlem yapacağı konumuna doğru ilerlemeye devam ediyor. Bunun dışında 2027'de gözlemlere başlaması planlanan ELT ile SKA ile önemli bilgiler elde edilebilecek. ELT, 39 metrelik aynasıyla dünyadaki en büyük optik düzeneğe sahip olarak ötegezegenlerin atmosferlerini gözleyecek. SKA, Güney Afrika ve Avustralya'da koordineli çalışan binlerce teleskoptan oluşacak ve ALMA'ya göre daha uzun dalga boylarını gözleyebilecek. SKA, büyük organik moleküllerin doğrudan gözlenmesine olanak sağlayacak. JWST ile kırmızı-öte dalga boyunda çalıştığından özellikle buzdaki organik molekülleri görebilir. Son olarak gaz halindeki molekülleri gözlemek için ALMA'yı kullanmayı sürdüreceğiz. Farklı araçlarla çok sayıda bilgi edinecek olmamız nedeniyle heyecanlıyız diyor Jes Kristian Jorgensen. Görsel hakkında Ekip, Kahraman moleküler bulutundaki ikili yıldız sistemi NGC-IRAS2A'yı gözlemek için Şili'deki ALMA teleskoplarını kullandı. İkili yıldız, Yer'den, yakın diyebileceğimiz 1000 ışık yılı uzaklıkta yer alıyor. 10,000 yıl önce oluşmuş sistem bu bakımdan gençtir. İkili sistemi oluşturan yıldızlar birbirinden 200 astronomik birim uzaktadır. Bir astronomik birim Yer ile Güneş arasındaki mesafedir. Güneş Sisteminde Güneş'ten en uzak gezegen olan Neptün'dür ve Güneş'ten 30 astronomik birim uzaktadır. 2 Yorumlar Osman Demircan hocanın bir astronomi şenlik toplantısında sunmayı vadettiği Çift Yıldızlarda Gezegen Sistemleri konuşmaları bu çerçevede ayrıca önem kazanıyor. Kendisi zaten çift yıldızlar konusunda uzman olan hocamızın söyleyeceklerini ayrıca önemsiyorum ve sunumlarının en azından özetinin bu sitede de yayınlanmasını bekliyorum. Olimpos Gökyüzü Şenliği-Antalya Osman hocam sunumunu iletirse burada yayınlarım hocam. Güzel olur."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/ikili-yildizlarda-gezegen-arayisi/", "text": "Sayıları 500'ü geçen ötegezegenlerin büyük bir kısmı dikine hız yöntemiyle keşfedildi. Bu yönteme göre yıldıza kütle çekimi etkisiyle bağlı olan gezegenin hareketi yıldızda tedirginlikler oluşturur . Yeni bir çalışma ile şimdiye kadar gezegen keşfedilemeyen ikili yıldızlarda da tedirginlikten dolayı keşif yapılabileceğini ortaya çıkardı. Aslında fikir çok basit. İki yıldıza sıkıca bağlı bir üçüncü üye bu yıldızların çevresinde büyük bir yörüngede dolanıyor. Zaman zaman bu yıldızlardan birine yakınlaşan cisim bir süre sonra tekrar uzaklaşmaya başlayacak. Uzaktan bakıldığında da yıldızlardaki tedirginlik beklenen etkileri gösterecektir. Bu dikkate alınması gereken fikir gökbilimcilerin çok sevdiği ikili yıldızların yakından izlemesine neden olacak. Böylesi bir durum için ikili yıldız birbirine yeterince yakın olması gerekiyor. Ancak bunlardan biri yeterince sönük örneğin M tipi bir cüce olursa onu görmek kolay olamayacaktır. Ne de olsa bildiğimiz çift yıldızların dörtte üçünde M sınıfı bir cüce bulunuyor. Peki böylesi bir durumun etkileri neler olabilir? Bu soruya örnek olarak HD 18875 verilebilir. HD 18875 sistemi, 25.7 yıl gibi bir yörünge dönemiyle A yıldızının çevresinde ve birbirleri çevresinde 155 günlük yörünge dönemleriyle turlayan Ba+Bb yıldızlarından oluşur. Bu sistemde 2005 yılında sıcak bir Jüpiter olduğu bildirilmiş ancak 2007'deki ikinci gözlem sonucunda keşif onaylanmamıştı. Yeni çalışmada gezgen olduğu izlenimi için ikili yıldızların birbirlerini etkileyip etkilemediklerinin belirlenmesi için sistem üç üyeyle tekrar değerlendirildi. Oluşturulan yeni modelde 0.38 GB uzaklığa 4 Dünya büyüklünde bir gezegen yerleştirildi. Gezegen Jüpiter büyüklünden daha küçük olmasına karşılık daha uzak bir konuma yerleştirildi. Böylece ikili yıldızlar B'nin etkisi burada sınandı. Ayrıca bu tip süper dünyalar son yıllara kadar keşfedilemiyordu. Böylece doğrulanmamış gezegeni olan HD 18875 gibi çift yıldızların çevresinde dolanan gezegenlerin dikine hız yöntemine göre keşfedilebileceği de gösterilmiş oldu. Kaynak: Universe Today"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/ikinci-karasal-gezegen-bulundu/", "text": "Keck Gözlemevi yardımıyla 4 Dünya kütleli bir gezegen keşfedildi. Bu keşif, bulunan gezegenler içerisinde ikinci karasal gezegen oldu. (İlki COROT 7b idi.) Bu keşifle birlikte gökbilimciler, dünya benzeri gezegen keşfinin an meselesi olduğunu belirtiyor. HD 156668 b olarak adlandırılan gezegen yıldızının çevresindeki turunu 4 günde tamamlıyor. Yıldız 80 ışık yılı uzağımızdaki Herkül takımyıldızında yer alıyor. HD 156668 b, dikine hız yöntemiyle keşfedildi. Diğer adı Doppler kayması olan bu yönteme göre yıldızın çevresinde dolanan gezegen yıldızın yalpalamasına* yol açarak, yıldızın ölçülen tayfının değişmesine neden olur. Gezegen yıldızın önüne geçtiğinde yıldız bize doğru çekilir ve tayfı mora kayar. Gezegen yıldızın arkasına dolandığında ise yıldız bu sefer diğer tarafa kayar ve tayfı kırmızıya yönelir. Böylece yıldızın bir gezegeni olduğu anlaşılır. Bu yöntemle şimdiye kadar 400'e yakın gezegen keşfi yapıldı. Ancak keşfedilen bu gezegenlerin çoğu Jüpiter büyüklüğündedir. HD 156668 b gibi daha küçük bir gezegenin keşfi oldukça zordur. Çünkü gezegenler yıldızdan gelen ışığı yansıttıklarından küçük gezegenler daha az ışık yansıtır. Hem de bu gezegenlerin yıldızda oluşturduğu tedirginlik daha küçük olacaktır. Gökbilimcilerin elinde gezegen oluşumu kuramlarını sınayacak ölçüde büyük ve gaz gezegen bulunuyor. Tek eksik yeterli sayıda karasal ve küçük gezegen olmaması. Bu tür gezegenlerin keşiflerinin artmasıyla daha geniş ölçüde gezegen yelpazesine sahip olunarak gezegen oluşum kuramları test edilebilecek. Gökbilimciler yıldız ve gezegenlerin oluşumlarını uzaydaki benzer nesneleri inceleyerek oluşturuyorlar. Uzayda her yaştan yıldız ve gezegen olduğuna göre bize düşen bu parçaları bulup eksik yerlere koyarak büyük bulmacayı çözmek olacaktır. *Her cismin bir kütle merkezi olduğundan yıldızlarında kütle merkezi vardır. Yıldızlar bu kütle merkezleri çevresinde dolanırlar. Eğer bir yıldızın kütle merkezi kendi kütle merkezinden farklı bir noktaya denk gelirse o zaman yıldız bu ayrı kütle merkezi çevresinde dolanır ve aynı topacın dönmesi gibi yalpalama hareketi yapar. Konuyla ilgili olarak Güneş Sistemi Dışındaki Gezegenler adlı sunumu veya Gezegen Avı'ndaki Gezegen Arama sayfasını inceleyebilirsiniz. Kaynak: Keck 2 Yorumlar ümit hocam merhaba, gliese 581 d,c,e gezegenleri de karasal değilmiydi ? kütleleri 7,5, ve 1.9 olarak bilgi vermiştiniz başka bir yerde. HD 156668 b ne için 2.karasal gezegen ? bilgilendirirseniz memnun olurum. Dikkatli bir okursunuz, tebrikler. Evet Gliese 581 adlı kırmızı cüce bir yıldızın yaşam alanı içine giren bir gezegeni var, doğru. Bu gezegende sıvı suyun olma olasılığı da var. Ancak şimdilik bilinenler buraya kadar. Haberde adı geçen 2. karasal gezegen ifadesi ise bulunan gezegenin kesinlikle karasal olduğudur. Dünya büyüklüğüne yakın bulunan ikinci gezegen bu. Gliese ile ilgili doyurucu bilgiyi Wikipedia'da bulabilirsiniz. Yıldızın gezegenlerine ve onların özelliklerine de bu sayfadan ulaşmak mümkün."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/ikiz-kuyrukluyildizlar-geliyor/", "text": "Dünya'dan güvenli bir uzaklıktan geçecek iki kuyrukluyıldız amatör ve profesyonel gökbilimcilerin hedefinde olacak. P/2016 BA14 adlı kuyrukluyıldız Maui Adası'ndaki Hawaii Üniversitesi'nin PanSTARRS Teleskopu ile 22 Ocak 2016'da keşfedildi. Önce asteroit sanılan cismin daha sonra küçük bir kuyruğu olan kuyrukluyıldız olduğu anlaşıldı. Yörüngesinin belirlenmesinin ardından bir sürprizle karşılaşıldı. 7 Nisan 2000'de Lincoln Yakın Dünya Asteroitleri Araştırması ile keşfedilen 252P/LINEAR kuyrukluyıldızı ile benzer yörüngeye sahip olduğu görüldü. P/2016 BA14 kabaca 252P/LINEAR'ın yarısı büyüklüğünde olup büyük bir olasılıkla onun bir parçasıdır. NASA'nın Jet İticileri Laboratuvarı'ndan Yakın Dünya Cisimleri araştırmacısı Paul Chodas: P/2016 BA14 muhtemelen 252P/LINEAR'ın bir parçasıdır. Yörüngelerinin bu kadar benzer olmasının açıklaması bu olabilir. Kuyrukluyıldızların parçalanabildiğini biliyoruz. Burada da Jüpiter'e 1993'de çarpan Shoemaker-Levy kuyrukluyıldızı gibi bir durum oluşmuş olabilir diyor. Hubble ve NASA'nın Kızılötesi Teleskop Dizileri ile yapılacak gözlemler kuyrukluyıldızların olası benzer özelliklerini ortaya çıkarabilir. 252P/LINEAR yaklaşık 230 metre boyutunda olup 21 Mart'ta Dünya'nın 5,2 milyon kilometre uzağından geçecek. Hemen ertesi gün de P/2016 BA14 gezegenimizden 3,5 milyon kilometre uzakta olacak. Böylece P/2016 BA14 Dünya'ya en fazla yaklaşan üçüncü kuyrukluyıldız olacak. Daha önce Dünya'ya en yakın geçen kuyrukluyıldızlar, 1770'de 1770 L1 ve 1983'de C/1983 H1 idi. 252P/LINEAR 21 Mart'ta Türkiye saatiyle 02:14'de Dünya'ya en yakın konumda olacak. 22 Mart saat 04:30'da P/2016 BA14 yakınımızdan geçecek. Bu iki kuyrukluyıldız Dünya için tamamen tehlikesiz uzaklıktan uçacak. Önümüzdeki en az 150 yıl içinde bu kadar yakınımızdan bir kuyrukluyıldız geçişi de olmayacak. Ancak bu cisimlerin gözlenmesi kuyrukluyıldızların araştırmaları için mükemmel bir fırsat oluşturacak diyor Chodas."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/ikizler-goktasi-yagmuru-basladi/", "text": "Gökyüzünün görsel şölenleri arasında kendine 1. sırayı alan göktaşı yağmurlarından birini daha 2011'in bu son günlerinde izleyebileceğiz. İkizler Takımyıldızı bölgesinden gelir gibi görünen bu göktaşları yılın en iyi 2. göktaşı yağmurudur. Hızları diğer göktaşı yağmurlarına göre daha yavaş olduğu için birkaç saniye süreyle izleyicilere kendilerini gösterirler. İkizler göktaşı yağmurunu oluşturan kuyrukluyıldız 3200 Phaethon'dur. 1983 yılında Gökbilimciler İkizler yağmurunu oluşturan nesnenin 3200 Phaethon olduğunu buldular. Aslında bu nesneyle ilgili asteorid olabileceği yönünde görüş de bildirilmiştir. Ancak asteoridler uzaya toz parçaları bırakmadıklarından bu görüş kendine yer bulamamıştır. 3200 Phaethon Güneş'e en yakın 0.14 GB* ve en uzak olduğu konum ise 2.4 GB'dir. Bu uzaklığına bakıldığında nesne Mars ile Jüpiter'in arasındaki asteorid kuşağından gelmektedir. 3200 Phaethon'nin yörünge dönemi 1.4 yıldır. 3200 Phaethon 5 km genişliğindedir. İkizler göktaşı yağmuru ile 13 Aralık'ı 14 Aralık'a bağlayan gece saatte 100 dolayında yıldız kayması izleme şansınız olabilir. Bu göktaşları saatte 130 bin km hızla Dünya'ya düşecekler. Bu hız bize çok yüksek görünse de diğer göktaşı yağmurları arasında düşük bir hızdır. 13 Aralık akşamı havanın kararmasıyla başlayacak olan şölen 22:00 gibi zirve yapacak. Bu şöleni kaçırmak istemiyorsanız İkizler Takımyıldızını gözeterek şehir dışına çıkmanızı tavsiye edebilirim. Sonrasında yere sırt üstü uzanıp gökyüzünü izlemeye başlayın. Aralık ayında olduğumuzdan üztünüze sağlam giysiler giymeniz yanınızda da içinizi ısıtacak sıcak içecekler almanız gerekecektir. İkizler yağmuru için İkizler Takımyıldızını bulmanız gerekecek. Gerçi bu göktaşı yağmurunu izlemek için sürekli o bölgeye değil gökyüzüne bakmak gerekiyor ama yerini bilip de bakarsanız daha fazla göktaşı izi görebilirsiniz. İkizler Avcı Takımyıldızı'ndaki kırmızı dev Betelgeuse'un doğusunda ve Ay'ın hemen üzerinde yer alıyor. Takımyıldızın en parlak yıldızları ise Castor ve Pollux. Pollux Güneş'in 8 katı büyüklüğünde ve 1.8 Güneş kütleli bir kırmızı dev olduğundan kırmızımsı bir renk ile kendini gösterir. İyi seyirler. * GB: Gök birim. Dünya'nın Güneş'e olan ortalama uzaklığı 150 milyon km'ye 1 GB denir. 8 Yorumlar Çanakkalede bir köydeyim hava çok açık ve 1 saat içerisinde 38 adet saydım Sayamadıklarımda olmuştur.. Kendi çelişkinizi kendiniz ortaya çıkardınız. Tebrik ederim. Demek ki doğru ifade yıldız kayması değilmiş. Lütfen bu tür hataları en azından siz yapmayınız. Teşekkür ederim... Aslında burada bir abartı söz konusu, yoksa yıldızların kaymadığını biliyoruz: Bunu çeşitli yazılarda da dile getirmiştim. Örneğin 'http://www.astronomidiyari.com/link/egri.html' sayfasında bu durum yazıyor. Halk arasında yıldız kayması olarak belirtilen bu olayın aslında göktaşı yağmuru olduğunu ve nedeninin bir kuyrukluyıldız olduğunu belirtmek için kullanmıştım. Aslında benim sormak istediğim başka bir durum var. Haberin yayın tarihi 13 Aralık 2011 olarak görünüyor. Ama ilk yorum 2009 yılına ait. Benzer başka bir haber ile bağlantılı da ondan mı böyle? Göktaşı yağmurları her sene aşağı yukarı aynı günlerde tekrarlanır. Dolayısıyla ben de bu haberleri önceki haberleri düzenleyerek tekrar yayına sunuyorum. dolayısıyla yapılan yorumlara dokunmadığım için onlar görülebiliyor. 100 dolayında yıldız kayması izleme ifadesi ne derece doğru? Eğer yeterince karanlık bir yerde iseniz ve Ay'da yoksa 100 dolayında izlenebilir anlamına geliyor bu. Elbette günümüzde böylesi bir yeri bulmak çok zor. Tam anlamıyla zifiri karanlık, nemsiz bir yer kastediliyor. ankara semalarında dün aksam bir tanesini yakalama şansımız oldu çok güzeldi!!!"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/ikizler-gozlemevi-gozuyle-m8/", "text": "Her iki yarımkürenin de gökyüzü favorisi Deniz Kulağı Bulutsusu (Lagoon Nebula ya da M8) Samanyolu Gökadası'ndaki en ilginç yıldız doğum bölgelerinden biridir. Küçük teleskoplar ya da dürbünle bulanık kırmızımsı görüntüsüyle bölge yeni yıldız doğumlarına sahne olmaktadır. Arjantinli iki gökbilimci Julia Arias ve Rodolfo Barba bulutsunun yeni bir görüntüsünü elde etmek için Şili'deki İkizler Güney Teleskopu'nu kullandı. 5000 ışık yılı uzaklıktaki M8'den yola çıkan fotonların oluşturduğu 'geçmişe ait sahne' 8 metrelik İkizler Teleskopla görüntülendi. Arias ve Barba, yeni doğmuş yıldızların ve Herbig-Haro olarak bilinen nesneler arasındaki evrimsel ilişkiyi anlamak için görüntüyü inceledi. HH nesneleri genç yıldızların çevreye yaydıkları bol miktardaki gaz formuyla oluşur. Gittikçe büyüyen bu gaz formu çevredeki yıldızların yaydıkları ısı nedeniyle ve sürtünmenin de etkisiyle yüksek enerjili ışımaya neden olurlar. Araştırmacılar birkaç bin gök biriminden* 1.4 parsek uzaklığa (4.6 ışık yılı) kadar ya da Güneş ile en yakın yıldız Proxima Centauri arasındaki uzaklıktan daha fazla mesafede HH'lerden bir düzinesine rastladı. Görüntü iki dar band optik filtreyle alındı. Kırmızı renk hidrojeni ve yeşil renk iyonlaşmış kükürtü, mavi ışık ise kırmızı ışığın iyonlaşmış durumuna aittir. Merkeze yakın parlak gaz ve toz bulutun nedeni ise düşük kütleli yıldızlardır. Yeni doğmuş yıldızların çoğu parlak ve kalın bulutun uçlarında bulunuyor. Deniz Kulağı Bulutsusu Samanyolu'nun Yay takımyıldızı tarafında bulunur. Büyük amatör teleskoplarla bakıldığında soluk pembemsi rengiyle görünür. Bu görüntüde bulutsunun farklı yönlerini ele almak için mavi, kırmızı ve yeşil filtreler kullanılmıştır. Renkler bulutsunun gerçek renkleri değildir. Örneğin gözün görebileceği son sınır olan kırmızı ışık burada mavi görünür. *Gök birimi: Güneş-Dünya arası uzaklık yaklaşık 150 milyon km. Daha yüksek çözünürlükteki görüntü için tıklayınız."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/ikizler-yagmuru-basladi/", "text": "Bugünlerde gökyüzüne daha bir dikkatle bakarsanız birkaç tane yıldız kayması görebilirsiniz. İkizler adıyla bilinen göktaşı yağmuru en yoğun 13 Aralık'ı 14'üne bağlayan gece izlenebilecek. İkizler Yağmuru'nun nedeni ise 3200 Phaethon kuyrukluyıldızı. Bu cisim 1983 yılında NASA'nın IRAS uydusu ile farkedildi. Cismin kuyruğu olmadığından daha çok asteroit olarak da adlandırılabilir. Geminidler saatte 120 dolayında (günümüzde böyle bir rakam fazla iyimser olur, 40-50 dolayında görebilirseniz konumunuz iyi demektir) ateş topunun oluşturur ve yeterince karanlık bir yerdeyseniz görsel şöleni keyifle yaşayacaksınız demektir. 14 Aralık'ta Ay ilk dördün evresinde olup İkizler takımyıldızının tam karşısında konumunu alacak. İkizler takımyıldızı Saat 19:00'dan itibaren doğudan yükselecek ve 21:00'dan sonra daha net gözlem ve daha fazla ateş topu sayma şansına sahip olabileceksiniz."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/ikizlerevi-bulutsusu/", "text": "ESO'nun VLT üzerindeki Visir aletini kullanan gökbilimciler üst dev İkizlerevi yıldızını saran karmaşık ve parlak bulutsunun öncekilerden daha ayrıntılı bir görüntüsünü elde ettiler. Yıldızdan başlayan devasa yapı yıldızı adeta bir alev gibi sararak çevresini kuşatıyor. Kırmızı üst dev İkizlerevi, Avcı takımyıldızında bulunan gökyüzünün en parlak yıldızlarından biridir. Yıldızı Güneş Sistemi'ne oturtmaya kalkarsak Jüpiter'in bulunduğu bölgeye kadar ki alanı -ya da Dünya yörüngesinin dört buçuk katı kadar- kaplar. VLT görüntüsünde yıldızın yüzeyinden 60 milyar km -Güneş-Dünya uzaklığının 400 katı- kadar uzaklığa erişen geniş bir bölgeyi kaplayan bir bulutsu olduğu görülüyor. İkizlerevi kırmızı süperdev bir yıldızın hayatının son aşamasına girmiş yıldızlardan birini temsil eder. Yıldızın ömrünün bu son dilimlerinde uzaya çok yüksek hızlarla madde attı -yıldızın son 10 000 yıl içinde uzaya attığı madde miktarı yaklaşık Güneş kütlesindedir.- İkizlerevi'ni saran madde aslında iki farklı süreçten geçti. İlki VLT'deki NACO aleti yardımıyla gözlenen ve yıldızın yüzeyinden boşluğa uzanan gazın oluşturduğu yapı. Diğeri yıldızın atmosferinden dev balonlar şeklinde yayılan güçlü diğer yapı (sanki bir kapta kaynayan suyun oluşturduğu kabarcıklar gibi-eso0927) Visir ile kızılötesi ile gerçekleşen yeni çalışmada dış bulutsu yapıların yıldızın merkezine yakın yerdeki daha küçük bulutsu yapıya bağlı olduğunu gösteriyor. Çok parlak olan İkizlerevi bu bulutsuyu görünür ışık altında göstermez. Görülen maddenin şeklinin asimetrik olması ise yıldızın simetrik bir şekilde madde püskürtmediğini gösterir. Yeni görüntüyle birlikte burada büyük bir olasılıkla silisyum, alüminyum ve tozun olduğu ortaya çıkıyor. Bu ise Dünya gibi karasal gezegenlerde bulunan madde formlarıyla aynıdır. Uzak bir geçmişte Dünya'daki silisyumun İkizlerevi benzeri büyük bir yıldızın patlamasıyla geldiği ve Güneş Sistemi'nin yıldızdan kalan maddeyle oluştuğu düşünülüyor. Birleştirilmiş görüntü önceki NACO gözlemlerini kapsamaktadır. Görüntünün ortasındaki küçük kırmızı daire dört buçuk Dünya-Güneş uzaklığı kadardır ve yıldızın görünen yıldızını simgeler. Siyah disk ise parlak kısmı maskeleyerek daha sönük bulutsuyu görebilmek için uygulanmıştır. Visir görüntüleri kızılötesi filtreyle alınmış ve uzun dalga boylu ışıma için kırmızı ve daha kısa dalga boylu ışıma içinse mavi filtreler ile elde edilmiştir. Görüş alanı 5,63 x 5,63 yay saniyesidir. Not: Filmi izleyebilmeniz için bilgisayarınızda Quick Time yüklü olmalıdır. Notlar NACO, Nasmyth Uyarlanabilir Optik Sistem ve Yakın Kızılötesi Görüntüleme ve Tayfçekeri'ni birleştiren bir araçtır."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/ikizlerevinden-yayilan-sicak-gaz-goruntulendi/", "text": "Yakınımızdaki kırmızı süper devlerden biri olan İkizlerevi'nden dışarı atılan maddenin ayrıntılı yapısı ortaya çıkarıldı. Jodrell Bank Gözlemevi'nin e-MERLIN radyo teleskop dizisi tarafından alınan yeni görüntüde yıldızın dış atmosferinden şaşırtıcı derecede neredeyse dünya büyüklüğünde atılan sıcak gazın çevresindeki soğuk ve yay şeklini almış gaz kendini gösteriyor. İkizlerevi, Avcı'nın omzundaki parlak kırmızı yıldız olup teleskopa gerek duyulmaksızın çıplak gözle görülebilmektedir. Güneş'ten 1000 kat büyük olmasına karşılık 650 ışık yılı uzaklıkta yer aldığından gökyüzünde küçük bir nokta olarak görünür. Yıldızın ve çevresinin ayrıntılarını ortaya çıkarabilmek için çeşitli teleskopların verilerini birleştiren özel yöntemler kullanılır. Yeni çalışmaya göre yıldızın atmosferi görsel yüzeyinin beş katı kadar dışarı uzanmaktadır. İki dış atmosfer katmanı arasındaki sıcak noktalar ile bunlardan çok daha uzaktaki bölgelerdeki soğuk gazın etkileşimi yay şeklindeki görünümü ortaya çıkarır. Sıcak noktalar yıldızı kabaca ikiye böler. Yıldızın 4000-5000 Kelvin sıcaklığındaki yüzeyine göre radyo yüzeyinin sıcaklığı 1200 Kelvin ve görsel yüzeyinin sıcaklığı 3600 Kelvin kadardır. Soğuk gaz ise yıldızdan yaklaşık 7,4 milyar km uzaklıktadır ki bu uzaklık Plüton'un Güneş'e olan uzaklığı kadardır. Neredeyse Dünya'nın üçte ikisi kadar ki kütlenin sıcaklığının 150 Kelvin olduğu sanılıyor. Manchester Üniversitesi'nden Dr. Anita Richards bu noktaların neden bu kadar sıcak olduğunun belli olmadığını söylüyor. Bir olasılığa göre titreşen yıldız ya da dış katmanlarındaki konveksiyon şok dalgalarına neden olarak gazı ısıtıp sıkıştırıyor ve biz sıcaklığı yer yer değişen atmosferin içindeki sıcak yerleri görebiliyoruz. Soğuk gaz ile yıldızın kaybettiği üst atmosferdeki sıcak gaz arasında bir ilişki olduğu düşünülmektedir diyor. İkizlerevi gibi süper dev yıldızların kaybettiği madde ile gelecekte bundan oluşabilecek yıldız ve gezegenlerin oluşum döngüsü hala açıklığa kavuşturulmamıştır. Bu çalışmayla birlikte bölgenin yüksek çözünürlüklü görüntüsü sorunun yanıtına yeni ipuçları eklemektedir. Manchester School'daki Astronomi ve Fizik Merkezi'nden Dr. Richards: İkizlerevi yıldızının her üç yılda bir kaybettiği Dünya kütlesindeki madde, yeni oluşacak yıldız ve gezegenlere zengin kimyasallar sağlıyor. Yıldızdan yayılan rüzgarın etkisiyle bu olayın nasıl başlayacağı ise astronominin çözülememiş sorularından biridir diyor. Yıldızın merkezine kadar olan sıcak noktaları gösteren ilk görüntüyü elde ettik. Yıldız rüzgarı ile itilen madde ve sıcak noktaların ortaya çıkışını anlamamıza yarayacak radyo ve mikrodalga gözlemleri sürüyor. Bu yaşamın temel yapı taşlarını oluşturan unsurların gözlenmesini ve İkizlerevi'nin süpernova olarak patlamadan önce ne kadar daha hayatta kalacağını anlamamıza yardımcı olur. İkizlerevi'nin çevresindeki soğuk ve sıcak gazın oluşturduğu duvarı anlatan diğer yazı: Betelgeuse'un Tozlu Duvarı"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/ikizlerevinin-parlakligindaki-azalisin-gizemi-cozuldu/", "text": "Avcı takımyıldızındaki parlak turuncu yıldız olan Betelgeuse 2019 sonundan 2020'nin başlarına kadar gözle görünür şekilde sönükleşti. Olay dünyadaki tüm gökbilimcileri şaşkına çevirdi. Bir grup gökbilimci yıldızın patlamasının an meselesi olduğunu, başka bir ekip yıldızın önünden bir bulut geçtiğini, bundan farklı olarak da yıldızda dev lekeler olduğunu ve bunların bizim bakış doğrultumuza denk geldiğini ileri sürdü. Ancak yıldızın parlaklığının daha sonra tekrar artması, ilk fikrin doğru olmadığını gösterdi. Yine de sönükleşmenin nedeni anlaşılamadı. Avrupa Güney Gözlemevindeki Çok Büyük teleskop yardımıyla yıldızın parlaklığındaki değişim ortaya çıkarıldı. Bu görüntüler yıldızın kısmen bir toz bulutu tarafından örtüldüğünü gösterdi. Böylece Betelgeuse'un sönükleşmesinin nedeni kanıtlanmış oldu. Betelgeuse'daki parlaklık değişimi herhangi bir alet kullanmaksızın görüldü. Parlaklık azalması 2019'un sonlarında başladı. Bu ilginç değişim nedeniyle amatör ve profesyonel gökbilimciler teleskoplarını Betelgeuse'a yönlendirdi. ESO-VLT'de o tarihten itibaren düzenli olarak yıldızı gözledi. Aralık 2019'daki görüntüde yıldızın güney bölgesinin soluklaştığı fark edildi. Bunun nedeni üzerinde çeşitli tartışmalar yaşansa da kimse kesin yargıya sahip olamadı. ESO'daki gözlem ekibi Ocak ve Mart 2020'de elde edilen görüntüleri karşılaştırdığında parlaklığın tekrar arttığını fark etti. Nisan 2020'de ise yıldız normal parlaklığına ulaştı. Sürekli gözlemlerle ilk kez bir yıldızın parlaklığının haftalar içindeki değişimi kaydedildi. Çalışma ekibi eldeki verileri dikkate alarak bu sorunun çözümünü ele aldıkları makaleyi Nature'de yayınladı. Soluklaşmanın nedeninin tozlu bir bulut olduğu ve bunun da yıldızın sıcaklığının düşmesine bağlı olduğunu belirttiler. Betelgeuse'un yüzeyinde ortaya çıkan dev gaz baloncukları, yıldızın içinde oluşup yüzeye çıkarken şişerken sıcaklığı değişir. Bu olay bir bakıma tencere içinde ısınan ve tabana yakın su zerresinin yüzeye çıkarken büyümesi ve bu nedenle sıcaklığının azalmasına benzetilebilir . Yüzeye ulaşan ve bundan dolayı yeterince soğuyan dev gaz baloncuğu artık sıvı ve katı maddeye dönüşür. Buradaki toz oluşumu çok hızlı ve yıldızın yüzeyine yakın yerde gerçekleştiğine ilişkin kanıtlar bulan ekip, böylece bir yıldızdaki tozun oluşum sürecini anlamış oldu. Evrimleşmiş soğuk yıldızın yüzeyinden atılan toz, karasal gezegenler için yaşamın temel taşlarına dönüşebilir. Betelgeuse'un soluklaşmasının nedeni olarak yıldızın artık süpernova patlamasıyla ölümünün an meselesi olduğu fikri de yaygındı. Gökadamızda 17. Yüzyıldan bu yana bir süpernova gözlenmedi. Bu nedenle gökbilimciler bu tür bir yıldızın nasıl davranacağından emin değiller. Ancak yeni bulgular yıldızın yakın zamanda patlamayacağını gösteriyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/ilk-buyuk-gokada-birlesmeleri/", "text": "ALMA ve APEX erken Evren'de oluşmakta olan büyük kütleli gökada yığınları keşfetti Evrenin derinliklerine dalan ALMA ve APEX evrenin şimdiki yaşının onda birinde olduğu zamana büyük kozmik çarpışmaların başlangıcına şahit oldu: genç, yıldız bakımından zengin gökadaların kaçınılmaz birleşmelerine. Gökbilimciler bu çarpışmaların Büyük Patlamadan yaklaşık üç milyar yıl sonra gerçekleştiğini düşünüyordu, bu nedenle yeni gözlemler onları şaşkına çevirdi çünkü beklediklerinden iki kat daha genç bir evren vardı karşılarında. Bu ilk gökada sistemlerinin bilinen evrendeki en büyük kütleli yapılar olduğu düşünülüyor: gökada kümeleri. Kanada'daki Dalhousie ve ABD'deki Yale Üniversitesinden Tim Miller ile İngiltere Edinburgh Üniversitesinden Ivan Oteo liderliğindeki iki uluslararası bilim ekibi Atacama Büyük Milimetre/milimetre-altı Dizgesi ile Atacama Öncü Deneyini kullanarak devasa gökada kümelerini meydana getiren yoğunlaşmaları ortaya çıkardı. Gözlenebilir evrenin %90'ına kadar ilerleyen Miller ekibi SPT2349-56 adı verilen bir öncül gökada kümesini gözledi. Bu nesneden çıkarak bize doğru ilerleyen ışık evren şimdiki yaşının onda birindeyken yola çıkmıştı. Bu kozmik yığınların içindeki yıldız oluşumu bakımından zengin tekil gökadalar ile bu sıkışık bölgedeki olağan dışı yıldız oluşum miktarı bu bölgeyi genç evrendeki şimidiye kadar gözlenmiş olan en hareketli yer haline getiriyor. Burada her yıl binlerce yıldız meydana gelirken, bu oran kendi gökadamız Samanyolu'nda sadece bir tane. ALMA ve APEX gözlemlerini birleştiren Oteo ekibi ise kırmızı renginden dolayı tozlu kırmızı çekirdek adını verdikleri ve on adet tozlu yıldız oluşum bölgesinden meydana gelen benzer bir yapıyı ortaya çıkardı. Ivan Oteo bu nesnelerin neden beklenmedik olduklarını şöyle açıklıyor: Tozlu gökadaların yaşam sürelerinin kısa olduğu düşünülüyor, çünkü aşırı hızlı bir şekilde sahip oldukları gazı tüketiyorlar. Herhangi bir zamanda, evrenin herhangi bir köşesinde bu gökadalara rastlamak kolay değil. Bu nedenle aynı zamanda parıldayan çok sayıda tozlu gökada bulabilmek oldukça kafa karıştırıcı, ve halen anlaşılması gereken bir konu. Oluşmakta olan bu gökada kümeleri ilk kez Güney Kutbu teleskopu ve Herschel gözlemevi ile sönük ışık noktaları şeklinde gözlemişti. Takip eden ALMA ve APEX gözlemleri beklenmedik yapılarını ve ışıklarının bekleneden daha öteden, Büyük Patlamadan sadece 1.5 milyar yıl sonrasından geldiğini ortaya çıkardı. Yüksek çözünürlüklü yeni ALMA gözlemleri bu iki sönük parıltının tekil nesneler olmadığını, tersine sırasıyla on dört ve on tekil büyük kütleli gökadadan meydana gelen ve her birinin Samanyolu ile komşu Macellan bulutları arasındaki uzaklığa benzer bir mesafede olduğu ortaya çıkardı. ALMA ile yapılan bu keşifler sadece buzdağının görünen kısmı. APEX ile yapılan ilave gözlemler gerçekte yıldız-oluşum gökadalarının sayısının bundan üç kat daha fazla olduğunu gösteriyor. ESO'nun VLT'si üzerindeki MUSE aygıtı ile devam edilen gözlemlerle ilave gökadaların tespiti de yapılıyor diye ekliyor ESO gökbilimcisi Carlos De Breuck. Güncel teorik ve bilgisayar modellerine göre bu kadar kütleye sahip olan öncül-kümelerin evrimleri daha uzun sürmeliydi. ALMA verileri kullanılarak, yüksek çözünürlük ve duyarlılık sayesinde, gelişmiş bilgisayar benzetimlerinin yardımıyla, araştırmacılar Büyük Patlamadan 1,5 milyar yıl öncesine kadar küme oluşumlarını inceleyebiliyorlar. Bu oluşumların kısa bir sürede nasıl bu kadar büyüdükleri halen bir gizem. Gökbilimcilerin bekledikleri gibi milyarlarca yılda bir araya gelmediler. Bu keşif büyük kütleli gökadaların bir araya gelerek nasıl devasa gökada kümelerini oluşturduklarını anlamak için büyük bir fırsat, diyor araştırma makalelerinden birinin baş-yazarı ve Yale Üniversitesinde doktora adayı Tim Miller. ESO-Türkiye"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/ilk-dunya-kutleli-gezegen-kesfedildi/", "text": "Uluslararası bir gökbilimci ekibi yıldızının önünden geçiş yapan ilk Dünya kütleli gezegeni keşfetti. KOI-314c gezegeni kütlesi ve büyüklüğü bakımından keşfedilmiş en hafif gezegendir. Dünya ile aynı ağırlığa sahip olsa da oldukça kalın gaz atmosferi nedeniyle çapı Dünya'nınkinden yüzde 60 daha büyüktür. Harvard-Smithsonian Astrofizik Merkezi'nden David Kipping: Gezegen Dünya ile aynı kütleye sahip olabilir ama kesinlikle Dünya gibi değildir. Bu gezegen bize bir kez daha kayalık, sulu ya da gaz gezegenler arasında kesin bir ayrım olduğunu gösterdi diyor. Ekip Kepler Uzay Teleskopu'nun verilerini kullanarak gezegenin özelliklerini belirledi. KOI-314c yaklaşık 200 ışık yılı uzaklıktaki sönük kırmızı cüce yıldız çevresinde dolanıyor. Gezegenin yörünge dönemi 23 gün olarak ölçülmüş. Gezegenin sıcaklığı ise yaşam için oldukça fazla: yaklaşık 100 Santigrad derece. Gezegen suya göre % 30 daha yoğundur. Bu da gezegenin kalın atmosferinde hidrojen ve helyumun bol miktarda olduğunu gösterir. Hayata bir mini-Neptün olarak başlamış gezegenin atmosferi yıldızının yoğun ışıması nedeniyle adeta haşlanmış ve bu sırada bazı gazlarını kaybetmiş olabilir. Böylesi küçük bir gezegenin ağırlığı ise kafalarda soru işareti bırakıyor. Gökbilimciler genelde bir gezegenin kütlesini yıldızın kütleçekimi nedeniyle yaptığı yalpalama hareketiyle ölçmeye çalışır. Dikine hız yöntemiyle böylesi küçük bir gezegeni çalışmak zordur. Daha önce Dünya kütlesine en yakın gezegen Dünya'dan % 70 daha ağır olan Kepler -78b idi. KOI-314c kütlesi ise geçiş zamanı çeşitliliği adı verilen yeni bir yönteme dayanıyor. Bu yöntemde birden fazla gezegenin yıldızının önünden geçerken birbirlerine hafifçe uyguladığı romörk etkisi ele alınır . Southwest Araştırma Enstitüsü'nden David Nesvorny: Hafifçe sallanan yıldıza bakarak aslında gezegen arıyoruz. Kepler aynı yıldızın önünden geçen iki gezegen gördü. Bu geçişlere dikkatle bakıldığında gezegenlerin minikde olsa yalpaladığını farkettik ve böylece kütlelerini ölçtük diyor. Sistemdeki diğer gezegen olan KOI-314b ise Dünya'nın 4 katı ağırlığında ve c gezegenine göre çok daha yoğun bir gezegen. Bu gezegen diğerine göre 5'te 3'lük rezonansa sahip, yani yörünge dönemi 13 gün. 2010 yılında ilk kez kullanılan TTV, ötegezegen bulma ve bunu başarıyla sonuçlandıran yeni bir yöntemdir. Böylece küçük kütleli gezegenlerin özelliklerini belirlemek için sonuca ulaşılması zor geleneksel yöntemlere göre daha başarılı olduğu gösterilmiştir. Ekip aslında sadece gezegenleri değil aynı zamanda bu gezegenlere bağlı olan öteuyduları da arıyor. Önce gördüğümüzün bir öteuydu olduğunu sanıp heyecanlandık. Ancak bu heyecanımız kısa süre sonra yerini hayal kırıklığına bıraktı. Bulunan bir gezegendi. Ama sonra yöntemin başarısını görünce olağanüstü bir ölçme yaptığımzı anladık diyor Kipping."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/ilk-iliman-otegezegen-olcumu-gerceklestirildi/", "text": "Birkaç aydır şu ESO'nun sayfasındaki bayraklara takılmıştım. Buınların içinde neden bizim bayrağımız yok diye. Demek aynı şeyi Arif Solmaz'da düşünmüş olacak ki, 15-20 gün önce harekete geçtiğini bildiren bir posta attı bana. Elbette sevindim. Bundan sonra ESO haberlerini doğrudan yine kaynağından çevirerek yayınlayacağım. Ama bir farkla, artık bu çeviriler arasında zaman zaman Arif Solmaz'ın parmağı olacak. Bu güzel haberi verdikten sonra ESO'nun bugünkü haberini Arif Solmaz çevirisiyle yayınlayayım. Gökbilimciler CoRoT uydusu ve ESO'nun HARPS tayfçekeri ile elde edilen gözlemlerin birleştirilmesiyle üzerinde detaylı olarak çalışabildikleri ilk normal ötegezegeni keşfettiler. Corot-9b olarak tanımlanan gezegen yeryüzüne 1500 ışık yılı uzaklıkla Yılan takımyıldızı yönünde bulunuyor ve Güneş'e benzeyen yıldızının önünden düzenli olarak geçiş yapıyor. Keşfi gerçekleştiren 60 kişilik uluslararası gökbilimciler ekibinden Clarie Moutou keşif hakkında şunları belirtiyor Bu, bildiğimiz diğer onlarcası gibi normal ılıman bir ötegezegen, fakat ilk kez bir ötegezegenin özellikleri hakkında bu kadar derinlemesine çalışabiliyoruz. Ötegezegen araştırmalarında bir Rosetta taşı olacak gibi görünüyor. Çalışmayla ilgili olarak yayınlanacak olan makalenin başyazarı Hans Deeg Corot-9b gerçekten güneş sistemimizdeki gezegenlere benzeyen ilk ötegezegen diyor ve şöyle devam ediyor Gezegen Jüpiter büyüklüğünde ve Merkür'ün yörüngesine benzer bir yörüngeye sahip. Takım üyelerinden Tristan Guillot ise gezegen ile ilgili olarak şunları belirtiyor Bizim dev gezegenlerimiz Jüpiter ve Satürn gibi, çoğunlukla hidrojen ve helyumdan meydana gelen gezegende ve yüksek sıcaklık ve basınçta kaya ve su da dahil olmak üzere Dünya'nın kütlesinin 20 katı kadar diğer elementlerin de bulunduğunu düşünüyoruz. Corot-9b yıldızının önünden Yeryüzü'nden görülecek şekilde her 95 günde bir geçiyor . Bu geçiş yaklaşık 8 saat sürüyor ve gezegen hakkında gökbilimcilere daha fazla bilgi sağlıyor. Neyseki bir gaz devi gezegen olarak şimdiye kadar keşfedilen ötegezegenlerin çoğuyla birlikte birçok özelliğini paylaşmaktadır . Yardımcı yazar Didier Queloz ise şunları belirtiyor Analizlerimiz sayesinde Corot-9b hakkında aynı türdeki diğer ötegezegenlerden daha fazla bilgiye sahip olduk. Bu düşük sıcaklığa sahip ılıman gezegenlerin atmosferlerini anlamada yeni bir araştırma alanı açabilir ve özellikle düşük-sıcaklık kimyası hakkındaki anlayışımıza tamamen yeni bir pencere olabilir. Şimdiye kadar 400'den fazla ötegezegen keşfedildi, bunların 70 tanesi geçiş yöntemiyle gerçekleştirildi. Corot-9b bu yöntemle keşfedilen gezegenler arasında ayrı bir yere sahip, yıldızına olan uzaklığı daha önceden keşfedilenlerden yaklaşık 10 kat daha büyük. Ve bu ötegezegenlerin tersine, gezegen ılıman bir iklime sahip. Gece ve gündüz arasındaki minimum değişikliklerle birlikte gezegenin gaz yüzeyinin sıcaklığının 160 derece ile 20 santigrat derece arasında olması bekleniyor. Sıcaklığın tam değeri yüksek yansıtma özelliği gösteren bulut tabakalarının varlığına bağlı. Fransız uzay ajansı CNES tarafından işletilen CoRoT uydusu gezegeni 2008 yazı süresince 145 günlük gözlemler sonucunda teşhis etmiştir. ESO'nun çok başarılı ötegezegen avcısı ile gerçekleştirilen gözlemlerle ESO'nun Şili La Silla'daki 3.6 metrelik teleskopuna bağlı bulunan HARPS tayfçekeri gökbilimciler kütlesini ölçme imkanı buldukları Corot-9b'nin gerçekten bir ötegezegen olduğunu onayladılar. Gezegenin kütlesi Jüpiter'in kütlesinin yaklaşık % 80'i kadar. Bulgu Nature dergisinin bu haftaki sayısında yayınlanacak. Sanatçı gözüyle Corot-9b Bu animasyon bir sanatçı bakış açısıyla geçiş yapan ötegezegen Corot-9b'yi göstermektedir. İlk bölümde gezegenin yıldızının etrafında dolanması gösterilirken, ikinci bölümde önünden geçişi vurgulanmaktadır. CoRoT uydusu ve ESO'nun HARPS tayfçekeri ile elde edilen gözlemlerin birleştirilmesiyle keşfedilen Corot-9b ayrıntılı olarak çalışılabilmiş ilk normal ötegezegendir. Gezegen Jüpiter büyüklüğünde ve Merkür'ün yörüngesine benzer bir yörüngeye sahiptir. Güneş benzeri bir yıldız etrafında dolanmakta ve Yılan takımyıldızı yönünde yeryüzüne 1500 ışıkyılı uzaklıkta bulunmaktadır. Corot-9b her 95 günde bir yıldızının önünden yeryüzünden görülecek şekilde geçmektedir. Bu geçiş sekiz saat sürmektedir. Bizim dev gezegenlerimiz Jüpiter ve Satürn gibi, gezegenin çoğunlukla hidrojen ve helyumdan meydana geldiği ve yüksek sıcaklık ve basınçta kaya ve su da dahil olmak üzere Dünya'nın kütlesinin 20 katı kadar diğer elementleri de içerdiği düşünülmektedir. Telif: ESO/L. Calçada Notlar Bir gezegen geçişi gezegenin etrafında dolandığı yıldızın önünden geçmesiyle gerçekleşir ve yıldızın ışığında bir miktar azalamaya sebep olur. Bu tür bir tutulma yıldızın görünür parlaklığında değişimlere neden olur ve gezegenin çapının ölçülmesini sağlar. HARPS tayfçekeri ile gerçekleştirilen dikine hız ölümleriyle birleştirilerek gezegenin kütlesinin belirlenebilmesi böylece yoğunluğunun ortaya çıkarılması da mümkün. Aslında geçiş olayı sıcak Jüpiter olabilmek için yıldızına çok yakın olmayan fakat yine de bu gezegeni daha ayrıntılı çalışmalar için son derece uygun hale getiriyor. Ilıman gaz devleri şimdiye kadar keşfedilen bilinen en yaygın ötegezegen grubudur. CoRoT uzay teleskopu CNES tarafından, Avusturya, Almanya, İspanya, Belçika, Brezilya ve Avrupa Uzay Ajansı'nın desteğiyle inşa edilmiştir. Özel olarak ötegezegen geçişlerini tespit etmek ve yıldızların sismolojik çalışmalarını gerçekleştirmek üzere tasarlanmıştır. Elde ettiği sonuçlar aralarında IAC-80 , Kanada Fransa Hawaii Teleskopu , Isaac Newton Teleskopu , Wise Gözlemevi , Las Cumbres Gözlemevi Küresel Teleskop Ağı Faulkes Kuzey Teleskopu ve ESO 3.6 metrelik teleskopu gibi yeryüzünde bulunan birçok teleskopla tamamlanmıştır. Ayrıntılı bilgi: Ötegezegen Rehberi Kaynak: ESO Çeviri: Arif Solmaz 2 Yorumlar Makale iyi,resimleri üst üste koyup daha iyi görüntüler elde edilebiliniyor.Bir dahaki sefere tek resimle daha iyi resim çekmenin yolunu bulabilecekler. Bu site kurulumunda da bir iki aksaklık olabilir. The report is fine.Superimposing two pictures is great,and even beter pictures will be taken that show distant planets with single captures. There might be something wrong with this sites safety,but not necessarily. astronomi diyarı adeta benim gibi astronomi ve uzay meraklıları için vazgeçilmez bir kaynak oldu.hemen hemen hergün ziyaret ederim bilim pınarını. arif abininde yazılarını zaten hep keyifle takip ediyodum.şimdi astronomi diyarında yazması çok mutluluk verci..."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/ilk-karasal-otegezegenimizcorot-7b/", "text": "2009'un başlarında COROT uydusu tarafından keşfedilen bir ötegezegen Gökbilimciler için bir ilkti. Çünkü ilk kez Dünya benzeri bir gezegen keşfedilmişti. Bu gezegenin karasal bir gezegen olma olasılığı yüksekti ki gezegenle ilgili son bilgilerde bu olasılığın gerçekleştiği bildirildi. Gezegenin adı COROT-7b. Gökbilimciler şimdiye kadar toplam 353 ötegezegen keşfettiler. Bu gezegenlerin özellikleri birbirlerinden çok farklı. Kimi yıldızına çok yakın, WASP 18b gibi, kimisi çok uzak, kimi çok büyük, kimi de bizi heyecanlandıracak ölçüde yaşam alanı içinde: Gliese 581 d. Şimdi vereceğimiz haber 353 ötegezegen içinde karasal gezegen olduğu kabul edilen ilk ötegezegenle ilgili. COROT-7b, bizden yaklaşık 450 ışık yılı uzaklıkta Güneşi benzeri bir yıldıza bağlı olan ve 11 Dünya kütleli bir gezegendir. Gezegen 2009'un Şubat ayında ESA'nın COROT uydusu tarafından bulunmuştu. O günden bu yana gezegen üzerinde değişik zamanlarda gözlemler yapıldı ve sonuçta bu gezegenin bir karasal gezegen olduğu doğrulandı. Güneş Sistemi'nde ve şu ana kadar evrende bildiğimiz kadarıyla yalnız 4 karasal gezegen vardı: Merkür, Venüs, Dünya ve Mars. Şimdi bu sayı beşe yükseldi. Yaşanılabilir gezegen için ilk koşul, gezegenin elbette karasal olmasıdır. Gökbilimcilerin asıl amacı Güneş benzeri bir yıldızın çevresinde yaşamsal alan içinde (bu da yaklaşık 1 GB* demek oluyor) dolanan, Dünya benzeri gezegenler bulmaktır. Ötegezegen bulmanın değişik yöntemleri bulunuyor: Gökölçümü, geçiş yöntemi, mikromercekleme, doppler yöntemi gibi. Bu yöntemlerden geçiş yöntemi gezegenin yıldızının önünden geçişi sırasında kullanılan ve gezegenin fiziksel yapısı hakkında bilgi edinebileceğimiz bir yöntemdir. Geçiş yöntemi ile Doppler etkisinde bir gezegenin kütlesi ve yarıçapı kolaylıkla hesaplanabilmektedir. COROT uydusu ötegezegenleri geçiş yöntemine göre aramaktadır. Uydu Ekim 2007 ile Mart 2008 tarihleri arasında 500 ışık yılı uzaklığımızdaki 46 Güneş benzeri yıldızı gözledi. COROT-7b gezegeni de bu gözlemler sırasında keşfedildi. Gezegenle ilgili daha net bilgiler için gezegenin bir sonraki geçişleri beklendi. Neyse ki gezegenin yörünge dönemi 20 saatti ve gözlem için fazla beklemeye gerek kalmayacaktı. Burada ESO'nun Şili'deki 3,6 metrelik teleskobundan da yardım alınması sağlandı. Sonuçta bir gezegen bulunduğu teyit edildi ve hakkındaki bilgilerde netleşti. Gezegen bir karasal gezegendi ve yıldızına çok yakın seyrediyordu. Bu nedenle sıcaklığının 1000 ile 1500 C derece olması bekleniyordu. Gezegenin Dünya kütlesinden 11 kez daha fazlaydı. Gezegenin yoğunluğu suyun yoğunluğunun 5,5 katı olarak bulundu. Tabi bu yoğunluk hesabına göre de COROT-7b bir karasal gezegendi. Gaz gezegenler bu kadar yüksek yoğunluğa sahip değildirler. Hemen akıllara yaşam var mı acaba sorusu gelebilir? Bu gezegen yaşamın gelişmesi için oldukça sıcak. Haberin önemi bu değil zaten. Önemli olan Güneş Sistemi dışında bulunan bir gezegenin karasal bir gezegen olduğunun teyit edilmesidir. Bağlı olduğu yıldızın Güneş benzeri yani sıradan ve bizden 500 ışık yılı uzaklıkta olduğu da gözönüne alınırsa haberin değeri daha iyi anlaşılacaktır. Kaynak: ESA-COROT 1 Yorum bilgilendirme için teşekkürler umarım ilerde bu tür opsiyonları düşünmemizi zorunlu kılacak bi pozisyona düşmeyiz insanlık olarak"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/ilk-kez-bir-soguk-nesne-goruntulendi/", "text": "Yakın bir yıldızın yörüngesinde bulunan yıldızımsı bir cisim görüntülendi. Keşifle ilgili Kevin Luhman: Güneş sistemi dışında gezegen gibi soğuk bir nesneyi ilk kez doğrudan görüntüledik. Gözlenen yıldız Jüpiter'in altı ile dokuz kütleli olmasına karşılık atmosferi Dünya atmosferi kadar soğuk diyor. Luhman'ın sözünü ettiği soğuk yıldızlara 'kahverengi cüce' adı veriliyor.Kahverengi cüceler yeterli kütleye sahip olmadıklarından yıldız olabilecek temel termonükleer tepkimeleri başlatamaz. Bilim insanları bu tür cisimlerin yüzey sıcaklıklarının 80-160 F arasında olduğunu düşünüyor. İlk kez keşfedildikleri 1995 yılından bu yana kahverengi cücelerin Dünya sıcaklığındaki atmosferlerinin yapısı gökbilimcilerin ilgisini çekiyor. Gökbilimciler Güneş'e yakın WD 0806-661 adlı beyaz cüceye eşlik eden WD 0806-661B kahverengi cücesinin çalışmasını gerçekleştirdi. Luhman: Güneş'ten 63 ışık yılı uzaklıktaki nesne, Samanyolu'nda bulunan ve bize en yakın kahverengi cücedir diyor. San Diego'daki California Üniversitesi'nden keşif ekibi üyesi Adam Burgasser:Beyaz cüceden Dünya Güneş uzaklığının 2500 katı yani 2500 gökbirimi uzaklıktaki eşi kahverengi cüce yeni doğmuş bir yıldızın toz diski içinde kalıyor. Böylesi uzak yörüngelerde birbirlerine bağlı kalmasının nedenini ise yıldızların aynı zamanda doğmuş olmalarına bağlıyoruz diyor. Keşif altı yüzden fazla Güneş'e yakın yıldız sistemlerinin kızılötesi görüntüleri taranarak gerçekleşti. Gökyüzünde yıldızın yakınlarında olan zayıf ışık kaynakları aranırken aynı zamanda birkaç yıl arayla çekilen görüntülerden de yararlandılar. Dünya gibi soğuk nesneler ancak kızılötesi görüntülerinde parlar. Bunun için hassas kızılötesi görüntü veren NASA'nın Spitzer Uzay Teleskopu kullanıldı diyor Luhman. Luhman ve ekibi 2004 ve 2009 yıllarında elde edilen Spitzer görüntülerini kullanarak beyaz cüce WD 0806-661 ve ona eşlik eden kahverengi cüce WD 0806-661B'yi keşfettiler. Güneş Sistemimiz'deki Pluto'nun keşfine benzer bir yöntem ancak oldukça eğlenceli diyor Luhman. Keşif üyelerinden John Bochanski: İlk kez Güneş Sistemi dışındaki bir nesnenin atmosferinde amonyak izine rastladık. Bu çalışmayla yüksek kalitede elde edilen verilerin incelenmesiyle gezegen atmosferi kadar soğuk olan kahverengi cücelerin atmosferleri incelenebilir diyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/ilk-kez-bir-super-dunya-atmosferi-incelendi/", "text": "Uluslararası gökbilimcilerden oluşan bir ekip ilk kez ESO'nun Çok Büyük Teleskop'unu kullanarak bir süper-Dünya örneği ötegezegenin etrafındaki atmosferin analizini gerçekleştirdi. GJ 1214b olarak bilinen gezegen, yıldızının önünden geçerken gözlendi ve bu sırada gezegenin atmosferi boyunca ilerleyen bir miktar yıldız ışığı yeryüzünden gözlenmiş oldu. Şimdi bu atmosferin çoğunlukla sudan veya buhardan mı ya da kalın bulutlar ve sisten mi oluştuğunu biliyoruz. Araştırma sonuçları Nature dergisinin 2 Aralık 2010 tarihli sayısında yayınlanacak. GJ 1214b gezegeni 2009 yılında Şili'deki 3.6 metrelik ESO teleskopu üzerindeki HARPS aleti kullanılarak keşfedildi (eso0950) . Gezegenin bir atmosferi olduğuna işaret eden ilk bulgular, şimdi ESO'nun Çok Büyük Teleskop'u üzerindeki FORS aletini kullanan Jacob Bean liderliğindeki ekibin detaylı çalışmalarıyla doğrulanmış oldu. Bu, atmosferi analiz edilen ilk süper-Dünya'dır. Bu dünyaları tanımlama sürecinde gerçekten önemli bir aşama kaydettik, diyor Bean. GJ 1214b'nin yarıçapı Dünya'nın 2.6 katı ve 6.5 kat daha büyük kütleye sahip, bu da onu, süper-Dünya'lar olarak bilinen ötegezegenler sınıfının tam ortasına koyuyor. Gezegene ev sahipliği yapan yıldız Yılancı takımyıldızı doğrultusunda yeryüzünden 40 ışık-yılı uzaklıkta yer alıyor. Sönük ve aynı zamanda küçük bir yıldız, bunun anlamı, yıldız diski ile karşılaştırıldığında gezegenin boyutu görece büyük, bu da onu çalışmak için kolay bir hedef haline getiriyor . Gezegen yıldızının diski boyunca her 38 saatte bir, iki milyon kilometre uzaklıktaki yörüngesinde, yıldızın çevresindeki turunu tamamlıyor: bu uzaklık, Dünya'nın Güneş'e olan uzaklığına göre 70 kez daha yakın. Ekip, atmosferi çalışmak için, gezegen yıldızın önünden geçtiği sırada yıldızdan gelen ışığı gözledi . Bu geçişler sırasında, bir miktar yıldız ışığı gezegenin atmosferinden geçerek yeryüzüne ulaşmakta, bu sayede gezegenin kimyasal bileşimine ve hava durumuna bağlı olarak, ışık özel dalgaboylarında soğurulmaktadır. Araştırma ekibi daha sonra bu yeni hassas ölçümleri, olası diğer atmosferik bileşim örnekleriyle karşılaştırmaktadır. Yeni gözlemlerden önce, gökbilimciler GJ 1214b için üç olası atmosfer önermişlerdi. İlginç olan ilk olasılığa göre gezegen suyla kaplanmış, şayet yıldıza yakınsa atmosferi buhar şeklinde olabilirdi. İkinci olasılığa göre ise, kayalık gezegenin atmosferi çoğunlukla hidrojenden oluşmakta, fakat yüzeyden yüksekteki bulutlar nedeniyle görüş engellenmekteydi. Üçüncü ve son olasılığa göre ise, bu ötegezegen aslında küçük bir kayalık merkeze sahipti ve atmosferin derinliklerinde zengin-hidrojen bulunan, mini-Neptün benzeri bir gezegendi. Yeni gözlemlere göre, hidrojene ait herhangi bir işaret bulunmuyor ve bu nedenle üçüncü seçenek göz ardı ediliyor. Bununla birlikte, gezegenin atmosferi ya buhar bakımından zengin, ya da Güneş Sistemi'ndeki Venüs ve Titan'ın atmosfer özelliklerinde görüldüğü gibi, bulutlar veya sis örtüsü hidrojene ait izleri gizliyor. Henüz tam olarak atmosferin hangi bileşenlerden oluştuğunu söyleyemesek te, bu kadar ötede bulunan bir gezegenin buharlı mı yoksa puslu bir atmosfere mi sahip olduğuna dair seçenekleri daraltma anlamında heyecan verici bir adımdı. diyor Bean. Şimdi GJ 1214b'de bulunan atmosferin özelliklerini belirlemek için kızılötesi ışıkta, daha uzun dalgaboylarında takip gözlemlerinin yapılması gerekmektedir. Notlar Onaylanan ötegezegen sayısı 19 Kasım 2010 tarihi itibariyle 500'e ulaşmıştır. O günden sonra, onaylanan yeni ötegezegenler de olmuştur. En güncel sayım için, lütfen şu adresi ziyaret edin: http://exoplanet.eu/catalog.php Eğer GJ 1214'ü Güneş kadar uzaktan gözleseydik, 300 kat daha sönük görünecekti. GJ1214 oldukça sönük görünür ışıkta, üzerinde en çok çalışılan iki sıcak Jüpiter ötegezenine ev sahipliği yapan yıldızdan 100 kez daha sönük olduğundan dolayı, bu ölçümler için yeterli sinyali elde etmede büyük toplama alanıyla Çok Büyük Teleskop kritik bir önemdeydi. GJ 1214b'nin atmosferi elektromanyetik tayfın yakın-kızılötesi bölgesindeki çoklu cisimlerin oldukça hassas tayfölçümlerini gerçekleştirebilen, Çok Büyük Teleskop üzerindeki FORS aleti kullanılarak çalışılmıştır. Kaynak: ESO-Türkçe 3 Yorumlar hocam zaten toplumun herkesiminde bilimi ve bilimsel gelişmeyi aynı şekilde anlamalarını ve kavramalarını bekleyemezsiniz.ama gerek szi gereksede arif abi öyle bilimsel özellikle astronomi ve uzayla ilgili kitap yazsanız çok iyi olur.mesela ben üniversitede kendimi geliştirsem eğer bi kitap yazmayı düşünüyon.özellikle AY la ilgili bi kitap düşünüyom.çünkü benim gök cisimlerinde en çok uydumuz ay ilgimi çekiyor.tabii bunun için öncelikle cümlelere hakim olmamm lazım artı bide yabancı dilimi geliştirmem gerekiyo.neyse umarım bu önerim bi gün gerçek olur.ve kitabın üzerine ÜMİT FUAT ÖZYAR ismi görürüz.ama varya çok süper olur...maddiyata gelince ntv nin bilimsel kitapları yayınlayan bi yayın grubu var.inanıyorum ki oda size destek çıkacaktır.. hocam size bi önerim olacak.bilmiyom size mantıklı gelecek mi.önerim şu: ASTRONOMİ DİYARI adlı bi kitap yazsanız.bu kitaptada astronomi diyarı sitemizde yayınlana gökbilim haberlerini yayınlasanız.yani bi gökbikim almanağı gibi yapsanız.dediğim gibi bilmiyom size mantıklı geldi mi...ama inanın bana benim gibi gökbilim ve uzay tutkunları için bulunmaz bi eser olacak.yinede bi düşünseniz. Öneri için teşekkürler. Kitap okumayan bir toplumdayız ve hele ki bilimsel içerikli bir kitabın yayınlanması ve okunması ise dasha zor. Ama belki ileride böyle bir oluşum içerisine girebilirim."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/ilk-kez-bir-super-dunyanin-atmosferi-gozlendi/", "text": "Bir grup araştırmacı ilk kez bir süper-Dünyanın atmosferini doğrudan görüntülemeyi başardı. Gözlemlere göre gezegen atmosferi kalın bulutlarla kaplı. Akihiko Fukui , Norio Narita ve Kenji Kuroda liderliğindeki bir araştırma ekibi, Okayama Astrofizik Gözlemevi'nin iki teleskopunu kullanarak 14 Dünya kütlesindeki ve Yengeç içinde yer alan GJ 3470 b'nin atmosferini incelemeyi başardı. Araştırmacılar Subaru Teleskopu gibi daha büyük teleskopların yardımıyla ayrıntılı gözlemler yaparak gezegenin atmosferinin bileşenlerini ortaya çıkarmayı planlıyor. Bu gezegen yıldızına çok yakın olan yörüngesinde oldukça yüksek hızda dolanıyor. Henüz bu tür gezegenlerin oluşum süreci bilinmiyor. Atmosferin ayrıntılı incelenmesiyle düşük sıcaklık gerektiren buza rastlanırsa gezegenin şimdiki yörüngesine birkaç astronomik birim uzaklıktan taşındığı, tersine buzun izine rastlanmazsa gezegenin yıldıza yakın bir yerde oluştuğu anlaşılacak. GJ 3470 b'nin atmosferinin ayrıntılı incelenmesi aynı zamanda süper-Dünya'nın oluşum sırlarını da aralaması bekleniyor. Ayrıntılar: Bu tür ötegezegenlerin yarıçaplarını belirlemek çok zordur. Bu nedenle birçok durumda kütleleri hakkında bilgi sahibi olunur. Bir ötegezegenin yarıçapı ancak ana yıldızının önünden geçerken yani geçiş yöntemiyle tespit edilebilir. Geçiş sırasında yıldızın görülen parlaklığında düşüş izlenir ki bu düşme başka nedenler dışında bir miktarda gezegenin büyüklüğüne bağlıdır. Parlaklıktaki azalma oranına göre gezegenin yarıçapı tahmin edilebilir. Araştırma ekibi Çoklu Renk Görüntüleyici Teleskop'una takılan 188 cm'lik Yakın-Kızılötesi Kamera/Tayfçekeri ve üç görünür ışık kamerası yardımıyla GJ 3470 b'nin geçiş anını son derece hassas bir şekilde gözlemledi. Ekip böylece yıldızın parlaklığındaki değişimi dört renkle elde etti. Her renk bir yarıçapa karşılık gelir. Sonuç olarak kızılötesi ışıkla elde edilen yarıçap değeri, görünür ışığa göre % 6 daha küçük olarak hesaplandı. Renkler arasındaki farklılık muhtemelen gezegenin atmosfer özelliklerine bağlıdır. Yıldızdan gelen ışık atmosferin kalınlığı ve bileşenleri nedeniyle emilmiş ya da saçılmıştır. Şimdiye kadar GJ 3470 b'de dahil iki süper-Dünya'nın atmosferi ayrıntılı olarak incelendi. Bir ötegezegenin yarıçapını belirlemek çetin bir iştir. Genel olrak gezegenler yıldızlarına göre çok daha soluk ışık yayarlar. Geçiş sırasında algılanan ışığın parlaklığındaki azalmaya en az orya büyüklüğündeki bir teleskopla bakılarak gezegenin büyüklüğü tahmin edilebiliyor. Yakın kızılötesi gözlemlere göre gezegenin yarıçapı Dünya'ya göre 4,3 kat daha büyüktür. Ayrıca kütle ve yarıçapa dayalı kuramsal hesaplara göre de gezegenin büyük miktarda atmosferi olması gerekiyor. Fukui bu durumu, atmosferin hidrojen ve helyumdan oluştuğunu varsayarsak atmosfer kütlesi gezegenin toplam kütlesinin % 5 ile 20'si arasında olacaktır. Dünya atmosferinin Dünya kütlesinin onbinde biri (% 0,0001) kadar olduğunu düşünürsek, bu gezegenin çok kalın atmosferi olması gerekir şeklinde yorumluyor. Renklere göre ortaya çıkan yarıçap farklılığına bakarak GJ 3470 b'nin çok kalın bir atmosferi olduğunu söylemek yanlış olmaz. Kalın bulutlarla kaplı bir atmosferde renklere göre yarıçapların farklı değerleri göstermesi zaten beklenen bir durumdur. Araştırma ekibi Subaru Teleskopu ya da diğer büyük teleskopları kullanarak hata payı daha az olan incelemeler yapmak istiyor. GJ 3470 b yıldızına Dünya'nın Güneş'e olan uzaklığına göre 28 kere daha yakındır (0,036 astronomik birim). Gezegenin yörünge dönemi ise 3,3 gündür."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/ilk-kez-bir-yildizin-atmosferi-incelendi/", "text": "ESA'nın Herschel Uzay Gözlemevi verileriyle, ilk kez Güneş dışında bir yıldızın, Alfa Erboğa A 'nın, atmosferindeki soğuk katman tespit edildi. Keşif Güneş etkinliğini anlamaya yardımcı olmakla birlikte diğer yıldızların çevresindeki ön-gezegen sistemlerinin keşfedilmesi çalışmalarında yardımcı olabilir. Güneş'in en yakın komşusu olan Alfa Erboğa sisteminde üç yıldız bulunuyor: En uzaktaki sönük kırmızı cüce Proxima Erboğa 4,37 ışık yılı uzaklıkta, daha yakındaki çift yıldız olan Alfa Erboğa AB ise 4,24 ışık yılı uzaklıktadır. Yakın zamanda Alfa Erboğa B'ye yakın yörüngede dolanan Dünya kütleli bir gezegen keşfedilmişti. Ancak gökbilimciler için Alfa Erboğa A daha önemlidir: kütlece Güneş'e benzeyen yıldız sıcaklık, kimyasal bileşimi ve yaşı gibi özellikleriyle kıyaslama için uygun bir ortam oluşturur. Güneş'in görünen yüzeyi -korona- 6000 C derece olmasına karşılık atmosfer sıcaklığı milyonlarca dereceye kadar ulaşır. Altta, yüzeyden sadece birkaç yüz kilometre içeride ise sıcaklığın 4000 C dereceye düştüğü kromosfer tabakası bulunur. Korona çıplak gözle görülemeyen beyaz plazma fişeklerini milyonlarca kilometre dışarı atarken, kromosfer Güneş çevresinde pembe-kırmızı halka gibi görünür. Her iki katmanda Güneş'in parlak yüzünün görülmesini engelleyen güneş tutulması sırasında görülebilir. Güneş'in atmosferindeki ısınma yıllardır sırrını korudu, ancak bunda uzaya atmosferi boyunca bükülerek uzanan manyetik alan çizgilerinin neden olduğu ve Dünya'ya kadar ulaşan güneş fırtınalarının etkili olduğu düşünülüyor. Açıkçası bu olgu bilimcilerin ilgisini çekmektedir. Şimdi ise Herschel'in, Alfa Erboğa A'nın atmosferine ait uzak kızılötesi ışık gözlemleri, bilgisayar modellerinin elde ettiği sonuçlarla karşılaştırılarak başka bir yıldızın atmosferinde de benzer soğuk katman olduğunu belirlendi. İsveç Onsala Gözlemevi'nden Rene Liseau: Bu tür çalışmalar şimdiye kadar Güneş ile sınırlıydı, ancak biz Alfa Erboğa A'nın da benzer sıcaklık değerlerine sahip olduğunu gördük diyor. Çeşitli yıldızlara ait yapılacak ayrıntılı gözlemler, katmanların kaynağı ve genel atmosferdeki ısınmanın nedeninin anlaşılmasına katkı sağlayacaktır."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/ilk-kez-cuce-gokada-birlesmesi-goruntulendi/", "text": "Bir cüce gökadanın yakınında bu gökadayla birleşmek üzere hareketli bir yıldız kümesi olduğu belirlendi. Birleşmenin gerçekleşeceği gökada NGC 4449 olarak adlandırılmıştır. Santa Cruz Kaliforniya Üniversitesi'nden gökbilimci Aaaron Romanowsky: Gökadaların nasıl büyüdüklerini ve küçük bir gökadanın önce kenarındaki yıldızları sonra da kendisini dağıtarak parçalandığını görebiliyoruz diyor. Çalışma Max Planck Astronomi Enstitüsü'nden David Martinez-Delgado tarafından yönetilen ekip ile gerçekleşti. Modern kozmolojik kurama göre büyük gökadalar küçük parçaların hiyerarşik bir şekilde birleşmesiyle oluşmuştur. Büyük gökadalar arasında gerçekleşen birleşmeye yönelik birçok örnek görebiliyorken, iki cüce gökadanın birleşmesiyle ilgili örnekler fazla değildir. Romanowsky: Yenilen küçük gökadaların aynı şekilde daha küçük ölçeklerde kendine yapılanı yaptığını görüyoruz. Elimizde küçük bir cüce gökadayı yok etmeye çalışan bir cüce gökadasına ait güzel bir görüntü var diyor. NGC 4449, Av Köpekleri takımyıldızında ve Dünya'dan 12.5 milyon ışık yılı uzaklıkta yer almaktadır. Boyutu bakımından Samanyolu'nun uydu gökadası Büyük Macellan Bulutu'na oldukça benzemektedir. NGC 4449'a olan yıldız akışı Dijital Gökyüzü Tarayıcısı'nın elde ettiği sayısal fotoğrafta oldukça sönük bir is lekesi gibi görülürken, gökbilimcilerden oluşan başka bir ekip aynı bölgenin görüntüsüne Sloan Dijital Gökyüzü Araştırması arşivinden ulaştı. Eğer ev sahibi gökada biraz daha sönük olsaydı bu olay gözden kaçmış olabilirdi. Romanowsky:Şimdiye kadar yıldızların gökadaya doğru aktığını gösteren başka bir görüntü olduğunu sanmıyorum. Bu gerçekten etkileyici bir görüntü diyor. Yeni gözlemler birçok cüce gökada çevresinde iç içe geçmiş yıldız birliklerinin birleşme sonucunda parçalanmış küçük uydu kalıntılarına ait olduğu görüşünü desteklemektedir. NGC 4449'da devam eden birleşme süreci aynı zamanda büyük gökadalarda görülen yıldız oluşumlarına da katkı sağlıyor olabilir. Romanowsky: Bu gökada bolca yıldız oluşturmaktadır. Bunun nedeni ise kütle çekimi etkileşimi nedeniyle ana gökadadaki gazın etkilenmesi olabilir diyor. Gökada aynı zamanda Los Angeles Kaliforniya Üniversitesi'nden Michael Rich'in liderliğini yaptığını ekip tarafından Polaris Gözlemevi'ndeki Centurion 28 inç'lik Teleskopla da görüntülendi."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/ilk-supernovanin-sirri-cozuldu/", "text": "Gökbilimciler, Çinlilerin yaklaşık 2000 yıl önce gökyüzünde gördükleri patlayan yıldızın gizemini çözdü. NASA'nın Spitzer Uzay Teleskopu ve Geniş-Alan Kızılötesi Alan Tarayıcısı ile elde edilen yeni kızılötesi verilerle şimdiye kadar kayıtlara geçmiş ilk süpernovanın nasıl oluştuğu ve yıldızın parçalarının uzak mesafelere nasıl yayıldığı gösterildi. Veriler yıldızın patlama sonrasında püskürttüğü maddenin beklenenden çok daha hızlı bir şekilde ve ortası boşluk olacak şekilde yayıldığını gösteriyor. North Carolina State Üniversitesi'nden gökbilimci Brian J. Williams: Bu süpernova kalıntısı gerçekten hızlı ve gerçekten büyük. Yaklaşık 2000 yıl önce tanık olunan bu süpernova patlaması beklediğimizden 2-3 kat daha büyük. Bunun nedenini şimdi saptayabildik diyor. MS 185'de Çinli gökbilimciler yaklaşık 8 ay gökyüzünde parlayan misafir bir yıldızı kayıtlara geçtiler. 1960'larda bilim insanları belgelenen gizemli nesnenin bir süpernova olduğunu tespit etti. Daha sonra bunun 8000 ışık yılı uzaklıktaki RCW 86 süpernova kalıntısı olduğu belirlendi. Ancak bu konudaki bilmece sürüyordu. Yıldız küresi beklenenden daha büyüktü. Bugün eğer kızılötesi ışık gökyüzünde görülebilir olsaydı bu nesne dolunaydan daha büyük yer kaplıyor olacaktı. Çözüm Spitzer ve WISE, NASA'nın Chandra X-Işını Gözlemevi ve Avrupa Uzay Ajansı 'nın XMM-Newton Gözlemevi'nden geldi. Veriler Güneş büyüklüğünde bir yıldızın Tip Ia denilen süpernova patlaması türü olan yani yıldızın beyaz cüce adı verilen yoğun bir yıldıza küçüldüğünü gösteriyor. Beyaz cücenin daha sonra yakınındaki bir yıldızdan madde ya da yakıt çalarak sonunda süpernova olarak patladığı sonucuna ulaşıldı. Bir beyaz cüce yanan ve küllenen sigara gibidir. Benzin dökerseniz patlar diyor Williams. Gözlemler bir beyaz cücenin Tip Ia halinde havaya uçmadan önce çevresinde bir boşluk oluşturabileceğini göstermektedir. RCW 86 kalıntısının neden bu kadar büyük olduğu da böylece açıklanıyor. Patlama oluştuğunda fırlatılan madde gaz ve toz bulutu tarafından engellenmediğinden hızla yayılıyor. Spitzer ve WISE ekibi buradaki tozun sıcaklığının 200 C derece dolayında olduğunu belirledi. Daha sonra buradaki gazın toz kalıntısına ne kadar ısı vermesi gerektiği düşünülerek hesaplandı. Sonuçta kalıntının aslında bir oyuk biçim için çok düşük yoğunluklu bir ortamı gösterdiği belirlendi. Bilim insanları başta RCW 86 yıldız patlamasının en güçlü süpernova türü olan çekirdek çökmesi sonucunda oluştuğundan şüphelenmişti. O zaman bu türden boşlukların sadece çekirdek çökmesi sonucu oluşan süpernovalarda olduğu sanılıyordu. Büyük kütleli yıldızlar bu şekilde havaya uçarken çevrelerinde büyük bir delik oluşturuyordu. Ancak kanıtlar aksini gösteriyordu. Chandra ve XMM-Newton X-Işını verileri nesnede yüksek miktarda demir olduğunu ve bunun bir Tip Ia süpernovası olduğunu gösteriyordu. Kızılötesi gözlemler ile Tip Ia patlaması sonucunda oluşan boşluk ortaya çıktı. NASA Genel Müdürlüğü'nden Spitzer ve WISE programı bilim insanlarından Bill Danchi: Günümüz gökbilimcileri iki bin yıllık bir kozmik sırrı çözmeyi başardı. Şimdi uzaya farklı gözlerle bakan çok sayıda gözlemeviyle bu yıldızın ölümünü ortaya çıkarmak takdire değer. Ancak hala eski gökbilimciler gibi biz de uzayı hayretle izliyoruz diyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/ilk-uydumuz-uzayla-tanisti/", "text": "İstanbul Teknik Üniversitesi Uçak ve Uzay Bilimleri Fakültesi Uzay Mühendisliği Bölümü tarafından yapımı gerçekleştirilen ilk Türk uydusu uzaya fırlatıldı. Tamamı Türk bilim insanları ve mühendisleri tarafından yapılan uydumuz, üzerindeki VGA kamerasıyla görüntü alma dışında sıcaklık, manyetik alan ve ivmelenme ölçümleri de yapacak. Ülkemiz böylece içinde bulundurduğu ciddi potansiyeli kullanarak uzay yolculuğuna doğru ilk adımı attı. Dilerim bu tür çalışmalar artarak devam eder. Bu tür haberlere, gelişmelere ihtiyacımız olduğu açık. Sözü çok uzatmadan ilgili haberi yine İTÜ'nün haber sayfasından alıntı yaparak ekliyorum. Yazıda her detay bulunuyor. Bize düşen İTÜ çalışanlarını, projede emeği geçenleri tebrik etmek ve devamını dilemek. Umarım yakın zamanda Türk Uzay Ajansı kurulur ve bu tür çalışmalar ve projeler hız kazanır. İstanbul Teknik Üniversitesi Uçak ve Uzay Bilimleri Fakültesi Uzay Mühendisliği Bölümü tarafından Türkiye'de üretilen ilk uydu İTÜpSAT1 başarıyla fırlatıldı. Yörüngeye yerleşen uydu ile ilk haberleşme sağlandı. Uydunun çekeceği ilk fotoğraflar bir hafta içerisinde İTÜ'de kurulan yer istasyonuna ulaştırılacak. Türkiye'nin ilk küp uydusu, 23 Eylül 2009, Çarşamba günü Türkiye saatiyle 9.21 de fırlatıldı. Hindistan Uzay Araştırmaları Kurumu tarafından PSLV C 14 roketi ile fırlatılan uydu, 20 dakika sonra yerden 720 km yüksekteki yörüngesine yerleş-tirildi. Uydunun fırlatılmasını canlı olarak takip eden Uzay Mühendisliği Bölümü akademisyen ve öğrencileri heyecanlı anlar yaşadı. Hep birlikte geri sayarak uydunun fırlatılmasına tanıklık eden proje ekibinin heyecanı, uydunun yörüngeye yerleşmesiyle doruğa çıktı. İTÜpSAT1 yörüngesinde saniyede yaklaşık 7,5 km ile yol alan uydu dünyayı yaklaşık 96 dakikada bir dönmeye başladı. İTÜpSAT1 16 kez dünyayı turlayacak ve Türkiye'den geçtiği zaman dilimlerinde 10 dakika boyunca haberleşme sağlanabilecek. Projenin yürütücülüğünü üstlenen İTÜ Uzay Mühendisliği Bölüm Başkanı Prof.Dr. Alim Rüstem Aslan ile Uçak Mühendisliği Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Gökhan İnalhan Hindistan'da bütün aşamaları yakından takip etti. Fırlatmayı İTÜ'deki Uzay Sistemleri Tasarım ve Test Laboratuarı'nda izleyen Uçak ve Uzay Bilimleri Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Fevzi Ünal Bu bir ekip çalışmasıdır. Üç yıldır büyük bir sabır ve emekle yürütülen çalışmaların başarıyla sonuçlandığını görmek heyecan verici. Türkiye'de bir ilki gerçekleştiriyor olmanın verdiği gururu yaşıyoruz. Bu başarı daha büyük uyduların üretilmesi için önümüzü açtı. Nano uydu üretimi için başlattığımız çalışmalar hız kazanacak. dedi. Toplam kütlesi 1 kg ve boyutları 10x10x10cm olan uydu bir VGA kameraya ek olarak sıcaklık, ivmelenme ve manyetik alan ölçümü yapan duyargalara sahip. Uydu bilgisayarı tarafından kaydedilen sıcaklık, ivmelenme ve diğer bilgiler de yer istasyonuna düzenli olarak aktarılacak. PSLV roketi, Türkiye uydusuna ek olarak Hindistan tarafından okyanus araştırmaları için üretilen büyük ölçekli Oceansat-2 uydusu yanında 4 Alman ve 1 İsviçre uydusunu da yörüngeye başarıyla yerleştirdi. 1 Yorum Toplumu uzay bilimleri hakkında bilgilendirmek için daha çok çaba sarfedilmeli.Oluşumumuz olan asıl konulardan çok az sayıda insanın haberi var.Keşke yazılı ve görsel basın bunun bilincinde olsa,keşke okullarda ilk okuldan itibaren ciddi bir uzay bilimleri eğitimi verilse. Projede emeği geçen herkesi tebrik ederim."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/ilk-yerli-uydumuz-rasat-firlatilmayi-bekliyor/", "text": "Devlet Planlama Teşkilatı tarafından sağlanan kaynakla, TÜBİTAK Uzay Teknolojileri Araştırma Enstitüsü tarafından Türkiye'de tasarlanıp üretilen ilk yer gözlem uydusu RASAT, fırlatılmak üzere Rusya'ya gönderildi. RASAT projesiyle, uydu teknolojilerindeki tasarım, üretim ve test yeteneklerimiz gelişti. Türk mühendislerin ve TÜBİTAK UZAY Enstitüsü'nün kazandığı deneyim ve yetenekler, Türkiye'nin Uzay Teknolojileri alanındaki hedeflerine ulaşmayı sağlayacak yeni projelere de rehber ve öncü oldu. Bu bağlamda RASAT'ın temel hedeflerine başarıyla ulaşıldı. Tasarım, üretim ve test aşamalarının tamamı Türk mühendis ve teknisyenleri tarafından TÜBİTAK UZAY tesislerinde gerçekleştirilen ilk yer gözlem uydusu olan RASAT, 14 Haziran 2011 sabahı Rusya Federasyonu'nda bulunan Yasny Fırlatma Üssü'ne doğru yola çıktı ve gümrük işlemleri için Rusya'nın Ulyanovsk şehrine ulaştı. Temmuz ayında gerçekleştirilmesi planlanan fırlatma kapsamında, RASAT'ın yanı sıra 5 ülkenin uyduları da uzaya taşınarak yörüngeye yerleştirilecek. Fırlatma, dünyanın en güçlü kıtalararası balistik füzelerinden biri olan SS-18'den uyarlanarak geliştirilen Dnepr fırlatma aracı ile gerçekleştirilecek. RASAT'ın dahil olacağı fırlatma, Dnepr fırlatma aracının uydu taşımak için yapacağı 17. ticari fırlatma olacak. RASAT, ülke olarak uydu tasarlama, üretme, test etme ve işletme yeteneklerimizi göstermek, Türk mühendis ve teknisyenleri tarafından tasarlanarak üretilen yerli uzay ekipmanlarını uzayda test etmek ve optik uydu görüntüleri elde etmek amacıyla geliştirildi. RASAT'ın hem işlevsel hem de yapısal olarak fırlatmaya hazır olduğu, TÜBİTAK UZAY ve fırlatma aracı üreticisi firmanın tesislerinde yapılan testlerde 2010 yılında teyit edilmişti. Böylelikle, uydu teknolojilerindeki tasarım, üretim ve test yeteneklerimizin geliştirilmesi ve bu süreçte Türk mühendisler ve özellikle TÜBİTAK UZAY Enstitüsünün deneyim ve yetenek kazanması şeklindeki temel hedefe başarıyla ulaşıldı. RASAT'ın yörüngeye yerleştirilmesi ve TÜBİTAK UZAY tarafından tasarlanıp geliştirilen uydu sistemlerinin uzayda başarıyla çalışması ile, sistemlerin uçuş tarihçesi kazanmaları ve bundan sonraki yerli uydu görevlerinde kullanılmalarını mümkün kılmak hedefleniyor. Aynı zamanda, RASAT'tan elde edilecek uydu görüntülerinin; şehir bölge planlama, ormancılık, tarım, afet yönetimi ve benzeri amaçlarla da kullanılması planlanıyor. Ayrıntılar: RASAT, Türkiye'nin İlk Yerli Yapım Uydusu RASAT Araştırma Uydusu, Türkiye'nin ve TÜBİTAK UZAY'ın BiLSAT uydusundan sonra sahip olacağı ikinci uzaktan algılama uydusudur. Yüksek çözünürlüklü optik görüntüleme sistemine ve Türk mühendislerce tasarlanıp geliştirilen yeni modüllere sahip olacak olan RASAT, Türkiye'de tasarlanıp üretilen ilk yer gözlem uydusu olacaktır. AMAÇ - BiLSAT Projesi ile bir uydunun tasarımından yörüngede devreye alınmasına kadar geçen her evrede kazanılan bilgi ve beceriyi pekiştirmek, - Güncel teknolojileri kullanarak uzay ortamına uygun sistemler geliştirmek ve uzayda başarıyla çalıştırarak bu sistemlere uçuş tarihçesi kazandırmak, - Türkiye'nin uzaktan algılama alanında ihtiyaçlarına azami ölçüde cevap vermek, - Türkiye'nin uzay teknolojileri için halihazırda kullanılabilecek yeteneklerini belirleyip azami ölçüde kullanmak, - Uydu teknolojileri konusunda yetişmiş insan gücünü arttırmak, - Geliştirdiği kritik modüllerle Türk uzay sanayisinin ihtiyaçlarını karşılamak, - TÜBİTAK UZAY'ın uzay amaçlı yeteneklerini Türkiye'ye ve Dünyaya kanıtlamaktır. |KULLANIM ALANLARI |Haritacılık |Afet İzleme | | |Çevre |Şehircilik ve Planlama | | |TEKNİK ÖZELLİKLER |Türk Yer Gözlem Uyduları |RASAT |Ağırlık |93 kg |Yörünge |700 km'de dairesel, güneşe eşzamanlı |Yönelim kontrolü |3 eksen kontrollü |Yörünge süresi |98.8 dakika |Ekvator geçişi yerel zamanı |10:30 |Uzamsal çözünürlük |Pankromatik: 7.5 m Çok bantlı: 15 m |Tahmini ömür |5 yıl |Tayfsal çözünürlük |0.42 0.73 1. Bant: 0.42 0.55 2. Bant: 0.55 0.58 3. Bant: 0.58 0.73 |Radyometrik çözünürlük |8 bit |Zamansal çözünürlük |4 gün |Şerit genişliği |30 km |Faydalı yükler | Gelişmeleri RASAT Güncesi'nden izleyebilirsiniz. 3 Yorumlar Oguz uysala katılmamak elde değil. ancak o günlerede geliriz umarım..... oğuz arkadaşımıza katılıyom keşke kendimiz uzaya fırlatatsaydık.çünkü roketsan genel müdürüde açıklama yapmıştı bi gazetede.eğer bizde isteselerdi fırlatma sistemlerini yapabilrdik...eğer devlet isterse bunun için yetişmiş beyin gücümüz var diye Birde kendi ülkemizden atsaydık şunu."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/ilk-yildiz-fabrikasina-yakindan-bakis/", "text": "Gökbilimciler biraz da şanslarının yardımıyla APEX Teleskobu ile ilk kez uzak bir gökadadaki yıldız doğum bölgelerinin boyutu ve parlaklığıyla ilgili doğrudan ölçüm yaptı. Hedefteki gökada öyle uzak bir yerde bulunuyor ki ışığı bize 10 milyar yılda ulaşıyor. Gökadanın görüntüsü kozmik kütle çekimsel mercek yoluyla gerçekleşti. Bu sayede gökada daha büyük göründü. Başka türlü böylesine bir çalışma yapmak olanaksızdır. Gözlem sonucunda erken evrendeki yıldız oluşumlarının günümüzdekinden 100 kat daha hızlı gerçekleştiği belirlendi. Gökbilimciler, uzaktaki gökadadan gelen parlak ışığı, Atacama Deneysel Keşfedici teleskobu ile milimetre altı dalga boylarında yaptıkları çalışmayla gözlediler. Yakınındaki yıldızların ısıttığı ve aydınlattığı parlak kozmik toz bulutunun yer aldığı gökadaya SMM J2135-0102 adı verildi. Avrupa Güney Gözlemevi'nden Carlos De Breuck, Parlak nesnenin hiç beklemediğimiz bir yerde çıkması açıkçası bizi çok şaşırttı. Bize yakın gibi görünen gökadanın aslında çok daha uzakta olduğunu fark ettik diyor. De Beuck, Şili Andes'ten 5000 metre yüksekteki Chajnantor yaylasındaki APEX teleskobuyla gözlemler yapmaktadır. Yeni gökada SMM J2135-0102, önde görüldüğünden büyük ve parlaktır. Bu küme geniş alanda kütle çekimsel mercekleme nedeniyle büyük ve parlak görünür. Küme ile uzak gökada arasındaki bu şans eseri gerçekleşen uyum nedeniyle normalden %32 daha büyük görünüyor. Swinbank Üniversitesi'nden Mark Durham, Büyütme sayesinde 10 milyar ışık yılı uzaktaki gökada üzerindeki tüm ayrıntıları görebiliyoruz. Gökadayı milimetre altı dalga boylarıyla izleyen teleskopla, gökada içindeki yıldız bulutlarını izleme şansına kavuştuk. Büyütme ile yıldız oluşturan bulutların gökada da seçilebildiği ve Samanyolu'ndaki dev bulutlar gibi birkaç yüz ışık yılı büyüklüğe kadar ulaştıkları görülüyor. Kütle çekimsel mercekleme olmadan böylesine bir görüntü elde etmek ancak gelecekte kurulacak olan ALMA teleskoplarıyla mümkün olabilir. Ancak birkaç yıl sonra yapılabilecek böylesi bir gözlem büyük bir şans eseri şimdi elde edildi. Erken evrenin bu yıldız fabrikaları, Samanyolu boyutlarında ama daha parlak olup, Samanyolu ve komşuları arasında olan kütle çekiminden daha fazla kütle çekimine sahiptirler. Erken evrende görülen yıldız oluşum bulutlarının çekirdekleri oldukça yoğundur. SMM J2135-0102'nin yılda 250 güneş benzeri yıldız ürettiğini sanıyoruz. Uzak gökadalardaki yıldız oluşumlarının fiziğini anlamak için yakın gökadalardaki yoğun yıldız bulutlarını incelemek gerekiyor diyor Breuck. Kaynak: ESO"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/ilkel-yogun-gokada-kumesi-kesfi/", "text": "Kanarya Adaları Astrofizik Merkezindeki araştırmacılar Gran teleskopu üzerindeki OSIRIS aleti yardımıyla ilkel evrendeki en yoğun gökada kümesi oluşumunu keşfetti. Araştırmacılar 12.5 milyar ışık yılı uzaktaki yapının Yerel Gökadalar Kümesinin komşu kümesi Başak'a benzer bir kümede evrimleştiğini düşünüyor. Gökada kümeleri kütle çekimi etkisiyle bir arada duran gökada gruplarıdır. Bu gökada şehirlerinin evrimini anlamak için erken evrendeki oluşum halindeki ilkel kümeleri gözlemek gerekir. 2012 yılında uluslararası bir gökbilimci ekibi gözlenebilir evrendeki en yüksek yıldız oluşum oranına sahip gökadalardan biri olan HDF850.1'in uzaklığını doğru bir şekilde belirlemişti. Bilim insanları Hubble Derin Alan olarak bilinen gökyüzünde en çok çalışılan bölgelerden birinde yer alan bu gökadanın yaklaşık bir düzine kadar ilkel gökadadan oluşan bir grubun parçası olduğunu keşfettiler. Keşiften önce sadece bir ilkel grup biliniyordu. Yeni yapılan bu araştırma ile bölgenin ilkel evrendeki gökadalarla dolu, en yoğun nüfuslu bölgelerden biri olduğunu belirledi. Yerel Evrenin bebeklik dönemine ait keşifler Bu son çalışma oluşum halindeki gökada kümesinin çeşitli bileşenlerden veya evrimlerinde farklılıklar gösteren bölgelerden oluştuğunu gösterir. Gökbilimciler bu yapının Samanyolu'nun da olduğu Yerel Gökadalar Grubu içinde bulunan, aynı adlı üst kümenin merkez bölgesi Başak'a benzer bir gökada kümesi haline gelene kadar kademeli olarak değişeceğini tahmin ediyor. Çalışma ekibinden IAC araştırmacısı Helmut Dannerbauer: Bu şehri tıpkı 12,500 milyon yıl önce olduğu gibi evrenin şu anki yaşının %10'undan daha azı yaştayken görüyoruz. Bu nedenle yerel evrende tipik gökada kümelerinin çocukluğunu görüyoruz diyor. Görsel telif hakkı: NASA/ESA/GOODS-N+3DHST+CANDELS Team/Daniel Lopez/IAC"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/inatci-gezegen/", "text": "Yıldızının çevresinde bilindik yöntemlerden farklı özellikte dolanan bir ötegezegen keşfedildi. Gezegen 1000 ışık yılı uzaklıktaki WASP-17 yıldızına ait. Gezegeni Geneva Gözlemevi'ndeki Gökbilimciler farketti. Burada aslında gezegen sistemlerinin nasıl oluştuğuna ilişkin yeni bir yöntem deneniyordu. Bilinen kurama göre, gezegenlerin bir yıldızı oluşturan aynı yapıdaki gaz ve toz bulutundan oluştuğu ve yıldızla aynı yöndeki yörüngede dönmesi beklenir. Ancak Keele Üniversitesi'nden ve Geneva Gözlemevi'nden bir grup Gökbilimci WASP-17'nin bu çılgınca hareketini, yakın zamanda başka bir gezegenle çarpışmış olma olasılığına bağlıyorlar. WASP-17, bilardo oyunundaki topların çarpışması gibi, kendinden daha büyük bir abi gezegenin etkisiyle yörüngesinden sapmış olduğu üzerinde duruluyor. Yeni oluşmuş Güneş Sistemleri şiddetli yerler olabilir. Dünyamızın uydusu Ay'da Mars boyutlarındaki bir gezegenin Dünya'ya çarpmasıyla oluşmuş olabileceği düşünülür. WASP-17'ye ilişkin ilk sıradışılık gezegenin boyutuydu. Gezegen Jüpiter'in yarı kütlesinde olmasına karşılık Jüpiter'in iki katı çapa sahipti. Gökbilimciler yıldızına bu kadar yakın bir gezegenin beklenenden daha büyük olması sorusunu çözmeye çalışıyor. Eliptik ve dağınık bir yörüngeye sahip olan gezegen şiddetli gelgitlerin etkisiyle ısınarak sıkışma ve germeye uğradığını düşünüyorlar. Aslında buluş geçiş yönteminin başarısıdır. Bu sayede gezegen oluşumlarının daha net anlaşılacağı düşünülüyor. WASP takımı, binlerce yıldız arasından izlediği yüzlercesinden WASP 17'yi keşfettiler. Artık gezegenin yıldızının önünden geçişleriyle daha fazla bilgi sahibi olmayı umuyorlar. Kaynak: Science Daily"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/insight-mars-katmanlarini-ortaya-cikardi/", "text": "NASA'nın Mars yüzeyinde görev yapan Insight aracı, sismometresi yardımıyla gezegenin iç kısmına ait ayrıntıları ortaya çıkardı. Sismometre verilerine göre Science'da yayınlanan üç makale, Mars'ın kabuğu, mantosu ve çekirdeğinin derinliği ve bileşimi hakkında ayrıntıları ele alıyor. Mars'ta da Dünya'daki gibi erimiş bir dış çekirdek ve katı iç çekirdeğin olup olmadığını belirlemek için Insight verileri incelenmeye devam edecek. Insight'ın SEIS adlı sismometresi 733 farklı sarsıntı kaydetti. Bunların 35'i 3.0 ile 4.0 büyüklüğündeydi. Sismometre yüzlerce ile binlerce kilometre uzaktaki sismik olayları fark edebiliyor. Bir gezegenin iç kısmında oluşan sismik dalgalar farklı malzemelerden geçerken hızı ve şekli değişime uğrar. Bu değişimler gezegenin içyapısı hakkında bilgi verir. Bunun yanında Yer ve Mars gibi karasal gezegenlerin nasıl oluştuğu sorusunun yanıtına da katkı sağlar. Mars'a Bakmak Yer gibi Mars gezegeni de Güneş'in çevresinde dolanan ve erken güneş sistemimizi şekillendiren toz ve büyük meteorit kümelerinden oluşmuştur. İlk on milyonlarca yıl içinde gezegen; kabuk, manto ve çekirdek olmak üzere üç katmana kavuştu. Insight'ın görevlerinden biri de bu üç katmanın derinliğini, boyutunu ve yapısını belirlemektir. Science'da yayınlanan üç makale bu üç katmanla ilgilidir. Bilim insanları Mars kabuğunun beklenenden daha ince olduğunu, iki ve hatta üç alt katmandan oluştuğunu belirlediler. İki alt katman (20km) ve varsa üçüncü katmanı (37km) kadar derinliğe sahiptir. Bunun altında 1560km derinliğe ulaşan manto yer almaktadır. Mars'ın çekirdeği ise 1830km yarıçaptadır. Erimiş durumdaki çekirdeğin boyutunu belirlemek çok önemliydi. Dünya'nın çekirdeğini ölçmek yüzlerce yıl, Ay'ın çekirdeğini ölçmek 40 yıl alırken Mars'ın çekirdeğini ölçmek sadece iki yıl sürdü. İnce Avcılık Çoğunlukla insanın hissettiği depremler tektonik plakaların kaymasına neden olan fay hatlarından kaynaklanır. Ancak Dünya'dakinin tersine Mars'ta tektonik plakalar yoktur: yüzey dev ve tek bir levha gibidir. Ancak gezegenin soğumasına bağlı küçülme farklı yerlerde stres birikimlerine yol açar ve bu da fay ya da kaya kırıkları oluşturur. Insight verilerini inceleyen araştırmacılar zamanlarının çoğunu bir hat üzerindeki kıpırdama ile rüzgarın oluşturduğu titreşimleri ayırt etmekle geçirdi. İlk hareketlilikler birincil veya P dalgalarını işaret eder ve bunu ikincil veya S dalgaları izler. Bu dalgalar gezegenin içindeki katmanlardan yansıdıktan sonra sismogramda tekrar görünebilir. Bu yansımalar kabuk içindeki alt katmanları ve yapılarının belirlenmesi açısından önemlidir. Şaşırtıcı olan ise Insight'ın kaydettiği en önemli depremlerin, son birkaç milyon yıl içinde lav akışlarının bittiği volkanik bir bölge olan Cerberus Fossae'da oluşmasıydı. Mars yörüngesinde dolanan araçlarda depremlerin etkisiyle dik yamaçlardan yuvarlanan kayaların izlerini tespit etti. İşin ilginci Mars'ta en büyük üç yanardağa sahip Tharsis gibi önemli volkanik bölgelerin hiçbirinde deprem oluşmamasıydı. Ancak tabi Insight'ın algılayamadığı büyük ya da küçük depremler oluşmuş olabilir. Bunun nedeni, sismik dalgaların belirli alanlarda yayılırken çekirdeğin etkisiyle Insight'a ulaşmasının engellenmesidir. Bilim insanları Mars modelinin daha hassas hale gelmesi için Insight yardımıyla depremleri kaydetmeye devam ediyor. Özellikle 4.0'dan daha büyük depremler bu konuda oldukça yardımcı olacaktır."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/ioda-magma-okyanusu/", "text": "NASA'nın Galileo uzay aracından alınan veriler ışığında Jüpiter'in Io uydusunda yüzeyin altında magmadan oluşan sıvı okyanus olduğu belirlendi. Veri Güneş Sisteminin bilinen en volkanik nesnesi olan Io'da magma tabakasının varlığını doğrudan gözlemle onaylanmasını sağladı. Çalışma Santa Cruz'daki Kaliforniya Üniversitesi, Los Angeles'daki Kaliforniya Üniversitesi ve Ann Arbor'daki Michigan Üniversitesi'nde görevli araştırmacılarla gerçekleşti. UCLA'dan Galileo manyetometre ekibi üyesi Krishan Khurana: Galileo'nun manyetik alan verileriyle sonunda Io'daki magmanın nereden geldiğini anladık diyor. Io'daki volkanlar Dünya'daki volkanlara göre her yıl 100 kat daha fazla lav püskürtür. Dünya'daki volkan yoğunluğu Pasifik Okyanusu çevresinde Ring of Fire gibi daha bölgesel noktalarda yer alırken Io'nun volkanları yüzeyin her noktasına yayılmış durumda. Io'nun kabuğunun 30-50 km altında bir magma okyanusu olduğu sonucu çıkarıldı. NASA'nın Jet İticileri Laboratuarı'ndan Torrence Johnson: Bu bilgi milyarlarca yıl önce Dünya ve uydumuz Ay'ın da benzeri magma okyanusuna sahip olabileceğini ancak zamanla bunun soğumuş olabileceğini akla getirir. Io'daki volkanik hareketlilik, volkanlar hakkında ve erken zamanda Dünya ve Ay üzerinde gerçekleşen volkanik hareketler ile ilgili bilgilenmemizi sağlar diyor. NASA'nın Gezgin uzay aracı 1979 yılında Güneş Sistemi içinde Dünya'dan başka bir cisimde aktif volkan olduğunu keşfetmişti. Io'daki volkanik hareketliliğin nedeni ise Güneş Sistemi'ndeki en büyük gezegen olan Jüpiter'in kütle çekim etkisi. Jüpiter'in çekimi nedeniyle Io'da oluşan germe-çekme kuvvetleri yüzeyin altındaki lavın serbest kalmasına neden oluyor. 1989 yılında fırlatılan Galileo 1995 yılında Jüpiter yörüngesine girdi. Galileo Io'nun manyetik alan verilerini ise Ekim 1999 ile Şubat 2000 arasında gerçekleşen yakın uçuşlarla elde etti. Başarılı bir görev sürdüren Galileo 2003 yılında Jüpiter'in atmosferi ile ayrıntılara ulaşabilmek için dev gezegenin içine yollandı Michigan Üniversitesi'nden Xianzhe Jia: Galileo'nun bu son görevi Io'ya ulaşan yüklü parçacıklar ve Jüpiter'in manyetik alanı arasındaki etkileşimi anlayamadı diyor. Io yüzeyinin 30 ile 50 km altındaki magma okyanusunun sıcaklığı ise 1200 C derece dolayında."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/ionun-volkanlari-atmosferini-kukurtle-besliyor/", "text": "Gökbilimciler Jüpiter'in uydusu Io'daki volkanik hareketliliğin atmosferini nasıl etkilediğini anlamaya yakın. Şili'deki Atacama Büyük Milimetre/milimetre-altı Dizgesinden alınan yeni radyo görüntüleri Io'nun volkanlarından atmosferine yayılan kükürt dioksit (SO2) ve kükürt monoksit gazlarının varlığını ortaya çıkardı ki SO2'nin varlığı şimdiye kadar belirsizdi. Gözlem verilerine dayanarak Berkeley'daki California Üniversitesi liderliğindeki bir ekip Io'nun atmosferinin % 30-50'sinden aktif volkanların sorumlu olduğunu hesapladı. Californiya Üniversitesi Astronomi, Yer ve Gezegen Bilimi Bölümünden Prof. Imke de Pater: Io'nun atmosferindeki dinamikleri hangi sürecin harekete geçirdiği bilinmiyordu. Io'da güneş ışığı etkisiyle buzlu yüzeyden yükselen volkanik bir hareketlilik mi yoksa bir gaz mı? Gösterdiğimiz şey aslında volkanların Io atmosferinde büyük bir etkiye neden olduğudur diyor. Ekip bununla da yetinmeyip sadece aktif volkanların üzerinde değil tüm atmosfere yayılmış olan SO gazını da tespit etti. Hawaii'deki Maunakea'daki WM Keck Gözlemevinin yaptığı gözlemler atmosferdeki SO'nun görülmeyen volkanlardan yani aşırı sıcaklık nedeniyle patlayan gizli volkanlardan geldiğini ve maddenin buhar halinde dışarı atıldığını gösteriyor. Io'nun Pele gibi bilinen volkanlarından çıkan dumanlar yoğun toz ve volkanik gaz gibi gözlenebilir maddeler atmosfere yayılırken bu tür saf haldeki gaz bulutlarını görmek zordur. De Pater: Keck ile SO emisyonlarının en geniş alanlarına baktığımızda bu gazın büyük olasılıkla 1500 Kelvin'i aşan sıcaklıklarda volkanik menfezlerden kaynaklandığını, ancak henüz bilinen herhangi bir volkana kadar izlenemediğini gördük. Bu da gizli bir volkanizmaya işaret etmektedir. ALMA ile gördüğümüz SO'nun çoğu büyük olasılıkla güneş ışığı tarafından sülfür-oksijen bağı kırılan SO2'ye ait diyor. Io, Güneş sisteminde volkanik açıdan en aktif uydu olup üzerinde 400'den fazla volkan bulunmaktadır. Io'nun atmosferine sülfür gazı püskürten volkanik hareketleri izlemek gökbilimcilere bu sıra dışı uydunun ateş ve buzdan oluşan içyapısı hakkında daha iyi fikir vermektedir."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/ipliksilerle-dolu-bir-gokada/", "text": "Hubble ile bir gökadanın karmaşık yapısı ortaya çıkarıldı. Parlak çekirdekli eliptik gökadanın ipliksilerle sarılmış kolları güzel bir kozmik manzaraya keyifle bakmamıza neden olmuş. Dünya'dan 150 milyon ışık yılı uzakta olan NGC 4696 gökadası yüzlerce gökadanın bulunduğu Erboğa kümesinin bir üyesidir. Büyük boyutlu Erboğa kümesindeki NGC 4696 diğer gökadalardan uzak durmayı başarmış görünüyor. NGC 4696, evrendeki bilinen en parlak ve büyük gökadalar arasındadır. NGC 4696'yı benzersiz kılan bir başka özelliği de yapısı. Önceki gözlemler ana gövdesinden dışarı doğru bir gerilme oluştuğu ve bu nedenle dev ipliksi yapıların oluştuğunu göstermişti. Uluslararası bir gökbilimci ekibi NASA/ESA Hubble teleskopunu kullanarak dev ipliksi yapıların ayrıntısına ulaşmaya çalıştı. Tozlu ipliksilerin her birinin yaklaşık 200 ışık yılı genişliğe ve çevresine göre yaklaşık 10 kat daha fazla gaz yoğunluğuna sahip olduğunu hesapladılar. Bu ipliksi yapılar gökadanın merkezinden dışarı doğru sarmal bir şekilde yayılmaktadır. Aslında gökadanın çekirdeği ipliksilerin şekli ve konumlarından sorumludur. NGC 4696'nın merkezinde aktif bir süper kütleli karadelik bulunmaktadır. Bu da gökadanın iç bölgelerine doğru enerjinin akmasına ve dışarı doğru ısınmış malzemenin atılmasına neden olmaktadır. Sıcak gaz kabarcıkları dışa doğru akarken aynı zamanda ipliksilerdeki maddeyi de sürüklediği görülüyor. Gökadanın manyetik alanı da hareketi biçimlendirerek ipliksilerin sarmal şekline neden olmaktadır. NGC 4696 gibi ipliksi gökadalar üzerine bilgi edinilmesi, evrende görece bize yakın olan birçok gökadanın neden ölü olduğunun anlaşılmasını sağlamaktadır. Bu tür gökadaların büyük gaz ve toz depoları olmasına karşılık yeni yıldızlar oluşturmadan, neden genelde yaşlı ve yaşlanan yıldızlarla dolu olduğu bilmecesi çözülmeyi bekliyor. NGC 4696'da da durum bu. Gökadanın manyetik alanı yeni yıldızların doğmasını engelliyor olabilir."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/iris-ilk-goruntusunu-yolladi/", "text": "İki yıl süreyle Güneş'i gözleyecek olan NASA'nın IRIS uydusundan ilk görüntüler geldi. Asıl adı Arayüz Bölge Görüntüleme Tayfçekeri olan IRIS uydusu 17 Temmuz'da yolladığı görüntüler paylaşıldı. Uzay aracının teleskop penceresi Güneş'in atmosferinin gizemli iç katmanlarını görmek için açıldı. Elde edilen görüntü küçük bir bölgenin daha önce elde edilmemiş derecede ayrıntılı, net ve açık görüntüsünü elde etti. NASA'nın Goddard Uzay uçuş Merkezi'nden IRIS görevi bilimcilerinden Adrian Daw: IRIS ile gelen görüntüler Güneş atmosferinin alt katmanlarında neler döndüğünü anlamamızda yardımcı olacak. Bunu anlamak için önümüze her zaman yeni ve daha önce görülmemiş kalitede veriler geliyor ve bu yeni teknolojik araçlar üretme potansiyelimiz yanında yeni sürprizleri de getirebiliyor diyor. IRIS yolladığı ilk görüntülerde, birbirinden sadece birkaç yüz kilometre uzakta olan komşu döngüler arasındaki büyük yoğunluk ve sıcaklık farkı ile daha önce görülmemiş kadar ince, ipliksi yapıların çok sayıda olduğunu gösterdi. Görüntülerde ayrıca enerjinin bölgeye nasıl taşınıp emildiğine yönelik ipuçları da hızla parlayan ve sönen noktalarla geliyor. IRIS'in arayüz bölgeye yönelik elde edeceği görüntülerle bilimciler manyetik enerjinin güneş atmosferindeki ısıtmaya nasıl bir katkı sağladığını öğrenmelerine katkı verecek. Enerjinin taşınmasıyla güneş atmosferindeki koronanın neredeyse bin kat daha sıcak, yaklaşık 1 milyon dereceye kadar ulaşmasını açıklayabilmek için bölgeyi en ince ayrıntısına kadar gözlemek gerekiyor. IRIS 27 Haziran 2013'de Kaliforniya'daki Vandenberg Hava Kuvvetleri Üssü'nden fırlatıldı. IRIS özellikle güneş atmosferindeki arayüz bölgesini çözmek için tasarlandı. Dünya iklimini etkileyen morötesi ışımanın anlaşılmasında bu arayüz bölgesi çalışması önemlidir. Dünya yakınındaki yörüngesine gönderilen çeşitli uydular, enerji ağları, küresel konumlandırma sistemleri veya GPS sistemleri etkileyen güneş rüzgarı, enerji akışının anlaşılmasında yardımcı olacaktır. IRIS, morötesi teleskop ve tayfçekeri adlı iki ayrı bileşeni yardımıyla daha önce hiç olmadığı kadar ayrıntılı bir şekilde arayüz bölgesini gözledi. Teleskop gelen ışığı depolayarak yüksek çözünürlükte görüntüler elde ediyor. Bu, nispeten anlık sürede elde edilecek görüntülerle 250 kilometre kadarlık bir alanın çok ince ayrıntıları çözülebilir. Görsel olarak tek dalga boyunda görüntü elde edilse de ikinci alet olan tayfçeker yardımıyla ışığın birçok dalga boyu bilgileri elde edilir. Cihazın böldüğü görünür ışık bölümleri daha sonra bir grafik üzerinde tasvir edilir. Görülen uzun çizgiler ışığın dalga boyu tipini temsil eder. Böylece bir yandan bölgedeki enerji ve ısı hareketleri izlenerek diğer yandan tayfçeker çizgileriyle de hız, sıcaklık ve yoğunluk gibi önemli bilgiler elde edilir. ABD'deki Lockheed Martin İleri Teknoloji Merkezi Güneş ve Astrofizik Laboratuarı'ndan IRIS baş araştırmacısı Alan Title: IRIS görüntüleri ve tayfçekerlerinin kalitesi şaşırtacak kadar iyi. Bu bizi ümitlendiriyor. Daha fazla bölgenin çalışılması ile elimizde daha ayrıntılı veriler olacak diyor. IRIS'in gözlem yapacağı arayüz bölgesinde olan enerji transferi ve dönüşümünün nasıl gerçekleştiği şimdiye kadar anlaşılmış değildir. Gerçekten de arayüz bölgesine akan ışık şimdiye kadar açık bir şekilde yorumlanamamıştır. IRIS hem güneş atmosferindeki olayları, hem de Dünya yörüngesinde dolanan yüksek teknoloji ürünlerinin gelen ışımayla ne derece etkilenebileceğinin anlaşılmasına katkı sağlayacak."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/isikla-cevrili-olu-yildiz/", "text": "MUSE verileri gökadamız ötesindeki yalnız nötron yıldızını ortaya çıkardı ESO'nun Şili'deki Çok Büyük teleskopu ve diğer teleskoplarla alınan yeni görüntüler en yakın komşu gökadalarımızdan biri olan Küçük Macellan Bulutunda parıldayan gaz bulutları ve yıldızlarla dolu zengin bir bölgeyi gözler önüne serdi. Görüntüler gökbilimcilerin 2000 yıl önceki bir süpernova patlamasından geride kalan gaz iplikçikleri arasında gömülü haldeki ölü bir yıldızı tespit etmelerini sağladı. MUSE aygıtının gözlemleri sayesinde ortaya çıkarılan bu gizemli nesnenin, var olan Chandra X-ışın Gözlemevi verileriyle yalnız bir nötron yıldızı olduğu anlaşıldı. Hem yerden hem de uzaydan alınan görüntülerle oluşturulan dikkat çekici yeni resimler Dünya'dan yaklaşık 200 bin ışık yılı uzaklıktaki Küçük Macellan Bulutunda bulunan karmaşık gaz iplikçikleri arasında gizlenen nesnenin hikayesini anlatıyor. ESO'nun Şili'deki Çok Büyük teleskopu üzerinde bulunan MUSE aygıtı ile alınan veriler bir süpernova patlamasından geride kalarak yavaşça genişlemeye devam eden gaz ve toz ipliklerinden oluşan 1E 0102.2-7219 adlı halka sistemini gözler önüne serdi. Şili'de bir ESO çalışanı olan Frederic Vogt liderliğindeki ekibin keşfi Samanyolu gökadamız dışında ilk kez yalnız olarak bulunan düşük manyetik alanlı bir nötron yıldızının izini sürüyor. Ekip halkanın bir X-ışını kaynağı etrafında toplandığını ve bunun da p1 olarak yıllar önce kaydedildiğini ortaya çıkarıyor. Ancak bu kaynağın doğası bir gizem olarak kalıyor. Özellikle p1'in kalıntının içinde mi yoksa arkasında mı olduğu anlaşılamıyor. Sonrasında MUSE ile gözlenen kaynak, gazdan halkanın neon ve oksijen içeriyor p1'i mükemmel bir şekilde çevrelediğini gösteriyor. Rastlantı yeterince fazla, ekibe göre p1'in süpernova kalıntısının içinde bulunması gerekiyor. P1'in yeri belirlendikten sonra ekip Chandra X-ışını Gözlemevinin kaynakla ilgili daha önce aldığı verileri inceleyerek, bunun düşük bir manyetik alana sahip olan yalnız bir nötron yıldızı olduğunu tespit ediyor. Frederic Vogt şu açıklamayı yapıyor: Eğer bir nokta kaynak arıyorsanız, evrende bakacağınız yerin etrafına tam anlamıyla bir daire çizdiğinde, bundan daha iyisini bulamazsınız. Büyük kütleli yıldızlar süpernova olarak patladıklarında, arkalarında süpernova kalıntısı olarak bilinen sıcak gaz ve toz ağları bırakırlar. Bu çalkantılı yapılar ağır elementlerin büyük kütleli yıldızların yaşamı süresince oluşurlar yıldızlararası ortama tekrar dağılmalarında ve sonrasında yeni yıldızların ve gezegenlerin oluşmasında anahtar rol oynarlar. Genelde yalnızca on kilometre genişliğinde, ancak Güneş'imizden daha ağır olan düşük manyetik alanlı tekil nötron yıldızlarının evrende bolca bulunduğu tahmin ediliyor. Ancak sadece X-ışını dalgaboyunda ışıma yaptıklarından bulunmaları oldukça güç oluyor . P1 noktasının izole bir nötron yıldızı olduğunun anlaşılması optik gözlemlerle olduğundan ayrıca heyecan vericidir. Diğer bir ESO Şili çalışanı ve araştırma makalesinin eş-yazarı Liz Barlett keşfi şöyle özetliyor: Bu Samanyolu dışında bu türde keşfedilmiş olan ilk nesnedir ve MUSE aygıtının yol göstermesi sayesinde mümkün olmuştur. Bu sayede yeni keşif kanallarının açıldığını ve bulunması zor bu yıldızsal kalıntıların araştırılabilmesi konusunda yeni fırsatlar doğduğunu düşünüyoruz. Notlar Görüntüde ESO'nun Şili'deki Çok Büyük teleskopu üzerinde bulunan MUSE aygıtı ile alınan verilerle yörüngedeki NASA/ESA Hubble Uzay Teleskopu ve NASA Chandra X-ışın Gözlemevi verileri birleştirilmiştir. Yüksek manyetik alana sahip dönen nötron yıldızları atarcalar olarak adlandırılmaktadır. Radyo ve diğer dalgaboylarında güçlü ışınımlar yaptıklarından bulunmaları kolaydır, ancak bunların tüm nötron yıldızlarının sadece küçük bir kısmını oluşturdukları tahmin edilmektedir. ESO-Türkiye"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/isiltili-evren/", "text": "MUSE tayfölçeri erken evrende neredeyse tüm gökyüzünün Lyman-alfa salınımı ile ışıldadığını ortaya çıkardı ESO'nun Çok Büyük teleskopu üzerindeki MUSE tayfölçeri ile yapılan derin uzay gözlemleri uzak gökadaları çevreleyen çok miktarda kozmik atomik hidrojen birikimini gözler önüne serdi. MUSE'nin üstün hassasiyeti ile erken evrendeki sönük hidrojen bulutlarının doğrudan gözlemleri parıldayan Lyman-alfa ışınımı sayesinde gerçekleştirilebiliyor o dönemde geceleyin gökyüzünün gizli bir ışıltılı yapıya sahip olduğu ortaya çıkarıldı. Hubble Ultra Derin Alanı'ndaki beklenmedik Lyman-alfa salınımı bolluğu uluslararası bir gökbilimciler ekibi tarafından ESO'nun Çok Büyük teleskopu üzerindeki MUSE aygıtı kullanılarak keşfedildi. Keşfi yapılan salınım neredeyse tüm görüş alanını dolduruyor ekip bu nedenle erken evrenden gelen Lyman-alfa emisyonunun neredeyse tüm gökyüzünü görünmez bir şekilde kapladığı sonucuna vardı . Gökbilimciler uzun bir süredir gökyüzüne farklı dalgaboyunda bakmaya alışkınlar, ancak Lyman-alfa ışınımının boyutları halen şaşkınlık verici. Uzak hidrojen bulutlarından gelen Lyman-alfa emisyonunu gözlerken tüm gökyüzünün optik bölgede ışıldadığını görmek oldukça şaşırtıcı oldu, diye açıklıyor sonuçları elde eden gökbilimciler ekibinin üyesi Kasper Borello Schmidt. Bu harika bir keşif! diye ekliyor ekip üyesi Themiya Nanayakkara. Bir dahaki sefere aysız bir gecede gökyüzüne bakıp yıldızları gördüğünüzde, görünmeyen hidrojen parıltısını hayal edin: evrenin ilk yapıtaşı, geceleyin tüm gökyüzünü aydınlatıyor. Ekibin gözlediği HUDF bölgesi Ocak takımyıldızı doğrultusunda olup, 2004 yılında uzayın bu bölgesi için o zamana kadarki en derin gözlemin NASA/ESA Hubble teleskopu tarafından değerli gözlem zamanından 270 saat ayrılarak yapılmasıyla üne kavuşmuştur. HUDF gözlemleri binlerce gökadanın karanlık bir gökyüzü parçası gibi görülen bu bölge boyunca dağıldığını ortaya çıkarmış ve evrenin küçük ölçekli mütevazi bir görüntüsünü sunmuştur. Şimdi MUSE'nin sıradışı yetenekleri bizlere daha derinlere inme fırsatı vermektedir. HUDF içindeki Lyman-alfa salınımının tespiti gökbilimcilerin ilk gökadaların gazla çevrili dış kısımlarından gelen sönük ışımayı ilk kez tespit edebilmeleri anlamına gelmektedir. Bu birleştirilmiş görüntü ikonik HUDF görüntüsü üzerine eklenen mavi renkli Lyman-alfa ışımasını göstermektedir. Bu son gözlemlerin arkasındaki aygıt MUSE ESO'nun Paranal Gözlemevindeki VLT'yi oluşturan teleskoplardan Birim Teleskop 4 üzerine kurulu son teknoloji ürünü bir toplam alan tayfölçeridir . MUSE gökyüzünü gözlerken ışıktaki dalga boyu dağılımları algılayıcısındaki her piksele çarpmaktadır.Göksel nesnelerden gelen ışığın tüm tayfına bakarak Evren'de meydana gelen astrofiziksel süreçlerin derinliklerine hakim olabiliriz . Bu MUSE gözlemleri ile erken evrendeki gökadaları çevreleyen yaygın gaz kozalarına ait tamamen yeni bir resim elde ettik, diyor diğer bir ekip üyesi Philipp Richter. Gözlemleri gerçekleştiren uluslararası gökbilimciler ekibi bu uzak hidrojen bulutlarının yaydığı Lyman-alfa ışımasına dair geçici belirlemeler yapmış olsalar da, kesin nedeni şu an için belirsizliğini koruyor. Bununla birlikte, bu sönük ışımanın geceleyin gökyüzünde her zaman bulunduğu düşünüldüğünde, gelecekte yapılacak gözlemlerle kökenine ışık tutulması bekleniyor. Gelecekte daha da hassas ölçümler yapmayı planlıyoruz, diyor son olarak ekip lideri Lutz Wisotzki. Bu atomik hidrojen rezervinin uzayda nasıl dağıldığını ayrıntılı olarak bulmak istiyoruz. Notlar Işık oldukça hızlı hareket etse de sınırlı bir hıza sahiptir, yani Dünya'ya aşırı uzak gökadalardan gelen ışık uzun bir süre boyunca yol alır, bu da bize Evren'in erken dönemleri hakkında bilgiler verir. VLT Birim teleskop 4, Yepun, aralarında Amerikan Optik Derneği tarafından yakın geçmişte 2018 Paul F. Forman Mühendislik Ekibi Mükemmelliyet Ödülü ile ödüllendirilen Uyarlamalı Optik Tesisinin de bulunduğu sıradışı bilimsel aygıtlar ve ileri teknolojili sistemlerle donatılmıştır. MUSE'nin gözlediği Lyman-alfa ışıması yaklaşık 122 nanometre dalgaboyuna sahip ışık yayan hidrojen atomlarındaki atomik elektron geçişlerinden kaynaklanmaktadır. Ancak bu ışıma Dünya atmosferi tarafından soğurulmaktadır. Sadece aşırı uzak gökadalardan gelen kırmızıya-kaymış Lyman-alfa ışıması Dünya atmosferinden engellenmeden ve yer konuşlu ESO teleskoplarıyla tespit edilebilecek uzun dalgaboyuna sahiptir. Arif Solmaz, Çağ Üniversitesi Uzay Gözlem ve Araştırma Merkezi, Mersin 1 Yorum teknoloji,bilim,çalışmalar,verilen değerli emekler bilim insanlarının bu buluşları insanlığa sundukları evren hakkında ki yazılar görüntüler inanın bunlar çok değerli bilgiler kaç kişi takip ediyor?bence çok az keşfedilen evreni incelemek benim için çok önemli yeni yeni bilgiler öğreniyoruz,teşekkürler ASTRONOMİ DİYARI.selamlar."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/ison-geliyor/", "text": "Yaklaşık bir yıl sonra C/2012 S1 yaşayan herkesin büyük bir olasılıkla göreceği en parlak kuyrukluyıldız olacak. Ne kadar parlak olacağı ise gökbilimciler arasında bir tartışma konusu. ISON, Beyaz Rusya-Vitebsk'den Vitali Nevski ve Rusya Kondopoga'dan Artyom Novichonok tarafından 21 Eylül'de keşfedildi. Kullandıkları 16-inç'lik (0,4 m) Uluslararası Bilimsel Optik Ağı Teleskopu nedeni,yle kuyrukluyıldıza C/2012/S1 ya da ISON adı verildi. Gökbilimciler kuyrukluyıldızı keşfettiklerinde parlaklığı 18,8 kadir derecesindeydi. Bir karşılaştırma yaparsak, karanlık bir yerde gökyüzünde gözün gördüğü en sönük yıldızdan 100 000 kez daha sönüktü. Tahminlere göre ISON 2013 yılının Kasım ayı sonunda Güneş'e 0,012 gökbirimi (yaklaşık 1,8 milyon km) kadar yaklaşacak. Bir gökbirimi Dünya-Güneş uzaklığı olan 149,7 milyon km'ye eşittir. Ocak 2014'de ise kuyrukluyıldız Dünya'nın 0,4 GB (59,9 milyon km) kadar yakınından geçecek. ISON şu anda, İkizler takımyıldızının en parlak yıldızı olan Pollux'un 6,5 derece doğusunda bulunuyor. Büyük teleskoplar için yeterinde parlaktır. ISON birkaç ay daha dürbün ya da küçük teleskoplarla görülemeyecek. 2013 yaz sonunda ise küçük teleskoplarla hatta dürbünle bile görülebilecek. Ardından Ekim sonu ya da Kasım başında ise çıplak gözle izlenebilir kadar parlak olacak. Kuyrukluyıldız bu tarihlerde Dolunay kadar parlak olacak. ISON Güneş'e yakın olduğu zaman ise gökyüzünde Venüs'ün parlaklığının altı katı kadar ışık saçacak. Ancak bu tarihte ISON gökyüzünde gündüz görünecek ve ne yazık ki Güneş'in parlaklığı görülmesini engelleyecek. 8 Ocak 2014'de ise güzel bir yılbaşı hediyesi olarak oldukça parlak olacak ISON, Kutup Yıldızı'nın sadece 2 derece yakınında olacak."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/ison-hayatta/", "text": "Dün Güneş'e kızıp 'Ne yaptın sen?' tepkisini vermiştim. Anlaşılan Güneş bundan 'alınmış' olacak ki ISON'u serbest bıraktı. Gerçi kuyrukluyıldız artık 'yüzyılın kuyrukluyıldızı' ünvanını kaybetti. Çünkü Güneş'in güçlü etkisiyle oldukça küçülmüş durumda. İlerleyen günlerde daha net bilgiye sahip olacağız. Dün gece yarısı gökbilimciler ISON'un tamamıyla parçalanmış olabileceğini düşünüyordu. Daha sonra NASA'nın SOHO uydusu ISON'u Güneş'ten adeta 'yandım Allah' dercesine kaçışını görüntüledi. Ancak çekirdeği oldukça küçülmüştü. ISON bu hale gelip bizi hayal kırıklığına uğratsa da büyük bir iş başardı: insanların gökyüzüne bakmasını sağladı. Gökyüzüne sadece 'hava açık mı' diye bakan gökbilimden bi'haberlere ve haber sayfalarına gökyüzünü taşıdı. Demek ISON parçalanmasaydı tam anlamıyla bir ay boyunca şenliği yaşayacaktık. Olmadı. Yine de unutla yeni bilgileri bekliyoruz. bilgiler tazelendikçe buradan duyurmaya devam edeceğim. Görseller: ESA/NASA/SOHO/Jhelioviewer 1 Yorum Ya nasılda hevesle bekliyordum gün ışığında görebilmeyi, küçülmüş olsan da kalbimizdesin 🙂 Bu arada siteniz gerçekten çok güzel ilgiyle takip ediyorum."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/ison-tehlikeli-bolgeye-giriyor/", "text": "Güneş Sistemi'nde br kuyrukluyıldızın yolculuğu tehlikelerle doludur. Güneş'ten gelen dev yığınlar kuyrukluyıldızı etkileyebilir onu parçalayabilir. Bu kuyrukluyıldız henüz Mars'a bile ulaşmadan yaklaşık 370 milyon kilometre uzaktayken güneş ışımasından etkilenmeye ve yüzeyindeki su kaynamaya başlar. Eğer güneşin yakınından geçmeye kalkarsa aldığı yoğun ışıma ve basınç onu tümüyle yok edebilir. ISON'un Güneş Sistemi'nin Oort Bulutu'ndan Güneş'e doğru yolculuğu ise sürüyor. Kuyrukluyıldız 28 Kasım 2013'de güneşe en yakın konumdan, 1,2 milyon kilometre uzaklıktan geçecek. Parçalanmadan güneşe bu kadar yaklaşabilirse Kuzey Yarımküre'den gözlenebilir hale gelecek. ISON'un en parlak ve güzel görünümlü bir kuyrukluyıldız olacağı tahmin ediliyor. Katalogda C/2012 S1 olarak adlandırılmış olan ISON ilk kez Eylül 2012'de 940 milyon kilometre uzaklıktayken keşfedildi. Hala Güneş Sistemi'nin oluştuğu dönemden bozulmamış olarak kalabilen cisim, sistemin üst kısımlarında dolanmış ve ilk kez iç bölgeye hareketlenmiştir. Bilimciler birçok yer merkezli ve en az 15 uzay teleskopu ile kuyrukluyıldızın yolculuğunu antik dönemle ilgili veri toplayabilmek için izliyor. Bilimciler kuyrukluyıldızı izleyerek kuyruğundaki maddeyi ve çevreye tepkisini anlayarak güneş sisteminin kökeni hakkında açıklamaya kavuşacaklarını düşünüyor. Güneş ile olan etkileşimiyle Güneş hakkında da bilgi edinebilecek. NASA uzay ve yer merkezli teleskoplarla izleme dışında konuya ilgi duyan meraklıları, amatör ve profesyonel gökbilimcilere yardımcı olmaları ve büyük bir küresel gözlem kampanyası, ISON Kuyrukluyıldızı Gözlem Kampanyası başlatmak için çaba gösteriyor. ISON'un tehlikeli yolculuğunu ele alan takvimi inceleyebilirsiniz. 10,000 Yıl Önce Kuyrukluyıldız Neptün'ün çok ötesindeki Oort Bulutu içindeki buzlu cisimlerin oluşturduğu disk içinden ayrılarak uzun yolculuğuna başladı. Bu ISON'un iç güneş sişstemini ilk ziyareti olacak. Eylül 2012 ISON Rusya'nın Kislovodsk'deki Uluslararası Bilimserl Optik Ağ Merkezi'ndeki Rus gökbilimciler Vitali Nevski ve Artyom Novichonok tarafından keşfedildi. 17-18 Ocak 2013 NASA'nın Derin Darbe aracı ISON'u görüntüledi. Ancak gözlemler kuyrukluyıldızda karbonmonoksit ve karbondioksitin olup olmadığını tespit edecek ayrıntıda değildi. Ocak-Mart 2013 Bu aylar arasında NASA'nın Swift aracı 736 milyon kilometre uzaklıktaki ISON'u görüntüledi. Gözlemler ISON'ndan dakikada 50 bin kilogram toz ve 60 kilogram suyun döküldüğünü gösterdi. Bu ise kuyrukluyıldızın buzun suya dönüştüğü sınır noktada olduğunu gösterdi. Nisan-Temmuz 2013 NASA'nın Hubble Uzay Teleskopu 10 Nisan 2013'de Güneş'ten 618 milyon kilometre uzaklıkta olan ISON'u görüntüledi. Hubble'ın bu ilk gözlemleri ile şaşırtıcı sonuçlar elde edildi: Kuyrukluyıldızın çekirdeği 3 ile 4 kilometreden daha büyüktü. Kuyrukluyıldızın çok parlak ve hareketli olması bilimcilerin çekirdeğin çok büyük olduğunu kabul etmesinin kanıtıydı. Hubble kuyruğun 5 kilometre çapında ve 91 kilometre uzunluğa sahip olduğunu gösterdi. HST 2 Mayıs ve 7 Mayıs tarihlerinde de kuyruktaki karbonmonoksit gazını belirledi. Hubble en son Temmuz başında gözünü yine ISON'a dikmişti. 13 Haziran 2013 NASA'nın Spitzer Uzay Teleskopu Güneş'ten 496 milyon kilometre uzaktaki ISON'u görüntüledi. Veriler işlenmeye devam ettiğinden sonuçlar henüz açıklanmadı. Temmuz-Ağustos 2013 Temmuz-Ağustyos arasında suyun buharlaşması başlayacak ve kuyrukluyıldız güneş ışımasını hissedecek. Kuyrukluyıldız bu sırada don sınırı olarak nitelenen Güneş'ten 370 ile 450 milyon kilometre arasındaki bölgede bulunacak. Bazı kuyrukluyıldızlar bu hattan geçişleri sırasında kırılmaktadır. Ağustos-Kasım 2013 Ağustos ayından itibaren gökbilimciler yer merkezli teleskoplarla kuyrukluyıldızı gözleyebilecek. Haziran sonu ve Ağustos başına kadar ISON Dünya'dan bakıldığında Güneş'in arkasında olduğundan yerden gözlenememiştir. Eylül 2013 Güney yarımkürede şafak zamanı dürbünle gözlenebilecek. 17 Eylül-15 Ekim 2013 671 metre boyunda ve üzerinde 2,6 metrelik teleskopu olan ISON izleme balonu ya da diğer adıyla BRRISON göreve başlayacak. Balon yeryüzünden 37 kilometre yükseğe çıkarak ISON'u gözleyecek. BRRISON yakın kızılötesi, yakın morötesi ve görünür dalga boylarında ISON'a bakacak ve kuyrukluyıldızdaki su emisyonu ile karbondioksit oranını ölçecek. Bu oran kuyrukluyıldızın kökeniyle ilgili teşhiste bulunulmasını sağlayacak. Bu emisyonlar Dünya atmosferinin engellemesi nedeniyle yerden ölçülemez. BRRISON kuyrukluyıldız ISON'u gözlemek için üretilmiş eşi görülmemiş hızlı projedir ve NASA Gezegen Bilimleri Bölümü'nün balon görevidir. Ekim 2013 ve Fırsat 1 Ekim 2013'den itibaren Ekim ayı içinde ISON'u görüntüleyecek. Kuyrukluyıldız bu tarihte Mars'a en yakın konumda yer alacak. 10 Ekim'de kuyrukluyıldız 151 milyon kilometre uzakta bulunacak. Bu tarihte Hubble ek gözlemler sağlayarak kuyrukluyıldızın genel yapısını ve ondan kopan parçaları arayarak yeni tahminlerde bulunulmasını sağlayacak. Kasım 2013 (16-19 ve 21-26 Kasım) ISON Merkür'e yakın konumda olacağından MESSENGER ile görüntülenebilecek. En yakın konuma 19 Kasım'da ulaşacak. Kuyrukluyıldız Merkür'ü geçtikten sonra en tehlikeli yolculuğuna başlayacak. Güneş'ten gelen yoğun ışıma kuyrukluyıldızdan çok daha fazla maddenin buharlaşmasına neden olacak. Ayrıca kuyrukluyıldıza akacak olan güneş parçacıklarının oluşturacakları baskı onun kırılmasına bile neden olabilecek.Güneş çevresinde dolanacak ISON yer merkezli teleskoplarla izlenebilecek. 18-24 Kasım 2013 Güneş'e yaklaşan ISON'dan yayılan morötesi ışık ölçülebilecek. Bu ışık bilimcilerin kuyrukluyıldızın yüzeyini terk eden uçucu kimyasalların üretim oranını belirlemek ve kuyrukluyıldızın üzerinde daha önce keşfedilmemiş atom ya da moleküllerin tespit edilmesinde kullanılabilecek. 21-30 Kasım 2013 21 Kasım'dan itibaren ISON, Güneş'i gözleyen uydular tarafından izlenebilecek. Böylece Güneş'ten gelen baskı ayrıntılı incelenebilecek. Güneş çevrimi kuyrukluyıldız için kötü senaryolara neden olabilecek. Güneş'ten atılan bir kütlenin kuyrukluyıldıza gelmesi parçalanmayı hızlkandırabilir. Aralık 2013 ve Ocak 2014 ISON Güneş çevresindeki turunda hayatta kalırsa Kuzey Yarıküre'de inanılmaz derecede parlak olacağından çıplak gözle bile gözlenebilecek. Aralık başında doğu-güneydoğu ufkunda, ufka yakın ve sabah saatlerinde görülebilecek. Aralık sonu ve Ocak başında ise tüm gece izlenebilecek. 26 Aralık 2013 Dünya'ya en yakın konumda bulunacak. Kuyrukluyıldız bu sırada Dünya'dan 4,5 milyon kilometre uzakta olacak."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/isona-ne-oldu/", "text": "Gökbilimciler ISON gibi uzun kuyrukluyıldızları sıcak olarak bilir. Bu cisimler güneş ısısını aldıkları için oluşan uzun kuyruklarıyla tarih boyunca gökyüzünde çıplak gözle izlenmiştir. Sıcak olmasına karşılık ne yazık ki ISON bunlardan biri olamadı. Beklendiği gibi ISON 28 Kasım'da Güneş'e çok yakınına sokulduğunda büyük bir kuyrukluyıldız olarak görülmesi beklendi.... Ama ISON bu beklentiyi karşılayamadı. Ne yazık ki ISON'u insan gözü göremeyecek diyor NASA'nın ISON gözlem programı ekibinden Karl Battams. Başlangıçta bu olumsuz görünebilir. Ama diyor Battams: Kaybettik diye ağlamak yerine belki de ne kazandığımıza bakmalıyız. Bazı kuyrukluyıldızlar tarihin en iyi verilerini sağlamıştır. ISON Güneş'e en yakın konuma geldiği 28 Kasım'da çok büüyük beklentilere sahipti. Buzlu cisim tam 20 dolunay büyüklüğündeki kuyruklu görüntüsüyle şafak vakti görebilecekti. Güneş'in ısısı onu çok uzun bir kuyrukluyıldıza çevirecekti. Gözlem sırasında 32.000'den fazla kişi google+ ve diğer araçlarla Battams ve güneş-bilim insanlarına katıldı. Herkes ikiz STEREO sondalarını, Güneş Dinamikleri Gözlemevi ve SOHO da dahil olmak üzere gözlem filosunun görüntülerini canlı olarak izledi. ISON Güneş'e yaklaştıkça parlaklaştı ve sonra soldu. Bu parçalanma olabilirdi diyor gözlem ekibinden Matthew Knight. Güneş Dinamikleri Gözlemevi'ndeki kameralar sürekli olarak kuyrukluyıldızı aradı ama birşey göremediler. Ne olduğundan emin değildik. Tam anlamıyla dönme dolapta dönüyor gibiydik, şaşkın ve telaşlı. Güneş'in atmosferinde ortaya çıkan yelpaze şeklindeki bulut araştırmacıları bir kez daha şaşırttı. Hiç kimse içeride neler olup bittiğini bilmiyordu. Olasılıklar ISON'un küçük bir çekirdeğinin kaldığını ya da bir moloz yığınına döndüğü yönündeydi. Günün sonunda ISON sanki bir toz bulutu olmuştu. Çıplak gözle kuyrukluyıldızı izleyememek gerçekten hayal kırıklığı yarattı. Diğer yandan ISON'un başka bir işi başardığını düşünüyorum. Sosyal medyanın da yardımıyla insanlara kendini tanıttı, ünlü oldu. NASA'nın sunucuları bile bu yoğun ilgiyle başa çıkmakta zorlandı diyor Knight. Yani ISON gerçekten yüzyılın kuyrukluyıldızı oldu. Kuyrukluyıldız ölmüş olabilir. Ama gözlem kampanyası başarıya ulaştı. Eylül 2012'de keşfedildiğinden bu yana ISON genelde elektromanyetik tayfta gözlendi ve binlerce kez fotoğraflandı. Jüpiter'den uzaklaştıktan sonra da yer teleskoplarıyla izlenmeye başlandı. Aylarca kuyruğunun şekli izlendi. Gökbilimcilerin elindeki bu muazzam veriler ISON'un başına ne geldiğini ve gizemini çözmeye yardım edecek. Matthew ve bana göre ISON bu kadarını hiç beklemediğimiz bir şekilde ün kazandı. Evren gerçekten muhteşem ve bizi her zaman hayretler içinde bırakacak malzemelere sahip diyor Battams."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/isonu-bekliyoruz/", "text": "Bitti. Herşey bitti. İlgi çekici gösteri ikinci perde açılmadan sona erdi. Ne yaptın Güneş sen? Tüm umutlarımızı tükettin. Elveda ISON. ISON sadece yeryüzündeki amatör ya da gelişmiş teleskoplar değil uzay gözlemevleri de merakla izliyordu. Resmi adı C/2012 S1 olan ISON Kislovodsk yakınındaki Uluslararası Bilimsel Optik Ağ Teleskopu ile Rus gökbilimciler Vitali Nevski ve Artyom Novichonok tarafından 21 Eylül 2012 de keşfedildi. 28 Kasım'da yani bugün ISON artık Güneş'i dolanıp tek parça halinde görüneceğini umuyorduk. Artık herşey bitti. ISON çok küçüldü. Sizleri ISON'u merakla izleyen uydularımızdan alınan görüntülerle başbaşa bırakıyorum. Muhteşem bir video. Film 20-25 Kasım tarihleri arasında STEREO uydusu ile çekilen görüntülerle oluşturulmuş ve iki kuyrukluyıldızı gösteriyor: Encke ve ISON. ISON başta sol arkadan oldukça parlak bir şekilde gelirken, Encke Merkür ile Dünya'nın arasından sönük bir nokta şeklinde çıkan nokta gibi görülüyor. Filmin sonlarına doğru Encke ile ISON'un farklı yönlere doğru ve güneş rüzgarına karşı hareket ettiklerini görüyoruz. Telif: Yaklaşık bir buçuk saat arayla alınmış ISON'un sağlam haldeki son görüntüleri SOHO ve SDO ile alındı. 1 Yorum üzüldüm zavallı ıson. heyy üzüntüm ıson için değil kendim için. zira bu güneşi dolanır daha parlak bi şekilde sahneye çıkarda görsel bi şölen yaparız diye ümitlenmiştim. artık önümüzdeki maçlara bakacaz..."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/issden-beysehir-ve-egirdir-golu-fotografi/", "text": "Ülkemizin en büyük tatlı su göllerinden ikisi Uluslararası Uzay İstasyonundan bir astronot tarafından görüntülendi: Beyşehir ve Eğirdir gölleri. Bölgede Sultan dağlarından akan sular, dereler ve yağış etkisiyle oluşmuş birkaç sığ göl daha yer almaktadır. Göllerdeki su seviyeleri genel olarak içme suyu ve tarımsal sulama amacıyla kullanıldığından mevsimlere bağlı olarak değişmektedir. Su seviyeleri azaldıkça göl yataklarında bulunan açık renkli kireçtaşı çökeltileri belirgin hale gelir ve suyun açık renkte görünmesini sağlar. Burada Beyşehir Gölünün açık renkte görünmesinin nedeni budur. Yani, Beyşehir Gölündeki su seviye azalmış durumda! Beyşehir ve Eğirdir gölleri küresel koruma örgütleri tarafından önemli kuş ve bitki yaşam alanları olarak işaretlenmiştir. Göllerde 182 kuş türü kıyıları ve küçük adaları yuvalama ve üreme alanı olarak kullanmaktadır. Telif: ISS Digital Camera 1 Yorum çok kısa zamanda devletimiz bu konuda önlem almakı.uyarılar ciddiye alınmalı ve yapılacaklar ona göre planlanmalıdır.selamlar."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/issden-hava-durumu-yakinda/", "text": "NASA'nın daha önce uydu parçalarını test etmek için tasarladığı QuikScat bir donanım değişikliğiyle 2014 yılında Uluslararası Uzay İstasyonu'na yerleştirilerek hava durumu tahminlerini gerçekleştirecek. Böylece ISS ile uzaydan Dünya'nın bütününe ilişkin hava tahminleri yapılabilecek. Yeni aletin adı ISS-RapidScat olacak. NASA'nın Uluslararası Uzay İstasyonu programı yöneticisi Mike Suffredini: Uzay istasyonuna yerleştirilecek aletle hava tahminlerinin daha doğru ve çok daha ucuza yapılabileceğini göreceğiz diyor. ISS-RapidScat iki yıl önce tasarlandı ve ancak üzerindeki teknoloji 10 kez değiştirildi. Alet okyanus rüzgarlarını izleyerek olası kasırgaları önceden belirleyebilecek kapasiteye sahip. Alet, bir uçak ya da bir uydu yardımıyla Dünya yüzeyini tarayarak, yüzeyden gelen yansıma veya saçılma etkisini ölçebilen mikrodalga radar duyargasına sahip. ISS-RapidScat QuikScat ile benzer ölçüm hassasiyetine sahip olacak ve ISS ile görülebilen tün bölgeleri izleyebilecek. Alet Space X Dragon kargo gemisiyle ISS'ye gönderilecek. ISS bir günde Dünya'nın çeşitli bölgeleri üzerinden geçmektedir. Geçişi sırasında da yörüngedeki diğer uyduların yörüngelerinden geçer. Böylece ISS-RapidScat diğer uydu verileriyle bir eş zamanlı çalışmayı da gerçekleştirecek. Alınan veriler uzun dönemli çalışmalara da yardımcı olacak. ISS-RapidScat günün her saati için Dünya'daki rüzgar ölçümlerini yapacak. Tropik bulutlar, Dünya'daki su-enerji döngülerini ölçerek bilimcilerin hava ve iklim modelleri geliştirmelerine yardımcı olacak."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/iste-quaoar/", "text": "Pluto'yla ilgilenmemizi ve sevmemizi sağlayan Yeni Ufuklar aracı Pluto ötesi bölgedeki yolculuğunu sürdürüyor. Araç şimdi de cüce gezegen Quaoar'ı görüntüledi . Kuiper Kuşağı içinde, yani Güneş'ten çok ama çok uzakta yolculuğunu devam ettiren Yeni Ufuklar, eşsiz görüntüler iletmeyi sürdürüyor. Bu fotoğrafın alındığı sırada Quaoar Güneş'ten 6,4 milyar km ve araçtan 2,1 milyar km uzaktaydı. Oldukça parlak görülen Ouaoar burada sadece bir kısmını gösteriyor. Bu görsellerdeki parlaklık değişimleri cismin yüzeyiyle ilgili ipuçları vermektedir. Görüntüde arka alanda birçok yıldız ve iki de gökada (IC 1048 ve UGC 09485) parlamaktadır. Quaoar bu cisimlere göre göre daha yakın olduğundan onların önünde hareket ediyor görünmektedir. Yeni Ufuklar aracının yeni görevi ise 2019'da Güneş Sisteminin erken döneminde oluştuğu düşünülen 2014 MU69 ile buluşmak olacak. Yolun açık olsun Yeni Ufuklar... Görüntü telif hakkı: NASA/JHUAPL/SwRI"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/istenmeyen-yildiz-kumesi/", "text": "M87 adıyla bilinen dev gökada bir beyzbol oyuncusuna benziyor. Çünkü bir yıldız kümesini saatte yaklaşık 3 milyon kilometre hızla dışarı attığı belirlendi. HVGC-1 olarak adlandırılan yeni küme bilinen en yüksek hıza sahip cisim olarak kayda geçti. Küme gökadalar arası boşlukta hızla yol alıyor. The Astrophysical Journal Letters'da yayınlanan makalenin baş yazarı Harvard-Smithsonian Astrofizik Merkezi'nden Nelson Caldwell: Gökbilimciler daha önce kaçak yıldız keşfetmişti ancak ilk kez bir kümenin kaçışına tanık oldular diyor. HVGC-1 kümesi kısaca HVGC olarak bilinen süper hızlı küresel küme sınıfındadır. Küresel kümeler erken evrenin kalıntılarıdır. Bunlar birbirine yakın binlerce yıldızın birlikteliğiyle oluşmuş ve birkaç düzine ışık yılı çapında küre şekilli cisimlerdir. Samanyolu'nda 150 dolayında küresel küme olduğu biliniyor. Dev eliptik gökada M57'de binlerce küme olduğu düşünülüyor. HVGC-1 başarılı bir vuruşun etkisiyle fırlamış gibidir. Keşif ekibi yıllardır M87'yi inceliyor. Ekip çalışmaları sırasında arka plandaki gökadaları, gökada içindeki yıldız kümelerini farklı renklerle işaretledi. Yüzerce küresel kümeyi yakından inceleyebilmek için Arizona'daki MMT Teleskopu üzerindeki Hectospec adlı aleti kullandılar. Kümenin hızı eldeki verilerin bilgisayar yardımıyla işlenmesi sonucu hesaplandı. Gözlenen gariplikler için hesaplar tekrar ve elle yapıldı. Sonuçta bazı hatalar giderildi ve inanılmaz olan sonuca ulaşıldı: HVGC-1 inanılmaz hızla gökadasından kaçıyordu. Makalenin yazarlarından Michigan State Üniversitesi'nden Jay Strader: Aslında hiçbir şeyin bu kadar hızlı hareket edebileceğini düşünmemiştik diyor. HVGC-1'in bu kadar hızlı hareket etmesinin nedeni ne olabilir? Gökbilimciler bu sorunun yanıtını net olarak bilmemekle birlikte M87'nin merkezindeki çift süper kütleli karadeliğin bu işte bir parmağı olabileceğini işaret ediyorlar. Yıldız kümesi bu karadeliklerin birinin epey yakınından geçmiş olmalı. Kümenin dış kısmındaki yıldızlar kümeden ayrılmak zorunda kalmış olmalı. Ancak küme çekirdeği daha yoğun olduğundan canavarın elinden kurtulmuş. Ancak bu kümenin iki karadeliğin etkisiyle dışarı doğru atılmasıyla sonuçlanmış. HVGC-1 kümesi M87'den o kadar hızla kaçıyor ki gökadadan çoktan kopmuş ve başıboş bir şekilde boş uzaya yelken açmış bile olabilir. Meraklısına Ek Notlar: HVGC-1 hiper-hızlı yıldız kümesinin bulunduğun M87 gökadası aslında gökadaların kralıdır. Yakın evrendeki en ağır gökada olan M87, 6 trilyon güneş kütlesindedir. M87'nin çekirdeğinde bir değil iki süper kütleli karadelik bulunmaktadır. Bu ise iki ayrı gökadanın uzun zaman önce birleştiğinin bir sonucu olarak kabul edilmektedir. Aynı kaderi birkaç milyar yıl sonra Andromeda ile çarpışacak olan Samanyolu'nun da yaşaması bekleniyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/james-webbin-bir-araci-testten-gecti/", "text": "NASA'nın James Webb Uzay Teleskopu'nun öncü kamerası ve tayfölçeri, uzayda karşılaşacağı çetin şartlar için uygulanan kriyojenik testini geçti. Kriyojenik testi -183 C derece ile mutlak sıfır denilen -273 C derece sıcaklığındaki maddenin dayanıklılığını ölçen testin adıdır. Orta-kızılötesi aleti ile Birleşik Krallık'ın Oxfordshire'daki Bilim ve Teknoloji Konseyi'nin Rutherford Appleton Uzay Laboratuarı'nda test gerçekleşti. Söz konusu alet evrendeki ilk ışığı ve yıldızların çevresinde oluşan gezegenleri incelemek amacıyla üretilmiştir. 11 ülkeden 50'den fazla bilim insanı uzay aracı içine entegre edilecek olan gökbilim aracının testini 86 gün boyunca düşük sıcaklıklarda gerçekleştirdi. NASA'nın Goddard Uzay Uçuş Merkezi'nden Bilim Aletleri Birimi Webb Teleskopu ekibi üyesi Matthew Sera: Bu 2000'den fazla program içermekte olan bir testti. Başarıyla tamamlanması ise Webb teleskopu için önemli bir dönüm noktasının geçildiğini gösterir diyor. Webb teleskopu ve yardımcı araçları ile büyük patlama ve sonucunda gelişen yıldız sistemleri, evrenin oluşumunu anlamaya yardımcı olacak. Bilim insanları bu teleskopla özellikle uzak yıldızların çevresindeki gaz ve tozun örttüğü genç gezegenleri keşfetmeyi planlıyor. Kızılötesi ışık bu engelleri aşabilir ve MIRI'nin de yeteneği tam buna göre. MIRI tayfölçerinin yardımıyla insan için yaşama elverişli, sıvı suyun olduğu gezegenler bulunabilir. NASA'nın Goddard Merkezi'nden Nobel ödüllü John Matther: Binlerce gökbilimcinin verilerini alacağı Webb Teleskopu ile uzayın ulaşabildiğimizin daha ötesine uzanacağız. Hubble Uzay Teleskopu'nun keşifleri artık ders kitaplarında yerini aldı. Artık sıra James Webb'de. En önemli sorularımızı yanıtlamasını bekliyoruz diyor. MIRI, Avrupa ülkeleri, NASA'nın Jet İticiler Laboratuarı ve çok sayıda ABD kurumunun içinde yer alan bilim insanları ve mühendislerince tasarlanmıştır. James Webb Uzay Teleskopu'nun 2018'de fırlatılması planlanıyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/japon-araci-asteroite-inmeye-hazirlaniyor/", "text": "Japon Uzay Ajansının 27 Haziran'da Ryugu asteroitine 2000 metre yaklaşan Hayabusa2 aracı şimdi ise asteroitin neredeyse dibinden fotoğrafını çekti. Uzay aracının görevi asteroitten örnek alıp Dünya'ya getirmek. Hayabusa geçtiğimiz hafta asteroite 35 metre yaklaştı. Aracın asteroitin yüzeyinde oluşan gölgesini fotoğrafta net bir şekilde görebilirsiniz. Üzerinde üç robot bulunan uzay aracı asteroitin yüzeyinden örnekler alıp Dünya'ya getirecek. Ryugu gibi asteroitleri çalışan araştırmacılar bu yolla Güneş Sisteminin erken döneminde neler olup bittiğini anlamaya çalışıyor. Asteroitler Güneş Sisteminin oluşumundan bu yana yüzeyi bozulmadan kalmış cisimlerdir. Görsel telif hakkı: JAXA Astronomi Diyarı Notu: Buradaki bir diğer amaç ise asteroit madenciliğine temel oluşturmak. Bir asteroitten küçük bir örnek almak için asteroitin yüzeyine inmek ve aracı kazasız bir şekilde tekrar Dünya'ya getirmek farklı bir teknoloji gerektirmektedir. Hayabusa2 bu tekniğin küçük bir testidir. 1 Yorum başarabilirlerse çok büyük bir iş başarmış olurlar.böyle bir uzay aracını geri getirmek müthiş bir olay olmalı bekleyip görelim geri getirecek numuneler çok bilinmeyenli denklemleri çözecek gibi."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/japon-firmalarindan-uzay-copu-sorununa-cozum-onerileri/", "text": "Uzay ajansları ve özel şirketler bir uzay sorununa çözüm arıyor: uzay enkazları. Kullanılmış uydular, roket parçaları ve çarpışmalardan oluşan çöpler, uzay çağının başlamasından bu yana birikiyor ve son yıllarda sayıları artıyor. Çözüm için yeni önerilen lazer ışınları ve çekici uydular kullanmak için çalışmalar başladı. Kendini Uzay sürdürülebilirliğine adamış olan Astroscale şirketinin genel müdürü Miki Ito: Birçok uydunun birbiri ardına fırlatılacağı bir çağa giriyoruz. Uzay daha da kalabalık hale gelecek. Böyle devam ederse uzayın artık kullanılamayacağını gösteren simülasyonlar var. Bu nedenle çok geç olmadan göksel ortamı iyileştirmeliyiz diyor. Avrupa Uzay Ajansı , bir uzay aracını devre dışı bırakacak, bir santimetreden daha büyük yaklaşık bir milyon enkaz parçasının Dünya yörüngesinde olduğunu tahmin ediyor. Ocak ayında bir Çin uydusu Uluslararası Uzay İstasyonunun robotik kolunun sadece beş milimetre yakınından geçti. Çarpsaydı büyük sorunlara neden olabilirdi. Günümüzde artık GPS, geniş bant ve bankacılık işlemleri uydular yoluyla yapıldığından çarpışmalar Dünya için büyük risk taşıyor. Tokyo merkezli uydu operatörü ve yayıncısı olan SKY Perfect JSAT'ta mühendis olan Tadaroni Fukushima sorunu küresel çaplı olarak görüyor. Sabit bir uydu yılda yaklaşık 100 civarı enkaz yaklaşma uyarısı alır diyor. Uluslararası uydu imha yönergeleri, kullanılmış uyduları düşme yörüngesine taşımak gibi kuralları içerir. Ancak uzmanlar enkazdaki artışın bu önlemlerden fazlasına ihtiyaç duyulduğunu düşünüyor. 'Her derde deva' Fukushima 2018'de uzay enkazını lazer ışınıyla yeni yörüngeye itecek bir çözüm önerdi. Lazer, genellikle saniyede 7.5 kilometre sürate ulaştığından herhangi bir enkaza değmeden yörüngesinin değiştirilmesi mümkün. Proje şimdilik deneysel, ancak birkaç araştırma kurumuyla birlikte çalışılarak 2025 baharına kadar uzayda test edilebilir. Burada Japon firmaları, Avrupa ve Amerika Birleşik Devletleri'ndeki bazı firmalar konuyla ilgili. Astroscale'nın bir diğer çözümü ise hizmet dışı uyduları mıknatıs yöntemiyle toplayabilen bir uzay çekici kamyonu üretmek. Firma geçtiğimiz yıl bunu başarıyla test etti. ESA ile sözleşmesi olan firma 2024 yılına kadar kinci bir test yapmayı planlıyor. Enkaz üretmeyen uydular üretilmesi de çözümlerden biri. Kyoto Üniversitesi ise bir roketle yörüngeye oturup, Dünya'ya düştüğünde yanacak olan ahşap uydu tasarlıyor. Projenin henüz başındalar ve Mart ayında kozmik ışınların ahşaba nasıl etki ettiğini ölçmek için Uluslararası Uzay İstasyonuna tahta parçaları gönderildi. Uzay ajanslarının konuyla ilgili kendi programları bulunuyor. JAXA üç tonun üzerindeki büyük enkazlara odaklanmış durumda. ABD merkezli Orbit Fan ve Avustralya'daki Neumann Space başta olmak üzere bazı firmalar ise uyduların ömrünü arttırmak için yörüngede yakıt ikmali yapmayı öneriyor. Uzay enkazları büyük bir sorun ve çözümü de o kadar karmaşık. Ek okuma: ESA'nın Uzay Raporu"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/japon-uydusu-gozuyle-tuz-golu-yakinlari/", "text": "Japonya'nın ALOS uyduları ile alınan bu görüntüde Anadolu'nun neredeyse merkezi görülüyor. Görüntü Tersakan Gölü'nü esas alarak biraz da Tuz Gölü'nü görüntülemiş. Tersakan Gölü görüntünün sol kısmında yer alırken Tuz Gölü'nün bir kısmı sağ kısımda görüntülenmiş. Tuz gölü ülkemizin ikinci büyük gölü olup aynı zamanda Dünya'nın en büyük tuz rezervine sahip göllerden biridir. Ülkemizin ihtiyacı olan tuzun yarısından fazlası buradan çıkarılmaktadır. Görüntüde gölün çevresindeki bazı yerlerde tarım arazileri ortaya çıkıyorken bazı yerlerde de tuzlu suyun akışını gösteren izlere rastlanıyor. Yaz aylarında çekilen su nedeniyle kalın tuz katmanları ortaya çıkıyor. Ekonomiye olan katkısı dışında Tuz Gölü aynı zamanda Büyük Flamingo ve Büyük Sakarca gibi kuşlara da üreme ortamları sağlar. Görüntü Japonya'nın Gelişmiş Arazi Gözlem Uydusu ile 21 Ekim 2010'da elde edildi."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/japonyada-ilk-notrino-gozlendi/", "text": "Uluslararası destekle kurulumu tamamlanan T2K , Japonya'da yerin 1 km altında toplam 295 km uzunluğundaki tünelinde yapılan deneyde ilk nötrino yakalandı. Böylece kurulan laboratuarın sağlıklı çalıştığı onaylanmış oldu. Çalışmayla, evrendeki madde miktarının antimadde miktarından neden daha fazla olduğu gibi kozmolojinin yanıtsız sorularına yanıt aranacak. T2K, Japonya'da büyük bölümü İngiltere'deki Bilim ve Teknoloji Hizmet Konseyi tarafından sağlanan maddi destekle nötrinonun tüm özelliklerinin anlaşılması amacıyla kuruldu. T2K sözcüsü Takashi Kobayashi'ye göre nötrinolar yakalanması ve incelenmesi zor olan parçacıklardır. Genelde 3 türleri vardır:Elektron nötrinosu, muon nötrinosu ve tau nötrinosu. Değişime uğramadan kalmayı başarabilen bu parçacıkları inceleyebilmek için 10 yıldır bu laboratuarı kurmaya çalışıyorduk diyor. T2K'nın yeni oluşturulan J-PARC bölümü Tokyo'nun kuzeyindeki Tokai Kasabası'nda uzakta oluşan ve gözlenemeyen nötrino salınımlarından, bu salınımın küçük bir kısmı olan muon nötrinolarını bulmaya çalışacak. Tünel buradan Kamiokande'ye kadar uzanıyor. STYFC'nin Rutherford Appleton Laboratuarı ve Londra'daki Kraliyet Akademisi'nden Dave Wark; Birçok fizikçinin inandığı salınımın, nötrüno ve anti nötrinoların salınımını, görme olasılığı olabilir. Böylece fiziğin bir bilinmeyeneni hem de önemli bir bilinmeyenine ışık tutulacak: Evrendeki madde sayısı antimaddeden neden daha fazladır? Bu ilk nötrino ile avımıza başlamış olduk. Maddeyle çok küçük etkileşime giren nötrinolar dünyayı bir uçtan bir uca rahatlıkla katedebilir. İşte fizikçiler nötrinoların bu çok zayıf olan etkileşiminden yararlanıp tahminlerini bu doğrultuda gerçekleştirmek istiyorlar. Nötrinolardaki ilk değişim güneşten kaynaklanır. Güneşteki termonükleer tepkimelerden dolayı oluşan şok dalgaları bu parçacıkları da etkiler diyor Wark. Süper Kamiokande nötrinonun farklı türlerinin değişimini göstermekle kalmayıp başka bir şeyi daha buldu. 12 Ülkeden toplam 508 fizikçinin katkısıyla deney yürütülüyor. İngiltere deneyin finans kısmını üzerine almış görünüyor. Deney birkaç ay önce başlatılacaktı. Ancak çeşitli sorunlar nedeniyle ertelenmiş. Deney sonuçları ise en erken birkaç yıl içinde ortaya çıkacak. Kaynak:"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/jaxanin-venus-araci-yolda/", "text": "Önümüzdeki birkaç ay boyunca Venüs gökyüzünde tüm güzelliğiyle parlayacak ve gökbilimciler için ayrı bir zevk oluşturacak. Ancak Venüs'ün bu güzel görünüşü aslında yanıltıcıdır. Venüs'ün yüzey sıcaklığı kurşunu eritecek kadar sıcaktır. Sülfürik asitin kapladığı kalın atmosferin % 96'sı karbondioksitten oluşuyor. Bir Japon uzay aracı Venüs'e yaklaşıyor. Japon Uzay Ajansı 'nın Akatsuki adlı uzay aracı görevinden sorumlu ekibin başındaki kişi olan Takeshi Imamura aracın 7 Aralık 2010'da gezegenin yörüngesine gireceğini belirtiyor. Imamura aracın çektiği fotoğraflarla Venüs hakkında birçok bilgi vereceğini umuyor. Venüs pek çok açıdan Dünya'ya benzemektedir. İki gezegen Güneş'e yaklaşık aynı uzaklıkta, neredeyse eşit kütlede ve oluştukları madde aynı türden. Tüm bunlara karşılık iki dünyanın çok farklı özelliklerinin de olduğunu belirtmek isterim. 1961 yılından bu yana gerek ABD gerekse Sovyetler Venüs'e çeşitli araçlar gönderdiler. Bu araçların yardımıyla Venüs'ün, Dünya'nın kötü ikiz kardeşi olduğunu öğrendik. Japon aracı Venüs'e ulaştığında kalın sis perdesinin arkasında neler olup bittiğini görmeye çalışacak. Araç Venüs atmosferinin tüm gizemlerini ortaya çıkarmak üzere hazırlandı. Venüs atmosferini ve dolayısıyla da iklimini inceleyerek evrensel iklim bilim ilkelerini anlamaya çalışacağız. Böylece kendi gezegenimizin gelecekte ikliminde olabilecek değişimleri öngörmeye çalışacağız. Özel bir araştırma konusu Venüs'ün süper dönüşüdür. Bu dönüş nedeniyle atmosferde saatte 350 km yani gezegenden 60 kez daha hızlı esen kuvvetli rüzgarlar oluşur ve bunlar sülfürik asit bulutlarının girdaplar oluşturmasına neden olur. Venüs'ün atmosferi sürekli hareketlidir diyor Imamura. Venüs'deki bu dönen kazanın sırrı çözülebilir. 20 km kalınlığındaki bu sülfürik asit bulutunun kaynağı nedir? Garip Venüs yıldırımlarının nedeni nedir? Akatsuki 2 yıl boyunca Venüs çevresinde eliptik bir yörüngede dolanacak. Bu sırada Venüs atmosferinin farklı dalga boylarında görüntülerini alacak. Araçta görünür, morötesi ve kızılötesi dalga boylarında çalışabilen kameralar bulunuyor. Bu verilerin ışığı altında bilim insanları Venüs atmosferinin yapısını ve dinamiğini 3D olarak modellemeye çalışacak. Uzay aracının Venüs çevresindeki turunu, Venüs bulutlarının atmosferdeki hareketlerini izleyebilmek için, 20 saatte atacak. Buradan elde ettiğimiz görüntüleri birleştirerek hareketli filme dönüştüreceğiz. Sonra televizyonda hava tahmini yapan sunuculrın yaptığı gibi tahminlerde bulunacağız. Araçta bulunan aletler ayrıca Venüs atmosferine kükürt açısından katkıda bulunan volkanik etkileri de inceleyebilecek. Yüzeyde etkin durumdaki bir volkanı aracın kızılötesi kameraları termal emisyonla bulacaktır. Ayrıca Akatsuki'nin Yıldırım ve Şimşek Kamerası ile de Venüs'teki yıldırımların sırrı aydınlatılmaya çalışılacak. Mevcut kurama göre pozitif ve negatif yüklü iki ayrı su ve buz bulutunun çarpışması ile yıldırımlar oluşur. Ama Venüs atmosferinde hiç buz yoktur. Öyleyse nasıl yıldırım oluşabilir. Bunun nedeni sülfürik asit bulutları olabilir. Ya da şimdilik bilmediğimiz başka tanecikli katı parçacıklar. Her zaman bulutları, yıldızları, okyanusları, kayaları ve canlıları izlerim. Şimdi de Venüs'te olup biteni öğrenmek için sabırsızlanıyorum diyor Imamura. Kaynak: NASA-Science 1 Yorum Jaxa, geçen Aralık ayında Akatsuki uzay aracını göndermeden önce Japon uzay bilim araştırma faaliyetleri hakkında kamuoyunun ilgi ve bilgisini artırma adına mesaj kampanyası başlatmıştı. e-posta veya posta yolu ile yollanılan mesajları alüminyum bir plakaya çok ince harflerle yazarak uyduya yerleştirdiler. Bizde eşim ile internet aracılığıyla bu kampanyaya katılmıştık mesajınızı yolladıktan sonra size üzerinde adınızın ve mesajınızın yazdıgı venüs'ün resmininde olduğu bir bilet gönderiyorlar. Biz uzaya sevgimizi yolladık mesajımızın şuan Venüs'e doğru yol alıyor olması çok güzel bir his 🙂"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/jezero-kraterinin-sulu-gecmisi/", "text": "NASA'nın Mars yüzeyinde gezen son model altı tekerlekli aracından alınan görüntüler bölgenin geçmişinde önemli sel olayları yaşandığını gösteriyor. NASA'nın Azim gezgininin verileriyle hazırlanan yeni bir makale Jezero Kraterinin bir zamanlar göl olduğunu ve çok daha karmaşık ve ilginç olaylar yaşadığını anlatıyor. Makale, gezginin uzun zaman önce gölü besleyen eski bir nehir ağzında biriken tortulardan oluşan, deltadaki sarplıklar olarak adlandırılan uzun dik yamaçların ayrıntılı görüntülerine dayanmaktadır. Görüntüler milyarlarca yıl önce Mars yüzeyinde akan suyu destekleyecek kadar kalın bir atmosfere sahipken, Jezero'nun yelpazeyi andıran nehir deltası, krater dışındaki dağlık bölgede yer alan kayalar ve taşınan kalıntı geçmişte sel olayları yaşandığını işaret ediyor. Gezginin sol ve sağ Mastcam-Z kameralarından başka SuperCam cihazının bir parçası olan Uzak Mikro-Görüntüleyici ile alınan görüntüler, gezginin elde ettiği kaya ve tortu örnekleriyle karşılaştırıldığında önemli bilgiler elde edilir. Organik bileşikler veya bölgede yaşamın bir zamanlar olduğuna ilişkin başka kanıtları da beraberinde getirebilir. Gezgin eski mikrobiyal yaşam belirtilerini barındırma potansiyeli nedeniyle deltayı ziyaret edecek. Misyonun birincil hedeflerinden biri örnek toplayıp bunları gelişmiş laboratuvarında analiz edip sonuçları Dünya'ya iletmek. Son elde edilen görüntüler sırasında araç dik yamaçların kuzey batısında olup buradan yaklaşık 2.2 kilometre uzaklıktaydı. Gezgin'in güneybatısında ve yaklaşık aynı uzaklıkta Kodiak adı verilen bir başka önemli kaya çıkıntısı daha yer alıyor. Geçmişte Kodiak, o zamanlar henüz bozulmamış jeolojik yapı olan deltanın güney ucundaydı. Azim'den önce Kodiak sadece yörüngeden görüntülenmişti. Gezgin'in Mastcam-Z ve RMI ile elde ettiği, Kodiak'ın doğu yüzünü gösteren görüntüler jeolojik tortuların göreceli zaman dilimlerini ve buna bağlı olarak kaya katmanlarının düzenini ve konumunu ortaya çıkardı. Buradaki eğimli ve yatay katmanlaşma bir jeologun Dünya'daki nehir deltalarında görmeyi beklediği oluşumdur. Katmanların varlığı deltayı besleyen, kıvrımlı suyolunun daha sonra hızla akan sel baskınlarının olduğunu gösterir. Buralarda bulunan kayalar sel boyunca saatte 6-30 kilometre hızla taşınmıştır. Nehir yatağındaki kalıntılara göre Jezero Kraterini dolduran suyun krater duvarlarına kadar yükseldiği düşünülüyor. Makalede kraterdeki suyun dalgalanmasının etkilerinin göründüğü ve su seviyesinin onlarca metre yükselip alçaldığına işaret ediliyor. Su seviyesindeki bu dalgalanmanın sebebinin sel mi yoksa çevresel değişiklikler mi olduğu henüz bilinmiyor ancak bilim ekibi Jezero deltasının kraterdeki su seviyesinin 100 metrenin altına düştüğü sırada oluştuğunu belirledi. Azim Hakkında Azim aracının temel hedeflerinden biri antik mikrobiyal yaşam belirtilerinin araştırılmasına dayalı astrobiyoloji yapmaktır. Gezici, gezegenin jeolojisini ve geçmişteki iklim değişimini karakterize ederek Kızıl Gezegenin başına gelenleri ortaya koymak için önemli veriler iletecek. Ayrıca Mars kayaları ile regolitleri toplayıp bunları laboratuvarında test edecek yetenektedir. Sonraki Mars görevleri, ESA ile işbirliği içinde araçtaki örnekleri ve yüzeyden alınacak yeni örnekleri Dünya'ya getirecek bir araç planlamaktır. Mars 2020 Azim görevi NASA'nın Mars'ın insan ile keşfine hazırlanmak için yürütülen uzun vadeli Ay'dan Mars'a keşif amaçlı Artemis misyonlarının bir parçasıdır. 1 Yorum sevgili dostlar, 2020'de TUA Başkanına Salda Gölünün korumaya alınması isteğimi iletmiştim. Bşk. Serdar H Yıldırım'dan da değerlendirelim gibi bir yanıt gelmişti. Arşi,vimden o mektuplaşmayı buldum. ,lgi,li gördüğüm için paylaşmak istiyorum. bakalım buraya ekleyebilecek miyim. ÖNCE YANITI: Serdar Hüseyin YILDIRIM 6.08.2020 Per 13:04 Kime: Siz Teşekkür ederim değerli hocam. Ben de ailece bayramınızı tebrik ederim. Salda gölü ile ilgili teklifinizi değerlendirip ne yapılabileceğine bakacağım. Selamlar Serdar H. Yıldırım Başkan / TUA - BENİM MEKTUBUM: Mehmet Emin Ozel 1.08.2020 17:27 Kime: Serdar Hüseyin Yıldırım Sayın Dr Serdar Hüseyin Yıldırım, TUA Başkanı Ankara Sevgili Serdar bey, sizinle Ege Üniv. Meteor Madenciliği kurultayında tanışmıştık. . O zamanki görüşmemizde nezaket gösterip mail adresinizi vermiştiniz. O nedenle, sizin kurban bayramınızı kutlamak istedim. Diğer taraftan, bugünkü gazetelerde, Mars'a gönderilen Perseverance Uzay Aracının gideceği hedef olan Jezero Krateri ile Salda Gölü'müzün yanyana fotoğrafları NASA tarafından ve bu 2 yapının benzerliğine vurgu yapılarak hayatın neden bu Mars eski göl yatağının seçildiğine dair bazı notlarla yayınlandı. Görülüyor ki, Salda Gölü ilerde tekrar tekrar gündeme gelebilecek ve Mars'ta hayat araştırmalarında yeni incelemelere bile konu olabilecektir. Aklımdam geçen, acaba, bu gölü TUA olarak korumaya alınmasını isteyemez misiniz? Böylece, beklenmedik şekilde, Mars'ta hayat araştırmaları açısından önemli ve yeryüzünde belki de en önemli bir doğal yapının, Türk bilim insanlarımızca kimyasal, fiziksel, mineralojik ve diğer açılardan ele alınmasına TUA nezaret ve gözetiminde girişilmesine nasıl akarsınız? Bu bilimsel incelemeler yanında, böyle bir girişim, bence, Salda Gölüne olan kamu oyu ilgisi nedeniyle, TUA için, çok da güzel bir Halkla İlişkiler çalışması görevi de görebilir. Bayram münasebetiyle TUA'ya ve Yönetim Kuruluna başarı dileklerimi sunuyorum. Saygılarımla, Prof Dr Mehmet Emin Özel / Gebze-Kocaeli / (me_ozel@hotmail.com"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/juno-artik-jupiterin-ellerinde/", "text": "Beş yıldır Jüpiter yolculuğu süren Juno uzay aracının hedefine ulaşmasına sadece iki ay kaldı. Juno bu yolculuğu sırasında Dünya, Güneş ve Jüpiter'in uyguladığı üç kuvvetin etkisinde kaldı. Dünya'ya yakın olduğu zamanlarda gezegenimizin kütle çekimi etkili oldu. Uzay aracının yolculuğunda asıl pay ise Güneş'in. Şimdi ise Jüpiter'in çekim alanına girdi. Basketbol sahası büyüklüğündeki uzay aracı artık Jüpiter'in kütle çekiminin etkisinde yoluna devam ediyor. NASA'nın Jet İticileri Laboratuvarı'ndan Juno projesi müdürü Rick Nybakken: Şimdiye kadar Güneş'in çekim kuvveti etkiliydi. Artık Jüpiter'in çekimi diğer tüm cisimlerin önüne geçti diyor. 5 Ağustos 2011'de fırlatılan Juno, beş yıl boyunca saniyede 542 metrelik ortalama hızla yol aldı. Juno 4 Temmuz'da Jüpiter'in çevresinde yörünge manevraları yapacak. Dev gezegenin bulutlarını ve bulut örtüsünün altındaki karmaşayı çözmeye çalışacak. Juno adı Yunan ve Roma mitolojisinden gelmektedir. Efsaneye göre mitolojik tanrı Jüpiter'i kötülüklerden korumak için çevresini bulutlarla kapattı. Eşi tanrıça Juno ise bulutların ardındaki gizemi ortaya çıkardı."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/juno-buyuk-kirimizi-lekenin-yakinindaydi/", "text": "Juno uzay aracı Jüpiter'e altıncı yakın geçişini bitirdi. Son geçişinde Büyük Kırmızı Noktanın şimdiye kadar elde edilmiş en ayrıntılı görüntülerini elde etti. Juno üzerindeki JunoCam adlı kamera geçiş sırasında çalıştırıldı. Elde edilen görüntüler önümüzdeki günlerde paylaşılacak. Aracın bir sonraki yakın geçişi 1 Eylül'de gerçekleşecek. San Antonio'daki Southwest Araştırma Enstitüsünden Juno baş araştırmacısı Scott Bolton: Jüpiter'in kuşakları Dünya'nın her yerinden ve her yaştaki insanca merak edilir. Büyük Kırmızı Leke ise tam bir şaşkınlığa neden olmuştur. Nihayet bu fırtınayı çok yakından göreceğiz diyor. Muhtemelen en az 350 yıl önce oluşmuş Büyük Kırmızı Leke 1830'dan bu yana izlenmektedir. Leke aslında 16000 kilometre genişliğe sahip dev bir fırtınadır. Son zamanlarda lekenin küçülme eğiliminde olduğu ifade ediliyor. Juno 10 Temmuz'da Jüpiter'e en yakın mesafeden geçti. Araç bu sırada gezegen bulutlarının 3500 kilometre üzerindeydi. Araç Büyük Kırmızı Lekeyi görüntülerken bulutların 9000 kilometre uzağındaydı. Juno 4 Temmuz'da Jüpiter çevresindeki macerasının ilk yılını doldururken dev gezegenin çevresinde toplamda 114,5 milyon kilometre yol aldı. Juno 5 Ağustos 2011'de Florida'daki Cape Canaveral üssünden fırlatıldı. Araç, Jüpiter'e gerçekleştirdiği her yakın geçişte gezegenin bulut örtüsünün altını gözlüyor. Böylece gezegenin kökeni, yapısı, atmosferi, manyetosferi ve aurora üzerinde daha fazla bilgi edinilmesi amaçlanıyor. Juno verileriyle Güneş Sistemindeki en karmaşık iç yapıya, enerjik kutup ışımasına ve kutup siklonlarına sahip olan Jüpiter'in sırlarının çözülmesi amaçlanıyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/juno-ganymedenin-kuzey-kutbunu-goruntuledi/", "text": "Jüpiter çevresinde dolanan Juno aracı 26 Aralık 2019'da gaz devine yaklaşırken Güneş Sisteminin en büyük dokuzuncu cismi Ganymede'nin kuzey kutbunun yakınından geçti. Uzay aracındaki JIRAM adlı kırmızı-öte dalga boyuna duyarlı alet yardımıyla önemli veriler elde etti. Merkür'den daha büyük olan Ganymede su-buzundan oluşmuştur. Yapısı, 79 Jovian uydusunun evrimini anlamak için önemli ipuçları barındırır. Ganymede'nin bir başka öne çıkan özelliği ise Güneş Sisteminde manyetik alana sahip tek uydu olmasıdır. Yer'in manyetik alanı Güneş'ten koparak gelen yüklü parçacıkların atmosfere zarar vermeden kutuplardan içeri süzülmesini sağlar. Kutuplardan içeri giren bu parçacıklar atmosferdeki gaz molekülleriyle çarpışarak saçılır ve sonuçta kutup ışıkları oluşur. Ganymede'de ise bu süreci gerçekleştirecek atmosfer olmadığından kutup bölgeleri Jüpiter'in manyetik alanından kaynaklı plazma tarafından etkileşim içindedir. Bu da uydunun yüzey buzları üzerindeki önemli sonuçlar doğurur. Roma'daki National Institute for Astrophysics'den Juno araştırmacısı Alessandro Mura: JIRAM verileri Ganymede'nin kutup ve çevresindeki bölgelerde yer alan buzun plazma etkisiyle değişimini gösteriyor. Bu, Juno sayesinde ilk kez kuzey kutbunu tamamen görebildiğimiz için öğrendiğimiz yeni bir fenomendir diyor. Uydunun iki kutup civarındaki buz şekilsizdir. Bunun nedeni yüklü parçacıkların manyetik alan çizgilerini izlemeleri sonucunda uydunun kutuplarına yönelmesidir. Aslında her iki kutup bölgesindeki buzun kayda değer bir düzeni yoktur. Uydunun kutup bölgeleri ile ekvator bölgesindeki buzun kırmızı-öte imzaları farklıdır. JIRAM, Jüpiter'in derinliklerinden ortaya çıkan kırmızı-öte dalga boylu ışığı yakalaması için tasarlandığından Jüpiter atmosferinin 50 ile 70 kilometre altını kadar görebilir. Alet aynı zamanda Io, Europa, Ganymede ve Callisto uydularını da inceleyebilir. Juno'nun 26 Aralık 2019'da Jüpiter'e yaklaşırken Ganymede'nin en iyi görüş açısında olacağı bilindiğinden JIRAM uydunun kuzey kutbunu görebileceği şekilde yönlendirildi. Bu sırada araç Ganymede'nin 100 bin kilometre yakınından geçti. Aletin elde ettiği görüntünün çözünürlüğü piksel başına 23 kilometredir. *JIRAM: Jovian Infrared Auroral Mapper"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/juno-ile-jupiter-manzaralari/", "text": "NASA, 5 Ağustos 2011'de Juno adlı aracın Jüpiter'e olan yolculuğunu başlattı. Araç 5 yıl sonra 2800 milyon kilometrelik yolculuğunun ardından 4 Temmuz 2016'da Jüpiter'e ulaştı. O tarihten bugüne kadar 39 kez gaz devine yakın uçuş gerçekleştirdi. Son olarak 12 Ocak 2022'de Jüpiter'e yakın uçuş yapan araç Jüpiter'in güney yarımküresinin fotoğrafını çekti. Elde edilen görüntü büyütüldüğünde sağ tarafta iki farklı dünya olduğu görülür: Io ve Europa. Jüpiter'in Galileo uydularından biri olan Io, Güneş Sistemindeki en volkanik yapıya sahipken diğer uydu Europa ise tam tersi, buz yüzeye sahip olup bu yüzeyin altında sıvı su okyanusu barındırmaktadır. Juno önümüzdeki Eylül ayında bu sıra dışı uyduya yakın geçiş yaparak yüzeyini daha ayrıntılı inceleme şansına sahip olacak. Araç ayrıca 2023'ün sonlarında ve 2024'ün başlarında Io'ya da iki yakın uçuş gerçekleştirecek. Aracın aynı uçuş sırasında elde ettiği diğer görüntü ise hilal Jüpiter! Ay veya Venüs'ün tersine Dünya'dan bir teleskopla bakarak Jüpiter'i herhangi bir evredeyken göremezsiniz. Jüpiter Güneş'e, Yer'e göre daha uzak olduğundan sürekli Güneş ile aydınlanan kısmını görebilirsiniz. Böyle bir fotoğrafı ancak Jüpiter çevresinde dolanan Juno gibi bir araçla çekebilirsiniz. Bu görüntüler çekildiği sırada Juno Jüpiter'in bulutlarından yaklaşık 52 derece güney enleminde ve 61,000 kilometre uzaktaydı."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/juno-jupiterde/", "text": "Güneş Sistemi'nin en büyük gezegeni artık yakından izlenecek. NASA'nın Juno adlı uzay aracı beş yıl süren yolculuğunun ardından bu sabah erken saatlerde Jüpiter yörüngesine girdi. Araç gaz devinin yörüngesine oturabilmek için motorunu 35 dakika boyunca ateşledi. Böylece Jüpiter başta olmak üzere uydularının yani kısaca Jüpiter sistemi yakından gözlenerek akıllardaki sorulara yanıtlar aranacak. Juno'nun yörüngeye oturması NASA'nın Jet İtici Laboratuvarı'ndaki Juno izleme verileri ve Avustralya'daki NASA'nın Derin Uzay Ağı antenleri ile onaylandı. Juno'nun başlıca hedefleri Jüpiter'in kökeni ve evrimini anlamak olacak. Jüpiter'in katı çekirdeğinin varlığı ve yoğun manyetik alanı haritasını ortaya çıkaracak. Aynı zamanda atmosferindeki su ve amonyak miktarını belirleyip kutup ışıklarını irdeleyecek. Jüpiter'in Güneş Sistemi'nin oluşumundaki rolünü ortaya çıkaracak. Jüpiter ve uydularının izlenmesi aynı zamanda başka yıldızların çevresinde dolanan gezegenlerin anlaşılmasında anahtar bilgiler verecek. Daha önce Cassini uzay aracı ile Satürn ve uydularının yapısını ve özellikleri anlaşılmıştı. Mesela Titan'daki metan denizleri, Enceladus'un buz yüzeyinin altındaki okyanusu ortaya çıkarılmıştı. Şimdi de benzer özellikleri, belki de daha fazlasını Juno ile belirleme şansı var. Jüpiter'in özellikle Europa ve Ganymade uyduları bizleri şaşırtabilecek özelliklere sahip olabilir. Bu ve diğer özellikler için önümüzde koca iki yıl var. Juno 2018 yılına kadar Jüpiter sistemini gözleyerek çok önemli bilgilere ulaşılmasını sağlayacak. Juno adı Yunan ve Roma mitolojisinden gelmektedir. Efsaneye göre mitolojik tanrı, Jüpiter'i kötülüklerden korumak için çevresini bulutlarla kapattı. Eşi tanrıça Juno ise bulutların ardındaki saklı gerçekleri ortaya çıkardı."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/junodan-buyuk-kirmizi-leke/", "text": "Jüpiter'in Büyük Kırmızı Lekesi merkezde daha koyu kırmızı rengiyle gözler önünde. Dün bu sayfada yayınlanan haberin ardından bugün lekenin görüntüleri sergilendi. Büyük Kırmızı Lekeye ait görüntüler geçtiğimiz Salı günü uzay aracının belleğine indirildi ve ardından Çarşamba günü JunoCam web sitesinde yerini aldı. San Antonio'daki Southwest Araştırma Enstitüsünden Juno baş araştırmacısı Scott Bolton: Yüzlerce yıldır bilim insanlarının merek ettiği Büyük Kırmızı Lekeye ait elimizde her zamankinden daha çok veri ve görüntü var. Artık bunları analiz etmek ve bu sırrı çözmek için zaman harcayacağız. Bu sır beraberinde geçmiş, günümüz ve gelecekle ilgili olacak diyor. Juno aracından elde edilen ham görüntüler ayrıntılı bir şekilde işlendi. Elde edilen son görüntüler ile ham görüntüleri aşağıdaki adreste görebilirsiniz: https://www.missionjuno.swri.edu/junocam/processing 16350 kilometre genişlikteki lekenin çapı Dünya'dan 1,3 kat daha uzundur. Son zamanlarda lekenin küçülmeye başladığı düşünülüyor. Juno bir sonraki Jüpiter yakın geçişini 1 Eylül'de gerçekleştirecek. Aracın yörüngesi ve leke hakkında bilgi için dünkü yazıya göz atabilirsiniz. Fotoğraflar için telif hakkı: NASA/JPL-Caltech/SwRI/MSSS"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/junonun-jupiter-yolculugu-basladi/", "text": "NASA'nın güneş enerjisiyle çalışan Juno uzay aracı Jüpiter'e doğru yolculuğuna başladı. Araç yaklaşık 5 yıl sonra Jüpiter'e ulaşacak. Juno Güneş Sistemi'nin en büyük gezegeni olan Jüpiter'in kökeni ve evrimiyle ilgili ayrıntılı çalışmalara destek sağlayacak. Böylece dev gaz gezegenlerin kökeni hakkındaki sorulara yanıt aranarak diğer yıldızların çevresinde dolanan gezegen sistemleri hakkında da sağlıklı fikir yürütülebilecek. NASA Başkanı Charles Bolden: Juno aracıyla ABD Ulusal Havacılık ve Uzay Dairesi yeni bir sınır yolculuğu başlattı. Gelecekte yapılacak keşiflerle güneş sistemini daha iyi tanıyacak ve daha zorlu soruların yanıtlara bulunarak bilim daha ileri taşınacak diyor. Juno bir Atlas V roketi ile fırlatıldı. Araçta enerji gereksinimini sağlayacak dev güneş panelleri bulunuyor. Juno, Dünya ile Ay arası uzaklığı (yaklaşık 402 336 km) bir günden daha kısa sürede tamamlayacak kadar hızlı. Araç Jüpiter yolculuğunu tamamlamak için beş yılda 2.8 milyar km yol alacak. Araç gezegenin kutupları, yörüngesi, kökeni, yapısı, atmosferi, manyetosferi ve olası katı çekirdeği hakkında bilgi edinmek için sekiz bilimsel aletten yararlanacak. Jüpiter, dört büyük uydusu ve diğer küçük uydularıyla küçük bir güneş sistemidir. Jüpiter oluşumu sırasında şimdiki büyüklüğünden seksen kat daha büyük olsaydı bir yıldız şeklinde oluşabilirdi. San Antonio Soutwest Araştırma Enstitüsü'nden Juno görevi baş araştırmacısı Scott Bolton: Jüpiter güneş Sistemi'ninRosetta Taşı'dır. Bu eski gezegen güneş sistemindeki tüm gezegenler, asteroitler ve kuyrukluyıldızlardan daha fazla maddeye ev sahipliği yapar. Juno ile Jüpiter'in hikayesini öğrenmeyi arzuluyoruz diyor. Juno adı Yunan ve Roma mitolojisinden gelmektedir."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/jupiter-junoyu-bekliyor/", "text": "Jüpiter'in olağanüstü VLT görüntüleri Juno uzay aracının varışına günler kala yayınlandı NASA'nın Juno uzay aracının yakında gerçekleştireceği varışa hazırlık olarak, gökbilimciler ESO'nun Çok Büyük Teleskop'unu kullanarak Jüpiter'in kırmızı ötesinde bir görüntüsünü elde ettiler. Dev gezegenin yüksek çözünürlüklü görüntülerini oluşturmak üzere çalışan bir kampanyanın parçası olan bu gözlemler Juno tarafından gelecek aylarda gerçekleştirilecek olan çalışmalar hakkında bilgi verecek ve Juno'nun yakın geçişi öncesinde gökbilimcilerin gaz devini daha iyi anlamalarına yardımcı olacak. Birleşik Krallık'taki Leicester Üniversitesi'nden Leigh Fletcher liderliğindeki bir ekip Jüpiter'in yeni görüntülerini BK Kraliyet Gökbilim Derneği'nin Nottingham'daki Ulusal Göbilim Toplantısında sergiledi. ESO'nun Çok Büyük Teleskopu üzerindeki VISIR aygıtı ile elde edilen yeni görüntüler NASA'nın Juno uzay aracının bu yıl Temmuz ayında gerçekleştireceği varış öncesinde Jüpiter'in atmosferini anlamaya odaklanan çalışmaların bir parçasıydı. Kampanyada Hawaii ve Şili'de bulunan birçok teleskopun kullanımına ek olarak dünya genelindeki amatör gökbilimcilerin katkıları da yer alıyor. Görüntüler gezegenin sadece anlık halini göstermekle kalmıyor, aynı zamanda Jüpiter'in atmosferinin Juno'nun varışından aylar önce nasıl değiştiğini gözler önüne seriyor. 2011 yılında fırlatılan Juno uzay aracı yaklaşık 3000 milyon kilometre yol alarak Jüpiter sistemine ulaştı. Uzay aracı Yeryüzü'ndeki teleskopları etkileyen kısıtlamalardan bağımsız olarak serbest bir şekilde veri toplayabilecek. Leigh Fletcher Juno'nun varışından önce gerçekleştirilen bu araştırmanın önemini açıklarken şunları söylüyor: Bu görüntüler Juno'nun gelecek aylarda neyle karşılaşacağını gösteriyor. Kırmızı-ötesinde farklı dalgaboylarında gerçekleştirilen gözlemler, atmosfer boyunca enerji ve maddenin yukarıya doğru nasıl taşındığını üç-boyutlu olarak görebilmemizi sağlıyor. Yeryüzü'nün sürekli hareket halindeki atmosferi boyunca gözlem yaparak keskin görüntüler elde etme konusu yer-konuşlu teleskoplar için en büyük zorluklardan biridir. Soğuk gaz bulutlarının dalgalandığı Jüpiter'in kendi çalkantılı atmosferine ait bu anlık görüntü, şanslı görüntüleme adı verilen bir yöntem sayesinde elde edilebilmiştir. VISIR tarafından oldukça kısa poz süreli olarak alınan Jüpiter görüntülerinde binlerce tekil kare bulunmaktadır. Şanslı kareler, atmosferik etkilerden en az etkilenen görüntüleri içermekte olup, diğerleri elenmektedir. Seçilen bu kareler düzenlenip birleştirilerek sonuçta yıkarıdaki gibi olağanüstü görüntülerin ortaya çıkmasını sağlamaktadır. Juno görevine destek olarak yer-konuşlu kampanyanın yürütüsücü olan Glenn Orton Yeryüzü'nden yapılan hazırlık gözlemlerinin neden önemli olduğunu şu şekilde açıklıyor: Amatör ve profesyonel gökbilimcilerin geçtiğimiz sekiz ay boyunca ortaya koydukları çabalar sonunda inanılmaz zenginlikte bir veri setimiz oldu. Juno'nun elde edeceği yeni sonuçlarla birlikte, özellikle VISIR verileri araştırmacıların Jüpiter'in küresel ısısal yapısını, bulut örtüsünü ve gaz halindeki maddelerin dağılımını ortaya çıkarmalarını sağlayacak. Modern Juno görevi dev gezegen Jüpiter'e ait yeni ve merakla beklenen sonuçları ortaya çıkarırken, Yeryüzü'nde gerçekleştirilen yer-konuşlu çabalar da bunun önünü açmaya çalışıyor. Notlar Juno uzay aracına verilen isim mitolojideki tanrı Jüpiter'in eşiden gelmektedir. Jüpiter kendini bulutların gerisinde gizlerken, gezegenin gerçek doğasını sadece Juno ortaya çıkarabilecektir. ESO-Türkiye"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/jupiterde-bir-carpisma-daha/", "text": "Jüpiter'de 3 Haziran günü bir çarpışma daha gerçekleşti. Çarpışma eş zamanlı olarak Gökbilim üzerine yayınlanan Astronomy Dergisi'ne zaman zaman çektiği gezegen görüntüleriyle katkıda bulunan Filipinlerden Christopher Go ve Avustralya'dan Amatör Gökbilimci Anthıny Wesley tarafından fark edildi. Christopher Go keşif hakkında şunları söylüyor: Her zamanki gibi Jüpiter'i görüntülemek için iş başına geçtim. Gökyüzü açık ve çok güzeldi. Jüpiter hemen karşımda ve büyük kırmızı lekesi Dünya'yı görecek şekilde duruyordu. Gözlemi açık mavi filtreyle yapmaya kalktığımda etkiyi fark ettim. Avustralya'da olan Anthony'de bunu görmüş ve şüphelenmişti. Bana gördüğünü onaylatmak istedi. Çektiğim cideoda açıkça bir çarpışma olduğu görünüyordu. Bu çarpışma Jüpiter'in geçtiğimiz günlerde kaybolan güney kuşağında gerçekleşti. Son zamanlarda adından sıkça bahsettiren gezegenin bu keşfedilen ilk çarpışması da değil. Bilindiği üzere 1994 yılında Shoemaker-Levy 9 kuyrukluyıldızı gezegene çarpmıştı. Geçtiğimiz yıl 18 Temmuz 2009'da da 500 m çapındaki bir göktaşı gezegene düşmüş, varlığından ancak çarptığı nokta görüş alanımıza girince haberdar olmuştuk. Kaynak: Astronomy"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/jupiterde-bir-parlama-daha/", "text": "10 Eylül 2012'de amatör gökbilimci Dan Peterson Jüpiter'de bir patlama gözledi. Patlama hakkında rapor yazan Peterson'ın ardından başka bir amatör gökbilimci George Hall, Jüpiter gözlem filmlerini incelediğinde aynı olayı farketti. Gözlemlere göre patlama sadece 2 saniye sürdü. Jüpiter'in kuzey kutbunun alt kısmında gözlenen patlamayı Peterson, Meade 12 inç'lik LX200GPS teleskopu ile farketti. Pterson'a göre bu patlama 1994'te Jüpiter'e çarpan Shoemaker-Levy kuyrukluyıldızının gösterdiği etkiye göre çok daha sönüktü. Patlamanın küçük bir göktaşı ya da kuyrukluyıldız çarpması sonucu mu oluştuğu hakkında henüz net bir bilgi yok. Tahminim küçük olduğu için görülemeyen bir kuyrukluyıldızın Jüpiter'e düşmesi yönünde diyor Peterson. Olayı gözlediğini sonradan farkeden Hall ise: Raporu görünce hemen o sabah çektiğim filmleri inceledim diyor. Hall Jüpiter'deki parlamayı ele alan filme göre patlamanın 10 Eylül sabahı saat 06:35'de oluştuğunu bildiriyor. Hall bu olayı 12 inç'lik LX200GPS teleskopuna bağlı kamerayla kaydetmiş. Jüpiter'e çarpan nesne daha sonra Jüpiter atmosferinde Büyük Okyanus büyüklüğünde bir lekeye neden oldu. Jüpiter'de daha önce de 2010 yılının Haziran ve Ağustos aylarında iki parlama görülmüştü. Şimdiye kadar bilinen en ilgi çeken Jüpiter parlaması ise 1994'de gözlenendi. Shoemaker-Levy adlı bir kuyrukluyıldız 20'den fazla parçaya ayrılarak dev gezegene çarpmıştı."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/jupiterde-uc-golge-belirdi/", "text": "ESA/NASA Hubble Uzay Teleskopu'nun elde ettiği yeni görüntü pek sık karşılaşmadığımız türden: Jüpiter'in üzerinde üç gölge. Jüpiter'in renkli kuşaklarının üzerinde görülen üç siyah nokta Galile uyduları olarak bilinen Europa, Callisto ve Io'ya ait. Galileo Galilei tarafından 17. yüzyılda keşfedilen dört büyük uydu Galile uyduları olarak bilinir. Jüpiter çevresindeki turları iki ile yedi gün arasında değişen bu uydular sık sık dev gezegenin önünden geçer. Üç uydunun Jüpiter'in önünden geçişi ise birkaç on yılda bir gerçekleşir. Soldaki fotoğraf geçişin başladığı zamana aittir. Sol altta Callisto ve sağda Io görünüyor. Europa'nın kendisinin görünmediği fotoğrafta gölgesi Jüpiter'in sol altında ortaya çıkmış. Sağdaki görsel ise 40 dakika sonrasına ait. Europa Jüpiter'in üzerinde görünürken Callisto çok yavaş bir şekilde hareket etmiş. Öteki taraftan Io jüpiter'in sağ üstüne doğru hareketlenmiş ve gölgesi kaybolmuş. Bu dizide eksik olan Galile uydularından Ganymade Hubble'ın görüş alanı dışındadır. Jüpiter'in bu dört uydusu çok farklı renktedir. Europa pürüzsüz buzlu yüzeyiyle sarı-beyaz, Io volkanik kükürt kaplı yüzeyi nedeniyle turuncu ve Güneş Sistemi'nin bilinen en eski kraterli yüzeylerinden birine sahip olan Callisto kahverengimsi renktedir. Görüntüler Hubble'ın Geniş Alan Kamerası 3 ile alınmıştır. 23 Ocak 2015'de küçük bir teleskopla bile uydu geçişleri gözlenebildi. Siz de Jüpiter ve uydularını gözleyebilirsiniz."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/jupiterdeki-carpismalar-ve-sonrasi/", "text": "Titanik boyutlarında bir asteroitin 19 Temmuz 2009'da Jüpiter'e çarpması sonucunda dev gezegenin atmosferinde iz oluştu. Çarpma sonucunda üç kızılötesi teleskopla elde edilen veriler ışığında atmosferin sıcaklığı ve kimyasal yapısının ne ölçüde etkilendiği belirlendi. Bilim insanları çarpan nesnenin gazlar ve dağılan enkazından kuyrukluyıldız değil buzlu ve kayalık bir asteroit olduğu sonucuna ulaştılar. NASA'nın Jet İticileri Laboratuarı'ndan Glenn Orton: Çarpan nesnenin bir asteroit olduğuna herkes ikna oldu. Bu çarpışma bize dış güneş sisteminin karmaşık, hareketli ve birçok sürprizin gerçekleştiği bir yer olduğunu gösterdi. Dış güneş sisteminde hala çözülmeyi bekleyen sırlar bulunuyor diyor. NASA'nın Hubble Uzay Teleskopu ile elde edilen veriler çarpan cismin 1994'te Jüpiter'e çarpan Shoemaker-Levy kuyrukluyıldızından daha ağır ve yoğun olduğunu gösteriyor. Bu çarpışmadan önce araştırmacılar Jüpiter'e çarpan nesnelerin Jüpiter'in çevresinde bir süre dolandıktan sonra gezegenin çekim etkisi nedeniyle düşen Jüpiter sistemine ait kuyrukluyıldızlar olduğunu düşünüyorlardı. Bilim insanları Jüpiter'in çevresini asteroitlerden temizlediğini düşünüyorlardı. Tüm bunlara karşılık Shoemaker Levy kuyrukluyıldızından sonra sadece 2010 yazında Jüpiter atmosferi iki çarpışmayla aydınlandı. 19 Temmuz 2009'da uluslararası saatle 9 ile 11 arasında Jüpiter'de bir çarpışma gerçekleşti. Çarpışmayı ilk gören kişi Avustralyalı amatör gökbilimci Anthony Wesley oldu. Çarpışma izi gezegenin güney yarıküresinin orta enlemlerinde görüldü. Wesley hemen NASA'nın Hawai'deki kızılötesi tesisine, Orton ve ekibine haber verdi. Çarpışma Hawai'deki İkizler Gözlemevi ile Şili'deki ESO'ya ait Çok Büyük Teleskop ile izlendi. Veriler çarpışmanın bulutların 42 km yukarısında ve gezegenin alt stratosferindeki sıcaklığın 3-4 Kelvin kadar arttığını gösterdi. Sıcaklığın çok büyük artış göstermemesinin nedeni ise enerjinin çok büyük alana yayılmış olmasıdır. Jüpiter'in atmosferine dalan nesne, atmosferdeki gazları ısıtarak bir kanal oluşturdu. Bulutların aşağısına doğru hızla ilerleyen nesne 200 trilyon trilyon erg'lik (5 gigaton TNT'den fazla) bir enerji bırakarak patladı ve atmosferde sıcaklığın artmasına neden oldu. Bu da atmosferin alt katmanlarında, troposferde bulunan başta amonyak olmak üzere çeşitli gazları üst katmanlara yani stratosfere çıkardı. Oxford Üniversitesi'nden Leigh Fletcher: 2009 yılına Jüpiter'e çarpan Shoemaker-Levy ile bu nesnenin çarpışma izlerine bakıldığında aralarındaki farklılık göze çarpıyor. Shoemaker-Levy ile amonyak gazı bu kadar üst katmanlara çıkmamıştı diyor. Bilim insanları, Jüpiter'e doğru hareket edebilecek nesnelerin mümkün yörüngelerini hesapladı. Daha sonra bu yörüngelere girebilecek olan asteroit ve kuyrukluyıldızları bulmak için katalog tarandı. 2005 TS100 adlı asteroit olması olası ancak soyu tükenmiş bir kuyrukluyıldız da olabilecek nesnenin bu şartlara uyduğu belirlendi. Bu nesne Jüpiter'e çarpmamasına karşılık, karmaşık bir yörüngeye sahip olduğu ve bilgisayar modelleriyle zaman zaman Jüpiter'e çok yaklaştığı ortaya çıkarıldı. Bilim insanları Jüpiter'de hala bu tür çarpışmaların ne sıklıkla gerçekleştiğini kestirmeye çalışıyor, Dünya için bu türden bir çarpışma her 100 000 yılda bir görülüyor. Araştırmada sonraki adımlar, ne büyüklükte bir nesnenin çarpışma sonrası ne gibi etkiler oluşturacağını modeller ile belirlemek olacak. Bunun için kızılötesi görüntülemeye ek olarak görünür ve radyo dalga boylarıyla da veriler alınarak, gelecekte gerçekleşecek büyük ya da küçük çarpışmaların etkileri anlaşılmaya çalışılacak."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/jupiterdeki-karanlik-nokta/", "text": "Bazen karşıdakine bir şeyler anlatmak zor olabilir. Hele bu 'bir şey' astronomiyle ya da gökyüzüyle ilgiliyse. Astronomide uzaklıklar ya da cisimlerin büyüklüklerini anlamak ve anlatmak bazen çok zor olabiliyor. İşte o zaman imdata bir fotoğraf, bir benzetim, bir resim yetişir. Gökbilim bu nedenle oldukça zengin görsele sahiptir. Bu görsellerden biri Hubble Teleskopu ile elde edildi. Jüpiter'in ve aynı zamanda Güneş Sistemi'nin en büyük uydusu olan Ganymade'in aslında ne kadar büyük olduğunu gösterdi. Görüntüde Ganymade'in gölgesinin Jüpiter'in büyük kırmızı lekesinin üzerine düşmesi bize uydunun bu lekenin yarısından küçük olduğu net şekilde görülüyor. Görüntüyü bilmesek de bu bilgiye sahibiz elbette. Ama böyle bir görselde görmek daha çekici. Sizce de öyle değil mi? Hubble, Ganymade'in yörüngesi bilindiğinden 21 Nisan 2014'te gözünü Jüpiter'e dikti ve uydu tam kımızı lekenin önünden geçerken gölgesinin kırmızı leke üzerine düşme anını fotoğrafladı. Ortaya bu güzel çalışma çıktı. Ganymade'in çapı: 5200 km Kırmızı lekenin çapı: 17.000 km Görsel telif hakkı: NASA, ESA, and A. Simon"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/jupitere-carpan-neydi/", "text": "İspanya'da başını Prof. Agustin Sanchez Lavega'nın çektiği gezegen bilimcilerinden oluşan bir ekip Jüpiter'e Geçtiğimiz Temmuz ayında çarpan cisimle ilgili son araştırma sonucunu yayınladılar. 19 Temmuz 2009'da Avustralyalı Amatör Gökbilimci Athony Welsey ile keşfedilen çarpışma sonunda Jüpiter'in kutup bölgesine yakın bir kısmında siyah noktanın oluştuğu gözlendi. Çarpışmadan 3-4 saat kadar sonra görünür duruma gelebilen gezegenin güney kutbunda rastlanmıştı. Çarpışma sırasında bu bölge dünya yönünden ters tarafta kaldığı için ancak birkaç saat sonra gözlem gerçekleşmişti. Jüpiter 15 yıl kadar önce de, 1994 yılının Temmuz ayında Shoemaker Levy kuyrukluyıldızının çarpmasıyla gündeme oturmuştu. Dünya üzerindeki gözlemevleri olayı duyar duymaz teleskoplarını Jüpiter'e yöneltmişler ve dev gezegene çarpan cismin asteroit ya da kuyrukluyıldız olabileceği belirlenmişti. Aralarında Hubble Uzay Teleskopu'nun da bulunduğu birçok teleskop olayın incelemesinde kullanılmıştı. Birkaç ay süren çalışmadan sonra iki bildiriyle olayın gezegen atmosferindeki etkisi hakkında sonuçlar yayınlandı. Çalışmalara göre çok siyah renkteki bölge Jüpiter atmosferinde 5000 km'lik bir alanı kaplamış ve atmosferden 8000 km yukarıda oluşmuştu. Dünyadan çok daha küçük olan cismin çarpışma etkisiyle oluşan siyah bulutun milimetrenin binde biri ölçeğindeki taneciklerden mi yoksa yüksek sıcaklık etkisiyle mi oluştuğu henüz bilinmiyor. Oluşan kül, İzlanda'da patlayan yanardağdan püsküren küllerin havada dolaşması gibi, Jüpiter'deki güçlü rüzgarların etkisiyle yayılmaktadır. Bu bölgeye asteroit ya da kuyrukluyıldızın düştüğü konusunda ciddi şüpheler bulunmaktadır. Bunun bir kuyrukluyıldız olduğu varsayılırsa siyah bölgenin kapladığı alanın 500 metre dolayında olması gerekirdi. Böyle bir cismin Jüpiter'e düşmesi, 0.5 ile 1 km boyutlarındaki bir cismin Jüpiter'e çarpma olasılığının 50-250 yıl arasında gerçekleşeceği düşüncesine karşılık cisim yalnızca 15 yıl sonra düşerek bu istatistiği yalanlamıştır. Şimdi bunun gibi çarpışmaların her 10-15 yıl aralığında gerçekleşeceği düşünülüyor. Gezegenlerde gerçekleşen bu tip çarpışmalar dünyada olabilecek çarpışmalarla ilgili bilgi edinilmesini sağlar. Böyle bir cisim dünyaya çarpmış olsaydı sonuç bir felaket olurdu. Dünyanın şansı Jüpiter gibi büyük bir gezegenin böylesi büyük boyuttaki nesneleri kendine doğru çekerek bir koruyucu şemsiye rolünü üstlenmesidir. Kaynak: Science Daily"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/jupiteri-yanlis-tanimisiz/", "text": "Jüpiter'i gözleyen yeni gözdemiz Juno güzel fotoğraflar yolladı. Bu veriler gaz devinin bilinenden daha karmaşık, bol fırtınalı bir yer olduğunu gösteriyor. Dünya büyüklüğünde ve gökyüzünden gezegen yüzeyine kadar inen dev fırtınalar, gezegen yüzeyinden düşünülenden çok daha yakında oluşmuş manyetik alan gibi. NASA Genel Merkezinden Juno program yöneticisi Diane Brown: Jüpiter hepimiz için büyüleyicidir ve onu anlamanın yolu uzun süre gözlem yapmaktır. Bu amaçla yola çıkan Juno uzun bir yol aldıktan sonra görevine başladı. İlettiği veriler bu yolculuğun ne kadar önemli olduğunu bir kez daha göstermiş oldu diyor. 5 Ağustos 2011'de fırlatılan Juno aracı, 4 Temmuz 2016'da Jüpiter yörüngesine girdi. İlk verisi de 4200 kilometrelik bir bulut oldu. Soutwest Araştırma Enstitüsünden Juno baş araştırmacısı Scott Bolton: Jüpiter'in bizi şaşırtacağını biliyorduk. Gezegende tuhaf şeyler oluyor ve tüm bunları anlamak niyetindeyiz. Artık karşımızda yeni bir Jüpiter var diyor. Jüpiter'in her iki kutbunda da Dünya büyüklüğünde topaklanmış fırtına kümeleri göze çarpıyor. Bolton: Şekilleri, yapılanmaları ne kadar kararlı olduklarını gösterse de kuzey ve güney kutbu aslında birbirinden çok farklı. Acaba bu değişken bir sistem mi bilmiyoruz. Yani bir sonraki yıl aynı görüntüyle mi yoksa farklı bir şeyle mi karşılaşacağız, bilmiyoruz. Bu fırtınalar birbiri çervresinde dolanıyor da olabilir diyor. Juno'nun Mikrodalga Radyometresi bir başka şaşırtıcı yapıyı daha belirledi. Buna göre Jüpiter'in çekiciliğinde önemli pay sahibi olan kuşaklardan ekvatora yakın olanlar gezegen yüzeyine kadar iniyor. Verilere göre kuşakların ana maddesi olan amonyağın miktarının yüzeyden uzaklığa göre değişiyor. Juno'dan önce manyetik alanı en güçlü gezegenin Jüpiter olduğu biliniyordu. Juno ile birlikte Jüpiter'in manyetik alanının bilinenden çok daha güçlü ve çok daha düzensiz şekilde olduğu ortaya çıktı. Buna göre Jüpiter'in manyetik alanı Dünya'nın manyetik alanının 10 katından daha güçlü. NASA'nın Goddard Uçuş Merkezinden manyetik alan araştırmacısı Jack Connerney: Juno verileri Jüpiter'in manyetik alanının değişken olduğunu gösterdi. Bazı yerlerde çok güçlü bazı yerlerde ise oldukça zayıf. Bu dengesizlik atmosferin üst katmanındaki metalik hidrojenin yüzeyde bir dinamo etkisine neden olabileceği şeklinde açıklanıyor. Yakında bu konu netlik kazanacaktır diyor. Juno ayrıca kutup manyetosferini ve Jüpiter'in güçlü kutup ışıklarının kökeni olan kuzey ve güney ışıklarını inceleme yeteneğine sahiptir. Bu ışımalar atmosferik moleküllere çarparak enerji saçan parçacıklardan kaynaklanır. Juno, Jüpiter çevresinde 53 günde bir kuzey kutbuna yaklaşacak şekilde dolanmaktadır. Üzerindeki sekiz aletle kuzeyden güneye iki saatte uçarak birçok veri toplayabilmektedir. Her geçiş sırasında ilettiği veriler 1,5 günde indirilebilmektedir. Juno'nun ilettiği bazı Jüpiter görüntüleri: 2 Yorumlar Kendi gezegenimizdeki atmosferik olaylar ile jüpiterdekileri karşılaştırmak yerine tamamen yeni bir gezegen teorisi ile jüpiterin atmosferini araştırmalıyız. Gezegen bir gaz devi ve oradaki atmosferik olaylar dünyamızdaki gibi çalışmıyor. Bilimin geldiği şu noktada verilerin gelmesi ve işlenmesi çok yavaş ve anlıyoruz ki gezegendeki bilinen şu anki bilgi birikimi ve çıkan teoriler çok zayıf. Haklısınız. Ancak yeni bir kuram için eldekileri bilmek gerekiyor. Atmosfer tanılaması iki yönlüde yapılıyor. Jüpiter'e ya da diğer gaz devlerine bakıp Dünya'daki hava olayları da anlaşılmaya çalışılıyor. Zaten bu nedenle hava tahminleri isabeti son yıllarda göz görülür şekilde arttı. İlerleyen yıllarda doğru dürüst bir kuram oluşturulacaktır."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/jupiterin-europa-uydusu-da-su-puskurtuyor/", "text": "Hubble Uzay Teleskopu Jüpiter'in uydusu Europa'nın yüzeyinden fışkıran su jetlerini gözledi. Uydunun soğuk güney kutbunda gözlenen fışkırma ile birlikte yüzeyin altında su olduğu da kanıtlandı. Daha önceki gözlemlerle de Europa'nın buzlu kabuğunun altında sıvı okyanus olabileceğine işaret edilmişti. Araştırmacıların tespit ettiği fışkırmanın henüz su buharı içerip içermediği bilinmemekle birlikte, bunun sulu bir bileşen olduğunu düşünüyorlar. Ek gözlemler sonucunda bu durum onay görürse, Europa Güneş Sistemi'nde su buharı fışkırmalarının gözlendiği ikinci cisim olacak. Texas San Antonio'daki Southwest Araştırma Enstitüsü'nden Lorenz Roth: Su buzunun nasıl fışkırdığı sorusuna verilecek en basit açıklama yüzeyin altındaki suyun Europa'nın yüzeyindeki kırıklardan süzülerek uzaya patlarcasına fışkırmasıdır. Şimdilik buz yüzeyin altında su okyanusu olduğunu düşünsek de gelecekte Europa'nın buz katmanını delerek inceleyecek araçların yardımıyla uydudaki suyun varlığını ve aynı zamanda potansiyel yaşanabilir bir çevre olup olmadığını da anlayabileceğiz. Bu gerçekten çok heyecan verici diyor. 2005 yılında NASA'nın Cassini uzay aracı Satürn'ün uydusu Enceladus yüzeyinden püsküren su buharı ve toz jetlerini tespit etmişi. Şimdi Europa'da da benzer hareketliliğe rastlandı. Hubble'ın Aralık 2012'deki tayfölçerli gözlemleri Europa'daki fışkırmalar için kanıt sağladı. Hubble'ın Uzay Teleskopu Görüntüleme Tayfçekeri , uydunun güney kutbundaki kutup ışıklarında soluk morötesi ışığı tespit etti. Bu ışıklar Jüpiter'in yoğun manyetik alanından etkilenen oksijen ve hidrojen iyonlarından oluşan su moleküllerinin fışkıran yapı içinden ayırt edilmesine neden olur. Çalışma ekibinden Almanya Köln Üniversitesi'nden Joachim Saur: Bu sönük emisyonu görmek için Hubble'ın yeteneklerini kullandık. Görünür ışık altında bu zayıf ışıkları görmek zor olabilir çünkü bunlar jetlerin içinde gizlenir diyor. Roth Europa'nın yüzeyinde çizgisel uzun çatlaklardan süzülen su buharının uzaya çıktığı yönünde bir öneri getiriyor. Cassini benzer çatlakların Enceladus'ta olduğunu göstermişti. Ayrıca Enceladus'ta olduğu gibi Europa'nın jetlerinin yoğunluğunun da uydunun yörünge pozisyonuna göre değiştiği bulundu. Aktif jetlere Europa'nın Jüpiter'den en uzak konumda olduğu zamanlarda rastlanıyor. Buna karşılık araştırmacılar uydunun Jüpiter'e en yakın olduğu konumda bir fışkırma izine rastlamadı. Bu değişkenliğin nedeni olarak ise Jüpiter'den uzakta çatlakların büyümesi ve yakın konumda ise dev gezegenin kütle çekimi nedeniyle küçülmesi gösteriliyor. Southwest Araştırma Enstitüsü'nden Kurt Retherford: Fışkırmalardaki belirgin değişkenlik Europa'nın oldukça esnek bir yeraltı okyanusa sahip olduğu anlamına gelir diyor. Europa'ya yönelik yapılacak yeni uzay görevleri ile yeraltı suyunun varlığı ve çatlakların hareketliliği daha net anlaşılabilecek. Bunun için Jüpiter ve özellikle buzlu uyduları olan Ganymade, Callisto ve Europa'nın, 2022'de fırlatılması planlanan JUICE aracıyla gözlenmesi ve yeni keşiflerin yapılması planlanıyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/jupiterin-gizemi/", "text": "NASA'nın Jüpiter'e yolladığı Galileo aracı 1995 yılında ulaştığı gezegen ile ilgili gökbilimcileri şaşırtan veriler yollamaya başladı. Bunların başında da Jüpiter'de öngörülmeyen şekilde helyum ve neon gazlarının az olması gelir. Yeni gerçekleştirilen benzetimler ile bir sır perdesi aralanmaya çalışılıyor. Çalışma Kaliforniya Üniversitesi'ndeki bir ekip tarafından gerçekleştirildi. Gökbilimciler bir gezegenin nasıl oluştuğunu ve gezegenin oluşmasını sağlayan öğeleri ortaya çıkarabilmek için güneş ve göktaşlarını inceler. Bu cisimlerde bulunan madde ile gezegenlerdeki maddeyi kıyaslarlar. Jüpiter'de çoğunlukla Güneş'te olduğu gibi hidrojen ve helyum gazı bulunur. Ancak Galieo sondası ile gezegendeki bazı maddelerin güneşten daha fazla olduğu sonucuna ulaşılırken, helyumun bir miktar ve neon çok daha fazla miktarda eksik olduğu görüldü. Güneş'teki neon değeri kütlesinin 1/600'ü olmasına karşılık Jüpiter atmosferindeki bu oran 1/6000 idi. Jüpiter'in hidrojen ve helyum karışımından oluştuğunu kabul eden kuram, neon eksikliğini açıklayamazdı. Bazı fizikçiler neonun Jüpiter atmosferinden kaçtığını öne sürseler de bu kanıtlanamamıştı. Kaliforniya Berkeley Üniversitesi'ndeki gökbilimciler ise bu gizemi çözmüşe benziyor. Gezegenin içindeki sıcak gazlarla ilgili yapılan bir benzetim ile buradaki atmosfer katmanında helyumun yoğunlaşan hidrojenin damlacıklarının birleşmesiyle oluştuğu ve buradaki neon gezegenin içine doğru düşerek eridiğini gösteriyor. Dolayısıyla dev gezegendeki neon gazı eksikliği helyum yağmuruna bağlanıyor. Dünya'daki su damlalarının yere düşmesine benzer şekilde Jüpiter'de de yağmur damlaları oluşmaktadır. Yaklaşık 10-13 bin km yükseklikten inen sıvı helyum damlacıkları neonun eriyip hidrojenle karışıp yok olmasına neden oluyor. Benzetimler ile uzun zamandır saklı kalan bir sır çözüme kavuşturulmuş görünüyor. Aynı etkinin Jüpiter'den daha küçük olan Satürn'de de olup olmadığı ise yeni bir araştırma konusu. Ancak Satürn'ün Jüpiter'den daha soğuk olması nedeniyle böylesi bir etkinin daha farklı yaşanabileceği belirtiliyor. Kaynak: Science Daily"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/jupiterin-guclu-katyuvari-ruzgarlari-ilk-kez-olculdu/", "text": "Avrupa Güney Gözlemevi'nin ortağı olduğu Atacama Büyük Milimetre/milimetre-altı Dizgesini kullanan bir gökbilimciler ekibi Jüpiter'in orta atmosferindeki rüzgarları ilk kez doğrudan ölçebildi. 1990'lardaki bir kuyruklu yıldız çarpışmasının sonuçlarını analiz eden araştırmacılar Jüpiter'in kutupları yakınında hızları saatte 1450 kilometreye kadar çıkan inanılmaz güçlü rüzgarları ortaya çıkardı. Ekibin tabiriyle bu rüzgarların temsil ettiği şey Güneş Sistemimizdeki benzersiz meteorolojik canavar olabilir. Jüpiter belirgin kırmızı ve beyaz bantlarıyla ünlüdür: gökbilimcilerin genellikle Jüpiter'in alt atmosferindeki rüzgarları izlemek üzere kullandığı hareket halindeki çalkantılı gaz bulutları. Gökbilimciler ayrıca Jüpiter'in kutupları yakınlarında, gezegenin üst atmosferindeki güçlü rüzgarlarla bağlantı olduğu anlaşılan, kutup ışıkları olarak bilinen canlı parıltıları da görmüştür. Ancak şimdiye kadar araştırmacılar bu iki atmosfer tabası arasındaki, katyuvarında oluşan rüzgar desenlerini doğrudan ölçememişti. Jüpiter'in katyuvarındaki rüzgar hızlarını rüzgar-takip teknikleri ile ölçebilmek mümkün değildir çünkü atmosferin bu kısmında bulutlar yoktur. Ancak, gökbilimciler 1994 yılında gaz devi ile olağanüstü bir şekilde çarpışan Shoemaker Levy 9 kuyruklu yıldızı biçiminde alternatif bir ölçüm aracı geliştirdi. Bu çarpmanın Jüpiter'in katyuvarında meydana getirdiği yeni moleküller, rüzgar sayesinde o zamandan bu yana hareket halindeler. Fransa'daki Bordeaux Astrofizik Laboratuvarından Thibault Cavalie liderliğindeki bir gökbilimciler ekibi Jüpiter'deki katyuvarı jetlerini doğrudan ölçebilmek için bu moleküllerden birini izledi hidrojen siyanür. Bilim insanları jetler kelimesini atmosferdeki dar rüzgar bantlarına işaret ederken kullanıyor, Dünya'nın jet akımları gibi. En dikkat çekici sonuç kutupların yakınlarındaki kutup ışıkları altında yer alan, hızları saniyede 400 metreye kadar çıkan güçlü jetlerin varlığıydı, diyor Cavalie. Saatte 1450 kilometreye karşılık gelen bu rüzgar hızları, Jüpiter'in Büyük Kırmızı Lekesinde ulaşılan maksimum fırtına hızının iki katından, Dünya'daki en güçlü fırtınalarda ölçülen rüzgar hızından ise üç kat daha fazladır. Tespitlerimize göre bu jetler Dünya'nın dört katı büyüklüğünde bir çapa ve 900 kilometre yüksekliğe sahip dev bir girdap gibi davranıyor olabilir, diye açıklıyor Bordeaux Astrofizik Laboratuvarından eş-yazar Bilal Benmahi. Bu büyüklükte bir girdap Güneş Sistemimizdeki eşsiz bir meteorolojik canavara benzetilebilir, diye ekliyor Cavalie. Gökbilimciler Jüpiter'in kutuplarındaki güçlü rüzgarların varlığından haberdardı, ancak bunlar bugün Astronomy & Astrophysics adlı dergide yayımlanan yeni araştırmanın odaklandığı alanın yüzlerce kilometre üstünde, atmosferin üst kısımlarında yer almaktaydı. Önceki araştırmalara göre bu üst-atmosfer rüzgarları hızlarını azaltarak katyuvarına kadar alçalmadan çok önce yok olmaktaydılar. Yeni ALMA verileri bunun tam tersini söylüyor, diyor ve ekliyor Cavalie, Jüpiter'in kutuplarına yakın bölgede böylesine güçlü katyuvarı rüzgarlarıyla karşılaşmak gerçek bir sürprizdi. Ekip, Shoemaker Levy 9 çarpmasından bu yana Jüpiter'in katyuvarında dolaşan hidrojen siyanür moleküllerini analiz etmek için Şili'nin kuzeyindeki Atacama Çölüne bulunan 66 yüksek-hassasiyetli ALMA anteninin 42'sini kullandı. ALMA verileri ile gezegenin bu bölgesindeki rüzgarların neden olduğu Doppler kayması moleküller tarafından yayılan ışınımın frekansındaki küçük değişimler ölçülebildi. Bu kaymayı ölçerek rüzgarların hızını ortaya çıkardık, aynı tren düdüğündeki frekansın değişiminden hareket halindeki trenin hızını bulmak gibi, diyor ABD Southwest Araştırma Merkezi'nden eş-yazar gezegen bilimci Vincent Hue. Şaşırtıcı kutup rüzgarlarına ek olarak ekip ayrıca ALMA verilerini kullanarak gezegenin ekvatoru civarındaki güçlü katyuvarı rüzgarlarının varlığını, hızlarını yine ilk kez doğrudan ölçerek, onaylamış oldu. Gezegenin bu bölgesinde tespit edilen jetlerin ortalama hızları saatte 600 kilometreye kadar ulaşıyor. Jüpiter'in kutuplarındaki ve ekvator bölgesindeki katyuvarı rüzgarlarını izlemek için gereken ALMA gözlemleri, teleskop zamanının 30 dakikasını aldı. Bu kadar kısa bir sürede ulaştığımız ayrıntı seviyesi ALMA gözlemlerinin gerçek gücünü ortaya koyuyor, diyor ABD Southwest Araştırma Enstitüsünden eş-yazar Thomas Greathouse. Bu rüzgarların ilk kez doğrudan ölçülebilmesi beni hayretler içinde bırakıyor. Bu ALMA sonuçları Jüpiter'in kutup ışıkları bölgelerinin araştırılmasına dair yeni bir pencere açıyor ki, bu durum birkaç ay öncesine kadar beklenen bir şey değildi, diyor Cavalie. JUICE görevi ve Milimetre-altı Dalga Boyu Aygıtı ile yapılacak benzer ve daha kapsamlı ölçümler için de zemin hazırlamış oldular, diye ekliyor Greathouse, önümüzdeki yıl uzaya fırlatılması beklenen, Avrupa Uzay Ajansı'nın Jüpiter Buzlu Uydular Kaşifine atıf yaparak. ESO'nun ilk ışığını bu on yılın sonunda alması beklenen, yer-konuşlu Aşırı Büyük Teleskobu da Jüpiter'i keşfetmeye devam edecek. Gezegenin kutup ışıklarını ayrıntılı bir şekilde gözleyecek olan teleskop, Jüpiter'in atmosferi hakkında yeni bakış açıları sağlayacak. Arif Solmaz, Çağ Üniversitesi Uzay Gözlem ve Araştırma Merkezi, Mersin"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/jupiterin-guney-kutbundan-seyir/", "text": "Cassini Jüpiter'i şimdiye kadar görmediğimiz bir açıda görüntüledi. Gezegenin grimsi güney kutbundan bakacak olsaydık onu çevreleyen kahverengi, turuncu ve beyaz bantlarla süslü bir yapı ile karşılaşırdık. Kenara doğru kalın kahverengimsi kuşak üzerinde Büyük Kırmızı Leke gibi önemli hava sistemleri, bulutların oluşturduğu karmaşık alanlar ve soluk beyaz noktalar gezegenin atmosferindeki karmaşayı gösteriyor. Bu renkli alanların çoğu fırtınaları işaret ediyor. Dünya'ya göre mevsim geçişlerinin çok önemli rol oynamadığı Jüpiter'de korkunç fırtınalar, kalın bulutlar alışık olmadığımız bir atmosferin varlığının kanıtıdır. Amonyak kristallerinden oluşan yoğun bulutlar saatte 360 km'lik rüzgar hızına sahip girdap ve kasırgalara neden olarak Jüpiter'in atmosferini karma karışık bir hale sokmaktadır. Büyük Kırmızı Leke yüzlerce yıldır varlığını koruyan güçlü bir girdaptır. Birkaç Dünya büyüklüğünde olmasına karşılık Hubble Uzay Teleskopu'nun son görüntüsüne göre biraz küçüldüğü anlaşılmıştır. Jüpiter'de özellikle öne çıkan iki büyük fırtına olan Büyük Karanlık Leke ve Oval BA fırtınaların katmanları arası sıcaklık değişimleriyle ilgisi olduğu sanılıyor. Jüpiter'in görüntünün merkezindeki güney kutbu grimsi renkte bir daire şeklinde görülüyor. Cassini kutbun bu bölgesini atmosferdeki puslu yapı nedeniyle diğer alanlar gibi ayrıntılarıyla görüntüleyemiyor. Bu görüntü Cassini'nin 11-12 Aralık 2000 tarihindeki yakın geçişi sırasında aracın dar açılı kamerası ile elde edilen 18 renkli fotoğrafla oluşturuldu."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/jupiterin-kayip-kusagi-geri-donuyor/", "text": "Yeni NASA görüntüleri Jüpiter'in kayıp kuşağının geri gelmeye başladığını gösteriyor. Bu yeni gözlemler ile Jüpiter'in rüzgar ile bulutlar arasındaki etkileşim daha iyi anlaşılabilecek. Bu yılın başlarında kaybolan Jüpiter'in açık kahverengi Güney Kuşağı ilk kez amatör gökbilimciler tarafından fark edildi. Kasım ayı başlarında Filipinler'den amatör gökbilimci Christopher Go bu koyu şerit üzerindeki beyaz bölgede oldukça parlak bir nokta gördü. Böylece Jüpiter bir anda gökbilimcilerin ilgi odağı haline geldi. NASA'nın Kızılötesi Teleskop Birimi, Keck ve Gemini Gözlemevleri ile Jüpiter'deki kaybolan karanlık şeridin artık yerini almaya başladığı belirlendi. Jet İticileri Laboratuarı'ndan Glenn Orton: Bunun nedeni beyaz şeritler arasında kalan kuşağın bulutlarla kapanması. Rüzgar nedeniyle şimdi bu bulutlar aşağı inmeye başladı. Kızılötesi görüntüde göze çarpan parlak nokta bu açılmanın başladığını doğruluyor diyor. Bu beyaz bulut beyaz renkteki amonyak buzundan oluşuyor. Beyaz bulutlar kahverengi kuşağın üstünde yer alıyor. Her birkaç on yılda bir kahverengi kuşak 1 ile 3 yıl arasında gözden kayboluyor. Bu aşırı değişim Güneş Sistemi'nde yalnız Jüpiter'in Güney Ekvator Kuşağı'nda oluşuyor. Büyük beyaz bant gezegendeki tek değişim değil. Aynı zamanda gezegenin ünlü Büyük Kırmızı Leke'sinin rengi de koyu kırmızı renge dönüştü. Orton, üç Dünya büyüklüğündeki lekenin günümüzden en az bir yüzyıl önce oluştuğunu ve gezegenin dönmesiyle Güney Ekvator Kuşağı'nın biraz aydınlanacağını belirtiyor. 2007 yılında Plüton'a doğru yol alan Yeni Ufuklar uzay aracı Güney Ekvator Kuşağı'ndaki parlak noktayı belirlemişti. 3-4 ay sonra koyu renk hızla görünmeye başladı. Önceki kayboluş 1989 yılında başladı, 1990'da sürdü ve 1993'te kuşak göründü. 20. Yüzyıl içindeki benzer dönüşümler kaydedilmiş olup nedeni uzun süreli atmosfer etkileridir. Bilim insanları kimyasal ve dinamik etkilerle ortaya çıkan bu değişimin son halini modern araçlarla gözlediler. 2016'da Jüpiter'e varması planlanan Juno ile daha net bilgiler elde edilebilecek. Bu olay bir anlamda profesyonel ve amatör gökbilimcilerin arasında işbirliği olduğunu da gösteriyor. Dünya'nın çeşitli bölgelerinde kendi donanımlarıyla gökyüzünü izleyen amatörler özellikle Güneş Sistemi'ndeki değişimlerin hızlıca farkına varırlar. Bu da profesyonel gökbilimcilerin de fark edilen bir değişimi anında haber alıp konuya yoğunlaşmasını sağlıyor. Amatör gökbilimci Chrospher Go: Patlamayı yakaladığım için çok şanslıyım. Şans eseri o sırada Jüpiter'i izliyordum ve patlamayı gördüm diyor. Kaynak: NASA-JPL"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/jupiterin-kayip-kusaklarinin-sirri/", "text": "Güneş Sistemi'nin dev gezegeni Jüpiter'de oluşan değişim geçtiğimiz hafta haberlere yansımıştı. Gezegenin görünür durumdaki iki ana bulut kuşakları bir anda yok olmuş ve bunu ilk kez bir amatör gökbilimci keşfetmişti. NASA'nın Jet İtici Güç Laboratuvarı'ndan gezegen bilimci Glenn Orton bunun büyük bir olay olduğunu söyleyerek ekliyor: Durumu yakından izliyor ve değişimin nereye kadar süreceğini merak ediyoruz diyor. Gezegenin Güney Ekvator Kuşağı'nda bulunan kahverengi renkteki iki bulut bantı ortadan kaybolmuştu. Avustralyalı Amatör Gökbilimci Anthony Wesley: Jüpiter'in imzası olan bu kuşaklar büyük bir dürdün ya da bir teleskopla görülebiliyor. Çocukken küçük bir dürbünle bu kuşakları açıkça görebildiğimi hatırlıyorum. Şu anda dev gezegende tek kuşağın görülebilmesi tuhaf bir durum diyor. Wesley geçtiğimiz yıl Jüpiter'e çarpan kuyrukluyıldızı keşfetmişti. Kuşağın tamamen ortadan kaybolmasını gözlemeyi beklemiyordum diyor. Orton kuşağın aslında kaybolmamış olabileceğini önüne gelen büyük bir bulut tarafından gizlenmiş olabileceğine dikkat çekiyor. Bu mümkündür. Bir amonyak sirrüsü güney Ekvator Kuşağı'nın başında oluşmuş olabilir. Dünyadaki sirrüs bulutu buz kristallerinden oluşmuştur. Jüpiter'de de benzer oluşum gerçekleşmiş olabilir. Ama tek farkla. Buradaki bulut buz yerine amonyak (NH3) kristallerinden oluşabilir. Böyle bir sirrüs bulutunun oluşmasını ne sağlamış olabilir? Orton küresel rüzgar akımlarındaki değişikliklerin amonyak bakımından zengin maddeyi bu bölgeye getirdiğinden şüpheleniyor. Böylece Güney Ekvator Kuşağı'nın yüksek kesimlerinde buzlu bult oluşumu gerçekleşmiş olabilir. Orada ne olup bittiğini görmek için bir sonda göndermek isterim diyor Orton. Gerçekten Jüpiter'in atmosferi keşfedilmeyi bekleyen sıra dışı bir yerdir. Örneğin hiç kimse gezegendeki büyük kırmızı lekenin ne olduğunu ve bu kadar fırtınaya dağılmadan nasıl kalabildiğini bilmiyor. Mevcut kuramların hiçbiri ikiz ekvatoral kuşakların neden kahverengi olduğunu ve bunlardan neden birinin kaybolduğunu açıklayamıyor. Elimizde çok uzun bir soru listesi bulunuyor diyor Orton. Üstelik bu kayıp ilk kez gerçekleşmiyor. İngiliz Astronomi Birliği yöneticisi John Rogers, Güney Ekvatoral Kuşakta düzenli olmayan aralıklarla kaybolmalar gerçekleşir. Bilinen en son kuşak kayıpları 1973-75, 1989-90, 1993, 2007 ve 2010 yıllarında gerçekleşti. 2007'deki kayıp kısa sürdü. Ama diğer yıllarda böylesi bir kaybolma gerçekleşmedi diyor. Güney Ekvator Kuşağı'nın geri dönüşü farklı gerçekleşebilir. Güney Ekvator Kuşağı'nın geri dönüşü amatör gökbilimcilerin orta boy teleskoplarında heyecanlı bir gösteriye dönüşebilir. Tek bir noktada başlayabilecek olan fırtına girdap şeklinde yayılarak kuşağı ortaya çıkarabilir. Yine de biz böylesi bir girdabın nerede başlayabileceğini bilemiyoruz. Tarihsel sürece baktığımızda bunun 2 yıl içinde gerçekleşeceğini söyleyebiliriz. Kuşağın birkaç ay içinde görünür hale geleceğini umuyoruz. Bu şansı kaybetmemek için sürekli Jüpiter'i izliyor olacağım diyor Wesley. Gezegendeki bu canlanmanın aniden başlayacağı ve birkaç hafta içinde yayılacağı düşünülüyor. Gerçekten de halkaların geri dönüşünü keşfetmek de ilginç olacaktır diyor Orton. Jüpiter'in konumu için gökyüzü haritasından yararlanabilirsiniz. Jüpiter şafaktan hemen önce doğu ufkunda sabah yıldızı olarak parlamaktadır. Kaynak: NASA-Science"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/jupiterin-lekesi-kuculuyor/", "text": "Jüpiter'in markası haline gelmiş Büyük Kırmızı Leke'nin küçülmeye başladığı belirlendi. Lekenin içindeki oval şeklin noktasal boyuta doğru küçüldüğü görüldü. Aslında 1930'lardan bu yana küçülme olduğu söyleniyordu ancak NASA/ESA Hubble Uzay Teleskopu bu küçülmenin her zamankinden daha farklı olduğunu gösterdi. Jüpiter'deki Büyük Kırmızı Leke atmosferdeki bir çalkantıyla ya da yüksek basınç nedeniyle oluşmuş dev bir fırtınanın varlığını gösteriyor . Sarı, turuncu ve beyaz katmanlarıyla dev gezegenin gözü gibi görünen lekede, saatte yüzlerce kilometre gibi muazzam hıza ulaşan rüzgarlar hakimdir. 1800'lerden bu yana dikkatle izlenen leke o sıralarda üç Dünya'nın yan yana sıralanacağı kadar geniş olup 41.000 kilometre uzunluğa sahipti. 1979 ve 1980 yıllarında NASA'nın Gezgin görevleri lekenin 23.335 kilometreye kadar küçüldüğünü hesaplamıştı. Hubble yeni görüntüler eşliğinde lekenin küçülmeye devam ettiğini gösterdi. NASA'nın Goddard Uzay Uçuş Merkezi'nden Amy Simon: Yeni Hubble gözlemleri lekenin 16.500 kilometre çapına yani, şimdiye kadar ölçülen en küçük çapa ulaştığını gösteriyor diyor. 2012 yılında başlayan amatör gözlemler lekenin küçülme hızında gözle görülür bir artış olduğunu ortaya koymuştu. Buna göre leke her yıl 1000 kilometre kadar küçülüyordu. Bu küçülmenin nedeni ise henüz bilinmiyor. Gözlemlerimize göre fırtınanın içerisindeki küçük girdapları beslediği açıktır. Biz Büyük Kırmızı Lekenin iç dinamiklerinin değişime uğradığını ve bunun da hızında değişime neden olduğunu sanıyoruz diyor. Simon ve ekibi şimdi bu küçük girdapların dev fırtınanın momentumunu nasıl etkilediğini anlamaya çalışıyor. Jüpiter'in bu yeni görüntüsü Hubble'ın Geniş Alan Kamerası 3 ile 21 Nisan 2014 tarihinde alındı. Notlar Büyük Kırımızı Leke bir yüksek basınç sonucunda oluşmuş dev bir fırtınadır. Bu leke Jüpiter'in Güney yarımküresinde olup saatin tersi yönde dönmektedir. Büyük Kırmızı Leke 1800'lerden önce de farkedilmiş ve kayda alınmış olabilir. Bazı gökbilimciler Büyük Kırmızı Leke'nin kalıcı olduğunu sanmıyor. Ancak bu lekenin 1600'lü yıllarda da görüldüğüne ilişkin çeşitli ipuçları bulunuyor. 3 Yorumlar Asırlardır süren fırtınanın bitişine mi şahit oluyoruz? Her başlangıcın elbet bir sonu vardır. Bu fırtına da bir gün bitecek. büyük kırmızı leke bir girdapsa o girdap jüpiter in iç yapısıyla, büyük olasılıkla, bağlantılıdır. bu lekenin küçülmesinden şunu görüyoruz ki gezegende homojenleşme söz konusu. bu girdabın büyük olduğu zamanki dönme hızlarıyla küçüldüğündeki dönme hızlarını karşılaştırmak gerekiyor. küçüldüğünde dönme hızı da azalıyorsa o zaman gezegenin iç yapısında bu girdaba sebep olan etken asimile oluyor demektir. lakin küçüldükçe dönme hızı da artıyorsa o zaman bir yoğunlaşma olduğundan söz edebiliriz."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/jupiterin-yeni-yavrulari/", "text": "Jüpiter'in on iki yeni uydusu keşfedildi. Bunların on biri normal ve biri ise tuhaf. Böylece Güneş Sisteminin en büyük gezegeni olan Jüpiter'in uydu sayısı 79 oldu. Keşif dokuzuncu gezegeni ararken gerçekleşti. Pluto'dan uzak bölgeyi tarayan Carnegie'den Scott S. Sheppard'ın başını çeken ekip olası dev gezegeni ararken yeni uyduları fark etti. Ekip, 2014 yılında Güneş Sisteminde bilinen en uzak yörüngeye sahip, Pluto ötesinde bir gezegen olabileceğine işaret etti. Varlığı dolaylı olarak öngörülen gezegen Gezegen X veya 9. Gezegen olarak bilinmektedir. Jüpiter arama yaptığımız alanın yakınlarındaydı ve gezegeni tararken onun yeni uyduları olduğunu fark ettik diyor Sheppard. Uluslararası Astronomi Birliğinin Küçük Gezegen Merkezindeki Gareth Williams yeni keşfedilen uyduların yörüngesini hesaplamak için ekibin gözlemlerini kullandı. Williams: Bir cismin Jüpiter'in çevresinde döndüğünü doğrulamak için birkaç gözlem yapılması gerekiyor. Buradaki süreç bir yıl sürdü diyor. Yeni uyduların dokuzu, Jüpiter'in dönme yönünün tersine ya da tersine yörüngede bulunan uzak bir dış uydu sisteminin parçasıdır. Bu uydular en az üç ayrı yörünge grubu halinde kümelenir ve asteroitler, kuyrukluyıldızlar ve diğer uydular arasındaki çarpışmalar sonucunda oluştukları düşünülmektedir. Yeni uyduların Jüpiter'in yörüngesindeki turlarının yaklaşık iki yıl sürdüğü hesaplanmıştır. Yeni keşfedilenlerden ikisi ise gezegenin dönüşü ile aynı doğrultuda ve gezegene yakın dolanan iç uydu grubunun bir parçasıdır. Bu uyduların hepsi Jüpiter çevresinde benzer yörünge uzaklığına ve eğim açısına sahiptir. Bu nedenle parçalanmış bir uydunun kısımları olarak düşünülebilirler. Yeni keşfedilen iki uydunun Jüpiter çevresindeki bir turu bir yıldan daha az zaman almaktadır. Keşfimizdeki gerçek tuhaflık ise bir uydunun bilinen Jovian uydusuna benzemeyen özelliklere sahip olmasıdır. Çapı 1 kilometreden daha az olan cisim, aynı zamanda Jüpiter'in bilinen en küçük uydusudur. Bu yeni tuhaf uydu diğer gruplardan uzakta, daha eğimli bir yörüngeye sahip olup Jüpiter çevresindeki bir turu yaklaşık bir buçuk yıl sürmektedir. Bu nedenle dış ile iç uydu gruplarının arasında yer almaktadır. Sonuç olarak kafa kafaya çarpışmalar sonucunda tuhaf ve iç gruplar ile zıt yönlerde hareket eden uzak gruplar oluşmuş olabilir. Bu olasılık oldukça yüksektir. Bu kararsız bir durum. Sonuçta çarpışmalara uğrayarak parçalanacak ve toz haline gelecek diyor Sheppard. Bugün gördüğümüz farklı yörüngeli uydu gruplarının böylesi bir mekanizmayla geçmişte oluşmuş olması mümkündür. Ekip bu küçük ve tuhaf uydunun geçmişte yaşanan kafa kafaya çarpışmaların son ürünü olduğunu düşünüyor. Uyduya Valetudo adı önerildi. Bu adlandırma sağlık ve hijyen tanrıçası olan Roma Tanrısı Jüpiter'in büyük torunundan gelmektedir. Bir uydunun yörüngesel geçmişini belirleyen etkenleri öğrenmek aynı zamanda Güneş Sisteminin ilk dönemleri hakkında da bilgi edinmek demektir. Örneğin Jüpiter'in çevresindeki çeşitli yörüngesel gruplarda bol miktarda küçük uydu olması, Güneş'in ve gezegenlerin oluştuğu dönemde, sistemi çevreleyen gaz ve toz diskinde oluşan çarpışmaları işaret etmektedir. Boyutlarının küçük olması genellikle 1 ile 3 km- çevrelerindeki gaz ve tozdan çok daha fazla etkilenmelerine neden olur. Jüpiter'in ilk halkaları mevcut grupları oluşturmak için çarpışmış olsalardı, kalan gaz ve tozun daha küçük uydulara yapacağı sürüklenme ile gezegene doğru yönelmelerine neden olurdu. Grupların varlığı bu gaz ve tozdan daha sonra oluştuklarını gösterir. Jüpiter sistemini ve yeni keşfi özetleyen video. Yeni uyduların çoğu Şili'deki 4 metrelik Blanco teleskopuyla gerçekleşti. Karanlık enerji taraması için geliştirilen teleskop kısa sürede küçük cisimleri gören en güçlü araç oldu. Uyduların varlıklarının onayı için ise Carnegie Las Campanas Gözlemevinde yer alan 6,5 metrelik Magellan teleskopundan yararlanıldı."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/jupiterin-yolculugu/", "text": "Güneş Sisteminde asteroit kuşağını sınır olarak alırsak iki yapı karşımıza çıkar. Güneş ile asteroit kuşağı arasındaki bölgede karasal gezegenler ve kuşaktan öteye uzanan alanda ise gaz devleri yer alır. Ancak her yıldızda durum böyle değil. Bazı yıldızlarda gaz devleri yıldıza çok yakın konumda bulunuyor. Bu durum gezegen oluşum kuramına yakın zamanda ek yapılmasına neden olmuştu. Buna göre gaz devi oluştuktan sonra bulunduğu yerden yıldıza doğru yaklaşarak bir iç yörüngeye yerleşti. Güneş Sisteminde ise böylesi bir durumun olmadığı düşünülüyordu. Şimdiye kadar... İsveç'teki Lund Üniversitesinin liderliğinde gerçekleştirilen çalışmada 4.5 milyar yıl önce oluşan Güneş Sisteminde Jüpiter'in de benzer bir yolculuk yaptığının belirlendiği açıklandı. Yani Jüpiter aslında şu anki konumundan daha uzakta bir yerde oluştu ve sonra içe doğru göç etti. Jüpiter oluştuğu sırada aslında Dünya'dan çok da büyük değildi. Yani, sistem oluşum aşamasındayken oldukça uzak bir yerlerde bir kütle belirdi. Bu kütle başlangıçta küçük olmasına karşılık çevresinde yer alan maddeyi toplayarak büyüdü. Bu sırada Güneş'e doğru hareketine çoktan başlamıştı. Sonuçta şimdiki yörüngesine oturduğunda dev bir gezegene dönüşmüştü. Araştırmacılar bu senaryoya ilişkin önemli bir kanıtları olduğunu söylüyor: Jüpiter'in Güneş çevresindeki dolanma yönüne göre önünde ve arkasında yer alan Truva asteroitleri. Truva asteroitleri binlerce asteroit grubundan oluşur. Ancak dağılımları eşit değildir. Jüpiter'in dolanım yönüne göre önünde yer alan asteroitler arkasına olanlardan %50 daha fazla. İşte bu asimetrik durum Jüpiter'in göç ettiğinin en önemli kanıtı. Araştırmacılara göre bu asitmetri ancak şöyle açıklanabilir: Jüpiter iç bölgeye doğru göç ederken çevresindeki maddeyi büyük kütle çekimiyle kendine doğru hareketlendirdi. Bu çekim gezegenin ön tarafında arkasına göre daha fazla cisim ve madde toplanmasına yol açtı. Jüpiter oluştuktan 2-3 milyon yıl sonra başlayan göç serüveni yaklaşık 700 bin yıl sürdü. Bu sırada Güneş çevresinde sarmal bir yol izleyen Jüpiter'in yörüngesi gittikçe daraldı ve şimdiki yörüngesine kavuştu. Bilgisayarda yapılan simülasyonlar Truva asteroitlerinin Jüpiter'in gaz atmosferi olmadığı sırada çekildiğini gösterdi. Bu asteroitler büyük bir olasılıkla Jüpiter'i oluşturan temel yapıtaşlarıyla benzerlikler göstermektedir. Bu açıdan Jüpiter'in çekirdeğinin ve Truva asteroitlerinin incelenmesi oldukça önemli. Jüpiter göç ettiyse Satürn, Uranüs ve Neptün gibi diğer gaz devleri niye göç etmesin. Araştırmacılara göre bu gezegenlerin başına da böyle bir şey gelmiş olabilir. Makaleye buradan ulaşabilirsiniz."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/jurassic-kume/", "text": "Sabah kalktığınızda evinizin arka tarafındaki bahçede dinazor gördüğünüzü düşünün. Gökbilimciler tam da bunun gibi birşey keşfettiler: 10 milyar yıl önce oluşmuş ve bir arada bulunan bir gökada kümesi. Bunlar birleşip büyük gökada oluşturmadan bozulmadan kalmış bir kümedir. Daha önce milyarlarca yıl uzaklıktaki erken evrende oluşmuş cüce gökadalar keşfedilmişti. Ancak yeni keşfedilen Yoğun Hickson Kümesi 31 (HCG 31)* üyeleri yalnız 166 milyon ışık yılı uzağımızdadır. Gökadaların bu görüntüsü Hubble Uzay Teleskobu ile elde edildi. Aslında gökbilimciler birbirine kütle çekimiyle bağlı olan böylesi cüce gökadalar olduğunu biliyorlardı. Bu gökadalarda sarmal şekilde dışarı süzülen uzun renkli şekerlemelere benzeyen kolları bulunur. Görüntüdeki parlak nesne aslında çarpışan iki gökadayı gösteriyor. Hubble görüntüleri ile birbiriyle etkileşen kümeye ilişkin önemli ayrıntıları gökbilimcilere vermektedir. Böylece gökbilimciler gökadaların ne zaman birleşeceğini tahmin edebilmektedirler. Batı Ontario Üniversitesi'nden Sarah Gallagher, Etraftaki küresel yıldız kümelerinde eski yıldızlar olduğunu biliyorduk. Bu eski küresel kümeler 10 milyar yıl önce çarpıştılar. Bu çarpışma birkaç yüz milyon yıl boyunca devam etti diyor. Tüm gökbilimcilerin ilgisi yeni yıldız oluşum bölgeleri ve bebek yıldız kümelerinedir. Bu nedenle bu tür yapılar iyi bilindiğinden yaşlı kümenin yaşı için içlerindeki genç yıldızlar incelendi. Bunun için Hubble'ın yeni nesil kamerası kullanıldı. NASA'nın Spitzer Uzay Teleskobu, Gökada Gelişimi Tarayıcısı ve NASA'nın Swift uydularından alınan morötesi ve kızılötesi görüntülerle de çalışma desteklendi. Hubble çok parlak kümelerde bulunan yıldızların büyük bir kısmının (100 000 yıldızın) 10 milyon yıldan daha genç olduğunu gösterdi. Kümedeki gaz yeni yıldız oluşumlarını tetiklemektedir. Buna göre kümede Samanyolu'ndaki hidrojen gazının 5 katı kadar hidrojen gazı bulunuyor. Gökada'nın boyutu Samanyolu'nun uydu gökadalarından Büyük Magellan Gökadası'ndan küçüktür. Gökadaların hızları ise birbirlerine doğru saniyede 60 km yol almaktadırlar. Gökadaların birbirine uzaklıkları 75 bin ışık yılı kadardır. Şimdi burada akla şu soru geliyor: Ne oldu da bu gökadalar milyarlarca yıl birbiriyle etkileşmeden kalabildi? Sorunun yanıtına ilişkin bir tahmin Gallagher'den geliyor: Çünkü gökadalar evrenin düşük yoğunluklu bir bölgesinde bulunuyordu. Yanıt bu olabilir. Gökadaların yoğunlaşması milyarlarca yıl almıştır. *Yoğun Hickson Kümesi 31, Kanadalı gökbilimci Paul Hickson tarafından kataloglanan 100 gökada kümesinden biridir. Kaynak: Hubble"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/jwstnin-yapimi-suruyor/", "text": "Şimdiye kadar olan teleskoplara göre daha uzakları görmeyi amaçlayan NASA, yeni teleskopunun parçalarına kavuştu. Goddard Uçuş Merkezi mühendisleri JWST'nin iki tür aynasını test ediyor. Aynalar teleskopun daha iyi gözlem yapmasını sağlayacak. Webb Teleskopun güneş panelleri üzerine oturaracak olan dev altıgen birincil aynası, 18 küçük altıgen aynadan oluşuyor. Ayna böylece 6.5 metre çapa sahip olarak uzak gökadalardan gelen ışığı daha hassas bir şekilde toplayabilecek. Aynaların her biri zayıf ışığı toplayabilen ve sağlam bir metal olan berilyumdan yapıldı. 18 aynann her biri yaklaşık 20 kg ağırlığındadır. Aynalar neden altıgen yapılıyor? Çünkü parçalardan oluşacak dev aynada birleşme izlerinin görülmemesi gerekir. Bu da ancak altıgen bir şekille sağlanır. Webb'in birincil aynasındaki 18 ayna bir yıldıza odaklanmak için aynı açıya getirilebilir. Aynaların ilki şimdiden kaplandı ve titreşim testine alındı. 18 ana ayna parçalarının önünde yerini bulacak olan ikincil ayna ise birincil aynalardan gelen ışığı odaklayacak. Tüm aynalar ve teleskopun diğer parçaları bittikten sonra monte edilerek Goddard'da akustik ve titreşim testine girecek. JWST, Hubble Uzay Teleskopu'nun yerini alacak. Şimdiye kadar yapılan teleskoplar içinde görsel olarak çok daha iyi görüntüler iletecek olan teleskopla uzak gökadalar ve evrendeki uzak nesnelerin özellikleri ortaya çıkarılabilecek. Webb Uzay Teleskopu, NASA, ESA ve Kanada Uzay Ajansı ortak projesidir."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/k2-ilk-sistemini-kesfetmis-olabilir/", "text": "Kepler'in küllerinden doğan yeni K2 projesi ile bir yıldız çevresinde dolanan üç gezegen keşfetmiş olabilir. Keşif onaylanırsa K2 ilk gezegen sistemine kavuşacak. Dünya'nın bir buçuk katı ile iki katı boyutlu gezegenler Güneş'in yarı kütlesi ve boyutundaki bir yıldız çevresinde, yaşam alanı yakınlarında dolanıyorlar. Öyle ki gezegenlerden birinde sıvı su olabilir. Kepler'in görev süresinin zorunlu nedenlerle bitmesi K2 projesinin başlamasına neden oldu. Bilindiği gibi Kepler Teleskopu, Kuğu ile Çalgı takımyıldızları arasında yaklaşık 150.000 yıldıza bakarak gezegen avcılığı yapıyordu. Kepler'in tekerlerinde geçen yıl bir sorun oluşmuş ve araç artık yörüngede istendiği şekilde dengede duramamaya başlamıştı. Kendi çevresinde dönmeye başlayan Kepler, varisi yeni Kepler teleskopu göreve başlayana kadar bu şekilde kullanılması ve Samanyolu'nun farklı yerlerinde gezegen avcılığına devam etmesi kararı alınmıştı. Bu yeni göreve de K2 adı verildi. K2'nin yeni gezegen sistemindeki EPIC 2011367065 yıldızı, Aslan takımyıldızı yönünde bizden 150 ışık yılı uzaktadır."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/k2den-104-yeni-gezegen/", "text": "Uluslararası bir gökbilimci ekibi yeni görev adı K2 olan NASA'nın Kepler uzay aracı verileriyle yeni gezegenler keşfetti. 197 gezegen adayından dördü karasal olmak üzere toplam 104 gezegenin varlığı onaylandı. Keşfedilen dört karasal gezegenin çapları Dünya'nınkine göre %20 ile %50 daha büyüktür. Bu gezegenler 181 ışık yılı uzaktaki Kova takımyıldızı yönünde yer alan Güneş'in yarısından da küçük ve daha az parlak M türü cüce yıldızının çevresinde dolanmaktadır. Gezegenlerin yörüngeleri 5,5 gün ile 24 gün arasında değişmektedir. Dolayısıyla bu gezegenler yıldızlarına Merkür'ün Güneş'e olan uzaklığından çok daha yakındır. Arizona Üniversitesindeki Ay ve Gezegen Laboratuvarından Ian Crossfield'a göre yıldızına bu kadar yakın dolanan gezegenlerde, sadece bu değere bakarak, yaşamın olmadığını söylemek için henüz erken. Araştırmacılar K2 verilerine ek olarak Hawaii'deki WM Keck Gözlemevi ve North Gemini teleskopu ile Kaliforniya Üniversitesi'ndeki Büyük Dürbün teleskopundan yararlandılar. Kepler ve K2 aracı yıldızının çevresinde dolanan gezegenleri, yıldızın parlaklığını ölçerek keşfeder. İlk Kepler görevinde Güneş benzeri yıldızların çoğunlukta olduğu kuzey yarıkürede görülen bir alan incelendi. 2013 yılında K2 adı verilen aracın yeni görevi gökyüzündeki her noktayı izleyerek yeni gezegenler keşfetmek olarak yenilenmiştir. K2 görevi yer merkezli teleskoplarla desteklenmektedir. K2, gökyüzünün her noktasına bakma yeteneğine sahiptir. Samanyolu'nda Güneş benzeri yıldızdan daha fazla sayıda küçük ve soğuk kırmızı cücelerin izlenmesi amaçlardan biridir. K2'nin belirlediği aday gezegenlerin doğrulanması için yüksek çözünürlükteki görüntülerin yanı sıra yüksek çözünürlükteki optik tayfölçerler kullanıldı. Bir yıldızın yörüngesinde dolanan olası bir gezegenin kütle, yarıçap ve sıcaklık gibi temel özellikleri tayfölçerdeki prizmaya gelen ışığın incelenmesiyle hesaplanır. K2 görevi gelecekteki Geçiş Ötegezegenleri Keşif Uydusu ile James Webb Uzay Teleskopu için bir öncü araç olarak nitelendirilmektedir. NASA'nın Ames Araştırma Merkezinden K2 görevi araştırmacılarından Moffett Field: K2 yakın yıldızların çevresindeki gezegenlerin keşfini kolaylaştırmaktadır. Böylece bu gezegenlerin atmosferleri James Webb ile daha gelişmiş teleskoplarla incelenebilir. Yakın gelecekte daha rahat verilere ve gözlem sonuçlarına ulaşabileceğiz diyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/kabus-yasayan-gezegenler/", "text": "Çevre ve hatta yaşam için riskli olan maddeler 'tehlikeli' olarak tanımlanır. Bu terimin bir gezegen için kullanıldığını düşünün. Böyle bir gezegende yıldızdan gelen şiddetli ışımalar hayatı kabusa çevirebilir. Hubble teleskopu 'tehlikeli' terimine giren gezegenlerin yıldızlarını HAZMAT adlı bir program aracılığıyla izliyor. HAZMAT, yaşam alanını adeta cehenneme çeviren M cüceleri araştıran bir programdır. M cüceler, gökadamızdaki en küçük, en bol ve en uzun ömürlü kırmızı cüce yıldızların astronomideki adıdır. HAZMAT programı ile yaydıkları morötesi ışımaya göre bu yıldızlar üç gruba ayrılmıştır: genç, orta ve yaşlı. Kırmızı cücelerden yayılan ışıma, Güneş benzeri yıldızlara kıyasla daha parlak morötesi ışık yayar. Hubble'ın morötesi gözlem yeteneği ile bu yıldızlar incelenebilmektedir. Yıldız atmosferinde dolaşan ışımaların yıldızın yoğun manyetik alanları tarafından beslendiği düşünülmektedir. Dolaşma sonrası ışıma çok yoğunlaştığı zaman büyük miktarda enerji açığa çıkmaktadır. Araştırma ekibi en küçük kırmızı cücelerin (yaklaşık 40 milyon yıl yaşında) yaşlı olanlara göre 100 ile 1000 kat daha enerjik olduğunu belirledi. Bu genç yaş aynı zamanda yıldızın çevresindeki gezegenlerin şekillendiği zamana denk gelir. Gökadamızdaki yıldızların yaklaşık dörtte üçü kırmızı cücelerden oluşmaktadır. Dolayısıyla gökadamızdaki -sıvı su olabilecek bölge olarak tanımlanan- yaşam alanlarının büyük kısmı kırmızı cücelerde bulunmaktadır. Güneş'e en yakın yıldız olan Proxima Centauri adlı kırmızı cücede yaşam alanında Dünya büyüklüğünde bir gezegene sahiptir. Bununla birlikte kırmızı cüceler aktif yıldızlardır ve atmosferdeki kimyaları gereği muhtemelen yeni doğan gezegenlerin atmosferlerini etkileyecek kadar yüksek enerjili morötesi ışıma üretirler. HAZMAT programının hedefi ise düşük kütleli yıldızlar çevresinde dolanan gezegenlerin yaşam potansiyelini anlamaktır. Bu anlamda gezegen atmosferlerini incelemek önemli bir yere sahiptir. Programın ilk bölümünün sonuçları Astrofizik Dergisinde yayınlandı. Bu çalışmada 12 genç kırmızı cüce ışıması incelendi. Bunlardan birinin çok yoğun ışıma yaptığı fark edildi. Gözlenen parlama Güneş'in şimdiye kadar yaydığı en şiddetli patlamadan daha güçlüydü. Böylesi bir parlama yıldızın yakınındaki olası gezegenin atmosferini yakma gücündedir. Böyle bir gezegende yine de bu yaşamın bitmesi anlamına gelmeyebilir. Bizim algılayacağımız türde yaşam biçimi varlığını sürdürüyor da olabilir. HAZMAT programının bir sonraki adımında ise 650 milyon yaşındaki orta yaşlı kırmızı cüceler var. Bundan sonra da en düşük kütlelere sıra gelecek. Böylece düşük kütleli gezegenlerin morötesi ışıma altındaki evrimini anlayabilmek için genç ve orta yaşlı kırmızı cücelere ait veriler karşılaştırılabilecek. 1 Yorum bahsedilen yıldızların kaç milyon yaşında olduklarını neye göre ve nasıl hesaplanabiliyor? net açıklamamıdır?yoksa ortalama olarak mı bildiriliyor yada dünyamızın yaşımı baz alınıyor.evrenin yaşına(13,8 milyar ışık yılı) göremi?"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/kacak-bir-yildiz-alfa-zurafa/", "text": "Otobanda seyreden araçların bazılarının hız sınırlarına uymadığı gibi bazı yıldızlarda diğerlerinden daha hızlı hareket eder. Tıpkı WISE'nin yakaladığı yıldız gibi. Hızlı bir motosikletçi nasıl bir virajı alırsa, Alfa Zürafa ya da kısaca Alfa Cam yıldızı da gökyüzünde hız tutkusuna yenik düşmüş bir şekilde dev bir virajı alırken WISE'nin kızılötesi kameralarına yakalandı. Ortaya dev bir yay şoku görüntüsü çıktı. Kırmızı renkteki süperdev yıldız Alfa Cam, görüntünün altında, kırmızı devasa şeritin hemen kenarında kendini gösteriyor. Böylesi hızlı hareket yıldızlara kaçak yıldızlar adı verilir. Alfa Cam'ın uzaklığı ve hızı kesin değildir. Yıldız 1600 ile 6900 ışık yılı uzaklıkta ve saniyede 680 ile 4200 km'lik bir hızla hareket ediyor. Görüntü WISE'nin kaçak yıldızların yarattığı yay şokunu görüntülemede ne denli başarılı olduğunu gösteriyor. Daha önce de WISE ile Zeta Yılancı , AE Arabacı ve Menkhib kaçak yıldız çalışmaları gerçekleştirilmişti. Ancak Alfa Cam hepsinden farklı. Bir kere sadece 1 saniyede 4200 km'lik bir yolu örneğin San Francisco'dan New York şehrine gidebilen bir araba kadar hızlıdır. Gökbilimciler kaçak yıldızların, eşi olan bir yıldızın süpernova patlamasına uğraması ya da yakınındaki yıldızlar ile arasındaki kütle çekimi etkisi nedeniyle hareketlendiğini düşünüyor. Alfa Cam büyük bir yıldız olduğundan çok kuvvetli rüzgarda yaymaktadır. Yıldız yüksek hızla hareketlendiğinden rüzgarı da önündeki boş uzaya fırlar. Yıldızdan yayılan bu rüzgar önündeki yavaş hareketli yıldızlararası maddeye çarptığında bir yay şoku oluşturur ve tozunun kızılötesi bölgede parlamasına yol açar. Tıpkı bir geminin hareket yönünde oluşan dalgalar gibi. Alfa Cam'ın oluşturduğu yay şokunu görünür ışıkla değil WISE gibi gelişmiş kızılötesi kamerası olan araçlarla görebilirsiniz. 1 Yorum Evrende buna benzer yıldızlarla alakalı çok sayıda olay mevcut.Karadelikler tarafından kütleçekimi ile fırlatılan,başka yıldızlar ile etkileşime girip yörüngesinden çıkan,kütlesini yitirip yörüngesinden çıkan yıldızlar buna birkaç örnek.Bununla beraber bizler yıldızların hareketlerini anladıkça,evrende doğmuş ve yaşamakta olan yıldızların ve kendi yıldızımız Güneş'in nasıl bir geleceği olacağını ayrıntısıyla bileceğiz. Resimde görülen kozmik kırmızı yayın gözlenmesi de ancak güçlü teleskoplar ile mümkün olabilir."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/kafalari-karistiran-gezegen/", "text": "Geçtiğimiz yıl keşfedilen ve yıldızından Pluto'nun Güneş'e olan uzaklığından 16 kat daha ötede olan bir gezegen kafaları karıştırmış görünüyor. Bazı gökbilimcilere göre bu gezegen yıldızın doğduğu sırada yerinden edilerek ileri atılmış olabilir. Şili'deki İkizler Gezegen Görüntüleyicisi ve Hubble Uzay Teleskopu'nun elde ettiği görüntüler yıldız sisteminin çok orantısız bir kuyrukluyıldız kuşağı olduğunu gösteriyor. Bunlardan biri yıldıza oldukça yakın olduğundan gezegenlerin çoğu buradaki kuyrukluyıldızların yörüngesini değiştiriyor olabilir. Bunların arasında yörüngesi değişmiş gezegenlerde olabilir. Gözlenen dışlanmış gezegen sürüklenen kalıntı halkasının bir parçası olabilir. Kaliforniya Üniversitesi'nden astronomi profesörü Paul Kalas: Gezegenin, yıldızın yakınından uzağa fırlatılmış gaz, toz ve malzeme diskinin bir parçası olduğunu düşünüyoruz. Elimizde küçük de olsa çeşitli kanıtlar bulunuyor diyor. Arizona State Üniversitesi'nden yüksek lisans öğrencisi Abhi Rajan: Gezegenin çevresi çok fazla tozla sarılı olabilir. Bunu anlamak için takip gözlemlerine devam ediyoruz. Her açıdan sıra dışı bir durumla karşı karşıyayız diyor. Güneş Sistemi'nin gençlik döneminde şimdiki sekiz gezegenin arasında olan ancak zamanla dışarı atılmış gezegenler olabilir. Elimizde 13 milyon yıl yaşındaki güneş sisteminin bir fotoğrafı yok. Şu an sistemin Kuiper Kuşağı'ndaki madde kadar kütle kaybettiğini düşünüyoruz. Bunun ispatı için geriye dönüp bakma şansımız yok. O zaman başka bir zaman makinesi kullanmalıyız ki bunun da yolu genç yıldız sistemlerine bakmaktır diyor Kalas. Göçe iç gezegenler ya da yıldızın yakınından geçen başka bir yıldız sebep olmuş olabilir. Ekip bunun için büyük bir gezegen araması gerçekleştirdi ancak böyle bir gezegene rastlanmadı. İncelenen model yıldız Crux yönünde 300 ışık yılı uzaklıktaki HD 106906, 13 milyon yıl yaşındadır. 4,5 milyar yıl yaşındaki Güneş'e göre oldukça genç bir yıldızın incelenmesi Güneş Sistemi'nin gençliği hakkında bilgi verir. 2004 yılında yıldızın 11 Jüpiter kütlesinde HD 106906b adlı gaz dev gezegeni olduğu keşfedilmişti. Gezegenin yıldızından 650 astronomi birimi kadar uzakta olması şaşkınlık yaratmıştı. 1 astronomi birimi Dünya-Güneş arası uzaklıktır. Genel kabul gören kurama göre gezegenler yıldızı da oluşturan gaz ve toz diskinin bazı alanlarda yoğunlaşmasıyla oluşur. Ancak Hubble ile yıldızdan oldukça uzakta bulunan toz diskinin ve gezegenin keşfedilmesi, bu modelin doğruluğunu tartışmaya açtı. Araştırma ekibi Mayıs 2015'de yıldızın olası diğer gezegenlerini ararken Güneş Sistemi'ndeki Kuiper Kuşağı'nın Güneş'e olan uzaklığı kadar olan yerde bir toz kuşağı fark etti. Güneş Sistemi'ndeki tüm gezegenlerin yer aldığı 50 astronomi biriminden daha geniş alana yayılan bu toz diskinin varlığı, yıldız ile disk arasındaki bölgede gezegenlerin oluşmakta olduğu bilgisini verir diyor Kalas. Hubble Teleskopu ile elde edilen görüntülere tekrar bakılarak toz halkasının çok büyük uzaklıklara yayıldığı ancak arada gezegen oluşumları nedeniyle çeşitli boşlukların yer aldığı fark edildi. Bu keşifler sistemin son zamanlarda bilinmeyen bir nedenle asimetrik duruma geldiğini gösterir. Gezegenler genellikle ortak bir düzlemde dolanırken yıldızdan bu kadar uzakta bir gezegen olması ve düzlemle 21 derecelik açı yapması sıra dışı bir durumdur. Kalas ve ekibi gezegenin yakınında bir kuyrukluyıldız kuşağı olması nedeniyle gezegenin tozlu malzemeyle sarılı olabileceğini düşünüyor. Bu hipotezi test etmek için GPI ve Hubble gözlem verilerinin incelenmesi gerekiyor. Buna karşılık üçüncü bir açıklamada söz konusu. Araştırmacılar HD 106906b'nin Satürn gibi halka yapısına sahip olup olmadığını belirlemek için Hubble'ın duyarlı gözlemlerine ihtiyaç duyuyor. Yıldızın çevresinde önerilen iç kuşak ESO'nun Şili'deki Çok Büyük Teleskopu ile başka bir ekip tarafından onaylandı. Ancak burada elde edilen veriler, görülen kalıntı diskinin orantısız olduğunu gösteren Hubble'ın Gelişmiş Kamera verileri kadar belirgin değildi. Araştırmacılar GPI Ötegezegen Araştırması ile gezegen sistemlerinin ve dinamiklerinin nasıl şekil aldığını anlamak için en fazla 100 milyon yıl yaşındaki 600 genç yıldızı daha incelemek istiyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/kahverengi-cuce-cevresinde-madde-diski/", "text": "Gökbilimciler genç bir kahverengi cücenin malzeme püskürttüğünü keşfetti. Yıldız oluşum sürecinin benzeri yolla oluşan kahverengi cücelerin büyüklüğü yıldız ile gezegen arasındadır. Boğa takımyıldızında 450 ışık yılı uzaklıkta bulunan kahverengi cücenin kütleli bir yıldız gibi madde jetleri attığı farkedildi. Jetler VLA'nın radyo gözlemleri ile tespit edildi. Araştırmacılar kahverengi cüceyi ayrıca Spitzer ve Herschel uzay teleskoplarıyla da gözledi. Tayvan'dan Astronomi ve Astrofizik Enititüsü'nden Oscar Morata: İlk kez genç bir kahverengi cücenin yıldıza benzer madde jetleri fışkırttığını gözledik diyor. Kahverengi cüceler yıldıza göre küçük kütleli ancak Jüpiter gibi dev gezegenlere göre oldukça büyüktür. Bu cisimler yıldızlardaki gibi çekirdeklerinde gerekli termonükleer tepkimeyi başlatacak yeterli basınç ve sıcaklığa sahip değildir. Kuramcılar bu tür cisimleri 1960'lı yıllarda önermişti. 1994 yılına kadar bu cisimlerin yıldız ya da gezegene benzer şekilde mi oluştuğu sorusu çözüme kavuşmamıştı. Yıldızlararası uzayda gaz ve tozdan oluşmuş dev bulutlar kütleçekimsel etkiyle çöktüğünde yıldız oluşur. Yıldızın çevresindeki malzeme ise gezegenleri oluşturur. Yıldız oluşumunun erken evrelerinde kutuplardan dışarı doğru madde jetleri görülür. Bu jetler aynı zamanda gezegen oluşumuna destek verir. Daha önce kahverengi cücelerin benzer oluşum dönemlerine sahip olduğu önerilmişti ancak oluşan madde jetleri görülmemişti. Biz kahverengi cücelerin büyük bir yıldızın oluşumunu sağlayan sürecin küçük bir örneği olduğunu gösterdik diyor Morata."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/kahverengi-cuce-ve-siradisi-arkadasi/", "text": "Teleskopların gücü arttıkça gökbilimciler çok farklı özelliklere sahip, aykırı nesneleri de keşfediyorlar. Bu nesnelerle ilgili en son örnek ise bir kahverengi cüceyi saran gezegenimsi disk yapısı ile ilgili. Nesne bir gezegen için uygun kütlede: 5-10 Jüpiter kütlesinde. İlginç olan ise gezegenin 1 milyon yıldan daha az bir süre içinde oluşmuş olması. Çünkü çevresinde dolandığı kahverengi cücenin yaşı da o kadar. Hal böyle olunca gezegenin sanki acelesi varmış gibi çok hızlı bir şekilde oluşumunu tamamladığı görülüyor. Penn State Üniversitesi'nden Kamen Todorov, Hubble'ın verilerinden ve Gemini Teleskoplarının gücünden yararlanarak Boğa takımyıldızındaki 32 genç kahverengi cüceyi gözlem altına aldı. Kahverengi cüceler genellikle Jüpiter kütlesinde olup, gerekli nükleer füzyonu gerçekleştiremediklerinden yıldızlar gibi parlamayan küçük nesnelerdir. Gizemli nesne kahverengi cüceden 3.6 milyar km uzaklıkta dolanıyor ki bu uzaklık Güneş ile Satürn-Uranüs arasına denk geliyor. Araştırma sonuçları The Astrophysical Journal'da yayınlanacak. Bu gizemli nesne acaba bir gezegen mi yoksa bir kahverengi cüce mi? Nesnenin kütlesi 15 Jüpiter kütlesinden küçük yani yıldızların çevresinde dolanan gezegen kütleleri kadardır. Acaba bu bilgi nesnenin gezegen olduğu anlamına mı geliyor? Sorunun yanıtı ise kahverengi cüce ile gizemli arkadaşının arasındaki kuvvete bağlı. Konuyla ilgili üç olası yaklaşım ortaya sürülüyor. Toz diskinin içinde yer alan ve 10 Dünya kütlesi büyüklüğündeki bir gezegenin çevresindeki tozu yavaşça alması; diskte yer alan yoğun durumdaki gazın çökmesiyle gizemli arkadaşın oluşması ve son olarak bir yıldız gibi kahverengi cücenin veya gezegenin yavaşça çevresindeki tozu çekerek oluşması. Eğer son yaklaşım doğru ise yıldızları oluşturan yapı ile gezegenleri oluşturan yapının aynı olduğu ortaya çıkar. Bu çözüm akla en yatkın olanıdır. Çünkü ilk yaklaşım için uzun süre gerekir ki buradaki yapı oldukça gençtir. İkinci yaklaşım ise çok hızlı oluşur ki, büyük bir olasılıkla merkezdeki kahverengi cücenin çevresindeki disk, 5-10 Jüpiter kütleli yapısıyla bunu gerçekleştirebilecek yeterli maddeyi içermemekte. Kaynak: Hubblesite"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/kahverengi-cucede-hava-durumu/", "text": "ESO'nun VLT teleskopuyla en yakın kahverengi cücenin yüzey haritası çıkarıldı. ESO'nun Çok Büyük Teleskopu kullanılarak ilk kez Dünya'ya en yakın kahverengi cücenin yüzeyindeki hava durumu haritası oluşturuldu.Uluslar-arası bir gökbilimciler ekibi, gayri-resmi olarak Luhman 16B olarak bilinen ve Güneş'ten sadece altı ışık-yılı uzaklıktaki yeni keşfedilen bir kahverengi cüce çiftinin üyesi olan WISE J104915.57-531906.1B'nin aydınlık ve karanlık bölgelerini inceleyerek bir harita çıkardı. Yeni sonuçlar Nature dergisinin 30 Ocak 2014 tarihli sayısında yayınlanacak. Kahverengi cüceler, Jüpiter ve Satürn gibi gaz devi gezegenler ile sönük ve soğuk yıldızlar arasındaki boşluğu dolduran gökcisimleridir. Çekirdeklerinde nükleer füzyonu başlatacak miktarda kütle bulunmadığı için sadece kırmızı-ötesi dalgaboylarında zayıfça görülebilen bir ışık yayarlar. Gözlemleri doğrulanan ilk kahverengi cüce daha yirmi yıl önce bulundu ve yakalanması zor bu gökcisimlerinden sadece birkaç yüz tanesi biliniyor. Güneş Sistemi'ne en yakın kahverengi cüceler Luhman 16AB olarak bilinen bir çift sistem olup, Yeryüzüne uzaklıkları yaklaşık 6 ışık-yılıdır ve güney gökküresi takımyıldızlarından Yelken doğrultusunda bulunmaktadırlar. Bu çift Dünya'ya, Alfa Centauri ve Barnard Yıldızı'ndan sonra en yakın sistemdir, yine de ancak 2013'ün başlarında keşfedilebilmişlerdir. Çiftten sönük olan Lehman 16B'nin kendi etrafında döndükçe parlaklığının birkaç saat içinde değiştiği gözlendi bunun bazı yüzey özelliklerine işaret edebileceği düşünülüyor. Gökbilimciler şimdi ESO'nun güçlü Çok Büyük Teleskop'uyla sadece bu kahverengi cüceleri gözlemekle kalmayıp Luhman 16B'nin yüzeyindeki karanlık ve aydınlık bölgelerin haritasını da çıkarabiliyorlar. Çalışmayı yürüten Ian Crossfield elde ettikleri sonuçları şöyle özetliyor: Daha önce yapılan gözlemlere göre kahverengi cücelerin yüzeylerinin farklı renk tonlarına sahip olabileceği öne sürülüyordu, ancak biz şimdi bunları gerçekten görüntüleyebildik. Yakında bu kahverengi cücenin üzerindeki bulut desenlerinin oluşumlarını, evrimlerini ve yok oluşlarını izleyebileceğiz ve sonunda, öte-iklim-bilimciler Luhman 16B'yi ziyaret etmek isteyenleri bekleyen havanın açık mı, bulutlu mu olduğunu tahmin edebilecekler. Yüzeyi görüntülemek için gökbilimciler akıllıca bir yöntem kullanıyorlar. Kahverengi cüceleri VLT üzerindeki CRISES aygıtı ile gözleyen ekip, kendi etrafında dönen Luhman 16B'nin sadece değişen parlaklığını değil, aynı zamanda üzerindeki karanlık ve aydınlık bölgelerin de gözlemciye doğru olan hareketini görebildiler. Tüm bu bilgileri birleştirdiklerinde yüzey üzerindeki karanlık ve aydınlık bölgelerin bir haritasını yeniden oluşturdular. Kahverengi cücelerin atmosferleri sıcak, gaz devi ötegezegenlerinkine çok benziyor, bu nedenle görece kolay gözlenebilen kahverengi cüceler sayesinde gökbilimciler genç, dev gezegenlerin atmosferleri hakkında daha fazla şey öğrenebilirler bunların çoğu yakın gelecekte VLT üzerine takılacak olan yeni SPHERE aygıtı ile bulunabilecekler. Crossfield kişisel bir de not ekliyor: Kahverengi cüce haritalarımız bizi diğer güneş sistemlerindeki hava durumu modellerini anlama hedefine bir adım daha yaklaştırıyor. Küçüklüğümden beri haritaların güzelliği ve işlevlerini takdir ederek büyüdüm. Artık Güneş Sistemi'nin dışındaki nesnelerin de haritasını çıkarıyor olmak heyecan verici! Notlar Bu çift WISE kırmızı-ötesi tarama uydusu tarafından alınan görüntüler arasından Amerikan gökbilimci Kevin Luhman tarafından keşfedildi. Resmi olarak WISE J104915.57-531906.1 olarak bilinirler ancak kısa isimlendirmeler çok daha kullanışlıdır. Luhman şimdiye kadar on beş çift yıldız keşfettiğinden dolayı sonraki isim Luhman 16 olarak uyarlanmıştır. Çift yıldızları adlandırmak için kullanılan kurala göre, Luhman 16A çift sistemdeki parlak olan cisimdir, ikinci olan ise Luhman 16B olarak kodlanmıştır ve böylece bu çift sisteme Luhman 16AB adı verilmektedir. Sıcak Jüpiter türü ötegezegenler çok daha parlak yıldızlarına yakın yörüngelerde dolanmaktadırlar. Bu nedenle yıldız ışığında kaybolan gezegenden gelen sinyali tespit etmek daha da zorlaşmaktadır. Ancak kahverengi cüce durumunda sönük ışığın üstesinden gelecek başka bir ışık kaynağı olmadığı için, daha duyarlı gözlemler yapmak mümkün olmaktadır. Videolar: ESO-Türkiye"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/kahverengi-cucede-jupiterdeki-gibi-bulutlar-gozlendi/", "text": "En yakın kahverengi cüce Luhman 16A'da Satürn ve Jüpiter'deki gibi bulut bantları olduğu keşfedildi. Kahverengi cüceler gezegenlerden daha ağır ancak yıldızlardan daha hafiftirler. Yaklaşık 13 ile 80 Jüpiter kütlesi aralığında kütleye sahip olabilirler. Luhman 16A ve Luhman 16B ikili bir kahverengi cüce çiftidir. Ve bizden 6.5 ışık yılı uzaktadır. Alfa Centauri ve Barnard yıldızından sonra bize en yakın üçüncü sistemdir. Her iki kahverengi cüce de 30 Jüpiter kütlesindedir. Luhman 16A ve 16B'nin kütle ve sıcaklıklarının (yaklaşık 1000C) aynı olması ve muhtemelen aynı zamanda oluşmalarına karşılık üzerlerindeki hava koşulları oldukça farklıdır. Luhman 16B'de düzensiz bulutlar görülür ve bundan dolayı da diğerine göre parlaklığı da farklıdır. Space Telescope Science Enstitüsünden Julien Girard: Dünya ve Venüs gibi bu cisimlerde çok farklı hava koşullarına sahip. Silikat ya da amonyak gibi maddeler yağabilir. Aslında oldukça kötü bir havası var diyor. Araştırmacılar Luhman 16 sisteminden gelen ışığı polarize etmek için Şili'deki Çok Büyük teleskopa bir alet taktılar. Polarizasyon ışık dalgasının salındığı yönü temsil eden bir ışık özelliğidir. Polarize güneş gözlükleri parlaklığı azaltmak ve kontrastı arttırmak için kutuplanmayı engeller. Kaliforniya Institute of Technology'den Max Millar-Blanchaer: Bu parlamayı engellemeye çalışmak yerine onu ölçmeye çalışıyoruz diyor. Işık, bulut bir damlacık gibi parçacıklardan yansıtıldığında belirli polarizasyon açılarını destekleyebilir. Gökbilimciler uzak bir sistemden gelen ışığın polarizasyonunu ölçerek kahverengi cücenin bulut yapısını doğrudan ölçmeden bulutun varlığını ortaya çıkarabilir. Elde edilen veriler bulut yapısının bantlı yapıya uygun olduğunu gösterdi. Ama sadece Luhman 16A'da. Polarimetre yöntemi sadece kahverengi cücelere uygulanmamaktadır. Uzak yıldızların yörüngesindeki ötegezegenlere de uygulanabilir. Sıcak, gaz devi ötegezegenlerin atmosferleri kahverengi cücelere benzer. Ötegezegenlerden gelen polarizasyon sinyalinin ölçülmesi zor olsa da kahverengi, cücelerden elde edilen tecrübe ve bilgi burada da kullanılabilecektir."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/kahverengi-cucede-kuzey-isiklari-goruldu/", "text": "Kahverengi cüceler soğuk ve parlak olmadıklarından tespit edilmeleri ve sınıflandırılmaları zor cisimlerdir. Gezegen olamayacak ölçüde büyük olmalarına karışın, yıldızların temel özelliği olan hidrojen füzyonunu gerçekleştiremeyecek kadar da küçüktürler. Yine yıldızların bazı özelliklerine sahiptirler. Caltech'te görev yapan Doç. Gregg Hallinan radyo ve optik teleskop verilerini kullanarak 20 ışık yılı uzaktaki bir kahverengi cücenin manyetik kutuplarına yakın bölgesinde güçlü kuzey ışıkları olduğunu fark etti. Böylece kahverengi cücelerin manyetik aktivite açısından küçük bir yıldız gibi değil de son derece güçlü kuzey ışıklarına sahip dev gezegenlere benzediğini gördük. Eğer aşırı sıcak ve güçlü yerçekimi olan kahverengi cücenin yüzeyinde durmayı başarabilseydik, Güneş Sistemi'ndeki gezegenlerde görülenlerden yüzlerce hatta binlerce kat güçlü kuzey ışıkları görebilirdik diyor Hallinan. 2000'lerin başında gökbilimciler kahverengi cücelerin radyo dalgaları yaydığını keşfettiler. İlk başta bu durumun yıldızlardaki gibi kahverengi cücenin yüzeyine yakın yerlerde manyetik hareketlerle ısınan aşırı sıcak atmosfer nedeniyle oluştuğu düşünüldü. Ancak bir sorun vardı: kahverengi cüceler Güneş ve diğer yıldızlar gibi yüklü parçacık fişekleri üretemiyordu. Hallinan 2006'da kahverengi cücelerin aslında radyo frekanslarında tepe noktalar olduğunu gördü. Güneş sistemindeki gezegenler gibi ara ara zirve yapan radyo emisyonları görmüştüm. Bu durumun nedeni kuzey ışıkları olabilirdi ama kanıt gerekliydi. Kuzey ışıkları yıldızdan yayılan yüksek hızlı yüklü parçacıkların bir gezegenin atmosferine girmesiyle oluşur. Bu parçacıklar gezegenin manyetik alanınca kutuplara itilir. Manyetosfer içine dalan parçacıklar atmosferdeki gaz atomlarıyla çarpışır ve parlak emisyonlar üreterek gezegenin manyetik alan çizgileri boyunca hızlandırılır. Hallinan ve arkadaşları Dünya'nın en güçlü radyo teleskoplarından oluşan Ulusal Radyo Gözlemevi'nin Çok Büyük Dizi ile optik aletler yardımıyla LSRJ+3259 1836 adlı kahverengi cüceyi gözlemeye başladı. Gözleme Palomar'ın Hale Teleskopu ve WM Keck Gözlemevi'nin teleskopları da dahil edildi. VLA kahverengi cüce çevresinde ortaya çıkan radyo dalgalarında parlak bir tepe noktası oluştuğunu gördü. Cisim kendi çevresinde 2,84 saatte döndüğünden araştırmacılar cismin bir gecede üç dönüşünü izledi. Daha sonra optik gözlemler için Hale Teleskopu kullanıldı. Hidrojen-alfa tayf çizgilerinde cismin parlaklığının düzenli olarak değiştiği görüldü. Hallinan ve ekibi son olarak kahverengi cücelerin Güneş'ten binlerce kat daha sönük olduğunu dikkate alarak cismin parlaklığını ölçmek için Keck Teleskopunu kullandı. İşte o zaman kahverengi cücenin görülen hidrojen emisyonunun yüzeyine yakın yerlerde kuzey ışıkları ile ilişkisini kurmayı başardılar. Elektronlar atmosfere doğru sarmal hareket yaparak salındığında radyo emisyonları üretir ve bunlar onlarca ile binlerce kez atmosfere girdiğinde, Dünya ve diğer gezegenlerde olduğu gibi, hidrojen gazıyla çarpışır. Şimdi kuzey ışıklarının gezegenlerden kahverengi cücelere kadar olan tüm cisimlerde görülebileceğini biliyoruz diyor Hallinan. Kahverengi cüceler bunu yapabilecek yıldız rüzgarına sahip değildir. Hallinan böyle bir durumun yörüngede bulunan başka bir kahverengi cüce ya da gezegen etkisiyle oluşabileceğini düşünüyor. Kuzey ışıklarının oluştuğunu gördük ama bunların kaynağını bilmiyoruz diyor. Kahverengi cücelerin atmosferi birçok dev gezegen atmosferiyle benzerlik gösterir. Yakınında bir yıldız olmayan bir kahverengi cücenin atmosferini inceleyebilirsiniz diyor Hallinan. Kahverengi cücenin çevresindeki manyetik alanın gücünü belirlemek için düşük frekanslı radyo dalgalarını gözlemek için Owens Vadisi Uzun Dalga Boyu Dizisi'ne ihtiyaç duyuluyor. Bu dizi genellikle ötegezegenlerin manyetik alanlarını ölçmek için kullanılmaktadır. Yaşam alanı içinde olan bir gezegen manyetik alanı olsun olmasın ilginç özelliklere sahip olabilir. Ben manyetik alan şiddetinin gezegenlerden kahverengi cücelere nasıl farklılaştığını ortaya çıkarmak istiyorum."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/kahverengi-cucedeki-dev-firtina/", "text": "Toronto Üniversitesi'ndeki bilim insanları bir kahverengi cücede dev gezegenlerde gözlenen aşırı parlaklık değişimini görkemli bir fırtınaya bağladı. Yaşlı kahverengi cüce ve dev gezegenlerin benzer atmosferleri olduğundan keşif ötegezegenlerin hava olaylarına ışık tutabilir. Kahverengi cücelerin kütleleri yıldızlar ile dev gezegen kütleleri arasındadır. 2MASS J21392676+0220226 ya da kısa 2MASS olarak adlandırılan kahverengi cüceye ait keşif Şili'deki Las Campanas Gözlemevi'nin 2.5 metrelik teleskopuna takılan kızılötesi kamera ile birkaç saat içinde gerçekleşti. Bu kısa zaman diliminde bile dikkate değer sonuçlar kaydedildi. Jackson Hole'da düzenlenen Extreme Solar Systems II toplantısında sunulan keşfi gerçekleştiren ekip üyesi doktora öğrencisi Jacqueline Radigan: Hedefimizin parlaklığının sekiz saat içinde % 30 değiştiğini fark ettik. Bunun en iyi açıklaması ise kahverengi cücenin kendi ekseni etrafında dönerken bize atmosferindeki bir parlak bir koyu bölgelerini göstermesi şeklinde olabilir diyor. Kanada Toronto Üniversitesi'ndeki Gözlemsel Astrofizik Araştırma Başkanı Prof. Ray Jayawardhana: Kahverengi cücede gördüğümüz belki de Jüpiter'deki Büyük Kırımızı Leke'yi oluşturan gibi devasa bir fırtınanın izidir. Atmosferden daha sıcak olan bu büyük deliklerden daha derin katmanları görüyor olabiliriz diyor. Kahverengi cüce ve dev gezegenlerin atmosferlerini kuramsal modellere göre küçük toz tanecikli silikat ve metallerin yoğunlaşmasıyla oluşan bulutlar oluşturur. 2MASS'daki parlaklık değişiminin nedeni de bu bulutların yoğunluğunun atmosfer üzerinde farklı olmasıdır. Radigan: Kahverengi cücelerdeki bulutların özelliklerinin değişimi bize atmosferik rüzgar hızlarını ve kahverengi cücelerdeki atmosferlerin nasıl oluştuğu hakkında bilgi verir diyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/kahverengi-cucelerin-bile-gezegenleri-olabilir/", "text": "ALMA yıldız olmayı başaramayan bir gökcisminin etrafındaki kozmik toz taneciklerini görüntüledi Atacama Büyük Milimetre/milimetre-altı Dizgesi'ni kullanan gökbilimciler ilk kez bir kahverengi cücenin etrafındaki toz diskinin içerisinde, yeni doğan yıldızların etrafındaki yoğun disklerde olduğu gibi milimetre-boyutlarında katı parçacıklar buldu. Şaşırtıcı bulgular Dünya-boyutlarındaki kayalık gezegenlerin nasıl oluştuklarına dair teorileri zorlamakla birlikte, bu tür gezegenlerin sanılandan daha yaygın olabileceği sonucunu da ortaya çıkarıyor. Dünya gibi kayalık gezegenlerin bir yıldızın etrafındaki disk maddesi içerisinde bulunan ve başlangıçta mikroskopik boyutlara sahip olan parçacıkların rastgele çarpışarak birbirlerine bağlanmasıyla oluştuğu düşünülüyor. Kozmik toz olarak bilinen bu küçük parçacıklar çok ince kurum ve kum taneciklerine benzemektedir. Bununla birlikte, gökbilimciler bir kahverengi cücenin yıldız-benzeri bir nesne, ancak bir yıldız olacak kadar büyüyemeyen ve ışık yaymayan bir gökcismi etrafındaki diskin seyrek olduğu için buradaki taneciklerin yeterince büyüyemeyeceğini ve çarpışmalardan sonra birbirlerine bağlanamayacakları kadar hızlı hareket ettiklerini düşünüyorlardı. Bunun yanı sıra, yaygın teorilere göre bir araya gelmeyi başaran tozlar tespit edilebilecekleri disk bölgesinden ayrılarak hızla merkezdeki kahverengi cücenin üzerine doğru taşınırlar. Bu ince küçük diskin içerisinde milimetre-boyutlarındaki tanecikleri bulduğumuzda gerçekten çok şaşırdık, diyor Amerika, Avrupa ve Şili'deki gökbilimciler ekibinin başındaki Luca Ricci . Bu boyutlardaki katı taneciklerin bir kahverengi cücenin etrafındaki diskin dış ve soğuk bölgelerinde oluşamaması gerekiyor, ancak görünen o ki bunu başarmışlar. Kayalık bir gezegenin tamamen burada oluşabileceğinden ya da oluştuğundan, henüz emin değiliz. Ancak buna giden ilk adımları şimdiden görmüş olduk, bu nedenle katıların büyüme koşulları hakkındaki tahminlerimizi değiştirmek zorundayız. ALMA'nın daha önceki teleskoplara göre artan çözünürlük gücü araştırma ekibinin ayrıca kahverengi cücenin etrafındaki karbon monoksit gazının yerini belirlemesini sağladı. Bu tür bir diskin içerisinde ilk kez soğuk bir moleküler gaz tespit edilmiş oldu. Bu keşifle birlikte, milimetre-boyutlarındaki parçacıkların da bulunması, diskin, genç yıldızların etrafındakilere tahmin edilenden çok daha fazla benzediğini gözler önüne seriyor. Ricci ve beraberindeki çalışma arkadaşları bulgularını yüksek-rakımlı Şili çöllerinde bulunan kısmen tamamlanmış ALMA teleskopunu kullanarak gerçekleştirdiler. ALMA sayıları artan, yüksek hassasiyetli, çanak-şeklindeki antenlerin tek bir teleskop gibi bir arada çalıştığı ve Evreni çığır açıcı bir detay ve hassasiyetle gözleyen antenler dizgesidir. ALMA evreni insan gözünün duyarlı olmadığı milimetre-dalgaboyundaki ışıkla görmektedir. ALMA'nın inşasının 2013 yılında bitmesi bekleniyor, ancak gökbilimciler teleskopların kısmı bir dizgesi ile 2011 yılında gözlemlere başladılar. Gökbilimciler ALMA'yı Rho-Oph 102 olarak da bilinen, Yılancı takımyıldızı doğrultusundaki Rho Ophiuchi yıldız oluşum bölgesinde bulunan genç kahverengi cüce ISO-Oph 102'ye yönlendirdiler. Yaklaşık olarak Jüpiter'in 60, ancak Güneş'in 0.06 katı ağırlığında olan kahverengi cücenin normal yıldızların termonükleer reaksiyonlar gerçekleştirdiği gibi parlamaya yetecek kadar kütlesi bulunmuyor. Bununla birlikte, yavaş kütleçekimsel daralması ile yaydığı ısı ve kırmızı renkli ışıması, bir yıldız kadar olmasa da bir miktar parlamasını sağlıyor. ALMA kahverengi cüce tarafından ısıtılan disk maddesinin yaydığı milimetre civarındaki dalgaboyuna sahip ışığı topladı. Disk içerisinde bulunan parçacıklar kendi boylarından daha büyük dalgaboylarında çok fazla radyasyon yaymıyorlar, bu nedenle parlaklıktaki karakteristik bir azalma daha uzun dalgaboylarında ölçülebiliyor. ALMA bu azalmayı gözleyerek toz parçacıklarının boylarını ölçebilmek için ideal bir alet. Gökbilimciler diskin parlaklığını 0.89 mm ve 3.2 mm dalgaboylarında karşılaştırdılar. Parlaklıktaki 0.89 mm'den 3.2 mm'ye olan düşüş parçacıkların kısmen milimetre ve daha büyük boyutlarda olduklarını göstermektedir. ALMA gezegen sistemlerinin oluşumuna dair gizemleri çözmek için güçlü ve yeni bir alet, yorumunu yapıyor, araştırma ekibinin üyesi ESO'dan Leonardo Testi. Bunu daha önceki teleskoplarla yapmaya kalkışmak aylar süren gözlem zamanı gerektiriyordu ve bu da pratikte mümkün değildi. Ancak, ALMA'nın nihai anten parçalarının sadece dörtte birini kullanarak, bunu bir saatten az bir sürede gerçekleştirdik! diyor. Yakın gelecekte, tamamlanan ALMA teleskopu, Rho-Oph 102 ve diğer nesnelerin etrafındaki disklerin daha detaylı görüntülerini elde edecek kadar güçlü olacak. Ricci şöyle açıklıyor, Yakında sadece disklerdeki küçük parçacıkları değil, bunların çöküntü diskinin içinde nerelerde bulunduklarını ve buradaki gazlarla nasıl etkileştiklerini de görüntüleyebileceğiz. Bu gezegenlerin nasıl oluştuklarını anlamamıza daha fazla yardım edecek. Video görünür ışıkta Samanyolu'nun merkezi bölgesine ait muhteşem bir geniş panorama ile başlıyor. Rho-Ophiuchi yıldız oluşum bölgesindeki kahverengi cüce ISO-Oph 102 ya da Rho-Oph 102'ye doğru yakınlaşıyor. Daha sonra bir ressam çizimi kahverengi cüce etrafındaki disk maddesini gösteriyor, ve yakınlaştıkça birbirleriyle çarpışarak birleşen ve daha fazla büyüyen tanecikler ekrana geliyor. (Telif: ALMA /L. Calçada /M. Kornmesser /Nick Risinger /Digitized Sky Survey 2 Music: movetwo) ESO-Türkiye"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/kahverengi-cucenin-atmosfer-yapisi/", "text": "NASA'nın Spitzer ve Hubble Uzay Teleskopu'nu kullanan gökbilimciler yıldızların soğuk sınıfına ait kahverengi cücenin en ayrıntılı hava durumu haritasını elde etti. Bu garip dünyalar yapılarında gezegen büyüklüğünde rüzgar kaynaklı bulutları gösteriyor. Kahverengi cüceler yıldızlar gibi yoğun gazdan oluşmuş olup, kütleleri küçük olduğundan hidrojen atomlarından yeterli enerji üretemez. Bu nedenle yıldız olmayı başaramamış oldukça karmaşık yapılı büyük gaz gezegenlere benzerler. Yeni araştırmayla kahverengi cücelerin aynı zamanda atmosferlerinin olduğunu gösteriyor. Kaliforniya Amerikan Ulusal Kongresi'nde sunulan çalışmanın yazarlarından Tuscon Arizona Üniversitesi'nden Daniel Apai: Doktorların vücudumuzdaki farklı dokulara farklı tibbi görüntüleme aletleriyle bakması gibi biz gökbilimcilerde kahverengi cücenin farklı atmosfer katmanlarını görebilmek için Hubble Spitzer'i kullandık diyor. Başkanlığını yürüten Esther Buenzli imzalı çalışma ayrıca Astrophysical Journal Letters'da yayınlandı. Araştırmacılar 2MASSJ22282889-431026 uzun kodu olan kahvererengi cüceyi incelemek için Hubble ve Spitzer'i kullandı. Telekoplar vücudun tek yönde ısı alması gibi yaydığı ışığın her 90 dakikada bir parlayıp sönükleştiğini buldu. Burada ilginç olan nokta bu değişimin kızılötesi dalga boylarında görülmesiydi. Bu değişim Dünya'da olduğu gibi kahverengi cüce atmosferinde dolanan farklı katmanlar arasında gerçekleşen büyük rüzgarların oluşturduğu fırtınaların küçük parçalar nedeniyle meydana gelir. NASA'nın Ames Araştırma Merkezi'nden Mark Marley: Dünya'daki su bulutları veya Jüpiter'in amonyak bulutlarının tersine kahverengi cüce bulutları sıcak kum gibi küçük tanecikler, erimiş demir damlaları ve diğer farklı bileşiklerden oluşur. Spitzer ve Hubble'ın elde ettiği veriler büyük bir atmosferik karmaşıklığı gösteriyor diyor. Buenzli'ye göre, bu araştırma aynı zamanda bir kahverengi cücede aynı anda farklı yüksekliklerde oluşan değişimi de ele alan ilk çalışmadır. Kahverengi cüceler sıradan bir yıldıza göre bile çok soğuk olmasına karşılık Dünya şartlarına göre çok sıcaktır. Bunlar 600 700 Santigrad derece sıcaklığa sahiptir. Araştırma ekibinden Arizona Üniversitesi kuramcısı Adam Showman: Burada gördüğümüz Jüpiter'deki büyük kırmızı leke benzeri kütlesel bir bulut sistemidir. Gördüğümüz ışık değişimleri kahverengi cücen atmosferindeki hava hareketlerini işaret ediyor. Atmosferinde silikat buharı açısından zengin yoğun bulutların derinlerden yükseklere çıktığını ya da tersinin gerçekleştiğini düşünüyoruz diyor. Araştırmacılar Spitzer ve Hubble Teleskopları yardımıyla yakındaki diğer kahverengi cücelerin atmosferlerini de incelemeyi planlıyor. NASA Genel Merkezi'nden Spizer bilimcisi Glenn Wahlgren: Bu gibi çalışmalar sonucunda yıldız ile Jüpiter büyüklüğündeki gezegenler arasında yer alan bu cisimler hakkında önemli bilgiler elde ediyoruz. Bu görüntü yönteminin ileride ötegezegenler üzerinde kullanılacağını göreceğiz diyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/kahverengi-cucenin-kirmizi-atmosferi/", "text": "Gökyüzünde kırmızı rengiyle parlayan sıradışı kahverengi cüce dikkat çekiyor. Kahverengi cüceler yıldız ile gezegen arası büyüklüğe sahiptirler, yani ne yıldız olmak için hidrojen füzyonu başlatacak yeterli maddeye sahiptirler, ne de gezegen olabilecek kadar küçüktürler. Karşılaştırma açısında Jüpiter ya da Satürn gibi devlerin bile bu cisimlerin ancak yarı büyüklüğünde olduğunu söyleyebiliriz. Bu cisimler gerekli enerjiyi üretemediklerinden zaman içinde soğumaktadırlar. ULAS J222711-004547 adlı kahverengi cücenin özelliği ise dikkat çekici kırmızı rengi. Şili'deki Çok Büyük Teleskop yardımıyla yapılan gözlemler sonucunda bunun nedeninin cismin üst atmosferinde çok kalın bir bulut katmanı olduğu ortaya çıktı. Hertfordshire Üniversitesi'nden Federico Marocco: Bunlar yeryüzünde görmeye alışık olduğumuz bulutlardan farklıdır. Kahverengi cüceye özgü bu bulutlarda çoğunlukla enstatite ve corundum adlı mineralleri oluşturan toz bulunmaktadır diyor. Jüpiter ve Satürn gibi dev gezegenlerdeki amonyak ve hidrojen sülfür başta olmak üzere çeşitli bulut katmanları görülür. Alışılmadık küçük boyutlardaki mineral parçacıkları, subuharı, metan ve bazı amonyak içerikli yapılar bulunmasına karşılık kahverengi cücenin atmosfer sıcaklığından daha düşük sıcaklığa sahiptirler. Böylesi farklı bir atmosferin nasıl işlediğinin çözümü beraberinde atmosfer çeşitliliğinin anlaşılmasını sağlayacaktır."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/kalabalik-bir-cevre/", "text": "160 000 ışık yılı ötede parlak bir şekilde ışıldayan Tarantula Bulutsusu Samanyolu gökadamızın uydusu Büyük Macellan bulutunun en dikkat çekici özelliklerinden biridir. ESO'nun Şili'deki Paranal gözlemevinde bulunan VLT Tarama teleskopu bu bölgeyi ve zengin çevresini hassas bir şekilde inceledi. Gözlemler yıldız kümelerinden oluşan kozmik manzaraları, ışıldayan gaz bulutlarını ve süpernova patlamalarından geride kalanları gözler önüne serdi. Son gözlemlerle bu bölgenin şimdiye kadarki en keskin görüntüleri alınmış oldu. ESO'nun Şili'deki Paranal Gözlemevinde bulunan VLT Tarama teleskopunun kapasitesinden yararlanan gökbilimciler Tarantula Bulutsusu ve çok sayıda komşu bulutsular ile yıldız kümelerinin yeni ve ayrıntılı görüntülerini elde elde ettiler. 30 Doradus olarak da bilinen Tarantula Yerel Grup olarak bilinen gökadalardaki en parlak ve en enerjik yıldız oluşum bölgesidir. Görüntünün üstündeki Tarantula Bulutsusu 1000 ışık-yılından daha geniş bir bölgeye yayılmakta ve güney gökküresindeki Dorado takımyıldızı doğrultsunda yer almaktadır. Bu çekici bulutsu 14 000 ışık yılı genişliğindeki cüce gökada Büyük Macellan Bulutunun bir parçasını oluşturmaktadır. Büyük Macellan Bulutu Samanyolu'na en yakın gökadalardan biridir. Tarantula Bulutsusunun merkezinde NGC 2070 adı verilen dev bir genç yıldız kümesi ile bilinen en ağır ve en parlak yıldızları içeren yoğun yıldız oluşum bölgesi R136 bulunmaktadır. Tarantula Bulutsusunun kendi parlak ışığı ilk kez Fransız gökbilimci Nicolas-Louis de Lacaille tarafından 1751 yılında keşfedilmiştir. Tarantula Bulutsusundaki diğer yıldız kümesi çok daha yaşlı Hodge 301'dir ve bu bölgede en az 40 yıldızın süpernova şeklinde patlayarak etrafa gaz yaydığı tahmin edilmektedir. Bir süpernova kalıntısına örnek süper-kabarcık SNR N157B olup NGC 2060 açık yıldız kümesini çevrelemektedir. Bu küme ilk kez İngiliz gökbilimci John Herschel tarafından 1836 yılında 18.6 inçlik bir yansıtmalı teleskopla Güney Afrika'da keşfedilmiştir. Tarantula Bulutsusunun dış kısımlarında, sağ alt tarafta, meşhur süpernova SN1987A'yı görmek mümkün . Bulutsunun sol tarafında kırmızı yıldızlarla çevrili mavi yıldız kümelenmelerinin olduğu NGC 2100 adlı açık yıldız kümesi görülebiliyor. Bu küme İskoçyalı gökbilimci James Dunlop tarafından 1826 yılında Avustralya'da çalıştığı sırada kendi ürettiği 9 inçlik (23-cm) teleskopuyla keşfedilmiştir. Görüntünün merkezindeki yıldız kümesi ve salma bulutsusu NGC 2074 John Herschel tarafından keşfedilen başka bir yıldız oluşum bölgesidir. Yakından bakıldığında denizatı-şeklindeki karanlık bir tozlu yapı dikkati çekmektedir Büyük Macellan Bulutu Denizatı. Bu sütün şeklinde kabaca 20 ışık-yılı uzunluğunda bir yapıdır neredeyse Güneş ve en yakın yıldız Alpha Centauri arasındaki uzaklığın dört katı kadar. Bu yapının ilerleyen milyonlarca yıl içinde yok olması kaçınılmazdır çünkü küme içinde oluşacak olan yıldızların ışığı ve yıldız rüzgarları toz sütunlarını yavaşça dağıtmaktadır. Bu görüntüyü elde etmek sadece VST'nin özel olarak tasarlanmış olan 256-megapiksellik kamerası OmegaCAM sayesinde mümkündür. Görüntü OmegaCAM tarafından bir tanesinin iyonlaşmış hidrojenden kaynaklanan kırmızı parıltıyı ayıran dört farklı renkteki filtrelerle alınan gözlemler sonucu elde edilmiştir . Notlar SN 1987A modern teleskoplarla gözlenen ilk süpernovadır ve 1604'teki Kepler'in yıldızından sonraki en parlağıdır. SN 1987A o kadar yoğundu ki, 23 Şubat 1987'deki keşfinden sonra aylar süresince 100 milyon güneş gücünde parlıyordu. H-alfa salma çizgisi bir hidrojen atomu içindeki elektron enerjisini kaybettiğinde ortaya çıkan bir kırmızı tayf çizgisidir. Bu sıcak genç yıldızlardaki hidrojende, gazın yoğun mor-ötesi ışıma altında iyonlaşmasıyla gerçekleşir ve sonrasında elektronlar protonlarla birleşerek tekrar atomları oluştururlar. OmegaCAM'in bu çizgiyi tespit etme yeteneği gökbilimcilerin yeni yıldızların ve gezegenlerin oluştuğu dev molekül bulutlarının özelliklerini ortaya çıkarmalarını sağlamaktadır. ESO-Türkiye"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/kalp-didik-didik-ediliyor/", "text": "NASA'nın Yeni Ufuklar uzay aracı Pluto yüzeyindeki kalp şekilli alanda buzların yüzey boyunca aktığını belirledi. Araçtaki Uzun Menzilli Keşif Görüntüleyici aletinin verilerinde görülen yüzey hareketi araştırmacıları şaşırttı. SwRI'dan ortak araştırmacı John Spencer: Dünya ve Mars yüzeyindeki gibi aktif yüzeyler gördük. Gerçekten keyfim yerinde diyor. Yakın çekim görüntülerinde ayrıntılı olarak görülen Teksas büyüklüğündeki kalp Pluto'nun batı yarısındadır. Görüntüler burada Dünya'daki buzullar gibi buz tabakasının aktığı izlenimini vermektedir. Yeni Ufuklar'ın yüksek çözünürlükteki renkli görüntüleri ise araştırmacılara Pluto'nun yüzey yapısı ve doku farklılıklarını gösterir. Yakın çekim görüntüleri Ralph aletinin renk verileri ile birleştirildiğinde bölgelerin Pluto'nun küresel şekline göre nasıl değiştiği ortaya çıkıyor. Ekvator bölgesi genellikle koyu renkte iken, orta enlemlerden kutuplara doğru görülen açık renk parlak buzun egemenliğini işaret ediyor. Bu da araştırmacıların Pluto'da mevsimsel değişim sonucu buzulların ekvatordan kutuplara taşındığı yorumunu yapmalarına neden oluyor. Bu düzenli değişim sadece Pluto'nun kalbinde kesiliyor. Düzlük buz deposu gibi. Kalbin yanında ve sağındaki iki mavimsi alan buzların oldukça geniş alana yayıldığını gösteriyor. Ayrıca Sputnik Düzlüğü'nde merkezin azot, karbon monoksit, metan ve buz açısından zengin olduğu görüldü. Yeni yüzey verileri sıcaklığın -215 C derece olduğunu gösterdi. Karanlık ekvatoral bölgenin altının eski kraterlerle kaplı buzlu yüzey olduğu düşünülüyor. Dağlar ABD'deki Appalachin Dağları kadar (1,6 km) yükselmektedir. Bölgedeki en yüksek dağlara 1953'de Everest'e çıkan ilk dağcılar Tenzing Norgay ve Sir Edmund Hillary'nin adları verilmiştir: Norgay Dağları ve Hillary Dağları. SwRI'dan Yeni Ufuklar baş araştırmacısı Alan Stern: Bu dağlar biz gezegeni tamamen keşfedene kadar Pluto'nun Everest tepeleri olacak. Dünya'nın en yüksek dağına tırmanan iki insanın adını Pluto'nun iki zirvesine verdik diyor. Aşağıdaki video Sputnik Düzlüğü'nden Hillary Dağlarına olan görüntülerle oluşturuldu. Görüntülerde uzay aracının 14 Temmuz'da Pluto'nun 77.000 km yakınından geçerken ilettiği verilerde kullanıldı. Bu görüntüler 1 km'ye kadar ki alanları gösterebilmektedir ."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/kalp-ve-ruh-bulutsulari/", "text": "NASA'nın Geniş Alan Kızılötesi Tarayıcısı Kalp ve Ruh genişleyen bulutsularının görüntülerini yayınladı. Görevi olan gökyüzünün dörtte üçünü tarayan aracın ilettiği bu görüntü yaklaşık 1 milyon kareden oluşmaktadır. Görüntü hakkında bilgi veren Los Angeles'taki Kaliforniya Üniversitesi'nden Ned Wright, Bu görüntü WISE'nin geniş alandaki gücünü gösteriyor. Biz gökyüzünün kuzey, güney, doğu ve batısı olmak üzere tüm alanlarını tarıyoruz diyor. Kalp Bulutsusu adını insan kalbine benzerliğinden dolayı almıştır. Ruh ise kalbe benzemekle birlikte daha çok kulak memesine benzetilebilir. 6000 ışık yılı uzaklıktaki Kraliçe Takımyıldızı'nda yer alan bulutsular, hem yeni yıldız oluşum bölgeleri hem de dev gaz, toz baloncuklarının hapsettiği yıldızların parladığı ve bu bulutların genişlediği alanlardır. WISE'nin kızılötesi teleskopu ile bu soğuk gaz ve toz bulutunun içinde saklanan yıldızlar görülebiliyor. Araç şimdiye kadar 960 000 görüntüyi dünyaya iletti. Bunlar arasında yıldız oluşum bölgeleri, uzak gökadalar kendini gösterdi. Ayrıca araç şimdiye kadar Mars-Jüpiter arasında dolanan 60 000'den fazla asteroit keşfetti. Bunların 11 000'i yeni keşif ve 50'si ise Dünya'ya 48 milyon km kadar yaklaşabilen cisimlerdir. WISE'nin bir amacı da güneş sistemi içindeki asteroitleri ve onlarda oluşan değişimleri gözlemektir. Bunu yaparken de kızılötesi algılama yeteneğini kullanıyor. Asteroit gözlemleri ile güneş sisteminin kökeni hakkında bilgi edinilebilecek. WISE ayrıca Jüpiter'in çevresinde dolanan Truva grubunun 800'den fazla üyesini de gözledi. 4500 dolayında olduğu düşünülen grup üyelerinin gözlenmesi dış gezegenlerin çevresinde bu türden ne kadar cisim olduğu ve nasıl çoğaldıkları bilgisini de sunacak. WISE 72 kuyrukluyıldız da keşfetti. Daha bunlardan düzinelerce bulması bekleniyor. Veriler bu cisimlerin güneşe doğru olan yörüngelerinin hesaplanmasında kullanılabilecek. Kaynak: NASA/JPL"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/kaos-guzellik/", "text": "Vallis Marineris kanyon sisteminin güneydoğu sınırına yakın platosundaki bu güzel dar boğazlı adalar hızla akan suyun yüzeyi oymasıyla oluşmuştur. Avrupa Uzay Ajansı'nın Mars Express adlı uzay aracının 7 Aralık 2013'de elde ettiği bu görüntüde toplam uzunluğu 164 km olan Osuga Valles'in merkez kısmı görülüyor. Doğusunda Valles Marines ve 170 km güneyinde Eos Chaos yer alır. Osuga Valles'in bu bölgesi Eos Chaos bölgesine kadar yayılan bir çıkış kanalıdır. Bölgede yoğun erozyona uğramış blok alanlar egemendir. Bu kanallar 2,5 km derinliğe sahip Osuga Valles'e kadar uzanır. Osuga Valles içindeki bu aşınmanın bir sel sonucu oluştuğu düşünülüyor. Vadide görülen adaların çevresindeki düzene göre akış yönü kuzeydoğuya doğru, paralel akıntı setleri ve kanalın üzerinde çeşitli yerlerde daha dar su akıntılarının oluştuğu yönünde fikir veriyor. Adalar üzerindeki kanalların varlığı, bunlar arasındaki yükselti farklılığı ve kesişme özellikleri göz önüne alındığında Osuga Valles selinin birkaç bölümden oluştuğunu öneriyoruz. Odaklanmış perspektif görüntüde suyun görüntünün üst kısmına doğru aktığı ve bunun sonucunda yivli vadi tabanını ortaya çıkararak adalar içinde oyulmuş kanallardan aktığını gösteriyor. Yakın görüntülerdeki kanalın kuzeyinin sağındaki kızımsa iki düzensiz şekilli keskin kenarlı adalar erozyona uğrayarak yuvarlak hatlara dönüşmemiş olduğu görülüyor. Akan suyun arazinin içine süzülüp yeraltında bir göl oluşturup oluşturmadığı ise henüz bilinmemektedir."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/kaotik-ortamda-derin-uykuda/", "text": "Yaklaşık 10 yıl önce Chandra X-ışını Gözlemevi yakın gökadalardan Heykeltraş'ın ortasındaki gökadayı gaz yutarken yakalamıştı. Şimdi de Nükleer Spektroskopik Teleskop Dizisi uzun süredir uykuda olan karadelikten yüksek enerjili X-ışınları algıladı. John Hopkins Üniversitesi ve NASA'nın Goddard Uzay Uçuş Merkezi bilimcisi Bret Lehmer: Sonuçlar son 10 yıldır uykuda olan karadeliğin uyanmaya başladığını gösteriyor. Eğer karadelik gerçekten uyandıysa önümüzdeki birkaç yıl onu izlemeyi ümit ediyoruz diyor. Uyuyan karadelik yaklaşık 5 milyon güneş kütlesindedir. Karadelik, diğer adı NGC 253 olan aktif yıldız oluşumunun gerçekleştiği, yıldızlarla doplup taşan Heykeltraş Gökadası'nın merkezindedir. 13 milyon ışık yılı uzaklıktaki gökada, yıldızlarla dolup taşan gökadalar içinde Samanyolu'na en yakın olanıdır. Samanyolu, Heykeltraş'a göre çok sessiz bir gökadadır. Ona göre çok daha az sayıda yıldız üretir ve merkezindeki 4 milyon güneş kütlesindeki karadelik daha uysal ve küçüktür. Goddard ekibinden Ann Hornschemeier: Karadelikler kendilerini çevreleyen disklerle beslenir. Yakıt tükendiğinde dinlenirler. NGC 253'deki dev karadelik yıldız oluşum patlamalarının arasında uyuması biraz sıradışı diyor. Bu verilerle gökbilimciler gökadaların zamanla nasıl büyüdüğünü öğreniyor. Gökbilimciler neredeyse tüm gökadaların kalplerinde böylesi bir canavarın yattığını düşünüyor. Bu büyük karadeliklerin çevrelerinde oluşan patlamalar, gökadalarda yeni yıldızların oluşumu için gerekli enerjiyi sağladığı düşünülüyor. Heykeltraş Gökadası'nda da aynı durumun geçerli olup olmadığını gökbilimciler henüz bilmiyor. NASA'nın Jet İticileri Laboratuarı'ndan Daniel Stern: Uzak gökadalardaki karadeliklerin büyümesi ile yıldız oluşumları birbirine paraleldir. Buradaki durum şaşırtıcı olsa da elimizde bu olayları gözleyen ve birbirini tamamlayan iki X-ışını teleskopu bulunuyor diyor. Chandra X-ışını Teleskopu 2003 yılında Heykeltraş Gökadası'nın merkezinde süper kütleli karadelik olduğunu keşfetmişti. Bu karadeliğe maddenin sarmal yollar izleyerek düştüğünü Chandra ve NuSTAR Teleskopları ile görebilirsiniz. Madde bu sırada 10 milyonlarca dereceye kadar ısınacağı için X-ışını yaymaya başlar. Chandra ve NuSTAR bölgeyi 2012 yılının Eylül ve Kasım aylarında tekrar izledi. Ancak karadelik kaynaklı yüksek enerjili X-ışınları tespit edilmedi. NuSTAR Haziran 2012'de göreve başlamıştı. Başka bir ifadeyle karadelik uykuya dalmış görünüyordu. Başka bir olasılık ise aslında karadeliğin uyumadığını ama Chandra'nın gelen X-ışınlarını farklı bir kaynaktan geliyormuş gibi algılaması olabilir. Her iki teleskopun elde edeceği veriler bu bilmeceyi çözebilir. NASA Genel Merkezi'nden NuSTAR Programı yöneticisi Lou Kaluzienski: Chandra ve NuSTAR'ın birleştirilmiş verileri bu tür sorulara yanıt verecek kadar güçlüdür. Şimdi hikayenin tüm taraflarını ele alabiliriz diyor. Gözlemler neticesinde araştırmacılar bir ultra parlak X-ışını kaynağı ya da bir ULX ile ifade edilebilecek mümkün olduğunca küçük ve ışıl ışıl bir cisim saptadılar. ULX'ler eşi olan yıldızdan madde çalan karadeliklerden yayılır. Bu yıldız kütleli karadelikler sönük ve eşi olan yıldızı yavaş yavaş öldürürken onun parlamasına neden olur. Gökbilimciler ULX'lerin büyüklüğünü, kökenini ve fiziğini anlamaya çalışıyor. Bu yıldız kütleli karadelikler gökadanın merkezinde yakın bölgelerde rastgele dağılmışlardır. Bunlar yıldız oluşumlarının yoğun olduğu yerlerde daha sık görülürler diyor Hornschemeier. Heykeltıraş'ın tüm bu karmaşa içinde uyuyan devi önümüzdeki birkaç yıl içinde uyanırsa Chandra ve NuSTAR tarafından izleniyor olacak. Ekip dönemsel olarak sistemi izlemeyi planlıyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/kapkara-gezegen-wasp-12b/", "text": "Gökbilimciler gözde gezegenlerden WASP-12b'nin hemen hemen hiç ışık yansıtmadığını belirledi. Buna göre WASP-12b'nin rengi zift siyahı. Bu keşif gezegenin atmosferik yapısı üzerinde bilgi vermekle kalmıyor önceki tezleri de reddediyor. Sonuçlar aynı zamanda benzer büyüklükteki ötegezegen gözlemlerine göre de zıt tarafta yer buluyor. Hubble teleskopundaki STIS adlı aleti kullanan gökbilimciler WASP-12b'nin atmosfer yapısını öğrenmek için albedo değerini yani ne kadar ışık yansıttığını ölçtü . McGill Üniversitesindeki Ötegezegen Araştırma Enstitüsündeki astronomi yüksek lisans öğrencisi Taylor Bell sonuçlara şaşırdıklarını ifade ediyor: WASP-12b'nin ölçülen albedo değeri en fazla 0,064'tür. Bu yeni dökülmüş asfaltın yansıtıcılığından daha düşük ve koyu bir gezegen olduğu anlamına gelmektedir diyor. Ay'ın 0,12 albedo değerine göre yarısından daha küçük yansıtıcı olması demek. Düşük albedo her şeye rağmen WASP-12b ve diğer benzer ötegezegenler hakkında çok az şey bildiğimizin bir göstergesidir diyor Bell . 400 ışık yılı uzaklıktaki WASP-12b Güneş benzeri bir yıldız olan WASP-12A'nın yörüngesindedir. 2008 yılında keşfedildiğinden bu yana en çok incelenen ötegezegenlerden biridir. Yörünge dönemi 1 Dünya günü ve neredeyse iki Jüpiter çapındaki gezegen sıcak Jüpiter sınıfındadır. Yıldızına çok yakın dolandığı için yüzey sıcaklığı 2600 dereceye yükselir ve yıldızın güçlü kütle çekimi gezegeni yumurta gibi gerer. Yüksek sıcaklık düşük albedonun bir sonucu olabilir. Siyah renkte olan başka sıcak Jüpiterler de var, ancak bunlar WASP-12b'ye göre daha serin. Bu gezegenlerdeki bulut ve alkali metallerin ışığı emdiği ileri sürülüyor ancak aynı sistem WASP-12b'de çalışmıyor diyor Bell. WASP-12b'deki gün ışığı bulutların oluşmasına engel olur ve böylece sıcak alkali metaller iyonlaşır. Atmosferi, hidrojen moleküllerini atomik hidrojene kadar parçalayacak kadar sıcak olan düşük kütleli bir yıldızın atmosferi gibi davranır. Tüm bunlar ötegezegenin düşük albedosunun nedeni olarak gösterilebilir. WASP-12b'nin albedosu Ekim 2016'da gezegenin yıldızın önünden geçişi sırasında ölçüldü. Bir ötegezegenin albedosunu ölçmenin bilinen en iyi yöntemi budur ve doğrudan yansıyan ışık miktarını hesaplamakla ilgilidir. Tüm bunlara karşılık bu teknik bilinen geçiş gözlemlerinden on kat daha fazla hassasiyet gerektirir. Araştırmacılar WASP-12b'nin albedosunu Hubble yardımıyla birkaç farklı dalga boyu gözlemiyle belirledi. Araştırmanın eş-yazarı İngiltere'deki Exeter Üniversitesinden Nikolay Nikolov: Albedoyu ölçtükten sonra verilerimizi gezegenin önceden önerilmiş tayfsal modelleriyle karşılaştırdık. Verilerin önerilen iki modelden hiçbirine uymadığını fark ettik. Yeni veriler WASP-12b'nin atmosferinin atomik hidrojen ve helyumdan oluştuğunu gösteriyor diyor . WASP-12b, HD 189733b'den sonra tayfsal olarak albedosu ölçülen ikinci gezegendir. Bu tür verilerde gezegenden gelen ışığın tayfsal kırmızıdan maviye hangi rengi yansıttığı belirlenir. Örneğin HD 189733b gezegeninde mavi renk ağırlıkta iken WASP-12b'de hiçbir ışık gözlenmedi. Bununla birlikte WASP-12b yüksek sıcaklığından dolayı sıcak bir metalin yaydığı kırmızı renkte ışık yaymaktadır. Ölçülen tayfsal albedo ile ilk gezegenin albedosu arasındaki farklılık bu tür gözlemlerin önemini ortaya koyuyor ve sıcak Jüpiterler arasındaki çeşitliliğe dikkat çekiyor diyor Bell. Notlar Ekip, ışık kaynağından dağılan ışığı ölçen ve 1'in üstünde değerlere sahip olabilen optik geometrik albedoyu ölçtü. Bu değer her zaman 0-1 aralığında tanımlanan Bond albedonun tersine tüm dalga boylarında ölçülebilir. Dünya'nın ortalama optik geometrik albedo değeri yaklaşık 0,37'dir. Satürn'ün buzlarla kaplı Enceladus uydusu 1,4'lük albedosuyla Güneş Sistemindeki en iyi yansıtıcı değerine sahiptir. Önerilen modellerden biri Mie dağılımı olarak bilinen alüminyum oksitle kaplı ve Rayleigh saçılımına göre bulut içermeyen atmosferdir."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/kara-deligin-parcaladigi-yildizin-sonu/", "text": "Gökbilimciler dev bir kara deliğe oldukça yaklaşan ve bu nedenle parçalanıp ip gibi uzayan bir yıldızın bugüne kadarki en iyi örneğini gözlediler. Güneş benzeri bir yıldızın kendisinden 1 milyon kat daha kütleli kara delik tarafından uğradığı kütle çekim bozulması bizden 215 milyon ışık yılı uzakta gerçekleşti. Berkeley'deki Kaliforniya Üniversitesi gökbilimcileri yıldızın parçalanmasından sonra başına neler geldiğini anlamak için, yıldızın ölümünden, özellikle ışığın kutuplanmasından ortaya çıkan optik ışığı inceleyebilecekleri en iyi olaydı. 8 Ekim 2019'daki gözlemler, yıldızın malzemesinin yüksek hızda saniyede 10 bin kilometreye kadar savrulduğunu ve küresel bir gaz bulutu oluşturduğunu ve bunun sonucunda oluşan yüksek enerjili emisyonların çoğunun bloke ettiğini gösterdi. Özetle kara delik yıldızın geri kalanını yuttu. Daha önce, AT2019qiz adı verilen patlamadan kaynaklanan diğer optik gözlemler, yıldızın maddesinin çoğunun güçlü bir rüzgarla dışa doğru fırlatıldığını ortaya çıkardı. Ancak olayın en parlak olduğu sırada görünür dalga boylarında aslında sıfır olan ışığın polarizasyonuna ilişkin yeni veriler bulutun muhtemelen küresel olduğunu gösteriyor. Kaliforniya Üniversitesinden araştırma ekibinin üyesi, astronomi profesörü Alex Filippenko: Bu, gelgit etkisiyle ip gibi uzamış bir yıldızın çevresindeki gaz bulutunun şeklidir diyor. Sonuçlar, gökbilimcilerin bugüne kadar gözlenen düzinelerce gelgit bozulma olayının çoğunda görülmeyen X-ışını gibi yüksek enerjili ışınımın görülmemesi durumunu da destekliyor. Yıldızdan kopan maddenin ürettiği X-ışınları ve kara deliğin çevresinde biriken madde içeriye düşmeden önce, kara delikten kaynaklanan güçlü rüzgarların etkisiyle dışarı doğru üflenen gaz tarafından kapatılarak görüş alanını engeller. Çalışmanın başyazarı Kishore Patra: Bu gözlem, teorik olarak önerilen bir dizi çözümü çürütüyor ve kara deliğin çevresindeki gaza ne olduğu hakkında fikir veriyor. İnsanlar bu olayda başka rüzgar kanıtları görüyordu. Bence buradaki kutuplanma, yeterince rüzgar olmadan küresel bir geometri elde edemeyeceğinizi gösteriyor. İlginç olan şu ki, yıldızda içe doğru dönen malzemenin önemli bir kısmı sonunda kara deliğe düşmez, kara delikten dışarı uçup gider diyor. Gözlenen ışıma, yıldızdan Yer ile Güneş arası uzaklığın 100 katı kadar uzakta, yaklaşık 100 astronomik birim yarıçaplı küresel bir bulutun yüzeyinden yayıldığı hesaplandı."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/kara-delik-bir-yildizi-yutarken-izlendi/", "text": "Kara delikler genellikle avcı olarak bilinseler de öyle değildir. Bir yıldız olay ufkuna girene kadar pusuda beklerler. Yıldız yeterince yaklaştığında kara deliğin güçlü kütle çekimine yakalanır ve parçalanmaya başlar. Yıldız parçalanırken aynı zamanda güçlü ışınımlar yollayarak kara deliğin yerini belli eder. Hubble Uzay Teleskopu böylesi bir durumu yakalayarak yıldızın son anlarını kaydetti. Kara deliğin bir yıldızı yakalayıp malzemesini çekmesi ve bu sırada yıldız maddesinden yayılan ışınım arasında bir denge bulunmaktadır. Kara delikler bir yıldızı düzenli değil dağınık şekilde yer. Yıldız bu sırada gelgit hareketi yaparak adeta durumdan kurtulmaya çalışır gibidir. Gökbilimciler bir yıldızın böylesi bir durumda başına gelenlerin ayrıntılarını öğrenmek için kullandıkları teleskoplardan en önemlisi Hubble'dır. Hubble, AT2022dsd adı verilen olaydaki gelgit karmaşasını uzaklık nedeniyle görüntüleyemiyor. 300 milyon ışık yılı uzaktaki ESO 583-G004 adlı gök adanın çekirdeğinde gerçekleşen olayı anlamak için gökbilimciler yıldızdan gelen hidrojen, karbon ve diğer maddelerden yayılan ışığı Hubble'ın güçlü morötesi duyarlılığını kullandılar. Tayf çekerler kara delik cinayetindeki adli ipuçlarını sunarlar. Gökbilimciler farklı teleskoplarla kara deliklerin çevresinde yaklaşık 100 gelgit bozulması olayı tespit ettiler. Gelgit olayları kara delikler hakkında önemli bilgiler vermektedir. Gök ada merkezinde hareketsiz yatan süper kütleli kara deliklerin her yüz bin yılda birkaç yıldızı parçalayıp yuttuğu tahmin edilmektedir. AT2022dsd yıldız yutma olayı ilk kez 1 Mart 2022'de Tüm Gökyüzü Süpernovaları Otomatik Tarama programı yardımıyla fark edildi. Yüksek enerjinin uzun zamanda yayılması nedeniyle morötesi tayfında gözlem yapılması işi kolaylaştırdı. CfA'dan Peter Maksym: Genellikle bu tür olayları gözlemek zordur. Olay başlarda oldukça parlakken birkaç gözlem verisi alabilirsiniz. Programımızın farkı ise bir yıl boyunca birkaç gelgit olayına bakabilmemiz. Olayı erken dönemde fark ettik ve bu da kara deliğin cismi yutma aşamalarını görmemizi sağladı diyor. Hubble'ın tayfsal verileri yıldızı çok parlak, sıcak ve halka şeklinde bir gaz bölgesinden geliyormuş gibi yorumladı. Simit benzeri bu alan Güneş sistemi büyüklüğünde olup merkezinde kara delik bulunmaktadır. Simidin kenarındaki bir yere bakıyoruz. Kara delikten gelen ve yüzeyi süpüren yıldız rüzgarını görüyoruz. Rüzgar saatte 35 milyon kilometre hızla bize doğru yansıyor. Aslında olayı anlamaya çalışıyoruz. Yıldız parçalanıyor ve kara delik yıldız maddesini çekiyor. Arada neler olup bittiğini söyleyen modeller bulunmasına rağmen süreç tam olarak anlaşılmış değil diyor Maksym."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/kara-delik-polisi-gokadamizin-disinda-uyuyan-bir-kara-delik-kesfetti/", "text": "Çoğu kara delik keşfini çürütmesiyle ünlü uluslararası uzmanlardan oluşan bir ekip gökadamıza komşu olan Büyük Macellan Bulutunda yıldız-kütleli bir kara delik keşfi gerçekleştirdi. Ekibimiz ilk kez tezi çürütmek yerine, bir kara delik keşfini duyurmak üzere bir araya geldi, diyor çalışmanın lideri Tomer Shenar. Bununla birlikte, kara deliğin oluşmasını sağlayan yıldızın güçlü herhangi bir patlama işareti bırakmaksızın yok olduğu bulundu. Keşif Avrupa Güney Gözlemevinin Çok Büyük Teleskopu ile altı yıl boyunca yapılan gözlemler sayesinde mümkün oldu. Samanlıktaki iğneyi tespit ettik, diyor çalışmayı Belçika'daki KU Leuven'de başlatan ve artık Hollanda, Amsterdam Üniversitesinde Marie-Curie Burslusu olan Shenar. Benzer diğer kara delik adaylar önerilmiş olsa da, ekip bunun gökadamız dışında tespit edilen yıldız kütleli ilk uyuyan kara delik olduğunu iddia ediyor. Yıldız-kütleli kara delikler büyük kütleli yıldızların yaşamlarının sonuna gelerek kendi kütle çekimleri altında çökmeleri sonucunda meydana gelir. Bir çift sistemde, iki yıldız birbirleri etrafında dolanır ve bu sürecin sonunda sistemde bir kara delik ve parlak bir yoldaş yıldız kalır. Kara delik eğer yüksek düzeyde X-ışın ışıması yapmıyorsa, 'uyuyan' olarak sınıflandırılır ve genelde bu şekilde tespit edilirler. Gökbilimciler yaygın olduklarını düşünseler de uyuyan kara deliklerin herhangi bir hakkında çok az bilgi sahibi olmamız şaşırtıcı, şeklinde açıklıyor KU Leuven'den eş-yazar Pablo Marchant. Yeni bulunan kara delik Güneş'imizin en az doku katı kütlesinde ve yine Güneş'ten 25 kat büyük kütleli ve sıcak bir mavi yıldız etrafında dolanmaktadır. Uyuyan kara deliklerin tespiti çevreleri ile etkileşimleri fazla olmadığı için zordur. İki yıldan uzun bir süredir bu şekildeki kara delik çift sistemlerini arıyoruz, diyor Almanya, ESO'da araştırmacı olan eş-yazar Julia Bodensteiner. VFTS 243'ü duyduğumda oldukça heyecanlandım, bu bana göre şimdiye kadar rapor edilmiş olan en tatmin edici aday. Ekip VFTS 243'ü bulabilmek için Büyük Macellan Bulutundaki Tarantula Bulutsusu bölgesinde bulunan 1000 yıldızı inceleyerek, yoldaş olarak kara delik içeren çift sistemleri aradı. Birçok alternatif açıklama mümkün olduğundan, bu yoldaşların kara delik olarak tespit edilmesi aşırı zor bir işlemdir. Son yıllardaki potansiyel kara delikleri çürütmüş bir araştırmacı olarak, bu keşifle ilgili aşırı derecede şüpheliydim, diyor Shenar. Bu şüphe ABD Harvard & Smithsonian Astrofizik Merkezinden eş-yazar ve Shenar'ın kendisine kara delik savar adını verdiği Kareem El-Badry tarafından da paylaşılıyordu. Tomer bana bulgularını ikinci kez kontrol etmemi istediğinde şüphelerim vardı. Ancak bulguların kara delik içermediğine dair makul bir açıklama bulamadım, diye açıklıyor El-Badry. Keşif aynı zamanda ekibin kara delik oluşumunu içeren süreçlere dair eşsiz bir bakış akışı geliştirmesini sağlayacak. Gökbilimciler yıldız-kütleli kara deliklerin büyük kütleli yıldızların çekirdeklerinin çökmesiyle oluştuklarını düşünüyor, ancak buna güçlü bir süpernova patlamasının eşlik edip etmediği halen belirsizliğini koruyor. VFTS 243 kara deliğini oluşturan yıldızın tümüyle çöktüğü, ancak herhangi bir patlama izi bırakmadığı görülüyor, şeklinde açıklıyor Shenar. Bu 'doğrudan-çöküş' senaryosu son zamanlarda ortaya çıkmış olsa da, bizim çalışmamız doğrudan buna işaret edenlerin başındadır. Bu evrendeki kara delik birleşmelerinin kökenine dair oldukça büyük bir işarettir. VFTS 243'teki kara delik Tarantula Bulutsusu'nun altı yıl boyunca ESO'nun VLT'si üzerindeki FLAMES aygıtı ile gözlenmesi sayesinde bulunmuştur . 'Kara delik polisi' takma ismine rağmen ekip araştırmayı aktif olarak teşvik ediyor ve bugün Nature Astronomy dergisinde yayımlanan çalışmalarının, Samanyolu ve Macellan Bulutlarında binlercesinin var olduğu tahmin edilen, büyük kütleli diğer yıldızların etrafındaki yıldız-kütleli kara deliklerin keşfine yol açmasını ümit ediyorlar. Tabi bu alandaki diğer kişilerin de analizlerimizi dikkatlice incelemesini ve alternatif modeller öne sürmeyi denemelerini bekliyorum, diyor son olarak El-Badry. Dahil olunduğunda oldukça heyecan verici bir proje. Notlar Çalışma KU Leuven'deki Gökbilim Enstitüsünde Hugues Sana liderliğindeki bir ekip tarafından gerçekleştirilmiştir. Laurent Mahy liderliğindeki ayrı bir çalışma aynı ekip üyelerinden çoğunu içermekte olup Astronomy & Astrophysics'te yayına kabul edilmiştir ve Samanyolu gökadamızdaki HD 130298 sisteminde bulunan başka bir yıldız-kütleli kara delik adayını konu edinmektedir. Çalışmada kullanılan gözlemler altı yılı kapsamaktadır: 2008 ila 2009 yıllarında VLT FLAMES Tarantula Taraması gözlemleri ile 2012 ila 2014 yıllarında Tarantula Büyük Kütleli Çiftleri Görüntüleme programı kapsamında alınan verileri içermektedir."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/kara-deliklerin-kozmik-safak-kahvaltisi/", "text": "ESO'nun Çok Büyük Teleskop'unu kullanan gökbilimciler evrendeki en eski gökadaların bazılarının etrafındaki soğuk gaz rezervlerini görüntüledi. 12.5 milyar yıl önceki durumları şimdi görülen bu gaz haleleri, gözlenen gökadaların merkezindeki süper kütleli kara delikler için mükemmel bir ziyafet gibidir. Bu besin stokları bu kozmik canavarların evrenin tarihinde Kozmik Şafak olarak bilinen bir dönemde hızla nasıl büyüdüklerini açıklayabilir. İlk gökadaların, hem süper kütleli kara deliklerin büyümesini hem de güçlü yıldız oluşumunu sürdürebilmesi için çevrelerinde yeterince yiyeceğe sahip olduğunu şimdi ilk kez gösterme fırsatımız oluyor, diyor, bugün The Astrophysical Journal'da yayımlanan araştırmayı yürüten, Almanya, Heidelberg Max Planck Gökbilim Enstitüsü'nden Emanuele Paolo Farina. Bu gökbilimcilerin çözmeye çalıştığı, 12 milyar yıl önceki yapıların nasıl oluştuklarına dair bilmeceye temel bir parça ekliyor. Gökbilimciler süper kütleli kara deliklerin evrenin erken tarihinde nasıl büyüyebildiklerini merak ediyor. Bu erken canavarların Güneş'ten milyarlarca kat büyük kütleye sahip olmaları büyük bir gizem, diyor Farina, yine Garching Max Planck Enstitüsünden. Görünüşe göre ilk kara delikler ilk yıldızların çökmesiyle oluşarak oldukça kısa sürede büyümüş olmalılar. Ancak şimdiye kadar gökbilimciler bu hızlı büyümeyi açıklayabilecek miktarda gaz ve tozdan oluşan 'kara delik yemeği' tespit edemedi. Sorunu daha da karmaşık hale getiren, Atacama Büyük Milimetre/milimetre-altı Dizgesi, ALMA ile yapılan daha önceki gözlemler ile göre ilk gökadalardaki hızlı yıldız oluşumunu besleyen çok miktarda toz ve gaz ortaya çıkarıldı. Bu ALMA gözlemlerine göre bir kara deliği besleyecek geride çok az malzeme kalıyordu. Bu gizemi çözebilmek için Farina ve arkadaşları büyük kütleli gökadaların merkezinde yer alan ve süper kütleli kara deliklerden beslenen, aşırı parlak nesneleri kuasarlar, Şili'nin Atacama Çölündeki Çok Büyük Teleskop üzerinde bulunan MUSE aygıtı ile inceledi. Çalışma ile, evren halen oluşum aşamasındayken, sadece 870 milyon yıl yaşında olduğu bir zamanda, 12.5 milyar yıl önceki 31 farklı kuasar gözlendi. Gökbilimciler 12 kuasarın çok miktarda gaz rezervi ile çevrili olduğunu ortaya çıkardı: Güneş'ten milyarlarca kez büyüklükte kütleye sahip ve merkezi kara delikten 100 bin ışık yılı uzaklığa kadar genişleyen soğuk ve yoğun hidrojen gazı. Almanya, ABD, İtalya ve Şili'den gökbilimcilerin yer aldığı ekip ayrıca bu gaz halelerinin gökadalara sıkıca bağlı olduğunu buldu. Bu sayede hem süper kütleli kara deliklerin büyümesi hem de yoğun yıldız oluşumu için mükemmel beslenme kaynağı sağlanmış oluyordu. Araştırma, Farina'nın kuasarlar alanında bir oyun değiştirici diye bahsettiği ESO'nun VLT'si üzerindeki Çoklu Birim Tayfsal Kaşif, MUSE'nin süper hassasiyeti sayesinde mümkün oldu. Hedef başına sadece birkaç saatlik gözlemle genç evrendeki büyük ve doymak bilmez kara deliklerin çevresindeki ortamı araştırabildik, diye ekliyor. Kuasarlar parlak olsa da, çevrelerindeki gaz rezervlerini gözlemek oldukça zor. Ancak MUSE hale içindeki hidrojen gazının sönük parıltısını tespit ederek, gökbilimcilerin erken evrendeki süper kütleli kara delikleri besleyen yiyecek zulasını ortaya çıkarmalarını sağladı. Gelecekte ESO'nun Aşırı Büyük Teleskopu Büyük Patlamadan sonraki ilk birkaç milyar yıl içinde oluşan gökadalar ve süper kütleli karadelikler hakkındaki daha fazla ayrıntıyı ortaya çıkarmak üzere bilim insanlarına yardımcı olacak. ELT'nin gücü sayesinde evrenin erken dönemlerine dalarak bu tür gaz bulutsularından daha fazlasını ortaya çıkarabileceğiz, diyor Farina son olarak. Arif Solmaz, Çağ Üniversitesi Uzay Gözlem ve Araştırma Merkezi, Mersin"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/karadeligi-aydinlatan-sira-disi-fener/", "text": "NASA'nın Nükleer Tayfölçerli Teleskop Dizisi bir süper kütleli karadeliğin yakınındaki bir bölgede ender rastlanan bir olay yakaladı. Karadelik yakınlarındaki bir X-ışını kaynağı bir gün içerisinde korona adı verilen karadeliğin yakınındaki alana taşındı. Cambridge Astronomi Enstitüsü'nden Michael Parker: Kaynak karadeliğin yakınındaki bölgeye süzülerek yoğun kütle çekiminin olduğu ve maddenin sarmal disk üzerine düşerek ışığıyla birlikte yok oldu diyor. Karadeliğe yaklaşan kaynak güçlü kütle çekimi nedeniyle güçlü X-ışınları yayarak savruldu. Sonuçta uzayan ve gittikçe sönükleşen X-ışını yaymaya başladı. Daha önce bu tür olaylara rastlanmıştı ancak ilk kez karadeliğin bir cismi yutması bu denli ayrıntılı izlenmiş oldu. Tüm gökadaların merkezlerinde bir süper kütleli karadelik olduğu düşünülüyor. Bunların bazıları çok büyükken bazıları ise çok hızlı dönmektedir. Gözlem yapılan karadelik, Pegasus takımyıldızı yönünde ve bizden 324 milyon ışık yılı uzaklıktaki Markarian 335 ya da kısaca MRK 335 olarak bilinen gökadanın merkezinde yatmaktadır. Kütlesi ve dönüş hızı bilinen en yüksek değerlerdedir. Güneş'in sadece 30 çapı kadar alanı kaplayan karadelik 10 milyon güneş kütlesindedir. Büyük hızla döndüğünden çevresindeki uzayda onunla birlikte savrulmaktadır. Süper kütleli karadeliğin çevresindeki ışıma içine düşen maddenin yaydığı yüksek enerjili ışıma ve yığılma diskinden kaynaklanmaktadır. Gökbilimciler şekil ve sıcaklık açısından belirsiz olan korona bölgesinin ışık hızına yakın hızlarla hareket eden parçacıklarla dolu olduğunu düşünüyor. NASA'nın Swift uydusu birkaç yıldır MRK 335'i izliyordu ve son zamanlarda X-ışını dalga boyundaki değişim dikkatleri çekti. 3 ile 79 kiloelektron volt aralığında gözlenen yüksek enerjili X-ışınına yakından bakmak için NuSTAR bölgeye yönlendirildi. Bu özel enerji aralığı karadeliğin olay ufku adı verilen ışığın bile kaçamadığı bölge yakınında neler olup bittiğini görmeyi sağlamaktadır. Seri gözlemler sonucunda yapının koronaya yakın bir yerde olduğu ortaya çıktı. Araştırmacılar yapının korona içerisine ne zaman düşeceğini bilmiyordu. Üstelik NuSTAR gözlemleri karadeliğin kütle çekimini ve kızgın diskin içinden koronaya süzülen ışık miktarını da belirledi. Sanki karadeliğin yakınındaki birisi gökbilimcilerin görmesi için bir el feneri tutarak bölgedeki değişimi gösteriyordu. Yeni veriler karadeliğin koronasının gizemli yapısını ortaya çıkarabilir. Ayrıca bu gözlemler MRK 355'in sıra dışı dönüşü ile ilgili detaylı bilgilerde sağladı. Bu göreli hızlar Albert Einstein'ın Görelilik Kuramı'nda belirttiği gibi ışık hızına yakındır. Kaliforniya Teknoloji Enstitüsü'nden NuSTAR baş araştırmacısı Fiona Harrison: Hala korona bölgesinin nasıl bir olduğunu ve şeklini neyin değiştirdiğini anlamadık, ama buradaki etkiler Einstein'ın Genel Görelilik Kuramı ile ve karadeliğin çevresindeki maddenin yaydığı ışımanın yardımıyla belirgin hale geliyor. Bu ve benzeri olaylarda NuSTAR'ın eşsiz yeteneği ve genel görelilik ilkesi, ışığın mümkün en yüksek bükülme değerinde bile çalışmamızı sağlıyor diyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/karadeligimiz-yemek-seciyor/", "text": "Samanyolu merkezindeki süper kütleli karadelik Yay A* bu görüntüde ortaya çıkıyor. Gökbilimciler Sgr A* çevresindeki gazın neden olağanüstü soluk göründüğünü anlamak için Chandra X-Işını Gözlemevi'nin X-ışını verileriyle önemli bir adım attı. Büyük görüntüdeki mavi renk Chandra ile X-ışını verileri, kırmızı ve sarı renkler Hubble Uzay Teleskopu'nun kızılötesi verileriyle oluşmuştur. Buna ek olarak yarım ışık yılı genişlikteki bir bölgedeki Sgr A*'a yakın bakış ise üstte görülmektedir. X-Işınının kaynağı karadelikten içeri süzülen sıcak gaz değil. Bu sıcak gaz kızılötesi gözlemlere göre disk şeklinde bir alana dağılmış genç büyük kütleli yıldızların ürettiği rüzgarlardır. Bu yeni verilere Chandra'nın büyük gözlem projelerinden biri sonucunda ulaşıldı. Chandra emsalsiz X-ışını algılama yeteneğiyle yaklaşık 4 milyon Güneş kütleli Yay A* çevresindeki multimilyon derece sıcaklığındaki gazın imzalarını görmek için toplamda beş haftayı bulan gözlem yaptı. Dünya'dan 26.000 ışık yılı uzaklıktaki Yay A* yerel evrendeki yakınına akan maddenin görülebildiği ender süper kütleli karadeliklerden biridir. Çalışma ekibi karadeliğin kütle çekimi nedeniyle olay ufkuna giren maddenin, çevresinde dolanan maddeden % 1'den daha az olduğu görüşünde. Sonuçta Yay A* yaydığı son derece soluk X-ışınlarıyla yakın evrendeki gökadalarda bulunan karadeliklerden biridir. Karadeliğin maddeyi çekmesi için önce maddenin ısı ve açısal momentumunu kaybetmesi gerekir. Maddeden yayılan enerji bu kayba işaret ediyor. Bu çalışma ile Yay A* çevresinde parlayan maddeyi tam anlamıyla gözlemek için radyo teleskop verilerinin de gerektiği belirtiliyor. Ayrıca böylesi bir çalışma karadeliğin yörüngesindeki yıldız ve gaz bulutlarının akışının nedenlerini anlamaya da yol açacaktır."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/karadeligimizin-gunluk-menusu/", "text": "Sarmal gökada Samanyolu'nun merkezindeki bir milyon güneş kütlesinden büyük süper kütleli karadeliğin çevresi sıcak maddeyle sarılmış durumda. Bu canavarlar birçok gökadanın merkezine yerleşmiş durumda. Süper kütleli karadelikler besinlerini yıldızları, gezegenleri, asteroitleri, kuyrukluyıldızları, gaz ve toz bulutlarını yutarak sağlıyor. NASA'nın NuSTAR uzay aracı Samanyolu merkezindeki karadeliğin atıştırmalık niyetine bir cismi yakaladığını belirledi. Proje baş araştırmacısı Kaliforniya Teknoloji Enstitüsü'nden Fiona Harrison: Karadeliğin yakınında gerçekleşen patlamayı görecek kadar şanslıydık diyor. NuSTAR, evrendeki şiddetli yüksek enerjili olayların fotoğraflarını çekmek için tasarlanmış yörünge gözlemevidir. 13 Haziran 2012'de fırlatılan araç, açgözlü karadeliklerin tuzağına düşerek ölmekte olan yıldızların yaydığı yüksek enerjili X-ışınlarını görebilme yeteneğine sahip tek teleskoptur. Yeni bir gözlükle çevreyi daha net görmek gibi diyor Harrison. NuSTAR'ın ilk görüntüsü Kuğu takım yıldızındaki dev yıldız arkadaşından kaptığı gazın çevresinde oluşturduğu yapıyla X-1'i görüntülemek olmuştu. NuSTAR'ın keskin gözleri Temmuz ayındaki bir gözlem sırasında galaktik merkezden gelen X-ışınlarını fark etti. NASA'nın Chandra X-Işını Gözlemevi'nin X-ışını verileri ve Hawai Keck Teleskopu'nun kızılötesi verileri bu patlamayı doğruladı: Samanyolu'nun merkezindeki karadelik bir şey yutmuştu. Karadeliklerin kütle çekimsel tekilliğine giren madde, yemek yerken parçaların gırtlaktan aşağı süzülmesi gibi, milyonlarca dereceye kadar ısınan şiddetli bir süreçten geçer. NuSTAR, milyonlarca dereceye kadar ısınan maddeye ait X-ışınlarını algıladı. Gökbilimciler bu gözlemle uzun zamandır gizemini koruyan bir soruya yanıt bulacaklarını sanıyor: Samanyolu merkezindeki süper kütleli karadelik yiyeceği cismi nasıl seçiyor? Diğer gökadaların merkezilerindeki canavarlara kıyasla Samanyolu merkezindeki karadelik daha sakin bir yapıdadır. Çoğu aktif karadelik maddeyi bir anda yiyip yutmak eğilimindedir. Gökadamızdaki karadeliğin ise daha yavaş, ısırarak yediği düşünülüyor. Asteroitler karadeliğin temel besin kaynağı olabilir. Bir modele göre trilyonlarca asteroit Samanyolu'nun çekirdeğini sarmaktadır. Chandra yardımıyla gökbilimciler bu asteroitlerin ortalama 10 km genişliğe sahip olduğunu ve karadeliğe düşerken büyük fişekler gibi iz oluşturduklarını fark ettiler. Bu uzay kayaları 65 milyon yıl önce yeryüzündeki dinozor yaşamını sona erdiren asteroitle aynı boyuta sahiptir. Elbette daha küçük asteroitler de bulunmaktadır, ancak Chandra bunların yaydığı zayıf fişekleri görecek yetenekte değildir. NuSTAR sorunun çözümüne yeni bir öneri getiriyor. X-Işını izlerini algılayabilen teleskop yardımıyla gökbilimciler, gökada merkezinde neler olup bittiğini de anlayabilecek. Yakında canavarın menüsü ortaya çıkabilir."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/karadeligin-cevresi/", "text": "Karadeliğe düşen madde yoğun X-ışınları yayar ki bunlara imdat çığlığı da denir. X-ışınlarını gözlemek için özel teleskoplara ihtiyaç vardır. Örneğin NASA'nın Chandra ve ESA'nın XMM-Newton Gözlemevleri bu amaca hizmet eder. Yeni bir çalışma bu gözlemevlerinden birine ait: ESA'nın XMM-Newton X-Işını Gözlemevi bir karadeliğin dinamiklerini ve çevresinde olup bitenleri anlamak için yayınlanan X-ışınlarının yankılarını izledi. Karadeliklerin çoğu çevresini çözemeyeceğimiz kadar küçüktür. Bunların davranışını ancak yakınına bir cisim yaklaştığında anlayabiliriz. Malzeme karadeliğin çekimi nedeniyle sarmal hareket yaparak sıkışır ve ısınır. Bu nedenle yoğun X-ışınları yayar. Bunun nedeni ise karadeliğin benzersiz yapısı nedeniyle güçlü çekim kuvvetidir. Araştırmacılar ilk kez bu ışınların yankılarını izleyerek aktif gökada çekirdeğindeki karadeliğin çevresini haritalamak için XMM-Newton Gözlemevini kullandılar. IRAS 13224-3809 adlı karadeliğin bulunduğu gökada uzaydaki en değişken X-ışını kaynaklarından biridir. Sadece 50 saat içinde parlaklığını 50 faktör arttırarak çok büyük ve hızlı dalgalar oluşturur. Cambridge Üniversitesinden William Alston: Odaların geometrisine ve içindeki maddeye bağlı olarak herkes sesinin yankısının nasıl değiştiğini farketmiştir. Bunun nedeni ses dalgalarının farklı malzemelerden farklı biçimlerde yansımasıdır diyor. Benzer şekilde karadeliğe düşen bir cisim nedeniyle yayılan X-ışınlarının yankısı da yayıldığı bölgedeki malzemenin özellikleriyle ilgilidir. Gaz akışının dinamikleri onu çeken karadeliğin özelliklerine bağlı olduğundan William ve arkadaşları içe doğru ilerleyen maddenin özelliklerini gözleyerek gökadanın merkezinde yatan karadeliğin kütlesini ve dönüş hızını hesaplayabildiler. Malzeme karadeliğe doğru düştükçe bir disk oluşturur. Bu diskin korona adı verilen elektronlarla kaplı dış kısmı yaklaşık bir milyar derece sıcaklıktadır. Araştırmacılar bölgenin geometrisini haritalamak için yankıları görmeyi beklerken beklenmedik birşeyle karşılaştılar: korona birkaç gün içinde inanılmaz derecede hızla değişti. Koronanın boyutu değiştikçe ışık yankılanıyor. Tıpkı hareket eden bir asansörde sesinizin yankısının değişmesi gibi diyor William. Işık yankılarını izleyerek korona değişimini izleyebildik. Daha da heyecanlı olansa korona değişimine bakarak karadeliğin kütle ve dönüş hızını daha iyi hesaplayabilmemiz. Karadeliğin kütlesi dalgalanmayacağından ekodaki değişim gaz ortamında ortaya çıkar. Ekip 2030 yılında göreve başlaması planlanan Athena teleskopu ile çok daha ayrıntılı gözlemler yapabileceğini düşünüyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/karadeligin-cinlamasi-seklini-belirliyor/", "text": "İki karadelik birleştiğinde, oluşan karadeliğin bir kez değil, birden fazla kez 'çınladığı' ve kütle çekim dalgaları yaydığı belirlendi. Buradaki 'çınlama' ifadesi, bir metale vurulduğunda duyulan sesin zamanla azalmasına benzetilmiştir. Gerçekten de karadelikten yayılan kütleçekimsel dalgalanma frekansının önce maksimum değerine ulaştığı sonra azaldığı, bir süre sonra tekrar maksimuma ulaştığı ve tekrar azaldığı ölçülmüştür. Çalışma ARC Center of Excellence for Gravitational Wave Discovery liderliğindeki kütle çekimi dalgası bilimcilerinden oluşan bir ekip tarafından gerçekleştirildi. Karadelikler evrendeki en dikkat çekici cisimlerdendir. 'Olay ufku' olarak bilinen bölgelerinde kütle çekimi o kadar güçlüdür ki, buradan ışık dahi kaçamaz. Genelde karadelikler, kendilerine çok yaklaşan her şeyi sessizce yutar. Ancak iki karadeliğin çarpışıp birleşmesi bilinen en enerjik olaylardandır. Bu olgu gökbilimcilere, hızla değişim gösteren karadelikleri gözleme ve kütleçekiminin en uç halini keşfetme şansı vermektedir. Çarpışan karadelikler ışık üretmez, ancak uzay-zaman dokusunda kütleçekim dalgalanmaları oluşturur ki gökbilimciler bu dalgalanmayı gözler. Bilimciler bir çarpışmadan sonra oluşan karadeliğin davranışının anlaşılmasının kütleçekiminden geçtiğini ve yayılan kütleçekim dalgalarının kodlanması gerektiğini düşünüyor. Communications Physics dergisinde yayınlanan makalede, Prof. Juan Calderon Bustillo'nun ekibi kütleçekim dalgalarının kodlarının, birleşen karadeliklerin şeklini belirlemek için kullanılabileceğini ortaya çıkardı. Georgia Institute of Technology'den makale yazarlarından yüksek lisans öğrencisi Christopher Evans: Süper bilgisayarlar kullanarak karadelik çarpışmasının simülasyonlarını gerçekleştirdik ve ardından oluşan yeni karadeliğin hızla değişim gösteren şeklini yaydığı kütle çekim dalgaları ile karşılaştırdık. Bu sinyallerin düşünülenden çok daha zengin ve karmaşık olduğunu fark ettik ve son karadeliğin büyük ölçüde değişen şekli hakkında daha fazla bilgi sahibi olduk diyor. Çarpışan karadeliklerden yayılan kütleçekimi dalgaları, 'çınlama' olarak bilinen oldukça basit sinyallerdir. İki karadelik birbirine yaklaşırken yörüngenin hızını ve yarıçapını gösteren frekans ve genliği artan sinyal üretir. Prof. Bustillo'ya göre, iki karadelik hızla birbirine yaklaşırken yaydıkları sinyalin yüksekliği ve büyüklüğü artar. Çarpışma sonrasında ise oluşan karadelik birbirine vuran iki metalin yaydığı ses gibi , önce yüksek sonra gittikçe azalan bir genliğe sahip olur. Bu ilke, şimdiye kadar incelenen çarpışan tüm cisimlerden yayılan kütleçekim dalgaları gözlemleriyle uyumludur. Bununla birlikte, çalışma ekibi oluşan karadeliğin 'ekvator' bölgesinden gözlemlenmesi durumunda tamamen farklı bir şeyin gerçekleştiğini buldu. Ekvator bölgesinden gözlediğimizde birleşmeden hemen önce sinyalin birkaç kez yukarı ve aşağı eğimle karmaşık sinyal oluştuğunu fark ettik diyor Bustillo. Yani karadelik aslında birkaç kez çınlıyor. Ekip, bir tür deniz feneri gibi davranan kütleçekim dalgalanmalarıyla ilgili olan durumun oluşan karadeliğin şekliyle ilgili olduğunu keşfetti: Farklı boyutlardaki iki karadelik birleştiğinde, oluşan son karadeliğin şekli başlangıçta bir ucu sivri diğer ucu geniş ve oval pürüzsüz bir kestane şeklini andırır diyor Bustillo. Karadeliğin en kıvrımlı bölgelerinden yayılan kütleçekim dalgalanmaları çok daha yoğun olmaktadır. Bunun nedeni ise, karadeliğin dönmesi sonucu gözlemciye aralıklarla çınlamasıdır."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/karadeligin-de-boylesi/", "text": "Gökbilimciler uzaktaki bir gökadada süper kütleli karadelik olma olasılığı yüksek bir cisim keşfetti. Ancak X-ışınları ile bir yıldız gibi görülebilen karadeliğin gökadanın merkezinde olmadığı belirlendi. Bu karadeliklerin keşfi gökadaların merkezinde nasıl büyüdüklerinin anlaşılması açısından oldukça önemlidir. Söz konusu cismi Utrecht Üniversitesi son sınıf öğrencilerinden Marianne Heida, lisans projesi sırasında yarım milyar ışık yılı uzaklıktaki bir gökadada bulunan tuhaf bir yıldızı gözleyerek keşfetti. Keşfi biraz da tesadüfen yüz binlerce X-ışını kaynakları arasından gerçekleştirdi. Normal koşullarda gökadaların merkezlerinde çevreye X-ışınları yayan dev karadelikler bulunur. Ancak Heida gördüğü yıldızın gökadanın merkezinde olmadığını fark etti. Buna karşılık yıldız çok parlak X-ışınları yayıyordu. Bir gökadanın merkezinde bulunan karadelik en az 1 milyar güneş kütlesindedir. Bu kadar ağır nesne şimdiye kadar gökada merkezinde saptanabilirdi. Ancak nesne hızla merkezden dışarı doğru hareketlenmiş görünüyor. İki karadeliğin birleşmesi sürecinde gerçekleşebilen bu geri çekilme özel durumlarda oluşur. Son birkaç yılda karadelik merkezinin hızıyla ilgili tahminler yapıldı. Bu tahminler için güçlü bilgisayarlar gerekmektedir. Hesaplamalar karadeliğin hızının asıl yönünün karadelik disklerinin birleşmesinin öncesinde eksenlerinin dönme hızına bağlı olduğunu göstermektedir. Heida'nın bu araştırması buzdağının görünen ucudur. Biz böylesine bir çok tuhaf X-ışını kaynağı daha bulduk. Ancak sonuçlardan emin olabilmek için NASA'nın Chandra X-ışını Gözlemevi'nden alınacak hassas sonuçlara ihtiyaç duyuyoruz diyor Heida. Birleşmeden önce kendini gösteren ve hızlı hareket eden karadelikleri bulmak , bu cisimlerin özelliklerinin anlaşılması yönünde önemli bilgiler sağlayacaktır. Gelecekte bu süreci LISA uydusuyla gözlemek mümkün olabilecek. Gökbilimciler bu uydunun iki karadeliğin birleşmesi sonucu yaydıkları kütle çekimi dalgalarını ölçebileceğini umuyorlar. Böylece gökada merkezlerindeki karadeliklerin küçük karadelikleri yuttuğu bilgisi de sınanabilecek. Kaynak: Science Daily"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/karadeligin-gucu/", "text": "Bir gökadaya ait birleşik görüntü, merkezdeki süper kütleli karadeliğin ürettiği muazzam gücü gösteriyor. Görüntü NASA'nın Chandra X-Işını Gözlemevi ile x-ışını gözlemi, NRAO'nun Çok Büyük Dizi ile radyo dalgası gözlemi ve Hubble Uzay Teleskopu ile gönürü ışık gözlemini içermektedir. 4C+29.30 Gökadası yaklaşık 850 milyon ışık yılı uzaklıktadır. Radyo dalgaları uzak gökadanın merkezindeki süper kütleli karadeliğin saatte milyonlarca kilometre hıza ulaşabilen iki parçacık iki jetine aittir. Karadeliğin tahminen 100 milyon Güneş kütlesindedir. Jetlerin uçlarına bakıldığında büyük alanları etkilediği söylenebilir. X-ışını verileriyle sıcak gazın yerinin izlenmesi ise gökadanın farklı yönünü göstermektedir. Görüntü merkezinin yakınındaki X-ışınları karadeliğin çevresindeki milyonlarca derece sıcaklığa sahip gaz havuzunu işaret ediyor. Bu malzemenin bir kısmı karadelik tarafından yutuluyor olabilir ve bu da karadelik yakınlarında radyo jetlerinin yayılmasını tetiklemiş olabilir. Karadeliğin çevresindeki düşük enerjili X-ışınları büyük bir olasılıkla karadelik çevresindeki devasa halkadaki gaz ve toz tarafından emilmektedir. Bu nedenle gökbilimciler optik ışık altındaki görüntüde karadeliğin yakınında parlak bir ışığa bakarak gizlenen karadeliği yerini belirleyebilmektedir. Görüntüdeki parlak optik ışık gökadadaki yıldızlardan yayılmaktadır. Gökadanın kenarlarındaki radyo yayılımı, parlak bölgeler ise manyetik alan çizgileri boyunca kavisli yol izleyerek hareketlenen yüksek enerjili elektronlardan kaynaklanır. Bunlar karadelik tarafından üretilen jetlerin madde kümeleri içine nüfuz etmesiyle oluşur. Yüksek enerjili jetler soğuk gaz içine girerek onu ısıtır. Isınan ve sürüklenen madde geçici olarak süper karadeliğin beslenmesini sağlayan yakıt miktarını sınırlandırır. Bu sürecin süper kütleli karadeliğin kütlesi ile merkez bölge veya gökadadaki yıldızların oluşturduğu birleşik kütle arasında madde dağılımına neden olduğu düşünülmektedir."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/karadeligin-istemedigi-yildizlar/", "text": "Üç arkadaş yıldız oynarken biri aniden kayboldu. Yüz milyon yıl önce bir üçlü yıldız sistemi hayatlarını değiştiren böylesi olay yaşadılar. Üçlüden biri Samanyolu'nun merkezindeki karadeliğin çekimine yakalanırken diğer ikisi ise merkezden dışarı doğru fırladı. Merkezden dışarı fırlayan bu iki yıldız daha sonra ise birleşerek mavi bir yıldız oldular. Akla bilimkurgu hikayelerini getiren bu olay bilinen en yüksek hızlı yıldız HE 0437-5439'un başına geldiğini Hubble ortaya çıkardı. Yıldız, Samanyolu'nun çekirdeğinin çevresinde ve Güneş'ten 3 kat daha hızlı saatte 2,5 milyon km hızla dolanıyor. 2005 yılından bu yanan keşfedilen 16 süper hızlı yıldız gökadanın merkezinden sürülmüş yıldızlardır. Ama Hubble'ın bu gözlemi merkezden sürülmüş ilk doğrudan gözlenen yıldızdır. Harvard-Smithsonian Astrofizik Merkezin'den Warren Brown: Hubble kullanarak yıldızın dönme yönüne bakarak nereden geldiğini tespit ettik. Bu yıldız Samanyolu'ndaki 100 milyar yıldız içinde ender rastlanan türdendir. Bu türün oranı ise 100 milyonda 1'dir diyor. Bu yıldızların hareketi gökadamızı kuşatan karanlık maddenin şeklini ortaya çıkarabilir. Michigan Üniversitesi'nden Oleg Gnedin: Bu yıldızları çalışmak bize evrenin görünmeyen kütlesi hakkında bilgi verebilir. Böylece gökbilimciler gökadaların evrimini daha iyi anlayabilirler. Karanlık maddenin kütle çekimi merkezden sürülen süper hızlı yıldızların yörüngeleri izlenerek hesaplanabilir diyor. Samanyolu'nun merkezinden dışlanan bu aykırı yıldızlar merkezden 200 000 ışık yılı uzaklıkta dolanmaktadır. Karşılaştırma için Samanyolu'nun disk çapının 100 000 ışık yolu olduğunu hatırlamak gerekir. Samanyolu'nun merkezinden bu kadar uzaklığa yıldızın ne kadar hızlı kaçtığını ise Brown ve Gnedin hesapladı. Yıldız gökadanın çekimine karşı koyabilmek için bir yıldızın hızının en az 2 katı hızla uzaklaşmalıdır. Bu normal şartlarda hiçbir yıldızın tercih etmeyeceği bir hızdır diyor Brown. HE 0437-5439'un konumuna ve hızına bakılarak yıldızın Samanyolu'nun merkezinden 100 milyon yıl önce itildiği sonucuna ulaşıldı. Ancak mavi yıldızın 9 Güneş kütlesi büyüklüğündeki kütlesi yıldızın daha kısa bir süre önce, 20 milyon yıl önce merkezden uzaklaşmış olabileceğini gösteriyor. Yıldızın mavi rengi ve aşırı hızı nedeniyle en olası çözüm, yıldızın merkezden uzaklaşmadan önce bir üçlü sistemin parçası olmasıdır. 1988 yılında yıldızın hızını arttıran kuram geliştirilmişti. Kuram merkezdeki karadeliğin her 100 bin yılda bir yıldızı dışarı attığını öngörmektedir. Brown üçlü yıldız sistemindeki iki yıldızın birbirine daha yakın ve üçüncü yıldızın ise bunların kütle çekimine kapılmış daha uzakta dolanan yıldız olduğunu düşünüyor. Karadelik işte bu uzaktaki yıldızı kendine doğru çekmiş olmalı. Çekime kapılan yıldızın momentumu diğer çift yıldıza aktarılarak bu yıldızların kaçışına zemin hazırlamıştır. Buradan etkilenen yıldızlardan büyük olanı büyümüş ve kırmızı dev haline gelmiş ve bir süre sonra ortağı olan yıldızı kendine katarak bir mavi yıldıza dönüşmüştür. Bu garip gelen varsayım sonucu oluşan ve süper hızda hareketli olan yıldızlardan çeşitli yıldız sistemlerinde görüyoruz diyor Brown. Bu süper hızlı yıldız 2005 yılında ESO'nun gökyüzü incelemeleri sırasında görüldü. Gökbilimciler yıldızın yaşını ortaya çıkarmak için iki sonuç önermişlerdi. Mavi süper hızlı yıldız komşu gökada Büyük Magellan Bulutu'ndan dışarı atılmıştı. 2008 yılında ise gökbilimciler bu yıldızların sırrını çözdüklerini söylediler. Gökbilişmciler bu yıldızların kimyasal yapısı ile Büyük Magellan Bulutu'ndaki yıldızların kimyasal yapısını ölçtüler. Bu yıldızlar komşu gökadaya sadece 65 000 ışık yılı uzaklıktaydılar. Hubble sonucu ise yıldızın doğduğu yere ilişkin yeni bir tartışma başlattı. Gökbilimciler Hubble'ın gelişmiş kamera sisteminin yardımıyla 3,5 yıldır bu yıldızları gözlüyor. Bunun dışında Baltimore'daki Uzay Teleskopu Bilim Enstitüsü'nden Jay Anderson'da 11 uzak gökadaya bağlı benzer yıldızların konumlarını ölçen yeni bir yöntem geliştirdi. Anderson ilki 2006'da daha sonra 2009'da elde ettiği görüntüleri kıyaslayarak bu yıldızların konumlarındaki değişiklikleri hesapladı. Yıldız bir pikselin 0,04'ü kadar yer değiştirmişti. Bu ölçümü bize Hubble teknolojisi verdi. Yerdeki, teleskoplarla böyle bir gözlem yapmak çok zordur. Ekip Samanyolu'nun çevresinde bulunan dört farklı yıldız üzerinde çalışmayı sürdürüyor. Biz HE 0437-5439 gibi büyük B sınıfı yıldızlarını inceliyoruz. Şimdiye kadar bunlardan 14-16 tane bulduk. Bu yıldızları keşfetmek için süre gerekiyor. Samanyoılu'nun dışındaki yıldız yoğunluğu daha azdır. Bundan dolayı böylesi yıldızları keşfetmek daha kolay olmaktadır diyor Brown. Kaynak: Hubble"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/karadeligin-kaybolan-isigi/", "text": "Uzak bir gökadanın merkezindeki karadelik, çevresine biriken maddeyi lavabodan boşalan su gibi yavaşça tüketiyor. Diskin içine sürekli olarak gaz damlaması sonucunda madde diskin üst ve altında karadeliğe yakın kısımlarda birikir ve 300 milyon ışık yılı uzaklıktaki Dünya'dan görülebilen X-ışını parlaması oluşturur. Karadelik koronası adı verilen bu ultra sıcak gaz karadeliği beslerken parlaklığı 100 kata değişimler gösterir. Ancak iki yıl önce 1ES 1927+654 gökadasındaki karadeliğin koronasından gelen X-ışınları tamamen kayboldu ve 40 gün içinde parlaklığı 10 bin kat azaldı. Yaklaşık 100 gün sonra ise 20 kat parlak hale geldi. Karadelik koronasından gelen X-ışını karadeliğin beslenmesiyle doğrudan ilgilidir ve ışığın kaybolması muhtemelen gıda stokunun kesildiği anlamına gelir. Astrophysical Journal Letters'da yayınlanan çalışmaya göre bu duruma kaçak bir yıldızın karadeliğe çok yaklaşması ve parçalanması neden olmuş olabilir. Eğer durum böyleyse yıldıza göre daha hızlı hareket eden kalıntı diski yıldızın hareketine bağlı olarak dağılabilirdi. Şili'deki Diego Portales Üniversitesinden Claudio Ricci: Normalde karadelik disklerinde böyle durumlar görmüyoruz. Bu o kadar garipti ki başta verilerde bir sorun olduğunu düşündük. Ancak sorun yoktu ve çok heyecanlandık. Buna rağmen neyle karşı karşıya olduğumuzu bilmiyorduk ve konuştuğumuz hiç kimse böyle bir durumla karşılaşmamıştı diyor. Evrendeki hemen her gökada merkezinde 1ES 1927+654'teki gibi milyonlarca ya da milyarlarca Güneş kütleli süper kütleli bir karadelik bulunur. Bunlar çevresindeki gazı tüketerek büyürler. Karadelikler ışık yaymadığı veya yansıtmadığı için doğrudan görülemezler, ancak koronaları ve toplanma disklerinden gelen ışık sayesinde varlıkları tespit edilebilir. X-ışını sinyalinin kaybolmasından birkaç ay önce çeşitli gözlemevlerinden alınan verilerde diskin önemli ölçüde parladığını göstermiştir. Bu gözlemler çalışmada öne sürülen hipotezi desteklemektedir. Yani yıldıza ait madde diskle çarpışmış olabilir."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/karadeligin-siddeti/", "text": "VLT Samanyolu'nun merkezindeki dev karadeliğe yaklaşan bir gaz bulutunu canlı olarak izledi ESO'nun Çok Büyük Teleskopu ile yapılan yeni gözlemler ilk kez gökadanın merkezinde bulunan dev bir karadeliğin parçalarına ayırdığı bir gaz bulutunu gösterdi. Bulutun çekim gücüyle uzayan yapısı, baş tarafının karadeliğe en yakın noktada saatte 10 milyon km'den fazla hızla ilerlemesine yol açarken, kuyruk kısmının halen bulutu izleyerek karadeliğe doğru düşmekte olduğu gözlendi. 2011 yılında ESO'nun Çok Büyük Teleskopu Dünya'nın kütlesinin birkaç katı büyüklüğünde bir gaz bulutunun Samanyolu'nun merkezindeki karadeliğe doğru hızla ilerlediğini keşfetmişti . Bu bulut şimdi en yakın geçişini yapıyor ve karadeliğin olağanüstü kütleçekim alanına girerek muazzam miktarda uzamaya maruz kalıyor. Bulutun ön ucundaki gaz şimdi 160 milyar kilometreden daha fazla bir uzunluğa ulaşarak karadeliğe en yakın noktada dolanıyor. Ve içeriye düşmesi için en yakın noktaya sadece 25 milyar kilometreden biraz fazla bir mesafe var karadeliğe düşmesine ramak kaldı, diye açıklıyor gözlem takımına liderlik eden Stefan Gillessen . Bulut o kadar uzun bir hale geldi ki, karadeliğe yakınlaşma süreci tek bir olay olmaktan çıkarak bir yıldan fazla bir süre devam edecek. Bulut uzadıkça onu gözlemek için ihtiyaç duyulan ışık miktarı da azalıyor. Ancak VLT üzerindeki SINFONI aygıtı ile 20 saatten fazla bir süre boyunca karadeliğe yakın bölgeyi gözleyerek toplam alan tayfçekeri ile bu bölgeye ait en uzun gözlem zamanı ekip merkezdeki karadeliğe doğru düşmekte olan bulutun farklı bölgelerinin hızlarını ölçmeyi başardı . Yeni gözlemlerde gördüğümüz en heyecan verici olay bulutun baş kısmının yörüngede bize doğru saatte 10 milyon kilometreden fazla bir hızla ilerlemesini görmek oldu ışık hızının % 1'I oranında bir hız bu, diye ekliyor bölgeyi yirmi yıldan fazla süredir araştıran grubun lideri Reinhard Genzel. Bunun anlamı bulutun ön kısmının hali hazırda karadeliğe en yakın geçişini yapmış olmasıdır. Gaz bulutunun kökeni halen gizemini korurken, gökbilimcilerin herhangi bir tahmini bulunmuyor . Yeni gözlemlerin olasılıkları düşüreceği düşünülüyor. Bir bilim-kurgu filmindeki talihsiz bir astronot gibi, bulutun spagettiye benzeyen bir yapıya dönüştüğünü görüyoruz. Yani büyük ihtimalle bir yıldıza sahip değil, diye sonlandırıyor Gillessen. Şimdilik gazın, karadeliğin etrafında bulunan yıldızlardan kaynaklanabileceğini düşünüyoruz. Gökadanın merkezindeki bu eşsiz olayın düğüm noktası şimdi çözülüyor ve bu bölge dünya genelindeki gökbilimcilerce yakından izleniyor. Bu yoğun gözlem kampanyası bol miktarda veri sağlayacak, sadece gaz bulutunun kökeni çözülmekle kalmayıp , daha önce gözlenmemiş karadeliğe yakın bölgelerin de araştırılması ve süper-güçlü kütleçekiminin etkileri hakkında da yeni bilgiler sağlanacak. Notlar Samanyolu'nun merkezindeki karadeliğin kütlesinin Güneş'in bir milyon katı kadar olduğu tahmin ediliyor ve resmi olarak Sgr A* olarak biliniyor. Bu, şimdiye kadar bilinen en yakın karadeliktir ve karadelikleri detaylı olarak araştırabilmek için en iyi yerdir. Gökadanın merkezindeki karadeliğe ve çevresine ait çalışmalar ESO'nun en iyi on gökbilim keşfi listesinin birinci sırasındadır. En yakın geçişin uzaklığı yaklaşık olarak Güneş-Neptün mesafesinin beş katıdır. Bu, kütlesi Güneş'in dört milyon katı bir karadeliğe olan cesaret verici bir yakınlık! Bir toplam alan tayfçekerinde her piksele düşen ışık ayrı ayrı kendisini oluşturan renk bileşenlerine ayrılır ve her bir piksel için tayflar kaydedilir. Tayf böylece tekil olarak analiz edilebilir ve örneğin gözlenen nesnenin her bir kısmına ait hızlar ve kimyasal özelliklerin bir haritası çıkartılabilir. Araştırma ekibi ayrıca hareket halindeki bulutun karadeliğin etrafındaki herhangi bir gaz ortamıyla etkileşimine dair kanıtlar da görmeyi bekliyor. Şimdiye kadar birşey bulunamadı, ancak daha sonraki gözlemlerde bu tür etkilerin araştırılması planlanıyor. Gökbilimciler gaz bulutunun karadeliğin etrafındaki yıldızların yıldız rüzgarları tarafından oluşturulduğunu düşünüyorlar. Ya da muhtemelen gökada merkezinden dışarıya atılan bir jet sonucunda. Diğer bir seçenek bir zamanlar gazın merkezinde bir yıldız olduğuydu. Bu durumda gaz ya yıldızdan kaynaklanan bir rüzgarla ya da yıldızın etrafındaki gezegen-oluşturan gaz ve toz diski sayesinde oluştu. Gökadanın merkezindeki bu olay aydınlandıkça, gökbilimciler bulutun evriminin tamamen kütleçekimsel ve gelgitsel yapıdan ziyade, karmaşık, türbülans hidro-dinamiği şeklini almasını bekliyor. Konuyla ilgili benzetimler: Gaz bulutunun yıllara göre yörüngesini ele alan benzetim: Bulutun SENFONI aletiyle elde edilen hareketini gösteren filmi: Gökada merkezindeki yıldızların arasında kayan kırmızı renkle gösterilen bulutun davranışı: ESO-Türkiye"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/karadeligin-yemegi-hizla-yaklasiyor/", "text": "ESO'nun Çok Büyük Teleskop'unu kullanan gökbilimciler Dünya'nın kütlesinden birkaç kat daha büyük bir gaz bulutunun Samanyolu'nun merkezindeki karadeliğe doğru hızlı bir şekilde ivmelendiğini keşfettiler. Şimdiye dek bir bulutun süper kütleli bir karadeliğe doğru yaklaşıyor oluşu ilk kez gözleniyor. Sonuçlar Nature dergisinin 5 Ocak 2012 sayısında yayınlanacak. 20 yıllık bir program boyunca ESO teleskopları kullanılarak Almanya Max-Planck Garching'teki Yer Ötesi Fiziği Enstitüsü'nden Reinhard Genzel'in liderlik ettiği gökbilimci ekibi Gökadamızın merkezindeki süper kütleli karadelik civarındaki yıldızların hareketlerini takip ederek (eso0846) , karadeliğe yakalaşan yeni, eşsiz bir cisim keşfetti. Geçtiğimiz yedi yıl boyunca bu cismin hızı saatte 8 milyon km'yi geçerek neredeyse iki kat artmıştır. Oldukça basık bir yörüngede ve 2013'ün ortalarında karadeliğin olay ufkundan yalnızca 40 milyar kilometre yani 36 ışık saati uzaklıktan geçecektir . Bu astronomik koşullarda süper kütleli bir karadelikle son derece yakın bir karşılaşma olacaktır. Bu cisim çevredeki yıldızlardan çok daha soğuktur (yalnızca 280 derece) ve çoğunlukla hidrojen ve helyumdan oluşmaktadır. Dünya'dan ortalama üç kat daha büyük kütleli toz ve iyonize gaz bulutudur. Bulut Samanyolu'nun kalabalık kalbinde onu çevreleyen sıcak yıldızlardan yayınlanan güçlü morötesi ışınımla parıldamaktadır. Bulutun yoğunluğu karadeliği çevreleyen sıcak gazdan çok daha yüksektir. Fakat bulut aç canavara yaklaştıkça artan dış basınç bulutu sıkıştıracaktır. Aynı zamanda Güneş'ten dört milyon kat daha büyük kütleli karadeliğin büyük çekimi içe doğru hareketini ivmelendirmeye devam edecek ve bulutu yörüngesi boyunca uzatacaktır. Makalenin baş yazarı Stefan Gillessen şöyle açıklamaktadır: Bir astronotun bir karadeliğe yaklaşarak spagettiye benzer şekilde uzadığı bilim kurgudan alışkın olduğumuz bir fikirdir. Fakat şimdi, bunun yeni keşfedilen bulut için gerçek olduğunu görebiliriz. Bu deneyimden kurtulamayacak. Bulutun kenarları çoktan parçalanmaya ve dağılmaya başlamıştır ve gelecek birkaç yılda tamamen parçalanması beklenmektedir . Gökbilimciler şimdiden 2008 ile 2011 arasındaki dönemde bulutun dağılmasının arttığına dair açık işaretleri görmüşlerdir. 2013'te karadeliğe doğru yaklaştıkça maddenin daha çok ısınması ve muhtemelen X-ışınları yayınlaması beklenmektedir. Şu anda karadelik yakınlarında çok az madde bulunmaktadır. Bu yüzden yeni gelen bu yemek gelecek yıllarda karadelik için baskın yakıt olacaktır. Bulutun oluşumuna ilişkin bir açıklamaya göre bulut maddesi güçlü rüzgarlarla çok hızlı bir şekilde kütle kaybeden genç, büyük kütleli yıldızlardan gelmiş olabilir. Böyle yıldızlar resmen gazlarını uzaklara fırlatırlar. Merkezdeki karadelik etrafında dolandığı bilinen bir çift sistemden gelen çarpışan yıldız rüzgarı bulutun oluşmasını sağlamış olabilir. Reinhard Genzel, Gelecek iki yıl çok ilginç olacak ve böyle dikkate değer büyük kütleli cisimler civarında maddenin davranışı hakkında son derece değerli bilgi sağlayacaktır. şeklinde sonuçlandırıyor. Notlar Samanyolu'nun merkezindeki karadelik Sgr A* olarak bilinir. Şimdiye kadar bilinen en yakın süper kütleli karadeliktir ve bu yüzden detaylı karadelik çalışmaları için en iyi yerdir. Gözlemler Şili'deki ESO Çok Büyük Teleskop'una bağlı kızılötesi uyarlanabilir optik kamerası NACO ve SINFONI kırmızı-ötesi tayfçekerinin her ikisiyle birlikte yapılmıştır. Samanyolu'nun merkezi, görünür ışığın saçıldığı ve sönümlendiği kalın toz tabakasının arkasında kalır ve bulutların daha geçirgen oldukları kırmızı-ötesi dalgaboylarında gözlenmelidir. Işık saati, ışığın bir saatte aldığı mesafedir. Bu, Güneş ile Jüpiter gezegeni arasındaki mesafeden çok az daha fazladır. Karşılaştırırsak Güneş ile en yakın yıldız arasındaki mesafe dört ışık yılından daha fazladır. Bulutun karadelikle buluşacağı yerin uzaklığı Güneş ile Neptün arasındaki uzaklığın on katından daha az olacaktır. Bu etki akışkanlar fiziğinden oldukça iyi bilinir ve bir bardak sudaki şurup örneğinde görülebilir. Şurubun suyun içinde aşağı doğru akışı bozulacak ve damla parçalanacak ve sudaki şurup etkin bir şekilde seyrelecektir. ESO-Türkçe"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/karadeligin-yildizi-yuttugu-izleniyor/", "text": "Gökbilimciler ilk kez süper kütleli bir karadeliğin güçlü kütle çekimi nedeniyle bir yıldızdan kopup hızla hareket eden malzemenin oluşturduğu jetin püskürmesini ve genişlemesini doğrudan görüntüledi. Araştırmacılar Ulusal Bilim Vakfının Temel Dizisi ve NASA'nın Spitzer teleskopu da olmak üzere radyo ve kızılaltı teleskoplarla Arp 299 adlı ikili bir sarmal gökadayı izledi. Gökadalar Dünya'dan 150 milyon ışık yılı uzakta yer alıyor. Gökadaların birinin merkezinde Güneş kütlesinin 20 milyon katından daha büyük bir karadeliğin, iki Güneş kütlesinden daha büyük bir yıldızı parçalamasıyla ortaya çıkan şiddetli olayları ortaya çıkardı. Araştırmacılar ayrıca olay zincirleri belirmeden önceki durum için Hubble gözlemlerine başvurdu. Bu tür bozulma olaylarında gerçekleşen yıldız ölümlerine daha önce çok az rastlanmıştı. Kuramcılar esir olan yıldızdan çalınan malzemenin karadelik çevresinde bir disk oluşturduğunu, bu maddenin yoğun X-ışınları ve görünür ışık altında parladığını ve aynı zamanda diskin kutuplarından malzeme püskürdüğünü belirlediler. İspanya Granada'daki Endülüs Astrofizik Enstitüsünden Miguel Perez-Torres: Bu olaylardan birinde jet oluşumunu ve evrimini doğrudan gözleyemedik diyor. Bir Jet Keşfi İlk veri 30 Ocak 2005'te Kanarya Adaları'ndaki William Herschel teleskopu ile Arp 299 adlı çarpışan gökadaların birinin çekirdeğinde parlak bir kızılaltı emisyon dalgası gözlendiğinde alındı. Ayrıca VLBA ile de aynı yerden 17 Temmuz 2005'te bir radyo emisyon kaynağı belirlendi. Finlandiya'daki Turku Üniversitesinden Seppo Mattila: Zamanla kızılaltı ve radyo dalgalarının parlak, buna karşılık görünür ışık ve X-ışınlarının sönük olduğu görüldü. Buna ilişkin en olası açıklama gökadanın merkezine yakın yıldızlararası ortamdaki kalın gaz ve tozun görünür ışık ve X-ışınlarını emmesi nedeniyle kızılaltı dalga boyunda ışık yaymasıdır diyor. Araştırmacılar cismin kızılaltı emisyonunu izleyebilmek için Kanarya Adaları'ndaki Nordic Optik teleskopunu ve NASA'nın Spitzer kızılaltı teleskopunu kullandı. Yaklaşık on yıl süren gözlemler gözlenen jetin tek yönde yayılan bir radyo kaynağı olduğunu gösterdi. Jet içerisinde genişleyen malzemenin ışığın hızının dörtte biri kadar hızla hareket ettiğini gösterdi. Radyo dalgalarını toz emmez ancak içinden rahatça geçer. Canavarın iştahı Çoğu gökadada milyonlarca ya da milyarlarca Güneş kütlesinde süper kütleli karadelik bulunmaktadır. Karadelikte kütle o kadar yoğundur ki kütle çekimsel etkisi çok büyüktür, bu nedenle ışık bile bu etkiden kurtulamaz. Süper kütleli bir karadelik yakaladıkları malzemeyi çevrelerinde biriktirir. Bu malzeme karadeliğin çevresinde dönerek bir disk oluşturur ve süper hızlı parçacıkların yayılmasına neden olur. Bu durum radyo gökadalarında ve kuasarlarda gözlenen bir durumdur. Çoğu zaman süper kütleli karadelikler bir şey tüketmez yani çoğunlukla sakin konumdadırlar. Aniden ortaya çıkan bu tür jet akımları olayın sürecinin anlaşılması açısından önemlidir diyor Perez-Torres. Tozun ışığı emmesi nedeniyle gözlediğimiz bu olay aslında buzdağının görünen kısmı olabilir. Bunların fazlasını kızılaltı ve radyo teleskoplarla keşfedebilir ve yeni bilgiler edinebiliriz diyor Mattila. Bu tür olaylara uzak evrende daha sık rastlanabilir. Bunların keşfi bilim insanlarının milyarlarca yıl önce gökadaların geliştiği ortamı anlamalarına yardımcı olacaktır. Bilim insanlarının bu keşfi aslında bir sürpriz olarak geldi. İlk kızılaltı patlama, çarpışan bu gökada çiftindeki süpernovaların keşfedilmesi amacıyla yürütülen bir projenin parçası olarak keşfedildi. Arp 299'da sayısız yıldız patlaması görüldü ve bir süpernova fabrikası adını aldı. 2011'de yani keşfinden sadece altı yıl sonra radyo dalgaları gözlendi. Sonraki gözlemlerle gözlenen genişlemenin bir süpernova değil bir jet olduğunu gösterdi."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/karadelik-cevresinde-milisaniyelik-yasam/", "text": "ESA'nın Integral Gama Işınları Gözlemevi bir maddenin karadeliğe yakalanmadan 1 milisaniye önce sıcaklığının aşırı derecede yükseldiğini gözledi. Ancak gerçekten yakalanmış mı? Bu gözlemler maddenin büyük bir kısmının karadelikten kaçmış olabileceğini akla getiriyor. Kimse bir karadeliğin yakınında bulunmak istemez. Karadeliğin ölümcül yüzeyinden sadece birkaç yüz km uzakta parçacık ve ışımanın olduğu büyük bir girdap bulunur. Parçacıklar bu bölgede ışık hızına yakın bir hıza ulaşırlarken, bölgenin sıcaklığı da milyonlarca dereceye ulaşıyor. Genellikle parçacıkların bu mesafeyi geçip kendini kurtarması bir milisaniye kadar sürede olur ve bunu çok azı başarabilir. Gökbilimciler şimdi Integral Gözlemevi yardımıyla bu karmaşık bölgenin manyetik alanlarla kontrol edildiğini gördüler. Bu manyetik alanın karadeliğe çok yakın olduğu tespit edildi. Daha da önemlisi Integral uydusu parçacıkların bir kısmının alandan kaçmasını sağlayan manyetik tünel yapılarının olduğunu ortaya çıkarmasıdır. Fransa CEA Saclay'den Philippe Laurent'in başını çektiği ekip Dünya'ya yakın ve eşi olan yıldızdan gaz çalarak beslenen Kuğu X-1 (Cygnus X-1) karadeliğini gözleyerek bu sonuca ulaştılar. Karadeliğin yakınındaki parçacıklar güçlü manyetik alanca yakalanıp çekildiğinde dışa doğru fışkırmalar oluştuğuna ilişkin kanıtlar elde edildi. Bu fışkırmalar sırasında parçacıklar manyetik alandan kurtulmak istediğinden sarmal yörüngede hareket ediyor ve bu nedenle gama ışını yayıyorlar. Işık gibi bir dalga türü olan gama ışını, dalganın yönü ve kutuplanması sonucunda oluşur. Hızlı bir parçacık manyetik alana girdiğinde sarmal bir yörüngede dönmeye zorlanır ve gama ışını yaymaya başlar. Ekibin böylesi bir ışını gözlemesi ise hiç kolay olmadı. Bunun için Integral Gözlemevi'nin yaptığı tüm Kuğu X-1 gözlemlerini kullanmak zorundaydık diyor Laurent. Yedi yıl boyunca elde edilen gözlemleri derleyen ekibin elinde iki ay ya da 5 milyon saniye sürelik pozlamayla oluşturulabilecek tek bir görüntü elde edildi. Böylesi bir pozun oluşabilmesi için önceki gözlemlerin birleştirilmesi gerekiyordu. Laurent: Biz hala madde jetlerinin nasıl oluştuğunu bilmiyoruz. Bu gözlemler kuramcılar arasında süren tartışmaya katkı sağlayacaktır diyor. Karadelik çevresindeki fışkırmalar radyo teleskoplarıyla daha önce gözlenmesine karşılık bu fışkırmaların karadeliğin ne kadar yakınında olduğu anlaşılamadı. Bu da Integral gözleminin önemini ortaya çıkarır. Bir karadelikten yayılan fışkırmaların keşfi 8 yıldan fazla bir süredir görevde olan ESA'nın Integral aracının yüksek enerji bölgesinde çalışma yapabilmesinin bir sonucudur."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/karadelik-cevresindeki-ruzgarlarin-sirri/", "text": "Bir karadelik çevresine etkisi ne boyuttadır ya da çevresindeki maddenin karadeliğe etkisi nedir? Bu soruların yanıtları için bol araştırma, istatistiksel veri ve model gerekiyor. Bunlardan biri de Kanada'daki Alberta Üniversitesi fizikçilerinden geldi. Üç uluslararası uzay ajansının 20 yıllık verilerini kullanan araştırmacılar yıldız kütleli karadeliklerin yer aldığı ikili sistemlerde gözlenen X-ışını patlamalarını incelediler. Sonuçlara göre karadelikleri çevreleyen malzeme diskinde güçlü rüzgarlar oluşuyor. Önceki çalışmalarda güçlü rüzgarların sınırlı yerlerde gözlendiği belirtiliyordu. Çalışmanın baş yazarı doktora öğrencisi Bailey Tetarenko: Rüzgarların oluşması karadeliğin maddenin bir kısmını tükettiği anlamına gelmektedir. Modellerimizin birinde rüzgarların karadeliğin yemeğinin %80'ini uzaklaştırdığını belirledik diyor. Yıldızların büyüklüğüne göre karadelikler 3 ile 150 kilometre yarıçapında olup, herşeyi yiyebilen canavarlardır. Çalışmanın ortak yazarı Doç. Gregory Sivakoff: Işık bile karadelikten kurtulamaz. Süper öldürücü karadelikler olarak nitelendirilen çok büyük canavarlar gökadaların evrimini etkilemektedir. Böylesi bir karadelik bile boyutu açısından Güneş Sisteminden daha küçük bir alan kaplar. Buna karşılık son derece şaşırtıcı etkileri vardır diyor. Uzaydaki rüzgarların nedeni ne? Bu şimdilik bir sır. Prof. Craig Heinke: Burada manyetik alanların önemli rol oynadığını düşünüyoruz. Bu rüzgarların anlaşılması için geniş çapta bir araştırma yapmamız gerekiyor diyor. Meraklısına makale adresi: B. E. Tetarenko, J.-P. Lasota, C. O. Heinke, G. Dubus & G. R. Sivakoff. Strong disk winds traced throughout outbursts in black-hole X-ray binaries. https://www.nature.com/articles/nature25159"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/karadelik-kaynakli-gama-isini-patlamalari/", "text": "2011 yılında yaklaşık 11 milyar yıl önce büyük bir karadeliğin evrene saldığı muazzam miktardaki enerji Dünya'ya da ulaşmıştı. NASA'nın Fermi Gama-ışını Uzay Teleskopu ve Ulusal Bilim Vakfı'nın Çok Uzun Ana Dizi , Dünya'nın en büyük radyo teleskopunu kullanan gökbilimciler bu antik döneme ait patlamayı araştırıyor. Kuramcılar gama ışını patlamalarının gökada merkezindeki dev karadeliğe yakın noktalarda gerçekleştiğini düşünüyor. Ancak birkaç gözlem sonucu bunun bu şekilde olmayacağını söylüyor. 2011 yılında görülen 4C+71.07 gökadası gökbilimcilere ihtiyacı olan en uzak gökadayı gösterdi. Gama ışını kaynağının gökada merkezinden 70 ışık yılı uzaklıktaki bir karadelikten kaynaklı olduğu belirlendi. 4C+71.07 gökadası 1960 yılında güçlü radyo kaynağı olarak keşfedildi. 1990'lı yıllarda NASA'nın Compton Gama-Işını Gözlemevi yüksek enerji patlamalarını algılamasına karşılık Fermi'nin yörüngeye oturduğu ilk iki buçuk yıl içerisinde sessizliği tercih etmişti. 2011 yılının Kasım başlarında patlama şiddetinin zirveye ulaşmasıyla gökada Samanyolu'ndaki tüm yıldızların parlaklığından 10 000 kat daha parlak hale geldi. NASA'nın Goddard Uzay Uçuş Merkezi'nden Fermi projesi bilimcilerinden David Thompson: Bu yeni aktivite uzun süren bir uykudan sonra geldi. Ve radyo teleskoplar patlamanın ardından hızla yükselen gama ışını yayılımı tespit ettiler. Büyükayı takımyıldızı içerisinde yer alan 4C+71.07 Gökadası'nın ışığı bize 10,6 milyar yılda gelir. Gökbilimciler gelişmiş teleskoplarla, evren şimdiki yaşının dörtte biri zamanından daha önce oluşmuş diğer gökadalar gibi bu gökadayı da görebiliyor. Gökadanın merkezinde 2,6 milyar Güneş kütleli süper kütleli bir karadelik bulunmaktadır. Maddenin bir kısmı karadeliğe düşerken bir kısmı da zıt yönde çift parçacık jetleri oluşturarak neredeyse ışık hızında dışarı doğru itilir. Jetin yönü Dünya'ya doğru ise algılanır. 4C+71.07 Blazarı gökyüzündeki en parlak gama-ışını kaynağı sınıfına girer. Boston Üniversitesi gökbilimcileri Alan Marscher ve Svetlana Jorstad, VLBA yardımıyla 4C+71.07 gibi blazarları izleyebilecek olanağa sahiptir. Kullandıkları cihaz Hawai'den Virgin Adaları'na, Kuzey Amerika'ya yayılan 5300 km'lik sinyalleri birleştirerek tek bir çanaktan geliyormuş gibi düzenler. Sonuçta VLBA, Fermi'den bir milyon, Hubble'dan 1000 kat daha küçük ayrıntıları görebilir. 2011 sonbaharında VLBA 20 kat daha hızlı hareket eden parlak noktaları gözledi. Bu açıkça ışık hızının 99,87'si gibi muazzam bir hızla neredeyse bize doğru hareket eden bir gama ışını topluluğuydu ve buna neden olan karadeliğin yerini açıkça işaret ediyordu diyor Marscher. Gökbilimciler 9 nisan 2011'de radyo çekirdek olarak adlandırdıkları parlak bir jet gördü. Bu gama ışını Fermi'nin algılayıcıları ile görüldü ve Marscher ile Jorstad'ın adım adım izleyeceği şekilde parlaklaştı. Ekim 2011-Ocak 2012 arasında en parlak ve en yoğun dönemine ulaşan radyo yayılımının dönmesiyle kutuplanma yönü belirlendi. Onlar bu dönmenin nedenini görünür ve gama ışınına bağlıyor. Böylece araştırmacılar patlamaya neden olan yerin merkezden 70 ışık yılı uzakta bir nokta olduğunu belirledi. Gökbilimciler görünür ve kızılötesi dalga boyunda hareketli elektronların çarpışarak jet akımlarını ve dolayısıyla da gama ışınlarını oluşturduğunu düşünüyor. Böylesi bir çarpışma aslında Compton Saçılması olarak bilinen bir çarpışma sonucunda yüksek enerjili ışık ve taneciklerin oluşumuyla ilgilidir. Düşük enerjili ışık kaynağı net değildir. Araştırmacılar jetin oluştuğu bölgeyi saran ve daha yavaş hareket eden bir kılıf olabileceğini tartışıyor. Boston Üniversitesi'nden yüksek lisans öğrencisi Nicholas MacDonald, gama ışını parlaklık gözlemlerini karşılaştırarak bir sonuca ulaşılabileceğini düşünüyor. VLBA geni bir süper kütleli karadeliği, Fermi LAT gökadanın yüksek enerjili jetlerini görebilen türlerinde tek araçlardır diyor Jorstad."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/karadelik-kaynakli-parlak-super-hizli-jetler/", "text": "Gökbilimciler ilk kez süper kütleli karadelikten püsküren yüksek hızda parçacıklardan oluşan ardışık iki dev damla keşfetti. 260 milyon ışık yılı uzaktaki gökada merkezinden kopan parçacık jetleri farklı zamanlarda alınan verilerle ortaya konuldu. Veriler ışık hızına yakın hızlarla karadelikten uzaklaşan yüksek enerjili ışın kılıcını andıran jetlerin anlaşılmasına yardımcı oluyor. Bu süper parlak hareket gerçek anlamda çok hızlı yayılan bir sihir gibi. Süper galaktik jetlerle ilgili bilgi yeterli değil. Araştırmacılar gökadanın çekirdeğindeki karadelikten yayılan enerjik plazmanın hızla yayıldığını düşünüyor. Yeni analiz, jetler içinde gerçekleşen çarpışmalar sonucu üretilen parçacıkların çok hızlı hareket ettiğini düşünüyor. Gökyüzündeki en aktif gökadalardan olan NGC 3862'deki sıradışı olayı ele alan video Hubble ile oluşturuldu ve ilk kare 1992'de üretildi. Abell 1367 gökada zengini kümede yer alan NGC 3862 Hubble ile optik ışıkta keşfedilmişti. NGC 3862'den yayılan parlak damla jetleri, inciden oluşmuş bir şeride benzetilebilir. Şeridin son düğümü ise 2014'de fark edildi. Bu son parlama ile damlalar arasındaki bağlantı net bir şekilde görülmesi araştırmacıların heyecanlanmasına neden oldu. Baltimore Uzay Teleskopu Bilim Enstitüsü'nden (Space Telescope Science Institute Eileen Meyer: Böylesi süper galaktik jet dizisi daha önce görülmedi. Dev damlaların önümüzdeki yıllarda gerçekleşecek birleşmesi daha çok parlamalara neden olacak. Böylece oluşan kinetik enerjili çarpışmalar ışımanın nasıl yayılacağını görmemize olanak sağlayacak diyor. Maryland Üniversitesi'nden Markos Georganopoulos: Dışa yayılan jetler arasındaki çarpışma uzun zamandır biliniyor ama işin aslını ilk kez görüyoruz diyor. Florida Teknoloji Enstitüsü'nden Eric Melbourne: Çarpışma süresince çevrenin parçacıklara etkisini, jet dinamiklerinin değişimini ve farklı bölgelerde enerjinin nasıl harcanacağını öğrenebileceğiz. Tüm bunları test etmemiz için önümüzde güzel bir fırsat var. Böylece genel hatlarıyla jetleri ve yüksek enerjili akışları anlayabileceğiz diyor. Kütle çekimsel kuvvetle bağlı tümleşik cisimlerden atılan jetlerin oluşturduğu damlalar ender değildir, ancak binlerce ışık yılı uzaktaki bir karadelikten yayılan süper hızlı jetlere optik alanda ender rastlanır. Karadelikler yeni yıldız oluşturan gazı dar bir koridordan çıkarır. Bir kurama göre merkezdeki cisim üzerine düşen kızgın madde, cismin dönüş ekseni boyunca dışarı atılır. Güçlü manyetik alanlar malzemeyi sıkıştırarak dar jet akışlarına neden olur. Birbirini çeken malzemenin akışı düzgün değilse, madde damlalar şeklinde toplanır. Nasıl olursa olsun hızlı hareket eden düğüm, gökadalar arası uzayda kendi yolunu izler. İlk oluşan düğüm yıldızlararası ortama daha yavaş hareketlendiğinden arkasındaki düğüm ona yetişebilir. Bu da iki düğümün birleşerek bir şok dalgası yaymasına neden olur. Önümüzdeki birkaç on yıl içinde gerçekleşecek çarpışmaların dışında karadelikten binlerce ışık yılı uzaklıktaki süper parlak hareketin ikinci vakası görülüyor. Bu jetler bile hızın ışık hızına yakın olduğunu göstermeye yetiyor. Buradaki ölçümler enerjik jetlerin gökadaların nasıl yaşlandığının anlaşılması açısından önemlidir. Meyer benzer hızlı hareketleri aramak için yakın evrendeki iki jetle ilgili bir video hazırlıyor. Bu çalışmalar 20 yıl gibi uzun süre görevde kalan Hubble ile mümkün olmaktadır. Birçok aktif gökadanın merkezindeki karadelik kaynaklı süper galaktik jetler daha önce X-ışını ve radyo dalga boyunda gözlenmişti. Buna karşılık sadece bir kez optik alanda görüntülenmişti. Gökbilimciler henüz bazı jetlerin neden optik görünmediğini anlamış değil."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/karadelik-kutlesi-olcumunde-yeni-yontem/", "text": "Uluslararası bir gökbilimci ekibi gökada merkezlerindeki süper kütleli karadeliklerin kütlesini ölçmek için yeni bir yöntem geliştirdi. Tek yapılması gereken karadeliklerin çevresinde dolanan karbonmonoksit moleküllerinin dönüş hızını hesaplamak. Yeni yöntemle çok fazla sayıda karadeliğin kütlesi hesaplanabilecek. Gökadalardaki Devasa Karadelikler Karadelikler güçlü kütle çekimleri nedeniyle ışığın bile kaçmasına fırsat vermeyen oldukça yoğun cisimlerdir. Dev bir karadelik bir milyon ile bir milyar güneş kütlesinde olabilir. Samanyolu dahil tüm gökadaların merkezlerinde bu süper kütleli karadeliklerin bulunduğu varsayılıyor. Gökadaların evrimi de bir bakıma bu karadeliklere bağlıdır. Evrenin ilk gökadalarının zamanla değişime uğrayarak günümüz gökadalarını oluşturması, astofiziğin en aktif araştırma alanlarından biridir. İlginç Bağlantı Araştırma ekibinden Hertfordshire Üniversitesi Astrofizik Merkezi'nden Marc Sarzi: Süper kütleli karadeliklerin kütlesi ile bulunduğu gökadanın kütlesi arasında dikkate değer bir ilişki yok ancak bu çalışmalar çok az sayıdaki örneğe dayanmaktadır. Şimdiye kadar sadece üç yöntemle süper kütleli karadeliklerin kütlesi ölçülebildi. Belirlediğimiz yeni yöntemle süper karadeliklerin gökadaların oluşumu sırasındaki aktif rolü ortaya çıkarılarak kütleleri belirlenebilir diyor. Süper Keskin Gözlü Teleskoplar Avrupa Güney Gözlemevi 'nden Tim Davis: Biz Birleşik Dizi Milimetre Dalga Astronomi Teleskopla gökadalardaki karbonmonoksit moleküllerini görebiliyoruz. Teleskopun keskin gözleri yardımıyla gökadanın merkezinde bulunan karadeliğin çevresinde pır pır eden gazı gözleyebildik. Bu gaz karadeliğin kütlesi ve ona olan uzaklığına göre belirli bir hızda döner. Her konumdaki gazın hızının belirlenmesi karadeliğin kütlesini ortaya çıkarabilir diyor. Carma gözlemleri oldukça zor, ancak Şili'de kurulumu devam eden ALMA teleskopu, bu yeni teknikle evrendeki yüzlerce gökadanın gözlemini daha kolay yapabilecek."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/karadelik-mi-dediniz-yok-oyle-bir-sey/", "text": "Holywood'un Star Trek filminde özel bir yere sahip olan karadelikler çok yoğun cisimler olup ışık dahil hiçbir şeyin kaçmasına izin vermezler. Ancak yeni bir çalışmaya göre karadelik diye bir cisim aslında yok. Yukarıdaki birbirine zıt iki kuramı ele alan fizik profesörü Mersini-Houghton karadeliklerin olmadığını matematiksel olarak ispatladı. Çalışma, evrenin kökeni ve evrimi hakkındaki bilinenlerin de yeniden düşünülmesi anlamına geliyor. Yaşadığım şoktan hala kurtulamadım diyor Mersini-Houghton ve ekliyor: 50 yıldır iki kuramın birleştirilmesi için uğraş veriliyordu ve şimdi bu konuda daha fazla düşünmek gerektiği ortaya çıktı. On yıllardır karadeliklerin büyük bir yıldızın kendi üzerine çöküp yoğunlaşmasıyla oluştuğu düşünülüyordu. Örneğin Dünya'yı leblebi boyutuna kadar küçültebilirseniz bir karadeliğe dönüşür. Yani buna göre olay ufku olarak bilinen zar tekilliği çevreler. Bu da böyle bir cisimden ışık dahi hiçbir şeyin kaçamayacağı anlamında gelir. Karadelikleri ilginç kılan bir başka neden ise birbirine taban tabana zıt iki kurama sahip olmasıdır. Genellikle karadeliklerin oluşumu Einstein'ın Genel Görelilik Kuramı ile anlatılırken varlıkları kuantum fiziğine aykırıdır. Çünkü kuantum fiziğine göre bilgi yok olmaz. İşte bu paradoksu yok etmek ve iki zıt kuramı birleştirmek için yıllardır yoğun çaba veriliyordu. 1974 yılında Stephen Hawking karadeliklerin ışıma yaptığını göstermek için kuantum mekaniğinden yararlandı. O günden bu yana bilim insanları evrende gördükleri karadelik sayısını arttırdı ve bunların ışıma yaptıklarını gösterdiler. Şimdi ise Mersini-Houghton tamamen farklı bir senaryoyu dile getirdi. Mersini-Houghton, bir yıldızın kendi kütle çekimi altında çökerek Hawking ışıması ürettiğine inanıyor. Ancak yaptığı çalışmaya göre karadelik dönüştüğü yıldızın kütlesine sahiptir. Yani karadeliğin yoğunlaşması sadece küçülmesiyle ilgilidir. Ölmekte olan bir yıldız önce şişer ardından büyük bir patlamaya uğrayarak karadeliğe dönüşür. Bunun ardından tekillik ya da olay ufku oluşmaz. Buradaki açıklama çok basittir: Karadelik diye bir şey yoktur. Karadeliklerin evrende var olup olmadığı deneysel kanıtlarla gösterilebilir. Mersini-Houghton'a göre o zamana kadar gökbilimciler bu matematiksel kanıta inanmak zorunda kalacaklar. Birçok fizikçi ve gökbilimciye göre evren tekillikten Büyük Patlama sonucunda genişlemeye başlamıştır. Tekillik diye bir şey olmadığını gösteren bu çalışmaya göre Büyük Patlama kuramı da gözden geçirilmeli. Fizikçiler kütle çekimi kuramı, kuantum mekaniği ile Einstein'ın Genel Görelilik İlkesini birleştirmek için yoğun çaba sarf ediyor. Biz iki kuramın rahatlıkla birleşeceğini gösterdik ve bu gerçekten büyük gelişme diyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/karadelik-olma-kosulu/", "text": "ESO'nun Çok Büyük Teleskop'unu kullanan Avrupalı gökbilimciler ilk kez bir magnetarın alışılmadık bir nötron yıldızı türü en az 40 Güneş kütleli bir yıldızdan oluştuğunu gösterdiler. Sonuçlar yıldızların nasıl evrimleştiği, bu kadar büyük kütleli bir yıldızın bir magnetar yerine karadelik olmasının beklendiği mevcut teoriler için büyük zorluklar arz ediyor. Bu, temel bir soruyu tekrar gün yüzüne çıkarıyor: bir yıldızın gerçekten bir karadelik olması için kütlesi ne kadar büyük olmalıdır? Gökbilimciler sonuçlara ulaşmak için güney gökküresi takımyıldızlarından Ara'da bulunan 16 000 ışık yılı uzaklıktaki sıra dışı yıldız kümesi Westerlund1'i detaylı olarak incelediler. Gökbilimciler daha önceki çalışmalardan (eso0510) Westerlund1'in bazıları bir milyon güneş parlaklığında ışıyan, bazılarının çapı Güneş'in çapının iki bin katı olan yüzlerce çok büyük kütleli yıldız içeren en yakın süper küme olduğunu biliyorlardı. Bu araştırma sonuçlarının açıklandığı makalenin başyazarı Ben Ritchie şunları aktarıyor; Eğer Güneş bu dikkat çekici kümenin merkezinde yer almış olsaydı, geceleyin gökyüzümüz dolunay parlaklığında yüzlerce yıldızla dolu olurdu. Çeşit çeşit ve alışılmamış yıldız nüfusuyla Westerlund1 fantastik bir yıldız bahçesidir. Kümede bulunan yıldızların bir şeyi paylaşıyorlar: küme tek bir yıldız oluşum olayı ile oluştuğundan hepsinin yaşı aynı, tahminen 3.5 ila 5 milyon yıl yaşındalar. Bir magnetar (eso0831) süpernova patlamalarına maruz kalan bazı yıldızlardan oluşan olağanüstü güçlü Dünya'nın bir milyon milyar katı kadar bir manyetik alana sahip bir nötron yıldızı türüdür. Westerlund1 kümesi Samanyolu'nda bulunan bilinen birkaç magnetardan birine ev sahipliği yapmaktadır. Gökbilimciler magnetarın küme içindeki bulunduğu yer sayesinde en az 40 Güneş kütlesi büyüklüğünde olması gerektiğini sonucunu çıkardılar. Westerlund1'de yer alan tüm yıldızlar aynı yaşta oldukları için, patlayan ve geride kalıntı olarak bir magnetar bırakan yıldız kümede yaşamlarını sürdüren diğer yıldızlardan daha kısa süre yaşamış olmalıdır. Bir yıldızın ömrü doğrudan kütlesiyle bağlantılı olduğu için daha büyük kütleli yıldız, daha az yaşar eğer yaşamına devam eden diğer yıldızlardan bir tanesinin kütlesini ölçebilirsek, daha kısa yaşayıp magnetar haline gelen yıldızın daha büyük kütleli olduğundan emin olabiliriz. Bu türden olağanüstü manyetik nesnelerin nasıl oluştuğuna dair kabul edilen bir teori olmadığı için, bu büyük önem arz etmektedir. diyor araştırma takımının lideri ve ortak yazar Simon Clark. Bununla birlikte gökbilimciler Westerlund1'de bulunan W13 örten çift sistemine ait yıldızları da araştırdılar, bu tür sistemlerde yıldızların hareketlerinden kütleleri doğrudan belirlenebiliyor. Bu yıldızlarla karşılaştırdıklarında magnetar olan yıldızın en az 40 Güneş kütlesi kadar olması gerektiğini buldular. Bu, magnetarların normalde karadelik oluşturmalarını beklediğimiz bu kadar büyük kütleli yıldızlardan evrimleşebileceğini ilk kez ortaya koymaktadır. Önceki varsayımlar başlangıçta 10 ila 25 güneş kütlesindeki yıldızların nötron yıldızlarını, 25'ten büyük olanların ise karadelik ürettikleri şeklindeydi. Bu yıldızlar süpernova olarak patlamadan önce kütlelerinin onda dokuzunu kaybetmiş olmalılar, aksi takdirde bunun yerine bir karadelik meydana getirmeliydiler. Patlamadan önce bu kadar büyük bir kütle kaybı mevcut yıldız evrimi teorileri için büyük zorluklar arz etmektedir. diyor ortak yazar Ignacio Negueruela. Buna bağlı olarak çetrefilli bir sorun ortaya çıkıyor; Güneş'ten kırk kat daha ağır olduğu halde çökerek karadelik oluşturmayı başaramayan bir yıldızın daha ne kadar büyük kütleli olması gerekiyor. diye bitiriyor ortak yazarlardan Norbert Langer Gökbilimciler tarafından tercih edilen oluşum mekanizmasına göre magnetar olan ata yıldız yoldaş bir yıldızla birlikte doğmuş olmalı. Yıldızlar evrimleştiklerine birbirleriyle etkileşmeye başlar, yörünge hareketiyle elde edilen enerji ata yıldızdan muazzam miktarda maddenin dışarı atılmasıyla harcanır. Magnetar bölgesinde şu anda bu tür bir yoldaş görünmemekle birlikte, magnetarı oluşturan süpernova, her iki yıldızı da yüksek hızlarda kümeden atarak çifti birbirinden ayırmış olabilir. Clark sonuç olarak Eğer durum bu şekilde ise çift sistemlerin kütle kaybı ile yıldız evriminde anahtar bir rol oynayabilecekleri ileri sürülebilir. diyor. Notlar Westerlund1 açık kümesi sonradan oradan taşınarak Şili'de ESO Yöneticisi olan (1970-74) İsveç'li gökbilimci Bengt Westerlund tarafından 1961 yılında Avustralya'da keşfedilmiştir. Küme, görünen ışığının çoğu örtülen dev bir gaz ve toz bulutu arkasında bulunmaktadır. Sönümleme katsayısı 100 000'den fazladır, bu nedenle bu özel kümenin gerçek doğasının ortaya çıkarılması için bu kadar uzun süre geçmiştir. Westerlund1 Samanyolu gökadamızdaki çok büyük kütleli yıldızların nasıl yaşayıp öldüklerini anlamada gökbilimcilere yardımcı olan uç koşullardaki yıldız fiziği araştırmaları için eşsiz bir doğal laboratuardır. Onların gözlenmesiyle, gökbilimciler kümenin büyük olasılıkla 100 000 Güneş kütlesinden daha hafif olmadığı ve tüm yıldızlarının 6 ışık-yılından daha küçük bir bölge içerisinde yer aldığı sonucuna vardılar. Bu nedenle Westerlund1'in Samanyolu gökadası içinde şimdiye dek tanımlanan en büyük kütleli yoğun genç küme olduğu görülmektedir. Westerlund1'deki şimdiye kadar analiz edilen tüm yıldızlar en az 30 40 Güneş kütlesi büyüklüğündeler. Bu tür yıldızların görece kısa yaşamları nedeniyle gökbilim diliyle söylersek Westerlund1 çok genç olmalı. Gökbilimciler 3.5 il 5 milyon yıl arasında bir yaş saptadılar. Yani Westerlund1 açıkça gökadamızdaki yeni doğmuş bir kümedir. Kaynak: ESO-Türkçe"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/karadelik-ruzgarlari-ile-dogan-yildizlar/", "text": "ESO'nun VLT teleskopu yeni bir yıldız-oluşum kaynağı belirledi ESO'nun Çok Büyük Teleskopu kullanılarak yapılan gözlemlerle gökadaların merkezinde yer alan süper-kütleli karadeliklerden dışarıya atılan güçlü madde çıkışları içerisinde yeni yıldızların oluştuğu ortaya çıkarıldı. Bunlar aşırı uç ortamlarda oluşabilen yıldızlara dair onaylanmış ilk gözlemlerdir. Elde edilen bulguların gökadaların oluşumu ve evrimleri üzerindeki anlayış üzerinde etkili olması bekleniyor. Sonuçlar Nature dergisinde yayımlandı. Birleşik Krallık liderliğindeki bir Avrupa gökbilimciler grubu ESO'nun Şili'deki Paranal Gözlemevi'nde bulunan Çok Büyük Teleskop üzerindeki MUSE ve X-shooter aygıtlarını kullanarak yeryüzünden yaklaşık 600 milyon ışık-yılı uzaklıkta yer alan ve IRAS F23128-5919 olarak bilinen iki gökada arasında halen devam etmekte olan bir çarpışma olayını gözlediler. Ekip, çift içinde güneyde yer alan gökadanın merkezindeki süper-kütleli karadelik yakınlarında oluşan şiddetli madde rüzgarını taşan madde gözledi ve burada yeni yıldızların doğmakta olduğuna dair ilk belirgin kanıtları elde etti . Bu tür gökadasal madde akıntıları gökadaların aktif ve çalkantılı merkezlerinde oluşan yüksek enerji üretimiyle ortaya çıkmaktadır. Çoğu gökadanın merkezinde sakin halde bulunan süper-kütleli karadelikler, etraflarındaki maddeyi tüketmeye başladıklarında çevrelerindeki gazı ısıtmaya başlar ve ısınan gaz güçlü ve yoğun rüzgarlar şeklinde ev sahibi gökadanın merkezinden dışarıya doğru atılır . Gökbilimciler bir süredir bu akıntıların yıldız oluşumu için yeterli koşulları barındırdıklarını düşünüyordu, ancak gözlenmeleri oldukça güç olduğundan henüz kimse görememişti, diyor Cambridge Üniversitesi'nden ekip lideri Roberto Maiolino. Elde ettiğimiz sonuçlar heyecan verici çünkü burada yıldızların oluşmakta olduğunu tartışmasız bir şekilde ortaya koyuyor. Grup öncelikle madde akıntısı içindeki yıldızları ve onları çevreleyen gazı doğrudan gözlemek üzere yola çıkmıştı. Her ikisi de tayfsal ölçümler konusunda dünyanın önde gelen araçları olan MUSE ve X-shooter grubun yayınlanan ışığın özelliklerini ayrıntılı bir şekilde incelemesini ve bu ışığın kaynağını belirlemelerini sağladı. Genç yıldızlardan yayılan ışımanın yakın çevrelerindeki gaz bulutlarının kendilerine özel bir şekilde ışımalarına neden oldukları biliniyor. X-shooter'ın aşırı hassasiyeti bu parlamaya neden olabilecek diğer faktörlerin tümünün elenebilmesini sağlıyor, bunlar arasında gaz şok dalgaları ya da gökadanın aktif çekirdeği de yer alıyor. Grup daha sonra madde akıntısı içinde bulunan ve yeni doğmakta olan bir yıldız popülasyonu tespit ediyor . Buradaki yıldızların yaşlarının birkaç on milyon yıldan daha az olduğu düşünülüyor ve ön analizlere göre daha az aşırı ortamlarda oluşan yıldızlardan, örneğin gökada diskinde; daha sıcak ve parlak oldukları görülüyor. Kanıtlar arttıkça gökbilimciler yıldızların hareketlerini ve hızlarını da belirleyebildi. Bölgedeki çoğu yıldızdan gelen ışığa göre bunlar gökada merkezinden dışarıya doğru çok yüksek hızlarda hareket ediyorlar hızla ilerleyen madde içerisinde yakalanan nesnelerin davranacağı şekilde. Eş-yazar Helen Russell şunu ekliyor: Gökada merkezine yakın rüzgarların içinde oluşan yıldızlar giderek yavaşlayabilir ve hatta tekrar geriye doğru hareket edebilirler, ancak akıntı içerisinde daha uzakta oluşanlar daha az yavaşlama hissederek hep birlikte uzaklaşarak gökada dışına çıkabilir. Keşif astrofiziğin bazı alanlarındaki anlayışımız üzerine yeni ve heyacan verici bilgiler ekliyor; bunlar arasında gökadaların şekillerini nasıl kazandıkları ; gökadalar-arası uzayın ağır elementlerce nasıl zenginleştiği ; ve hatta açıklanamayan kozmik kırmızı-ötesi arkafon ışımasının nereden kaynaklandığı konuları yer alıyor . Maiolino sonrası için heyecanlı: Eğer yıldız oluşumu bazı teorilerin tahminlerine göre, çoğu galaktik akıntıda meydana geliyorsa, gökada evriminde tamamen yeni bir senaryo ile karşılaşabiliriz. Notlar Madde akıntısı içindeki yıldızlar oldukça kısa bir sürede oluşmaktadırlar; gökbilimciler göre buralarda her yıl 30 Güneş kütlesi toplamında yıldızlar oluşuyor. Bu oran birleşmekte olan gökada sisteminin toplam yıldız oluşumunun dörtte birinden fazlasına karşılık geliyor. Gazın galaktik akıntılarla dışarıya atılması gökada içerisinde gaz-yoksunu bir ortama yol açmaktadır, bu da bazı gökadalar yaşlandıkça yeni yıldız oluşumunun eksikliğini açıklamaktadır. Bu madde akıntıları çoğunlukla büyük-kütleli karadelikler nedeniyle oluşsa da, rüzgarların ayrıca enerjik yıldz oluşumu bölgelerinde meydana gelen süpernova patlamarıyla da tetiklenmesi mümkün olmaktadır. Bu genç yıldız popülasyonlarının karakteristik özelliklerinin tespit edilmesiyle mümkün olmuştur ve yüksek hızlı madde akıntısı olan ortamlarda oluşan yıldızlardan beklenen hız modeliyle de uyumludur. Sarmal gökadalar belirgin bir disk yapısına sahiptir ve merkezlerinde yıldızlardan oluşan bir şişkinlik ve çevrelerine yayılmış hale adı verilen yıldızlardan oluşan bir bulutla çevrilidirler. Eliptik gökadalar bu küremsi bileşenlerin çoğuna sahiptir. Ana diskten dışarıya atılan akıntı yıldızları bu gökadasal özelliklere yol açıyor olabilir. Gökadalar arasındaki uzayın gökadalar-arası ortam ağır elementlerce nasıl zenginleştiği henüz ucu açık bir konudur, ancak akıntı yıldızları bir yanıtın elde edilmesine yardımcı olabilir. Eğer gökadalardan dışarıya doğru atılarak sonunda süpernovalar şeklinde patlıyorlarsa, içerdikleri ağır elementler bu ortama aktarılıyor olabilir. Kozmik-kırmızı-ötesi arkaplan ışıması, daha ünlü olan kozmik mikrodalga arkaplan ışımasına benzer şekilde, elektromanyetik tayfın kırmızı-ötesi bölgesinde sönük bir ışıma olup, henüz tatmin edici bir şekilde doğrulanmamıştır. Gökadalar-arası ortama atılmış olan akıntı yıldızlarından oluşan bir popülasyon bu ışığa katkı sağlayabilir. ESO-Türkiye"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/karadelik-sucustu-yakalandi/", "text": "Bu bilgisayar benzetimi karadeliğin çekimine yakalanmış bir yıldızın adeta yavaş yavaş yok oluşunu gösteriyor. Gazın bir kısmı boşluğa düşerken bir kısmı da yüksek hızla dışarı atılmaktadır. Süper kütleli bir karadeliğin yakınına kadar sokulan bir yıldızın başına neler geldiğini anlamaya çalışan gökbilimciler uzay ve yer teleskoplarıyla elde edilen verileri kullanıyor. Bu çalışmada da NASA'nın yörüngedeki Galaksi Evrimi Tarayıcısı ile Hawaii'deki Haleakala zirvesinde bulunan Pan-STARRS1 teleskoplarını yıldız kalıntılarını belirlemek amacıyla kullandılar. Morötesi ve görünür ışık altında yapılan gözlemlerde helyumca zengin bir gaz kitlesinin karadelik içine düştüğü gözlendi. Yıldız yavaş yavaş parçalanırken kopan gazın bir kısmı karadeliğe düşüyor bir kısmı ise yüksek hızla dışarı atılıyordu. Parlama ve özelliklerinin saptanması, buna benzer kurban yıldızların başına neler geleceğiyle ilgili eşsiz bilgiler sağlanmış oldu. Gökadanın ışıl ışıl parlayan aktif çekirdeğinde parçalanan yıldızdan atılan sıcak gazın özellikleri ise Chandra X-Işını Gözlemevi ile gözlendi. Chandra bu gazın gökadanın aktif çekirdeğinden kaynaklı olmadığını gösterdi. Dünya'dan yaklaşık 2,7 milyar ışık yılı uzaklıktaki PS1-10jh adlı gökadanın merkezindeki süper kütleli karadeliğin yakınından geçen bir yıldızı parçaladığı anlaşıldı. Gökbilimciler PS1-10jh'in merkezindeki karadeliğin Samanyolu'nun merkezindeki süper kütleli karadelikle benzer büyüklükte olduğunu yani birkaç milyon güneş kütlesinde olduğunu tahmin ediyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/karadelik-yildizi-yoketti/", "text": "Bir cüce gökadada farkedilen uzun süreli bir parlama bir karadeliğin bir yıldızı yok etmesiyle ilgili olabilir. Cüce gökada, Dünya'dan 800 milyon ışık yılı uzaklıktaki Abell 1795 gökada kümesinde yer alıyor. Birleştirilmiş ana görüntü Chandra X-Işını Teleskopu ve Kanada-Fransa-Hawaii Teleskopu ile elde edildi. Chandra ile alınan alttaki görüntülerden sağdaki 2005 sonrası ve soldaki 1999-2005 yılları arası verileri gösterir. X-ışını parlaması yıldızın yok edildiğine ilişkin önemli bir kanıttır. Süper kütleli karadeliğe çok yakın dolanan bir yıldız, güçlü kütle çekimi etkisiyle paramparça olur. Yıldız kalıntıları karadeliğe doğru düşerken milyonlarca dereceye kadar ısınır ve bu da yoğun X-ışını yaymasına neden olur. Sıcak gaz sarmal bir yol izleyerek karadeliğe düştükçe yaydığı X-ışını miktarı da azalır. Bu gibi olaylar Chandra Teleskopu'ndan beklenen keşfilerdir. Son birkaç yıl içinde Chandra ve diğer uzay teleskopları buna benzer süper kütleli karadeliğe düşen bürkaç yıldız olayı daha tespit etti. Yeni keşif ise çok daha küçük bir gökada olması nedeniyle diğerlerinden ayrılır. Cüe gökadanın karadeliği birkaç yüzbin Güneş kütlesinde olabilir. Gökbilimciler bu tür ara kütleli karadelikleri orta sınıftan sayarlar. Gökbilimciler orta kütleli karadeliklerin Samanyolu gibi gökadaların merkezlerindeki süper kütleli karadelikleri oluşturan tohumlar olduğuna inanır. Keşfedilen yakın örneklerin keşfi erken evrende ilkel gökadaların kozmik zaman içinde nasıl büyüdüğünün ipuçlarını sunmaktadır."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/karadelikler-buyuk-patlamadan-hemen-sonra-mi-olustu/", "text": "Süper kütleli kara delikler nasıl oluştu? Karanlık madde nedir? Evrenin oluşumunu açıklayan alternatif bir modele göre gökbilimciler bu kozmik gizemlerin 'ilkel kara delikler' ile açıklanabileceğini öne sürüyor. Buna göre evrenin başlangıcından bu yana kara deliklerin ve karanlık maddenin var olduğu ileri sürülüyor. Çalışma The Astrophysical Journal'da yayınlanmak üzere kabul edildi. Avrupa Uzay Ajansı Bilim yöneticisi Günther Hasinger: Farklı boyutlardaki kara delikler gizemi çözülmüş değil. Süper kütleli kara deliklerin evrenin varlığından bu yana kısa sürede nasıl bu kadar büyüdüğünü anlayamıyoruz diyor. Ölçeğin diğer ucunda örneğin ESA'nın Gaia'sından yapılan gözlemlerin önerdiği gibi çok küçük kara delikler de olabilir. Eğer varlarsa ölmekte olan yıldızlardan oluşamayacak kadar küçüktürler. Miami Üniversitesinden Nico Cappelluti: Çalışmamız yeni parçacıklar ve yeni fiziğe gerek kalmadan karanlık maddenin doğasından süper kütleli kara deliklerin kökenine kadar modern kozmolojinin gizemlerini çözebileceğimizi gösteriyor diyor. Kara deliklerin çoğu Büyük Patlamadan hemen sonra oluşmuş olsaydı erken evrende birleşme başlayabilir ve zaman geçtikçe daha büyük kütleli kara delikler oluşturabilirdi. ESA'nın gelecekteki kütle çekim dalgası uzay gözlemevi LISA, varsa ilkel kara delikler ve birleşmelerinin sinyallerini alabilir. Küçük kara delikler henüz daha büyük olanlarla birleşmemiş olan ilkel kara delikler olabilir. Bu modele göre evrenin her tarafı kara deliklerle dolu olacaktı. Yıldızlar milyarlarca yıl boyunca güneş sistemleri ve gökadalar oluşturarak sonunda bu karanlık madde kümeler çevresinde oluşmaya başlayacaktı. Eğer ilk yıldızlar gerçekten ilkel kara delikler çevresinde oluşmuş olsaydı evrende standart model tarafından beklenenden daha önce var olabilirlerdi. Yale Üniversitesinden Priyamvada Natarajan: İlkel kara delikler eğer varsa Samanyolu'nun merkezinde olanlar da olmak üzere tüm kara deliklerin oluştuğu tohumlar olabilir diyor. ESA'nın Öklid misyonu ile ilkel evrenin ayrıntıları daha iyi araştırılarak ilkel kara delik adayları belirlenebilir. Yakın zamanda fırlatılacak olan James Webb teleskopu ile de 13 milyardan fazla bir geçmişe bakarak kozmik gizemlerin çözülmesine destek verecektir. İlk yıldızlar ve gökadalar zaten 'karanlık çağlar' olarak bilinen dönemde varsalar Webb bunların kanıtlarını görecektir diyor Günther."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/karadelikler-cevresindeki-karmasanin-sirlari/", "text": "Aktif gökadaların merkezlerindeki süper kütleli karadelikler büyük miktarda gaz yutarlar. Bu ziyafet sırasında gerçekleşen sarsıntılarla bir kısım 'yemek' dışarı dökülür. Uluslararası bir gökbilimci ekibi uzak bir gökadadaki süper kütleli karadeliğin çevresindeki patlamanın özelliklerini ortaya koydu. Karadeliğe yaklaşan soğuk gaz burada ısınarak saniyede 700 km gibi bir hızla dışa doğru savrulur. Karadelik, inanışın tersine çevresindeki tüm maddeyi yutmuyor. Karadeliğin çevresinde yoğun gaz diski bulunuyor. Gaz ve toz, karadelik çevresindeki yolculuğu sırasında dışarıya büyük miktarlarda X-ışını ve morötesi ışıma yayar. Çok güçlü olan ışımanın bir kısmı gaza aktarılır ve bu da saniyede yüzlerce km hızla esen sert rüzgarlara neden olur. SRON Hollanda Uzay Araştırmaları Enstitüsü'ndeki araştırmacıların liderliğini yaptığı çalışmada bilinen en parlak süper kütleli karadeliklerden birinin çevresinde yönelik müthiş bir gözlem fırsatı elde edildi. Gözlenen karadelik Markarian 509 Gökadası'nda bulunuyor ve 300 milyon güneş kütlesine sahip. Markarian 509 karadeliği morötesi ışık altında parlayan bir gaz diski ile çevrilidir. X-ışını altındaki gözlemler buradaki enerjinin senkronize olarak düşük ve yüksek değerler aldığını gösterdi. Jelle Kaastra: Bunu açıklamanın tek yolu disk üzerinde gezinen ve adına korona diyebileceğimiz bir başka diskin varlığıdır diyor. Bu korona, diskten morötesi ışığı emip bunu x-ışını şeklinde yayabilen milyonlarca derecelik sıcaklıkta bir disk olmalıdır. Daha önce beş farklı teleskopla giz diski üzerinde etkili olan çok sıcak korona varlığı keşfedildi. Bu keşif daha önce aktif gökadalarla ilgili açıklanamayan bazı gözlemlerin mantıklı açıklamasını sunuyor. XMM-Newton Uzay Teleskopu'ndaki Reflection Grating Tayfölçeri şimdiye kadar elde edilmiş en iyi X-ışını tayfölçeridir. Gaz ortamında daha önce görülmemiş ayrıntılar belirlendi. Sıcaklıkları 20 000 ile bir milyon C derece arasında değişen beş ayrı bileşen olduğu gösterildi. Markarian 509'un Hubble Uzay Teleskopu'nun Kozmik Kökenli Tayfölçeri ile elde edilen morötesi tayfında, gökadanın çeşitli yerlerinde 14 farklı hız bileşeniyle çıkış yapan gaz parçaları olduğu görüldü. Şimdiye kadar bunlardan sadece yedisi tespit edildi. Kaastra: X-ışını ve morötesi ölçümler akan gazın karadeliğin merkezinden 15 ışık yılı uzaklıktan savrulduğunu gösteriyor. Bu çıkış sırasında yoğun gaz içinde soğuk lekeler oluşuyor. Hatta karadeliğin 15 ışık yılı uzaklıkta yayınlanan enerji, gaz diskini yönetir diyor. Gökadanın yıldızlararası ortamında gaz imzaları görünmektedir. Bu gaz merkezi güçlü X-ışını kaynağı tarafından iyonize edilen atomlarla aydınlatılır ya da elektronlarından arındırılır. Hatta Markarian 509 Gökadası'ndan yüzbinlerce ışık yılı uzaklığa kadar saniyede 200 km hızla ulaşan gaz parlayarak kendini gösterir. Bu gazın varlığı Markarian 509'da geçmişte daha küçük bir gökadanın çarpmasıyla tetiklendiğini gösteriyor olabilir."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/karadelikler-karanlik-madde-ile-beslenmiyor/", "text": "Büyük karadelikler ve karanlık maddenin büyük bir kısmı büyük kütleli gökadaların merkezlerinde bulunur. Bu bilgi karanlık maddenin aslında karadelikleri besleyip büyüttüğü hakkındaki tartışmalara yol açmıştı. Uzay fiziği alanında Max Planck Enstitüsü'ndeki bilim insanları, Austin'deki Teksas Üniversitesi ve Münih Üniversitesi ve Gözlemevi'nde görevli araştırmacılar karadelik kütlesinin doğrudan karanlık maddeyle ilgisinin olup olmadığına ilişkin gökadalar üzerinde kapsamlı bir çalışma başlattı. Milyarlarca yıldızdan oluşan Samanyolu gibi gökadalar aynı zamanda büyük miktarlarda gaz ve toz barındırır. Bunların çoğu farklı dalga boylarında, radyo ve kızılötesi ile soğuk nesneler ve x-ışınları ve görünür ışıkla sıcak nesneler, görülebilir. Ancak ışık yaymayan ve sadece kütle çekimi nedeniyle varlığı bilinen unsurlarda bulunur. Bütün gökadalar görünür kenarlarını kuşatan ve gökada kütlesine hakim olan karanlık maddeyle kaplıdır. Bu bileşen doğrudan görülemiyor, ancak varlığı yıldızların, gaz ve tozun hareketinden anlaşılıyor. Karanlık maddenin yapısı bilinmemekle birlikte bazı bilim insanlarına göre bu madde bildiğimiz Dünya, Güneş ve yıldızları oluşturan normal maddeden değil tersine egzotik parçacıklardan oluşuyor. Bir gökada görülemeyen diğer unsur ise merkezdeki karadeliktir. Samanyolu merkezinde dört milyon Güneş kütleli karadelik bulunmaktadır. Böylesi büyük canavarlar doğrudan yolla gökada merkezlerindeki ani parlaklık değişimleriyle bulunabilir. Merkezi şişkin olan tüm gökadaların merkezlerinde karadelik olduğu düşünülmektedir. Her ne kadar bu karadelikler doğrudan gözlem yoluyla ortaya çıkarılamıyorsa da onun çevresindeki yıldızların hareketlerinden varlıkları anlaşılabilir. 2002 yılında karadelik kütlesi ve gökadanın dış disklerinin dönüş hızı ile karanlık madde arasında sıkı bir ilişki olduğu ve bundan dolayı da karadeliklerin büyüdüğüne ilişkin görüş ortaya atıldı. Diğer taraftan birkaç yıl önce karadelik kütle artışı ile gökada parlaklığının birbirine bağlı olduğu ortaya çıkmıştı. Ancak son yapılan çalışmayla gökadalardaki karadelik ile karanlık madde arasında bir bağlantı olmadığı belirlendi. Çalışmada ele alınan ve yüksek hızda dönen gökadaların bazılarının merkezlerinde küçük karadelikler olmasına karşılık büyük miktarda karanlık maddeyle çevriliydiler. Bu da karadeliklerin karanlık maddeden daha çok çevresindeki normal madde nedeniyle büyüdüğü sonucuna ulaşılmasını sağlıyor. Gökada biçimlerinde, sık sık görülen gökada birleşmeleri sırasında merkeze yönelen gaz hareketi ve bunun sonucunda oluşan yıldız kümeleri ile karadelikler sorumludur. Yapılan gözlemler karadelik oluşumu ve büyümesi için böylesi bir sürecin olması gerektiğini gösteriyor. Kaynak: Science Daily"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/karadelikler-nasil-buyur/", "text": "Süper kütleli bir karadelik bir milyon Güneş kütlesinden bir milyar Güneş kütlesine kadar nasıl büyüyor? Gökbilimciler henüz bu sorunun yanıtını bilmiyor ancak NASA'nın Geniş Alan Kızılötesi Araştırma uydusu WISE verileri ile yapılan yeni bir çalışma karadeliğin büyümesine ait yeni kanıtlar getirdi. Bu kanıtlar gökadaların merkezindeki böylesi güçlü cisimlerin evriminin ortaya çıkmasına yardım ediyor. Bir karadeliğin büyümesi toprağa ektiğiniz bir bitkiyi sulayarak büyütmek kadar kolay değildir. Büyük cisimler gerçek anlamda bu dipsiz çukurlara bir daha çıkmamak üzere düşerler. Bunlar çeşitli boyutlardadır. En küçükleri birkaç güneş kütlesindeki yıldızların patlamasıyla oluşur. Bunlar gökadaların içinde birkaç milyar güneş kütlesine kadar büyüyebilir. Ama bu sürecin nasıl işlediği tamamen bir sırdır. WISE'yi kullanan araştırmacılar 'cüce' gökadalardaki daha küçük karadeliklere bakarak bu soruyu yanıtlamaya çalıştı. Bu gökadalar ağır olanlara göre pek değişikliğe uğramamıştır. Bazı açılardan evren gençken oluşmuş gökada türlerini andırdıklarından, süper kütleli karadeliklerin çocukluk dönemlerine bakış olanağı verirler. Yeni çalışmayla WISE'nin kızılötesi görüş yeteneği kullanılarak yüzlerce cüce gökadada saklanan karadelikler tespit edildi. WISE'nin kızılötesi ışığı görme yeteneği olmadan kalın toz diskleri içinde saklanan karadelikleri görmek olanaksızdır. Araştırmacılar küçük gökadalardaki karadeliklerin beklenenden daha büyük -1000 ile 10 000 güneş kütleli- olanlarına rastladı. Astrophysical Journal Dergisi'nin Mart sayısında yayınlanan makalenin başyazarı Shobita Satyapal: Bulgularımız süper kütleli karadeliklerin başlangıçta oldukça kütleli olduğunu gösteriyor diyor. Çalışmada yer almamasına karşılık karadelikler üzerinde uzman olan Jet İticileri Laboratuvarı'ndan Daniel Stern zorlukla görülen karadelikleri bulmak için WISE'nin kullanılmasının onun gücünü gösterdiğini belirtiyor ve ekliyor: Cüce gökadalardaki aktif karadeliklerin beslenme durumlarını görmek için daha fazla araştırma yapmak gerektiğinde tam da bu iş için tasarlanmış WISE imdada yetişiyor. Yeni gözlemler karadeliklerin gökadaların çarpışması sonucunda büyümesini söyleyen popüler kuramla uyuşmuyor. Evren gençken gökadaların birleşmesi ve çökmeleri daha fazlaydı. Bu gökadalardaki karadeliklerin daha fazla kütleyle birleşmiş olması olasıdır. Bu senaryoya göre karadeliklerin büyümesi gökada birleşmesine bağlıydı. Cüce gökada gözlemleri karadeliklerin büyümesi için gökada birleşmesine gerek olmadığını gösteriyor. Çünkü cüce gökadaların hareketli bir geçmişi olmamasına karşılık barındırdıkları karadelikler oldukça büyüktür. Yeni fikir süper kütleli karadeliklerin erken evren döneminde oluştuğu yönündedir. Ya da gökadaları çevreleyen ve onların büyümesini sağlayan gaz ve toz disklerinin bu canavarları da beslemiş olması mümkündür. Aslında hala gökada merkezlerindeki bu korkunç karadeliklerin nasıl oluştuğunu bilmiyoruz diyor Satyapal ve ekliyor: Ama küçük gökadaların büyük karadelikleri olan gökadalarla çarpışmasından önce bu karadeliklerin olması gerektiğini gösteriyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/karadeliklerde-balon-sisirir/", "text": "Avrupa Güney Gözlemevi 'nin Çok Büyük Teleskopu ile NASA'nın Chandra X-ışını Teleskopu ile yapılan ortak gözlemler sonucunda bir yıldız-karadelik çiftine ilişkin bugüne kadar keşfedilen en güçlü jet fışkırmalar ortaya çıkarıldı. Bilinen mikrokuasarlardan* iki kat daha büyük bir mikrokuasarı saran 1000 ışık yılı çapındaki gaz balonda çok güçlü rüzgarlar olduğu görüldü. Yönetici Manfred Pakull: Bu kadar enerjili gazın karadeliğe doğru hareketlendiğini görmek bizi şaşırttı. Bu karadelik birkaç güneş kütlesi olmasına karşılık birkaç milyon güneş kütleli güçlü kuasar ve radyo gökadaların yaydığı enerjiye denk enerji yaymakta diyor. Karadelikler yuttuğu maddeye karşılık müthiş bir enerjiyi dışarı bırakırlar. Bu enerji ışıma formunda ve çoğunlukla X-ışınlarından oluşmaktadır. Ancak yeni bulgular karadeliklerden yayılan enerjinin çok hızlı hareket edebilen parçacıklar şeklinde jet fışkırmaları yoluyla da olabileceğini gösteriyor. Bu jetler çevredeki yıldızlararası ortamdaki gaza çarparak onu ısıtıp genişlemelerine neden olur. Buradaki şişkin balon sıcak gaz ve aşırı hızlı tanecik karışımından oluşur. Enerji bandının farklı bölgelerine ilişkin gözlemler ile karadeliğin çevresindeki gazın ısınma oranının bulunmasına yardımcı olur. Gökbilimciler karadeliğin çevresindeki yıldızlararası ortamdaki gazın çeşitli noktalarda jet fışkırmalarıyla parçalandığı noktaları tespit ederek gazın saatte 1 milyon km'nin üzerindeki hızla genişlediğini gördüler. Keşfi gerçekleştiren ekibin üyelerinden Robert Soria: Eğer karadeliği bir futbol topu olarak düşünürsek fışkırmanın boyutu Dünya'dan Plüton'a kadar uzayacaktı. NGC 7793'teki bu fışkırmaların boyutları gerçekten şaşırtıcı diyor. Bu tür yıldızdan oluşan küçük karadelikler ile yapılan araştırmalarla gökadaların merkezlerinde bulunan süper kütleli karadeliklerle ilgili sorularda yanıt bulabilir. Çok güçlü jet fışkırmaları süper kütleli karadeliklerde görülmesine karşılık daha küçük mikrokuasarlarda ender görülmektedir. Bu keşif daha birçok mikrokuasar bulunabileceğini gösteriyor. Gazı iten karadelik 12 milyon ışık yılı uzaklıktaki sarmal gökada olan NGC 7793'de bulundu. Balonun, boyutu ve genişleme hızına bakılarak en azından 200 000 yıl önce genişlemeye başladığı öngörülüyor. Notlar Gökbilimciler bir karadeliğin boyutunu ölçmenin yolunu bulabilmiş değil. Şimdiye kadar bulunan en küçük yıldızsal karadeliğin 15 km çapında olduğu sanılıyor. 10 Güneş kütleli bir yıldızın yaklaşık 30 km çapında bir karadeliğe dönüşeceği ve büyük yıldızlardan oluşan karadeliklerin ise en az 300 km'lik çapa sahip olacağı düşünülüyor. Bu karadeliklerde geçekleşen jet fışkırmaları birkaç yüz ışık yılına ya da diğer bir ifadeyle birkaç bin milyon kere milyon km uzağa kadar gidebilir. *Mikrokuasar: Biri yıldızdan oluşan karadelik veya nötron yıldızı ve diğeri yıldız olmak üzere en az iki nesneden oluşan ve yıldızdan karadeliğe madde akımına neden olan yapıya verilen özel ad. Kaynak: ESO 2 Yorumlar Karadeliklerle ilgili bir soru aklıma takıldı. Bu karadeliklerin bir ömrü var mı? Varsa nasıl oluyor? Yoksa sonsuza denk mi sürüyor? Bu sorunun yanıtını buradan izleyebilirsiniz."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/karadelikleri-besleyen-guc-ne/", "text": "Gökadalar çarpıştığında ne olur? Yıllardır gökadaların çarpışmaları sonucunda merkezlerindeki şiddetli patlamaları tetiklediği ileri sürülüyordu. Yeni bir çalışma ise gökada merkezlerine güç sağlayan karadeliklerin iştahını açmak için böyle bir çarpışmanın gerekli olmadığını ortaya koyuyor. Gökadaların çoğunda bizimkinde olduğu gibi sakin dev karadeliklerin olduğunu ve bazılarında ise oldukça parlak merkezlerinde yer alan ve büyük miktarlarda madde tüketen karadelikler bulunuyor. Oldukça parlak olan bu gökadaların merkezleri aktif gökada çekirdekleri olarak nitelenir. İki tür neden bu kadar farklıdır? Şimdiye kadar ortaya sürülen ve en fazla kabul gören kurama göre, gökadalar birleşme ile büyüyüp, merkezlerindeki karadeliklere yutabilecekleri daha fazla madde sunar. Yeni bir çalışmayla gökbilimciler bu türden gökadaları inceleyerek kuramı test ettiler. Çalışmada 140 aktif gökada ve 1200 hareketsiz gökada incelendi. 8 milyar yıl boyunca gerçekleşen birleşmelerle AGN faaliyetleri arasında bir bağlantı olmadığı ortaya çıkarıldı. (Evrenin 13,7 milyar yıl yaşında olduğu tahmin ediliyor. Hubble ile 13 milyar yıl öncesine kadar inilebiliyor. Çalışmada sözü edilen gökadalardan gelen ışık bize 8 milyar yılda ulaştığından uzaklıkları 8 milyar ışık yılı olarak verilmiştir.) Bu nedenle gökadalardaki bozulmaların nedenini moleküler bulutların çarpışması ve diğer gökadalar ile oluşan kütle çekim etkisine bağlamak gerekir. Gökada merkezindeki ışımanın yayılması, gaz bulutları ve hatta yıldızlar gibi maddenin süper kütleli karadeliğe düşerek ısınmasına bağlanıyor. Ancak gökada fiziğinde çözülmemiş soru, karadeliklerin birkaç yüz ışık yılı kadar çevresine bu maddelerin nasıl geldiğidir. Almanya Max Planck Enstitüsü'nden ekip başkanı Mauricio Cisternas: Bu kapsamda Hubble Uzay Teleskopu ile çalışma yapılması son zamanlarda gerçekleşti. Örnek olarak alınan aktif ve hareketsiz gökadalar arasından birçok gökadayı çalışabildik. Bundan önce yeterli oranda uzak kozmik mesafelerdeki birçok aktif gökadayı sınamamıştık diyor. Cisternas ve ekibi COSMOS incelemesinde 140 aktif gökada seçti. COSMOS alanı Hubble ve diğer teleskoplarla oluşturulan 10 Ay alanı büyüklüğünde Altılık takımyıldızı içindeki haritalanmış gökalanıdır. Alan yüz binlerce uzak gökada içerir. Ekip ESA'nın XMM-Newton Uzay Teleskopu'nu kullanarak aktif gökadaları belirledi. Ardından bu gökadaların NASA/ESA Hubble Uzay Teleskopu ile görünür ışıkta alınmış görüntülerini inceledi. Hubble görüntüleri yardımıyla her aktif gökada için bu gökadaya kabaca aynı uzaklıkta bulunan dokuz hareketsiz gökada belirlendi. Sonuçta 1400 dolayında gökada çalışmaya alınmış oldu. Ekip üyelerinden Knud Jahnke: Hubble görüntülerine bakarak düzenli, sarmal veya eliptik şekillerin gökada çarpışmaları ile oluştuğunu ve düzensiz gökadaların ise aktif gökada çekirdekli bir yapısı olduğunu görmeyi düşündük diyor. Bir gökadanın şeklinin bozulduğu uzman bir gökbilimci gözünde bilgisayar değerlendirmesinden daha iyi anlaşılır. On gökada uzmanı hangisinin AGN'ye sahip olduğuna dikkat etmeden gökadaların her birinin inceleyerek şekilleri bozuk olanları ayırdı. Uzamnlar gökadaların şekil bozulmaları ile merkezdeki karadeliği besleyen gökada birleşmeleri arasında bir ilişki olduğuna ilişkin hiçbir kanıt bulamadı. Birleşmelerde AGN'lerin bir rolü olduğu düşünülürken çalışma ile karadeliklerin beslenmesi için böylesi baskın bir mekanizmanın evrensel anlamda geçerli olmadığını ortaya çıkardı. Çalışma ile son sekiz milyar yıl içindeki AGN hareketlerinin % 75'inde, daha farklı bir açıklama yapılması gerektiği belirlendi. Merkezindeki karadeliğe madde taşınması çubuklu sarmal gökadadaki kararsız yapılar ve gökada içindeki dev moleküler bulutların çarpışması ya da birleşmeleri gibi sonuçları içerir. Daha uzak geçmişte birleşmeler ile hareketlilik arasında bir bağlantı olabilir mi? Bu ise daha sonra araştırılması gereken bir sorudur. Bu soruya ilişkin gözlemlerin, ancak Hubble'ın yerini 2014'te alacak olan James Webb Teleskopu ile yapılması mümkün olacaktır. COSMOS Alanı: Kaynak: Hubble-ESA"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/karadeliklerin-dansi/", "text": "Karadelikler uzayda sabit değildir ve işin aslı oldukça dinamik de olabilirler. Doğrudan gözlenemediklerinden onların bu hareketlerini kestirmek zordur. Bu zorluğu aşan bilim insanları iki büyük karadeliğin arasındaki ritmi yakaladılar. Böylece gizemli kozmik cisimlerin bilinmeyen özelliklerini açığa çıkarmayı başardılar. OJ 287 gökadası, Güneş'in kütlesinin 18 milyar katından fazla kütleye sahip ve bilinen en büyük karadeliklerden birini barındırıyor. Bu dev karadeliğin yörüngesinde kütlesi 150 milyon Güneş kütleli başka bir karadelik dolanıyor. Her 12 yılda iki kez büyük arkadaşını çevreleyen gaz ve toz bulutu arasından geçerek bir milyon yıldız ışığından daha parlak ışık üretir ki bu parlaklık Samanyolu'nun parlaklığından da fazladır. Ürettiği ışık bize ancak 3.5 milyar yılda ulaşmaktadır. Küçük karadeliğin yörüngesi dairesel değil dikdörtgenimsidir: Her döngüde büyük olan karadeliğin çevresine göre konumunu değiştirir ve gaz diskine göre yörüngesi eğilir. Daha küçük karadelik diskle karşılaştığında diskten zıt yönlerde uzaklaşarak genişleyen iki sıcak gaz kabarcığı oluşur ve 48 saatten kısa sürede sistemin parlaklığı dört katına çıkar. Düzensiz yörüngesi olması karadeliklerin 12 yıllık yörünge döneminde farklı zamanlarda diskle çarpışma yaşamasına neden olur. Bazen bu ışık parlamaları bir yıl gibi kısa sürede ortaya çıkar; diğer zamanlarda 10 yıllık aralarla. Yörüngenin modellemesi ve ışık gösterilerinin ne zaman oluşacağını öngörme çalışmaları on yıllar sürdü. Ardından 31 Temmuz 2019'da oluşan parlama ile bu modelin doğru olduğu kanıtlandı. Parlama son olarak 31 Temmuz 2019'da görüldü ve bu zamana kadar da yeryüzünden gözlenemedi. Çünkü OJ 287 görüş alanı dışındaydı: Gökada Dünya'dan bakıldığında Güneş'in arkasında kalıyordu ve Eylül ayına kadar gözlenmesi mümkün değildi. Ancak sistem Ocak 2020'de emekli olan Spitzer teleskopunun görüş alanındaydı. 16 yıl süren manevralar sonucunda teleskop Yer'den 254 milyon km uzağa, Dünya-Ay uzaklığının 600 katından fazla mesafeye yerleşmişti. Spitzer sistemi parlamanın tekrar ortaya çıkmasının beklendiği gün olan 31 Temmuz'dan Eylül başına kadar gözledi. Spitzer bu sayede parlamayı gözleyebildi. Görsel telif hakkı: NASA/JPL-Caltech"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/karadeliklerin-donus-hizi-gokadalarin-tarihini-belirliyor/", "text": "NASA'nın Nükleer Spekroskopik Teleskop Dizisi ve Avrupa Uzay Ajansı'nın XMM-Newton Gözlemevi yardımıyla 2 milyon güneş kütleli bir karadeliğin dönüş hızı belirlendi. NGC 1365 Gökadası'nın merkezindeki toz ve gaz bulutuyla kuşatılmış süper kütleli karadelik Einstein'ın Genel Görelilik Kuramı'nın öngördüğü kadar hızlı dönüyor. Nature degisinde yer alan çalışma konuyla ilgili önceki tartışmaları sona erdirip karadeliklerin ve gökadaların nasıl geliştiğini ortaya koyabilecek. NASA Genel Merkezi'nden NuSTAR programı bilimcilerinden Lou Kaluzienski: Bu çalışma karadelik bilimi açısından çok önemli diyor. Einstein kuramını test eden önceki gözlemler, kuramın öngördüğü şekilde kütle çekiminin uzay-zamanı hafifçe eğdiğini gösterdi. NuSTAR ekibinden Kaliforniya Teknoloji Enstitüsü araştırmacısı Fiona Harrison: Karadeliğin yakınından yayılan X-ışınlarını izleyerek karadeliğin çevresindeki sarmal yolu ortaya çıkarabiliyoruz diyor. Gördüğümüz ışıma karadeliğin inanılmaz güçlü kütle çekimi nedeniyle parçacıkların hareket yollarının eğri ve bozuk olduğunu gösteriyor. Tarayıcı sınıfındaki NuSTAR, yüksek-enerji X-ışınlarını tespit etmek amacıyla 2012'de göreve başladı. XMM-Newton ve NASA'nın Chandra X-Işını Gözlemevi ise düşük enerjili X-ışınlarını tespit ederek gözlemsel çalışmaları tamamlar. Bilimciler karadeliklerin gücünü ortaya çıkarabilmek için bu ve diğer teleskopları kullanırlar. Karadelikler çevresindeki gaz bulutları çalışmalarda ihtiyaç duyulan net ölçümleri ortaya çıkmasını engellemektedir. XMM-Newton ve NuSTAR yardımıyla X-ışınlarının geniş yelpazesi görülmüş ve böylece karadelik çevresinin derinliklerine ait çalışma yapılması kolaylaşmıştır. Yeni veriler X-ışınlarının bulutlar tarafından değil karadeliğin muazzam çekimi nedeniyle yön değiştirdiğini ortaya koydu. Bu da süper kütleli karadeliklerin spin değerlerinin net bir şekilde hesaplanabileceği anlamına geliyor. Gökadaların tarihinin anlaşılması için süper kütleli karadeliğin spin değerinin ölçülmesi gerekir. Harvard-Smithsonian Astrofizik Merkezi'nden ve İtalyan Ulusal Astrofizik Enstitüsü araştırmacısı Guido Risaliti: Milyonlarca ve milyarlarca güneş kütleli bu canavarlar, erken evrende oluştuğunda küçük bir tohum kadar iken, bulundukları gökadanın gaz ve yıldızlarını yutarak büyümeye, gökada çarpışmaları sırasında diğer karadeliklerle birleşerek büyüdüler diyor. Dev karadelik kütle çekimiyle çevresindeki kalıntı diskini kendine doğru çekerek çökmesine neden olur. Einstein'ın genel görelilik kuramı böylesi bir durumdan hızla dönen karadeliğin sorumlu olduğunu ortaya koyar. Kalıntı diskinin yakınındaki X-ışınları karadeliğin etkisiyle eğrisel bir yol izler. Gökbilimciler kalıntı diskinin yaydığı X-ışınlarını analiz etti. Yeni çalışmada NGC 1365 Gökadası'nın merkezindeki karadelik XMM-Newton ve NuSTAR ile gözlendi. XMM-Newton ışınların eğri yol izlediğini gösterirken NuSTAR ise bu bozulmanın karadeliğin yakınındaki demir atomlarından başlayıp çevresindeki gaz bulutlarından etkilendiğini gösterdi. Bilimciler bu çalışma sonucunda artık karadeliğin dönüş hızını demir atomlarından kaynaklanan bozulmayı gözleyerek belirleyebilecek. Veriler daha önce ölçülen dönme oranlarındaki belirsizliği giderdiğinden diğer karadelikler için de kullanılabilecek."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/karadeliklerin-gokadalarin-gelisimindeki-etkisi/", "text": "NASA'nın Chandra X-Işınları Gözlemevi ile bir gökadadaki süper kütleli bir karadeliğin çevresinden güçlü rüzgarlar nedeniyle fışkıran gazı görüntüledi. Bu keşif gökadaların merkezlerinde bulunan karadeliklerin gökadaların gelişiminde önemli rol oynadığını gösteriyor. Gökbilimciler karadelikler ile gökadaların gelişiminin paralel olduğunu biliyorlardı. Uzaktaki karadeliğin dışındaki bölgeden fırlayan madde ile gökadaların geliştiği bilgisayar modellerinde ortaya konulmuştu. Burada önemli bir soru akla geliyor. Bu karadeliklerin dışındaki bölgeden büyük bir hızla atılan gazı kim atıyor? Uzaktaki Kahraman kümesinde olduğu gibi güçlü jet püskürmelerinin nedeni çok büyük karadeliklerdir. Ama bunlara evrende ender rastlanır. Gökadanın büyüklüğü rüzgarları ne ölçüde etkiler? Massachusetts Teknoloji ve Enstitüsü'nden Dan Evans, daha çok ortalama değerlerle ilgilendiklerini belirtiyor. Büyük gökadalarda daha büyük karadelikler olabilir. Eğer tek tek ele alırsanız bunu bulursunuz diyor. Evans ve ekibi Chandra ile beş gün süreyle merkezine yakın bir bölgede karadelik olan parlak gökadayı gözledi. Evrende sık rastlanan büyüklükteki bu karadelik, Samanyolu merkezindeki karadelikten 2 kat daha fazla kütleye sahiptir. Chandra'nın Yüksek Enerji Değişimi İzleme Tayfölçeri ile NGC 1068'in merkezinden saatte 1.6 milyon km gibi bir hızla güçlü rüzgar oluşumları tespit edildi. Bu rüzgarın nedeni büyük bir olasılıkla karadeliğin çevresindeki ısınan gazdır. Evans ve ekibi karadelik ve çevresindeki rüzgarın aydınlattığı bölgenin görüntüsünü elde etmek için x-ışınlarının yardımına başvurdular. Karadeliğin 3000 ışık yılı kadar uzağına kadar gittiği görünen gazın yoğunluğunu ve bu hızını tahmin ederek, karadelikten dışarı her yıl birkaç güneş kütlesinde gaz çıkışı olduğu belirlendi. Bu rüzgar çevredeki gazı ısıtıp yeni yıldız oluşumları için yeterli enerjiyi verebilir. Gerek gökada ve gerekse karadeliklere yönelik bu tür çalışmalar, gökadaların gelişimini anlama yönünden faydalıdır. Yakın bir gelecekte kendi gökadamızın merkezindeki karadelik de, çevresinde yeni yıldız oluşumlarına yardım edebilir diyor Evans. Kaynak: Chandra"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/karadeliklerin-yildiz-olusumlarina-etkisi/", "text": "ESA'nın Herschel uzay gözlemevini kullanan gökbilimciler, büyük bir karadelikten esen sert rüzgarlarla savrulan yıldız hammaddesinin gökadanın dışına çıktığını belirledi. Gökada merkezlerinde bulunan süper kütleli karadelikler, milyonlarca ya da milyarlarca Güneş kütlesindeki oldukça yoğun cisimlerdir. Gökadaların bir kısmındaki süper kütleli karadelikler oldukça hareketli yani büyük bir iştaha sahipken, Samanyolu'nun merkezindeki gibi bir kısım karadelik ise oldukça sakin yapıdadır. Bu aktif karadelikler yakınlarındaki gazla beslenir ama aynı zamanda güçlü rüzgar ve jetleriyle bu gazın bir kısmını da püskürtür. Gökbilimciler özellikle yıldızlararası ortamda doğan yıldızların hammaddesini bu karadeliklerin sağladığından şüpheleniyordu. Böyle bir hareket aynı zamanda bebek yıldızın oluşum hızını yavaşlatabilir, hatta oluşumu bitirebilir. Şimdiye kadar bu sürecin tam bir görüntüsünü elde edilememişti. Gökbilimciler X-ışını teleskoplarını kullanarak karadeliklerin yakınındaki rüzgarları tespit etti. Kızılötesi teleskoplarla da gaz moleküllerinin galaktik çıkışlarını izlemeyi başardılar. Yeni çalışma büyük ölçeklerdeki hareketliliğin karadelik tarafından tetiklendiğini gösterdi. NASA'nın Goddard Uzay uçuş Merkezi ve Maryland Üniversitesi'nden çalışma ekibi lideri Francesco Tombesi: Süper kütleli karadeliklerin yıldız maddesini çok uzaklara üflediğini gösterdik diyor. Çalışma Nature Dergisi'nde yayınlandı. Suzaku X-ışını uzay teleskopu ile Herschel'in kızılötesi verilerini birleştiren gökbilimciler IRAS F11119+3257 adlı uzak bir gökadadaki karadeliğin ittiği ve gökadayı küre şeklinde saran gazı inceledi. Karadeliğin yakınındaki gaz kütlesinin her yıl güneş kütlesi kadarlık bir kısmının ışık hızının % 25'i kadar bir hızla atıldığı hesaplandı. Dışarı doğru yönelen gaz kütlesi, yılda birkaç yüz güneş kütlesinin eklenmesiyle gökadadan dışarı atılıyor. Bu, bir karadeliğin büyük ölçeklerde attığı gazın gökadayı terk ettiğini gösteren ilk kanıttır. Bu veriler karadeliklerin bulundukları gökada da yıldız oluşumunu durdurabilecek etkileri olduğunu ileri süren görüşü desteklemektedir. ESA Herschel projesi bilim ekibinden Göran Pilbratt: Herschel yıldızların nasıl doğduğunu anlamamıza yardım etmişti. Bu yeni sonuçla da bazı gökadalarda yıldız oluşumunun küresel etkisini ya da yıldız oluşumlarına neyin engel olduğunu anlamamıza yardımcı oluyor diyor ve ekliyor: Polisiye romandaki gibi söylersek, kozmik suçluyu bulduk. Başka birçok şüpheli olsa da gökada merkezindeki karadeliklerin, yıldızların oluşumunu engelleyen büyük gaz çıkışlarına neden olduğunu gördük diyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/karadelikte-gaz-tutulmalari/", "text": "Gökbilimciler NGC 5548 gökadasının merkezindeki süper karadeliğin çevresinde tuhaf bir durumla karşılaştı. Uluslararası bir araştırma ekibi karadelikten dışarı yayılan X-ışınlarının yüzde 90'ının görülmesini engelleyen küresel bir gaz akışı olduğunu belirledi. Bu keşif süper kütleli karadeliklerin gökadalarla nasıl bir etkileşim içinde olduğunun anlaşılmasına katkı sağlayabilir. NGC 5548'deki bu beklenmedik NASA/ESA Hubble Uzay Teleskopu gibi uzay gözlemevleri ile gerçekleşen yoğun gözlemlerin bir sonucudur . Ekip son iki yıldır bu aktif gökadayı kapsamlı bir çalışma ile izlemektedir . Daha önce de diğer gökadalardaki karadeliklerin yakınlarında da benzer gaz akımları görülmesine karşılık ilk kez bu akım doğrudan görülmüş oldu. Araştırmacılar güçlü gaz akışları ya da rüzgarlarının bu yüksek hızlara ulaşabilmesi için gerekli koşulların kanıtlarını ilk kez doğrudan gördüklerini belirtiyorlar. Hollanda SRON Uzay Araştırmaları Enstitüsü'nden Jelle Kaastra: Bu keşif, süper kütleli karadelikler ile gökadaların arasındaki etkileşimin anlaşılmasına önemli bir dönüm noktasıdır diyor . Biz çok şanslıyız: Normalde bu gibi cisimlerin çevresinde bu türden olayları görmek zordur. Çalışmamız ile aktif gökadaların merkezindeki süper kütleli karadeliklerin çevresindeki maddenin, güçlü iyonlaşmış rüzgarların etkisiyle atıldığını gösterdik. Bu olay NGC 5548'den daha büyük kuasarların karadeliklerin rüzgarıyla büyümesinde etkili olabilir. Karadeliğe doğru ilerleyen malzeme dev canavarın etrafında yoğun bir disk oluşturur. Karadeliğe yaklaşırken ısınan be malzeme bir süre sonra X-ışını yaymaya başlarken aynı zamanda daha az enerjili morötesi ışıma ile parlamaya başlar. Morötesi ışıma karadelikten uzaktaki bölgelerde güçlü rüzgarların oluşmasını sağlar. X-ışınlarınca korunan rüzgar tek bir doğrultuda ilerlemeye başlar. Daha önceki gözlemlerde karadelikten uzaktaki sıcak gazla örülmüş bölgedeki X-ışınları ile morötesi ışımanın etkileri görülmüştü. Ancak bu son gözlem disk ile merkezi bulut arasında yeni bir gaz akışının varlığını ortaya koydu. Son yarım yüzyıl içinde dikkatle izlenen Seyfert gökadası NGC 5548'in merkezini saran buluta ulaşan X-ışınlarının çoğunun emildiği ve bir miktar X-ışını ile morötesi ışınımın yayıldığı görüldü. En az üç yıldır süren bu hareketlilik güçlü rüzgarların varlığını gösterir. Hubble'ın 22 Haziran 2013 tarihli NGC 5548 gözlemleri araştırma ekibine beklenmedik bazı özellikleri göstermişti. ABD'deki Baltimore Uzay Teleskopu Enstitüsü'nden Gerard Kriss: Aslında bu değişiklikler Hubble'ın 2011'deki gözlem verilerinde de bulunuyordu. .Önce çok soğuk gazın imzasını belirledik ki bu çekirdekten yayılan X-ışınının iyonlaştırma etkisiyle malzemeyi soğutması demekti diyor. Altı gözlemevinden gelen ek verilerle ekip bulmacanın parçalarını birleştirmeyi başardı. NGC 5548'deki rüzgarların saatte 3,5 milyon kilometre hızla estiği iki yıldır bilinmekteydi. Ancak bu yeni rüzgarın çok daha hızlı ve sert estiği ortaya çıktı. Çekirdeğe daha yakın olan bu yeni rüzgarın hızı saatte 18 milyon km'ye kadar ulaşıyor. Gaz çıkışının % 90'ı karadelikten birkaç ışık günü uzaklığa kadar ki tüm bölgenin üçte birlik alanı içinde hapsolup yaydığı morötesi ışımayla kendini gizliyor diyor Kaastra. İyonlaşmış gazın güçlü X-ışınlarını soğurması farklı kaynaklarda da görülmektedir. Bologna INAF-IASF ekibi üyesi Massimo Capri: Elimizdeki XMM-Newton ve Hubble verilerine bakarak çekirdeğe çok yakın yerde hızlı gaz akışı olduğunu biliyoruz diyor. Notlar Gözlem verileri ESA'nın XMM-Newton, NASA / ESA Hubble Uzay Teleskobu , NASA'nın Swift , NASA'nın Nükleer Spektroskopik Teleskop Dizisi , NASA'nın Chandra X-ışını Gözlemevi ve ESA'nın Uluslararası Gama-Işını Astrofizik Laboratuvarı . Aktif gökada aktif galaktik çekirdeği olan gökadalardır. Bu tür gökadalar normal gökadalara göre daha parlak bir merkeze sahiptirler. Merkezlerindeki süper kütleli karadelikten dolayı bazen elektromanyetik tayfın tamamında ışıma miktarı çok yüksek seviyelere ulaşır. Karadeliklerin bulundukları gökadanın gelişiminde ve büyümesinde önemli bir rol oynadığı düşünülmektedir."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/karadelikte-jetler-sanilandan-daha-agirmis/", "text": "ESA'nın XMM-Newton Gözlemevi ile gökadamızdaki karadeliğe bakan gökbilimciler parçacık jetleriyle ilgili önemli bir keşfi gerçekleştirdi. Bir yıldız kütleli karadelik genellikle eşi olan yıldızdan madde çalar. Karadeliğin etrafını saran madde diskinin sıcaklığı o kadar yükselir ki X-ışını yaymaya başlar. Karadelik bu malzemeyi yutarken seçici davranabilir: Bazılarını red ederek iki güçlü jet akımıyla dışlar. Böylece jetler çevresindeki kütle ve enerjiyi serbest bırakır, sonuçta karadeliğe beslenmesi için daha az malzeme kalır. Söz konusu jetlerin incelenmesiyle karadeliklerin beslenme alışkanlıklarıyla ilgili ayrıntılı bilgiye de sahip olabilirsiniz. Radyo dalga boylarında yapılan gözlemlerle karadelik jetlerinin ışık hızına yakın hızlarla hareket eden elektronlara sahip olduğu biliniyordu. Ancak şimdiye kadar bu jetlerde pozitron adı verilen pozitif yüklü anti parçacıklar, proton ya da atom çekirdeği gibi daha ağır pozitif yüklü parçacıkların varlığı hakkında net bilgiye sahip değildik. Gökbilimciler yeni bir çalışmayla 4U1630-47 olarak bilinen bir gökadanın karadelikli bir çift sisteminde görülen X-ışını patlama periyotlarının aylar hatta yıllarca süreceğini gösterdi. Almanya'daki Avrupa Güney Gözlemevi Merkezi'nden Maria Diaz Trigo: Gözlemlerimiz sonucunda iki ağır ve iyonlaşmış çekirdekli metalin, demir ve nikelin varlığına ulaştık diyor. Bu karadelik jetlerindeki yapının aslında elektronlarca çok daha zengin olduğunu görmek bizim için bir sürpriz oldu. Gökbilimciler 4U1630-47'yi Eylül 2012'de eş zamanlı olarak iki farklı radyo gözlemiyle izledi ve sonuçlarını karşılaştırdı: Biri XMM-Newton diğeri Avustralya'daki Birleşik Teleskop Dizisi. İki farklı gözlemden Dr. Diaz Trigo ve ekibinin ulaştığı sonuçlar diğerinden şaşırtıcı ölçüde farklıydı. İlk gözlem dizisinde X-ışınlarıyla yığılma diski gözlenmesine karşılık radyo gözlemlerinde disk gözlenmedi ve jetlerin aktif olmadığı farkedildi. Gözlemlerin ikinci perdesinde ise X-ışını verileri ele alındı ve gökbilimciler zıt yönlerde jet akımlarını gösteren demir çekirdeği iyonlarının varlığına işaret eden kanıta ulaştılar. Gökbilimciler ayrıca XMM-Newton ile jetlerdeki nikel çekirdeği kanıtını da elde etti. Çalışma ekibinden Avustralya Uluslararası Radyo Astronomi Merkezi'nden James Miller-Jones: Demir ve nikelin parmak izi jetlerin ışık hızının üçte ikisi gibi çok yüksek bir hızla ilerlediğini gösteriyor diyor. İspanya Barcelona Üniversitesi'nden Simone Migliari ekliyor: Dahası karadelik jetlerindeki ağır atom çekirdeklerinin varlığı kütle ve enerji döngüsünün üzerinde önemli bir etkisi olabileceğini ve karadelikten uzak noktalarda büyük miktarlarda olabileceğini akla getirir. Keşif ilk kez, yıldız kütleli bir karadelikteki jetlerde ağır çekirdekler olduğunu kanıtlıyor. Yeni gözlemlerle gökbilimciler 4U1630-47'deki karadeliğin yığılma diskinde başlayan jetlerin fiziksel yapısıyla ilgili daha fazla bilgi sahibi olabilecektir. ESA'nın XMM-Newton proje bilimcisi Norbert Schartel: Karadeliklerin çevresinde ne olup bittiğini şimdi daha iyi anlıyoruz. Ama bu jetlerin nasıl oluştuğu sorusu hala yanıtsızdır. Yeni gözlemler bu önemli problemi çözmeye yardımcı olacaktır diyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/karadelikten-kurtulan-toz-bulutu/", "text": "VLT gözlemleri merkeze doğru ilerleyen G2'nin yoğun bir nesne olduğunu ve hala yok olmadığını doğruladı Tozlu gaz bulutu G2'ye ait şimdiye kadarki en iyi gözlemlere göre bulut Mayıs 2014'te Samanyolu'nun merkezindeki karadeliğe en yakın geçişini gerçekleştirdi ve kurtulmayı başardı. ESO'nun Çok Büyük Teleskopu ile alınan yeni sonuçlara göre nesnenin çok gerilmediği ve yoğun bir nesne olduğu görülüyor. Büyük olasılıkla etrafından halen madde toplayan büyük kütleli bir çekirdeğe sahip genç bir yıldız olabilir. Samanyolu'nun merkezinde Güneş'ten dört milyon kez daha ağır süper-kütleli bir karadelik bulunuyor.Çevresinde küçük bir grup parlak yıldızın yanısıra geçtiğimiz birkaç yıldır takip edilen G2 adı verilen gizemli bir toz bulutu da bulunuyor. Karadeliğe en yakın geçiş olayının Mayıs 2014'te olacağı tahmin edilmişti. Bu bölgedeki güçlü kütleçekiminden kaynaklanan büyük gel-git kuvvetlerinin bulutu parçalarına ayırarak yörüngesi boyunca dağıtacağı bekleniyordu. Bu maddenin bir kısmının karadeliği besleyerek ani bir parlamaya yol açması ve diğer kanıtlar canavarın seyrek görülen yemeğini gözler önüne serecekti. Bu eşsiz olayları gözlemek için gökada merkezindeki bölge birkaç yıl boyunca dünya genelindeki büyük teleskoplar kullanılarak birçok araştırma ekibi tarafından dikkatli bir şekilde gözlendi. Andreas Eckart liderliğindeki bir ekip bölgeyi ESO'nun Çok Büyük Teleskop'unu kullanarak yıllardır gözlüyor, bu süre içerisinde Mayıs 2014'teki karadeliğe en yakın geçiş dönemini de içeren Şubat ile Eylül 2014 tarihleri arasındaki yeni gözlemler de yer alıyor. Bu yeni gözlemlerin daha önce Hawaii'deki Keck Teleskopu ile gerçekleştirilen gözlemlerle uyumlu olduğu görülüyor . Parlayan hidrojenden gelen kırmızı-ötesi ışık görüntüleri karadeliğin etrafında dolanan bulutun en yakın geçiş etkinliğinden önce ve sonra yoğun olarak kaldığını gösteriyor. VLT üzerindeki SINFONI keskin görüntüler elde etmesinin yanısıra gelen ışığı kırmızı-ötesi renk bileşenlerine de ayırarak bulutun hızının tahmin edilebilmesini de sağlıyor . En yakın geçişten önce, bulutun Yeryüzü'nden saatte yaklaşık on milyon kilometre hızla uzaklaştığı, ve karadelik etrafında dolandıktan sonra ise Yeryüzü'ne saatte yaklaşık oniki milyon kilometre hızla yaklaşmakta olduğu bulundu. Cologne Üniversitesi'nde doktora çalışması yapan ve gözlemlerin çoğunu gerçekleştiren Florian Peissker şunları söylüyor: Teleskopun başında olmak ve alınan verileri gerçek zamanlı olarak görmek etkileyici bir deneyimdi, ve alınan verileri inceleyen yine Cologne Üniversitesi'nden doktora-sonrası araştırmacı Monica Valencia-S ise şunları aktarıyor: Karadeliğin etrafında dolanan toz bulutundan gelen ışığın yakın geçiş olayından önce ve sonra yoğunluğunu değiştirmediğini görmek heyecan vericiydi. Daha önce yapılan gözlemlerle G2 nesnesinin bir miktar gerildiği öngörülse de, yeni gözlemlere göre, bulut dikkate değer bir değişim geçirmedi, ne görünür bir genişleme ne de hız değişkenlerinde bir dağılım. SINFONI aygıtının gözlemlerine ilave olarak, araştırma ekibi ayrıca VLT üzerindeki NACO aygıtını kullanarak karadelik bölgesinden gelen ışığın kutuplanmasına ait uzun bir ölçüm serisi de gerçekleştirdi. Bu sayede karadeliğe doğru düşen madde davranışının oldukça dengeli olduğu şimdiye kadar ve G2 bulutundan kaynaklanan madde nedeniyle de bozulmadığı ortaya çıkarıldı. Tozlu bulutun karadelik yakınlarındaki olağanüstü kütleçekimsel gel-git kuvvetine karşı dayanıklılığı, aslında nesnenin serbest dolaşan bir buluttan ziyade, büyük kütleli bir çekirdeği olan yoğun bir nesne olduğunu ima ediyor. Sonuçları özetleyen Andreas Eckart şunları söylüyor: Elimizdeki en son verileri ve özellikle 2014 yılında gerçekleşen karadeliğe yakın geçiş olayını inceledik. Kaynakta herhangi bir gerilme göremedik. Kesinlikle merkezi olmayan bir bulut gibi davranmıyor. Tozla çevrili genç bir yıldız olması gerektiğini düşünüyoruz. Notlar Gözlem bölgesi kalın bulutlarla örtülü olduğu için bunlar oldukça zor gözlemler olup, kırmızı-ötesi ışıkta gözlem yapılması gereklidir. Ve ilave olarak, olay karadeliğe oldukça yakın olduğundan, yeterince keskin görüntüler için uyarlamalı optik teknolojisi gerektirmektedir. Araştırma ekibi Çok Büyük Teleskop üzerindeki SINFONI aygıtını ve NACO aygıtını kullanarak merkezdeki karadeliğin davranışlarını kutuplanmış ışıkla görüntülemiştir. Her iki VLT gözlemleri de daha keskindi ve SINFONI sayesinde ilave hız gözlemlerine ve NACO sayesinde kutuplanma ölçümlerine sahipti. Tozlu bulutun göreceli hareketi nedeniyle karadeliğe en yakın noktaya varmadan önce Yeryüzü'nden uzaklaşmakta, sonrasında ise yakınlaşmaktadır ışığın gözlenen dalgaboyunda Doppler kayması nedeniyle değişimler olmaktadır. Dalgaboyundaki bu değişimler VLT üzerindeki SINFONI gibi duyarlı tayölçerler yardımıyla ölçülebilmektedir. Ayrıca buradaki bileşenlerin hız dağılımlarını ölçmek için de kullanılabilmektedir, bu da bulutun yörüngesi boyunca, daha önce rapor edildiği gibi, kayda değer ölçüde uzaması sonucunda beklenmektedir. ESO-Türkiye"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/karadul-atarca-mercek-altinda/", "text": "Bir gökbilimci ekibi 6500 ışık yılı uzaklıktaki bir yıldızın, aralarındaki uzaklık 20 km olan iki yoğun ışınım bölgesini gözleyerek astronomi tarihinin en yüksek çözünürlüklü gözlemlerinden birini gerçekleştirdi. Gözlemin gücü Dünya'daki bir teleskopla Pluto yüzeyindeki bir pireyi görmek ile eşdeğer. Bu olağanüstü gözlem geometrinin üst limitleri ve birbiri çevresinde dolanan çift yıldızın özelliklerinden yararlanılarak gerçekleşti. Biri uzun bir gaz kuyruğu olan kahverengi cücedir. Diğeri ise atarca adı verilen sıradışı, hızlı dönen bir yıldızdır. Toronto Üniversitesi Astronomi ve Astrofizik Bölümünden doktora öğrencisi Robert Main: Gaz pulsarın önünde bir büyüteç gibi davranmaktadır. Birbirinden farklı iki bölgeyi ayırmamızı sağlayan doğal büyüteçin yardımıyla atarcaya bakyoruz diyor. Atarca çevresinde saniyede 600'den fazla dönen bir yıldızdır. Atarca dönerken iki sıcak noktadan ışınım yayar. Gözlenen ışınım bu yoğun bölgelerle ilgilidir. Kahverengi cüce Güneş'in üçte biri kadardır. Atarcadan iki milyon kilometre uzakta olup iki yıldız birbiri çevresinde 9 saatte dolanmaktadır. Cüce ile ona eşlik eden atarca birbirlerine kilitli olduğundan sürekli aynı kısımları birbirine bakar. Bu da atarcanın iki bölgenin birinden yayılan ışınımın sürekli olarak cücenin bir bölgesini aydınlatması demektir. Atarcaya çok yakın olduğundan kahverengi cüce yıldızın atarcaya bakan kısmı 6000 C dereceye kadar ısınır. Atarcadaki patlamalar eşinin sonunu getirebilir. Bu tür ikili sistemli atarcalara kara dul atarcalar denir. Bir kara dul örümceğin eşini yemesinde olduğu gibi atarcada yavaş yavaş kahverengi cücenin yüzeyindeki gazı aşındırdığı düşünülmektedir. PSR B1957+20 olarak adlandırılan atarca bilinen en büyük nötron yıldızlarından biridir. Bir nötron yıldızı ile karadelik arasındaki hassas kütle sınırının ne kadar olabileceği hakkında da fikir vermektedir. Çalışma ekibi Arecibo Ğözlemevindeki radyo teleskoptan yararlandı. Eylül 2017'de Maria kasırgası bu teleskopa zarar vermişti."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/karanligi-atese-vermek/", "text": "Şili'de bulunan Atacama Pathfinder Deneyi Teleskopu ile elde edilen yeni bir görüntü Avcı bölgesindeki kozmik toz bulutlarının güzel bir görüntüsünü gözler önüne seriyor. Bu yoğun yıldızlar-arası bulut görünür-ışık gözlemlerinde karanlık ve örtülü olarak görünse de, APEX'in LABOCA kamerası tozdaki ısı akışlarını tespit ederek yeni yıldızların oluşmakta olduğu gizli bölgeleri ortaya çıkarmaktadır. Ancak bu karanlık bulutlardan biri göründüğü gibi değil. Uzayda, kozmik gaz ve toz bulutları yeni yıldızların doğdukları yerlerdir. Görünür ışıkta, bu toz karanlık ve örtücüdür, yıldızları arkalarında saklarlar. Hatta o kadar ki, gökbilimci William Herschel 1774 yılında böyle bulutlardan birini Akrep takımyıldızında gözlediğinde, burada yıldızların bulunmadığını düşünmüş ve şöyle demiştir, Gökyüzünün bu bölgesinde gerçekten bir boşluk var! Yıldız oluşumunu daha iyi anlamak için, gökbilimcilerin daha uzun dalgaboylarında gözlem yapan teleskoplara ihtiyaçları vardır, milimetre-altı dalgaboyu aralığı gibi, buralarda karanlık toz tanecikleri ışığı soğurmak yerine parlak görünmektedirler. Şili And dağlarındaki Chajnantor Platosu'unda bulunan APEX, güney yarımkürede milimetre-altı dalgaboyunda çalışan en büyük teleskoptur ve bu şekilde gökbilimcilerin yıldızların oluşumunu çalışmaları için idealdir. Avcı takımyıldızında, yeryüzünden 1500 ışık-yılı uzaklıkta bulunan Avcı Moleküler Bulutu Kompleksi, Dünya'ya en yakın büyük kütleli yıldız oluşum bölgesidir, ve bir parlak bulutsular, karanlık bulutlar ve genç yıldızlar hazinesidir. Yeni görüntü parlak turuncu tonlardaki APEX gözlemlerinin karanlık bulutları ateşe verdiği bu geniş bölgenin görünür ışıktaki küçük bir kısmını, göstermektedir. Genellikle APEX ile alınan parlak noktalar görünür ışıktaki karanlık bölgelere karşılık gelmektedir görünür ışığı soğuran, ancak milimetre-altı dalgaboylarında parlayan yoğun toz bulutunun işareti ve muhtemelen bir yıldız oluşum bölgesi. Görüntünün merkezinin altındaki parlak bölge NGC 1999 bulutsusudur. Bu bölge görünür ışıkta görüntülendiğinde arka fondaki soluk mavi yıldız ışığının toz bulutundan yansıması nedeniyle gökbilimciler tarafından yansıma bulutsusu olarak adlandırılır. Bulutsu çoğunlukla merkezindeki genç yıldız V380 Orionis'ten gelen enerji yüklü ışımayla aydınlatılır. Bulutsunun ortasındaki karanlık bölge NASA/ESA Hubble Uzay Teleskopu ile alınan ve iyi bilinen görüntüde daha açıkça seçilebilmektedir. Normalde, bunun gibi karanlık bir nokta arkasındaki bulutsu ve yıldızları örten yoğun bir kozmik toz bulutuna işaret eder. Bununla birlikte, bu görüntüde görülen bölge halen çarpıcı bir şekilde karanlık, APEX gözlemlerinde bile. APEX gözlemleri ile, diğer kırmızı-ötesi teleskoplardan alınarak birleştirilen gözlemlere göre gökbilmciler bu bölgenin bulutsu içerisindeki bir boşluk veya bir oyuk olduğunu düşünüyor, bununda V380 yıldızından atılan madde tarafından yapıldığı sanılıyor. Yine de burası gökyüzündeki gerçek bir boşluk! Görüntüdeki bu bölge, daha geniş görüntünün üst sınırında Sayısallaştırılmış Gökyüzü Taraması ile görünür ışıkta alınan, iyi bilinen Büyük Avcı Bulutsusu'nun (Messier 42) iki derece güneyinde yer almaktadır. Görüntüde kullanılan APEX gözlemleri Thomas Stanke , Tom Megeath ve Amy Stutz önderliğinde gerçekleştirilmiştir. APEX, Max Planck Radyo Gökbilim Enstitüsü , Onsala Uzay Gözlemevi ve ESO arasındaki bir işbirliğidir. APEX'in Chajnantor'daki işletimi ESO'ya aittir. Notlar Almanca, Hier ist wahrhaftig ein Loch im Himmel! V380 Orionis Güneş'in iki katı kadar yaklaşık 10 000 Kelvin gibi yüksek bir yüzey sıcaklığına sahiptir.Kütlesinin ise Güneş'in 3.5 katı olduğu tahmin edilmektedir. Bağlantılar - Yukarıda tartışılan NGC 1999 içerisindeki karanlık bögeye ait T. Stanke ve arkadaşları tarafından kaleme alınan araştırma makalesi şu adreste bulunabilir A&A 518, L94 (2010), ayrıca ön baskısına da buradan ulaşılabilir. ESO-Türkiye"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/karanligin-isigi/", "text": "ESO teleskopu ile alınan bu görüntüde yeni yıldızların oluştuğu bir karanlık bulut, tozlu yıldız oluşum bölgelerinde henüz yeni oluşmuş parlak yıldızlardan meydana gelen bir küme eşliğinde görülüyor. Şili'deki La Silla Gözlemevi'nde bulunan MPG/ESO 2.2-metre teleskopu ile alınan bu yeni görüntü çok az bilinen bu nesnenin görünür ışıkta elde edilmiş en iyi fotoğrafıdır. Yeni görüntünün solunda bir duman bulutunu andıran karanlık bir sütun yer alıyor. Sağ tarafta ise bir grup parlak yıldız yer alıyor. İlk bakışta bu iki grubun birbirinden daha farklı olamayacağı görülüyor, ancak tersine birbirleriyle yakından bağlantıları var. Bulut çok miktarda soğuk kozmik toz ve yeni yıldızların oluştuğu bir yıldız oluşum bölgesi içeriyor. Güneş'in dört milyar yıl önce oluştuğu bölgeye benziyor burası. Bu bulut Lupus 3 olarak biliniyor ve yeryüzünden yaklaşık 600 ışık-yılı uzaklıkta Akrep takımyıldızı doğrultusunda bulunuyor. Burada görülen yer ise yaklaşık beş ışık-yılı genişliğindedir. Bu tür bulutlarda görece daha yoğun olan bölgeler kütleçekiminin etkisiyle çökmekte daha sonra ısınarak parlamaktadırlar. İlk başta toz bulutları buradaki ışımayı engellemekte, bu nedenle bu tür bölgeler sadece görünür ışıktan daha uzun dalga boylarında gözlem yapan teleskoplarla görülebilmektedir, kırmızı-ötesi gibi. Ancak yıldızlar daha sıcak ve parlak hale geldiklerinde daha yoğun ışımaları ve yıldız rüzgarları tam bir yıldız haline gelene kadar zamanla çevrelerindeki tozu temizlemektedir. Yeni görüntünün merkezinin sağında kalan parlak yıldızlar böyle sıcak genç yıldız gruplarına mükemmel birer örnektirler. Bazılarının parlak mavi ışıkları çevrelerinde kalan toz tarafından saçılmaktadır. En parlak iki yıldız küçük teleskoplarla veya dürbünle görülebilecek kadar parlaktır. Bunlar henüz merkezlerinde nükleer füzyonu gerçekleştirmeye başlamayan genç yıldızlardır ve hala etraflarındaki parlak gazla çevrilidirler . Büyük olasılıkla da yaşları bir milyon yıldan daha düşüktür. Her ne kadar ilk bakışta parlak mavi yıldızlardan daha az belirgin olsalar da, gökyüzü taramaları Güneş'e en yakın yıldız oluşum bölgesi olan bu bölgede oldukça genç başka birçok yıldızsal nesne bulmuşlardır. Yıldız oluşum bölgeleri oldukça büyük yerlerdir, yüzlerce büyük kütleli yıldızın meydana geldiği Tarantula Bulutsusu (eso0650) gibi. Bununla birlikte, bizim diğer gökadalarda bulunan çoğu yıldızın burada gösterildiği gibi sadece iki tane parlak yıldızın bulunduğu ve aşırı büyük kütleli yıldızların bulunmadığı daha sakin yerlerde oluştukları düşünülüyor. Bu nedenle, Lupus 3 bölgesi hem gökbilimcileri kendine hayran bırakıyor hem de yıldızların yaşamlarının erken dönemlerini güzel bir şekilde gözler önüne seriyor. Notlar Bunlar Herbig Ae/Be yıldızları olup, bunları ilk kez tespit eden gökbilimcinin ismiyle anılmaktadırlar. A ve B harfleri yıldızların tayf türlerini belirtmektedir, bunlar Güneş'ten daha da sıcaktırlar ve küçük e harfi, tayflarında yıldızların etrafında bulunan gazların ışımasıyla oluşan salma çizgilerinin bulunduğunu göstermektedir. Yıldızlar içeriye doğru büzüldükçe kütleçekimsel potansiyel enerjiyi ısıya dönüştürerek parlamaktadırlar. ESO-Türkiye"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/karanlik-gama-isini-patlamasini-gormek/", "text": "Görünür ışık altında sönük görünen gama ışını patlamaları aslında evrenin en yüksek enerjili olayları arasındadır. Bu patlamaların sönük görünmesinin nedeni ise dünya ile nesne arasındaki tozlardır. Ancak Avrupa Güney Gözlemevi'nin Şili-La Silla'daki 2.2 metrelik MPG GROND Teleskopu gama ışını patlamalarındaki sırra ilişkin yeni bir çözüm getirdi. Gama ışını patlamaları bir saniye ile birkaç dakika arasında süren ve hızlı gelişen bir süreç olduğu için onlardan gelen yüksek enerjili ışıma ancak yörüngede dolanan teleskoplarla alınabiliyor. On üç yıl önce gökbilimciler böylesi patlamaların farklı bir türünü gördüler. Bu patlamalar haftalar, hatta yıllar sürebilen ve dünyaya ulaşan uzun ömürlü daha düşük enerjili ışıma şeklinde kendilerini ele veriyorlar. Tüm gama ışını patlamaları (1) X-ışını yaymalarına ve x-ışını teleskoplarıyla görülebilmesine karşılık bir kısmının yolladığı ışımanın yarısının görünür ışıkla da görülebildiği belirlendi. Bu da gökbilimcilere görünür bölgede görünmeyen ve karanlıkta kalan ışımanın yeni tür bir gama ışını patlamasını işaret ettiğini gösterdi. Daha önceki açıklamalarda bu görünür bölgede göremediğimiz ışımanın uzaydaki tozdan kaynaklandığını söylüyordu. Almanya'daki Max Planck Enstitüsü'nden Jochen Greiner: Bu ışınları incelemek gama ışını patlamalarını ve bu nesneler hakkındaki bilgilerimizi gözden geçirmemiz açısından önemlidir diyor. NASA bilindiği üzere 2004 yılında uzaya Swift uydusunu fırlatmıştı. Dünya atmosferinin hemen üstündeki yörüngesine yerleşen uydunun görevi gama ışını patlamalarını bularak bunların konumlarını yer gözlemevlerine bildirmekti. Swift'ten gelen veriyi alan ESO bilimcileri hemen GROND (2) gama ışını algılayıcısını Swift'in belirlediği konuma yönelterek kaybolan ışıma bulmacasını çözdüler. Teleskopun olayı biliyormuşçasına anında tepki vermesi ise gökbilimcileri heyecanlandırdı. Araçta görünür ve kızılötesi görüntü işleyen tayfölçerlerin dışında yedi farklı filtre de bulunuyor. Gökbilimciler her iki teleskoptan aldıkları verileri işleyerek ışımanın miktarını ölçmeyi başardılar. Gökbilimciler bunu yaparken ışığın dünyaya ulaşana kadar geçtiği toz miktarını da hesaplarına katmayı unutmadılar. (3) Ekip uzaydaki patlamaların uzaklığını belirlemek için Çok Büyük Teleskop 'da olmak üzere diğer büyük teleskoplara ek olarak GROND'un verilerinden de yararlandılar. Gökbilimciler aradaki toz yoğunluğunun etkisi nedeniyle ışımanın % 60-80 oranında enerji kaybettiğini ve bu nedenle ancak % 30-50'sinin (4) görülebildiğini belirlediler. Gökbilimciler ışımanın bir kısmının bu nedenle bundan dolayı uzayda enerji yitirdiğini ve görünür ışıkla saptanamadığını belirtiyor. Büyük teleskoplardaki aletlere kıyasla GROND oldukça düşük fiyatlı ve basit bir alettir. Ancak bu alet gama ışın patlamalarının karanlıkta kalan kısmına ait sırrı çözmek için kullanılabilecek en uygun alettir diyor Greiner. Notlar: 1. Gama ışını patlamalarında 2 saniyeden uzun süren patlamalar uzun süreli, daha kısa sürenleri ise kısa süren patlamalar olarak bilinir. Bu çalışmada ele alınan gama ışını patlamaları yıldız oluşturan gökadalarda yer alan genç büyük yıldızların süpernova patlamaları sonucunda oluşur. Kısa patlamalar henüz tam olarak anlaşılabilmiş değildir. Ancak nötron yıldızları gibi iki cismin birleşmesiyle oluştuğu düşünülmektedir. 2. Gama ışınlarını algılayan GROND aleti Max Planck ve Tautenburg Gözlemevi işbirliğiyle yapılmış olup Ağustos 2007'den bu yana görev yapmaktadır. 3. Bu yılın başlarında Subaru Teleskopu'nu kullanan gökbilimciler iki yıldızın birleşmesiyle oluşacak farklı bir gama ışını patlaması olduğu öne sürülen bir patlamayı izlerken karanlık gama ışını patlamalarına ilişkin çalışmalarını yayınladılar. Geçen yıl Keck Teleskopu ile gözlemlerde 14 gama ışını patlamasına ilişkin karanlık ışımanın olası sebebinin tozdan ve patlamaların yer aldığı gökadaların bizden uzaklaşması yani kırmızıya kaymadan kaynaklandığı belirtildi. Bunun için 39 gama ışını patlamasındaki 20 karanlık gama ışını patlaması izlenmiş ve aradaki toz miktarı ölçülmüştür. 4. Çok uzakta gerçekleşen ve başlangıçta mavi olan ışıma evrenin genişlemesi nedeniyle kırmızıya kayıyor. Aradaki toz ve kırmızıya kayma nedeniyle ışıma şiddetini azaltarak sönükleşiyor. Bu yakın kızılötesi ışımayı görmek için de GROND gibi yetenekli aletlere ihtiyaç duyulur. Kaynak: ESO"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/karanlik-gokada-kesfedildi/", "text": "Dünyanın en güçlü teleskoplarını kullanan gökbilimciler neredeyse tamamen karanlık maddeden oluşmuş bir gökada keşfettiler. Aslında Koma takımyıldızında yer alan bu gökada geçtiğimiz yıl keşfedilmişti. Ancak içerdiği maddenin dağılımına bakılmamıştı. Gökadadaki tuhaflık, Samanyolu kadar büyük olmasına karşılık daha az yıldıza sahip olmasıyla ortaya çıktı. Yale Üniversitesinden Pieter van Dokkum: Gökada da çok fazla şey gizliydi. Örneğin, bu kadar az yıldızlı bir gökada nasıl olur da parçalanmadan durabilir? diyor. Dokkum ve arkadaşları Hawaii'de bulunan WM Keck Gözlemevi ile İkizler teleskoplarını kullanarak Dragonfly 44'ün iyi bir görüntüsünü elde etmeyi başardılar. Gökbilimciler yıldızların hızlarını ölçmek için altı gecelik Keck gözlemlerini kullandı. Buna ek olarak Samanyolu merkezini çevreleyen halo benzeri yapıyı görmek için 8 metrelik İkizler Kuzey teleskopu kullanıldı. Yıldızların hızı gökada kütlesinin bir göstergesidir. Daha hızlı hareket eden yıldızlar gökadanın kütleli olduğu anlamına gelir. Toronto Üniversitesinden Roberto Abraham: Şaşırtıcı olan, gökadanın yıldızları beklenenden büyük hızla hareket etmesidir. Bu ise Dragonfly'ın görünmeyen büyük bir kütle tarafından sarılmış olması demektir. Yani gökada daha çok, bilmediğimiz ve göremediğimiz bir maddeden oluşmuştur diyor. Dragonfly 44 yaklaşık Samanyolu kütlesindedir. Tahminen 1 trilyon Güneş kütlesinde veya 2 tredesilyon kg (2 rakamının yanına 42 sıfırlı büyük bir sayı) kütlesindedir. Bununla birlikte bu kütlenin sadece % 1'i bildiğimiz maddeden oluşmuş yıldızlara aittir. Geriye kalan %99'u ise, evrenin %90'ını oluşturduğu varsayılan görünmeyen karanlık maddeye aittir. Araştırmacılar karanlık maddeden oluşmuş gökadaların daha önce de görüldüğüne dikkat çekiyor. Ultra sönük cüce gökadalarda da benzer dağılım bulunmaktadır. Ancak bunlar Dragonfly 44'ün 10 bin kere daha az kütleli olanlarıdır. Dragonfly 44 gibi gökadaların nasıl oluştuğu hakkında fikrimiz yok. İkizler verileri yıldızların olduğu bölgelerin yoğun kümeler olduğunu gösteriyor. Buna karşılık bu sadece bir tahmin diyor Abraham. Karanlık madde bilmecesinin çözümü için yarış devam ediyor. Dragonfly 44 belki de önemli ipuçları sunacaktır. Belki de Dragonfly 44'ün gözlemleri daha yakın ve büyük gökadaların karanlık maddeden oluşmuş parçalarının keşiflerini kolaylaştırabilir."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/karanlik-madde-cok-daha-karanlik/", "text": "Hubble kozmik çarpışmaların karanlık yüzü araştırıyor Hubble ve Chandra uzay teleskoplarının verilerini inceleyen gökbilimciler gökada kümelerinin çarpışması sırasında karanlık maddenin nasıl davrandığını inceledi. Sonuçlar düşünülenden daha az etkileşimi gösteriyor. Bu sonuç gizemli maddenin ne olabileceği yolundaki seçenekleri de azalttı. Karanlık madde şu an ki evren bilgimiz içinde kocaman bir soru işaretidir. Karanlık maddenin var olduğunu bilmemize karşılık ne ışığı tutmakta ne de ışığı yaymaktadır. Varlığını sadece kütle çekim kuvveti nedeniyle bilmekteyiz . Bu gizemli maddenin ne olduğu ve yapısı hakkında daha fazla bilgi edinmek için birçok araştırmacı şimdiye kadar çeşitli deneyler yaptı . Araştırmacılar bunun için doğal çarpışmaları ve buradaki karanlık maddenin etkisini gözlemeye çalıştı. Örneğin gökada kümelerindeki gökada çarpışmalarını izlediler . Gökadalar üç ana unsurdan oluşur: yıldız, gaz ve karanlık madde bulutları. Gökadalar çarpışırken yayılan gaz bulutları birbiriyle çarpışarak yavaşlar. Bulutların yavaşlaması aynı zamanda yıldızlara etkiyen sürtünme kuvvetini de arttırarak onların da yavaşlatmasını gerektirir. Ancak durum bu değildir. Çünkü yıldıların arasındaki uzaklık çok fazladır. Çalışma ekibi üyesi, İsviçre'deki Ecole Polytechnique Federale de Lausanne'den David Harvey: Bir enkazdaki gazın çökerek yıldız oluşturma sürecini biliyoruz. Burada çökmeye neyin sebep olduğunu karanlık maddeyi tanıyarak anlamaya çalışıyoruz diyor. Harvey ve ekibi NASA/ESA Hubble Uzay Teleskopu ve NASA'nın Chandra X-Işını Gözlemevi'nin verilerini kullanarak 72 büyük kümedeki çarpışmaları inceledi. Çarpışmaların bazısı kafa kafaya gözlenirken bazıları farklı zaman dilimlerinde ve farklı açılardan görülüyordu . Yıldızların karanlık maddenin etkisine karşılık yollarına devam ettiği belirlendi. Üstelik karanlık maddenin kendi arasındaki çarpışması bu durumu engellemiyor. Mevcut kuramlardan önde gelenine göre gökada kümeleri arasına yayılmış karanlık madde de sıkça çarpışmalar gerçekleşiyor. Görünür parçacıklarla etkileşime girmediğinden karanlık maddeyi yavaşlatan etken başka bir şey olmalı. Durham Üniversitesi'nden Richard Massey: Önceki çalışmada ele alınan Bullet Kümesi'nde de benzer durum görülmüştü. Ancak tek bir örneğe bakıp bir yorumda bulunmak zor. Biz çok daha fazla çarpışmaya baktık. İnsan ömrü tek bir çarpışmayı izlemeye yetmeyeceğinden farklı açı ve farklı çarpışma zaman dilimlerinde olan örnekleri ele aldık. Bu veriler olayın arkasında ne olduğunu görmemizi sağladı diyor. Ekip bundan sonra çarpışma sürecindeki gökadaları tek tek ele almayı planlıyor. Böylece karanlık maddenin sırlarını çözmeyi amaçlıyor. Notlar Bilim insanları parçacıkların özelliklerini anlamak için Dünya'daki parçacık hızlandırıcıları kullanır. Fizikçiler, hızlandırılan parçacıkların çarpışmasıyla ortaya çıkan kalıntının yörüngesini ve çarpışmanın özelliklerini araştırmaktadır. Gökada kümeleri karanlık madde içinde gömülü olan iyonize hidrojen gazı yayan topluluklardır. Hidrojen gazı bulutundaki etkileşimler izlenerek karanlık maddenin özellikleri anlaşılmaya çalışılır. Küme çarpışmalarında gaz-gaz etkileşimleri oldukça güçlüdür. Çarpışmalar gazın, bir sabun köpüğüne esen bir rüzgarın etkisi gibi karmaşık bir hareketlilik içinde olmasına neden olur. Araştırmacılar gökada kümesinden daha uzaktaki bir cisimden gelen ışığı izleyerek kümedeki karanlık madde dağılımını çözmeye çalışır. Karanlık maddenin yoğunluğu gelen ışık miktarını etkiler."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/karanlik-madde-erken-evrende-daha-gucsuzdu/", "text": "VLT gözlemleri uzak gökadaların daha çok normal maddeden oluştuğunu gösteriyor Yeni gözlemlere göre, 10 milyar yıl önce, gökada oluşumunda zirvenin yaşandığı dönemlerde, büyük kütleli gökadalar çoğunlukla baryonik ya da normal maddeden oluşmaktaydı. Bu, gizemli karanlık maddenin çok daha etkili olduğu görülen günümüz gökadalarının tam tersi bir duruma karşılık geliyor. Bu ilginç sonuç ESO'nun Çok Büyük Teleskopu ile elde edildi ve karanlık maddenin erken evrende daha az etkili olduğunu gösteriyor. Maddenin normal halini; parlayan yıldızlar, ışıldayan gaz ve toz bulutları şeklinde görüyoruz. Ancak ışığı yaymadığı, soğurmadığı ve yansıtmadığı için tespit edilmesi daha zor olan karanlık madde, sadece kütleçekimsel etkileri sayesinde gözlenebilmektedir. Karanlık maddenin varlığı yakın sarmal gökadaların dış kısımlarının doğrudan görebildiğimiz normal maddenin etkisiyle oluşan hızlardan neden daha yüksek hızlarda döndüğünü açıklayabilir . Şimdi Almanya, Garching'deki Max Planck Yerötesi Fiziği Enstitüsü'nden Reindard Genzel liderliğindeki bir gökbilimciler ekibi, uzak Evren'de 10 milyar yıl önce gerçekleşen gökada oluşumundaki zirve döneme ait altı büyük kütleli gökadanın ölçümleri için, ESO'nun Şili'deki Çok Büyük Teleskopu üzerindeki KMOS ve SINFONI aygıtlarını kullandı . Buldukları şey ilgi çekiciydi: günümüz Evren'indeki sarmal gökadalardan ziyade, bu uzak gökadaların dış kısımlarının merkezi bölgelerine göre daha yavaş döndüğü tespit edildi bu da beklenenden daha az karanlık madde varlığına işaret ediyordu . Şaşırtıcı bir şekilde dönme hızları sabit değildi ve gökadadan dışarıya doğru gidildikçe azalmaktaydı, diyor Nature makalesinin ilk yazarı Reinhard Genzel. Bunun için muhtemelen iki neden var. İlk olarak, ilk oluşan gökadaların çoğu daha çok normal maddeden oluşmaktaydı, karanlık madde Yerel Evren'den ziyade burada daha küçük bir etkiye sahipti. İkinci olarak, buradaki disk yapıları şimdilerde kozmik komşularımızda gördüğümüz yapılara göre çok daha çalkantılı bir yapıya sahipti. Gökbilimciler zamanda daha da geriye gittiklerinde, Evren'in erken dönemlerinde her iki etkinin de dikkat çekici hale geldiğini gördüler. Buna göre Büyük Patlama'dan 3 ila 4 milyar yıl sonra, gökadalardaki gaz çoktan yoğunlaşarak düz, dönmekte olan disklerde yoğunlaşırken, bunları çevreleyen karanlık madde haleleri çok daha büyük,seyrek halde ve dağınıktı. Görünüşe göre karanlık madenin de yoğunlaşması milyarlarca yıl gerektiriyordu, böylece günümüzde gördüğümüz gökada disklerinin dönme hızlarındaki etkisi baskın hale geldi. Bu açıklama ilk gökadaların gaz bakımından günümüzdekilere göre daha zengin ve derli-toplu görünmeleriyle de tutarlı haldedir. Bu çalışmada gözlenen altı gökada ESO'nun Şili'deki Paranal Gözlemevi'nde bulunan Çok Büyük Teleskop üzerindeki KMOS ve SINFONI aygıtları ile gözlenen yüz kadar uzak, yıldız-oluşumu disklerinden oluşan çok daha büyük bir örneklem arasından seçilmiştir. Yukarıda açıklanan tekil gökada oluşumlarına ek olarak, diğer gökadalardan alınan daha zayıf bir sinyalle ortalama bir dönme eğrisi de oluşturulmuştur. Bu birleştirilmiş eğriye göre de, gökadaların merkezlerinden dışarıya doğru azalan bir hız trendi görülmektedir. Ek olarak, 240 yıldız-oluşum diskine ait iki diğer çalışma da bulguları desteklemektedir. Ayrıntılı modeller normal maddenin genel olarak tüm gökadalardaki toplam maddenin yaklaşık olarak yarısından sorumlu olduğunu, ancak yüksek kırmızıya kayma oranlarında gökadanın dinamiğini tamamen elinde tuttuğunu göstermektedir. Notlar Bir sarmal gökadanın diski yüzlerce milyon yıl zaman ölçeğinde dönüş yapabilir. Sarmal gökada çekirdekleri yüksek sayıda yıldız içerirken, parlak madde yoğunluğu dış kısımlarına doğru azalmaktadır. Eğer gökadanın kütlesi tamamen normal maddeden oluşuyorsa, daha seyrek olan dış bögelerin merkezdeki yoğun kısımlara göre daha yavaş dönmesi gerekmektedir Ancak yakın gökadalara ait gözlemler hem iç hem de dış bölgelerin neredeyse aynı hızlarda döndüğünü göstermektedir. Bu düzgün dönme eğrileri sarmal gökadaların disklerinde çok miktarda ışıma yapmayan karanlık madde haleleri ile çevrili olduğuna işaret etmektedir. Analizleri yapılan veriler KMOS3D ve SINS/zC-SINF taramaları kapsamında ESO'nun Şili'deki Çok Büyük Teleskopu üzerindeki KMOS ve SINFONI toplam alan tayfölçerleri ile elde edilmiştir. Kozmik zaman ölçeğinde 5 milyar yıllık ya da kırmızıya kayma değerleri z~0.6 ila 2.6 aralığında olan, bu kadar çok sayıda gökadaya ait ilk kez böyle bir karşılaştırmalı çalışma yapılmıştır. Yeni sonuçlar karanlık maddenin Evren'deki temel bileşen olarak gerekliliğini sorgulamamaktadır. Bunun yerine karanlık maddenin gökadaların içerisinde ya da disk bölgesinde günümüzdeki gibi değil daha farklı dağılım sergilediğini göstermektedir. ESO-Türkiye"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/karanlik-madde-iplikciginin-3-boyutlu-goruntusu-elde-edildi/", "text": "Gökbilimciler Hubble Uzay Teleskopu yardımıyla karanlık maddenin dev ipliksi yapılarını üç boyutlu olarak inceledi. 60 milyon ışık yılı uzaklıktaki bilinen en büyük gökada kümelerinden birinde görülen ipliksi yapı, evrenin geniş ölçekli yapısını oluşturan kozmik parçadır ve Büyük Patlama'dan geriye kalan bir izdir. İpliksi yapılar için ölçülen en yüksek kütle evrenin geri kalan kısmını temsil ediyorsa, o zaman evrenin tüm kütlesinin yarısından fazlası bunlardan oluşmalıdır. Büyük Patlama kuramı, evrenin ilk anlarında yoğun durumdaki maddenin, karışık ipliksilerin yardımıyla açıldığını öngörür. Bu görüş bilgisayar benzetimleriyle de gösterildiği gibi, evrendeki büyük gökada kümelerini birbirine bağlayan uzun ipliksi yapılarla da desteklenmektedir. Bu ipliksi yapılar geniş ve uzun olmalarına karşılık görülmesi çok zor olan koyu maddeden oluşmuştur. Bu yapıların tek boyutuyla ilgili ilk tanımlama bu yıl yapıldı . Şimdi ise gökbilimciler yapıların üç boyutunu araştırarak daha ileri gitti. 3 boyutlu görüntüler ipliksilerin gizemini ortadan kaldırır. Güney Afrika KwaZulu-Natal Üniversitesi ve Fransa Marsilya Astrofizik Laboratuarı'ndan Mathilde Jauzac: Son derece geniş ve uzun olan kozmik ipliksiler üzerine 3 boyutlu çalışma son derece zordur diyor. Ekip dev gökada kümesi MACS J0717.5+3745 (kısaca MACS J0717) çevresindeki bölgenin Hubble, NAOJ, Kanada-Fransa-Hawai Teleskopu ve Subaru Teleskopu ile alınan görüntülerini, MW Keck Gözlemevi ve Gemini Gözlemevi yüksek çözünürlükteki görüntülerini birleştirerek elde etti. Böylece gökada kümesinden dışarı uzanan ipliksilerin tam bir görüntüsüne ulaştılar. Bu ipliksi yapının tanımı için birkaç yol üzerinde duruldu. Birincisi: Umut verici bir hedef. Kozmik büyüme kuramları kozmik ipliksilerin nerede olabileceğini söyler, kümeleri bir huni gibi yavaşça kaplayarak gökada kümelerini oluştururlar. On yıl önce MACS J0717'yi keşfeden ekibin içinde olan Manoa Hawai Üniversitesi'nden Harald Ebeling: MACS J0717'nin aktif bir büyüyen bir küme olduğunu bildiğimizden ilk hedefimiz oldu diyor. İkincisi: İleri kütle çekimsel mercek teknikleri. Albert Einstein'ın ünlü kuramı büyük kütleli nesneler yakınından geçen ışığı bir mercek gibi kıracağını söyler. Kozmik ipliksi yapılar genel olarak karanlık maddeden oluşur , ancak doğrudan görülmezler. Ancak arka plandaki nesneden gelen ışığı büküp o nesneyi bir mercek gibi büyütürler. Buna kütle çekimsel mercek adı veriliyor. Ekip bir harita üzerinde görüntü bozulmalarını izleyen yeni araçlar geliştirdi. Üçüncüsü: Yüksek çözünürlüklü görüntüler. Çekimsel mercek bir olgudur ve onu okuyabilmek için ayrıntılı görüntülere ihtiyaç duyulur. Hubble, ekibe sayısız mercekli gökadaların görüntülerini sundu. Bu görüntüler karanlık madde ipliksilerinin nerede olduğunu gösterdi. Çalışma ekibinden LAM'dan Jean-Paul Kneib: Yaptığımız, gözlediğimiz mercekleme özelliklerine uyan bir model bulmaktı diyor. Sonuncu: Uzaklık ve hareket ölçümü. Hubble gözlemleri bir ipliksinin iki boyutlu bir haritasını verir, ancak 3 boyutlu görüntüler için ek gözlemler gerekir. Renkli görüntüler , tayfölçerler ile gökada hızları , Subaru, CFHT, WM Keck ve Gemini Kuzey Teleskopları verileri ile binlerce gökadanın içindeki ipliksilerin hareketleri tespit edildi. Tüm gökadaların konum ve hız bilgileri birleştirilerek bir model oluşturuldu ve daha sonra da ipliksi yapının 3 boyutlu biçimi ve konumu belirlendi. Sonuçta iki boyutlu yapılardaki görülen bazı belirsizlikler ve yapının özellikleriyle ilgili zorlukları açıklamak kolaylaştı. Sonuçlar kozmik kuramsal çalışmalar ve sayısal benzetimler yoluyla yapılan tahminleri en yüksek seviyede zorladı. MACS J0717'nin 60 milyon ışık yılı uzunluğundaki ipliksileri, astronomik ölçeklerde bile fazlasıyla uzundu. Dev kümeleri saran ve uzayı kozmik ağ gibi saran bu yapılar gökbilimcilerin tahmininden daha fazla madde içeriyor olabilir. Yani evrenin kütlesinin yarısından fazlası bu yapılar içinde gizlenmiş olabilir. 2018 yılında fırlatılması planlanan NASA/ESA/CSA James Webb Uzay Teleskopu'nun yüksek duyarlılığı ile kozmik ipliksiler daha kolay tespit edilebilecek. Notlar Karanlık madde ipliksiler ilk kez J. Dietrich ve arkadaşları tarafından 4 Temmuz 2012'de Nature Dergisi'nde yayınlanan, iki gökada kümesi arasındaki karanlık maddenin ipliksileri ile tanımlandı. Bu madde ışık yaymadığı ve yansıtmadığı için doğrudan görülemiyor. Başka bir madde içinden çarpışmaya uğramadan rahatça geçebilir. Evrenin dörtte üçünün karanlık maddeden oluştuğu düşünülüyor. Bunlar yalnız kütle çekiminden etkilenir ve gökadaların dönme hızı ile genel görelilik ilkesinin kütle çekimsel etkiye göre ışığın kırılması yoluyla ortaya çıkarılabilirler. Teleskopların yakaladığı ışık, geldiği nesne hakkında bilgi içerir. Bununla ilgili önemli bir uygulama olan kırmızıya kayma ile nesnenin uzaklığı belirlenir. Gökadaların uzaklıkları görünen renkleri ile göreli parlaklıkları kırmızıya kayma oranıyla tahmin edilerek hesaplanır. Bu uzaklık tahmini çok hassas olmasına karşılık çok uzaktaki soluk nesneleri için de güzel sonuçlar verir. Tayfölçümü bir nesneden gelen ışığın özelliklerini ayrıntılı olarak gösteren çalışmadır. Bu çalışmada tayfölçer ile gözlenen gökadanın hareketi ile onu saran ipliksiler ortaya çıkarılmıştır."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/karanlik-madde-kuramlarinda-eksik-var/", "text": "Hubble teleskopu ile Avrupa Güney Gözlemevinin Şili'deki Çok Büyük teleskopunun yaptığı gözlemler karanlık maddenin davranışına ait ileri sürülen kuramların eksik olabileceğini ortaya çıkardı. Bu eksiklik büyük gökada kümelerindeki karanlık madde yoğunluklarının gözlemler ile karanlık maddenin kümeler arasındaki dağılımını hesaplayan kuramsal bilgisayar benzetimleri arasındaki tutarsızlığı düzeltebilir. Yeni veriler bazı küçük ölçekli karanlık madde dağılımının beklenenden 10 kat daha güçlü mercek etkisi ürettiğini gösteriyor. Karanlık madde, bir gökadadaki yıldızları, tozu ve gazı bir arada tutan görünmez yapıştırıcıdır. Bu madde, gökada kütlesinin büyük kısmını oluşturur ve evrenin büyük ölçekli yapısının temelini oluşturur. Karanlık madde ışık yaymadığından, emmediğinden ya da yansıtmadığından dolayı gözlenemez. Var olduğunu sadece uzaydaki görünür maddeyle arasındaki çekim kuvvetinden anlarız. Gökbilimciler ve fizikçiler bu maddenin ne olduğunu bulmaya çalışıyor. Evrendeki yakın zamanda toplanarak oluşmuş en büyük yapılar olan gökada kümeleri aynı zamanda karanlık madde depolarıdır. Kümeler büyük ölçüde karanlık maddenin kütle çekimi etkisiyle bir arada tutulan gökadalardan oluşur. İtalya'daki INAF-Observatory of Astrophysics and Space Science 'den Massimo Meneghetti: Gökada kümeleri şu anda mevcut olan evrenin sayısal benzetimlerinin kütleçekimsel mercekleme yöntemiyle çıkarabileceğimiz ideal bir laboratuvardır diyor. Bu çalışmayla verileri pek çok kez test ettik ve benzetimlerle karanlık maddenin doğası arasındaki uyumsuzluğun düşündüğümüz etkilerin bazı fiziksel bileşenlerinin eksik olduğunu gösterdiğinden eminiz. ABD'nin Connecticut kentindeki Yale Üniversitesinden Priyamvada Natarajan: Gerçekte evrenin mevcut kuramlarımızda göremediğimiz bir özelliği var. Bu, karanlık maddenin doğası ve özellikleriyle ilgili mevcut fikirlerimizdeki boşluğa işaret edebilir. Elde edilen mükemmel veriler karanlık maddenin en küçük ölçeklerde ayrıntılı dağılımını araştırmamıza izin vermektedir diyor. Karanlık maddenin kümelerdeki dağılımı, ışığı bükmesi ölçülerek haritalanmaktadır. Kümelerde yoğunlaşan karanlık maddenin kütle çekimi, uzaktaki arka planda yer alan cisimlerden gelen ışığı bükerek onları büyütür. Bu efekt, kümelerin görüntülerinde arka plandaki gökadaların şekillerinin bozulmalarına neden olur. Kütleçekimsel mercekleme genelde uzaktaki aynı gökadanın birden fazla görüntüsünün oluşmasına neden olabilir. Bir kümedeki karanlık madde yoğunluğu ne kadar yüksekse, ışığı bükme etkisi de o kadar çarpıcıdır. Kümedeki gökadalarda yer alan daha küçük ölçekli karanlık maddenin varlığı bu bozulmayı arttırır. Bir anlamda gökada kümesi içinde gömülü birçok lens büyük bir mercek görevi üstlenir. Hubble ile elde edilen net görüntüler teleskoptaki Geniş Alan Kamerası 3 ve sıralı çalışmalar için geliştirilmiş Gelişmiş Kamerası ile üretildi. Avrupa Güney Gözlemevinin Çok Büyük teleskopu ile üretilen tayflarda birleştiğinde yüksek doğrulukta karanlık madde haritasına ulaşıldı. Gökbilimciler mercekleme nedeniyle oluşan çarpıklıkları ölçerek karanlık madde miktarını ve dağılımını ölçebildiler. MACS J1206.2-0847 , MACS J0416.1-2403 ve Abell S1063 adlı üç gökada kümesi aynı zamanda Hubble'ın iki veri setinin parçasıydı: The Frontier Fields ve kümedeki lensler yardımıyla süpernova araştırması. Ekibi şaşırtan olgu, her kümede kütleçekimsel merceklemenin ürettiği ve uzak gökadalardan kaynaklanan çarpıcı yaylara ek olarak daha küçük ölçekteki kavisler ve kümelerin kütlesinin en büyük olduğu merkez kısımlarında görülen yuvarlak görüntüler oldu. Araştırmacılar iç içe yerleşmiş merceklerin kümedeki gökadalarda yer alan yoğun maddeden kaynaklandığını düşünüyor. İzleyen tayfsal gözlemlerle birkaç gökada kümesinde dolanan yıldızların hızlarına bakılarak kütleleri ölçüldü. Tayfsal çalışmayı yöneten İtalya'daki Universita degli Studi di Ferrara'dan Piero Rosati: Hubble ve VLT'den gelen veriler mükemmel sinerji sağladı. Böylece her kümedeki gökadalara bakarak uzaklıklarını tespit edebildik diyor. İtalya Bologna'daki İtalya'daki INAF-Observatory of Astrophysics and Space Science'dan Pietro Bergamini; Yıldızların hızı bize karanlık madde miktarı da olmak üzere her gökadanın kütlesini tahmin etmemizi sağladı diyor. Hubble görüntüleme ve VLT tayf verisi birleştirilerek gökbilimciler düzinelerce görüntülenen, mercek etkisiyle görüşen arka plan gökadaları tanımlayabildiler. Bu da her kümedeki karanlık maddedeki kütle dağılımının iyi kalibre edilmiş yüksek çözünürlüklü haritasının elde edilmesini sağladı. Ekip karanlık madde haritalarını aynı uzaklıklarda bulunan benzer kütleli simüle edilmiş gökada kümeleri örnekleriyle karşılaştırdı. Bilgisayar modelindeki kümeler, en küçük ölçeklerde aynı düzeyde karanlık madde dağılımını göstermedi. Çalışma ekibi ve diğer tüm gökbilimciler karanlık maddenin doğasını keşfetmek için benzer çalışmalar yapmayı hedefliyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/karanlik-maddenin-haritasi-olusturuluyor/", "text": "NASA'nın Hubble Uzay Teleskopu'nu kullanan gökbilimciler evrenin en gelişmiş karanlık madde haritasını yapmaya çalışıyor. Karanlık madde evrenin kütlesinin büyük bir kısmını oluşturan ve ne olduğu henüz anlaşılamamış bir maddedir. Yeni gözlemler evrenin ilk yıllarındaki karanlık enerjinin rolünün ne olduğunu da ortaya çıkarabilecek. Gökadaların büyümesi ve kümelerin arasındaki itmenin karanlık enerjiden dolayı oluştuğu sanılıyor. Uzayın anlaşılamayan bir özelliği karanlık enerji ile karanlık maddenin oluşturduğu kütle çekimi arasındaki savaştır. Karanlık enerji gökada kümeleri denilen dev yapıları oluşturarak gökadaları birbirinden uzaklaştırır. Gökbilimciler evrenin ilk zamanlarındaki ilkel kümeleri inceleyerek karanlık madde dağılım haritasını oluşturmayı planlıyor. NASA'nın Jet İtici Laboratuvarı'ndan Dan Coe başkanlığındaki ekip Hubble'ın Gelişmiş Kamerası'yla gözlem yapmak üzere 2,2 milyar ışık yılı uzaklıktaki Abell 1689 büyük gökada kümesini hedef olarak seçtiler. Bu kadar yakındaki bir kümenin seçilmesinin nedeni ise mercek etkisi. Kümedeki karanlık maddeden dolayı oluşan kütle çekimi uzak gökadalardan gelen ışığı güçlendirme yani bir kozmik mercek gibi davranır. Böylece çok uzaklardaki bir gökada kümesi daha yakın planda görülebilir. Ancak alınan görüntüler elbette bir mercek ya da aynanın vereceği gibi net olmayacaktır. Görüntüleri inceleyen gökbilimciler küme içindeki karanlık madde miktarını kestirebilir. Coe ve ekibi Abell 1689'un çekirdeğindeki büyümeyi baz alarak yaptıkları bilgisayar benzetimiyle karanlık maddenin önceki tahminlerdeki gibi çok daha yoğun olduğu sonucunu çıkardılar. Karanlık enerjinin evrenin tarihi boyunca gökada kümelerinde itme ve büyütme etkisi oluşturması şaşırtıcı değil. Coe: Gökada kümeleri milyarlarca yıldır şekilleniyor. Daha erken dönemlerde evren daha küçüktü ve karanlık madde daha yoğundu. Abell 1689 evrenin ilk zamanlarında oluşmuş yoğun madde ile çevrelenmiş ve onun tarafından beslenmiştir. Sonuçta küme bugün gözlemlediğimiz duruma geldi diyor. Görünmez Madde Haritası Abell 1689 en güçlü çekimsel mercek kümeleri arasındadır. Daha önceki çalışmalarda 42 arka plan gökadalarına ait 135'den fazla görüntü elde edildi. Coe: Mercek görüntüleri büyük bir bulmaca gibidir. Burada ilk kez Abell 1689 arka plandaki gökadalardaki kütleyi düzenlemek için kullanılıyor. Öncelikle bu bilgiler kümedeki karanlık madde dağılımını bir haritaya dökmek için kullanılabilir. Gökbilimciler karanlık enerjinin olası etkisinin anlaşılması için daha çok gözlem yapmayı planlıyor. Hubble önümüzdeki 3 yıl içerisinde 1 ay süreyle 25 kümeyi gözlem altına alacak. Burada Hubble özellikle CLASH özellikli kümeleri gözleyecek. CLASH kümeler büyük miktarda sıcak gaz barındırdıkları için güçlü X-ışınları yayarlar. Bu kümeleri gözleyecek olan gökbilimciler karanlık madde dağılımını ve erken evrendeki küme oluşumlarını daha iyi anlamayı umuyor. Kaynak: Hubble"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/karanlik-maddenin-sirri-dev-kumelerde-araniyor/", "text": "Uluslararası bir gökbilimci ekibi Subaru Teleskopunu kullanarak, elli gökada kümesindeki karanlık madde dağılımını ölçmeyi başardı. Tayvan, İngiltere ve Japonya ülkelerinden oluşan araştırma ekibinin bulguları karanlık madde yoğunluğunun kozmik devlerin merkezlerinden dışarı doğru azaldığını belirledi. Evren içine yayıldığı bilinen gizemli karanlık madde ile ilgili yeni kanıtlar CDM olarak bilinen soğuk karanlık madde kuramının ileri sürdüğü görüşle de uyumlu. Bundan yaklaşık 80 yıl kadar önce birkaç bilimci karanlık maddenin varlığından şüphelenmişti. Buna karşılık bu maddeyi gökyüzünde doğrudan göremezsiniz ve parçacık fizikçilerinin deneylerinde de karanlık madde parçacıkları ortaya çıkmadı. O zaman bu karanlık madde nedir? Fizikçiler ve gökbilimciler, son çalışmalarda evren kütlesinin % 85'ini oluşturduğu hesaplanan karanlık madde ile ilgili birçok soruyla karşı karşıya. Tayvan Sinica Akademisi'nden Dr. Nobuhiro Okabe ve İngiltere Birmingham Üniversitesi'nden Dr. Graham Smith'in liderliğindeki ekip, karanlık maddenin doğasını araştırmak amacıyla evrendeki en büyük cisimlerin yoğunluğunu ölçmeye çalıştı. Ekip bunun için belirledikleri elli gökada kümesini Subaru Birincil Odak Kamerası ile gözledi. Bir gökada kümesi gökyüzündeki çok büyük bir şehir gibidir. Her parlak ışık bir gökada ve bu ışıklar arası da karanlık maddeyle kaplıdır. Bu karanlık madde gökadaları canlı tutan altyapıları gibidir diyor Smith. Ekip gökada kümesinin merkezine doğru karanlık madde yoğunluk değişimini görmek istedi. Karanlık madde yoğunluğu aslında bileşenlerine yani karanlık maddeyi oluşturan parçacıkların özelliklerine bağlıdır. Bugüne kadar ileri sürülen en önemli karanlık madde kuramı olan CDM, karanlık madde parçacıklarının sadece birbirleriyle ve kütleçekimiyle diğer maddeyi etkilediğini, onları boş uzay üzerine yaydığını veya elektromanyetik ışımayı soğurduğunu söyler ki, bunları görmek zor olsa da imkansız da değildir. Bu nedenle ekip sıradan madde ve ışıması ile karanlık madde etkileşimini kütleçekimsel mercek yöntemiyle gözlemek istedi. Einstein'ın Genel Görelilik Kuramı'na göre çok uzaktaki parlak bir noktadan yayılan ışık yakındaki büyük bir cismin yakınından geçerken yolunu değiştirerek bükülür. Aynı nedenle uzak gökadaların ışığı aradaki karanlık maddenin etkisinden dolayı şekil ve konum değiştirmelidir. Subaru Teleskopu kütle çekimi mercek etkisini görme yeteneği olan harika bir teleskoptur. Bize oldukça soluk nokta gibi görünen gökada kümelerindeki karanlık maddenin ışığı ne kadar etkilediğini tam olarak ölçebilmekte diyor Okabe. (Şekil 1) CDM kuramı gökada kümelerinin merkezinden dışa doğru gidildikçe yoğunluğu azalan karanlık maddeyle ilgili iki görüş öne sürer. Birine göre bu basitçe maddenin kütlesiyle ilgilidir. Diğeri ise kümenin ortalama yoğunluğunun bir parametresidir. CDM kuramı gökadaların yüksek yoğunluğunun gökada kümelerine gidildikçe ortalama yoğunluğa indiğini tahmin ediyor. Ekip yoğunluk parametresi hesabı için bilinen en büyük elli gökada kümesinin gözlemlerini birleştirdi. Ortalama kütle haritası (Şekil 2) oldukça simetriktir. Bireysel kümelerde kütle yoğunluğu dağılımının yoğunluğu ise geniş bir aralığa sahiptir. Ekip karanlık madde yoğunluğunun CDM kuramına uygun olarak küme kenarlarından merkeze doğru arttığını belirledi. Araştırma sırasında az sayıda da CDM kuramına uymayan parametrelere de rastlandı. Ancak gözlem daha çok CDM kuramını destekler nitelikte. Okabe gökada kümelerinden oldukça geniş alanda bir gözlem yapıldığını vurgulayarak, Bu şimdiye kadar mevcut veriler eşliğinde ve oldukça dikkatli bir inceleme sonucunda ulaşılmış en tatmin edici sonuçtur diyor. Gelecekte ne gibi karanlık madde çalışmaları yapılabilecek. Smith'e göre çalışmalar genişletilecek. Örneğin gökada kümelerinin merkezileri ölçü alınarak daha küçük ölçeklerde çalışmalar yapılabilecek. Bu ölçümler karanlık madde hakkındaki bilgimizi genişletecek. Japonya Tokyo Üniversitesi'nden Prof. Masahiro Takada gelecek için heyecanlı: Bu, tek ölçümle birçok gökada kümesinin mercekleme gözlemlerini birleştiren en güçlü yöntemdir. Japon gökbilimciler insanlık tarihinin en büyük gökada araştırmalarından birini yapmak için Subaru Teleskopu'nun yeni Hyper Suprime-Cam'ini kullanmaya hazırlanıyor. Kütleçekimsel mercek çalışmalarında bu aleti kullanmak sağlam kanıtlar elde etmek demektir diyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/karanlik-maddenin-yeni-bir-surprizi/", "text": "NASA ve ESA'nın yüksek enerjili gözlemevlerini kullanan, içlerinde Türk gökbilimci Dr. Esra Bülbül'ün de yer aldığı, bir araştırma ekibi evrendeki en sıra dışı ve görülemeyen karanlık maddeyle ilgili önemli bir ipucu elde etti. Işık yaymayan, içinden geçen ışığı soğurmayan karanlık madde ancak yıldızlar veya gökadalar gibi diğer cisimlere uyguladığı kütle çekimi etkisiyle onların hareketlerini izleyerek yani dolaylı yoldan tespit edilebiliyor. Bu dolaylı kanıtlar eşliğinde gökbilimciler karanlık maddenin evrende bildiğimiz maddeye göre daha baskın olduğunu düşünüyor ama bu kesin bir yargı değil. Şimdi ise bir gökada kümesini çalışan gökbilimciler gökadaların kütle çekimiyle birbirlerine bağlı olduklarını belirlediler. Gökada kümeleri sadece yüzlerce gökadayı değil aynı zamanda gökadalar arası boşluğu dolduran sıcak gazı da barındırır. Buna karşılık kütle çekim ölçümleri göz önüne alındığında kümelerdeki gökadalar ve gazın ancak beşte bir dolayında kütleyi oluşturduğu görülüyor, geriye kalan kütleyi ise karanlık madde dolduruyor. Bu gaz çoğunlukla hidrojenden oluşmuştur ve sıcaklığı 10 milyon dereceye kadar ulaştığından X-ışını yayar. Diğer elementler ise farklı X-ışını çizgileri oluşturur. ESA'nın XMM-Newton ve NASA'nın Chandra X-Işını Gözlemevi verileriyle 73 gökada kümesini inceleyen gökbilimciler dalga boylarında daha önce rastlanmayan oldukça soluk bir çizgiye rastladılar. Harvard-Smithsonian Astrofizik Merkezi'nden Türk gökbilimci Dr. Esra Bülbül: Bu tuhaf sinyal bilinen bir elemente ait olsaydı bu ortaya çıkardı ancak hiçbirine ait değil diyor. Böylece biz daha önce bilinmeyen bir şeye baktığımızı anladık. Gökbilimciler bu çizginin soğurma sürecinde parçalanarak oluşan, henüz görülememiş atom altı parçacıklardan yeni bir parçacık, 'steril nötrino' tarafından oluştuğunu düşünüyor. Çok küçük kütleli bilinen nötrinolar madde ile kütle çekiminin yanısıra zayıf nükleer kuvvet etkisinde de ender etkileşime girerler. Steril nötrinolar tıpkı karanlık madde gibi normal maddeyle sadece kütle çekimi yoluyla etkileşime girdikleri düşünülüyor. Bu gözlemlerimizde bir hata yoksa gökada kümeleri arasındaki karanlık maddenin bir kısmının steril nötrinolardan oluştuğunu söyleyebiliriz diyor Bülbül. Çalışmada kullanılan gökada kümeleri birkaç yüz milyon ışık yılı ile birkaç milyar ışık yılı kadar geniş bir alana yayılıyorlar. Belirsiz sinyalin varlığı birkaç küme verilerinin birleştirilmesiyle elde edildiği gibi sadece kozmik komşumuz dev Kahraman kümesinde de görüldü. Keşif çok geniş kapsamlı verilerle elde edildiyse de gökbilimciler yine de dikkatli olmaya çalışıyorlar. Bu gözlemlere ek olarak XMM-Newton, Chandra ve diğer yüksek enerjili teleskoplarla yapılacak yeni gözlemlerle karanlık madde bağlantısı ortaya çıkarılabilir. ESA'nın XMM-Newton Proje bilimcilerinden Norbert Schartel: Daha önce bilinmeyen bu soluk çizginin keşfi, farklı dalga boylarındaki X-ışınlarını toplama yeteneğine sahip XMM-Newton Gözlemevi'nin yeteneğiyle gerçekleşti diyor. XMM-Newton ile karanlık maddenin bu ilk doğrudan kanıtının doğrulanması gerçekten çok heyecan verici olacak. Henüz o aşamaya gelmedik ama evrendeki tuhaflıkları öğrenmek için çok yol aldık. Dr. Esra Bülbül ve arkadaşlarının çalışması http://iopscience.iop.org/0004-637X/789/1/13/ adresinde yayınlandı."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/karanlik-maddesi-olmayan-gokada-bulundu/", "text": "Karanlık maddenin çok az olduğu bir gökada keşfedildi. Keşif başta Hubble olmak üzere Gemini ve Keck teleskoplarının verileriyle gerçekleşti. NGC 1052-DF2 gökadasında karanlık maddenin çok az olması mevcut teoriler ile gökadaların oluşumunu açıklayan modelleri zora sokacak görünüyor. Buna ek olarak karanlık maddeye yönelik farklı bir bakış açısı gerektiği ortaya çıkıyor. Hubble ve yer merkezli çeşitli teleskopları kullanan gökbilimciler sıra dışı bir cisim keşfetti: neredeyse hiç karanlık madde bulunmayan bir gökada. 65 milyon ışık yılı uzaklıktaki NGC 1052-DF2 gökadası Samanyolu'ndan daha büyük ve 250 kat daha fazla yıldız barındırıyor. Gökada ultra dağınık sınıfına alındı. Gökadayı çevreleyen küresel kümenin dinamik özellikleri ile gökada kütlesi belirlendi. Bu kütle gökadadaki yıldızların kütlesi ile karşılaştırıldı. Buna göre gökada öngörülenden en az 400 kat daha az karanlık madde içerdiği sonucuna ulaşıldı. Böylesi bir durum hem karanlık madde hem de gökada oluşumlarını açıklayan teorilerle uyuşmamaktadır. Yale Üniversitesinden Allison Merritt: Karanlık maddenin gökadaların ayrılmaz bir parçası olduğu düşünülüyor. Bu madde gökadanın dağılmasını önleyen ve gökadanın evrimi üzerinde etkili en önemli unsur olarak tanımlanmıştır. Bu da bir gökadanın vazgeçilmez ögelerinden birinin karanlık madde olduğu anlamına gelir. Ancak bu gökadada böyle bir durum yok. Mevcut bilgimize aykırı durumla karşı karşıyayız diyor. Böylesi bir gökadayı öngören teorimiz yok. Yani karanlık madde olmadan nasıl oluştuklarını bilmiyoruz. Bu keşif karanlık maddenin bir şekilde gökadalardan ayrılabileceğini de göstermektedir. Araştırmacılar NGC 2015-DF2'deki karanlık madde eksikliğini açıklayabileceklerini düşünüyor. Çok sayıda yıldız doğumu gibi ani ve enerjik olaylar zinciri tüm gaz ve buna ilave olarak karanlık maddeyi temizlemiş olabilir mi? Ya da NGC 1052-DF2'nin yakınındaki NGC 1052'nin büyümesinin nedeni bu olabilir mi? Ancak bunların hiçbiri gökadanın nasıl oluştuğunu açıklamıyor. Ekip şimdi başka karanlık madde fakiri gökadaları keşfetmek için kolları sıvadı. Hedefteki 23 adaydan üç tanesinin NGC 1052-DF2'ye benzediği gözlendi."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/karanlik-maddeyi-aydinlatan-dev-gokyuzu-taramasi/", "text": "VST KiDS Taraması'ndan ilk sonuçlar ESO'nun Şili'deki Paranal Gözlemevi'nde bulunan VLT Tarama Teleskopu ile yapılan, güney gökküresine ait yeni ve büyük bir karanlık madde taramasına ait ilk sonuçlar yayınlandı. VST KiDS taraması ile gökbilimciler karanlık madde, karanlık enerji, gökada halelerinin yapısı, ve gökadalar ile kümelerin evrimleri hakkında hassas ölçümler yapabilecekler. Evren'deki maddenin yaklaşık % 85'i karanlık , ve parçacık fizikçileri tarafından anlaşılmayan bir türe sahip. Işık yayma ve soğurma özelliği olmamasına rağmen gökbilimciler karanlık maddeyi yıldızlar ve gökadalar üzerindeki etkileri sayesinde tespit edebiliyor, özellikle kütleçekimsel etkileşiminden. ESO'nun güçlü tarama teleskoplarını kullanan yeni ve büyük bir proje ile artık gizemli karanlık madde ile doğrudan gözleyebildiğimiz ışık yayan gökadalar arasındaki ilişkiyi daha önce olmadığı kadar açık bir şekilde tanımlayabiliyoruz . Kilo-Derece Taraması olarak bilinen projede VLT Tarama Teleskopu ve dev kamerası OmegaCAM kullanılmaktadır. ESO'nun Şili'deki Paranal Gözlemevi'nde bulunan bu teleskop görünür ışıkta geceleyin gökyüzünü taramaya adanmıştır ve kırmızı ötesinde tarama yapan VISTA ile tamamlanmaktadır. VST'nin temel hedeflerinden biri de karanlık maddenin haritasını çıkarmak ve bunu Evren'in ivmelenerek genişlemesine yol açan gizemli karanlık enerjinin anlaşılması için kullanmaktır. Karanlık maddenin nerede olduğunu bulmak için en iyi yol ışığın, kütleçekim kuvveti nedeniyle büküldüğü kütleçekimsel mercekleme olayıdır. Bu etki üzerinde çalışarak kütçekimin en güçlü olduğu yerlerin görüntülenmesi mümkün olmakta ve böylece karanlık maddeyi de içeren maddenin nerede olduğu ortaya çıkmaktadır. Gözlemlerden elde edilen makalelerin ilk kısmında Hollanda, Leiden Gözlemevi'nden Koenraad Kuijken liderliğindeki uluslararası KiDS araştırma ekibi bu yaklaşımı kullanarak genellikle 5.5 milyar ışık-yılı uzaklığında yer alan, iki milyondan fazla gökadaya ait görüntülerin analizini gerçekleştirdi . Bu gökadalardan yayılan ışığın yeryüzüne gelişi süresince büyük kütleli karanlık madde kümelerinin çekim etkisine maruz kalması ile ortaya çıkan bozulma miktarı incelendi. Elde edilen ilk sonuçlar nihai taramanın sadece %7'sine karşılık gelmekle birlikte gökada gruplarındaki karanlık maddenin dağılımını görüntülemeye ayrılmıştır. Gökadalar genellikle toplu halde yaşamaktadırlar buna bizim gökadamız Samanyolu'da dahildir, ve Yerel Grubun bir parçasıdır ve ne kadar karanlık madde içerdiklerinin anlaşılması gökadaların kozmik ağ içinde nasıl oluştuğuna dair teorinin anahtarı konumundadır. Kütleçekimsel mercekleme etkisi ile bu grupların görünür maddeden 30 kat daha fazla karanlık madde içerdiği ortaya çıkarıldı. İlginç olan nokta, en parlak gökada neredeyse her zaman karanlık madde kümesinin ortasında bulunuyor, diyor bu ilk KiDS araştırmalarından birinin ilk yazarı Massimo Viola . Gökada oluşumu teorisindeki bu tahmin, yani gökadaların gruplar halinde toplanmaları ve merkeze doğru yığılmaları daha önce bu kadar açık bir şekilde gözlemlerle gösterilememişti, diye ekliyor Koenraad Kuijken. Bulgular tarama teleskoplarından elde edilen muazzam miktardaki veri setlerinin kullanımı için henüz yeni başlayan büyük bir projenin ilk adımları olup, veriler tüm dünya genelindeki bilim insanlarının kullanımı için ESO arşivi aracılığı ile kullanıma açık hale getirilmiştir. KiDS taraması karanlık madde ile ilgili anlayışımızı daha da öteye götürmeye yardımcı olacak. Karanlık maddeyi ve etkilerini anlamak fizikte büyük bir atılıma karşılık gelecektir. Notlar Gökbilimcilerin bulgularına göre Evrenin toplam kütle/enerji içeriği %68 oranında karanlık enerji, %27 oranında karanlık madde ve % 5 oranında normal madde olarak ayrılmıştır. Bu nedenle %85 oranındaki madde şu anda karanlıkta olup, doğası henüz anlaşılamamıştır. Süperbilgisayar hesaplamaları karanlık madde ile dolu bir Evren'in nasıl evrimleşeceğini göstermektedir: zaman içerisinde karanlık madde dev bir kozmik ağ yapısı şeklinde kümelenmektedir, ve gökadalar ile yıldızlar karanlık maddenin en yoğun olduğu bölgelerde oluşmaya başlamaktadırlar. Bu çalışmada Anglo-Australian Teleskopu ile yapılan yoğun gözlemleri takiben, Gökada ve Kütle Birliği projesi tarafından sağlanan, gökada gruplarına ait 3-boyutlu haritalar kullanılmıştır. ESO-Türkiye"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/karanlik-yildizlardan-bir-demet/", "text": "Gökbilimciler 14 soğuk yıldızı görüntüledi. Herhangi bir teleskopla görülemeyen soğuk ve soluk olan bu yıldızlar aslında yıldız olmayı başaramamış kahverengi cücelerdir. Spitzer uzay teleskopu kızılötesi görüş yeteneği sayesinde bu yıldızları görmeyi başardı. Şimdiye kadar bu nesnelerden çok azı keşfedilebildi. Sıcaklıkları 450-600 Kelvin (180-350 C derece) arasında olan bu yıldızlar çoğu kez başka bir yıldızın çevresinde dolanan gezegen ile karıştırılır. Bu soğuk küreler yakın zamana kadar görüntülenemedi. Ancak gelişen teknolojinin de yardımıyla artık ortaya çıkmaya başladılar. NASA'nın Geniş Alan Kızılötesi Tarayıcısı ile bu nesnelerden yüzlercesinin bulunması bekleniyor. Spitzer daha lokal bölgeleri tararken, WISE daha geniş alanları taraması için tasarlanmıştır. İşte bu keşifte WISE ile Spitzer'in ortak çalışmasıyla geldi. WISE'nin Çoban takımyıldızında işaretlediği alana bakan Spitzer kahverengi cüceler olduğunu bildirdi. NASA'nın Jet Motorları Laboratuvarı'ndan Peter Eisenhardt: Çevremizi kuşatmış olabilecek kahverengi cüceleri bulmak için WISE her yere bakıyor. Bize en yakın yıldız olan Proxima Centauri'den bile daha yakında kahverengi cüceler olabilir diyor. Kahverengi cüceler yıldızlar gibi gaz ve toz bulutlarının çökmesiyle oluşur. Ama yeterli kütleye ulaşamadıklarından nükleer tepkimeleri yetersiz kalır ve bu nedenle çok sönüktürler. Bilinen en küçük kahverengi cüce 5-10 Jüpiter kütlesindedir ki bu bile bilinen bazı gaz devi ötegezegenlerden daha küçük olduğunu gösterir. Kahverengi cücelerin iç sıcaklıkları zaman içinde soğur. Bu nesnelerin varlığı ilk kez 1995'te doğrulandı. Spitzer'in keşfettiği kahverengi cüceler 1500 Kelvin dereceden daha soğuk olarak nitelendirilen T sınıfına giriyor. Bunların bazıları henüz üyesi olmayan Y sınıfında bile olabilir. T ve Y sınıfları tüm yıldızların sınıfında altta yer alıyor. O sınıfı en büyük yıldızlar için kullanılırken Güneş'in sınıfı G'dir. WISE ekibinden Davy Kirkpatrick: Güneş'ten çok uzakta ve Güneş'in çevresinde dolanan Neptün büyüklüğünde ya da daha büyük boyutlarda soğuk kahverengi cüce bulabiliriz. Bu göz ardı edilmemeli diyor. Spitzer tarafından yüzlerce ışık yılı uzaklıkta bulunan 14 kahverengi cüce, Dünya üzerinde kurulu teleskoplara takılan tayf ölçümleriyle onaylandı. Bunların varlığı Güneş'ten 25 ışık yılı uzaklığa kadar yüzden fazla kahverengi cüce olabileceğini akla getiriyor. WISE yeterince yakın bölgeleri de tarayarak bu nesneleri aramaya devam ediyor. Eisenhardt: WISE bizim Güneş'in çevresiyle ilgili görüşümüzü değiştirebilir. Daha yakınlarımızda bu nesnelerden bulabilir ve onların bir gezegen sistemi olduğunu da ortaya çıkarabiliriz diyor. Kaynak: Spitzer"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/karanliktaki-gul/", "text": "Karanlık uzayın ortasındaki NGC 3256'nın güle benzeyen görüntüsü yanıltıcı olabilir. Şiddetli oluşum ve patlamaların gerçekleştiği gökada yaklaşık 500 milyon yıl önce bir çarpışmaya uğradı. Olayın artçıları hala sürmektedir. Samanyolu ile aynı büyüklükteki NGC 3256 gökadası Vela takımyıldızında ve 100 milyon ışık yılı uzaklıkta olup Hydra-Centaurus üst kümesindedir. Gökadanın cevresini saran parlak kollarında şiddetli geçmişin izleri görülmektedir. Bu kollar genç mavi yıldızlarla süslenmiştir. İki gökada birleştiğinde yıldızlar arasında ender çarpışma gözlenir. Yıldızlar arasında büyük boşluklar olması bu tür çarpışmaların sadece gaz ve tozların arasında olmasına neden olur. NGC 3256'nın merkezindeki büyük alandaki parlaklık büyük miktarda bebek yıldızların doğduğu bir gökada olduğu anlamına gelir. Bu yıldızlar kızılaltı dalga boyunda parlamaktadır. Bu nedenle gökada Parlak Kızılaltı Gökada sınıfında sayılmaktadır. NGC 3256'nın yakın, parlak ve yüzünün bize dönük olması pek çok çalışmanın merkezinde olmasına neden olmuştur. Gökada birleşmeleri sonucunda tetiklenen yıldız patlamalarını araştırmak için ideal bir örnek teşkil eder. Ayrıca gelgit kollarındaki genç yıldız kümelerinin özelliklerinin de anlaşılmasına yardımcı olmaktadır. Gökadanın merkezinde yer alan sayısı bini geçen parlak yıldız kümesi ve çevreleri karanlık toz ile moleküler gaz yapıları ile doludur. Kızılaltı, radyo ve X-ışını dalga boylarındaki gözlenen çekirdeğin sırları böylece açığa çıkmaktadır. Çarpışan iki gökada gaz açısından zengin ve birbirlerine neredeyse eşit büyüklükte kuvvet uyguladığından benzer kütleye sahiptir. Sarmal kolları gittikçe kaybolmuş ve birkaç yüz milyon yıl içinde de çekirdekle birleşecektir. Böylece iki büyük gökadanın birleşmesi büyük eliptik gökadaya dönüşmesiyle sonuçlanacaktır."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/karanliktan-aydinliga/", "text": "Bu dikkat çekici geniş alan görüntüsündeki kozmik tozlu kıvrımlardan oluşan karanlık bulut, yeni doğan yıldızların parlak ışıklarıyla aydınlatılıyor. Bu yoğun bulut Lupus 3 adı verilen bir yıldız oluşum bölgesidir ve burası kendi üzerine çöken gaz ve toz kütlelerinden oluşan sıcak yıldızlarla dolup taşmaktadır. VLT Tarama Teleskopu ve MPG/ESO 2.2-metrelik teleskopu tarafından alınan görüntülerle oluşturulan bu manzara bölgenin şimdiye kadarki en ayrıntılı görünüşüdür. Lupus 3 yıldız oluşum bölgesi yeryüzünden sadece 600 ışık-yılı uzaklıkta bulunan Akrep takım yıldızı doğrultusunda bulunmaktadır. Adını Kurt takımyıldızından alan Lupus Bulutları adı verilen daha büyük bir kompleksin parçasıdır. Bulutlar arka plandaki milyonlarca yıldız boyunca dalgalanan dumana benzerken, gerçekte bu bulutlar bir karanlık bulutsudur. Bulutsular yıldızlar arasındaki büyük gaz ve toz nesneleri olup bazen yüzlerce ışık yılına kadar genişlemektedirler. Çoğu bulutsu sıcak yıldızların yoğun ışıklarıyla dikkat çekici şekilde aydınlatılsa da, karanlık bulutsular içlerindeki göksel nesnelerin ışıklarını gizlemektedir. Bunlar ayrıca soğurma bulutsuları olarak da bilinirler, çünkü bulut boyunca ilerleyen ışığı soğurup saçmakta olan soğuk ve yoğun yoz parçacıklarından oluşmaktadırlar. Kömür Çuvalı Bulutsusu ve Büyük Yarık gibi bilinen karanlık bulutsular, Samanyolu'nun parlaklığına karşı tamamen karanlık olup çıplak gözle görülebilecek kadar büyüktürler. Lupus 3 düzensiz bir yapıda, gökyüzü boyunca uzanan şekilsiz bir yılan görünümüne sahiptir. Bu görüntüde kalın karanlık izlerin merkezdeki parlak mavi bulutların parıltısına karşı oluşturduğu bir karşıtlık bulunuyor. Lupus 3 çoğu karanlık bulutsusunda olduğu gibi aktif bir yıldız oluşum bölgesidir ve çoğunlukla öncül-yıldız ve çok genç yıldızlardan oluşmaktadır. Çevredeki tedirginlikler bulutsu içerisindeki yoğun kümelenmelerin kütleçekimi altında çökmelerine ve zamanla ısınarak basınç kazanmalarına neden olmaktadır. Görüntünün merkezindeki parlak iki yıldız henüz yaşamlarının başında bu süreçten geçerek, yaydıkları ışınım içinde bulundukları bulutsunun kalın duvarlarınca engellenmekte ve bu yıldızların sadece kırmızı-ötesi ile radyo teleskopları tarafından görülebilmelerine neden olmaktadır. Ancak büyüdükçe daha sıcak ve parlak olan bu yıldızların yoğun ışınımları ve güçlü yıldız rüzgarları çevrelerindeki gaz ve tozu temizleyerek kasvetli doğumevlerinden parlak bir şekilde yeniden doğmalarına neden olmaktadır. Halen çok genç olan bu iki yıldızın merkezlerindeki çekirdek birleşmesi tepkimeleri henüz başlamamıştır. Bunun yerine, parlaklıkları çalkantılı merkezlerindeki kütleçekimsel enerjinin ısı enerjisine dönüşmesiyle ortaya çıkmaktadır. Bulutsuları anlamak yıldız oluşumunu anlayabilmek için çok önemlidir aslında Güneş'in de dört milyar yıl önce Lupus 3'e benzeyen bir yıldız oluşum bölgesinde meydana geldiği düşünülmektedir. En yakın yıldız doğumevlerinden biri olan Lupus 3 çoğu çalışmaya konu olmuştur ve 2013 yılında Şili'deki ESO'nun La Silla Gözlemevi'nde bulunan MPG/ESO 2.2-metrelik teleskopla bulutsunun daha küçük bir bölgesindeki karanlık duman-benzeri sütunları ve parlak yıldızları görüntülenmiştir. ESO/Türkiye"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/karbon-coksa-su-az-demek/", "text": "NASA tarafından yürütülen kuramsal bir çalışmaya göre adına elmas gezegen denilen gezegenler karbon açısından zengin olmalarına karşılık su yoksunu olabilirler. Güneşimiz aslında karbon fakiri bir yıldız olmasına karşılık gezegenimiz büyük ölçüde karbondan değil silikattan oluşur. Güneş'e göre çok daha fazla karbon barındıran bir yıldızın çevresindeki bir gezegen ise daha çok karbondan yani bir anlamda elmastan oluşmalıdır. Söz konusu karbon temelli gezegen sistemlerini modelleyen bilimciler gezegenlerde olduğu düşünülen okyanuslarda aslında buzlu su depolarının olması gerekenden daha az miktarda bulunduğunu tespit etti. Amerikan Astronomi Derneği'nin 7 ekim'de düzenlenen Denver'da düzenlenen toplantısında çalışmayı sunan Torrence Johnson: Bizdeki okyanusların varlığı buzlu asteroit ve kuyrukluyıldızlardır diyor. Johnson, Galileo, Gezgin ve Cassini'nin de içinde yer aldığı çeşitli araştırma ekiplerinde yer almıştır. Bu yapıtaşlarından hareketle karbon zengini yıldızların çevresindeki gezegenlerin kuru olduğunu gördük diyor. Johnson ve arkadaşları yıldız sistemlerinin gelişiminde rol oynayan karbonun aynı zamanda suyu oluşturan oksijenin dolanımını engellediğini belirledi. Cornell Üniversitesi'nden Jonathan Lunine: Karbon yaşamın ana unsurudur ama çokluğu oksijeni uzak tutmasına ve suyun oluşmasına engel olmasına neden olacaktır diyor. Ötegezegen denilen Güneş Sistemi'nin dışındaki gezegen çalışmalarının en önemli sorularından biri de yaşanabilir olup olmadıklarıdır. Araştırmacılar öncelikle yıldızın çevresinde sıvı suyun bulunabileceği ve adına yaşam alanı dedikleri bölgede gezegen ararlar. NASA'nın Kepler Teleskopu bu bölge içinde yer alan birkaç gezegen keşfetti. Araştırmacılar şimdi Kepler'in verilerinden bu bölgedeki olası Dünya gibi küçük gezegenleri bulmaya çalışıyor. Bir gezegen bu yaşam alanı bölgesinde olsa dahi yüzeyinde okyanuslar oluşturacak kadar sıvı suyun olup olmadığı da ikinci bir soru. Johnson ve ekibi bu soruyu yanıtlayabilmek için Güneş Sistemimizdeki karbon-oksijen oranı ölçümlerini ele alarak gezegen modelleri oluşturmaya çalışıyor. Güneş diğer yıldızlar gibi Büyük Patlama'dan bu yana oluşmuş hidrojen, helyum, azot, silisyum, karbon ve oksijen gibi birçok elementi yapısında barındırır. Dünya oluşmadan önce, milyarlarca yıl önce yani Güneş Sistemi'nin erken dönemlerinde, suyun buz şeklinde olduğu düşünülüyor. Kuyrukluyıldızlar ya da asteroitlerin -tartışmalı olsa da- günümüzdeki suyun kaynağı olduğu düşünülüyor. Her iki durumda da Dünya'daki suyun çok eski bir dönemde oluştuğu ve uzun yolculuklar yaparak geldiği söylenebilir. Araştırmacılar karbonca zengin yıldızların gezegenlerine mevcut modeli uyguladığında su ortadan kayboluyor. Tüm karasal gezegenler aynı değildir. Bir elmas gezegen Dünya büyüklüğünde olsa da cansız, çöllerle kaplı ve okyanusları çok az olabilir diyor Johnson."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/karbonu-olan-ilk-gezegeni-bulduk/", "text": "Massachusetts Enstitüsü ve Teknolojisi 'nden bir grup bilim insanı ilk kez bir ötegezegende karbon olduğunu keşfetti. 1200 ışık yılı uzaklıktaki 1.4 Jüpiter kütleli WASP-12b gezegeninin atmosferinde karbon ve oksijenin izlerine rastlandı. Karbon zengini olan gezegenin kayalık ve elmas gibi saf karbon kayalarından veya grafit kayalarından oluşan bir yüzeye sahip olabileceği düşünülüyor. Princeton Üniversitesi'nden Nikku Madhusudhan: Bu keşif araştırmacıların daha fazla karbon içerikli gezegen keşiflerini yapmasını sağlayacaktır diyor. WASP-12b büyük oranda gaz içeren ve yaşama ev sahipliği yapamayacak kadar da sıcak olan bir gezegendir. Ancak bir ötegezegende ilk kez karbonun keşfedilmesi açısından önemlidir. Gezegenin milyarlarca yıl önce oluştuğu olasıdır. Böylesi küçük gezegenlerin çoğunda karbon bulunabilir ve atmosferinde olabilecek bir miktar su ve oksijen ile bol miktarda metan yaşamı destekleyebilir diyor Madhusudhan. NASA'nın bulduğu zehirli madde olan arsenik içinde yaşam gibi farklı yaşam biçimlerini de artık göz ardı etmemek gerekiyor. Gökbilimciler gezegenden gelen ışığın farklı dalga boylarındaki değişimlerini gözleyerek atmosfer yapılarını anlayabiliyor. NASA'nın Spitzer Uzay Teleskopu yardımıyla Florida Üniversitesi'nden Joe Harrington'un başını çektiği ekip WASP-12b'yi yıldızın arkasına geçerken dört farklı dalga boylarında tayfını aldı. O gözlemler ve daha sonra Hawai'deki Kanada-Fransa-Hawai Teleskopu'nun üç dalga boyunda aldığı veriler birleştirildi. Gezegen 2009 yılında Birleşik Krallığa ait Geniş Açılı Gezegen Araması ile keşfedilmişti. Madhusudhan atmosfer analizinde bilgisayarda geliştirilen bir programı kullanıyor. Program gezegendeki sıcaklık dağılımını, karbonmonoksit, metan, karbondioksit, subuharı ve amonyak gibi gazların tayf çizgilerini hedefleyerek ölçülen tayf değerlerini karşılaştırıyor. Verilerdeki milyonlarca değer arasından bu değerlere en yakın olanları tespit ederek ilgili maddeyi tespit edebiliyor. Gezegenin karbon zengini atmosfere sahip olması yüzeyinin katran gibi yapışkan bir madde ile kaplanmış olabileceği anlamına gelebilir. Bu da bildiğimizden farklı bir yüzeyin olduğu anlamına gelir. Böylesi sıcak bir yerde ve böylesi bir yüzeyde karbon temelli farklı bir yaşamın olup olamayacağı ise gelecek araştırmalar sonucunda belirlenecektir. Arizona Üniversitesi'nden Adam Showman: Karbon zengini bir gezegenin yüzeyinin neye benzediğini düşünmek bile insanı heyecanlandırıyor. Bu çalışma tartışmayı kurgudan doğru noktalara sürükleyecektir diyor. Showman karbon temelli ötegezegenlerde yeralacak okyanusların ve yüzeyinin yaşam için uygun ortamı oluşturabileceğini belirtiyor. Kaynak: Science Daily 2 Yorumlar hocam şimdi yeni keşfedilen bu gezegenlerle ilgili bi soru aklıma takıldı...burda katıldığım bi konferansta bi gökbilim öğrencii eğer dünyamız jüpiter kadar büyük olsaydı.kendi kütle çekimi altında parçalanırdı dedi.bana pek mümkünmüş gibi gelmedi.gerçektende gezegenimiz jüpiter kadar büyük ama yinede kayalık olsaydı bu durum meydana gelirmiydi Bu sorunun yanıtı gezegen oluşumuyla ilgili. Bildiğim kadarıyla yanıt vermeye çalışayım. Gezegenlerin oluşumu bilinen modele göre toz ve gaz diskinin yoğunlaşması sürecinden geçiyor. Burada yıldız oluşurken üflediği güçlü rüzgarların etkisiyle hafif maddeler ileri doğru fırlarken daha yoğunları içlerde kalıyor. Bu yoğun maddelerde zamanla daha önce oluşan sıcak diske kütle çekim kuvveti nedeniyle yapışıyor. Önemli nokta kütle çekiminin ne kadar güçlü olacağı ve bu kuvvetin ne kadar büyüklükteki bir kayalık gezegen oluşumuna izin vereceği. Şu anda bu sorunun yanıtı belli değil. Belki yanıt yeni keşfedilecek kayalık ötegezegenlerle gelecek."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/kardes-yildizlar/", "text": "Burada görülen türden açık yıldız kümeleri sadece sevimli fotoğraf nesneleri olarak algılanmamalıdır. Yıldızların çoğu bu kümelerde oluşmaktadır, bu nedenle yıldız kümeleri gözlenerek yıldızların evrimi ve ölümleri araştırılmaktadır. ESO'nun La Silla Gözlemevi'ndeki Geniş Alan Görüntüleyicisi ile gözlenen buradaki küme IC 4651 olarak bilinmektedir ve burada doğan yıldızlar artık geniş ölçüde kendilerine özel davranışlar sergilemektedirler. Bu yeni ESO görüntüsündeki serbest yıldız noktaları IC 4651 açık yıldız kümesi olup, Samanyolu içerisindeki Sunak takımyıldızı doğrultusunda ve yaklaşık 3000 ışık-yılı uzaklıkta yer almaktadır. Küme ortalama 1.7 milyar yıl yaşındadır küme standartlarına göre orta yaşlıdır. IC 4651 Ant dağlarının yüksek kuru yerleşkelerindeki gözlem tesislerine öncülük eden Solon Bailey tarafından keşfedilmiş olup, 1896 yılında Danimarka-İrlanda'lı gökbilimci John Louis Emil Dreyer tarafından kataloglanmıştır. Samanyolu'nda bin taneden fazla açık küme olduğu biliniyor ve bunların çoğu da derinlemesine araştırılmış durumda. Bunun gibi yıldız kümelerinin gözlemleri Samanyolu'ndaki ve bu kümelerdeki tekil yıldızların da oluşum ve evrimleri hakkındaki bilgilerimizi daha öteye taşıdı.Ayrıca gökbilimcilerin yıldızların nasıl evrimleştiklerini tahmin eden modellerini de test etme imkanı veriyor. IC 4651'deki yıldızların tümü aşağı yukarı aynı zamanda aynı gaz bulutundan meydana gelmişlerdir . Bu kardeş yıldızlar birbirlerine kütleçekimleri ve aralarındaki gaz nedeniyle oldukça zayıf bir şekilde bağlıdırlar. Küme içindeki yıldızlar civardaki gökadalarda bulunan gaz bulutlarındaki diğer kümelerle etkileştikçe, ve yıldızlar arasındaki gaz ya yıldız oluşumunda kullanıldığında ya da kümeden dışarıya atıldığında, kümenin yapısı değişmeye başlar. Sonunda, kümede kütle o kadar azalır ki, artık yıldızlar da kümeden dağılmaya başlar. IC 4651'in son gözlemleri kümenin Güneş'in 630 katı kadar bir kütleye sahip olduğunu göstermiş olsa da başlangıçta Güneş'ten 5300 kat toplam kütle ile birlikte en az 8300 yıldıza ev sahipliği yaptığı düşünülmektedir. Küme görece yaşlı olduğundan, bu kütle kaybının bir kısmı kümede bulunan en büyük kütleli yıldızların çoktan yaşamlarının sonuna ulaşarak süpernova şeklinde patlamaları nedeniyle gerçekleşecektir. Bununla birlikte, kayıp yıldızların çoğu ölmemiş, fakat kümeyi terk etmiştir. Dev bir gaz bulutundan geçerken ya da bir komşu küme ile olan karşılaşma sonucunda kümeden atılırlar, ya da basitçe uzaklara sürüklenirler. Bu kayıp yıldızların bir kısmı, çok uzakta da olsa, halen kütleçekimsel olarak kümeye bağlı olabilir. Geride kalan kayıp yıldızlar diğerlerine katılarak kümeden göç etmiş, ya da yoğun Samanyolu'nun başka bir yerine yerleşmiş olabilirler. Güneş'te muhtemelen bir zamanlar IC 4651 gibi bir kümenin üyesiydi, ta ki o ve diğer kardeşleri zamanla ayrılarak Samanyolu boyunca dağılana dek. Bu görüntü Geniş Alan Görüntüleyicisi ile alınmıştır. Bu kamera kalıcı olarak La Silla Gözlemevi'ndeki MPG/ESO 2.2-metre teleskopuna bağlanmıştır. Toplamda 67 milyon pikselden oluşan ve tek seferde dolunay büyüklüğünde alanları gözleyebilen çok sayıda CCD algılayıcıdan oluşmaktadır. Aygıt görünür ışıktan kırmızı-ötesine kadar 40'tan fazla filtre ile gözlem imkanı sunmaktadır. Bu görüntü için sadece üç adet filtre kullanılmıştır. Notlar Burada görüntülenen yıldızların çoğu IC 4651'e ait olsa da, görüntüdeki parlak yıldızların çoğu aslında küme ile bizim aramızda yer almakta olup, sönük olanlar ise bize daha uzak olanlardır. Bu miktar aslında daha önce küçük bölgeleri tarayan çalışmalarda öne çıkarılanlardan çok daha fazladır, dolayısıyla kümenin merkezinden uzaktaki çoğu yıldız yok sayılmıştır. ESO-Türkiye"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/kardes-yildizlarin-yasam-ve-olumleri/", "text": "ESO'nun Şili'deki La Silla Gözlemevi'nden alınan bu dikkat çekici yeni görüntüde parlak gaz ve toz şeritlerinden oluşan zemine karşı bir araya toplanmış genç yıldızlar görülüyor. NGC 3293 olarak bilinen yıldız kümesi yaklaşık on milyon yıl önce sadece bir gaz ve toz bulutu şeklindeydi, ancak bölgede yıldızlar oluşmaya başladıkça şimdi gördüğümüz parlak yıldız grupları ortaya çıktı. Buna benzer kümeler gökbilimcilerin yıldızların evrimlerini araştırmalarına fırsat veren göksel çalışma bölgelerine benzemektedir. Bu güzel yıldız kümesi NGC 3293, Yeryüzü'nden yaklaşık 8000 ışık yılı uzaklıkta, Karina takımyıldızı doğrultusunda bulunmaktadır. Küme ilk kez Franszı gökbilimci Nicolas-Louis de Lacaille tarafından 1751 yılında, şu anda Güney Afrika olarak bilinen yerde, sadece 12 milimetrelik bir açıklığa sahip teleskopla tespit edilmiştir. Güney gökküresindeki en parlak kümelerden biridir ve açık karanlık bir gecede çıplak gözle kolayca görülebilir. NGC 3293 gibi yıldız kümeleri aynı gaz ve toz bulutundan dolayısıyla benzer kimyasal içeriklere sahip olan, hepsi ayna oluşmuş, Yeryüzü'ne uzaklıkları da aynı olan yıldızlar içermektedir. Sonuç olarak bunun gibi kümeler yıldız evrimi teorisini test etmek için uygun nesnelerdir. Burada görülen yıldızların çoğu oldukça gençtir ve kümenin kendisi de 10 milyon yıl yaşındadır. Bunlara, Güneş'in 4.6 milyar yıllık orta yaşına göre kozmik zaman ölçeğinde bebek yıldızlar denilebilir. Bu parlak, mavi, genç yıldızlar NGC 3293 gibi ve örneğin daha çok bilinen Kappa Crucis kümesi ya da Mücevhes Kutusu ve NGC 4755 olarak bilinen açık yıldız kümelerinde oldukça yaygın bulunmaktadırlar. Bu açık kümelerin her biri dev bir molekül gazı bulutundan oluşmakta ve yıldızları ise kendi ortak-kütleçekimleri ile bir arada tutulmaktadırlar. Ancak bu kuvvetler kümeyi, yakınlardaki diğer kümeler ve kümenin kendi gaz ve tozu ortadan kaybolduğunda, diğer gaz bulutlarınca oluşan çekim etkilerine karşı bir arada tutmaya yeterli gelmemektedir. Bu nedende açık kümeler sadece birkaç yüz milyon yıl yaşamakta, büyük kuzenleri küresel kümeler ise daha fazla yıldızla birlikte milyarlarca yıl yaşayabilmektedirler. NGC 3293'te halen devam eden yıldız oluşumuna dair bazı kanıtlara rağmen, hepsi değilse bile, kümedeki en az elli yıldızın tek bir olay ile doğdudu düşünülüyor. Ancak bu yıldızlar aynı yaşta olsalar da, bazıları daha yaşlı göründüklerinden gökbilimcilere yıldızların nasıl oluştukları neden farklı hızlarda evrimleştiklerini keşfetme şansı verecek. Örnek olarak kümenin sağ altındaki parlak turuncu yıldıza bakın. Bu dev kırmızı yıldız, arkadaşları arasında en büyük ve en parlak olarak doğanı olup, diğerlerinden daha kısa sürelik bir ömrü olacaktır. Yıldızlar merkezlerindeki yakıtı tükettiklerinde iç dinamikleri değişmekte ve şişerek soğumaya başlar ve şimdi gördüğümüz gibi kırmızı dev olmaya başlarlar. Kırmızı devler yaşam dönemlerinin sonunu ulaşmışlardır, ancak bu kırmızı devin kardeşleri halen ana-kol-öncesi olarak bilinen dönemlerindedirler bu sırada yıldız yaşamının orta döneminin öncesi yaşanmakta, yılız uzun süreli olarak durağan kalmaktadır. Burada yaşamlarının en güzel zamanını gördüğümüz parlak ve beyaz yıldızlar, kırmızı ve tozlu arka plananın önündedirler. Bu görüntü ESO'nun Şili'nin kuzeyindeki La Silla Gözlemevi'nde bulunan MPG/ESO 2.2-metre teleskopu üzerindeki Geniş Alan Görüntüleyicisi ile alınmıştır. Videolar: ESO-Türkiye"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/karides-bulutsusunda-pisen-genc-yildizlar/", "text": "Bu yeni görüntüde görülen parıldayan karmaşık gaz bulutları Karides Bulutsusu takma adlı dev bir yıldız doğumevini meydana getiriyor. ESO'nın Şili'deki Paranal Gözlemevi'nde bulunan VLT Tarama Teleskopu kullanılarak elde edilen bu görüntü bu nesnenin belki de şimdiye kadarki en net görünüşüdür. Burada yeni doğan sıcak yıldızların bulutsuyu oluşturan bulutlar arasındaki kümelenmeleri de gözler önüne seriliyor. Yeryüzünden yaklaşık 6000 ışık-yılı uzaklıkta, Akrep takımyıldızı doğrultusunda yer alan bulutsu, resmi adıyla IC 4628 olarak bilinir ve burası gazlar ve karanlık toz bulutlarıyla dolu dev bir bölgedir. Bu gaz bulutları yıldız-oluşum bölgeleridir, burada parlak genç yıldızlar meydana gelirler. Görünür ışıkta, bu yıldızlar mavi-beyaz renkli olarak görünürler, ancak tayfın diğer kısımlarında da yoğun olarak ışıma yaparlar çoğunlukla mor-ötesi bölgede . Yıldızlardan yayılan bu mor-ötesi ışık sayesinde gaz bulutları parlak görünümlerini alırlar. Bu yoğun ışıma elektronları hidrojen atomlarından kopartarak, tekrar geriye dönmelerini sağlar ve bunun sonucunda bir ışık türü salınır. Bu süreç meydana geldiğinde her bir kimyasal element kendine özgü bir ışık salmaktadır, hidrojen için baskın renk kırmızıdır. IC 4628 HII bölgesine iyi bir örnek teşkil etmektedir . Karides Bulutsusu yaklaşık olarak 250 ışık-yılı genişliğindedir ve gökyüzünde dolunaydan dört kat daha geniş bir alanı kaplamaktadır. Bu dev boyutlarının yanında sönük ve çoğunlukla insan gözünün duyarlı olmadığı dalgaboylarında ışık yaydığından gözlemciler tarafından gözden kaçırılmaktadır. Bulutsu ayrıca Gum 56 olarak da bilinir, Avustralyalı gökbilimci Colin Gum 1955 yılında HII bölgelerinin bir kataloğunu yayınlamıştır. Gökyüzünün bu bölgesinde geçtiğimiz birkaç milyon yıl içerisinde hem tekil hem de kümelerde birçok yıldız meydana gelmiştir. Burada görüntünün çoğunluğu boyunca yayılmış Collinder 316 adlı geniş bir yıldız kümesi yer almaktadır. Bu küme çok daha büyük oldukça sıcak ve parlak yıldızlar topluluğunun bir parçasıdır. Ayrıca görünür olan birçok karanlık yapı ve boşluklar, yıldızlar-arası madde ile birlikte yakındaki sıcak yıldızların güçlü rüzgarlarıyla dışarıya doğru sürüklenmektedir. Bu görüntü ESO'nun Şili'deki Paranal Gözlemevi'nde bulunan VLT Tarama Teleskopu ile alınmıştır. VST gökyüzünü görünür bölgede taramak için tasarlanan dünyanın en büyük teleskopudur. Son teknoloji ürünü 2.6 metrelik teleskopun üzerinde, birlikte 268-megapiksel görüntüler oluşturan 32 adet CCD dedektörüne sahip OmegaCAM adlı bir kamera bulunmaktadır. Bu 20 000 piksel-genişliğindeki iki görüntünün birleşimi olan mozaik, ESO tarafından şimdiye kadar yayınlanan en büyük tekil görüntülerden biridir. Bu görüntü VPHAS+ olarak adlandırılan, VST'nin gücü kullanılarak genç yıldızlar ve gezegenimsi bulutsular gibi yeni nesnelerin arandığı, Samanyolu'nun geniş bir kısmını tarayan, detaylı halka açık taramanın bir kısmını da oluşturmaktadır. Tarama programı ayrıca yukarıdaki gibi birçok parıldayan yıldız oluşum bölgesinin şimdiye kadarki en iyi görüntülerini sağlamaktadır. Oldukça keskin VST görüntüleri, 32 ve 13 santimetrelik teleskoplarla Avustralya'dan gözlem yapan deneyimli amatör bir gökbilimci olan Martin Pugh tarafından diğer filtrelerle gözlenen yüksek kaliteli görüntüleri de içeren gözlemleri bir adım daha öteye taşıdı . Bu basın bülteni bir dönüm noktası niteliğindedir ESO tarafından 1000. basın bülteni özelliği taşımaktadır. İlki 1985 yılının sonlarında Halley Kuyrukluyıldızı'nı konu edinmişti. Şu anda tüm bültenler çevrimiçi olarak kullanıma açılmıştır. Notlar Bu korunmasız haldeki insan derisini çok fazla maruz kalındığında yakan doğrudan güneş ışığıyla aynı türden bir ışımadır. Ancak Yeryüzü'nün atmosfer tabakaları yüzeydeki yaşamı çoğu mor-ötesi ışınımdan korur ve sadece daha uzun dalgaboyları (300 ve 400 nanometre arasındakiler) yeryüzüne ulaşırlar ve insan derisinin bronzlaşma ya da yanmasına neden olurlar. Gökbilimciler iyonlaşmış hidrojen için HII , ve hidrojen atomu için HI terimlerini kullanırlar. Bir hidrojen atomu bir protona bağlı olan bir elektrondan oluşur, iyonlaşmış bir gazda, atomlar serbestçe hareket eden elektronlar ve pozitif iyonlardan oluşurlar bu durumda pozitif iyonlar sadece tekil protonlardır. Bu nesne ile ilgili ayrıntılı gözlemler Martin Pugh'un bilgi sayfasında bulunabilir. ESO-Türkiye"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/karina-bulutsusundaki-yildizlar-tozlara-karsi/", "text": "VISTA Samanyolu'ndaki en büyük bulutsulardan birini kırmızı ötesinde inceledi Geceleyin gökyüzündeki en büyük ve en parlak bulutsulardan biri olan Karina Bulutsusu ESO'nun Şili'deki Paranal gözlemevinde bulunan VISTA teleskopu ile görüntülendi. VISTA kırmızı-ötesinde gözlem yaparak bulutsuyu çevreleyen sıcak gaz ve karanlık tozun ardındaki hem yeni doğan hem de ölüm sancısı çeken sayısız yıldızı görebilmiş oldu. Karina takımyıldızı doğrultusunda yaklaşık 7500 ışık-yılı uzaklıkta yer alan bulutsuda yan yana yıldızların biri ölüp diğeri doğmaktadır. Bu etkileyici olaylar tarafından şekillendirilen dinamik Karina Bulutsusu evrimleşmekte olan ince bir yıldızlar-arası gaz ve toz bulutudur. Bu kozmik kabarcıktaki büyük kütleli yıldızlardan kaynaklanan yoğun ışıma çevredeki gazın ışımasına neden olmaktadır. Buna karşın bulutsunun diğer bölgelerindeki karanlık toz sütunları yeni doğan yıldızları gizlemektedir. Karina bulutsusunda yıldızlar ve toz arasında devam etmekte olan tam bir savaş vardır ve yeni doğmakta olan yıldızlar şu anda kazanıyor yüksek-enerjili ışıma ve yıldız rüzgarları üreterek içinde doğdukları tozlu yıldız doğumevlerini buharlaştırarak dağıtıyorlar. 300 ışık-yılı genişliğindeki Karina bulutsusu Samanyolu'nun en büyük yıldız-oluşum bölgelerinden biri olup karanlık bir bölgede çıplak gözle kolaylıkla görülebilmektedir. Malesef bizler gibi kuzeyde yaşayanlar için gök ekvatorunun 60 derece altında bulunduğu için, sadece Güney yarımküreden görülebilmektedir. Bu ilgi çekici bulutsuda Eta Karina en ilginç yıldız sistemi olarak gururla yerini almaktadır. Bu yıldızsal dev ilginç bir yıldız çifti bu bölgedeki en enerjik yıldız sistemi olup 1830'larda gökyüzündeki en parlak nesnelerden biriydi. O zamandan bu yana dramatik bir şekilde sönükleşerek yaşamının sonuna geldi, ancak Samanyolu'ndaki en büyük kütleli ve parlak yıldız sistemlerinden biri olarak kalmaya devam etmektedir. Eta Karina bu görüntüde parlak bir ışık parçası şeklinde toz bulutlarınca oluşturulan V şeklindeki noktanın hemen üzerinde görülebilmektedir. Eta Karina'nın hemen sağında görece küçük Anahtar Deliği bulutsusu yer almaktadır Karina bulutsusu içinde küçük, yoğun bir soğuk molekül ve gaz bulutu ve burada son yüzyıllarda görünüşü şiddetli bir şekilde değişen birçok büyük kütleli yıldız bulunmaktadır. Karina Bulutsusu 1750'lerde Nicolas Louis de Lacaille tarafından İyi Umutlar Burnu'nda keşfedilmiştir ve o zamandan beri çok sayıda görüntüsü elde edilmiştir. Ancak VISTA Görünür ve Kırmızı-ötesi Gökbilim Tarama teleskopu geniş bir bölgede oldukça ayrıntılı görüntüler ekleyerek Karina Bulutsusu içinde gizli kalan genç yıldız kümelerini gözler önüne sermiştir. VISTA 2014 yılında bulutsu içindeki yaklaşık beş milyon tekil kırmızı ötesi kaynağı bulmak için kullanılmıştır. Gökyüzü taramalarına ayrılan Dünya'nın en büyük kırmızı-ötesi teleskopu olan VISTA; büyük aynası, geniş görüş alanı ve aşırı hassas algılayıcıları sayesinde gökbilimcilerin güney gökküresinin tamamen yeni bir görüntüsünü ortaya çıkarmalarını sağlamaktadır. Arif Solmaz, Çağ Üniversitesi Uzay Gözlem ve Araştırma Merkezi, Mersin"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/karinada-bir-yildiz-kumesi/", "text": "ESO'nun Şili'de bulunan Paranal Gözlemevi'ndeki MPG/ESO 2.2-metre teleskopu ile alınan bu renkli yeni görüntüde NGC 3590 yıldız kümesi görülmektedir. Buradaki yıldızlar karanlık toz parçalarından ve parlayan zengin gaz bulutların danoluşan dikkat çekici manzarının önünde ışıldamaktadırlar. Bu küçük yıldızsal kümelenme gökbilimcilere bu yıldızların nasıl oluşup evrimleştikleri hakkında ipuçları sağlamaktadır aynı zamanda kendi gökadamızın fırıldak benzeri kollarının yapısı hakkında da bazı işaretler. NGC 3590 yıldızlardan oluşan küçük bir açık küme olup Dünya'dan yaklaşık 7500 ışık-yılı uzaklıktadır ve Karina takımyıldızı doğrultusunda bulunmaktadır. Birbirlerine kütleçekim etkisiyle zayıf bir şekilde bağlı düzinelerce yıldıza sahiptir ve yaklaşık olarak 35 milyon yıl yaşındadır. Küme sadece sevimli değil, ayrıca gökbilimciler için de çok kullanışlı. Bu özel küme üzerinde çalışarak ve yakınındaki diğerlerini gökbilimciler, gökadamız Samanyolu'nun sarmal diskine ait özellikleri keşfedebilirler. NGC 3590 gökadamızdaki yerimizden görülebilen bir sarmal kol üzerindeki en büyük tekil parça içinde bulunmaktadır: sarmal Karina bölgesi. Samanyolu birçok sarmal kola sahiptir, uzun eğimli gaz akışları ve gökada merkeziden dışarıya doğru uzanan yıldızlar. Bu kollar yıldızlarla-dolu iki ana kol, ve daha az kalabalık küçük kollar içlerinde en belirgin olan takım yıldızlarını adını almışlardır . Karina-Yay küçük kolunda yer alan sarmal Karina bölgesi gökyüzünde yıldızlarca dolu olan bir parça gibi yeryüzünden görülebilmektedir. Buraya verilen isim Karina, ya da Omurga oldukça uygun olmuştur. Bu sarmal kollar aslında yığılmış gaz dalgaları ve gökada diski boyunca yer alan ve ışıl ışıl yıldız oluşumunu tetikleyen NGC 3590 gibi kümeleri bir anlamda uyandıran yıldızlardan oluşmaktadır. NGC 3590'daki gibi yıldızları bulmak ve gözlemek, sarmal kola olan farklı parçaların uzaklıkların belirlenebilmesini ve bu sayede yapısının daha fazla anlaşılmasını sağlamaktadır. Tipik açık kümeler birkaç on düzineden birkaç yüze kadar yıldız içerebilmekte ve gökbilimcilere yıldız evrimi hakkında ipuçları vermektedir. NGC 3590 gibi kümelerde bulunan yıldızlar aynı gaz bulutundan yaklaşık aynı anda doğarlar, bu da bu kümeleri yıldızların nasıl doğdukları ve evrimleştiklerinin anlaşılabilmesi için mükemmel bir test bölgesi haline getirmektedir. La Silla'daki MPG/ESO 2.2-metre teleskopu üzerinde bulunan Geniş Alan Görüntüleyicisi'nden alınan bu görüntü kümeyi ve onu çevreleyen gaz bulutlarını göstermektedir, bulutlar turuncu ve kırmızı tonlarda parıldamaktadır, bunun da nedeni yakındaki sıcak yıldızlardan gelen ışımadır. WFI'nin geniş görüş alanı sayesine çok sayıda arka plan yıldızı da görüntülenebilmiştir. Bu görüntüyü elde edebilmek için, bölgede yer alan farklı bölgelere ait farklı renkler, farklı filtreler kullanılarak gözlendi. Daha sonra tayfın görünür ve kırmızı-ötesi bölgesine ait görüntüler ile sadece ışıma yapan hidrojenden kaynaklanan ışığı gözleyen özel bir filtre ile alınan görüntüler birleştirildi. Notlar Bu dört kol, Karina-Yay, Cetvel, Kalkan-Erboğa, ve Kahraman kollarıdır.. ESO-Türkiye"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/karinadaki-trumpler-14-kumesi/", "text": "Genç yıldız kümesi Trumpler-14'ün bir başka görüntüsü ESO tarafından yayınlandı. Görüntüde yıldızlar ve küme tüm güzelliğiyle ortaya çıkmış görünüyor. Görüntü ESO'nun Çok Büyük Teleskobuna takılan Çoklu Uyarlamalı Optik Göstericisi ile çekildi. Bu yardımcı araç ile atmosferin bulanıklık etkileri ortadan kaldırılıyor. Samanyolu'nun en etkileyici ve vahşi yıldızlarından olan Eta Karina'yı da barındıran Karina Bulutsusu, yapısında Trumpler-14 gibi genç yıldız kümelerini barındırır. Bu yıldız kümelerinin en genci 1 milyon yıl yaşındadır. Bu büyük açık küme bizden 8000 ışık yılı uzaklıkta yer alan Karina Takımyıldızına doğru yer alır. Trumpler 14 kümesi Karina içindeki en genç ama kalabalık olan yıldız kümeleri arasında. Kümenin yalnızca 500 000 yıl yaşında olduğu ve 2000 dolayında yıldızdan oluştuğu düşünülüyor. Kümedeki en önemli yıldız bir üstdev olan HD 93129A'dır. Güneş'ten 80 kat daha fazla kütleli olan dev yıldız, Güneş'e göre iki buçuk milyon kez daha parlaktır. Gökbilimciler uzayda bu tür yıldızların tek olmadığı bilgisinden hareketle bu yıldızında bir eşinin olduğunu düşünüyorlar. Trumpler-14 kümesi kuşkusuz gökyüzünün izlenmeye değer en güzel kümelerinden biridir. Kümedeki birkaç beyaz-mavi dev yıldızın savurduğu rüzgarların etkisiyle çevrelerindeki gaz ve toz bulutu kavrulmaktadır. Büyük yıldızlar hızlı bir şekilde hidrojen yakıtlarını yakmaktadır. Dolayısıyla bu yıldızların yaşamları Güneş gibi bir yıldıza göre oldukça kısa sürmektedir. Bu devler birkaç milyon yıl içinde büyük patlamalara uğrayacak ve sonunda da süpernova patlamasıyla yaşamlarını sona erdireceklerdir. Trumpler-14'daki birkaç turuncu yıldız, dev yıldızlara oranla kümenin içinde dağılmış durumdadır. Aslında bu yıldızlar kümenin arkasında yer almaktadır. Bu yıldızların olduklarından daha kırmızı görünmesinin nedeni ise mavi ışığı emen gaz ve toz bulutlarının etkisidir. Kaynak: ESO"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/karinanin-soguk-bulutlari/", "text": "APEX, Karina bulutsusundaki yıldız oluşum bölgelerinin yeni görüntüsünü elde etti. APEX teleskopuyla milimetre-alti dalgaboylarındaki ışıkla yapılan gözlemler, Karina bulutsusundaki yıldız oluşum bölgelerinin soğuk, tozlu bulutlarını açığa çıkardı. Gökadamızdaki en büyük kütleli yıldızların bazılarını barındıran bu şiddetli yıldız olusum bölgesi genc yıldızlar ve oluştukları molekül bulutları arasındaki etkileşimlerin gözlenebildiği ideal ortamlardır. Şili'nin And dağlarında Chajnantor platosunda bulunan Atacama Pathfinder Experiment teleskopunun üzerindeki LABOCA kamerasını kullanan Thomas Preibisch (Max-Planck Radyoastronomi Enstitüsü , Bonn, Almanya) liderliğindeki gökbilimci ekibinden Karl Menten ve Frederic Schuller ile yakın işbirliği yaparak bölgenin milimetre-alti ışıkta görüntüsünü aldılar. Bu dalgaboyunda görülen ışığın büyük bir kısmı kozmik toz frenlerinden gelen zayıf ısı parıltısıdır. Görüntü böylece yıldızların oluştuğu toz ve çoğunlugu hidrojen olan molekülde gaz bulutlarını açığa çıkarır. -250 C'de toz frenleri çok soğuktur ve bunlardan yayınlanan parıltı yalnızca görünür ışıktan daha uzun dalgaboylu milimetre-altında görülebilir. Dolayısıyla milimetre-altı ışık yıldızların nasıl olustuğunun ve oluştukları bulutla nasıl etkilestiklerini çalışırken önemli bir role sahiptir. APEX LABOCA gözlemleri burada turuncu tonlarda gösterilmiş, Cerro tololo Interamerican Gözlemevi'ndeki Curtis Schmidt teleskobundan alınan görünür ışık görüntüsüyle birleştirilmiştir. Sonuç olarak elde edilen dramatik geniş alan resminde Karina'nın yıldız oluşum alanlarının muhteşem bir görüntüsü elde edilmiştir. Bulutsu toplam 25 000 Güneş kütlesinden fazla yıldızı içerirken gaz ve toz bulutlarının kütlesi 140 000 Güneş kütlesi civarındadır. Öte yandan, Karina bulutsusundaki gazın yalnızca bir kısmı çökme ve yakın gelecekte yıldız oluşturabilecek kadar yoğundur. Uzun vadede, bölgede zaten bulnan büyük kütleli yıldızların dramatik etkileri bunları saran bulut üzerinde yıldız oluşum oranını arttıracaktır. Yüksek kütleli yıldızlar en fazla birkaç milyon yıl yaşarlar , ancak yaşamları boyunca çevrelerine etkileri büyüktür. Bu yıldızlar gençken çok güçlü rüzgarlar ve ışınım yayarak etraflarındaki bulutları şekillendirirler, muhtemelen bunları yeni yıldız oluşturacak kadar sıkıştırırlar. Yaşamlarının sonunda son derece kararsızlaşarak maddelerini patlamalarla saçma eğilimine girerler, ta ki şiddetli bir süpernova patlamasıyla ölene kadar. Bu şiddetli yıldzların başlıca örneği Eta Carinae'dir; görüntünün merkezinin üst solundaki parlak sarımısı yıldız. Güneş'imizden 100 kat daha büyük kütlelidir ve bilinen en parlak yıldızlar arasındadır. Gelecek bir milyon yıl içerisinde Eta Carinae süpernova olarak patlayacak, bunu takiben bölgedeki büyük kütleli diğer yıldızlardan da süpernova patlamaları olacaktır. Bu şiddetli patlamalar yakınlarında bulunan moleküler gaz bulutlarını parçalar, ancak şok dalgaları 10 ışık yılı civarında hareket ettikten sonra zayıflar ve biraz ötelerindeki bulutları sıkıştırarak yeni nesil yıldızların oluşumunu tetiklerler. Süpernovalar ayrıca çöken bulutların yakaladığı kısa ömürlü radyoaktif atomları da üretirler. Benzer radyoaktif atomların Güneşimiz ve gezegenlerin oluşması için çöken bulutsunun da benzer radyoaktif atomları barındırdığına dair güçlü kanıtlar vardır, bu yüzden Karina bulutsusu Güneş Sistemimizin oluşumuna dair ek bir kavrayış sağlayabilir. Karina Bulutsusu aynı isimli takım yıldızı doğrultusunda 7500 ışık yılı uzaklıktadır. Çok sayıda yüksek kütleli yıldız içerdiğinden gökyüzündeki en parlak bulutsular arasındadır. Boydan boya 150 ışık yılı civarında, meşhur Avcı bulutsusundan birkaç kat daha büyüktür. Her ne kadar Avcı bulutsusundan birkaç kat daha uzak olsa da gökyüzündeki görünür büyüklüğü aynıdır, bu da onu gökyüzündeki en geniş bulutsu yapmaktadır. 12 metrelik APEX teleskobu, ESO'nun Chajnantor platosunda uluslararası ortaklarıyla beraber kurduğu ve işlettiği Atacama Büyük Milimetre/Milimetre-altı Dizgesi, ALMA, için bir öncüdür. APEX, ALMA projesi için yapılan tek başına bir prototip anten iken ALMA her biri 12 m çapında 54 antenden ve ek olarak herbiri 7m çapında 12 antenden oluşacak bir dizge olacak. ALMA'nın açısal çözünürlüğü APEX'ten çok daha yüksek olacak olsa da gördüğü alan çok daha küçük olacaktır. İki teleskop birbirini tamamlayıcı niteliktedir: örneğin, APEX gökyüzünde geniş alanlarda çok sayıda hedef bulabilirken, ALMA bu hedefleri detaylı olarak çalışabilecektir. ESO-Türkçe"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/karmasik-bir-yildiz-olusum-bolgesi/", "text": "ESO'nun Şili'deki La Silla Gözlemevi'nde bulunan 1.54-metrelik Danimarka teleskopu bir yıldızlar-arası bulut içinde yıldızların oluştuğu esnada karmaşanın hakim olduğu zamanı gösteren NGC 6559'un çarpıcı bir görüntüsünü yakaladı. NGC 6559 yeryüzünden yaklaşık 5000 ışık-yılı uzaklıkta, Yay takımyıldızı doğrultusunda yer alan bir gaz ve toz bulutudur. Parıldayan bölge daha yaygın yüz ışık-yılı genişliğindeki ünlü komşusu Denizkulağı Buutsusu'na (Messier 8, Üçüncü Görüntü:Deniz Kulağı Bulutsusu) göre sadece bir kaç ışık yılı boyunda, görece daha küçüktür. Ünlü komşusundan dolayı genellikle gözden kaçsa da, NGC 6559 bu yeni görüntüde daha ön plandadır. NGC 6559'un bulutlarındaki gaz genellikle yıldız oluşumu için hammadde görevi gören hidrojendir. Bu bulutsu içerisindeki bölge yeterince madde kazandığında, kendi kütleçekimi altında çökmeye başlar. Bulutun merkezi giderek yoğunlaşır ve ısınır, ta ki yıldız doğuncaya ve termo-nükleer füzyon başlayıncaya kadar. Hidrojen atomları birleşerek helyum atomlarını oluştururlar ve yıldızların parlamasını sağlayan enerjiyi ortaya çıkarırlar. Buluttan meydana gelen bu parlak sıcak genç yıldızlar hala çevrelerinde bulunan bulutsudaki hidrojen gazına enerji sağlarlar . Gaz bu enerjiyi tekrar dışarıya atarak görüntünün merkezine yakın yerde iplik şeklindeki kırmızı bulutu meydana getirmektedir. Bu nesne salma bulutsusu olarak bilinmektedir. Ancak NGC 6559 sadece hidrojenden oluşmamaktadır. Bunun yanı sıra karbon, demir veya silikon gibi daha ağır katı toz parçacıkları da içermektedir. Kırmızı salma bulutsusunun yanındaki mavimsi bölge bulutsu içerisindeki mikroskopik parçacıkların yeni oluşan yıldızdan çıkan ışığı birçok farklı yöne yansıtmasıyla ortaya çıkmıştır. Gökbilimciler buna yansıtma bulutsusu adını verir, bu tür nesneler genellikle mavi renkli görünürler çünkü saçılma ışığın bu kısa dalgaboylarında daha etkilidir . Çok yoğun bölgelerde, toz arkasındaki ışığı tamamen engeller, görüntüde bu tür bölgeler sağ ve sol alt taraftaki karanlık ve dolambaçlı ayrık bölgeler olarak yer almaktadır. Bulutsu boyunca gözlem yapmak ve arka taraftaki nesneleri görebilmek için gökbilimcilerin bulutsuyu, soğurulmayan daha uzun dalgaboylarında gözlemesi gerekmektedir. Samanyolu sayısız sarımsı yaşlı yıldızıyla görüntünün arka planını doldurmaktadır. Bunlardan bazıları NGC 6559'daki toz nedeniyle daha sönük ve kırmızımsı görülmektedir. Bu göz alıcı yıldız oluşumu bölgesi Şili La Silla'da bulunan 1.54-metre çapındaki Danimarka Teleskopu üzerinde bulunan Danimarka Sönük Nesne Tayfçeker ve Kamerası ile görüntülenmiştir. Bu ulusal teleskop La Sill'da 1979'dan beri kullanımda olup şimdilerde yenilenerek uzaktan kontrol edilen bir son teknoloji ürünü teleskopa dönüştürülmüştür. Notlar Bu genç yıldızlar genellikle O ve B tayf türünden olup yüzey sıcaklıkları 10 000 ila 60 000 K arasındadır. Yaydıkları yüksek enerjili mor-ötesi ışık hidrojen atomlarını iyonize etmektedir. Rayleigh saçılması İngiliz fizikçi Lord Rayleigh onuruna verilmiştir, ışığın kendi dalgaboyundan çok daha küçük madde parçacıkları tarafından yayılması esnasında gerçekleşir. Işığın kısa dalgaboylarında çok daha etkindir, bu dalgaboyu görünür tayfın mavi renkli tarafında düşmekte olup, sonuç yayılan ışığın mavimsi olarak görünmesidir. Aynı mekanizma ile bulutsuz bir günde gökyüzü mavi renkli olarak görünmektedir. ESO-Türkiye"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/karsinizda-dev-yildiz-antares/", "text": "Güneş dışındaki bir yıldız üzerindeki maddenin ilk hareketli görüntüsü ESO'nun Çok Büyük Teleskop Girişimölçerini kullanan gökbilimciler bir yıldızın şimdiye kadarki en ayrıntılı görüntüsünü elde ettiler kırmızı süper-dev Antares. Ayrıca Güneş dışındaki bir yıldızın atmosferinde bulunan maddenin hızını ilk kez görüntüleyerek Antares'in genişleyen dev atmosferinde beklenmedik çalkantıları gözler önüne serdiler. Sonuçlar Nature dergisinde yayınlandı. Ünlü parlak yıldız Antares, çıplak gözle bakıldığında Akrep takımyıldızının merkezinde güçlü kırmızı tonuyla ışıldamaktadır. Yaşamının son dönemlerinde olan dev ve görece soğuk kırmızı süper-dev yıldız, bir süpernova olma yolunda ilerlemektedir . Şili'deki Kuzey Katolik Üniversitesinden Keiichi Ohnaka liderliğindeki bir gökbilimciler ekibi ESO'nun Şili'deki Paranal Gözlemevinde bulunan Çok Büyük Teleskop Girişimölçerini kullanarak Antares'in yüzeyini görüntüledi ve buradaki maddenin hareketini ölçtü. Bu Güneş dışındaki herhangi bir yıldızın yüzeyi ve atmosferine ait en iyi görüntü oldu. En fazla dört adet 8.2 metrelik Birim teleskop, ya da daha küçük Yardımcı teleskoptan gelen ışığı birleştirebilen eşsiz yeteneklere sahip VLTI tesisi, tekil ayna çapı 200 metreye kadar ulaşan bir yapay teleskopun görüş gücüne ulaşabilmektedir. Bu sayede tek bir teleskopun kendi başına yapabileceğinin çok ötesindeki ince ayrıntıları net olarak görebilmektedir. Antares gibi yıldızların evrimlerinin son aşamasında hızlı bir şekilde nasıl kütle kaybettikleri yarım yüzyıldan fazla bir süredir çözülememiş bir problemdir, diyor makalenin başyazarı Keiichi Ohnaka. VLTI, Antares'in genişlemiş atmosferindeki gazların hareketini doğrudan ölçebilecek tek tesistir problemin çözümünde kritik bir adım. Bir sonraki aşama ise bu çalkantı hareketine neden olan şeyi tespit etmek olacak. Ekip elde ettikleri yeni sonuçları kullanarak ilk kez Güneş haricindeki bir yıldızın atmosferinin iki-boyutlu hız haritasını oluşturdu. Bunu üç yardımcı teleskop ve VLTI ile AMBER adı verilen bir aygıtı kullanarak Antares'in yüzeyinden kırmızı-ötesi dalgaboylarında küçük bir aralıkta farklı görüntüler alarak gerçekleştirdiler.Ekip daha sonra bu görüntüleri kullanarak atmosferik gazın farklı bölgelerdeki hız farklarını ve tüm yıldız boyunca ortalama hızını hesapladı . Sonuçta tüm Antares yüzeyi boyunca atmosferdeki gazın göreli hızlarına dair bir harita elde edildi Güneş dışındaki bir yıldız için bu bir ilktir. Yıldızın çok uzağında çalkantılı ve düşük-yoğunluklu gaz bulan gökbilimciler bu hareketin, çoğu yıldızın merkezinden dış atmosferine madde taşınımı ile enerji aktarılmasına yol açan konveksiyon ile gerçekleşemeyeceği sonucuna vardılar. Antares gibi kırmızı süper-devlerin genişleyen atmosferindeki bu taşınımları açıklayabilmesi için yeni ve şu anda bilinmeyen bir sürecin işlemesi gerektiğini düşünüyorlar. Gelecekte bu gözlem tekniği farklı türden yıldızların yüzey ve atmosferlerini ayrıntılı bir şekilde incelemek için uygulanabilir. Bu şimdiye kadar sadece Güneş'le sınırlı kalmıştı, diyor Ohnaka. Çalışmamız yıldız astrofiziğine yeni bir boyut katarak yıldızları gözlemek için tamamen yeni bir pencere açmıştır. Notlar Antares gökbilimciler için tipik bir kırmızı süper-devdir. Ölmekte olan bu dev yıldızlar Güneş'in dokuz ila 40 katında bir kütle ile oluşurlar. Bir yıldız kırmızı süper-dev haline geldiğinde, atmosferi dışarıya doğru genişleyerek daha büyük ve parlak olur, ancak yoğunluğu düşer. Antares şu anda Güneş'in 12 katı büyüklüğünde bir kütleye ve 700 katı kadar bir çapa sahiptir. Yaşamına Güneş'in 15 katı kadar bir kütle ile başladığı düşünülmekte ve yaşamı boyunca üç güneş kütlesinde maddeyi yakıt olarak kullandığı hesaplanmaktadır. Gözlenen nesnenin yaydığı ya da soğurduğu ışığın gözlemciye yaklaşmakta veya uzaklaşmakta olmasına bağlı olarak tayfın kırmızı ya da mavi ucuna kayan tayf çizfgilerini ölçen Doppler Etkisi ile Yeryüzü'ne yaklaşmakta ya da uzaklaşmakta olan maddenin hızı ölçülebilmektedir. Konveksiyon, soğuk maddenin aşağıya ve sıcak maddenin yukarıya doğru taşınmasına neden olan dairesel bir harekettir. Bu süreç Yeryüzü'nde atmosferde ve okyanus akıntılarında gerçekleşirken, aynı zamanda yıldızlarda bulunan gazların da hareketini sağlamaktadır. ESO-Türkiye"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/karsinizda-jupiterin-hayaleti/", "text": "Çoğu gök cismi tarihteki ya da gökyüzündeki görünümlerine göre adlandırılmıştır. Bu adlandırma şekli zaman zaman yanılgılara neden olabilmektedir. Adlandırma özellikle orta-kütleli yıldızların kalıntıları olan gezegenimsi bulutsularda yanıltıcı olabilir. 0,8 ile 8 Güneş kütleli yıldızların güçlü patlamaları ile uzaya yayılan dış katmanları güzel şekilli bulutlar oluşturur. Gezegenlerle ilgisi olmayan, yıldızların ölümü sonucunda oluşan bu bulutlar ilk kez 18. Yüzyılda fark edilmiştir ve yuvarlak hatlı görünümleri nedeniyle gezegene benzetilmişlerdir. Bu nedenle gezegenimsi bulutsu olarak bilinirler. Üstelik işi daha da karmaşık yapan bulutsulara verilen adlardır. Örneğin görüntüdeki bulutsu gökyüzünde Jüpiter'in hayaleti olarak adlandırılmıştır ve elbette Jüpiter ile ilgisi yoktur. 19. Yüzyılın sonlarından itibaren NGC 3242 katalog numarası ile kodlanmıştır. Görüntünün merkezindeki beyaz cüce ve onu saran renkli bulut önceki dönemle ilgili bilgi veriyor. Yıldız ölüm anında yaydığı rüzgarla kabuğundaki gazı hızla ileri atmış. Mavimsi iç kabarcık bulunduğu ortamdaki X-ışını yayan iki milyon dereceden daha sıcak gaz saniyede yaklaşık 2400 kilometre hızla yayılmaktadır. Yeşil renkli dış kısım ise yıldızın dış kabuğu ile iç kabuğunun dış kısmı arasında yer almış oksijen gazı yoğunluğunu gösterir. İç balonun sağ üst ve sol altındaki kırmızı alev şeklindeki yapı ise azot gazını işaret eden nispeten daha soğuk parçalardır. Jüpiter'in Hayaleti 3000 ışık yılı uzaklıktadır ve güney takımyıldızı Suyılanı tarafındadır. Bu görüntü NASA/ESA Hubble Uzay Teleskopu ile görünür bölge, ESA'nın XMM-Newton Uzay Gözlemevi ile X-ışını verileriyle oluşturulmuştur. 2 Yorumlar Sizce de bunlara yeni isimler bulunması daha uygun olmaz mı? Hani, bilim insanları olarakBiz yanlışlarımızla da barışığız. diyorsanız bilmem ama, bence çok kafa karıştırıcı. 🙂 Yeni isim... Belki ama gerekli değil. Gök cisimlerinin isimlendirilmesi tarihten gelen bir olgu. Geçmişte bu cisimlere belirli adlar verilmiş ve çoğu da benzetmeye dayalı. Örneğin takımyıldızların kaçını adlarına uyumlu şekilde hayal edebiliyorsunuz? Çok azını. Geçmişte gökyüzü bu kadar aydınlık değildi ve insanlar bakıp birşeylere benzetmişler, biz şimdi benzetemiyoruz diye adlarını değiştirmek pek doğru değil, ancak kafa karışıklığında neden olur. Jüpiter'in Hayaleti ismi verilen bulutsuyu belki diğer adı ise Göz bulutsusudur. Bu da kullanılabilir. Gökbilimciler ise bu tür cisimleri katalog numarasıyla bilirler."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/karsinizda-samanyolu/", "text": "ESO, yeni bir projeye ait üç görüntünün ilkini yayınladı. Projede Samanyolu Gökadası'nın 800 milyon piksellik fotoğrafı işlendi. Fotoğraf 360 derecelik açıya sahip ve tüm göğü kaplıyor. Dünyamız gökyüzünü örten bu muazzam kuşak gözler önüne serildi. Dünya Astronomi Yılı nedeniyle ESO'da gökbilim sevenlere yönelik GigaGalaxy adıyla başlattığı projenin ilk ürünü olarak yüksek çözünürlükte Samanyolu'nun fotoğrafını yayınladı. Fotoğrafta bulutsular, parlayan yıldızlar, yıldız kümeleri açıkça görülebiliyor. Dünya'dan bakıldığında Samanyolu'nun ancak kenarı görülebiliyor. Gökadanın devasa büyüklüğünü buradan göremiyoruz. Samanyolu'nun gördüğümüz kısımlarına bakarak diğer parçaları hakkında da bilgi üretebiliyoruz. Fotoğraf Fransız yazar ve Gökbilim Fotoğrafçısı olan Serge Brunier ve arkadaşı Frederic Tapissier tarafından oluşturuldu. Brunier, Ağustos 2008'de ve Şubat 2009 birkaç haftayı Şili'de geçirerek farklı açılar ve zamanlarda pozlar aldı. Bu pozlardan 1200 tanesini kullanarak Samanyolu'nun bu enfes görüntüsünü oluşturmayı başardı. Ben herkesin herkese anlatabildiği bir gökyüzü göstermek istedim. İsimleri tarihle özdeşleşen takımyıldızları, binlerce yıldızı bir fotoğrafta birleştirmek için yola çıktım diyerek heyecanını anlatıyor Brunier. Birkaç ay süren çalışmam sırasında değişik gökcisimleri de göründü. Jüpiter, Satürn, Venüs gibi. Parlak zümrüt yeşili kuyrukluyıldız gibi. Milyonlarca yıldızın önünden bunlarda geçti. Dünyamızda gökyüzünün görkemli güzelliğini, Samanyolumuzu çok az kişi görebiliyor. Görmek isteyen meraklılarda imkanları varsa Dünya'nın başka bir ucuna gitmek zorunda kalıyor. Gün geçtikçe görülebilir yıldız sayımız azalıyor. Nedeni gelişmişlikle birlikte gelen ışık kirliliği, ne yazık ki. Kafanızı kaldırdığınızda Samanyolu kuşağını acaba görebiliyor musunuz? Göremiyorsanız üzülmeyin. Dünyadaki milyonlarca insan gibi sizde gelişmiş bir şehirde, süslü sokak lambalarının yanlış aydınlatma yapılarak dikildiği, göğü aydınlattığı bir büyük şehirde yaşıyorsunuz demektir! Sizi o fotoğrafın işlendiği filmle başbaşa bırakıyorum. (Filmin yüklenmesi 1-2 dakikanızı alabilir, ama izleyin buna değer.) Fotoğraf ve Alıntılar: ESO Fotoğrafın farklı ebatları için: ESO-The Milky Way Panorama ESO'nun DAY 2009 için hazırladığı Gigagalaxy Sayfası: http://www.eso.org/gigagalaxyzoom/B.html 4 Yorumlar Merhabalar, öncelikle iyi çalışmalar dilerim. Çok uzun zamandır kafamda cevaplayamadığım bir sorum var bunu siz cevaplayabilirseniz sevinirim. Bilimadamlarının araştırmalarına göre dünyamızın, güneşimizin, samanyolumuzun ve evrenimizin bir dönüş hareketinin olduğu, hatta bu dönüş hareketinde geçtiğimiz yerden bir daha geçmediğimiz açıklanmaktadır.Dünyamızın dönüş hareketlerinde gece gündüz mevsimler oluştuğunu hepimiz biliyoruz. Benim sorum şu; bizim dünyamızın güneşin etrafında dönüşü esnasında geceleri gökyüzünde gördüğüm samanyolumuzun bir bölümünü nasıl oluyor da 3 ay sonra veya 6 ay sonra aynı bölümü görüyorum. Samanyolunun başka bir bölümünü görmem gerekmiyor mu? Yüzyıllardır aynı takım yıldızları görüyoruz hatta hayvanlar bile bu yıldızlardan yararlanarak yönlerini buluyorlar. Dünyanın güneşin etrafında dönüşü sırasında samanyolumuzun farklı farklı bölümlerini neden göremediğimizi bana anlatırsanız minnettar kalırım. Çalışmalarınızda başarılar dilerim. Eğer Güneş'in Samanyolu çevresindeki bir turunun 220 milyon yıl olduğu aklınıza gelmezse böyle düşünebilirsiniz. Elbette sadece Güneş değil diğer yakın yıldızlarda (görece 1000 ışık yılına kadar olanlar) yaklaşık Güneşle aynı döneme sahiptir. Ancak takımyıldızların bildiğimiz şekli yıldızlar arasındaki hız farklılıkları ve uzaklıkları nedeniyle aynı kalmayacaktır. Mesele 10 bin yıl sonra Büyükayı bildiğimiz şeklinden farklı şekilde görülecektir. Stellarium programı ile bunu net bir olarak görebilirsiniz. Bence bu ve benzer makaleler, ESO'nun sitesinde yer alan bayraklar yanına ve aziz Türk bayrağı altında yayınlanmalı. Bu konuda bir başvuru yapmayı düşünebilirsiniz.... Salih Bey ilginize teşekkür ederim. ESO'nun haberlerini Türkçe olarak verme üzerine sanırım üniversitelerimizin çalışması daha uygun olacaktır. Sonuçta benim yaptığım çeviri de olsa amatör gökbilimcilik. Bildiğim kadarıyla Arif Solmaz (18 Mart Ü,niversitesi), ESO'nun Türkiye şubesini açmaya yönelik çeşitli girişimlerde bulunuyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/kartalin-yeni-hali/", "text": "Kartal Bulutsusunu bu şekilde hiç görmediniz. 1995 yılında Hubble Uzay Teleskopu'nun elde ettiği Kartal Bulutsusu'nun Yaratılış Sütunları 20 yüzyılın en akılda kalan görüntülerden olmuştu. Bu yıldız oluşum bölgesi şimdi de ESA'nın iki teleskopu ile yeni bir görünüme kavuştu. Yılan takımyıldızı içindeki Kartal Bulutsusu 6500 ışık yılı uzaklıktadır. Her biri birkaç ışık yılı uzunluğundaki sütunlar, içindeki gaz ve toz bulutunu aydınlatan sıcak yıldız kümesi NGC 6611'i barındırmaktadır. Hubble görüntüsü gaz ve toz kozaları içinde doğan yıldızları göstermişti. Bu sayede genç yıldızların nasıl oluştuğunu görmek mümkün oldu. ESA'nın Herschel Gözlemevi'nin aldığı yeni görüntü gaz ve toz sütunlarının geniş bir alanda hüküm sürdüğünü gösteriyor. Uzak kızılötesi dalga boyunda alınan görüntü sütunların ve bölgedeki yapıların içini görmeyi sağlıyor. Buna paralel olarak ESA XMM-Newton Teleskopu ile alınmış X-ışını görüntüsü genç ve sıcak yıldızların yerlerini gösteriyor. Avrupa Güney Gözlemevi içindeki Çok Büyük Teleskop ile alınan görünür ışık ve yakın kızılötesi görüntülerle gökyüzünün bu bölgesinin benzeri olmayan güzel ve açıklaması kolay olmasını sağlıyor. Görünür dalga boylarında bulutsu, yüzeyleri kaplayan dev boşluğu kaplayan sütunlar ve diğer tozlu yapılardan yansıyan yıldız ışıkları ve sıcak gaz nedeniyle parlar. Yakın-kızılötesi dalga boylarındaki toz neredeyse saydam görünür ve sütunlar hemen hemen kaybolur. Herschel uzak kızılötesi görüş yeteneğiyle soğuk tozlu sütunları parlar gibi algılar. Gökbilimciler, XMM-Newton tarafından görülen sıcak yıldızlardan gelen güçlü morötesi ışıma ile toz ve karmaşık gaz bulutu arasındaki etkileşim hakkında ipuçları elde ediyor. 2001 yılında Çok Büyük Teleskop ile elde edilen yakın-kızılötesi görüntüler küçük bir kümede yıldız bulunma olasılığını ortaya çıkarmıştı. Bulunla birlikte Herschel görüntüyü genç yıldızları daha geniş bir bölgede arayarak, Kartal Bulutsusu'nun yaratıcı ve yıkıcı güçlerini daha net anlaşılır hale gelmiştir. ESA'nın XMM-Newton Teleskopu'nun kızılötesi uzay gözlemleri ile NASA'nın Spitzer Uzay Teleskopu'nın orta kızılötesi dalga boyundaki görüntüleri inceleyen gökbilimciler NGC 6611'de 6000 yıl önce bir süpernova patlaması sonucunda büyük bir şok dalgası yayıldığını ve bunun da varolan sütunları yok ettiğini sonucunda ulaşıyor. Güçlü yer merkezli teleskoplar evrenin şaşırtıcı manzaralarını sunmayı sürdürürken atmosferin gözlem açısından istenmeyen etkileri bazı ayrıntıları ortaya çıkaramaz. Bu nedenle uzak kızılötesi, orta-kızılötesi ve X-ışını görüntülerine başvurulur. ESA Herschel ve XMM Newton gibi uzay gözlemevleri peçe arkasına saklanan gizemleri elektromanyetik tayfın genelinde göstererek evrenin tüm güzelliklerini ortaya çıkarır. Kartal Bulutsusu gibi bölgeleri gözleyen teleskop gözlemlerini bir araya getiren gökbilimciler bu sayede yıldızların inanılmaz karmaşık yaşam döngüsünü de anlamaya çalışıyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/kasimda-dunyaya-goktasi-mi-carpacak/", "text": "Gökyüzünden gelecek tehlikeler, felaketler... Bu türden olaylar ve haberler binlerce yıl önce de şimdi de insanları heyecanlandırır ve konuyla ilgili bir şeyler duymak isterler. Hele hele bu konuda bilgi sahibi olmayan insanları çeşitli yollarla kandırmak oldukça kolaydır. Çünkü zaten karşınızda ne deseniz inanacak kişiler bulabilirsiniz. Bugünlerde basınımızda bir haber belirdi: Kasım'da Dünya'ya tehlikeli bir göktaşı düşecek! Acaba öyle mi deyip baktım. Nereye mi? Bilgiyi aldığım sayfayı altta link olarak verdim. Burada çeşitli sayılar var. Bunlarla uğraşmak istemeyenler için yer alan bilgiyi sunayım istedim. 2018 yılında keşfedilen, 2018 VP1 adlı asteroit Dünya için tehlikeli asteroitler grubunda yer alıyor ve izleniyor. Asteroitin 2025 yılına kadar ki Dünya'nın ne kadar yakınından geçeceği bile belirlenmiş. Asteroit 2 Kasım 2020'de Dünya'nın oldukça yakınından geçecek. Dünya'ya çarpma olasılığı ise %0.4. Evet, sıfır değil. Peki, çarparsa ne olur? Asteroit sadece 2m çapında dersem sanırım rahatlarsınız. Atmosferimiz bu tür asteroitleri rahatça parçalar ve gökyüzünde güzel bir meteor yağmuru izlememezi sağlar. Özetle; 2 Kasım 2020'de Dünya'ya 2018 VP1 adlı asteroitin çarpma olasılığı %0.4 olmasına karşılık eğer çarparsa, büyüklüğü sadece 2m olduğundan bize bir etkisi olmayacak. Meraklıları için NASA'ya ait 2018 VP1 bilgi sayfası: cneos"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/kasimda-yanimizdan-asteroit-gececek/", "text": "Uzay çağı başladığından bu yana asteroit ve kuyrukluyıldızlara 16 araç gönderildi. Hepsi de bu nesnelerde saklı olan Güneş Sistemi'nin sırlarını ortaya çıkarmak içindi. Ancak sonbaharda bilim insanları bir araç göndermeye gerek kalmadan büyük bir kaya parçasını izleyebilecek. NASA'nın Jet İticileri Laboratuarı Yakın Dünya Geçişi Nesneleri İzleme Programı Yöneticisi Don Yeomans: 8 Kasım'da 2005 YU55 adlı bir asteroit Dünya'nın çok yakınından, 325 000 km uzaklıktan geçiş yapacak. 400 metre genişliğindeki asteroit büyüklüğünde başka bir nesne geçişi 2028'e kadar olmayacak diyor. YU55 yakınımızdan geçmesine karşılık önümüzdeki 100 yıl içerisinde de Dünya ile çarpışmayacak. Yakın geçiş sırasında Dünya üzerinde çok küçük etkileri olacak. Ancak gel-git ya da bunun gibi bir etkiye neden olmayacak. Her 25 yılda bir YU55 boyutlarında bir asteroit yakın geçiş yapar. JPL'den Barbara Wilson: Bu boyutta bir nesnenin Dünya'nın yakınından geçişindan yararlanabilmek için geçmişte yeterli bilgimiz ve teknolojimiz yoktu. İyi bir görüntü elde edebilmek için elimizdeki araçlar yetersizdi diyor. 2005 YU55, NASA'nın desteklediği Uzay İzleme Programı başkanı Robert McMillan tarafından 2005 yılı Aralık ayında keşfedildi. Asteroitin bu tarihten sonra 2010 Nisan ayında Porto Riko'daki Arecibo Gözlemevi'nde Mike Nolan ve ekibi tarafından görüntüleri alındı. JPL'den radar gökbilimci Lance Benner: Radar görüntüleri en fazla 7.5 metre piksel çözünürlükte görüntü alabiliyordu. Şimdi ise 4 metre piksellik görüntü elde edebiliyoruz. Üstelik asteroit o zamanki geçişinden yedi kat daha yakından geçecek. Daha ayrıntılı bir radar görüntüsü elde etmeyi umuyoruz diyor. Radar gökbilim, dünyadaki en büyük çanak antenlerle çalışır. Antenler gökyüzünde belirledikleri hedeflere mikrodalga sinyali gönderir. bu sinyaller Ay kadar yakın bir yere ya da Satürn'ün uyduları kadar uzak bir noktaya da olabilir- Hedefe ulaşan sinyal oradan yansı ve geri döner. Geri dönen sinyalin yankısı ölçülerek nesnenin üç boyutlu bir modeli oluşturulur. Bu cismin dönüşünü ve yüzey pürüzlüğü hakkında bilgi verir. Böylece bilim insanları nesne hakkında bilgi sahibi olurlar. 4 metrelik çözünürlükle JPL bilim insanları bazı asteroitlerdeki kaya ve kraterleri görebilir. Bundan daha iyisi de optik ve kızılötesi teleskoplar yardımıyla asteroitin yüzeyindeki mineral dağılımının ortaya çıkarılması olacak. Wilson: YU55, Güneş Sistemi oluştuktan sonra arta kalan malzeme olarak değerlendirilen C-tipi asteroittir. Gelecekte yapılacak insanlı uçuşlarda hangi asteroitlerden yararlanılabileceği üzerine de önemli bir çalışma olacaktır. Yeomans'a göre 2005 YU55'in geçişi oldukça eğlenceli bir gözleme neden olacak: Bizi izlemeye devam edin. Asteroit avcısı olan 70 metrelik Goldstone anteni NASA'nın Kaliforniya Çölü'ndeki Derin Uzay Ağı tesisinin bir parçasıdır. Diğeri de Porto Riko'daki Ulusal Bilim Vakfı'na bağlı Arecibo Gözlemevi'ndeki 305 metrelik antendir. İki aracın özellikleri birbirini tamamlar niteliktedir. Arecibo radarı diğerine göre 20 kat daha hassas özelliğiyle iki kat uzaklıktaki asteroitleri algılayabilir. Ancak hareketli olmadığından gökyüzünün ancak üçte birinin görebiliyor. Goldstone ise hareketli bir radardır ve gökyüzünün % 80'inini görebilir, günlük olarak nesneleri daha uzun izleyebilir. Bugüne kadar Goldstone ve Arecibo ile 272 yakın Dünya asteroiti ve 14 kuyrukluyıldız gözlemi yapıldı. Yakın Dünya Nesneleri Gözlem Programı'nın görevi gezegenimiz için tehlike oluşturabilecek potansiyel nesneleri bulmak ve onların yörüngelerini belirlemektir."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/kayalik-gezegende-atmosfer-olusumu-izleniyor/", "text": "Hubble teleskopu verileri ile uzak yıldızın çevresindeki karasal gezegende atmosferi şekillendiren volkanik hareketler tespit edildi. GJ 1132b adlı gezegen gezegenimizle benzer yoğunlukta, boyutta ve yaştadır. GJ 1132b gezegeni kalın bir atmosfere sahip olarak yaşamına başlamış görünüyor. Başlangıçta birkaç Yer büyüklüğünde olan alt Neptün- gezegen, genç, sıcak yıldızdan gelen yoğun ışınımdan dolayı ilkel hidrojen ve helyum atmosferini kaybetti. Kısa süre içinde yaklaşık Yer büyüklüğüne kadar küçüldü. Hubble'ın yeni gözlemleri gezegenin ilk atmosferinin yerini alan hidrojen, hidrojen siyanür, metan ve amonyak açısından zengin ikinci bir atmosferi olduğunu ortaya çıkardı. Gökbilimciler orijinal atmosferdeki hidrojenin gezegenin erimiş magma mantosunca emildiğini ve yeni bir atmosfer oluşturmak için volkanizma tarafından yavaşça salındığını öne sürdüler. İkinci atmosfer manto tarafından salınan hidrojence sürekli yenileniyor. Cambridge Üniversitesinden Paul Rimmer: Bu ikinci atmosfer gezegenin yüzeyinden ve iç kısmından gelen maddeyle oluşuyor. Bu da gezegeni anlamak için bir pencere açıyor diyor. JPL'den Raissa Estrela:Aslında önceleri bu tür gezegenlerin atmosferlerini tamamen kaybettiğini düşünürdük. Ancak Hubble ile bu gezegene baktığımızda orada bir atmosfer olduğunu fark ettik diyor. JPL'den Mark Swain: Kayalık gezegenlerin aslında kaç tanesi kayalık olarak doğdu? Bazıları alt Neptün olarak doğmuş ve ilkel atmosferini kaybettiğinde kayalık hale gelmiş olabilir. Bu süreç sadece yıldızın daha sıcak olduğu gezegenin erken yaşlarında gerçekleşiyor olabilir. Yani ilk 100 milyon yılda atmosferi uçuracak bir mekanizma varken sonrasında işler düzeliyor. Yeni oluşan atmosfer aynı zamanda kalıcı bir atmosferiniz olduğu anlamına gelir diyor. Bazı yönlerden GJ 1132b'nin Yer ile benzer ve farklı özellikleri var. Her ikisi de benzer yoğunlukta, benzer boyutta ve yaşta. İki gezegende 4.5 milyar yıl yaşında. Ekibin çalışması GJ 1132b ve Yer ile benzer atmosferik basınca sahip olduğunu da belirledi. Ancak iki gezegenin de oluşum geçmişleri çok farklıdır. Yer'in alt Neptün olarak doğup sonra ana atmosferini kaybedip geriye kalan çekirdeğinin gezegenimizi oluşturmuş olması olası görünmüyor. Üstelik gezegenimiz bir sarı cüce yıldız olan Güneş çevresinde dolanıyor. GJ 1132b ise kırmızı cüce olan yıldızına öylesine yakın ki bir turunu bir buçuk günde tamamlıyor. Bu kadar yakın olması ise gezegenin yıldızına kilitli olmasına neden oluyor Ay'ın bize sürekli aynı yüzünü göstermesi gibi. Soru şu: mantonun sıvı halde olmasını sağlayan ve volkanizmaya güç verecek kadar sıcak tutan şey nedir? Özel bir sisteme bakıyoruz çünkü oldukça fazla gelgit ısınması gerçekleşiyor diyor Swain. Gelgit ısınması denilen olay bir gezegenin yörüngesinden ve kendi çevresindeki dönüşünden dolayı gezegenin içinde sürtünmenin oluşturduğu ısı enerjisidir. GJ 1132b eliptik yörüngede dolandığından gezegene etki eden gelgit kuvvetleri yıldıza yakınken en şiddetli duruma gelir. Yıldızın en az bir gezegene uyguladığı çekim kuvvetleri nedeniyle gezegendeki kütleçekimsel etki onun sıkışıp gerilmesine neden olur. Bu gelgit ısınması mantonun uzun sürede sıvı olarak kalmasını sağlar. Bu olaya verilecek en iyi örnek Güneş Sistemimizde Jüpiter ile kütle çekimsel etkileşmeler nedeniyle oluşan volkanizmal hareketlere sahip Io uydusudur. Ekip, GJ 1132b'nin kabuğunun son derece ince, belki de yalnızca onlarca metre kalınlıkta olduğunu düşünüyor. Bu da, volkanik dağları andıran herhangi bir şeyin oluşumu için oldukça zayıf bir kabuk demektir. Düz arazisi gelgit nedeniyle esneyip yumurta kabuğu gibi kolayca çatlayabilir. Hidrojen ve diğer gazlar bu çatlaklardan püskürebilir. Atmosferi yeterince inceyse Yani Dünya'daki gibi benzer yüzey basıncına sahipse- kırmızıöte dalga boylarında hemen her yerini görebileceğimiz anlamına gelir. Eğer bu gezegen James Webb teleskopuyla incelenirse sadece atmosferi değil yüzey spektrumunu da elde edebiliriz. Tabi bu bir olasılık. Yüzeydeki magma havuzlarını veya varsa volkanlarını görebiliriz. Bu daha fazla emisyon üreteceğinden potansiyel olarak gezegendeki jeolojik hareketliliği inceleyebiliriz ki bunu düşünmek bile çok heyecanlı diyor Swain. Buradan alacağımız sonuç önemli, çünkü ötegezegenlerin atmosferlerini ve yüzey jeolojisini anlamamız için güzel örnek olacaktır. Güneş Sistemimizdeki karasal gezegenlerin Merkür, Venüs, Yer ve Mars- atmosferlerindeki hidrojenin oksijene oranının karşılaştırılması yoluyla büyük resmin nereye oturduğunu anlamak açısından da önemlidir diyor Rimmer."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/kayip-araniyor/", "text": "ESA'nın XMM-Newton gözlemevi verilerini çalışan gökbilimciler evrendeki kayıp maddeyi bulmak için gökada çevresindeki gazı araştırdı, ancak sonuç olumsuz oldu. Şimdi bu madde nerede sorusu daha güçlü şekilde sorulmaya başladı. Aslında tüm sorun normal maddeye göre altı kat daha fazla olduğu belirlenen kötü bir şöhretli karanlık maddenin varlığıyla ortaya çıktı. Son yıllarda yakın gökadaları inceleyen araştırmacılar Samanyolu'da dahil olmak üzere beklenenden üç kat daha az normal madde olduğunu keşfetti. Peki, gerisi nerede? ABD'nin Michigan Üniversitesinden Jiangtao Li: Bilim insanları bu gizemi çözmek için çok uğraşıyor diyor. Gökadalardaki madde neden eksik, ya da orada da biz mi göremiyoruz? Eğer orada değilse, nerede? Bu bulmacanın çözümü çok önemlidir, böylece erken evrende gökadaların nasıl oluştuğunu anlayabiliriz. Bu kısım modelin en belirsiz olanı. Araştırmacılar eksik maddenin Samanyolu içine uzanmak yerine dışarı doğru sıcak gaz bölgesi içinde uzayan bir halo oluşturduğunu düşündüler. Bu sıcak ve küresel halolar tespit edilmesine karşılık ayrıntılı olarak gözlenememiştir. Bu alanlarda X-ışını emisyonu kaybolmakta ve arka alan ışımasından ayırt edilemiyor. Çoğunlukla daha dar alanlarda gözlemler yapılarak veriler incelenmekle birlikte bu yöntem belirsiz ve değişken sonuçlara yol açabilmektedir. Jiangtao ve ekibi ESA'nın XMM-Newton X-Işını gözlemevi verilerinden hareketle daha uzak mesafelerdeki sıcak gazı ölçmeye çalıştı. Benzer altı gökadaya bakılarak ortalama elde edilmeye çalışıldı. Böylece gökadanın sinyali güçlendirilip X-ışınının arka planı daha iyi hale getirmesi sağlanıyor diyor Michigan Üniversitesinden Joel Bregman. X-ışını emisyonunu tek bir gökadadakinden üç kat daha fazla gördük, bu da tahmin değerlerimizi daha doğru ve güvenilir kıldı diyor. Büyük ve yalnız sarmal gökadalar kayıp maddeyi aramak için en iyi şanstır. Gazlar milyonlarca derece sıcaklığa ulaşarak X-ışını yayar. Yeni yıldız oluşumu ya da başka gökadalarla etkileşerek bu yapının bozulmasından kaçınırlar. Hala Kayıp Elde edilen sonuçlara karşılık hala eksik madde tamamlanamadı. Samanyolu'nun çapını neredeyse 30 katına çıkaran maddeye karşılık hesaplanan malzemenin dörtte üçü yine de eksik. Kayıp maddenin nerede olabileceğine ilişkin iki ana fikir bulunuyor: ya zayıf bir şekilde bir gaz formu arkasında saklanıyor belki daha sıcak ve daha hafif bir faz ya da daha soğuk ama yoğun bir faz- ya da gözlem alanı dışında kalan bir yerde ve X-ışını ile tespit edilemeyecek kadar oldukça geniş bir alan kaplıyor. Her iki durumda da gökadalardaki bu madde belki patlayan yıldızlardan ya da süper kütleli karadeliklerin itmesiyle dışarı çıkmış olabilir. XMM-Newton proje bilimcisi Norbert Schartel: Bu çalışma daha gerçekçi gökada modelleri oluşturulmasına ve gökadamızın nasıl oluşup geliştiğini anlamamıza yardımcı olabilir. Böylesi bir bilgiyi XMM-Newton'un inanılmaz hassas ölçüm yeteneği olmadan yapmak mümkün değildir diyor. Gelecekte bilim insanları çalışma örneklerimize daha fazla gökada ekleyebilir ve XMM-Newton'u yüksek enerjili gözlem merkezleri ile birlikte kullanabilir. Örneğin ESA'nın Yüksek Enerjili Astrofizik için Gelişmiş teleskopu , Athena. Her aracı kullanarak evrenin kayıp madde sorununu çözmek istiyoruz."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/kayip-asteroit-bulundu/", "text": "ESA'nın uzay tehlikeleri programı kapsamına alınan ancak bir süre sonra gözden kaybedilen bir asteroit amatör bir gökbilimci tarafından yeniden bulundu. Yarım kilometre çapındaki asteroitin Dünya için bir tehlikesi bulunmuyor. Alman amatör gökbilimci Erwin Schwab, 2008SE85 adlı kayıp asteroiti yeniden keşfetti. Asteroit Catalina Uzay Tarama programı ile Eylül 2008'de keşfedilmiş ve Ekim 2008'de birçok gözlemevi tarafından izlenmişti. Ancak o zamandan bu yana asteroit gözden kayboldu. Ancak asteroitin nerede olacağı tahmin ediliyordu. Erwin bu tahminden yola çıkarak, hesaplamalardaki hata payını da düşünüp asteroiti olması gerektiği söylenen yerden yaklaşık 2 derece'lik açı farkıyla buldu. Erwin bunun için yaklaşık dört Dolunay büyüklüğündeki bir alanı taradı. 15 Eylül akşamı bilgisayarımdaki görüntüleri kontrol ederken nesneyi gördüm diyor Erwin. Pazar gecesi nesneyi yine gördüm ve bu bana doğum günü hediyesi oldu. Yaklaşık 500 m çapındaki asteroite ait yeni gözlemlerle yörüngesi daha doğru olarak tahmin edilecek ve yakın zamanda Dünya için bir tehdit oluşturup oluşturmayacağı anlaşılacak. Tehlikeli asteroit Dünya'ya 7 milyon km kadar yaklaşan 1300 asteroitten biridir. Yeni bir asteroit keşfedildiğinde birkaç gün boyunca gözlemler tekrar edilir."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/kayip-cuceler/", "text": "Gökbilimciler Güneş'e yakın olup henüz keşfedilemeyen kahverengi cücelerin peşine düştü. Yeni bir çalışmaya göre Güneş'e yakın bir yığın kahverengi cüce bulunuyor. Oldukça soluk olan bu cisimlerin keşfi ise çok zor. Kızılötesi teleskoplarla bile soluk bir nokta olarak görülebiliyorlar. Leibniz-Institut für Astrophysik Potsdam 'dan Gabriel Bihain ve Ralf-Dieter Scholz'un yaptığı çalışmaya göre Güneş'in komşuları arasında henüz bilinmeyen oldukça fazla kahverengi cüce yer alıyor. Kahverengi cüceler yıldız olamayacak kadar küçük ancak gezegen sayılamayacak kadar da büyük cisimlerdir. Güneş'in en fazla %7 kütlesine sahip bir cisim çekirdeğinde füzyon tepkimesini yani hidrojenden helyum üretimini sağlayacak kadar yeterli basınç ve sıcaklığa sahip olamaz. Bu da kendi ısı ve ışığını üretememesi anlamına gelir. Başka bir ifadeyle kahverengi cüceler yıldız olamamış cisim demektir. Samanyolu'ndaki yıldızların gökyüzündeki dağılımını bilmek açısından kahverengi cücelerin keşfi önemlidir. Gabriel Bihain ve Ralf-Dieter Scholz, öncelikle bilinen kahverengi cücelerin dağılımına baktı. Dağılımda önemli bir asimetri gördüler. Yani yıldızların dağılımına göre kahverengi cüceler için oldukça bozuk bir dağılım söz konusuydu. Gökada düzlemine yakın kahverengi cüce sayısının beklenenin çok altında olduğunu fark ettim. Homojen dağılım olmasını beklediğimiz gökyüzünün yarısının neredeyse boş olduğunu gördük ki bu sonuca ulaşmayı asla beklemiyorduk. Dünya'dan bakıldığında kuzey gökyüzünün büyük bir alanı boş diyor Gabriel Bihain. Böylece Güneş Sistemi'nin yakınları da olmak üzere bu alanda çok fazla sayıda kahverengi cüce olduğu sonucu çıkarıldı. Eğer bu doğru ise her dört yıldıza karşılık bir kahverengi cüce olduğu anlayışı büyük darbe alacak demektir. Yani Güneş'in çevresindeki kahverengi cüce dağılımının tekrar düşünülmesi gerekecek. Ralf-Dieter Scholz: Küçük gezegenleri ya da benzer cisimleri görme yeteneğimiz kahverengi cücelerde başarısız oluyor. Gelecekte çok daha derinlere ve çok daha soluk cisimlere bakarak önemli sonuçlara ulaşabiliriz diyor. Meraklısına: Çalışmanın makalesi"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/kayip-cucenin-ilginc-durumu/", "text": "Yeni SPHERE aygıtı gücünü gösterdi ESO'nun Çok Büyük Teleskopu üzerindeki SPHERE aygıtı, alışılmadık bir çift yıldız sistemi olan V471 Tauri etrafında dolanan bir kahverengi cüce yıldızı araştırmak için kullanıldı. Gökbilimciler SPHERE aygıtı ile yapılan gözlemler sonunda bu şaşırtıcı nesnenin etrafındaki maddeye ait en iyi görüntüleri elde ettiler ve hiçbir şey bulamadılar. Varlığından emin olunduğu halde bir kahverengi cücenin bulunamamış olması, V471 Tauri'nin ilginç davranışları hakkındaki geleneksel açıklamaların yanlış olduğunu ortaya çıkardı. Bu beklenmedik sonuçlar SPHERE ile yapılan gözlemlere dayanan ilk bilimsel makalede ele alındı. Bazı yıldız çiftleri kütleleri birbirlerinden biraz farklı olan iki normal yıldızdan oluşurlar. Biraz daha büyük kütleye sahip olan yıldız yaşlandığında ve kırmızı dev bir yıldız olarak genişlemeye başladığında, bu yıldız üzerindeki madde diğer yıldıza doğru akmaya başlar ve sonunda her iki yıldızı da çevreleyen dev gaz zarfları meydana gelir. Bu gaz bulutu dağıldığında ise iki yıldız daha da yakınlaşır ve çok sıkışık bir beyaz cüce ile, başka bir normal yıldızdan oluşan çifte dönüşürler . Bu tür çiftlerden biri de V471 Tauri'dir . Boğa Takımyıldızı doğrultusundaki Öküz yıldız kümesinin üyelerinden biri olup, yaşının 600 milyon yıl, uzaklığının ise yaklaşık 163 ışık-yılı olduğu tahmin edilmektedir. Yıldızlar çok yakın oldukları için birbirleri etrafındaki turlarını 12 günde tamamlamaktadırlar. Her bir yörünge turunda bir yıldız diğerinin önünden iki kez geçiş yapmaktadır bu da Yeryüzü'nden gözlenen çiftlerin tutulmalar nedeniyle ışık eğrilerinde düzenli parlaklık azalmalarına yol açmaktadır. Adam Hardy liderliğindeki bir gökbilimciler ekibi bu parlaklık değişimindeki ölçümleri hassas bir şekilde elde etmek için ilk önce ESO'nun Yeni Teknoloji Teleskopu üzerindeki ULTRACAM sistemini kullandılar. Tutulmaların zamanı iki saniye daha az bir duyarlılıkla ölçüldü bu daha önceki gözlemlere göre büyük bir ilerlemeydi. Tutulma zamanları düzenli değildi, ancak bu çiftin etrafında dolanarak yıldızların yörüngelerini kütleçekimsel etkilerle bozan bir kahverengi cücenin olabileceği önerisi bu durumu açıklayabilirdi. Ayrıca ikinci ve daha küçük boyutlarda başka bir nesnenin de olabileceğine dair ipuçlarına da rastladılar. Bununla birlikte , şimdiye kadar, kendilerinden çok daha parlak olan yıldızların etrafında sönük bir kahverengi cüceyi bulmak henüz mümkün olmadı.Ancak ESO'nun Çok Büyük Teleeskopu üzerine yeni kurulan SPHERE aygıtının gücü ile ekip kahverengi cücenin olması gerektiği bölgeyi görüntüledi.SPHERE'den elde edilen yüksek görüntü kalitesi kolayca ortaya çıkaracak olsa da hiçbir şey göremediler . Çift üyeli sistemlerin yörüngesinde bulunan bu tür nesnelere dair birçok makale bulunsa da, elde edilen sonuçlar bu hipoteze karşı olumsuz kanıtlar içeriyor, diye belirtiyor Adam Hardy. Eğer yörüngede bir nesne bulunmuyorsa, çiftin yörüngesindeki garip değişimlere sebep olan nedir? Birçok teori ortaya atıldı, ve bunlardan bazıları çoktan göz ardı edilse de, bu etkilere çitteki büyük yıldızın manyetik alanındaki değişimler neden olabilir , Güneş'te görülen daha küçük değişimlere benzer şekilde. Bu tür bir çalışmaya yıllardır gerek duyuluyordu,ancak bu SPHERE gibi güçlü, yeni aygıtların ortaya çıkması ile mümkün olabilirdi. Bilim bu şekilde ilerliyor: daha yeni teknolojilerle yapılan gözlemler daha önceki fikirleri ya doğruluyor ya da bu durumdaki gibi yanlışlıyor. Bu harika aletin gözlemsel yaşamına başlaması için bu mükemmel bir ilerleme, diye sonlandırıyor Adam Hardy. Notlar Bu tür çiftler ortak-zarf-sonrası çift yıldızlar olarak bilinmektedirler. Bu ismin anlamı Boğa takımyıldızında tespit edilen 471. nesnenin bir değişen yıldız olduğudur. SPHERE aygıtı o kadar hassas ki, merkezi yıldızdan 70 000 kez daha sönük, ve sadece 0.26 yay-saniyesi uzağındaki, bu tür bir kahverengi cüce yoldaşı kolaylıkla ortaya çıkarabilirdi. Bu sistem için tahmini yoldaş cüce parlaklığı çok daha fazlaydı. Bu etkiye Applegate mekanizması adı verilmektedir ve yıldızın şeklinde düzenli değişimlere neden olmaktadır, bu da çift yıldız sistemi Yeryüzü'nden görüntülendiğinde görünür parlaklıkta değişimlere neden olmaktadır. ESO-Türkiye"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/kedi-pencesi-bulutsusu/", "text": "ESO, Kedi Pençesi Bulutsusu olarak adlandırılmış olan NGC 6334'ün yeni bir görüntüsünü yayınladı. Samanyolu merkezine yakın bir bölgede yer alan bulutsu, yoğun gaz ve toz kümesinin arkasında saklanmaktadır. Bulutsudaki gaz ve toz bulutu, büyük kütleli yıldızların oluşmasına neden olmaktadır. NGC 6334'ün görüntüsü insana gökte gezen dev bir kedinin pençesini andırdığı için, Kedi Pençesi Bulutsusu olarak da adlandırılır. Bulutsu ilk kez 1837 yılında o sıralarda Güney Afrika'da olan İngiliz Gökbilimci John Herschel tarafından keşfedildi. Herschel o sırada dünyadaki en büyük teleskobu kullanmasına karşılık pençenin sadece en parlak parçasını görebilmiştir. 50 ışık yılı çapındaki NGC 6334, bizden 5500 ışık yılı uzaklıktaki Akrep Takımyıldızı'nda bulunur. Bulutsu gökyüzünde dolunaydan daha büyük bir alanı kaplayan büyüklüktedir. Bulutsu'nun kırmızı görünmesinin nedeni ise, yapısındaki gazın mavi ve yeşil renkleri soğurmasıdır. Kırmızı ışık ise bulutsudaki hidrojen ağırlıklı sıcak ve genç yıldızlardaki ışıldamasıyla oluşmaktadır. NGC 6334, gökadamızdaki büyük yıldızların en aktif olduğu bölgelerden birisidir. Bu nedenle de gökbilimcilerin ilgisiyle karşılaşmaktadır. Bulutsu içinde yeni oluşmuş parlak mavi yıldızlarda bulunmaktadır. Bulutsunun içinde saklanmış olan bu mavi yıldızlar, birkaç milyon yıl içinde oluşmuş ve yaklaşık 10 Güneş kütleli yıldızlardır. Görüntünün sağ altında görülen parlak kırmızı kabarcık ise, ya bir yıldızdan fırlayan maddeyi ya da hayatını sona erdirmiş olan bir yıldızın uzaya fırlattığı kalıntıyı göstermektedir. Kedi Pençesi Bulutsusu'nun bu görüntüsü ESO'nun Şili-La Silla'daki 2.2 metrelik teleskobuna takılan geniş alan görüntüleyicisi ile elde edildi. Görüntüde mavi, kırmızı ve yeşil filtreler kullanıldı. Bulutsunun içinde gezmek isterseniz, tıklayın. Kaynak: ESO"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/kedi-pencesindeki-yildiz-olusum-patlamalari/", "text": "Avcı Bulutsusu Dünya'ya en yakın yıldız oluşum yerlerinden biridir. Buna karşılık Samanyolu'nun en üretken bulutsusu değildir. NGC 6334 olarak bilinen Kedi Pençesi Bulutsusu'nda ise bebek doğumları çok daha fazla görülmektedir. Harvard Smithsonian Astrofizik Merkezi'nden Sarah Willis: NGC 6334, Avcı'ya göre çok daha hızlı yıldız oluşturur. Bulutsudaki yıldız oluşum patlamaları, diğer gökadalarda gördüğümüz muhteşem patlamaların minik bir versiyonunu andırmaktadır diyor. NGC 6334 alemin çok hareketli bir bölgesidir. Bulutsudaki 200.000 güneş kütlesindeki madde en fazla 30-40 güneş kütlesinde yıldızlar doğurur. Son derece genç ve tozlu koza içinde kalmış 2000'den fazla alanda onbinlerce yıldız bulunuyor. Bu yıldızların çoğu Güneş ile yakın yıldızların arası uzaklığın bin katından yakın aralıklı kümeler içindedir. NGC 6334'deki bebek yıldız patlamalarının nedeni belli değil. Genellikle bu tür yıldız oluşum patlamalarını tetikleyen iki neden sunulur. Biri yakındaki bir süpernova patlaması, diğeri ise gökadaların üflediği molekül bulutlarının bu tür bulutsularla çarpışmasıdır. Bu gizem gökbilimcilerin ilgisini NGC 6334'e yöneltir. Hızlı yıldız oluşumları genellikle yıldızlarla dolup taşan gökadalarda görülür. NGC 6334'ün görece diğerlerinden yakın olması, yıldızların yaşça sınıflandırılmasını ve ayrıntılı çalışma yapılmasını sağlar. Yıldız oluşum patlaması çalışmaları erken evrendeki gökada çalışmalarına da destek sağlar. Bu cisimler çok uzakta olduklarından son derece sönük görülürler ve patlama süreçlerini ayrıntılı bir şekilde incelemek zordur. CfA'dan Howard Smith: Erken evrendeki gökadalar teleskoplarımızda sadece bir leke gibi görülür. NGC 6334'teki yıldızları ise tek tek görebilirsiniz diyor. Bölge Cerro-Tololo Inter-American Gözlemevi'ndeki Blanco Teleskopu ve Spitzer Uzay Teleskopu ile gözlendi. Ulusal Optik Astronomi Gözlemevi'nden Lori Allen: Yer ve uzay merkezli teleskop gözlemlerine genç yıldız tanımlanmasında ihtiyaç vardır diyor. NGC 6334'deki hareketlilik yakın zamanda başladı ve sadece birkaç milyon yıl sürecek -kozmik ölçekte bu süre göz açıp kapayıncaya kadardır. Daha önce de yıldızla dolup taşan yerler gördük ama bu kadar yakın değillerdi diyor Willis. NGC 6334 gelecekte, Ülker yıldız kümesi gibi birkaç bin yıldızla dolu bir yere benzeyecek gibi görünüyor. 5500 ışık yılı uzaklıktaki bulutsunun galaktik düzlemdeki konumundan onlarca kat uzağa uzanan tozlu bölge nedeniyle yer teleskopları ile Ülker kümesi kadar etkileyici bir görüntü oluşturmaz. Akrep takımyıldızı içindeki NGC 6334, 50 ışık yılı uzunluğunda olup gökyüzünde Dolunay'dan biraz daha büyük bir alanı kaplar."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/kelebek-bulutsusunun-yeni-goruntusu/", "text": "Hubble'ın yeni görüntüsünde parıldayan renkleriyle Çift Jet Bulutsusu ya da popüler adıyla Kelebek Bulutsusu'ndaki karmaşa görülüyor. Bulutsunun yeni görüntüsü dış kabukları ile içeride genişleyen gaz yığınını ortaya koyuyor. Merkezindeki yıldız sisteminden dışa doğru uzanan iki rengarenk malzeme lobu sıradışı bir görüntü sunuyor. Lobların içinden akan madde jetleri saatte bir milyon kilometreyi aşan hıza sahip. Bulutsu literatürde PN M2-9 koduyla bilinmektedir. Buradaki M, bulutsuyu 1947'de keşfeden Alman-Amerikan gökbilimci Rudolph Minkowski'den gelmektedir. PN ise gezegenimsi bulutsuyu işaret etmektedir . Görüntüde açıkça görülen parlayan gaz ve genişleyen kabuk, ölmekte olan bir yıldızın son dönemini işaret ediyor. Yıldızın attığı dış katmanları geriye kalan çekirdeğin muhteşem ışık gösterisi ile aydınlanmaktadır. Kısaca çift kutuplu Çift Jet Bulutsusu herhangi bir gezegenimsi bulutsu değildir. Sıradan gezegenimsi bulutsuların merkezinde bir yıldız bulunur, çift kutuplu bulutsularda ise iki yıldız yer alır. Gökbilimciler bulutsudaki çift yıldızdan küçük olanının 0,6 ile 1, büyüğünün 1 ile 1,4 güneş kütlesinde olduğunu hesapladı. Büyük yıldız ömrünün sonuna yaklaşıyor. Attığı maddenin bir kısmı da eşi beyaz cüce çevresinde yoğunlaşıyor. Çift Jet Bulutsusu'nun kanatlı şekli büyük olasılıkla yıldızların birbiri çevresinde dolanması nedeniyle oluşmuştur. Ölen yıldızın püskürttüğü madde beyaz cücenin çekimiyle şekillenmektedir. Ancak bazı gökbilimcilerin çift kutuplu bulutsunun ikili yıldızın etkisiyle oluştuğu yönünde kuşkuları var. Bu arada bulutsu genişlemeyi sürdürüyor. Gökbilimciler genişleme hızından bulutsunun 1200 yıl önce oluştuğunu hesaplıyor. Kanatlar içinde yıldız sisteminden başlayarak dışa doğru damarlar şeklinde yatay uzanan iki soluk iz bulunmaktadır. Bulutsunun gökkuşağı renkleri içinde oldukça ince görünen bu ikiz jetler aslında saatte bir milyon kilometreyi aşan hızlara sahiptir. Bu jetler ikili sistemin kütle çekimi nedeniyle yavaş yavaş yön değiştirmektedir. Bulutsunun kalbindeki iki yıldız birbiri çevresinde her 100 yüzyılda bir dönmektedir. Bu dönüş aynı zamanda beyaz cüceden Güneş-Pluto uzaklığının 15 katı kadar uzakta dolanan malzeme diski oluşmasına neden olur. Disk böylesi inanılmaz bir büyüklüğe sahip olsa da Hubbe'ın görüntüsünde oldukça küçük görülmektedir. Kelebek Bulutsusu 2100 ışık yılı uzaklıkta olup Yılancı takımyıldızı doğrultusundadır."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/kendi-kendiyle-etkilesen-karanlik-maddenin-ilk-isaretleri-gozlendi-mi/", "text": "Karanlık madde aslında tamamen karanlık olmayabilir Karanlık maddenin ilk kez başka bir karanlık maddeyle kütleçekim kuvveti dışında bir yolla etkileşim sağladığı gözlenmiş olabilir. Çarpışan gökadaların ESO'nun Çok Büyük Teleskopu ve NASA/ESA Hubble Uzay Teleskopu ile gerçekleştirilen gözlemleri, Evren'in bu gizemli bileşeninin doğasına dair şaşırtıcı ipuçları ortaya çıkardı. ESO'nun Şili'deki VLT'si üzerinde bulunan MUSE aygıtı ile birlikte yörüngedeki Hubble'dan alınan görüntüleri kullanan bir gökbilimciler ekibi Abell 3827 gökada kümesindeki dört gökadanın eş zamanlı çarpışmalarını araştırdı. Ekip sistemdeki kütlenin izini sürerek karanlık maddenin dağılımını parlak gökadaların konumları ile karşılaştırdı. Karanlık madde doğrudan görülemese de, araştırma ekibi tarafından konumu, sahip olduğu kütle sayesinde arka plandaki gökadalardan gelen ışık üzerindeki bozucu etkisi nedeniyle belirlenebilmiştir kütleçekimsel mercekleme etkisi. Bu çarpışma tam olarak beşinci arka plan gökadasının önünde gerçekleşmiş olup, buradan çıkan ışığın Yeryüzü'ne ulaşabilmesi için çarpışma bölgesinden geçmesi gerekmektedir. Kümedeki kütle uzay-zamanın yapısını ciddi bir şekilde bozmakta ve uzak gökadadan gelen ışığı yolundan saptırmaktadır. Güncel bilgilerimize göre tüm gökadalar karanlık madde kümelenmelerinin içerisinde yer almaktadır. Karanlık maddenin kütleçekiminin zorlayıcı etkisi olmasaydı, Samanyolu gibi gökadaların kendi etrafındaki dönüşleri nedeniyle savrulmaları gerekirdi. Bunu önlemek için, Evren'deki kütlenin yüzde 85'inin karanlık madde şeklinde var olması gerekiyor, henüz gerçek doğası bir gizem olarak kalsa da. Bu çalışmada, çarpışmakta olan dört gökadayı gözleyen araştırmacılar bir karanlık madde kümesinin çevrelediği gökadanın arkasında toplandığını gözledi. Karanlık madde şu anda gökadanın 5000 ışık-yılı (50 000 milyon kere milyon kilometre) ötesinde olup NASA'nın Voyager uzay aracının bu uzaklığı Samanyolu'ndan kat etmesi 90 milyon yıl alacaktır. Karanlık madde ile bağlı bulunduğu gökada arasındaki bir gecikmenin karanlık maddenin kendi içerisindeki etkileşimi nedeniyle olduğu tahmin edilmektedir, oldukça zayıf ve kütleçekim kuvveti dışında bir etki nedeniyle . Karanlık maddenin kendi içinde şimdiye kadar kütleçekim kuvveti dışında başka bir şekilde etkileşim gösterdiği gözlenmemişti. Araştırmayı yürüten Durham Üniversitesi'nden Richard Massey şu açıklamayı yapıyor: Karanlık maddenin hep kendi halinde durağan ve kendi işiyle meşgul olduğunu düşünüyorduk, kütleçekimsel etkisi dışında. Ancak eğer karanlık madde bu çarpışma nedeniyle yavaşlatıldıysa, karanlık tarafta bulunan zengin bir fiziğe dair ilk kanıtlar ortaya çıkmış olabilir gizemli Evren etrafımızda. Araştırmacılara göre duraklama ya da gecikmeye yol açabilecek başka etkiler de olabileceği için daha fazla araştırma yapılması gerekiyor. Daha fazla gökadayı içeren benzer gözlemlere ve gökada çarpışmalarının bilgisayar benzetimlerinin oluşturulmasına ihtiyaç var. Ekip üyelerinden Liliya Williams şunları ekliyor: Karanlık maddenin var olduğunu Evren'i şekillendiren kütleçekimsel etkileşimleri sayesinde biliyoruz, ancak hala sıkılarak söylemek zorundayım ki karanlık maddenin aslında ne olduğunu bilmiyoruz. Gözlemlerimize göre karanlık madde kütleçekimi dışındaki kuvvetlerle de etkileşiyor, bu sayede karanlık maddenin ne olabileceğine dair bazı anahtar teorileri eleyebiliriz. Bu sonuç bir süre önce gökada kümeleri arasındaki 72 çarpışmayı gözleyen ve karanlık maddenin az da olsa kendisiyle etklileştiğini bulan başka bir ekibin sonuçlarını takip etmektedir. Bununla birlikte yeni çalışma gökada kümeleri yerine gökadaların tekil olarak hareketlerini dikkate almaktadır. Araştırmacılara göre bu gökadalar arasındaki çarpışmlar daha önce gözlenen çarpışmalara göre daha uzun sürmüş olmalı çok küçük bile olsa zamanla bir araya gelerek ölçülebilir bir gecikme oluşturan sürtünme kuvvetinin etkisiyle . Bir arada düşünüldüklerinde, elde edilen iki sonuç ilk kez karanlık maddenin davranışına kısıtlama getiriyor. Karanlık madde şu şekilde etkileşebilir, ancak şunu yapamaz gibi... Massey son olarak şunu ekliyor: Sonunda karanlık maddeyi köşeye sıkıştırdık bildiklerimizi iki yönden de doğrulamaya çalışıyoruz. Notlar Gökbilimciler Evren'deki toplam kütle/enerji içeriğinin şu oranlarda bölüşüldüğünü buldular; % 68 karanlık enerji, % 27 karanlık madde ve % 5 normal madde. Dolayısıyla % 85 oranındaki madde halen karanlıkta ve doğası bilinmiyor. Bilgisayar benzetimleri çarpışmadan kaynaklı ilave sürtünmenin karanlık maddeyi yavaşlattığını gösteriyor. Bu etkileşimin doğası ise bilinmiyor; alışılmamış bazı bilinmeyen kuvvetlerin etkileri nedeniyle meydana gelmiş olabilir. Bu noktada söylenebilecek tek şey sebebin kütleçekimi olmadığı. Gökada kümeleri bin kadar tekil gökada içerebilirler. Sonuçlardaki ana belirsizlik çarpışma için verilen zaman aralığı: karanlık maddeyi yavaşlatan sürtünme milyarlarca yıl boyunca etki eden zayıf bir kuvvet olmalı, ya da sadece 100 milyon yıl boyunca etkili görece daha güçlü bir kuvvet. ESO-Türkiye"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/kendi-kucuk-kalbi-buyuk/", "text": "Karşınızda kalbi büyük ama kendisi küçük bir gökada. 3000 ışık yılı çapındaki gökadanın küçük olmasına aldanmayın, muazzam miktarda yeni yıldızlar oluşturmaktadır. Üstelik merkezinde de süper kütleli bir karadelik yer alıyor. Diğer gökadalara göre sıra dışı özellikleri nedeniyle gökbilimcilerin ilgi odağı olmuş durumda. Çünkü bu küçük gökada, gökadaların evrimi sorununa çözüm getirebilir. Kumpas takımyıldızı doğrultusundaki Henize 2-10 ya da diğer adıyla ESO 495-21 cüce gökadası 30 milyon ışık yılı uzaktadır. Cüce olmasına karşılık çok yüksek oranda yıldız doğumlarına sahne olmaktadır. ESO 495-21'de Samanyolu'na göre 1000 kat daha fazla miktarda yeni yıldız oluşumları gerçekleşmektedir. Hubble teleskopu bu ilginç cücedeki hareketliliği birkaç kez inceleme şansı yakaladı. Gökadada çok sayıda süper yıldız kümesi ve çok yoğun alanlarda birkaç milyon yıl yaşında büyük yıldızlar olduğunu keşfetti. Yoğun alanların gökada üzerinde büyük etkiye neden olduğu düşünülüyor. Bu alanların incelenmesi gökbilimcilere gökadaların evrimini ve büyük yıldızların nasıl oluştuğu bilgisini sunabilir. Süper yıldız kümeleri dışında gökada merkezinde bir de süper kütleli bir karadelik bulunmaktadır. Gökbilimciler hemen hemen her büyük gökada merkezinde bir dev karadeliğin olduğunu ve gökada ne kadar büyükse süper kütleli karadeliğin de o denli büyük olduğunu biliyor. Örneğin Samanyolu dört milyon Güneş kütlesinde Yay A* adlı süper kütleli karadelik barındırmaktadır. Ancak Henize 2-10 cüce gökadası bu kurala uymuyor görülmektedir. Samanyolu'nun yüzde üçü kadar büyüklükte olmasına karşılık merkezindeki karadelik birkaç milyon Güneş kütlesindedir. İşte bu açıklanması zor bir durum... Bu karadelik erken evrendeki karadeliklerin nasıl geliştiğini ve bulundukları gökadaya ne gibi etkileri olduğunu ortaya çıkarabilir. Gökada merkezlerindeki karadeliklerin kökeni hala tartışılmaktadır: Önce gökadalar mı yoksa karadelikler mi oluştu? Bunlar birlikte mi geliştiler yoksa yanıt tamamen başka bir şey mi? Küçük boyutu, belirgin şekli ve çok yıldız oluşturma gibi süreçler nedeniyle ESO 495-21'in bu soruya yanıt verebilir. Gökada merkezinde böylesine büyük bir karadeliğin bulunması önce karadeliklerin oluştuğunun göstergesi olabilir. Gökadalar daha sonra bunların kütle çekim etkisiyle büyüyüp gelişmiş olabilir. 1 Yorum bu gökada bundan önce öğrendiklerimizi sizinde söylediği gibi düşünce ve görüşlerimizi azda olsa değiştirdi ve yeni buluşlar keşfedildikçe değiştirmeye devam edecek.küçük bir gökada nın bukadar büyük bir karadelik bulundurması önce karadeliğin oluşması sonrada karadeliğin çekim gücüyle 3000 ışık yılı genişliğinde yıldızlar ve diğer gök cisimlerinin buna bağlı olarak oluşması çok mantıklı.bu konuda geliştirebileceğimiz çok bilgiye ihtiyacımız var.selamlar."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/kendi-yildizlari-tarafindan-yok-edilen-bulutsu/", "text": "Az bilinen Gum 15 adlı kozmik gaz ve toz bulutu büyük kütleli genç yıldızların doğumuna ev sahipliği yapan yerlerden biridir. Güzel ve ölümcül bu yıldızlar yaşları ilerledikçe içinde yer aldıkları bulutsunun görünüşünü şekillendirmekte ve hatta sonunda dağılmasına neden olmaktadırlar. Bu görüntü Şili'deki La Silla Gözlemevi'nde bulunan MPG/ESO 2.2-metre teleskopu üzerindeki Geniş Alan Görüntüleyicisi ile ESO Kozmik Mücevherler programı kapsamında alınmıştır.Yeryüzünden 3000 ışık-yılı uzaklıkta, Yelken takım yıldızı doğrultusunda bulunan Gum 15'i göstermektedir . Bu ışıldayan bulut dikkat çekici bir HII bölgesi örneğidir . Bu tür bulutlar görebildiğimiz en muhteşem göksel nesneleri oluşturmaktadırlar; örneğin Kartal Bulutsusu , büyük Avcı Bulutsusu ve daha az bilinen Gum 15. Hidrojen Evrendeki en yaygın elementtir ve gökbilimciler tarafından araştırılan neredeyse her ortamda bulunmaktadır. HII bölgeleri biraz daha farklıdır çünkü önemli miktarda iyonlaşmış hidrojen içerirler bunlar yüksek enerjili mor-ötesi fotonlarla ışık parçacıkları etkileşerek elektronlarını kaybetmişlerdir. İyonlaşmış hidrojen çekirdeği kaybettikleri elektronları tekrar yakaladıklarında özel bir kırmızı dalgaboylu ışık yayarlar, bu da Gum 15 gibi bulutsuların kızıl renkte parlamalarına neden olur gökbilimciler bu parlamaya Hidrojen alfa adını verirler. HI bölgelerindeki iyonlaştırıcı fotonlar burada yer alan genç, büyük kütleli ve çok sıcak yıldızlardan gelmektedirler ve bu etki Gum 15 için de geçerlidir. Görüntünün merkezinde suçlu yıldızlardan birini görebilirsiniz: HD 74804 yıldızı, Collinder 197 olarak bilinen yıldız kümesinin en parlak üyesi. Bu bulutsunun güzelliğini abartan kümelenmiş, düzensiz görünüş bir HII bölgesi için beklenmedik bir şey değil ve yine içindeki yıldızların bir sonucu. HII bölgeleri içerisindeki düzensiz yıldız ve gaz dağılımları nedeniyle çeşitli şekillerde olabilmektedirler. Gum 15'in ilginç şekline ilave olarak görüntünün merkezinde görülebilen örtücü tozun çatal biçimindeki karanlık parçaları ve onu kesen sönük mavi yansıtma yapıları. Bu tozlu yapı bulutsuyu daha büyük ve sönük haldeki, daha iyi bilinen Trifid Bulutsusu'na (Messier 20) benzetiyor, bu durumda belki de Bifid Bulutsusu adı daha uygun oluyor. Buna benzer bir HII bölgesi birkaç milyon yıl boyunca binlerce yıldızın doğmasına olanak sağlayabilir. Bu yıldızlar bulutsunun parlamasına ve şeklinin değişmesine neden olurlar, ve yine sonunu da bu yıldızlar getirirler. Bu yeni yıldızlar büyüme çağlarını geçtikten sonra, güçlü parçacık rüzgarları üretirler, bu da etraflarındaki gazları şekillendirerek dağılmasına yol açar ve bu yıldızlardan en büyük olanları ölmeye başladıklarında Gum 15'te onlarla birlikte yok olacaktır. Bu yıldızlar o kadar büyükler ki, süpernova olarak patladıklarında HII bölgesindeki son kalıntıları da dağıtırlar ve geride sadece yeni doğan yıldızların kümesi kalır. Notlar Bu görüntü ESO'nun Kozmik Mücevherler programı kapsamında elde edilmiştir. Bu, ESO teleskopları kullanılarak gökbilim görüntülerinin eğitim ve hakla ilişkiler amaçlı kullanımı için geliştirilen yeni girişimdir. Program çoğunlukla gökyüzü koşullarının bilimsel gözlemler için uygun olmadığı zamanları, görsel olarak ilginç, merak uyandırıcı ve ilgi çekici cisimlerin fotoğraflarını çekmek için kullanıyor. Toplanan tüm veriler ayrıca ESO'nun bilim arşiviyle profesyonel gökbilimciler için de uygun hale getirilmektedir. Bu nesnenin adı Avustralyalı gökbilimci Colin Gum'dan gelmektedir, kendisi 1955 yılında bir HII bölgeleri kataloğu hazırlamıştır. HII bölgeleri yıldız oluşumlarına ve bebek yıldızlara ev sahipliği yapan büyük gaz ve toz bulutlarıdır. ESO-Türkiye"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/kepler-1-yasinda/", "text": "Son iki gün Gökbilim açısından çok hareketli geçiyor. Haberlerin hızına yetişmekte zorlanıyorum. İşte yeni bir haber: Kepler 1 yaşında. Şimdi bu haberi yazmasam olur mu? Kepler Uzay Aracı geçen yıl 6 Mart'ta Başka Dünyaları bulabilmek amacıyla uzaya gönderildi. Bu araç için üretilen ilk ve şu an tek teleskobumuz. Geçtiğimiz yıl 6 Mart 2009'da NASA'nın Cape Canaveral Üssü'nden fırlatılan Kepler'den çok şey bekliyoruz. Araçtan gelen verilerin ışığında ilk keşif Austos 2009'da yapıldı. 1000 ışık yılı uzaklıktaki dev bir gaz gezegen olan HAT-P-7b'nin atmosferindeki gazları bize bildirdi. 2010 yılına girdiğimizde de 5 yeni gezegen bularak hem yılın ilk ötegezegen keşfini hem de kendisinin ilk keşfini gerçekleştirdi Kepler. Bu gezegenlere sırasıyla Kepler 4b, 5b, 6b, 7b ve 8b adları verildi. Kepler ile birçok dünya benzeri yani karasal gezegen bulunması ümit ediliyor. Aracın bu görevi yerine getirmesi için 2012'ye kadar 150 000 yıldızı gözlemesi gerekiyor. Kepler gezegen keşfini geçiş yöntemi ile gerçekleştirecek. Bu yönteme göre bir gezegen yıldızının önünden geçerken yıldızın ışığının parlaklığı %1.5'a kadar varan oranda azalır. Bir örnek verirsek bu azalma, 100 km ilerideki bir projektörün önünden geçen sivrisineğin, projektörün ışığını azaltması kadardır. Bu kadar hassas bir yöntemle gezegen keşfi yapılabilmesi Kepler'in teknolojik araçlarla donatılmış olması gerekiyordu. Öyle de oldu. Araçta gelişmiş bir CCD ve fotometre bulunuyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/kepler-107deki-buyuk-carpisma/", "text": "Güneş Sistemi oluşurken muazzam çarpışmalar yaşandı. Erken döneme tam bir kaos hakimdi. Bu düzensiz durum zamanla azaldı ve günümüzde daha normal ve sakin bir yapıya dönüştü. Gezegen oluşum modellerinden en çok kabul görenine göre sistemimiz böyle oluştu. Eğer öyleyse benzeri durumlar başka sistemlerde de yaşanmalıydı. Bilinen gezegen sistemlerinden genç olanları bu amaçla mercek altında. Genç sistemler düzenli olarak izlenip veriler üzerinde kafa patlatılıyor. Tüm bunların nedeni önemli soruya yanıt bulmak: Gezegenler nasıl oluştu ve evrimleşti? 1995 yılında ilk ötegezegen keşfedildiğinden bu yana keşfedilen gezegen sayısı neredeyse 4000'e ulaştı. Samanyolu'nda en az 300 milyar yıldız olduğu düşünülürse bu sayının ne kadar az olduğu dikkatlerden kaçmaz. Elimizdeki teknik ve yöntemler ancak belirli özelliklere sahip gezegenleri 'görmemizi' sağlıyor. Başka bir yıldızın çevresinde dolanan gezegenlerin evriminde, yıldızdan gelen ışımanın etkisiyle, gezegen atmosferinin üst katmanlarında gerçekleştirdiği buharlaşma oldukça önemli bir yere sahiptir. Evrime ilişkin bir başka olayda çarpışmalardır. Kepler 107 sisteminde böylesi bir çarpışma olduğu doğrulandı. Daha önce birkaç kez çarpışmalar gözlendi ancak Kepler 107'deki gibi büyük bir çarpışmanın kanıtı bulunamamıştı. Kepler 107, Güneş'ten biraz büyük bir yıldızdır. Yıldızın çevresinde dolanan dört gezegen keşfedilmiştir. Astrofizikçilerin ilgisini çekenler ise yıldıza yakın olan ikisiydi. Gezegenlerin çapları birbirine çok yakın olmasına karşılık ikinci sıradaki gezegen üç kat daha fazla kütleliydi. Başka bir ifadeyle Dünya'dan iki kat daha yoğundu. Bu yoğunluk farklılığının nedeni olarak ise gezegenin çekirdeğinin beklenenden daha büyük olması gerektiği sonucuna ulaşıldı. Böyle bir çekirdek ancak büyük bir çarpışma ile oluşabilir. Çarpışmanın etkisiyle gezegenin dış katmanları parçalanmış ve geriye kalan kütle çekirdeği oluşturmuş olmalı. Yapılan tüm simülasyonlar hipotezin doğru olduğunu gösterdi. Bu çalışma gezegenlerin oluşumunu ve evrimini daha iyi anlamamızı sağlayacaktır. Yıldızın gezegen evrimine etkisi için yıldızın iyi tanınması gerekmektedir. Bir yıldızın karakteristik özelliklerinin iyi bilinmesi demek çevresindeki gezegenlerin evriminin de anlaşılması anlamına gelmektedir. 2 Yorumlar bu çarpışma bana merkür gezegeninde aynı şekilde oluştuğunu hatırlatıyor.merkür başka bir gezegenle çarpışıp dış katmanlarını kaybedip şimdiki durumuna yoğunluğu yüksek ve demirden oluşan çekirdeği şekline gelmesi.buda demektirki bizim de yıldız sistemimizde olan diğer sistemlerde olabileceğini göstermiştir.selamlar ASTRONOMİ DİYARI. Bizde de var ya iste, Merkur kardesi ile carpismis. Demir cekirdegi capina gore cok buyuk."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/kepler-11-yeni-sistem-kesfetti/", "text": "Kepler 11 yeni gezegen sistemi ve 26 yeni gezegen daha keşfetti. Bu sistemler gezegen oluşumlarını anlamaya yardımcı olacak. Yıldızlarının yörüngesine yakın olan gezegenlerin büyüklüğü 1.5 Dünya yarıçapından Jüpiter büyüklüğüne kadar değişmektedir. On beşinin büyüklüğü Dünya ile Neptün arasındadır. Ayrıca gözlemler hangilerinin Dünya gibi karasal ve hangilerinin Neptün gibi gaz gezegen olduğunu da belirleyecektir. Gezegenler yıldızlarının yörüngesinde 6 gün ile 143 gün arasında değişen sürelerde dolanmaktadır. Hepsi yıldızlarından Venüs-Güneş kadar uzaklıkta yer almaktadır. NASA Genel Merkezi'nden Kepler programı bilim insanlarından Doug Hudgins: Kepler'den önce ötegezegen sayısı 500 dolayındaydı. Kepler bir yumruk kadar büyüklükteki bölgede iki yıl içinde 60'dan fazla gezegen ve 2300'den fazla gezegen adayı keşfetti. Artık gökadamızın bu bölgesinde çeşitli boyutlarda gezegenlerle kaplı olduğunu biliyoruz diyor. Kepler 150 000'den fazla yıldızı olan bölgede gezegen keşfini geçiş yöntemiyle yapar. Yıldızın önünden geçen gezegen yıldızının ışığında azalmaya neden olur. Bu da yıldızın önünden bir nesne geçmesiyle mümkün olabilir. Gezegen olduğunun onayı için gezegenin en az üç geçiş yapması gerekir. Kepler-23 ve Kepler-24 sistemleri çalışma ekibinden Eric Ford: Yıldızın parlaklığındaki azalmaya neden olan nesnenin gezegen olduğunun onayı için ek gözlem ve analiz gerekir. Bu gezegenler önemli ölçüde yeni teknikler uygulanarak keşfedildi diyor. Yeni sistemlerde iki ile beş arasında gezegen bulunuyor. Oldukça sıkışık bir durumdaki gezegenlerin birbirine uyguladığı kütle çekimi gezegenlerin bazen hızlanmasını bazen yavaşlamasına yol açıyor. Kepler bu değişimleri geçiş zamanlaması çeşitliliğiyle ölçüyor. Geçiş zamanı çeşitliliği ile gezegen sistemlerindeki gezegen adaylarının onayı yer merkezli teleskopların onayı olmadan verilebiliyor. Bu ölçme yöntemi için Kepler biçilmiş bir kaftandır. Keşfedilen sistemlerden Kepler-33 sistemine ait yıldız Güneş'ten büyük ve en çok gezegeni olanıdır. Büyüklükleri Dünya yarıçapının 1.5 katı ile 5 katı arasında değişen beş gezegeni bulunmaktadır. Tüm gezegenleri kendisine oldukça yakındır. Bir yıldızın özellikleri gezegen tespiti için ipuçları verebilir. Yıldızın parlaklığındaki değişim gezegenlerin yıldızın önünden geçmesiyle ortaya çıkabilir. Böylesi bir durumda parlaklığın azalmasının nedeninin gezegene bağlı olmaması olasılığı çok düşüktür. NASA'nın Ames Araştırma Merkezi'nden Jack Lissauer: Kepler-33 sistemindeki gezegenlerin onayı için kullanılan yaklaşımın güvenirliğinin yüksek olduğunu görüyoruz. diyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/kepler-2010a-bes-gezegenle-girdi/", "text": "NASA'nın büyük ümitler beslediği Kepler Uzay Teleskobu ilk keşfini gerçekleştirdi. Kepler ilk keşfinde beş ötegezegen bulduğunu bildirdi. Gezegenler Kepler 4b, 5b, 6b, 7b, 8b olarak adlandırıldı. NASA'nın Ames Araştırma Merkezi'nden William Borucki Kepler'in son derece sağlıklı çalıştığını ve aracın, bilimin Güneş Sistemine yönelik sorularına yanıt vereceğini umduklarını dile getiriyor. Ötegezegen keşiflerinde hem gezegenlerin yapıları hem de gezegen disklerinin gözlenmesinin çok önemli bir yeri bulunuyor. Bu keşifler ile Güneş Sistemi'nin hangi aşamalardan geçtiğini ve ileride Dünya'nın ve Güneş Sisteminin neler yaşayabileceğini görmemizi sağlıyor. Yeni gezegenlerin boyutları Jüpiter ile Neptün arasında olup yörünge dönemleri 3.3 ile 4.9 gün arasında değişiyor. Sıcaklıkları ise 1200 C'den 1650 C dereceye kadar değişiyor. Gezegenler yaşam için oldukça sıcak görünüyor. Gezegenlerin yıldızları Güneş'ten daha büyük ve daha sıcaklar. 6 Mart 2009'da fırlatılan Kepler Uzay Aracı ile 150 binden fazla yıldız gözlenecek. Görevine 12 Mayıs 2009'da başlayan Kepler, geçiş yöntemine göre gezegen keşfi yapacak. Bulunan gezegenler Kepler'in elde ettiği ilk 6 haftalık verilerin işlenmesiyle sonuçlandı. Kasım 2012 tarihine kadar görevde olacak uzay aracı, güneş benzeri yıldızların çevresinde dünya benzeri gezegen avını gerçekleştirecek. Bulunan gezegenlerde yaşam izini sürecek olan Kepler, özellikle su ve karbon izi sürecek. Kepler'in İlk 5'i: Kepler 4b: 1787 ışık yılı uzağımızda güneş benzeri Kepler 4 yıldızının(1.22 Güneş kütleli) çevresinde dolanıyor. Gezegen 0.077 Jüpiter (24 Dünya) kütlesinde. Kepler 5b: 2.144 Jüpiter (670 Dünya) kütleli olan gezegenin yıldızı 1.35 Güneş kütlesinde. Kepler 6b: 0.67 Jüpiter (212 Dünya) kütleli olan gezegenin yıldızı 1.2 Güneş kütlesinde. Kepler 7b: 0.433 Jüpiter (136 Dünya) kütleli olan gezegenin yıldızı 1.37 Güneş kütlesinde. Kepler 8b: 4322 ışık yılı uzağımızda güneş benzeri Kepler 8 yıldızının(1.2 Güneş kütleli) çevresinde dolanıyor. Gezegen 0.6 Jüpiter (190 Dünya) kütlesinde. Gezegen yıldızına neredeyse yapışacak kadar yakın dolanıyor. Kaynaklar: 1 Yorum muhteşem bir gelişme.benim beklediğim bir gelişmeydi açıkçası.ama daha dünyanın ikizini bulamadık."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/kepler-400-dolayinda-gezegen-bulmus-olabilir/", "text": "NASA'nın Kepler Uzay Aracının gözlediği 156 000'den fazla yıldıza ilişkin 43 günlük veriler yayınlandı. Güneş sistemi dışında Dünya benzeri gezegen bulma ümidiyle uzaya geçtiğimiz yıl fırlatılan Kepler, yıldızların parlaklığındaki küçücük değişimleri gözlüyor. Gökbilimciler yeni verilerle birkaç yüz yıldızda saptanan parlaklık değişiminin nedeninin gezegen geçişi olup olmadığını saptayacak. Veriler yıldızların boyut ve yaşlarına göre sıralandı. Bu yıldızların bir kısmında zonklama görülürken çoğunun durumunun kararlı olduğu belirlendi. Güneş lekelerinde olduğu gibi gezegen geçişlerinde de yıldızların parlak ışıklarında bir miktar azalma olur. Burada görülen azalmanın miktarı gezegenin büyüklüğü hakkında bilgi verir. 28 Bilim insanından oluşan Kepler ekibi gerek dünya üzerindeki teleskoplarla gerek Hubble Uzay Teleskopu ile ve gerekse de Spitzer Uzay Teleskopu'yla tüm dikkatlerini 400 dolayındaki nesne üzerinde yoğunlaştırdılar. Bunlar şu an için saptanan olası yeni ötegezegenler. Kepler, Dünya üzerinden yalnızca belirli zamanlarda gözlenebilen Kuğu ve Çalgı takım yıldızlarını gözlüyor. Bu ve diğer gözlemler sonucunda gezegen olması muhtemel nesneler orataya çıkarılıyor. Veri sonuçları 2011 yılının Şubat ayına netleşecek. Ek bilgi olmadan gerçek gezegenler çift yıldızlardan ayırt edilemez. Bir nesnenin yıldız mı yoksa gezegen mi olduğunun anlaşılması tayf ölçümleriyle belirlenebiliyor. NASA'nın Kepler görevinden sorumlu ekibinden Lia LaPiana: Verilerin bilimsel gruplarca incelenip önümüzdeki aylarda yeni ötegezegen keşfini bildiren sonuçları heyecanla bekliyorum diyor. NASA'nın Ames Araştırma Merkezi'nden Kepler Görevi Başkan Yardımcısı David Koch: Bu şimdiye kadar elde edilen en uzun ve kapsamlı veri. Sonuçların iyi olacağından eminim diyor. Kepler'in 2012 yılının Kasım ayına kadar üzerinde yaşanabilecek, sıvı suyu olan dünya büyüklüğünde bir gezegen bulması hedefleniyor. Geçiş yöntemini kullanan aracın bulduğu gezegenin onay görmesi için yıldızının önünden en az3geçiş yapması gerekiyor. Bu da en az 3 yıllık bir gözlemi gerektiriyor. (Gezegenin, yıldızın çevresindeki turunu 1 yılda attığı düşünülürse 3 geçiş gözlemi için 3 yıl demektir.) Ames'in Bilim Müdürü ve araştırmacı William Borucki: Kepler gözlemleri bize ya birçok yıldızın gezegeninde yaşam olduğunu söyleyecek ya da Samanyolu'nda yalnız olduğumuz sonucuna ulaşacak diyor. Bilindiği üzere Kepler, insanoğlunun uzayda yeni gezegenlerin keşfi için üretilmiş ilk ve şu an için tek araç. Araçtan alınan ilk verilerin sonuçları Ocak ayı başında açıklanmış ve aracın 5 gezegen bulduğu bildirilmişti. Aracın asıl görevi ise dünya gibi üzerinde yaşanabilir gezegenler bulmak. Kaynak: Kepler"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/kepler-41-yeni-gezegen-kesfetti/", "text": "İki yeni çalışma geçiş yöntemine göre 20 yıldızda toplam 41 gezegen olduğunu gösterdi. Ötegezegen avı için görevde olan Kepler Uzay Teleskopu'nun verileriyle yapılan çalışma, yeni gezegenleri ortaya çıkardı. Bilindiği üzere Kepler Teleskopu geçiş yöntemine göre gezegen gözlemi yapmaya çalışıyor. Kepler'in verilerinin işlenmesi zaman alıyor. Dolayısıyla keşiflerin görülmesi zaman alıyor. Kepler 150 binden fazla güneş benzeri yıldızın yer aldığı bir bölgeyi gözlüyor ki bu bölge Samanyolu'nun küçük bir kısmı. Yani tüm Samanyolu'na bakamıyor. Küçük bir bölümde yer alan binlerce yıldızın yine binlerce hatta onbinlerce gezegeni olabilir. Benim ya da çoğu bilim meraklısının merak ettiği ise bu gezegenlerden kaçında yaşam olduğu ya da olabileceği. Samanyolu'nda 300 milyar dolayında yıldız bulunuyor. Her yıldızın gezegeni olmayabilir. Ancak buna karşılık yine sadece bizim gökadamızda milyarlarca gezegen olmalıdır. Şimdilik bulunan gezegen sayısı bu rakamın çok çok altında. Bulduğumuz gezegenlerin büyük bir kısmı ya yıldızına çok yakın ya da büyük gaz gezegenler. Küçük, karasal gezegenler ise sıcaktan kavruluyor. Şimdilik bir yıldızın yaşam alanında birkaç gezegen bulabildik. Bunlarda atmosfer ve dolayısıyla suyun izinin araştırılması içinse yeni gözlem araçları gerekiyor. Elimizdeki araçlarla bilimciler yine de gözlem yapmayı sürdürüyor. Gezegenlerin kendi ışığı olmayıp yıldızının ışığını yansıttığından dolaylı yöntemlerle keşfedebiliyoruz. Yansıttığı ışıkta yıldızından gelen ışığın yanında çok az. Gezegenleri ya yıldızın ışığını azalttığında, ya yıldızın yalpalama yapmasıyla keşfedebiliyoruz.... Gezegen keşfi konusunda en önemli aracımız Kepler. Onunda verilerinin işlenmesi zaman alıyor. Kepler şimdiye kadar 67 yıldızda toplam 116 gezegen keşfetti. Gezegen olması olası 2000 dolayında nesne ise onay bekliyor. Çünkü bir nesneyi gezegen olarak kabul etme sınırı 3 gözlem gerektiriyor. Bu da gezegenin yıldızının çevresinde 3 turu atarak gözlenmesi demek. Dünya'nın yörüngesi gibi bir yörüngede dolanan gezegenin onayı için en az üç yıl gerekiyor. Daha Samanyolu'ndaki yıldızların çevresindeki gezegenleri doğru dürüst göremiyorken, bazen internet ortamında Andromeda'da gezegen bulundu gibi garip yazılar insanı şaşırtmıyor değil."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/kepler-47ye-bir-gezegen-daha/", "text": "Gökbilimciler Kepler-47 sistemindeki üçüncü gezegeni keşfettiler. Kepler-47 sistemi çift yıldızdan oluşuyor ve gezegenler bu iki yıldızın çevresinde dolandığından özel bir yere sahip. Keşfedilen yeni gezegen Neptün'den büyük Satürn'den ise küçük boyutlu. Bir gezegen düşünün ki iki güneşi olsun. Bilim kurgu öyküsü gibi görünse de bu tuhaf durum gerçekten var. 3340 ışık yılı uzaklıktaki Kuğu takımyıldızı yönünde yer alan Kepler-47 sisteminin yenisiyle birlikte üç gezegeni iki yıldızın çevresinde dolanıyor. Keşif, görev süresi çoktan bitmiş olan Kepler teleskopunun eldeki işlenmesi süren verileriyle elde edildi. Kepler teleskopu gezegenleri 'geçiş' yöntemiyle keşfediyor. Astronomi Diyarı'nı düzenli izleyen bilim severler bu yöntemin ne olduğunu biliyor olmalı. Bu yöntemde yıldızın Dünya'ya göre önünden geçen gezegen yıldızın ışığında azalmaya neden olacaktır. Buradaki ışık miktarındaki azalma süresi ve oranı gezegen hakkında bilgiler verecektir. Elbette bu azalma bazen gezegen nedeniyle olmayabilir. Mesela yıldız üzerindeki büyük bir leke oluşumu da ışık miktarında azalmayı sağlayabilir. Geçiş yöntemiyle şimdiye kadar 3000 dolayında gezegen keşfedildi ve daha sırasını bekleyen binlercesi bulunuyor. Keşfedilen gezegene Kepler-47d adı verildi. Gezegen isimleri önce yıldızın adı ardından b harfinden başlamak üzere keşfediliş tarihine göre alfabetik sırayla veriliyor. Kepler-47d gezegeni şu an için sistemin bilinen en büyük gezegeni oldu ki aslında var olabileceği 2012 yılında öne sürülmüştü. Kepler-47d gezegeni düşük yoğunluklu bir gezegen. Öyle ki; Güneş Sisteminde yoğunluğu nedeniyle 'suda bile yüzebilir' tanımlamasıyla bilinen Satürn'den daha düşük yoğunluğa sahip. Gezegenin ortalama sıcaklığı 100C. Sistemdeki Kepler-47c gezegeni 320C ve en içte bulunan Kepler-47b ise 1690C sıcaklıkta. Gezegenler sırasıyla Dünya'nın 3.1, 7 ve 4.7 katı büyüklüktedir. Yörünge dönemleri ise 49, 87 ve 303 gün olarak ölçülmüştür. Çift yıldız ise birbiri çevresinde 7.45 günde bir dolanmaktadır. Tüm sistem Dünya-Güneş yörüngesine sığacak kadar küçük bir alana sığmaktadır. 1 Yorum tahmin ediyorum bu binlerce gezegenden mutlak yaşanabilir kayalık mutlak sıcaklığı ortalama dünya değerlerinde olan gezegenler olabilir araştırmalar devam ettikçe bulunabileceğini düşünüyorum.eğer dünyadaki elementlerin başka gezegenlerde bulunduysa yaşam olması mümkündür.selamlar."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/kepler-715-yeni-gezegen-kesfetti/", "text": "NASA'nın Kepler uzay aracı verilerinden 715 yeni dünya keşfedildi. Bu onaylanmış yeni dünyalar güneş sistemi gibi birden fazla gezegeni olan 305 yıldızın çevresinde dolanıyor. Bu gezegenlerin büyüklüğü Neptün'ün % 95'i ile dört Dünya arasında değişiyor. Bu aynı zamanda şimdiye kadar keşfedilen Dünya büyüklüğüne yakın küçük gezegen sayısında önemli bir artışı da getiriyor. NASA'nın Genel Merkezi'nden John Grunsfeld: Kepler ekibinin yeni avları bizi yine heyecanlandırdı. Önümüzdeki yıllarda göreve başlayacak olan James Webb Uzay Teleskopu'na çalışılacak önemli hedefler belirleniyor diyor. İlk gezegenin keşfinden bu yana ötegezegen keşfi zor ve zahmetli olmuştur. Günümüzde artık bilim insanları bir yıldızın çevresinde dolanan birden fazla gezegeni dahi görebilecek tekniğe ve yönteme sahipler. Kepler'in son iki yıl içinde (Mayıs 2009 ile Mart 2011 arası) işaretlediği gezegen adaylarını doğrulamak için NASA'nın Ames Araştırma Merkezi'nden gezegen bilimcisi Jack Lissauer liderliğindeki ekip kolları sıvadı. Araştırma ekibi çoklu doğrulama denilen yöntemle olası gezegen adaylarını irdeledi. 150.000'den fazla yıldızı gözleyen Kepler'in elinde birkaç bin gezegen adayı bulunuyor. Bu adaylar Kepler'in yıldızları arasında rastgele dağılmış olsaydı ancak bir avuç gezegen adayı bulunabilirdi. Ancak Kepler yüzlerce yıldızdaki binlerce gezegen adayını görmeyi başardı. Dikkatli çalışma sonrasında da 715 yeni gezegen doğrulandı. Bu yöntem aslında aslan ile dişi aslanın davranışını bilmeye benzetilebilir. Hayali ovadaki aslanlar Kepler'in yıldızları, dişi aslanlar ise gezegen adaylarıdır. Aslanların çevresinde dolanan dişi aslanları gruplanmış bir halde görecektik. Eğer iki aslan görürseniz bunların biri dişi olabilir ya da belki de ikisi de aslandır. İki büyük kedigil bir arada ise gururlarının ön plana çıkması kaçınılmazdır. Bu nedenle de çevresinde birçok dişi aslan ona güvenebilir, tıpkı bir yıldızın çevresinde dolanan birçok gezegen gibi. Dört yıl önce göreve başlayan Kepler'in ilk dizi keşfi yüzlerce gezegenle başladı ve bunu binlercesi izledi ama bunlar sadece gezegen adayıydı. Biz bu gezegen adaylarının tümünü doğrulayacak yeni bir süreç geliştirdik ve ilk sonuçlara ulaştık diyor Lissauer. Bu çoklu-gezegen sistemlerindeki gezegenleri inceleyebilmek için önemli bir yöntemdir. Gezegen oluşumları için de önemli ipuçlarını sağlar. Bu gezegenlerden yüzey sıcaklığı sıvı suyu tutmak için yeterli kadar olan yıldızın yaşam alanı içinde yer alan en az 2,5 Dünya büyüklüğüne kadar olanları dikkati çekiyor. Bunlardan biri olan Kepler-296f adlı gezegen güneş benzeri bir yıldızın çevresinde dolanıyor. Dünya'nın iki katı büyüklüğündeki gezegenin hidrojen-helyum atmosferiyle sarılı gaz gezegen mi yoksa derin okyanuslarla kaplı sulu yapıda mı olduğu henüz bilinmiyor. Kaliforniya'daki SETI Enstitüsü'nden Jason Rowe: Bu çalışmada biz atomun klasik modeli gibi gezegenlerin yıldızlarının çevresinde düz ve yuvarlak bir yörüngede dolandığını düşündük. Yıldızların içinde iyi bildiğimiz evimize benzer izleri aradık. Bu sayede keşif daha kolay oldu diyor. Bu son keşiflerle birlikte onay gören ötegezegen sayısı da 1700'ü geçti. Daha çok gezegen sistemleri keşfettikçe gökadamızdaki yerimizi daha iyi anlayabiliyoruz. 2009 yılının Mart ayında fırlatılan Kepler aracı Dünya benzeri gezegen keşfi için üretilmiş ilk teleskoptur. Kepler şimdiye kadar 961 gezegen keşfetti ve 3600'den fazla da gezegen adayı içerir."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/kepler-7bde-hava-parcali-bulutlu/", "text": "NASA'nın Kepler ve Spitzer uzay teleskopları ile elde edilen verilerle hareket eden gökbilimciler Jüpiter benzeri Kepler-7b gezegenindeki bulutları görmeyi başardı. Daha önce Spitzer verileriyle diğer yıldızların çevresinde dolanan gezegenlerin sıcaklık dağılımı haritası çizilmişti. Bu çalışmayla da ilk kez uzak bir dünyanın atmosferindeki bulutlara bakılmış oldu. Cambridge Massachusetts Teknoloji Enstitüsü'nden Brice-Olivier Demory: Üç yıldan fazla süren Kepler ve Spitzer gözlemleri ile bu dev gaz gezegenin çok düşük çözünürlüklü haritasını oluşturmayı başardık diyor. Elbette Dünya'daki gibi okyanus ya da kıtaları görmeyi beklemiyorduk, ama bulutların yansıtıcı özelliğinden yararlanarak bu çalışmayı gerçekleştirdik. Kepler şimdiye kadar Güneş Sistemi dışında 150'den fazla ötegezegen keşfetti ve Kepler-7b keşfettiği ilk gezegenler arasındadır. Kepler-7b'nin batı yarımküresinde parlak bir nokta görüldü ve gezegenin kaba bir haritası çizildi. Gelen verilerdeki parlak noktaların bulutlardan mı yoksa ısı değişimiyle mi gerçekleştiği sorusunu yanıtlamak için daha fazla gözlem gerekiyordu. Bu noktada Spitzer verilerine başvuruldu. Kepler gibi Spitzer ile de bir gezegenin atmosferin hakkında bilgi edinebilir ya da yıldızın çevresinde dolanan gezegenin yörüngelerindeki düzeltmeleri yapabilirsiniz. Spitzer'in kızılötesi ışıkla yaptığı gözlemler sonucunda Kepler-7b'nin sıcaklığının 1100 ile 1300 Kelvin (yaklaşık 800-1000 C derece) arasında olduğu belirlendi. Ayrıca gezegen yıldızına sadece 0,06 astronomik birim (1 astronomik birim Dünya ile Güneş uzaklığıdır) olduğu hesaplandı. Kepler-7b yıldızı çevresindeki bir turunu sadece beş günde tamamlıyor. Kepler'in gördüğü ışık kaynağı ise bu sıcaklığa göre daha soğuk sıcaklığı gösterdi. Böylece gezegenin batı kısmında görülen parlak noktanın bulut olduğu sonucuna ulaşıldı. NASA'nın Ames Araştırma Merkezi'nden Thomas Barclay: Kepler-7b'de çok fazla ışık yansımasının nedenini bulutlara bağladık. Ancak gezegen atmosferindeki bulut desenlerinde fazla bir değişme göremedik. Bu da gezegenin son derece kararlı bir iklime sahip olduğu anlamına gelir diyor. Veriler Dünya gibi gezegenlerin atmosferini incelerken kullanılan benzer teknikleri kullanarak değerlendirildiği için önemli bir aşama kat edilmiştir. Spitzer ve Kepler ile birlikte trilyonlarca kilometre uzaklıktaki gezegenleri farklı dalga boylarındaki ışıkla görebiliyoruz. Bu çalışmayla birlikte sadece ötegezegen keşfetmekle kalmayıp artık bu gezegenleri daha ayrıntılı inceleyebileceğimiz bir noktaya geldik diyor. Kepler teleskopu bir gezegeni yıldızının önünden geçerken yıldızın ışığındaki azalmayı ölçerek keşfeder. Azalmanın miktarı gezegenin büyüklüğü ve yörüngesi hakkında bilgi verir. http://eyes.nasa.gov/exoplanets sayfasındaki programı bilgisayarınıza yükleyerek 900'den fazla gezegeni 3D olarak görebilir ve onları keşfedebilirsiniz. Program düzenli olarak Kepler ve yer merkezli gözlem verileriyle güncellenmektedir."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/kepler-bir-yildizda-alti-gezegen-bulundu/", "text": "Kepler Uzay Teleskopu'nun verilerini inceleyen bilim insanları, 2000 ışık yılı uzaklıktaki Kepler-11 adlı Güneş benzeri bir yıldızın çevresinde dolanan katı ve gazlardan oluşan altı gezegeni olduğunu fark ettiler. NASA'nın Ames Araştırma Merkezi'nden Kepler bilim ekibi üyesi Jack Lissauer: Kepler-11 oldukça şaşırtıcı bir sistem. Bulduğumuz gezegenlerin hepsi birbirine ve yıldıza oldukça yakın konumdalar. Böylesi sistemlerin varolduğunu önceden bilemezdik diyor. Başka bir ifadeyle Kepler-11 keşfedilen en fazla gezegeni ve küçük gezegeni olan sistemdir. Kepler ile şimdiye kadar geçiş yöntemiyle en fazla 3 gezegeni olan yıldız bulmuştuk ki Kepler-11 ile bu sayıyı geçtik. Bu tip sistemlerin çok yaygın olmadıklarını biliyoruz. Kepler-11 gibi sistemler yıldızların çok az bir yüzdesinde bulunabilir diyor Lissauer. Bir sarı cüce yıldız olan Kepler-11'in çevresinde dolanan gezegenlerin büyüklükleri Uranüs ve Neptün'ün büyüklüklerine yakın ancak Dünya'dan büyüktür. İçteki gezegen Kepler-11b, Dünya'nın Güneş'e olan yakınlığına göre yıldızına on kat daha yakındır. Bu gezegenden itibaren dışa doğru sırasıyla gezegenler Kepler-11c, Kepler-11d, Kepler-11e, Kepler-11f ve Dünya-Güneş uzaklığına göre yıldızına iki kat daha yakın olan Kepler-11g olarak sıralanır. Lissauer: Son gezegene karşılık diğer beş gezegen yıldızlarına daha yakın konumdadır. Karşılaştırma yapacak olursak Kepler-11g'nin yeri Merkür-Venüs arasına, diğer beş gezegen ise Güneş ile Merkür arasına sıkışmış durumdadır. Yani bu beş gezegen Güneş Sistemimizdeki herhangi bir gezegene göre yıldızına daha yakın konumdadır. Beş gezegenin yörünge dönemi 10 ile 47 gün arasında iken Kepler-11g'nin yörünge dönemi 118 gün olarak saptanmıştır. Lissauer: Beş iç gezegenin kütlelerini ise sistemdeki en küçük kütleler olarak belirledik. Bu gezegenler su da olmak üzere kaya ve gaz karışımından oluşmuştur. Gezegenlerin kütlesinin büyük bir oranı kayalık maddeden, hacimleri ise gaz bileşenlerinden kaynaklanır. Lissauer'e göre Kepler-11, yapısı ve dinamik özelliği nedeniyle dikkate alınması gereken bir gezegen sistemidir. Gezegenlerden Kepler-11d, Kepler-11e ve Kepler-11f'de gözlenen hafif gazın sistemin erken zamanda, en az birkaç milyon yıl önce oluştuğunu gösteriyor. Bir gezegen sistemi moleküler bulut çekirdeğinin yıldızı oluşturmaya başladığı zaman doğar. Bu zaman içinde yıldızın çevresini kuşatan toz ve gaz diski ön gezegenleri oluşturmaya başlar. Ön gezegen diskleri yaşı bir milyon dolayında olan çoğu yıldızın çevresinde görülebilir. Hızlı bir şekilde dönen gaz diskinin önemli bir bölümü gezegenleri oluşturmak için dağılır. Kepler Uzay Aracı Kepler-11 sistemine ait bilgileri elde etmeye devam edecek. Kepler'in geçiş yöntemiyle elde ettiği verilere dayanılarak gezegenlerin kütleleri ve boyutları daha hassas şekilde belirlenebilecek. Lissauer: Bu veriler bize Kepler-11'deki gezegenlerin özelliklerini daha net olarak hesaplamamızı sağlayacak. Ayrıca sisteme ait yeni üyeleri de ortaya çıkarabilecek. Ya geçiş yöntemiyle ya da kütle çekimi etkisiyle bir yedinci gezegeni daha bulabiliriz. Biz buradaki sistemin, gökadamızdaki yıldızların çevresinde dolanan diğer sistemlere göre gezegeni bol olan bir sistem olup olmadığını da öğreneceğiz diyor. Kepler Uzay Teleskopu bir gezegeni yıldızının önünden geçtiği sırada yıldızın parlaklığında gerçekleşen küçücük bir azalma payıyla tespit eder. Gezegenin büyüklüğü ise parlaklık azalma değeri ile orantılıdır. Gezegenlerin sıcaklıkları ise yıldıza olan uzaklıkları ve yörünge dönemi gibi özellikleri ile tahmin edilir. Kepler'in bulduğu gezegen adayları, yer teleskopları başta olmak üzere Spitzer Kızılötesi Teleskopu ile de izlenir. Kepler'in gözlem yaptığı Kuğu ve Çalgı takımyıldızlarının bulunduğu alan, Dünya'daki teleskoplarla sadece ilkbahar ve sonbaharda görülür. Bu gözlemler aday gezegenlerden hangilerinin gezegen olduğunu belirlemeye yardımcı olur. Kepler 2012 yılına kadar olan görev süresi boyunca, Dünya gibi içinde sıvı su barındırabilecek yaşam alanı içinde bulunan gezegenleri aramaya devam edecek. Güneş bir yıldızın yaşam alanı içinde bulunabilecek bir gezegenin geçişi bir yıl alır. Gezegen onayı için en az üç geçiş gerekeceğinden böylesi bir gezegenin varlığının onaylanması için en az üç yıl gereklidir. NASA'nın Ames Araştırma Merkezi'nden William Boruckisi: Kepler gökyüzünün sadece 400'de birini görmektedir. Ayrıca Kepler baktığı yıldızların çevresinde dolanan gezegenlerin de küçük bir bölümünün varlığını saptayabilir. Çünkü Kepler'in gezegeni keşfetmesi için gezegenin yörüngesinin bizim bakış açımıza doğru olması şarttır. Tüm bu olumsuzlukları da hesaba katarsak Güneş gibi yıldızların çevresinde dolanan milyonlarca gezegen olmalıdır diyor. 6 Yorumlar Kepler'in görevi sona erdikten sonra da, elde ettiği verilerin incelenmesine devam edilecek. Bu veriler, 2012 yılından sonra da uzun yıllar boyunca yeni gezegen keşifleri için önemini koruyacak. Ama böyle uzay sondalarına veya teleskoplarına bir sınır koyuyorlar genelde çoğu o sınırı aşıp çalışmaya devam ediyor. Örneğin Mars Gezginleri gibi. Belki Kepler de de durum böyle olur... bildiğim kadarıyla NASA Hubble'ın yerini alacak olan JWST'nin ekstra maliyet sıkıntılarından dolayı, karanlık enerji ve ötegezegen çalışmalarını yürütmesi için WFIRST adlı teleskop üzerinde çalışıyor şimdilik. http://wfirst.gsfc.nasa.gov/ Arif bey bilgi için teşekkürler. Böyle bir çalışmadan bilgim yoktu. Bunun dışında sanırım 2012 içinde fırlatılması planlanan ESA'nın GAIA uydusu da var. GAIA Kepler görevini tamaladıktan sonra yerine neyin geçeceği hakkındg bir bilginiz var mı? Bununla ilgili bildiğim kadarıyla henüz bir çalışma yok."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/kepler-danscilarin-pesinde/", "text": "Ülker kümesindeki yıldızlar adeta kozmik bale dansçılarını andırıyor. Ancak bir farkla: hepsinin dönme hızı farklı. Gökbilimciler bu dansçıların neden farklı hızlarla döndüklerini uzun zamandır düşünüyor. NASA'nın Kepler uzay teleskopunun yeni görev adıyla K2, kümedeki dansçı yıldızları izleyerek gökbilimcilerin kataloğuna önemli bilgiler ekledi. Bu bilgiler bir yıldızın nasıl geliştiğini ve çevresindeki gezegenlerin nasıl ve nerede oluştuğunun anlaşılmasında kullanılabilir. Caltech Kızılötesi Analiz ve İşlem Merkezinden Luisa Rebull: Ülker kümesinin yıldızları ile başka yıldızların verilerini karşılaştırıp önemli sonuçlara ulaşmayı ümit ediyoruz diyor. Gökyüzünde görülen en parlak ve en ilgi çekici yıldız kümesi olan Ülker sadece 445 ışık yılı uzağımızdadır. En yaşlı yıldızı 125 milyon yıl yaşında olması kümenin oldukça genç ama erken yetişkinliğe ulaşmış olduğunun göstergesidir. Yaşamlarının bu aşamasında olan başka yıldızların dönme hızları muhtemelen Ülker kümesindeki yıldızlar kadar olmasa da, yüksektir. Yetişkin evresine ulaşan bir yıldız artık, Güneş Sisteminde güneş rüzgarları olarak bildiğimiz yüklü parçacık yaymasına bağlı olarak kütle kaybetmeye başlar. Yüklü parçacıkların yıldızın yüzeyinden fırlaması sonucunda yıldızın manyetik alanın artmasına ve sonuçta dönme hızının azalmasına neden olur. Rebull ve arkadaşları Kepler teleskopu ile yıldızların dönme hızını ve etkilerini belirlemek için çalıştı. Kepler bunun için 72 gün boyunca Ülker kümesinin yaklaşık 1000 dolayındaki yıldızına baktı. Kepler sayesinde yeryüzündeki teleskoplar ile izlenemeyen 750'den fazla düşük kütleli, küçük ve sönük yıldızların spinini ölçtü. Kepler, bir yıldızı yaydığı ışığın parlaklık değişimlerini gözleyerek inceler ve böylece spinini hesaplar. Yıldızdaki değişimler bildiğimiz güneş lekeleri gibi yıldızın yüzeyinde zaman zaman ortaya çıkan soğuk alanlarla gözlenir. Bu alanların diğer kısımlara göre soğuk olması optik alanda koyu renkle görülmesine neden olur. Yıldızın spininin hesaplanması için Kepler özel bir yöntem tavsiye etmektedir. Orta yaştaki Güneş ve benzeri yıldızlarda görülen güneş lekelerinin tersine, daha genç yıldızlarda gözlenebilecek yıldız lekeleri çok daha büyük olabilir. bu da yıldızın gözlenen parlaklığında azalmaya neden olacağından spininin ölçülmesini kolaylaştırır. Küçük kütleli yıldızlar hızlı dönme eğiliminde olsa da, Ülker yardımıyla gözlemleri kesinleşmiş verilerle şu sonuca ulaşılmasını sağladı: Daha büyük kütleli yıldızlar çok yavaş dönme eğilimindedir. Büyük ve yavaş dönen yıldızların spinleri 1 ile 11 gün arasında değişir. Çok düşük kütleli yıldızların spini ise 1 günden daha kısa sürelidir. Güneş'in spini ise ortalama 26 gündür. Bilinen en hızlı dönen en düşük kütleli yıldız ise Güneş'in onda biri kütlesindedir. Ülker kümesindeki bale yapan yıldızlardan büyük kütleliler yavaş ve daha parlak olan küçük kütleliler ise daha hızlı dönmektedir diyor Rebull. Rebull ve ekibine göre yıldızlardaki bu spin farklılığı iç yapıları hakkında önemli bilgiler vermektedir. Büyük yıldızların iç kısmındaki ısı taşınması, büyük bir kazandaki suyun tabanında ısınan molekülün konvektif katmandan dairesel hareket izleyerek taşınmasında olduğu gibidir. Dolayısıyla bu tür yıldızların devasa çekirdeği ince bir konvektif tabakayla kaplıdır. Küçük yıldızların neredeyse tamamı konvektif katmandan oluşur. Böylesi bir yıldızın manyetik alandan etkilenerek frenlemesi daha kolaydır ve zaman geçtikçe yıldız yavaşlar. Büyük yıldızların üst katmanındaki dönüş hızı bu nedenle çok yavaştır. Ülker kümesinin bize yakın oluşu yıldızlarının spin değerlerini hesaplamayı ve diğer yıldızlarla karşılaştırmayı kolaylaştıran en önemli unsurdur. Bu bilgi sadece yıldızın yapısı hakkında bilgi vermez, aynı zamanda yıldızın oluşum halindeki gezegenleri veya gezegenlerdeki iklim ve yaşanabilirlik değerlerini de belirler. Uzaya çok şiddetli parçacık yollayan ile yüzeyinde daha az yıldız lekesi görülenlerin çevresinde dolanan gezegenlerin doğası bu sayede tahmin edilebilir. Rebull: Ülker yıldız kümesi eldeki kuramsal modelleri her iki yönden yani genç ve yaşlı yıldızlara bakarak test etmemizi sağlıyor. Ancak, henüz bu yıldızların spinlerinin ne zaman azalacağını ve dans ayakkabılarını ne zaman asacaklarını bilmiyoruz diyor. Rebull ve ekibi şimdi ise K2 ile gözlenmiş M44 katalog numaralı Arıkovanı adlı büyük bir yıldız kümesi verilerini analiz ediyor. NASA'nın Ames Araştırma Merkezinden K2 görevi araştırmacılarından Steve Howell: K2 ile elde edilen yıldız kümeleri verileri bize, yıldızların yaşamları boyunca nasıl döndüğünü gösterdi. Bu bilgiyle evrimlerini daha iyi anlayacağımız için heyecanlıyız diyor. K2 ile yıldızların spin değerleri, parlaklıklarındaki minik değişimler ölçülerek hesaplanıyor. K2 görevi 2013 yılında normal gözlem süreci bitmiş olan Kepler uzay teleskopunun yeni adıdır. 2014 yılında yeni bir göreve başlayan K2, ötegezegenler ve astrofizik çalışmalarına katkı sağlıyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/kepler-gokadamizda-hayat-ariyor/", "text": "Samanyolu Gökadamızda gezegenimizdeki gibi karmaşık ve gelişmiş yaşam barındıran gezegenler olabilir. Şimdiye kadar bu konuda herhangi bir bilgiye rastlanmadı, ancak bundan sonra Kepler sayesinde daha şanslı olabiliriz. Şu anda gelişmiş yaşam barındıran dünyamızdaki bulgulara bakarak başka gezegenlerde yaşam arıyoruz. Yaşam için gerekli maddeler sıvı su ve enerji kaynağı olarak güneş ışığı veya kimyasal maddeler için volkanik etkenlerle oluşan azot ve diğer gazlardır. Yaşamsal alan içindeki karasal gezegenlerde bu maddeler bulunabilir. Bir yıldıza bağlı gezegenlerde, sıvı su yaşamsal alanda bulunan karasal gezegenlerde bulunur. Eğer gezegen yıldızına yakınsa Venüs gibi çok sıcak olacaktır. Mars gibi bir yerde ise su donmuş halde bulunacaktır. Kepler görevinde gökadamızdaki dünya benzeri gezegenler araştırılıyor. Kepler bu gezegenleri yıldızının önünden geçerken keşfedebilecek. Kepler gökyüzünde yaklaşık 100 bin güneş benzeri yıldızın barındığı Kuğu bölgesini 4 yıl boyunca tarayacak. Bir gezegen yıldızının önünden geçerken yıldızın parlaklığında küçük değişimler gözlenir. Güneş'e dışarıdan bakan bir gözlemci, Dünya Güneş'in önünden geçerken Güneş'in parlaklığında onbinde birlik bir azalma gözleyecektir. Buna benzer olarak bizde Dünya benzeri gezegenleri aramaktayız. Kepler'in hassasiyeti yıldızdaki yüzbinde birlik değişimleri bile ölçebilecek özelliktedir. Öte yandan Kepler'in görevinin zor yanları da yok değil. Bir gezegenin geçiş yöntemiyle keşfi ve özelliklerinin anlaşılabilmesi için birkaç defa gözlenmesi gerekir. Eğer gezegenin yıldızın çevresindeki turu 1 yıl veya daha fazla sürüyorsa bu durumda gezegenin onaylanması zaman alacaktır. Gezegenin ilk geçişi sırasında bazı temel özellikleri bulunabilir. Boyutu, yıldıza olan uzaklığı gibi. Ama daha fazla detay için daha fazla gözlem yapılması gerekir. Doppler etkisiyle bu türden gezegenleri keşfetmek zordur.Yıldızın kütle çekimi gezegeni kendisine bir römork gibi bağlar ve ortak kütle çekimi içinde hareket ederler. Bu durumda yıldızın ışığı tıpkı ambulans sireni gibi davranır. Yıldızın ışığı mavi bölgedeyse yaklaştığı kırmızı bölgedeyse uzaklaştığı anlamını taşır. Gökbilimciler yıldızların bu renk tayflarına bakarak gezegenin kütlesini tahmin edebilirler. Eğer gezegen büyük kütleli ise yıldızdaki renk kayması daha büyük olacaktır. Bu türden aramalarda ancak Jüpiter büyüklüğündeki gezegenlerde daha doğru sonuçlar alınmıştır. Günümüz teknolojisi ile Dünya benzeri bir gezegeni bu teknikle ortaya çıkarmak zordur. Kepler 6 Mart 2009 günü fırlatılarak şu anki yörüngesine mayıs ayı içinde yerleştirildi ve geçtiğimiz haziran ayından bu yana dünyaya bilgi geçmeye başladı. Gezegen keşfi zor ve sabır istediğinden gökbilimciler ancak gezegen olduğuna emin oldukları nesneleri yayınlamaktadır. Bu anlamda Kepler'den yakın zamanda onlarca gezegen keşfi gelebilecektir. Araçtan gelen verileri işlemek ve yıldızların parlaklığındaki ufacık değişimleri gözlemek gökbilimciler için zor olsa da keyifli bir uğraş olsa gerek. Kaynak: NASA-Kepler"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/kepler-ilk-kayalik-gezegenini-buldu/", "text": "NASA'nın Kepler Teleskopu Kepler-10b adlı bir kayalık gezegen keşfetti. 1,4 Dünya büyüklüğündeki gezegen şimdiye kadar keşfedilmiş en küçük gezegen ünvanını da elde etti. Ötegezegenin keşfi Mayıs 2009 ile Ocak 2010 arasında alınan verilerle gerçekleşti. NASA'nın Ames Araştırma Merkezi'nden Natalie Batalha: Kepler'in yetenekleri güneş dışında başka bir yıldızın çevresinde dolanan kayalık bir gezegeni ortaya çıkardı. Küçük gezegenleri bulma amacıyla üretilen Kepler böylece görevinde iyi bir başlangıç yaptı diyor. Kepler'in çok hassas fotometresi bir gezegenin yıldızının önünden geçerken yıldızın parlaklığındaki azalmayı ölçer. Gezegen ve yıldız arasındaki uzaklık gezegenin yıldızın çevresindeki yörünge dönemiyle hesaplanır. Kepler, dünya büyüklüğündeki gezegenleri ve yıldızın yaşanabilir bölgesinde bulunabilecek gezegenleri bulmak amacıyla uzaya gönderilen ilk araçtır. Yörünge dönemi 0,84 gün olan Kepler-10b, Merkür'ün Güneş'e olan uzaklığına göre yıldızına 20 kat daha yakındır. Yani Kepler-10b yaşanılabilir bölgede değil. WM Keck Gözlemevi'ndeki 10 metrelik teleskopta Kepler 10 yıldızı küçük gezegenleri barındırabilecek bir yıldız olma olasılığı göz önüne alınarak gözlem listesinin başlarındaydı. Kepler-10b'nin keşfi bu görüşü haklı çıkardı. Kepler yıldızın tayfındaki küçük değişimleri ölçerek yıldızın yörüngesinde dolanan gezegen nedeniyle oluşan Doppler kaymasını ortaya koydu. Kepler Programı ekibinden Douglas Hudgins: Kepler-10b, gezegenimize benzer fünyalar arayışımızda önemli bir kilometre taşıdır. Gezegen yaşam alanı içinde olmamasına karşılık böylesi küçük gezegenlerin birçoklarının bulunabileceğini gösteriyor diyor. Kepler, Kepler 10 yıldızının parlaklığındaki yüksek frekans değişimlerini tespit etti. Bu da bilim insanlarının Kepler-10b'nin özelliklerini anlamalarını sağladı. Yıldızdan yayılan ışık dalgalarından kaynaklanan net bir sinyal vardır. Depremlerin Dünya'nın iç yapısı hakkında kullanıldığı gibi bu dalgalarla da yıldızın yapısı anlaşılır. Bu sonuçlara göre, Kepler 10 evrendeki bilinen gezegeni olabilecek en iyi yıldızlardan biridir. Kepler-10b, doğru yıldızların seçildiğine ilişkin güzel bir örnektir. Kepler-10b, 4,6 Dünya kütlesinde ve santimetre küp başına 8,8 gramlık yoğunluğa sahip gezegendir. Kaynak: Kepler"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/kepler-ilk-sistemini-buldu/", "text": "NASA'nın gezegen avı için uzaya yolladığı Kepler uzay aracı geçiş yöntemiyle bir yıldızın iki gezegenin keşfetti. Bu aynı zamanda aracın keşfettiği ilk sistem anlamına da geliyor. Kepler-9 olarak kodlanan güneş benzeri yıldızın iki gezegeni de Satürn boyutlarında ve Kepler-9b ve 9c olarak adlandırıldı. Keşif Kepler'in 156 000 yıldızı olan bölgeden yedi ay içinde alınan verilerle yapıldı. Kepler'in aşırı duyarlılığa sahip kamerası yıldızların ışıklarındaki parlaklık değişimlerini gözler. Bir gezegenin yıldızın önünden geçişi parlaklığında küçücük bir azalmaya neden olur. Gezegenin yıldıza olan uzaklığı ise geçiş süresiyle ölçülür. Geçiş süresince gerçekleşen parlaklık değişimlerinden de gezegenin kütlesi ve sistemde olabilecek diğer gezegenler saptanabilir. Geçtiğimiz haziran ayında bilim insanları Kepler verilerinde 700'den fazla gezegen adayı bilgilerini duyurdu. Yeni bulunan gezegenler bu verilerin içinde yer alıyordu. Bilim insanları Hawai'deki Keck Gözlemevi'ni kullanarak gezegenlerin kütlelerini tespit etti. Her iki gezegenin de Satürn'den daha büyük kütleye sahip olduğunu gördüler. Kepler 9b yıldızı çevresinde 19 günde dolanırken, Kepler 9c ise 38 günlük bir yörünge dönemine sahip. Yani her iki gezegende yıldıza oldukça yakın konumdalar. Bu iki dev gezegene ek olarak bir üçüncü gezegen olabileceği de ortaya çıktı. Bu ise 1.6 günlük yörünge dönemiyle yıldıza yapışmış kadar yakın dolanan 1.5 dünya boyutlarında bir başka gezegendi. Ancak bu üçüncü gezegenin onayı için daha fazla gözlem gerekiyor. Kaynak: NASA Science Ötegezegenlerle ilgili olarak Ötegezegen Rehberini inceleyebilirsiniz."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/kepler-mars-buyuklugunde-uc-gezegen-buldu/", "text": "Kepler verilerini incelemeyi sürdüren gökbilimciler bir yıldızın çevresinde dolanan üç küçük gezegen keşfettiler. KOI-961 adlı yıldıza bağlı olan gezegenler 0.78, 0.73 ve 0.57 Dünya yarıçapına sahipler. Yani aşağı yukarı Mars boyutlarındalar. Her üç gezegenin de karasal olduğu düşünülüyor. Gezegenler yıldıza çok yakın olduklarından sıvı suyu barındıramayacak kadar sıcaklar. Şimdiye kadar keşfedilen 700'den fazla ötegezegenin içindeki karasal gezegenlerin oranı neredeyse bir avuç kadar. NASA Genel Merkezi Kepler programı bilim ekibinden Doug Hudgins: Gökbilimciler şimdiye kadar Kepler tarafından ortaya çıkarılan binlerce gezegen adayını inceleyerek onay vermeye çalışıyor. Tek amaçları karasal gezegen bulmak olan araştırmacılar, Mars kadar küçük gezegenleri bulmaları bu nedenle önemli diyor. Kepler 150 000'den fazla yıldızın parlaklık değişimlerini gözleyerek geçiş yöntemine göre gezegen bulmaya çalışıyor. Bir gezegenin varlığını onayı için gezegenin yıldızın önünden en az üç geçiş yapması gerekiyor. Bu nedenle yer merkezli teleskoplar ile de ek gözlemlere ihtiyaç durulmaktadır. Üç gezegen yıldız çevresindeki dolanımını iki gün dolayında tamamlıyor. KOI-96 yıldızı, yaklaşık bir buçuk Jüpiter ya da Güneş'in altıda bir çapında olan bir kırmızı cücedir. |Son bulunan Kepler gezegenlerinin Masr ve Dünya ile karşılaştırılması. |Kepler-KOI 961 sistemi ile Jüpiter Sistemi'nin karşılaştırılması NASA Ötegezegen Enstitüsü ile Kaliforniya Fen Bilimleri Enstitüsü bilim insanlarından John Johnson: Bu şimdiye kadar bulunan en küçük güneş sistemi. Aslında bu yapı bir bakıma Jüpiter sistemine benzetilebilir. Keşif gökadamızda çok çeşitli gezegen sistemleri olduğunu gösteriyor diyor. Kırmızı cüceler Samanyolu'nda en sık rastlanan yıldız türüdür. Bir kırmızı cüce çevresinde üç karasal gezegenin bulunması akla gökadada buna benzer yıldızların çevrelerinde de Caltech'den gezegenlerin olabileceğini getirmektedir. Caltech'den Phil Muirhead: Bu tür sistemler evrenin her yerinde olabilir. Gezegen avcıları için gerçekten heyecan uyandıran bir durumla karşı karşıyayız diyor. Kepler verileriyle Aralık 2011 ayı içinde üç küçük ötegezegen keşfi yapılmıştı. 2.4 Dünya büyüklüğündeki Kepler-22b, Dünya büyüklüğünde olan Kepler-20e ve Kepler-20f gezegenleri."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/kepler-rekor-kirdi-1284-yeni-gezegen/", "text": "Kepler'in birikmiş verilerinden 1284 yeni gezegenin varlığı onaylandı. Böylece onaylanmış gezegen sayısı üç bini geçti. Böylece Kepler yine kendisine ait olan bir defada onaylanmış gezegen sayısı rekorunu da kırmış oldu. Yeni gezegenler Temmuz 2015'e ait katalogda yer alan 4302 gezegen adayının inceleme sürecinde onaylandı. Keşfedilen 1284 gezegenin gezegen olma olasılığı % 99'un üzerindedir. Bunun yanında 1327 gezegen ise yakında onay görebilir. Geriye kalan 707'sinin ise gezegen olması ya da başka astrofiziksel olay olması muhtemeldir. 984 gezegen ise daha önce diğer yöntemlerle onaylanmıştı. Kepler Uzay Teleskopu gezegen keşiflerini geçiş yöntemiyle gerçekleştirir. Bu yönteme en güzel ve taze örnek geçtiğimiz günlerde Dünya'ya göre Güneş'in önünden geçen Merkür gözlemidir. Bu gözlemde alınan fotoğraflarda Merkür'ün Güneş'in yanında ne kadar küçük göründüğüne dikkat edilirse gökbilimcilerin işinin ne denli zor olduğu anlaşılır. Şimdiye kadar 5000 gezegen ve aday gezegen bildirildi. Bunların 3200'ü onaylandı ki 2325'i Kepler verilerinden ön görülmüştü. 2009 yılının Mart ayında göreve başlayan Kepler, yaşanabilir Dünya büyüklüğündeki gezegenleri keşfetmek amacıyla uzaya gönderilmiş ilk teleskoptur. Kepler geçiş yöntemine göre gökyüzünün küçük bir bölgesindeki 150.000 yıldızı izledi. NASA, 2018 yılında Geçiş Ötegezegen Gözlem Uydusu ile 200.000 yıldızı gözleyerek Dünya ve süper Dünya sınıfındaki gezegenleri keşfetmeye çalışacak."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/kepler-spitzer-ve-plancka-emeklilik-yok/", "text": "Kepler, Spitzer ve ESA'nın Planck uzay araçlarının görev süreleri uzatıldı. Bugüne kadar uzayın sırlarını ortaya çıkarabilmek için başarılı bir şekilde çalışan araçlar 1 ile 4 yıl arasında daha görevde kalacak. Araçların ilettiği veriler hala yoğun bir şekilde incelenerek değerlendiriliyor. NASA'nın Jet İticileri Laboratuarı'ndan Astronomi ve Fizik alanı araştırmacılarından Michael Werner: Kepler ile güneş benzeri yıldızları ve bunların olası gezegenleri içinde olabilecek yaşam formlarını, Planck ile evrenin doğumundan bu yana neler olup bittiğini ve Spitzer ile de gökadaları, yıldızları, gezegenleri, kuyrukluyıldızları ve asteroitler araştırılıyor diyor. Kepler'in görev süresi 30 Eylül 2016'ya kadar uzatıldı. Bu da aracın sıvı suyun olabileceği ve buna ek olarak da yaşamın ortaya çıktığı yeni gezegenleri keşfetmesi için 4 yıl daha ek süre verildiği anlamına geliyor. 2003 yılından bu yana görevde olan Spitzer ise eşsiz kızılötesi görüntülerini 2014'e kadar iletmeye devam edecek. Bilindiği üzere aracın soğutucusu 2009 yılında bitmiş ancak evren araştırması buna karşılık devam etmişti. Aracın birçok görevleri arasında diğer yıldızların çevresinde dolanan gezegenlerin atmosfer yapıları ve en uzaktaki gökadaların ortaya çıkarılması gibi görevleri de bulunuyor. Aracın görevi 2014'de uzatılabilecek. NASA'nın da katkısıyla ESA'ya ait Planck Düşük Frekansta Tarama aracının görev süresi ise 1 yıl uzatıldı. 2009 yılında göreve başlayan Planck, büyük patlamadan kısa süre sonrasına ait erken evren verilerini topluyor. Planck'ın gözlemleri sayesinde evrenin kökeni, evriminin nasıl gerçekleştiği ve gelecekte neler olabileceği öngörülmeye çalışılıyor. 2 Yorumlar Spitzer' ın soğutucusunun 2009 da bittiğini bilmiyordum. Eee... O zaman nasıl çalıştı bu teleskop bugüne kadar, bunu merak ettim. Bir de aynı şey Planck' a da olmamış mıydı? Yani onun da soğutucusu bittiği için kapatıldığını, artık çalışamayacağını sanıyordum. Ya da ben okuduğum her şeyi karıştırdım 🙂 Neyse... Görevi uzattılarsa, teleskoplar çalışıyor demektir. Ben en iyisi üzümünü yiyeyim, bağını sormayayım, di mi? 🙂 Bir teleskop üzerindekisoğutucusu bitse de görevi başında kalabilir. Soğutucu daha ayrıntılı gözlemler içindir. Zaten soğutucu bitene kadar teleskoptan beklenen çalışma da gerçekleşir. Teleskop ondan sonra da kendisinden bekleneni değil verebileceği verileri iletmeyi sürdürür. Ta ki artık onunla yapılacak yeni gözlem kalmayıncaya kadar. Böylesi bir durumda bile ilettiği veriler yıllarca incelenir ve yeni keşiflerde bulunulur."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/kepler-ve-dawna-veda/", "text": "Kepler Saklanan milyonlarca gezegen olduğunu ve bunların yüzlercesini keşfeden Kepler teleskopu dokuz yıllık çalışmanın ardından emekliye ayrıldı. Yakıtı biten teleskop Dünya'dan güvenli bir uzaklıkta bırakıldı. Kepler şimdiye kadar 2600'den fazla gezegen keşfetti. Bunların bir kısmı yaşamı destekleyecek yapıda olabilir. Kepler kendisine biçilen ömürden daha uzun süre görevde kaldı. Gökbilimin pek bilinmeyen kısmını, ötegezegenleri keşfetmeye çalıştı.Bunun için Kuğu takımyıldızı doğrultusunda yer alan 150 bin Güneş benzeri yıldıza gözünü dikti. Keşfettiği gezegenlerin bir kısmı Jüpiter'den çok daha büyüktü. Bir kısmı yıldızın yaşam alanı içinde yer alan Dünya gibi karasal yapıdaydı. Bir kısmı yıldızının dibinde olup oldukça sıcak, bir kısmı ise yıldızından çok uzakta ve donmuş bir durumdaydı. Yani Kepler oldukça geniş ölçekte gezegen keşifleri gerçekleştirdi. Gezegen algısının değişimine neden oldu. 2009'da fırlatılan Kepler birkaç yıl önce arızalanmış ve denge sorunu yaşamaya başlamıştı. Mühendisler Kepler'i K2 görevi ile ikinci kez kullanmayı önerdiler. Bu durumda K2 gökyüzünde rastgele bölgelere bakıp gezegen arayacaktı. Bugüne kadar onlarca gezegen bu yolla tespit edildi. Ama artık Kepler'in yakıtı bitti. Kepler teleskopu şimdi Dünya'dan uzak bir noktada emekliliğin tadını çıkarmaya başladı. Dawn Mars ile Jüpiter arasındaki asteroit kuşağının en büyük cismi cüce gezegen Ceres yörüngesinde dolanan Dawn aracının görevi noktaladığı bildirildi. 2007 yılında başlayan macerası böylece sona erdi. Toplamda 6,9 milyar kilometre yol kat eden Dawn dev asteroit Vesta ile cüce gezegen Ceres ile ilgili oldukça ayrıntılı bilgiler elde etti. Böylece Güneş Sisteminin oluşumu ve evrimine yönelik önemli bilgiler elde edilmesini sağladı. Dawn, 2011 yılında Vesta'ya ve 2015 yılında Ceres'e ulaştı. Dawn cüce gezegenlerin bir zamanlara dev okyanuslara sahip olduğuna ilişkin fikri de güçlendirdi. Dawn en az 20 yıl boyunca Ceres yörüngesinde kalacak. Daha sonra Ceres'e düşecek. Kepler haberleri için tıklayınız. Dawn haberleri için tıklayınız. Güle güle Kepler ve Dawn."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/kepler-verileri-seti-projesinde-kullanilacak/", "text": "NASA'nın Kepler Uzay Teleskopu şimdiye kadar gezegen olması muhtemel 1235 nesne belirledi. Berkeley Üniversitesi'ndeki araştırmacılar bu gezegenlerden akıllı bir sinyal bulabilmek için radyo teleskoplarıyla kolları sıvadı. 8 Mayıs'ta dünyadaki en büyük radyo teleskop olan Robert C. Byrd Green Bank Teleskobu ile bir saat içinde sekiz gezegen taraması gerçekleştirildi. Gökbilimciler 24 saatte 86 dünya benzeri gezegen taraması gerçekleştirerek alınan verileri iki ay içinde sayısı 1 milyonu geçen SETI@home kullanıcılarına sunarak ev bilgisayarlarında da keşiflerin yapılmasını destekleyecek. UC Berkeley'den Andrew Siemion: Gözlenen yıldızların hepsinin yaşam alanı içinde gezegen olmayabilir, ancak bu yerler ET için bakılabilecek en önemli noktalardır diyor. Green Bank Teleskopu, Kepler'in işaretlediği yıldızlara yaklaşık beş dakika süreyle bakıp sıvı suyun bulunacağı sıcaklığa hangilerinin sahip olduğunu belirlemeye çalışacak. SETI@home projesi ekibinden fizikçi Dan Werthimer: Biz sıcaklıları 0-100 C derece arasında olan gezegenleri belirleyerek bu sınırın içinde olmayanları çalışma dışına aldık diyor. Werthimer, 30 yıldır sürdürülen SETI@home projesinin başkanı. Projeyle üye olan herkesin bilgisayarına ilgili veriler indirilip kişilerin bunları incelemeleri sağlanabilecek. Dünya'nın en büyük teleskopundan alınan veriler Porto Riko'daki Arecibo ile kaydedilip yayınlanacak. Arecibo ile Güneş benzeri yıldızların çevresindeki gezegenlerde zeki sinyaller yakalama amacındayız. Bundan önce böyle bir gezegen listemiz yoktu diyor Werthimer. Green Bank bilimcisi Ronald Maddalena: SETI gözlemleri günümüzden 51 yıl önce başladı. 1960'da Frank Drake'in o zaman başlattığı deneyden bu yana inanılmaz hassas cihazlara kavuştuk diyor. Green Bank Teleskop Verileri: Arecibo çanağı Kepler'in odaklandığı bölgeyi göremez. Buna karşılık Green Bank teleskopu Arecibo'ya göre daha avantajlıdır. Arecibo 21 cm (1420 MHz) dalga boyunda sinyal gönderir. Bu dalga boyundaki sinyal gökyüzündeki bulutları ve nihayet gökadalar arasındaki toz bulutundan geçebilir. 21 cm'lik dalga boyunda gönderilen sinyaller ET'ler tarafından alınırsa bunun yapay bir sinyal olduğunu anlayabilirler. Green Bank ile aynı anda 800 MHz'e kadar ki frekansta tarama yapılabilir. Teleskopla Arecibo'nun 300 katı daha yüksek veri alınabilir diyor Werthimer. Siemion: Böylece Green Bank'ın bir günlük verisi Arecibo'nun bir yıllık gözlemine denk gelir. Bu da yaklaşık 60 terabayt (60 000 gigabayt) veri demektir. Werthimer: Sadece Kepler'in gözlemlerini baz alıyoruz. Bir de 50 milyar gezegen için çalışma yapıldığını düşünün. Bu gerçekten çok heyecan verici bir durum olurdu. Yine de bizim yaptığımız başlangıçtır diyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/kepler-yasam-alaninda-uc-yeni-dunya-buldu/", "text": "NASA'nın Kepler teleskopu iki yıldızın yaşam alanı içindeki üç yeni dünyayı keşfetti. Yeni süper-Dünyalar sıvı su bulunduracak kadar ideal bölgelerde bulunuyor. Şimdilik Kepler-62 yıldızının beş ve Kepler-69 adlı yıldızının üç gezegeni keşfedildi. Bunlardan Kepler-62e, 62f ve Kepler 69c yeni süper dünya büyüklüğündeki gezegenler. Keşfedilen iki yıldız Güneş'ten daha küçük ve soğuk. Kepler-62 yıldızının f gezegeni şimdiye kadar yaşam alanı içinde bulunmuş Dünya büyüklüğüne en yakın gezegendir. Karasal olduğu düşünülen Kepler-62f, Dünya'dan sadece % 40 daha büyük olup yörünge dönemi 167 gündür. Yaşam alanı sınırında bulunan ve yıldızı çevresindeki turunu 122 günde tamamlayan Kepler-62e ise Dünya'dan % 60 kat daha büyüktür. Üçüncü gezegen Kepler-69c ise Dünya'dan yüzde 70 daha büyük olup, yaşam alanının başladığı yerdedir. Gökbilimciler Kepler-69c'nin yapısını bilmemekle birlikte 242 günlük yörünge dönemi nedeniyle Venüs gezegenine olan benzerliğe dikkat çekiyor. Bilimciler bu gezegenlerde yaşam olup olmadığı hakkında bir bilgiye sahip değiller. Ancak bize daha yakın ve güneş benzeri bir yıldızın çevresinde Dünya'ya benzer ve yaşam barındıran gezegen keşfi için önemli bir aşama olduğunda hemfikir. NASA'nın Washington'daki Genel Merkezi'nden John Grunsfeld: Kepler uzay aracı kesinlikle bilimin rock yıldızıdır. Yaşam alanı içerisinde yer alan karasal gezegenlerin keşfi, yeni evlerin keşfinin oldukça yakın olduğu anlamına geliyor. Artık gökadamızda Dünya gibi yaşam dostu gezegenlerin olup olmadığını bilmemizin önündeki tek engelin zaman olduğunu söyleyebiliriz diyor. Aynı anda 150.000'den fazla güneş benzeri yıldızın parlaklığını gözleyen Kepler, Dünya büyüklüğündeki gezegenleri tespit edebilecek kaliteye sahip NASA'nın ilk teleskopudur. Kepler-62f'nin büyüklüğü ölçülmesine karşılık kütlesi ve yapısıyla ilgili bilgiler kesin değildir. Buna karşılık boyutu açısından benzer gezegenler dikkate alınarak kütlesi tahmin edilebilir. Kepler-62 sistemi keşif ekibinden NASA'nın Ames Araştırma Merkezi Kepler görevi üyesi William Borucki: Gezegenlerin tespiti ve onayı oldukça fazla çaba ve uzman bir ekip gerektirir. Kepler astronomik keşiflere yeni bir canlanma getirdi ve sistemimizdeki gezegenlerin istisna olmadığını bize göstererek bu yolda inanılmaz bir hızla ilerlememizi sağladı diyor. Kepler-62 yıldızı ayrıca kendisine oldukça yakın olduğu için çok sıcak olduğu düşünülen, büyüklükleri Dünya ile Mars'ın iki katı arasında değişen üç gezegene daha sahip. Gezegenler yıldıza yakınlığına göre 5, 12 ve 18 günlük yörünge dönemlerine sahip. Şimdilik beş gezegeni olduğu görülen Kepler-62 yıldızı, Güneş'in üçte ikisi büyüklükte ve beşte biri parlaklığında olup K2 cüce sınıfındadır. Buna karşılık 7 milyar yaşında olup Güneş'ten daha yaşlıdır. Çalgı takımyıldızındaki yıldızın bize uzaklığı 1200 ışık yılıdır. Kepler-69c'nin iki katı büyüklüğündeki Kepler-69b gezegeni ise yıldızına çok yakın dolanmakta olup yörünge dönemi 13 gündür. Kepler-69 yıldızı Güneş ile aynı yani G sınıfındadır. Yıldız Güneş'in % 93'ü büyüklüğünde ve % 80'i parlaklığındadır. Yıldız Kuğu takımyıldızda yer alıp 2700 ışık yılı uzaklıktadır. Kepler-69 sistemi keşif ekibinden Kepler bilimcisi Thomas Barclay: Şimdilik yaşam barındıran tek yıldız biliyoruz: Güneş. Bu keşif Güneş benzeri bir yıldızın yaşam alanı içerisinde dünya benzeri bir gezegen arayışında önemli bir mihenk taşıdır diyor. Bir gezegen adayı, uzay aracının bakış doğrultusuna göre, yıldızının önünden geçerken yıldızdan gelen ışıkta bir azalmaya yol açar. Yıldızın ışığındaki azalma miktarı geçiş yapan gezegenin büyüklüğünü belirler. Kepler şimdiye kadar geçiş yöntemiyle 2740 gezegen adayı belirledi. Bu gezegenlerden 122'si yer teleskopları ve diğer uzay araçlarıyla onaylandı. Kepler verilerinin ilk incelenmesi sonucunda öncelikle yıldıza çok yakın dolanan büyük gaz devleri bulundu. Bunlara sıcak Jüpiter adı veriliyor. Bu gezegenlerin büyük olması ve yıldızlarına çok yakın dolanmaları nedeniyle yörünge dönemlerinin kısa olması keşiflerini kolaylaştırmıştır. Dünya benzeri bir gezegenin keşfinin onay görmesi için gezegenin yıldızı çevresinde en az üç kez geçmesi gerekir ki bu da Dünya gibi bir gezegen için üç yıl gözlem süresi demektir. Kepler'in gözlemleri sürdükçe dünya büyüklüğündeki gezegenlerin sayısının artması kaçınılmaz olacaktır."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/kepler-yasam-alanindaki-ilk-gezegenini-buldu/", "text": "NASA'nın Kepler uzay teleskopu yaşam alanı içinde yer alan ilk gezegenini buldu. Keşfedilen Kepler 22b gezegeni 2.4 Dünya yarıçapına sahip. Bilim insanları gezegenin yapısını henüz bilmiyor. Sıvı su var mı? Yaşam var mı sorularının yanıtları için henüz erken. Çünkü Güneş Sistemimizde Venüs ve Mars'da yaşam alanı içinde olmasına karşılık o gezegenlerde sıvı suyun ve yaşamın olmadığını biliyoruz. Yaşam alanı bir gezegende sıvı suyun olabileceği bölgeye deniyor. Her yıldız için bir yaşam alanı mevcut. Örneğin Dünya Güneş'in yaşam alanı sınırlarında yer aldığı için sıvı suyu ve dolayısıyla da yaşamı barındırabiliyor. Kepler yakın zamanda henüz onaylanmayan da dahil olmak üzere 1000'den fazla gezegen keşfi gerçekleştirdi. Bunların içinde de Dünya boyutlarında ve Dünya yörüngesine benzer yörüngelerde dolananlar bulunuyor. Aday gezegenlerin doğrulanması için ek gözlemler gerekiyor. NASA Genel Merkezi'nden Douglas Hudgins: Keşif, Dünya'nın ikizini bulma yolunda önemli bir kilometre taşı diyor. Kepler-22b Dünya'dan 600 ışık yılı uzaklıkta yer alıyor. Dünya'dan daha büyük olan gezegenin yörüngesi gezegenimizin yörüngesine benziyor. Yıldızı ise Güneş'ten biraz küçük ve daha soğuk olmasına karşılık Güneş'in de yer aldığı G sınıfında yer alıyor. Kepler gezegenleri keşfetmek için geçiş yöntemini kullanıyor. Bir gezegenin onayı için yıldızının önünden en az üç geçiş yapması gerekiyor. Bu da keşiflerin onaylanması için bir süre demek. Bu da Dünya gibi yörüngeye sahip bir gezegenin onayı için en azından 3 yıl beklemek demek. Kepler'in gezegen adayları ayrıca yer teleskopları ve Spitzer Uzay Teleskopu ile de gözden geçiriliyor. Kepler Kuğu ve Çalgı takımyıldızlarının olduğu bölgeyi gözlüyor. Yer teleskoplarıyla bu gözlemler ancak sonbahar ve ilkbahar aylarında yapılabiliyor. Şubat 2011'de 54 yaşam alanı içinde olan gezegen adayı bildirilmişti. Kepler-22b'de bunlardan biridir. Son olarak 1094 yeni gezegen adayı bildirilerek Kepler tarafından tespit edilen gezegen adayı sayısı geçtiğimiz Şubat ayından bu yana 2326'yı bulmuştu. Bunlardan 207'si Dünya, 680'i süper Dünya, 1181'i Neptün, 203'ü Jüpiter büyüklüğünde ve 55'i Jüpiter'den daha büyüktür. Eylül 2009 ile Mayıs 2009 arasında gerçekleştirilen gözlem verilerine göre küçük boyuttaki gezegen sayısı önemli bir artış göstermektedir. Şubat ayından bu yana Dünya benzeri ve süper Dünya büyüklüğündeki gezegen sayısı sırasıyla yüzde olarak 200 ve 140 kadar artış göstermiştir. Buna göre gökadamızda Dünya'nın 1 ile 4 katı büyüklüğe sahip bol miktarda gezegen bulunmaktadır. Şu ana kadar yıldızının yaşam alanı içinde dolanan 48 gezegen adayı bulunuyor. Bu Şubat ayında bildirilen rakam ise 54. Bu ise tanımlamaya göre, bulunan gezegenlerin sadece Dünya büyüklüğünde olmasının değil yaşam alanı içinde olmasının daha önemli olduğunu gösteriyor. 8 Yorumlar Dünya benzeri bir gezegenin bulunmalarının nedeni sadece güneş sisteminde dünyamız yaşanabilir gezegen var.. Bunun dışındaki galaksilere ve sistemlere ulaşma bilgimiz çok az her sistemde olmasada her 8-10 sistemde bir dünya muhakkak vardır.. Uzay da milyarlarca galaksi ve her galakside milyonlarca sistem varsa her galakside en kötü 10 milyon dünya benzeri gezegen olabilir.. Bu mümkün.. Bu yapılan son keşiflerden anladığım yaşadığımız evren hayat dolu buna inanmak için rakamlara bakmak yeterli.. Kepler 100.000 yıldızı gözlüyor ve bunlardan ancak belli bir açıdaki görüş alanına giren gezegenleri tesbit edebiliyor.. Bilim Teknik dergisinde bir makalade okumuştum keplerin görüş alanında tesbit etdiği herbir gezegene karşılık 250 civarı göremeyeceği gezegen bulunması muhtemel miş... Bu hesaba göre Sadece Kepler'in görüş alanı içindeki yıldızların etrafında bile yüzbinlerce gezegen olması gerekli.. Gerisini siz düşünün Bu konuda yapılan bir çalışmayı hatırlamakta fayda var: NASA: Samanyolu'nda 46 Milyar Dünya Var! BENCE BU KADAR gezegenler boşuna yaratılmadı...benim mantığım bu gezegenlerin bazılarında yaşam olacağını söylüyor... Bize birazcık uzaylı teknolojisi lazım 🙂 Çok bir şeye gerek yok aslında. Bilimkurgu film ve dizilerindeki gibi alt uzay ve kalkan teknolojisi yeter de artar bile 🙂 uzaylı teknolojisi filan hep uydurma. Sakın inanmayın böyle şeylere. Bu arada bilinen 1957 gezegen varmış. 1957 nere 46 milyar nere? böyle bi gezegene bi sonda yollansa acaba kaç senede varır. yada şu anda o gezegende bi sondamız olduğunu varsayarsak oradan bize bi resmin ulaşması için sanırım 6 sene beklemek zorunda kalacağız.... sondaya bi komut yollamak istersek yolladığımız komut 6 senede ulaşıp geri cevabın bize ulaşması da 6 sene sürecekse toplamda 12 sene baya mesele.... Burada bir düzeltme yapayım. Oraya yollayacağınız sinyal 600 yılda ancak ulaşabilir. Çünkü evrendeki en yüksek hız ışık hızıdır. Yıldızdan bize ışık 600 yılda ancak geliyor. Sizin hesaba göre komutun gitmesi en az 600 yıl ve geri dönmesi ise toplamda 1200 seneyi bulur."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/keplerden-461-aday-gezegen/", "text": "NASA'nın Kepler Uzay Teleskopu ile 461 gezegen adayı belirlendi. Aday gezegenlerden dördü Dünya'nın en fazla iki katı büyüklükte ve yörüngeleri sıvı suyun bulunabileceği yaşam alanı içinde yer alıyor. Mayıs 2009 ile Mart 2011 arasında gerçekleşen gözlemlere dayanan verilerde küçük gezegen adayı olan yıldız sayısında belirli bir artış sağlandı. Kaliforniya SETI Enstitüsü'nden Kepler görevi ekip üyesi Christopher Burke: Dünya gibi yaşam alanı sınırları içinde yer alan yeni gezegen keşfetmek için kullanabileceğimiz elimizdeki en iyi teleskop Kepler'dir diyor. Şubat 2012'de yayınlanan son Kepler katalogundan bu yana keşfedilen aday gezegen sayısı yüzde 20 arttı. Şimdi elimizde onay bekleyen 2036 yıldızın çevresinde dolanan 2740 gezegen bulunuyor. En önemli artış ise yüzde 43 ile Dünya büyüklüğünde ve yüzde 21 ile süper Dünya büyüklüğündeki gezegenler ile gerçekleşti. Yeni verilerde birden fazla gezegeni olan yıldız sayısı 365'den 467'ye çıktı. Bugün ise Kepler'in gezegen adaylarının yüzde 43'ünün komşu gezegenlere sahip olduğunu görülmüştür. NASA'nın Ames Araştırma Merkezi'nden gezegen bilimci Jack Lissauer: Kepler'in yeni adayları onaylanırsa ötegezegenlerin önemli bir kısmının çoklu gezegen sistemlerine ait olduğu görülecek. Bunu yalnızca yakınımızdaki gezegen sistemlerine bakarak bile anlayabiliriz diyor. Kepler Uzay Teleskopu 150 000'den fazla yıldızı gözleyerek geçiş yöntemine göre gezegen arıyor. Yıldızın önünden geçen bir gezegen, büyüklüğü ve yıldızına uzaklığına göre, yıldızın görünen parlaklığında bir azalmaya neden olur. Bu yönteme geçiş yöntemi deniyor. Keşfedilen aday gezegenlerin onaylanması için ise Kepler'in bu cisimleri en az üç kez görmesi gerekir. Bilimciler uzay aracındaki aletleri ve astrofiziksel tanımlardan yola çıkarak aday gezegenleri belirleyebilmek ve bunları gezegen olmayan cisimlerden kaynaklı hatalardan arındırabilmek için 13 000'den fazla veriyi inceler. Aday gezegenlerin onay görmesi için ek gözlem ve izleme verilerine ihtiyaç duyulur. 2012 yılı başlarında Kepler verileriyle 33 aday gezegen onay gördü. Bugün ise bu sayı 105'tir. Kepler Ames görevi ekibi üyesi Steve Howell: Kepler daha uzun sürelerdeki gözlemleriyle yörüngesi Dünya'nınkine benzeyen daha küçük gezegenleri ortaya çıkarır. Biz artık gerçek bir Dünya keşfetmenin sınırında olabiliriz, ama ne zaman? diyor. Kepler gezegen adaylarının tam listesi NASA'nın Ötegezegen Arşivi'nde tablo şeklinde yayınlanmaktadır. Arşive http://exoplanetarchive.ipac.caltech.edu/index.html adresinden ulaşılabilir."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/keplerden-bes-yeni-gezegen/", "text": "NASA'nın başka yıldızların çevresinde dolanan gezegenleri keşfetmek için uzaya yolladığı Kepler Uzay Teleskopu Mayıs 2013'de mekanik bir arıza yaşadı. Teleskopun ilettiği veriler dikkate alınarak işaretlenen gezegen adaylarından, bir yıldız çevresinde dolanan beş gezegen keşfedildi. Keşfedilen gezegenler Dünya'dan oldukça büyük olup ikisi alt-Neptün, biri Neptün, biri alt-Satürn ve biri Jüpiter büyüklüğündedir. CfA'dan Andrew Vanderburg'un başkanlığındaki araştırma ekibi Kepler'in Mayıs 2013'de yaşadığı arıza sonrasında Martti H. Kristiansen'in de yardımıyla bir algoritma geliştirerek ellerindeki verileri irdelemeye çalışıyor. Bu çalışma ilk meyvesini beş gezegen keşfi ile verdi. Vanderburg ve arkadaşları 1,15 Güneş çapında ve 1,4 Güneş kütlesindeki HIP 41378 adlı yıldızda gezegen olabileceğinden hareket ederek yıldızın tayflarını elde ettiler. Keşfedilen gezegenler muhtemelen 1 yıldan daha kısa süreli yörünge dönemlerine sahip. Gezegen sistemlerinde kısa süreli yörünge dönemleri keşfi kolaylaştıran bir unsurdur. Geçiş yönteminde gezegen yıldızının önünden geçerken yıldızın algılanan parlaklığındaki küçük değişim dikkate alınır. Bu azalmanın periyodik olarak birkaç kez gözlenmesi gezegenin onaylanması demektir. Elbette her zaman bu kadar şanslı olunmaz. Yörünge döneminin uzun olması ya da diğer geçişlerin bizim göremeyeceğimiz şekilde 'yıldızın kenarında' gerçekleşmesi gibi durumlar onayı geciktirir. Kepler toplamda 75 gün süreyle HIP 41378 yıldızını izlemiştir. Kepler görevde kaldığı dört yıl boyunca 110 derece karelik alanı gözledi. Ardından yeni K2 göreviyle gözlenen cisimlerin sayısı arttırılarak 20 kat daha geniş bir alanı gözlemeye başladı. Yeni görevde özellikle önceki görev sırasında işaretlediği olası gezegenlerin tekrar izlenmesi amaçlanmıştır. Geçiş yöntemine ek olarak özellikle sönük yıldızlardaki gezegen arayışında ek yöntem olarak Doppler etkisi kullanılır. Bu yöntemle gezegenin kütlesi, sıvı suya sahip olup olmadığı gibi çeşitli özellikleri belirlenebilir. Ek gözlemler K2'nin yanısıra Kitt Peak Ulusal Gözlemevi 'nin 2,1 metrelik teleskopu ile yapıldı. Meraklısına: Çalışmanın makalesi arxiv.org' de yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/keplerden-bir-gezegen-sistemi-daha/", "text": "Austin'deki Texas Üniversitesi'nden Bill Cochran liderliğindeki bir araştırma ekibi NASA'nın Kepler Uzay Teleskopu verilerini kullanarak biri süper Dünya ve ikisi birbiriyle rezonans halinde yörüngelerde dolanan iki Neptün büyüklüğünde gezegeni olan ilginç bir sistem keşfettiler. Cochran ekibi Güneş benzeri bir yıldız olan Kepler-18'in çevresinde dolanan üç gezegen olduğunu duyurdu. Kepler-18 yıldızı Güneş'ten yalnızca % 10 daha büyük olmasına karşılık % 97 Güneş kütlesindedir. Bu yıldızın şimdilik- üç gezegeni olduğu belirlendi. Gezegenler b,c ve d olarak adlandırıldı. Merkür'ün Güneş'e olan uzaklığına göre bu gezegenler yıldızlarına daha yakın konumdalar. Yıldızın çevresinde yörünge dönemleri ve kütleleri ise b'nin 3.5 gün ve 6.9 Dünya kütleli , c'nin 7.6 gün ve 17 Dünya kütleli, d ise 14.9 gün ve 16 Dünya kütlesinde. Gezegenlerin Dünya'ya göre büyüklükleri sırasıyla 2, 5.5 ve 7 Dünya kadar. C ve d gezegenleri düşük yoğunluklu Neptün-benzeri gezegenler olarak nitelendirilir. C ve d gezegenleri yıldızın çevresindeki yörüngelerinde ise tuhaf bir durum yaşanıyor. Aynı noktaya bazen erken bazen geç geliyorlar. Cochran'a göre bunun tek açıklaması gezegenlerin birbirleriyle etkileşimde olması. Birbirlerine yakın oldukları zaman kütle çekim kuvveti nedeniyle birbirlerini etkiliyorlar diyor Cochran. Kepler ötegezegenleri geçiş yöntemine göre keşfediyor. Bu yöntemde gezegen yıldızının bakış açımıza göre- önünden geçerken yıldızın ışığında bir azalma seziliyor (Güneş tutulmasındaki gibi ama azalma buna kıyaslanamayacak kadar az. 10 km ilerideki bir projektörün önünden geçen küçük bir sineğin projektör ışığında oluşturacağı azalma kadar). Yıldızın parlaklığı ile bu azalma karşılaştırılarak gezegenin varlığı tespit ediliyor. Cochran, süper-Dünya gezegen b'nin varlığını onaylamak için bunun başka bir şey olma olasılığından yola çıktılar. İlk olarak Kepler-18 yıldızının çevresindeki alan yüksek çözünürlüklü optik bir teleskop olan Palomar 5 metre Hale Teleskopu ile tarandı. Ekip yıldıza yakın ve süper-Dünya olarak nitelendirilen geçiş sinyaline neden olan nesneyi görmek istediler. Mümkün olan her nesne üzerinde fikir yürüttük. Her farklı nesne yıldızdan farklı uzaklıklarda yer alır. Gökbilimciler gökyüzünde bir yıldızın arka planında çeşitli yıldızlar, gökadalar ve diğerleri bulunur. Palomar görüntüsünde bunlar yoktu. Bu nedenle küçük bir olasılığı göz ardı ederek bunun bir gezegen olduğunu söylüyoruz diyor Cochran. Kepler verileriyle yaşam alanı içinde olan Dünya büyüklüğünde gezegen bulma zordur. Gezegenin en az üç geçiş yaparken görülmesi gerektiğinden Cochran ekibinin gezegen doğrulama yöntemi gelecek keşiflerde de kullanılabilir."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/keplerden-iki-dunya-kesfi-geldi/", "text": "Kepler ilk kez Dünya büyüklüğünde olan gezegenler keşfetti. Kepler-20e ve Kepler-20f adlı Kepler-20 yıldızının gezegenleri yaşam alanından uzakta ve yıldıza çok yakınlar. Bu nedenle sıvı suyu barındırmaları zor. Keşfi öne çıkaran neden ise ilk kez Dünya büyüklüğünde ötegezegen keşfinin gerçekleşmesi. Keşif Dünya büyüklüğündeki gezegenlerin bulunması açısından bir dönüm noktasıdır. Keşfedilen iki gezegenin de kayalık olduğu düşünülüyor. Kepler-20e, 0.87 Dünya yarıçapında ve Venüs'ten biraz küçük bir gezegen. Kepler-20f ise 1.03 Dünya yarıçapında yani Dünya'dan birazcık büyük. İki gezegende 1000 ışık yılı uzaklıkta, Çalgı takımyıldızında Kepler-20 adlı beş gezegen sistemli bir yıldıza ait. Gezegenlerin yörünge dönemleri ise Kepler-20e için 6.1 gün ve Kepler-20f için 19.6 gün. Böylesi kısa yörünge dönemi ise sıcaktan kavrulmak anlamına geliyor. Kepler-20f, Merkür sıcaklığına benzer bir sıcaklığa sahip: 427 santigrad derece. Kepler-20e'de ise camı bile eritecek sıcaklık söz konusu: 760 santigrad derece. Cmabridge'deki Harvard-Smithsonian Astrofizik Merkezi'nden Francois Fressin:Kepler'in ana görevi Dünya gibi yaşam alanında olan gezegenleri bulmaktır diyor. Bu keşifle diğer yıldızların çevresinde de Dünya gibi küçük gezegenlerin var olabileceği ilk kez kanıtlanmış oldu. Artık bunları tespit edebiliyoruz. Kepler Sistemi'nde ayrıca Dünya'dan daha büyük ama Neptün'den küçük üç gezegen daha bulunuyor. Yıldıza yakınlıklarına göre bunlar, Kepler-20b, Kepler-20c ve Kepler-20d olarak sıralanıyor. Gezegenler sırasıyla 3.7, 10.9 ve 77.6 günlük yörünge dönemlerine sahipler. Tüm beş gezegen aşağı yukarı Merkür yörüngesi kadarlık dar bir alan sıkışmış durumdadır. Beş gezegene ev sahipliği yıldız ise Güneş'ten biraz daha soğuk ve G sınıfındadır. Sistemde beklenmedik bir düzenleme söz konusu. Güneş Sistemi'nde içeride küçük ve karasal gezegenler; bunlardan sonra da dev gaz gezegenler şeklinde bir sıralama mevcut. Kepler-20 Sistemi'nde ise büyük, küçük, büyük, küçük ve büyük gibi bir sıralamayla gezegenler birbirini izliyor. NASA'nın Californiya Moffett Field'deki Ames Araştırma Merkezi'nden Kepler ekibi üyesi Jack Lissauer: Kepler verileri bazı gezegen sistemlerinin düzenlerinin, güneş sisteminde görülen düzenden çok farklı olabileceğini gösteriyor diyor. Kepler verileri ile gökadamızdaki gezegen ve gezegen sistemlerinin çeşitliliği konusunda yeni anlayışlar ortaya çıkmaya devam ediyor. Bilim insanları bu gezegenlerin nasıl oluştuğunu bilmiyor, ancak gezegenlerin bulundukları yerde oluşmadıklarından eminler. Onlara göre gezegenler yıldızdan uzakta oluşup daha sonra kütle çekimi nedeniyle içe doğru yol almış olmalı. Değişen boyutlarına karşılık aralarındaki uzaklık kendilerini korumaları için yeterli. Kepler yıldızın önünden geçen gezegenin yıldızın görülen parlaklığını azaltması sayesinde yani geçiş yöntemiyle keşfediyor. Kepler'in gözlem yaptığı bölgede yaklaşık 150 000 yıldız yer alıyor. Kepler'in bir gezegeni onaylaması için gezegenin yıldızının önünden en az üç geçiş yapması gerekiyor. Bu da şimdiye kadar yaşamsal alanda Dünya büyüklüğünde gezegenlerin neden bulunamadığını/onaylanmadığını açıklıyor. Elbette işi yalnız Kepler'e yüklemek olmaz. Kepler'in hedef gösterdiği bölgeler Spitzer Uzay Teleskopu ve yer teleskoplarıyla da tekrar inceleniyor. Ancak yer teleskopları Kepler bölgesi olan Kuğu ve Çalgı takımyıldızları ancak bahar aylarında görülebildiği için kısıtlı gözlem yapabiliyor. Daha birkaç gün önce de Kepler kendi yıldızının yaşam alanı içinde olan Kepler-22b gezegenini keşfetmişti. Bu gezegenin kayalık bir yüzeye sahip olması yüksek bir olasılık. Kepler-20e ve f'ye karşılık bu gezegende sıvı su olabilir. San Jose Devlet Üniversitesi'nden Kepler bilim ekibi üyesi gökbilim ve fizik profesörü Natalie Batalha Artık böylesi gizlenen gezegenleri bulmak sadece zaman meselesi diyor. Kepler'in çok beklenen keşiflerine sıra geldi."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/keplerden-oteuydu-kesifleri/", "text": "NASA'nın Kepler Teleskobunu bu yılın başlarında fırlatmasından bu yana Gökbilimciler heyecanla başka yıldızların çevresinde dolanan Dünya benzeri gezegen keşifleri bekliyorlar. Ancak Londra'daki Colloge Üniversitesi'nden Dr. David Kipping bu heyecanı daha da ileri götürerek öteuydu için arayışlara başladı. Kepler izlediği binlerce yıldızın içerisinde, yine binlerce olası gezegeni geçiş yöntemiyle bulmaya çalışacak. Bir gezegen yıldızının önünden geçişi sırasında yıldızın parlaklığında küçük bir düşme gerçekleşir. İşte bu yöntemle onlarca gezegen keşfedildi. Kepler bu onlarca gezegene bir onlarcasını daha katabilecek. Dr. Kipping öteuydu keşfi için bir yöntem bulduğunu ancak mevcut teknoloji ile bu yöntemin işe yarayacağından emin olmadığını bildiriyor. Kipping ve ekibi Kepler Teleskobundaki teknolojiyi gözönüne alarak yaptıkları benzetim ile gezegenin çevresinde dolanan olası uyduya ilişkin kuvvetleri belirlemeye çalıştılar. Bunu yaparken de uydudan dolayı gezegenin yörüngesinde olulaşacak salınımları da unutmadılar. Burada iş Kepler'de bitiyor. Kepler gezegenin geçişi sırasındaki hızını doğru bilmesi gerekiyor. Bilim insanları mümkün gezegensel sistemlerdeki halkalı Satürn gibi büyük boyutlu ve çok uydulu gezegenleri düşünerek işe başlamak eğilimindeler. Çünkü bu tür gezegenlerdeki uyduları bulmak daha kolaydır. Bu gezegenler yıldızının önünden geçerken ışığın parlaklığında birden fazla değişiklik olacaktır. Eğer Satürn gibi gezegen yıldızından doğru uzaklıktaysa o zaman yörüngesindeki herhangi bir büyük uydudaki sıcaklık, sıvı suyun bulunmasına izin verecek derecede olabilecektir. Kepler ile 0,2 Dünya kütleli uydular bulunabilir. Ayrıca 500 ışık yılına kadar 25 bin yıldızın çevresindeki gezegenlerin uydularını bulabilecek yapıdadır. Bu teknolojik donanımıyla milyonlarca uydu keşfi yapabilir. Şimdiye kadar bilinmeyen öteuyduları bulabilmek için gökbilimcilerin elinde gerekli donanım ve bilgi bulunuyor. Yaptığımız benzetimlerle Kepler'in Dünya'nın beşte biri kütlesine sahip olan uyduları dahi bulabileceğimiz sonucu bizi şaşırttı diyor Dr. Kipping. Gökadamızda milyonlarca uydunun olduğu düşünülüyor. Yapılması gereken onları keşfetmek. Kaynak: Science Daily"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/keplerden-uc-kucuk-dunya/", "text": "NASA'nın Kepler Uzay Teleskopunu kullanan bilimciler Güneş benzeri bir yıldızın çevresinde dolanan küçük gezegenli bir sistem keşfetti. 210 ışık yılı uzaklıktaki Kepler-37, Çalgı takımyıldızında bulunuyor. Keşfedilen küçük gezegeni Kepler-37b Dünya'nın üçte biri kadar olup Ay'dan biraz büyüktür. Merkür'den daha küçük olduğundan keşfedilmesi zordur. Dünya büyüklüğündeki ve yaşam alanı içinde yeralan gezegenleri bulma amacıyla görevde olan Kepler Uzay Teleskopu ile biri Ay-boyutlu olmak üzere üç gezegen daha buldu. Gezegenler Kepler-37 adlı güneş benzeri bir yıldıza ait. Kepler-37 her ne kadar güneş benzeri bir yıldız olsa da sahip olduğu sistem Güneş Sistemi'ne göre oldukça farklıdır. Gökbilimciler Kepler-37b'nin bildiğimiz yaşam biçimlerini barındıracak yapıda olmadığını düşünüyor. Küçük gezegenin neredeyse tamamı kayalık . Komşusu Kepler-37c ise Dünya'nın dörtte üçü büyüklüğünde olup Venüs'ten biraz küçüktür. İki dünya büyüklüğündeki Kepler-37d, diğerlerinden daha uzakta olup sistemin üçüncü gezegenidir. Önceleri bir yıldızın yakınındaki devleri görebiliyorken teknoloji ilerledikçe daha küçük gezegenlerde keşfedilmeye başlandı. Hatta Kepler, Dünya büyüklüğündeki gezegen sayısının oldukça fazla olduğunu gösterdi. NASA'nın Kaliforniya'daki Ames Araştırma Merkezi'nden gezegen bilimci Jack Lissauer: Üstelik Kepler çok parlak yıldızların çevresindeki küçücük dünyaları da görebilir diyor. Sadece Kepler-37b gibi küçücük bir gezegeni keşfetmekle kalmayıp böylesi gezegenlerin sayısının da çok olduğunu gösterdik. Elimizdeki verileri arttıkça ve bunlar analiz edildikçe sayıları daha da artacaktır. Güneş'e göre biraz daha soğuk ve küçük olmasına karşılık Kepler-37 yıldızı, Güneş'le aynı sınıftadır. Yıldızın üç dünyası ise Merkür'ün yörüngesine göre daha küçük uzaklıklarda dönmektedir. Kepler-37b Merkür-Güneş uzaklığının üçte biri uzaklığında, 13 günlük yörünge dönemine sahiptir. Çinkoyu eritecek kadar sıcak olan gezegenin tahmini sıcaklığı 700 Kelvin (yaklaşık 450 C derece)'dir. Kepler-37c ve Kepler-37d ise sırasıyla 21 gün ve 40 günlük yörünge dönemlerine sahiptir. Kepler bilim ekibinden Thomas Barclay: Güneş Sistemi'nde yörüngemize benzer uzaklıklarda dolanan birkaç küçük gezegeni daha sinyallerini algılayarak belirledik. Bu keşif Dünya'nın yörüngesine göre daha uzak ya da daha yakın başka gezegenlerin de olabileceğini gösteriyor diyor. Araştırma ekibi keşif sırasında 150 000'den fazla yıldızın parlaklıklarını her yarım saatte bir ölçen Kepler'in verilerini kullandı. Gezegen adayı, yıldızının önünden geçerken yıldızın görülen parlaklığında azalmaya neden olur. Geçiş yöntemi denilen bu yöntemle yıldızın parlaklığındaki azalmaya göre gezegenin özellikleri belirlenmeye çalışılır. Gezegenin büyüklüğünün belirlenebilmesi için yıldızın boyutunun doğru bilinmesi gereklidir. Kepler-37 yıldızının özelliklerinin doğru olarak bilinmesi için bilimciler yıldızdan gelen ses dalgalarını inceledi. Aslında bu yöntem jeologların Dünya'nın iç yapısını ortaya çıkarabilmek için depremlerin sismik dalgalarını ölçmelerine benzer. Kepler-37 yıldızının iç yapısının belirlenebilmesi için kullanılan bu yöntem asteroseismology olarak bilinir. Ses dalgaları yıldızı hakkında bilgi getirir. Kepler yıldızın parlaklığındaki titreşimleri gözlemektedir. Küçük yıldızların parlaklık değişimleri yüksek frekanslı olduğundan ölçülmesi zordur. Önceleri asteroseismic analizi gerçekleşen cisimlerin Güneş'ten daha büyük olmalarının nedeni budur. Kepler aletinin çok yüksek hassasiyeti gökbilimcilerin yeni hedeflerine ulaşmasını sağladı. Bu yöntemle sadece yüzde 3'lük hata payıyla Kepler-37'nin yarıçapının Güneş'in yarıçapının dörtte üçü oranında olduğu belirlendi. JPL 2 Yorumlar Kesinlikle evren dünya benzeri gezegenlerle dolu.. Bu gerçek hergeçen gün daha net ortaya konuyor.. Tahminen star wars evrenine benzer; yaşadığımız dünyaya benzeyen veya farklı fiziksel özelliklere sahip ama canlı barındıran milyarlarca gezegenin olduğu bir evrendeyiz.. heyecan verici bir gelişme."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/keplerden-vampir-sistemde-patlama-kesfi/", "text": "Kepler teleskopunun görevi bitmiş olsa da yolladığı veriler yeni keşifler sağlıyor. Teleskopun görevi yıldızının önünden geçen gezegeni 'görmek' olmasına karşılık yeni bilgi bir cüce nova patlamasına ait. Daha önce bilinmeyen bir sistemdeki patlama bir günden az süreyle olağan parlaklığını 1600 faktör arttırınca Kepler'e yakalandı. Söz konusu yıldız sistemi beyaz cüce ile onun onda biri kadar kütleli olan kahverengi cüceden oluşuyor. Beyaz cüce Güneş benzeri bir yıldızın çekirdeğidir. Bu çekirdek Yer büyüklüğünde olmasına karşılık Güneş kütlesindedir. 10 ile 80 Jüpiter kütlesinde olan kahverengi cüceler ise nükleer füzyon oluşturamayacak kadar küçüktür. Kahverengi cüce beyaz cüceden sadece 400,000 km uzakta olup yörünge dönemi 83 dakikadır. Beyaz cücenin güçlü kütle çekimi kahverengi cüceden madde aşırarak onu bir vampir gibi emmektedir. Kahverengi cüceden çıkan malzeme beyaz cüce çevresine dolanarak sarmal bir disk oluşturur. Sistemde gerçekleşen patlama sırasında Kepler o yöne bakmaktaydı ve parlaklığın 1000 kattan fazla oluşması bir şans oldu. Patlama olduğu sırada Kepler'den başka bir teleskopun bunu keşfetmesi mümkün değildi. Çünkü sistem o sırada Yer'e göre Güneş'e yakın konumdaydı. Kepler'in her 30 dakikada veri kaydetmesi ayrıntıları yakalamak için önemliydi. Uzay Teleskopu Bilim Enstitüsünden Ryan Ridden-Harper ve ekibi Kepler'in verisine rastlayana kadar bilgi saklı kaldı. Aslında bunu tesadüfen fark ettik. Özellikle bir patlama bulmak peşinde değildik. Gözümüz sadece geçiş verilerindeydi diyor Ridden-Harper. Kepler verilerine göre parlaklık yavaşça artmış ve ardından hızlıca yoğunlaşmış. Ani parlaklık teorilere göre uygunken parlaklığın yavaşça artmasının nedeni bilinmiyor. Bilinen cüce nova patlamalarında böyle bir durum oluşmamış ve disk malzeme fiziği teorisi bu konuda eksik kalmaktadır. Bu tip cüce nova sistemleri onlarca yıldır inceleniyor, bu nedenle yeni bir bilgiye ulaşmak gerçekten zor. Bu yapıların dinamiklerini anlamak için yeni oluşan yıldızlardan süper kütleli karadeliklerin çevresine kadar çok yerde toplanma diskleri gözlüyoruz diyor Ridden-Harper. Teoriler birleşme diski dayanma sınırına ulaştığında süpernovayı tetiklediğini gösteriyor. Malzeme biriktikçe kahverengi cücenin diskin kenarına uyguladığı kütle çekimi rezonans oluşturana kadar artar. Bu da termal dengesizliğe neden olarak diskin aşırı ısınmasını sağlar. Gözlemler diskin normal sıcaklığının 2700-5300 derece arasında olduğu ve patlama sırasında ise 9700-11700 dereceye kadar yükseldiğini göstermektedir. Görsel telif hakkı: NASA, L. Hustak ve R. Ridden-Harper"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/keplerden-yanan-bir-gezegen-daha/", "text": "NASA'nın Kepler Uzay Teleskopu Samanyolu Gökadası'nın bir bölgesinde Dünya büyüklüğünde ve yıldızının yaşanabilir alanı içinde yer alan gezegenleri keşfetmek planlandı. Gökadamızdaki milyarlarca gezegeni olan yıldız bulunuyor. Bunların çok azını keşfedebildik. Şimdi bu keşiflere bir daha eklendi. NASA'nın Ames Araştırma Merkezi'nden Steve Howell'in başkanlığını yapan bir ekip, 1.6 Dünya yarıçapında, 10 Dünya kütlesinde ve 2.8 günlük yörünge dönemine sahip yeni bir gezegeni keşfettiler. Ekipteki 65 gökbilimci yer teleskoplarıyla Kepler'in bu keşfini onayladılar. Resim keşfi onaylayan teleskoplardan birine sahip olan Kitt Peak Ulusal Gözlemevi'nden Kepler'in gözlem bölgesini gösteriyor. Yeni gezegen Kepler 21b, yıldızına sadece 6 milyon km uzaklıkta olduğundan yörünge dönemi de oldukça kısa sürüyor. Bir karşılaştırma yapabilmek için Merkür'den yararlanabiliriz. Merkür Güneş'e 57 milyon km uzaklıkta olup yörünge dönemi 88 gündür. Bu nedenle ekip Kepler 21b'in çok sıcak bir gezegen olduğunu düşünüyor. Gezegenin yüzey sıcaklığı yaklaşık 1700 C derece. Gezegenin yıldızı olan HD 179070 ise Güneş benzeri bir yıldızdır. 1.3 Güneş kütlesi ve 1.9 Güneş yarıçapında olan yıldız 2.84 milyar yıl yaşında (Güneş 4.6 milyar yıl yaşındadır). Buna göre F6 IV sınıfında sayılan HD 179070, Güneş'e göre biraz daha sıcak ve parlaktır. Yıldız bizden 352 ışık yılı uzaklıkta yer alıyor. Yıldızı küçük bir teleskop yardımıyla görebilirsiniz. Birçok yıldızın parlaklığı kısa dönemli salınımlar gösterir ki Kepler bir gezegeni bu salınımları izleyerek keşfeder. Yıldızının önünden geçen bir gezegen büyüklüğü oranında gördüğümüz parlaklığı azaltır. 15 ay boyunca izlenen yıldıza ait veriler incelenerek bu sonuca ulaşıldı. Buna destek olarak da yer tabanlı teleskoplarla bir dizi tayfölçer ve görüntüleme verileri de kullanıldı."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/keplerden-yeni-dunya-adaylari/", "text": "Samanyolu'nda kaç tane Dünya büyüklüğünde gezegen var? Bunlardan ne kadarı yaşam alanı içinde? Bu sorulara yanıt arayan NASA son zamanların en önemli keşiflerinin birine imza attı. NASA'nın Ames Araştırma Merkezi'nden William Borucki: Belirlediğimiz 68 Dünya büyüklüğündeki gezegenin 54'ünün yıldızlarının yaşam alanı içinde bulunduğunu fark ettik. Böylesi bölgede yer alan gezegende ve uydusunda sıvı su olabilir. Bunlardan 5 tanesinin de Dünya'ya benzer bir yörüngesinin olduğunu tespit ettik diyor. Buna karşılık gezegenlerin varlığının onaylanması için biraz daha gözlem yapmak gerekecek. Biz şimdiye kadar yapılan en geniş kapsamlı araştırma içinde 200'ün üzerindeki gezegen olması olası cisimleri inceleyerek böyle bir sonuca ulaştık. Ortaya çıkan sonuçlara göre gezegenlerin varlıkları önümüzdeki aylar ya da yıllar içinde onaylanacaktır. Veriler Kepler tarafından bulunan 1235 tane gezegen adayı sayısını arttırmıştır. Bunlardan 68'i yaklaşık Dünya büyüklüğünde, 288'i süper Dünya büyüklüğünde, 662'si Neptün, 165'i Jüpiter büyüklüğünde ve 19'u Jüpiter'den daha büyüktür. Yaşam alanı içindeki 54 yeni keşfedilen gezegenden 5'i Dünya büyüklüğüne yakın gezegenlerdir. Kalan 49 süper dünya ise iki Dünya büyüklüğünden Jüpiter büyüklüğüne kadar boyutlara sahiptir. Veriler 12 Mayıs-17 Eylül 2009 tarihleri arasındaki gökyüzünün yaklaşık 1/400'ünü kapsayan 156 000 yıldızdan fazlasının Kepler Uzay Teleskopu ile gözlenmesi sonucunda elde edilmiştir. Gökyüzünün ufacık bir bölgesinde bu kadar gezegen olduğunu bulmamız, akla gökyüzünde güneş benzeri yıldızların çevresinde dolanan sayısız gezegen olabileceğini getiriyor. Kepler sadece görevi olan bölgeyi gözleyebiliyor. Kepler'in bulgularından hareketle sadece Samanyolu içindeki güneş benzeri yıldızlara ait daha milyonlarca gezegen olduğunu söyleyebiliriz. Bilim insanları daha önce gösterilen 170 aday gezegenden Kepler-11 yıldızının çevresinde dolanan 6'sını geçtiğimiz günlerde onayladı. Kepler Programı'nda görevli Douglas Hudgins: Bir başka önemli bilgi de gezegenlerin yapılarıyla ilgilidir. Gezegenlerin yoğunlukları Styrofoam denilen sudan hafif köpüğün yoğunluğu ile demirin yoğunluğu arasında yer alıyor diyor. Kepler bir gezegeni yıldızının önünden geçtiği sırada yıldızda oluşan parlaklık azalmasıyla keşfeder. Ancak gezegenin varlığının onayı için tek geçiş yeterli olmaz. Gezegene ilişkin bilginin en az iç kez elde edilmesi gerekir. Bu da Dünya gibi bir turu bir yıl süren bir gezegenin varlığının onaylanması için en az üç yıla ihtiyaç duyulması demektir. Kepler'in tespit ettiği gezegen adayları aynı zamanda yer teleskopları ve Spitzer Kızılötesi Uzay Teleskopu ile de izlenir. Kepler'in gözlem yaptığı Kuğu ve Çalgı takımyıldızları dünya üzerinden sadece sonbahar ve ilkbaharda görülebiliyor. Bu da uzay teleskoplarının önemini bir kat daha arttırıyor. Verilere ulaştığımız ilk dört ayda bilim ekibine çok büyük miktarda bilgi verdik. Unutmayalım ki gelecekte küçük gezegenleri bulmak için elimizde çok daha fazla veri olacak. Kepler 2012 yılının Kasım ayına kadar yaşam alanı içinde yer alan ve bu nedenle sıvı suya sahip dünya büyüklüğündeki gezegenleri aramaya devam edecek. Kepler şimdiye kadar içlerinde tüm ötegezegenler içinde en küçük boyutlu olan Kepler-10b'de olmak üzere 15 ötegezegen keşfetti. Kepler'in görev süresi dolduktan sonra bile elde ettiği verilerin işlenmesi yıllar boyu süreceğinden çok daha fazla sayıda gezegen keşfedileceğinden şüphe yok. 1 Yorum Çok güzel bir haber teşekkürler."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/keplerden-yeni-gezegen-adaylari/", "text": "Kepler teleskopu verileri ile 219 yeni gezegen adayı belirlendi. Bunların 10'u Dünya büyüklüğünde olup yıldızlarının yaşam alanı içinde yer alıyor. Aday dünyalar sıvı su tutabilecek yörüngelerde olup ilk verilere göre karasal yapıdalar. Kepler'in ilk dört yılındaki verilerden oluşturulan yeni katalog şimdiye kadar oluşturulmuş en kapsamlı olanıdır. Ayrıca bu veriler uzay aracının Kuğu takımyıldızına son bakışı olarak da nitelendirilebilir. NASA'nın ötegezegen arşivinde halka açık olan verilere dayanarak yeni katalogla birlikte aday gezegen sayısı 4034'e yükselmiştir. Bunlardan 2335'i doğrulandı. Kepler'in keşfettiği 50 dolayındaki Dünya boyutlarına yakın adayın 30'dan fazlası doğrulanmıştır. Kepler verilerini kullanarak elde edilen sonuçlar küçük gezegenler için iki ayrı boyut önermektedir. Her iki sonuç da hayat arayışında önemli etkilere sahiptir. Buna göre gökadadaki bildiğimiz gezegenlerin yaklaşık yarısı ya yüzeyi ya da atmosfer şartları yaşamı barındırmaya olanak sağlamıyor. Kepler teleskopu bir gezegenin yıldızının önünden geçerken yıldızın parlaklığındaki küçük azalmaları ölçerek gezegen keşfeder. Kepler'in birincil görevi dört yıl sürmüş olmasına karşılık verilerinin işlemesi sürüyor. Yeni adaylar için sekiz yıl beklendi. Yeni katalog verileri kayalık Dünya büyüklüğündeki gezegenlerden Jüpiter büyüklüğündeki gaz devlerine kadar çeşitli boyutlardadır. Ekip, verilerdeki gezegenleri gözden kaçırmamak için gezegen adaylarının sinyallerini ve ardından bir gezegenden gelmiş gibi görünen verileri kullandılar. Bu sırada yanlış sinyallerin sıklığı kontrol edilerek aday gezegenlerden kaç tanesinin yanlış işaretlendiğini belirlediler. Böylece hangi tür verilere göre bir bakışta gezegenlerin onaylanacağı anlaşılmaya çalışıldı. Kepler araştırmacılarından Susan Thompson: Özenle oluşturulan bu katalogla birlikte gökbilimin en merak edilen sorularından birini yanıtlamak için yeni ipuçları geliyor: Gökadada kaç Dünya var? diyor. Araştırma ekibi binlerce gezegenin hassas ölçümlerini yapmak için Kepler verilerindeki iki küçük gezegen grubunu esas aldı: Kayalık ve Dünya boyutlarındaki gezegenler ile Neptün'den küçük gaz gezegenler. Bu gruplardan ikisine de girmeyen sadece birkaç gezegen bulunmaktaydı. Hawaii'deki WM Keck gözlemevini kullanan grup 2000 Kepler gezegeninin yarıçapını hassas şekilde belirlemek için Kepler alanındaki 1300 yıldızın boyutunu ölçtü. Öyle görünüyor ki doğa genelde kayalık gezegenleri Dünya'dan yüzde 75 daha büyük bir şekilde oluşturuyor. Bilim insanlarının anlamadığı bir şekilde bu gezegenlerin yaklaşık yarısı boyutlarını hidrojen ve helyumdan dolayı çarpıcı şekilde Neptün boyutlarına kadar genişletmiş durumda. Kepler aracı uzaktaki yıldız kümeleri arasında yedi Dünya benzeri gezegeni olan TRAPPIST-1 sistemi gibi yıldızına yakın konumlarda yer alan gezegenlerin keşfi için gözlemlerini sürdürüyor. Notlar: 1. Ressam gözüyle çok küçük bir gezegen sistemi tasvir edilmiş. Buradaki sistem daha çok Jüpiter ve uydularını andırıyor. KOI-961 adlı sistem şimdiye kadar keşfedilenlerin içinde en küçük gezegen sistemidir. Kuğu takımyıldızındaki sistem 130 ışık yılı uzaktadır. Yıldızı bir kırmızı cüce olup Güneş'in altıda biri büyüklüktedir ya da Jüpiter'den yüzde 70 büyüktür. Yıldız Güneş'e göre daha soğuktur ve sarıdan daha fazla kırmızı ışık yayar. KOI-961.03 olarak bilinen sistemin en küçük gezegeni, görseldeki gibi yıldızdan en uzakta yer almaktadır. Bu gezegen yaklaşık Mars büyüklüğünde ve 0,57 Dünya çapındadır. Sağ üstte görülen gezegen ise KOI-961.01 olarak bilinir ve 0,78 Dünya çapındadır. Yıldıza en yakın gezegen olan KOI-961.02 ise 0,73 Dünya çapındadır. Her üç gezegen yıldızları çevresinde yarım gün ile iki günden daha kısa sürelerde dolanıyor. Sıcaklıkları yıldıza yakın olmalarından dolayı 176 ile 447 derece arasındadır. Yıldızın yaşam alanı ise üç gezegenden daha uzakta başlamaktadır."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/keplerin-1000-gezegeni-de-yasam-alaninda/", "text": "Kaç yıldızda Dünya'ya benzer gezegen var? NASA'nın Kepler Uzay Teleskopu sürekli olarak Güneş Sistemi'nin ötesindeki 150.000'den fazla yıldızı izledi ve araştırmacılara 4000'den fazla gezegen adayı bıraktı. Bunlardan 1000 tanesi onaylandı. Kepler verilerinden hareket eden araştırmacılar Kepler gezegenlerine sekiz tane daha ekledi. Böylece teleskopla bulunmuş onaylı gezegen sayısı 1000'e ulaştı. Ekip ayrıca yıldızının Dünya gibi yaşam alanı içinde bulunan altı gezegen adayı belirleyerek, bu türdeki gezegen aday sayısını 554'e yükseltti. Yeni keşfedilen gezegenlerin üçü yıldızlarının sıvı su bulundurabilecek yaşam alanı içerisinde yer alıyor. Büyük bir olasılıkla bunların ikisi Dünya gibi karasal gezegen. NASA Genel Merkezi'nden John Grünsfeld: Kepler'in hazine kadar değerli verileri yakın evrende başka yerde yaşam olup olmadığı bilmecesine önemli katkılar sağlıyor. Kepler ekibi ve bilim topluluğu bu verilerle etkileyici sonuçlar üretmeye devam ediyor diyor. Bir gezegenin kaya, su veya gazdan mı oluştuğunu belirlemek için onun büyüklüğünün ve kütlesinin bilinmesi gerekir. Kütlesi doğrudan tespit edilemediği durumlarda gezegenin büyüklüğünden kütlesi tahmin edilebiliyor. Yeni gezegenlerin ikisi, Kepler-438b ve Kepler-442b Dünya'nın en az 1,5 katı çapındadır. Dünya'dan yüzde 12 daha büyük olan Kepler-438b, 475 ışık yılı uzaklıkta yıldızı çevresinde bir turunu 35,2 günde tamamlıyor. 1100 ışık yılı uzaktaki Kepler-442b ise Dünya'dan yüzde 33 daha büyük olup yörünge dönemi 112 gün olarak ölçülmüştür. Çalgı takımyıldızı yönündeki Kepler-438b ve Kepler-442b yaşam alanı sınırındadır ve her ikisinin yıldızı Güneş'e göre daha küçük ve soğuktur. Araştırma makalesi Astrophysical Journal dergisinde yayınlanmak üzere kabul edilmiştir. Makale yazarlarından NASA'nın Ames Araştırma Merkezi'nde SETI Enstitüsü Kepler bilim insanı Doug Caldwell: Bu küçük ve kayalık olması muhtemel yeni dünyaların keşfi, Dünya benzeri gezegenlerin çok sayıda olduğu fikrini güçlendirmektedir. Dünya gibi ılıman koşullara sahip bir gezegen bulunması an meselesi diyor. Mayıs 2009 ile Nisan 2013 yılları arasında görev yapmış olan Kepler teleskopunun verilerinden 554 gezegen adayı daha belirlendi. Böylece Kepler'in aday gezegenleri 4175'e yükseldi. Bu yeni adayların sekizi yıldızlarının yaşam alanı içerisinde ve büyüklükleri Dünya ile iki Dünya arasındadır. Bu adayların onay görmesi için daha fazla gözlem ve analiz gerekmektedir. Ames SETI Enstitüsü'nden Kepler bilim ekibi üyesi Fergal Mullally: Kepler dört yıl boyunca gözlediği bölgede Dünya büyüklüğünde bulduğu gezegenleri ortaya çıkarmak için verileri didik didik incelemek gerekir. Artık Güneş dışındaki yıldızların çevresinde Dünya'nın ikizlerini bulmaya çok yakınız. Arayışımız artarak devam ediyor diyor. Yıldızların yaşam alanları içinde ne sıklıkta gezegen olduğuna ait tahminlere göre araştırmalar sürüyor. Bilim insanları hızla hedefe yaklaşıyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/keplerin-gezegen-sistemleri-uzerine/", "text": "NASA'nın Kepler uzay aracı iyi bir gezegen avcısı olduğunu kanıtlıyor. Araç göreve başladığı ilk dört içinde 1200 aday gezegen ortaya çıkardı. Bunlardan 408'i içinde iki ya da daha fazla gezegen olan sistemler içinde bulunuyor. Birden fazla gezegeni olan sistemler güneş sistemimizle benzerlik gösterir. Bu sistemler Kepler için birer nokta gibi görünür. Kepler bir gezegeni yıldızının önünden geçerken yıldızın ışığındaki azalmayla ile fark eder. Böylece gezegenin yörüngesini, büyüklüğü hesaplanır. Bir gezegenin yıldızının önünden geçişini görebilmek için yörüngesinin bizim görüş alanı içine girmesi gerekir. Harvard-Smithsonian Astrofizik Merkezi'nden gökbilimci David Latham: Biz geçiş yöntemiyle çok fazla gezegen bulunacağını tahmin etmemiştik. İki ya da üç tane beklerken 100'den fazla gezegen bulduk diyor. Güneş sistemimizdeki bazı gezegenlerin yörüngeleri 7 dereceye kadar eğimli olduğu için dışardan bakan bir göz sekiz gezegeni de geçiş yöntemiyle göremez. Kepler bu nedenle ancak yörüngeleri 1 dereceden az eğimli olan gezegenleri görebilir. Neden bu kadar yatay? Bu sorunun yanıtına ilişkin bir ipucu gezegenlerden geliyor. Kepler'in bulduğu sistemlerdeki gezegenlerin büyüklüğü Neptün'den daha küçüktür. Yani sistemlerde Jüpiter benzeri gaz gezegenleri eksik. Bilim insanları bir gaz devi gezegeninin, kütle çekimiyle daha küçük gezegenlerin yörüngelerini bozarak, onların eğri bir yörünge izlemesine neden olduğuna inanıyor. Latham: Jüpiterler bu sistemlerin erken dönemini karıştıran 360 kg'lık goriller gibidir. Diğer çalışmalarda çoklu sistemler içinde bol miktarda büyük gezegen bulduk, ancak onların yörüngesi yatay değil diyor. Çoklu gezegen sistemleri kayalık ve küçük dünyaların yoğunluklarının belirlenmesi için bir şans olabilir. Büyük bir gezegende bu değerleri dikine hız ölçümüyle elde etmek kolaydır. Günümüz teknolojisiyle Dünya boyutlarındaki bir gezegen keşfedilebilmesine karşılık dikine hız yöntemiyle yoğunluğunu hesaplamak kolay değildir. Gezegen sistemlerindeki birden fazla geçiş gökbilimcilerin önüne farklı bir seçenek sunuyor: geçiş zamanı değişimleri. Art arda gelen geçişlerle yörüngelerdeki değişim ortaya çıkarılarak gezegenler arasındaki kütle çekimi etkisi nedeniyle olan etkileşimleri ölçülebilir ki, bu da gezegenin kütlesi demektir. Smithsonian'dan gökbilimci Matthew Holman: Bu gezegenler birbirini itiyor ve çekiyor. Biz de bunu ölçebiliyoruz. Kepler geçiş zamanı değişimlerini gösteren düzinelerce sistem keşfetti diyor. Kepler veri toplamaya devam ettiği sürece yıldızların çevresinde daha uzak ve daha geniş yörüngelerde dolanan ve yaşam alanı içindeki gezegenleri de keşfedebilecek. Geçiş zamanı değişimleri kayalık gezegenlerin sıcaklıklarını da belirleyerek hangilerinde sıvı su olabileceğini ortaya çıkarabilecektir."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/kimyasal-analizler-okyanus-dunyalarini-ortaya-cikarabilir/", "text": "Yeni bir çalışma bir ötegezegenin atmosferindeki kimyasalların, yüzeyinin sıvı su için çok sıcak olup olmadığını ortaya çıkarabileceğini gösterdi. Güneş sistemindeki gezegenler ya küçük ve kayalıktır ya da büyük ve gazdan oluşur . Ancak gökbilimciler diğer yıldızların çevresinde dolanan Yer'den daha büyük ve Neptün'den küçük gezegenler de buldular. Bu gezegenlerin yüzeyleri kayalık ya da okyanuslarla kaplı olabilir ve çoğunun atmosferi Yer'e göre daha kalın ve opak olabilir. Yeni bir araştırmayla gezegenlerin atmosfer yapıları ile yüzeylerinde sıvı suyu tutacak kadar yeterli sıcaklık arasında bir ilişki olduğunu gösterildi. Sıvı su bildiğimiz şekliyle yaşamın temel bir bileşenidir ve başka yıldızların çevresinde dolanan gezegenlerde yaşam olup olmadığını gösteren en önemli unsurdur. Gökadamızda şimdiye kadar 4500'den fazla ötegezegen onaylandı ve 7700'den fazla da aday gezegen bulunuyor. Bilim insanları gökadamızda milyarlarca gezegen olduğunu düşünüyor. Tayfölçerlerle donatılmış bazı uzay teleskopları bir ötegezegenin atmosferinin kimyasal yapısını belirleyebilir. Yer'in kimyasal profili, gezegen yüzeyindeki örneğin inek ya da insanları göstermez, ancak memeliler tarafından üretilen karbondioksit ve metan ile ağaçların ürettiği oksijeni gösterir. Bu kimyasalların hiçbiri tek başına yaşam belirtisi olamaz, ancak tümünün olması gezegende yaşam olma olasılığını arttırır. Yeni çalışma bazı kimyasal bulguların 1.7 ile 3.5 Yer çapı büyüklüğündeki ötegezegenlerde okyanusları işaret edebileceğini gösteriyor. Neptün yaklaşık dört Yer çapında olduğundan bu gezegenlere 'Alt Neptünler' de denir. Alt-Neptün sınıfındaki bir gezegende kalın atmosfer varsa, bu atmosfer yüzeydeki ısıyı hapseder ve sıcaklığı yükseltir. Atmosfer belirli bir eşiğe ulaşırsa genelde 770 Santigrat derece- termokimyasal denge denilen süreç sonunda kimyasal profili değişir. Termokimyasal denge oluştuktan sonra gezegen atmosferinin çoğunlukla hidrojenden oluştuğu varsayılırsa- karbon ve azot başta olmak üzere metan ve amonyak oluşacaktır. Bu kimyasallar, termokimyasal dengenin oluşmadığı daha soğuk ve daha ince bir atmosferde büyük ölçüde eksik olacaktır. Bu durumda baskın karbon ve azot formları karbon dioksit ve iki azot atomunun molekülleri olacaktır. Çalışmaya göre atmosferin altındaki sıvı su okyanusu, okyanusta çözülecek olan neredeyse tüm amonyak da dahil olmak üzere ek işaretler bırakır. Amonyak gazı okyanusun pH'ına bağlı olarak suda yüksek oranda çözünür. Araştırmacılar büyük okyanusu olan gezegen atmosferinde neredeyse amonyak olmaması gerektiğini belirlediler. Ayrıca atmosferde termokimyasal dengeden sonra karbon monoksitten daha fazla karbondioksit olacaktır. NASA'nın Jet İticileri Laboratuvarında araştırmayı yöneten Renyu Hu: Termokimyasal dengenin izlerini görürsek gezegenin yaşanamayacak kadar sıcak olduğu sonucuna varırız. Tersi, yani termokimyasal dengenin izlerini görmezsek ve aynı zamanda sıvı-su okyanusunda çözünmüş gazın imzalarını görürsek bunu yaşanabilirliğin güçlü bir göstergesi olarak kabul ederiz diyor. NASA'nın 18 Aralık'ta fırlatacağı James Webb Uzay Teleskopu ötegezegen atmosferini inceleyebilen bir tayfölçer taşıyacak. Hu gibi bilim insanları Webb'in bu atmosferlerde ne tür kimyasalların olacağını ve bu uzak dünyaların neler sakladığını ortaya çıkarabilecek güçtedir. Gözlemevi çalışmada tanımlandığı gibi Neptün-altı atmosferlerinde termokimyasal dengenin işaretlerini başka bir ifadeyle gizli okyanusun işaretlerini- belirleme yeteneğine sahiptir. Webb yeni gezegenler keşfettikçe veya bilinen gezegenler hakkında daha derinlemesine araştırmalar yapılmasına olanak sağlarken bilim insanlarının özellikle yaşanabilirlik açısından hangi gezegenlere ağırlık vereceklerine de olanak sağlayacaktır."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/kimyasal-yakit-istasyonu-titan/", "text": "Satürn'ün büyük uydusu Titan Hollandalı Gökbilimci Christiaan Huygens tarafından keşfedildiğinden bu yana hala ilgi çekmeyi başarıyor. Atmosferindeki kalın örtü nedeniyle son beş yıla kadar Titan hakkında pek bir şey bilmiyorduk. NASA'nın uzay aracı Cassini uyduya 60'dan fazla yakın uçuş gerçekleştirerek Titan hakkında bir anda çok fazla bilgi edinebildik. Şu an ki tartışma Titan'ın uzay gezginleri için bir enerji alacakları istasyon olup olamayacakları yönünde. Titan uydusunun atmosferi, hidrokarbon kimyasallarının karışımı yönünden oldukça zengindir. Atmosferde yüksek oranda propan bulunmaktadır. Bunlar da bizim barbekü tanklarımızı doldurur. Titan'daki propan miktarı aynı anda 150 milyar barbekünün yakıtını karşılayacak kadardır ve bu da büyük bayramlarda açık havada kızartma yapmak için birkaç bin yıl boyunca bize yetecek enerjiyi sağlayacaktır. diyor ABD'deki Maryland Üniversitesi'nden Cassini projesinde görevli bilim insanı Conor Nixon. Propan gazı üç karbon atomu ve hidrojenin kimyasal bileşimiyle oluşur. Havadan ağır ve zehirli olmayan propan, -42 C derecede buharlaşır. Dünya içinde propan genellikle çatallı kaldırıcılar için yakıt olarak kullanılır. Ayrıca merkezi ısıtmada, portatif sobalarda ve tabi ki barbeküde yakıt olarak kullanılır. Dünya üzerinde birçok kullanım alanı olan propanı Titan'da ilk kez 1980'de NASA'nın Voyager 1 adlı uzay aracı buldu. O zamandan bu yana Titan'daki propan miktarı üzerinde yapılan araştırmalardan net sonuç çıkmadı ta ki, 2004'de Satürn'e ulaşan Cassini'ye kadar. Titan'daki propanın miktarını bilmek bilim insanları için önemlidir. Çünkü bu gaz çok karmaşık bir moleküldür ve kızılötesi tayfta görünen de onun imzasıdır. Titan atmosferinde propana yakın birkaç farklı molekül keşfedilmesi de an meselesi. Propanı ölçmek bu işi sona erdirmez. Tam tersine propan bu sayede bize diğer molekülleri keşfetmemiz için de yardım edecektir. Bunlar bizim DNA'mızın yapıtaşları gibi biyolojik moleküllerinde potansiyel yapıtaşlarıdır. Bunları bulmak bizim için çok önemli olacaktır. diyor Nixon. Titan'daki propan Cassini'nin kızılötesi spektrometre aletindeki veriler kullanılarak ölçüldü. Haziran 2004'den bu yana Titan'a yapılan değişik uçuşlar ile 2008'in Haziran ayında Titan atmosferinin kenarından kızılötesi ışık ölçülmesi bitirildi. Gazın incelenmesinin ardından bunun kızılötesi tayfına uyum sağladığı belirlendi. Bilgisayar benzetimleri de kullanılarak Titan'daki propan miktarının 150 milyar barbeküyü ateşlemeye ve yemeği pişirecek kadar olduğu belirlendi. Sıvılaştırılan propan gazının 6 milyar tane 15 litrelik tankı doldurmaya yeteceği bildiriliyor. Biz Titan'daki propanın 700 milyon varil olduğunu düşünüyoruz diyor Nixon. Bu miktar ABD'nin 18 ay boyunca kullandığı enerji ihtiyacı kadardır. Başka bir örnek vermek gerekirse bu kadar propanın sağlayacağı enerjiyle 2 trilyon orta boy hamburger yapabilirsiniz. Gelecekte Titan'daki bu yakıt uzay uçuşlarında kullanılabilir mi? Bu sorunun yanıtını zaman bize mi torunlarımıza mı gösterir? Yorum sizin... Kaynak: NASA"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/kirmizi-cucede-uc-dunya/", "text": "Gökbilimciler 40 ışık yılı uzaklıktaki soğuk bir yıldızın yaşam alanı içerisinde üç gezegen olduğunu belirledi. Böylece ilk kez Güneş'e göre oldukça soğuk ve küçük bir cüce yıldız çevresinde gezegen keşfedildi. Gezegenlerin yaşam alanında olması ise dikkatlerin yıldızın üzerine toplanmasına yetti. Keşif ESO'nun La Silla Gözlemevi'ndeki 60 cm'lik Trappist teleskopu ile gerçekleşti. Yıldızın çevresinde dolanan gezegenler hemen hemen Venüs ve Dünya boyutlarına sahip. Trappist teleskopu ile katalog adı 2MASS J23062928-0502285 olan ve şimdi TRAPPIST-1 olarak adlandırılan yıldız incelendi. Elde edilen veriler yıldızın üç gezegeni olduğunu gösterdi . Oldukça soğuk olan Trappist-1 yıldızı Güneş'ten oldukça küçük ancak Jüpiter'den büyüktür. Bu tür yıldızlara Samanyolu'nda oldukça fazla rastlanır ve çok uzun ömürlüdürler. İlk kez bu tür bir kırmızı yıldızın çevresinde gezegen keşfedildi. Yıldız, Dünya'ya yakın olmasına karşılık amatör bir teleskopla görülmeyecek kadar küçük ve sönüktür ve gökyüzünde Kova takımyıldızında yer almaktadır. Keşif ekibinden Emmanuel Jehin: Gezegen nüfusunda aykırı bir yön belirleyerek evrende yaşam arayışı çalışmalarını genişlettik. Şimdiye kadar bu tür küçük kırmızı ve soğuk yıldızların çevresinde gezegen olabileceği kuramsal olarak öngörülmüştü. Şimdi böyle bir yıldızın çevresinde bir değil üç gezegen birden olduğunu gözleyerek kuramı doğruladık diyor. Bilimsel makalenin başyazarı Michael Gillon: Neden Güneş'in çevresindeki yıldızları tarayarak Dünya benzeri gezegen arıyoruz? Bu sorunun yanıtı basit: Mevcut teknolojimizle yaşamın olası olduğu Dünya benzeri bir kayasal gezegeni ancak yakın yıldızlarda gözleyebiliriz. Bu nedenle evrende yaşam arayışına yakın çevreden başlamak gerekir diyor. Gökbilimciler bir gezegende yaşam izlerini, yıldızın gezegenin atmosferinden süzülüp bize ulaşan ışığı inceleyerek arar. Gezegenin büyüklüğü gelen ışığın taşıdığı bilgiyi arttır. Ancak Dünya benzeri bir gezegenin atmosferinden süzülen oldukça zayıf sinyali didik didik etmek zor bir süreçtir. Ancak yıldız kırmızı bir cüceyse gelen ışık miktarı gezegen atmosferindeki maddeyi ortaya çıkaracak kadar bilgiyi taşıyacaktır. Keşfin ardından başta ESO'nun 8 metrelik Çok Büyük Teleskopu üzerindeki HAWK-I aleti olmak üzere Dünya üzerindeki çeşitli teleskoplarla takip gözlemleri yapıldı. Böylece Trappist-1'in çevresinde üç Dünya benzeri gezegen olduğu doğrulandı. Gezegenlerin yıldıza yakınlığına göre ilk ikisi 1,5 ve 2,4 günlük yörünge dönemlerine sahiptir. Buna karşılık üçüncü gezegenin yıldızı çevresindeki bir turu 4,5 ile 73 gün arasındadır. Bu uzaklıklara göre yıldız sistemi Güneş Sistemi'nden çok Jüpiter ve uydularının oluşturduğu sisteme benzer diyor Gillon. Yıldıza bu kadar yakın olan iki gezegen, Dünya'nın Güneş'ten aldığı ışıma kadar enerji almaktadır. Bunun nedeni yıldızın küçük olmasıdır. Yıldızın yaşam alanı kendisine oldukça yakındır. Üçüncü sıradaki gezegenin yörüngesi henüz kesinleşmediğinden yaşam alanının ne kadar içinde olduğu bilinmiyor. Ancak muhtemelen bu gezegen yıldızından Dünya'ya göre daha az ışıma almaktadır. Belki de yaşam alanının sınırındadır. Çalışma ekibinden ABD'deki Massachusetts Teknoloji Enstitüsü'nden Julien de Wit: 2018'de göreve başlayacak ESO'nun E-ELT ile NASA/ESA/CSA James Webb Uzay Teleskopu da dahil olmak üzere yapımı devam eden birçok dev teleskop bu tür gezegenlerin atmosfer verilerini rahatça elde edebilecek. Bu yolla gezegendeki olası biyolojik hareketlerin izlerine ulaşılabilir. İşte o zaman evrendeki yaşam arayışında önemli bir adım atılmış olacak diyor. Güneş'in yakınındaki kırmızı cücelerin komşu yıldızların % 15'i kadar olduğu düşünülmektedir. Bu çalışmayla ötegezegen avcılığında yeni bir pencere açılmış oldu. Gelişmiş teleskoplarla bu tür yıldızların çevresinde Dünya benzeri gezegen taraması daha rahat yapılabilir . Bu amaçla ESO'nun Paranal Gözlemevi, Trappist veri arşivini oluşturmaya başladı bile. Notlar ESO'nun La Silla Gözlemevi'ndeki, Belçika'nın Liege Üniversitesi tarafından işletilen Triappist, 0,6 metre çaplı robotik bir teleskoptur. Teleskopun ana görevi çok soğuk cüce yıldızlar ile kahverengi cüceleri izlemektedir. Bunlardan biri olan Trappist-1 yıldızı Güneş'e göre %0,05 parlak olup Güneş'in %8'i kütlesindedir. Gökbilimciler yıldızın çevresinde dolanan gezegeni keşfetmek için ana yöntemlerden geçiş yöntemini kullandı. Bu yöntemde Dünya'dan bakış doğrultusuna göre gezegen yıldızının önünden geçerken, yıldızdan gelen ışıkta azalma görülür. Işıktaki eğrinin uzunluğu ve azalma miktarı gezegen hakkında önemli bilgiler verir. Çoğunu Avrupa Araştırma Konseyi'nin finanse ettiği ve yine Belçika'nın Lieege Üniversitesi tarafından yönetilecek olan SPECULOOS adındaki dört adet 1 metrelik teleskop önümüzdeki beş yıl içinde Paranal Gözlemevi'nde kurulacak. Bu teleskoplarla 500 dolayında soğuk yıldız incelenecek."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/kirmizi-cucelerde-15-yeni-gezegen-kesfi/", "text": "Gökbilimciler biri süper dünya olmak üzere 15 yeni gezegen keşfetti. Güneş sisteminin yakınlarındaki soğuk kırmızı cüce yıldızların çevresinde dolanan gezegenlerin keşfi, gezegen oluşum ve evrimlerini ele alan çalışmalar nedeniyle oldukça önemli. Tokyo Teknoloji Enstitüsünün Dünya ve Gezegen Bilimleri Bölümünden Teruyuki Hirano liderliğindeki ekip kırmızı cüce yıldızların çevresinde dolanan 15 gezegen keşfetti. Dünya'dan yaklaşık 200 ışık yılı uzaklıktaki en parlak kırmızı cücelerden olan K2-155'in Dünya'dan biraz daha büyük üç gezegeni bulunuyor. Bu üç süper-dünyadan yıldızına en uzakta ve yaşam alanı içinde yer alan K2-155d'nin 1.6 Dünya çapında olduğu belirlendi. Veriler NASA'nın Kepler aracının ikinci görev adı olan K2, Hawaii'deki Subaru teleskopu ile İspanya'daki İskandinav Optik teleskopu da olmak üzere yer merkezli teleskopların yaptığı gözlemlere dayanmaktadır. Araştırmacılar, K2-155d'nin mevcut konumunu, büyüklüğünü dikkate alarak yaptıkları üç boyutlu iklim simülasyonuyla yüzeyinde sıvı su olabileceğini belirledi. Hirano heyecanlı ancak bir o kadar da temkinli. Simülasyonlarımızda gezegen atmosferi ve bileşimi olarak Dünya benzeri bir yapı kullanıldı ancak gerçekte bunun böyle olduğunun bir garantisi yok. K2-155d'nin yaşanabilir olup olmadığını belirleyebilmek için öncelikle yıldızının yarıçapı ve sıcaklığının net bir şekilde bilinmesi gerekiyor. Bu da ancak oldukça hassas, örneğin interferometrik teknikler kullanılmasıyla mümkün olabilir. Önceki çalışmalara bakıldığında elde edilen önemli bir sonuç, kırmızı cücelerin çevresinde dolanan gezegenlerin Güneş tipi yıldızların gezegenlerine benzer özelliklere sahip olduğu yönünde. Hirano: Kırmızı cücelerin çevresindeki gezegen sayısının Güneş benzeri yıldızların gezegenlerinden daha az olduğunu da unutmamak gerekir. Kırmızı cüce sistemleri, özellikle de soğuk olanları yeni araştırılmaya başlandı. Bu nedenle gelecekte çok hareketli keşifler peş peşe gelebilir diyor. Teknik terimler Kırmızı cüceler: Düşük kütleli yıldızlar olarak da bilinen kırmızı cüceler, yüzey sıcaklığı yaklaşık 4,000 Kelvin'den az olan küçük, soğuk yıldızlardır. Yaşam alanı: Sıvı su için çok sıcak veya çok soğuk olmayan, dolayısıyla yaşamın var olabileceği bölge. Meraklısına makale adresi: http://dx.doi.org/10.3847/1538-3881/aaa9c1"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/kirmizi-cuceye-gizemli-isin-ile-bagli-beyaz-cuce/", "text": "Yeryüzündeki ve uzaydaki diğer teleskoplar ile birlikte ESO'nun Çok Büyük teleskobunu kullanan gökbilimciler, yeni bir tür ilginç çift yıldız keşfetti. AR Scorpii sisteminde, hızla dönen beyaz cüce yıldızı elektronları neredeyse ışık hızına kadar hızlandırıyor. Bu yüksek enerjili parçacıklar, ışınım patlaması salınımı ile arkadaşı kırmızı cüce yıldızı bağlıyor ve tüm sistemin çarpıcı bir biçimde her 1.97 dakikada morötesinden radyoya değişen bir aralıkta ışınım ile sinyal vermesine neden oluyor. Bu araştırma 28 Temmuz 2016 tarihinde Nature dergisinde paylaşılmış olacak. 2015'in Mayıs ayında, Almanya, Belçika ve Birleşik Krallık'tan bir grup amatör gökbilimci daha önce karşılaşmadıkları ve hiçbir şeye benzemeyen davranış sergileyen bir yıldız sistemi buldular. Warwick Üniversitesi tarafından yürütülen gözlemler ve yeryüzü ile uzaydaki çok sayıda teleskop kullanılarak yapılan araştırmalar, daha önce yanlış tanımlanmış bu sistemin gerçek doğasını ortaya çıkardı. AR Scorpii yıldız sistemi ya da kısaca AR Sco, Dünya'dan 380 ışık yılı uzaklıkta bulunuyor ve Akrep takımyıldızında yer alıyor. Bu yıldız sistemi, Dünya boyutunda ancak 200 000 kat daha fazla kütleye sahip hızla dönen bir beyaz cüce ile Güneş'in kütlesinin üçte birine sahip soğuk bir kırmızı cüce içeriyor. Bir saat kadar düzgün işleyen bu kozmik dansta, her 3.6 saatte birbirlerinin etrafında dönüyorlar. Bu eşsiz düğümdeki çift yıldız sistemi, bazı şiddetli davranışlar sergiliyor. Oldukça manyetik ve hızla dönmekte olan AR Sco'nun beyaz cücesi elektronları neredeyse ışık hızına kadar hızlandırıyor. Bu yüksek enerjili parçacıklar uzayda çok hızlı ilerlerken, soğuk kırmızı cüce yıldızının yüzeyi boyunca deniz feneri ışığına benzer bir ışınım serbest bırakıyor. Bu durum, tüm sistemin her 1.97 dakikada bir çarpıcı bir biçimde parlamasına ve sönükleşmesine neden oluyor. Bu güçlü sinyaller, daha önce beyaz cüce sisteminden hiç saptanmamış radyo frekanslarında ışınım içeriyor. Warwick Üniversitesi Astrofizik grubundan araştırma ekibinin başındaki Tom Marsh şu şekilde yorumluyor: AR Scorpii 40 yıl önce keşfedildi ancak biz 2015 yılında gözlemlemeye başlayana kadar gerçek doğasından şüphe duyulmamıştı. Gözlemlere başladığımız ilk dakikalarda olağanüstü bir şey gördüğümüzün farkına vardık. AR Sco'nun gözlenen özellikleri benzersizdir. Aynı zamanda da gizemlidir. Geniş bir frekans aralığındaki ışıma, manyetik alanlarda hızlandırılmış elektronların salınım göstergesidir. Bu durum AR Sco'nun dönen beyaz cücesi ile açıklanabilir. Ancak, elektronların kendi kaynağı büyük bir gizemdir beyaz cüce ya da daha soğuk olan arkadaşından hangisiyle ilişkili olup olmadığı açık değil. AR Scorpii ilk olarak 1970'li yılların başında gözlendi ve her 3,6 saatte bir gerçekleşen parlaklığındaki düzenli dalgalanmalar, tek bir değişen yıldız olarak yanlış sınıflandırılmasına sebep oldu. AR Scorpii'nin parlaklığındaki değişimin gerçek kaynağı, amatör ve profesyonel gökbilimcilerin ortak geyretleri sayesinde ortaya çıktı. Benzer sinyal davranışı daha önce de gözlendi, ancak beyaz cüceler yerine evrendeki bilinen en yoğun gök cisimlerinden olan nötron yıldızlarından. Yine Warwick Üniversitesi'den bu araştırmanın ortak yazarı olan Boris Gansicke şöyle sonuçlandırıyor: Biz yaklaşık olarak elli yıldır sinyal veren nötron yıldızlarını biliyoruz ve bazı teoriler beyaz cücelerin de benzer davranışlar sergileyebileceğini tahmin ediyordu. Böyle bir sistem keşfetmiş olmamız çok heyecan verici ve amatör gökbilimciler ile akademisyenlerin birlikte çalışmasına harika bir örnek olmuştur. Notlar Bu araştırmanın temelini oluşturan gözlemler, sıradakiler ile gerçekleştirilmiştir: Şili, Cerro Paranal'da bulunan ESO'nun Çok Büyük teleskobu ; Kanarya Adaları'ndaki La Palma'da İspanyol adasında bulunan Isaac Newton Teleskop Grubunun William Herschel ve Isaac Newton teleskobu; Avustralya, Narrabri'de bulunan Paul Wild Gözlemevindeki Avustralya Teleskop Kompakt Dizisi; NASA/ESA Hubble uzay teleskobu ve NASA'nın Swift uydusu. Beyaz cüceler yıldızların yaşam döngüsünün geç aşamasında oluşuyor, kütleleri yaklaşık Güneş'imizin kütlesinin sekiz katına kadar çıkabilir. Bir yıldızın çekirdeğindeki hidrojen füzyonu bittikten sonra, iç değişimler çarpıcı bir genişleme ile kırmızı dev haline yansıtılır. Bunu izleyen aşamada, yıldızın dış katmanları toz ve gazdan oluşan dev bulutlarda savrulur. Geriye kalan beyaz cücedir, Dünya büyüklüğünde ancak 200 000 kat daha fazla yoğun. Beyaz cüceyi oluşturan tek bir kaşık dolusu madde, Dünya'daki bir fil kadar ağır olurdu. Bu kırmızı cüce M tipi bir yıldızdır. M tipi yıldızlar, yıldızları tayf özelliklerine göre sınıflandırmak için tek harf kullanan Harvard sınıflandırma sistemindeki en yaygın sınıftır. OBAFGKM, bu sınıflandırmanın nasıl gittiğini hatırlamak için ünlü garip dizidir ve sıklıkla anımsatıcı olarak şöyle hatırlanır: Oh Be A Fine Girl/Guy, Kiss Me. Bir değişen yıldız, Dünya'dan görülen parlaklık dalgalanmalarına sahiptir. Bu dalgalanmalar, yıldızın kendi değiştirdiği içsel özelliklerine bağlı olabilir. Örneğin bazı yıldızlar fark edilir derecede genişler ve büzülür. Bu aynı zamanda düzenli olarak yıldızın tutulmasına sebep olan bir başka gök cismi de olabilir. AR Scorpii tek bir değişen yıldız için yanlıştı, aynı zamanda birbirlerinin etrafında dönen iki yıldız da parlaklıkta gözlenen düzenli dalgalanmalara sebep olur. ESO-Türkiye"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/kirmizi-dev-yildizin-yuzeyindeki-kabarciklar/", "text": "ESO'nun Çok Büyük teleskopunu kullanan gökbilimciler ilk kez Güneş Sistemi dışındaki bir yıldızın yüzeyinde bulgurlanma desenlerini doğrudan gözlediler yaşlı kırmızı dev 1 Gruis. PIONIER aygıtı ile alınan dikkat çekici bu görüntü Güneş'in 350 katı çapındaki dev yıldızın yüzeyini oluşturan konvektif hücreleri gözler önüne seriyor. Her bir hücre yıldız yüzeyinin çeyreğinden fazlasını yani 120 milyon kilometrelik bir alanı kaplıyor. Elde edilen sonuçlar bu hafta Nature dergisinde yayımlanacak. Yeryüzünden 530 ışık-yılı uzaklıkta ve Turna takımyıldızı doğrultusunda yer alan 1 Gruis soğuk bir kırmızı devdir. Güneşimizle yaklaşık aynı kütlede, ancak 350 kat daha büyük ve yüzlerce kez daha parlaktır . Güneşimizde yaklaşık beş milyar yıl sonra genişleyerek benzer bir kırmızı dev yıldıza dönüşecektir. Claudia Paladini liderliğindeki uluslararası bir gökbilimciler ekibi ESO'nun Çok Büyük teleskopu üzerindeki PIONIER aygıtını kullanarak 1 Gruis'i şimdiye kadar görülmemiş bir ayrıntıyla gözledi. Kırmızı dev yıldızın yüzeyinde her biri yaklaşık olarak 120 milyon kilometre genişliğinde yıldızın çapının neredeyse dörtte biri kadar birkaç konvektif hücre taneciğine sahip olduğunu buldular . Bu taneciklerden biri bile Güneş'ten Venüs'ün ötesine kadar uzanacak büyüklüktedir. Çoğu dev yıldızın ışık-yuvarı olarak bilinen yüzeyi, gözlemleri engelleyen tozla örtülmektedir. Ancak 1 Gruis durumunda toz yıldızdan uzakta olsa da, yeni kırmızı-ötesi gözlemler üzerinde belirgin bir etkisi olmamaktadır . 1 Gruis tüm hidrojenini yakıp bitirince, bu yaşlı yıldız çekirdek birleşmesi programının ilk aşamasını tamamlamış oldu. Enerjisi kalmayınca büzülerek, 100 milyon derecenin üzerine kadar ısındı. Bu aşırı sıcaklık yıldızın bir sonraki aşamasına yakıt sağlayarak helyum atomlarını daha ağır karbon ve oksijene dönüştürmesine neden oldu. Aşırı yoğun çekirdek yıldızın dış tabakalarını genişleterek ilk halinden yüzlerce kez büyük bir yıldıza dönüştürdü. Bugün gördüğümüz yıldız bir değişen kırmızı devdir. Şimdiye kadar bu yıldızlardan hiçbirinin yüzeyi bu kadar ayrıntılı bir şekilde gözlenmemiştir. Karşılaştırma yapılırsa, Güneş'in ışık-küresi, çapları 1500 kilometre civarında, yaklaşık iki milyon konvektif hücre içermektedir. Bu iki yıldızın konvektif hücreleri arasındaki büyüklük farkları, yıldızların değişen yüzey çekimleri ile kısmen açıklanabilir. 1Gruis Güneş'ten sadece 1.5 kat daha ağır olmasına rağmen çok daha büyüktür, bu da çok daha düşük yüzey çekimine ve sadece birkaç tane, aşırı büyük taneciğe neden olmaktadır. Sekiz güneş kütlesinden büyük yıldızlar yaşamlarının sonunu etkileyici süpernova patlamaları ile getirirken, bunun gibi daha düşük kütleli yıldızlar zamanla dış tabakalarını atarak, renkli gezegenimsi bulutsulara dönüştürürler. 1 Gruis'e ait önceki çalışmalarda yüzeyden yaklaşık 20.000 yıl önce atılan bir madde tabakası yıldızın merkezinden 0.9 ışık yılı uzaklıkta bulundu. Yıldızın yaşamındaki görece bu kısa dönem sadece birkaç on bin yıl sürmekte birkaç milyar yıllık tüm yaşamına göre ve bu gözlemler kırmızı devin kısa süren bu dönemini belirlemeye yönelik yeni yöntemleri ortaya çıkarmaktadır. Notlar 1 Gruis adı Bayer isimlendirme sistemi ile verilmiştir. 1603 yılında Alman gökbilimci Johann Bayer 1564 yıldızı sınıflandırmıştır ve onlara içinde bulundukları takımyıldızların isimlerine ek olarak bir Yunan alfabesi harfi eklemiştir. Genelde yıldızlar Yeryüzünden göründükleri kadarıyla parlaklıklarına göre bir Yunan alfabesi harfi ile temsil edilirler, en parlak olanlara Alfa adı verilir. Bu nedenle Turna takımyıldızındaki en parlak yıldız Alfa Gruis'tir. 1 Gruis gökyüzünde karşıt renklerde birbirlerine yakın görülen yıldız çiftinden ilgi çekici olanıdır, diğer yıldız doğal olarak 2Gruis şeklinde isimlendirilmiştir. Bir dürbün ile görülebilecek kadar parlaktırlar. Thomas Brisbane 1830'larda 1 Gruis'in kendisinin ayrıca çok daha yakın bir çift yıldız sistemi olduğunu fark etmiştir. Annie Jump Cannon 1895 yılında Harvard Sınıflandırma Sistemi ile atıf yapılan 1 Gruis'in beklenmedik tayfını ilk kez raporlamıştır. Bulgurlanmalar bir yıldızın plazmasında bulunan konveksiyon akımları desenidir. Plazma yıldızın merkezinde ısındıkça genişler ve yüzeye doğru çıkar, sonrasında dış sınırlarda soğuyarak, daha karanlık ve yoğun hale gelir ve merkeze doğru düşer. Bu süreç milyarlarca yıl boyunca devam eder ve enerji taşımımı, zonklama, yıldız rüzgarları ve kahverengi cüceler üzerindeki toz bulutları gibi birçok astrofiziksel süreçte önemli bir rol oynar. 1 Gruis nadir bulunan S sınıfı yıldızların en parlaklarından biridir ve ilk kez Amerikalı gökbilimci Paul W. Merrill tarafından grup halinde bulunan yıldızlardan farklı tayfsal özellikleri olanlar için tanımlanmıştır. 1 Gruis, R Andromedae ve R Cygni bu türün ilk örnekleridir. Beklenmedik tayfsal özelliklerinin artık s-süreci ya da yavaş nötron yakalama işlemi olarak bilinen bir olgudan kaynaklandığı bilinmektedir demirden ağır elementlerin yarısının oluşumundan sorumlu işlem. ESO/Türkiye"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/kirmizi-devle-savasan-iki-dunya/", "text": "Ölmekte olan ve kırmızı dev aşamasındaki bir yıldızın çevresinde dünya büyüklüğünde iki gezegen bulundu. Aslında bu gezegenlerin yakın yörüngeleri nedeniyle yıldız tarafından yutulmuş olması gerekirdi. Keşif yıldız ve gezegen sistemlerinin sonlarının nasıl olacağı hakkında bilgi vermesi açısından önemli. Güneşimiz yaklaşık 5 milyar yıl sonra ömrünün sonuna geldiğinde, kırmızı dev aşamasına geçecek. Bu durumda iç gezegenleri yutacak. Araştırmacılar böylesi bir durumdan hiçbir gezegenin kaçamayacağına inanıyor. Bu çalışma aslında yıldızın dehşetinden henüz kurtulamamış, yıldızın zarfının sınırlarında olan ve kütlesinin bir kısmını kaybetmiş iki gezegeni bize sunuyor. Çalışma Fransa Toulouse Üniversitesi Astrofizik Araştırma Enstitüsü kökenli. Arizona Steward Gözlemevi Üniversitesi'nden gökbilimci Elizabeth 'Betsy' Green: Güneş kırmızı dev aşamasına geçtiğinde Dünya gibi iç gezegenler 1 milyar yıl içinde buharlaşacak. Jüpiter, Satürn gibi büyük gezegenler ise muhtemelen hayatta kalmayı başaracak diyor. Son derece dairesel ve yakın yörüngede dolanan talihsiz gezegenler KOI 55.01 ve KOI 55.02 olarak adlandırıldı. Gezegenlerin yıldıza bu kadar yakın olmaları akla bu gezegenlerin içe doğru göç ettiklerini ve erimekten son anda kurtulduklarını getiriyor. Şimdiki büyüklükleri dikkate alınmadığında biri 0.87 dünya ve diğeri 0.76 dünya büyüklüğü ile bulunan en küçük gezegenler olabilirlerdi. KOI 55 yıldızı ise gökbilimcilerin alt cüce B dediği sınıftadır. Yıldız neredeyse tüm zarfını kaybetmiş ve kırmızı dev aşamasına geçmiş bir çekirdekten ibarettir. Araştırmacılara göre bu duruma gezegenler neden olmuş olabilir: gezegenler kendi yıldızlarının evrimini etkileyebilir. Ekip gözledikleri sistemin kendi geleceğimize ışık tuttuğuna dikkat çekiyor. İki gezegen keşfi aslında sürpriz bir şekilde geldi. Ekip aslında zonklayan yıldız çalışmasını gerçekleştiriyordu ve hedeflerinde yeni gezegen bulma yoktu. Yıldızın içindeki termonükleer füzyon, basınç ve kütle çekimi güçlerinin getirdiği ritmik sarsılmalar böylesi zonklamalara neden olur. Bu zonklamaların frekansı bir yıldızın parmak izidir. Bu frekanslar Dünya'nın iç yapısını öğrenmek için deprem verilerini kullanan sismolojiye benzer diyor Green. Bir yıldızın yanıp sönmesi olarak söyleyebileceğimiz parlaklık değişimleri bazen çok uzun yıllar sürer. KOI 55 yıldızının gözlemi için Kepler Uzay Teleskopu verileri kullanıldı. Kepler'in yıldızların parlaklıklarını değişimlerini izlemesi için üretilmiş olması bu konu için idealdi. KOI 55 nabzını ölçen araştırmacılar yıldızın parlaklığının değişiminden başka bir de her 6.76 ve 8.23 saatte bir iki küçük periyodik değişim olduğunu gördüler. Bu ise yıldızın nabzına ilişkin bir ölçü olamazdı. Bunun tek açıklaması olabilirdi: Yıldızın önünden her 5.76 ve 8.23 saatte bir iki küçük gezegen geçmekteydi. Gezegenlerin bu kısa yörünge dönemleri yıldıza yakın dolandıklarını gösteriyor. Green: Yıldızına bu kadar yakın olan gezegenler çekim kuvvetiyle kilitlenmiş bir şekilde dolanmaktadır. Tıpkı Ay'ın Dünya'ya her zaman aynı yüzünü göstermesi gibi bu gezegenlerde yıldıza hep aynı yüzlerini gösteriyor. Merkür'ün gün yüzü gören kısmının sıcaklığı kurşunu eritecek kadar sıcakken, Güneş'ten beş kat daha sıcak olan bir yıldıza yakın olan gezegenlerin zor durumunu hayal edebiliyorum diyor. Gökbilimciler yıldızın kırmızı dev aşamasına geldiğinde mevcut gezegenlerini yutmuş olabileceğini düşünüyor. Fransa'dan araştırmanın başkanı Stephane Charpinet: Bu gezegenlerin bu kadar içe sokulması, muhtemelen kırmızı dev aşamasına gelen yıldızın zarfının içine dalıp çıkmasıyla açıklanabilir diyor ve devam ediyor: Yıldızın kabarması nedeniyle içine aldığı gezegenin hareketi, gezegeni dışarı çıkarmış. Ancak sürtünmesinin etkisiyle ondan yıldıza katı, sıvı ve gaz bileşimleri eklenmiş olabilir. Ama gezegen hala hayatta. Biz bu gezegenlerin bir yıldızın evrimini etkileyen ilk kanıtlar olduğunu düşünüyoruz."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/kirmizi-renkli-calisma/", "text": "ESO'nun Şili'deki La Silla Gözlemevi'nden alınan bu yeni görüntüde Gum 41 adlı bir hidrojen bulutu gözler önüne seriliyor. Bu az bilinen bulutsunun ortasındaki parlak genç yıldızlardan çıkan yüksek enerjili ışıma, çevredeki hidrojenin özel bir renkte ışımasına neden oluyor. Güney gökküresinde Erboğa takımyıldızı doğrultusunda bulunan bu bölge, birçok parlak bulutsuya ev sahipliği yapmaktadır ve bunların her biri hidrojen gaz bulutlarından oluşan sıcak yeni doğmuş yıldızlarla bir arada bulunmaktadırlar. Bu yeni doğan yıldızlardan yayılan yoğun ışıma, yıldızın çevresinde kalan hidrojeni uyarır ve yıldız-oluşum bölgelerine ait bir kırmızı renk tonunda parlamasına neden olurlar. Bu olaya başka bir örnek ünlü Deniz Kulağı Bulutsusu'dur, kırmızının parlak tonlarında ışıldayan geniş bir bulut. Görüntüdeki bulutsu yeryüzünden yaklaşık 7300 ışık-yılı uzaklıktadır. Avustralyalı gökbilimci Colin Gum tarafından Canberra yakınlarındaki Stromlo Dağı Gözlemevi'nden alınan fotoğraflarla keşfedilmiştir ve kendisinin 1955 yılında yayınlanan 84 salma bulutsusu kataloğunda yer almıştır. Aslında Gum 41 daha büyük bir yapı olan Lambda Centauri Bulutsusu'nun küçük bir kısmıdır, burası ayrıca daha ilginç olan ismiyle Koşan Tavuk Bulususu olarak bilinmektedir. Gum trajik bir kayak kazası sonrasında 1960 yılında genç yaşta yaşamını yitirmiştir. Gum 41'in bu görüntüsünde, bulutlar oldukça kalın ve parlak görünüyorlar, ancak bu bir göz yanılmasıdır. Hayali bir uzay seyahati yapan birisi bu bulutsu içerisinden geçebilir, göründüğü gibi olmadıklarını fark edecektir çok yakınında bile insan gözünün göremeyeceği kadar sönük olacaktır. Bu neden yirminci yüzyılın ortalarına kadar keşfedilmediğini açıklıyor, ışığı çok ince bir şekilde yayılıyor ve kırmızı ışıma görsel olarak çok iyi görülemiyor. Gum 41'in bu yeni görüntüsü gözlenmesi zor bu nesneye ait en iyilerinden biri ESO'nun Şili'de bulunan La Silla Gözlemevi'ndeki MPG/ESO 2.2-metrelik teleskopu üzerinde bulunan Geniş Alan Görüntüleyicisi kullanılarak elde edilen verilerle oluşturulmuştur. Görüntü, mavi, yeşil ve kırmızı filtrelerin yanı sıra hidrojenden kaynaklanan kırmızı renkli ışımayı da görüntüleyebilecek özel filtreler kullanılarak elde edilmiştir. ESO-Türkiye"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/kirmizi-ve-olu-gokadalara-chandra-cozumu/", "text": "NASA'nın Chandra X-Işını Gözlemevi dev eliptik gökadalardaki genç yıldız eksikliği sorununa el atmış görünüyor. Yeni kanıtlara göre süper kütleli karadelikler gökada evriminde önemli bir rol oynuyor. Birçok dev eliptik gökadadaki yıldız oluşum yoğunluğu çok düşük seviyelerdedir. Çünkü bu gökadalar genellikle düşük kütleli ve kırmızı renklere sahip uzun ömürlü yıldızlara ev sahipliği yapar. Gökbilimciler bu nedenle bu gökadaları kırmızı ve ölü olarak bilir. Kırmızı ve ölü gökadalardaki genç yıldız oluşumu için gerekli olan yakıtın eksikliği büyük miktarlarda soğuk gazın olmamasına bağlanıyordu. Ancak Herschel yardımıyla yapılan gözlemlerde inanılmaz kadar çok miktarda soğuk gaza sahip oldukları görüldü. Örneğin sekiz gökadanın altısının büyük miktarlarda soğuk gaz içerdiği belirlendi. Üstelik bu gazın büyük kısmı da bu dev gökadaların merkezlerindeydi. Soğuk gazla dolu bir gökadanın birçok yıldız oluşturması beklenir. O zaman bu dev gökadalar neden yıldız oluşturmuyor? Gökbilimciler bunu anlamak için gökadalara X-ışını ve radyo dalga boylarıyla gözlem yapanlar başta olmak üzere farklı türdeki teleskoplarla baktılar. Chandra gözlemleriyle gökadaların sıcaklığı ile sıcak gaz yoğunluğu haritası üretildi. Fotoğrafta görülen NGC 4636 ve NGC 5044'de olmak üzere altı gökadanın bol miktarda sahip olduğu sıcak gazın, Herschel ile gözlenen soğuk gazın etkisiyle soğuduğu görüldü. Soğuyan gaz, yıldız oluşturmak üzere önce yoğunlaşır ama bu soğuma işlemi bir süre sonra durur? Yıldızın oluşmasını ne engellemektedir? Burada devreye Chandra verileri giriyor. Soğuk gaz içeren altı gökadanın merkezindeki sıcak gazın etkisinin soğuk gaz içermeyenlere göre daha fazla olduğu görüldü. Bu da merkezdeki süper kütleli karadeliğin etkisinin bir işareti. Büyük bir olasılıkla karadeliğin çevresinden hızla atılan soğuk gaz formu toplanarak yıldız oluşturması beklenen soğuk gaz bulutunun dağılmasına neden olmaktadır. Soğuk gaz tespit edilemeyen iki gökada, NGC 1399 ve NGC 4472'de ise merkezdeki sıcak gaz hareketliliği daha yumuşak. Ayrıca bunlar son derece enerjik parçacıklar yayan güçlü jetlere sahip. Bu jetler büyük bir olasılıkla orta kütleli karadeliğin çevresini saran sıcak gazdan kaynaklanmaktadır. Sıcak gazın itilmesi sonucunda Chandra fotoğraflarında görülen boşluklar oluşmaktadır. İki gökada merkezinin daha simetrik görülmesinin nedeni de bu. Bize de X-ışını yayılımına göre diğerlerine göre daha pürüzsüz görünen gökadaları izlemek kalıyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/kisaca-juno-araci/", "text": "ABD'nin Florida'daki Cape Canaveral uzay üssünden 5 Ağustos 2011'de Atlas V-551 roketiyle fırlatılan Juno uzay aracı bugün yani 5 Temmuz 2016 sabahı Jüpiter yörüngesine başarıyla oturdu. Şimdi bu aracın kısaca teknik özellikleri üzerinde duralım. Juno Jüpiter'in yüksek ışınım bölgelerinden uzak durarak eliptik bir yörünge izleyecek. Araç enerjisini güneş panellerinden sağlıyor. Araçtaki bilimsel aletler oldukça basit düzeyde tutulmuş olmasına karşılık çok önemli bilgiler toplayacaklardır. Juno'daki başlıca aletler şunlar: - Kütle çekimi/radyo bilim sistemi - Altı mikrodalga radyometre ile atmosferik gözlem ve özellik incelemesi - Bir manyetometre - Plazma ve enerjik parçacık detektörleri - Bir radyo/plazma dalga ölçüm istasyonu - Bir morötesi görüntüleyici/tayfmetre - Bir kızılötesi görüntüleyici/tayfmetre - Jüpiter kutuplarındaki kuzey ışıklarını gözleyecek olan JunoCam adlı renkli kamera. Jüpiter Dünya'ya göre güneş ışığını 20 kat daha az alır. Bu nedenle Juno'nun ihtiyacı olan enerjiyi karşılayacak güneş panelleri oldukça büyük tasarlanmıştır. Juno bu kadar geniş yüzeyli panellere sahip ilk uzak mesafe aracıdır. Bir panelinin uzunluğu yaklaşık 20 metredir. Altı adet panel araca altıgen şeklini vermektedir. Araçtaki ışınım koruma aleti Jüpiter'in yoğun manyetik alanından aracı koruyacaktır. Böylece Dünya'daki Van Allen kuşaklarına benzer manyetik alandan bilimsel aletlerin zarar görmesi bu yolla giderilmiştir. Yeni oyuncağımız ve üzerindeki aletler kısaca bu şekilde. Şimdi sıra Juno'nun bizleri şaşırtacak keşiflerine geldi. Başarılar Juno."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/kislarin-parlak-bulutsusu-avci/", "text": "Avrupa Güney Gözlemevi'ndeki VISTA Teleskobu ile Avcı Bulutsusu'nun görülmeyen yanları ortaya çıkarılıyor. Teleskobun kızılötesi görme yeteneği sayesinde bulutsunun derinlerindeki, toz tabakasının örttüğü birçok aktif genç yıldız ortaya çıkarıldı. VISTA görünür ve kızılötesi gözlem için kullanabilen gelişmiş bir teleskoptur. Teleskop, gökyüzü haritalama çalışmalarına katılmaktadır. Teleskopta 67 Mega piksellik dijital bir kamera bulunmaktadır. Avcı Bulutsusu (M42) 1350 ışık yılı uzağımızda bulunmaktadır. Bulutsu sıradan bir teleskopla da görülebilmektedir. Ancak görünür ışıkla çalışan bir teleskop toz bulutunun arkasındaki genç yıldızları göstermez. Bu yoğun gaz ve toz bulutunun arkasını görebilmek için uzun dalga boylarında çalışan teleskoplara ihtiyaç duyulur. Bulutsunun merkezindeki parlak bölge, dört çok parlak yıldızın dışarıya yaydığı morötesi ışınımın toz içinde dağılmasıyla oluşuyor. Bölgede görünür ışıkla seçilemeyen birçok genç yıldız VISTA'nın kızılötesi görüntüleriyle ortaya çıkarılıyor. Görüntünün merkezinden yukarıya doğru çıkıldığında, söz konusu üst bölge görünür ışıkla çalışan teleskopla bakıldığında görülmez. Burada genişlemekte olan tozlu bir yapı ve bunun içinde de genç yıldızlar bulunmaktadır. Genç yıldızlardan çıkan gaz saatte 700 000 km gibi yüksek bir hızla yayılmaktadır. Yandaki görüntü: Sol üstteki görüntüde merkezdeki dört yıldızın oluşturduğu parlak bölge görülmektedir. Diğer görüntüler bu bölgenin büyütülmüş biçimleridir. Görünür ışıkla alınan görüntüde genç yıldızlar görünmemektedir. Sağ alttaki parlak görüntü ise ana görüntünün kuzeyidir. VISTA ile kızılötesi dalga boyuyla alınan bölgede tozun arka kısmında saklanan genç yıldızlar görülebiliyor. Sağ üstteki görüntü ana görüntünün merkezinin sol kısmıdır. Burada da dalgalı gaz yapıları açıkça göze çarpmaktadır. Sol alttaki görüntü ise ana görüntünün alt kısmıdır. Kaynak: ESO"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/kizaran-gezegen/", "text": "Gökbilimciler gezegenini yemekte olan bir yıldız keşfetti. Teksas McDonald Gözlemevi'ndeki 9,2 metrelik Hobi-Eberly Teleskopu'nu kullanan gökbilimciler, BD+48 740 kod numaralı kırmızı dev aşamasındaki yıldızın çevresindeki bir gezegenin atmosferinden gelen dumanı fark etti. Bu ise gezegenin kayalık bir gezegen olduğunu gösteriyor. Aynı şey Dünya'nın başına da gelecek mi? Penn State Üniversitesi'nden Alex Wolszczan: Güneş beş milyar yıl sonra bir kırmızı deve dönüştüğünde güneş sistemindeki iç gezegenleri benzer bir sonla karşılaşacak olabilirler diyor. Yıldızların evrimi konusunda uzman gökbilimciler, uzun dönemde iç gezegenlerin tehlikede olduğunu bilir. Güneş uzak bir gelecekte nükleer füzyon için gerekli hidrojen yakıtını bitirecek. Bu da Güneş merkezinin sıcaklığının artmasına ve sonuçta Güneş'in 200 kat daha büyümesine ve kırmızı deve dönüşmesine neden olacak. Böylece Merkür, Venüs, Dünya ve Mars'ı yutabilecek. Buna karşılık Dünya'nın kaderinin bu olacağı kesin değildir. Bazı araştırmacılara göre Dünya sarmal bir yörünge izleyerek cehennemden daha uzaktaki güvenli olacağı bir bölgeye taşınacak. Kırmızı dev aşamasına gelen Güneş, güneş rüzgarıyla kütlesinin önemli bir kısmını kaybedecek. Ancak gezegenimiz bu ani büyümeye karşılık veremeyerek kaçışını tamamlayamayabilir. Böylece Dünya sarmal bir kaçış yörüngesi izlese bile atmosferi güneş rüzgarına tutularak yok olabilir. Kırmızı dev BD+48 740 kırmızı deve ait gözlemler bu olasılığın daha inanılır olduğunu söylüyor. Polonya, Torun'daki Nicolaus Üniversitesi'nden Monika Adamow: BD+48740 kırmızı devine ait gerçekleştirdiğimiz ayrıntılı tayfölçümleri yüksek miktarda lityum içeriğini gösteriyor diyor. Lityum, bir yıldızın yaşamını sona erdirdiğinde ortaya çıkması beklenmeyen bir elementtir. Bunun en olası kaynağı bir gezegendir. Wolszczan: Yıldızın sindirdiği lityum, sarmal yörünge izleyen ve ısınan gezegenle ilgili olması muhtemeldir diyor. Ekip bir başka ayrıntıyı daha belirledi. BD+48 740 yıldızının henüz yutmadığı, Jüpiter'in 1,6 katı büyüklüğündeki bir gaz gezegeni bulunmakta. Bu gezegen eliptik bir yörüngeye sahip ve felaket başladıktan sonra yörüngesi değişerek dairesel olan yörüngesi değişmiş olabilir. Bir gün bizim güneş sistemimizde de bu son gerçekleşecek. Beş milyar yıl sonra Dünya'nın başına da bunlar gelebilir."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/kizgin-ocagin-icinde/", "text": "VLT Tarama Teleskopu Ocak Kümesi'ni Görüntüledi ESO'nun Şili'deki Paranal Gözlemevi'nde bulunan VLT Tarama Teleskopu ile alınan bu yeni görüntüde güney gökküresi takımyıldızlarından Ocak doğrultusunda bulunan muhteşem bir gökadalar topluluğu yer alıyor. Kümede, bazıları gizemli özelliklere sahip tüm şekil ve boyutlarda gökadalar görülebiliyor. Görünen o ki, gökadalar oldukça sosyal nesneler ve kümeler olarak bilinen büyük gruplar şeklinde bir araya bulunmaya eğilimliler. Aslında gökadaları küme haline getiren şey onların kütleçekimleri ve sahip oldukları karanlık maddenin bu kütleye katkısı. Kümelerde ortalama 100 ila 1000 gökada bulunabilirken, genişlikleri 5 ila 30 milyon ışık yılı civarında olabiliyor. Gökada kümelerinin belirgin bir şekilleri olmadığından nerede başlayıp nerede bittiklerini belirlemek biraz zordur. Yine de, gökbilimciler Ocak Kümesi'nin merkezi bölgesinin Yeryüzü'ne uzaklığını 65 milyon ışık-yılı olarak tahmin ediyorlar. Bundan daha iyi bilinen özelliği ise kümenin yaklaşık altmış büyük gökada ve benzer sayıda daha küçük cüce gökada içerdiği. Buradaki gibi kümeler evrendeki sıradan nesnelerden biri olup, her biri muazzam büyüklükteki kütleye sahip gökadaları tek bir bölgeye toplayan kütleçekim kuvvetinin geniş ölçeklerdeki güçlü etkisini göstermektedir. Bu özel kümenin merkezinde, görüntünün solundaki üç adet parlak bulanık kabarcığın ortasında cD gökadası olarak bilinen bir yamyam gökada bulunmaktadır. Buradaki gibi NGC 1399 adlı cD gökadaları, eliptik gökadalara benzemekle birlikte daha büyük olup, geniş, sönük zarflara sahiptirler . Bunun nedeni kütleçekimi ile kümenin merkezine doğru çekilen daha küçük gökadaları yutarak büyümeleridir . Aslında, bu sürecin işlediğini gösteren kanıtlar gözümüzün önünde yeterince yakından bakarsak. Enrichetta Iodice yönetimindeki bir gökbilimciler ekibinin ESO'nun VST teleskopu ile aldıkları yeni verilere göre, NGC 1399 ve sağındaki daha küçük gökada NGC 1387 arasında sönük bir ışık köprüsü bulunuyor. Daha önce görülemeyen bu köprünün, her iki gökadadan da daha mavi olması NGC 1399'un kütleçekimi etkisi ile NGC 1387'den çektiği gaz içerisinde oluşan yıldızlardır. Ocak Kümesi'nde gerçekleşen düşük düzeydeki etkileşimlere rağmen, NGC 1399'un halen komşularından beslendiği gözleniyor. Görüntünün sağ alt kısmına doğru olan bölgede büyük çubuklu sarmal gökada NGC 1365 yer almaktadır. Türünün dikkat çekici bir örneği olan gökadada merkezi bölge boyunca uzanan belirgin çubuksu yapı, ve yapının bitiminde başlayan sarmal kollar görülüyor. Küme gökadalarının doğası gereği, NGC 1365'te gözle görünenden fazlası da yer alıyor. Parlak bir gökada çekirdeğine sahip olan gökada Seyfert Gökadası olarak sınıflandırılıyor ve merkezinde süper-kütleli bir karadelik içeriyor. Bu göz alıcı görüntü ESO'nun Şili'deki Paranal Gözlemevi'nde bulunan VLT Tarama Teleskopu ile alındı. 2.6 metre ayna çapına sahip olan VST günümüz standartlarında büyük teleskop sınıfına girmese de, gökyüzünün geniş-ölçekli taramaları için özel olarak tasarlanmıştır. Teleskopu özel kılansa düzeltilmiş dev görüş alanı ve özel olarak gökyüzünü tarama amaçlı üretilen OmegaCAM adlı 256-megapiksellik kamerasıdır. Bu kamera ile VST gökyüzünün geniş ölçekli alanlarını hızlıca derinlemesine görüntüleyebilmekte, bu sayede ESO'nun Çok Büyük Teleskopu gibi gerçekten büyük teleskoplara tekil nesnelerin ayrıntılarını keşfetme imkanı vermektedir. Notlar Gözlem alanı sadece Ocak Kümesi'nin merkezi bölgesini içermektedir, küme aslında gökyüzünde daha geniş bir alanı kaplamaktadır. Bir kümedeki merkezi gökada genellikle en parlak olandır, ancak burada en parlak gökada olan NGC 1316, bu görüntüyle alınan alanın hemen dışında, kümenin sınırında konumlanmıştır. Ocak A olarak da bilinen gökada gökyüzündeki en güçlü radyo dalgası kaynağından biridir. Bu tür bir ışınıma duyarlı olan özelleştirilmiş teleskoplarla görülebilen radyo dalgaları, görünür gökadanın her iki yönünden uzayın derinliklerine uzanan dev loblardan yayılmaktadır. Radyo salınımlarını besleyen güç gökadanın merkezinde gizlenen ve zıt yönlerde yüksek-enerjili parçacık jetlerine neden olan süperkütleli bir karadelikten gelmektedir. Bu jetler kümedeki gökadalar arasındaki boşlukta yer alan seyrek gazla etkileştiğinde radyo dalgalarını meydana getirmektedir. E. Iodice, M. Capaccioli , A. Grado , L. Limatola, M. Spavone, N.R. Napolitano, M. Paolillo, R. F. Peletier, M. Cantiello, T. Lisker, C. Wittmann, A. Venhola , M. Hilker , R. D'Abrusco, V. Pota, and P. Schipani tarafından kaleme alınan The Fornax Deep Survey with VST. I. The extended and diffuse stellar halo of NGC1399 out to 192 kpc başlıklı makale Astrophysical Journal başlıklı dergide yayımlanmıştır. ESO-Türkiye"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/kizil-iplikli-bulutsu/", "text": "Yaklaşık 160 bin ışık yılı uzaktaki bir yıldız, binlerce yıl önce çevresine madde parçaları saçarak patladı. Bu yüksek enerjili patlama sonrasında oluşan bulut, NASA/ESA Hubble gözlem uydusu ile görüntülendi. Patladıktan sonra beyaz cüceye dönüşen yıldız, en yakın komşu gökadalardan Büyük Macellan Bulutu içinde yer alıyor. Güneş benzeri yıldız patladıktan sonra beyaz cüce adı verilen ceset bir yıldıza döner. Artık çekirdeğinde nükleer tepkime üretemediğinden milyonlarca yıl içinde çekirdeği soğur ve sönükleşir. Eğer beyaz cüce bir çift yıldız sisteminde ise bu durumda eşi olan yıldızdan madde çalabilir. Bu durumda 1,5 Güneş kütlesine kadar şişip kararsız hale gelir ve sonunda Tip-Ia adı verilen süpernova patlaması ile bize görsel bir şölen izletebilir. DEM L71 olarak bilinen görseldeki süpernova kalıntısı Tip-Ia'ya örnektir. Beyaz cüce çevresine oldukça sıcak gazı fırlatmış ve bu gaz yayıldığı alandaki yabancı maddeyle etkileşime girerek, basıncın da etkisiyle bulunduğu yeri genişletmiştir. Gördüğünüz kırmızımsı ipliksiler alandaki malzeme içine yayılan sıcak gaz kanallarıdır. Görsel telif hakkı: ESA/Hubble & NASA, Y. Chu."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/komadaki-olu-gokadalarda-karanlik-madde-analizi/", "text": "Avustralya'da yapılan bir çalışmaya göre yaklaşık 300 milyon ışık yılı uzaklıktaki bir kümede bulunan karanlık madde miktarı görünür madde miktarının 100 katından fazla olabilir. Gökbilimciler bilgisayar benzetimleri kullanarak kütle çekimiyle birbirine bağlı gökadaların oluşturduğu evrenin en büyük yapılarından Saç Kümesi'ni inceledi. Uluslararası Radyo Astronomi Araştırma Merkezi 'nden doktora öğrencisi Cameron Yozin: Gökada evrim teorilerine göre oluşturduğumuz çalışma, kümedeki görünür maddenin 7 milyar yıl önce karanlık madde tarafından dağıtılmış olduğunu gösterdi diyor. Görünür maddenin tersine doğrudan gözlenemeyen karanlık madde, evrenin % 84'üne hakim olduğu düşünülmektedir. Yeni araştırmada ise gökada kümelerindeki karanlık maddenin görünür maddeye göre 100 kat daha fazla olduğu iddia ediliyor. Saç Kümesi'nde boyutları Samanyolu kadar olan gökadalarda, gökadamıza göre ancak % 1 oranında yıldız barınmaktadır diyor Yozin. Yedi ile on milyar önce yeni yıldız oluşturmayı bırakmış olan bu gökadalar, sönmüş olarak da tanımlanabilir. Yıldızlar büyük hidrojen gazı bulutlarının çökmesiyle oluşur. Bu gaz yoksa gökada gelişemez. Kümenin kütle çekim kuvveti gökadayı kendine çeker. Bu sırada gökada içindeki sıcak gaz dışarı kaçar. Benzetimlerimize göre bu gökadalar yedi milyar yıl önce sönmüş olabilir. Bu çalışmadaki gibi bilgisayar benzetimleri yoluyla gökadaların bugünkü görünümlerine nasıl ulaştıkları gösterilebilir."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/komsu-beyaz-cuce-sayisi-14000/", "text": "Gök cisimlerinin hareketlerini ve konumlarını belirlemek amacıyla tasarlanan ESA'nın Gaia uydusu 2013'de göreve başladı. Geçen dört yıl boyunca Gaia uydusu yıldızlar, gezegenler, asteroitler, kuasarlar ve diğer cisimleri inceleyerek şimdiye kadar üretilmiş en kapsamlı üç boyutlu uzay kataloğunu elde etti. 25 Nisan 2018'de ilan edilen Gaia verilerinin ikinci sürümü etkileyici bir keşfi beraberinde getirdi. Güneş'ten 326 ışık yılı uzaklığa kadar olan komşu bölgedeki beyaz cüce sayısını 13.928 olarak belirledi. Çalışma Oklahoma Üniversitesinden Dr. Mükremin Kılıç'ın başını çektiği bir ekip tarafından gerçekleşti. Genel olarak sekiz Güneş kütlesine kadar kütleye sahip yıldızlar yaşamlarını beyaz cüceye dönüşerek bitirir. Hidrojenini tüketen yıldız birkaç kat büyüklüğe ulaşır . Bu yıldızlar daha sonra dış katmanlarını uzaya savurarak ve kalan kütlesiyle çökerek beyaz cüceye dönüşür. Gökbilimciler bu cisimleri inceleyerek yıldızların yaşam döngülerini ve nasıl değiştiklerini öğrenebilir. Yakındaki beyaz cücelere baktığımızda aslında galaktik arkeoloji yapmış oluyoruz. Galaktik diskin ve halonun yaşları ile yıldızların oluşum tarihlerini saklarlar. Daha da önemlisi bir beyaz cüce mevcut kütlesinin 1,4 katına ulaştığında Tip Ia süpernovası olarak patlar. Bu süpernovaları evrenin şeklini anlamak ve genişleme hızını belirlemek için kullanırız. Tip Ia süpernovasını oluşturan etkenlerden biri de beyaz cüce birleşmeleridir. Bu nedenle birleşen bir beyaz cüce çiftinin tespiti bu olayın ne sıklıkla gerçekleştiğini anlamamız açısından önemlidir diyor Kılıç. Yakın zamana kadar yapılan gözlemler galaktik mahallemizde sadece birkaç yüz beyaz cüce keşfetmişti (130 ışık yılı içerisinde 500 kadar). Üstelik bunların sadece yarısının uzaklığını doğru ölçebildiler. Gaia ile beyaz cüce sayısı katbekat artmış oldu. Gaia ile uzaklıkları da ölçebildik. Artık belirli bir hacim içinde kaç beyaz cüce olduğunu söyleyebiliyoruz. Gaia'dan önce 32 ışık yılı içinde sadece 100 beyaz cüce biliyorduk. Gaia'nın 2. veri sürümü ile 326 ışık yılı içinde 13 binden fazla beyaz cüce tespit ettik. Fark inanılmaz! diyor Kılıç. Gaia verileri ile beyaz cücelerin doğasının anlaşılması kolaylaşabilir. Önceki araştırmalarda gökadamızdaki beyaz cücelerin çoğunun (yaklaşık %56'sı) tek yıldızın sonucu olduğunu, %7 ile 23 arasındaki miktarın ise iki beyaz cücenin birleşmesi sonucu oluştuğu biliniyordu. Geri kalanı ise ya beyaz cüce ikilisi ya da ana yıldıza bağlı beyaz cüce çiftinden oluşuyordu. Ekip Güneş'e 326 ışık yılı uzaklıkta yer alan beyaz cücelerin renk ve parlaklıklarına bakarak kütlelerini de belirledi. Böylece bunların nasıl oluştuğu hakkında bilgi sahibi olundu. Buna göre birleşme sonucu oluşan beyaz cüce sayısının diğerlerinden çok daha fazla olduğu ortaya çıkarıldı. Veriler daha sonra meşhur Hertzsprung-Russell diyagramına yerleştirildi. Böylece diğer astronomi çalışmalarının da verilerden yararlanmasının önü açılmış oldu. Birleşme yoluyla oluşmuş beyaz cüce frekansına bakarak ortalama olarak kaç beyaz cücenin birleştiğini ve hangi kütleye sahip olduklarını genelleyebiliriz. Bunun ardından Tip Ia süpernovaların sayısını belirleyerek bu tür patlamaların bir kısmını ya da tamamını açıklamak için eldeki bilginin yeterli olup olmadığını kestirebiliriz. Eminim yakında bu sonuca ulaşacağız diyor Kılıç. Bu sonuçlara Gaia verilerinin üçüncü sürümüyle ulaşıldı. 2020 yılı sonuna kadar görevde kalacak uydunun son ve üçüncü veri sürümü ise 2020'de ilan edilecek. Makaleyi indirmek için tıklayınız. Universe Today"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/komsu-bir-gokada-ngc-300/", "text": "ESO yakın gökadalardan oluşan Yontar Grubu'nda bulunan Samanyolu'na benzer sarmal bir gökada olan NGC 300'ün dikkat çekici yeni bir görüntüsünü yayınladı. ESO'nun Şili'de bulunan La Silla Gözlemevi'ndeki Geniş Alan Görüntüleyicisi ile alınan 50 saatlik poz gökadanın yapısını duyarlı olarak gözler önüne sermektedir. NGC 300 yaklaşık olarak altı milyon ışık-yılı uzaklıkta bulunmakta ve gökyüzünde alan olarak dolunayın üçte ikisi büyüklüğünde görülmektedir. İlk olarak İskoç gökbilimci James Dunlop tarafından ondokuzuncu yüzyılın başlarında Avustralya'dan gözlenen ve bir dürbünle kolaylıkla görülebilecek kadar parlak olan NGC 300 güney gökküresindeki en yakın ve en dikkat çekici sarmal gökadalardan biridir. Birkaç parlak yıldızı bulunan, göze çarpmayan fakat yakın gökadaların toplandığı Yontar Grubuna ev sahipliği yapan Yontar takımyıldızında yer almaktadır . NGC 55 (eso0914) , NGC 253 (eso1025, eso0902) , ve NGC 7793'ü (eso0914) de içeren grubun diğer üyeleri de ESO teleskoplarıyla görüntülenmiştir. Birçok gökada en azından küçük özelliklere sahiptir, fakat NGC 300 dikkate değer şekilde normal görünüyor. Bu, NGC 300'ü bizimki gibi sarmal gökadaların içeriği ve yapılarını araştıran gökbilimciler için ideal bir örnek haline getiriyor. ESO'nun Şili'de bulunan La Silla Gözlemevi'ndeki Geniş Alan Görüntüleyicisi ile alınan bu görüntü toplamda yaklaşık 50 saate varan poz süresiyle çok sayıda ve farklı filtrelerle alınan görüntülerin birleştirilmesiyle oluşturulmuştur. Birkaç yıl süresince elde edilen veriler, birçok gözlem gecesi gerektirmiştir. Bu kapsamlı gözlem kampanyasının ana amacı alışılmadık bir şekilde yıldızların hem sayılarını hem de değişimlerini saymak ve bölgeleri, hatta tek tek yıldızları işaretlemek, daha derin ve daha odaklanmış araştırmalar gerektiren gökadadaki yıldızların eksiksiz bir sayımını elde etmekti. Fakat bu tür zengin veri koleksiyonları yıllar geçtikçe diğer birçok araştırmalar içinde kullanılmaktadır. Gökadanın özellikle hidrojen ve oksijenden gelen ışığa duyarlı filtrelerle gözlenmesiyle, NGC 300'ün sarmal kolları boyunca birçok yıldız oluşum bölgesi bu görüntüde kırmızı ve pembe bulutlar şeklinde özel olarak gösterilmektedir. Gökyüzünde dolunayın görünür büyüklüğüne benzer, 34 x 34 yay dakikalık dev görüş alanıyla WFI, NGC 300 gibi büyük nesneleri araştıran gökbilimciler için ideal bir araçtır. NGC 300 ayrıca ESO teleskoplarıyla araştırılan birçok ilginç gökbilimsel olaya da ev sahipliği yapmaktadır. ESO gökbilimcileri bu gökadada son olarak bir çift sistemde sıcak ve parlak bir Wolf-Rayet yıldızına eşlik eden ve şimdiye kadar (eso1004) bilinen en uzak ve en büyük kütleli karadeliği keşfettiler. NGC 300 ve diğer bir gökada NGC 55, birbirleri etrafında yavaşça dönüyor ve bir birleşme sürecinin erken döneminde birbirlerine doğru oldukça yavaş yaklaşıyorlar (eso0914). Diğerleri arasında NGC 300'ün şu anki en iyi uzaklık tahmini de ESO'nun Paranal Gözlemevi'nde (eso0524) bulunan Çok Büyük Teleskop'u kullanan gökbilimcilerce belirlenmiştir. Notlar Normalde Yontar Grubu'nun bir üyesi olarak nitelendirilen NGC 300'ün en son uzaklık ölçümleri gökadanın grupta yer alan diğer üyelerden bize belirgin bir şekilde daha yakın olduğunu göstermektedir ve belki de onlarla serbest bir bağlılığı vardır. Kaynak: ESO-Türkçe"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/komsu-da-su-buzu-var/", "text": "Carnegie'den Jacqueline Faherty başkanlığındaki bilim insanları ilk kez Güneş Sistemi dışında bir cisimde su-buzunun varlığına rastladı. Güneş Sistemi'nde Jüpiter, Satürn, Uranüs ve Neptün gibi dev gaz gezegenlerde rastlanan su-buzuna şimdiye kadar başka bir yerde rastlanmamıştı. Ekip çalışma sırasında Şili Las Campanas Gözlemevi'ndeki soğuk kahverengi cüce taramasında kullanılan FourStar kızılötesi kamerasından yararlandı. Üç gece süren tarama sonrasında 151 görüntü elde edildi. WISE J085510.83-071442.5 ya da kısaca W0855 olarak adlandırılan cisim ilk kez NASA'nın Geniş Alan Kızılötesi Tarayacısı ile bu yılın başlarında keşfedilmişti. Çok sönük olan cisme ait ayrıntıların belirlenmesi için teleskopların son gücü kullanıldı. Kahverengi cüceler gezegen olamayacak kadar büyük ancak yıldız olamayacak kadar da küçük cisimlerdir. Yıldızlardan küçük oldukları için çekirdeklerinde füzyonu başlatamazlar. Hemen hemen bir gezegen sıcaklığına sahiptirler. Bu nedenle bazı özellikleri dev gaz gezegenlerle benzerlik gösterir. Bilim insanlarınca özel bir ilgiyle izlenen bu cisimler bu nedenle üzerinde çalışılması kolay cisimler arasındadır. W0855 Güneş'e en yakın dördüncü cisimdir. W0855'in yakın kızılötesi görüntülerinin karşılaştırılması sonucunda kahverengi cücenin atmosferik içeriğinde sülfit ve donmuş su bulutlarının izine rastlandı. Güneş sistemi dışındaki başka dev gaz gezegenlerde de atmosfer olduğunu düşünüyoruz ancak şimdiye kadar doğrudan gözlenememişti diyor Faherty."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/komsuda-buyuk-surpriz/", "text": "Hubble Uzay Teleskopu'nu kullanan gökbilimciler komşu gökada Andromeda'yı saran gazın önceki ölçümlere göre altı kat daha büyük hacimli ve 1000 kat daha kütleli olduğunu belirlediler. Optik alanda görülmeyen halo, gökadanın bir milyon ışık yılı uzağına, yani Samanyolu ile Andromeda arasındaki uzaklığın yarısına kadar uzanıyor. Bu keşif görkemli dev sarmal gökadanın evrimini ve yapısını ortaya çıkararak benzer gökadalar hakkında da önemli bilgiler sunabilir. ABD'deki Notre Dame Üniversitesi'nden Nicolas Lehner: Halolar gökadaların gaz yapılarıdır. Haloların özellikleri ve büyüklüğü gökadaların oluşumlarında önemli rol oynayarak türünü belirlemektedir diyor. Andromeda'nın kütlesinin yarısını oluşturan haloyu normal şartlarda görebilseydik, komşu gökada gökyüzünde Dolunay'ın 100 katı büyüklüğünde ya da bir kol uzaklığında tutulan basketbol topunun görülen büyüklüğü kadar alanı kaplardı. Andromeda gökadası 2,5 milyon ışık yılı uzaktadır ve gökyüzünde çıplak gözle soluk iğ yapısı gibi görülür ve altı dolunay büyüklüğünde bir alanı kaplar. Gökbilimciler Andromeda'yı Samanyolu'nun ikizi olarak kabul etmektedir. Andromeda'yı saran halo karanlık olduğundan, bu gazın arkasında parlayan cisimlerin parlaklık değişimleri ölçüldü. Bu olay bir havuzun dibinde parlayan ışığın şiddetindeki gözlenen anlık değişimi andırır. Bu çalışma için en ideal cisimler uzaklardaki kuasarlardır. Gökbilimciler 18 kuasarı hedefleyerek verileri topladı. Sonuçlar Astrophysical Journal'ın 4 Mayıs 2015 sayısında yayınlandı. Hubble Kozmik Kökenli Tayfçekeri ile daha önce 44 uzak gökadanın haleleri belirlenmişti. Ancak benzer bir haleye komşu gökadalarda rastlanmamıştı. Önceki çalışmalarda bulunan halelerden sadece bir kuasardakinin büyüklüğü yine ondan uzakta yer alan başka bir cisme odaklanarak tespit edilebilmişti. Notre Dame'dan J. Christopher Howk: Kuasarlardan yayılan ışığın bir kısmı halodaki gaz tarafından emilir ve sadece çok küçük dalga boyu aralığındaki ışıma Hubble'a ulaşır. Fark edilen parlaklıktaki değişimler ölçülerek halodaki gazın büyüklüğü hakkında bilgi edinilebilir diyor. Araştırmacılar kuasardan gelen morötesi ışığı incelemek için Hubble'ın benzersiz yeteneğini kullandı. Yer merkezli bir teleskop ile benzer bir gözlem yapmak zordur. Çünkü bu ışık atmosfer tarafından emilir. Ekip çalışma için gerekli veriyi 5 yılda oluşturdu. Hubble'ın diğer çalışmalarda elde edilen Andromeda yönündeki uzak kuasar gözlem verilerinden de yararlanıldı. Ama bu dev halo nereden geldi? Bilgisayar benzetimleri halonun Andromeda ile birlikte oluştuğunu gösteriyor. Ekip ayrıca halonun gökadadaki süpernova patlamalarıyla hidrojen ve helyumdan daha ağır unsurlarla da zenginleştiğini gösterdi. Andromeda bu yolla yıldızlarındaki ağır elementlerin neredeyse yarısını 200.000 ışık yılı çapındaki diskinin dışına atmıştır. Bu sonuç kendi gökadamız için ne anlama geliyor? Samanyolu içinde yaşadığımızdan benzer bir gözlemi yaparak, gökadamızı saran bir halo olup olmadığını belirlemek mümkün değil. Eğer Samanyolu'nda da Andromeda'daki gibi dev bir halo varsa, bunlar birbirine değiyor olabilir. Bu da iki gökadanın çarpışmasından çok daha önce halolar arasında etkileşimin başladığını gösterir. Hubble gözlemleri Andromeda ve Samanyolu yaklaşık 4 milyar yıl sonra birleşerek dev eliptik gökada oluşturacağını gösteriyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/komsudaki-yildiz-kumesinde-bir-karadelik-kesfedildi/", "text": "Avrupa Güney Gözlemevinin Çok Büyük Teleskopunu kullanan gökbilimciler Samanyolu'nun dışındaki bir yıldızın hareketindeki değişikliğe bakarak küçük bir karadelik keşfettiler. Bu tespit yöntemi ile ilk kez gökadamızın dışında bir karadelik keşfedildi. Yöntem, Samanyolu'ndaki ve yakın gökadalardaki gizli karadelikleri ortaya çıkarmak ve bu gizemli cisimlerin nasıl oluştuğuna ve evrimleştiğine ışık tutmak için anahtar rol oynayabilir. Yeni keşfedilen karadelik Samanyolu'nun 160,000 ışık yılı uzaktaki komşu gökadası Büyük Macellan Bulutunda yer alan binlerce yıldızı olan NGC 1850 kümesinde gözlendi. İngiltere'deki Liverpool John Moores Üniversitesi Astrofizik Araştırma Enstitüsünden Sara Saracino: Sherlock Holmes'un bir suç çetesinin hatalarını büyüteçle izlemesine benzer şekilde, kümedeki her bir yıldıza doğrudan görünmeyen karadeliklerin varlığına dair bazı kanıtları bulmaya çalışıyoruz. Burada gösterilen sonuç aranan suçlulardan sadece birini temsil ediyor, ancak birini bulduğunuzda sistemdeki benzer cisimleri de keşfedebilirsiniz diyor. Ekip tarafından izlenen bu ilk suçlu, Güneş'ten 11 kat daha fazla kütleye sahip. Gökbilimcileri karadeliğin varlığına yönelten kanıt ise yörüngesinde dolanan 5 Güneş kütleli yıldıza uyguladığı kütle-çekim kuvveti. Gökbilimciler daha önce diğer gökadalardaki küçük, yıldız kütleli karadelikleri, madde yutarken yaydıkları X-ışını ışımasından ya da karadeliklerin birbirleriyle ya da nötron yıldızlarıyla çarpışmasından oluşan kütle çekim dalgalarından tespit etmişlerdi. Bununla birlikte çoğu yıldız kütleli karadelik, X-ışınları ya da kütle çekim dalgaları yoluyla varlıklarını belli etmez. Almanya'daki Göttingen Üniversitesinden bir ekip üyesi Stefan Dreizler: Büyük çoğunluk ancak dinamik olarak açıklanabilir. Bir yıldız sistemindeki karadelik yıldızın hareketini oldukça ince algılanabilir şekilde etkiler. Böylece varlıklarını belirleyebiliriz diyor. Saracino ve ekibi tarafından kullanılan dinamik yöntemle birçok karadelik keşfine ve bazı gizemlerin çözülmesini sağlayabilir. İspanya Barcelona Üniversitesinden Mark Gieles: Yaptığımız her tespit, yıldız kümeleri ve bunların içindeki karadelikler hakkındaki anlayışımız açısından önemli olacaktır diyor. NGC 1850'deki keşifle ilk kez genç bir yıldız kümesinde karadelik keşfedilmiş oldu. Küme, astronomik ölçülerde göz açıp kapayıncaya kadar geçen süre diyebileceğimiz, sadece yaklaşık 100 milyon yıl yaşındadır. Yöntemle benzer yıldız kümelerinde başka genç karadelikler bulunabilir ve evrimleşmeleriyle ilgili sorulara yanıt aranabilir. Ayrıca yıldız kümelerindeki karadelikler yaşlarına göre gruplandırılarak kütleçekim dalgalarının kökeni hakkındaki bilgimizin artmasını sağlayabilir. Ekip, keşif için Şili'nin Atacama Çölünde bulunan ESO'nun VLT'sine takılan Çok Üniteli Tayfölçerli Kaşif aleti ile iki yıl veri topladı. Liverpool'daki Astrofizik Araştırma Enstitüsünden MUSE uzmanı Sebastian Kamann: MUSE, çevredeki her bir yıldızın ışığını analiz ederek yıldız kümelerinin en iç bölgeleri gibi çok kalabalık alanları gözlememize izin verdi. Sonuçta diğer aletlere göre bir çekimde binlerce yıldızdan en az 10 kat veri elde ettik diyor. Böylece tuhaf hareket eden yıldız izlenerek karadelik keşfedilmiş oldu. Varşova Üniversitesinin Optik Kütleçekimi Mercekleme Deneyinden ve NASA/ESA Hubble Uzay Teleskopundan elde edilen bilgiler karadeliğin kütlesinin belirlenmesini ve verilerin doğrulanmasını sağladı. ESO'nun Şili'deki Son derece Büyük Teleskopu bu on yılın sonunda faaliyete geçecek ve gökbilimcilerin daha fazla gizli karadelikler bulmasını sağlayacak. Saracino: ELT kesinlikle bu alanda devrim yaratacak. Aynı görüş alanındaki zayıf yıldızları gözlememize ve uzak mesafelerde yer alan küresel kümelerdeki karadeliklerin keşfedilmesini önünü açacak diyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/komsumuz-antik-yildizin-iki-gezegeni-varmis/", "text": "Güneş'in yakın komşularından yaşlı bir yıldızın çevresinde iki yeni gezegen keşfedildi. Gezegenlerden biri yıldızın suyun sıvı halde olabileceği bölgede bulunuyor. Gökyüzünde hızı en yüksek ikinci yıldız olan ve Hollandalı gökbilimci Jacobus Kapteyn tarafından 19. Yüzyılın sonlarına doğru keşfedilen Kapteyn yıldızı Pictor takımyıldızında bulunuyor. Güneş'in üçte biri kütlesindeki kırmızı cüce güney yarımküreden gözlenebiliyor. Yıldızın gezegenleri Avrupa Güney Gözlemevi'nin Şili'deki HARPS tayfölçeri, Macellan/Las Campanas Gözlemevi'nin Gezegen Bulucu Tayfölçeri ile Hawaii'deki W.M. Keck Gözlemevi'nin HIRES tayfölçeri yardımıyla yıldızın düzenli periyodik sallantıları ölçülerek keşfedildi. Doppler etkisi adı verilen bu yöntemle gökbilimciler gezegenlerin kütleleriyle birlikte bazı özelliklerini ve yörüngelerini de belirledi. Carnegie Gözlemevi'nden Jeff Crane: Böylesi ince detayları olan hassas ölçümler ancak yüksek teknoloji ürünleriyle yapılabilir diyor. Çalışma ekibinden Londra'daki Queen Mary Üniversitesi'nden Dr. Guilem anglada-Escude: Kapteyn'in gezegenlerini görmek bize sürpriz oldu. Gerçekte çok kısa bir süre içinde düzensizliği gördük ve adeta veriler yüksek sesle bir şeyler söylüyor gibiydi. Kapteyn yıldızının b gezegeninde su olabilir. Yıldızı çevresinde 48 günlük yörünge dönemiyle dolanan gezegen beş Dünya kütlesindedir. Bunun anlamı ise gezegenin yüzeyinde ılık su olabileceğidir. Diğer gezegen Kapteyn c ise bir süper-Dünya'dır. 121 gün süren yörünge dönemi nedeniyle sıvı suyun olamayacağı kadar soğuk olması gerekir. Şu anda gezegenlerin birkaç özelliği yani, yaklaşık kütleleri, yörünge dönemleri ve yıldızlarından uzaklıkları bilinmektedir. Gökbilimciler önümüzdeki yıllarda çalışmaya başlayacak yeni araçlarla gezegenlerin atmosferlerini ölçerek suyun olup olmadığını görebilecek. Carnegie araştırmacılarından Pamela Arriagada: Aklımıza bu yakın yıldızın yaşam alanı içindeki gezegende yaşam olma olasılığı gelmiyor değil. Aslında hemen hemen tüm yıldızların gezegenleri var ve gökadamızda sayıları kum taneleri kadar çok olan gezegenlerin bir kısmı da yaşam alanı içindedir diyor. NASA'nın gezegen avcısı Kepler genellikle yüzlerce ışık yılı uzaklıktaki yıldızların gezegenlerini arıyor. Kapteyn ise sadece 13 ışık yılı uzağımızda ve bize en yakın 25. yıldızdır. Bu keşfi özel yapan neden ise yıldızın garip hikayesi. Kapteyn yıldızı uzun zaman önce Samanyolu'nun yuttuğu cüce bir gökadada doğmuştur. Bu birleşme sonrasında yıldız ve çevresi Samanyolu'nun halo kısmına doğru sürüklendi. Cüce gökadanın muhtemel kalıntısı Omega Erboğa yüzlerce Güneş benzeri olmak üzere binlerce yıldıza sahip küresel ve bizden 16.000 ışık yılı uzaklıkta gizemli bir kümedir. Dünya'dan 2,5 kat daha yaşlı (11,5 milyar yıl) olan Kapteyn yıldızı, 13,7 milyar yıl yaşındaki evrenden sadece 2 milyar yıl gençtir. Eğer bu sistemde yaşam varsa bu kadar uzun sürede nasıl bir gelişme seyrettiğini merak etmemek mümkün değil diyor Dr. Anglada-Escude."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/komsunun-ilk-notron-yildizi-kesfedildi/", "text": "Samanyolu'nun komşusu Andromeda Gökadası'nın ilk nötron yıldızı bulundu. Keşif on yılı aşkın süredir görev yapan Avrupa Uzay Ajansı'na ait XMM-Newton uzay teleskopu tarafından gerçekleşti. Andromeda ya da gökbilimcilerin bildiği adıyla M31 gökyüzü gözlemcilerinin çok sevdiği hedeflerden biridir ve karanlık bir yerde çıplak gözle görülebilir. Samanyolu'na yakın ve benzer özellikte olması gökbilimciler için ilgi odağı olmasına neden olur. Bugüne kadar çeşitli teleskoplarca tüm elektromanyetik tayfta izlenmiştir. Son derece iyi izlenmesine karşılık şu ana kadar Andromeda'da bir nötron yıldızı keşfedilmemişti. Nötron yıldızları ömrü bitmiş kütleli bir yıldızın süpernova patlamasıyla geriye kalan çekirdeğidir. Oldukça yoğun olan bu yıldız cesetleri kendi eksenleri çevresinde oldukça hızlı dönerler ve Dünya'ya gelen ışıkları, bir yanıp sönen deniz fenerleri gibi bir artıp bir azalır. Keşfedilen nötron yıldızı bir bakıma eşi tarafından beslenen türden sayılabilir. Böyle bir nötron yıldıza akan sıcak gaz onun yüksek enerjili X-ışını yaymasına ve hızlı dönmesine yol açar. Böyle bir nötron yıldız barındıran ikili sistemler gökadamızda bol miktarda bulunmasına karşılık Andromeda'da bu kadar düzenli sinyal yollayan çifte ilk kez rastlandı. Gökbilimciler XMM-Newton X-Işını Teleskopu verilerini tarayarak hızla dönen nötron yıldızından yayılan alışılmadık kaynağın sinyalini yakaladı. Çevresinde 1,2 saniyede dönen nötron yıldızı eşi olan yıldızın çevresinde 1,3 günde dolanmaktadır. İtalya'daki INAF-Osservatorio Astronomica'dan Gian Luca Israel: Gökadamızda 1960'lar ve 1970'lerden bu yana gözlediğimiz nötron yıldızların benzerlerini Andromeda'da bulmayı istiyorduk. Ama bu kadar parlak X-ışını yayan bir atarcayı keşfetmeyi kesinlikle beklemiyorduk diyor. Andromeda ile ilgili 2000 ile 2013 yılları arasındaki arşivi inceledik ve gökadanın dış sarmalındaki bu ilginç yıldızı tespit ettik. Sistemin yapısı henüz anlaşılmamasına karşılık elde edilen veriler son derece sıradışı ve egzotik bir cisimle karşı karşıya olunduğunu gösteriyor. Roma'daki INAF-Istituto di Astrofisica Spaziale e Fisica Cosmica'dan Paolo Esposito: Yaklaşık iki Güneş kütleli eşi ile pulsar ya da tuhaf bir şekilde düşük kütleli X-ışını ikili pulsar çifti görüyor olabiliriz diyor. Hangi modelin doğru olduğunu anlamak için pulsar ve eşini daha fazla gözlemek gerekiyor. ESA'nın XMM-Newton projesi ekibinden Norbert Schartel: Andromeda her zaman heyecan verici keşiflerin kaynağı olmuştur ve şimdi kaydettiğimiz periyodik sinyal, X-ışını projesi olan amiral gemimizle tespit edilmiştir diyerek ekliyor. XMM-Newton gibi yeni nesil yüksek enerjili gözlemevi Athena ile gelecekte Andromeda'da daha çok sayıda benzer cisimler keşfedebiliriz."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/komur-kadar-siyah-bir-gezegen/", "text": "TRES-2b olarak bilinen Jüpiter büyüklüğündeki gaz devi bilinen en karanlık gezegen. Gökbilimciler Tres-2b'nin kömür gibi ya da güneş sistemindeki herhangi bir gezegenin üzerine düşen uydusunun gölgesinin yansıttığı güneş ışığından % 1'den daha azını yansıttığını belirlediler. Çalışma Royal Astronomical Society dergisinde yayınlandı. Harvard-Smithsonian Astrofizik Merkezi'nden David Kipping: TRES-2b siyah bir boyadan daha az ışık yansıtıyor ve bu nedenle gerçekten de yabancı bir dünya diyor. Güneş Sistemimizde Jüpiter, parlak amonyak bulutlarına ulaşan ışığın üçte birinden daha fazlasını yansıtır. Buna karşılık Tres-2b'de (Trans-Atlantik Gezegen Araştırması'yla 2006'da keşfedildi) yüksek sıcaklık nedeniyle yansıtıcı bulutları yoktur. Gezegen yıldızından sadece 5 milyon km uzaklıkta dolanmaktadır. Yıldızın yoğun ışığı Tres-2b'nin atmosfer sıcaklığını, amonyak bulutlarının bulunamayacağı, 1000 dereceden fazla sıcaklığa yükseltir. Gezegenin atmosferinde bu nedenle buharlaşmış sodyum, potasyum ya da titanyum gazı gibi ışığı emen kimyasallar bulunur. Yine de bu kimyasalların hiçbiri gezegendeki bir aşırı siyahlığı açıklamıyor. Princeton Üniversitesi'nden David Spiegel: Bu gezegendeki karanlığa neyin sebep olduğunu bilmiyoruz. Ancak zifiri karanlıkta değil. Sönmeye yüz tutmuş bir kor ya da elektrik sobasının soğuyan bobinleri gibi soluk bir kırmızı renkte parlaklık ve ısı yaymaktadır diyor. Kipping ve Spiegel, Tres-2b'nin bu farklı durumunu Kepler Uzay Teleskopu'ndan gelen verilerle elde ettiler. Kepler uzaktaki yıldızların parlaklık değişimlerini çok hassas bir şekilde ölçmek için tasarlanmıştır. Tres-2b, yıldızının önünden geçerken yıldızın parlaklığındaki azalma ile keşfedilmişti. Tres-2b yıldızına kilitli dolandığından bir yüzü sürekli yıldız ışığı altında diğer yüzü sürekli karanlıktadır. 50 yıllık yörünge gözlemi çalışmalarını Kepler daha hassas bir şekilde bir araya getirdi ve parlaklıktaki en küçük değişimleri bile algıladı: bir milyonda 6 hassaslıkla. Başka bir ifadeyle Kepler ile görünür ışığın gezegenden kendisinden geldiğini tespit etmek mümkün oldu diyor Kipping. Son derece küçük dalgalanmaların görüldüğü Tres-2b'nin inanılmaz karanlık olduğu gösterildi. Kepler'in gözlem alanında daha 1200'den fazla gezegen adayı var. Yeni veriler bunlardan başka daha kaç tanesinin karanlık olduğunu gösterecek. Tres-2b, Ejderha takımyıldızı yönünde ve bizden 750 ışık yılı uzaklıktadır. (Bir ışık yılı yaklaşık 10 000 milyar km ya da 10 trilyon km'dir.)"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/kopek-kemigi-asteroidinin-en-iyi-goruntuleri/", "text": "Avrupa Güney Gözlemevi'nin Çok Büyük Teleskobunu kullanan bir gökbilimciler ekibi Kleopatra asteroidinin şimdiye kadarki en net görüntülerini elde etti. Gözlemler sayesinde ekip şimdiye kadarki en yüksek hassasiyete ulaşarak, köpek kemiğini andıran bu ilginç asteroidin 3-boyutlu şeklini ve kütlesini belirleyebildi. Araştırmaları sayesinde bu asteroidin ve iki uydusunun nasıl oluştuğuna dair ipuçları elde edildi. Kleopatra Güneş Sistemimizdeki benzersiz bir nesnedir, diyor sonuçları bugün Astronomy & Astrophysics adlı dergide yayımlanan asteroid çalışmasına liderlik eden, Fransa'daki Marsilya Astrofizik Laboratuvarı ve ABD Mountain View SETI Enstitüsü'nden gökbilimci Franck Marchis. Bilim ilginç nesneler sayesinde epey ilerleme kaydetti. Bence Kleopatra da onlardan biri ve bu karmaşık, çoklu asteroid sistemini anlamak Güneş Sistemimiz hakkında daha çok şey öğrenmemize yardım edecek. Güneş'in etrafında dolanan Kleopatra Mars ve Jüpiter arasındaki Asteroid Kuşağında yer almaktadır. 20 yıl önceki radar gözlemleriyle birbirine kalın bir boyun ile bağlı iki lobdan oluştuğu ortaya çıkarıldığından beri gökbilimciler ona köpek-kemiği asteroidi diyor. 2008 yılında Marchis ve arkadaşları Kleopatra'nın etrafında, Mısırlı kraliçenin çocukları AlexHelios ve CleoSelene adlı iki uydunun dolandığını keşfetti. Kleopatra hakkında daha fazla şey öğrenmek için Marchis ve ekibi 2017 ve 2019 yılları arasında ESO'nun VLT'si üzerindeki SPHERE aygıtını kullanarak farklı zamanlarda asteroidi görüntüledi. Asteroid kendi etrafında döndükçe onu farklı açılarda görüntüleyerek şimdiye kadarki en hassas 3-boyutlu modelini oluşturdular. Asteroidin köpek-kemiği şeklini ve hacmini belirleyen ekip loblardan birinin diğerinden daha büyük olduğunu bularak, uzunluğunun yaklaşık 270 kilometre olduğunu tespit etti. Çek Cumhuriyeti, Prag Charles Üniversitesi'nden Miroslav Broz liderliğinde yine Astronomy & Astrophysics'te yayımlanan ikinci bir çalışma ile ekip SPHERE gözlemlerini kullanarak Kleopatra'nın iki uydusunun doğru yörüngelerini bulmaya çalıştı. Daha önceki çalışmalar bu yörüngeleri tahmin etmişti, ancak ESO'nun VLT'si ile yapılan yeni gözlemler uyduların eski verilerle tahmin edilen yerde olmadıklarını ortaya çıkardı. Bunun çözülmesi gerekiyordu, diyor Broz. Çünkü eğer iki uydunun yörüngeleri yanlışsa, Kleopatra'nın kütlesi de dahil, her şey yanlıştır. Yeni gözlemler ve özel modellemeler sayesinde ekip AlexHelios ve CleoSelene'nin karmaşık yörüngelerini belirlemek için Kleopatra'nın kütleçekiminin uyduların hareketlerini nasıl etkilediğini hassas bir şekilde açıklamayı başardı. Bu sayede asteroidin kütlesini hesaplayan ekip, önceki çalışmalara göre %35 daha küçük bir sonuca ulaştı. Yeni hacim ve kütle tahminlerini bir arada kullanan gökbilimciler asteroid için yeni bir yoğunluk değeri hesaplayabildi ve sonuca göre demir yoğunluğunun yarısından az çıkan değer, daha önce düşünülen değerin altında kaldı . Metalik bir içeriğe sahip olduğuna inanılan Kleopatra'nın düşük yoğunluğu gözenekli bir yapıya sahip olduğuna işaret ederken, bir taş yığınından biraz fazlası olabilir. Yani büyük olasılıkla dev bir çarpışma sonrası tekrar bir araya gelen maddeyle oluştu. Kleopatra'nın taş-yığını yapısı ve dönme şekli iki uydusunun nasıl oluştuğuna dair işaretler de içeriyor. Asteroid neredeyse kritik hızda dönüyor, bu hızın üzerinde parçalanma ve küçük çarpmalarla yüzeyden parça kaybı başlıyor. Marchis ve ekibi bu parçacıkların sonunda AlexHelios ve CleoSelene'yi oluşturduğuna inanıyor, yani Kleopatra kendi uydularını gerçekten doğurmuş olmalı. Kleopatra'nın yeni görüntüleri ve sağlanan bakış açısı sadece ESO'nun Şili'deki Atacama Çölü'nde bulunan VLT sistemine bağlı gelişmiş uyarlamalı optik sistemlerinden birinin kullanılması ile mümkün olmuştur. Uyarlamalı optik Dünya atmosferinin neden olduğu etkilerle bulanık şekilde görülen nesnelere ait bozulmaların düzeltilmesine yardımcı olmaktadır aynı etki Dünya'dan görülen yıldızların parıldamasına yol açmaktadır. Gökyüzündeki görünür boyutları 40 kilometre ötedeki bir golf topuna eşit olsa da bu tür düzeltmeler sayesinde SPHERE ile Kleopatra'nın görüntülenmesi mümkün oldu Dünya'ya en yakın olduğu konumda 200 milyon kilometre uzaklıkta yer almaktadır. ESO'nun gelecekteki Aşırı Büyük Teleskobu gelişmiş uyarlamalı optik sistemleri ile Kleopatra gibi uzak asteroidlerin görüntülenmesi için ideal olacaktır. Daha fazla uydusu olup olmadığı ve yörüngelerindeki küçük değişimleri tespit etmek amacıyla ELT'yi Kleopatra'ya yönlendirmek için sabırsızlanıyorum, diye ekliyor Marchis. Notlar Yeni hesaplanan yoğunluk santimetre küp başına 3.4 gram olup, Kleopatra için daha önce ortalama yoğunluk değerinin santimetre küp başına yaklaşık 4.5 gram olduğu düşünülüyordu. Arif Solmaz, Çağ Üniversitesi Uzay Gözlem ve Araştırma Merkezi, Mersin"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/kosan-adam-bulutsusunda-yildiz-jeti/", "text": "Hubble Uzay Teleskopunun bu görüntüsünde yeni oluşmuş bir yıldızdan atılan jetin yansıma bulutsusu NGC 1977'nin derinliklerine doğru parladığı görülüyor. Jet , gezegen oluşturabilecek kalıntı diski içindeki genç yıldız Parengo 2042 tarafından yayılıyor. Yıldız bu görüntüde kuzeye doğru bükülerek uzayda iki ışık yılı boyunca uzanan titreşimli plazma jetine güç sağlıyor. Jetteki gaz yakındaki 42 Orionis'in ışınımıyla parıldayarak iyonize ediliyor. Bu çıkış yakın yıldızların iyonlaştırıcı ışınımı altında görünür hale geliyor. Tipik olarak, bunun gibi jetlerin çıkışı sadece çevredeki malzemeyle çarpıştığında görülebilir ve soğudukça parlaklığı azalıp şok dalgaları üretir. Bu görüntüde kırmızı ve turuncu renkler, ilgili şokların jetini ve parlayan gazını gösterir. Resmin sağındaki jetten uzağa doğru akıyormuş gibi görünen parlak mavi dalgalar, 42 Orionis yıldızına bakan yay şoklarıdır. Gaz akışları çarpıştığında yay şokları oluşur ve bir geminin suda ilerlerken oluşturduğu hilal benzeri dalgalar gibi ilerler. Jetin parlak batı lobu yıldızdan uzaklaştıkça boyutları küçülen ve bir koni ya da iğ şekli oluşturan bir dizi turuncu kavis görünümüyle sarılmıştır. Bu yaylar Güneş ile Yer uzaklığının 500 katı kadar bir yarıçapa ve diskin merkezinde oldukça büyük (170 astronomik birim) bir boşluğa sahip yıldızın çevresindeki kalıntı diskinin iyonize dış kısmını izleyebilir. İğ benzeri şeklin her yıl yüz milyonlarca Güneş kütlesini kaybettiği tahmin ediliyor. NGC 1977, Avcı takımyıldızındaki Koşan Adam Bulutsusunu oluşturan yansıma bulutsusunun üç parçasından biridir."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/kova-akarsuyu/", "text": "Almanya'daki Postdam Astrofizik Enstitüsü'nden Mary Williams liderliğindeki uluslar arası bir ekip Samanyolu içinde akan bir yıldız akarsuyu keşfetti. Adına Kova takımyıldızından esinlenilerek Kova Akarsuyu denildi. Yıldız akışı 700 milyon yıl önce Samanyolu'nun kaptığı küçük bir gökadaya ait. Keşif Avustralya'daki Yeni Güney Galler Eyaleti'ndeki Siding Spring Gözlemevi'ndeki RAVE 'ne dayalı UK Schmidt Teleskopu ile yapılan 250 000 yıldızın hız ölçüm verilerinin sonucudur. Benim bir akarsuyum var. Bu sözleri Yeni Zelanda'dan 33 yaşındaki bir bilim insanı, uluslararası bir konferansta izleyicilerine sarfetti. Kova akarsuyunu bulmak kolay olmadı. Genel olarak bir bütün olarak hareket eden yıldız toplulukları diğer yıldızlardan kolay kolay ayırt edilemiyor. Keşfimiz doğruydu, ama biz sadece onu görmedik diyor Williams. RAVE verilerini kullanan gökbilimciler ilk kez bu bölgede bulunan 12 000 yıldızın dikine hız değerlerini ölçtü. Burada hızları saatte 15 000 km olan 15 yıldıza ait verilerin diğerlerinden farklı olduğu saptandı. Yapılan benzetim modelleriyle bu yıldızların Samanyolu tarafından başka bir gökadadan koparılan yıldızlar olduğu belirlendi. Bu da 700 milyon öncesine ait bir zamanda gerçekleşmiş olmalıydı. Bu da, Kova akışının diğerlerine göre daha özel ve daha genç olduğu sonucuna götürür. Bilinen diğer yıldız akışları gökadamızın kenarlarında ve milyarlarca yıl önce gerçekleşen olaylar olduğu bilinmektedir. RAVE verilerine dayanılarak yapılan bu keşif gökbilimcileri, gelecekte yapılabilecek diğer keşifler için de heyecanlandırıyor. RAVE'nin kurulum nedeni 2012 yılına kadar bir milyon kadar yıldızın özellikleri ortaya çıkarılabilmekti. Williams projenin başladığı 2007 yılından bu yana AIP'de veri işleme merkezini yönetiyor. AIP'deki uluslararası RAVE işbirliği proje lideri Matthias Steinmetz: RAVE ile Samanyolu'nun tarihini ortaya çıkarmak istiyorum. Komşu gökadalarla gerçekleşen birleşme olaylarını ve gelecekte kaç tane daha birleşme olacağını bilmek istiyoruz diyor. Kesin olan şu ki, en yakın çarpışma yaklaşık üç milyar yıl sonra Andromeda ile Samanyolu gökadaları arasında gerçekleşecek. Elbette bu tarihten önce başka bir cüce gökadayla çarpışma gerçekleşmezse."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/kozasini-delen-supernova/", "text": "NASA'nın Chandra X-Işını Teleskopu süpernova olarak patlamış bir yıldızı çevreleyen gazdan yayılan şok dalgasını ilk kez X-ışını ortamında gözledi. Bu keşif gökbilimcilerin bazı süpernovaların neden diğerlerine göre daha güçlü olduğunu anlamaya yardımcı olabilir. Süpernova 3 Kasım 2010'da 160 milyon ışık yılı uzaklıktaki UGC 5189A Gökadası'nda keşfedildi. Daha önce Hawai'deki Tüm Gökyüzü Tarama Teleskopu söz konusu süpernovayı Ekim başlarında gözlediği belirlendi. UGC 5189A'nın elde edilen bu görüntüsünde görünür ışık kırmızı, mavi ve yeşil renkler Hubble Uzay Teleskopu ile mor renk ise Chandra X-Işını verilerini göstermektedir. SN2010jl gökadasında kendini parlak bir şekilde ön plana sürmektedir. Araştırmacılar Chandra ile Aralık 2010 ve Ekim 2011'de süpernovayı gözlediler. Süpernova şimdiye kadar görülen en güçlü X-ışını yayan en parlak nesnelerden biridir. Görünür ışık altında gözlenen tipik süpernovalardan 10 kat daha parlak olan bu süpernova büyük bir yıldızın çökmesiyle oluşmuş. Buradaki patlama; (1) süpernova öncesi yıldızın çevresini saran maddenin patlama dalgasıyla etkileşime uğraması böylesi enerjik süpernovalara neden olur. (2) Radyoaktivite sonucu süpernovalarda bir çift kararsız parçacık oluşur . (3) Bu yayılma büyük manyetik alana sahip nötron yıldızı sağlanır. Chandra'nın SN 2010jl'yi gözlemi sırasında yıldızdan kaynaklanan x-ışınları süpernovayı saran yoğun gaz kozası tarafından emildi. Bir süre sonra da yıldızdan uzakta bulunan bu şişmiş koza patladı. Neredeyse bir yıl sonra gerçekleşen ikinci gözlemde ise x-ışını emiliminin patlamadan öncekine göre çok daha az gerçekleştiği belirlendi. Chandra verileri süpernova patlaması sonucunda x-ışını yayan gazın 100 milyon Kelvin dereceden daha sıcak olduğunu ortaya koydu. SN 2010jl'den yayılan görünür ışığın enerjisi ve tayfı göz önüne alınarak aşağıdaki sonuca ulaşıldı. Süpernova çevresindeki madde x-ışınları ile ısıtılarak atomlarından elektronların kopmasına yani iyonlaşarak patlama dalgasının oluşmasına neden olmuştur. Öngörülen bu etkileşim ilk kez gözlenebilecek. Bazı süpernovaların neden parlak olduğu da patlama dalgalarının madde içine nüfuz etmesiyle gerçekleştiği fikrini destekler niteliktedir. Süpernovanın x-ışını incelemesi sırasında hemen hemen aynı yerde ender rastlanan bir başka örnekte fark edildi. Bu ikinci kaynak büyük bir olasılıkla ağır yıldız kütleli ve ultra parlak x-ışını yayan bir karadelik ya da normal kütleli bir karadelik."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/kozmik-atlas/", "text": "Parlayan gaz, karanlık toz ve parlak yıldızların yığınından oluşan NGC 4248 sarmal gökadası 24 milyon ışık yılı uzakta olup Av köpekleri takımyıldızı yönünde yer almaktadır. Bu görüntü NASA/ESA Hubble teleskopu tarafından elde edildi. Bize yakın 50 çok yıldız oluşturan gökada verileriyle oluşturulan morötesi atlas çalışmasının bir parçasıdır. Bu koleksiyon birbirinden farklı morfolojileri, kütleleri ve yapıları olan gökadaları kapsamaktadır. Bu örneği incelemek evrenin yıldız oluşum tarihini birbirine bağlamamızı sağlar. Gökbilimciler bu tür gökadalarda kütleli yıldızların nasıl oluştuğunu ve geliştiğini, yıldız oluşumunun nasıl, nerede meydana geldiğini, yıldız kümelerinin nasıl değişip geliştiğini ve yeni yıldız oluşturma sürecinin gökada ile yıldızlararası ortamın ilişkisi hakkında bilgi edinebilirler. Bu gökada Hubble'ın Geniş Alan Kamerası-3 ile görüntülendi. Görsel telif hakkı: ESA/Hubble & NASA"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/kozmik-benzetmeler/", "text": "Bir kayayı ya da bir bulutu hepimiz bir şeylere benzetmişizdir. Bazen bir yüze, bir insana, bazen bir kediye ya da herhangi bir şeye. Uzaydaki cisimlerin çoğu da isimlerini bu benzetmelerden alırlar ki bunun birçok örneği vardır: Kedi gözü bulutsusu, yengeç bulutsusu ya da bir el... PSR B1509-58 adlı nötron yıldızının bulunduğu enerjik parçacıklarla kaplı bir gaz bulutu Chandra tarafından 2009 yılında yayınlanan görüntüsünde üzerinden X-ışını geçirilmiş bir eli andırıyordu. Sistemin yeni görüntüsü NASA'nın Chandra X-Işını Gözlemevi ve Geniş Alan Kızılötesi Tarayıcısı yani WISE verileriyle oluşturuldu. Bazıları bu görüntüde bir yüzün yandan görüntüsünü gördüğünü söylüyor. Siz ne görüyorsunuz? PSR B1509-58 bizden yaklaşık 17.000 ışık yılı uzakta olup bu yılın başında Nükleer Spektropik Teleskop Dizisi, NuSTAR tarafından görüntülenmişti. Görsel telif hakkı: X-ray: NASA/CXC/SAO; Infrared: NASA/JPL-Caltech"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/kozmik-bir-gizem-eso-teleskopu-buyuk-kutleli-bir-yildizin-kaybolusunu-goruntuledi/", "text": "Avrupa Güney Gözlemevinin Çok Büyük Teleskopunu kullanan gökbilimciler cüce bir gökada içindeki büyük kütleli kararsız bir yıldızın gözden kayboluşunu görüntüledi. Bilim insanlarına göre parlaklığı düşen yıldız toz tarafından kısmen örtülmüş olabilir. Alternatif bir açıklama ise yıldız bir süpernova oluşturmadan karadeliğe dönüşmüş olabilir. Eğer doğruysa, diyor İrlanda, Trinity College Dublin'den ekip lideri doktora öğrencisi Andrew Allan, böylesine büyük bir yıldızın bu şekilde yaşamını sonlandırmış olduğuna dair ilk doğrudan tespit olacak. Kinman Cüce gökadasında bulunan gizemli yıldızın 2001 ile 2011 yılları arasında gökbilimcilerden oluşan farklı ekiplerce incelenmesi sonucunda yaşamının son dönemlerinde olduğu bulunmuştu. Allan ile İrlanda, Şili ve Amerika'da bulunan çalışma arkadaşları çok büyük kütleli yıldızların yaşamlarının sonu hakkında daha fazla bilgi edinmeyi amaçlıyordu ve cüce gökada Kinman bunun için mükemmel bir kaynaktı. Ancak ESO'nun VLT'sini 2019'da bu uzak gökadaya çevirdiklerinde yıldıza dair bir ize rastlayamadılar. Bunun yerine, şaşırtıcı bir şekilde yıldızın yok olduğunu gördük! diyor çalışmayı yürüten Allan. Araştırma sonuçları bugün Monthly Notices of the Royal Astronomical Society adlı dergide yayımlandı. 75 milyon ışık yılı uzaklıkta, Kova takımyıldızı doğrultusunda bulunan Kinman Cüce gökadası o kadar uzak ki, gökbilimcilerin buradaki tekil yıldızları görebilmesi pek mümkün değil, ancak bazılarına dair izler tespit edilebilir. 2001'den 2011 yılına kadar gökadadan gelen ışık istikrarlı bir şekilde Güneş'ten 2.5 milyon kat daha parlak bir mavi değişen yıldıza dair kanıtlar içeriyordu. Bu tür yıldızlar kararsız olup, tayf çizgilerinde dramatik kaymalar olur ve parlaklık değişimleri gösterirler. Bu kaymalara rağmen parlak mavi değişenler bilim insanlarının tespit edebileceği özel işaretler sergiler, ancak 2019 yılında toplanan verilerde bu izler yer almadığı için yıldıza ne olduğu merak edilmiştir. Böyle büyük kütleli bir yıldızın parlak bir süpernova patlaması oluşturmadan yok olması epey olağandışı olacaktır, diyor Allan. Grup ilk önce VLT'nin dört adet 8-metrelik teleskopunu eş zamanlı kullanarak, ESPRESSO aygıtını Ağustos 2019'da kaynağa yönlendirdi. Ancak daha önce parlak yıldızın varlığına işaret eden sinyalleri bulamadılar. Birkaç ay sonra ekip yine VLT üzerindeki X-shooter aygıtını denedi ve yine yıldıza dair bir ize rastlayamadı. Sakin bir şekilde gecenin karanlığına karışan yerel evrendeki en büyük kütleli yıldızlardan birini bulmuş olabiliriz, diyor yine Dublin Trinity College'dan ekip üyesi Jose Groh. Keşfimiz ESO'nun güçlü 8-metrelik teleskoplarını ve onlara bağlı eşsiz aygıtları kullanmadan mümkün olmazdı ve tüm bunlara erişebilmek İrlanda'nın yakın zamanda ESO'ya katılması ile sağlanmış oldu. İrlanda Eylül 2018'de ESO'ya üye ülkelerden birisi oldu. Ekip daha sonra Şili'deki Atacama Çölü'nde bulunan ESO'nun VLT'si üzerindeki X-shooter ve UVES aygıtları ile diğer teleskoplar tarafından alınan önceki verilere baktı. ESO Bilim Arşivi Tesisi aynı nesnenin 2002 ile 2009 yılları arasında alınan verilerine ulaşmamızı sağladı, diyor çalışmaya katılan Şili'den ESO gökbilimcisi Andrea Mehner. Özellikle 2002 yılında yüksek çözünürlüklü UVES ile alınan tayf verilerini, 2019'da ESO'nun yüksek çözünürlüklü en yeni tayfölçeri ESPRESSO ile aldığımız verilerle karşılaştırdığımızda sonuçlar hem astronomik hem de aygıtsal olarak epey çarpıcıydı. Eski veriler Kinman Cücesi'ndeki yıldızın geçirdiği güçlü patlama evresinin 2011'den sonra bittiğine işaret ediyor. Bunun gibi parlak mavi değişen yıldızlar yaşamları boyunca gerçekleşen dev patlama olayları ile ani kütle kayıpları yaşamakta ve çarpıcı parlaklık artışları göstermektedir. Gökbilimcilerin gözlem ve modellerine göre bu olası patlama olaylarıyla ilgili olarak, yıldızın gözden kaybolması ve süpernova olayı yokluğunda, iki olası önerileri var. Patlamalar, kısmen tozla da örtülen, parlak mavi değişeni daha sönük bir yıldıza dönüştürmüş olabilir. Alternatif olarak, ekibe göre yıldız bir süpernova patlaması yaşamadan karadeliğe dönüşmüş olabilir. Bu çok nadir bir olay olur: çok büyük yıldızların nasıl öldüklerine dair güncel bilgilerimiz bunların bir süpernova patlaması yaşadıklarına işaret ediyor. Bu yıldızın başına ne geldiğini öğrenmek için daha fazla gözlem gerekiyor. Gözlemlerine 2025 yılında başlaması planlanan ESO'nun Aşırı Büyük Teleskopu Kinman Cücesi gibi uzak gökadalardaki tekil yıldızları görebilecek ve buna benzer kozmik gizemlerin çözülmesine yardımcı olacaktır. Arif Solmaz, Çağ Üniversitesi Uzay Gözlem ve Araştırma Merkezi, Mersin"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/kozmik-bir-sihir/", "text": "NASA/ESA Hubble Uzay Teleskopu birbirinden ilginç kozmos görüntüleri yakalıyor. Hubble'ın ilettiği bu görüntü güzelliğini perspektif farklılığına borçlu. Görüntüdeki cisimlerden üstteki PGC 37639 ve alttaki PGC 101374 olarak bilinen gökadalardır. İkilinin arasındaki galaktik kütle çekim savaşı nedeniyle merkezlerinden geçerek aralarında mavimsi noktalı bir köprü oluşmuş görünüyor. Aslında durum bu değil. PGC 37639 Dünya'ya diğerinden daha yakın olduğundan görülen gerçekte aralarında böyle bir bağlantı yok. Görüntüde ilk bakışta fark edilmeyen başka bir sürpriz daha var. Görüntüde iki değil dört gökada bulunuyor. Sol üstte geçmişte birleşmiş iki gökada daha bulunuyor. Bu gökadalar parlaklıklarıyla gaz ve toz sarmalların içinde görülebilir. Diğer gizli birleşmiş gökada olan SDSSCGB 19.4 ise küçük ve henüz sarmal yapısı bozulmamış haliyle sağda kendini gösteriyor. Arp 194 olarak da bilinen üçlü gökada grubu Dünya'dan 194 milyon ışık yılı uzaktaki Kral takımyıldızı doğrultusundadır. Mavi yolun gökadalar arasındaki kütle çekim etkileşimleriyle üst gökadanın merkezden kopan bir sarmal koluyla oluştuğu düşünülüyor. Gaz ve tozdan oluşan yol yaklaşık 100.000 ışık yılı uzunluğunda olup yeni yıldız doğumlarına sahne olmaktadır. Mavi rengin nedeni ise doğan yıldızların genç, sıcak ve büyük olmasıdır. Yüksek çözünürlükteki görüntü için tıklayınız."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/kozmik-bir-unlem-isareti/", "text": "Arp 302 olarak da bilinen VV340 ders kitaplarına girecek nitelikte iyi bir gökada çarpışması örneğidir. Görüntüde üstte görülen VV 340 Kuzey ve altta görülen gökada ise VV 340 Güney olarak bilinir. Bu iki gökada milyonlarca yıl sonra, tıpkı Samanyolu ve Andromeda gökadalarının milyarlarca yıl sonra birleşeceği gibi birleşecektir. Bu görüntü, NASA'nın Chandra X-Işınları Gözlemevi ile Hubble Uzay Teleskopu'nun optik ışık altında aldığı verilerle elde edildi. VV 340 ikilisi Dünya'dan 450 milyon ışık yılı uzaklıktadır. VV 340'dan alınan kızılötesi parlak olduğundan Parlak Kızılötesi Gökadası sınıfına girer. Bu sınıfa ait gözlemler Chandra, Hubble, Spitzer ve GALEX ile yer teleskopları ile gerçekleştirilmektedir. Çalışma iki yüzden fazla LIRG nesnesini kapsamaktadır. Bu çalışmanın başlıca amacı ise LIRG'lerin neden çok kızılötesi ışıma yaydıklarının anlaşılmasıdır. Bu gökadalar normal bir gökadaya oranla on kat daha fazla enerji üretir. Büyüyen bir süper kütleli karadelik ya da yoğun yıldız oluşumları genellikle olası enerji kaynakları olarak bilinir. VV 340, birden fazla gözlemevinin katıldığı çalışmaların en güzel örneklerindendir. Chandra verileri VV 340 Kuzey Gökadası'nın merkezinde yoğun gaz ve toz disklerinin örtmesi nedeniyle gözlerden uzak büyüyen bir süper kütleli karadeliğin varlığını gösterdi. Spitzer tarafından elde edilen görüntülerde de bu durum gözlenmiştir. Ancak kızılötesi ışımanın ancak küçük bir bölümünden karadelikler sorumludur. Buna karşılık gökada çiftinden gelen morötesi ve kısa dalga boylu optik ışıma daha çok VV 340 Güney'den gelmektedir. Bu ise VV 340 Güney'de yüksek seviyede yıldız oluşumlarının gerçekleştiğini gösterir . VV 340 değişen ve birbiriyle etkileşen gökadalar için bize en yakın iyi bir örnektir."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/kozmik-carpismanin-karanlik-kalbi/", "text": "İki uzay teleskopunun kızılötesi ve X-ışını verilerini inceleyen gökbilimciler, dev Erboğa A Gökadası'nın iki büyük gökadanın felaket ötesi çarpışması sonucunda oluşmuş olabileceğine ilişkin tahminleri güçlendiren sonuçlara ulaştılar. Kızılötesi görüntü NASA'nın katkılarıyla inşa edilen Avrupa Uzay Ajansı'nın Herschel Uzay Gözlemevi ile gerçekleşti. X-Işını gözlemleri ise yine ESA'nın XMM-Newton Uzay Teleskopu yardımıyla yapıldı. Erboğa A, Dünya'ya yakın, 12 milyon ışık yılı uzaklıkta yer alan dev bir eliptik gökadadır. Çekirdeğinde büyük bir karadelik bulunduran gökada yoğun radyo dalgaları yaymaktadır. Görünür ışıkla alınan görüntülerde Erboğa A'nın karmaşık bir iç yapıya sahip olduğu belirlenmişti. Elektromanyetik tayfın neredeyse zıt iki ucunda çalışan iki yörünge aracıyla alınan görüntülerde gökadanın yapısı ayrıntılı olarak ortaya çıkarıldı. Gökada güney gökyüzünü inceleyen Sir John Herschel tarafından 1847 yılında keşfedildi. Keşfinden 160 yıl sonra kendi adını taşıyan uzay aracı uzayın bazı zırlarını çıkarmayı sürdürüyor. Erboğa A'nın merkezinden geçen örtücü toz perdesi Herschel'in kızılötesi dalga boyu gözlemiyle ortadan kalkar. Görüntüleri inceleyen bilim insanlarına göre gökadanın basık iç diskinin geçmişte bir eliptik gökada ile çarpıştığını gösteriyor. Herschel verileri ayrıca gökada merkezine yönelen 15 000 ışık yılı uzunluğa sahip yoğun yıldız oluşum kolunu da ortaya çıkardı. XMM-Newton X-Işını Gözlemevi gökadanın parlak çekirdeğine doğru uzanan 12 000 ışık yılı uzunluğa sahip yüksek enerjili ışıma jetleri kaydetti. XMM-Newton görüntüsü jetlerin sadece çevredeki yıldızlarla oluşan etkileşme nedeniyle oluşmadığını, gökadanın aktif çekirdeği ve onu kuşatan gaz yapısından da kaynaklandığını gösteriyor. Her iki uydunun da gördüğü jetler gökadanın merkezinde 10 milyon Güneş kütleli bir süper kütleli karadeliğin varlığının kanıtıdır. Bu sıra dışı işbirliği görünür ışıkla yerden yapılan gözlemlerin de eklenmesiyle karadelik, yıldız oluşumu, gökada çarpışmaları gibi etkilerin yaşandığı Erboğa A'nın dramına yeni bir anlayış getirmiştir."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/kozmik-dans/", "text": "ESO'nun Çok Büyük Teleskopu , NGC 7727 gökadasının kozmik çarpışmasını görüntüledi. Bu dev gök ada yaklaşık bir milyar yıl önce başlayan iki gök adanın birleşmesiyle oluştu. Merkezinde süper kütleli kara delik çifti bulunuyor. İkili, birleşerek daha büyük bir kara deliğe dönüşecek şekilde birbirine yaklaşmaya devam ediyor. Kalabalık bir caddede insanların birbirine çarptığı gibi, gök adalarda çarpışabilir. Ancak galaktik etkileşimler insanların çarpışması gibi gerçekleşmez. Yapılarındaki yıldızlar genellikle çarpışmaz. Gök adalar doğrudan çarpışma yerine birbiri çevresinde dans ederek dolanırlar ve muazzam kütle çekimleri şekillerini bozan gel-git kuvvetleri oluştururlar. Yıldızların, gaz ve tozun kuyrukları, sonunda düzensiz ve asimetrik NGC 7727 gibi daha büyük bir gök ada oluşmasına neden olur. ESO'nun VLT teleskopuyla ile oluşturulmuş NGC 7727 görüntüsünde birleşen iki gök adanın karmaşık izlerini gösteren, gök adayı saran uzun kollarda yıldız oluşturan toz yapıları görülüyor. Bu kollar, parlak mavi-morumsu görünen yıldızlarla bezenmiştir. Görüntüde ayrıca gök adanın, çalkantılı geçmişini gösteren, merkezinde iki parlak nokta görülüyor. NGC 7717'nin çekirdeği henüz birleşmemiş iki süper kütleli kara delik barındırıyor. Bize en yakın süper kütleli kara delik çifti barındıran NGC 7717 gök adası 89 milyon ışık uzaklıkta olup Kova takımyıldızı yönündedir. NGC 7717'deki kara delikler birbirinden 1600 ışık yılı uzaktadır. 250 milyon içinde birleşmeleri bekleniyor. Bu, kozmik zaman ölçeğinde göz açıp kapayıncaya kadar geçen süredir. Merkezinde süper kütleli kara delik bulunan gök adamız, milyarlarca yıl içinde bize en yakın Andromeda gök adasıyla birleşecek. Belki de sonuçta ortaya NGC 7727'de gördüğümüz kozmik dansa benzeyen bir şov çıkacak. Bu nedenle bu tip birleşmeleri görüntülemek ve izlemek ileride olacakları öngörebilmek için önemlidir."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/kozmik-denizanasiyla-beslenen-super-kutleli-karadelikler/", "text": "ESO'nun VLT üzerindeki MUSE aygıtı karadeliklerin yeni enerji kaynağını keşfetti ESO'nun Çok Büyük teleskopu ile yapılan Denizanası gökadaları gözlemleri süper-kütleli karadeliklere enerji sağlayan daha önce bilinmeyen bir olguyu gözler önüne serdi. Bu gökadalara takma ismini veren mekanizmanın gaz dokunaçları ve yeni doğan yıldızları oluşturduğu görülürken, aynı zamanda gazın gökadaların merkez kısımlarına kadar ulaşmasını sağlayarak buradaki gökadaları beslediği ve bu sayede parlak bir görünüme sahip oldukları anlaşılıyor. Sonuçlar bugün Nature dergisinde yayımlandı. İtalyan gökbilimciler liderliğindeki bir ekip ESO'nun Şili'deki Paranal Gözlemevinde bulunan Çok Büyük teleskop üzerindeki MUSE aygıtını kullanarak gökadalardaki gazın nasıl uzaklaştığını araştırdı. Ekip gökada disklerinden onbinlerce ışık yılı öteye uzanan dikkat çekici uzun dokunaçlar nedeniyle bu ismi alan yakın kümelerdeki denizanası gökadalarına odaklandı . Denizanası gökadalarındaki dokunaçlar gökada kümelerinde çarpma basıncıyla soyulma adı verilen bir mekanizmayla üretilmektedir. Ortak kütle çekimsel etkileri gökadaları yüksek hızlarda gökada kümelerine düşmeye zorlamaktadır. Bu sırada güçlü esen bir rüzgar gibi davranan sıcak ve yoğun gazla karşılaşan gökadalar, gökada diskinden dışarıya uzanan gaz kuyrukları meydana getirerek buralarda yeni yıldız oluşumunu tetiklemeye zorlanırlar. Araştırmada gözlenilen yedi denizanası gökadasından altısının merkezinde çevresindeki gazla beslenen bir süper kütleli karadelik bulundu . Bu oran beklenmedik derecede yüksektir genelde bu oran gökadalarda onda birden daha azdır. Çarpma basıncı soyulması ile aktif karadelikler arasındaki böyle güçlü bir bağlantı olduğu tahmin edilmiyordu ve şimdiye kadar hiç rapor edilmemişti, diyor İtalya, Padova'daki INAF-Gökbilim Gözlemevinden ekip lideri Bianca Poggianti. Görünüşe göre merkezdeki karadelik atılmak yerine gökada merkezine ulaşan gazın bir kısmıyla besleniyor. Gökadaların merkezinde bulunan süper kütleli karadeliklerin neden küçük bir kısmının aktif oldukları uzun süredir tartışılan bir konudur. Süper kütleli karadelikler neredeyse tüm gökadalarda bulundukları halde neden bir kısmı madde tüketerek parlamaktadır? Elde edilen sonuçlar karadeliklerin beslenme alışkanlıkları ile ilgili daha önce bilinmeyen bir mekanizmayı gözler önüne sermektedir. Makaleye katkı sağlayan ESO çalışanı Yara Jaffe araştırmanın önemini şu şekilde açıklıyor:MUSE gözlemleri gazın karadeliğin yakınlarına doğru aktarılmasını sağlayan yeni bir mekanizmayı öngörüyor. Burada elde edilen sonuçlar önemli, çünkü süper kütleli karadelikler ve bunlara ev sahipliği yapan gökadalar arasında var olan anlaşılması güç bulmaca için yeni bir ipucu sağlıyor. Şu anda gerçekleştirilen gözlemler çok daha kapsamlı ve daha fazla sayıda denizanası gökadasını içeren bir çalışmanın parçasıdır. Bu tarama sonuçlandığında gökada merkezlerine bağlanan gaz-zengini gökadaların kaç tanesinin, nasıl bir merkezi aktivite artışı döneminden geçtiği ortaya çıkarılmış olacak, diyor son olarak Poggianti. Gökadaların genişleyen ve evrimleşen bir evrende nasıl oluştukları ve değiştiklerine dair uzun süredir devam eden bir bulmaca anlaşılmış olacak. Denizanası gökadaları çarpıcı değişimler geçiren gökadaların evrimlerinin anlaşılması için anahtar durumundadırlar. Notlar Şimdiye kadar sadece 400'ün üzerinde denizanası gökadası adayı bulunmuştur. Elde edilen sonuçlar gökadalardaki gazın nasıl ve neden atıldığını araştıran bir ESO Büyük Programı olan ve GASP adı verilen bir gözlemsel programın parçası olarak üretilmiştir. Hepsi olmasa da, neredeyse bütün gökadaların merkezinde birkaç milyon ila birkaç milyar Güneş kütlesinde bir süperkütleli karadelik bulundurduğu bilinmektedir. Bir karadelik çevresinden kendine doğru madde çektiğinde, bu madde ısınarak çevresine enerji yayar ve bilinen en enerjik astrofiziksel olguyu ortaya çıkarır: aktif gökada çekirdeği . Ekip ayrıca gazın gökadalardan atılmasına ilişkin merkezi AGN aktivitesinin rolünü de alternatif bir açıklama olarak araştırmak istedi, ancak bunun mümkün olmadığı görüldü. Denizanası gökadaları gökada kümesi içinde, özellikle gökadanın uzun dokunaçlarını meydana getiren sıcak ve yoğun gökadalararası ortam gazının bulunduğu yerde konuşlanmakta, bu da gazın AGN etkinliği ile taşınması ihtimalini düşürmektedir. Bu nedenle çarpma basıncının AGN'yi tetiklediği ve tersinin mümkün olmadığına dair daha güçlü kanıtlar bulunmakta ve karadeliklerin yeni beslenme alışkanlıkları ortaya çıkarılmaktadır. ESO-Türkiye"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/kozmik-duvar-halisi/", "text": "Samanyolu gökadasındaki bilinen en aktif yıldız oluşum bölgelerinden biri W51 bulutsusudur. İlk olarak 1958'de radyo teleskopları ile keşfedilen bulutsu emekli Spitzer teleskopu ile de gözlenmişti. Yaklaşık 17,000 ışık yılı uzaklıkta, Kartal takımyıldızı yönünde bulunan W51, yaklaşık 350 ışık yılı ya da 3 katrilyon kilometre genişliktedir. Görünür ışıkta çalışan teleskoplar tarafından, W51 ile Dünya arasındaki yıldızlararası toz bulutları nedeniyle, neredeyse görünmezdir. Ancak radyo ve kırmızı öte gibi uzun dalga boylu ışık bu tozdan rahatça geçer. Spitzer kırmızı öte dalga boyunda çalıştığından W51'in bu muhteşem görüntüsünü elde edebilmiştir. Toplam kırmızı öte emisyonu 20 milyon Güneş'in emisyonuyla eşdeğerdir. Bu yoğun gaz ve toz bulutu çıplak gözle görülebilseydi gökyüzünde Dolunay kadar alan kaplardı. Amatör ve profesyonel gökbilimcilerce iyi bilinen bir başka yıldız oluşum bölgesi olan Avcı bulutsusu da gökyüzünde yaklaşık aynı alanı kaplamaktadır. Ancak W51 Avcı'ya göre daha uzakta ve dolayısıyla daha büyük ve 75 kat daha parlaktır. Avcı'da dört O tipi yıldız varken, W51'de 30'dan fazla dev yıldız bulunur. Bunun gibi yıldız fabrikaları milyonlarca yıl çalışabilir. W51'in sağ tarafındaki koyu ve temiz bölgede yaşamış dev yıldızların yıldızlararası gaz ve tozu temizlemiştir. Bu yıldızlar öldüğünde ve süpernova olarak patladığında gaz ve tozu süpürür. Bulutsunun sol kısmındaki yıldızlar ise buradaki gaz ve tozu temizlemeye çalışmakta. Görünüşe göre bu genç yıldızlar çevrelerinde boş uzay balonları oluşturma çabasında. Bu görüntü Samanyolu'nun büyük ölçekli yapısını haritalamak amacıyla 2004 yılında Spitzer tarafından çekilmiştir. Kısa adı GLIMPSE olan çalışmayla W51 gibi çok sayıda yıldız fabrikası haritaya eklenmiştir. Spitzer 25 Ağustos 2003'te göreve başladı ve 30 Ocak 2020'de emekliye ayrıldı. Spitzer'in öne çıkan keşifleriyle ilgili yazıya buradan ulaşabilirsiniz."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/kozmik-fisekli-kume/", "text": "Havai fişek gösterisi güzeldir ama kısa sürer. Buna karşılık kozmik fişekler çok daha uzun sürebilir, hatta milyonlarca yıl. Astronomik açıdan kısa sayılabilen 2 milyon yaşındaki yıldızlarla dolu NGC 1333 kümesi güzel bir gösteri sunan kozmik manzara sunar. NGC 1333'e ait bu çarpıcı görüntü dört teleskopun verileriyle elde edildi:kırmızı renk Spitzer kızılötesi teleskopu, pembe Chandra X-Işını Gözlemevi ve yeşil, mavi,kırmızı renkler Sayısallaştırılmış Gökyüzü Tarayıcısı ile Ulusal Optik Astronomi Gözlemevi'nin 4 metrelik Mayal teleskopu verilerine ait. Chandra verileri X-ışını yayan 95 genç yıldızı ve Spitzer verileri tozun arkasına saklanmış 41 kızılötesi ışık yayan yıldızı ortaya çıkardı. Bu teleskoplar olmasaydı bu yıldızlar görülemezdi. Araştırma ekibi 780 ışık yılı uzaklıktaki NGC 1333 kümesi ile genç yıldızlarla örülü 1100 ışık yılı uzaktaki Serpens bulutunun analizini Chandra X-ışını gözlemevi verileriyle gerçekleştirdi. Daha sonra bu veriler Avcı bulutsusundaki genç yıldız gözlemleriyle karşılaştırıldı. Sonuçta NGC 1333 ve Serpens bulutundaki X-ışını parlaklığının yıldızların toplam parlaklığıyla ilişkili olduğunu gördüler. Aynı zamanda X-ışını parlaklığının yıldızın büyüklüğüne de bağlı olduğu gösterildi. Başka bir ifadeyle büyük bir yıldız parlak X-ışınları yayacaktır. Sonuçlar Astronomical Journal Dergisi'nin Temmuz 2010 sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/kozmik-futbol-toplari/", "text": "Gökbilimciler Spitzer Uzay Teleskopu'nun yardımıyla bucky topları olarak bilinen yapının varlığını keşfettiler. Bucky topları ilk kez günümüzden 25 yıl önce laboratuar ortamında gözlenen futbol topu şeklindeki moleküllerdir. Mimari açıdan Buckminster Fuller'in jeodezik modellerine benzerlik gösterirler. Bucky toplarının aralarında boşluk bulunur ve şimdiye kadar varlıkları gözlenememişti. Kanada Western Ontario Üniversitesi ve Kaliforniya'daki SETI Enstitüsü'nden Gökbilimci Jan Cami, Bu moleküllerin uzayda kapladığı bir alanı bulduk. Bu moleküllerin uzayda fiziksel ve kimyasal süreçlerini izleyebileceğimiz çok heyecanlıyız diyor. Bucky topları üç boyutlu ve küresel yapıda olup 60 karbon atomundan oluşur. Tipik bir siyah-beyaz renkteki futbol topunu andırırlar. Araştırmacılar bu keşifle birlikte ilk kez uzayda C70'in varlığına da şahit oldular. Bu moleküller ise 70 karbon atomundan oluşur ve oval bir rugby topu şekline sahiptirler. Her iki tür sınıf buckminsterfullerenes veya fullerenes olarak adlandırılır. Cami'nin başını çektiği ekip Tc 1 olarak adlandırılan bir gezegenimsi bulutsuda karbon toplarının varlığına rastladı. Gezegenimsi bulutsular aslında güneş benzeri bir yıldızın yaşamının sonunda uzağa dağıttığı kalıntılardan oluşur ve teleskoplarla bakıldığında bir gezegen diski şeklinde görünürler. Bulutsunun merkezindeki sıcak yıldız ya da beyaz cüce bu ölü yapıyı ısıtıp aydınlatır. Bucky topları belki de karbon açısından zengin bir yıldızın uzaya saçtığı kalıntılardır. Gökbilimciler bu topları görebilmek için bulutsuya Spitzer'in tayf ölçeriyle baktılar. Oda sıcaklığında olan bu moleküllerin görülebilmesi için Spitzer'in kızılötesi bakışına ihtiyaç vardır. Cami'ye göre Spitzer doğru zamanda doğru yere baktı. Yüzyıl sonra gelişen teknolojinin etkisiyle daha soğuk bucky topları görülebilir. Spitzer'den gelen verilerle laboruvatuvar ortamında ölçülen değerler birbiriyle mükemmel uyum göstermiş. Aslında bu planlanmış bir keşif değildir. Ama biz burada farklı bir tayf imzası görünce çok farklı bir molekül keşfettiğimizi anladık diyor Cami. 1970 yılında Japon Prof. Eiji Osawa, bucky toplarının var olduğunu ortaya atmasına karşılık 1985 yılında deneylerle ortaya çıkarılıncaya kadar gözlenememişlerdi. Karbon zengini yaşlı bir yıldızın içinde karbon zincirleri bulunur. Laboratuar ortamında yapılan deneylerde de şaşırtıcı bir şekilde oldukça fazla miktarda bucky topları elde edildi. Bu moleküller dünyada da çeşitli kaya ve meteor katmanlarında bulunmuştur. Bu moleküller günümüzde zırh yapımında, ilaç dağıtımında ve süperiletken teknolojilerinde kullanılmaktadır. 1996 yılındaki Nobel Ödülü bucky toplarının keşfi nedeniyle Sir Harry Kroto, Bob Curl ve Rick Smalley aralarında paylaştılar. Kroto: Bucky toplarının gökadamızın çeşitli yerlerinde olduğuna inanıyordum ve böylece bu keşif gerçekleşti diyor. Daha önce de karbon zengini yıldızların çevresinde bucky topları aranmış ancak bulunamamıştı. Kaynak:"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/kozmik-geri-donusum/", "text": "Görüntüye hakim olan bölge, burada doğmuş olan parlak sıcak yıldızlarca aydınlatılan devasa bulutsu Gum 56'nın bir parçasıdır. Milyonlarca yıl boyunca bulutsudaki gazdan yeni yıldızlar meydana gelmektedir. Yıldızları oluşturan bu gaz maddesi daha sonra yaşlı yıldızlarca yıldız yüzeyinden yavaşça dışarıya atılmak suretiyle ya da daha etkileyici bir şekilde süpernova patlamaları ile yeniden yıldız doğumevi adı verilen bulutsu ortamına aktarılır. Bu görüntü ESO'nun Kozmik Mücevherler programı kapsamında Şili'deki La Silla Gözlemevi'nde bulunan MPG/ESO 2.2-metre teleskopu ile alınmıştır. Bu devasa yıldız doğumevine derin bir şekilde gömülmüş olan sadece birkaç milyon yıl yaşındaki ve mor-ötesi ışıkta parlak bir şekilde ışıldayan, sıcak genç yıldızlardan oluşan üç adet küme bulunmaktadır. Yıldızlardan gelen ışık bulutsudaki gaz bulutlarının parıldamasına neden olmaktadır. Işıma elektronları atomlardan koparmakta iyonlaşma olarak bilinen süreç ve daha sonra yeniden atomlara bağlanan elektronlar, işlem sonrasında ışık formunda enerji yaymaktadırlar. Her bir kimyasal element kendine özgü renklerde ışık yaymakta ve bulutsuda bulunan büyük hidrojen bulutları zengin kırmızı ışımaya neden olmaktadır. Gum 56 adını ayrıca IC 4628 ya da takma ismi Karides Bulutsusu olarak da bilinir 1955'ye H II bölgelerinin bir kataloğunu yayınlayan Avustralyalı gökbilimci Colin Stanley Gum'dan almaktadır. Gum 56 gibi H II bölgeleri devasa, çok miktarda iyonlaşmış hidrojenden oluşan düşük yoğunluklu bulutlardır. Gum 56'daki iyonlaşmanın büyük bir kısmı sıcak mavi-beyaz yıldızlar olan ve ayrıca renkleri nedeniyle mavi devler olarak bilinen O-türü yıldızlarca gerçekleştirilmektedir . Evren'de bu türdeki yıldızlar nadir bulunmaktadır çünkü mavi devlerin çok büyük kütleleri çok uzun yaşamadıkları anlamına gelmektedir. Sadece yaklaşık bir milyon yıl sonra bu yıldızlar kendi üzerlerine çökerek yaşamlarına bulutsudaki diğer çoğu yıldız gibi süpernovalar olarak son verirler. Bulutsuya gömülmüş olan diğer çoğu yeni doğan yıldızın dışında, bu geniş bölge halen yeni nesil yıldızları oluşturmaya yetecek kadar gaz ve yoz barındırmaktadır. Bulutsuda yeni yıldızların doğduğu bölgeler görüntüde yoğun bulutlar şeklinde görülmektedir. Bu yeni yıldızları oluşturan madde hali hazırda yaşamlarını sona erdirmiş ve kendi maddelerini şiddetli süpernova patlamaları ile dışarıya atmış olan daha önceki yıldız nesillerinin kalıntılarını içermektedir. Bu sayede yıldızların yaşam döngüsü devam etmektedir. Bölgedeki oldukça sıradışı iki mavi devin varlığı ve kırmızı-ötesi ile radyo dalgaboylarında belirgin olan bulutsu, belki de şaşırtıcı biçimde bu bölgenin gökbilimcilerce yeterince ayrıntılı incelenmediğini gösteriyor. Gum 56'nın çapı yaklaşık 250 ışık-yılı kadar olmasına rağmen, çoğu zaman görsel gözlemciler tarafından sönüklüğü nedeniyle gözden kaçırılmakta ve bunun da nedeni aslında yaydığı ışığın çoğunun insan gözü tarafından algılanmayan dalgaboylarında olmasındandır. Bulutsu yeryüzünden yaklaşık 6000 ışık-yılı uzaklıktadır.Gökyüzünde Akrep takımyıldızı doğrultusunda dolunaydan dört kat daha fazla olan izdüşümü ile bulunabilmektedir . Bulutsunun sadece bir kısmını oluşturan bu görüntü ESO'nun Kozmik Mücevherler programı kapsamında 2.2-metre MPG/ESO teleskopu üzerindeki Geniş Alan Görüntüleyicisi ile alınmıştır. Program çoğunlukla gökyüzü koşullarının bilimsel gözlemler için uygun olmadığı zamanları, görsel olarak ilginç, merak uyandırıcı ve ilgi çekici cisimlerin fotoğraflarını çekmek için kullanıyor. Toplanan tüm veriler ayrıca ESO'nun bilim arşiviyle profesyonel gökbilimciler için de uygun hale getirilmektedir. Notlar Bu yıldızların görüş alanı dışında kaldığına dikkat edin, normalde çekilen görüntüde görülmüyorlar. Karides Bulutsusu'nun bir geniş-açılı görünüşü VLT Tarama Teleskopu ile alınmış olup, daha önce yayımlanmıştır (eso1340a). ESO-Türkiye"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/kozmik-gul/", "text": "Gül rengindeki yıldız oluşum bölgesi Messier 17'nin yeni görüntüsü ESO'nun Şili'deki La Silla Gözlemevi'nde bulunan MPG/ESO 2,2 metrelik teleskopu üzerindeki Geniş Alan Görüntüleyicisi ile oluşturuldu. Bulutsunun tamamını gösteren fotoğrafla M17'nin boyutu, gaz ve toz bulutları ve yeni doğan yıldızlar gibi ayrıntıları da görebilirsiniz. M17 birçok farklı isimle de bilinmiştir: Omega Bulutsusu, Kuğu Bulutsusu, Checkmark Bulutsusu, At Nalı Bulutsusu ve denizden vazgeçemeyenler için Istakoz Bulutsusu. Yay takımyıldızında bulunmakta olan M17 Dünya'dan 5500 ışık yılı uzaktadır. Gaz ve toz bulutlarıyla örülü bulutsu gökyüzünde 15 ışık yılı gibi büyük bir alanı kaplar. Bulutsuya kırmızı ve pembemsi renkler hakimdir. Bu renk hidrojen gazının parlayan imzasıdır. Son zamanlarda M17'de oluşan kısa ömürlü mavi yıldızların yaydığı morötesi ışık bulutsudaki gazı ısıtıp parlatmaktadır. Merkezi bölgede bazı yerler mavi ve bazı yerler beyaz renktedir. Beyaz renk tozdan yansıyan yıldız ışığı ile sıcak gazdan yayılan ışığın karışmasıyla oluşmaktadır. Bulutsu 30.000 Güneş'ten fazla gaz kütlesine sahiptir. M17'de ayrıca 35 yıldızlı NGC 6617 adlı açık yıldız kümesi de bulunur. Bulutsunun daha merkezi bölgelerinde 800 dolayında yıldız bulunmaktadır. Bulutsunun iç ve dış kısımlarında yıldız oluşumları sürmektedir. Pembe renkle kaplı bulutsu içerisinde yer yer karanlık alanlar göze çarpmaktadır. Bu alanlar optik bölgede karanlık görünmesine karşılık kızılötesi kameralarda pırıl pırıl parlar. Bulutsu resmi adını Charles Messier adlı Fransız kuyrukluyıldız avcısına borçludur. Messier 1764'deki kataloğunda bu bulutsuyu 17. Sırada göstermişti. Bugün de aynı adla bilinen çiçek görünümlü bulutsu göz kamaştırmaya devam ediyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/kozmik-halkada-gizlenen-dev-kara-delik/", "text": "Avrupa Güney Gözlemevi'nin Çok Büyük Teleskop Girişimölçeri Messier 77 gökadasının merkezinde gözlenen kozmik toz bulutunun bir süper kütleli bir kara delik gizlediğini belirledi. Bulgular yaklaşık 30 yıl önce yapılan tahminleri doğrularken, gökbilimcilere de evrendeki en parlak ve gizemli nesneler olan aktif gökada çekirdekleri hakkında yeni bilgiler sağlayacak. Aktif gökada çekirdekleri bazı gökadaların merkezlerinde bulunurken, aşırı enerji yüklerini süper kütleli kara deliklerden sağlamaktadırlar. Bu kara delikler çok yüksek miktarda kozmik toz ve gazla beslenir. Yenilip yok olmadan önce bu madde kara deliğe doğru sarmal bir yol izler ve sonrasında gökada içindeki tüm yıldızları geride bırakacak yüklü miktarda enerji salınımı ortaya çıkar. Bu parlak nesnelerin ilk kez 1950'lerde bulunmasından bu yana gökbilimciler AGN'leri merak ediyorlar. Şimdi ise ESO'nun VLTI tesisi sayesinde Hollanda, Leiden Üniversitesi'nden Violeta Gamez Rosas liderliğindeki bir araştırmacı ekibi, nasıl çalıştıkları ve yakından neye benzediklerini anlamak üzere bu nesneleri gözledi. Elde edilen sonuçlar bugün Nature dergisinde yayımlandı. Messier 77 veya diğer adıyla NGC 1068 gökadasının merkezini ayrıntılı bir şekilde gözleyen Gamez Rosas ve ekibi süper kütleli kara deliğin gizlendiği kalın bir kozmik gaz ve toz bulutu tespit etti. Bu keşif AGN'lerin Birleşik Modeli olarak bilinen 30 yıllık bir teoriyi için önemli bir destek anlamına geliyor. Gökbilimciler AGN'lerin farklı türleri olduğunu biliyor. Örneğin bazıları radyo dalgaları şeklinde patlama salınımları yaparken bazıları yapmıyor; belirli AGN'ler görünür ışıkta parıldarken, Messier 77'deki gibi diğerleri daha sessizler. Birleşik Model'e göre tüm farklarına rağmen tüm AGN'ler benzer temel yapıya sahip: kalın bir toz halkasıyla çevrili süper kütleli bir kara delik. Bu modele göre AGN'lerin görünüşleri arasındaki fark Dünya'dan gözlediğimiz kara delik ve onun kalın halkasının yönelimi sonucu ortaya çıkıyor. Gördüğümüz AGN'nin türü, halkanın kara deliği bakış doğrultumuza göre ne kadar örttüğüne, bazı durumlarda ise tamamen gizlemesine bağlıdır. Gökbilimciler daha önce de Birleşik Model'i destekleyen bazı kanıtlara sahipti, Messier 77'nin merkezindeki ılık tozun tespiti gibi. Ancak, bu tozun bir kara deliği tümüyle gizlediği ve bu sayede AGN'nin görünür ışıkta diğerlerine göre daha sönük olmasını açıklayan kuşkular giderilmemişti. Toz bulutlarının gerçek doğası ve hem kara deliği beslerken hem de Dünya'dan gözlendiklerinde nasıl görüneceklerini belirlemeleri konusundaki rolleri, son otuz yıldır devam eden AGN araştırmalarındaki temel sorulardır, diye açıklıyor Gamez Rosas. Tek bir sonuçla elimizdeki tüm soruları yanıtlayamazken, AGN'lerin nasıl çalıştıklarını anlamak üzere büyük bir adım atmış olduk. Gözlemler, ESO'nun Şili'deki Atacama Çölünde bulunan VLTI tesisine bağlı MATISSE aygıtının kullanımı ile mümkün oldu. MATISSE girişim ölçümü adı verilen bir yöntemle ESO'nun dört adet 8.2-metrelik Çok Büyük Teleskobundan gelen kırmızı ötesi ışık birleştirmektedir. Ekip MATISSE'yi kullanarak Balina takımyıldızı doğrultusunda, 47 milyon ışık-yılı uzaklıktaki Messier 77'nin merkezini görüntüledi. MATISSE geniş bir aralıkta kırmızı ötesi dalgaboyunda çalışarak toz boyunca gözlem yapabilmekte ve hassas sıcaklık ölçümlerine ulaşabilmektedir. VLTI'nın çok büyük bir girişimölçer olması gerçeği ile Messier 77 gibi gerçekten uzak gökadalarda neler olduğunu anlayabilecek imkanlara sahibiz. Elde ettiğimiz görüntülerde bölgedeki sıcaklık değişimlerini ve kara deliğin etrafındaki toz bulutlarının emilimini takip edebiliyoruz, diyor Leiden Üniversitesi'nden eş-yazar Walter Jaffe. Tozun sıcaklığında kara delikten gelen yoğun ışımanın neden olduğu değişimleri (oda sıcaklığından 1200 C'ye kadar), soğurma haritaları ile birleştiren ekip, tozun ayrıntılı bir görüntüsünü elde ederek kara deliğin nerede olması gerektiğini saptadı. İçte kalın bir halka, dışta daha geniş yapıdaki toz ve onun merkezinde konumlanan kara delik bu haliyle Birleşik Modeli destekliyor. Ekip resmi tamamlayabilmek için ESO eş-sahipli Atacama Büyük Milimetre/milimetre-altı Dizgesi ve Ulusal Radyo Gökbilim Gözlemevi'nin Çok Uzun Hat Dizgesi ile alınan verileri de kullandı. Sonuçlarımız AGN'lerin daha iyi anlaşılmasına ve içsel işleyişlerine ışık tutacak, diyor son olarak Gamez Rosas. Ayrıca merkezinde önceden aktif olan bir süper kütleli kara delik bulunduran Samanyolu'nun tarihini daha iyi anlamamıza yardımcı olarak. Araştırmacılar şimdi ESO'nun VLTI tesisini kullanarak daha fazla gökada örneği gözlemek ve Birleşik Model'i destekleyen kanıtlara ulaşmak istiyor. Fransa, Nice'teki Cote d'Azur Gözlemevinden MATISSE proje yürütücüsü ve ekip üyesi Bruno Lopez şöyle diyor: Önemli bir AGN türü olan Messier 77, gözlem programımızı genişleterek MATISSE'nin daha geniş AGN örnekleri ile başa çıkması için optimize edilmesi adına harika bir motivasyon kaynağı oldu. Gözlemlerine bu on yılın sonunda başlayacak olan ESO'nun Aşırı Büyük Teleskobu da bu araştırmalara dahil olarak, ekibin bulgularını tamamlayacak sonuçlara ulaşacak ve AGN'ler ile gökadalar arasındaki etkileşime ışık tutacaktır. Arif Solmaz, Çağ Üniversitesi Uzay Gözlem ve Araştırma Merkezi, Mersin"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/kozmik-hava-durumu-karanlik-bulutlardan-gunisigina/", "text": "Bu şaşırtıcı yeni görüntüde örümcek şeklindeki gaz ve toz küresi Lupus 4 aysız bir gecede karanlık bir bulut gibi arka fondaki yıldızları gizlemektedir. Şimdilik karanlık olsa da, bulutların içindeki Lupus 4 gibi yoğun madde hücrelerinde yeni yıldızlar oluştuğunda birden ışımaya başlayacaktır. Bu yeni görüntü ESO'nun Şili'deki La Silla Gözlemevi'nde bulunan 2.2-metrelik MPG/ESO teleskopu üzerindeki Geniş Alan Görüntüleyicisi ile alınmıştır. Lupus 4, Kurt ve Cetvel takımyıldızlarının ortasında Yeryüzü'nden yaklaşık 400 ışık-yılı uzaklıkta yer almaktadır. Bulut kararsız bir yıldız kümesi olan Akrep-Erboğa OB oymağına bağlı birkaç karanlık buluttan birisidir. Bir AB oymağı görece genç, bununla birlikte geniş bir şekilde yayılmış yıldızlar grubudur . Yıldızlar dev bulut maddesi içerisinde ortak bir kökene sahiptirler. Küme oluşumu ve Güneş'e en yakın gruplaşmayı oluşturan Lupus bulutlarından dolayı, yıldızların kendi yollarına gitmeden önce birlikte nasıl büyüdüklerini araştırmak için birincil hedef konumundadır. Gökadamızdaki çoğu yıldız gibi Güneş'in de benzer bir ortamda oluştuğu düşünülmektedir. Amerikalı gökbilimci Edward Emerson Barnard 1927 yılında Lupus karanlık bulutlarının gökbilim literatüründeki ilk açıklamasını yapmıştır. Lupus 4'ün komşusu Lupus 3, son üç milyon yılda oluşmuş ve füzyon fırınlarının zirve sıcaklığında olduğu en az 40 bebek yıldızın varlığı nedeniyle, en iyi çalışılmış buluttur . T Tauri yıldızları olarak bilinen bu genç yıldızların ana enerji kaynağı kütleçekimsel büzülme nedeniyle ortaya çıkan ısıdır. Bu, Güneş gibi yetişkin yıldızlara enerji sağlayan hidrojen ve diğer elementlerin füzyon sürecinden farklıdır. Soğuk ve karanlık Lupus 4 bulutu gözlemlerinde sadece birkaç T Tauri yıldızı ortaya çıkmıştır. Yine bulut içindeki yoğun, yıldızsız madde özleri gelecekteki yıldız oluşumu açısından umut vaat etmektedir. Birkaç milyon yıl içerisinde bu öz gelişip T Tauri yıldızlarına dönüşecektir. Bu yönden Lupus 3 ve Lupus 4 karşılaştırıldıklarında öncekinin daha yaşlı olduğu görülüyor çünkü içeriğindeki maddenin yıldızlara dönüşmesi için daha çok zamana ihtiyacı vardı. Lupus 4 içerisinde kaç tane yıldız parlamaya başlayacak? Söylemesi zor, çünkü Lupus 4 için kütle tahminleri değişim gösteriyor. İki çalışma Güneş'in kütlesinin 250 katında hemfikir olsa da, farklı bir yöntem kullanan bir başkasının tahmini 1600 güneş kütlesi civarına ulaşmaktadır. Her şekilde, bulut çok sayıda yıldızı meydana getirmeye yetecek kadar madde içermektedir. Yeryüzündeki bulutların yerini günışığının alması gibi, bu karanlık bulutlar da sonunda dağılacak ve parlak yıldız ışığına boyun eğecekler. Notlar OB sıcak, parlak ve kısa yaşam süresine sahip O ve B tayf türündeki yıldızlar anlamındadır. Bunlar Samanyolu içerisinde ilerleyen geniş dağılımlı kümelerde parlamaya devam eden yıldızlardır. ESO-Türkiye"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/kozmik-hirsiz-bulundu/", "text": "NASA'nın Hubble Uzay Teleskopu ender rastlanan bir süpernova türüne neden olan eş yıldızı keşfettiler. Farklı bir türe örnek olan SN 1993J adlı süpernovası yardımıyla birbiriyle etkileşen iki yıldızın kozmik patlamaya neden olacağını söyleyen kurama delil oluşturuldu. Kaliforniya'daki Berkeley Üniversitesi'nden gökbilim profesörü Alex Filippenko: Suç mahalline bakarak suçluyu yakaladık diyor. Birincil yıldızın patlamasının nedeni eşi olan yıldıza hidrojen kaptırması olmuş. SN 1993J üstnovası, çok az hidrojen varlığı gösteren Tip IIb süpernova patlamalarına örnektir. Gökbilimciler patlayan yıldızın diğerinin dış katmanlarına hidrojeni akıttığını ve patlamanın ardından da süper-sıcak helyum yıldızı olarak yaşamını sürdürdüğüne inanıyor. Çalışma ekibinden Berkeley Üniversitesi'nden Ori Fox: bu patlama türü, birincil yıldızın dış katmanındaki hidrojenini kaybetmesi sonucunda oluşur. Bugüne kadar ikili sistemlerde süpernovaya neden olan yıldız ancak çok belirsiz bir şekilde görülebilmişti diyor. SN 1993J, Büyükayı takımyıldızı yönünde olup bizden 11 milyon ışık yılı uzaktaki Messier 81 gökadasında bulunuyor. 21 yıl önce fark edilmesinden bu yana gökbilimciler eş yıldızı aramaktaydı. Hawaii'deki Mauna Kea tepesinde bulunan WM Keck Gözlemevi yardımıyla yapılan gözlemlerle eş yıldızın büyük miktarlarda morötesi ışıma yayması gerektiği öne sürülmüştü, ancak ölçümlere göre şiddetli görülen ışımanın doğrudan bu yıldızdan mı kaynaklandığından bilim insanları emin olamamıştı. Araştırmacılar bunun için morötesi verilerle Hubble'ın optik verilerini birleştirdi. Böylece ışığın yıldızdan geldiği doğrudan gösterilmiş oldu. Baltimore'daki Uzay Teleskopu Bilim Enstitüsü'nden Azalee Bostroem: Biz optik ve morötesi tayf verileriyle bu sonuca ulaştık. Çalışmamız sırasında başka yıldızlardan kaynaklanan ışıma çıkarıldı. Buna rağmen elimizde kalan ışımanın morötesi kısmının yine de yüksek olduğunu gördük diyor. Büyük bir yıldız ömrünün sonuna ulaştığında demir çekirdeği çöker. Dış kısmı ise süpernova patlamasıyla savrulur. Gökbilimciler evrende her saniyede bir süpernova oluştuğunu düşünüyor. Bazı süpernova türleri tek yıldızın patlamasıyla oluşurken bazıları ise ikili sistemlerin ürünüdür. Bu ikili sistemlerde biri hatta ikisi de beyaz cüce yer alabilir. Tip IIb süpernovaları ise ne tek ve büyük bir yıldızın patlamasına ne de ikili sistemlerde oluşan patlamayı andıran farklı bir tür patlama şeklidir. Ancak bir yıldızın tam anlamıyla nasıl patladığını anlaşılamamıştır. Bu eş yıldızlı patlama çalışması farklı süpernova tiplerinin anlaşılmasında önemli bir pay sahibi olacağa benziyor. Bu patlama şekillerinde SN 1993J'de olduğu gibi hidrojen eksikliği sorumludur. O zaman bu hidrojene ne olmaktadır? Öne sürülen modele göre eş yıldızdan biri diğerinin hidrojenini çalmakta ve hidrojeni azalan yıldız patlayıp bir süre sonra da süper-sıcak helyum yıldızı olarak parlamaya devam etmektedir. Tip IIb'nin İlk örneği olan SN 1993J keşfedildiğinde bir gün bu yıldızın bir eşinin bulunabileceği düşünülüyordu. Sonuçta Hubble verileri yardımıyla mevcut modeli doğrulayan bir çalışma yapılmış oldu diyor Filippenko."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/kozmik-iklim-degisimi/", "text": "Gökbilimciler erken evrende ısınma olduğuna ilişkin kanıtlar elde etti. Buna göre gökadalar arasındaki sıcaklığı ölçen bilim insanları evrenin şimdiki yaşının onda biri ile dörtte biri zaman aralığında sıcaklığının arttığını belirledi. Bu kozmik iklim değişikliğinin nedeninin bu dönemdeki genç ve aktif gökadalardaki enerji üretimine bağlanıyor. Cambridge Üniversitesi'nden Gökbilimci George Becker: Evren tarihinin başlarında maddenin büyük bir kısmı yıldızlar ya da gökadalar şekline bürünmemişti. Tam tersine tüm alanı dolduran gaz ve toz bulutu halindeydi diyor ve ekliyor: Kuasardan gelen parlak ışık gökcismi ile bizim aramızdaki gaz nedeniyle emiliyor ve gaz ısınıyor. Böylece elimize fazla verinin ulaşmasını engelliyor. Gökbilimciler 10 milyar ışık yılı uzaklıktan kuasardan yola çıkan ışığı saptıyor. Işığın geçtiği her bulut kendi imzasını ışığa bırakır ve bu da fosil sıcaklığın ölçülmesini sağlar. Becker: Tıpkı dünyadaki iklim değişiminin buz çekirdekleri ve ağaç halkalarından anlaşılması gibi. Gökcisminden gelen ışık evrenin iklim tarihi hakkında bilgiler sunar diyor. Elbette evrendeki sıcaklık değişimlerini ölçmek dünyadaki değişimleri ölçmekten farklıdır. Büyük patlamadan 1 milyar yıl sonra sıcaklık 8000 derece olmuştu. 3,5 milyar yıl sonra ise 12 000 dereceye yükseldi. Isınma sürecinin normal kozmik iklim modellerine uymuyor. Normalde evrenin soğuması beklenir. Çünkü evren genişliyor ve maddeler arasındaki uzaklığın artması nedeniyle evrenin soğuması gerekir. Evrendeki sıcaklık artışına bir şey neden olmuş olmalı? Ama ne? Cambridge Üniversitesi'nde yeni kurulan Kavli Kozmoloji Enstitüsü'nden Martin Haehnelt: Isınmanın nedeni kuasarlardır. Erken evrende oluşmuş kuasarlar merkezlerinde dev karadelikler bulunduruyordu. Bu cisimler çevrelerine büyük oranda morötesi ışınım yayar. Böylece gökadalar arasındaki gazın bundan etkilenmesi ile sıcaklık arttı diyor. Gökadalar arasındaki buluttaki bol miktardaki hafif unsurlardan olan helyum ısınma sürecinde etkin rol oynadı. Gökadalar arasındaki bulutu oluşturan diğer atomlar ve helyum atomları ile çarpışan morötesi ışık atomlardan elektron söktü. Helyumun görece azalmasına bağlı olarak evren soğumaya başladı. Gökbilimciler bu dönemin evrenin şimdiki yaşının dörtte biri zamanında iken yaşandığına inanıyor. Çalışma Cambridge Üniversitesi'ndeki gelişmiş bilgisayarlarla alınan benzetimler ve Hawai'deki Keck Teleskopu yardımıyla gerçekleşti. Kaynak: Science Daily"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/kozmik-isinlar-nereden-geliyor/", "text": "Atmosferimiz uzaydan gelen parçacıklar tarafından sürekli bombardıman edilir. Bu gizemli parçacıklar henüz 100 yıl kadar tespit edildi. Ancak teknolojinin gelişmesiyle birlikte gelişen ve 10 yıllık bir geçmişe sahip yeni nesil teleskoplarla bu kozmik ışınların yapısı, nasıl oluştukları gibi sorulara yanıt aranmaya başlandı. Bu parçacıklar süpernovalar sayesinde hızlandığı ortaya çıkmıştır ancak tüm sorular yanıt bulmamıştır. Atmosferi izlemekle görevli Cherenkov teleskopları uzun zamandır kozmik ışınları izlemekte ve bu ışınlar hakkında gerekli bilgiyi toplamaktadır. Geçtiğimiz birkaç yıl içinde Samanyolu içinde oluşan süpernova kalıntılarının gözlemi yoluyla bu ışınları bu türden süpernovaların hızlandırdığı tezi güçlenmiştir. Fakat bir grup fizikçi VERITAS'ı kullanarak birçok süpernova gözlemi yaptılar. Gökadaların merkezlerindeki yüksek süpernova oranı ile kozmik ışınların hızlanması arasında doğrudan bir destek buldular. Böylece kurama ilişkin sağlam bir kanıt elde edilmiş oldu. Kozmik Işımanın Keşfi Kozmik ışınım günümüzden yaklaşık 100 yıl önce çoğu bilimcinin ısrarlı arayışlarıyla keşfedildi. Viyanalı fizikçi Victor Hess, ışımayı ölçebilecek bir araç arıyordu. Bunun için altın yapraklı elektroskobu denedi. Bu türden yaptığı bir elektroskop radyasyon kaynağının yakınına geldiğinde deşarj oluyordu. Ne türden bir etki havayı iyonlaştırıp elektroskobun boşalmasına neden olabilirdi ki? Işımanın nereden geldiğini anlamak için Hess 1911 ve 1912 yıllarında elektroskobu bir balona yerleştirdi. Balon yükseklere tırmandıkça elektroskobun daha yavaş boşalacağını düşünüyordu. Ancak tam tersi durum ortaya çıktı: balon yükseldikçe elektroskop daha hızlı boşalıyordu. Hess bu deneyin sonucunda ışınımın uzaydan geldiğini düşünerek ve bu ışımaya kozmik ışıma adını verdi. Buluşu kendisine 1936 yılında Nobel ödülünü kazandırdı. Neden Bu Kadar Uzun Sürdü Amerikalı fizikçi Robert Millikan, Hess'in öne sürdüğü kozmik ışın teriminin yanlış bir isimlendirme olduğunu ortaya koydu. Çekirdekleri olan ve bu çekirdeklerinde hidrojen veya protonun yer aldığı bu ışınlara ışık denilemezdi. Hatta bu ışımanın çekirdeklerinde helyum gibi daha ağır çekirdeklerde bulunabilirdi. Bu problem nedeniyle uzayda manyetik alanların olduğu ve parçacıkların bu manyetik alanlar tarafından saptırılabileceği görüşü öne sürüldü. Böylesine parçacıklar sanki dünya'ya her yönden ve eşit sayıda geliyor gibi görünüyordu. Bu türden ışınların geldiği kaynağı bulmak için Gökbilimciler farklı yollar izlerler. Gaz ve tozun atom çekirdekleriyle çarpışan kozmik ışınlar daha yüksek enerjili olan gama ışınlarına dönüşür. Gama ışınları elektromanyetik tayfında enerji en yüksek olan ışınlardır. Gama ışınları saçan nesneler özel teleskoplarla gözlenebiliyor . Gama ışınlarını ancak uzaydan gözleyebiliriz. Çünkü bu ışınlar atmosferi geçemez. Birçok yüksek enerjili gama ışını atmosferin üst tabakasında atomlarla etkileşime bir elektron ve elektronun antiparçacığı olan pozitrona dönüşür. Böylece çarpışmalardan oluşan milyarlarca parçacık geniş bir bölgeyi etkilemektedir. Bu da atmosferin üst tabakasında yüksek hızda jet dalgası oluşturmaktadır. Bu dalga adına Chernekov ışıması denilen koni şeklinde mavimsi bir alanın oluşmasına neden olur. Aynı işlem aslında yeryüzünde de oluşur: Bir nükleer santral reaktöründeki soğutma suyu da aynı renkte görünür. Hızlandırıcılar uzayda Bilim insanları kozmik ışınımın çok özel astrofiziksel kaynaklardan geldiğini başından beri biliyorlardı aslında. Özel yapıların bu türden ışıma yaptıkları biliniyordu çünkü hiçbir yıldız bu denli yüksek sıcaklıkta ışıma yapmaz. Daha doğru bir ifadeyle yıldızların merkezlerinde bile bu türden bir ışıma gerçekleşmez. Bu ışınımın ayrıntılarının keşfi için dünya üzerinde deneyler yapılabilir mi? Yani dünyada bu ışınım üretilebilir mi? Yüksek hızlandırıcı bir araç yapmak mümkün olabilir mi? Burada da aynı sorun karşımıza çıkıyor: enerji. Kozmik ışınım çok yüksek enerjili ortamlarda oluşuyor. Dünya üzerinde bizim teknolojimiz ancak birkaç tetra elektron volt'luk enerji üretebiliyor. Bu enerji ise kozmik ışınların enerjisinin yanında adtea devede kulak kalmaktadır. Kozmik ışınların enerjisi bu enerjinin 100 milyon katına kadar çıkabilmektedir. Böylesine güçlü bir parçacık hızlandırıcısı yapmanın yolu ise büyük uzaklıklarda koşuşturan parçacıkları sürekli hızlandıracak bir elektromanyetik halkadan geçiyor. Yani kozmik ışınım için bize gerekli olan yüksek enerjide çarpışan parçacıklardır. Bir Süpernova Kalıntısı VERITAS ile İkizler takımyıldızındaki Denizanası Bulutsusu'ndaki IC 443 süpernova kalıntısı gözlemi yapıldı. IC 443 binlerce yıl önce patlayan bir yıldızın kalıntısı olduğu düşünülüyor. Büyük bir patlama ile yıldızın genişlemeye devam eden kabuğu uzaya atılmış ve geriye yıldızın çekirdeğinden oluşan bir nötron yıldızı kalmıştır. Nötron yıldızı bulutsunun güneydoğusunda yer almaktadır. VERITAS yüksek enerjili gama ışınları yayan kalın moleküler bulutun sınırlarını buldu. Şok dalgası bir hızlandırıcı gibi davranarak parçacıkları itiyor ve protonlar yakındaki moleküler bulutuyla etkileşime giriyordu. Evet bu yorum akla yatkın geliyordu. Kozmik ışınım bu yolla mı oluşuyordu? Fizikçilerin bu yanıttan emin oldukları pek söylenemez. Çünkü gama ışınları atom çekirdeklerinin yanı sıra enerjik elektronlar ile de üretilir. Elektronlar süpernovalar tarafından düşük enerjili fotonlar ile çarpışıp gama ışınlarının hızlanmasını sağlayabilir. Bu olaya ters Compton Olayı denir. Arthur Compton, Washington Üniversitesi'ndeki çalışmaları nedeniyle 1927 yılında Nobel ödülünü almıştır. Compton olayı basitçe yüksek enerjili parçacıkların fotonlarla çarpışarak saçılmasıdır. Ters Compton olayı ise aynı üniversiteden Eugene Feenberg ve Henry Primakoff tarafından 1948 yılında açıklandı. Aynı Anda Birçok Süpernova Gözlemi Pek doğaldır ki böylesine önemli bir konuda VERITAS'da yalnız ICC 443 ile ilgilenmedi. 2007 yılından bu yana çok sayıda süpernova kalıntısı izlenmiştir. Tüm orman yerine ağaçları tek tek incelemek gerekiyordu. Bu sefer hedefte M82 gökadası bulunuyordu. Bu gökada Samanyolu'ndan beş kez daha parlaktır. M82, puro gökadası olarak da bilinir. Çünkü gerçekten şekli bir puroyu andırır: kenarları dar, ortası geniş bir yapı. Bu gökadanın bir zamanlar başka bir gökada ile etkileşime girerek bu şekle kavuştuğu sanılıyor. Bu etkileşme ile gökada merkezinde Samanyolu'na göre 10 kat daha hızlı yıldız oluşumları gerçekleşmiştir. Aynı şekilde sık sık süpernova patlamaları görünmektedir. Elbette ki bu bölge kozmik ışınım yayıyor ve gama ışınları üretiyor olmalıydı. Buıradaki gama ışınlarını görmek elbette IC 443'e göre kolay olmayacaktı. Çünkü M82 çok daha uzaktaydı. Buradaki süpernovaları görmek kolay değildir. Buna karşılık VERITAS ile iki yıl süren gözlemler yapıldı. Alınan ilk verilere göre M82'deki kozmik ışınımın yoğunluğu Samanyolu'nun 500 katı kadardır. Buradan hareketle M82'deki süpernova sayısının Samanyolu'nun 30 katı olduğu sonucunda varıldı. Bu süpernovalar ile kozmik ışınım arasında kurulan bağı açıklayan kuramı desteklemektedir. Sonuç? Şimdi soru şu: Günümüzde fizikçiler bu ışınların nerden geldiğini ve nasıl üretildiğini biliyorlar mı? Soruya yanıt Washington Üniversitesi'nden Fizikçi Prof. James H. Buckley'den geliyor: Tüm bu çalışmalar sonucunda ayrı kaynaklardan gelen bilgilerin ışığında kozmik ışınları oluşturduğu düşünülen iki olgu olduğu ortaya çıkıyor: süpernova kalıntıları ve etkileşerek oluşmuş gökadalar . Eğer biz bu kaynaklardan gelen nötrinoları görebilirsek işte o zaman bu ışınımın kaynağının elektronlar değil protonlar olduğunu söyleyebileceğiz. Bunu görsek bile bu parçacıkları aslında neyin hızlandırdığını ise göremeyiz. Şok hızlandırıcı tanımı çok güzeldir ama burada da çeşitli problemler bulunmaktadır. Kaynak: Science Daily"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/kozmik-isinlarin-gizemli-kokenleri-icin-ipuclari/", "text": "ESO'nun Çok Büyük Teleskopu ile gerçekleştirilen bin yıllık süpernova kalıntısına ait oldukça ayrıntılı yeni gözlemler kozmik ışınların kökenlerine dair ipuçlarını gözler önüne serdi. Gözlemler ilk kez süpernova kalıntısındaki hızları yüksek parçacıkların kozmik ışınları oluşturan öncül parçacıklar olabileceğini gözler önüne serdi. Sonuçlar Science dergisinin 14 Şubat 2013 tarihli sayısında yayınlandı. 1006 yılında güney gökküresinde yeni bir yıldız görüldü ve tüm dünya da kayıt altına alındı. Venüs gezegeninden birkaç kat daha parlaktı ve hatta ay ışığı ile kıyaslanabilir ölçekteydi. Maksimum ışık yaydığı anda oldukça parlaktı, gündüz süresince de görülüyor, hatta gölge yapıyordu. Son zamanlarda gökbilimciler bu süpernovanın bölgesini tespit ederek SN 1006 adını verdiler. Ayrıca güney gökküresi takımyıldızlarından Kurt doğrultusunda bu geniş patlamaların kalıntılarını oluşturan genişleyen ve parıldayan bir disk maddesi buldular. Uzun süredir bu tür süpernova kalıntılarında kozmik ışınların ışık hızına yakın hızlarda ilerleyen Güneş Sistemi dışında üretilen çok yüksek enerjili parçacıklar oluştukları düşünülüyordu. Ancak şimdiye kadar bunun nasıl gerçekleştiği uzun süredir çözülemeyen bir gizem gibiydi. Sladjana Nikolic (Max Planck Gökbilim Enstitüsü, Heidelberg, Almanya ) liderliğindeki bir gökbilimciler ekibi bin yıllık süpernova kalıntısı SN 1006'ya daha önce olmadığı kadar ayrıntılı bir şekilde bakmak için VLT üzerindeki VIMOS aygıtını kullandılar. Süpernova tarafından çok yüksek hızlarda durağan yıldızlararası ortama şok cephesi aktarılan maddeye ne olduğunu araştırmak istiyorlardı. Genişleyen yüksek hızlı şok cephesi ses üstü hızda ilerleyen süpersonik uçağın meydana getirdiği ses patlamasına benzerdir, ve bir kozmik parçacık hızlandırıcısına doğal bir adaydır. İlk kez araştırma ekibi bir noktada sadece şok maddesi hakkında bilgi etmekle kalmadı, aynı zamanda gazın özelliklerini ve bunların şok cephesi ile karşılaştıklarında nasıl değişime uğradıklarını gösteren bir harita da üretmiş oldu. Bu uzun süredir devam eden gizem hakkında hayati bilgiler sağladı. Sonuçlar şaşırtıcı idi bugulara göre şok bölgesindeki gaz içerisinde hareket eden çok hızlı oldukça fazla proton bulunuyordu . Kaldı ki bunlar yüksek-enerjili kozmik ışınların kendisinde beklenmiyordu, köken parçacıklar olarak bulunabilirlerdi, daha sonra olağanüstü yüksek enerjilere ulaşmak için şok cephesindeki madde ile etkileşmeleri ve kozmik ışınlar olarak uzaya savrulmaları gerekiyordu. Nikolic şöyle açıklıyor: İlk kez bir süpernova şok cephesinin içerisinde ve çevresinde neler olup bittiğini detaylı olarak inceleme şansı bulduk. Şok cephesinin hemen arkasında enerji taşıyan protonlar ile ısıtılan bir bölgeye dair kanıtlara rastladık. Araştırmada süpernova kalıntılarının şok cephelerinin özelliklerini bu şekilde detaylı olarak çalışmak için ilk kez toplam alan tayfölçeri kullanıldı. Ekip şimdi bu yöntemi diğer kalıntılar için de kullanmak istiyor. Max Planck Gökbilim Enstitüsü'nden yardımcı yazar Glenn van de Ven ise şunları söylüyor: Bu tür yeni gözlemsel yaklaşımlar kozmik ışınların süpernova kalıntılarında nasıl oluştukları bilmecesini çözmek için anahtar bir yöntem olabilir. Notlar Yeni kanıt Sladjana Nikolic tarafından Heidelberg Üniversitesi'nde devam ettirdiği doktora tezinin bir parçası olarak yapılan veri analizi sırasında ortaya çıktı. Bu protonlara içerisinde bulunduklar maddenin sıcaklığından beklenen hızın çok üstünde hareket ettikleri için supra-termal adı veriliyor. Bu VIMOS'un toplam alan birimi adlı özelliği ile gerçekleştirildi, burada kayıt edilen her pikseldeki ışık ayrı ayrı bileşenlerine ayrılarak her bir tayf kendi arasında kayıt edilmektedir. Daha sonra bu tayf tekil olarak analiz edilerek oluşturulan nesnenin her bir kısmına ait kimyasal özellikler ve hızların bir haritası oluşturulmaktadır. ESO-Türkiye İlk görüntünün altyazısı: Ümit Fuat Özyar"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/kozmik-isinlarin-kaynagi-belirlendi/", "text": "NASA'nın Fermi Teleskopu süpernova kalıntılarının kozmik ışınlar ürettiğini kanıtladı. NASA'nın Fermi Gama-ışını Uzay Teleskopu verilerinin kullanıldığı bir çalışmada, evrende çok hızlı hareket ederek yayılan kozmik ışınların, süpernova kalıntılarınca ürettildiği gösterildi. Zaten Fermi'nin ana görevi kozmik ışınların kökenini ortaya çıkarmaktı. NASA'nın Goddard Uzay Uçuş Merkezi'nden Elizabeth Hays: Bilimciler yaklaşık bir asır önce keşfedilen yüksek enerjili kozmik ışınların kaynağını bulmaya çalışıyor. Şimdi süpernova kalıntılarının inanılmaz hızlara ulaşan kozmik ışınlar ürettiğinin kanıtlarına ulaştık diyor. Kozmik ışınlar neredeyse ışık hızında hareket eden atomaltı parçacıklardır. Bunların yaklaşık % 90'ı elektronlardan ve geri kalanı atom çekirdeğindeki protonlardan oluşur. Gökada içerisindeki yolculuklarında elektrik yüklü parçacıkların manyetik alanlarıyla etkileşerek yön değiştirirler. Bu da onların geldiği yolu izleyerek kaynaklarının ortaya çıkarılmasını engeller. Çeşitli yollarla bu parçacıkların ışığın en güçlü formu olan gama ışını yayılımı kaynaklarından doğrudan bize gelen bir sinyal akımına yol açabilir. 2008 yılından bu yana toplanan Fermi Geniş Alan Teleskopu verileri süpernova kalıntılarından doğan gama ışınlarının milyon ya da milyar elektron volt enerjili olduğunu ortaya koydu. Karşılaştırma açısından görünür ışığın enerjisinin 2-3 eV arasında olduğunu hatırlamakta fayda var. Bilimciler süpernova kalıntılarının kozmik ışınlar ürettiğini kanıtlayabilmek için IC 443 ve W44 olarak bilinen iki süpernova kalıntısına ait Fermi verilerini inceledi. IC 443 ve W44 yıldızlararası ortamı dolduran soğuk ve yoğun gaz bulutudur. Kalıntıdan kaçan yüksek hızlı parçacıklar bulutun gama ışını yaymasına neden olur. Bilimciler daha önce kozmik ışınların proton ve elektron gibi atomaltı parçacıklardan gama ışınları ile oluştuğunu düşünmesine karşılık, bunların yıldızlararası ortamdaki gaz bulutlarından doğduğunu tespit edememişti. Fermi'nin dört yıllık verilerinin incelenmesiyle kalıntıların gama ışını yayılımı tespit edildi. Bir protonun parçalanmasıyla oluşan kozmik ışınlar yanında bir de nötr pion adı verilen kısa ömürlü parçacığın oluşmasına neden olur. Enerjisi hızla düşen hızlı pionların bozunması gama ışınına neden olur. IC 443 ve W44 kalıntılarındaki protonlar bir parmak izi gibi bu izleri bırakır. Kaliforniya Stanford Üniversitesi Kavli Enstitüsü Parçacık Astrofiziği ve Kozmoloji alanından Stefan Funk: Keşifle birlikte iki süpernova kalıntısının hızlandırılmış proton ürettiğini anladık. Şimdiki amacımız tüm kalıntıların içindeki gama ışını yayılımı yönetimini görmek olacak diyor. Fermi Teleskopu'na adını veren Fizikçi Enrico Fermi 1949 yılında, yıldızlararası gaz bulutlarının manyetik alanlarının yüksek enerjili kozmik ışınları hızlandırdığını ortaya sürdü. Bu tarihten sonra gökbilimciler süpernova kalıntılarının buna en uygun gökada cisimleri olduğunu gösterdi. Bir süpernova kalıntısının manyetik alanı içinde sıkışıp kalan yüklü parçacıklar rastgele hareket eder ve zaman zaman gerçekleşen şok dalgalarının yolu üzerinden geçer. Bu şok dalgaları parçacıkları her turlarında yüzde bir oranında hızlandırır. Bir süre sonra parçacık, gökadadan yeterli enerjiye ulaşarak, yeni doğan bir kozmik ışın olarak kaçar. Denizanası Bulutsusu olarak da bilinen 10 000 yıl yaşındaki süpernova kalıntısı IC 443, İkizler takımyıldızı yönünde ve 5000 ışık yılı uzaklıkta yer alır. 20 000 yıl yaşındaki W44 ise Kartal takımyıldızı yönünde ve 9500 ışık yılı uzaklıktadır. Her ikisi de büyük kütleli bir yıldızın patlaması sonucunda genişleyen şok dalgası kalıntısıdır."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/kozmik-istakozun-tozu-alindi/", "text": "VISTA'dan yeni NGC 6357 görüntüsü ESO'nun VISTA teleskopu ile alınan bu yeni görüntü ile sıcak genç yıldızları çevreleyen toz kıvrımları ve parlayan gaz bulutlarından oluşan göksel bir manzara yakalandı. Bu kırmızı-ötesi görüntü NGC 6357 olarak bilinen yıldız doğumevinin şaşırtıcı yeni ışıklarını gözler önüne seriyor. VISTA taramasının bir parçası olarak alınan bu görüntü gökadamız Samanyolu'nun yapısını ve nasıl oluştuğunu anlamak için yürütülen gözlemler sırasında elde edilmiştir. NGC 6357 Akrep takımyıldızı doğrultusunda yaklaşık 8000 ışık-yılı uzaklıkta bulunmaktadır bazen görünür-ışık görüntülerindeki halinden dolayı Istakoz Bulutsusu takma adını almaktadır bölge, çok miktarda karanlık toz filizleri ve gaz bulutları ile doludur. Bu bulutlar görünür ışıkta parlak mavi-beyaz renklerde ışıldayan büyük kütleli sıcak olanları da içeren yıldızları oluşturmaktadır. Bu görüntü ESO'nun Şili'deki Paranal Gözlemevi'nde bulunan Görünür ve Kırmızı Ötesi Gökbilim Tarama Teleskopu ile elde edilen kırmızı-ötesi gözlem verilerinden oluşturulmuştur. Gökadanın merkezi kısımlarını görüntüleyen Via Lactea VISTA Değişkenleri adlı dev gökyüzü tarama projesinin sadece küçük bir parçasıdır (eso1242). Yeni görüntü görünür ışık görüntülerine göre oldukça farklı görünüyor La Silla'daki 1.5-metrelik Danimarka teleskopu ile alınan görüntüdeki gibi kırmızı ötesi ışık nesnenin üzerini örten toz boyunca ilerleyebilmektedir . NGC 6357 içerisindeki Pismis 24-1 olarak bilinen parlak yıldızlardan birinin bilinen en büyük kütleli yıldız olduğu düşünülüyordu ta ki parlak üç dev yıldızdan oluşuğu bulunana kadar, bu yıldızlardan her biri de Güneş'in yaklaşık 100 katı kütleye sahipler. Hatta bu yıldızlar halen kütle rekorunu ellerinde tutuyorlar Samanyolu'ndaki en büyük kütleli yıldızlar arasında yer alıyorlar. Pismis 24-1 NGC 6357 içerisinde aynı zamanda oluştukları düşünülen bir grup yıldızdan oluşan yıldız kümesi Pismis 24'teki en parlak nesnedir. VISTA şimdiye kadar üretilen en büyük ve en güçlü tarama teleskopudur ve gökyüzünü kırmızı-ötesinde taramaya adanmıştır. VVV taraması Samanyolu'nun kökenini, erken dönemini ve yapısını keşfetmek için gerçekleştirilen bir programdır. NGC 6357'nin bir kısmı NASA/ESA Hubble Uzay Teleskopu (heic0619a) ve ESO'nun Çok Büyük Teleskopu (eso1226a) ile gözlenmişti. Her iki teleskop da bu bölgenin çeşitli görünür ışık görüntülerini oluşturdu bunları kırmızı ötesi görüntüleri ile karşılaştırınca ortaya bazı çarpıcı farklar çıktı. Kırmızı-ötesinde kırmızı-renkli büyük bulut maddesi çok daha az görünürken, farklı alanlardaki solgun filizler ve pembe gaz bulutsudan dışarıya doğru uzanmaktadır. Notlar Salyangoz Bulutsusu'nun resmi olmayan ismi bazen göz alıcı yıldız oluşum bölgesi Messier 17'ye verilir (eso0925), ancak bu nesne çoğunlukla Omega Bulutsusu olarak adlandırılmaktadır. Kırmızı ötesi gözlemleri görünür-ışık görüntülerinde görülmeyen şeyleri gözler önüne serebilir, örneğin çok soğuk ve kalın toz tarafından örtülmüş veya uzak bir nesne ise, yani ondan gelen ışığın Evrenin genişlemesiyle uzayarak tayfın sonundaki kırmızıya doğru kaydığı. ESO-Türkiye"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/kozmik-kaostan-cozum-anahtari/", "text": "Chandra X-ışını Teleskopu'nu kullanan gökbilimciler yıldızların nasıl oluştuğunu anlayabilmek için gökada kümelerindeki kaotik durumdan yararlanmayı amaçlıyor. Bir uçak yolculuğu ani iniş ve çıkışlara neden olan çalkantı benzeri olay yıldızların oluşumu sürecinde etkili olabilir. NASA'nın Chandra X-Işını Gözlemevi verilerini inceleyen gökbilimciler bu yolla yıldızların doğumuyla ilgili soru işaretini yanıtlayabileceklerini düşünüyor. Gökada kümeleri kütle çekiminin düzen verdiği evrendeki en büyük nesnelerdendir. Bu devasa yapılar birbirine bağlı yüzlerce ya da binlerce gökada içerir. Görülemeyen karanlık madde gökada kümelerinin kenarındaki en ağır bileşenlerdir. Kümeyi saran milyonlarca derece sıcaklıktaki gazın yaydığı X-ışınları Chandra Teleskopu ile saptanmaktadır. Zamanla soğuyan gaz yeterli sıcaklığa ulaştığında yıldız oluşumuna olanak vermektedir. Ancak gökbilimciler bu olguyu çoğu gökada kümesinde görememektedir. Araştırmayı yöneten Kaliforniya Stanford Üniversitesi'nden Irina Zhuravleva: Kümelerdeki sıcak gazın soğuyarak yıldız oluşturduğunu biliyoruz. Sorun bunun tam olarak nasıl olduğunu bilmiyor olmamız. Yeni X-ışını görüntülerinde gördüğümüz hareketlerin bu soruya çözüm getirebileceğini düşünüyoruz diyor. Önceki çalışmalarda sıcak gazın aralarındaki boşluklara neden olan enerjik parçacıkların, güçlü jet akımları yayan gökada merkezlerindeki süper kütleli karadeliklerce yayıldığı gösterilmişti. Chandra ve diğer X-ışını teleskoplarınca bu dev boşluklar tespit edilebiliyor. Zhuravleva ve ekibinin gerçekleştirdiği son çalışmada çevredeki gazın yaydığı enerjinin bu boşluklar arasında nasıl aktarıldığını ortaya koyuyor. Gaz ile boşlukların etkileşimi daha sonra milyarlarca yıl içinde gazı tutmak ya da dağıtmak için gerekli çalkantıya ya da kaotik hareketlere neden olur. Münih'teki Max Planck Astrofizik Merkezi'nden Eugene Churazov: Çalkantıya neden olan enerji yeterince güçlü ise gazın soğumasına neden olur diyor. Çalkantı için gereken kanıt ise Kahraman ve Başak adlı iki gökada kümesinden geldi. Chandra ile uzun sürelerle gözlenen kümelerdeki gaz yoğunluğundaki dalgalanmalar ölçüldü. Bu bilgiler gazın çalkantı miktarını ortaya çıkardı. Birleşik Krallık'taki Oxford Üniversitesi'nden Alexander Schekochihin: Bu çalışma ile kümelerdeki çalkantının derecesini tahmin edebildik. Elde ettiğimiz sonuç gazın soğumasına izin verecek kadar çalkantının olduğu yönünde diyor. Bu sonuçlar gökada kümelerinin süper kütleli karadeliklerce 'geri beslendiğini' ileri süren modeli desteklemektedir. Soğuyan gaz boşluklar üreten çalkantıyla jet akımlarına neden olan karadeliğe düşerek ona gereken enerjiyi verir. Bunun sonucunda gaz ısınarak dağılır. İki gökada kümesi arasındaki birleşmede çalkantıya neden olabilir. Buna karşılık gökbilimciler birçok küme merkezindeki kozmik kargaşanın nedeninin süper kütleli karadelik kaynaklı olduğunu düşünüyor. Çalışmanın makalesi: http://arxiv.org/abs/1410.6485"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/kozmik-kar-taneleri/", "text": "Kar tanelerini andıran bu görüntü 13,000 ışık yılı uzaktaki NGC 6441 küresel kümesine ait. Kar taneleri gibi kümedeki yıldızları saymak da zor. 1.6 milyon Güneş kütlesindeki küme Samanyolu'nun en büyük ve en parlak kümelerinden biridir. NGC 6441'de her biri birkaç milisaniye dönme süresine sahip dört pulsar ve JaFu 2 adlı gezegenimsi bulutsu da bulunmaktadır. Adlarına rağmen gezegenimsi bulutsuların gezegenlerle ilgisi yoktur. Orta kütleli yıldızların evrimlerinin son aşamasında, birkaç on bin yılda oluşur ki bu süre astronomik zaman açısından göz açıp kapayıncaya kadar geçen süre demektir. Samanyolu'nda 150 kadar küresel yıldız kümesi bulunmaktadır. Küresel kümeler gökadanın ilk yıldızlarından bazılarını barındırır. Bu yıldızların kökeni ve evrimleri ise hala gizemini korumaktadır. Görsel telif hakkı: ESA/Hubble & NASA, G. Piotto"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/kozmik-kutlama-kabarciklari/", "text": "RCW 34 adlı parıldayan bu bulutsunun en parlak bölgesinde bulunan gaz genç yıldızlar tarafından önemli ölçüde ısıtılarak çevredeki soğuk gaz boyunca dışarıya doğru genişlemektedir. Isıtılan hidrojen gaz bulutunun sınırına ulaştığında, kapağı açıldığında dışarıya doğru fırlayan şampanya gibi vakum ortamı ile karşılaştığı sırada dışarıya doğru püskürmektedir bu sürece şampanya akışı adı verilmektedir. ESO'nun Şili'deki Çok Büyük Teleskopu ile alınan bu yeni görüntüde dikkat çekici biçimde ışıldayan hidrojen gaz bulutları ön tarafta bulunan mavi yıldız topluluğunun arkasında yer almaktadır. Güney gökküresi takımyıldızlarından Vela doğrultusunda bulunan RCW 34 içerisinde bulutların en parlak bölgelerinde gizlenmiş olan büyük kütleli bir grup yıldız yer almaktadır . Bu yıldızların bulutsu üzerinde önemli etkileri vardır. Güçlü mor-ötesi ışımaya maruz kalan gaz bu bulutsunun merkezinde olduğu gibi iyonlaşmaya uğrar, yani hidrojen atomları elektronlarını kaybederler.omları elektronlarını kaybederler. Hidrojen gökyüzü fotoğrafçıları için önemlidir çünkü kendine özgü kırmızı bir renkte ışıldayarak birçok bulutsunun ayırt edilebilmesini sağlar ve ilginç şekillerde güzel görüntülerin ortaya çıkmasına neden olur. Ayrıca şampanya akışı gibi dikkat çekici olayların meydana gelebilmesi için ham maddeyi oluşturmaktadır. Ancak iyonlaşmış hidrojenin gökbilimde önemli başka bir rolü daha vardır:yıldız-oluşum bölgelerine işaret etmektedir. Yıldızlar içeriye doğru çökmekte olan gaz bulutlarınca meydana gelmektedir ve bunlar RCW 34 gibi çok miktarda gaz bulunduran bölgelerde bolca yer almaktadır.Bu nedenle bulutsu, yıldız oluşumu ve evrimini araştıran gökbilimciler için özellikle ilginç hale gelmektedir. Bulutsuda yer alan çok miktardaki toz, iç kısımlarda bulunan yıldız oluşum bölgelerindeki süreçlerin görülmesini engellemektedir. RCW 34 oldukça yüksek miktarda sönümlenmeye uğramaktadır, yani bu bölgeden gelen görünür ışığın neredeyse tamamı Yeryüzü'ne ulaşamadan soğurulmaktadır. Doğrudan görüntülenemese de, gökbilimciler kırmızı-ötesi teleskopları kullanarak toz boyunca gömülü yıldız kuluçkalarını araştırabilmektedirler. Kırmızı renklerin arkasına bakıldığında bölgede Güneş'ten çok daha küçük çok miktarda genç yıldızın olduğu ortaya çıkarıldı. Bunların merkezdeki daha yaşlı ve büyük kütleli yıldızların etrafında kümelendiği az bir kısmının ise dış kısımlarda yer aldığı görülüyor. Bu dağılıma göre gökbilimciler bulut içerisinde meydana gelen farklı yıldız oluşumu bölümlerinin gerçekleştiğini düşünüyorlar. İlk aşamada meydana gelen üç dev yıldız etrafında daha düşük kütleli yıldızların oluşmasına neden oldu . Elde edilen görüntü için VLT üzerindeki Odak Daraltıcı ve düşük dağılımlı Tayfölçeri aygıtı kullanılmış olup, ESO'nun Kozmik Mücevherler programı kapsamında gözlenmiştir. Notlar RCW 34 ayrıca Gum 19 olarak bilinmektedir ve parlak genç yıldız V391 Velorum etrafında kümelenmiştir. Çok büyük kütleli parlak yıldızların ömürleri kısa sürelidir milyon yıl mertebesinde ancak daha küçük kütleli olanların ömürleri Evren'in şu anki yaşından daha uzun sürmektedir. ESO'nun Kozmik Mücevherler programı ESO teleskopları kullanılarak gökbilim görüntülerinin eğitim ve hakla ilişkiler amaçlı kullanımı için geliştirilen yeni girişimdir. Program çoğunlukla gökyüzü koşullarının bilimsel gözlemler için uygun olmadığı zamanları, görsel olarak ilginç, merak uyandırıcı ve ilgi çekici cisimlerin fotoğraflarını çekmek için kullanıyor. Toplanan tüm veriler ayrıca ESO'nun bilim arşiviyle profesyonel gökbilimciler için de uygun hale getirilmektedir. ESO-Türkiye"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/kozmik-martinin-zengin-renkleri/", "text": "ESO'nun La Silla Gözlemevi'nden alınan bu yeni görüntüde Martı Bulutsusu olarak adlandırılan yıldız doğumevinin bir kısmı görülmektedir. Sharpless 2-292 olarak da bilinen bu gaz bulutu martının başını oluşturuyormuş gibi görünür ve kalbinde yatan çok sıcak genç yıldızlardan gelen enerjili ışınımdan dolayı parıldar. Bu ayrıntılı görüntü MPG/ESO 2.2-metre teleskopu üzerindeki Geniş Alan Görüntüleyicisi ile üretilmiştir. Bulutsular geceleyin gökyüzündeki görsel olarak en etkileyici cisimler arasında yer alırlar. Bunlar yeni yıldızların doğduğu toz, moleküller, hidrojen, helyum ve diğer iyonize gazlardan ibaret yıldızlararası bulutlardır. Farklı şekil ve renklerde olmalarına rağmen bir çoğu ortak özelliklere sahiptir; ilk kez gözlendikleri zaman sıra dışı ve başka şeylere benzeyen şekilleri gökbilimcilerin hayal güçlerini zorlayarak bunlara ilginç isimler vermelerine neden olmuştur. Bu olağanüstü yıldız oluşum bölgesi de Martı Bulutsusu lakabıyla nasibini almıştır. Şili'de bulunan ESO'nun La Silla Gözlemevi'ndeki 2.2-metrelik MPG/ESO teleskobu üzerindeki Geniş Alan Görüntüleyicisi'nden gelen yeni görüntü Martı Bulutsusu'nun baş kısmını gösteriyor . Bu, yalnızca IC 2177 olarak bilinen 100 ışık-yılından daha geniş bir alana uzanan kanatlarını açmış uçan bir martıya benzeyen daha büyük bir bulutsunun bir parçasıdır. Bu gaz ve toz bulutu Dünya'dan yaklaşık 3700 ışık-yılı uzaklıktadır. Kuşun tamamı en iyi geniş alan görüntülerinde ortaya çıkar. Martı Bulutsusu, Canis Major ve Monoceros takımyıldızları arasındaki sınırda uzanır ve gökyüzündeki en parlak yıldız olan Sirius'a yakındır. Bulutsu, ünlü yıldızdan 400 kat daha uzaktadır. Gaz ve toz karmaşası, martının gözü olarak nitelendirilebilen ve görüntünün ortasında yer alan genç parlak bir yıldız olan HD 53367'den gelen güçlü morötesi ışınımdan dolayı gökyüzünde parıldayan martının başını oluşturur. Genç yıldızlardan gelen ışınım civardaki hidrojen gazının zengin kırmızı bir renkte parlamasına ve bir HII bölgesine dönüşmesine neden olur . Sıcak mavi beyaz yıldızlardan gelen ışınım da bulutsudeki küçük toz parçalarıyla saçılarak görüntünün bazı kısımlarıda mavi haleler oluşturur. Martı Bulutsu kompleksindeki parlak yığın ilk kez Alman-İngiliz gökbilimci Sir William Herschel tarafından ilk kez 1875'te gözlenmiş olmasına rağmen, burada gösterilen kısım neredeyse 100 yıl sonra fotografik olarak keşfedilmeyi beklemiştir. Şans eseri bu bulutsu gökyüzünde, ESO'nun 'VLT'nin Ne Gözleyeceğini Seç' adlı yarışmasının (ann12060) kazananı Thor'un Başlığı Bulutsusu'na (NGC 2359) yakındır. Ayırt edici şekli ve sıra dışı adıyla bu bulutsu ESO'nun Çok Büyük Teleskopu'nun gözlediği halk tarafından seçilen ilk cisimdir. Bu gözlemler 5 Ekim 2012'deki ESO'nun 50. yıl kutlamalarının bir parçası olacaktır. Gözlemler Paranal'daki VLT'den canlı yayınlanacaktır. Bizi izlemeye devam edin! Notlar Yıllar içerisinde bu cisim birçok isim almıştır .bunlar Sh 2-292, RCW 2 ve Gum 1'dir. Sh 2-292, 1959'da yayınlanan ikinci Sharpless HII bölgesi kataloğundaki 292 numaralı cisim anlamına gelir. RCW numarası 1960'da yayınlanan Rodgers, Campbell ve Whiteoak'ın derlediği katalog anlamındadır. Bu isim Colin Gum tarafından derlenen güney yarım küredeki bulutsular kataloğunun ilk cismidir. HD 53367, Güneşimizden 20 kat daha büyük kütleli genç bir yıldızdır. Tayfında belirgin hidrojen salma çizgileri olan B türü bir yıldız olduğundan bir Be yıldızı olarak sınıflandırılmıştır. Bu yıldızın son derece basık yörüngede dolanan beş Güneş kütleli bir bileşeni vardır. HII bölgeleri artık elektronları protonlarına bağlı olmayan iyonize hidrojenden ibaret oldukları için bu ismi almışlardır. HI terimi iyonize olmamış, nötral hidrojen için kullanılır. HII bölgelerinden gelen kırmızı parlama, proton ve elektronların yeniden birleştikleri ve bu esnada belli bir dalgaboyunda ya da renkte enerji yayınladıklarında meydana gelir. Başka iyi bilinen bir geçiş de bu güçlü kırmızı rengi verir . ESO-Türkiye"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/kozmik-mercekle-evrenin-genisleme-hizi-hesaplaniyor/", "text": "İsveçli gökbilimcilerin başını çektiği uluslararası bir gökbilimci ekibi Hubble teleskopunun kütle çekimi mercekleme etkisi altında gözlediği Ia türü süpernovasının çoklu görüntüsünü analiz etmeye çalıştı. Patlayan yıldızın eldeki dört fotoğrafı evrenin genişleme hızını hesaplamak için kullanılacak. Böylece evrenin gerçekten de genişleme hızının arttığı yönündeki varsayımlar test edilmiş olacak. İsveç'teki Stockholm Üniversitesinden gökbilimcilerin başında olduğu çalışmada iPTF16geu adlı uzak Ia türü süpernovası keşfedildi . Süpernova 4,3 milyar ışık yılı uzaklıkta yer alıyor . Süpernovanın ışığı mercek etkisiyle büküldü ve gökyüzünde dört ayrı bölgenin ayrıntılarını gösterdi . Öndeki gökadanın yardımıyla oluşan dört görüntü yaklaşık 3000 ışık yılı yarıçapındaki dairesel bir alan oluşturdu ve şimdiye kadar gözlenen en ince gökada dışı kütle çekimsel merceklerinden biri haline geldi. Ortaya çıkan görüntü 2015'de ortaya çıkarılan Refsdal süpernovasını andırıyor (heic1525). Refsdal çekirdek çökmesiyle oluşan süpernovadır. Tip Ia süpernovaları aynı parlaklığa sahiptir ve gökbilimciler bunların gökyüzünde görünen parlaklığını ölçerek cismin ne kadar uzakta olduğunu anlarlar. Bu nedenle kozmolojide bu tip süpernovalar 'standart mum' olarak nitelendirilir. Bu süpernovalar yıllarca evrendeki uzaklıkları ölçmek için kullanıldı. Şimdi ise iPTF16geu süpernovasıyla farklı bir ölçüm yapmayı başardılar. Stockholm Üniversitesindeki Oskar Klein Merkezinden Prof. Ariel Goobar: Güçlü bir şekilde mercek altında toplanmış standart mum süpernovasının çoklu görüntülerine ulaşmak büyük bir gelişmedir. Böylece şimdiye kadar ulaşılamamış boyuttaki fiziksel ölçekleri her zamankinden daha net ve doğrudan ölçebiliriz diyor. Ekip, cismin keşfinden hemen iki ay gibi kısa süre sonra süpernova takip gözlemlerini başlattı. Bunun için Hubble'ın dışında Hawaii'deki Keck ve Şili'deki ESO'nun Çok Büyük teleskoplarını da kullandı. Ekip eldeki verileri kullanarak merceğin büyütme gücünün 52 faktör olduğunu hesapladı. Ekip şimdi ise süpernovanın dört görüntüsüne bakarak her birinden ışığın ne kadar sürede geçtiğini hesaplayarak evrenin genişleme hızını veren Hubble sabitini daha hassas hesaplamayı düşünüyor . Bu özellikle yerel ve uzak evren için hesaplamalar arasındaki tutarsızlıkları açıklamak için önemlidir. Mercekli süpernovalar kozmoloji açısından çok önemlidir, ancak bunları keşfetmek çok zordur. Bunun nedeni gökyüzündeki cisimler arasında çok özel ve hassas bir yerde olmaları ve çok kısa sürede görünmeleridir. Stockholm Üniversitesinden araştırmacı ve yazar Rahman Amanullah: iPTF16geu'un keşfi samanlıkta biraz tuhaf bir iğne bulmak gibidir. Bu bize evren hakkında birçok yanıt getirmesine karşılık ondan daha fazla da sorunun akla gelmesine neden oluyor diyor. Benzer mercekli süpernovaların incelenmesi evrenin ne kadar hızla genişlediğinin anlaşılmasını sağlayacaktır. Yakın gelecekte göreve başlayacak yeni nesil teleskoplarla bu tür süpernovalar daha kolay bulunabilecek. Notlar iPTF16geu ilk olarak Palomar gözlemevi ile gökyüzünü geniş alanda tarayan bir çalışma sonucunda keşfedildi. Bu 0,4'lük kırmızıya kaymaya karşılık gelir. Merceksi gökadanın kırmızıya kayması 0,2'dir. Kütle çekimsel mercek etkisi Albert Einstein tarafından 1912'de öne sürülen bir olgudur. Uzaktaki ışık kaynağı ile gözlemci arasında yer alan dev bir cisim kendine gelen ışığı bükerek uzaktaki cismin büyük görünmesine neden olur. Böylece çok uzaktaki sönük cisimlerin gözlenebilmelerine olanak sağlar. Süpernovanın her görüntüsünde ışık eşit şekilde bükülmemektedir. Bu uzaklık farklılığındandır. Dört görüntü arasındaki maksimum gecikme süresinin 35 saatten az olduğu tahmin edilmektedir."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/kozmik-ocak/", "text": "NASA'nın Geniş Alan Kızılötesi Araştırma Aracı ya da kısa adıyla WISE, Avcı takımyıldızındaki Büyük Bulutsu'yu görüntüledi. Avcı, Aralık'tan Nisan ayına kadar gökyüzünde dikkati çeken bir takımyıldızdır. Avcı Bulutsusu (M42) takımyıldızın ortasındaki birbirine yakın görünen ve Avcı'nın kemerini oluşturan üç yıldızın altında yer alır. Çıplak gözle bulanık bir şekilde görülür. Tüm dünya kültürlerinde özel bir yeri vardır. Örneğin Mayaların evlerinde üçgen biçimli üç-taş ocak ve onun ayaklarını ise Saiph ve Rigel yıldızları oluşturur. Üçgenin merkezindeki Avcı Bulutsusu ise kozmik duman olarak yorumlanmıştır. Gökbilimciler bulutsunun yaklaşık 5 milyar yıl önce Güneş benzeri bir yıldızın patlamasıyla oluştuğunu düşünüyor. Zamanla bulut boşluğa yayıldı. Avcı Bulutsusu içinde doğan yeni yıldızlar en az 10 milyon yıl yaşındadır. Muhtemelen milyarlarca yıl daha yeni yıldız oluşumları sürecek. Avcı Bulutsusu'ndaki toz ve gaz yeni yıldızlar için gerekli maddeyi sağlar. Dünya'ya yakın olması nedeniyle de gökbilimciler için uygun yıldız doğum alanlarından biridir. Birçok teleskopla bulutsu ayrıntılı olarak incelenerek yeni yıldızlar ve bunların çevresindeki gezegen diskleri ortaya çıkarılmaya çalışılır. WISE böylesi yıldız oluşum bölgelerini ayrıntılı gösteren yeteneğe sahiptir. Bulutsu 100 ışık yılı çapında yani altı dolunaydan daha büyük bir alanı kaplar. Yıldızlardan yayılan ışık bulutsunun yeşil renkte parlamasına neden olur. Görüntü farklı dalga boylarındaki kızılötesi tayfında alınmıştır. Genelde sıcak yıldızlardan kaynaklanan mavi renk 3,4 mikron, cyan 4,6 mikron ile elde edildi. Bulutsudaki görece daha soğuk yerler ise yeşil ve kırmızı renkleriyle görünmektedir. Yeşil 12 mikron ve kırmızı 22 mikronluk ışığı temsil eder."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/kozmik-parlamalar-karadelik-dogumunu-gosteriyor/", "text": "Yeni kaydedilen bir kozmik parlama henüz hiç görülmemiş bir şeyi işaret ediyor olabilir: Bir karadeliğin doğumu. Büyük bir yıldız yakıtını tükettiğinde kütle çekimi altında çöker ve ışığın bile kaçamayacağı kadar yoğun yeni bir cisme, karadeliğe dönüşür. Kaliforniya Teknoloji Enstitüsü astrofizikçilerinin yaptığı bir çalışmaya göre böyle bir karadeliğin oluşumunu gösteren bir ışık parlaması her an görülebilir. Caltech araştırmacısı Tony Piro'nın başını çektiği ekibin gerçekleştirdiği çalışma Astrophysical Journal Letters'ın 1 Mayıs sayısında yayınlandı. Mevcut kurama göre büyük bir yıldız öldüğünde ağırlığı altında çöker. Çökmenin etkisiyle atomdaki proton ve elektronlar birleşerek nötrona dönüşür. Sonuçta yıldızın çekirdeği birkaç saniye içinde 10 km yarıçaplı bir küre olacak şekilde küçülerek sıkışır. Bu çökme sırasında hızları hemen hemen ışık hızına ulaşan nötrino parçacıkları uzaya saçılır. Çekirdekten dışarı kaçan bu nötrinolar aynı zamanda çok fazla enerjiye sahiptirler. Rusya'daki Alihanov Deneysel ve Teorik Fizik Enstitüsü'nden Dmitry Nadezhin'in 1980 yılında kaleme aldığı çalışmada ölen yıldızın çekirdeğindeki çekim gücünün ani olarak düşeceğini ileri sürmüşlerdi. Bu durumda çekirdeğin çevresindeki dış gaz katmanları saniyede 1000 km (saatte 3,2 milyon km) hızla oluşan şok dalgasının etkisiyle savrulacaktır. Santa Cruz Californiya Üniversitesi'nden Elizabeth Lovegrove ve Stan Woosley, bilgisayar benzetimi kullanarak şok dalgasının gaz katmanın dış kısmına çarpmasıyla gazın parlayacağını ve ısınacağını göstermişti ki bu bir karadeliğin doğumu demekti. Güneş'ten bir milyon kat daha parlak olsa da bu diğer yıldızlara göre oldukça sönük kalacaktır. Hatta bize yakın olan gökadalarda oluşacak böyle bir parlamayı görmemiz zor olurdu diyor Piro. Ama Piro daha ümit verici bir çalışma gerçekleştirdi. Buna göre şok dalgasının yıldız yüzeyine çarptığında Lovegrove ve Woosley'e göre 10 ile 100 kat daha büyük bir parlama oluşmalıydı. Gerçekten çok fazla bir parlama olacak ve bunu görmek olayı gözlemlemek anlamına gelir. Böyle bir parlamayı gerçekten görmek isteriz diyor. Böyle bir parlama süpernova patlamasına göre sönük olur ancak yakın gökadalarda keşfedilebilecek kadar da parlak olurdu. Parlama tamamen sönmeden önce 3 ile 10 gün süreyle görülür. Parlama, görünür dalga boylarında da görülebilmesine karşılık morötesi dalga boyunda çok daha parlak olacaktır. Piro'ya göre gökbilimcilerin böylesi olayları yılda bir kez görmesi gerekiyor. Bu da süpernova izleme çalışmaları içinde keşfedilecek bir durum. İlerleyen yıllarda yeni teknolojik gözlem araçlarının yardımıyla böylesi özel durumların daha kolay gözlenmesi bekleniyor. Piro: Bu araçlar bizim öne sürdüğümüz kuramı desteklemeyebilir. Böylesi bir durumda karadelik oluşumlarının düşünülenden daha ender oluştuğu ve kuramı elden geçirmemiz gerektiği ortaya çıkabilir diyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/kozmik-serpintilerin-dogasi-ortaya-cikti/", "text": "Yaşlı yıldızlardan sıradışı bir gezegenimsi bulutsu heykeltıraşı ESO'nun Çok Büyük Teleskop'unu kullanan gökbilimciler olağanüstü bir gezegenimsi bulutsu örneğinin merkezinde birbirleri etrafında dolanan bir yıldız çifti keşfetti. Yeni sonuçlar uzaya atılan madenin dikkat çekici ve simetrik görünüşünü kontrol eden mekanizma üzerindeki uzun süredir tartışılan bir teoriyi destekliyor. Sonuçlar Science dergisinin 9 Kasım 2012 tarihli sayısında yayınlanacak. Gezegenimsi bulutsular Güneş-benzeri yıldızların yaşamların sonunda meydana gelen beyaz cüce yıldızların etrafındaki parlak gaz katmanlarından oluşur. Fleming 1 dikkat çekici ve eğimli desenlere sahip simetrik jetleriyle güzel bir örnek teşkil ediyor. Güney gökküresi takım yıldızlarından Erboğa doğrultusunda yer alan bulutsu, geçtiğimiz yüzyılda önceleri hizmetçilik yapan, fakat sonrasında gökbilime olan ilgisi nedeniyle Harvard Üniversitesi Gözlemevi'nde işe alınan Williamina Fleming tarafından keşfedilmiştir. Gökbilimciler uzun süredir bu simetrik görünümlü jetlerin nasıl oluştuklarını tartışıyorlardı, ancak herhangi bir anlaşmaya varılamamıştı. Şimdi, Henri Boffin tarafından yürütülen bir araştırma ile Çok Büyük Teleskop tarafından yapılan Fleming 1 gözlemleri ilk kez bu tuhaf şekillerin nasıl oluştuklarını anlamak için bilgisayar modelleri ile birleştirildi. Araştırma ekibi merkezdeki yıldızdan gelen ışığı incelemek için ESO'nun VLT'sini kullandı. Ve Flemin 1'in bir tane değil merkezinde, birbirleri etrafında her 1.2 günde dolanan iki tane beyaz cüceye sahip olduğunu buldular. Daha önceleri gezegenimsi bulutsuların merkezlerinde çift yıldızlar bulunmuş olsa da, ikisinin de beyaz cüce olduğu sistemler oldukça nadirdir . Fleming 1 ve buna benzer nesnelerin güzel ve karmaşık şekillerinin nedeni onlarca yıldız tartışılıyor, diyor Henri Boffin. Gökbilimciler daha önce burada bir yıldız çifti olabileceğini önermişti, ancak bunların çoğunlukla birbirlerinden oldukça uzak ve yörünge dönemlerinin onlarca veya daha uzun yıllar olduğu düşünülüyordu. Gözlem ve modellerimiz sayesinde, bu sıradışı sistemi oldukça detaylı bir şekilde inceleyerek bulutsunun tam kalbine bakabildik, ve çiftlerin birbirlerine oldukça yakın olduğunu bulduk. Güneş'ten sekiz kat daha büyük kütleli bir yıldız yaşamının sonuna geldiğinde, dış kabuklarını uzaya atarak kütle kaybetmeye başlar. Bu sayede sıcak iç çekirdek güçlü bir şekilde ışıldayarak, dışarıya doğru genişleyen bu hareketli kozanın bir gezegenimsi bulutsu gibi parlamasına neden olur. Yıldızlar küresel bir görünüme sahip olsalar da, gezegenimsi bulutsuların çoğu, oldukça düzensiz düğümler, iplikçikler ve karmaşık desenler oluşturan madde jetleriyle çok farklı bir yapıya sahiptirler. Aralarında Fleming 1'inde yer aldığı en dikkat çekici bazı bulutsular nokta-simetrisi yapılanmalar sergilemektedir . Gezegenimsi bulutsu için bunun anlamı merkezi bölgenin her iki kutbundan dışarıya atılan S-şeklindeki akışlardır. Yeni çalışmanın sonuçlarına göre Fleming 1 için bu desenler merkezdeki yıldızların yakın etkileşimin bir sonucu yıldız çiftinin şaşırtıcı son gösterisi. Bu bilgisayar simülasyonlarının merkezdeki yıldızların çevreleyen bulutsuyu nasıl şekillendirdiklerini doğru bir biçimde tahmin eden şimdiye kadarki en geniş kapsamlı durum ve gerçekten olağanüstü bir tarz. diye açıklıyor araştırma ekibinden Brent Miszalski . Bulutsunun merkezindeki yıldız çifti gözlenen yapının açıklanabilmesi için hayati öneme sahiptir. Yıldızlar yaşlandıkça, genişlerler, ve bu zaman süresinde, çiftlerden biri vampir yıldız gibi davranarak, diğerinin maddesini üzerine doğru çeker. Daha sonra bu madde vampir yıldız üzerine doğru düşerek, yığılma diski olarak bilinen dairesel bir disk oluşturur . Yıldızlar birbirleri etrafında dolandıkça, her ikisi de bu diskle etkileşim kurarlar ve onun dönen bir topaç gibi dönmesine neden olurlar bu bir tür presesyon halidir. Bu hareket sistemden dışarıya atılan her şeyin, örneğin kutuplardan çıkan jetlerin davranışını etkiler. Yeni çalışma presesyon yapan yığılma disklerinin yıldız çifti ile birlikte Fleming 1 gibi gezegenimsi bulutsularda hayret verici simetrik desenlerin ortaya çıkmasına neden olduğunu göstermektedir. VLT ile elde edilen derin görüntüler ayrıca iç taraftaki bulutsu içerisinde halka şeklindeki düğümlerin de keşfedilmesini sağlamıştır. Bu tür madde halkaları diğer yıldız çiftlerinde de görülmektedir, bu nedenle bir yıldız çiftinin varlığına işaret eden bir gösterge olduğu görülüyor. Sonuçlarımız yıldız çiftleri arasındaki etkileşimin, gezegenimsi bulutsuları şekillendiren ve hatta oluşturan rollerini ortaya çıkardı ve bir adım daha ileriye götürdü, diye sonlandırıyor Boffin. Notlar Gezegenimsi bulutsuların gezegenlerle bir ilgisi yoktur. 18. yüzyılda bu nesnelerden bazıları küçük teleskoplarla gözlendiklerinde uzak gezegenlerin disklerine benzedikleri için bu ismii almışlardır. Jetler gezegenimsi bulutsuların merkezi bölgelerinden dışarıya atılan çok hızlı hareket eden gaz akışlarıdır. Çoğunlukla simetrik yapıya sahiptirler madde paralel akışlar şeklinde dışarıya atılır yani uzayda ilerledikleri sırada çok az yayılma sergilerler. Fleming 1'e 1910'da onu keşfeden İskoçyalı gökbilimci Williamina Fleming'in adı verilmiştir. 1880'lerde önceleri Harvard Üniversitesi Gözlemevi müdürü için temizlik işlerine bakan Fleming, daha sonra gökbilim verilerini işlemek ve matematiksel hesaplar yapmak için yetenekli kadın işçilerle birlikte ofis çalışmaları yürütmek üzere gözlemevinde işe alınmıştır. Bu sürede kendi adıyla anılan çok sayıda gökbilimsel nesne keşfetmiştir, bunlar arasında 59 gaz bulutu, 310'un üzerinde değişen yıldız ve 10 adet nova bulunmaktadır. Bu nesnenin farklı birçok ismi vardrı, PN G290.5+07.9, ESO 170-6 ve Hen 2-66 gibi. Araştırma ekibi gözlemlerinde ESO'nun Şili'de bulunan Paranal Gözlemevi'ndeki Çok Büyük Teleskop'unu kullandılar. Nesnenin görüntülerini almalarının yanı sıra, merkezi nesnenin kimyasal yapısı, sıcaklığı ve hareketi hakkında bilgi edinmek için de oradan gelen ışığı bileşenlerine ayırdılar. Yıldızların sırasıyla 0.5 ile 0.86 ve 0.7 ile 1.0 Güneş kütlesinde oldukları bulundu. Araştırma ekibi yıldızlardan gelen ışığı analiz ederek ve sistemin parlaklığını bularak, bunların güneşimiz benzeri normal yıldız olma olasılığını elediler. Sistem döndükçe parlaklığı çok az değişmektedir. Normal bir yıldız, parlaklığında kolayca görülecek düzenli değişimleriyle, sıcak beyaz cüce eşi tarafından ısıtılmış ve eşine sürekli aynı yüzünü gösterdiğinden dolayı , sıcak ve parlak ve soğuk ve karanlık yüzü olmalıydı. Bu nedenle merkezi nesne büyük olasılıkla bir beyaz cüce çifti nadir ve egzotik bir bulgu. Bu durumda bulutsunun her bölgesi yıldızdan aynı uzaklıkta bir eşe sahiptir, ancak ters doğrultuda bu tür bir simetri geleneksel oyun kartlarındaki iskambil kağıtlarında gösterilmektedir. Böyle bir disk yıldızdan kaçan maddenin Roche lobu olarak bilinen belirli bir sınırdan taşması sonucu oluşur. Bu lob içerisinde, tüm maddenin hareketi bağlı olduğu yıldızın kütleçekimi ile belirlenir ve dışarıya kaçamaz. Bu lob dolduğunda ve sınırları genişlediğinde, madde yıldızdan koparak yakın bir nesneye doğru hareket eder, örneğin sistemdeki ikinci bir yıldıza, ve bir yığılma diski oluşturur. ESO-Türkiye"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/kozmik-super-kabarcik/", "text": "Gökadamız Samanyolu'nun uydu gökadalarından biri olan Büyük Macellan Bulutu'ndaki NGC 1929 yıldız kümesi etrafında bulunan bu bulutsunun çarpıcı görüntüsü ESO'nun Çok Büyük Teleskop'u ile elde edildi. Gökbilimcilerin süper kabarcık ismini verdikleri dev bir örnek buradaki yıldız doğumevine hakim durumdadır. Süpernova patlamalarından gelen şok dalgaları ve parlak genç yıldızlardan gelen rüzgarlar nedeniyle yapısında bozulmalar meydana gelmiştir. Büyük Macellan Bulutu, Samanyolu'nun küçük gökada komşularından biridir. Gaz ve toz bulutlarının yeni yıldızları meydana getirdiği birçok bölge içermektedir. NGC 1929'un etrafındaki buna benzer bir bölgenin yeni bir görüntüsü ESO'nun Çok Büyük Teleskop'u ile yakın çekim halinde gösterilmektedir. Bu bulutsu resmi olarak LHA 120-N 44 ya da sadece N 44 olarak bilinmektedir. NGC 1929'daki sıcak genç yıldızlar yoğun morötesi ışık yayarak gazların parlamasını sağlamaktadırlar. Bu etki 325 ila 250 ışık yılı boyunda ismine uygun geniş bir malzeme kabuğu şeklindeki süper kabarcığa dikkat çekmektedir. Karşılaştırma yaparsak, Güneş'e en yakın yıldızın uzaklığı sadece dört ışık yılının biraz üzerindedir. N 44 süper kabarcığı iki işlemin birleşmesiyle oluşmuştur. İlk önce, yıldız rüzgarları merkezi kümedeki oldukça sıcak ve büyük kütleli yıldızlardan gelen yüklü parçacık akışları merkezi bölgeyi temizlemiştir. Daha sonra büyük kütleli küme yıldızları süpernova şeklinde patlayarak şok dalgaları yaratmış ve gazı parlayan kabarcıktan dışarıya doğru itmiştir. Süper kabarcık yıkıcı süreçlerce şekillendirilmiş olmasına rağmen, gazın sıkıştırıldığı sınır bölgeleri civarında yeni yıldızlar oluşmaktadır. Kozmik ölçekte bir geridönüşüm süreci gibi, oluşan yeni nesil yıldızlar NGC 1929'a yeni bir yaşam sunacaktır. ESO tarafından oluşturulan bu görüntü ESO'nun Gizli Hazineler 2010 gökyüzü fotoğrafçılığı yarışmasına Arjantin'den katılan Manu Mejias'ın seçtiği gözlemsel verilere dayanmaktadır. Profesyonel teleskoplarla elde edilen gökbilim verilerini kullanarak geceleyin gökyüzünün ihtişamlı görüntülerini oluşturmaktan hoşlanan herkese açık olan yarışma ESO tarafından Ekim-Kasım 2010 tarihlerinde düzenlenmiştir. Notlar NGC 1929 görüntüsünü oluşturmak için ESO'nun arşivini ve belirlenmiş veri-setlerini araştıran Manu'nun görüntüsü, 100 başvuru arasından yedinci olmuştur. Orjinal çalışmasına buradan ulaşabilirsiniz. ESO'nun Gizli Hazineler 2010 yarışması amatör gökbilimcilere ESO'nun geniş gökbilim veri arşivlerini araştırma olanağı tanıyarak katılımcılardan gizli kalmış hazineleri ortaya çıkarması beklenmiştir. Gizli Hazineler hakkında daha fazlasını öğrenmek için ziyaret edebileceğiniz adres: http://www.eso.org/public/outreach/hiddentreasures ESO-Türkçe"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/kozmik-tarcinli-corek/", "text": "Birçok sarmal gökadanın tersine UGC 12588'in merkezinde ne bir yıldız çubuğu ne de belirgin sarmal kol görülür. Bunun yerine dairesel, beyaz ve çoğunlukla toparlanamamış merkeziyle, yıldızlarla ve gazlarla dolu mega gökada yerine tarçınlı çöreği andırıyor. Kuzey yarımkürede Andromeda takımyıldızında yer alan gökada, sarmal gökada olarak sınıflandırılmıştır. Bununla birlikte, bilindik sarmal gökadanın klasik görüntüsü yerine UGC 12588'deki yıldızlar ve gaz kolları çok soluktur ve ayırt edilemez ve merkez çevresini sıkıca sarmıştır. Sarmal kolların en net görüntüsü büyük olasılıkla yeni yıldız oluşumunun meydana geldiği bölgeleri gösteren gökada kenarlarına serpilmiş mavi yıldızlardan geliyor. UGC 12588 gökadası 31 milyon ışık yılı uzaklıktadır. Görsel telif hakkı: ESA/Hubble & NASA, R. Tully"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/kozmik-yagisin-olumsuz-etkisi/", "text": "NASA'nın Chandra X-Işını Gözlemevi verilerini inceleyen gökbilimciler çekirdeklerinde süper kütleli karadelik bulunan gökadaların büyümesine kozmik yağış adı verilen etkinin engel olduğunu belirledi. Kozmik yağış, Dünya'daki yağmur, sulu kar ya da kar yağışı olarak bilinen türle aynı anlamda değildir. Tersine, sıcak gazın soğuk gaz bulutlarına akması olayıdır. Araştırmacılar 200'den fazla gökadanın X-ışını analizinden yararlanarak gaz yağışına neden olan karadeliklerin gökadaların büyümesindeki etkisi araştırıldı. Michigan State Üniversitesi'nden Mark Voit: Artık bu yağışın yavaşlatma etkisini biliyoruz. Yani büyük karadeliklerin gökadalardaki yıldız oluşumunu yavaşlattığının kanıtlarına ulaştık diyor. Gökbilimciler milyonlarca hatta milyarlarca güneş kütlesindeki süper kütleli karadeliklerin gökadaların gelişimini olumsuz yönde etkilediğini bilmelerine karşılık bunun nasıl olduğunu bilmiyorlardı. Şimdi bu bulmaca çözülmüş görünüyor. MSU'dan Megan Donahue: Süper kütleli karadeliklerin gökadalar üzerinde etkisi olduğunu biliyorduk ama bunun ayrıntılarını bilmiyorduk. Elimizdeki kanıtlar çözüme bir adım daha yakın olduğumuzu gösterdi diyor. Çalışmada gökada kümelerinin merkezlerindeki, bilinen en büyük gökadalar araştırıldı. Bu gökadalar muazzam derecede sıcak gazla örtülüdür. Yıldız oluşumu için daha soğuk gaz gerektiğinden sıcak gazın varlığı yıldız oluşumu önünde engel oluşturmaktadır. Bu sıcak gaz nereden besleniyor? Bu sorunun yanıtını büyük gökada merkezlerindeki süper kütleli karadelikler verebilir. Belirli koşullar altında gaz kümeleri enerji yayar ve bu da sıcak gazla bunun çevresindeki soğuk gazın karışmasına neden olur. Bulut içindeki sıcak gazın itilmesiyle ısınan madde yıldız oluşumunu engelleyen enerjik parçacıkları tetikleyen yağmur oluşturur. Soğuma ve ısınma döngüsü gökadaların büyümesinde etkili olan bir besleme çevrimi oluşturur. New York'taki Columbia Üniversitesi'nden Greg Bryan: Yaptığımız gökada merkezindeki havanın nasıl olduğunu tahmin etmek: Büyük bir karadelikten gelen ısının etkilediği hava bulutlu diyor. Voit ve ekibi karadeliklerden farklı uzaklıklardaki gaz bloklarının ne kadar soğuk olduğunu tahmin etmek için Chandra verilerinden yararlandı. Bu bilginin ışığında karadeliklerin çevresinde hava tahmini yapabildiler. Ekip karadelik jetlerince yayılan enerjinin yağış döngüsünde soğuk bulutlar üzerinde etkili olduğunu fark etti. Chandra verilerine göre bu yağış son 7 milyar yıl ya da daha uzun süredir devam ediyor. Cambridge Massachusetts Teknoloji Enstitüsü'nden Michael McDonald: Karadelikler bu jetleri yaymasaydı bugün gökada merkezlerinde çok daha fazla yıldız olurdu diyor. Bazı gökadalardaki soğuk bulutların yağışın etkisiyle büyümeyi desteklediği belirlendi. Bazılarında ise durum tam tersiydi. Bu ise muhtemelen gökada merkezinden yayılan ya da başka bir gökadayla çarpışma nedeniyle oluşan muazzam ısının yıldız oluşumu için gerekli yağışı durdurması ile açıklanabilir. Gelecekte yapılacak çalışmalarda karadelik-yağış etkisinin Samanyolu başta olmak bazı küçük gökadalardaki oluşumunun benzerliği araştırılacak."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/kozmik-yarasa-ucusta/", "text": "ESO'nun Kozmik Mücevherler Programı Kozmik Yarasa'nın tozlu bulutlarını görüntüledi Avcı takımyıldızının en karanlık köşelerinde gizlenen bu Kozmik Yarasa puslu kanatlarını iki bin ışık-yılı boyunca yıldızlararası uzaya yayıyor. Parıltısını ise merkezindeki genç yıldızlardan alıyor ışık geçirmez toz bulutları ile örtülü olsa da, parlak ışınları halen bulutsuyu aydınlatabiliyor. Çıplak gözle fark edilebilmek için fazla sönük olan NGC 1788 yumuşak renklerini bu görüntüde ESO'nun Çok Büyük Teleskopuna gösteriyor şimdiye kadarki en ayrıntılı hali ile. ESO'nun Çok Büyük Teleskopu Avcı takımyıldızının en karanlık köşelerinde gizlenen takma adıyla Kozmik Yarasa NGC 1788'in bir anlık görüntüsü yakaladı. Bu yarasa-şekilli yansıtma bulutsusu ışık yaymamaktadır bunun yerine merkezindeki genç yıldızların kümesi ile aydınlatılmaktadır, onlar da sadece sönük bir şekilde toz bulutlarınca görülebilmektedir. NGC 1788'in ilk kez tanımlanmasından bu yana bilimsel aygıtlar hayli yol katetti ve VLT ile alınan bu görüntü bulutsunun şimdiye kadar çekilmiş olan en net görüntüsüdür. Avcı'daki bu hayalet gibi bulutsu diğer kozmik nesnelerden ayrılmış gibi görünse de, gökbilimciler daha da ötesindeki büyük kütleli yıldızlardan çıkan güçlü yıldız rüzgarlarınca şekillendirildiğine inanıyor. Bu kavurucu plazma akıntıları yıldızın üst atmosferinden inanılmaz hızlarda atılarak Kozmik Yarasa'nın yeni oluşan yıldızlarını gizleyen yıldızları şekillendirmektedir. NGC 1788 ilk kez Alman-İngiliz gökbilimci William Herschel tarafından tanımlandı ve sonrasında Yeni Genel Katalog adı verilen en dikkat çekici derin-uzay nesnelerinin toplandığı temel bir koleksiyona eklendi . Bu küçük ve sönük bulutsunun güzel bir görüntüsü ESO'nun La Silla Gözlemevindeki MPG/ESO 2.2-metrelik teleskopla zaten alınmıştı, ancak bu yeni gözlenen sahne eskisinin tozunu attırıyor. Uçarken donmuş şekilde, bu Kozmik Yarasa'nın tozlu kanatlarının en ince detayları ESO'nun çok yönlü aygıtlarından biri olan Odak Düşürücü ve Düşük Saçılmalı Tayfçekeri 2'nin (FORS2) yirminci yılında görüntülendi. FORS2 Paranal Gözlemevindeki VLT'nin 8.2-metrelik Birim Teleskoplarından biri olan Antu üzerine kurulmuştur ve gökyüzündeki geniş alanları aşırı ayrıntılı bir şekilde görüntüleme yeteneği onu ESO'nun son teknoloji ürünleri arasında istenen bir üye haline getirmiştir. İlk ışığını 20 yıl önce aldığından, FORS2 artık aygıtların İsviçre çakısı olarak bilinmektedir. Bu takma isim eşsiz genişlikteki fonksiyonlarından gelmektedir . FORS2'nin çok yönlülüğü sadece bilimsel kullanımının ötesine uzanmaktadır bunun gibi yüksek-kalitede güzel görüntüleri yakalama yeteneği de onu halkla ilişkiler yönünden özel olarak kullanışlı bir araç haline getirmektedir. Bu görüntü ESO'nun Kozmik Mücevherler programı kapsamında ESO teleskopları kullanılarak gökbilim görüntülerinin eğitim ve hakla ilişkiler amaçlı kullanımı için geliştirilen girişimle elde edilmiştir. Program çoğunlukla gökyüzü koşullarının bilimsel gözlemler için uygun olmadığı zamanları,FORS2'nin yardımıyla görsel olarak ilginç, merak uyandırıcı ve bu karmaşık yansıtma bulutsuları gibi ilgi çekici nesnelerin fotoğraflarını çekmek için kullanıyor. Toplanan verilerin gelecekteki bilimsel amaçlar için kullanılabilmesi adına bu gözlemler kaydedilmekte ve ESO Bilim Arşivi ile gökbilimcilerin kullanımına açılmaktadır. Notlar 1864'te John Herschel beş binden fazla ilgi çekici derin-uzay nesnesinin bilgilerini içeren geniş katalogları temel alan Bulutsuların ve Kümelerin Genel Kataloğu'nu yayınlamıştır. Yirmi dört yıl sonra John Louis Emil Dreyer tarafından derin uzay nesnelerinin kapsamlı bir kataloğu olarak Bulutsular ve Yıldız Kümeleri Yeni Genel Kataloğu adıyla genişletilerek yayınlanmıştır. Gökyüzündeki geniş alanları hassas bir şekilde görüntülemenin yanı sıra FORS2 aynı zamanda geceleyin gökyüzündeki çoklu nesnelerin tayfını alarak ışıklarındaki kutuplanmayı analiz edebilmektedir. FORS2 ile alınan veriler her yıl yayınlanan 100'den fazla bilimsel çalışmaya temel oluşturmaktadır. Arif Solmaz, Çağ Üniversitesi Uzay Gözlem ve Araştırma Merkezi, Mersin 1 Yorum 2 bin ışık yılına yayılan kozmik toz,gerçekden müthiş bir görüntü ve yıldız doğumları ve yeni doğacak gaz devleri kayalık gezegenler.ölen yıldızlar yeniden doğan yıldızlar sürüp giden döngü.La silla gözlem evinin VLT si nin görüntüleri gerçekten müthiş video gerçekleri gözönüne seriyor.çok net görüntüler teşekkürler ASTRONOMİ DİYARI.selamlar."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/kozmik-yilan-yildizlara-hamile/", "text": "Bir yanda yoğun yıldız oluşum bölgesi Kozmik Yılan, diğer yanda kütle çekim mercekleme ile görüntülenen uzak gökadalar. MACSJ1206.2-0847 kümesinin arkasındaki dev yay benzeri gökadayı aslında kütle çekim mercekleme adı verilen kozmik mercek yardımıyla görebiliyoruz. Uzaktaki cisimden gelen kırmızıya kayan ışık aradaki dev kümenin dev çekimsel etkisi nedeniyle bükülüp mercek etkisi yardımıyla büyütülmektedir. Bu yöntemle uzaktaki kozmik cisimler bir yandan büyütülerek diğer taraftan görüntü çözünürlüğü ve derinliği artırılmaktadır. Bazı durumlarda uzak cisimlerin görüntüleri yakındaki kümenin çevresinde farklı yönlerde bükülmesi nedeniyle birden fazla görünür. Gökbilimciler bunun gibi çeşitli görüntüler eşliğinde farklı büyütme seviyesine sahipler. Bu teknikle gökadaların özellikleri farklı ölçeklerde incelenebilmektedir. Çok yüksek çözünürlükteki görüntüler kırmızı-ötesi gökadalardaki dev kümelerin yıldız oluşumunun anlaşılmasına katkı sağlamaktadır. Görseller için telif hakkı: ESA/Hubble, NASA"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/kozmik-yilan/", "text": "ESO'nun VLT'si çarpışan yıldız rüzgarları tarafından şekillendirilen kıvrımlı bir sistemin ayrıntılarını yakaladı ESO'nun Çok Büyük Teleskopu üzerindeki VISIR aygıtı yeni keşfedilen büyük kütleli üçlü yıldız sisteminin bu dikkat çekici görüntüsünü elde etti. Eski bir Mısır tanrısının adı olan Apep takma adı verilen bu sistem belki de bulunan ilk gama-ışın patlaması öncülü olabilir. ESO'nun Çok Büyük Teleskopu üzerindeki VISIR ile yakalanan bu yılana benzeyen kıvrımların önünde patlamak üzere olan bir gelecek var; bu bir Wolf-Rayet yıldız sistemi olup, Evren'deki en yüksek enerjiye sahip kaynaklardan biri olabilir uzun süreli bir gama ışın patlaması . Bu kendi gökadamızda keşfettiğimiz bu türden ilk sistem, diye açıklıyor çalışmaya liderlik eden Hollanda Radyo Astronomi Enstitüsü'nden Joseph Callingham. Kendi arka bahçemizde bu türden bir sistem bulmayı hiç beklemiyorduk . Büyük kütleli yıldızların bir toz fırıldağı ile çevrelendiği bu sistem resmi katalog adıyla 2XMM J160050.7-514245 olarak bilinmektedir. Ancak gökbilimciler ona Apep demeyi tercih ediyor. Apep ismi kıvrımlı şeklinden, merkezi yıldızları çevreleyen bir yılanı andırmasından alıyor. İsmini aldığı eski Mısır tanrısı kaosu andıran dev bir yılandı böyle şiddetli bir sisteme tam oturuyor. Güneş tanrısı Ra'nın her gece Apep ile savaştığı tapınanların Ra'nın zaferini sağlmasıyla Güneş'in tekrar doğduğuna inanılıyordu. GRB'ler Evren'deki en güçlü patlamalardan biridir. Saniyenin binde birinden birkaç saate kadar sürebilirken, Güneş'in tüm ömrü boyunca üretebildiği enerjiyi bu sürede salabilirler. Uzun süreli GRB'lerin 2 saniyeden uzun süreli olanlar hızla dönen Wolf-Rayet yıldızlarının süpernova şeklindeki patlamalarından oluştuğu düşünülüyor. Bazı büyük kütleli yıldızlar yaşamlarının sonunda Wolf-Rayet yıldızlarına dönüşmektedirler. Bu aşama kısa sürelidir ve Wolf-Rayet yıldızları bu sürede sadece birkaç yüz bin yıl yaşayabilir kozmik zaman ölçeğinde göz açıp kapayıncaya kadar geçen süre. Bu sürede güçlü yıldız rüzgarları şeklinde çok miktarda madde atımı yaparlar ve bu maddenin hızı saatte milyonlarca kilometreye kadar çıkabilir. Apep'in yıldız rüzgarlarının hızı 12 milyon km/s olarak ölçüldü. Bu yıldız rüzgarları üçlü yıldız sistemini çevreleyen özenle hazırlanmış gaz dağılımları meydana getiriyor sistemde birbirleri etrafında dolanan bir çift yıldız ve onlara çekimsel olarak bağlı olan bir tekil yıldız bulunuyor. Görüntüde sadece iki yıldız benzeri nesne görünür olsa da, alttaki kaynak tekil gibi görülen çift Wolf-Rayet yıldızıdır. Bu çift Apep'i çevreleyen kıvrımlı yılanın şeklinden sorumludur ve iki Wolf-Rayet yıldızının yıldız rüzgarlarının çarpışmaya başlamasıyla oluşmuştur. Apep'in aşırı hızlı rüzgarlarıyla karşılaştırıldığında, toz fırıldağının sakin bir şekilde saatte 2 milyon km'den az bir hızla kıvrımlaştığı ölçülmüş. Bunun kaynağının ise çiftlerden birinden farklı yönlere yavaş ve hızla atılan yıldız rüzgarı olduğu düşünülüyor. Bu o yıldızın kritik dönme hızına yakın olduğuna işaret ediyor yeterince hızla dönerse kendisini parçalayabilir. Bu kadar hızla dönen bir Wolf-Rayet yıldızının yaşamının sonunda merkezinin çökerek uzun süreli bir GRB ürettiğine inanılıyor. Notlar Şimdi Hollanda Radyo Gökbilim Enstitüsü'nde olan Callingham Sydney Üniversitesi'nde iken araştırma ekibi lideri Peter Tuthill ile birlikte çalışarak bu araştırmanın bir kısmını gerçekleştirmiştir. ESO teleskopları ile yapılan gözlemlere ek olarak ekip ayrıca Avustralya'daki Siding Spring Gözlemevi'ndeki Anglo-Australian Teleskopu'nu da kullanmıştır. Arif Solmaz, Çağ Üniversitesi Uzay Gözlem ve Araştırma Merkezi, Mersin"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/kozmik-yuz/", "text": "Hubble teleskopu çarpışmakta olan eşit büyüklükteki iki gökadayı görüntüledi. Evrende birçok gökada çarpışması gözlense de 704 milyon ışık yılı uzakta gerçekleşen bu çarpışma en çarpıcı olanlardan biridir. İki devin karşılaşması çevrelerini saran halka yapısını oluşturmuş. Çarpışmalar gökadalardaki gaz, toz ve yıldız disklerini dışarı iterek yapılarında değişime yol açmıştır. Halka gökadalara ender rastlanır. Kozmik mahallemizde bunlardan birkaç tane bulunmaktadır. Halka gökadalar, gökadalar arasındaki merkezi çarpışmalar sonrasında oluşurlar. Bu gökada sistemi Arp-Madore 2026-424 olarak kodlanmıştır. İlk kez astronom Haltın Arp tarafından etkileşimli gökadalar listesinde yayınlanmıştır. Günümüzde etkileşim halinde olan binlerce gökada sistemi kaydedilmiştir. Görsel telif hakkı: NASA, ESA, J. Dalcanton, B.F. Williams, and M. Durbin 1 Yorum iki galaksinin çarpışması nasıl bir oluşum sağlar.yıldızlar ve gezegenler kuasarlar .pulsarlar kara delikler nasıl bir tepkimeye girer yapıları bozulabilirmi ?bütün bunlarda inceleme yapılabiliyormu,çarpışmadan dev bir galaksi meydana geliyor,bu galaksi spiral mi ?eliptikmi?merceksimi veya düzensizmi?bunlara cevap bulabilecekmiyiz.?selamlar."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/kozmosun-devleri-super-sarmallar/", "text": "Kozmik boşlukta sarmal yapıda yeni bir dev galaktik tür keşfedildi. Samanyolu'nu gölgede bırakacak kadar büyük olan sarmal gökadalar süper sarmal olarak adlandırılır. Süper sarmallar, tipik uzun sarmal gökadaları taklit ederek düz bir görünüm sergiler. Ancak NASA verileri ile yapılan çalışmayla bunların gerçekte sarmal devler olduğu ortaya çıkarıldı. Bununla birlikte süper sarmal devlerin nasıl evrimleştiği gizemini korumaktadır. Kaliforniya Teknoloji Enstitüsü'nden astrofizikçi Patrick Ogle: Bildiğimiz sarmalların içinde en büyük, en parlak ve en kütleli, bilinmeyen yeni bir sınıf belirledik. Bir zooloğun Dünya'daki en büyük kara hayvanı tanımında yer alan filden çok daha büyük bir hayvan keşfetmesi gibi şaşkınlık içindeyiz diyor. Araştırma ekibi ellerindeki 100 milyondan fazla gökada verisini içeren arşivi tararken tesadüfen süper sarmalları fark etti. NASA/IPAC Çok Büyük Gökada Veri Tabanı olan NED , uzayda görev yapan Gökada Evrimi Tarayıcısı , Sloan Sayısallaştırılmış Gökyüzü Araması , Spitzer ve WISE gibi teleskopların çeşitli dalga boylarında üretilen dev arşividir. Bu arşivin kullanılması bunun gibi birçok keşfin de habercisi olabilir. Ekip üyesi George Helou: İlginç olan süper sarmalların aynı bölgeyi gözleyen çeşitli kaynakların verilerinin birleştirilmesi sonucu görülmesidir. NED içinde daha fazla gizli cisim olabilir, bize düşen bunları gün yüzüne çıkarmak. Veri tabanındaki yaklaşık 800.000 gökadadan Dünya'dan sadece 3,5 milyar ışık yılı uzaktaki en parlak 53 tanesi sarmal değil eliptik şekle sahiptir. Bunların arasındaki en kısa mesafe, 1,2 milyar ışık yılıdır. Bu uzaklık tahminleri gökadaların çarpıcı bazı özelliklerini ortaya çıkardı. Süper sarmallar 8 ile 14 Samanyolu parlaklığında olabilir. Keşfedilen canavar 10 Samanyolu kütlesindedir. Parlak diskleri 440.000 ışık yılı uzunluğa sahiptir. Buna karşılık Samanyolu diski 100.000 ışık yılı uzunluktadır. Süper sarmallar aynı zamanda yeni yıldız üreten fabrikalardır ve bu nedenle morötesi ve orta-kızılötesi ışıkta parlarlar. Bunlardaki yıldız oluşum miktarı Samanyolu'ndakinin % 30 fazlasıdır. Eldeki astrofizik kuramına göre sarmal gökadalar bu boyutlarda yıldız üretmesi sınırlıdır ve bu kadar yıldız üretmemelidir. Sarmal gökadaların kütle çekimi kozmik uzaydaki soğuk gazı kendilerine çekmesine ve büyümelerine yol açar. Paldır küldür gökadaya dalan gaz ısınırken yıldız oluşturması için ısınan gaz diskini de soğutur. Tıpkı kaynayan suya soğuk su dökmek gibi. İşte bu modelin süper sarmallarda nasıl işlediği bilinmiyor. Süper sarmalların potansiyel kökenini araştıran Ogle ve ekibi 53 gökadanın dördünün çekirdeğinin sanılanın tersine ikili değil tek olduğunu gösterdi. Çift sarılı yumurta tavada kızarırken birleşmeleri ve tek çekirdekmiş görünmeleri gibi sahte bir izlenim içinde olabilirler. Genelde sarmal devler eliptik gökadayla sarmal gökadanın birleşmesiyle oluşur. Buna karşılık modeller birleşen gaz zengini gökadalar daha büyük bir yuva arıyormuş izlenimi vermektedir. Süper sarmallar dev gökadaların nasıl oluştuğu ve geliştiği yönündeki fikirlerimizi değiştirebilir. Yeni bir şey keşfettik ama hepsi bu. Daha öğrenecek çok şey var diyor Ogle."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/kralicenin-hayaleti/", "text": "Kraliçe takımyıldızında yaklaşık 550 ışık yılı uzaklıkta yer alan IC 63 ürkütücü izlenimi veren bir bulutsudur. Kraliçe'nin hayaleti olarak bilinen IC 63'deki değişken yıldız Gama Kraliçe'den yayılan ışıma gaz ve toz bulutlarını yavaş yavaş aşındırıyor. Adını Yunan mitolojisinden alan Kraliçe takımyıldızı gökyüzünde W şeklini oluşturur. Gama Kraliçe yıldızı W'nin merkezindedir. Gaz diskiyle çevrili Gama Kraliçe mavi-beyaz renkte değişken bir yıldızdır. Bu yıldız Güneş'ten 19 kat daha büyük ve 65 bin kat daha parlaktır. Aynı zamanda saatte 1,6 milyon kilometre hızla dönmektedir ki bu yıldızımızın hızından 200 kat fazladır. Bu müthiş dönme hızı yıldıza basık bir şekil verir. Aynı zamanda yıldızdan madde saçılmasına ve çevresinde disk oluşumuna neden olur. Parlaklık değişimlerinin nedeni bu kütle kaybıdır. Gama Kraliçe'nin ışınımı o kadar güçlüdür ki IC 63'ü etkileyerek yıldızdan birkaç ışık yılı uzaktaki Hayalet bulutsusunu andıran görsel sunar. IC 63'ün bu görüntüsü, NASA/ESA Hubble teleskopu ile çekilmiştir. Bulutsudaki renkler uzak yıldızdan yayılan ışınımın etkilerini gösterir. IC 63 içindeki hidrojen Gama Kraliçe'den gelen morötesi ışımanın bombardımanına tutulmaktadır. Buradaki elektronların saldıkları hidrojen-alfa ışınımı nedeniyle enerji kazanmalarına neden olmaktadır görüntüde kırmızı renkle görülmektedir. Bu hidrojen-alfa ışınımı IC 63'ü mavi ışık yayan emisyon bulutsusu yapar. Bulutsuda toz parçacıkları tarafından yansıtılan ışık aslında Gama Kraliçe'den gelmektedir. Yani IC 63 aynı zamanda yansıma bulutsusudur. Renkli ve hayalet bulutsu Gama Kraliçe'den gelen morötesi ışınımın etkisiyle yavaş yavaş dağılmaktadır. Bununla birlikte IC 63, güçlü yıldızın etkisinde kalan tek cisim değildir. Gama Kraliçe gökyüzünün iki derecesini kaplayan çok daha büyük bir bölgenin parçasıdır. Bu bölge en iyi sonbahar ve kış aylarında Kuzey yarıküreden görülmektedir. Buna karşılık oldukça sönük olduğundan gözlenmesi için büyük bir teleskop ve karanlık gökyüzü gereklidir. Dünya atmosferinin altından göremediğimiz yapıyı Hubble ile görebilmekteyiz. Bu görüntü muhtemelen IC 63'ün elde edilmiş en iyi görüntüsüdür ve Hubble'ın gücünü göstermektedir. 1 Yorum hubble muhteşem çok şey borçluyuz çok bilgiler edindik onun sayesinde inanılmaz görüntülere ulaştık inşallah görütü vermeye devam eder çünki onun sayesinde müthiş bilgilere ulaştık ve çok şey öğrendik dahasıda var .mükemmel görüntüler teşekkürler hubble teşekkürler ASTRONOMİ DİYARI.selamlar."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/kristal-buzla-kapli-haumea/", "text": "Güneş Sistemi'nin beşinci cüce gezegeni Haumea ve iki uydusundan en az birinde kütle çekimine bağlı gel-gitler nedeniyle yüzeydeki kristalize su-buzu sıcaklık değişiminden etkileniyor. Çalışma Avrupa Güney Gözlemevi'nin Şili'deki Çok Büyük Teleskopu yardımıyla gerçekleşti. Neptün'ün ötesinde bulunan cüce gezegen Haumea'nın yörüngesi ise oldukça tuhaf. Gezegenin şekli eliptik. Kendi çevresindeki turunu dört saatte tamamlayan ilginç nesne Güneş Sistemi'nin en hızlı dönen üyesidir. Gezegenin Hi'iaka ve Namaka adlı karanlık uzayda parlayan iki de uydusu bulunuyor. Uluslararası araştırma ekibi beklendiği gibi Haumea'nın % 75'i ve Hi'iaka'nın % 100'ünün (çapı 400 km) kristalize su-buzu ile kaplı olduğunu doğruladı. Çalışmaya göre gezegenin yüzeyi donmuş ve iç kısmının % 88 ile % 97 oranında kayayla kaplı olduğu belirlendi. Gezegenin yoğunluğu ise santimetre küp başına 3,5 gr. İspanya-Madrid'deki Avrupa Uzay Ajansı Merkezi'nden Benoit Carry: Güneş ışıması sürekli olarak yüzeydeki buzu etkileyerek enerji kaynaklarını ortaya çıkarıyor. Haumea ve iki uydusu arasındaki gel-git etkisi de çeşitli radyojenik maddeleri açığa çıkarabilir (potasyum-40, toryum-232 ve uranyum-238) diyor. Araştırmacı, Haumea'nın diğer özelliklerine de vurgu yapıyor: Yörünge açısı 28 derece ve uyduları da olağandışı şekilde aynı yörünge düzlemi üzerinde değildir. Kuiper Kuşağı'ndaki cisimlerin Güneş'ten uzaklığı 4,5 ile 15 milyar km arasındadır. Hızlı dönen Haumea'nın şeklinin eliptik olması iki uydusunun gezegenden ayrılan parçalar olabileceğini akla getirir. Bazı modeller böylesi bir durumun teğet geçen bir çarpışma ile olabileceğini göstermiştir. Kısaca Haumea VLT'deki SINFONI aletiyle gerçekleşen gözlemlerle iki boyutlu görüntüler üç boyuta aktarılabilir. Buna göre Haumea'nın ölçüleri 2000x1500x1000 km dolayındadır. Oldukça sönük görünen nesneye ait bu bilgilere dolaylı yöntemlerle ulaşıldı. Minik uydusu Namaka ise 200 km çapındadır. Uydudan alınan sinyaller oldukça zayıf olduğundan yüzeyi hakkında net bir bilgiye ulaşmak mümkün olmamıştır. Ancak sistemin gel-git etkisi göz önünde tutularak yeni modeller geliştirilebiliyor. Haumea'nın gizemli bir başka yönü ise beyaz parlayan yüzeyde kendini gösteren koyu kırmızı noktadır. Birleşik Krallık'taki Queen Üniversitesi'nden gökbilimci Pedro Lacerda'ya göre kızılötesi fotometreyle ortaya çıkan bu noktanın sırrı, yüzeydeki en zengin kristalize su-buzuna sahip olması olabilir. Araştırmacı, kırmızı bölgede mineral ya da organik madde bulunma olasılığını da göz ardı etmek istemiyor. Haumea, Plüton, Ceres, Eris ve Makemake ile birlikte Güneş Sistemi'nin beşinci cüce gezegenidir. Cisim ilk kez 2003 yılında gözlenerek 2003 EL61 olarak kodlandı ve varlığı 2005'de onaylandı. Gezegen ve uydularının isimleri Hawaii dili mitolojisine göre verildi. Buna göre Haumea bereket ve doğum tanrıçası, Hi'iaka ve Namaka ise kızlarının adıdır. 1 Yorum Ekseni etrafında çok hızlı döndüğü için elipsoid şekil geliştirmiş olabilir mi?"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/kuasar-birlesmesi-goruntulendi/", "text": "4.6 milyar ışık yılı uzaklıkta Başak Takımyıldızı içinde iki kuasar birleşiyor. Kuasarlar birbirinden sadece 70 bin ışık yılı uzaklıkta bulunuyor. SDSS J1254+0846 kodlu çift kuasar aynı zamanda süper kütleli bir karadeliğin varlığını da ortaya koyuyor. Şili'deki Magellan Teleskobundan alınan görünür ışık görüntüsünde gökadaların kuyrukları da gözükmekte. Üstteki görüntüde sarı ile görülen kısımlar görünür ışıkla ve mavi ile görünen kısımlar ise X-ışını ile alınmıştır. Aslında gözlem tarihi geçen yıla dayanıyor. Toplam 4.5 saatlik gözlem sonucunda bu bilgiler ortaya çıkarıldı. Buradaki kusarların birleşmesi, erken evrende gerçekleşen ilk gökada birleşmelerindedir. Harvard Smithsonian Astrofizik Merkezi'nden Paul Green durumu şu sözlerle özetliyor: Evrendeki sayısı 1 milyon dolayında olduğunu düşündüğümüz kuasarlar çok parlak nesnelerdir. Bu parlak nesnelerin birleşmesine yönelik bir gözlemde bulunmak aslında çok zordur. Kuasar çifti gökyüzünün dijital incelenmesi sırasında keşfedildi. Magellan Teleskobu yardımıyla da bu kuasarların arasındaki etkileşim gözlendi. Kuasarların hareketli kuyrukları da birleşmeye açıkça kanıt oluşturmuştur. Kaynak: Chandra"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/kuasarlar-evrenin-genislemesi-anahtari/", "text": "Case Western Reserve Üniversitesi ve iki ortak enstitü bilimcileri kuasarların yolladığı ışığın evrende yayılmasını göz önünde tutarak evrenin yapısını belirlemek için yeni bir yol buldular. Teknik gelecek on yıl içinde bulunabilecek milyonlarca kuasarın, Büyük Patlama'dan sonra evrenin nasıl şekillendiğine ışık tutabilecek. Araştırmacılar bir gurup kuasardan gelen ışığı incelerken çözümün anahtarına ulaştılar. Evcrenin genişlemesinden dolayı kuasarlardan yayılan ışık deseni, tayfta kırmızıya kayar. Bu da gökcisminin hızını belirlemede kullanılır. Kuasarların kırmızıya kaymasını bilmek evrenin göreli büyüklüğünün hesaplanmasını sağlayabilir. Case Western Reserve Üniversitesi'nden fizik profesörü Glenn Starkman: Evrenin genişleme geçmişini görebilmek için elimizde kullanabileceğimiz bir araç var. Milyonlarca kuasarın kırmızıya kaymasını ölçerek bunların evren haritasındaki yerini gösterebiliriz diyor. Uzaktaki büyük ışık kaynağı daha büyük kırmızıya kayma demektir. Çalışma ekibi, evrenin genelindeki kırmızıya kayma verileri için, evrenin her yerine dağılmış bulunan kusarların kırmızıya kayma değerlerini hesaplamayı planlıyor. Bilimciler Samanyolu çevresindeki karanlık maddenin kanıtını arayan Büyük Işık Kaynaklı Nesneler projesiyle saptanan 14 kuasardan gelen ışık miktarını ölçtüler. Her gök cisminden gelen ışık miktarı yüzlerce kez ölçüldü. Sonuçta zamana bağlı olarak ışık miktarında azalma ya da artma gözlenmesi gerekirdi. Ancak bilimciler 14 kuasardan gelen ışık miktarının neredeyse aynı olduğunu fark ettiler. Işık eğrileri sanki biri selektör yapıyor gibi görünüyordu. Üstelik genel dağılım şaşırtıcı derecede tutarlıdır diyor Starkman. 13 kuasardan alınan ışık eğrilerinin küçük parçalarının birleştirilmesiyle ölçülen ilk modeldeki tutarlılık bilimcilerin bir gökcisminin diğerine göre kırmızıya kayma farkını hesaplamasını sağladı. Böylece yöntem iki yolla test edilebildi. İkinci yaklaşımda araştırmacılar ışık eğrilerinin daha geniş ve uzun kısımları ile kırmızıya kayma değerleri hesaplandı. Bu da ilk yönteme göre % 1,5 farkla aynı değerleri gösterdi. Gökbilimciler evren şimdikinden 2,7 kat daha küçükken kırmızıya kayma değerinin 1,7 olduğu bir süpernova ışığından yararlandı. Kuasarların evrenin şimdikinin sekizde biri kadar olduğu büyüklükte kırmızıya kayma değerlerinin 7,1'den fazla olduğu ölçüldü. Bu yüksek kırmızıya kayma değerleri eşliğinde milyonlarca kuasarın değerleri de hesaplanırsa evrenin evrimi ve genişlemesi hakkında önemli kanıtlar elde edilecek. Bu bize kütle çekiminin evrenin şekillenmesine nasıl etki ettiğini gösterebilir. Böylece evrenin genişleme hızına karanlık enerji ve kütle çekiminin etkisi orataya çıkabilir diyor Starkman."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/kuasarlarin-milyar-isik-yili-boyunca-tuhaf-hizalanmalari/", "text": "VLT süper kütleli karadelik eksenleri ve geniş ölçekli yapı arasındaki hizalanmaları ortaya çıkardı Şili'de bulunan ESO'nun Çok Büyük Teleskop'unun yeni gözlemleri evrende keşfedilen en geniş yapılardaki hizalanmaları gözler önüne serdi. Avrupalı bir araştırma ekibi kuasarlardan oluşan bir örneğin merkezindeki süper kütleli kara deliklerin dönme eksenlerinin milyar ışık yılı uzaklıklar boyunca birbirlerine paralel olduğunu bulmuştur. Yine aynı ekip bu kuasarların dönme eksenlerinin içinde bulundukları kozmik ağlardaki çok geniş yapılarla aynı hizada olma eğiliminde olduklarını bulmuştur. Kuasarlar merkezlerinde çok aktif süper kütleli karadelikler bulunan gökadalardır. Bu karadelikler, genellikle dönme eksenleri boyunca uzun jetler şeklinde çıkan oldukça sıcak malzemeden oluşan dönme disklerince çevrilmektedir. Kuasarlar ev sahibi gökadalarında bulunan tüm diğer yıldızların toplamından daha parlak bir şekilde ışıldarlar. Belçika'da Liege Universitesin'den Damien Hutsemekers liderliğindeki takım, milyar ışık yılı boyunca yayılan büyük gruplaşmaları oluşturduğu bilinen ve evrenin şu anki yaşının üçte biri olduğu bir zamanda görülen 93 kuasarı çalışmak için VLT'de bulunan FORS aygıtını kullanmıştır. Hutsemekers Gördüğümüz ilk tuhaf şey bazı kuasarların dönme eksenlerinin birbirlerine göre hizalanmış olduğu idi, bu kuasarlar birbirlerinden milyar ışık yılı uzaklıklarla ayrılmış olduğu gerçeğine rağmen! diyor. Takım daha ötesine giderek bu dönme eksenlerinin birbirleriyle bir bağlantısı olup olmadığına bakarken, sadece birbirleriyle değil bu zaman diliminde geniş ölçeklerde evren yapılarıyla da bir ilgisi olup olmadığına baktı. Gökbilimciler, gökadaların milyar ışık yılı ölçeğinde dağılımlarına baktıklarında eşit olarak dağılmadıklarını gördüler. Gökadaların seyrek şekilde bulundukları büyük ıssız yerler etrafında ince telimsi yapı ve kümelerden oluşan kozmik bir ağ oluşturduğu anlaşıldı. Malzemenin bu şaşırtıcı ve güzel ayarlaması geniş-ölçekli yapı olarak bilinmektedir. Yeni VLT sonuçları kuasarların dönme eksenlerinin, kendilerinin içinde buldukları geniş ölçekli yapılara paralel olma eğiliminde olduklarını göstermektedir. Böylece eğer kuasarlar uzun ince bir telin içindelerse merkezi kara deliklerin eksenleri telimsi yapı boyunca odaklanacaktır. Araştırmacılar hizalanmaların basit bir şans sonucu olma olasılığını % 1'den küçük olarak tahmin etmektedirler. Liege Universitesi ve Almanya Bonn'daki Argelander Gökbilim Ensititüsü'nden Dominique Sluse Kuasarlar ve ait oldukları yapılarla bulundukları yönelimleri arasındaki ilişki evrenimizin gelişiminin sayısal modelinin önemli bir tahminidir. Verilerimiz bu etkilerin, normal gökadalar için bu güne kadar gözlenen ölçeklerden çok daha geniş rakamlarda ilk gözlemsel doğrulanmasını sağlamaktadır diye ekliyor. Takım kuasarların dönme eksenlerini veya jetlerini doğrudan görememiştir. Bunun yerine her bir kuasardan ışık kutuplanmasını ölçmüş ve 19 tanesi için önemli derecede kutuplanmış sinyal bulmuşlardır. Bu kutuplanmanın yönü diğer bilgilerle birleştirildiğinde aktarım diski açısının ve buradan da kuasarın dönme ekseninin yönünün ortaya çıkmasında kullanılabilirdi. Dominique Sluse Yeni verilerin benzetimlerden elde edilen geçerli tahminlerden bile büyük ölçeklerdeki hizalanma, geçerli evren modelimizin eksik bir bileşeni olduğuna dair bir ipucu olabilir diyerek sonlandırmıştır. ESO-Türkiye"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/kucuk-ama-cok-onemliler/", "text": "Gökbilimciler erken evrendeki cüce gökadalardaki yıldız oluşumu patlamalarını Hubble ile araştırdı. NASA/ESA Hubble Uzay Teleskopu verileriyle yapılan yeni çalışmada küçük olmasına karşılık cüce gökadaların bol yıldız oluşumları nedeniyle erken evrende oldukça aktif rol aldıklarını ortaya koydu. Günümüz evrenindeki gökadalarda hala yıldız oluşumları gerçekleşmesine karşılık görülen yıldızların çoğu iki ile altı milyar yıl önce oluşmuştur. Evrenin erken dönemini ele alan bu tür araştırmalarla yıldızların nasıl oluştuğu ve gökadaların günümüze kadar geçirdikleri evrim anlaşılabiliyor. Hubble'ın Geniş Alan Kamerası-3 (WFC3) verileriyle yapılan yeni çalışmada gökbilimciler erken evrendeki yıldızlarla dolup taşan örnek cüce gökadaları gözledi. Bu yıldızlarla dolup taşan gökadalar normal gökadalara göre çok yüksek oranda yıldız oluşturmaktadır. Önceki çalışmalara göre yıldızlarla dolup taşan gökadaların antik çağda cüce gökada olarak var olduğunu ve zamanla orta ya da büyük kütleli gökadalara dönüştüğünü göstermişti. Oldukça uzak ve küçük olduklaı için bu gökadaları gözlemek kolay değildir. Gökbilimciler bu nedenle daha yakın ve küçük ya da daha uzak ve büyük gökadaları gözleyebiliyor. Ancak WFC3'ün son derece hassas kızılötesi kamerası ve eşsiz tayfölçeri cüce gökadalar içindeki yıldızlarla dolup taşanları gösterebilecek kalitedir. Makalenin baş yazarı İsviçre Ecole Polytechnique Federale de Lausanne 'dan Hakim Atek: Biz zaten cüce gökadalardaki bol yıldız oluşumlarının erken evrene önemli bir katkı sağladığını düşünüyorduk ve ilk kez bunu ölçebildik. Bu cücelerin erken evrende önemli bir rol oynadığını görüldü diyor. EPFL'den Jean-Paul Kneib: Bu gökadalardaki hızlı yıldız oluşumları gökada kütlesini 150 milyon yıl içinde iki katına çıkarabilir. 1-3 milyar yıl içinde de normal bir gökada büyüklüğüne ulaşırlar diyerek ekliyor. Yaklaşık on yıl süren çalışma ile böylece gökadaların kütlesi ile yıldız oluşum hızı arasındaki ilişki kurularak erken evrende neler olup bittiğini anlamaya yardımcı bir fikir oluşturuldu. Bu bilgi erken evrendeki sır perdesinin aralanmasını sağlayacak anahtarlardan biridir. Birleşme sonucunda görülen süpernovalar, gökadalar arasındaki etkileşim kuvvetleri ya da şok dalgaları gibi bazı tuhaf olayların sonuçlarından biri de gökada gelişimidir. Bu olayların erken evrende nasıl gerçekleştiğini anlamak aynı zamanda evrenin galaktik evrimini de ortaya çıkaracaktır. Konuyla ilgili filmler:"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/kucuk-bir-teleskop-yapmak-ister-misiniz/", "text": "Benzer içerikli Galileo'nun Teleskopu başlıklı yazıya göz atabilirsiniz. Gökbilime çok meraklıyız. Yıldızlar, gezegenler, karadelikler oooo bir sürü kavram. Bunları bilen ya da az çok anlayan biriyle karşılaştığımızda da soru bombardımanına tutarız. Sorularımızı 'nasıl bir teleskop' alalım diye bitiririz. Şahsen bu soruyu soran kişiye soruyla yanıt veririm: 'Gökyüzünü ne kadar biliyorsunuz? Hiç elinize bir dürbün alıp gökyüzüne baktınız mı? Ya da dikkatli bir şekilde çıplak gözle?' Genelde yanıt 'hayır' olur. Siz de bu sorunun yanıtının peşindeyseniz bu yazı tam sizlik... Cebinizden sadece 70-80 lira çıkacak ve bir teleskopunuz olacak. Aslında bu tam bir teleskop değil. Galileo Galilei'nin yaptığı ve Güneş lekelerini, Jüpiter ve dört uydusunu, Ay'ı incelediği bir 'galileoskop'. Güzel bir başlangıç olur ve merakınız devam edip de bu artık size yetmezse o zaman bir teleskop alabilirsiniz. Nasıl yapılacağını ise ülkemizdeki çalışkan, bilim sevdalısı birinin, Ertan Koç'un yazısından öğrenebilirsiniz. Yazıyı aynen aktarıyorum. Yazı 'Uzay Çobanları' adlı bir grup gökbilim meraklısı gencin kurduğu ve çeşitli projeler yaptığı sitede yayınlandı. Haydi kolay gelsin. GalileoScope Yapım Rehberi GalileoScope'un kökeni 1610'lu yıllara kadar dayanır. Kısaca mercekli bir teleskoptur. Ve ismini Galileo'dan almıştır. 1610 yılında, 30 kat büyütmeye sahip bir teleskop geliştiren Galileo, böylece Astronomi'de teleskop çağını başlatmıştır. Bende Gökbilimine başladığım ilk yıllarda teleskop alamadığım için GalileoScope yapmış ve onunla başlamıştım. Daha sonraları da bu bende ayrı bir hobi haline dönüştü ve devamlı GalileoScope yapmaya başladım. Ancak düşündüm ki artık bu deneyimlerimi başkaları ile paylaşmalı ve başkalarının da bu tarz GalileoScope'ler yapıp gözlem yapmalarına vesile olmalıyım. Gerekli Malzemeler - Odak Uzaklığına Sahip En Az 50mm Mercek - Merceğine Çapına ve Odak Uzaklığına Göre Alınmış Tüp - Odaklamanın Yapılacağı İkinci Bir Tüp Ya Da Hazır Alınmış Focuser - Büyütmeyi Sağlayacak 10mm-20mm Arası İkinci Bir Mercek - Montajda Kullanılacak Yapıştırıcı GalileoScope yapımın en zor noktası malzemelerin teminidir. Çünkü ülkemizde kaliteli, belirli bir odak uzaklığına sahip mercek bulunması çok zordur ve bunun için detaylı bir araştırmaya girmek şarttır. Mercek olarak kırtasiye de satılan kalitesiz mercekler kullanılmamalıdır. Tüp olarak ise seçilen merceğin odak uzaklığına ve çapına göre kesilmiş su borusu kullanılabilir. 10 yada 20mm mercek yerine de hazır göz merceği kullanabilirsiniz. Tüpün boyutu belirlemek, oldukça hassas bir noktadır. Bu boyutu belirlemek için 1. Merceği gözünüzden uzağa götürün. 2.Merceği ise gözünüze yaklaştırın ve ikinci merceği birinci merceğe uzaklaştırıp yakınlaştırarak en net görüntüyü elde edin. Örneğin en net görüntüyü elde ettiğiniz de iki mercek arasında ki uzaklık 20cm ise tüpünüzün boyutunu 15cm olarak kestirin ve geriye kalan 5cm odaklayıcı ile doldurun ki takacağınız farklı ebatlarda ki göz merceklerinde odak sorunu çekmeyesiniz. En önemli nokta ise merceğin tüpe montajıdır. Bu aşamada merceği çok büyük bir hassasiyet ile montajlayasınız ki gözlem yaparken cisimlerin ışığında ve renklerinde kayma meydana gelmesin. Merceği tüpe montajlamak için tüpe yan yana belirli uzaklıklarda 3 adet delik deliyoruz. Yanda ki fotoğrafta gördüğünüz üzere tüpümüze üç adet delik deldik. Öncelik bu deliklere uygun kısa, merceğe zarar vermeyecek, gerekirse ucuna izole bant geçirilmiş vida takıyoruz. Ve taktığımız vidaların üstüne merceği oturtuyoruz. Ardından bu deliklerin üstünden üç delik daha delip oraya da vida takarak merceğin arada sıkışmasını sağlıyoruz ki, mercek düşmesin ya da hareket etmesin. Ancak başında da belirttiğim gibi bu aşama da merceğe zarar vermemek nihai hedefimiz olsun. Oldukça hassas davranalım ve merceği oldukça düz yerleştirmeye çalışalım. Burada da kullanacağımız mercekler gözüküyor. Merceklere oldukça hassas davranmak zorundayız. Düşürmemeli, elimizle yüzeyine ellememeli, silmemeliyiz. Merceğimizi de montajladıktan sonra geriye odaklayıcı montajı ya da yapımı kalıyor. Hazır bir odaklayıcı aldıysanız direk gerekli delikleri delip montajını tamamlayabilirsiniz. Ancak odaklayıcı yapacaksınız. Bunun için tüpün içine geçebilen ve rahatça hareket edebilecek ikinci bir tüp geçirerek bu işi yapabilirsiz. Ancak geçirdiğiniz ikinci tüpün bir ucu kullanacağınız göz merceği ile aynı çapta olmalıdır. Örneğin odaklayıcı olarak kullanacağınız ikinci tüpün uzunluğu 10cm olsun. Bunun çapını 70 mm olarak farzedelim. Ve tüpün içine geçirelim. Bir tarafı ile oynamadan tüpün içine geçirebiliriz. İkinci tarafı ise bir köpükle kapatıp ortaya göz merceğini takabileceğimiz bir delik delerek, odaklayıcı problemini halletmiş olabiliriz. Odaklayıcıyı yaptıktan sonra yapıştırıcı kullanacağınız yerler mutlaka olacaktır. Burada önemli nokta merceklerin yakın yerlerinde kesinlikle yapıştırıcı kullanmayınız. Oraya dökeceğiniz kimyasal ilerde merceklere büyük hasarlar verebilir. Aynı zamanda eğer ki tüpünüzü boyamak isterseniz bunu mercekleri takmadan önce halledin. Ya da benim gibi izole bant çekerseniz istediğiniz zaman rengini değiştirebilirsiniz. Aşağı da yaptığımız teleskop ile elde ettiğimiz ilk ışıkları görüyorsunuz... 14 Yorumlar Sn.Hocam Sizlere iyi çalışmalar dilerim ,Sizin kısa cevabınızı aldım ama halen anlayamadım Çünkü elimdeki bu dürbünde(80x120 ) çok büyük ölçülerde mercekler var neden bunu değerlendiremiyorum yazılarınızda anladığım kadarıyla büyük mercekten bahsediyorsunuz. Elinizdeki merceklerin birini kullanabilirsiniz. Bunun için de diğer merceği satın almalısınız ki bu oküler olacaktır. Merceklerin oranı ne denli yüksek olursa o kadar net ve ayırma gücü yüksek teleskop elde edersiniz. size ancak şunu tavsiye edebilirim: elinizdeki iki merceği de alıp bir gözlükçüye gidin. Burada her tür merceği elinizdeklilerle deneyerek en net görüntüyü odak uzaklığı büyük olmak kaydıyla elde etmeye çalışın. Bu şekilde bir teleskop yapsanız bile ona teleskop denebilir mi??? bunlara biz Galileoskop diyoruz. Aşağıdaki link isze yardımcı olabilir: http://www.atmturk.org/index.php/Ana_Sayfa Sn. Hocam ince kenarlı ve kalın kenarlı Mercekten bahsediliyor peki benim gözlükçüye gittiğimde hiç bir şey anlamadılar derecesi kaç olacak diyorla ? Sizin deyiminizle Merceklerin oranı en yüsek nedir birim veya numarası yokmu? ve bu elimdeki göz merceği kaç no olmalı? iyi çalışmalar dilerim saygılarımla 13/01/2017 Önceki açıklamamda dediğim gibi size çeşitli derecelerde mercek verecekler. Siz elinizdeki merceklerle gözlükçüdeyken deneme yapıp doğru merceği bulabilirsiniz. 2 diyoptri gözlük alırsanız odak uzaklığı 50 cm olan incekenarlı mercek almış olursunuz. 10 diyoptri gözlük alırsanız odak uzaklığı 10 cm olan ince kenarlı mercek almış olursunuz. Kaynak https://tr.wikipedia.org/wiki/Diyoptri#:~:text=Diyoptri%2C%20Optik'te%20bir%20merce%C4%9Fin,%3D%2020%20cm'ye%20odaklar.&text=SPH%20%2B0.50%20bir%20g%C3%B6zl%C3%BCk%20cam%C4%B1n%C4%B1n,%2F0.5%20%3D%202m.%20dir. Sn. Ümit Fuat bey Ben yaşar kutlu 09/12/2016 da Size yazmıştım ama cevap alamadım bana yardım eder misiniz? şimdide teşekkür ederim iyi çalışmalar dilerim . elimde kasası kırılmış bir dürbünüm var 80x120 bunun ile Teleskop yapma imkanım varmı? dirsa2001@hotmail.com 0532 311 31 61 Yaşar bey, geciken yanıt için özür dilerim. Dürbün ile yapacağınız teleskop, elinizdeki dürbün gibi olacaktır. Çok farklı birşey beklemeyin. Sn.Arkadaş bana yardımcı olabilirmisiniz ? elimde kasası kırılmış dürbün bunun mercekleri ile teleskop yapma imkanım varmı? Dürbünün üzerindeki teknik bilgi : 80x120 şimdiden teşekür ederim selamlar iyi çalışmalar yaşar kutlu Dirsa2001@hotmail.com 0532 311 31 61 09/12/2016 ben 33 yaşımdayım ,çok geç olduğunu düşünebilirsiniz fakat izlediğim bir filmden aşırı etkilenip uzay,zaman,boyutlar,vs incelemeye ve araştırmaya karar verdim,öncelikle gözlemleme nin çok önemli olduğunu düşünüyorum ve işe bir teleskop yapmakla başlamayı istedim fakat mercek bulmakta zorlanıyorum, tedarik edebileceğim bir yer varsa öneri bekliyorum teşekkürler. Küçük ve mercekli bir teleskop yapmak istiyorsanız mercekleri gözlükçülerden temin edebilirsiniz. Merhaba, Teleskop yapımı için malzemeleri temin edebileceğiniz bir öneri var ise öğrenmek isterim. Çalışmalarınızda başarılar dilerim. Sanırım teleskop değil galileoskop demek istediniz. Yazıda bahsedilen galileoskoptur. Bunun malzemelerinden en önemli olanı merceklerdir. Onları da bir gözlükçüden edinebilirsiniz. Geriye kalan tüp kısmı sizin tercihinize kalmış. İster sacdan, ister kartondan, isterseniz su borusundan yapabilirsiniz. Tv. programında dinlediğim şekilde gözlükçüden -3.75 ve 1 derece mercekler temin ettik. İnce kenarlı değil, çukur. Bunlarla teleskop yapılır mı ? Sınıfça araştırıyoruz. Odaklanma sağlayamadık. Aldığınız merceklerin biri ince kenarlı (-3,75) ve kalın kenarlı (+1). Bu merceklerle 3,75/1= 3,75 kat büyütme sağlarsınız ki bu da çok değildir. İki mercek arasındaki farkın büyük olması gerekir. Bu konuda aşağıdaki linkten yararlanabilirsiniz: http://www.astrookul.com/?pnum=13&pt=Maket%20Galileoskop"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/kucuk-bir-teleskopla-uc-gezegen-goruntulendi/", "text": "Gökbilimciler, 1.5 metrelik Hale adlı bir teleskoba takılan kızılötesi filtresiyle bir yıldızın çevresinde dolanan üç gezegeni görüntülediler. İki ayrı teknikle yıldızın parlak ışığını azaltmayı başaran NASA'nın Jet İtici Güç Laboratuvarı'ndan bir ekip, böylece gezegenlerin görünmesini sağladı. Gezegenler daha önce dünyadaki büyük teleskoplardan, 8 metrelik Keck ve 10 metrelik Gemini Teleskoplarıyla Kasım 2008'de keşfedilmişti. Gezegenler, HR 8799 adlı bir yıldızın çevresinde dolanırken teleskoplara yakalanmışlardı. JPL'den Astrofizikçi Gene Serabyn: Bizim tekniğimiz, parlak bir yıldızın çevresinde dolanan dünya benzeri gezegenlerin aranması için kullanılabilecek bir tekniktir diyor. HR 8799'un b,c ve d olarak kodlanan üç gezegeni de Jüpiter'den daha büyük kütleli gezegenlerdir. Gezegenler yıldızlarının çevresinde yaklaşık 24, 38 ve 68 Dünya-Güneş uzaklığı kadarlık bir yörüngede dolanırlar (Jüpiter Güneş'ten, 5 Dünya-Güneş uzaklığında bulunur. Böylesi bir yıldıza daha yakın dolanan dünya gibi karasal gezegenlerin bulunması ise yıldızın gezegenlere göre çok parlak olması ve elimizdeki teknolojiyle bunu çözmemizin çok zor olması nedeniyle olanaksızdır. Henüz 60 milyon yaşında olan HR 8799 yıldızı Güneş'e göre çok genç (Güneş 4.6 milyar yıl yaşındadır). Yıldız bizden 120 ışık yılı uzaklıktaki Kanatlıat takımyıldızında bulunuyor. Sistemle ilgili en son Spitzer Teleskopu ile bir görüntü elde edilmişti. Yeni fırından çıkmış taze ve sıcak bir ekmek gibi bu gezegenlerde oldukça sıcak olduklarından kızılötesi görüntüde parlamaktadır. Serabyn ve ekibi HR 8799 sistemindeki gezegenlerin görüntülerini elde etmek için atmosferin bulanıklaştıran etkisinden kurtulmak ve yıldızın parlaklığını gidermek için iki ayrı yöntem denediler. Teknikle yıldızın koronasından gelen ışınım engellendi. Sonuçta yıldızın ışığı kapatılarak çevresinde dolanan üç gezegen ortaya çıkarıldı. Üstelik Keck ve Gemini ile elde edilen görüntüden 5 ile 7 kez daha büyük bir görüntü elde edilerek. Gökbilimcilerin bundan sonraki hedefi, yeni bir soluk mavi noktanın görüntüsünü almak olacak. Kaynak: NASA/JPL"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/kucuk-bir-uydumuz-oldu/", "text": "Dünya çekimine yakalanarak Dünya ile birlikte Güneş çevresinde dolanan küçük bir asteroid keşfedildi. Üstelik uzun yüzyıllar boyunca da bu yörüngesinde kalacak. 2016HO3 adlı cisim Dünya çevresinde çember bir yörüngede dolanıyor görünüyor. Dünya için gerçek bir uydu gibi olmasa da, Dünya'nın şimdiye kadar yakaladıkları içinde en istikrarlı yörüngeye sahip olduğundan yarı uydu sınıfında değerlendirilebilir. NASA'nın Yakın-Dünya Cisimleri Merkezi'nden Paul Chodas: Keşfedildiğinden bu yana Dünya Güneş çevresinde dolanırken 2016HO3'de Dünya çevresinde ama oldukça uzakta dolanıyor, bu da onu yarı uydu yapar. Daha önce bir başka asteroid -2003YN107- 10 yıldan biraz fazla süre Dünya çevresinde dolanmış ve daha sonra Dünya'dan ayrılmıştı. Hesaplamalarımız 2016HO3'ün daha istikrarlı bir yörüngesi olduğunu gösteriyor. En azından bir yüzyıl boyunca bizden kopmadan yarı-uydumuz olmayı sürdürecek diyor. Asteroid 2016HO3'ün yörüngesi her yıl biraz daha değişmektedir. Şu an Dünya'nın çevresinde her yıl adeta zıplayarak kaçmaya çalışır izlenimi verse de daha çok uzun yıllar Dünya'nın yarı uydusu konumunda olacaktır. Asteroidin boyutlarının, kesin olmamakla birlikte, büyük bir olasılıkla 40 metre ile 100 metre arasında olduğu düşünülüyor. 2016HO3 ilk kez 27 Nisan 2016'da Hawaii'deki Pan-STARRS1 teleskopu ile asteroid yakalama çalışması sonucu keşfedildi."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/kucuk-dev/", "text": "Chandra X-Işını Gözlemevi ve birkaç gözlemevinin gözlemlerinin yardımıyla gökada merkezlerinde hüküm süren süper kütleli karadeliklerin küçük sınıfına ait bir karadelik keşfedildi. Karadeliğe ev sahipliği yapan ve süper kütleli karadeliği besleyen gökadanın farklı bir kökene ait olduğu düşünülüyor. Karadelik Sloan Dijital Gökyüzü Araştırması ile alınan NGC 4178 sarmal gökadasının ortasında yer alıyor. Chandra görüntüsü ise gökadanın merkezindeki bir bölgede X-ışını kaynağı göstermektedir. Chandra verileri ile Spitzer Uzay Teleskopu'nun kızılötesi verileri ve NSF Çok Büyük Dizisi'nin radyo gözlemleri karadeliğin süper kütleli karadeliğin, çok küçük kütleli sınırına yakın kütleye sahip olduğunu belirledi. Bölgedeki X-ışını parlaklığı ve tayfölçümleri ile kızılötesi dalga boyundaki parlaklık, NGC 4178'in merkezindeki karadeliğin çevresindeki maddeyi hızla kendine çektiğini gösteriyor. Bu veriler altında, karadeliğin yuttuğu maddeye ait gaz ve tozun yoğun ışık ürettiği sonucuna ulaşılıyor. Bir karadeliğin kütlesi, onun oluşturduğu X-ışınları ve radyo dalgaları miktarıyla belirleniyor. Bu yönteme göre söz konusu karadelik en fazla 200 000 güneş kütlesinde. Buna göre milyarlarca güneş kütleli karadeliklere oranla gökada daha mütevazi bir karadelik barındırıyor. Merkezinde bol yıldızlı şişkin ve parlak bir bölgenin olmadığı sarmal NGC 4178 Gökadası 55 milyon ışık yılı uzaklıktadır. NGC 4178 ile birlikte dört gökadanın şişkin ve parlak bir merkezi olmamasına karşılık süper kütleli karadeliği bulunmaktadır. Bunlardan ikisinin karadeliğinin kütlesi NGC 4178'deki karadeliğin kütlesine yakındır. NGC 4561'in merkezinde Chandra ve XMM-Newton Gözlemevleriyle yapılan gözlemler sonucunda 20 000 güneş kütlesinden büyük bir karadelik olduğunu ortaya çıkarmıştır. Bu karadelik yavaş yavaş madde çektiğinden daha az X-ışını yaydığı için kütlesi küçük ölçülmüş de olabilir. NGC 4395 Gökadası'nın merkezindeki karadeliğin ise 360 000 güneş kütleli olduğu 20 Ekim 2005'de belirlenmişti. Daha önce gökbilimciler çok sayıdaki gökada gözlemlerine dayanarak, gökada merkezlerindeki şişkinlik ile karadeliğin kütlesi arasında bir ilişkin olduğunu belirlemişti ve bunun gözlemlerle tutarlı olduğunu ortaya çıkarmıştı. Bu sonuçlar gökada birleşmeleri ile karadelik beslenmesi arasındaki modelden daha başarılı sonuçlar çıkarmıştır. NGC 4178 ve diğer dört gökadaya ilişkin gözlemler süper kütleli karadeliklerin beslenmesinde birden fazla mekanizmanın iş başında olduğunu göstermektedir. Chandra görüntülerinde üç X-ışını kaynağı keşfedildi. NGC 4178'deki bu kaynakların ikili sistem olması üzerinde duruluyor: Bir karadelik ya da nötron yıldızı içeren sistemler. Üç kaynaktan en parlak olanını, yaklaşık 6000 güneş kütlesinde orta kütleli karadelik barındırdığını gösteriyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/kucuk-gezegenler-cembersel-yorungeli/", "text": "Güneş Sistemi'ne üstten bakıldığında gezegenlerin yörüngeleri bir boğanın göz çevresindeki halkaları andırır. Dünya da dahil tüm gezegenler Güneş çevresinde neredeyse çembersel yol izler. Gökbilimciler onlarca yıldır evrendeki gezegen sistemlerinin Güneş Sistemi'ne benzer şekilde çembersel yörüngelere sahip olup olmadığını araştırıyor. Yeni yapılan bir analiz düzgün yörüngeye sahip gezegenlerin Dünya gibi küçük gezegenlerde yaygın olduğunu ortaya koyuyor. Massachusetts Enstitüsü ve Danimarka'daki Aarhus Üniversitesi'ndeki araştırmacıların Astrophysical Journal Dergisi'nde yayımladığı bir makalede yüzlerce ışık yılı uzaktaki 74 ötegezegenin Güneş Sistemi'ndeki gezegenlere benzer şekilde çembersel yörüngede dolandığı belirtiliyor. 28 yıldızın çevresinde çembersel yörüngede dolanan 74 ötegezegenin bir kısmı yıldızına çok yaklaşıp, uzaklaşıyor. MIT Fizik Bölümü'nden Vincent Van Eylen: Yirmi yıl önce sadece Güneş Sistemi hakkında bilgimiz vardı ve sistemdeki her şey çembersel yörüngelere sahipti. Daha sonra ötegezegenler keşfedilmeye başlandı. Dev gezegenlerin tuhaf yörüngelere sahip olduğunu görünce çembersel yörüngelerin daha küçük gezegenler için geçerli olup olmadığı tartışılmaya başlandı. Biz küçük gezegenlerin bir kısmına bakarak onların da çembersel yörüngeye sahip olduğunu belirledik diyor. Van Eylen ayrıca yaşam olasılığından da söz ediyor. Küçük ve yoğun gezegenler gaz değil kayadan oluşmuştur. Bir gezegenin yaşamı destekleyebilmesi için Dünya boyutlarında olması gerektiğini düşünüyor. Küçük gezegen eğer düzgün bir çembersel yörüngeye sahipse kararlı bir iklime sahip demektir. Yıldıza çok yaklaşıp, uzaklaşan yani ayrıksı yörüngelere sahip gezegenlerde ise aşırı sıcaklık değişimleri nedeniyle yaşam oluşması neredeyse olanaksızdır. Ayrıksı yörüngelere sahip gezegenlerde çok farklı uçlarda iklimler yaşanır, bu da yaşamın ortaya çıkmasına engel olan önemli unsurdur. Ancak biz ayrıksı yörüngeler değil çembersel yörüngelerin evrende bol olduğunu gördük, endişe etmeye gerek yok diyor Van Eylen. Yıldız Sallanması Bir yıldızın hareketini ölçen yöntem olan dikine hız yöntemi ile dev gaz gezegenlerin yörüngelerindeki tuhaflıklar hesaplanabilir. Bir gezegen yıldızının çevresinde dolanırken kütle çekim kuvveti nedeniyle yıldızın sallanmasına neden olur. Gezegen ne kadar büyükse bu sallantı miktarını ölçmek ve gezegenin özelliklerini belirlemek o kadar kolay olur. Araştırmacılar küçük gezegenleri bu yöntemle değil geçiş yöntemiyle tespit ederler. Bu yöntemde ise gezegen yıldızın önünden geçerken gelen ışığın parlaklığındaki azalmalar ölçülür. Geçiş süresinden sadece gezegenin varlığı değil yörüngesi de hesaplanır. Gezegenin kütlesi, yarıçapı bilindiğinde yörüngesinin çembersel olduğu düşünülerek bir sonraki geçişin ne zaman olacağı hesaplanabilir. Gezegenin kütlesi ve yarıçapı yıldızın çevresindeki dolanım hızını belirler. Geçiş süresi kısa ise yörünge çember, uzun ise ayrıksı demektir. Daha Az Ayrıksı Yaşanabilir gezegen arayışı için çalışan NASA'nın Kepler uzay teleskopunun dört yıllık verilerine bakıldı. Teleskop 145.000 yıldızın parlaklık değişimlerini hesaplamıştır. Ekip bu veriler içinde 28 yıldız ve bunlara bağlı toplam 74 ötegezegen seçti. Daha sonra bu gezegenlerin Kepler ölçümleriyle elde edilen geçiş süreleri ile çembersel yörüngeye sahip olsalardı gerçekleşecek geçiş süreleri hesaplanarak karşılaştırıldı. Sonuçların uyumlu olduğu görüldü. Çoğu gezegenin çembere yakın yörüngeye sahip olduğunu gördük. Yani bu gezegenler çok yüksek dış merkezliğe sahip değildi diyor Van Eylen. Buna karşılık neden bazı ötegezegenlerin son derece ayrıksı yörüngelere sahip olduğunu da anlamaya çalışıyoruz. Yine de çoğu sistemin Güneş Sistemi'ne benzer özellikler gösterdiğini görmek heyecan verici."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/kucuk-macellan-bulutu-tablosu/", "text": "Astronomik fotoğraflar sık sık sanat eseri gibi görünür. Küçük Macellan Bulutu da güzel poz verenler arasındadır. Samanyolu'nun uydusu olan bu güzel gökada güney yarımküreden görülmektedir. Bir ressamın küçük fırça darbeleriyle oluşturduğu bir resim çalışmasını andıran bu görüntü, ESA'nın Herschel uzay gözlemevi ve NASA'nın Spitzer Uzay Teleskopu'nun ortak verileriyle oluşturuldu. Görüntüdeki renkler gökada boyunca dağılmış gaz ve tozun sıcaklığı hakkında bilgi vermektedir. Görselin sol kısmından merkeze doğru dağılan ve Herschel'in verilerini gösteren kırmızı ile açık yeşil renk 260 Celcius'dan daha soğuk maddenin varlığını işaret ediyor. Mavi parlak noktalar ise Spitzer ile üretildi. Bu alanlar görece daha sıcak, 150 C dolayındaki gaz ve toz bulutunu göstermektedir. Bu gaz ve toz bulutları yeni yıldızların oluşum alanlarıdır. Yeni doğan yıldızların üflediği rüzgarlar gaz ve toz kümelerini ısıtmaktadır. Bu kümeler gökadanın üzerinde parlak alanları oluşturmuştur. Küçük Macellan Bulutu'nun sağ tarafında görülen yıldız oluşum bölgesi, merkezdeki çubuğu ve bunun çevresini saran kanadı oluşturmuştur. Küçük Macellan Bulutu yaklaşık olarak Samanyolu'nun yirmide biri kadardır. Güney yarımkürede bu parlak kısımlar çıplak gözle bile gözlenebilir. Küçük Macellan Bulutu, Büyük Macellan Bulutu ile birlikte Samanyolu'nun çevresinde dolanmaktadır. Bu iki gökadanın bize komşu olması üzerinde çok çalışma yapılmasına neden olmaktadır. Böylece gökbilimciler yıldız oluşumu, gökadaların evrimi gibi araştırmalarını daha kolay yapabilmektedir."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/kucuk-macellan-bulutundaki-neseli-bolge/", "text": "Yıldızların disko alanı gibi. Samanyolu'nun kenarındaki Küçük Macellan Bulutu NASA'nın Büyük Gözlemevleri ile pembe ve mor ağırlıklı renklerle göz kamaştırıyor. Küçük Macellan Bulutu Samanyolu'ndan yaklaşık 200.000 ışık yılı uzaklıkta yer alan küçük bir sarmal gökadadır. Renkler geniş bir yelpazeye yayılan ışığın farklı dalga boylarını gösterir. Chandra X-Işınları Gözlemevi ile alınan X-ışını görüntüsü mor ile, Hubble Uzay Teleskopu ile görünür ışık altında alınan görüntü kırmızı, mavi, yeşil ile ve Spitzer Uzay Teleskopu ile alınan kızılötesi görüntü kırmızı renk ile gösterilmiştir. Görüntünün alt köşesinde görülen sarmal gökada bu devasa bulutsunun arkasındadır. Diğer uzak gökadalar gibi bu gökada da milyonlarca ışık yılı uzaklıktadır. Üç teleskop bu canlı gökadanın farklı yönlerini ortaya çıkarır. NGC 602a olarak bilinen rüzgarlı yıldızlı merkez, büyük kütleli yıldızların yaydığı ışıma ile çevresini temizleyerek süpürür. NGC 602a gibi yerler metallerin fazla bulunmadığı, hidrojen ve helyum bolluğu yaşanan yerlerdir. Gökbilimciler ikiden fazla protonu olan elementleri metal olarak adlandırır. Bölge de Samanyolu'ndaki birkaç milyon yıl yaşındaki Avcı Bulutsusu'nda olduğu gibi yeni yıldızlar oluşur. Chandra büyük ölçüde merkezdeki genç yıldızlardan yayılan X-ışınlarını ortaya koyuyor. Bu yıldızlar Hubble ve Spitzer tarafından görüntülendiler. Bu çalışmayla genç yıldızlardan yayılan X-ışınlarının farklı ortamlarda yayılanlarla benzerlik gösterdiğini belirledi. Gezegenlerin oluşum sürecinde görülen disklerin evrim süreci de dahil olmak üzere bu ışınların birbiriyle benzer olması muhtemeldir."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/kucuk-magellandaki-yildiz-kumesi/", "text": "Avrupa Güney Gözlemevi *, 210 000 ışık yılı uzaklıktaki NGC 346 yıldız oluşum bölgesini görüntüledi. Bölge Küçük Magellan Bulutsusu'ndaki Tukan takımyıldızında bulunuyor. Büyük ve parlak yıldızlardan yayılan ışık, gaz ve tozdan oluşan yapının parlamasına neden oluyor. Büyük kütleli yıldızlar tarafından oluşturulan rüzgar, ışık ve ısı nedeniyle gaz bir örümcek ağı gibi bulutsunun içine dağılmış bulunuyor. NGC 346, 200 ışık yılı kadar bir alana dağılmıştır. Bu uzaklık Güneş ile Güneş'e en yakın yıldız arasındaki uzaklığın 50 katı kadarlık bir alana dağılmıştır. Açık kümedeki birçok genç yıldız birkaç milyon yıl yaşındadır. Büyük yıldızlar ile oluşturulan güçlü rüzgarların etkisiyle gaz ve toz bulutlarının sıkışması yeni yıldız oluşumları için ilk aşamayı oluşturur. Yeterli yoğunluğa ulaşan bulut nükleer füzyonu üreterek kendi ağırlığının etkisiyle çöker. Bunun sonucunda da teleskoplardan görülebilecek kadar parlak görüntüler elde edilir. Büyük ve Küçük Magellan Bulutları Güney yarımküreden görülebilen Samanyolu'nun uydu gökadalarıdır. 210 000 ışık yılı uzaklıktaki Küçük Magellan Bulutsusu'ndaki Tukan Bölgesi sürekli gözlem altındadır. Görüntü ESO'nun 2.2 metrelik teleskobuna takılan Geniş Alan Görüntüleyicisi ile alınmıştır. *ESO, Avrupa'daki 14 ülkenin Güney Amerika'daki Şili ülkesinde kurdukları bir gözlemevidir. Kaynak: ESO"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/kucuk-pakette-dev-surpriz/", "text": "Hubble verilerine göre cüce bir gökadanın merkezinde çok ağır süper kütleli karadelik yatıyor. NASA/ESA Hubble Uzay Teleskopu'na göre gökyüzünde gözlerden saklanan birçok canavar olabilir. Bu fikrin altında beklenmedik yerde şaşırtıcı kadar büyük bir karadeliğin keşfedilmesi yatıyor. Gökbilimciler M60-UCD1 adlı küçük bir gökadanın kalbinde süper kütleli bir karadelik keşfettiler. Bu da gözden kaçmış birçok süper kütleli karadeliğin var olması demektir. 50 milyon ışık yılı uzaklıktaki gökadanın çapı Samanyolu'na göre 500 kat daha küçük olup sadece 300 ışık yılı uzunluğundadır. Bu boyutuna karşılık 140 milyon gibi oldukça kalabalık yıldız sayısına sahiptir. Bu değerler M60-UCD1'i oldukça yoğun cüce gökada sınıfına sokar . Yüksek miktarda yıldız barındıran UCD'lerin tahmin edilenden daha ağır olması sorunu M60-UCD1'in merkezinde yatan süper kütleli karadelikle açıklandı. Aslında bu sürpriz bir keşifti, çünkü bu canavar 20 milyon güneş kütlesinde süper kütleli bir karadelikti . Şili'deki Avrupa Güney Gözlemevi'nden Steffen Mieske: Birçok UCD'nin biraz kilolu olduğunu biliyorduk. Ancak kendi yıldızlarından kaynaklanan parlaklık hesaplarına göre daha ağır görünüyorlardı. Bu da akla ek ama görünmeyen ağır bir cisme sahip olabileceklerini getirdi, süper kütleli karadelik. Sadece kuramsal olarak düşünülen bu fikir şimdi kanıtlandı. Biz yıldızların hareketlerini gözleyerek M60-UCD1'in merkezinde süper kütleli karadelik olduğunu fark ettik. Acaba kaç UCD'de bu dev canavarlardan olabilir? diyor. M60-UCD1'in merkezindeki süper kütleli karadelik gökadanın kütlesini % 15 arttırır. ABD'deki Utah Üniversitesi'nden Anil Seth: Bu karadelik M60-UCD1'den 500-1000 kat daha büyük olan Samanyolu'nun merkezindeki karadeliğe göre beş kat daha ağırdır diyor. Canavar, M60-UCD1'in kütlesine önemli bir katkı yapmaktadır. Buna karşılık Samanyolu merkezindeki 4 milyon güneş kütlesindeki dev karadelik toplam kütleyi sadece % 0,01 kadar arttırmaktadır. Keşif için Hubble'ın yanı sıra Hawaii'deki 8 metrelik optik ve kızılötesi alanda gözlem yapabilen İkizler Teleskopu'ndan da yararlanıldı. Gözlemde karadeliğin kütle çekiminden etkilenen yıldızların hareketleri dikkate alındı. Hubble'ın keskin gözleriyle gökadanın çapı ve yıldız yoğunluğu hesaplandı. Bu ön veriler eşliğinde süper kütleli karadeliğin kütlesi bulundu. Bu keşif evrendeki karadelik sayısının beklenenden daha fazla olması gerektiğini gösterdi. Aslında gökbilimciler daha önce de yerel evrendeki karadelik miktarının bilinenin iki katı olması gerektiğini savunuyorlardı. Bu sonuçlar UCD'lerle ilgili bilinen kuramları etkileyebilir. Bu bulguya göre UCD'lerin küçük yıldız grupları ya da başka gökadalarla çarpışmaları sonucunda küçüldükleri anlamına da gelebilir. Böylesi küçük bir gökadanın nasıl olupta çok büyük bir karadeliğe sahip olduğunu başka türlü açıklayamıyorum diyor Seth. Başka bir açıklama ise büyük bir gökadayla etkileşme sürecini işaret ediyor. Almanya'daki Max Planck Enstitüsü'nden gökbilimci Remco van den Bosch: Cüce gökada yakınındaki çok büyük bir gökada olan M60 ile etkileşmiş olabilir diyor ve ekliyor: Böyle bir durumda M60 gökadası geride küçük ve yoğun gökada bırakarak uzaklaşmış olabilir. Ekip M60-UDC1'in bir gün M60 ile birleşeceğine inanıyor. M60'ın merkezinde gerçekten şaşırtıcı büyüklükte, 4,5 milyar güneş kütleli yani gökadamızdakine göre 1000 kat daha ağır, gerçek bir canavar bulunmaktadır. İki gökadanın birleşmesi aynı zamanda mevcut karadeliklerin de birleşip daha korkunç bir canavara dönüşmesi demektir. Notlar Bu gökada da yaşayan biri gökyüzünde herhangi bir araç kullanmadan yani çıplak gözle en az bir milyon yıldız görmelidir. Biz ise gökyüzünde sadece 4000 dolayında yıldız görmekteyiz. Karadelik ışığın bile kaçamadığı kadar güçlü bir kütle çekimine sahip cisimlerdir. En az 1 milyon güneş kütleli süper kütleli karadelikler ise gökada merkezlerinde bulunmaktadır."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/kucuk-teleskopla-buyuk-kume-kesfi/", "text": "Gezegenler, asteroitler ve kuyruklu yıldızların oluşturduğu Güneş Sistemi evrende çok önemsiz bir alanı kaplar. Güneş sistemlerinin barındığı yüz milyarlarca gökadanın yeraldığı evrende, Samanyolu Gökadamız bile denizde bir damla kadar alanı işgal eder. Buna karşılık gökada kümeleri olarak adlandırılan devasa yapıları bile gökyüzünde görmek zor olabilir. Burada NASA'nın Geniş alan Kızılötesi Tarayıcısı gibi teleskoplar bize yardımcı olur. WISE uzak bir gökada kümesini ortaya çıkardı ve daha binlercesini keşfetmesi bekleniyor. Bu devasa yapılar binlerce gökadanın kütle çekimiyle birbirine bağlanmasıyla oluşur. Çok erken evrende oluşan madde tohumlarının hızla çoğalması sonucunda büyümüşlerdir. Florida Üniversitesi'nden Gainesville araştırma programı bilimcilerinden Anthony Gonzalez: Kozmolojinin en önemli sorunlarından biri evrenimizdeki madde dağılımının nasıl bir etki ile bugün gördüğümüz gökadaları ve devasa yapıları oluşturduğudur diyor. WISE ile milyarlarca ışık yılı uzaklıktaki gökada kümelerini belirleyerek, erken evrende olup bitenleri anlatan kuramları test edebiliriz. WISE kızılötesi dalga boyunda tüm gökyüzünü iki defa tarayarak, 2011 yılında çalışmasını tamamladı. 16 inç'lik (40 cm) teleskopunun soğutucusu 2010 yılında bitmesine karşılık, soğutucusu olmadan dört kızılötesi kanalıyla gökyüzünü ikinci kez tarama başarısını gösterdi. Bu sırada görevi NEOWISE yani Dünya'ya yakın asteroitleri keşfetmek olarak belirlenmişti. NASA, gökbilimcilerin yakın yıldızlardan uzak gökadalara kadar herşeyi inceleyebilmeleri için WISE ekibine gerekli desteği sağladı. En geç 2013 yılında da tüm gökyüzü görüntüleri tüm dünyaya AIIWISE projesiyle açılacak. Gonzalez ve ekibi daha büyük gökada kümelerini görmek için WISE verilerini kullanmaya karar verdi. Buldukları ilk bulanık görünen küme, 7 milyar ışıık yılından daha uzaktaki MOO J2342.0+1301 oldu. Samanyolu'ndan yüzlerce katdan fazla kütleli bir küme. Geliştirilmiş AIIWISE verileriyle tüm gökyüzünü tarayarak Samanyolu'nun binlerce katı büyüklüğündeki gerçek canavarları görerek erken evren tarihi hakkında bilgi topladılar. Evrenin ilk döneminde oluşan gökada kümelerini keşfetmek, çok uzakta oldukları için zordur. Üstelik bunları, uzayın genişlemesi nedeniyle yaydıkları ışığın daha uzun kızılötesi dalga boyuna kayması nedeniyle, optik bir teleskopla görmek daha da zordur. Tüm gökyüzünü kızılötesiyle tarayan WISE bu ender yapıları avlayabilir. NASA'nın Jet İticileri Laboratuarı'ndan Peter Eisenhardt: Daha küçük alanları sadece 16 inç'lik bir teleskopla gözleyerek, çok fazla uzaktaki gökada kümelerini görebildiğimiz için heyecanlıyız. AIIWISE, uzun pozlama ile oluşturulan verileri izleyerek uzak evrendeki büyük yapıları görebilmemize olanak sağlayan, geniş bir kapı açıyor diyor. WISE verileriyle başka projelerle de gezegenler gibi düşük kütleli cisimler dahil, bazı görülemeyen soğuk yıldızlarda aranıyor. WISE Güneş Sistemi'nde büyük bir gezegen ya da küçük bir yıldız olarak nitelenen Tychenin gerçekte var olup olmadığını da ortaya koyabilir."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/kucuk-yildizin-sasirtan-ofkesi/", "text": "NASA'nın Swift uydusu 23 Nisan 2014'de yakınlardaki bir kırmızı cücede sıcak, güçlü ve uzun ömürlü yıldız fişekleri keşfetti. Patlama serisinin ilki Güneş'teki patlamalardan 10.000 kat daha güçlü gerçekleşti. NASA'nın Goddard Uzay Uçuş Merkesi'nden astrofikçi Stephen Drake: Bir kırmızı cücedeki patlamalar genelde bir gün sürmesine karşılık Swift uydusu bu yıldızda iki hafta içinde yedi şiddetli patlama tespit etti. Bu oldukça karmaşık bir durum diyor. Parlama Güneş'in merkez sıcaklığının 12 katına, 200 milyon Santigrat dereceye kadar ulaştı. Süper fişek, 60 ışık yılı uzaklıktaki ikili bir yıldız sistemin üyesi DG Canum Venaticorum kırmızı cücesinde görüldü. Sistem, Güneş'in üçte biri büyüklüğünde olan iki kırmızı cüceden oluşuyor. Yıldızlar arasında üç Dünya-Güneş kadar uzaklık bulunuyor. Baltimore Uzay Teleskopu Bilim Enstitüsü'nden Rachel Osten: Böyle bir şiddetli patlamayı bu tür yıldızlardan beklemiyorduk. DG CVn'deki patlama hakkında bir fikrimiz yok diyor. Güneş Sistemi'nden yaklaşık 100 ışık yılı uzaklık içerisinde yer alan yıldızların çoğu Güneş gibi orta yaşlıdır. Ancak başka yerlerde doğarak bu bölgeye sürüklenmiş kırmızı cüceler gökbilimcilerin çalışmaları için oldukça önemlidir. DG CVn'in Güneş'in yüzde 0,7'si yaşta yani 30 milyon yıl önce doğduğu düşünülüyor. Yıldız, Güneş'teki gibi patlamalara sahne olmaktadır. Yıldız atmosferinden uzaya fırlayan fişekler manyetik alanlar nedeniyle bükülmektedir. Bu alan bir lastik ipin gerilmesindeki gibi enerji birikmesine izin vermemektedir. Sonuçta yıldızda depolanan enerji sonunda patlayarak uzaya elektromanyetik tayfın görünür, morötesi, radyo ve X-ışını yaymasına neden olmaktadır. Swift, 23 Nisan günü DG CVn'den gelen ve gittikçe yükselen X-ışınları tespit etti. Böylece teleskop üzerindeki tüm aletlerini birkaç saniye içerisinde bu bölgeye yöneltti. Ardından güçlü ve seri patlamalar gerçekleştiğini gökbilimcilere bildirdi. Goddard'dan Adam Kowalski: Swift'in üç dakikalık gözlemle algıladığı parlama iki yıldızın normal şartlarda tüm dalga boylarında yaydığı ışıktan fazlaydı. Kırmızı cücelerde ise bu tür fişeklere rastlanmaz diyor. Görünür ve morötesi ışık altında çalışan yer teleskoplarıyla yapılan gözlemlerde ise parlamanın 10 ile 100 kat arttığı farkedildi. Swift'in ölçtüğü X-ışını parlaması değeri en şiddetli Güneş etkinliğinden bile fazlaydı. Güneş'teki en büyük patlamalar X sınıfında olup olağanüstü X-ışınları yayarlar. Şimdiye kadar Güneş'te gördüğümüz en büyük patlama Kasım 2003'te oluşan X 45 dereceli olandı. DG CVn yıldızındaki patlama ise bu değerden 10.000 kat daha şiddetli neredeyse X 100.000 derecesindedir diyor Drake. Ancak henüz patlamaların sonu gelmemişti. Üç saat süren ilk patlamadan yayılan X-ışınlarının izlenmesinin ardından yoğun bir parlama daha kaydedildi. Bu ilk iki patlama Güneş'te de gözlenen, patlamanın tetiklediği başka bir bölgede gerçekleşmişti. Swift sonraki 11 gün içerisinde bir dizi, ama daha zayıf patlamalar kaydetti. Osten bunun Dünya'da oluşan büyük bir depremin ardından görülen arkçı şoklara benzetiyor. Yıldızın normal parlaklığına dönmesi ise 20 gün sürdü. Böyle bir yıldız nasıl olupta Güneş'ten daha güçlü patlamalar üretebilir? Bu önemli sorunun yanıtı spin hızına bağlı manyetik alanın çoğalması olabilir. DG CVn, Güneş'ten 1 gün daha kısa sürede kendi ekseninde dönerken boyutunu % 30 oranında arttırır. Güneş'in de ekseni çevresinde dönüş hızı gençlik döneminde oldukça hızlı olup güçlü fişekler yaymış olabilir. Gökbilimciler genç yıldızların yapılarını anlamak için DG CVn'nin yaydığı fişekleri ve ardından gelişen olayları izledi. Yıldız muhtemelen daha zayıf fişekler yaymaya devam ediyor. NASA Swift uydusuyla yıldızda gerçekleşecek olası patlamaları izlemeyi planlıyor. 1 Yorum bence bu o yıldızın ölümü"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/kugu-adaki-karadeligin-yakinindaki-tuhaf-cisim/", "text": "İki yıldır Çok Büyük Dizi ile gözlenen bir gökada merkezinde sürpriz, parlak bir cisim ortaya çıktı. Gökbilimcilere göre bu bir süpernova patlaması ya da gökada merkezindeki süper kütleli karadeliğin yörüngesinde yer alan ikinci bir karadelikteki patlama olabilir. Gökbilimciler, ilk kez 1939'da radyo-gökbilimin öncü ismi Grote Reber'in keşfettiği, Kuğu A adlı gökadayı sıklıkla izler. 1951'de görünür ışık verileriyle radyo verilerinin eşleştirildiği 800 milyon ışık yılı uzaktaki gökada 1980'lerin başında yapımı biten VLA'nın ilk hedeflerinden biriydi. 1984'te VLA'nın ürettiği görüntüler eşliğinde gökada merkezindeki süper kütleli karadeliğin kütle çekimsel enerjisiyle gökadalar arası boşluğa itilen atom-altı parçacıkların oluşturduğu süper hızlı 'jetler' gözlendi. Birleşik Krallık'taki Liverpool John Moores Üniversitesi, Astrofizik Araştırma Enstitüsünden Daniel Perley: Bu cisim gökadanın geçmişini aydınlatabilir diyor. Ulusal Radyo Astronomi Gözlemevinden Rick Perley: VLA 1980'lerden bu yana Kuğu A'yı izleyerek yeteneğini gösteriyor. VLA ile yeni radyo frekansı aralığında gözlem gerektiğinden 1996'ya kadar Kuğu'ya bakmadık diyor. Yeni cisim sonraki gözlemlerde görünmedi. Ancak 2012'de VLA teknolojisi yükseltilince daha güçlü teleskop oldu. Yeni haliyle Kuğu'ya bakmak istedik diyor Perley. Gözlemlere 2015 yılında başlayıp 2016'da da sürdürdüler. Bu gözlemlerle gökada çekirdeğinde yakın geçmişte görülmeyen bir özellik olduğunu fark ettik. Bu kesinlikle parlak bir şeydi ve önceki görüntülerde de görülmemesi mümkün değildi. Bu da cismin 1996'dan günümüze kadar olan süreçte ortaya çıkmış anlamına gelmektedir diyor Perley. 2016'nın Kasım ayında esrarengiz cisim tekrar gözlendi. Hubble ve Keck teleskoplarına ait 1994 ile 2002 yılları arasındaki gözlem verilerinde aynı yerde kırmızımsı bir cisim kızılötesi dalga boyunda görülüyor. İyi de bu cisim ne? Gökbilimciler bunun bir süpernova patlaması ya da gökada merkezindeki süper kütleli karadeliğe yakın yerde oluşmuş bir patlama olabileceğini düşünüyor. Cisim aslında bir süpernovanın varsayılan parlama süresinden daha fazla parlak kaldı. Bu nedenle süpernova olmadığını düşünülüyor. Yeni cisim, Kuğu A'nın merkezindeki süper kütleli karadelikten 1500 ışık yılı uzakta olmasına karşılık süper kütleli karadeliğin birçok özelliğine de sahip. Çalışma ekibinden Chris Carilli: Bu gökada da ikinci büyük süper karadelik bulduk. Bu da gökadanın geçmişte başka bir gökada ile birleştiğini gösteriyor. Muhtemelen gelecekte bu iki karadelik birleşecek diyor. Gökbilimciler ikinci karadeliğin çevresinin VLA ile görülebileceğini düşünüyordu. Daha fazla gözlem sorularımıza cevap verebilir. Başka gökadalarda da ikinci karadelik olabileceğini artık göz ardı edemeyiz diyor Perley. Rick Perley 1980'lerde VLA ile orijinal Kuğu A gözlemlerini yapan gökbilimcilerden biriydi. Oğlu Daniel Perley şimdi babasının bayrağını devralmış görünüyor. Rick: Daniel, Kuğu A'yi VLA ile ilk kez gözlediğimizde iki yaşındaydı diyor. 1 Yorum Aynı ikiz yıldızlar gibi ikiz kara delikler olabileceği fikrine zamanla alışacağız gibi. Haber için teşekkürler hocam."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/kugu-ilmegi-bulutsusu/", "text": "Yılın finalini Ulusal Optik Astronomi Gözlemevi ve WIYN'ın ortaklaşa elde ettiği geniş alanlı Kuğu görüntüsüyle yapıyoruz. Cisim gökyüzünde üç derecelik -yaklaşık 45 Dolunay- alanı kaplamaktadır. Bu görüntü elde edilirken yüksek çözünürlükten de ödün verilmedi. Bu da 600 milyon piksel çözünürlüğüyle onu şimdiye kadar elde edilmiş en büyük gökbilim görüntülerinden biri yapmaktadır. Uzun zaman önce büyük kütleli bir yıldızın patlamasıyla uzaya saçılan gaz bulutlarının oluşturduğu Kuğu İlmeği büyük bir süpernova kalıntısıdır. Kuğu takımyıldızı yönünde ve 1500 ışık yılı uzağımızda yer almaktadır. Gökbilimciler bulutsuyu oluşturan süpernovanın 5-10 bin yıl önce gerçekleştiğini düşünüyor. 1784 yılında William Herschel tarafından kaydı tutulan bulutsu gökyüzünde o kadar büyük bir alamnı kaplamaktadır ki birçok yerde diğer cisimleri de görebilmekteyiz. Görüntü sol kısmında NGC 6992 ve NGC 6995, görüntü merkezi yakınlarında NGC 6974 ve NGC 6979, görüntünün sağında da Peçe Bulutsusu ile Pickering Üçgeni görülüyor. 52 Kuğu olarak bilinen görüntünün batı sınırındaki parlak yıldız ise süpernova ile ilgili değildir. Veriler oksijen , kükürt ve hidrojen-Alfa filtreleri yardımıyla NOAO mozaik 1 Kamerasıyla elde edildi. WIYN 0,9 metrelik teleskopla 1 derece karelik alan görüntüleri alındı. Kuğu İlmeği görüntüsü ise 3x3 ızagara çizgileriyle dokuz farklı teleskopla oluşturuldu. Bu tür görüntüler modern kameralarla donatılmış küçük teleskoplarla bile büyük araştırmalar yapılabileceğini gösteriyor. NOAO"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/kulden-kule-tozdan-toza/", "text": "NASA'nın Spitzer ve Chandra uzay teleskopları ile alınan yeni bir görüntüde, çökmüş bir yıldızdan geriye kalan toz kalıntıları ortaya çıkarıldı. Toz, yıldızın geçmişi hakkında bilgi vermekte. Bilim insanları bir yıldız kümesinde yaralan yıldızın, süpernova sonucunda patladığını düşünüyor. Dış katmanını dışarı püskürten yıldızdan saçılan katmanın genişlemesi devam ediyor. G54.1+0,3 nesnesinin görülen bileşik görüntüsünde, mavi renk x-ışınıyla alınmış Chandra görüntüsünü, yeşil ve sarı-kırmızı renkler görüntüleri ise Spitzer ile elde edilmiştir. Görüntünün merkezine yakın bölgede görülen beyaz ışık kaynağı ise süpernova patlaması sonucunda yıldızdan arta kalan ve kendi çevresinde çok hızlı dönen, yoğun nötron yıldızı veya atarcayı gösteriyor. Atarca çevresinde yüksek enerjili parçacık rüzgarı oluşturmaktadır. Chandra'dan alınan verilerde yıldızın patlaması nedeniyle hızla çevreye yayılan bu parçacıkların kapsadığı alanın genişlediği ortaya çıkarılmıştır. Atarcadan yayılan rüzgarın etkisiyle yayılan ve kızılötesinde görülen kabuk gaz ve tozdan oluşmuştur. Genişledikçe soğuyan toz, kümedeki diğer yıldızların ışığı ile kızılötesi araçlarla görülebiliyor. Tozun kümedeki yıldızlara yakın kısımları sarı renkle kendini gösterir. Tozun bazı kısımları ise atarcadan gelen rüzgar nedeniyle ısınmaktadır. Süpernova patlaması sonucunda yayılan soğuk tozun görülebilmesi ancak kızılötesi gözlemle yapılabiliyor. Yıldız kümesi içinde yer almayan ve bu nedenle aydınlatılamayan böylesi bir toz yapısını gözlemek mümkün olmayacaktır. Yıldızdan kaynaklanan şok dalgaları nedeniyle ilk oluşan toz zerreciklerinin yapısı bozulur. G54.1+0,3 nesnesi ise henüz bozulmamış olduğundan gökbilimcilerin özel ilgisini çekti. Böylece süpernova patlaması sırasında yayılan tozun yapısı daha iyi anlaşılabilir. Nesne bizden 20 000 ışık yılı uzaklıkta ve Okçuk takımyıldızında yer alıyor. Kaynak:"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/kuresel-kumede-ilk-kucuk-yildiz-kesfedildi/", "text": "Ancak en güçlü ileri teknoloji ürünü teleskoplar ile uzaktaki düşük kütleli ve sönük yıldızlar kayıt edilebiliyor. Zürih Üniversitesi'nden, Polonya ve Şili'den bir grup araştırmacı ilk kez mikro-mercekleme yöntemiyle M22 küresel küme içinde düşük kütleli yıldızı tespit etti. Böylece bir küresel kümenin toplam kütlesinin karanlık maddeye gerek kalmadan açıklanabileceği ortaya koyuldu. Şu ana kadar bu türden düşük kütleli ve son derece sönük yıldızların varlığı kabul ediliyordu. Ancak oldukça uzak bir yerdeki düşük kütleli yıldızların zayıf olan parlaklıkları nedeniyle modern teleskoplarla bile görülmesi mümkün olmamıştı. Şili ve Polonyalı araştırma ekibiyle birlikte İsviçre Zürih Üniversitesi'nden astrofizikçi Philippe Jetzer dolaylı bir yöntemle M22'deki ilk düşük kütleli yıldızı tespit etti. Astrophysical Journal dergisinde yayınlanan makaleye göre 3,2 kiloparsek uzaklıktaki (1 kiloparsek 3210 ışık yılı) cüce yıldız, güneş kütlesinin beşte birinden daha küçük kütleli. Son derece doğru bir şekilde tespit edilen kütleye ilişkin kanıt ise kütle çekimsel mikro mercekleme yöntemi gibi yüksek teknik standartları olan bir yöntem gerektirir. Ölçümler ESO'nun Şili'deki Paranal Gözlemevi'nde bulunan 8 metrelik Çok Büyük Teleskopu üzerinden gerçekleşti. 2000 Yılındaki Büyük Atak Ağustos 2000'de Polonyalı gökbilimciler M22 küresel kümesinin merkezinden iki yay dakikası uzaklıktaki bir yıldızın parlaklığının yirmi gün boyunca arttığını fark etti. Gözlemciler böylesi bir durumun ışığın büyük kütleli yıldızların yanından geçerken hafifçe bükülmesi sonucunda, ışığı yayan yıldızın parlaklığının artmış gibi görünmesini sağlayan kütle mercekleme etkisinden olduğundan şüphelendi. Bir yıldızın önünden geçen bir nesne, yıldızın ışığını bir mercek gibi büküp onun daha parlak görünmesine neden olur. Nesne yıldızın önünden geçtikten sonra yıldızın görülen parlaklığı azalır. Bunun doğruluğunu onaylamak için araştırmacılar Zürih Üniversitesi'nden kütle çekimsel mikro mercekleme uzmanı olan Philippe Jetzer ile çalışmaya başladılar. Böylece 17 Temmuz 2011'de Paranal Gözlemevi'nde gerçekleşen kontrol ölçümleri sonucu öne sürüklen kuram doğrulandı. Jetzer: Ayrıntılı çalışma sonucunda kaynağın M22 dışında olduğu belirlendi. Düşük kütleli yıldız küresel küme içinde bir mercek gibi davrandı diyor. Karanlık Madde Yerine Düşük Kütleli Yıldızlar Modeli mi? Bir küresel kümedeki düşük kütleli yıldız tespiti astrofizik için küresel kümelerin yapısına yeni bir ışık tuttuğundan önemlidir. Şimdiye kadar küresel kümelerin kütlesi karanlık madde ve kanıtlanmamış başka nesnelerle açıklanabiliyordu. Şimdi ise bu eksik kütleyi önceden tespit edilememiş düşük kütleli ve sönük yıldızlarla açıklayabileceğimizi gösterdik diyor Jetzer."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/kuresel-kumedeki-yildiz-gruplari/", "text": "NASA'nın Hubble Uzay Teleskopu verilerini kullanan gökbilimciler, ilk kez eski bir küresel yıldız kümesindeki yıldızların aynı yaşta olmadığını, iki ayrı yaş grubunda olduklarını ve kendilerine özgü yörüngelere sahip olduğunu belirledi. Çalışmaya konu olan küresel küme 47 Tucanae'deki iki ayrı grup arasında en az 100 milyon yıl yaş farkı var. 16.700 ışık yılı uzaklıktaki küme, güney takımyıldızı Tucana'da yer alıyor. British Columbia Üniversitesi'nden Harvey Richer liderliğindeki bir araştırmacı ekibi bu kümedeki yıldızların hareketlerini belirlemek amacıyla Hubble'ın son sekiz yıllık verilerini inceledi. Önceki tayfsal çalışmalarla birçok küresel kümenin yıldızlarının birden fazla yaş grubunda olduğunu düşündüren kimyasal bileşimleri farklı yıldızlar olduğunu ortaya konulmuştu. Bu çalışmada ise yıldızların 'yörünge hareketi' dikkate alındı. Yıldızların hareketini doğru analiz edebilmek ancak uzun zamanlı gözlemlerle mümkündür. Elimizdeki verilerle kümedeki yıldızların bireysel hareketini net bir şekilde görebildik. Böylece kümelerin nasıl oluştuğunu ve içerisindeki yıldızların yaş gruplarını anlamak için sağlam kanıtlara ulaştık diyor Richer. Samanyolu'ndaki küresel kümeler gökadanın oluşumundaki ipuçlarını taşır. Onlar sayesinde gökadamızın erken dönemine bakabiliriz. 47 Tucane 10,5 milyar yıl yaşındadır ve gökadamızda sayısı 150'yi geçen küresel kümeden en parlak olanlarındandır. Küme yaklaşık 120 ışık yılı çapındadır. Richer ve ekibi kümeyi gözlemek için Hubble'ın Gelişmiş Kamerasını kullandı. 30 binden fazla yıldızın pozisyon değişimlerini ölçmek için 754 arşiv görüntüsünü incelediler. Bu veriler yardımıyla yıldızların ne kadar hızlı hareket ettiğini ölçebildiler. Ekip bunun yanısıra yıldızların parlaklıklarını ve sıcaklıklarını da belirledi. Bu yıldız arkeolojisine göre iki ayrı yaş grubu tespit edildi. İlki daha eski kırmızı yıldızlar olup, kimyasal açıdan daha yoksul ve dairesel yörüngelere sahip. İkinci grup ise mavi renkli genç yıldızlardan oluşup, kimyasal açıdan daha zengin ve daha eliptik yörüngelere sahiptir. Ağır elementleri eksik olan kırmızı kuşak, kümedeki gazın ilk hareketini yansıtır. Bu yıldızların hareketi kümenin tarihini saklar. Bu yıldızların yaşlı olanları evrimini tamamladığında ağır elementleri atar. Bu gaz ortamdaki diğer gazla çarpışarak küme merkezine doğru harketlenip kimyasal açıdan zengin ikinci nesil yıldızları oluşturur. Zaman içinde yeni oluşan yıldız dikine yörüngesini oluşturmak için dışa doğru hareketlenir. Hubble, küresel kümelerdeki yıldız gruplarını ilk kez keşfetmedi. 2007 yılında büyük küresel küme NGC 2808'de üç nesil yıldız grubu keşfedilmişti. Ancak ilk kez bu gruplar yıldız dinamikleriyle keşfedildi. Küresel kümelerdeki yıldız gruplarının derin kozmolojik etkileri vardır. Gökbilimciler erken evrendeki uzak gökadaların nasıl oluştuğunu anlamak için çoklu yaş grubuna sahip kümelere ihtiyaç duyarlar. 1 Yorum Kürreden zerreye kadar evrendeki her nesneyi ve ilişkilerini yorumlayan,her bilgiyi bir başlangıç sayan,sonsuz ufuklara açılan,menşeini unutmayan herkese SLM:)"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/kutle-cekim-ve-kuantum-kuramini-birlestirme-arayislari/", "text": "Temel fiziğin ulaşabildiği son sınıra bir katkı radyo teleskoplardan geldi. Bilim insanları Güneş'in uzayı ne kadar eğdiğini hesaplamayı başardı. Uzay boşluğundaki bu eğriliğin fizik yasaları içinde yer alması aslında Einstein'ın Genel Görelilik Kuramı ile olmuştu. Kuantum Fiziği ile Kütle Çekim Kuramının birleştirilmesi 21. Yüzyıl Fizikçileri'nin büyük amaçlarından biridir. Bu amacı gerçekleştirmenin yolu da Gökbilim'den geçmektedir. İlk kez 1916'da Albert Einstein bir yıldızın yakıunından geçen ışığın doğrultusunu değiştireceğini dile getirdi. Görelilik İlkesine göre ışık Güneş gibi büyük kütleli bir nesnenin uzay boşluğunda oluşturduğu eğrilikten etkilenerek yolunu değiştirir. Bu olgu 1919'da bir tutulma sırasında gözlemlendi. Aradan geçen 90 yılda bilimde büyük ilerlemeler sağlanmasına karşılık genel görelilik ve kuantum kuramı birleştirilemedi. Bunun için daha net ve doğru gözlemler gerekmektedir. Fizikçiler yerçekiminden dolayı oluşan uzay eğriliğine gama adındaki bir değişkenle tanımlar. Einstein'ın kuramına göre gamanın değeri tam olarak 1,0'e eşit olmalıdır. Bu değerden milyonda bir kadarlık sapma bile birleştirmeye katkı sağlayacaktır. diyor Missori Üniversitesi'nden Sergey Kopeikin. Güvenilir ölçüde hassas ölçümler yapabilmek için bilim insanları Hawai'deki Virgin Adaları'nda kurulu olan radyo teleskopları kullanıyor. Araştırmacılar 2005 yılının Ekim ayında Güneş uzaktaki dört kuasarın önünden geçerken gözlem yaptı . Güneş'in kütle çekimi kuasarların görünen konumlarında küçük farklılıklara neden oldu. Çünkü bu nesnelerden radyo dalgaları beklenen konumdan sapmıştı. Sonuç gama değeri olarak 0,9998 (hata payı 0,0003) olarak bulundu. Einstein'ın öngördüğü 1,0 değerine çok yakın bir değer. NASA'nın Cassini Uzay aracıyla sağlanan tamamlayıcı ölçümler ile hata oranını daha da küçültebiliriz. Fizikçiler tarafından öngörülen değeri elde edebilmek için gama değerinin kütle çekimle ilgili kuramların temel bir değişkeni olduğundan hareketle farklı gözlem yöntemleri kullanmak gereklidir. diyor Ulusal Radyo Astronomi Gözlemevi'nden Edward Fomalontu. Kaynaklar:"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/kuyruklu-asteroit/", "text": "Gökbilimciler Mars ve Jüpiter arasındaki asteroit kuşağında yeni bir etkin asteroit keşfetti. Bu asteroitin bir kuyrukluyıldız gibi kuyruğu bulunuyor. Asteroit kuşağında bu tip asteroitlerden çok sayıda olduğu düşünülüyor. Carnegie Enstitüsü'nden Scott Sheppard ve Chadwick Trujillo İkizler Gözlemevi'ni kullanarak asteroit kuşağı içinde 62412 adlı yeni bir asteroit keşfettiler. Üstelik bu asteroit Hygiea sınıfından olup bir kuyruğa sahipti. Etkin asteroitler yeni keşfedilen bir sınıftır. 62412 ise bu yeni ailenin 13. üyesidir. Sheppard ve Trujillo 100'den fazla etkin asteroit olduğunu düşünüyor. Etkin asteroitler diğerleri gibi Mars ve Jüpiter arasında kararlı bir yörüngeye sahiptir. Ancak normal bir asteroitten farklı olarak etkin asteroitlerin, yüzeylerinden kopan toz ve gazın oluşturduğu, kuyrukları bulunur. Böylece bir kuyrukluyıldız izlenimi verirler. Sheppard ve Trujillo, tipik bir asteroit olduğu sanılan 62412'nin kuyruğu olduğunu farkettiler. Bu ise onu yeni bir sınıfın üyesi yapmaktaydı. Etkin asteroitlerin yüzeylerindeki buzun buharlaşarak gaza dönüşmesinin bir çeşit kuvvet etkisiyle olduğu sanılıyor ama bunun nedeni henüz belirlenmiş değil. Yaklaşık on yıl öncesine kadar bir cismi ya kuyrukluyıldız ya da kuyrukluyıldız olmadığını söyleyerek sınıflayabiliyorduk. Ancak bu tür cisimlerin ortaya çıkmasıyla bu tanım şekli değişiyor diyor Sheppard. Geçmişte asteroitlerin genellikle değişmeyen cisimler olduğu düşünülürdü. Ancak bilim insanları daha sonra bunların kuyruk ve çekirdeği arasında ince bir atmosferi olduğunu gösterdiler. Diğer insanların kolayca gözleyemediği cisimlere ayrıntılı bir şekilde bakabiliyoruz. Böylece çok önemli verilere ulaşıyoruz diyen Sheppard şimdiye kadar 62412'nin neden şimdiye kadar tipik bir asteroit olarak görüldüğünün sebebini açıklıyor. Bu gibi keşifler bazı asteroitlerin neden etkin sınıfında olduğuna açıklama getirebilir. Sheppard ve Trijillo şimdi kendi kuramlarını geliştirmeye çalışıyor. Onlara göre bu cisimlerin kuyruğa sahip olmalarının altında kendi çevrelerinde yüksek hızda dönmeleri yatabilir. Bu dönme hareketi nedeniyle çekirdekteki buz su buharına dönüşerek dışarı atılıyor olabilir. Ekip şimdi bu cisimlerin yoğunluğunu bularak, kuyrukyıldızların yoğunluğuyla karşılaştırmanın peşine düştü. Bu bilgi onlara yanıta dair ipuçları verebilecek."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/kuyruklu-gezegen/", "text": "Kısa bir süre önce atmosferinde kuvvetli fırtına olduğu keşfedilen gezegen için daha ileri bir keşif yapıldı. Gezegenin arkasından koşturan bir de kuyruğu var. Bu gezegenin atmosferinde organik molekül olduğunu da ayrıca hatırlatmakta fayda var. Yani HD 209458b yine gündemde. Hiçbir gezegen üzerine tartışma Hubble Uzay Teleskopu'nun kuyruğunu doğruladığı pişen bir kuyruklu gezegen kadar kafa karıştırıcı değildir. Yıldızına çok yakın bir yörüngede dolanan gaz devi HD 209458 b gezegeni bu nedenle atmosferinden madde kaybına uğruyor. NASA'nın Hubble Teleskopu tayfölçeriyle yaptığı gözlemlerle yıldız rüzgarından etkilenen maddenin gezegenin gerisine doğru bir kuyruk oluşturacak şekilde hareket ettiğini belirledi. Kolorado Üniversitesi'nden Jeffrey Linskyi: 2003 yılında bilimciler gezegenin kaybettiği maddenin arkasında kuyruk olarak uçtuğu yönünde bir kuram geliştirmişlerdi. Böylece kuram en iyi gözlemsel yöntemlerle desteklendi. Biz, gezegenin hızını Dünya'ya doğru yöneldiğinde farklı değerlerle ölçtük. Büyük bir olasılıkla aslında ölçtüğümüz kuyruktaki maddenin hızıydı diyerek bir saptamada bulunuyor. HD 209458b gezegeni Jüpiter'den biraz hafif olmasına karşılık Jüpiter'e göre 100 kat daha yakın bir yörüngede dolanıyor. Gezegenin bir yörünge dönemi 3.5 gün ile sınırlı (Güneş Sistemi'ndeki en hızlı gezegen 88 günlük dolanım dönemiyle Merkür'dür). Gezegen şimdiye kadar hakkında en fazla özelliği bilinen ve geçiş yöntemiyle keşfedilmiş olan ötegezegenlerden biridir. 153 ışık yılı uzağımızda bulunan yıldızı HD 209458'in çevresinde dolanan şimdilik ondan başka gezegen keşfi yapılmadı. Linsky ve ekibi gezegen yıldızının önünden geçerken atmosfer bileşenlerini ortaya çıkarmak için Kozmik Kaynaklı Tayfölçeri kullandılar. Yıldızının önünden geçiş yapan bir gezegenin atmosfer bileşenini ve yapısını yıldızdan gelen ışığı çözümleyerek görebilirsiniz. Burada yıldızın ışığındaki sapma çok küçük % 1,5 oranında değişir. Bu değişim %8'e kadar yükselirse bu şişmiş bir atmosferi gösterir. COS ayrıca sıcak gezegenin (2000 C derece) atmosferinde karbon ve silisyuma da rastladı. Bu ise gezegenin atmosferinin üst katmanlarındaki hafif elementlerin uçtuğunu ve ağır elementlerin yukarılara tırmandığını gösteriyor. COS verileri gezegenden kopan maddelerin hızlarının aynı olmadığını da gösterdi. Biz gazın saatte 35 000 km hızla hareket ettiğini ölçtük. Bu büyük hız büyük bir olasılıkla tıpkı kuyrukluyıldızlarda olduğu gibi yıldız rüzgarının etkisiyle gerçekleşiyor diyor Linsky. Hubble'ın yeni tayfölçeri, dünya üzerinde kurulu teleskoplarla ölçümü mümkün olmayan bir ötegezegen atmosferinin bileşenini morötesi dalga boylarında ölçebileceğini HD 209458b gezegeni ile gösterdi. Gökbilimciler yıldızına çok yakın olduğu için madde kaybına uğrayan bir başka pişen gezegen, WASP 12b'nin atmosferini yine COS yöntemiyle ölçmeyi başarmışlardı. Her ne kadar gezegen madde kaybına uğruyorsa da gezegen yakın zamanda yok olmayacak. Gezegenin tamamen buharlaşması 1 trilyon yıl sürecektir diyerek son noktayı koyuyor Linsky. Kaynak: Hubble"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/kuyruklu-gokada/", "text": "Gökbilimciler Chandra X-ışını teleskobu yardımıyla bir gökadanın iki kuyruğunu görüntüledi. Adell 3627 Gökadasına ait olan fotoğraf, Chandra ve Şili'deki Astrofizik Araştırma Merkezi'nden alınan görüntülerin birleştirilmesiyle elde edildi. Kuyruğun önünde görülen ESO 137-001 gökadasıdır. Kuyruğun uzunluğu 260 000 ışık yıldır. Başka bir ifadeyle ışığın, kuyruğun başından sonuna kadar hareketi 260 000 yıl sürmektedir. Parlak kuyruğun altındaki soluk görünen kuyruk ise gökbilimciler için bir sürpriz olmuştur. X-ışınlarıyla görüntülenen soğuk (10 derece dolayında) ESO 137-001 kuyruğu, Abell 3627'nin yaklaşık 100 milyon derece sıcaklığındaki gazının buharlaşmasıyla oluştuğu düşünülüyor. Gökada kümeleri merkezleri sıcak gazdan oluşan yüzlerce, hatta binlerce gökadadan oluşur. Görüntüdeki iki ayrı kuyruk, sistemden ayrılan gazlardan oluşmuştur. Gökadadan ayrılan soğuk gazın izlenmesi, gökadaların oluşumu ve gelişimi açısından büyük önem kazanmaktadır. Burada yeni yıldızlar ve yeni sarmal kol oluşumlarıyla görünen yapı değişebilir. Kaynak: Chandra"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/kuyrukluyildiz-firtinasi/", "text": "Şu an belki de kar ya da toz fırtınasının çok yaşandığı bir yerde yaşıyorsunuz. Hava koşulları günlük konuşmalarımız içinde yer alır ve zaman zaman anormal durumlarla mücadele etmek durumunda kalabilirsiniz. Ama böylesini görmediniz. ESA'nın Rosetta aracı 2014-2016 yılları arasında 67P/Churyumov-Gerasimenko kuyrukluyıldızının yanındayken bu türden çok deneyim yaşadı. Kuyrukluyıldız güneş rüzgarı etkisiyle ısınırken yüzeyindeki buzlar erimeye ve gazlar serbest kalmaya başladı. Bunun sonucunda buhar ve toz büyük bir hızla uzaya saçıldı. Bu görüntü iki yıl önce, 21 Ocak 2016'da, Rosetta kuyrukluyıldızdan 79 km uzaktayken elde edildi. 67P enberi noktasından geçerken Rosetta onu güvenli bir uzaklıktan izledi. Yörüngesinin Güneş'e en yakın konumundan geçen kuyrukluyıldızdaki yoğun patlamaların araca zarar vermemesi için böyle bir önlem alınmıştı. Bu fotoğraf enberi noktasından Ağustos 2015'de geçen kuyrukluyıldızdan uzaya saçılmaların beş ay sonra da sürdüğünün kanıtıdır. Rosetta bu fotoğrafı 146 saniyelik poz süresiyle elde etti ve bu nedenle oluşan çizgiler toz tanelerinin izlediği yolu ortaya çıkarmaktadır. Bu yoğun toz karmaşası Rosetta için her zaman risk oluşturdu. Aracın konumunu belirlemek için araştırmacılar uzak yıldızları kullandı. Ancak zaman zaman aracın toz tanelerine kilitlenerek veri aktarması beraberinde çeşitli sorunlar oluşturmadı değil. Tüm bu tehlikelere karşılık toz bilimsel çevrede büyük ilgi uyandırdı: Rosetta bunların on binlercesini gözledi, yapılarını, kütlelerini, momentum ve hızlarını analiz etti. En küçük ve bozulmamış tozun dahi analizi kuyrukluyıldızın yapı taşlarının anlaşılmasında anahtar rol oynadı. Fotoğraf çekilmeden iki yıl önce yani 20 Ocak 2014'de Rosetta 31 aylık derin uykusundan uyandırılmıştı. Ağustos 2014'de ise 10 yıllık uzay macerasının ardından hedefine ulaştı ve bundan üç ay sonra da yüzey aracı Philae'yi bıraktı. Rosetta 30 Eylül 2016'da kuyrukluyıldızın yüzeyine inene kadar çok önemli gözlemler yaptı. Görev bittiğinde aracın OSIRIS makinesi yüz binden fazla fotoğraf çekmişti. Bunlara https://imagearchives.esac.esa.int/ adresinden ulaşabilirsiniz. Görsel telif hakkı: ESA/Rosetta/MPS for OSIRIS Team MPS/UPD/LAM/IAA/SSO/INTA/UPM/DASP/IDA Tüm Rosetta haberlerini görmek için tıklayın."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/kuyrukluyildizda-kutup-isiklari/", "text": "Avrupa Uzay Ajansına ait Rosetta göreviyle elde edilen verilerle 67P/Churyumov-Gerasimenko kuyrukluyıldızının uzak morötesi bölgede kutup ışıklarına sahip olduğu keşfedildi. Böylece bir gezegen ya da uydu dışında bir cisimde ilk kez kutup ışıması görülmüş oldu. Dünya'da kutup ışıkları , Güneş'ten hızla gelen elektrik yüklü parçacıklar atmosferdeki gaz atomlarıyla çarpışması sonucu yeşil, beyaz veya kırmızı renkte parıltılar oluşur. Güneş Sisteminde Jüpiter ve bazı uydularında, Satürn, Uranüs, Neptün ve hatta Mars'ta kutup ışıkları oluşur. Ancak şimdiye kadar bir kuyrukluyıldızda kutup ışıkları görülmemişti. Rosetta, uzay araştırmalarında en çok yolculuk yapan ve en başarılı kuyrukluyıldız avcısıdır. 2004 yılında fırlatılan araç kısa adı 67P olan kuyrukluyıldıza Ağustos 2014'de ulaştı ve Eylül 2016'ya kadar cismi gözledi. 67P'deki kutup ışıkları kuyrukluyıldızın çekirdeğinden yayılan ve çevresindeki gaz zarfı ile etkileşime giren fotonların neden olduğu sürecin sonucudur. Ancak verilerin yeni analizi çok farklı bir tablo çizmektedir. Veriler 67P'de görülen kutup ışıklarının, güneş rüzgarında akan elektronların kuyrukluyıldızın çekirdeğindeki gazla etkileşime girerek suyu ve diğer molekülleri parçalamasıyla oluşuyor. Ortaya çıkan atomlar farklı morötesi bölgede ışık yayar. Çıplak gözle görülemeyen uzak moröte, morötesi tayfındaki en kısa dalga boyuna sahip ışınımdır."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/kuzey-amerika-bulutsusu/", "text": "NASA'nın Spitzer Uzay Teleskopu ile alınan bu görüntüdeki küçük yaştaki çocuklardan erişkinlere kadar ki yıldızlar görülüyor. Bu topluluk Kuzey Amerika Bulutsusu olarak adlandırılır. Görünür ışıkla alınan görüntüde tıpkı Meksika Körfezini andıran benzerliği nedeniyle bulutsu Kuzey Amerika Bulutsusu olarak bilinir. Ancak bu görüntü Spitzer'in kızılötesi ile aldığı görüntüde kayboluyor. Onun yerine toz yapısı içinde oluşan genç yıldızlar görünüyor. NASA'nın Kaliforniya Teknoloji Enstitüsü'ndeki Spitzer Bilim Merkezi'nden Luisa Rebull: Beni heyecanlandıran kızılötesi ve görünür ışıkla alınan görüntülerin farklılığı. Spitzer burada yer alan toz yapısı içindeki genç yıldızları gözler önüne seriyor diyor. Rebull ve ekibi bölgede 2000'den fazla genç yıldız adayı olduğunu belirledi. Önceden bölgede 200 dolayında genç yıldız olduğu sanılıyordu. Genç yıldızlar toz diskleri tarafından saklandığından görünür ışıkla alınan görüntülerde ortaya çıkmazlar. Spitzer'in kızılötesi görüşü bu tozlu yapının içindeki yıldızları gösterir. Bir yıldız gaz ve toz diskinin çökmesiyle oluşur. Dönen bir top gibi ön yıldızın çevresinde dolanan disk çöker. Bu diskin uzağında gezegenler oluşur. Yıldız oluştuktan sonra güçlü bir itmeyle yakınındaki toz ve gazı ileri fırlatır ve güneş sistemine benzer yeni, bir yapı oluşur. Spitzer'in görüntüsünde tıpkı aileyi oluşturan bireylerin dağılımı gibi her aşamaya ait yıldız bulunuyor: ilk yıllarındaki yıldızlardan ileri yaşındakilere kadar. Daha yeni yürümeye başlayan yıldızlar ise yaptıkları fışkırmalar ile ortaya çıkarılır. Kuzey Amerika Bulutsusu'ndaki güç kaynağı sırrını hala koruyor. Şimdiye kadar kimse bulutsuya hakim olan büyük bir yıldız grubunu ortaya çıkaramadı. Spitzer'in görüntüsünde bu kayıp yıldızların Meksika Körfezi'ni andıran girintinin arkasında yer aldığını gösteren ipuçları bulunuyor. Spitzer bu sırrı aydınlatabilmek için bölgeyi 24 mikronluk kızılötesi ışıkla izledi. Bu ise bir yağmur bulutunun arkasından süzülmeye çalışan güneş ışığını görmeye benziyor. Aydınlaması gereken diğer bir sır ise bulutsunun bize olan uzaklığıdır. Tahminler bulutsunun bizden 1800 ışık yılından daha yakın olduğu yönündedir. Spitzer'in gözlemleriyle bulutsunun uzaklığa netleştirilmeye çalışılacak. Spitzer'in uzun dalga boylarına ait kameralarını soğutan sıvı tükenene kadar gözlem yapıldı. Şu an Spitzer iki kısa dalga boyu olan 3.6 ve 4.5 mikron dalga boylarıyla gözlem yapıyor. Birleşik görüntü kızılötesi geniş tarama ve geniş banttan gelen görüntü ile oluşturuldu. Mavi renk kızılötesine ait 3.6 mikron dalga boyuyla, yeşil renk 8.0 mikron ve kırmızı renk ise 24 mikronla alınan ışıkla oluşmuştur."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/la-silladaki-gezegen-avcisi-extra-ilk-isigini-aldi/", "text": "ESO'nun La Silla Gözlemevi'ne kurulan yeni bir ulusal tesis başarılı bir şekilde ilk gözlemlerini gerçekleştirdi. ExTrA teleskopları yakın kırmızı cüce yıldızların etrafında dolanan Dünya-boyutlarındaki gezegenleri arayacak. ExTrA'nın yenilikçi tasarımı daha önceki araştırmalara göre çok daha gelişmiş hassasiyete ulaşmayı sağlayacak. Gökbilimciler artık potansiyel yaşanabilir gezegenleri aramak için güçlü bir araca sahipler. Şili'nin kuzeyindeki ESO'nun La Silla Gözlemevi'ne kurulan yeni tesis, Geçiş Yapan Gezegenler ve Atmosferleri , ilk gözlemlerini başarılı bir şekilde gerçekleştirdi. ExTrA ile yakın kırmızı cüce yıldızların etrafındaki gezegenlerin özellikleri araştırılacak. Projenin finansmanı Avrupa Araştırma Konseyi ve Fransız Ulusal Araştırma Ajansı tarafından sağlanıyor. Teleskopların kontrolü Fransa'nın Grenoble şehrinden gerçekleştirilecek. ExTrA ötegezegenleri araştırmak için üç adet 0.6-metrelik teleskop kullanacak . Teleskoplar düzenli bir şekilde birçok kırmızı cüce yıldızdan gelen ışığı görüntüleyerek, yıldız diski önünden geçiş yapan gezegenlerin bu ışıkta meydana getirdiği azalmaları ölçümleyecek. Teleskop yerleşkesi olarak La Silla seçildi, çünkü mükemmel atmosferik koşullara sahip, diyor projenin yürütücüsü Xavier Bonfils. Gözlediğimiz ışık türü yakın kırmızı ötesi Dünya atmosferi tarafından kolayca soğuruluyor, bu nedenle gözlemler için mümkün olan en kuru ve karanlık bölgelere ihtiyacımız var. La Silla bu koşulları sağlayan en uygun yer. Geçiş yönteminde gözlenen yıldızın parlaklığındaki değişimleri izleyebilmek için diğer referans yıldızlar da gözlenmektedir. Bununla birlikte, yerden yapılan gözlemlerle küçük, Dünya-boyutlarındaki gezegenlerin neden olduğu değişimleri ölçebilmek oldukça zordur . Ancak yeni teknikler kullanan ExTrA ile gözlenen yıldızların farklı dalga boylarında ölçümlerinin yapılması bu türden bazı zorlukların aşılabilmesini sağlamaktadır. Hedef yıldızla dört karşılaştırma yıldızından üç ExTrA teleskopu ile toplanan ışık, optik fiberden geçerek çoklu-nesne tayfçekerine gönderilmektedir. Tayf bilgisini geleneksel fotometri ölçümüne ekleyerek yapılan bu yenilikçi yaklaşımla yeryüzü atmosferi ile aygıt ve dedektörlerin de ışık üzerindeki bozucu etkisi azaltılmakta ve elde edilecek hassasiyet artırılmaktadır. Geçiş yapan bir gezegen daha küçük bir yıldız ışığında daha fazla engellemeye neden olacağından, ExTrA Samanyolu'nda bolca bulunan ve M cüceleri olarak bilinen yeryüzüne yakın bu türden küçük ve parlak yıldızlara odaklanacaktır. Bu tür yıldızların çok sayıda Dünya-boyutlarında gezegene ev sahipliği yaptığı düşünülüyor, bu yüzden gökbilimciler için yaşam barındıran gezegenleri arama konusunda birincil hedef olarak görülüyorlar. Güneş'e en yakın yıldız olan Proxima Centauri Dünya-kütlesinde bir gezegene sahip olduğu bilinen bir M cüce yıldızıdır. Şimdiye kadar keşfedilememeyen Dünya-benzeri gezegenleri bulmak ExTrA'nın iki anahtar görevinden biri olacak. Teleskop ayrıca bulunan gezegenleri ayrıntılı olarak inceleyecek ve Dünya'ya benzerliklerini araştıracak. ExTrA ile gökadamızdaki gezegenlerin bazı özelliklerini belirleyebileceğiz. Bu tür gezegenlerin ne kadar yaygın olduklarını bulmayı da hedefliyoruz. Ayrıca onları oluşturan ortamları da merak ediyoruz, diye ekliyor ekip üyelerinden Jose-Manuel Almenara. Bonfils gelecek için heyecanlı: ESO'nun Aşırı Büyük Teleskopu gibi yeni nesil teleskoplarla ExTrA ile bulunan gezegenlerin atmosferlerini inceleyerek bildiğimiz anlamda yaşama ev sahipliği yapıp yapmadıklarını bulmaya çalışacağız. Ötegezegen çalışmaları bir zamanlar bilim kurgunun konusuna giren şeyleri bilimsel gerçeklere dönüştürmeye başladı. Notlar Teleskoplar ve kundakları Astrosysteme Austria tarafından, kubbeler Alman firması ScopeDome tarafından, kırmızı ötesi kamera ABD'li firma Princeton Instruments tarafından ve dedektör dizgesi de Belçikalı firma Xenics tarafından sağlanmıştır. Tesis hakkında daha fazla bilgi burada bulunabilir. Bu yaklaşım diferansiyel fotometri olarak bilinmekte ve hedef yıldızla birlikte, gökyüzünde ona yakın diğer yıldızları eş-zamanlı gözlemeyi içermektedir. Dünya'nın bozucu atmosferik etkilerinin tüm yıldızların ışığında meydana getirdiği değişimleri düzelterek hedef yıldız için daha net ölçümler yapılabilmektedir. Bununla birlikte, Dünya-boyutlarındaki gezegenlerin ışık üzerindeki engelleme etkisi o kadar küçüktür ki, bu yöntemle bile bazen yeterli ölçümler yapılamamaktadır. ESO-Türkiye"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/lcrossevet-ayda-su-var/", "text": "Ay'ın yeni tanımı: Suyu olan ıssız ve kuru bir yer! NASA, LCROSS uydusu ile 9 Ekim'de Ay'ın güney kutbundaki Cabeus Kraterine bir kütle fırlatmıştı. Buradaki amaç Ay'ın bu kısmında bulunan kraterlerde buz olup oladığı, eğer varsa ne buzu olduğunun analizini yapabilmekti. Bölgedeki kraterlere ışık düşmediğinden içleri görülemiyordu. Krater milyarlarca yıldır ışık görmüyordu. Kraterden uzaya doğru fırlayan Ay zerreleri deneysel aracın üzerinden de geçerek, aracın analiz yapmasına olanak sağlamıştı. Alınan son bilgilere göre Ay'ın bu kraterde su buzu olduğunu gösteriyor. Güneş sistemi'nde bize en yakın olan komşumuz Ay'ın bir gizemi daha ortaya çıkarılmış oldu. Bilim insanları Ay'ın kutuplarında büyük hidrojen kaynakları olup olmadığı üzerinde hala tartışıyor. Hidrojen bilindiği üzere suyu oluşturan temel elementlerden birisi. Bir süre önce Ay'ın kutuplarında hidroksil olduğu haberi gelmişti. LCROSS bu tartışmaya yön verecek gibi görünüyor. Hedeflenen Cabeus Krateri içinde sudan başka elementlerin olduğu bilgisi de veriliyor. Araştırmanın henüz ilk sonuçları yayınlandığından kraterde başka hangi elementlere rastlandığına ilişkin bilgi yok. LCROSS'un verilerini derlemek ve değerlendirmek biraz zaman gerektirecek. Ancak biz ilk yanıtımızı aldık: Ay'da su var. LCROSS uydusu, 18 Haziran 2009'da NASA'nın Kennedy Uzay Merkezi'nden LRO uydusuyla birlikte fırlatıldı. LCROSS daha sonra LRO'dan ayrılarak hedefindeki Cabeus Krateri'ne doğru yöneldi. Bunun için Dünya çevresinde uzun bir yörünge izledi. Ay'da suyun olması neden önemli? Çünkü NASA ve ESA 2020-2030 arasında Ay'a bir bilimsel üs kurmayı planlıyor. Ay Üssü için en büyük sıkıntı su. Dünya'dan Ay'a su taşımak çok pahalıya patlıyor. İşte NASA hem Ay'da üs kurulabilecek bir yer araştırırken aynı zamanda Ay'da suyun olup olmadığını da öğrenmek istedi. Ay'ın güney kutbunda bulunan su projede çalışanları yeterince heyecanlandırmış olmalı. Kaynak: NASA-LCROSS 1 Yorum açıkçası beklenen bir durum.şahsen ben bu sonucun alınacağından emindim.daha önce bir çok gazetede çıkan ay deneyi başarısız oldu şeklindeki yalan haberleri duyduğumda biraz şaşırmıştım ama yinede astronomi diyarında yayımlanmadığı için pek inanasım gelmedi.tebrikler nasa."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/leonid-goktasi-yagmuru-basladi/", "text": "1533 Tempel-Tuttle kuyruklu yıldızının kalıntılarından oluşan Leonid göktaşı yağmuru şöleni bugün başladı. Göktaşı yağmuru yarın yani 17 Kasım'da zirveye ulaşacak. Açık bir gökyüzünde ve ışık kirliliğinden arınmış bir yerde, saatte 25-30 dolayında 'yıldız kayması' izleyebileceksiniz. Göktaşı yağmuru 22:00 gibi kuzeydoğuda, Mars'tan hemen sonra doğacak olan Aslan Takımyıldızı ile başlayacak. Kuyrukluyıldız kalıntıları dünyaya saatte 230 bin km gibi yüksek bir hızla çarpacak. Halk arasında yıldız kayması olarak bilinen olay aslında Güneş çevresindeki yörüngesel dolanımını yapan Neptün ötesinden gelen göktaşlarının bıraktıkları irili ufaklı parçalardır. Dünya Güneş çevresindeki dolanımı sırasında zaman zaman bu kalıntıların arasından geçer. Bu geçiş sırasında da Dünya'ya düşen kalıntılar atmosferde yanarak arkalarında bir ışiık kuyruğu oluşturur ve izleyicilere görsel olarak güzel bir ziyafet sunarlar. Göktaşı yağmurlarını izlemeniz için gözleriniz yeterli olacaktır. Teleskop veya dürbüne ihtiyacınız yok. Yapmanız gereken hava açıksa üstünüze sağlam birşeyler giyip gökyüzünü görebileceğiniz açık bir yere gitmek ve toprağa uzanmak. Böylece hem gökyüzünün muhteşem güzelliğine tanık olacaksınız hem de göktaşı yağmuru sayacaksınız. Acaba kaç tane görebileceksiniz? 7 Yorumlar Çok teşekkür ederim Fuat bey, İyi bayramlar 🙂 Kerem Bey, ışık kirliliğinin çok olduğu İstanbul gibi bir şehirde yaşıyorsunuz anladığım kadarıyla. İstanbul'da göktaşı yağmurlarını görmek hüner ister. Hele ki fotoğrafını çekmek bırakın İstanbul'u ücra köşelerde bile zor. Çünkü bunlar anlık olaylar. Ancak makinenizi otomatik ayarlayıp bir bölgeye ilişkin sürekli fotoğraf çekebilirseniz bir-iki tane yakalayabilirsiniz, tıpkı Uğur İkizler gibi. İkizler göktaşı yağmuru 12 Aralık'tan itibaren saat 20:30 gibi kuzeydoğu yönündeki ikizler takımyıldızından başlayacak. Ama o bölgeye tüm gökyüzüne bakmak gerekli. Hava açık olursa güzel bir görsel şölen görebiliriz. Unutmadan 31 Aralık yılbaşı akşamı da Ay Tutulması gerçekleşecek. Bu olayları güncel haber veren sitelerde görebileceksiniz. Ben de sitemde detaylarını yazacağım. Ümit bey gerçekden çok sevindim buna 🙂 Aslında ben bir önceki sorumu sorarken, pek ümitsiz bir şekilde sormuşdum ama mutlu haberi verdiniz 🙂 Gece Saatlerinde mi olucak ve biraz daha bilgi vermeniz mümkünmü acaba ? Veya daha detaylı bir bilgi alabilecegim bir yer varmı ? ilginiz için çok teşekkür ederim 🙂 Kerem Bey üzülmeyin. 12-14 Aralık'ta İkizler göktaşı yağmuru ile saatte 100 dolayında göktaşı izi görebileceksiniz. Zaten bir kadar geç kalmışım 🙁 yokmu yakın zamanda yine gök taşı yağmuru ? 🙂 Fotoğrafını çekmek için harika olucak, ama daha detaylı bilgi nasıl edinebilirim ? istanbul boğazının avrupa kıyısından fotoğrafını çekmem mümkün olabilirmi ? çografi olarak tam konumunu tam çözemedimde 🙁 umarım bu gece görebiliriz"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/lir-basliyor/", "text": "Dünya zaman zaman yörüngesi üzerinde denk geldiği yanmış irili ufaklı toz parçacıklarıyla buluşur. Bu parçacıklar dünya atmosferine büyük bir hızla girerek alev alırlar ve bizlere güzel bir görsel şölen yaşatırlar. İşte böylesi bir yağmuru, Lir meteor yağmurunu izleyeceğiz. 16-25 Nisan tarihleri arasında görülen Lir meteor yağmuru, 22 Nisan gecesi saatte 20 meteorla maksimum sayıya ulaşır. Lir'i akşam 21:30'dan sonra izleyebileceğiz. Üstelik gökyüzünde Ay'ın olmaması daha fazla meteor görülmesi anlamına gelecek. Saatte 20 meteor alevi göreceğimiz yağmuru, geçmiş yıllarda saatte 60'a kadar sayan gözlemciler oldu. Lir meteor yağmurunun kaynağı ise Thatcher (C/1861 G1) kuyrukluyıldızı. Göreceğiniz izler bu kuyrukluyıldızın kalıntılarıdır. Unutulmaması gereken şey ise gözlemin mümkün olduğunca şehir ışıklarından ve nemden uzak, yüksek yerlerde yapılmasıdır. Tersi durumda saatte ancak bir-iki tane göktaşı alevi görebilirsiniz. Dünya atmosferine giren meteorlar yeryüzünden ortalama 90 km yükseklikteyken görünmeye başlar. Meteorlar günde 100 ile 1000 ton arasında kütleyi dünyaya taşır. Göktaşı yağmurunun olmadığı bir günde dünyaya düşen meteor sayısı ortalama 6'dır. Bir göktaşı dünya atmosferine saatte 40.000 ile 265.000 km gibi bir hızla girer. İyi seyirler. 2 Yorumlar Ankara'da bu tur bir gozlemi yapmak icin uygun yerler hakkinda bilginiz var mi? Ankara'da olmadığım için yardımcı olamıyorum, ama facebook, twitter üzerinde çeşitli astronomi topluluklarının sayfalarını izlemenizi tavsiye ederim."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/lovejoy-cevresine-alkol-saciyor/", "text": "Uluslararası bir gökbilimci ekibi Lovejoy kuyrukluyıldızının uzaya bol miktarda alkol ve şeker saçtığını keşfetti. Böylece ilk kez bir kuyrukluyıldızda alkollü içeceklerde bulunanla aynı türden olan etil alkole rastlanmış oldu. Bu sonuç kuyrukluyıldızlardaki olası organik moleküllerle hayatın nasıl başladığı sorusuna yanıt verecek önemli bir kanıt sunmaktadır. Fransa'daki Paris Gözlemevi'nden Nicolas Biver: Lovejoy kuyrukluyıldızından saniyede 500 şarap şişesi kadar alkolün döküldüğünü belirledik. Ekip kuyrukluyıldızda alkol, glikol aldehid ve basit şeker dışında 21 farklı molekülü tespit etti. Kuyrukluyıldızlar Güneş Sistemi'nin oluşum döneminden kalma donmuş kalıntılardır. Yapıları nispeten bozulmamış olan bu cisimler Güneş Sistemi'nin oluşumuyla ilgili önemli bilgiler saklar. Çoğu Güneş'ten oldukça uzak soğuk olan bölgelerde yer alır. Zaman zaman Güneş'in muazzam kütle çekiminin etkisiyle iç bölgelere yönelirler ve güneş rüzgarlarıyla yüzeyleri yanıp kavrulmaya başlarken arkalarında milyonlarca kilometreye kadar uzanabilen gaz ve su buharı kuyrukları oluşur. 30 Ocak 2015'de Güneş'e en yakın konumundan geçerken saniyede 20 ton maddeyi uzaya saçan Lovejoy (katalog adı C/2014 Q2), 1997'deki Hale Bopp kuyrukluyıldızından bu yana görülen en parlak ve en aktif kuyrukluyıldız oldu. Ekip bu sırada kuyrukluyıldızın atmosferini gözledi. Bunun için İspanya'nın Sierra Nevada dağlarındaki 30 metrelik teleskopla mikrodalga alanında gözlem yapıldı. Kuyrukluyıldızların atmosferlerinde güneş ışığı etkisiyle açığa çıkan enerji ancak ışığın mikrodalga alanında gözlenir. Her molekül teleskop üzerindeki detektörlere kendi imzasını taşıyan frekansıyla göz kırpar. Geniş bir frekans tarama aralığıyla gelişmiş donanıma sahip ekip kısa sürede kuyrukluyıldızdaki çok farklı molekülleri tespit edebilmiştir. Bazı araştırmacılar Dünya'daki yaşamın kuyrukluyıldızlardaki organik moleküllerin yardımıyla başladığını düşünüyor. Lovejoy ve diğer kuyrukluyıldızda gözlenen karmaşık organik moleküllerin keşfi bu fikre destek sağlamaktadır. NASA'nın Goddard Uzay Uçuş Merkezi'nden Stefanie Milam: Sonuçlar kuyrukluyıldızların kesinlikle karmaşık kimya yapısına sahip olduğunu gösteriyor. Yaklaşık 3,8 milyar yıl önceki bombardıman altındaki Dünya'da su, karbonmonoksit ve azot gibi yaşamın temel taşı moleküller yoktu. Bu maddeler asteroitler ve kuyrukluyıldızların Dünya'ya çarpmasıyla geldi. Şimdi de bir kuyrukluyıldızda şekerin olduğunu gördük. Bunun gibi birden fazla karbon atomlu molekülleri ve daha karmaşık yapılı amino asitleri gördük. Bunlar bilindiği üzere DNA'nın temel yapıtaşlarıdır diyor. Geçtiğimiz Temmuz ayında 67P kuyrukluyıldızı çevresinde dolanan ESA'nın Rosetta ve yüzey aracı Philae'de 16 organik bileşik tespit etmişti. Bunlardan bazılarının şeker için gerekli olan amino asit, nükleobazlar ve bazı basit organik bileşikler olduğunu bildirdi. Gökbilimciler kuyrukluyıldızların Güneş sistemini oluşturan gaz ve toz bulutundan oluştuğunu düşünüyor. Patlayan yıldızlar ve yaşamlarının sonuna gelen kırmızı dev yıldızlardan yayılan rüzgarlar uzaya toz ve gazdan oluşan büyük bulutlar atar. Süpernovalar ve yıldız rüzgarlarıyla bu dev bulut belirli bir alana sıkışarak yoğunlaşır. Böylece bulut yeni yıldız ve gezegen sistemi oluşturmak için çöker. Bu bulutlar sayısız toz tanecikleri içerir. Karbondioksit, su ve diğer gazlar soğuk ve nemli bir havada maddeleri kaplaması gibi tanecikleri sarar. Uzayda yayılan ışıma bu don halindeki maddenin organik moleküller üretmesine destek olur. Kuyrukluyıldız ve asteroitlere yapışan bu maddeler sonunda Dünya gibi dinamik ve genç gezegenlere ulaşır. Paris Gözlemevi'nden Dominique Bockelee-Morvan: Bir sonraki adım ise bu organik molekülün Güneş Sistemi'ni oluşturan ilkel bulut kökenli mi yoksa sonradan mı oluştuğunu anlamak olacak."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/lro-aya-carpan-sondalarin-izini-suruyor/", "text": "Birçok uzay aracı görev sürelerinin bitimiyle kendi kaderine terk edilir. Aynı durum GRAIL sondaları için geçerli olmadı. Hatırlanacağı üzere bu sondalar görev sürelerinin bitiminin ardından deneysel bir gözlem için Ay'ın kuzey kutbu yakınındaki bir dağa 17 Aralık 2012'de çarptırılmıştı. Araştırmacılar Ay'ın iç yapısıyla ilgili biraz daha bilgi edinmek açısından bu deneyi yaptılar ve ardından Ay yüzeyine yayılan gaz ve toz bulutunun dinmesini beklediler. Elbette Dünya'ya 380 000 km uzaktaki Ay'ın çarpma bölgesini Dünya'dan izlemek zor olacaktır. Neyse ki bu önemli bir sorun değil. Çünkü Ay'ın çevresinde dolanan Ay Yörünge Keşif Aracı bilimcilerin gözü olacaktı. LRO Ay yüzeyinin yüksek çözünürlükteki haritasını elde etmek için uydumuzun yörüngesinde dolanıyor. NASA'nın Goddard Uzay Uçuş Merkezi'nden LRO Projesi bilimcisi John Keller: Yaklaşık üç hafta önce çarpma bölgesine ait ilk veriler bize ulaştı. İlk verilerin ardından devam eden süreçte LRO'nun ek verileriyle belirsizlik giderilip en yüksek çözünürlükte kütleçekimi ölçümleri tamamlandı diyor. LRO sadece 160 km yüksekten çarpmanın etkisiyle Ay dağlarındaki kütle değişimlerini görmeye çalıştı. Gözlemler Ekim 2009'da gerçekleşen LCROSS etkisiyle tutarlıdır. LCROSS deneyi ile Ay'ın güneş yüzü görmemiş Cabeus kraterinin son derece soğuk alt kısmına madde çarptırılmış ve altındaki buzun ortaya çıkması sağlanmıştır diyor Keller. LRO kamerası küçük boyutlarına karşılık sondaların çarpma kraterlerini görüntüledi. İkiz sondalar bir çamaşır makinası büyüklüğünde ve 200 kg kütleli olup yüzeye saatte 6100 km hızla çarptılar. LRO ekibinden Mark Robinson: Oluşan kraterler 4 ile 6 km çapında olup çevresiyle birlikte parlaklığı değişmiş görünüyor. Kraterin çevresinin parlak renginin soluklaşması ise çarpmanın etkisiyle yayılan maddeye bağlanabilir diyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/lutetia-dunyanin-dogumuna-sahitti/", "text": "Yeni gözlemler asteroid Lutetia'nın, Dünya, Venüs ve Merkür'ü oluşturan maddelerle aynı içeriğe sahip olduğunu göstermektedir. Bu araştırmada gökbilimciler ESA'nın Rosetta Uzay Aracı, ESO'nun Yeni Teknoloji Teleskopu ve NASA teleskoplarının verilerini bir araya getirdiler. Asteroidin özelliklerinin Dünya üzerinde bulunan nadir göktaşlarıyla çok benzer olduğunu ve iç Güneş Sistemi'nde oluştuğunu buldular. Lutetia, bir noktada, kendisinin Mars ve Jüpiter gezegenlerinin arasında bulunan ana asteroid kuşağındaki bölgesine taşınmış olmalı. Fransız ve Kuzey Amerika üniversitelerinden oluşan bir grup gökbilimci bu alışılmadık asteroid Lutetia' yı birleşimini anlamak için çok geniş dalgaboyları aralığında detaylı bir şekilde incelediler. ESA' nın Rosetta uzay aracı üzerinde bulunan OSIRIS kamerasından , Şili'de bulunan La Silla Gözlemevi'ndeki ESO' nun Yeni Teknoloji Teleskopu'ndan ve Hawaii'de bulunan NASA' nın Kızılötesi Teleskop Tesisi ve Spitzer Uzay Teleskopu'ndan alınan verilerin birleştirlmesiyle bu zamana kadar bir asteroid için yapılmış olan en uzun dalgaboyu çalışması oluşturulmuştur . Lutetia' nın elde edilen bu tayfı, Dünya üzerinde bulunarak kapsamlı bir labaratuvar çalışmasından geçmiş olan göktaşları ile karşılaştırıldı. Sadece bir tür göktaşın Lutetia ile aynı özelliklere sahip renk aralığı üzerinde olduğu tespit edildi. Bu tür taşların erken Güneş Sistemi malzemelerinden olduğu bilinmektedir. Bunların Güneş henüz gençken meydana gelmiş ve özellikle kayalık gezegen olan Merkür, Venüs ve Dünya'nın oluşumunun önemli bir yapıtaşı olduğu düşünülmektedir. Lutetia'nın şu an bulunduğu ana asteroid kuşağı kökenli değil, Güneş'e çok yakın bir yerde oluştuğu görülüyor. Makalenin başyazarı Pierre Vernazza Fakat Lutetia nasıl iç Güneş Sistemi'nden kaçtı ve ana asteroid kuşağına ulaştı? sorusunu soruyor. Gökbilimciler, Dünya'nın oluştuğu bölgedeki cisimlerin % 2'sinden az kısmının ana asteroid kuşağına ulaştığını tahmin ediyorlar. İç Güneş Sistemi cisimlerinin çoğu şekillenmeye başlayan genç gezegenlere kapılarak birkaç milyon yıl içerisinde kayboluyordu. Bununla birlikte, bazı çok büyük olanları (çapı 100 km ve daha fazla olanlar) Güneş'ten çok uzağa daha güvenli yöüngelere atılmıştır. Çapı yaklaşık 100 km olan Lutetia eğer kayalık gezegenlerden birine çok yakından geçmişse yörüngesi ilginç bir şekilde değişmiş olabilir ve genç iç Güneş Sistemi'nden dışarı atılmış olabilir . Lutetia'nın genç Jüpiter ile karşılaşması da göçü esnasında yörüngesinin büyük bir değişime uğramasına neden olmuş olabilir . Pierre Vernazza şöyle devam ediyor Lutetia'ya böyle bir fırlatılmaya maruz kalduğını düşünüyoruz. Bu fırlatılma ana asteroid kuşağına yerleşmesi ve orada 4 milyar yıldır muhafaza edilmesiyle sonuçlanmıştır. Renk ve yüzey özellikleri Lutetia'nın daha önceki çalışmalarda ana asteroid kuşağının gizemli ve alışılmadık bir üyesi olduğunu göstermektedir. Önceki gökyüzü taramaları benzer asteroidlerin çok nadir olduğunu ve ana asteroid kuşağında bulunan küçük gezegen nüfusunun %1'inden daha azını temsil ettiğini gösteriyor. Yeni bulgular Lutetia' nın neden farklı olduğunu açıklamaktadır: Lutetia, kayalık gezegenlerin oluşturduğu çok nadir hayatta kalan özgün bir malzemedir. Pierre Vernazza Lutetia en büyük ve ana asteroid kuşağında bulunan kalıntı maddeleri içeren çok nadir bir cisimdir. Bu sebepten, Lutetia gibi asteroidler bizlere gelecekte örneklerin yeryüzüne getirileceği hedefler sunmaktadır. Böylece bu sayede Dünyamız gibi kayalık gezegenlerin kökenlerini ayrıntılı olarak araştırabiliriz. diye sonlandırıyor. Notlar Elektromanyetik tayf elektromanyetik ışınımın farklı türleri kapsadığı dalgaboylarındaki tüm aralığı gösterir. Görünen ışık en bilinenidir fakat daha birçok sınıfı mevcuttur. Bunlardan birçoğunu günlük hayatta kullanırız. Örneğin radyo dalgaları, mikrodalgalar, kırmızı-ötesi ve moröte ışık ve de X-ışınları gibi. 67P/Churyumov-Gerasimenko kuyruklu yıldızına giden Rosetta uzay aracı, 10 Temmuz 2010 yılında Lutetia' nın yakınından geçmiştir. Rosetta'nın kamerası OSIRIS moröte ışık, ESO'nun NTT'si görünür ışık, Hawaii'deki NASA'nın Kızılöte Teleskop Tesisi ve Spitzer Uzay Teleskobu yakın kırmızı-öte ve orta kırmızı-öte ışınım verileri sağlamaktadır. E chondrites, bulunan göktaşlarının sadece %2'sini oluşturan benzersiz bir göktaşı sınıfıdır. Alışılmadık mineralleri ve kimyası Güneş'e yakın olmasına rağmen tutarlıdır. Bu da izotop ölçümleri tarafından desteklenmektedir. E chondrites göktaşı sınıfı, Dünya ve Ay sisteminin aynı izotop bileşimini içeren tek göktaşı sınıfıdır. Dünya E chondrite tipi maddelerden oluşmuştur ve ayrıca E chondrite maddeleri de Güneş'ten Dünya'nın olduğu kadar uzaklıkta oluşmuşlardır. Buna ek olarak son zamanlarda E chondrite malzemesiyle ilgili elde edilen bilgiler Merkür'ün alışılmadık ve açıklanamayan bileşimini izah ettiğini göstermektedir. Bu çıkarım Merkür'ün de Dünya gibi E chondrit tipi madde artığından oluşmuş olabileceğini düşündürüyor. Her ne kadar hepsi de aynı tür malzemeden şekillenmiş olsa da, içte bulunan üç gezegenin de neden bu kadar farklı olduğu bir sır olarak kalmaktadır. Bu işlem sanki bir uzay aracının bir gezegenin yakınından uçurmaya ayarlanarak, onun çekiminden etkilenmesiyle yönünün ve hızının değiştirilmesi metoduna benzemektedir. Bazı gökbilimciler gaz devlerinin Güneş Sistemi'nin erken dönemlerinde bugünkü konumlarına geçmeden önce Güneş'e çok daha yakın bir konumda olduklarını düşünüyorlar. Bu durum iç Güneş Sistemi'nde bulunan diğer cisimlerin yörüngelerinde Jüpiter'den kaynaklanan dev bir kütleçekimine bağlı olarak çok büyük bir hasara neden olacaktı. ESO-Türkçe"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/lutetianin-veda-goruntusu/", "text": "Bu ilgi çekici görüntü, ESA'nın 67P/Churyumov-Gerasimenko kuyrukluyıldızına doğru toplamda 10 yıl sürecek yolculuğu sırasında asteroit kuşağı cisimlerinden Lutetia'ya ait. Rosetta 10 Temmuz 2010'da bu yaşlı kayalığın yakınından geçti. Uzay aracı üzerindeki yüksek çözünürlüklü optik bölge ve kızılötesi görüntüleme sistemi olarak bilinen OSIRIS ile cismin yüzlerce fotoğrafı çekildi, yüzeydeki sıcaklık dağılımını gösteren harita elde edildi. Rosetta aracı bu görüntüyü elde ederken Lutatia'dan sadece 3170 km uzaklıktaydı. Rosetta'nın bu yakın uçuşu yardımıyla gökbilimciler asteroitin yüzeyindeki çarpma kraterlerini, kütle ve hacim değerleri ile yoğunluğunu ölçerek yüzeyin jeolojik özelliklerini ortaya çıkarmayı başardılar. Bu ölçümlere göre Lutetia Güneş Sistemi'nin erken döneminde yani 4 milyar yıldan biraz daha fazla zaman önce oluştuğu belirlendi. Rosetta 2008 yılında da Steins asterotinin yakınından geçmişti. 2004 yılında fırlatılan Rosetta uzayda geçirdiği 10 yılın ardından Ağustos 2014'te yani önümüzdeki ay hedefindeki kuyrukluyıldızla buluşacak. Araç böylece yakından kuyrukluyıldızı izleyerek, yüzey yapısını, toz ve gaz dağılımını izleyerek Güneş çevresinde bir yıllık süre içinde kuyruğundaki değişimleri gözleyecek. Görüntü telif hakkı: ESA 2010 MPS for OSIRIS Team MPS/UPD/LAM/IAA/RSSD/INTA/UPM/DASP/IDA"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/m51e-farkli-bir-bakis/", "text": "M51 ya da Girdap Gökadası'nın yeni bir görüntüsü Calar Alto Gözlemevi tarafından elde edildi. Görüntü bir gökadanın sahip olması gereken tüm özellikleri göstermesinin yanında yeni yıldız oluşumlarını ve yıldız sistemleri arasındaki etkileşimi de gözler önüne seriyor. M51 Gökadası, gökbilim fotoğrafları sergilerinde her zaman yerini alan görsel açıdan zengin bir gök cismidir. M51 Gökadası ilk kez 1773 yılında Charles Messier tarafından keşfedildi. Gökadanın sarmal yapısı ise ancak 1845 yılında, William Parsons tarafından büyük aynalı teleskobunun yardımıyla keşfedildi. Büyük bir teleskopla gökadanın karmaşık şeklini görmek için kullanılsa da amatör bir teleskopla da görülebilir. Ancak M51'in asıl sürprizi küçük arkadaşı düzensiz gökada NGC 5195'tir. İki gökada arasında bir çarpışma gerçekleşmektedir. Gökadalar arasındaki gel-git kuvvetleri nedeniyle M51'in dış kolunda bozukluk oluşmuştur. Dünya'dan bakıldığında M51'in sadece yüz diskini görürüz. 23 milyon ışık yılı uzaklıktaki M51, bizim gökadamıza benzemekle birlikte daha küçüktür. M51'in arkadaşı NGC 5195 ise 500 milyon yıldır M51 ile etkileşim halinde. Küçük gökada sarmal diskin hemen arkasında bulunuyor. İki gökadanın çarpışması sırasında yıldızları birbirleriyle çarpışmaz. Ancak yıldızların arasındaki kuvvet değişimleri nedeniyle çoğu gökadalar arası boşluğa taşınır. Bunu da NGC 5195'in kuzeyindeki parçanın sol kısmının üzerinde görüyoruz. Burada görülen bulanık kısım çarpışma nedeniyle dışarı doğru uzamış görünüyor. Bu alanlar ana kuşaktan ayrıldığı için uzayda kaybolacaktır. Çarpışan gökadalardaki gaz, sıkışarak yeni yıldız oluşumlarını tetikler. Yıldız oluşum bölgeleri iyonlaşmış hidrojenin pembemsi rengiyle tespit edilir. Bu da H-alfa görüntüleriyle anlaşılır. Bunun için hem görünür bölgedeki hem de H-alfa görüntüleriyle alınan fotoğraflar karşılaştırılması için gösterilmiştir. Görünür ışıkla alınan görüntü insan gözünün algıladığı ışınımı göstermesi amacıyla üç farklı filtreyle elde edildi. Bu şekilde elde edilen görüntülerdeki farklı renkler farklı yıldız sınıflarına denk gelir. Özellikle görülen mavi renk tonu, genç ve sıcak yıldızların kaplı olduğu alanları gösterir. Sarımsı renkler ise hafif, büyük ve daha soğuk yıldızları gösterir. M51 aynı zamanda yıldız oluşumlarının sık gerçekleştiği gökadalara da örnektir. Bunun için de H-alfa filtresi kullanılır. Beklendiği üzere, yıldız oluşum alanları genç ve büyük yıldızların oluşturduğu mavimsi sarmal kollarla açığa çıkmaktadır. Ama bu sarmal kollarla sınırlı değil diğer bölgelere de yayılmıştır. Böylesi bölgeler NGC 5195'in kuzeyinde de görülüyor. Görüntüdeki minik noktaların çoğu gökadamıza ait yıldızlardır. Ancak daha ayrıntılı yapılan incelemeyle bu noktaların bir kısmının da uzaktaki gökadalar olduğu ortaya çıktı. Bunlardan en önemlileri görüntünün sol altında bulunan IC 4277 sarmal gökadası ile M51 ve NGC 5195 merkezlerinin tam ortasının altında mavimsi renkle görülen sarmal düzensiz gökada IC 4278 görülüyor. Kaynak: Calar Alto 2 Yorumlar evrenin genişledigini duymuştum! oysaki bu kadar yıldız oluşum bölgeleri varken yeni yıldızlar oluşurken evren nasıl genişlyebilir kalabalık olması gerekmiyormu. Evrenin genişlediği birkaç farklı yöntemle gösteriliyor. Buradaki genişleme gökada kümeleri arasındaki uzayda gerçekleşiyor. Yani Samanyolu içinde ya da Samanyolu-Andromeda gibi yakın gökadalar arasındaki uzaklığın artması sözkonusu değil. Yıldız oluşum bölgeleri ise genellikle gökadaların özellikle kenar denilen yerlerinde bulunuyor. Bunun genişlemeyle bir ilgisi yok. Yıldız oluştuğunda ancak gökadanın büyümesine katkı sağlıyor. Evrenin genişlemesi denilen olay ise farklı..."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/m67de-kesfedilen-ilk-gezegenler/", "text": "HARPS altı yıllık çalışma sonunda Messier 67'de üç yeni gezegen keşfetti. ESO'nun Şili'deki gezegen avcısı HARPS aygıtı ile birlikte, dünya genelinde diğer bazı teleskopları kullanan gökbilimciler Messier 67 kümesindeki bir yıldızın çevresinde dolanan üç gezegen keşfetti. Güneş Sistemi'nin dışında şimdiye kadar binden fazla gezegen bulunmuş olsa da, bunlardan çok az bir kısmı yıldız kümelerinde yer alıyor. Dikkat çekici biçimde, bu yeni ötegezegenlerden biri nadir olarak gözlenen bir güneş ikizinin etrafında dolanıyor bu tür yıldızlar Güneş'le neredeyse aynı özellikleri sergiliyorlar. Güneş Sistemi'nin dışındaki gezegen sistemlerinin artık çok yaygın oldukları biliniyor. Bulunan bu ötegezegenler, yaşları, kimyasal yapıları ve gökyüzündeki dağılımların bakımından farklı özelliklere sahip yıldızların etrafında dolanıyorlar. Ancak, şimdiye kadar, yıldız kümeleri içinde sadece birkaç gezegen bulunabildi . Çoğu yıldızın bu tür kümelerde oluştuğu bilindiğinden, bu oldukça tuhaf. Gökbilimciler yıldız kümelerindeki bu gizemli kıtlığı açıklayan, gezegen oluşumlarının farklı süreçlere bağlı olup olmadığını merak ediyorlar. Yeni çalışmanın lideri Anna Brucalassi ve ekibi daha fazlasını bulmaya çalışıyor. Messier 67 yıldız kümesindeki tüm yıldızlar Güneş'le neredeyse aynı yaşa ve kimyasal içeriğe sahipler. Bu etken kümeyi, bu tür kalabalık ortamlarda ne kadar gezegenin oluştuğunu ve bunların büyük ya da küçük kütleli yıldızların etrafında mı dolandıklarını araştırmak için mükemmel bir ortama dönüştürüyor. Araştırma ekibi La Silla Gözlemevi'ndeki ESO'nun 3.6-metrelik teleskopu üzerinde bulunan HARPS gezegen-bulucu aygıtını kullandı. Elde edilen sonuçlar dünya genelindeki diğer teleskoplarla gerçekleştirilen gözlemsel verilerle desteklendi . Messier 67 kümesinden seçilen 88 yıldızın çevrelerinde gezegen olup olmadığı, altı yıllık bir çalışma ile araştırıldı. Gözlemlerde yıldızların yeryüzü doğrultusundaki küçük yer değiştirme hareketleri ölçüldü. Bu küme yaklaşık 2500 ışık-yılı uzaklıkta, Yengeç takımyıldızı doğrultusunda yer almakta olup, yaklaşık 500 yıldızdan oluşmaktadır. Kümelerde bulunan çoğu yıldız, normalde ötegezegen araştırmaları için seçilen yıldızlardan daha sönüktür, bu nedenle bu tür yıldızların muhtemel gezegenlerinden kaynaklanan zayıf sinyallerini tespit edebilmek için HARPS'ın sınırları zorlandı. Çalışmada keşfedilen üç gezegenden ikisi Güneş benzeri, bir tanesi ise daha büyük kütleli ve evrimleşmiş bir kırmızı dev yıldızın etrafında dolanıyor. İlk iki gezegenin her ikisi de Jüpiter'in üçte biri kütleye sahip ve yıldızlarının etrafında sırasıyla yedi ve beş günde dolanıyorlar. Jüpiter'den daha ağır olan üçüncü gezegenin yıldızı etrafındaki bir turunu tamamlaması ise 122 gün sürüyor . Keşfedilen ilk gezegenler dikkat çekici bir yıldızın etrafında dolanıyorlar bu yıldız bir güneş ikizi ve neredeyse Güneş'le aynı özelliklere sahip . Aynı zamanda küme içinde bulunan ve gezegenleri olan ilk güneş ikizi. Bulunan üç gezegenden ikisi sıcak Jüpiter sınıfında boyut olarak Jüpiter'e benzer ancak yıldızlarına çok daha yakın konumda olduklarından çok daha sıcaklar. Gezegenlerin üçü de yıldızlarına suyun sıvı olarak bulunabildiği yaşanabilir bölgeden daha yakın yörüngelerde bulunuyorlar. Elde edilen yeni sonuçlar açık yıldız kümelerindeki gezegenlerin diğer yıldızların etrafındakilerle benzer yoğunlukta bulunduklarını gösteriyor ancak bulunmaları o kadar kolay değil, diye ekliyor yeni sonuçları aktaran araştırmanın yazarlarından Luca Pasquini . Veriler daha önce küme gezegenlerini bulmada başarısız olan çalışmalardan farklı şeyleri söylüyor, ancak diğer bazı yeni gözlemlerle uyum içinde. Kümeyi gezegenli ya da gezegensiz yıldızların kütle ve kimyasal içerikleri bakımından nasıl farklılık gösterdiklerini bulmak için gözlemeye devam ediyoruz. Notlar Yıldız kümelerinin iki ana türü vardır. Açık kümeler yakın bir geçmişte tek bir gaz ve toz bulutundan oluşan yıldızlardan meydana gelirler. Çoğunlukla Samanyolu gibi gökadaların sarmal kollarında bulunurlar. Diğer yandan küresel kümeler ise gökadaların merkezleri etrafında dolanan çok daha yaşlı küresel yıldız topluluklarıdır. Dikkatlice yapılan araştırmalara rağmen, şimdiye kadar küresel kümelerde hiç gezegen bulunamazken, açık kümelerde ise sayı altıdan az. Geçtiğimiz iki yıl içinde gezegene ev sahipliği yapan kümeler NGC 6811 ve Messier 44 olup, parlak ve yakın Hyades kümesinde ise bir adet gezegen tespit edilmiştir. Bu çalışma kapsamında ayrıca Fransa'daki Haute-Provence Gözlemevi'nde bulunan SOPHIE aygıtı, ESO'nun Şili'deki La Silla Gözlemevi'nde bulunan 1.2-metrelik İsviçre Leonhard Euler Teleskopu ve ABD, Teksas'ta bulunan Hobby Eberly Teleskopu'nun gözlemleri kullanılmıştır. Çoğu açık küme birkaç on milyon yıl içinde dağılmaktadır. Bununla birlikte, daha yüksek yıldız yoğunluğuna sahip kümeler daha uzun süre bir arada kalmaktadır. Messier 67 uzun yaşayan bu tür yaşlı kümelere bir örnektir ve Yeryüzü'ne yakın en yaşlı ve en iyi araştırmaların yapılabildiği kümelerdendir. Dikey hız gözlemlerinde tahminleri yapılan kütle değerleri düşük tahminlerdir: eğer gezegenin yörünge eğimi fazla ise, daha fazla kütle değerine sahip olacaktır ve benzer gözlemsel etkileri gösterecektir. Güneş ikizleri, güneş-türü ve güneş benzeri yıldızlar, Güneş'e olan benzerliklerine göre sınıflandırılan yıldızlardır. Güneş ikizleri Güneş'e en çok benzeyenlerdir, çünkü benzer kütleye, sıcaklığa ve kimyasal özelliklere sahiptirler. Güneş ikizleri oldukça nadir bulunurlar, ancak benzerlikleri daha az bulunan diğer yıldız türleri çok daha yaygındırlar. Messier 67'de seçilen 88 örnek yıldızda bulunan 3 gezegenlik tespit oranı, küme üyesi olmayan yıldızların etrafında bulunan ortalama gezegen frekansına yakındır. Konuyla ilgili Videolar: |3 Gezegen |M67'nin yeri. |Yakın plan |Yıldızlar ve konumları. ESO-Türkiye"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/m75-mucevheri/", "text": "Mücevheri andıran bu görüntü M75 küresel yıldız kümesidir. Küresel yıldız kümesi kütle çekimi etkisiyle birbirine bağlı yıldızlardan oluşur. Bunun gibi kümeler gökada çevresinde dolanırlar ve genelde gökada eteklerinde yani görece daha tenha yerlerde bulunurlar. M75, Yay takımyıldızı doğrultusunda, Yer'den 67.000 ışık yılı uzaklıkta bulunmaktadır. Yıldızlarının 400 bin kadarlık büyük kısmı kümenin merkezinde bulunur. Fotoğrafının bu kadar iyi olması 180 bin Güneş parlaklığıyla bilinen en yoğun kümelerden biri olmasıdır. Messier 75 kümesi ilk kez 1780'de Pieree Mechain tarafından keşfedildi ve ilk gözlemini Charles Messier yaptı. M75 kuzey yarıküreden gözlenen parlak kümelerdendir. Messier kataloğuna şu adresten ulaşabilirsiniz: https://www.nasa.gov/content/goddard/hubble-s-messier-catalog Görsel telif hakkı: ESA/Hubble & NASA, F. Ferraro et al."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/m82-supernovasinin-sebebi-ne/", "text": "NASA'nın Chandra X-ışını Gözlemevi yakın zamanda keşfedilen bir süpernovanın çevresini gözledi. 21 Ocak 2014'te gökbilimciler M82 gökadasında bir patlamaya tanık oldular. Dünya'daki ve uzaydaki teleskoplarla birlikte Chandra'da o yöne çevrilerek daha fazla ayrıntı elde edilmeye çalışıldı. Gökbilimcilerin SN 2014J olarak adlandırdığı bu süpernova Tip Ia tipindeydi. Evrenin genişlemesinde etkisi olduğu düşünülen karanlık enerjinin oynadığı rol kozmik uzaklık hesaplamalarını ve dolayısıyla da süpernovaların önemini ortaya koyar . Bilim insanları Tip Ia süpernovasının nedeninin beyaz cüce olduğuna inanıyor. Eşi olan Güneş benzeri yıldızdan malzeme çeken beyaz cüce ya da birleşen iki beyaz cücenin patlamasının Tip Ia süpernovasına neden olduğu düşünülür. Chandra'nın elde ettiği bu görüntü düşük, orta ve yüksek enerjili X-ışını verileri sırasıyla kırmızı, yeşil ve mavi renklerle gösterilmiştir. Alttaki iki küçük kare görüntülerinden soldaki patlamadan önce ve sağdaki patlamadan sonraki 3 Şubat 2014'deki bölgenin genel görünümünü gözler önüne seriyor. Bazı alanlarda X-ışıması gözlenmemektedir. X-ışınlarının olmadığı bölgeler madde açısından yoksul yerlerdir. Bu da patlamanın beyaz cücenin eşi olan bir yıldızdan madde çekmesi yoluyla gerçekleşmediğini gösteriyor. Eğer süpernovanın nedeni bu olsaydı Chandra'nın gözlemi parlak X-ışınlarını tespit edebilirdi. Ancak SN 2014J süpernova çevresi oldukça temizdir. SN 2014J için patlama öncesinde çevrede yeterince madde olmadığı senaryolar üretilmelidir. İlk olasılık birbirine yakın iki beyaz cücenin patlama öncesi aralarında kütle transferi yaparak birleşmesi. Başka bir senaryoya göreyse beyaz cüce çevresine biriken malzeme diskinde birkaç küçük süpernova patlaması gerçekleşerek bölgeyi temizlemiş olmalı. Patlamadan birkaç yüz gün sonraki gözlemler ışığında bu senaryolardan hangisinin doğru olduğu belirlenebilir. Görseller için telif hakkı: NASA/CXC/SAO/R.Margutti et al."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/m82deki-yildiz-olusumlarini-chandra-goruntuledi/", "text": "Messier 82 ya da kısaca M82 olarak bilinen gökadanın Chandra X-Işını Gözlemevi'yle alınan görüntüsünde, oldukça yüksek hızda gerçekleşen yıldız oluşumları görülüyor. M82, Dünya'dan 12 milyon ışık yılı uzaklıkta yeraldığından yakınımızdaki yıldız oluşum merkezlerinden sayılır. M82 normal bir gökadaya göre yüzlerce kez daha fazla yıldız oluşturan bol yıldızlı gökadadır. Yıldız doğumu patlaması başka bir gökadayla etkileşimle ya da bir çarpışma sonucunda oluşmuş olabilir. Gökbilimciler M82'deki hareketliliğin nedeninin komşu gökada M81'den kaynaklandığını düşünüyor. Saat 10 ile 4 arasında çizilebilecek bir açıyla oluştuğu gözlenen M82 diski Chandra'nın X-ışınları algılayıcıları ile görüntülendi. Chandra burada düşük, orta ve yüksek enerjili X-ışınları ile kırmızı, yeşil ve mavi renklerde gökadayı görüntüledi. Görüntüdeki 104 farklı x-ışını kaynağından 8'inin parlaklıkları haftalık ile yıllık dönemler arasında değişime uğradığı belirlendi. Bu da güneşten daha büyük yıldızlara eşlik eden karadelikler tarafından madde kaybına uğradığını gösteriyor. Böylesi ikili sistemlerden Samanyolu ve M31'i de içeren yerel grupta sadece bir avuç kadar bulunuyor. Chandra gözlemleri M82 gibi bol yıldızlı gökadalarda patlama hız değerlerinin anlaşılmasında önemlidir. Oluşan şok dalgaları gökada boyuna yayılır ve büyük yıldızların oluşması için dev gaz ve toz bulutlarını iter. Bu yıldızlar hızla yakıtlarını tüketir ve süpernova olarak patlarlar. Patlama sonucunda yüz milyonlarca derecedeki gaz, milyonlarca ışık yılı uzaklığa kadar genişleyen balonlar oluşturur. Bu kabarcıklar görüntüde sağ üst ve sol altta geniş kırmızı bölgelerde görülüyor. Kaynak: Chandra"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/m82nin-super-ruzgar-kaynaklari/", "text": "COMICS aracının yardımıyla Subaru Teleskopu genç yıldız kümeleriyle dolup taşan M 82 gökadasını ayrıntılı olarak görüntüledi. Ortaya çıkan görüntü gökadadaki fırtınaları göstererek genç gökadanın gelişimini sağlayan yıldız kümelerinin varlığını gösterdi. Yıldızla dolup taşan gökada çalışması gökadamızın geçmişini anlamaya yönelik arayışlara destek verir. Gökadalar ve içlerindeki yıldızların da insan gibi bir yaşam zamanı vardır: onlarda doğar, büyür, olgunlaşır ve sonunda ölür. Yıldızlarla dolup taşan gökadalardaki yıldız doğumları, Samanyolu gibi gökadalardaki yıldız doğumlarına oranla çok daha yüksektir. Gökadaları kuşatan toz diski nedeniyle bu yıldızların doğumları insan gözünün algılayabildiği ışıkta görünmez. Bu tür gökadalardan gelen enerji ancak uzun dalga boylarında ortaya çıkarılır. Gökbilimciler bu nedenle bu gökadaları incelemek için optik teleskoplar yerine kızılötesi teleskop kullanırlar. Uluslar arası bir ekip, JAXA'dan Dr. Poshak Gandhi liderliğinde Subaru Teleskopu'nu kullanarak M 82'nin yeni görüntülerini elde etti. Teleskop ile elde edilen görüntüde görünür ışıktan 20 kat daha uzun dalga boylu ışınlardan yararlanıldı. Bize en yakın yıldızla dolup taşan M82 gökadası 11 milyon ışık yılı uzaklıktaki Büyük Ayı takımyıldızında bulunuyor. Subaru Teleskopu'ndaki 8.2 m'lik büyük birincil aynaya takılan aleti ile orta-kızılötesi dalga boyunda görüntüler elde edilerek gökadanın iç alanının net görüntüsü elde edildi. Dublin İleri Araştırmalar Enstitüsü ve JAXA çalışanlarından Dr. Aya Bamba'ya göre bu 10 km uzaklıktaki küçük bir madeni paranın üzerindeki ayrıntıları ya da Tokyo'dan 10 000 km uzaklıktaki Londra'daki bir kamyonu görmeye benziyor. Üstte görülen tozlu bir küme içindeki genç yıldız kümelerini gösteren görüntü ancak bir uzay teleskopundan beklenebilir. Kızılötesi teleskoplarla yapılan önceki M82 gözlemleri ile çok kuvvetli rüzgarların yüzlerce hatta binlerce ışık yılı boyunca etkili olduğunu bulunmuştu . Bu güçlü fırtınalar gökada merkezlerinden yüksek noktalara doğru saatte yaklaşık bir milyon km madde çıkarıyor. Bu madde içeriği güneş sistemine benzer yapılarını ve yaşamı şekillendiren yapıları barındırır. Tozlu süper fırtına diskleri kızılötesi bölgede ışık yayar ve içinde oluşan milyarlarca yıldız nedeniyle de ısınır. Subaru görüntüsü süper rüzgarların kaynakları hakkında bilim insanlarına ipuçları sunuyor. Dr. Gandhi durumu şu şekilde özetliyor: Tek bir yıldızdan yayılan rüzgarın yerine yüzlerce ışık yılı boyunca etkili birçok fışkıran küme kaynağı görünüyor. 450 ışık yılı uzunluğunda gaz sütunları olan bir balon. COMICS gökada boyunca yayılan tozlu yapının 100 derece dolayında bir sıcaklığa sahip olduğunu gösterdi. Genç yıldızlardan gelen sürekli rüzgar akışı tozun sıcaklığını bu değerde tutar. Yandaki yeni görüntü ise Subaru ile orta kızılötesi dalga boyunda, Chandra ile X-ışınları dalga boyunda ve Hubble Teleskopu ile optik dalga boyunda alınmış görüntülerin birleştirilmiş halidir. Geriye yanıtlanması gereken birçok soru kalıyor. Gökada kaç yıldız barındırıyor? İlginç bir şekilde ılık gazı görüntüleyen kızılötesi ışıma bölgelerinde yıldız görünmüyor. Buralardaki yıldızların tozun arkasına saklanmış olduğu düşünülüyor. Başka bir önemli soru ise M82'nin büyüyen aktif bir süper karadeliğe sahip olup olmadığı. X-ışınları ve kızılötesi verilerle elde edilen görüntü analizlerinde buna benzer bir nesneye rastlanmadı. Ancak tüm büyük gökadalar büyüyen ve yıldızlarla beslenen böylesi canavarları içerebilir. Ekip M 82'de her şeye karşılık karadelik bulabilecekleri ümidiyle aramaya devam ediyor. 2 Yorumlar evreni hep gökyüzüne bakarak inceliyoruz;dünyanın alt yüzünde, gökyüzündeki yıldızlar v.b gibi evrene ait birşeyler varmı. Biz Dünya'nın kuzey yarımküresindeyiz. Eğer Güney yarımküreye, örneğin Avustralya'ya, Şili'ye ya da Güney Afrika'ya giderseniz gökyüzündeki yıldızların da değiştiğini görürsünüz."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/m87-karadeliginin-sinirlarindaki-manyetik-alanlar-goruntunledi/", "text": "İlk kez bir kara deliğin görüntüsünü oluşturan Olay Ufku Teleskobu iş birliği, Messier 87 (M87) gökadasının merkezindeki büyük kütleli nesnenin kutuplanmış ışıktaki yeni bir görüntüsünü ortaya çıkardı. Gökbilimciler ilk kez bir kara deliğin sınırlarına bu kadar yakın bir bölgedeki manyetik alanların özelliklerini ışığın kutuplanma özelliği ile ölçebilmeyi başardı. Gözlemler 55 milyon ışık-yılı uzaklıktaki M87 gökadasının merkezinden çıkan yüksek enerjili jetlerin açıklanması için anahtar konumunda. Kara deliklerin etrafındaki manyetik alanların nasıl davrandıklarını ve uzayın bu çok sıkışık bölgesindeki aktivitenin gökadanın çok ötesine kadar uzanan jetleri nasıl ortaya çıkardığını anlamak için gerekli olan önemli bir diğer kanıtı görüyoruz şu anda, diyor EHT Kutuplanma Çalışma Grubu Koordinatörü, Hollanda'daki Radboud Üniversitesi öğretim üyesi Monika Moscibrodzka. 10 Nisan 2019'da bilim insanları, karanlık bir merkezi bölge ile, parlak halka-benzeri bir yapının yer aldığı bir kara deliğin ya da kara deliğin gölgesinin ilk görüntüsünü yayınladı. O tarihten itibaren, EHT iş birliği M87 gökadasının merkezinde bulunan süper kütleli kara deliğin 2017 yılında alınmış olan verilerini ayrıntılı olarak inceledi. M87 kara deliğinin etrafındaki ışığın önemli bir kısmının kutuplanmış olduğu keşfedildi. Bu çalışma ile büyük bir gelişme oldu: ışığın kutuplanması, daha önce mümkün olmayan, Nisan 2019'da gördüğümüz görüntünün arkasındaki fiziği daha iyi anlamamızı sağlıyor, diye açıklıyor İspanya Valencia Üniversitesi'nde GenT Seçkin Araştırmacısı, EHT Kutuplanma Çalışma Grubu Koordinatörü Ivan Marti-Vidal. Şunu da ekliyor bu yeni kutuplanmış ışık görüntüsünü ortaya çıkarmak için uzun yıllar gerektiren karmaşık veri toplama ve analiz yöntemleri devreye giriyor. Işık belirli filtrelerden geçerken kutuplanabiliyor, örneğin polarize güneş gözlüğü camları gibi ya da manyetik alanların olduğu uzayın sıcak bir bölgesinden yayıldıklarında. Polarize güneş gözlüklerinin parlak yüzeylerdeki yansıma ve parıldamaları azaltarak görüşümüzü iyileştirmesi gibi, gökbilimciler de kara deliğin etrafındaki bölgenin daha net görüntülerini elde etmek için, kutuplanmış ışığın kaynağına bakıyor. Özellikle kutuplanma sayesinde gökbilimciler kara deliğin iç sınırlarında oluşan manyetik alan çizgilerini görüntüleyebiliyor. Yeni yayınlanan kutuplanmış ışık görüntüleri kara deliğin manyetik alan sayesinde maddeleri nasıl 'yediğini' ve güçlü jetler ortaya çıkardığını anlamak için anahtar konumunda, diyor EHT iş birliği üyesi, ABD Princeton Kütle Çekimi Girişimi ve Princeton Teorik Bilimler Merkezi'nde NASA Hubble Çalışanı Andrew Chael. M87'nin merkezinden çıkarak en az 5000 ışık-yılı mesafeye kadar uzanan parlak enerji ve madde jetleri gökadanın en gizemli ve güçlü özelliklerinden biridir. Bir kara deliğin sınırına yakın konumda bulunan çoğu madde içeriye düşmektedir. Ancak, civarda bulunan parçacıkların bir kısmı yakalanmadan önce momentum kaybederek jet biçiminde uzaya doğru atılır. Gökbilimciler kara delik yakınlarındaki maddenin nasıl davrandığına dair süreci daha iyi anlamak için farklı modeller üzerinde çalışıyor. Ancak ne kendisinden daha büyük jetlerin gökadanın Güneş Sistemi ile karşılaştırılabilecek boyutlardaki merkezinden nasıl fırlatıldığını ne de maddenin kara deliğe tam olarak nasıl düştüğünü halen bilmiyorlar. Kara deliğin ve gölgesinin kutuplanmış ışıktaki yeni EHT görüntüsü ile gökbilimciler ilk kez kara deliğin hemen dışında bulunan, maddenin içeriye düşmesi ve dışarıya atılması olaylarının gerçekleştiği bölgeye bakmayı başardı. Gözlemler kara deliğin hemen dışındaki manyetik alanların yapısı hakkında yeni bilgiler sağladı. Ekibe göre olay ufkunda görülenleri sadece güçlü bir şekilde manyetik özellik kazanmış gazları destekleyen teorik modeller açıklayabilir. Gözlemlere göre kara deliğin sınırındaki manyetik alanlar, sıcak gazın kütle çekimine karşı koyarak geri itilmesine yetecek kadar güçlü. Sadece alan boyunca kaçmayı başaran gaz sarmal çizerek olay ufkuna ulaşıyor, diye açıklıyor EHT Teorik Çalışma Grubu Koordinatörü, ABD Colorado Boulder Üniversitesi'nden Jason Dexter. M87 gökadasının merkezini gözlemek için dünya genelindeki sekiz teleskop bunlar arasında Avrupa Güney Gözlemevi 'nun ortağı olduğu, Şili'nin kuzeyindeki Atacama Büyük Milimetre/milimetre-altı Dizgesi ve Atacama Öncül Deneyi de yer alıyor EHT denilen Dünya boyutlarında sanal bir teleskop oluşturmak üzere birbirlerine bağlanarak iş birliği içinde çalıştı. EHT ile ulaşılan etkileyici çözünürlük gücü ile Ay'ın yüzeyinde bulunan bir kredi kartının uzunluğu ölçülebilir. Güney yarım küresindeki konumları ile EHT ağını coğrafi olarak genişleten ALMA ve APEX sayesinde görüntü kalitesi arttırılmış ve böylece Avrupalı bilim insanları bu araştırmada merkezi bir rol oynamıştır, diyor ESO'nun ALMA Avrupa Program Bilimcisi Francisca Kemper. 66 anteni sayesinde ALMA kutuplanmış ışık sinyallerinin toplanması konusunda ağırlığını koyarken, APEX ile görüntülerin kalibrasyonu sağlanmıştır. Kara deliğin olay ufku yakınlarındaki maddenin nasıl davrandığını açıklayan teorik modellere önemli kısıtlar getirmeyi sağlayan ALMA verileri, aynı zamanda EHT gözlemlerinin kalibrasonu, görüntülenmesi ve yorumlanması için de çok önemliydi, diye ekliyor ALMA gözlemlerine bağlı olarak başka bir çalışmayı yürüten, Hollanda Leiden Gözlemevi ve Radboud Üniversitesi'nden Ciriaco Goddi. EHT kurulumu ekibin kara deliğin gölgesini ve etrafındaki ışıktan halkayı doğrudan gözlemesini sağladı. Yeni kutuplanmış ışık görüntüsü halkanın manyetik özellik kazandığını açık bir şekilde gösteriyor. Sonuçlar EHT iş birliğinin hazırladığı iki ayrı makale olarak The Astrophysical Journal Letters adlı dergide bugün yayımlandı. Araştırma ekibinde dünya genelindeki birçok kurumdan 300'ün üzerinde bilim insanı yer alıyor. EHT ile hızlı geliştirmeler sağlandı, ağ içindeki bileşenlerin teknolojik güncelleştirmeleri sağlandı ve yeni gözlemler eklendi. Gelecekteki EHT gözlemlerinin kara deliğin etrafındaki manyetik alanı daha hassas bir şekilde belirleyerek bu bölgedeki sıcak gazın fiziği hakkında daha fazla şey anlatacağını tahmin ediyoruz, diyor son olarak EHT iş birliği ve Taipei Sinica Akademisi Astronomi ve Astrofizik Enstitüsü, Doğu Asya Merkez Gözlemevleri Birliği Üyesi Jongho Park. Arif Solmaz, Çağ Üniversitesi Uzay Gözlem ve Araştırma Merkezi, Mersin"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/m92-ici-de-disi-da-guzel-bir-kume/", "text": "Fotoğrafta gördüğünüz pırıltılı büyük bir yıldız kümesi. Tüm yıldızlar sanki merkezde büyük kütleli bir cisim varmış gibi toplanmışlar. Messier 92 kodlu küresel yıldız kümesinde 330.000 yıldız sayılmış. Küme 200.000 Güneş kütlesinde ve neredeyse evren kadar yaşlı. Samanyolu'nun çevresinde dolanan M 92 küresel yıldız kümesindeki yıldızlar gökbilim ölçeğine göre neredeyse birbirine değiyor olmalı. Bu kadar yoğun küme elbette gökbilimcilerin ilgisiyle karşılaşmaktan kaçamaz. Ancak gökbilimciler bunun gibi güzellerin sadece görüntülerine değil iç güzelliklerine de değer verirler: kimyasal yapısı, yaşı, yıldız çeşitleri gibi. Gökbilimcilerin yaptığı çalışmaya göre M 92 hidrojen ve helyum açısından oldukça zengin. Buna karşılık gökbilimde ağır metal olarak bilinen Hidrojen ve helyum dışındaki elementler açısından ise fakir. Küme Herkül takımyıldızı doğrultusunda bulunuyor. Görüntü telif: ESA/Hubble & NASA Acknowledgement: Gilles Chapdelaine"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/madde-antimadde-asimetrisine-kanit-bulundu/", "text": "Amerika Birleşik Devletleri'ndeki parçacık fiziği laboratuarı olan Fermi Ulusal Hızlandırıcı Laboratuvarı'nda, maddenin antimaddeye nasıl galip geldiği sorusunun yanıtı için önemli bir kanıt elde edildi. laboratuarda DZero adlı çalışmayla 500 fizikçi gerçekleşen çarpışmaları inceleyerek gönderilen parçacıkların çarpışması sonucu oluşan madde ile antimadde parçacıkları arasında % 1'lik bir fark olduğunu belirlediler. Bu % 1'lik fark büyük patlama sonrasında antimaddeye ne olduğunu da açıklıyor. Gözlediğimiz evrende maddenin davranışı üstündür. Maddenin bu üstünlüğü her ne kadar parçacık çarpışmalarında da öngörülüyorsa da, maddenin antimadde üzerindeki üstünlüğü çok küçüktür. Bu farklılık durumu çoğu kez tartışmalı olan Standart Model ile de uyumludur. DZero ile bilim insanları çok hassas algılayıcıların özelliğinden yararlanarak yeni inceleme yöntemi geliştirdiler. DZero Deneyi'nin uygulayıcılarından Dmitri Denisov, Bu çok önemli bir gelişme. B mezonlarının bozunmalarını gözleyerek daha önceki kuramlara gerekli desteği bu yolla sağladık diyor. Geçtiğimiz yıl gerçekleştirilen DZero ve CDF deneyleriyle bir alt kuark ve bir garip kuarktan oluşan parçacıkların gözlendiği iki deney gerçekleştirilmişti. Madde ve antimadde yüksek enerjili çarpışma sonucunda yeni parçacıklar ve onların karşıtları üretilir. Fermilab'taki bilim insanları her gün bu proton-antiproton çarpışmalarının yüz milyonlarcasını gözler. Madde ve antimaddenin eşit olduğu evrenin başlangıcında da benzer süreçlerin gerçekleştiği düşünülüyor. Ancak dünyada yalnızca madde olduğu için bunun karşıtları çarpıştırıcılarda nükleer tepkimelerle ya da kozmik ışınlarla elde edilir. Peki bu antimaddeye ne oldu? Bu soru 21. Yüzyıl fiziğinin en önemli sorusudur. Fizikçiler DZero deneyi sonuçlarını herhangi bir önyargı olmaksızın tamamen kör durumda olduklarını varsayarak değerlendirdiler. İnceleme aletlerinin verileri doğrulamasının ardından fizikçiler deneyi ele aldılar. Deneyde araçların olası etkilerinin yok edilmesi için algılayıcının manyetik alanının kutupları ters çevrildi. DZero deneyinin sözcülerinden Stefan Soldner-Rembold Sonucu görünce tüylerimiz diken diken oldu. Daha önceki kuramlar ve akım kuramlarının söylediklerinin daha ötesinde bir sonuca ulaştık diyor. DZero ölçümlerinin netliği çarpışma sayısına bağlıdır. Bu nedenle hem DZero hem de CDF veri toplamaya devam ediyor. Tevatron Programından sorumlu Dennis Kovar: Tevatron çarpıştırıcısı doğanın en gizemli sırları için yüksek verimlilikte çalışmakta ve bilim insanlarına önemli veriler sunmaktadır diyerek programın ne kadar önemli olduğunu vurguluyor. DZero deneyinden çıkan veriler son sekiz yılda yapılan ölçümlere dayanmaktadır. Tevatron çarpıştırıcısında şimdiye kadar trilyonlarca proton ve antiproton çarpışması gerçekleştirildi. Fermilab Müdürü Pier Oddone, Tevatron çarpıştırıcısında yapılan her deneyde başta Higgs parçacığı olmak üzere yeni kuramlarda aranmıştır. Deney sonucunda bu verilerin ortaya çıkması beni mutlu etmiştir diyor. DZero'da toplam 19 ülkedeki 86 araştırma kurumundan 500 fizikçi görev yapmaktadır. Kaynak: Fermilab"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/magnetar-olusumundaki-sis-perdesi-aralandi-mi/", "text": "Magnetarlar süpernova patlamalarının garip süper-yoğun kalıntılarıdır. Evren'deki bilinen en güçlü mıknatıslardır Yeryüzü'ndeki en güçlü mıknatıstan milyonlarca kez daha güçlüdür. ESO'nun Çok Büyük Teleskop'unu kullanan bir Avrupalı gökbilimci ekibi ilk kez magnetara eşlik eden bir yıldız bulduklarını düşünüyor. Bu keşif magnetarların nasıl oluştuklarının 35 yıllık geçmişe sahip bir bilmece ve neden bu özel yıldızın gökbilimcilerin beklediği gibi bir karadelik olarak çökmediğinin anlaşılmasına yardımcı olabilir. Büyük kütleli bir yıldız bir süpernova patlaması sırasında kendi kütleçekimi ile çökmeye başlar ve bir nötron yıldızı ya da karadelik haline gelir. Magnetarlar sıradışı ve ilginç bir nötron yıldızı türüdür. Tüm bu garip nesneler gibi onlar da küçücük ve olağan dışı bir yoğunluğa bir çay kaşığı kadar nötron yıldızı maddesi yaklaşık bir milyar ton ağırlığındadır ve oldukça güçlü manyetik alanlara sahiptirler. Kabuklarında meydana gelen dev gerilmeler sonucu yıldız depremi olarak bilinen ani düzensizlikler nedeniyle magnetar yüzeylerinden çok büyük miktarda gama ışını salınımı olur. Güney gökküresi takımyıldızlarından Sunak doğrultusunda ve 16 000 ışık yılı uzaklıkta bulunan Westerlund 1 yıldız kümesi Samanyolu'ndaki bilinen iki düzine magnetardan birine ev sahipliği yapmaktadır. CXOU J164710.2-455216 olarak bilinen magnetar gökbilimcileri oldukça şaşırtmaktadır. Daha önceki çalışmamızda Westerlund 1 kümesindeki (eso0510) magnetarın Güneş'ten 40 kat daha büyük kütleye sahip bir yıldızın patlayarak ölmesiyle doğmuş olması gerektiğini göstermiştik. Ancak şimdi bir problemi olduğu anlaşılıyor, çünkü böyle bir kütleye sahip yıldızını ölümüyle çökerek bir karadelik meydana getirmesi gerekiyor, nötron yıldızı değil. Bu yıldızın nasıl olup da magnetara dönüştüğünü anlayamadık, diyor sonuçları analiz eden makalenin baş yazarı Simon Clark. Gökbilimciler bu bilmeceye bir çözüm önerdiler. Magnetarın Yer-Güneş mesafesindeki bir yörüngede birbiri etrafında dolanan yoğun bir çift yıldız sisteminde bulunan çok büyük kütleli iki yıldızın etkileşimi sonucunda, oluştuğu öne sürülüyor. Ancak şimdiye kadar Westerlund 1'deki magnetar civarında bir yoldaş yıldız tespit edilememişti, bu nedenle VLT'yi kullanan gökbilimciler bu yıldızı bulmaya çalıştılar. Kontrolden çıkmış yüksek hızlarda kümeyi terk eden yıldızları aramaya başladılar, magnetarı oluşturan süpernova patlaması bu yıldızı kümeden dışarıya atmış olabilirdi. Yıldızlardan biri, Westerlund 1-5 olarak bilineni, tam da bu işi yapıyordu. Bu yıldız sadece bir süpernova patlamasından atılmışçasına hareket etmiyordu, aynı zamanda yalnız oluşamayacak kadar da parlaktı. Üstelik, tek bir yıldızın sahip olamayacağı kadar da karbon-zengini bir yapısı var açık deliller bu yıldızın ilk olarak bir çift yıldız yoldaşı şeklinde oluştuğunu gösteriyor. diye ekliyor yeni makalenin eş-yazarı Ben Ritchie . Bu keşif gökbilimcilerin, beklenen bir karadelik yerine, magnetar oluşturan yıldızsal yaşam hikayesini yeniden düzenlemelerini sağlayacak . Bu sürecin ilk aşamasında, çiftin daha ağır olan yıldızı yakıtını tüketmeye başlarken, dış katmanlarını diğer yoldaş yıldıza aktarmaktadır böylece magnetar olmaya başlar bu nedenle kendi çevresinde daha da hızla dönmeye başlar. Bu hızlı dönme süreci magnetarın oldukça-güçlü manyetik alanının oluşumu için gerekli olan bir bileşen gibi görünüyor. İkinci aşamada, bu kütle aktarımının bir sonucu olarak, yoldaş yıldızın kütlesi artıyor ve yakıtını kazandığı kütleyi yakmaya harcıyor. Bu kütlenin çoğu kısmı kaybolurken, bir kısmı da halen parladığını gördüğümüz Westerlund 1-5'e dönmektedir. Bu madde değiş tokuşu Westerlund 1-5'in özgün kimyasal izini ortaya çıkardı ve yoldaşının kütlesini azaltarak bir karadelik yerine magnetar olarak doğmasına neden oldu kozmik sonuçlar doğuran bir yıldız oyunu gibi! diye sonlandırıyor ekip üyelerinden Francisco Najarro . Bir çift yıldız sisteminin bileşeni olmak bir magnetar oluşturmanın gerekli bir formülü gibi görünüyor. İki yıldız arasındaki kütle aktarımı ile oluşturulan hızlı dönme, güçlü manyetik alanın oluşması için gerekirken, ikinci bir kütle aktarımı aşaması ile magnetar tarzı zayıflama yıldızın ölümü sırasında karadeliğe dönüşmesini engelliyor. Notlar Westerlund 1 açık kümesi İsveçli gökbilimci Bengt Westerlund tarafından 1961 yılında Avustralya'dan keşfedilmiştir, daha sonra oradan taşınarak Şili'de ESO Müdürü (1970-74) olmuştur. Bu küme kendisinin görünür ışıktaki birçok bölgesini örten, dev bir yıldızlar-arası gaz ve toz bulutunun arkasında bulunmaktadır. Sönümleme faktörü 100 000'den fazladır, bu nedenle bu özel kümenin doğasının anlaşılması bu kadar uzun sürmüştür. Westerlund 1 olağan dışı yıldızların fiziğini anlamak için doğan bir çalışma ortamı gibidir ve Samanyolu'ndaki en büyük kütleli yıldızların nasıl doğduklarını ve öldüklerinin anlaşılması için gökbilimcilere yardımcı olmaktadır. Gözlemlere göre, gökbilimciler bu kümenin büyük olasılıkla Güneş'ten 100 000 kat daha büyük bir kütleye sahip olduğunu ve tüm yıldızlarının 6 ışık-yılından daha küçük bir alanda yer aldığını düşünüyor. Bu nedenle Westerlund 1 Samanyolu gökadasında şimdiye kadar tespit edilen en büyük kütleli yoğun genç yıldız kümesi gibi görünüyor. Westerlund 1'de şimdiye kadar analiz edilen tüm yıldızların kütleleri en az 30 40 Güneş kütlesi mertebesinde. Bu tür yıldızlar görece daha kısa bir yaşam sürdürdükleri için gökbilim dilinde Westerlund 1 çok genç bir küme olmalı. Gökbilimcilere göre yaşı 3.5 ila 5 milyon yıl civarında. Bu nedenle, Westerlund 1 açıkça gökadamızda yeni doğmuş bir küme oluyor. Bu yıldız için tam gösterim Cl* Westerlund 1 W 5 olarak belirtilmektedir. Yıldızlar yaşlandıkça, çekirdek reaksiyonları da kimyasal içeriklerini değiştirirler reaksiyonları besleyen elementler tükenirler ve reaksiyonlardan çıkan ürünler birikmeye başlar. Bu yıldızsal kimyasal parmak izi ilk olarak hidrojen ve azot zenginidir, ancak karbon bakımından zayıftır ve sadece yıldız yaşamının son döneminde karbon miktarı artmaktadır, bu da hidrojen ve azot miktarının şiddetli bir şekilde düştüğüne işaret etmektedir tekil olarak yıldızların Wd1-5 gibi aynı anda hidrojen, azot ve karbon bakımından zengin olmalarının imkansız olduğu düşünülüyordu. ESO-Türkiye"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/magnetarin-sirri-sasirtan-cozumle-sonuclandi/", "text": "Önceden zayıf manyetik alana sahip olduğu düşünülen bir magnetarın aslında evrendeki en güçlü manyetik alana sahip cisimlerden biri olduğu belirlendi. ESA'nın XMM-Newton uzay teleskopunu kullanan bilimciler ölü yıldızdaki manyetik alanın düşük olması gerektiğini söyleyen çalışmalara karşılık evrende en güçlü manyetik alanlardan birine sahip olabileceğini belirledi. SGR 0418 5729 (kısaca SGR 0418) olarak bilinen cisim nötron yıldızının magnetar sınıfındandır. Bir nötron yıldızı, yakıtını tüketip süpernova olarak patlayarak kendi üzerine çöken büyük bir yıldızın ölü çekirdeğidir. Bir şehir büyüklüğünde -yaklaşık 20 km'lik çaplı- olmalarına karşılık Güneş'ten daha fazla kütleli ve çok yoğun cisimlerdir. Nötron yıldızlarının küçük bir kısmı olan son derece yoğun manyetik alana sahip magnetarlar, hastanelerdeki MR görüntüleme cihazının ürettiği alanın milyarlarca hatta trilyonlarca katına sahiptir. Bu alanlar nedeniyle magnetarlarda yüksek enerjili ışıma patlamalar ile düzensiz parlamalar görülür. Gökadamızdaki SGR 0418 Dünya'dan 6500 ışık yılı uzaktadır. Yaydığı X-Işınları ve gama ışınları nedeniyle NASA'nın Fermi ve Roscosmos 'Koronas-Foton'da içlerinde olan uzay teleskopları tarafından Haziran 2009'da keşfedildi. Cisim ESA'nın XMM-Newton verileriyle incelendi. İtalya, Pavia'daki Istituto Universitario di Studi Superiori'den Andrea Tiengo: Tüm göstergeler bu magnetarın bilinen en zayıf yüzey manyetik alana sahip olduğunu gösteriyordu; 6 x 1012 Gauss yani tipik bir magnetarın alanından 100 kat daha düşük diyor ve ekliyor: Bu sonuçlara ulaşmak zor oldu. SGR 0418 her zamanki analitik yöntemlerle ortaya çıkmayacak kadar saklı güçlü bir manyetik alana sahip olduğundan kuşkulandık. Magnetarlar nötron yıldızlarından daha yavaş dönmesine karşılık yine de kendi çevresinde birkaç saniyede bir tur atar. Bir magnetarın manyetik alanı hızı gözönünde tutularak ölçülür. SGR 0418'ün üç yıllık gözlemleri gökbilimcilere manyetik alanının anlaşılmasında yardımcı oldu. Dr Tiengo ve ekibinin geliştirdiği yeni yöntemde magnetar döndükçe son derece kısa zaman aralıklarında görülen X-ışını tayfı farklılıklarını aradı. Bu yöntem gökbilimcilere manyetik alanı daha ayrıntılı incelemeyi sağladığı için SGR 0418'in gerçek bir manyetik canavar olduğunu ortaya çıkardı. Gözlemlerimiz magnetar genelinde birkaç yüz metrelik bölgeler arasında 1015 Gauss'luk süper-güçlü bükülmüş bir alanın olması gerektiğini gösterdi diyor Tiengo. Daha önceki sonuçları da gözden geçirdik. Alanın ortalaması zayıf görülebilir ama yüzey alanının küçük parçalarında çok güçlü manyetik alan olduğunu görmek mümkün oldu. Basit bir ifadeyle SGR 0418'de oluşan bir X-ışını patlamasıyla oluşan alan, Güneş yüzeyinde görülen lokal güçlü manyetik alanlarla oluşan lekeler gibidir. ESA'nın XMM-Newton Projesi'nden Norbert Schartel: Yeni yöntemle birlikte XMM-Newton'un sağladığı bugüne kadar elde edilememiş ölçüde en büyük tayfsal veri, magnetarın manyetik alanıyla ilgili ayrıntılı ölçümler yapılmasını sağladı diyor. Şimdi elimizde bu egzotik cisimlerle ilgili modelleri sınayacak ve diğer magnetarların manyetik alanlarını araştıracak yeni bir yöntemimiz var. Görsel Telif hakkı: ESA/ATG Medialab"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/makemakede-atmosfer-izine-rastlanmadi/", "text": "Soğuk ve uzak dünyanın gizemleri ilk kez ortaya çıkarıldı ESO'nun Şili'de bulunan gözlemevlerindeki teleskoplardan üçünü kullanan gökbilimciler uzak bir yıldızın önünden geçtiği sırada yıldızın ışığını engelleyen cüce gezegen Makemake'yi gözlediler. Yeni gözlemlerle cüce gezegenin bir atmosferle çevrili olup olmadığı ilk kez kontrol edilmiş oldu. Bu soğuk dünyanın yörüngesi Güneş Sistemi'nin dış kısmında olup Pluto gibi bir atmosfere sahip olması (eso0908) bekleniyordu, ancak durumun öyle olmadığı görüldü. Bilim insanları ilk kez Makemake'nin yoğunluğunu da ölçtüler. Yeni sonuçlar Nature dergisinin 22 Kasım tarihli sayısında yayınlanacak. Cüce gezegen Makemake Pluto'nun üçte ikisi büyüklüğünde, ve Güneş'in etrafında Pluto'dan daha uzakta ancak Güneş'e Eris'ten daha yakın olan bir yörünge üzerinde hareket ediyor. Eris, şu anda Güneş Sistemi'ndeki bilinen en büyük kütleli cüce gezegen konumunda (astronomidiyari.com/?p=4749). Makemake'nin daha önceki gözlemlerine göre, o da civardaki cüce gezegenlere benziyordu, bu nedenle gökbilimciler bir atmosferinin de olduğunu düşünüyordu, eğer varsa, Pluto'nunkine benzer olabilirdi. Ancak yeni çalışmaya göre, Eris gibi, Makemake de belirgin bir atmosfer tabakası ile çevrili değil. Jose Luis Ortiz liderliğindeki araştırma ekibi, ESO'nun Şili'deki La Silla ve Paranal gözlem yerleşkelerinde bulunan üç teleskop ile Çok Büyük Teleskop , Yeni Teknoloji Teleskopu ve TRAPPIST alınan görüntüleri Güney Amerika'daki diğer küçük teleskoplarla alınan verilerle birleştirerek Makemake'nin uzak bir yıldızın önünden geçişini gözlemeyi amaçladılar . Makemake'nin yıldızın önünden geçişi ve onun ışığını engellediği sırada, yıldız yavaşça sönüp sonra parlamaya başlamadı, önce gözden kayboldu ve sonra hemen birden belirdi. Bunun anlamı bu küçük cüce gezegenin kayda değer bir atmosferi bulunmuyor, diyor Jose Luis Ortiz. Makemake'nin uydusunun olmayışı ve oldukça uzak olması üzerinde çalışma yapmayı zorlaştırıyor , ve hakkında bildiklerimiz ise yaklaşık değerler. Araştırma ekibinin yeni gözlemleri Makemake ile ilgili görüşlerimize daha fazla detaylı bilgiler ekledi boyutlarını belirleme, olası bir atmosfer için gerekli bileşenlerin neler olabileceği ve cüce gezegenin yoğunluğunun ilk kez tahmin edilebilmesi gibi. Ayrıca gökbilimcilerin Makemake'nin yüzeyinden yansıyan Güneş ışığının miktarını da bu sayede ölçebilmesi mümkün hale geldi bu değere albedo deniyor . Makemake'nin albedosu yaklaşık 0.77 civarında, kirli buzla neredeyse aynı, Pluto'dan biraz yüksek, ancak Eris'ten daha düşük değerde. Makemake'nin bu kadar ayrıntılı olarak gözlenmesi sadece bir yıldızın önünden geçişi esnasında mümkün olabilirdi bu tür olaylara yıldız örtülmesi adı veriliyor. Bu nadir gerçekleşen fırsatlar gökbilimcilerin ilk kez Güneş Sistemi'nin uzak, ancak önemli üyelerinin etrafındaki ince ve hafif atmosferler hakkında çok şey öğrenmelerini, ve diğer bazı özellikleri hakkında kesin bilgiler edinmelerini sağladı. Makemake için gerçekleşecek örtülme olayları özellikle çok nadirdir, çünkü gökyüzünde görece az sayıda yıldızın bulunduğu bir bölgede hareket etmektedir. Bu nadir gerçekleşen olayları hassas bir şekilde tahmin ve tespit etmek oldukça zor olup, Güney Amerika'daki geniş bir alanda dağılmış koordineli bir gözlem ekibinin hassas gözlemlerini gerektirmektedir. Bu büyük bir başarı göstergesidir. Pluto, Eris ve Makemake Güneş'imizden oldukça uzakta bulunan çok sayıdaki buzlu gökcisimlerinin en büyük örnekleridir, diyor Jose Luis Ortiz. Yeni gözlemlerimiz Makemake hakkındaki en önemli bilgimizden birini oldukça geliştirdi bu bilgiyi uzayın bu bölgesindeki merak uyandırıcı nesneleri keşfederken kullanacağız. Aşağıdaki filmle ilgili Astronomi Diyarı'nın kısa açıklaması: Örtülmenin gözlendiği yerleri ve Makemake'in gökyüzündeki hareketi. Gerçekte Makemake bu kadar büyük görünemez. Filmde örtülmeyi izleyen yerler ölçü alınarak bir gölge çizilmiştir. Notlar Makemake önceleri 2005 FY9 olarak biliniyordu. Mart 2005'teki Paskalya'dan birkaç gün sonra keşfedildi, gayri resmi olan Paskalya tavşanı adını aldı. Temmuz 2008'de şimdiki resmi adı olan Makemake'yi aldı. Makemake, Paskalya Adası sakinlerinin mitolojik hikayelerinde yer alan insanlığın yaratıcısı ve üreme tanrısı anlamına geliyor. Makemake şimdiye kadar Uluslararası Astronomi Birliği tarafından tanınan beş cüce gezegenden biri. Bu gruba giren diğer gökcisimleri ise Ceres, Pluto, Haumea ve Eris. Cüce gezegenler ve gezegenler hakkındaki daha fazla bilgi Uluslararası Astronomi Birliği'nin sayfasında bulunabilir. Bu gözlem kampanyasında bulunan diğer bir teleskop Şili'deki Norte Katolik Üniversitesi tarafından kurulan 0.84-metrelik teleskoptu. Teleskop, Avrupa Aşırı Büyük Teleskopu'nun gelecekteki gözlem yerleşkesi olan Cerro Armazones'e kuruldu. Makemake sönük yıldız NOMAD 1181-0235723'ün önünden 23 Nisan 2011 tarihinde geçti. Araştırma ekibi bu olayı Brezilya ve Şili'de bulunan yedi farklı teleskopu kullanarak gözledi. Olay sadece bir dakika sürdü, bu nedenle gökbilimciler ULTRACAM (eso0520) olarak bilinen özelleştirilmiş yüksek-hızlı kameranın avantajından yararlandılar ve ISAAC adlı yüksek-hızlı kırmızı-ötesi görüntüleyici ile olayı kaydettiler. Etrafından bir veya daha fazla ay bulunan nesnelerin kütlesi, aylarının hareketleri kullanılarak tespit edilebiliyor. Ancak Makemake için bu mümkün değildi. Cüce gezegenin geometrik albedosunun 0.77 0.03 olduğu hesaplandı, bu değer Pluto'nunkinden büyük, ancak Eris'in albedosundan küçüktür. Albedonun 1 değerini alması mükemmel yansıtıcı bir nesne anlamına gelmektedir, 0 değeri ise siyah ve ışığı hiç yansıtmayan bir yüzeyin albedo değeridir. Önceki sonuçlarla birlikte, yeni gözlemler, Makemake'nin 1.7 0.3 gram santimetre küplük bir yoğunluğa sahip olduğunu göstermektedir, bu da ekibin gökcisminin görünüşü ve kutuplardan olan basıklığının değerini bulmalarını sağlamıştır 1430 9 kilometre ve 1502 45 kilometrelik eksen uzunlukları. Makemake Pluto-benzeri küresel bir atmosfere sahip olmayıp, onun binde birlik bir oranına sahiptir. Bununla birlikte, yüzeyin belli bir bölgesini kaplayan bir atmosferi de olabilir. Böyle yerel bir atmosfer, teoride mümkün olmakla birlikte, gözlemlerin dışında tutulmamıştır. ESO-Türkiye"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/makemakein-uydusu-bulundu/", "text": "Güneş Sistemi'nin kenarlarında, Kuiper Kuşağı'nda Pluto'dan sonra en parlak ikinci buzlu cüce gezegen Makemake'in bir uydusu olduğu ortaya çıktı. Keşif Hubble Uzay Teleskopu le gerçekleşti. Makemake'e göre 1300 kat daha sönük olan uydusu şimdilik S/2015 (136472) 1 ya da MK 2 olarak adlandırıldı. MK 2'nin cüce gezegenden 20.000 km uzakta ve 160 km çapında olduğu düşünülüyor. Makemake 1400 km çapında olup 2005'de keşfedilmiştir. Cüce gezegen adını Paskalya Adası'nın Rapa Nui adlı insan yaratan tanrısıdan almıştır. Kuiper Kuşağı Güneş Sistemi'nin 4,5 milyar yıl önceki oluşumuyla şekil almış buzlu cisimler deposudur. Uluslararası Astronomi Birliği tarafından tanınan beş cüce gezegenden biri olan Makemake'in ilk kez uydusu olduğu edildi. Ekip 2005, 2011 ve 2012 yıllarında Pluto'nun uydularını bulmak için aldığı verileri 2012'de gözden geçirerek Makemake'in uydusu olup olmadığına baktı, ancak elleri boş döndü. Southwest Araştırma Enstitüsü'nden Alex Parker: Bunun için uydunun Makemake'den uzakta ve karşıt yönde olması gerekiyordu diyor. Bir cüce gezegenin uydusunun olması gezegen sistemi üzerinde önemli bilgiler verebilir. Uydunun yörüngesi ölçülerek gezegenle birlikte oluşturduğu ortak kütle merkezi hesaplanabilir ve evrimi hakkında fikir sahibi olunabilir. Uydunun keşfi diğer cüce gezegenlerin de uydusu olma olasılığını arttırıyor. Pluto gibi ender sınıfın üyesi olan Makemake'in bir arkadaşının olması önemli. Böylece Makemake hakkında daha fazla bilgi sahibi olabileceğiz diyor Parker. Uydunun keşfi Pluto ile Makemake arasındaki benzerlikleri arttırmaktadır. Her iki cismin donmuş metan ile kaplı olduğu bilinmektedir. Ayrıca yoğunluklarının analizi Pluto ile Makemake'in yapısı arasındaki benzerliklerin neler olduğunu da belirleyecek. Southwest Araştırma Enstitüsü'nden Marc Buie: Bu keşifle birlikte dış güneş sistemindeki cisimleri birbiriyle karşılaştıracak Planetoloji'ye'yeni bir alan açılmaktadır diyor. Yeni uydunun yörüngesinin eliptik mi yoksa çembersel mi olduğu Hubble'ın hassas gözlemleriyle belirlenecek. İlk tahminlere göre uydu, Makemake'in çevresinde 12 gün veya biraz daha uzun sürede dolanmaktadır. Uydunun yörüngesinin belirlenmesi, kökeni hakkındaki soru işaretlerini giderebilir. Uydunun Makemake'e oldukça yakın bir yörüngede dolanması, onun başka bir Kuiper cismi ile çarpışmış olduğunu gösteriyor. Buna karşılık daha geniş bir yörüngede dolanıyorsa Makemake tarafından yakalandığı anlamına gelir. İki olasılık da Güneş Sistemi'nin genç olduğu birkaç milyar yıl öncesini işaret etmektedir. Keşif Makemake'in önemli bir sırrını ortaya çıkarmış olabilir. Önceki kızılötesi gözlemlerde Makemake'in yüzeyinin bir kısmının soğuk ve parlak olduğunu gösterirken, bazı alanların daha sıcak olduğunu işaret ediyordu. Gökbilimciler bu tuhaf durumu cüce gezegenin yüzeyinde karanlıkta kalmış parçalar olabileceğine yormuştu. Ancak Makemake'in dönüşü ile bu karanlık alanlardan dolayı parlaklığında önemli bir değişim olması gerekirdi. Ancak böylesi öne çıkacak kadar parlaklık değişimi kaydedilmemişti. Önceki kızılötesi veriler uydunun keşfinin gerçekleşmesine yetecek çözünürlükte değildi. Yeni Hubble gözlemleri Makemake'in sıcak alanlarının karanlık alanlardan değil, uydusundan kaynaklı olduğunu akla getirmektedir. Uydunun, bir cüce gezegen yörüngesinde olsa bile, kömür siyahı yüzeye sahip olmasını açıklayan çeşitli olasılıklar vardır. Buna göre Makemake gibi kütleli cisimlerin çevresindeki kütle çekimleri küçük olan bu ufak cisimlerin, yüzeylerinde gaz ve çabuk buharlaşan katı maddeleri tutamaması anlamına gelir. Bu da uydunun yüzeyinin Kuiper Kuşağı cisimlerinin ve kuyrukluyıldızlarının yüzeyi gibi olması demektir. Pluto'nun uydusu Charon 1978'de keşfedildiğinde gökbilimciler hemen sistemin kütlesini hesapladı. Böylece Pluto'nun kütlesinin sanılandan daha küçük olduğu ortaya çıktı. Bir uydu önemli hesaplamaları gerçekleştirerek doğru bilgiye ulaşmayı kolaylaştırır diyor Parker. 4 Yorumlar Evet bilimsel degil,varligi gibi yokluguda kanitlanmis degil.Simdi binlerce insan,sayisiz uzay araclari yakin bölgeleri hassas bir sekilde tariyor.Günes sistemi icinde bir baska gezegen olsa yakalanir düsüncesindeyim. Anlamadığım bişey var. Güneş sisteminde 9. bir gezegen var olabileceği düşünülüyor. Minnacık cüce gezegenin uydusu bulunuyor da koca gezegen nasıl bulunamıyor? Günes sistemi icinde bilip de görmedigimiz veya göremedigimiz bir baska gezegen yok. Çok kesin bir yargı olmuş. Bilim bu kadar kesin dille konuşmaz. İhtiyatlı yaklaşmak gerekir bence."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/manyetik-alan-yasam-iliskisi/", "text": "Küçük yıldızların yakınında dolanan Dünya benzeri gezegenlerin büyük bir kısmının manyetik alanı olabilir. Bu alan yıldızdan gelen ışınımdan gezegeni koruyarak yaşama destek verebilir. Bir gezegenin manyetik alanı atmosferini uzayda yayılan yıldız rüzgarının yüklü parçacıklarının etkisinden korur. Bu da Dünya'daki gibi yaşam biçimlerinin zararlı ışınımdan korunması anlamına gelir. Evrendeki yıldızların büyük bir bölümü küçük kütlelilerden oluşur. Bakış doğrultumuza göre yıldızının yakınındaki yörüngede dolanan bir gezegeni geçiş yöntemiyle keşfetmek daha kolaydır. Geçiş yönteminde yıldızın yaydığı ışığın eğrisi oluşturulur. Eğride örneğin binde dörtlük bir azalma gezegen geçişi nedeniyle olabilir. Yıldız küçük ise bu azalma daha kolay görülür ve yakınındaki bir gezegende sıvı su olabilir. Yıldızına çok yakın dolanan bir gezegen Dünya-Ay ikilisinde olduğu gibi yıldıza kilitli olabilir. Bu durumda yıldızın güçlü kütle çekimi nedeniyle oluşan gel-git, gezegende ısı oluşturabilir. Bu da Jüpiter'in Io uydusundaki gibi volkanik açıdan zengin bir yüzey oluşmasına neden olabilir. Washington Üniversitesi'nden Peter Driscoll: Hep yaşamı Dünya gibi gezegenlerde arıyoruz. Ama yıldızına kilitli dolanan bir gezegenin gel-git dalgaları yaşayacağı cehennemi göz ardı ediyoruz diyor. Böyle bir gezegende manyetik alanlar ne durumda olur merak ediyorum. Carnegie Bilim Enstitüsü'nden Jeofizikçi Rory Barnes: Yıldızına kilitli olan bir gezegende neler olup bittiğini bilgisayar benzetimiyle göstermeyi başardık diyor. Barnes, gökbilimcilerin çoğunluğunun kilitli gezegenlerin koruyucu manyetik alanına sahip olmadığını kabul ettiğini belirtiyor. Araştırmamız bunun doğru olmadığını gösterdi diyor. Yaşam alanı içindeki yıldızın dibindeki gezegen için manyetik alan şanstır. Gezegeni zararlı ışınımdan koruduğu gibi yaşamı da destekleyebilir. Gezegenin sıcak mantosunun gel-git etkisi nedeniyle soğuduğu, ancak manyetik alanın bu ısıyı dengelemesi gibi karmaşık bir süreç içinde olduğu görüldü. Barnes yaptıkları bilgisayar benzetiminde çoğu gezegenin ömür boyu manyetik alan oluşturduğunu gördüklerini belirtiyor. Gel-git etkisiyle gezegenin sıcak mantosu soğuyor ki bu da gezegenin hayatını kurtarıyor diyor. Böylece ilk birkaç milyar yıllık dönemde oldukça aktif olan küçük kütleli yıldızların çevresinde dolanan ve manyetik alanı olan gezegenlerde yaşam olabilir diyebiliriz. Driscoll ve Barnes'ın çalışması çok küçük kütleli yıldızların yaşam alanı içinde olanlardan yarı güneş kütleli yıldızların çevresindeki uzak yörüngeli gezegenlere kadar geçerli olabilir, benzer sonuçlara ulaşılabilir. Düşük kütleli yıldızların çevresinde dolanan bu gezegenlerin gel-git nedeniyle yörüngelerinin eliptik değil oldukça çembersel olduğu görüldü. Bu konuda temkinliyiz. Karşımıza Venüs gibi gezegenlerde çıkabilir. Yakın gelecekte ötegezegenlerin manyetik alanları daha hassas ölçülerek kesin yargıya ulaşılabilir diyor Driscoll."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/manyetik-alanin-yildiz-olusumuna-etkisi/", "text": "Gaz ve toz bulutları kütle çekimi kuvvetiyle toplanır ve yıldızı oluşturur. Ancak burada sadece kütle çekimi yok. Oluşan türbülans ve manyetik alanın kütle çekimiyle savaşı gaz akışını kısıtlar. Araştırmacılar yeni bir çalışmayla yüzlerce ışık yıllık boyutlara sahip alanlarda manyetik alanın yıldız oluşumlarını nasıl etkilediğini inceledi. NGC 6334 ya da popüler adıyla Kedi Pençesi bulutsusunda 40 güneş kütlesinde 30 dolayında yıldız oluşturabilecek kadar, 200.000 güneş kütlesinde malzeme bulunur. Akrep takımyıldızı doğrultusundaki bulutsu 5500 ışık yılı uzağımızdadır. Araştırmacılar önce Kedi Pençesi'ndeki manyetik alanların yönünü belirledi. Makalenin baş yazarı Hua-bai Li: Manyetik alanların yönünün küçük ve büyük ölçeklerde kütle çekimi ve bulut türbülansı ile değişmediğini, korunduğunu gördük diyor. Çalışma ekibinden Harvard Smithsonian Astrofizik Merkezi'nden T.K. Sridharan ekliyor: Bu alanlar Dünya'nın manyetik alanına kıyasla daha zayıf olsa da kozmik manyetik alanlar oluşturarak yıldız doğumlarının düzenlenmesinde rol oynarlar. Ekip içlerinde Smithsonian milimetre altı dizisi de olan birçok yöntemle tozdan gelen ışığa baktı. Toz taneleri kutuplaşmış ışık altında manyetik alanla aynı hizaya gelmiş göründü. Böylece alanın geometrik simetrisi ölçüldü. Manyetik alanların büyüklüğü bölgenin ölçeğine göre değişim gösterse de aynı yönde dizilme eğilimi gösterdi. Manyetik alanlar sadece yeni oluşan yıldızların çevresinde güçlü çekim kuvvetleri nedeniyle farklı dizilimdeydi. Bu çalışmayla tek bir bölgede manyetik alanlar çok farklı ölçekler altında ilk kez ölçülmüş oldu. Bunun gökada tarihimize de ilginç katkıları vardır. Bir moleküler bulutun yıldız oluşturmak için gereken çökme sürecini manyetik alanlar engeller. Bunun sonucunda bulutun bir kısmı yıldıza dönüşür ve geri kalan malzeme başka yıldızlar oluşturmak üzere serbest kalır. Manyetik alanların yardımıyla kalan malzeme bebek yıldızdan dışarı doğru çekilir. CfA'da evrenin kökeni, evrimi ve geleceği hakkında çalışmalar yapılmaktadır."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/manyetik-jetler-yildiz-olumunun-habercisi/", "text": "Uluslararası bir gökbilimciler ekibi ilk kez ölen bir yıldızdan yayılan yüksek enerjili parçacık jetlerini gördü. İsveç, almanya ve Avustralya gökbilimcilerinden oluşan ekibin bu keşfi, uzayın görsel manzara açısından en güzeli olan bulutsuların nasıl oluştuğunu -bir yıldızın hayatının sonu- açıklamaya çalışan kuramın çok önemli bir adımıdır. Güneş benzeri yıldızlar hayatlarının sonunda görkemli bir cismi oluşturur, simetrik gaz bulutlarından oluşan bu cisimlere gezegenimsi bulutsu denir. Buna karşılık gezegenimsi cisimlerin tuhaf şekilleri gökbilimcileri hala uğraştıran bir sırdır. Bilimciler şimdi ölen bir yıldızdan yayılan yüksek hızlı manyetik jetlerin keşfiyle bu sırrın anahtarına ulaştıklarını düşünüyorlar. Avustralya Yeni Güney Galler 'de bulunan altı 22 metrelik radyo teleskop dizisinden oluşan CSIRO Avustralya Yoğun Teleskop Dizisi yardımıyla ömrünün sonuna gelmiş bir yıldız incelendi. Güney takımyıldızlarından Güney Üçgeni'nde bulunan 23.000 ışık yılı uzaklıktaki IRAS 15445-5449 olarak bilinen yıldız, bir gezegenimsi bulutsu olma yolundadır. Bonn Üniversitesi'nden Andres Perez Sanchez: Elde ettiğimiz veriler güneş benzeri bir yıldızdan yayılan ve daha önce görülmemiş derecede yüksek enerjili jetlerin açık kanıtını verdi diyor. Yıldızdan gelen radyo dalgalarının farklı frekansları, yüksek enerjili parçacıkların güçlü manyetik alanlar nedeniyle ışık hızına yakın hızlara kadar hızlandığını gösterdi. Benzer jetler içlerinde yeni doğan yıldızlar ile süper kütleli karadeliklerinde olduğu farklı tip cisimlerde de görülmüştü. Onsala Uzay Gözlemevi'nden Wouter Vlemmings: Güçlü bir manyetik alan içinde güçlü jetleri görüyorsunuz. Böylece yıldızın çevresinde simetrik bir bulutsunun oluşum aşamalarına tanık oluyoruz diyor. Yıldızın şu anda önemli bir dönemden geçtiğine inanılıyor. CSIRO'dan Jessica Chapman: Jetlerden kaynaklanan radyo sinyalleri birkaç on yıl içinde değişmeye uğrayabilir. Sadece birkaç yüzyıl içinde yıldızdan yayılan jetlerle aydınlanan bulutsunun şekli ortaya çıkabilir diyor. Bilimciler Güneş öldüğünde benzer jetleri yayıp yaymayacağı konusunda emin değiller. Belki de gördüğümüz jetler yıldızın görünmeyen arkadaşının, eşi olan bir yıldızın ya da büyük bir gezegenin etkisiyle oluşmaktadır. Bu jetlerin nasıl oluştuğunu en iyi şekilde ALMA ya da gelecekte kurulması düşünülen SKA büyük dizisi gibi büyük gözlem dizileriyle anlayabiliriz diyor Sanchez."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/mars-atmosferi-degisim-halinde/", "text": "NASA'nın otomobil büyüklüğündeki Mars gezgini Merak , gezegenin atmosferinin nasıl kaybolduğunu anlama yönünde önemli bilgiler elde etti. Bu bilgiler eşliğinde bilimciler Mars'ın geçmişte yaşanabilir olup olmadığını anlayabilecek. Şu andaki Mars atmosferi Dünya atmosferinden 100 kat incedir. Araç Gale Krateri'ndeki Rocknest adlı kayanın içeriğini Numunenin Veri Analizi aletiyle inceleyerek atmosferdeki değişimi gördü. Aracın bazı elementlerin ağır izotoplarına ait izlenimi, atmosferin uğradığı ağır bir süreç sonucunda gezegenin uğradığı değişimi ortaya çıkardı. İzotop, normal atomun değişime uğramış farklı ağırlığa sahip atomdur. İlk sonuçlara göre karbondioksit atmosferinin, karbonun ağır izotopunun sayısında yüzde beş artış gerçekleşti. Buna göre hafif izotoplar üst atmosfere çıkarak uzaya karıştı. Bu da atmosferin üst kısımlarındaki hafif izotopların sayısında azalma gerçekleşti. Dünya'daki Mars kaynaklı meteorların yapılarında da argon izotoplarına rastlandığından, bunun atmosfer bileşiminin önceki tahminleri doğruladığını göstermektedir. Bilimciler Mars'ın uzak geçmişte yüzeyde sıvı su bulundurabilecek kadar yeterli basınç oluşturabilen şimdikinden farklı ve kalın bir atmosfere sahip olduğunu düşünüyor. NASA 2014 yılında Mars atmosferinin üst kısmının karşılaştığı değişimi ortaya çıkarabilecek Maven adlı bir araç yollayacak. Mars'ta metan gazı arayan SAM şimdiye kadar yaptığı en duyarlı ölçümü gerçekleştirdi. Bu sonuçlara göre az da olsa metana rastlandı. Metan yaşam türleri için gerekli önemli bir elementtir. Metan Dünya'da biyolojik ya da biyolojik olmayan yollarla üretilir. Mars'taki metanın izlerini Dünya yörüngesindeki araçlarla bulmak zordur. SAM'ın Ayarlanabilir Lazer Tayfölçeri atmosferdeki ilk aramayı yaptı. İlk SAM ölçümleri atmosferin üst kısımlarında metan miktarının neredeyse sıfıra yakın, milyar parçacık arasında birkaç tane olduğunu gösterdi. NASA'nın Jet İticileri Laboratuarı'ndan SAM TLS başkanı Chris Webster: Metan, Gale Krateri çevresinde bol bulunan bir gaz değildir. Açıkçası bunu aramamız bile heyecan vericidir. Bulduğumuz değerler düşük olsa da, bu Mars atmosferinin değişimini gösterir diyor. Merak, Mars'taki ilk üç ayında SAM aletiyle iki laboratuar yöntemi kullanarak atmosferi analiz etti. Bunlardan biri atmosferik gazları araştıran kütle tayfölçeri, diğeri olan TLS ile de karbondioksit ve metan gazı ölçümleri yapıldı. İki yıl sürecek görevi süresinde robot gaz ayırımını gaz kromatograf adlı bir aletle gerçekleştirecek. Araç ayrıca toprak ve kaya örnekleri dışında atmosfer örneklerini de inceleyecek. NASA'nın Goddard Uçuş Merkezi'nden SAM ekibi baş araştırmacısı Paul Mahaffy: Mars yüzeyinde görev yapan Merak'ın gelişmiş kimya laboratuarı ile ilk atmosfer ölçümlerini gerçekleştirdik. Bu analizler Mars'ta 'yaşanabilirliği' anlamak açısından önemlidir diyor. SAM önümüzdeki haftalarda Gale Krateri'ndeki iki numuneyi analiz ederek, kaya ve topraktaki organik bileşikleri arayacak. Su taşıyan minerallerin incelenmesi ve aranmasını karbon analizi yöntemiyle yapacak olan SAM'in önceliklerinden biri de budur."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/mars-atmosferindeki-degisim/", "text": "NASA'nın Mars Yörünge Keşif Aracı , Mars yörüngesindeki değişimin atmosfer değişimlerine neden olabileceğini gösterdi. Bu süreç Mars'taki suyun varlığını etkileyerek toz fırtınalarının artmasına neden olabilir. Araştırmacılar MRO ile Kızıl gezegenin Güney Kutbu'nda büyük bir bölgedeki buz içinde gömülü, donmuş karbondioksit gazı olduğunu belirlediler. Mars yörünge eğiminin artması bu karbondioksitin serbest kalarak atmosfer kütlesini arttırabileceği üzerinde duruluyor. Yeni bulunan birikinti 12000 kilometre küp'lük bir hacmi olan Superior Gölü'nde bulunuyor. Bu depoda bulunan karbondioksit oranı ise atmosferdeki karbondioksitin % 80. Kuru buzun süblimleşerek incelmesi her yıl atmosfere bir miktar gaz çıkışına neden oluyor. Dünya'daki % 0,44 oranındaki karbondioksite karşın Mars atmosferinde % 95 oranında karbondioksit bulunuyor. Kolorado Güneybatı Araştırma Enstitüsü'nden MRO aracındaki Shallow Radarı'ndan sorumlu ekibin başkanı Roger Phillips: Biz zaten su buzunun içinde karbondioksitin hapsolduğunu biliyorduk ama burada tahminimizden 30 kat fazla kuru buz bulunuyor. Bu gömülü birikinti Mars atmosferinde bulunan karbondioksit miktarının kabaca yarısının yüzeyde donmuş olduğunu gösteriyor diyor. Atmosferde arada bir gerçekleşen kütle artışı, daha fazla, daha yoğun rüzgarlara ve toz fırtınalarına neden olarak yüzeydeki tozun daha yükseklere tırmanmasına neden olacaktır. Başka bir sonuç ise sıvı suyun buharlaşmadan yüzeyde tutunabilmesidir. Mars'ın yörünge eksen eğimindeki değişimin atmosfer üzerine etkilerini anlamak yapılan bilgisayar benzetimleri değişimlerin 100 000 yıl veya daha az sürede ortaya çıkacağını gösteriyor. NASA'nın Ames Araştırma Merkezi'nden Robert Haberle: Kalın karbondioksit atmosferi gezegende sera etkisine neden olurken aynı zamanda kutuplardaki kalın ve uzun ömürlü buzullar gezegende soğumaya neden olur. Yaptığımız benzetimler sera etkisinden daha çok buzulların soğutucu etkisinin hissedildiğini gösteriyor. Güçlü bir sera etkisine sahip olan kalın ve nemli Dünya atmosferinin tersine Mars ince ve kuru bir atmosfere sahiptir diyor. Shallow Radar, MRO'nun altı ölçüm ve gözlem araçlarından biridir. Radar Roma Sapienza Üniversitesi Bilgi Mühendisliği tarafından İtalyan Uzay Ajansı desteğiyle yapıldı."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/mars-ay-kadar-gorunemez/", "text": "Bu yazı 2010 yılında yazıldı ve yenisine hiç ihtiyaç duyulmadı. Yazıda özellikle gökyüzünde Mars'ın konumuyla bilgiler 2010 yılına aittir. Bilginize... Her sene 27 Ağustos tarihi yaklaştığında tüm dünyaya Mars, Ay kadar görünecek başlıklı bir 'yalan e-postası' iletilir. Bunu kim neden yapar bilmiyorum. Ama bu düpedüz bir yalan. Böyle bir şeyin olması ise mümkün değil. 27 Ağustos gecesi Mars gökyüzünde küçük bir parlak nokta kadar görünecek, o kadar. İnternet yaşamımıza girdiğinden bu yana yaşantımızda çeşitli değişiklikler oldu. Çoğu bilgiyi artık kitaplardan değil internet ortamından arayıp bulmaya ve kullanmaya başladık. Eğlence merkezi olarak bile çoğu kez interneti tercih ettik. Elbette iyi olduğu kadar zararlı yönleri de yok değil internetin. Örneğin yanlış bilgi içeren sayfalar, insanları yanlış yönlendiren ve yanlış bilgilendiren mesajlar... Özellikle bu mesaj kısmına dikkat... Bir yıl içerisinde e-posta kutularımıza neredeyse her gün o kadar gereksiz, saçma ve yalan dolu mesajlar geliyor ki... Bunları bereket ki e-posta servisleri hemen süzgeçten geçiriyor. Yoksa işin içinden çıkılmak olanaksız olabilirdi. Gelelim konuya... Evet Mars Dolunay kadar görünecek mi? Yanıt: Kesinlikle HAYIR. Neden olamayacağını anlamak için işi basitleştirerek anlatmaya çalışayım. Mars 6800 km çapındadır. Yani Dünya çapının yarısı kadar.Ay ise yaklaşık 3400 km çapa sahiptir. Yani Mars'ın çapı Ay'ın çapının 2 katıdır. Mars'ın bize en yakın olduğu ortalama uzaklığı 78 milyon km'dir. Ay'ın uzaklığı ise 380 000 km'dir. Bu rakamlara göre Mars'ın Ay kadar görünmesi için bize uzaklığının 700 000 ile 1 milyon km kadar olması gerekir. Yani Mars bize 77 milyon km yaklaşmalı. Böyle bir şey olabilir mi? Bilim kurgu filmlerinde olabilir. Ama gökbilimde değil. Böyle bir şeyin olması için Mars'ın yörüngesinden bir şekilde çıkması gerekir ki bu da gezegen dengelerini alt üst eder. Neyse ki milyonlarca yıldır Güneş Sistemi'ndeki gezegenler yörüngelerine sadık kalarak ve birbirlerine olan uzaklıklarını koruyarak varlıklarını devam ettiriyorlar. 27 Ağustos günü gece 0:30'da görüleceği söylenen Mars, aslında akşam 20:30'da batıyor ve ertesi gün akşam olana kadar da gökyüzünde görünmüyor. Bu e-postanın yalanını çıkaran ikinci gerçek. Mars zaman zaman Dünya'ya yakın konuma gelir. Ama bu yakınlaşma ile aradaki uzaklık ancak 70-72 milyon km'ye kadar inebilir. Böylesi bir durumda dahi Mars küçük bir turuncu parlak noktadan daha büyük görünmez. Şu an Mars Dünya'ya 320 milyon km uzaklıkta yer alıyor. Konuyla ilgili ayrıca NASA'nın açıklamasını da okuyabilirsiniz. Not: Yalan haberi uçuranlar bu olayın bu seneden sonra bir daha taaaa 2287 gibi anlaşılmaz bir tarihte yaşanacağını da belirtmişler. Bu da yalan. Ne 2287'de ne 22 870'de ne de 2 milyon yıl sonra böyle bir olay olamaz. Nereden mi biliyoruz? Güneş Sistemi'nin tarihinden elbette. 4.5 milyar yıldır bu gezegenler birbirlerine fizik yasalarının izin verdiği ölçüde yakınlaşmışlar da ondan. O da birkaç milyon km eder, 70 milyon km değil! Önümüzdeki yıl aynı yazıyı sizlerle tekrar paylaşmak zorunda kalmam umarım. Bilimle kalın. 10 Yorumlar çok teşekkürler bize bunu bildirdiğiniz için facebook'da da böyle yalan haberler çıkmış. Anlaşılan her sene düzenli olarak ortaya çıkan bu asparagas haberi bu sene erken ortaya sürmüşler. biz de habere kananlardanız. kanmakla kalmayıp şehir merkezinden görünmüyor heralde diyerek dağbaşına bile çıktık. tüh yaa mars ay kadar olmayacakmı bende mars yörüngeden çıkıp teğet geçecek falan diye düşünmüştüm.hiçbirşeyin teğet geçmediği gibi ayda teğet geçmeyecekmiş bize.alt üst oldum yani 🙂 bilgilendirme için teşekkürler arkadaşım. facebookta bir sürü kişi bu olayı paylaştı..ben de gerçek sanmıştım ve meraktaydım.. bilgilendirdiğiniz için teşekkürler vermiş olduğunuz bilgi için teşekkür ederim. fiziğin yasası nasıl oluyor anlayamadım kafam karıştı. Kütle-çekim yasası, Kepler yasaları gibi... bu sayfadan haberdar degildim. mars da olmasa ah ah 🙂 çok güzel açıklamışsınız, teşekkürler. Benzer bir mesaji ben aldim. Ilgimi cekmisti ve merakla bekliyordum. Uyariniz icin tesekkürler. Link i iletecegim. Birkaç yıl önce de aynı söylentiler çıkmıştı. Bilgilendirdiğiniz için teşekkürler."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/mars-bir-okyanus-kadar-su-kaybeden-gezegen/", "text": "Bugün yayımlanan sonuçlara göre Mars üzerinde Atlantik Okyanusu'ndan daha büyük ilkel bir okyanus bulunuyordu, içerdiği su miktarı ise Dünya'nın Kuzey Kutbu Okyanusu'ndan daha fazlaydı. Uluslararası bir gökbilimciler ekibi Mars'ın atmosferini ve gezegenin atmosferindeki farklı bölgelerin içerdiği su miktarının özelliklerini incelemek için ESO'nun Çok Büyük Teleskop'unu ile birlikte W. M. Keck Gözlemevi ve NASA Kırmızı-ötesi Teleskop Tesisi'ni de kullandılar. Sonuçlar Science dergisinde bugün çevrimiçi olarak yayımlanacak. Yaklaşık dört milyar yıl önce, genç gezegen tüm yüzeyini kaplamaya yetecek kadar 140 metre derinliğinde bir su tabakasına sahipti, ancak bu sıvı neredeyse Mars'ın kuzey yarımküresinin yarısını kaplayacak bir okyanus oluşturmak üzere toplandı ve bazı bölgelerdeki derinliği 1,6 kilometreden bile fazlaydı. Araştırmamıza göre bir zamanlar Mars'ta ne kadar su bulunduğuna dair sağlam bir tahminimiz var, bunu da ne kadar suyun uzaya kaçmış olduğunu belirleyerek elde ediyoruz. diyor NASA'nın Goddard Uzay Uçuş Merkezi'nden yeni çalışmanın lideri Geronimo Villanueva. Bu çalışma ile, Mars'taki suyun geçmişini daha iyi anlayabileceğiz. Yeni tahmin Mars'ın atmosferindeki birbirinden bir miktar farklı su formlarının detaylı gözlemlerine dayanıyor. Biri, iki hidrojen ve bir oksijen içeren bildiğimiz formdaki su, H2O. Diğeri ise HDO, yani yarı-ağır su, doğal bir değişimle meydana gelen, bir hidrojenin daha ağır formundaki döteryum ile yer değiştirmesi sayesinde oluşuyor. Değişime uğrayan su daha normalinden daha ağır olduğundan, buharlaşma nedeniyle uzaya kaçması daha zor gerçekleşiyor. Bu nedenle, gezegenden kaybolan normal su miktarı arttıkça, kalan su içerisindeki HDO oranı da artmış oluyor . Araştırmacılar iki türdeki suyun kimyasal izlerini ESO'nun Şili'deki Çok Büyük Teleskopu ile birlikte W.M. Keck Gözlemevi'ndeki aygıtları ve NASA'nın Hawaii'de bulunan Kırmızı-ötesi Teleskop Tesisi'ni kullanarak ayırt edebildiler . HDO ile H2O oranlarını karşılaştıran bilim insanları HDO'nun artış miktarını ölçerek, uzaya kaçan normal su miktarını ortaya çıkardılar. Bu sayede Mars'ta daha önce bulunan su miktarı da tahmin edilmiş oldu. Çalışmada, ekip altı Dünya yılı boyunca yaklaşık üç Mars yılı H2O ve HDO dağılımlarını tekrar tekrar görüntüledi ve her birinin küresel dağılımlarını ve oranlarını fotoğrafladı. Mars'ın günümüzdeki hali bir çölü andırsa da, haritalar mevsimlik değişimleri ve mikro-iklimleri gözler önüne serdi. Çalışmada kullanılan aygıtlardan birinin üretiminden sorumlu olan ve yeni araştırmanın sonuçlarını özetleyen çalışmanın eş-yazarı Ulli Kaeufl şunları ekliyor: teleskopları kullanarak diğer gezegenleri uzaktan görüntüleme gücümüz karşısında şaşkına uğramış durumdayım: 100 milyon kilometre ötede eski bir okyanus bulduk! Ekip özellikle kuzey ve güney kutuplardaki bölgelerle ilgileniyordu, çünkü gezegenin kutuplarındaki buz takkeleri bilinen en büyük su rezervlerini içeriyor. Buralarda depolanan suyun yaklaşık 3,7 milyar yıl önce sona eren ıslak Noachian döneminden günümüze Mars'ın su evrimini kanıtladığı düşünülüyor. Yeni sonuçlara göre kutup-çevresindeki atmosferik su Dünya'nın okyanus sularına kıyasla yedi kat zenginleşmiş görünüyor, bu ise Mars'taki kalıcı buz takkelerinde bulunan suyun sekiz kat zenginleştiği anlamına geliyor. Buna göre, Mars daha önce şu anki kutup takkelerinde bulunan suyun 6,5 katından fazla su içeriyordu. Gezegende daha önce bulunan okyanusun hacmi yaklaşık olarak 20 milyon kilometre küp kadar olmalı. Mars'ın günümüzdeki yüzey bilgilerine göre, suyun muhtemel yeri Kuzey Kutbundaki Vadiler olmalı, çünkü buralar alçak düzlükleri ile iyi bir aday olarak değerlendiriliyordu. Gezegen yüzeyinin %19'unu kaplayan eski bir okyanus karşılaştırma yapmak gerekirse, yeryüzünün % 17'sini kaplayan Atlantik Okyanusu'nun oranından fazladır. Mars bu kadar su kaybettiğine göre, büyük olasılıkla düşündüğümüzden daha uzun bir süre nemli kalmış olmalı, buna göre de daha uzun süre yaşanabilir bir yer olarak, diyor Goddard bilimcilerinden ve eş-yazar Michael Mumma. Mars'ın önceden daha fazla su içermesi de mümkün, bunun bir miktarı yüzeyin altında depolanmış olabilir. Yeni haritalar mikro-iklimler ve atmosferik su içeriğinde zamanla meydana gelen değişimleri gözler önüne serdiğinden, yer-altı sularının ortaya çıkarılması için de uygun olabilir. Notlar Yeryüzündeki okyanuslarda her bir HDO molekülüne karşılık 3200 H2O molekülü karşılık gelmektedir. Her ne kadar Mars'ın yüzeyindeki araçlar ve gezegenin yörüngesindeki uydular çok daha detaylı yerinde ölçümler yapabilseler de, tüm Mars atmosferinin özelliklerini ölçmek için uygun değillerdir. En uygunu yeryüzündeki büyük teleskoplarla kırmızı ötesi tayf-ölçüm yönteminin kullanılmasıdır. ESO-Türkiye"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/mars-bulmacasina-farkli-bakis/", "text": "NASA'nın 1976 Viking görevi ve 2008'deki Anka Kuşu görevleri Mars toprağında karbon içerikli kimyasal yapıların olduğunu gösterdi. Çalışma için Viking verileri tekrar incelendi. NASA'nın Ames Araştırma Merkezi'nden Chris McKayı: Bu Mars'ta yaşamın varlığı hakkında herhangi bir şey söylemez, ama bu kanıtları yanıtlamak da sorunun yanıtı için önemli diyor. Viking aracı Mars toprağında klor bileşikleri olan klorometan ve diklorometan bulunmuş ve bunun 'topraktaki akışkan maddeleri temizlediği' şeklinde yorumlanmıştı. Bu maddelere ek olarak Anka Kuşu'da toprakta Şili'nin çöllerinde organik maddenin çekilmesini sağlayan perklorat'ın olduğunu ortaya çıkarmıştı. Ulusal Meksika Özerk Üniversitesi'nden Rafael Navarro Gonzalezi: Bu sonuçlar Viking'in incelediği Mars toprağında sadece organik bileşiklerin değil perklorat gibi maddenin bulunduğunu da gösterir diyor. Organik maddeler biyolojik ya da biyolojik olmayan yollarla oluşabilir. Birçok göktaşı 5 milyar yıldır hem Dünya'ya hem de Mars'a organik maddeler taşımaktadır. Mars'taki bulunan organik bileşikler burada yaşamın olduğu anlamına gelmez. Viking aracının saptadığı bu maddeleri göktaşları getirmiş olabilir. Viking aracı organik bileşikleri eksik bulmuştu. Biz yıllardır bu eksik parçanın peşindeydik. Anka Kuşu perkloratı bularak bulmacayı tamamladı. Bu Viking'ten bu yana Mars'ta yapılan en önemli keşiftir diyor McKay. Perklorat, klor ve oksijen iyonlarının oluşturduğu güçlü bir bileşiktir. Organik bileşikler perklorat olmasaydı milyonlarca yıldır orada dururdu. Ama perklorat organik bileşikleri hızla yok eden bir maddedir. Bu yorum Navarro Gonzalez ve dört kişiden oluşan ekibinin organik madde kaybına ilişkin Viking'in algılamasında bir sorun olmadığını bunun başka bir şekilde yorumlanması gerektiğini öne sürdüler. Ekip toprağı kirleten maddenin klor bileşikleri olduğunu belirttiler. Mars görevlerinin ve Mars meteorlarının bu çalışmaya daha fazla yardımcı olacağı bekleniyor. NASA'nın 2012 yılında Mars Bilim laboratuarı göreviyle Mars Deney ve İnceleme Aracını kızıl gezegene gönderecek. SAM, Viking ve Anka Kuşu'nun tersinde yüzeyde gezebilecek. Böylece daha fazla toprak ve kaya örneklerini inceleyip test edebilecek. SAM Viking'e göre daha gelişmiş olacağından Mars toprağındaki organik bileşiklerin olup olmadığını daha hassas bir şekilde söyleyebilecek. Mars toprağındaki biyolojik organik bileşiklerin varlığı kanıtlanması, bu moleküllerin DNA gibi yapılarının kontrol edilmesiyle sağlanabilir. Eğer böyle bir yapı yoksa bileşiğin farklı bir yolla oluştuğunu düşünmek gerekecek diyor McKay. Kaynak: NASA-JPL"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/mars-deresi-cakillarinin-test-sonuclari/", "text": "NASA'nın Mars robotu Merak'ın elde ettiği çakıl görüntülerini ayrıntılı bir şekilde inceleyen bilimciler son kararlarını açıkladı: Burası eski bir dere yatağıdır. Kayalardan parçalanan çakıl taşları Mars ile elde edilen somut kanıtların başında geliyor. Bu çakılların büyüklükleri kum taneciğinden golf topu büyüklüğüne kadar- akan suyun derinliği ve hızını hesaplamak için araştırmacılara önemli ipuçları verdi. Arizona Tuscon'daki Gezegen Bilimleri Enstitüsü'nden Rebecca Williams: Bu kum yığınları ile oval şekilli taşların yüzey ölçümlerine ait ciddi çalışmamız tamamlandı. Buna göre dereden akan suyun hızı yürüme hızına eşdeğer saniyede bir metre ile üç metre kadar- olduğunu ve ayak bileğine kadar da derin olduğunu sanıyoruz diyor. Mars'ın gezici robotu ilk 40 gün boyunca telefoto yeteneğine sahip hareketli kamerası Mastcam ile gerekli verileri alarak kayalarla ilgili bir rapor hazırladı. Araştırmacılar ayrıca kaya içeriğinin tespiti için üretilmiş lazer yöntemiyle kimyasal yapıyı gösteren ChemCam kamerasından da yararlandılar. İncelediğimiz yerler yeryüzündeki dere yataklarına inanılmaz derecede benziyor. Çoğu insanın bildiği gibi buradaki çakıl taşları oval şekilde. Bu, kayadan kopan taşın su ile düzeldiğini akla getiriyor. Başka bir dünyada bizdekine benzer bir durumla karşılaşmak oldukça heyecan verici diyor Williams. Çakıl taşlarının büyüklükleri farklılık gösteriyor. Araştırmacılar Hottah bölgesindeki çakıl taşlarına göre burası zengin katmanlar ve kum tabakasında değişimin yaşandığı bir yer. Dünya üzerindeki dere yataklarında da benzer durum var. Bu kanıttan başka bir kanıtta çakıl taşlarının dere boyunca sıralanmış olması. Londra Imperial College'den Sanjeev Gupta: Ama en önemli kanıt çakıl taşlarının oval şekilde olmasıdır. Bu yuvarlaklık sürekli bir akışın izidir. Bu akış sırasında çakıl taşları birbirine çarpmıştır ki bu akışın bir defalık olmadığını gösterir. Buna karşılık akışın haftalar ya da aylarca sürdüğünü de söyleyemiyoruz diyor. Araştırmacıların tahminine göre akış nedeniyle çakıllar en az birkaç kilometre taşınmış olmalı. Mars geçmişte su ve buzu yüzeyde tutabilse de günümüzde çok ince atmosferi yeterli basıncı oluşturamadığından kurumuştur. Kanıtlar, antik dönemdeki Mars'taki suyun farklı ortamlarda olduğunu belirledi. Örneğin Merak'ın görev yaptığı Gale Krateri yakınındaki uygun atmosferik şartlar, suyun yüzeyde rahatça akmasını sağlamış. Ancak diğer bölgelerde böyle bir durum yok. İki yıl görev yapacak olan Merak aracının şimdiye kadar ilettiği veriler eşliğinde, antik dönemde Gale Krateri çevresinde mikrobik yaşamın olduğunu keşfedilmişti. Merak, Mars'ın bu bölgesini ayrıntılı inceleyebilmek için üzerinde 10 bilimsel alet bulunduruyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/mars-express-phobos-yollarinda/", "text": "ESA'nın Mars Express uzay aracı bir gökcismine karşı yapılan şimdiye kadar yapılan en yakın uçuşu gerçekleştirdi. Araç Mars'ın Phobos uydusunun 67 km üstünden uçtu. Böylece Phobos hakkında daha fazla bilgi edinildi. Phobos hakkında net bilgi sahibi değiliz. Daha önceleri uydunun katı bir yüzeyi olduğu düşünülüyordu. Ancak yakın geçişler sonrasında uydunun katı bir nesne gibi yoğun olmadığı belirlendi. Uydu yüzeyinin % 25-35'i gözenekli bir yapıdadır. Yapılar arasında büyük boşluklar bulunmaktadır. Phobos'a yapılan yakın uçuşla aynı zamanda uydunun kütle çekimi hakkında da bilgi edinildi. Uzay aracı 13 dakika 8 saniyede uydunun üzerinden geçişini tamamladı. Araçtan alınan radyo sinyalindeki küçük değişimler ile Phobos'un kütle çekimi hesaplandı. Phobos büyük bir olasılıkla Mars oluştuktan sonra kalan toz ve bulut yapısından oluştu. Bu tür oluşumlara ikinci nesil adı veriliyor. Jüpiter'de de Amelthea'nın bu şekilde oluştuğu düşünülüyor. Nasıl oluşmuş olursa olsun Phobos kendi sonunu hazırlıyor. Çünkü uydu Mars'a doğru bir helezon çiziyor. Mars'ın kalıntısından oluşan uydu yine onu oluşturan tarafından yok olacak gibi görünüyor. Kaynak: ESA 1 Yorum bu uydu acaba ne kadar bi zaman sonra marsa dahil olacaktır. mars ile birleşmesinin acayip bi görsel şölen olacağına eminim...."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/mars-gezgini-hedefe-ulasti/", "text": "Yaklaşık 3 yıl süren yolculuğun sonunda Mars gezginlerinden Opportunity, Kızıl gezegenin daha önce yakından inceleme şansı bulunamayan Endeavour Krateri'ne ulaştı. 9 Ağustos'ta golf arabası büyüklüğündeki Opportunity kraterin kenarındaki bir yere ulaştığını bildirdi. Araç böylece önceki görev yeri Victoria kraterinden sonra 21 km yol almış oldu. NASA Başkanı Charles Bolden: Mars keşifleriyle birlikte hikayemiz sürüyor. İleride Mars'ta görev yapacak Mars Bilim Laboratuarı ile yeni veriler elde edip gelecekte, Mars'ta ya da başka yerlerde insanın yaşayabileceği büyük görevlerde önemli rol oynayacak diyor. Endeavour Krateri Victoria Krateri'nden 25 kat daha uzun bir çapa sahiptir (22 km). Endeavour üzerindeki arazi ve kayalar Mars üzerinde 7 yıldır görev yapan araçla incelenecek. NASA'nın Mars Yörünge Aracı bölgenin erken dönemde sıcak ve yağışların olduğunu kil minerallerinin varlığı ile tespit etti. Mars Gezginleri Görevi üyesi Matthew Golombek: Opportunity'nin yakında daha önce incelemediğimiz türden bir kayanın incelemesini sağlayacağız. Kil minerali daha çok nemli şartlarda oluşur. Bundan dolayı bu minerallerin olduğu ovalar yaşanabilir çevre için nemli şartlar sunar diyor. Opportunity'in ikizi Spirit ile Mart 2010'dan itibaren iletişim kesildi ve görevi resmi olarak geçtiğimiz Mayıs ayında sona erdirildi. JPL Mars Gezginleri Görevi yöneticisi John Callas: Gezginlerin 3 aylık bir görev yapmak üzere gönderildiğini ancak onların beklenenden çok daha uzun zaman görev yaptığını hatırlatayım diyor. Mars Gezginleri 2003 yılında fırlatıldı. 2004 Nisan ayında Mars'a ulaşan araçlara 3 aylık bir görevi biçilmişti. Araçlar bu süreden kat ve kat uzun görev yaptılar ve Mars'ın geçmişinde mikrobik yaşamın ortaya çıkmış olabileceğini gösteren nemli ortamların olduğu keşfini gerçekleştirdiler. 12 Ağustos 2005 yılında fırlatılan NASA'nın Mars Yörünge Aracı, Mars yüzeyinde uzun zaman önce sıvı suyun olduğuna ilişkin kanıt arıyor. Diğer Mars görevleri gezegen yüzeyinden suyun aktığını göstermesine karşılık, bu suyun gezegen yüzeyinde yaşamı ortaya çıkaracak kadar uzun zaman kaldığı henüz tespit edilemedi."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/mars-gezgininden-rekor/", "text": "NASA'nın Mars keşif projesine ait robotlar, Mars'ta bulunan en uzun ömürlü araçlar olarak tarihe geçti. Robotlardan Fırsat daha önce Mars'ta 6 yıl 116 gün görev yapmış olan Viking 1 sondasından daha fazla yüzeyde görev yapmış oldu. Kızıl gezegendeki hava şartlarının olumlu seyretmesi de robotun ömrünü uzatan en önemli etken oldu. Mars gezginleri Fırsat ve Spirit'ten 3 hafta önce inerek çalışmaya başladı. Ancak Spirit'le geçtiğimiz Mart ayının 22'sinde iletişim kesildi. Araç eğer kış uykusundan uyanırsa Mars yüzeyinde görev yapan uzun ömürlü 2. araç olacak. Spirit, Mars'ın güney yarımküresine sonbaharın gelmesiyle panellerine yeterli güneş enerjisini alamadı. Mars'ın bu bölgesi en az güneş ışığı aldığı kış gün dönümü 12 Mayıs'ta gerçekleşti. Şimdi kışın bitmesi ve aracın yeterli güneş enerjisini depolayıp göreve tekrar başlaması bekleniyor. Önümüzdeki aylarda herhangi bir toz fortınası beklenmediğinden aracın yeterli enerjiyi depolaması bekleniyor. Ancak araç şanssız bir şekilde geçtiğimiz yıl kuma saplandığından hareket etmeden görevini sürdürmek zorunda. Fırsat ise ikizinin tersine dinlenmeye zaman bulamayacak. Aracın panelleri kademeli olarak güneş enerjisini arttıracak ve önündeki büyük ovada ilerlemesine olanak sağlayarak hedefindeki Endeavur Krateri'ne doğru ilerleyecektir. Araç şu anda hedefinden yaklaşık 13 km uzaklıkta bulunuyor. Gezgin projesinden sorumlu ekip 2008 yılının ortalarında Vikoria Krateri görevini bitiren Fırsat için yeni hedefi Endeavur Krateri olarak belirledi. O zamandan bu yana araç hem hedefine doğru ilerliyor hem de yolu üzerindeki farklı kaya ve toprağın incelenmesini gerçekleştiriyor. Daha önce yalnızca Mars yörüngesinde dolanan uydulardan görüntülenen kil mineralini yakından inceleme olanağı buldu. Burada asitli bir ortamda sülfat olduğunu iletti. Bu da bölgede daha önce su var mıydı? Sıcak kaynaklar ve buhar delikleri mi bulunuyordu? Bu soruların yanıtları için bilim insanları uğraş gösteriyorlar. 1975 yılında fırlatılan Viking projesindeki Mars yüzey sondası Mars yüzeyine 20 Temmuz 1976'da indi ve 13 Kasım 1982'ye kadar çalıştı. Yörünge aracı ise bu sondadan 2 yıl daha fazla görevi başında kaldı. Araç bize Mars hakkında ilk ayrıntılı bilgileri yolladı ve görevini başarıyla tamamlamıştı. Kaynak: NASA-Spirit and Opportunity"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/mars-gezgininden-yeni-bir-goruntu/", "text": "NASA'nın Mars gezginlerinden Opportunity hedefi olan Endavur Krateri'ne varmadan önce görüntülediği alanlara ilişkin yeni isimlendirmeler yapıldı. Görüntülenen yeni tepe ve çukurlara Mars gezginlerinden sorumlu ekip isim veriyor. Endavur Krateri'nin kenarında bulunan ve Opportunity'nin yüksek çözünürlükle gönderdiği fotoğraflarda daha önce görülmemiş yeni yükselti ve çukurlarlar görüldü. Yukarıda görülen fotoğraf aracın çektiği birden fazla bölgenin görüntülerinin birleştirilmesiyle oluşturuldu. Opportunity Viktorya Krateri'nin ardından 2008 yılından bu yana Endavur Krateri'ne yönelik çalışma yapmak üzere yoldaydı. Hedefine varması için önünde yalnız birkaç ay kaldı. Gerek Opportunity gerekse Mars Yörünge Keşif Aracı'ndan alınan görüntüleme ve deneysel analizlerle Endavur Krateri'nin çevresindeki yüzeyin kil mineralleriyle kaplı olduğu belirlenmişti. Bu keşif aracın Endavur Krateri'nin incelenmesi için alınan kararın yerinde olduğunu göstermişti. Görüntüler 12 Mayıs 2010 ya da 2239. Mars gününde güneydoğu ufku üzerine yoğunlaşan aracın üzerindeki panoramik fotoğraf makinesiyle alındı. Görüntü Endavur Krateri'nin 13 km uzunluğundaki bir alanına ait. Adlandırmalar ise İngiliz Kraliyet Donanması Kaptanı James Cook tarafından 1769-1771 yılları arasında gerçekleştirdiği bir Pasifik yolculuğu sırasında belirlediği bazı noktalara verdiği adlardan oluşuyor. Yüksek çözünürlüklü görüntü için tıklayınız. Kaynak: NASA-JPL"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/mars-gezginlerinden-son-haberler/", "text": "Mars hakkında özellikle son 6 yılda çok şey öğrenmemize neden olan robotlardan birisi artık durağan olarak hizmet görecek. Evet Spirit yaklaşık 9 aydır süren kurtarma çabalarına karşılık yerinden kurtulamadı. Böylece Spirit en son enerjisini tamamen yitirmemesi için güneş panellerini Güneş'e doğru yönlendirdi. Bu sayede Güneş'ten az da olsa bir enerji alıp hizmetine devam edecek. Önümüzdeki birkaç hafta içinde Spirit'in bulunduğu bölgeye kış gelmiş olacak. Spirit güneş panellerine doğru açıyı vererek kışı atlatmayı başaracak ve ardından da bilim hizmetine kaldığı yerden devam edebilecek. NASA'nın Mars Keşif programı yöneticisi Doug McCuistion, Spirit'in ölü olmadığını sadece artık başka bir görevi yürüteceğini belirterek ve ekliyor: Üstelik bu görev diğerine göre çok daha uzun sürecektir. Bilindiği üzere Spirit geçtiğimiz yıl bir kraterin kenarından tırmanmaya çalışırken pudra kadar ince ve yoğun bir toprağa saplanmıştı. Spirit kaldığı yerden bilimsel gözlem ve deneyler yapmaya devam edecek ve bu konuda aslında başarılı da sayılır. Çünkü daha kısa bir süre önce bulunduğu yerdeki toprağın kimyasal yapısını analiz etmişti. Opportunity: Gelelim diğer robota. Opportunity ise Mars yüzeyinde göreve başladığı Viktorya Kraterinin ardından şimdi de Endavur Kraterine doğru yoluna devam ediyor. Birkaç gün önce yolu üzerindeki bir kayayı incelemiş ve sonuçları dünyaya iletmişti. Opportunity'nin, Spirit gibi bir kazaya uğramaması için tüm hareketleri dikkatle inceleniyor. Araç şimdiye kadar alması gereken yolun üçte birini aldı ve hedefe varması için geldiği yolun iki kadar daha yol alması gerekiyor. Kaynak: NASA-Spirit and Opportunity"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/mars-gogunde-iki-asteroit/", "text": "Mars yüzeyindeki Merak robotu ara sıra gözlerini gökyüzüne çeviriyor. Daha önce Dünya'nın Mars göğünde nasıl göründüğünü ileten araç şimdi de iki asteroitin, Ceres ve Vesta'nın Mars göğündeki görüntüsünü iletti. İki cisimde Mars ile Jüpiter arasındaki asteroit kuşağında bulunuyor. Kuşağın en büyük üçüncü cismi olan Vesta daha önce Şafak aracı tarafından ziyaret edilmişti. Şafak'ın hedefindeki diğer cisim ise kuşağın en büyük cismi olan cüce gezegen ya da asteroit Ceres. Ceres ve Vesta, Merak'ın 21 Nisan 2014 günü Mast Kamerası ile 12 saniyelik pozlama sonucunda bu görüntüyü elde etti. Asteroitler soluk iki çizgi şeklinde görülüyor. Kamera ekibinden Mark Lemmon: Aslında bu görüntülerle Mars atmosferindeki su-buzu bulutlarının değişimi ve geceleri atmosferin parlaklığını kontrol etmek için yapılıyor. Mars'ın iki uydusunun görüntülenmesini düşünürken bunlardan biri ile iki asteroitin görüneceği zamanı seçtik diyor. Ceres ve Vesta, NASA'nın Dünya'ya yakın tehlikeli asteroitler programı kapsamında gözlediği cisimlerden çok daha uzak ve çok daha büyüktürler. Asteroit programının iki büyük görevi vardır: yörünge değişimi ve kütle çekimi ölçümü. Gelişmiş güneş panelleri etkisiyle hareketlenen bir uzay aracının Dünya'ya tehlikeli bir şekilde yaklaşan bir asteroitin yörüngesini değiştirerek daha kararlı bir yörüngeye oturtması için projeler geliştirilmektedir."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/mars-golleri-neden-yokoldu/", "text": "Uydu görüntülerine dayanarak Mars'ın 3 milyar yıl önce bugünkünden daha ılık ve sulu bir yüzeyi olduğunu söyleyebiliriz. Yüzeydeki göller eriyen buzullardan oluşmuştu. Önceki araştırmalarda gezegenin 3.8 ile 4 milyar yıl önceye kadar sulu olduğu ortaya çıkarılmıştı. Yeni bir çalışma ile daha fazla detay elde edildi. Mars Yörünge Keşif Aracı ile gezegenin yüzeyine ilişkin daha detaylı görüntüler elde edildi. Bu görüntülerle suyun daha geç dönemlerde gezegende bulunduğu bilgisi elde edildi. Mars yüzeyindeki su göllerini oluşturan buzulları ne eritmiş olabilir? Volkanik ve göktaşı çarpmalarının bunda etkisi olabilir. Bu etkiler geçici bir süreliğine de olsa atmosferde yoğun gaz birikmesini sağlayacaktır. Bu da günümüzde sera etkisi denilen olayın oluşumunu hızlandırıp buzulları eritmiş olabilir. Mars Yörünge Keşif Aracı özellikle Ares Vallis Kanyonu ile ilgilendi. 2000 km uzunluğundaki dev kanyonun nasıl oluştuğu hala sırrını koruyor. Ancak yeni çalışma ile bu konuya bir açıklama getirildi. Kanyon, bölgede bulunan buzun süblimleşmesi yani su haline gelmeden gaz haline gelmesiyle oluşmuş olabilir. Bu durumda toprak, buzdan su oluşmadığı ve buz hızla yok olduğu için çökecek ve çeşitli yerlerde çökerek çukurlar oluşturacaktır. Araştırmacılar çukurları birbirine bağlayan çok ince kanal dizileri de keşfettiler. Buzun bişr kısmının erimesiyle oluşan su bu kanalların açılmasını sağlamış görünüyor. Bilim insanları dünya üzerinde Sibirya ve Alaska gibi yerlerde de bu tür yapıların olduğunu belirtiyor. Donmuş haldeki alt toprak katmanının bir süre sonra çözülüp kendine izler açtığı ve aynı olayın Mars'ta da bir zamanlar oluştuğu söylenebilir. Yumuşayan buzdan oluşan su bu küçük kanalları izleyerek daha büyük bir göle ulaşıyor. Bu gölden daha aşağı seviyedeki bir başka göle de iletilen su daha büyük kanlarlı oluşturmuş ve göller arasındaki su seviyeleri dengeleninceye kadar da sözkonusu kanal yapıları oluşmuş olabilir. NASA'ya bağlı araştırmacılar Mars'daki sözkonusu göllerin yaşını belirlemek çeşitli jeolojik yöntemlere başvurdular. Sonuçta çalışması yapılan 35 000 krater ve buna bağlı olarak da göllerin günümüzden yaklaşık 3 milyar yıl önce oluştuğu belirlendi. Bilim insanları göllerin ne kadar zamanla kuruduğunu yani suyun ne zaman çukurları terk ettiğini henüz bilmiyor. Bu bulgular aynı zamanda astrobiyologlar tarafından da yakından izleniyor. Mars'ta bir zamanlar yaşamın olup olmadığı sorusunun yanıtı bu tür araştırmalar sonucunda bir neticeye varabilir. Göllerde biriken suyun ve gezegenin sıcaklığının mikrobik yaşamı tetikleyebileceği düşünülüyor. İşte bu krater ve göllerin olduğu yerler gelecek Mars görevleri için bir hedef olarak belirlenecek. Kaynak: Science Daily"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/mars-helikopteri-ucusa-hazirlaniyor/", "text": "NASA'nın ve aynı zamanda insanlığın başka bir gezegende uçuracağı ilk helikopteri Marifet'in uçuşuna iki gün kaldı. Geçtiğimiz Pazar günü havalanması planlanan helikopterin uçuşu, helikopterden gelen olumsuz sinyaller nedeniyle ertelenmişti. Helikopterin birkaç gün içinde uçması bekleniyor. Her şey planlı şekilde giderse yaklaşık 1.8 kg'lık araç Mars'ın Jezero kraterinden kalkışa geçecek. Araç yüzeyden 3 metre yükselip havada 30 saniye asılı kalacak. Uçuşu canlı yayında izleyebilirsiniz. İlk kez başka bir gezegende yerdeki bir araç havalanıp, aşağıya şöyle bir bakıp sonra inecek. Bu planda her şey yolunda giderse insanlık ilk kez başka bir gezegende helikopter uçurmuş olacak. Mars'ta kontrollü bir uçuş gerçekleştirmek aslında kolay değil. Kütle çekimi Dünya'nın üçte biri olmasına karşılık Mars atmosfer yoğunluğu oldukça az: Dünya atmosferinin %1'i kadar. Bu denli az yoğun havadan kanatlara kaldırma kuvveti uygulanmasını beklemek için çeşitli teknik zorlukları aşmak gerekiyor. Mars ile Dünya arasındaki sinyallerin şu sıralarda 15 dakika 27 saniyede ulaşması nedeniyle helikopter Dünya'dan yönetilmeyecek ve otonom bir uçuş gerçekleşecek. Elbette işin bir de Mars'ın anlık değişimler göstermesi boyutu da var. İlk kalkış testleri Dünya kontrolünde gerçekleşecek. Dünya'dan Azim gezginine iletilecek uçuş talimatları işlenip helikoptere bildirilecek. Ardından helikopter uçuş için gerekli ön testleri yapıp merkeze bildirecek. Her şey yolunda giderse uçuş komutu verilecek. Helikopter, Azim'den aldığı direktifler doğrultusunda ve ortam uçmaya uygun olduğunda havalanacak. Bu son süreçle ilgili bilgiler Dünya'ya daha sonra ulaşacak. Helikopterin 3 metre yüksekliğe 30 saniyede ulaşması bekleniyor. Helikopter, üzerindeki navigasyon kamerası ve lazer altimetresi yardımıyla havada asılı kalırken, Azim gezgini ise helikopterin 10x10 metrekarelik çevresinde kalmasını kontrol edecek. Yani helikopterin başını alıp gitmemesi gerekiyor. Helikopter daha sonra Jezero kraterine geri dönecek ve test sürüşle ilgili rapor Dünya'ya iletilecek. Azim ise üzerindeki Navcam ve Mastcam-Z görüntüleyicileri ile helikopterin uçuşunu adım adım izleyecek. Önce renksiz ardından renkli görüntüler Dünya'ya ulaşacak. Biz ise heyecanla bu tarihi ana tanıklık etmeyi sabırsızlıkla bekliyor olacağız. Uçuş ve helikopter hakkında daha fazla bilgi için tıklayınız. 2 Yorumlar sevgili astronomi diyarı, Ingeuity için ben ve bazı arkadaşlar Beceri Türkçe çevirisini kullAndık ve kullanıyoruz . Marifet hem türkçe değil hem de Ingenuity 'yi iyi karşılamıyor. Sizin de Beceri'yi kullanmanızı öneriyorum. Mehmet Emin hocam öneriniz için teşekkür ederim."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/mars-kanallarini-karbondioksit-mi-olusturdu/", "text": "NASA'nın Mars Yörünge Keşif Aracı'nın geçtiği yeni görüntüler gezegende sıra dışı bir hareketlenme olduğunu gösterdi. Zaman içerisinde su değil de donmuş karbondioksitin kumlu toprakta kanalları oluşturduğu belirlendi. Araştırmacılar Mars'ın güneyinde yedi farklı yerde kumul yüzeyde yeni kanallar oluştuğunu belirledi. Bölgelerin önceki görüntüleri ile yeni görüntüleri karşılaştırıldı. NASA'nın Jet İticileri Laboratuarı'ndan ve Arizona Üniversitesi yüksek lisans öğrencisi Serina Diniega: Dünya'da böylesi manzaralara rastlanır ama Mars bu durumda bile farklı olduğunu gösteriyor. Buradaki kumul kanalları donmuş karbondioksit nedeniyle oluştuysa diğer kanallarda aynı şekilde oluşmuş olabilir diyor. İlk kez 2000 yılında Mars Küresel Ölçüm Aracı ile keşfedilen kanallar ile ilgili bilim insanları çeşitli açıklamalarda bulundular. Önerilerin çözümlerin bir kısmında kanalların su, karbondioksit ve diğer maddeler ile oluştuğu yönündedir. Bazı yeni kanallar kumullar üzerindedir. Bir kısmı ise kraterlerden aşağı doğru inmektedir. Yeni çalışmada kanalların su değil, donmuş karbondioksit nedeniyle oluştuğunu gösteriyor. Kışın donan karbondioksit, ilkbaharın gelmesiyle birlikte tekrar gaz formuna bürünüyor. Diniega: Kumul üzerine biriken donmuş karbondioksit yeterince kalınlaşınca yamaçtan aşağı doğru akmaya başlar diyor. Yeni çalışma 1997 ile 2006 yılları arasında çalışan Mars Küresel Ölçüm Aracı'ndaki Mars Yörünge Kamerası ve Mars Yörünge Keşif Aracı'ndaki yüksek çözünürlüklü kamera ile alınan görüntüler yardımıyla yapıldı. NASA JPL'den Sue Smrekar: Mars Yörünge Aracı gezegenin yüzey şekillerinin mevsimlere bağlı olduğunu gösterdi. Bu bölgeler artık daha sık kontrol edilmeli. Bunun için yapılması gereken ilk şey Mars Küresel Ölçüm Aracı'nın görev süresini uzatmak olmalı diyor. Kaynak: NASA-MRO"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/mars-kayasinin-sirri-ortaya-cikti/", "text": "Yaklaşık bir ay önce Mars yüzeyinde birdenbire ortaya çıkan bir kaya parçası heyecan yaratmıştı. Opportunity adlı aracın yolladığı görüntülerde olmayan bir kaya parçasının birkaç gün sonraki fotoğrafta belirmesiyle birçok senaryo üretilmişti. Araştırmacılar bu bulmacayı çözdü: Kaya parçasını aracın tekeri koparıp biraz öteye taşımış. Yukarıdaki görüntüde robotun tekerinin kopardığı kaya parçasını ve koptuğu ana kaya parçası gösterilmiştir. Washington Üniversitesi'nden Opportunity ekibinden Ray Arvidson: Opportunity'nin kopardığı parça aslında yokuş aşağı yuvarlanmış. Pinnacle Adası adlı yerdeki koptuğu kayalık kısım açıkça görülüyor diyor. Pinnacle Adası incelenmesiyle bölgedeki kayalarda suda çözünebilen mangan ve kükürt gibi elementlerin yüksek düzeyde olduğu görüldü. Ekip, kaya incelemesi bittiğinden Opportunity'i yokuştan indirerek daha alt kısımdaki kaya katmanlarını incelemeyi planlıyor. Opportunity ve ikizi Spirit 2004 yılında göreve başlamıştı. Spirit kuma saplandığı 2010 yılına kadar ve Opportunity bu zamana kadar Mars yüzeyiyle ilgili önemli bilgiler aktardılar. Örneğin Mars'ın bazı bölgelerindeki toprağın çok asitli bazı yerlerinin daha az asitli ve yaşama uygun yapıda olacağını belirlemişti."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/mars-kumlarinin-iklimsel-hareketi/", "text": "Mars Yörünge Keşif Aracı Mars yüzeyindeki kum tepeleri ve dalgaların birkaç metre yer değiştirdiğini ortaya koydu. Bu gözlemler gezegenin kumlu yüzeyinin düşünüldüğünden daha hareketli olduğunu gösteriyor. John Hopkins Üniversitesi, Uygulamalı Fizik Laboratuarı'ndan Nathan Bridges: Mars rüzgarı sandığımızdan daha fazla kum taşıma yeteneğine sahip. Daha önceden nispeten hareketsiz olduğunu sandığımız Mars kumlarının bu hareketliliği gezegene bakış açımızı tümden değiştiriyor diyor. Kırmızı toz fırtınaları tüm Mars üzerinde etkili ve daha büyük kum tanelerini bile hareket ettirme yeteneğine sahip. Daha önce bilim insanları kum tepeleri ve dalgalarının çok yavaş hareket ettiğini düşünüyorlardı. MRO 2005 yılında fırlatıldı. Uzay aracındaki Yüksek Çözünürlükteki Bilimsel Görüntüleme Aracı ile alınan ilk görüntülerin karşılaştırılması kum tepeleri ve kum dalgalarının değişimlerini ortaya koyuyor. Geçen birkaç yıl içinde gezegenin birçok yerinde birkaç metrelik hareketlilik saptanmış bulunuyor. Mars'taki ince havaya karşılık bir kum tanesinin hareketi için güçlü rüzgar gerekir. Rüzgar tüneli deneyleriyle kum taneciklerinin hareketi için Mars'taki rüzgarın hızının yaklaşık saatte 130 km olduğu belirlendi. Dünya için ortalama rüzgar hızı saatte 16 km'dir. 1970 ve 1980'li yıllarda Viking araçlarının elde ettiği meteorolojik ölçümlere göre bu tür rüzgarların Mars'ta ender olduğunu gösteriyor. Mars kumullarının hareketliliğine ilişkin ipuçları ilk kez 1997 ile 2006 arasında çalışan Mars Global Surveyor ile elde edildi. Ancak uzay aracının kamera çözünürlüğü buradaki değişimleri tespit edemeyecek kadar düşüktü. Mars Keşif robotları 2004 yılında Kızıl Gezegenin yüzeyine indiğinde kum kaymasının ilk ipuçlarını keşfetti. Robotlardan sorumlu ekip aracın güneş panellerini kaplayan kum tanelerini görünce şaşırmıştı. Ayrıca robotun kumullarda bıraktığı izin bir süre kaybolduğu da görüldü. NASA'nın Jet İticileri Laboratuarı'ndan Mars Keşif Robotları ve Mars Yörünge Keşif Aracı ekip üyesi Matthew Golombek: Kum taneleri bir yerden başka yere atlıyordu. Kumun hareket ettiğine yönelik net kanıtlar bulunuyordu diyor. Mars'taki rüzgarın etkili olmadığı bölgelerde bulunuyor. Bridges: Hareket görmediğimiz kum tepeleri büyük parçacıklı ya da belki de yüzey katmanına yapışık durumda olabilir. Bu çalışmalar yüksek çözünürlükteki izlemelerin olumlu sonuçlandığını gösteriyor diyor. Bilim insanlarına göre görünüşte sabit görülen alanlar son on binlerce yıl içinde çok büyük ölçeklerde hareket etmiş olabilir. Mars yörünge düzlem eğimi önemli ölçüde değişebilir. Bu da Mars üzerinde Dünya üzerinde yaşanan iklim değişimlerine oranla daha büyük değişimlere neden olabilir. Mars kutuplarındaki buzullar içinde hapsolmuş karbondioksit, kum taşıyan güçlü rüzgarlar ile serbest kalıp atmosferin kalınlaşmasını sağlayabilir."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/mars-kumullarinin-hareketi/", "text": "Mars rüzgarlarının etkisiyle yüzey şekilleri her 100 000 bin yılda bir değişiyor. 10 yıldan daha uzun süredir Mars yörüngesinde dolanan araçların çektiği görüntüler sayesinde yüzeydeki değişim ortaya çıkarıldı. Çalışmayla ilgili hazırlanan iki ayrı rapor, 41. Ay ve Gezegen Bilimleri Konferansında sunuldu. Çalışmalarda NASA'nın Mars Yörünge Keşif Aracı'nın sağladığı görüntüler kullanıldı. Raporlardan biri İtalya'dan diğeri ise ABD'den geldi. İlk rapor İtalya'nın G. d'Annunzio Üniversitesi'ndeki Uluslar arası Gezegen Bilimleri Araştırma Okulu'ndan Simone Silvestro tarafından sunuldu. Ekip Mars'ın kuzey yarımküresindeki Nili Patera bölgesindeki kumların oluşturduğu dalgaların hareket yönünü araştırdı. Bunun için 30 Haziran 2007'de alınmış bir görüntü ile 13 Ekim 2007'de alınmış başka bir görüntüyü karşılaştırdılar. Çalışma alanına giren kumullar yüzlerce metre uzunluğunda bir alanı kaplamaktadır. Kumullar aralarında birkaç metre aralıklarla ve birbirine paralel olarak sıralanıyor. Görüntüleri dikkatlice inceleyen ekip, kumulların önceki konumlarına göre 2 metre hareket ettiğini belirledi. Ayrıca kumulların üzerindeki çizgilerde rüzgar yönünde değişiklikler olduğu da belirlendi. Diğer rapor ise NASA'nın Jet İtici Güç Laboratuvarı'ndan Matthew Golombek tarafından sunuldu. Golombek'in ekibi 2004'ten bu yana görevde olan Mars Yörünge Keşif Aracı'ndaki HiRISE ile Mars'ın güney yarımküresindeki Meridiani Planum bölgesinin 23 km2'lik alanını izledi. Bölgedeki kraterin kenarındaki değişim saptandı. Bölgede sürekli esen rüzgarın etkisiyle kumul hareketi görülüyor. Kumullardaki değişim birkaç aylık gözlemle ortaya çıkarılabiliyor. İlginç olan ise kumullardaki değişimin diğer bölgelere göre daha az gerçekleşmesi. Bunun nedeni de erezyona yani harekete dayanıklı çakılların bölgedeki varlığıdır. Buradaki kumların rüzgarın etkisiyle hareket etmemesi için çaplarının 1-3 mm'den fazla olabileceği düşünülüyor. Mars'ın yüzeyindeki bu hareketliliği yeni teknolojik araçlarda bulunan yeni nesil kameralar ile gözleyebiliyoruz. Kaynak: NASA/JPL"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/mars-meraki/", "text": "Astronomi Diyarı uzun ve zorunlu bir tatilden sonra yayına Merak aracıyla dönüyor. Bilindiği üzere Mars'ın yeni robotu Merak geçenlerde gezegene başarılı bir iniş gerçekleştirmiş ve ardından çalışmaya başlamıştı. Araç bulunduğu yerden Mars yüzeyine ait yeni görüntüleri bizimle paylaştı. İşte bu görüntüler.. Merak'ın arka kameralarından biriyle alınan 7 Ağustos tarihli bu görüntüde beyaz renkteki ucu sivri araç ise Dünya ile iletişimi sağlayan antenidir. 8 Ağustos tarihli bu görüntü ise Merak'ın inişini gerçekleştirdiği ve inceleme yapacağı Gale Krateri'nin 360 derecelik panoramik görüntüsü. Merak ile özellikle gri görülen bölgeler incelenecek. Üstteki panoramik görüntünün sağ kısmının ayrıntılı hali. Gale Krateri'nin merkezinden dışarı doğru yükselen tepe ise görüntüde sol kısımda açıkça kendini gösteriyor.Görüntünün ortasındaki grimsi lekeler ise aracın iniş yaptığı yerdir. 1 Yorum kızıl gezegen ne kadar da bizim dünyamıza benziyor ya.bu görüntülerde bildiğim kadarıyla şimdiye kadar başka bir dünyadan çekilmiş en net görüntüler...tebrikler NASA"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/mars-robotu-suya-iliskin-bir-kanit-daha-buldu/", "text": "NASA'nın Mars robotu fırsat su ile oluşan parlak bir mineral damarına rastladı. Bu keşif Mars'ın bir zamanlar sulak bir gezegen olduğunu gösteriyor. Cornell Üniversitesi'nden Steve Squyres:Bu, yeraltındaki kayaların kırılmasıyla suyun çırpılmasını anlatıyor. Buradaki madde herhangi bir değişime uğramadan kalmış saf kimyasal maddedir. Dünya'da çokça rastlanan bu durumun Mars'ta görülmesi jeologların aklını başından alacak türdendir diyor. Fırsat tarafından incelenen damar bir insanın baş parmağı kalınlığında (1-2 cm) ve 40-50 cm uzunluğunda. Robot Endavour Krateri kenarındaki bir gölümü çevreleyen damarı ve diğer benzerlerini ortaya çıkardı. Robot kratere ulaşana kadar 90 ay süreyle gittiği 33 km'lik yol boyunca böyle bir oluşumla karşılaşmamıştı. Araştırmacılar geçtiğimiz ay aracın hareketli kolundaki Mikroskobik ve alfa parçacığı görüntüleyicisi aleti ile Homestake adı verilen damarı inceledi. Tayfölçer ile burada bol miktarda kalsiyum ve kükürt bulundu. Kalsiyum sülfat birçok değişik formlarda bulunabilir. Bu mineral kristalinin su ile ne kadar değiştiğine bağlıdır. Alçı ve alçıpan üretiminde kullanılan alçının temel maddesi kalsiyum sülfattır. Fırsat bilim ekibinden Benton Clark: Mars'ın kuzeyine bu alçı kumunun nereden geldiği bir sırdır. Böyle bir maddenin bulunması bunun başka yerlerde de olacağını gösteriyor diyor. Buradaki madde büyük olasılıkla volkanlardan fışkıran erimiş sulu haldeki kalsiyumun kükürt ile birleşmiş. Sonra kayalardan süzülerek yer altındaki volkanik gazla ile etkileşmesi ile yeraltındaki kırıklardan yukarı kalsiyum sülfat olarak çıkmıştır. Fırsat'ın taradığı Meridiani Ovası'nın milyarlarca yıl önce sulu bir yapıda olduğu magnezyum, demir ve kalsiyum sülfat minerallerinin varlığından anlaşılıyor. Fırsat ve Ruh 2004 yılında Mars'ta üç aylık görev için gönderildi. Her iki robot Mars'ın eskiden mikroskobik yaşam için uygun koşullar barındıran yerler olduğunu gösterdi. Ruh ile 2010 yılında iletişim kesildi. Ancak Fırsat görevini hala sürdürüyor. St. Louis'deki, Washington Üniversitesi'nden Ray Arvidson: Biz bu damarların neden ovanın düzlüğünde değil de böylesi bir sınırda olduğunu anlamaya çalışıyoruz diyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/mars-sismik-acidan-aktif/", "text": "Kasım 2018'de Mars'a inen ve geçtiğimiz yılın Şubat ayında resmen göreve başlayan InSight bugüne kadar Mars'ta 174 deprem olduğunu kaydetti. Yaklaşık iki günde bir depremin olan Kızıl Gezegen, Dünya ve Ay gibi sismik açıdan aktif. Buna karşılık oluşan depremlerin sayısı ve gücü Dünya'dakilere göre oldukça zayıf. Mars'ta oluşan depremlerin hiçbiri 4 büyüklüğünü geçmedi. Yeryüzünde bu tür depremler alet olmadan anlaşılmaz. Buna karşılık depremler Mars'ın yapısı hakkında önemli bilgiler vermektedir. InSight aracı Mars'ın içyapısını keşfetmek için tasarlanmıştır. InSight Mars'ta sismik ölçümleri sağlamak için gönderilen ilk araçtır. 1976'da Mars'a başarıyla inen Viking 1 ve 2 sondaları üzerinde sismometre bulunuyordu. Ancak bunların doğru tasarlanmadığı Mars rüzgarlarında sallanınca ortaya çıktı. O zamandan 26 Kasım 2018 yılına kadar üzerinde sismometre taşıyan tek araç InSight oldu. Üstelik görevi sadece bu. Aracın iki yıl görevde kalması bekleniyor. InSight'ın sismometresi SEIS, araca kablolarla bağlı kalacak şekilde, robotik kol yardımıyla Mars toprağına yerleştirildi. Sismometre çevresindeki siper rüzgar ve sıcaklık etkilerini azaltır. O günden bu yana SEIS ortalama her iki gecede bir deprem kaydetmiştir. Bu da alet iyi korunmasına karşılık gündüzleri sıcaklık değişimleri nedeniyle oluşan rüzgarların etkisiyle zayıf depremleri ölçememesine yol açmaktadır. Ekip 30 Eylül 2019 tarihine kadar 179 deprem tespit edebildi. Bunun 150'si Mars kabuğunun en üst kısmındaki kayalık katmanından yayılan dalgalara aitti. Böylesi depremler Dünya'da da oluşmaktadır ve gezegenin içyapısı hakkında bilgi vermezler. Bilim insanları Mars'ın Dünya gibi soğan benzeri bir yapıya sahip olduğunu düşünmektedir. Merkezdeki çekirdeği saran kayalık bir manto ve onu da saran kayalık bir katman izler. Bu katmanların kalınlığını ve bileşimini tanımlayan birçok teori bulunmaktadır. İşin doğrusunu ancak yüzeyde yapılacak ölçümler gösterebilir. İç mekana dolaylı bakış Tipik bir depremde gezegen yüzeyi boyunca yayılan dalgalar ile iç kısımda basınç oluşmakta ve kayma dalgaları üretmektedir. Dalgalar katmanlardan farklı hızlarla geçer ve sınırlarında yansır. Mars depremlerinin analizi de bu bilgi doğrultusuna yapılmaktadır. Ölçülen depremlerin 24'ü Mars'ın kayalık mantosundan geçerek tipik deprem özelliği gösterdi. Sismometre önce basınç dalgalarını ardından kesme dalgalarının varlığını ölçtü. Oluşan sinyaller daha yavaş şekilde bozulmaktadır. Bu da dalgaların Mars kabuğunda güçlü şekilde dağıldığını gösteriyor olabilir. Genel anlamda oluşan depremler zayıftı. Hiçbiri 4 büyüklüğünü aşmadı. Bu tip depremler Dünya'da yılda binlerce oluşur ve teknik araçlar olmadan algılanamaz. Mars'da Dünya'dan daha az deprem oluşmasının nedeni muhtemelen sürekli tektonik plakadan oluşmasıdır. Dünya'da ise bitişik plakalar arasında biriken ve sonra kırılan yapılar deprem üretir. Bir başka zorluk ise Mars üzerinde sadece SEIS'in ölçüm yapması. Aletten daha uzak bir yerde oluşan deprem dalgasını sağlıklı şekilde ölçmesi bu açıdan zordur. Dünya'da birçok yerde sismometreler bulunmaktadır. Bu da oluşan bir deprem sonucundaki bilginin sağlıklı olarak üretilmesini sağlar. Mars'da ise tek alet bulunmaktadır. InSight volkanik bir bölge olan ve nispeten kırıklar olduğu bilinen Cerberus Fossae bölgesinde bulunmaktadır. Aracın konması açısından zor bir yer olan bazı depremlerin kaynak noktası Elysium Planitia'dan ise 1600 km uzaktadır. Tüm bu olanaksızlıklara karşılık bazı depremler sonucunda kabuğun 8 ile 11 kilometre boyunca kırıldığı hesaplanmıştır. Buna ek olarak ölçümler bazı yerlerde muhtemelen tuzlu su çözeltileri gibi küçük miktarda su birikintileri de olduğunu göstermektedir. Mars'ın içyapısının anlaşılması için daha güçlü deprem olması gerekmektedir ve araştırmacılar da bunun olmasını ümit ediyor. Dünya üzerinde bazen tektonik plakalarda şiddetli sarsıntılar oluşur. Bu şekilde tetiklenen dalgalar gezegenin derinlerine nüfuz eder ve hatta şanslı olanları çekirdeğe kadar ulaşır."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/mars-tasinda-metan-izine-rastlandi/", "text": "Mars'ta yaşam izleri aranırken bir göktaşında metana rastlandı. Uluslararası bir araştırma ekibi Mars kökenli altı volkanik meteoru inceledi. Göktaşları Mars atmosferiyle aynı izotopik bileşimli gazlar içermektedir. Kütle tayfölçeriyle hesaplanan altı örnekte metan olduğu belirlendi. Ekip bunun dışında Mars'a ait olmayan iki göktaşında daha az metan olduğunu belirleyerek yöntemlerini test etmiş oldu. Keşif Mars yüzeyinin altında ilkel yaşam biçimlerinin kaynağı olan metanın olabileceği anlamına geliyor. Dünya üzerinde de bu tür mikroplar bulunmaktadır. Yale Üniversitesi Jeoloji ve Jeofizik Bölümü'neden Şean McMahon: Diğer araştırmacılar farklı tekniklerle konuyla ilgili verileri arttırmak isteyecektir. Bulgularımız Mars yüzeyinde yaşam olup olmayacağını araştıran astrobiyologlar tarafından kullanılabilecektir diyor. Aberdeen Üniversitesi'nden John Parnell: Mars araştırmalarında en heyecan verici keşif Kızıl gezegenin atmosferinde metan olduğunun ileri sürülmesidir. Kesin bilgiye ancak Avrupa Uzay Ajansı ve NASA'nın görevde olan ve ileride gönderilecek araçlarla ulaşılabilir. Bizim şu anki araştırmamız metanın varlığına işaret ediyor. Mars kayaları büyük miktarda metan sallıyor olabilir diyor. Ekip şimdi daha fazla meteorla araştırmalarını genişletmeyi düşünüyor. Mars'taki metan gelecekte gezegenin daha sıcak, nemli olmasına neden olarak yaşamın yeşermesine destek sağlayabilir diyor McMahon."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/mars-topraginda-su-izi/", "text": "NASA'nın uykudan kalkamayan robotu Ruh 'un daha önce yolladığı verilerin incelenmesiyle yeraltında tıpkı karın erimesine benzer şekilde su oluşumuna rastlandı. Yüzeye yakın toprak ile alt katmanlar arasına sızan suyun donduğu sanılıyor. Buradaki sızıntı Mars'ın kendi ekseni çevresindeki dönmesiyle gerçekleşen iklim değişiklerine bağlanıyor. Suda çözünen mineraller daha derinlere kum içine taşınmış olabilir. Dönmeye bağlı olan eksenin eğimi yüz binlerce yıl içerisinde değişir . Yüzeye yakın daha çok çözünemez minerallerin hematit , silis ve alçıtaşı içerdiği düşünülüyor. Ayrıca su içinde çözünen demir sülfata da rastlandı. Bu minerallerin hiç biri tozla kaplı yüzeydeki rüzgardan etkilenmiyor. Washington Üniversitesi'ndeki St. Louis Ruh ve Opportunity robotları araştırma ekibinden Ray Arvidson: Yüzeyden aşağı doğru demir sülfatın görülen dağılımı bize bölgede iklimin değişimi hakkında fikir veriyor. Bu süreç hala devam ediyor diyor. Nisan 2004'te Mars yüzeyine üç aylık görev için gönderilen aracın bir tekeri 2006'da dönmemeye başlayarak ilk arızasını verdi. Ruh, Nisan 2009'da pudra kadar ince kum yığını içine saplanınca hareket durumunu kaybetti. Araç burada ince bir kabuğu kırınca tekerinin biri daha bozuldu. Önceki yıllarda güneş panellerinden gerekli enerjiyi alması için konum değiştiren Ruh, güneş panellerine yeterli eğimi veremeyince enerjisini tüketti. Mühendisler geçtiğimiz 22 Mart günü aracı uyku moduna aldılar. Önümüzdeki ay araçla tekrar iletişime geçmeyi hedefleyen mühendisler bunun için Derin Uzay Ağı ve yörüngedeki Mars Odyssey araçlarını kullanacak. Araştırmacılar böylece aracı durgun bir istasyon olarak toprak katmanlarını incelemeye başladı. Yeni veriler için aracın uykudan uyanması ve kepçesi ile toprağı biraz daha kazması beklenecek. NASA'nın Jet İticileri Laboratuarı'ndan John Callas: Kışın yeterli enerjiyi toplayamayan araç, tüm hareket ve iletişim sistemleri ve hayatta kalmasını sağlayan ısıtıcılarını da kapatarak derin bir kış uykusuna girdi. Araç şimdi güneş panellerinin yeterli enerjiyi sağlayacağı zamanı bekliyor diyor. Tüm umutlara karşılık Ruh derin uykudan uyanmayabilir. Ancak umutlar tükenmedi. Ruh'un bir şekilde uyanarak sabit bir deney aracı olarak Mars toprağı ve katmanları hakkında ayrıntılı bilgiler vermesi bekleniyor. Ruh'un ikizi olan Fırsat ise hedefi olan Endavur Krateri'nden 8 km uzaklıkta bulunuyor. Gerek Ruh, gerek Fırsat ve gerekse de diğer Mars araçları gezegenin milyarlarca yıl önce yaşam için uygun koşulları barındırdığını ortaya çıkardı. Yörünge araçları ile 2002'de kutuplarda, yüksek ve orta enlemlerde toprağa gömülü durumda su buzu olduğu belirlenmiş ve bu tespit 2008'de Anka Kuşu ile doğrulanmıştı. Bu yeni kanıtlar Mars'ta sürmekte olan iklim değişimleri nedeniyle suyun zaman zaman azaldığını gösteriyor. Kaynak: NASA-Spirit and Opportunity"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/mars-yorungesinde-gecen-bes-yil/", "text": "Beş yıl önce 10 Mart'ta Mars yörüngesine oturan Mars Yörünge Keşif Aracı Kızıl Gezegeni daha yakından tanımamızı sağladı. Araç bize gezegenin eski yapısını, iklim çevrimlerini ve bugüne kadar olan değişimleriyle ilgili bilgi vermiştir. Uzay aracı Mars'ın yüzeyi, yer altı ve atmosferiyle ilgili ayrıntılı gözlemler gerçekleştirdi. Aracın büyük güneş panelleriyle sağlanan enerji üzerindeki çanak antenle Dünya'ya toplam 131 Terabit'lik 70 000'den fazla görüntünün iletilmesini sağlamıştır. Dünya'dan ayrıldıktan 7 ay sonra 10 Mart 2006'da Mars'a ulaşan araç 27 dakika süreyle motorlarını ateşledi. Aracın bu manevrası yavaşlamak ve gezegenin yörüngesine girmesi için gerekliydi. Bu sırada gezegenin bize göre- arkasına dolanan araçla iletişim kesildi. NASA'nın Kaliforniya'daki Jet İticileri Laboratuarı'ndan Dan Johnston: Uzay aracı Mars'ın arkasından çıkana kadar gergin bir bekleyiş başlamıştı diyor. MRO, kendisinden beklenenleri ilk iki yıl içinde gerçekleştirdi. 2010 yılına kadar uzatılan görev süresince de önemli bilgileri aktarmaya devam etti. Araç Mars tarihini üç dönemle tanımladı. Mars'ın görece fazla sayıda krateri olan bölgelerde eskiden su ve çeşitli mineraller olduğunu gösterdi. Bunlardan bazıları diğerlerine göre yaşam için daha uygun koşulları barındırıyordu. Yakın zamanlarda oluşmuş su ise kutuplardaki buz ve gaz arasında daha alt katmanlarda buz ve karın altında saklanıyor. Buz veya kaya içerikli katmanın oluşumu yüzbinlerce yıl ya da milyonlarca yıl sürmüş olabilir. Bu oluşumlar dünyadaki buzul çağlarının oluşması gibi gezegenin dönüş ekseninin eğimindeki yörünge dönemine bağlı olarak gelen güneş ışınlarının yüzeye geliş açısına ve dolayısıyla değişen şiddetine bağlıdır. Oldukça hareketli olan mevsim değişimleriyle yaz mevsiminde su yollarının değişmesi uçucu olan karbondioksit nedeniyle gerçekleşmiştir. Böylece yüzeyde yeni su çizgilerinin oluşmasına neden olmuştur. Yeni kraterler, çığlar ve toz fırtınaları gözlemleri kısmen donmuş olan gezegendeki değişimin hala sürdüğünü gösteriyor. MRO, bilimsel görevine ek olarak yüzeyde görev yapan araçlara da gerekli desteği sağlıyor. 2008 yılında paraşütle yüzeye inen Anka Kuşu ve Mars robotları Spirit ve Opportunity'i etkileyebilecek toz fırtınalarını gözledi. JPL'den Phil Varghese: MRO aracı 5 yıl sonra bile hala mükemmel bir şekilde görevini sürdürüyor diyor. MRO, NASA'nın Ağustos 2012'de Mars'a inecek olan Mars Bilim Laboratuarı aracı için uygun bir iniş yeri arıyor. Varghese bu konuda şunu belirtiyor: MRO, Mars Bilim Laboratuarı çalışmalarına destek verecek. Bunun için görev süresi üç Mars yılına kadar uzatılacak. Bir Mars yılı yaklaşık iki Dünya yılına eşittir. MRO dört Dünya yılına eşit gelen zaman içerisinde günlük hava haritalarını oluşturdu. Yüksek çözünürlükte alınan 18 500 görüntü birleştirilerek dağınık durumdaki çalışmalar birleştirildi. Ayrıca Context Kameası ile alınan 36 900 Mars yüzeyi görüntüleri de yüksek çözünürlükte elde edildi. Mars yüzeyinin üçte ikisini kaplayan görüntülerde büyük bir binayı görebilecek ölçüde çözünürlükte görüntüler bulunuyor. Tayfölçer ile yüzeyin dörtte üçündeki mineral haritası oluşturuldu. Ayrıca Mars atmosferinin sıcaklığı ve aerosolleri de izlendi. Bunun için yer kabuğundaki 8600 delikli yapılar kontrol edildi. JPL'den Rich Zurek: Geçen süre içinde Mars atmosferindeki değişimleri ve yüzeyindeki yapıyı anladık. Beş yıl önceye göre Mars hakkında daha ayrıntılı bilgiye sahibiz. Mars'ın oldukça hareketli ve farklı bir gezegen olduğunu artık biliyoruz diyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/mars-yuzeyi-analizi-dosyasi/", "text": "Özellikle öğretmenlere öğrencilerine yaptırabilecekleri bir çalışmayı sunmak istiyorum: Mars Görüntü Analizi. Bu çalışmayla Mars yüzeyine ait yüksek çözünürlükteki bir fotoğrafa bakarak yüzeyde neler olduğu, geçmişte neler yaşandığını anlamak mümkün oluyor. Kraterlerin yaşları, tipleri; kanyon çeşitleri; lav, su ya da buz akıntıları; rüzgarın oluşturduğu yapılar; kanallar ve türleri gibi birçok yüzey şeklinin nasıl anlaşılacağı bu dosyada ayrıntılı bir şekilde ve basit bir dille anlatılmaya çalışılmıştır. Görselleri nerede bulabileceğiniz dosyada anlatılmaktadır. Bu çalışmayla bir miktarda olsa bilimsel bir çalışmanın nasıl yapıldığını anlamak ve aktarmak mümkün hale gelmektedir. Her türlü soru ve görüşlerinizi bekliyorum. Dosya linki örnekleriyle birlikte aşağıdadır. 1 Yorum Çok güzel bir çalışma..."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/mars-yuzeyindeki-yeni-kraterler/", "text": "NASA'nın Mars Keşif Yörünge Aracının ilettiği görüntüleri inceleyen bilimcilerin yaptıkları hesaba göre, gezegen her yıl en az 200 küçük asteroit ya da kuyrukluyıldız tarafından bombardıman ediliyor ve yüzeyde en az 3,9 metrelik kraterler oluşuyor. Araştırmacılar uzay aracından elde ettikleri görüntüleri inceleyerek 248 yeni çarpma krateri belirledi. Bu da gezegende yılda 200 dolayında çarpışma yaşandığını gösteriyor. Uydunun Yüksek Çözünürlüklü Görüntüleme Bilim kamerasının elde ettiği bir bölgenin eski ve yeni görüntülerini karşılaştıran bilimciler, yüzeyde oluşan yeni kraterleri belirleyebiliyor. Arizona Üniversitesi'nden Ingrid Daubar: Yeni, oluşan kraterleri bulmak heyecan verici. Bu, Mars'ın hareketli bir gezegen olduğunu ve çeşitli süreçlerin halka yaşandığını gösterir diyor. Mars'a düşen asteroit ya da kuyrukluyıldız parçalarının çapı 1 ile 2 metre arasındadır. Kızıl Gezegen'in ince atmosferi bu asteroitlerin yüzeye çarpmalarına engel olamamaktadır. HiRISE ve diğer uyduların kameraları 248 yeni krateri tespit etti. Bu çalışma 2006 yılından bu yana sürdürülüyor. Çarpışma sonucu havaya yayılan tozun fark edilmesiyle 44 yeni krater keşfedildi. Şubat ayında Rusya Chelyabinsk'e düşen meteor Mars'a düşseydi, gezegene düşen bu asteroitlerin oluşturduğu kratere göre 10 kat büyük çukura neden olurdu. Daubar ve ekibi çapı en az 3,9 metre olan kraterlerin ne sıklıkta ortaya çıktığını hesapladı. Buna göre Mars yüzeyinde her yıl ABD'nin Teksas eyaleti büyüklüğünde bir alan bu çarpışmalardan etkilenmektedir. Mars Keşif Yörünge Aracı 2006'dan bu yana üzerindeki yardımcı aletiyle Mars'ı incelemeyi sürdürüyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/marsa-insanli-yolculuk-guvenli-yapilabilir-mi/", "text": "Mars'a insan göndermek için bilim insanları ve mühendisler bir dizi teknolojik ve güvenlik engelini geçmek zorunda. Engellerden biri Güneş'ten, uzak yıldızlardan ve gökadalardan gelen parçacık ışınımın oluşturduğu risk. Burada iki önemli soru karşımıza çıkıyor: Parçacık ışınımı kızıl gezegene yapılacak yolculuk süresince ciddi bir tehdit oluşturuyor mu? Ve Mars'a yapılacak yolculukta astronotları taşıyacak uzay aracı bu ışınımla baş edebilir mi? Yeni bir çalışma bu soruları sırasıyla hayır ve evet olarak yanıtlıyor. Yani, uzay aracının yeterli kalkanı olması ve gidiş-dönüş sürelerinin dört yıldan kısa olması şartıyla Mars'a güvenli şekilde insan gönderilebilir. Burada görevin zamanlaması da önemlidir: en iyi zaman güneş aktivitelerinin yani güneş maksimumumun zirvede olduğu andır. Bilim insanlarının hesaplamalarına göre Mars'a yollanacak uzay aracını güneşten gelen enerjik parçacıklardan korumak mümkün. Güneş maksimumu sırasında uzak gökadalardan gelen en tehlikeli ve enerjik parçacıklar güneş aktivitesi nedeniyle saptırılıyor. Mars'a yolculuk ortalama dokuz ay sürüyor. Bu nedenle fırlatma zamanına ve yakıta bağlı olarak bir insanın gezegene ulaşıp geri dönmesi iki yıldan fazla zaman alacak demektir. Uzay ışınımı, aracın ağırlığı ve fırlatma zamanı gibi olgular Mars'a yapılacak yolculuğa çeşitli sınırlamalar getiriyor. Yine de böyle bir görev yapılabilir. Araştırmacılar Mars görevi için en fazla dört yıllık bir süre öneriyor. Daha uzun yolculuklar astronotları gidiş-dönüş sırasında daha fazla ve yüksek miktarda ışınıma maruz bırakacaktır. Böyle bir uçuşun ana tehlikesi güneş sisteminin dışından gelen parçacıklar olması fırlatmanın doğru zamanda yapılmasını gerektiriyor. Uzayda karşılaşılacak iki tehlikeli ışınım; güneş kaynaklı parçacıklar ve galaktik kozmik ışınlardır. Bunların yoğunluğunu güneş aktivitesi belirler. Galaktik kozmik ışın yoğunluğunun güneş maksimumundan sonraki 6-12 ay içinde en düşük olduğu hesaplandı. Bu sırada güneş kaynaklı parçacık yoğunluğu ise maksimuma ulaşıyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/marsa-parasutle-inis/", "text": "Avrupa Uzay Ajansı'nın ExoMars adlı uydusuna bağlı Schiaparelli aracı 19 Ekim'de inişe geçecek. 600 kg kütleli araç 12 metre çapındaki paraşütüyle Kızıl gezegene yumuşak bir iniş yapacak. Aracın paraşütü geçtiğimiz Pazar günü ESA'nın halka açık gününde gösteriye çıkarıldı. Aracın yüzeye inişi 1700 km/saat hızla ve yaklaşık altı dakika sürecek. Yüzeye varmasına iki dakika kala paraşüt açılacak ve bir dakika içinde hızı 240 km/saate düşürülecek. Elbette bu hızla yüzeye ulaşması demek felaket demektir. Bu nedenle sondanın hızının azaltılmasına ek olarak motorları ateşlenecek ve araç yumuşak minderleri üzerinde yüzeye oturacak. Görüntüde sondanın paraşütü açılmış hali görülüyor. Aracın bir kopyası ESA laboratuvarlarında tutuluyor. Aracın görevi boyunca karşılaşacağı olası bir aksiliğe çözüm bu kopya araçla giderilmeye çalışılacak. Görsel telif hakkı:"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/marsdaki-agac-goruntuleri/", "text": "Yine görsel ve yazılı basınımızın bir kısmında Mars'la ilgili asparagas haber ve görüntüler verilmeye başlandı. Görüntülerden Mars'ta bir zamanlar ağaç olduğu çıkarılmış. Aslında bu görüntüler neyi gösteriyor, onu vermeye ve görmeye çalışalım. Görüntüler Mars yörüngesine oturup gezegenin çevresinde dolanarak gözlemler yapan MRO ile alınmıştır. *Opalin silis hakkındaki bilgiye Wikipedia'dan ulaşabilirsiniz. Kaynak: NASA/MRO 1 Yorum 1970 yılına ait bir kaynakta okuduğuma göre o zamanki bilginler de mars ta bitkisel blr hayatın olduğunu düşünüyorlardı. görüyorum ki insanlar seneler geçsede her zaman hayatın bir yerde olması umudunu kaybetmemişler. 2011 senesindeyiz elimizde açık görsel kanıtlar var ama yine de bunu bitkiye yorumlamışız 🙂 bu kadar yaşam merakı olan bir gezegen de,kendi gezegenemizi görmezden gelmemiz hayret verici."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/marsdaki-uzun-krater-incelemesi/", "text": "ESA'nın Mars Express uzay aracı Mars'ın güney yarıküresinde uzun bir kraterine ait yeni görüntüler yolladı. Dar bir açıyla çarpışma olduğu sanılan krater, Huygens Havzası'nın güneyinde bulunuyor. 450 km'lik çapta olan Büyük Huygens Havzası kraterle dolu dağlık bir bölgedir. Bu alanda bulunan kraterler arasında uzun kraterler daha fazla dikkat çekmektedir. Bu kraterlerden biri de 21 derece Güney-55 derece Doğu'da, 133x53 km'lik bir alanı kaplıyor. 4Ağusts 2010'da alınan görüntüde 15 m'ye kadar olan küçük nesnelerde ortaya çıkarılmış. Bu isimsiz uzun krater Huygens Havza'sının hemen güneyinde yer alıyor. 78 km uzunluğundaki kraterin bir ucu 25 km diğer ucu 10 km genişliğinde olup 2 km derinliğe sahiptir. Çarpma kraterleri genellikle yuvarlaktır, çünkü çarpmanın etkisiyle düşen cisim toprağı aşağı iter. Peki bu krater neden uzun? İpucu kraterin oluşumunda çevreye yayılan örtüden geliyor. Bu fışkıran örtü kelebeğin şeklini andıran iki ayrı kulak memesi görünümündedir. Bu ise iki çarpmanın olduğunu ya da bir cismin çarpmadan hemen önce ikiye bölünmüş olabileceğini gösteriyor. Kraterde iki çarpışmadan daha fazlasının yaşandığını gösteren üç derin alan bulunuyor. Ayrıca ikinci bir uzun krater kuzey-kuzeybatıda bulunuyor. Daha geniş alan görüntüsünde görülebilen yapılar bir dizi çarpışmanın sonucunda oluştuğu kuramını güçlendiriyor. 1980'lerin başlarında bilim insanları uzun darbe kraterlerinin yörüngesi zamanla bozulan yörüngede dolanan kalıntı zincirleri ile oluşmuş olabileceğini öne sürdüler. Kalıntı nesneleri aşağı doğru sarmal bir yörünge izleyerek gezegen yüzeyine dar bir açıyla çarparak böylesi uzun kraterleri oluşturdu. Bu özel fışkırma örtüsü daha sonra kendisine çarpan birçok küçük krateri de barındırıyor. Ayrıca örtü üzerinde çarpmanın etkisiyle ortaya çıkan birkaç küçük kanalın burada su akışının gerçekleştiğini gösteriyor. Kraterin doğusundaki iki çukur ise derin kraterlerdir. Bunlar fışkıran toprak örtüsünün oluşumundan daha sonra ortaya çıkmıştır. 4 ve 5 km'lik büyüklüklerine karşılık bunlarda suyun izine rastlanmıyor. Kuzeyde uzun kraterden akışın ona doğru olduğu için kendisinden daha yaşlı büyük krater bulunuyor. Bu son uzun krater değil. Mars'ın Phobos uydusu milyonlarca yıl içinde gezegene yaklaşacak ve yeni kalıntı zincirleri oluşturarak gezegene düşecek. 1 Yorum Haberde sözü geçen kratere bakılırsa Mars gibi görece küçük bir gezegen için bu çarpışma oldukça yıkıcı olmuştur.Mars'da çok sayıda kraterin bulunduğu bilindiğine göre tüm bu çarpışmaların etkisiyle gezegen uzun ve karmaşık bir iklim döngüsüne girmiş olabilir.Ayrıca gezegenin ve güneş sisteminin en büyük volkanı Olympus'u da unutmamak gerek.Bu volkanın aktif olması durumunda,bundan tüm gezegenin etkilenmemesi mümkün değil. Aslında,Mars ile ilgili yapılan tüm araştırmalar çok önemli.Bunun en önemli sebebi insanoğlunun bir gün oraya gidecek olmasıdır ve bu çok yakın bir zamanda gerçekleşecektir.Fakat Mars'a gitme sebebimiz sadece araştırmaları geliştirme değil,orada kalıcı bir üs kurup kaynakları tükenen dünyamıza bir alternatif oluşturmaktır.Bu da önümüzdeki belki birkaç bin yıl için neslimizi devam ettirebilmemizi sağlayacaktır."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/marsi-calismak-ister-misiniz/", "text": "NASA, Mars robotu Merak'ın Mars yüzeyindeki üçüncü yılını farklı bir şekilde kutlama kararı aldı. NASA tarayıcı üzerinden çalıştırılan bir programla Mars çalışmaları için destek istemeye karar verdi. Mars Trek adlı internet sayfasına yüzey ve yörünge araç verilerinden üretilen Mars haritası yüklendi. Son 50 yıla ait olan verilerde Kızıl Gezegen'in yüksek kalitedeki görüntülerine ulaşabilir, istediğiniz bir bölgenin üç-boyutlu (3D) dosyasını oluşturabilirsiniz. Sayfada Merak verileri de yer alıyor. Ancak Merak verileri için ayrı bir sayfa oluşturuldu: Experience Curiosity. Böylece bir tonluk Mars robotunun deneyimlerine ve 3D görüntülere ulaşabilirsiniz. Mars Trek programı NASA ekiplerince planlanan Mars 2020 aracının ve 2030 yılında gerçekleştirilmesi planlanan insanlı keşif görevinin iniş yerini belirlemek için uzun zamandır kullanılıyordu. NASA'nın Gezegen Bilimleri Bölümü yöneticisi Jim Green: Bu programla eğlenceye katılabilirsiniz. Robotlarımız Mars'ta büyük görevleri yerine getirdi ve Güneş Sistemi'nin öncüleri oldular diyor. Mars Trek programında yüzey özelliklerinin ölçülmesi için Mars yörüngesinde dolanan araçların ürettiği verilerle donatılmış etkileşimli haritalar da yer alıyor. Experience Curiosity ile standart klavye kontrolleri ile kullanıcılar yüzey özelliklerinin fiziksel baskısını ya da 3D modelini üretebilir. Mars Trek ve uydumuz Ay verilerinin açıldığı Lunar Mapping and Modeling Project ile isteyen herkesin bilimsel çalışma yapması ve bilim insanlarına yardımcı olması amaçlanıyor. Experience Curiosity yardımıyla Merak üzerindeki ve yörünge araçlarındaki aletlerin gözüyle Mars yüzeyinin farklı özelliklerini görebilirsiniz. NASA JPL'den program geliştirme ekibi üyesi Kevin Hussey: Tarayıcı üzerinden çalıştırılan programa internet erişimi olan herkes ulaşabilir ve Mars yüzeyinde gezebilir diyor. Mars robotu Merak, 6 Ağustos 2012'de Gale Krateri yakınına indirilmişti. Olası organik molekül araması için düşünülen en uygun bölgeye inen araç, Gale Krateri'nin milyonlarca yıl önce mikrobik yaşama uygun tatlı suya sahip olduğunu belirlemişti. JPL'den proje yöneticisi Jim Erickson: Üç yaşına giren Merak'ın büyüleyici ve heyecan verici bir yaşamı oldu. Program herkesin bu heyecana ortak olma fırsatı sağlıyor diyor. Geçmişteki Mars görevleri genellikle Ağustos ayı içerisinde gerçekleşti. Örneğin Viking 2 aracı 7 Ağustos 1976'da günü Mars yörüngesine girdi ve sonraki günlerde yüzeye iniş yaptı. MRO 12 Ağustos 2005'de fırlatıldı ve hala Mars yörüngesinde görevini sürdürmektedir. Geçtiğimiz 4 Ağustos tarihi ise Mars kuzey kutup bölgesine indirilen Anka Kuşu 'in sekizinci yıldönümüydü*. Tüm bu yörünge araçları ve yüzey robotları gelecekte bir gün Mars yüzeyine inecek astronotların nelerle karşılaşacaklarını bilmeleri ve ön keşiflerin yapılması içindir. *Anka Kuşu'nun görevi ve bulgularıyla ilgili ayrıntılı bilgiye Mars sayfasında ulaşabilirsiniz."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/marsin-40-yillik-sirri-cozulmek-uzere/", "text": "Bilim insanları Mars'ın iklim değişimine bağlı olarak değişen, kuzey kutbundaki buzulların 40 yıldır sakladığı sırrı çözmek için yeni kanıt arayışına girdi. Bunun için gezegenin çevresinde dolanan Mars Yörünge Keşif Aracı'nın verileri toplanarak büyük buzullar incelenmeye başlandı. Kuzey kutbundaki buz katmanının 3 km derine kadar indiği alınan radar görüntüleriyle saptandı. Buzun zaman içinde gelişen yapısıyla oluşan katmanlar tıpkı bir soğanın soyulması gibi üstten alta doğru bilgisayar aracılığı ile katman katman incelendi. Kuzey buzulunun öne çıkan kanyonlarından olan Chasma Boreale, görkemli, derin ve geniş bir yapıdadır. Bazı araştırmacılar Chasma Boreale'nin volkanik sıcaklığın etkisiyle altının eriyip sele neden olduğunu düşünüyor. Diğer araştırmacılar ise bölgede kuvvetli kutup rüzgarlarının etkisiyle buzdan bir kanyonun oyularak oluştuğunu düşünüyor. Diğer anlaşılmaz özellik ise merkezden dışarı doğru sarmal şekilde görülen oluk oluşumlarıdır. Oluşumların 1972 yılında keşfedildiğinden bu yana bilim insanları çeşitli hipotezler ortaya attılar. Bunlardan biri gezegenin dönüşünün kutuplara doğru yavaşlaması nedeni ile buradaki buzların uzaktaki sıvı buz karşımından etkilenerek çatlamasına bağlıdır düşüncesiydi. Başka bir model ise daha çok matematiksel bir hipotez. Buna göre de güneş enerjisi nedeniyle ısınan ve iletilen enerji nedeniyle çeşitli olukların oluştuğu söyleniyor. Bu oluşumlar öncelikle iki sarmal olukları ve rüzgarın şekil vermesiyle Chasma Boreale'i oluşturdu. Buz yapısı milyonlarca yıl içinde büyümeye devam etti. Rüzgarın etkisiyle değişen buz katmanının büyümesine bağlı topografyası da değişim gösterdi. Topografya bir yüzeyin üç boyutlu görünümüdür ve burada vadiler, eğimler, ovalar gösterilir. Araştırmaya önce bir pasta katmanları gibi buzlu katmanın düz olduğu varsayılarak başlandı. İklimsel değişimlerin etkisiyle bu katmanların hangi kısımlarının ve nasıl etkilenebileceği sınandı. Çok karmaşık olan bu çalışma ile katmanların yıllar içinde değişen özelliklerini ortaya koymaktadır. Araştırmacılardan Jack Holt, Kimse bu yapıların bu kadar karmaşık olabileceğini düşünmemişti. Buz tabakaları erozyon ve rüzgara bağlı olan değişimin tarihlerini saklamaktadır. Bu tabakalardan gezegendeki iklim değişimini net bir şekilde anlayabiliriz. Aslına bakarsanız bu sonuçlar Viking'in yolladığı görüntülerde de ortaya çıkmıştı. Ancak gelen görüntülerin çok iyi olmaması bazı bilim insanlarınca bu hipotezin göz ardı edilmesine neden olmuştu. Şimdi ise yeni teknolojik araçların aldığı görüntüler ve radar verileri o zaman ki Viking hipotezini doğrular nitelikte. Şekiller neden sarmal? Buna yanıt olarak kutuplardan aşağı doğru yönelen soğuk ve yoğun hava akımlarının neden olduğu verilebilir. Diğer bir yanıt ise gezegenin uzaydaki devinimidir. Aynı tür devinim Dünya içinde geçerli olduğundan bu etki kasırgalara neden olduğu bilinmektedir. Dünya üzerinde bu konuda daha fazla deney yapma imkanı bulunuyor. Antartika ve Greenland'da kullanılan hava gözlem araçları , Mars'taki gözlem araçlarından daha önce kullanılmıştı. Aynı aletler Mars çevresinde dolanan ve 2005 yılında fırlatılmış olan Mars Keşif Aracı'nda da bulunuyor. SHARAD aleti ekip başkanı Roberto Seu, 40 yıl boyunca bu yüzeyin altında ne olduğunu öğrenemedik. Bana öyle geliyor ki bu aletle artık mutlu sona yaklaştık diyor. SHARAD, NASA'ya İtalyan Uzay Ajansı tarafından geliştirilerek verildi. Şu anda aletten alınan verilerden İtalya'da oluşturulan bir ekip de yararlanıyor. Kaynak: NASA/MRO"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/marsin-atmosferinden-kacis-artti/", "text": "Leicester Üniversitesi'ndeki uzay fizikçileri Mars'ın Güneş'in etkisi nedeniyle atmosferinden sürekli madde kaybettiğini ve bunun öncekilere göre arttığını buldular. Yeni çalışmada bu kayba neden olarak güneş rüzgarı gösteriliyor. Araştırmacılar uydu gözlemleri doğrultusunda aldıkları güneş rüzgarıyla taşınan ağır parçacık verilerini analiz ederek Mars atmosferindeki arkı izlediler. Buna göre Mars'ın atmosferinden uzakta ve belirli bir hızla değil aksine atmosferden uzaya madde kaçışı olduğunu gördüler. Araştırmacılar güneş rüzgarının etkileşim bölgelerinde gerçekleşen patlamalar nedeniyle atmosferde kaybın gerçekleştiğini belirtiyor. CIR nedeniyle Mars atmosferindeki parçacıklar çok uzaklara gidebiliyor. Araştırmacılar en son normal değerin 2.5 katı kadar uzaya parçacık salındığını gördüler. Bu incelemeler Mars'ın atmosferinin evrimini anlama yolunda önemlidir. Leicester Üniversitesi Fizik ve Astronomi Merkezi'nden Prof. Mark Lester, Mars'ın Dünya gibi kendini koruyabilen bir manyetik alana sahip değil. Bir diğer sebep de güneş çevrimleridir. Çevrimin en büyük değere ulaştığı zamanlarda bu kayıplarda en yüksek değerine ulaşacaktır diyor. Kaynak: Science Daily"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/marsin-bir-krateri-gecmiste-tuzlu-suyla-doluymus/", "text": "Mars uzun zaman önce şimdiki gibi kuru ve soğuk değildi. Yeni bir çalışmada ele alınan bir Mars kraterinin yaşamı destekleyen suyla dolu olduğuna ilişkin kanıtlar elde edildi. Colorado Boulder Üniversitesi'ndeki araştırmacılar Mars robotu Fırsat'ın gözlem alanı yakınındaki Meridiani bölgesinde 18 kilometre-karelik alanı kaplayan bir gölün klorür tuz içerdiğini saptadı. Dünya üzerinde de çeşitli kurumuş göl yataklarında tuz bulunması akla bu kraterin bir zamanlar suyla dolu olduğu olasılığını getirdi. Kraterin tabanı ve onu çevreleyen alanın mineralojik yapısı 3,6 milyar yıldan daha yaşlı bir krateri gösteriyor. Bilindiği üzere Güneş Sistemi 4,6 milyar yıl önce oluşmuştur. Çalışma ekibinden Prof. Brian Hynek: Bu uzun ömürlü bir göldü. Biz gölün yaş aralığını belirledik. Bu gölün Mars'ta kuruyan son büyük göllerden biri olduğunu söyleyebiliriz diyor. Tuzun dağılımı ve kalınlığına bakarak gölün Dünya'daki okyanuslarla benzer oranda yani yüzde 8 tuz barındırdığı ve bu nedenle mikrobik yaşama uygun bir özelliğe sahip olduğu belirlendi. Göldeki tuzun varlığı sanki yaşanabilir bir ortam sunduğu anlamına geliyor diyor Hynek. Ancak yaşamı etkileyen faktörlerden olan asitlik düzeyiyle ilgili bir çalışma yapılmadığını da ekliyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/marsin-bir-yuzeyinin-ayrintili-goruntusu/", "text": "NASA'nın Mars Yörünge Keşif Aracı'na bağlı olan HiRISE kamerası ile alınmış 600 ayrıntılı görüntü ile yandaki Mars yüzeyi görüntüsü elde edildi. Görüntüde Mars yüzeyindeki sırtlar, sarp kayalıklar, kıvrımlı su yolları görülüyor. Görüntü, Mars'ın kuzey yarım küresinin orta enlemlerindeki bir kraterin batıya bakan yamacına ait. Yüksek Çözünürlüklü Bilimsel görüntü Tarama kamerası 'nın 13 Nisan tarihinde aldığı bu görüntü kameranın 600.görüntüsü olarak kayıt altına alındı. Birçok orta enlem bölgelerinde olduğu gibi bu bölgede de çeşitli kanallar, su yolları ve dik uçurumlar bulunuyor. Bu su yollarının kaynakları çok defa tartışma konusu olmuştur: Bu kaynaklar su, sıvı karbondioksit veya tanecikli yapıdaki maddelerin hareketiyle oluşmuş olabilir. Bu su yollarının yönü çoğunlukla kraterlerden dışarı doğrudur ve bu da uzun vadede iklim değişikliklerinin ve güneş ışığıyla ısıtılma gibi etkenlerle krater duvarlarını biçimlendirmiş olabilir. Krater çevresindeki zengin buz örtü su yolu hipotezine kanıt sağlar. Kraterin merkezindeki buzun süblimleşmesiyle kraterin kenarları içeri doğru yıkılmış olabilir. Buz varlığına diğer bir işaret de krater zeminindeki paralel çizgilerdir. Paralel çizgisel çatlaklar buz zengini maddenin ısı alması nedeniyle oluşup krater duvarı üzerinde gözlenmektedir. Rüzgarın etkisiyle kraterlerin sırtlarında biriken malzemelerde yüksek uçurumlar oluşturmuştur. Görüntü yaklaşık 1.2 km'lik uzunluktaki yüzeydeki maddeyi ve yüzey dokusunun ayırt edilebilmesi için renklendirilmiştir. Kaynak: NASA/JPL"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/marsin-buyuk-kanyonunda-su-kesfedildi/", "text": "ESA-Roscosmos ExoMars Yörünge Gaz İzleyicisi Mars'ın Valles Marineris kanyon sisteminin kalbinde önemli miktarda su tespit etti. Mars yüzeyinin altına gizlenmiş olan su, Mars toprağının en üst kısmındaki hidrojenin haritalanması ile bulundu. Mars'ta suyun var olduğu bilinse de, çoğunlukla gezegenin soğuk kutup bölgelerinde buz olarak bulunur. Su buzu ekvator yakınındaki yüzeyde açıkta bulunmaz, çünkü buradaki sıcaklık su buzunun sabit kalabilmesi için yeterince soğuk değildir. ESA'nın Mars Express'i de olmak üzere misyonlar Mars'ın daha düşük enlemlerinde -topraktaki toz tanelerini buzla kaplayan veya minerallerde hapsedilmiş olan- yüzeye yakın yerlerde küçük miktarlarda su buldu. Bununla birlikte, bu tür çalışmalar gezegenin yalnızca yüzeyini araştırdı ki daha derin alanlarda su depoları olabilir. Moskova, Rusya Bilimler Akademisi Uzay Araştırma Enstitüsünden Igor Mitrofanov: Elimizdeki aletlerle bu tozlu tabakanın bir metre altına bakabiliyoruz. Mars yüzeyinin altında neler olup bittiğini görebilir ve daha da önemlisi bilinmeyen su zengini 'vahaları' keşfedebiliriz diyor. Valles Marineris kanyon sisteminde alışılmadık derecede büyük miktarda hidrojen bulunan bir alan olduğunu belirledik. Hidrojenin su moleküllerine bağlı olduğunu düşünürsek bölgenin yüzeye yakın kısmının %40'ını suyun oluşturduğunu söyleyebiliriz. Su zengini bölge yaklaşık Hollanda büyüklüğünde ve Mars'taki su avımızda umut verici olduğu düşünülen kanyon sisteminin bir parçası Candor Chaos'un derin vadileriyle örtüşüyor. Nötronları İzlemek Igor ve meslektaşları ışıktan daha çok nötronları tespit ederek Mars'ın toprağındaki hidrojen içeriğini Mayıs 2018 ile Şubat 2021 arasında alınan verileri analiz ederek haritaladılar. Rus Bilimler Akademisi Uzay Araştırma Enstitüsünden Alexey Malakhov :Nötronlar 'galaktik kozmik ışınlar' olarak bilinen yüksek enerjili parçacıkların Mars yüzeyine çarpmasıyla üretilir. Daha kuru topraklar ıslak olanlara göre daha fazla nötron yayar. Bu nedenle yayılan nötronlara bakarak toprakta ne kadar su olduğunu belirleyebiliriz diyor. Valles Marineris'in merkezinin bir kısmının beklediğimizden daha fazla suyla dolu olduğunu gördük. Bu, düşük sabit sıcaklıklar nedeniyle su buzunun kuru toprak altında kalıcı olarak kaldığı Dünya'nın donmuş toprak bölgelerine çok benziyor. Buradaki su, buz veya topraktaki diğer minerallere kimyasal olarak bağlanmış şeklinde olabilir. Bununla birlikte diğer gözlemler Mars'ın bir bölümünde görülen minerallerin yeni gözlemlerin gösterdiğinden daha az, yüzde birkaç oranda su içerdiğini söylüyordu. Bu da suyun daha çok buz şeklinde olma olasılığının daha yüksek olması demek diyor Alexey. Ekvator yakınındaki sıcaklık ve basınç koşulları nedeniyle Mars'ın bu bölgesinde su buzu genelde buharlaşır. Aynı durum kimyasal olarak bağlı su için de geçerlidir: minerallerin su kaybetmesini önlemek için doğru sıcaklık, basınç ve hidrasyon kombinasyonu olmalıdır. Bu, Valles Marineris'te suyu korumak için bazı özel ve henüz net olmayan koşulların mevcut olması gerektiğini ve bir şekilde yenilendiğini gösterir. Ne tür suyla karşı karşıya olduğumuzun anlaşılması için daha fazla gözlem yapılması gerekmektedir. Gelecekteki keşifler Gelecek Mars görevlerinin çoğu daha düşük enlemlere ineceğinden buralarda su depoları keşfedilebilir. Mars Express, Mars'ın güney kutbu altında derin sıvı su depolarının yanı sıra, Mars'ın orta enlemlerinde yeraltında suyun olduğuna dair ipuçları bulmuş olsa da, bunlar yerin birkaç kilometre altına uzanıyor ve bu da onların yüzeye çıkarılmasını zorlaştırıyor. Veriler ayrıca Valles Marineris bölgesine yapılacak insanlı keşif misyonları için daha cazip merkezler haline geliyor. Güneş Sistemindeki en büyük kanyon olan Valles Marineris, Dünya'daki Büyük Kanyona göre on kat daha geniş ve beş kat daha derin olup tartışmasız Mars'ın en dramatik manzarasıdır. 1 Yorum İnanılmaz bir olay bence bu insanlığı geliştirebilir hemde çok"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/marsin-buzlu-gecmisinin-izleri/", "text": "ESA'nın Mars Express uzay aracı Mars'ın Argyre Havzasını 6 Haziran'da görüntülemişti. Şimdi de aynı havzadaki Hooke Krateri'nin 380 km kuzeydoğusundaki Nereidum Montes'i gözledi. Engebeli yapısıyla dikkat çeken Nereidum Montes, Mars'ın en büyük krater alanlarından biridir. Yaklaşık 1150 km'lik bir alanı kaplayan Nereidum Montes adını, Yunan gökbilimci Eugene Michel Antoniadi'den alır. Antoniadi, gözlemlerine dayanarak Mars üzerinde kanallar olduğunu bildirmiş, bu gözlemleri inceleyen Perccival Lowell ise bunların sadece optik yanılsamadan kaynaklı hatalı gözlemler olduğunu belirtmişti. Mars Express görüntüsüne göre bölge birden fazla akarsu, buzul ya da rüzgar kaynaklı şeritlerle doludur. Sıvı suyun olduğu düşünülen derin kısımlar zamanla daha geniş alanları kapladı. Dünya'da genelde bu tür yapılar yağış sonrasında yüzeyden akma ya da kar-buzun erimesi sonucunda oluşur. Benzer süreçlerin Mars yüzeyinde gerçekleştiğini düşünen bilimcilere göre Mars'ta geçmişte su kesinlikle vardı. İlk görüntünün alt kısmında krater yığınları arasında suyun bıraktığı koylar ve dalgalar görülüyor. Kraterlerin çap ve derinlikleri arasındaki oranlara bakılınca, bunların diplerindeki yüzeyin altında eski su-buzu formları olabileceği düşünülüyor. Bilimciler kraterlerdeki su-buz derinliğinin yüzlerce metre olduğunu tahmin ediyor. Topografik görüntüde özellikle sol üstte büyük kısmı görülen kraterin dibindeki su-buzunun diğer kraterlere göre daha derinlere indiği görülüyor. Doğu tarafta ise neredeyse pürüzsüz yani çeşitli çarpışmalara uğramamış, buzul alan özelliğini gösteren genç bölge göze çarpıyor. Yer altı suyuna ilişkin diğer gösterge de topografik görüntüde mavi krateri çevreleyen sıvı çıkışlarıyla oluşmuş örtüdür. Bir kuyrukluyıldız ya da göktaşının su ya da buzlu yüzeye çarptığında bu tür örtüler ortaya çıkar. Son olarak da görüntülerde genellikle rüzgarın etkilerinden korunan höyük ve kanyonların içinde geniş dalgalalı kumul alanların oluşumu görülüyor. Nereidum Montes gibi bölgeler üzerinde yapılan ayrıntılı çalışmalar, gelecekte robot ve insan ziyaretleri için alt yapı oluşturur. Böylece heyecan verici Mars bölgelerinin nereleri olduğu anlaşılır."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/marsin-derinlerinde-yeralti-suyu-var/", "text": "İtalyan Uzay Ajansının desteklediği bir araştırma ile 2018'in ortalarında Mars'ın güney kutbu altında derin bir su gölünün olduğu keşfedilmişti. Şimdi ise derin yeraltı suyunun Mars'ta hala aktif olabileceğini ve üstelik ekvatoral bölgelerde yüzey akışları oluşturabileceği gösterildi. Southern California Üniversitesindeki araştırmacılar Mars'ın sadece güney kutbu bölgesinde değil çok daha geniş coğrafyada yeraltı suyunun olduğunu düşünüyor. 750m kadar derinliğe sahip bu suyun yüzeyde özellikle analiz edilen belirli kraterlerin çatlaklarından yüzeye çıktığını belirlediler. Araştırmacılara göre bu durum yeraltı suyuna etki eden yüksek basınçla oluşuyor. Basıncın etkisiyle su yüzeye tırmanıp bulduğu çatlaklardan dışarı sızıyor. Dünya'da özellikle çöllerdeki araştırmalar bu sonuca işaret ediyor. Kuzey Afrika'daki Sahra ve Arap Yarımadasındaki çöllerde benzer mekanizmalar görülmektedir. Suyun yüzeye çıktığı yerlerde yaşanabilirlik araştırmaları yapılabilir. Bu noktaların izlenmesi için yeni uydu teknolojilerine ihtiyaç duyulmaktadır. 750m derinlikte yeraltı suyunun olduğu bilgisi Mars'ta çok daha derinlerde suyun araştırılması gerektiğini ortaya koymaktadır. 1 Yorum mars'a insanlı uzay yolculuğunun yapılması orada bir koloni kurulması araştırmaların insan eliyle ve labaratuarlarda yapılması gereklidir.özelliklede güney kutbuna indirilecek bir gemi.hayal değil belki 5 veya 10 yılda yapılabilir.yeni bir yaşam orada başlıyabilir.belki biz görürüz belki görmeyiz ama ay'a nasıl gidildiyse orayada belkide dahada ileriye TİTAN'a mesela.selamlar."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/marsin-en-buyuk-kanyonunda-gezinti/", "text": "ESA'nın Mars Express uzay aracının verileriyle elde edilen ilgi çekici bu film, Mars'ın en büyük kanyonu olan Vallis Marineris'de sizi bir gezintiye çıkarıyor. 4.000 km uzunluğunda, 200 km genişliğinde ve 10 km derinliğindeki Valles Marineris sadece Mars'ın değil Güneş Sistemi'nin de en büyük kanyonudur. Film Valles Marineris'in kuzeyindeki kapalı ve 8 km derinliğindeki Hebes Chasma adlı bir çukura odaklanmıştır. Ovaları birbirinden ayıran oluklar, çarpma krateri kenarındaki derin uçurumlar, heyelan izleri vadi boyunca göze çarpıyor. Mars Express vadinin bazı bölgelerinde önemli miktarda su akmış olabileceğini mineralleri tespit ederek gösterdi. Hebes Chasma oluşumu muhtemelen volkanik bölge Tharsis ile gezegenin en büyük dağı Olympus Mons ile ilgilidir. Yoğun volkanik hareketin görüldüğü dönemlerde tüm bölgedeki yüzey kabuğu büyük bir stres altında yukarı doğru hareketlenme eğilimindeydi. Gerginliğe dayanamayan kabuk Valles Marineris ve çevresindeki çukurları da içine alarak çökmüştür."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/marsin-ikiz-kraterleri/", "text": "Şekildeki çarpma kraterleri oluşum sırasında büyük bir olasılıkla yüzeye buz parçacıkları saçmıştır. 'İkiz' kraterler Mars'ın Thaumasia Planum bölgesindeki Güneş Sistemi'nin en büyük kanyonu olan Valles Marineris'in güneyinde yer almaktadır. Kraterler aynı zamanda yüzey altındaki su hakkında da bilgi vermektedir. Görüntüde aslında kuzeydeki büyük krater 2012 yılında Arima Krateri olarak adlandırılmıştır. Güneydeki kratere ise henüz bir adlandırma yapılmamıştır. Her iki krater 50 km genişliğinde olup karmaşık iç özelliklere sahiptir. Güneydeki kraterin ayrıntılı bir görüntüsü verilmiştir. Düz yüzeyde gerçekleşen çarpma sonucunda oluşan kraterde birden fazla çökme oluşmuştur. Bu Arima kraterinde daha net bir şekilde görülmektedir. Mars'ta yaygın birşekilde gözlenen bu tip kraterlere Güneş Sistemi'nde dev gezegenlerin buz uydularında da rastlanır. Bunlar nasıl oluşmuş olabilir? Bir asteroit bir kayalık gezegenin yüzeyine çarptığında, çarptığı bölgedeki toprağı sıkıştırır. Çarpmanın etkisiyle sıkışan yüzeyde şiddetli bir patlama görülür. Çarpmanın etkisi düşük ise ortaya çıkan krater çanak şeklindedir. Daha şiddetli olaylar ise büyük krateri oluşturup bunun etrafını saran yüksek duvarlarla, merkezi tepeler veya derin çukurlarla daha karmaşık şekle bürünür. Çarpmanın etkisiyle yüzeydeki kayanın ve krater altındaki buzun erimesi sonucunda çatlaklar boyunca akması merkezi çukuru oluşturduğu düşünülüyor. Bir başka kurama göreyse çok hızlı gerçekleşen darbenin etkisiyle oluşan basınç yeraltındaki buzun yüzeye fırlamasına neden olmuştur. Sonuçta yüzey toprağı bir enkaz ile çevrili derin bir çukura dönüşür. Çukuru oluşturan darbe enerjisi ana kraterin merkezindedir. Görüntüdeki büyük kraterler benzer çaplı olmalarına karşılık topografik haritada görüldüğü gibi merkezi çukurların boyutu ve derinlikleri oldukça farklıdır. Arima krateri güneydeki diğer kraterle karşılaştırıldığında belki de daha fazla yer altı buzunu açığa çıkarmış daha şiddetli bir darbenin etkisiyle oluşmuştur. Birçok komşu küçük çarpma kraterleri de yüzeyin altında saklanan ve darbe etkisiyle açığa çıkabilen su-buzunun varlığını gösterir. Eriyen buzdan oluşan su yüzey boyunca akarak krater kenarlarının taç yaprağı şeklini almasını sağlar. Çarpma kraterleri gezegen yüzeyinin geçmişiyle ilgili bilgiler barındırır. Thaumasia Planum bölgesindeki küçük ve büyük çukurlar yeraltında bol miktarda su veya buzun varlığını gösteren kanıtlara sahiptir."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/marsin-iklim-degisiminde-bulutlarin-etkisi-inceleniyor/", "text": "NASA'nın Mars Keşif Yörünge Aracı Mars atmosferinin sıcaklığının günde iki kez artıp azaldığını belirledi. NASA'nın Jet İticileri Laboratuarı'ndan Armin Kleinboehl: Gün ortasında ve geceyarısından sonra sıcaklığın maksimuma ulaştığını gördük diyor. Mars İklim Takibi aletiyle tespit edilen sıcaklık değişimlerinin 14 0C derece dolayında olduğu belirlendi. Süreç, gece ve gündüzleri alınan bir dizi ölçümle izlendi. Gözlemlere göre değişim deseni küresel olarak yıl boyunca etkili. Çalışma Geophysical Research Letters'da yayınlandı. Her gün değişen sıcaklık, basınç nedeniyle görülen küresel salınımlara 'atmosferik gelgit' adı veriliyor. Bu, okyanuslarda görülen gel-git olayının tersine atmosferdeki sıcaklığın değişimiyle ilgilidir. Dünya'da da atmosferik gel-gitler görülür ancak bu sıcaklık farkı çok azdır. Dünya atmosferinin sadece yüzde biri kadar atmosfere sahip olan Mars'taki ısı değişimleri ise kısa sürelidir. Mars'ın atmosferinde su-buz bulutları bulunur. Mars ekvator bölgesinde yüzeyin yaklaşık 10 ile 30 km üzerindeki bu bulutlar kızılötesi ışığı emer. Bu bulutlar ince ve şeffaftır. Buna karşılık bulutların varlığı atmosferin ısınması için yeterlidir. Yüksek sıcaklık dalgalanmalarının tropik bölgelerde görülmesi beklenen bir şey olmadığı halde, bulutların ışınım etkileri hesaba katılarak Mars iklim modellerine bir yenisi eklenmiştir. Mars'ı biraz suyu olan kuru ve soğuk bir dünya olarak düşünüyorum. Atmosferinde su buharı olsa da bu, Dünya atmosferindeki su buharıyla karşılaştırılamayacak kadar az. Su-buz bulutlarının soğuk bölgelerde oluştuğu bilinmektedir, buradaki dönüşüm Mars sıcaklığındaki dalgalanmanın anlaşılmasında önemlidir. Dünya'daki bulutların iklim değişimleri üzerindeki etkilerini anlamak için buradaki değişimleri dikkate alarak karşılaştırma yapabiliriz diyor Kleinboehl."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/marsin-toz-firtinalarindaki-duzen/", "text": "Mars'ta yıl boyunca etkili toz fırtınalarının etkilediği alanlar göz önünde tutularak atmosfer sıcaklıkları ile mevsimsel sınırlar tespit edildi. Son altı yıla ait Mars araçlarının verileri güney yarımkürede bahar ve yaz mevsimlerindeki sıcaklıkların her yıl için benzerlik gösterdiğini ve sırayla üç büyük toz fırtınalarının oluştuğu modeli gösterdi. Bir Mars yılı yaklaşık iki Dünya yılıdır. NASA'nın Jet İticileri Laboratuvarı'ndan David Kass: Sıcaklık dağılımı ile toz fırtınalarının yapısına baktığımızda büyük toz fırtınalarının bazılarında düzenlilik göze çarpıyor diyor. Bölgesel toz fırtınalarındaki desenlerin tanımlanması onları kontrol eden atmosferik özellikleri anlamaya dönük bir adımdır. Hala öğreneceğimiz çok şey var, attığımız bu ilk adım oldukça önemli. Toz esintilerinin, atmosferdeki sıcaklık ve Mars rüzgarlarıyla ilişkisi var: Havalanan toz güneş ışığını emer ve bu nedenle toz daha çok ısınır. Bazı durumlarda tozlu hava ile berrak hava arasında 35 Santigrad derece sıcaklık farkı olabilir. Tozun ısıtarak yükselttiği hava, daha soğuk yere ulaştığında aşağı inebilir ki, bu da küresel rüzgar dağılımını etkiler. Sıcaklık farklılıklarının toz fırtınalarını doğrudan ya da dolaylı etkilediği belirlenmiş oldu. Büyük ölçekte iklim tahminlerini geliştirmek, Kızıl Gezegen'de ilerleyen yıllarda görev yapacak araç ve insanların güvenliği için önemli olacaktır. Ayrıca mevsim desenleri ile toz fırtınalarını kategorilere ayırmak, mevsimsel ve yerel olaylar arasındaki küresel hava değişkenliğini anlamaya yardım eder. NASA 1997'den bu yana Mars yörünge araçlarıyla gezegeni izliyor. 2006'da Mars Yörünge Kaşifi üzerindeki Mars İklim Sondası, 1997 ile 2006 yılları arasında görevde kalmış Mars Küresel Tahmin Aracı üzerindeki Termal Emisyon Tayfölçeri Mars ile ilgili veriler topladı. Kass ve ekibinin incelediği sıcaklık verileri Mars yüzeyinin yaklaşık 25 kilometre üzerine ait. Bu da yerel fırtınalardan daha çok bölgesel fırtınaların çalışılmasına olanak sağlar. Çoğu toz fırtınaları yaklaşık 1200 kilometrelik alanda ya da birkaç gün boyunca küçük alanlarda etkili olabilmektedir. Bazı fırtınalar bölgesel olarak başlayıp gezegenin üçte birini etkileyerek üç hafta sürebilir. Güney yarıkürede başlayıp tüm gezegeni kaplayabilir. Buna karşılık büyük bölgesel toz fırtınaları henüz belirsizdir ve bunların küresel fırtınaya dönüşümüyle ilgili veriler çalışmaya eklenmemiştir. Üç büyük bölgesel fırtınayı taklit eden A,B ve C türleri son altı yıllık Mars gözlemlerine göre her yıl aksamadan sırayla ortaya çıkıyor. Kuzey Amerika'da ortaya çıkan büyük fırtınalar genellikle Dünya'nın kuzey kutbuna yakın soğuk mevsimler ile sonbahar aralığında gerçekleşir. Benzer durum Mars'ta küçük fırtınaların birleşmesiyle oluşan toz fırtınaları için de geçerlidir. Kuzey kutbu kaynaklı fırtına, güney yarımküredeki bahar mevsimine hareket ettiğinde, havadaki toz güneş ışığı etkisiyle ısınır. Bu sayede ısınan atmosfer nedeniyle rüzgar hızı artar. Bu güçlü rüzgarlar fırtınayı dikey olarak genişleterek bölgede daha fazla tozu havaya kaldırır. Kısa bir süre önce güney yarımkürede yaz başlamadan B tipi fırtına patlak verdi. Bunun kökeni güney kutbundaki karbondioksit buzları çevresi olabilir. Çoklu fırtınalarda bu sürece katılarak bölgesel etkiye neden olabilir. B fırtınası bittikten sonra C fırtınası başlar. Bu fırtınaların süresi ve gücü B ve A tipi fırtınalara göre belirgin değil değişkendir."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/marsin-uydulari-dev-carpismanin-urunu-mu/", "text": "Mars'ın Phobos ve Deimos uyduları nasıl oluştu? Sorunun yanıtını ele alan çeşitli modeller bulunmaktadır. Bunlardan en çok kabul edileni Mars'ın bu iki biçimsiz cismi yakaladığıyla ilgili olanı. Yeni bir çalışma bu modelin yanlış olduğunu, uyduların Güneş Sistemi'nin erken dönemlerinde bir çarpışma sonucu oluştuğunu gösteriyor. Böylece tartışma yeni bir boyut kazanıyor. Phobos ve Deimos'un Mars tarafından yakalanan iki asteroit olduğu kuramı iki bağımsız ve birbirini tamamlayan çalışmayla çürütüldüğü ileri sürüldü. Uyduların yörüngeleri yakalama kuramına uymadığı görüşü yeni çalışmanın en önemli çıkış noktasını oluşturuyor. CNRS ve Aix-Marseille Üniversitesi'ndeki araştırmacıların yürüttüğü çalışma Astrophysical Journal'de yayınlanacak. Çalışmada uyduların benzer özelliklere sahip olduğu gösterildi. Diğer çalışma ise Fransız, Belçikalı ve Japon araştırmacılarca yürütüldü. Buna göre de uydular Mars ile Mars'ın üçte biri büyüklüğündeki bir cismin dev çarpışmasının ürünleri. Paris Diderot Üniversitesi, Belçika Kraliyet Gözlemevi ve Japon ELSI Enstitüsü araştırmacılarının ele aldığı çalışma, olayı sayısallaştırılmış benzetimle çarpışma ve sonrasında neler olduğunu ele alıyor. İlgili makale Nature Geoscience Dergisi'nin 4 Temmuz 2016 sayısında yayınlandı. Mars'ın uydularının kökeni henüz açıklanamamış bir sırdır. Düzensiz şekilli olmaları asteroit olduklarını ve Mars tarafından yakalandıklarını akla getirse de, hemen hemen dairesel yörüngeye sahip olmaları ve gezegenin ekvator ekseni çevresinde dolanmaları buna tezat oluşturuyor. Bu da bir çarpışma teorisini gündeme getirir. Buna göre Mars ile başka bir cisim arasındaki çarpışma bu şekilsiz iki uydunun oluşmasına yol açmış olabilir. Çarpışma sonucunda Mars'ın çevresinde oluşan enkazdan iki uydu oluşmuş olabilir. Burada da sorunlu olan kısım, Dünya'nın çevresindeki enkaz Ay gibi tek uyduyu oluşturmuşken, Mars'ta neden iki küçük uydu oluştu? Daha düşük bir olasılık gibi görünen üçüncü bir olasılık da uyduların Mars ile aynı bileşime sahip olduğunu ve çarpışma sonrasında Mars ile aynı dönemde oluştuğu yönündedir. İki bağımsız çalışma bu bulmacayı çözdüğü düşüncesinde: Mars'ın uyduları dev bir çarpışmanın ürünleridir. Belçika, Fransız ve Japon araştırmacılarının öne sürdüğü teoriye göre gezegen oluşumundan 100 ile 800 milyon yıl sonra Mars ile Mars'ın üçte biri büyüklüğündeki bir cisim çarpışarak Mars'ın ilkel gövdesinden uzaya fırlayan maddeden iki uydu oluştu. Araştırmalara göre çarpışma sonrasında Mars'ın çevresinde gaz ve toz diski oluştu. Bu diskin Mars'a yakın olan kısmı kayboldu ve geriye Phobos kaldı. İç kısımdaki parçacıklar kütle çekim etkisiyle gezegene düşmüştür. Birkaç bin yıl sonra gezegen çevresini yine gaz ve toz diski sardı. Birkaç milyon yıl içinde bu tozda gezegene düşerek geriye Phobos ve Deimos'u bıraktı. Bu teori bilgisayar benzetimleriyle çeşitli senaryolar ele alınarak modellendi. Çarpışma ve bunun sonrasındaki toz diskinin oluşumu, kaybolması ve geriye sadece iki uydunun kalışını ele alan üç ardışık senaryo uyduların evrimini ortaya koyuyor. İkinci, yani CNRS ve Aix-Marseille Üniversitesi tarafından yapılan araştırmada da yakalama teorisinin yanlış olduğu gösterildi. Buna göre Phobos ve Deimos'u oluşturan maddenin yapısı Mars'ın ilkel dönemdeki yapısıyla benzerlik gösteriyor. Bu da çarpışma teorisine destek sağlamaktadır. Tek sorun Phobos ve Deimos'un yüzeyindeki toz katmanı. Buna karşılık toz katmanının teoriyi çürütemeyeceği belirtiliyor. Uyduların oluşumundan bu yana gezegenler arası toz bombardımanı uyduların yüzeyini kaplamıştır. Bu tozun bir kısmı da Mars'ı çarpışma sonrası saran toz diskindeki parçacıklarda bulunmaktadır. Dolayısıyla yüzeydeki tozun yapısı ve uyduların yoğunluklarının düşük olması teoriyi destekleyen başlıca iki özelliktir. Muhtemelen Borealis havzası böyle bir çarpışmanın varlığını onaylayan dev bir izdir. İki çalışma aynı zamanda çarpışma sonrasında neden Mars'ta Dünya'daki gibi tek yerine iki uydunun oluştuğunu da açıklamaktadır. Buradaki temel unsurlardan biri de ilkel dönemde Mars'ın Dünya'ya göre daha yavaş dönmesiydi. Dünya o zamanlar kendi çevresinde dört saatte, yani çok hızlı dönerken Mars çok daha yavaş dönmekteydi. Yeni gözlemlerle Mars'ın uydularının yaş ve yüzey yapısı hakkında daha fazla bilgi edinilebilecek. Japonya'nın JAXA uzay ajansı bu çalışmayı yakın gelecekte onaylayabilir ya da çürütebilir. JAXA 2022'de başlatacağı Mars Moons Keşif Aracı ile 2027'de Phobos'dan örnek toplayıp Dünya'ya getirecek. Benzer bir görevi ESA ve Rus uzay ajansı 2024'de hayata geçirmeyi planlamaktadır. CNRS"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/marsla-iletisim-gecici-olarak-kesilecek/", "text": "Mars gezginlerinden Fırsat bu hafta Mars'a inişinin 7. yıldönümünü kutlayacak ve hemen ardından 16 gün süreyle Dünya ile olan iletişimini kesecek. Çünkü bu sırada Mars Dünya'ya göre Güneş'in arkasına dolanmış olacak. Opportunity 25 Ocak 2004'te Mars yüzeyine inmişti. Güneş'in arkasına dolanacak olan gezegenden gelecek radyo sinyalleri Güneş tarafından bozulmaya uğrayabilir. Bu da alınacak bozuk sinyalin yanlış anlaşılmasına ve verilecek bir komutun uzay aracına zarar vermesine yol açabilir. NASA böylesi bir tehlikeden uzak durmak için Fırsat ile olan iletişimi 27 Ocak ile 11 Şubat tarihleri arasında askıya alacak. Benzer durum Fırsat'ın ikizi Ruh ve gezegen yörüngesinde dolanan Mars Yörünge Keşif Aracı ile Mars Odyssey Yörünge araçları için de geçerli olacak. Fırsat bu süre boyunca en düşük hızla hareketine devam edecek. Mars-Dünya arasındaki iletişimin kesilmesi, aracın güvenliği açısından bir sakınca oluşturmuyor. Mars Yörünge Keşif Aracı bu sırada edindiği verileri veri akışının gerçekleşeceği zamana kadar saklayacak. Fırsat bu sırada yörünge aracına veri aktarmayı sürdürecek. Fırsat Santa Maria Krateri'nin güney doğusunda bulunuyor. NASA, aracın bu süre içinde elde edebileceği önemli bir veriyi de kaybetmek istemiyor. Fırsat bu süre içerisinde Luis de Torres adlı bir kayaya ulaşacak. Robotun üzerindeki Moessbauer tayfölçeri birkaç gün boyunca kayadaki mineralleri inceleyecek. Bunu da bir miktar kobalt 57 kullanarak gerçekleştirecek. Bir yıldan daha kısa yarılanma ömrü olan kobalt aracın 7 yıllık görevi süresince oldukça azaldı. Robottaki diğer çoğu kaynak bu 7 yıl süresince tükenmişti. Fırsat bu geçici dönemde hem de atmosfer ölçümlerini gerçekleştirecek. Daha sonra 22 km çapındaki Endurance Krateri'ne yol almadan önce 6 km'lik Santa Maria Kraterini incelemek için birkaç günü daha olacak. Fırsat ve Ruh robotları 2004 yılında Mars yüzeyine indirildi. Araçlar Mars yüzeyinde mikrobiyotik yaşamın başlaması için gerekli olan suyun bir zamanlar bulunduğunu keşfettiler. Ruh ile en son 22 Mart 2010'da iletişim kurulmak istendi. Ancak bir sonuç alınmadı.* Araç hala kış uykusundan uyanacağı günü bekliyor. Ek Bilgi: *Ruh pudra inceliğindeki bir kuma saplanınca sabit istasyon olarak görev yapmaya başladı. Bulunduğu bölgeye kış mevsimi geldiğinden aracın yeterli güneş ışığı alamayacağından endişelenen NASA, robotu kış uykusuna yatırdı. Konula ilgili aşağıdaki haberlere göz atabilirsiniz:"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/marsta-bilinenden-fazla-su-var/", "text": "Avrupa Uzay Ajansının Mars Express uydusu Kızıl Gezegen'in kutup bölgesinde buzun altına gömülü birkaç sıvı su deposu keşfetti. Araçtaki radar aleti MARSIS 2018 yılında buzlu yüzeyin yaklaşık 1.5 kilometre altında yeraltı su deposu olduğunu ortaya çıkarmıştı. Şimdi de, yeni verilerin eklenmesiyle üç yeni depo daha keşfedildi. Bunların en büyüğü 20x30 km boyutlarında olup küçük göletlerle çevrilidir. Soğuk havalarda suyun, sıvı halde kalması için çok tuzlu olması gerektiğini düşündürmektedir. Mars bir zamanlar Dünya'nın ilk dönemlerinde olduğu gibi daha sıcak olup yüzeyden akan su nedeniyle nemliydi. Su bugün Mars yüzeyinde kalması mümkün olmasa da, yeni sonuca göre yeraltında milyonlarca ve hatta belki de milyarlarca yıllık eski göllerden oluşan bir sistemin olma olasılığı çok güçlü. Bu bölgelere ulaşılması çok zor olsa da Mars'ta yaşam kanıtı aramak için ideal yerler olacaktır. Antarktika'daki Vostok Gölü gibi Dünya'da da birçok buzul altı gölleri bulunmaktadır. Zorlu şartlarda yaşamın nasıl devam ettiğini araştıran astrobiyologlar bu gibi yapılarda sıra dışı ekosistemler olabileceğini belirtiyor. Mars'taki radar verilerini analiz etmek için kullanılan teknikler Antarktika, Kanada ve Grönland'daki buzul altı göllerde yapılan araştırmalarda kullanılanlara benzemektedir."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/marsta-bir-rus-araci/", "text": "1971 yılında Mars yüzeyine inen Sovyetler Birliği'ne ait uzay aracının parçaları NASA'nın Mars Yörünge Keşif Aracı ile görüntülendi. MRO'nun beş yıl önce ilettiği görüntüde, Rus aracının paraşüt, ısı kalkanı ve fren roketi olmak üzere dört parçası görülüyor. Mars 3 sondası 2 Aralık 1971'de Mars'a inen ilk araç oldu ve birkaç saniye süresince dünyayla iletişim kurdu. MRO üzerindeki Yüksek Çözünürlüklü Görüntüleme Bilim Deneysel Aracı ile çekilen görüntülerin gerçek boyutları aşağıdaki adreslerde bulunuyor: http://uahirise.org/ESP_031036_1345 ve http://www.jpl.nasa.gov/ spaceimages / details.php? id = PIA16920. Eski Sovyetler Birliği 1971 yılında Mars'a, Mars 2 ve Mars 3 adlı araçları yolladı. Araçlar bir yörünge bir de yüzey modülünden oluşuyordu. Mars yüzeyinde gezegeni etkileyen toz fırtınasına karşılık her iki uzay aracı da yüzeye başarıyla indi. Mars 2 yörünge aracının iniş modülü yüzeye inmeden parçalandı. Mars 3 modülü ise Kızıl Gezegen üzerine yumuşak bir iniş gerçekleştirdi ancak bilinmeyen bir nedenle 14,5 saniye sonra iletişimi kesti. İniş yeri Ptolemaus Krateri yakının yani 45 derece güney ve 202 derece doğu enlemiydi. HiRISE Kasım 2007'de bölgenin bir görüntüsünü aldı. Aldığı görüntü 1,8 milyar piksel çözünürlükte olup yaklaşık tamamı 2500 bilgisayar ekranı kadar büyük bir ekranda ancak görüntülenebilir. Mars 3'ün donanımları ise 31 Aralık 2012'de bulundu. Petersburg'dan Rus İnternet Topluluğu başkanı Vitali Egorov tarafından http://vk.com/curiosity_live adresinde başlatılan, Merak aracı verilerinin izlendiği sitede yapılan bir çalışmayla Mars 3'ün parçaları ortaya çıkarıldı. Çalışma sırasında bölgede aracın parçaları olduğu düşünülen benzer görüntüler tek tek ele alınarak boyutlarının, şekillerinin uyumluluğu ve gezegene giriş sırasında yaşayacakları şekil değişimi gibi etkiler değerlendirildi. Mars'ın herkes tarafından keşfedilebileceğini insanlara göstermek istedik. MRO'nun elde ettiği görüntülerle birlikte aracın bulunması geçmişte neler yapabildiğimiz açısından da önemlidir diyor Egorov. Görüntülerdeki en belirgin parça paraşüte ait olandır. Yaklaşık 8 metre çapındaki paraşüt bölgedeki en parlak cisimdir. Paraşüt yüzeye tamamen yayılmış olsaydı 11-12 metrelik bir alanı kaplayacaktı. Isı kalkanı ise yüzeye kısmen gömülü durumdadır. Bu nedenle görülmesi zor olmuştur. İniş modülü ve fren roketine ait parçalar ise ard arda yüzeye çarpmış görünmektedir. Not: Geçmiş Mars görevleriyle ilgili çizelgeye ulaşmak için tıklayınız. 1 Yorum hocam bildiğim kadarıyla kızıl gezegende sürekli olmasa da çok büyük fırtınalar oluyor.o tarihten bu yana uzay araçlarının kuma gömülmesi gerekmiyor muydu?Çünkü bildiğim kadarıyla mars dünya kadar olmasa da yüzey değişikliği olan bir gezegendir"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/marsta-deprem-oldu/", "text": "Sonunda başka bir dünyadaki yer sarsıntısını ölçmeyi başardık. Daha önce Ay üzerindeki sarsıntıları kaydetmiştik ama ilk kez başka bir gezegende de depremler olduğu belirlendi. Üstelik bu gezegen Mars... Mars Insight aracı geçtiğimiz Kasım ayında Mars yüzeyine inmiş ve bu iniş, büyük bir coşkuyla, canlı yayınla verilmişti. Insight hareketsiz bir robottur ve görevi de Mars'ın yüzeyinin altında neler olup bittiğine bir bakmak. Aracın yolladığı son veriler Kızıl Gezegende deprem oluştuğunu gösteriyor. Şimdilik bilinen Mars'ın iç kısmında bir sarsıntı oluştuğu. Ancak bunun nedeni henüz belli değil. Ölçülen sinyal oldukça zayıf. Bu kadar zayıf bir sarsıntı Dünya üzerinde okyanuslarda ya da hava akımları etkisiyle oluşabiliyor. Mars'ta ise durum böyle değil. Oluşan sinyal yüzeyde esen rüzgarların oluşturduğu bir sarsıntı olabilirdi ki değil; çünkü aracın kaydettiği sinyalin kaynağı gezegenin içi. Bu da Mars'ın iç kısmının hala aktif yani enerjik olması demek. İşte bu bilgi gerçekten 'harika'. Dünya'daki depremler tektonik plaka hareketleri ile oluşuyor. Ancak Ay ve Mars'ta bu plakalar yok. Bu soğuk dünyalarda depremlerin, çekirdeğin soğuma süreci nedeniyle daralması sonucu oluştuğu düşünülüyor. Bunun sonucunda yüzeydeki kabukta biriken stres zaman içinde kırılmayla açığa çıkar. Insight üzerindeki aletler dış etkenlere karşı yalıtılmıştır. Yani dışarıda olabilecek şiddetli bir rüzgar sonucunda depremölçerin harekete geçmesi önlenmiştir. Bu yalıtım aynı zamanda ani sıcaklık değişimlerine karşı da aleti korumaktadır. Şimdi araştırmacılar ve özellikle de jeologlar bu sinyalleri inceleyerek oluşan depremin nedenini anlamaya çalışıyor. Bize de bu açıklama gelene kadar 'sabretmek' düşecek. Haberin ayrıntısı JPL'de... 1 Yorum depremleri ölçmek çok özel bir çalışma hemde mars da.daha da neler yapılabilecek.teşekkürler.selamlar."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/marsta-fay-catlaklari-ve-derin-vadiler/", "text": "Mars bize çok yabancı bir gezegen olmasına karşılık jeolojik açıdan çok şaşırtıcıdır. Bu görüntü uçurumlar, duvarlar, faylar, dev platolar ve volkanlarla kaplı Mars'ın bir bölgesini gösteriyor. Görüntü ESA'nın Mars Express aracıyla elde edildi. Sarp kayalıklarla kaplı, eğimli bir bölge olan Claritas Rupes'e fay hatlarını andıran 950 km boyunca uzanmış çatlaklar egemendir. Buradaki diklik yaklaşık 2000 km boyunca uzanmaktadır ve büyük bir jeolojik geçmişin izlerini barındırmaktadır. Bölgede Tharsis Bulge adı verilen büyük höyüğün oluşumunu ve birçok çukur, kırık ve çatlakların ortaya çıkmasını tetikleyen neden olarak ise yüzeyi gerilmesi gösteriliyor. Tharsis volkanik bölgesi içindeki bu çıkıntı 10 km yükseğe kadar uzanmaktadır. Bu da kabaca, bölgenin geçmişte yer kabuğunun hareketlenmesiyle bir bloğun diğerinin üzerine çıkması şeklinde açıklanabilir. Benzer desenler Dünya üzerinde Almanya ile İsviçre arasındaki Basel yakınlarında Yukarı Ren Vadisi ya da Çek Cumhuriyeti'nin Eger Graben çevresinde de görülür. Karasal hareketlenmeye Kaliforniya'daki Ölüm Vadisi ve Ürdün'deki Rift Vadisi'nde Ölü Deniz sayılabilir. Faylar arasında yükselen çatlaklara da Fransa'nın Vosges Dağları ile Filistin Platosu'da rastlanır. Claritas Rupes, Tharsis Bölgesi'nin doğu sınırını oluşturur. Bu bölge Dünya'daki Everest Tepesi'nden üç kat daha yüksek olan Olympus Dağı da olmak üzere Güneş Sistemi'nin en yüksek volkanlarını içerir. 30 Kasım 2013'de Mars Express'in Yüksek Çözünürlüklü Stereo Kamerası'nın elde ettiği bu görüntü piksel başına 14 m çözünürlüktedir. Bölgenin yüksek çözünürlükteki fotoğrafı için tıklayınız."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/marsta-hava-bulutlu/", "text": "Mars gezgini Merak gezegen atmosferinde beklenenden daha yüksekte ve erken dönemde oluşan bulutları görüntüledi. Mars'ın ince ve kuru atmosferinde bulutlu günlere ender rastlanır. Bulutlar genelde gezegenin ekvatorunda ve Güneş'ten en uzak olduğu soğuk zamanlarda oluşur. Ancak bilim insanları tam bir Mars yılı önce Merak gezgini yardımıyla beklenenden erken dönemde bulut oluşumlarını fark etti. Merak bu yıl Ocak ayının sonlarına doğru ortaya çıkan erken bulutları görmeye hazırlandı. Sonuçta batan Güneş'ten yayılan ışıklar atmosferdeki buz kristallerini parlattığı incecik puf bulutları görüntüledi. Bu tür görüntülerin muhteşem olmasının yanında bilim insanlarına Mars'ta bulutların nasıl oluştuğunu ve öncekilere göre farklılıklarını anlamalarına yardımcı olmaktadır. Aslında Merak ekibi yeni bir keşifte bulundu: erken zamanda oluşan bulutlar normalden daha yüksek irtifalarda bulunmaktadır. Çoğu Mars bulutu gökyüzünde 60 kilometreden fazla yüksekte bulunmaz ve su buzundan oluşur. Ancak Merak'ın görüntülediği bulutlar havanın çok soğuk olduğu daha yüksek irtifada ve muhtemelen donmuş karbondioksit yani kuru buzdan oluşmuştur. Bilim insanları bir bulutun yüksekliğini belirlemek için ipuçları arıyor. Merak'ın son görüntülerinden hangisinin su-buzu bulutlarını ve hangilerinin kuru buz bulutlarını gösterdiğini anlamaları için daha fazla analiz yapmaları gerekecek. Bulutların ince, dalgalı yapılarını Merak'ın renksiz navigasyon kameralarından alınan görüntülerden görmek kolaydır. Ancak kelimenin tam anlamıyla parlayan renkli görüntüler gezginin Mastcam kamerasından alınmıştır. Gün batımından hemen sonra görüntülenen buz kristalleri, son ışıkları yakalayarak kararan gökyüzünde parıldar. Noctilucent bulutları olarak bilinen alacakaranlık bulutları kristallerinden dolayı oldukça parlak hale gelir ve sonra gökyüzündeki son Güneş ışıkları da ortamı terk ettiğinde kararırlar. Bu bilgi ile bulutların ne kadar yüksekte olduğu hesaplanabilmektedir. Daha da çarpıcı olan ise yanardöner ya da sedef bulutlarıdır. Atmosfer bilimci Mark Lemmon: İçinde ışıltılı pastel renklere sahip bulut görürseniz bunun nedeni bulut parçacıklarının neredeyse aynı boyutta olmasıdır. Bu genellikle bulutlar oluştuktan sonra aynı oranda büyümesidir diyor. Bu bulutlar Kızıl Gezegendeki renkli şeyler arasında. Merak'ın yanında gökyüzüne baksaydınız renkleri soluk olsa da bulutları görebilirdiniz diye ekliyor. Ortaya çıkan renklere her zaman hayret ederim: kırmızılar, yeşiller, maviler ve morlar. Mars'ta bir sürü renkte parlayan bir şey görmek gerçekten harika."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/marsta-hortum/", "text": "14 Mart'ta Mars'ın kuzeyindeki Amazonis Planitia bölgesini etkileyen ve yüksekliği 20 km'yi bulan bir hortum oluştu. Hortum Mars Yörünge Aracı üzerindeki Yüksek Çözünürlüklü Bilim Kamerası tarafından görüntülendi. Hortum bir futbol sahası genişliğinin dörtte üçünden biraz fazla büyüklükteydi (70 metre). Toz fırtınaları Dünya'nın yanı sıra Mars yüzeyinde de oluşuyor. Yerden havaya iplik gibi uzanan hava sütununun çektiği toz görünür hale geliyor. Kasırgalardan farklı olarak toz fırtınaları genellikle havanın açık olduğu durumda, güneş ışınlarının yeri ısıtmasıyla oluşup ısıyı havaya taşır.Yere yakın sıcak hava yükselerek daha serin havaya yönelir ve koşullar uygunsa dönerek ilerler. Görüntü Mars'ta kuzey gündönümüne yaklaşılırken, kuzey orta enlemlerde güneşin yüzeyi kuvvetle ısıttığı bir dönemde elde edildi. MRO 2006 yılından bu yana Kızıl Gezegeni üzerindeki gelişmiş aletlerin yardımıyla inceliyor. Uzunca bir süredir görevini sürdüren araç, gezegenin eski ortamını ve böylesi rüzgarları, göktaşı etkilerini, mevsimsel dönüşümleri inceleyerek Mars hakkındaki soru işaretlerinin giderilmesinde önemli bir katkı sağlıyor. MRO şimdiye kadar Mars görevinde bulunan tüm araçlardan daha fazla veriyi dünyaya iletmiştir."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/marsta-ilginc-bir-bolge-hebes-chasma/", "text": "Mars'ın Hebes Chasma adı verilen bölgenin bu görüntüsü Mars Express üzerindeki Yüksek Çözünürlüklü Stereo Kamerası ile sekiz ayrı günde (2 Mayıs 2004, 16 Eylül 2005, 12 Temmuz 2006, 3 Ocak 2008, 8 Ocak 2008, 13 Ocak 2008, 11 Kasım 2008 ve 24 Ağustos 2009) elde edilen fotoğraflarla elde edildi. Görüntü merkezi 1 derece güney ve 284 derece doğu noktasıdır. Hebes Chasma yaklaşık 8 kilometre derinliğinde olup doğu-batı doğrultusunda 315 kilometre ve kuzey-güney doğrultusunda 125 kilometre kadar uzanır. Hebes Chasma'nın merkezinde büyük bir olasılıkla rüzgar ve su ile şekillenmiş olan bir tepe bulunmaktadır. Hebes Chasma içindeki merkezi tepe bu yakın çekimde ayrıntılarıyla görülmektedir. Sol taraftaki düzgün kenarlı girintiden aşağı kaymış malzeme altta bir yığın oluşturmuştur. Girintinin içinde sanki bir mürekkep akıntısını andıran birikinti göze çarpıyor. Bu büyük bir olasılıkla duvardan aşağı inen gevşek katmanın altındaki farklı bir oluşumdur. Eriyen buzun aşağı akışı ile kayaların aşınması sonucunda da böyle bir görünüm oluşmuş olabilir. Höyüğün ince yatay katmanları yan tarafta görülüyor. Katmanlar büyük bir olasılıkla eski plato kalıntıları ve rüzgarla taşınan toz ve eski göl çökeltisi karışımlarını içermektedir. Hebes Chasma merkezindeki tepe, adeta çevresinde saran ovaların bulunduğu bir yükseltiye benzer. Rüzgar ve suyun biriktirdiği kalıntılar tepe duvarları içinde hapsolmuştur. Çok sayıda oluk oluşumu ise katmanın zayıf olduğunu yani kolayca aşınabildiğini gösterir. Aslında Hebes Chasma'nın duvarları da zayıftır ki görüntünün sağ kısmında görülen heyelan bunu kanıtlar niteliktedir. Bu renkli görsel ise Hebes Chasma ve çevresindeki derin ve yüksek noktaları sembolize eder. Maviden mora doğru derin, beyazdan kırmızıya doğru da yüksek noktalar gösterilmiştir. Mars'ın bu bölgesinin ayrıntılı görüntüleri 2004 ile 2009 yılları arasında Mars Express tarafından çekilen sekiz fotoğrafla elde edildi. Görsellerin yayın hakkı: ESA/DLR/FU Berlin"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/marsta-kaplica-bulundu/", "text": "Açık renkteki höyükler Mars'ta 3 milyar yıl önce gerçekleşmiş olabilecek mikro yaşamın kanıtı olabilir. Volkanik koni üzerindeki höyükler böylesi bir yaşamın izini korumuş olabilir. Bu heyecan verici keşif NASA'nın Mars Yörünge Keşif Aracı ile gerçekleşti. Araştırmacılar volkanik bölgede sulu silis mineralleri fark ettiler. Volkanik yamaçlarda buhar tüten kaplıcalarda rastlanabilen böylesi bir hidrotermal alan, yaşam izini bozmadan saklayabilir. Dünya'nın erken dönemlerinde böylesi yaşam formaları oluşmuştu. Brown Üniversitesi'nden JR Skok: Isı ve su böylesi bir bölgede yaşam için gerekli koşulları oluşturmuş olabilir. Hayat var olduysa bunun kanıtı böyle bir yerde bulunabilir. Bir nevi mikrop morgu. diyor. Şimdiye kadar Mars'ta hayatın olduğuna ilişkin herhangi bir keşif gerçekleşmedi. Yeni sonuçlar Mars'ın bazı bölgelerinin yaşam için elverişli koşulları taşıdığına ilişkin yeni kanıtlar sunuyor. Bu gezegenin kuru ve soğuk yüzeyinin bir bölümünde yaşamın olabileceğini gösteriyor. Sulu silis derişimine ilk kez 2007 yılında Mars gezgini Ruh ile rastlanmıştı. Ancak şimdiye kadar ki keşiflerin hiçbiri bu kadar sağlam kanıtları sunmamıştı. Skok: Bu muhteşem deposu olan bir yer. Tam yanardağın yamacına doğru. Burada bir zamanlar var olabilecek silis bozulmadan kalabilir diyor. Küçük koni Nili Patera 100 m kadar bir yüksekliğe sahiptir. Mars ekvatorundaki Syrtis volkanik bölgesi 50 km'lik bir alanı kaplar. Akan lavlar ovaları kaplanmış ve ardından bu konileri oluşturmuş olmalı. Höyükler magma odalarının çökmesiyle oluştu. Daha sonra gerçekleşen lav akıntıları Nili Patera'nın tabanını doldurdu. Soğuma nedeniyle su ve silis yoğunlaştı. Silis çözülerek taşındı ve sıcak su ya da buhar ile yoğunlaştı. Görüntüler tayf ölçerler ile alındıktan sonra sulu silisten oluşan kaplıcaların burayı yer altından ısıttığı saptandı. Dünya'da İzlanda'da bulunan hidrotermal delikleri en iyi silis kaynağıdır. Yaşanılabilir bölge elbette sıcak su taşıyan kanalların yakınında olmalıdır. Nili Patera içindeki volkanik hareketlenme günümüzden 3.7 milyar yıl önce burada yaşam olabileceğini gösteriyor. Kaynak: NASA-MRO"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/marsta-kar-yagisi-kanitlandi/", "text": "NASA'nın Mars Keşif Aracı'nın ilettiği veriler Mars'ta karbondioksit kar yağışını kanıtladı. Bu yağış türü Güneş Sistemi'nde bilinen tek örnek. Kuru buz olarak bilinen donmuş karbondioksit, suyun donma sıcaklığından çok daha soğuk olan eksi 125 C derece'de oluşur. Bu yağış Dünya'da da görülmesine karşılık Mars'taki süreç farklı. NASA'nın Jet İticileri Laboratuarı'ndan Paul Hayne: Bunlar karbondioksit kar bulutlarının ilk kesin tespitidir. Yoğun karbondioksit bulutları yüzeyde kar birikmesine neden oluyor diyor. Kızıl Gezegen'in Güney Kutbu'nu saran bulutlar kış aylarında kar yağışı oluşturuyor. Mars güney kutbu noktası çevresindeki karbondioksit buzun varlığı yıllardır biliniyor. 2008 yılında NASA'nın Anka Kuşu deneysel aracı da Mars'ın kuzeyindeki su-buzunun varlığını ortaya koymuştu. Mars Keşif Aracı'ndaki altı aletle gözlem yapılarak, Mars atmosferi içindeki parçacıklar ve gaz görünür ışık ve kızılötesi dalga boylarında incelendi. Veriler, parçacık boyutları ve bunların yoğunluğu hakkında bilgi sağladı. Yeni inceleme sonucunda, 2006-2007'de Mars güney kutbuna ilişkin verilere göre daha geniş ve düşük enlemlerde karbondioksit buzu bulutları olduğunu gösterdi. JPL'den David Kass: Karbondioksit buzu parçacıklarından oluşan bulutların yüzeye kar şeklinde inecek kadar yoğun olduğunu gördük. Bu buzun daha aşağı enlemlerde de kızılötesi gözlemle geniş alana yayıldığını gösteriyor. Mars İklim Ölçer aletinin gerçekleştirdiği bu gözlemler atmosfer içindeki paçacıkları ayırt etti diyor. Donmuş karbondioksit buzu kalıntısı Mars'ta sadece güney kutbu üzerinde bulunuyor. Yüzeydeki kar birikintisi yağışların güçlü olduğuna işaret ediyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/marsta-kis-basladi/", "text": "Mars Yörünge Keşif Aracı'ndaki HiRISE kamerası kumlu tepelerin buzla kaplandığını gösterdi. Mars'taki buz, su buzu ya da kuru buz karışımı olup bahar başlangıcındaki kaybolur. Mars, kış geldiğinde bir tatil bölgesine dönüşür. Sıcaklığın -123 santigrat dereceye kadar düştüğü kutup bölgelerinde gözlenen küp şeklindeki kar ve buzla kaplı tepeler soğuk mevsimin parçasıdır. Bir Mars yılı yaklaşık iki Dünya yılı olduğundan Kızıl Gezegenin eliptik yörüngesi kış mevsiminin uzun sürmesine neden olur. Ancak, hava ne kadar soğuk olursa olsun Mars'ın hiçbir bölgesine birkaç metreden fazla kar yağmaz. Mars'ın kış koşulları yüzeyde çalışan gezginler yardımıyla inceleniyor. Bugüne kadar birçok keşif yapıldı. Bunlardan bazıları: İki Çeşit Kar Mars'ta iki çeşit kar yağar: su buzu ve karbondioksit . Mars'ın atmosferi çok ince ve sıcaklığı çok düşük olduğundan, su-buzu yere değmeden süblimleşerek gaza dönüşür. Kuru buz karı ise yere ulaşır. NASA'nın Jet İticileri Laboratuvarı'ndan Mars bilimcisi Sylavain Piqueux: Biriken kar üzerinde yürümek için botlara ihtiyacınız olur ancak kayak yapmak isterseniz karın çok biriktiği bir krater ya da uçurum kenarına gitmeniz gerekecektir diyor. Kar Yağdığını Nasıl Biliyoruz? Kar, Mars'ın sadece en soğuk noktaları olan kutuplarda, bulutlarla kaplı yüzeyde ve gecelerde oluşur:. Yörüngede bulunan uzay araçlarındaki kameralar bulutların arkasını göremez ve yüzeyde çalışan robotlar çok soğukta çalışamaz. Sonuçta yağan karın şimdiye kadar görüntüsü elde edilemedi. Buna rağmen bilim inanları kar yağdığını birkaç özel bilim aracından dolayı bilmekteler. NASA'nın Mars Keşif Yörünge Aracındaki insan gözünün göremediği dalga boylarındaki ışığı algılayan Mars İklim Sondasını kullanarak bulut örtüsünün altına bakılabilmektedir. Bilim insanları böylece yere düşen karbondioksit karını tespit edebilmektedir. 2008 yılında NASA'nın Anka Kuşu yüzey aracı Mars'ın kuzey kutbunun 1600 kilometre yakınına indi. Araç yüzeye inen su-buz karını tespit etmek için lazer aletini kullandı. Kübik Kar Taneleri Su molekülleri donduğunda birbirilerine bağlanma şekilleri nedeniyle altı kenarlı şekil oluşturur. Aynı durum tüm kristaller için geçerlidir: Atomların dizilimi kristal şeklini belirler. Karbondioksit söz konusu olduğunda kuru buz molekülleri dörtlü şekilde bağlanır. Piqueux: Karbondioksit buzunun dört simetrisi olduğundan kuru buz kar tanelerinin küp şeklimde olacağını biliyoruz. Mars İklim Sondası yardımıyla bu kar tanelerinin insan saçı kalınlığından bile daha küçük olacağını söyleyebiliriz diyor. Don Yüzey Robotları İçin Tehlikeli Su ve karbondioksitin her biri Mars'ta don oluşturabilir ve her iki don türü de gezegenin tümünde görülür. Viking araçları 1970'lerde yüzeye inip Mars'ı incelediklerinde su donunu gördüler. NASA'nın Odyssey yörünge aracı ise sabah güneşinde buz oluşumunu ve süblimleşmeyi gözlediler. Baharın gelmesiyle yüzeydeki buz erimeye başlar altındaki koyu renkli kumulları ortaya çıkarır. Farklı desenli yüzeyler ilginç görüntüler oluşturur. Kışın Ardından Belki de en muhteşem keşif kış sonunda, biriken tüm buzun erimesi ve süblimleşip atmosfere karışması ile geldi. Yüzeyde örümcek ağları, Dalmaçya lekeleri, sahanda yumurta ve İsviçre peynirini anımsatan tuhaf ve güzel şekiller görülür. Erime aynı zamanda gayzerlerin patlamasına da neden olur. Yarı saydam buz güneş ışığının altındaki gazın ısınmasına ve sonunda gazın patlayarak yüzeyde tozların kalkmasına neden olur. Bilim insanları Mars rüzgarlarının hangi yönde estiğini belirlemek için bu toz hareketlerini incelemektedir. Baharın gelmesiyle buz altındaki yüzeydeki gaz ısınarak gayzerler oluşturur. Geriye koyu renklerle görülen izler bırakır ."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/marsta-olasi-yer-alti-golu-bulundu/", "text": "Mars'ın yüzey altında su gölleri olduğuna ilişkin kanıtlar artıyor. Ancak bunların çoğu suyun sıvı halde bulunamayacağı kadar soğuk bölgelerde bulunuyor. 2018'de ESA'ya ait Mars Express yörünge aracından alınan verileri inceleyen bilim insanları şaşırtıcı bir keşifte bulundu: Kızıl Gezegen'in güney kutbundan yansıyan radar sinyalleri bir yeraltı gölünü işaret ediyor. Daha önce de bu gibi yansıma sinyalleri alınmıştı. Geophysical Research Letters dergisinde yayınlanan makaleye göre geniş bir veri seti incelenerek güney kutbu çevresinde düzinelerce benzer radar yansıması olduğu fark edildi. Tek sorun bölgenin suyun sıvı halde kalamayacağı kadar soğuk olması. Zamanın donduğu depolar Başlangıçta sıvı su olarak yorumlanan radar sinyalleri, güney kutuptaki katmanlı birikintiler olarak bilinen su-buzu, kuru buz ve milyonlarca yıldır orada bulunan toz katmanlarından oluşuyor. Bu katmanlar aynı zamanda Mars'ın yörünge ekseninin zamanla nasıl değiştiğine ilişkin kanıtlar sunabilir; tıpkı Dünya'nın eksen eğiminin buzul çağları ve sıcak dönemleri oluşturması gibi. Mars daha küçük bir eğime sahip olduğundan bölgede kar ve toz birikerek günümüzde görülen katmanlı yapı daha uzun zamanda oluşmuş olabilir. Bilim insanları yüzeye radyo dalgaları göndererek buzlu katmanların altını inceleyebilir ve haritalayabilir. Radyo dalgaları yeraltındaki malzemeden geçerken enerji kaybettiğinden yansıyarak uzay aracına dönüşlerinde zayıf bir sinyale dönüşürler. Ancak bazı durumlarda bölgeden dönen sinyaller bazılarına göre daha parlak olabilir. Bu sinyaller suyun varlığına ilişkin kanıt oluşturur. Her şeye rağmen araştırma ekibi 10 ile 20km genişliğindeki bir bölgeden alınan benzer sinyallerin sıvı suyu işaret ettiğine temkinli yaklaşıyor. Beklenmeyen 'Göller' Çok daha geniş alan ve derinliği gösteren düzinelerce ek radar verisiyle yansıma değerleri elde edildi. Derinliğin 1.5km olduğu bazı yerlerde sıcaklık -63 santigrad derece olarak ölçüldü ki bu sıcaklıkta perklorat olarak bilinen tuzlu mineraller bile donar. Araştırmacılar bölgedeki yeraltı buzunun erimesi için gerekli ısıyı hesaplayan 2019'daki çalışmaya göz attılar. Yüzey altında gerçekleşen son volkanik hareketlerin güney kutbundaki potansiyel su varlığını açıklayabildiğini gördüler. Suyun sıvı halde olabilmesi için gerekli jeotermal ısı akışı normalin iki katı kadar olmalıdır. Bu da ancak volkanik hareketler sonucu gerçekleşebilir. Güney kutbunda en son gerçekleşen volkanik hareketliliğe ilişkin bir kanıt yok. Bu da bölgede görülenin su olmayacağı anlamına geliyor. Yansımaların nedeni su değilse ne olabilir? Bilim insanları bu soruya yanıt veremiyor. Yine de makalede başta su olmak üzere suyun başka türleri üzerinde de tahminler yer alıyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/marsta-parcali-gunes-tutulmasi/", "text": "Mars mavimsi günbatımı sırasında yaşanan tutulmayı Mars robotlarından Fırsat kaydetti. O sırada güneşi kapatan Mars'ın Phobos uydusuydu. Görüntü gezginin üzerindeki geniş açılı kamera ile kaydedildi. Texas A&M Üniversitesi'nden Mark Lemmon: Yabancı bir ortamda gün batımına denk gelen bu gösteriyi Fırsat sayesinde izledik dedi. Mars'ın tozlu yapısı gökyüzünün kırmızı görünmesi sağlıyor. Ancak robottaki filtre ile Güneş çevresinde mavimsi bir renk görüntüsü sağlanmış. Lemmom Cornell Üniversitesi'nden ve geniş açılı kamera ekibinden Jim Bell ile birlikte çalışarak alınan görüntülerden bir film yaptılar. Mars'ta Günbatımı filmi 4 Kasım ve 5 Kasım'da alınan görüntülerin birleştirilmesiyle oluşturuldu. 17 dakikalık film hızlandırılarak süresi 30 saniyeye indirildi. Araçtaki filtrelerden biri güneş için kullanılmaktadır. Mars'taki parçalı güneş tutulması bizdekinden daha farklı olarak ortaya çıkıyor. Burada Mars'ın iki uydusunun da güneşin görünen diskini tam örtemeyecek kadar küçük olması etkilidir. Bell ve Lemmon 9 Kasım tarihinde Phobos ile gerçekleşen parçalı tutulmayı gösteren görüntüleri birleştirerek 30 saniyelik bir film daha üretti. Görüntüler Phobos'un yıllar içinde değişen yörüngesini izleme çalışmasına yardımcı olacak. Fırsat ve ikizi Ruh Mars yüzeyine indikleri Ocak 2004'ten bu yana çeyrek milyonun üzerinde görüntü gönderdi ve bu görüntülerden çok sayıda film üretildi. Bell: Mars ikiz robotları bize yolladıkları görüntülerle kendimizi Mars yüzeyindeymiş gibi hissediyoruz. Günbatımlarını, tutulmaları, kumlu ve kayalık Mars yüzeyini robotların üzerindeki kameralar ile görüyoruz ve Mars'ı keşfediyoruz diyor ve Fransız yazar Marcel Proust'tan bir alıntı yapıyor: Gerçek keşifler yeni manzaraları aramakla değil onlara yeni gözlerle bakmakla sağlanır. Filmin yüklenmesi birkaç dakika sürebilir. Kaynak: NASA-JPL"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/marsta-siradisi-buhar-cikisi/", "text": "Mars'ta gözlenen ilginç bir durum gökbilimcileri harekete geçirdi. Mars atmosferinde gözlenen sıra dışı 'buhar' amatör gökbilimcilerce tespit edildi. Şimdi gökbilimciler bunun ne olduğunu anlamaya çalışıyor. 2012 yılının Mart ve Nisan aylarında da benzer bir durum gözlenmişti. Geçmişte de benzer buhar çıkışlarıyla karşılaşılmıştı. Ancak bunlar yüzeyden en fazla 100 km yükseğe çıkabilmişti. Şimdi gözlenen fışkırma ise 250 km yükseğe kadar tırmandı. İspanya'daki Pais Vasco Üniversitesi'nden Agustin Sanchez-Lavega: Atmosfer ile dış uzay arasında, yüzeyden 250 km yükseğe kadar çıktığını gördüğümüz bu buhar son derece beklenmedik bir durum diyor. Yaklaşık 1000 x 500 kilometre karelik alanı kaplayan buhar, 10 saatten az sürede oluştu ve 10 gün boyunca göründü. Buhar, geometrik konumlarının uygun olmaması nedeniyle hiçbir uzay aracı tarafından görüntülenemedi. Ancak Hubble Uzay Teleskopu'nun 1995-1999 yılları arasındaki verileri ile amatör gökbilimcilerin 2001-2004 yılları arasındaki verilerinde Mars'ta arada sırada 100 km yükseğe kadar uzanan benzer oluşumlara rastlandı. 17 Mayıs 1997'de Hubble'ın gördüğü ile 2012 yılında amatör gökbilimcilerin görüntülediği buhar çıkışlarının benzer olduğu saptandı. Bilim insanları tüm bu veriler ışığında buhar çıkışlarının nedenini ve yapısını anlamaya çalışıyor. Üzerinde durduğumuz fikirlerden biri bunun su-buzu, karbondioksit-buzu veya toz parçacıklarının oluşturduğu bir yansıtıcı bulut olduğu yönünde. Ancak bu kadar yüksekte bulut oluşumlarını açıklayabilmek için standart atmosferik olaylardan daha farklı durumun olması gerekir diyor Agustin. Avrupa Uzay Ajansı'ndan Antonio Garcia Munoz: Bir başka fikir ise kutupsal ışıma emisyonuyla ilgili. Gerçekten kutup ışıkları manyetik alan içinde farklı olaylara neden olabilir diyerek ekliyor. Araştırma ekibi geçmişteki buhar çıkışlarını da ele alarak soruyu yanıtlamaya çalışıyor. Ancak bu ilginç durum 2016 yılında Kızıl Gezegen'e gönderilmesi planlanan ESA'ya ait ExoMars adlı gezegenin atmosferindeki gaz çıkışlarını gözleyecek yörünge aracının göreve başlamasına kadar çözülemeyebilir."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/marsta-su-akintisi-gozlendi/", "text": "NASA'nın Mars Yörünge aracı gezegende yaz aylarında sıvı suyun oluştuğunu ve aktığını gösterdi. NASA Başkanı Charles Bolden: NASA'nın Mars keşif programı Kızıl Gezegenin yerleşebileceğimiz bir liman olup olmadığını belirlemeye çalışıyor. Bu keşifle birlikte gelecekte Mars'a yapılacak insanlı uçuşların önemini arttırmıştır diyor. İlkbahar sonunda Mars yamaçlarından aşağı koyu renkte izler ortaya çıkıyor. Gözlemler Mars'ın güney yarımküresinin orta enlemlerinde birkaç dik yamaçta da mevsime bağlı değişimlerin gerçekleştiğini gösteriyor. Tuscon Arizona Üniversitesi'nden Alfred McEwen: Bu gözlemler için bugün yapılabilecek en iyi açıklama suyun akışıdır diyor. Gözlemlerin sonuçlarını tartışmaya devam eden bilim insanları bulmacayı çözmek için suyun akışıyla ilgili kuramlar geliştiriyor. Bilindiği üzere tuz suyun donma sıcaklığını düşürür. Görüntülere göre akıntılar yüzlerce metre uzunluğa ve 0.5 ile 5 metre genişliğe sahip. Bazı bölgelerde 1000'den fazla akıntı görüldü. Görüntülerden anlaşıldığı kadarıyla Mars'ın kutba dönük olan dik yamaçlarında sonbaharın başı ile ilkbaharın sonu arasındaki zaman diliminde koyu ve uzun kısımlar beliriyor. Burada akan su saf su olamayacak kadar hava soğuk ve karbondioksit karışımı olamayacak kadar da sıcaktır. Bu da donma sıcaklığını tuzun etkilediğini gösterir. Mars'ın geçmişte bol tuzlu bir yapısı olduğu biliniyor. Yapılan son gözlemler Mars'taki tuz çözeltisinin hala yüzeye yakın yerlerde zaman zaman ortaya çıktığını gösteriyor. Araştırmacılar Mars Kompakt Yörünge Görüntüleme Tayfölçeri ile yamaçlardan süzülen suyun herhangi bir işaretini bulmaya çalıştı. Buna göre su ya yüzeyde hızla kuruyor ya da yeraltına süzülüyor. Akıntının olduğu yerlerin koyu görünmesinin nedeni sulu ya da ıslak olmalarından değildir. Başka bir nedenden dolayı koyu görünüyorlar. Bu sırrın daha fazla gözlem ve deneyler ile aşılabileceğini düşünüyorum diyor McEwen. Bu sonuçlara göre bilim insanları gezegenin yüzeyinde sıvı suyun varlığını onaylamış oldular. Donmuş su yüksek enlemlerde değil orta enlemlerde bulundu. Bu türden su akıntıları Mars'ın çoğu bölgelerinde olabilir."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/marsta-suyun-eseri-mangala-valles/", "text": "Mars üzerindeki Mangala Vadisi'nde görülen kanal ağları, volkanik hareketlerden dolayı buzun erimesiyle yaşanan büyük bir sel felaketinin izlerini taşıyor. Minio Vallis adlı bölgenin güney ucuna ait yüksek çözünürlükteki bu fotoğraf 12 Temmuz'da ESA'nın Mars Express aracındaki stereo kamera ile çekildi. Mars'ın büyük kanalının bir parçası olan Mangala Valles, Güneş Sistemi'ndeki Olympus Mons adlı en büyük volkanın da içinde bulunduğu Tharsis yükseltisinin güneybatısında bulunur. Bölgenin volkanik devlerin yakınında olması muhtemelen yüzeyden akan büyük miktarlardaki suyun toprağı oyarak görülen kanalların oluşmasını sağlamıştır. Suyun kaynağı olan bölgenin güneyindeki Mangala Fossae'nin birkaç yüz kilometre uzunluğundaki doğu-batı fay sistemiyle ilişkili olduğu düşünülüyor. Ortadaki Tharsis tepesi volkanik hareketler sonucunda eriyen kayalarla oluşmuş olabilir. Yeraltındaki buz eriyerek yüzeyde su kanalları oluşturmuş olabilir. Birkaç havza ve çarpma krateri ile kuzeydeki ovalar su ile dolmuş olabilir. Örneğin görüntünün sağ üstündeki 28 km çaplı çarpma krateri duvarları yıkılarak değişime uğramış görünüyor. Bu krater bilinen kraterlerden farklı görünmektedir: su ve çeşitli malzemelerle dolmuş ve ardından aşınmıştır. Oldukça karmaşık yapıdaki yeraltı suyunun çekilmesi yüzeyde çökmelere neden olmuş ve bu nedenle onu çevreleyen bloklar belirmiştir. Görüntünün alt kenarı boyunca uzanan derin kanal ise su taşkınlarını, çökmelerle oluşan duvarlarıyla ayrı bir karmaşık alandır. Mangala Valles'in yaklaşık 3,5 milyar yıl önce, Hesperian çağında oluştuğu düşünülüyor. Bu çağdan belki de birkaç yüzyıl sonra Mars'taki aktif volkanlar yüzeydeki buzu eriterek su taşkınlarına neden olmuştur."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/marsta-toz-firtinasi-goruntulendi/", "text": "Mars yüzeyinde 6 yıldır başarıyla görev yapan Mars gezgini Opportunity, uzun zamandır aradığı toz fırtınasını görüntülemeyi başardı. Opportunity'nin çektiği toz fırtınası gezginin panoramik kamerasıyla 15 Temmuz'da alındı. Böylece görüntü gezginin çektiği ilk toz fırtınası görüntüsü olarak kayıtlara geçti. Aslında diğer Mars aracı olan Spirit'in bulunduğu Gusev Krateri daha tozlu ve daha sert koşullara sahiptir. Opportunity ise Meridiani Planum adlı bir bölgede bulunuyor. Meridiani Bölgesi'ne göre Gusev Krateri toz fırtınasının oluşumuna daha uygun bir yapıdadır. Yörünge araçları Spirit'in olduğu bölgede gerçekleşen toz fırtınalarını yakalıyor. Böylesi toz fırtınalarından oluşan rüzgar akımları Opportunity'nin güneş panellerindeki tozu da temizleyerek aracın elektrik enerjisi depolama kapasitesinin %10'dan fazla artmasına yardımcı oluyor. Kaynak: NASA"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/marsta-uc-ucus/", "text": "Mars'ta kontrollü uçuş gerçekleştirmek zordur. Kütle çekimi Dünya'nın üçte biri olan Mars'ta bu haliyle uçuş yapmak kolay görünür. Ancak durum böyle değil. Uçuş için havanın kaldırma kuvvetinden yararlanılır. Ancak Mars'taki hava Dünya'nın yüzde biri kadardır. Bu zorluğa rağmen Mars helikopteri uçmayı başardı, hem de üç defa. İşte gerçekleşen üç uçuşun ayrıntıları... İlk uçuş: Mars helikopteri Ingenuity ilk olarak 19 Nisan'da yüzeyden havalandı. Altimetre verilerine göre helikopter yüzeyden 3 metre yükseğe tırmandı ve 30 saniye süreyle havada asılı kaldı. Toplamda 39.1 saniye süreyle havada kalan araç başarıyla yüzeye indi. İkinci uçuş: Beceri ikinci uçuşunu 22 Nisan'da gerçekleştirdi. 51.9 saniye süreyle havada kalan helikoptere yeni görevler verildi. İlk zorlu görevi daha yükseğe çıkmaktı ve başardı. Önce 3 metre yükseğe çıkan Beceri ardından 2 metre daha yükselerek yüzeyden 5 metre yükselmiş oldu. Bu noktada bir an durup kendine 5 derece eğim verdirerek yana doğru 2 metre uçtu. Bulunduğu bölgeden yere bakarak fotoğraflar çekip havalandığı yere geri döndü. Üçüncü Uçuş: Daha da zorlu bir görev bekliyordu Beceri'yi. Öyle ki bu görev Dünya üzerindeki testlerde bile yapılmamıştı. Çok daha yükseğe ve daha yüksek hızla uçması istendi. 25 Nisan'da helikopter ikinci uçuşundaki yüksekliğe yani 5 metreye bir defada çıktı. Daha sonra yatay olarak 50 metreyi saniyede 2 metrelik hızla uçmayı başardı. Bu hız helikopterin şimdiye kadar ulaştığı en yüksek hız oldu. Beceri'nin bu son uçuşu 80 saniye sürdü. Arka arkaya gerçekleşen üç uçuş bir öncekinin rekorunu kırmış oldu. Böylece insanlık ilk kez başka bir gezegende bir cismi uçurmayı başarmış oldu. Elde edilen deneyim daha sonra gerçekleşen daha ciddi ve ağır helikopter ya da uçaklar için ciddi veri birikimi sağlamış oldu. Anlaşılan o ki Beceri başka ağır testlere de maruz bırakılarak yapabileceklerinin sınırlarını mühendislere ve bizlere göstermeye devam edecek. Ayrıntılar için NASA'nın Mars helikopteri özel sayfasına göz atabilirsiniz. Ayrıca Mars helikopteri için bir video oyunu da oluşturabilirsiniz: Mars'ta bir helikopter. *Daha önceki haberimde Ingenuity adını Marifet olarak yazmıştım. Ancak Prof. Dr. Mehmet Emin Özel hocam haklı olarak bu ismin uygun olmadığını ve ortak alınan bir kararla Beceri ismini kullanmam gerektiğini belirtmişti. Ben de hocamın tavsiyesine uyarak helikopterin ismini Beceri olarak düzeltme gereği duydum."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/marsta-yasam-izine-dogru/", "text": "Mars'ın Gale kraterinde görev yapan Merak robotu organik bileşikler keşfederek önemli bir bilgi elde etti. Yeni bulgular Mars'ın geçmişte yaşama uygun yapıda olduğunu gösteriyor. Bu gelişmenin gezegende geçmişte yaşam olduğunu kanıtladığı anlamına gelmediğini de belirtmek gerek. Yeni veriler yüzeye yakın 3 milyar yıl yaşındaki tortul kayaçlarda sert organik moleküller olduğunu ve gezegenin atmosferindeki metan miktarının mevsimsel değişimlerini ortaya çıkardı. Karbon ve hidrojen içeren organik moleküllerde aynı zamanda oksijen ve azot gibi elementler de bulunabilir. Genel olarak yaşamla ilişkili olsa da organik moleküller biyolojik olmayan süreçlerle de oluşabilir. Yani, bulunmaları yaşamın olduğu anlamına gelmez. NASA Genel Merkezinden Bilim Görevleri yönetici yardımcısı Thomas Zurbuchen: Bu bulgular bize Mars'ta yaşamın izini sürmemiz gerektiğini söylüyor. Devam eden ve planlanan görevlerle Kızıl Gezegen'de şaşırtıcı keşiflerin geleceğine eminim diyor. NASA'nın Goddard Uçuş Merkezinden Jen Eigenbrode: Organik molekülleri bulduk ama Merak bunların kaynağını belirleyemedi. Bu eskiden yaşam olduğunu gösterebilir ama tersi de olabilir. Bulgular gezegenin geçmişten günümüze değişen koşullarını ve kimyasal yapısını gösteriyor diyor. Mars şu an kuru ve su tutamayan bir gezegen olmasına karşılık geçmişinin çok farklı olduğunu gösteren kanıtlara ulaşıldı. Gale krateri milyarlarca yıl önce suyla doluydu ve içeriğindeki kimyasal maddeler, enerji kaynakları yaşam için gerekli bileşenlerin olduğunu ortaya koymaktadır. Mars yüzeyi ışınıma uğruyor. Bu ışınım kimyasalları parçalıyor. Mars'ın yaşama izin verdiği dönemlerde biriken kimyasal maddeyi bir kayanın beş santimetre derininde bulmak araştırmaya devam etmemizi söyleyen iyi bir bulgudur diyor Eigenbrode. Atmosferdeki metan değişimleri de yaşam olasılığını güçlendiren bir başka veri. Gezegenin atmosferindeki metan değişimlerinin mevsimlere göre grafiği oluşturuldu. Bu veriler altı Dünya yılı ya da üç Mars yılına karşılık geliyor. Metan su-kaya ilişkisi nedeniyle üretilmiş olabilir. Ancak bilim insanları metanın oluşmasında bir diğer etken olan biyolojik kökeni dışlamıyorlar. Daha önce atmosferin dış katmanlarında metan çıkışları tespit edilmişti. Yeni sonuçlar Gale kraterindeki metan çıkışlarının yaz mevsiminde arttığını ve kış mevsiminde azaldığını gösteriyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/marsta-yasam-kentlerini-unutun/", "text": "Mars, güney kutbunda buz katmanının altında sıvı su keşfedilmesiyle yine gündeme oturdu. Kızıl gezegeni yaşama uygun duruma getirmek için neler yapılabileceği tartışılıyor. Burada birkaç önemli nokta yer alıyor. Birincisi atmosfer basıncının çok düşük olması, ikincisi ve en önemli olanı Mars'ın bir manyetik alanının olmaması. Manyetik alanın olmaması atmosfer iyileştirmelerinin güneş rüzgarlarıyla yok olmasını sağlayabilir. Atmosferin iyileştirilmesine yönelik fikirlerse ardı ardına geliyor. Yeni bir çalışma bunun pek mümkün olmadığını ortaya çıkardı. Nature 'de yayınlanan bir araştırmaya göre Mars'ı yaşama uygun hale getirme bir hayal. Çalışma karbon dioksit (CO2) temel alınarak yapıldı. Mars atmosferinde CO2 bulunuyor ama çok az. Yine yüzeyde özellikle kutuplarda gözlenen beyaz madde buz değil CO2 'oluşturduğu kuru buz. Ayrıca kaya ve toprağa sıkışmış durumda da yer alıyor. Bol miktarda CO2 olması tüm hayalleri ateşliyor. Bunu ortaya çıkarmak ve atmosfere salarak bir sera etkisi oluşturmak özellikle Space X'in kurucusu Elon Musk'in hayali. Musk bunun için bir nükleer bomba kullanılmasını bile önerdi. Ancak Colorado Boulder Üniversitesinden Mars uzmanı Bruce Jakosky ve Kuzey Arizona Üniversitesinden Cristopher S. Edwards'ın gerçekleştirdiği yeni çalışma ile gezegenin özelliklerini değiştirecek kadar karbon dioksit olmadığı hesaplandı. Çalışmada NASA'nın MAVEN atmosferik sondası, Odyssey ve Mars Reconnaissane uyduları ile , ESA'nın Mars Express uydusu verilerinden yararlanıldı. Mars'ın değişimi için fikirler Makale tartışılan iki yaklaşıma baktı. Birincisi Mars atmosfer basıncının yüzeyde gezecek bir insanın giyeceği kaba bir astronot kıyafeti yerine basit bir solunum aparatı ile dolaşmasına yetecek kadar arttırılması idi. Diğeri ise yüzeyde sıvı su ve solunabilecek havayı tutabilecek kadar yoğun bir atmosfer oluşturulması. Her iki senaryoda da bol miktarda CO2 gerekir. Kutuplarda yer alan buz bunun için yeterli değil. Buradaki CO2 ortaya çıkarılsa dahi atmosfer basıncı 15 milibara kadar çıkmaktadır. Dünya'da deniz seviyesindeki atmosfer basıncı 1000 milibardır. Tortul kayalardaki CO2 serbest kalırsa basınç ancak 12 milibar artar. Üstelik bu senaryoların hiç biri yapay bir manyetik alan oluşturulmadan bir işe yaramayacaktır. Mars şu an soğuk ve neredeyse havası alınmış bir çöl görünümündedir. Muhtemelen de öyle kalacak. Bu çalışma ile elde edilen sonuç Mars'ta bir üs kurulmasına engel değil. Bir cam fanus içinde yapay bir ortam oluşturulabilir. Ya da kuyruklu yıldızlar Mars'a yönlendirilerek gezegene çarpmaları ve böylece gaz ve suyun gelmesi sağlanabilir. Ancak tüm bunlar şu anki teknolojimizin çok ötesinde. Üzgünüz Elon Musk."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/marsta-yasam-var-miydi/", "text": "NASA, Kızıl Gezegen'de bir zamanlar hayatın var olup olmadığıyla ilgili yeni Mars robotu Merak'ın elde ettiği önemli sonuçları yakında açıklayacağını duyurdu. Merak Mars'ın bir zamanlar mikrobiyotik yaşamı destekleyen bir yapıya sahip olup olmadığını anlamak amacıyla iki yıllık bir görev için gönderilmişti. Araç üç aydır incelemelerde bulunuyor, üzerinde gelişmiş araçlarla deneyler ve testler yapıyor. Çeşitli Mars araçlarında ve en son robotun SAM adlı Örnek Analizi Aleti ile gezegende bir zamanlar hidrojen, oksijen ve azotun varlığını gösteren ve yaşam için önemli bir gaz olan metanın izine rastlanmıştı. ABD'nin Ulusal Halk Radyosu'nda demeç veren robot verilerinden sorumlu ekip üyesi John Grotzinger, birkaç hafta içinde çok önemli bir açıklama yapılacağını belirtti. SAM verilerini işliyoruz. Bu veriler tarih kitapları için bir ilk olacak kadar güzel görünüyor. Jet İticileri Laboratuarı'ndan Guy Webster: John, SAM'in ilettiği verilerin kalitesi ve çeşitliliği nedeniyle çok sevinçli. Diğer görevlere göre daha net veriler elde ettiğimiz için bugüne kadar memnun oldu diyor. Bilimciler sonuçlardan emin olmak istiyor. Bu tarih kitapları için önemli bir bilgi. Bilimciler Mars'ta şu an yaşayan uzaylı ya da bir canlı bulacağını sanmıyor, ancak geçmişte böylesi bir yaşamın olası izlerini toprağın altını ve kayaları inceleyerek bulmayı ümit ediyor. 2,5 milyar dolarlık bir proje olan Merak, 6 Ağustos'ta Kızıl Gezegen'in Gale Krateri yakınına indi. Aracın bir görevi de önümüzdeki yıllarda gerçekleşmesi olası insanlı Mars uçuşları için çevreyi incelemek. NASA, 2030 yılında Mars'a insanlı uçuş yapmayı planlıyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/marsta-yasam-varolabilir/", "text": "NASA'nın bir çalışmasına göre Mars yüzeyinin altında uzun yıllardır bir yaşam biçimi varlığını sürdürüyor olabilir. Avrupa Uzay Ajansı ve NASA uydularının ortaya çıkarttığı mineral haritasında yeni bir yorum yapıldı. Buna göre Mars yüzeyinin altında bol miktarda ve hareket durumunda sıvı su bulunuyor. Bu bölümlerde yüz milyonlarca yıldır sıcak su ile yer altı kayaları etkileşim halindeler. Bu da Mars atmosferinin bir sebepten dolayı değişimiyle yaşamı etkilemiştir. Providence'deki Brown Üniversitesi'nden Prof. John Mustard: Yüzeye yakın yerlerde oluşan kil mineralleri Mars'ın her yerinde bulunuyor. Buna karşılık bu türlere oldukça ender yerlerde rastlanıyor. Mars'ta kil minerali varlığını ve dolayısıyla da Mars'ın bir zamanlar suya sahip bir gezegen olduğunu ilk 2005 yılında Discovery keşfetti. Bunlar Mars yüzeyinde şimdi görülebiliyorsa Mars atmosferinin buharlaşma ve donmaya karşı sıvı suyu tutabildiğini ve şimdikinden daha kalın bir atmosferi olduğunu gösterir. Araştırmacılar uzunca bir süredir atmosferin neden inceldiğini bulmaya çalışıyor. Yeni çalışma kısa dönemlerde oyulmuş yeraltında sürekli bir sıcak su akıntısı olduğunu gösteriyor. Kaliforniya Teknoloji Enstitüsü'nden ve NASA'nın Jet İticileri Laboraruarı'ndan Bethany Ehlmann:Yüzey yaşamı kısa dönemli olsaydı bile bu Mars'ta yaşamın devamının kötü bir sonla bittiği anlamına gelmez, farklı çevrelere bakarak onun bize ne söylediğini anlamalıyız. Yaşam uzunca bir süredir yeraltına çekilmiş olabilir. Dünya'da da yer altı jeotermal ortamlarda yaşayan ekosistemler bulunuyor diyor. Kil minerali keşfi ESA'nın Mars Express uzay aracının OMEGA tayfölçeri ile daha önceki Mars'taki sıvı su kanıtlarıyla gerçekleşti. Mars Yörünge Aracı üzerindeki CRISM, OMEGA ve NASA'nın Bileşik Görüntüleme Keşif Tayfölçeriylegeçtiğimiz beş yıl boyunca araştırmacılar Mars yüzeyindeki binlerce bölgede kil minerali olduğunu belirledi. Az olan suyun kaya ile etkileşimi sonucu ortaya çıkan kil minerali özellikle değişime uğramış volkanik kayalarda bulundu. Mars'taki birçok yerde bulunan demir ve magnezyum killerinin varlığı bu şekilde açıklanıyor. Burada bir başka tespitte pirenhit denilen bir mineralin varlığı. Bu mineral 200 C derecenin üzerindeki sıcaklıklarda oluşuyor. Bu da mineralin yüzeyde değil yeraltında hidrotermal ortamda oluştuğunu gösteriyor. NASA'nın yeni görev aracı olacak Mars Bilişm Laboratuarı'nın hedefinde olan noktalardan biri de Gale Krateri. Araç bu kraterin toprağında kil ve sülfat minerali içeren katmanları inceleyecek."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/marstaki-buyuk-buz-kutleleri/", "text": "Mars'ın kuzey yarımküresinin orta enlemlerinde bulunan toprak yüzeyinde saklı bulunan kalın buz kütlelerinin varlığı ortaya konuldu. NASA'nın Mars Yörünge Keşif Aracı ile ilk kez iki yıl önce bölgede buz olabileceği belirlendi. Bölgenin bir zamanlar yoğun buz kütleleri içinde yer aldığı belirlendi. Mars'ın kuzey kutbundan orta enlemlere kadar uzanan geniş ve büyük buz kütleleri bulunuyor. Söz konusu buz kütleleri toprağın altında yüzlerce km boyunca uzanıyor. NASA'nın Jet İtici Güç laboratuarı çalışanlarından Jeffrey Plaut'nun başını çektiği ekip, bölgenin ayrıntılı bir buz haritasını hazırladı. Yörünge aracındaki İtalyan Uzay Aracı tarafından geliştirilmiş olan radar aleti ile Kaliforniya boyutlarındaki bölgenin 250'den fazla gözlem verisi elde edildi. Plaut: Biz bölgenin kapsamlı ve yüksek yoğunluklu bir alan haritasını elde ettik. Bu alanda radar toprağın altında buz olduğunu doğruluyor. Bölge, vadi, yüksek kayalıkların çevirdiği yükseltilerle çevrili durumda. diyor ve devam ediyor: Kuramımıza göre bölge bir iklkim değişikliği nedeniyle tamamıyla buz altında kalmış. Daha sonra bu buzu erimekten ve yok olmaktan kurtaran üzerini örten tabaka olmuştur. Bulunan buz, Mars'ta kutuplar dışında yer alan buzun önemli bir kısmını oluşturuyor. Bu buz ve buzun yol açtığı akıntılar, iklimdeki ve dolayısıyla çevredeki değişimler yönüyle önemli kanıtlar içerebilir. Bu nedenle bölge incelemeyi ve ön planda kalmayı hak ediyor. Kaynak: NASA/JPL"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/marstaki-firtinalar-gaz-kacisini-hizlandiriyor/", "text": "Bazı Mars uzmanları Kızıl Gezegen üzerinde tüm gökyüzünü kaplayacak kadar büyük bir toz fırtınası görmeyi sabırsızlıkla bekliyor. Buna karşılık diğer grup toz fırtınası olması durumunda bazı çalışmaların aksayacağından endişe ediyor. Böylesi küresel boyuttaki bir fırtına birçok yörünge aracıyla gözlenerek kafalardaki birçok soruya yanıt verebilir. Diğer tarafta ise yüzeyde görev yapan araçlar toz fırtınasından az ya da çok etkileneceğinden görev süreçleri kesintiye uğrayabilir. En son 2007'de ortaya çıkan fırtınayı gözleyen NASA'nın Mars Yörünge Keşif aracı atmosferden uzaya muazzam miktarda gaz kaçışı olduğunu bildirmişti. Bu süreci tersine döndüren araştırmacılar Mars'ın geçmişte daha sıcak ve sulu bir gezegenken kısa süre içerisinde kuru ve donmuş bir yapıya dönüştüğünü modellemişti. Hampton Üniversitesinden Nicholas Heavens: Toz fırtınalarına bağlı olarak orta atmosferde su buharının arttığını gözledik. Su buharı tozla birlikte yükselen hava içinde taşınmaktaydı diyor. NASA-ESA Hubble teleskopu ile Mars'ın orta atmosferinde (yüzeyden 50-100 km kadar yüksekte) su buharının varlığı tespit etmiş ve üst atmosferden hidrojen kaçışı belirlenmişti. Üstelik bu olgu yıllar içinde toz fırtınası görülmediği dönemlerde de sürdü. Mars Express adlı yörünge aracının verileri bunu gösteriyordu. Atmosferden kaçışı gözlemek için NASA'nın 2014'de yolladığı MAVEN uydusu bu ölçümleri yapıyor. NASA'nın Jet İticileri Laboratuvarından David Kass: Mars'taki tüm araçlarla birlikte bu yıl gerçekleşeceğini düşündüğümüz toz fırtınasını incelemek bu anlamda önemlidir diyor. Öte yandan bir grup Mars araştırmacısı ise toz fırtınasının bazı görevleri olumsuz etkileyebileceğini düşünüyor. Örneğin Opportunity robotu güneş enerjisine ihtiyaç duyacağı için bulunduğu konumdan ayrılmak zorunda kalacak. Buna ek olarak Mayıs 2018'de fırlatılması planlanan InSight aracının Kasım ayında Mars yüzeyine ineceği yerin belirlenmesi ve buna uygun yörünge manevrasının planlanması gezegende gerçekleşmesi olası fırtına nedeniyle görüş alanının daralması gibi sorunlar nedeniyle zorlaşabilir. On yıllardır yapılan Mars gözlemleri gezegenin kuzeyinde bahar ve yaz aylarında beliren toz fırtınalarının sonuçlarını da getirdi. Güneş'in çevresindeki bir turunu yaklaşık iki Dünya yılında alan gezegende her dönem şiddetli ve büyük çapta fırtınalar oluşmaz. Büyük fırtınalara daha önce 1977, 1982, 1994, 2001 ve 2007'de rastlandı. Mars'ta oluşacak yeni dev fırtınanın önümüzdeki yazdan başlayarak 2019 başlarına kadar sürmesi bekleniyor. MRO üzerindeki Mars İklim Sondası aleti atmosferi tarayarak toz ve buz parçacıklarını algılayarak su buharı dağılımı ile sıcaklığın etkilerini ölçüyor. Yeni veriler bölgesel toz fırtınalarına bağlı olarak orta atmosferde su buharında küçük artışlar olduğunu ve 2007'deki küresel toz fırtınasındaki artışın zirvede olduğunu gösteriyor. Buna göre 2007'deki su buharının artışının, normal dönemdeki küçük fırtınalara bağlı olarak gerçekleşene göre yüz kat daha fazla olduğunu işaret ediyor. MAVEN Mars'taki görevine başlayana kadar pek çok bilim insanı güneş rüzgarına bağlı olarak Kızıl Gezegen'in üst atmosferindeki hidrojen kayıplarını görmeye çalıştı. Ancak MAVEN ile Mars Express'in ilettiği veriler bu desene uymadı. Yani daha çok Mars mevsimlerine bağlı bir hareketlilik olduğunu işaret ettiler. Bu da toz fırtınaları ile su buharının daha yukarı taşınarak hidrojenin atmosferin üst kısmından kaçışını kolaylaştırdığını ortaya koyuyor. Küresel bir toz fırtınasının MAVEN ile gözlenmesi bu kaçış ile fırtına arasında ilişki olup olmadığını gösterecek."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/marstaki-kanallar-mercek-altinda/", "text": "Mars yüzeyindeki kıvrımlı kanallar, buralardan akan lavlar ya da su ile oluşmuş. Bu düşünce aslında bölgede yaşam olma olasılığını da akla getiriyor. Hemen dikkatleri üzerine toplayan bu fikir, 4 Mart 2010'da 41. Ay ve Gezegen Bilimleri Konferansında NASA'nın Goddard Uzay Uçuş Merkezi'nden Jacop Bleacher tarafından dile getirildi. Jeologlar Mars'ta sıvı halde suyun olmadığını, ancak toprağın altında ve kutuplarda bulunduğunu söylüyor. Ancak bazı araştırmacılara göre Mars'ta geçmişte su sıvı halde bulunuyordu ve bu su yaşamı bir şekilde oluşturmuş olabilir. Bir fikir olmasına karşılık gezegende suyun olduğuna ilişkin sağlam kanıtlar bulunuyor: su kanalları, göl izleri, ince izlerin büyük kanallara birleşmesi gibi yapılar... Bunlar Mars'ta bir zamanlar suyun olduğunu gösteriyor diyor Bleacher. Lav akıntıları sonucunda böylesine ince kanallar oluşmaz. Bunun yerine açık ve büyük kanallar oluşur. Bleacher ve ekibi Mars'ın güney batısındaki biri Ascraeus Mons adlı volkanı olmak üzere 3 yanardağ barındıran Tharsis Montes adlı platoyu inceliyor. Isıya duyarlı görüntüleme, renkli yüksek çözünürlüklü görüntüleme, Mars Yörünge Lazeri gibi 3 farklı kamera ile 270 km uzunluğundaki bölge adeta adım adım tarandı. Kanallarda görülen ince damarlı izler, buralardan su aktığını gösterir gibidir. İnce kanallardan akan su daha sonra daha geniş büyük kanalda birleşmiştir. Tıpkı bir nehirle birleşen su yapıları gibi Ancak... Bleacher'ın ekibi daha önce fark edilmemiş başka bir şey gördüler. Sanki dağın sırtından lav akıntıları gerçekleşmiş gibiydi. Görülen izleri suyun oluşturmuş olma olasılığı çok zayıftı. Açıkçası bu izlerin nedeni ve kanalların oluşumuna sebep lav akıntılarıdır. Bu kanalların içinde teras gibi dizilmiş yapılar bulduk. Kanallar 9 metrelik bir duvarla çevrili durumda. Özetle suyun oluşturduğu düşünülen bu kanalların lav akıntıları ile oluştuğunu biliyoruz artık diye açıklıyor Bleacher. Lav akıntıları daha sonra çeşitli kraterlere dolarak buraları genişletip derinleştirmiş de olabilir. Böylece Mars'ın bu bölgesinde jeolojik değişim gerçekleşmiştir. Ayrıca bu lav akıntıları, Mars'ın yüzeyinde suyun dağılımı için de gerekli alt yapıyı hazırlamış olabilir. Kaynak: NASA"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/marstaki-karbonat-ne-anlama-geliyor/", "text": "NASA'nın Spirit Mars gezginiyle elde edilen, Mars'ın eskiden yaşam için elverişli olup olmadığına ilişkin 4 yıldır süren araştırma, yüzeydeki kayalardan elde edilen kanıtlarla devam ediyor. Spirit ile 2005 yılının sonlarına doğru incelenen kayalarda yüksek yoğunlukta karbonat bulunmuş ve bunun ancak asitle çözünebileceği belirlenmişti. Eskiden Mars'ta olan suyun ise asidik olmadığı belirlendi. NASA gezginin elde ettiği değerler Mars'ta eskiden su olduğunu ve yüzeyin asidik bir yapıda olduğunu gösterdi. Bu nedenle de yaşam için daha az elverişli koşulları taşıdığı belirlendi. Cornell Üniversitesi'nden Steve Squyres: Bu, Mars gezginlerinin elde ettiği en önemli keşiflerden biridir. Bir Mars kayasındaki çıkıntıda karşılaşılabilen karbonat, koşulların mevcut olduğu bir bölgede yaşamın ortaya çıkabileceğini söyler diyor. Spirit 2006'dan bu yana çalıştığı Home Plate adlı bir platosunun çevresinde bulduğu Comanche adı verilen bir kayadaki magnezyum, demir ve karbonatın hacminin dörtte birini kapladığını gördü. Bu ise karbonat olan diğer kayalara göre on kat daha yüksek bir yoğunluk demekti. NASA'nın Houston'daki Johnson Uzay Merkezi'nden Dick Morris: Üç tayfölçerle bu verileri inceledik. Aletler magnezyum ve karbonatın varlığını doğruladı diyor. Mars'taki karbonatın kaynağı yıllar boyunca arandı. Mars'taki sayısız kanallar gezegende bir zamanlar sıvı suyu saklayacak kadar ılık bir iklime sahip olduğunu gösterir. Bu da ancak gezegenin atmosferinin kalın olmasıyla mümkün olabilir. Bu da eskiden Mars'ın atmosferinde fazla miktarda karbondioksit gazının olduğunu gösteriyor. Bu kadar karbondioksitin nereye gittiğini bulmak önemlidir. Gökbilimcilerin bir kısmı bu gazın uzaya savrulduğunu düşünür. Diğer kısmı ise bu karbondioksitin suyla birleşerek karbonatı oluşturduğunu ve bu nedenle atmosferde azaldığını söyler. 1990'larda gezegende karbonatın bol olacağı öngörüsü, kayalarda karbonata az rastlanmasıyla zayıfladı. Ancak yörünge keşif araçlarıyla gezegenin belli bir bölgesinde karbonatın bol olduğu birikintilere ve karbonat yataklarına rastlandı. Kaynak: NASA/Spirit and Opportunity 4 Yorumlar Ama Dünya'dan Mars'a varmak 7 ay; yani her bir deney için 7 ay beklemek lazım ve bu 7 ayda o canlıya çok iyi bakmak lazım bir de maddi değeri de düşünürsek şu an zor gibi görünüyor. Başta oksijen yok. Bizim canlılarımız hep oksijenle yaşamlarını devam ettiriyor .... Acaba sprit veya diğer araçlar giderken yanlarına mars'ın ölümcül koşullarına en uzun süre dayanacak dünya canlıları alamazmı?Deneysiz fizik olmaz sözü acaba önemsenmiyormu?Acaba araçlar daha verimli olarak gönderilecek calı organizmaları marsa ne derece uyum sağladığını gözlemlese şimdi çok daha yol kat etmiş olmazmıyız? Anlamadığım nokta sipirit ölemedi mi? Bu haber geçmi ulaştı geçmi tercüme edildi acaba, sipirit in akıbeti hakkındada bilgi verilmemiş Bol Yıldızlı Geceler Dilerim Spirit ölmedi. Sadece hareket edemiyor. Şu anda bulunduğu bölgede yeterli güneş ışığı alamadığı için sistemini kapattı o nedenle ileitişim sağlanamıyor. Yeterli enerjiyi alınca göreve tekrar devam edecek. Ama hareketli olarak değil. Haber ise Spirit'in geçmiş yıllarda elde ettiği verilerin değerlendirilmesiyle ilgili. Spirit'in durumu ile ilgili olarak en son Spirit Uykuya Daldı haberini yayınlamıştım. Sizin karıştırdığınız ise Anka Kuşu aracı. Bu araç tamamen ölü durumda olduğu daha önce bildirilmişti."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/marstaki-metan-bir-yildan-az-yasiyor/", "text": "İtalyan bilim insanları tarafından gerçekleştirilen bir çalışmaya göre Mars atmosferindeki metanın ömrü 1 yıldan daha az sürüyor. Sergio Fonti ve Giuseppe Marzo , NASA'nın Mars Küresel İnceleme aracı ile üç yıldır gezegendeki gazın değişimini inceliyor. Metan Mars atmosferinde az bulunur ve bu da doğal kaynaklardan oluşur. Gazdaki değişimleri mevsimlik ve yıllık olarak incelediğimizde farklılıklar olduğunu gözledik. Metanın kaynağı jeolojik ve biyolojik kökenli olabilir bu noktada hangisinin geçerli olduğunu söyleyemiyoruz. Ancak Mars atmosferindeki metanın ömrü 1 yıldan daha kısa sürdüğü görülmektedir diyor Fonti. Metan sonbaharda gezegenin her bölgesinde olmasına karşılık kuzey yarımkürede milyarda 70'lik oranıyla en yüksek değerine ulaşır. Kışın ise büyük miktarda azalır ve gezegenin yalnız 40-50 derece kuzeyindeki bantta görülür. Baharla birlikte yeniden artışa geçip yazın hızla yükselip gezegene yayılır. Bizim keşfettiğimiz ilginç sonuçlardan biri yaz ve sonbahardaki dağılımın aynı olduğu ve güney yarımkürede yüksek değerlere ulaştığıdır. Bu ise atmosferdeki doğal dolaşımdan olabilir, ancak bunun uygun bir bilgisayar benzetimiyle doğrulanması gerekir diyor Fonti. Metan dağılımının yüksek olduğu kuzey yarıkürede üç bölge vardır: iki ana volkan Tharsis ve Elysium ve yeraltında su buzunun yüksek değerde bulunduğu Arabistan Terrae. En yüksek magmatizma, hidrotermal ve jeotermal etkileri Tharsis'de görülür. Atmosferdeki metanı yok eden etkilerin ne olduğu hakkında kesin bilgi yoktur. Ancak atmosferdeki güçlü oksitleyicinin nedeni olan tuz tepkimeli perklorat metanı hızla çekebilir. Mars'ın bir yılı yaklaşık 2 dünya yılı sürer. Ekip, Termal Yayma Tayfölçeri ile Temmuz 1999 ve Ekim 2004 arasındaki 3 Mars yılına denk gelen gözlemleri kullandı. Yaklaşık 3 milyon gözlem ile metanın ortalama değerlerini bulup incelemeye çalıştılar. Çalışmamızda yörüngede dolanan tayfölçerin uzun bir süre boyunca aldığı metan verilerini kullandık. Bu nedenle çalışma daha net ve doğruluğu yüksek oranda gerçekleşti. Gözlemlerimiz Mars'taki metanın kaynağının bulunması yönünden de önemlidir diyor Fonti. Mars atmosferindeki metan gazı ilk kez dünya üzerinde kurulu teleskoplarla 2003 yılında keşfedildi. Bundan 1 yıl sonra da ESA'nın Mars Express aracıyla da keşif doğrulandı. Geçen yıl dünyadaki teleskoplarla metan döngüsünün olduğuna ilişkin ilk kanıtlar sunuldu. Mars atmosferi %95 karbondioksit, %3 azot, %1.6 argon ve devamında metana ek olarak oksijen ile sudan oluşur. Kaynak: Science Daily"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/marstaki-nehir-yatagi/", "text": "ESA'nın Mars Express aracının stereo kamerasıyla elde edilen Mars Reull Vallis Bölgesi'nin üst kısmının görüntüsü yayınlandı. Reull Vallis Bölgesi'nde Hellas havzasına doğru uzanan nehir yatağı, Premethei ve Terra yaylalarının arasındadır. Geçmişte Mars yüzeyinde nehirlerin olduğunu gösteren önemli bir iz bu. Mars'ın üst kısmında dolanan ve birçok kola sahip olan nehir 1500 km uzunluğundadır. Yeni Mars Express görüntülerinde nehrin genişliğinin 7 km ve derinliğinin 300 m'ye kadar ulaştığı Reull Vallis bölgesi görülüyor. Nehir yatağını 'Amazon' döneminden günümüze kadar süren buzul hareketleri ve irili ufaklı enkaz maddenin genişlettiği düşünülüyor. 3,5 ile 1,8 milyar yıl önce sürdüğü düşünülen Hesperian Dönemi'nde sıvı suyun oyduğu yüzeyde böylesi yapılar oluşmuştur. Geniş alanı gösteren görüntünün merkezinin sağ üstünde düz ovadan 2500 m yükselen yumuşak zeminli ve yuvarlak köşeli Promethei Bölgesi Sıradağları hakimdir. Aynı zamanda dağların yakınlarında darbe kraterleri de göze çarpıyor. Bölge, Dünya'da buzulların etkilediği çeşitli yerlerle benzerdir. Örneğin görüntüde nehir yatağında buzulların neden olduğu izler açıkça görülüyor. Reull Vallis yüzeyinde geçmişte gerçekleşen jeolojik olaylar günümüzde yeryüzünün çeşitli yerlerinde de karşımıza çıkmaktadır."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/marstaki-obruklarin-nedeni-kuru-buz/", "text": "NASA'nın Mars Yörünge Aracı ile tekrar edilen gözlemler sonucunda gezegenin yüzeyindeki obrukların sıvı su ile değil donan karbondioksit ile oluştuğu gösterildi. Mars yüzeyinde ilk kez 2000 yılında fark edilen ve Dünya'dakilerle benzerlik gösteren bu tür çukurlar heyecanla karşılandı. Mars'ta su buharı ve donmuş su bol miktarda olmasına karşılık şimdiye kadar sıvı su görülmedi. Obruk oluşumunu açıklayan yeni çalışma online ortamda çalışan Icarus'ta yayınlandı. Arizona'daki Astrojeoloji Bilim Merkezi'nden Colin Dundas: Beş yıl önceki obruklara bakarken bunun su ile oluştuğunu düşünmüştüm. Ama daha fazla gözlem gerekiyordu. Böylece buradaki değişimi ve hareketliliği daha iyi anlayacaktık. Değişimin kış mevsiminde gerçekleştiğini farkettik diyor. Dundas ve ekibi 2006 yılında göreve başlayan MRO üzerindeki yüksek çözünürlüklü HiRISE kamerası ile kızıl Gezegen'deki 356 yeri gözledi. Bunlardan 38'inde yeni kanal oluşumlarını ve aktif dere oluşumlarının yokuş aşağı olacak şekilde gerçekleştiğini gördüler. Eski ve yeni görüntüler eşliğinde araştırmacılar mevsime bağlı olarak düşük sıcaklık nedeniyle donmuş karbondioksitin erimediği ve sıvı suyun oluşmadığını belirtiyor. Genellikle kuru buz olarak bilinen karbondioksit buzu yeryüzünde de doğal olarak bulunur, ancak Mars'taki kadar bol miktarda değildir. Karbondioksit gazı gayzerleri ve kuru buz bloklarının kum tepeleri üzerinde oluşturduğu çizgilere bakıldığında Mars'ta oldukça aktif olduğu söylenebilir. Karbondioksit buz dere içinde akabilir ama karbondioksit buzunun incelerek akmasını sağlayan gazın kendisidir. Ya da yamaçlı kısımlarda biriken kuru buzun ağırlığı bu çizgileri oluşturabilir. Son çalışmada kullanılan verilere göre Mars'ın binlerce hatta milyonlarca yıl önceki geçmişinde yüzeydeki sıvı su obruklar oluşturabiliyordu. Günümüzde de bu sürecin devam ettiği öneriliyor. Çalışma ekibi üyesi NASA'nın Jet İticileri Laboratuarı'ndan Serina Diniega'ya göre MRO'nun düzenli gözlemleri ile Mars yüzeyindeki değişimler kolayca saptanabiliyor. Obruk oluşumu ile ilgili bulgular sıvı su içermeyen süreçleri gösterse de ekibe göre bunun su ile oluşması da mümkün. Özellikle daha küçük akışların gerçekleştiği yerlerde. Mars bize yeni sürpriz yapabilir. Sadece yeryüzünde rastlamadığımız obruk oluşumlarının sürecinin araştırılması ilginç özelliklerini de ortaya çıkaraktır diyor Dundas."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/marstan-bilimcileri-sasirtan-goruntu/", "text": "Mars robotu Fırsat şaşırtan bir görüntü elde etti. 2004 yılında yüzeye indiğinden beri gördüğü kayalardan birini yakından inceleyen Fırsat, kaya üzerinde demirce zengin kürecikler olduğunu farketti. Görüntüdeki küreler 3 mm çapında. Ön incelemesi tamamlanan kürelerin içeriğinin demir olduğu fark edildi. İlk kez bir Mars kayasının bu kadar yoğun kütleli olduğu görüldü. Fırsat ekibi yöneticisi Ithaca'daki Cornell Üniversitesi'nden Steve Squyres: Bu, tüm görevin en olağanüstü görüntülerinden biri. Fırsat'ın araştıamsını sürdürdüğü Endeavur Krateri'nin batısındaki Cape York kısmında yeralan Kirkwood kayaları küçük küresel nesnelerden oluşuyor diyor. Bu türlü minerallerin oluşturduğu kayaçlar, Mars'ta bir zamanlar sıvı su olduğunun da bir kanıtı. Tortul kaya içindeki minerallerin hızla dışarı çıkması su yardımıyla gerçekleşir. Kirkwood küreleri çoğunlukla rüzgar nedeniyle kırılmış ya da aşınmıştır. Ancak yapıları bellidir. Fırsat mikroskobik kamerasını kullanarak Kirkwood'a yakından baktı. Aracın kolundaki X-Işını Tayfölçeri'yle de kürenin yapısı incelendi. Dışarıdan bakıldığında yumuşak görünüyorlar. Bunların oluşumuyla ilgili birçok kuram bulunuyor. Önümüzde harika bir jeolojik bilmece bulunuyor. Bunların yapısı ve dağılımları farklıdır. Buna karşılık elimizde bunlara ait geçerli bir kuramda yok. Bunun için kayaları çalışmak ve onlarla konuşmak gerekiyor diyor Squyres. Yer'den yapılan gözlemler kil minerallerini tespit etti. Cape York alanı geniş ve soluk bir tondadır. Kirkwood bir sonraki gezi çalışmasına neden olabilir. Dört yıl önce Fırsat Viktorya Krateri'nden büyük Endeavur Krateri'ne ulaşarak farklı jeolojik incelemeler için yola çıkmıştı."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/marstan-ses-var/", "text": "Mars helikopterinin dört ve beşinci uçuşları* da beraberinde ilkleri getirdi. Helikopterin 30 Nisan'daki uçuşu sırasında Azim robotunun mikrofonu çalıştı. Yeni video Azim'in Mastcam-Z kamerasıyla elde edilen görüntüleri mikrofondan alınan sesle birleştiriyor. Bu mikrofon robottaki SuperCam lazer aletinde yer alıyor. Lazer aleti ile kayaların kimyasal bileşimlerini tayfölçerle incelemek için gerekli olan buharların oluşmasını sağlıyor. Aletteki mikrofonun amacı ise lazer darbelerinin seslerini kaydederek kayanın sertliğinin anlaşılması. Mikrofon aynı zamanda Mars ortamındaki rüzgar seslerini de kaydedecek. Azim robotu helikopter pisti olarak belirlenen alandan 80 metre uzakta. Bu kadar uzak noktadan sesin mikrofon tarafından duyulması ise zor oldu. Helikopterin pervaneleri muazzam frekansta bile ince Mars atmosferi bu sesin büyük kısmının kaybolmasına neden oldu. Uçuşun ilk anlarında bu nedenle çok zayıf ses oluştu. Dikkatle dinlendiğinde helikopterin uğultusu Mars rüzgarının sesi arasında zayıf şekilde duyulabilmektedir. Beşinci Uçuş: Kızıl Gezegende beşinci kez (7 Mayıs 2021) havalanan Beceri bu kez araştırma ve keşif amaçlı kullanıldı. Helikopter bulunduğu Wright Kardeşler pistinin 129m güneyindeki ilk tek yönlü yolculuğunu yaptı. Beceri bu sırada yerden 10 metre yükseğe çıkarak yeni bir irtifa rekoru kırmakla birlikte aynı zamanda bölgenin renkli fotoğraflarını da çekti. Bölgedeki en uygun alanı belirleyerek inişini gerçekleştirdi. Bu sırada Azim'den biraz uzaklaşmış oldu. Bundan sonra Azim'den gelecek komutlara göre hareket edecek. Azim ise bilimsel araştırma ve keşif için kendi çalışmasına başladı. Şu an helikopterin bulunduğu bölgeye göre ters göre hareket ediyor. Ancak helikopter ile arasındaki uzaklığın çok artmasına da izin vermeyecek. *Önceki uçuşlarla ilgili yazı için tıklayınız."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/marti-bulutsusunun-kanatlari/", "text": "ESO teleskoplarıyla alınan bu yeni görüntüde Martı Bulutsusu adı verilen parlak gaz ve toz bulutunun bir kısmı görünüyor. Bu incecik kırmızı bulutlar göksel kuşun 'kanatların' bir kısmını oluşturuyor ve bu görüntü parlak yıldızların arasında dalgalanarak şaşırtıcı karanlık ve aydınlık kırmızı bulutları gözler önüne seriyor. Bu yeni görüntü ESO'nun Şili'deki La Silla Gözlemevi'nde bulunan MPG/ESO 2.2-metre teleskopu üzerindeki Geniş Alan Görüntüleyicisi ile alındı. Güney gökküresindeki Büyük Köpek ve Tekboynuz takımyıldızları boyunca uzanan Martı Bulutsusu çoğunlukla hidrojen gazından meydana gelen dev bir buluttur. Gökbilimcilerin HII bölgesi dedikleri bir örnektir. Bu buluların içerisindeki sıcak yeni yıldızlar ve onların yoğun mor-ötesi ışınımları çevrelerindeki gazın parlamasına neden oluyor. Görüntüdeki kırmızı ton iyonlaşmış hidrojenin varlığına bir işarettir . Daha resmi olarak IC 2177 olarak bilinen Martı Bulutsusu, kuş-benzeri yapısı ile üç büyük gaz bulutundan Sharpless 2-292 baş kısmını oluşturur, bu yeni görüntü Sharpless 2-296'nın bir kısmını oluşturmaktadır, burası da geniş 'kanatları' oluşturur ve Sharpless 2-297 ise küçük ve boğumlu bir bölge olarak martının sağ kanadını oluşturmaktadır oluşan karmaşık bir nesnedir . Bu nesnelerin tümü 1950'lerde Amerikan gökbilimci Stewart Sharpless tarafından derlenen 300'ün üzerinde parlak gaz ve toz bulutu içeren Sharpless bulutsu kataloğunda yer almaktadır. Bu kataloğu yayınlamadan önce Sharpless, ABD'deki Şikago yakınlarındaki Yerkes Gözlemevi'nde kendisi ve çalışma arkadaşları ile Samanyolu'nun kıvrımlı, geniş kolları ile bir sarmal gökada olduğunu göstermeye çalıştıkları gözlemsel çalışmalarını yayınladığı bir yüksek lisans öğrencisiydi. Sarmal gökadalar binlerce HII bölgesi içerebilir, ve bunlar da neredeyse tamamen sarmal kollarda bulunurlar. Martı Bulutsusu Samanyolu'nun sarmal kollarından biri içerisinde yer almaktadır. Ancak bu tüm gökadalar için geçerli değildir; düzensiz gökadalar da HII bölgesi içermekte olup, gökada boyunca yayılmış haldedirler, ve eliptik gökadalarda da durum farklıdır bu gökadalarda iyonlaşmış hidrojen bölgesi bulunmamaktadır. HII bölgelerinin varlığı bir gökada içerisinde halen devam eden yıldız oluşumunu göstermektedir. Sharpless 2-296'nın bu görüntüsü ESO'nun Şili'deki La Silla Gözlemevi'nde bulunan MPG/ESO 2.2-metre teleskopu üzerindeki büyük kamera Geniş Alan Görüntüleyicisi ile alınmıştır. İç kısımlarında sıcak yıldız oluşumunun şiddetli bir şekilde devam ettiği bulutsunun sadece küçük bir kısmını göstermektedir. Bu kare özellikle parlak yıldızlar tarafından aydınlatılan Sharpless 2-296'yı göstermektedir bölge boyunca dağılmış birçok yıldız bulunmaktadır, görüntülerdeki tüm bölgenin en parlak yıldızı olan martının 'gözü' de burada yer almaktadır. Gökyüzündeki bu bölgenin geniş alan görüntüleri ilginç gökbilimsel nesnelerin bir karışımını içermektedir. Bulutsu içerisindeki genç, parlak yıldızlar Büyük Köpek takımyıldızında bulunan parlak yıldızlar ve kümelerden oluşan yakın yıldız oluşum bölgesi CMa R1'in bir kısmını meydana getiriyor. Ayrıca Martı Bulutsusu'na yakın bir yerde ESO'nun 50. Kuruluş Yılında VLT Gezisi İçin Tweetleyin! yarışmasının (eso1238a) kazananı Brigette Bailleul'un yardımıyla 5 Ekim 2012 günü ESO'nun Çok Büyük Teleskopu ile görüntülenen Thor'un Miğferi Bulutsusu bulunmaktadır. Notlar Gökbilimciler HII terimini iyonlaşmış hidrojen için ve HI terimini de atomik hidrojen için kullanırlar. Bir hidrojen atomu bir protona bağlı bir elektrondan oluşur, ancak bir iyonlaşmış gazdaki atomlar pozitif iyonlara ve serbestçe dolaşan elektronlara ayrılmıştır, bu durumda ise sadece tekil protonlar bulunmaktadır. Bu nesneler resmi olarak sırasıyla Sh 2-292, Sh 2-296, ve Sh 2-297 şeklinde isimlendirilirler. ESO Türkiye"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/maven-marstan-bildiriyor/", "text": "NASA'nın Mars atmosferinin geçmişte neler yaşadığını ortaya çıkarmak için gönderilen MAVEN aracı kızıl gezegenin yörüngesine oturdu. Aracın Mars yolculuğu 10 ay sürdü. Mars'ın ince üst atmosferini inceleyecek olan MAVEN ile gezegenin geçmiş dönemlerde ikliminin atmosfere bağlı olarak nasıl değiştiği belirlenebilecek. Bu da atmosfer değişiminin yüzeye etkisini ortaya çıkaracak. Aynı zamanda 2030'lu yıllarda gerçekleşmesi düşünülen Mars'a insanlı uçuşlarla ilgili önemli bilgilerde elde edilecek. MAVEN'in yanında taşıdığı bilimsel aletler ise önümüzdeki altı hafta içinde göreve başlayacak. Böylece üst atmosferin güneş ve güneş rüzgarıyla etkileşimi, buradaki gazın yapısı, yoğunluğu ve uzaya kaçış oranı gibi önemli sonuçlar kaydedilecek. Colorado Üniversitesi'nden MAVEN baş araştırmacısı Bruce Jakosky: MAVEN 11 yıl önce ortaya atılan bir projeydi. Şimdi bu projenin başarıya ulaştığını ve bizim heyecanla ondan sonuç beklediğimizi söyleyebilirim diyor. MAVEN yanında üç ölçüm aleti paketi taşımaktadır. Bu araçlarla güneş rüzgarı ölçümleri, atmosferdeki atomlarla etkileşmeleri, atmosferden uzaya kaçan madde miktarının yoğunluğu gibi değerler ölçülecek. MAVEN, 18 Kasım 2013'de NASA'nın Florida'daki Cape Canaveral Üssü'nden fırlatılmıştı."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/mavenin-marstaki-1000-gunu/", "text": "MAVEN aracının Mars çevresindeki görevi 1000 günü geçti. Kasım 2013'de fırlatılan ve Eylül 2014'de yörüngeye oturan MAVEN Kızıl gezegenin üst atmosferini inceliyor. MAVEN'in ilettiği bilgilere göre Mars bir zamanlar mikrobik yaşama ev sahipliği yapabilecek sulu bir gezegenken bir anda çöle döndü. Boulder Üniversitesinden MAVEN araştırmacısı Bruce Jakosky: MAVEN, Mars'ın üst atmosferi ile güneş rüzgarlarının etkileşimi üzerinde önemli keşiflerde bulundu. Bu bilgi sadece atmosfer davranışını değil aynı zamanda atmosferin zamanla nasıl değiştiğini de gösteriyor diyor. MAVEN'in en iyi 10 keşfi 10. Atmosferde nitrik oksit ve ozonun birlikte görülmesi beklenmedik karmaşık bir davranışı işaret ediyor. Şu anda anlaşılamayan bir şekilde üst atmosferde dinamik olarak gaz değişim süreçleri olduğu görülüyor. 9. Güneş rüzgarından gelen bazı parçacıklar Mars'ın iyonosferinin etkisiyle gezegen çevresini kuşatmak yerine beklenmedik şekilde üst atmosferin derinlerine işleyebilir. Güneş rüzgarındaki yüklü parçacıkların, iyonosferde kimyasal tepkimeye girmesi sonucunda nötr atomlara dönüşmesi daha derinlere akmasını sağlar. 8. MAVEN, atmosfere giren gezegenler arası tozdan kaynaklanan metal iyon katmanının ilk gözlemini de yaptı. Bu katman Ekim 2014'de Siding kuyrukluyıldızının Mars'a yakın geçişi sırasında önemli ölçüde kalınlaşmıştı. 7. Mars'ta diffüz ve proton adlı iki yeni kutup ışıması tespit edildi. Dünya'daki kutup ışımasından farklı olarak Mars'daki Auroralar küresel ya da manyetik değildir. 6. Bu kutup ışımaları güneş fırtınalarının farklı türdeki parçacıklarının akışı nedeniyle oluşur. Bu fırtınadaki parçacıklar Mars atmosferine girdiğinde gaz kaybı on ya da daha fazla faktörde gerçekleşebilir. 5. Güneş rüzgarı ile gezegen arasındaki etkileşimler beklenmedik biçimde karmaşıktır. Bu, Mars'ın manyetik alanının bulunmaması ve bölgesel ölçeklerde gelen güneş rüzgarını etkileyecek küçük mıknatıslanmış kabuğun oluşumuna bağlı olarak ortaya çıkar. Etkileşimlerin sonucunda ortaya çıkan manyetosfer kısa zaman çizelgelerine göre değişir ve sonuçta topak oluşturur. 4. MAVEN, üst atmosferde hidrojenin mevsimsel değişimini gözledi ve yıl boyunca 10 faktör değiştiğini doğruladı. Hidrojenin kaynağı eninde sonunda alt atmosferdeki sudur ve güneş ışığı altında hidrojen ve oksijene ayrılır. Bu varyasyon henüz tam olarak anlaşılmamıştır. 3. MAVEN, üst atmosferdeki izotop ölçümlerini kullanarak atmosferin zamanla ne kadar gaz kaybettiğini de gösterdi. Buna göre gazın 2/3'ü ya da daha fazlası kaybolmakta. 2. MAVEN, Güneş'in ve güneş rüzgarının üst atmosferdeki kayıpları da ölçtü. Morötesi ışıma ve güneş rüzgarının kayıp oranlarının hesaplanması ile gezegenin uzaya büyük miktarda gazın çıkışını engelleyemediğini gösterdi. 1.Mars'ın atmosferi Güneş ve güneş rüzgarının etkisiyle zamanla ortadan kalkarak, geçmişteki sıcak ve ılıman bir gezegen yerine şimdiki gibi daha soğuk ve kuru bir gezegene dönüşmesini sağladı. Üstelik bu süreç bitmiş değil. NASA'nın Goddard Uçuş Merkezinden MAVEN projesi araştırmacılarından Gina DiBraccio: MAVEN'in gözlemlerine devam etmesinden heyecan duyuyoruz. Şu anda MAVEN ikinci Mars yılına giriyor ve mevsimsel döngüleri izlemeyi sürdürüyor diyor. Kasım 2014'te fırlatılan MAVEN Kızıl gezegenin üst atmosferini anlamaya çalışan ilk uzay aracıdır. Görevin amacı Mars ortamındaki iklim değişikliklerinde atmosferdeki gaz kaybının etkili olup olmadığının bulunmasıydı. MAVEN gezegenin üst atmosferinden alt atmosferine kadar tüm bölgeyi inceleyerek bölgeler arasındaki geçişleri ortaya çıkarmayı amaçlıyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/mavi-gokyuzuyle-pluto/", "text": "NASA'nın Yeni Ufuklar uzay aracı Pluto'nun sisli mavi renkte bir atmosferi olduğunu gösterdi. Bu mavi renk büyük bir olasılıkla cüce gezegenin yüzeyinden kopan çok küçük parçacıkların güneş ışığının saçılmasından kaynaklanıyor. Durum bu olsa bile mavi bir gökyüzü ile karşılaşmak gökbilimcileri oldukça memnun etmişe benziyor. Southwest Araştırma Enstitüsü'nden Yeni Ufuklar görevi baş araştırmacısı Alan Stern: Kim Kuiper Kuşağı'ndaki bir cisimde mavi bir gökyüzü göreceğini düşünür? Pluto muhteşem diyor. Mavi rengin tonu bize parçacıkların büyüklüğü ve yapısı hakkında bilgi verir. Mavi gökyüzü genellikle çok küçük parçacıkların güneş ışığı tarafından saçılmasıyla oluşur. Dünya'daki mavi gökyüzünün nedeni çok küçük azot molekülleridir. Pluto'da da aynı ama biraz daha büyük azot molekülleri puslu mavimsi gökyüzünün nedenidir. Bir bakıma tholin benzeri parçacıklar söz konusudur. Bilim insanları atmosferin yüksek kısımlarında görülen tholin parçacıklarının morötesi ışık altında iyonlaşan azot ve metan moleküllerinin negatif ve pozitif iyonlarının tepkimeye girmesiyle oluştuğunu düşünüyor. Aslında benzer bir durum daha karmaşık moleküller olduğu görülen Satürn'ün uydusu Titan'ın üst atmosferinde de görüldü. Pluto'dan koparak yüzeyin kırmızımsı renk almasını sağlayan bu küçük parçacıklar buzda hapsolan uçucu gazla birlikte serbest kalıp daha karmaşık moleküller oluşuncaya kadar birleşip büyür. Bir diğer önemli keşif ise Pluto'da su buzunun olduğunun kanıtı. Buna göre Pluto'nun çeşitli bölgelerinde su buzunun olduğu görüldü. Keşif Yeni Ufuklar aracındaki Ralph tayfölçer yüzey haritalaması aletinin topladığı verilerle gerçekleşti. SwRI'dan Jason Cook: Gezegendeki su buzu diğer uçucu madde buzlarıyla örtülü olduğu için doğrudan görünmüyor. Su buzunun varlığını ancak örtüsü açılan yerlerde görüyoruz diyor. Keşfin belki de en merak uyandırıcı tarafı Pluto'nun renkli görüntülerinde ortaya çıkan kırmızı parlak alanlar. Bu alanların su buzuyla kaplı olduğu düşünülüyor. Aslında Pluto'da bu kadar kırmızı alanın yani su buzunun olduğuna şaşırdım. Şimdilik su buzu olduğunu düşündüğümüz kırmızı alanlarla tholin arasındaki ilişkiyi anlayamadım diyor. Yeni Ufuklar uzay aracı tüm sistemleri çalışır bir şekilde Dünya'dan yaklaşık 5 milyar kilometre uzaktaki macerasını sürdürüyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/mavi-halka-bulutsusundaki-sir-cozuldu/", "text": "On yıldan uzun zamandır gökbilimcilerin kafasını karıştıran Mavi Halka bulutsusunun iki yıldızın birleşmesine verilecek en genç örnek olduğu ileri sürüldü. 2004 yılında NASA'nın Gökada Evrimi Tarayıcısı adlı bir uzay gözlemevi yardımıyla Samanyolu'nda başka hiçbir cisme benzemeyen bir şey keşfetti: merkezinde bir yıldız bulunan büyük ve soluk bir gaz damlası. İnsan gözünün algıladığı dalga boyunda ışık yaymadığı için GALEX bunu morötesi bölgede yakaladı ve görüntülerde mavi renkte görüldü. Daha sonra cismin kalın bir halka yapısı olduğu ortaya çıkarıldı. Bu nedenle adına Mavi Halka bulutsusu denildi. Sonraki 16 yıl içinde Hawaii'deki Maunakea'daki WM Keck Gözlemevi de dahil olmak üzere birçok yer ve uzay merkezli teleskop bulutsuyu görüntüledi, ancak sakladığı sır ortaya çıkarılamadı. Yeni yapılan bir çalışmayla bulutsunun aslında çarpışan iki yıldızın birleşmesiyle tek yıldız oluştuğu ve çarpışmanın etkisiyle çevreye gaz bulutu atarak böylesi bir bulutsunun oluşmasına neden olduğu ileri sürüldü. Birleşen yıldız sistemlerine sık rastlansa da olay bittikten sonra üzerinde çalışmak oldukça zor olmaktadır. Çünkü olay sonrası çevreye yayılan madde bu yıldızları gizler. Ancak madde enkazı temizlendikten sonra ki bu yüzbinlerce yıl sürebilir- normal bir yıldıza benzediğinden dolayı birleşmiş bir yıldız olduğunu tespit etmek zorlaşır. Mavi Halka bulutsusu merkezindeki yıldız ise yıldızlar birleştikten sadece birkaç bin yıl sonrasında görülebildiği için önemli kanıtlar barındırmaktadır ve şu an için bu tip oluşumlara verilecek tek örnektir. 2003 ile 2013 yılları arasında görev yapan GALEX genç yıldızları morötesi bölgede inceleyerek yıldız oluşum sürecinin anlaşılmasına yardım etmesi için tasarlandı. GALEX gözlemi ile ortaya çıkarılan cisimler genelde hem moröte hem de uzak moröte bölgede ışıma yapar. Ancak Mavi Halka bulutsusu sadece uzak moröte bölgede ışıma yaptığından mavi renkte görülmüştür. Cismin boyutu büyük bir yıldızın yakıtı bitip patladığında oluşan süpernova kalıntısına benzemektedir ki bunlara gezegenimsi bulutsu da denir. Bunların merkezlerinde genellikle nötron yıldızı görülmesine karşılık burada normal bir yıldız bulunmaktadır. Üstelik süpernova kalıntıları ve gezegenimsi bulutsular morötesi dışındaki dalga boylarında da ışık yayarken Mavi Halka bulutsusu sadece morötesi bölgede görünmektedir."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/mavi-saturn/", "text": "Gezegenler ve uyduları bazen simsiyah uzayın etkisiyle hoş görüntüler oluşturabilir. Ay, Dünya'nın gölgesine girdiğinde Ay tutulması gerçekleşir ve rengi farklılaşır. Jüpiter'in uydularının gölgelerinin devin üzerinde görünmesi gibi. Böylesi ilginç görüntüler sunan cisimlerden biri de Satürn'dür. Satürn ve sistemini gözleyen Cassini uydusu 1 Temmuz'da 10. Yılını kutlayacak. Cassini geçen 10 yıl boyunca bize nice birbirinden güzel ve ilgi çekici görüntüler yolladı. Bu görüntü de ön planda görülen Satürn'ün küçük ve buzlu uydusu Mimas'tır. Mavimsi bir zeminle birlikte Satürn'ün kuzey yarımküresini görüyorsunuz. Bu zemindeki koyu çizgiler ise halkaları gösterir. Bildiğimiz Satürn görüntüsü gibi bir fotoğraf değil bu. Satürn altın sarısı rengiyle parlarken burada neden mavi? Bunun nedeni Satürn'ün bu bölgesine giren güneş ışığının atmosferdeki moleküllerce saçılması ve daha uzun yol almaya mecbur kalmasıdır. Mavimsi ışığın dalga boyu daha kısadır. Bu olay Dünya'daki atmosferin mavi görülmesine benzer. Bu fotoğrafın çekildiği zaman olan 2005'ten bu yana Satürn'ün güney kutbunun rengi altın sarısından maviye döndü. Bu görüntü 18 Ocak 2005'te Cassini'nin dar açılı kamerası ile kızılötesi ve morötesi gözlemlerinden oluşturuldu. Görüntü telif: NASA/JPL/Space Science Institute"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/medusanin-tuyler-urpertici-guzelligi/", "text": "ESO'nun Şili'deki Çok Büyük Teleskop'unu kullanan gökbilimcilier Medusa Bulutsusu'nun şimdiye kadarki en ayrıntılı görüntüsünü elde ettiler. Bulutsunun merkezindeki yıldız ömrünün sonuna geldiği için dış kısımlarını uzaya atarak bu renkli bulutu meydana getirmektedir. Görüntü, sonunda bu türden bir nesneye dönüşecek olan Güneş'in nihai sonunu da önceden göstermektedir. Bu güzel gezegenimsi bulutsu adını Yunan mitolojisindeki korkutucu bir yaratıktan almıştır yılan saçlı Medusa. Ayrıca Sharpless 2-274 olarak da bilinmekte olup İkizler takımyıldızı doğrultusunda yer almaktadır. Medusa Bulutsusu ortalama dört ışık-yılı genişliğinde olup yaklaşık 1500 ışık-yılı uzaklığındadır. Büyüklüğüne rağmen gözlenebilmesi için oldukça sönüktür. Medusa saçları yerine yılanları olan korkunç bir yaratıktı. Bu yılanlar bulutsuda ışıldayan kıvrımlı gaz iplikçikleri tarafından temsil edilmektedir. Hidrojenden kaynaklanan kırmızı parıldama ve daha sönük olan oksijen işaretçisi salınım kalıntının oldukça ötesine uzanarak hilal benzeri bir şekil meydana getirmektedir. Yaşamlarının bu aşamasındaki yıldızlardan dışarıya atılan kütle genellikle aralıklarla gerçekleşmektedir, bu da gezegenimsi bulutsulardaki hayran verici yapılarla sonuçlanmaktadır. On binlerce yıldır gezegenimsi bulutsuların yıldızlı çekirdekleri bu göz alıcı renkli gaz bulutları ile çevrelenmektedir . Daha sonraki bir kaç bin yıl içerisinde buradaki gaz çevreye yayılmaktadır. Bu, beyaz cüce olarak yaşamaya devam edecek olan Güneş gibi yıldızların aktif süreçlerini sona erdiren dönüşümün son aşamasıdır. Bir yıldızın yaşamında gezegenimsi bulutsu aşaması toplam yaşam süresine göre çok kısa bir aşamadır tam bir insan ömrüne göre, bir çocuğun sabun köpüğüne üfleyip onu izlediği süre kadar. Bulutsunun merkezindeki çok sıcak yıldızlardan yayılan şiddetli mor-ötesi ışıma dışarıya doğru atılan gazdaki atomların elektronlarını kaybederek geride iyonlaşmış gazı bırakmasına neden olmaktadır. Bu ışıldayan gazın kendine özel renkleri sayesinde buradaki nesneler tespit edilebilmektedir. Özellikle, iki kez iyonlaşmış oksijenin varlığı gezegenimsi bulutsuyu bulmak için kullanılmaktadır. Uygun filtreler yardımıyla gökbilimciler parıldayan gazdan kaynaklanan ışığı ayırt ederek, sönük olan bulutsuyu daha da karanlık olan arka plana kıyasla görünür hale getirmektedirler. Yeşil salınım ilk kez gözlendiğinde gökbilimciler nebilyum adını verdikleri yeni bir element keşfettiklerini düşündüler. Daha sonra, aslında bunun bilinen iyonlaşmış oksijen elementinin nadir bulunan bir dalgaboyundaki ışıması olduğunu fark ettiler. Bulutsu ayrıca bu nesneyi 1955 yılında keşfeden Amerikalı gökbilimci George O. Abell adına Abell 21 (daha resmi adı PN A66 21) olarak da adlandırılmaktadır. Bir süre bilimciler tarafından bulutun bir süpernova patlamasından geriye kalmış bir kalıntı olduğu düşünülmüştür. Bununla birlikte 1970'lerde, araştırmacılar bulutun içindeki maddenin hareketini ve diğer özelliklerini ölçerek, aslında bir gezegenimsi bulutsu olduğunu ortaya çıkarmışlardır . Elde edilen görüntü için VLT üzerindeki Odak Daraltıcı ve düşük dağılımlı Tayfölçeri aygıtı kullanılmış olup, ESO'nun Kozmik Mücevherler programı kapsamında gözlenmiştir. Notlar Düşünülenin aksine, Medusa Bulutsusu'nun yıldızsal çekirdeği görüntünün merkezideki parlak yıldız değildir bu ön taraftaki TYC 776-1339-1 adlı yıldızdır. Medusa'nın merkezi yıldızı daha sönük, mavimsi, hilal şeklindeki merkezin biraz dışında ve görüntünün sağ tarafında yer alan yıldızdır. Bu türden ışımalar nadir görülür çünkü yasaklanmış bir mekanizma ile meydana gelmektedir kuantum seçilim kurallarıyla engellenen geçişler olup, yine de düşük olasılıklar sonucu oluşmaktadırlar. gösteriminin anlamı ışımanın iki kez iyonlaşmış oksijenden yasaklanmış salınım olduğu anlamına gelmektedir. Bulutun genişleme hızının yaklaşık 50 kilometre/saniye olduğu bulundu bir süpernova kalıntısından beklenen değerin çok daha altında. ESO'nun Kozmik Mücevherler programı ESO teleskopları kullanılarak gökbilim görüntülerinin eğitim ve hakla ilişkiler amaçlı kullanımı için geliştirilen yeni girişimdir. Program çoğunlukla gökyüzü koşullarının bilimsel gözlemler için uygun olmadığı zamanları, görsel olarak ilginç, merak uyandırıcı ve ilgi çekici cisimlerin fotoğraflarını çekmek için kullanıyor. Toplanan tüm veriler ayrıca ESO'nun bilim arşiviyle profesyonel gökbilimciler için de uygun hale getirilmektedir. ESO-Türkiye"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/merak-gale-krateri-bir-zamanlar-goldu/", "text": "Geçtiğimiz günlerde yazılı ve görsel basında Mars'ta bir göl bulunduğu haberi yayıldı. Gerçekten bir göl mü bulundu, yoksa bir göl kalıntısı mı? Haberin aslını buradan vereyim istedim. İşin aslı şu: Araştırmacılar Mars'ın geçmişte sıvı suya sahip olduğunu, yüzeyinde nehir, göl ve denizlerin olduğunu birkaç kez farklı yöntemlerle göstermişlerdi. Merak robotu da sulu bir geçmişi olduğu düşünülen Gale kraterinde bir zamanlar su olduğunu gösteren kanıtları sundu. Yani krater şu an da değil ama milyonlarca yıl önce su ile doluymuş. Merak gerekli kanıtları ise kraterin duvarındaki kayaları inceleyerek, bir bakıma mineral analizi yaparak gerçekleştirdi. Sulu bir zemin aradan milyonlarca yıl geçtikten sonra bile önemli ipuçlarını saklar. Suyun beraberinde kayalarda tortu tabakası bıraktığını biliyoruz. Aynı şey Mars yüzeyi için de geçerli. Bu konunun ayrıntısını jeologlar bilmekle birlikte NASA sayfasındaki habere göz atalım. Gale Krateri ile birlikte Mars üzerindeki birçok kraterin suyu tutmuş olabileceği biliniyordu. Bu da Kızıl Gezegen'in ikliminin bir zamanlar ılıman olduğu anlamına gelir. NASA'nın Jet İticileri Laboratuarı'ndan Ashwin Vasada: Sharp Dağı çevresindeki ılıman koşullar suyun gerek yüzeyden akarak gerekse yer altından beslenerek biriktiği izlenimini veriyor. Ancak Mars'ta her ne olduysa kalın atmosferi bir şekilde ortadan kalktı ve olan su kayboldu diyor. Gale kraterinin merkezindeki Sharp Dağı'nın eteklerindeki katmanlı yapı araştırmacılar için ilgi merkezi olmuştur. Yaklaşık 5 km yüksekliğindeki dağın alt kısmındaki kayaların su, rüzgar gibi etkenlerle aşınmış olabileceği düşünülüyordu. Merak verilerine göre dağın etekleri zaman zaman suyla dolmuş ve boşalmış. Kaliforniya Teknoloji Enstitüsü'nden John Grötzinger: Sharp Dağı'nın gizemini adım adım çözüyoruz. Şimdi dağın çevresinde zaman zaman göl oluştuğunu gösterdik diyor. Merak şu anda Sharp Dağı'nın 150 metre yüksekliğindeki bir kayadaki tortul katmanlarını inceleniyor. Dünya'daki nehirlerin delta oluşturmasını andırır şekilde burada oluşan delta ağızlarında suyun taşıdığı kum ve çeşitli minerallerden oluşan siltin birikmiş. Bu olay birkaç kez tekrar etmiş. Yani su zamanla kaybolmuş, bir süre sonra tekrar ortaya çıkmış. Tekrar tekrar oluşan gölün etkilerinin neler olduğunu bir dizi deneyle test edebildik, bundan sonraki deneylerle gölün değişiminin etkisini ortaya çıkaracağız. Böylece hipotezimizi destekleyen kanıtların büyük bir kısmına bu gözlemle ulaşmış olduk diyor Grötzinger. 2012'de Sharp Dağı'nın dibine inen Merak şimdiye kadar 8 km yol aldı. Bu sırada krater zemininin farklı yerlerinde toru birikmiş katmanları, rüzgarın etkisiyle olan değişimi gözledi. Londra Imperial College'den Merak ekibi üyesi Sanjeev Gupta: Eski delta yataklarını ortaya çıkararak bunların oluşturduğu düşünülen tortul kayaçları belirledik. Merak nehirlerin beslediği bir göl zemininde gezmekte diyor. Mars'ın geçmişinde sıvı suyun olduğuna ait ipuçlarını önceki Mars araçları ulaşmıştı. Ancak sıvı suya neden olacak kadar ılıman iklimin ve çevre koşullarının nasıl olabileceği yönünde net bir sonuca ulaşılamamıştı. NASA'nın asıl adı Mars Bilim Laboratuarı olan Merak aracı Mars'ın geçmişinde yaşamın yeşerip yeşermediğini ortaya çıkarmak amacıyla üretildi. Bu proje aslında 2030 yılındaki insanlı Mars görevinin bir parçasıdır. NASA'nın Mars Keşif Programı ekibinden Michael Meyer: Bir yandan Mars yüzeyinde yeşermiş yaşamın izlerini ararken bir yandan da geçmişte gezegenin neler yaşadığını anlamaya çalışıyoruz diyor. 2 Yorumlar Merhaba, şuan ki veya gelecekteki teknolojilerimizle marsa tekrar hayat getirebilmemiz mümkün mu acaba? Tekrar bir atmosfer oluşturularak bu mümkün olabilir mi? Mars'ta yaşamla ilgili çeşitli düşünceler var. Atmosferindeki karbondioksit miktarını arttırarak atmosferini kalınlaştırma, cam binalar yapıp gerekli ortamı bu binaların içinde oluşturma gibi. Tüm bu projelerden önce insanın Mars'a ayak basması gerekiyor. NASA ile ESA 2030'da Kızıl Gezegen'e astronot göndermek için işbirliği yapıyor. Geçen hafta deneme uçuşu yaptırılan Orion mekiği Mars'a astronot göndermesi planlanan araç mesela."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/merak-gun-sayiyor/", "text": "NASA'nın Mars'ın en ilginç bölgelerinden birini inceleyecek olan gelişmiş mobil robotu 26 Kasım'da Florida'dan Türkiye saati ile 17:00'de fırlatılacak. Adı yapılan bir anketle Merak konulan Mars Bilim Laboruatuarı, şimdiye kadar başka bir gezegene gönderilen en fazla bilimsel yeteneği olan araç ünvanına sahip. Araç şimdi Cape Canaveral Hava Kuvvetleri Üssü'nde bir Atlas V roketinin üstünde fırlatılacağı zamanı bekliyor. NASA'nın Jet İticileri Laboratuarı'ndan Pete Theisinger: Tüm hazırlığımız aracı ilk fırsatta fırlatmak üzerinedir. Eğer hava ya da başka bir nedenle fırlatma gerçekleşmezse bir sonraki tarih 18 Aralık olacak diyor. Ağustos 2012'de Mars'a varması planlanan 1 tonluk Merak, iki yıl boyunca Kızıl gezegendeki Gale Kraterini inceleyecek. Merak krater içindeki katmanlı ve 5 km yüksekliğindeki dağın yakınına iniş yapacak. Aracın görevi çevre şartlarının mikrobik yaşam için uygun olduğu düşünülen bu bölgede, gelecekte oluşabilecek yaşam için potansiyelin olup olmadığını aramak olacak. Kaliforniya Teknoloji Enstitüsü'nden Mars Bilim Laboratuarı görevi bilim insanlarından John Grotzinger: Gezegenin erken dönemdeki potansiyel yaşam alanları arasında olan Gale, bize bunu test etmek için mükemmel bir ortam sunmaktadır. Merak inecek olduğu noktada bulunan su taşıyıcı kanalların oluşturduğu alüvyon yelpazesi hakkında bilgi verecek. Dağın dibindeki katmanlarda kil ve sülfat olduğu biliniyor diyor. Merak önceki Mars robotları Spirit ve Opportunity'den iki kat daha uzun ve beş kez daha ağırdır. Aracın taşıdığı 10 bilimsel araç ise öncekilere göre 15 kat daha ağırdır. Zeminden 2.1 metre yüksekliğe kadar uzanan çubuğu sayesinde kameraların uzaktaki nesneleri lazer aracı ile gözlemesine destek sağlar. Gezginin içindeki analitik kollar, kol üzerindeki toz matkapı ve kepçesiyle kaya ve toprak örnekleri incelenebilecek. Araçta ayrıca hava durumu ve gelecekte düzenlenmesi düşünülen insanlı uçuşlar için gerekli ışınım ölçümü gibi çevreye yönelik tanımlamalar yapacak aletler bulunuyor. NASA Genel Merkezi'nden Mars Keşif Programı Yöneticisi Doug McCuistion: Yeni görev ve yeni bir araç olan Mars Bilim Laboratuarı, Mars'ı iyi bir şekilde anlaşılması amacıyla inşa edildi. Böylece Mars'a yapılacak insanlı uçuşlar için ön bilgi ve gerekli teknolojiyi de üretmiş oluyoruz diyor. Görev zorlu ve riskli. Merak bir hava yastığıyla yüzeye indirilemez, bunun için havada bir gök vincindeki halata bağlı bir nesne onu yavaşça, roket motoruyla yüzeye inecek. Araç daha önceki Mars görevlerine göre daha küçük bir alana inecek. Aracın iniş yeri Gale Kraterinin 25 km ile 20 km'lik içi. Bu bölge dışındaki iniş noktaları ise kesinlikle aracın sağlıklı iniş yapmasını sağlayacak yerler değil. 1970'lerde Viking'lerden bu yana Mars'a gönderilen hiçbir araç gezegende yaşama ilişkin bir iz bulamadı. Merak doğrudan bunun yanıtını vermeyecek ancak, yaşamın oluşması için önkoşulların elverişli olup olmadığını denetleyerek, gelecekte oluşabilecek potansiyel yaşama ilişkin öngörüde bulunulmasına yardım edecek."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/merak-mars-kayasini-delmeye-hazirlaniyor/", "text": "Mars gezgini Merak, Kızıl Gezegen'in sulu geçmişinin izlerini bulmak için üzeri düz ve ince kanallı kayalık alana doğru ilerliyor. Merak önümüzdeki günlerde kayanın yanına gelecek ve bilimcilerin onayı ile kayayı incelemeye başlayabilecek. Bir araba büyüklüğündeki Merak Mars'ın Gale Krateri içinde geçmişte mikrobik yaşam olup olmadığını incelemek amacıyla beş ay önce yüzeye indi. NASA'nın Jet İticileri Laboratuarı'ndan Mars Bilim Laboratuarı proje müdürü Richard Cook: Kayayı delerek içinden bir örnek almak işin en zor kısmı olacak ki bu Mars'ta daha önce yapılmamıştı. Matkap donanımını biz kontrol edemediğimiz için bir sürprizle karşılaşmak istemiyoruz diyor. Merak kaya içindeki toz örneklerini fırçası yardımıyla toplayacak. Daha sonra matkabıyla kayayı delip örnek alacak ve kayanın içindeki mineralleri ve bunların kimyasal bileşimi hakkında bilgi edinecek. Seçilen kaya, Merak'ın Mast Kamerası ve diğer kameraları ile üzerindeki nodüller, katmanları, gömülü kumtaşı, toprak parçaları ve delikleri ortaya çıkarabilecek. İncelemek için seçilen kayaya 2011 yılında ölen Mars Bilim Laboratuarı proje yürütücüsü yardımcısı John W. Klein'in anısına John Klein Kayalığı adı verildi. Seçilen bölgede gece ve gündüz ısı farkından oluşan kaya çatlakları göze çarpıyor. Bu nedenle araştırmanın bu bölgede daha kolay yapılabilceği düşünülüyor. Merak bölgede kalsiyum, kükürt ve hidrojen bulunduğunu gösterdi. Bunlar özellikle kaya aralarındaki ince çatlaklarsa görüldü. Fransa Nantes'den Planetologie et Geodynamique Laboratuarı'ndan Nicolas Mangold: Bu kanallar olasılıkla kalsiyum sülfattan oluşuyor. Dünya'da bu tür kanalları suyun oluşturduğunu biliyoruz diyor. Araştırmacılar kayaların yakınında pudra şekeri inceliğinde kumulların olduğunu da belirledi. Bu alan Merak'ın gezegene indiği bölgenin alanından oldukça farklı bir yapıda olduğu izlenimini doğuruyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/merak-marsin-gecmisi-mikrobik-yasama-uygun/", "text": "Merak'ın bir süre önce bir kayayı delerek analiz ettiği sonuca göre Mars'ta daha önce mikrobik yaşam gerçekleşmiş olabilir. Geçtiğimiz ay Mars'ın Gale Krateri yakınındaki eski bir dere yatağındaki bir tortul kayayı delen Merak'ın elde ettiği tozun bileşenlerini inceleyen bilimciler, tozun içinde yaşam için önemli olan kimyasal maddelerden bazılarının -kükürt, azot, hidrojen, oksijen, fosfor ve karbon- varlığını belirledi. NASA Genel Merkezi'ndeki Mars Keşif Programı ekibinden Michael Meyer: Bu görevin asıl amacı Mars'ta geçmişte yaşamın gerçekleşip gerçekleşmediğini sorusunun yanıtını aramaktı. Şimdi ise yanıtın 'evet' olduğunu biliyoruz diyor. Yaşam için gerekli maddelerin ipuçları ise Merak'ın üzerindeki Mars Örnek Analizi ve Kimya ve Mineraloji aletlerinden sağlandı. Mikroplar için gerekli kimyasal enerji ve diğer uygun koşulları sağlayan Sarısırt bölgesindeki antik nehir sistemi bir göl yatağıyla sonuçlanıyor. Kayadaki kil ve sülfat mineralleri ile diğer kimyasal maddelerden ince taneli çamurtaşı oluşur. Bu antik dönemde bölgede yer alan su, Mars'ta diğer bölgelerdekine göre sert, yüksek asitli veya çok tuzlu değildi. Merak'ın deldiği kaya ince taneli çamurtaşı nodülleri ve damarlarıyla birlikte ıslak bir dönemin varlığına işaret ediyor. NASA'nın Ames Araştırma Merkezi'nden CheMin aleti sorumlusu David Blake: Kil mineralleri bileşimin en az yüzde 20'sini oluşturuyor diyor. Bu kil mineralleri olivin gibi magmatik mineraller ile nispeten tatlı su tepkimesinin bir ürünüdür. Kil ile birlikte kalsiyum sülfatın bulunması toprağın nötr ve hafif alkalin olduğunu gösteriyor. Bilimciler Dünya'nın birçok bölgesinde okside, az okside hatta hiç okside olmamış kimyasalların karışımlarının içinde mikrop yaşamını bulduğunda şaşırmıştı. NASA'nın Goddard Uzay Uçuş Merkezi'nden Paul Mahaffy: Örnekteki kimyasal malzemeler, sülfat ve enerji kaynağını işaret eden sülfür mikroorganizmaların varlığına işaret ediyor olabilir diyor. Pasadena Kaliforniya Teknoloji Enstitüsü Mars Bilim Laboratuarı bilimcisi John Grotzinger: Merak önemli bir görev peşinde. Bu keşif gelecekte aracın çok daha heyecan verici keşiflerin habercisi olacağını hissediyorum diyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/merak-marsta-dere-buldu/", "text": "Merak Mars'ta eskiden içinden gürül gürül su akan bir dere keşfetti. Önceki Mars görevlerinde Mars'ta eskiden su olduğuna ilişkin kanıtlar vardı, ancak ilk kez dere yataklarında görülen çakıllar ve su izlerinin yer aldığı kayalar görüntülendi. Bilimciler 'conglomerate' adı verilen suyun izlerini taşıyan taşların yeni görüntülerini iletti. Taşların boyutları ve şekilleri bir zamanlar akan suyun ipuçlarını taşıyor. Kaliforniya Berkeley Üniversitesi'nden Merak bilim ekibi üyesi William Dietrich: Saniyede3 mhareketli olduğunu hesapladığımız su aynı zamanda çakılları da sürüklüyordu. Daha önce Mars kanalları hakkında çalışmalar yapılmıştı. İlk kez suyun taşıdığı çakılların görüntüsünü elde ettik diyor. Dere yatağı, Gale Krateri'nin kuzey kenarında, Fırtına Dağı düzlüğünde bulunuyor. Bölgenin yörüngeden alınan görüntülerinde ortaya çıkan taşların da dere taşı olarak bilinen çakıl taşları olduğu görüldü. Yeni veriler dere kenarının çeşitli katmanlarını ve dere içinde de alüvyal dağılım olduğunu gösteriyor. Dere kenarları ve çakıl izleri suyun bir ya da birkaç yıl boyunca aktığını gösteriyor. Keşif Merak'ın Mastcam kamerası ile gerçekleşti. Çakıllar bir kum tanesinden bir golf topu büyüklüğüne kadar değişen boyutlarda. Bazıları köşeli bazıları yuvarlak biçimlidir. Tuscon'daki Gezegen Bilimleri Enstitüsü'nden Merak bilimcisi Rebecca Williams: Bu taşların şekilleri ve boyutlarına baktığımızda, bunların rüzgar tarafından aşınmadıklarını ya da taşınmadıklarını söyleyebiliriz diyor. Bilim ekibi geçmişteki sulu ortamın özelliklerini ortaya çıkarabilmek için bu taşların içindeki bileşimlerin element yapısını anlamaya çalışıyor. Bu taşlar krater ve bölgenin jeolojik yapısını hakkında da önemli bilgiler sağlayacaktır. |Suyun akarak aşındırdığı kaya ve ondan oluşan çakıl taşları. |Suyun akarak aşındırdığı kayalardan oluşan çakıl taşlarından Dünya'dakilerin ve Mars'takilerin görüntüleri . Fırtına Dağı'nın dibindeki Gale Krateri robotun inceleme yapacağı ana alandır. Yörüngeden tespit edilen kil ve sülfat mineralleri yaşam için gerekli olan karbon temelli organik bileşikler için iyi bir koruma yapıları olabilir. Uzun ve akar durumdaki bir derenin çevresi yaşam için uygun olabilir. Hareket ettiğimiz Fırtına Dağı organik moleküllerin korunması açısından iyi bir ortam oluşturmayabilir. Ancak bu bölge olası yaşam için uygun çevreye sahip bir sigortadır. Mars Bilim Laboratuarı iki yıllık görevi boyunca Gale Krateri çevresinde mikrobik yaşam için uygun şartların olup olmadığını üzerindeki 10 bilimsel aletle araştıracak."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/merak-marsta-organik-molekul-buldu/", "text": "NASA'nın Mars yüzeyinde dolanan Merak robotu deldiği kaya içerisinde atmosferdekinin on katı yoğunlukta metan gazı ile birlikte diğer organik moleküller buldu. Araştırmacılar atmosferdeki metan miktarının ölçülmesi için Merak ile 20 aylık süre içinde bir düzine kadar analiz yaptı. Michigan Üniversitesi'nden Merak bilim ekibi üyesi Sushil Atreya: Metan gazı çıkışında geçici bir artma ve ardından azalma gözlendi. Bu da olayın lokal kaynaklı olduğu anlamına gelir. Bunun suyun kaya ile etkileşimi de olmak üzere biyolojik ya da biyolojik olmayan birçok olası kaynağı var diyor. Merak Cumberland adlı bir kayayı delerek aldığı tozu inceledi ve organik kimyasalları tespit etti. Bu moleküller ya Mars'ta oluşmuş ya da meteorlar tarafından getirilmiş olabilir. Organik moleküller yaşam kaynaklı olmayabilir, ancak karbon ve hidrojen içerikli moleküller yaşamın temel yapı taşlarıdır. Merak'ın verileri şimdilik Mars'ın geçmişte mikrobik yaşamı barındırıp barındırmadığını ortaya koymadı. Ancak alınan kaya tuzu örnekleri Mars'ın antik döneminin yaşamı destekleyecek koşulları taşıyıp taşımadığını belirleyebilir. Pasadena Kaliforniya Teknoloji Enstitüsü'nden John Grötzinger: Bu bulgular bulmacayı çözmemize yardımcı oluyor. Örneğin,yaşamı tanımlayacak organik moleküller başka hangi kayalarda var? Atmosferdeki metan dalgalanmasına neden olan kimyasal madde hakkında neler söyleyebiliriz? diyor. Araştırmacılar Cumberland'den alınan örnekte bulunan organik molekülün Mars kaynaklı olup olmadığını anlamak için aylarca çalıştı. Merak daha önce aldığı çeşitli örneklerde Dünya'ya taşınan organik karbon moleküllerini tespit etti. Ancak son sözü söylemek için daha fazla test gerekliydi. Örnek tespiti için Mars kaya ve toprağındaki perklorat minerali arandı. Merak'ın Örnek Analizcisi ile ısıtılan perklorat, organik bileşiğini hemen değiştirdiği için kayadaki organik kimlik tanımsız kalmaktadır. Cambridge Massachusetts Teknoloji Enstitüsü'nden Merak bilim ekibi üyesi Roger Summons: Mars kayasındaki organik karbonun bu ilk onayı umutlu olmamızı sağlıyor. Böylece Dünya-Mars arasındaki farkları ve Gale Krateri içindeki tortul kayaçların yaşam için elverişli ya da daha az elverişli olduğunu anlayabiliriz. Yaşamın varlığı için organik molekülün oluşmuş ya da korunmuş olması önemlidir. Şimdi Sharp Dağı çevresindeki kayalarda benzer oluşumlar aranmalıdır diyor. Araştırmacılar Chumberland kayasında saklanan molekülün üç milyar yıl önceki suyla ilgili olduğunu ve bu suyun önce bir kısmının daha sonra çok büyük bir miktarının kaybolduğunu belirtiyor. SAM ile milyarlarca yıldır kaya içinde hapsolmuş su bileşeni hidrojenin izotopu ısıtılma ile serbest bırakıldı. Hidrojenin en çok bulunan döteryum izotopunun oranı bir gezegenin tarihindeki önemli noktaları gösterir. NASA'nın Goddard Uzay Uçuş Merkezi'nden SAM baş araştırmacısı Paul Mahaffy: Antik kayalardan çıkan gaz, Mars'taki suya ne olduğunu söyleyebilir ki bu çok ilginç diyor. Hidrojen, daha ağır olan izotopu döteryuma göre Mars atmosferini daha kolay terk eder. Bu da zamanla gezegendeki hidrojen-döteryum oranının değişmesine neden olur. Bu değişim ise ancak su içinde, atmosferde ve kaya içinde sıkışmış gazın ölçülmesiyle belirlenir. Dünya'da Mars'tan gelmiş göktaşlarıyla da çeşitli bilgilere ulaşılabilir ama bu çok sınırlıdır. Bilinen hiçbir Mars taşı Merak'ın ölçtüklerine göre 3,9 ile 4,6 milyar yıl önce oluşmuş değil, hatta bu yaş değerlerine yakın bile değiller. Merak Cumberland'dan açığa çıkan su buharının atmosferdekinin bir buçuk katı oranında olduğunu hesapladı. Bu değer bugünkü Mars atmosferinde bulunan su buharıyla bağdaşmıyor. Ancak ölçülen oran Dünya'daki okyanus ile atmosfer arasındaki oranı anımsatır ki bu da Kızıl Gezegenin suyunun büyük bir kısmını kaybettiğini gösterir."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/merak-uzgunum-metan-yok/", "text": "NASA'nın Merak robotu Mars atmosferinin metan yoksunu olduğunu belirledi. Bu bilgi önceki çalışmalarda bilimcileri heyecanlandıran verilerle ters düşüyor. Asıl adı Mars Bilim Laboratuvarı olan Merak Mars atmosferinde metanın izini bulmak için ayrıntılı testler uyguladı. Metanın izine rastlanması, biyolojik yolların dışında da üretilse yine de gezegende yaşam izinin olabileceği anlamına gelir. Yıllardır gezegende ne kadar metan olduğu sürekli bir tartışma konusu olmuştu. NASA'nın Mars keşif programından Michael Meyer: Bu önemli sonuç, Mars'ta yaşam olasılığını irdeleyen çabalarımıza doğrudan yardımcı olacak. Çünkü bu sonuç Mars'ta olası metan üreten mikropların olma olasılığını azaltır, ancak sadece bu türler için bu sonucu söyleyebiliriz. Bilindiği üzere mikropların metan üretmeyen birçok türü bulunmaktadır diyor. Haziran-Ekim 2012 tarihleri arasında yapılan altı analizde atmosferde metan izine rastlanmadı. Merak'ın duyarlılığı hesaba katıldığında bilimciler Mars atmosferinde milyar parça başına 1,3 parçadan daha az metan olabileceğini belirledi. Bu ise daha önceki çalışmalarda bildirilen miktarın altıda biri. Sonuçlar Science Express'de yayınlandı. NASA'nın Jet İticileri Laboratuarı'ndan Chris Webster: Metan bulmak çok güzel olurdu, ama ölçümlerimize olan yüksek güvenimiz bu alandaki bilgi hazinemizin genişlemesini sağladı. En son geçtiğimiz bahar va yaz aylarında da ölçümleri tekrarladık, ancak sonuç değişmedi diyor. Webster, Merak'ın Mars Analiz laboratuarındaki tayfölçerinden sorumlu. Bu, metan gazının tespiti için üretilmiş oldukça hassas bir cihazdır. Güneş Sistemi'ndeki en bol hidrokarbon olan metan, dört hidrojen ve bir karbon atomundan oluşur. Mars atmosferinde milyar parça başına 45 parça metanın olduğunun ileri sürülmesi, gezegende olası mikrop yaşamının var olabileceği tartışmalarına neden olmuştu. Bu ölçümler Mars yörüngesi ile Dünya'dan yapılan gözlemlerle elde edilmişti. Metan atmosfer içine dağılmış olsa bile, Merak'tan gelen ölçümler bunun böyle olmadığını gösteriyor. Michigan Üniversitesi'nden Sushil Atreya: Bildiğimiz kadarıyla metanın atmosferde yokolmasının bir yolu yok. Metan kalıcıdır. Bizim ölçümlerimizden önce biyolojik, jeolojik ya da meteorlar ile gezegenlerarası toz parçacıklarınca metanın gelmiş ve sonra kaybolmuş olması olası değildir diyerek verilere olan güveni başka bir yolla belirtiyor. Atreya'nın tahminlerine göre Mars'a dışarıdan giren metan miktarı yılda en fazla 10 ile 20 ton olabilir. Bu ise Dünya atmosferine giren metan miktarından 50 milyon kat daha azdır."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/merakin-gozu-yerde-kamerasi-gokte/", "text": "Yeni Mars robotu Merak hareketli kolunu sınamak için 2,5 m uzaklıktan futbol topu büyüklüğündeki bir kayayı inceleyecek. Robot Bradbury Bölgesi'nde Glenelg adlı bir noktaya yakın konumda. Araç bugünlerde kayanın içeriğini anlamak amacıyla kolu üzerindeki kamerasından ve tayfölçerinden yararlanacak. Merak'ın kolu üzerinde monte edilen Alfa Parçacık X-Işını Tayfölçeri, Lazerli Kimyasal Kamera Aleti ile kayayı inceleyecek. Kayaya Jake Matijevic adı verildi. Jacob Matijevic Mars Bilim Laboratuarı olarak bilinen Merak'ın başmühendisiydi. Geçtiğimiz 20 Ağustos'ta 64 yaşındayken hayatını kaybeden Matijevic aynı zamanda Sojourner, Ruh ve Fırsat araçlarının yapım aşamalarında da görev almıştı. Merak altı gündür yol alıyor. Araç günde 22 ile 37 metre yol alıyor. NASA'nın Jet İticileri Laboratuarı'ndan Mars Bilim Laboratuarı Proje Müdürü Richard Cook: Bu robot yüzeyde gezmesi için üretildi ve şimdiye kadar iyi ritim elde etti diyor. Ekip bir kayayı delerek, onun tozunu alıp araca ilk incelemesini yapması amacıyla Glenelg alanındaki bir kayayı gözüne kestirdi. Glenelg, hafif tozlu, daha tozlu ve kraterli olan üç ayrı bölgenin kesiştiği bir noktadır. Bu alışılmadık ortamdaki tozlu yapı gündüz aldığı ısıyı uzun gecelerde de koruyarak bölgenin fazla soğumamasını sağlıyor. Bu nedenle özel ilgiyi hak ediyor. Mars Bilim Laboratuarı bilim ekibinden John Grotzinger: Biz bu kökeni bilmediğimiz tozlu ve ince yapının ışıklı ve karanlıkta kalan koyu renkteki bantlarını inceleyeceğiz. Böylece küçük ölçekteki çeşitliliği araştırmak için önümüzde potansiyel bir hedef bulunuyor diyor. Araştırmacılar potansiyel hedefleri belirlemek amacıyla Merak üzerindeki Mast Kamerayı kullanıyor. Kameradan gelen son görüntüler Glenelg bölgesindeki kayalar üzerindeki koyu çizgileri ortaya çıkardı. Kamera sadece zemini değil aynı zamanda gökyüzünü de izliyor. Merak iki gün Mastcam'ı ile iki Mars uydusu, Phobos ve Deimos'un Güneş'in önünden geçişini izledi. Bu geçiş gözlemleri uzun dönemli olarak uyduların yörünge değişikliklerini belirlemek için kullanılıyor. Daha önce de 2004 yılında Mars'a inen Mars gezginleri Ruh ve Fırsat'da zaman zaman bu tutulmaları izlemişti. Texas Üniversitesi A&M Üniversitesi'nden Merak bilim ekibi üyesi Mark Lemmon: Phobos Mars'a yavaşça yaklaşırken, Deimos ise yavaşça uzaklaşıyor. Bu gözlemler bize bu değişikliklerin hesaplamalarında görülen belirsizliklerin azaltılmasında yardımcı olacaktır diyor. Merak'ın son gözlemleri içine Phobos'un güneş diskini ötmesi de girdi. Bu belirsizliğe neden olan Mars'ın iç yapısı henüz net anlaşılmamıştır. Phobos'un yörüngesine göre Mars'a yaklaşıp uzaklaşması Ay'ın Dünya'ya etkisi gibi gelgitler oluşturur. Phobos'un yörünge değişimleri de Mars'ın iç yapısı hakkında bilgi sağlamaktadır. Merak önümüzdeki iki yıl boyunca Gale Krateri içindeki seçili noktaların mikrobik yaşam için elverişli olup olmadığına üzerinde 10 bilimsel aletle bakacak."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/merakin-ilk-hedefi-neresi/", "text": "NASA'nın yeni Mars gezgini Merak'ın Mars yüzeyine indiği haberi artık eskidi. Bilimciler şimdi harekete geçmek için sabırsızlanıyorlar. Şimdiki hesaplar aracın çevresindeki bu açık alanda ne yöne gideceği yönünde. Proje ekibinden John Grotzinger: Heyecan için yolculuk etmeyecek. Araç bir elips alanı içerisinde inebileceği en mükemmel yere indi diyor. Yüzeyde bir zamanlar akan suyun bıraktığı tortul kayalar, kir ve kumun izi sürülecek. Aracın inceleme yapacağı bu alan bu nedenle bir zamanlar gerçekleşmişse, hatta günümüzde bile yüzey altında varlığını devam ettirmesi mümkün yaşamın izini aramak için en ideal bölgedir. Alüvyal dağılım suyun yüzey boyunca aktığını gösterir. Bu nedenle suyun yokuş aşağı aktığı bölgede nerede toplandığını öğrenip çalışmayı gerçekleştireceğiz. Böyle bir yerde biriken mineralleri arayacağız. Tıpkı çöp içinden işe yarayan maddeleri bulup çıkarmak gibi diyor Grotzinger. Merak şu anda Kızıl gezegendeki olası yaşam izlerini barındırması en olası 5000 myükseklikteki bir dağın tabanında yer alıyor. Program yöneticisi Richard Cook: Yol boyunca fazla durmamak için böylesi bir keskin dağın bittiği noktayı araştırma bölgesi olarak belirledik. Bu bir aile tatili gibi olacak ama bu tatili gözleyecek 400'den fazla bilimci de iş başında olacak diyor. Merak yaşamın kimyasal yapıtaşlarını bulmak için çok özel araçlarla donatılmıştır. Merak üzerindeki bir lazer ile, 7 m uzaklıktaki bir kayayı vurabilir ve onu küçük noktalar halinde buharlaştırabilir. Mikro patlamaların ürettiği plazma bulutlarla bilimciler kayanın yapısını öğrenebilir ve yüksek çözünürlükte fotoğraflayabilir. Zaten Mastcam adındaki bu kamera robot yüzeye indiğinden beri çevreyi gözlemeye başladı. Araçtaki robotik kollarda önemli görevler üstlenmiş durumda. Alfa Parçacık X-Işını Tayfölçeri toprak ve kaya örneklerindeki tozun kimyasal elementleri belirleyecek. Mars El Objektif Görüntüleyicisi de bir jeologun elindeki büyüteç gibi davranarak renkli fotoğraflar çekebilecek. Bu örnekler sonuçta araç üzerindeki laboratuardaki aletlerle test edilecek. Bunlardan biri olan kısa adı SAM olan Mars Numune Analizi aleti ile Mars'ın havası, toprağı, kayası koklanacak. Atmosferde yer alan metan gibi gazlar tespit edilebilecek. SAM örnekleri kendi fırınında ısıtarak salınan gazları belirleyecek. Büyük bir heyecanla 400 bilimcinin katıldığı bu büyük aile tatilinin tadını çıkarmak için acele mi ediyorum? Önümüzdeki aylarda hatta yıllarda Merak bize inanılmaz Mars hikayeleri anlatacak diyor Grotzinger."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/merakin-ilk-olcumleri/", "text": "Merak , Mars yüzeyine 16 gün önce indiği ve yazar Ray Bradbury'in adı verilen noktadan ayrılarak ileri doğru 6 m yol aldı. Merak ekibinden Michael Meyer: Bu noktaya bir ad bulmamız zor olmadı. Zaten Ray Bradbury Mars'ta yaşam olasılığını anlattığı hikayelerle ün kazanmıştır diyor. Merak'ın hareketi sağlayan parçalarında bir sorun olmadığı anlaşıldı ve aracın hareketi JPL'den Matt Heverly'nin hazırladığı bir benzetimle gösterildi. Önümüzde yeni keşiflerin beklediği birçok nokta var diyor Heverly. Merak Bradbury noktasının doğu-güneydoğu tarafında kalan 400 metre uzaklıktaki hedefe harekete geçmeden önce son kontrollerini yapmak ve çevreyi iyice tanımak amacıyla birkaç gün daha duracak. JPL'in Merak projesi yöneticisi Pete Theisinger: Merak önceki Mars gezginlerine göre çok daha karmaşık bir araçtır. Görevin ilk haftası test ve tanımlama etkinlikleriyle geçti. 16 günlük süre boyunca tamamen plana uygun hareket ediyoruz diyor. Bilimciler birkaç gün önce aracın üzerindeki ChemCam Kamerasını ve tayfölçerini kullanarak bir kayayı incelemişlerdi. Bunun sonucunda kayanın bazaltik yapıda olabileceği belirlendi. Merak'ın İlk Çevre İzlenimleri İspanya'nın araca eklediği hava durumu istasyonu ile hava ve toprak sıcaklığı, hava basıncı, rüzgar ve diğer değişkenler her saat belirleniyor. Buna Merak'ın iniş yaptığı Gale Krateri noktası çevresindeki iki haftalık ölçümleri: hava sıcaklığı -2 ile-75 C derece, yüzey sıcaklığı -91 ile 3 derece arasında. Elbette sıcaklıklar sabah ve öğleden sonra değişiyor. Madrid'den Araç Çevresel İzleme İstasyonu 'ndan sorumlu Astrobiyolog Javier Gomez-Elvira: Biz günlük değişimleri ve buna bağlı olarak da mevsimsel değişimleri izleyeceğiz diyor. Son bir haftalık sonuçları http://cab.inta-csic.es/rems/marsweather.html veya bit.ly/RzQe6p adreslerinde bulabilirsiniz. İki setten oluşan REMS rüzgar sensörlerinden biri çalışmıyor. JPL'den Merak Projesi yönetici yardımcısı Ashwin Vasada: Muhtemelen iniş sırasında yüzeydeki bir çakıl taşı buraya isabet etti. Dolayısıyla biz şimdi rüzgar hızını ve yönünü ölçmek için elimizde olan tek sensörü kullanacağız diyor. Rusya'nın araca eklediği bir alette aracın altındaki toprağını 1 m derinliğine kadar olan kısımda su olup olmadığını belirleyecek. İlk kez başka bir gezegende kullanılan bu alet Dünya'da petrol rezervlerini belirlemek amacıyla kullanılıyordu. Merak topraktaki nötron dağılımını gözleyerek topraktaki hidrojen miktarı ölçülecek. Hidrojen suyu oluşturan bir element olduğundan varlığı önemli. Gale Krateri'nde hidrojen bulunabilir. Burası ekvatora yakın ve suyun bıraktığı mineraller barındırmaktadır. Geçmişte buradan akan su kayaların yüzeyine çeşitli iyonlar ile mineraller bırakmış olabilir. Merak'ta Mars toprağında geçmişte ya da günümüzde herhangi bir mikrobik yaşam olup olmadığı üzerindeki 10 gelişmiş aletle değerlendirilecek. http://www.jpl.nasa.gov/news/news.cfm?release=2012-254 http://www.jpl.nasa.gov/news/news.cfm?release=2012-256"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/merakin-ilk-olcumu/", "text": "Mars'ın yeni gezgini Merak yumruk büyüklüğündeki kayayı incelemek için lazerini ilk kez kullandı. Araçtaki kimyasal kamera olan ChemCam'in yardımıyla kayaya 10 saniyede 30 vuruşla lazer yolladı. Her vuruş bir saniyenin beş milyarda biri zamanında oluşan lazerle kayaya yaklaşık bir milyon watt'lık güç iletir. İyonlaşmış ve parlak plazma halindeki lazer enerjisi kaya atomlarını harekete geçirir. ChemCam üzerindeki teleskop kıvılcım halinde gelen ışığı yakalar ve ışığın tayfölçümünü yaparak kayayı oluşturan öğeleri ortaya çıkarır. Los Alamos Ulusal Laboratuarı'ndan ChemCam ekibi yöneticisi Roger Wiens: Sekiz yıllık bir çalışma sonunda araç üzerindeki büyük tayf ölçüm aletiyle istediğimiz değerleri elde etmeye başladık diyor. ChemCam lazer kaynaklı 30 vuruş sonucunda ortaya çıkan kıvılcımların tayf ölçümlerini kaydetti. Mars'ta kullanılan lazer sonuçta hedefe ulaşmak için yardımcı olacak ek bir donanımdır. Araştırmacılar araç ilerledikçe yüzeydeki yapının değişip değişmediğini kontrol edebilecek. Bu değişiklik göze çarparsa bunun yüzey altındaki etkisi de incelenebilecek. Tayf ölçer morötesi, görünür ve kızılötesi ışığın 6144 farklı dalga boyunda kayıt alabiliyor. Fransa Toulouse'daki Gezegen Astrofiziği Araştırma Enstitüsü'nden (Institut de Recherche en Astrophysique et Planetologie ChemCam prajesi yötecisi yardımcısı Sylveste Maurice: Bu veri yoğunluğu yeryüzünde test ederek alet yapıldığı için şaşırtıcı bir gelişme değil. ChemCam önümüzdeki iki yıl içinde yapacağı binlerce gözlemle bilime büyük bir katkı sağlayacaktır diyor. Lazer kaynaklı analiz tayfölçeri adı verilen ChemCam'in kullandığı teknik yeryüzünde nükleer reaktörlerin içinde ve deniz tabanı gibi zor şartlar altında hedef yapıların incelenmesinde kullanılıyor. Bunun dışında çevresel değişiklikler ve kanser tespiti gibi deneysel uygulamalarda da karşımıza çıkmaktadır. Başka bir gezegende araştırma içinse ilk kez kullanılıyor. İki hafta önce Mars'a inen Merak, Gale Krateri içinde seçilen alanda iki yıl boyunca üzerindeki 10 aletle herhangi bir mikroskobik yaşam izi arayacak."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/merkezde-bir-karadelik-daha-mi-var/", "text": "Samanyolu merkezine sadece 200 ışık yılı uzaklıkta sıra dışı bir gaz bulutu gözlendi. Asıl şaşırtıcı olan ise bulutun her noktasındaki hız yayılımının farklı olması. Bu farklı hız değerlerinin nedeni bilinmese de bölgede bilinmeyen bir karadelik olabileceği düşünülüyor. Keşif Japonya'daki Keio Üniversitesinden Prof. Tomoharu Oka liderliğindeki gökbilimci ekibi tarafından gerçekleşti. CO-0.40-0.22 adlı gaz bulutu iki radyo teleskopu (Japonya'daki Nobeyama 45-metre teleskopu ve Şili'deki ASTE teleskopu) ile keşfedildi. Her iki teleskopta Japon Ulusal Astronomi Gözlemevi bünyesinde çalışıyor. Sonuçlara göre bulut eliptik bir şekle ve iki ayrı bileşene sahip. Bunlardan biri saniyede 100 kilometrelik hız yayılımına sahip ve sıkı ancak düşük yoğunluklu olup diğeri düşük bir hız yayılımına sahip 10 ışık yılı uzunluğunda yoğun olan bileşenden oluşuyor. Hız yayılımını bu kadar geniş yapan etki nedir? Bulutun içinde bir boşluk bulunmuyor. Ayrıca X-ışını ve kızılötesi gözlemlerde de sıkı ve yoğun cisimlere rastlanmadı. Bu özellikler ve hız yayılımına bakıldığında bulutun süpernova patlamaları gibi yerel bir enerji olayı nedeniyle oluşmadığını gösterir. Ekip bunun üzerine güçlü bir kütle çekim kaynağı tarafından fırlatılan basit bir gaz bulutu simülasyonu gerçekleştirdi. Simülasyonda gaz bulutu ilk olarak kaynak tarafından etki altına alındığı ve en yüksek hıza cisme yaklaşırken ulaştığı belirlendi. Bundan sonra bulutlar cisimden uzaklaşıp hızları azaldı. Ekip 0,3 ışık yılı yarıçapındaki bir alan içinde Güneş'in kütlesinden 100 bin kat fazla kütle çekimine sahip modelin, gözlenen verilerle en fazla uyum içinde olduğunu belirledi. Astrophysical Journal'da yayınlanan makalenin baş yazarı Oka: X-ışını veya kızılötesi gözlemlerde görülmeyen olası cismin, bildiğimiz en sıkı ve kütleli cisimlerin içindeki en kuvvetli adaylardan biri olan karadelik olduğunu söyleyebiliriz diyor. Eğer durumu kabul edersek bu, ara kütle karadeliğin ilk tespitidir. Gökbilimciler şimdiye kadar çok büyük kütleli yıldızlardan oluşmuş ve gökada merkezlerinde yatan süper kütleli karadeliklerin varlığını onayladı. Bir düzine kadarı onaylanmış süper kütleli karadelikler birkaç milyon ile milyarlarca Güneş kütlesinde olabilir. Ancak bunların nasıl oluştuğu bilinmiyor. Ortaya atılan bir fikre göre bunlar birçok ara kütleli karadeliğin birleşmesiyle oluşmuştur. Buradaki sorun şimdiye kadar ara kütleli karadeliği gösteren gözlemsel bir kanıtın bulunmaması. Şimdi elde Samanyolu merkezindeki 400 milyon Güneş kütleli Sgr A* süper kütleli karadeliğin sadece 200 ışık yılı uzağında bir ara kütleli karadeliğin olma ihtimali belirdi. Eğer öyleyse Sgr A* karadeliğinin evrimi elbette bundan etkilenecektir. Sonuçta, radyo teleskopların karadelik aramasına yeni bir neden ortaya çıktı. Son zamanlarda CO-0.40-0.22'ye benzeyen çok sayıda hızlı hız yayılımına sahip sıkı bulutlara rastlandı. Araştırma ekibi bu bulutların bir kısmının merkezinde karadelik olduğunu düşünüyor. Samanyolu'nda 100 milyon karadelik olduğunu ileri sürülmüş olmasına karşılık X-ışını gözlemleriyle ancak onlarcası bulunmuştur. Karadeliklerin çoğu karanlık olabilir ve herhangi bir dalga boyunda doğrudan gözlenmeleri zordur. Radyo teleskoplarıyla gaz hareketlerinin incelenmesi karanlık karadelikleri aramak için tamamlayıcı bir yol sağlayabilir diyor Oka."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/merkeze-herschel-bakisi/", "text": "Gökadamızın merkezi yeni yıldızların oluşumu için gerekli malzemeyi barındıran can damarıdır. Milyonlarca yıldızın yer aldığı bu bölge Herschel'in kızılötesi algılayıcıları ile böyle görüntülendi. 8000 ışık yılı uzağımızdaki, Tilkicik takımyıldızı yönündeki OB1 adındaki bu bölge dev yıldızların oluşturduğu dev bir birliktir. Bu yıldızların yaydığı morötesi ve diğer ışınımın büyük kısmı, bulutun yakınındaki gaz ve tozun sıkışmasına ve yeni yıldızların oluşmasına neden olacaktır. Zaman içinde bulutun hammaddesinden beslenen ön yıldız gelişerek büyür ve oluşumunu tamamlar. Görüntü Herschel'in Hi-GAL projesinin bir parçasıdır ve Herschel'deki beş ayrı aletin beş farklı kızılötesi dalga boyunda alınmış verilerle oluşturulmuştur. Bu dalga boyları -220 ile -260 0C arasında değişen soğuk maddeyi işaret etmektedir. Böylesi soğuk malzeme hiçbir optik araçla görülemediğinden kızılötesi algılayıcılara gerek duyulmaktadır. Böylece gökbilimciler bulutun iç yapısının şaşırtıcı özelliklerini ortaya çıkarır. Görüntüdeki örümcek ağları şeklindeki oluşumlar ise gökadamız boyunca uzanmaktadır. Oldukça geniş bir ağın parçası olan bu ipliksiler kırmızı ve turuncu renkleriyle ayırt edilebilir. Tilkicik OB1'in ilk görüntüsü 1785'de William Herschel tarafından optik alanda elde edilmiştir. İlgili katalogda bu alan 50-100 yıldızlı NGC 6823 ile birlikte anılır. Ayrıca katalogdaki NGC 6820 adlı ışık yayan bulutsu aynı zamanda bu çok yönlü yıldız oluşum bölgesinin bir parçasıdır. Tilkicik OB1'in kalbindeki dev yıldız onlarca Güneş kütlesindedir ve yakıtını oldukça hızlı tüketmektedir. Bu nedenle kısa ömürlüdür. İki milyon yıl yaşadığı düşünülen bu tür yıldızlar yakıtlarını bitirdiğinde süpernova patlaması ile yaşamlarını bitirir. Bu sayede çevresine attığı gaz bulutu ile yeni nesil yıldızlar doğarak döngü devam eder. Görüntü telif hakkı: ESA/Herschel/PACS, SPIRE/Hi-GAL Project"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/merkur-gecisini-izleyecek-merkezler/", "text": "Güneş Sistemi'nin en küçük ve Güneş'e en yakın gezegeni olan Merkür, Dünya'ya göre Güneş'in önünden geçecek. 9 Mayıs 2016 günü Türkiye saatiyle 14:15 gibi başlayacak geçiş Güneş battıktan sonra bitecek. Ancak biz Merkür'ün Güneş'in geçişini bitirmesini göremeceğiz. Bu önemli gökbilim olayını izlemek için gerek uzay teleskopları, gerek büyük ve küçük yer teleskopları, gerekse amatör gözlemciler iş başında olacak. Merkür Güneş çevresindeki bir turunu 88 günde tamamlamasına karşılık, Dünya'dan bakıldığında 100 yüzyılda 13 kez Güneş'in önünden geçiş yapar . Merkür son olarak 8 Kasım 2006'da Güneş'in önünden geçmişti. Bir sonraki geçiş ise 11 Kasım 2019'da olacak. Eldeki kayıtlara göre gözlenmiş ve üzerinde bilimsel çalışma yapılmış ilk geçiş 1631'de oldu. Gökbilimciler 1631'den bu yana Merkür geçişlerinin zamanını bildiklerinden o yıllardaki oldukça küçük teleskoplarla ciddi gözlemler yapmışlardır. Böylece Merkür'ün boyutu ile Dünya'nın Güneş'e olan uzaklığını hesaplamışlardır. Günümüzde bir evde bulunan teleskop bile 1600'lü yıllarda kullanılan teleskoplara göre oldukça gelişmiştir. Günümüz gözlemevlerinde olan dev teleskopları saymıyorum bile. Merkür geçişini izlemek için korumasız olarak dürbün ya da teleskopla Güneş'e kesinlikle bakmayınız. Bu Güneş'i ve sevdiklerinizi son görüşünüz olabilir. Yapılacak iş güneş filtresi olan bir teleskopla gözlem yapmaktır. Çıplak gözle de bakmayınız, zaten birşey görmezsiniz. Teleskopla bile koca Güneş'in yanında Merkür küçücük siyah bir nokta olarak görülecektir. Bu siyah noktanın hareketini görmek keyif verecektir. Yapmanız gereken size en yakın gözlem yapılan bir merkeze müracaat etmek olacaktır. Bu merkezler bu önemli gün için zaten duyuruya çıktı. Bildiklerimi aşağıda linkleriyle gösterdim. Tıklayıp gözlem yeri ve zamanı hakkında bilgi edinebilirsiniz. Şimdiden iyi seyirler, bol eğlenceler dilerim. Gözlem yapılacak merkezler, bulundukları illere göre alfabetik sıralanmıştır. Aksaray-Aksaray BİLSEM Gözlemevi Ankara-Kreiken Gözlemevi Ankara-Hacettepe Üniversitesi, Astronomi topluluğu Ankara-ODTÜ, AAT Antalya-TUG BİTOM, Akdeniz Üniversitesi Kampüsü Aydın-ADÜ Astronomi Topluluğu, Tralleis Meydanı Batman-TED Batman Koleji Hatay/Defne-Necmi Asfuroğlu Anadolu Lisesi İstanbul-İstanbul Üniversitesi/Astronomi ve Uzay Bilimleri Bölümü, Merkez Kampüsü İstanbul-Aqua Florya AVM Teras Katı İzmir-Bornova/Büyük Park İzmir-Tire/Özel Bilgi Çocuk Anaokulu Malatya-İnönü Üniversitesi Gözlemevi Samsun-On Dokuz Mayıs Üniversitesi Gözlemevi Samsun-Ses Okulları İnternet üzerinden canlı yayınla izlemek için: SLOOH ve NASA TV"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/merkur-yorungesinde-toz-kusagi/", "text": "Güneş'e en yakın gezegen Merkür'de yılda birkaç kez meteor yağmuru görülüyor olmalı. Bunun ilk ipuçlarını Merkür yörüngesinde dolanan Merkür Messenger uzay aracı verdi. Aracın ilettiği verilere göre Merkür yörüngesinde çok ince bir toz halkası bulunuyor. NASA'nın Goddard Uzay Uçuş Merkezi'nden Rosemary Killen: Merkür yörüngesinde ince bir kalıntı diskinin olması ve gezegenin periyodik meteor yağmuruna sahip olduğunun fark edilmesi çok önemli bir keşiftir diyor. Bir kuyrukluyıldız ya da asteroit bir gezegenin yakınından geçerken tozlarını serbest bırakır ve bunlar meteor yağmurlarının ana öğeleridir. İrili ufaklı olabilen bu meteorlar gezegene düşerken bazen çok güzel görüntülere neden olurlar. Kuyrukluyıldızların Güneş'in güçlü kütle çekimi ve güneş rüzgarları nedeniyle oluşan uzun kuyruklarından dökülen parçalar, cismin yörüngesi boyunca serpilir. Dünya'da yaz mevsiminde gözlenen Swift-Tuttle kuyrukluyıldızının döküntülerinden oluşan Perseidler, kış mevsiminde beliren İkizler gibi birçok meteor yağmuru izlenir. Benzer meteor yağmurlarının Merkür'de de olduğu gezegenin ekzosfer katmanındaki kalsiyum miktarının değişiminden anlaşıldı. Messenger üzerindeki kalsiyum değişimi Atmosferik ve Yüzey Bileşimi Tayfölçeri ile alınan ölçümler sonucunda ortaya çıktı. Kalsiyum seviyesindeki değişim Merkür'e çarpan toz parçacıklarının yüzeyden serbest bıraktığı kalsiyum moleküllerinden kaynaklanmaktadır. Çarpma ile buharlaşma süreci olarak özetlenebilecek bu durum sonrasında gezegenin ekzosferindeki gaz dağılımı ve yoğunluğu değişir. İç güneş sistemindeki gezegenlerde kalsiyum genelde az miktarda bulunur. Kalsiyum miktarının belirli aralıklarla değişim göstermesinin nedeni ancak asteroit ya da kuyrukluyıldız etkileriyle olabilir. Bu da gezegenin yörüngesi üzerindeki bir kalıntı alanının varlığı demektir. Merkür'deki değişimin nedeninin ise Encke kuyrukluyıldızı olduğu belirlendi. Bu varsayım doğru ise Merkür dev bir toz toplayıcısıdır. Gezegen sürekli olarak gezegenler arası ortamdaki tozdan etkilenir ama bugünlerde Encke'nin oluşturduğu toz bulutunun ortasından geçmektedir. Araştırmacılar Encke varsayımından yola çıkarak ayrıntılı bir bilgisayar benzetimi gerçekleştirdiler. Ancak Messenger ile alınan verilerle bilgisayar benzetimleri arasındaki kalsiyum miktarları benzerlik göstermedi. Bunun, Jüpiter gibi büyük gaz gezegenlerin kütle çekimi nedeniyle kuyrukluyıldızın yörüngesindeki değişimle açıklanabildi. Messenger baş araştırmacısı ve Columbia Üniversitesi'nden Sean Solomon: Merkür'ün yörüngesi üzerindeki hareketiyle birlikte değişen kalsiyum miktarı birkaç yıldır ölçülüyor. Ancak bunun kaynağının bir kuyrukluyıldız olduğu yeni önerildi. Meteor yağmurlarının Merkür üzerindeki etkisi çalışmasının sonuçlanması ancak daha fazla veri ile sağlanabilir diyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/merkurde-buz-var/", "text": "NASA'nın MESSENGER uzay aracından gelen veriler, Merkür'de ABD'nin başkentini örtecek kadar buz olduğunu gösteriyor. MESSENGER ekibi üyesi, John Hopkins Üniversitesi Uygulamalı Fizik Laboratuarı'ndan David Lawrence: Merkür'ün kutup bölgelerindeki buzu Washington'a yaysaydık, 2 kmkalınlığında olurdu diyor. Güneş'e yakınlığı göz önüne alındığında Merkür'de buz olması pek olası değildir. Ancak Merkür'ün dönme ekseninin eğiminin neredeyse sıfır bir dereceye yakın- olması, gezegenin kutup bölgelerindeki bazı çukurların güneş yüzü görmemesine neden olur. Araştırmacılara göre Merkür'ün kutuplarındaki derin noktalarda onlarca yıl önce buz yerleşmiş olabilir. Porto Riko'daki Arecibo Radyo Teleskopu, 1991 yılında Merkür kutuplarında parlak noktalar olduğunu belirlemiş ve gezegende buz olması beklenmediğinden parlaklığın nedeni anlaşılamamıştı. Bu noktaların çoğu 1970'lerde Mariner 10 uzay aracı tarafından tespit edilen büyük kraterlerdi. MESSENGER'ın Merkür'de geçtiğimiz yıl göreve başlamasından bu yana gezegen hakkında bilgilerimiz değişti. Bu yılın başlarında MESSENGER Merkür yüzeyindeki gölgeli bölgeleri ve kutuplardaki parlak noktalarla ilgili bilgi aktarmaya başladı. Aracın Merkür Çift Görüntüleme Sistemi ile elde edilen görüntülerde buzun su-buzu olduğunun farkına varıldı. Soğuk yerlerde, buz varlığını korur. MESSENGER, Merkür'deki aydınlık bölgeleri radarıyla tarayarak, bu bölgelerdeki hidrojenin yoğunluğunu nötron tayfölçeriyle ölçtü. Nötron verileri, Merkür'ün parlak kutup noktalarında yüzeyin altında 10-20 cmkalınlığında hidrojence zengin malzeme olduğunu belirledi. Yüzey altında gömülü malzemedeki hidrojen miktarı ise saf sudan oluşan buzun sahip olduğu hidrojen miktarına eşittir diyor Lawrence. NASA'nın Goddard Uzay Uçuş Merkezi'nden Gregory Neumann'ın belirttiğine göre, MESSENGER, Merkür Lazer Altimetre ile gezegenin topografik haritasını oluşturmak ve mevcut buz kuramını onaylamak için gezegenin yüzeyine 10 milyondan fazla lazer ışığı yolladı. Neumann ve ekibi daha sonra kuzey kutbuna yönelerek buradaki karanlık ve aydınlık bölgeleri lazerle taradı. Merkür'ün gizemli karanlık bölgelerinin varlığını önceden biliyorduk diyor Neumann. Ekibe göre kutuplardaki koyu ve parlak madde Merkür'e kuyrukluyıldızlar ya da göktaşlarıyla geldi. Ekip üyesi Los Angeles Kaliforniya Üniversitesi'nden David Paige: Bu bölgelerdeki buz büyük bir olasılıkla kuyrukluyıldızlar ya da asteroitler tarafından aktarıldı. Aynı etkiler Merkür yüzeyinde kompleks organik bileşiklerin de yerleşmesine neden oldu diyor Paige. Columbia Üniversitesi Lamont-Doherty Dünya Gözlemevi'nden MESSENGER ekibinden Sean Solomon: 20 yıldan fazla bir süredir Güneş'e en yakın gezegen Merkür'ün kutuplarındaki gölgeli noktalarda buz olup olmadığı tartışılıyordu. Bu tartışmaya MESSENGER son noktayı koydu diyor. Buna karşılık yeni sorular gündeme geldi diyerek ekliyor Solomon. Kutup bölgelerindeki karanlık görünen maddenin organik bileşik içerdiğinden emin miyiz? Merkür içinde sıvı su ile organik madde etkileşiminin gerçekleştiği bir bölge var mı? Bu yeni sorulara da Merkür'ü sürekli izleyerek ve araştırarak yanıt bulabiliriz."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/merkurde-iki-kuyrukluyildiz-resitali/", "text": "Şimdi okuyacağınız olayın olasılığı ne kadar olabilir? 18 ve 19 Kasım'da Merkür yakınından iki kuyrukluyıldız geçecek. NASA'nın MESSENGER uzay aracı bilim ekibinden John Hopkins Üniversitesi Fizik Laboratuarı'nda görevli gökbilimci Ron Vervack: Bu eşi benzeri olmayan bir tesadüf. Güneş'e yaklaşan iki kuyrukluyıldızı görmek için iyi bir fırsat diyor. 18 Kasım'da Encke kuyrukluyıldızı Merkür'ün sadece 3,750 milyon km ve bir gün sonra da ISON 36 milyon km yakınından geçecek. Merkür yörüngesindeki MESSENGER aracı bu eşsiz manzarayı görüntülemek için pozisyon alacak. Vervack bu çift yakın geçişin heyecan verici olduğunu söylüyor ve ekliyor: Aynı zamanda da hızlı olmalıyız. Encke kuyrukluyıldızı gözlemlerini bitirir bitirmez ISON için aynı gözlemleri yapmalıyız. Bazen kısa süreli önemli bir olayı görmek çaba gerektiriyor. MESSENGER kuyrukluyıldız gözlemleri için değil Merkür gözlemleri için planlanmıştır. Yine de araçtan bu açıdan da yararlanabiliriz. MESSENGER'in özel yetenekleri bize önemli veriler sağlayabilir. MESSENGER kameraları kuyrukluyıldızları izleyerken tayfölçeriyle de iki cismin kimyasal yapısını analiz edebilecek. ISON'un adını son günlerde sıkça duyuyoruz. Oldukça tehlikeli bir yörüngeyle Güneş'e yaklaşan cisim Eylül 2012'den bu yana izleniyor. 28 Kasım tarihinde de Güneş'e en yakın konumda bulunacak ve geri dönüş için manevrasını tamamlayacak. Eğer kuyrukluyıldız bundan sonra hayatta kalmayı başarırsa kuzey yarıkürede yaşayanlar için güzel bir gökcismi olarak parıldayacak. ISON'un kaderini kestirmeye çalışan gökbilimcilere MESSENGER verileri katkı sağlayabilir. Encke kuyrukluyıldızı ise ISON'a göre daha az popüler olmasına karşılık ilginç özelliklere sahip bir cisimdir. Kasım ortalarında gözlenen Taurid meteor yağmurunun kaynağı olan Encke, her 3,3 yılda güneşin çevresini dolanmaktadır. 2007 yılında bir güneş fırtınası etkisi altında kalan Encke'nin kuyruğunun dansını ele alan bir filmi izleyebilirsiniz. MESSENGER kayalık gezegen Merkür'ü incelemek amacıyla tasarlanmasına karşılık buzlu kuyrukluyıldız gözlemi için bir avantaj sağlayabilir. Araçtaki X-ışını tayfölçeri kuyrukluyıldızın yüzeyindeki tozlu ve 'kirli' maddeyi tespit edebilir. Kuyrukluyıldızda ilk etapta silisyum, magnezyum ve alüminyumu görmeyi bekliyoruz. Kuyruk kirli kartopundaki unsurlardan oluşmaktadır. Güneş'e yaklaştıkça bu unsurların artması kuyruğun uzamasına neden olur. Vervack iki kuyrukluyıldızı MESSENGER ile toplamda 40 saatlik veri elde edecek kadar incelemeyi umuyor. Bunun 25 saati Encke, 15 saati ISON'a ait. Vervack yakın uçuşun olacağı ilk gün görüntüleri paylaşmayı umuyor: ama bunun bir garantisi yok. Bu özel görüntüleri elde etmek için şimdiden sabırsızlanıyorum."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/merkurde-manyetik-firtinalar-var/", "text": "Güneş Sistemimizin en küçük gezegeni olan Merkür'de Dünya'daki gibi jeomanyetik fırtınalar olduğu kanıtlandı. Araştırmalardan iki sonuç ortaya çıktı. Birincisinde gezegene akan parçacık akımının bir halka oluşturduğunu ve ikincisinde de bu halkanın jeomanyetik fırtınaları tetiklediği belirtiliyor. Jeomanyetik fırtına, Güneş rüzgarından dolayı akan enerjinin gezegenin manyetosferinde oluşturduğu etkidir. Dünya'nın manyetosferinde bu tür fırtınalar kutup ışıkları üretir ve radyo yayınlarını bozabilir. Merkür'de oluşan durum Dünya'dakiyle benzerlik gösterir. Ancak Merkür'ün atmosferi yoktur ve manyetik alanı da çok zayıftır. Dünya'daki manyetik fırtınalar kutup ışıklarının oluşmasını sağlar. Bu da, Güneş rüzgarı adı verilen parçacık yığınlarının atmosferdeki gaz atomlarıyla etkileşmesiyle olur. Ancak Merkür'de Güneş rüzgarı parçacıklarını bir atmosfer karşılamaz ve doğrudan yüzeye ulaşırlar. Böylece yalnızca X-ışını ve gama ışını üretirler. Yani Merkür'de Dünya'daki gibi kutup ışıkları oluşmaz. Çalışma, özellikle NASA'nın Messenger aracının ilettiği verilerle gerçekleşti."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/merkure-ikinci-yakin-ucus-tamamlandi/", "text": "Avrupa Uzay Ajansı ile Japonya Uzay Ajansının birlikte yürüttüğü BepiColombo görevi, 2025'teki nihai Merkür yörüngesine yerleşmeden önce gezegene ikinci kez yaklaşarak yakın çekim fotoğrafları iletti. 23 Haziran 2022'de gezegenden 200 kilometre kadar uzaktan geçen araç, üzerindeki üç izleme kamerası ile bir dizi aletten aldığı verileri dünyaya iletti. 1024x1024 piksel çözünürlüğündeki renksiz görüntüler indirilerek kullanıma sunuldu. ESA'nın BepiColombo Uzay Aracı Operasyonları Müdür yardımcısı Emanuela Bordoni: Altı Merkür yakın geçişinin ikincisini tamamladık. Gelecek yıl üçüncüsü gerçekleşecek diyor. BepiColombo'nun bu yakın geçişinde gezegene en yakın olduğu zaman gece kısmına denk geldiği için, bu noktadan beş dakika sonra, gezegen yüzeyinden yaklaşık 800 kilometre yüksekteyken fotoğraf alınabildi. Araç gezegen uzaklaşırken de 40 dakika boyunca fotoğraf çekmeye devam etti. BepiColombo gezegen üzerinde, geceden gündüze doğru geçerken, Güneş gezegenin kraterli yüzeyi üzerinde yükseldi ve gece-gündüz çizgisinin belirgin olmasını sağladı. Böylece gezegen yüzeyindeki topografya önemli şekilde kendini gösterdi. Araç üzerindeki MCAM kamerasından sorumlu ekip üyesi Jack Wright: İlk görüntüler geldiğinde çok heyecanlandım ve adeta havaya uçtum. Görüntüler arasında birkaç yıl önce adını önerdiğim ve en sevdiğim kraterlerden biri olan Heaney'da vardı. Gerçekten çok güzel görüntüler elde ettik diyor. Heaney, tabanı volkanik malzemeyle kaplandığı için düz ve 125km genişliğinde bir kraterdir. BepiColombo için önemli hedeflerden biridir. Yakın geçişten sadece birkaç dakika sonra, Güneş yukarıdan parlarken ortaya çıkan 1550km genişliğindeki Caloris havzası görüntülendi. Zeminindeki yüksek yansıtma özelliği olan lavlar onu diğer karanlık olanlardan ayırıyor. Caloris ve çevresindeki volkanik lavların, havzanın oluşumundan yaklaşık yüz milyon yıl sonra oluştuğu düşünülüyor. Bu yüzey farklılığını ölçmek ve nedenlerini anlamak BepiColombo görevinin en önemli hedeflerinden biridir. Bepicolombo verileri, NASA'nın Merkür çevresinde 2011-2015 yılları arasında görev yapan Messenger aracından alınan verilerle birleştirilecek. Böylece Merkür'ün çekirdeğinden yüzeydeki süreçlere, manyetik alanından ekzosfere kadar tüm yönleri araştırılmış olunacak. BepiColombo bu yakın geçişleri yaparken üzerindeki çoğu alet çalıştırılmıyor. Bunların doğru dürüst veri alabilmeleri için aracın Merkür yörüngesine oturması gerekiyor. Yine de kısa sürede gezegenin manyetik alanı, plazma ve parçacık ortamına ilişkin az da olsa veri toplayabilir. BepiColombo'nun aslı görevi 2026'da başlayacak. Biri Yer, ikisi Venüs, altısı Merkür olmak üzere toplamda dokuz gezegenin yakınından geçerek Merkür yörüngesine oturması planlandı. Araçta güneş enerjisiyle çalışan itki sistemi bulunuyor. Aracın bir sonraki Merkür yakın geçişi ise 20 Haziran 2023'te gerçekleşecek."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/merkurin-sirlari-aciga-cikiyor/", "text": "18 Mart 2011'de MESSENGER uzay aracı Merkür yörüngesine girdi. Uzay aracındaki aletlerle gezegenin jeokimya, jeofizik, jeolojik tarihi, atmosferi, manyetosferi ve plazması ile bilgi ediniliyor. Bu yeni bilgiler beraberinde yeni sürprizlere de yol açmış görünüyor. Örneğin Merkür yüzeyinin yapısı karasal bir gezegenin iç yapısına göre beklenenin ötesindedir ve Merkür'ün manyetik alanı güneş rüzgarlarıyla taşınan yüklü parçacıkların yüzeyle etkileşmesi nedeniyle kuzey-güney asimetrisi vardır. Şimdiye kadar elde edilen binlerce yüksek çözünürlükteki görüntüler gezegenin özelliklerini de ortaya çıkarmaktadır. Gezegen yüzeyinin kimyasal bileşimiyle ilgili ölçümler gezegenin jeolojik tarihi hakkında önemli ipuçları vermektedir. Bilim insanları artık Merkür'ün manyetik alanı ile etkileşen güneş rüzgarının Merkür'ün manyetosferinde yüksek enerjili parçacık patlamalarına neden olduğunu biliyor. Carnegie Enstitüsü'nden MESSENGER görevi araştırma yöneticisi Sean Solomon: MESSENGER bu hafta bir kaç kilometre taşından bir dizi geçti. Pazar günü yörüngede ilk günberi noktasını, pazartesi günü Merkür'deki ilk yılını, salı günü ilk güneş kavuşumunu ve çarşamba günü de ilk yörünge manevrasını tamamladık. Bu süregelen diziyle MESSENGER neredeyse her gün yeni gözlemleri iletti diyor. Ayrıntılı Yüzey Gözlemi MESSENGER'ın Merkür Çift Görüntüleme Sistemi ile elde edilen en iyi izleme koşullarına sahip görüntüler, gezegenin küresel haritasının ortaya çıkarılması için birleştirilir. Merkür'ün kuzey kutup yörüngesi yakınındaki alanlara ait alınan yeni görüntüler bu bölgenin gezegenin birkaç kilometre kalınlığa kadar en geniş volkanik ovalarına sahip olduğunu gösterir. Geniş ovaların yayıldığı alanın genişliği de Merkür kabuğuna volkanişk madde çıkmasını engelleyen büzülme olaylarına rağmen, yanardağ olaylarının şekil verdiğini ve Merkür'ün tarihinin büyük bir kısmında sürdüğünü doğrular. Merkür uçuşuyla alınan görüntülerde diğer bir merak konusu da iç içe görünen katlı ve parlak kraterlerdir. MDIS gözlemleri yüzlerce metreden birkaç kilometreye kadar büyüklüğe sahip bu yamalı yapıları ve düzensiz çukurlar kümelerini ortaya çıkarmaktadır. Bu çukurlar genellikle daha yüksek yansıma yapan madde ile çevrilidir. John Hopkins Üniversitesi Uygulamalı Fizik Laboratuvarı'ndan MESSENGER görüntüleri ekibi üyesi Brett Denevi: Daha önce Merkür ya da Ay'da gördüklerimizden farklı olan bu şekiller sanki kazılmış gibi bir izlenim doğuruyor. Bunun kökeninin hala araştırıyoruz ancak bunlar diğerlerine göre daha genç yaşta görünüyor . Bunun için Merkür kabuğunda bol miktarda uçucu madde olduğu önerilebilir diyor. Yüzey Yapısı X-Işını Tayölçeri ile önemli keşifler gerçekleştirildi. Magnezyum/silisyum, alüminyum/silisyum ve kalsiyum/silisyum oranlarının yüksek olduğu Ay yüzeyinin tersine Merkür yüzeyindeki kayalar bu açıdan zengin değil. Yeryüzünden yapılan gözlemlerle Merkür yüzeyinde önemli miktarlarda kükürt bulunduğunu XRS gözlemleri ile Merkür yüzeyinde sülfit minerallerinin varlığıyla birlikte doğrulanmıştır. Bu keşif Merkür'de diğer karasal gezegenlere göre orijinal yapıtaşlarının daha az olması ve zamanla okside olabileceğini göstermektedir. MESSENGER'daki Gama Işını ve Nötron Tayölçeriyle bol miktarda rastlanan potasyum ve toryum radyoaktif izotoplarının bozunumu tespit edilmiştir. Carnegie Enstitüsü'nden Larry Nittler: Merkür yüzeyiyle ilgiliş kuramlarımızda bol miktarda potasyuma da yer vermeliyiz. Ayrıca toryum ve potasyumun varlığından anladığımıza göre Merkür'ün kökeninde diğer karasal gezegenlerde olduğu gibi bol miktarda uçucu madde bulunuyor diyor. Merkür'ün Topografyası ve Manyetik Alanı: MESSENGER Lazer Altimetre aletiyle Merkür'ün kuzey yarıküresinin ayrıntılı topografya haritasını oluşturdu. Kuzey kutup bölgesi düşük yüksekliklere sahip geniş ve düz bir alandır. Bugüne kadar görülen görülen topografik yükseklikler 9 km'den fazladır. Öndeden Dünya'dan alınan radar görüntülerinde Merkür'ün kuzey ve güney kutupları çevresinde su buzu ve yüksek enlemlerdeki kraterlerin güneş ışığı yetişmeyen kısımlarında buz olduğu düşünülmüştü. MESSENGER kuzey kutbu yakınlarında bulunan kraterlerin derinliklerini ölçtü. Bu kraterlerde gölgede kalan kısımlar olduğu fikrini destekler sonuçlara ulaştı. Merkür'in iç manyetik alanını nasıl oluştuğuna ilişkin bazı kuramların terk edilmesi gerekebilir. Uzay aracı Merkür'ün manyetik ekvatorunun gezegenin coğrafik ekvatorunun kuzeyinde olduğunu gösterdi. buna göre manyetik alan gezegenin merkezinden 0,2 Merkür yarıçapı ya da 480 km kadar uzakta bulunuyor. Gezegenin manyetik alanının oluşmasından sorumlu olan dinamo mekanizması da güçlü bir kuzey-güney asimetrisi oluşturuyor. Bu kuzey-güney asimetrisi nedeniyle kuzey ve güneybölgelerindeki manyetik alan çizgileri farklıdır. Özellikle gezegenlerarası ortama açılan manyetik kutup başlığı güney kutbu yakınında çok daha büyüktür. Bu geometri güney kutup gölgesinde daha fazla güneş rüzgarıyla ısınır ve hızlanan yüklü parçacıklar kuzeyin açık olmasını sağlayacak şekilde savrulur. Merkür'deki Enerjik Parçacıklar 1974 yılında Mariner'in Merkür'e yaptığı 10 yakın uçuş ile yapılan önemli keşiflerden biri de gezegendeki enerjik parçacıkların patlamaları sonucunda Dünya'daki gibi bir manyetosfer oluştuğu idi. MESSENGER'ın ilk uçuş sırasında gözlenen dört patlamaya karşılık daha sonra yapılan üç uçuş sırasında herhangi vir hareket sezilmemesi de şaşırtıcı oldu. Enerjik elektron patlamalarının 10 ile 200 keV arasındaki enerjilerle gerçekleştiği bildiriliyor. Patlamaların olduğu yer ise Mariner'in gözlemlerini doğrular nitelikte orta enlemlerde gerçekleşiyor. Solomon: İlk defa Merkür'e daha geniş bir pencereden bakıyoruz. Böylece önceki fikirlerin doğruluğunu da yeni gözlemlerle test edebiliyoruz. Üç yıl boyunca çalışarak Güneş Sistemi'nin en içteki gezegeni olan Merkür'ün tüm sırlareını ortaya çıkarma çabasındayız diyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/merkurun-kuyrugu/", "text": "Güneş atmosferinin uzaya sızan kısmını görmek için üretilen NASA uydularının verilerini inceleyen Boston Üniversitesi Uzay Fiziği Merkezi'ndeki bilim insanları Merkür'den gaz sızıntısı olduğunu kanıtladı. Veriler Güneş'in Dünya'ya göre önü ve arkasına yerleştirilmiş aynı yörüngede dolanan iki STEREO uydusu ile alındı. Bu yapı güneş rüzgarı nedeniyle uzaya sızan elektron ve iyonların çok yönlü görüşlerini sunmaktadır. Merkür bir ya da iki uydunun görüş alanında görüntülenir. Bu görüş alanında güneş ışığının parlak diskinin yanı sıra kuyruk da görülebilir. Merkür'ü gözleyerek kuyruğu oluşturan gazların doğası da anlaşılabilir. Konu Roma'daki Avrupa Gezegen Bilim Kongresi'nde anlatıldı. Görüntüde Merkür'ün tıpkı kuyrukluyıldızlarda olduğu gibi kuyruk şeklinde bir gaz sızıntısının gerçekleştiği görülüyor. Kuyruğun Merkür yüzeyini kaplayan sodyum ile oluştuğu gözlemler sonucunda belirlendi. Güneş'ten gelen ışınım ile bu ışınıma ters yönde Merkür'ün yüzlerce katı uzunluğunda sodyum atomlarının itilmesiyle kuyruk oluşuyor. Boston Üniversitesi'nden yüksek lisans öğrencisi Carl Schmidt: Teksas'taki McDonald Gözlemevi'ndeki teleskopla çok büyük uzaklıklara erişen sodyum kuyruğunu gözledik. Bu kuyruk şimdi Dünya yakınındaki uydular ile de görülebilir diyor. NASA'nın Merkür yakınında dolanan MESSENGER uydusu da Merkür'ün yakınlarında nötr ve iyonize olmuş diğer gazlardan oluşmuş çok sayıda küçük kuyruğu da tespit etti. STEREO ile alınan verilerin ışığında görülen parlaklığın sodyum kaynaklı olamayacak kadar güçlü parladığı görülüyor diyor Schmidt. STEREO verilerinin kuyruğun özellikleri Boston Üniversitesi araştırmacıları tarafından tespit edilmedi. Bu tespit gökbilime meraklı Avustralya'daki bir tıp araştırmacısı olan Ian Musgrave tarafından bulundu. STEREO'nun kuyruk tespit edilen fotoğraf ve filmler Dr. Musgrave'a gönderilerek yardım istendi. Kuruğun sodyum özelliğini ortaya çıkaran aleti üreten Boston Üniversitesi Uzay Fiziği Merkezi'nden kıdemli araştırmacı Jeffrey Baumgardner: Böylece STEREO uyduları ile tespit edilen kuyruk için ortak bir çalışma başlatıldı diyor. İngiltere Rutherford Appleton Laboratuvarı'ndan STEREO uydu sistemleri sorumlu üyesi Dr. Christopher Davis'de Boston Üniversitesi ekibiyle oratk çalışma yaparak kameraların filtrelerinden alınan ışığın dalga boyunu tespit etti. Ekip kuyruğu oluşturabilecek gazların hepsini test etti. Boston Üniversitesi Bilim Fotoğrafları laboratuarı Müdürü Michael Mendillo: Yeni STEREO verileri ve dünyadaki verilerin birleştirilmesiyle Merkür'den kaçan gazın bileşeni üzerinde yapılan çalışma, mükemmel bir doktora tezi araştırmasıdır diyor. Kaynak: Science Daily"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/messenger-gozuyle-gunes-sistemi/", "text": "Başka bir dünyadan bakan göze göre Güneş Sistemimiz nasıl görünürdü? NASA'nın MESSENGER uzay aracı ile bu soruya yanıt vermek için bir çalışma yapıldı. Yeni çalışma, daha önce de Gezgin-1 aracının 1990 yılında yolladığı Dünya görüntüsüne ek olarak çekilen 34 görüntünün birleştirilmesiyle elde edildi. Washington Carnegie Enstitüsü MESSENGER projesi yöneticisi Sean Solomon: Böylesi bir portreyi elde etmek MESSENGER ekibinin marifetidir. Bu görüntü Dünya'nın, 4,5 milyar yıl önce oluşan gezegen ailesinin bir üyesi olduğunu hatırlatır. Uzay aracımız ailenin en içteki üyesinin yakınındaki bir yörüngede dönmektedir ve dünya gibi gezegenlerin nasıl bir araya geldiğini ve nasıl geliştiğine yönelik soruların yanıtlarına yardımcı olmaktadır diyor. Görüntüler MESSENGER'ın Geniş Açılı Kamerası ile 3-16 Kasım 2010 tarihleri arasında alındı. Görüntülerde çok sönük olan ve 3 ile 4.4 milyar km uzaklıktaki Uranüs ve Neptün dışındaki gezegenler görüntülendi. Dünya'nın uydusu Ay, Jüpiter'in Galile uyduları görülebiliyor. Samanyolu'nun sarmal kollarından birinde yer alan Güneş Sistemi'ne ait bu çalışmada gökadamızın alt kısmı da görüntülendi. Görüntüdeki eğrilen şeklin nedeni MESSENGER'in Güneş çevresinden dönmesi nedeniyle oluşmuştur. Soloman'a göre böyle bir çalışmayı yapmak kolay değildir. Çünkü baktığınız yerden gezegenlerin hepsini belirli bir süre içinde görmeye çalışıyorsunuz. Buna bir de Güneş'ten gelen güçlü ışımayı da katmak gerekir. MESSENGER'in gezegenleri ne zaman görebileceğini belirlemek için Johns Hopkins Üniversitesi Uygulamalı Fizik Laboratuvarı'ndan Hong Kang, Jet İticileri Laboratuarı'ndaki Güneş Sistemi Simülatörü kullandı. MESSENGER'in gezegenleri görebileceği zamanı belirlemek için simülatörü gezegenlerin koordinatlarını belirlemek için kullanmalıydım. Bu gezegenlerin MESSENGER'ın görüş alanına girdiğini doğrulamak içinse Merkür Çift Görüntüleme Sistemi adlı uydu aracı kiti kullanıldı diyor. MESSENGER ekibi daha sonra her gezegen için gerekli poz süresi hesapladı. APL'den Nori Laslo: Görsel büyüklükleri gezegenlere benzeyen yıldızların, önceden alınan görüntülerindeki poz sürelerini emsal belirledik. Her gezegen için dar açı kamerası ve geniş açılı kamerayla hem gezegenin şeklini hem de bulunduğu uzayı, yüksek çözünürlükte görüntüledik. Gezgin görüntüsü üzerinde çalışan Robin Vaughan: Gezgin-1, Neptün'ün yakınından geçerken o sırada JPL'de optik navigasyon analizcisi olarak çalışıyordum. Aracın yörüngesini arka plandaki yıldızlara bakarak belirlemek görevimdi. Gezgin'in Güneş Sistemi çalışması birkaç yıl sonra yapıldı diyor. Teknik açıdan MESSENGER çalışması Gezgin-1 çalışmasına daha karışıktır. Vaughan: Gezgin-1'in çalışmasını gerçekleştirdiği konumda Güneş oldukça sönük görünüyordu. İç Güneş Sistemi'nde bulunan MESSENGER ise güneşten gelen ışımayı arkasına alarak daha dar bir alanda çalışmasını tamamlamak zorundaydı diyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/messenger-merkur-yorungesinde/", "text": "NASA'nın MESSENGER uzay aracı 17 Mart'ta Merkür yörüngesine oturacak. Bu, gezegen keşiflerinde yeni ufuklar açacak bir olaydır. Araştırmacılar böylece bir karasal gezegeni, daha iyi ve uzun süreyle inceleyebilecek. Akla şu soru gelebilir: Aracın yörüngeye oturması neden bu kadar uzun sürdü? Merkür Dünya'ya yakın gezegenlerden biri olması nedeniyle daha kısa sürede ulaşılması beklenir. Buradaki sorunu MESSENGER görevi mühendislerinden Jim McAdams şöyle açıklıyor: Uzay aracı Dünya'dan Merkür'e saatte yaklaşık 100 000 km bir hızla ulaştı. Araç aynı zamanda Güneş'in yakıcı sıcaklığıyla da başbaşaydı. Daha önce de Mariner 10 aracı ile 1974 ve 1975'te Merkür'e yakın uçuş yapılmıştı. MESSENGER'ın 2008 ve 2009'daki yakın uçuşlarına karşılık hakkında en az bilgi sahibi olunan gezegen Merkür'dür. Merkür, Güneş'in güçlü kütle çekiminin etkisi altındadır. Gezegen dengede kalması için çok hızlı hareket etmelidir. Merkür saatte 168 000 km gibi bir hızla hareketlidir. MESSENGER'ın Merkür'ü yakalaması için yüksek bir hıza ulaşması gerekir. Bunun için Venüs ve Merkür'ün kütle çekimlerinden yararlanabilecek bir yörünge izlemeliydi diyor McAdams. Araç gezegenin yörüngesine girebilmek için Güneş çevresinde 15 kez dönerek 8 milyar km yol aldı. Venüs ve Merkür'ün kütle çekimlerini kullanarak hızlanan araç böylece çok az yakıt kullanarak yörüngeye girmeye çalıştı. Aracın her uçuşu sonucunda Güneş'e göre hızı arttı. Ancak Merkür'e göre ise hızı azaldı. Araç Merkür tarafından oldukça sıcak bir şekilde karşılandı. Merkür'ün sıcaklığı, Dünya'dakine oranla 11 kat daha fazla olan, 450 C dereceye kadar çıkabiliyor. Bu nedenle Merkür, Dünya'ya oranla uzaya 4 kat daha fazla termal ısı yayar. Araştırma ekibinden Sean Solomon: Uzay aracını sıcaklığa dayanıklı ve seramikten yapılmış kalkanı ve güneş şemsiyesi ile bu sorunu çözdük. Araçtaki diğer yardımcı aletler ise sınırlı zaman içerisinde görev yapmak üzere tasarlanmıştır diyor. Araştırmacılar Merkür'de yapılacak keşifler için heyecanlılar. Gezegen pek çok gizeme sahip: Bilim adamlarını şaşırtan ve Güneş Sistemi'ndeki en hareketli ekzosfere sahip olması, gezegen kütlesinin % 60'ına sahip olan sıvı çekirdeği, kraterleri, volkanik boşlukları, yüzlerce km'ye kadar uzanan dik ve derin uçurumları ile değişik bir yüzeye sahip olması. Ve bunlar sadece başlangıç. Araçtaki yüksek çözünürlükte çalışan kameralar, lazerler ve manyetometreler bu sırları çözmek için araştırmacılara yardımcı olacak. Filmi izleyemiyorsanız tıklayın. Not: Araç Güneş'e göre hızlanırken aynı zamanda Merkür'e göre nasıl yavaşlayabilir? Yanıtı aşağıda. Hareketli bir arabanın içinden bir trene zıplamak istediğinizi düşünün . Tren ana caddedeki arabanı park ettiğin, büyük bir mağazanın önünden saat 01:00'da saatte 90 km gibi hızla geçiyor olacak. 12:59:30'da tren yoluna doğru hızlanmaya başlıyorsun. Başlangıç noktasına göre hızını arttırarak trene göre daha yavaş, saatte 80 km'lik bir hıza ulaşıyorsun. Hızın başlangıç noktasına göre artarken trene göre hız farkın azalıyor. Tren tam hedeflediğin yere geldiğinde senin de hızın trenin hızıyla eşitleniyor. Şimdi atlama zamanı! MESSENGER'da benzer şekilde Merkür'e doğru yaklaşacak ve doğru hıza ulaştığında Merkür'ün kütle çekimiyle çekilince motorlar çalışıp aracı yörüngeye sokacak. Bunları Biliyor muydunuz? Güneş çevresinde 6.6 yıl içinde 4,9 milyar km yol alan MESSENGER'ın yerine saatte 90 km hızla seyreden bir otomobilimiz aynı yolu 10 000 yılda alırdı. MESSENGER ne demek? Uzay aracına verilen bu ad Merkür yüzeyi ve çevresinin Jeokimyasal incelemesi anlamındaki kısaltmadan kaynaklanıyor. Neden Merkür'ün yörüngesinde dönecek? Bir yıl boyunca Merkür'ün yörüngesinden veri iletecek olan araç akıllardaki sorulara yanıt arayacak. Soruların birçoğu uzun süreli ölçümler ve gözlemler gerektirir. MESSENGER kameraları yörüngede daha yavaş gerçekleşecek uçuşla daha ayrıntılı gözlemle yapabilecek. Kameralar 25 kez büyütülebilecek 250 m çözünürlükteki görüntüleri iletecek. Merkür neden bu kadar hızlı? Güneş'in güçlü kütle çekimine karşı koyabilmek için hızlı olmak zorunda. Ucunda kayanın sallanacağı bir ip düşünün. İp ne kadar kısaysa kaya o kadar hızlı sallanır. Buradaki denge düz yolda hareket eden bir cisim ile onu içe çeken kütle çekimi arasındaki dengeye bağlıdır. Araç Merkür yörüngesine ayarlama uçuşlarını gerçekleştirmeden girseydi ne olurdu? McAdams: Bu durumda aracın kütlesinin % 54'ünden fazlasını yakıt kütlesinin oluşturması gerekirdi. Çünkü böylesi bir uçuş için çok fazla yakıt harcamanız gerekir. Bu da aracın maliyetinin çok fazla yükselmesine neden olacaktır. Merkür'e doğrudan ulaşımı ne engelliyor? McAdams: Eğer uzay aracını Merkür'e doğrudan ulaşacak şekilde fırlatsaydın, aracı Merkür'e ulaştıran Delta II roketinden birkaç tanesi daha gerekirdi. Uzay aracı Dünya yörüngesinden ayrıldıktan sonra Merkür'ün yörüngesine girebilmesi için olandan % 150 daha fazla itiş gücü vermen gerekirdi Araç kaç ayarlama uçuşu gerçekleştirdi? Altı uçuş. Bir Dünya, iki Venüs ve üç Merkür uçuşu. Bir yıl Dünya uçuşu, Ekim 2006 ve Haziran 2007'de Venüs uçuşu, Ocak ve Ekim 2008 ile Eylül 2009'da Merkür uçuşları gerçekleşti."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/messengerdan-veda/", "text": "NASA'nın MESSENGER uzay aracı yedi yıl süren Merkür serüvenine noktayı koydu. Son yakıtını 24 Nisan'da kullanan araç gezegene düşürüldü. Düştüğü noktada yeni bir krater oluştu. Messenger yardımıyla Merkür hakkında çok önemli bilgilere sahip olduk. Aracın yolladığı verilerin işlenmesi devam ediyor. Yakın gelecekte bu veriler yeni keşiflere neden olabilir. Messenger uzay aracının en önemli bulguları şunlar: Merkür'ün gizli yüzü: 1970'lerin ortalarında Mariner 10 aracı Merkür yakınından üç kez geçti. Ancak gezegeni tam olarak görüntüleyemedi. Messenger göreve başlayıncaya kadar Merkür'ün gizli yüzü olarak nitelenen kısmı gizemini sürdürdü. Messenger Güneş Sistemi'ndeki en büyük ve en genç havzası olan meteor ve kuyrukluyıldız çarpışmalarıyla oluşmuş Caloris havzasını gören ilk uzay aracı oldu. Üstelik havza ağzının kenarlarında volkanik delikler olduğunu belirledi. Kutupta Su: Su aranılacak son yerlerden olan Merkür'ün kutuplarında bir sürprizle karşılaşıldı. Dönme ekseninin eğimi neredeyse sıfır derece olan gezegenin kutuplarındaki krater tabanları güneş ışığı göremiyor. Bilim insanları on yıl önce bu krater diplerinde buz olabileceğine işaret etmişti. 1991 yılında Porto Riko'daki Arecibo Radyo Teleskopu ve Kaliforniya'daki Goldstone anteni Merkür kutuplarında buz yansımasını andıran olağandışı parlak radar yansımaları tespit etti. O zamandan bu yana hiçbir araç kraterlere doğrudan bakamadı. Messenger kraterleri ve -173 C derece sıcaklığındaki karanlık diplerini görüntüleyerek bu kısımlarda su-buzu olduğunu doğruladı. Bazı araştırmacılara göre bu buz gizemli bir organik malzemeyle kaplanmış olabilir. Küçülen Gezegen: Messenger'dan önce Merkür üzerindeki çeşitli tektonik şekiller adlı derin uçurumlar ve dikliklerin küresel bir küçülmeyi gösterdiği düşünülüyordu. Merkür neden küçülüyor? Çekirdek gezegen kütlesinin % 60-70'sini oluşturur. Çekirdeğin soğuması gezegenin boyutlarında gözle görülür bir azalmaya neden olmaktadır. Messenger verileriyle yapılan hesaplamalarla küçülmenin önceki hesaplara göre iki ile yedi kat daha hızlı gerçekleştiğini gösterdi. Merkür'de Manyetik Alan Var: Mariner 10 verileri Dünya gibi karasal gezegenleri küresel olarak saran manyetik alanın Merkür'de de olduğunu belirlemişti. Dünya'nın manyetik alanı çalkalanan sıvı demir çekirdeği tarafından oluşturulur. Merkür'deki demir çekirdeğin uzun süre önce soğuduğunu düşünen araştırmacılar bu bilgiye şaşırmıştı. Bazı araştırmacılar bu alanın donmuş dış kabuğundan kaynaklı olduğunu düşündü. Messenger ise bunun tersini gösterdi: Merkür'deki alan hareketli çekirdeği tarafından üretiliyor. Yüzeyden değil. Merkür'ün kuyruğu var: Merkür yörüngesinde dolanan Messenger gezegen atmosferinin ekzosfer katmanını gözledi. Atom ve moleküllerin yüzeye çarptığı Merkür'de çok ince bir atmosfer bulunuyor. Bu parçacıklar güneş rüzgarı, güneş ışınımı ve meteoroid çarpışmalarıyla yüzeyden koparılarak üretiliyor. Güneş'in etkisiyle 2 milyon km uzunluğunda kuyruğu oluşan kuyrukyıldızlar gibi Merkür'ün de kuyruğu olduğu belirlendi. Bu kuyruk ekzosferden yayılan hidrojen, helyum, sodyum, potasyum ve kalsiyum gibi bileşenler içeriyor. Bu kuyruğun dışında gezegen güneş etkinlikleri dönemlerinde oldukça sarsılmakta olduğu da belirlendi. Bu keşiflerin yanı sıra Messenger'ın şiddetli güneş ışımasından korunması için seramik bez güneşliği de olmak üzere birçok ileri teknoloji ürünü geliştirildi. Bu şemsiye 20 C derece ile 300 C derece arasındaki büyük sıcaklık farklılığını karşılayacak ve aracı bu değişimlerden koruyacak niteliğe sahiptir."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/messengerdan-yeni-merkur-bilgileri/", "text": "NASA'nın Messenger Uzay aracının Merkür yakınına yaptığı üçüncü geçiş sonrasında da birçok veri elde edildi. Gezegene ilişkin elde edilen verilerde yüzlerce atmosfer ve manyetik alan ölçümleri yapıldı. Geçmişte gezegenin yakınına gönderilen Mariner 10'un elde ettiği bilgilerle birlikte gezegenin % 95'i hakkında bilgi edinilmiş oldu. Uçuş süresince uzay aracının altındaki yüzey tarama lazer cihazı ile gezegenin yüzey şekilleri elde edildi. Araçtaki kameralar 1200'den fazla görüntü elde etti. Aracın ikinci geçiş verileri ile Ocak ayında elde ettiği veriler karşılaştırılarak gezegenin manyetosferindeki değişimler saptandı. Gezegeni çevreleyen manyetosfer hacmi, gezegenin manyetik alanı tarafından kontrol ediliyor. Gezegenin manyetik alanının son derece simetrik olduğu yani, gezegenin doğu yarıküresiyle batı yarıküresindeki alanın aynı olduğu görüldü. Merkür'ün ince atmosferi ekzosfer tabakasından oluşmaktadır. Bu katmanda kalsiyum, sodyum, magnezyum ve hidrojen atomları arandı. İlk veri incelemesinde sodyum, kalsiyum ve magnezyumun farklı dağılım gösterdiği belirlendi. Bu farklı dağılım, gezegenin yüzeyi ile atmosferi arasındaki benzeri görülmemiş bir etkileşim olduğunu ortaya çıkardı. Messenger'ın kamerasıyla elde dilen görüntüler ışığında, gezegenin % 80'inin Ay ve Mars'ın tersine daha homojen eski ve ağır kraterlerle kaplandığını, volkanik ovaları olduğunu gösteriyor. Gelelim ayrıntılara... Messenger 29 Eylül tarihinde gerçekleştiği uçuşta Merkür'ün 226 km yakınından saatte 19 bin km'lik bir hızla geçti. Messenger üzerindeki yüzey ve Merkür Atmosferik ve Yüzey Şekilleri Tayfölçeri , gezegenin ekzosfer kuyruğunu da gözledi. |A-Son derece parlak bir maddeden oluşmuş isimsiz bir krater. B-Güçlendirilmiş renk görüntüsüyle mavimsi ışık saçan genç bir krater. C1 ve C2: Sarı rengiyle geçmişte volkanik etkiye sahip olduğunu gösteren Lermontov Krateri. D: Hem turuncu hem de mavi renkte ışınım saçan Homer Krateri. E: Krater Titian yakınlarındaki koyu mavi bölge gezegenin çoğu kısmında bulunuyor. F1 ve F2: Geniş ovalar. G: Gerçekte parlak sarı ancak güçlendirilmiş renkle turuncu görünen isimsiz bir krater. H: Merkür'ün kuzeyinde güçlü ışık saçan bu krater güçlendirilmiş renkle mavi görünüyor. I: Hemingway Krateri turuncu rengi ve merkezindeki koyu mavi rengin tam zıttı renkte kenarlarıyla oluşmuş ilginç bir yapıdır. Kaynaklar:"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/messengerdan-yorunge-icin-son-adimlar/", "text": "NASA'nın Merkür keşif aracı olan Messenger, 29 Eylül'de gezegene 230 km kadar yaklaşacak. Messenger aracı 2011'de Merkür yörüngesine oturmadan önceki son manevrasında önemli bilgilerin elde edileceği bildiriliyor. Aracın aslı görevi Merkür'ün yüzey yapısının belirlenmesidir. Messenger ile Merkür'ün yüzeyinin %90'ına ilişkin görüntü elde edildi. Araç gezegene olan yakınlaşmasıyla ekvator bölgesine daha yakından bakma fırsatını yakalayacak. Bu geçiş sırasında Merkür'ün ince atmosferinin güneş rüzgarlarından nasıl etkilendiği de belirlenebilecek. Uzay aracıyla gökbilimciler, gezegenin güney yarımküresindeki yüzeyine ait yüksek çözünürlüklü görüntülere ulaşacak. Gökbilimciler aracın 1500 den fazla fotoğraf çekmesini bekliyorlar. Daha önce araç kuzey yarımküreyi görüntülemişti. 2008'in Ocak ayında gezegenin doğu kısmının ve Ekim ayında da batı kısmının üzerinden geçiş yapmıştı. Araçtaki tayfölçer ayrıca gezegendeki demir ve titanyum miktarını da belirlemeye çalışacak. Araç gezegenin yörüngesine girmek için alacağı yolun dörtte üçü olan yaklaşık 8 milyar km yol almış olacak. Fırlatıldıktan sonra Dünya çevresinde hız kazanmak ve yörüngeye girmek için turlayan araç Dünya'dan Ağustos 2005'de ayrıldı. Venüs'e Ağustos 2005'de ulaştı ve Ekim 2006'da buradan da ayrıularak Haziran 2007'de Merkür'e ulaştı. Aracın 2011 başlarında Merkür yörüngesine oturması hedefleniyor. Kaynak:"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/messier-47deki-sicak-mavi-yildizlar/", "text": "Messier 47'nin bu dikkat çekici görüntüsü ESO'nun Şili'de bulunan La Silla Gözlemevi'ndeki MPG/ESO 2.2-metre teleskopu üzerindeki Geniş Alan Görüntüleyicisi ile alınmıştır. Bu genç açık kümede çoğunlukla parlak mavi yıldızlar yer alsa da, birkaç kırmızı dev yıldız da bulunmaktadır. Messier 47 Yeryüzü'nden yaklaşık 1600 ışık-yılı uzaklıkta, Pupa takımyıldızı doğrultusunda yer almaktadır. İlk kez İtalyan gökbilimci Giovanni Battista Hodierna tarafından 1654 yılında tespit edilmiş olsa da, Hodierna'nın önceki gözlemlerinden haberi olmayan Charles Messier tarafından sonradan bağımsız olarak keşfi yapılmıştır. Parlak ve görmesi kolay olmasına rağmen, Messier 47 en az yoğun açık kümelerden biridir. Diğerleri ile kıyas edildiğinde binlerce yıldız yerine, 12 ışık-yılı genişliğindeki bir alanda sadece 50 civarında yıldız görülmektedir. Messier 47'nin tespiti her zaman kolay olmamıştır. Aslında Messier tarafından koordinatları yanlış kaydedildiği için yıllarca kayıp olarak düşünülmüştür. Küme daha sonra yeniden keşfedilerek başka bir isim daha almıştır NGC 2422. Messier 47 ve NGC 2422'nin aslında aynı nesneler olduğu ise 1959 yılında Kanadalı gökbilimci T.F. Morris tarafından anlaşılmıştır. Buradaki parlak mavi-beyaz yıldızların renkleri onların sıcaklıklarının belirtisidir, daha sıcak olanlar mavi renkte iken, soğuk yıldızlar kırmızı renkte görülürler. Renk, parlaklık ve sıcaklık arasındaki bu ilişki Planck eğrisi ile görselleştirilebilir. Ancak tayf ölçümü ile yapılan renk çalışmaları gökbilimcilere daha çok şey anlatır, bunlar arasında yıldızların dönme hızları ve kimyasal bileşimleri de bulunmaktadır. Görüntüde ayrıca birkaç kırmızı yıldız yer almaktadır bunlar daha küçük kütleli ve daha uzun yaşayan mavi yıldızlara göre kısa yaşam sürelerinin sonlarında olan kırmızı dev yıldızlardır . Neyse ki Messier 47'nin gökyüzündeki konumu başka bir yıldız kümesine yakın, Messier 46. Messier 47 görece yakın, yaklaşık 1600 ışık-yılı uzaklıkta, ancak Messier 46 yaklaşık 5500 ışık-yılı uzaklıkta bulunuyor ve daha fazla yıldız bulunduruyor, en az 500 kadar. Çok yıldız bulundurmasına rağmen, uzaklığı nedeniyle oldukça sönük görünüyor. Messier 46 kümesi Messier 47'nin yaşlı kardeşi olarak görülebilir, çünkü biri 300 milyon yıl yaşında iken diğerinin yaşı 78 milyon yıldır. Bu nedenle, Messier 46'nın en büyük kütleli ve en parlak yıldızları çoktan yaşamlarının sonuna gelmiştir ve artık görünür değildirler, bu yüzden küme içerisindeki yıldızların çoğu daha kırmızı görünür ve daha soğuktur. Messier 47'ye ait bu görüntü ESO Kozmik Mücevherler programının bir parçası olarak üretilmiştir . Notlar Bir yıldızın yaşamı öncelikle kütlesine bağlıdır. Büyük kütleli yıldızlar, bünyelerinde Güneş'ten çok daha fazla madde bulunduranlar, milyon yıl mertebesinde kısa yaşam süresine sahiptirler. Diğer yandan çok daha küçük kütlelere sahip olanlar ise milyarlarca yıl yaşayabilirler. Bir küme içerisinde, tüm yıldızlar aşağı yukarı aynı yaşta ve benzer içeriğe sahip olurlar. Bu nedenle parlak büyük yıldızlar çabucak evrimleşerek kırmızı devlere dönüşürler, yaşamlarının sonuna gelerek yerlerini daha uzun yaşayacak olan daha küçük kütleli ve soğuk yıldızlara bırakırlar. Bu görüntü ESO'nun Kozmik Mücevherler programı kapsamında elde edilmiştir. Bu, ESO teleskopları kullanılarak gökbilim görüntülerinin eğitim ve hakla ilişkiler amaçlı kullanımı için geliştirilen yeni girişimdir. Program çoğunlukla gökyüzü koşullarının bilimsel gözlemler için uygun olmadığı zamanları, görsel olarak ilginç, merak uyandırıcı ve ilgi çekici cisimlerin fotoğraflarını çekmek için kullanıyor. Toplanan tüm veriler ayrıca ESO'nun bilim arşiviyle profesyonel gökbilimciler için de uygun hale getirilmektedir. ESO"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/metuselahin-yas-problemi-cozuldu/", "text": "NASA'nın Hubble Uzay Teleskopu uzun süreli gözlemleri sonucunda bilinen en eski yıldızın yaşını belirledi. Yıldızın önce 14,5 milyar yıl (artı eksi 0,8 milyar yıl) yaşında olduğu sanıldı. Ancak evrenin 13,8 milyar yıl yaşında olması nedeniyle belirsizliğin 'eksi' tarafını göz önünde bulundurmak gerekir. 2000 yılı öncesine ait gözlemlere göreyse yıldız 16 milyar yıl yaşındadaydı. Bu bir ikilem getirdi. Baltimore Uzay Teleskopu Bilim Enstitüsü'nden Howard Bond: Ya yıldız fiziğini belirleyen kozmolojide ya da yıldızın uzaklığında bir hata vardı. Bizde önce uzaklığa odaklandık diyor. Uzayın genişleme miktarı birbirinden bağımsız bir şekilde büyük patlamadan bu yana evrene yayılan mikrodalga arka alan ışıması ve radyoaktif ölçümlerle belirlenir. Hubble'ın belirlediği yaş tahmini ise evrenin yaşıyla örtüşmektedir. HD 140283 olarak kodlanmış yıldız ayrıca Metuşelah yıldızı olarak bilinir. Gökyüzünde hızlı hareket etmesi onun yakınımızda olması gerektiğinin kanıtıdır. Samanyolu'nun halo bölgesi ile gökada düzlemi arasında hareket etmektedir. 1950'lerde yakınımızdaki bir yıldızın taşıdığı ağır elementler diğer yıldızlarla karşılaştırılarak ölçülebiliyordu. Gökadanın halo bölgesi daha yaşlı yıldızların bulunduğu ve sonradan gökadaya katılan dış bölgedir. Bu bölgedeki yıldızlar genellikle evrenin oluşum dönemine yakın oluşmuş ve ağır elementlerden yoksun yıldızlardır. Örneğin Metuşelah yıldızında Güneş ve Güneş çevresindeki yıldızlara göre 1/250 oranında daha az ağır element bulunur. Kırmızı devin ilk aşamalarında olan yıldız Terazi takımyıldızında yer alıyor. Yıldız 7 parlaklığına sahip olup yeterince karanlık bir yerden normal özelliklere sahip teleskopla ya da iyi bir dürbünle görülebilir. Hubble'ın gözlemleri sonucunda yıldızın 190,1 ışık yılı uzakta olduğu belirlendi. Gerçek uzaklık tahmininden sonra yıldızın gerçek parlaklığı da belirlenebilir. Bir yıldızın gerçek parlaklığının ölçülmesi yaşının belirlenebilmesi için gerekli ön koşuldur. Hubble'ın gözleminden önce yıldızla ilgili gözlemler Avrupa Uzay Ajansı'nın Hipparcus uydusu ile paralaksı alınarak yapılmış ancak 2 milyar yıl gibi bir belirsizlikle sonuçlanmıştı. Hubble yıldızın önce konumunu belirledi. Yıldızın parlaksının Hipparcos ölçümleriyle uyumlu olduğu görüldü. Ancak Hubble Hipparcos'a göre beş kat daha iyi ölçüm yapabiliyor. Böylece Bond'un ekibi öncekilere göre beş kat daha hassas ölçüm yaparak belirsizliği küçülttü. Yıldızın yakıt miktarı, kimyasal madde dağılımı ve iç yapısı ile ilgili güncel kuramlar uygulanarak yaşı analiz edilebildi. Buna göre yıldız artık yakmak için çok az hidrojene sahip olup çekirdeğinde daha çok helyum birikmiş. Bu da yakıtını hızla kullandığından yaşını azaltan bir etkendir. Ayrıca yıldız tahminlerden çok daha fazla oksijen, demir gibi ağır metallere sahip. Bu da yaşı azaltan başka bir etken. Bond'a göre oksijenin varlığı yıldızın evren oluşumundan çok daha sonra oluştuğunu gösteriyor. Yani yıldız sanılandan daha genç. Tüm bunları hesaba kattığımızda yıldızın belirsizliği bir kenara bırakırsak 14,5 milyar yıl yaşında olduğunu söyleyebiliyoruz. Yakınlığı ve parlaklığı nedeniyle hassas yıldız yaşı ölçümü yapabileceğimiz gökyüzündeki en iyi yıldızdır diyor Bond. Metuşelah yıldızı uzun ömrü boyunca çok şeyler gördü. Büyük bir olasıkla ilkel bir cüce gökada içerisinde doğdu. Cüce gökada 12 milyar yıl önce ortaya çıkan Samanyolu tarafından yutuldu. Yıldız uzun bir yörüngeye sahip. Saatte 800 000 km hızla hareketli bir roket gibi Güneş'in yakın bölgesine süzülür. Yörüngesindeki hareketini 1500 yılda tamamlar. Bu hız Hubble'ın birkaç saatlik gözlemi için bile oldukça fazladır."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/mikromercekle-uranus-buyuklugunde-gezegen-bulundu/", "text": "NASA'nın Hubble Uzay Teleskopu ve WM Keck Gözlemevi'nin birbirinden bağımsız gözlemleri uzak bir yıldızın çevresinde dolanan bir ötegezegenin varlığını onayladı. Gezegen kütleçekimi mikromercekleme adı verilen yöntemle tespit edildi. Bu yolla yıldızı Güneş gibi olan Jüpiter ya da Satürn benzeri gezegenler avlanabiliyor. Daha önce aynı yöntemle gezegenler keşfedilmiş olmasına karşılık bunlar yörünge dönemleri kısa olan yıldızına yakın dev gezegenlerdi. Diğer yöntemlerle bu kadar uzak yıldızın çevresinde dolanan, yörünge dönemi uzun ve soğuk gezegenler tespit edilemiyor. Mikromercekleme yöntemi bu tür gezegenlerin keşfi için biçilmiş kaftandır. Bize göre bir yıldızın arkasında yer alan başka uzak bir yıldız aynı hizaya geldiğinde öteki yıldızın ışığı güçlenir ve böylece mikromercekleme olayı oluşur. Öndeki yıldızın gezegenleri varsa bu durumda o gezegenlerde çok kısa süreliğine gözlenen ışığın biraz daha artmasına neden olur. Alınan ışığın tam zamanında gözlenmesi yıldıza eşlik eden gezegenin keşfedilmesini sağlar. Katalogda OGLE-2005-BLG-169 olarak geçen sistem 2005 yılında Optik Kütleçekimi Mercek Deneyi ile 2005'de keşfedildi. Bu tarihten bu yana çeşitli araştırma grupları sistemi araştırmaktaydı. Öndeki yıldızın özelliklerinin belirlenememesi ona eşlik eden gezegenin onay görmesinin önündeki en büyük engeldi. Gökbilimcilerden oluşan iki ekip Hubble ve Keck Gözlemevi teleskopları yardımıyla yıldızın Uranüs büyüklüğündeki gezegenini Güneş ile Jüpiter arasındaki uzaklıktan biraz daha ötede olduğunu tespit etti. Diğer bir ifadeyle gezegen yıldızından 590 milyon km uzaktaydı. Yıldız ise Güneş benzeri ancak ondan % 70 daha büyüktür. Notre Dame Üniversitesi'nden David Bennett: Bu tip hizalanmalar her 1 milyon yılda 1 kez oluştuğundan oldukça şanslıyız. Mikro mercekleme yöntemiyle bir gezegen keşfetmek için çok uzun süre beklemek gerekebilir. Neyse ki arka alandaki yıldız ile öndeki yıldız ve gezegeninin pozisyonları onları ayıracak düzeydeydi. Gözlemlerimiz önceki tahminlerin doğru olduğunu gösterdi. Hubble ve Keck Gözlemevleri ile bir gezegene daha onay vermiş olduk diyor. Mikromercekleme, teleskoplarla görülemeyen yıldızın çevresindeki gezegeni ortaya çıkaran güçlü bir yöntemdir. Paris'teki Astrofizik Enstitüsü'nden Virginie Batista: Yıldızların çevresinde görünmeyen gezegenler olduğunu algılayabilirsiniz, ama gezegenlerin yörüngeleri hakkında da bir şeyler öğrenmek gerekir. Keck ve Hubble teleskopları bu soluk gezegeni ve bazı özelliklerini tespit edecek yetenektedir diyor. Gezegenler çevresinde dolandıkları yıldızlara göre oldukça küçük ve sönüktür. Bu nedenle şimdiye kadar ancak birkaçı doğrudan gözlem yoluyla keşfedilmiştir. Gökbilimciler gezegen keşfi için genellikle iki yönteme başvurmaktadır. İlk yöntem yıldızın ve gezegenin kütle çekimi etkisiyle sallanması da diyebileceğimiz Doppler ya da dikine hız yöntemidir. Diğeri ise yıldızın önünden geçen gezegenin yıldızın alınan ışığındaki azalma etkisidir. Geçiş yöntemi adı verilen bu yöntemde yıldızın ışığında gezegenin büyüklüğüne göre çok küçük azalma gözlenir. Gezegenler son derece büyük ya da yıldıza çok yakın yörüngede iseler bu yöntemlerin ikisi de çok iyi sonuç verir. Bu gibi durumlarda gökbilimciler birkaç saat ya da birkaç yıl olabilecek yörünge dönemlerini kesin sonuçla belirleyebilir. Ancak uzaktaki bir sistemin mimarisini anlamak kolay değildir. Bunun için yıldızın tüm gezegenleri bulunmalıdır. Gökbilimciler bu nedenle yıldızdan Güneş ile Jüpiter arasındaki uzaklıklara bakmak isterler. Maryland Uzay Teleskopu Bilim Enstitüsü'nden Jay Anderson: Böylesi sitemlerle Güneş sistemini karşılaştırmak çok önemlidir. Dolayısıyla bu sistemlerdeki gezegenlerin tam sayımı yapılmalıdır. Kütleçekimi mikromercekleme, gökbilimcilerin gezegen oluşum kuramlarını oluşturmalarına yardımcı olan kritik bir yöntemdir diyor. OGLE sistemindeki gezegen muhtemelen Jüpiter gibi değil. 10 Dünya kütlesindeki kaya ve buzdan oluşan çekirdeğini hidrojen ve helyum atmosferi sarmış olabilir. Ama yeterince hızlı olmadığından büyüyememiştir. Jüpiter kadar olamayan gezegenler genellikle Jüpiter'in 20'de 1'i kütlesindedir. OGLE-2005-BLG-169Lb gezegeni göz önüne alındığında Güneş benzeri yıldızların çevresinde Jüpiter gibi gezegenlerin olması gerekir diyor Bennett. Mikromercekleme genellikle yıldızların, hassas ölçümler yapmadan fark edilemeyecek kadar küçük olan rastgele hareketlerinden yararlanır. Bir yıldız ancak arkasındaki bir yıldızın önünden geçtiğinde öndeki yıldız arkadaki yıldızdan gelen ışığı bükerek dev bir mercek gibi davranır. Öndeki yıldızın çevresinde dolanan bir gezegen varsa arkadaki yıldızın ışığında küçük bir parlama üretebilir. Bu parlama teleskoplarca fark edilebilir. Parlama süresi gezegenin hızı ve büyüklüğüne göre birkaç günden birkaç saate kadar değişebilir. Tüm mikromercekleme süresi ise birkaç ay sürebilir. OGLE-2005-BLG-169 sistemindeki mikromercekleme verileri ise ön ve arka alandaki yıldızlar ile gezegeni belirledi. Ancak gözlem yönünde olan gökada merkezinin kalabalık olması atmosferin net görülmemesine neden oldu. Hubble görüntüleri 6,5 yıl öncesine ait olmasına karşılık öndeki ve arkadaki yıldızın birbirinden çok az ayrıldığı görüldü. Gökbilimciler hem yıldızın hem de gezegeninin parlaklığını ölçtü. Mikromercekleme ışık eğrisi bilgileriyle gezegenin yörünge verileri ve kütleleri tahmin edildi. Ön ve arka alandaki yıldızların kütle ve uzaklıkları için Hubble'ın Geniş Alan Kamerası 3 (WFC3) ile üç renkte gözlem yapıldı. Keck 2 Teleskopu üzerindeki Kızılötesi Kamera 2 (NIRC2) yardımıyla ön ve arka alandaki yıldızların birbirine göre harekeketi belirlendi. Tüm bu veriler gezegenlerin kütlelerinin bilerlenmesinde önemli bilgiler saklamaktadır. Hubble ve Keck gözlemleri uzak yıldızların çevresinde uzun yörünge dönemine sahip gezegenlerin keşfedilmesine olanak sağlamaktadır. Notlar Ötegezegen yöntemleri Ötegezegen Rehberi'nde ayrıntılarıyla anlatılmıştır."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/mimasta-da-ic-okyanus-var/", "text": "Satürn'ün en küçük ve en içteki uydusu Mimas'ın iç okyanusa sahip olduğuna ilişkin kanıtlar elde edildi. NASA'nın Cassini uzay aracı görevi bitmeden önceki son günlerinde uydunun dönüşünde, genellikle iç okyanusla açıklanabilen bir salınım yaptığını belirledi. Bu bilgi buzlu uyduların evrimi üzerinde önemli ayrıntılar içeriyor. Son 25 yılda gezegen bilimindeki en önemli keşiflerden biri Güneş sistemimizde kaya ve buz katmanlarının altında okyanus bulunan dünyalar oldu. Bu cisimler arasında Europa, Titan ve Enceladus gibi dev gezegenlerin buzlu uyduları yanı sıra Pluto gibi uzak dünyalarda yer alır. Yüzeyinde okyanus barındıran Yer gibi cisimler, sıvı okyanusları olması için gerekli sıcaklıkta ve dolayısıyla yıldızından belirli bir uzaklıkta olması gerekir. Buna karşılık iç kısmında okyanus barındıran cisimler için böyle bir kural yoktur. Bu da iç okyanusu olan dünyaların sayısını arttırır. Çalışmayı gerçekleştiren Southwest Araştırma Enstitüsünden Alyssa Rhoden: Mimas'ın yüzeyi çok kraterli olduğundan gördüğümüzün donmuş bir su kütlesi olduğunu düşündük. Enceladus ve Europa gibi iç okyanus dünyalarında yüzey kırılma eğilimi gösterir. Mimas'ın yüzeyinin bizi kandırdığını fark edince Güneş sistemimizde ve ötesinde potansiyel olarak yaşamı destekleyen çok sayıda dünya olabileceğini anladık diyor. Gelgit süreçleri bir uydudaki yörünge ve dönme enerjisini ısı olarak dağıtır. Mimas'ta gerçekleşen gelgit ısınması okyanusun donmasını önleyecek kadar büyük, ancak yüzeyinde kalın bir buz katmanı oluşturacak kadar da küçük olmalıdır. Çalışma ekibi gelgit ısıtma modellerini kullanarak sıvı bir okyanus üzerinde 20-25km kalınlığında bir buz kabuğu olması gerektiğini hesapladı. Ekip ayrıca yüzeyden gelen ısı akışının buz kalınlığına karşı hassas davrandığını uzay aracının yolladığı verilerle doğruladı. Şimdi de Jüpiter çevresinde dolanan Juno aracının mikrodalga radyometresini kullanarak Europa uydusu başta olmak üzere Jovian uydularındaki ısı akışlarını ölçmeyi planlıyorlar. Bu veriler ve 2024'de göreve başlaması planlanan NASA'nın Europa Clipper uydusu ile alınacak veriler ile Mimas gibi iç okyanuslu dünyaların buzlu kabuğundaki ısı akışının nasıl gerçekleştiğini anlamayı kolaylaştıracak. Sonuçlarımız Mimas'ta iç okyanus olduğunu desteklese de uydunun yörüngesel ve jeolojik özelliklerini termal-yörüngesel evrimiyle uzlaştırmak zor. Mimas'ı bir okyanus uydusu olarak değerlendirmek, oluşumu ve evrimi yönündeki modellerin sınanmasını sağlayacak. Bu ise Satürn'ün halkalarını ve orta büyüklükteki uydularını ve özellikle Uranüs'te potansiyel olarak var olabilecek okyanus uyduları gibi sistemimizde daha fazla okyanus uydusu olup olmadığını da belirleyebilecek. Mimas devam eden araştırmalarımız için zor bir hedeftir diyor Rhoden. Makale https://doi.org/10.1016/j.icarus.2021.114872 adresinde yayınlandı."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/mini-supernovanin-buyuk-etkisi/", "text": "Hollywood filmlerindeki patlamaların benzerlerini genellikle yıldızlarda görürüz. Uzaydaki yıldızların patlamaları onların doğumlarının, hayatlarının ve ölümlerinin anlaşılmasında önemli ipuçları verir. NASA'nın Chandra X-Işını Gözlemevi'nin elde ettiği verileri kullanan gökbilimciler çok büyük yıldız patlamalarının dinamiklerini araştırmak amacıyla belli bir patlamayı inceledi. Araştırmacılar öncelikle gökyüzünde parlaklığı yavaş yavaş artan GK Persei adlı bir yıldızı inceledi. 1901 yılında gökbilim dünyasında en çok tartışılan bu yıldız aslında beyaz cüce çevresine sarılan maddenin patlamasına bir örnektir. Patlama 'klasik nova' türündedir. Bir beyaz cüce kendisine yeterince yakın olan eş yıldızdan madde çalabilir. Bu durumda beyaz cücenin çevresinde toplanan hidrojen ağırlıklı madde bir süre sonra oldukça yoğunlaşır. Dış katmanları gittikçe büyüyen beyaz cüce sonunda nova adı verilen patlama ile katmanlarını atar. Klasik nova patlamaları, süpernovaların küçük türleri olarak kabul edilir. Yıldızın yok olduğu süpernova patlamaları bulundukları gökada kadar parlayabilirler. Süpernovalar yıldızlararası ortama büyük bir enerji ve madde attığı için önemlidir, çünkü bu madde demir, kalsiyum ve oksijen gibi önemli elementler içerir. Süpernovalar klasik novalara göre çok büyük ve enerjik olmasına karşılık temel fizik kuralları her ikisinde de aynıdır. Her ikisi de çevredeki gaz ile süpersonik hızla hareket eden bir şok dalgasının oluşmasına neden olur. Klasik novalar daha az olan enerjileriyle kalıntıyı hızla genişlettiği anlamına gelir. Süpernovalara göre bunlar daha yüksek frekanslı olmaları, kozmik patlama çalışmalarında önemli çalışma hedefleri olmasına neden olur. Chandra ile GK Persei ilk olarak Şubat 2000'de gözlendi ve ardından Kasım 2013'e kadar, 13 yıllık süre içinde temel X-ışını emisyonu ve değişimi düzenli olarak izlendi. GK Persei'nin optik ve radyo verilerinden oluşturulan birleşik görüntüsünde Ulusal Bilim Vakfı'nın Çok Büyük Dizisi verileri pembe, Chandra X-Işınları Gözlemevi'nin verileri mavi ve Hubble Uzay Teleskopunun verileri sarı ile gösterilmiştir. X-Işınları verileri novadan yayılan şok dalgasının sıcak gazı yüksek enerjiye ulaştırarak hızlandırdığını gösteriyor. Optik veriler ise patlamayla uzaya dağılan madde yığınlarını ortaya çıkarmaktadır. Sol altta görülen kaynağın niteliği bilinmiyor. Chandra nova kalıntısının saatte yaklaşık 1.1 milyon kilometre hızla genişlediğini hesapladı. Patlama merkezi şu an 144 milyar kilometre genişliğinde bir şok dalgası ile çevrilidir. Bu çalışma ile patlamanın çevresine etkisi daha iyi anlaşılabilir. GK Persei'den alınan X-ışını verilerine göre gazın sıcaklığı 1 milyon Santigrad derece dolayındadır. Chandra verilerine göre geçen 13 yılda sıcaklık % 40 oranında azalmıştır. Bu da gittikçe genişleyen şok dalgasını besleyen enerji dalgasının sıcaklığının azalması demektir. Bu da genişleyen şok dalgasının gökadanın kenar kısmındaki daha düşük yoğunluklu ortama yayıldığını göstermektedir."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/mirada-dev-kutle-atimi/", "text": "Avrupa Güney Gözlemevi'nin ALMA teleskopu, gökyüzündeki yakın ve en ünlü kırmızı devlerinden biri olan Mira'nın yüzeyinde dev bir parlama belirledi. Kırmızı devlerde gerçekleşen ve Güneş'te kilere göre daha şiddetli olan bu tür patlamalar zaman zaman gökbilimcilere sürpriz sonuçlar getirebiliyor. Keşif dev yıldızlardan gelen rüzgarların gökadamıza nasıl katkı sağladığının ortaya çıkarılmasına yardım etmektedir. ALMA'nın yeni gözlemleriyle ünlü çift yıldız sistemi Mira'nın net görüntülerine ulaşıldı. Sistemin iki yıldızı Mira A ve B dışında başka bir özellikte ortaya çıktı. Milimetre dalga boyunda yapılan gözlemde ilk kez Mira A yüzeyinin ayrıntıları gösterildi. Chalmers Teknoloji Enstitüsü'nden Wouter Vlemmings: ALMA'nın yeteneği yıldız yüzeyindeki parlaklık değişimlerini keskin hatlarıyla ortaya koydu. Bunun birkaz yıl önce X-ışını teleskoplarıyla farkedilen dev patlamanın benzeri olduğunu düşünüyoruz. Mira A gibi kırmızı devler gökadamızın önemli unsurlarındandır. Hayatlarının sonuna gelen yıldızlar artık kararsız duruma gelerek dış katmanlarını dengesiz bir şekilde püskürtür. Dışarı atılan ve ağır elementlerden oluşan bu malzeme uzayda yeni yıldız ve gezegenler oluşturabilir. Vücudumuzdaki karbon, oksijen, azot çoğunun keynağı bu tür dağılmalardır. Yüzyıllardır bilinen ve Latince'de Harika anlamına gelen Mira gökyüzündeki en ünlü değişken yıldızlardan biridir. Çıplak gözle bile rahatça görülebilir. Biri yoğun ve sıcak beyaz cüce, diğeri soğuk ve kırmızı dev yıldızdan oluşan Mira sistemi, Balina takımyıldızında olup 420 ışık yılı uzaktadır. Her iki yıldız aslında Güneş ile aynı kütleye sahiptir ve birbirlerinden Güneş-Pluto kadar uzaktadırlar. Uppsala Üniversitesi'nden Sofia Ramstedt: Mira, Güneş gibi yıldızların hayatlarının nasıl sona erdiğini gösterecek iyi bir anahtardır diyor. Manyetik alanlarca desteklenen, güneş fırtınaları nedeniyle sürüklenen parçacıklar yeryüzünde kuzey ışıklarına neden olur. Mira A'da görülen parlamalar manyetik alanların kırmızı devlerdeki rolünü ortaya çıkarıyor diyor Vlemmings. Yeni görüntülerde yıldızın birinden kopan maddenin eş yıldıza doğru yöneldiğini göstermektedir. Veriler ALMA'nın ilk uzun dönemli gözlemleri ile alındı. Chalmers gökbilimcilerinden Eamon O'Gorman: ALMA bize ilk kez Mira yüzeyindeki ayrıntıları gösterdi. Artık daha önce mümkün olmayan yakın kırmızı dev araştırmalarına başlayabiliriz diyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/misafir-asteroit-esoya-yakalandi/", "text": "ESO Gözlemleri İlk Yıldızlar-arası Asteroidin Daha Önce Görülen Hiçbir Şeye Benzemediğini Gösterdi. VLT karanlık, kızılımsı ve aşırı-uzun nesneyi gözler önüne serdi. Gökbilimciler ilk kez yıldızlararası uzaydan Güneş Sistemine giriş yapan bir asteroidi inceliyor. ESO'nun Şili'deki Çok Büyük teleskopu ve dünya genelindeki gözlemevleri bu benzersiz nesnenin güneş sistemimizle karşılaşmadan önce uzayda milyonlarca yıldır dolaştığını gösterdi. Nesnenin karanlık, kırmızımsı, aşırı-uzun kayalık ya da yüksek metal içeriğe sahip olduğu görülüyor. Elde edilen yeni sonuçlar Nature dergisinin 20 Kasım 2017 tarihli sayısında yayımlanacak. 19 Ekim 2017 günü Hawaii'deki Pan-STARRS 1 teleskopu gökyüzü boyunca ilerleyen bir ışık noktası belirledi. Başlangıçta hızla ilerleyen normal bir küçük asteroide benziyordu, ancak ilerleyen günlerde yapılan ilave gözlemlerle yörüngesi hassas bir şekilde hesaplanabildi. Yapılan yörünge hesapları herhangi bir şüpheye yer bırakmaksızın nesnenin şimdiye kadar gözlenmiş olan tüm diğer asteroidler ya da kuyrukluyıldızlar gibi Güneş Sistemi içinde oluşmadığı, fakat yıldızlararası uzaydan geldiği ortaya çıkarıldı. İlk önce bir kuyrukluyıldız olarak sınıflandırılsa da, ESO ve diğer gözlemevlerinde yapılan nesnenin Güneş'e en yakın geçişini gerçekleştirdiği Eylül 2017 gözlemlerine göre herhangi bir kuyrukluyıldız etkinliği görülmedi. Nesne bir yıldızlararası asteroid olarak yeniden sınıflandırıldı ve 1I/2017 U1 şeklinde adlandırıldı . Çok hızlı hareket etmemiz gerekiyordu, diye açıklıyor Almanya, Garching'teki ESO'dan ekip üyesi Olivier Hainaut. `Oumuamua çoktan Güneş'e en yakın geçişini gerçekleştirmiş ve yıldızlararası uzaya geri dönüyordu. ESO'nun Çok Büyük teleskopu diğer küçük teleskopların yapabileceklerinden fazlası için, nesnenin yörüngesini, parlaklığını ve rengini ölçmek üzere, hızla harekete geçmeye çağrıldı. Oumuamua Güneş'ten uzaklaştığı için hızılıca sönükleşirken, Güneş Sisteminin dışına doğru olan yolunda Yeryüzü yörüngesini de geçtiğinden çabuk davranmak hayati önemdeydi. Şaşırtıcı bilgiler gelmeye devam ediyordu. VLT üzerindeki FORS aygıtı ile dört farklı filtre kullanılarak alınan görüntülerin diğer büyük teleskoplardan alınanlar birleştirilmesi sonucu, Karen Meech liderliğindeki gökbilimciler ekibi `Oumuamua'nın kendi ekseni etrafındaki her 7.3 saatlik dönüşüyle parlaklığında on kat kadar azalma olduğunu buldu. Karen Meech durumu şu şekilde açıklıyor: Parlaklıktaki beklenmedik büyüklükteki bu değişim nesnenin yüksek derecede yassı olduğu anlamına geliyor: uzunluğu genişliğinin yaklaşık on katı kadar, kıvrımlı ve karmaşık şekle sahip. Rengini koyu kırmızı olarak belirledik, dış Güneş Sistemindeki nesnelere benzer şekilde, çevresinde ise herhangi bir toz belirtisi bulunmuyor. Bu özelliklere göre `Oumuamua yoğun, muhtemelen kayalık ya da yüksek metal içeriklik, su ya da buz bakımından kayda değer ölçüde yoksun ve milyonlarca yıldır maruz kaldığı kozmik ışınların etkisiyle rengi koyu ve kızılımsıdır. Uzunluğu en az 400 metre olarak tahmin edilmektedir. Öncül yörünge hesaplarına göre nesne ortalama yön olarak kuzey yarımküresi takımyıldızı Çalgı doğrultsundaki parlak yıldız Vega yönünden gelmiştir. Bununla birlikte, saatte 95 000 kilometrelik aşırı hızla ilerlemesine rağmen, bir yıldızlararası nesne için Güneş Sistemine ulaşmak o kadar da kısa değildir. Asteroidin 300 000 yıl önceki yolculuğu sırasında Vega yıldızı şimdiki konumunda bile değildi. `Oumuamua Samanyolu boyunca ilerlediği esnada herhangi bir yıldızın yörüngesine bağlanmadan yüz milyonlarca yıldır hareket etmiş ve sonunda Güneş Sistemi ile karşılaşmıştır. Gökbilimciler `Oumuamua'ya benzer bir yıldızlararası asteroidin Güneş Sisteminden her yıl bir tane şeklinde geçiş yapacağını tahmin ediyor, ancak bu tür nesnelerin sönük olması tespit edilmelerini zorlaştırdığından şimdiye kadar görülememişlerdir. Sadece son zamanlarda Pan-STARRS gibi tarama teleskopları bunları keşfedecek kapasiteye sahiptir. Bu benzersiz nesneyi gözlemeye devam ediyoruz, diyor son olarak Olivier Hainaut, ve daha hassas bir şekilde nereden geldiğini ve gökadamız içindeki bir sonraki durağının neresi olacağını tam olarak belirlemeyi ümit ediyoruz. Artık ilk yıldızlararası taşımızı bulmuş olduk, sonrasındakileri heyecanla bekliyoruz! Notlar Pan-STARRS ekibinin yıldızlararsı nesne için getirdiği isim önerisi Güneş Sistemi ve ötesindeki nesnelerin isimlendirilmesinden sorumlu olan Uluslararası Gökbilim Birliği tarafından kabul edilmiştir. İsmin kökeni Hawaii'ye ait olup, ayrıntılar burada verilmiştir. IAU ayrıca yıldızlararası asteroidler için yeni bir nesne türü belirlemiş olup, bu isimlendirmeyi alan ilk nesne de bu asteroid olmuştur. Bu nesneye doğru bir şekilde atıfta bulunmak için isimlendirme şu şekildedir: 1I, 1I/2017 U1, 1I/`Oumuamua ve 1I/2017 U1 . O harfinden önce gelen bir kesme işareti olup, Hawaii dilinde bir durma işaretidir. Bu nedenle nesnenin telaffuzu şuna benzerdir: H O u mu a mu a. Yeni kuraldan önce nesnenin ismi A/2017 U1 şeklindeydi. ESO-Türkiye"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/mordorda-gunbatimi/", "text": "Başlığa bakıp aldanmayın. Bu görüntü karanlık bulutlar içindeki bir yıldızın kendini gösterme çabasını gösteriyor. Ortaya da böylesi mistik bir sahne çıkıyor. Gaz, toz ve buzların oluşturduğu bu büyük damla Dünya'dan 520 ışık yılı uzaklıktadır ve Yılancı takımyıldızında bulunur. LDN 43 adlı bulutu aydınlatmaya çalışan yıldız ise çok gençtir. Yıldız kütle çekimiyle yakınındaki kozmik gaz ve toz bulutunu kendine bağlayarak oluşur. Koyu bulutlar arasında yeni doğan RNO 91 adlı yıldızın kendisini değil sadece bulut içinde yansıyan ışıklarını görebiliyoruz. Gökbilimciler yıldızın çekirdeğinde henüz hidrojen yanması bsşlamadığını yani ön-anakol yıldızı olduğunu düşünüyor. RNO 91 parlaklığını kütleçekimi nedeniyle çektiği maddeyi sıkıştırmasıyla sağlıyor. Yıldız kritik kütleye ulaştığında ise yetişkinliğe adım atarak gerekli enerjiyi hidrojenden karşılayacak. Ama bu genç yıldız yaydığı yoğun X-Işını ve radyo dalgalarının ürettiği yıldız rüzgarları nedeniyle yetişkin bir yıldız kadar parlaktır. Güneş'in yaklaşık yarı kütlesindeki RNO 91 değişken bir yıldızdır. Dünya ile Güneş uzaklığının 1700 katı kadarlık bir alanı kaplayan tozlu ve buzlu diski gökbilimciler dikkatle izliyor. Bu disk içinde yeni gezegenlerin oluşmaya başladığına ve yıldızın gelecekte bir gezegen sistemine sahip olacağına inanılıyor. Görüntü NASA/ESA Hubble Uzay Teleskopu tarafından toplanan verilerle Judy Schmidt tarafından oluşturulmuştur. Görüntü telif hakkı: ESA/Hubble & NASA; Acknowledgement: J. Schmidt"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/morotesi-firildak/", "text": "Fırıldak Gökadası'nın bu görüntüsü, Avrupa Uzay Ajansına ait XMM-Newton Uzay Teleskopu'nun morötesi dalga boyunda oluşturuldu. Büyükayı takımyıldızındaki bulunan diğer adıyla M101 gökadası, 21 milyon ışık yılı uzaktadır. Samanyolu'nun iki katı büyüklüğündeki gökada, 170.000 ışık yılı çapında olup en az 1 trilyon yıldıza sahiptir. Bunların yaklaşık 1 milyarı güneş benzeri yıldız olabilir. Görünür ışık dalga boyunda alınan görüntülerle görmeye alışık olduğumuz Fırıldak Gökadasını bu sefer morötesi dalga boyunda görüyoruz. Morötesi ışık altında sarmal kollardaki kütleli, sıcak genç yıldızların şekil verdiği gruplar kendini gösteriyor. Uzak bir gökadadaki en fazla birkaç milyon yıl yaşayan en büyük yıldızın yaydığı morötesi ışıma ile yıldız oluşum sürecinin ne boyutta olduğu anlaşılır ki, M101 oldukça hareketli bir gökada olduğu buna göre çok açıktır. Gökadada 1909 ve 2011 yılları arasında dört süpernova patlaması kaydedilmiştir. Fırıldak Gökada'nın sarmal kolları her ne kadar simetrik görünmese de, bunların bir kısmı merkeze sıkıca bağlıdır. Zayıf bağlı kollar muhtemelen diğer yönlerde gökadaya uygulanan kuvvetin etkisi altındadır. XMM-Newton Uzay Teleskopu bu görüntüyü kırmızı, mavi ve yeşil filtrelerle elde etti."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/morotesi-surpriz-sonuc-getirdi/", "text": "67P/Churyumov-Gerasimenko kuyrukluyıldızını izleyen Rosette aracı ilginç veriler yollamayı sürdürüyor. Kuyrukluyıldızın yüzeyindeki parçalanma nedeniyle açığa çıkan su ve karbondioksiti izleyen araç beklenmedik bir sürecin gerçekleştiği bilgisini yolladı. ESA'nın Rosetta aracı geçtiğimiz yıl Ağustos ayında kuyrukluyıldızın yörüngesine girdi. O zamandan beri yörüngede dolanan araç cisimden 8 km ile birkaç yüz km uzaktaki yolculuğunu sürdürdü. Bunu yaparken yanındaki 11 fen aracıyla kuyrukluyıldızın her açıdan görüntüsünü aldı, toz ve gaz örneklerinin analizini yaptı. Araç üzerindeki aletlerden biri de kuyrukluyıldızın veya kuyruğunun atmosferini en uzak dalga boyunda gözleyerek kimyasal bileşimi ortaya çıkaran Alice tayfçekeridir. Alice verilerine bakan bilim insanları böylece kuyrukluyıldızın yapısında evrende en çok bulunan hidrojen, oksijen, karbon ve azot gibi elementlerin varlığını belirledi. Bilim insanlarının bu çalışmayı yapabilmesi kuyruktaki gazların yaydığı ışımanın tayfının alınması ile mümkün oldu. Araştırmacılar bu verileri kuyrukluyıldızın çekirdeğinden 10 ile 80 km uzaktaki kuyruğu üzerinden elde ettiler. Ekip Güneş'in sıcaklığından etkilenerek yüzeyde patlayan ve kuyruğa karışan su ve karbondioksit üzerinde yoğunlaştı. Bu moleküllerden başka hidrojen, oksijen ve karbon atomlarının varlığı da belirlendi. Bunun olmasi için su ve karbondioksit moleküllerinin kırılmış olması gerekir. Araştırmacılara göre bu moleküller iki aşamalı işlem sonucunda kırılabilir. Birincisi, Güneş'ten kopan morötesi fotonlar kuyrukluyıldızın kuyruğundaki su moleküllerine çarparak elektronu koparmasıyla gerçekleşir. Kopan elektron iki hidrojen ve bir oksijenden oluşan molekülün kırılmasına ve su ile karbondioksi neden olur. Morötesi ışık yayan bu atomlar Alice ile tespit edilir. Aynı olay karbondioksit molekülünde de gerçekleşir. ABD'deki Johns Hopkins Üniversitesi'nden fizik ve astronomi profesörü Paul Feldman: Gözlediğimiz atomik emisyonun göreli yoğunluğu bunların kuyrukluyıldızın çekirdeğinden 1 km uzağa kadar ki yakın çevresinde gerçekleştiğini gösteriyor diyor. Dünya'daki ve yörüngede dolanan gözlemevleri ve Hubble Uzay Teleskopu ile kuyrukluyıldızın atomik bileşenlerinden sadece su ve karbondioksit gibi ana moleküller ve güneş ışığının kırdığı unsurları çekirdekten yüzbinlerce km uzakta görülebilir. Southwest Araştırma Enstitüsü Uzay Bilimi ve Mühendisliği Bölümü'nden Alan Stern: Bu beklenmedik keşfi Dünya'daki ya da Dünya yörüngesindeki herhangi bir gözlemevinden yapamazdık. Bu keşif kuyrukluyıldızlarla ilgili bilgimizin temelini oluşturuyor diyor. SwRI'dan Joel Parker: Su moleküllerindeki kırık hidrojen ve oksijen atomlarına bakarak kuyrukluyıldızın yüzeyinden itibaren yüzeydeki suyu izleyebilirsiniz diyor. Ekip kuyrukluyıldızlarda güneş fotonlarının etkisiyle gerçekleşin kırılmaların Jüpiter'in manyetosferine giren Europa uydusunda görülen buz fıskiyeleriyle benzerlik gösterdiğine işaret ediyor. Alice sonuçları kuyrukluyıldızdaki değişimlerin ortaya çıkmasına ve Rosetta'nın diğer aletleriyle üretilen parçacık sayımlarıyla karşılaştırılmasına olanak sağlamaktadır. ESA'nın Rosetta projesi bilim insanlarından Matt Taylor: Alice ile kuyrukluyıldızı her açıdan gözlemenin ne denli önemli olduğunu gördük diyor ve ekliyor: Ağustos ayında günberi noktası yani Güneş'e en yakın konumdan geçecek kuyrukyıldızdaki fışkırmaların o zamana kadar ki gelişimini ve kuyrukluyıldız üzerindeki değişimleri izlemeye devam edeceğiz."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/mro-4-yilinda/", "text": "NASA'nın Mars Yörünge Keşif Aracı , gezegendeki görevinin dördüncü yılını tamamladı. Bir nesil önce böylesi bir araçla başka bir gezegenin çevresinde görev yapan bir aracı düşünmek dahi zor iken, şimdi 100 terabit veri yollamış olan teknolojiye sahibiz. 100 trilyon bit sıkıştırılmamış veri yüksek çözünürlükteki 35 saatlik filme eşdeğerdir. Diğer uzay görevleriyle birlikte elimizde, bunun 3 katından daha fazla veri bulunuyor. NASA'nın Jet İtici Güç Laboratuvarı'ndan MRO görev sorumlusu Rich Zurek, gelen çoğu verinin işlenmemiş olmasına karşılık yine de etkileyici olduğunu belirtiyor. Araç yardımıyla Mars'ın ortamı hakkında ayrıntılı bilgiler edindik ve gezegen hakkındaki düşüncelerimiz kısa bir süre içinde değişti diyor. 12 Ağustos 2005 tarihinde Florida'dan fırlatılan MRO 10 Mart 2006'da Mars yörüngesine girdi. Araç 2008 yılında birinci bilim görevini tamamladı. Araç hala Mars'ın yüzey yapısı, yeraltı ve atmosfer araştırmalarına devam ediyor. MRO'da saniyede 6 megabit veri yollayabilen 3 m çapında bir çanak anten bulunuyor. Araçta ayrıca 3 fotoğraf makinesi, mineral ve atmosfer bileşeni çözümleyicisi için tayfölçer de bulunuyor. Mars çevresinde dolanan araç yüksek çözünürlükte görüntüler sağlıyor. Gezegenin %1 değerindeki kısmını 30 cm büyüklüğünde bir poster gibi görüntüleyebilmektedir. Üzerindeki radar İtalya Uzay Ajansı tarafından hazırlanmıştır. MRO'nun belki de en önemli görevi milyonlarca yıl önce gezegende olan su kaynaklarının izini sürmektir. Bu suyun bıraktığı izleri, bazı asidik ve alkali ortamları bulmak ve geçmişte oluşmuş olası yaşam kanıtlarını ortaya çıkarmaktır. Kaynak: NASA/JPL"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/muse-gokada-carpismasinin-gercek-hikayesini-ortaya-cikardi/", "text": "ESO'nun Çok Büyük Teleskopu üzerindeki yeni MUSE aygıtı ile araştırmacılar dikkat çekici bir kozmik çarpışmanın en iyi görünütüsünü elde etti. Yeni gözlemler ilk kez ESO 137-001 gökadasından koparak dışarıya, yüksek hızlarda uçsuz bucaksız bir gökada kümesine doğru sürüklenirken gazın hareketini gözler önüne serdi. Sonuçlar uzun zamandır çözülemeyen bir bulmacanın anahtarı olabilir gökada kümelerindeki yıldız oluşumu neden sona eriyor. Durham Üniversitesi Gökada-ötesi Gökbilim Grubu ve Bilgisayarlı Evrenbilim Ensititüsü'nden Michele Fumagalli liderliğindeki araştırma ekibi VLT üzerindeki ESO'nun Çok Birimli Tayfölçüm Kaşifi aygıtını ilk kullananlar arasındaydı. Güney gökküresi takımyıldızlarından Güney Üçgeni doğrultusunda 200 milyon ışık-yılı uzaklıkta bulunan bir sarmal gökada olan ESO 137-001'i gözleyerek hızlıca Norma Kümesi'ne çarpmakta olan gökadaya ne olduğunu görmeye çalıştılar. MUSE gökbilimcilere sadece bir resim değil, aynı zamanda görüntü karesindeki her bir piksel için bir tayf ya da renk bandı bilgisi de sağlıyor. Bu aygıt sayesinde araştırmacılar nesneye her baktıklarında yaklaşık 90 000 tayf topladılar, ve bu sayede gözlenenen nesnelerin ayrıntılı hareketlerini ve diğer özelliklerini elde ettiler . ESO 137-001, bir nesne bir sıvı ya da gaz içerisinde yüksek hızlarda ilerlediğinde ortaya çıkan, çarpışma-basıncı etkisi adlı bir süreç nedeniyle, yıldız oluşumunu sağlayan ham maddesini kaybetmektedir. Bu, aynı hareket halindeki bir aracın camından başını dışarıya sarkıtan köpeğin saçlarının hava tarafından geriye doğru savrulmasına benzemektedir. Burada olan şey ESO 137-001'in saatte birkaç milyon kilometre hızla gökada kümesini çevreleyen çok ince sıcak gaz bulutu içine doğru düşmesidir . Gökada şu anda gaz maddesini kaybetmiş durumda yeni nesil genç mavi yıldızların ihtiyacı olan yakıt artık bulunmuyor. ESO 137-001 şimdi bir gökada dönüşümünün ortasında, mavi gaz-zengini bir gökadadan kırmızı-fakir olana dönüşecek. Bilimciler gözlenen sürecin uzun süredir devam eden bir bilmeceyi çözeceğini öngörüyor. Kümelerdeki gökadaların maviden kırmızıya çok kısa bir sürede nasıl evrimleştiklerini bulmak modern gökbilimin ana görevlerinden biri, diyor Fumagalli. Birinden diğerine geçiş yapan bir gökadayı yakalamak bunun nasıl gerçekleştiğini araştırmamızı sağlayacak. Yine de bu kozmik töreni gözlemenin başarı sayıldığı söylenemez. Norma Kümesi gökadamız Samanyolu düzlemine yakın bir yerde bulunuyor, bu nedenle çok miktarda galaktik toz ve gazın arkasında gizleniyor. Bu nedenle Şili'deki Paranal Gözlemevi'nde bulunan VLT'nin dört adet 8-metrelik Birim Teleskop'larından birinin üzerine kurulan MUSE'nin yardımı ile, bilim insanları sadece gökada içerisindeki ve çevresindeki gazı tespit etmekle kalmadı, aynı zamanda bu gazın hareketini de ölçebildiler. Yeni aygıt o kadar etkili ki, sadece bir saatlik gözlem zamanı süresinde gökadanın ve buradaki gazın hareketine ve dağılımına dair yüksek çözünürlüklü görüntüler elde edilebildi. Gözlemlere göre ESO 137-001'in çevresi çoktan gazdan temizlenmiş halde. Bunun nedeni kümenin içerisindeki gazın ESO 137-001'in çevresindeki soğuk gazı milyonlarca dereceye kadar ısıtıp kümenin merkezine doğru düşürmesidir. Bu olay ilk önce yıldız ve maddelerin merkeze göre daha seyrek olarak dağılım gösterdiği sarmak kollarda gerçekleşir ve kütleçekiminin gaz üzerindeki etkisi görece daha zayıftır. Bununla birlikte, gökada merkezindeki kütleçekimsel etki sayesinde burada bulunan gaz dış çevreye göre daha uzun süre dayanabilir, bu nedenle halen gözlenebilir durumdadır. Sonunda, galaktik gazın hepsi ESO 137-001'in arkasında parlak izler bırakarak yok olur çarpıcı bir soygundan geriye kalanlar. Gökadadan sökülen gaz sıcak küme gazıyla karışarak 200 000 ışık yılına kadar uzanan görkemli kuyruklar meydana getirir. Araştırma ekibi bu gaz akıntılarına yakından bakarak etkileşim nedeniyle meydana gelen türbülansı daha iyi anlamaya çalıştı. Şaşırtıcı bir şekilde bu gaz sütunlarının yeni MUSE gözlemleri gazın uzaya doğru süpürüldükten sonra bile gökada ile aynı yönde dönmeye devam ettiğini gösterdi. Ayrıca, araştırmacılar ESO 137-001 içerisindeki yıldızların dönmelerinin de değişmeden devam ettiğini tespit edebildiler. Buna göre, gökadada bulunan gazın kümedeki gaz nedeniyle uzaya savrulduğu, kütleçekiminin bir etkisinin olmadığı daha da öne çıkıyor . Yeni araştırmanın ilk yazarı Matteo Fossati ve ikinci yazarı durumu şu şekilde özetliyor: MUSE sayesinde ortaya çıkardığımız ayrıntılara göre bu şekilde meydana gelen çarpışmalardaki süreçleri daha iyi anlamaya başlıyoruz. Gökadayı ve buradaki gazın hareketini detaylı bir şekilde görebiliyoruz yeni ve eşsiz durumdaki MUSE olmasaydı bu mümkün olmazdı. Elimizdeki ve gelecekteki gözlemler sayesinde gökadaların evrimlerini etkileyen olayların ne olduklarını daha iyi anlayabileceğiz. Notlar MUSE 8-metrelik bir teleskop için geliştirilen ilk büyük ve bütünleşik alan tayfölçüm aletidir. Karşılaştırma için daha önceki ESO 137-001 çalışmalarında 50'den fazla tayf toplanamamıştı. NASA/ESA Hubble Uzay Teleskopu bu nesneye ait göz alıcı bir görüntü elde etmiştir ancak, MUSE gibi maddenin hareketini ortaya çıkaramamıştır. Gazın sökülmesi durumunda kütleçekiminin bir rolu olması durumunda, araştırmacılar gökada içerisinde bazı bozulmalar bekliyorlardı. ESO-Türkiye"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/muse-hubble-ultra-derin-alaninin-derinliklerine-daldi/", "text": "Şimdiye kadarki en derin tayfsal tarama tamamlandı ESO'nun Şili'de bulunan Çok Büyük teleskopu üzerindeki MUSE aygıtını kullanan gökbilimciler şimdiye kadar yapılmış olan en derin tayfsal gökyüzü taramasını gerçekleştirdiler. Hubble Ultra Derin Alanına odaklanarak, aralarında Hubble tarafından bile tespit edilemeyen 72 tanesini de içeren sönük 1600 gökadanın uzaklıklarını ve özelliklerini ölçtüler. Bu çığır açan veri setiyle şimdiden Astronomy & Astrophysics dergisinin özel sayısında yayımlanacak olan 10 bilimsel makale hazırlandı. Yeni bilgilerin böylesine zenginliği gökbilimcilere evrenin erken dönemlerindeki yıldız oluşumu hakkında yeni yaklaşımlar sağlayacak ve MUSE'nin benzersiz tayfsal yetenekleri sayesinde mümkün olan ilk gökadaların özelliklerini ve hareketlerini araştırma imkanı verecek. Fransa'daki Lyon Üniversitesinden Roland Bacon liderliğindeki MUSE HUDF Tarama ekibi, güney gökküresi takımyıldızı Ocak'ın iyi bilinen bir parçasını oluşturan Hubble Ultra Derin Alanını (heic0406) gözlemek için MUSE'yi kullandı. Sonuçta 1600 gökada için hassas tayfsal bilgilere dair ölçümler gerçekleştirilerek şimdiye kadarki en derin tayf gözlemleri yapılmış oldu. Elde edilen veriler yer-konuşlu teleskoplarla geçtiğimiz on yılda titizlikle yürütülen çalışmaların on katına karşılık geliyor. NASA/ESA Hubble Uzay teleskopu ile alınan ve 2004 yılında yayınlanan orjinal HUDF görüntüleri derin alan gözlemlerine öncülük etmiştir. O tarihe kadar ki en derin gözlemleri yaparak Büyük Patlamadan bir milyar yıl sonrasına kadar çok sayıda gökadayı ortaya çıkarmıştır. Bölge sonrasında Hubble ve diğer teleskoplarla defalarca gözlenmiş ve şimdiye kadar ki en derin evren görüntüsü elde edilmiştir . Şimdi, derin Hubble gözlemlerinin yanı sıra, MUSE diğer birçok sonuçla birlikte gökyüzünün çok küçük bir bölgesinde şimdiye kadar görülmemiş 72 gökadayı gözler önüne sermiştir. Roland Bacon şöyle devam ediyor: MUSE Hubble'ın yapamadığı birşeyi yapıyor görüntünün her noktasında ışığı bileşenlerine ayırarak renkli bir tayfını oluşturabiliyor. Bu sayede görebildiğimiz bütün gökadaların uzaklığını, rengini ve diğer özelliklerini ölçebiliyoruz, bunlar arasında Hubble'ın bile göremedikleri var. MUSE verileri yaklaşık 13 milyar yıl önce evrenin başlangıcı civarında ortaya çıkan çok uzak ve sönük gökadaların yeni görüntülerini sağlıyor. Daha önceki taramalardan 100 kat daha sönük gökadaları tespit ederek, çağlar boyunca gökadalar hakkındaki anlayışımızı derinleştirerek halen çok kez gözlenmiş olan bölgeyi daha da zenginleştiriyor. Tarama sadece Lyman-alfa ışığında parıldayan bu nedenle Lyman-alfa yayıcıları olarak bilinen 72 aday gökadayı ortaya çıkardı . Yıldız oluşumunun şimdiki anlayışına göre, sadece bu renkteki ışıkta parıldayan, bu gökadalar tamamen açıklanamıyor. MUSE ışığı bileşen renklerine ayırabildiği için görülebilir olan bu nesneler, Hubble tarafından alınan derin doğrudan görüntülerde görünmez olarak kalıyorlar. MUSE'nin eşsiz yeteneği sayesinde evrendeki ilk gökadaların bazılarından bilgi sağlanabiliyor burası gökyüzünün zaten oldukça iyi bilinen bir bölgesi olsa bile, diye açıklıyor araştırma sonuçlarını açıklayan makalelerden birinin baş-yazarı, Hollanda Leiden Üniversitesi ve Portekiz, Porto'daki CAUP Astrofizik ve Uzay Bilimleri Enstitüsünden Jarle Brinchmann. Bu gökadalar hakkında sadece tayfsal çalışmalarla öğrenilmesi mümkün olan bilgiler alıyoruz, kimyasal içerik, iç hareketler gibi gökada gökada değil, tüm gökadalar için tek seferde! Çalışmanın başka bir bulgusu da erken evrendeki gökadaların etrafında bulunan parlak hidrojen halesiydi; bu da gökbilimcilere ilk gökadalardaki madde akışının nasıl olduğu hakkında yeni bilgiler sağlayacak. Elde edilen veri setinin diğer birçok uygulaması bir dizi makale ile keşfedildi, bunlar arasında; kozmik yeniden-iyonlaşma (Büyük Patlamadan sadece 380 bin yıl sonrası) döneminde sönük gökadaların rolü, genç evrendeki gökada-birleşmeleri oranı, gökada rüzgarları, yıldız oluşumu ve erken evrendeki yıldız hareketlerinin görüntülenmesi yer alıyor. Bu veriler MUSE'nin yeni Uyarlamalı Optik Tesisi güncellemesi olmadan elde edilemezdi. AOF'un aktive edilmesi ESO gökbilimcileri ve mühendislerinin on yıllık bir çabası sayesinde olup, gelecek için de devrimsel sonuçlar vaad etmektedir, diyor son olarak Roland Bacon . Notlar Hubble Ultra Derin Alanı uzayın en yoğun çalışılmış alanlarından biridir. Şimdiye kadar, aralarında ESO-ortaklı ALMA'nın da bulunduğu (eso1633) sekiz teleskop üzerindeki 13 aygıtla, bu alan X-ışınlarından radyo dalgalarına kadar incelenmiştir. Bir atomdaki artı yüklü çekirdeğin etrafında dolanan eksi-yüklü elektronlar kesikli enerji seviyesine sahiptir. Bu nedenle sadece belirli enerji durumlarında var olabilirler ve sadece bunlar arasında geçiş yaparak belirli miktarda enerji kaybeder ya da kazanırlar. Lyman-alfa ışıması hidrojen atomlarındaki elektronların ikinci-düşük enerji seviyesinden en düşük enerji sevilerine geçmeleri sırasında oluşturulur. Kaybedilen enerji miktarı ışık olarak yayılırken, bu ışığın dalga boyu tayf üzerindeki mor-ötesi dalga boyuna karşılık gelmektedir ki, gökbilimciler bu ışığı uzay teleskopları ile ya da Yeryüzü'nden kırmızıya-kayan nesneler için tespit edebilmektedirler. Buradaki verilerde, kırmızıya kayma değeri z ~ 3 6.6 olup, Lyman alfa ışığı görünür ya da yakın-kırmızı ötesine karşılık gelmektedir. MUSE ile birlikte kullanılan Uyarlamalı Optik Tesisi şimdiden gezegenimsi bulutsu IC 4406 etrafında daha önceden görülemeyen bir halkayı ortaya çıkarmıştır. ESO/Türkiye"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/nadir-gorulen-bir-kozmik-patlama/", "text": "Başını Leicester Üniversitesi'nin çektiği uluslararası bir ekip The Royal Astronomical Society dergisi ile yeni bir kozmik patlama gördüklerini ilan ettiler: Bir gama ışın patlaması ve buna bağlı olan süpernova. Evrende görülen en güçlü patlamaların arasında yer alan gama ışını patlamalarının çok büyük yıldızların ölümleri sonucunda oluştuğu düşünülüyor. Kısa süreli gama ışınımları, bu ışınımı algılamakla görevli uydularca fark edilir. Bir gama ışını parlaması ve süpernova ikilisinin keşfi yüksek enerji özelliği yönünden dikkati üzerine çekiyor: X-ışınımı yıldızın dışa doğru patladığını gösterir. Bu olayda gama ışınımı şeklinde patlayan nesnenin büyük bir yıldız olduğu kuramını destekleyen olay ise parlamanın sadece bir kez görünüp ortadan kaybolması. Ekip üyelerinden Dr. Rhaana Starling: Bu GRB ve süpernova nispeten yakın bir gökada da gerçekleşti. Patlamayı izlemek bize bu kaynaklar hakkında ayrıntılı bilgiler verir. Bu nedenle böyle bir olaya tanık olmanın heyecanını yaşıyoruz diyor. Keşif NASA'nın Swift uydusu yardımıyla 16 Mart 2010'da yapıldı. Ardından 820 milyon ışık yılı uzaklıktaki patlayan yıldız Gemini Güney Teleskopu ile izlendi. Bu gözlemlere daha sonra Hubble Uzay Teleskopu ile diğer yer teleskopları da katıldı."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/nasa-marsa-helikopter-yollayacak/", "text": "NASA Mars'a helikopter yollamayı planlıyor. 2013 yılında başlatılan yeni projede Mars helikopteri küçük parçalar şeklinde üretilecek. Dört yıl süren tasarım sonucunda helikopterin yaklaşık 1,8 kg kütleli ve gövdesinin bir voleybol topunun büyüklüğünde olacağı belirtiliyor. Buna karşılık pervaneleri Mars atmosferinin ince olması nedeniyle Dünya'daki benzerinin 10 katı uzunluğunda olacak. NASA'nın Washington'daki merkezinden Thomas Zurbucken: Wright kardeşler 117 yıl önce havada güçlü ve kontrollü uçuşun gerçekleşebileceğini göstermişti. Biz de bunun başka bir dünyada da yapılabileceğini göstereceğiz. Böylece Mars'ın ilginç doğasını gözler önüne sereceğiz diyor. Helikopterde kullanılan tüm malzeme hafif ve dayanıklı malzemeden üretilecek. Ayrıca helikopterde Mars'ta çalışmasına destek olacak lityum iyon pillerinin şarjı için güneş pilleri ve soğuk Mars gecelerinde ısınmasını sağlayacak mekanizmada yer alacak. Helikopterin uçması ise başka bir yöntem içeriyor. Mars Helikopteri (Mars 2000) projesi yöneticisi Mim Aung: Dünya'da uçan bir helikopterin rakımı yaklaşık 40 bin fit (1 fit 30,5 cm). Mars atmosferi ise Dünya atmosferinin yüzde biri kalınlığında. Bu nedenle Kızıl gezegende helikopterin uçması için en az 100 bin fite çıkması gerekiyor. Bu seviyede dengesini sağlaması ve güvenle uçabilmesi içinse hafif ve güçlü olması şart diyor ve ekliyor: Helikopterde bir pilot olmayacak. Dünya'ya birkaç ışık dakikası uzaklıkta olacak ve onu eş zamanlı izlemenin bir yolu yok. Bu nedenle yer aracından komutları alıp bunu değerlendirecek özel bir tasarıma ihtiyaç duyduk. Yüzeydeki araç bunu gerçekleştirecek. Zurbucken: Tepenin arkasında ne var? Mars yüzeyden olduğu kadar yörüngeden de fark edilen harika manzaraları olan bir dünya. Marscopter ile birlikte gelecek Mars görevlerini de planlayabileceğiz diyor. Mars 2020'nin, Atlas V roketiyle fırlatılması ve 2021'de Mars'a ulaşması planlıyor. Yüzey aracı ise yaşana bilirlik ve yaşam belirtileri araştırmaları ile gelecekte Mars'a inecek araştırmacılar için gerekli doğal kaynaklar ve tehlikeleri analiz edecek. Araştırmacılar bu amaçla yüzeyden taş ve toprak örneklerini yer aracından yararlanarak incelemeyi düşünüyor. Araçlar gelecekte gezegende kullanılması ve Dünya'ya dönüş olasılığı düşünülerek için gezegende bırakılacak. 1 Yorum Güzel bir makale olmuş."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/nasa-marsta-akan-suyun-izini-bulduk/", "text": "NASA dün önemli bir açıklama yapacağını duyurdu. Herkes heyecanla bu açıklamayı bekledi, çeşitli tahminler yapıldı. Sonunda açıklama geldi: Mars'ta sıvı halde akan su var. Ama akla ilk gelebilecek dereler oluşturacak kadar değil. Mars'ta yüzeyin altında donmuş halde su-buzu olduğu biliniyordu. Ancak suyun yüzeyden aktığına ait şüpheler olsa da kesin kanıt yoktu. Araştırmacılar Kızıl Gezegen'in çevresinde 2006'dan bu yana dolanan bir uydunun verilerinin yardımıyla akan su kanıtına ulaştı. Böylece keşif gökbilim tarihinde yapılan önemli keşiflerden biri olarak yerini aldı. NASA'nın Mars Yörünge Aracı , Kızıl Gezegen'de belirli aralıklarla sıvı su akışının gerçekleştiği yönünde güçlü kanıtlar elde etti. MRO üzerindeki tayfölçeri Mars'ın görülür yamaçlarında hidrat mineralinin izine rastladı. Görseldeki koyu çizgiler bu akışı gösteriyor. Sıcak mevsimlerde dik yamaçlardan akan maddenin izine soğuk mevsimlerde rastlanmıyor. Sıcaklığın -23 0C dereceden daha sıcak olduğu zamanlarda akan madde Mars'ın çeşitli bölgelerinde görüldü. NASA'nın Genel Merkezi'ndeki Bilim Görevleri yöneticisi John Grunsfeld: Evrende yaşam biçimi arayışında Mars'ta su olduğundan uzun zamandır şüpheleniyorduk ve bunun doğrulanması gerekiyordu. Şimdi Mars'ta 'tuzlu da olsa' akan suyun olduğunun sağlam kanıtına ulaştık. Bu önemli bir gelişmedir diyor. Eğimli arazide tekrarlayan olarak nitelenen akışın sıvı su olduğuna yönelik ortak görüş bulunuyor. Bu görüşe göre hidratlı tuz yamaçlarda beliren koyu çizgilerin ortaya çıkmasına neden oluyor. Dünya'da hidratlı tuzlar suyun donma noktasını düşürdüğünden soğuk günlerde yollardaki buzu çözmek amacıyla kullanılır. Bilim insanları koyulaşmayı ise akan suyun yeraltı tarafından emilmesine bağlıyor. Yüzeydeki suyun bir şekilde çekilmesiyle yüzeyde kalan hidratlanmış tuz koyu çizgilere neden olur. Tayfölçer gözlemleri birden fazla RSL noktasında hidratlı tuz imzası gösterirken bunların birkaçı koyu özellik gösterecek kadar genişti. Araştırmacılar RSL özelliği göstermeyen diğer alanlarda ise hidrata rastlamadı. Araştırmacılar perkloratların hidratlı minerallere neden olduğunu bildiriyor. Dolayısıyla hidratlanmış tuzların nedeni büyük bir olasılıkla magnezyum perklorat, magnezyum klorat ve sodyum perklorattır. Bazı perkloratlar -70 0C kadar soğukta bile donmadan sıvı halde kalabilir. Dünya üzerinde doğal perkloratlara çöllerde daha çok rastlanır ve bunların bazı türleri roket iticisi olarak kullanılır. Mars'ta daha önce perkloratlara rastlanmıştı. NASA'nın 1970'lerdeki Viking araçları ile Phoenix Lander ve Merak aracı gezegenin toprağında perklorat izlerine rastlamıştı. Bu çalışmada araçların verileri göz önünde tutularak daha farklı yerlerde hidratlamış perkloratlara rastlandı.İlk kez bir yörünge aracıyla böyle bir keşif gerçekleşti. MRO üzerinde altı bilimsel aletle 2006'dan bu yana Mars'ı izliyor. NASA'nın Jet İticileri Laboratuarı'ndan MRO projesi araştırmacılarından Rich Zurek: Bu kadar ince ayrıntılı özelliklerin tespiti için MRO'nun yıllar süren bilgi birikimi gerekliydi. İlk tespitimiz mevsimsel değişimlerle beliren koyu çizgiler oldu. Şimdi bunun nedenini açıklayabiliyoruz diyor. Araştırma ekibinin yayınladığı makalenin baş yazarı Atlanta'daki Georgia Teknoloji Enstitüsü'nden Lujendra Ojha'ya göre yeni veriler aslında ilki beş yıl öncesine dayanan gizemli koyu çizgilere dayanıyor. Şimdi bunun nedeninin su olduğunu biliyoruz diyor. Çoğu kişi Mars'taki sudan bahsederken antik su ya da donmuş su terimini tercih eder. Şimdi bundan fazlasının olduğunu biliyoruz. RSL noktalarının açıkça sıvı-su oluşum kuramlarını desteklediğini tayf yöntemiyle gösterdik. Bu keşif NASA'nın Mars görevlerinin ardından gelen önemli sonuçlardan biridir. Araştırmacılar şimdi bu suyun kaynağı olabilecek yeraltı kaynaklarından yaşam biçimi olup olmadığını tartışıyor. Gelecekte yapılacak yeni araştırma uydularıyla bu sorunun yanıtına ulaşılabilecek."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/nasa-ve-esadan-buyuk-isbirligi/", "text": "Jüpiter Sistemine yapılacak bir sonraki görev için Amerika ve Avrupa'daki bilim insanları işbirliği yapacak. Europa Jüpiter Sistemi adı verilen görevde NASA ile ESA ortak çalışma yürütecekler. Çalışmayla Jüpiter Sistemi'ndeki uyduların çevresinde dolanacak araçlar gönderilecek. Görevle Jüpiter'in iki uydusu yakın izlemeye alınacak. Jüpiter sistemine gönderilecek araçlardan NASA'ya ait olanı Europa çevresinde, ESA'ya ait olanı ise Ganymade çevresinde yörüngeye oturacak. İşbirliğine ilişkin NASA'nın raporu Aralık ayı içinde tamamlandı. ESA ise raporunu Avrupa devletlerine ve bilim kuruluşlarına sunmak üzere hazırladı. Yeni görevle birlikte Güneş ve Jüpiter Sistemi ile daha ötesine kadar uzanabilecek yeni yaşam anlayışı ortaya çıkabilir. Çünkü yaşam bildiğimiz biçimde ve buzun altında olmak üzere iki şekilde ortaya çıkabilir. Bu da ancak yerinde ve doğal laboratuarlar olan uyduları gözleyerek yapılabilir. Europa Yörünge Aracı Jüpiter'in Europa uydusundaki nispeten ince buz katmanını ve yüzeyde oluşan sırtları ve çil gibi kabarcık yapıları inceleyecek. Aynı zamanda araç yüzeye gelecekte yapılabilecek inişler için uygun noktaları belirleyecek. Araçta bir lazer yükseklik ölçeri, bir buz radarı, kızılötesi, görünür ve morötesi bölgelerde görev yapabilecek dar ve geniş açılı görüntü alma özelliğine sahip kamerada bulunacak. Ganymade içerisinde tıpkı bir sandviç gibi üstünde ve altında buz katmanı olan bir iç deniz olduğu düşünülüyor. ESA'nın Ganymade Yörünge Aracı işte uydunun bu özelliğini araştıracak. Araç ayrıca Ganymade'deki tüm Güneş Sistemi içerisinde benzeri olmayan iç manyetik alanını da inceleyecek. Araçta bir lazer yükseklik ölçeri, tayfölçer, kameralar ve parçacık bulucular yer alacak. Araçlar Jüpiter Sistemi'ndeki büyük uydular olan Io ve Callisto'yu da inceleme fırsatını yakalayacak. NASA ve ESA dış güneş sistemine ilişkin bu büyük projenin bir an önce gerçekleşmesi için çalışmalara 2009 yılında diğer görevlere göre öncelik tanıyarak başlatmış bulunuyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/nasadan-bilinmedik-bir-yasam-kesfi/", "text": "NASA tarafından yürütülen bir araştırmayla yeryüzünde bilinen tüm yaşam şekillerine ilişkin temel bilgi büyük bir değişime uğradı. ABD-Kaliforniya'daki çok tuzlu ve arsenik oranı yüksek olan Mono Gölü'nde yapılan bir araştırma sonucunda yeryüzünde ilk kez bir mikroorganizmanın toksit yani yaşam için zehirli olarak tanımlanan arsenik içinde çoğalabildiği ve yaşamını devam ettirdiği ortaya çıkarıldı. Mikroorganizmanın hücre bileşenlerinde yer alan fosfor yerine arsenik konulduğunda bundan etkilenmediği belirlendi. NASA'nın Bilim Görevleri Yöneticisi Ed Weiler: Sadece bildiğimiz anlamdaki yaşamın tanımını genişlettik. Artık Güneş Sistemi içinde yaşam formlarını ararken daha geniş çerçeveden bakmamız gerektiğini belirledik diyor. Bu bilgi biyoloji kitaplarında yer alan biyokimya sürecini de değiştirmekle kalmayacak aynı zamanda dünya ötesinde yaşam arayışında daha geniş açıdan bakılmasını da sağlayacak. Yeryüzünde bilinen yaşamın temel yapıtaşları karbon, hidrojen, azot, oksijen, fosfor ve kükürttür. Fosfor, tüm canlı hücrelerinde yaşam için kalıtsal özellikleri taşıyan DNA ve RNA'nın en önemli kimyasal omurgasıdır. Fosfor tüm hücrelerin gelişimi için hücre zarına gerekli enerjiyi taşıyan molekül merkezinin bir bileşenidir. Fosfora kimyasal olarak benzeyen arsenik ise yaşam için bilinen en zehirli maddelerdendir. Arsenik, fosfat gibi metabolizma hareketlerini karıştıran bir kimyasaldır. NASA'nın Astrobiyoloji Araştırma Görevlisi Felisa Wolfe-Simon: Biz bazı mikropların arsenik içinde nefes aldığını biliyorduk ama ilk kez bir mikrobun kendini arsenik içinde çoğalttığını gördük. Eğer dünya üzerinde bu tür bir yaşam varsa daha ne kadar farklı yaşam şekilleri olabilir sorusu akla geliyor? diyor. Yeni keşfedilen ve GFAJ-1 adı verilen mikrop Gammaproteobacteria bakteri grubuna ait. Araştırmacılar mikroptaki fosfor ile arseniği değiştirdiklerinde yaşam biçiminde bir değişiklik olmadığını gördüler. Sonraki incelemelerde ise mikrobun yeni hücrelerindeki yapıtaşının arsenik olduğu fark edildi. Araştırmacıları oldukça şaşırtan bu değişimde arseniğin hücrenin hayati biyokimyasal yapısına ve DNA'sına da dahil olduğu belirlendi. Araştırmacıların Mono Gölü'nü seçmelerindeki neden ise gölün tuz oranının yüksek olması ve yüksek seviyelerde arsenik içermesidir. Gölün bu durumu ise 50 yıldır göle ulaşan hiçbir tatlı su kaynağı olmamasıyla gerçekleşmiştir. Bu keşif zaman içerisinde Dünya'nın evrimi, organik kimya, biyojeokimyasal döngüler, hastalık tedavileri araştırmalarında kullanılabilecektir. Bu keşif aynı zamanda mikrobiyoloji ve diğer araştırma alanlarında da yeni ufukların açılmasını sağlamıştır. NASA Ames Araştırma Merkezi Astrobiyoloji Enstitüsü Müdürü Carl Pilcher: Yaşam için alternatif bir öneri olarak arsenikli yaşam ancak bilimkurgu olabilirdi. Ancak bunun gerçek olduğunu Mono Gölü'nde keşfettik diyor. Kaynak: NASA Küçük bir yorum: NASA'nın günlerdir beklenen keşfi işte bu. Haberi heyecanla bekleyen belli bir kesim hayal kırıklığına uğramış olabilir. Ama bu çok önemli bir keşif. Peki nasıl? Aslında haber içinde ayrıntıları gizli. Bilim insanları şimdiye kadar hep Dünya üzerinde gördüğümüz ve bildiğimiz anlamdaki yaşam şekillerini uzayda arıyorlardı. Şimdi hiç bilmediğimiz hatta olmaz denilen bir ortamda yaşamın başlayabileceği keşfedildi. Bu da araştırma alanlarını ve gözlüklerimizin boyutlarını arttırmamız gerektiğini söylüyor. Biz çok soğuk ortamlarda ve çok sıcak ortamlarda yaşamın çeşitli şekillerinin olduğunu biliyorduk. Şimdi bunun boyutunun daha fazla olduğu ortaya çıktı. Acaba bizim hiç bilmediğimiz ve elimizdeki teknolojik araçlarla göremediğimiz ve keşfedemediğimiz canlılar ya da yaşam biçimleri var mı? Daha düne kadar böylesi bir gölde arsenikle yaşamını sürdüren mikrop türünün olduğunu bilmiyorduk. Bilimin ve ardından teknolojinin gelişmesiyle bu keşif gerçekleşti. Sorunun yanıtı bana göre 'olabilir'. Ama bir nokta önemli: keşifle birlikte yaşam için sıvı suyun gerekli olmadığı sonucuna yine ulaşılamadı. Çünkü sonuçta söz konusu canlı zehirli de olsa sıvı su içerisinde. Bilim insanları artık uzayda yaşamı daha farklı bir gözle arayacaklar. Hatta işe bilindik cisimleri tekrar tarayarak bile başlanabilir."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/nasanin-curiosity-sondasinin-marsta-yaptigi-kesif-hakkinda/", "text": "6 Ağustos 2012 tarihinde Mars yüzeyine inen NASA'nın Curiosity adlı uzay aracı şimdiye kadar uzaya yollanmış en karmaşık ve becerikli robotların başında geliyor. Uzay aracının temel amacı Mars toprağını inceleyerek yüzeyin mikrobik düzeyde yaşama elverişli olup olmadığını analiz etmek olacak. Yüzeye indikten sonra araştırmalarına başlayan Curiosity 30 Kasım tarihine kadar toplamda 519 metre yol katederek ana araştırma alanı olan Gale Krateri içerisindeki Mount Sharp'ın eteklerine doğru ilerleyecek. Aracın yolu üzerinde çeşitli yerlerden örneklerin alınmasının amacı, incelenen örneklerin Mars yüzeyine ait bir özellik mi, yoksa başka şekillerde buralara taşınan bölgesel özellikler mi olduğunu anlamak. Curiosity üzerinde çalışan bilimcilerin Mars'tan elde edilen son verilerin tarihi kitaplarına geçecek türden olduğunu söylemesi kamuoyunda heyecan yaratarak, Kasım ayının son günlerinde basında Mars yüzeyinde canlı bulunduğu yönünde yorumların yapılmasına kadar gitti. NASA'nın daha önceki 'keşif' duyurularında olduğu gibi yanlış adım atmamak ve incelenen örneklerin analiz sonuçları için beklemesi de bu spekülasyonları arttırdı. Ancak 3 Aralık 2012 tarihinde Amerikan Jeofizik Birliği toplantısında yapılan basın toplantısında açıklandığı üzere Mars toprağında henüz kesin olarak organik bileşik izine rastlanmadı. Karmaşık kimyasal izlere rastlayan Curiosity, analiz ettiği toprak içerisinde beklenenin altında su molekülü, sülfür ve klor içerikli bileşikler tespit etti. Bunların Mars yüzeyine ait özellikler olup olmadığı diğer duraklardaki analizler sonucunda netlik kazanacak. Türk Astronomi Derneği"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/neon-renkli-thorun-migferi/", "text": "Merkezi şişkin, kenarları kavisli gaz tülleriyle kaplı bu bulutsu NGC 2359 ya da popüler adıyla Thor'un Miğferi'dir. Bulutsu, İskandinav mitolojisindeki güçlü tanrı Thor'un kaskını andırdığından bu isimle bilinmektedir. Görüntüdeki neon renkler sadece bulutsuyu güzel gösterdiği için kullanılmaz. Parlak mavi X-ışını emisyonunu gösterirken, kırmızı renk hidrojeni, yeşil renk oksijen yoğunluğu anlamına gelir. XMM-Newton Gözlemevi tarafından tespit edilen yoğun X-Işını emisyonu bulutsunun merkezindeki yıldızdan kaynaklanmaktadır. HD 56925 adlı yıldız bir Wolf-Rayet yıldızı olup oldukça yüksek hızda madde atmaktadır. Yıldız her yıl Güneş'in 100.000 yılda kaybettiği kadar maddeyi uzaya fırlatmaktadır. Oluşan rüzgar saniyede 1500 kilometre hıza ulaşmaktadır. Bulutsudaki benzer şiddetli durumlar şeklini belirlemektedir. Merkezden büyüyerek balon şeklinde yayılan gaz, kenardaki kalın kanallı gaz kümeleriyle çarpışmakta ve ortaya böylesi bir görüntü çıkmaktadır. Merkezi kabarcık ile sol alttaki arasında bir etkileşme söz konusudur. Mavi bölgeler bulutsunun en sıcak yerleridir. Buralarda sıcaklığın birkaç milyon ile on milyonlarca derece olduğu düşünülmektedir. Bu görseldeki yeşil ve kırmızı renkler Şili'deki Cerro Tololo ile optik verilerle, mavi renk ise XMM-Newton Gözlemevi'nin X-Işını ile aldığı verilerle oluşturuldu."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/neptun-colundeki-ilk-gezegen/", "text": "Neptün'den biraz küçük bir gaz gezegen olmaması gereken yerde bulunuyor. Bulunduğu yere bakıldığında göç etmiş bir gezegen olmalı yorumu yapılıyor. Peki, olmaması gereken yer neresi? Ötegezegen kavramı ile birlikte birçok terimde astronomi literatürüne girdi: Jüpiter benzeri, Süper-Dünya, yaşam alanı vb. Bu terimlerden biri ve pek karşılaşmadığımız başka bir tanım ise Neptün Çölü! Neptün Çölü denilen bölgenin özelliği yıldızına yakın olması. Yıldıza yakın böyle bir bölgede Neptün gibi görece küçük gaz devleri, yıldızın yoğun ışınımı altında atmosferlerindeki tüm gazı yitirir. Yani büyük bir gezegen varsa da gaz gezegen olmamalı. Bu nedenle böylesi bölgeler Neptün Çölü olarak nitelendiriliyor. Ama... Warwick Üniversitesinin başını çektiği uluslararası bir astronomi ekibi tam da böyle bir bölgede Neptün'den biraz küçük NGTS-4b adı verilen gaz gezegen keşfetti. Gezegen Yer'den sadece üç kat büyük. Neptün'ün çapının %20'si kadar bir çapa sahip ve sıcaklığı da 10000C. Yıldızı çevresindeki bir turunu 1,3 günde tamamlayacak kadar da yıldıza yakın. Bu gezegen Neptün Çölü'nde keşfedilen ilk gezegen oldu. Gezegenin gaz atmosferi yerli yerinde duruyor, tabi şimdilik! Araştırmacılara göre Neptün Çölü'nde çok daha fazla gezegen vardı ancak bunlar yıldızdan kaynaklı ışınım nedeniyle gaz atmosferlerini kaybettiler. Bulunan gezegen böylesi bölgede çok daha fazla gaz gezegen olabileceği anlamına gelmektedir. Yeni hedeflerden biri de böyle gezegenlerin sayısını arttırmak. Görsel telif hakkı: University of Warwick/Mark Garlick"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/neptunde-sasirtan-sicaklik-degisimleri/", "text": "Uluslararası bir gökbilimci ekibi 17 yıl boyunca Neptün'ün atmosferindeki sıcaklık değişimlerini izledi. Ekip bunun için, içlerinde Avrupa Güney Gözlemevinin Çok Büyük teleskopunun da olduğu birçok yer merkezli teleskopu kullandı. Sonuçlar oldukça şaşırtıcı: Neptün'ün küresel sıcaklığında düşme ve güney kutbunda ise ısınma olduğu belirlendi. Neptün'de de Dünya'daki gibi mevsimler oluşur. Bununla birlikte bir Neptün mevsimi 40 Dünya yılına ve bir Neptün yılı ise 165 Dünya yılına eşittir. 2005'ten bu yana Neptün'ün güney yarımküresinde yaz mevsimi yaşanıyor. Gökbilimciler güneydeki yaz gündönümünden sonra sıcaklıkların nasıl değişeceğini görmek için sabırsızlanıyordu. Gökbilimciler geçen 17 yıl boyunca sıcaklık değişimlerini görebilmek için Neptün'ü yaklaşık 100 termal kamerayla inceledi. Verilere göre güneyde yaz mevsimi başlamasına rağmen gezegende soğuma olduğu fark edildi. Neptün'ün küresel sıcaklığı 2003 ile 2018 arasında 80C düştü. Bununla birlikte güney kutbunda ise son iki yılda (2018 ile 2020 arasında) sıcaklıkların hızla 110C arttığını fark ettiklerinde şaşırdılar. Neptün'ün sıcak kutup girdabı uzun yıllardır bilinmesine rağmen bu kadar hızlı bir kutupsal girdap ısınma gözlenmemişti. Gökbilimciler cisimlerden yayılan kırmızı öte ışığı ölçerek çalışan termal kameralar yardımıyla Neptün'ün sıcaklığını belirlediler. Ekip, analizler için son yirmi yılda yer merkezli teleskoplarla alınan tüm Neptün görüntülerini de verilerine eklediler. Neptün'ün stratosfer adı verilen atmosfer katmanından yayılan kırmızı öte ışığı araştırdılar. Böylece Neptün'ün sıcaklığı ve güney kutbundaki değişimlerin görülmesini sağlamış oldular. Neptün, Güneş'ten yaklaşık 4.5 milyar kilometre uzakta olduğu için çok soğuktur: -2200C. Leicester Üniversitesinden Profesör Leigh Fletcher: Bunu Dünya'dan bakarak ölçmek kolay değildir. Bu ancak hassas kırmızı öte kameralar eşliğinde alınan görüntülerle yapılabilir ki bu teknoloji de son yirmi yıldır kullanılmaktadır diyor. Alınan görüntülerin üçte biri Şili'deki Atacama Çölünde bulunan ESO'nun VLT'sindeki orta kırmızı öte görüntüleme cihazından geldi. Teleskopun ayna boyutu ve yüksekliği Neptün'ün en net görüntülerini çok yüksek çözünürlükte vermektedir. Ekip bunun dışında Spitzer Uzay teleskopu, yine Şili'deki Gemini South teleskopu, Hawaii'deki Subaru teleskopu, Keck teleskopu ve Gemini North teleskopu verilerine de başvurdu. Neptün'deki beklenmedik sıcaklık değişimlerinin sebebi bilinmiyor. Neptün'ün stratosferik kimyasındaki değişimler ya da rastgele oluşan hava akımları ve hatta Güneş çevriminin bile etkisi olmuş olabilir. Bu dalgalanmaların sebebinin belirlenmesi için daha fazla gözlem gerekiyor. Bu nokta da James Webb Uzay teleskopu ve yakın gelecekte göreve başlayacak olan ESO'nun Aşırı Büyük teleskopu gibi gözlem araçları bu sorunun yanıtını verebilir."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/neptunde-yilbasi/", "text": "Neptün 165 yıl önce keşfedildiği noktaya gelerek, keşfedildiğinden bu yana bir yılını tamamladı. Bu önemli anı vurgulamak için Hubble Uzay Teleskopu gözlerini Neptün'e çevirerek yıldönümü görüntüleri elde etti. Neptün, Güneş'e en uzak gezegendir. Alman gökbilimci Johann Gale tarafından 23 Eylül 1846'da keşfedildi. Keşifle birlikte Güneş Sistemi'nin bilinen büyüklüğü de iki katına çıktı. Gezegen Güneş'ten, Dünya-Güneş uzaklığının 30 katı kadar yani 4.5 milyar km uzaklıkta bulunuyor. Güneş'in bu uzak noktadaki çekim etkisi de az olduğundan Neptün acelesi olmayan bir hızla 165 yılda bir turunu tamamlıyor. Hubble'ın elde ettiği ve aralarında dört saat fark bulunan dört Neptün görüntüsü gezegenin 16 saatlik bir gününe aittir. Görüntüler Hubble'ın Geniş Alan Kamerası 3 ile alındı. Gezegenin kuzey ve güney yarımküredeki yüksek noktalardaki buzlu metan kristallerinden oluşan bulutlar göze çarpıyor. Neptün'ün 29 derecelik eğimi nedeniyle Dünya'daki gibi mevsimler yaşanır. Bu mevsimler bizdeki gibi birkaç ay yerine 40 yıl sürmektedir. Neptün güney yarımküresinde birkaç yıl önce daha fazla bulut olması gerektiği görüntülerle ortaya çıkıyor. Bu bulutlar yavaş yavaş kuzey yarımküreye kaymaktadır. Güney yarımküre kış başında ve kuzey yarımküre yaz başındadır. Hubble görüntülerindeki mavimsi rengin nedeni ise atmosferdeki metanın kırmızı ışığı emme özelliğinden dolayıdır. Yakın kızılötesi ışığı yansıtan bulutlar pembe renkte görünüyor. Atmosferdeki mavi ışığın puslu görünmesinin nedeni ise muhtemelen Güney yarımkürenin altına doğru görülen koyu banttır. Bölge ilk kez 1989'da Gezgin 2 (Voyager 2) ile görüntülenmişti. Bölgede esen hızlı rüzgarların oluşturduğu dolaşım böyle bir bandın ortaya çıkmasını sağlamış olabilir. Neptün'ün güçlü iç ısı kaynağı ile buz bulutlarının üstündeki 160 C derece sıcaklık farkı büyük ölçekte hava değişimlerine atmosfer karasızlıklarına neden olabilir. Neptün'ün keşfine ilişkin hikaye ilginçtir. Neptün'ün keşfedilmesinin nedeni Güneş Sistemi'nin yedinci gezegeni olan Uranüs olmuştur. Uranüs, Neptün'ün keşfinden 55 yıl önce Sir William Herschel ve kız kardeşi Caroline tarafından 1781'de bulundu. Keşiften kısa bir süre sonra Herschel, Uranüs'ün yörüngesinin Newton Hareket Yasaları'na uymadığını fark etti. 1821 yılında Fransız gökbilimci Alexis Bouvard bu problemin nedeninin başka bir gezegen olabileceğini ileri sürdü. Yirmi yıl sonra Fransız Urbain Le Verrier ve İngiliz John Couch Adams birbirinden bağımsız olarak görülmeyen bir gezegenin nerede olabileceği yönünde bir çalışma yürüttüler. Le Verrier böylesi bir gezegenin konumunu Berlin Gözlemevi'nde çalışan gökbilimci Johann Gottfried Galle'ye gönderdi. Gale bu olası konum noktasını temel alarak 1846 yılında iki gece boyunca gözlem yaptı ve Le Verrier'in belirlediği konuma göre bir derece daha az hatalı bir konumdaki gezegeni gördü. Keşif Newton'un kütle çekim kuramının sağladığı büyük bir başarıydı. Ancak Neptün'ü ilk gören Gale değildir. 1612 yılında kendi yaptığı küçük teleskopla gökyüzünü inceleyen Galileo Galilei, Jüpiter ve uydularını gözlemlerken Neptün'ü de çizmişti. Gözlemden bir ay sonra Ocak 1613'de 'yıldız' olarak nitelendirdiği Neptün'ün diğer yıldızlara göre daha hızlı hareket ettiğini görmüş ve bunu kaydetmişti. Ancak Galileo bunun üzerine düşmedi ve Neptün ile ilgili keşfini gerçekleştiremedi. Neptün'ü çıplak gözle göremezsiniz. Ancak dürbün ya da küçük bir teleskopla görülebilir. Oğlak ile Kova takımyıldızı arasında ve Oğlak'a yakın bir konumda bulunur. Samanyolu Gökadası içerisinde Neptün benzeri birçok gezegen var olabilir. Dünya büyüklüğündeki gezegenleri keşfedilmek amacıyla 2009 yılında fırlatılan Kepler Teleskopu ile Neptün boyutlarında ve daha küçük boyutlara sahip gezegenlerin bulunması beklenmektedir. 1 Yorum Çalışmalarınız ,emeğiniz için size çok teşekkür ediyorum ,sağolun..."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/neptundeki-kasirga-etkisini-yitiriyor/", "text": "Güneş Sisteminde bize en uzak gaz devi Neptün'ün üzerinde Boston'dan Portekiz'e kadar yer kaplayacak denli uzun karanlık fırtına varlığını yitiriyor gibi. Hubble teleskopundan alınan görüntülerde fırtınanın soluklaştığı görülüyor. Neptün'deki muazzam karanlık ve şiddetli fırtınalar ilk kez NASA'nın Voyager 2 aracı sayesinde fark edildi. O zamandan bu yana Hubble mavi devin üzerindeki bu karanlık alanları gözlüyor. Hubble 1990'ların ortalarında beliren ancak sonradan kaybolan iki karanlık fırtına daha belirlemişti. Son fırtına ise 2015'de ortaya çıktı. Burada fırtınanın şiddetinin azaldığı ve küçüldüğü görülüyor. Jüpiter'in Büyük Kırmızı Lekesi gibi bu fırtına da anti-siklonik yönde dönüyor ve atmosferin derinliklerindeki maddeyi tarıyor. Hareketin incelenmesi ise gökbilimcilere Neptün'de oluşan rüzgarlar hakkında bilgi veriyor. Karanlık noktanın malzemesi çürük yumurtaya keskin koku veren hidrojen sülfür olabilir. Berkeley'deki Kaliforniya Üniversitesinden Joshua Tollefson: Parçacıklar oldukça yansıtıcı, ancak atmosferdeki diğer maddeyi oluşturan parçacıklardan biraz daha koyu görünümdeler diyor. En az 200 yıldır devam eden Jüpiter'in Büyük Kırmızı Lekesinden farklı olarak Neptün'deki karanlık girdaplar birkaç yıl içinde kaybolmaktadır. İspanya'daki Bask Ülkesi Üniversitesinden Agustin Sanchez-Lavega: Bu vortekslerin nasıl oluştuğu ya da ne kadar hızlı döndüğüne dair bir kanıtımız yok. Muhtemelen doğuya ve batıya doğru hareket eden rüzgarların kararsız olmasından kaynaklanıyor diyor. Karanlık girdap, gezegen gözlemcilerinin tahmin ettiğinden farklı davranıyor. Berkeley'deki Kaliforniya Üniversitesinden Michael H. Wong: bu karanlık girdapların çöküşünü yakaladığımızda bildiğimiz modellerden farklı davrandıklarını gördük diyor. Louis Üniversitesinden Ray LeBeau ve Lousville Üniversitesinden Tim Dowling'in dinamik simülasyonları Neptün'deki rüzgar makası altındaki anti siklonların muhtemelen ekvatora doğru sürükleneceğini gösteriyor. Vorteks ekvatora doğru yaklaştıkça parçalanacak ve bunun sonrasında bir patlama oluşacağı düşünülüyor. Ancak, ilk olarak güney enlemlerde beliren karanlık nokta görünüşe göre patlamadan sönmeye başlamış görünüyor. Bu ise kaymanın ekvatora doğru değil güney kutbuna doğru yönelmesi ile ilgili olabilir. Jüpiter'deki lekeden farklı olarak Neptün'deki leke, çok sayıda ama sürekli değişen rüzgar akımlarının sıkı ve dar alanda etkili olmamalarına bağlı olabilir. Neptün'de sadece üç geniş rüzgar akımı varmış gibi görünüyor: ekvatordan batıya, kuzey ve güney kutuplarından doğuya doğru. Buna göre vorteks bu akımlar arasında serbest hareket ediyor olmalı. Hubble ve Voyager dışında hiçbir araç bu girdapları gözlemlemedi. Şu an elimizde sadece Hubble'ın verileri var ve bunlarda Neptün hava sistemlerindeki hareket hakkında gerekli verileri sağlamaktadır diyor Wong."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/neptunun-truvalari/", "text": "Washington Carnigie Enstitüsü'nden Scott Sheppard ve Hawai-Hilo'daki Gemini Gözlemevi'nden Chad Trujillo Neptün'ün L5 olarak adlandırılan Lagrange noktasında bir grup truva asteroiti olduğunu buldular. Keşif 8,2 metrelik Subaru Teleskopu ile göktaşlarının bulunması ve Carnigie'deki 6,5 metrelik Magellan Teleskopu ile de bunların yörüngesinin saptanmasıyla gerçekleştirildi. Lagrange noktaları gezegenlerin denge noktalarıdır. Bu bölgelerde Güneş'in kütle çekimi ile gezegenin çekimi dengelenir ve küçük cisimler bu bölgelerde kendilerine yer edinebilir. L1, L2 ve L3 noktaları gezegenle Güneş hizasında, L4 ve L5 noktaları ise gezegene göre 60 derece açı yapacak şekilde yer alırlar. Yunanlıların saklandığı tahtadan yapılmış Truva atı nasıl ki içindekileri koruduysa, Truva asteroitlerini de Lagrange noktaları korumaktadır. Truva atları gezegenle birlikte hareket ederler ancak gezegenin kütle çekimine kapılıp onunla çarpışmazlar. Sheppard ve Trujillo Neptün'ün L4 noktasında altı truva atı asteroiti bulunduğunu fark ettiler. L5 için daha ayrıntılı gözlem gerekiyordu. Neptün'ün olası truva atları Subaru Teleskopu ile çok geniş bir bölgede arandı. 8 metrelik Subaru Teleskopu odak naoktasında bir alet monte edilebilen tek teleskoptur. Suprime-Cam aleti ile gökyüzünün çok geniş bir bölgesine bakmak mümkündür. Gökbilimcilerin gözlemleri L4 dışında L5 noktasında da en az bir Truva arı asteroitinin olduğunu gösterdi. İki araştırmacı Neptün'ün bu Truva atlarını Güneş Sistemi'nin erken döneminde yörüngesine oturmak üzereyken yakaladığını düşünüyor. Düzgün ve yavaş bir şekilde bu bölgelere gelmiş ya da dev gezegenin kütle çekiminin etkisiyle böylesi bir yörüngeye oturmuş olabilirler. Daha sonrasında ise Güneş Sistemi daha karmaşık bir yer olmuş ve birçok cismin yörüngesi değişmiş olabilir. Nasıl olursa olsun sonuçta bu Truva atları bize Güneş Sistemi'nin oluşumu hakkında bilgi vermektedir. Kaynak: Astronomy"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/neptunun-yeni-bir-uydusu-bulundu/", "text": "NASA'nın Hubble Uzay Teleskopu mavi-yeşil dev gezegen Neptün'ün 14. uydusunu keşfetti. S/2004 N 1 adlı küçük uydu en fazla 19 kilometre genişliğe sahip olup bilinen Neptün uydularının en küçüğüdür. Yani gökyüzünde çıplak gözle görülebilen en sönük yıldızdan 100 milyon kez daha sönüktür. 1989 yılında Neptün yakınından geçerek dev gezegenin uydu ve halkalarını gözleyen Gezgin-2'nin (Voyager 2) gözünden bile kaçmıştı. Neptün çevresindeki halkaları ve soluk yay kısımları çalışan Kaliforniya Mountain View'deki SETI Enstitüsü'nden Mark Showalker 1 Temmuz'da uyduyu gördü. Uydular çok hızlı bir şekilde yörüngede döndüğünden sistemin ayrıntılarını ortaya çıkarabilmek için izledikleri yolu gözlemek zorundaydık diyor. Bu bir spor fotoğrafçısının atlete odaklanırken arka alanın bulanıklaşması gibidir. Bu yöntem 2004 ile 2009 arasındaki Hubble'ın 150'den fazla Neptün arşivindeki görünür ve beyaz nokta hareketlerinin izlenmesine dayanır. Showalker halkanın ötesindeki 100.000 kilometre uzaktaki Larissa ve Proteus yörüngeleri arasında bir beyaz nokta keşfetti. Uydu Neptün çevresindeki dairesel yörüngesinde 23 saat süreyle dolanıyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/nerede-kalmistik/", "text": "Uzun bir aradan sonra tekrar merhaba... Sosyal medya üzerinden ve e-postalarla başıma bir şey gelip gelmediğini merak edenler çıkınca bilimi mi beni mi merak ediyorlar diye sormadan edemedim. Gökbilim, Astronomi Diyarı'nın uyku döneminde beklemedi, yeni keşif ve çalışmalar gerçekleşti. Bunlardan bazıları ise oldukça merak uyandırıcı oldu. Gelin tatil dönüşü bunlardan bazılarını hatırlayalım. Böylece sitenin yayın hayatına kısa bir aradan sonra devam edeceği müjdesini vermiş olalım. Tabi ilgilenenlere... Uyku döneminde İlk akla gelenler... Satürn'de Yeni Uydular Güneş sistemindeki en fazla uydu artık 'halkaların efendisi' Satürn'e ait. Carnegie Üniversitesinden Scott S. Sheppard liderliğindeki ekip Satürn'ün bilinmeyen 20 uydusu daha olduğunu belirledi. Böylece uydu sayısı 79 olan Jüpiter'i üç uydu ile geçerek 82 uyduyla birinci sıraya yerleşti. Yeni keşfedilen uydular 1,5 kilometre ile 5 kilometre arası çapa sahip. Bunların on yedisi gaz devinin çevresinde Satürn'ün dönme yönünün tersine dolanıyor. Gezegenden oldukça uzakta bu uyduların Satürn'e en yakın olan ikisinin dolanım süresi 2 yıl sürerken diğerleri 3 veya daha fazla sürede gaz devinin çevresindeki dolanımlarını tamamlıyor. Uyduların belirli bir kümeye aitmiş gibi görünmesi akla burada yer alan büyük bir uydunun parçalanmış olabileceğini getiriyor. Ters yönde dolanmalarının açıklaması bu olabilir. Carnegie, uydularla ilgili bir isim yarışması açtı bile. Yarışma linkine ulaşmak için tıklayınız. Yapılması gereken önerdiğinizi ismi @SaturnLunacy adıyla tweet atmanız. Bunun ardından neden böyle bir isim seçtiğinizi açıklamanız gerekiyor. Tweet mesajınızı fotoğraf veya video ile de süslerseniz süper olur. Hastag olarak da #NameSaturnsMoons yazmayı unutmayın. Güneş Sistemindeki İkinci Turist Güneş Sisteminin dışından gelen ziyaretçilerimiz artıyor. Hubble teleskopu dışarıdan sistemimize doğru düşen bir cisim daha belirledi. Daha önce 'Oumuamua adıyla bilinen ziyaretçiden sonra şimdi de bir kuyrukluyıldız Yer'den 400 milyon kilometre uzaktayken Hubble tarafından fotoğraflandı. 2I/Borisov adı verilen kuyrukluyıldız 7 Aralık 2019 günü Güneş'e 40 milyon kilometre yaklaşacak. Saatte 160,000 kilometre gibi inanılmaz bir hızla yol alan cisim Güneş'in varlığını unutmuş gibi. Kuyrukluyıldız 2020'nin ortalarında Jüpiter'in yaklaşık 800 milyon kilometre uzağından geçip sistemi terketmeye hazırlanacak. Kuyrukluyıldızın yörüngesine bakıldığında Güneş sistemini terk ettikten sonra milyonlarca yıl başka bir yıldızla karşılaşmayacak. Ve 2019 Nobel Fizik Ödülleri Astronomi çalışmalarına verildi... Her yıl bilim insanlarınca heyecanla beklenen Nobel ödülleri açıklandı. bu yıl Fizik ödülleri astronomi alanında oldu. Ödül iki farklı çalışmaya verildi. Evrenin ve Yer'in evrendeki yerinin evrimi hakkındaki bakış açımıza olan katkılarından dolayı verilen ödülün ilki Princeton Üniversitesinden James Peebles'a kozmolojik keşifler nedeniyle ve diğer yarısı ötegezegen keşiflerini başlatan İsviçre Cenevre Üniversitesinden Michael Mayor ve Didier Queloz'a verildi. James Peebles, bildiğimiz maddenin evrenin %5'ini oluşturduğunu kalan kısmının ise karanlık enerji ve karanlık maddeyle dolu olduğunu kuramsal olarak hesapladı. Bildiğimiz üzere evren günümüzden yaklaşık 14 milyar yıl önce oluştu ve ancak bundan 400,000 yıl sonra fotonlar hareketlendi. Bu eski ışınım hala arka alan fon ışıması adıyla ölçülebilmektedir. James Peebles teorik araçlarını kullanarak yeni fiziğin doğmasında önemli pay sahibi oldu. Ödülün diğer yarısı ise ötegezegen araştırmalarına verildi. 1995 yılında Güneş benzeri bir yıldızın çevresinde Jüpiter benzeri gaz gezegen olduğu keşfedildi. Keşfi Michel Mayor ve Didier Queloz Güney Fransa'da bulunan Haute-Provence gözlemevindeki oldukça kısıtlı olanaklarıyla gerçekleşti. Keşfedilen gezegene 51 Pegasi b adı verildi. Bu keşfin ardından geçen zaman içinde keşfedilen gezegen sayısı 4000'i geçti ki bu sayı oldukça küçük. Samanyolu'nda milyarlarca gezegen olduğu düşünülmektedir. Şimdilik bu kadar. Bilimle kalın."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/neye-niyet/", "text": "Dokuzuncu gezegen aranırken yeni bir cisim keşfedildi. Dünya'nın Güneş'e uzaklığının 100 katından fazla uzakta olan cisim Güneş Sisteminde bilinen en uzak dünya. Cisme 2018 VG18 adı verildi. Takma adı ise Farout. İlginç, sıradışı anlamına gelen bu kelime, cisme şaşırtıcı özelliklere sahip olduğundan verildi. Yeni cisim 17 Aralık 2018'de Uluslararası Astronomi Birliğinin Küçük Gezegen Merkezi tarafından açıklandı. Yörüngesi henüz kesinleştirilemeyen Farout yaklaşık 120 astronomi birimi uzaktadır. 1 astronomi birimi Dünya-Güneş uzaklığıdır. Böylece daha önce 96 astronomi birimi uzaklığıyla Güneş Sisteminde bilinen en uzak cisim olan Eris ise ikinci sıraya geriledi. Pluto ise 34 astronomi birimi uzaklıktadır. Farout, Gezegen X aramaları sırasındakeşfedildi. Daha önce aynı araştırmacı ekibi 80 astronomi birimi uzaklıkta yeralan ve Gezegen X tarafından kararlı bir yörüngeye oturtulan Goblin (2015TG387) cismini keşfetmişti. Buna karşılık hala Gezegen X'den eser yok. Gezegen X'in var olabileceğine ilk işaretler 2014 yılında,2012'de keşfedilen 84 astronomi uzaktaki Biden lakaplı VP113 keşfedildiğindeortaya çıktı. Farout çok uzakta olduğundan oldukça yavaş hareket etmektedir. Bu da yörüngesinin belirlenmesi için birkaç yıl gerektiği anlamına gelir. Muhtemelen Güneş çevresindeki bir turunu 1000 yılda tamamlamaktadır. Keşif, 10 Kasım 2018'de Hawaii'deki Mauna Kea tepesindeki 8 metrelik Japon Subaru teleskopuyla yapıldı. Tekrar gözlemleri ise Aralık başında Carnegie'nin Şili'deki Las Campanas Gözlemevinde yer alan Magellan teleskopula gerçekleşti. Magellan gözlemleriyle cismin 120 astronomi birimi uzakta 500 km çapında olduğu belirlendi. Muhtemelen küre şeklinde olan Farout cüce gezegen sınıfında olabilir. Genelde yüzeyi buzla kaplı olan cismin yüzeyi zengin elementlerden dolayı pembemsi renktedir. Farout, Carnegie'den Scott S. Sheppard, Hawaii Üniversitesinden David Tholen, ve Northern Arizona Üniversitesinden Chad Trujillo tarafından keşfedildi. 2 Yorumlar bu isim, aslında uzaklığı nedeni ile verilmiş gibi görünüyor. ben hala 9 değil 10 nuncu gezegen olarak görüyorum.onların hangi sınıfa koydukları ben ve benim gibi düşünenlerin umrunda olmaz.dünyada sayı olarak pluto gezegenmi değilmi diye referndum yapılsa PLUTO 9 gezegen olarak yerini alır ve öyledir.10 gezegen ise 12AU olarak hakikaten yıldızımızın sistemi nerelere kadar kontrol ettiğini gösterir.james web bunu tam olarak ortaya çıkarabilir.not ayrıcalıklı ve özel bir gezegendir.selamlar."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/ngc-1365-sarmal-gokadasi/", "text": "ESO'nun Şili Paranal Gözlemevi'ndeki Çok Büyük Teleskopuna takılı olan güçlü HAWK-I kamerası ile NGC 1365 gökadasının kızılötesi görüntüsü elde edildi. NGC 1365, 60 milyon ışık yılı uzaklıktaki Ocak gökada kümesinin bir üyesidir. Çubuklu sarmal gökadalar arasında en iyilerden biri olarak bilinen NGC 1365, düz bir çubuğun kenarlarından uzanan iki sarmal kolla güzel bir görüntü oluşturur. Merkezi çevreleyen ikinci bir sarmal yapı gökadaya ince toz şeritleriyle bağlanır. Bu gökada sarmal gökadaların nasıl oluştuğunu ve geliştiğinin araştırılmasında önemli bir yere sahiptir. Görünür ışık altında merkezi çevreleyen tozlu yapı görünmemesine karşılık kızılötesi görüntü sarmal kollar arasında yer alan toz şeritlerini ortaya çıkarır. Bu veri gökbilimcilere gökadadaki maddenin akışını ve yeni yıldız oluşumlarını tetikleyen gaz depolarını ortaya çıkarır. Büyük çubuk gökadanın kütle çekim alanını etkiler ve burada sıkışan gaz yeni yıldız oluşumları için tetiklenir. Ana sarmal kolları izleyen birçok büyük genç yıldız kümesi, on milyon yaşından az olan binlerce yıldızdan oluşur. Tüm gökada içinde yılda 3 güneş kütlesinde yeni yıldızlar oluşur. Çubuğun merkezinde geçmişleri uzun yaşlı yıldızlar ve sarmal kola yakın yerlerde toz bulutlarının içinde yeni yıldızlar oluşur. Çubuğun merkezinde ayrıca gaz ve toz içinde gizlenmiş süper-dev bir karadeliğin olduğuna ilişkin kanıtlar da elde edildi. Oldukça parlak olan bölge onbinlerce yıldız arasına gizlenmiştir. NGC 1365, iki sarmal kollar da dahil olmak üzere yaklaşık 200 000 ışık yılı uzunluğa sahiptir. Gökadanın çekirdeği çevresindeki dönüşü 350 milyon yıl sürer. Son tahminlere göre gökadaların üçte ikisi bu tip gökadalardır. Samanyolu'nun da çubuklu sarmal gökada olduğuna ilişkin görüşlerin belirginleştiği son zamanlarda NGC 1365 gibi gökadaların incelenmesi önem kazanmıştır. Kaynak: ESO"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/ngc-1566-sarmal-gokadasi/", "text": "Hubble'ın yeni görüntüsünde Kılıçbalığı takımyıldızı yönünde ve 40 milyon ışık yılı uzaktaki NGC 1566 gökadası görülüyor. Gökada çubuksuz ara sarmal gökada sınıfındadır. Buna karşılık oldukça parlak bir çekirdeğe sahip. NGC 1566 küçük olmasına karşılık son derece parlak çekirdeği nedeniyle Seyfert gökadası sınıfındadır. Bu tür aktif ve parlak gökadaların merkezleri güçlü ışınım yayan ve birkaç milyon güneş kütleli karadelik barındırır. NGC 1566 bilinen en parlak ikinci Seyfert gökadasıdır. Gökada güney yarımküre gökyüzünün en parlak ve en çok dikkati çeken Kılıçbalığı gökada kümesindedir. Sarmal ve güçlü kollarıyla NGC 1566 bu son Hubble görüntüsünde parlak gökada kümesi üyeleri arasından kendini öne çıkarmaktadır. Bu görüntü Hubble'ın Geniş Alan Kamerası 3 ile yakın kızılötesi tayfölçeriyle alınmıştır. Görüntünün telif hakkı: ESA/Hubble & NASA"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/ngc-2467-yildiz-olusum-bolgesi/", "text": "Hubble bu sefer rengarenk bir yıldız oluşum bölgesi olan NGC 2467'yi görüntüledi. Renkli kozmik çorbanın içinde özellikle parlak mavi genç yıldızlar ön planda görünüyor. NGC 2467 yıldız oluşum bölgesi oldukça geniş bir gaz bulutudur ve çoğunlukla hidrojenden oluşmuştur. Bu nedenle bölgede bol bol yeni yıldız oluşmaktadır. Görüntüde görünen parlak ve mavi yıldızlar bu tip yeni doğmuş genç yıldızlardır ve daha birçoğu da toz bulutunun arkasında gizlenmiştir. Hubble işte bu güzelliği ve astrofiziksel sürecin ipuçlarını bu olağanüstü fotoğrafla vermektedir. Bölgedeki sıcak genç yıldızlar zamanla morötesi ışıma nedeniyle yakınındaki gaz bulutunu delerek kendini gösterebilmektedir. Bu ışımanın çoğu ise görüntünün ortasının hemen üstündeki oldukça parlak yıldızdan geldiği tespit edildi. Bu yıldızın çevresindeki toz bulutunu temizlediği yakınında oluşan yıldızlardan anlaşılıyor. Gökyüzünün en tanınmış yıldız oluşum bölgelerinden olan Avcı Bulutsusu, çıplak gözle görülebilir. NGC 2467 bu bölgeye benzer ancak daha uzaktadır. Bu tip bölgeler evrende oldukça fazla sayıda bulunurlar ve evrenin kimyasal yapısını belirlemede önemli rol oynarlar. Bazı gökadaların onlarca ya da binlerce yıldız oluşum bölgesi içerdiği de biliniyor. Bunlara bir örnek de Büyük Magellan Bulutu'ndaki 30 Doradus Bölgesi'dir. Güneydeki Pupa takımyıldızında bulunan ve 19. Yüzyılda keşfedilen NGC 2467, 13 000 ışık yılı uzaklıktadır. Bu fotoğraf 2004 yılında Geniş Alan Kamerası ile mavi, yeşil ve kırmızı filtreleriyle alınan görüntüler eşliğinde oluşturulmuştur. Kaynak: Hubble-ESA"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/ngc-3758-iki-dev-karadelikli-gokada/", "text": "NASA'nın Swift ve Chandra uyduları, bir gökadanın merkezindeki süper kütleli karadeliğe ek olarak buna yakın bir yerde başka bir süper kütleli karadelik daha olduğunu keşfetti. Markarian 739 ya da NGC 3758 olarak adlandırılan gökada Aslan takımyıldızı yönünde 425 milyon ışık yılı uzaklıkta bulunuyor. Aralarında sadece 11 000 ışık yılı bulunan karadelikleri sıcak ve hareketli gaz bulutları ayırıyor. NASA'nın Goddard Uçuş Merkezi Müdürü ve Maryland Üniversitesi bilim insanlarından Micheal Koss: Kendi gökadamız Samanyolu'da dahil olmak üzere büyük gökadaların merkezlerinde milyonlarca güneş kütleli karadelikler bulunur. Bunlardan bazıları milyarlarca güneş enerjisi yayar diyor. Gökbilimciler yoğun madde çıkaran aktif gökada çekirdeklerini gözlemek için gökada merkezlerini inceler. Henüz merkezlerindeki canavar karadeliklere ortak ikinci karadeliği bulunan AGN oranı yüzde birdir. İkili AGN'lere oldukça ender rastlanıyor: yarım milyar ışık yılı uzaklıktaki Markarian 739 ikinci sırada bulunuyor. Pek çok bilim insanı AGN karadeliklerinin yakınlarındaki gazı çekerek büyük çarpışmalara neden olan yıkıcı bir güç olduğuna inanıyor. Sarmal bir yörünge izleyerek içe doğru dolanan gaz ısınarak oldukça yüksek miktarda enerji yayar. 2004 yılından bu yana Swift'deki Patlama Uyarı Teleskopu gökyüzündeki yüksek enerji kaynaklarını bulup işaretlemiştir. 650 milyon ışık yılı uzaklığa kadar duyarlı olan teleskop önceden bilinmeyen düzinelerce AGN'yi ortaya çıkarmıştır. Koss ve ekibinin 2010 yılından bu yana süren incelemeleri bunların dörtte birinin etkileşimde olduğunu ya da % 60'ının yakınındaki çiftle bir milyarlar yıl içinde birleşeceğini öngörmüştür. Maryland Üniversitesi'nden Richard Mushotzky: Merkezlerinde süper karadelik olan iki gökada çarpıştığında AGN görülür. Birçok AGN çiftini görebilmek için Chandra'nın yardımına ihtiyacımız vardı diyor. Swift BAT herhangi bir zamanda gökyüzünün onda birini taramaktadır ve her taramada duyarlılık daha da artmaktadır. Swift BAT'ın geniş alan görüntüleri ile yüz kez daha küçük alanı gösteren Chandra'nın nereye bakacağı belirleniyor. Gökbilimciler on yıllardır Markarian 739'ın doğu çekirdeğinde olağanüstü enerji yayan bir karadelik olduğunu biliyordu. Chandra çalışması şimdi bunun karşısında, batı tarafında da bir komşusu olduğunu gösterdi. Bu ise gökadayı birbirine yakın ikili AGN'si olan gökada yapar. İki karadelik arasındaki uzaklık ise Güneş ile Samanyolu merkezi arasındaki uzaklığın üçte biri kadar. Markarian 739 içinde çift AGN barındıran Dünya'ya en yakın ikinci gökadadır. Diğeri ise NGC 6240 gökadasıdır. İkinci AGN neden şimdiye kadar görülemedi? Bu soruya yanıt Maryland Üniversitesi'nden Prof. Sylvain Veilleux'dan geliyor: Markarian 739'un batısındaki AGN görünür, morötesi ve radyo gözlemlerinin hiçbiriyle görülemedi. Bu ikili AGN'ler ancak yüksek çözünürlükte gerçekleşen X-ışını gözlemleriyle ortaya çıkarıldı. Geniş alan görüntüsü için tıklayınız."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/ngc-4696-kozmik-bir-soru-isareti/", "text": "Çevresinde bilinmedik bir nedenle oluşan iplikçileriyle NGC 4696 farklı görüntü veren bir gökadadır. Gökadanın çevresini saran bu iplikçiklerin ne olduğu ise koca bir soru işareti. Acaba bunların oluşumunda büyük bir karadeliğin etkisi var mı? Hubble'ın yeni nesil kamerasıyla alınan bu görüntüdeki NGC 4696 gökadası, Erboğa Kümesi'nin (Abell 3526 gökada kümesi) en büyük gökadasıdır. Görüntü yalnız bununla değil gökadanın yanında görüntülediği diğer gök cisimleriyle de farklıdır. NGC 4696 bildik eliptik gökadalardan değildir. Sarmal gökadalara göre fazla yıldız oluşumunun gerçekleşmediği eliptik gökadalar genelde yaşlı yıldızları barındırırlar. Büyük bir olasılıkla sarmal gökadaların çarpışmaları sonucu oluşurlar. Yıldızlararası ortamdaki gaz ve toz bulutları da bu çarpışmalardan etkilenerek hızlı bir şekilde yıldız oluşumuna neden olur. Böylece yeni yıldız oluşumları için gerekli hammaddeyi tüketirler. Böylece yeni yıldız oluşturamayan gökada yavaş yavaş yaşlanır. Ama NGC 4696 gökadası bilinen tüm eliptik gökadalardan farklıdır. Gökadanın 30 000 ışık yılı uzağına kadar uzanan bir toz diskiyle çevrilidir. Toz diski belirli dalga boylarında iyonlaşmış hidrojenin ince ipliklerinden oluşmuştur. Görüntüde bu iplikçiler kendini belirgin bir şekilde gösteriyor. Hubble'ın yakın kızılötesi dalga boyunda aldığı NGC 4696 görüntüsü bu farklılığı net bir şekilde ortaya çıkarmıştır. Ama aslında bu görünen buzdağının görünen kısmıdır. Gökadanın göremediğimiz arka kısmında büyük bir iç karışıklık olduğu tahmin ediliyor. Gökadanın merkezindeki karadelik neredeyse ışık hızında hareket eden jetler fışkırtıyor. Bu ise ancak Chandra gibi X-ışınları algılayıcısı olan bir teleskop ile görülebilir (Chandra ile alınmış NGC 4696 görüntüsü.) Kaynak: Hubble-ESA"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/ngc-5806-ve-supernovasi/", "text": "Hubble, Başak takımyıldızında bulunan 80 milyon ışık yılı uzaklıktaki NGC 5806'nın yeni görüntüsünü yayınladı. Görüntüde ayrıca SN 2004dg adı verilen süpernova patlaması sonucu da görülüyor. Bu görüntü aslında 2004 yılında patlayan süpernovayı belirlemek amacıyla 2005 yılındaki görüntülerin birleştirilmesiyle elde edildi. Ömrünün sonuna gelerek patlayan yıldızdan gelen ışık, gökadanın altına yakın sönük sarımsı bir nokta ile kendini gösterir. NGC 5806 Hubble arşivinde yıldızın patlama öncesi ve sonrası görüntüleri bulunduğundan, bilimciler tarafından özel olarak incelenir. Süpernovanın çevreye etkisi bu şekilde izlenebiliyor. Kenarındaki süpernovasıyla NGC 5806 ne büyük ne küçük, ne yakın ne de uzak bir gökadadır. Gökadanın merkeze uzanan sarmal kollarındaki yıldız yoğunluğu göze çarpıyor. Gökadansın merkezinde yakınındaki maddeyi kendine çekerek beslenen süper kütleli bir karadelik de bulunmaktadır. Karadelik çevresini bir sarmal tel gibi ısıtır ve güçlü bir ışıma yayar. Bu görüntü Hubble'ın Gelişmiş Kamerası ile görünür ve kızılötesi dalga boylarında alınan üç poz ile elde edildi. Görüş alanı yaklaşık 3,3 e 1,7 yay dakikasıdır."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/ngc-7090-gokadasi/", "text": "Hubble Uzay Teleskopu NGC 7090 Gökadası'nın canlı bir görüntüsünü yayınladı. Gökada'nın sarmal kolları üzerindeki genç ve sıcak yıldızlar kolayca fark ediliyor. Bu yandan bakışa karşılık gökada merkezindeki dikin şişkin çekirdeği görülüyor. Görüntünün iki ilginç özelliği bulunuyor. İlk olarak tüm gökada üzerinde pembemsi kırmızı renkte karmaşık desenli bölgeler görüyoruz. Bu hidrojen gazının varlığını gösterir. Bu yapılar NGC 7090'ın aktif yıldız oluşum gökadası sınıfında olduğunu gösterir. İkincisi ise gökada diski içinde karanlık olarak görülen toz şeritlerinin varlığıdır. Gökadanın alt kısmındaki çok karmaşık lifli yapısı olduğunu gösteriyor. Tozlu bölgenin gökadanın altında görülmesinin nedeni ise, merkezden yayılan ışığın bakış açısına göre tozlu kısımlar tarafından emilmesidir. Gökadamız Samanyolu'ndaki toz gözlemsel gökbilimcilerin en önemli düşmanlarından biridir. Bu ise tozlu bölgelerin gökyüzündeki kör noktalar olduğu anlamına gelmez. Görünür ışıkta çalışmaya olanak sağlamayan bu tür bölgelere gökbilimciler kızılötesiyle bakar. Daha uzun dalga boylarında ve radyo gökbilim alanında toz bulutları ile yıldız oluşumları arasındaki ilişki incelenebilir. NGC 7090, güney yarıküredeki Hintli takımyıldızı üzerinde otuz milyon ışık yılı uzaklıkta bulunmaktadır. İlk olarak gökbilimci John Herschel tarafından 4 Ekim 1834'te gözlendi."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/ngc-7793teki-balonlu-karadelik/", "text": "Bu birleştirilmiş görüntüde 12.7 milyon ışık yılı uzaklıktaki NGC 7793 gökadasının merkezinden uzak bir noktada güçlü bir karadeliği olan mikrokuasarı ortaya çıkardı. Görüntüyü oluşturan veriler Chandra X-ışını gözlemevi ile kırmızı, mavi ve yeşil renkler; ESO'nun Çok Büyük Teleskopu ile görünür ışık altında daha açık mavi ve 1.5 metrelik CTIO teleskobuna takılan hidrojen-alfa filtresiyle altın renklerinin birleştirilmesiyle oluşturuldu. Mikrokuasar, merkezindeki karadelik ve karadeliği besleyen yıldızdan oluşuyor. Karadeliğin çevresinde onu saran bir gaz kuşağı bulunuyor. Gaz diskine etki eden kuvvetli elekromanyetik kuvvetler nedeniyle oluşan balon disklerinde 1000 ışık yılı uzaklığa kadar etkili olabilen jet fışkırmaları görülüyor. Görüntünün merkezine yakın kısmındaki zayıf yeşil-mavi ışık karadeliğin olduğu bölgeyi gösterirken, üstteki sarı-kırmızı ve alttaki sarı bölge fışkırmaların etkisiyle ısınan gazı gösteriyor. H-alfa filtresiyle alınan görüntüde bulutsudaki jet fışkırmaları net bir şekilde görülüyor. Mikrokuasarlar içinde şimdiye kadar gözlenen en güçlü fışkırmalar NGC 7793 içinde gerçekleşiyor. Burada gerçekleşen fışkırmalar Samanyolu'ndaki ünlü SS433 mikrokuasar fışkırmasının 10 katı kadar güçlüdür. NGC 7793'te gözlenen bu mikrokuasar karadeliği fışkırması, radyo gökadaların ya da kuasarların merkezindeki milyarlarca güneş kütleli karadeliklere bir model oluşturacak cinstedir. Kaynak: Chandra"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/nisanda-mars-ile-iletisim-kesilecek/", "text": "Önümüzdeki ay Mars araçlarıyla iletişim kesilecek. Mars önümüzdeki ay Dünya'nın bakış doğrultusuna göre Güneş'in arkasında olacak. İki gezegenin arasında yer alacak olan Güneş nedeniyle Mars araçlarında geçici süreyle radyo iletişiminde kopmalar meydana gelebilir. NASA'nın Jet İticileri Laboratuarı olası bir bozulmuş komuta göre hatalı bir iş yapmaması için gözlem ve deney araçları geçici süreyle askıya alınacak. Dünya ve Mars arasındaki bu ilginç hizalanma aslında her 26 ayda bir gerçekleşir. 2001 yılından bu yana Mars yörüngesinde dolanan NASA'nın Mars Odyssey aracı yöneticisi JPL'den Chris Potts: Bunu Odyssey ile altıncı kez yaşayacağız. Her seferinde durum biraz farklı olsa da bize tecrübe kazandırıyor diyor. Mars yörüngesinde ve yüzeyinde görev yapan araçlar 4 Nisan ile 1 Mayıs tarihleri arasında düşük enerjili moda alınıp bir bakıma dinlendirilecekler. Bu tarihler arasında Mars robotu Merak'tan sadece herşeyin yolunda olduğunu bildirmesi açısından sadece 'bip' sesi yollaması sağlanacak. Yörünge araçları düşük moda alınsalar dahi yine de veri tooplamayı sürdürecekler. Bilimcilerin önünde de bu büyük bir sorun oluşturacak. Çünkü gerek Odyssey gerekse Mars Yörünge Keşif aracı bu süre içinde gözlem yaptığı verileri Mayıs ayı başında Dünya'ya gönderecek. Bilimciler toplamda en az 20 gigabyte boyutundaki bu verileri nasıl alacaklarını düşünüyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/notron-yildizi-carpismasiyla-ilk-kez-bir-agir-element-olusumu-tespiti/", "text": "Havai fişeklerde kullanılan bir element olan stronsiyum uzayda ilk kez ESO teleskoplarının takip gözlemleriyle tespit edildi Stronsiyum ağır elementi uzayda ilk kez iki nötron yıldızının birleşmesinden sonra yeni oluşmuş bir şekilde tespit edildi. Bulgular ESO'nun Çok Büyük Teleskopu üzerindeki X-shooter tayfölçeri ile gözlendi ve bugün Nature dergisinde yayımlandı. Tespit, evrendeki ağır elementlerin nötron yıldızlarının birleşmesiyle ortaya çıkabileceğini onaylarken, kimyasal elementlerin oluşumundaki eksik bir halkayı da tamamlamış oluyor. 2017 yılında Yer'e ulaşan kütleçekim dalgalarının tespit edilmesinden sonra, ESO, aralarında VLT'nin de yer aldığı Şili'deki teleskoplarını GW170818 adı verilen, nötron yıldızı birleşmesi görülen bir kaynağa yönlendirdi. Gökbilimciler eğer nötron yıldızı çarpışmalarında ağır elementler oluşuyorsa, tespit edilen kilonova birleşme sonrası gerçekleşen patlama içinde bu elementlere dair izler olabileceğinden şüphelendi. GW170817 birleşmesinden sonra, ESO'nun bir dizi teleskopu ortaya çıkan kilonova patlamasını geniş bir dalgaboyu aralığında görüntülemeye başladı. X-shooter özellikle mor-ötesinden yakın kırmızı-ötesine kadar bir dizi tayf ölçümü gerçekleştirdi. Bu tayfaların başlangıç analizleri kilonova içerisinde ağır elementlerin varlığına işaret etse de gökbilimciler şimdiye kadar tekil olarak elementlerin konumlarını tespit edemediler. Birleşmenin gerçekleştiği 2017 tarihli verileri tekrar analiz ettiğimizde, bu patlama içinde stronsiyum adı verilen bir ağır elementin izinin olduğunu tespit edebiliyoruz, bu da nötron yıldızı çarpışmalarının evrende bu ağır elementi oluşturduğuna işaret ediyor, diyor Danimarka Kopenhag Üniversitesinden baş yazar Darach Watson. Dünya'da stronsiyum toprakta doğal olarak bulunmakta ve belirli mineraller içinde yoğunlaşmaktadır. Tuz halindeki türleri havai fişeklere parlak kırmızı rengi vermek için kullanılmaktadır. Gökbilimciler 1950'lerden beri elementleri meydana getiren fiziksel süreçleri biliyor. Takip eden on yıllarda bu temel nükleer işleyişlerin her birine dair kozmik adresleri ortaya çıkardılar, biri dışında. Bu on yıllarca süren elementlerin kökenini tespit etme macerasında son aşama, diyor Watson. Artık elementleri oluşturan süreçlerin çoğunlukla sıradan yıldızlarda, süpernova patlamalarında ya da yaşlı yıldızların dış katmanlarında gerçekleştiğini biliyoruz. Ancak şimdiye kadar hızlı nötron yakalama olarak bilinen, periyodik tablodaki ağır elementlerin oluştuğu, keşfedilmeyen sürecin nihai konumunu bilmiyorduk. Hızlı nötron yakalama süreci atom çekirdeklerinin çok ağır elementlerin oluşabilmesi için gereken sürede nötronları yakalamasıdır. Çoğu element yıldızların merkezinde üretiliyor olsa da, stronsiyum gibi demirden daha ağır elementlerin oluşması için çok sayıda serbest nötronun bulunduğu aşırı sıcak ortamlar gereklidir. Hızlı nötron yakalama süreci atomların çok sayıda nötronla bombardıman edildiği aşırı uç ortamlarda doğal bir şekilde gerçekleşmektedir. İlk kez, yeni ortaya çıkan maddenin bir nötron yıldızı birleşmesinde, nötron yakalama yöntemiyle oluştuğunu doğrudan ilişkilendirebiliyoruz ve nötron yıldızlarının nötronlardan oluştuğunu onaylayarak uzun süredir tartışılan hızlı nötron yakalama işlemini bu tür birleşmelere bağlıyoruz, diyor çalışmada önemli role sahip olan Heidelberg, Max Planck Gökbilim Enstitüsünden Camilla Juul Hansen. Bilim insanları nötron yıldızı birleşmeleri ve kilonovaları yeni yeni daha iyi anlamaya başlıyor. Bu yeni olguların sınırlı anlayışı ve patlamanın VLT'deki X-shooter ile alınan tayfındaki diğer karmaşıklıklar nedeniyle, gökbilimciler elementleri şimdiye kadar tekil olarak tespit edemediler. Stronsiyumu olaydan hemen sonra görebileceğimiz fikri aklımıza geldi. Ancak, bunun o kadar da kolay olmadığını anladık. Bu zorluğun nedeni, periyodik tablodaki ağır elementlerin tayftaki görünümleri hakkında epeyce eksik olan bilgimizdi, diyor araştırma makalesindeki anahtar yazarlardan biri olan Kopenhag Üniversitesinden Jonatan Selsing. Kütleçekim dalgalarının tespit edildiği beşinci olay olan GW170817 birleşmesi NSF'nin ABD'deki Lazer Girişimölçer Kütleçekimsel-Dalga Gözlemevi ile İtalya'daki Virgo Girişimölçeri sayesinde mümkün olmuştur. NGC 4993 gökadasında yer alan birleşme, Dünya üzerindeki teleskoplarla görünür karşılığı tespit edilen ilk ve şimdiye kadar ki tek kütleçekimsel dalga kaynağıdır. LIGO, Virgo ve VLT'nin birleştirilen çabaları sayesinde nötron yıldızlarının ve patlayıcı birleşmelerinin içsel işleyişi hakkında şimdiye kadar ki en net anlayışa sahibiz. ESO-Türkiye"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/novadan-gezegen-etkilenecek-mi/", "text": "Bir grup Çinli gökbilimci QS Virginis Sistemi'nde geçtiğimiz kasım ayında keşfedilen gezegene ilişkin verileri güncellediler. Sistemde bulunan kırmızı ve beyaz cücenin şimdilik sessiz oldukları, ancak bunun yaklaşan fırtına öncesi sessizlik olduğu bildirildi. OS Virginis, 157 ışık yılı uzaklıktaki Başak takımyıldızı içinde yer alıyor. Sistemde biri soğuk bir kırmızı cüce ve diğerine göre daha sıcak ve yoğun olan beyaz cüce olmak üzere iki yıldızdan oluşuyor. Yıldızlar arasındaki uzaklık Dünya-Ay uzaklığının iki katı kadar: 840 000 km. Büyük kırmızı cüce çevresinde dolanan beyaz cüce bir turunu 3 saat 17 dakikada tamamlıyor. Gökbilimciler sistemden gelen ışığa bakarak beyaz cücenin kırmızı cücenin önüne geçtiği sıradaki değişimleri incelediler. Buradaki değişimlerde sistemin ileri geri hareket ettiği görüldü. Bunun tek bir açıklaması olabilirdi: sistemde bilinmeyen bir nesne daha vardı. Çünkü sistemden gelen ışık bazen çok uzaktan, bazen de çok yakından geliyormuş gibi davranıyordu. Ölçümler sonucunda bilinmeyen üçüncü nesnenin en az 6.4 Jüpiter kütleli bir gezegen olduğu bulundu. Gezegen yıldıza 630 milyon km (4 Dünya-Güneş uzaklığı) uzaklıkta yer alıyordu. İlk kez böylesine iki yıldızın çevresinde dolanan gezegen keşfi yapıldı. Yaşamın olmasının mümkün olmadığı gezegenin ufkunda kırmızı ve beyaz renkte yıldızların görülüyor olması da ayrı bir ilginç gerçektir. Ama bu belki de hoş görüntü sonsuza dek devam etmeyecek. Beyaz cüceye madde kaptıran kırmızı cüce gücünü yavaş yavaş tüketiyor. Kırmızı cüceden beyaz cüceye ulaşan hidrojen atomları, beyaz cücenin çevresinde bir kabuk oluşturuyor. Bu da bisr süre sonra sıcaklığın artmasına ve füzyon olayının başlamasına neden olacak. Sonuç nükleer bir patlama. Bu patlama ile sistemin parlaklığı birden artacaktır. Nova adı verilen bu patlamalar şimdiye kadar gökbilimciler tarafından çok defa gözlendi. Bu tür patlamalar yakınındaki nesneler için oldukça tehlikelidir. Ama bu sistemin bir başka özelliği gezegeni olması. En fazla merak edilen konu nova sonucundan gezegenin nasıl etkileneceğidir. Kaynak: Science Daily"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/nukleer-galaktik-halkalar/", "text": "Bir grup Astrofizikçi galaktik çekirdeklerin çevresini simit gibi saran büyük yıldız oluşum bölgelerindeki nükleer halka bilmecesini aydınlatmaya çalışıyor. Çalışma altısı eliptik gökadalardaki toz halkaları olmak üzere 107 gökadadaki 113 halkayı kapsıyor. Kanarya Adaları Astrofizik Enstitüsü'nden Sebastien Comeron: AINUR şimdiye kadar elde edilen en kapsamlı nükleer halka çalışmasıdır diyor. Halka şeklindeki yıldız oluşum bölgeleri olan nükleer halkalar galaktik çekirdeklerin yakınında bulundu. Boyutları 500 ile 3000 ışık yılı arasında değişen halkalar, bazıları çok büyük yıldızlar olmak üzere çoğunlukla genç yıldızlardan oluştuğu için çok parlaktırlar. Kısa ömürleri olan bu tür yıldızlar, süpernova olarak patlamadan önce çok parlak görünürler. Halkaları bulmak için astrofizikçiler başta NASA ve ESA'nın Hubble Uzay Teleskopu olmak üzere çeşitli görüntüleme araçlarından yararlandılar. Görüntü filtrelerinin de yardımıyla halkalar kolayca tanımlandı ve çeşitli harita türlerini oluşturmak üzere işlendi. AINUR atkası ile gökadalardaki nükleer halkalar ve bunların diğer nesnelerle arasındaki ilişkiler sorgulandı ve sonuçta halkaların rezonans yoluyla merkezin kütle çekimine karşı koyduklarını istatiksel olarak kolayca gördük diyor Comeron. Astrofizikçiler bu halkaların yarıçaplarının maksimum uzunluğunun, gökada yarıçapının % 25'i kadar olduğunu da gördüler. Eliptik şeklindeki gökada ne kadar küçükse bu uzunluk o kadar küçük, ne kadar büyük ve ne kadar eliptik gökada değilse o kadar büyük bir halka yarıçapı görülür. Araştırmacılar şimdiye kadar inanılanın tersine nükleer halkaların önemli bir bölümünün çubuklu gökadalarda (yaklaşık % 20) bulunduğunu saptadılar. Bu gökadalarda rezonans yoluyla ve büyük bir olasılıkla gökadanın güçlü kollarının ve diskin komşu gökadaların zayıf etkileşimi ile ovalleştiği düşünülüyor. Kaynak: Science Daily"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/nustar-gozlerini-karadeliklere-dikti/", "text": "NASA'nın Nükleer Spektrokopik Teleskop Dizisi adıyla bilinen NuSTAR, X-ışını gözlerini sarmal bir gökada üzerine dikerek iki karadeliği kızarmış parlak nokta ile belirledi. Yeni görüntü Kaliforniya'da yapılan Amerikan Astronomi Derneği toplantısında Kraliçe A 'nın NuSTAR görüntüsü eşliğinde sunuldu. NASA Genel Merkezi'nden Lou Kaluzienski: NuSTAR bizi kozmosu yeni ve benzersiz görüntüler eşliğinde gösteriyor. NuSTAR'ın aşırı duyarlılığı ve görüntüleme yeteneği yardımıyla, elektromanyetik tayfın yüksek X-ışınları kısmına ait kozmik olayları görebiliyoruz diyor. Geçtiğimiz Haziran ayında yörüngeye yerleştirilen NuSTAR, yüksek enerjili X-ışınlarını odaklama yeteneğine sahip ilk teleskoptur. Benzer dalga boylarında çalışan önceki teleskoplara göre nesneleri daha ayrıntılı görebilmektedir. Aynaları ve algılayıcılarıyla teleskop bir otobüs uzunluğundadır. Teleskopla yakın ve uzak karadelikler, yoğun çekirdekli ölü yıldızlar olmak üzere evrenin yüksek enerjili nesneleri incelenmektedir. Tüm bunlara ek olarak NuSTAR Samanyolu'nun iç kısmında ve evrenin uzak köşelerindeki gökadalarda karadelik aramaktadır. Teleskopun hedefleri arasında IC342 olarak bilinen Caldwell 5 sarmal gökadası da vardır. Bu gökada Zürafa takımyıldızında ve 7 milyon ışık yılı uzaklıktadır. NASA'nın Chandra X-Işını Gözlemevi ve bazı gözlemevlerinin görüntüleri sonucunda gökadadaki iki parlak X-Işını kaynağını belirlenmişti. ULXs parlaklığı gökbilim gizemlerinden biridir. Bu karadelikler gökada merkezlerindeki süper kütleli karadelikler kadar olmasa da gökadamızdaki yıldız kütleli karadeliklere göre 10 kat daha parlaktır. Gökbilimciler ULXs'lerin alışılmadık derecede parlak olan birkaç bin güneş kütleli ya da daha küçük yıldız kütleli karadeliklerin ara kütlesinde olduğunu düşünüyor. Üçüncü bir olasılık ise bu karadeliklerin her iki kategoriye de girmemesidir. NuSTAR ekibi üyesi Kaliforniya Teknoloji Enstitüsü'nden Fiona Harrison: Bu cisimlerin gizemini açacak anahtarı bize yüksek enerjili X-Işınları sunuyor. Onlar beslenerek büyüyen büyük kütleli karadeliklerle ilgili yeni fiziğin oluşmasını sağlıyor diyor. Görüntüde IC342 gökadasının kollarındaki iki parlak nokta karadeliklerin konumlarını gösteriyor. Gökada görünür ışık altında gösterilirken, yüksek enerjili X-Işını verisiyle ortaya çıkan karadelikler magenta rengiyle gösteriliyor. NuSTAR görüntüsünde gökada bulanık görülürken iki karadeliğin olduğu noktalar belirginleşti diyor Harrison. İkinci görüntü ise Kraliçe takımyıldızında, 11 000 ışık yılı uzaklıkta bulunan tarihi süpernova kalıntısı Cas A'dır. Mavi renk NuSTAR'ın yüksek enerjili X-Işını ile oluşurken, kırmızı ve yeşil renkler daha düşük enerjili sinyallere aittir. Süpernova patlamasının ardından uzaya neredeyse ışık hızında yayılan ilk şok dalgaları mavi rengiyle gösterilmiştir. NuSTAR ile parçacıkların ne kadar enerjik olduğu ve böylesi yüksek hızlara nasıl ulaşabildiklerinin gizemi de çözülebilecek. Clatech'den Brian Grefenstette: Cas A, posterler ile bir çocuğa yıldız patlamasının nasıl olduğunu gösterilebileceğimiz en güzel kalıntıdır. Aynı zamanda Dünya'dan bu kalıntının izlerine bakarak yüksek enerjili parçacıklar ve kozmik ışınların kökeni hakkında da bilgi edinebiliyoruz. diyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/nustar-yildiz-patlamalari-simetrik-degil/", "text": "NASA'nın Nükleer Tayfölçerli Teleskop Dizisi büyük bir yıldızın çekirdeğindeki maddeyi çevresine orantısız bir şekilde fırlatarak patladığının kanıtlarına ulaştı. Verileri zor elde edilen çekirdeğin çökmesiyle gerçekleşen Tip-II süpernovalarının asimetrik bir patlamaya uğradığının en iyi kanıtına ulaşıldı. Berkeley Üniversitesi'nden Steve Boggs: Bu yıldızların çekirdeğindeki kaynama süreci ölümünden hemen bir saniye önce büyük bir türbülansın oluşmasıyla gerçekleşir. Bu da asimetrik bir patlamaya yol açacaktır diyor. 1987A süpernovası Dünya'dan 166.000 ışık yılı uzaktadır. 1987 yılında diğer teleskoplarla gözlenen patlamanın küresel olmadığı belirlenmişti. NuSTAR, kalıntıdan yayılan ışığın içinde Titanyum-44 adlı radyoizotop bileşene rastladı. Kaliforniya Teknoloji Enstitüsü'nden NuSTAR araştırmacısı Fiona Harrison: Titanyum çekirdekte üretilen yıldızın son üretim mekanizmasıdır. Titanyum kaynaklı X-ışınlarının enerjisine bakarak malzemenin büyük bir kısmının bizden uzaklaştığını belirledik diyor. Geçtiğimiz yıl NuSTAR ile 1987A gibi asimetrik yapılı Kraliçe A süpernova kalıntısında da Titanyum-44'ün izine rastlanmıştı. Bu iki veri süpernova patlamasına neden olan çökmenin çekirdeğin daha derinlerinde gerçekleştirdiğini göstermektedir. 1987A süpernovası on yıl önce farkedildiğinde tün teleskoplar onu izlemeye başladı. Kalıntıda Demir-56 ve Kobalt-56 gibi bileşenlere rastlanmıştı. 2012'de Avrupa Uzay Ajansı'nın Integral uydusu ile Titanyum-44'ü de barındırdığı belirlendi. Titanyum-44'ün varlığı 85 yıllık süpernova kalıntısındaki yangının sürdüğünü gösteriyor. 1987A bazı bakımlardan patlamasını sürdürüyor diyor Boggs. NuSTAR 1987A çalışmalarına yeni bir bakış getirdi. Gözlemevi'nin yüksek enerjili X-ışınlarını algılama yeteneğiyle Titanyum-44'ün ölçümleri gerçekleştirildi. Süpernovaların özünde üretilen radyoaktif madde yaıldızın enerji mekanizmalarına doğrudan ulaşmayı kolaylaştırır. NuSTAR'ın Titanyum-44 verileri süpernova kalıntısının bizden saatte 2,6 milyon km hızla uzaklaştığını ortaya koydu. Süpernovanın çekirdeği dönme yönüne ters yönde malzeme fırlattığını gösteriyor. Bu patlamalar yıldızın patlamasıyla geriye kalan çekirdekle püsküren madde arasındaki bağlantıyı işaret etmektedir diyor Boggs. Önceki çalışmalarda ileri sürülen, süpernova patlamalarının doğasına aykırı şekilde orantısız dağıldığı fikri yeterli kanıtlara sahip değildi. NuSTAR'a göre daha düşük enejili X-ışınlarını gözleyen Chandra X-Işını benzeri teleskoplar ile 1987A'nın çevresindeki demir izlerine rastlanmış ancak bunların tam bir haritası üretilememişti. Caltech'den Brian Grefenstette: Radyoaktif Titanyum-44 sadece patlama sonucunda uzaya atılan ve X-ışınları altında parlayan maddedir. Eğer bu malzemeyi görürseniz, patlama sonucunda uzaya saçıldığını söyleyebilirsiniz diyor. Gelecekte NuSTAR ve diğer teleskop gözlemleriyle süpernovaların çarpık yapısı daha iyi anlaşılabilir. 1987A'nın çarpık yapısı kendi sınıfındaki süpernovalara örnek teşkil edebilir mi? Onlarca yıldır gözlerimizin önündeki sırrın çözülme yolunda olduğu söylenebilir."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/nustardan-iki-carpici-goruntu/", "text": "NASA'nın Nükleer Tayfölçerli Teleskop Dizisi ya da kısa adıyla NuSTAR ile alınan iki yeni görüntü aynı zamanda teleskopun yeteneklerini sergiliyor. Yeni görüntü ölü bir yıldız ve çevreye attığı kalıntısıyla Tanrının eli takma adıyla da bilinen cisme aittir. Diğer görüntü ise toz diskin arkasında saklanan uzaktaki karadelikleri gösterir. NuSTAR ekibi lideri Kaliforniya Teknoloji Enstitüsü'nden Fiona Harrison: Yüksek enerjili X-ışınlarını görebilen NuSTAR ile eşsiz bir bakış açısı yakaladık diyor. NuSTAR yüksek enerjili X-ışınlarıyla evreni keşfetmek için 13 Haziran 2012'de fırlatıldı. Böylece Samanyolu ve ötesindeki karadelikler, ölü yıldızlar gibi görülmesi zor cisimler gözlenebiliyor. Tanrının eli görüntüsünde 17.000 ışık yılı uzaklıktaki PSR B1509-58 (ya da B1509) adlı ölü bir yıldızın çekirdeği ve onun kalıntılarının oluşturduğu bulutsu görülüyor. Süpernova sonucunda hayatını sona erdiren yıldızın çekirdeği artık bir atarcadır . Atarca sadece 19 kilometre çapındadır ve saniyede 7 tur atmaktadır. Çevresindeki devasa yumru paketleri ile birlikte diğer parçalar arasında güçlü bir etkileşim bulunmaktadır. Atarcanın attığı parçacıklar çevredeki malzemenin manyetik alanıyla etkileşip X-ışını yaymasına neden olur. Sonuçta açık bir eli andıran bu bulutsu ortaya çıkmaktadır. Aslında bulutsunun neden bir el gibi göründüğü büyük bir sırdır. Buradaki etkileşim sürecinin buna neden olduğu bellidir, ama nasıl bir etkileşim? Kanada Montreal McGill Üniversitesi'nden Hongjun An: Acaba bu el şekli bir optik yanılsama olabilir mi, bilmiyoruz. NuSTAR bize burada yumruktan fazlasının olabileceğini söylüyor diyor. NuSTAR ile alınan ikinci görüntü ise COSMOS alanı olarak adlandırılan 3-10 milyar ışık yılı arası uzaklıktaki aktif karadelikleri gösteriyor. Gösterilen her nokta bir gökada merkezindeki obur karadeliğin yerini işaret ediyor. NASA'nın Chandra X-Işını Gözlemevi ve diğer teleskoplar yardımıyla da bu alanda birçok karadelik tespit edildi ancak bunların ne kadar ağır olduğunu çevrelerindeki toz gizlediğinden NuSTAR'ın yüksek X-ışınlarıyla yapacağı gözleme ihtiyaç vardır. Gökbilimciler evrendeki karadelikleri, türlerini ve uzaklıklarını belirlemek için NuSTAR'dan faydalanmak istiyor. Yale Üniversitesi'nden Francesca Civano: Bu ilginç bir astronomi konusudur. Karadeliklerin geçmişini, neler gizlediklerini ve nasıl büyüdüklerini anlamak istiyoruz diyor. Devam eden arşatırmalar karadeliklerin ve gökadaların büyümesiyle birlikte birbirleri arasındaki ilişkinin nasıl olduğunu açıklamaya yardımcı olacak."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/nustarin-gozu-gokadamizdaki-canavarda/", "text": "Nükleer Spektroskopik Teleskop Dizisi ile gerçekleştirilen X-ışını gözlemleri gökadamızın merkezindeki karadeliğin bakışını yakaladı. Bir parlama sırasında gerçekleşen gözlemler dev karadeliğin genelde iyi huylu olduğunu ortaya çıkardı. Kaliforniya Teknoloji Enstitüsü'nden Fiona Harrison: Karadeliği gözlerken gerçekleşen parlamayı gördüğümüz için şanslıyız. Birkaç saat süren parlamaların ardından tekrar uykuya dönen gökada merkezindeki devin, nazik yapısını anlamımıza yardımcı olacak verilere ulaştık diyor. 13 Haziran'da göreve başlayan NuSTAR, yüksek enerjili X-ışınlarıyla görüntü üretebilen tek teleskoptur. Gökbilimciler teleskopla Temmuz ayında iki gün süreyle Samanyolu merkezindeki Yay A* radyo kaynağını inceledi. Gözlemler büyük karadeliğin burada olduğunu göstermektedir. Buna daha düşük enerjili X-ışınlarını gözleyen NASA'nın Chandra X-ışınları Teleskopu ile Hawai'deki Mauna Kea tepesindeki WM Keck Gözlemevi'nin kızılötesi gözlemleri de eklendi. Diğer gökadaların merkezlerinde bulunan süper kütleli karadeliklerle kıyaslandığında Yay A* daha sakin görünüyor. Aktif karadelikler çevrelerindeki yıldızları, gaz ve toz bulutlarını yutmak eğilimindedir. Yay A* ın ise henüz tam olarak nedeni anlaşılamasa da maddeyi tamamen yutmak yerine ısırarak yediği düşünülüyor. Karadelikler ne zaman ki bir yıldız, gaz ve toz bulutu ya da asteroit yutarsa muazzam bir enerji çıkışı gerçekleşir. NuSTAR parçacıkların karadeliğe yaklaşırken ışık hızına kadar hızlandığını ve bu nedenle 100 milyon santigrad dereceye kadar ısındıklarını gösteren X-ışınlarını algıladı. Gökbilimciler NuSTAR verileriyle eşzamanlı diğer gözlem verilerini birleştirerek karadeliğin yuttuğu maddeye göre büyüklüğünün artışını hesaplamaya çalışıyor. NusTAR ekibi üyesi New York Columbia Üniversitesi'nden Chuck Hailey: Gökbilimciler uzun zamandır karadeliklerin yuttuğu maddenin yüksek enerjili X-ışınları yaydığını düşünüyor. Bunu ortaya çıkarabilecek tek teleskop ise NuSTAR'dır diyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/odev-yaparken-gezegen-kesfetti/", "text": "15 yaşındaki bir öğrenci Dünya'dan 1000 ışık yılı uzaktaki bir yıldızın yörüngesinde dolanan bir gezegen keşfetti. Tom Wagg adındaki öğrenci keşfini Keele Üniversitesi'nde staj yaparken gerçekleştirdi. Şimdi 17 yaşında olan Tom: Gezegenin kanıtlanması iki yıl sürdü diyor. Yeni bir gezegen keşfettiğim için çok heyecanlıyım. Bizden çok uzaktaki bir gezegeni keşfetmek çok etkileyici. Tom gezegeni milyonlarca yıldızı izleyerek veri biriktiren WASP projesi yardımıyla keşfetti. Bu projede yıldızların alınan ışığındaki küçük değişimler izlenerek gezegen keşfedilmesi amaçlanıyor. Geçiş yöntemi adı verilen bu yönteme göre bir gezegen yıldızının önünden geçerken ışığında küçük azalmaya neden olur. Bu azalma miktarıyla gezegenin birçok özelliği belirlenebilir. WASP yazılımı ile yüzlerce yıldız arasından gezegeni olmaya aday bir yıldız bulabilirsiniz ki beni de büyüleyen bu oldu. Yıldızı çevresinde iki günlük dönemle dolanan bir gezegeni keşfetmek çok kolaydır diyor Tom. Gezegen çok uzakta olduğundan doğrudan görülmez. Ancak bir sanatçı, böyle bir gezegenin nasıl görülebileceğini tahmin ederek bir resim elde edebilir. Yıldızına kilitli dolanan gezegenin bir yüzü soğuk iken yıldıza bakan kısmı oldukça sıcaktır. Bilime meriklı Tom Keele Ühiversitesi'nde bir ötegezegen araştırma grubu olduğunu öğrenince bir haftalık staj için başvurdu. WASP ekibinden Profesör Coel Hellier: Tom'un oldukça meraklı olması ötegezegenlerle ilgili temel kavramları kolayca öğrenmesini sağladı. Böylece WASP projesini incelemesi için gerekli şartları sağladı diyor. Güneş Sistemi'ndeki gezegenlerin tersine yıldızına çok yakın dolanan gezegenlerin daha uzaktaki bir yerden yıldıza doğru göç ettiği düşünülüyor. Tom'un gezegeni sıcak Jüpiter sınıfındadır. Gezegenin yıldızın tek gezegeni olmadığı düşünülüyor. Uluslararası Astronomi Derneği ötegezegenler için bir isim yarışması başlatmıştı ve Tom gezegenine bir isim önermek için sabırsızlanıyor. Suyılanı takımyıldızındaki Tom'un gezegenine şimdilik WASP-142b adı verildi. Bu keşifle Tom şimdilik en genç ötegezegen avcısı oldu."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/odysseyden-mars-rekoru/", "text": "NASA'nın Mars Odyssey uzay aracı önümüzdeki hafta bir rekora imza atacak. Araç önümüzdeki hafta Mars'ta en uzun süreli görev yapan araç olacak. Odyssey 24 Ekim 2001 tarihinde Mars yörüngesine girmişti. Araç 15 Aralık'ta Mars'taki 3340. gününü devirecek. Daha önceki rekor Mars'ta 11 Eylül 1997 ile 2 Kasım 2006 tarihleri arasında görevde kalan Mars Küresel Araştırma aracına aitti. Mars Odyssey göreve başlamasından birkaç ay sonra Mars yüzeyinin altında su buzu olduğunu kanıtladı. 2004'te de gelecekte astronot görevleri için gerekli olan ışınım ölçümlerini tamamladı. Araç göreve başladığı tarihten bu yana verilen görevleri başarıyla yerine getirdi. NASA'nın Jet İticileri Laboratuarı'ndan Odyssey görevinden sorumlu ekip üyelerinden Jeffrey Plaut: Neredeyse tüm gezegeni kapsayan yüksek çözünürlüklü haritalar oluşturduk diyor. Söz konusu haritalar araçta bulunan ve Arizona Devlet Üniversitesi tarafından üretilen Isıl Yayılma Görüntüleme Sistemi ile elde dildi. NASA en uzun ömürlü Odyssey kutlamaları için http://www.nasa.gov/mission_pages/odyssey/images/all-stars.html adresinde aracın çektiği görüntüleri gösteren bir sunum hazırladı. Odyssey Mars kutuplarında kış aylarında oluşan karbondioksit döngülerini de gözledi. Bu bilgilerin her yıl alınması nedeniyle karşılaştırılması kolay olmaktadır diyor Plaut. Odyssey'nin uzun süreli ömrü diğer araçlarında işine yaradı. NASA'nın Mars Araştırma Gezgini , Spirit ve Opportunity için zaman zaman Odyssey iletişim aracı olarak kullanıldı. NASA'nın Anka Kuşu aracından gelen bilgiler yine Odyssey üzerinden Dünya'ya ulaştı. NASA'nın yörünge araçları Mars Global Surveyor, Mrs Odyssey ve Mars Yörünge Kaşifi olmuştur. Bugün aracı yapanlar ve araç sayesinde yüzlerce keşif yapılmasını sağlayanlar büyük gurur duyuyor diyor Bob Berryi. Berry Locheed Martin Uzay Sistemleri'nde Odyssey porgramı yöneticisidir. Odyssey'nin Mars keşifleri 2002'nin başlarında gezegenin yüksek enlemlerindeki yüzeyin altında hidrojeni tespit etmesiyle başladı. 2008 yılında bunun donmuş sudan kaynaklandığı Anka Kuşu ile onaylandı. Araç aynı zamanda gezegende bulunan elementlerin dağılımını da elde etti. Bunun için araçtaki Gama ışını tayfölçeri kullanıldı. Araca katkı sağlayan ajanslardan Rus Havacılık ve Uzay Dairesi ise araca yüksek enerjili nötron algılayıcısı ekledi. Gelecekte Mars'a yapılabilecek insanlı uçuşlar için ışınım miktarı da ölçüldü. Odyssey hala görevinin başında ve sorunsuz bir şekilde bilgi göndermeye devam ediyor. Araç için şimdiden gelecek görevleri planlandı bile. 2012'de Mars'a indirilecek olan Merak robotu için gerekli iletişimi sağlamakla görevlendirilecek. Odyssey aracının ilettiği görüntüler için tıklayın. Yorum: Umarım bizim de ileride böyle gurur duyacağımız teknolojik araçlarımız olur da tüm Dünya ilgi ve gıptayla burada bizim yaptığımız gibi bizi izlerler. Kaynak: NASA-JPL Tüm Mars görevleri çizelgesi için tıklayınız. 1 Yorum umarım bu isteğinizi bizler gerçekleştirebiliriz hocam"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/okulu-andiran-yildiz-olusum-bolgesi/", "text": "Yıldızlarda tıpkı çocukların yaş gruplarına göre sınıflara ayrılmasında olduğu gibi gruplar halinde bulunabilir. Belki de bunun nedeni süpernova patlaması sonrasında oluşan gaz ve toz bulutları yakınında tetiklenen bir olay sonrasında yeni yıldızlar oluşmasıdır. ESA'nın Herschel Uzay Gözlemevi'nin Kartal takımyıldızı doğrultusunda ve 10.000 ışık yılı uzaklıkta olan böylesi yıldız oluşum moleküler bulutu olan W48'i görüntüledi. Sol atta denizanasını andıran yaşlı bir yıldız oluşum bulutu görülüyor. Burada saklanan genç ve büyük kütleli yıldızlar ancak Herschel'in algıladığı uzun dalga boylarında parlayarak çevrelerindeki gazı ısıtırlar. Hemen onun sağındaki parlayan bulut yine kütleli yıldızları gizler. Sol alt ve sağ üstte bunlara göre daha genç olan parlak ışık lekeleri gibi görünen bazı kümeler yaşlarına göre sıralanmıştır. Görüntüdeki belki de en genç ve geleceğin büyük yıldız adayları ise merkezde küçük camgöbeği renkte parlayan şişkin kısımda saklıdır. Gökbilimciler yaşları değişiklik gösteren bu yıldız oluşum bulutlarının, görüntüde olmayan sol taraftaki büyük bir yıldızın 10 milyon yıl önce süpernova patlamasıyla dış katmanlarını savurarak oluşturduğunu düşünüyor. Bölgede malzemenin sıkışarak farklı yaş gruplarındaki yıldız oluşumlarına neden olmuş olabilir. Yaklaşık 1 derece karelik bir alanı gözler önüne seren Herschel görüntüsü, mavi, yeşil ve kırmızı dalga boylarındaki görüntülerin birleştirilmiş halidir. Bize göre görüntünün kuzeyi sol üst ve doğu ise sol alttır. Görüntü Eylül 2010'da Herschel'in PACS VE SPIRE gözlemleriyle oluşturuldu. İlk kez S. Nguyen Luong ve arkadaşlarının 2011'de ele aldığı bölge analizi daha sonra ayrıntılı bir şekilde K.L.J. Rygl ve arkadaşları ile çalışıldı."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/olaganustu-bir-yildiz-olusum-manzarasi/", "text": "ESO'nun Şili'deki La Silla Gözlemevi'nde bulunan Geniş Alan Görüntüleyicisi ile alınan bu görüntü Samanyolu'nun güneyindeki iki dikkat çekici yıldız oluşum bölgesini göstermektedir. Bunlardan ilki, 20.000 ışık-yılı uzaklıkta, Samanyolu'nun Karina-Yay sarmal kolu üzerinde bulunan soldaki yıldız kümesi NGC 3603'tür. Sağdaki ikinci nesne ise NGC 3576 olarak bilinen ışıldayan gaz bulutları kümesi Yeryüzü'ne iki kat daha yakındır. NGC 3603 oldukça parlak bir yıldız kümesidir ve gökadamızda keşfedilen şimdiye kadarki en büyük kütleli çok sayıda yıldıza sahip olmasıyla bilinmektedir. Merkezde HD 97950 olarak bilinen Wolf-Rayet çoklu yıldız sistemi bulunmaktadır. Wolf-Rayet yıldızları ömürlerinin ileriki aşamalarında bulunan yıldızlar olup kütleleri yaklaşık 20 Güneş kütlesi civarındadır. Ancak bu büyük kütlelerine rağmen, Wolf-Rayet yıldızları yoğun yıldız rüzgarları nedeniyle maddelerinin büyük bir kısmını uzaya atmaktadır. Yıldız maddesi kozmik anlamda sıkı bir diyet gibi saatte birkaç milyon kilometre hızla yüzeyden dışarıya atılmaktadır. NGC 3603 çok aktif bir yıldız oluşum bölgesidir. Yıldızlar uzayın karanlık ve tozlu bölgelerinde doğarlar, buralar genellikle görülemeyen yerlerdir. Ancak çok genç yıldızlar zamanla parlayarak görünür olurlar ve çevrelerindeki madde yıldız ışığı ile parlayan bulutlara dönüşürler, bu bölgeler HII bölgesi olarak bilinmektedir. HII bölgelerinin parlaklığı hidrojen gaz bulutları ile çevrili genç yıldızlardan çıkan mor-ötesi ışınımla etkileşimlerinden kaynaklanmaktadır. HII bölgeleri birkaç yüz ışık-yılı genişliğinde olabilir ve bunlardan biri en büyük kütleli olanı gökadamızdaki NGC 3603'ün etrafındadır. Küme ilk kez 14 Mart 1834 yılında John Herschel tarafından Cape Town yakınlarındaki üç yıllık seyahati sırasında sistematik güney gökküresi taraması esnasında keşfedilmiştir. Nesneyi dikkat çekici olarak tanımlamış ve bunun bir küresel yıldız kümesiolabileceğini düşünmüştür. Daha sonraki çalışmalar bunun küresel değil, ancak çok genç bir açık küme, bilinen en zengin kümelerden biri olduğunu göstermiştir. Görüntünün sağındaki NGC 3576 yine Samanyolu'nun Karina-Yay sarmal kolu üzerinde bulunmaktadır. Ancak uzaklığı sadece 9000 ışık-yılı kadardır gökyüzünde hemen yanında gibi görünse de NGC 3603'ten çok daha yakındır. NGC 3576 bir koçun kıvrımlı boynuzlarını andıran iki dev kıvrık nesneye sahiptir. Bu garip iplikçikler bulutsunun merkezinde bulunan sıcak, genç yıldızlardan çıkan yıldız rüzgarlarının sonucudur. Rüzgar sayesinde toz ve gaz yüz ışık-yılı genişliğe kadar yayılabilmektedir. Karanlık gölgeye benzeyen iki alan Bart kürecikleri olarak bilinmekte ve bulutsunun geniş alanı boyunca görülebilmektedir. Bulutsunun üst kısmına yakın bölgedeki bu karanlık bulutlar ayrıca yeni yıldızların oluşması için potansiyel yerlerden biridir. NGC 3576 yine 1834'te John Herschel tarafından keşfedilmiştir, böylece bu yıl İngiliz gökbilimci için oldukça üretken ve görsel olarak karlı bir yıl haline gelmiştir. ESO-Türkiye"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/olen-bir-yildizin-hayaleti/", "text": "Uzayın karanlığındaki bir yıldızın hayaleti gibi parlayan bu olağan dışı baloncuk, olağanüstü ve gizemli görünebilir, ancak bu bilinen bir gökbilimsel nesnedir: bir gezegenimsi bulutsu, ölen bir yıldızın kalıntıları. Bu az bilinen nesne ESO 378-1'e ait elde edilmiş en iyi görüntü olup Şili'nin kuzeyindeki ESO'nun Çok Büyük Teleskopu ile elde edilmiştir. Güney Baykuş Bulutsusu takma isimli, bu parıldayan küre neredeyse dört ışık-yılı genişliğindeki çapıyla bir gezegenimsi bulutsudur. Resmi adı kuzey gökküresindeki görsel ikizi Baykuş Bulutsusu ile ilgilidir. ESO 378-1 , ayrıca PN K 1-22 ve PN G283.6+25.3 olarak kataloglanmış olup Su Yılanı takımyıldızı doğrultusunda yer almaktadır. Tüm gezegenimsi bulutsular gibi, ESO 378-1'de görece kısa-süreli bir olgu olup, tipik bir yıldız ömrü olan birkaç milyar yıla kıyasla sadece on binlerce yıl sürmektedir . Gezegenimsi bulutsular ölmekte olan yıldızlardan dışarıya atılan genişleyen gaz tarafından meydana gelmektedirler. Başlangıçtaki oluşum aşamalarında parlak ve şaşırtıcı nesneler olsa da bu kürecikler, bileşen gazları uçup ve merkezi yıldızları giderek sönükleştikçe gözden kaybolurlar. Bir gezegenimsi bulutsu oluşturabilmek için yaşlanan yıldızın Güneş'ten yaklaşık sekiz kat daha fazla kütleye sahip olması gerekir. Bu sınırdan daha ağır olan yıldızlar yaşamlarına adet olduğu üzere dramatik bir şekilde süpernova patlamaları şeklinde son verirler. Bu daha küçük kütleli yıldızlar yaşlanmaya başladıkça dış kısımlarını yıldız rüzgarları ile uzaya atarlar. Bu dış katmanların çoğu kaybolduktan sonra, geride kalan yıldız merkezi mor-ötesi ışınım yaymaya başlar ve bu da çevreleyen gazın iyonlaşmasına neden olur. İyonlaşma nedeniyle genişleyen hayalet gaz tabakası parlak renklerde parlamaya başlar. Gezegenimsi bulutsu gözden kaybolduktan sonra, geride kalan yıldızsal kalıntı tüm yakıtını bitirene dek milyarlarca yıl daha yanmaya devam edecektir. Sonrasında minicik ancak sıcak ve çok yoğun bir beyaz cüce olacak ve milyarlarca yıl içinde yavaşça soğuyacaktır. Güneş'te gelecek birkaç milyar içinde bir gezegenimsi bulutsu oluşturacak ve sonrasında alacakaranlık kuşağını bir beyaz cüce olarak geçirecektir. Gezegenimsi bulutsular Evren'in kimyasal olarak zenginleşmesinde ve evriminde önemli bir rol oynarlar. Bazı diğer ağır elementlerin yanısıra karbon ve azot gibi elementler bu yıldızların içinde yaratılırlar ve yıldızlar arası ortama dönerler. Bu maddelerden daha sonra yeni yıldızlar, gezegenler ve sonunda yaşam meydana gelir. Bu yüzden Carl Sagan şu ünlü sözü söylemiştir: Hepimiz yıldız tozuyuz. Bu görüntü ESO'nun Kozmik Mücevherler programı kapsamında elde edilmiştir. Bu, ESO teleskopları kullanılarak gökbilim görüntülerinin eğitim ve hakla ilişkiler amaçlı kullanımı için geliştirilen yeni girişimdir. Program çoğunlukla gökyüzü koşullarının bilimsel gözlemler için uygun olmadığı zamanları, görsel olarak ilginç, merak uyandırıcı ve ilgi çekici cisimlerin fotoğraflarını çekmek için kullanıyor. Toplanan tüm veriler ayrıca ESO'nun bilim arşiviyle profesyonel gökbilimciler için de uygun hale getirilmektedir. Notlar Bu nesnenin içindeki ESO ismi 1970 ve 80'lerde La Silla'daki ESO 1-metrelik Schmidt teleskopu ile elde edilen yeni fotoğrafların dikkatli bir şekilde incelenmesi sonucunda derlenen nesnelerin bir kataloğuna aittir. Bir yıldızın yaşamına oranla bir gezegenimsi bulutsunun yaşam süresi, bir sabun baloncuğunun yaşamına kıyasla ona üfleyen çocuğun yaşına benzerdir. ESO-Türkiye"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/olen-yildizlardan-gokyuzu-gosterisi/", "text": "NGC 3582 bulutsusunun bu görüntüsü ESO'nun Şili'de bulunan La Silla Gözlemevi'ndeki 2.2 m'lik MPG/ESO teleskopunun Geniş Alan Görüntüleyicisi tarafından yakalanmıştır. Görüntüdeki dev gaz düğümleri Güneş'teki fışkırmalara oldukça benzemektedir. Bu düğümlerin ölen yıldızlar tarafından fırlatıldığı düşünülmekte, bununla birlikte bu yıldız doğumevi içerisinde yeni yıldızlar da doğmaktadır. Bu enerjik genç yıldızlar yayınladıkları şiddetli morötesi ışınlarla bulutsudaki gazı ısıtarak parlamasını sağlarken bu kıpkırmızı, parlayan görüntüyü oluşturmaktadırlar. NGC 3582, Samanyolu'ndaki RCW 57 olarak bilinen geniş yıldız oluşum bölgesinin bir parçasıdır. Güney yarımküreden gözlenen Carina takımyıldızında , Samanyolu'nun merkezi düzlemine yakın bir yerdedir. John Herscel bu parlayan gaz ve karanlık toz bulutlarından oluşan karmaşık bölgeyi ilk kez 1834'te Güney Afrika ziyaretinde görmüştür. NGC 3582 gibi bölgelerde oluşan yıldızlardan bazıları Güneş'ten çok daha ağırdır. Bu canavar yıldızlar çok büyük miktarlarda enerji yayınlar ve çok kısa süren ömürlerini süpernova patlamalarıyla sonlandırırlar. Bu etkileyici olaylardan sonra fırlatılan maddeler civardaki gaz ve tozda balonlar oluşturur. Görüntüdeki düğümlerin muhtemel sebebi de budur. Bu görüntü çok sayıda filtre kullanılarak elde edilmiştir. Geniş Alan Görüntüleyicisinden kırmızı filtre kullanılarak alınan veriler burada yeşil ve kırmızı ile gösterilmiş ve hidrojenin özelliği olan kırmızı parlamayı izole etmek için kullanılan filtreyle elde edilen veriler de yine kırmızı ile gösterilmiştir. Sayısallaştırılmış Gökyüzü Taraması'ndan elde edilen ek veriler ise mavi ile gösterilmiştir."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/olmamasi-gereken-bir-gezegen/", "text": "Varolması sürpriz bir gezegen: Kepler-78b. Bu gezegen yıldızına 1,5 milyon kilometre gibi çok yakın bir yörüngede ve sekiz buçuk saatlik yörünge dönemiyle dolanıyor. Gezegen oluşum kuramlarına göre ne yıldızına bu kadar yakın yerde oluşabilir, ne de başka bir yerde oluşup oraya taşınabilir. Harvard-Smithsonian Astrofizik Merkezi'nden David Latham: Bu gezegen tam bir sır. Nasıl oluştuğunu ve niye bu kadar yakın dolandığını bilmiyoruz. Ancak birşeyden eminiz, bu sonsuza kadar süremez diyor. CfA'dan gökbilimci Dimitar Sasselov: Kepler-78b'nin yıldızına bu kadar yakın dolanması aslında sonunu da hazırlıyor diyor. Gizemli Kepler-78b aslında Dünya büyüklüğünde ve benzer yoğunluğa sahiptir. 9200 kilometre çapında olan Kepler-78b Dünya'dan yaklaşık yüzde 20 daha büyük ve iki katı ağırlığındadır. Kepler-78b'nin bu özelliklere sahip olması demir ya da kaya yüzeye sahip olması gerektiğini akla getirir. Kepler-78b'nin yörüngesi ise kuramcıların kafasını karıştırmaktadır. Gezegen sistemi oluştuğu dönemde genç yıldız şimdikinden daha büyüktü. Bu nedenle gezegenin, sistemin oluştuğu dönemde mevcut yörüngesinde oluşması olanaksızdır. Çünkü bu durumda yıldızın içinde oluşması gerekir. Gezegenler yıldızın içerisinde oluşamaz. Bugünkü yörüngesine sahip olması için dışarıda oluşup içeri doğru sürüklenmesi gerekir. Ama yıldızın özellikleri bu mantığa da ters geliyor. Gezegenin bu durumu gerçek bir muamma diyor Sasselov. Latham'a göre NASA'nın Kepler uzay aracı verileriyle tespit edilen Kepler-78b yeni bir gezegen sınıfındadır. Bu dünya yıldızı çevresinde 12 saatten kısa bir sürede dolanıyor. Dünya büyüklüğünde olmasına karşılık oldukça küçük bir yörüngeye sahip. Kepler-78b yeni sınıfın kütlesi ölçülen ilk gezegenidir. Gezegen posterindeki yeni sınıfın ilki Kepler-78b'dir diyor Latham. Ekip La Palma'da bulunan Roque de los Muchachos Gözlemevi'nin HARPS-North olarak bilinen yüksek hassasiyetli tayfölçerini kullanarak Kepler-78b'yi gözledi. Daha sonra Keck Gözlemevi'ndeki tayfölçeriyle de bağımsız bir şekilde çalışarak verilerini kontrol ettiler. Her iki ölçümün birbirini desteklemesiyle sonucun güvenirliği artmış oldu. Kepler-78b bir bakıma hapsolmuş bir gezegen. Kütleçekimindeki dengesizlik yıldıza yakınlaşıp uzaklaşmasına neden olmaktadır. Yıldızına ise her geçen yıl biraz daha yaklaşmaktadır. Kuramcılar gezegenin üç milyar yıl içinde yok olacağını düşünüyor. Güneş Sistemimizde de geçmişte Kepler-78b gibi bir gezegen varolmuş olabilir. Yokolduktan sonra geride herhangi bir iz bırakmayacağından varlığıyla ilgili bir şey de söylenemez. Kuğu takımyıldızında yeralan ve 400 ışık yılı uzaklıktaki Kepler-78b gezegeni güneş benzeri G sınıfı bir yıldızın çevresinde dolanmaktadır. 1 Yorum Kepler 78-B Gezegeninin fiziksel özelliklerine,yıldızına yakınlığına, ve dönme periyoduna bakıldığında gerçekten çok sıra dışı bir gezegen...bunu doğru olarak kabul edersek ki etmek durumndayız o zaman bilinen Gezegen oluşum kuramlarına uymadığını görüyoruz...şimdi burada bir garip durum oluşuyor....bilinen gezgen oluşum teorileri bu tür gezegenlerin oluşumunu açıklayamıyor...o zaman elimizdeki teorileri tekrar gözden geçirmemiz gerekiyor ya bir eksiklik var yada teoriler özünde yanlış....ama şöylede bir durum var fizik kuralları evrenin her yerinde aynı olması gerekir....bu durum nasıl açıklayacağız"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/olmeyen-yildiz-eta-karina/", "text": "Samanyolu'ndaki en parlak yıldızlardan biri olan mamut yıldız Eta Karina'yı yok etmek için büyük patlamadan daha fazlası gerekir. Yaklaşık 170 yıl önce Eta Karina'da bir patlama meydana geldi ve normal bir süpernova patlaması kadarlık enerji uzaya yayıldı. Ama yıldız yaşamını sürdürdü. Gökbilimciler bu patlamanın nedenini araştırıyor. Patlamaya ait verilere ulaşmak için 1800'lere dönmek gerekiyor ki bu da imkansız. Bu durumda zamanı geri sarmak işe yarayabilir. Patlama ile yayılan ışıma yıldızlararası tozdan yansıyarak geri döndü. Sonra tekrar yansıyarak Dünya'ya ulaştı. Buna ışık yankısı adı verilir. Asıl sürpriz ise patlamanın şiddetinin beklenenden 20 kat daha şiddetli olduğunun ortaya çıkmasıyla geldi. Gözlenen hızlar daha çok büyük bir yıldızın ölmeden önce yaydığı daha yavaş ve yumuşak rüzgarların ittiği malzeme hızı kadardı. Yeni verilere göre 1840'larda gerçekleşen patlama ile üçlü yıldız sistemi arasındaki kavgada bir yıldızın yok olmasıyla oluştu. Bu kavga sırasında Eta Karina iki arkadaşından birini yutmuş ve 10 Güneş kütlesinden daha fazla bir enerji dışarı atılmıştı. Atılan kütle tıpkı bir halter şeklini andıran dev bipolar oluşturdu. Eta Karina sistemi Karina takımyıldızı yönünde ve 7500 ışık yılı uzaklıkta yer almaktadır. 1 Yorum 8 Temmuz 2018 tarihli Eta Katerina'nin Sirri basliginda yorum olarak yazmistim ben bunu. Nasa'nin bilgisayarlari bunu bir ayda ancak hesaplayabildiler demek. 😀"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/olu-bir-yildizin-soluk-hayaleti/", "text": "Bu müthiş görüntü aslında bir o kadar da karmaşık olayları betimliyor. Bu manzara bizim gözümüzden muhteşem bir görüntü olsa da gökbilimcileri için her bir renk farklı molekülleri ve aynı zamanda farklı enerjik olayları anlatıyor. Örneğin Spitzer teleskopunun gözünden kırmızı renkli ince ipliksiler büyük bir süpernova sonrası kalıntısındaki gazı işaret etmektedir. HBH 3 olarak bilinen süpernova kalıntısına ait olan kırmızı ipliksi izler ilk kez 1966 yılında radyo teleskoplarıyla fark edildi. Kalıntı aynı zamanda görsel alanda da ışıma yapmaktadır. Parlayan maddenin kolları büyük olasılıkla süpernovanın ürettiği şok dalgasının soyduğu moleküler gaza ait. Patlama ile oluşan enerji, molekülleri hareketlendirerek kırmızı-ötesi ışınıma neden oldu. Bununla birlikte görülen beyaz parlak bulutlar yıldız oluşturan bölgelerdir ve W3, W4 ve W5 adlarıyla tanınırlar. Bu alanlar görüntünün çok daha ötesine uzanır. Hem beyaz yıldız oluşum bölgeleri hem de kırmızı ipliksiler yaklaşık 6400 ışık yılı uzaktadır. HBH 3 yaklaşık 150 ışık yılı çapında olup bilinen en büyük süpernova kalıntıları arasında ve muhtemelen en yaşlılardan biridir: patlama 80 bin ile bir milyon yıl önce oluştu. 2016'da NASA'nın Fermi Gama Işını teleskopu HBH 3'e yakın bir yerde çok yüksek enerjili ışık tespit etti. Bu olay komşu yıldız bölgelerindeki bir gazla çarpışan süpernova patlamasıyla yayılan güçlü parçacıkların etkisiyle oluşmuş olabilir. Bu görsel dört büyük teleskopla üretildi: Hubble, Chandra X-ışını gözlemevi, Spitzer ve Compton Gama Işını gözlemevi. Kırmızı-ötesi alanda gözlem yapan Spitzer teleskopu 25 Ağustos'ta 15. yılını kutlayacak. Görsel telif hakkı: NASA/JPL-Caltech/IPAC 1 Yorum bu gözlemleri yapan astronomlara ne mutlu onların yerinde olmak isterdim doğrusu.dahası da."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/olu-gokadalar-hala-yasiyor/", "text": "Michigan Üniversitesi'ndeki gökbilimciler eski gökadaları incelerken onların hala yeni yıldızlar oluşturduğunu keşfettiler. Çalışma gökadaların zamanla nasıl evrimleştiğini görmeyi sağlıyor. Bulgular U-M'de araştırmacı Alyson Ford ve astronomi profesörü Joel Bregman tarafından Londra'da Kanada Astroomi Derneği toplantısında sunuldu. Hubble Uzay Teleskopu'nun Geniş Alan Kamerası 3'ü kullanan gökbilimciler 40 milyon ışık yılı uzaklıktaki dört gökadada genç yıldızlar ve yıldız kümeleri olduğunu fark ettiler. Bir ışık yılı yaklaşık 9,5 trilyon km'dir. Bilim insanları bu gökadaların uzun bir süre önce yıldız oluşturma yeteneklerini kaybettiklerini ve onların birer ölü gökada olduğunu sanıyorlardı. Ancak onların hala hayatta olduğunu ve düşük oranda da olsa yeni, yıldızlar oluşturduğunu gösterdik diyor Ford. Gökadalar evrende çoğunluk iki türde bulunur. Samanyolu gibi sarmal yapıda olanlar ve eliptik gökadalar. Sarmal gökadalarda yıldızlar daha soğuk ancak daha yoğun gaz içerir ve güneş gibi yıldızların doğum oranı yılda birdir. Diğer taraftan eliptik gökadalardaki yıldızlar milyarlarca yıl yaşındadır. Bu gökadaların içindeki yıldızlar bir arı kovanının çevresindeki arılar gibi her yönde dolanır. Eliptik gökadalarda az miktarda soğuk gaz olduğundan yıldız oluşturduğu bilinmiyordu. Daha önce gökbilimciler bu gökadalara genel olarak baktığından yıldızları tek tek görmediler. Biz ise biraz hile yaparak Hubble Uzay Teleskopu'nun hassas mor ötesi görüntülerini kullanarak bu yıldızları gördük diyor Ford. Teknik olarak her 100 000 yılda bir de olsa küçük güneşlerin oluşumu gözlenebildi. Ford ve Bregman eliptik gökadalar içindeki kümelerde yıldız oluşum oranını saptamaya çalışıyor. Samanyolu'nda genellikle 10 ile 100 000 yıldızın oluşturduğu gruplar bulunuyor. Eliptik gökadalarda soğuk madde diski olmadığından burada koşullar biraz farklı. Elde ettiğimiz görüntülerde renkler biraz karışık olduğu için yıldız oluşumlarını ve yıldız kümelerini görmemiz biraz zor oldu diyor Ford. Ekip keşfi Aslan takımyıldızındaki ve 34 milyon ışık yılı uzaklıkta bulunan eliptik Messier 105 (M 105) gökadasını gözleyerek elde etti. M 105'de şimdiye kadar yeni yıldız oluşumlarına rastlanmamıştı. Ford ve Bregman 10 ile 20 güneş kütlesinde parlayan birçok parlak mavi yıldız gördü. Araştırmacılar tek yıldız olamayacak ölçüde renkleri mavi olmayan nesneleri görünce bunların yıldız kümeleri olduğunu anladılar. Bu kümeler her 10 000 yılda bir yeni yıldız oluşturuyor. Bu bir yıldız oluşumunu sağlayan patlamaya ait değil, sürekli devam eden bir süreçtir diyor Ford. Veriler yeni sorulara da neden oldu: yıldız oluşumlarını sağlayan gazın kaynağı gibi. Bu kafaları karıştıran araştırmada henüz baştayız. Ölü gökadalarda yıldız oluşum süreciyle ilgili fikir verecek yeni keşifler yapmayı ümit ediyoruz diyor Ford."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/olu-yildizdan-yayilan-muthis-enerji/", "text": "Gökbilimciler Güneş'in yaydığı enerjinin 10 milyon katı enerjiyi yayan ölü bir yıldız keşfetti. Bu şimdiye kadar keşfedilmiş en parlak atarcadır. Atarcalar süpernova patlamasından sonra yıldızdan geriye kalan artıktır. Keşif Nükleer Tayfölçerli Teleskop Dizisi ile gerçekleşti. Kaliforniya Teknoloji Enstitüsü'nden Fiona Harrison: Bu yıldız kalıntısını Mighty Mouse'a benzetebiliriz. Bu atarca küçük kütlesine karşın bir karadeliğin gücünde diyor. Gökbilimcileri şaşırtan bu keşif, gizemli ultra parlak X-ışını kaynaklarının anlaşılmasını sağlayabilir. Şimdiye kadar ULX'lerin karadelikler olduğu düşünülüyordu. NuSTAR verileri ile 12 milyon ışık yılı uzaktaki Messier 82 (M82) gökadasında en az bir ULX olduğu belirlendi. Atarca, bir karadeliğin diyet yemeği yerken yaydığı enerji kadar bir enerji yaydı. Bu bilgi bize gökadaların oluşumları, yapıları ile evrimleşmelerinde karadeliklerin nasıl bir rol oynadığını söyler diyor Harrison. ULX'lerin genellikle eşi olan yıldızdan beslenen karadelikler olduğu düşünülür. Bunlar yıldız büyüklüğündeki karadelikler ile gökadaların merkezlerindeki dev karadelikler arasındaki orta büyüklükteki karadelikler arasında sayılırlar. ULX'lerin doğası üzerine mevcut birçok soru hala yanıt beklemektedir. NuSTAR'ın hedefinde aslında M82'deki iki ULX yoktu. Ancak tesadüfen M82'de X-2 olarak bilinen bir X-ışını kaynağından parlak ışınlar farkedildi. Bu bir karadelik değil atarca kaynaklıydı. Atarcalar nötron yıldızı adı verilen bir yıldız sınıfına aittirler. Karadelikler gibi nötron yıldızları da patlayan bir yıldızın yanmış çekirdeğinden oluşur. Ancak karadeliklere göre daha düşük kütlelidirler. Atarcalar uzaya radyo dalgaları ile ultra yüksek enerjili gama ışınları yayar. Yıldız döndükçe yaydığı ışık, dönen fenerde olduğu gibi kesikli bir şekilde Dünya'ya ulaşır. Fransa'daki Toulouse Üniversitesi'nden Matteo Bachetti: Güçlü ULX'lerin büyük karadeliklerce üretildiğini düşünerek bu durumu incelemeye karar verdik. Ancak verilere göre bunlar başka bir cismi işaret ediyordu diyor. NASA'nın Chandra X-Işını Gözlemevi ve Swift uydusu da aynı süpernovayı izlemek üzere M82 X-2 kaynağına yönlendirildi. Böylece gelen yoğun X-ışınlarının varlığı doğrulandı. NASA'nın Washington'daki Astrofizik Bölümü yöneticisi Paul Hertz: Uzaydaki teleskoplar birbirlerine yardımcı olmaktadır. Bir teleskop keşif yaptığında farklı özelliklere sahip diğer teleskoplar onu tamamlayan gözlemleri yaparlar diyor. NuSTAR verilerine göre cisimden her 1,37 saniyede yoğun ışıma alınıyordu. Bu ışıma 10 milyon güneş enerjisindeydi. Ayrıca buna ek olarak başka bir kaynağın bundan on kat daha yüksek enerjili X-ışınları yaydığı da farkedildi. Bu enerji çıkışı Güneş'in Konya ovası kadar küçülmesiyle elde edilecek miktara eşittir. Böylesi ölmüş ve çok zayıf, cılız bir yıldız nasıl bu kadar enerji yayar? Gökbilimciler yanıttan emin olmasa da bunun ardında önemli bir şey olduğunu düşünüyor. Nötron yıldızının bir arkadaşı olabilir. Öyle ki nötron yıldızı bu arkadaşından madde çekerek onu ısıtır ve ardından X-ışını yaymasına neden oluyor. Kuramcılara göre bu kadar yüksek enerjili X-ışını yayan atarca oldukça sıradışı bir duruma imza atıyor demektir. Gökbilimciler atarcanın tuhaf davranışlarını açıklayabilmek için NASA'nın NuSTAR, Swift ve Chandra uzay araçlarının yardımına başvuracak. Kanada Üniversitesi'nden gökbilimci Jeanette Gladstone: Son zamanlarda M82 gökadasında olağanüstü X-ışınlarının yayıldığını ve bunun nedeninin orta büyüklükte bir karadelik olduğu düşünülüyordu. Şimdi bunun bir karadelik değil mevcut kuramlara aykırı bir cisim olduğunu görüyoruz. Bu da yeni bir kuramın başlangıç noktası olabilir diyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/olu-yildizin-parcalanan-mini-gezegeni/", "text": "NASA'nın K2 teleskopu verileri bir beyaz cüce çevresinde parçalanmış küçük ve kayalık bir cismin varlığını gösterdi. Bu keşif, beyaz cüceler içinde hayatta kalmayı başarmış gezegen kalıntılarının olabileceğini gösteriyor. K2, 2013 yılında Kepler Uzay Teleskopu'nun zorunlu değişiklik sonrasında aldığı Kepler-2 adının kısaltılmışıdır. Cambridge Harvard-Smithsonian Astrofizik Merkezi'nden Andrew Vanderburg: İlk kez, yıldızının yoğun kütle çekimi altında parçalanmış, ışığıyla yüzeyi buharlaşmış küçük bir cisme rastladık diyor. Güneş gibi bir yıldız ömrünün sonunda ulaştığı kırmızı dev aşamasının ardından yavaş yavaş yaklaşık Dünya boyutlarına inerken kütlesinin yaklaşık yarısını kaybeder. Bu ölü, ama yoğun yıldız kalıntısına beyaz cüce adı verilir. Gözlemler bakış doğrultumuza göre beyaz cücenin önünden geçen bir cisim ve toz, kayadan oluşmuş bir yapıyı işaret ediyor. Bu yapı WD 1145+017 adlı beyaz cücenin çevresinde 4,5 saatte bir dolanıyor. Mini gezegen ve kalıntıları beyaz cüceye oldukça yakın kavurucu bölgede dolanmaktadır. Keşif 30 Mayıs 2014 ile 21 Ağustos 2014 arasındaki gözlem döneminde Başak takımyıldızı yönüne bakan K2 ile gerçekleşti. Vanderburg ve ekibinin tuhaf şekilli çizelgeyle gerçekleştirdikleri keşifte ayrıca WD 1145+017'nin atmosferinde ağır elementler tespit etti. Beyaz cücelerin yoğun kütle çekimleri nedeniyle hidrojen ve helyum dışında başka elementin olmadığı saf bir yüzeye sahip olmaları beklenir. Ancak gökbilimciler yıllardır, bazı beyaz cücelerin yüzeylerinde kalsiyum, silisyum, magnezyum ve demir gibi ağır elementlere rastlıyor. Bilim insanlarına göre bu kirliliğin nedeni bir asteroid ya da küçük bir gezegenin beyaz cücenin yoğun kütle çekimiyle parçalanmış olmasına bağlıyordu. Ancak ellerinde bunu gösteren ciddi bir kanıt yoktu. Yıldızın atmosferinin yapısına ait inceleme Arizona Üniversitesi'nin MMT Gözlemevi verileriyle yapıldı. NASA Ames ve SETI K2 görevi bilim insanlarından Fergal Mullally: Şimdi on yıldır ileri sürdüğümüz teorimize sağlam bir kanıt bulduk. Ancak daha sistemde bakılacak ve çalışacak çok şey var diyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/olu-yildizin-yasam-alaninda-cisimler/", "text": "UCL araştırmacıları tarafından gerçekleştirilen bir araştırmayla bir beyaz cüce çevresinde dolanan kalıntı diski keşfedildi. Disk, su ve yaşamın olabileceği 'yaşam alanı' yakınında bir gezegeni işaret eden çeşitli yapılarla dolu. Çalışma WD1054-226 adlı bir beyaz cücenin incelenmesiyle gerçekleşti. Beyaz cüceler tüm hidrojen yakıtlarını bitirmiş yıldız közleridir. Güneş dahil neredeyse tüm yıldızlar sonunda beyaz cüce olacaktır. Şimdiye bunların gezegen sistemleri hakkında çok az şey bilinmekteydi. Şaşırtıcı şekilde yıldız çevresinde 25 saatte bir dolanan, eşit aralıklarla yerleştirilmiş 65 gezegensel enkaz bulutunda belirgin ışık düşüşleri belirlendi. Araştırmacılar geçiş yapılarının kesin düzenliliğinin yıldız ışığının her 23 dakikada bir azalması- yakınındaki bir gezegen tarafından olabileceği sonucuna ulaşıldı. Çalışma ekibi ve makalenin başyazarı Profesör Jay Farihi: Gökbilimciler ilk kez bir beyaz cücenin yaşam alanında gezegen olabilecek bir cisim keşfettiler diyor. Gözlemdiğimiz yapılar, katı, küresel cisimlerden daha çok düzensiz ve tozlu . Her 23 dakikada bir yıldızın önünden geçen ama şu anda açıklayamadığımız bir oluşum. İnsanı heyecanlandıracak bir olasılık, bu cisimlerin yakındaki bir gezegenin kütle çekimi etkisiyle böylesine eşit aralıklı yörüngelerde bulunmuş olması. Böyle bir etki olmasaydı sürtünme ve çarpışmalar nedeniyle yapılar dağılır ve düzenlilik görülmezdi. Buna tipik bir örnek Neptün ve Satürn'ün kütle çekimlerinin çevresinde dolanan uyduların, gezegenlerin çevresinde düzenli ve istikrarlı halka yapılar oluşturmalarına yardımcı olmaları gösterilebilir. Yaşam alanı içinde bir gezegen olma olasılığı da dikkat çekici ve bir o kadar da beklenmedik bir şey. Ancak, böyle bir gezegenin varlığını doğrulamak için daha fazla kanıt gerekiyor. Gezegeni göremiyoruz. Bu nedenle gerek bilgisayar modelleri gerekse yörüngedeki kalıntı diskinin daha ileri gözlemleriyle böyle bir gezegenin varlığı doğrulanabilir. Beyaz cücenin çevresindeki bu yörüngede dolanan, yörüngesi temiz, potansiyel olarak su ve dolayısıyla yaşam barındırabilecek bir gezegen olduğu düşünülüyor. Bölge en az bir milyar yıl ile en çok iki milyar yıldır yaşanabilirdir. Tüm yıldızların %95'inden fazlası sonunda beyaz cüceye dönüşecektir. Diğer yıldızlar ise patladıktan sonra nötron yıldızı ya da kara deliğe dönüşür. Güneşimiz birkaç milyar yıl içinde beyaz cüceye dönüşecektir. Çalışmamız Güneş Sistemimizin geleceği hakkında da ipuçları veriyor diyor Farihi. Yıldızlar hidrojenlerini tüketmeye başladığında genişler ve soğuyarak kırmızı dev haline gelirler. Güneş bu aşamaya dört ile beş milyar yıl içinde girdiğinde Merkür, Venüs ve muhtemelen Yer'i de yutacak kadar şişecek. Dış katman savrulduğunda ve hidrojen tükendiğinde geriye sadece yıldızın çekirdeği kalacak. Bu sıcak çekirdek nükleer tepkime oluşturamayacağı için milyarlarca yıl sürecek olan soğuma gerçekleşecek. Beyaz cücelerin yörüngesindeki gezegenleri keşfetmek zordur. Bu yıldızlar Güneş gibi anakol yıldızlarına göre oldukça sönüktür. Şimdiye kadar sadece bir beyaz cüce çevresinde Jüpiter büyüklüğünde bir gezegen olduğuna ilişkin kanıtlar elde edildi. Yeni çalışma 117 ışık yılı uzaktaki WD1054-226 adlı bir beyaz cücenin incelenmesiyle gerçekleştirildi. Bunun için ESO'nun Şili'deki 3.5m'lik Yeni Teknoloji teleskopu kullanıldı. Araştırmacılar daha sonra eldeki verileri yorumlayabilmek için NASA'nın TESS gözlemevinden gelen verileri kullandı. Böylece beyaz cüce çevresindeki yapıların 25 saatte bir dolandıkları belirlendi. Yaşam alanı bölgesi sıcaklığın teorik olarak bir gezegenin yüzeyinde suyun sıvı olarak kalmasına izin verdiği alan olarak bilinir. Güneş ile karşılaştırıldığında bir beyaz cücenin yaşam alanının yıldıza daha yakın olması gerekir. Bunun nedeni ise beyaz cücelerin anakol yıldızlarına göre daha az ışık ve ısı yaymalarıdır. Çalışmadaki yapılar yıldız kırmızı dev aşamasında iken yıldızın içinde olacak alanda dolanıyor. Bu nedenle bu yapıların yıldız doğarken değil daha çok yakın zamanda oluşmuş olması daha muhtemel görünüyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/olu-yildizlarin-gezegenleri-genclesiyor-mu/", "text": "Bir gezegen kuramsal olarak büyüyüp genç ve parlak ışıkla dolabilir. Gençleşen gezegenler diye bilinen bu olgu sadece varsayımsal olarak var. NASA'nın Spitzer Uzay Teleskopu ile olması gerekenden milyarlarca yıl daha genç aday gezegen belirlendi. Kaliforniya Üniversitesi'nden Michael Jura: Genç gezegenler oluşum aşamasındaki gibi kızılötesi ışıkla parlamaktadır. Büyük ve soğuk olanların kendini yenileyenleri tekrar görünür olacaktır diyor. Bir gezegen gençlik yıllarına nasıl dönebilir? Yıllar önce gökbilimciler ölen yıldızdan kopan maddelerin yıldızın Jüpiter gibi büyük kütleli gezegenlere katılabildiğini öngördü. Güneş gibi bir yıldız ömrünün sonuna geldiğinde kırmızı deve dönüşür. Bunun ardından kütlesinin yarısını kaybederek beyaz cüceye dönüşür. Ölen yıldızdan kopan dış ölü katman yörüngedeki dev gezegenlere katılabilir. Böylece dev gezegenin kütlesi büyür ve katılan maddenin sürtünmesiyle ısınabilir. Milyarlarca yıl yaşındaki soğuk ve yaşlı gezegen bu yolla ısınıp kızılötesi dalga boyunda ışıma yapar. Yeni çalışma +280 0010 PG adlı ölü bir yıldız ya da diğer bir ifadeyle beyaz cüceyle yapıldı. NASA'nın Geniş Alan Kızılötesi Araştırma Tarayıcısı veya WISE verileri bu yıldızın çevresinde beklenmedik kızılötesi bir ışık olduğunu ortaya koydu. Bunun üzerine cismin kızılötesi dalga boyunda artış olduğunu söyleyen 2006'daki Spitzer verileri gözden geçirildi. Ekip ilk başta gözlenen kızılötesi ışığın beyaz cüceyi saran diskten geldiğini düşündü. Son on yıl içinde 40'dan fazla beyaz cüce çevresinde madde diski keşfedilmişti. Beyaz cücelerin çevresindeki disklerine yoğun kütle çekimi uyguladığı düşünülüyor. Beyaz cüceler çevresindeki maddeyle ilgili diğer kanıtlar ise diskteki elementlerin tanımlanmasından geçiyor. Beyaz cüceler hidrojen ve helyum ağırlıklı olsa da şimdiye kadar gözlenen 100'den fazla sistemde oksijen, magnezyum, silikon ve demir gibi diğer ağır elementlere de rastlandı. Beyaz cüce atmosferlerinin ise yakın asteroitlerce kirlendiği düşünülmektedir. Ancak PG 0010+280 için alınan Spitzer verileri bu asteroit modellerine uymadı. Alınan kızılötesi ışık gençleşmiş bir gezegenden ya da 'yıldız olmayı başaramamış' kahverengi cüceden gelmekteydi. Kaliforniya Üniversitesi ve Almanya'daki Avrupa Güney Gözlemevi'nden Siyi Xu: Bu araştırma daha fazla veri gerektirse de ben bir dev gezegenden kuşku ediyorum. Eğer gerçekten de durum buysa kırmızı dev aşamasına gelen hatta patlayıp beyaz cüceye dönüşen yıldızların çevresinde gezegenlerin olduğu anlamına gelir diyor. Gelecekte James Webb Uzay Teleskopu parlayan disk sorununu ve ölü yıldız çevresindeki gezegenleri görmemizi sağlayabilir. Şimdi hedefte gençlik çeşmesi arayan insanoğlu gibi başka gençleşen gezegen var mı, sorusu var."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/olusum-sutunlari-3-boyutlu-ortama-aktarildi/", "text": "Yeni araştırmaya göre simge haline gelen yapıya Yıkım Sütunları denilmesi daha uygun ESO'nun Çok Büyük Teleskopu üzerindeki MUSE aygıtını kullanan gökbilimciler Messier 16, Kartal Bulutsusu'nda yer alan ünlü Oluşum Sütunları'nın tamamen üç boyutlu ilk görüntüsünü oluşturdular. Yeni gözlemler gökbilimin simgelerinden bir haline gelen bu nesnedeki farklı toz sütunlarının uzaysal dağılımlarını ve birçok yeni detayı gözler önüne serdi bunlar arasında genç bir yıldıza ait daha önce görülmeyen bir jet de bulunuyor. Kümenin parlak yıldızlarından kaynaklanan yoğun ışıma ve yıldız rüzgarları tozlu Oluşum Sütunları'nı zamanla şekillendiriyor. Yaklaşık üç milyon yıl içerisinde ise tozlu kısımlar tamamen yok olacaklar. Oluşum Sütunları'nın ilk NASA/ESA Hubble Uzay Teleskopu görüntüsü yirmi yıl önce çekildi. Kısa sürede meşhur olan kareler akılda kalan görüntülerden biri haline geldi. O andan itibaren, birkaç ışık-yılı genişliğindeki bu dalgalı bulutlar hem bilim insanlarını hem de halkı şaşırtmaya devam ediyor. Yakın yıldız kümesi NGC 6611 ile birlikte uzantılı yapılar, Kartal Bulutsusu denilen ya da Messier 16 veya M16 olarak da bilinen yıldız oluşum bölgesinin bir parçasıdır. Bulutsu ve ona bağlı nesneler yaklaşık 7000 ışık-yılı uzaklıkta, Yılan takım-yıldızı doğrultusunda yer almaktadır. Oluşum Sütunları yeni yıldızların doğdukları dev gaz ve toz bulutları içerisinde gelişen sütun-benzeri yapıların klasik örneklerinden biridir. Sütunlar, muazzam büyüklükteki mavi-beyaz O ve B yıldızlarının oluşumları sırasında etrafa yaydıkları yoğun mor-ötesi ışınım ve yıldız rüzgarlarının çevredeki daha az yoğun maddeleri dışarıya doğru sürüklemesiyle meydana gelmektedir. Bununla birlikte, daha yoğun olan gaz ve toz grupları bu erozyona daha uzun süre dayanabilirler. Bu kalın toz paketlerinin arkasındaki maddeler O ve B yıldızlarından kaynaklanan şiddetli ışımadan korunmaktadır.Bu koruma kalkanı bir sütunda parlak yıldızlardan dışarıya uzanan koyu renkli bölümü olup, karanlık kuyruklar ya da fil hortumları meydana getirir. ESO'nun Çok Büyük Teleskopu üzerindeki MUSE aygıtı ile Oluşum Sütunlarında devam eden buharlaşma olayı oldukça detaylı bir şekilde tanımlandı ve böylece sütunların yönelimi ortaya çıkarıldı. MUSE soldaki sütunun ucunun bize doğru yöneldiğini, diğerlerinin aksine NGC 6611'in arkasındaki bir sütunun üstünde yer almaktadır. Bu uç kısım NGC 6661'in yıldızlarından gelen şiddetli ışımaya maruz kalmaktadır ve sonuç olarak sol alttaki, orta ve sağda yer alan ve hepsi de bakış doğrultumuzun tersine yönelmiş sütunlardan daha parlak görünmektedir. Gökbilimciler NGC 6611'deki gibi genç O ve B yıldızlarının yeni yıldız oluşumuna katkılarını daha iyi anlamayı umut ediyorlar. Çok sayıda çalışma ile bu bulutların içerisinde öncül yıldızların oluştukları tespit edilmiş durumda onlarda da tabi ki Oluşum Sütunları'dır. Oluşum Sütunları gibi koşullarda daha fazla yıldızın oluşması, zamana karşı yapılan bir yarış gibidir. Güçlü yıldızlardan çıkan yoğun ışıma sütunları öğütmeye devam etmektedir. Oluşum Sütunları'ndaki buharlaşma oranını MUSE ile ölçerek, gökbilimciler sütunların daha ne kadar dayanacaklarına dair bir zaman ölçeği oluşturdular. Her milyon yıl içinde Güneş'in 70 katı kadar kütle kaybediyorlar. Şu anda sahip olduğu Güneş'in 200 katı civarındaki kütlesiyle Oluşum Sütunları'nın tahmini yaşam süresi aşağı yukarı üç milyon yıl veya daha fazlası kozmik zaman ölçeğinde bir anlık süre. Görünüşe göre bu kozmik sütunlara Yıkım Sütunları ismi de uygun düşebilir. Notlar Soldaki sütun, yukarıdan aşağıya tek bir nesne olarak düşünülmektedir ve uzunluğunun yaklaşık dört ışık-yılı olduğu tahmin edilmektedir. En uzun sütun olup sağdakinin yaklaşık iki katı uzunluğundadır."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/olympus-dagi-yakinindaki-lav-izleri/", "text": "Güneş Sistemi'nin en büyük dağı olan Olympus volkanının tetiklediği tektonik kuvvetler nedeniyle, dağın çevresindeki bölgede dev heyelan ve lav akıntılarının izleri ESA'nın Mars Express aracı tarafından gösterildi. Aracın yüksek çözünürlüklü stereo kamerası ile 23 Ocak 2013'de alınan görüntüler, Olympus Dağı'nın yaklaşık 200 km doğusundaki Sulci Gordii olarak bilinen bölgeye aittir. Bölgenin görünümü Olympus Dağı'na yakın kısımların çökmesiyle oluştuğunu işaret eder gibidir. Bugün bu ovaları çevreleyen ve yaklaşık 2 km yüksekliğinde dik uçurumlar bulunmaktadır. Çöküş belki de yeraltı suyunun çekilmesi sonucunda yüzey altındaki kayaların parçalanmasını sağlayan volkanik hareket ile oluştu. Çöküş sırasında bölge çevresindeki volkanik ovalar yüzlerce kilometre aşağı kaymış olmalı. Olympus Dağı'ndan akan lavların çevredeki ovalara etkisinin benzerini Dünya'da da Hawai Mauna Loa'daki gibi bazı volkanların çevresinde de görürüz. Sulkuslar Gordii çevresindeki yumuşak ovalar büyük bir olasılıkla büyük bir heyelan sonrası üzerini kapatan lav sonrasında oluşmuş olmalı. 'Sulci'ın -Mars'ta birbirine paralel tepe ve vadileri tanımlamak için kullanılan jeolojik terim-karakteristik oluklu görünümü ise volkandan uzak kayan ve bu nedenle sıkışan toprağın yükselmesi ve ardındaki parçanın çökmesi ile oluşmuş. Zaman içerisinde tepeler erozyonun etkisiyle yumuşak sırtlara büründü. Oluklu yapı en iyi yakın çekim ile görülür. Görüntüler tepelerin ince rüzgarlarla aşınıp heyelan yoluyla vadilerin alt kısımlarına taşındığını gösterir. Benzer şekilde düz ovalara yakından bakıldığında toprağın üzerindeki tozlu örtünün ince dalgalar şeklinde bir görünümde olduğu fark edilir. Bu ince dalgalanmalar yüzeyi süpüren rüzgar sonucunda oluşmuştur. Yakın görünümde ayrıntılı olarak görülen yarıkların uzunluğu 50 km ile 300 km arasında değişir. Bu yarıklar kısa ömürlü lav akıntıları ya da su ile oluşmuş olabilir. Görüntünün topografik haritasında ise tektonik kuvvetlerin etkisiyle Mars toprağının parçalanmış hali açıkça görülüyor. Bunun gibi karmaşık izlere ve geçmişe sahip Mars bölgelerini inceleyen bilimciler, -Dünya'daki benzer örneklerle kıyaslayarak- Mars'ın geçmişindeki hareketliliği ve jeolojik süreci anlamaya çalışıyor. Sulkuslar Gordii Bölgesinin başına gelenler yeryüzündeki bazı bölgelerde de görülmüştür. Yeryüzünde de volkan hareketliliği, rüzgar, su ve tektonik hareketler bazen yüzeyde kilometrelerce boyunca etkili olmakta ve yüzey malzemesini yüzlerce kilometre taşıyabilmektedir."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/omega-bulutsusu/", "text": "Avrupa Güney Gözlemevi'nin Çok Büyük Teleskopu ile Omega Bulutsusu'nun net bir görüntüsü elde edildi. Bulutsu'nun gül rengindeki orta kısmındaki yeni yıldız oluşturan gaz ve toz bulutları ayrıntılı bir şekilde görülebiliyor. Omega Bulutsusu'ndaki koyu renkli gaz ve toz yapısı yeni nesil yıldızların oluşumu için gerekli hammaddeyi sağlamaktadır. Bulutsuda göz kamaştıracak kadar parlak mavi ışık yayan yıldızlar sahnede yerini yeni almış yıldızlardır. Dumanlı görünüm içindeki şerit şeklinde parlayan gaz yeni başlangıçlara gebe. Buluttaki daha koyu kırmızı bölgeler ise genç ve sıcak yıldızların yoğun morötesi ışınımı etkisi parlayan hidrojen gazının varlığını gösteriyor. Omega Bulutsusu gören kişinin hayal gücüne farklı adlar almıştır: Kuğu Bulutsusu, At Nalı Bulutsusu, Istakoz Bulutsusu gibi. Bulutsu ayrıca M17 (Messier 17) ve NGC 6618 olarak da katalogda yerini almıştır. Bulutsu Yay Takımyıldızı içinde ve 6500 ışık yılı uzağımızda yer almaktadır. Gaz ve toz alanı içinde Samanyolu'nun büyük kütleli ve en genç yıldızlarını barındıran, en aktif yıldız oluşumunu gerçekleştiren bölgelerinden biri olan Omega Bulutsusu Gökbilimcilerin popüler gözlem nesnelerinden biridir."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/on-yil-oncesinden-gelen-goruntu/", "text": "En yakın komşumuz olan Ay'ın üzerindeki bu tuhaf kıvrımlı kanal dikkat çeken oluşumlardan biridir. Temmuz 1971'de Apollo 15 astronotları bu kanalın kenarına kadar ünlü Ay araçlarını sürmüşlerdi. Hadley Rille olarak bilinen oluşum ilk kez 18. Yüzyıl İngiliz matematikçi ve mucit John Hadley tarafından görülmüştür. Hadley 1721'de Londra'daki Royal Society'e küresel aynadan yaptığı bir teleskop sundu. Teleskop öncekilerde ortaya çıkan görüntü sapmalarını önleyen parabolik yüzey şeklinde yapılmıştı. Hadley Rille'nin tahminen 3 milyar yıl önce lav akışı nedeniyle oyularak oluştuğu düşünülmektedir. Kanal 1500 m genişliğinde ve yer yer 300 m'den daha fazla derinleşmektedir. Toplam uzunluğu 120 km'yi bulmaktadır. Apollo astronotları Rille duvarlarındaki katmanlar fotoğraflandı. Burada pek çok volkanik patlamaların ardından yeni bir katman oluştuğu görüldü. Son oluşan patlama ise kıvrılıp giden kanalın oluşmasını sağladı. Yine de gezegen bilimciler bölgedeki sürecin ayrıntılarını tam olarak bilmiyor. Bu fotoğraf Ay keşfi için 2004-2006 arasında çalışan ve küçük bir kamerası olan ESA'nın SMART-1 uydusu tarafından çekilmiştir. Bu görüntü 2000 km yüksekten alınmıştır ve yaklaşık 100 km genişliğe sahip alanı göstermektedir. Hadley Rille 25 K/3 D koordinatlarında yer almaktadır. SMART-1, ESA'nın Ay'daki ilk göreviydi. Araç, Eylül 2006'da kontrollü şekilde Ay yüzeyine çarptırılmıştı. SMART-1, Ay yüzeyine oldukça yakın yörüngede uçmuş ve 2000'den fazla tur atmıştı. Görsel telif hakkı: ESA/Space-X, Space Exploration Institute"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/onemli-bir-gezegen-kesfi/", "text": "İlk Kez Bir Kümede Güneş Benzeri Yıldız Çevresinde Dolanan Gezegen Bulundu. Gökbilimciler bir yıldız kümesindeki güneş benzeri yıldızların çevresinde dolanan gezegenler olduğunu keşfetti. Veriler yıldızların yoğun olduğu bölgede gezegenlerin de oluşabileceğini gösteriyor. Gezegenler yaşanabilir olmamasına karşılık, öyle bir gezegende gökyüzünde görünen yıldız sayısı bizimkine oranla daha fazla olacaktır. Bölgede şimdilik iki gezegene rastlandı. Bunlar da yıldızlarına çok yakın, çok sıcak iki süper dev gaz gezegen. Arıkovanı Kümesi olarak bilinen yıldız kümesinde merkezde toplanmış, yaklaşık 1000 dolayında güneş benzeri yıldız bulunuyor. Arıkovanı açık kümesi dev bir gaz bulutunun doğurduğu yıldızlardan oluşur. Yıldızlar bu nedenle benzer kimyasal bileşenlere sahiptir. Doğduktan hemen sonra küme içine yayılan yıldızların tersine buradaki genç yıldızlar daha küçük kütle çekimi kuvveti nedeniyle birbirlerine yakın kalırlar. NASA Astrofizik Programı bilimcilerinden Mario R. Perez: Bu zor koşullar altındaki kümede yine de gezegenler olduğunu gördük diyor. Bulunan gezegenler Pr020 1b ve Pr021 1b olarak adlandırıldı. Gezegenler yıldızların adlarının ardından b harfinden başlamak üzere kodlanarak adlandırılır. Atlanta Georgia State Üniversitesi Astronomi yüksek lisans öğrencisi Sam Quinn: Bunlar Arıkovanı'nın ilk balları diyor. Harvard-Smithsonian Astrofizik Merkezi'nden David Latham ve Quinn'in başını çektiği ekip, kütle çekiminden doğan yıldız yalpalamasını ölçmek için Arizona yakınındaki Fred Lawrence Whipple Gözlemevi'ndeki 1,5 m'lik Tillinghast Teleskopunu kullanırken gezegenleri fark ettiler. Önceki aramalarda büyük kütleli yıldızların çevresinde gezegen bulunmasına karşılık böylesi bir küme içinde güneş benzeri yıldızların çevresinde gezegen görülmemişti. Quinn: Bu gezegen avcıları için büyük bir sorun olmuştur. Biz en azından gezegen oluşumunu etkilemeyen Avcı Bulutsusu gibi açık kümelerdeki yoğun yıldızlı ortamlarda bazı güneş benzeri yıldızlar çevresinde gezegen olabileceğini düşünüyorduk. Sonunda onların orada olduğunu gördük diyor. Kuramcılar şimdi yıldızlarına çok yakın olan bu sıcak Jüpiterlerin oluşumuna yıldız rüzgarının etkisini araştırıyor. Çoğu kuram gezegenlerin daha uzakta oluşup daha sonra içe doğru hareket ettiğini söylüyor. NASA'nın Güneş Sistemi Kökeni araştırma ekibinden Russel White: Görece genç olan Arıkovanı kümesindeki gezegenlerde genç yaştadır. Buy dev gezegenlerin içe doğru belli sınırlar içindeki hızla hareket etmesi gereklidir. Ama ne kadar hızlı olduğunu bilmemiz gerekir diyor. Araştırmacılar ayrıca Arıkovanı kümesinin metal açıdan zengin olduğunu da buldular. Arıkovanı'ndaki yıldızlarda demir gibi ağır metallerin bulunduğunu gördüler. White: Bana göre yıldızların yakınında bol miktarda gaz devi gezegenler var. Ortamdaki metal bolluğu da gezegen oluşumuna katkı sağlıyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/onemli-bir-gezegen-ve-olusum-diski-kesfi/", "text": "Gökbilimciler, genç bir yıldızın toz diski içinde genç bir gezegen keşfetti. Bu tür keşifler Güneş Sistemi'ndeki asteroit kuşağı ve Kuiper kuşağı gibi halkaların ve gezegenlerin nasıl oluştuğunun anlaşılması açısından önemlidir. Keşif Hawaii'deki Mauna Kea tepesinde kurulu WM Keck Gözlemevi tarafından doğrulandı. 51 Eridani b gezegeni yıldızından milyon kat daha sönük ve başka hiçbir yerde görülmedik kadar metan barındırıyor. SETI Enstitüsü'nden kıdemli gezegen bilimci Franck Marchis Gemini Gezegen Görüntüleyicisi ile parlak yıldızların çevresindeki sönük ve genç gezegenleri analiz edebilirsiniz. Bu açıdan iyi tasarlanmış bir alettir diyor. NASA'nın Kepler Uzay Teleskopu binlerce gezegen keşfetti. Yıldızın önünden geçen bir gezegen yıldızın alınan ışık eğrisinde azalmaya neden olur. Kepler bu yöntemle gezegen avlar. Ancak Gemini Gezegen Görüntüleyicisi parlak yıldızların çevresindeki soluk gezegenleri görmesi için özel olarak tasarlanmıştır. Keşif ekibinden Stanford Üniversitesi Fizik Bölümü'nden Prof. Bruce Macintosh: Kepler gezegenlerin gölgesine bakarak onları bulur. Gemini Gezegen Görüntüleyicisi ise onları doğrudan görüntüleme diyebileceğimiz parlaklıklarıyla tanır diyor. Bu yöntem bir deniz fenerinin önündeki ateş böceğini görmeye benzetilebilir. Yıldızın gezegene göre oldukça parlak olan ışığı kapatılarak çevresindeki oluşumlar görülebilir. Ekip daha sonra bulgularını doğrulatmak için Dünya'daki en büyük optik/kızılötesi teleskoplara sahip olan Keck Gözlemevi'ne başvurdu. Keck Gözlemevi'ndeki NIRC2 kamera ve optik uyarlamalı sistemi kullanmamıza izin verildi. NIRC2, GPI'ya göre daha uzun kızılötesi dalga boylarını gözleyebilir ki 51 Eri b gibi soğuk bir gezegenin gözlemi için gerekli olanda bu aletti. Bu aletler uzun kızılötesi dalga boylarını emerek gezegenin atmosferindeki bulutların özelliklerini ortaya çıkarır diyor Macintosh. Victoria Üniversitesi'nden gökbilimci Christian Marois : Keck Gözlemevi verileriyle gezegeni onaylamak ve atmosferini tanımlamak çok önemliydi. Araçların çok yönlü set sunması ve Keck Gözlemevi'ndeki büyük birincil aynalar bulguların doğrulanması için mükemmel bir fırsat sunar diyor. GPI geçtiğimiz yıl Şili'deki 8 metrelik Gemini Güney Teleskopu'na kuruldu. Ekip bugüne kadar yaklaşık 100 genç yıldız çevresini taradı. 51 Eri yıldızı oldukça genç olup sadece 20 milyon yıl yaşındadır. Güneş'ten daha sıcak olan yıldızın b gezegeni ise Jüpiter'in yaklaşık iki katı kütlesindedir. Yıldızı çevresinde Dünya-Güneş uzaklığının 13 katı kadar uzakta dolanıyor görünmektedir. Bu uzaklık Güneş Sistemi'nde Satürn ile Neptün arasına denk gelir. SETI Enstitüsü'nden Eric Nielsen: 51 Eri yıldızında aradığımız her şey mevcut. Hem bize yakın hem genç. Bu yıldız daha doğmadan son dinozor -40 milyon yıl önce- ölmüştü diyor. Bilindiği üzere kozmik saat ölçüsünde 20 milyon yıl çok kısa bir süredir. Bu süreçte gezegenler birleşme eğiliminde olup yüz milyon yıl boyunca iç enerjilerini kızılötesi ışıkla yayarlar. Bu tür gezegenler 400 C ile 650 C derece arası sıcaklıktadır. Şimdiye kadar görüntüleme yöntemiyle keşfedilen en küçük gezegen olmasının yanı sıra aynı zamanda soğuk olması atmosferinden yayılan güçlü metan sinyallerinin kanıtıdır. Diğer Jüpiter-benzeri gezegenlerde çok sönük miktarda ağır metana rastlanmıştı. NASA Ames Araştırma Merkezi'nden astrofizikçi Mark Marley: Güneş Sistemimizdeki soğuk dev gezegenlerin atmosferlerinde genellikle karbon monoksite rastlanır. Burada ise durum tersidir. 51 Eri b atmosferinde bol miktarda metan olması gezegenin gelecekte Jüpiter'in kuzeni olması anlamına gelir diyor. Bu özellikler Jüpiter'in emekleme dönemine benzetiliyor. Ama elbette tam olarak Jüpiter gibi değil. 400 C derece gibi kurşunu bile eritecek sıcaklığa sahip gezegen şimdilik çok sıcak ama gelecekte Jüpiter benzeri bir yapıya bürüneceğine yönelik birçok ipucu bulunmaktadır. Bilinen gezegenlerin özelliklerinin saptanması Güneş Sistemi'nin nasıl geliştiğini de ortaya çıkaracak. Gökbilimciler Güneş Sistemi'ndeki gaz devlerinin güçlü çekimleriyle hidrojen ve diğer gazları çekip çekirdekleri çevresinde atmosferlerini oluşturduklarını düşünüyor. Ancak şimdiye kadar keşfedilmiş Jüpiter-benzeri gezegenler çok sıcak olduğundan aniden çöküp hızla gelişmiştir. Burada önemli bir fark ortaya çıkar ki Dünya gibi karasal gezegen oluşumları bu sürece benzetilir. Elbette çok sıcak maddenin hızla çökmesi, devlerin gaz gezegen olması yolundaki engel değildir. Genç 51 Eridani b'nin oluşumu da bu süreci hatırlatmaktadır. 51 Eri b gerçekten soğuk. Jüpiter'de bu gezegen gibi oluşmuş olabilir. Aslında tüm güneş sistemlerinde birçok benzer gezegen olabilir diyor Macintosh. Macintosh'a göre Dünya'dan büyük yüzlerce gezegen bulunmaktadır. Bunların bir kısmı süper Dünya denilen Neptün gibi olup, buz ya da gazdan mı oluştuğu henüz bilinmeyen gezegenlerdir. 51 Eridani b'nin incelenmesi komşu genç sistemlerin araştırmasında işleri kolaylaştırabilir ve evrendeki gezegen oluşum mekanizmasının anlaşılmasını sağlayabilir."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/onemli-saturn-sistemi-kesifleri/", "text": "Satürn Sistemi'nde 2004'ten bu yana görev yapan Cassini-Huygens Uzay Aracının yardımıyla birçok bilinmeyen de ortaya çıktı. Araç sistem üzerindeki görevine devam ediyor. İşte Cassini keşiflerinin en önemlileri: Gece-Gündüz Eşitliğinde Satürn Halkaları: 11 Ağustos 2009'da güneş ışıkları Satürn halkalarının tam karşısından vurdu. Satürn'de gerçekleşen bu gece-gündüz eşitliği zamanı, 15 yılda bir gerçekleştiği için gökbilimcilerin ilgisiyle karşılaştı. Cassini uzay aracıda bu ender karşılaşılan olayı kaçıramazdı. Böylece halkalardaki dağlar, tepelerin yükseklikleri de ölçülebildi. Görüntüde Satürn'ün 10 metre kalınlığındaki halkalarının üzerinde, 8 km'lik Daphnis'in 4 km uzunluğundaki gölgesi görünüyor. Titan'daki Parıltı Cassini uzay aracı, Satürn'ün en büyük uydusu Titan'da göl olduğunu doğrulayan yandaki görüntüyü çekti. Araç aslında göreve başladığı 2004 yılından bu yana böylesi bir parıltı peşindeydi. Aradığını Ağustos 2009 gece gündüz eşitliğine girerken yakaladı. Parıltının olduğu yer Titan'ın kuzey yarımküresi. Cassini fotoğrafı çektiğinde bölgeye bahar gelmişti. Titan'ın sisli atmosferi ve bu atmosferden yansıyan güneş ışığının buluşması böylesine bir manzarayı ortaya çıkardı. Fotoğraf 8 Temmuz 2009 tarihinde Cassini'nin kızılötesi ve görünür dalga boylarında alındı. E Halkasının Nedeni: Enceladus Satürn'ün E halkasındaki yapıyı inceleyen Cassini, bu halkayı Enceladus'un oluşturmuş olabileceğini keşfetti. Halka bildiğimiz sodyum tuzundan oluşuyor. Bu tuzda Enceladus'taki buz volkanlarından fışkırmakta. Enceladus'un buzlu yüzeyinin altında okyanus olduğu düşünülüyor. Bu kabuğun zayıf yerlerinden fışkıran su, buz olarak uzaya yayıldığı ve böylece E halkasını oluşturduğu öne sürülmekte. Satürn'deki Kutup Işıkları Soldaki görüntüye ait videoda Satürn'ün kuzeyindeki Güneş Sistemi'ndeki en uzun kutup ışıklarını gösteriyor. Sağdaki görüntüye ait videoda ise bu ışıkların değişimini 3 boyutta gözler önüne seriyor. Buradaki ışık cümbüşü gezegenden 1200 km'den daha fazla uzağa uzanabiliyor. Burada turuncu rengiyle görünen ışıkların asıl rengini gökbilimciler bulmaya çalışıyor. Enceladus'un Uzaya Amonyak Yolladığının Keşfi Cassini uzay aracının Enceladus,'a yaptığı iki yakın uçuş sonucunda uydudan amonyak sızdığı da bulundu. Veri, araçtaki İyon ve Kütle Tayfölçeri tarafından sağlandı. Amonyak su içinde çözünmekte ve böylece suyun donma sıcaklığını düşürmektedir. Amonyak antifiriz olarak da kullanılır. Böylce Enceladus'taki suyun amonyaklı su olduğu anlaşılıyor. Anlaşılamayan ise bu amonyağın nasıl olup da buzun içinde aynı oranda kalabildiği. Titan'da Hidrokarbon Yağmurları ve Göl Oluşumları Titan'dan alınan son görüntülerde uydunun güney yarımküresinde hidrokarbon yağmurları olduğu görüldü. Bu da Titan'da hidrokarbon gölleri olduğu anlamına geliyor. Aslında birkaç yıldır bu konuda ciddi şüpheler bulunuyordu. Bu şüpheler Cassini aracıyla ortadan kalktı. Yandaki görüntüde Ontario Lacus adlı bir gölün zamanla oluştuğu gözleniyor. Göl 15 km kadar bir değişime uğramış. Satürn'ün Altıgen Kuzey Kutbu: Satürn'ün altıgen şeklindeki kuzey kutbu görüntülendi. Altıgen kutup ilk kez 30 yıl önce bahar mevsiminde bulunan Satürn'ün yanından geçen Voyager 1 uzay aracı tarafından görüntülenmişti. Son 15 yıldır bu bölge karanlıktaydı. Gece-gündüz eşitliğini fırsat bilen Cassini altıgen kutbun görüntüsünü çekmeyi başardı. Fotoğraf ve ayrıntılar Cassini'den alınmıştır. 1 Yorum Dünya dışındaki gezegenler ve biz insanların ulaşamayacağı uzaklıktaki gezegenler büyük gizemlerini koruyorlar insanlık bu gezegenlere ulaşabilirse değişik yaşam canlıları muhtemelen görecektir."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/opportunity-maraton-pesinde/", "text": "Son zamanlarda Mars gezginlerinden Opportunity ile ilgili haber gelmiyordu. Meğer yoğun bir uğraş peşindeymiş: Maraton Vadisi'ne nasıl gideceğini hesaplıyormuş! 2004 yılında Mars'a indirildiğinde sadece üç ay ömür biçilen Opportunity, gezegen yüzeyinde 10 yıl boyunca 42,195 kilometre yol kat ederek mühendislerini utandıracak gibi. Bunun için kendisine yeni bir hedef belirledi: Maraton Vadisi. Aslında Opportunity bu yolculuğa 8 Şubat 2015'de başladı ve şimdiye kadar 220 metre yol aldı. Robotun olimpik maratonu bittiğinde 42,195 km yol almış olacak. Opportunity şimdiye kadar sayısız gözlem ve veriyi bilim insanlarına iletti. Örneğin Mars Yörünge Keşif Aracı ile birlikte Endeavour kraterinin batı kenarında kil minerali tespit etti. Bu minerallerin varlığı toprakta bir zamanlar asidik değil daha çok nötral su olduğu anlamına gelir. Daha fazla veri isteyen Mars bilimcileri altı ay önce Opportunity'e yeni hedef olarak Maraton Vadisi'ni belirledi. NASA'nın Jet İticileri Laboratuvarı'ndan Mars Keşif Aracı proje yöneticisi John Callas: Opportunity 11 yıl önce göreve başladığında Mars'ta bir kış bile geçiremeyeceğini düşünüyorduk. Ancak araç bizi yanılttı. Aracın bu kadar zaman içinde ilettiği bilgiler Mars yüzeyiyle ilgili bilgimizi zenginleştirdi ve artık kahraman olarak anılmaya başlandı diyor. Opportunity'nin hedefinde Maraton Vadisi'nin girişindeki çarpma krateri olacak. Ekip Opportunity'i sürekli bellek kullanımını engelleyerek kullanmak istiyor. Sürekli bellek modunda araç gündüz topladığı verilerle dolan belleğini akşam uykuya dalmadan önce Dünya'ya ileterek boşaltır. Opportunity mühendis ekibi önümüzdeki haftalarda yeni bir uygulamayı araca yükleyecek. Böylece araç daha fazla veri depolayabilecek. Opportunity ve ikizi Spirit 2004'de Mars'ta görevlerine başladı. Spirit 2010 yılında pudra inceliğindeki kuma saplanınca görev yapamaz duruma geldi. Opportunity ise 2011'den bu yana 22 kilometre çapındaki Endeavour kraterini inceliyordu. Her iki robotta Mars yüzeyinin bir zamanlar ıslak olduğunun kanıtlarına ulaştı. Opportunity 6 Ocak 2015'de Endeavour duvarı üzerindeki en yüksek noktaya (135 metre) ulaştı. Bundan sonrası hedefteki Maraton Vadisi'ne doğru güneye yol almak oldu. Araç yola devam ediyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/opportunity-ses-ver/", "text": "NASA'nın yaklaşık 15 yıldır Mars yüzeyinde görev yapan Opportunity robotu kum fırtınalarının güneş enerjisini kesmesi nedeniyle 10 Temmuz'dan bu yana sessiz. Bilim insanları toz fırtınasının etkisinin azaldığını düşünüyor. Bu da aracın pillerini şarj etmesi ve yeryüzüne telefon edebilmesi için uygun koşulları sağlayabilir. Bu çağrı gelene kadar robotun ne durumda olduğunu kimse bilmeyecek. Ancak robottan sorumlu ekip iyimser: Fırtına öncesinde pillerin durumunu ve bulunduğu yerin sıcaklığını ölçmüşlerdi. Fırtına öncesinde iyi durumda olan pillerin fırtına nedeniyle bozulma olasılığı yok. Ayrıca toz fırtınaları bölgeyi ısıtacağından robotun hayatta kalması için yeterli sıcaklık olduğu kanısındalar. 2018 fırtınası Mars'ın yaz mevsimine girmesiyle başlamıştı. O zaman Opportunity neden hala yanıt vermiyor. Mühendisler neden aceleci? Tau değeri 2'nin Altındaysa Mars'taki toz fırtınaları güneş ışığının yüzeye ulaşmasını engelleyerek tau adı verilen değerin artmasına neden oluyor. Tau ne kadar yüksekse o kadar az güneş ışığı var demektir. Opportunity'nin 10 Haziran'da ölçtüğü son tau değeri 10,8 idi. Mars için ortalama tau değeri ise 0,5'dir. JPL mühendisleri, robotun pillerini yeniden doldurabilmesi için 2,0'dan daha küçük tau değeri olması gerektiğine işaret ediyor. NASA'nın Mars Reconnaissance Orbiter adlı yörünge aracında takılı olan geniş açılı kamera ile gökyüzündeki değişim izlenerek yüzeyin görünür duruma gelmesi izleniyor. Bu bilgi bilim insanlarının tau değerini tahmin etmelerini sağlayacak. Opportunity'nin sinyal için iki seçeneği var Mühendisler haftada birkaç kez gezegen sondaları ile Dünya arasında iletişim kurabilen NASA'nın Deep Space Network uydusu yardımıyla Opportunity ile konuşmayı deniyor. Dev DSN antenleri uyanma zamanlarına programlı olduğundan robota uyan sinyali yolluyor ve ardından yanıt gelmesini bekliyor. Ayrıca JPL'in radyo bilim grubu DSN antenlerindeki daha geniş frekans aralığını algılayabilen özel donanımları da kullanıyor. Burada da Mars'dan gelen her sinyal kaydedildiğinden bunların arasından Opportunity'nin sesi aranır. Ya Araç Arızalanmışsa Opportunity herhangi bir sorunla karşılaştığında kendini korumak için otomatik arıza moduna girebilir. Mühendisler robottan bir sinyal almayı başarırsa olası hata modu için üç anahtar çözüm hazırladı. - Düşük güç arızası: Mühendisler robotun 10 Haziaran'daki son iletişimden hemen sonra düşük güç hatasına geçtiğini varsayıyor. Bu mod, yeterli güneş ışığının alınacağı zamana kadar robotu uykuya alır. - Saat arızası: Hazırda bekleme modunun kritik durumu robotun yerleşik saatidir. Robot saatin kaç olduğunu bilmeyebilir ve ne zaman iletişime geçeceğini hesaplayamaz. Bu durumda robot zamanla ilgili tahmini güneş ışığındaki artış gibi çevresel etkenlerle yapabilir. - Uploss hatası: Robot Dünya'dan uzun süre duymadığında uploss hatasına girebilir- yani haberleşme cihazı çalışmıyor olabilir. Robot bu durumda Dünya ile farklı yollarla iletişim kurmaya dener. Sinyal gelirse ne olacak? Mühendisler robottan sinyali duyduklarında iki haftadan birkaç haftaya kadar sakin davranacaklar. Bu komadan yeni çıkmış hastanın durumu gibidir. Tamamen eski haline gelmesi zaman alabilir. Mühendisler robot hakkında yeterli bilgiye ulaşmadan son kararı vermeyeceklerdir. Bunun için Opportunity'nin pillerinin durumu ve robotun sıcaklığı hakkında bilgi alınması gerekir. Saat doğru değilse sıfırlanır. Robotun hassas parçalarına tozun yapışıp yapışmadığını kontrol için farklı kısımların fotoğrafları istenir. Akümülatörlere toz girip girmediği ve ne kadar etkilendiği kontrol edilir. Tüm veriler toplandıktan sonra kurtarma operasyonu için tartışma açılır. Her şeye rağmen Mühendisler Opportunity'den sinyal alınsa bile robotun eskisi gibi olmayabileceğini de göz ardı etmiyor. Robotun bataryaları uzun süre çalışmadığından tahmin edilenden daha fazla boşalmış olabilir. Bu pillerin şarj olamaması robotun tüm işlemlerini etkiler. Ayrıca kış aylarında ısıtıcıların çalışması için gerekli olan pilleri de kurumuş olabilir. Aslında toz çok önemli bir sorun değil. Önceki fırtınalarda kamera lensleri üzerini toz kaplamıştı ama bunlar zamanla azaldı. Kalan tozlar kalibre edilebilir. Opportunity'ye kart gönder Opportunity takımı her desteğe ihtiyaç duyuyor. Opportunity'i canlandırmak için aşağıdaki gibi bir kart yollamaya ne dersiniz?"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/opportunity-yeni-hedef-belirledi/", "text": "Dünya'dan fırlatılışının 10. yılı yaklaşan Mars Keşif Aracı Opportunity, yeni inceleme alanına doğru tekrar harekete geçti. Opportunity, Solander noktası ve Cape York tepesi arasında 20 aydan bu yana araştırma yapıyor. Bölge 22 kilometre çaplı Endeavur Krateri'nin ortasında yer alıyor. Washington Üniversitesi'nden Ray Arvidson: Yeni hedef olan Solander Noktası kaya katmanlarını incelemek için seçildi diyor. Solander Noktası araç için hayatta kalma olanağı da sunacak. Mars'ın güney yarıküresinde yakın zamanda kış mevsiminin başlayacak olması, aracın daha fazla güneş ışığı almasını sağlayacak olan kuzeye doğru yol almasını gerektiriyor. Jet İticileri Laboratuarı , Mars Keşif Aracı proje yöneticisi John Callas: Kış başlamadan önce aracı 15 derecelik eğimi olan kuzeydeki bu bölgeye götürmek istiyoruz diyor. Mars'ın bu bölgesine kış Şubat 2014'de gelecek. Bu aracın yaşayacağı altıncı kış mevsimi olacak. NASA'nın Mars Keşif Aracı projesi 2003 yılında başladı: 10 Haziran'da Spirit ve 7 Temmuz'da Opportunity fırlatıldı. Ocak 2004'te Mars'a başarıyla inen araçlar üç aylık asıl görevlerini tamamlayarak uzun sürecek yeni görevlerini yerine getirmeye koyuldular. Mars'ın geçmişinde su olduğuna ilişkin net bir kanıya ulaşamadılar. 2010 yılında Spirit, dördüncü kış mevsiminin başlangıcında hareket yeteneğini, saplandığı pudra inceliğindeki kum nedeniyle kaybetti. Daha sonra da Dünya ile iletişimi kesti. Buna karşılık Opportunity, yaşlılık belirtileri göstermesine karşılık, inatla yeni keşifler yapmayı sürdürüyor. Kısa bir süre önce Opprtunity, Cape York'tan ayrılmadan hemen önce Esperance adlı bir kayayı robot kolundaki kaya aşındırma aracı, alfa parçacığı X-Işını Tayfölçeri ve mikroskobik kamera gibi yardımcı aletleriyle inceledi ve kayada kil-mineral bileşiminin varlığını belirledi. Cornell Üniversitesi'nden Steve Squyres: Esperance sonuçları bizim bu görev süresince elde ettiğimiz en önemli bulgulardan biridir. Buna göre çevredeki bu kaya gibi birçok kayanın ve minerallerin su ile taşınarak bölgeye geldiğini saptadık diyor. Cape York sadece birkaç metrelik jeolojik katmana sahip. Solander Noktası ise bundan 10 kat daha fazla katmanı barındırır. Araştırmacılar Mars'ın geçmişiyle ilgili daha fazla kanıt toplayabilecekleri için bu noktadan umutlular. Opportunity, Endeavur Kraterine varmak için Eagle, Endurance, Viktoria ve Santa Maria Kraterlerindeki yaşlı kayaları inceleyerek ulaştı."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/opportunityden-kaya-incelemesi/", "text": "Opportunity'nin gerçekleştirdiği yeni bir inceleme Mars'la ilgili bilgimizin biraz daha artmasına neden oldu. Basketbol topu büyüklüğündeki bir kayaya yönelen Opportunity, kayayla ilgili incelemesini bitirdi. Marquette adası adı verilen kaya hakkında net bilgi edinilmesi için mineralleri ve kimyasal yapısı ortaya çıkarılması gerekiyor. Opportunity robotu da bunu gerçekleştiriyor. Marquette adası, Mars'taki bilinen kayalardan veya göktaşlarından farklı bir yapıya sahiptir. Opportunity gezegen yüzeyindeki araştırmasının altı yılı boyunca değişik kaya örnekleri üzerinde çalıştı. Araç gezegen yüzeyine gönderildiğinin üçüncü ayında adına zıplama kayası denilen bir çeşit kayayı inceledi. Bu kaya adından da anlaşılacağı üzere bir göktaşıydı. İşin ilginci , incelediği bu göktaşının bir benzeri de dünyada bulunmuştu. Marquette adası iri bazalt taneciklerinden oluşmuştur. Kaya zaman içinde yavaş yavaş erimiştir. Bu kayanın benzerlerinin Mars yüzeyinde değişik yerlerde bulunabileceği de düşünülüyor. Mars yüzeyinde bulunan bazalt kökenli kayadan çok daha farklı yapıdaki Marquette adası, aynı zamanda çok düşük nikel metali barındırmasıyla da Mars'ın bir parçası olabileceğini ortaya çıkarmıştır. Kayanın içinde çok fazla miktarda magnezyum bulunmuştur. İşin daha da ilginci kayanın bulunduğu yerde bu türden yapı bulunmamaktadır. Bu da akla şu sonucu getirmektedir: Kaya aslında Mars'a başka bir yerden gelmiş ve Mars yüzeyinde asitlenerek kabuğu erimiş ve yüzeyi Mars'ın bazaltıyla kaplanmıştır. Evet bu bir sonuç. Ama kesin değil. Bu bilmeceyi çözmek için Opportunity'deli tayfölçerden faydalanılarak taşın kimyasal filmi ortaya çıkarılmaya çalışıldı. Bunun için öncelikle kayanın yüzeyinin birazcık aşındırılıp, iç kısmının ortaya çıkarılması gerekiyordu ki, Opportunity bu iş için biçilmiş kaftandı. Araçta bir aşındırıcı bulunuyordu. Kayanın yüzeyi sert ve aşındırılması zordu. Ancak araç bu zorluğa karşılık inceleme yapılmasına izin verilecek kadar da olsa kayayı aşındırdı. Opportunity şu an Endavur Krateri'ne doğru yol alıyor. Yolu üzerindeki Marquette adasında biraz zaman kaybetse de buna değmiş gibi görünüyor. Araç 12 Ocak'ta sözkonusu kayanın yanına gelmişti. Araç şimdi tekrar yola koyuldu. Endavur Krateri araç için ilginç bir hedef olacağa benziyor. 2004 yılından bu yana görevde olan Opportunity ile Mars'da bir zamanlar sıvı suyun olduğuna ilişkin sağlam kanıtlar elde edildi. Araç bu süre içinde yaklaşık 20 km yol alarak 133 000'den fazla görüntüyü dünyaya yolladı. Planlanandan 24 kat daha uzun yaşamayı başaran araç hala görevinin başında. Kaynak: NASA/Spirit and Opportunity"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/ordaaa-bir-merkur-var-uzakta/", "text": "Özel bir günü noktaladık. Saat 14:15'de başlayan Merkür randevumuz Güneş batınca bitti. Gözlerde zafer kazanmış bir komutanın memnuniyeti ile köşelerimize çekildik. Merkür'ü kaderine bıraktık. Koca Güneş'in yanında soluk, küçük bir nokta gibiydi Merkür. Merkür'ün dağlarını, kraterlerini göreceklerini hayal ederek teleskop olan merkezlere koşanlar gördükleri karşısında önce hayal kırıklığına uğradılar, sonra şaşırdılar. Merkür'ün büyüklüğünü ve olayın önemini öğrenince ise 'vay be' dediler. Bir daha baktılar. Teleskopların okülerine dayadılar telefonlarını ve Güneş'in üzerindeki küçücük noktayı çekmeye çalıştılar. Çoğu da başardı. Yaşasın, sonunda çektim diye bağıran da oldu. Bugün ben de 13:30'da Aksaray Bilsem Gözlemevi'ndeki teleskopun başındaydım. Gerekli hazırlıkları yapmak üzere. Oküler tamam, güneş filtresi tamam. Elektrikler kesik değil. Kubbede sıkıntı yok. Kapaklar açılıyor. Bilgisayar teleskopu görmemezlik etmedi. Ve işte Güneş'teyim. Ama henüz Merkür yok. Biraz daha beklemek gerek. Bir çay, kahve molası... Aşağı indim, kahvemi aldım, yukarı çıkmak üzereyken ziyaretçiler damlamaya başladı. Ama kamerayı ayarlamamıştım. Neyse dedim, sonra ayarlarım. Ne mümkün... 5 yaşından 80 yaşına kadar ziyaretçim oldu. 5 yaşındaki çocuğa okülerde olan gözü kapatmaması gerektiğini öğrettim, 'şimdi gördüm turuncu birşey var' dedi annesine. 80 yaşındaki amca gözlemevinin demir merdivenleri tırmanırken biraz zorlandı ama Merkür aşkı baskın geldi ve çıktı. O da izledi. Bir ara gözlemevinin içinde 15 kişi oluverdi. Daha gelenler vardı aşağıda sabırla sıralarını beklediler. Bekleyişleri biraz uzun sürdü. Çünkü her çıkan fotoğraf çekmek istedi. Yine de beklediler. Bir sürü fotoğraf çekildi. Bir sürü bilgi aldılar. Hayatlarında ilk kez bir teleskop ve gözlemevi gördüler. Keyifle evlerine döndüklerine eminim. Bu satırları okuyan, teleskopuyla, gözlemeviyle halka açık Merkür gözlemi yaptıran her amatör ya da profesyonel gökbilimci, bu satırlarda yazılanları bugün az çok yaşamıştır. İnsanlarımız bilimi merak ediyor, doğruyu bilmek isteyenler çoğunlukta. Meraksız olanlara yapacak birşey yok. Eğer bir gün merak ederlerse biz yerimizde onları bekliyor olacağız. Bu uzun yazının kıyısında köşesinde gördüklerinizse ülkemizin değişik yerlerinde çekilen, geçiş fotoğrafları. Kimi profesyonel, kimi ise amatör. Ancak önemli olan bu heyecanı yaşamaları ve fotoğrafları paylaşmaları. Ben de gördüklerimden, bana ulaşanlardan birkaçını buraya koydum. Fotoğrafını koyduğum hiçbir merkezin ya da kişinin bundan haberi yok. Sürprüz olsun dedim. Ne diyelim. Daha nice güzel gözlemlere..."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/orion-bulutunda-onemli-bir-kesif-kuyruksuz-kuyrukluyildiz/", "text": "Gökbilimciler Güneş'ten milyarlarca kilometre uzaklıktaki Oort Bulutu'nda, Dünya'nın ve iç Güneş Sistemi'nin oluşumunu sağlayan maddeden yapılmış ve bunu korumuş kuyruğu olmayan kuyrukluyıldız keşfetti. ESO'nun Çok Büyük Teleskopu ve Kanada-Fransa-Hawaii Teleskopu ile yapılan gözlemler, C/2014 S3 adlı İç Güneş Sistemi'ndeki asteroit özellikleri gösteren, kuyrukluyıldız yörüngesine sahip cismi ortaya çıkardı. Keşif Güneş Sistemi'nin oluşumu hakkında önemli ipuçları verebilir. Hawaii Üniversitesi Astronomi Enstitüsü'nden Karen Meech ve arkadaşlarına göre C/2014 S3 Güneş Sistemi ile aynı zamanda oluştu, ancak erken bir dönemde dışarı doğru atıldı. Gözlemler, cismin bilinen asteroitlere göre daha eski kayalık yüzeyi olduğunu gösteriyor. Bu da ilginç nesnenin erken dönemde dışarı, soğuk bölgeye doğru atıldığı anlamına geliyor. Milyarlarca yıldır Oort Bulutu'nda dolanan cismin yüzeyinin değişmemiş olması keşfin önemini artırıyor . Karen Meech bu beklenmedik gözlemi şu şekilde açıklıyor: Birçok asteroiti biliyor ve izliyoruz. Ancak bunlar Güneş'e yakın olduklarından yüzeyleri pişmiştir. Bu asteroitin yüzeyi ise Güneş Sistemi'nin en iyi derin dondurucusunda olduğundan değişmemiştir diyor. C/2014 S3 kuyruğu olmayan kuyrukluyıldızın 860 yıllık yörünge dönemi olduğu hesaplandı. Cismin küçük ve soluk bir kuyruğu var. Gözlemciler cismi bu kuyruğu nedeniyle fark ettiler. Yörüngesi nedeniyle Güneş'e en yakın olduğu konumda beliren kısa kuyruğu keşfin hemen ardından ESO'nun silik cisimlerin tayflarını ortaya çıkaran Çok Büyük Teleskop ile izlendi. C/2014 S3 gibi cisimlerden yansıyan ışık dikkatle izlenir ve bu gibi asteroitler S-tipi olarak bilinir. Bunlar iç asteroit kuşağında bulunur. Bu asteroitlerin dış Güneş Sistemi'nin oluşumunda önemli rolleri olduğu düşünülmektedir. Yüzeyleri kayadan çok buzla kaplıdır. Bu da bilinen asteroit ya da kuyrukluyıldızlardan farklı olduğunu gösterir. Güneş'ten benzer uzaklıkta yer alan bir kuyrukluyıldıza göre 1 milyon kat daha küçük kuyruğu bulunmaktadır. Araştırmacılara göre bu cisim iç Güneş Sistemi'nde oluştuktan sonra göç ederek Oort Bulutu'na yerleşmiş. Ancak milyonlarca yıl sonra tekrar iç sisteme yönelecek. Kuramsal modelleri esas alarak bu tür senaryolar arttırılabilir. Oort bulutu cisimlerinin araştırılması senaryoların gerçekliğini belirler. Farklı modeller buzlu cisimlerle kayalık yapılardan oluşanların miktarlarını değişik oranlarda hesaplar. Oort Bulutu içinde bir kayalık cismin tespiti modellerin ileri sürdüğü tahminler için önemli, bir testtir. Araştırma ekibinden ESO'dan Olivier Hainaut: İlk kayalık kuyrukluyıldızı keşfettik ve bunlardan daha çok sayıda olduğunu düşünüyoruz. Bu cisimlerin keşfi Güneş Sistemi'ndeki dev gezegenlerin oluşum aşamasında çok hızlı döndüğünü ya da diğer modele göre sakince büyüdüğünü gösterecek diyerek iki model için de keşfin önemine işaret ediyor. Notlar Oort Bulutu Güneş Sistemi'nin son kısmı olup, dev ve oldukça geniş alanı kaplayan bir bölgedir. Bu alanda küçücük buzlu cisimlerden trilyonlarca vardır. Oort Bulutu'ndaki bir cisim Güneş'e yaklaştıkça yüzeyi ısındığından donmuş haldeki gaz ve buz buharlaşarak kuyruk oluşturur ve bu cisimlere kuyrukluyıldız denir. Güneş Sistemi'nin ilk dönemlerinde bu alandan gelen cisimlerin çoğunun dev gezegenlere düştüğü düşünülmektedir."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/orta-boy-karadeliklere-ilk-kanit/", "text": "NASA'nın Chandra X-Işını Gözlemevi ve ESA'nın XMM-Newton Gözlemevi Puro Gökadası olarak da bilinen M82 Gökadası'nda iki orta boy karadeliğin olduğuna ilişkin güçlü bir kanıtla geldiler. M82 normal bir gökadaya göre fazla sayıda yıldız üretebilen bir starburst* gökadasıdır. Starburst gökadaları ömürlerinin belli bir döneminde yıldız doğumunun çokça görüldüğü gökadaların geçirdiği evreye verilen bir addır. Son birkaç yıl içinde oluşan genel kabule göre karadelikler iki ayrı gruptan oluşur: 10 Güneş kütlesinden büyük yıldızlardan oluşanlar ve gökada merkezlerinde olan milyarlarca güneş kütleli olanlar. Ama bir soru hep yanıtsız kaldı: İki grup arasında bir başka grup var mı? Bugüne kadar bir gökada da böylesi bir karadeliğin izine rastlanmadı. Geçtiğimiz günlerde yapılan bir çalışmayla 12 000 000 ışık yılı uzaklıktaki M82'de böylesi iki orta boy karadelik olduğu X-ışını verileriyle ortaya çıkarıldı. Çin'deki Tsinghua Üniversitesi'nden Hua Feng, bu kez orta boy karadeliğin görüldüğünü belirtiyor. Gökadanın merkezine yakın yer alan iki orta boy karadeliğin süper kütleli karadeliklerin kaynağı hakkında ipuçları taşıyor olabilir. Bilindiği üzere çoğu gökadanın merkezinde süper kütleli karadelikler bulunuyor. Orta boy Karadeliği oluşturan etki süper kütleli dev yıldızların çökmesiyle başlayan süreçte yatıyor. Çöken yıldızın içinde bulunduğu yıldız kümesindeki yıldızlar zincirleme bir tepkimeye karışarak birbirleriyle çarpışır ve çöken büyük yıldızın oluşturduğu karadeliğe lavabodan suyun boşalmasına benzer bir girdap şeklinde dönerek katılırlar. Fotoğraftaki yıldız kümeleri gökada merkezine yeterince yakın olmadıklarından böylesi, karadelikler oluşmuştur. Çalışma ortaklarından Iowa Üniversitesi'nden Phil Kaaret: Bu sürecin M82'de de oluşup oluşmadığını bilmiyoruz, ama biz orta boy karadeliklerin çevrelerindeki yıldızları toplayarak büyüdüklerini biliyoruz. M82 aynı zamanda erken evrende benzerlerinin olduğu ve bize en yakın olan bir sürü yeni yıldız oluşturan bir gökadadır diyor. Karadeliklerden kurtulan nesnelerin yaydıkları X-ışınına, onların parlaklığına ve tayflarına bakarak, iki karadeliğin nasıl bir değişim geçirdiğini ve çevreye ne kadar x-ışını enerjisi dağıttıklarını görebiliriz. Chandra ve XMM-Newton verileri çevreye yayılan x-ışını enerjisi değerleriyle karadeliklerin nasıl bir değişim içinde olduklarını gösterir. Bu kuramsal ve gözlemsel veriler göz önünde tutularak, yıldız kütlesindeki karadeliklerin 12000 ile 43000 Güneş kütlesinde oldukları tahmin edilmektedir. Bu kütle çevresindeki maddeyi ve yıldızları kendine doğru çekerek onların X-ışını yollamasına yetecek büyüklüktedir. Karadelik, M82'nin merkezinden 290 ışık yılı uzaklıktadır. Bu konuda yürütülen bir tahmin ise karadeliğin burada doğmuş olması için en az 30000 Güneş kütlesine sahip olması gerekliliğidir. Bu sayede gökadanın merkezindeki süper kütleli karadeliğe düşmekten kurtulmuştur. İkinci nesne ise M82'nin merkezinden 600 ışık yılı uzaklıktadır. X-ışını patlamaları sırasında saptanan periyodik ve rastgele değişimler, nesnenin sıcak diske sahip olduğunu göstermektedir. X-ışını verisi diskin karadeliğin çevresinde dışarıdan içeriye doğru sağlam bir yörüngeye sahip olduğunu gösteriyor. Benzer davranışlar Samanyolu'ndaki yıldızlardan oluşan karadeliklerde de görülmesine karşılık bir orta boy karadelikte ilk kez görülmektedir. Buradaki kütlenin yörünge yarıçapı karadeliğin dönmesine bağlıdır. En iyi modele göre hızla dönen bir karadeliğin çevresinde dolanan ve X-ışınları yayan kütlenin 200 ile 800 Güneş kütlesinde olur. Bu sonuç, orta boy karadeliklerle ilgili elde edilen en sağlam delildir. Bu, yıldızlardan oluşan karadeliklerin en az 20 katı kütlesine sahip karadeliklere ilişkin en iyi iki örnektir diyor Feng. Kaynak: NASA/Chandra Starburst*: Buna bir Türkçe kelime bulmak gerek sanırım-Wiki'deki karşılığı doğru mu? Karar veremedim. İlgilenenler Bulutsu-Sözlük kısmına teklifte bulunabilirler."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/orta-buyuklukteki-gezegenin-atmosferi/", "text": "Bir taraftan yeni gezegen keşifleri sürerken diğer taraftan keşfedilmiş gezegenlerin ayrıntıları ortaya çıkarılıyor. Bu haber Gliese 3470b gezegeninin atmosfer gözlemleri üzerine. Neptün ile Yer büyüklüğü arasında kütleye sahip gezegenin atmosfer ve içyapısı belirlenmeye çalışılmış. GJ 3470b adıyla da bilinen gezegen yoğun hidrojen ve helyum içerikli atmosferiyle büyük bir kayalık çekirdeğe sahip. Yıldızına oldukça yakın yörüngede dolanan 12.6 Yer kütlesindeki gezegen Güneş Sisteminde olmayan Yer ile Neptün arası gezegen sınıfına girmektedir. Gezegen, görev süresi bitmiş olan Kepler teleskopu ile keşfedildi ve şimdi de Hubble ile Spitzer teleskoplarıyla tekrar gözlendi. Böylece gezegendeki elementlerin 'parmak izleri' arandı. Gezegene ait ışığa dayalı kimyasal parmak izi taraması olayına gökbilimde spektroskopi adı verilir. Verilere ulaşmak için gezegenin yıldızının önünden 12 kez geçişi ve toplamda 20 tutulma olayının izlenmesi gerekti. Bu sırada yıldızdan yayılan ışık gezegenin atmosferinden geçerek buradaki elementlerle etkileşti ve teleskoplara bu etkileşen ışık ulaştı. Böylece ışığın analizi gezegen atmosferinin içeriğini ortaya çıkardı. Elde edilen sonuçlar inanılmazdı. Neptün atmosferinde bolca su buharı, metan ve oksijen ile karbon gibi ağır elementlere bolca rastlanmasına karşılık bu gezegende ağır element oranı oldukça düşük, buna karşılık hidrojen ve helyumun bol miktarda olduğu saptandı. Böylesi bir duruma yapılan en mantıklı açıklama Güneş'in yaklaşık yarı kütlesinde olan kırmızı cüce yıldızının yakınında doğan gezegenin, yıldızın çevresindeki ilkel gaz diskinden gelen hidrojenle beslendiği yönünde. Böylece ilkel diskten madde toplayan ancak Jüpiter olmayı becerememiş bir gezegen oluşmuş olabilir. İlginç bir fikir... Belki de son noktayı Hubble'ın yerini alması beklenen James Webb teleskopu koyacak. Teleskop gezegen atmosferine daha ayrıntılı gözleyerek gökbilimcilere burada neler olup bittiğini anlatabilecek. 1 Yorum ilginç bir kelime jüpiter olmayı beceremeyen bir gezegen vede yaşamsal olmayan biryer.inceleme açısından önemli ama yaşamanın imkanı olmayan bir gezegen."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/orta-kutleli-karadeliklere-yeni-bir-aday/", "text": "Karadelikler iki türde incelenir: bir milyon ile birkaç milyar kütleliler ve birkaç düzine güneş kütleli olanlar. Gökbilimciler bu iki türün arasında orta kütleli karadelikler olduğuna inansalar da bunlardan şimdiye kadar ancak birkaç tane bulunabildi. Maryland Üniversitesi ile NASA'nın Goddard Uzay Uçuş Merkezi'ndeki gökbilimciler orta kütleli sınıfından 5000 güneş kütlesinde bir karadeliğin varlığına ilişkin yeni kanıtlar buldu. Böylece orta kütleli karadeliklere yeni bir aday eklendi. Daha önce Ağustos 2014'de NASA'nın Rossi X-Işını Zamanlama Tarayıcısı verileri kullanılarak 400 güneş kütleli bir karadelik keşfedilmişti. Yeni çalışmada aynı yöntem kullanıldı. Zamanlama ölçümlerinde Avrupa Uzay Ajansı'nın XMM-Newton uydusu verilerinde de yararlanıldı. Maryland Üniversitesi ve NASA Goddard'da çalışan Dheeraj Pasham: Bir açıklama yapmak gerekirse, bu sonuç karadeliklerin tüm ölçeklerde olduğunu söyleyebiliriz. Farklı bir alet ile aynı sonuca ulaşmamız kullandığımız yöntemin güvenilir olması demektir diyor. NGC1313X-1 olarak bilinen yeni orta kütleli karadelik adayı, yakın evrendeki en parlak X-ışını kaynakları arasında yerini aldı. Bu ultra-parlak X-ışını kaynaklarının neden çok parlak oldukları henüz açıklanamamıştır. Bazı bilim insanlarına göre orta kütleli karadeliklerin aktif süreçte madde sürtünmesi ve X-ışınları nedeniyle yüksek miktarda ışıma gerçekleşiyor. NGC1313X-1'in yaydığı X-ışını havai fişek gösterişi Pasham ve arkadaşları tarafından iki kez gözlendi. Bunlardan biri dakikada 27,6 kez diğer dakikada 17,4 kez parladı. İki oranının neredeyse 3:2 olması parlamanın mükemmel olduğunu gösterir. M82X-1'de Ağustos 2014'de gözlenen çok daha parlak olup yine 3:2 oranındaydı. Gökbilimciler bir saat mekanizması gibi ortaya çıkan 3:2 oranının neyi gösterdiğini henüz bilmiyor. Ancak bunun yıldız kütleli karadeliklerle orta kütleli karadelikleri ayırt eden bir oran olduğunu düşünüyor. Pasham'a göre parlamanın nedeni büyük kütle çekimi nedeniyle karadeliği çevreleyen maddeden kaynaklanıyor. 3:2 oranları karadeliğin kütlesi hakkında bilgi verebilir. Büyük kütleli karadelikler daha az sıklıkta yanıp sönerken küçük kütleli olanlar daha yüksek frekansta yanıp sönerler. Çalışma ekibinden Francesco Tombesi: Karadelikler evren orkestrası içinde, yıldız kütleli karadelikler keman ve süper kütleli karadelikler kontrbas ise orta kütleli karadelikler viyolonsel olarak düşünülebilir diyor. Pasham ve ekibi benzer yöntemle yakın gelecekte 3:2 oranına sahip daha fazla orta kütleli karadelik adayı bulabilir. Yöntemimiz modellerden bağımsızdır. Bu güçlü bir nedendir. Henüz salınımların nedenini bilmiyoruz diyor Pasham. Pasham ve ekibi NASA'nın 2016 yılında fırlatacağı nötron yıldızlarının yapısını araştıracak NICER uydusu ile birkaç orta kütleli karadelik adayını incelemeyi planlıyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/orta-yasli-yildizlarin-renkli-topluluklari/", "text": "ESO'nun Şili'de bulunan La Silla Gözlemevi'ndeki 2.2-metrelik MPG/ESO teleskopu parlak yıldız kümesi NGC 3532'nin bu zengin renklerle süslenmiş görüntüsünü elde etti. Kümedeki yıldızlardan bazıları halen sıcak mavimsi renklerde ışıldarken, çoğu büyük kütleli yıldız kırmızı dev yıldızlara dönüşerek turuncu renk tonlarında parlamaktadır. NGC 3532 Karina takımyıldızı doğrultusuna yaklaşık 1300 ışık-yılı uzaklıkta bulunan parlak bir açık kümedir. Resmi olmayan ismiyle Dilek Çeşmesi Kümesi olarak bilinir, ve bir kuyuya atılarak etrafa dağılan gümüş paraları andırmaktadır. Ayrıca Futbol Kümesi olarak da anılmaktadır, ancak bu Atlantik kıtasının hangi bölgesinde yaşadığınıza bağlı olarak değişmektedir. İsmini oval şeklinden almaktadır, rugby oyunu oynayan ülkelelerin vatandaşlarınca bir rugby topuna benzetilmektedir. Bu çok parlak yıdız kümesi güney yarımküreden çıplak gözle kolayca görülebilmektedir. Fransız gökbilimci Nicolas Louis de Lacaille tarafından keşfedilen küme 1752 yılında Güney Afrika'dan gözlenmiş olup üç yıl sonra 1755 yılında kataloglanmıştır. Tüm gökyüzündeki en dikkat çekici açık yıldız kümelerinden biridir. NGC 3532'nin gökyüzünde kapladığı alan neredeyse Dolunay'un iki katı kadardır. 1830'larda Afrika'nın güneyinde kaldığı sırada John Herschel tarafından gözlenmiş olup, kümede birçok yıldız çifti bulunmuştur, bu nedenle çift-yıldız-zengini-küme olarak açıklama düşülmüştür. NGC 3532 ayrıca NASA/ESA Hubble Uzay Teleskopu tarafından 20 Mayıs 1990 tarihinde gözlenen ilk kaynaktır. Bu yıldız grupları yaklaşık olarak 300 milyon yaşındalar. Bu da onları açık yıldız kümesi ölçümlerine göre orta-yaşlı yıldızlar haline getiriyor . Orta kütledeki küme yıldızları mavi-beyaz renklerde parlamaya devam ederken daha büyük kütleli yıldızlar şimdiden yakıtları olan hidrojen maddelerini tüketerek kırmızı dev yıldızlar haline geldiler. Sonuç olarak küme hem mavi hem de turuncu yıldızlar bakımından zengin bir hale geldi. Aralarında en büyük kütleye sahip olan orjinal kümenin yıldızları ise çoktan yaşamlarının sonuna gelerek uzun süre önce süpernova olarak patladılar. Kümede ayrıca oldukça sönük ve düşük kütleli yıldızlar da bulunuyor ve bunlar daha uzun yaşamakla birlikte sarı ve kırmızı tonlarda parıldıyorlar. NGC 3532 toplamda 400 kadar yıldızdan oluşuyor. Samanyolu'nun zengin kısımlarından olan bu arka fondaki gökyüzü yıldızlar bakımından oldukça kalabalıktır. Görünür haldeki parıldayan bazı kırmızı gazların yanısıra burada hemen göze çarpmayan toz şeritleri de daha ötedeki yıldızların görüntüsünü engellemektedir. Bunlar muhtemelen kümenin kendisine bağlı değiller çünkü küme çevresindeki maddeyi temizleyecek kadar yaşamış durumda. NGC 3532'nin bu görüntüsü ESO'nun La Silla Gözlemevi'ndeki Geniş Alan Görüntüleyicisi ile Şubat 2013'te alınmıştır. Notlar Güneş'in birkaç katı kadar kütleye sahip olan yıldızlar sadece birkaç milyon yıl yaşam süresine sahiptirler, Güneş'in on milyar yıl kadar yaşaması bekleniyor ve düşük kütleli yıldızlarınsa yüz milyarlarca yıl Evren'in şimdiki yaşından çok daha fazla süre. ESO-Türkiye"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/orumcek-ve-genc-yildiz-kumesi/", "text": "Bu da Örümcek Bulutsusu. NASA'nın Spitzer Uzay Teleskopu ile İki Mikron Tüm Gökyüzü Araştırması (Two Micron All Sky Survey, 2MASS)'in kızılötesi görme yeteneği ile yeşil ışıkta parlayan Örümcek Bulutsusu resmi olarak IC 417 olarak bilinir. Bulutsu, görüntüde yer almayan NGC 1931 adı verilen çok daha küçük bir bulutsunun yakınında yer almaktadır. Bu ikiliye Örümcek ve Sinek Bulutsusu da denir. Bulutsular yeni yıldız oluşturabilen yıldızlararası gaz ve toz bulutlarıdır. Arabacı takımyıldızındaki yıldız oluşturan Örümcek Bulutsusu Dünya'dan yaklaşık 10.000 ışık yılı uzaklıktadır. Bulutsu, Samanyolu'nun dış kısmında yer alır. Örümcek bulutsusu içindeki genç yıldız kümesi rahatlıkla görülebilir. Görüntü merkezinin sağında siyah arka plana karşı parıldayan Stock 8 adlı parlak yıldız kümesini göreceksiniz. Kümenin yakınındaki kırmızı nokta kaynaklarının sahibi olan genç yıldızların yaydığı ışıktan yeşil bulutlar ortaya çıkmıştır. Görüntü normal şartlarda görülemeyen kızılötesi dalga boylarının renklendirilmesiyle üretildi. Mavi renkler 2MASS'ın 1,2 mikron dalga boyuyla, 3,6 ve 4,5 mikron ise Spitzer ile elde edildi. Spitzer 2009 yılında soğutucusu bitmesiyle artık sıcak görev yapmaktadır. Teleskopun tasarımı kızılötesindeki iki kanalın verimli çalışmasına yetecek kadar soğuk olmasına olanak sağlıyor. 12. Yılını dolduran teleskop görevini sürdürmektedir."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/osiris-rex-bennudan-ornek-almayi-basardi/", "text": "NASA'nın OSIRIS-REx aracı 20 Ekim 2020'de Bennu asteroidinin yüzeyine dokunarak yeterli miktarda, yaklaşık 60 gram, örnek toplamayı başardı. Görselde aracın örnek toplama kafasının örneklerle dolu olduğu ve parçaların kafa civarındaki hareketliliği görünüyor. TAGSAM, yüzeyden kalkan tozları yakalamak için tasarlanmıştır. Araç Bennu yüzeyine değdikten hemen sonra iticilerini ateşleyerek asteroidin yüzeyinden ayrıldı. Bu sırada bölgede bulunan daha gevşek toz ve toprak parçaları havalandı. TAGSAM havalanan bu parçalardan toplamayı başardı. Aracın bu olay sırasında herhangi bir zarar almadığı belirlendi. OSIRIS-REx asteroidin Nightingale adlı bölgesine değdiğinde hızı saniyede 10 santimetreydi. Araç yüzeye değdikten sonra toprağa birkaç santimetre de girdi. Ardından saniyede 40 santimetre hızla asteroit yüzeyinden uzaklaştı. Araç şimdi Dünya'ya dönmeye hazırlanıyor. Bu sırada topladığı örnekleri güvende tutmak için örnek kapsülüne yerleştirecek. Her şeye rağmen aracın yeterli örnek toplamadığı ortaya çıkarsa 12 Ocak 2021'de bir deneme daha yapacak. Bu durumda Bennu'nun ekvatoruna yakın kayalık olmayan Osprey adlı bir bölgeye inmeyi deneyecek. OSIRIS-REx 8 Eylül 2016'da fırlatıldı ve 3 Aralık 2018'de Bennu asteroidine ulaştı. 31 Aralık 2018'de yörüngeye girdi. Her şey yolunda giderse araç 24 Eylül 2023'de Utah'a paraşütle inecek. Meraklısına: Ayrıntılar için aşağıdaki sayfalara göz atabilirsiniz. https://www.nasa.gov/feature/goddard/2020/osiris-rex-tags-surface-of-asteroid-bennu/ https://www.nasa.gov/press-release/nasa-s-osiris-rex-spacecraft-collects-significant-amount-of-asteroid"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/osirisin-manyetik-alani-belirlendi/", "text": "Bilim insanları uzak bir yıldızın çevresinde dolanan bir ötegezegenin manyetik alanını belirleyen yeni bir yöntem geliştirdi. Araştırmacıların hedefindeki gezegen ise Osiris takma adlı meşhur HD 209458b. Araştırmacı grubu gezegenin anlık manyetik değerini hesapladı. Güneş Sistemi dışında ilk gezegenin keşfinden bu yana gökbilimciler özellikle son iki yılda gezegenlerin ayrıntılarını ortaya çıkaran çalışmalar yapmaya başladı. 20 yıl önce bir gezegenin keşfi çok önemli bir olayken artık günümüzde Güneş Sistemi'ndeki gezegenlere benzeyenleri, onların uydularını, atmosfer ve iklimleri ortaya çıkarılmaya başladı. Bir katı ya da gaz gezegenin en önemli özelliklerinden biri de manyetik alanı ve şiddetidir. Dünya'daki manyetik alan canlıları zararlı kozmik ışımadan korurken aynı zamanda uzay araçlarının yol almalarına katkı sağlarlar. Çalışma, başını Avusturya Bilimler Akademisi Uzay Arşatırmaları Enstitüsü'nden Kristina Kislyakova ile Lomonosov Moskova Devlet Üniversitesi Skobeltsyn Nükleer Fizik Enstitüsü'nden Maxim Khodachenko çektiği uluslararası bir araştırma ekibi tarafından gerçekleşti. Çalışmada ayrıca Avusturya Uzay Araştırmaları Enstitüsü'de yer alıyor. Osiris gezegeni Jüpiter'in üçte biri büyüklüğünde ancak ondan daha parlak sıcak gaz devidir. HD 209458 yıldızı çevresinde çok yakın yörüngede sadece 3,5 günde bir yılını tamamlıyor. Uzunca bir süredir gökbilimciler tarafından incelenen gezegen hakkında önemli bilgiler bulunmaktadır. Hakkında bu kadar çok bilgi sahibi olunan gezegen, gökbilimciler ellerindeki hipotezleri test edecek model haline gelmiştir. Bilim insanları gezegeni geçiş dönemlerinde Hubble ile Lyman-alfa çizgisiyle gözlediler. İlk başta gezegenin atmoserinin yıldız tarafından yavaş yavaş yutulduğu saptandı. Daha sonra bu sonuçlarla büyüklüğü, manyetosferi dikkate alınarak sıcak Jüpiteri çevreleyen gaz bulutunun şekli tahmin edildi. Kristina Kislyakova: Gözlemlerin artmasıyla gezegenin çevresindeki sıcak hidrojen bulutu oluşumu modellenerek özel manyetik moment değerleri ve yıldız rüzgarı parametreleri elde edildi diyor. Bilim insanları yıldız rüzgarları ve gezegenin atmosferi arasındaki etkileşimi tanımlamak için pek çok etkene başvurmalıydı: Yıldız rüzgarı, nötr atmosferik parçacıklar ve onların iyonizasyonu, kütleçekimi etkileri, basınç etkisiyle yük alışverişi, ışınım ivmesi ve tayfsal genişleme. Bilim insanları şu anda yıldız rüzgarındaki proton ile ile gezegen atmosferindeki hidrojen gazı etkileşimini tanımladıklarına inanıyor. Bu olay Dünya'daki gibi yıldız rüzgarları ile atmosferin manyetosfer katmanı üzerinde oluşur. Atomik hidrojen bulutu parametreleri bilinirse eldeki model yoluyla manyetosferin büyüklüğü tahmin edilebilir. Ötegezegenlerin manyetik alanı doğrudan ölçümle mümkün iken dolaylı yöntemlerden radyo gözlemlerine daha çok başvurulur. Osiris için de bir dizi radyo gözlemleri yapılmasına karşılık şimdiye kadar başarıya ulaşılamadı. Gezegenin manyetosferi Jüpiter'in % 10'luk manyetik momentine karşılık geliyor. Bu da gezegenin mevcut durumuyla tutarlı bir sonuçtur diyor Kislyakova. Maxim Khodachenko: Kullandığımız yüksek enerjili hidrojen bulutu yöntemi Dünya benzeri gezegenler için kullanılabilir."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/ote-gezegen-sayisi-5000i-gecti/", "text": "Keşfedilmiş gezegen sayısı, NASA'nın onayıyla 5000 sınırını geçti. Yakın geçmişe kadar evrende sadece Güneş Sistemindeki gezegenleri biliyorduk. Ancak 30 yıl önce başlayan keşif serisi ile Samanyolu'nda 5000'den fazla gezegen olduğunu belirledik. Bu gezegenler arasında Yer gibi küçük ve kayalık olanlar dışında yıldızına çok yakın dolanan sıcak Jüpiterler gibi sıra dışı örnekler de bulunuyor. Gezegenimize göre daha büyük kütleli kayalık süper-Dünyalar ve Neptün'den daha küçük mini-Neptünlere de listede yer almaktadır. İlk öte gezegen 1992'de keşfedildi. O günden bu yana keşfedilen gezegen sayısı 5000'i geçti. NASA Exoplanet Science Institude'den Jessie Christiansen: Bu öylece bir sayı değil. Her biri yeni Dünya, yeni bir gezegeni temsil ediyor. Her biri için heyecanlanıyorum çünkü onlar hakkında bir şey bilmiyoruz diyor. Gök adamızda muhtemelen yüz milyarlarca gezegen olduğunu biliyoruz. Keşif maratonu 1992'de yabancı bir yıldızda gezegen olduğunun keşfedilmesi ile başladı. Bu yıldız aslında milisaniyelik yakıcı ışınım patlamalarıyla titreşen, hızlı dönen ve pulsar olarak bilinen bir tür nötron yıldızıydı. Işınım titreşimleri arasındaki küçük değişimleri ölçmek isteyen bilim insanları bir gezegeni olduğunu belirlemişti. 30 yıl önce sistemimiz dışında ilk öte gezegeni keşfeden Alexander Wolszczan: Bir nötron yıldızının çevresinde gezegenler olduğunu bulduysanız artık her yerde onlara rastlayabilirseniz demektir. Gezegen üretim süreci bu anlamda oldukça sağlam olmalı diyor. Penn State'de çalışan Wolszczan öte gezegen aramayı sürdürüyor. Listeye yeni gezegenler eklemenin yeni bir keşif çağını açtığını söylüyor. 2018'de fırlatılan Transit Exoplanet Survey Satellite , geçiş yöntemiyle gezegen keşfetmeye devam ediyor. Ancak kısa süre önce fırlatılan James Webb Uzay teleskopu ile başlayan güçlü yeni nesil teleskoplar ve son derece hassas aletleri yaşanabilir koşulların olası işaretlerini tanımlamak için atmosferlerinden süzülen yıldız ışığına bakarak gezegende hangi gazlar olduğunu tespit edebilecek. 2027'de fırlatılması planlanan Nancy Roman Uzay teleskopu ise çeşitli yöntemlerle gezegen avlayacak. 2029'da ESA'nın fırlatacağı ARIEL ise öte gezegen atmosferlerini gözleyecek; aynı araçta yer alacak NASA'nın CASE aleti ise öte gezegen bulutlarını ve pusları sıfıra indirip gözlem yapılmasını kolaylaştıracak. Wolszczan: Bana göre bir yerlerde bir tür yaşam bulmamız kaçınılmaz ve bu yaşam büyük olasılıkla ilkel türden olacak. Dünya üzerindeki yaşamın kimyası ile evrende bulunan kimya arasındaki bağlantının yanı sıra çok bulunan organik moleküllerin tespiti, yaşam keşfinin bir zaman meselesi olduğunu gösteriyor diyor. Başka Dünyalar Nasıl Bulunur? 1995'te Güneş benzeri bir yıldızın çevresinde bir sıcak-Jüpiter olduğu tespit edildi. Yıldızının çevresinde ve ona çok yakın konumda bulunan gezegenin bir turu sadece dört gün sürüyordu. Başka bir deyişle bu gezegende bir yıl sadece dört gün sürüyordu. Gezegen Jüpiter kütlesinin yaklaşık yarısı kadardı. Gökbilimciler bu gezegenleri tanımayı öğrendikten sonra yer merkezli teleskoplardan elde edilen verilere bakarak daha fazla gezegen belirlediler- önce düzinelerce sonra yüzlerce. Bunlar yalpalama yöntemi kullanılarak keşfedildi: bir yıldızın yörüngesindeki gezegenlerden kaynaklanan kütle çekimi etkisi nedeniyle çok hafif ileri-geri salınması. Ama yine de hiçbiri yaşanabilir gibi görünmüyordu. Gezegenimize çok benzeyen küçük, kayalık dünyalar bulmak, öte gezegen avlama teknolojisinde bir sonraki adımı gerektirdi: geçiş yöntemi. Gökbilimci William Borucki, bir teleskopa son derece hassas ışık algıçları takma ve ardından onu uzaya fırlatma fikrini ortaya attı. Teleskop 170,000'den fazla yıldızdan oluşan bir alana yıllarca bakarak, yıldızın önünden geçen gezegenleri keşfedecekti. Bunun için yıldızdan alınan ışığın miktarındaki periyodik azalmalara bakılacaktı. Bu fikir Kepler Uzay teleskopuyla gerçekleşti. Şimdi emekli olan Kepler misyonunun baş araştırmacısı Borucki, 2009'daki görevin evrende yeni bir pencere açılmasını sağladığını söylüyor. Gerçek bir tatmin duygusu alıyorum ve gerçekten orada olana karşı hayranlık duyuyorum. Hiçbirimiz bu muazzam çeşitlilikteki gezegen sistemleri ve yıldızları beklemiyorduk. Bu sadece harika."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/otegezegen-atmosferleri-daha-kolay-incelenebilecek/", "text": "Günümüzde, yalnız diğer yıldızların çevresinde dolanan gezegen keşfi değil, aynı zamanda bu gezegenlerin kimyasal bileşenleri de öğrenilebiliyor. Bir gezegenin atmosferindeki gazları zor ve dolaylı da olsa öğrenebiliyoruz. İşte şimdiki haberimiz bu gazların dünya üzerindeki teleskoplarla bulunabileceğine ilişkin. Bir süre önce Hubble Uzay Teleskobu ile HD189733 b gezegeninde karbondioksit ve karbonmonoksit gazı molekülleri olduğu bulunmuştu. 2005 yılında keşfedilen gezegen 63 ışık yılı uzağımızdaki Tilkicik Takımyıldızında bulunuyor. Gezegen üzerindeki organik moleküller dünya üzerinde kurulu olan teleskoplar ile de gözlendi ki aslında bu çok önemli bir haber. İlk kez dünya üzerinde kurulu teleskoplarla bir ötegezegen üzerinde organik molekül olduğu bulundu. Keşif Mauna Kea'daki 3 metrelik kızılötesi teleskop ile gerçekleştirildi. Böylece dünya üzerinde kurulu teleskoplar kullanılarak bu tip çalışmalar daha hızlı ve daha fazla yapılabilecek. Bilindiği üzere uzay teleskoplarından sadece Kepler kendini ötegezegen avına adamış bulunuyor. Diğer teleskopların asıl görevi ötegezegen avı olmadığından, ötegezegen çalışmaları üzerinde fazla kullanılamıyorlar. NASA'nın Jet İtici Laboratuvarı'ndan Mark Swain şöyle diyor: Bu keşfi dünya üzerindeki teleskoplarla ile elde ettiğimiz bir gerçek. Bunun sonucunda aynı tekniği dünya üzerinde kurulu olan daha büyük teleskoplar üzerinde kullanarak daha önemli sonuçlar ortaya çıkarabiliriz. Bilindiği üzere şimdiye kadar 400'den fazla gezegen keşfi yapıldı. Bu gezegenlerin çoğu Jüpiter gibi gaz devleridir. İçlerinde karasal gezegen sayısı çok azdır. Dünya benzeri bir gezegen keşfini ise henüz gerçekleştiremedik. Gökbilimciler, Kepler aracıyla dünya büyüklüğünde gezegen bulmayı umuyor. Hedef alınan HD 189733 b gezegeni yıldızına 0.03 GB kadar yakın olduğundan bir turunu 2.2 günde tamamlıyor. Gezegenin yıldızı K tipi bir yıldız. Uzay teleskopları kullanılarak gezegende karbondioksit, karbonmonoksit ve su olduğu bulunmuştu. Dünya üzerindeki teleskoplara takılan tayf ölçerlerle gökbilimciler gezegende karbondioksit ve aynı zamanda metan olduğunu buldular. Gezegen atmosferinden alınan kızılötesi parlaklık metan gazına karşılık geliyor. Bunun yıldızdan gelen morötesi ışığın gezegenin atmosferine çarpmasıyla oluşabileceği belirtiliyor. Sıradaki hedef ise gezegenlerde toprak elementlerini bulmak. Kayalık gezegenlerde olabilecek metallerin de bu yolla bulunabileceği belirtiliyor. Anlaşılan Gökbilim'in yeni ve hareketli dalı ötegezegen üzerinde yeni keşiflerin gelmesi artık an meselesi. Bekleyip göreceğiz. Kaynak: NASA/JPL"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/otegezegen-hareket-halinde-yakalandi/", "text": "Gökbilimciler ilk kez bir ötegezegenin hareketini, ev sahibi yıldızının bir kenarından diğer kenarına doğru ilerlerken doğrudan izleyebildiler. Gezegen şimdiye kadar doğrudan görüntülemeyle bulunan gezegenler arasında en küçük yörüngeye sahip, yıldızına olan uzaklığı, Satürn gezegenin Güneş'e olan uzaklığı kadar. Bilim insanları gezegenin, güneş sistemimizdeki dev gezegenlerle benzer şekilde oluşmuş olabileceğine inanıyorlar. Yıldızın çok genç olması nedeniyle, bu keşif gaz devi gezegenlerin kozmik ölçekte kısa bir zaman dilimi olan bir kaç milyon yılda, disklerin içinde oluşabileceğini kanıtlamaktadır. Sadece 12 milyon yıl ya da Güneş'in yaşının üç yüzde birinden daha küçük yaşta olan Beta Ressam, kendi yıldızımızdan % 75 daha büyük kütleye sahiptir. 60 ışıkyılı uzaklıkta, Ressam takımyıldızı doğrultusunda bulunmaktadır ve tozlu bir enkaz diski ile çevrili olduğu bilinen en iyi yıldız örneklerinden biridir . Daha önceki gözlemler diskin eğrildiğini, ikinci bir diskin oluştuğunu ve yıldız üzerine kuyruklu yıldızların düştüğünü göstermiştir. Onların hepsi dolaylıydı, fakat büyük kütleli bir gezegenin varlığını ortaya süren hipotezler ve bizim yeni gözlemlerimiz şimdi bunu açıkça kanıtlamaktadır. Yıldız çok genç olduğundan dolayı, sonuçlarımız dev gezegenlerin disklerde bir kaç milyon yıl gibi kısa bir zaman süresinde oluşabileceğini göstermektedir. diyor araştırma takımının lideri Anne-Maria Lagrange. Son gözlemler, genç yıldızların etrafındaki disklerin birkaç milyon yıl içinde dağıldığını göstermiştir, böylece dev gezegenlerin oluşumu önceleri düşünüldüğünden daha hızlı meydana gelmelidir. Beta Ressam bunun mümkün olduğunu açıkça kanıtlamaktadır. Takım ESO'nun Çok Büyük Teleskop'larından 8.2 metreli Birim Teleskopu üzerindeki NAOS-CONICA (ya da NACO ), aygıtını, 2003, 2008 ve 2009 yılında Beta Ressam'ın yakın çevresini araştırmak için kullandı. 2003 yılında diskin içinde sönük bir kaynak görülmüştü (eso0842), fakat bir arka fon yıldızı olduğu için, dışarda tutulması uzak bir olasılıktı. 2008 ve 2009 baharındaalınan yeni görüntülerde kaynak ortadan kaybolmuştu. 2009 yılı sonbaharında gerçekleştirilen en son gözlemler, yıldızın önünde veya arkasında belli bir dönem gizlenmeden sonra nesne diskin diğer tarafında gözler önüne serilmişti. Bu kaynağın kesinlikle bir ötegezegen olduğunu onayladı ve yıldızının yörüngesinde dolanmaktaydı. Yıldızın çevresindeki yörüngesinin büyüklüğü hakkında da bilgiler sağladı. Yaklaşık on tane ötegezegen için görüntüler mevcut ve Beta Ressam'ın etrafındaki gezegen şimdiye kadar ki en küçük yörüngeye sahip olanı. Dünya-Güneş arasındaki mesafenin 8 ila 15 katı büyüklüğünde veya Gök Birimi bir uzaklıkta yer almaktadır, ki bu da yaklaşık olarak Satürn'ün Güneş'ten olan uzaklığı kadardır. Gezegenin kısa periyodu sayesinde belki 15-20 yıl içerisinde tam yörüngesini ortaya çıkarabiliriz, Beta Ressam b ile ilgili daha sonraki araştırmalar genç dev gezegenlerin atmosferlerinin fiziği ve kimyası hakkında çok değerli bilgiler sağlayacaktır. diyor araştırmacılardan öğrenci Mickael Bonnefoy. Gezegenin kütlesi yaklaşık olarak Jüpiter'in dokuz katı kadar ve doğru kütle ile bulunduğu konum, diskin iç kısımlarındaki bozulmaları açıklamak için uyumlu. Bununla birlikte bu keşif, Uranüs'ün yörünge gözlemlerine dayanarak, 19. yy'da gökbilimci Adams ve Le Verrier'in Neptün gezegeninin varlığına ilişkin tahminlerine benzer bazı özellikler taşımaktadır. Genç, büyük kütleli Balıkağzı ve HR8799 gibi yıldızların çevresinde bulunan gezegenlerle birlikte, Beta Ressam b'nin varlığı, süper-Jüpiterler'in daha büyük kütleli yıldızların etrafındaki gezegen oluşumunun sık görülen yan ürünü olabileceğini öne sürmektedir, diyor takım üyelerinden Gael Chauvin. Bu gibi gezegenler yıldızlarının etrafındaki diskleri bozmakta, ESO'nun uluslararası ortaklarıyla inşa ettiği devrimsel teleskop ALMA ile kolayca gözlenebilecek olan yapıları oluşturmaktadır. Bir kaç başka gezegen adayı daha görüntülenmiştir, fakat diğer tüm gezegenler Beta Ressam b'nin yıldızına olan uzaklığından daha uzakta yer almaktadırlar. Eğer Güneş Sistemi'nde yer alsaydı, hepsi en uzak gezegen Neptün kadar yakında veya daha ötesinde olurlardı. Bu uzak gezegenlerin oluşum süreçleri, Güneş Sistemimiz ve Beta Ressam'dakinden oldukça farklıdır. Lagrange şöyle açıklıyor; Ötezegenlerin son doğrudan gözlemleri -çoğu VLT ile yapılan- gezegen sistemlerinin çeşitliliğini göstermektedir, bunlar arasında Beta Ressam b bir gezegenin Güneş Sistemimizdeki dev gezegenlerle aynı şekilde oluşabileceğini gösteren en önemli örnektir. Notlar Enkaz diskleri gezegensel öncüller veya asteroidler gibi büyük nesneler arasındaki çarpışmaların sonucu olan tozlardan oluşmaktadırlar. Güneş Sistemimizdeki burçlar toz bandının daha büyük halleridirler. Beta Ressam'ın etrafındaki disk ilk kez görüntülenmiş olandır ve Yer Güneş arasındaki mesafenin yaklaşık 1000 katına kadar genişlediği bilinmektedir. NACO ESO'nun Şili'de bulunan Çok Büyük Teleskopu üzerindeki uyarlamalı optik aygıtıdır. Uyarlamalı optik sayesinde, gökbilimciler atmosferin bulanıklaştırma etkisinin çoğunu giderebilmekte ve çok keskin görüntüler elde edebilmektedirler. Kaynak: ESO-Türkçe Ötegezegenlerle ilgili Türkçe'ye çevirdiğim, ESO'nun Ötegezegen Rehberi'ni inceleyebilirsiniz. 2 Yorumlar Hocam ben 10-T den Onur,okulda dediğiniz gibi bulutsu.org dan takip ediyorum , astronomi ile ilgili ilk olarak şuan öğrendiğim bilgi regulus yıldızı ,bir de gece en çok parlayan yıldızmış,kaliteli bilgi veren makalelerinizi okumaya devam... Merhaba Onur. Gökbilim virüsüyle tanıştın demek. Bir yanlışını düzelteyim. Regulus, Aslan takımyıldızının en parlak yıldızıdır. Ancak gökyüzünün en parlak yıldızlarından biridir. Gökyüzünün en parlak yıldızı Sirius yıldızıdır. Araştırmaya devam."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/otegezegen-kesfi-icin-yeni-bir-yontem/", "text": "Bir yıldızın gezegeni olup olmadığı yıldızda lityum olup olmadığında göre belirlenebilecek. Bu yeni ötegezegen bulma tekniği 10 yıl süren arayışlar sonucunda elde edildi. Buna göre Güneş benzeri ve gezegeni olan yıldızlarda lityuma rastlandı. Ancak gezegeni olmayan yıldızlarda lityuma rastlanmadı. Bu araştırma 70'i gezegeni olan yıldız olmak üzere toplam 500 yıldız üzerinde yapıldı. Araştırma sırasında ESO'nun Yüksek Hassasiyetli Radyal Hız Gezegen Tarama aracı kullanıldı. Bu tayf çeker aracı ESO'nun 3,6 metrelik teleskobuna bağlı bulunuyor. Gökbilimciler öncelikle izlenecek yıldızların dörtte birini oluşturan Güneş benzeri yıldızlara odaklandı. Lityum normalde Güneş'te yok denecek az oranda bulunuyor. Bunu da Güneş'e çarpan irili ufaklı nesneler oluşturuyor. Bir yıldız yeni doğduğunda lityumu bulunuyor. Ancak lityum 1,5 milyon derece sıcaklıkta hemen yok oluyor. Evrendeki lityumun big bang patlamasından oluştuğu düşünülüyor. Yıldızların sıcaklığı 1,5 milyon dereceden fazla olduğundan lityum ancak daha soğuk olan dış tabakada kendine yer bulabiliyor. Bu da ancak yıldızın gezegen sistemi olmasıyla mümkün olabiliyor. Eğer bir yıldızın gezegen sistemi varsa o zaman yıldıza çeşitli meteor, kuyrukluyıldızlar çarpıp üzerlerindeki lityumu yıldıza veriyor olabilir. Bunun dışında Güneş yaşındaki bir yıldızda aslında lityum bulunmaması gerekiyor. Eğer varsa bu yıldızın bir gezegen sistemi olduğu anlamına gelebilir.. Konuya ilişkin ilk veri 2001 yılında HD 82943 yıldızından elde edildi. Bu yıldızın şimdiye kadar iki gezegeni keşfedildi. Ama asıl ilginç bilgi yıldızdaki lityum değerinden geldi. Yıldızdaki lityum değeri yüksekti. Bunun da açıklaması yıldıza Jüpiter'den daha büyük bir gezegenin daha oluşum aşamasındayken çarpıp yok olması şeklinde yapıldı. Gezegenler yıldızlara oranla çok daha soğuk olduklarından lityum barındırıyorlar. Bu yazı ESO'nun sayfalarındaki değişik haberlerinden ve araştırma sonuçlarından yararlanılarak hazırlanmıştır."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/otegezegen-rehberi/", "text": "Yirmi yıllık bir geçmişi olmasına karşılık ötegezegenler her yaştan insanın ilgisini çekiyor. Yeni bulunan her gezegene ilişkin verileri insanlarımız ciddi bir şekilde irdeliyor. İşin uzmanlarından bu gezegenlere ulaşmanın çok zor olduğu, ışığın bile bu gezegenlerden bize onlarca, yüzlerce yılda geldiğini öğrenince biraz morallerimiz bozuluyor ama yine de merak etmeye devam ediyoruz. İşte bu hareketli bilim dalına ilişkin Avrupa Güney Gözlemevi 'nin hazırladığı Ötegezegen Rehberini işin meraklıları ve öğrencilerimiz için türkçeleştirmeye çalıştım. Bildiğiniz üzere ESO, ötegezegen konusunda birçok çalışmasıyla ismini duyurdu. Biz de zaman zaman ESO'nun buluşlarından bahseden haberlere yer veriyoruz. ESO'nun Çok Büyük Teleskobu 'na bağlanan kızılötesi araçla yeni gezegenler keşfedilmiş ve keşfedilmeye de devam ediyor. Yakın gelecekte ESO bünyesine bu teleskoptan daha büyük başka bir teleskop daha ekleyerek uzayın bilinmeyenlerine ışık tutmaya çalışacak. Ötegezegen Rehberi ESO tabanlı olduğu için genelde ESO'nun bulgularından ve ESO'nun planlarından bahsediliyor. Asıl dosyanın içeriğini bozmamak adına birebir çeviri yapmayı tercih ettim. Böylece rehberin içinde sadece ESO'nun bulduğu ötegezegenlerden bir ikisine ait örnek verebildim. Rehberde ele alınan konular ana başlıkları ile şunlar: İlk Keşifler Keşif Yöntemleri Kütleçekim mikromerceklemesi Güneş Sistemi Dışındaki Gezegenlerden Ne Öğrenebiliriz? Ne tür gezegenler keşfedildi? Güneş Sistemi'nin dışında yaşam ESO'nun Önemli Keşifleri ESO'daki Ötegezegen Keşif Araçları ESO ile Gelecekte Ötegezegen Keşifleri Zaman içinde bu dökümanın da yenilenmeye ihtiyaç duyacağı kesin. Çünkü teknoloji ilerliyor ve yeni keşif araçları yanında yeni keşif yöntemlerini de taşıyabilir. Dosyayı açabilmek için bir pdf okuyucusuna ihtiyacınız olacak: Ötegezegen Rehberi Dosyanın aslı: Extrasolar planets 2 Yorumlar hocam kaynakların devamını rica ediyoruz,teşekkürler. emeğinize sağlık. Çok güzel olmuş elinize sağlık,merak ettiğim ve ilgilendiğim bi konuda bu güzel bir rehber oldu =)"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/otegezegendeki-demir-yagmuru/", "text": "ESO'nun Çok Büyük Teleskop'unu kullanan gökbilimciler yağmurun su yerine demir şeklinde yağdığından şüphelendikleri uç koşullara sahip bir gezegeni gözledi. Aşırı sıcak dev ötegezegenin gündüz vakti sıcaklığı metalleri bile eritebilecek 2400 santigrat dereceye kadar çıkabiliyor. Demir buharlarını gece tarafına taşıyan güçlü rüzgarlar bunları demir taneciklerine dönüştürüyor. Bu gezegende yağmurlu bir akşamüstü olduğu söyleyebilir, demir yağdığı değil, diyor İsviçre, Cenevre Üniversitesi'nden profesör David Ehrenreich, kendisi bu sıradışı gezegenin bugün Nature dergisinde yayımlanan araştırmasına liderlik ediyor. WASP-76b olarak bilinen bu gezegen 390 ışık-yılı uzaklıkta Balık takımyıldızı doğrultusunda yer alıyor. Bu ilginç olay 'demirden yağmur' olayının gerçekleştiği gezegenin sadece tek bir yüzünün yıldızına dönük olması nedeniyle gerçekleşiyor, soğuk olan gece tarafı sürekli olarak karanlıkta kalıyor. Aynı Dünya çevresindeki Ay'a benzer şekilde, WASP-76b yıldızıyla 'çekimsel olarak kilitli': kendi etrafındaki dönme süresiyle, yıldızı etrafındaki dolanma süresi eşit. Gündüz tarafında yıldızından aldığı ışıma miktarı Dünya'nın Güneş'ten aldığı ışık miktarının binlerce katına eşit oluyor. Sıcaklık o kadar yüksek değerlere ulaşıyor ki, moleküller atomlarına ayrılıyor ve demir benzeri metaller buhar haline gelerek atmosfere çıkıyor. Gündüz ve gece yüzlerindeki yüksek sıcaklık farkı güçlü rüzgarları meydana getirerek aşırı sıcak taraftaki demir buharını, sıcaklığın 1500 santigrat derece kadar düştüğü, soğuk olan gece tarafına taşıyor. Yeni çalışmaya göre WASP-76b gece ve gündüz tarafları sadece sıcaklık farkına değil, aynı zamanda belirgin olarak farklı kimyaya da sahip. Şili'deki Atacama Çölü'nde bulunan ESO'nun VLT'si üzerindeki yeni ESPRESSO aygıtını kullanan gökbilimciler ilk kez aşırı sıcak gaz devi bir gezegendeki kimyasal değişimleri tespit etti. Gezegenin gece ve gündüz kısımlarını ayıran akşamüstü sınırında güçlü demir buharı sinyalleri bulundu. Şaşırtıcı bir şekilde sabahları demir buharı görmüyoruz, diyor Ehrenreich. Bunun nedeni demir yağmuru bu uç koşullardaki gezegenin gece tarafında yağıyor. Gözlemler demir buharının WASP-76b gezegeninin sıcak yüzündeki atmosfer tabakasında daha yoğun olduğunu gösteriyor, diye ekliyor ESPRESSO bilim ekibi lideri, İspanya, Madrid Astrobiyoloji Merkezi'nden astrofizikçi Maria Rosa Zapatero Osorio. Bu demirin bir kısmı gezegenin dönüşü ve atmosferik rüzgarlarıyla gece tarafına aktarılıyor. Burada daha soğuk ortamla karşılaşan demir, yoğunlaşarak yağmur halinde yağmaya başlıyor. Bu sonuçlar Portekiz, İtalya, İsviçre, İspanya ve ESO'dan ekiplerin yer aldığı ESPRESSO aygıtını üreten konsorsiyumun Eylül 2018'de yaptığı ilk bilimsel gözlemler sayesinde elde edilmiştir. Kayalık Gezegenler ve Kararlı Tayf Gözlemleri İçin Echelle Tayfölçeri ESPRESSO'nun tasarım amacı Güneş-benzeri yıldızların etrafındaki Dünya-benzeri gezegenleri bulmaktı. Ancak, aygıtın çok yönlü olarak kullanılabileceği görüldü. VLT'nin hatırı sayılır gücü ve ESPRESSO'nun aşırı kararlılığı sayesinde, kısa sürede ötegezegen atmosferlerini araştırmak için öncül bir makineye sahip olduğumuzun farkına vardık. diyor Pedro Figueira, ESO Şili'den ESPRESSO aygıt bilimcisi. Artık elimizde olan şey en aşırı ötegezegenlerin iklimini takip edebilmek için tamamen yeni bir yöntem. diyor son olarak Ehrenreich. Arif Solmaz, Çağ Üniversitesi Uzay Gözlem ve Araştırma Merkezi, Mersin"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/otegezegene-ait-ilk-gorunur-isik-tayfi/", "text": "Yeni yöntem gelecek için umut vaadediyor ESO'nun Şili'deki La Silla Gözlemevi'nde bulunan gezegen-avcısı HARPS aygıtını kullanan gökbilimciler ilk kez bir ötegezegenden yansıyan görsel ışığa ait tayfın doğrudan gözlemini gerçekleştirdiler. Gözlemler ayrıca normal bir yıldızın çevresinde keşfedilen ilk gezegen olan bu ünlü nesnenin yeni özelliklerini ortaya çıkardı: 51 Pegasi b. Elde edilen sonuçlar bu teknik için heyecan verici bir gelecek vaadediyor, özellikle VLT üzerindeki ESPRESSO ve E-ELT gibi yeni nesil aygıtların geliştirilmesi ile. 51 Pegasi b Yeryüzü'nden yaklaşık 50 ışık-yılı uzaklıkta Kanatlı At takımyıldızı doğrultusunda yer almaktadır. 1995 yılındaki keşfiyle her zaman Güneş benzeri normal bir yıldızın etrafında bulunan ilk ötegezegen olarak hatırlanacaktır . Gezegen ayrıca sıcak Jüpiter türü olarak sınıflandırılmaktadır görece yaygın oldukları bilinen bu türden gezegenlerin, boyut ve kütleleri Jüpiter'e benzerken, yıldızlarına çok daha yakın bir yörüngede dolandıkları için yüzey sıcaklıkları daha fazladır. Şimdiye kadar 1200 gezegen sisteminde 1900'den fazla ötegezegenin varlığı tespit edilmiş olsa da, keşiflerin yirminci yılında, 51 Pegasi b ötegezegen çalışmalarındaki yeni bir gelişme ile tekrar sahalara dönüş yaptı. Yeni tespiti gerçekleştiren araştırma ekibinin başında Portekiz'deki, Astrofizik ve Uzay Bilimleri Enstitüsü'nden ve ESO Şili'de çalışan doktora öğrencisi Jorge Martins bulunmaktadır. Ekip Şili'deki La Silla Gözlemevi'nde bulunan ESO 3.6-metre teleskopu üzerindeki HARPS aygıtını kullanmıştır. Şimdilerde bir ötegezegenin atmosferini incelemek için kullanılan en yaygın yöntem şu şekilde gerçekleşiyor: ev sahibi yıldızın etrafında dolanan gezegen, yıldızın tam önünden geçiş yaptığı sırada yeryüzünden gözleniyor, yıldız ışığı gezegen atmosferinden geçiş yaparak kısmen filtre ediliyor, gözlenen bu ışık gezegenin atmosferi hakkında bilgiler içeriyor. Yeni teknik bir gezegen geçişi olayı bulmaya dayanmıyor, bu nedenle potansiyel olarak çok daha fazla ötegezegen üzerinde kullanılabilir. Gezegenin tayfının görünür ışıkta doğrudan tespit edilmesini sağlıyor, yani gezegenin başka yöntemlerle elde edilemeyen farklı özellikleri ortaya çıkarılabiliyor. Ev sahibi yıldızın tayfı, yörüngesinin tarif ettiği gezegenden yansıması beklenen benzer bir ışık izinin aranmasına rehberlik edecek bir şablon olarak kullanılıyor. Bu fazlasıyla zor bir görev çünkü gezegenler parıldayan yıldızlarına kıyasla aşırı sönük kalıyorlar. Gezegenden gelen sinyal küçük etkiler ve gürültü kaynaklarından kolay bir şekilde etkilenebiliyor . Bu tür zorluklara rağmen, 51 Pegasi b'ye ait HARPS verilerine uygulanan yeni tekniğin başarısı bu işin yapılabilir olduğunu gösteren oldukça değerli bir kanıttır. Jorge Martins şöyle açıklıyor: Bu tür bir tespit yönteminin bilimsel önemi çok büyük, bu sayede gezegenin gerçek kütlesini ve yörünge eğimini ölçebiliyoruz, ki bunlar sayesinde sistemi tamamen anlayabiliriz. Ayrcıa gezegenin yansıtması, ya da albedosunu tahmin ederek hem yüzey hem de atmosfer içeriğine dair bilgiler elde edebiliyoruz. 51 Pegasi b'nin Jüpiter'in yarısı kadar kütleye sahip olduğu ve yörünge eğiminin Yeryüzü doğrultusunda yaklaşık dokuz derecelik bir eğime sahip olduğu bulunmuştu . Gezegenin ayrıca Jüpiter'den daha büyük ve yüksek derecede yansıtıcı özelliğe sahip olduğu görülüyor. Bunlar ev sahibi yıldızına oldukça yakın ve yoğun yıldız ışığı altındaki bir sıcak Jüpiterin genel özellikleridir. Araştırma ekibi için HARPS aygıtı oldukça gerekli bir aygıttı, ancak yeni yöntemin uygulanması aşamasında sınırlı bir yeteneği olan ESO'nun 3.6-metrelik teleskopu ile elde edilen sonuçlar gökbilimciler için heyecan vericiydi. Bunun gibi günümüz aygıtları ESO'nun Çok Büyük Teleskopu ve gelecekteki Avrupa Aşırı Büyük Teleskopu gibi büyük teleskopların üzerindeki çok daha gelişmiş aygıtlar sayesinde gölgede kalacak . VLT üzerindeki ESPRESSO tayf-ölçeri ile ilk ışığın alınmasını sabırsızlıkla bekliyoruz, böylece bu ve benzeri gezegen sistemlerini daha detaylı olarak inceleyebiliriz, diyor son olarak IA ve Porto Üniversitesi'nden ekip üyesi Nuno Santos. Notlar Hem 51 Pegasi b hem de ev sahibi yıldızı 51 Pegasi Uluslar-arası Gökbilim Derneği'nin Öte-Dünyaları-İsimlendir adlı halka açık yarışmada yer alan nesneler arasındadır. Her iki nesneye de isim önerilebilmektedir. Daha önce iki adet gezegenimsi nesnenin bir atarcanın olağanüstü koşullarında, yörüngede dolandıkları tespit edilmiştir. Buradaki zoruk uzakta ve parlak bir şekilde yanan bir lambanın etrafında uçan minicik bir sinekten yansıyan sönük ışığı araştırma çalışmasına benzemektedir. Bunun anlamı, gezegenin yörünge düzleminin Yeryüzü'nden bakıldığında kenardan görülecek kadar düzleme yakın olmasıdır, geçiş olaylarının gerçekleşmesi için aslında bu değer yeterince yakın değildir. VLT üzerindeki ESPRESSO ve daha sonra gelecek E-ELT gibi daha büyük teleskoplar üzerindeki daha güçlü aygıtlar, hassasiyet ve ışık toplama gücü bakımından belirgin bir artış imkanı sağlayacaktır, bu da daha küçük ötegezegenlerin tespit edilebilmesini ve 51 Pegasi b'ye benzeyen gezegenler hakkında elde edilen verilerdeki detayların artmasını sağlayacaktır. ESO-Türkiye"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/otegezegenin-hava-haritasi/", "text": "Gökbilimciler NASA/ESA Hubble Uzay Teleskopu ile bir ötegezegenin atmosfer sıcaklığını, içerdiği su miktarını ayrıntılı bir şekilde ölçmeye çalışıyor. Hedefteki gezegen ise sıcak Jüpiter sınıfında olan WASP-43b'dir. WASP-43b Jüpiter büyüklüğünde olmasına karşılık ondan iki kat daha ağırdır. Gezegen yıldızına Merkür'ün Güneş'e uzaklığına göre daha yakın bir yörüngede dolanıyor. Yıldızı çevresinde sadece 19 saatte dolanmakta olup benzerleri arasında en kısa yörünge dönemine sahiptir. Gökbilimciler iki yöntemle çalışarak WASP-43b'nin ayrıntılı hava durumu haritasını oluşturdu. Çalışmanın birinde gezegenin atmosfer sıcaklığı farklı katmanlarına göre haritalandı ve içerdikleri su miktarının dağılımı da belirlendi. Chicago Üniversitesi'nden Kevin Stevenson: Gözlemlerimiz ilk kez bir gezegenin termal yapısının iki boyutlu haritasını ortaya çıkardı. Bu haritalar gezegen sıcak olan bölgesinden soğuk olan kısmına ısının nasıl taşındığını ortaya koyuyor diyor. Gezegen tıpkı Ay'ın Dünya'ya bir yüzünü gösterdiği gibi yıldızına kilitli bir şekilde dolanmaktadır. Bu nedenle gece ve gündüzün yaşandığı kısımları farklılıklar göstermektedir. Gezegen üzerinde sıcaklığın 500 Santigrad ve 1500 Santigrad arasında değişim göstermesi ses hızını aşan sertlikte rüzgarların oluşmasına neden olmaktadır. WASP-43b'nin atmosferini inceleyen ekip ilk kez iki yöntemi birlikte kullandı. İlk yöntemde gezegenin gece ve gündüz sınırındaki atmosferinden süzülen yıldız ışığının tayfına bakılarak su miktarı ölçüldü. Haritayı daha ayrıntılı hale getirmek amacıyla ekip farklı boylamlardaki su miktarını ve sıcaklığı ölçtü. Bu ise gezegenden gelen ışık ölçü alınarak yapıldı. Yıldız ve gezegenden gelen ışığın % 99,95'inin yıldız kaynaklı olması bu önemli ölçümü Hubble ile yapmayı gerektirdi. Gezegen yıldızı çevresinde dolanırken farklı konumlarda ölçümler yapıldı ve atmosferin birçok noktasının değerleri elde edildi. Chicago Üniversitesi'nden Jacob Bean: Üç yıllık çalışma sırasında bize veri sağlayacak üç geçiş izledik. Bu sayede bir ötegezegenin ilk kez sıcaklık haritası oluşturuldu diyor. Gezegensel ortamlardaki farklı elementlerin oranlarını bulma gezegen oluşumlarını anlamak için önemli ipuçları sağlar. İngiltere'deki Cambridge Üniversitesi'nden Nikku Madhusudhan: Güneş Sistemi'ndeki bunun gibi tuhaf ve zorlu şartlara sahip gezegen olmaması nedeniyle bu çalışma böyle bir dünyanın nasıl oluşabileceği yönünde yeni bilgiler kazandırır. Eldeki bilgiler gezegen oluşum modelleriyle tutarlıdır diyor. Ekip WASP-43b'nin yıldızının ışığını çok az yansıttığını gördü. Yeryüzünde güneş ışığını en az yansıtan bulutlar belki WASP-43b'de yok ama atmosferinde su buharı mevcut. Chicago Üniversitesi'nden Laura Kreidberg: Gezegenin atmosferindeki su buharlaşmış ve oldukça yoğun bulutlar oluşturmuş diyor. Suyun dev gezegenin oluşumunda önemli pay sahibi olduğu düşünülüyor. Gökbilimciler kuyrukluyıldızların genç gezegenlere çarpması nedeniyle üzerlerindeki suyu ve diğer elementleri bıraktıklarını düşünüyor. Ancak Güneş Sistemi'ndeki dev gezegenlerde suyun çok az olması bunun ancak yıldıza yakın yerlerde olabileceği anlamına gelir. Fransa Lyon'daki Ecole Normale Superieure'den Derek Homeier: Şimdiye kadar uzay araçlarımız Jüpiter'in derinliklerindeki su miktarını ölçemedi. Ancak bu dev gezegende durum farklı diyor ve ekliyor: WASP-43b'deki su buhar şeklinde olduğundan izi kolay sürüldü. Yani gezegenin birçok yeriyle ilgili aldığımız bilgiler su buharının varlığını gösterdi. Güneş ile benzer kimyasal bileşime sahip WASP-43b'de beklendiği miktarda su olduğu görüldü. Bu bize gezegen oluşumları hakkında temel bilgiyi veriyor. Bundan sonra farklı gezegenlerdeki kimyasal yapı ve su miktarını ölçmek istiyoruz diyor Kreidberg . Notlar Hubble'ın varisi James Webb Uzay Teleskopu ile sıcaklık dışında gezegenlerdeki su miktarı yanında atmosferlerindeki karbon monoksit, karbon dioksit, amonyak ve metan miktarları da ölçülebilecek."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/otegezegenlerde-ilklere-devam/", "text": "İlk kez bir ötegezegenin stratosferi gözlendi. Stratosfer sıcaklığın artış gösterdiği yüksek bir atmosfer katmanıdır. Keşif Hubble teleskopu ile WASP-121b gezegeni gözlenerek gerçekleşti. Yıldızı çevresinde 3 günde bir tur atan gezegen, Jüpiter'e oranla 1,2 kat kütleli ve 1,9 kat daha uzun çapa sahiptir. Gezegen yıldızına o kadar yakındır ki, birazcık daha yakın olsaydı yıldızı tarafından parçalanmış olurdu. NASA'nın Ames Araştırma Merkezinden Mark Marley: Güneş Sistemindeki atmosferlerin çoğunda gördüğümüz sıcak stratosferi bir ötegezegende de gözledik. Böylece bu ötedünyaların atmosfer süreçlerini ve Güneş Sistemindeki cisimlere oranla farklı koşullarda oluşan yapıları karşılaştırabilme zamanı geldi diyor. Yıldızının burnunun dibinde dolanan sıcak Jüpiter sınıfındaki WASP-121b gezegeni bazı metalleri eritecek kadar sıcaktır: 2500 C derece. Gezegenin 900 ışık yılı uzakta olduğu düşünülüyor. Önceki çalışmalarda WASP-33b'nin yanı sıra bazı sıcak Jüpiterlerde stratosfer olasılığı üzerinde durulmuştu. Yeni çalışma ise ilk kez bu katmandaki sıcak suyun varlığını gösteren en iyi kanıtları sunuyor. Birleşik Krallık Exeter Üniversitesinden araştırma görevlisi Tom Evans: Teorik modeller atmosferin fizik ve kimyası için önemli etkileri olan stratosferlerin ultra-sıcak gezegenlerin ayrı bir sınıfı için tanımlanabileceğini ileri sürdü. Gözlemlerimiz bu resmi destekliyor diyor. WASP-121b'nin stratosferini inceleyen bilim insanları Hubble'ın tayfölçer yeteneklerini kullanarak atmosferdeki farklı moleküllerin belirli dalga boylarındaki ışıklara nasıl tepki verdiğini analiz etti. Örneğin gezegenin atmosferindeki su buharı, sıcaklığa bağlı olarak belli dalga boylarındaki ışıklara verdiği tepki öngörülebilmektedir. Yıldız ışığı atmosfere derinlemesine etki ederek gezegendeki gazın sıcaklığını yükselmesine neden olur. Bu gaz sıcaklığını kızılötesi ışık olarak uzaya yayar. Buna karşılık atmosferin üstünde daha soğuk su buharı varsa su molekülleri ışığın belirli dalga boylarının uzaya çıkmasını engelleyecektir. Atmosferin üstündeki su molekülleri daha yüksek sıcaklıktaysa aynı dalga boylarında parlayacaktır. NASA'nın Jet İticileri Laboratuvarından Tiffany Kataria: Suyun sıcaklığı arttıkça ışığın emisyonu artıyor demektir. Hubble yardımıyla bu davranışı boylamlar üzerinde de keşfetmek için sabırsızız diyor. Aslında burada bahsedilen havai fişeklerin farklı renklerde ışık saçmasına benzer. Metalik madde ısıtılıp buharlaştırıldığında elektronları daha yüksek enerji duruma geçer. Malzemeye bağlı olarak elektron enerji kaybedip eski yerine dönerken enerji farkına eşit dalga boyunda ışık yayar: sodyum turuncu-sarı, stronsiyum kırmızı ışık üretir . WASP-121b atmosferindeki su molekülleri enerji kaybederken ışıma yayar, ancak bu insan gözünün algılayamadığı kızılötesi dalga boyundadır. Dünya'nın stratosferinde bulunan ozon gazı güneşten gelen morötesi ışığı yakalar ve bu da atmosfer sıcaklığını yükseltir. Güneş sistemindeki diğer üyelerde stratosfere sahiptir. Örneğin metan, Jüpiter ve Satürn'ün uydusu Titan'ın stratosferinde ısınmadan sorumludur. Güneş Sistemindeki gezegenlerde stratosferdeki sıcaklık değişimi ortalama 56 C derecedir. WASP-121b'de stratosferin sıcaklığı ise 560 C derece artar. Bilim insanları bu sıcaklığın artışına neden olan moleküllerin ne olduğunu şimdilik bilmiyor. Genelde kahverengi cücelerde görülen vanadyum oksit ya da titanyum oksit adaylar arasındadır. Bunların sıcak Jüpiterlerde de olması beklenir, çünkü bunların gaz halinde olması için yüksek sıcaklık gerekir. NASA'nın Goddard Uçuş Merkezinden Hannah Wakeford: Bu süper sıcak ötegezegen atmosferik modeller için kriter oluşturur ve James Webb için mükemmel bir hedef olacaktır diyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/otegezegenlerde-kutup-isigi-arastirmasi/", "text": "Dünya'daki kutup ışıkları ya da Kuzey ve Güney Işıkları kutup bölgelerinde yaşayan insanlar için göz kamaştırıcı ışık gösterileridir. Gökyüzünde sanki yeşil ve kırmızı perdeler dalgalanır gibi bir görüntü ortaya çıkar. Aynı etki diğer gezegenlerde nasıl olur acaba? Yeni araştırmalar uzaktaki bir yıldızın yakınında dolanan bir sıcak Jüpiterde oluşan kutup ışığının Dünya'dakine göre 100-1000 kat daha büyük ve parlak olduğu sonucunu çıkardı. Üstelik bir bu doğa gösterisi kutup bölgeleriyle yetinmeyip gezegenin ekvator çizgisine kadar da inebiliyor. Doğrusu bu kutup ışığını seyredebilmek için rezervasyon yaptırmak isterdim diyor Harvard-Smithsonian Astrofizik Merkezi'nden Ofer Cohen. Dünya'daki kutup ışıkları gezegenimizin sahip olduğu manyetik alana giren ve Güneş'ten gelen enerjik parçacıklar neden olur. Manyetik alanın etkisiyle kutuplara doğru yönelen parçacıklar atmosferi geçerken hava molekülleriyle çarpışıp neon ışığı gibi parlarlar. Aynı olay başka bir yıldızın çevresinde dolanan bir gezegende de oluşabilir. Güneş'te gerçekleşen bir patlama sonucu korona kütle atımı ile güneş sistemine milyarlarca ton plazma gönderilir. CME Dünya'yı koruyan manyetik alanını bozarak kabarcıklı bir yermanyetik fırtınaya neden olur. 1989 yılında böyle yüksek enerjili bir CME, Quebec Bölgesi'nde büyük bir yermanyetik fırtınaya neden olmuştu. Cohen ve ekibi yıldızından sadece birkaç milyon km uzaklıkta dolanan bir gaz devinin, yıldızda oluşan patlamadan nasıl etkileneceğini belirlemek için bir bilgisayar modeli oluşturdular. Patlamanın gezegenin atmosferinde ve manyetosferi üzerinde ne gibi değişimler yapabileceğini araştırdılar. Gaz devi oldukça fazla aşırı güçle karşılaşacaktır. Güneş Sistemine yayılan CME uzun bir yolculuktan sonra Dünya'ya ulaşır. Dünya ile sıcak gaz devinin karşılaştığı gücü kıyaslarsak bir patlayan yanardağın 1 km yakınına ve 100 km ötesine olan etkisini örnek verebiliriz. Çalışma ekibinden Vinay Kashyap: Gezegenin uğrayacağı etki güneş sistemi içinde olandan daha farklı olacaktır diyor. Modelde CME sıcak Jüpiteri vurarak onun manyetik alanını zayıflatıyor. Ardından CME parçacıkları gezegenin atmosferine ulaşıyor ve kutuptan ekvatora doğru halka şeklinde uzanan ve Dünya'dakine oranla 100-1000 kat daha enerjili kutup ışıklarının oluşmasına neden oluyor. Kutup ışığı dalgası altı saat boyunca gezegenin kuzey ve güney kutupları arasında gidip geliyor. Bu aşırı güç gezegenin manyetik alanı ve atmosferinin oluşturduğu kalkan nedeniyle bir süre sonra zayıflıyor. Hesaplarımız gezegenin koruyucu mekanizmasının ne kadar iyi çalıştığını gösteriyor. Jüpiter'in manyetik alanından daha zayıf manyetik alanı olan gezegen bile nispeten güvendedir diyor Cohen. Bu çalışmanın uzak yıldızların çevresinde dolanan kayalık gezegenlerin yaşanılabilirliğini test etmektedir. Gökadamızdaki yıldız grupları arasında öne çıkan kırmızı cüce yıldızlardır. Gökbilimciler bu yıldızların dünya benzeri gezegenleri barındırabileceğini ve onlara odaklanılması gerektiğini öne sürmüşlerdir. Ancak kırmızı cüce Güneş'ten daha soğuk bir yıldız olduğundan onun suyu sıvı halde tutabileceği yaşam alanı yıldıza yakın bir yerdedir. Bu kadar yakındaki bir gezegenin yıldız patlamalarından ne ölçüde etkileneceği de bu araştırmanın konusudur. Konuyla ilgili benzetim filmi için tıklayın."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/oteuydularda-yasam-olabilir-mi/", "text": "Gökbilimciler bir yandan ötegezegen ararken diğer taraftan bunların çevresinde dolanan öteuydularını da keşfetmek için büyük uğraş veriyor. Yeni bir çalışmada iki ötegezegene ait olasu uydularının yaşam için elverişli olabildiği vurgulandı. Almanya Leibniz Enstitüsü'ndeki Potsdam Astrofizik'den Rene Heller ve Washington Üniversitesi ile NASA Astrobiyoloji Enstitüsü'nden Rory Barnes tarafından yürütülen çalışma Astrobiology'nin Ocak sayısında yayınlandı. Şimdiye kadar keşfedilen 850 dolayındaki ötegezegenin -Güneş Sistemi dışındaki gezegenler- çoğu Jüpiter benzeri dev gaz gezegenlerdir. Bunlardan birkaçı karasal yüzeye sahip ve yıldızının yaşanabilir bölgesi içindedir. Yaşanabilir bölge yaşam için olağan sıcaklığı ve sıvı suyu barındıran bölgeye verilen addır. Heller ve Barnes, bu gezegenlerin olası uydularının yaşamı olanaklı kılan yapıda olup olmadığını irdeledi. Henüz bir öteuydu keşfedilmemesine karşılık onların olmadığı da düşünülemez. Genellikle kendi gezegenine kilitli dönmesi beklenen uyduların yüzey yapısının bağlı olduğu gezegenden farklı olabilir. Böylece Dünya-Ay ikilisi gibi küçük sistemler evrende çokça bulunabilir. Bundan başka uyduların iki ışık kaynağı vardır: biri yıldızı diğeri de gezegeni. Bıu da onların üzerinde iklimlerin değişim gösterebileceği anlamına gelir. Böylesi bir öteuydu üzerinde duran bir gözlemcinin gece-gündüz deneyimi Dünya'da olandan çok daha farklı olacaktır. Örneğin öğleyin oluşacak yıldız tutulması ortalığı zifiri karanlığa çevirebilir diyor Heller. Heller ve Barnes öteuyduda yaşamın ortaya çıkmasındaki etkenlerden biri olan ısıyı da düşündü. Ay güçlü gel-gitlerin etkisiyle de bir mikta ısınır ve bu doğal bir enerji kaynağıdır. Öteuydunun da gezegeni arasında oluşacak güçlü gel-gitler böylesi ısınmaya hatta yüzeydeki suyu kaynatıp felaket bir sera etkisine bile neden olabilir. Araştırmacılar bir gezegene yaşamı destekleyecek ölçülerde yakın olan bir öteuydu hayal etti. elbette öteuydular için yaşam alanı diye bir tanımlama yoktur. Yaşam alanı sadece gezegenler için geçerlidir. Ama bir ötegezegenin yaşam alanı bundan biraz farklıdır diyor Barnes. NASA'nın Kepler Uzay Teleskopu'nun hassas fotometrik ölçümleri ile Mars ya da Dünya büyüklüğünde öteuydu bulunmasına yardımcı olabilir. 2009 yılında göreve başlayan teleskopla 2012'de ilk öteuydunun keşfedilmesi için çalışılıyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/oturdugunuz-yerden-bilime-destek-saglamak/", "text": "Evinizde ya da işyerinizde kullandığınız bilgisayarınız sizin hiç rahatsız olmayacağınız hatta varlığını unutacağınız bir şekilde küçük bir program ile bilime yardımda bulunabilir. Einstein@Home olarak oluşturulan bir projeyle şu an kullanıcı sayısı 250 000'i geçmiş. Projeye destek veren bu kişisel bilgisayarların yardımıyla ilk keşif gerçekleşti. Programın yaptığı bilim merkezlerindeki bilgisayarların yetmediği veri alanı için sizin sabit diskinizin bir kısmını kullanmasını sağlıyor. Böylece bilgisayarınıza program çeşitli verileri indiriyor ve bilim insanları zaman zaman bu verilere ulaşarak incelemede bulunabiliyor. Siteye haberin sonundaki linkten ulaştıktan sonra üye olduğunuzda e-posta adresinize bir program gönderiliyor. Bu programı bilgisayarınıza kurduğunuzda bilime desteğiniz de başlıyor. Gelelim keşfe. Biri Alman ve ikisi Amerikalı'nın bilgisayarlarında saklanan verilerin incelenmesiyle yeni bir radyo pulsar keşfedildi. PSR J2007+2722 olarak kodlanan yeni pulsar saniyede 41 devir yapan bir nötron yıldızıdır. Pulsar Dünya'dan 17 000 ışık yılı uzaklıktaki Tilkicik Takımyıldızı'nda bulunuyor. PSR J2007+2722 pulsarının diğer pulsarlardan farkı ise bir arkadaşının olmaması. Pulsar tek başına bulunuyor. Gökbilimciler pulsarın arkadaşını kaybederek uzaya fırlayan bir cisim olduğunu düşünüyor. Yine de genç pulsarın düşük manyetik alan içinde doğmuş olabileceği olasılığı da göz ardı edilmiyor. Einstein@Home projesi Wisconsin-Milwaukee Üniversitesi ile Almanya Honnover'deki Max Planck Enstitüsü yardımıyla gerçekleştiriliyor. Projede Kaliforniya'daki LIGO Gözlemevi ile Arecibo Gözlemevi'nden gelen veriler kullanılıyor. Arecibo, çok hassas bir radyo teleskop olup Cornell Üniversitesi tarafından kullanılmaktadır. Max Planck Enstitüsü'nden Bruce Allen: Evrende yeni keşiflerin gerçekleşmesi için insanların bize katılmasını umuyorum diyor. Verilerin işlenmesi yoluyla yapılan keşifte hangi bilgisayarların kullanıldığı ise programın bilgisayarınıza bir numara vermesiyle ortaya çıkıyor. Böylesi güzel bir projeye ve bilime hiç olmazsa bu yolla destek sağlamak isterseniz link aşağıda: http://einstein.phys.uwm.edu/index.php Haber kaynağı: Astronomy"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/oumuamua-uzay-araci-degil-sacmalamayin/", "text": "Tarihler 19 Ekim 2017'yi gösterirken Hawaii Üniversitesi Haleakala Gözlemevi sıradan bir gözlem hazırlığı içindeydi. O gün önemli bir gelişmeye tanıklık olacağını bilmeyen gökbilimciler Pan-STARRS1 teleskopunu gökyüzüne yönlendirdiler. Amaçları neydi bilmiyorum ama ilginç bir cisim keşfettiler: Güneş Sistemine ait olmayan sıra dışı bir şey! Keşfin ardından gelişmiş teleskoplar cisme yönlendirildi. Bir yığın gözlem zamanı ismi daha sonra 'Oumuamua olacak cisme ayrıldı. Cisim hakkında veriler birikmeye ve hakkında da çeşitli fikirler ortaya atılmaya başlandı. Elbette bildiğimiz üzere değerli basınımız böylesi olayları sadece işine geldiği ve insanları yanıltabileceği ölçüde kullanmaya gayret gösterdi. Neyse... İşe önce cismin bu ilginç ismiyle başlayalım. Bu isim Hawaii dili uzmanları Ka'iu Kimura ve Larry Kimura tarafından konuldu. İsim genel olarak çok uzaktan ya da geçmişten gelen izci ya da elçi anlamındadır. İlk mua uzak ve ikinci mua ise önce anlamındadır. Cisme ait ilk veriler anlamsızdı. Böyle olunca kim/ler ortaya çıkar: uçan daireciler elbette. Cismin sistemimizi yakından görmek isteyen uzaylılarca yollandığı teranesi ortalıkta dolaşmaya başladı. Bu fikre sıcak bakan bilim insanları da yok değildi hani; saklamayın kendinizi. 14 kişiden oluşan uluslararası bir ekip tüm verileri isteyerek bilimsel açıdan inceleyerek son noktayı koydu: saçmalamayın, bu cisim gerçek bir doğal kökenli kaya. Elbette böylesi sıra dışı özellikleri olan bir cisim Güneş Sistemimizde yok. Acaba?- bilim insanları verilerin bütününü görmeden açıklama yapmayı uygun görmedikleri için beklediler. Azcık sabredin dediler. Sonuçta bunun uzay aracı değil bildiğimiz madde oluşumu ile gerçekleşen bir süreçe uğrayan kaya olduğunu belirlediler. ABD ve Avrupa'nın çeşitli ülkelerinden oluşan 14 kişilik gökbilimci ekibinin amacı hem 'Oumuamua'nın ne olduğunu belirlemek hem de uzay aracı olduğu savını sürenlerin tezini incelemekti. Yani araştırmacılar öyle her şeyi ellerinin tersiyle itmediler. Bir bakalım dediler. 'Oumuamua'nın bazı özellikleri Güneş Sistemimizdeki cisimlerle tutarlı. Yani malzeme belli. Cismin başka bir yıldızın çevresinde dolanan dev gaz gezegen tarafından dışarı atıldığı fikri de benimsendi. Ekip ayrıca 'Oumuamua'nın Güneş Sistemini terk ederken hız kazandığını ileri süren bir makaleyi de inceledi. Böylesi, bir davranışı kuyrukluyıldızlarda görürüz. 'Yandım Allah' deyip adeta Güneş'ten hızla uzaklaşmak isterler. Buna rağmen araştırmacılar 'Oumuamua'da kuyrukluyıldız davranışı yani ivmelenmeyi gerçekleştirecek gaz ve toz emisyonları bulamadılar. Bu da aslında 'Oumuamua'nın sanılanın aksine yüksek bir ivmeyle hızlanmadığını ve az miktarda gaz ve tozu saçtığı anlamına gelir. Ekip bir de cismin 'evden kaçma' sorununa el attı. Cisim bir gaz devi tarafından evinden atılmış olabilir. Bu mantıklı bir fikir. Güneş Sistemindeki Oort bulutunun varlık nedeni mesela Jüpiter'dir. Çevresinde çöp dahi istemeyen Jüpiter irili ufaklı cisimleri dışarı süpürmüştür. Buna rağmen buluttan bazı cisimler hala ısrarla Güneş'i merak edip içeri süzülmeyi başarabiliyor ki bunlara kuyrukluyıldız deniyor. Ekibe göre 'Oumuamua Güneş Sistemini ziyaret eden keşfedilmiş ilk cisim olma unvanını hak etti. Yani öyle sistemin dışından bir yerlerden bizi merak edip araştırma amaçlı yollanan bir uzay gemisi falan değil . 'Oumuamua kendine has özellikleri olan, şimdiye kadar gördüklerimize benzemeyen bir cisim. Ama her keşfettiğimiz şey bizim için sürpriz değil mi zaten? 'Oumuamua ile ilgili haberler için tıklayınız. Haberin asıl hali için tıklayınız. 2 Yorumlar Değerli hocam haberde çok atıfta bulunmuşsunuz. Size hak vermemek elde değil. Özellikle Türk basın ve yayım organlarında Astronomi ile yakından alakası olmayan insanlar haber yapıp halkı yanlış bilgilendiriyorlar. Son zamanlardaki Tıkla-Yemle taktiği maalesef neredeyse her haber sitesi tarafından uygulanmaya başladı. Bu ülkemizin bilim ve teknikte ne kadar gerilediğimizin göstergesi olsa gerek. omuamua sizinde belirttiğiniz gibi uzay gemisi olabilirmi?mümkün değil görüntü net kaya parçası.yıldızımızın çekim gücünün ne kadar etkili olduğu kesin.sistemden çıkabilir.inşallah omuamua ya bir uzay aracı indirebilirlermi?hubble inceliyebilirmi?bekleyip görelim."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/ozgur-gezegende-uydu-suphesi/", "text": "Titan, Europa, Io ve Phobos, Güneş Sistemi'nin öne çıkan sıra dışı uydularıdır. Peki diğer sistemlerde Güneş Sistemi'ndeki gibi uydular olabilir mi? Ya da yıldızı olmayan 'özgür' gezegenlerde... NASA'nın desteklediği araştırmada öteuyduların olabileceği, ancak şimdilik bunların varlığının doğrulanmasının olanaksız olduğu belirtiliyor olsa da bu yolda önemli bir adım atıyor. Aslında böyle bir keşfin sadece bir gözlemle gerçekleşebileceğini de unutmayın. Astrophysical Journal'da yayınlanan yeni çalışmanın baş yazarı Notre Dame Üniversitesi'nden David Bennett: Öteuydu adaylarını tekrar gözlemek mümkün olmayacaktır. Ama bu gibi durumların üstesinden gelecek önemli verilere ulaşabiliriz diyor. Keşif kütleçekimsel mikro-mercekleme yöntemiyle gerçekleşti. Bu teknikte ön plandaki yıldız daha uzaktaki bir yıldızın 'görsel açıdan yakınından' geçerken, uzaktaki yıldızdan gelen ışığı bir mercek gibi büker ve onu büyük gösterir tıpkı bir merceğin uzak bir cismi göstermesi gibi. Böyle bir olay yaklaşık bir ay boyunca devam eder. Ön plandaki yıldızın çevresinde dolanan bir gezegen varsa bu gezegen görülen ışığı ya daha kuvvetli ya da daha zayıf hale getiren ikinci bir mercek gibi davranır. Bu parlaklık farklılığını irdeleyen gökbilimciler, yıldızın kütlesini esas alarak gezegenin kütlesini hesaplamaya çalışır. Bazı durumlarda ise ön taraftaki cisim bir yıldız değil gezegen olabilir ve onun çevresinde dolanan karanlıkta kalmış olan da onun uydusu. Araştırmacılar böyle bir durumda gezegene bakarak diğer cismin kütlesini kestirmeye çalışabilir. Gökbilimciler Kepler uzay aracı verileriyle sadece gezegen değil öteuyduda keşfetmeye çalışsalar da şimdiye kadar böyle bir keşif gerçekleşmemişti. Yani çalışmada ön planda gerçekleşen merceklemeye neden olan cismin yapısı net değildir. Çünkü cisim gezegenin 2000'de 1'i kadar küçük. Başka bir ifadeyle gezegen Jüpiter'den daha büyük kütleli olup uydusu Dünya'dan çok daha küçük kütleli. Gökbilimciler karşılarına bu durumda iki farklı senaryo çıktığını söylüyor. NASA-JPL'den Ötegezegen Keşif Programı Ofisi baş bilimcisi Wes Traub: İlk olasılık büyük cismin bir gezegen ve ona eşlik eden diğerinin uydusu olmasıdır. Araştırmacıların modelleri bu cismin uydu olduğuna işaret ediyor ama doğaya baktığınızda yıldız çözümünün öne çıktığı görülüyor diyor. Bu gizemin çözümü ise iki cismin arasındaki uzaklığın ölçümünde yatıyor. Dünya'ya yakın alt-kütleli bir cisim ile uzakta ve daha büyük bir cismin parlaklık miktarı aynı görünecektir. Parlaklık ölçümünü bir kez değil birkaç kez ölçmek gerekir. Yine de keşfedilen bu gizemli MOA-2011-BLG-262 adlı sistemin cismi şimdilik öteuydu olarak işaretlendi. Gelecekte merceksel çalışmalarla bu uzaklık ölçümleri gerçekleşebilir. Örneğin Spitzer ve Kepler gibi Dünya'dan yeterince uzaktaki yörüngelerde dolanan uzay araçları ile paralaks yöntemi kullanılarak hesaplamalar yapılabilir. Peki paralaks nedir? Basit... Paralaks temel olarak iki gözün uzaktaki bir cismi farklı konumlarda görmesi olarak tanımlanır. Uzaktaki bir yıldıza iki karşı konumda bulunan teleskop baktığında farklı konumlar algılayacaktır. Bu bir de mercek etkisiyle birleştirildiğinde yıldızın ışığının ne kadar büyütüldüğü ortaya çıkacaktır. Kepler ya da Spitzer gibi bir uzay teleskopu gözlem verisiyle ya da Dünya'nın iki farklı yerinde kurulu olan yer teleskoplarının gözlem verileriyle benzer çalışmalar yapılabiliyor. Daha önce benzer bir çalışmayla yıldızı olmayan gezegenlerle ilgili ilginç bir teori oluşturulmuştu: Özgür Gezegenler.. Yeni keşfedilen cisim gerçekten bir öteuydu ise bu gerçekten özgür bir gezegene bağlı olacak. Gezegen bir şekilde bağlı olduğu sistemden atılmış olabilir. Bu sınırdışı edilme sırasında uydusu da gezegenle birlikte boş uzayda özgürce seyahat ediyor olabilir."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/ozgur-gezegenler/", "text": "NASA tarafından desteklenen bir gökbilim ekibi bir yıldızdan epeyce uzak bir konumda dolanan Jüpiter büyüklüğünde yeni bir ötegezegen sınıfı oluşturdular. Keşif Japonya-Yeni Zelanda ortak çalışması olarak 2006 ve 2007 yıllarında Samanyolu üzerinde gerçekleştirilen bir tarama ile bulunan 10 gezegene dayanıyor. Bu gezegenler sistemlerinden kovulmuş, adeta bir yetim gibi kendi başlarına kalmışlar. Bu gezegenleri fark etmek ise hiç kolay değil. Gecenin zifiri karanlığında en az 10 km ileride uçan bir kara sineği görmek gibi..- Yeni keşfedilen böylesi bir gezegen ise 10 000 ile 20 000 ışık yılı arasında bir uzaklıkta yer alıyor. NASA'nın Washington Merkez Binası'nda ötegezegen uzmanı olarak görev yapan Mario Perez: Bu şekilde özgür kalan gezegenlerin varlığını önceden bilmekle beraber, bunların olduğunu göstermek gezegen oluşumu ve evrimi modelleri için önemlidir diyor. Keşif bunun gibi görülmez Jüpiter büyüklüğünde daha birçok gezegen olabileceğini akla getiriyor. Ekibin tahminine göre bu gezegenlerden sadece Samanyolu'nda yüz milyarlarca bulunmakta. Notre Dame Üniversitesi'nden David Bennett: Bir anket uygulamak gibi. Gökadamızın belli bir bölgesindeki durumu ortaya çıkararak genele yayabiliriz diyor. Çalışma Satürn ve Jüpiter'den daha küçük gezegenleri kapsamıyor. Bu nedenle yıldızlarından daha uzağa daha kolay atılabilecek Dünya gibi küçük kütleli gezegenlerin sayısının daha fazla olacağı düşünülüyor. Akla Güneş Sistemi'nin Oort Bulutu içinde böylesi gezegenler var mı sorusu gelmiyor değil. Neyse... Şimdi hayalperestler bundan nem kapar diye hemen konuyu kapatıyorum- Önceki gözlemlerde yıldız oluşum kümeleri içinde serbest kalan üç Jüpiter kütleli gezegen gibi nesneler görülmüştü. Ancak bilim insanları yıldız oluşturan gaz bulutları içinde çok fazla sayıda gezegen olabileceğinden kuşkulanıyor. Kahverengi cüce olarak nitelenen bu cisimler yıldız olamayacak kadar küçük olduğundan kendi nükleer tepkimesini başlatamıyor. Bunlardan bazılarının büyüklüklerinin büyük Jüpiterlerden daha küçük olabileceği de söylenenler arasında. Peki bu özgür takılan gezegenler yıldızlarından niye bu kadar uzakta? Bir kurama göre gezegenlerin oluşumu sırasındaki fırtınalı dönemde yıldız ve diğer gezegenlerin bu cisimlere uyguladığı kütle çekimi onları uzağa fırlatmış. Onlarda Güneş ve diğer yıldızlar gibi gökada çevresinde dolanıyor. Yıldızlar gibi kendi başlarına dolanan gezegenler varsa o zaman bu 10 gezegenin içinde en az biri ya da ikisinin öyle olması gerekirdi. Sonuçlar bu gezegenlerin bir yıldıza bağlı olduğu yönünde diyor Bennett. Yorum: Şimdiye kadar 550'ye yakın gezegen keşfi gerçekleşti. Gökbilimcilere göre sadece Samanyolu'nda milyarlarca gezegen var. Bunların içinde Dünya gibi küçük gezegen sayısı da en az 46 milyar olarak belirtiliyor. Ne kadar da çokmuş demenin bile yetersiz kaldığı bu sayı karşısında insanın aklı karışmıyor değil. Müthiş bir sayı. 46 milyar gezegen, hem de küçük olanların sayısı bu. Şimdi bu gezegenlere bir de özgür gezegenler eklendi. Sıkı durun... Bu sayılar sadece Samanyolu'na ait. Evrende en az 100 milyar gökada olduğu belirtiliyor. Kimi eliptik kimi Samanyolu gibi sarmal, kimi küresel, kimi düzensiz... Ama büyük yıldız toplulukları bunlar. Basit bir hesap yaparak evrendeki tahmini gezegen sayısını bulabilir miyiz? Her gökada da ortalama 100 milyar yıldız olduğunu düşünürsek, evrendeki yıldız sayısı: 100 milyar gökada çarpı 100 milyar yıldız=?...... Eee gezegen sayısı... Benim matematik burada bitti. Varsın bilen söylesin... Söyleyin bakalım evrende yalnız mıyız?"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/pac-man-gorunumlu-mimas/", "text": "1980'li yıllarda çıkan Pac-Man oyununu hatırlarsınız. Önünüze geleni yiyip puan topluyordunuz. Satürn Sisteminin peşindeki Cassini aracının, Mimas uydusundaki sıcaklık dağılımına ilişkin elde ettiği harita şaşırtıcı bir şekilde Pac-Man'i andırıyor. Yüzeyindeki sıra dışı krateri ile Mimas'ın bu görüntüsü Cassini aracının uyduya yaptığı 13 Şubat'taki yakın uçuşuyla elde edildi. İlginç uyduda çözülmesi gereken birçok bulmaca olduğu düşünülüyor. Araştırmacılar, kızılötesi tayfölçerle, Mimas'ın ekvator bölgesindeki en yüksek sıcaklığın öğleden sonra gerçekleştiğini gözlediler. Uydunun -Pac-Man'i oluşturan- kenarlarındaki sıcaklığın -181 C derece olduğu görüldü. Uydunun diğer kısımları ise daha soğuktu ve -196 C derece sıcaklığa sahipti. Pac-Man'in tam ağzındaki noktanın sıcaklığı ise -189 C derece olarak ölçüldü. Bu sıcaklık değişiminin Herschel Krateri'ndeki yüksekliği 5 km'yi bulan kenarının oluşturabileceği, başka bir deyişle ısıyı tutabildiği gibi bir sonuca ulaşılıyor. Sonuçta ortaya çıkan V şekilli harita araştırmacıları hem şaşırtmış hem de eğlendirmişe benziyor. Boulder'deki Southwest araştırma Enstitüsü'nden John Spencer, Sıcaklık değişimlerinin sebebinin yüzeydeki dokunun farklılığı olduğunu düşünüyoruz. Bu belki de eski yoğun kar ile yeni oluşan ve buzlu yüzeyi kaplamış toz gibi yapılardır diyor. Yoğun buz dokusu güneşten gelen ısıya karşılık yüzeyi soğuk tutmayı başarır. Yüzeyi toz ile kaplanmış buz ise güneşten gelen ısıyı saklayarak o kısmın ısınmasına neden olur. Spencer: Uydudaki sıcaklık değişiminin nedeni, yüzey doku farklılığı olsa bile, bölgeler arasında neden bu kadar keskin sınırlar olduğunu bilmiyoruz. Herschel Kraterini oluşturan etkinin, buradaki buzu eritmiş olabileceği de olasıdır. Öyle de olsa bu sert tabakaya çarpan göktaşlarının, tabakaya zarar verip yüzeyin şeklini değiştirmiş olması gerekmez mi? Satürn'ün dış halkalarından buzlu E halkası içindeki Mimas, halka nedeniyle açık renkli bir görüntüde olması gerekirken, alınan görüntülerde tam ters bir renk oluştuğu görülüyor. Cornell Üniversitesi'nden Paul Helfenstein ise, Uydu yüzeyinin zamanla silikat ve karbon zengini mineraller ile örtüldüğü görülüyor. Bu da dışarıdan uyduya düşen meteorlardaki toz nedeniyle oluşmaktadır diyor. Güneş ışınları uydu yüzeyindeki parlak buzları buharlaştırırken, buzun altındaki koyu renkli yüzeyin görünmesini sağlar. Bu tür etkiler Satürn'ün diğer uydularında da görünmesine karşılık, Mimas'ın farkı E halkasından daha fazla etkilenmesidir. Kaynak: NASA/JPL"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/pacman-bulutsusunun-yeni-goruntusu/", "text": "Yüksek kütleli yıldızlar gökada içine enerji pompaladıkları için önemlidirler. Ancak bu yıldızlar bizden çok uzaklarda olup gaz ve toz bulutu içinde saklıdırlar. NGC 281'de bunlardan biridir. Samanyolu düzleminden 1000 ve Dünya'dan 9200 ışık yılı uzaklıktaki bulutsu gökbilimcilere yıldız oluşumlarıyla ilgili fikirler veriyor. Bu birleştirilmiş görüntü Spitzer kızılötesi gözlemleri ile Chandra X-ışını verilerini içermektedir. NGC 281 içindeki yüksek kütleli yıldızlar kendi çevresindeki gazı ısıtan güçlü rüzgarlarla yoğun ışıma sağlarlar. Bu süreç görüntünün sol tarafında görüldüğü gibi gaz ve toz oluşumuyla sonuçlanır. Bu yapılar büyük olasılıkla yeni yıldızları doğuracaktır. Büyük kütleli yıldızlar sonunda süpernova olarak patlayarak gökadalara gerekli enerjiyi sağlarlar. NGC 281 görüntüsü nedeniyle Pacman Bulutsusu olarak da adlandırılır. Optik görüntülerde Pacmanin ağız kısmı koyu gaz ve toz bulutlar nedeniyle karanlıkta kalır. Ancak Spitzer görüntüsünde bölgedeki toz parlamaktadır."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/pamuk-prensesle-ilgili-yeni-bulgular/", "text": "Kaliforniya Teknoloji Enstitüsü'nde görevli gökbilimciler cüce gezegen 2007 OR10'un yaklaşık yarısının su buzuyla kaplı olduğunu belirledi. Gökbilimcilere göre bunun nedeni bir zamanlar su buzu püskürtmüş volkanlar. Yeni veriler kırmızımsı cüce gezegenin yavaş yavaş uzaya karışan ince bir metan atmosferiyle kaplı olabileceğini de ortaya koydu. Çalışma ekibinden Prof. Mike Brown: Bir zamanlar içinde su püskürten volkanları ile bir atmosferi olan bu küçük dünya, yavaş yavaş atmosferini kaybederek donmuş ve ölü bir gezegen geldi diyor. Pamuk Prenses , Brown'un eski bir yüksek lisans öğrencisi Meg Schwamb'ın doktora çalışmasının bir sonucu olarak güneş sisteminde keşfedilen Pluto'nun yarısı boyutlarında olan en büyük beşinci cüce gezegendir. Brown aynı zamanda Haumea adındaki başka bir cüce gezegeninin yüzeyinde de kırılmış buzla kaplı olduğunu tahmin etmişti, bu beyaz renkten dolayı 'Pamuk Prenses' takma ismini kullandı. Fakat kısa süreli gözlemler sonucunda Pamuk Prenses'in aslında kırmızımsı nesnelerden biri olduğu anlaşıldı. Güneş Sistemi'ndeki diğer cüce gezegenler gibi kırmızı. Bu cüce gezegen Kuiper Kuşağı'ndaki buzlu nesneler içinde yer alan bir grubun en büyük üyesidir. Araştırmacılar Pamuk Prenses'in diğerlerinden daha büyük olduğunu ve kuşakta daha yüzlerce hatta binlerce gruplar arasında 400'den fazla cüce gezegen olabileceğini düşünüyor. Brown: Tüm bu cüce gezegenler aslında bize her zaman bir şeyler anlatmak istiyor. Henüz ne söylemeye çalıştıklarını bilmediğimizden hayal kırıklığı içindeyiz. Geçtiğimiz sonbaharda Brown ve ekibi 2007 OR10'a daha yakından bakabilmek için Şili'deki 6.5 metrelik Macellan Bade Teleskopu'nu kullandılar. Sonuçta beklendiği üzere cüce gezegenin kırmızı olduğu görüldü. Ancak bir sürpriz onları bekliyordu: tayfölçere göre yüzey su buzuyla kaplıydı. Şok olduk. Çünkü su buzu kırmızı renkte değildir diyor Brown. Dış güneş sistemindeki nesnelerde yaygın olarak görülen su buzu her zaman beyaz renktedir. Tüm bunlara karşılık elimizde su buzuyla kaplı olmasına karşılık kırmızı görünen bir cüce gezegen daha var: Quaoar. Brown 2002'de keşfedilen bu gezegenin keşif çalışmalarına yardımcı olmuştu. Kar Beyazı'ndan biraz küçük olan Quaoar'ın yeterince büyük bir atmosferi ve yüzeyinde donmuş katı haldeki buza sahiptir. Ancak Quaoar, Pluto ve Eris kadar büyük değildir. Bundan dolayı metan, karbonmonoksit ya da azot gibi uçucu bileşenleri tutamaz. Quaoar oluşumundan birkaç milyar yıl sonra atmosferini kaybetmeye başladı ve şimdi bir miktar metan kalıntısına sahip. Kırmızımsı rengin nedeni ise metanın etki altında kaldığı uzaydan gelen ışımadır . Soğuk bir sabah çimi kaplayan don gibi yüzeyi buzla kaplı olan Quaoar'ın yüzeyi ışıma etkisiyle pembeleşir. 2007 OR10'dan alınan tayölçümleri de bu cüce gezegende Quaoar'dakine benzer bir sürecin gerçekleştiğini gösteriyor. Brown: Bu kombinasyon Kırmızı ve su- bize metan bilgisini veriyor. Biz Pamuk Prenses'in yavaş yavaş son nefesini vermekte olduğunu görüyoruz. Son dört buçuk milyar yıldır süren atmosfer kaybı devam ediyor diyor. Pamuk Prenses verileri su buzunun varlığını açıkça ortaya koymasına karşılık henüz metanın varlığı için net bir şey söylemiyor. Bunun için gökbilimciler Keck gibi daha büyük teleskopa sahip bir gözlemevi kullanmak zorundalar. Pamuk Prenses'de gerçekten metana rastlanırsa bu büyük nesneler ile cüce gezegenler arasındaki ince sınırdaki Quaoar'a yeni bir nesne daha katılacak demektir. Brown ve ekibi henüz resmi bir adı olmayan 2010 OR10'a şimdilik Pamuk Prenses diyorlar. Lakabı da bu çok kırmızı nesneyi tanımlamak için yeteli görünüyor. Brown: Su ve buzun olduğu, metanın varlığından kuşkulandığımız bu cüce gezegenin 2007 OR10 adı gökbilimciler için açıkça pek iyi durmuyor. Biz çalışmalara başlarken Pamuk Prenses'in bu kadar ilginç bir yer olacağını tahmin etmiyorduk. Şimdi önemli olduğunu biliyorum diyor. California Institute of Technology"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/pandoranin-buyusu/", "text": "Hubble Sınır Alanı programının ilk cismi olan Abell 2744'ü ve dolayısıyla uzak evrendeki devasa gökada kümeler görülebiliyor. Pandora Kümesi adıyla bilinen birden çok gökada kümesini barındıran alanın çok şiddetli bir geçmişe sahip olduğu düşünülüyor. Gökbilimciler kümenin tarihini ortaya çıkarmak için 2011 yılında NASA/ESA Hubble Uzay Teleskopu ile Abell 2744'ü gözledi. En az dört gökada kümesinin Abell 2744'ü oluşturmak için birbirleriyle çarpıştığı sonucuna ulaşıldı. Daha önce böylesi bir olaya rastlanmadığından kümeye Pandora Kümesi adı verildi. Görüntü merkezinde puslu eliptik gökadalar ve renkli sarmalların karışımından oluşan topaklanma görülebilir. Kümedeki kütle çekiminin etkileri çevreye yayılan mavimsi yaylar şeklinde görülüyor ve görüntü içerisinde bundan dolayı gökadaların şekilleri bozuk görülebilir. Yay şeklindeki bozulmuş görünen yapılar aslında uzaktaki gökadalardır. Kütleçekimsel mercek etkisi yakın bir cismin uzaktaki cisimden gelen ışığı bükmesi ilkesine dayanan bir yöntemdir. Gökada kümeleri gibi büyük yapılar* uzaktaki bir gökadadan ya da kümeden gelen ışığı bükerek bir mercek gibi davranır. Gökbilimciler bu yolla gördükleri tuhaf şekilleri inceleyerek uzak gökadaların sırlarını ortaya çıkarır. Sınır Alanları programı ile önümüzdeki yıllarda başka bölgelerde yer alan uzak cisimlerin görerek üzerinde çalışma yapılması planlanıyor. *Aslında tüm cisimler mercek etkisine sahiptir. Ancak büyük kümelerde bu olay daha güçlü bir şekilde gerçekleşmektedir."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/panstarrsa-hazir-misiniz/", "text": "Kuyrukluyıldızlar çıplak gözle gözlenebilen ve ender ortaya çıkan gök cisimleridir. Bunları bir dürbün ya da teleskop olmaksızın görebilirsiniz. Ancak bilimciler bir teleskop yardımıyla cisimlerin kirli buz yapısını incelemeye çalışır. Her beş ya da on yılda bir kuyrukluyıldız geçişine tanık oluruz ki bu yıl çıplak gözle iki kuyrukluyıldız görebileceğiz. Jet İticileri Laboratuarı'ndan NASA'nın NEOWISE görevi baş araştırmacısı ve aynı zamanda bu kozmik kirli buzların hayranı olan Amy Mainzer: Bundan sonra da sonbaharda muhtemelen görebileceğiniz en parlak kuyrukluyıldız olan ISON'un geçişini izleyeceğiz diyor. PANSTARRS kuyrukluyıldızı Haziran 2011'de keşfedildiğinde 2011-L4 kod adıyla anıldı. Kuyrukluyıldıza onu keşfeden Hawai'deki Haleakala volkanındaki teleskopun adı verildi. PANSTARRS son zamanlarda özellikle Güney Yarıkürenin ayrılmaz bir parçası oldu ancak şimdi bu değişiyor. Kuyrukluyıldızın iç güneş sistemine olan hareketi devam ettiği için yavaş yavaş güney yarıkürenin görüş alanından çıkıp kuzey yarıkürede gözlenebilir duruma geliyor. Kuyrukluyıldız başlarda çok parlak olmamasına karşılık, güneybatı yönünde ufkun açık ve yeterince karanlık olduğu bir yerden görülebilecek diyor Mainzer. JPL'den araştırmacı Rachel Stevenson: İlerleyen saatlerde ufka daha yakın ancak daha parlak olacaktır. Bu nedenle mümkün oldukça ufkun açık ve yeterince karanlık olduğu bir ortama ihtiyacınız var diyor. PANSTARRS 8 Mart'tan itibaren batı ufkunda 15 dakika süreyle izlenebilecek. 10 Mart'ta kuyrukluyıldız Güneş'e 45 milyon km yaklaşarak en yakın konuma gelecek ve 12 Mart'tan itibaren uzaklaşacak. Böylece çıplak gözle daha iyi görülebilecek. Ayın sonuna doğru da dürbün ya da teleskoplarla bile oldukça sönük bir şekilde görülecek. Kuyrukluyıldız ve kuyruğu ufukta sanki bir ünlem işareti gibi başı parlak bir nokta ve uzun kuyruğuyla kendini gösterecektir. Onu görmek için sabırsızlanıyorum. Üstelik onu dürbün bile kullanmadan oldukça karanlık ve açık bir yerden sadece gözlerimle izleyeceğim. Çünkü onu hiçbir araç kullanmadan bulmanın ve görmenin keyfi başkadır. Bence herkes bu zevki yaşamalı diyor Mainzer. NOT: Konuyla ilgili GökBilgi'de Prof.Dr. Etham DERMAN'ın hazırladığı yazıya da göz atmakta fayda var. 1 Yorum Uzayla ilgilendigimde dunya problemlerinin ne kadir basit oldugunu dusunuyorum. Saniyorum uzay olceginde dunyanin kucuklugu yaniltiyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/paranala-yeni-otegezegen-avcisi-teleskop/", "text": "NGST tesisi ilk ışığını aldı Şili'nin kuzeyi'ndeki ESO Paranal Gözlemevi'ne kurulan Yeni Nesil Transit Tarama gözlemevi ilk ışığını aldı.Proje ile geçiş yapan ötegezegen sistemleri araştırılacak yıldızlarının önünden geçiş yapan gezegenler bu geçişleri süresince gözlemciye ulaşan yıldız ışığında bir miktar azalmaya neden olurlar, ışık değişimindeki bu küçük azalmalar duyarlı aletlerle tespit edilebilmektedir. Teleskoplar Neptün-boyutlarında veya çapları Dünya'nın iki ila sekiz katı kadar olan daha küçük gezegenleri keşfetmeye çalışacak. Yeni Nesil Transit Taraması gözlemevi çapları 20 cm olan on iki teleskoptan oluşmakta olup bir geniş alan gözlem sistemidir . İngiltere, İsviçre ve Alman konsorsiyumu tarafından inşa edilen bu yeni tesis Şili'nin kuzeyinde bulunan ESO Paranal Gözlemevi'ne kurulmuştur. Bu sayede gözlemevi yerleşkedeki olağanüstü gözlem koşullarından ve mükemmel destekleme tesislerinden faydalanmaktadır. Birçok açık gecesi bulunan, havası temiz ve kuru, olabildiğince duyarlı gözlemler yapabileceğimiz bir yere ihtiyacımız vardı Paranal açık ara en iyi seçimdi, diyor proje yürütücülerinden biri olan Don Pollacco . Robotik şekilde çalışmak üzere tasarlanan NGST güney gökküresinde bulunan görece parlak binlerce yıldızın sürekli olarak parlaklık değişimlerini inceleyecek. Geçiş yapan ötezegenleri arayacak ve yıldız parlaklıklarını ölçmede belirli bir seviyeye ulaşacak binde birlik bir duyarlılık bu seviye herhangi bir yer-konuşlu geniş alan taraması aygıtı ile henüz ulaşılabilen bir değer değildir . Geniş bir alanda parlaklık ölçümündeki büyük hassasiyet,teknik olarak emek isteyen bir iş, ancak NGST için gerekli olan anahtar teknolojilerin tümü 2009-2010 yıllarında Kanarya Adaları'ndaki La Palma'da faaliyet gösteren daha küçük bir örnek sistemle denendi.NGST ayrıca şimdiye kadar büyük gaz gezegenlerinin tespitine öncülük eden SuperWASP deneyiminin başarısı üzerinde inşa edilmiştir. NGST'nin keşifleri daha sonra ESO'nun Çok Büyük Teleskop'unun da aralarında bulunduğu daha büyük teleskoplarla tekrar edilecektir. Hedeflerden birisi de gezegen kütlesi için ölçülebilecek kadar parlak küçük gezegenleri bulmak olacak.Bu sayede gezegen yoğunlukları ve daha sonra gegezegenleri oluşturan maddelerin neler olduğuna dair ipuçları elde edilebilecektir. Bunun yanısıra belki de geçiş yapmakta olan ötegezegenlerin atmosferlerinin de tespit edilebilmesi mümkün olacaktır. Geçiş olayı esnasında bir miktar yıldız ışığı, eğer varsa, gezegenin atmosferi boyunca ilerlemektedir, ve geride küçük, ancak tespit edilebilir bir imza bırakmaktadır. Şimdiye kadar bu türden sadece birkaç hassas gözlem yapılabilmiştir, ancak NGTS çok daha fazla potansiyel kaynak sağlayabilecektir. Bu Paranal'da bulunan ama ESO tarafından işletilmeyen ilk teleskoptur.Benzer düzenlemelerle birçok teleskop projesi daha eski olan La Silla Gözlemevi'nde çalışır durumdadır. NGST verileri ESO arşiv sistemine aktarılacak ve on yıllarca gökbilimcilerin kullanımına açık olacaktır. NGTS proje yürütücülerinden biri olan Warwick Üniversitesi'nden Peter Wheatley şöyle sonlandırıyor: Yakın yıldızların etrafındaki küçük gezegenleri araştırmaya başladığımız için heyecanlıyız. NGST'nin keşifleri ile yerde ve uzayda bunları takip eden diğer teleskoplarca yapılacak takip gözlemleri, Dünya gibi küçük gezegenlerin kimyasal yapıları ve atmosferlerinin araştırılması için oldukça önemli. NGST konsorsiyumunda Warwick Üniversitesi, İngiltere; Queen Üniversitesi, Belfast, İngiltere; Leicester Üniversitesi, İngiltere; Cambridge Üniversitesi, İngiltere; Cenevre Üniversitesi, İsviçre ve DLR Berlin, Almanya bulunmaktadır. Videolar Notlar NGST teleskopları Astro Systeme Austria firması tarafından geliştirilen yüksek-kapasiteli ticari teleskopların modifiye edilmiş daha küçük versiyonudurlar. NGTS kameraları Andor Teknoloji Firması tarafından üretilen ikon-L kameraların modifiye edilmiş halidir. CCD üretimi e2v (http://www.e2v.com) arafından gerçekleştirilmiştir. NASA'nın Kepler misyonu yıldız parlaklıklarını ölçmede daha yüksek duyarlılığa sahip olsa da, gökyüzünde NGST'den daha küçük bir alanı gözlemektedir. Dünya-benzeri daha küçük geçiş yapan gezegenleri tespit etmeye odaklanmıştır, NGST ise daha büyük dünyalar bulacaktır. ESO-Türkiye"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/parcalanan-gokadanin-karadeligi/", "text": "NASA/ESA Hubble Uzay Teleskopu'nu kullanarak gökbilimciler HLX-1 olarak adlandırılan orta büyüklükteki bir karadeliğin çevresinde mavi renkli genç bir yıldız kümesi olduğunu fark etti. Karadeliğin dağılan cüce bir gökadanın çekirdeğinde olduğunu akla getiriyor. Elde edilen verilerin, süper kütleli karadeliklerin ve gökadaların evrimini anlamada yararlı olacağına inanılıyor. Gökbilimciler, karadeliklerin Güneş'in kütlesinden birkaç kat fazla olan büyük kütleli yıldızların çökmesiyle oluştuğunu biliyor. Ancak gökada çekirdeklerindeki milyonlarca hatta milyarlarca Güneş kütlesindeki süper kütleli karadeliklerin nasıl evrimleştiği çözülebilmiş değil. Hubble ile elde edilen yeni bir çalışmada süper kütleli karadeliklerin küçük ve orta kütleli karadeliklerin birleşmesiyle oluşmuş olabileceği fikri ağırlık kazandı. Gökbilimci Sean Farrell 2009 yılında ESA'ya it XMM-Newton X-Işını Uzay Teleskopunu kullanarak orta kütleli bir karadelik keşfetti. Karadelikler ancak dolaylı olarak tespit edilebiliyor. Karadeliğin çekimine yakalanan madde ısındığı için çevreye bol miktarda X-ışını yaymaya başlar. Böylece karadeliğin varlığından haberdar olunur. Karadeliğin çevresini saran madde yığınına yığılma diski adı veriliyor. HLX-1 (Hiper ışıltılı X-ışını kaynağı 1) olarak bilinen 20 000 güneş kütlesindeki bu karadelik 290 milyon ışık yılı uzaklıktaki ESO 243-49 gökadasının kenarına doğru bir yerde bulunuyor. Farrell ve ekibi Hubble ile görünür, kızılötesi, morötesi ışık ve NASA/STFC/ASI Swift uydusu ile de X-ışını altında HLX-1'i görüntüledi. Çalışma ekibinden Mathieu Servillat: Bu eşsiz kaynak için eşsiz teleskop gereklidir. Hubble bize bu karadeliğin kökenini ve bulunduğu ortamı anlamamız için oldukça ince ayar görüntüler gönderdi diyor. Bu karadeliğin gökadanın kenarındaki işi ne sorusuna ise ilginç bir yaklaşım belirlenmiş. Daha önce bir cüce gökadanın bu gökada tarafından yutulması. Söz konusu orta büyüklükteki karadelikte bu cüce gökadanın bir üyesi. Cüce gökadanın büyük bir kısmı dağılmasına karşılık karadeliğin sıkıca tuttuğu çevresi bir arada durabilmiş. Ancak bu maddelerin sonu ne olacak şimdilik bilinmiyor. Bu karadeliğin ESO 243-49'un merkezindeki karadelikle birleşmesi mümkündür. Başka bir taraftan ise karadelik gökada çevresinde yerleşmiş bir yörüngeye sahip olarak hareketini sürdürebileceği de olasılıklar arasında yer alıyor. Farrell'a göre karadeliğin çevresindeki yıldız kümesi en az 200 milyon yıl yaşında olmalıdır. Bu da kümenin çarpışma sonrasında oluştuğunu gösteriyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/parker-gunese-degdi/", "text": "NASA'nın Parker Güneş sondası, Güneş'in korona olarak bilinen atmosferinin dış kısmına ulaştı ve bölgede beş saat kaldı. Böylece ilk kez Güneş'in atmosferine girmiş olduk. Parker göreviyle birlikte korona fiziği üzerine çalışmalar hızlanacak. Daha önce sadece tahmin edilen çeşitli fenomenler ölçülerek Güneş atmosferinde neler olup bittiğinin anlaşılması sağlanacak. Güneş'in dış kenarı kütle çekimi ve manyetik kuvvetlerinin doğrudan güneş rüzgarını kontrol ettiği Alfven yüzeyinden başlar. Pek çok bilim insanı güneşin manyetik alanındaki ani değişimlerin bu bölgede ortaya çıktığını düşünüyor. Güneş'in koronasına ulaşmak için NASA Parker Güneş sondasını 2018'de fırlatmıştı. Böylece insanlığın ilk kez bir yıldızla temas etmesi amaçlanmıştı. Geçtiğimiz Nisan ayında sonda Alfven kritik yüzeyinin altında güneş plazmasıyla doğrudan temas etmişti. Bu yüzeyin altında güneşin manyetik alanının basıncı ve enerjisi, parçacıkların basıncı ve enerjisinden güçlüydü. Uzay aracı karşılaşma sırasında yüzeyin üstünden ve altından üç defa geçti. Böylece bir uzay aracı ilk kez güneş koronasına giriş yaparak güneşin atmosferine dokunmuş oldu. Araştırmacılar Alfven yüzeyinin kırışmış olduğunu fark ettiklerinde şaşırdılar. Veriler yüzeydeki en büyük ve en uzak kırışıklığın güneşin en içteki görünür yüzünde bulunan 40 dereceden daha geniş bir manyetik yapı olan yalancı akış tarafından üretildiğini gösteriyor. Ancak Alfveen kritik yüzeyinin Güneş'ten uzağa itilmesinin nedeni bilinmiyor. Araştırmacılar, Alfven kritik yüzeyinin altında, yukarıya kıyasla çok daha az geçiş olduğunu fark ettiler. Bulgu korona içinde geri dönüşlerin oluşmadığı anlamına gelebilir. Alternatif açıklama ise manyetik yeniden bağlanma oranları gözlemlenen rüzgar akımına daha az kütle pompalayabilir ve bu da daha az geri dönüşe neden olabilir. Sonda ayrıca koronanın hemen içinde, ısıtma ve yayılımı etkileyen henüz bilinmeyen fiziğe işaret edebilecek potansiyel güç artışına dair kanıtlar kaydetti. Parker Güneş sondası Güneş'e sekizinci kez yaklaştı. Tüm veriler PSP arşivinde herkese açık durumda. İnsanın inşa ettiği en hızlı cisim olan Parker, fırlatıldığından bu yana patlamalar ve süper hızlı tozun tehlikeleri de olmak üzere birçok keşif yaptı. Yeni veriler uzay aracıyla yapılan doğrudan gözlemlerin koronal ısıtma ve güneş rüzgarı oluşumunun fiziği hakkında aydınlatılacak çok şey olduğunu gösteriyor. Güneş'e 'dokunma' hedefine ulaşan Parker Güneş sondası artık güneş atmosferinin daha da derinlerine inecek."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/parlak-bir-yildizda-neptun-benzeri-gezegen-kesfedildi/", "text": "Uluslararası bir gökbilimci ekibi Kepler-410A yıldızı çevresinde dolanan Neptün büyüklüğünde bir gezegen keşfetti. Çift yıldız sistemindeki yıldızlardan biri olan Kepler-410A, 425 ışık yılı uzaklıktadır. Danimarka'daki Aarhus Üniversitesi Astrofizik Merkezi'ndeki gökbilimcilerin başını çektiği ekip yıldızı inceleyerek çevresinde dolanan gezegeni gözlediler. Yıldız iyi bir dürbünle gökyüzünde görülebilecek kadar parlak olduğundan gözlenmesi kolay olmuştur. Gezegenin yörüngesi ise çembere yakın eliptiktir. Dünya'nın 2,8 kat çapındadır. Yaklaşık 18 günlük yörünge dönemiyle yıldıza çok yakın olduğundan oldukça sıcaktır. Bu nedenle yaşam dostu olduğu söylenemez. Gezegenin yörüngesindeki tedirginlik başka bir gezegenin de var olması gerektiğini gösteriyor. Sayısı 1000'i geçmiş olan ötegezegenler arasında Kepler-410A b gezegeni yıldızının önünden geçiş yaparken yıldızın parlaklığındaki azalma ölçülerek keşfedildi. Kepler Teleskopu 150.000'den fazla yıldızı geçiş yöntemi adı verilen bu yöntemle aramaktadır. Kepler, yıldıza ait oldukça fazla veri sağladı. Üstelik yıldızın parlak olması da Kepler'in şimdiye kadar keşfettiği üçüncü en parlak ötegezegenin bulunmasını sağladı. Ekip yıldızdaki parlaklık titreşimlerini ele alarak gezegenin kütlesini ve yarıçapını belirlemeyi başardı. Çalışma ekibinden Vincent Van Eylen: Sonuçta bir ötegezegen hakkında bilgi sahibi olmanın yolu yıldızını iyi taramaktan geçer. Yöntemimiz bize yıldızın eğim açısını belirlemeyi sağladı. Biz yıldızın kutbuna değil ekvatoruna bakıyorduk. Yıldız 2,7 milyar yıl yaşında olup Güneş'ten biraz büyüktür. Oraya gitmemiz mümkün değil çünkü ışığı bize 425 yılda geliyor diyor. Yıldızın yeterince parlak olması gözlem için uygun olması demektir. Gezegen yaklaşık 17,8 günde bir dolanıyor, ancak bazen 15 dakika geç bazen erken ortaya çıkıyor. Bu da gezegene başka bir kuvvetin etki ettiği anlamına gelir. Yani bilinmeyen başka bir gezegen b gezegeni etkilemektedir. Böyle bir gezegen olduğundan eminiz. Ancak henüz yıldızının önünden geçişini göremedik. Bunun nedenini ise henüz bilmiyoruz diyor Eylen."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/parlak-gokyuzunde-bir-murekkep-tanesi/", "text": "Geniş Alan Görüntüleyicisi kozmik kertenkeleyi görüntüledi ESO'nun Şili'de bulunan La Silla Gözlemevi'ndeki MPG/ESO 2.2-metre teleskopu üzerindeki Geniş Alan Görüntüleyicisi ile alınan bu görüntü parlak yıldız kümesi NGC 6520 ve komşusu garip kertenkele-şekilli karanlık bulut Barnard 86'yı göstermektedir. Bu kozmik çift Samanyolu'nun en parlak bölgesindeki ışıldayan yıldızlara karşı bir grup olarak durmaktadır oldukça parlak olan bu bölge üzerinde karanlık herhangi bir yer rahatlıkla görülebilmektedir. Yay takımyıldızının bu bölgesi tüm gökyüzündeki en zengin yıldız alanlarından bir tanesidir Büyük Yay Yıldız Bulutu. Bölgeyi aydınlatan çok sayıda yıldız çarpıcı bir şekilde Barnard 86 gibi karanlık bulutların siyahlığını göstermektedir, bu bölgenin fotoğrafı ESO'nun Şili'deki La Silla Gözlemevi'nde bulunan MPG/ESO 2.2-metre teleskopu üzerindeki Geniş Alan Görüntüleyicisi ile alınmıştır. Bu nesne Bok küresi olarak bilinen küçük, karanlık bir bulutsudur, kaşifi, çok sayıda kuyruklu yıldız, karanlık bulutsu, Jüpiter'in aylarından bir tanesi ve başka birçok katkısı ile Amerikalı gökbilimci Edward Emerson Barnard tarafından parlak gökyüzündeki bir mürekkep tanesi olarak açıklanmıştır. Sıradışı bir görsel gözlemci ve hevesli bir gökyüzü fotoğrafçısı Barnard karanlık bulutsuları keşfetmek için uzun pozlama tekniğini ilk kullanan kişidir. Küçük bir teleskop ile Barnard 86 yıldız bakımından sakin bir bölge gibi görünür, ya da uzak, açık gökyüzüne açılan bir gökyüzü penceresi. Bununla birlikte, bu nesne yıldız alanının önünde bulunur bölgeyi opak hale getiren, yıldız ışığını engelleyen küçük toz taneciklerinden meydana gelen soğuk, karanlık, yoğun bir bulut. Görüntüde Barnard 86'nın hemen solunda görülen yakın yıldız kümesi NGC 6520'nin oluşması için çöken moleküler bulutun kalıntılarından oluştuğu düşünülmektedir NGC 6520 genç oldukları mavi-beyaz parlak ışıklarından belli olan çok sayıda sıcak yıldız içeren bir açık yıldız kümesidir. Açık kümeler genellikle hepsi aynı sürede oluşan ve aynı yaşlardaki birkaç bin yıldızdan oluşurlar. Bu tür kümeler dağılmadan önce görece kısa bir süre yaşarlar, bu süre genellikle birkaç yüz milyon yıl mertebesindedir. Gökyüzünün yıldızlarca inanılmaz kalabalık bu bölgesinin ve kümenin düzensiz gözlemleri, onun hakkında fazla bilgi edinmeyi zorlaştırıyor. NGC 6520'nin yaşının yaklaşık 150 milyon yıl civarında olduğu düşünülüyor ve hem bu yıldız kümesi hem de tozlu komşusunun Güneş'imizden yaklaşık olarak 6000 ışık-yılı ötede oldukları tahmin ediliyor. Yukarıdaki görüntüde Barnard 86'nın içinde görülen yıldızlar aslında onun ön tarafındadırlar, bizimle karanlık bulut arasında bulunmaktadırlar. Şimdilik kesin olmasa bile Barnard 86 gibi karanlık bulutların da merkezlerinde yeni yıldız oluşumları devam etmektedir örneğin Atbaşı Bulutsusu (eso0202), dikkat çekici nesne Lupus 3 (esp1303) ve Barnard'ın keşiflerinden biri olan daha az içeriği ile Pipo Bulutsusu. Bununla birlikte, en genç yıldızlardan gelen ışık çevrelerindeki tozlu bölgelerce engellemektedir ve sadece kırmızı-ötesi veya daha uzun-dalgaboylarında görülebilmektedirler. Notlar Bok kürecikleri ilk kez gökbilimci Bart Bok tarafından 1940'larda gözlenmişlerdir. Oldukça soğuk, karanlık gaz ve toz bulutlarıdırlar, ve çoğunlukla merkezlerinde yeni yıldızlar oluşmaktadır. Bu kürecikler arka taraftan gelen ışığı dağıtan ve engelleyen tozlar açısından zengindirler, bunun için görünür ışıkta neredeyse opaktırlar . Bu alıntı E. E. Barnard'dan gelmektedir, Işığın Örtüldüğünü Gösteren Gökyüzündeki Karanlık Bölgeler, Yerkes Gözlemevi, 15 Kasım 1913 . ESO-Türkiye"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/parlak-stephen-beslisi/", "text": "1877 yılında Edouard Stephan gökbilimcilere yeni bir bulutsu keşfettiğini bildirdi. Stephan Beşlisi adı verilen bu beş gökada 1920'lere kadar bulutsu olarak sanıldı. Sonunda bu cismin aslında birbiriyle etkileşim halinde olan beş gökada olduğu anlaşıldı. Bu görüntü beş gökadanın farklı özelliklerini ortaya çıkarmak amacıyla ESA'nın Herschel ve XMM-Newton uzay gözlemevleri ve yer merkezli teleskoplarla üç farklı dalga boyunda elde edildi. Muhteşem galaktik gruplardan biri olan Stephan Beşlisi'ndeki dört gökada arasında fiziksel bağlantı olduğu yakın zamanda fark edildi. Üstelik bu gökadalar bize sanılandan çok daha yakındı. Grubun altında görülen NGC 7320'nin 300 milyon ışık yılı değil yaklaşık 40 milyon ışık yılı uzakta olduğunu ortaya konuldu. NGC 7320'nin üstünde, görüntü merkezinin sağında bulunan iki parlak kaynak iç içe görünen iki gökadadır. Dördüncü gökada ise sağ alt köşedeki yuvarlak parlak nesnedir. Görüntü merkezinin solunda gizlenmiş başka bir gökada ise dört gökada kadar uzaktadır. Kırmızı ve sarı renkler Herschel verilerine aittir. Gökbilimciler bu sayede kozmik tozu ayırt edebilmektedir. Bu toz daha çok gazdan oluşur. Bu gaz yeni yıldızların doğumları için gerekli hammaddeyi sağlar. Beyaz renk ise yer merkezli teleskoplarla alınan optik verileri gösterir. Optik renkteki ışık cümbüşü dört gökada arasındaki kütle çekimsel etkiyi işaret etmektedir. X-ışını altında parlayan sıcak gazların varlığı gruptaki yoğun dinamik etkileşmeyi gösterir. Bu etki XMM-Newton Gözlemevi ile ortaya çıkarıldı. Mavi renk çarpışan dört gökada arasındaki sıcak gazın dağılımını gösterir. Büyük bir olasılıkla bu gaz etkileşme nedeniyle gökadalardan atılmıştır ve içlerinde gökadaları arası gazın oluşumunu sağlayan ilkel gaz da bulunmaktadır. Dört gökada arasındaki etkileşim nedeniyle oluşan şok dalgasına ait bir ipucu görüntü merkezinin sağında mavi dik bir yapı olarak görülebilir. Şok dalgası ile ısınan gaz kızılötesi ortamda parlak tozlu ipliksi iz gibi görülmektedir. Kızılötesi görüntüde şokun üst kısmında gökadaların dışında yıldız oluşumlarını işaret ediyor. Gaz ve tozdan oluşan, kızılötesinde parlayan bir cüce gökada ise sol tarafta kırmızı ve sarı renklerle görülmektedir. Sol kenardaki mavi sıcak gaz grubun kuyruğunun son noktası mı, yani gruba ait olup olmadığı henüz bilinmemektedir."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/parlayan-karadelik/", "text": "NASA'nın Geniş Alan Kızılötesi Aşan Tarayıcısı ile karadeliklerin çevresinde ışıl ışıl yanan jetlerle ilgili yeni ayrıntılar ortaya çıkarıldı. Bilim insanları karadeliklerin çevresinde olup bitenlerle ilgili daha fazla bilgi edinebilmek adına yeni bir çalışma gerçekleştirdi. Karadelikleri çevreleyen ve kütle aktarım diskleri olarak nitelenen malzemeden yayılan jetler X-ışınları, gama ışınları ve radyo dalgaları ile görüntülendi. Parlak jet ölçümlerine ilişkin on yıldır çalışma yapılmasına karşılık sonuca ulaşmak zor oldu. WISE kızılötesi gözlemleri ile araştırmacıların önüne yeni bir pencere açıyor. Japonya Uzay Araştırma Ajansı'ndan Poshak Gandi: Buna benzer bir olayın Güneş'te gerçekleştiğini düşünün. Bu durumda Güneş ani ve rastgele patlamalarla birkaç içinde üç kat daha parlak olur ve sonra yine eski haline dönerdi. Biz bu jetlerde gizlenen bu öfkeli durumu gözlüyoruz diyor. WISE'nin kızılötesi gözlem yeteneği bizim yıldız kütleli karadeliklerdeki jetlerin yakınlarına kadar sokulmamıza izin veriyor. GX 339-4 adlı karadelik daha önce keşfedilmişti. Karadelik gökada merkezi yakınlarında olup Dünya'dan 20 000 ışık yılından daha uzaklıkta bulunuyor. Güneş'ten en az altı kat daha fazla kütlelidir. Bu karadelikte diğerleri gibi ışığın bile kaçamayacağı büyük bir kütle çekimine neden olan yoğun bir madde koleksiyonuna sahiptir. Karadeliğin bir yıldız eşi de bulunuyor. Eşi yıldızdan çaldığı madde karadeliğin merkezine doğru çekilirken bunun bir kısmı ışık hızına yakın bir hızla uzağa püskürtülüyor. NASA'nın Jet İticiler Laboratuarı'ndan WISE ekibi üyesi Peter Eisenhardt: Bir karadeliğin ışıl ışıl parlamasını görmek için doğru zamanda ve doğru yerde olmak gerekir. WISE'nin hassas kızılötesi ile bu ender olayı yakalamak için her yıl sadece 11 saniye izleyebiliyor diyor. Zamana göre değişkenlik gösteren jetler, aynı zamanda asteroit avcılığında da kullanılan WISE'nin NEOWISE özelliğe ile izlenebiliyor. WISE ekibi son derece sıkıştırılmış bölgedeki jet üssü çevresine odaklandı. Bu bölge gökyüzünde Güneş kadar uzaklıktaki bir on kuruşun büyüklüğü kadar bir alan kaplıyor. Sonuçları büyük ve düzensiz dalgalanmaları gösteren bu sıra dışı olayda jetlerin hareketliliği 11 saniye ile birkaç saat arasında değişiyor. Yeni veriler karadeliğin yüzeyinde Dünya'dakinin 30 000 katı daha güçlü bir manyetik alan olduğunu gösteriyor.Böylesine güçlü bir alan dar alanda jetlerin hızlandırılması için gereklidir."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/patladiginda-kepler-yayindaydi/", "text": "Gökbilimciler Kepler Uzay Teleskopu sayesinde ilk kez patlayan yıldızdan yayılan parlamayı gözledi. Bu görünür ışıkta gözlenen ilk süpernova parlaması olarak kayıtlara geçti. Uluslararası bir gökbilimci ekibi Kepler Teleskopu ile geçtiğimiz üç yıl içinde her 30 dakikada teleskopun yakaladığı ışığa bakarak 500 uzak gökadadaki yaklaşık 50 trilyon yıldızı araştırdı. Böylece kütleli yıldızların ölümünü gösteren patlamaları gözleyecek yeni bir optik teleskop sahibi olundu. Bilindiği üzere Kepler yaklaşık 100 bin yıldız çevresinde dolanan ötegezegenleri tespit etmek amacıyla üretilmişti. Ancak geçtiğimiz yıllarda soğutucusu bittiğinden bu görevi yürütememişti. Kepler 2013 yılından bu yana K2 görevi adıyla gökbilimcilere başka bir alanda hizmet ediyor. Kepler 2011 yılında aktif görevde iken tam da bakış açısına giren alanda iki kırmızı süper devin patlamasını yakaladı. İlki KSN 2011a adıyla bilinen süpernovaydı ve dev yıldız 700 milyon ışık yılı uzakta olup 300 Güneş kütlesindeydi. Diğeri KSN 2011d olarak adlandırıldı. 500 Güneş kütlesinde olan yıldız 1,2 milyar ışık yılı uzaktaydı.* Notre Dame Üniversitesi'nden astrofizikçi Peter Garnavich: Bu yıldızlardan birini güneşin yerine koyabilseydik, Dünya içinde kalırdı diyor. Şanslıysanız bir araba kazasının görüntüsünü mobil kamerayla yakalayabilirsiniz. Bunun gibi anlık süpernova görüntüsünü yakalamak için teleskopunuzun o yöne bakıyor olması gerekir. Yıldızın yüzeyindeki şok nedeniyle oluşan parlama yaklaşık 20 dakika sürer ve anlık parlamayı yakalamak gökbilim açısından gerçekten şans işidir. Böylesi bir patlamayı anında görmek için gökyüzünü sürekli tarayan teleskop gerekir. Karşınıza ne zaman süpernova çıkacağını bilemezsiniz. İşte Kepler bu konuda bize yardımcı oluyor diyor Garnavich. Gözlenen süpernovalar Tip II olarak adlandırılan sınıftadır. Yıldızın çekirdeğindeki nükleer yakıt bittiğinde ağırlığı nedeniyle çöker. Her iki patlamada benzer enerjik yumak şokları görüldü. Evrendeki en şiddetli patlamalardan olan süpernovaların gizemini çözmek için gerek Samanyolu gerekse diğer gökadalardaki kimyasal karmaşa izlenmekte ve ipuçları birleştirilmeye çalışılmaktadır. K2 görevi araştırmacılarından Steve Howell: Evrendeki tüm ağır elementler süpernova patlamalarından oluşmaktadır. Örneğin yeryüzünde bulunan gümüş, nikel, bakır bu yıldızların patlamasıyla oluşmuştur. Yani yaşamın kökeni süpernovadır diyor. *Konuyla ilgili makaleye buradan ulaşabilirsiniz Ek okuma için Prof. Dr. Ethem Derman'ın yazısına göz atabilirsiniz. 1 Yorum Site Çok güzel ve daha güzel şeyler yapabileceğinize inanıyorum tam gaz devam... 🙂"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/patlayan-bir-yildizda-ilk-lityum-tespiti/", "text": "Bir nova tarafından uzaya salınan madde içerisinde ilk kez kimyasal lityum elementine rastlandı. La Silla Gözlemevi ve Şili, Santiyago çevresindeki ESO teleskoplarının kullanıldığı Centauri Nova 2013'e ait gözlemler neden çoğu genç yıldızın bu kimyasal elementi beklenenden daha fazla içerdiği gizemini çözmeye yardım edebilir. Bu yeni bulgu uzun süredir devam eden gökadamızın kimyasal evrimi ile ilgili bulmacanın bir parçasını ortaya çıkarıyor, aynı zamanda Samanyolu'nda bulunan yıldızlardaki farklı kimyasal elementlerin bolluklarını anlamaya çalışan gökbilimciler için de büyük bir adım olarak görülüyor. Hafif bir kimyasal element olan lityum 13.8 milyar yıl önce Büyük Patlama esnasında oluştuğu tahmin edilen birkaç elementten biridir. Ancak bugün Evren'deki yıldızlarda bulunan gözlenen lityum miktarı gökbilimciler için bir sorun teşkil ediyor. Yaşlı yıldızlarda beklenenden daha az lityum gözleniyor , ve bazı gençlerde on kata kadar daha fazla . Gökbilimciler 1970'lerden bu yana, genç yıldızlarda bulunan fazladan lityumun çoğunun novalardan gelmiş olabileceğini öne sürüyorlardı yeni nesil yıldızları meydana getiren maddeye katkı sağlayan malzemeleri yıldızlar-arasındaki uzaya atan yıldız patlaması. Ancak şimdiye kadar birçok nova üzerinde yapılan dikkatli gözlemler açık bir sonuç vermemişti. Şimdi Luca Izzo liderliğindeki bir ekip Centauri Nova 2013'ü (V1369 Centauri) gözlemek için La Silla Gözlemevi'ndeki MPG/ESO 2.2-metre teleskopu üzerindeki FEROS aygıtı ile birlikte Santiyago yakınlarındaki Santa Marina'da bulunan Şili Katolik Pontoficia Üniversitesi'ndeki ESO 0.5 metre teleskopu üzerinde yer alan PUCHEROS tayfölçerini kullandılar. Aralık 2013'te Güney gökküresinde parlak yıldız Beta Centauri'ye yakın bir bölgede patlayan bu yıldız bu yüzyıldaki en parlak novaydı çıplak gözle kolayca görülmekteydi . Oldukça ayrıntılı yeni veriler sayesinde lityumun saatte iki milyon kilometreye varan hızlarla novadan dışarıya atıldığı ortaya çıkarıldı . Bu şimdiye kadar bir nova sisteminden atılan ilk element tespiti oldu. Eş-yazarlardan Massimo Della Valle bulguların önemini şu şekilde açıklıyor: Bu çok önemli bir adım oldu. Eğer Samanyolu'nun kimyasal evrim tarihini büyük bir yapboz olarak düşünürsek, novalardan atılan lityum buradaki en önemli parçalardan biri haline gelir. Aynı zamanda, lityum bilmecesi anlaşılana kadar da, herhangi bir Büyük Patlama modeli sorgulanabilir kalmaya devam edecektir. Centauri Nova 2013'ten dışarıya atılan lityum kütlesinin oldukça az olduğu tahmin ediliyor, ancak, Samanyolu'nun tarihi boyunca milyarlarca nova oluştuğundan, gökadamızda gözlenen ve büyük miktardaki beklenmedik lityum oranı bu şekilde açıklanabilir. Araştırma makalesinin azarlarından Luca Pasquini ve Massimo Della Valle yirmi beş yıldan bu yana novalardaki lityum kanıtlarını araştırıyorlar. Bu sonuç uzun süreli arayışlarını tatmin edecek gibi. Ve daha genç olan bilimci içinse farklı bir heyecan var: Bu oldukça heyecan verici, diyor Luca Izzo, ben doğmadan önce tahmin edilip ilk kez 2013 yılındaki doğum günümde gözlenmiş olması! Notlar Yaşlı yıldızlardaki lityum eksikliği uzun süredir devam eden bir bulmacadır. Bu konuyla ilgili sonuçlara ait basın bültenleri şunlardır: haber1, haber2 ve haber3. Daha kesin olarak, gökbilimcilerin yaşlı ve genç olarak tanımladıkları şey Popülasyon I ve Popülasyon II yıldızlarıdır. Popülasyon I sınıfına Güneş'te girmektedir; bu yıldızlar ağır kimyasal elementler bakımından zengin olmakla birlikte Samanyolu'nun disk kısmını meydana getirmektedirler. Popülasyon II yıldızları daha yaşlı olup, düşük ağır-element içerikleri ile birlikte, Samanyolu'nun merkezi kısımları ile dış halesi ve küresel yıldız kümelerinde bulunmaktadırlar. Daha genç olan Popülasyon I sınıfındaki yıldızlar halen birkaç milyar yıl yaşındadırlar! Görece küçük bu teleskoplar, bu tür araştırmalar için uygun tayfölçüm aygıtları ile donatılmış güçlü araçlardır. Aşırı büyük teleskoplar çağında bile özel görevlere adanmış daha küçük teleskopların varlığı oldukça önemlidir. Nova'nın Yeryüzü doğrultusundaki hareketinde görülen bu yüksek hız nedeniyle soğurma tayfında lityumun varlığını gösteren çizginin dalgaboyu önemli ölçüde tayfın mavi bölgesine doğru kaymaktadır. ESO-Türkiye"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/patlayan-yildizin-yankisi/", "text": "Dağlardan yankılanan sesler ve duvarlardan gelen ayak sesleri yankıya örnektir. Yankı, ses dalgasının yüzeye çarpıp dinleyiciye dönmesi olayıdır. Uzayda da yankı oluşur. Tek farkla: ses değil ışıkla. Işık toz bulutlarına çarparak yankıyı oluşturur. Hubble teleskopu 11,4 milyon ışık yılı uzaktaki bol yıldız oluşturan M82 gökadasında ışık yankısı olarak bilinen kozmik yankılardan birini yakaladı. İki yıllık verilerden elde edilen film, yıldızın süpernova patlamasından üç yıl sonra yıldızlararası uzaya yayılan bir ışık kabuğunu ortaya çıkardı. Yankılanan ışık bir göl üzerinde genişleyen dalgalar gibi ilerlemektedir. SN 2014J adı verilen süpernova 21 Ocak 2014'de keşfedildi. Yıldız ışığı hafif bir yankı oluşturarak Dünya'ya farklı uzaklıklardan ulaşır. Bunlardan bazıları Dünya'ya doğrudan ulaşır. Dolanan ışık buna göre daha geç gelir. Bu durumda ışık süpernova çevresinde 300 ile 1600 ışık yılı kadar uzanan devasa toz bulutundan geçerek Dünya'ya ulaşmaktadır. Gökbilimciler şimdiye kadar Samanyolu dışında oluşan bir süpernova kaynaklı 15 ışık yankısı tespit ettiler. Süpernova kaynaklı ışık yankıları ender görülür, bunları çözmek için teleskopun uzun zamanlı gözlemi gereklidir. Görsel telif hakkı: NASA, ESA, and Y. Yang"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/patlayan-yildizin-yaydigi-sok-dalgalari/", "text": "Gökbilimci William Herschel'in 5 Eylül 1784'de keşfettiği Peçe Bulutsusu bir yıldızdı. Şok dalgalarıyla gittikçe büyüyen bulutsu şimdi gökyüzünde altı dolunaydan daha fazla bir alanı kaplıyor. Hubble Uzay Teleskopu bulutsunun 'güney-doğu ilmiği' olarak bilinen kısmını görüntüledi. Yaklaşık 50 ışık yılı çapındaki alanı kaplayan bulutsu 1500 ışık yılı uzaktadır. On bin yıl önce Peçe Bulutsusu yoktu. Onun yerinde çekirdeğinde nükleer tepkimeyle enerjisini karşılayan çok parlak, Güneş'ten daha büyük bir yıldız vardı. Hammaddesi biten yıldız kendi üzerine çöktü ve patladı. Bu olayın 5-10 bin yıl önce meydana geldiği tahmin ediliyor. O tarihte gökyüzünü izleyenler yıldızın yaydığı muazzam parlamayı -Hilal evresindeki Ay'ın parlaklığı kadarlık bir parlama- bir ya da iki gün boyunca izlemiş olmalı. Böylesi parlak ve yıkıcı olaylara süpernova denir. Hesaplar, bir süpernovanın 100 milyar normal yıldızın yaydığı ışık kadar parladığını gösteriyor. Atalarımızın bir hafta süresince gözlediği bu muhteşem parlamayı bin yıl sonra William Herschel uzayda genişleyen bir bulut olarak fark etti. Yıldızın son patlaması dış katmanlarının dış uzaya saatte 600.000 kilometreden fazla hızda atılmasına neden oldu. Şimdi bu bulutlar dış uzaydaki farklı katmanlarla çarpışmaktadır. Çarpışarak enerji kazanan gaz bulutu milyonlarca dereceye kadar ısınır ve parlamaya başlar. Bu ışığın dalga boyu uyarılmış gaz atomlarına bağlıdır. Görüntüde mavi renk oksijeni, yeşil kükürdü ve kırmızı hidrojeni gösterir. Süpernova patlamaları en ağırı demir olan metalleri evrene yayan önemli olaylardır. Gökadamızda bu tür patlamalar yüzyılda bir ya da iki gibi çok az oluşmaktadır."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/pece-bulutsusu-esliginde-iyi-bayramlar/", "text": "NASA/ESA Hubble Uzay Teleskopu'nun ilk kez 1997'de görüntülediği Peçe Bulutsusu, Geniş Alan Kamerası 3 ile yeniden görüntülendi. Yeni görüntüler bulutsunun genişlediğini ortaya koydu. Bulutsudaki ipliksi yapılar süpernova kalıntısını işaret eden en iyi izlerdir. Yaklaşık 8000 yıl önce patlayan sekiz Güneş kütleli bir yıldızın oluşturduğu kalıntı 110 ışık yılı genişliktedir. Peçe Bulutsusu 2100 ışık yılı uzakta olup Kuğu takımyıldızında bulunmaktadır. Hubble Teleskopu'ndaki Geniş Alan ve Gezegen Kamerası 2 (Wide Field and Planetary Camera 2, WFPC2) ile 1997'de Peçe Bulutsusu fotoğraflanmıştı. Yeni kamera WFC3'ün oluşturduğu yeni görüntü daha fazla ayrıntı gösterirken bulutsunun geçen 18 yılda genişlediğini de ortaya çıkardı. Bulutsunun karmaşık yapısına ve uzaklığına karşılık içindeki yapının hareketi açıkça görülebilir: özellikle soluk kırmızı renkteki hidrojen içerikli iplikçiler. Böylesi ipliksiler fotoğraf boyunca yaygındır. Gökbilimciler Peçe Bulutsusu'nun kaynağı olan yıldızın patlamadan önce güçlü rüzgarlar oluşturduğunu düşünüyor. Bu rüzgarın etkisiyle yıldızlararası boşlukta gaz yayılmaya başladı. Süpernovanın oluşturduğu şok dalgası sürdükçe uzayda kendine boşluk bulan gaz bulutsuyu kendine özgü şekle büründürdü. Şok dalgasıyla ilerleyen gaz ile çevresindeki madde arasındaki etkileşim parlak ipliksileri oluşturdu. Peçe'deki renkler kimyasal elementlerin sıcaklık ve yoğunluk değişimlerini gösterir. Mavi renkli özellikler kırmızı ve yeşil olanlara göre daha düzgün ve pürüzsüz görünür. Özellikle mavi renkteki yapı dış uzayın madde duvarıyla karşılaşarak bulutsunun sınırlarını oluşturur. Kırmızı ve yeşil olanlar ise daha sıcak gaz içerir . Bunlar daha sonra oluşarak diğer yapılar içerisine süzülmüştür. Parlak ve karmaşık yapı içinde birkaç ince, keskin kenarlı kırmızı ipliksiler oluşmuştur. Hidrojen emisyonun özelliklerine ait bu izler araştırmacılara şok dalgasının anlık etkisini göstermektedir. Saatte 1,5 milyon kilometre hızla hareket eden şok dalgası gaz içine süpürülmesiyle kırmızı renk ortaya çıkar. Özellikle sağ tarafta şok dalgasının hidrojenin parçacıklarla çarpıştığı anlaşılmaktadır. Hubble'ın bu görüntüsü aslında bulutsunun küçük bir kısmına aittir. Süpernova kalıntısının batı kısmı NGC 6960 ya da halk dilinde Cadı Süpürgesi olarak bilinir. Notlar Görüntüdeki renkler gazın üç farklı türünün belirlenmesi amacıyla sonradan oluşturulmuştur."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/penguen-mi-yunus-mu/", "text": "Bu fotoğrafta ne görüyorsunuz: bir yunus mu yoksa penguen mi? Amatör gökbilimciler bu galaktik çiftinin görüntüsünü yunus ya da penguene benzetir. Görsel gerçekten de denizde yukarı zıplamış bir yunus ya da alttaki parlak yumurtasını koruyan bir penguen ya da bir kuşu andırıyor. Bir zamanlar Samanyolu gibi sarmal bir gökada olan NGC 2936'nın bu yapısı bir şekilde bozuldu. Pengueni andıran bir şekil alarak eğildi. Gökadanın parlak merkezi bölgesi şimdi penguenin gözü oldu. Onun yumurta şekilli komşusu eliptik gökada NGC 2937 ile etkileşimi yapısını bozdu. Her ne kadar komşu gökada küçük görünse de kütle çekim etkisiyle yapısının yavaş yavaş bozulmuş olması muhtemel. Bir milyar yıl içerisinde bu iki gökada birleşip tek bir gökadaya dönüşecek. Görselin üst kısmındaki parlak mavi yıldız aslında optik bir yanılsamadır. Yıldız arkasındaki mavi gökadaya göre kameraya daha yakın olduğundan böyle büyük görünmektedir. Görüntü Hubble Uzay Teleskopunun Geniş alan Kamerası 3 ile Haziran 2013'de alındı. Görsel telif hakkı: NASA/ESA/Hubble Heritage Team"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/perde-arkasindaki-yildiz-kumesi/", "text": "Avrupa Güney Gözlemevi 'nun Çok Büyük Teleskobu ile yıldız oluşum merkezlerinden NGC 3603'ün görüntüsü elde edildi. Bu tip genç ve aktif bulutsuları gökbilimciler genellikle diğer gökadalar üzerinde izleniyordu. Samanyolu içinde ve bizden sadece 22 000 ışık yılı uzaklıkta yeralan NGC 3603 bulutsusu ile gökbilimciler uzak kümeleri izlemek zorunda kalmayacak. Üstelik bulutsu Samanyolu'nun en büyük yıldızlarından birini de barındırıyor. Bulutsudaki yoğun ışığın nedeni büyük yıldızlardan saçılan ışığın gaz bulutlarından dolayı dağılmasıdır. NGC 3603 içindeki binlerce yıldızdan Güneş'ten daha büyük ancak daha küçük kütleli yıldızlar bulunur. Kümede son katmanlarını bir süpernova patlamasıyla kaybetmeden önce yaşamı devam eden Wolf-Rayet yıldızları gibi çok büyük kütleli yıldızlar da bulunuyor. Bunlardan birinin Güneş'ten 120 kat daha kütleli olduğu da saptandı. Bu yıldız şimdiye kadar Samanyolu'nda saptanan en büyük yıldız. NGC 3603 kümesi içinde genç, orta ve yaşlı yıldızları da barındıran bir yıldız ailesi kümesi gibidir. Küme Güneş ve Güneş Sistemi gibi 5 milyar yıl yaşındadır. Kümedeki genç ve parlak yıldızlar ömrünü doldurmuş büyük yıldızların patlaması sonucu dağılan gaz bulutlarından oluşmuştur."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/perseidler-basladi-2/", "text": "Yılın en iyi göktaşı yağmuru olan Perseid'ler 11 Ağustos'u 12 Ağustos'a bağlayan gece maksimuma ulaşacak. Yeterince karanlık bir yerdeyseniz 30-40 dolayında meteor görebileceksiniz. Stellarium programıyla oluşturulmuş yukarıdaki harita 12/13 Ağustos gecesi 00:30'a ait. Halk arasında yıldız kayması, akan yıldız gibi terimlerle bilinen göktaşı yağmurları, aslında kuyruklu yıldızların uzaya bıraktığı kalıntılardır. Dünya zaman zaman bu kalıntıların üzerinden geçer. Böylece bu kalıntılar büyük bir hızla dünyaya düşüp atmosferde uğradıkları sürtünmenin etkisiyle alev alırlar. Biz de bu alevli parçaları hareketlerinden dolayı gökyüzünde bir ışık izi şeklinde görürüz. Yıl içerisinde Dünya yörüngesi gereği zaman zaman böylesi kalabalık grupların arasından geçmektedir. Bunlar arasında en ünlüsü ve görsel zevki en yüksek olanı 11-13 Ağustos geceleri izlenen Perseid'lerdir. Bugünlerde kafanızı arada bir de olsa gökyüzüne kaldırın. Belki bir yıldız kayması görürsünüz. Yılın en iyi göktaşı yağmuru olan Perseid meteor yağmuru asıl 11 Ağustos ile 13 Ağustos arasında izleyebilieceğiz. Perseidlerin nedeni olan kuyruklu yıldız ise 109P/Swift-Tuttle'dır. Bu kuyruklu yıldızın yörünge dönemi 133 yıl olarak hesaplanmıştır. Kuyruklu yıldızın kalıntıları Dünya'ya saniyede 60 km gibi bir hızla ulaşıyor. Gözlem Perseid'lerin adını aldığı Perseus takımyıldızının doğmasıyla başlayacak. Bu da saat 21:00 dolayları demek oluyor. Gözlem için en iyi zaman ise bu takımyıldızın biraz yükselmesiyle gece yarısına denk geliyor. Tabii göktaşı yağmurunu izlemek için Kahraman takımyıldızı yönüne bakmanıza gerek yok. Yere uzanıp gözünüzü gökyüzüne dikmeniz yeterli olacak. Böylece bir yandan da gökyüzünün büyülü güzelliğine tanık olacaksınız. İyi seyirler..."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/perseidler-basladi/", "text": "Bugünlerde kafanızı arada bir de olsa gökyüzüne kaldırın. Belki bir yıldız kayması görürsünüz. Yılın en iyi göktaşı yağmuru olan Perseid göktaşı yağmuru asıl 12 Ağustos'u 13 Ağustos'a bağlayan gece göreceğiz. Gece 01:00'dan itibaren Ay'da batacağı için, bu saatten sonra izlenizi öneririm. Ay'ın olmadığı zaman diliminde, saatte 50-60 akan yıldız görebilirsiniz. Ama o zamana kadar da gökyüzünde tek tük meteor yağmuru görebilirsiniz. Halk arasında yıldız kayması, akan yıldız gibi terimlerle bilinen göktaşı yağmurları, aslında kuyrukluyıldızların uzaya bıraktığı kalıntılardır. Dünya zaman zaman bu kalıntıların üzerinden geçer. Böylece bu kalıntılar büyük bir hızla dünyaya düşüp atmosferde uğradıkları sürtünmenin etkisiyle alev alırlar. Biz de bu alevi parçaların hareketlerinden dolayı gökyüzünde bir ışık izi şeklinde görürüz. Yıl içerisinde dünya zaman zaman böylesi kalabalık grupların arasından geçmektedir ki bunlar arasında en ünlüsü ve görsel zevki en yüksek olanı 12-13 Ağustos geceleri izlenen Perseid'lerdir. Perseidlerin nedeni olan kuyrukluyıldız ise 109P/Swift-Tuttle'dır. Bu kuyrukluyıldızın yörünge dönemi 133 yıl olarak hesaplanmıştır. Kuyrukluyıldızın kalıntıları Dünya'ya saniyede 60 km gibi bir hızla ulaşıyor. Gözlem Perseid'lerin adını aldığı Perseus takımyıldızının doğmasıyla başlayacak. Bu da saat 22:00 dolayları demek oluyor. Gözlem en iyi bu takımyıldızın biraz yükselmesiyle gece yarısı zirve yapacak. Gece yarısından sonra Ay'ın batmasıyla birlikte çok daha fazla göktaşı yağmuru izleyebileceksiniz. Tabi göktaşı yağmurunu izlemek için Kahraman takımyıldızı yönüne bakmanıza gerek yok. Yere uzanıp gözünüzü gökyüzüne dikmeniz yeterli olacak. Böylece bir yandan da gökyüzünün büyülü güzelliğine tanık olacaksınız. Bakalım rekor sayıya kim/ler ulaşacak? İyi seyirler... Ek okuma önerisi: Perseid yağmuru ve genel anlamda meteor yağmurları hakkında, Prof. Dr. Rennan Pekünlü hocamızın kaleme aldığı ayrıntılı bir yazıya AstroBilgi üzerinden ulaşabilirsiniz."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/perseverance-vadisi-manzarasi/", "text": "Mars Araştırma Robotu Opportunity, Perseverance vadisindeki büyük bir kraterin kenarından geldiği yöne yani geri dönerek bu hoş manzarayı yolladı. Görüntüde teker izlerinin yakınındaki iki paralel çizgi suyun, buzun ya da rüzgarın içine aktığı bir yatak olabilir. Aslında bu fotoğrafın alınmasının bir başka nedeni de robotun ayağını burkmuş olması. Araçtan sorumlu mühendislere göre sol ön tekerde sola ya da sağa dönmesini sağlayan direksiyonunda kilitlenme oluşmuş. Ekip yalpalayan tekeri düz tutmayı başardı. Araç sola ya da sağa manevra yapması için şu an sadece iki arka tekerin direksiyon yeteneğini kullanıyor. Aracın sağ ön tekerindeki benzer arıza 2006'da ortaya çıkmıştı. Tüm bu sorunlara karşılık Opportunity Mars yüzeyine indiği 2004 yılından bu yana 44,97 kilometre yol almayı başardı. Araç vadide hareket etmeden bir hafta daha kalacak. Mars bu sırada Dünya'ya göre Güneş'in arkasında kalacağından araçla iletişim kesilecek. Ağustos başında tekrar Dünya ile iletişim sağlayacak olan araç vadiden uzaklaşmaya ve onu oluşturan süreçleri ortaya çıkarmaya çalışacak."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/philae-ilk-gorevini-tamamladi/", "text": "Rosetta uydusunun yer aracı 67P/Churyumov-Gerasimenko kuyrukluyıldızındaki birinci görevini 57 saat sonra tamamladı. Philae adlı yüzey aracı planlanan noktadan kayarak başka bir noktada kendini sabitlemek zorunda kalmıştı. Aracın bulunduğu yerde güneş ışığının önündeki tepe engeline takılması küçük bir operasyona neden olmuş ve araç 4 cm yükseltilerek 35 derece döndürülmüştü. Bu sırada da çok enerji kaybetmişti. Sonuçta bu ek operasyonla panellerinin kendisine yetecek güneş ışığını toplaması amaçlanmıştı. Aracın yolladığı son bilgiler ilk görevini başarıyla tamamladığını gösteriyor. ESA'nın Almanya'daki Uzay Operasyonları Merkezi'nden Stephan Ulamec: Bu beklenmedik durumu başarılı bir operasyonla atlattık diyor. Kuyrukluyıldız üzerinde üç kez zıpladıktan sonra kendini sabitleyen yüzey aracı ancak Rosetta aracılığıyla Dünya'ya bilgi gönderebiliyor. Philae'nin ilettiği bilgi Dünya'ya 28 dakikada ulaşıyor. Yörünge aracı ise Philae'nin indiği bölgenin yüksek çözünürlükteki görüntülerini almayı sürdürüyor. Daha önce elde edilmemiş ayrıntılarla dolu fotoğraflar Dünya'ya ulaştı bile. İniş görüntüleri kuyrukluyıldızın yüzeyinin toz ile metre boyutlarındaki enkazla kaplı olduğunu gösterirken, panoramik görüntüler sert görünümlü malzeme katmanını işaret ediyor. Philae'nin matkapı ile yüzeyin ne kadar sert olduğunu anlaşılacak. Şimdi Philae uyuyacak ve yeterli güneş ışığı aldığında uyandırılıp bir sonraki görevine başlayacak diyor Stephan. Yeterli güneş ışığı alan sonda uyandırılıp gerekli gücü güneş panellerinden toplaması sağlanacak. Ancak o zamana kadar iletişim mümkün olmayacak. Güneş panellerinin yeterli güneş ışığını toplayabilmesi amacıyla araca konum düzeltmesi yapıldı. Bu arada Rosetta ise kuyrukluyıldız çevresindeki 30 km yükseklikteki yörüngesine yerleşti. 6 Aralık'ta 20 km yörüngesine yerleşecek olan uydu kuyrukluyıldızın 13 Ağustos'taki güneş'e en yakın konuma gelmesiyle daha etkin çalışmaya başlayacak. Rosetta'nın kuyrukluyıldızın Güneş'in etkisiyle değişimini temel alarak ileteceği bilgiler bilim insanlarının Güneş Sistemi'nin geçmişiyle ilgili kafalardaki birçok sorunun yanıtlanmasına olanak sağlayacaktır. Güneş Sistemi nasıl oluştu ve bugünlere kadar nasıl geldi? Gelecekte bizi ne bekliyor? Kuyrukluyıldızlar nasıl cisimlerdir? Dünya'daki suyun varlığıyla ne ilgileri var? Gezegenimizin nasıl değişti ve gelişti? ESA Rosetta görevi yöneticisi Fred Jansen: Elbette bir kuyrukluyıldızın yüzeyine araç indirmek çok önemliydi. Ama şimdi bu aracın yollayacağı bilgiler daha da önem kazanıyor ve biz bunun için sabırsızlanıyoruz diyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/philae-kuyrukluyildiza-indi/", "text": "Avrupa Uzay Ajansı'nın Rosetta aracı 67P kuyrukluyıldızına yardımcı aracını başarıyla indirdi. Philae adlı sonda kuyrukluyıldızın önceden belirlenmiş noktasına yumuşak bir iniş gerçekleştirdi. Aracın Türkiye saatiyle 10:35'de başladığı yolculuğu yüzeye inişinin başarılı olduğu 18:03'de bitti. ESA Genel Müdürü Jean-Jacques Dordain: Rosetta artık tarih kitaplarına geçti. Tarihte ilk kez bir uzay aracı bir kuyrukluyıldızla buluştu, ilk kez onun yörüngesine yerleşti ve ilk kez kendi aracını yüzeye indirdi diyor. Rosetta ile gezegenimizin kökenini ve geleceğini daha iyi anlayabileceğiz. Bugün ESA ile Rosetta çok önemli bir başarı elde etti. ESA'nın Bilim ve Robotik Araştırmaları yöneticisi Alvaro Gimenez: Rosetta 10 yıldan fazla süren yolculuğunun sonunda Güneş Sistemi'nin en ilkel kalıntılarından olan kuyrukluyıldıza ulaştığı andan bu yana bilimsel analizleri yapmamıza olanak sağladı diyor. Rosetta 2 Mart 2004 tarihinde fırlatıldıktan 6 Ağustos 2014'de kuyrukluyıldıza ulaşana kadar 6,4 milyar kilometre yol aldı. Rosetta'nın yüzey aracı olan Philae kuyrukluyıldızın Agilkia adlı bir bölgesine indi. Bu bölge iki ayrı yuvarlak bölümden oluşan tuhaf şekilli 67P kuyrukluyıldızının 6 haftalık analiz sonrasında belirlenen en güvenli yeridir. Philae Rosetta'dan ayrıldıktan bu bölgeye ininceye kadar 10 kilometre yol aldı. İniş sırasında 67P'nin özellikle kuyruğunda oluşabilecek herhangi enerji değişimi aracın hızında ve yörüngesinde değişime neden olabilirdi. Bu durumda 510 milyon kilometre uzakta ESA merkezinde bulunan mühendis ve bilim insanlarının yapacakları Bir şey olamazdı. Çünkü araç ancak Rosetta ile iletişim kurabiliyordu ve yüzeye iniş yapacağı yedi saat sonrasına kadar herhangi bir bilgi alınamazdı. Neyse ki korkulan olmadı, her türlü aksiliğe karşı hesaplanan yörünge ve hız değerlerine uygun olarak araç saniyede 1 metre yol alarak yüzeye buzlu yüzeyler için tasarlanmış vidalı ayaklarıyla indi ve iki zıpkınını fırlatarak kendini yere sabitledi. Önümüzdeki 2,5 gün boyunca yüzey aracı ana bataryasını kontrol altında tutarak bilim insanlarına ilk verilerini iletecek. Yeterli ışık aldığında ise ikincil pilini şarj edecek. Bölgenin çok sıcak olacağını önceden hesaplayan mühendisler bunu dikkate alarak tasarladıkları Philae kuyrukluyıldızın yüzeyinde Mart 2015'e kadar kalacak. Philae bu ilk analizin ardından ayrıntılara geçecek ve iniş alanı çevresinin üç boyutlu haritasını oluşturacak. Yüzeyden ve yüzeyin 23 cm kadar altına kadar örnekler alarak bunları üzerindeki aletlerle inceleyecek. Bunlara ek olarak yüzeydeki elektriksel ve mekanik özellikler, düşük radyo frekanslı radyo sinyalleri ile kuykluyıldızın iç yapısını inceleyecek. Rosetta proje ekibinden Matt Taylor: Rosetta Güneş Sistemi'nin geçmişiyle ilgili çok önemli bilgilere ulaşabilir. Bu bilgileri de bir kuyrukluyıldızın değişimini görmekle edinebiliriz. Bir kuyrukluyıldız ne kadar ve nasıl değişir sorusunun yanıtını bulmak çok önemlidir diyor. Rosetta ise yardımcı aracıyla sürekli iletişim içinde olup aldığı bilgileri Dünya'ya iletecek. Bu sırada 67P'nin çevreisindeki yörüngesinde dolanmayı sürdürecek. 67P kuyrukluyıldızı 13 Ağustos 2015'te Güneş'e en yakın konumda olacak ve Rosetta bu ana kadar neler olup bittiğine şahitlik edecek. ESA'nın Rosetta görevi yöneticisi Fred Jansen: Rosetta çok uzun ve yorucu bir sürecin ardından önemli bir adımı daha atlattı. Bundan sonra ondan gelecek verilerle kuyrukluyıldızlarla ilgili bilgilerimizi test edebileceğiz diyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/philae-uyandi/", "text": "Rosetta'nın 67P/Churyumov-Gerasimenko kuyrukluyıldızı yüzeyindeki Philae aracı yedi aylık uykusundan uyandı. Araç 13 Haziran'da 'uyandım' sinyali gönderdi. Almanya Uzay Merkezi'nden Philae projesi yöneticisi Dr. Stephen Ulamec: Philae gayet iyi durumda. -35 0C'de bile çalışabilen araç 24 Watt gücünde enerjiye sahip. Araç araştırmaya hazır. Kasım ayında kış uykusuna giren Phale 85 saniye konuştu diyor. Bilim insanları şimdi de bir sonraki teması bekliyor. Philae'nin hafızasında kayıtlı 8000'sen fazla paket veriyi almak için can atıyorlar. Philae 15 Kasım 2014'de kuyrukluyıldıza konmak için Rosetta'dan ayrılmıştı. Araç istenilen noktaya değil daha az güneş ışığı aldığı başka bir yere stresli yolculuğunun ardından ulaşmıştı. 60 saat veri yolladıktan sonra enerjisinin tamamen bitmemesi için yeterli güneş ışığı alıncaya kadar uykuya alındı. 12 Mart'tan bu yana Rosetta Philae'den gelecek sinyali bekliyordu."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/planck-gorevini-basariyla-bitirdi/", "text": "ESA'nın Planck Uzay Gözlemevi'nin Yüksek Frekans Aracı Büyük Patlama'dan kalma ışık kalıntısı araştırmasını bitirdi. Aracın soğutucusu geçtiğimiz günlerde bitti. Ancak bilim insanlarına yeterli veri sağladı. ESA'nın Planck projesi bilim insanlarından Jan Tauber: Planck harika bir görev oldu. Çok iyi bir performans göstererek bizim için hazine değerinde bilgiler aktardı diyor. 13.7 milyar yıl önce büyük patlama ile oluşan ateş topu ve parlak şeklindeki evren yarım milyon yıl sonra 4000 C dereceye kadar soğudu. Evren genişledikçe ışığı soluklaştı ve mikrodalga dalga boyuna kadar küçüldü. Gökbilimciler o zamanki ışığın bugünkü izlerini inceleyerek, gökada ve yıldızların ilk oluşum zamanından önceki durumu, yani erken evreni anlamaya çalışıyor. Planck'ın Yüksek Frekans Aracı ve Düşük Frekans Aracı tüm gökyüzünü tarayarak bu çalışmalara katkı sağlamıştır. Bu birliktelik geniş bir dalga boyu dağılımında oldukça zayıf ayrıntıları görmeyi sağlamıştır. Mayıs 2009'da göreve başlayan Planck'ın görev süresince gökyüzünü tam iki kez taraması hedeflenmişti. Planck bu konuda bilim insanlarına çok daha fazlasını sundu. 30 ay boyunca gökyüzünü beş kez tarayarak görevini bitirdi. Fransa'daki Paris Sud Üniversitesi'nden Jean-Loup Puget: Bize beklediğimizden daha fazlasını sundu diyor. HFI biraz daha yüksek sıcaklıklarda, LFI ise gerekli ölçümleri tekrarlayarak 2012'nin büyük bir bölümünde gökyüzü ölçümlerini sürdürecek. Planck sadece Büyük Patlama'ya ait mikrodalga ışımasını değil aynı zamanda evrendeki soğuk tozun dağılımını da görmektedir. Planck ile elde edilen ilk sonuçlar geçen yıl açıklanmıştı. Bu da çoğu uzak evrene ait daha önce görülmemiş büyüklükte devasa üst kümeleri kapsıyordu. Bir başka önemli sonuç ise erken evren zamanında oluşmuş yıldızlardan kaynaklanan arka alan kızılötesi ışımanın en iyi şekilde ölçülmesiydi. İlk gökadaların gökadamıza oranla yılda bin kat daha fazla yıldız ürettiğini de gösterdi. Daha fazla sonuç gelecek ay içinde ilan edilecek, ancak Büyük Patlama ve erken evrenin daha önceki dönemlerine ait sonuçlar bir yıldan önce ortaya çıkmayacak. Veriler son derece dikkatli ve özenli bir şekilde analiz edilerek, ön plandaki kirletici unsurlardan arındırılıyor. Kalan dağılım üzerinde çeşitli fikirler öne sürülüyor ve sonuçlar tahminler üzerinden yürütülüyor. Planck çeşitli fikirleri verileriyle çürütecek, ancak şimdilik bunların hangileri olacağını bilmiyoruz diyor Prof. Puget. Büyük Patlama verileri iki ayrı paket halinde açıklanacak: 2015 yılında ilk 15.5 aylık veri ve sonraki bir yıl içinde de geri kalanı. ESA'dan Bilim ve Robotik Arama Yöneticisi Prof. Alvaro Gimenez: Planck beklentilerin üzerinde çalıştığı için çok mutluyuz. Bu Avrupa ve Dünya'nın çeşitli yerlerinden çalışmaya katılan bilim insanlarıyla sonuca ulaştırılan bir çalışma oldu diyor ve ekliyor: Herkesin heyecanla beklediği mutlu son için daha çalışmamız gereken ve analiz etmemiz gereken çok veri var."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/planck-gozlerini-acti/", "text": "Planck gözlerini açarak ilk görüntüsünü dünyaya yolladı. Görüntülerden Planck'ın veri kalitesinin mükemmel olduğu belirlendi. Bu bilgi Planck'ı uzaya yollayan ve L2 noktasına yerleştiren ESA'yı mutlu etmişe benziyor. Planck, uzaydaki büyük patlamanın izi olarak bilinen kozmik mikrodalga arka alan ışınımını, mikrodalga dalga boyunda inceleyecek. Araç 13 Ağustos 2009'da son manevrasını yaparak L2'deki istenilen yörüngesine oturmuştu. Planck 15 ay süresince üzerindeki LFI ve HFI ile bilgi toplayacak. Veriler evrenin erken dönemlerinde neler olup bittiğini ortaya koyabilecek. 14 Mayıs 2009'da Herschel ile birlikte tek roketle fırlatılan Planck uzayın sıcaklığını oldukça hassas ölçebilecek. Öyle ki, Dünyadaki bir tavşanın vücut sıcaklığını bile saptayacak ölçüde hassas. Ancak bu ölçümleri yapabilmesi için aracın sıcaklığının 0 K dereceye yani -273 C dereceye yakın olması gerekiyor. Planck'ın uzaya bakması 13 Ağustos'ta başladı ve ilk incelemesi 27 Ağustos'ta tamamlandı. Bu incelemede Planck gökyüzünü 15'er derecelik açılarla tarayarak haritalandırmaya çalıştı. Planck bu bölgelerle ilgili bilgileri 15 ayda tekrar edecek ve yaklaşık her 6 ayda bir derlenen uzay haritası toparlanacak. Sonuçların 2012'in sonuna doğru tüm dünyaya duyurulacağı ve verilerin gökbilimciler ve fizikçilerin kullanımına sunulacağı bildiliyor. Kaynak: ESA"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/planck-ilk-yildizlar-daha-gec-olustu/", "text": "Erken evren döneminden yayılan kutuplaşmış ışımayı çalışan ESA'nın Planck uydusunun elde ettiği yeni haritaya göre ilk yıldızlar önceki tahminlerden daha sonra oluşmuş. Bilim insanları 13,8 milyar yıl boyunca yayılan ışımanın Güneş Sistemi'ndeki gezegenler, kuyrukluyıldızlar, asteroitler ve diğer cisimlerle, yıldızlar ve uzak gökadaların yaydığı ışıktan ayırmaya çalışıyor. Bunun için evrenin oluşumunu sağlayan Büyük Patlama'dan sadece 380.000 yıl sonraki sıcak ve yoğun kozmosun yaydığı Kozmik Mikrodalga Arka Alan Işıması gözleniyor. Evrenin genişlemesi nedeniyle bu ışıma tüm evrene yayılmış durumda. Planck bu antik ışımayı 2009-2013 yılları arasında şimdiye kadar görülmemiş duyarlılıkta inceledi. Yıldız ve gökadalardaki küçük çaptaki madde yoğunluk farklılıklarına bakarak gelecekteki durumu öngörmeye çalıştı. Bilim insanları Planck verilerinden hareket ederek son iki yıl içinde birçok bilimsel makaleyle evrenin standart kozmolojik resmini ortaya koymaya çalıştılar. ESA'nın Planck bilin ekibinden Jan Tauber: Kutuplaşmış ışık olarak bilinen KMA evrenin kozmik geçmişiyle ilgili bilgi verir diyor. Planck'ın bugün yayınlanan haritası tüm gökyüzünde yüksek çözünürlükte elde edilen sinyali gösteriyor. Işık parçacıkları olan fotonlar diğer parçacıklarla etkileşerek kendilerine bir yol belirlemesiyle kutuplaşır. Bu da KMA erken evrende ne zaman ortaya çıktığını belirler. Evrenin ilk birkaç saniyesinde sıcak ve yoğun çorba içinde fotonlar, proton, elektron ve nötrinolar bulunuyordu. Yüksek yoğunluk nedeniyle elektron ve fotonlar son derece 'sisli' olan evrende birbirleriyle çarpıştılar. Yavaş ama emin adımlarla genişleyen kozmos soğumaya başladı ve sık sık çarpışan parçacıklar arasındaki uzaklık artmaya başladı. Bunun sonunda birleşen elektronlar ve protonlar nötr atomları oluşturdu. Serbest kalan fotonlar büyük bir hızla hareket etmeye başladı. Bu zamandan yola çıkan KMA adı verilen ışıma Planck gibi teleskoplarla görülebilir. Fransa'daki d'Astrophysique Enstitüsü'nden François Bouchet: KMA kutuplaşması gökyüzünde küçük dalgalanmalar olarak görülür: tıpkı bir ortamda yayılan ısı nedeniyle gözlenen sıcaklık dalgalanması gibi diyor. Bu evrenin normal madde, karanlık madde ve karanlık enerjinin dağılımıyla birlikte yayılma hızı ve yaşını ortaya çıkaran güçlü bir araçtır. Planck'ın kutuplaşma verileri KMA sıcaklık dalgalanmaları ölçümleriyle standart kozmolojik resmin ayrıntılarını teyit ederken başka bir soruya yanıt arar: İlk yıldızlar ne zaman oluştu? KMA'nın yayılmaya başlamasıyla ilk yıldızlar oluşmaya başladı ve o zamanki evren şimdikinden çok farklıydı. Planck gözlemlerine göre Büyük Patlama'dan 550 milyon yıl sonra 'Karanlık Çağ' sona erdi. Bu daha önce düşünülenden 100 milyon yıl daha fazla. Evrenin 14 milyarlık yaşı göz önüne alındığından 100 milyon yılın bir değeri yok. Ama ilk yıldızların oluşumunu dikkate alırsak ne kadar önem arz ettiği ortaya çıkar. İlk yıldızlar parlamaya başladığında Karanlık Çağ sona erdi. Elektron ve protonların oluşturduğu madde ile ışık etkileşti. Bu da kozmos tarihinin önemli bir aşaması olan 'yeniden iyonlaşma çağını' başlattı. Az da olsa genişleyen evrendeki elektronlar sık sık ışık ile çarpışmayı sürdürdü Büyük Patlama'dan 380.000 yıl sonraki elektron ve fotonlar arasındaki çarpışmalar geriye KMA bıraktı. İngiltere Cambridge Üniversitesi'nden George Efstathiou: En uzaktaki gökada ve kuasar ölçümlerine göre yeniden iyonlaşma sürecinin evren 900 milyon yıl yaşındayken başladığını biliyoruz. KMA verileriyle bu sürecin başladığı zamanı onaylayabiliyoruz diyor. KMA'ya göre Büyük Patlama'dan 450 milyon yıl sonra başlayan yeniden iyonlaşma süreci, ilk yıldızların doğum zamanına işaret etmesi nedeniyle Planck'ın yeni verilerinin son derce kritik olduğunu gösteriyor. Aslında bu bir sorun. NASA/ESA Hubble Uzay Teleskopu'nun görüntülediği gökyüzünün çok derin noktalarındaki cisimlerin ışığı Büyük Patlama'dan 300-400 milyon yıl sonrasını gösteriyordu. Ancak 450 milyon yıl süren Karanlık Çağ bitmeden yeni bir dönem başlamaz. Bu durumda bize ek gözlem kaynakları gerekiyordu diyor Efstathiou. Planck verileri yeniden iyonlaşmanın sanıldığından daha sonra başladığını gösterdi. Bu da erken yıldız ve gökadaların sanılandan daha geç bir zamanda oluştuğu anlamına gelir. Karanlık Çağ'dan sonraki dönemdeki cisimler ise James Webb Uzay Teleskopu gibi yeni nesil gözlemevleri ile daha kolay tespit edilebilir. Bugün yayınlanan Planck verileri eşliğinde bilim insanları galaktik manyetik alanın yapısını analiz ederken Samanyolu'ndaki gaz ve tozun emisyonundaki kutuplaşmayı okuyor. Ayrıca erken kozmos karanlık madde ve nötrino gibi zor parçacıklarla ilgili önemli ipuçları da sağlayabilir. Gökbilimciler, ikinci ve evrenin geçirdiği zamana göre daha kısa süreli hızlandırılmış genişleme dönemince kütleçekimsel dalgalarca tetiklenen ve KMA kutuplaşmasının imzasını arıyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/planckla-yildiz-olusumlari-cozumleniyor/", "text": "ESA'nın Planck Uzay Gözlemevi'nden alınan yeni görüntüler yıldız oluşumu sürecinin anlaşılması için gökadadaki gaz ve tozu inceleyerek, onlara şekil veren kuvvetleri anlamamıza yardımcı oluyor. Bu tozlu perdeler arkasında gerçekleşen yıldız doğumlarını elimizde yeterli donanım yoksa göremeyiz. Hiçbir görünür ışık teleskopu bu tozun arkasını görmez ve bize siyah bir bölge gösterir. Ancak Planck'ın mikrodalgayı süzen gözleri toz ve gazın ışıldamasını algılar ve bu karanlık bölgelerin arkasında neler olup bittiğini bize gösterir. Planck böylesi iki ayrı bölgenin ayrıntılarını bize iletti. Avcı yıldız oluşum bölgesi bizden 1500 ışık yılı uzaklıkta yer alıyor. Pembemsi küçük bir leke olarak çıplak gözle de görülen Avcı Bulutsusu gökyüzünün ünlü bulutsuları arasındadır. İlk görüntü işte bu Avcı Takımyıldızı'nı kapsamaktadır. Bulutsu merkezin altındaki parlak noktadır. Merkezin sağında yer alan parlak nokta bir at kafasını andırdığı için Atbaşı Bulutsusu olarak bilinir. Barnard'ın ilmeğinin dev kırmızı yayı ise yaklaşık 2 milyon yıl önce patlayan bir yıldızdan yayılan şok dalgalarını göstermektedir. Patlamadan dolayı oluşan balonun çapı 300 ışık yılı dolayındadır. İkinci bölge olan Kahraman Takımyıldızı, Avcı'ya göre daha az yıldız oluşumuna sahne olmaktadır. Ancak Planck bu bölgede de hatırı sayılır ölçüde yıldızın oluştuğunu iletti. İki görüntüyle birlikte Planck yıldızlararası ortadaki gaz ve tozun fiziksel değişimini de gösteriyor. En düşük frekanslı bölgelerin, gökadanın manyetik alanlarından etkilenen yüksek hızlı elektronları ile oluştuğunu gösterir. Bunun sonucunda parçacıklardan etkilenen toz taneleri yayılmaktadır. Birkaç milimetrenin yani orta dalga boylarında gerçekleşen yayılmanın sıcaklığını yeni oluşan yıldızlar arttırmaktadır. Planck, aşırı derecede soğuk olan bölgeleri de haritaya dökmektedir. Bu bölgelerdeki çökmeler, bulutların en soğuk merkezlerinin yeni yıldızlar oluşturmadan öncesini gösterir. Oluşan yıldız daha sonra çevresindeki bu bulutları dağıtır. Bulutların çöküşü ve dağılması arasındaki hassas denge gökadaların yıldız sayılarında etkin rol oynar. Planck bu görüşteki bilgimize sağladığı katkılarla önemli adımlar atılmasını sağlamaktadır. Planck'ın asıl görevi Büyük Patlama'dan bu yana değişen ışınımı, arka alan ışınımına ait haritayı çizmektir. Bu görevinden dolayı daha fazla yardım edememektedir. Araç Samanyolu'nu düzenli olarak tarayarak asıl görevini yapmaya çalışmaktadır. Kaynak: ESA"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/plancktan-samanyolundaki-toz-ipliksi-yapilari/", "text": "ESA'nın Planck uydusu, Gökadamızdaki dev soğuk toz ipliksilerini görüntüledi. Bu yapıların incelenmesi ile gökada ve yıldız oluşumlarını neyin tetiklediğini bulmaya yardımcı olabilecek. Planck uydusu aslında büyük gizem peşindedir: evren nasıl oluştu? Gökadalar nasıl oluştu? İşte gökadamızdaki bu soğuk toz yapıları bu sorulara yanıt vermek için uzatılan bir anahtardır. Görüntü merkezi Güneş olan 500 ışık yılı uzunluğundaki bir alanı kapsıyor. Tozlu ipliksiler aşağıda pembe ile görülen Samanyolu'na bağlanıyor. Görüntüdeki renkler farklı sıcaklıklara sahip toz gruplarını ayırmak için oluşturuldu. Mutlak sıfırın 12 derece üstünde yani -261 C derecedeki bölgeler beyaz-pembe ile gösterilmiştir. Yukarıya doğru çıktıkça daha sıcak toz gruplarıyla karşılaşılıyor. ESA'nın Planck Projesinden sorumlu bilim insanı Jan Tauber: Bu yapılarda sezilmeyen özel gruplarda var. Bunlar moleküler bulutlardır ve toz gruplarına yapışmış durumdadırlar. Ancak bu gazlar doğrudan görünmüyor. Buna karşılık görüntü toz ve gazdan oluşmaktadır diyor. Bu ipliksi yapılar içinde bulunan moleküler bulutlar dairesel şekillerin oluşmasına da yardımcı olur. Örneğin gökadanın dönmesiyle sarmal toz ve gaz desenleri oluşur. Kütle çekimi, gaz ve toz grubunu çekerek etkisini arttırır. Yıldızlardan yayılan ışınım ve parçacık akınlarına karşılık bu toz ve gaz yapıları çevrelerine belli ölçülerde manyetik alanlar uygular. Görüntüdeki parlak noktalar yıldız oluşumunu gerçekleştirebilen yoğun gaz ve toz kümeleridir. Bu kümelerin küçülmesiyle hem yoğunlukları artarak dışarı daha iyi parlarlar hem de dışarıdan kaynaklanan ışınıma karşı kendilerini korurlar. Böylece daha kolay ve daha hızlı şekilde çöküp soğuyabilirler. ESA'nın Herschel Uzay Teleskobu bu çalışmayı bölge bölge yerine getirebilirdi. Ancak Planck bir defada bu çalışmayı gerçekleştirdi. Geçtiğimiz yıl Mayıs ayında gerçekleşen bir uçuşla Planck ve Herschel araçları uzaydaki yörüngelerine taşındılar. Her iki araçta evrenin en soğuk bileşenlerini gözetliyor. Herschel daha küçük yapıları ayrıntılı bir şekilde gözetlerken, Planck daha büyük yapıları inceliyor. Burada karşımıza bir soru ya da çözülmesi gereken bir bulmaca çıkmaktadır. Bu tozlu ipliksi yapılar hem küçük hem de büyük yapılarda neden görünmektedir? Tauber, İşte bu büyük bir soru diyor. Planck uydusuyla alınan bu görüntü 540 ve 340 mikrometrelik dalga boylarındaki iki fotoğrafın birleştirilmesiyle elde edildi. Kaynak: ESA"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/pluto-ve-charona-dogru/", "text": "Yeni Ufuklar'ın verileriyle üretilen bu renkli film Pluto ve uydusu Charon'un yüzey özelliklerini gösteriyor. Görüntüler 23 Haziran'da 24 milyon km uzaktan ve 29 Haziran 2015'de 18 milyon km uzaktan alındı. Henüz tam ayrıntılı görseller için araç uzakta olsa da elde edilen film araştırmacıları heyecanlandırmaya yetti. Washington Üniversitesi'nden Yeni Ufuklar uzay aracı araştırmacısı William McKinnon: Bu uzaklıktan yüzeyi çok detaylı görmek elbette mümkün değil. Ama gördüğümüz renkler aracın yeteneği hakkında bizi ümitlendirdi. Aracın Pluto'ya yapacağı yakın geçişte yollayacağı çok daha güzel fotoğrafları heyecanla bekliyoruz diyor. NASA'nın Yeni Ufuklar uzay sondası Pluto ve uyduları ile Kuiper Kuşağı cisimlerini incelemek amacıyla 2006'da fırlatıldı. Araç 14 Temmuz 2015'de Pluto-Charon sisteminin yakınından geçerek Pluto'nun yüzey haritasını üretecek. 8 Yorumlar puluto'ya 3 gün kaldı ve hiç haber yok.Neden? Dediğiniz gibi 3 gün kaldı. Birkaç gün sonra haberler arka arkaya gelir. Ama asıl keşifler için biraz daha beklemek gerekebilir. NASA Plüton Şaron geçişi için canlı yayın kanalı açmıştır. Buyrun: http://seeplutonow.com/ Öğrendiğim kadarıyla Yeni ufuklar adlı uzay aracının Plutonun 10.000 km ve Charon'un ise 27.000 km kadar yakınından geçmesi planlanmakta.Sorum şudur; bu geçiş sırasında çekilecek fotoğrafların dünyaya ulaşması ve gerekli işlemler sonrası medyayla paylaşılması ne kadar sürer? Bilgilendirebilirseniz sevinirim. Bunun için aceleci olmamak gerekir. Evet aracın yolladığı ilk görüntüler hemen paylaşılır ama bunların analizi uzun sürecektir. Hatta bu verilerle yıllar sonra bile yeni çalışmalar yapılabilir. Sadece 86 saniye için 10 yıldır bekliyoruz. Peki Pluto'nun yörüngesine girecek mi? Yada bu yakın geçiş ne kadar sürecek? 2 yıldır bekliyorum ve özel bir şeyler olsun diye umuyorum. 😀 2 yıldır merakla bekliyorsunuz anladığım kadarıyla. O zaman biraz daha sabredin. Araç Pluto yörüngesine girmeyecek, yakınından geçecek. Ne kadar yakınından geçeceği yörünge düzeltmelerine bağlı. Birkaç gün sonra ortaya çıkar."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/pluto-yuzeyi-cok-dinamik/", "text": "Pluto'da yeni keşfedilen kum tepeleri cüce gezegenin jeolojisinin ve atmosferinin beklenenden daha dinamik olduğunu gösterdi. Bu da, Pluto'nun ince ve çok katmanlı atmosferi nedeniyle oluşan rüzgarların yüzey şeklinin biçimlenmesinde etkili olduğunu ortaya koyuyor. Pluto'nun Sputnik Planitia ovasını çevreleyen dağların yakınında bulunan değişimlere bakıldığında bu bölgelerin onyıllar ya da yüzyıllar ölçeğinde genç olduğu görünmektedir. Yeni Ufuklar aracı 2015'de Pluto'nun yakınından geçerken yolladığı verileri inceleyen araştırmacılar yüzeyde değişim içinde olan sırtları tespit etti. Bu sırtlar dağlardan rüzgarla taşınmış kum tepelerini kaplayan metan buzu parçacıklardan oluşmuş görünüyor. Rüzgarlar kum zerrelerini taşıyarak kum tepecikleri oluşturabilir ve bunlar çökelerek, yuvarlanarak, zıplayarak zeminin değişmesini sağlar. Ancak oluşan rüzgarlar bu tozu kaldıracak kadar güçlü değildir. Yüzeyi kaplayan buzun doğrudan gaz hale geçmesi parçacıkları yerinden oynatarak alttaki tortuyu ortaya çıkarır. NASA'nın Silikon vadisindeki Ames Araştırma Merkezinden Jeffery Moore: Sputnik Planitia'nın bu bölümü birbirini tekrar eden ardışık kum tepelerini andırıyor. Burada erozyon veya parçacık hareketleri ya da her iki etki sözkonusu olabilir diyor. Pluto'daki genç kumul oluşumlarının varlığı bu karmaşık sistemlerin cüce gezegende etkin olduğunu gösteriyor. Bu da gezegen yüzeyinde canlı bir jeoloji olduğunu anlatıyor. 4 Yorumlar NASA yavaş yavaş pluto nun gezegen olduğuna karar verip 9 ncu gezegen olarak onaylıcak.çok uğraştık ve sesimizi duyurduk.tüm dünyanın isteği böyleydi ve böyle olacak.selamlar. evet ümit bey size katılıyorum ama yinede nedense PLUTO bize diğerlerinden çok farklı esrarengiz ve aynı zamanda çok sempatik ve sevimli geliyor,belki çok uzakta olması ve dışlanmsası,mağdur bir gezegen belkide onun için seviyoruz ve sevmeyede incelemeyede devam edeceğiz.selamlar. ben pluton'u hala 9 ncu gezegen olarak kabul ediyorum onlar kabul etmeselerde çünki biz orta okuldan beri bu şekilde okuduk öğrendik,ve bu şekilde kabul ettik.PLUTON hala gizemini koruyor ve korumayada devam edicek gibi görünüyor,ben PLUTON' seviyorum bizim için hep böyle kalacak SELAM lar. Bilim böyle bir şey. Dün kabul ettiğiniz bir olgu bugün yanlış çıkabiliyor ya da gezegen tanımında olduğu gibi yenilenebiliyor. Pluto oldukça küçük bir cisimdir. Ondan daha büyük cisimlerin keşfi gezegen tanımlamasının yenilenmesini gerektirdi. Ama Pluto'yu asıl gezegenlikten eden madde 'yörüngesi üzerinde başka cisimlerin olması' idi. Yani Pluto yörüngesini temizlememişti. Tıpkı diğer cüce gezegenler gibi."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/plutoda-35-km-yuksekliginde-dag-var/", "text": "Pluto ve uyduları, Yeni Ufuklar uzay aracı tarafından yakın çekimde kısa süreyle de olsa görüntülendi ve birçok fotoğrafları çekildi. Şimdi sıra bu görüntülerin uzay aracından alınıp işlenmesine geldi. İşte bu fotoğraflardan biri önemli bilgiler veriyor. Pluto'nun parlak kalp şeklindeki ekvatora yakın bölgesine yapılan yakın çekimde buz tepeleri görüldü. Bu tepelerinden birinin 3500 m yüksekte olduğu hesaplandı. Pluto'nun bu tepeleri büyük olasılıkla son 100 milyon yıl içinde oluştu. Yüzeyde hala jeolojik hareketler sürüyor olabilir. Bu fotoğraftaki alan Pluto yüzeyinin yüzde birini kaplamaktadır. NASA'nın Ames Araştırma Merkezi'nden Jeff Moore: Şimdiye kadar gördüğümüz en genç yüzeylerden biri. Bu da bazı modelleri yeniden ele almamızı gerektirecek. Benzer birçok buzlu dünyanın yüzeyinde de jeolojik hareketler devam ediyor olabilir diyor. Dev gezegenlerin uydularının tersine Pluto üzerine büyük bir kütle çekim kuvveti etki etmez. Bunun dışındaki süreçler yüzeyde dağlık alanların oluşmasını sağlamış olabilir. Yeni Ufuklar aracının Ralph aletinin alacağı verilerle Pluto yüzeyindeki buzda bol miktarda metan olduğu görülebilir. Zaten aletin tayfölçeriyle ilettiği ilk bilgiler bu yöndedir. Yeni Ufuklar Pluto'nun uydularını da gözledi. Küçük uyduları Nix, Hydra, Sytx ve Kerberos'un yüzeylerinin muhtemelen su buzuyla kaplı olduğu düşünülüyor. Aracın ileteceği yeni görüntüler bu uydular hakkındaki bilgi dağarcığının artmasını sağlayacaktır. Buna karşılık Hydra için ilk tahmin yapıldı: düzensiz bir şekle sahip uydu 43 ve 33 km boyutlarında. Charon hakkında elde dilen ilk bilgi için tıklayınız."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/plutoda-gezinti-basladi/", "text": "NASA'nın Yeni Ufuklar aracı, Pluto'nun yüzeyine ait en ayrıntılı yüzey fotoğraflarını yollamayı sürdürüyor. Aracın 14 Temmuz'da gerçekleştirdiği yakın uçuş sırasında hafızasına aldığı ayrıntılı verilerden bir kısmı Dünya'ya ulaştı. Bu veriler piksel başına 77 ile 85 metre arasında çözünürlüğe sahip. Böylece Pluto yüzeyindeki dağlık, kraterli ve buzlu arazilerin özellikleri daha rahat incelenebilir. NASA'nın Bilim Görevleri Müdürlüğü'nden eski astronot John Grünsfeld: Pluto yüzeyindeki arazilerin farklılığını gösteren bu veriler aynı zamanda uzay araçlarının da gücünü ortaya koyuyor. Yeni Ufuklar Temmuz ayında birbirinden güzel Pluto görüntüleri yolladı. Şimdi de bu görüntülerin yüksek çözünürlükte olanlarını yollamaya başladı. Yeni Ufuklar bizi heyecandırmayı sürdürüyor diyor. Burada görülen alan Sputnik Planum Bölgesi'nin 800 km kuzeybatısında bulunuyor. Bu bölge çeşitli yüksekliklerdeki dağlarla çevrili buzlu ovalarla kaplıdır. Yeni Ufuklar baş araştırmacısı Alan Stern: Bu nefesleri kesen yeni görüntüler Pluto'ya ait araştırmalara yeni pencere açmaktadır. Bu kalitedeki fotoğraflara daha önce Mars ve Venüs'te ulaşmıştık. Pluto'nun yüzeyini bu denli ayrıntılı gösteren görüntüler eşliğinde kraterler, dağlar ve buzlu ovaların tüm detayları rahatça görülebiliyor diyor. Bu görüntüler 1989 yılında Voyager 2'nin Pluto'nun ikizi diyebileceğimiz Neptün'ün en büyük uydusu Triton'un yüzeyini gösteren görüntülere göre beş kat daha kaliteli. Araştırmacılar heyecanla Yeni Ufuklar'ın ileteceği yeni verileri bekliyor. Pluto yüzeyine ait görüntülerin ele alındığı video: https://www.youtube.com/watch?v=B0xkupKwjfM 1 Yorum Proje ödevim için kaynak olarak kullandım, araştıranlara teşekkür ederim"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/plutoda-karbonmonoksit-bulundu/", "text": "İngiliz gökbilimci ekibi yaklaşık 20 yıl süren çalışmanın ardından Pluto'da karbon monoksit gazı olduğunu keşfetti. Keşif St Andrews Üniversitesi'nden Dr Jane Greaves liderliğindeki ekip ile gerçekleşti. 1930 yılında keşfedilen Pluto, uzun yıllar, Güneş'ten en uzak küçük bir gezegen olarak kabul edildi. 2006 yılında ise Pluto yeni değerlendirmeler eşliğinde cüce gezegen sınıfına alındı. Pluto 1988 yılında bir yıldızın önünden geçerken yapılan gözlemlerle atmosferi olduğu saptanan tek cüce gezegendir. Hawaii'deki James Clerk Maxwell Teleskopu ile elde edilen sonuçlar gezegende karbon monoksit gazı olduğunu gösteriyor. Daha önce birkaç yüz km'lik ince bir atmosferi olduğu sanılan Pluto'nun sanılanın aksine 3000 km'den daha fazla kalınlıkta bir atmosferi olduğu belirlendi. Bu uzaklık Pluto'nun uydusu Charon ile olan uzaklığının neredeyse çeyreği kadar. Gazın sıcaklığı ise -220 C derece kadar. Ekip için büyük sürpriz olan sinyalin sanılandan iki kat daha güçlü alınması, daha önce bir grup araştırmacının 2000 yılında İspanya'daki 30 metrelik IRAM teleskopuyla elde ettiği verilerden daha yüksek olmasıydı. Dr Jane Greaves: Verilerin çoğunda sinyalin yavaşça yükseldiği görülüyordu. Bu ise heyecan verici bir veriydi. Son on yılda alınan parlaklık verileri değişimi gösteriyordu. Bu da atmosferin boyut olarak büyüdüğü ya da karbon monoksit gazının arttığına işaret ediyordu. Şimdiye kadar böylesi değişiklikler metan gazında görüldü ancak metan atmosferin alt katmanlarında bulunur diyor. Güneş çevresindeki turunu 248 yılda tamamlayan Pluto, 1989 yılında nispeten yakın bir konumdan geçti. Bu sırada muhtemelen yüzeydeki buz tutmuş gazlar buharlaştı. Bu da atmosferin üst katmanlarına taşındı. Ekip üyesi Dr Christiane Helling: Bu keşif beraberinde güneş rüzgarlarının Pluto atmosferindeki karbon monoksiti yükseklere taşıdığına ilişkin güzel bir örnek verir diyor. Sera gazı olan ve atmosferi ısıtan karbon dioksitten farklı olarak karbon monoksit gazı soğutucu bir etkiye sahiptir. Azot içerikli atmosferler ise iki gaz arasında dengeyi sağlar. Karbon monoksitin etkisinin fgazla olması yüzeyin donmasına ve azotlu kar yağışlarına neden olabilir. Dr Greaves: Farklı bir iklim modelini görmek gerçekten hoş. Bu da Dünya atmosferindeki değişimleri anlamak için önemli ipuçları veriyor diyor. Çalışmanın gözlem yöntemi ve veri analizini gerçekleştiren Dr Per Friberg: Bu bize bir teleskopun iyi kullanıldığında beklenmedik keşifler ulaşıldığını gösteriyor diyerek yorumda bulunuyor. Ekip şimdi de 15. yılındaki JCMT ile yakında yeni Pluto gözlemleri yapmayı hedefliyor. Bunun ardından asıl çalışma ise NASA'nın Yeni Ufuklar uydusunun 2015'te Pluto'ya ulaşmasıyla gerçekleşecek."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/plutoda-mehtap/", "text": "Pluto'nun Antarktika'sı... Güneş Pluto'nun güney kutbunda son yirmi yıldır görülmedi ve önümüzdeki 80 yıl da parlamayacak. Buna karşılık güney kutbunu aydınlatan güneşten aldığı ışığı yansıtan tek cisim uydusu Charon. Yeni Ufuklar 14 Temmuz'da Charon'un yansıttığı bu ışığı kullanarak Pluto'nun güney kutbunun görüntülerini çekecekti. Güneş Pluto'dan Dünya'dan görülenin 1000 katı daha sönük görülür. Buna karşılık Pluto'nun şu an uzun kışının ortasında olan güney kutbunun görüntüsü Yeni Ufuklar ile üretilecek. Görüntüler araçtaki Ralph ve LORRI aletleri yardımıyla üretilecek. Pluto'nun gökyüzündeki Charon gri renkte görülür. Eğer Ay Dünya'ya Charon'un Pluto'ya olduğu kadar yakın olsaydı gökyüzünde yedi kat büyük görünürdü. Charon Güneş'ten beş milyar km uzakta olmasına karşılık, Pluto'ya çok yakın olduğundan Ay'a göre sadece beş kat sönük görünür. Charon'dan yansıyan grimsi ışığın etkisiyle Pluto yüzeyi soluk kırmızımsı renkte görülür."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/plutoda-sivri-buz-olusumlari/", "text": "NASA'nın Yeni Ufuklar aracı Temmuz 2015'de Pluto'ya yaklaşarak cüce gezegene ait bilgilerimizde adeta bir devrime neden oldu. Araç verileri birçok keşfin yanı sıra bıçak gibi sivri buzlu devasa parçalardan oluşan garip oluşumları da ortaya çıkardı. Peki bunlar aslında ne? Araştırmacılar bu bıçaksı buzlarla kaplı arazinin hemen hemen metan buzundan oluştuğunu ve büyük bir olasılıkla bir tür erozyon sonucu değişime uğrayarak sivri tepeler oluşturduğunu düşünüyor. Bu pürüzlü jeolojik sırtlar Pluto'nun ekvatora yakın yüksek noktalarında bulunur. Yüzeyden onlarca metre kadar yükselebilirler, hatta bir gökdelen yüksekliğine kadar. Pluto'nun en şaşırtıcı özelliklerinden biri de bu bıçaksı buzlardır. Buzların Pluto'nun karmaşık iklimi ve jeolojik geçmişiyle ilişkili olduğu düşünülüyor. NASA'nın Ames Araştırma Merkezindeki Yeni Ufuklar projesi üyelerinden Jeffrey Moore liderliğindeki ekip buz bıçaklarıyla dolu arazinin oluşumu için aşırı yüksekteki atmosferde bulunan metanın donmasına dikkat çekiyor. Bu tür buza Dünya'da da benzer yükseltilerde ve derin dondurucularda rastlanır. Arazinin yüksek noktalarında metan buzu birikintilerinin oluşumunu gördüğümüzde buzun neden bir damla gibi değil de sivri şekilde oluştuğunu merak ettik diyor Moore ve ekliyor: Buna Pluto'daki iklim değişimi neden olmaktadır. Pluto biraz ısındığında metan buzu buharlaşmaya başlar. Bilimciler buzun sıvı hale geçmeden doğrudan gaza dönüştüğü süreç için 'süblimleşme' terimini kullanır. Dünya üzerinde ekvator boyunca yüksek yerlerdeki karlı alanlarda benzer yapılara rastlanır. Penitente olarak adlandırılan karasal yapılar üzerindeki birkaç metre yüksekliğindeki kar oluşumları Pluto'da daha geniş alanlardakilerle benzerlik gösterir. Kıvırcık dokuların nedeni ise süblimleşmedir. Pluto'daki arazide görülen sivri uçlu yapılar uzun süreli iklim değişimi ve milyonlarca yıl süren jeolojik hareketliliğin bir sonucudur. Erken dönemdeki iklim şartları metanın yüksek yerlerde donmasını sağladı. Zaman ilerledikçe şartlar değişti ve buz gaza dönüştü. Bu keşif Pluto'nun yüzeyinin ve havasının bilinenden çok daha dinamik olduğunu gösteriyor. Sonuçlar uluslararası bir gezegen bilim dergisi olan Icarus'da yayınlandı."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/plutodaki-azot-karmasasi/", "text": "NASA'nın Yeni Ufuklar uzay aracından gelen son bilgiler Pluto'nun yüzeyinde ve atmosferinde bol miktarda azot gazı olduğu belirlendi. Ancak Pluto'nun kütlesinin küçük olması saatte yüzlerce ton azotun uzaya kaçmasına engel olamıyor. Peki bu azot nereden gelmektedir? Sorunun yanıtının arandığı Astrophysical Journal Letters'da yayınlanan makale Yeni Ufuklar'ın Pluto ile karşılaştığı 14 Temmuz'dan sadece bir gün sonra kabul edildi. Southwest Araştırma Enstitüsü'nden Dr. Kelsi Singer: Pluto yüzeyinde mevsimsel döngüyle hareket eden azot buzu, Güneş'ten gelen morötesi ışıkla buharlaşıp atmosfere yayılmaktadır diyor. Ekip bu sonuca ulaşmak için olabildiğince farklı şekillere sahip dizileri inceledi. Makale yazarları Singer ve Yeni Ufuklar görevi yöneticisi Alan Stern Pluto'dan kaçan azot ile kuyrukluyıldızların atmosferinden kaçan maddenin aynı süreci yaşayıp yaşamadığını merak etti. Pluto yüzeyine çarpan cisimlerin oluşturduğu kraterler derinlerdeki azot buzunu henüz kanıtlanmadı- açığa çıkarıyor olabilir. Aslında bu kraterlerin oluşumuyla açığa çıkan azot miktarının yeterli miktarda olmadığını gördük. Bu da aklımıza Pluto'daki jeolojik bir hareket olduğu ve bunun da içteki azotu çıkarttığı fikrini getirdi diyor Singer. Pluto yüzeyinin yeni görüntülerindeki yukarı doğru yönelmiş veya karanlık oluklar yüzey hareketiyle ilgili olabilir. Muhtemelen Pluto'da aktif gayzer veya buz volkanları bulunuyor ve bunlar içteki azotu dışarı atıyor. Bu bir olasılık. Yeni Ufuklar'ın verileri geldikçe elimizde daha çok bilgi olacak diyor Stern."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/plutondaki-karmasik-molekullere-yeni-kanitlar/", "text": "Hubble Uzay Teleskopu son derece hassas Kozmik Kökenli Tayfçekeri ile Plüton'un yüzeyinde güçlü dalga boylu morötesi ışımayı emen karmaşık hidrokarbon ya da nitril molekülleri olduğunu belirledi. Araştırma Southwest Araştırma Enstitüsü ve Nebraska Üniversitesi'ndeki araştırmacılar tarafından yapıldı. Metan, karbonmonoksit ve azot gibi kimyasal maddeler, Plüton'un yüzeyindeki buzlar ile güneş ışığı ya da kozmik ışın etkileşimi nedeniyle oluşabilir. Araştırma ekibi lideri SwRI'dan Alan Stern: Plüton'a kırmızı rengini karmaşık hidrokarbonlar ve diğer yüzey molekülleri veriyor olabilir diyor. Ekip aynı zamanda Hubble'ın 1990'larda elde ettiği ölçümlere göre Plüton'un morötesi tayfında değişimler olduğunu gösterdi. Bu değişimler yüzeydeki değişikliklerle ilgili olabilir. Hubble ile elde ettiğimiz keşif Plüton'un yüzey yapısı ve evrimi hakkında bilgiler veriyor. Plüton'a 2015'de varacak olan Yeni Ufuklar uzay aracı Püton'un deposunda neler olduğunu gösterecek diyor Stern."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/plutonun-duzensiz-dans-eden-uydulari/", "text": "Pluto ve uydularıyla ilgili NASA/ESA Hubble Uzay Teleskopu verilerini inceleyen bilim insanları önemli ayrıntılara ulaştı. Buna göre Pluto ve büyük uydusu Charon ile diğer uydularının kendilerine göre bir yörüngeleri olduğu ancak bu hareketlerin karmaşık bir düzende olduğu belirlendi. Çalışmada ayrıca uydulardan birinin gizemli bir şekilde siyah renkle boyalı olduğu da saptandı. Güneş Sistemi'nde yer alan öne çıkan uyduların neredeyse tamamının uydumuz Ay gibi kendi ekseni çevresindeki ve bağlı olduğu gezegenin yörüngesindeki dönüş süresi eşittir. Bu nedenle biz Ay'ın her zaman aynı yüzünü görürüz. Ancak Pluto için durumun farklı olduğu belirlendi. Çalışmada Pluto'nun Nix ve Hydra uydularının iki karmaşık dönüşü olduğu tespit edildi. Bu da Pluto'dan bakan birine göre iki uydunun her zaman aynı yüzünü görmemesi anlamına gelmektedir. Gözlemci her gün uyduları farklı yüzüyle görecektir. Diğer iki uydu Kerberos ve Sytx'de ise beklenen daha karmaşık durum söz konusu olabilir. Kaliforniya Dünya-dışı Zeka Enstitüsü 'den Mark Showalter: Hubble gözlemlerinden önce kimse Pluto sistemindeki karmaşık dinamikleri bilmiyordu diyor. Bu küçük uyduların karmaşık hareketleri merkezdeki iki büyük cisim, Pluto ve Charon'dan kaynaklanmaktadır . Araştırma ekibinden Doug Hamilton: Bu iki cisim kendilerine yaklaşan uydulara daha güçlü kütle çekim kuvveti uygulayarak dönüş hareketlerini etkilemektedir. Üzerine uygulanan kütle çekimi değişken olan uydunun dönüşü de bundan etkilenecektir. Bu uyduların dönüşleri düzgün bir yuvarlak değil, bir yumurta şekilli olacaktır diyor. Pluto-Charon Sistemi'ndeki uyduların hareketi çift yıldız sistemlerindeki gezegenlerin nasıl davranış içinde olduğunu göstermektedir. Böylesi ikili sistemlerin ortak özelliği kaotik hareketleri olabilir. Hatta bunun çift yıldızların çevresinde dolanan gezegenlerde yaşam arayışına bile farklılık getirebilir diyor Hamilton. Gökbilimciler bu karmaşık hareketi Pluto sisteminden gelen ışığın, iki küçük uydunun dolanımı nedeniyle oluşan, değişimle ölçtü. 2005 ve 2012 yılları arasında ölçülen parlaklık değişimlerinin açıklaması ancak bu uyduların yörüngelerinin kaotik olmasıyla açıklanabilir. Görüntüler aynı zamanda Kerberos uydusunun kömür karası renkte olduğunu gösterdi. Bu renk diğer parlak uyduların tersidir. Göktaşı çarpmaları ya da tozun örttüğü uydu yüzeyinde farklı renk dağılımları görülebilir ancak Kerberos'in neden siyah bir yüzeyi olduğu belli değildir. Uyduların karmaşık dönüşleri ortaya çıkarılan tek sürpriz değildi. Hubble gözlemlerinde üç uydu; Nix, Sytx ve Hydra'nın yörüngeleri arasında bir bağlantı olduğu ortaya çıkarıldı. Onların hareketi Jüpiter'in üç büyük uydusu gibi birbirine bağlı olduğu anlamına geliyor. Eğer Nix üzerinde oturursanız Sytx'in Pluto çevresinde iki kere, Hydra'nın üç kez dolandığına tanık olursunuz diyor Hamilton. Bu sırların çözümü için daha fazla veri gerekiyor. Bu da James Webb Teleskopu gibi gelişmiş bir teleskopla alınabilir. Ya da Yeni Ufuklar aracının yollayacağı veriler çözümün anahtarını verebilir . Yeni Ufuklar Temmuz ayında Pluto'yu ayrıntılarıyla gözleyecek. İşte o zaman Hubble verilerinin anlamı daha da artacak diyor Showalter. Notlar Küçük uydular Pluto ve Charon'un ortak kütle merkezi çevresinde dolanmaktadır. Charon Pluto'nun sekizde biri, Ay ise Dünya'nın seksende biri kütlesindedir. NASA'nın Yeni Ufuklar uzay sondası Pluto ve uyduları ile Kuiper Kuşağı cisimlerini incelemek amacıyla 2006'da fırlatıldı. Araç 14 Temmuz 2015'de Pluto-Charon sisteminin yakınından geçerek Pluto'nun yüzey haritasını üretecek."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/plutonun-kalbi-makyajini-surekli-yeniliyor/", "text": "Kozmik bir lav parıltısı gibi Pluto'nun buzlu yüzeyinin bir bölümündeki gözlenen madde eski buzun konveksiyonla yenilenmesini sağlıyor. NASA'nın Yeni Ufuklar uzay aracının geçtiğimiz yaz Pluto'nun yakınından geçerek ilettiği verileri bilgisayar modelleriyle birleştiren araştırmacılar kalp şeklindeki bölgeyi kaplayan azot buzu katmanının kalınlığını belirlediler. Sputnik Planum adlı düz ovalık alanda buzun ne kadar hızla aktığı belirlendi. Çalışma sonucunda Sputnik Planum yüzeyinin 15 ile 50 km'lik buzlu, karışım hücreler ile kaplı olduğu ve yine bilgisayar benzetimleriyle buzun yaşının en az bir milyon yıl olduğu hesaplandı. Bu bilgi Pluto'nun ve Güneş Sistemi'nin kenarında yer alan benzer cisimlerde sıra dışı ve aktif jeolojik hareketler olduğuna işaret etmektedir. Washington Üniversitesi Bilimler ve Sanatlar'dan Gezegen bilimci William B. McKinnon: Pluto'nun buzlu yüzeyindeki bu tuhaf izlerin gerçekte ne olduğunu belirlemeyi başardık. Dünya'dan milyarlarca kilometre uzaktaki soğuk bir cisimde yumuşak ve azot buzu gibi esnek bir madde olması jeolojik hareketlilik için yeterli enerjinin olması demektir diyor. McKinnon ve ekibi Sputnik Planum'u dolduran bu hücrelerin azotca zengin buzların yavaşça gerçekleşen termal konveksiyon yoluyla aktığını düşünüyor. Büyük bir olasılıkla yüzeyin birkaç kilometre altına kadar inen malzeme deposu Pluto'nun küçük iç ısısı nedeniyle ısınıp yüzeye doğru yükselir ve bu şekilde kırmızımsı lekeler oluşturur. Bu lav parıltıları bir süre sonra soğur ve ardından süreç tekrarlanır. Bilgisayar modelleri, buzun birkaç kilometre derinden yükseldiğini ve katı azotla milyonlarca yıl içinde katı azotla karıştığını göstermektedir. Üç ya da dört konveksiyon hücreleri bir araya gelerek X ya da Y şekilli sırtlar oluşturarak soğumaktadır. |Bilgisayar modelleri, buzun birkaç kilometre derinden yükseldiğini ve katı azotla milyonlarca yıl içinde katı azotla karıştığını göstermektedir. Üç ya da dört konveksiyon hücreleri bir araya gelerek X ya da Y şekilli sırtlar oluşturarak soğumaktadır. Kırmızı renk yüzeyin altından gelen sıcak azotu, mavi renk ise soğumayı göstermektedir (NASA/JHUAPL/Southwest Research Institute ; Washington University . Washington Üniversitesi'nden Teresa Wong: Doktora çalışmam sırasında geliştirdiğimiz konveksiyon modeli tekniğini kullanarak Pluto yüzeyinde olan biteni gördüğümüz için çok sevinçliyim diyor. Oluşumlarının kenarları büyümesi hücrelerin yaklaşık 500.000 yılda bir yenilendiği anlamına gelir ki bu da yüzey hareketlerinin yılda sadece birkaç santimetre ile etkili olması demektir. Pluto'nun yüzeyini sürekli yenileyen bu etkinlik aynı zamanda atmosfere de katkı sağlar. Benzer durumu Kuiper Kuşağı'ndaki diğer cisimlerde de görmek sürpriz olmaz. Umarım gelecekte görev yapacak keşif araçları başka cisimlerde de benzer oluşumları görür diyor McKinnon. Yeni Ufuklar uzay aracı Kuiper Kuşağı'ndaki irili ufaklı cisimleri, kuyrukluyıldızları, asteroitleri ya da daha küçük buzlu cisimleri gözlemek amacıyla üretilmiştir. Bilindiği üzere araç 14 Temmuz 2015'de Pluto'nun yakınından geçerek önemli bilgilere ulaşmamızı sağladı. NASA 1 Ocak 2019'da başlatacağı yeni bir Kuiper Kuşağı bölgesi gözlemi için MU69 adlı aracın finansmanı için uğraş vermektedir."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/plutonun-kalbi-mercek-altinda/", "text": "NASA'nın Yeni Ufuklar uzay aracının Pluto'ya yakın geçişi sırasında ilettiği veriler yüzeyin en fazla 100 milyon yıl yaşında olduğunu gösteriyor. Muhtemelen hala sürmekte olan jeolojik süreçlerin şekillendirdiği düz ovalar göz önüne serildi. 'Pluto'nun kalbi' olarak bilinen Tombaugh Bölgesi'nin merkezin altı ve solundaki alanda aynı zamanda buz dağları olduğu görüldü. NASA'nın Ames Araştırma Merkezi'nden Jeff Moore: Bu araziyi açıklamak kolay değil. Krater benzeri çukurlar ve genç ovalar açıklamayı zorlaştıran etkenler olarak karşımıza çıkıyor diyor. Dünya'da donmuş çamur çatlaklarını andıran izlerin bulunduğu bu ova Sputnik Ovası olarak adlandırıldı. Bu düzensiz şekilli oluklar kabaca 20 km aralıklarla sıralanmış görünmektedir. Bunun dışında, arazide çeşitli yüksekliklerdeki tepeler ve içleri koyu maddeyle kaplı oluklarda bulunmaktadır. Donmuş buzun süblimleşerek gaza dönüşmesi sonucunda küçük çukurların oluştuğu düşünülüyor. Bilim insanları bu alanların oluşumuyla ilgili iki kuram oluşturdu. Düzensiz şekiller kuru madde yüzeyinin daralmasıyla oluşmuş olabilir. Diğer kuram ise gaza dönüşen bir konveksiyon sürecinin oluşmasıyla ilgilidir. Yüzeyde oluşan konveksiyon Pluto'nun düşük iç sıcaklığı nedeniyle donmuş karbon monoksit, metan ve azotun birikmesine yol açacaktır. Pluto'daki buzlu ovalar üzerinde birkaç kilometre uzunluğunda koyu çizgiler oluşmuştur. Bu çizgilerin aynı yönde olması donmuş yüzey boyunca esen rüzgarları işaret ediyor. Pluto'ya 77.000 km kadar yaklaşan Yeni Ufuklar yüzeydeki 1 kilometreye kadar ki yapıları göstermektedir. Şimdilik araçtan sadece sıkıştırılmış durumda küçük çözünürlükteki fotoğraflar alınmaktadır. Önümüzdeki bir yıl içinde araç yüksek çözünürlükteki görüntüleri yollayacak. Böylece Pluto ve yüzeyi hakkında daha fazla bilgi edinilebilecek. Yeni Ufuklar Pluto'da azotça zengin, yüzeyden 1600 km yükseğe kadar yükselen bir atmosfer olduğunu da gösterdi. Pluto atmosferinin en yoğun katmanı yüzeyinden 270 km'ye kadar yükseliyor. Yeni Ufuklar ekibi Pluto'nun ötesinde binlerce kilometre boyunca uzanan soğuk ve iyonlaşmış gaz bölgesi keşfetti. Bu da cüce gezegenin atmosferinin güneş rüzgarıyla uzaya doğru saçıldığı anlamına geliyor. NASA Genel Merkezi'nden Jim Green: Pluto'nun on yıl boyunca süren yolculuğunun meyvesini toplamaya başladık. Pluto hakkındaki keşifler önümüzdeki on yıllar boyunca sürecek diyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/plutonun-uzak-ikizi-eris/", "text": "Cüce gezegenin sönük yıldız ışığını engellediği doğru bir şekilde tahmin edildi Gökbilimciler, ilk defa onu sönük bir yıldızın önünden geçerken yakalayarak, uzak cüce gezegen Eris'in çapını doğru bir şekilde ölçtüler. Bu olay ESO' ya ait La Silla Gözlemevinde bulunan Belçika'ya ait TRAPPIST teleskopunu da içeren teleskoplarla 2010 sonunda görüldü. Gözlemler Eris'in Pluto'nun neredeyse mükemmel ikizi olduğunu gösteriyor. Eris çok yansımalı bir yüzeye sahip gözüküyor ki bu bize onun eşit bir şekilde dağılmış ince bir buz katmanı ile kaplandığını, muhtamelen donmuş bir atmosfere sahip olduğunu önermektedir. Sonuçlar Nature dergisinin 27 Ekim 2011 sayısında yayınlanacaktır. Kasım 2010'da, uzak cüce gezegen Eris görünürlükten kaybolma olayı olarak adlandırılan arkada kalan sönük bir yıldızın önünden geçti. Bu tür olaylar cüce gezegenin çok uzak ve küçük olmasından dolayı gözlemlenmesi zordur ve nadir olarak meydana gelmektedir. Eris'in içinde olduğu bir sonraki olay 2013 e kadar meydana gelmeyecektir. Görünürlükten kaybolma olayı uzak bir Güneş Sisteminin boyutunu ve şeklini ölçmenin en doğru, çoğunlukla da tek, yoldur. Görünürlükten kaybolma için aday yıldız ESO'ya ait La Silla Gözlemevindeki 2.2 metrelik MPG/ESO teleskobundan elde edilen resimlerinin incelenmesi sonucunda belirlendi. Gözlemler çeşitli üniversitelerden Gökbilimciler takımı tarafından -diğerleri ile beraber- La Silla'da yer alan TRAPPIST (Geçiş Yapan Gezegenler ve Gezegen Benzerleri Küçük Teleskopu, eso1023) teleskobunu kullanarak dikkatlice planlandı ve gerçekleştirildi. Güneş Sisteminde Neptün'ün ötesindeki küçük bedenlerin görünürlük kaybolmalarını gözlemleme büyük hassasiyet ve dikkatli bir planlama gerektiriyor. Bu Eris'in boyutunu ölçmenin en iyi yolu, gerçekte oraya gitmenin en kısa yoludur, diye açıklıyor baş yazar Bruno Sicardy. Görünürlükten kaybolma gözlemleri Dünya etrafında cüce gezegenlerin gölgesinin tahmin edilen yolu üzerinde amatör gözlemevlerindeki pek çok teleskobu da içeren 26 farklı noktada başlatıldı, fakat sadece iki bölge olayı doğrudan gözlemleyebildi, her ikisi de Şili'de yer alıyordu. Bir tanesi ESO'ya ait La Silla Gözlemevindeki TRAPPIST teleskobunu kullanan idi, diğeri San Pedo, Atacam'da yer alıyordu ve iki teleskop kullanmıştı. Üç teleskobun hepsi Eris uzak yıldızın ışığını engellediğinde parlaklıkta ani düşüşü kaydettiler. İki Şili bölgesinden bir araya getirilen gözlemler işaret eiyor ki Eris dairesel şekle yakındır. Bu ölçümler geniş dağların varlığı tarafından bozulmadığı müddetçe onun şeklini ve boyutunu doğru bir şekilde vermelidir. Yine de bu tür özellikler geniş buz bedeni üzerinde pek olası değildir. Eris 2005'te Güneş Sistemi dışındaki en büyük nesne olarak tanımlanmıştı. Onun keşfi cüce gezegenler olarak adlandırılan yeni cisimler sınıfının oluşturulmasına neden olan ve 2006 da Pluto'nun gezegenden cüce gezegene yeniden sınıflandırılmasına neden olan faktörlerden biri olmuştur. Eris şu anda güneşe Pluto'nun olduğundan 3 kat daha fazla uzaklıktadır. Diğer motodlar kullanılarak yapılan önceki gözlemler Eris'in 3000 kilometrelik çapı ile muhtemelen Pluto'dan % 25 civarı daha büyük olduğunu önerirken, yeni inceleme iki cisimin de aynı boyutta olduğunu ispatlamaktadır. Eris' in yeni kararlaştırılan çapı 12 kilometrelik doğruluk payı ile 2326 kilometredir. Bu onu boyutunun çapı tahnini olarak 2300 ila 2400 kilometre arasında olan emsali Pluto'nunkinden daha fazla bilinir yapmaktadır. Pluton'un çapı görünürlükten kaybolma ile doğrudan tespit edebilmeyi imkansız kılan atmosferinin varlığından dolayı ölçülmesi çok daha zordur. Eris'in uydusu Dysnomia'nın hareketi Eris'in kütlesinin tahmin edilmesinde kullanıldı. Pluto'dan % 27 daha ağır olarak bulundu. Çapıyla birlikte, bu Eris'in yoğunluğunu verdi, cm küp başına 2.52 gram olarak tahmin edildi . Bu yoğunluk Eris'in muhtemelen geniş bir kayalık olduğu, göreceli olarak ince bir buz örtüsü ile kaplı olduğu anlamına geliyor, diye yorumluyor araştırmaya katılmış olan Emmanuel Jehin . Eris'in yüzeyinin aşırı derecede yansıtmalı olduğu bulundu, üzerine düşen ışığın % 96 sını yansıtmakta ( 0.96 lık görünür bir yansıtma oranı ). Bu Dünya'daki taze kardan daha parlaktır ki Eris'i Saturün'ün buzlu ayı Enceladus ile beraber Güneş sistemindeki en yansıtıcılı nesne yapmaktadır. Eris'in parlak yüzeyi gezegenin yüzeyini 1 milimetreden daha az ince ve çok yansıtıcılı bir buz katmanı ile kaplayan donmuş metan ile karışık daha ziyade nitrojence zengin buzdan oluşmaktadır gezegenin tayfında işaret edildiği gibi. Bu buz katmanı onun kendi uzanmış yörüngesi ve artan bir şekilde soğuk çevresi içinde güneşten uzakta hareket ettikçe yüzeyi üzerinde daha da donan cüce gezegenin nitrojen ya da metan amosferinin yoğunlaşmasından kaynaklanıyor olabilir, diye ekliyor Jehin. Buz o zaman Eris , yaklaşık olarak 5.7 milyar kilometre uzaklıkta, güneşe en yakın noktasına yaklaşıyor iken gaza geri dönüşüyor olabilir. Yeni sonuçlar aynı zamanda takımın cüce gezegenin yüzey sıcaklığı için yeni bir ölçüm yapabilmesine olanak sağlamaktadır. Tahminler Eris'in yüzey sıcaklığının güneşe denk gelen kısımı için an fazla -238 derece, gece tarafında daha da düşük sıcaklıklar, olduğunu önermektedir. Eris gibi küçük ve uzak nesneyi göreceli olarak küçük teleskoplar kullanarak sönük bir yıldızın önünden geçmesini izleyerek keşfedebilmemiz ne kadar da olağanüstü bir şey. Cüce gezegen sınıfının oluşttulmasından beş yıl sonra ,onun bir üyesi hakkında bilgi elde edinebiliyoruz, diye sonlandırıyor Bruno Sicardy. Notlar TRAPPIST La Silla Gözlemevinde kurulmuş en son robotik teleskoplardan biridir. 0.6 metrelik ana aynasıyla,2010 Haziran ayında başlatılmıştır ve başlıca olarak güneş sistemi dışı gezegen ve kuruklu yıldız araştırmalarına adanmıştır. Teleskop Belçika Bilimsel Araştırma Fonu tarafından İsviçre Ulusal Bilim Kurumu ortaklığıyla kurulmuş bir projedir ve Liege'den kontrol edilmektedir. Caisey Harlingten ve ASH2 teleskopları Eris Yunan kaos ve kavga tanrıçasıdır. Dysnomia Eris' in kızıdır ve kanunsuzluğun tanrıçasıdır. Eris'in kütlesi 1.66 x 1022 kgdır, Ay'ın kütlesinin % 22 sine karşılık gelmektedir. Karşılaştırmak istersek, Ay'ın yoğunluğu cm küp başına 3.3 gramdır, ve suyunki cm küp başına 1.00 gramdır. Yoğunluk değeri önermektedir ki Eris başlıca kayadan ( % 85 ) ve küçük bir buz içeriğinden ( % 15 ) oluşmaktadır. Sonuncu olanı yaklaşık 100 kilometre kalınlıkta geniş kayalık çekirdeğini saran bit katman olması olasıdır. Çokça su buzu olan bu çok kalın katman yüzeyini o kadar yansımalı yapan Eris'in üzerindeki çok ince donmuş atmosfer ile karıştırılmamalıdır. Bir nesnenin yansıtma oranı üzerine düşen ışığın emmek yerine uzaya geri gönderdiği ışığa olan oranıdır. Yansıtma oranı 1 mükemmel yansıtmaya, yani beyaza, karşılık gelmekte iken 0 tamamen emmeye, yani siyaha, karşılık gelmektedir. Örnek vermek istersek, Ayın yansıtma oranı sadece 0.136 dır, kömürünküne benzer. Çeviri: Fırat Koçak"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/plutonun-yeni-bir-uydusu-bulundu/", "text": "Hubble Uzay Teleskopu'nun ayrıntılı verileri uzak ve buzlu cüce gezegen Pluto'nun yeni bir uydusunu keşfetti. Bu keşifle birlikte Pluto'nun bilinen uydu sayısı dörde yükseldi. Şimdilik P4 olarak adlandırılan uydu, Pluto'nun çevresindeki olası buz halkalar taranırken ortaya çıkarıldı. Yeni uydu şimdilik bilinen en küçük Pluto uydusu ve 13 ile 34 km'lik bir çapa sahip. En büyük uydu olan Charon 1200 km, Nix ve Hydra 32 ile 113 km çapındadır. Kaliforniya Mountain View'daki SETI Enstitüsü Mark Showalter: Hubble'ın kameraları 3 milyar km uzaklıktaki nesnenin çevresini net bir şekilde göstererek bu küçük uyduyu bulmamızı sağladı diyor. Veri 2015 yılında Pluto'nun yakınından geçecek olan Yeni Ufuklar uzay görevi işçin planlanan bir çalışma sonucudur. Görev güneş sisteminin sınırındaki nesneler hakkında yeni anlayışlar sağlamaktadır. Pluto'nun yüzey yapısı ve yeni keşiflerin gerçekleşmesini sağlayan Hubble bu sayede Yeni Ufuklar uzay aracının işini de kolaylaştırmaktadır. Colorado Southwest Araştırma Enstitüsü'nden Yeni Ufuklar görevi başkanı Alan Stern : Bu harika bir keşif diyor ve ekliyor: Şimdi biz Pluto sistemine bir uydu daha ekliyoruz. Yeni uydu 2005 yılında keşfedilen Nix ve Hydra'nın arasında yer alıyor. Charon ise 1978'de keşfedilmiş ve Pluto ile ayrı görüntüsü ilk kez 1990'da Hubble ile elde edilmişti. Cüce gezegen Pluto ve uydularının güneş sisteminin erken zamanında başka bir gezegenle çarpışarak oluştuğu sanılıyor. Çarpışmanın ardından Pluto kendi içindeki parçaları dışarı atarak şimdiki ailesini oluşturan uyduları oluşturmuş. Ay'ın da Dünya'nın bir parçası olduğu ve Dünya ile Mars büyüklüğündeki iki cismin çarpışmasıyla oluştuğuna ilişkin kuram Apollo görevleriyle incelenmişti. Bilim insanları Pluto'dan kopan küçük taş ve tozların cüce gezegen çevresinde halkalar oluşturabileceğini söylemelerine karşılık Hubble görüntülerinde henüz böylesi bir yapı görülmedi. Washington'daki NASA Merkez'inden Astrofizik Bölümü yöneticisi Jon Morse: Bu şaşırtıcı gözlem Hubble'ın görme yeteneğinin ne kadar güçlü olduğunu gösteriyor diyor. P4, 28 Haziran 2011 tarihi Temmuz'da alınan yeni görüntülerle de varlığı onaylandı. Hubble'ın daha önce nesneyi görememesinin nedeni ise önceki poz sürelerinin kısa olmasıydı. 2006 görüntülerinde çok sönük bir leke gibi ortaya çıkmış olmasına karşılık bu bir ışık kırılması olarak düşünülüp üzerine gidilmedi."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/plutoya-bir-yil-kaldi/", "text": "Yeni Ufuklar uzay aracı tam bir yıl sonra, Temmuz 2015'te yeni bir dünyanın keşfiyle dolu haberler iletmeye başlayacak. Bu yeni dünyadaki dağlar, ovalar, vadiler hakkında kimsenin net bir bilgisi yok. Hakkındaki her şey önümüzdeki yıl daha netleşecek olan yeni dünya, Pluto. Yeni Ufuklar uzay aracı 14 Temmuz 2015'de Pluto'nun yakınından geçecek. NASA'nın Yeni Sınırlar programı yöneticisi Adriana Ocampo: Şimdiye kadar hiçbir uzay aracı Pluto'ya bu kadar yaklaşmamıştı. Pluto ilk kez bu kadar yakından izlenecek. Yeni deneyimlere ve sürprizlerle karşı hazır olmalıyız diyor. Projenin baş araştırmacısı Southwest Araştırma Enstitüsü'nden Alan Stern ise Yeni Ufuklar aracıyla yapılacakları 1965 yılında Mars'a gönderilen Mariner 4 aracıyla yapılan keşiflere benzetiyor. O zamanlar birçok insan Mars'ın yaşam dostu olan, yüzeyinde su ve bitki örtüsü kaplı bir gezegen olduğunu sanırdı. Ancak Mariner 4 ile tüm hayaller suya düşmüştü, yeşil sanılan gezegen tamamen çöldü. Mariner 4'den neredeyse 50 yıl sonra başka bir uzay aracı başka bir gezegeni keşfetmeye hazırlanıyor. Yeni Ufuklar uzay aracının gözlemleri araştırmacılar için şok bilgiler getirebilir. Pluto hakkında çok az bilgiye sahibiz. Çok uzakta olan bu cüce gezegeni Hubble Uzay Teleskopu bile bulanık görebilmektedir. Pluto'nun elimizdeki en iyi görüntülere göre şeklinin küresel ve renginin kızılımsı olduğunu biliyoruz. Ancak yıllar geçtikçe bu renk değişime uğramaktadır. Bunun nedeni ise bilinmemektedir. Yeni Ufuklar Nisan 2015'ten itibaren Pluto'yu gözlemeye başlayacak. Temmuz 2015'deki 10.000 kilometrelik yakın geçişe kadar bu görüntüleme sürecek. Yeni Ufuklar Dünya'dan bu kadar uzakta olsaydı binaları ayrı ayrı gösterir ve şekillerini de düzgün bir şekilde görürdü. Elbette her yolculuğun riskleri de bulunur. Yeni Ufuklar için de çeşitli riskler söz konusu. Bunların başında Pluto'nun çevresinde bilinmeyen bir enkaz diski olmasıdır. Pluto'nun Charon, Styx, Nix, Kerberos ve Hydra olmak üzere bilinen beş uydusu bulunuyor. Sayısal benzetimlere göre uydulara çarpan meteoritlerden dolayı Pluto yakınlarında enkaz sistemi oluşmuş olabilir. Bu nedenle araştırmacılar fark edilecek herhangi bir enkaz sisteminden uzay aracını uzak tutmak için gözlerini dört açmak zorundalar. Yeni Ufuklar ekibi bu buluşmanın oldukça sağlıklı ve güvenli olması için çabalıyor. Uzay aracı emin ellerde diyor Ocampo. Yeni Ufuklar Pluto'da ne görecek, kimse bunu bilmiyor. Birçok tahmin yapılıyor, halka, volkan patlaması, göl gibi bazı tahminler var. Tüm bunlara karşılık Pluto'nun hayal gücümüzü çok da zorlamayacağına inanıyoruz diyor Ocampo. Öte yandan bir şeyi ilk defa görmenin vereceği heyecanı düşünün. İşte yaptığımız tam da bu olacak."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/plutoya-haksizlik-ediliyor/", "text": "Yeni bir çalışmaya göre Pluto'nun gezegen statüsünden çıkarılması doğru değil. Yani, Pluto'ya yapılan haksızlık. 2006 yılında Uluslararası Astronomi Birliği toplantısında gezegen tanımına yörüngesini temizlemiş olma yani yörüngesindeki en büyük kütle çekimini oluşturma şartı getirilmişti. Neptün'ün kütle çekimi Pluto'yu etkilediğinden ve Pluto yörüngesini Kuiper kuşağındaki donmuş gaz ve buzdan oluşmuş cisimlerle paylaştığından gezegen dışına çıkarılmasını gerektiriyordu. Öyle de yapıldı. Cüce gezegen adlı bir alt kategori oluşturularak Pluto buraya indirildi. Ancak Florida Uzay Enstitüsünden gezegen bilimci Philip Metzger'in baş yazar olduğu yeni bir çalışma bu uygulamanın araştırma literatürüne uygun olmadığını iddia ediyor. Gezegen bilimciler, Galileo zamanından beri Satürn'ün Titan ve Jüpiter'in Europa gibi büyük uyduları gezegen olarak nitelendirilmektedir. Metzger'e göre hiçbir yerde kullanılmayan yeni gezegen tanımı doğru değil. Yörüngesini temizlememiş olma durumuyla ilgili neyin kastedildiği açık değil. Gezegenlerin yörüngelerine sürekli değişik boyda cisimler girip çıkmakta. Bazılarının yörüngesinde gruplar halinde asteroitlerin bulunması bu tanımın anlamsız kalmasına yol açıyor. Buna göre Güneş Sisteminde gezegen statüsünde olabilecek hiçbir cisim yok diyor Metzger. Çalışmaya göre gezegen tanımlamasında yörünge gibi değişken olabilecek bir etken içeren özellik değil cismin iç dinamiklerini ele alan bir düzenleme yapılmalı. Dış dinamikler sürekli değişir. Doğrusu cismin içyapısını ele almaktır. Metzger'in önerisi ise kütle çekiminin cismi küre olmasını sağlayacak kadar büyük olup olmadığına bakılarak gezegen tanımı yapılması. Bu keyfi bir tanım önerisi değil. Bu, bir gezegenin evriminin önemli bir dönüm noktasıdır. Çünkü büyük kütle çekimi aynı zamanda aktif jeolojik yüzeyinin olması demektir. Pluto'da bunlar var mı? Son araştırmalar Pluto'da bir yeraltı okyanusu, çok katmanlı atmosferi, organik bileşikleri, antik gölleri ve çok sayıda uydusu olduğunu gösterdi. Metzger: Pluto, Mars'tan daha canlı ve dinamik. Üstelik karmaşık jeoloisi olan Dünya'dan sonraki ikinci cisimdir diyor. 2 Yorumlar Pluto Amerikalıların bulduğu tek gezegen olduğu için zaman zaman böyle mantıksız çıkışlar yapılıyor. evet tamda benim tanımladığım gibi,pluto ya ünvanı geri verilecek ben buna inanıyorum,yörüngesinde temizlenmemiş olması onu gezegen sıfatından düşürmez,yaptıkları yanlış dan dönecekler ben ve benim düşünenlerde PLUTO yu asla 9 uncu gezegen olmaktan alıkoyamıyacaklar,biz PLUTO yu seviyoruz.dünyamızdan sonra en çok sevdiğimiz gezegen PLUTO dur.METZGER bunu açıkladı ve kabul görecek,selamlar."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/protondaki-basinc-dagilimi-hesaplandi/", "text": "Çekirdek ve de parçacık fiziği alanında çok önemli bir çalışma yapıldı. Atom çekirdeğini oluşturan parçacıklardan protondaki basınç dağılımı hesaplandı. Bu çalışma proton içindeki dinamikleri ortaya koyacağı gibi aynı zamanda genel anlamda temel parçacık dışındaki parçacıkların iç yapısındaki fiziğin de anlaşılmasını sağlayacak. Evrendeki en yüksek basınçlı cisim nötron yıldızıdır. Nötron yıldızları adından da anlaşılacağı üzere çoğunlukla nötronlardan oluşur. Nötron kararsız bir parçacık olduğundan kolaylıkla parçalanıp proton ve elektrona dönüşebilir. Nötron yıldızlarındaki yüksek basınç bu olayı engeller. Bunun ne kadar olduğunu mu merak ettiniz? Şu anda havanın bize uyguladığı basıncın 1030 katı. Anladınız mı? Proton içindeki basıncın ise nötron yıldızına oranla 10 kat fazla olduğu hesaplandı. Protonun basıncı gelişmiş bilgisayarlarımız yardımıyla belirlenen modelle hesaplandı. Burada çok yüksek düzeyde anlaşılmaz bir fizik ve matematikten ve bu nedenle de binlerce fizikçinin belki de yüzlerce yıl süreceği bir hesaplamadan bahsediyoruz. İşte bu hesabı yine yüksek anlaşılmaz fizik ve matematiğin son ürünü süper güçlü bilgisayarlar yaptı. Üstelik bu hesap 18 ay sürdü. Bu hesaplama ne işe yarayacak ki, diyebilirsiniz. Öncelikle fizikçilerin protondaki dinamik sorusuna çözüm getireceğini söyleyebiliriz. Yani fizikçilerin merakını giderecek. Diğer yanıt ise, proton içindeki kuarkların arasındaki kuvvetten sorumlu olan gluonların yapısını ortaya çıkaracak. Gözünüzü bir şeyler tırmaladı değil mi? Kuark, gluon... Bu terimleri açıklayabilmek için önce işe biraz geriden başlamak gerekir. Atom nedir? Çekirdek ve onu kuşatan elektron bulutundan oluşan yapıdır desem anlaşılır olurum herhalde. Çevremizdeki her şey, masa, kitap, bardak, kalem, domates, su ve hatta kedi, kuş ve hatta biz; özetle canlı ve cansız her şey atomdan oluşmuştur. Evrendeki en basit atom bir proton ve bir elektrondan oluşan hidrojen atomudur. Periyodik cetvelde tüm atomlar belli bir düzende sıralanır. Bir atom, çekirdeğine göre ortalama 10.000 kat daha geniştir. Çekirdeği 1 cm çapındaki bilyeye benzetirsek onu saran elektronlarıyla atom 10.000 cm yani 100 m çapındaki çok büyük bir helyum balonuna benzer. Ancak atomun kendisi o denli küçüktür ki bu muazzam genişlik farkını algılamamız mümkün değildir. Bir iğnenin ucunda yaklaşık 2 trilyon demir atomu bulunduğunu söylersem ne kadar küçük boyuttan bahsettiğim anlaşılır sanırım. Neyse efendim. İşimiz çekirdeğin içiyle. Çekirdekte pozitif yüklü proton ve yüksüz durumdaki nötron parçacıkları yer alır. Protonların birbirini iterek çekirdeği dağıtmamasını nötronlar engeller. Varlık sebepleri bu. . Proton ve nötronlar kuark denilen temel parçacıklardan oluşur. Çeşitlerine girmeden söylersek, protonda ve nötronda üçer tane kuark bulunur. Şimdi kısa bir toparlama yapalım: Biz atomlardan oluşuyoruz. Atom elektron ve çekirdekten. Elektron bir şeyden oluşmaz, temel parçacıktır. Çekirdek proton ve nötrondan oluşur. Proton ve nötronlar ise kuarklardan. Oh be.... İşte bu çekirdeğin içi çok sorunlu. Proton ve nötronları bir arada tutan muazzam kuvveti hadi anladık desek de , proton ve nötrondaki kuarklar arasında yapıştırıcı kuvveti sağlayan gluonların yapısı ne acaba? Gluonlar, kuarkları birbirine tutturan bir nevi yapıştırıcı. Yani ara kuvvet taşıyıcıları. Ancak bu kadar. Haklarında çok bir şey bilinmiyor. Bu çalışma gluonların yapılarına çözüm önerebilecek. Böylece çekirdeği ve burada parçacıkları ve onların iç dinamikleri anlaşılabilecek. Eeee bu ne işe yarayacak diyenler olabilir. Şöyle söyleyeyim. 1906 yılında Nobel Ödülü J.J. Thomson'a elektronu keşfi nedeniyle verildi. Thomson keşfinin sonuçlarını yani teknolojideki uygulamalarını göremeden öldü. Günümüzde ellerimizde, karşımızda, evlerimizde, sokakta yani her yerde kullandığımız elektronik ürünler için Thomson'a çok şey borçluyuz. Kısaca bilim insanları çalışmalarını bu ne işe yarayacak diye yapmazlar. Sadece merak ederler ve bu meraklarını gidermek için çırpınırlar. Bazen mevcut teknolojiyi bazen de bunu biraz yükselterek ve çoğu zamanda mühendisleri zorlayıp bu çalışmada görüldüğü gibi yeni yöntem ve teknoloji üreterek gerçekleştirirler. 10 sene önce kullandığımız cep telefonları nasıl oldu da bu kadar evrimleşti acaba? Bunda sadece mühendislerin mi parmağı mı var? Uzun bir yazı oldu farkındayım. Ama anlaşılır olduysam ne mutlu. Bu haber fizikte önemli gelişmelerin devam ettiğini ve gelecekte çok farklı teknolojiyle yaşayacağımızı gösteriyor. Meraklısına haberin ayrıntısı: MIT sayfasında. Not: Bilgilendirme için değerli hocam Prof. Dr. Ahmet Hakan Yılmaz'a teşekkür ederim. 1 Yorum sizi ben kendi adıma söylüyorum,çok iyi anlattınız ve be de kendim çok iyi anladığımı sanıyorum,bunu şöyle açıklıyabilirim ben orta ve liseden beri en çok ilgimi çeken dersler olarak fizik ve kimya idi.derslerim çok parlakdı.onou için sizin anlatmaya çalıştığınız atom yapısını çok iyi anlıyorum.teşekkürler hocam.selamlar."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/pulsar-evriminin-kayip-anahtari-bulundu/", "text": "ESA'nın Integral ve XMM-Newton gözlemevlerini kullanan gökbilimciler ilk kez evriminin önemli bir aşamasında olan hızlı dönen bir 'milisaniye pulsar' yakaladı. İlginç pulsar salıncak gibi bir X-ışını ve bir radyo dalgası yayıyor. Manyetize nötron yıldızlarından olan pulsarlar büyük bir yıldızın süpernova patlaması sonucunda geriye kalan ölü çekirdeğidir. Bu ilginç cisimler tıpkı deniz feneri gibi elektromanyetik ışımayı dönerek yayar. Bu nötron yıldızlarının dönüş süresi ise birkaç milisaniye kadar kısa olabilir. Pulsarlar yaydıkları ışımaya göre sınıflara ayrılır. X-ışını pulsarları eşi olan yıldızdan madde çalarak beslenir. Radyo pulsarlar ise kendi manyetik alanı etkisinde dönmeyi sağlar. Teoriye göre başta eşi olan yıldızdan yavaş yavaş madde çalan yıldızın çevresinde bir madde diski oluşur. Nötron yıldızı üzerine düşen madde ısınır ve X-ışınları yaymaya başlar. Yaklaşık bir milyar yıl sonra büyüme durur ve pulsar büyüklüğüne bağlı olarak radyo dalgaları yayan milisaniyelik pulsara dönüşür. Bu iki oluş arasında bir ara fazın olması gerekmektedir. Ancak şimdiye kadar teorideki bu geçiş dönemiyle ilgili kesin kanıtlar elde edilememiştir. NASA'nın Swift ve Chandra uyduları ile yer merkezli teleskopların gözlemleri ile ESA'nın Integral ve XMM-Newton uzay gözlemevinin verilerini birleştiren bilimciler iki evrimsel aşamanın arasında olan bir pulsarı keşfettiler. İspanya Barcelona Uzay Bilimleri Enstitüsü'nden Alessandro Papitto: Arayışlarımız sonuç verdi. Bu milisaniyelik pulsar birkaç hafta içinde büyüyerek güçlü X-ışınları yaydığını ve büyümesinin ardından radyo dalgalarıyla birlikte adeta elektromanyetik dalga havuzunun içinde kaybolduğunu gördük diyor. IGR J18245-2452 olarak tanımlanan cisim Yay takımyıldızındaki M28 küresel küme içinde bulunuyor. İlk kez 28 Mart 2013 yılında yaydığı X-ışınlarını gören Integral uydusuyla nedeniyle keşfedildi. XMM-Newton tarafından gerçekleşen gözlemler parlak X-ışını kaynağı milisaniyelik pulsarın kendi ekseninde saniyede 250'den fazla yani spin süresinin 3,9 milisaniye olduğunu gösteriyor. 2006 yılında M28 içinde keşfedilen pulsar diğer pulsarlarla benzer özelliklere sahipti. Ama bu pulsar sadece radyo dalgaları yaymaktaydı. Bunun bir milisaniyelik pulsar olduğu farkedildi, ama şimdi X-ışınları yayan sıradan bir pulsara döndü diyor Dr. Papitto. Gökbilimciler X-ışınları teleskoplarıyla cismi takibe alarak kişiliğinde olabilecek değişimlere karşı gözlerini açık tuttular ve ardından radyo gözlemlerini başlattılar. Gökbilimciler birkaç hafta içinde bir değişiklik olmasını beklemiyordu. İsviçre Cenevre Üniversitesi'nden Enrico Bozzo: Buna karşılık pulsarın bir ay içinde X-ışını ve radyo pulsarı arasında değiştiğini gördük. Genellikle bu tür sistemlerde bu değişim milyarlarca yıllık evrim sonucunda sadece bir kez görülür diyor. Oluşumun düşünülenden çok daha hızlı bir zaman ölçeğinde görülmesine karşılık bunun pulsarın eşi yıldızdan madde çalmasıyla üzerine düşen maddenin basınç farklılığıyla oluştuğunu söyleyen teoriye ters düşmemektedir. Komşu yıldızdan gelen maddenin yoğunlaşmasıyla radyo emisyonu durur ve ısınan maddenin yüzeye yapışması sonucunda X-ışınları görülür. Büyüme hızı düştüğünde pulsarın manyetik alanı genişler ve yakın maddenin itilmesiyle radyo emisyonu tekrar başlar. Bu özel pulsarla ilgili arşiv verileri değişimin birkaç yıllık dönemlerle gerçekleşebileceğini gösteriyor. ESA'nın Integral bilimcilerinden Erik Kuulkers: Bu geçiş pulsarının keşfi on yıllardır süren arayışı tamamlar ve pulsarların evriminin anlaşılmasında yardımcı olur diyor. ESA'nın XMM-Newton ekibinden Norbert Schartel: Bu tespiti yapmak bize uzun zamana mal olmasına karşılık bunlardan ikili sistemlerde çok daha fazla olduğuna inanıyoruz diyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/pupa-a-guzel-bir-ortu/", "text": "Güçlü bir süpernova patlamasının yıkıcı sonuçları NASA'nın Chandra X-Işını Gözlemevi ile ESA'nın XMM-Newton Gözlemevi'nin X-ışını gözlemleriyle gözler önüne serildi. Görüntüdeki kalıntı 3700 yıl önce oluşmuştur. Pupa A olarak bilinen kalıntı 7000 ışık yılı uzakta olup, 10 ışık yılı genişliktedir. Chandra ve XMM-Newton gözlemevlerinin farklı gözlemlerinin birleştirilmesi sonucunda bölgenin ayrıntılı X-ışını görünümü elde edildi. Kırmızı renk düşük enerjili, yeşil orta enerjili ve mavi renk ise yüksek enerjili X-ışınlarını gösterir. Bu gözlemler yıldızlararası boşlukta hareket eden ve Pupa'yı çevreleyen oldukça karmaşık yapıdaki gazı gösterir. Süpernova patlamaları yeni yıldız ve gezegen sistemlerinin oluşmasını sağlayacak ağır elementlerin ağırlıkta olduğu hammaddeyi oluşturur. Süpernova kalıntılarının incelenmesi gökada genişlemesi ve çeşitli elementlerin oluşumuyla ilgili bilgiler vermektedir."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/radyo-dalgalariyla-gezegen-kesfetmek/", "text": "Dünya'daki en güçlü radyo antenini kullanan bilim insanları beklenmedik şekilde radyo dalgaları yayan ve muhtemelen bilinmeyen gezegenlerin varlığını gösteren yıldızlar olduğunu belirlediler. Queensland Üniversitesinden Dr. Benjamin Pope ve Hollanda Ulıusal Gözlemevi ASTRON'daki arkadaşları ile birlikte Hollanda'daki dünyanın en güçlü radyo teleskopu olan Düşük Frekans Dizisini kullanarak gezegen arıyor. Dr. Pope: Dördü iyi bir yörüngeye yerleşmiş gezegen varlığıyla açıklayabildiğimiz 19 uzak kırmızı cüce yıldızdan sinyaller aldık diyor. Güneş Sistemimizdeki gezegenlerin manyetik alanları güneş rüzgarıyla etkileşime girdiğinden güçlü radyo dalgaları yaydığını uzun zamandır biliyorduk, ancak Güneş Sistemi dışındaki gezegenlerden gelen radyo sinyalleri henüz alınmamıştı. Bu keşif, radyo astronomi için önemli bir adımdır ve potansiyel olarak gökadadaki bilinmeyen gezegenlerin keşfinin önünü açabilir. Daha önce gökbilimciler sadece en yakın yıldızları sabit radyo emisyonu altında izleyebiliyordu. Radyo dalgaları gökyüzündeki her şey gibi yıldızlararası gaz veya karadelikler tarafından da yayınlanır. Radyo astronomiyle gözlem yapan gökbilimciler sıradan yıldızları görebiliyor ve çevrelerinde gezegen arayabiliyor. Artık daha yaşlı ya da küçük yıldızlarda da benzer taramayı gerçekleştirebilicekler. Ekip, Güneş'ten çok daha küçük olan ve yıldız patlamaları nedeniyle radyo emisyonunu harekete geçiren yoğun manyetik aktiviteye sahip olduğu bilinen kırmızı cüce yıldızlara odaklandı. Ancak, bazı yaşlı ve manyetik açıdan aktif olmayan yıldızlar da ortaya çıktı ve bilinen anlayışla gözlem yapılmalarını zorlaştırdı. ASTRON, Leiden Üniverstesinden Dr. Joseph Callingham ve ekibi bu sinyallerin Jüpiter ile uydusu Io arasındaki etkileşime benzer şekilde yıldız ile onun çevresinde dolanan gezegenlerin manyetik etkileşmesinden geldiğinden emin olduklarını belirtti. Dünyamızda genellikle kuzey ve güney ışıkları olarak bilinen Auroralar aynı zamanda güçlü radyo dalgaları yayar ki bunlar gezegenin manyetik alanı ile güneş rüzgarı arasındaki etkileşimden kaynaklanır diyor. Ancak Jüpiter'de oluşan auroralar söz konusu olduğunda, uzaya malzeme püskürten volkanik uydusu Io nedeniyle Jüpiter çevresinde alışılmadık ölçüde güçlü auroraların oluşmasını sağlayan güçlü parçacıkları harekete geçirir. Yıldızımızdan gelen radyo emisyonu için modelimiz Jüpiter ve Io arasındaki etkileşme gibi yıldızın manyetik alanıyla sarılmış bir gezegende benzer şekilde güçlü auroralar oluşumunu sağlayan daha geniş bir versiyondur. Işık yılı öteden kendini gösteren bir şölen. Araştırma ekibi şimdi de aday gezegenlerini doğrulatmak istiyor. Dr. Pope: Gezegenleri olduğunu düşündüğümüz dört yıldızın gerçekten de gezegenleri olduğundan emin olmalıyız. Bu ancak gezegen-yıldız etkileşimiyle açıkladığımız bir olgu. Gözlemlerimiz Yer'den daha büyük gezegenlerin varlığını gösterdi, ancak daha küçük gezegenlerin de aynı etkiye sahip olmayacağını gösteren bir şey yok. LOFAR ile yapılan keşifler 165 ışık yılı çaplı uzaklığa kadar etkili. Bu nedenle nispeten yakın yıldızlar izlenebiliyor. Avustralya ve Güney Afrika'nın Kilometre Kare Dizisi radyo teleskop projesi henüz yapım aşamasında olup 2029'da açılması ile daha uzaktaki yüzlerce yıldız izlenebilecek. Bu çalışma gezegen keşfi çalışmalarına yeni bir yöntem sunmaktadır. Makale Nature Astronomy'de yayınlandı."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/rasat-goruntuleri-kullanilarak-turkiye-mozaigi-olusturuldu/", "text": "TÜBİTAK Uzay Teknolojileri Araştırma Enstitüsü tarafından üretilen ilk yerli yer gözlem uydusu olan RASAT'ın 2012, 2013 ve 2014 yıllarında çektiği görüntülerin birleştirilmesiyle Türkiye Mozaik Görüntüsü oluşturuldu. Mozaiğin oluşturulmasında, 30 km x 30 km'lik 3000'in üzerinde RASAT uydu görüntüsü kullanıldı. Söz konusu mozaik görüntü ecw (9 GB), jp2 (22 GB), tif (26 GB) ve img (45 GB) formatlarında oluşturuldu. Görüntü, gezgin.gov.tr adresinde, üye kullanıcılar ile ücretsiz olarak paylaşılıyor. Portalde, kullanıcılara farklı çözünürlük ve formatlarda dosya indirme seçenekleri sunuluyor. RASAT, 2011 yılından bu yana Dünya'nın her yerinden görüntü almaya devam ediyor. Pankromatik bantta 7.5 metre ve kırmızı, mavi, yeşil bantlarda 15 metre yer örneklem mesafesine sahip olan uydu, haritacılık, afet izleme, çevrenin izlenmesi ve şehircilik planlama gibi amaçlarla görev yapıyor. 17 Ağustos 2011 tarihinde fırlatılan ilk milli yer gözlem uydusu olan RASAT, dört yıl boyunca yörüngesinde 19 bin 180 tur attı, toplam 7 milyon 380 bin km alan görüntüledi. RASAT'ın elde ettiği görüntüler, TÜBİTAK UZAY'ın Kalkınma Bakanlığı'nın desteğiyle başlatılan Geoportal Projesi kapsamında, 19 Ağustos 2014 tarihinde, kamu kuruluşları ve üniversitelerin kullanımına açıldı."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/rengarenk-bolgenin-parlak-yildizi/", "text": "ESO'nun Şili'de bulunan La Silla Gözlemevi'ndeki Geniş Alan Görüntüleyicisi ile yeni alınan bu muhteşem görüntü parlak ve ender bulunan WR 22 yıldızını ve çevresindeki renkli ortamı göstermektedir. Oldukça parlak ve sıcak olan WR 22 yıldızı atmosferini Güneş'ten milyonlarca kez daha hızlı bir şekilde uzaya atmaktadır. Yıldız içinde oluştuğu Karina Bulutsusu'nun dış kısmında yer almaktadır. Büyük kütleli yıldızlar hızlı yaşayıp genç yaşta ölürler. Bu yıldızlardan bazılarının sahip olduğu yoğun ışıma yaşamlarının son zamanlarında kalın atmosfer tabakasından geçerek görece sakin Güneş gibi yıldızlardan birkaç milyon kez daha hızlı bir şekilde yıldız maddesini uzaya savurmaktadır. Bu nadir, çok sıcak ve büyük kütleli nesneler, Fransız gökbilimcilerin onları ondokuzuncu yüzyılın ortalarında ilk kez keşfetmelerinin ardından Wolf-Rayet yıldızları olarak bilinmektedirler ve şimdiye kadar kütlesi ölçülen en büyüklerinden biri de WR 22'dir. ESO'nun Şili'deki La Silla Gözlemevi'nde bulunan 2.2 metrelik MPG/ESO teleskopu üzerindeki Geniş Alan Görüntüleyicisi ile kırmızı, yeşil ve mavi filtrelerle alınan görüntülerle oluşturulan bu resmin orta kısmında görülmektedir. WR 22 bir çift yıldız sisteminin üyesidir ve kütlesinin Güneş'in 70 katı kadar olduğu ölçülmüştür. WR 22 Yunan mitolojisine göre Jason'ın Argo adlı gemisinin kaburgası, güney gökküresi takımyıldızlarından Karina'da yer almaktadır. Yıldız yeryüzünden 5000 ışık yılı uzaklıkta yer almasına rağmen uygun koşullar altında çıplak gözle zayıf bir şekilde görülecek kadar parlaktır. WR 22 zarif Karina Bulutsusu'na (NGC 3372 olarak da bilinir) bağlı oldukça parlak birçok yıldızdan biridir ve Samanyolu Gökadası'nın güney bölgesindeki bu dev yıldız oluşum bölgesinin dış kısımları görüntüye renkli bir zemin oluşturmaktadır. Zengin arka plan döşemesindeki hafif renkler WR 22'yi de içeren sıcak, büyük kütleli yıldızlardan gelen yoğun morötesi ışığın, yıldızların oluştuğu, çoğunlukla hidrojenden meydana gelen büyük gaz bulutlarıyla olan etkileşimlerinin bir sonucudur. Bu muazzam gaz ve toz bölgesinin merkezi kısmı eso1031b görüntüsünde görüldüğü gibi sol kenarda bulunmaktadır. Bu bölge daha önce yayınlanan basın bülteninde (eso0905) de söz edilen dikkat çekici Eta Carinae yıldızını da içermektedir. Kaynak: ESO-Türkçe"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/renkli-bir-uzay-mucevheri-goruntusu/", "text": "Üç büyük teleskop, ESO'nun Çok Büyük Teleskobu, 2.2 metrelik Li Sills Teleskobu ve NASA/ESA Hubble Uzay Teleskobu'ndan alınan görüntülerin birleşmesiyle muhteşem bir fotoğraf elde edildi. Fotoğrafta bir yıldız kümesinin içindeki mücevher gibi parlayarak kendini gösteren yıldız görünüyor. Yıldız kümeleri gök fotoğrafçılarının ilgisini çeken büyülü bir güzelliğe sahipotir. Bunlardan biri de güney yarım küredeki Güney Tacı Takımyıldızıdır. Çıplak gözle görülemeyen mücevher NGC 4755 olarak bilinen kümede yer alıyor. Mavimsi yıldızların ortasındaki bu sönük turuncu yıldız ilk kez İngiliz Gökbilimci John Herscel tarafından 1830 yılında farkedildi. Açık kümeler gibi NGC 4755'de birbirine kütle çekimiyle bağlı binlerce yıldız barındırır. Bu kümelerdeki yıldızlar ile kimyasal içerikleri, gaz ve tozun yaşı kolayca hesaplanabildiğinden ilgi çekmeye devam ediyorlar. Yeni görüntü Geniş Alan Görüntüleyicisi ile ESO'nun Şili'deki La Silla Gözlemevi'nde bulunan 2.2 metrelik teleskobundan alınan görüntülerle ortaya çıkarıldı. Görüntüde renkli küme tüm güzelliğiyle ortaya çıkarılmış. Bu muhteşem fotoğraf teleskobun dev aynasının sadece 5 saniyelik pozlamasıyla elde edilmiş. Mücevher kutusunun Dünya'dan alınan görüntüsü renkli olmasına karşılık NASA/ESA'nın Hubble Uzay Teleskobu kısa dalga boyunda, yerdeki teleskoplara göre gözlenemeyen bölgeleri daha iyi görüntüleyebiliyor. Hubble'ın bu fotoğrafı aynı zamanda açık bir kümenin morötesi kapsamlı kızılötesi görüntüsüyle alınan ilk fotoğraf olarak da tarihe geçti. Bu görüntüler yedi filtre yardımıyla bugüne kadar görülemeyen detayları ve incelikleri de ortaya çıkardı. Fotoğraftaki parlak yıldız 15-20 Güneş kütlelidir. Mücevher kutusu 6400 ışık yılı uzaklıkta bulunuyor ve 16 milyon yıl yaşındadır. Küme güney yarıkürede sönük bir bulut gibi görünür. Uzak bir yıldızdan gelen ışık mavi ise yakınındaki toz bulutlarını dağıtır, kırmızı ise emer. Aynı etki nedeniyle de Dünya'da gün batımında ufukta kırmızı renk oluşmaktadır. Konuyla ilgili film için tıklayınız. Kaynak: ESO 1 Yorum uzayın güzellikleri bunlar"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/renkli-ceres/", "text": "Geçtiğimiz aydan bu yana Ceres'in çevresinde dolanan Şafak, cüce gezegenin yüzey farklılığını gösteren renk haritasını üretti. Yüzey morfolojisi ve renk çeşitliliği Ceres'in yüzeyinin oldukça hareketli olduğu anlamına geliyor. Kaliforniya Üniversitesi'nden Chris Russell: Cüce gezegen tarihsel süreci içinde değişimler göstermiş olmalı. Farklı bölgelerde farklı malzemeler olması bu sonuca ulaşmamızı sağlıyor. Renk dağılımı yüzeydeki hareketliliği anlatıyor diyor. Şafak bir cüce gezegen yörüngesine giren ilk uzay aracı oldu. 6 Mart'ta Ceres'in yörüngesine giren Şafak , daha önce 2011-2012 arasında, 14 ay boyunca dev asteroit Vesta'yı incelemişti. Ceres incelemesi yeni başlamasına karşılık İlk izlenimlere göre Vesta ile oldukça farklı yapısı olduğu seziliyor. Vesta kuru bir yüzeye sahipken Ceres'in yüzeyinin % 25'inin buzlu madde olduğu düşünülüyor. Bilim insanları Vesta ve Ceres verilerini karşılaştırarak Güneş Sistemi'nin nasıl oluştuğunu anlayacaklarını ümit ediyor. Ceres'in yüzeyi beklendiği gibi bol kraterli olmasına karşılık sanılandan daha az sayıda büyük kraterlere sahip. Ayrıca kuzey yarıkürede birbirine yakın iki parlak komşu nokta bulunuyor. Uzay aracı 23 Nisan'dan itibaren yüzeye 13.500 km yaklaşacağı için daha net görüntüler iletecek. Böylece yüzeyin daha ayrıntılı görüntülerine ulaşılacak. Şafak'ın üzerindeki görünür ve kızılötesi tayfölçeri yardımıyla araştırmacılar Ceres yüzeyini optik ve kızılötesi ışık altında inceleyebilmekte ve sıcaklık dağılımını belirlemektedir. Ön incelemeye göre farklı bölgelerdeki parlak noktalar farklı yapıya sahip olabilir. NASA'nın Hubble Uzay Teleskopu'nun elde ettiği görüntülere bakan gökbilimciler ilk etapta 10 parlak bölge belirledi. Bu bölgeler Ceres'deki diğer alanlara göre daha parlak olduğundan dikkat çekmişti. Parlaklık sıcaklığı temsil ettiğinden Ceres'in koyu görünen alanları parlak noktalara göre daha soğuk olmalıdır. Ceres'in bu büyülü parlak noktalarının kökeni henüz bilinmiyor. Ceres'teki parlak çiftin yaklaşık 92 km genişliğindeki krater olduğu görülmekte. Şafak, Ceres yüzeyine yaklaştıkça daha net ve ayrıntılı görüntüler üretebilecek. 1 Yorum Çok guzel yazmissiniz."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/renkli-goksel-manzara/", "text": "ESO'nun Çok Büyük teleskopu ile yapılan yeni gözlemler yıldız kümesi RCW 38'i tüm ihtişamıyla gözler önüne seriyor. Bu görüntü HAWK-I kamerasının GRAAL uyarlamalı optik sistemi ile birlikte yapılan testi sırasında alınmıştır. Görüntüde RCW 38 ve çevresinde ışıldayan gaz bulutları, bir araya gelen bu genç yıldızların merkezlerini saran karanlık toz filizleriyle ayrıntılı bir şekilde görülüyor. Görüntüde ESO'nun Şili'deki Çok Büyük teleskopu üzerindeki kırmızı-ötesi görüntüleyici HAWK-I ile yakalanan RCW 38 yıldız kümesi görülüyor. Kırmızı-ötesi dalga boyunda gözlem yapabilen HAWK-I RCW 38 gibi tozla kaplı yıldız kümelerini görüntüleyerek, iç kısımlarda oluşan yıldızların benzersiz görüntülerini elde edebiliyor. Yüzlerce genç, sıcak ve büyük kütleli yıldız içeren bu küme Yelken takımyıldızı doğrultusunda, yaklaşık 5000 ışık-yılı uzaklıkta yer almaktadır. RCW 38'in parlak, mavi-renkli bölge olarak görülen merkezi halen oluşmaya devam eden çok sayıda genç yıldız ve öncül-yıldıza ev sahipliği yapmaktadır. Bu yeni oluşan yıldızlardan çıkan yoğun ışınım çevredeki gazın parlamasına yol açmaktadır. Bu parıldama daha soğuk olan, koyu kırmızı ve turuncu gölgeli renklere sahip bölgedeki kozmik tozla zıt renklerdedir. Bu zıtlık sayesinde dikkat çekici bir manzara ortaya çıkmaktadır sanatsal bir gökyüzü parçası. Bölgenin daha önce optik dalgaboyunda alınan görüntüleri dikkat çekici bir şekilde farklı optik görüntüler yıldızlarca daha boş görünüyor çünkü gaz ve toz kümeyi görmemizi engelliyor. Bununla birlikte, kırmızı-ötesinde yapılan gözlemler optik bölgede görüntüyü engelleyen toz boyunca görüş sağladığından yıldız kümesinin merkezine dair bilgiler sağlayabiliyor. HAWK-I VTL'nin Birim teleskopu 4'ün üzerine kurulmuştur ve yakın-kırmızı-ötesi dalgaboylarında çalışmaktadır. Yakın gökadalar ya da büyük bulutsuların yanı sıra tekil yıldızlar ve ötegezegenleri görüntülemek gibi bir çok bilimsel görevi vardır. GRAAL ise HAWK-I'e bu dikkat çekici görüntüleri alabilmesi için yardımcı olan bir uyarlanabilir optik modülüdür. Gökyüzüne dört lazer ışını yollayarak kaynak yıldızlar gibi davranmakta ve daha keskin görüntüler elde edilebilmesi için atmosferik çalkantının etkilerini düzeltmek için kullanılmaktadır. Bu görüntü HAWK-I ve GRAAL için gerekli olan test gözlemleri serisinin bir parçası olarak alınmıştır bilimsel doğrulama olarak bilinen bir süreç. Bu testler VLT üzerine takılması planlanan yeni bir aygıtın teslim alınması sırasında gerekli olan sürecin bir parçasıdır ve yeni aygıtın yeteneklerini sergileyen temel bilimsel gözlemleri içermektedir. RCW 38 kümesi ESO-Türkiye"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/renkli-pluto-ve-charon/", "text": "Son günlerin popüler uzay aracı Yeni Ufuklar, Pluto ve uydusu Charon'un birçok fotoğrafını çekti. Burada gördüğünüz aracın yolladığı bir fotoğrafın daha sonra renklendirilmiş bir versiyonudur. Renklendirmenin nedeni ise cisimlerin yüzey yapıları ve bunlar arasındaki farklılıkları belirlemektir. Görüntüler 13 Temmuz'da araçtaki Ralph adlı aletle üç renk filtresi kullanılarak üretildi. Yeni Ufuklar üzerinde yedi bilimsel alet taşımaktadır. Bu aletlerden ikisine 1950'li yıllarda yayınlanan komedi dizisi Honeymoonersun kahramanlarının isimleri, Ralph ve Alice adı verilmiştir. Lowell Gözlemevi'nden Yeni Ufuklar baş araştırmacısı Will Grundy: Bu görüntüler Pluto ve Charon'un oldukça karmaşık dünyalar olduğunu gösteriyor. Elimizde bir sürü veri var. Pluto'nun farklı bölgelerindeki maddelerin tanımlanması ve oluşum süreçlerini belirlemek için olabildiğince hızlı çalışıyoruz diyor. Gökbilimciler bu renklere bakarak yüzeydeki kraterlerin birbirine göre yaşını ve yüzeydeki buz yoğunluğunu hesaplar. Dahası, yüzeye ulaşan ışınımın yaptığı değişimler izlenerek bir nevi 'hava durumu' analizinin yapılmasını sağlar. Renkli görüntülerde 'Pluto'nun kalbi' olarak bilinen bölgede iki farklı rengin hakim olduğu görülüyor. Bu görüntüde kalp yerine şeftali renginde dondurma külahı şeklindeki yapı görülüyor. Bu yapının sağında benekli mavimsi bir alan uzanmaktadır. Orta enlemdeki bandın ise soluk maviden kırmızıya doğru değişen tonlara sahip olduğu görülüyor. Hatta kuzey kutup bölgesinde sarı-turuncu tonlarında ince bir kompozisyon dağılımı göze çarpıyor. Charon'un Renkleri Charon'da da benzer renkler görülmektedir. Uydunun kuzey kutbundaki kırmızımsı renk tholins olarak bilinen hidrokarbon ve diğer moleküllerin bileşimini andırmaktadır. Daha düşük enlemlerdeki alacalı renkler ise arazideki çeşitliliği gösterir. Yeni Ufuklar Yüzey ekibinden Dennis Reuter: Bu renkli görüntülerle Pluto sistemindeki yüzeyin çeşitliliğini net biçimde görüyoruz. Dolayısıyla Pluto ve uyduları hakkındaki dar bilgimizi genişletme fırsatı doğdu diyor. Yaklaşık 5 milyar km uzakta olan Pluto'nın ışığı Dünya'ya 4,5 saatte gelir. Yeni Ufuklar'ın ilettiği verilerin tamamı ancak 16 ayda alınabilecek ve bu verilerin işlenmesi on yılları bulacak."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/renkli-supernova-kalintisi/", "text": "Çoğu gökyüzü olayları binlerce yıl sürdüğünden bir insanın böyle bir süreci izlemesi olanaksızdır. Ancak süpernovalar birkaç gün yaşadıklarından istisnadırlar. Büyük bir yıldızın nükleer tepkimesi için gerekli hidrojenini bitirmesi sonucu güçlü bir şekilde patlaması süpernova olarak tanımlanır. Çok ender ortaya çıkmakla birlikte ortalama bir gökadada yılda birkaç süpernova görülür- yeterli yakınlıkta olanlar çıplak gözle izlenebilir. Süpernovalar ilk keşfedildiği zaman yeni bir yıldızın ortaya çıkması olarak yorumlanmıştır ve Latince'de bu anlama gelen nova ismi verilmiştir. Gökbilimciler 20. yüzyılda geliştirilen süpernovaların kuramından önce gözlemlerle patlamaları kaydetmiştir. Bilinen en eski süpernova kaydı 185 yılında Çinli gökbilimcilerin iki yıldızlı Alfa ve Beta Centauri çevresinde, birkaç ay boyunca görülen yeni bir yıldızdı. Bu patlamalar ile uzaya atılan gaz ve toz süpernova kalıntısını oluşturur. Gökbilimciler bu görüntüdeki kalıntıya RCW 86 ya da SN 185 adını verdiler. Dev kabarcığın kenarlarındaki mavi ve yeşil parlak alanlar şok dalgalarıyla milyonlarca dereceye kadar ısıtılmış gazdan yayılan X-ışınlarını gösterir. Kırmızı alanlar ise yıldızlararası ortamda kırmızı ve sarı ışık yayarak kendilerini gösteren genç yıldızlarca aydınlanmış sıcak tozu gösterir. Görüntüdeki sarı ve kırmızı renkler NASA'nın Spitzer Uzay Teleskopu ve Geniş Alan Kızılötesi Araştırması ile mavi ve yeşil renkler ise NASA'nın Chandra X-Işını Gözlemevi ve ESA'nın XMM-Newton Gözlemevi tarafından oluşturulmuştur. RCW 86 kalıntısı 8000 ışık yılı uzaklıktadır."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/resmen-gunes-sistemini-terkettik/", "text": "NASA'nın Gezgin 1 (Voyager 1) aracı, resmi olarak yıldızlararası uzaya giren ilk insan yapımı araçtır. 36 yaşındaki sonda Güneş'ten 19 milyar kilometre uzaklıkta bulunuyor. Yeni verilere göre Gezgin 1 bilinenden daha önce, yaklaşık 1 yıl önce yıldızlararası uzaya girdiğini gösteriyor. Gezgin 1 Güneş'in bazı etkilerini hala hissettiği devasa kabarcığın hemen dışındaki geçiş bölgesinde bulunuyor. Bu yeni veriye ilişkin rapor Iowa Üniversitesi'nden Don Gurnett'in başkanlığındaki bilim ekibi tarafından Science Dergisi'nin son sayısında yayınlandı. Kaliforniya Teknoloji Enstitüsü'nden Voyager projesi bilimcisi Ed Stone: Elimizdeki yeni anahtar veriler ışığında, insanlığın yıldızlararası uzaya sıçradığına inanıyorum. Gezgin ekibinin son gözlemleri aracın artık sistemi terk ettiğini gösterdi diyor. Gezgin 1, 2004 yılında dış gezegenlerinde çok uzağına ulaştığında ilk heliosferde, güneş çevresindeki yüklü parçacık balonunda, yıldızlararası uzaydan kaynaklı yüksek basınç tespit etmişti. Gezgin 1 üzerinde bir plazma sensörü olmadığından bilimciler aracın konumunu kesin olarak belirleyebilmek için farklı bir yol kullanmaları gerekti. Mart 2012'de Güneş'te gerçekleşen bir koronal kütle atımı ile güneş rüzgarı ve manyetik alanı bilimcilere gerekli verileri sağladı. Güneş'ten kaynaklanan bu beklenmedik hediye, 13 ay sonra yani Nisan 2013'de uzay aracı çevresindeki plazmanın bir keman yayı gibi titreştiğini gösterdi. 9 Nisan'da Gezgin 1'in çevresinde bir plazma dalgası hareketliliği belirledi. Bu salınımlar bilimcilerin plazmanın yoğunluğunu hesaplamasını sağladı. Uzay aracı heliosferin dış katmanına göre 40 kat daha yoğun olduğundan araç plazma içindeydi. Bu tip bir yoğunluk ancak yıldızlararası uzayda beklenebilir. Plazma ekibi kayıtları tekrar gözden geçirdi ve Ekim ile Kasım 2012'de salınımların öncekine göre daha sönük olduğu belirlendi. Her iki ölçüm değerlerine göre tahminler Gezgin 1'in Ağustos 2012'de yıldızlararası uzaya girdiğini gösteriyor. Verilerdeki salınımları farkedince adata koltuğumuzdan fırladık. Bu bize uzay aracının güneş balonundan tamamen farklı, yıldızlararası uzayda bir bölgede olduğunu gösterdi diyor Gurnett. Yeni plazma verilerine göre ilk enerjik parçacıkların yoğunluğundaki değişim, 25 Ağustos 2012 tarihinde başladı. Gezgin ekibi bundan dolayı aracın bu tarihte yıldızlararası ortama girdiğini kabul ediyor. NASA'nın Jet İticileri Laboratuarı'ndan Suzanne Dodd: Ekip NASA'nın sınırlı kaynaklarını kullanarak uzayda uzun süre dayanacak şekilde üretilen aracın enerjisini dikkatle kullanmaya sevk ediyor. Biz Gezgin'in en azından 2020 yılına kadar veri yollayacağını düşünüyoruz. Böylece derin uzay hakkında çok şeyler öğrenebileceğiz diyor. Gezgin 1 ve ikizi olan Gezgin 2, 1977 yılında 16 gün arayla fırlatıldı. İki araç Jüpiter ve Satürn'ün yakınından geçti. Gezgin 2 daha sonra Uranüs ve Neptün'e doğru yol aldı. Gezgin 1'den önce fırlatılan Gezgin 2 uzayda en uzun süreyle çalışan araç ünvanına sahiptir ve Güneş'ten 15 milyar kilometre uzaktadır. Gezgin 1'den gelen sinyaller çok zayıftır. Gezgin 1 ve Gezgin 2, 23 Watt gücündeki bir buzdolabı ampulu değerinde veri yollayabiliyor. Bu sinyaller de NASA'nın 70 metrelik Derin Uzay Tarama istasyonları tarafından yakalanıp Dünya'ya iletiliyor. Gezgin 2'in yolladığı bir sinyal ışık hızında yol almasına karşılık yaklaşık 17 saatte Dünya'ya ulaşabiliyor. JPL'e gelen veriler işlendikten sonra kamuya açılıyor. NASA Genel Merkezi'nden John Grunsfeld: Gezgin daha önce hiçbir sondanın cesaret edemediği kadar uzağa giderek bilim tarihinin en önemli teknolojik başarısına imza attı. Belki de yakın gelecekte Gezgin ile derin uzay gözlemi yapıp daha cesur uzay yolculuklarının nasıl yapılabileceğini açıklığa kavuşturabileceğiz diyor. Bilimciler Gezgin 1'in yıldızlararası uzayda Güneş'in hiçbir etkisini hissetmeyeceği yere ne zaman ulaşacağını bilmiyor. Ayrıca Gezgin 2'nin ne zaman bu bölgeye çıkacağını da bilmemekle birlikte bunun yakın bir zamanda gerçekleşeceğini sanıyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/robot-astronotlar-geliyor/", "text": "NASA, General Motors ile birlikte otomotiv ve havacılık alanlarında kullanılmak üzere yeni nesil robotların üretimi için işbirliği içindeler. Bu teknolojinin mümkün olan en kısa zamanda kullanımı için uğraş veriliyor. NASA ve GM, insanlarla birlikte çalışabilecek yeni robotları üretmek için çalışıyor. Sözkonusu robotlar araçlarda daha güvenli sürüşe neden olmasının yanında uzay boşluğundaki astronotlar için tehlikeli olabilecek görevleri üstlenebilecek. NASA'nın Keşif Görevleri Yönetim Merkezi'nden Doug Cooke: Robonaut 2 (R2) R1'e göre daha hızlı, daha becerikli ve daha donanımlı bir robottur. Bu robot öncelikle ellerini bir insan gibi kullanabiliyor. Bu robot gerek dünya üzerinde gerekse uzay boşluğunda tehlikeli ve zor görevleri yerine getirebilir. Çok yönlü olarak geliştirilmiş bir robottur diyor. Bu robotlarda bulunan sensörler ile araçların daha ileri görme yeteneğine kavuşacağı ve böylece otomobil güvenliğinde en üst seviyeye çıkılacağı vurgulanıyor. Hem uzay hem de yeryüzünde kullanılabilecek gelişmiş bir robot. Robotlar karmaşık işleri bir insan gibi ellerini kullanarak yapabilecek kadar da becerikliler. Bu fikir yeni değil, daha önce de bir insansı robot uzay yolculuğu için 10 yıl kadar önce tasarlanmıştı. Geçen 10 yıl boyunca NASA robot teknolojileri konusunda önemli ayrıntıları elde etti. Bu bilgi ve birikimleri şimdi yeni nesil bir robot üzerinde deniyorlar. Böylece uzay yolculuklarında yeni bir dönem başlayabilir. Johnson Uzay Merkezi'nden Mike Coats, bu robotların bizim için zor olan işlerli uzayda yapabileceğini bilerek üretildiklerini söylüyor. Daha önce Ay'da kullanılabilecek bir robot için GM ile işbirliği yapılmıştı. Anlaşılan önümüzdeki 10 yıl içinde bu robotları dünya üzerinde olmasa bile en azından uzay boşluğunda görev yaparken görebiliriz. Kaynak: NASA/JSC 4 Yorumlar Olabilir hocam 🙂 Ama sanırım çözdüm 😀 İlk başta eliyle kalbini gösteriyor diye düşünmüştüm,ama kalp orada olmuyor 😀 Sonra izlediğimde büyük bir olasılıkla gözüm üzerinde demek istiyor,kalbini gösterirse sevgisini dile getiriyor olabilirdi ama sanmıyorum.Yinede güzel Dünya'mıza sevgiyle baktığı kesin... 🙂 Bu gerçekten çok güzel bir haber 🙂 Ama benim asıl ilgimi çeken video oldu.Özellikle Dünya'yı gördüğünde yaptığı hareket beni çok etkiledi 🙂 Tam olarak yaptığı hareketin anlamı neydi ? Sonuçta bunu herkes farklı yorumlar ama sadece bir anlamı olmalı. Sanki Dünya'dan uzaklaştığına üzülmüş ve bir daha geri dönmeyecek gibi. çok heyecan verici.videoda çok hoş olmuş hani.."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/robotik-t60-teleskobu-ile-ilk-grb-gozlemi/", "text": "TÜBİTAK Ulusal Gözlemevi'ndeki 60 cm'lik T60 teleskopu ile gama ışını patlaması yapan kaynağın optik gözlemi yapıldı. Bir dev yıldızın kendi üzerine çökmesi ya da iki eş nötron yıldızının birleşmesiyle oluşan bu yüksek enerjik patlamaların incelenmesi gözlenebilir evren hakkında önemli bilgiler sunmaktadır. 112T224 numaralı TÜBİTAK 1001 projesi kapsamında, Doç. Dr. Eda Sonbas, Doç. Dr. Tolga Güver, Prof. Dr. Ersin Göğüş ve TUG'dan Murat Dindar ve Murat Parmaksızoğlu'nun uzun süren uğraşları sonucu GCN/TAN sistemine direkt olarak bağlanarak test gözlemleri yapılan T60 teleskobu robotik olarak ilk gama-ışın patlaması (GRB 141225A) gözlemini yapmıştır (bkz. http://gcn.gsfc.nasa.gov/gcn3/17240.gcn3). Kaynak patlama başladıktan 129 saniye sonra gözlemlenmeye başlanmıştır ki bu patlamayı tespit eden uydu da bulunan ultraviyole ve optik teleskopun kaynağa yönelmesinden yaklaşık 5 dakika daha erken bir evreyi kapsamaktadır. 0.6 m çaplı T60 teleskobu ile bu kadar erken evrede iki filtre ile gözlem yapılabilmesi bu olayların doğalarının anlaşılması için son derece önemli olduğu gibi, TUG'da yapılan robotik teleskop çalışmaları açısından da çok önemli bir başarıdır. Patlamanın T60 gözlemlerinden elde edilen örnek bir görüntü ve mukayase için arşiv DSS görüntüsü karşılaştırmalı olarak Şekilde gösterilmektedir."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/rosetta-67pde-surpriz-sonuclara-ulasti/", "text": "Rosetta aracı 67P/Churyumov-Gerasimenko kuyrukluyıldızının atmosfer ya da çekirdeğini oluşturan maddenin beklenenden çok daha az homojen olduğunu önemli ölçüde değişim gösteren gaz çıkışı verileriyle belirlediler. San Antonio Southwest Araştırma Enstitüsü'nden Dr. Myrtha Hassig: Kuyrukluyıldızın çekirdeğinden kaynaklı gaz çıkışlarının arttığını belirledik. Çıkış yapan maddede önce suyu sonra karbondioksiti belirledik. Kuyruktaki bu değişim sıcaklık etkisi veya mevsimsel etkiyle ortaya çıkmış olabilir diyor. SwRI'dan gezegen bilimci Dr. Hunter Waite: Kuyrukluyıldızın dışarı saldığı madde miktarı kuyrukluyıldızların oluşumu ve evrimi hakkındaki fikirlerimizi değiştirebilir diyor. Kuyrukluyıldızlar buz, toz ve küçük kayalık parçanın oluşturduğu çekirdeği olan Güneş Sistemi'nin küçük cisimleridir. Kuyrukluyıldızlar Güneş'e yaklaşırken yüzeylerinden kopan gaz ve diğer maddeden kuyrukları oluşur. Bu cisimlerin yüzeyindeki madde genelde korunmuş olduğundan, erken Güneş Sistemi hakkında önemli bilgiler saklar. Avrupa Uzay Ajansı'nın Rosetta uzay aracı Ağustos 2014'de 67P kuyrukluyıldızı yörüngesine girmiş ve geçtiğimiz Kasım ayında da yüzeyine sonda indirmişti. Bu olay tüm dünyada ilgiyle izlenmişti. 67P Güneş'e yaklaştıkça Rosetta yüzeyde ve kuyruğundaki değişimleri sürekli izlemekte ve dünyaya iletmektedir. SwRI'dan Dr. Stephen Fuselier: Bir teleskopla kuyrukluyıldızın atmosferini görebilirsiniz. Yani kuyrukluyıldız Güneş'e yaklaşırken gün veya saat farkıyla çekirdeği ve yüzeyindeki değişimleri görebilirsiniz. Rosetta gözlemleri bize yeni sürprizleri getirdi. Bizi asıl şaşırtan çekirdekte beklenenden daha büyük değişim gözlenmesidir. Kuyrukluyıldızların çoğunlukla su ve buzdan oluştuğunu öğrendik. Ayrıca kuyruk kısmı az miktarda su buharı ve daha çok karbondioksit içermektedir diyor. Rosetta'nın bu verileri son iki aylık döneme aittir. Bu verilerde su izine rastlansa da bundan daha çok karbon monoksit ve karbondioksit molekülü olduğu belirlendi. Heterojen büyük miktarlardaki gaz çıkışlarının gündüz ya da gece ve mevsimsel değişimlere bağlı olduğunu düşünüyoruz. Önce çekirdekte görülen bu farklılığın Rosetta'nın yüzey altındaki sıcaklık farklılıklarına işaret ettiğini düşündüm, ancak sonra bunun mevsimsel değişimlere bağlı olduğunu fark ettim diyor Hassig. 67P çekirdeği bir köprü ile birbirine bağlı iki lobdan oluşur. Kuyrukluyıldızın 12 saatlik dönme süresi sıcaklık değişimlerinde önemli rol oynar. 6,5 yıllık yörünge dönemine sahip 67P, Güneş çevresindeki yolculuğunu sürdürürken Rosetta aracı bilim insanlarına önemli verileri iletmeyi sürdürmektedir. 1 Yorum Hocam yeni çevirilerinizi dört gözle bekliyorum. Araya günler girmiş durumda. Siteniz alanında tek. Pek yorum bırakma alışkanlığım yok ama, son 1.5 yılda yayınladığınız tüm yazıları okudum ve tekrar teşekkür etmek istiyorum size."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/rosetta-67pdeki-azot-miktarini-olctu/", "text": "Avrupa Uzay Ajansı'nın Rosetta uzay aracı, 67/P kuyrukluyıldızındaki moleküler azot miktarını ölçtü. Bu aynı zamanda bir kuyrukluyıldızdaki ilk azot ölçümü olarak tarihe geçti. Geçtiğimiz Ağustos ayında kuyrukluyıldızın yörüngesine yerleşen Rosetta, 11 bilimsel aletiyle veri topluyor. Güneş Sistemi'nin oluştuğu dönemde çok miktarda var olduğu düşünülen azotun bulunması önemlidir. Soğuk dış bölgelerde oluşan gaz gezegenlerden Satürn'ün Titan uydusunun yoğun atmosferinde, Neptün'ün Triton uydusu ve Pluto'nun buzlu yüzeyinde azot bulunmaktadır. Kuyrukluyıldızlarda azotun var olması, bu cisimlerin geldiği Güneş Sistemi'nin soğuk ve uzak köşelerinde de olabileceği anlamına gelir. Rosetta bu sonuçları 17-23 Ekim 2014'de kuyrukluyıldıza 10 km uzaktayken 138 ölçümle oluşturdu. Bern Üniversitesi'nden Martin Rubin: Moleküler azotun buzun içine sıkışması için çok düşük sıcaklıklar gerekmektedir diyor. Güneş Sistemini oluşturan bulutsudaki buzun karbon monoksiti yakalama yeteneğinin moleküler azot içinde geçerli olduğu düşünülüyor. Kuyrukluyıldız oluşum modellerine göre hesaplanan karbon ve azot oranı ile güneş rüzgarı ve Jüpiter'deki oran karşılaştırıldı. 67/P Churyumov-Gerasimenko için hesaplanan oranın erken güneş bulutsusundaki değerden 25 kat az olduğu görüldü. Bilim insanları bunun nedeninin erken dönem bulutsularındaki çok düşük sıcaklıklarda şekillenen buzla ilgisi olduğu sonucuna vardı. Bu sıcaklık değerleri tahminen -250 ile -220 Santigrad derece arasındadır. Moleküler azot bakımından zengin buzlu yüzeyi olan Triton ve Pluto 253 Santigrad derece dolayında sıcaklığa sahiptir. Rosetta ile kuyrukluyıldızların Güneş'e yaklaştıkça ısınan ve buharlaşan yüzeylerinden azot çıkışlarının olduğu sonucuna varıldı. Yüzey sıcaklığı çok düşük olan Triton ve Pluto'nun buzları azot bakımından zengindir. Bu bilgi Kuiper Kuşağı cisimleri için de tutarlı bir sonuçtur diyor Martin. Güneş Sistemi'nde azotun egemen olduğu atmosfere sahip tek gezegen Dünya'dır. Dünya üzerinde azot tahminleri en iyi volkanlar ve levha tektoniği üzerinde gerçekleşir. Ama burada asıl soru Dünya'daki azot miktarında kuyrukluyıldızların ne kadar etkili olduğudur. Bern Üniversitesi'nden Kathrin Altwegg: Kuyrukluyıldızlar Dünya'ya geçmişte su getirdiği gibi azot gibi diğer bileşenleri de taşımıştır diyor. Dünya atmosferindeki azotun kuyrukluyıldız katkısını öğrenmek için bilim insanları Rosetta verileriyle erken güneş bulutsusuyla aynı azot değerlerine sahip olduğu düşünülen Jüpiter ve güneş rüzgarındaki 14N ile 15N izotoplarını karşılaştırdı. Aslında 67P'deki moleküler azot ile diğer azot bileşiklerinde miktarlar eşit değildir. 67P'de 15 kat daha az moleküler azot bulunmaktadır. Bu da Dünya'daki azot izotoplarının kuyrukluyıldızlarca üretilmediği anlamına gelir. Ancak çalışma henüz bitmiş değil. ESA'nın Rosetta projesi bilim insanlarından Matt Taylor: Rosetta kuyrukluyıldız Güneş'e doğru yaklaştıkça yüzeyinden kopan gazın bileşimini gözlemeye devam ediyor. Bu da kuyrukluyıldızın geçmişi ve dolayısıyla da erken güneş sistemi hakkındaki bilgimizin genişlemesine neden olacaktır diyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/rosetta-67pden-kopan-maddeyi-izliyor/", "text": "Rosetta 20 Eylül'de 67P/Churyumov-Gerasimenko kuyrukluyıldızına 7,2 kilometre uzaktayken üzerindeki Optik, Tayfölçerli ve kızılötesi Uzaktan Görüntüleme Sistemi ile elde edilen bu görüntüde cismin çekirdeğinden uzaya yayılan toz ve gaz akarsu jetlerini gösteriyor. Daha önce yaz aylarında görülen kuyruğun kuyrukluyıldızın iki lobunu birbirine bağlayan boyun denilen kısmından kopan toz ve gazdan oluştuğu böylece ayrıntılı bir şekilde gözlenmiş oldu. OSIRIS'in yeni görüntüleri kuyruk boyunca uzanan toz jetlerini ortaya çıkarmaktadır. Rosetta ve kuyrukluyıldız Güneş'ten 450 milyon kilometre uzaklıktadır. Yer merkezli zengin gözlem verileri dikkate alındığında kuyrukluyıldızın kuyruğunun cisim Güneş'ten 300 milyon kilometre uzaktayken belirgenleşeceği beklenmektedir. Rosetta 12 Kasım'da kuyrukluyıldız üzerine inecek. 67P üzerinde çeşitli bölgelerde hareketlenme gözlenirken aracın iniş yapacağı J noktası sessizliğini sürdürüyor. Rosetta'nın iniş aracı J noktasına inerken hareketli bölgelerle ilgili önemli veriler elde edebilir. 2004 yılı Mart ayında fırlatılan Rosetta bir yörünge ve bir yer aracından oluşmaktadır. Araç bugüne kadar eşi görülmemiş bir çalışma yaparak kuyrukluyıldızı inceleyecek. Böylece kuyrukluyıldızın Güneş'e yaklaşırken üzerindeki değişimler izlenebilecek."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/rosetta-gunberiye-hazirlaniyor/", "text": "67P kuyrukluyıldızı Güneş'e en yakın konuma ulaştığında yüzeyinde maksimum hareketlilik bekleniyor. Uzay aracından sorumlu bilim ekibi bu önemli olay için geri sayımı başlattı. Rosetta uydusu Mart 2014'de kuyrukluyıldıza yaklaşırken Nisan 2014'den itibaren gözlemlere başlamış ve 67P'nin ilk görüntüsünü Temmuz 2014'de almıştı. Araç 6 Ağustos 2014'de kuyrukluyıldızın ilk net görüntüsünü 100 km uzaktan almış ve 67P'nin çift lobunu görüntülemişti. Kuyrukluyıldızlar toz ve donmuş haldeki buzdan oluşur. Kuyrukluyıldız yörüngesi gereği Güneş'e yaklaşırken bu buzlar erimeye başlar ve hareketinin tersi yönde kuyruğu oluşur. Bu kuyruk gaz ve buhardan oluşur. Kuyruk boş uzayda yüzlerce hatta binlerce kilometreye kadar uzar. Yer merkezli teleskoplarla kuyrukluyıldızın koma adlı çekirdeği ve kuyruğunu izlemek mümkündür. Ancak çekirdekte ne olup bittiğini anlamak için Rosetta gibi bir aracın yakından gözlemine ihtiyaç vardır. Rosetta, 67P Güneş'e yaklaştıkça yüzeyindeki ve kuyruğundaki değişimleri yakından izlemektedir. Kuyrukluyıldız Güneş çevresindeki yörüngesinde dolanırken Güneş'e en yakın olduğu yer Dünya ile Mars gezegenleri arası, en uzak olduğu konum ise Jüpiter yörüngesi civarıdır. 67P Güneş çevresindeki bir turunu 6,5 yılda tamamlamaktadır. 67P 13 Temmuz'da Güneş'ten 195 milyon km uzaktaydı. Şu an yörüngesindeki Rosetta ile birlikte saatte 120.000 km hızla yol alan 67P, 13 Ağustos'ta Güneş'e en yakın konumda olacaktır: 186 milyon km. ESA'nın Rosetta projesi bilim insanlarından Matt Taylor: Günberi, bir kuyrukluyıldızın yaşamındaki en önemli noktadır. İlk kez bir kuyrukluyıldız yörüngesine giren Rosetta sayesinde bu tarihi olaya şahitlik ediyoruz diyor ve ekliyor: Bu önemli anı kuyrukluyıldızın çekirdeğinde, yüzeyinde ne gibi değişiklikler olacağını belirlemek için bekliyoruz. Konuyla İlgili Sık Sorulan Sorular Günberi Noktası Günberi nedir? İngilizcede 'perihelion' olarak bilinen günberi kavramı Güneş çevresinde dolanan bir cismin Güneş'e en yakın olduğu noktadır. Güneş'ten en uzak olduğu konuma günöte denir. Terim eski Yunanca'dan üretilmiştir. Eski Yunanca'da 'peri' yakın ve 'helios' güneş anlamındadır. Örneğin Dünya 3 Temmuz'da Güneş'e en uzak yani günöte ve 3 Ocak'ta en yakın yani günberi noktasında bulunur. Kuyrukluyıldız ne zaman günberi noktasından geçecek? 67P Güneş'ten en uzak olduğu günöte konumuna Jüpiter yörüngesi civarında ulaşır. Bu sırada kuyrukluyıldız Güneş'ten 850 milyon km (5,68 AB) uzaktadır. Yörünge dönemi 6,5 yıl sürer. Günberi noktasında ise Güneş'ten 186 milyon km (1,24 AB) uzakta olacaktır. 1 AB Dünya-Güneş uzaklığı olan 150 milyon km olarak tanımlanmıştır. Önceki günberi noktası ne zamandı? 67P'nin önceki günberi zamanı 28 Şubat 2009'du. 13 Ağustos 2015'de tekrar günberi noktasında olacak. Günberi sırasında kuyruğun durumu Günberi sırasında kuyrukta nasıl değişim olur? Önümüzdeki haftalarda önemli bir fark görülecek mi? Rosetta 67P'nin kuyruğundaki aktivitenin son bir yılda arttığını gösterdi. Bu ise yüzeydeki buzun Güneş'in etkisiyle eridiğinin ve buharlaştığının göstergesidir. Rosetta buradaki hareketliliğin kademeli arttığını görmüştür. Bilim insanları kuyruktaki aktivitenin önümüzdeki Ağustos ve Eylül aylarında zirve yapacağını düşünmektedir. Belki patlamalar bile görülebilir. Diğer kuyrukluyıldızlar günberi noktalarından dolayı mı Güneş'e çarpıyor? 67P kuyrukluyıldızının yörüngesi Güneş'in onu yok edeceği mesafede değildir. Ancak birçok kuyrukluyıldız bu kadar şanslı değildir. Örneğin Kasım 2013'de ISON adı verilen kuyrukluyıldız Güneş tarafından parçalanmıştı. Yani 67P'ye günberi noktasında bir şey olmayacak, öyle mi? Kuyrukluyıldız bundan önceki geçişlerinde parçalanmadı şimdi de parçalanması beklenmiyor, ama belli de olmaz. Bilim insanları günberi noktasından geçen kuyrukluyıldızın özellikle iki lobu birleştiren 500 m uzunluğundaki boyun kısmının değişimini izlemek istiyor. Kuyrukluyıldız günberi noktasından geçtikten sonra ne olacak? Kuyrukluyıldızın günberi noktasını geçmesinin ardından normal olarak dönüp Güneş'ten uzaklaşmasını bekliyoruz. Günberi noktasından geçerken aldığı ısı nedeniyle yüzeydeki aktivitenin birkaç ay daha devam etmesi bekleniyor. Günberi sırasında Rosetta ve Philae Rosetta günberi için herhangi bir zamanda özel manevra yapmak zorunda kalacak mı? Günberi noktası, uykudan uyanma veya kuyrukluyıldıza iniş gibi kritik operasyonlardan farklı bir olaydır. Günberi noktası anlık bir olaydır ve uzay aracının güvenliği için bilim insanları gerekli manevraları yaptırabilir. Kuyrukluyıldız günberi noktasından geçerken Rosetta'nın mümkün olduğunca 67P'ye yakın olması amaçlanmaktadır. Bunun için önümüzdeki iki haftayı beklemek gerekecek. Yani şu an için günberi noktasında aracın 67P'den ne kadar uzakta olacağı bilinmemektedir. Şu ana kadar kuyruk kısmındaki büyük miktardaki tozdan etkilenmeden Rosetta 67P'ye 150 km'den daha fazla yaklaşamamıştı. Günberi noktasında yapılacak herhangi özel bilim gözlemi var mı? Kuyrukluyıldızın günberi noktasından geçerken uzaya yaydığı toz, gaz ve plazmanın izlenmesi diğer operasyonlardaki gibi rutin bir işlemdir. Bilim insanları Mayıs ayından bu yana güneş ışığı alan güney yarıküresini özellikle izlemek istiyor. 13 Ağustos'ta Rosetta'nın Dünya'ya yolladığı sinyal ne kadar zamanda ulaşacak? 13 Ağustos'ta aracın yollayacağı bir sinyal Dünya'ya 14 dakika 44 saniyede ulaşacak. Günberi anı görüntüsünü ne zaman görebileceğiz? Rosetta'daki OSIRIS adlı kamera 24 saat boyunca görevde olacak. 13 Ağustos günü net olmamakla birlikte öğleden sonra aracın yolladığı ilk görüntüleri paylaşmayı ümit ediyoruz. Elbette gelen görüntüleri işledikten sonra paylaşabileceğiz. Bu görüntüler daha sonra güncellenecektir. Rosetta ve Philae günberi sırasında güvende olacak mı? Büyük miktardaki toz nedeniyle Rosetta günberi geçişinde kuyrukluyıldızı güvenli bir mesafeden izleyecek. Kuyrukluyıldız aktivitesinde olabilecek ani artışlar önceden bilinemez. Bu nedenle önceliğimiz aracın güvenliğidir. Buna karşılık Philae'nin yeri tam olarak bilinmiyor. 13 Haziran'dan bu yana Rosetta ile belirli aralıklarla iletişim kurabilmiştir. Philae'nin durumu be nedenle özel ve günberi geçişinden sonra hayatta kalmasını arzu ediyoruz. Günberi sonrasında görev ne olacak? Rosetta günberi noktasından sonra kuyrukluyıldız Güneş'ten uzaklaşırken yüzeyindeki aktivitelerin zamanla nasıl azaldığını izleyecek. Herhangi bir terslik olmazsa Rosetta'nın 67P'yi Eylül 2016'ya kadar izlemesi planlanıyor. Günberi sırasında kuyrukluyıldızı Dünya'dan gözlemek Gökbilimciler için günberi noktası neden ilginçtir? Kuyrukluyıldızlar günberi noktasından geçerken büyük miktarda gaz ve tozu uzaya bırakır ve parlaklıkları maksimuma ulaşır. Günberi noktasında çeşitli patlamalar ve diğer öngörülemeyen olaylar oluşabilir. Bu nedenle mümkün oldukça çok sayıda gözlem yapmak gerekmektedir. Yer merkezli gözlemler geniş alanda veriler sağlarken Rosetta yakın çekimlerle bu verileri tamamlayacaktır. Bu da diğer kuyrukluyıldızların yer merkezli gözlem verilerinin daha doğru yorumlanmasına olanak verecektir. Günberi noktası Dünya'ya ne kadar yakın olacak? Bu nokta Dünya'ya kuyrukluyıldızın en yakın mesafesi mi? Kuyrukluyıldız ile Dünya arasındaki uzaklık Güneş'e göre konumlarına bağlıdır. Kuyrukluyıldız günberi noktasından geçerken Dünya'dan 265 milyon km uzakta olacak. Dünya'ya en yakın olacağı zaman ise Ocak-Şubat 2016'da (222 milyon km) gerçekleşecek. Tüm bu süre zarfında Rosetta 67P yörüngesinde olacak. Rosetta'nın konumunu buradan izleyebilirsiniz. Gökbilimciler günberi noktasında gözlemler yapacak mı? Evet. Tüm Dünya'daki amatör ve profesyonel gökbilimciler son aylarda büyük bir ağ kurarak gözlemler yapmaktadır. Gerek profesyonel teleskoplarla gerekse robotik teleskoplarla ve tayfölçerlerle gözlemler yapılacaktır. Profesyonel çalışmalar bu sayfada yayınlanacaktır. Günberi noktasında kuyrukluyıldızı görebilecek miyiz? Ne yazık ki günberi noktasında kuyrukluyıldız çıplak gözle görülemeyecek kadar sönük olacak. Ancak en az 20 cm çapında aynası olan bir teleskopla görebilirsiniz. Amatör gökbilimcilerin etkinlikleri için bu sayfayı izleyebilirsiniz. Kuyrukluyıldızı Dünya'dan ne zaman gözleyebileceğiz? Kuyrukluyıldızın görünürlüğü Dünya'da nerede olduğunuza bağlı. Günberi noktası gün doğmadan hemen önceki kısa zaman dilimine denk geliyor. Birkaç ay boyunca Güneş'e yakın konumda ve sabahın erken zamanlarında gözlenebilir. Aralık 2015 ile Mart 2016'da ise daha iyi görülebilir. 2016 ortalarında ise büyük teleskoplar dışında gözlenemeyecek kadar sönükleşecek."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/rosetta-hizla-hedefine-yaklasiyor/", "text": "Avrupa Uzay Ajansı'na ait Rosetta uzay aracı bir kuyruklu yıldız yörüngesine giren ve üzerine sonda konduracak ilk uydu olmaya hazırlanıyor. İçerisinde NASA'ya ait üç bilimsel alet taşıyan uydu Dünya'ya son manevralar için hazır olduğunu bildiren son sinyallerini de yolladı. Mart 2004'te fırlatılan Rosetta, 957 gün süren rekor uykusu sonrasında Ocak 2014'te uyandırıldı. Bir uzay aracı ve bir yer aracından oluşan Rosetta ile ilk kez bir kuyrukluyıldız yakından izlenecek. Araç Ağustos ayında 67P/Churyumov-Gerasimenko kuyrukluyıldızına ulaşacak ve Kasım ayında da çekirdeğine iniş yapmaya hazırlanacak. Rosetta kuyrukyıldıza ait görüntüleri alırken aynı zamanda yer aracıyla da yüzeyini delerek yapısını anlamaya çalışacak. Rosetta güneş ışınımının cismi nasıl etkilediğine de tanıklık edecek. Gözlemler gökbilimcilere güneş sisteminin kökeni ve evrimi hakkında da daha fazla bilgi saylayacak. Böylece Dünya'daki suyun ve yaşamın tohumlarıyla kuyrukluyıldızların ilgisi daha net anlaşılabilecek. NASA'nın Jet İticileri Laboratuarı'ndan Rosetta bilim ekibinden Claudia Alexander: Aracın bize aktaracağı bilgiyi sabırsızlıkla bekliyorum. Daha önce hiçbir araç bir kuyrukluyıldızın yörüngesine girmemişti. Rosetta ile tarihi bir an yaşayacağız diyor. Rosetta şu anda Jüpiter ile Mars arasındaki asteroit kuşağına hızla yaklaşıyor. Uzay aracı yaklaşık 500.000 km uzaklıktaki hedefine ancak Ağustos ayında ulaşıp yüzey haritalama çalışmasına başlayabilecek. Uzay aracında NASA'ya ait Rosetta Yörünge Mikrodalga Aracı , morötesi tayfölçeri Alice ve iyon ve elektron sensörü bulunuyor. Bunlar Rosetta'nın 11 bilimsel aleti arasındadır. MIRO, kuyrukluyıldızın çekirdekten kopan gaz ve tozun kuyruğu nasıl oluşturduğunu anlamak üzere tasarlanmıştır. Yüzey ve kuyruğun yüzey sıcaklığı bilgisi yardımıyla yapısının güneşin etkisiyle nasıl değiştiğini iletecek. Alice ise güneşe yaklaşan kuyrukluyıldızın gittikçe büyüyen kuyruğunun ve ısınan çekirdeğindeki gazları analiz edecek. Alice ile kuyruğa katılan su, karbon monoksit ve karbondioksit üretim hızları ölçülecek. Bu ölçümler beraberinde çekirdeğin yüzey bileşimiyle ilgili önemli bilgiler sağlayacak. Alet aynı zamanda kuyrukluyıldızdaki argon miktarını ölçerek 4,6 milyar yıl önce güneş sisteminin sıcaklığının ne kadar olduğuna yönelik hesaplamalara yardımcı olacak. IES kuyrukluyıldızın plazma ortamını ortaya çıkaracak. IES gibi plazma ölçümü yapacak beş alet ile kuyrukluyıldızın çekirdeğine yakın yerlerde güneş rüzgarıyla sürüklenen yüklü parçacıkların etkileşimi incelenecek. NASA'nın ayrıca destek sağladığı Yörünge Tayfölçeri ve İyon ve Nötral Analizi ya da kısaca ROSINA aracıyla da yaklaşık aynı moleküler kütleye sahip azot ve karbon monoksit molekül ayrımı yapılacak. Azot ölçümleri güneş sisteminin oluştuğu dönemin koşullarının anlaşılmasını sağlayacaktır. 1 Yorum gerçekten yollıyacağı resimleri çok merak ediyorum. bakalım neler olacak......."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/rosetta-iki-katli-hedefine-yaklasiyor/", "text": "Avrupa Uzay Ajansı'nın Rosetta uzay aracı yavaş yavaş hedefi 67P/Churyumov-Gerasimenko kuyrukluyıldızına yaklaşıyor. Aracın yolladığı yeni görüntülere göre kuyrukluyıldız sürprizlerle dolu. Rosetta'nın optik, kızılötesi ve tayf çeker kamerası OSIRIS ile alınan yeni görüntüye göre 67P kuyrukluyıldızı diğerlerinden oldukça farklı. Almanya'daki Max Planck Enstitüsü'nden OSIRIS ekibinden Holger Sierks: Rosetta ile 67P arasındaki uzaklık artık astronomik değil, sadece 14.000 kilometre. Bu da yaz tatili için Almanya'dan Hawaii'ye yolculuk edecek birinin alacağı mesafe ile karşılaştırılabilir diyor. Rosetta'nın 67P'yi OSIRIS aletiyle fotoğraflamasını Almanya'dan Hawaii'nin en yüksek dağı Mauna Kea'nın fotoğrafını çekmeye benzetebiliriz. 14 Temmuz'da elde edilen bu görüntüde 67P'nin çekirdeğinin iki ayrı bölümden oluştuğu görülüyor. OSIRIS projesi yöneticisi Carsten Güttler: Bu şimdiye kadar gördüğümüz hiçbir kuyrukluyıldıza benzemiyor. Görüntüye göre 67P yuvarlak bir gövde ve kafasıyla bir lastik ördeği andırıyor. Bu şeklin sebebi hakkında fikrimiz yok diyor. Önümüzdeki aylarda kuyrukluyıldızın fiziksel ve mineral yapısı belirlenebilecek. Böylece gövde ve kafanın iki ayrı cisim olup olmadığı ortaya çıkabilecek. 67P birçok cismin birleşmesiyle şimdiki halini almış olabilir. Görüntü belirsiz olmakla birlikte Rosetta ile yakından baktığımızda yüzeyinin pürüzsüz olmayacağını göreceğiz diyor Güttler."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/rosetta-ilk-hedefine-ulasti/", "text": "Asteroit Lutetia'nın kraterle delik deşik olmuş bir cisim olduğu ortaya çıktı. ESA'nın Rosetta uydusu büyük bir olasılıkla Güneş Sistemi'nin doğumuyla birlikte oluşmuş bir asteroitin yakın plan görüntülerini dünyaya iletti. Rosetta'nın bu uçuşu sırasında hiçbir sorun ile karşılaşılmadı. Araç asteroitin 3162 km yakınından geçmeyi başardı. Görüntülere göre Lutetia asteroiti 4.5 milyar yıl boyunca sayısız çarpışmalara uğramış. Asteroitin uzunluğu ise 130 km. Görüntüler geniş ve dar açılı OSIRIS aletiyle alındı. Asteroite en yakın konumda çekilen görüntünün ölçeği ise 60 m. Max Planck Enstitüsü'nden Güneş Sistemi araştırmacısı olan Holger Sierks: Güneş Sistemi'nin en eski kalıntılarından birini görüntülemeyi başardık diyor. Saniyede 15 km hızla hareket eden Rosetta asteroitin yanından geçişini 1 dakikada tamamladı. Aracın kamera ve aletleri bu karşılaşma öncesinde hazır durumda tutulmuştu. Araç geçişini tamamlayana kadar kameralar bu önemli anı filme almayı başardı. Bunun ardından verileri dünyaya iletmeye başladı. Luletia asteroiti yıllardır incelenmeyi bekleyen hedefteki cisim olmuştur. Dünya üzerindeki teleskoplardan alınan görüntüler asteroit hakkında net bilgi sahibi olmayı sağlamamış aksine kafaları karıştırmıştır. Bazı kişilere göre C şeklinde bazılarına göre ise M şeklinde görülen asteroit güneş sisteminin erken zamanında oluşmuş kalıntılarından biridir. Demir bileşenli bu göktaşları genellikle kırmızı kor halinde çekirdekleri olan daha büyük nesnelerin çekirdeklerinden kopan parçaları olarak düşünülür. Rosetta yapısında birçok algılama sensörleri de barındırmaktadır. Bunlarla olası atmosfer bileşenleri, manyetik etkiler, yüzey maddeleri gibi birçok alanda veriler alınabilmektedir. Araç ayrıca uzaydaki uçuşu süresince başıboş bulunan çeşitli toz taneciklerini de yakalayacak şekilde inşa edilmiştir. Tüm bu donanımların elde edilen sonuçların değerlendirilmnesi ise zaman almaktadır. Rosetta'nın asıl hedefi Lutetia değildi. Araç Churyumov-Gerasimenko adlı bir kuyrukluyıldızla 2014 yılında buluşmak üzere gönderildi. Rosetta Jüpiter'i geçip Güneş'e yönelen kuyrukluyıldıza arkadaşlık ettikten sonra 2014 yılının Kasım ayında cismin çekirdeğinden örnek toplamaya çalışacak. Bu gerçekleşirse Rosetta, ESA'nın şimdiye kadar gerçekleştirdiği en büyük görev olacak. Ancak şimdi ESA önceliği elbette Lutetia hakkında yollanan bilgilerin değerlendirilmesine vermiş durumda. Kaynak: ESA 2 Yorumlar Ben şurasını anlayamadım. Astroidin bir manyetik alanı mı var ki! Onu incelesin. Ya da atmosferimi mi var? Koskoca Mars'ın bile manyetik bir alanı yokken küçük bir astroidin nasıl olurda manyetik alanı olabilir. Hocam size zahmet olmasa açıklayabilirmisiniz. Ya da ben yanlış mı anladım... Evet astoriştin bir manyetik alanı var. Mars'ın da var. Ama Dünya ile kıyaslanınca küçük kalıyorlar. Dünya'nın manyetik alanı da Güneş ile kıyaslanınca küçük kalıyor. Her cismin bir manyetik alanı vardır. Atmosferi yok elbette. Gazı tutabilecek kadar güçlü bir kütle çekimi olmadığından atmosferi yok. Ancak yüzeyindeki olası gazlar izcelenecek. Aracın ilettiği verilerin derlenmesi zaman alacağından bu konudaki açıklama için biraz bekleyeceğiz."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/rosetta-kuyrukluyildizin-icinde/", "text": "67P kuyrukluyıldızında hiç büyük mağara yok. ESA'nın Rosetta aracı bu gizemi çözmek için birçok ölçüm gerçekleştirdi. Sonuçlar ise ilginç. 67P/Churyumov-Gerasimenko kuyrukluyıldızı 4,6 milyar yıl önde gezegen oluşumlarından arta kalan buzlu maddeyi taşımaktadır. Uzay aracının çektiği görüntülerden sekiz özel fotoğraf oluşturularak kozmik zaman özellikleri tarandı. Bu görüntüler bazı sorulara yanıt verse de başka soruların ortaya çıkmasına neden oldu. Kuyrukluyıldızın toz ve buz karışımından oluştuğu bilinmektedir. Bunlar tümleşik olup sudan daha ağırdır. Bununla birlikte ölçümlere göre karışım önceki tahminlerden çok düşük yoğunluklu olduğunu gösterdi. Düşük yoğunluk bol gözenekli yapı demektir. Büyük mağara görülmemesi ise iç kısmın daha homojen ve düşük yoğunluklu olmasıyla tezat oluşturmaktadır. Bu sonuç çift loplu kuyrukluyıldızın 'baş' kısmının oldukça homojen olduğunu gösteren radar görüntüleriyle tutarlıdır. Bu karmaşaya en mantıklı açıklama kuyrukluyıldızın gözeneklerinin iç yapısının buzla karışık tozla kaplı olmasıdır. Aslında Rosetta'nın önceki ölçümleri sıkışmış tozdan çok, buzla karışık düşük yoğunluklu bol gözenekli yüzey olduğunu göstermişti. Rosetta uzay aracı görev ekibinden Martin Patzold, kuyrukluyıldızın kütle çekimini belirlemek için Radyo Bilim Testi kullanıldı. Dünya zamanıyla eşdeğer alınan ölçümler uzay aracının sinyal frekansındaki değişiklikler ölçüldü. Buradaki temel fikir Doppler etkisidir. Doppler etkisi kısaca, sireni çalan bir ambulansın yanımızdan geçip giderken duyduğumuz sesin değişimiyle örneklendirebiliriz. Dünya üzerinde radyo frekansına göre Rosetta'nın ölçtüğü frekans değişiklik gösterdi. Rosetta ile iletişimi ise Avustralya'daki New Norcia İstasyonu sağladı. Sinyallerdeki değişim kuyrukluyıldızın kütle çekim alanının resmini oluşturdu. Eğer büyük bir mağara olsaydı ölçülen ivme değerinden hemen fark edilirdi. Rosetta bir kuyrukluyıldızda bu zorlu ölçümü yapan ilk araç oldu. Daha sonra güneş kaynaklı gaz çıkışları yani güneş rüzgarı basıncı hesaplandı. 67P dışarı 10 milyar ton madde atmıştır. Rosetta'nın ölçümleri kuyrukluyıldızın 18,7 km3 hacminde ve 533 kg/m3 yoğunluğa sahip olduğunu gösterdi. Rosetta kuyrukluyıldıza, güvenli uzaklık olan 10 km kadar yakınından geçtiğinde daha sağlam deliller elde edilebilecek. Şimdiye kadar en yakın 30 km uzaktan ölçümler yapılmıştı."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/rosetta-subatta-67pden-teget-gececek/", "text": "Avrupa Uzay Ajansı'nın 67P/Churyumov-Gerasimenko'nun çevresinde dolanan Rosetta aracı önümüzdeki Şubat ayında kuyrukluyıldızın altı kilometre yakınından geçecek. Bu geçiş sırasında önemli görüntüleri Dünya'ya iletecek. ESA'nın Hollanda'daki merkezinden Rosetta projesi bilim insanlarından Matt Taylor: Belki de bu Rosetta'nın son yakın uçuşu olacak. Sonraki zamanlarda kuyrukluyıldız yüzeyi daha aktif hale geleceğinden yakın uçuş tehlikeli olacaktır. Bu geçiş son derece önemli diyor. Rosetta'nın alçak uçuşu piksel başına birkaç on santimetre çözünürlükte görüntüler elde etmesine olanak sağlayacak. Görüntülerle kuyrukluyıldızın porozite ve albedo değerleri hakkında bilgi sağlanacak. Böylece kuyrukluyıldızın yüzeyindeki gaz ve tozun hangi süreçler sonrasında çıkışının hızlanıp kuyruğa katıldığı belirlenecek. Rosetta aracı geçtiğimiz Kasım ayında yüzey aracı Philae'yi kuyrukluyıldıza indirmişti. Philae'nin ilettiği ilk görüntülerle kuyrukluyıldızın ilkel yüzeyinin yapısı incelenmişti. Kuyrukluyıldızlar Güneş ve gezegenlerin oluştuğu dönemden kalmış bozulmamış, ilkel maddeden oluşmuş cisimlerdir. Rosetta ile kuyrukluyıldız Güneş'e yaklaşırken yüzeyindeki değişimler gözlenecek. Gözlemler bilim insanlarına Güneş Sistemi'nin evrimini Dünya'daki suyun ve dolayısıyla yaşamın kökeniyle kuyrukluyıldızların ilişkisinin ortaya çıkmasında yardımcı olacak."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/rosetta-veda-etti/", "text": "İki yıldan uzun süredir kuyrukluyıldız çevresinde dolanan Rosetta görevini sona erdirerek kontrollü biçimde 67P'ye düşürüldü. Rosetta son manevrasını kuyrukluyıldızın Ma'at adlı bölgesine doğru yaptı ve buradaki bir noktayı hedefleyerek son sinyalini Dünya'ya iletti. Rosetta iniş sırasında kuyrukluyıldızın yüzeyine oldukça yaklaştığından yüzeydeki gaz, toz ve plazmayı yüksek çözünürlüklü görüntüler eşliğinde ortaya çıkardı. Bu yapılar kuyrukluyıldızın yüzey dinamiğinde önemli rol oynar. Özellikle yüzeydeki kraterler dikkatle incelenmektedir. Rosetta bölgeye inmeden önce son görüntüleri iletti. Bu veriler araçtan alınan son bilgiler oldu. ESA Genel Yöneticisi Johann-Dietrich Wörner: Rosetta tarihe geçmiş bir araçtır. Aracın başarısı kendisinden istenen seviyeyi aşmış ve ötesine geçmiştir. Hayallerde bile göremeyeceğimiz derecede önemli işler çıkarmıştır diyor. ESA'nın Bilim Yöneticisi Alvaro Gimenez: On yıllarca süren çaba sonunda bir kuyrukluyıldızı yakından izleme fırsatı bulduk. Kuyrukluyıldızın çevresinde doğal laboratuvar oluşturarak birçok bilgi elde ettik diyor. Bir kuyrukluyıldıza ilk kez Giotto ile 1986 yılında yaklaştık. Giotto aracı Halley kuyrukluyıldızının çekirdeğini görüntülemişti. Aracın ilettiği veriler yıllarca bilimcileri meşgul edecek kadar çoktu. ESA bilim danışmanı Mark McCaughrean: Ancak Rosetta bundan daha farklıydı. Hem kuyrukluyıldızın yörüngesine girmiş hem de yüzeyine Philae adlı bir sonda yollamıştı. Görevin başından sonuna kadar heyecan eksik olmadı diyor. 2004 yılında fırlatılan Rosetta, Güneş çevresinde altı kez dolanırken; üç Dünya ve bir Mars yakın geçişi yaptı. Toplamda 8 milyar km yol kat eden araç iki asteroitle karşılaştı. Araç 2014 yılının Ağustos ayından bu yana 67P/Churyumov Gerasimenko kuyrukluyıldızı çevresinde dolanıyordu. Bir kuyrukluyıldızın yörüngesine giren ilk araç olan Rosetta, aynı zamanda bir kuyrukluyıldızın yüzeyine sonda yollayan ilk araç oldu. Philae adlı sonda Kasım 2014'de yüzeye indirildi. ESA Operasyon Müdürü Sylvain Lodiot: 786 gündür kuyrukluyıldızın yörüngesinde olan Rosetta çeşitli tehlikelerde atlattı. Hiç beklenmedik anda cihazlardan birinde arıza oluştu, kendini tedavi etmeyi başardı. Ardından kuyrukluyıldızın yüzeyinde gerçekleşen birkaç patlamadan güvenli mod yardımıyla kıl payı kurtuldu diyor. Aracın görevinin sona erdirilmesi nedenlerinden biri 67P'nin yakında Jüpiter yörüngesinin ötesinde yoluna devam etmesi. Bir başka ifadeyle Güneş'ten giderek uzaklaşması. Bu da aracın kendine yetecek gücü toplamasını ve Dünya ile olan iletişimini zorlaştıracaktı. Rosetta'nın Bulguları Ağustos 2014'den bu yana 67P'yi gözleyen Rosetta birçok keşfe neden olmuştur. Başta, Temmuz 2014'de elde ettiği görüntü ile 67P'nin iki ayrı başa sahip olduğunu göstermiştir. Rosetta uzun dönemde ise kuyrukluyıldızın yüzeyini, çekirdeğini, kuyruğunu, atmosferin yoğunluğunu ölçtü. Mevsimlere bağlı olarak yüzeydeki tozun değişimini görüntüledi. Aslında bilim insanlarını şaşırtan asıl keşfi kuyrukluyıldızın çekirdeğinde gaz akışlarına bağlı moleküler oksijen ve azot hareketliliği ile Dünya'daki okyanuslarda bulunan sudan farklı lezzette suyun olduğunu göstermesi oldu. Tüm sonuçlar kuyrukluyıldızın 4,5 milyar yıl önce Güneş Sistemi'nin doğduğu dönemde oldukça soğuk olan ata-gezegen bulutsudan oluştuğunu gösteriyor. Daha önce Dünya'ya suyun ve yaşamın temel taşlarının kuyrukluyıldızlarca geldiği fikri öne sürülmüştü. Rosetta bunu da araştırdı. Rosetta kuyrukluyıldızda genelde amino asit olarak bilinen glisin ve fosfor tespit etti. Bunlar hücre zarlarının ve DNA'nın önemli bileşenleridir. Bunun dışında çeşitli organik bileşiklerin izine de rastlandı. Proje bilimcisi Matt Taylor: Rosetta bize buruk bir şekilde veda etti. Ancak aracın kaderi önceden çizilmişti. Buna karşılık başarıları uzun yıllar akıllarda kalacak ve ilettiği veriler genç araştırmacılar tarafından irdelenecek diyor. Rosetta bize elveda demesine karşılık ilettiği veriler daha uzun yıllar incelenmeye devam edecek. Önümüzde çözülmesi gereken birçok gizem var. Bunları çözecek verilerse elimizde. İlerleyen zamanda birçok sürpriz sonuçlarla karşılaşabiliriz. Bir yere gitmiyoruz, işe yeni başlıyoruz diyor Taylor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/rosetta-yavrusunu-buldu/", "text": "67P kuyrukluyıldızı çevresinde dolanan Rosetta aracı, görev süresinin bitmesine bir ay kala, kayıp yüzey robotunu buldu. Rosetta, kuyrukluyıldızdan 2 Eylül 2016 günü 2,7 km uzaktayken dar açılı kamerasıyla Philae'yi görmeyi başardı. Alınan görüntünün çözünürlüğü piksel başına 5 cm'dir. Görüntülerde 1 m çapındaki Philae'nin üç ayağından ikisi görünüyor. Philae, 12 Kasım 2014'de kuyrukluyıldıza inmek üzere harekete geçmişti. Ancak yere çarptığı anda ayaklarının yüzeye tutunamaması nedeniyle zıplamış ve bir süre havada süzüldükten sonra başka bir alana çarpmıştı. Burada da tutunamayan Philae son olarak kuyrukluyıldızın üzerinde bilinmeyen bir yere iki ayağını sabitleyerek durabilmişti. Durduğu yer yeterli güneş ışığı alamadığı için pilinin tamamen bitmemesi için uyku moduna geçmişti. Philae en son Haziran ve Temmuz 2015'de Rosetta ile irtibata geçmişti. ESA çalışanlarının sevinci kısa sürmüş ve robot tekrar uykuya dalmıştı. Eldeki veriler yeri hakkında net bilgi vermemişti. Buna karşılık araştırmacılar birkaç ipucunu ele alarak olası bölgeleri işaretleyerek, Roseta'nın ilettiği görüntüler incelenmişti. Philae'den yine iz yoktu. Güzel haber artık umutların kesilmeye başladığı sırada, 2 Eylül'de geldi. Philae macerası bu şekilde bitmiş oldu. Rosetta ise 30 Eylül'de kuyrukluyıldıza inerek yüzeyin yakın görüntülerini ileterek 12 yılı aşan yolculuğunu sona erdirecek. 1993 yılının sonlarına doğru planlanan Rosetta görevi, 2000 yılında ESA programları içine alınmıştı. 2004'ün Mart ayında fırlatılan Rosetta 10 yıl boyunca dolambaçlı bir yörünge izledikten sonra hedefi plan 67P kuyrukluyıldızı yörüngesine girmişti. Rosetta'nın macerasını hatırlamak için: http://www.astronomidiyari.com/?tag=rosetta Kaynaklar: http://www.esa.int/Our_Activities/Space_Science/Rosetta/Philae_found http://www.esa.int/Our_Activities/Space_Science/Rosetta/Europe_s_comet_chaser"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/rosettadan-dunya-uzerindeki-ay/", "text": "ESA'nın Rosetta uzay aracı 8 yıl önce hedefine yönelmek için yaptığı manevralardan birinde Dünya'ya yaklaştı ve Pasifik Okyanusu üzerinde Ay doğumunu gösteren bu fotoğrafı elde etti. Fotoğraf 3 Mart 2005'de yaklaşık 1950 km yükseklikten alındı. Görüntüde ilk önce ön plandaki bulutlar göze çarpmakta ve uzay ile bizi ayıran atmosferin puslu yapısı da görülmektedir. Ay Pasifik Okyanusu üzerinde yükselirken yakalanmış. Ay yüzeyindeki Fırtınalar Denizi dikkatle bakıldığında görülebiliyor. Bu deniz Ay'ın erken döneminde yüzeydeki çatlaklardan süzülen volkanik lavlardan oluşmuş olup uydumuzun en büyük denizidir. Rosetta asıl hedefi olan kuyrukluyıldız 67P/Churyumov-Gerasimenko'ya ulaşmak için Mart 2004'de fırlatılmıştı. Araç kuyrukluyıldızın yakınına süzülebilmek amacıyla hızlanabilmek için Dünya'ya üç kez (2005,2007 ve 2009) ve Mars'a da bir kez (2007) yakın uçuş gerçekleştirdi. Uzay aracı yolculuğu sırasında 5 Eylül 2008'de Lutetia ve 10 Temmuz 2010'da Steins asteroitlerinin yakınından geçti. Rosetta Haziran 2011'de uykuya alındı. Yolculuğu devam eden araç kuyrukluyıldız ile karşılaşmasından bir süre önce, 10 Ocak 2014'de uyandırılacak. Rosetta donmuş haldeki kuyrukluyıldızın Güneş'e yaklaşırken yüzeyindeki ısınmadan kaynaklanan değişimleri inceleyecek. Araç üzerindeki Philae adlı gözlem sondası Kasım 2014'de kuyrukluyıldızın yüzeyine indirilecek. Yaşamın gelişimine su ve organik madde taşıyarak destek sağladığı kabul edilen kuyrukluyıldızlar Güneş Sistemi'nin en ilkel cisimleridir. Rosetta yardımıyla bilimciler, kuyrukluyıldızların Güneş Sistemi'nin evrimindeki rolünü anlamaya çalışacak. Aracın elde ettiği diğer Dünya görüntüleri için tıklayınız."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/rosettadan-kuyrukluyildiz-izlenimleri/", "text": "Rosetta aracı 67P/Churyumov Gerasimenko kuyrukluyıldızının yüzeyini yüksek çözünürlükteki görüntülerle tarıyor. Araç Dünya'ya kuyrukluıyıldızın yüzeyindeki değişimleri inceleme olanağı veren birçok görüntü yolladı. Kuyrukluyıldızın yörüngesinde dolanan Rosetta bir yandan kuyruktaki değişimi diğer yandan çekirdeğin tepkisini ölçmeye çalışıyor. İşte Rosetta'nın ilettiği görüntülerden birkaçı... Kuyurukluyıldızın yüzeyindeki bu delik, yüzeyden dışarı doğru madde akışının en önemli kanıtlarından. Yüzeyin altındaki malzeme dışarı doğru büyük bir hızla püskürerek geride bu çukuru bırakmış olmalı. Görüntü 19 Eylül 2014'de alındı. Kuyrukluyıldızın Maftet diye adlandırılmış bölgesinde soldan sağa doğru yönelen, 100 m ve 150 metrelik iki çukurun birleşmesiyle oluşmuş farklı bir yapı. Oluşumlarıyla ilgili üretilen kuramlardan birine göre yüzeydeki bozulmanın nedeni süper-uçucu karbonmonoksit gazının yer altı gaz basıncıyla birleşerek ya da bir şekilde karbondioksit üreterek yüzeyden dışarı püskürmesidir. Ancak çekirdeğin gözenekli yapısı gazın sıkışmasını nasıl sağladığını açıklamak gerekiyor. Çekirdeğin içindeki soğuk alanlar ve yeraltı buz katmanları gibi mekanizmaları da hesaba katmak gerekiyor. 14 Ekim 2014 tarihinde Rosetta kuyrukluyıldızın 8 km yakınından geçerken bu görüntüyü iletti. 1 Pikselin sadece 15 cm olduğu görüntüde kuyrukluyıldızın iki lobundan küçük olanı görülüyor. Rosetta'nın OSIRIS dar açılı kamerasıyla elde ettiği bu görüntüde ise yüzeydeki gerilmelerin başka bir izi kendini derin ve uzun çatlak olarak gösteriyor. 1 m/piksellik OSIRIS kamerası ile alınan bu görüntüde birçok çukur ve dikkatle bakıldığında bazılarından dışarı püsküren yapının izi görülebiliyor. Görüntü 28 Ağustos 2014 günü, Rosetta kuyrukluyıldızdan 60 km uzaktayken alındı. Görüntüler için Telif hakkı: ESA/Rosetta/MPS for OSIRIS Team MPS/UPD/LAM/IAA/SSO/INTA/UPM/DASP/IDA 1 Yorum Çok heyecanlı, eşim ve oğlum nedeni ile farkındalığımın geliştiği bu alan hayatımı değiştirdi. Tüm bildiğim bilgiiler altüst oldu. Bu çalışmalara o kadar saygı duyuyor ve heyecanlanıyorum ki iyi ki haberim oluyor. İyi ki varsınız bu alanda çalışanlar. Sevgiyle..."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/rosettadan-yasayan-bir-gezegenin-goruntuleri/", "text": "ESA'nın Rosetta adlı uzay aracı hedefindeki 2014 yılında 67P/Churyumov-Gerasimenko kuyrukluyıldızıyla buluşmak üzere yörüngeye girmek için Dünya'ya yakın konumdan geçti. Dünya'nın 2481 km uzağından saniyede 13,34 km hızla geçen Rosetta ile iletişim ESA'nın Yeni Norcia İstasyonu ile sağlanıyor. Rosetta şimdişye kadar Güneş çevresinde 4,5 milyar km yol katetti. Hedefteki kuyrukluyıldız ise Dünya'dan 7,1 milyar km uzaklıkta ve yaklaşmaya devam ediyor. Araç daha önce Mart 2005 ve Kasım 2007 tarihlerinde Dünya'nın yakınından geçerek hız kazanmıştı. Araç ayrıca Şubat 2007'de Mars'ın yakınından geçmişti. Rosetta Dünya'nın yakınından yaptığı üçüncü geçişle hızını saniyede 3,6 km arttırdı. Rosetta daha önce Eylül 2008'de 2.867 Steins adlı asteoridin yakınından geçmişti. Şimdi de 2010 yılının Temmuz ayında Lutetia adlı bir asteoridin yanından geçecek. 2014 yılında son hedefi olan 67P/Churyumov-Gerasimenko kuyrukluyıldızıyla tanışacak. Araçtaki hassas inceleme ve araştırma aletleri sayesinde kuyrukluyıldızın çekirdeğinin yapısı hakkında detaylı bilgi edinilebilecek. Rosetta Dünya'ya yaklaşırken üzerindeki kamerada test edildi. Rosetta gözüyle Dünya: Dünya'yı hilal şeklinde gösteren bu görüntüde Güney Amerika ve Antarktişka'nın bir bölümü görünüyor. Rosetta bu sırada Dünya'ya 350 bin km uzaklıktaydı. Yani neredeyse Ay kadar uzaklıktayken bu görüntüyü Dünya'ya yolladı. Fotoğrafın çözünürlüğü nokta başına 6,5 km'dir. (6,5 km/piksel) Burada ise Kuzey Amerika ışıkları görünüyor. Dünya'dan 224 bin km uzaklıktayken alınan bu fotoğrafta Kuzey Amerika'nın üzeri bulutlarla kaplı görünüyor. Kaynak: ESA"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/rosettanin-yer-aracinin-inecegi-yer-belirlendi/", "text": "Rosetta yer aracı Philae'yı 67P/Churyumov-Gerasimenko kuyrukluyıldızına indirmek için minimum riskli bir yer buldu. İniş yeri olarak belirlenen J noktası kuyrukluyıldızın en geniş yeri 4 km uzunluğuna sahip parçası üzerindedir. Kuyrukluyıldızın üzerinde birçok ilgi çekici bölge ve minimum riskli yer bulunmaktadır. 100 kg kütleli yer aracı 67P'nin çekirdeğini ayrıntılı bir şekilde inceleyecek. Aracın 11 Kasım'da yüzeye indirileceği belirtiliyor. Elbette bu uygun noktanın seçimi kolay olmadığını dile getiren Philae projesi müdürü DLR Alman Havacılık ve Uzay Merkezi'nden Stephan Ulamec: Yakın çekim görüntüleriyle ilgi çeken bu güzel ama cismin şekli operasyonun başarılı olması için bizi zorluyor diyor ve ekliyor: Birçok aday iniş noktası olmasına karşılık sadece J noktası tüm operasyonel seçeneklerde % 100 güvenlik seviyesine sahiptir. Ekip üyesi Jean-Pierre Bibring: Bir kuyrukluyıldızın bileşenini, yapısını ve evrimini hiç bu kadar yakından incelemeFransa IAS'dan fırsatımız olmamıştı. Şimdi yerinden gözlemle verileri elde edeceğiz diyor. Özellikle J noktası bize çekirdeğin özelliklerini, bozulmamış yüzeyin yapısını ve oluşum süreçlerini inceleme fırsatı veriyor. Rosetta 67P'ye ilk yakın uçuşunu 6 Ağustos'ta gerçekleştirdi ve olası iniş noktalarını belirlemeye başladı. 24 Ağustos'ta yüzeye inilebilecek beş olası noktayı yaklaşık 100 km yükseklikten tespit etti. O günden bu yana daha ayrıntılı ölçümler için araç cisme 30 km'ye kadar yaklaştı. Bunun sonucunda gerek operasyon gerekse uçuş dinamikleri ekipleri bu beş aday noktayı daha ayrıntılı inceleme olanağını yakaladı. Çalışma ekibi bunun ardından iniş noktasını ve yedek noktayı belirledi. Yüzeye iniş noktasının herhangi bir sürprizle karşılaşmamak için mümkün olduğu kadar karanlık olmayan kısımlarının olması gerekiyor. Yüzeye inecek yer aracının gün ışığı ve gece dengesini ayarlayarak uzay aracıyla sürekli iletişimde olması gerekiyor. Yer aracı yüzeye yürüme hızına eşdeğer bir hızda inecek ve yüzeye dokunduktan sonra zıpkın ve buz vidalarıyla yüzeye tutunacak. Araç daha sonra çevresinin 360 derecelik panoramik görüntüsünü elde edecek."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/rozet-bulutsusu-gulun-kalbi/", "text": "Bu görüntü 5000 ışık yılı uzaklıktaki yıldız oluşum bölgelerinden Rozet Bulutsusu'na ait. Görüntüdeki beyaz hat ile sınırlandırılmış ve kırmızı yıldızları ortaya çıkaran görüntü ise Chandra X-ışını Teleskopu ile alınmıştır. Merkezde daha yoğun şekilde genç yıldızların kümelenmiş hali görülürken kenarlara doğru bu yoğunluk azalmakta. Görünür ışık görüntüsü ise Dijital Gökyüzü Taraması ve Kitt Peak Ulusal Gözlemevi ile alınmıştır. Bu teleskoplarla alınan görüntüyle de bulutsudaki gazı ve büyük yıldızlardan yayılan şiddetli ışımayı gösteriyor. Görüntünün sağında küçük kütleli yıldızlardan oluşan NGC 2237 görülüyor. Bulutsuda daha önce 36 yıldız bilinmesine karşılık Chandra 160 yeni yıldızla ilgili veriyi alarak sayıyı arttırdı. NGC 2237'deki X-ışını yayılmasının nedeni genç yıldızlardır. Genç yıldızların üflediği gaz komşu kümeleri de etkileyerek yeni yıldızların oluşumuna zemin hazırlamaktadır. Kaynak: Chandra"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/rozet-bulutsusundaki-bebek-yildizlar/", "text": "Herschel'den alınan son görüntüde, her biri 10 güneş kütlesindeki ön yıldızlar görüntülendi. Bu yıldızlar sonradan oluşacak yeni nesil yıldızların oluşum sürecini de etkileyecektir. Herschel'in yeni görüntüleri, yaklaşık 5000 ışık yılı uzaklıktaki Rozet Bulutsusu'na ait. Bulutsu 10 000 güneş kütlesindeki gaz ve toz kütlesinden oluşuyor. Herschel, bu görüntüde Rozet Bulutsusu'nun yarısını göstermektedir. Görüntünün sağ tarafında yer alan büyük yıldızlar, Herschel'in görüntüyü aldığı dalga boyunda görünmemektedir. Her renk bulutun farklı sıcaklıktaki kısımlarını gösterir. Kırmızı renk -263 C (mutlak sıfırın yalnız 10 C üstü) ve mavi renk -233 C deki bölgeleri işaret etmektedir. Parlak lekeler ise büyük ön yıldızları saklayan tozlu kozalardır. Bu kozalardan sonunda 10 güneş kütlesinde yeni yıldızlar doğacaktır. Merkeze yakın olan küçük parlak noktalar ve görüntüdeki daha kırmızı bölgeler ise, daha küçük kütleli, güneş kütlesindeki ön yıldızları gösterir. Herschel Uzay Gözlemevi, toz bulutlarından yayılan kızılötesi ışığı toplar. Bu görüntü aslında bizim çıplak gözle algılayamadığımız, farklı üç kızılötesi dalga boyundaki, mavi, yeşil ve kırmızı renklerdeki görüntülerin birleştirilmesiyle elde edilmiştir. Herschel ile gökbilimciler ilk kez OB sınıfındaki büyük yıldızların genç zamanına tanıklık ediyor. Fransa'dan Frederique Motte, Yüksek kütleli yıldız oluşum bölgeleri, düşük kütlelilerden daha uzakta ve daha ender rastlanan kümelerdir. Bu nedenle Herschel ile bunların bulunması zaman almaktadır diyor. Gökadamızdaki yüksek kütleli yıldızların biçiminin anlaşılması önemlidir. Çünkü bu yıldızlar çevrelerine çok daha fazla ışık ve enerji yayarak, bulundukları bulutta yeni yıldız formlarının beslenmesini sağlarlar. Gökbilimciler uzaktaki gökadalara baktıklarında ilk gördükleri, böylesi büyük ve parlak yıldızları barındıran yıldız kümeleri olmaktadır. Uzak gökadalardaki bu kümeleri anlamanın en kesin yolu, kendi gökadamızdaki benzer yıldızları tanımaktır. 4-7 Mayıs tarihlerinde Hollanda'da yapılacak sempozyumda ilk bilimsel sonuçları sunmayı hedefleyen Dr. Motte, Herschel ile daha fazla yıldız oluşum bölgelerine bakacaklarını belirterek şunu söylüyor: Hele bazı bölgelerdeki yıldızların büyüklüğü 100 güneş kütlesi kadardır."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/ruslarin-37-yillik-araci-goruntulendi/", "text": "Ay'ın 15 Mart tarihinde de alınan görüntülerinde 37 yıllık araç görüntülendi. Ay Keşif Yörünge Aracı Ay yüzeyinden yaklaşık 50 km uzaklıkta uçarak Ay'ın yüzey şekillerini, güvenli iniş yapılabilecek alanları, yüzey sıcaklıklarını ve ışınım düzeylerini ölçmek için göreve gönderilmişti. LRO, 37 yıldır Ay yüzeyinde duran Rusların Lunokhod 2 aracının yerini buldu. Lunokhod 2, başka bir gökcismi üzerinde hareket eden ilk robot ünvanını da taşıyor. Araç yolu üzedrine çıkan küçük bir krateri geçmek için fazlaca güç harcayınca ısınan radyatörü devre dışı kalmış ve bu da aracın durmasına neden olmuştu. Araç neredeyse karanlık bir bölgede kalmıştı. Kaynak: Science Daily 3 Yorumlar dünya yüzeyinden 50 klm yükseklikte uçan uydu varmı bilemiyorum. net bi bilgim olmamakla beraber uzay sınırının 100 klm den fazla olduğunu söylüyo google amcam. bu durumda en alçakta uçan uydu 150klm mesafede olması lazım. google eart ı oluşturan fotoğraflar en azından 150 klm mesafeden çekildiğine göre hatta evimizin çatısını kapıda duran arabamızı görebildiğimize göre ay yörüngesinde dolaşan üstelik 50 klm mesafede ki bi uydunun daha net görüntüler çekmesini beklerdim.... kesin daha net görüntüler vardır ellerinde..... Gerçekten güzel bir haber..Apollo 18 filminde de aslında deginiliyor Rus uzay aracına...Ki 37 yıl geriye gidecek olursa 1974 yapıyor..Apollonun uçuş zamanlarına denk geliyor..Gemici nickli arkadaşımın dedigi gibi çok gizemli..Teşekkür ederiz... İşte bu harika ve çok gizemli bunca zamandır, ilgilendiğim bir alan, haber için teşekkürler.."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/ruzgarin-sekillendirdigi-mars-bolgesi/", "text": "ESA'nın Mars Express Uzay Aracı'nın ilettiği yeni görüntüler gezegenin Büyük Syrtis Bölgesine ait. Bölgenin bir zamanlar deniz olduğu ve geçen milyarlarca yıl içinde volkanik bir merkeze döndüğü sanılıyor. Dünya'dan küçük teleskoplarla bile fark edilebilen Büyük Syrtis Bölgesi gezegen üzerinde 1300 x 1500 km'lik bir alanı kaplıyor. Christiaan Huygens tarafından 1659'da keşfedilen alana ilişkin ilk gözlemler Mars'ın bir gününün uzunluğunu belirlemek için kullanılmıştı. Erken dönemde bölgede su seviyesi yüksekti ve bilinmeyen bir nedenle bölgedeki su çekildi. Şimdi ise su yoksunu ve volkanik kökenli olduğunu bildiğimiz bölge, yön değiştiren rüzgarlar nedeniyle savrulan kum ve tozlardan oluşuyor. Mars Express, izole edilmiş çok yüksek ve dik tepeleriyle Büyük Syrtis'in bir bölümünün gerisinde büyük lav akıntılarının oluştuğu görüntüyü sunuyor. Görüntülerdeki görece açık renkli kısımlar, aşınmış yüzeyi ya da bazı eski vadileri gösteriyor olabilir. |Bölgenin geniş alan görüntüsü. Lav akıntılarıyla dolu yüzeydeki kraterleri tamamen ya da kısmen doldurmuş. Rüzgarın etkisiyle kraterler ve tepelerin çevresindeki toz ve kum dağılmış görülüyor. Küçük kraterler açıkça bunun etkisini göstermektedir. Görüntülerdeki büyük kraterin merkezine yakın yerde koyu tonda küçük tepeleri olan kumlu alanlar içerir. Kraterler zaman içerisinde artarken eskileri bir miktar kapanır. Bunlara Güneş Sistemi'nin tarihi yüzeyleri olarak bakılabilir. Elde edilen bilgiler ışığında volkanik bölgenin en az 3 milyar yıl yaşında olduğu tahmin ediliyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/sac-kumesinde-buyumenin-ipuclari/", "text": "Gökbilimciler NASA'nın Chandra X-ışını Gözlemevi ve ESA'nın XMM-Newton Gözlemevi'ni kullanarak gökada kümelerinden Saç Kümesi'nde büyük bir sıcak gaz cephanesi keşfetti. En az yarım milyon ışık yılı uzunluğundaki kollar, Saç Kümesi'ni oluşturan gökadaların kütle çekimi etkisiyle nasıl toplandığı ve kümenin nasıl büyüdüğü hakkında fikir veriyor. Birleştirilmiş görüntüde mavi ve beyaz renkler Sloan Sayısallaştırılmış Gökyüzü Araştırması ile görünür dalga boyuyla, pembe renk Chandra ile X-ışını verileri sonucunda elde edildi. X-Işını ve görünür ışık verilerine göre multimilyon derece sıcaklığındaki gaz, Saç Kümesi'nin toplam kütlesinin 1/6'sını oluşturuyor. Görüntüde X-ışını yayan kolların parlaklığı gökada merkezleriyle karşılaştırılmış. Araştırmacılar küçük gökada kümelerinin bir dönme dolabın kollarında oluşan rüzgara benzer şekilde sıcak gazın hareketlendiği ve bunun kümenin hareketi nedeniyle oluştuğu kanısında. Sıcak gaz büyük bir olasılıkla bu hareketli gökadalardan oluşmuştur. Saç Kümesi, sıradan bir kümede olduğu gibi merkezinde bir gökada değil, birbirine yakın iki dev eliptik gökada olduğundan, sıradışıdır. Bu iki dev eliptik gökada muhtemelen geçmişte Saç Kümesi'yle birleşti. Araştırmacılar ayrıca kümede geçmişte çeşitli gökada çarpışmaları ve birleşmelerinin olduğunun izlerine de rastladı. Düzgün şekilleriyle dikkat çeken sıcak gaz kollarının 300 milyon yıl yaşında oldukları ve saatte 4 milyon kilometre hızla yayıldığı tahmin ediliyor. Araştırmacılar bu sıcak gaz cephanelerinin oluşumuyla ilgili çeşitli modeller öne sürüyor. En çok kabul gören model, kümede gerçekleşen birleşmeler sonucunda tıpkı okyanusta ilerleyen büyük bir geminin oluşturacağı güçlü bir türbülans gibi, büyük dalgalanmaların oluştuğu yönünde. Birleşme sonucunda sıcak gaz daha sakin bir ortama gayet düzgün bir şekilde yayılmaktadır. Saç Kümesi'ndeki türbülanslarlardan, küçük bir olasılıkla, dev manyetik alanlar sorumlu olabilir. Bir gökada kümesindeki türbülans miktarını tahmin etmek her zaman, astrofiziğin büyük sorunlarından biri olmuştur. Araştırmacılar bazen çelişkiye düşse de çeşitli yanıtlara ulaşıyor, ancak herkesin kabul edeceği bir yanıt ancak çok fazla sayıda kümenin gözlenmesiyle mümkün olabilir. Sıcak gaz kolları Saç Kümesi'nin merkezindeki iki gökadaya bağlı görünmektedir. XMM-Newton verilerine göre bunlar en azından 1,5 milyon ışık yılı kadar uzaktaki gökadalarla bağlantılıdır. Görüntüde Saç gökadalarının arkasında çok ince bir kuyruk yapısı da görünmektedir. Bu muhtemelen tek bir gökadanın kümeyle birleşmesi sonucunda oluşmuş yeni ve sıcak gaz koludur."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/sadece-atmosferleri-farkli-es-gezegenler/", "text": "İki kuzen ötegezegen doğanın iki zıt örneğini oluşturuyor. Araştırmacılar Hubble teleskopunu kullanarak benzer iki sıcak Jüpiteri incelediler. Bu gezegenler neredeyse aynı boyut, aynı sıcaklık ve yıldızlarından aynı uzaklıkta olmasına karşılık atmosferlerinin birbirlerinden farklı olduğunu gördüler. Baltimore Uzay Teleskopu Bilim Enstitüsünden Giovanni Bruno: İki gezegenin atmosferi aynı değil. WASP-67b'nin atmosferi diğer gezegen HAT-P-38b'den daha bulutlu. Beklediğimizi görmedik ve bu farklılığı çözmemiz gerekiyor diyor. Ekip gezegenlerin kimyasal bileşimini gösteren tayfsal parmak izlerine bakmak için Hubble'ın Geniş Alan Kamerası 3'ü kullandılar. Bulutlardaki suyun tayfsal izi atmosferdeki bulut miktarını anlamamızı sağlıyor diyor Bruno. Bu yolla ekipler WASP-67b'nin bulutlarının çok daha yoğun ve koyu olduğunu keşfettiler. Bunun olası bir açıklaması gezegenlerin geçmişlerinde yaşadıkları bir olayın görünümlerinde etkili olması olabilir diyor Bruno. İki gezegen de yıldızları çevresindeki bir turlarını 4,5 Dünya gününde atıyorlar. Yani Merkür'ün Güneş'e olan uzaklığına göre yıldızlarına daha yakın konumda dolanıyorlar. Bu da bu gezegenlerin oluştuktan sonra yıldıza doğru göç ettikleri anlamına geliyor. Belki oluştukları andaki koşullar farklıydı. Ekip üyelerinden Kevin Stevenson: Şu anda ayrı fiziksel özellikler gösteriyorlar. Yani ölçülen bileşenlere göre herşeyin bu iki gezegen için aynı olması gerekir, ancak durum bu değil. Oluşum sürecindeki farklılıklar burada önemli rol oynamış olabilir diyor. Bu sıcak gaz devlerindeki bulutlar Dünya'da alışık olduğumuz bulutlara benzemez. Burada daha çok sodyum sülfür ve potasyum klorür gibi moleküllerden oluşan alkali bulutlar bulunur. Her gezegendeki ortalama sıcaklık 700 C dereceden fazladır. Gezegenlerin bir yüzü sürekli yıldızına bakacak şekilde yani kilitli durumdadır. Bu da gezegenin bir yüzünün çok sıcak ve gündüz, diğer yüzünün daha serin ve gece olmasına yol açar. Jüpiter'deki gibi çoklu bulut bantları yerine, muhtemelen ısıyı gece tarafına yavaşça ileten tek, ancak geniş bir ekvatoryal band vardır. Ekip gezegenlerin birinin neden açık gökyüzü diğerinin yoğun bulutlu olduğunu anlamaya çalışıyor. Belki de cevap için James Webb teleskopunun göreve başlaması beklenecek. 1 Yorum Sayın Giovanni Bruno , 16. kuşaktan Giardino Bruno ' nun torunu mu ?? Çok güzel bi sözü geldi aklıma rahmetlinin ; Kötü insanlar kendi iradelerini yeryüzünde yaymak için Tanrı'nın adını kullanır , Tanrı ise yeryüzünde kendi iradesini hakim kılmak için iyi insanları kullanır. O iyi insanlardan olabilmek umuduyla iyi geceler ..."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/safak-aracindan-ceres-filmi/", "text": "Ceres yüzeyindeki parlak noktalar, yükselen bir dağ ve diğer yapılar Şafak aracının 3 boyutlu (3D) görüntülerinde dikkat çekiyor. Ayrıca merkezinde parlak bir alan olan Occator krateri de oldukça şaşırtıcı özelliklere sahip olabilir. Occator'un parlak noktalarına farklı dalga boylarında bakıldı ve buzun varlığıyla ilgili bir kanıta rastlanmadı. Bu da kraterde buzun oldukça az miktarda olması demek. Kaliforniya Üniversitesi'nden Şafak görevi baş araştırmacısı Chris Russell: Bilim ekibinin Occator'daki bu parlak noktalarla ilgili tartışmaları devam ediyor. Şimdi bunun tuzla ilgili olduğunu düşünüyoruz. Ancak emin olmak için daha yakından ve daha yüksek çözünürlükteki verileri ihtiyacımız var diyor. Dağın dik yamaçlarındaki parlak çizgiler özellikle büyüleyici. Tepeler bir koni veya piramiti andırıyor. Tahminlere göre bu dağ yaklaşık 6 km yükseklikte. Şafak aracı proje ekibinden jeolog Paul Schenk: Bu dağ Ceres'in bildiğimiz en yüksek noktasıdır. Bir kraterle ilgisi yok ama nasıl oluştuğunu da bilmiyoruz. Yakından yapılacak gözlemlerle bu sıra dışı dağın oluşumunu anlayabiliriz diyor. Ceres'in genel coğrafyasını işleyen 3D filmde bu özellikler görülmektedir. Şafak bilim ekibi üyesi Gezegen Bilimleri Enstitüsü'nden David O'Brien: Daha birçok özelliklere rastlıyoruz. Bunlar arasında göze çarpan çok sayıda çatlaklar, güney yarımküredeki Urvara ve Yalode adlı krater çukurlarıyla dolu havzalar ve ekvatorun güneyindeki büyük Kerwan havzası sayılabilir diyor. Ceres, Mars ile Jüpiter arasındaki ana asteroid kuşağındaki en büyük cisimdir. Şafak Ceres'in çapının önceki tahminlere göre 950 km değil 940 km olduğunu hesapladı. Şafak Ağustos ayı ortalarında Ceres'in 1500 km yakınından geçecek. 6 Mart 2015'de Ceres'e ulaşan Şafak, iki farklı cismin yörüngesine oturan ilk araçtır. Şafak daha önce de, 2011-2012 yıllarında Vesta'yı incelemişti."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/safak-ceresin-dibinde/", "text": "NASA'nın Şafak aracı Güneş Sisteminin oluştuğu dönemden kalan asteroit kuşağındaki en büyük cisim olan Ceres'in en yakın yörüngesine girdi. Bununla birlikte oldukça çarpıcı bilgiler iletmeye başladı. Uzay aracının yolladığı son görüntülerde Occator kraterinin çevresi görülüyor. Araç bu sırada diğer yörüngelerine göre Ceres'e yüzlerce kat daha yaklaşmış oldu. Bu parlak bölge Şafak daha Ceres'e ulaşmadan 2015'de fark edildi. Cüce gezegenin yüzeyi genel olarak karanlık iken kraterin merkezi yörüngeden fark edilecek kadar parlaktı. Bilim insanları bu alanda tuz-buz karışımı olduğunu düşünüyor. Gökbilimcilere bu süreci kriyovolkanizm * olarak adlandırır. Yeni gözlemler şüpheleri doğruluyor. Tuz, sodyum karbonat veya soda külünden oluşur. Gökbilimciler Ceres'in yüzeyinin altındaki su yüzeyinde tuz depoları olduğunu düşünüyor. Şafak'ın yeni yörüngesi Ceres'deki jeolojik etkinlikleri daha net gözleyebilecek. Ceres uydumuz Ay'ın dörtte biri büyüklüğündedir. Kısaca Şafak Aracı Şafak aracının yeni yörüngesi NASA'nın şimdiye kadar ulaştığı en yakın yörüngelerden biridir. Daha önce Lunar Prospector aracı Ay yüzeyinden sadece 32 km kadar uzağına girmeyi başarmıştı. Ancak araç sonraki manevrasında başarısız olmuştu. Şafak 2007'de fırlatıldı. 2011'de dev asteroit Vesta'ya ulaştı. Vesta'nın yüzeyini derinlemesine inceledi ve yüzey haritasını elde etti. Eski su akıntılarını gösterdi. Vesta'nın patates görüntüsünün de büyük bir çarpışmanın izi olduğunu kanıtladı. Şafak 2012'de deneysel iyon motorlarını kullanarak yönünü Ceres'e çevirdi. 2015'de Ceres'e ulaştı. Bu ise Şafak'ı Dünya-Ay sisteminin dışında iki farklı cisme ulaşan ilk araç olma unvanını getirdi. Şafak görevi bitene kadar Ceres yörüngesinde kalacak. Böylece cüce gezegen hakkında çok ayrıntılı bilgi edinilecek. Bir zamanlar büyük bir asteroit olduğu düşünülen Ceres'in okyanustan oluşmuş ilkel gezegen olduğu düşünülüyor. Araç, yeni yörüngesinde cüce gezegenin yüzeyinde hala sıvı bulunduran yer olup olmadığını ve varsa bunun okyanusun bir parçası mı olduğunu algılayabilir. Gerçekte durum böyleyse yaşamın oluşumu için gerekli nitelikleri barındıran cisimler arasında Ceres'de girebilecek. *Bir volkanın su, su buharı ile birlikte katı parçacıklar arasında hapsedilmiş gazı püskürtmesiyle aldığı ad. Ceres'deki bu volkanın yüzey altından su ve tuz çıkarttığı düşünülüyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/safak-sunar-asteroit-vesta/", "text": "Dawn'ın zengin görsel içerikler belirlemesi için kullanılan kamerası bilim insanlarına Vesta'nın çarpıcı özelliklerini oluşturan süreçleri belirlemelerine yardımcı oluyor. Bu da ana asteroit kuşağındaki ikinci büyük asteroit olan Vesta'nın gizemli dünyasının sırlarını ortaya çıkarıyor. Videoda Vesta'nın tamamen güneş ışığı altında olmadığını fark edeceksiniz. Tıpkı Dünya'da olduğu gibi Vesta'da da mevsimler bulunuyor, çünkü yüksek kuzey enlemlerinde ışık yoktur. Şu an Vesta'nın kuzey kutup bölgesi karanlıkta ve kış mevsimini yaşıyor. Vesta'nın yarısı gün ışığı altında diğer yarısı olan kuzey kutbu ise karanlıkta. Videoda göze çarpan bir diğer özellik ise güney kutup bölgesindeki büyük dairesel yapı. Bilim insanları ilk kez Hubble Uzay Teleskopu'nun tespit ettiği bu dairesel yapının özelliklerini anlamak için uğraş veriyor. Birkaç km yüksekliğindeki kayalarla çevrili dairesel yapı ve yüzlerce km genişliğe sahip. Yapının merkezinde ise katlanmış yüzey üzerinde yükselen ve yaklaşık 15 km yüksekliğe ulaşan bir dağ bulunuyor. Şafak, Vesta yüzeyinden yaklaşık 2700 km uzaklıktayken elde edilen bu görüntülerle dönme ekseni, enlem ve boylam koordinatları hesaplandı. Şafak ekibinin amacı ise Vesta'nın gökküresinin dönme ekseninin yönünü hassas olarak hesaplamak. 1 Yorum muhteşem bi video.facete paylaştım...kendimi uzayda seyahat ediyormuş gibi hissettim valla:))"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/safak-vesta-yorungesine-giriyor/", "text": "NASA'nın Şafak uzay aracı asteroit Kuşağı içindeki Vesta ile dostça zaman geçirmeye başladı. Araç asteroite -tavla oynama mesafesi kadar-, 41 000 km kadar yaklaşarak dostluklarını pekiştirecek. Aracın bugün asteroitin yörüngesine bugün girmesini ve ilerleyen günlerde de belirli bir yörüngeye oturmasını bekleniyor. Bunun için Pazar günü araçtan her şeyin normal olduğunu bildiren bir mesaj alınması gerekiyor. Uzay aracı ve asteroit bizden 188 milyon km kadar uzaklıkta bulunuyor. NASA'nın Jet İticileri Laboratuarı'ndan Şafak projesi müdürü Robert Mase: Bu aşamaya gelebilmek için dört yıl bekledik. Şimdiye kadar Şafak her şeyin yolunda ve hesaplandığı gibi ilerlediğini bildirdi diyor. Mühendisler Vesta'nın Güneş çevresindeki yörüngesini doğru olarak analiz ettikten sonra Şafak aracına talimatlarını iletmiş ve aracın doğru zamanda ve doğru yerde olmasını sağlamışlardır. Sonraki birkaç gün içinde Vesta'nın kütle çekimi Şafak'ı etkileyerek onun biraz daha alçalmasını sağlayacak. Ancak daha sonra Şafak dizginleri eline alıp doğru yörüngeye oturup Vesta'nın çevresindeki tularına başlayacak. Eylül 2007 yılında fırlatılan Şafak, Temmuz 2012'de ikinci hedefi olan cüce gezegen Ceres'e doğru yol alacak. Böylece araç Dünya'nın ötesinde Güneş Sistemi'nde iki cismin yörüngesine yerleşen ilk araç olma unvanını da elde edecek. Şafak'ın Vesta hakkında elde ettiği verileri ve görüntüleri aşağıdaki adreslerden izleyebilirsiniz: Twitter adresi: http://www.twitter.com/NASA_Dawn ."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/safak-vestada-sulu-mineral-kesfetti/", "text": "Şafak asteroit Vesta yörüngesinden ayrılmasına karşılık verileri işlenmeye devam ediyor. Vesta'nın ekvator bölgesindeki yüzeyin renkli olmasını sağlayan maddenin uçucu ve kolayca buharlaşan yapıda olduğu fark edildi. Yüzeydeki derin çukurlardaki uçucu özelliğe sahip hidratlı mineraller büyük bir olasılıkla yer altından kaynayan su ile oluşuyor. Dawn, Vesta üzerinde buz ve suyun izine rastlamadı ancak dev asteroidin yüzeyinde kimyasal ve jeolojik yolla oluşan tozun içinde hidratlı minerallerin bulunduğunu bildirdi. Tuscon'daki Gezegen Bilimleri Enstitüsü'nden Thomas Prettyman tarafından yönetilen Şafak Gama Işını ve Nötron Algılayıcısı aletinin elde ettiği hidrojen izi, büyük bir olasılıkla Vesta'nın yüzeyinde hidroksit ya da su olduğunu gösteriyor. Vesta içinde saklanan hidrojen asteroitle düşük hızlarla çarpışan karbon zengini göktaşları sayesinde, dışarı sulu mineral şeklinde çıkmış gibi görünüyor diyor Prettyman. John Hopkins Üniversitesi Uygulamalı Fizik Laboratuarı'ndan Brett Denevi'nin başını çektiği ekip ise asteoritin yüzeyindeki çukurları buharlaşan madde sonucunda oluştuğu şeklinde açıklıyor. Vesta ana asteroit kuşağındaki en büyük nesnedir. Bu veriler yüzeyden 130 km uzaklıktayken elde edildi. Şafak, 5 Eylül günü ikinci hedefi olan Ceres'e ulaşmak üzere Vesta'dan ayrılmıştı. Bilimciler asteroidin kutuplarında su buzunun olduğunu düşünüyor. Ancak uydumuz olan Ay'ın tersine Vesta'nın kraterlerinde görünür durumda buz yok. Son veriler bu buzun ekvatora yakın bölgelere kaydığını gösteriyor. Bazı durumlarda bir uzay taşı yüksek hızda yüzeye çarpar. Çarpışma sonucunda oluşan ısı su içindeki hidrojeni açığa çıkarır.1 kmçapındaki bir çukurun dibindeki su 200 m derinlere kadar uzanabilir. Şafak'ın kamera görüntülerine bakılırsa buna en iyi örnek Marcia Krateri'dir. Denevi: Bu çukurlar Mars'taki çukurlara benziyor. Ancak Mars çukurlarındaki gibi Vesta'nın çukurlarında da su bulunması beklenmedik bir keşif oldu. Bu ise suyun Vesta'nın jeolojik yapısı ve yüzey değişimlerinde etkili olduğunu göstermektedir diyor. GRaND'ın elde ettiği veriler Vesta yüzeyinin kimyasal bileşenlerini de ortaya çıkarmaktadır. Yüzeyde oksijen, silisyum ve demir izine rastlanmıştır. Bu unsurlara göre Vesta, Dünya'da bulunan bir asteroit sınıfına ait Hovardit, Ökritler ve Diyojenit göktaşları grubundan olduğunu gösterir. Elbette tüm bu elementlere bir de açığa çıkınca hemen buharlaşan ve yeni keşfedilen maddeyi de eklemeliyiz."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/safaktan-ceres-detaylari/", "text": "Gökbilimcilerin 2015 yılındaki gözdelerinden biri de cüce gezegen Ceres'ti. Ceres çevresinde dolanan Şafak uzay aracı gezegenin oldukça yakınından geçerek önemli ayrıntıları iletti. Şafak 19-23 Aralık 2015 tarihleri arasında Ceres'in 385 km uzağından geçerek bu fotoğrafları elde etti. Piksel başına 35 metre olan çözünürlükle fotoğrafı üretilen Kupalo Krateri Ceres'teki en genç kraterlerden biridir. Kraterin duvarında gözlenen parlaklığın nedeni tuz kökenli olabilir. Krater muhtemelen aldığı şiddetli bir darbe sonucu oluşmuştur. Araştırmacılar Occator Krateri merkezindeki parlak noktalarda da benzer durumun olduğunu düşünüyor. 26 km çapındaki Kupalo Krateri güney enlemlerde yer almaktadır ve adını Slav bitki ve hasat tanrısından almaktadır. Şafak ayrıca 126 km genişliğindeki Dantu Krateri'ndeki kırık ağlarını da tespit etti. Bunun benzeri, uydumuz Ay'daki Tycho adlı genç ve büyük kraterde de görülebilir. Kırıklar, dipten gelerek yükselen sıcak malzemenin daha sonra soğuduğunu işaret ediyor olabilir. Şafak üzerindeki Görünür ve Kızılötesi haritalama tayfölçeri ile yüzeyden yansıyan ışığın farklı dalga boylarında algılanan mineraller tespit edilebilir. Şafak aracındaki gama ışını ve nötron detektörü ile de cüce gezegenin yüzey yapısının ayrıntıları ve element bolluğu yardımıyla nasıl bir değişim izlediği anlaşılmaya çalışılıyor. Şafak 30 Haziran 2016'ya kadar Ceres'ten veri yollamayı sürdürecek. Araç 2011 ve 2012'de 14 ay boyunca dev asteroit Vesta'yı izledikten sonra 6 Mart 2015'de Ceres'e ulaşmıştı."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/safaktan-ilk-ceres-goruntusu/", "text": "Şafak uzay aracı ana asteroit kuşağının en büyük cismi ve hakkında en az bilgi sahibi olduğumuz Ceres'e yaklaşıyor. Araç cüce gezegenden 1,2 milyon km uzaktayken nasıl göründüğünü gösterdi. NASA'nın Jet İticileri Laboratuarı'ndan Şafak ekibi yöneticisi Marc Rayman: Sonunda henüz gizemini koruyan bu yabancı dünyanın tüm sırlarına erişeceğiz. Ceres ile birlikte Güneş Sistemi'nin başlangıcından bu yana olan değişimleri farklı bir açıdan göreceğiz diyor. Şafak önümüzdeki Mart ayında Ceres'in yörüngesine girecek. Ceres'i şimdiye kadar en iyi Hubble Uzay Teleskopu görüntülemişti. 2015 yılının başlarında Şafak aracı Ceres'in daha iyi görüntülerini iletmeye başlayacak. Şafak, 2007 yılında fırlatıldığından bu yana 168 milyon km yol katetti ve Ceres'ten önce asteroit Vesta'yı ziyaret etti. Vesta ile Ceres arası, Dünya ile Güneş arasındaki uzaklıktan daha fazladır. Vesta yörüngesinde 14 ay geçiren Şafak, asteroitin yüzeyiyle ilgili çok önemli bilgilere ulaştı ve asteroitin yüzey haritasını oluşturdu. Vesta ile Ceres ana asteroit kuşağının en büyük iki cismidir. Şafak aracının ilettiği bu yeni görüntü Dünya'dan Venüs'ün göründüğü kadar parlaktır. Ceres 950 km çapındadır."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/sahanda-yumurta-bulutsusuyla-gozleriniz-bayram-etsin/", "text": "ESO-VLT'den nadir bir görüntü Gökbilimcilerce IRAS 17163-3907 olarak adlandırılan devasa yıldız, Güneş'ten yaklaşık bin kat büyük bir çapa sahip. Dünya'ya olan 13 000 ışık-yılı uzaklığıyla bu yıldız şu anki bilgimize göre- bize en yakın sarı hiperdev ve yeni gözlemler bu yıldızın Güneş'ten 500 000 kat daha parlak olduğunu gösterdi . Bu yeni imgeleri ortaya çıkaran takımın lideri Eric Lagadec , Bu cismin kırmızı ötesinde çok parlak olduğu biliniyordu ancak kimse daha önce bu kaynağın sarı hiperdev olduğunu saptamamıştı, diye konuştu. Bu yıldızın gözlemleri ve çevresindeki kabukların keşfi, VLT üzerindeki VISIR kırmızı ötesi kamerası ile gerçekleştirildi. Bu resimler, cismin çevresindeki maddeyi açıkça gösteren ve neredeyse mükemmel küreselliğe sahip iki kabuğu ortaya çıkaran ilk resimler olma özelliğine sahip. Eğer Sahanda Yumurta Bulutsusu Güneş Sistemi'nin merkezine yerleştirilseydi; Dünya yıldızın derinliklerinde yer bulur, Jüpiter gezegeninin yörüngesiyse yıldızın yüzeyinin hemen dışında kalırdı. Yıldızın etrafındaki bulutsu ise tüm gezegen ve cüce gezegenler ile yörüngeleri Neptün'ün yörüngesinin epey dışında kalan kuyrukluyıldızların bir kısmını kapsardı. Dış kabuğun yarıçapının Dünya'yla Güneş arasındaki mesafenin 10 000 katı olduğu bulunmuştur. Sıklıkla patlama olaylarının gözlendiği sarı hiperdevler, evrimlerinin en sıradışı etkin evresinde bulunmaktadırlar: Sözü edilen yıldız, Güneş'in kütlesinin dört katı kadar kütleyi bir kaç yıl içinde atmıştır . Bu patlamalar süresince yıldızdan dışarı atılan gazla birlikte silikatlarca zengin tozdan oluşan bu madde, bulutsunun hacimli çift kabuğunu oluşturmuştur. Yıldızın bu etkinliği, kısa bir zaman içinde büyük bir patlamayla Gökadamızdaki yakın gelecekte meydana gelecek supernova patlamalarından biriyle bu yıldızın hayatının sonlanacağının isareti olarak görülebilir . Süpernovalar hem pek çok önemli kimyasal elementle yıldızlararası ortamı besler hem de meydana getirdikleri şok dalgalarıyla yeni yıldızların oluşumunu tetiklerler. Çok Büyük Teleskop'ta bulunan orta kırmızı ötesi aleti VISIR, burada mavi, yeşil ve kırmızıyla belirtilmiş üç orta kırmızı ötesi süzgeçinden geçen ışınlardan oluşturulan bu iştah açıcı imgeyi yakalamıştır . Notlar Bu isim, cismin bir kırmızı ötesi kaynağı olarak ilk kez IRAS uydusu tarafından 1983'te gözlendiğini ve isimdeki rakamlar ise yıldızın gökyüzündeki yerini, yani Samanyolu'nun kalbinde Akrep Takımyıldızı'nda bulunduğunu göstermektedir. IRAS 17163-3907, kırmızı ötesinde, IRAS tarafından gözlenen 12 mikron dalgaboyunda, gökyüzünün en parlak 30 yıldızından biridir; ancak görünür ışıkta çok sönük olduğu için uzun süre dikkatlerden kaçmıştır. Yıldızın toplam kütlesinin, Güneş'in kütlesinin yaklaşık yirmi katı olduğu kestirilmektedir. Yakabildikleri tüm Hidrojeni yaktıktan sonra 10 ve daha büyük Güneş kütlesine sahip yıldızlar kırmızı süperdev olurlar. Kırmızı süperdev evresi, yıldızın yakabildiği tüm Helyum'u yakmasıyla sona erer. Yüksek kütleli bu yıldızlardan bazıları ise daha sonraki birkaç milyon yıllarını sarı hiperdev evresinde geçirirler. Bu evre, bu yıldızların yaşamlarında, parlak mavi değişken denilen başka bir az rastlanan yıldız tipine hızlıca evrilmelerinden önceki görece kısa bir döneme karşılıp gelir. Bu sıcak ve parlak yıldızların parlaklıkları değişkenlik gösterir ve bu yıldızlar oluşturdukları kuvvetli yıldız rüzgarlarıyla madde kaybederler. Öte yandan bu, böyle bir yıldızın evrim macerasının sonu değildir: Bu tür bir yıldız, ömrünü güçlü bir supernova patlamasıyla tamamlamadan önce Wolf-Rayet (http://www.eso.org/public/images/wr124/) olarak adlandırılan başka bir kararsız yıldız haline gelebilir. Kullanılan üç orta kırmızı ötesi süzgeç, 8590 nm , 11 850 nm ve 12 810 nm civarındaki ışığı geçirmektedir. Çeviri: ESO-Türkiye"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/sahne-isigi-altinda-bir-yildiz/", "text": "ESO'nun Şili'deki La Silla Gözlemevi'nde alınan bu görüntüde yeni oluşan bir yıldızın ışığının çevredeki kozmik bulutları aydınlattığı görülüyor. HD 97300 adlı yıldızı çevreleyen geniş bulutların içindeki toz parçacıkları yıldız ışığını sis içindeki araç farına benzer şekilde etrafa yayarak, yansıma bulutsusu IC 2631'i meydana getiriyor. Bu yeni görüntüdeki parıldayan bölge MPG/ESO 2.2-metre teleskopu ile alınan yansıma bulutsusu olarak bilinen IC 2631'dir. Bu nesneler yakındaki bir yıldızın ışığını uzaya saçarak, burada görüntülendiği şekilde hayret verici ışık gösterileri meydana getiren kozmik toz bulutlarıdır. IC 2631 çok sayıda yeni doğmuş ve halen oluşmakta olan çok sayıda yıldıza ev sahipliği yapan büyük bir gaz ve toz bulutu olan Bukalemun Kompeksi'ndeki en parlak bulutsudur. Bu bölge güney gökküresi takımyıldızlarından Bukalemun doğrultusunda ve yaklaşık 500 ışık-yılı uzaklıkta yer almaktadır. IC 2631, yakınlarında bulunan, oldukça genç olmasının yanı sıra büyük kütleli ve parlak bir yıldız olan HD 97300 tarafından aydınlatılmaktadır. Bu bölge tamamen yıldız-oluşturan maddelerle dolu olup, görüntüde IC 2631'in üstünde ve altında göze çarpan karanlık bulutsuların varlığı bunu apaçık ortaya koymaktadır. Gaz ve toz bakımından oldukça yoğun olan karanlık bulutsular arka fondaki yıldız ışığının geçişini engellemektedir. Baskın varlığına rağmen HD 97300'ün sol tarafı da görüş açısında tutulmalı. Buradaki T Tauri yıldızı görece küçük yıldızlar için görülebilir en genç döneminde. Bu yıldızlar olgunlaşıp yetişkin hale geldiklerinde kütle kaybederek büzülmektedirler. Ancak bu yıldızlar T Tauri aşamasında ana kol yıldızları olarak milyarlarca yıl kalacakları daha tutarlı boyutlarına henüz geçmediler. Bu yeni yıldızlar şimdiden ana kol aşamalarındaki hallerine benzer şekilde yüzey sıcaklığına ulaşmış olup, T-Tauri-aşamasındaki nesneler daha sonraki yaşlarına göre boyut olarak daha büyük olduklarından daha parlak görünmektedirler. Normal anakol yıldızları gibi çekirdeklerinde henüz hidrojeni helyuma çeviren füzyon aşaması başlamamış olsa da büzülme yoluyla elde ettikleri ısıyla termal kasları kasılmaktadır. Burada HD 97300 tarafından meydana getirilmesine benzer şekilde yansıtma bulutsuları sadece yıldız ışığını uzaya geri saçmaktadır. Çok sıcak yıldızlardan yayınlanan, mor-ötesi ışınım gibi daha fazla enerjiye sahip olan yıldız ışığı çevredeki gazı iyonlaştırarak kendi ışığını yaymasını sağlamaktadır. Bu salma bulutsuları daha sıcak ve daha güçlü olgun yıldızların varlığına işaret etmekte ve bu da binlerce ışık-yılı boyunca gözlenebilmektedir. HD 97300 o kadar da güçlü değil, ve sahne ışığı altındaki zamanı henüz dolmadı. ESO-Türkiye"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/sakin-yildizin-etrafinda-en-yakin-iliman-dunya-kesfedildi/", "text": "ESO'nun HARPS aygıtı ile Ross 128'in etrafında Dünya-kütlesinde ötegezegen bulundu ESO'nun benzersiz gezegen avcısı HARPS aygıtını kullanan bir ekip Güneş Sisteminden sadece 11 ışık-yılı uzaklıkta Dünya-boyutlarında ılıman bir gezegen keşfetti. Ross 128 b olarak isimlendirilen yeni gezegen Proxima b'den sonra tespit edilen en yakın ikinci ılıman dünya oldu. Gezegen aynı zamanda sakin bir kırmızı cüce yıldızın etrafında bulunan en yakın ötegezegen unvanına sahip oldu, bu da gezegenin potansiyel olarak yaşam barındırma olasılığını artırıyor. Ross 128 b ESO'nun Aşırı Büyük teleskopu için atmosferinde biyo-işaretçilerin aranacağı birincil hedeflerden biri olacak. ESO'nun Şili'deki La Silla Gözlemevi'nde bulunan Yüksek Hassasiyetli Dikey Hız Gezegen Araştırıcısı ile çalışan bir ekip kırmızı cüce yıldız Ross 128'in etrafındaki turunu 9,9 günde tamamlayan küçük-kütleli bir gezegene sahip olduğunu buldu. Bu Dünya-boyutlarındaki gezegenin ılıman olması bekleniyor, yani yüzey sıcaklığı da Yeryüzü'ne benzer olabilir. Ross 128 ılıman bir ötegezegene ev sahipliği yapan en sakin yakın yıldızdır. Bu keşif HARPS'ın on yıldan uzun süredir devam eden görüntüleme gözlemleri ile son teknoloji ürünü veri indirgeme ve analiz yöntemlerine dayanmaktadır. Yalnızca HARPS bu şekilde bir hassasiyete sahip olabilir ve çalışmaya başladığı 15 yıldan bu yana en iyi dikey hız aygıtı olarak kalmaya devam etmektedir, diyor keşif makalesinin eş-yazarı Nicola Astudillo-Defru . Aslında ekibin başındaki Xavier Bonfils HARPS programlarının adını diğer yıldızlara göre Güneş'e daha benzer olan ve Dünya'nın soğuk ikizlerini aramanın daha kolay olduğu mutluluk kısayolu şeklinde adlandırdılar . Aralarında Proxima Centauri'nin de olduğu çoğu kırmızı cüce yıldız ara sıra yörüngelerindeki gezegenleri de etkileyen ölümcül mor-ötesi ve X-ışın radyasyonu şeklinde parlamalara maruz bırakır. Bununla birlikte, Ross 128 çok daha sakin bir yıldız gibi görünüyor, bu sayede gezegenleri olası bir yaşama ev sahipliği yapacak en rahat yerler olabilir. Şu anda Dünya'dan 11 ışık-yılı uzaklıkta olsa da, bize doğru hareket ettiği için, kozmik ölçekte göz açıp-kapatma kadar sayılan, sadece 79 000 yıl içinde en yakın yıldızsal komşumuz olması beklenmektedir. Proxima b'nin tacını alacak olan Ross 128 b Dünya'ya en yakın ötegezegen haline gelecektir! HARPS ile alınan verilere göre ekip Ross 128 b'nin yörüngesinin Dünya-Güneş arasındaki mesafenin 20'de biri kadar olduğunu buldu. Yıldızına yakın olmasına rağmen Ross 128 b, Dünya'dakinin sadece 1.38 katı kadar radyasyona maruz kalıyor. Bu sayede Ross 128 b'nin denge sıcaklığının -60 ila 20 santigrat derece arasında olduğu tahmin ediliyor. Bunun nedeni ev sahibi yıldızının soğuk ve sönük doğasıdır. Keşifte yer alan bilim insanları Ross 128 b'yi ılıman bir gezegen olarak görseler de, gezegenin, yüzeyinde sıvı halde su bulunabildiği yaşanabilir bölgenin içinde, dışında ya da sınırlarında mı olduğu belirsizliğini koruyor. Gökbilimcilerin tespit ettiği ılıman ötegezegenlerin sayısı artsa da, sonraki adımda atmosferlerinin, bileşimlerinin ve kimyalarının ayrıntılı araştırılması yer alıyor. Çok yakın ötegezegenlerin atmosferlerinde, oksijen gibi biyo-işaretçilerin olası tespiti hayati ve çok büyük bir adım olup, ESO'nun Aşırı Büyük Teleskopu bunu yerine getirebilmek için ilk sıradadır . ESO'daki yeni tesisler Dünya-kütlesindeki gezegenlerin ayırt edilmesinde ilk kritik adımları yerine getirecektir. Özellikle, HARPS'ın kırmızı ötesi kolu NIRPS, çoğunlukla kırmızı-ötesinde ışıma yapan kırmızı cüce gözlemlerindeki etkinliğimizi artıracak. Ve sonrasında, ELT sayesinde bu gezegenlerden çokça gözleyerek sınıflandırabileceğiz, diye sonlandırıyor Xavier Bonfils. Notlar Küçük-kütleli bir kırmızı cüce yıldızın etrafındaki bir gezegen yıldızı üzerinde kütleçekimsel olarak, benzer bir gezegenin çok daha uzakta Güneş gibi çok daha büyük bir yıldıza uyguladığından, daha büyük bir etkiye neden olur. Sonuç olarak bu tepki hareketi hızının tespiti çok daha kolaydır. Bununla birlikte, kırmızı cüce yıldızlar, çok hassas ölçümlerin gerektiği gözlemlerde yeterli sinyal toplamayı zorlaştıracak kadar sönüktürler. Yaşanabilir kuşak bir yıldızın etrafındaki yörünge aralıkları olup, gezegenin yüzeyindeki suyun sıvı halde kalabilmesi için gereken sıcaklıkları içermelidir. Bu sadece yıldızlarına yeterince yakın olan ve açısal olarak ayırt edilebilen birkaç ötegezegen için mümkündür. ESO/Türkiye"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/sakli-hazine-stein-verileri-isleniyor/", "text": "5 Eylül 2008'de Stein asteroitinin üzerinden geçen ESA'nın Rosetta aracının verileri işleniyor. 5 km çapındaki göktaşının 800 km yakınından geçen Rosetta'nın Geniş açılı Kamerası ile elde edilen veriler amatör gökbilimci Ted Stryk tarafından işlendi. Görüntüde krater diplerindeki karanlık ve duvarlarındaki aydınlık kısımlar göze çarpıyor. Burada bazı çıkıntılı kısımlar yüzeydeki kayalara ait de olabilir. Stein'deki en çarpıcı özellik güney kutbunda görülen 2 km genişliğinde ve 300 derinliğindeki boşluktur. Asteroidin elması andıran bu kraterinden dolayı lakabı 'gökyüzündeki elmas' tır. Bu görüş açısından asteroitin merkezinde dairesel Topaz adlı krater, yaklaşık 650 m genişliğinde ve 80 m derinliktedir. Birkaç elmaslı krater zinciri de asteroitin sağ tarafında kuzey kutbuna doğru uzanmaktadır. Asteroitte şimdiye kadar yaklaşık 40 krater tespit edildi. Asteroitin uğradığı darbeler sonucunda açılan bu çukurlardan yüzeye fırlayan madde, yüzeyin görünümünü büyük ölçüde değiştirmiştir. Rosetta Temmuz 2010'da Lutetia asteroitinin yanından geçti. 20 Ocak 2014 ile Mayıs 2014 arasında ise 67P/Churyumov-Gerasimenko kuyrukluyıldızını ziyaret edecek. Bundan birkaç ay sonra da Philae adlı bir kuyrukluyıldızın üzerinde kontrollü olarak inecek. Kuyrukluyıldızlar Güneş Sistemi'nin bozulmamış ilkel yapı taşları olarak kabul edilir. Rosetta verileri bilimcilerin yerel kozmik bölgemizin evrimini anlamalarına yardımcı olacaktır."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/sali-gecesi-aya-carpacaklar/", "text": "Bilimciler Ay'ın iç yapısı ve bileşimi hakkında daha fazla bilgi edinmek amacıyla GRAIL ikizlerini 18 Aralık Salı gününün ilk saatlerinde, Türkiye saatiyle 00:28'de Ay'ın kuzey kutbu yakınlarındaki bir dağa kontrollü bir şekilde çarptıracak. Ebb ve Flow adlı ikizler Ay çevresindeki alçak yörüngeleri ve ileride gerçekleştirilmesi olası daha ileri bilimsel projelere engel olmamaları için Ay yüzeyine gönderilecek. İkizler şimdiye kadar oluşturulmuş en ayrıntılı Ay yüzeyi haritasını oluşturdular. Harita Dünya ve Güneş Sistemi'ndeki diiğer karasal gezegenlerin nasıl oluştuğu ve evrimleştiği çalışmalarında kullanılabilecek. Cambridge Massachusetts Teknoloji Enstitüsü'nden Grail ekibinden Maria Zuber: Bu veda bizim için çok zor olacak. Küçük ikiz robotlar Ay sondaları için örnek olmuş ve gezegen bilimcilere önemli katkılar sunmuşlardır diyor. İki uzay aracı Goldschmidt adındaki bir kraterin duvarına çarpacak. Uzay araçları 1 Ocak 2012'de görevlerine başlamıştı. Araçlar Mont Bozeman'daki bir ilköğretim okulu öğrencileri tarafından adlandırılmıştı. Önce Ebb 00:28:40'da Ay yüzeyine dalış yapacak. İkizi Flow ise bundan yaklaşık 20 saniye sonra ikizini izleyecek. İki sonda da saniyede 1,7 km hızla yüzeye çarpacak. Ebb ve Flow görevlerini yine önemli bir deneyle bitirecek. Yakıt tanklarındaki mevcut yakıtı bitirene kadar motorlarını ateşleyecekler. Böylece NASA mühendisleri gelecek uzay görevleri için ne kadar yakıt gerekeceğini daha doğru hesaplayabilecekler. NASA'nın Jet İticileri Laboratuarı'ndan Grail projesi müdürü David Lehman: Ay ikizlerimiz görevlerini trajik bir şekilde sonlandıracak. Ancak bu olmasaydı da sondalar zaten Ay'a düşecekti. Bu nedenle onların son deneyi bize gelecekteki yörünge projeleri için önemli mühendislik sonuçlar verecek diyor. Mart ve Mayıs aylarından bu yana Ebb ve Flow yaklaşık 55 km yükseklikteki yörüngelerinden veriler topladı. Araçların yüksekliği en ayrıntılı yüzey özelliklerini elde etmek için 30 Ağustos'ta 23 km'ye düşürülmüştü."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/samanolundan-kacan-iki-dev-balon/", "text": "Gökadamız merkezinden 2 milyon yıl önce yükselen gaz bulutlarını şimdi görebiliyoruz. Galaktik merkez yönünde yükselen ve gama ışınları altında kendini gösteren yapı beş yıl önce X-ışını ve radyo dalgaları gözlemleriyle fark edildi. Ama gökbilimcilerin yayılan ışınımın hızını ve bileşimini ölçmek için Hubble Uzay Teleskopuna ihtiyaçları vardı. Böylece bu dışarı süzülen kütle miktarını ve hareketin nedenini öğrenebilirlerdi. Samanyolu merkezinden bir yıldız doğumu sırasında ya da süper kütleli bir karadelik çevresinden dışarı atılan maddeyi andıran kaçış için gökbilimciler iki senaryo öne sürüyor. Diğer gökadaların çekirdeklerinden yayılan yüklü parçacıkların akımlarıyla oluşan gaz rüzgarları bilinmesine karşılık kendi gökadamızda böyle bir akımı görmek için çok hassas ölçümlere ihtiyaç duyulur. Baltimore Uzay Teleskopu Enstitüsü'nden Andrew Fox: Diğer gökadaların merkezlerinden dışarı akışı görebiliyoruz. Uzak gökadalara göre 25.000 ışık yılı gibi oldukça yakınımızda gerçekleşen bulut akışlarını şimdi görebiliyoruz. Hem de en ön sıradan. Bu yapıların ayrıntılarını inceleyebiliyoruz. Oluşan kabarcığın büyüklüğünü hesaplayabiliyoruz ki bu oldukça büyük diyor. Samanyolu merkezini kuşatan dev loblar başta Fermi Gama-Işını Uzay Teleskopu tarafından fark edildi. Bunun gökada çekirdeğinde gerçekleşen şiddetli olayların ardından uzaya yüksek enerjili gama ışınlarının neden olduğu önerildi. Fox çıkışlar hakkında daha fazla bilgi almak amacıyla uzak bir kuasardan gelen morötesi ışığı temel alarak Hubble'ın Kozmik Kökenli Tayfçekeri'ni kullandı. Lobun sıcaklığı, hızı, genişleme miktarı, yapısı gibi özellikler COS ile belirlenebilir. Fox'un ekibi Dünya'ya yakın olan lobun hızını uzaktakine göre hesaplamayı başardı. Buna göre dev balon galaktik merkezden saatte 3 milyon kilometre hızla uzaklaşıyor. Uzay Teleskopu Bilim Enstitüsü'nden Rongmon Bordoloi: Bu tam olarak iki kutuplu bir çıkış. Dışa doğru şişmiş ve bir ucu gökada merkezine bağlı koca iki balon diyor. COS gözlemleri gözlenen malzemenin gaz bulutu içinde dağıldığını belirledi. COS gazın yıldızların içinde üretilen ağır elementlerce zenginleştirilmiş ve fosil yıldız kalıntılarının izlerini gösteren silisyum, karbon, alüminyumun varlığını gösterdi. COS sıcaklığı merkezde yaklaşık 18 milyon derece olan süper-sıcak gazın dışa doğru soğuyarak 17.500 dereceye kadar düştüğünü ölçtü. Sıcak gaz gökada diskinden soğuyarak uzaklaşıyor diyor Fox. Tüm bu bilgilere uzaktaki kuasardan gelen ışığın bir balonu iğneyle deler gibi balonun içinden geçmesi sonucu ulaşıldı. Kütle miktarı ise alınan örneğin tam çözümlemesiyle hesaplanacak. Gökbilimciler bu enerjiye neden olan patlama ya da patlamaya neden olan cismin kökenini balonun çeşitli yerlerindeki kütle hızı ve miktarının karşılaştırılmasıyla öngörebilecek. Çıkışlar için olası bir neden büyük yıldızların yaşamlarını bitiren süpernova patlamaları gösteriliyor. Başka bir senaryoya göreyse Samanyolu merkezindeki süper kütleli karadeliğe yakalanan bir yıldız ya da yıldız grubundan yayılan gaz çıkışı. Karadelik çevresinde oluşan patlamalar dışarı doğru savrulurken soğur. Gözlenen kabarcıklar gökadanın ömrüne göre oldukça kısa ömürlüdür. Dolayısıyla bu olay Samanyolu tarihi boyunca tekrarlanmış olmalıdır. Çıkışlar kesikli bir biçimde gerçekleşiyor gibi görünüyor. Bir yerde havaya uçan madde çıkışı hızlandırıyor olabilir. Başka kuasarlardan gelen ışığı temel alarak çıkışların antik olanlarını bulmamız mümkün olabilir diyor Fox. Galaktik rüzgarlar yıldız doğum fabrikası gibi işleyen M82 benzeri gökadalarda oldukça yaygın görülür. yıldız oluşum miktarı ile bu gaz çıkışları arasında bir bağlantı var gibi görünüyor. Samanyolu yılda 1-2 yıldız üretebilmesine karşılık yakın komşu gökada yüksek miktarda yıldız üretebiliyor diyor Fox."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/samanyolu-bilinenden-daha-buyuk/", "text": "Samanyolu gibi sarmal gökadalar yıldızlarının büyük bir kısmının yer aldığı ince disklere sahiptir. Bu disklerin boyutu sınırlıdır ve belirli yarıçaplarının ötesindeki yıldız sayısı azdır. Gökadamız merkezindeki yıldızların Güneş'ten iki kattan daha uzun mesafede olduğu anlaşıldı. Yıldızımız gökada yarıçapının yaklaşık yarısında yer alıyor. Ancak şimdi biliyoruz ki bu uzaklığın üç katından biraz daha uzaklarda yer alan yıldızlar bulunuyor. Hatta bazıları Güneş'ten merkeze uzaklığının dört katı kadar uzakta. Kanarya Adaları Astrofizik Enstitüsünde görevli araştırmacı Martin Lopez-Corredoira: gökadamızın diski 200 bin ışık yılından daha büyüktür diyor. Genel olarak Samanyolu gibi gökadalar sarmal kollar içeren dönen bir disk ve onu çevreleyen küresel şekilli halodan oluşur. bu araştırma galaktik düzlemdeki yıldızlar ile haloda yer alan yıldızların metal bolluğu benzerliğine bakılarak gerçekleşti. Görselin açıklaması: Sarı nokta Güneş'i sembolize etmektedir. Sol taraftaki iki olasılık değeri ise bu bölgelerde yıldız olma olasılığıdır. Görsel telif hakkı: R. Hurt, SSC-Caltech, NASA / JPL-Caltech Meraklısı için: Makaleyi görmek için tıklayınız."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/samanyolu-egriymis/", "text": "Görsel olarak Samanyolu her zaman düz ve sarmal şekilde gösterilir. Gerçekte ise durum bu değil. Samanyolu'nun eğilmiş ve bükülmüş olduğu belirlendi. Uzak noktalardaki 1339 yıldıza ait çalışmaya göre Samanyolu'nun 'uçları' bükülmüş durumda. Seçilen 1339 yıldız Cepheid değişken türünde. Yani parlaklıkları sürekli değişen yıldızlar. Bir yıldızın parlaklığına bakarak bize yakın mı uzak mı olduğunu söylemek zordur. Bunun için gökbilimciler parlaklıkları değişen yıldızlara bakarak uzaklığı kestirmeye çalışırlar. Gökbilimciler WISE teleskopunun kızılötesi yıldız verilerine bakarak büyük bir Cepheid grubunu belirledi. Daha sonra bunların uzaklıklarını ölçerek 3B ortamda gökadadaki dağılımlarını gerçekleştirdiler. Sonuçta gökadamızın yeni haritasına ulaşıldı. Aslında Samanyolu'ndaki gaz diskinin bükülmüş olduğu biliniyordu. Ancak gaz aynı zamanda görünür diskte yıldızların iki katına kadar uzanır. Kenarlardaki gaz yıldızlara göre daha yüksekte ya da daha aşağı noktalara uzanır. Yani yıldızlar gazın şeklini izlemez. Yıldız haritasını kesinleştirmek için uzaklıklar daha net hesaplamaya çalışıldı. Daha önce bir düzine gökada da görülen bükülmenin Samanyolu'nda da olduğu bu yolla anlaşıldı. Bu olayın nedenleri üzerinde de ayrıntılı çalışmalar yapılacaktır. Yapılan bu çalışma sadece gökadamızın şeklini ortaya koyuyor. 2 Yorumlar bu açıklama beni pek tatmin etmedi,şimdiye kadar neden açıklanmadı yoksa yenimi keşfedildi,bu eğrilik daha önce diğer galaksilerde neden görülmedi veya incelenmedi?bu şekilde incelenen başka galaksiler varmı?selamlar. Egriligin oldugu bolgelerde buyuk kutleli cekim merkezleri, kadadelikler olabilir. Ya da baska galaksilerle birlesmenin etkileri devam ediyordur."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/samanyolu-merkezinde-buyuk-patlama/", "text": "Gökbilimciler Samanyolu merkezindeki süper kütleli karadelikte büyük X-ışını patlaması tespit etti. NASA'nın Chandra X-ışını Gözlemevi'nin fark ettiği olay, karadeliğin davranışını ve çevresindeki yapı hakkında soru işaretlerine neden olmaktadır. Yay A* olarak bilinen Samanyolu merkezindeki süper kütleli karadelik yaklaşık 4,5 milyon güneş kütlelidir. Gökbilimciler Yay A* yakınında G2 adlı bir gaz bulutu tespit etmiş ve bunun karadelikle etkileşimini yakın takibe almıştı. Massachusetts Amherst Kolej'den araştırmacı Darly Haggard: Ne yazık ki G2 gaz bulutunda beklediğimiz havai fişekler oluşmadı. Ancak doğanın şaşırtıcı etkisi kendisini yine gösterdi ve başka bir patlama gördük diyor. 14 Eylül 2013'de Haggard ve ekibi Yay A* yakınında normalden 400 kat daha parlak bir X-ışını parlaması belirledi. Bu, Yay A* yakınındaki 2012 yılında görülen X-ışını parlamasına göre üç kat daha fazla bir patlamaydı. 20 Ekim 2014'de görülenden ise 200 kat daha parlaktır. Gökbilimciler G2'nin 2014'de karadeliğe 24 milyar kilometre yaklaştığını tahmin ediyor. Chandra'nın 2013'de kaydettiği G2 parlamasına göre yeni patlama yüz kat daha parlaktı. Araştırmacılar Yay A* yakınındaki bu büyük patlamayı iki ana kuramla açıklamaya çalışıyor. İlki bir asteroidin karadeliğin çok yakınında sokulması ve büyük kütle çekimi kuvveti nedeniyle parçalanmasıdır. Karadeliğin büyük çekim kuvveti nedeniyle yörüngesi bozulan asteroit geri dönüşü olmayan bir yola girdi ve yitip gitmeden önce gözlenen X-ışınlarını üretti. Massachusetts Enstitüsü araştırmacılarından Fred Bagaboff: Bir asteroit birkaç saat içinde karadelik tarafından parçalarına ayrılabilir. Patlamanın şiddeti bu olasılığı dikkate almamızı sağlıyor diyor. Büyük bir asteroidin patladığını savunan bu kuramın tutması için gökbilimcilerin yeni kanıtlar bulması gerekiyor. İkinci kuram ise Yay A* çevresini saran gazı manyetik alan çizgileriyle sıkıca paketleyerek sıkıştırmış olabileceği yönündedir. Bu alan çizgileri bazen yüksek X-ışınlarının doğmasına neden olur. Bu tip manyetik fişekleri Güneş'te de görürüz. Almanya'daki Max Planck Enstitüsü'nden Gabriele Ponti: Böylesi ender görülen olaylar bize evrenin en tuhaf cisimlerinin yapılarını ve davranışlarını anlama şansı verir diyor. Yay A* yakınında güçlü manyetik alana sahip olan bir nötron yıldızının üzerindeki çalışmalarda G2 gözlemleri çok önemli veri sağlamıştır. Bu magnetar uzun süreli X-ışını patlaması yaşamaktadır. Chandra verileri ayrıca bu magnetar çalışmalarına da ışık tutmaktadır."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/samanyolu-merkezindeki-kargasa/", "text": "ESA'nın XMM-Newton X-Işını Gözlemevi, Samanyolu merkezinde bulunan, ölü yıldızı çevreleyen gazın güçlü hareketliliğini gösteren süreçleri ortaya koydu. Görüntüdeki parlak noktasal kaynaklar, ikili yıldız sistemlerden ömrünün sonuna ulaşmış kompakt ve yoğun yıldızların bıraktığı izlerdir. Eşinden madde çalan yıldız yoğunlaşıp sonunda X-ışınları yayarak parlaklaşır. Gökadamızın merkezi bölgesinde bazıları yaklaşık bin ışık yılı genişlikteki genç yıldızlardan kurulu yıldız kümeleri bulunur. Bunlar görüntü boyunca beyaz ve kırmızı ışık kaynakları şeklinde kendilerini gösterir. Gaz yoğunluklu bulutlar genç yıldızların yanı sıra büyük kütleli yıldızların süpernova patlamasıyla ölmesi sonucu oluşan rüzgarlar ile oyulmuş kabarcık şeklinde büyüyerek yayılmaktadır. Gökadamızın merkezinde oturan süperkütleli karadelik bu unsurların bir kısmından sorumludur. Yay A* olarak bilinen karadelik birkaç milyon güneş kütlesindedir ve görüntü merkezinin sağında görülen parlak, bulanık kaynak içinde bulunmaktadır. Işık yaymayan karadelikler, muazzam çekim kuvvetleri nedeniyle çevresindeki maddeyi sıkıştırıp özellikle X-ışını yaymalarına neden olur. Görüntüde, karadeliğin üst ve altından uzanan sıcak gazın oluşturduğu iki lob görülebilir. Gökbilimciler bu loblar üzerine akan malzemenin bir kısmının yoğun yıldız rüzgarları ve süpernova patlamaları etkisiyle ve karadelik tarafından biriktiğini düşünmektedir. Samanyolu'nun enerjik çekirdek çevresini gösteren bu emsalsiz görüntü, XMM-Newton ile yaklaşık bir buçuk aylık gözlem sonucunda üretildi. Galaktik Merkezin ağır element emisyonu Yay A* merkezinin sağ altındaki büyük eliptik yapının merkezinde büyük olasılıkla birkaç süpernova kalıntısıyla şişirilmiş sıcak süper gaz baloncuğu bulunmaktadır. Bu yapı gökbilimcilerce bilinmektedir. Ancak dev kabarcığın birkaç bireysel süpernova kalıntısının görüş hattı boyunca süperpozisyon oluşturduğu ilk kez doğrulandı. Karadeliğin sol altında, görüntü merkezine yakın konumda olan yay şeklindeki sıcak gazdan oluşan başka bir kabarcık daha bulunmaktadır. Bu kabarcığın yakındaki bir yıldız kümesi ve süpernova tarafından şişmiş olduğu düşünülmektedir. Buradaki patlamaların birinde bir pulsar adayının rüzgar kalıntısı balonun yapısında tespit edildi. Bu çalışmada derlenen zengin veri seti XMM-Newton tarafından elde edilen X-ışını gözlemlerinin tamamını kapsamaktadır. Böylece süpernovalarca üretilen silikon, sülfür ve argon gibi ağır elementlerin varlığı anlaşılmıştır. Veriler, eldeki bilgilerle birleştirilerek gökbilimcilere bu güzel lobları ve Galaktik Merkezi tamamlayıcı görünümü sunmaktadır. Tüm bunlara ek olarak, çok zayıf da olsa, görüntünün üst ve altındaki sıcak plazma emisyonu görülmektedir. Bu sıcak plazmanın tüm merkezi bölge ve yıldız oluşumları tarafından destekleyici etkisi olabilir. Bu tür emisyonun olası açıklamaları süper kütleli karadeliğin çalkantılı geçmişini açıklar. Gökbilimciler Yay A* merkezinin diğer gökadaların çekirdeğindeki süper kütleli karadelikler gibi tarihi boyunca oldukça yüksek miktarda kütle atımları gerçekleştirdiğini düşünüyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/samanyolu-merkezinden-yayilan-enerjik-jetler/", "text": "Yeni gözlemler Samanyolu'nun süper kütleli karadeliğinden dışarı fışkıran yüksek enerjili parçacık jetlerin varlığını ortaya çıkardı. Gözlenen jet NSF Çok Büyük Dizi ile radyo verileri ve Chandra X-Işını Gözlemevi ile X-ışınları verilerinin birleştirilmesiyle elde edildi. Birleşik görüntüde mavi VLA'nın radyo verilerini ve mor renk Chandra'nın X-ışını verilerini göstermektedir. Buna ek olarak başka bir şok dalgası da gözleniyor. Jetlerin bir yangın alevi gibi Yay A* dan birkaç ışık yılı uzakta boş uzayı sarıyor gibi bir izlenim vermektedir . Jetin oluşumu yeni cephelerin oluşmasını tetikler. Yüksek enerjili X-ışınlarının hareketlendirdiği elektronlar akarak geçmişte oluşan şoklara neden olmuştur. Ön kısımdaki şok dalgalarını görmekte zorluk çekebilirsiniz, çünkü radyo yayılımı diğerlerine göre daha dar alanda X-ışını jetleri oluşturur. Bu da yaklaşık 25 derece dolaylarında bir açılma açısıyla kozayı saran jetlerin ikinci çıkışının zayıf olmasına bağlanabilir. Gökadamızın merkezindeki Yay A* Dünya'dan 26.000 ışık yılı uzakta olup yaklaşık 4 milyon Güneş kütlesindedir. Gökbilimciler yıllardır Yay A* dan kaynaklı kozmik ölçeklerde büyük ve küçük cisimlere bağlı jetleri bulmak için uğraş veriyor. Bu son çalışma gözlenen jetlerin Yay A* dan kaynaklı olduğunu kanıtlıyor. Yüksek çözünürlükteki görüntü için tıklayınız. Görsel telif hakkı: X-ray: NASA/CXC/UCLA/Z. Li et al; Radio: NRAO/VLA 1 Yorum Bu güzel makaleler için teşekkür ediyorum...."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/samanyolu-merkezini-goruntuleyen-eso-teleskopu-yildiz-olusumlarinin-firtinali-gecmisini-ortaya-cikardi/", "text": "ESO'nun Çok Büyük Teleskopu Samanyolu'nun merkezi bölgesini hayret verici bir çözünürlükte gözleyerek gökadamızdaki yıldız oluşumlarının hikayesi hakkında yeni ayrıntılara ulaştı. Yeni gözlemler sayesinde gökbilimciler Samanyolu'nun yaşamında etkileyici bir olaya dair kanıtlar elde etti: yüz binlerce süpernova patlamasıyla sonuçlanan aşırı yoğun bir yıldız oluşum evresi. Gökada merkezinin büyük bir kısmına dair benzeri olmayan tarama gözlemlerimiz Samanyolu'nun bu bölgesindeki yıldızı oluşumuna dair ayrıntılı bakış açıları sağladı, diyor gözlemleri yürüten İspanya, Granada'dan Andalusia Astrofizik Enstitüsünden Rainer Schödel. Şu ana kadar kabul edilenlerin aksine, yıldız oluşumu sürekli devam etmiyordu, diye ekliyor Granada'daki aynı enstitüdeyken Samanyolu'nun merkezi bölgesine dair iki yeni çalışmayı yürüten Francisco Nogueras-Lara. Bugün Nature Astronomy'de yayımlanan çalışma ile ekip, Samanyolu'nun merkezi bölgesinde bulunan yıldızların yaklaşık % 80'inin gökadamızın en erken dönemlerinde, sekiz ila 13.5 milyar yıl önce oluştuğunu buldu. Yıldız oluşumundaki bu ilk dönemi takiben, yaklaşık altı milyar yıl boyunca çok az sayıda yıldız oluşumu gerçekleşti. 100 milyon yıldan az süren bu sürecin sonu, yaklaşık bir milyar yıl önce, bu merkezi bölgede toplam kütlesi muhtemelen birkaç on milyon Güneş kadar olan yıldızların yoğun olarak oluşmasıyla son bulmuştur. Bu yoğun oluşum sırasında, araştırılan bölgedeki koşullar 'yıldız-patlaması' gökadalarındakilere benziyor olmalı, yani yılda 100 güneş kütlesinden daha büyük bir yıldız oluşum oranına, diyor şimdi Almanya, Heidelberg, Max Planck Gökbilim Enstitüsünde bulunan Nogueras-Lara. Şu anda tüm Samanyolu'ndaki yıldız oluşumu oranı yılda bir ya da iki güneş kütlesi kadardır. Yüz binlerce süpernova patlamasıyla sonuçlanan bu yoğun oluşum etkinliği, muhtemelen Samanyolu'nun tüm tarihindeki en yüksek enerjili olaylardan biri olmuştur, diye ekliyor. Yoğun yıldız oluşumu etkinliği sırasında, çok sayıda büyük kütleli yıldız meydana gelir; ve bunların yaşam süreleri düşük-kütleli yıldızlara göre daha kısa sürdüğünden, yaşamlarının sonuna daha kısa sürede ulaşırlar ve ölümleri şiddetli süpernova patlamaları şeklinde gerçekleşir. Gökadanın merkezi bölgesinin gözlendiği bu araştırma ESO'nun Şili'deki Atacama Çölü'nde bulunan VLT üzerindeki HAWK-I aygıtı ile mümkün olmuştur. Kırmızı-ötesine-duyarlı bu kamera toz boyunca gözlem yaparak Samanyolu'nun merkezi bölgesini ayrıntılı bir şekilde incelemiş ve sonuçları Ekim ayında Astronomy & Astrophysics dergisinde yayımlanan araştırmayı Nogueras-Lara ve İspanya, ABD, Japonya ile Almanya'dan gökbilimciler ekibi yürütmüştür. Bu görüntü GALACTICNUCLEUS taramasıyla yayımlanan ilk görüntüdür. Gökadamızın merkezi bölgesine ait net görüntüler almayı hedefleyen bu program, ESO'nun VLT'si üzerindeki HAWK-I aygıtının geniş görüş alanı ve yüksek açısal çözünürlüğüne bağlı olarak hazırlanmıştır. Üç milyondan fazla yıldızı araştıran bu taramanın gerçekleştirildiği bölge, Gökada merkezinden dışarıya doğru 60,000 ışık-yılı (bir ışık-yılı yaklaşık 9.5 trilyon kilometredir) karelik bir bölgedir. Arif Solmaz, Çağ Üniversitesi Uzay Gözlem ve Araştırma Merkezi, Mersin"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/samanyolu-turu/", "text": "Bu sanal tur yaklaşık yüz milyar yıldız barındıran Samanyolu Gökadamızın farklı bileşenlerini gösterir. Yolculuğa gökada merkezindeki süper kütleli karadelik çevresinde dolanan yıldız ile başlıyoruz ve yaklaşık 10 milyar yıldız içeren galaktik şişkin bölgenin tamamını görmek için uzaklaşıyoruz. Yolculuğumuz çoğunlukla büyük gaz diskleri içinde gömülü olan genç yıldızlarla dolu bölgeyle devam ediyor. Gökada merkezine bağlanan ve yıldızlarla dolu sarmal kol karşınızda. Ardından yaşlı yıldızların yanı sıra çok sayıda diğerlerinden bağımsız yıldız diskleri ve küresel kümelerle dolu haloyu görüyoruz. Haloyu içine alan karanlık madde bölgesinin varlığı ise yıldızlara etki eden kütle çekiminin yörüngelerindeki değişimden anlaşılıyor. Filmde ayrıca galaktik merkeze 26.000 ışık yılı uzaklıktaki Güneş'e de yer verilmiş. Son olarak da 1989 yılında göreve başlayan, Güneş'ten 300 ışık yılı uzaklıkta bulunan 100.000 dolayında yıldızı tarayan ESA'nın Hipparcos görevi gösterilmiş. Buna karşılık ESA'nın 28 gün sonra (20 Aralık 2013) fırlatacağı Gaia aracının 30.000 ışık yılı uzaklığa kadar ki yaklaşık 1 milyar yıldızı gözleyeceği de vurgulanmış. 1 Yorum kendi gözlerimizlede görebilseydik keske oralari."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/samanyolunda-100-milyar-dunya-var/", "text": "Yeni Zelanda'nın Auckland Üniversitesi'ndeki araştırmacılar yeni bir yöntemle 100 milyar dünya benzeri gezegen olması gerektiğini belirledi. Çalışma Yeni Zelanda'nın Mt John Gözlemevi'nde Japonya-Yeni Zelanda ortak yapımı MOA çerçevesinde kütle çekim mikromercekleme denilen yöntemle gerçekleşti. Auckland Üniversitesi Fizik Bölümü'nden Dr. Phil Yock'un başkanlığındaki mikromercekleme çalışması için Kepler Uzay Teleskopu verilerinden de yararlanıldı. Kepler yıldızına oldukça yakın dolanan Dünya büyüklüğündeki gezegenleri buldu ve Samanyolu'nda 17 milyar gezegen olduğunu tahmin etti. Bu gezegenler genel olarak Dünya'dan daha sıcak ya da bazıları soğuk yıldız türü olan kırmızı cüce çevresinde dolanan ve Dünya ile benzer sıcaklıklara sahip olan yaşam dostu gezegenler olabilir diyor Yock. Biz genellikle Dünya-Güneş uzaklığının iki katı kadar olan yörüngeye sahip Dünya benzeri gezegenlerin sayısını belirlemeye çalıştık. Bu gezegenler Dünya'ya göre daha soğuk olacaktır. Kepler ve MOA'nın sonuçları daha iyi bir tahminde bulunmamızı sağladı. Buna göre 100 milyar Dünya benzeri gezegen olmalıdır. Elbette yaşam olan gezegenleri bulmak oldukça zor olacak ama çalışmamız bu yolda atılmış önemli bir adım olacaktır. Güneş benzeri bir yıldız çevresinde dolanan bir gezegen bulma çabaları ancak 1995'de sonuç verdi. Dr. Yock Güneş gibi parlak bir yıldızın çevresinde dolanan Dünya benzeri bir gezegenin küçük ve yıldıza göre çok az parlak olması nedeniyle tespitinin zor olduğunu belirtiyor. Gezegen yıldızın parlaklığı arasında görülmez ve bu nedenle dolaylı yöntemlere başvurulur. 1936 yılında Einstein'ın ileri sürdüğü kurama göre yıldızdan gelen ışık bir gezegenin yakınından geçerken bükülür ve mikromercek etkisine yol açar. Kepler ise yıldızdan gelen ışığın ne kadar azaldığını ölçer. Son yıllarda Neptün ve Jüpiter gibi çok büyük gezegenler mikromercek yöntemiyle tespit edildi. Dr. Yock ve ekibi Dünya gibi küçük bir gezegenin ışığın yolunu ne kadar saptıracağıyla ilgili bir yöntem geliştirdi. Gerçekleştirdikleri benzetimle çalışmayı başlattılar ancak dünya çapındaki teleskopları robotik ağ yöntemle izleyebilselerdi daha kolay sonuca ulaşacaklardı. Böyle bir ağın kurulma çalışmaları ise Şili, İsveç, Avustralya, ABD, İngiltere, Güney Afrika gibi ülkelerdeki teleskoplarla başladı bile."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/samanyolunda-bilinenden-daha-fazla-gaz-var/", "text": "Herschel verileriyle gerçekleşen bir çalışma Samanyolu'ndaki moleküler gaz deposunun düşünülenden neredeyse üçte biri oranında hafif olduğunu ortaya çıkardı. İyonlaşmış karbon emisyonunun izlenmesiyle yoğun yıldız oluşum moleküler bulutları arasındaki ara evrimsel aşamada bulunan moleküler gaz atomları tespit edildi. Keşif yeni yıldız oluşumu için gerekli hammadde miktarının beklenenden daha fazla olduğu anlamına geliyor. Bir yıldız molekül bulutunun en yoğun ve soğuk kümelerinin çökmesiyle doğar. Hidrojen (H2) ağırlıklı moleküler dev yıldız oluşum yapıları düşük sıcaklıklarda olduğundan ışık yaymaz. Gökbilimciler yıldız oluşum sürecinin erken dönemlerinde ilk moleküler bulutlardaki yaygın hidrojen gazından şekillenmeye başlayan sürecin başıyla yani yıldız oluşturmak için nasıl bir moleküler bulut parçası gerektirdiğiyle ilgileniyorlar. Bu amaçla gökbilimciler gökada genelindeki H2 dağılımı ve özelliklerini doğrudan gözlenemediği için alternatif yöntemlerle incelemek zorunda kalmaktadır. Yıldız oluşum bölgelerinde moleküler gaz içinde en çok kullanılanı karbonmonoksittir . Moleküler bulutlardaki CO, H2'ye göre çok daha kolay farkedilebilir. H2 gazı içeren tüm moleküler bulutlarda CO molekülünün olacağına dair bir garanti yoktur. Bununla birlikte bu tür dolaylı gözlemler önyargılı da olabilir. Samanyolu'nun moleküler içeriğinin ayrıntılı bir resmini görmek için gökbilimciler geçmiş yıllardaki H2 ve CO gözlemlerini birleştirdi. Moleküler bulutlar ayrıca başka bir kirletici de içerir. -Yıldızlararası ortamda yayılan kozmik ışın parçacıkları atomlarla ve moleküler hidrojenle etkileşime girerek oluşan gama ışınlarının toz içinde yayılması- Sadece CO verilerinin eşliğinde bile Samanyolu'nda beklenenden daha fazla moleküler gazın varlığı öne sürülmüştü. ESA'nın Herschel Uzay Gözlemevi ile elde edilen yeni veriler daha önceki çalışmayı onayladı: Samanyolu'nda bilinenin üçte birinden fazla moleküler gaz var. Caltech'den Jorge Pineda:Bu, galaktik düzlem arasında iyonize karbonu dikkate alarak gerçekleşen ilk çalışmadır. Samanyolu'ndaki yıldızlar ile yıldız oluşum bulutlarının yoğunluğunu, yüksek tayf ve açısal çözünürlükle birleştirerek inceledik diyor. İyonize karbon , genç yıldızlardan yayılan morötesi fotonlar nedeniyle, karbon atomunun dış elektronlarından birini kaybetmesidir. Bu iyonlar 158 mikronluk uzak kızılötesi dalga boyunda kendini gösterir ki Dünya atmosferi bu dalga boyunda gelen ışımayı göstermez. Bu nedenle sözkonusu ışıma ancak uzayda görev yapan bu amaç için üretilmiş teleskoplarla görülebilir. JPL'den William Langer: Karbon atomları ile hidrojen atomları aynı morötesi fotonlarla iyonize edilir ancak iki süreç aynı anda gerçekleşmez. Bu nedenle hidrojen molekülünün iyonize olmuş halini görmek için geçiş aşaması olarak karbonun iyonlaşmış durumunu kullanırız diyor. Gördüğümüz moleküler bulutların hepsi iyonize karbon içermez, çünkü bulutlar içinde izleyemediğimiz bazı tenha kısımlarda bulunur diyor Pineda. Moleküler gaz bulutlarının yoğun olduğu yerler H2 ve CO içerir. Ama yıldızların yakın çevresinde morötesi ışımanın etkilediği daha karmaşık bir bileşim bulunuyor. Bu fotogeçiş bölgeler çeşitli katmanlara sahiptir: farklı gazlar barındıran iç tabaka ve tamamen morötesi ışımanın etkisi altındali iyonlaşmış gaz -iyonize atom ve molekül- barındıran dış tabaka. Bir fotogeçiş bölgesinin iç katmanlarında H2 ve C+ bir arada bulunmaktadır. Gökadamız baktığımız yeni görüş alanına göre düşündüğümüzden çok daha fazla H2 içeriyor diyor Langer. Herschel C+ verileriyle sadece yıldız oluşumu için gerekli olan malzemenin gizli havuzunu ortaya çıkarmıyor, aynı zamanda bunun garip bir şekilde dağıldığını da gösteriyor. Herschel tespit ettiği CO-karanlık H2 alanları genellikle gökada merkezinin 13.000 ile 36.000 ışık yılı aralığında bir halka içerisinde yeralıyor. Gazın, merkezden 13.000 ışık yılı uzaklıktan dışa doğru yoğunluğu azalmaktadır. Gökbilimciler yoğun ve soğuk moleküler bulutlar içine süzülen yıldızlararası ışımanın ara adımlarını belirlemek için daha ayrıntılı ve yeni keşfedilecek gaz molekülleri üzerinde çalışmayı planlıyor. Bir gökadadaki H2 miktarı yıldız oluşum hareketlerini görmenin en önemli parametresidir, ayrıca gazın ilk etaptaki üretim hızı da aynı derecede önemli olabilir. Herschel'in C+ analizine dayanılarak gerçekleşen bu heyecan verici çalışma ile yıldız oluşumlarının hammaddesinin bilinenden çok olduğunu gösterdi. Ayrıca bu gazın nerelerde olduğunu Herschel'in HIFI ile sağlanan yüksek tayfsal çözünürlükle görebiliyoruz diyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/samanyolunda-bilinenden-uc-kat-fazla-dunya-var/", "text": "Samanyolu'nda tahminlerden üç kat daha fazla Dünya olabilir. Yeni bir çalışma Samanyolu'nda diğer yıldızların çevresinde dolananlardan mineral yapısı Dünya gibi olan çok fazla sayıda gezegen olabileceğini gösterdi. Dünya'daki kayaçların yapı taşları Samanyolu boyunca neredeyse her yerde bulunmaktadır. Gökadamızın kimyasal evrimini ele alan çalışma Hull Üniversitesi'nden Prof. Brad Gibson başkanlığındaki bir ekip tarafından gerçekleştirildi. Güneş benzeri yıldızların çevresinde çok sayıda karbon, oksijen, magnezyum ve silikondan yapılmış kayalık gezegenler olduğu düşünülüyor. Mineralojide ince bir farklılık oluşturan levha tektoniği gezegenin ısınma ya da soğumasına neden olarak yaşamı destekleyen bir yapının oluşmasını sağlar. Dünya karbon açısından zengin olup, belli miktarlarda silikon ve magnezyum barındırır. Gökbilimciler bu bilgiyi ele alarak karasal gezegenleri üç gruba ayırıyor. Yeryüzünde elementlerin oranı yaşam için en 'doğru' ölçüdedir. Magnezyumun fazla olması ya da silikon miktarının çok az olması gezegen kabuğundaki kayaların türünü mineral açısından değiştireceğinden 'yanlış' bir dengeye neden olacaktı. Karbonun daha fazla olması ise Dünya yüzeyinin kurşun kalem ucu benzeri grafit fazlalığıyla sonuçlanacaktır diyor Gibson. Gibson ve ekibi Samanyolu'ndaki kimyasal evrimini bilgisayar benzetimiyle araştırdı. Bu yöntem gezegen oluşum süreçlerini ve onların kimyasal yapısının ayrıntılı olarak incelenmesini sağladı. Böylece sürpriz bir sonuçla karşılaşıldı. İlk önce modelde bir hata olduğunu sandım. Ancak daha sonra mükemmel bir dağılımla karşı karşıya olduğumuzu anladık. Her üç güneş sisteminin birinde Dünya'daki kayaların yapıtaşları, elementleri ve izotopları bulunuyordu. Verileri geriye dönük tekrar tarayarak hata aradık ama bulamadık. Bu da gökadanın hemen her yerinde aynı elementlerin olduğu anlamına gelmektedir diyor. Çok parlak yıldızların çevresindeki element sayımlarında yüzde 10 ile 20 arasında belirsizlik oluşabilir. Geçmişte karbon, silikon, magnezyum sayımları kolayca yapılırken oksijen ve nikelin tayfını belirlemek zor olmuştur. Hull ekibi ellerindeki verilerden oksijen tayfını temizleyerek son sayımlara ulaştı. Bu kimyasal sayımlara göre elbette her karasal gezegen Dünya gibi olacak demiyoruz. Bunun için Mars ve Venüs'ün yapıtaşlarını da modele eklemek gerekir. Ancak o zaman Dünya benzeri gezegenleri ortaya çıkarabiliriz. Verilerimiz tahmin edilenden üç daha fazla Dünya benzeri gezegen olduğunu gösteriyor diyor Gibson."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/samanyolunda-fosil-bir-kalinti-kesfedildi/", "text": "Uluslararası bir gökbilimci ekibi, ESO'nun Çok Büyük teleskobunu ve diğer teleskopları kullanarak, çok farklı yaşlara sahip yıldızlara ev sahipliği yapan, Samanyolu gökadasının erken dönemlerine ait fosilleşmiş bir kalıntıyı ortaya çıkardı. Bu sistem bir küresel yıldız kümesine benziyor ancak bu bildiğimiz kümelerden değil. Bu kümedeki yıldızlar gökadamızın en yaşlı yıldızlarına şaşırtıcı derecede çok benziyor ve gökadamızın geçmişi ve bugünü arasındaki boşluğu anlamamızda bir köprü görevi görüyor. Gökada merkezi yönünde ve Yay takımyıldızında, 19000 ışık yılı uzaklıkta bulunan Terzan 5; keşfedilişinden bu yana kırk küsür yıldır bir küresel küme olarak sınıflandırılıyordu. Şimdi, İtalyan bir gökbilimcinin başında olduğu ekip Terzan 5'in bilinen diğer kümelerden farklı olduğunu keşfetti. Ekip, veriyi yer merkezli teleskopların ve uzay teleskoplarının yanı sıra Çok Büyük teleskop üzerine monte edilmiş olan Çoklu Eşlenik Uyarlamalı Optik Aygıtı ile elde etti. Ekip, Terzan 5'in içinde sadece barındırdıkları elementlerin farklılığı bakımından değil, yaklaşık 7 milyar yıllık yaş farkıyla da birbirinden ayrılan iki önemli yıldız çeşidinin bulunduğuna dair ikna edici kanıtlar elde etti. İki yıldız populasyonunun yaş farkı, Terzan 5'teki yıldız oluşum sürecinin sürekli olmayıp iki belirgin yıldız oluşum patlaması tarafından kontrol edildiğine işaret ediyor. INAF, İtalya ve Hollanda Groningen Üniversitesinden çalışmanın diğer yöneticisi Davide Massari şöyle diyor: Bu durum Terzan 5'in atasının ikinci nesil yıldızların oluşabilmesi için çok fazla miktarda gaz içermesini ve çok büyük kütleye sahip olmasını gerektiriyor. En azından 100 milyon Güneş kütlesine. Terzan 5'in olağandışı özellikleri, onu Samanyolu'nun ilk günlerinden kalma yaşayan bir fosil olması için ideal aday yapıyor. Gökada oluşumu üzerine güncel teoriler, muazzam büyüklükteki gaz kümeleri ile yıldızların birbirleriyle birleşme ve erime yoluyla etkileşerek Samanyolu'nun ilkel şişkinliğini oluşturduğu yönünde. İtalya, Bologna Üniversitesinden çalışmayı yürüten Francesco Ferraro, Bu gaz küme kalıntılarından bazılarının nispeten bozulmadan kalmış ve gökadanın içinde gömülü olarak varlıklarını korumuş olabileceğini düşündük. diyor. Bunun gibi galaktik fosiller gökbilimcilerin Samanyolu'nun tarihinin önemli bir bölümünün yeniden yazılmasına olanak tanıyor. Terzan 5'in özellikleri bir küresel küme için normal olmasa da, Samanyolu'nun yoğun merkez bölgesindeki gökada şişkinliğinin içinde bulunan yıldız populasyonun özelliklerine çok benziyor. Bu benzerlikler, Terzan 5'i fosilleşmiş gökada oluşumu kalıntısı yapabilir ki bu da Samanyolu'nun en eski yapıtaşlarından birini temsil eder. Bu varsayım Terzan 5'in iki yıldız populasyonu oluşturabilmesi için gereken kütle sayesinde güçleniyor: yaklaşık 12 milyar yıl önce gökada oluşumu sırasında gökada şişkinliğini oluşturduğu varsayılan muazzam kümelerinki gibi bir kütle. Terzan 5 bir şekilde milyarlarca yıl boyunca bozulmadan hayatta kalmayı başardı ve Samanyolu'nun uzak geçmişinin bir parçası olarak muhafaza edildi. Terzan 5'in bazı özellikleri, yüksek kırmızıya kaymaya sahip yıldız oluşum gökadalarında gördüğümüz büyük kümelerdekine benziyor. Yüksek kırmızıya kayma, benzer oluşum sürecinin yerel bölgede ve evrenin uzak köşelerinde, gökada oluşum çağında meydana geldiğini belirtiyor. diyerek devam ediyor Ferraro. Sonuç olarak, bu keşif gökada oluşum sürecini çok daha iyi anlamanın yolunu açtı. Ferraro, keşfin önemini şöyle açıklıyor: Terzan 5, yakın ve uzak evren arasında bir bağ, gökada çekirdeğinin oluşum sürecinin yaşayan bir tanığı olarak nitelendirilebilir. Araştırma, gökbilimcilere gökada oluşumunun gizemlerini çözmek için bir yol sunuyor ve Samanyolu'nun karmaşık tarihine eşsiz bir bakış takdim ediyor. Notlar Araştırmacılar NASA/ESA Hubble uzay teleskobu üzerinde bulunan Geniş Alan Kamerası 3'ü ve Keck teleskobundaki ikinci nesil Yakın Kırmızı-ötesi kamerayı da kullandı. Çoklu Eşlenik Uyarlamalı Optik Aygıtı E-ELT konsepti ve ikinci nesil VLT aygıtları çerçevesinde farklı MCAO yeniden yapılanma tekniklerinin uygulanabilirliğini göstermeyi hedefleyen bir çoklu-eşlenik uyarlamalı optik sistemidir. Saptanan iki yıldız populasyonun yaşları yaklaşık olarak 12 milyar ve 4.5 milyar yıl."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/samanyolunda-milyarlarca-yildizin-yasam-alaninda-gezegen-olabilir/", "text": "Gökbilimciler Kepler uydusunu kullanarak Samanyolu içerisinde binlerce ötegezegen keşfetti. Üstelik yıldızların çoğunun birden fazla gezegeni bulunuyor. Bu gezegen sistemlerini analiz eden Avustralya Ulusal Üniversitesi ve Kopenhag'daki Niels Bohr Enstitüsü araştırmacıları yaşanabilir bölgede gezegen bulunabilecek yıldız sayısını hesapladı. Hesaplara göre Samanyolu'nda milyarlarca yıldızın yaşam alanındaki gezegenlerde sıvı su ve yaşam olabilir. NASA'nın Kepler uydusu verilerini kullanan gökbilimciler Samanyolu'nda 1000 dolayında gezegen ve 3000 dolayında gezegen adayı belirlediler. Çoğu yıldızda sayısı 2 ile 6 arasında değişen birçok gezegeni olsa da, bunların büyük bir kısmı Kepler'in en rahat gözlediği, yıldızlarına çok yakın dolanan büyük gezegenlerdir. Bu yıldızlarda daha küçük gezegenler de olabilir. Yıldızına çok yakın yörüngede dolanan gezegenler sıvı su ve yaşam için olumsuz derecede kavurucudur. Buna göre sıvı suyu olan ve yaşamı destekleyen bir gezegen, yıldızının yaşam alanı içinde olmalıdır. Araştırmacılar yıldızların olası gezegen sayısını ve yaşam alanındaki gezegenleri belirlemek için 250 yıl önce oluşturulmuş Titius-Bode yasasını kullandı. Gezegen konumlarının hesaplanması Titus-Bode yasası ile 1770'lerde Uranüs'ün varlığı ve yeri belirlenmişti. Yasa, Güneş Sistemi'ndeki gezegenlerin yörünge dönemleri arasında belli bir oran olduğunu söyler. Buna göre birinci ve ikinci gezegen arasındaki oran ikinci ve üçüncü gezegen içinde aynıdır. Bazı gezegenlerin yörünge dönemleri biliniyorsa diğer gezegenlerin varlığı ve yerleri bu yasa ile kolayca belirlenebilir. Böylece bir sistemdeki 'kayıp' gezegende bulunabilir. Kopenhag Üniversitesi Niels Bohr Enstitüsü'nden Steffen Kj r Jacobsen: Biz, Kepler uydusunun keşfettiği 151 gezegen sistemi içinde 3. ve 6. gezegenler olarak belirlediklerimizin arasında yer alan gezegenlerin konumlarını hesaplamak için bu yöntemi kullanmaya karar verdik. Bunlardan 124'ünün Titus-Bode yasasıyla uyumlu olduğunu belirledik. TB yasasıyla daha ne kadar gezegen olabileceğini tahmin ettik. Bunun için şimdilik sadece Kepler verilerini kullanabiliyoruz diyor. 151 gezegen sisteminin 27'sinde gözlenen gezegenler ilk bakışta TB yasasına uymuyor gibi göründü. Daha sonra bu gezegenlerin yasaya göre nasıl bir düzen içinde olması gerektiği üzerinde çalışıldı. Bunun ardından sırada eksik olan gezegenler sistemlere eklendi. Bu şekilde, yapılan çalışmanın 151 gezegen sisteminde toplam 228 gezegen öngörüldü. Kepler uydusu yardımıyla yıldızının önünden geçmesi olası 40 sistemdeki 77 gezegen bizim öngördüğümüz yerde bulunabilir. Bu çalışma aynı zamanda diğer araştırmalar için de örnek teşkil edecektir. Böylece neredeyse unutulmuş TB yasasını tekrar ayağa kaldıracaktır diyor Jacobsen. Yaşanabilir bölgedeki Gezegenler Bir gezegen yıldızına çok yakın konumdaysa kavurucu derecede sıcak, çok uzaktaysa dondurucu derecede soğuk olur. Her iki durumda da yani yaşam alanı dışında bulunan gezegenin yüzeyinde sıvı su ve yaşamı destekleyen unsurlar olmayacaktır. Bir yıldızın yaşam alanının büyüklüğü ve yeri ise parlaklığı ve büyüklüğüne bağlı olarak değişir. Araştırmacılar TB kanununa göre incelenen 151 gezegen sistemine ekledikleri gezegenlerin yaşam alanındakilerin sayısını değerlendirdi. Sonuçta her gezegen sistemi için 1 ya da 3 tane gezegen sayısına ulaşıldı. 151 gezegen sisteminde yaşam alanına sahip olma olasılığı yüksek 31 gezegen sistemi için ek kontroller yapıldı. Elimizdeki verilere göre, istatiksel olarak yüksek oranda yaşamı destekleyebilecek 31 olası gezegen sistemini belirledik. Bunlar için yaşam alanında ortalama iki gezegen olduğunu da hesapladık. Bundaki ölçümüz karasal gezegen olmalarıydı diyor Jacobsen. Bu hesaba göre Samanyolu'nda milyarlarca yaşam olabilecek gezegen olabilir. Şimdi ise 40 gezegen sistemi için yapılanın diğer Kepler gezegen sistemleri için de yapılması gerekiyor. Bu da başka araştırma gruplarının da benzer çalışmalar yapmasıyla mümkün olabilir. Titius-Bode yasası 1772'de J.E. Bode tarafından matematiksel olarak önerilen yasa, 1776 yılında J.D. Titius tarafından Güneş Sistemi'ndeki gezegenlere uygulandı. Bu yasa gezegenlerin Güneş'ten uzaklıklarının belli bir oranda olduğunu söyler: 0, 3, 6, 9, 12, 24, 48, 96, 192, 384. Her sayı diğerinin iki katı kadardır. Çıkan bu rakamlara 4 ekleyip 10'a bölerseniz gezegenlerin yörünge dönemlerine ulaşırsınız: 0,4 / 0,7 / 1,0 / 1,6 / 2,8 / 5,2 / 10,0 / 19,6 / 38,8. Makale: http://mnras.oxfordjournals.org/content/448/4/3608"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/samanyolundaki-en-yasli-yildiz/", "text": "Gökbilimciler evrenin ilk zamanlarında oluşmuş bir yıldız keşfetti. Yıldız büyük patlamadan sonra ikinci kuşak içinde oluşmuş. Yaşlı yıldız bizden 290 bin ışık yılı uzaklıktaki, eski yıldızları içinde barındıran Yontar cüce gökadasında bulunuyor. Keşif aynı zamanda Samanyolu'nun cüce gökadaları yiyerek büyüdüğünü de ispatlıyor. Harvard-Smithsonian Astrofizik Merkezi'nden Anna Frebel'e göre yıldız neredeyse evren kadar yaşlı. Birkaç milyar yıldızı bulunan cüce gökada, yüzlerce milyar yıldızı olan Samanyolu'na karışmıştır. Samanyolu milyarlarca yıl boyunca böylesine cüce gökadaları bünyesine katmış ve büyümüştür. Eğer büyük gökadaların yapıtaşları cüce gökadalar ise o zaman eski çağdan kalmış cüce gökadalardaki yıldızların metal açısından fakir olması gerekir. Gökbilimciler metal kavramını hidrojen ve helyumdan daha ağır kimyasal elementler için kullanırlar. Çünkü bu maddeler yıldızlar içerisinde oluşmaktadır ve eski yıldızlarda ise az miktarda bulunmaktadır. Samanyolu'ndaki bu yaşlı yıldızlardaki metal miktarı genç Güneş'e göre 100 000 kat daha az olabiliyor. Samanyolu'nun içinde çok daha fazla sayıda yaşlı yıldız olabileceği belirtiliyor. Eğer bu cüce gökadalar kolaylıkla bulunmasaydı bu tür yıldızları bulma şansı çok az olacaktı diyor Carnegie Gözlemevi ve Enstitüsü'nden Josh Simon. Gökada içindeki metal eksiği olan yaşlı yıldızları bulmak amacıyla Caltech'den Evan Kirby'in başını çeken ekip, yeni bir yöntem geliştirdi. Bu yapılan aslında samanlık dolusu iğne yığını içinde bir farklı bir iğneyi aramak gibi. Bunun için yüzlerce adayı belirledik diyor Kirby. Yontar cüce gökadası içindeki parlaklığı 18. kadirden olan yaşlı yıldızı böylesi bir çalışma sonucunda buldular. Yıldız S1020549 olarak kodlandı. Şili'deki Magellan-Clay Teleskobunun yardımıyla yıldızdaki metal miktarının 6000 kat daha düşük olduğu belirlendi. Bu değer şimdiye kadar metal oranı düşük olarak bulunan yıldızdan 5 kat daha düşüktür. Araştırmaları sonucunda yıldızdaki maddelerden en fazla kalsiyum, titanyum, magnezyum ve demir olduğu belirlendi. Bu ilk gözlem verileri yıldızın Samanyolu yıldızı olduğunu gösterir gibidir. Ancak yıldızın uzaklığı ve sönük görünmesi nedeniyle mevcut teleskoplar için bu yaşlı yıldızın incelenmesi bir sorun olmaktadır. Bu tür yıldızların incelenmesi için önerilen teknoloji ise, 24.5 metrelik ve yüksek çözünürlükle çalışan tayfçeker ile donatılacak olan Dev Magellan Teleskobu'dur. Söz konusu teleskop 2018 yılında tamamlanınca yıldızların kimyasal yapıları ve gökadanın evrimi hakkında daha farklı çalışmalar yapılabilecektir. Kaynak: CfA 2 Yorumlar samanyolu'nun çapı 100.000 ışık yılı ise;290.000 ışık yılı uzaklıktaki bu yıldız nasıl saman yolu içinde olabiliyor? Burada adı geçen gökada Samanyolu'nun çekimine kapılmış olan cüce gökadalardan biridir. Böylesi bir gökada içinde yaşlı bir yıldıza rastlanıyor. Çevremiz: http://home.comcast.net/~diewald/across_the_sea_of_stars/Galaxy.html"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/samanyolundaki-parlak-iplikler/", "text": "Avrupa Uzay Ajansı'nın Herschel uzay gözlemevinden alınan bu görüntüler Samanyolu'ndaki gaz ve tozdan oluşan büyük ipliksi yapıların gökadamız içinde nasıl dağıldığını ortaya koyuyor. Yoğun ve soğuk olan gaz ve tozun oluşturduğu uzun ve zayıflamış ipler bükülerek karmaşık şekiller oluşturmaktadır. Bunların başlangıcındaki parlak yığın ise küresel bir görünüm içindedir. On ile bin Güneş kütlesindeki kütleler gökadanın gözlenen en önemli ipliksileri arasındadır. Herschel'in Samanyolu'ndaki yakın yıldız bölgelerindeki çok büyük ölçeklerde gözlediği ipliksi yapıların çoğu 10 ışık yılı genişlikte ve 100 ışık yılından daha uzundur. Kozmik harman içindeki toz Herschel'in uzak kızılötesi ve milimetre-milimetre altı dalga boyundaki gözlerinde parlar. Görüntülerdeki kırmızı renk soğuk ve yoğun kısımlar sarı ile renklendirilmiştir. İpliksilerin toplandığı parlak küresel kümeler ise yeni yıldız oluşumunu sağlayan tohumlardır. İpliksiler boyunca gözlenen mavi ve mor parlamalar ise yeni doğan yıldızların yaydığı şiddetli ışımaları göstermektedir. Herschel'den önce sadece iki dev ipliksi biliniyordu. Şimdi ise Samanyolu'nun sarmal kollarını saran birkaç yeni yapı ortaya çıkarıldı. Bunların birleşerek büyük parlak kümeler oluşturup yıldız doğumlarını sağlayan ilk yapılar olduğuna inanılıyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/samanyolundaki-yabancilar/", "text": "Samanyolu'ndaki yıldızların dörtte birinden fazlası başka bir sistemden gelmiş. Yeni yapılan bir çalışmaya göre bu yıldızlar Samanyolu ile birleşen 6 cüce gökadaya ait. Bu gökadalar ise keşfedilmeyi bekliyor. Daha önce gökbilimciler Samanyolu'ndaki her 1 milyon yıldızdan 100 000'ininin yabancı yıldız olduğunu düşünüyorlardı. Bunların diğer yıldızlardan ve yıldız kümelerinden ayrılması ise zor olduğundan kesin bir yargıya varılamıyordu. Queen' Üniversitesi'nden Bridges ve Forbes çoğu Hubble'ın verileri olmak üzere çeşitli yıldız kümelerini incelediler. Ekip kümelerin yaş ve içerdikleri kimyasal yapıya göre, şimdiye kadar yapılan en büyük veritabanını oluşturdular. Bridges bu konuyu açarak; Biz bulabildiğimiz tüm verilere özellikle de Hubble'ın verilerine baktık. En iyi verileri Hubble sağladığından çoğunlukla onun verilerini kullandık. Bu verilerin ışığında kümelerin yaş ve madde yapılarını inceledik diyor. Araştırmacılar aynı zamanda Samanyolu'nun yuttuğu cüce gökadaların da izini sürdü. Çünkü bu yıldızlar sonuçta söz konusu cüce gökadalar içinde bulunuyorlardı. Çalışma sonucunda cüce gökada sayısının da sanılandan fazla olduğu ortaya çıktı. Kaynak: Science Daily Büyük gökadaların daha küçük gökadaların birleşmeleri sonucu oluştuğu düşünülüyor. Buna göre Samanyolu'da çeşitli cüce gökadaların birleşmesiyle oluşmuştur. Dışarıdan sisteme katılan yıldız sayısının sanılandan daha fazla olduğu bu çalışmayla ortaya çıkarılmış. Belki bizim Güneşimiz yabancı bir yıldız. Günümüzden 5 milyar yıl önce sisteme katılan başka bir yapı sonucunda oluşmuştur. Olabilir mi?"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/samanyolunu-kusatan-dev-birlik/", "text": "Biz 300 milyar yıldız ve gezegenleri, gaz ve toz bulutlarıyla kaplı Samanyolu adlı gökada da yaşıyoruz. Yerel Grup adı verilen küçük bir gökada grubu üyelerinden olan Samanyolu'nun en yakın komşusu 3 milyon ışık yılı uzaklıktaki Andromeda'dır. Aylık Royal Astronomical Society'de York Üniversitesi Fizik ve Astronomi profesörü Marshall McCall tarafından yayınlanan yeni makalede Dünya'dan 35 milyon ışık yılı uzaklığa kadar olan gökadaların haritası oluşturuldu. Neredeyse merkezinde bulunan Samanyolu ve Andromeda'yı 24 milyon ışık yılı uzaklığa kadar olan oniki büyük gökada çevreliyor diyor McCall. Samanyolu ve Andromeda'da olmak üzere ondört dev gökadanın onikisi disklerinde yıldız oluşturan sarmal gökadalardır. Kalan ikisi ise merkezleri şişkin olan eliptik gökadalardır. Bunların oluşumu sırasında ürettikleri rüzgarlar Samanyolu ve Andromeda'nın oluşumuna destek vermiş olabilir. McCall aynı zamanda gökadaların dönmesini de inceledi. Ahşap cisim üzerindeki vidanın dönme yönüne bakarak içeri mi dışarı mı hareket ettiğini anlayabiliriz. Dev gökadaların dönme yönü gökyüzünde küçük bir daireyi izler gibidir. Bu ilgi çekici hizalanmanın evren daha küçükken Samanyolu ve Andromeda'ya uygulanan kütleçekimi torklarıyla ilgisi olabilir. Samanyolu'nun oluşumuna neden olan koşullar hakkında da yeni anlayışlar gelişti. En önemlisi evrendeki madde miktarının çok azının Yerel Grup'un oluşumu için yeterli olmasıdır. Bu maddenin önceden var olan karanlık maddenin bünyesinde birleştiği görülüyor. Daha uzak evrende gökadalar arasındaki boşluğa baktığımızda buralarda iplikçi yapılar olduğunu görüyoruz. Bu iplikçilikler gökadaları birbirine bağlıyor gibi görünüyor. Oluşturduğumuz yeni harita ile büyük bir alanı ölçeklendirerek buradaki gökada dağılımını gösterdik. )"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/samanyolunun-360-derecelik-goruntusu-elde-edildi/", "text": "NASA'nın Spitzer Uzay Teleskopu Samanyolu'nun 360 derecelik panoramik görüntüsünü elde ederek gezmemiz için yayınladı. Gezmek ise çok kolay, yazının altındaki adrese tıklayın ve gezintiye başlayın. Gökadamızın yıldızlarla dolu panoramik görüntüsü için Spitzer'in son 10 yıl içinde ilettiği 2 milyondan fazla kızılötesi verisi işlendi. NASA'nın Spitzer Uzay Bilim Merkezi'nden görüntüleme uzmanı Rose Bowl: Çıkan sonucu panoda göstermek isterdik ama bize bir futbol stadı kadar büyük bir alan gerekiyordu. Bunun yerine gökbilimcilerin ve interneti olan herkesin kullanmasına görmesini sağlamak için dijital ortamda yayınlamayı tercih ettik diyor. 20-gigapiksel'lik görsel Microsoft'un WorldWide Telescope sayfasında kullanıma açıldı. Bilindiği üzere Güneş Sistemi Samanyolu'nun sarmal kollarından birinin üzerinde, gökada merkezinden 26 000 ışık yılı uzaklıktadır. Verilerle elde edilen bu yüksek çözünürlüklü görüntüde gökada merkezindeki yoğunluğu, büyük kütleli yıldızların çevrelerine yaydığı güçlü ışımayı görebiliyorsunuz. Üstelik daha önce farkedilmemiş küçük kütleli sönük yıldızlar dahi poz vermiş görünüyor. Spitzer 2003 yılında uzaydaki yörüngesine yerleştiğinden bu yana geçen 10 yıl boyunca Güneş Sistemi'mizdeki asteroitlerden en uzak yerdeki gökadaların gözlemine kadar birçok cisim gözledi. Spitzer kızılötesi dalga boyunda çalıştığından optik bölgede görülemeyen tozlu bölgelerdeki birçok cisme ait keşiflerin yapılmasını sağlamıştır. Spitzer ile ilgili haberleri görmek için tıklayınız. 360 derecelik Samanyolu görüntüsü: http://www.spitzer.caltech.edu/glimpse360"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/samanyolunun-agir-yildizlari/", "text": "Gerek kızılötesi gerekse de X-ışını görüntüleriyle gözlenen büyük yıldızların aynı zamanda çevrelerine önemli miktarda X-ışını yaydıkları belirlendi. Bu görüntü Spitzer Uzay Teleskopu'nun kızılötesi verilerinden elde edildi. Görüntüde kare ile işaretlenen bölgelerdeki mavi ile gösterilen noktalar Chandra X-Işınları Teleskopu ile elde edilen X-ışını kaynaklarını gösteriyor. Her X-Işını kaynağı aynı zamanda güçlü bir kızılötesi sinyali de göndermektedir. X-Işını ve kızılötesi verileri ile radyo ve optik gözlemler bu parlak kaynakların aslında son derece büyük yıldızlar olduğunu gösteriyor. Diğer iki büyük kütleli yıldızlarda benzer yöntemlerle Samanyolu düzleminin yakınında bulundu. ESA'nın XMM-Newton Gözlemevi'yle yapılan ayrıntılı gözlemler önemli bilgiler verdi. Bu yıldızların hepsi en az 4-25 Güneş kütlesinde ve Dünya'dan 7500-18000 ışık yılı uzaklıktadır. Birkaç milyon yıl içinde de süpernova patlaması ile yaşamlarını sona erdirecekleri düşünülüyor. Bu tür çok büyük kütleli yıldızları bulmak kolay değildir. Samanyolu Gökadası kenarına yakın yerlerde olan bu yıldızları saran gaz ve toz bulutu görünür teleskoplarla görünmelerini engeller. Kızılötesi görüntülerde ise bu bölgelerin yıldızlarla dolu olduğu görülür. Bu yıldızlar Chandra X-Işını Teleskopu ile de oldukça parlak X-ışını gönderdiklerinden diğerlerinden ayırt edilirler. Bu büyük yıldızlar aynı zamanda güçlü X-ışını da yollar. Neden? Bazı büyük kütleli yıldızların üflediği rüzgarlar çevredeki malzemeyi saatte 3,5 milyon km gibi bir hızla ileri sürer. İleri hızla atılan malzeme bir duvara hızla çarpar gibi başka bir malzemeyle çarpıştığında yavaşlıyor. Bu büyük çarpışma sonucu ortaya çıkan şok dalgaları 100 milyon dereceye kadar ısınır ve çevreye bol miktarda X-ışını göndermeye başlar. Chandra ile gelecekte birçok büyük yıldız keşfi yapılması bekleniyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/samanyolunun-eski-kalbi/", "text": "VISTA yaşlı küresel kümelerin izlerine rastladı. ESO'nun kırmızı-ötesi VISTA teleskopu ile Samanyolu'nun merkezinde ilk kez RR Lyrae olarak bilinen eski tür yıldızların izine rastlandı. RR Lyrae yıldızları genellikle yaşları 10 milyar yılın üzerinde olan yaşlı yıldızsal öbeklerde yer alırlar. Bu keşif Samanyolu'nun şişkin merkezinin ilksel yıldız kümelerinin birleşmesiyle oluştuğuna işaret ediyor. Bu yıldızlar belki de tüm Samanyolu'ndaki en büyük kütleli ve en yaşlı yıldız kümelerinden geriye kalmış olabilir. Dante Minniti liderliğindeki bir ekip ve Rodrigo Contreras Samanyolu'nun merkezi kısmını dikkatlice inceleyen açık erişimli ESO taraması Via Lactea Değişkenlerinin bir parçası olarak VISTA kırmızı-ötesi tarama teleskopu ile alınan verileri kullandılar. Görünür ışığa göre kozmik tozdan daha az etkilenen kırmızı-ötesi ışıkta gözlem yapıldığında ve ESO'nun Paranal Gözlemevi'ndeki mükemmel gözlem koşulları kullanıldığında, ekip bu bölgenin şimdiye kadarki en net görüntüsünü elde etmeyi başardı. Samanyolu'nun merkezinde daha önceden bilinmeyen onlarca RR Lyrae yıldızı bulundu. Gökadamız Samanyolu'nun merkezi yoğun bir nüfusa sahip bu çoğu gökadada görülen bir özellik olsa da, yeterince yakın olduğu için derinlemesine çalışabilmek için eşsiz bir yer. RR Lyrae yıldızlarının keşfedilmesi gökbilimcilerin bu merkezi şişkinliklerin nasıl oluştuklarını söyleyen iki ana rakip teori arasında karar vermelerine yardım eden zorlayıcı kanıtlar sağlıyor. RR Lyrae yıldızları genellikle yoğun küresel kümelerde bulunurlar. Tür olarak değişen yıldızlardır ve her RR Lyrae yıldızının parlaklığı düzenli bir şekilde azalır ve artar. Bir RR Lyrae yıldızının sergilediği bu parlaklık artışı ve sönükleşme çevrimlerinin uzunlukları gözlenerek ve yıldızın parlaklığı da ölçülerek gökbilimciler bu yıldızın uzaklığını tespit edebilir . Maalesef bu mükemmel uzaklık-işaretçileri yıldızlar çoğu zaman daha genç, parlak yıldızlar tarafından gölgede bırakılmakta ve bazen de toz tarafından örtülerek gizli kalmaktadırlar. Bu nedenle, RR Lyrae yıldızlarının tam olarak Samanyolu'nun aşırı parlak merkezinde bulmak kırmızı ötesi ışıkta yapılan VVV taraması gerçekleştirilene kadar mümkün olmamıştır. Bu halde bile, ekip parlak yıldızların hakim olduğu bir bölgede RR Lyrae yıldızlarını tespit etme görevi için göz korkutucu ifadesini kullanmıştır. Yine de sıkı çalışmanın sonucunu onlarca RR Lyrae yıldızı tespit ederek aldılar. Keşifleri yaşlı küresel kümelerdeki kalıntıların Samanyolu'nun şişkin merkezi boyunca dağıldıklarına işaret ediyor. Rodrigo Contreras şu ayrıntıyı aktarıyor: Samanyolu'nun merkezinde keşfedilen RR Lyrae yıldızları gökada çekirdeğinin oluşumu hakkında önemli anlamlar içeriyor. Kanıtlar şişkin bölgenin başlangıçta birkaç küresel kümenin birleşmesiyle oluştuğu senaryosunu destekliyor. Şişkin gökada merkezlerinin küresel kümelerin birleşmesiyle oluştuğunu öne süren teori, aslında bu merkezlerin hızlı gaz yığışması nedeniyle oluştukları hipoteziyle mücadele etmektedir. Bu RR Lyrae yıldızlarının ortaya çıkarılması neredeyse her zaman küresel kümelerde bulunurlar Samanyolu'nun merkezinin aslında birleşme yoluyla oluştuğunu gösteren çok güçlü bir kanıttır. Bundan dolayı, diğer tüm benzer gökada merkezleri benzer şekilde oluşmuş olabilir. Gökada evrimi konusundaki önemli bir teori için bu yıldızların sadece varlığı güçlü bir kanıt olmasa da, neredeyse 10 milyar yılın üzerindeki yaşları ile sönük, ancak Samanyolu'ndaki en yaşlı ve en büyük kütleli yıldız kümesinden geriye kalmayı başaran inatçı kesimi temsil etmektedirler. Notlar RR Lyrae yıldızları, Sefeidler gibi bazı diğer düzenli değişen yıldızlara benzer şekilde, parlaklıklarındaki değişim hızına karşılık ne kadar parlak olduklarını gösteren basit bir ilişki sergilemektedirler. Daha uzun değişim dönemlerine sahip olanlar daha parlak olan yıldızlardır. Bu dönem-parlaklık ilişkisinden yıldızın uzaklığı; değişim dönemi ve görünür parlaklığı bilgilerinden bulunabilmektedir. ESO-Türkiye"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/samanyolunun-gecmisi-ve-gelecegi/", "text": "NASA'nın Hubble Uzay Teleskopu Samanyolu'ndaki yıldızların geçmişten günümüze yerlerini nasıl bulduğunu başka bir deyişle gökadamızın tarihini görsel kanıtlarla ortaya koydu. Gökbilimciler Samanyolu'nun tarihini belirlemek amacıyla 11 milyar yıllık zaman dilimi içinde farklı gelişim aşamalarında olan gökadamız benzeri 400 gökadayı ele aldı. Bu uzak gökadaların görüntülerine bakıldığında Samanyolu'nun ilk etapta soluk, mavi renkte ve düşük kütleli olduğu belirlendi. Mavi yıldızların varlığı yıldız doğumları için yeterince gazın varolduğunu gösterir. Samanyolu başta muhtemelen daha küçük olmasına karşılık, zamanla merkezi diski sarmal kollarıyla büyüdü ve merkezi şişti. Güneş ve Dünya gibi nispeten kenarda bulunan yıldızlar ise eski yıldızların bir ürünü olarak doğdu. Gökadanın büyümesinde elbette merkezdeki süper kütleli karadeliğin de etkisi oldu. Yale Üniversitesi'nden Pieter G. van Dokkum: İlk kez Samanyolu'nun geçmişte neye benzediğini doğrudan gösterdik. Elbette Samanyolu'nun geçmişini göremeyiz. Bunun için geleceği Samanyolu'na benzeyen çok uzak gökadaları seçtik. Samanyolu'nun kardeşleri diyebileceğimiz bu gökadaları izleyerek gökadamızdaki yıldızların % 90'ının 11 ile 7 milyar yıl önce doğduğunu bulduk. Bu sonuca ilk kez ulaşılıyor diyor. Hubble'ın üstün çözme gücü ile son derece ince ayrıntıları görebilen araştırmacılar Samanyolu'nun zaman içinde nasıl değiştiğini görebildi. Evren yaklaşık 4 milyar yıl yaşındayken Samanyolu benzeri gökadalar yılda 15 yıldız doğumuna evsahipliği yapıyordu. Samanyolu'nda bugün yılda sadece 1 yıldız doğmaktadır. Yale Üniversitesi'nden Shannon Patel: Bu gökadaların diskin çevresinde kabardığını ve uzaya yayıldığını görebildik. Diski olmayan bir gökadanın merkezinin şiştiğine ilişkin bir kanıtımız yok. Bu da eliptik gökadaların tersine Samanyolu benzeri gökadalardaki merkezi diskin, çevresiyle birlikte büyüdüğü anlamına geliyor diyor. Araştırma ekibi çalışma için gökadaların büyüklüklerini uzaklıklarıyla karşılaştırdı. Gökadaların parlaklıklarını ve renklerini kullanarak kütlelerini hesapladılar. Ekip katalogdaki 100.000'den fazla gökadayı tarayarak uygun olanları belirledi. Bu çalışmanın mevcut bilgisayar modelleriyle de uyumlu olduğu görüldü. Yale Üniversitesi'nden Joel Leja: Bu gözlemler sonucunda da Samanyolu'nun evriminin nasıl gerçekleştiğini anladık. Önceki gözlemler bize uzak geçmişteki en parlak gökadaları gösteriyordu. Şimdi ise daha küçük gökadaları rahat bir şekilde gözleyebiliyoruz. Hubble bize bunların şekil ve renklerini gösterdi. Böylece bu gökadaların nasıl büyüdüğünü ölçebildik. Tüm bu işlemleri yer teleskoplarıyla yapmak çok zordur diyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/samanyolunun-gozu-komsularinda/", "text": "Samanyolu yakın komşusu olan cüce gökadalardaki yıldız oluşum gazlarını çaldığı ortaya çıktı. Green Bank Teleskopu'nu kullanan gökbilimciler Samanyolu kenarındaki cüce küresel gökadaların neden gaz fakiri olduğunu ortaya çıkardı: Suçlu Samanyolu. Radyo gözlemleri açısından şimdiye kadar yapılmış en hassas gözlemlerin sonucunda gökadamıza komşu cüce gökadaların hidrojen gazı fakiri olduğu belirlendi. Hidrojen gazı, yeni yıldız oluşumlarında gerekli en önemli, olmazsa olmaz bir maddedir. Samanyolu aslında birbirine kütle çekimi kuvvetiyle bağlı küçük gökadalar topluluğudur. Devasa kütlesi nedeniyle oluşturduğu kütle çekiminin güçlü olması yakınındaki cüce gökadaları etkiler. Bu da cüce gökadaların şekillerinin ve hatta kimyasal düzenlerinin bozulmasına neden olabilir. Önceki çalışmalarda cüce gökadalardaki hidrojen deposunun yıldız oluşumları için önemli olduğunu gösterdi. Ancak şimdiye kadar cüce gökadalardaki bu gazın dışarı kaçtığıyla yapılan gözlemler yeterli değildi. Dünya'nın en büyük tam yönetilebilir radyo teleskopu olan GBT ile diğer dev teleskopların güçleri birleştirilerek Samanyolu etrafındaki cüce gökadaların küçük miktarlarda hidrojene sahip oldukları görüldü. Samanyolu gibi olgun gökadalarda yıldız oluşum maddeleri genellikle merkezdeki süper kütleli karadeliğin yaydığı güçlü jetler nedeniyle dağılırlar. Cüce gökadalarda ise bu tür enerjik olaylara rastlanmaz. Samanyolu'nun yüksek çekim gücü buradaki gazı kendine doğru çekebilir. Araştırmacılar gaz yoğunluğunun galaktik diskten halo denilen çekim sınırı içerisinde yüksek olduğuna inanıyor. Bu bölgede cüce gökadaların saatte 1,6 milyon kilometrelik yörünge hızlarının oluşturduğu basınç sürüklenen hidrojen gazının izlerini ortaya çıkarıyor. Samanyolu komşularından kopan bu gazı kendine çekmektedir. Böylece Samanyolu çevresindeki kaotik durum bu çalışmayla ortaya çıkarılmış oldu."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/samanyolunun-kokenleri-bildigimiz-gibi-degil/", "text": "Yeni bir çalışmaya göre Samanyolu'ndaki maddenin yarısı uzak gökadalardan gelmiş olabilir. Bu da çevremizde gördüğümüz her şeyi -ve elbette bizi- oluşturan maddenin yarısının başka gökadalara ait olması demek. Araştırma süper bilgisayar benzetimleri yoluyla gökadalar arasındaki kuvvetler dengesi göz önünde tutularak yapıldı. Northwestern Üniversitesindeki araştırmacılar Samanyolu'nun da içinde olduğu bir grup gökadanın maddeleri nasıl tuttuğunu anlamak için süper bilgisayarları kullandı. Bilgisayarlar birkaç milyon saatlik çalışmaya eşdeğer verileri araştırmacılara sundu. Sonuç yeni bir modla sonuçlandı: gökadalar arası aktarım. Bilgisayar benzetimleri süpernova patlamalarının, galaktik rüzgarların yardımıyla atomların bir gökadadan diğerine taşınmasına neden olabileceğini ortaya koydu. Bu benzetim aynı zamanda gökadaların evriminin anlaşılmasında yeni bir yol da önermektedir. Northwestern Astrofizik Merkezinden Daniel Angles-Alcazar: Bizi oluşturan maddenin ne kadarının başka gökadalardan geldiğini düşününce kendimizi uzay yolculuğunda olan bir göçmen ya da artık göçebe olmayan eski bir göçmen gibi hissedebiliriz diyor. Samanyolu'nun büyük bir kısmı bir zamanlar başka gökadalardan güçlü rüzgarlarla atılan maddeydi. Gökadalar birbirlerinden oldukça uzakta olduklarından saniyede birkaç yüz kilometre esen galaktik rüzgarla birkaç milyar yılda ancak hedefine ulaşabilir. Araştırma yazarlarından Weinberg Bilim ve Sanat Kolejinden Faucher Giguere: Bu çalışma Büyük Patlama kuramına ilişkin kabullerimizi zorluyor diyor. Bu yeni modun dile getirdiği bilgi, çevremizdeki Güneş Sistemindeki her cisim, Dünya ve her birimiz- atomların yarısı kadarlık kısmının kendi gökadamızdan değil diğer gökadalardan yani milyon ışık yılı uzaktan geldiği yönünde. Araştırma ekibinin gerçekleştirdiği benzetimlerde maddenin karmaşık akışı ayrıntılı olarak izlendi. Böylece, küçük gökadalardaki yıldız oluşturan gazın Samanyolu gibi daha büyük gökadalara aktığı görüldü. Kütlenin galaktik rüzgarlarla aktarılması büyük gökadalardaki maddenin yüzde 50'sinin başka kökenli olmasına neden olabilir. Benzetimlerimizde Samanyolu benzeri gökadalardaki yıldızların kökenlerini izleyip maddenin oluşturduğu yıldızların o gökadaya has özellikleri bulunduğunu ya da başka bir gökadadaki gazdan dolayı oluştuğunu tespit edebiliyoruz diyor Angles-Alcazar. Bir gökadadaki yıldızlar birbirine bağlı ortak kütle merkezi çevresinde dönen geniş kümeler oluşturur. 14 milyar yıl önce Büyük Patlamanın ardından evren bilinen gazla dolduğunda henüz ortada yıldız ya da gökada yoktu. Ancak gazdaki ufak dalgalanmalarla kütle çekimleri büyümeye başladı ve ardından yıldız ve gökadalar oluştu. Bu nedenle gökadaların her biri kendi kimliğine sahiptir. CIERA üyesi Faucher-Giguere: Köklerimiz düşündüğümüzden daha az yerli. Bu çalışma bize çevremizdeki her şeyin gökyüzündeki uzak cisimlerle nasıl bağlantılı olduğunu gösteriyor diyor. Araştırmacılara göre eldeki verilerle gökada oluşumunun anlaşılmasında yeni bir sayfa açılmış durumda. Northwestern ekibi benzetim sonuçlarının test edilebilmesi için Hubble ve yer merkezli teleskop gözlemevlerinde çalışan bilim insanları ile işbirliği içine girmeyi planlıyor. Meraklısına makale adresi: Norman Murray et al. The Cosmic Baryon Cycle and Galaxy Mass Assembly in the FIRE Simulations. Monthly Notices of the Royal Astronomical Society, July 2017"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/samanyolunun-manyetik-parmak-izi/", "text": "ESA'nın Planck uydusu gökadamızın manyetik alan görüntüsünü elde etti. Bu görüntü Samanyolu içindeki yıldızlararası tozdan yayılan ışığın kutuplanması gözlemleriyle üretildi. Işık aslında enerjinin en iyi bildiğimiz türü olmasına karşılık günlük hayatta bu enerjinin çok azına tanık oluruz. Özelliklerinden biri olan kutuplanma ışığın yolu üzerinde nelerle karşılaştığının bilgisini saklar. Bu bilgi gökbilimciler için çok değerlidir. Işık titreşimi hareket yönüne dik elektrik ve manyetik alanların oluşturduğu dizi olarak tanımlanır. Bu alanlara göre titreşim tüm yönlerde olabilir. Belli yönlerdeki titreşim ışığın kutuplandığını gösterir. Yatay duran bir ayna ya da deniz yüzeyinden yansıyan ışık gibi kutuplanma da belirli yönlerde olabilir. Özel filtrelerin kullanıldığı polarize güneş gözlükleri ile parlama ortadan kaldırılarak kutuplanan ışık soğurulur. Uzayda yıldızlar, gaz ve toz bulutlarınca yayılan ışık çeşitli yollarla kutuplanır. Bu kutuplanma miktarının ölçülmesi ışığın uğradığı fiziksel süreçleri ortaya çıkarır. Ortam ışığındaki kutuplanma manyetik alanların özelliklerini de ortaya çıkarır. Elde edilen harita astronomik güneş gözlüğü takan Planck sayaçları ile elde edildi. Bu yeni görüntüdeki sarmallar, döngüler ve kemerimsi izler Samanyolu'nun manyetik alanının yapısını gösterir. Gökadamız yüz milyarlarca yıldıza ek olarak yıldız oluşturan gaz ve toz bulutlarıyla kaplıdır. Küçük toz taneleri çok soğuk olsalar da görülemeyen çok uzun dalga boylarındaki kızılötesi ile mikrodalga arası bölgede ışık yayarlar. Bu taneciklerin simetrik olmaması ışığın daha fazla kutuplanması ve taneciğin en uzun eksenine paralel olarak titreşimli duruma gelir. Toz taneciklerinin oluşturduğu bulutun yönelimi rastgele olsaydı net bir kutuplanma görülecekti. Ancak kozmik tanecikler her zaman fotonlar ve hızla hareket eden atomlar ile saniyede on milyonlarca kez çarpıştığından hızla dönerler. Samanyolu'ndaki yıldızlararası bulutlar manyetik alanlar tarafından sıralanır. Toz tanelerinin uzun eksenleri manyetik alan yönüne dik bir şekilde hizalanır. Sonuçta yayılan ışığın net bir kutuplanmaya uğradığı gözlenir. Gökbilimciler bu özelliği kullanarak toz tanelerinden gelen ve galaktik düzleminden yansıtılan kutuplanmış ışığı inceleyerek manyetik alanın yapısını ortaya çıkarırlar. Yeni Planck görüntüsündeki koyu bölgeler güçlü kutuplanma olmasına karşılık gökyüzünün düzlemine doğru görülen çizgiler manyetik alanın yönünü gösterir. Samanyolu'nun manyetik alanı 3 boyutlu olduğundan bu görüntüye bakarak görüş hattı boyunca dağınık olup olmadığını anlamak zordur. Bununla birlikte Planck görüntüsünde galaktik manyetik alanların bazı bölgelerde büyük ölçeklerde olduğu görülüyor. Merkez boyunca görülen yatay karanlık bant Galaktik Düzlem'dir. Burada görülen kutuplanma Samanyolu düzlemine genelde paralel olup manyetik alan çizgileri oldukça büyük açısal ölçeklerde düzenli bir desenin varlığını gösteriyor. Veriler aynı zamanda gaz ve toz bulutları içindeki kutuplanmanın yönünü ortaya koyuyor. Bu yerel manyetik alan özellikle düzlemin üstünde ve altında düzensiz ve karışık özellikte olduğu görülür. Planck'ın bu verileri ile gökbilimciler sadece gökadanın manyetik alanını değil aynı zamanda Kozmik Mikrodalga Arka Alan yani evrenin en eski ve ilkel ışığının sinyalinin de izini sürüyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/samanyolunun-merkezindeki-kara-delik-ilk-kez-goruntulendi/", "text": "12 Mayıs'ta aralarında Avrupa Güney Gözlemevi'nin Almanya'daki genel merkezi de dahil olmak üzere dünya genelindeki eş zamanlı basın konferanslarında gökbilimciler gökadamız Samanyolu'nun merkezindeki süper kütleli kara deliğin ilk görüntülerini paylaştı. Elde edilen sonuçlar nesnenin gerçekten bir kara delik olduğunu doğrularken, çoğu gökadanın merkezinde bulunduğu düşünülen bu tür devlerin doğaları hakkında önemli ipuçları sağladı. Görüntü, dünya genelindeki radyo teleskoplardan alınan gözlemleri kullanan ve Olay Ufku Teleskobu iş birliği adı verilen küresel bir araştırma ekibi tarafından oluşturuldu. Gökadamızın tam merkezinde bulunan büyük kütleli nesnenin görüntüsü uzun süredir merak ediliyor. Bilim insanları Samanyolu'nun merkezinde çok büyük kütleli, görünmeyen ve yoğun bir nesnenin etrafında dolanan yıldızları daha önce tespit etmişti. Sonuçlar bu nesnenin Yay A* olarak bilinir bir kara delik olduğunu gösterirken, bugün yayımlanan görüntüler de onun doğrudan ilk kanıtlarıdır. Kara deliğin kendisini tümüyle karanlık olduğu için göremesek de etrafında parıldayan gaz maddesi durumu açığa çıkaran sinyalleri sağlıyor: halka benzeri bir yapı ile çevrelenmiş merkezi bir karanlık bölge . Yeni görüntüler Güneş'imizden dört milyon kez daha büyük kütleye sahip kara deliğin güçlü çekim etkisiyle bükülen ışığı yakalıyor. Halkanın boyutlarının Einstein'ın Genel Görelilik Teorisi tahminleri ile uyum içinde olduğunu gördük, diyor EHT Proje Bilimcisi, Taipei, Sinica Akademisi, Astronomi ve Astrofizik Enstitüsü'nden Geoffrey Bower. Bu eşsiz gözlemler gökadamızın tam ortasında neler olduğunu anlamamıza yardımcı olarak bu dev kara deliklerin çevresi ile etkileşimleri hakkında yeni bakış açıları edinmemizi sağlıyor. EHT ekibinin bulguları bugün The Astrophysical Journal Letters adlı derginin özel sayısında yayımlandı. Kara delik Dünya'dan yaklaşık 27 000 ışık yılı uzaklıkta bulunduğu için, gökyüzündeki boyutları bize Ay üzerinde bulunan bir çörekle aynı görünmektedir. Onu görüntülemek için ekip dünya genelindeki sekiz radyo gözlemevini birbirine bağlayarak Dünya-boyutlarında tek bir sanal teleskop olan güçlü EHT'yi oluşturdu . EHT ile Sgr A* 2017 yılındaki farklı günlerde defalarca gözlendi. Diğer tesislere ek olarak EHT radyo gözlemevleri ağında, Şili'deki Atacama Çölü'nde bulunan ve Avrupa'daki üye ülkeleri adına ESO tarafından ortak işletim ve kullanıma açık Atacama Büyük Milimetre/milimetre-altı Dizgesi ile Atacama Öncü Deney Teleskobu da bulunmaktadır. Avrupa EHT gözlemlerine diğer radyo gözlemevleri İspanya'daki IRAM 30-metre teleskobu, 2018 yılından bu yana Fransa'daki Kuzey Genişletilmiş Milimetre Dizgesi ve EHT verilerini birleştirmek için kullanılan, Almanya'daki Max Planck Radyo Gökbilimi Enstitüsü'nde bulunan süper bilgisayar ile destek vermektedir. Dahası, Avrupa EHT iş birliği projesine Avrupa Araştırma Konseyi desteği ve Almanya'daki Max Planck Derneği ile finansal destek sağlamaktadır. ESO'nun özellikle Sgr A* gibi kara deliklerin gizemlerini ortaya çıkarmada uzun yıllardır oynadığı rol oldukça heyecan verici, diye yorumluyor ESO Genel Müdürü Xavier Barcons. ESO EHT gözlemlerine sadece ALMA ve APEX tesisleriyle katkı sunmadı, aynı zamanda Şili'deki diğer gözlemevleri de Gökada merkezinin önceki önemli gözlemlerinde önemli rol oynadı. EHT başarısı iş birliğinin 2019 yılında, daha uzak Messier 87 gökadasının merkezinde bulunan, M87* adlı kara deliğin ilk görüntüsünü paylaşmasının ardından geldi. Kendi gökadamızdaki kara delik M87*'den bin kez daha küçük ve daha hafif olsa da iki kara delik önemli biçimde benzer görünüyor . Elimizde tamamen farklı iki gökada türü ve iki çok farklı kara delik kütlesi olsa da bu kara deliklerin sınırlarına geldiğimizde şaşırtıcı oranda benzer görünüyorlar, diyor Hollanda, Amsterdam Üniversitesi'nden teorik astrofizik profesörü ve EHT Bilim Konseyi Eş-Başkanı Sera Markoff. Bu bize Genel Göreliliğin bu nesneleri sıkıca kontrol ettiğini söylüyor ve daha uzakta göreceğimiz herhangi bir farklılık kara delikleri çevreleyen madde kaynaklı olmalı. Sgr A* bize çok daha yakında olsa da süreç M87*'ye göre oldukça zorlayıcıydı. ABD, Arizona Üniversitesi, Astronomi Bölümü ve Veri Bilimi Enstitüsü üyesi, EHT bilimcisi Chi-kwan Chan şöyle açıklıyor: Sgr A* ve M87* kara deliklerinin etrafındaki gaz aynı hızlarda hareket ediyor ışık hızına yakın hızda. Ancak daha büyük M87*'de gazın bir turu günler ile haftalar alırken, çok daha küçük olan Sgr A*'da yalnızca dakikalar sürüyor. Bunun anlamı Sgr A* etrafındaki gazın parlaklığı ve düzeni EHT iş birliği gözlem yaptığı sırada hızlıca değişiyor demek küçük bir köpeğin fotoğrafını çekmeye çalışırken sürekli kuyruğunu sallayarak hareket etmesine benzer şekilde. Sgr A* etrafındaki gazın hareketini anlamak için araştırmacılar özelleştirilmiş yeni araçlar geliştirmek zorunda kaldı. M87* daha kolay ve daha sabit olduğundan, alınan tüm görüntüler aynı görünüyordu, ancak Sgr A*'da durum öyle değil. Sgr A* kara deliğinin görüntüsü ekibin topladığı farklı görüntülerin bir ortalaması olup, ilk kez gökadamızın merkezinde gizlenen dev ortaya çıkarılmış oldu. Çalışma EHT iş birliğini meydana getiren dünya genelindeki 80 merkezden 300'ün üzerindeki araştırmacının gayreti ile mümkün olmuştur. Sgr A*'yı görüntüleme zorluğunun üstesinden gelmek için karmaşık araçlar geliştirmenin yanı sıra, ekip alınan verilerin birleştirilmesi ve analizi için süper bilgisayarları beş yıl boyunca yoğun bir şekilde kullanmak durumunda kaldı ve bu sırada bilgisayar üretimi benzersiz bir kara delik kütüphanesini gözlemlerle karşılaştırdı. Bilim insanları sonunda farklı boyutlardaki iki kara deliğin görüntüsüne sahip oldukları için oldukça heyecanlılar, bu sayede kıyas ve karşılaştırma imkanı bulmuş oldular. Bunun yanı sıra süper kütleli kara deliklerin etrafındaki gazın nasıl davrandığına dair teori ve modelleri test etmek için yeni verileri kullanmaya başladılar. Bu süreç henüz tümüyle anlaşılır olmasa da gökadaların oluşumu ve evrimini şekillendirmede anahtar rol oynadığı düşünülüyor. Şimdi bu önemli sürecin nasıl çalıştığına dair değerli yeni ipuçlarını elde etmek için iki süper kütleli kara delik arasındaki farklılıklar üzerinde çalışabiliriz, diyor Taipei, Sinica Akademisi Astronomi ve Astrofizik Enstitüsü'nden EHT bilimcisi Keiichi Asada. İki kara deliğe dair görüntülerimiz var biri Evrendeki süper kütleli kara deliklerin küçük diğeri ise büyük örneği bu sayede kütle çekiminin bu uç ortamlarda nasıl davrandığını test etmek için hiç olmadığı kadar imkanımız var. EHT'nin ilerleyişi devam ediyor: Mart 2022'deki büyük gözlem kampanyasına daha fazla teleskop dahil ediliyor. EHT ağının devam eden genişlemesi ve önemli teknolojik gelişmeler sayesinde yakın gelecekte bilim insanları kara deliklere dair daha etkileyici görüntü ve videolar paylaşabilecek. Notlar Gözlemler başladığında Nisan 2017'de EHT'ye dahil olan teleskoplar: Atacama Büyük Milimetre/milimetre-altı Dizgesi , APEX, IRAM 30-metrelik Teleskop, JCMT, LMT, SMA, SMT, SPT. O zamandan bugüne, EHT'ye GLT, NOEMA ve Arizona Üniversitesi 12-metrelik teleskobu da dahil olmuştur. GLT Greenland Teleskobu ASIAA ve Smithsonian Astrofizik Gözlemevi tarafından işletilmektedir. GLT ALMA-Tayvan projesinin bir parçası olup, kısmen Sinica Akademisi ve MOST tarafından desteklenmektedir. NOEMA IRAM tarafından, UARizona 12-metrelik teleskop ise Arizona Üniversitesi tarafından işletilmektedir. Bu yeni görüntünün yorumlanması için gereken güçlü temel Sgr A* için daha önce yapılan çalışmalarla sağlanmıştır. Gökbilimciler 1970'lerden beri Samanyolu'nun merkezinde Yay takımyıldızı doğrultusunda bulunan parlak ve yoğun radyo kaynağını biliyordu. Gökada merkezine yakın çoğu yıldızın yörüngeleri Reinhard Genzel ve Andrea M. Ghez liderliğindeki bir ekip tarafından 30 yıldan uzun süredir ölçülerek, bu kütle ve yoğunluktaki bir nesne için en olası açıklamanın süper kütleli bir kara delik olduğu sonucuna vardılar. ESO tesisleri ve Keck Gözlemevi bu çalışmada kullanılmış olup, 2020 Nobel Fizik Ödülü'nü paylaşmışlardır. Kütlenin boyutla ölçeklendiğini bildiğimiz nesneler sadece kara deliklerdir. Biri diğerinden bin kat daha küçük bir gökada aynı zamanda bin kat daha küçük kütlelidir. Arif Solmaz, Çağ Üniversitesi Uzay Gözlem ve Araştırma Merkezi, Mersin"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/samanyolunun-sekli-bildigimizden-daha-farkli-olabilir/", "text": "Kırsal bir yerde gökyüzünde gördüğünüz sayısız yıldızın yanında binlerce yıldızdan oluşan bir şerit görürsünüz. O şerit, içinde olduğumuz ve kenarından gördüğümüz Samanyolu gökadamızdır. Işıktan daha hızlı yolculuk edip gökada düzlemimizin üzerine çıkabilseydik, çekirdeğin çevresine sarılmış sarmal kolları olan düz bir disk görürdük. Bu sarmal kolların şekli gerçekte nasıl? Düzlemin üzerine çıkıp böyle bir görüntü göremediğimiz için başka yöntemlerle şekli tahmin etmeliyiz. Çalışmalarını Yer'den dışarı doğru yapan gökbilimciler, Perseus kolu olarak bilinen komşu sarmal kolun modelini oluşturdular. Önceki çalışmalarda Perseus kolu dar ve belirgin bir şekle sahip gösterilmişti. Bununla birlikte yeni çalışmalarda Perseus kolunun en azından bir kısmının böyle olmayabileceği gösterildi. Buradaki karmaşa ilk kez W. Burton tarafından 1971'de yaptığı çalışmanın sonucudur. Samanyolu'nun uzun zamandır sarmal gökada olduğu biliniyor: soğanın çekirdeğindeki gibi merkezinde bir çıkıntıya ve ince, düz bir yıldız diskine sahip kızarmış yumurta şekli. On yıllardır gökbilimciler Samanyolu'nun diskini ve ilgili sarmal kollarını haritalamak için çalışıyor. Ormanın ortasında iseniz şeklini kestiremezsiniz, bu durumda ormanı nasıl haritaya dökersiniz? Önceki çalışmalarda Samanyolu'nun uzun, dar ve belirgin sarmal kollarıyla örülü büyük bir yapı olduğu ileri sürülmüştü. Bununla birlikte yeni araştırmalar Samanyolu'nun dış kısmının çok daha belirsiz ve kaotik olduğunu gösterdi. Uzay Teleskopu Bilim Enstitüsünden Josh Peek: Aklımızda uzun zamandır ölçümlerin ve çıkarımların birleşimine dayanan gökada resmini oluşturmak vardı. Bu çalışma ile oluşan resmi sorguya çıkarıyoruz. Bağlantı kurduğumuz parçaların gerçekten birbiriyle bağlantılı olduğuna ilişkin kanıt göremiyoruz diyor. Uzaklıklar Anahtardır Gökadamızı haritalarken yaşadığımız en büyük zorluk herhangi bir yıldızın, yıldız kümesinin veya gaz kümesinin uzaklığını bulmaktır. Genelde kabul gören yüksek kütleli yıldız oluşturan bölgelerde bulunan mazer adı verilen doğal olarak oluşan radyo kaynaklarının paralaks ölçümlerini kullanmaktır. Buna rağmen bu teknikte boşluklardan dolayı giderilemeyen hatalar bulunur. Boşluklarla ilgili problemi çözebilmek için gökbilimciler yıldız oluşturan bölgelerdeki gaz bulutlarını ve daha özel olarak bu gaz bulutlarının hareketlerini inceler. İdeal bir durumda bir gaz bulutu için ölçtüğümüz hareket Samanyolu'nun genel dönüşü nedeniyle uzaklıkla ilişkilidir. Sonuç olarak gaz hızlarını ölçerek uzaklıkları ve dolayısıyla gökadanın temel yapısını belirleyebiliriz. Soru şu: ideal olmayan şartlarda bu nasıl olacak? Herhangi bir gaz bulutunun hareketine galaktik merkez etrafındaki dönüşü egemen olsa da, daha rastgele hareketleri vardır. Bu ekstra hareketler haritalarımızı nasıl etkileyecek? Derli Toplu ve Topaklı Bu sorunun yanıtı için Peek ve ekibi gazı değil tozu incelediler. Genel olarak gökadamızda gaz ve toz yakından ilişkilidir, bu nedenle birini haritalarsanız diğerini de haritalayabilirsiniz. Gökyüzüne yayılmış büyük yıldız gruplarının renklerini inceleyerek üç boyutlu haritaları oluşturulabilirsiniz. Yıldızla teleskopumuz arasındaki toz ne kadar fazlaysa yıldız doğal rengine kıyasla o kadar kırmızı yani 'kızarmış' görünür. Peek ve ekibi Samanyolu'nun diskinde Güneşimizin ötesinde bulunan Perseus sarmal kolu olarak bilinen bir bölgeyi inceledi. Toza bağlı kızarma ile ölçülen uzaklıkların hız ile ilişkisi bilinenlerle karşılaştırıldı. Bulutların çoğunun aslında Perseus kolunun uzağında olmadığını bunun yerine yaklaşık 10 bin ışık yılı uzaklığa kadar uzandığını buldular. Sonuçta en azından gökadanın bu bölümünde uzun, sıska sarmal kollarımız yok. Şekilsiz ve topaklı parçalar var. Samanyolu'nun dış diskinin daha kısa, parçalanmış kol parçalarıyla yakındaki Messier 83 gökadasına benzemesi daha iyi bir olasılık diyor Peek. Haritayı Gözden Geçirme Son çalışma Samanyolu'nun dış kısmına odaklanırken Peek'in STScI'daki ekibinin bir üyesi olan Catherine Zecker ise çalışmayı Samanyolu'nun iç kısmına doğru genişletmeyi düşünüyor. Güneş, en aktif yıldız oluşturan sarmal kolların olduğu bölgededir. Zucker yaklaşık 1 ile 2 milyar yıldızın kırmızı değerini ölçmek için büyük ölçekli kırmızı-öte araştırmalarından yararlanarak üç boyutlu haritalar oluşturmayı planlıyor. Gökbilimciler bu yeni toz haritalarını mevcut gaz hızı araştırmalarıyla ilişkilendirerek Samanyolu'nun iç haritasını dış kısma yaptıkları gibi hassas hale getirebilir. Önceki üç boyutlu haritalama çalışmaları büyük ölçüde insan gözüyle görülebilen dalga boylarındaki verilere dayanıyordu. Hiç kimse üç boyutlu toz haritası oluşturmak için derin kırmızı-öte verileri kullanmadı. Perseus kolu gibi bu bölgenin daha kaotik ve daha az tanımlanmış olduğunu görebiliriz diyor Zucker. Yakın zamanda göreve başlaması planlanan Nancy Grace Roma Uzay teleskopu ve Vera Rubin Gözlemevi ile daha fazla bilgiye ulaşılabilecek. Roma Uzay teleskopu birkaç saat içinde tüm galaktik düzlemi haritalama yeteneğine sahip olacak. Ayrıca kırmızı-öte ölçümler yapabileceğinden tozdan etkilenmeyecek. Gökadanın diğer tarafını ilk kez net şekilde gördük. Roma göreve başlayınca çok daha ilgi çekici sonuçlar gelecektir. Diğer taraftan Rubin ile çeşitli optik dalga boylarında soluk cisimlerin gözlemleri yapılabilecek. Roma'nın gökyüzünü kırmızı-öte ile gözlemesi ve Rubin'in derin ve çok dalga boylu optik verileri birleştirilerek sonunda kozmik ormanımızı haritalayabileceğiz."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/samanyolunun-super-kutleli-kara-deliginin-etrafindaki-yildizlarin-hareketleri-olculdu/", "text": "Avrupa Güney Gözlemevi'nin Çok Büyük Teleskop Girişimölçeri gökadamızın merkezinde bulunan süper kütleli kara deliğin etrafındaki bölgenin şimdiye kadarki en derin ve keskin görüntülerini elde etti. Yeni görüntüler VLTI öncesinde mümkün olanın 20 katına kadar yakınlaştırma sağlarken, gökbilimcilerin kara deliğin etrafında şimdiye kadar görülmemiş yıldızları bulmalarını sağladı. Samanyolu gökadasının merkezindeki yıldızların yörüngelerini izleyen ekip kara deliğin kütlesine dair en hassas ölçümleri gerçekleştirmiş oldu. Samanyolu'nun merkezindeki kara delik Sagittarius A* hakkında daha fazla şey öğrenmek istiyoruz: Kütlesi tam olarak nedir? Dönüyor mu? Etrafındaki yıldızlar Einstein'ın genel görelilik teorisinden beklediğimiz şekilde mi hareket ediyor? Bu soruları cevaplamanın en iyi yolu süper kütleli kara deliğin yakınlarındaki yıldızların yörüngelerini takip etmek. Biz bunu şimdiye kadar görülmemiş bir hassasiyette yapabileceğimizi gösteriyoruz, diye açıklıyor Sagittarius A* araştırmaları üzerine 2020 yılında Nobel Ödülü kazanan, Almanya, Garching'teki Max Planck Yer Ötesi Fiziği Enstitüsü müdürü Reinhard Genzel. Genzel ve ekibinin Samanyolu'nun süper kütleli kara deliği etrafında dolanan yıldızların yörüngelerine dair otuz yıldır devam eden çalışmalarına dair son bulguları bugün iki makale ile Astronomy & Astrophysics'te yayımlandı. Kara deliğe daha da yakın yıldızları bulabilmek için GRAVITY olarak bilinen iş birliği ekibinin yeni geliştirdiği analiz yöntemi sayesinde gökada merkezinin daha derin ve keskin görüntüleri elde edildi. VLTI bize inanılmaz bir uzaysal çözünürlük sağlıyor ve yeni görüntülerle daha öncekinden çok daha derinlere ulaşabiliyoruz. Kara deliğin etrafındaki yıldızların hareketleri ve sayıları ile ortaya çıkarılan ayrıntılar karşısında şaşkınız, diye açıklıyor MPE'de bulunduğu sırada ekibin görüntüleme çabalarına liderlik eden Garching, Max Planck Astrofizik Enstitüsünde araştırmacı Julia Stadler. S300 adlı yeni bulunan bir yıldız bu yöntemin ne kadar güçlü olduğunu gösteriyor, özellikle Sagittarius A* yakınlarındaki çok sönük nesneleri fark edebilmek için. Mart ve Temmuz 2021 arasında sürdürülen en son gözlemleri ile ekip kara deliğe yaklaşmakta olan yıldızları hassas bir şekilde ölçümlemeye odaklandı. Bunlar arasında Mayıs 2021'de kara deliğe en yakın geçişi yaparak rekoru elinde bulunduran S29 yıldızı da bulunuyor. Bu yıldız, kara deliğe yakınlaşarak, Güneş Dünya uzaklığının yaklaşık 90 katı kadar, sadece 13 milyar kilometre uzaklıktan ve saniyede 8470 kilometreye ulaşan bir hızda geçiş yapmıştır. Kara deliğe bu kadar yakından ve böyle hızlara ulaşarak geçen herhangi bir yıldız olmamıştır. Ekibin ölçümleri ve alınan görüntüler, ESO'nun Şili'de bulunan VLTI üzerindeki eşsiz GRAVITY aygıtı sayesinde olmuştur. GRAVITY ESO'nun 8.2-metrelik dört adet Çok Büyük Teleskobu ile alınan ışığı girişim ölçümü denilen bir yöntemle birleştirmektedir. Bu karmaşık bir yöntem olup, sonunda VLT teleskoplarının tek başına aldığından 20 kat daha keskin görüntülere ulaşıyor ve Gökada Merkezi'nin gizemlerini ortaya çıkarıyorsunuz, diyor GRAVITY proje yürütücüsü, MPE'den Frank Eisenhauer. Sagittarus A* etrafındaki yakın yörüngelerde bulunan yıldızları takip etmek Dünya'ya en yakın büyük kütleli kara deliğin etrafındaki çekimsel alanı hassas bir şekilde tespit etmeyi, Genel Göreliliği test etmeyi ve kara deliğin özelliklerini belirlemeyi sağlıyor, şeklinde açıklıyor Genzel. Ekibin önceden aldığı verilerle birleştirilen yeni gözlemler, yıldızların yörüngelerinin, Genel Görelilik ile tahmin edilen yolu izlediklerini onaylıyor. Güneş'in 4,30 milyon katındaki kara deliğin kütlesi şimdiye kadar yapılmış olan en hassas değeri gösteriyor. Araştırmacılar ayrıca Sagittarius A*'nın uzaklığını da daha doğru bir şekilde 27 000 ışık yılı olarak güncellediler. Yeni görüntüleri elde edebilmek için gökbilimciler bir makine öğrenmesi tekniği olan Bilgi Alanı Teorisini kullandılar. Gerçek kaynakların GRAVITY ile gözlendiklerinde neye benzeyeceğini gözlemlerle karşılaştırdılar. Bu sayede Sagittarius A*'nın etrafındaki yıldızların bulunması ve izlenmesi mümkün oldu. Ekip GRAVITY gözlemlerine ek olarak önceki VLT aygıtları olan NACO ile SINFONI ve Keck Gözlemevi ile NOIRLAB Gemini Gözlemevi'nden alınan ölçümleri de kullandılar. GRAVITY bu on yılın sonunda GRAVITY+ olarak güncellenerek tekrar ESO'nun VLTI girişimölçeri ile kullanılacak ve kara deliğe daha yakın ve daha sönük yıldızları ortaya çıkarabilecek. Ekip nihayetinde kara deliğin dönmesi nedeniyle oluşan çekimsel etkilere maruz kalan yeterince yakın yörüngelerdeki yıldızları bulmayı amaçlıyor. ESO'nun gelecekteki Aşırı Büyük Teleskobu halen Şili'deki Atacama Çölünde inşa halinde olup, ekibin bu yıldızların hızlarını çok daha hassas bir şekilde ölçmelerini sağlayacak. GRAVITY+ ve ELT'nin güçleri birleştirildiğinde kara deliğin ne kadar hızlı döndüğünü de bulabileceğiz, diyor Eisenhauer. Bunu şimdiye kadar kimse başaramadı. Arif Solmaz, Çağ Üniversitesi Uzay Gözlem ve Araştırma Merkezi, Mersin"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/samanyolunun-tarihindeki-en-buyuk-carpismanin-nedeni-sosis/", "text": "Uluslararası bir gökbilimci ekibi Samanyolu ile Sosis olarak adlandırılan küçük bir gökadanın geçmişte kafa kafaya çarpıştığını keşfetti. Samanyolu'nun ilk zamanlarındaki belirleyici bir olay olarak nitelendirilen kozmik çarpışma gökadamızın şeklini değiştirdi. Böylece gökadadaki çıkıntı belirdi ve içyapısı büyük bir değişikliğe uğradı. Gökbilimciler 8 ya da 10 milyar yıl kadar önce bir cüce gökadanın Samanyolu'na çarptığını ileri sürdü. Cüce gökada bu çarpışmanın etkisiyle hızla parçalandı ve enkazı her yere dağıldı. Çalışma ekibinden Vasily Belokurov: Parçalanan cüce gökadanın yıldızları şu an çok dikine yörüngelerde hareket ediyor. Yıldızların yörüngesi gökada merkezimize çok yakın. Bu da cüce gökadanın gerçekten garip bir yörünge izleyerek geldiğini ve adeta ölüme koştuğunu gösteriyor diyor. Çalışma Cambridge Üniversitesinde yüksek lisans öğrencisi olan GyuChul Myeong tarafından yönetildi. Ekip Avrupa Uzay Ajansının Gaia uydusu verilerini kullandı. Bu araç gökadamızdaki yıldızları içeriğine göre eşleştirerek Samanyolu'nda hareket eden yıldızların yörüngelerini ortaya çıkarıyor. Gaia sayesinde göksel komşularımızın konumları ve yörüngeleri net bir şekilde biliniyor. Galaktik birleşmeden etkilenen yıldızlara artık Gaia sosisleri deniliyor diyor Cambridge'den Wyn Evans. Yıldızların hız doğrultularını çizdik ve sosis şekliyle karşılaştık. Küçük gökadanın yıldızları çok dikine yörüngelere atılmış görünüyor. Bu sosis yıldızları Samanyolu'nun son büyük birleşmesinden arda kalanlar. Samanyolu birçok cüce gökada ile çarpışmaya devam ediyor. Ancak Sosis gökadası bunlardan oldukça büyüktü. Gaz, yıldız ve karanlık maddeyle birlikte toplam kütlesi Güneş'in kütlesinin 10 milyar katından fazlaydı. Sosis, genç Samanyolu'na çarptığında çok çarpıcı sonuçlara ve kargaşaya neden oldu. Samanyolu diski bu çarpışma etkisiyle parçalanmış ve büyümeye başlamıştı. Sosis'in kalıntıları Samanyolu'nun iç kısımlarında dağılmış ve gökada merkezinde bir şişkinliğe neden olmuştur. Surrey Üniversitesinden Denis Erkal'a göre galaktik değişimler sayısal simülasyonlarla test edilebilir. Erkal ve arkadaşlarının gerçekleştirdiği simülasyonlarda Sosis gökadasının yıldızları dikine yörüngelere sahip. Çarpışma sonrası şişen merkez nedeniyle Samanyolu diski biraz uzuyor. Durham Üniversitesinden Alis Deason: Bu galaktik yapılanmanın kanıtı ise cüce gökadanın yıldızlarının yollarından geçiyor diyor. Sosis yıldızları gökada merkezinden yaklaşık aynı uzaklıkta yer alıyor. Daha önce bu yıldızların belli bölgede yığılmasını öngören Deason keşif için mutlu olduğunu söylüyor. Keşif yıldızların başlangıçta bu kadar dar yörüngelere nasıl sıkıştığını açıklıyor. Yeni araştırma Sosis gökadası tarafından Samanyolu'na getirilen sekiz büyük küresel kümeyi de tanımladı. Küçük gökadalar genellikle küresel kümelere sahip değildir, işte bu nedenle Sosis'in bilinen cüce gökadalara göre daha büyük olması gerekiyor. Carnegie Mellon Üniversitesinden Sergey Koposov: Sosis yıldızlarının kinematiği ve küresel kümeleri inceledik. Sonuçta bunun Samanyolu'na şimdiye kadar çarpan en büyük cüce gökada olduğu sonucuna ulaştık diyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/samanyolunun-temiz-ve-duzenli-gokada-komsusu/", "text": "Gökadaların çoğu tozla dolu olsa da, bazılarında nadiren gaz ve yıldızları arasında sarmal hareketler sergileyen ve ışığı geçirmeyen karanlık çubuklar şeklindeki kozmik is maddesi bulunmaktadır. Bununla birlikte, ESO'nun Şili'deki VLT Tarama Teleskopu üzerinde bulunan OmegaCAM kamerası ile alınan bu yeni görüntüye konu olan olağandışı nesne IC 1613 adlı küçük gökada, tam bir temizlik delisi! IC 1613'te çok az miktarda kozmik toz bulunuyor, bu da gökbilimcilerin içeriğini tam olarak görebilmeleri için oldukça ideal. Bu sadece görünümle ilgili değil; gökadanın temizliği çevremizdeki Evren'i anlamak için hayati önem taşıyor. IC 1613 Balina takımyıldızı doğrultusunda bulunan bir cüce gökadadır. VST ile alınan bu görüntüde gökadanın alışılmadık güzelliği, etrafa saçılan yıldızları ve parlak pembe gazları ayrıntılı bir şekilde gözler önüne seriliyor. Alman gökbilimci Max Wolf IC 1613'ün sönük ışığını 1906'da keşfetti. 1928'de yine Alman Walter Baade buradaki yıldızları ayırt edebilmek için Kaliforniya'daki Mount Wilson Gözlemevi'nde bulunan 2.5-metrelik daha güçlü bir teleskopu kullandı. Bu gözlemler sayesinde, yıldızları tek tek görebilen gökbilimciler gökadanın Samanyolu'na oldukça yakın olduğu sonucuna ulaştı. Gökbilimciler o zamandan beri IC1613'ün aslında, aralarında Samanyolu'nun da bulunduğu 50'den fazla gökada içeren Yerel Küme'nin bir üyesi olduğunu doğruladılar. IC 1613'ün bize uzaklığı 2.3 milyon ışık-yılından fazla. Görece yakın olması nedeniyle yoğun ilgi görüyor; gökbilimciler gökadanın düzensiz bir cüce olduğunu ortaya çıkardı, ancak yine de diğer bazı cüce gökadalarda görülen özelliklere sahip değil, örneğin yıldızlardan oluşan bir disk gibi. Bununla birlikte, IC 1613'ün şekilsel eksikliği, düzenli görüntüsüne yarıyor. IC 1613'ün uzaklığı hem gökada içindeki hem de Samanyolu'ndan olan görüş mesafesi boyunca az miktardaki toz nedeniyle çok daha belirgin gözlemler yapılarak oldukça yüksek hassasiyetle biliniyor. IC 1613'ün uzaklığının kesin olarak bilinebilmesinin ikinci nedeni gökadanın iki tür dikkate değer yıldızdan çok sayıda içermesi: Sefeid değişenleri ve RR Lyrae değişenleri . Bu yıldız türleri düzenli bir şekilde zonklamakta ve belirli aralıklarla büyüyerek daha parlak hale gelmektedirler (AD 1). Yeryüzündeki günlük yaşantımızdan bildiğimiz üzere elektrikli lambalar ya da mum alevi bizden uzaklaştıkça daha sönük görünmeye başlar. Gökbilimciler bu basit mantıktan yola çıkarak gerçek parlaklık denilen, parlaklık bilgileri mevcut olan Evren'deki nesnelerin tam olarak ne kadar uzakta olduğunu bulmaya çalışıyorlar. Sefeid ve RR Lyrae değişenlerinin özel yönleri parlama ve sönümlenme dönemlerinin doğrudan gerçek parlaklıklarına bağlı olmasıdır. Bu sayede, parlaklıktaki değişim hızları ile gökbilimciler gerçek parlaklıklarını ölçebilmektedirler. Daha sonra bu değerler görünür parlaklık ölçümleri ile karşılaştırılarak uzaklıkları ölçeğinde ne kadar sönük görünmeleri gerektiği hesaplanıp, mesafeleri ortaya çıkarılmaktadır. Gerçek parlaklıkları bilinen yıldızlar gökbilimciler için standart ışık kaynakları olarak adlandırılır. Bu, parlaklığı belirli olan bir mum alevinde gözlenen parlaklığın belirli mesafeler boyunca ölçüm aleti olarak kullanılmasına benziyor. Gökbilimciler standart ışık kaynaklarını kullanarak örneğin IC 1613 içindeki değişen yıldızlar veya daha büyük kozmik ölçeklerde gerçekleşen, daha az yaygın olan Tür Ia süpernova patlamaları gibi bir kozmik uzaklık merdiveni geliştirmişlerdir ve bu evrenin derinliklerine kadar uzanmaktadır. Onlarca yıl önce, IC 1613 gökbilimcilere Evren'in uçsuz bucaksız genişliğini ölçme konusunda yardımcı olmuştur. Küçük ve şekilsiz bir gökada için hiç de fena değil. Notlar OmegaCAM Şili'deki Paranal Gözlemevi'nde bulunan VLT Tarama Telesopu üzerinde bulunan 32-CCD'den oluşan 256-milyon-piksellik bir kameradır. OmegaCAM ile alınan diğer görüntülere ulaşmak için buraya tıklayınız. Kozmik toz, karbon ve demirin yanı sıra moleküler yapıdaki daha büyük çeşitli ağır elementlerden oluşmaktadır. Toz sadece ışığı engellemekle kalmayıp, tozla-örtülmüş nesnelerin de görülebilmesini zorlaştırmakta ve tercihen mavi ışığı saçmaktadır. Sonuç olarak, kozmik toz, teleskopla gözlenen nesnelerin gerçekte olduklarından daha kırmızı görülmelerine neden olmaktadır. Bununla birlikte, daha az kızıllık, daha hassas gözlem yapılabilmesini sağlamaktadır. İki Macellan Bulutu dışında, IC 1613, içinde RR Lyrae türündeki değişenlerin bulunduğu tespit edilen Yerel Grup'taki tek düzensiz gökadadır. ESO-Türkiye"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/samanyolunun-yeni-komsusu/", "text": "İçinde bulunduğumuz Samanyolu Gökadası, içlerinde yakın komşumuz Andromeda da olmak üzere 50'den fazla gökadanın yer aldığı Yerel Grup içindedir. Rus-Amerikan araştırmacılarından oluşan bir bilim ekibi şimdi 7 milyon ışık yılı uzaklıkta gizlenmiş yeni bir cüce gökada belirledi. Sonuçlar Royal Astronomical Society'de yayınlandı. Hubble Uzay Teleskobunun yardımıyla Küçük suyılanı takımyıldızı yönünde Ağustos 2014'de keşfedilen Samanyolu'nun onda biri kütlesindeki cüce gökadaya KKs3 adı verildi. KKs3 bir cüce küresel gökadadır. Yani Samanyolu gibi sarmal kollara sahip değildir. Bu tür gökadalarda gerekli hammadde eksik olduğundan yeni yıldız oluşturamazlar. Buna Andromeda gibi büyük gökadaların cüce küresel gökadalardan madde çalması sebep olmaktadır. Cüce küresel gökadalar genellikle büyük gökadaların çevresinde görülür. Gökbilimciler genel anlamda gökadaların oluşumlarını anlamak için cüce küresel gökadaları ararlar. Bu cisimlerde yıldız oluşumlarının farklı bir şekilde gerçekleştiği düşünülüyor. Bu gökadalarda bulutsu içlerinde yeterli hidrojen gazı olmadığından gökbilimciler bunun yerine yeni yıldızları seçmeye çalışırlar. Bu gibi nedenlerle keşfi zor olan bu cisimlerden en son, aynı grup tarafından 1999 yılında KKR 25 adlı cüce gökada bulunmuştu. Ekip üyesi Prof. Dimitry Makarov: KKs3 gibi soluk gökadaları bulmak Hubble Teleskopu için bile çok zor ve uzun süreli bir işlemdir. Ancak sabırla gerçekleştirdiğimiz çalışma sonucunda komşularımızı görmeye devam ediyoruz. Anlaşılan çevremiz sandığımız kadar boş değil. Bu gibi cüce gökadaların çok sayıda bulunması kozmosun evrimi hakkında da derin bilgiler verecektir diyor. Ekip daha fazla cüce küresel gökada keşfedilmek için James Webb Uzay Teleskopu ile Avrupa Aşırı Büyük Teleskopu'nun hizmete girmesini sabırsızlıkla bekliyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/sanatsal-jupiter/", "text": "Jüpiter geceleri gökyüzünü süslemeyi sürdürüyor. Güneş battıktan sonra adeta bir şölen yaşıyoruz. Aynı hat üzerinde batıdan doğuya doğru sırasıyla Venüs, Jüpiter, Satürn ve Mars'ı gözlüyoruz. Jüpiter'i çok daha yakından izleyen Juno uydusu birbirinden farklı görselleri Dünya'ya iletmeye devam ediyor. Juno'nun yolladığı son fotoğrafta gaz devinin kuzey yarımküresindeki fırtınalar görülmekte. Dünya'da olduğu gibi Jüpiter atmosferi de hızla hareket eden siklon ve antisiklonlara sahiptir. Görüntünün en sağında Jet N6 olarak adlandırılmış bir jet akışı görülüyor. Tam olarak sağ üst köşede yuvarlak ve beyaz renkli antisiklonik yapının hemen yanında. Aynı zamanda meşhur Kırmızı Leke'de bu fotoğrafta görülmektedir. Bu görüntü 15 Temmuz 2018'de alındığında uydu Jüpiter'e 14. yakın uçuşunu yapmaktaydı. Aracın gezegene uzaklığı bu sırada 17 bin kilometreydi. Brian Swift ve Sean Doran'ın gelen verileri kullanarak ürettiği bu fotoğrafta arka planda görülen yıldızlarsa sonradan eklenmiştir. Görsel telif hakkı: NASA/JPL-Caltech/SwRI/MSSS/Brian Swift and Sean Doran Yüksek çözünürlükteki jpeg ve tif uzantılı görseller"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/sanki-kozmik-bir-goz/", "text": "Bir yıldız ne kadar kütleli ise ölümü de o kadar ihtişamlı olur: Güneş gibi bir yıldızsa ölümü fazla şamatalı olmaz ama daha büyük bir yıldızsa ölümünü çok uzaklara duyurabilir. Güneş'ten yaklaşık sekiz kat kütleli bir yıldız ölümünden sonra evrene değerli bir hediye de sunar: gezegenimsi bulutsu. Bunlar göz alıcı şekillerde ve insanı hayrete düşüren renklerde olabilir. Ölüm yoluna giren bir yıldız çevresine yavaş yavaş madde bırakır. Bu madde zamanla genişler ve gezegenimsi bulutsunun ilk sınırlarını oluşturur. Teleskopla bakıldığında bu madde gezegen gibi disk şeklinde görüldüğünden gezegenimsi bulutsu adını alır. Yıldızın çekirdeği yavaş yavaş soğurken beyaz cüce görünmeye başlar ve çevresinde madde diski de kalınlaşır. İşte ortaya NGC 2371'de olduğu gibi görsel açıdan muhteşem bir görüntü çıkar. Böylesi bir cismi görüntülemek ise Hubble Uzay Teleskopu'na düşer. İkizler takımyıldızında yer alan NGC 2371 bulutsusu bizden 4300 ışık yılı uzaktadır. Yaklaşık üç ışık yılı uzunluğundaki cisim bilinen en büyük bulutsulardandır. Merkezinde parlayan yıldızı saran gaz kırmızı, mavi, yeşil tonlarda bir şeyler anlatmak ister gibidir. Her ne kadar bulutsunun üst kısmını karanlık yutmuş görünse de, NGC 2371'in eliptik şekle sahip olduğu söylenebilir. Sol ve sağ kısımlar birbirinden farklı parçalar gibi görünse de durum bu değildir. Uzun zaman önce William Herschel'de bunları farklı cisimler sanarak ünlü kataloğuna bu cismi NGC 2371 ve NGC 2372 olarak adlandırmıştı. Merkezdeki yıldızın her iki yanındaki pembeli alanlar açıkça görülmektedir. Bunlar akla geçmişte yıldız tarafından atılan yoğun bir gaz kitlesini getirmektedir. Renklerinin pembe olması çevrelerine göre daha soğuk ve yoğun olmalarının göstergesidir. Bulutsunun merkezindeki yıldız neredeyse Güneş büyüklüğündedir. Ama Güneş'e göre çok sıcaktır ve gittikçe soğumaktadır. Yıldızın yüzey sıcaklığı Güneş'e göre 25 kat daha sıcaktır ve 130.0000C'dir. Bu da yıldızın 700 Güneş parlaklığında olması demektir. Bu fotoğraf bulutsudaki azot ve kükürtten gelen ışığı belirlemek için özel filtrelerle oluşturulmuştur. Yeşil renk hidrojen ve mavi renk oksijeni göstermektedir."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/sarhos-gezegen/", "text": "Gökbilimciler bozuk yörüngeli, plansız dolanan düşük kütleli, düşük yoğunluklu sıradışı bir gezegen keşfetti. Dünya'dan 2300 ışık yılı uzaklıktaki PH3 adlı yıldızın çversinde dolanan PH3c gezegeni hidrojen ve helyumdan oluşmuş bir atmosfere sahiptir. Gezegenin sıradışı hareketi keşfini zorlaştırmıştır. PH3c'nin sistemdeki diğer gezegenlerin kütle çekiminden etkilenmesi nedeniyle oldukça tutarsız bir yörünge dönemine sahip olmasına neden olmuştur. Çalışma ekibi üyesi makalenin baş yazarı Joseph Schmitt: Dünya üzerinde bu etkiler ancak bir saniyeden küçük zaman ölçeğindedir. Ancak PH3c yörünge dönemi olan 10,5 saati 10 farklı yörüngede tamamlamaktadır diyor. Bu dengesizlik yıldız ışığının eğrilerindeki düzensizliğin bir sonucudur. Bugüne kadar Gezegen Avcıları programı ile 2010 yılından bu yana 60'dan fazla gezegen adayı tespit edildi. Program Kepler verilerinin yüklü olduğu Gezegen Avcıları web sayfası yardımıyla bilim insanı olmayan bilimseverlerin ötegezegen keşfetmesi amaçlanıyor. Yale'den ötegezegen ekibi üyesi Debra Fischer: Bilim insanlarının göreemediğini farklı gözler görebilir diyor. Yale ve Oxford Üniversitesi tarafından yürütülen Gezegen Avcıları projesinde 300.000'den fazla kayıtlı üye bulunmaktadır. Programın yenilenen alt yapısı sonucunda öncekine oranla daha hızlı verilere ulaşılmakta ve inceleme yapılabilmektedir. Bunun dışında Gezegen Avcıları yıldız türlerini ve çevrelerinde yeni gezegen oluşumlarını da görebilir. Bunun bilime benzersiz bir şekilde katkı sağladığını düşünüyorum diyor Fischer. Gezegen Avcılarının belirlediği noktadaki PH3c gezegenini etkilediği düşünülen olası iki gezegenin özellikleri de şimdiden belli. PH3c'den daha içeride yeralan PH3b karasal ve daha dışarıdaki PH3d ise Satürn kadar ağır biraz daha büyük bir gezegen olabilir. Ortadaki gezegenin keşfi diğerlerinin kütlesini bulmak için önemli ipuçları sunar. Dıştaki gezegenin yörünge dönemi yaklaşık 10 dakika hatayla bulunabilir. Ancak bu gezegen henüz yeterli bilgi vermemektedir diyor Schmitt. Üç gezegenin ilginç bir yönü daha bulunuyor. Dıştaki gezegen ortadakine göre 1,91 kat daha uzun bir yörünge dönemine, içteki ise 1,91 kat daha kısa yörünge dönemine sahiptir. Benzer oranlar sadece bir tesadüf. Bu oranın gezegenlerin oluşumuyla ilgili bize birşeyler anlatıp anlatmadığından ise henüz emin değiliz diyor Schmitt."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/sarmal-gokada-ngc-3344/", "text": "Samanyolu yarı büyüklüğündeki NGC 3344, 25 milyon ışık yılı uzaklıkta yer alan bir sarmal gökadadır. Gökadanın doğrudan yüzünü görebildiğimiz için ayrıntılı inceleyebilme şansına sahibiz. Gökadanın merkezinde ince bir çubuk yapı ve bunun çevresinde dolanan bir dış halka bulunuyor. Gökadanın merkezi bölgeleri ağırlıklı olarak genç yıldızların oluşturduğu aktif yıldız oluşum alanları oluşturuyor. Merkezi çubuk gökadanın yaklaşık üçte ikisine uzanıyor. Bazı gökadalarda (heic 1202 gibi) böylesi yapılar net görülmese de NGC 3344'deki yapı açıkça görülüyor. Gökadaların yoğun yıldızlı merkezleri, gökadanın diğer yıldızlarına yeterli kütle çekimi uygulayarak onların hareketlerini belirler. Ancak NGC 3344'ün dış yıldızları, gökbilimcileri şaşırtacak kadar yavaş hareket ediyor. Bu da geçmişte NGC 3344'ün yakınından geçen başka bir gökadanın yıldızlarının buraya katılmış olması sonucunu akla getiriyor. Ancak kesin bir yargıya varmak için daha çok gözlem yapmak gerekecek. Görüntü, Hubble'ın Gelişmiş Kamerası kullanılarak görünür ve yakın-kızılötesi dalga boyunda alınan görüntülerin birleştirilmesiyle oluşturuldu. Görüş alanı 3,4 x 3,4 yaydakikası ya da dolunay çapının onda biri kadardır."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/sarmal-gokada-olusumlari-cizelgesi/", "text": "Hubble Uzay Teleskobu ile alınan veriler ışığında evrendeki gökada türleri ve şekillerine yönelik bir çalışma yapıldı. Çalışmaya göre günümüzde bulunan sarmal gökadaların yarısından fazlasının 6 milyar yıl içinde çarpışmalar ve birleşmeler sonucunda oluştuğu kuramını doğruladı. Çalışma sonucunda Samanyolu'na ilişkin önemli ayrıntılarda elde edildi. Gökadaların şekilleri ve oluşumu Gökbilim'in en fazla tartışılan konularından biridir. Gökbilimde 1926 yılında Edwin Hubble tarafından yapılan Hubble Düzeni adlı gökada sınıfları çalışması hala kullanılmaktadır. Paris Gözlemevi'ndeki Avrupalı Gökbilimciler François Hammer liderliğinde ilk kez gökadaları farklı iki dizi oluşturarak sınıflandırmayı başardı. Bu diziyle gökadaların aynı zamanda nasıl oluştuğu da gösterildi. Çalışma sırasında 116 yakın ve 148 uzak gökada incelendi. Önceki düşüncenin tersine 6 milyar yıl önce gökada dağılımının çok farklı olduğu ortaya konuldu. Altı milyar yıl önce tuhaf gökada dağılımının çok farklı olduğu gibi şaşırtıcı bir sonuca ulaştık diyor Rodney Delgado Serrano. Bu tuhaf gökadalar geçen 6 milyar yıl içinde sarmal gökadalara dönüşmüşler. Gökbilimciler tuhaf gökadaların çarpışmalar ve birleşmeler yoluyla sarmal yapıya kavuştuğunu düşünüyor. Gökada şekillerinin oluşumlarına bu şekilde bakmak evrene bakmak anlamına geliyor. Yaşamın bazı aşamalarının hareketli, bazı aşamalarının ise durgun olduğu gibi gökadaların evrimleri de bu şekildedir: Bazen durgun bazen başka bir gökadayla çarpışacak kadar hareketli. Gökada birleşmelerinin 8 milyar yıl önce azaldığı ve günümüzde pek ender yaşandığı düşünülüyor. Buna karşılık çarpışma ve birleşmeler tamamıyla bitmiş değil. Hedefimiz çok daha uzaklarda yer alan gökadaları bu çalışma içine yerleştirmek. Böylece evrenin genel bir görüntüsünü elde edebileceğiz diyor Hammer. Kaynak: Hubble-NASA/ESA 1 Yorum evimiz olan samanyolunun ve başka bir galaksi andromeda birleşmesini bir canlandırmaya çalışın zihinlerinizde.."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/sarmal-gokadalar-goruntulendi/", "text": "ESO'nun Şili'de bulunan Paranal Gözlemevi'ndeki Çok Büyük Teleskop'u ile alınan bu yeni görüntülerde altı olağanüstü sarmal gökada görülmektedir. HAWK-I kamerasının etkileyici gücü kullanılarak kızılötesi ışıkta çekilen görüntüler, gökbilimcilere gökadalardaki dikkat çekici sarmal şekillerin nasıl oluştukları ve evrimleştiklerini anlamaları konusunda yardımcı olacak. HAWK-I ESO'nun Çok Büyük Teleskop'u üzerinde bulunan en yeni ve en güçlü kameralardan biridir. Gökadaların sarmal kollarındaki engelleyici tozların çoğunun, kameranın algılayıcılarına şeffaf hale geldiği kızılötesi ışığa duyarlıdır. Öncekiyle karşılaştırıldığında, VLT'nin halen sıkça kullanılan ISAAC kızılötesi kamerasına göre on altı kat fazla piksel sayısı ve daha yeni teknolojisiyle bir fotoğrafta gökyüzünün çok daha büyük bir alanını görüntüleyebilen HAWK-I kamerası sönük kızılötesi ışınıma daha duyarlıdır . Gökadalardaki parıldayan gaz ve tozun yanıltıcı etkilerini ortadan kaldırabildiği için sarmal kolları oluşturan çok sayıdaki yıldızın araştırılması için idealdir. Altı gökada ESO'dan Prebn Grosbol yönetimindeki sarmal yapı araştırmasının bir parçasıdır. Elde edilen veriler bu sistemlerdeki mükemmel sarmal şekillerin içinde oluşan yıldızlara ilişkin karmaşık ve fark edilmeyen süreçlerin anlaşılmasında yardımcı olacaktır. İlk görüntü, devasa iki kolun hakim olduğu 60-70 ışık-yılı uzaklıkta bulunan sarmal gökada NGC 5247'yi göstermektedir. Gökada yeryüzünden tam karşıdan görülmektedir, bu şekilde gökadanın fırıldak şeklindeki yapısının mükemmel bir görüntüsü elde edilmektedir. Burçlar takımyıldızlarından Başak içinde yer almaktadır. İkinci görüntüdeki gökada 18. yy'da keşfedilen ve NGC 4321 olarak ta bilinen Messier 100'dür. Muhteşem tasarıma sahip göze çarpan ve iyi tanımlanış- sarmal bir gökada türüne güzel bir örnektir. Yeryüzünden 55 milyon ışık-yılı uzaklıkta yer alan ve Berenis'in Saçı takımyıldızı içerisinde bulunan Messier 100, Virgo gökadalar kümesinin bir parçasıdır. NGC 1300'e ait olan üçüncü görüntü, kolları, olağanüstü göze çarpan merkez çubuğun sonuna kadar uzandığı sarmal bir gökadayı göstermektedir. 65 milyon ışık yılı uzaklıkta, Irmak takımyıldızı içinde bulunmakta ve çubuklu gökadaların ilk örneği olarak nitelendirilmektedir. Dördüncü görüntüdeki sarmal gökada yaklaşık 75 milyon ışık-yılı uzaklıkta Başak takımyıldızında bulunan NGC 4030'dur. 2007 yılında Japon astronot Takao Doi aynı zamanda amatör bir astronom olarak bu gökadada patlayan kısa sürede bulunduğu gökada kadar parlak olan bir süpernova bulmuştur. Beşinci görüntü, NGC 2997, yaklaşık 30 milyon ışık-yılı uzaklıkta Pompa takımyıldızında bulunan bir sarmal gökadaya aittir. NGC 2997 aynı adlı Yerel Süperküme'deki gökadalar grubunun en parlak üyesidir. Samanyolu'nun da üyesi olduğu bizim Yerel Grubumuz da Yerel Süperkümenin bir parçasıdır. Sonuncu fakat aynı zamanda önemli NGC 1232, 65 milyon ışık-yılı uzaklıkta Irmak takımyıldızında bulunan güzel bir gökadadır. Gökada çubuklu ve çubuksuz gökada arasında bir yerde orta dereceli sarmal gökada olarak sınıflandırılmaktadır. Bu gökadanın ve yoldaşı NGC 1232'nin görünür ışıktaki bir görüntüsü VLT'nin ilk ürünlerinden birisiydi (eso9845). Şimdi HAWK-I NGC 1232'ye, yakın kızılötesi dalgaboylarında başka şekilde görüntülemek için tekrar döndürüldü. Bu gökadalar galerisinin açıkça ifade ettiği şey, HAWK-I'in bu altı parlak gökadanın sarmal yapılarını oldukça detaylı olarak görmemizi sağladığı ve bunun da sadece kızılötesinde gözlem yapılarak mümkün olduğunu göstermesidir. Notlar : HAWK-I Yüksek Kesinlikte Geniş Alan K-bandı Görüntüleyicisi anlamına gelmektedir. Kamera hakkında ayrıntılı teknik bilgi daha önce yayınlanan bir basın bülteninde bulunabilir (eso0736). : VLT üzerindeki aygıtlara ait ayrıntılı bilgiler şu adreste bulunabilir: http://www.eso.org/public/teles-instr/vlt/vlt-instr.html Kaynak ve gökadaların bağımsız görüntüleri için: ESO-Türkçe"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/sarmal-yeni-renklerle-karsimizda/", "text": "ESO'nun Şili'de bulunan Paranal Gözlemevi'ndeki VISTA Teleskopu Sarmal Bulutsusu'nun çarpıcı yeni bir görüntüsünü elde etti. Bu yeni görüntü kırmızı-ötesi ışıkta çekilmiş olup, zengin yıldız ve gökada arkaplanına ışık tutmanın yanı sıra görülebilir ışıkta alınan görüntülerde görülemeyen soğuk gaz bulutu şeritlerini de gözler önüne sermektedir. Sarmal Bulutsusu, en göze çarpan ve yakın gezegenimsi bulutsu örneklerinden biridir. Kova takımyıldızında bulunan bulutsu Yer'den 700 ışık yılı ötededir. Bu garip cisim, Güneş benzeri bir yıldızın hayatının son aşamalarında oluşmaktadır. Beyaz cüce olmaya doğru evrimleşiyor ve görüntünün merkezinde küçük beyaz bir nokta olarak görülüyor. Merkezdeki yıldızdan gelen mor-ötesi şiddetli parıltıyla ışıldayan bulutsu, güzel ve karmaşık çiçek benzeri desenleriyle molekül halindeki gaz, iyonlaşmış madde ve tozdan oluşan karmaşık bir cisimdir Sarmal'ın ana halkası, 2 ışık yılı, yani kabaca Güneş ve en yakın yıldız arasındaki mesefenin yarısı genişliğindedir. Yine de bulutsunun sahip olduğu madde yıldızdan en az 4 ışık yılı uzağa kadar yayılmaktadır. Bu durum, görüntü boyunca görülebilen kırmızı moleküler gaz sebebi ile ayrıca belirgindir. Görülebilir ışıkta fark etmesi oldukça güç olmasına rağmen, incecik yayılmış gaz, VISTA'nın kırmızı-ötesi ışığa oldukça hassas özel detektörleri ile kolayca görüntülenmiştir. Ayrıca 4,1 metrelik teleskop etkileyici yıldız ve gökada arkaplanını da kaydetmiştir. ESO'nun VISTA teleskobunun güçlü görüş kabiliyeti, bulutsunun halka yapısınıda ortaya çıkarmıştır. Kırmızı ötesi ışık soğuk, moleküler gazın nasıl düzenlendiğini ayırt edebilmektedir. Madde merkezden dışa doğru uzun ince yapılar halinde kümelenerek tüm görüntünün bir havai fişek gibi görünmesini sağlar. Küçük görünmelerine rağmen, kuyruklu yıldız benzeri düğümler olarak bilinen bu moleküler hidrojen telleri Güneş Sistemimiz boyutlarındadır. İçlerinde bulunan moleküller, bu noktalarda kümelenerek, toz ve moleküler gaz tarafından korunurlar ve ölmekte olan yıldızdan gelen yüksek enerjili ışımadan etkilenmezler. Kuyrukluyıldız benzeri düğümlerin nasıl oluştuğu ise henüz bilinmemektedir. Notlar Gezegenimsi bulutsuların, gezegenler ile bir bağlantısı bulunmamaktadır. Bu kafa karıştıran isim bu tip bulutsuların çoğunun görülebilir ışıkta yapılan gözlemlerinde küçük parlak disklere sahip olmaları ve bu nedenle Güneş Sistemi'nin dış gezegenleri, Uranüs ve Neptün'e benzemelerinden kaynaklanmaktadır. NGC 7293 katalog numarasına da sahip olan Sarmal Bulutsusu, küçük bir teleskop ile gözlemlendiğinde oldukça büyük fakat ayrıca oldukça sönük göründüğü için olağandışı bir cisimdir. ESO-Türkçe"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/sasirtici-kadar-parlak-superbaloncuk/", "text": "Bu birleşik görüntü Dünya'dan 160.000 ışık yılı uzaklıktaki, Samanyolu'nun uydu gökadası Büyük Macellan Bulutu'ndaki , bir süperbaloncuğu gösterir. Macellan Bulutları içinde sıkça rastlanan bu bulutlardan NGC 1929 yıldız kümesindeki cisim, 44. bulutsu olup N44 olarak kodlanmıştır. Büyük kütleli yıldızlar yoğun ışıma yoluyla yüksek hızlarda maddeyi iterek ve bir süpernova gibi patlayıp yeni nesil yıldızlarını oluşturur. Rüzgarlar ve süpernovanın şok dalgaları bu gazı çevrelerindeki gazdan yalıtarak süper baloncuk denilen dev boşluklar oluşturur. NASA'nın Spitzer Uzay Teleskopu ile kızılötesi dalga boyunda alınan verilerle kırmızı renkte görülen toz ve soğutucu gaz, NASA'nın Chandra X-Işını Teleskopu ile rüzgarlar ve şok dalgalarının ısıttığı yerler mavi ile gösterilmiştir. Sarı renk ile ise Şili'deki 2,2 metrelik Max-Planck-ESO teleskopu ile genç ve sıcak yıldızlardan yayılan morötesi ışımayla görünür bölgede parlayan gaz gösterilmiştir. Yüksek enerji astrofiziğini uzun zamandır uğraştıran sorunlardan biri de N44 gibi BMB'deki bazı süper baloncukların beklenenden daha fazla X-ışını üretmesi olmuştur. Mevcut modellere göre bu sıcaklık, büyük kütleli yıldızların X-ışınından ya da birkaç süpernova kalıntısından gelen rüzgarlar ile oluşur. Boşluk duvarında çarpan süpernova şok dalgaları ve sıcak madde buharlaşacağını gösteren 2011 yılına ait Chandra çalışması ise bu iki modelinde öngörmediği şekilde N44'ün bir X-ışını emisyon kaynağı olduğunu gösterdi. Çünkü Chandra gözlemleri ile ağır elementlerin oluşumu için gerekli hidrojen ve helyumun izine rastlanmaması nedeniyle üçüncü bir açıklama olarak burada bir X-ışını emisyonu olduğunu düşündürdü. Süper baloncuklar tarafından üretilen X-ışınının diğer kaynaklardan ayırtedilmesi için Chandra ile uzun gözlemler yapılması gerekmiştir. Görüntü telifi: X-ray: NASA / CXC / U.Mich / S.Oey, IR:. NASA / JPL, Optik: ESO/WFI/2.2-m"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/saturn-atmosferindeki-firtina/", "text": "Tual üzerine çizilmiş bir resim gibi görülen bu manzara Cassini uzay aracının Satürn üzerinde gördüğü fırtınayı ve onun hareket ettiği yönü gösteriyor. İlk olarak Aralık 2010'da ortaya çıkan bu fırtına Cassini ile Mart 2011'de görüntülendi. Fırtınanın başı büyük ve yuvarlak hatlara sahip olan görüntü merkezine yakın aslında beyaz renkte olan kenarlara sahip girdaptır. Gezegenin 0 derece boylam ve 35 derece enlemi bölgesine ait görüntüde, Satürn atmosferindeki karmaşık süreçleri belirleyebilmek için yardımcı renkler kullanılmıştır. Beyaz renk yüksek bulutların tepelerine işaret etmesine karşılık insan gözünün bu alanları daha iyi görebilmesi için sarıya boyanarak parlak hale getirilmiştir. Cassini aynı zamanda atmosfere büyük hızla salınan enerjinin sıcaklık değişimlerine olan etkisini de izleyebilmektedir. Fırtına Dünya'da Avrupa kıtasını kaplayacak şekilde büyüdü. Böylesi büyüklükteki bir fırtınanın oluşması 30 yıl sürer ki Satürn'ün Güneş çevresindeki dolanımında her zaman ortaya çıkabilir. Ancak bilim insanlarını asıl şaşırtan olay bu fırtınanın ilkbahar mevsiminin yaşandığı kuzey yarıkürede ortaya çıkması oldu. ESA"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/saturn-bulutsusundaki-ilginc-yapilar/", "text": "Olağanüstü gezegenimsi bulutsu NGC 7009, ya da diğer adıyla Satürn bulutsusu, bir dizi garip-şekilli küreye benzer şekilde, karanlığın içinden pembe ve mavi renklerde parıldıyor. Bu renkli görüntü, bir gezegenimsi bulutsunun tozlu iç kısmını ilk kez görüntüleyen çalışmanın bir parçası olarak, ESO'nun Çok Büyük teleskopu üzerindeki güçlü MUSE aygıtı ile alınmıştır. Toz içerisindeki, kabuklar, bir hale ve ilginç dalga benzeri karmaşık zenginlikleri ortaya çıkaran harita gökbilimcilerin gezegenimsi bulutsuların ilginç şekillerini ve simetrilerini nasıl geliştirdiklerini anlamalarına yardımcı olacak. Satürn Bulutsusu yaklaşık 5000 ışık yılı uzaklıkta, Kova takımyıldızı doğrultusunda yer almaktadır. İsmini herkesin yandan-görülen favori halkalı gezegenine benzeyen garip şeklinden almaktadır. Aslında gezegenimsi bulutsuların gezegenlerle bir bağlantıları yoktur. Satürn bulutsusu daha önce düşük-kütleli bir yıldızken, yaşamının sonunda genişleyerek bir kırmızı deve dönüştü ve dış tabakalarını atmaya başladı. Güçlü yıldız rüzgarları ile dışarıya üflenen bu madde, geride kalan sıcak yıldız çekirdeğinden çıkan mor-ötesi ışınımla enerji kazanarak, yıldızın çevresinde toz ve parlak renklere sahip sıcak gazdan oluşan bir bulutsu meydana getirmiştir. Satürn bulutsusunun merkezinde, görünür halde olan ve beyaz cüce olma yolunda ilerleyen yıldız yer almaktadır . Gezegenimsi bulutsuların bu şekilde garip görünümlere nasıl büründüklerini daha iyi anlamak üzere, ESO'dan Jeremy Walsh liderliğindeki uluslararası bir gökbilimciler ekibi Satürn bulutsusunun toz örtüsünü kaldırmak üzere Çoklu Birim Tayf Kaşifi aygıtını kullandı. MUSE, ESO'nun Şili'deki Paranal Gözlemevinde bulunan Çok Büyük teleskoplardan biri olan Birim teleskop üzerine kurulu bir aygıttır. Güçlü özellikleri sayesinde gözlenen nesnenin sadece görüntüsünü değil aynı zamanda görüntünün her noktasında ışığın tayfı renk aralığı hakkında da bilgi toplayabilmektedir. Ekip MUSE'yi ilk kez gezegenimsi bulutsu boyunca gaz ve tozun optik bölgedeki dağılımı ayrıntılı bir şekilde haritalamak için kullandı . Şaşırtıcı bir şekilde, ekip ayrıca toz içerisinde henüz tam olarak anlaşılamayan dalga benzeri bir özellikte buldu. Toz bulutsu içinde her yere dağılmış haldeyken, iç halkanın sınırında miktar olarak kayda değer bir düşüş görülmektedir, bu da tozun yok edildiğini göstermektedir. Bu yıkım için birçok potansiyel mekanizma vardır. İç kabuk özünde genişleyen bir şok dalgasıdır, bu nedenle toz taneciklerine çarparak onları imha etmiş olabilir, ya da fazladan bir ısıtma etkisi üreterek tozu buharlaştırabilir. Gezegenimsi bulutsulardaki gaz ve yoz yapılarını haritalamak, bunların düşük kütleli yıldızların yaşam ve ölümlerindeki rollerinin anlaşılmasına ve aynı zamanda gökbilimcilerin gezegenimsi bulutsuların ilginç ve karmaşık şekillerini nasıl aldıklarını anlamalarına yardımcı olacak. Ancak MUSE'nin yetenekleri gezegenimsi bulutsuların çok ötesine geçmektedir. Bu hassas aygıt aynı zamanda erken Evren'deki yıldız ve gökada oluşumlarını araştırabilirken, yakın evrendeki gökada kümelerinde bulunan karanlık madde dağılımını da haritalayabilmektedir. Notlar Gezegenimsi bulutsular genellikle kısa ömürlüdür; Satürn bulutsusu genişleyerek soğuyup bizim için görünmez hale gelene kadar yaklaşık birkaç on bin yıl daha yaşayacaktır. Sonrasında merkezdeki yıldız sıcak bir beyaz cüce olarak sönükleşecektir. NASA/ESA Hubble teleskopu daha önceden Satürn bulutsusunun dikkat çekici bir görüntüsünü almıştır ancak, MUSE'nin tersine, tüm bulutsu boyunca her noktada tayf özelliklerini tespit edememektedir. ESO/Türkiye 2 Yorumlar son gelişmelerde evrende galaksi sayısı 4 trilyon olduğunu izledim dogrumu Son yapılan çalışmada küçük kütleli yıldızların sanılandan daha çok sayıda olduğu ileri sürülmüştü. Dolayısıyla Samanyolu'nda kimi çalışmalarda 500 milyar, kimisinde 2 trilyon yıldız olduğu söylenir."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/saturn-cevresinde-yabanci-toz-akisi-dogrulandi/", "text": "NASA'nın Cassini uzay aracı Güneş Sistemi'nin ötesinden gelen soluk ve yabancı tozu tespit etti. 2004 yılından bu yana Satürn Sistemi'ni inceleyen Cassini'nin ölçtüğü buzca zengin milyonlarca toz tanelerinin büyük bir kısmı Enceladus kaynaklı olmasına karşılık küçük bir kısmı dış kaynaklı. Cassini'nin ölçtüğü sayısız toz tanecikleri arasında birkaçının -sadece 36 tane- farklı yapıda olduğu görüldü. Bu toz tanelerinin yıldızlararası ortamdan Güneş Sistemi'ne girdiği sonucuna ulaşıldı. Güneş Sistemi'ndeki yabancı tozun varlığı ilk kez 1990'lı yıllarda ESA/NASA Ulysses görevi ile fark edilmiş ve ardından NASA'nın Galileo uzay aracı tarafından onaylanmıştı. Bunlar Güneş Sistemi'nden ayrı bir yönde ve hızda dolaşmaktadır. Toz taneleri geldikleri yöne doğru izlenerek yıldızlararası ortamdan geldikleri fark edildi. ESA'dan Cassini bilim ekibinden Nicolas Altobelli: Keşfedildiklerinden bu yana Cassini'nin Satürn Sistemi içerisinde bu tozları bulacağını umuyorduk. Sadece doğru yöne bakması gerekiyordu. Gerçekten de Satürn Sistemi'ndeki yerel tozlara göre daha yüksek hızda ve farklı yönde hareket eden birkaç toz tanesini yakaladı diyor. Satürn Sistemi içindeki minik toz taneleri Güneş ve gezegenlerin kütle çekimi nedeniyle Güneş Sistemi içinde bir yerde hapsolamayacak şekilde, saatte 72.000 km hızda hareket ettiği görüldü. NASA'nın Jet İticileri Laboratuvarı'ndan Cassini araştırmacısı Marcia Burton: Cassini'deki aletler sadece toz ölçümü değil, diğer tüm görevleri de başarıyla bitirdiği için sevinçliyiz diyor. Bundan daha önemlisi Cassini, Ulysses ve Galileo'nun tersine bu minerallerin özel bir karışım olduğundan çok, tozun bileşiminin analizini yapmayı başardı. Buna göre tozun içinde magnezyum, silisyum, demir ve kalsiyum gibi mineraller bulunuyor. Ancak sülfür ve karbon gibi elementler ortalama değerlerden daha az orandadır. Heidelberg Üniversitesi'nden Frank Postberg: Kozmik toz bir yıldızın ölmesiyle üretilir. Evrendeki yıldız türlerinin geniş yelpazesinden dolayı toz türlerinin büyük bir aralığı kapsaması beklenen bir sonuçtur diyor. Yıldız tozu taneleri Güneş Sistemi'nin doğumundan bu yana bazı meteorlarda kendilerine yer bulmuşlardır. Genellikle bozulmamış olan bu eski yapıların bileşimleri çeşitlidir. Ancak şaşırtıcı bir şekilde Cassini'nin tespit ettiği toz taneleri böyle değil. Görünüşe göre bu toz taneleri yolculukları boyunca yüzeyleri başka maddelerce kaplanmış. Cassini'nin uzun süreli gözlemleri bu tozların Güneş Sistemi dışı kaynaklı olduğunu doğruladı. Cassini'yi uzaydaki bir mikro-laboratuvar gibi kullandık ve bunda da başarılı oldu diyor Altobelli."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/saturn-enceladus-arasindaki-elektrik-akimi/", "text": "NASA'nın Cassini uydusu Satürn ile Enceladus arasında bir elektrik akımı olduğunu keşfetti. Bu keşif gezegen ile uyduları arasındaki etkileşimin anlaşılmasında yardımcı olacak. Bilim insanları daha önce Satürn'den yayılan bir elektrik akışı olduğunu ileri sürmüştü. Cassini'nin 2008'den bu yanan yolladığı verileri inceleyen araştırmacılar, dev gezegenin kuzey kutbundan 240 000 km uzaklıkta dolanan Enceladus'a doğru morötesi ışık altında parlayan bir parıltı olduğunu fark ettiler. Parıltı Satürn ile Enceladus uydusunu birbirine bağlayan manyetik alan çizgisinin sonunda görülüyor. Bu elektrik akışının nedeni ise gezegenin kuzey ve güney kutup gölgeleri arasında gerçekleşen elektron hareketi. NASA'nın Jet İticileri Laboratuarı'ndan Cassini görevi ekip üyesi Marcia Burton: Satürn'deki bu tuhaf izin keşfi, Satürn'ün manyetik alanını ve parçacık akışının anlaşılmasında önemli rol oynayacaktır. Bu bize Satürn ile uyduları arasındaki bağlantının görsel açıdan ilk kanıtıdır diyor. Eliptik kutup ışığı Kaliforniya ya da İsveç büyüklüğünde olup en az 400 km ve 1200 km boyutlarında bir bölgeyi kapsıyor. Parıltı o denli şiddetli ki tayf ölçeri olmayan bir optik teleskopta bir görülebilir. Buna karşılık bilim insanları gezegenin güney kutbunda benzer bir oluşuma rastlamadı. Jüpiter'in aktif Io uydusu, dev gezegenin kuzey ve güney kutuplarında benzer izler oluşturur. Bu nedenle araştırmacılar Satürn ile Enceladus arasında da benzer bir elektrik akımının var olabileceğini düşündüler. Bu alan içine aktif bir şekilde su buharı ve organik moleküller püskürten tek uydu Enceladus'tur. Ancak yıllardır bilim insanları herhangi farklı bir durumla karşılaşmadı. Çalışmanın yayınlandığı Nature and Geophysical Research Letters'deki yazı sahibi Wayne Pryor: Cassini'deki parçacık algılayıcıları Enceladus yakınında ve Satürn'ün manyetik alanı kenarlarında parçacık akımına rastladı. Bu akımın sonunda ise Satürn üzerinde morötesi ışıkta dans eden parıltıyla karşılaştık diyor. 2008 yılında Cassini manyetik alan içinde elektron demetlerine ve Enceladus yakınlarında da yüksek enerjili proton demetlerine rastladı. Araştırmacılar bu parçacıkların Satürn'de bir kutup ışığı oluşturabilecek yeterlikte olduğu sonucuna ulaştılar. Birkaç hafta sonra da Cassini Satürn'ün kuzey yarımküresinde kutup ışığı görüntülerini iletti. 2009 yılında da Iowa Üniversitesi'nden Donald Gurnett liderliğindeki Cassini ekibi Satürn atmosferinin üst kısmında Enceladus ile manyetik bağlantısı olan sinyaller olduğunu bildirdi. Enceladus'tan fışkıran su buharı bulutu Satürn çevresindeki manyetik alan ile etkileşerek iyonlaşmış plazma bulutu üretir. Bu bulut manyetik alan çizgilerini etkiler. Kutup ışığındaki parlaklık Enceladus'tan fırlayan parçacıklara bağlıdır. John Hopkins Üniversitesi Uygulamalı Fizik Laboratuarı'ndan Abigail Rymer: Yeni veriler, aktif olan küçük uydu hakkında uzun sürecek tartışmalara neden olacak gibi görünüyor. Araştırmacılar şimdi bu akışın değişken olup olmadığını merak ediyor diyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/saturn-firtinalarinin-sirri/", "text": "Satürn'de büyük fırtınalar 30 yıldır sırrını koruyor. Ancak gökbilimciler NASA'nın Cassini uzay aracı verilerinin yardımıyla çözüme ulaşmış olabilir. Dev gezegendeki fırtınalar tüm gezegende parlak bantların oluşmasına neden olup kaybolmakta, ardından yenisi oluşmaktadır. 140 yıllık teleskop gözlemlerinde Satürn'de altı büyük fırtınaya rastlandı. Cassini ve Dünya'daki gözlemcilerce fark edilen son fırtına ise Aralık 2010'da başladı ve Ağustos 2011'e kadar sürdü. Nature Dergisi'nde yayınlanan makaleye göre bilim insanları bu periyodik patlamaların sırrını çözdü. Buradaki temel fikir su buharından oluşan dev kütleler. Satürn atmosferi genelde hidrojen ve helyumdan oluşmuştur. Daha ağır olan diğer bileşenleri atmosferin alt katmanlarındadır. Alt katmanlardaki madde aldığı ısının etkisiyle yükselir, konveksiyon süreci gerçekleşmediğinden sıcak hava soğuk havayla karşılaşır ve böylece yeni bulut ve ardından fırtına oluşur. Kaliforniya Teknoloji Enstitüsü'nden yüksek lisans öğrencisi Cheng Li: Bir fırtınanın ardından Satürn'ün derin atmosferinde sıcak hava yeterli yoğunluğa ulaşınca yükselmeye başlar ve süreç yenilenir. Soğuk havayla karşılaşan sıcak havanın soğuması ise yaklaşık 30 yıl sürer, bu nedenle peş peşe fırtınalar ortaya çıkar diyor. Li'ye göre Satürn'ün atmosferi Jüpiter'e göre daha fazla su içermektedir. Araştırmacılar bunu Satürn'de Jüpiter'e göre daha öfkeli fırtınalar görülmesine bağlıyor. Satürn'de az miktarda su olsaydı Jüpiter'deki gibi küçük fırtınalara rastlanırdı. Ancak Satürn'deki fırtınalar çok daha büyük ve daha etkili. Yer ve uzay teleskoplarıyla Satürn'ün sulu bir iç yapısı olduğu belirlenmiştir. Makalenin eş yazarı Caltech'ten Andrew Ingersoll: Tayfölçer kullanarak Satürn'ün iç yapısının Jüpiter'e göre daha ıslak, üç kat daha fazla metan ve diğer uçucu madde olduğunu gördük diyor. Uçucu maddeler düşük sıcaklıklarda sıvı ya da doğrudan gaza dönüşebilen katı bileşiklerdir. Bilim insanları Satürn ve Jüpiter'deki oksijen ve diğer uçucu madde miktarını da ölçmeye çalıştı. Bu bilgiler Güneş Sistemi'nin ve iki gaz devinin oluşumuna ait önemli ipuçları vermektedir."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/saturn-gezegeninde-dev-firtina/", "text": "ESO'nun Çok Büyük Teleskopu ile NASA'nın Cassini uzay aracı birlikte çalışarak Satürn gezegeninin atmosferinde nadir görülen bir fırtınayı şimdiye dek mümkün olmayan oldukça ayrıntılı bir şekilde görüntüledi. Uluslararası bir ekip tarafından yürütülen yeni çalışma Science dergisinin bu haftaki sayısında yayınlanacak. Normalde Satürn gezegeninin atmosferi sakin ve durgun görünür. Fakat yaklaşık olarak her Satürn yılında bir (yaklaşık 30 Dünya yılı), dev gezegenin kuzeyine bahar mevsimi geldiğinde bulutların altında bir şeyler gezegen-boyunca karışıklığı başlatan çarpıcı bir çalkantıya sebep olmaktadır (eso9014). Buna benzer en son fırtına ilk olarak Aralık 2010'da gezegenin yörüngesindeki NASA'nın Cassini uzay aracının üzerinde bulunan radyo ve plazma dalgaları bilimi aygıtı tarafından tespit edildi ve aynı zamanda amatör gökbilimciler tarafından da takip edildi. Fırtına şu anda ESO'nun Çok Büyük Teleskopu üzerindeki VISIR kırmızı ötesi kamerası ve Cassini üzerindeki CISR aygıtı ile birlikte ayrıntılı olarak inceleniyor. Bu 1876'dan beri saptanan dev fırtınalardan sadece altıncısı. İlk kez bir Satürn fırtınasının -içindeki sıcaklık değişimlerini görebilmek için- kırmızı ötesinde gözlemi yapılıyor ve bu gözlem ilk kez gezegenin yörüngesinde bulunan bir uzay aracı tarafından gerçekleştiriliyor. Satürn'ün kuzey yarımküresindeki çalkantı nedeniyle karmaşık bulut maddesi şiddetli bir patlamayla gezegenin tümüne yayıldı, diye açıklıyor yeni çalışmanın başyazarı Leigh Fletcher . VLT ve Cassini'nin aynı anda bu fırtınayı araştırmaları sayesinde Cassini gözlemlerini değerlendirme şansını elde ettik. Bu fırtınalara ait daha önceki çalışmalar sadece gezegenden yansıyan güneş ışığı kullanılarak yapılırken, şimdi ilk kez termal kırmızı ötesi ışığın gözlenmesiyle gerçekleştiriliyor, bu sayede atmosferin gizli bölgelerini açığa çıkarabilir ve bu olayla ilgili sıcaklıkta ve bulutlarda meydana gelen gerçekten önemli değişiklikleri ölçebiliriz. Fırtına gök gürültüsünün dev bulutların hareketini tetiklemesine benzer şekilde su bulutlarının içinde meydana gelmiş olabilir: tıpkı sıcak havanın ısınan odada yükselmesi gibi bu gaz kütlesi yukarıya doğru yönelerek Satürn'ün genelde durgun olan üst atmosferine çarptı. Bu devasa çalkantılar doğuya ve batıya doğru hareket eden bulutlarla etkileşerek atmosferin üst kısımlarında çarpıcı sıcaklık değişimlerine sebep olmaktadır. Yeni gözlemlerimize göre fırtına atmosferde önemli etkilere sebep oluyor. Fırtına nedeniyle madde ve enerji uzun mesafeler boyunca taşınıyor, -kıvrımlı jet akımları ve dev girdaplar oluşarak- atmosferik bulutlar üzerinde değişimlere neden oluyor ve Satürn'ün yavaş ilerleyen mevsimsel dönüşümü de bozuluyor, diye ekliyor ekibin diğer üyelerinden Glenn Orton . VISIR ile elde edilen yeni verilerdeki beklenmedik özellikler sergileyen görüntülere stratosferik fenerler adı verildi. Bunlar Satürn'ün stratosferinin üst kısmında, atmosferin alt kısmının en üst bölgesinde yer alan bulutlardan 250 300 km yukarıda meydana gelen ve fırtınanın atmosferin içinde ne kadar mesafede etkili olduğunu gösteren çok güçlü sıcaklık değişimleridir. Bu mevsimde Satürn stratosferindeki ortalama sıcaklık normalde -130 santigrat derecedir fakat bu fenerlerin 15 20 santigrat derece daha sıcak oldukları ölçülmüştür. Fenerler yansıyan güneş ışığında neredeyse tamamen görünmezler, fakat VISIR ile termal kırmızı ötesi ışıkta saptandıklarında gezegenin geri kalanından gelen ışıktan çok daha parlak görünürler. Bu fenerler daha önce hiç tespit edilmedi, bu nedenle gökbilimciler bunların fırtınalara özgü yaygın bir özellik olup olmadığı konusunda emin değiller. 2011 yılı başlarındaki gözlem tarihini ileri bir tarihe alma olanağı sağlayan ESO sayesinde fırtınayı olabildiğince çabuk görme imkanı yakaladığımız için şanslıydık. Başka bir talih kuşu ise Cassini üzerindeki CIRS aygıtının fırtınayı aynı zamanda gözleyebilmesiydi, böylece VLT ile görüntülemenin yanında karşılaştırmak için Cassini ile de tayf ölçümü yapabildik, diye aktarıyor Leigh Fletcher. Kırk yılda bir görülecek olan bu olayı gözlemeye devam ediyoruz. Notlar Cassini-Huygens görevi NASA, Avrupa Uzay Ajansı ve İtalyan Uzay Ajansı'nın birlikte yürüttüğü bir projedir. Kaliforniya Teknoloji Enstitüsü'ne bağlı Kaliforniya, Pasadena'daki Jet İtki Laboratuarı, görevi NASA'nın Bilim Görevi Müdürlüğü adına yürütmektedir. VISIR kırmızı ötesinde çalışan bir VLT tayfölçeri ve görüntüleyicisidir. CEA/DAPNIA/SAP ve NFRA/ASTRON tarafından geliştirilmiştir. CIRS, Birleşik Kırmızıötesi Tayfölçeri anlamına gelmektedir. CIRS ısıl ışımayı analiz etmektedir ve maddenin bileşenlerini ayırt edebilmektedir."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/saturn-halkalarina-dalan-meteoritler/", "text": "NASA'nın Cassini uzay aracı Satürn halkalarına çarpan küçük meteoritleri doğrudan görüntüledi. Böylece gökbilimcilerin gözlediği Dünya, Ay ve Jüpiter gibi çarpışmaların yaşandığı gökcisimleri arasına Satürn halkaları da eklendi. Güneş Sistemi küçük ancak hızla hareket eden cisimlerle doludur. Bu cisimler zaman zaman gezegenlere çarpar. Satürn halkalarına dalan meteoritlerin büyüklüğünün birkaç santimetre ile birkaç metre arasında değişiyor. 2005, 2009 ve 2012 yıllarına ait dokuz meteoritin bıraktığı izlerin incelendi. Cassini Satürn Sistemini ayrıntılı bilgiler sunan dedektörleri yardımıyla gözlüyor ve bunlar yardımıyla da halkalardaki çarpışmayı gözledi. Örneğin en içteki halkada görülen dalgalanma, 1983 yılında ince ama geniş çaplı bir boşluk oluşturan büyük bir göktaşının etkisiyle olmuştur. NASA'nın Jet İticileri Laboratuarı'ndan Cassini bilim ekibinden Linda Spilker: Güneş Sistemi içinde bizden çok uzakta bir yerde, Dünya'daki gibi, Satürn'de de küçük parçacıklara rastlamak çok heyecan verici. Dev göktaşlarının halkalar üzerindeki etkisi Dünya'nın 100 katı kadar bir alanı kaplayan boşluklara neden olabilmektedir. Cassini göktaşlarının neden olduğu etkiyi tam anlamıyla Satürn'ün 2009 yılında yaşadığı ekinoksla birlikte gördü. Bu sırada güneş ışığı halkaların yandan aydınlatarak onların düzlüğünü ortaya çıkardı ve buradaki karanlıkta kalmış yerler ortaya çıktı diyor. Cornell Üniversitesi'nden Matt Tiscareno: Bulutları bıçak gibi kesen cisimlerin hareketi gibi böylesi çarpışmaların olduğunu bilmemize karşılık ne kadar sık yaşandığını bilmiyorduk. Satürn ekinoksu sırasında halka kenarını aydınlatan güneş ışığı, halkaları dümdüz göstererek sakladıkları sırların ortaya çıkmasını sağladı diyor. Tiscareno ve ekibi Satürn çekimine kapılan cisimlerin parçalanarak halkalara çarptığını düşünüyor. Oluşan meteoritler halkaları bir bulutu yarar gibi geçerek üzerlerinde çapraz ve uzun çizgiler oluşturur. NASA'nın Ames Araştırma Merkezi'nden Jeff Cuzzi: Satürn'ün halkalarından bazılarının parlak ve çok temiz olmaları genç olduklarını gösterir. Doğru bir değerlendirme için dış halkalardaki çarpışma miktarlarını bilmek gerekiyor. Bu son çalışma bize ek bilgiler vermekte ve çarpışmaların başlamadan önce gözlemlenmesini mümkün kılmaktadır diyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/saturn-halkalarindaki-hafif-uydular/", "text": "NASA'nın Cassini uzay aracının görüntüleri eşliğinde Satürn'ün halkalarında boşlukların nedeni olan yeni uydular görüntülendi. Bu keşif gezegen oluşum aşamasındaki bir diskte olup bitenleri anlamak için kullanılabilir. Güneş Sistemi'nin tarihini yıldızlara bakarak anlamaya çalışan gökbilimciler bu sayede daha yakın bir yerde bulunan diski inceleyerek sorularına yanıt bulabilecek. Uzay Bilimleri Enstitüsü'ndeki Cassini Görüntüleme ekibinden Carolyn Porco: Diskteki gömülü cisimlerin hareketi bize bir güneşi çevreleyen madde diskinden gezegenlerin nasıl oluştuğu hakkında fikir verebilir. O bir anlık görüntü bize güneş sisteminin günümüze kadar olan serüvenini anlatabilir diyor. Sonuçlar Astrophysical Journal Letters Dergisi'nin 8 Temmuz'da çıkan sayısında yayınlandı. Cassini bilim insanları ilk kez 2006'da Satürn'ün en yoğun dış halkasında delik açan bir çift cisim keşfetti. Gökbilimciler bu nesneleri 4 yıldır izliyor. Cisimler halkaları oluşturan maddeden büyük ancak bilinen uydulardan ise küçük olduğundan yeni bir sınıf uydu olarak nitelendirildi. Sayıları milyonlarca olduğu tahmin edilen bu hafif uydular, yolları üzerindeki halka nesnelerini temizleyen Pan ve Daphnis uyduları gibi büyük uydular değildir. Boşluklar en fazla birkaç bin km uzunluğunda ve birkaç km genişliğindedir. En fazla 500 m kalınlığa ulaşabilen halkalar ise en çok 10 m kalınlığındaki nesnelerden oluşur. Cornell Üniversitesi'nden Matthew Tiscareno ve arkadaşları düzinelerce olduğunu tahmin ettikleri bu boşluklardan 2005 ile 2009 yılları arasında 11 tane gördüler. Bunlardan birine ünlü pilot Louis Bleriot'un onuruna Bleriot adını bile taktılar. Ancak daha sonra Cassini gerek tayfölçeriyle gerekse morötesi görüntüleme ile bu nesnelerden 100'den fazlasını gözleyince Satürn'ün Forrest Gump ile tanışılmış oldu. Tiscareno: Bilim insanları şimdiye kadar evrenin hiçbir yerinde böylesi diske gömülü nesneler görmemişti. Tüm gezegen ve uydularının boş uzayda kendi yörüngelerinde dolandıklarını biliyorduk. Daha önce bu cisimlerden görmüş olmamıza karşılık ne olduğu konusunda bir fikrimiz yoktu. Bu keşifle birlikte artık gördüklerimizin halkalara gömülü uydular olduğunu anladık diyor. Dört yıldan uzun zamandır gözlenen hafif uyduların yörüngelerinin zamanla kaymasına neyin sebep olduğu henüz bilinmiyor. Belli ki uyduları rahatsız eden etkileyen bir şeyler var. Ama ne? Bunun nedeni halkaları oluşturan irili ufaklı buz yapıları olabilir. Uydular bunlara çarpıp onları dağıtırken yörüngeleri değişebilir. Ya da bu değişiklik yakınlarından geçen daha büyük bir uydunun kütle çekiminin etkisiyle olabilir. Bilim insanları genç güneş sistemlerindeki disklerde de böylesi çarpışmaların olduğunu düşündükleri için Satürn'deki bu ilginç uyduları izlemeye devam edecek. Tiscareno'ya göre burada bir benzerlik varsa ilk kez doğrudan gözlemle ölçümler yapılabilecek. NASA'nın Jet Motorları Laboratuvarı'ndan Cassini projesinden sorumlu bilim insanı Linda Spilker: Halkalardaki bu boşlukla bize daha büyük cisimler hakkında beklenmedik şekilde bilgi verebilir. Artık amacımız önümüzdeki yedi yıl boyunca Cassini ile bu nesnelerin gelişimini izleyerek onların yörüngelerini değiştiren etkinin ne olduğunu bulmak olacak diyor. Kaynak: NASA-JPL"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/saturn-karsi-konumda/", "text": "Bugünlerde gökyüzünü izlemek isteyenler için pek iyi geçmiyor. Hava genelde kapalı. Buna karşılık birkaç gündür iyi sayılabilecek bir havada var ve özellikle meraklıları için Satürn gökyüzündeki yerini almış durumda. Hele hele 21 Mart'ta daha parlak ve daha büyük görünecek. Bu tarihte hava açık olursa teleskoplarınızı Satürn'e yönlendirin ve çekici gezegeni halkalarıyla birlikte bir kez daha keşfedin. Satürn bize göre karşı konuma 21 Mart'ta ulaşıyor. Bu sırada Satürn Dünya'dan 1.27 milyar km kadar uzakta olacak. Satürn'ü bulmak için Güneş battıktan sonra doğu ufkuna bakmak gerekecek. Burada yer alan Başak takımyıldızı ile birlikte yükselecek olan Satürn'ün hemen üstünde ise Aslan takımyıldızı bulunuyor. Gözlem için en iyi zaman Güneş'in battığı an değildir. Çünkü bu saatte Satürn'de ufka yakın olacağından pek iyi bir görüntü ile karşılaşmayız. Çünkü burada atmosferi daha geniş açıdan görürüz ve bu da görüntünün kalitesini sınırlar. Bunun yerine Satürn'ün biraz daha yükselmesini beklemeliyiz. Bu da yaklaşık 2 saat demek. Yani saat 21:00'a doğru Satürn için daha net gözlem yapma şansımız doğacaktır. Teleskop ya da dürbünüzle güzel Satürn fotoğrafları da çekebilirsiniz. 15 cm'lik bir aynaya sahip teleskobunuzla bir mercimek tanesinden biraz daha küçük bir görüntü elde edersiniz. Bu kadar küçük görüntüyle bile Satürn'e bakmak inanın çok keyifli ve heyecanlıdır. Halkalarını görmek için biraz dikkatli bakmak gerekebilir. Çünkü gezegen Geçtiğimiz Ağustos ayında girdiği gece-gündüz eşitliği durumundan henüz tam olarak çıkamadı. Dolayısıyla halkaları bizim bakış doğrultumuza göre yalnız 3 derecelik açı yapıyor. Buna karşılık gezegen üzerine düşen çok ince gölgeyi görebilirsiniz. İyi seyirler."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/saturn-plazmasindaki-degisim/", "text": "NASA'nın Cassini uzay aracı verilerini kullanan araştırmacılar, dev gezegen çevresindeki yüklü parçacıkların hareketlendiği yeni bir yol belirlediler. Çalışma, gezegende doğal yolla oluşan radyo sinyali bilmecesinin çözümüne önemli ipuçları sağlayacak. Sonuçlar aynı zamanda daha iyi uzay uçuş güvenliğinden, uydu ve cep telefonu iletişimlerine ve Dünya manyetosferi ve Van Allen ışıma kuşaklarındaki değişimlerin anlaşılması gibi konularda bilimcilere yardım edebilecek. Çalışma Iowa Üniversitesi'nden fizik lisans öğrencisi ve Cassini radyo ve plazma dalgası bilim ekibi üyesi Tim Kennelly ve arkadaşları tarafından gerçekleştirildi. Temmuz 2004 ile Aralık 2011 tarihleri arasındaki verilerin işlendiği çalışmada, Satürn çevresindeki yüklü parçacıklardan oluşmuş huni şeklindeki sıcak plazma ve elektrik yüklü gaz yapısı incelenmiştir. Araştırmacılara göre başlangıçta kuzey ve güney yarıkürede oluşan radyo dalgaları daha sonra mevsim değişimi altında manyetosfer etkisiyle dağılarak tüp şeklinde yayılmaya başladı. Bu mevsimsel etki Dünya'da da ilkbahar ve sonbahar mevsimlerinde de kuzey ışıkları şeklinde görülürler. Jüpiter'in dönme süresi için de kullanılan güvenilir radyo dalgalarını bilimciler, Satürn'ün dönme süresinin belirlenmesinde de kullanılacağını düşünüyor. Kuzey ve güney yarımküre kaynaklı radyo dalgası dağılım deseni iki kutup için farklı bir desene sahip. Yeni sonuçlar bilimcilere bu desendeki farklılığı neyin oluşturduğunu bilmelerini sağlayabilir. Konuyla ilgili ayrıntılı bilgiye, http://now.uiowa.edu/2013/03/telling-time-saturn adresinden ulaşabilirsiniz."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/saturn-sisteminin-sirlari/", "text": "Cassini Satürn Sistemi'ndeki bilinmedikleri ortaya çıkarmaya devam ediyor. Bunların arasından seçtiklerim; Enceladus'taki buz fışkırmaları, buz fışkırtan hilal, pataes şekilli uydu, Titan'ın kanalları, gölgelerin oyunu, tekerlek halka ve son çalışma Titan'ın içi. 1. Enceladus'taki buz fışkırmaları: Cassini, Satürn'ün uydusu Enceladus'tan uzaya saçılan su ve buzu görüntüledi. Görüntüdeki tüysü yapılar uzaya saçılan buz ve suyu gösteriyor. Enceladus'un buzlu yüzeyinin altında sıvı su olup olmadığı ise hala sırrını koruyor. Cassini, 21 Kasım 2009'da uydunun yakınına yaptığı uçuş sırasında dar açılı kamerasıyla bu fışkırmaları görüntüledi. Araç bu sırada uydudan 14 000 km kadar uzaktaydı. Ölçek piksel başına 81 metredir. 2. Buz fışkırtan hilal: İlk baktığınızda yakın plandaki Satürn'den bakıldığında Enceladus'u hilal olarak görüyorsunuz ve hoş bir görüntü diyorsunuz. Ama işin iç yüzü bu kadar değil. Görüntüyü büyüttüğünüzde hilalin altında buz fışkırması olduğunu seziyorsunuz. Bu da Enceleadus'u normal bir uydu olmaktan çıkarıyor. Evreleri bile normal bir uydu gibi değil. Enceladus 504 m çapında ve Satürn'ün E halkasını oluşturmaktan sorumlu buz bir uydu. Cassini bu görüntüyü 21 Kasım 2009'da üzerindeki geniş açılı kamerasıyla aldı. O sırada Enceladus'a 17 000 km kadar yakındı. Ölçek piksel başına 974 metredir. 3. Patates Şekilli uydu: Satürn'ün yamuk ya da patates şekline benzeyen yapısıyla Prometheus. Farklı renklerdeki iki görüntünün birleştirilmesiyle elde edilen bu görüntüyü görebilmek için bir tarafı kırmızı diğer tarafı mavi olan 3 boyutlu bir gözlüğe ihtiyacınız olacak. 86 km uzunluğundaki uydunun bu görüntüsü 26 Aralık 2009'da alındı. Bu sırada Cassini uydudan 57 000 km uzaklıktaydı. Görüntü ölçeği piksel başına 339 metredir. 4. Titan'daki kanallar: Cassini'den gelen bu radar görüntüsünde Titan'da sulu buz fışkırtan volkanları olacağını akla getiriyor. Soldaki görüntünün üstündeki radar alıntısı Cassini'nin görsel ve kızılötesi tayfölçeriyle alınmış. Burada Titan'ın Hotei Regio alanı görüntülenmiş. Görüntüdeki mavi çizgiler bu alandaki kanalları gösteriyor. Alttaki daha karanlık görüntüde ise kanallar kendilerini gösteriyor. 5. Gölgelerin oyunu: Satürn'ün gölgesi birkaç halka üzerine düşünce böylesine ilginç bir görüntü ortaya çıkmış. Üstten alta çaprazlamasına uzanan ve altta daha eğri bir konumda yer alan siyahlık dev gezegenin gölgesi. Halkalar ise üstten aşağı doğru C,B ve A olarak sıralanıyor. Ortadaki halkanın daha koyu görünmesinin nedeni, bu halkanın toz yoğunluğunun daha az olması. Bu nedenle de ışığı az yansıtmasıdır. Gerçek görüntü piksel başına 20 metre olup buradaki görüntü % 70 küçültülmüştür. Cassini bu fotoğrafı 26 Aralık 2009'da Satürn'den 225 000 km uzaklıktayken çekmiş. 6. Tekerlek halka: Satürn'ün tekerleği andıran koyu görünümlü B halkasının ayrıntılı görüntüsü. Görüntünün sağında ve solundaki tekerleği andıran yapı hemen göze çarpıyor. Bu farklı ve ilginç çalışma Cassini'den geniş açılı kamerayla 27 Ocak 2010'da geldi. Bu sırada araç gezegene 260 000 km uzaklıktaydı. Ölçek, piksel başına 18 km'dir. 7. Titan'ın içi: Bir ressam tarafından çizilmiş bu resimde Titan'ın iç yapısı, katmanları görünüyor. Aslında sadece iki katmandan oluştuğu sanılıyor: buz katmanı ve kaya katmanı. İşin ilginç yanı buz katmanının çok derinlere 500 km'ye kadar inebilmesi. Yüzeyden 500 metrelik derinliğe kadar kayadan eser olmayan buz tabakası, kayasal tabakayı çevrelemiş durumda. Ressam arka plana -ölçeksiz olarak- Satürn'ü ve Cassini uzay aracını da eklemeyi unutmamış. Resimdeki sarı rengin temsil ettiği kısım Titan'ın bulutlarından dolayı görülemeyen yüzeyi. Bu yüzeyin altındaki gri renkle tabaka ise buz katmanını temsil ediyor. Bu katmanın altında mavi renkte su ve onun altında yine gri renkte buz katmanı bulunuyor. En içteki siyah katman ise kaya tabakasını temsil ediyor. Kaynak: Cassini"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/saturn-ve-halkalari-2/", "text": "15 Eylül'de görevi Satürn'e çarparak bitecek olan Cassini, gaz devinin halkalarının arasından geçişini sürdürüyor. 13 yıldır Satürn sistemini inceleyen Cassini, 22 Nisan'dan beri hiç bilinmeyen bölgeye geçiş yaparak halkaların arasından böylesi ilginç fotoğraflar yolluyor. Cassini'nin 7 Haziran'da elde ettiği bu görüntüde gezegeni, halkalarını ve gezegen gölgesini görüyoruz. Fotoğraf araçtaki geniş açılı kamerayla alındı. 22 eliptik yörüngeyi tamalyacak olan Cassini, her yörüngeyi yaklaşıl 6,5 günde tamamlar. Araç bu sırada 2400 km genişliğinde bir alanı geçerek saatte 121 000-126 000 kilometre hıza ulaşacak. Aracın halkaların arasından geçişi bilim insanlarına halkaların kütlesi ve gezegenin dönüş hızı ile ilgili bilgiler verecek. Araç son beş yörüngesinde ise Satürn'ün üst atmosferini gözleyerek inişini gerçekleştirecek. Cassini son yörüngesine geçtiğinde hafif bir manevra yaparak gezegen atmosferine kontrollü olarak girecek. Cassini'nin bu süreçte çektiği birbirinden güzel görselleri https://saturn.jpl.nasa.gov/galleries/raw-images/ adresinden izleyebilirsiniz. Yüksek çözünürlükteki görsel için tıklayınız. Görsel telif hakkı: NASA/JPL-Caltech/Space Science Institute"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/saturn-ve-halkalari/", "text": "Bir süre önce Cassini'nin Satürn Sistemi'ne yönelik fotoğraflarından bazılarını sizlerle paylaşmıştım. Cassini'den güzel Satürn görüntüleri gelmeye devam ediyor. Bu defa çok özel bir çalışmayı NASA kendi sitesinde yayınladı. Geçtiğimiz Ağustos ayında ekinoks durumuna geçen Satürn'ün Cassini tarafından çekilen yüksek çözünürlükteki fotoğrafı yayınlandı. Fotoğraf müthiş. Halkaları, halkalar arası boşluğu ve minik birkaç uydusunu gözler önüne seriyor. Ekinoks durumundaki Satürn'ün halkaları gezegene göre neredeyse düz olduğundan bakmaya, incelemeye değer bir görüntü ortaya çıkmış. Satürn 11 Ağustos günü ekinoks durumuna geçti. Bir yılı 29,7 yıl süren Satürn'e bu günde güneş ışığı tam karşıdan dik olarak vurdu ve gezegende gece-gündüz eşitliği sağladı. Bu fırsatı değerlendiren Cassini Uzay Aracı da gezegenin güzel bir fotoğrafını çekti. Dünyamız ekinoksa bugün yani 22 Eylül'de girecek. Cassini tarafından iletilen fotoğrafı inceleyen bilim insanları halkalarda yüksek bölgeler ve gölgeli kısımlarda saptadı. Halkalarda 4000-4500 metrelik yüksek tepelerin olduğu yani sanılanın aksine halkaların düz olmadığı görüldü. Buna karşılık fotoğraftaki en büyük sürpriz halkaların kağıt gibi ince görüntüsü oldu. Bu görüntülerle şimdi halkaların kaç yaşında oldukları hesaplanabilecek. Dünya'dan bakıldığında Satürn halkalarını bu derece net göremiyoruz. Cassini'nin de böylesine bir fotoğraf alabilmesi için Satürn'ün ekinoks durumunda olması gerekirdi ki Cassini'de bu fırsatı kaçırmadı. Görüntünün solunda yeralan Satürn uydusu Janus'tur(179 km çapında). Fotoğrafın altında görülen uydu ise 113 km'lik çapıyla Epimetheus'tur. Sağ kısımda göze çarpan uydunun adı Pandora'dır (81 km çapında). Yine bu kısımda ancak en dıştaki F halkası içinde kalmış görünen uydu ise 30 km'lik çapıyla Atlas uydusudur. Bu uyduların görülebilmesi için parlaklık 30 ile 60 kez arttırılmıştır. Arka planda sönük görülebilen parlak noktalar ise uzaktaki yıldızlardır. Bu görüntü 12 Ağustos 2009'da tam ekinoksatanm yaklaşık 1,25 gün sonra geniş açılı kameradan, kırmızı, mavi ve yeşil fitreler kullanılarak alınan görüntülerin birleştirilmesiyle oluşturulmuştur. Cassini bu sırada dev gezegenden 847 bin km uzaklıktaydı. Fotoğraf ölçeği piksel başına 50 km'dir. Meraklısı için: 1 Yorum Satürn'ün halkaları ile ilgili olarak Carl Sagan'ın Kozmos adlı kitabından okuduğum bir bölümü sizlerlerle paylaşmak isterim; ....bir uzay aracıyla bu buz parçalarının yakınına gidebilmek için süratimizi saatte(45000 mil) yaklaşık 62000 km yapmalıyız ki,beraberinde dolaşabilelim.başka bir deyişle,o buz parçalarının Satürn çevresindeki dönüş hızlarına ayak uydurarak biz de Satürn çevresinde yörüngede dolanmalıyız. Ancak o taktirde ne olduklarını tam olarak anlayabiliriz.... .....halkayı oluşturan madde parçası,Satürn'e yakın bulunduğu oranda yörüngede dönme hızı artacaktır;içteki parçacıklar dıştaki parçacıklardan daha hızlı dönmektedirler. Her ne kadar komple grup olarak parçacıklar gezegenin çevresini saniyede 20 km hızla dönüyorsa da birbirine yakın iki parçacığın görece hızı düşüktür.Dakikada bir kaç santimetre fark edecek kadar.Bu görece devinimden ötürü parçacıklar karşılıklı çekimin etkisiyle hiçbir zaman birbirlerine yapışamıyorlar.Yapışmaya çabalayınca,yörüngesel hızlarının az fakat değişik oluşu onları birbirinden ayırıyor.Eğer halkalar Satürn gezegenine bu denli yakın olmasalar,sözünü ettiğimiz etkinin gücü azalır ve küçük kartopları bir araya gelerek sonuçta bir uydu oluştururlardı... Kaynak:Carl Sagan/ Kozmos"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/saturnde-buzlu-uydunun-gosterisi/", "text": "Güneş Sistemi'nde sadece Dünya'nın bir uydusu vardır. Buna karşılık kalabalık nüfusu olan gaz devlerinden örneğin Satürn'ün 62 uydusu bulunurken Merkür ve Venüs'ün hiç uydusu yoktur. Cassini'nin çektiği bu görüntüde Satürn'ün en büyük iki uydusu görülüyor: Titan ve Rhea. Titan uydumuz Ay'dan % 50 daha büyük olup 5150 km'lik çapa sahipken Rhea ondan biraz küçük, 1528 km çapındadır. Birbirinden tamamen farklı renklere sahip olan bu uydulardan Titan altın rengiyle, Rhea ise koyu rengi ve kraterle kaplı yüzüyle ön plana çıkıyor. Rhea'nın dörtte üçü buz ve geriye kalan kısmı ise kayalıktır. Cassini uzay aracı verileriyle Rhea'nın kayalık bir çekirdeğinin olmadığını tespit edildi. Yani Rhea aslında kirli bir buz topu gibi sadece kaya ve buzdan oluşur. Titan'ın turuncu rengini ise atmosferi vermektedir. Titan atmosferi metan, azot, hidrojen ve hidrokarbonlar açısından zengindir. Bu moleküller atmosferin alt katmanlarına hareketlenirken güneş ışığıyla tepkimeye girerler ve böylece turuncu renkte bir sis oluştururlar. Titan'ın bazı görüntülerinde atmosferi bir soğan kabuğu gibi saran mavi renkte puslu bir bant görülür. Burada da gözlenen bu oluşum özellikle kutup bölgelerini aydınlatmaktadır. Titan'ın kuzey kutbu sağ üstte ve güney kutbu sol altta bulunmaktadır. Bu mavi bant mevsim değişimlerine göre büyür. Satürn ile birlikte dolanan uydularında bir mevsim yedi dünya yılı sürmektedir. Cassini 2004 yılında Satürn Sistemi'ne ulaştığında Titan'ın kuzey kutbu kış mevsimini yaşamaktaydı. Ağustos 2009'daki Satürn'deki gece-gündüz eşitliğinin ardından Titan'ın kuzey yarıküresine bahar gelmeye başlarken güney enlemleri sonbahara girdi. Bu mevsimsel kayma sonucunda Titan'ın güney kutbu üzerinde bir girdap oluştu. 2012 yılındaki dokuz saatte bir tam tur atan şiddetli girdapı Cassini görüntülemişti. Cassini şimdiye kadar Titan ve Rhea'nın yakınından sayısız kez geçti. Her geçişte eşsiz görüntüleri ileterek özellikle Titan'ın iç yapısı, kütle çekimi ve yüzey özelliklerinin anlaşılmasında yardımcı oldu. Rhea'nın yüzeyindeki çukurlar geçmişte yaşadığı savaşı anlatıyor. Uyduda küçük ya da büyük birçok krater bulunmaktadır. Rhea'nın incelenmesinin sebebi ise Satürn Sistemi üzwerine yğan kozmik toz ve meteoridlerin oranının belirlenmesi. Cassini bu görüntüyü dar açılı kamerasındaki kırmızı, yeşil ve mavi filtreler yardımıyla 15 Haziran 2011'de almıştı."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/saturnde-gul-kasirgasi/", "text": "NASA'nın Cassini uzay aracı Satürn'ün kuzey kutbunda dönen dev kasırgaya yakın çekim yaptı. Yüksek çözünürlüklü fotoğraf ve filmde, Dünya'daki ortalama büyüklükteki bir kasırgaya göre 20 kat büyük (2000 km) kasırga görülüyor. Kasırganın dış kısmında ince ve parlak bulutlar saniyede 150 metrelik hızla dolanıyor. Kasırga altıgen olarak bilinen büyük ve gizemli bir hava içinde dolanıyor. Kaliforniya Teknoloji Enstitüsü'nden Cassini görüntüleme ekibi üyesi Andrew Ingersoll: Bu sarmal yeryüzünde gördüğümüz kasırgalara benziyor. Ama bu çok daha büyük. Satürn'deki bu fırtınalar hidrojen atmosferinin içindeki az miktardaki su buharıyla oluşuyor diyor. Bilimciler sıcak okyanus suyundan beslenen Dünya'daki kasırgaların oluşumunu ölçü alarak dev gezegendeki kasırgayı anlamaya çalışıyor. Satürn atmosferinin yüksek bulutlarındaki suyla ilişkisini buna benzeterek çözmeye çalışıyorlar. Kuzey yarıküredeki bulutlar saatin tersi yönünde dolanmaktadır. Dünya ve Satürn üzerindeki kasırgalar arasındaki önemli farklardan biri de Satürn kasırgalarının çok daha büyük ve şaşırtıcı derecede hızla dönmesidir. Satürn fırtınası Dünya'daki fırtınaya göre daha sert rüzgarların etkisiyle dört kat daha hızlı dönmektedir. Karasal kasırgaların atmosfer üzerinde hareket etme yeteneğine karşılık Satürn'deki fırtına kuzey kutbu üzerinde kilitlenmiştir. Dünya'daki kasırgalar Dünya'nın kendi ekseni dönüşü nedeniyle kuzeye doğru yönelme eğilimindedir. Satürn'de ise böylesi bir sürüklenme kasırganın zaten kuzey kutbu üzerinde olması nedeniyle görülmemektedir. Hampton Üniversitesi'nden Cassini görüntüleme ekibi üyesi Kunio Sayanagi: Kasırga kuzey kutbu üzerinde sıkışmış olduğundan hareket edemiyor diyor. Bilimciler bu kasırganın birkaç yıldır devam ettiğini belirtiyor. Gezegenin kuzey kutbu 2004 yılında kış mevsimine girdi ve karanlıkta kaldı. Cassini bu sırada üzerindeki birleşik kızılötesi tayfölçer ve görsel kızılötesi haritalama tayfölçeri yardımıyla sarmal fırtınayı saptadı. Kutup karanlıkta kaldığı için görünür ışıkla görüntü alabilmek içinse Ağustos 2009'daki ekinoksu beklemek zorunda kaldı. Ancak o zaman kuzey kutbuna güneş ışığı ulaştı. Cassini'nin kutbu net görebilmesi için yörüngesinde küçük bir değişiklik yapması gerekti. NASA'nın Jet İticileri Laboratuarı'ndan Scott Edgington: Aracın gezegenin ekvatoral düzlemindeki yörüngesinden kutup noktasını görmesi zordu. Bu nedenle ve gezegenin farklı enlemlerindeki bulut dağılımını görebilmek için yörüngesinin değişmesi gerekliydi. Bu sayede kuzey kutbundaki muazzam fırtınayı görebildik diyor. Cassini her birkaç yılda farklı gözlem noktalarını görebilmek için yörünge açısını değiştirir. Uzay aracı bunun için Satürn'ün dev uydusu Titan'a yakın uçuş gerçekleştirir. Ancak bunun dikkatli bir şekilde planlanması gerekmektedir."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/saturnde-yagmur/", "text": "Yeni bir çalışmayla Satürn atmosferi üzerine su parçacıklarının yağmur gibi yağdıklarını gösterdi. Yağmurun Satürn üst atmosferinin sıcaklığını etkilediği ortaya çıkan çalışma İngiltere'deki Leicester Üniversitesi liderliğinde gerçekleşti. Leicester Üniversitesi'nden James O'Donoghue: Satürn, atmosferi ile halkaları arasında etkileşim olduğu görülen ilk gezegendir. Halkalardan kaynaklanan yağmur etkisi, parçacıkların iyonosfer üzerine hareketinden kaynaklanır. Başka bir ifadeyle yağmur, oluştuğu bölgelerdeki elektron yoğunluğunu azaltır diyor. O'Donoghue uzun yıllardır süren gözlemlerde Satürn'ün belirli enlemlerindeki yoğunluğun düşük olduğunun görüldüğünü ve bunun nedeninin halkaların etkisiyle gerçekleşen elektron yoğunluğuna bağlı olduğunu gördüklerini belirtiyor. Çalışma bilimciler halkaların ve gezegenin atmosferindeki değişimlerin tarihini ve evriminin anlaşılmasında yardımcı olacak. 1980'lerin başında NASA'nın Gezgin uzay aracından gelen görüntülerde Satürn'de iki ya da üç koyu renkte bant olduğu görülüyordu. Bilimciler bunun su grupları olabileceği üzerinde durdular. Bantlar Nisan 2011'de Hawai'deki Mauna Kea Dağı üzerindeki WM Keck Gözlemevi'nin yakın kızılötesi görüntülerinde görülene kadar tekrar ortaya çıkmadı. Satürn'ün parlaklığı ince bir yayılım gösteren bandın görülmesini zorlaştırıyordu. Bunu görebilmek için Keck gibi geniş tayfta gözlem yapma özelliği olan araçlar gereklidir. Halka yağmuru atmosferdeki enerjik nötr parçacıkların ters yöndeki hareketi ya da güneş ışıması nedeniyle üretilen yüklü parçacıklarla Satürn iyonosferinde oluşur. Bilimciler su zerreciklerinin Satürn'ün manyetik alan çizgileri boyunca gezegen çevresinde dizilmiş olduğunu ve üç atomlu hidrojen iyonlarını nötrleştiğini düşünüyor. Bu da gezegen üzerinde kızılötesi görüntüde büyük gölgeler görünmesine neden olur. Gölgeler gezegenin 25 ile 55 derece enlemlerinde görülüp üst atmosferin yüzde 30 ile 43'ünü kaplamaktadır. Bu da NASA'nın Gezgin aracının gördüğünden daha geniş bir alan demektir. Dünya ile Jüpiter düzgün parlayan ekvatoral bölgeye sahiptir. Satürn'de de benzer durumu bekleyen bilimciler bunun yerine Satürn'de parlaklığın farklı enlemlerde değiştini gördüler. Leicester Üniversitesi'nden Tom Stallard: Jüpiter'in ekvatoral bölgesindeki parlama düzgün iken Satürn'de iyonosfere gelen su nedeniyle koyulaşması gezegen üzerinde koyu bantların ortaya çıkmasına neden oluyor. Şimdi Satürn Sistemi'nde görev yapan Cassini aracından yararlanarak ayrıntılı bir çalışma yapmak istiyoruz diyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/saturnde-yaz-basladi/", "text": "Hubble teleskopu 4 Temmuz 2020'de Yer'den 1.34 milyar kilometre uzaklıktaki Satürn'ün fotoğrafını çekti. Satürn'ün bu görüntüsünde yaz aylarını yaşamaya başlayan kuzey yarımküresi bize dönük durumda görülüyor. Hubble teleskopu, gaz devinde bir dizi küçük atmosferik fırtınaya rastladı. Bunlar Hubble gözlemlerine göre geçici olaylardır. Kuzey yarımküredeki şeritler 2019'daki gözlemlere göre biraz renk değiştirmiş. Halkalı gezegenin atmosferinin sarımsı kahverengi renge sahip olmasını sağlayan amonyak, metan, su buharı ve hidrokarbondur. Gezegen çoğunlukla hidrojen ve helyumdan oluşmuştur. Hubble bu renkli görüntüde kuzey yarımkürede hafif kırmızımsı bir pus olduğunu belirledi. Bunun nedeni atmosferik dolaşımı değiştirebilen ya da atmosferdeki buzları kaldırabilen aerosol oluşumuyla bağlantılı güneş ışığının ısıtma etkisi olabilir. Bir başka teori ise yaz aylarında artan güneş ışığının etkisiyle oluşan fotokimyasal pus miktarının değişmesidir. Kuzey yarıkürenin tersine kış mevsimi yaşamaya başlayan güney yarıkürede mavi renk hakimdir. Hubble'ın elde ettiği ayrıntılı görüntü ince yoğun halka yapısının ayrıntılı incelenmesini sağlar. Halkalar genellikle küçük tanelerden dev kayalara kadar değişen boyutlarda buz parçacıklardan oluşur. Halkaların nasıl oluştuğu hala çözülmemiş bir sorudur. Yeni yağan kar gibi taze yapıdadırlar ki bu da halkaların dinozorlar çağında oluştuğunu savunan bir teorinin çıkış noktasıdır. Dolayısıyla halkaların tarihiyle birlikte nasıl oluştukları sorusu yanıt beklemeye devam etmektedir. NASA'nın Satürn sistemini inceleyen Cassini aracı verileri halkaların ancak 300 milyon yıl daha dayanabileceğini göstermiştir. Görüntüde Satürn'ün sağında Mimas ve altında ise Enceladus uyduları parlak noktalar halinde görülmektedir. Gaz devlerine ait bu tür görüntüler, bu gezegenlerdeki atmosferik davranışları ve evriminin anlaşılması için önemlidir. Bu sayede Satürn'deki değişen hava durumları ve fırtınalar izlenebilmektedir. Görsel telif hakkı: NASA, ESA, A. Simon , M.H. Wong , and the OPAL Team"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/saturnde-yeni-uydu-olusumu/", "text": "Cassini uzay aracı Satürn halkası içinde uydu olması muhtemel yeni bir oluşum gözledi. Bu gözlem gezegenin bilinen uydularının oluşumuna da ışık tutabilir. Cassini'nin 15 Nisan 2013 tarihinde dar açılı kamerasıyla elde ettiği görüntülerde Satürn'ün A halkasının kenarında bir bozulma olduğu saptandı. Bu bozulma ya da tedirginlik sonucunda diğerlerinden yüzde 20 daha parlak ve 1200 km uzunluğunda ve 10 km genişliğinde bir yay belirdi. Bilim insanları ayrıca genellikle düzgün olan halkalara göre bu halkanın kenarında alışılmadık derecede tümsek bölge farketti. Bilim insanları bunun yakındaki bir cismin kütleçekim etkisinin bir sonucu olduğuna inanıyor. Gözlemle ilgili ayrıntılar Icarus dergisinin 14 Nisan 2014 sayısında yayınlandı. Sadece büyüyen bir cisim değil parçalanan bir cisim olabileceği üzerinde de duruluyor. Ancak bulutlarla sarılı Titan ve yüzeyinin altında okyanus olduğu düşünülen buzlu uydu Enceladus'un büyük halkalar içinde oluşarak daha sonra dışa doğru hareketlendiği düşünülüyor. Ayrıca Güneş Sistemi'ndeki Dünya ve diğer gezegenlerin oluştuktan sonra şimdiki yörüngelerine kavuşmak için hareketlendikleri düşünülür. Londra'daki Queen Mary Üniversitesi'nden Carl Murray: Daha önce böyle bir şey görmemiştim. Bir cismin oluştuğu halkaları terk ederek tek başına bir uydu olarak doğum sürecini bitirdiğini gözlüyor olabiliriz diyor. Şimdilik Peggy adı verilen cisim görüntüde görülemeyecek kadar küçük. Bilim insanları uydunun yaklaşık 1 kilometre çapında olduğunu düşünüyor. Satürn'ün buzlu uydularının gezegene yakınlığı büyüklüğüne göre değişir büyük olanlar daha uzak. Satürn'ün halkalarını oluşturan parçacıklar gibi uydularının birçoğu da buzdan oluşmuştur. Bu gerçekler ve diğer göstergeler eşliğinde araştırmacılar son zamanlarda halka parçacıklarından oluşan ya da olan uydularla birleşen cisimlerin dışa doğru hareket ettiğini öne sürüyor. NASA'nın Jet İticileri Laboratuarı'ndan Cassini Projesi bilim ekibi üyesi Linda Spilker: Küçük bir uydunun olası doğumuna tanıklık etmek heyecan vericidir diyor. Cassini şu an A halkasına yakın olan Peggy'yi 2016'da halkadan yeterince uzaklaştığında daha net gözleyebilecek. Satürn'ün halkaları büyük bir olasılıkla Peggy ile birlikte artık uydu oluşumunu tamamlayacak. Yine de bu süreci gözlemek için daha fazla gözlem yapmak gerekiyor. Kurama göre Satürn büyük uyduları oluşturma yeteneğine sahip büyük bir halka sistemine sahiptir. Halka sınırlarında geçmişte oluşan uydular daha sonra büyüklüklerine göre uzaklaşmıştır diyor Murray."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/saturndeki-dev-firtina-gezegeni-etkiliyor/", "text": "NASA'nın Cassini uzay aracı yaklaşık bir yıldır Satürn'ün kuzey yüzünü kasıp kavuran devasa fırtınanın yeni görüntülerini iletti. Bu görüntüler eşliğinde yeni filmler üretildi. Görüntüler küçük bir nokta olarak 5 Aralık 2010'da görülen fırtınanın Ocak 2011'e kadar büyümesini gösteriyor. Fırtına son iki yıl içinde şimdiye kadar görülen en büyük genişliğe, 15 000 km'ye ulaştı. (Dünya'nın çapının 12 400 km olduğunu hatırlatalım) Cassini'nin yüksek çözünürlükteki kameraları ile yakalanan fırtına görüntüleri yanı sıra araçtaki radyo ve plazma dalga algılayıcısı fırtınadaki elektriksel hareketliliği tespit etti. Haziran sonunda fırtına gücünü büyük ölçüde kaybetti, ancak bulutların hareketliliği atmosferde kendini gösteriyor. 200 günlük aktif dönem fırtınayı Satürn'de şimdiye kadar görülen en uzun ömürlü fırtına yapar. Daha önceki rekor 1903'te gözlenen ve 150 gün süren bir fırtınaydı. NASA'nın Hubble Uzay Teleskopu 21 yıl önce 55 gün boyunca bu fırtınanın sonuçlarını izlemiş. Kaliforniya Teknoloji Enstitüsü'nden Cassini görüntüleri inceleme ekibinden Andrew Ingersoll: Satürn'deki fırtına daha çok yerdeki bir volkanın havayı etkilemesine benziyor. Fırtına patlak vermeden önce bir kayanın yıllarca basınca dayanması gibi karşı koymuş ve bu nedenle de fırtınayı geciktirmiş diyor. Cassini görüntüleme ekibi Satürn fırtınasını izleme programı çerçevesinde bu fırtınaya ilişkin yüzlerce görüntüyü elde etti. Buna Cassini'nin Satürn'ün uyduları ve uydularını görüntülerken ortaya çıkan fırtına görüntüleri de dahildir. 2004 yılından bu yana görevde olan Cassini'nin görüntülerinden, fırtına öncesi ve sonrası olanları karşılaştırarak, fırtınanın hızı ve yüksekliği, gezegen üzerinde oluşturduğu değişimleri ortaya çıkarmaya çalışıyorlar. Fırtına ilk olarak Satürn'ün yaklaşık 35 derece kuzey enleminde göründü ve sonunda 5 milyar kilometrekarelik bir alanı kapladı. Cassini tüm gezegeni etkileyen fırtınanın güney yarımküreye de dar bir kanal açarak indiğini gözledi. Bu 2009 ile 2010 arasında birkaç ay sürdü. Yerel bölgelerde fırtınaın etkisi beş gün kadar sürdü ve bölge bölge etkilenen kümeler oluşturdu. Ortaya yeni çıkan kuzeydeki fırtına ise kuzey yarıkürenin beşte birini etkiliyor. Los Angeles'taki Kaliforniya Üniversitesi'nden Cassini görüntüleme ekibi üyesi Kunio Sayanagi: Bu yeni fırtına daha öncekinden farklı bir canavar. Bu tür patlamalar her 20 ile 30 yıl arasında sürekli tekrar ediyor ve gezegenin daha iç kısımlarıyla ilgili bilgiler veriyor. Bunun ne olduğunu anlamaya çalışıyoruz diyor. 2017 yılında görevde kalacak olan Cassini uzay aracıyla bu son güne kadar gezegenin kuzey ve güneyinde yaşanan mevsimler ve buna ek olarak atmosfer değişimleri daha ayrıntılı incelenebilecek. Boulder'daki Uzay Bilimi Enstitüsü'nden Cassini görüntüleme ekibi başkanı Carolyn Porco: Cassini'nin yeteneği bu olayları izlemek için bize ihtiyacımızı olan gözü sağlıyor. Yedi yıldır görevde olan araç sayesinde birçok bilinmeyene ışık tutuldu diyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/saturndeki-dev-firtina/", "text": "Ocak 2009'da Satürn'de Güneş Sistemi'nin en büyük fırtınası gözlendi. Kasım 2007 ve Temmuz 2008'de Cassini'nin gözlediği büyük fırtınaları da geride bırakan bir fırtınaydı bu. Cassini Satürn gözlemine başladığı 2004 yıolından bu yana gezegendeki dokuzuncu fırtına gözlenmiş oldu. Fırtına sırasında Satürn'ün atmosferinde Cassini Radyo ve Plazma Dalga Bilim alıcısının ölçtüğü güçlü radyo dalgaları da kayıt edildi. Radyo dalgaları fırtınanın Satürn'ün atmosferinde 3000 km'lik bir alanda etkili olduğunu ve fırtına şiddetinin de karasal bir gezegende olabilecek en büyük fırtınadan 10 bin kat daha güçlü olduğunu gösteriyordu. Fırtınayla ilgili çalışma yapan Dr Georg Fischer'a göre bu fırtınaların güçlerine ve uzun süreli olmasına şaşırmamak gerekiyor. Satürn'ün iyonosfer yapısı için bu tür fırtınaların gerekli olduğunu belirtiyor. Satürn'deki şimşek gözlemleri Cassini RPWS projesi, Avusturya, ABD ve Fransa'dan oluşturulan bir ekip tarafından yürütülüyor. Daha önce Voyager uydusuyla alınan iyonizasyon seviyelerine ilişkin bilgiler bu fırtınalar yoluyla da doğrulanmış oldu. Satürn'de fırtınalar genellikle ekvatorun 35 derece güneyine oluştuğu biliniyordu. Ancak son fırtına bu savı yalanlar derecede hiç beklenmeyen bir yerde çıktı. Bu sırada (25 Ağustos günü) Titan Satürn'ün önünden geçiş halinde olduğundan fırtınanın önünü kapatmıştı. Ancak daha sonrasında görülenler gökbilimcilere büyük sürpriz oldu. Kaynak: Astronomy now"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/saturndeki-mevsim-degisimi/", "text": "Kozmik bir ampul gibi davranan Satürn'ün yaydığı enerji 2005-2009 yılları arasında kademeli olarak azalmış. Ancak sıradan bir ampulün tersine gezegenin güney yarımküresinin yaydığı enerjinin kuzey yarımküreye arttığı belirlendi. Bunun üzerine gezegendeki mevsimler değişti. Bu bilgi Satürn çevresinde dolanan Cassini'nin termal kamerasıyla elde edildi. Daha önce başka bir yerde görülmemiş bu bilgi kapsamlı bir veri analiziyle geldi. NASA'nın Goddard Uçuş Merkezi'nin derlediği veriler daha önce Voyager Uzay aracıyla elde edilen verilerle karşılaştırıldı. Bu bilgiler Güneş'ten Satürn'e ulaşan enerji ile Saütrn'ün iç enerji kaynağının doğasının anlaşılmasında yardımcı olabilecek. Çalışma NASA'nın Goddard ve JPL araştırma birimleri de içinde olmak üzere Cornell Üniversitesi ve Houston Üniversitesi'ndeki gökbilimcilerin çalışmalarıyla yapıldı. Cassini görevi yöneticisi Liming Li: Cassini'nin Satürn hakkında gönderdiği veriler çok değerli. Dev gezegenin yaydığı enerjiyle ilgili yapılan ilk çalışmadır diyor. Güneş Sistemi'ndeki gezegenler insan gözünün algılayamadığı dalga boylarında ışınım yaparak ve ısı kaybederler. CIRS aleti termal kızılötesi bölgesinden gelen ve ısı yayılmasına karşılık gelen kırmızı ışığı algılar. Gezegen bilimi gezegenlerin her yöne ve sabit bir hızla güç kaybettiğini söyler. Şimdi Satürn'de bunu görmüyoruz diyor Li. Kuzeyden güneye akan enerji nedeniyle Satürn'de bir dengesizlik görünüyor. Tahminler bunun 5 dünya yılı içinde güney yarımkürede kış kuzey yarımkürede yaz yaşanıyordu. (1 Satürn yılı 7 dünya yılına eşittir.) Gezegen Dünya gibi kendi ekseni üzerinde hareket ederken güneş ışığını daha az alan yerler kış ve daha fazla alan yerler yaz mevsimindeydi. Her şey Satürn'ün ekinoksa uğradığı Ağustos 2009'da değişti. Çalışmaya göre her şey dünyada olduğu gibiydi. Her yarımkürede ısı değişimi algılanmaya başlandı. Bir taraf ısınırken diğer taraf soğuyordu. Satürn'deki hava değişken olduğundan atmosferdeki ısı sıcaklık değişimlerinden korunuyordu. Sıcaklık değişimleri Satürn atmosferinin anlaşılmasında önemli rol oynar. Cassini kuzey yarımkürede 2005 ile 2008 yılları arasında sıcaklığın yavaş yavaş düştüğünü ve 2009'da tekrar ısındığını gösterdi. Ekinoksun yaklaştığı sıralarda Satürn güney yarımküresindeki sıcaklık ise 2005-2009 yılları arasında düşüyordu. Her iki yarımkürenin yaydığı enerji ve sıcaklık değeri düşmeye başladı. Bu nedenle de gezegen soğuyarak daha az enerji yaymaya başladı. Benzer değişikliklerin daha önce de olup olmadığını anlamaya çalışan gökbilimciler 1980-1981 yıllarında Voyager'in yolladığı verileri mercek altına aldı. Voyager'da Cassini'nin CIRS aleti gibi enerji dalgalanmalarını rapor etmişti. Ancak bir farkla: Voyager gezegenin her iki yarımküresinde bir dengesizlik olmadığını ve bu iki yarımküredeki enerjini birbiriyle tutarlı olduğunu iletmişti. Voyager böyle bir farkı neden görememiş olabilir? Hava ve atmosfer sıcaklığı güneşten gelen enerjiye göre bir yıl içinde değişmesi gerekir. Goddard Gezegen Sistemleri Laboratuarı'ndan Amy Simon-Miller: Bunun Satürn'deki güç değişiklerinin görülmesini engelleyen bulut yapısı olabilir diyor ve ekliyor: Bulut örtüsünün kalınlığı uzaya kaçan ışımayı da değiştirir. Satürn gibi diğer dev gezegenler Jüpişter ve Neptün'ün de kendi ısı kaynaklarına sahip olduğu düşünülüyor . Güneşten gelen ısı ile Saütrn'den yayılan ve zamanla değişebilen enerji yayılması incelenerek gezegenin iç enerji kaynağının yapısı hakkında zaman içinde daha fazla bilgi edinilebilir. Li: Voyager Satürn'ün iki yarım küresindeki asimetrik özelliği görememesi akla bir soru getiriyor: Satürn'ün iç ısısı zamanla değişiyor mu? Bu sorunun yanıtı Satürn'ün evrimi, havası ve iç yapısı ile diğer dev gezegenleri anlamamızı sağlayacak diyor. Kaynak: NASA-JPL"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/saturnden-mars-venus-ve-dunya/", "text": "Aynı karede Saturn, halkaları, uyduları, Mars, Venüs ve Dünya. Görüntü yaklaşık 650.000 kilometre genişliğindeki bir alanı gösteriyor. Görüntü insan gözünün algılayabildiği optik bölgeye aittir. Cassini'nin elde ettiği bu muhteşem panoramik manzara Saturn, Dünya ve Mars'ı birlikte gösteren son görseldir. Cassini ekibi bu görüntü için 141 tane geniş açılı fotoğrafı kullandı. Görüntüde Saturn'ün dış halkalarından E halkası da dahil olmak üzere Saturn tüm iç halkalarıyla birlikte yaklaşık 651.591 km'lik bir alanı kaplar. Saturn Sistemi'nde olsaydık Dünya ve Ay ikilisi Saturn'den E halkasına göre daha yakın konumda olacaktı. Cassini bize harika bir evren görüntüsü iletti. Soluk mavi nokta üzerindeki bizler bu görüntü için hep birlikte el salladık diyor. Görüntü aslında 19 Temmuz'da önceden planlanan uzak diyarlardan Dünya'yı görme projesinin bir parçasıydı. NASA internet üzerinden Cassini'nin Dünya'ya dönüp bakacağını duyurmuş ve herkesin Saturn'e dönerek el sallamasını istemişti. Elde edilen görüntüde Dünya Saturn'ün sağ altında parlak mavi nokta olarak görülüyor. Venüs Saturn'ün sol üstünde ve Mars ise Venüs'ün sol üstünde kırmızı bir nokta olarak görülüyor. İçinde Saturn ve Enceladus'un da olduğu yedi uydusu da görüntüde kendine yer bulmuş. Tozlu ve ince buz parçacıklarından oluşmuş E halkasını bu uydunun oluşturduğu düşünülüyor. Saturn'ün iç halkalarını çevreleyen E halkası bir hale gibi parlamaktadır. Çok sayıda küçük parçacıklardan oluşan halka küçük ve az yoğun olduğundan, çoklu ışık kırılmalarına karşılık arka planı gösterir. Saturn'ün halkalarına odaklanan bilimciler bu tip ışık kırılmalarını arar. Bu tür görüntülerde kontrastı arttırmak, renk desenini tersine çevirmek gibi işlemlerle örneğin Anthe ve Methone gibi çok daha küçük uydular keşfedilebilir. Moskova'daki Idaho Üniversitesi'nden Cassini bilim ekibi üyesi Matt Hedman: Bu mozaiği ise yeni incelemeye başladık. Böylesi halkaları yüksek kalitede gösteren veriler bize önemli bilgiler sağlayacaktır. E halkasında görülen farklı parlamaları güneş ışığının farklı açılardaki kırılmasına bağlıdır. Böylece halka üzerinde sanki farklı desenler varmış gibi görülür diyor. Cassini üzerindeki optik araçların güneş ışığını doğrudan alması zararlı olduğundan bu türden görüntülere ulaşması istenmez. Cassini'nin bu nedenle Güneş'e yakınlığa göre Saturn'ün önünde bulunan Dünya'yı güneş ışığını doğrudan almadan görmesi için özel bir konumda olması beklenir. Bu fırsatı yakalayan Cassini 19 Temmuz'da sadece Dünya ile yetinmeyip Mars ve Venüs'ü de panoramik görüntüde yakaladı. NASA'nın Jet İticileri Laboratuarı'ndan Linda Spilker: Cassini birçok açıdan karışık olan Saturn Sistemi'ni araştırmak amacıyla, Saturn çevresinde farklı açılı yörüngelerde dolanan bir araçtır. Halkalı gezegenin güzelliğini bu tür görsellerle pekiştirmekle kalmayıp halkaların tarihini ve dahası Güneş Sistemi'nde gezegenlerin oluşumunu ve çevrelerindeki bu tip disklerin nasıl büyüdüğünü de anlıyoruz diyor. Cassini 1997 yılında fırlatıldı ve dokuz yıl önce de Saturn yörüngesine yerleşti. Aracın şimdiye kadar yaptığı gibi 2017 yılına kadar Saturn ve uyduları ile halkalarını incelemeye devam edeceği düşünülüyor. Görseller için ayrıntılı bilgiye ve yüksek çözünürlükteki görüntülere ulaşmak için tıklayınız."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/saturnden-uranus-manzarasi/", "text": "Satürn çevresinde dolanan Cassini uzay aracı, Satürn halkalarının üzerinden soluk mavi renkteki gaz gezegen Uranüs'ü görüntüledi. Uzay aracı Güneş'ten uzaklığına göre yedinci sırada bulunan gezegeni 11 Nisan 2014'te görüntülerken aynı zamanda Satürn halkasının güzelliğini de ortaya çıkardı. Uranüs ve Neptün, büyük kardeşleri Jüpiter ve Satürn gibi her ne kadar gaz devleri olsalar da buz devleri olarak da adlandırılırlar. Bu tanımlama güneş sisteminin soğuk derinliklerinde yer alan gezegenlerin büyük bir ölçüde donmuş su, amonyak ve metandan oluşmasından kaynaklanır. Jüpiter ve Satürn'de de bu türden buzlar olmasına karşılık gezegenlerin tamamı hidrojen ve helyumdan oluşmuştur. Bu görüntü sırasında Satürn ile Uranüs Güneş'e göre karşı konumlarda olup aralarında 28,6 astronomi birimi kadar uzaklıkta yeralıyordu. Bir astronomi biriminin Dünya ile Güneş arası uzaklığa yani 150 milyon kilometreye eşit olduğunu hatırlatmakta fayda var. İki gezegenin birbirine en yakın olduğu uzaklık ise, Satürn'ün bir yörünge dönemi yani 30 yılda bir, 10 astronomi birime kadar düşer. Cassini'nin bu güzel görüntüleri arka planda başka bir amaca daha hizmet eder. Bu tür görüntüler görüntülerin netliğinin sağlanması için aracın kamerasının kalibre edilmesi için bilim insanlarına olanak sağlar."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/saturnden-venus-manzarasi/", "text": "Güneş ışığının aydınlattığı Satürn halkaları içerisinde görülen küçük parlak nokta, Venüs'tür. Satürn Sistemi'ni gözetleyen Cassini bu görseli geçtiğimiz Kasım ayında elde etti. Cassini Satürn ve halkalarının bu dikkat çekici görüntüsünü elde etmek için Güneş ışığının aydınlattığı yönde yerini almıştı. Dünya'nın ikizi olarak nitelendirilen Venüs, görüntü merkezinin sağ üstünde halkaların üzerinde parlak bir nokta şeklinde kendini gösteriyor. Görüntü halka düzlemine göre yaklaşık 17 derecelik bir açı yapıyor. Görüntünün sağındaki parlak bölge dev gezegen Satürn'ün bir parçasıdır. Öyle ki gölgesi halkaların sağ üstteki kısmının üzerine düşmüştür. Venüs, Merkür, Dünya ve Mars iç Güneş Sistemi'nin karasal gezegenleridir. Büyüklüğü, kütlesi ve karasal olmasıyla Dünya'nın ikizi olan Venüs diğer açılardan Dünya'dan oldukça farklıdır. En başta Venüs Güneş Sistemi'ndeki -karbondioksit ve kükürtdioksitten oluşmuş yoğun ve kalın atmosferi nedeniyle- en sıcak gezegendir. Gezegenin yüzey sıcaklığı 500 C derece dolayındadır. Gezegendeki basınç ise Dünya basıncının 100 katından fazladır. Ama tüm bunlar, aldığı güneş ışığının bir kısmını yansıtarak dış Güneş Sistemi'nin uzak bir köşesinden görülmesine engel değil. Cassini-Huygens, NASA, ESA ve İtalyan Uzay Ajansı işbirliğiyle yürütülen bir projedir ve Kaliforniya Teknoloji Enstitüsü ile Jet İticileri Laboratuarı tarafından yönetilmektedir."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/saturne-yakin-bakis/", "text": "Cassini aracı Satürn gezegenine düşeli yaklaşık bir yıl oldu. Aracın verileri ise bilimsel çalışmalara temel oluşturmayı sürdürüyor. Cassini'nin verileri gaz devi ile halkalar arasında daha önce bilinmeyenleri ortaya çıkardı. Daha önce ortaya atılan çoğu fikrin yanlış olduğu da belirlendi. Cassini Eylül 2017'de Satürn'e düşmeden hemen önce çok değerli fotoğrafları Dünya'ya iletmeyi başardı. Araç yapısına uygun olmadığı için daha önce hiç girmediği bölgeye girdi. İlk kez Satürn'ün manyetize olmuş ortamını inceledi, buzlu halka parçacıkları arasında uçtu. Halkalar ile bulutlar arasındaki 2000 kilometre genişliğindeki boşlukları gözledi. Böylesi tehlikeli bir rota aracın dayanma sınırlarını ortaya çıkardığı gibi üzerindeki aletlerin ne kadar güçlü ve çevik olduklarını da gösterdi. Veriler işlendikçe daha çok ilginç sonuçlara ulaşılacaktır. Anca şimdilik elde edilenler şunlar: - Aralarında su molekülünün de olduğu çeşitli kompleks organik bileşikler Satürn halkalarından atmosfere yağmaktadır. Araştırmacılar bu maddeler arasında ilk önce su ve silikatı fark etti. Ancak daha sonra bulutun içinde metan, amonyak, karbon dioksit, karbon monoksit ve azotun da olduğu görüldü. Organik bileşimler Enceladus uydusunda olanlardan ve hatta Titan'daki bileşenlerden farklıdır. Yani Satürn sisteminde en az üç farklı molekül deposu bulunmaktadır. - Cassini ile birlikte ilk kez halkalar ile gezegen arasındaki etkileşim yakından izlendi. İç halkadan kopan parçacıklar ve atmosfere düşen gazlar gözlendi. Bazı parçacıklar elektriklenerek manyetik alan çizgileri boyunca sarmal yol izleyip Satürn'ün yüksek enlemlerine düşer. Ancak bilim insanları bir kısım parçacığın ekvatorda hızla sürüklendiğini görünce şaşırdılar. Üstelik Satürn'e müthiş miktarda madde düşmekteydi saniyede 10 bin kilogram. - Bilim insanları halkalar ile Satürn arasındaki boşluğun neye benzediğini görünce şaşırdılar. Halkalar arasında parçacıkların büyükten küçüğe değiştiği biliniyordu. Ancak boşluktaki örnekler genelde henüz bilinmeyen bir sürecin işlediğini ve bunun sonucunda nanometre boyutunda parçacıkların olduğu gözlendi. - Satürn ve halkaları birbirine sanılandan daha güçlü şekilde bağlılar. Cassini, halkalar ile gezegenin atmosferini birbirine bağlayan önceden bilinmeyen bir elektrik akımı olduğunu ortaya çıkardı. - Bilim insanları gezegene yakın ve enerjik parçacıklardan oluşan yeni bir radyasyon kuşağı keşfettiler. Kuşak aslında en içteki halka ile kesişirken oldukça zayıf olduğu fark edildi. - Güneş Sisteminde manyetik alana sahip tüm gezegenlerin tersine Satürn'ün manyetik alan ekseni, dönme ekseni ile aynı hizadadır. Yeni veriler iki eksen arasında 0,0095 dereceden daha küçük açı farkı olduğunu gösterdi. Yerkürenin manyetik alanı ile dönme ekseni arasındaki açı farkı 11 derecedir. - Cassini, Satürn'ün manyetik kutuplarının üzerine çıkarak, radyo emisyonların üretildiği alanlara baktı. Böylece evrende radyo dalgası üreten az sayıdaki merkezden gelen ölçümler iki katına çıktı. Anlaşılan Cassini verileri daha çok bilinmeyene ışık tutacak. Her keşif başka soruları gündeme getiriyor. Cassini verilerinden çıkan sonuçlar Satürn'ün hayallerden de öte bir gezegen olduğunu doğruluyor. 1 Yorum sanatsal açıdan görsel açıdan satürn bu kadar güzel her açıdan güzel estetik mükemmel satürn her övgüyü hakkediyor.onun halkaları arasında cassini ile satürn'ü gözlemlemek isterdim tabiki olmaz ama olsa mükemmel olurdu.cassinin gönderdiği fotoğrafları ben çekip göndersem olmazmıydı?cassininin gönderdiği bilgiler bakış açımızı değiştirdi dahada neler olacak olacakgöreceğiz gerçekden çok önemli bilgiler.SELAMLAR."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/saturnun-altigen-kutbu-mercek-altinda/", "text": "NASA' nın Cassini uzay aracı verileriyle Satürn'ün altıgen şekilli kuzey kutbu çevresindeki jet akımını gösteren yüksek çözünürlüklü bir film elde edildi. Renk filtreleri kullanılarak elde edilen türünün ilk altıgen filmi, Satürn'ün tam üzerinden 70 derece aşağıya kadar olan kutup bölgesini gösterir. Tamamı 30.000 kilometreyi kapsayan altıgenin merkezinde dönen büyük fırtına (saatte 320 kilometre) dalgalı bir jet akışıdır. Güneş Sisteminde başka hiç bir yerde böylesine sürekli hava hareketi yoktur. Kaliforniya Teknoloji Enstitüsü'nden Andrew Ingersoll: Altıgen hava benzer özelliklerin toplandığı oldukça istikrarsız ve bol fırtınalı hava akımıdır. Dünya'da büyük bir kasırga ortalama bir hafta sürerken buradaki fırtına yıllardır devam etmektedir. Belki de yüzyıllardır diyor. Dünya'daki hava hareketliliği yeryüzü şekillerinden veya buzullardaki sürtünmeden dolayı kesilir. Gökbilimcilere göre Satürn'deki altıgen fırtınanın dev gezegende katı yüzeylerin az olması ya da olmamasıyla ilgili. Altıgen, Güneş tarafından 2012 yılında aydınlatmaya başladığından bu yana daha net görmeye başlaladık. Cassini bilim insanlarının altıgen üzerindeki bulutların hareketliliğini gösteren yüksek çözünürlüklü görüntüler, aracın kameralarıyla 10 saatlik zaman diliminde alındı. Kutup çevresindeki fırtınayla birlikte altıgene ters yönde dönen küçük girdaplar da görüldü. Girdapların bazıları sanki yarış pistindeymişler gibi jet akışlarıyla birlikte hareketlendi. Bu girdaplar yaklaşık 3500 kilometrelik alana yayıldı ki bu şimdiye kadar kaydedilmiş Dünya'daki en büyük kasırgadan iki kat daha büyüktür. Sise neden olan daha küçük parçacıklar -iç ve dış altıgende farklı renkle gösterilmiş- atmosferdeki diğer parçacıklarla etkileşimini göstermek için farklı bir işleme tutulmuştur. Görüntü bu sayede analiz edilebilmiştir. NASA'nın Jet İticileri Laboratuarı'ndan Scott Edgington: 2017 yılıyla birlikte Satürn'ün kuzey kutbunda yaz dönümü başlayacağından kutbun aydınlanma şartları da değişecek. Böylece hem altıgenin içinde ve sınırlarında hem de dışında oluşacak değişiklikleri izleyebileceğiz diyor. Satürn ve uydularını gözlemek için 1997 yılında fırlatılan Cassini 1 Temmuz 2004'te Satürn'e ulaştı. Cassini'nin 2017 yılının Eylül ayına kadar görevini sürdürmesi planlanıyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/saturnun-buzlu-uydusunda-siradisi-kesif/", "text": "Bir sanatçının püskürttüğü grafiti gibi buz yüzeyli Tetis yüzeyinde bilinmeyen kırmızı renkte yay çizgileri görülüyor. Bu görüntü Satürn Sistemi'ni izleyen NASA'nın Cassini uzay aracı tarafından oluşturuldu. Kırmızı yaylar yüzeyde dar ve kavisli çizgiler oluşturarak uydunun sıra dışı yönünü gösteriyor. Yeşil, kızılötesi ve morötesi filtreler kullanılarak elde edilen yakın çekim görüntüsü insan gözünün algılayacağı görsele dönüştürüldü. Böylece uydunun yüzeyindeki ince renk farklılıkları ortaya çıkarıldı. 2004'ten bu yana Satürn ve uydularını izleyen Cassini bu görüntüyü Nisan 2015'de elde etti. Tetis'in yüzeyindeki bu ayrıntılar sisteme yaz gelmesi yani uydunun kuzey yarımküresinin daha iyi aydınlanması sonucunda gerçekleşti. Houston Gezegen Enstitüsü'nden Paul Schenk: Bu görüntülerde kırmızı yaylar adeta gözümüzü aldı. Bunlar son derece şaşırtıcı diyor. Bu kırmızı renge neyin sebep olduğu henüz sır. Ancak araştırmacılar kırmızımsı maddenin yüzey altından çıkarak buzu kirleten kimyasal bir madde olduğunu düşünüyor. Bu hatlar üzerinde kırıklar olabilir. Birkaç krater çevresinde kırmızımsı çizgiler görülen Dione dışında diğer Satürn uydularında böylesi yaylara ender rastlanmaktadır. Yüzeyinde birçok bölgede kırmızımsı hatlar bulunan Jüpiter'in Europa uydusu gözlemleri sırrın çözümünü sağlayabilir. Cassini görüntüleme biriminden Paul Helfenstein: Bu kırmızımsı çizgiler, üzerinden geçtikleri kraterlere göre genç olmalı, ancak yaşları nedir bilmiyoruz. Buzlu toprak üzerine saçılmış bu leke eğer ince ise kısa bir süre sonra uzay ortamındaki değişkenlerle silinebilir diyor. Cassini ekibi şimdi bu özellikleri yüksek çözünürlükte veriler elde ederek izlemeyi planlıyor. NASA'nın Jet İticileri Laboratuvarı'ndan Cassini projesi araştırmacısı Linda Spilker: Yörüngedeki 11. Yılında Cassini şaşırtıcı keşiflerini sürdürüyor. Bu sıra dışı izlerin kaynağını ve yapısını anlamak için aracın Kasım ayında Tetis'e yapacağı yakın uçuşu bekliyoruz diyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/saturnun-eski-ve-yeni-uydulari/", "text": "İkinci uyduyu bulun... Satürn'ün halkaları ile uyduları bazen sıra dışı görüntü oluşturur. Cassini uzay aracının elde ettiği bu görüntüde halkalarla birlikte iki uydu görülüyor. Satürn'ün halkaları 1610 yılında Galileo Galilei tarafından ilk kez ortaya konulduğundan bu yana ilgi çekmiştir. Bu halkaların nasıl oluştuğu kesin olmamakla birlikte, Satürn'ün çekiminden etkilenen büyük bir uydunun parçalanmış olduğu ya da iki cismin çarpışmasıyla oluştuğu fikirleri ön plana çıkmaktadır. Halkaları oluşturan irili ufaklı buz taneleri ile 60'dan fazla uydunun Satürn çevresinde dolanması, gaz devinin kütle çekiminin gücünü ortaya koymaktadır. Bu görüntüyü ise Titan ve Enceladus uyduları süslemektedir. Sadece 505 km çapındaki Enceladus ile yaklaşık on kat daha fazla çapa sahip 5150 km'lik Titan Cassini'nin özellikle ilgilendiği cisimlerdir. Titan'ın atmosferinden süzülerek kırılan güneş ışınlarından dolayı fotoğrafta bulanık bir görüntü sergilemektedir. Titan yüzeyine Aralık 2004'de Huygens adlı bir sonda indirilmişti. Sonda, uydunun atmosferinin yoğunluğunu ve yüzeydeki buzlu dağların fotoğraflarını iletmişti. Enceladus küçük bir uydu olmasına karşılık Cassini'nin özel hedefindedir. Bunun nedeni özellikle güney kutbundaki buz gayzerleridir. Uydudan boş uzaya düzenli olarak buz fışkırmaktadır. Bu görüntü Cassini'nin dar açılı kamerası ile kızılötesi ışıkta 10 Haziran 2006'da alınmıştır. Cassini bu sırada Enceladus'a 3,9 milyon km ve Titan'a 5,3 milyon km uzaktaydı. 12 yıldır Satürn Sistemi'ni inceleyen Cassini artık görevinin sonuna yaklaşıyor. Uzay aracı 15 Eylül 2017'de Satürn atmosferine dalarak görevini bitirecek. Bunun için Satürn'e zaman içinde yaklaşacak ve daha alt yörüngelere yerleşecek. Cassini, Satürn atmosferine dalarken aynı zamanda dev gezegenin kütle çekim ayrıntılarını da ölçecek."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/saturnun-rengarenk-halkalari/", "text": "Galileo Galilei tarafından keşfedilen Satürn halkalarını dört yüzyıl sonra yani bugün rengarenk görüntüleyebiliyoruz. Satürn halkaları ilk kez 1610 yılında Galileo'nun küçük teleskopu ile keşfedildi. Galileo gördükleri karşısında şaşkına dönmüştü: Bunlar Satürn'ün çocukları olmalı demişti. Çünkü gördüğü gezegeni çevreleyen ve Galileo'ya göre 'kulağı' andıran tuhaf şekillerdi. Daha sonra Christian Huygens bu sırrın çözümü için 'yörünge halkası' önerisini getirdi. Günümüzde bu halkalar gezegene yakınlığına göre alfabetik harflerle anılıyor: D, C, B, A, F, G ve E. 30 Haziran 2004'te Satürn yörüngesine giren Cassini uzay aracındaki Morötesi Tayfçekeri ile alınan bu görüntünün sol kısmı gezegene daha yakın olan C halkasının sonu ile B halkasının başladığı yeri gösteriyor. Adından da anlaşılacağı üzere UVIS ile morötesi dalga boyunda gözlemler yapılmaktadır. Cassini Satürn çevresinde dolanırken zaman zaman halkalara yakından bakmaktadır. Burada gözlenen görüntüdeki bölge yaklaşık 10.000 kilometre uzunluğundadır. Halklardaki renk farklılığı ise bileşimlerindeki farklılığı gösterir. Kırmızımsı renk daha kirli, turkuaz rengi ise neredeyse saf sudan oluşmuş buz kadar temiz buz parçacıklarını gösterir. Satürn'ü saran bu karmaşık halka topluluğunun nasıl oluştuğu ise henüz bilinmemektedir. Bir modele göre bu halkalar Güneş Sistemi kadar yaşlıdır. Başka bir fikre göreyse bu halkalar gezegenden daha gençtir ve Satürn'ün çekim etkisiyle zamanla buraya yığılmış malzemelerle oluşmuştur. Ancak bir şey kesin: Cassini'nin ilettiği bu muhteşem görüntüler ışığında doğru yanıtı bulmak an meselesi."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/saturnun-sunger-gorunumlu-uydusu/", "text": "Bu görüntü denizlerin derinliklerinde yaşayan gözenekli deniz süngerini andırıyor. Derin ve soğuk suda yalnız yaşayan sünger gibi Hyperion uydusu da Satürn'ün dış uydularından biridir. Satürn sistemini inceleyen Cassini bu görüntü 26 Eylül 2005 tarihinde elde etti. Cassini Hyperion ile ilginç bir tespit de yaptı. Buna göre uydunun yüzeyinde yüklü parçacıkların etkisiyle 200 Voltluk elektrik şoku oluşmuş durumda. Güneş'ten kopan ve Satürn manyetik alanı içinde hapsolarak uyduya biriken bu yüklü parçacıklar Hyperion'un yüzeyinin elektrik yüklü olmasına neden oluyor. Patates şekilli Hyperion 410 x 260 x 220 km boyutlarındadır. Uydunun bu sıradışı görüntüsü düşük yoğunluğundan kaynaklanmaktadır. Yüzeyinin bu kadar gözenekli olmasını hızla uyduya çarpan irili ufaklı meteorlar sağlamıştır. Gökbilimciler Hyperion'un yüzeyinde küçük miktarda da olsa su ve buz olduğunu düşünüyor. Cassini bu görüntüyü elde ettiği sırada Hyperion'dan 62.000 km uzaktaydı. Görüntü ölçeği piksel başına 362 km'dir."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/saturnun-uydulari-dinozorlardan-daha-genc-olabilir/", "text": "Yeni araştırmalar Satürn'ün buzlu uydularının ve ünlü halkalarının yakın zamanda şekil aldığını gösteriyor. Bu yapılar dinozorların saltanatlarını sürdüğü dönemden daha sonra oluşmuş olabilir. Satürn'ün halkaları 1600'lerden bu yana bilinmektedir ve yaşları tartışma konusudur. En basit varsayım halkaların ve uyduların gezegenin 4,5 milyar yıllık yaşı kadar yaşlı olmalarıdır. 2012 yılında Fransız gökbilimciler Satürn ile içteki uyduların arasındaki etkileşim kuvvetinin, onları daha geniş eliptik yörüngelere ittiğini gösterdi. Bu da uydu ve halkaların günümüz konumlarını almalarına neden olmuştur. SETI Enstitüsü baş araştırmacısı Matija Cuk: Uyduların yörüngeleri sürekli değişiyor ki bu kaçınılmaz. Biz de Satürn Sistemi'ndeki iç uyduların tarihlerini ortaya çıkarmak için bilgisayar benzetimlerine başvurduk diyor. Araştırma ekibi Satürn'ün buzlu iç uydularının geçmişini anlamak için bilgisayar modellemesi kullandı. Ay'ın Dünya çevresindekine benzer bir yörüngeye sahip olan bir uydu, Satürn'ün birçok uydusu ile aynı alanı paylaşmak zorunda kalırdı. Zaman içinde gel-git kuvvetlerinin etkisiyle bu yörüngeleri farklı hızlarla büyüyecektir. Küçük uydular yörünge düzleminin dışına itilerek başkasının yörüngesinde tedirginlik yaratabilir. Mevcut durumdaki yörünge eğilmeleri ve genişlemesi bilgisayar modeliyle öğrenilebilir. Örneğin Tethys, Dione ve Rhea gibi küçük uydular böylesi bir değişime uğramış olabilir. Bu da birçok uydunun yörüngesinin değişim içinde olduğu fikrini doğruluyor. Peki, bunlar nasıl oluştu? Cuk ve ekibi bu önemli soruyu yanıtlayabilmek için NASA'nın Cassini uzay aracının verilerini kullanıyor. Cassini uzay aracı Satürn'ün uydusu Enceladus üzerindeki buz gayzerlerini ortaya çıkarmıştı. Bu gayzerler uyduyu etkileyen gel-git kuvvetlerinin çok güçlü olduğunu gösterdi. Yüzeyi etkileyen kuvvetler Enceladus'un yüzeyini altındaki maddenin dışarı fışkırmasına neden olmaktadır. Son 100 milyon yıllık modelleme uydudan fışkıran maddenin küçük bir uydu oluşturacak kadar çok olduğunu gösterdi. Böylece Satürn'ün daha uzaktaki Titan ve Iapetus uyduları hariç tüm uyduların dinozorların yaşadığı dönemde önemli bir değişim içinde olduğu anlamına gelir. Ancak bu bilgi uyduların nasıl oluştuğu sorusunu yanıtlamıyor. Tahminimize göre Satürn'ün çevresinde dolanan uydular vardı ancak bunlar Satürn'ün Güneş çevresindeki yörüngesi nedeniyle oluşan farklı kuvvetlerin etkisinde kalarak yörüngelerini değiştirdi ve birbiriyle çarpıştılar. Bu çarpışmalar şu anki halkaları ve küçük uyduları oluşturdu diyor Cuk. Eğer varılan bu sonuç doğru ise Satürn'ün parlak ve göz alıcı halkaları dinozorlardan daha genç olabilir. Aslında tüm bunları yaşamadığımız ve onları şu anki halleriyle gördüğümüz içinde şanslıyız."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/sauronun-gozu-gokadasi/", "text": "Bu birleştirilmiş görüntü ünlü Yüzüklerin Efendisi romanındaki kötü niyetli karakterin gözünden esinlenerek gökbilimciler tarafından Sauron'un Gözü olarak adlandırılan NGC 4151 sarmal gökadasının merkezi bölgesini gösteriyor. Görüntü Chandra ile alınan X-ışınları görüntüsü ve La Palma'daki Jacobus Kapteyn Teleskopu'na takılan pozitif yüklü hidrojen iyonlarını gösteren görüntülerle birleştirilmiştir. Gözü çevreleyen kırmızı renk ise nötr hidrojen iyonlarını gösteren radyo dalgalarıyla alınmış görüntüdür. Bu nötr hidrojen yapısı merkezin yakınında olan ve gökada merkezine düşen madde içerir. Kırmızı bölgenin üzerinde yer yer görülebilen sarı noktalar ise yakın zamanda oluşmuş yıldızların olduğu bölgeleri gösterir. Yeni yapılan bir çalışma gökadadan gelen x-ışınlarının merkezdeki süper kütleli karadelik nedeniyle oluşan bir patlama sonucunda oluştuğunu gösteriyor. Bu fikir alınan x-ışınları görüntüsünde sağ alttan sol üste doğru uzanan mavi çizgilerden doğru ortaya çıktı. H II iyonlarının kaynağı ise karadeliğin solunda sarı yayın merkezinde yer alıyor. X-Işını yayılmasına sebep olarak iki farklı olası olay öne sürülüyor. Birinci olasılık merkezdeki karadeliğin 25 000 yıl hızla büyümeye başlaması ve üzerine düşen maddenin ışıma yaymasıdır. Bu sırada maddeden kopan elektronlar iyonlaşmış atomlarla birleşince x-ışını yaymaya başladılar. İkinci olası olay ise karadeliğe düşen maddeyle ilgili. Bu olayda karadeliğin çevresinde yığılmış halde duran diskteki madde yığını karadeliğe düşerken güçlü bir enerji çıkışı gerçekleştiriyor. Bu da diskin ısınarak x-ışınları yaymasına neden oluyor. Bu olayın ise 100 000 yıl içinde gerçekleştiği öne sürülüyor. Her iki olası düşünce deneyinde de karadelik tarafından gerçekleşen yüksek enerjili durumun karadeliğin ömrünün % 1'ine denk gelen zamanda yani yakın zamanda gerçekleştiğini söylüyor. NGC 4151 bizden 43 milyon ışık yılı uzaklıkta olmasına karşılık, merkezinde sürekli büyüyen bir karadelik olan en yakın gökadadır. Bu nedenle aktif karadeliği ve onu çevreleyen gaz arsasındaki ilişkiyi incelemek için iyi bir model oluşturuyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/sauronun-gozunun-uzakligi-belirlendi/", "text": "Yeni bir yöntemle Souron'un Gözü'nün bizden 62 milyon ışık yılı uzakta olduğu hesaplandı. Araştırmacılar doğru uzaklık hesabı için görülmeyen süper kütleli karadelikten yararlandı. Merkezinde süper kütleli karadelik bulunan NGC 4151 gökadasının uzaklığı daha önceki çalışmalarda 13 ile 95 milyon ışık yılı arasında değişiyordu. Southampton Üniversitesi'nden Dr. Sebastian Hoenig başkanlığındaki araştırmacı ekibi WM Keck Gözlemevi'nin girişimölçerinden yararlanarak nispeten yakınımızdaki NGC 4151 gökadasının uzaklığını ölçtü. Dünya'da arazi ölçümlerinde kullanılan yönteme benzeyen bu yeni yöntem başka cisimlerin uzaklık ölçümlerinde de kullanılabilir. NGC 4151 gökadasının görünümü ünlü Yüzüklerin Efendisi filmindeki 'Sauron'un Gözü' ile benzerlik gösteriyor. Merkezindeki gökada kütlesinin % 10'u ağırlıktaki karadelik yuttuğu gaz ve toz nedeniyle gittikçe büyüyor. Aktif gökada çekirdeği olarak tanımlanan evrenin en enerjik kaynağı olan bu tür canavarların çevresindeki madde çok ısınır ve parlak hale gelir. Bu sıcak toz karadeliğin çevresinde halka oluşturur ve araştırmacılar buradan yayılan kızılötesi ışınıma bakarak büyüklüğünü adeta cetvelle ölçerler. Bunun çözümlenmesi için 85 metrelik teleskop gerekmesine karşılık Dünya'nın en büyük teleskopu olan 10 metrelik Keck Gözlemevi teleskopu ile girişimölçeri bu sorunun aşılmasına yardımcı oldu. Toz halkasının boyutlarını belirlemek için araştırmacılar karadelik çevresinden yayılan yakın ve uzak kızılötesi yayılımları arasındaki gecikme süresi ölçüldü. Sonuç olarak Keck girişimölçeri ile ölçülen büyüklük ve toz halkasının görünür büyüklüğünün boyutları birleştirilerek NGC 4151'in uzaklığı hesaplanmış oldu. Yüzde 90 gibi yüksek bir hassasiyete sahip yöntem aslında basit geometrik ilkelerini barındırır. Farklı cisimler üzerinde de uygulanabilir. Ayrıca karadeliklerin kütle tahminlerinin daha kesin olmasını sağlayabilir. Yöntemimiz mevcut modellerle hesaplanan karadelik kütlelerinin gerçekte olduğundan % 40 daha hafif olduğunu gösteriyor diyor Hoenig. Hoenig ile Danimarka ve Japonya'daki meslektaşları yeni AGN'leri hedefleyerek çalışmayı genişletmeye çalışıyor. Amaçları ise gökadaların bize olan uzaklıklarını daha doğru bir şekilde ölçmeye çalışmak. Böylece evrenin genişleme tarihinin daha iyi anlaşılmasını sağlamayı umuyorlar."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/sdo-ile-gunes-incelemesi/", "text": "Güneş tutulması sırasında parlak ve kızgın korona Ay ile örtülüp güneş diski bir çiçeğin taş yaprakları gibi görünür. Güneş atmosferinin bu dış tabakası mantığa aykırı olarak güneş yüzeyinden daha sıcaktır. Ancak çok ince olan ışığı güneşin parlak diski tarafından kaybolur. Birkaç dakika süren tam tutulma sırasında ise bu ince ışık demetleri ortaya çıkar. NASA'nın Güneş Dinamikleri Gözlemevi haftada 7 gün ve günde 24 saatlik gözlemleriyle en içteki korona tabakasının yeni ve daha önce görülmemiş görüntülerini elde etti. Harvard-Smithsonian Astrofizik Merkezi'nden Leon Golub: Biz güneş yüzeyinden koronaya kadar olan yolu izledik diyor. Daha önce gökbilimciler güneşin koronasını gözlemek için ya -yüzünü güneş ışığından sakınmak için elini güneşe tutan biri gibi- merkezden gelen ışığı örterler ya da güneş tutulması sırasında bu işi Ay'a devrederlerdi. Ay'ın güneş ışığını kestiği anlar dışındaki uğraşlardan istenilen sonuca ulaşılamazdı. SDO ile gökbilimciler şimdi güneş ışığını izleyerek yüzeyden aşağı inip koronayı gördüler. Elde edilen görüntülerde gezegenler arası boşluğa fırlayan gaz ve bu gazı yönlendiren manyetik alan arasındaki bağlantı ortaya çıktı. Güneş'in manyetik alanı koronaya şekil verir. Sıcak güneş plazmasındaki büyük döngüler büyük ilmikler şeklinde uzaya fırlar ve nihayetinde Dünya'ya kadar ulaşır. Bu sırada ilmiklerin bazıları genişleyerek oldukça büyür ve bağlı olduğu plazmayı gererek dışarı doğru püskürtür. CfA'dan gökbilimci Steven Cranmer: SDO'daki Atmosferik Görüntüleme Aleti ile aldığımız HD kalitesindeki görüntüler bize güneşin daha önce göremediğimiz manyetik yapılarını ve dinamiğini gösteriyor. Bu yeni bir çalışma alanıdır diyor. Cranmer ve yine CfA'dan Alec Engel görüntülerin Güneş'in kenarına doğru olan kısımları işleyebilmek için bir bilgisayar programı hazırladılar. Burada Güneş'in iç koronasından gelen parlak ışık tutulmada olduğu gibi engellenerek dinamik yapısı gözler önüne serilir. Onlar güneşin koronasında gerçekleşen kütle püskürmelerini ortaya çıkararak manyetik alana bağlı güneş rüzgarları kuramlarını test ediyorlar. SDO güneş alanı çalışmaları için üretilen NASA görevlerinden biridir. NASA'nın bilim programı Güneş-Dünya sisteminin yaşamı etkileyen evrelerini ortaya çıkarmak amacındadır. Kaynak: CfA 2 Yorumlar hocam güneşin dış atmosfer tabakasının alt tabakasındaki bazı tabakalarından daha sıcak olması güneşin manyetik alanıyla ilgiliydi değil mi? Dediğiniz bir kuram. Ayrıntısı için tıklayınız."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/sera-etkisinin-yasamla-iliskisi/", "text": "Ölümcül Sera Etkisi İçin Çarpıcı Yeni Bir Model ve Dünyamız İçin Karşılaştırmalar: Güçlü Bir Sera Etkisi Dünya Dışı Yaşamı Yok Etmiş Olabilir. Yapılan son araştırmalar dünya dışı yaşam araştırmalarında çarpıcı bir noktanın dikkate alınmasını ortaya koydu. Dünyamız gündeminden de düşmeyen ve küresel ısınmanın kaynakları arasında gösterilen sera etkisi, güneş sistemi dışındaki öte gezegenler üzerinde bulunabilecek olası yaşamı olumsuz yönde etkilemiş olabilir diye belirtildi. Şu anda dünya dışı yaşam araştırmalarına odaklanmış bilim insanları özellikle kendi yıldızına yaşanabilir bölge uzaklıkta bulunan gezegenlerin atmosferlerindeki olası sera etkilerini de dikkate almaya başladılar. Bu bölge bilindiği gibi, suyun sıvı olarak bulunabileceği ne çok sıcak ne de çok soğuk bir bölgedir. Örneğin Venüs gezegeni Güneş'e daha yakın olduğu için çok sıcak bölge içinde kalır ve sera etkisini en çok gösteren gezegendir. Atmosferi çok büyük bir oranda karbon dioksit gazı içerir. Mars ise Güneş'e bizden daha uzaktadır ve soğuk bölge içinde yer alır. Yapılan model çalışma, Nature Communications dergisinin 9 Şubat sayısında yayımlanmıştır. Bundan sonra belki de sera etkisine bakılarak gezegenin yaşanabilir bölge içinde olup olmadığına karar verilebilecektir . Venüs gibi çok sıcak bölgede bulunan gezegenlerin üzerindeki su, buharlaşabilir hatta uzaya kaçabilir. Bu durumda gezegenin üst atmosferi daha nemli olur. Dünya yüzeyinde su bulunduğu için atmosferimizin üst katmanları henüz kurudur. Suyun buharlaşıp uzayın içine taşınması söz konusu değildir. Yazarlar, bu çalışmada şu an için mevsimsel etkileri modelin dışında tuttuklarını belirtmişlerdir. Yapılan atmosfer modelinde, atmosferdeki karbondioksit miktarı her 1 milyon atmosfer molekülü içinde 1520 moleküle ulaştığında gezegenin iklimi kararsız duruma gelmekte ve yüzey sıcaklığı aniden 57 dereceye kadar yükselmektedir. Bu arada, Venüs'teki gibi büyük ölçekli bulut yapılarının nemli atmosfer oluşturmaya çok uygun olduğu düşünülmektedir. Bulut katmanının kalınlığı ve yeri gezegen üzerindeki ısının tuzaklanmasını şekillendirmektedir. Günümüz dünyasında bu öldürücü etkinin görülebilmesi için atmosferdeki karbon dioksit miktarının daha çok artması gerekir. Küresel ısınmaya yönelik bütün bilgilendirmeler zaten bu yükselişi engelleyebilmek için yapılmaktadır. Buna rağmen tahminlere göre tüm fosil yakıtlar yanmış olsa bile, dünya atmosferindeki karbon dioksit miktarı bu seviyelere gelemeyecektir. Araştırmacılara göre bu çalışma, dünyamız için güneş ısısıyla karbon dioksit arasındaki karşılaştırmayı modellemede ideal bir araştırma olmuştur. Benzer ölümcül bir senaryonun, şu anki yerimiz itibariyle dünya üzerinde yaşanması olası değildir. Orijinal çalışma için kaynak: http://www.livescience.com/53671-alien-life-vulnerable-to-greenhouse-effect.html Prof. Dr. Serdar EVREN, Ege Üniversitesi, Astronomi ve Uzay Bilimleri Bölümü"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/serbest-dolasan-kara-delik-kesfedildi/", "text": "Gökbilimciler Samanyolu gök adamızda 100 milyon kara deliğin serbest halde dolaştığını tahmin ediyor. Şimdiye kadar bu fikri destekleyecek serbest bir kara delik keşfedilmemişti. Altı yıllık titiz gözlemlerin ardından Hubble teleskopunun yardımıyla böyle bir kara deliğin varlığına ilişkin doğrudan kanıt sağlandı. Şimdiye kadar bilinen tüm kara delikler istatistiksel olarak ya da ikili sistemlerde veya gök ada çekirdeklerindeki etkileşimler izlenerek keşfedilmişti. Yıldız kütleli kara delikler genelde onlara eşlik eden yıldızla birlikte bulunur ki bunlar özel cisimlerdir. Yeni keşfedilen serbest kara delik, gök adamızın Karina-Yay sarmal kolunda ve bizden 5000 ışık yılı uzaktadır. Buna rağmen gök bilimciler bize en yakın yıldız kütleli serbest kara deliğin 80 ışık yılı kadar uzakta olabileceğini düşünüyor. Güneş Sistemimize en yakın Proxima Centauri 4 ışık yılından daha uzaktadır. Gök adamızda dolaşan kara delikler Güneş'ten en az 20 kat daha büyük olan ender yıldızlardan oluşur. Bu yıldızlar süpernova olarak patlar ve kalan çekirdekleri kütle çekim etkisiyle çökerek kara deliğe dönüşür. Bu patlama simetrik olmadığından kara delik bir top mermisi gibi hızla bulunduğu terk edebilir. Teleskoplar herhangi bir ışık yaymadığı için bir kara deliği fotoğraflayamaz. Bununla birlikte bir kara delik bulunduğu uzayı büker ve ondan daha uzaktaki bir cisimden gelen yıldız ışığının yolunu değiştirerek bir mercek etkisi yapar. Böylece uzaktaki cisim olduğundan daha büyük görünür. Yer merkezli teleskoplarla Samanyolu'nun merkezindeki şişkin alandaki milyonlarca yıldızın parlaklığını izleyen gökbilimciler, araya bir cisim girdiğinde alınan ışığının arttığını ölçer ki bunun ardından devreye Hubble girer. İki araştırma ekibi Hubble verilerini kullanarak böyle bir durumu inceledi. Bunlardan biri Baltimore Maryland'daki Uzay Teleskopu Bilim Enstitüsünden (The Space Telescope Science Institute Kailash Sahu liderliğindeki ekip, diğeri Kaliforniya Üniversitesinden Casey Lam ve ekibi. Uzakta bulunan bir yıldızın önünden geçen bir cismin kütle çekimi nedeniyle uzayı bükerek, arkadaki cisimden gelen ışığın parlaklığını arttıracaktır. Gök bilimciler, gök adamızda şimdiye kadar görülen yaklaşık 30 bin olayda yıldızları ve öte gezegenleri incelemek için kütle çekimi mikro mercekleme adı verilen tekniği kullandılar. Buradaki kara deliğin imzası, diğer mikro mercekleme olaylarıyla oldukça önemli farklılıklar içerir. Kara deliğin çok yoğun kütle çekimi, mercek etkisini 200 günden fazla uzatır. Ayrıca araya giren cisim eğer bir yıldız olsaydı öndeki ve arkadaki yıldızlardan gelen ışıklar birbirine karışacağından ölçülen yıldızın ışığında renk değişimleri görülecekti. Ancak burada böyle bir şey olmadı. Daha sonra Hubble ile arkadaki yıldızın görüntüsünün kara delik tarafından ne kadar saptırıldığı ölçüldü. Hubble bu tür ölçümleri yapacak hassasiyete sahiptir. Yıldızın görüntüsü olması gereken yerden yaklaşık bir miliarksaniye kadar kaymıştı. Bu değer 5000 kilometre uzaktaki bir madeni paranın görünen çapıyla eşdeğerdir! Bu astrometrik mikro mercekleme tekniği kara deliğin kütlesi, uzaklığı ve sürati hakkında bilgi verdi. Sahu ve ekibi, kara deliğin, aradaki yoğun uzay maddesinden kaynaklanan sapma miktarı da dikkate alınarak, yedi Güneş kütlesinde olduğu hesaplandı. Lam'ın ekibine göre ise kütle bundan biraz daha küçük ki bu da cismin bir nötron yıldızı olabileceği anlamına da gelebilir. Görünmez yoğun cismin kütlesinin 1.4 ile 4.4 Güneş kütlesinde olduğunu düşünüyorlar. Bu değerin alt sınırı nötron yıldızını üst değer ise kara deliği gösterir. Ne olursa olsun bu cisim gök adada yakınında bir yıldız eşi olmadan dolaşırken keşfedilen ilk karanlık yıldız kalıntısıdır diyor Lam. Bu ölçüm oldukça zordu, çünkü kaynak yıldıza açısal olarak son derece yakın ve parlak bir sürü yıldız var. Parlak bir lambanın yakınındaki ateş böceğinin minik hareketlerini görmeye çalışmak gibi diyor Sahu. Soluk kaynağın sapmasını tam olarak ölçmek için yakındaki parlak yıldızdan gelen ışığı titiz şekilde çıkarmak şart. Sahu'nun ekibine göre kara delik gök ada içinde saatte yaklaşık 160,000 kilometre yol kat ediyor ki bu Dünya'dan Ay'a üç saatten kısa sürede gidilmesi demek. Ayrıca bu o bölgedeki yıldızların süratlerinden daha fazla."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/sevgililer-gunune-ozel/", "text": "Sevgililer Günü için özel bir görüntü. Dünya'dan 430 milyon ışık yılı uzaklıkta birbirini etkilemeye çalışan Arp 147 gökada çiftinin bu görüntüsü Chandra X-Işını Gözlemevi ve Hubble Uzay Teleskopu ile alındı. Baltimore Uzay Teleskopu Bilim Enstitüsü tarafından birleştirildi. Arp 147'yi oluşturan gökadalardan eliptik olanı sarmal bir gökada ile çarpıştıktan sonra oluşmuştur. Bu çarpışma sonucunda büyük genç yıldızların bol miktarda üretildiği genişleyen mavi halka dalgası oluşmuştur. Birkaç milyondan daha az bir zaman sonra buradaki yıldızlar nötron yıldızı ya da karadelikler oluşturarak patlayacak. Nötron yıldızları ve karadeliklerin bir kısmı eşi olan yıldızdan madde çektiklerinden X-ışını kaynakları olabilirler. Arp 147'deki halka çevresinde dağılmış olan X-ışını kaynakları 10-20 Güneş kütleli karadelikler olduğu açıktır. Bir X-ışını kaynağı da soldaki gökadanın çekirdeğiyle beslenen kötü niyetli bir karadelik olabilir. Bu kaynak birleşik görüntü de net olmamasına karşılık X-ışını görüntüsünde kendini gösterir. Sol tarafta görülen diğer nesneler ise ön planda yer alan bir yıldız ve kuasardır. Halkadaki yıldız oluşum hızı Spitzer Uzay Teleskopu ve Gökada Evrim Tarayıcısı araçlarıyla kızılötesi ve morötesi bölgelerde alınan görüntülerle hesaplandı."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/sicak-jupiterdeki-gece-gunduz-karmasasi/", "text": "MIT gökbilimcileri yıldızına gel-git etkisiyle kilitlenmiş bir ötegezegenin sürekli karanlıkta kalan tarafının şimdiye kadar ki en net görüntüsünü elde ettiler. Gözlemlerini gezegenin gündüz kısmının ölçümleriyle birleştirdiklerinde gezegenin küresel atmosferinin ilk ayrıntılı görüntüsü de oluşturulmuş oldu. MIT Kavli Astrofizik ve Uzay Enstitüsünde doktora sonrası araştırmacı olarak çalışmaya liderlik eden Thomas Mikal-Evans: Artık ötegezegen atmosferlerinin belirli bölgelerinin izole edilmiş anlık görüntülerini almanın ötesine geçerek onları 3B sistemler şeklinde inceleyebiliyoruz diyor. Nature Astronomy'de ortaya çıkan yeni çalışmaya konu olan gezegen, Jüpiter'in neredeyse iki katı büyüklüğündeki gaz devi WASP-121b'dir. Gezegen ultra sıcak bir Jüpiter'dir ve 2015'de bugüne kadar tespit edilmiş en kısa yörüngelerden birine sahip olup yıldızı çevresinde sadece 30 saatte dolanmaktadır. Ayrıca yıldızına kilitli olduğundan gündüz tarafı sürekli kavrulmakta ve gece tarafı ise daha soğuk olarak kalmaktadır. Yıldızı bizden 850 ışık yılı uzaktadır. Çalışma ekibinden NASA'nın MIT liderliğindeki TESS projesinde çalışan Tansu Daylan: Sıcak Jüpiterlerin gündüz tarafı çok parlak, ancak gece tarafı çok karanlıktır. WASP-121b'nin gece tarafı gündüz kısmından 10 kat daha sönüktür diyor. Gökbilimciler daha önce su buharını tespit etmiş ve gezegenin gündüz kısmında atmosfer sıcaklığının yükseklikle nasıl değiştiğini incelemişlerdi. Yeni çalışma çok daha ayrıntılı bir resim yakalıyor. Araştırmacılar gündüzden geceye doğru sıcaklık değişimlerini haritalayarak ve bu sıcaklığın irtifa ile nasıl değiştiğini görebildiler. Ayrıca suyun gezegenin gündüz ve gece tarafları arasında nasıl dolaştığını ilk kez göstermek için atmosferdeki suyun varlığını izlediler. Dünya'daki su döngüleri önce buharlaşarak, sonra bulutlara dönüşüp yağmurla yere iner. WASP-121'de su döngüsü çok daha yoğundur: Gündüz kısmında suyu oluşturan atomlar 3000 Kelvin'in üzerindeki sıcaklıklarda parçalanır. Bu atomlar daha düşük sıcaklığa sahip gece kısmında hidrojen ve oksijen atomları su molekülü oluşturmak için yeniden birleşir. Daha sonra döngünün başladığı gündüz kısmına üflenir. Ekip, gezegendeki su döngüsünün gezegenin çevresindeki atomları saniyede 5 kilometreye kadar hızlarla savuran rüzgarlar ile süpürüldüğünü hesapladı. Ayrıca gezegen çevresinde sadece suyun dolaşmadığı da görüldü. Gökbilimciler gece tarafının egzotik demir ve korindon bulutlarını barındıracak kadar soğuk olduğunu buldular. Bu bulutlar su buharı gibi yüksek sıcaklıkların metalleri gaz formuna buharlaştığı gündüz kısmına fırlayabilir. Hareketi boyunca korindon bulutlarından sıvı taş gibi egzotik yağmur üretebilir. Bu gözlemle, bir ötegezegenin meteorolojisinin gerçekten küresel bir görünümünü elde ediyoruz diyor Mikal-Evans."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/sicak-jupiterlerde-hava-durumu/", "text": "NASA'nın Kepler Uzay Aracı tarafından keşfedilen yeni gezegenlerin yüzlercesi arasında olan sıcak Jüpiterler, sıradışı dünyalar sınıfındadır. Güneş'ten güvenli bir uzaklıkta bulunan yaşam dostu Dünya'mıza göre bu dev gezegenler yıldızlarına meydan okurcasına yakındırlar. Bunların bir kısmı yoğun ve sıcak, bir kısmı ise Merkür büyüklüğündeki ksıımlarını yörüngesinde iz bırakarak kaybeden gezegenlerdir. Aşağıdaki filmi izlerken insan bu gezegenlerde ne tür hava değişimlerinin yaşandığını merak ediyor. Yanıt olarak büyük diyebiliriz. Caltech'ten Heather Knutson ilk sıcak Jüpiter'in hava haritasını yaptı. Bu bir hava fotoğrafı çekmeye benzemiyor diyor. Bu gezegenler Dünya'dan yüzlerce ışık yılı uzakta ve yıldızının boğucu ışığı altında kaldıklarından görülmezler. Öyle ki bir yıldızın yanında sadece bir piksel ölçeğinde gezegen görmek bile büyük bir başarıdır. Bu zor çalışma için Knutson ve Northwestern Üniversitesi'nden Nick Cowan hayal güçlerini kullandılar. Bu işin anahtarı, çok sıcak Jüpiter'lerin kendi yıldızına kilitli dolanmasıdır. Yani bu gezegenlerin bir yüzü hep gece diğer yüzü her zaman gündüzdür. Böyle gezegenin kızılötesi parlaklığını ölçerek sıcaklığını ve büyüklüğünü elde edebilirsiniz. NASA'nın Spitzer Uzay Teleskopu bu işi yapabilecek tek kızılötesi gözlemevidir. Knutson 2007 yılında çalışmaya başladığından bu yana bir düzine sıcak Jüpiter Spitzer yardımıyla gökbilimcilerce haritalanmıştır. MIT'den NASA Sagan Exoplanet çalışanlarından Nikole Lewis önderliğindeki ekip ise HAT-P-2b adlı gaz devini çalıştı. Gezegenin karanlık kısmında sıcaklık 900 C (1200 K) azalmaktadır. Gündüz kısmında 2100 C (2400 K) gibi yüksek sıcaklığa ulaşabilmektedir. Bu gezegen, Jüpiter'den 10 kat daha sıcaktır. Bu ötegezegen haritaları Dünya'da yaşayan birine göre çok basit gelebilir. Ama gezegenlerin trilyonlarca kilometre uzakta olduğu düşünülürse çalışmanın fantastik bir başarısı olduğu kesindir. Haritalar genellikle gece-gündüz sıcaklık değişimi 1000 dereceyi aşan durumlar gözönünde bulundurularak oluşturuldu. Araştırmacılar bu büyük sıcaklık farklılığının saatte binlerce kilometre hızla esen rüzgarlara neden olduğunu düşünülüyor. Bir örnek olmadan araştırmacıların bu tür rüzgarlı bir havanın neye benzediğini söyleyemez. Bununla birlikte Knutson ve ekibi bir rehber olarak Jüpiter'i ele alarak çalışma yapmaya istekliler. Geçen zaman içinde gezegen bilimciler Jüpiter atmosferindeki fırtınaları ve bulut kuşaklarını dikkate alarak bilgisayar modelleri geliştirdi. Bu modellere göre yüksek ısı alan ve kilitli bir Jüpiter'de hava desenleri süper boy olur. Örneğin sıcak bir Jüpiter üzerindeki Kırmızı Leke güney ve kırmızı yarıkürenin dörrte birini kaplayacak kadar büyüyebilir. Bunun nasıl olacağını hayal etmek için uzaya bakan dev bir çift göz yeterli diyor Lewis. Bu arada Jüpiter'in ünlü bulut kuşakları iki ya da üç gezegenin çevresini saracak kadar büyüyebildiğini belirtmek gerek. Su ve metandan oluşmuş sıradan bulutlar sıcak bir ortamda tutunamaz. Bunun yerine Knutson sıcak Jüpiter'lerde silikattan oluşmuş çok daha yoğun bulutlar olacağını varsayıyor. Silikatların böylesi bir ortamda yoğunlaşacağı düşünülmektedir. Biz bu gezegenlerde bu tür yoğun bulutların varlığını belli eden ipuçlarına sahibiz ancak, bu gezegenlerin karasal olup olmadığını bilmiyoruz. Şimdilik kesin olan tek şey var: sıcak Jüpiterler'deki hava bildiğimizden çok farklıdır."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/sicak-jupiterlerde-su-bulutlari-gozlendi/", "text": "Ötegezegenlerde hatta yıldızına çok yakın olduğu için sıcak Jüpiterler olarak nitelenen Jüpiter benzeri gaz devlerinde bile su arama sıcak bir konudur. Bu gezegenlerin 1100 Santigrat dereceye ulaşan sıcaklığa sahip kavurucu atmosferlerinde su buharına rastlanabilir. Gökbilimciler birkaç sıcak Jüpiter'de su izine rastladı. NASA'nın Jet İticileri Laboratuvarı'ndaki araştırmacılar bu dev gezegenlerin atmosferlerinin ortak özelliklerini öğrenmek için yola çıktı. Araştırmacılar NASA'nın Hubble Uzay Teleskopu tarafından incelenen sıcak Jüpiterlerin bir kısmını ele aldı. Sonuçta bu gezegenlerin yaklaşık yarısının atmosferinde bulutlar olduğu belirlendi. Kaliforniya State Üniversitesi'nden Aishwarya Iyer: Çalışmamızın amacı gezegenlerin atmosferlerinde gözlenen özelliklerin benzerliklerini araştırmaktı diyor. Atmosferdeki bulutlar ya da sis katmanları atmosferin görünmesi önündeki engeldir. Bu örnekteki gezegenler çok sıcak atmosfere sahip olduğundan sahip oldukları bulutlar sudan oluşamaz. Bulut ya da sisli yapılara hemen hemen her gezegende rastladık. Bulut ya da sisin gezegen atmosferindeki su miktarını etkilediğini düşünmek zorundayız. Çalışmada Hubble ile gözlenmiş 19 sıcak Jüpiter'e bakıldı. Teleskopa takılı Geniş Alan Kamerası 3 ile ulaşılan verilerde gezegenlerin dokuzunda su buharına rastlanırken on tanesinde suya rastlanmadı. Gezegenleri karşılaştırmak ve desenlerine bakmak için verilerin belli bir standartta olması gerekiyordu. Bunun için önce gezegenlerin ortalama ışık tayfını oluşturmak için 19 gezegenin veri setleri birleştirildi. Daha sonra bulutsuz, az bulutlu ve çok bulutlu atmosfer modelleri ile veriler karşılaştırıldı. Böylece gezegenlerin neredeyse yarısında sis ya da bulut olduğu görüldü. Ancak şimdilik bu yapıların doğası bilinmiyor. JPL'den çalışma ekibi Robert Zellem: Bu gezegenlerde bulut ya da sis görmek oldukça şaşırtıcı diyor. Gezegenlerin ne kadarında su molekülü olduğunu anlamak bazı soruların yanıtına yardım edebilir. Örneğin mevcut konumlarında mı oluştular yoksa içeri doğru göç mü etmişlerdir? JPL'den ötegezegen keşfi ve bilim grubu üyesi Mark Swain: Çalışma, gelecekte bu soruların yanıtlarının ve gezegenlerin özelliklerinin anlaşılması yolunda heyecan verici bir adımdır diyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/sicak-jupiterlerin-direnisi/", "text": "İngiliz gökbilimci ekibine göre diğer yıldızların çevresinde dolanan Jüpiter benzeri gezegenler önlerindeki şok dalgalarını itiyor. Güneş rüzgarıyla gelen yüksek enerjili şoka karşı yay görevi görerek bizi koruyan Dünya'nın manyetik alanı gibi bu gezegenlerde kendi atmosferlerini yıldızdan gelen zararlı ışımaya karşı koruyor. Çalışma St Andrews Üniversitesi'nden Dr. Aline Vidotto başkanlığındaki bir ekip tarafından yürütüldü. Çalışmaya konu olan WASP 12b gezegeni, 2008 yılında yıldızının ışığındaki parlaklık değişimiyle keşfedildi. WSAP 12b yıldızının çevresindeki turunu 26 saatte tamamlayan en büyük ötegezegenlerden biridir. Yıldızına yakın dolanan gezegenin çapı, aldığı yüksek ısının etkisiyle atmosferi şiştiği için 250 000 km'yi buluyor. Yüksek sıcaklığından dolayı da 'sıcak Jüpiterler' arasında kendine yer buluyor. Sıcak Jüpiterler, Güneş Sistemi'ndeki Jüpiter'e benzemekle birlikte yıldızına daha yakın dolanırlar. Örneğin WASP 12b'nin yıldızına uzaklığı 3.4 milyon km'dir (Dünya-Güneş uzaklığı a50 milyon km). Gezegen yıldızına bu kadar yakın olunca şiddetli etkilerle karşılaşır. Bugüne kadar keşfedilen en büyük sıcak Jüpiter'lerden biri olan WASP 12b, yıldızının manyetik alanı ile kendisinin manyetik alanı arasındaki etkileşimi izlemeye de olanak sağlar. Gezegendeki manyetik alanın varlığı ise iç yapısının iletken olduğunu gösterir. WASP 12b'nin çevresinde bir manyetosferin olduğuna ilişkin yeni kanıtlar Hubble Uzay Teleskopu ile elde edildi. Araştırma ekibinin bulgularına göre gezegenin yıldızının önünden geçişi sırasında alınan görünür ışık dalgaları ile morötesi ışık dalgaları arasında bir zaman gecikmesi gerçekleşiyor. Bu gecikmenin daha önce gezegenden yıldıza akan maddeden kaynaklandığı düşünülüyordu. Ancak ST Andrews ekibi bunun, gezegenin karşıdan esen sert rüzgara karşı oluşan şoku ileri sürmesi nedeniyle gerçekleştiğini belirledi . Dr. Vidotto: Yay şokunun tespiti gezegenin manyetik alanının gücünü ölçmek için uygulanabilecek yeni bir yöntemdir ki başka bir yolla bu değeri saptayamazsınız diyor. Yay şoklarını benzetim programlarıyla görmeye çalışan doktora öğrencisi Joe Llama: Bizim modellerimiz Hubble Uzay Teleskopu'ndan gelen verileri baz alarak buradaki sebebin rüzgarın etkisiyle oluşan yay şoklarına bağlı olduğunu gösterdi diyor. Yay şokları oldukça sarsıntılı ortamda bulunan gezegenin atmosferini koruyabilir. Bu gezegenler yakınlarındaki yıldızdan gelen rüzgarın taşıdığı yüksek enerjili parçacıklar ile bombardıman altındadır. Gezegenin manyetik alanının bulunması bu sert etkiye karşı koyan kalkan oluşturarak atmosfer kaybını en aza indirebilir. Joe Llama: Modelimizdeki yay şoku her ne kadar Dünya'nınkine benzese de biz WASP 12b'deki yüksek sıcaklığın yaşama izin vereceğini düşünmüyoruz. Ancak bu keşif, başka sistemlerde, yıldızın yaşam alanı içinde olan bir gezegendeki yay şokunun olası bir yaşama olanak sağlayacağını, koruyacağını belirlemek önemli bir adımdır diyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/siddetli-ruzgarli-bir-gokada-ngc-4666/", "text": "ESO'nun 2.2 metrelik teleskobuyla görünür ışıkla alınan bu görüntünün merkezinde tüm ihtişamıyla kendini gösteren gökada NGC 4666'dır. NGC 4666 çok kuvvetli yıldız oluşumları ve dışarı alışılmadık ölçüde şiddetli rüzgarlarla gaz püskürten incelemeye değer bir gökadadır. Gökadanın daha önce de ESA'nın XMM-Newton uzay teleskopuyla x-ışınları görüntüsü alınmıştı. Görüntünün merkezinde görülen NGC 4666, 80 milyon ışık yılı uzaklıkta yer alan ve yoğun yıldız oluşumuna sahne olan bir gökadadır. NGC 4666 ile sol altta görülen NGC 4668'in arasında kütle çekim kuvvetleri nedeniyle bir etkileşim olduğu düşünülüyor. Bu etkileşim, gökada da güçlü yıldız oluşumlarını tetiklemektedir. Büyük yıldızların oluşturduğu süpernova patlamaları ve kuvvetli rüzgarlar birleşerek gökada da geniş akım yolları oluşturur. Bu süper rüzgarlar gökadanın parlak merkez bölgesinden gelmekte ve on binlerce ışık yılı öteye kadar uzanmaktadır. Bu rüzgarlar genellikle x-ışını yaydıkları için görünür ışık altında görünmezler. Gökbilimciler gökyüzündeki nesnelerin doğasını anlayabilmek için çeşitli dalga boylarında çalışan araçlardan nesnenin görüntüsünü alırlar. Bu farklı görüntüler bize nesneyle ilgili farklı alanlarda bilgiler verir. Evreni keşfetmenin yolu uzaya ışığın çok farklı dalga boylarıyla bakmaktır. Kaynak: ESO"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/simdilik-einstein-hakliligini-surduruyor/", "text": "Rekorlar sahibi atarca, genel görecelik sınamalarını yepyeni mecralara taşıyor. Gökbilimciler Dünya üzerindeki pek çok radyo teleskobunun yanı sıra ESO'nun Çok Büyük Teleskobu'nu, bir beyaz cüce ile şimdiye kadar bilinenlerin içinde en büyük kütleye sahip nötron yıldızından oluşan sıradışı çift yıldız sistemini keşfetmek ve incelemek için kullandılar. Bu tuhaf yeni çift yıldız, Einstein'in kütleçekim kuramı olan genel göreceliği şimdiye kadar mümkün olmamış yollarla sınamamıza imkan vermektedir. Şu ana kadar yeni gözlemler, genel göreceliğin öngörüleriyle tamamen uyumlu ve diğer bazı alternatif kuramlarla ise uyumsuzdur. Sonuçlar Science dergisinde yayınlanacaktır. Uluslararası bir ekip, kendi etrafında saniyede 25 kere dönen ve eş yıldızı olan beyaz cücenin ise etrafında her iki buçuk saatte bir kez döndüğü ufacık ama sıradışı büyük kütleye sahip bir nötron yıldızına sahip tuhaf bir çift yıldız sistemi keşfettiler. Sistemdeki nötron yıldızı, Dünya'daki radyo teleskoplarınca algılanabilen radyo dalgaları yayan bir atarcadır. Bu sıradışı çift kendi başına bile ilginç olmakla birlikte, aynı zamanda fiziksel kuramların sınırlarını sınamak için de eşsiz bir laboratuvardır. PSR J0348+0432 olarak adlandırılan bu atarca, bir süpernova kalıntısıdır. Güneş'ten neredeyse iki kat ağır ama sadece 20 kilometre civarında bir çapa sahiptir. Yüzeyindeki kütleçekimi, Dünya'nın yüzeyindeki kütleçekiminin 300 milyar katından daha kuvvetlidir ve merkezindeki her şeker küpü kadar hacimde bir milyar tondan fazla madde sıkışık halde bulunmaktadır. Atarcanın eş yıldızı olan beyaz cüce ise sadece birazcık daha az sıradışıdır: Atmosferini kaybetmiş ve yavaşça soğumasını sürdüren çok daha hafif bir yıldızın parlayan kalıntısıdır. Bu sistemi, beyaz cüceden gelen ışıktaki beyaz cücenin atarca çevresindeki hareketinden kaynaklanan değişimleri bulmak için ESO'nun Çok Büyük Teleskopu ile gözlüyordum, diye konuşan Bonn'daki Max Planck Radyo Astronomi Enstitüsü'nde doktora öğrencisi ve makaledeki ilk yazar John Antoniadis, hızlı bir ilk analiz atarcanın epey ağır olduğunu fark etmemi sağladı. Atarca, Güneş'in iki katı kütleye sahip ki bu onu şimdiye kadar bildiklerimiz içinde en büyük kütleli nötron yıldızı yapıyor ve de temel fizik için mükemmel bir laboratuvar haline getiriyor., diyerek sözlerini sürdürdü. Kütleçekimini uzay-zamanda kütle ve enerji tarafından meydana getirilen eğriliklerin bir neticesi olarak açıklayan Einstein'in genel görecelik kuramı, ilk kez ortaya konulduğu neredeyse 100 yıldan beri tüm sınamalardan alnının akıyla geçti. Ancak bu kuram, son sözü söylüyor olmamalıdır ve nihayetinde yıkılması gereklidir . Fizikçiler genel görecelikten farklı öngörülere sahip başka kütleçekim kuramları geliştirmişlerdir. Bu alternatif kuramların bazıları için öngörülen farklar ancak Güneş Sistemi'nde bulunmayan son derece güçlü kütleçekim alanlarında kendini belli edebilir. Kütleçekim bakımından PSR J0348+0432, Einstein'in büyük hassasiyetli genel görecelik sınamaları için kullanılan diğer atarcalarla kıyaslandığında bile gerçekten sıradışı bir cisimdir . Böyle kuvvetli kütleçekim alanlarında cismin kütlesindeki ufak artışlar bile cisim çevresindeki uzay-zamanda büyük değişimlere sebep olur. Şimdiye kadar gökbilimciler PSR J0348+0432 gibi böyle büyük kütleli bir nötron yıldızının varlığı halinde ne olabileceğini bilmiyordu. Bu cisim, sınamaları yeni mecralara sürüklemek için eşsiz bir fırsat sağlamaktadır. Araştırma ekibi, beyaz cücenin Çok Büyük Teleskop gözlemlerini radyo teleskoplarından elde edilen atarcanın yüksek zamanlama hassasiyetine sahip gözlemleriyle bir arada çalışmıştır . Böyle yakın bir çift, kütleçekim dalgası yayar ve enerji kaybeder. Bu enerji kaybı yörünge periyodunun çok az da olsa değişmesine sebep olur ve bu değişimle ilgili genel görecelik ve diğer rakip kuramların öngörüleri farklıdır. Ekibin başka bir üyesi Paulo Freire, bizim radyo gözlemlerimiz o kadar hassas ki daha şimdiden, tamı tamına Einstein'ın kuramının öngörüsü olan, yörünge periyodundaki yılda saniyenin 8 milyonda biri kadarlık değişimleri ölçebiliyoruz, diye belirtmiştir. Bu, ilgi çekici eşsiz cisimle ilgili ayrıntılı çalışmaların henüz başlangıcıdır. Gökbilimciler, bu cisimden genel göreceliği daha da hassas şekilde sınamak için yararlanmaya ileride de devam edeceklerdir. Notlar Genel görecelik, yirminci yüzyılın diğer önemli kuramı olan kuantum mekaniğiyle tutarlı değildir. Ayrıca bu kuram, karadeliğin merkezindeki gibi bazı durumlarda, kimi niceliklerin sonsuza gitmesinin beklendiği tekillikler öngörür. İlk atarca çifti, PSR B1913+16, Joseph Hooton Taylor, Jr. ve Russell Hulse tarafından keşfedilmiş ve bu bilim insanları söz konusu keşifleri nedeniyle 1993 yılında Nobel Fizik Ödülü'nü almıştır. Taylor ve Hulse, bu kayda değer sistemin özelliklerindeki değişimleri hassas bir şekilde ölçmüş ve bu değişimlerin genel görecelik kuramındaki kütleçekim ışımasından kaynaklanan enerji kaybıyla tutarlı olduğunu göstermiştir. Bu çalışmada ESO'nun Çok Büyük Teleskopu ve William Herschel optik teleskopundan elde edilen verilerin yanı sıra; Effelsberg, Arecibo ve Green Bank radyo teleskoplarının verileri de kullanılmıştır. ESO-Türkiye"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/simdilik-en-sogugu-bu/", "text": "Gökbilimciler şimdiye kadar görülmüş en soğuk ve soluk beyaz cüceyi keşfetti. Dünya büyüklüğündeki çok soğuk yeni cisim, elmas gibi karbon kristallerinden oluşmuştur. Winconsin-Milwaukee Üniversitesi'nden David Kaplan: Bu gerçekten dikkate değer bir cisim. Bunlardan daha çok olmalı, ancak soluk olmaları nedeniyle bulunmaları çok zor olmaktadır diyor. Kaplan ve ekibinin keşfi, Uluslararası Radyo Astronomi Gözlemevi'nin Green Bank Telescope ve Very Long Baseline Array gözlem araçları ile diğer gözlemevlerinin desteğiyle gerçekleşti. Yaklaşık Dünya büyüklüğündeki beyaz cüceler, enerjisi tükenen Güneş gibi yıldızların kendi üzerlerine çökük sıkışmasıyla oluşurlar. Karbon ve oksijenden oluşmuş bu cisimler yavaş yavaş soğuyarak milyarlarca yıl içinde yok olurlar. Yeni keşfedilen beyaz cücenin yaklaşık Samanyolu yaşında, 11 milyar yıllık olduğu belirlendi. Hızla dönen nötron yıldızlardan olan atarcalar kütleli yıldızların süper-yoğun kalıntılarıdır. Nötron yıldızlarının kutuplarındaki manyetik alandan akan radyo dalgaları bir deniz feneri gibi parlayıp söner görülür. Bir radyo teleskop ile Dünya'ya ulaşan bu ışınlar algılanabilir. Keşfedilen beyaz cücenin arkadaşı olan atarca PSR J2222-0137 olarak adlandırıldı. İlk gözlemlere göre atarca saniyede 30 kez dönmekte ve soğuk beyaz cüce eşiyle arasında kütleçekimsel kuvvet dengesi kurmuş görünüyor. Çiftin birbiri çevresinde 2,45 günde bir dolandığı belirlendi. Atarca Hollanda Enstitüsü Radyo Astronomi bölümünden gökbilimci Adam Deler tarafından iki yıl süreyle izlendi. Bu gözlemler sonucunda Kova takımyıldızı yönündeki nötron yıldızının Dünya'dan 900 ışık yılı uzakta olduğu belirlendi. Einstein'ın görelilik ilkesini kullanan araştırmacılar kütle çekimi dalgalarını izleyerek nötron yıldızının yaydığı radyo sinyallerinin gecikmeli olarak yayıldığını belirledi. Bu gecikme süresi hesaba alınarak görülmeyen eşin yörüngesi ve cisimlerin kütleleri belirlendi. Atarcanın 1,2 Güneş ve diğer eşin 1,05 Güneş kütlesinde olduğu hesaplandı. Bu verilere göre atarcanın eşi bir nötron yıldızı olamazdı. Çünkü belirlenen yörüngeler ikinci bir süpernova için fazlaca düzenliydi. Böylece gökbilimciler konumunu hesapladıkları beyaz cüceyi yüksek hassasiyete sahip optik ve kızılötesi araçlarıyla ortaya çıkardılar. Ekip üyelerinden yüksek lisans öğrencisi Bart Dunlap: Son verilere göre beyaz cüce eşi olan nötron yıldızından 100 kat, herhangi bir beyaz cüceye göre ise 10 kat daha sönüktür. Bu nedenle göremediğimiz ancak var olduğunu bildiğimiz beyaz cüce son derece soğuk olması gerekir diyor. Araştırmacılar beyaz cücenin 2700 0C sıcaklığında olduğunu hesapladı. Güneş'imizin çekirdeği bundan 5000 kat daha sıcaktır. Gökbilimciler böylesi soğuk ve çökmüş bir yıldızın elmasa benzer kristalize karbondan oluştuğunu düşünüyor. Diğer tür yıldız tespit edilmesine karşılık düşük sıcaklıkları nedeniyle bu türlerin bulunması zor olmaktadır. Beyaz cücenin bir nötron yıldızıyla ikili bir sistemin içinde olması gökbilimcilerin işini kolaylaştırmıştır."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/simdiye-kadar-ki-en-agir-antimadde-uretildi/", "text": "Şimdiye kadar üretilenlerin içinde en ağır ve karmaşık yapıdaki antimadde formu elde edildi. New York'daki Relativistik Ağır İyon Çarpıştırıcısı iki anti-nötron ve iki anti-proton içeren anti-Helyum elde etmeyi başardı. Anti parçacıklar normal maddeye göre ters işaretli yüklere sahiptir . Normal maddeyle çarpıştıklarında yok olduklarından antimadde üzerinde çalışma yapmak zordur. Şimdiye kadar elde edilen en ağır antimadde, bir nötron ve iki proton içeren He-3 çekirdeğinin karşıtıydı. RHIC'de kurşun ve altın gibi ağır atom çekirdekleri çarpıştırılarak birçok yeni parçacık üretilir. Geçtiğimiz yıl RHIC antimadde üretimine geçileceğini duyurdu. Bir anti-proton, bir anti-nötron ve bir de anti-lambda denilen kararsız parçacıktan oluşan anti-hypertriton üretildi. Bu bilinen en ağır anti-parçacıktı. Ancak şimdi RHIC'de bundan daha ağır olan He-4 üretildi. Antimadde Periyodik Cetveli İngiltere'deki Oxford Üniversitesi'nden Frank Close: Onlar anti-periyodik tablodaki öğelerin sayısını arttırdı diyor ve ekliyor: Gördüğümüz evrende neden büyük anti-maddeler göremiyoruz? Gerçekten de standart modele göre evrenin ilk anlarında madde ve anti-madde eşitti. Ancak bilinmeyen bir nedenle madde antimaddeye galip geldi. Bununla ilgili bir deney Nisan ayında Uluslararası Uzay İstasyonu'na yerleştirilecek olan Alfa Manyetik Tayölçeri ile gerçekleştirilecek. Dünya'ya ulaşan kozmik ışınlar denilen yüksek enerjili parçacıklar arasında az da olsa anti-protonlar bulunuyor. AMS, Dünya'ya çarpan ağır-anti parçacıkları arayacak. Ancak RHIS deneyiyle anti-helyumun sadece ender gerçekleşen çarpışmalarla oluştuğu görüldüğünden AMS'nin bu maddeyi gözlemesi beklenmiyor. Buna karşılık AMS anti-helyum yüksek oranlarda ölçerse bu anti-maddenin evrenin ilk anlarında tümüyle yok olmadığını gösterecek. Üretilmesi hedeflenen bir sonraki antimadde ise anti-lityum. Ancak oda sıcaklığında katı olan bir antimadde üretimi çok zor olacaktır. RHIC ekibi anti-helyumun oluşmasının bile milyon çarpışma sonucunda bir kez gerçekleştiğini düşünerek bu üretimi bugünkü çarpıştırıcılarda yapamayacaklarını biliyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/sir-cisim/", "text": "En büyük yıldızlar öldüğünde kütle çekimleri altında çöküp karadeliğe dönüşürler. Bu yıldızlardan daha az kütleli olanların sonu ise nötron yıldızı olur. Her iki durumda da yıldızlar arkalarında ölü kalıntılarını bırakır. Gökbilimciler on yıllardır nötron yıldızları ile karadelikler arasındaki kütleye ait boşluktan rahatsız oluyor. Şöyle ki; bilinen en ağır nötron yıldızı Güneş kütlesinin 2.5 katı iken bilinen en hafif karadelik ise 5 Güneş kütlesinde. İyi de bu iki değer arasında başka bir şey olması gerekmiyor mu? İşte rahatsız olunan durum bu. Kısa adı LIGO olan Lazer Interferometre Kütle Çekim Dalgası Gözlemevi ile Avrupa'daki Virgo dedektörü bu iki değer arasına giren, 2.6 Güneş kütlesinde bir cisim keşfettiklerini duyurdu. Cisim Ağustos 2019'da 23 Güneş kütleli karadelikle birleşmesiyle oluşan kütle çekim dalgalarının LIGO ve Virgo tarafından tespit edilmesi sonrasında fark edildi. Northwestern Üniversitesinden Prof. Vicky Kalogera: Bu sırrı çözmek için onlarca yıl bekledik. Keşfettiğimiz cisim nötron yıldızı mı yoksa bir karadelik mi? Henüz bunu bilmiyoruz. Ancak her iki durumda da bilinen sınırları aştığı kesin diyor. Çalışma ekibinden Winconsin Üniversinden Patrick Brady: Keşif, bilim insanlarının nötron yıldızları ile karadelikler hakkındaki düşüncelerini değiştirecek. Belki de böyle bir kütle boşluğu yok ve gözlemsel nedenlerle sınırlandırılmaya gidilmek zorunda kalınmış olabilir. Zamanla yapılacak daha çok gözlem net sonuca varmamızı sağlayacak diyor. Çalışmada adı geçen kozmik birleşme GW190814 olarak bilinmektedir. Bu olay iki karadeliğin birleşmesiyle oluşan 25 Güneş kütlesindeki bir karadelikten yayılan kütle çekim dalgalarının gözlenmesine dayanmaktadır. Karadelik bizden 800 milyon ışık yılı uzaktadır. Keşif bu tip kozmik olayların tahmin ettiğimizden daha sık gerçekleştiğini gösteriyor olabilir. Ne olduğunu bilmediğimiz cisim karadelikle birleşen bir nötron yıldızı olabilir. Güneş'in 2.6 katı kütleye sahip cisim nötron yıldızıysa bilinen en büyük kütleli nötron yıldızıdır. Eğer bir karadelikse bu da onu bilinen en küçük karadelik sınıfına koyar diyor Kalogera. LIGO ve Virgo araştırmacıları birleşmeyi fark ettiklerinde astronomi topluluğuna uyarı mesajı ilettiler. Olayda ortaya çıkan ışık dalgalarını bulmak için çok miktarda yer ve uzay teleskopları göreve koşmasına karşılık herhangi bir sinyal alınamadı. GW170817 adlı bu olayda şimdiye kadar kütle çekim dalgalarına karşılık gelen ışık sinyalleri bir kez gözlendi. Ağustos 2017'de LIGO-Virgo ağı ile keşfedilen ve birçok teleskop tarafından izlenen olay ise iki nötron yıldızı arasındaki çarpışmayı içeriyordu. Nötron yıldızı çarpışmalarında madde her yöne dışarı doğru fırlatılır ve bu nedenle ışık parlaması olması beklenir. Karadelik birleşmelerinde ise çoğu zaman ışık üretilmez. LIGO ve Virgo araştırmacılarına göre Ağustos 2019'da gerçekleşen olay optik teleskoplar tarafından birkaç nedenden dolayı gözlenemedi. Sebeplerin ilki olayın 2017'dekine göre altı kat daha uzakta gerçekleşmesiydi ve bu da sinyal alınmasını zorlaştırdı. İkincisi, eğer çarpışma iki karadelik arasındaysa muhtemelen herhangi bir ışık dalgası üretmemesi. Üçüncü neden ise, cisim nötron yıldızı olsaydı ondan çok daha büyük olan eşi karadelik tarafından yutulmuş olabilirdi ki bu durumda da ışık dalgası gözlenemeyecekti. Pac-Man oyunundaki gibi. Kütleler arasında aşırı fark varsa, daha küçük kütleli nötron yıldızı bir ısırıkta yenmiş olabilir diyor Kalogera. Araştırmacılar sır cismin nötron yıldızı mı yoksa karadelik mi olduğunu nasıl anlayabilir? Bunun için ek gözlemler ve buna benzer başka olayların keşfedilmesi gerekecek."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/sira-disi-yorungeli-gezegen/", "text": "Güneş Sistemimizdeki neredeyse her gezegen son 60 yılda uzay araçları ile ziyaret edilmiş olsa da Neptün ötesi bölgedeki cisimler zar zor keşfedildi. Bu bölgede beş Yer kütlesinde olduğu düşünülen Dokuzuncu Gezegen olduğunu ileri süren ikinci derece kanıtlar bulunuyor. Eğer varsa Güneş-Yer uzaklığının 800 katından daha uzakta oldukça geniş bir yörüngede dolanıyor demektir. Gökbilimciler henüz bu gezegeni bulamamış olsa da belki de aradıkları ipucunu 336 ışık yılı buldular. Bir çift yıldız üyesi olan HD 106906'nın Hubble verilerini irdeleyen gökbilimciler 15,000 gibi inanılmaz bir yörünge dönemine sahip ve yıldız çiftinden Dokuzuncu Gezegen Güneş'e olan uzaklığına benzer konumda bulunan bir gezegeni incelediler. Bu, başka yıldızların çevresinde de çok uzaklarda dolanan gezegenler olduğunu gösteren kanıttır. Araştırmacılar, gezegenin bölge yakınından geçen başka bir yıldızın çekim kuvveti nedeniyle yörüngesinin değiştiğini düşünüyor. Belki de Güneş Sistemimizde de 4.6 milyar yıl önce benzer bir durum yaşandı. 336 ışık yılı uzaktaki çift yıldızın beklenmeyecek kadar uzak bir yörüngesinde bulunan gezegen, Dokuzuncu Gezegen ile ilgili bilgiler sunabilir. Gökbilimciler ayrıca ana yıldızından ve görünür kalıntı diskinden çok uzakta bulunan dev Jüpiter benzeri gezegenin hareketini de ölçtüler. Kalıntı diski Neptün ötesindeki küçük ve buzlu cisimlerden oluşan Kuiper Kuşağına benzemektedir. Güneş Sistemimizde var olduğu ileri sürülen Dokuzuncu Gezegen de Kuiper Kuşağının ötesinde tuhaf yörüngeye sahip olduğu düşünülüyor. Dokuzuncu Gezegen arayışı sürse de bu ötegezegen keşfi benzer sıra dışı yörüngelerin mümkün olduğunu gösteriyor. Gaz devinin yaşadığı sistem sadece 15 milyon yaşında. Buna göre Dokuzuncu Gezegen 4,6 milyar yıllık Güneş Sistemimizin evriminde erken zamanda oluşmuş olabileceğini gösteriyor. Sıra dışı bir yörünge HD 106906b olarak adlandırılan 11 Jüpiter kütleli ötegezegen Şili'deki Atacama Çölünde yer alan Las Campanas gözlemevindeki Macellan teleskopları ile 2013'de keşfedildi. Ancak gökbilimciler gezegenin yörüngesini o sırada anlayamamıştı. Bunu Hubble teleskopunun çıkarması gerekiyordu ve 14 yıl süren hassas gözlemler sonucunda doğru sonuçlara ulaşıldı. Ötegezegen parlak ve genç yıldızlardan oldukça uzaktadır (Yer'in Güneş'e uzaklığının 730 katından fazla ya da başka bir ifadeyle 108 milyar kilometre). Bu uzaklığa karşılık Hubble 15,000 yıllık yörüngeyi belirlemesi kısa zaman aldı denilebilir. Yıldızdan çok uzak olması nedeniyle zayıf kütle çekimi gezegenin yavaş hareket etmesine neden olmaktadır. Bu uzaklığa nasıl ulaştı? Ötegezegen bu kadar uzak ve tuhaf şekilde eğimli bir yörüngeye nasıl ulaştı? Daha çok kabul gören kurama göre bu tür gezegenler yıldızına çok daha yakın ya da Yer-Güneş uzaklığının üç katından uzakta oluşurlar. Ancak sistemin gaz diskinin sürüklenmesi gezegenin yörüngesinin bozulmasına ve onu yıldız çiftine doğru içe göç etmesini sağladı. Birbiri çevresinde dolanan çift yıldızın kütle çekim etkileri ise onu sistemin dışına, yıldızlararası uzaya doğru fırlattı. Bu sırada sistemin yakınından geçen başka bir yıldız gezegenin yörüngesinin belirlenmesini sağlayarak onun sistem dışına çıkmasına engel oldu. ESA'nın Gaia uydusundan alınan verilerle yörüngeyi belirleyen aday yıldızlar 2019'da belirlendi. Dokuzuncu Gezegen var mı? Gökbilimciler şimdiye kadar Dokuzuncu Gezegen ile ilgili sadece ikinci derece kanıtlar elde ettiler. Neptün ötesi bölgede Güneş sistemindeki cisimlere kıyasla alışılmadık yörüngelerde hareket eden küçük cisimlerden oluşan bir küme buldular. Bazı gökbilimciler bunun bir gezegenin uyguladığı kütle çekimi nedeniyle oluştuğunu ileri sürdüler. Bu kurama karşı geliştirilen diğer kurama göre ise böyle gezegen bulunmuyor. Küçük cisimler arasındaki dengesizlik ve birçok cisimler arasındaki kütle çekimi nedeniyle bir arada durmasına yol açmaktadır. Başka bir kuramda böyle bir gezegenin olmadığını küçük cisimlerin kümelenmesinin sadece istatiksel anormallik olabileceğini savunmaktadır."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/sira-disi-yorungeli-yeni-bir-alt-neptun/", "text": "Kırmızı cüce yıldız çevresinde dolanan Neptün'den küçük bir gezegen keşfedildi. 35 günlük yörünge dönemine sahip olan 2.2 Yer kütlesindeki TOI-2257b adlı gezegenin oldukça yüksek atmosfer basıncının olması ve sıcaklığının -80 ile 100 0C arasında değişmesi yaşamı olası kılmıyor. Keşif Bern Üniversitesi liderliğindeki uluslararası bir araştırma ekibi tarafından Meksika'daki SAINT-EX gözlemevindeki gözlemlerle gerçekleşti. Kırmızı cüceler küçük yıldızlar olup Güneş'e göre daha soğukturlar. Bu yıldızlar yakın dolanan gezegenlerde sıvı su olması mümkündür. Gezegen ile yıldız arasındaki uzaklık keşfedilmelerini kolaylaştıran önemli bir etkendir: gezegen yıldıza ne kadar yakınsa keşfedilme olasılığı o kadar yüksektir. Güneş sistemimizden çok uzakta bulunan ötegezegenler çok küçük ve çok az ışık yansıttığından teleskopla doğrudan gözlenemez. Bu tür gezegenleri keşfetmek için kullanılan yöntemlerden biri geçiş yöntemidir. Gezegen yıldızının önünden geçtiği sırada yıldızın ışığında azalma gözlenir. Tekrarlanan gözlemlerle periyodik düşmeler saptanarak gezegen keşfedilir. Işıktaki azalma miktarı ve süresi gibi değerlere bakılarak gezegenin çapı ve yörünge dönemi saptanır. Dikine hız yöntemiyle de gezegenin kütlesi belirlenerek yoğunluğu hesaplanır. TOI-2257b önce NASA'nın Geçiş Ötegezegen Gözlem Teleskopu ile belirlendi. Küçük yıldız dört ay boyunca gözlendi. Bu sırada gerçekleşen dört geçişteki parlaklık azalmasına göre yörünge tayininde bulunulamadı. Kırmızı cüce bir yıldıza daha yakın dolanan gezegenlerin gözlenmesi daha kolaydır. Bu nedenle gezegenin başka yöntem ya da aletlerle de gözlenmesi gerekliydi. SAINT-EX teleskopuyla devam gözlemleri yapılarak gezegenin yörünge döneminin 35 gün olduğu kesinleştirildi. Yörünge dönemindeki belirsizlik gezegenin yörüngesinin düzensiz olmasına bağlıdır. 35 günlük yörünge dönemine sahip TOI-2257b yıldızından uzakta dolandığından gezegende sıvı su bulunmuyor; bu nedenle yaşama uygun şartlara sahip değil. Gezegen 2.2 Yer çapında, gaz yapılı ve yüksek atmosferik basınca sahiptir. Gezegen, yıldızı çevresinde çembersel yörüngeye sahip değil. Yıldızına çok yaklaşıp uzaklaştığından bu tür gezegenlerde yaşamın oluşması mümkün değil. Gezegenin ortalama sıcaklığı yaşam için uygun görünse de, sıcaklığı 35 gün içinde -80 ile 100 0C arasında değişiyor. Bu kadar farklı bir yörüngenin nedeni ise bilinmeyen başka bir gezegen olabilir. Devam eden gözlemler ile şimdi böyle bir gezegen aranıyor. 25 Aralıkta fırlatılan ve ilk ışığını Haziran ayında alacak olan James Webb teleskopu ile bu tür gezegenlerin atmosferleri incelenebilecek. Teleskopun asıl amacı gezegen araştırmaları olmasa da üzerindeki aletler Neptün-altı gezegenlerin atmosferlerindeki su buharı gibi yaşam açısından önemli maddelerin gözlenmesini kolaylaştıracaktır. Makale: https://www.aanda.org/articles/aa/full_html/2022/01/aa42280-21/aa42280-21.html"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/siradaki-goktasi-yagmuru-ikizler/", "text": "Gökyüzünün görsel şölenleri arasında kendine 1. sırayı alan göktaşı yağmurlarından birini daha 2012'nin bu son günlerinde izleyebileceğiz. İkizler Takımyıldızı bölgesinden gelen bu göktaşları yılın en iyi 2. göktaşı yağmurudur. Hızları diğer göktaşı yağmurlarına göre daha yavaş olduğu için birkaç saniye süreyle izleyicilere kendilerini gösterirler. İkizler göktaşı yağmurunu oluşturan kuyrukluyıldız 3200 Phaethon'dur. 1983 yılında Gökbilimciler İkizler yağmurunu oluşturan nesnenin 3200 Phaethon olduğunu buldular. Aslında bu nesneyle ilgili asteorid olabileceği yönünde görüş de bildirilmiştir. Ancak asteoridler uzaya toz parçaları bırakmadıklarından bu görüş kendine yer bulamamıştır. 3200 Phaethon Güneş'e en yakın 0.14 GB* ve en uzak olduğu konum ise 2.4 GB'dir. Bu uzaklığına bakıldığında nesne Mars ile Jüpiter'in arasındaki asteorid kuşağından gelmektedir. 3200 Phaethon'nin yörünge dönemi 1.4 yıldır. 3200 Phaethon 5 km genişliğindedir. İkizler göktaşı yağmuru ile 13 Aralık'ı 14 Aralık'a bağlayan gece saatte 100 dolayında yıldız kayması izleme şansınız olabilir. Bu göktaşları saatte 130 bin km hızla Dünya'ya düşecekler. Bu hız bize çok yüksek görünse de diğer göktaşı yağmurları arasında düşük bir hızdır. Göktaşı yağmuru sırasında Ay Yeniay evresinde olacağından güzel bir şölen izleyebilirsiniz. 13 Aralık akşamı havanın kararmasıyla başlayacak olan şölen 22:00 gibi zirve yapacak. Bu şöleni kaçırmak istemiyorsanız İkizler Takımyıldızını gözeterek şehir dışına çıkmanızı tavsiye edebilirim. Sonrasında yere sırt üstü uzanıp gökyüzünü izlemeye başlayın. Aralık ayında olduğumuzdan üztünüze sağlam giysiler giymeniz, içinizi ısıtacak sıcak içecekler almanız gerekecektir. İkizler, Avcı Takımyıldızı'ndaki kırmızı dev Betelgeuse'un doğusunda yer alıyor. Takımyıldızın en parlak yıldızları ise Castor ve Pollux. Pollux Güneş'in 8 katı büyüklüğünde ve 1.8 Güneş kütleli bir kırmızı dev olduğundan kırmızımsı bir renk ile kendini gösterir. İyi seyirler. * GB: Gök birim. Dünya'nın Güneş'e olan ortalama uzaklığı 150 milyon km'ye 1 GB denir."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/siradaki-gunes-tutulmasi-guney-pasifikte/", "text": "Tatile çıkan herkesin rüyasıdır: Güney Amerika'nın beyaz kumlu sahillerinde parlak güneşin altında şekerleme yapmak. Bu sırada başının üzerindeki ağaç yaprakları hafifçe hışırdarken, ılık deniz meltemiyle sürüklenen martıların sesini dinlersin. Gözün yarı açık bir şekilde hem bunları izler hem de dinlenirsin. Cennet daha bir yer olabilir mi? Tüm bunlara bir de güzel bir gök olayı eklenirse... 11 Temmuz günü Ay, Güneş'i kapatacak. Tutulma Cook Adası, Paskalya Adası, birkaç Fransız Polinezyalı Adası ile Güney Amerika'nın güney ucu boyunca izlenebilecek. Bugüne kadar 8 güneş tutulmasını izlemiş olan NASA'nın Güneş Fiziği Bölümü'nden Lika Guhathakurta: Güney Pasifik tutulması hepsinden güzel olacak diyor. Lika Guhathakurta olayın nasıl gerçekleşeceğini şu sözlerle anlatıyor: Önce Ay'ın gölgesi denizin üstüne düşerek beraberinde hafif bir esinti getirecek. Dikkatli gözlemciler plajdaki suyun dalgalanacağını ve sıcaklığın düşeceğini bilir. Bunu gece kadar karanlık olmayan bir akşam üstü karanlığı izleyecek. Ancak bu kadar karanlık bile deniz kuşlarının gece olduğunu sanıp yuvalarına dönmesine yetecektir. Hemen sonra gece yaratıkları ortaya çıkar: cırcırböcekleri ve kurbağaların senfonisi duyulur. Sonra tutulma izleyicilerinin asıl beklediği an gelir. Ay Güneş'i tamamen kapatır. Ay'ın kapattığı güneşten yayılan ışıklar atmosferde izler bırakır. Bu görülen güneşin dış atmosferidir. Bu çok özel görüntüyü izlemek çok güzeldir. Tutulmada gerçekleşecek görüntü NASA'nın Stereo A ve Stereo B uydularıyla 3D olarak gerçek zamanlı olarak veriliyor ki bu daha önce sahip olunamayan bir teknolojiydi. Araçlar tutulma sırasında güneşin iki kenarından fırlayan dört beyaz flama şeklindeki ışık yayılmasının gözleneceğini gösteriyor. Bunlar kenarlarında X şeklinde parlama yapan merkezinde karadeliği olan bir nesneyi gösterir gibidir. Bu ise Stereo araçlarıyla denenen ilk tutulmadır. Aynı görüntü yakalanırsa, bu araçların başarısı olacaktır."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/siradisi-bir-magnetar-kesfedildi/", "text": "Magnetarlar -düzensiz yüksek enerjili ışınım patlamaları yayan ölü yıldızın yoğun kalıntısı- evrenin bilinen en uç örneklerinden biridir. NASA'nın Chandra X-Işını Gözlemevi ve diğer bazı uydu verilerini kullanan gökbilimciler yaptıkları büyük bir çalışmayla magnetarların bilinenden farklı olabileceğini ortaya koydular. Büyük bir yıldızın yakıtı bittiğinde çökerek yaklaşık 15-20 km genişliğinde oldukça yoğun cisimler olan nötron yıldızına dönüşürler. Yıldız kütle çekimi altında çökerken süpernova patlaması sonucunda dış ölü katmanlarını uzaya atarak geride nötron yıldızını bırakır. Nötron yıldızları kendi çevrelerinde hızla dönerken -saniyede birkaç kez- zaman zaman büyük patlamalar yaşayarak X-ışınları yollar. Ancak bilinen nötron yıldızı tanımından aykırı olarak dönüş hızı daha yavaş olup yüksek manyetik enerjisi nedeniyle ışıma yapanlarına özel olarak magnetar adı verilir. Bir magnetarın yüzeyinde nötron yıldızına göre bin kez daha güçlü yüksek manyetik alan vardır. Ancak SGR 0418 5729 (kısaca SGR 0418*) olarak bilinen magnetar bu modele aykırı olduğunu gösteriyor. Magnetarın tipik bir nötron yıldızının manyetik alanına sahip olduğu görüldü. İspanya Barcelona'daki Uzay Bilimleri Enstitüsü'nden Nanda Rea: SGR 0418 magnetarının yüzeyinde diğerlerinden çok daha düşük manyetik alana sahip olduğunu bulduk. Bu ise nötron yıldızlarının zaman içindeki değişimini ve süpernova patlamalarıyla ilgili öngörülerimizi de gözden geçirmemizi gerektiğini ortaya koyuyor diyor. Araştırmacılar Chandra'nın yanısıra ESA'nın XMM-Newton, NASA'nın Swift ve RXTE uyduları yardımıyla üç yıldır SGR 0418'i izliyordu. Bir X-ışını patlaması sırasında nötron yıldızının dönme hızındaki değişim belirlenerek, cismin dış manyetik gücü doğru bir şekilde tahmin edilebiliyor. Bu patlamalar büyük olasılıkla nötron yıldızının manyetik alanının yüzeyde oluşturduğu gerilme sonucu oluşan yüzey kırıklarından kaynaklanmaktadır. Roma Astrofizik Ulusal Enstitüsü'nden GianLuca Israel: Bir magnetar tipik bir nötron yıldızdan farklıdır ama SGR 0418 kendi türünden olanlardan da farklı bir magnetardır diyor. Nötron yıldızının kabuğunun soğumasını ele alan değişim modeli ve manyetik alanının yavaş yavaş erimesi gibi özellikleri gözönüne alan araştırmacılar SGR 0418 magnetarının yaklaşık yarım milyon yıl yaşında olduğunu belirlediler. Bu ise SGR 0418 magnetarının diğerlerine göre daha yaşlı olduğunu ve bu nedenle de manyetik alanının zamanla zayıfladığını gösterir. İncelen kabuk nedeniyle iç manyetik alandan kaynaklanan patlamalar hala görülebilmektedir. Yaşlı magnetar SGR 0418'in şimdiki durumu gözönüne alındığında doğduğu zaman beş-on kat daha fazla manyetik alana gücüne sahip olduğu söylenebilir. İspanya'daki Alacant Üniversitesi'nden Jose Pons: SGR 0418 modeline göre her gökadada yılda en az bir nötron yıldızının magnetar benzeri patlamalar yaşaması gerektiğini düşünebiliriz. Bu nesnelerden çok daha fazlasını bulmak istiyoruz diyor. Modelin bir diğer anlamı ise SGR 0418'in yüzeyindeki manyetik alanın doğumundan 1,5 milyon yıl önce çok daha güçlü olması gerektiğidir. Benzer cisimlere bakıldığında da büyük atası olan yıldızın zaten çok güçlü manyetik alana sahip olduğu, ya da bu alanların süpernova olayının bir parçası olan çekirdek çöküşü sonucunda oluşan nötron yıldızını kuşatmasıyla oluştuğu söylenebilir. Nötron yıldızları çok sayıda güçlü manyetik alanlar ile doğarlar ve sonra gama ışını patlamalarıyla önemli bir kısmı magnetar yerine karadeliğe dönüşürler. Ayrıca magnetar doğumu sırasındaki kütle çekimi dalgaları -uzay-zamandaki dalgalanmalar- düşünüldüğünden daha büyük olacaktır. SGR 0418'in diğer magnetarlara göre daha düşük yüzey manyetik alana sahip olduğunu bazıları bu çalışmayı gerçekleştiren üyelerden olmak üzere 2010'da duyuruldu. Ancak o zaman yeterli veri toplanmadığı için çalışmanın ayrıntıları bir süre beklemek zorunda kaldı. Dip Not: * SGR: Yumuşak Gama Işını tekrarlayıcısı 1 Yorum Magnetar Yıldızların oluşumu ve yapısal özellikleri hakkında çok aydınlatıcı ve detaylı bilgi sahibi oldum.Makaleden anladığım kadarıyla bu tip yıldızlar Evrende oldukça genç yıldız kalıntıları olduğu anlaşılıyor....merak ettiğim böyle bir yıldıza yakın olduğumuzu varsaydığımızda zararlarından korunabilmek için en az ne kadar uzaklıkta olmalıyız...."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/siradisi-bir-patlama/", "text": "NASA'nın Spitzer Uzay Teleskopu bir gökada parlaklığına ulaşan bir yıldız oluşum patlamasını görüntüledi. İki sarmal gökadanın çarpışması devam ederken toz diskinin gizlediği ve kızılötesi dışındaki dalga boylarında görünmeyen patlama Spitzer'in kızılötesi yeteneği ile keşfedildi. Patlama, çarpışan iki gökadanın merkezlerinden uzakta meydana geldi. Gökada birleşmeleri ile ilgili elde edilen yeni bulguların ışığında gökada merkezlerinden uzakta yer alan gaz ve toz havuzlarının çarpıştığını gösteriyor. Japonya İleri Araştırmalar Yüksek Lisans Üniversitesi ve Kaliforniya Teknoloji Enstitüsü'ndeki Spitzer Bilim Merkezi'nden yüksek lisans öğrencisi Hanae Inami: Bu keşif bize gökada birleşmesi sonucunda merkez dışında da çok yıldızın oluşabileceğini gösteriyor. Anten Gökadası, kızılötesi ışıkla Samanyolu'ndan en parlak gördüğümüz gökadadır diyor. Spitzer Bilim Merkezi'nden üst düzey gökbilimci olan Lee Armus ekliyor: O madde ne olursa olsun gerçek olan yakınımızda gördüğümüz en parlak cisim olduğudur. Gözü Kamaştıran Bir Toz Çıkışı Inami, Armus'un başını çektiği ekip Spitzer ile II Zw 096 olarak kodlanmış olan çarpışan gökadaları izlerken çok yıldızlı yapıyı gördü. Yaklaşık 100 milyon yıl önce başladığı düşünülen bu gökada tren kazası 500 milyon ışık yılı uzaklıktaki Yunus takımyıldızında gerçekleşiyor. İki gökada arasında gerçekleşen kütle çekim kuvveti gökadaların şeklini değiştirdi ve bir fırıldağa çevirdi. Spitzer verilerine göre yılda 100 güneş kütlesinden daha fazla madde ve yıldız dışarı fırlıyor. Merkezin dışında oluşan çok yıldızlı yapıdan çıkan enerji Spitzer araştırmacılarını şaşırttı. Kozmik nesnenin doğası ancak ışığın farklı dalga boylarında yapılacak incelemeyle ortaya çıkarılabilecek. Bu, erken evrende oluşan gökada birleşmelerinin düşündüğümüzden daha karmaşık gerçekleştiği anlamına geliyor diyor Inami. Gökada birleşmeleri sırasında aralarındaki muazzam boşluklar nedeniyle çarpışmayan yıldızlar, özellikle de kalabalık gökada merkezlerindeki yıldızlar etkilenir. Ama gökadaların içindeki dev gaz ve toz bulutları birbirinin içine girer- okyanus dalgalarının birbirinin içine geçmesi gibi-. Yoğunlaşan gaz ve toz bulutları arasından yeni yıldız oluşumları tetiklenir. Oluşa genç ve sıcak yıldızlar morötesi bölgede parlar. II ZW 096'daki yıldız ise gaz ve toz diskinin sardığı alanda yer alıyor. Yıldızdan yayılan ışık bu disk içinde emildiğinden ancak Spitzer gibi kızılötesi bölgede gözlem yapabilen teleskoplarla görülebilirler. Battaniyenin altındaki havai fişeği görmek Spitzer ile mümkün oldu diyor Inami. II ZW 096 ve Anten Gökadası'ndaki bu nükleer patlama Samanyolu'nun merkezinden 3'te 2 uzaklıkta yer alan Güneş'in konumu gibi yerlerde oluşabilir. Inami: II ZW 096'da bir dram yaşanıyor. Aynı şey gelecekte Samanyolu ve Andromeda Gökadası'nın başına da gelebilir diyor. Kaynak: Spitzer"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/siradisi-duzenli-radyo-patlamalari-kesfedildi/", "text": "Bir gökbilimci ekibi 500 milyon ışık yılı uzaklıktaki bir kaynaktan gelen ritmik ve hızlı radyo patlaması yakaladı. Hızlı radyo patlamaları uzak, küçük, son derece yoğun cisimlerin ürünü olduğu düşünülen yoğun radyo dalgaları ışımalarıdır. Ancak bunların gerçekte ne olduğu henüz anlaşılamamıştır. FRB'ler genelde birkaç milisaniye sürer ve bu sürede diğer tüm gökadalardan alınan ışığı gölgede bırakacak sinyal yollarlar. İlk FRB'nin görüldüğü 2007'den bu yana gökadamız dışında ve evrenin çeşitli noktalarına ait 100'den fazla hızlı radyo patlaması kaydedildi. Çoğu kez bu parlamalar bir kere gerçekleşti. Birkaçı ise düzensiz şekilde birkaç kez parlayıp söndü. Ekibin FRB 180916.J0158+65 olarak katalogladığı yeni FRB kaynağı ise periyodik ya da diğer ifadeyle döngüsel hızlı radyo patlamalarının ilk örneği oldu. Örüntü dört gün süren rastgele radyo patlamasının ardından 12 günlük sessizlik biçiminde sürdü. Gökbilimciler bu 16 günlük hızlı radyo patlamasının aslında 500 günden uzun süre boyunca tekrar ettiğini fark ettiler. Massachusetts Teknoloji Enstitüsünden profesör yardımcısı Kiyoshi Masui: Bu FRB bir saat gibi ve gördüğümüz en keskin model. Şimdiye kadar anlaşılamayan ışımaların sebebini anlamamızı sağlayacak önemli bir kaynak diyor. Kanada'da 2017'de kurulan CHIME adlı sabit radyo teleskop aslında FRB'lerin bulunması ve izlenmesi amacıyla kurulmuştur. Teleskopla Eylül 2018'den Şubat 2020'ye kadar 500 milyon ışık yılı uzaklıktaki FRB 180916.J0158+65 adlı kaynaktan 38 hızlı radyo patlaması kaydedildi. Bu CHIME'nin tespit ettiği en aktif ve yeryüzüne en yakın FRB kaynağını işaret ediyordu. Araştırmacılar zamanla 38 patlamanın her birini kaydedip bunu çizdikçe ortaya bir desen çıkmaya başladı. Dört gün süresince bir ya da iki patlama oluşuyor, ardından 12 günlük suskunluk dönemi oluşuyordu. 16 günlük döngü, gözlemlerin sürdüğü 500 gün boyunca devam etti. Daha önce hiçbir yerde rastlamadığımız periyodik patlamalar astrofizikte yeni bir fenomen diyor Masui. Olası Senaryolar Bunun sebebi ne olabilir? Bu konuda çeşitli senaryolar mevcut. Bunlardan biri, bir nötron yıldızının kendi ekseni çevresinde dönerken yalpalama ve eğrilme yapması üzerine*. Böyle bir cisim varsa kendi ekseni çevresinde dönerken 16 günün her dört gününde ekseni Yer'i gösterecek şekilde yönelirse radyo dalgası maksimuma ulaşabilir. Başka bir olasılık ise nötron yıldızı ya da karadeliğin çevresinde dolanan bir nötron yıldızı gibi ikili sistemin varlığına ilişkin. İlk nötron yıldızından yayılan radyo dalgaları ikinci nötron yıldızına ulaştığında, bu nötron yıldızının yörüngesinden ayrılmasına yani deforme olmasına ve hızlı radyo patlaması üretmesine neden olabilir. Nötron yıldızı tekrar yörüngesine dönmesiyle döngü tekrar ediyor olabilir. Araştırmacılar bunların dışında bir yıldızın çevresinden yayılan radyo kaynağı olabileceği fikrini de düşündüler. Yıldızdan yayılan rüzgar ya da gaz bulutu, yıldızın çevresindeki yoğun buluttan geçerken güçlü radyo emisyonları üretebilir. Belki de kaynak sürekli bu patlamaları üretiyor ama biz bunları sadece bulutların arasından geçerken görebiliyoruz, çünkü bulutlar bir mercek görevi üstlenmiş olabilir diyor Masui. Belki de en heyecan verici olasılık son derece güçlü manyetik alana sahip olduğu düşünülen nötron yıldızların bir türü olan magnetardan yayılıyor olması. Magnetarlar henüz çözülememiş başka bir sırdır. Ancak gökbilimciler radyo bandı da olmak üzere elektromanyetik tayfta zaman zaman büyük miktarlarda ışınım yaydıklarını gözlediler. Magnetarların hızlı radyo patlamalarını nasıl yaydığı üzerinde duruluyor. Gözlediğimiz cisim için magnetarı da düşünerek çeşitli modeller ürettik diyor Masui. Son zamanlarda bu fikrin daha ağır gelmesine neden olan bir gözlem yapıldı. Nisan sonlarında CHIME Yer'den 30 bin ışık yılı uzaklıkta parlayan bir magnetardan gelen hızlı radyo patlamasını andıran sinyal aldı. Sinyal doğrulanırsa kendi gökadamız kaynaklı ilk FRB'nin keşfi dışında bu gizemli kozmik kıvılcımların kaynağı olarak magnetarlar gösterilebilecek. *Tıpkı, su dolu bir balon dönerken yalpalaması ve uç noktalarının bu sırada ileri geri salınması gibi Ümit Fuat Özyar"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/siradisi-gezegen-yorungesiyle-sasirtiyor/", "text": "NASA'nın Spitzer Uzay Teleskopu ilk defa bir ötegezegenden gelen ışığı algıladı. Gezegen yaşanabilir olmasa da yaşamın olası olduğu bir gezegenin keşfinin uzakta olmadığını gösterdi. Spitzer bizi yine şaşırttı diyor. NASA'nın Genel Merkezi Spitzer programı bilimcilerinden Bill Danchi. Uzak gezegenlerin atmosferlerini inceleyebilmek ve yaşam potansiyeli olan gezegenleri bulmak için benzer tekniği kullanacak olan James Webb Uzay Teleskopu için önemli anahtarlar elde ediliyor. Dünya'dan büyük ancak Neptün'den küçük olan 55 Cancri e gezegeni, süper dünya sınıfındadır. Dünya'nın iki katı büyüklüğünde ve sekiz katı kütlesinde olan 55 Cancri e'nin yıldızı çevresinde bir turu yaklaşık 18 saat sürüyor. Spitzer ve diğer teleskoplar yardımıyla gezegen yıldızının önünden geçerken, yıldızdan gelen ışığın değişimini analiz ederek gezegenin incelenmesi sağlandı. Yeni çalışmada ise Spitzer gezegenden gelen kızılötesi ışığı analiz etti. Sonuçta gezegenin yıldıza bakan kısmının metal eritecek kadar sıcak, 2000 Kelvin'den fazla sıcaklıkta olduğunu belirledi. Yeni bilgiler ayrıca gezegenin bir su dünyası olduğunu da doğruluyor: Kayalık bir çekirdeğe sahip olup sıvı ve gazdan oluşan katman süper kritik durumda bir su tabakasıyla çevrili ve bunun üzerinde de buhardan oluşan bir örtü kaplı. Çalışma ekibi üyesi Belçika'daki Liege Üniversitesi'nden Michael Gillon: Eğer Neptün Güneş'e doğru yaklaşan bir yörünge izleseydi bu gezegen gibi kaynayan bir atmosfere sahip olabilirdi diyor. 55 Cancri Sistemi bize yakın diyebileceğimiz kadar bir yerde, 41 ışık yılı uzaktadır. Bir tarafı sürekli yanan 55 Cancri e gezegeni yıldızına kilitli olarak dolanmaktadır. Sistemin beş gezegeni bulunuyor. Önemli bir atmosfere sahip olmaması ısı taşınmasına yol açamadığından yıldıza yaklaştıkça çok sıcak olmaktadır. 2018 yılında fırlatılması planlanan James Webb Uzay Teleskopu ile gezegen hakkında daha ayrıntılı bilgiler elde edebileceğiz. Teleskop, Spitzer gibi kızılötesi tarama ile hayat barındırması muhtemel olan gezegenleri gözleyip buradaki olası yaşamsal molekülleri arayacak. NASA'nın Jet İticileri Laboratuarı'ndan Spitzer ekibi üyesi Michael Werner: Spitzer, 40 yıl önce düşünüldüğünde henüz ötegezegen bile keşfedilmemişti. Spitzer çok iyi iş çıkarıyor diyor. 2005 yılında Spitzer Güneş Sistemi dışındaki gezegenlerden gelen ışığı ilk gören teleskop oldu. Birçok sürprizi beraberinde getiren 55 Cancri e'den gelen kızılötesi ışığı algıladı. O zamandan beri Hubble, Kepler'in de içinde olduğu diğer uzay teleskopları aynı yöntemle gözlem yapmaya çalışıyor. Bu yöntemde teleskop sanki gezegen halkalarının arasından yıldıza bakıyor gibidir. Gezegenin yıldızın önünden geçerken gerçekleşen çok az parlaklık azalmasıyla gezegenin büyüklüğü, sıcaklığı ve bazı durumlarda da atmosferinin özellikleri ortaya çıkmaktadır."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/siradisi-parlamalarin-nedeni-ikili-yildiz-mi/", "text": "NASA'nın iki teleskopu Spitzer ve Hubble, bir polis aracının yanan tepe lambası gibi yanıp sönen bir yıldız ışığını ortaya çıkardı. LRLL 54361 cisminden beliren ışık her 25,34 günde bir parlayıp sönüyor. Benzer durumlarla daha önce ikili yıldızlarda da yaşanmasına karşılık bu keşif bugüne kadar görülen en güçlü ışık olayıdır. Havai fişek gibi parlayıp sönen olay yoğun gaz ve toz zarfının arkasına saklanmıştır. Gökbilimciler bunun birbirine kütleçekimsel kuvvetle bağlı olduğu için birbiri çevresinde dolanan iki yıldızın neden olduğunu sanıyor. Yeni keşfedilen cismin gaz ve toz bulutunda oluşan yeni bir ikili yıldız olduğu düşünülüyor. Gökbilimciler biribirine yakın olan yıldızların, ön-yıldız aşamasında çevrelerinden aldıkları madde sonucunda kısa patlamalar yoluyla yoğun ışıma yaptıklarını ileri sürüyor. Buna çarpma-büyüme modeli deniyor. Bir yıldızın doğumu sırasında görülen ışıma değişimleri böylesi yoğun ve düzenli değildir. Baltimore'daki Uzay Teleskopu Bilim Enstitüsü Müdürü James Muzerolle: Bu ön-yıldızı açıklamak için elimizde çok hassas parlaklık değişkenleri bulunuyor diyor. LRLL 54361 cismi uzaklığı 950 ışık yılı olan ve Spitzer Uzay Teleskopu tarafından keşfedilen IC 348 yıldız oluşum bölgesinde yer alıyor. Spitzer tarafından ölçülen kızılötesi tayfta tipik bir imzaya sahiptir . Bu yıldızların yaşının birkaç yüzbin yıl olduğu düşünülüyor. Spitzer ile kızılötesi alanda yedi yıl süreyle gözlenen yıldızın parlaklığı olağandışı şekilde değişmiştir. Şaşırtıcı olan bu parlamaların her 25,34 günde bir tekrarlanmasıydı. Bu da araştırmacıların aklına yıldıza madde yığılmasına ilişkin modeli getirdi. Spitzer verilerini doğrulamak için araştırmacıla bu sefer Hubble Uzay Teleskopu'nu anı bölgeye yöneltti. Böylece daha ayrıntılı veriler ortaya çıktı. Hubble tozlu diskin altından süzülüp iki zıt kenara doğru yükselerek dağılan ışık gösterisini ortaya çıkardı. Toz ve gaz zarfının yoğunluğu ikili yıldızın görülmesine engel oluyor. Hubble ile bu olağandışı ışık gösterisi ortaya çıktı. Muzerolle ve ekibi toz bulutu içindeki çift yıldızın birbiri çevresinde döndüğünü varsaydı. Yıldızlar birbirine yaklaşırken bulundukları ortamdaki gaz ve tozu kenara doğru itiyor. Kenara itilen madde sonuçta yıldızların üzerine düşüyor. Sayısı birkaç yüz kadar olan birbirine çok yaklaşan çift yıldızlara gökadamızda ender rastlanır. Gözlenen bu olay büyük bir olaslıkla kısa sürecek olan doğumun ön aşamasıdır. Muzerolle ve ekibi Herschel Uzay Teleskopu da olmak üzere farklı gözlem araçlarını kullanarak LRLL 54361'i izlemeyi düşünüyor. Böylece ikili yıldızın yörüngeleri hakkında daha kesin sonuçlara ulaşmayı planlıyor. Şimdiden bizi bu kadar şaşırtan sistemin bize ileride neler göstereceğini sabırsızlıkla bekliyorum diyor Muzerolle."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/sisli-dans/", "text": "Birbiri çevresinde dolanan çift, çevrelerini saran 'sise' aldırış etmeden danslarını sürdürüyor. Eh, biraz dikkat çekmek için bu şekilde girdim yeni keşfe. Olağandışı olaylar biraz abartıyla verilmeli değil mi? Bir gaz ve toz diski içinde birbirine dik yörüngelerde dolanan çift yıldız keşfedildi. Böyle bir sistem olabileceğine ilişkin sadece ileri sürülmüş görüşler bulunuyordu. Şimdi bu fikir onaylanmış oldu. Warwick Üniversitesinden bir gökbilimci ekibi birbirine dik yörüngelerde dolanan ve gaz diski içinde yer alan çift yıldız keşfetti. Ekip diskin yüksek çözünürlüklü görüntüsünü elde etmek için Atacama Milimetre/milimetre altı Dizisini kullandı. Gözlemler bu tür sistemlerin evrende beklenenden daha çok sayıda olabileceğini düşündürüyor. Warwick Üniversitesinden Dr. Grant M. Kennedy: Gaz ve toz bakımından zengin olan disklere genelde genç yıldızların çevresinde rastlıyoruz ve bunların en az üçte birinin gezegen oluşturduğunu düşünüyoruz. Bu gezegenlerin bir kısmının yörünge düzlemi yıldızların dönüş ekseniyle aynı hizada değil. Buradaki dinamikteki gariplik kutupsal hizalamanın bir süre sonra düzeleceği anlamına gelse de şimdiye kadar bu tür gezegenlerin içinde olduğu yanlış hizalanmış diskleri görmemiştik diyor. Araştırmacılar ALMA'yı sistemdeki gaz ve toz halkasının yönünü tespit etmek için kullandı. İki yıldızın tuhaf yörüngesi önceden biliniyordu. Bu bilgi kullanılarak toz halkasının kutupsal yörüngeyle tutarlı olduğu belirlendi. Bu olay aslında bir atlıkarıncaya benzetilebilir. Atlıkarıncının dönen platformu gaz diskini ve birbirine bakan ve düzleme dik şekilde yer alan atlarda yıldızları temsil edebilir. Belki de keşifteki en önemli ayrıntı diskin, tek yıldızları saran diskin yavaşça genişlemesi gibi, gittikçe büyümesinin anlaşılmasıdır. Bu olay diskte gezegen oluşum sürecinin başlayabileceğini gösterir. Elbette bu disk belki de gezegen oluşum sürecinden geriye kalan kısım olabilir. Bu yanlış hizalamanın belki de bilinmeyen gezegenle ilgisi olabilir diyor Kennedy. Toz halkasının iç kısmında bir gezegen ya da gezegenimsi yapı olsaydı, halka yüzeyden neredeyse ufka dik şekilde yükselen geniş bir bant olarak görülürdü. Kutupsal şekillenme yıldızların disk düzlemine girip çıktıkça zaman zaman cisimleri etkileyeceği anlamına gelir. Bu durumda sistemde yer alan gezegenlerdeki mevsimler farklı olacaktır. Gezegen iki yıldızın değişen konumları nedeniyle değişken mevsimlerle karşılaşacaktır. Güneş çevresinde Dünya'nın eksen eğikliği yeryüzünde mevsimlerin yıl boyunca değişmesine neden olur. Çalışma ekibinden Monash Üniversitesi Astrofizik Merkezi ve Fizik ve Astronomi Okulundan Dr. Daniel Price: Tek Güneş'i olan diğer sistemlerinde bizdeki gibi olacağını düşünüyorduk. Fakat yeni görüntülerde iki yıldız çevresinde dolanan bir disk görüyoruz. Bu diskin iki yıldızın da yörüngesine dik açılarla yuvarlandığını bulmak şaşırtıcı oldu diyor. Üstelik diskte iki yıldız daha olduğu fark edildi. Bu durumda sistemde yer alacak bir gezegenin gökyüzünde dört güneş olacaktı! ALMA harika bir teleskop. Onun yardımıyla diğer güneş sistemlerindeki gezegenlerin nasıl doğduklarını çok rahat anlayabiliyoruz. Meraklısına makale adresi: Nature Astronomy Görsellerin telif hakkı: University of Warwick/Mark Garlick. 1 Yorum tek disk çift yıldız üstelik dikine dolaşım.gezegen varsa 4 lü gün doğumu.gerçakten çok ilginç.çok önemli bir bilgi.teşekkürler astronomi diyarı.selamlar."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/sistemimizdeki-ilk-kalici-gocmen-kesfedildi/", "text": "Güneş Sistemimizdeki ilk kalıcı göçmen keşfedildi. Jüpiter'in yörüngesinde dolanan bir asteroitin başka bir yıldız sisteminden geldiği anlaşıldı. 2017 yılında manşetlere kadar girmiş 'Oumuamua' olarak bilinen cisim yıldızlararası uzaydan sistemimize katılmış bir asteroitti. Yani sadece bir turistti. Oysa 2015 BZ509 (ya da 514107) uzunca bir süredir sistemimizde bulunan yani kalıcı bir asteroittir. Güneş Sistemimizdeki tüm gezegenler ve diğer cisimlerin büyük bir kısmı Güneş'in çevresinde aynı yönde dolanır. Ancak 514107 zıt yönde dolanmaktadır. Çalışmanın baş yazarı Dr. Fathi Namouni: Jüpiter'in yörüngesindeki bu cismin neden ters hareket ettiği bilinmiyordu. 514107, sistemimizde oluşan bir cisim olsaydı aynı gaz ve toz bulutundan oluşan diğer cisimler gibi aynı yönde dolanmalıydı diyor. Çalışma ekibi Güneş Sistemimizin 4,5 milyar yıl önce doğmasından gezegen oluşum süreci tamamlanıncaya kadar ki sürede 2015 BZ509'u izlemek için çeşitli simülasyonlar denedi. Tüm simülasyonlar cismin bu şekilde hareket etmesinin tek yolunun başka bir sistemden gelmesine bağlı olduğunu gösterdi. Çalışma ekibinden Dr. Helena Morais: Başka yıldız sistemlerinden gelen asteroitler çevremizdeki çoğu yıldızın Güneş'te olduğu gibi kendi gezegen ve asteroit sistemi olduğunu gösterir diyor. Yıldızların yakın olması nedeniyle aralarındaki güçlü kütle çekimi birbirlerinden asteroit çalmalarına neden olmaktadır. Güneş Sistemindeki ilk kalıcı asteroit keşfi gezegen oluşumu modelindeki sorunları, Güneş Sisteminin evrimini ve muhtemelen hayatın kökeniyle ilgili önemli değerlendirmelerin yapılmasına yardımcı olabilir. 514107 asteroitinin Güneş Sistemine ne zaman ve nasıl yerleştiğini anlamak Güneş'in doğduğu yıldız doğumevi ve içerdiği kimyasal bileşenler ile Dünya'daki yaşam da dahil gerekli bileşenler hakkında ipuçları verebilir."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/siyah-bir-mars/", "text": "Mars geçmişte siyah mıydı acaba? Mars'ın kırmızı tozunun yüzeydeki kayaların ufalanması ve bir zamanlar yüzeyde varolan suyun bunları paslandırmasıyla oluştuğuna inanılır. Yeni yapılan bir çalışmaya göre kayaların ufalanması için suya gerek yok. Aarhus Mars Benzetim Laboratuvarı'ndan Jonathan Merrison bulgularını Avrupa Gezegen Bilim Kongresi'ne sunarak, Mars'ın kırmızı tozunu oluşturan kayaların ufalanması için suyun gerekli olmadığını bildirdi. Geçmişte beyaz kutupları arası Mars'ın yüzeyi siyah bir görüntü içinde olmalıdır. Çünkü enlemlerin ortasında bulunan kayaların çoğu bazalttır. On yıllar boyunca biz Mars'taki kırmızı bölgelerin suyun ağır metalleri paslandırdığı gibi Mars yüzeyini de paslandırarak kırmızı bir renk verdiğini düşündük diyor Jonathan Merrison. Mars yüzeyindeki bu kırmızı tozlar, fırtına sırasında atmosfere yükselerek Mars'ın büyük bir kısmının kırmızıyla örtülmesine neden oluyor. Bu kumun yapısını anlamak Mars'ın mineralojisini anlamak baklımından önemlidir. Jonathan Merrison ve ekibi birkaç aydır laboratuvarlarında yaptıkları deneyle farklı bir sonuca ulaştılar. Kuvars kumunu alkarak bir cam erlen içine hapseden ekip birkaç boyunca bu nümuneden daha küçük tozlar elde etmek için uğraştılar. Sonunda kumun bir kısmının pudra gibi ufalandığı gördüler. İşin ilginci bu tozlar çöle rengini veren kumun rengini almaya başlamıştı. Üstelik bu deneyi yaparken suyu hiç kullanmamışlardı. Aynı etkiye karbondioksit seviyesi azalan atmosferde de rastlanır. Mars yüzeyindeki kırmızı tozun ne zaman oluştuğu burada önem kazanıyor. Bunu anlayabilmek içinse daha detaylı deneyler yapmak gerekebilir. Mars yüzeyini ve atmoısferini taklit ederek onun tozlu yapısını daha iyi anlayabiliriz diyor Merrison. Kaynak: Astronomynow"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/siyah-karli-gezegen/", "text": "Bir gezegen düşünün: durmadan kar yağıyor, yüzeyi kaplıyor. Ama rengi beyaz değil, siyah. HD 209458b gezegeninde siyah kar yağıyor. Gezegen siyah dumanla sarılmış ve cehennem kadar da sıcak. Sanki kışın yanan bir ormanın yüzeyi gibi. HD 209458b yıldızına oldukça yakın olduğundan kavrulan dev gaz gezegenleri sınıfındandır. Buna karşılık Güneş Sistemi'ndeki Jüpiter ve diğer gaz gezegenler oldukça uzak ve soğuk bölgededir. Gezegen yıldızına kilitli bir durumda dolandığından bir yüzü çok sıcak ve gündüz diğer yüzü her zaman geceyi yaşar. Gündüz kısmının sıcaklığı 2000 C'ye gece ise 500 C'dir. Böyle bir gezegende suyun donarak kar kristallerine dönüşmesine olanak yok. Ancak gece ve gündüz bölgeleri arasında gerçekleşen atmosferik akımlar gazın sürekli dolanmasına yol açar. Bu da gündüz kısmındaki sıcak gazın gece bölümüne geçmesiyle yoğunlaşıp katılaşmasına ve yüzeye inmesine neden olur. Adına titanyum oksit denilen bu maddeden oluşmuş kara merhaba deyin. Yüzeye Yapışmış Titanyum oksit sıcak bir jüpiterde az miktarda olmasına karşılık donduğunda yüzeye kar gibi düşerler. Önceki bilgisayar modellerinde gece kısmında havanon yoğunlaşarak titanyum oksit karı yağışı öneriliyordu ve bunun yüzeyde sonsuza kadar kalacağı düşünülüyordu. Fransa, Nice Cote d'Azur Gözlemevi'nden Viven Parmentier:Bir düşünün, Dünya'daki suyun tamamı buharlaşsa asla yağmur yağmaz! diyor. Parmentier ve arkadaşları şimdi yüzeydeki karın sıcaklık ve basıncın artmasına bağlı olaral tekrar atmosfere gaz halinde çıktığını gösteren 3 boyutlu bir bilgisayar modeli oluşturdular. Gaz halinde yukarı çıkıyor sonra tekrar kar halinde yere iniyor. Titanyum oksit aslında beyaz renkte olmasına karşılık atmosferdeki silis oksit nedeniyle siyah renge bürünür. Atmosferde koyu bir dumanla örtülü olduğundan yeryüzünde görülen beyaz renkli yağışın tersi gerçekleşir. Tıpkı bir orman yangınının ortasında kalmak gibi diyor Parmentier. Ekip belirli sıcak jüpiterleri çalışmasına karşılık öne sürdükleri sıcak kar modeli diğer gezegenlerde de sıkça klarşılaşılan bir durum olabilir. Parmentier, başka bir gezegenin atmosferinin (HD 189733b) tayfsal incelemesinde görülen kar bulutu lekelerinin mikroskopik parçacıkların varlığını gösterdiğine işaret ediyor. HD 189733b üzerindeki parçacıkları tanımlamaya çalışarak sıcak jüpiterlerdeki titanyum oksitin davraşını araştıran İngiltere Exeter Üniversitesi'nden David Sing: Yeryüzünde su yoğunlaşarak kara dönüşürken sıcaklığın yüksek olduğu gezegemlerde bu işi titanyum yapmaktadır diyor. Sıcak ve siyah kar... Uyanmak için bir nedendir."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/sn-1987a-yeni-parlamalar/", "text": "Büyük Macellan Bulutu içinde patlayan bir yıldızın ışığı 1987 yılında Dünya'ya ulaşmış ve 1987A süpernovası olarak adlandırılmıştı. Böylesine yakınımızdaki bir süpernova patlamasına şahit olalı 400 yıl olmuştu. Gökbilimcilerden oluşan bir ekip süpernova kalıntısında yeni bir parlama olduğunu belirledi. Farklı bir güç kaynağı enkaz yığınını aydınlatmaya başladı. Harvard-Smithsonian Astrofizik Merkezi'nden Robert Kirshner: 1987A süpernova kalıntısı kendisini göstermeye başladı diyor. NASA'nın Hubble Uzay Teleskopu SN 1987A süpernovasını fırlatıldığı 1990 yılından bu yana sürekli izleyerek buradaki değişimleri kaydediyor. SN 1987A patlamadan bin yıl önce yıldızı kuşatan madde halkasıyla birlikte oluşan görüntüsü yukarıda görülüyor. Halka yaklaşık 1 ışık yılı (yaklaşık 9,6 trilyon km) genişliğindedir. Madde kalıntısı yıldızdan dışarı doğru genişlemektedir. Bir süpernova ışığının çoğu patlamayı oluşturan radyoaktif elementlerin bozunmasından kaynaklanır. Zaman içerisinde de kaybolur. Ancak SN 1987A kalıntısı içinde yeni bir güç kaynağı varmış gibi yeniden parlamaya başladı. Bu parlamayı SN 1987A bize yakın olduğu için Hubble'ın benzersiz görüş yeteneği sayesinde gördük diyor Kirshner. Bir süpernova kalıntısı yıldızdan uzaya atılan atık maddeden oluşur. NASA'nın Chandra X-Işını Gözlemevi süpernova kalıntısının ısındığını ve çevreyi aydınlattığını gözledi. Aynı süreç kendi gökadamızdaki süpernova kalıntılarında da oluştuğu biliniyor. Örneğin Kraliçe A süpernovası . SN 1987A süpernovası çok genç olduğu için çevresindeki gazla birlikte yıldızın son birkaç bin yıllık geçmişini görürüz. Gökbilimciler nesneyi daha fazla inceleyerek onun tarihini netleştirebilir. Genç süpernova artıklarının bir kişiliği vardır diyor Kirshner. Eninde sonunda bu enkaz sönecek. Ancak o sönene kadar insanoğlunun önünde değişimleri izleyecek kadar bol zamanı olacak."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/soguk-gokadalararasi-yagmurla-beslenen-karadelik/", "text": "Atacama Büyük Milimetre/milimetre-altı Dizgesi'ni kullanan uluslararası bir gökbilimciler ekibi şimdiye kadar görülmeyen bir kozmik hava olayına şahit oldu Yeryüzü'nden bir milyar ışık-yılı uzaklıktaki bir gökadanın merkezinde bulunan süper kütleli karadelik üzerine yağmakta olan gökadalar arası gaz bulutu kümesi. Sonuçlar 9 Haziran 2016 günü Nature'da yayınlanacak. Yeni ALMA gözlemi gökadalar arasında bulunan sıcak gazların soğuyup bir araya gelerek, bir gökadanın merkezine doğru ilerleyip merkezdeki süper kütleli karadeliği beslediğini gösteren doğrudan ilk kanıtları içeriyor. Bu ayrıca süperkütleli karadeliklerin yığışma olarak bilinen süreçte nasıl beslendiklerine dair gökbilimcilerin görüşlerini de yeniden şekillendiriyor. Gökbilimciler önceden en büyük gökadalarda yer alan süper kütleli karadeliklerin gökadanın dış kısmındaki halede bulunan sıcak iyonlaşmış gazla idareli bir şekilde beslendiklerini düşünüyordu. Yeni ALMA gözlemlerine göre, gökadalar arası hava koşulları uygun olduğunda karadeliklerin ayrıca oldukça soğuk dev moleküler gaz bulutlarının kaotik yağmurlarıyla da beslendikleri ortaya çıkarıldı. Son yıllarda yapılmış olan büyük bir teorik tahmin de olsa, bu kaotik, soğuk yağmurların bir karadeliği beslediğine dair ilk kesin gözlemsel kanıtlardan biri. diyor yeni makalenin başyazarı ve eski ESO çalışanı, ABD, Connecticut, New Haven'daki Yale Üniversitesi'nden Grant Tremblay. Bu gökada-çapındaki yağmur fırtınasının Güneş'ten 300 milyon kez daha büyük bir karadeliği beslediğini gözlemek heyecan verici bir duygu. Tremblay ve ekibi ALMA'yı kullanarak tümüne Abell 2597 adı verilen yaklaşık 50 gökadadan oluşan aşırı parlak bir kümeyi inceledi. Merkezdeki büyük kütleli bir eliptik gökada, Abell 2597'yi En Parlak Gökada Kümesi şeklinde betimlemektedir. Bu gökadaları arasındaki uzayı kaplayan sıcak iyonlaşmış gazdan oluşan yoğun bir atmosfer olup, daha önceden NASA'nın Chandra X-ışın Gözlemevi ile gözlenmiştir. Oldukça sıcak olan bu gaz hızlı bir şekilde soğuyarak, yoğunlaşabilir ve Yeryüzü atmosferindeki nemli havaya benzer şekilde ısınarak yağmur bulutlarını meydana getirebilir, diyor Tremblay. Daha sonra yeni oluşan yoğun bulutlar gökada üzerine yağarak, yıldız oluşumuna yakıt sağlar ve süper kütleli karadeliği besler. Bu gökadanın merkezi civarında gökbilimciler şu manzarayı keşfetti: gökadanın merkezindeki süper kütleli karadeliğe doğru saatte yaklaşık bir milyon kilometre hızla ilerleyen üç büyük kütleli soğuk gaz kütlesi. Her bulutun içeriği yaklaşık bir milyon Güneş miktarında ve onlarca ışık-yılı genişliğindeler. Normalde, bu boyutlardaki nesnelerin bu kozmik uzaklık ölçeğinde ayırt edilebilmeleri oldukça zor, ALMA'nın şaşırtıcı çözünürlük gücüne rağmen. Bununla birlikte, ortaya çıkarılmaları Yeryüzü'ne doğru olan milyar-ışık-yılı-uzunluğundaki gölgeleri sayesinde gerçekleşti . Ulusal Bilim Vakfı'nın Çok Uzun Hat Dizgesi'nden elde edilen ek veriler ALMA tarafından gözlenen gaz bulutlarının merkezi karadelikten sadece yaklaşık 300 ışık-yılı uzaklığında olduğunu işaret ediyor, gökbilimsel ifadeyle yenilip yutulmanın sınırındalar. ALMA karadelik etrafında sadece üç tane soğuk gaz bulutu keşfedebilmiş olsa da, gökbilimcilere göre yakın çevrede bulunan binlercesi karadeliğin uzun bir süre yakıtı olmaya devam edecek. Gökbilimcilerin sonraki adımı ALMA'yı kullanarak bu yağmur fırtınalarının diğer gökadalardaki kozmik hava durumuna etkisini araştırıp güncel teorinin tahminlerini test etmek olacak. Notlar Gölgeler karadeliğe düşmekte olan ışık geçirmeyen gaz bulutlarının merkezi karadeliğin çevresindeki manyetik alan boyunca sarmal yörüngeler izleyen elektronlarca yayılan milimetre-dalgaboyundaki parlak fon ışımasının bir kısmını engellemesiyle oluşmaktadır. ESO-Türkiye"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/soguk-kahverengi-cuceler-ve-sinirlari/", "text": "2011 yılında NASA'nın Geniş Alan Kızılötesi Tarayıcısı verilerinden hareket eden gökbilimciler en soğuk yıldızların yeni bir sınıfını keşfetmişti. Ancak şimdiye kadar bu cisimlerin gerçekte ne kadar soğuk olduğu bilinmiyordu. Aslında bazı kanıtlar bunların oda sıcaklığında olabileceğini gösteriyordu. NASA'nın Spitzer Uzay Teleskopu verilerini kullanarak yapılan yeni çalışma bu gerçekten soğuk olduğu bilinen kahverengi cücelerin yüzey sıcaklıklarının düşünülenden daha sıcak olduğunu, 125 ile 175 C derece arasında değişen sıcaklıklara sahip olduğunu göstermektedir. Karşılaştırma açısından Güneş'in yüzey sıcaklığının 5730 C derece olduğunu hatırlamakta fayda var. Milyarlarca yıl boyunca soğuyarak bu sıcaklığa gelen bu cisimlerin 5 ile 20 Jüpiter kütlesinde olması gerekir. Güneş ise sıcaklığını kütleçekimsel küçülmeye bağlı olarak değil tek bir kaynaktan elde eder. Güneş sıcaklığını hidrojeni helyuma çevirerek korurken bu kahverengi cüceler böylesi bir enerjiyi oluşturacak kadar sıcak değildir. Veriler araştırmacılara gezegen ve yıldızların şeklinin nasıl oluştuğunu gösterir. Harvard-Smithsonian Astrofizik Merkezi'nden Hubble üyesi Trent Dupuy: Bu cisimlerden biri bir yıldız çevresinde dolanırken bulundu ki bir gezegen olarak da nitelenebilirdi diyor. Gökbilimciler, belli bir yıldıza bağlı olmadan gezegen diski içinde oluşmuş gezegen kütlesindeki kahverengi cüceleri aramaktadır. Çalışma 5 Eylül tarihinde Science Express'de yayınlandı. Bu cisimler küçük boyutlu ve düşük sıcaklığa sahip olduklarından kızılötesi dalga boyunda ışıma yaparlar. Bu nedenle kahverengi cüceleri karakterize etmek zordur. Bir cismin gerçek sıcaklığını belirlemek için bizden uzaklıklarını doğru tespit etmek şarttır. Soğuk ve sönük cisimleri ancak bize yakın olması şartıyla öğreniriz. Daha sıcak ve parlak olsaydı daha uzaktaki cisimleri de çalışabiliyoruz diyor Dupuy. Ekip Spitzer'i kullanarak 20 ile 50 ışık yılı uzaklıktaki kahverengi cüceleri tespit edebiliyor. Bu cisimlerin uzaklıklarını belirlemek için arka plandaki yıldızların konumundaki belirgin değişimden -paralaks- yararlanılır. Spitzer Güneş çevresinde dolanan cisimler gibi yakın cisimlerin dolanımını ileri ve hafifçe geri hareketini görür. Kolunuzu uzatığı işaret parmağınıza bir gözünüzle sonra diğer gözünüzle bakın. Gördüğünüz konum farkı buradaki olaya benzer. Yakındaki bir kahverengi cüce için bu paralaks hareketi küçüktür. Texas Austin Üniversitesi'nden Adam Kraus: Doğru uzaklığı tespit edebilmek için elimizde 320 kilometre uzaktaki bir ateş böceğini görecek yetenekte görsel cihazlar gereklidir. Yeni veriler gökbilimcilere soğuk ve gezegen diski gibi ortamlar için yeni bir bulmaca sunuyor. Kahverengi cüceler sıcak yıldızlardan farklı olarak sıcaklığa bağlı gözlenebilir özellikleri güçlü veriler vermez. Bu çalışmada WISE'nin keşfettiği en soğuk kahverengi cüce örnekleri ele alınmıştır. Son iki yıl içinde keşfedilen yeni kahverengi cücelerin de çalışmaya eklenmesiyle gökbilimciler çok önemli ayrıntılara ulaşacaklarını düşünüyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/soguk-yildizda-sicak-gezegen-ikilemi/", "text": "Kozmik bir tuhaflık... Soğuk yıldızların çevresindeki gezegenlerin sıcak yıldızlara göre daha buzsuz olabileceği ortaya çıktı. Bu, gezegenin yüzeyindeki buz ve karın yıldızdan gelen ışıkla etkileşiminden kaynaklanmaktadır. Sıcak bir yıldız yüksek enerjide görünür ve morötesi ışık yayarken soğuk yıldızlar çok daha düşük enerjide, kızılötesi ve yakın-kızılötesi ışık yayarlar. Bu bilgi kayalık ya da karasal gezegenlerin sıcaklığının kendi yıldızlarından gelen ışık miktarına bağlı olması gerektiğiyle örtüşür. Karasal ya da kayalık gezegenlerin sıcaklığı kendi yıldızlarından aldıkları ışık miktarına bağlı olması gerekir. Ancak Washington Üniversitesi Astronomi Bölümü'nden doktora öğrencisi Aomawa Shields liderliğindeki bir ekibinin yeni iklim modeli araştırması ortaya yeni ve şaşırtıcı bir bilgi sürdü: soğuk yıldızların çevresinde dolanan gezegenler aslında çok sıcak yıldızların gezegenlerine göre çok daha sıcak ve daha az buzlu olabilir, aynı miktarda ışık alsalar bile. Buz genel olarak bu soğuk yıldızların yaydığı yakın-kızılötesi ışığı emer. Dünya üzerindeki buz ve karın, Güneş'in yaydığı görünür ışığı yansıtmasına göre tersi bir durum. Bir soğuk yıldızın çevresindeki gezegende bulunan buz, daha fazla ışık emeceğinden ısınacaktır. Gezegenin atmosferindeki sera gazları da ısınma etkisiyle yakın-kızılötesi ışığı emer. Araştırmacılar benzer yörüngelerde dolanan sıcak yıldızların gezegenlerinin soğuk yıldızların gezegenlerine oranla, kutuptan ekvatora kadar buzlanacağını ve yaşam için uygunsuz ortamlar oluşturacağını buldu. F-cüce gibi sıcak bir yıldızın çevresindeki gezegendeki kar ve buz ise yıldızdan gelen görünür ve morötesi ışığı yansıttığından soğuk bir gezegen olacaktır. Sıcak yıldızlar çevresindeki gezegenlerdeki karlı bölgelerin gezegenin soğumasına önemli pay sahibi olduğu düşünülebilir. Dünya'nın 4,6 milyar yıllık tarihi boyunca da birçok karlı bölgeler oluştuğu düşünülür. Shields ve ekibine göre yıldızdan gelen ışımanın buz ile etkileşimi ancak yaşam alanının dış kenarına yakın yerlerde olabilir. Yaşam alanı içindeki gezegende zaten sıvı su olabileceğinden büyük oranda yüzeyin buzlu olması ancak bu alanın dışında mümkün görünüyor. Shields'e göre yaşam aranan gezegenler içinde en az savunması olan bu gezegenlerdir. Ancak buna karşılık yine de bu gezegenlerin göz ardı edilmemesi de bir gerçektir. Dünya'nın son buzla kaplı hali ile çok hücreli yaşamın patlaması birbiriyle bağlantılıdır. O sırada burada böylesi bir hayat kesinlikle yoktu diyor. Öncelikle karla kaplı olmayan gezegenler arıyoruz. Ama orada da hayat var olabilir bunu tespit etmek çok zor olsa da."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/soguyan-notron-yildizi-bilmecesi-cozuldu/", "text": "NASA'nın Chandra X-Işınları Teleskopu ile ilk kez bir nötron yıldızının çekirdeğindeki tuhaf ve sürtünmesiz madde akışı süper akışkanlar tarafından gerçekleştiği belirlendi. Bu keşif aynı zamanda yüksek yoğunluğa sahip bir maddenin atomları arasındaki çekirdek kuvvetini anlamaya da yardımcı olacak. Nötron yıldızları doğrudan gözlenebilen bilinen en yoğun nesnelerdir. Nötron yıldızından alınacak bir çay kaşığı madde 6 milyar ton ağırlığındadır. Yıldızın çekirdeğindeki basınç o kadar yüksektir ki elektron ve proton gibi yüklü parçacıklar birleşerek yüksüz nötron parçacıklarını oluşturur. İki farklı araştırma ekibi Dünya'dan 11 000 ışık yılı uzaklıkta ve 330 yıl önce oluşan Kraliçe A süpernova kalıntısını araştırdı. Chandra verileri süpernova sonrasında oluşan nötron yıldızının sıcaklığının son 10 yıllık bir dönemde yüzde 4 kadar azaldığını gösterildi. Meksika Ulusal Özerk Üniversitesi'nden Dany Page: Sıcaklıktaki düşüş küçük de olsa şaşırtıcıdır. Bu bilgi nötron yıldızının içinde alışılmadık olayların gerçekleştiğini gösteriyor diyor. Yüklü parçacıklar içeren süper akışkanlar aynı zamanda enerji kaybetmeyen süper iletken olarak mükemmel bir elektrik akımı sağlar. Yeni sonuçlara göre yıldızın çekirdeğinde kalan protonlar süper akışkan durumda olduğunu hem de süper iletkenliği oluşturduğunu gösterir. Rusya'daki St Petersburg Ooffe Enstitüsü'ndeki Peter Shternin: Chandra ile Kraliçe A'daki nötron yıldızındaki soğumanın çekirdeğin süperakışkan ve süper iletken madde nedeniyle olduğunun ilk doğrudan kanıtıdır diyor. Her iki ekibin ulaştığı sonuca göre nötron yıldızındaki soğuma son 100 yıl içinde çekirdekte oluşan süper akışkanlığa bağlı. Hızlı soğumanın birkaç on yıl boyunca süreceği ve daha sonra soğuma hızının yavaşlayacağı belirtiliyor. Dünya'da süper akışkanlık mutlak sıfıra yakın aşırı düşük sıcaklıklarda oluşurken, nötron yıldızlarında bir milyar derece kadarlık bir sıcaklıkta oluşabilir. Şimdiye kadar bu sıcaklık tahminlerinde belirsizlik vardı. Yeni araştırma bu sıcaklık aralığını yarım milyar ile bir milyar arasında olarak belirliyor. Kraliçe A, atom altı tanecikleri birbirine bağlayan kuvvetli çekirdek kuvvetin yüksek yoğunluktaki maddelerde nasıl davrandığını test etmek için model olarak kullanılabilir. Bu sonuçlar nötron yıldızlarının yapısını anlamak açısından da önemlidir: nötron yıldızlarının devinimi ve titreşimi, manyetik alanlarının gelişimi, magnetar patlamaları gibi."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/son-2012-senaryosu-karadelik-bizi-gorecek/", "text": "2012'nin en garip söylentilerinden biri yeterince ilgi görmedi. Bu yalan haber Dünya'nın kış mevsimine Güneş'in gökada merkezinin kozmik hizasına gelmesine denk gelmesiyle ilgilidir. Söylentiye bakılırsa bu durum Dünya üzerindeki kütle çekimi arttırarak gezegenin güneş çevresindeki yörüngesinde değişikliğe yol açacak. Aslında bu tür hizalar normal bir olaydır ve hiçbir zarara yol açmaz. Şehir ışıklarından yeterince uzakta bir yerde Samanyolu'nun yıldızlarla dolu parlak yolu görülebilir. Bu yol, tek tek göremezsek de milyonlarca yıldızın ışığından oluşur. Bu yol Samanyolu'nun orta düzlemiyle birleşmektedir. Kalın toz bulutları gökadayı kaplamaktadır. Kızılötesi teleskoplar bunları açıkça görebilirken, çıplak gözle Samanyolu'nun zayıf parıltısı içinde onların karanlık yamaları birer bulut gibi görünür. En belirgin şeritler Kuğu'dan Yay takımyıldızına uzanan ve çoğunlukla karanlıkta kalan Büyük Yarık'tır ki buna Kara Yarık'da denir. Gökadamızın bir diğer özelliği de, görünmeyen 28 000 ışık yılı uzaklıktaki merkezde yatan 4 milyon güneş kütleli karadeliğin varlığıdır. Gökbilim açısından aslında bir anlamı olmayan rastlantı da Dünya'nın 21 Aralık'ta kuzey yarımküresinin gireceği kış dönümü ile Güneş'in gökada merkezi hizasına gelmesinin kesişmesidir. Dünya Güneş çevresinde dolanırken, görünen takımyıldızlar mevsime bağlı olarak yavaş yavaş değişerek hareket ediyor gibi görünür. 21 Aralık 2012'de Güneş gökada düzleminin yaklaşık 6,6 derece kuzeyinden geçecek ki bu açı 13 dolunay büyüklüğü demektir.- İşte bununla ilgili ortaya sürülen çeşitli söylentiler bulunuyor. Güneş Koyu Yarık'a girerek Dünya'nın gökada merkezindeki karadeliği doğrudan göreceği ve bunun da kütle çekimini etkileyeceği yolunda doğru olmayan bilgiler veriliyor. Buna karşı söylenebilecek ilk şey yıldızların orada olduğu, bizimle hareket ettiği ve hareketlerinde herhangi bir düzensizlik ve aralarında dağılma olmamasıdır. Burada sadece Dünya'nın kuzey kutbunun Güneş'ten en uzak olması nedeniyle gerçekleşecek kış dönümü önemlidir. İkincisi Dünya'ya gökada merkezindeki karadeliğin kütle çekimsel etkisinin -kütle çekimi uzaklık arttıkça üstel olarak katlanarak azaldığından- güçlü olamayacağıdır. Dünya Güneş'ten 150 milyon km, Samanyolu'nun merkezindeki karadelikten ise 265 katrilyon km uzaklıktadır. Güneş ve Ay'ın Dünya'ya uyguladığı kuvvetler en büyükleridir. Samanyolu'ndaki karadeliğe olan uzaklığımız 900 milyonda bir kadar değişir ki bu değişiklikte önemli bir etkiye neden olmaz. Ayrıca Dünya, kış dönümünde değil yaz dönümünde galaktik merkeze yaklaşır. Üçüncü olarak güneş her yıl Koyu Yarık hizasına gelir, ve Aralık 2012'de de bundan farklı bir şey olmayacağıdır. Bu tür söylentileri, Koyu Yarık, güneş patlamaları, manyetik alanın ters dönmesinin etkileri ya da Maya takviminin sona ermesi gibi yalanları bırakıp kış dönümünün keyfini çıkarın."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/son-bes-yilin-en-buyuk-gunes-patlamasi/", "text": "Son beş yıl içinde kaydedilen en büyük güneş patlaması beş güneş lekesi oluşumunu tetikledi. Central Lancashire Üniversitesi'ndeki araştırmacılar 5 gün süresince NASA'nın Güneş dinamikleri Gözlemevi ile Güneş'in ilgili bölgelerini izledi. Ekip üyesi Daniel Brown: Güneş lekeleri iç kısımlardan yüzeye iletilen ve manyetik alanla birleşen özelliktir. Güneş'in manyetik alanı bükülebilir bir elastik bant gibidir. Lastiğe enerji verilirse bükülür ancak fazla enerji verilirse kırılır. Benzer şekilde güneş lekelerinin yüzeydeki hareketi güneşin atmosferik manyetik alanında enerji depolar. Eğer onlar çok fazla bükülürse manyetik alan kırılır ve çevreye ısı ve ışık yayan güneş patlaması oluşur diyor. 15 Şubat 2011 günü gözlenen parlama Aralık 2006'dan bu yana kaydedilmiş en güçlü ve X sınıfı patlamasıdır. Ortaya çıkan parlak ışığı 5 gün boyunca gözleyen SDO, aktif bölgede oluşan güneş lekelerini buldu. Bu güneş lekelerinin bir kısmı saat yönünde diğer kısmı ters yönde 50-130 derece arasında döndü. Dönen güneş lekeleri ile Güneş atmosferindeki manyetik alana enerji aktarımı en etkin yoldur. Bu aynı zamanda son beş yılda gördüğümüz en büyük parlamaya neden oldu. Buna ek olarak bu beş gün içinde 40'ın üzerinde daha küçük parlamalar da gözlendi."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/son-karar-evren-yaklasik-14-milyar-yil-yasinda/", "text": "Gökbilimciler Şili'nin Atacama Çölündeki gözlemevinden evrendeki en eski ışığa baktılar ve Planck uydusu ile alınan verileri karşılaştırdılar. Sonuç: evren yaklaşık 14 milyar yıl yaşında. Gerek gözlemler gerekse de kozmik geometri sonuçları evrenin 13.77 milyar yıl yaşında olduğunu gösteriyor; buradaki hata payı 40 milyon yıl. Evrendeki en eski ışığa ait yeni gözlemler ile Planck uydusunun 2009-2013 arası gözlem verilerinin birbiriyle örtüştüğü belirlenerek, evrenin standart modelin ileri sürdüğü gibi yaklaşık 14 milyar yaşında olduğu kanıtlanmış oldu. Sonuçlar 30 Aralık'ta Journal of Cosmology and Astroparticle Physics'te yayınlandı. Konuyla ilgili ayrıntılı makale Cornell Üniversitesi sayfasında yayınlandı. 2019'da bir araştırma ekibi Planck ölçümlerine göre evrenin yüz milyonlarca daha genç olması gerektiğini ileri sürmüş ve ölçüm aletlerinden birinde hata olduğunu ya da öne sürülen kuramın değişmesi gerektiğini belirtmişlerdi. Ancak şimdi Atacama Kozmoloji teleskopu verileriyle Planck verilerinin örtüştüğü ve kuramda bir hata olmadığı belirtiliyor. Kuramın yanlış olduğunu iddia eden araştırmacıların bu hesaplamaya ilişkin itirazları ne olacak, merakla bekliyoruz. J"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/son-saturn-sistemi-goruntuleri/", "text": "Satürn'ün zengin dinamikleri Cassini uzay aracı tarafından çekilen bu görüntüde sergileniyor. Burada görülen malzemenin çoğunun, dev gezegenin uyduları ya da halka içinde gömülü durumdaki küçük kayaların halka ile etkileşim halinde olduğunu düşündürüyor. Görüntünün ortasının sağ tarafında halkanın dışında bir tutam parlak madde görülüyor. Bu gözlem parlak geometrik kümenin tozlu malzemeden oluştuğunu gösterir. Görüntü 28 Haziran 2012'de Cassini'nin dar açılı kamerası ile görünür ışık dalga boyunda alındı. Araç bu sırada Satürn'den 763 000 km uzaklıkta, Güneş-Satürn arasındaydı. Görüntü ölçeği piksel başına 4 km'dir. Tetis'in kuzey ve güney kutbu merkez alınarak çekilen görüntülerle Tetis haritası oluşturuldu. Haritalar ilk kez Şubat 2010'da kuzey kutbu ve güney kutbu için ayrı ayrı yayınlandı. Haritaların normal görüntüleri piksel başına 293 km ölçeğindedir. Tetis'in ortalama yarıçapı ise 536,3 km'dir. Tetis'in kuzey kutbu görüntüsünde dikkati çeken Büyük Odysseus Krateri 450 km çapındadır. Güney kutbu görüntüsünde de Büyük Penelope Krateri görülüyor. Titan'ın güney kutbunda dolanan girdap karanlıkta kendini göstermiş. Cassini Satürn'ün en büyük uydusu olan Titan'daki mevsimsel değişimleri anlamak amacıyla güney ve kuzey kutuplarındaki gardapları izliyor. Fırtınanın renkli yakın plan görüntüsü için tıklayınız. Titan 5150 çapındadır. Görüntü 938 nm'deki yakın-kızılötesi dalga boyunda, hassas spekral filtre kullanılarak 31 Ağustos 2012'de dar açılı kamera ile alındı. Araç bu sırada Titan'dan 1,2 milyon km uzaklıktaydı. Görüntü piksel başına 7 km ölçeğindedir. Satürn'ün küçük uydularından Methone burada bir yumurtayı andıran görüntüsüyle belirmiş. Ya da neredeyse köşeleri yuvarlatılmış bir dikdörtgen gibi. Methone gibi küçük uydular genel olarak bir küre şekline sahip değildir. Bu das onların küresel şekle sahip olmaları için yeterli kütle çekime sahip olmadıkları anlamına gelir. Bilimciler bu uyduların şekilleriyle oluşumları arasındaki bağı anlamaya çalışır. Görüntüde göze çarpan yanmış gibi görünen arazi, yaklaşık 2 km çaplı uydunun kuzey kutbunu kapatır. Görüntü 20 Mayıs 2012'de alındı. Araç bu sırada uydudan 4000 km uzaklıktaydı. Satürn'ün muhteşem halkaları ve bu halkaların gölgesinin sergilendiği bu görüntüde kendini göstermeye çalışan km'lik bir uydu var: Mimas. Görüntüye tıklarsanız sol üstte küçük bir parlak nokta gibi görünecektir. Açıkçası Mimas Satürn'ün kuzey ve yarımküresinde beliren fırtınalardan bile çok küçük olduğu anlaşılıyor. Görüntü kızılötesi dalga boyunda Cassini'nin dar açılı kamerasıyla alındığında araç gaz gezegenden 2,4 milyon km uzaklıktaydı. Görüntü ölçeği piksel başına km'dir."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/son-supernovanin-siradisi-kalintilari/", "text": "Gökbilimciler gökadamızda yaklaşık iki yüzyılda bir süpernova yaşandığını düşünüyor. Bilimciler Samanyolu'nda en son 2008 yılında bir süpernova keşfetmişti. Patlama yoğun toz ve gaz içinde saklanmış olmasaydı yüzyıllar öncesinden farkedilirdi. Süpernova Samanyolu merkezine yakın ve Dünya'dan 28.000 ışık yılı uzaklıkta bulunuyor. G1.9+0.3 adlı süpernova kalıntısının alanı Chandra X-ışını Gözlemevi ile 11 güne eşdeğer süreyle gözlenerek yeni verilere ulaşıldı. G1.9+0.3, bir beyaz cücenin yörüngedeki arkadaşından madde çekerek ya da başka bir beyaz cüceyle birleşerek termonükleer patlamasıyla oluştu. İnanılmaz derecede parlak olduğu için kozmik uzaklıkların ölçülmesi için kullanılan bu tür süpernovalar Tip Ia sınıfındadır. Patlama sonrası yıldızdan yüksek hızlarda ayrılan maddenin oluşturduğu süpernova kalıntısı Chandra ve diğer teleskoplar tarafından gözleniyor. Chandra görüntüsünde düşük enerjili X-ışınları kırmızı, orta enerji yeşil ve yüksek enerji mavi renkle ile kendini gösteriyor. Ayrıca Dijital Gökyüzü Tarayıcısı ile elde edilen veri nedeniyle de yıldızlar beyaz renkte görülüyor. 2011 yılında elde edilen yeni Chandra verileri G1.9+0.3 kalıntısının önemli özelliklere sahip olduğunu ortaya koydu. Chandra verileri yüksek X-ışını emisyonunun Senkrotron Işıması etkisiyle, patlama sonucunda son derece hızlı elektronların kalıntıyı genişlettiğini gösteriyor. Tip Ia süpernovasından yayılan bu emisyon -Dünya atmosferinin engellediği- kozmik ışınların kökeniyle ilgili bilgi verir. Bunun dışında X-ışını emisyonunun doğasına ait bazı ipuçları süpernovanın ürettiği unsurlardan gelmektedir. Uzun Chandra gözlemleri yeni ipuçlarının elde edilmesinde önemli pay sahibidir. Tip Ia süpernova kalıntıları eşit yönlere dağılmış yani simetrik görünüm sergiler. Bununla birlikte G1.9+0.3 birçok asimetrik biçime sahiptir. Güçlü X-ışını kükürt, silisyum ve demir gibi elementlerin emisyonu etkisiyle kuzey bölümde son derece asimetrik bir desen verir. Kalıntının bir başka olağanüstü özelliği de derinlerde ve kalıntının merkezinde saatte 6 milyon kilometre hızla başta demir olmak üzere maddeyi iten yıldızı olmasıdır. Yıldızdan dışarı atılan demir diğer hafif elementlerle karışmaktadır. Araştırmacılar süpernova patlamasının en olağandışı özellikleri arasında kalıntıdaki maddenin aşırı hızlı ve düzensiz dağılmasını gösteriyor. Yani patlama aslında çok düzgün olmayan ve alışılmadık kadar enerjik olarak gerçekleşti. Araştırmacılar kuramsal modelleri elde edilen özellikler ile karşılaştırarak patlama mekanizması hakkında ipuçları elde etti. G1.9+0.3 sevilen patlamalardan olan iki farklı aşamada gerçekleşmiş gecikmiş patlamadır. İlk olarak demir ve benzeri elemanları üreten nükleer tepkimeler yavaş yavaş genişleyen dalga cephelerini oluşturur. Bu tepkimeler sonrasında elde edilen enerji yıldızın yoğunluğuna göre çok hızlı hareket eden ön patlama zincierlerinin oluşmasına neden olarak genişlemeye neden olur. Patlamanın son derece asimetrik olması farklı bölgelerdeki genişleme oranları arasında da büyük farklılıkların olması anlamına gelir. Bunlar gelecekte Chandra ve Çok Büyük Dizi 'nin X-ışını ve radyo dalgası gözlemleri ile ölçülebilecek. G1.9+0.3 genç süpernova kalıntısı gökbilimcilere hızla değişen kalıntıya yakın çekim bakmalarına olanak sağlar. Bu değişimlerin çoğu patlama sırasında atılan radyoaktif bozunma ile gerçekleşmektedir. Örneğin büyük miktardaki antimadde, patlama sonrasında kobaltın radyoaktif bozunmasına neden olmalıdır. Radyoaktif bozunmanın demirden kobalta nikele gerçekleşmesi yaklaşık yüz milyon trilyon kilogram kütleli elektronlarla birlikte pozitronun birlikte olması gerektiğini akla getirir. Bu da antimaddenin doğrudan görülebilir imzasının kalması demektir."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/son-teknoloji-urunu-uyarlanabilir-optik-tesisinden-ilk-isik/", "text": "MUSE görüntülerinde dikkat çekici iyileştirmeler sağlandı ESO'nun Çok Büyük Teleskop'undan birini oluşturan Birim Teleskop 4 artık tümüyle bir uyarlanabilir teleskop haline geldi. On yıldan uzun süren bir planlama, inşa ve test sürecinden sonra ilk ışığını MUSE aygıtı ile alan Uyarlanabilir Optik Tesisi gezegenimsi bulutsular ve gökadaların inanılmaz netlikteki görüntülerini kaydetti. AOF ve MUSE birlikteliği şimdiye kadar yer-konuşlu gökbilim için oluşturulan en gelişmiş ve güçlü teknolojik sistemlerden birini oluşturmaktadır. Uyarlamalı Optik Tesisi ilki MUSE olan Birim Teleskop 4 (UT4) üzerindeki aygıtlara uyarlamalı optik sisteminin sağlanmasını içeren ESO'nun Çok Büyük Teleskopu için uzun dönemli bir projedir . Uyarlamalı optik sayesinde Dünya atmosferinin bulanıklaştırma etkisi azaltılarak MUSE ile daha keskin ve öncekine göre iki kat daha kaliteli görüntüler elde edilebilmektedir. MUSE şimdi Evren'de daha sönük nesneleri araştırabilmektedir. Artık hava koşulları mükemmel olmasa da AOF sayesinde gökbilimciler harikulade görüntü kalitesine ulaşabilecekler, diye açıklıyor ESO'da AOF Proje Bilimcisi Harald Kuntschner. Yeni sistemin bir takım testlerinden sonra gökbilimci ve mühendislerden oluşan ekibin ödülü bir dizi dikkat çekici görüntü oldu. Gökbilimciler Kurt takımyıldızındaki gezegenimsi bulutsu IC 4406 ile Yılancı takımyıldızındaki NGC 6369'u gözlemlediler. AOF ile kullanılan MUSE gözlemlerinde görüntülerin netliğinde dikkat çekici iyileştirmeler olduğu gözlendi, IC 4406'da daha önce görülmeyen kabuk yapıları ortaya çıkarıldı . Bu gözlemleri mümkün hale getiren AOF birbiriyle çalışan çok sayıda parçadan meydana gelmektedir. Bunlar arasında Dörtlü Lazer Rehber Yıldız Tesisi (4LGSF) ve UT4'ün şekil değiştirebilen ikincil aynası bulunmaktadir . Gökyüzüne dört adet 22-wattlık lazer ışınları gönderen 4LGSF ile üst atmosferde ışıldayarak yıldızları taklit eden ışık noktaları oluşturulmaktadır. Uyarlamalı optik modülü GALACSI üzerindeki algılayıcılar bu yapay rehber yıldızları kullanarak atmosferik koşulları belirlemektedir. Atmosferik etkilerin üstesinden gelebilmek üzere teleskopun şekil değiştirebilen ikincil aynası üzerinde uygulanacak düzeltmeler için AOF sistemi saniyede bin kez hesaplama yapmaktadır. Özellikle, GALACSI teleskoptan bir kilometreye kadar olan atmosfer tabakasındaki çalkantıları düzeltmektedir. Koşullara bağlı olarak atmosferik çalktantı yülselti ile değişebilmektedir, ancak yapılan çalışmalar atmosferk çalkantının çoğunlukla atmosferin bu yer tabakasında olduğunu göstermiştir. AOF sistemi aslında VLT'yi havada 900 metre daha yükseğe, atmosferin en çalkantılı katının üzerine çıkarmaya eşit, diye açıklıyor AOF Proje Müdürü Robin Arsenault. Önceden, daha kaliteli görüntüler elde etmek istiyorsak daha iyi bir yerleşke bulmamız ya da bir uzay teleskopu kullanmamız gerekiyordu ancak şimdi AOF ile istediğimiz yerde ve çok daha ucuza çok daha kaliteli görüntüler oluşturabiliyoruz! AOF tarafından uygulanan düzeltmeler daha net görüntüler oluşturmak için ışığı yoğunlaştırarak hızlı ve sürekli bir şekilde görüntü kalitesini geliştirerek MUSE'nin daha önceden mümkün olmayan daha sönük yıldızları tespit edebilmesini ve daha ince ayrıntıları çözebilmesini sağlayacak. GALACSI halihazırda geniş bir görüş alanı için düzeltme sağlarken, bu sadece uyarlamalı optiği MUSE için mümkün kılan ilk adımdır. GALACSI'nin ikinci modülü şu anda hazırlanıyor olup ilk ışığını 2018 başlarında alması beklenmektedir. Bu dar-alan modülü herhangi bir yükseklikte gerçekleşen çalkantıyı düzelterek, daha küçük görüş alanındaki gözlemlerin daha yüksek çözünürlükte yapılabilmesini sağlayacaktır. Onaltı yıl önce, devrimsel MUSE aygıtını inşa etmeyi önerdiğimizde, öngörülerimiz oldukça gelişmiş diğer bir sistem olan AOF ile eşleşiyordu, diyor MUSE proje lideri Roland Bacon. Şimdiden oldukça büyük olan MUSE'nin keşif potansiyeli, artık daha da ötesine geçmiş durumda. Hayallerimiz gerçek oluyor. Sistemin temel hedeflerinden biri de oldukça uzun poz süreleri gerektiren uzak Evren'deki sönük nesneleri mümkün olan en iyi görüntü kalitesi ile gözlemektir. ESO MUSE ve GALACSI Proje Bilimcisi Joel Vernet şu yorumda bulunuyor: Özellikle mümkün olan en uzak, en sönük ve en küçük gökadalarla ilgileniyoruz. Halen oluşum halinde olan bu gökadalar, onların nasıl oluştuklarını anlayabilmemiz için çok önemliler. AOF'tan faydalanan tek aygıt MUSE değildir. Yakın gelecekte, GRAAL adı verilen başka bir uyarlamalı optik sistemi şu anda kullanımda olan kırmızı-ötesi aygıtı HAWK-I ile birlikte kullanılarak daha net bir Evren görüntüsü elde edilmesine yardımcı olacak. Sonrasında ise yeni bir aygıt olan ERIS kullanıma sunulacak. ESO bu uyarlamalı optik sistemlerinin geliştirilmesini sağlarken AOF aygıtı da ESO'nun Çok Büyük Teleskopu için bir yol gösterici olacak. diye ekliyor Arsenault. AOF üzerinde çalışmak bizlere bilimciler, mühendisler ve benzer sanayi kurumları paha biçilmez deneyim ve uzmanlık sağladı. Bunu ELT'yi inşa ederken karşılacağımız zorlukların üstesinden gelmek için kullanacağız. Notlar Bir toplam-alan tayfçekeri olan MUSE, gözlenen nesnenin 3-boyutlu bir veri setini üreten güçlü bir aygıttır. Görüntüye ait her piksel nesneden gelen bir ışık tayfına karşılık gelmektedir. Bunun anlamı aygıtın aynı anda nesneye ait binlerce görüntü oluşturması olup, bunların herbiri ışığın farklı dalgaboyunda zengin bir bilgi kaynağıdır. IC 4406 daha önce VLT ile gözlenmiştir (eso9827a). Bir metrenin çok az üzerindeki çapıyla bu şimdiye kadar üretilmiş olan en büyük uyarlamalı optik ayna olup, üretimi için son teknoloji gerekmektedir. UT4 teleskopunun geleneksel ikincil aynasının yerine 2016 yılında monte edilmiştir (ann16078). AOF sisteminin çalışmasını en iyi hale getiren diğer araçlar da üretilmiş olup şu an çalışır haldedirler. Bunlar atmosferi görüntüleyerek çalkantının meydana geldiği yüksekliği belirleyen Gökbilimsel Yerleşke Görüntüleme yazılımı ve diğer teleskopların lazer ışınlarına ya da yapay yıldızlara bakarak gözlemlerini etkilemesini önleyen Lazer Trafik Kontrol Sistemi araçlarıdır. ESO/Türkiye"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/sondalar-basariyla-aya-carptirildi/", "text": "Amerika'nın ilk kadın astronotu Sally K. Ride'in adıyla adlandırılan Ay çarpışması görevi dün gece başarıyla tamamlandı. Ride aynı zamanda bu proje ekibinde yer almaktaydı. Ride geçtiğimiz Temmuz ayında pankreas kanserinden hayatını kaybetmişti. 14 Aralık'ta Ebb ve Flow adlı NASA'nın ikiz sondaları Ay'ın kuzey kutbu yakınındaki bir dağa çarpmak için bir alt yörüngeye yerleştirildi. Sondalar dün gece 00:28'de planlandığı şekilde saniyede 1680 m hızla Ay yüzeyine çarptı. Çarpışma noktası Goldschmidt Krateri'nin kenarında, 2.4 km yüksekliğe sahip kenarıydı. Sondalar görevleri boyunca Ay yüzeyine ait 115 000 görüntü elde etti. Sondalarda 50 dakikalık uçuşa yetecek kadar kalan yakıtla hesaplanan noktaya çarpıp çarpamayacağı da test edilmiş oldu. Bu test gelecek görevler için mühendislerin yakıt miktarını daha doğru bir şekilde hesaplamalarını sağlayacak. Flow bu sırada motorunu 4 dakika 3 saniye, Flow ise 5 dakika 7 saniye süreyle çalıştırabildi. Araçların çarptığı bölgenin ayrıntıları görüntüleri ise birkaç hafta içinde Ay Yörünge Keşif Aracı ile elde edilebilecek. Ebb ve Flow 1 Ocak 2012'de Ay yörüngesine yerleşmişti. Ay çevresinde düşük istifada dolanan sondalar Ay'ın ayrıntılı yüzey haritasını elde etmişti. Elde edilen sonuçlar, Dünya ve diğer karasal gezegenlerin oluşumlarına ait ortaya sürülen kuramların testi için kullanılabilecek. NASA'nın Jet İticileri Laboratuarı'ndan Grail projesi müdürü David Lehman: Bu ikizleri özleyeceğim. Yine de onların bize ilettiği bu verilerin işlenmesi yıllar alacaktır. Lveda Ebb ve Flow, herşey için teşekkürler diyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/sondan-bir-once-pluto/", "text": "Önce bir ışık noktası olarak görüldü. Sonra bulanık bir küreye dönüştü. Şimdi ise yüzeyinde 'balina kuyruğunu' andıran çıkıntısıyla koyu renkte hat da olmak üzere farklı yüzey özellikleri görünmeye başladı. NASA'nın Yeni Ufuklar uzay aracının gün geçtikçe daha güzel görüntüler ilettiği cüce gezegen Pluto'dan bahsediyoruz. Bilim ekibi asıl sevinç ve heyecandan önceki son siyah-beyaz görüntüyü üretti. Görüntü Yeni Ufuklar'ın Uzun Menzilli Keşif Görüntüleyicisi ile elde edildi. Yeni Ufuklar yaklaşık beş milyar km yol aldıktan sonra 14 Temmuz'da Pluto'nun yakınından geçecek ve birçok veriyi dünyaya iletecek. NASA Genel Merkezi'nden Curt Niebur: Pluto'nun jeolojik yapısını görmeye başladık. Özellikle balina kuyruğunu andıran çıkıntıya sahip koyu alan ilgimizin artmasına yetti. Burası yüzeydeki dinamik süreçlerin geçiş alanlarından olabilir diyor. Pluto'nun bu görüntüsü 9 Temmuz 2015'de 5,4 milyon km uzaktan alındı. Fotoğraf piksel başına 27 km çözünürlüğe sahip. Böylece Pluto'nun jeolojik özelliklerinin ilk belirtileri ortaya çıkmaya başladı. Görüntüde ekvator boyunca uzanan grimsi hat ve onun altındaki balina kuyruklu çıkıntıya sahip koyu hat görülüyor. Dokuz buçuk yıldır beklenen an için birkaç gün daha bekleyeceğiz. Daha fazlasına ancak o zaman kavuşacağız. Yeni Ufuklar Pluto'ya en yakın geçişi 14 Temmuz'da gerçekleştirecek. Yaklaşık 90 saniye boyunca cüce gezegenin yüzeyini adeta tarayarak hakkında pek az bilgi sahibi olduğumuz Pluto'nun bilinmeyenlerini açığa çıkaracak. Daha fazlası anlık haberler için https://www.facebook.com/new.horizons1 sayfasını izleyebilirsiniz. 1 Yorum New Horizons, Voyager 1 ve 2 gibi yıldızlar arası uzaya çıkacak tek farkı daha gelişmiş olduğu için veri gönderebilmesi olacak. Bilim adamları da daha çok bununla ilgilenecekler galiba."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/sonraki-buyuk-gunes-firtinasina-hazir-olun/", "text": "Eylül 1859'daki ortalamanın altındaki bir güneş çevrimi* sonrasında yüzyılın en güçlü güneş fırtınalarından biri başladı. Parlamanın olağandışı olaması nedeniyle araştırmacılar bunun nasıl açıklanacağından emin değillerdi. Patlama ile son beş yüz yılın en enerjik protonları elektrik şebekelerine bağlı telgraf ofislerini etkileyerek Küba ve Hawai üzerinde Kuzey ışıklarının oluşmasına neden oldu. Bu tekrarlanırsa ne olur? Yetkililer bu basit soruyu tartışmak üzere Washington'daki Ulusal Basın Kulübü'nde toplandı. NASA Merkezi'nden güneş fizikçisi Lika Guhathakurta: Benzer bir fırtına bizi etkileyebilir. Artık günümüz modern toplumunda akıllı elektrik şebekeleri, GPS ve uydu iletişim sistemleri gibi yüksek teknoloji sistemleri kullanılıyor ve bunlar güneş fırtınalarına karşı korunmasızlar diyor. O ve diğerleri beşinci yılına giren Uzay Havası Kuruluş Formu'na katılıyor. SWEF'in amacı uzay hava bilincini aşılamak ve özellikle acil yapıcı politikalar üreterek toplum üzerindeki bilinci arttırmaktır. Katılımcılar ABD Kongresi, FEMA, enerji şirketleri, Birleşmiş Milletler, NASA, NOAA'dan oluşuyor. Araştırmacılara göre 2011 yılındaki güneş çevrimleri ortalamanın altında kaldı. Ancak 1859 Carrington olayının tecrübesiyle gökbilimciler zayıf çevrimlerin beraberinde güçlü fırtınlara oluşturabileceğini belirtiyor. 1859 yılında yaşanan en kötü olay tropik adalarda bir ya da iki gün süresinde telgrafların çalışmaması olmuştu. 2011 yılında daha ciddi durumlar ortaya çıkabilir. Mühendisler bir haftadan bir aya kadar süre içinde çok uzaklıklara erişen elektrik hatlarındaki transformatörleri tamir etmek için zaman harcayabilir. Uçak ve gemilerin navigasyon sistemleri ile GPS ünitelerine güvenilmeyebilir. Bilgi çağına özgü bankacılık ve mali ağlar ticareti engelleyici bir şekilde çevrimdışı kalabilir. Ulusal Bilimler Akademisi'nin 2008 raporuna göre böylesi büyük bir güneş fırtınası 20 Katrina kasırgası kadar etkili olabilir. Bunun için NASA araştırmacılar politikacıları bu tehdit hakkında uyarmak için çalışıyor. Bunun için güneş çevresinde görev yapan NASA'nın uzay aracı filosu kullanılıyor. Laboratuarda ise istatistikçiler gelen verileri derliyor. Gezegenleri bir saat içinde etkileyecek olan büyük patlamayı ve fırtınanın nereye kadar uzanacağını gösteren bir bilgisayar filmi oluşturuldu. Gezegenler arası tahmin şimdiye kadar görülmemiş bir çalışmadır. Uzay Hava Laboratuarı araştırmacısı Antti Pulkkinen: Uzay hava tahmincisi olarak çalışmak oldukça heyecanlı. Ciddi bir fizik tabanlı uzay hava modellerimizin ortaya çıkması için tahminlerde bulunuyoruz diyor. Bilgisayar modelllerinde bazıları daha da ileri giderek olası bir güneş fırtınasıyla Dünya'ya akan elektirk akım miktarını tahmin etmeye çalışıyor. Bu akımlar en çok güç transformatörlerine zarar verir. Pulkkinen liderliğindeki Güneş Koruyucusu adlı deneysel bir projenin amacı da fırtına sırasında hangi transformatörlerini zarar göreceğini saptamaktır. Birkaç saat gerçekleşebilecek elektrik kesintilerini önlemek için çalışıyoruz diyor Pulkkinen. Başka bir SWEF katılımcısı olan NASA'nın Uzay Operasyonları Müdürlüğü'nden John Allen'da bu uzay etkisinden uzayda çalışan bir astronot kadar kimsenin etkilenmeyeceğine dikkat çekiyor. Astronotlar, Dünya üzerinde çalışan bir endüstriyel işçinin her zaman etkisinde kaldıkları ışınımın dört katı kadar ki bir ışınımın etkisinde kalabilir. Bu da ciddi bir durum demektir. NASA her astronotun aldığı doz miktarını dikkatle izlemektedir. Her fırlatılış, her uzay yürüyüşü ve her güneş patlamasıyla değerler yeniden hesaplanır. Eğer bir astronotun aldığı doz limit değere yaklaşırsa onun istasyondan dışarı çıkmasına izin verilmeyebilir. Bu ve çeşitli yoğun parçacık geçişleri planlanan bazı yürüyüşlerin ertelenmesine neden olabilir. Dip Not: *1859'daki güneş çevrimi (Güneş çevrimi 10) 19. yüzyılın zayıf çevrimlerinden biriydi. Günümüzde süren güneş çevrmi de ortalamanın altındadır. Günümüzdeki Güneş çevrimi 24'deki leke sayısının Güneş çevrimi 10 ile aynı olması bekleniyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/sonunda-bulutlar-belirdi/", "text": "NASA'nın Satürn Sistemi'ni gözetleyen Cassini uzay aracı Titan'ın kuzey hidrokarbon denizleri üzerindeki bulutların hareketini görüntüledi. Atmosferdeki bu hareketlilik yaz fırtınalarının başlangıcını işaret ediyor olabilir. Cassini bu görüntüleri Temmuz ayı sonlarında aldı ve iki gün süren gözlem süresince Ligeia Mare adlı büyük metan denizi üzerindeki bulut sistemi izlendi. Bulutların hareketliliğinden rüzgar hızının saniyede 3 ile 4,5 metre olduğu hesaplandı. 2004 yılında Satürn çevresindeki görevine başlayan Cassini daha önce Titan'ın güney kutbu yakınındaki bulut hareketliliğini gözlemişti. Titan'a bahar gelmesiyle birlikte bu sefer bulut hareketliliği kuzey yarıkürede izlenmeye başladı. 2010 yılından bu yana da Titan atmosferinde küçük bulut hareketliliği gözlenmişti. Araştırmacıların bilgisayar benzetimlerine dayanarak yaptıkları hesaplamalarda sıcaklık değişimiyle birlikte kuzeyde bulut artışı öngörülmüş ancak bu gerçekleşmemişti. Johns Hopkins Üniversitesi Uygulamalı Fizik Laboratuarı'ndan Elizabeth Turtle: Yazın başlangıcını bildiren bulut hareketliliğini görmek için bekledik. Ayrıca bu bulutların denizlerle ilişkisini de görecektik. Şimdi şu akla geliyor: Cassini'nin gördüğü deniz üzerindeki bulutlar deniz nedeniyle mi oluşmuştur? Titan'ın bir yılı Dünya zamanıyla yaklaşık 30 yıl sürer. Titan'daki mevsimsel değişimle birlikte kuzeyinde yaz ve güneyinde kış mevsimi yaşanıyor. Bu değişimi izlemek de Cassini'nin başlıca görevlerindendir."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/sonunda-isiga-da-dugum-attirdilar/", "text": "Sonunda ayakkabı bağlar gibi ışığa da düğüm attırdılar. Lazer ışığında yapılan deney sonrasında düğümler arasında boşluk da oluştu. Lazer, tek ve sıkı odaklanmış ışın gibi görünebilir. Aslında uzayda her noktada elips biçiminde titreşen bir elektromanyetik alandır. Bu da çok yönlü ışığın 'polarize' olması demektir. Bristol ve Birmingham Üniversitesindeki teorik fizikçilerin içinde bulunduğu bir araştırma grubu ışığın uzayda nasıl hareket ettiğini anlamak için yeni bir yol denedi. Işığın sadece tek bir yönde ilerlemesini sağlamaya polarize güneş gözlükleri örnek verilebilir. Gözlüğü gökyüzüne doğru tutarak ve döndürerek farklı yönlerde hareketli ışıkların belirlemesi ve kaybolması nedeniyle koyu ve parlak lekeler ortaya çıkar. Bilim insanları polarize bir lazer ışınını düğümlemek için holografik teknolojiden yararlandı. Grubun başını Prof. Mark Dennis çekiyor. Bir ayakkabı bağcığını ya da kurdelenin nasıl düğümleneceğini biliyoruz. Düğüm teorisi olarak bilinen matematiği bir dalı, düğümleri ve geçişleri sayarak bu düğümleri analiz eder. Ancak konu ışık olunca işler bayağı karışıyor. Burada bir ipin düğümlenmesinden çok ışının hareket ettiği alan ya da alanın bütününü dikkate almak gerekiyor. Matematik açısından ilginç olan düğüm değil, çevresindeki boşluktur. Alanın geometrik ve mekansal özellikleri iyi bilinmelidir diyor Dennis. Düğümlü ışık alanlarının topolojisini incelemek isteyen araştırmacılar polarize olmuş ışıkları polarizasyon tekillikleri adı verilen yapılar oluşturmak üzere kullandılar. 35 yıl önce Bristol'dan Prof. John Nye tarafından keşfedilen polarizasyon tekillikleri, polarizasyon elipsinin dairesel olduğu noktalarda ve çevrelerini saran diğer polarizasyonlarla meydana gelir. Üç boyutta bu tekillikler çizgiler boyunca oluşarak düğümleri meydana çıkartır. Ekip daha önce elde edilen çok daha karmaşık ışık oluşturarak ayrıntılı analiz elde etti. Topolojinin amaçlarından biri verilerin çizgi ve yüzeyler açısından gösterilmesidir. Gerçekte yüzeyler matematiğin öngördüğünden çok daha fazla deliğe sahiptir diyor Dennis. Çalışma optik ve polarizasyon çalışmalarını ileriye götürecek bir adımdır. Böylece karmaşık ışık yapıları aracılığıyla bilgiyi işleyen yeni cihazların oluşturulmasının önü açılabilir."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/sonunda-karadeligin-olay-ufkunun-fotografi-cekildi/", "text": "Son günlerde çok merak edilen açıklama nihayet yapıldı. Herkes, bilimle içli dışlı olanlar ve olmayanlar bile bugünü dört gözle beklediler ve bekledik. Sonuç, evet önemli bir gelişmeydi. Ama bu gelişme için bu kadar merak uyandırmak şart mıydı diye de aklımdan geçmiyor değil. Neyi açıkladılar? Şunu: Bir karadeliğin olay ufku ile onun sınırındaki madde diskinin fotoğrafını çektik, dediler. Eee bunu zaten kuşlar söylemişti. Yani bize haber uçuranlar böyle bir fotoğrafın çekildiğini söylemişlerdi. Biz de bu ön bilgi verildiyse devamında daha neler gelecek diye çooook heyecanlandık. Ancak olmadı. Heyecanımız 'hııı' nidaları arasında boğuldu. Gerçekte bu haber oldukça önemli. Ancak beklentimizi öylesine yüksek tuttuk ki, bu açıklama bizde hüsran duygusu bıraktı. Yani, stratejik hata yapıldı, kanımca. Neyse... Bu yoğun duygu ve hayal kırıklığını bir kenara bırakıp olaya bakalım. Önce karadelikten başlayalım. Karadelikler oldukça yoğun ve bundan dolayı çok büyük kütle çekimleri olan cisimlerdir. Kütle çekimleri öylesine büyüktür ki hiçbir ışıma yapmazlar. Çekimlerine kapılan maddeyi tıpkı bir lavabodan boşalan su gibi çevresine sararak yavaş yavaş sindirirler. Işıma yapmadıklarından dolayı da görülmezler, fotoğrafları çekilemez. Bugüne kadar karadeliklerle ilgili bir haber verdiğimizde kullandığımız görseller bilgisayar ortamlarında oluşturulmuş çizimlerdi. Yani elimizde bir karadeliğin çevresi de dahil olmak üzere gerçek bir fotoğrafımız yoktu. Şimdi ise var. İşte, haberin ya da çalışmanın önemi burada. İlk kez bir gökada merkezinde yatan dev bir karadeliğin çekiminin başladığı olay ufkunun ve buna sınır olan parlak çevresinin fotoğrafı elde edildi. Fotoğraf aslında ışığı 55 milyon yılda ulaşan M87 gökadasının merkezindeki canavarın karartısını gösteriyor. Bu karadelik Güneş kütlesinin 6,5 milyar katı kadar büyük kütleli. Bu kadar uzaktaki gökadanın merkezindeki bir bölgenin fotoğrafını çekmek öyle de kolay değil. Bunun için sekiz farklı teleskop eşzamanlı olarak ve bir bütün gibi davranmaları sağlanarak çalıştırıldı. Başka bir deyişle bu teleskoplardan alınan toplam veri Dünya büyüklüğündeki bir teleskopun alacağı veriyle aynıdır! Kullanılan teleskoplar ise bildiğimiz teleskoplardan değil; çanak anten benzeri antenleri olan radyo teleskoplardan oluşan EHT kısa adlı dizi. Bunlara ek olarak NASA'nın X-ışını dalga boyunda çalışan Chandra teleskopu, Nükleer Spektroskopik Teleskop Dizisi ile Neil Gehrels Swift Gözlemevi'de çalışmaya katkı sağladı. M87 gözlem sırasında gama ışını yayılımını izleyen Fermi teleskopu ile de izlendi. Uzun sözün kısası... Avrupa Güney Gözlemevi ve NASA başta olmak üzere bu çalışmada birçok teleskop ve onlarca astrofizikçi çalıştı. Çıkan ürün ise muhteşem. Bu bilgiden daha fazlası gerekli ise; https://www.nasa.gov/mission_pages/chandra/news/black-hole-image-makes-history ve Arif Solmaz'ın çevirisiyle https://www.eso.org/public/turkey/news/eso1907/ sayfalarına göz atabilirsiniz. 3 Yorumlar evet bende TV lerden izledim ama en iyi açıklamayı siz yapmışsınız.teşekkürler.bu şekilde bir gözlem yapmak mükemmel ötesi birşey.çok heyecan verici bir olay.şu anlama geliyor tüm galaksilerde bir veya iki kara deliğin bulunduğu ortaya çıkarıldığı çalışmalarda gerçeğiyle teyid edildiğidir.artık çok daha iyi gözlemler yapılıp neler ortaya konacak.55 milyon ışık yılında alınan bu görüntü dünya teknolojisinin nereye geldiğinide gösterir.o kara deliğinin güneşden 6.5 milyar katı olduğu düşünülürse muazzam bir olay.selamlar ASTRONOMİ DİYARI. Hocam haber çok güzel emeğinize sağlık fakat aklıma takılan bir soru var. Bizim galaksimizin merkezinde ya da kuğu takımyıldızı gibi bize nispeten yakın kara delikler varken M87 gök adasındaki kara delik neden seçilmiş? Bizim galaksimizdeki kara deliklere kıyasla çok büyük kütleli olduğu için mi? Sorunuzun yanıtını içinde vermişsiniz aslında. Bir nedeni de M87'nin yüzünün tamamen bize dönük olması olabilir."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/sonunda-yasamsal-oksijen-bulundu/", "text": "ESA'nın Herschel Uzay Gözlemevi yakındaki yıldız oluşum bulutu içinde oksijen molekülleri olduğunu keşfetti. Bu, tartışmaya gerek kalmadan kabul edilen ilk oksijen molekülü keşfi, olarak da tarihe geçti. Keşif Avcı yıldız oluşum bölgesinde gerçekleşti. Keşif beraberinde birçok soruyu da getirdi. Atomik oksijenin sıcak bölgelerde olabileceği düşünülmesine karşılık şimdiye kadar ki çalışmalar iki oksijen atomundan oluşan oksijen molekülünü görmeyi başaramamıştı. Daha önce bulunan oksijen miktarı ise beklenenden daha azdı. Oksijen soğuk bulutların arkasında mı saklanıyordu? NASA'nın Milimetre altı Dalga Astronomi Uydusu ve İsveç'in Odin görevi moleküler oksijenin beklenenden daha az olduğunu belirledi. Bir olasılığa göre bunun nedeni oksijen atomlarının uzayda yüzen minik toz taneleri üzerinde donarak su buzuna dönüştüğü şeklinde. Eğer bu olasılık doğruysa moleküler oksijenin buza dönüşmesi için kozmosun sıcak bölgelerinde buharlaşması gerekir. NASA'nın Jet İticileri Laboratuarı'ndan Herschel görevi bilim ekibi üyesi Paul Goldsmith'in başını çektiği bir uluslar arası araştırma ekibi bu problemi çözmek için Hershel'i görevlendirdi. Ekip yıldızların çevresini saran gaz ve toz bulutunun sıcak olması gerektiğini düşünerek Hershel'in HIFI uzak kızılötesi aletini Avcı'ya yöneltti. Aletin üç kızılötesi frekansını kullanan ekip sonuca ulaştı. Araştırma sonucunda gözlem bölgesinde her bir milyon hidrojen molekülüne karşılık bir oksijen molekülü olduğu belirlendi. Bazı oksijen moleküllerinin nerede saklandığını bu açıklıyor. Ama biz büyük miktarda oksijene rastlamadık. Bu konuda evren hala gizemini koruyor diyor Dr. Goldsmith. Oksijen gezegenimizde büyük miktarda ve evrende ise en bol bulunan üçüncü elementtir. Yaşamın oluşumu ve devamı için özel bir yere sahip olan oksijen atmosferde, okyanuslarda ve kayalarda bulunuyor. ESA'nın Herschel görevi bilim insanlarından Göran Pilbratt: Herschel sayesinde moleküler oksijenin varlığını tartışmasız bir şekilde belirledik. Hala yanıtı bilinmeyen birçok soru var ama Herschel ile bu soruların yanıtlarını bulabiliriz diyor. Not: Araştırma ekibi üyeleri içerisinde bizden biri de var: Umut Yıldız. Hollanda'daki Leiden Üniversitesi'ne bağlı Leiden Gözlemevi'nde araştırmalarını yürüten bilim insanımız konuyla ilgili şu bilgiyi veriyor: ''Oksijen molekülleri çok reaktif bir yapıya sahip olduğu için uzayda başıboş dolaşamıyorlar ve hemen başka bir molekülü oluşturmak için reaksiyona geçiyorlar. Bu nedenle tek başına O2'yi bulmak çok uzun zaman aldı. Bu keşif ile bile oksijen moleküllerinin hala beklentilerimizden çok daha az bolluğa sahip olduğu ortaya çıktı.''"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/sphere-genc-yildizlarin-etrafindaki-buyuleyici-diskleri-ortaya-cikardi/", "text": "ESO'nun Çok Büyük teleskopu üzerindeki SPHERE aygıtı ile alınan yeni görüntüler yakın genç yıldızların etrafında bulunan tozlu diskleri şimdiye kadar görülmemiş detaylarıyla gözler önüne serdi. Şekil, boyut ve yapı bakımından tuhaf görünümlere sahip olan disklerin halen oluşmakta olan gezegenleri de etkilediği görüldü. ESO'nun Şili'deki Çok Büyük teleskopu üzerinde bulunan SPHERE aygıtı gökbilimcilerin yakın yıldızların parlak ışığını engelleyerek onları çevreleyen bölgenin daha iyi görüntülerini almalarını sağlıyor. Bu yeni SPHERE görüntü koleksiyonu genç yıldızların etrafında bulunan çeşitli şekillerdeki tozlu disklerin sadece küçük bir örneğidir. Boyut ve şekil bakımından oldukça farklı olan bu disklerin bazıları parlak halkalar, diğerleri karanlık halkalar içermekte olup, bir kısmı ise hamburgerleri andırmaktadır. Ayrıca gökyüzündeki yönlenmelerine bağlı olarak görünüşleri önemli ölçüde farklılaşmaktadır bu yönelimler tam karşıdan görülen dairesel şekilde ya da kenardan görülen dar disklere kadar değişim göstermektedir. SPHERE'in ana görevi doğrudan görüntüleme yöntemi ile yakın yıldızların etrafındaki dev ötegezegenleri keşfetmektir. Ancak aygıt aynı zamanda genç yıldızların etrafındaki disklerin görüntülerini elde etmek için de var olan en iyi araçlardan biridir bu bölgeler aynı zamanda olası gezegen oluşum bölgeleridir. Bu şekildeki disklerin araştırılması, disk özellikleriyle gezegenlerin oluşumu ve varlığı arasındaki bağlantının araştırılmasında oldukça önemlidir. Burada gösterilen çoğu genç yıldız, oldukça genç ve parlaklıkları değişen T Tauri adlı yıldız türlerinin yeni bir araştırmasıyla gözlenmiştir. Bu yıldızların etrafındaki diskler gaz, toz ve öncül-gezegenler içermektedir yani gezegenlerin yapıtaşları ve gezegen sistemlerinin ilk halleri. Bu görüntüler aynı zamanda kendi Güneş Sistemimizin dört milyar yıl önceki erken aşamalarının da neye benzediğini göstermektedir. Burada sunulan görüntülerin çoğu DARTTS-S taramasıyla elde edilmiştir. Hedeflerin Dünya'ya olan ortalama uzaklıkları 230 ila 550 ışık-yılı kadardır. Karşılaştırma için, Samanyolu gökadası ortalama 100 bin ışık yılı genişliğinde olup, bu yıldızların Dünya'ya görece çok yakın olduklarını söyleyebiliriz. Ancak bu uzaklıklarda bile, sönük disklerden yansıyan zayıf ışığı, ev sahibi yıldızlarının parlak ışığından ayırabilmek oldukça zordur. Diğer yeni bir SPHERE gözlemi SHINE ile bulunan GSC 07396-00759 yıldızı etrafındaki kenardan görülen disk keşfidir. Bu kırmızı yıldız bir çoklu sistemin üyesi olup DARTTS-S taramasında da yer almaktadır, ancak aynı yaşta olmalarına rağmen, bu yeni disk, aynı sistemdeki T Tauri yıldızının etrafındaki gaz zengini diskten daha fazla evrimleşmiştir. Böylece aynı yaştaki iki yıldızın etrafındaki disklerin evrimsel zaman ölçeği arasındaki fark gökbilimcilerin çözmek istediği bir bulmaca olarak kalmakta ve bu nedenle diskler ve özellikleri hakkında daha fazla gözlem yapma gereği duymaktadırlar. SPHERE'i kullanan gökbilimciler ayrıca diğer etkileyici görüntüleri, diskin bir gezegenle olan etkileşimini, sistemdeki yörünge hareketlerini ve diskin zamanla evrimini de araştırmak için kullanıyor. SPHERE ile elde edilen yeni sonuçlar, ALMA gibi diğer teleskoplardan alınan verilerle birlikte, genç yıldızlar ve gezegen oluşumu gibi karmaşık süreçlerin nasıl geliştiğini anlamaları konusunda gökbilimcilere devrimsel fikirler sağlıyor. ESO-Türkiye"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/spirit-icin-son-sans/", "text": "Mars gezginlerinden komada olan Spirit için yeni bir umut geçtiğimiz hafta belirdi. Spirit'in olduğu bölge geçtiğimiz hafta maksimum güneş ışığı etkisi altındaydı. Bu da NASA'nın Spirit ile ilgilenen bilim insanlarını ve mühendislerini heyecanlandırmaya yetti. Aracın yeterli enerjiyi topladığını düşünen araştırmacılar hemen iletişime geçmek istediler. Ama sonuç şimdilik olumsuz. Önümüzdeki iki ay içerisinde de araçtan herhangi bir sinyal alınmazsa artık Spirit tamamen unutulup tüm dikkatler ikizi Opportunity üzerine toplanacak. Jet İticileri Laboratuarı'ndan Spirit ve Opportunity John Callas: Spirit ana vericisine ilettiğimiz sinyalleri alıyor ancak artık zaman kaybı yaşadığı için buna yanıt veremiyor diyor. Üç aylık bir görev süresi olan Spirit bilindiği üzere Mars'a 4 Ocak 2004'te indi. Araç birincil görevlerini bu süre içinde yerine getirdi ve beş yıldan fazla zaman boyunca da görevine devam etti. Araçla olan iletişim 22 Mart 2010'da kesildi. Aracın kuma saplanıp hareket yeteneğini yitirdiği bölgeye kış gelince, yeterli güneş alamayacağını düşünen araştırmacılarca uyku moduna alınmıştı. Bu tarihten bu yana araç uyanamadı. Araç bu sırada geçirdiği çetin kış koşullarında elektronik sistemi zarar gördüğü için iletişim kuramıyor olabilir. Tüm bunlara karşılık aracın 8 aydır hareketsiz kaldığı yerde, yeterli güneş enerjisini depolamış olabileceği düşünüldüğünden araçla belirli aralıklarla iletişim kurulmaya çalışıldı. Aracın vericilerinde bir arıza olabileceği düşünülerek yapması istenilen çeşitli komutlar da iletildi. Geçtiğimiz 10 Mart günü bölge en yüksek güneş ışığı enerjisini alınca 15 Mart'tan itibaren tekrar iletişime geçilmeye çalışıldı. Ancak şimdiye kadar bir sonuca ulaşılamadı. Spirit ve Opportunity şimdiye kadar içinde Mars'ın eskiden mikrobiyotik yaşamın başlaması için gerekli olan sulak bir gezegen olduğu ve çok önemli Mars keşiflerini gerçekleştirdi. Opportunity, Spirit'ten üç ay sonra Mars yüzeyine inmişti."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/spirit-kisa-hazirlaniyor/", "text": "Bir süre önce Spirit'i zor günlerin beklediğini yazmıştım. NASA, Spirit'in kışı rahatça geçirmesi için harekete geçti. Spirit'in gömülü olduğu yerden kurtarılması için sorumlu ekip yeni bir kurtarma harekatı başlattı. İlk manevra sonucunda Spirit 6.5 cm geriye hareket ederek gömüşlü olduğu yerden bir nebze de olduğu ayrılabildi. 14 Ocak 2010 tarihinde başlatılan yeni kurtarma planına göre Spirit bulunduğu yerden geriye doğru hareket ettirildi. Bu zamana kadar Spirit'i kurtarmak için son iki aydır, sürekli öne doğru hamleler düşünülmüş ve başarılı sonuç alınamamıştı. Spirit'in Nisan 2009'daki konumuna gelmesi için geri hareket ettirilmeye başlandı. Geriye doğru hareketin başlaması için tekerlerin yeterli çekiş gücüne ulaşması gerekiyordu. Bunu sağlamak için tekerler sağa sola döndürülerek, kumla dolu olan içleri temizlenmeye çalışıldı. Alınan görüntülerde aracın eğimli olan arka tarafa doğru hamle yaptığı görülebiliyor. Aracın arka tekerleri tırmanırken aynı zamanda araç yükselmektedir. Araç bu sırada 3 cm geri doğru hareketlendi ve 1 cm kadar yüksek bir noktaya çıkmayı başardı. Aracın kışı rahatça geçirebilmesi için kuzeye doğru dönmesi gerekiyor. Bu sayede gerekli güneş enerjisini toplayabilecek. İkinci manevra 16 Ocak'ta yaptırıldı. Bu tarihte araç 3.5 cm hareket ettirildi ve bu hareketin sonucunda araç 0.3 cm daha yükseğe çıktı. Araç bu sayede saat yönünün tersine dönerek yönünü kuzeye vermeye başladı. Spirit bu durumda iki ay önce bulunduğu noktaya göre daha güneye gelmiş bulunuyor. Arka tekerler tırmanırken orta tekerlerin de çekiş gücü artıyor. Spirit tüm bunlara karşılık hala olması gereken yerden 3 cm kadar aşağıda bulunuyor. Yani aracın biraz daha tırmanması gerekiyor. 19 Ocak 2010'da araç geriye doğru tekrar hareket ettirildi. Bu hareket sırasında özellikle orta sol teker çalıştırıldı. Aracın kışı sağlıklı bir şekilde geçirmesi için daha fazla kuzeye yönelmesi gerekiyordu. Kurtarma ekibi şimdi iki olası seçenekten hangisinin daha olumlu sonuçlanabileceğini tartışıyor. Bunlardan biri Spirit'in robotik kolunun aracı itmesini sağlamak, diğeri ise sol ön tekerin aracın kurtarmasını sağlamak. Aracın hareketi için birkaç yüz newtonluk kuvvet gerekirken kolun sağlayabileceği kuvvet sadece 30 newton olmaktadır. Bu da aracın hareketi için yetersiz kalmaktadır. Aynı zamanda kolun böylesine bir kurtarma hareketine girişmesi, tamir edilemez arızalara veya parçalanmalara neden olabilir. O zaman geriye orta sol tekerin aracı itmesi seçeneği kalıyor. Tekerin yakınında olabilecek sert bir zemin veya küçük bir taş parçası aracı bulunduğu yerden çıkarmasına yardım edebilir. NASA'nın Mars yüzeyine yolladığı iki gezgininden Spirit, geçtiğimiz yıl 23 Nisan günü çıkmakta olduğu bir kraterin kenarında pudra yoğunluğundaki kuma saplanmıştı. Burada yapılan çabalara karşılık araç daha fazla kuma gömülmüştü. Son iki aydır yoğun bir şekilde aracın bu bölgeden kurtarılması için çaba harcanıyordu. Bu çabalarla birlikte aracın enerjisi de azaldı. Aracın bulunduğu bölgede yakında kış bastıracak ve güneş panelleri yeterli güneş ışiığını alamayacak. Böylesi bir durumda araçla tamamen iletişim kesilebilir. Böylesi bir sonuca razı olmak istemeyen NASA, aracın kış mevsiminde en azından yeterli güneş ışığını toplayabilecek bir konuma getirmek istiyor. Kaynak: NASA/JPL 2 Yorumlar Aslında planlanandan çok daha uzun süredir hizmet veriyorlar. Tahminim bu sorundan ögrenerek çıkacaklardır. Spirit kurtulacaktır. umarım bulunduğu yerden çıkar bu kadar soruna rağmen nasa ekibinin bunu başarması ümidiyle"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/spirit-kurtulabilecek-mi/", "text": "Önümüzdeki pazartesi günü Mars gezginlerinden Spirit için bir kurtulma şansı doğabilecek. 23 Nisan'dan bu yana kuma saplı halde duran aracın tekerlekleri altında sert bir yüzey olmadığından aracın kurtulması için çareler düşünülüyordu. Araç ilk kez kuma saplandığında kurtarmak için hamleler yaptırılmış ancak her hamle sonunda Spirit kuma daha fazla saplanmıştı. En son araç biraz geri hareket ettirilmişti. Aracın ön tekerlerinden biri uzun zamandır arızalı olduğundan kurtulması kolay olmayacak. Araç bu tekerini döndürmeden diğer tekerlere daha fazla güç verilmesi yoluyla sürüklenerek yol alıyordu. Aracın bir ikizi de NASA laboratuvarlarında bulunuyor. Testler için aynı şekilde kuma saplandırılan Dünya Spirit'i üzerinde değişik projeler uygulandı. Bu projeler Spirit üzerinde denenemeyeceğinden dünyadaki ikizi üzerinde çalışılıyor. Spirit'in 6 tekeri bulunuyor. Tekerlerin hepsi yeni kurtarma planına göre geri döndürülerek aracın çıktığı yokuştan geri inmesi sağlanacak. Mühendisler aracı 2010 yılına kadar kurtarmayı hedefliyor. Spirit eğer kurtarılamazsa nisan ayından bu yana yaptığı gibi kaldığı yerden veri yollamaya devam edebilecek. Spirit'in bulunduğu bölgede kükürt oranı çok yüksek. O nedenle de yumuşak bir toprağı var. Bu bilgiyi yine Spirit ölçerek dünyaya iletmişti. Mars gezginleri Spirit ve Opportunity 2004 yılının Ocak ayında Mars yüzeyine indirildi. 90 günlük görev süresi biçilen araçlar 5 yılı aşan süreden beri görevlerinbe devam ediyorlar. Ancak Spirit geçtiğimiz Nisan ayında aşması gereken bir tepeye doğru tırmanırken şanssız bir şekilde yumuşak Mars toprağına saplanmıştı. Kaynak:"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/spirit-ses-ver/", "text": "NASA 22 Mart'tan bu yana ümitle Spirit'in bir sinyalini almak için çaba sarfediyor. Ancak şimdiye kadar Spirit'ten herhangi bir ses duyulmadı. Mars gezginlerinden sorumlu ekip Spirit'in bulunduğu bölgeye kışın gelmesi ve aracın güneş ışını alması için uygun konumda bulunmaması nedeniyle aracı uyku moduna almışlardı. Bu moda araç iletişim başta olmak üzere her türlü hareketini kapatır ve bekleme konumuna geçer. Kasım-Mayıs ayları arasında geçen kış mevsimi sonunda aracın yeterli güneş ışığını toplayarak uyanacağı bekleniyordu. 26 Temmuz'da ekip yeni bir çağrı ile araca seslendiler. Buna göre kendilerini dinlediklerini düşündükleri aracın kendilerine sadece bip sinyali yollamasını istediler. Ekip aracın Mars hava koşulları da düşünüldüğünde birkaç ay içinde bu mesaja yanıt verebileceğini düşünüyor. Tabi mesajı hiç duyamama durumu da göz ardı edilmiyor. Mars Keşif Programı yöneticisi Doug McCuistion: Sevgili gezginimiz Mars'tan bizi telefonla ararsa bir mucize gerçekleşecek. Bu durum daha öbe karşılaşılan zorluklarla aynı değil. Çünkü araç bilinmeyen bir bölgede bulunuyor diyor. Spirit ölçümlere göre -55 C derece dolayında soğuk olan bir bölgede bulunuyor ki bu hiç de iyi bir şey değil. Araç -40 C dereceye dayanabilecek ve çalışabilecek özellikte donanımlıdır. Daha önceki kış koşullarında araç sıcaklığını -40 C derecenin üzerinde tutmayı başarmıştı. Spirit'in pili kış uykusundan uyandığında dünyayla iletişim kurabilecek özelliğe sahiptir. Eğer piller çok fazla güç kaybederse bu durumda Spirit'in zaman kavramı kaybolacaktır. Araç uyandığında çalışmaya devam edebilir ama kolundaki saati geri kalmış birinin çalışması gibi bir çalışmaya tanık olurduk. Bu ise önemlidir. Çünkü araç, günün 4 saatini uyuyarak ve her saatin 20 dakikasını dünyadan gelebilecek mesajları almak için dinleme konumuna geçmek üzere programlandı. Daha önce Spirit'in yeterli, güze ulaşıp dünyaya mesaj yollaması için en uygun tarihin 23 Temmuz olduğu hesaplanmıştı. Bununla birlikte aracın pillerinin Eylül ayı sonu ya da Ekim ayı ortalarına kadar yeterince şarj olmayabileceği de bildiriliyor. Eğer Spirit uyanırsa aletleri ve elektronik devreleri tam bir sağlık kontrolünden geçirilecek. Önceki Mars kışlarındaki verilere dayanarak ekip önümüzdeki iki ayda uzun gündüzler yaşanacağını belirtiyor. Mart 2011'e kadar Spirit'e gelecek güneş ışığı daha da artacak. Bu tarihe kadar eğer araçtan bir sinyal alınmazsa sonraki günlerde aracın sinyal verme olasılığı çok düşük. Cornell Üniversitesi'nden Steve Squyres: Bu hem Spirit hem de bizim için uzun bir bekleme dönemi oldu. Bundan sonra Spirit'i duymasak bile onun bilime katkıları yadsınamaz. Yine de tüm çabamız onu kurtarmak ve bilimsel çalışmalarına devam etmesi yönünde diyor. Spirit ve ikizi olan Opportunity 2004 yılında 3 aylık görev için Mars'a indirilmişti. Araçlar 6 yıldır görevleri başındalar. Opportunity hedefi olan Endavur Krateri'ne doğru yol almayı sürdürürken, Spirit çok şanssız bir şekilde 23 Nisan 2009 günü pudra inceliğindeki bir kum tabakasına saplanmıştı. Araç buradan kurtarılamayınca sabit robot olarak görev yapmaya devam etmesi kararlaştırıldı. Aracın bulunduğu bölgeye kışın gelmesi, güneş ışiığını yeterli alamaması nedeniyle araç uyku moduna geçmişti. Bölgede kışın bittiği günden bu yana Spirit'ten hayattayım sinyali bekleniyor. Kaynak: NASA-JPL"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/spirit-uykuya-daldi/", "text": "NASA'nın Mars robotlarından Ruh aracı, 30 Mart'taki görüşmeye yanıt vermedi. Bu da aracın artık uyku moduna girdiğini gösteriyor. Araç enerjisinin belli değere düşmesiyle uyku moduna girip kendine gerekli olan enerjiyi toplayana kadar suskun kalıyor. NASA'nın Jet İtici Güç Laboratuvarı'ndan Mars ikizleri projesinden sorumlu John Callas, Ruh ile haftalarca iletişim kuramayabiliriz. Ama biz her fırsatta araçtan gelecek bir sinyali bekliyor olacağız diyor. Ruh, bulunduğu bölgeye kış mevsimi geldiğinden, güneş panelleri yeterli güneş ışığını alamıyor. Bu nedenle aracın yeterli enerjiyi toplaması normal zamanlara göre daha uzun sürecek. Hatırlanacağı üzere Ruh'un tekerleri pudra inceliğindeki bir kum yığınına saplanmış ve oradan kurtarılamamıştı. Araç yeterli enerjiyi toplaması için kuzeye doğru döndürülmüştü. Araç bundan sonra sabit bir istasyon gibi görev yapacağı da Ocak ayının başında açıklanmıştı. Ruh, 2004'te Mars yüzeyine inmiş ve üç ay sürmesi öngörülen görevine başlamıştı. Araç 6 yıldır görevinin başında ve yenilenen hedeflerle görevine devam ediyor. Araçla daha önce birkaç kez iletişim kurulmasına karşılık son günlerde gönderilen sinyallere yanıt vermeyen aracın, uyku moduna girdiği sanılıyor. Callas: her şeye rağmen olabilecek en küçük olasılıkları bile göz ardı etmiyoruz. Ancak büyük bir olasılıkla Ruh'un çağrılara yanıt vermemesinin nedeni, aracın güç toplaması için kış uykusuna yatmasıdır diyor. Gelecek haftalarda aracın elektronik devreleri, aracın Mars'ta geçirdiği tüm zamanların en soğuk sıcaklıklarıyla karşılaşacak. Ancak devreler böylesi sıcaklıkların daha düşük değerlerine dahi dayanabilecek şekilde tasarlandığından, bunun elektronik devrelerde bir sorun oluşturacağı sanılmıyor. Kaynak: NASA/JPL 3 Yorumlar valla çok güzelmiş.astronomi diyarını hemen hemen hergün ziyaret ederim ama hiç farkına varmadım....ben şimdi izni olursa şairimizin şiirini facete duvarıma yazıcam... çok güzel bir şiir olmuş sizi saygıyla kutluyorum Uyan Spirit Uyan Marsa yaz geldi yine Spirit uyanmaz Kuma saplandın gönül derde dayanmaz Çağrı yollarım Spirit sinyallerin duyulmaz... Uyan Spirit uyan derin uykudan Fotoğraflar çektim senin elinden Usandim uzayda gurbet elinden Hiç kimse bilmez marsta halimden Uyan Spirit derin uykudan Bunca diyar gezdin bilim için Niye küstün bana elin marsı için Dilerim Allahtan sizlasin için Uyan Spirit uyan derin uykudan"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/spirite-veda-hazirligi/", "text": "NASA'nın uzun süredir görevde bulunan araçları bulunuyor. Gezgin'ler buna verilecek en güzel örnektir. 1970'lerde inşası başlayan araçlarla dış gezegenlerin keşfedilmesi amaçlanıyordu. Şu anda ise bu amacın çok daha ötesine geçen araçlar Dünya'dan 9 milyar km uzaklıkta bulunuyorlar. Bu araçlara Pioneer 10 ve 11, Ulysses, Yıldız tozu-NEXT , Derin Darbe eklenebilir. Hepsi muhteşem bir mühendislik harikası ile yapılan bu tür araçların inşası günümüzde sıradan olmuştur. Başarının zirveye ulaştığı araçlardan birini de selamlamanın zamanı geldi: Tebrikler Spirit. Jet İticileri Laboratuarı'ndan Mars gezginleri projesi yöneticisi John Callas: Son 7 yıl NASA tarihinde alışılmadık ilklere imza attı. Ancak şimdi ona teşekkür ve elveda demenin zamanı sanırım geldi diyor. Spirit'ten son bir yılda sinyal alınamadı. 25 Mayıs 2011'de ekip son bir girişimde daha bulunarak araca bir sinyal daha gönderdi. Sorun Nisan 2009'da aracın pudra inceliğindeki bir kum tabakasına saplanmasıyla başladı. Kum tabakasının üzerindeki sağlam sanılan kabuk kırılınca araç truva atı misali kabuğun altındaki kuma saplandı. Spirit enerji gereksinimi sağladığı güneşi panellerini de uygun açıya bu nedenle çeviremeyince yeterli güneş ışığı alamadı. Bu sorunlara bir de kış mevsiminin başlaması eklenince aracın tüm enerjisinin tükenmemesi için uyku moduna alındı. Spirit'in olduğu yerde sıcaklık Dünya'daki herhangi bir yerde rastlanmayan kadar soğuk 130 C dereceye kadar düştü. Aracın iç elektronik donanımı ve kriştik sistemler için elektrik gerekli olduğundan ve bu gücü sağlayamadığından Spirit uykuya daldı diyor Callas. Ancak NASA araçla yeniden iletişim kurabilmek için tüm seçenekleri denedi. Araçla Derin Uzay Ağı antenleri ve iki Mars yörünge aracıyla bağlantı kurulmasına çalışıldı. Ancak başarısız oldu. Hiç kimse araçta bir hasar olduğunu söyleyemez ancak mühendisler artık uykuya dalan araçla iletişim kurmanın çok zor olduğunu belirtiyor. Spirit sadece üç aylık bir görev için 4 Ocak 2004'te Mars'a indirildi. Araç hızla kendisine yüklenen görevleri başarıyla yerine getirdikten sonra 6 yıl daha ek görevlerde bulundu, yaklaşık 8 km yol kat etti. Birkaç büyük krater keşfetti, binlerce kayayı inceledi, toprağın içindeki mineralleri saptadı, Mars'ın toz fırtınalarının fotoğraflarını yolladı ve gün batımlarını görüntüledi. Mars'ın uydularını gözledi ve ilk kez bir başka gezegende gökyüzünün nasıl göründüğünü iletti. Callas Spirit'in en önemli keşiflerini şu şekilde sıralıyor: 1. Eski sıcak su kaynaklarının kanıtı: Bu Spirit'in bir tekerinin arızalanması sonucu keşfedildi. Aracın sağ ön tekeri göreve başlamasından iki yıl sonra hareket yeteneğini kaybetti ve Spirit bu nedenle hareketi süresince bu tekeri sürüklemek zorunda kaldı. Tekerin sürüklenmesi sonucu toprakta termal sistemler tarafından oluşturduğu bilinen amorf silise rastlandı. Anlaşılan Mars'ta bir zamanlar ışık su ve bunu ısıtan bir enerji vardı. Bu keşfi aslında arızalı tekere borçluyuz. 2. Kalın atmosferin kanıtı tatlı su: Bugün Mars'ta atmosferin çoğu yaşamı destekleyemeyecek kadar ince olduğunu biliyoruz. Komançi kaya çıkıntısında karbon olduğunu bulan Spirit atmosferin her zaman böyle olmadığına ilişkin en sağlam kanıtı da getirmiş oldu. Callas: Spirit toprağın üstündeki suyun hızla buharlaşmasını engelleyen kalın atmosfer varlığının kanıtını karbonatla buldu. Üstelik karbonatın kimyası Mars'taki suyun asidik olmadığını gösteriyor. Yaşam milyarlarca yıl önce burada yeşerebilirdi diyor. 3. Aktif bir su döngüsü: Spirit'in tekerleri sıkıştığı yerde sülfatı ortaya çıkardı. Bu minerallerin bir milyon yıl önce su ile temasının olduğu sonucunu çıkardık diyor Callas. Jeolojik açıdan bu süre çok yakın bir dönemi işaret ettiğinden, Mars'ta su döngüsü olduğu düşünüldü. Bu keşiflerden sadece biri bile 1990'larda büyük başarı olarak kabul edilirdi. Bu arada Spirit'in ikizi Opportunity ise hala görevini sürdürüyor. Sağlığı yerinde. Araç kızıl gezegene indiği 2004 yılından bu yana 30 km yol aldı. Böyle bir durum hayal bile edilemezdi ve araç hizmetinde yeni bir yılı daha bitirebilir diyor Callas. Mars gezmek için tehlikeli bir yerdir. Herhangi bir anda ortaya çıkabilecek bir kum çukuru ya da toz fırtınası Opportunity'nin başını derde sokabilir. Böylesi kaçınılmaz bir durum olduğunda ise Mars üzerinde fazladan görev yapmış Spirit ve Opportunity birer anıt olarak kalacak. 2 Yorumlar Allah bir gün bu uzay ajansı gibi bir kurumu bizim ülkemize de nasip eder inşallah. Artık TÜRK UZAY KURUMU'nun kurmak için ne bekliyoruz aklım almıyor. Aslında uzay ajansımız kuruldu. Yakında da tüm hızıyla çalışmalara başlar: TÜBİTAK Uzay Teknolojileri Araştırma Enstitüsü"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/spiriti-zor-gunler-bekliyor/", "text": "NASA'nın kuma saplı halde hareketsiz kalan robotu Spirit için zor günler yaklaşıyor. Çünkü aracın bulunduğu yere yavaş yavaş kış geliyor. Kışın gelmesi robotun sonunu getirebilir. Spirit Mars yüzeyine 3 Ocak 2004 tarihinde indi. İkizi olan Opportunity ise 24 Ocak 2004'te Mars ile tanıştı. Mars yüzeyini gezerek görev yapacak olan robotlara aslında biçilen ömür üç ay ile belirlenmişti. Ancak robotlar 6 Dünya yılı ya da 3.2 Mars yılı boyunca görevde kaldılar ve hala görevdeler. Bu süre içerisinde robotlar Mars'ın eskiden sulu ve hareketli bir yapısının olduğunu ortaya çıkardılar. Spirit yolu üzerindeki bir kraterin kenarından geçmek üzereyken bölgede bulunan yoğun çok ince kumul bölgede toprağa saplandı. 23 Nisan 2009'da kuma saplanan aracı kurtarmak için birçok kurtarma operasyonları yapıldı; ancak hepsi başarısız oldu. Şimdi robotun bulunduğu bölgeye kış yaklaşıyor ve bu araç için çok tehlikeli. Çünkü aracın güneş panelleri yeterli güneş ışığını alamayabilir ve büyük bir enerji sorunuyla karşılaşılabilir. Aracın kuma saplandıktan sonraki kurtarma girişimlerinin başarısız olmasının en önemli nedeni 2006 yılında sağ ön tekerleğinin arıza yapması ve bu tekerin dönmemesidir. Araç hareketi sırasında bu tekeri sürükleyerek yol alıyordu. Bunun ardından aracın sağ arka tekeri de arıza yaptı. Yapılan son kurtarma çalışmasında araç kuma daha çok saplandı. NASA şu anda tüm enerjisini aracın kurtarılması yönünde yapılabilecek çalışmalara ayırıyor. Spirit şimdiye kadar yeterli enerjiyi güneşten toplayarak tekerleklerini döndürebiliyordu. Ancak Mars'ın güney yarımküresinin kış mevsimine girmesiyle tekerlerini döndürebilecek kadar enerjiyi toplayamayabilir. Güneş ışığı aracın panellerine eğimle düşeceğinden enerji sıkıntısıyla karşı karşıya kalacak. Mayıs ayına kadar kış güneşinin vereceği enerjinin yetersiz kalması bir yana, mevsim nedeniyle bölgede oluşacak rüzgarların etkisiyle aracın panellerinin üzeri tozla kaplanabilir. Eğer bu olasılık gerçekleşirse araç bir daha güneş enerjisini biriktiremeyecek demektir. Spirit'i bulunduğu yerden kurtaramayan NASA, aracın kaldığı yerde de çalışmaya devam etmesini kararlaştırmıştı. Araç çevredeki hava değişimlerini izleyebilir, gezegenin çekirdeğinin yoğunluğu ve bu çekirdeğin katı ya da sıvı olduğu hakkında bilgi edinebilir. Gelelim Opportunity hakkında kısa bilgiye.... Spirit'in ikiz aracı olan Opportunity 2004 yılında gezegende sıvı su olduğunu bildirmişti. Araç iki buçuk yıl süren 11 km çapındaki Viktorya Krateri araştırmasını bitirip şimdi 14 km çaplı Endavur'u incelemeye başlıyor. Araç bu sırada yaklaşık 18 km yol alarak 132 000'den fazla fotoğraf yolladı. Kaynak: NASA-Spirit and Opportunity"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/spitzer-genc-bir-sistem-kesfetti/", "text": "NASA'nın Spitzer Uzay Teleskopu verilerinden hareket eden gökbilimciler 93 günlük arayla yanıp sönen genç bir yıldız sistemi keşfetti. YLW 16A adı verilen sistem büyük bir olasılıkla yıldız oluşum sürecinden kalan madde diski ile çevrili ikisi genç ve üçüncüsü henüz bebek olan üç yıldızdan oluşuyor. Bir hulahup gibi diskin içindeki iki yıldız birbirinin çevresinde dolanıyor. İki yıldızın yörünge çemberi üçüncü yıldızın kütle çekimi nedeniyle bozulmuş gibi görünüyor. Bir tür oyun gibi dönen yıldızların çevresindeki madde diskinin yeni gezegenler ve diğer gök cisimlerini doğuracağına inanılıyor. Spitzer genç yıldızın ısıttığı gaz ve toz diskinden gelen kızılötesi ışığa bakarak diskin içinde boşluk olduğunu gözledi. Buna ek olarak yapılan gözlemler ise Avrupa Güney Gözlemevi'nin Şili'deki Çok Büyük Teleskopu'na takılan NACO aletiyle gerçekleşti. YLW 16A bilinen yanıp sönen yıldız sistemlerinin dördüncüsüdür. Ayrıca sistemin bulunduğu Rho Yılancı yıldız oluşum bölgesinde daha önce de benzer bir sistem keşfedilmişti. Bu da akla yanıp sönen sistemlerden daha çok olduğunu getiriyor. Bozuk disk içindeki yanıp sönen yıldız sistemlerinin gözlemi aynı zamanda gezegen oluşumları hakkında da fikir vermektedir. Çift yıldızlı sistemdeki gezegenler bir ya da iki yıldızlı yörüngeye sahip olabilir. Star Wars filmindeki Tatooine gezegeninin iki yıldızı olduğundan çift günbatımı gerçekleşmekteydi. Gökbilimciler yanıp sönen yıldız sistemlerinden gelen ışıkla diski oluşturan maddeyi ve gezegen oluşumlarını izleyebiliyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/spitzer-gozuyle-halter-bulutsusu/", "text": "Bu bir göz muayenesi olsaydı bunu bir papyona ya da bir kelebeğe benzetebilirdiniz. Muhtemelen bir gökbilimci ise bunun bir ölmekte olan bir yıldızın çevreye yaydığı kalıntı olduğunu söyleyecektir. NASA'nın Spitzer Uzay Teleskopu'nun elde ettiği bu kızılötesi görüntü ölen bir yıldızdan sonra ortaya çıkan beyaz cüce ve çevreye yayılan maddenin oluşturduğu bir gezegenimsi bulutsuya ait. Bulutsu aynı zamanda görünür ışık altında da görülür ve Halter (M27, Dumbbell) Bulutsusu olarak adlandırılır. Harvard Smithsonian Astrofizik Merkezi'nden Dr. Joseph Hora: Halter'in görünür ışık görüntüleri ile Spitzer'in görüntülerinin birbirinin hayli farklı olduğunu görüyoruz diyor. Spitzer görüntüsünde bulutsunun ortasındaki yeşil renkteki parıltı, merkezdeki beyaz cücenin çevredeki gaz atomlarını morötesi ışıma ile ısıtmasından dolayı ortaya çıktığı düşünülüyor. Bulutsunun merkezi çevresindeki yoğunluk ve kenarlardaki hızlı kırmızı renkli gazın dağılımı da dikkat çekiyor. Gökbilimciler bunun ağır elementlerin izleriyle karışmış hidrojen gazı moleküllerinden oluştuğunu düşünüyor. Bu moleküller, beyaz cücenin morötesi ışık altında parçalanmış olmasına karşılık yeni yıldızların oluşması için yıldızlararası gaz bulutlarına karışmaktadır."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/spitzer-gozuyle-samanyolunun-merkezi/", "text": "Samanyolu Gökadamızın bu yeni görüntüsü Spitzer Uzay Teleskopu ile elde edildi. Görüntüde gökadamızın merkezinin çevresi kızarmış bir şekilde parlıyor. Spitzer 2008'de buna benzer bir görüntüyü elde etmişti. Şimdi ise o görüntüye göre daha dolu daha farklı bir Samanyolu görüyoruz. Görünür ışık altında Samanyolu'nun merkezi bölgesini görmek mümkün değildir. Bu bölgeyi ancak kızılötesi ışımaya duyarlı teleskoplarla görebiliriz. Görüntüde sayısız yıldızın oluşturduğu mavimsi sis, merkeze yaklaştıkça daha fazla parlıyor görünüyor. Yeşil yapılar ise karbonca zengin polisiklik aromatik hidrokarbonlar adı verilen ve gökadanın çekirdeği çevresinde dolanan toz moleküllerinden oluşmuştur. Sarı-kırmızı lekeler ise ısı aldığı için parlayan ılık toz yapılarıdır. Polisiklik aromatik hidrokarbonlar ve toz genç yıldızlar ve hareketli gökada merkeziyle doğrudan ilgilidir. Bu yapıların yeni yıldızlar oluşturması için gaza karışması gerekir. Görüntünün merkezindeki parlak beyaz alan ise gökadamızın merkezindeki yıldız kümesidir. Dünya'dan 26 000 ışık yılı uzaklıkta bulunan bölgede binlerce yıldız olmasına karşılık, uzaklıktan dolayı, Spitzer görüntüsünde bulanık parlak bir leke şeklinde görülüyor. Gökbilimciler bu yıldızların gökada merkezindeki büyük karadelik çevresinde dolandığını belirledi. Spitzer'in iki kızılötesi kamerasıyla elde edilen görüntü üç farklı renge sahiptir. 3,6 mikron ışıkla mavi ve 8 mikron ışıkla yeşil renk elde edildi. Kırmızı renk ise Spitzer'in çokluband görüntüleme fotometresiyle 24 mikronluk ışıkla elde edildi."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/spitzer-hubble-sabitini-test-etti/", "text": "Spitzer Uzay Teleskopu verileriyle yola çıkan gökbilimciler evrenin genişleme hızı olarak bilinen Hubble sabiti için en hassas ölçümü gerçekleştirdi. İlk olarak 1920'lerde Edwin P. Hubble tarafından ortaya atılan Hubble sabiti, evrenin 13,7 milyar yıl önce Büyük Patlama sonucunda oluştuğunun bir kanıtıdır. 1990'ların sonlarına doğru ise gökbilimcileri şaşırtan bir keşif daha gerçekleşti: evrenin genişleme hızındaki değişim zamanla artıyordu. Genişleme miktarının belirlenmesi evrenin yaşı ve büyüklüğünü anlamak için kullanıldığından çok önemlidir. Görünür ışık altında çalışan Hubble Uzay Teleskopu'nun tersine Spitzer Uzay Teleskopu kızılötesi dalga boyunda çalışır. Hubble Teleskopu gibi üç etkenin altında yapılan çalışma kozmolojik ölçümlerdeki belirsizliği yüzde 3'e kadar düşürür. Hubble sabiti için yeni değer megaparsek başına saniyede 74,3 artı-eksi 2,1 km'dir. Bir megaparsek yaklaşık 3 milyon ışık yılıdır. NASA'nın Jet İticileri Laboratuarı'ndan 30 yıl önce aracın tasarım aşamasından bu yana görevde olan Michael Werner: Spitzer gücünün ötesinde iş yapıyor. Spitzer daha önce de bizi ötegezegen keşifleriyle şaşırtmıştı. Teleskop, önümüzdeki yıllarda da özel yeteneğiyle yeni keşiflere imza atacağını umduğumuz bir araç haline geldi diyor. Buna ek olarak evrenin en büyük gizemlerinden biri olan karanlık enerji ölçümleri de NASA'nın Wilkonson Mikrodalga Anizotropi Sondası verileriyle birleştirilmiştir. Karanlık enerjinin evreni bir kumaş gibi germek isteyen kütle çekimine karşı koyduğu düşünülmektedir. Bu keşif beraberinde 2011 Fizik Nobel Ödülü'nü de getirmişti. Carnegie Bilim Enstitüsü Gözlemevi'nden Wendy Freedman Bu büyük bir bilmece. Kozmolojinin temel problemlerini Spitzer yardımıyla çözmeye çalışıyoruz. Hem evrenin genişlemesini hem de karanlık enerji miktarını ortaya çıkarmak daha önce Hubble ile yapılıyordu diyor. NASA'nın Washington'daki Genel Merkezi'nden Glenn Wahlgren ise, değişken yıldızların daha iyi izlenebilmesi amacıyla tozun arkasını görebilen Spitzer'in, tıpkı Hubble gibi Sefeid türü yıldızları gözlediğini belirtiyor. Bu zonklayan yıldızlar gökbilimcilerin kozmik uzaklık merdiveni dediği kavramın hayati bir basamağıdır. Bunların kümesinin bizden hangi hızla uzaklaşarak hareket ettiğinin belirlenmesi evrenin genişleme hızının oranını ortaya koyar diyor Wahlgren. Sefeidler yardımıyla Dünya'dan çok uzak olan noktaların hesabı yapılabilir. 1908 yılında Henrietta Leavitt bu yıldızların büyüklükleriyle parlaklık değişimlerinin orantılı olduğunu keşfetmişti. Bunun neden önemli olduğunu anlamak için elinde bir mum taşıyan birinin sizden uzakta yürüdüğünü düşünün. Kişi uzakta olduğundan mum ışığı soluk olacaktır. Onun görünür parlaklığı uzaklığı ortaya çıkarır. Aynı örnek evrendeki Sefeid türü yıldızlar için de geçerlidir. Uzaktaki yıldızların parlaklığını yakındakilerle karşılaştıran gökbilimciler böylece uzaklık hesabı yapabiliyor. Spitzer, Samanyolu'nda 10 ve komşu gökada Büyük Macellan Bulutu'nda 80 Sefeid yıldızı gözledi. Onları göstermeyen tozun arkasını görme yeteneği sayesinde yıldızların görünür parlaklıklarıyla hassas ölçümler elde edildi. Böylece evrenin genişleme hızının tahminine yönelik yeni bir çalışma ortaya çıktı. Freedman: Sadece on yıl önce aynı cümlede 'kesinlik' ve 'kozmoloji' kelimeleri kullanılamazdı ve evrenin yaşı ve büyüklüğü hakkında bildiklerimiz sınırlıydı. Şimdi ise sadece yüzde birkaç yanılma payıyla bunları söyleyebiliyoruz. Bu olağanüstü diyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/spitzer-ilk-nesnelerden-yayilan-isimayi-buldu/", "text": "Evrenin ilk nesnelerinin yaydığı soluk ve hafif kızılımsı ışıma NASA'nın Spitzer Uzay Teleskopu ile tespit edilmiş olabilir. Bu nesneler büyük kütleli yıldızlar veya obur karadelikler olabilir. Ayrı ayrı görülemeyecek kadar uzakta olan bu nesneler şimdi Spitzer'in kızılötesi görüş yeteneği ile son derece inandırıcı kanıtlar eşliğinde görüldü. Goddard Uzay Uçuş Merkezi'nden Alexander Sasha Kashlinsky: Yakın evrenden gelen bu ışığı oluşturan gizemli kaynakları henüz ayırd edemiyoruz ancak şimdi eski bir döneme ait anlık görüntüyü elde etmiş olabiliriz. Spitzer bu nesnelerin nerede olduğunu haritaya döküp gelecekte James Webb Teleskopu için ön veriler hazırlamaktadır diyor. Spitzer ilk kez 2005 yılında kozmik kızılötesi arka alan ışıması olarak bilinen ışığa ait ilk ipuçlarını yakaladı ve ardından 2007'de daha hassas ölçümler gerçekleştirdi. Gökyüzünü parçalara bölen Kashlinsky ve ekibi her biri 400 saati bulan gözlemler ile gökyüzünün iki büyük parçasını Spitzer ile gözlediler. Ekip daha sonra dikkatle görüntülerde bilinen tüm yıldız ve gökadaları işaretleyerek çıkardılar. Bunun sonucunda gökyüzünde koca bir siyah boşluk görmeleri gerekirken kozmik kızılöesi arka alan ışımasını işaret eden soluk ışık kalıpları buldular. Gözlenen bu desenler uzak kümelenmiş nesnelerden ışığın yoluyla uyumludur. Bu ise Los Angeles'tan fırlatılan havai fişeklerin izlerini New York'tan bulmaya benzer. Bunun için öncelikle iki şehrin gökyüzüne yayılan ışığını temizlemek gerekir. Sonuçta elde havai fişeklerin oluşturduğu bulanık ve soluk ve ışık kalacaktır. Evrenin ilk havai fişeklerinin izlerini arıyoruz. Biz bu kaynakların yaydığı kıvılcımlara bakarak onların nükleer yakıtların ne şiddette yaktığını öğrenmek istiyoruz diyor Kashlinsky. Evrenin oluşumunu sağlayan Büyük Patlama günümüzden yaklaşık 13.7 milyar yıl önce oluştu. Zamanla soğuyan yapı patlamadan yaklaşık 500 milyon yıl sonra ilk yıldızları, gökadaları ve karadelikleri oluşturmaya başladı. Gökbilimcilere göre bu ilk nesnelerden yayılan ışıma Spitzer'e varana kadar milyarlarca yıl boyunca evrende gezmiş olmalıdır. Görünür bölge ile morötesi bölgede bulunan ışıma evrenin genişlemesine bağlı olarak Spitzer tarafından daha uzun dalga boyuna sahip kızılötesinde görüldü. Elbette bu tespit oldukça zor bir işti. Eski model bir televizyonun yaydığı görüntüde küçük bir parçaya bakarak geniş görüntüyü tahmin etmeye çalışmak gibi. Küçük parçanın vereceği bilgi çok kısıtlı ve oldukça da bozuk olacağından görüntünün tamamını ortaya çıkarmak zor olurdu. Bunun için görüntünün diğer kısımlarını da ortaya çıkarmak gerekecektir. Aynı şekilde Spitzer'i kullanan gökbilimciler gökyüzündeki kozmik arka alan ışımasının ilk kanıtlarını elde edebilmek için araştırmalarını arttırmak zorunda kaldılar. Arşatırmacılar daha fazla bilgiye ulaşabilmek için gökyüzünün daha fazla parçasını incelemeyi umuyor. NASA Genel Merkezi'nden Spitzer Programı bilim insanlarından Glenn Wahlgren: James Webb'in inşa edilmesinin nedenlerinden biri de bu. Spitzer'le elde edemediğimiz yıldızların ilk ışık yaymaya başladığı dönemin ayrıntılarını James Webb yardımıyla bulacağız diyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/spitzer-saturn-cevresinde-dev-bir-halka-buldu/", "text": "|Süper dev halka ve halkanın başındaki Phoebe ile ortasındaki Iapetus uydusu. Uydu görüntüleri Cassini tarafından alınmıştır. NASA'nın Spitzer Uzay Teleskobu Satürn çevresinde dev bir halka olduğunu ortaya çıkardı. Yeni halka Satürn sistemi yörüngesine göre 27 derecelik eğime sahip. Halkanın iç kısmı gezegenden 6 milyon km ve dış kısmı 12 milyon km uzaklıkta. Satürn'ün en uzaktaki uydusu Phoebe bu halkadaki maddeyle oluşmuş olabileceği tartışılıyor. |Dev halka ve halkaya göre nokta kadar görünen dev Satürn gezegeni. Bu temsili resimde gösterilen halka normal teleskoplarla güneş ışığını yeterince yansıtmadığı için görülemiyor. Fotoğrafın merkezine yakın yerdeki Satürn görüntüsü ise Hawai'deki Keck Teleskobundan alınmış. Satürn'ün yeni oldukça kalın halkasının dikey yüksekliği gezegenin çapının 20 katı büyüklüğünde ve toplamı 1 milyar Dünya kadar olan ince ve hassas toz ve buz dizilerinden oluşmuş. Süper boyutlu halka eğer görünür ışıkta görüntü veren teleskoplarla Dünya'dan görülebilseydi Satürn çevresinde iki dolunay büyüklüğünde bir yapı olarak görülebilecekti. Spitzer 2003 yılında Dünya'dan 107 milyon km uzaklıktaki Güneş çevresinde dolanacağı yörüngesine oturtulmuştu. Teleskop kızılötesi gözlemleri yapabilmesi için mutlak sıfır sıcaklığında yani 0 K (-273 C) derece sıcaklığında tutulması gerekiyor. Ancak bu sayede çok önemli ayrıntılar elde edilebiliyor. Yapılan keşif Satürn uyduları hakkındaki bilmecelere yanıt verebilecek kadar önemli. Halka Phoebe uydusundan başlıyor ve Iapetus uydusunu tam ortasında barındırıyor. |Dev halka ve Satürn'ün büyüklüklerinin karşılaştığı bu resimde, halkanın çapı 300 Satürn kadardır. Halkanın içinde simgeleştirilmiş nokta dev Satürn'dür. Resmin sol üst kısmındaki gerçek Satürn görüntüsü Hubble Teleskobundan alınmıştır. Satürn çevresinde dolanan Cassini Uzay aracına adını veren Giovanni Cassini 1673'de Iapetus'u keşfetmişti. Tenis topuna benzeyen yapısıyla Iapetus, süper boyutlu halkanın içinde yeralıyor. Keşfedilen halka ve bu halkadaki Iapetus, Satürn çevresindeki bilinen uydulara göre ters yönde dönüyor. Gökbilimciler bu iki uydunun süper boyutlu halka ile gezegen arasında bir bağlantı oluşturduğunu düşünüyorlar. Kaynak: Spitzer"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/spitzer-uzak-yildizdaki-carpismalara-bakiyor/", "text": "NASA'nın Spitzer Uzay Teleskopu genç bir yıldızın çevresinde muhtemelen büyük asteroitlerin parçalanmasına tanıklık ediyor. Büyük asteroitler arasındaki çarpışma sonucunda oluşan patlamalar yeni gezegen oluşumlarına neden olabilir. Araştırmacılar NGC 2547-ID8 adlı yıldızın Ağustos 2012 ile Ocak 2013 tarihleri arasındaki verileri inceleyerek bölgedeki toz miktarında artış olduğunu belirledi. Makalenin başyazarı Arizona'daki Tuscon Üniversitesi'nin lisansüstü öğrencisi Huan Meng: Biz iki büyük asteroitin çarpıştıktan sonra oluşan buzlu parçaların yavaşça yıldızdan uzaklaştığını ve bu sırada başka parçalarla çarpışıp gittikçe küçülüp nihayet bir toz bulutuna döndüğünü düşünüyoruz diyor. Asteroit çarpışmalarının oluşturduğu toz ilk kez Spitzer ile gözlendi ve bulutun yeni gezegen sistemleri oluşturabileceği düşünüldü. Bu bilgi bizimki gibi karasal gezegenlerin oluşma süreciyle ilgili gerekli ipuçlarını barındırmaktadır. Karasal gezegenler yıldızın çevresindeki tozlu alanlar içerisinde oluşur. Tozlu kümeler birleşerek asteroitleri ve bunlarda birleşerek daha büyükleri ve sonunda ön-gezegeni oluştururlar. Yaklaşık 100 milyon yıl sonra ise karasal gezegen artık olgunlaşmıştır. Uydumuz olan Ay'ın Dünya'nın erken döneminde Mars büyüklüğünde bir gezegenle çarpışması sonrasında oluştuğu düşünülmektedir. Spitzer'in kızılötesi gözleriyle gözlediği NGC 2547-ID8 tozlu yıldızı 35 milyon yaşında olup Vela takımyıldızı yönünde ve 1200 ışık yılı uzağımızdadır. Önceki gözlemlerde yıldızın çevresinde asteroit çarpışmalarından oluştuğu düşünülen toza rastlanmıştı. Bu ise karasal bir gezegenin oluşması için gerekli ilk şartın sağlanması demekti. Spitzer Mayıs 2012'den itibaren düzenli olarak yıldızı izledi. 5 ay sonra alınan verilerin incelenmesi ise araştırmacıları oldukça şaşırttı. Çalışma ekibinden Arizona Üniversitesi'nden Kate Su: Buluttaki iri taneler yok oluyor ve enkaz diski gittikçe değişiyordu. Zaten böyle olmasaydı değişimi fark etmemiz olanaksız olurdu. Spitzer aylar hatta yıllar boyunca kızılötesi ışıktaki küçük değişimleri gözleyebilecek en iyi teleskoptur diyor. Yıldızın yörüngesinde karasal gezegen oluşturabilecek alanda dolanan tozlu disk şimdilerde çok daha kalınlaştı. Elbette böyle bir toz bulutu içinde muhtemel bir gezegen oluşumunu görmek için uygun açıdan bakmak gerekiyor. Baktığınız yerde gezegen oluşuyorsa toz kalınlığı fazlaysa daha fazla sinyal alınır. Daha az yoğun olan yerlerde ya da olası gezegenin uzağındaki kuyruk benzeri yapılara bakıyor iseniz alınan kızılötesi ışıma çok daha azdır. Bu nedenle çarpışma süreçleri ve sonuçlarını içeren veriler büyük bir dikkatle inceleniyor. Arizona Üniversitesi'nden George Rieke: Karasal bir gezegen oluşumunu izliyor olabiliriz. Bu ise gerçek bir oluşma sürecini incelemek için eşsiz bir fırsat demek diyor. Ekip Spitzer gözlemlerine devam ediyor. Bu gözlemler yıldızların çevresinde bu gibi olayların ne sıklıkla oluştuğunu gösterebilir. Kimbilir, Spitzer belki başka çarpışmalara da rastlayabilir."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/spitzer-veda-ederken-webbe-goz-kirpiyor/", "text": "NASA'nın Spitzer teleskopu 16 yılı aşan görevini 30 Ocak'ta bitiriyor. Teleskop Güneş Sistemi dışındaki gezegenlerden evrenin başlangıcında ortaya çıkan gökadalara kadar birçok alanda keşif yaptı. Spitzer'in yerini ise 2021'de James Webb teleskobu alacak. Spitzer ve Webb teleskopları insan gözünün algılayamadığı kırmızı ötesi ışığı görecek yetenektedir. Dokuz altın kaplamadan oluşan dev berilyum aynası ile Webb teleskobu Spitzer'den 1000 kat daha güçlüdür. Bu özellikleriyle Spitzer'in bilim verilerini daha ileri götürecek. Bir yandan gezegenlerin atmosfer özelliklerini araştırırken diğer yandan Büyük Patlamadan sonra oluşmuş gökadaların sayısını arttıracak. Keşiflerinin yanında Spitzer, Webb'in ne tür bir donanımla çalışması gerektiğine de işaret ediyor. Kırmızı ötesi ışığı yüksek hassasiyetle almak için teleskop oldukça soğuk olmalıdır. Büyük bir teleskopun soğutulmasının nasıl yapılması gerektiğinin ipuçları ise Spitzer'den geliyor. Spitzer'in verilerine dayanılarak 8700'den fazla bilimsel makale yayınlanması çeşitli disiplinlerde çalışan bilim insanlarına muazzam kaynak oluşturmuştur. Bu sonuçlar daha güçlü teleskop yapılması için itici güç oldu. Webb'in özellikle üzerinde duracağı başlıca Spitzer keşiflerinden bazıları: Ötegezegen Spitzer'in bu alanda öne çıkan keşfi TRAPPIST-1 adlı küçük ve sönük bir yıldızın çevresinde yedi karasal gezegeni bulmasıydı. TRAPPIST-1 sistemi, üzerinde en fazla çalışılan gezegen sistemlerinden biridir. Ama bu sistem hakkında daha öğrenilecek çok şey var. Dördüncü gezegen olan TRAPPIST-1e özellikle dikkatleri çekmektedir. Çünkü gezegen Yer ile benzer yoğunluğa ve kütleye sahiptir. Ayrıca yaşam için gerekli olan yeterli yıldız ışığını almakta olup sıvı su için uygun sıcaklığa sahiptir. Webb ile bu gezegenin bir atmosferinin olup olmadığı, eğer varsa bileşiminin ne olduğu anlaşılabilecektir. Karbondioksit ve benzeri moleküllerin varlığı bir gezegenin sıvı suya ve diğer yaşam koşullarına sahip olup olamayacağı açısından önemlidir. Webb ile atmosferde su izi taranabilecek. Ayrıca yıldızına en yakın konumda dolanan TRAPPIST-1b'den yayılan ısıyı gözleyecek. Spitzer'in incelediği diğer bir gezegen Wasp-18b'dir. Jüpiter'in 10 kat fazla kütlesine sahip gezegen yıldızına çok yakın konumda olduğundan yüzey sıcaklığı 2650 Santigrat derecedir. Boyutu nedeniyle sıcak Jüpiter sınıfındadır. Gökbilimciler 2017'de Spitzer ve Hubble'ın verilerini kullanarak gezegenin üst atmosferinde çok fazla karbon monoksit ve az miktarda su buharı olduğunu belirledi. Gezegen yıldızına çok yakın olduğundan parçalanma riski altındadır ve milyonlarca yıl hayatta kalamayabilir. Gökbilimciler, Webb teleskopu ile bu gezegenin atmosferinde gerçekleşen olaylara yakından bakarak sıcak Jüpiterleri daha yakından tanıyabilecek. Spitzer aynı zamanda ötegezegenler için benzersiz hava durumu raporlarını da verdi. 2007 yılında Sıcak Jüpiter HD 189733b gezegenindeki sıcaklık değişimlerini, bulutları göstererek yüzeyinin kabaca haritasını çıkardı. 2016'da da muhtemelen lavlarla kaplı 55 Cancri e'nin iklim modellerini de belirledi. Spitzer'in bu haritaları gökbilimcilere bu gezegenlere Webb ile daha dikkatli bakmaları yönünde öğüt verdi. Diğer Aykırı Cisimler Spitzer kahverengi cücelerin tanımlanması ve yapılarının anlaşılması yönünde de önemli adımlar attı. Kahverengi cüceler gezegenlerden daha büyük, ancak bir yıldızdan daha küçük kütlelidir. Kütlelerinin yeterli olmaması nedeniyle çekirdeklerinde füzyon tepkimesini başlatamazlar. Spitzer bu cisimlerin atmosferlerine bakarak buradaki bulutların nasıl hareket ettiğini ve nasıl şekil değiştirdiklerini gözledi. Webb ile kahverengi cücelerin atmosferleri ile dinamikleri daha iyi anlaşılacak. Kırmızı ötesi ışık gaz ve toz disklerinin ardında saklanan cisimleri görmek için idealdir. Spitzer böylesi yıldız disklerine bakarak Güneş Sisteminin nasıl oluştuğunu anlamaya çalıştı. Genç yıldızların çevresindeki parçacıkların küçük gezegensel cisimlerin çekirdeklerini oluşturmaya başladığını ve bazı disklerin sistemimizde kuyruklu yıldızlardakine benzer materyallere sahip olduğunu fark etti. Webb aynı disklere bakarak buradaki süreç hakkında daha ayrıntılı bilgi edinebilir. Gökadaların Besinleri Uzaktaki cisimlerden gelen ışığın dalga boyu evren genişlediği için uzar. Bu olaya kırmızıya kayma denir. Bu da, erken evrende oluşmuş cisimlerden yayılan ışığın kırmızı ötesinde görüleceği anlamına gelir. Kırmızı ötesi bölgede gözlem yapan teleskoplar evrenin geçmişinde neler olup bittiğini gösterebileceği için oldukça önemlidir. Yüz milyarlarca gökadayı keşfetmek şu an olanaksızdır. Spitzer ile evrenin farklı zaman dilimlerinde oluşmuş, bildiğimiz en uzak gökadaların bazılarının katalogları yapıldı. Webb ile çok daha ayrıntılı ve fazla sayıda gökada bulunabilecektir. Örneğin Spitzer, Hubble ile birlikte yeni ölçülen en uzak gökada olan GN-z11 adlı gökadanın görüntüsünü aldı. Evren sadece 400 milyon yaşındayken, şu anki büyüklüğünün %10'undan daha küçük ve %3'ü yaştayken oluşmuş bir kalıntı gökadadır. Webb ile bilinenden çok uzak noktalara bakarak antik cisimlerle ilgili kafalardaki bir yığın soruya yanıt bulunabilir: İçlerindeki yıldız sayısı çok mu az mı? Ne kadar gaz depoları var? Merkezlerinde karadelikler var mı, eğer varsa bunlar yıldızlarla etkileşime giriyor mu? Belki de buradaki en önemli soru, yumurta-tavuk ilişkisi gibi, önce karadelikler mi yoksa gökadalar mı oluştu? Spitzer ile parlak kırmızı ötesi gökada ya da LIRG sınıfındaki gizemli gökadalara da baktı. Bu tip gökadalar normal bir gökadaya göre saniyede on ile yüzlerce kat daha fazla enerji yayar. Üstelik bu enerjinin çoğu kırmızı öte bölgededir. Bilim insanları Spitzer ile LIRG'ları inceleyerek gökadaların çarpışıp birleşerek hızlı evrim geçirdiklerini ve bunun sonunda yıldız oluşumları ve karadeliklerin büyümesi hakkında bilgi edindiler. Bu tür çarpışmalar 6 ile 10 milyar yıl önce oldukça yaygındı ve bu da şimdiki evrenin evriminde önemli rol oynamıştır. Webb ile daha fazla LIRG cisimleri gözlenerek bu tuhaf gökadaların dinamikleri anlaşılmaya çalışılacak. 1 Yorum ümit bey,özenli Türkçe haberlerini takip ediyorum. son olarak DAWN'a VEDA haberinizde Vesta ile ilgili bölümü aradım, bir resim veya haber bulamadım.BİLİYORSUNUZ,Bingöl-Sarıçiçek meteoritlerinin kaynağı'nın Vesta'nın Antonia krateri olduğu kesinlik kazandı. bununla ilgili makale Meteoritics & Planetary Science dergisinin Mayıs 2019 sayısı kapağındaki Antonio krateri resmi ile birlikte (Dawn'ca alınan görüntüve yine biz meteorit analizleri yaparken Vesta'da olan Dawn'ca yapılan spektroskopik ölçümlerle Sarıçiçek ölçümlerinin çok iyi uyuşması nedeniile bu sonuca varıldı. Yani, kaynağı bilinen meteoritlere, sadece Vesta katıldı ve bunun büyükçe parçaları İstanbul Üniv. Jeoloji Müh Böl Müzesindeler. Bir astronomi öğrencimiz de bu bölümde, bu ve diğer meteoritler üzerine lisansüstü çalışmalar yapıyor. Sarıiçiçek meteoritinin tam da Dawn'ın Vestayı incelerken düşmüş olası için Tanrının Lutfu'ndan başlayıp çeşitli açıklamalar yaılabilir. Tabi parça,epey milyon yıl önce sözkonusu kratere çarpıp parçaları uzaya fırlatmış ve onlar da düşecek zamanı ve ülkeyi iyi seçmişler demek kalıyor bizlere... Türk okuyucular için Dawn'ın Vedası konusuna iliştirilebilecek güzel ve özgün bir haber fırsatı olabilir. Hatta Ersin Kaygız'la görüşÜp 1-2 resim de alabilirsiniz. Başarılı çalışmalarınıza devam etmenizi diliyorum... m.e.özel"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/spitzerden-ayrintili-ison-gozlemi/", "text": "NASA'nın Spitzer Uzay Teleskopu iç güneş sistemine geçmeye hazırlanan ISON kuyrukluyıldızından güçlü karbondioksit çıkışları gözledi. Spitzer'in Kızılötesi Kamera Dizisi ile 13 Haziran'da elde edilen görüntülerde yaklaşık 300.000 kilometre uzunluğundaki kuyruktaki tozun, karbondioksit karışımı olduğu ve adeta 'köpürdüğü' farkedildi. John Hopkins Üniversitesi Uygulamalı Fizik Laboratuarı'ndan NASA'nın ISON Gözlem ekibi üyesi Carey Lisse: ISON'un her gün 1 milyon kilogram karbondioksit ve 54,4 milyon kilogram toz saçtığını tahmin ediyoruz. Hubble Uzay Teleskopu, Swift Aracı ve Derin Darbe uzay araçlarıyla yapılan önceki gözlemler bize ISON'dan yayılan maddenin üst sınırlarını verdi. Spitzer sayesinde de artık kuyrukluyıldızından dışarı gaz çıkışı gerçekleştiği kesinleşti diyor. Bu gözlem, ISON Güneş'ten 502 milyon kilometre uzakta yani Dünya'nın Güneş'ten uzaklığının 3,35 katı kadar uzakta olduğu zaman yapıldı. NASA'nın Washington'daki Genel Merkezi'nden gezegen bilimci James L. Green: ISON NASA'nın kapsamlı bir gözlem projesi gereği çeşitli araçlarla gözleniyor. ISON kuyrukluyıldızlar arasında en heyecan verici olanı ve güneş sisteminin ilk oluşum dönemiyle ilgili bize önemli bilgiler sunacak diyor. ISON (resmi adı C/2012 S1) küçük bir dağ büyüklüğünde olup çapı en az 4,8 kilometre ve 3,2 milyar ile 3,2 trilyon kilogram ağırlığındadır. Kuyrukluyıldız çok uzakta olduğundan gerçek büyüklüğü ve yoğunluğu tam tespit edilememiştir. Tüm kuyrukluyıldızlar gibi ISON'da su, amonyak, metan, karbondioksit gibi toz ve donmuş gazlardan oluşmuş kirli bir kartopudur. Gökbilimcilere göre kuyrukluyıldızların güneş sisteminin ilk oluşum dönemindeki temel yapıtaşlarını barındırır. ISON Güneş'ten ışık yılının onda biri ile 1 ışık yılı uzaklıktaki Oort Bulutu adı verilen boşluk içinde yer alan kuyrukluyıldız ve kuyrukluyıldız benzeri cisimlerden biridir. Kuyrukluyıldız 28 Kasım 2013'de Güneş'in 1,16 milyon kilometre yakınından geçecek. Güneş'e yaklaştıkça yavaş yavaş ısınmaktadır. Bu sırada farklı gazlar buharlaşarak uzaya yayılır. Satürn'ün yörüngesinde dolanan asteroitler ve kuyrukluyıldızlarda da karbondioksit gazı kuyruklarının olduğu düşünülüyor. ISON 21 Eylül 2012'de, Rusya'nın Kislovodsk'deki Uluslararası Bilimsel Optik Ağ Merkezi'ndeki Rus gökbilimciler Vitali Nevski ve Artyom Novichonok tarafından, Jüpiter ve Satürn arasında iken keşfedildi. Bir kuyrukluyıldızın erken farkedilmesi karbondioksit emisyon sayımını kolaylaştırmaktadır. Bu gözlem gezegenlerin oluştuğu dönemdeki ön-gezegen diski içindeki yapıyı belirler. Kuyrukluyıldız Mars'a yörüngesine yaklaştığında ise artık su-buz kuyruğu da belirmeye başlar. Bu ise yakın zamanda olacak. Kuyruklıuyıldız uzakta olduğundan su-buz kuyruğu oluşmuşsa dahi karbondioksit kuyruğuna karışmış olacağından farkemiyor olabiliriz diyor Lisse. 2 Yorumlar hocam bu kuyruklu yıldız dünyadan ne zaman görülebilecek yada görülebilecek mi? ISON Aralık ayından itibaren çıplak gözle görülür hale gelecek. Aralık sonunda ise gündüz bile görebileceğiz. O nedenle ISON'a Yüzyılın kuyrukluyıldızı da deniliyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/spitzerden-en-genc-kahverengi-cuce-kesfi/", "text": "NASA'nın Spitzer Uzay Teleskobu en genç kahverengi cüceyi keşfetti. Kahverengi cüceler ne gezegen ne de yıldız sınıfına alınırlar. Gezegen olmaları için fazla büyük ve sıcaktırlar. Yıldız olmaları da mümkün değil, çünkü yıldızlara göre daha soğuk ve daha küçüktürler. Peki bu nesneler nasıl oluşmuştur? Kahverengi cüceler, yıldız ve gezegenleri oluşturan aynı toz ve gaz bulutlarından oluşur. Ama bu nesneler oluşum aşamalarında yıldız olamamış sıcak nesneler olarak kalırlar. Hem kütleleri yetersizdir hem de sıcaklıkları. Kütle ve sıcaklıkları yeterli olmadığından da hidrojeni yakarak helyuma çevirecek olan füzyonu başlatamazlar. Uzayın çok sönük cisimleridirler. Ancak Spitzer gibi hassas kızılötesi teleskoplar yardımıyla görünebilirler. Kahverengi cücelerin doğum anını yakalamak çok zordur. Çünkü doğduktan sonra çok kısa süre içerisinde gelişirler. İlk kahverengi cüce 1995 yılında keşfedildi. O günden bu yana gökbilimciler uzayın bu ilginç cisimlerini incelemeye devam ediyorlar. Spitzer'den elde edilen verileri derleyen bir gökbilimci gurubu, genç bir kahverengi cücenin izine rastladı. Genç nesnelerin olduğu bilinen Boğa ve Arabacı Takımyıldızlarına odaklanan araştırmacılar karanlık bir bulut olan Barnard-213'ü hedef olarak belirledi. Bulutun içini göstermesi için Spitzer'den faydalanıldı. Kızılötesi kamerayla SSTB213 J041757 olarak kodlanan bebek bir kahverengi cücenin varlığı tespit edildi. İspanya'daki Calar Alto Gözlemevi'de buluşu doğruladı ancak bir farkla: iki kahverengi cüce vardı. İkiz nesneler için birçok gelişmiş astronomik alet seferber edildi ve önce nesnelerin kütleleri hesaplandı. Genç nesnelerin etrafını koza gibi saran bir zarfı da Hawai'deki Caltech Submillimeter Gözlemevi saptadı. Hawai, İspanya, Şili ve New Mexico'daki gözlemevlerindeki gökbilimciler birlikte hareket ederek nesnelerin uzaydaki göreceli hareketlerini anlamaya çalıştılar. Bunun için de bölgenin on yıl önce elde edilen verilerini incelediler. Sonuçta keşfedilen bu iki nesnenin en soğuk ve en kütlesiz kahverengi cüceler olduğu sonucuna vardılar. Bunlar gerçekten de yıldız olmayı başaramayan nesnelerdi. Şimdiye kadar keşfedilen en genç kahverengi cüce bunlar. Keşifleri zor olsa da ilerisi için gökbilimcilere cesaret vermişler. Bulutun içerisinde belki de daha keşfedilecek başka kahverengi cüceler vardır. Bu nedenle verilerin incelemesi devam ediyor. Kaynak: Spitzer"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/spitzerden-farkli-bir-kesif/", "text": "NASA'nın Spitzer Uzay Teleskopu, uzak bir gezegende, -güneş sistemimizdeki çoğu gezegende bulunmayan- metan gazı olduğunu keşfetti. Orlando'daki Florida Merkez Üniversitesi'nden Gezegensel Bilim lisansüstü öğrencisi Kevin Stevenson'a göre bu büyük bir bulmaca. Mevcut modele göre gezegendeki metan karbondioksit formunda olmalı. Ama öyle değil. Bu da araştırmacıları uzun bir süre meşgul etmeye yetecek. Atmosferinde metan olduğu keşfi yapılan GJ 436b, Neptün büyüklüğünde olan diğerlerine göre küçük bir ötegezegendir. Stevenson: Amacımız küçük, kayalık bir gezegende biyolojik imza görmek istiyoruz. Oksijen ve daha az metan barındıran bir gezegen bizim yalnız olmadığımızı söyleyecektir. Aynı üniversiteden Joseph Harrington: Bu olayda biz metanın varlığını yaşama bağlamıyoruz, 'gezegenin kimyasından dolayı metan vardır' diyoruz. Gezegendeki -yıldızına çok yakın olmasından dolayı- metanın pişmiş olması gerekiyor. Tıpkı yumurtaya ekmeği batırıp sonrada kızartmak gibi. Metan gezegenimizde ineklerde yaşayan mikroplardan ve su dolu pirinç tarlalarından üretilir. Güneş sistemindeki dev gezegenlerin hepsinde de -inek olmamasına karşılık- metan vardır. Örneğin Neptün'ün mavi renkle görünmesinin nedeni budur. Metan genellikle soğuk cisimlerin ortak maddesidir, yıldız olmayı başaramamış kahverengi cücelerde de bulunur. Aslında 1000 Kelvin derece sıcaklığındaki bir dünya atmosferinin hidrojen, oksijen ve karbon karışımı olması ve metanın fazla, karbondioksitin ise az olması beklenir. GJ 436b'nin sıcaklığının 800 Kelvin olduğu düşünülüyor. Bu durumda gezegende bol metan ve az miktarda karbondioksit olduğu varsayılıyordu. Spitzer gözlemleri ise bunun tersinin geçerli olduğunu gösterdi. Uzay teleskopu gezegenin ışığını altı kızılötesi dalga boyunda alarak gezegende metan değil, karbonmonoksit olduğunu gösterdi. Harrington, Bu ise saç baş yolduracak bir durum. Elimizdeki modellerin geliştirilmesi için elde edilen bu sonuçtan daha fazla veriye ihtiyacımız var. Başka gezegenlerin atmosferlerinin de verilerine ihtiyaç duyuyoruz. GJ 436b, 33 ışık yılı uzaklıktaki Aslan takımyıldızında yer alıyor. Gezegen, güneşe göre soğuk ve M tipi cüce yıldızının çevresindeki bir turunu 2.64 günde tamamlıyor. Gezegen Dünya'dan geçiş yöntemiyle keşfedilmişti. Spitzer gezegenin yıldızının arkasına geçerken belli belirsiz bir kızarma tespit etti. Gezegen gözden kaybolduğunda yıldızın ışığındaki parlaklık değişimi ile gezegenin parlaklığı ölçülebiliyor. Bu teknik 2005'ten bu yana Spitzer ile başlatılmış ve Jüpiter boyutlarındaki birkaç ötegezegenin atmosfer bileşenleri ölçülmüştür. Şimdi de aynı teknikle Neptün büyüklüğündeki GJ 436b verileri elde edildi. NASA'nın Jet İtici Güç Laboratuvarı'ndaki Ötegezegen Uzay Enstitüsü ve Kaliforniya Enstitüsü ve Teknolojisi'nden Charles Beichman: Spitzer ile Jüpiter'den daha sıcak ve dünyadan daha soğuk gezegenleri izliyoruz. Önümüzdeki yıllarda dünya boyutlarında kayalık gezegenler keşfetmeyi ve bunların atmosfer bileşenlerini gözlemeyi umuyoruz. Bu tür gezegenler yaşam izlerini gösterebilir diyor. Kaynak: Spitzer"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/spitzerden-final-kaliforniya-bulutsusu/", "text": "Spitzer 30 Ocak 2020'de görevini sona erdirmeden beş gün önce, kızılötesi kamerasını kullanarak Kaliforniya bulutsusunun çoklu görüntüsünü elde etti. Bu görüntü teleskopun 16 yıl boyunca ürettiği yüzlerce fotoğrafın arasında yerini aldı. Yeryüzünden yaklaşık 1000 ışık yılı uzaklıkta bulunan bulutsu, görünür ışıkla çalışan teleskoplarla bakıldığında altın renginde görünür: Uzun ve dardır, aşağı doğru sağa eğilir. Bulutsuda yer alan gazı Xi Persei veya Menkib adlı çok büyük yıldızlar ısıtır. Spitzer'in kızılötesi görüntüsü farklı bir özelliği ortaya çıkarır: gaza karışmış ılık toz. Toz, bölgedeki yıldızlardan yayılan görünür ve morötesi ışığı emer ve emilen enerji kızılötesi olarak ışık yayar. Mozaik, Spitzer gözlemini gökbilimcilerin anlayacağı dilde gösteriyor. 2020'ye kadar Spitzer gökyüzünü iki farklı detektörüyle gösterdi. Dedektörler farklı kızılötesi dalga boylarında çalışıyordu: 3.6 mikrometre ve 4.5 mikrometre . Farklı dalga boyları bir cismin farklı özelliklerini gösterir. Spitzer bir bölgenin birden fazla fotoğrafını çekerek gökyüzünü tarar. Sonunda bu veriler birleştirilerek yukarıdaki görüntünün ortasındaki gri alan gibi bir görsel ortaya çıkarır. Böylece bölgenin ayrıntılı bir fotoğrafına ulaşılmış olur. Spitzer'in son fotoğrafları için özel seçim yapıldı. Spitzer tarafından daha önce incelenmemiş olan Kaliforniya bulutsusu da bunlardan biriydi. Gökbilimciler bu veriler eşliğinde bulutsunun özelliklerini çalışabilecek. Son Gözlemler Spitzer ekibi görevin bitmesinden bir gün önce 29 Ocak tarihine kadar ek bilim gözlemleri yaptı. Ancak hiçbiri Kaliforniya bulutsusunun görüntüsü kadar çarpıcı olmadı. Bu gözlemler arasında Zodyak tozu olarak bilinen Güneş Sistemimizden kaynaklanan tozdan gelen ışığın ölçülmesini de kapsıyordu. Bu sürekli toz bulutu kuyrukluyıldızların buharlaşmasından ve asteroitler arasından çarpışmalardan oluşmaktadır. Kuyrukluyıldızlar ve asteroitler gezegenleri oluşturan maddenin fosilleri gibidir. Bu nedenle toza bakmak zamanda geriye gitmek demektir. Yer'e yakın gözlemevleri genel olarak bu tozdaki parlamayı görmekte zorlanır. Çünkü tozlar gezegenlerin çevresinde toplanma eğilimindedir. Ancak Spitzer ile toz incelenmesi 254 milyon km ya da Yer-Ay uzaklığının 600 katından fazla uzaklığa taşındı. Bu uzaklıkta yer alan toz Spitzer ile gözlenebildi. Spitzer görevi bitene kadar yüzlerce cismi inceledi. Görevi olmamasına karşılık ötegezegen bile keşfetti ve ötegezegen atmosferi çalışmalarına katkı sağladı. 16 yıl çalışan araç artık emekliye ayrıldı ve sessizliğe büründü."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/starlink-uydulari-ve-yildizlar/", "text": "Gökbilimciler uzun zamandır yeryüzünden uzaya yayılan yapay ışıkları yani ışık kirliliğini önlemeye çalışıyor, devletleri ikna edip ışık kirliliği yasası için uğraş veriyorlar. Şimdi karşılarına başka bir sorun çıktı: starlink uyduları... Kimilerini memnun edecek bu proje ile küresel çapta internet ağı kurulması amaçlanıyor. Şu an Dünya yörüngesinde 500 tane olan uyduların her biri yaklaşık 250 gram yemek masası büyüklüğünde. İlk seri Mayıs 2020'de 60 adet fırlatılmıştı. Uydular yavaş yavaş asıl yörüngelerine yükseliyor. Onların terk ettiği yere yenileri yerleştiriliyor ve toplamda 60 bin uydunun yörüngeye yerleşmesi planlanıyor. Gökbilimciler ve astrofotoğrafçılar ise bu durumdan memnun değil. Gökyüzünde çalıştıkları alanı bozduğundan durumu SpaceX şirketine bildiriyorlar. Şirket şimdi bu sorunu aşmak için uyduların güneş panellerini yansıtıcılığı az madde ile kaplamak için proje geliştiriyor. Şirkete göre uydular asıl yörüngelerine yerleştiğinde olumsuz etkileri ortadan kalkacak. Görev süresi biten uyduların ne olacağı ise başka bir sorun. Uzay çöpü mü olacaklar, yoksa bir şekilde Dünya'ya mı düşürülecekler? Bekleyip göreceğiz. Uyduların yerini Heavens-Above sayfasından izleyebilirsiniz. 1 Yorum İnsanoğlu olarak sanırım hiç bir zaman iyi bir şey yapamayacağız."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/su-buharlasmasinin-arttigi-belirlendi/", "text": "NASA bilim insanları gezegenimizdeki küresel su döngüsünün nasıl değiştiğini anlamak için son 17 yıllık yerçekimi gözlem verilerini inceledi. Bitki ve kara yüzeyinden nemin havaya salma hızı 2003-2019 yılları arasında küresel ölçekte artmıştır. Süreçte yerçekimi uydularından gelen gözlemler kullanıldı. Araştırmacılar okyanus ve kıtalardaki suyun kütle değişimini ölçerek buharlaşma-terleme artış hızının tahminlerden iki kat fazla hızla gerçekleştiğini belirlediler. Bitkiler, karasal yüzeyler ve okyanuslardaki su hareketliliği küresel su döngüsünün önemli bir koludur ve evapotranspirasyon olarak bilinir. Bu döngü karada yaşamın devamı için gerekli koşulları oluşturur. Isınan bir iklimde ET oranının artması gerektiği bilinse de şimdiye kadar küresel ölçekte ölçülmesi zordu. NASA'nın Jet İticileri Laboratuvarından Madeleine Pascolini-Campbell: Çalışmamız sonucunda ET'nin 2003'den bugüne %10 dolayında arttığını belirledik. Bu değer tahminlerden iki kat daha fazla olup çoğunlukla sıcaklık artışından kaynaklanmaktadır. Su döngüsüyle ilgili bu bilgiler iklim modellerinin geliştirilmesi ve doğrulanmasında yardımcı olacaktır diyor. ET hızı küresel su döngüsünü nasıl etkilemektedir? Okyanuslardan kaynaklanan nem atmosferde dolaşırken bunların bir kısmı karalara yağış olarak düşer. Yağan suyun bir kısmı nehirlere bir kısmı da toprağa sızar. Kalan su bitkilerden ve topraktan tekrar buharlaşır. ET değerinin bilinenden daha hızlı arttığını bulmak ise gelecekte iklim değişiklerinin Dünya'yı nasıl etkileyeceğini anlamamızı sağlar. Dünya ısındıkça ET hızlanacak ve bu da toprak ve bitkilerin kurumasını hızlandıracak. Hava düzenleri de bundan etkilenebilir: karadan artan buharlaşma, bazı bölgelerde kuraklığa neden olabilir. Bu da yüzey ve yeraltı suyu kaynaklarının üzerindeki stresin artmasına neden olur. Böylece ekosistemler ve insan toplumları için önemli sonuçlar oluşabilir. Tüm bu etkenler ısınan bir dünyanın belirtileridir. Pascolini-Campbell: Eriyen buzulların ve küçülen buz tabakaları görüntüleri küresel ısınmanın etkilerini anlamamız için en kestirme yoldur. Ancak suyun nehirlere akmadan önce karadan buharlaşması gibi gezegenimizin su döngüsü için görünür olmayan diğer kilit etkenlerde de önemli değişikliklere neden olur. ET'nin küresel olarak nasıl değiştiğini tahmin etmek için araştırmacılar GRACE ikizlerinin verilerinden yararlandı. GRACE görevi NASA ve Alman Havacılık ve Uzay Merkezi tarafından başlatılmıştır. Suyun kütlesi olduğundan Dünya'nın yerçekiminde de katkısı vardır. Uzay araçları buz tabakalarındaki değişimlerden karada depolanan su ve okyanuslardaki su kütlesindeki değişimlere kadar küresel ölçekte suyun hareketini ölçecek kadar duyarlıdır. Araştırmacılar bu nedenle uydudan gelen 17 yıllık verilere bakarak bu çalışmaları tamamladı. Görsel hakkında: Görüntüde tipik bir ormanda gerçekleşen buharlaşma görülmektedir. Hem bitkilerden hem de topraktan kaynaklanan su buharlaşmasının hızı arttığı belirlendi."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/su-puskurten-yildiz/", "text": "750 ışık yılı uzaklıkta genç ve Güneş benzeri bir önyıldızdan (L1448-MM) patlama ile yıldızlararası boşluğa önemli miktardaki suyun mermi hızıyla atıldığı keşfedildi. Çevresindeki geniş toz diskleriyle beslenen ve henüz doğmakta olan önyıldız bunun sonucunda kuzey ve güney kutup başlarından madde jetleri fışkırtıyor. Hollanda Leiden Üniversitesi'nden Lars Kristensen: Devasa hortumların içinden mermi hızıyla fışkıran su damlacıklarının miktarı, Amazon Nehri'nden saniyede akan suyun yüz milyon katına eşittir. Su, makineli tüfekten saatte 2500 km hızla fırlayan mermiden 80 kat daha fazla hıza ulaşabiliyor. Kuzey yarıküre takımyıldızlarından Kahraman takımyıldızında büyük bir bulut içinde doğmakta olan yıldızın oluşumu bir milyon yıl daha gerekiyor. Araştırmacılar keşfi Avrupa Uzay Ajansı'nın Herschel Uzay Gözlemevi'nin kızılötesi/milimetre altı dedektörleriyle görüş yeteneğiyle gerçekleştirdi. Bulutun içinde hidrojen ve oksijen atomlarına ek olarak yıldız çevresinde hareketli su molekülleri olduğunu belirlediler. Kristensen'e göre, Atomların izlediği yolda su formları yıldızın çevresinde birkaç bin derece sıcaklıklarda görülüyor. Ancak bu su damlacıklarının sıcaklığı 100 000 C derecede gaz haline dönerek patlayıp jetlere dönüşüyor. Sıcak gazın ilerisindeki daha soğuk bölgede, yıldızdan yaklaşık 5000 kat daha uzaklıkta, Dünya'nın olduğu yer gibi bir alanda su hızla soğuyor ve yavaşlıyor. Heyecan verici bu keşif Güneş'in yaşamını, ve bizdeki suyun nasıl oluştuğu hakkında araştırmacılara fikir verebilir. Kristensen: Bizdeki bu önyıldızın çok enerjik bir faz döneminde olduğunu anlıyoruz. Yüksek hızda fışkıran madde arasında suyun olduğunu biliyoruz diyor. Fıskiye sistemlerinde olduğu gibi yıldız yıldızlararası ortamın orta-ince gazlarla zenginleşmesini sağlıyor. Su ise toz disklerindeki oksijen ve hidrojenin bileşeni, yıldızların oluşumu ve büyümesinde önemli katkı sağlıyor olabilir. Su jetleri muhtemelen önyıldızın bu aşamasındaki kısa süreli dönemdir. Bu fışkırmaların keşfi gökadanın pek çok alanda ilginç olduğunu gösteriyor. Keşfi gerçekleşen ekip üyelerinden Hollanda Leiden Üniversitesi-Leiden Gözlemevi'nde görev yapan Türk Gökbilimci Umut Yıldız'dan geldi: Yıldızlar doğumları sırasında bu tür fışkırma hunileri oluşturup bunlar vasıtasıyla zaten çok çeşitli molekülleri fışkırtıyor. Bu fışkırma sırasında oluşan çok yüksek hız ve sıcaklık da aynı zamanda kimyasal tepkimeleri tetikleyerek yeni moleküllerin oluşmasına sebep oluyor. Aslında su da bunlardan birisi ancak daha önce gözlenemediği ve yaşamsal öneme sahip olduğu için keşfi öne çıkarıyor. Konuyla ilgili diğer adresler: http://www.strw.leidenuniv.nl/WISH/outreach.php http://dx.doi.org/10.1051/0004-6361/201116975 http://adsabs.harvard.edu/abs/2011A%26A...531L...1K"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/super-boyutlu-bir-gunes-sistemi/", "text": "Gökbilimcilerden oluşan uluslar arası bir ekip güneş sistemi dışında başka bir yıldızın çevresinde dolanan sisteme ait dördüncü bir dev gezegeni keşfetti. Gökbilimciler gezegen sisteminin güneş sistemimizin süper-boyutlu bir görüntüsü olduğunu belirtiyorlar. Los Angeles Kaliforniya Üniversitesi fizik ve gökbilim profesörü Benjamin Zuckerman: sistemde dört dev gezegenin varlığı dışında küçük toz parçacıkları ile küçük kayalık ve buzlu nesneleren oluşan iki de enkaz kuşağının olduğu belirlendi diyor. Bizdeki enkaz kuşaklarının ilki Jüpiter ile Mars arasındaki Asteroit Kuşağı ve Neptün'ün ötesinde yer alan Kuiper Kuşağı'dır. Çıplak gözle de görülebilen Dünya'dan 129 ışık yılı uzaklıktaki HR 8799 parlak yıldızının çevresinde dolanan ve yeni keşfedilen dördüncü gezegeni HR 8799e'dir. HR 8799 sisteminin kütlesi oldukça büyüktür. Gökbilimcilere göre sistemin dört dev gezegeninin kütlesi Güneş Sistemi'ndeki tüm gezegenlerin kütlelerinin toplamından 20 kez daha büyük ve enkaz kuşaklarının da bizdeki enkaz kuşaklarından daha fazla nesne barındırıyor. Tüm bilinen ötegezegen sistemleri içinde görüntülenen yalnızca HR8799 sistemi oldu diyor Zuckerman. HR8799 yörüngedeki dört gezegen 5 ile 7 Jüpiter kütlesinde. Yen keşfedilen gezegen yıldızın çevresinde diğer üçüne göre daha yakın konumda dolanıyor. HR 8799e gezegeni bizim sistemimizde olsaydı konumu Satürn ile Uranüs arasında olacaktı. Gökbilimciler dördüncü gezegenin görüntüsünü elde etmek için Hawai'deki WM Keck Gözlemevi'ndeki Keck II Teleskopu'nu kullandılar. Kanada Ulusal Araştırma Merkezi'nden gökbilimci Christian Marois: HR 8799 sisteminin 2008 yılındaki keşfi ötegezegenler açısından bir dönüm noktası oldu. Son 10 yılda ötegezegenlerin gözlem ve incelenmesi açısından son derece hızlı ilerlemeler kaydedildi. Bu da bize Güneş'e yakın yıldızların sistemlerinde bulunan gezegenlerin daha iyi anlaşılabilmesini sağlıyor diyor. Lawrence Livermore Ulusal Laboratuarı'ndan Quinn Konopacky: Dört büyük gezegen arasındaki kütle çekim kuvveti etkisini hissettiriyor. Milyonlarca ya da milyarlarca yıl sonra sistem darmadağın olacak. Gökbilimciler sistemi önümüzdeki yıllarda daha ayrıntılı inceleyerek kesin yörüngelerini saptayabilecek diyor. Dört büyük gezegenin nasıl oluştuğu bilinmiyor ancak mevcut iki gezegen oluşum modelinden dört sonuç çıkarılıyor. LLNL'den Bruce Macintosh: En kolay modele göre dört büyük gezegen bulundukları yerde oluşmuş olabilir. Bu kuramsal çalışan arkadaşlarımızı biraz zorlayacak bir model. Zuckerman'a göre, gezegen sisteminde dört gezegene ilave olarak yıldıza daha yakın konumlarda kayalık, dünya benzeri gezegenler de bulunabilir. Ancak bu türden küçük gezegenlerin bulunmasının çok daha zor olduğunu da belirtmeden edemiyor. Lowell Gözlemevi'nden Travis Barman: Bu gibi görüntüler ötegezegen çalışmalarına yeni bir boyut kazandırıyor. Gökbilimciler şimdiden aynı maddeden oluşan ve aynı yaştaki bu dört gezegenin atmosferlerinin özelliklerini incelemeye başladı bile diyor. HR 8799e'nin ayrıntılı özelliklerinin ortaya çıkarılması ise yıldıza olan yakınlığı nedeniyle kolay olmayacak. Macintosh bu sıkıntıyı aşmak üzere Gemini Gözlemevi için Gemini Gezegen Görüntüleyicisi adında bir ötegezegen kamerasını yapmak için uğraş veriyor. Bu yeni alet yıldızdan gelen ışığı karartarak HR 8799e gibi gezegenleri hızlı bir şekilde algılayıp inceleme yapma olanağı sunacak. Kaynak: UCLA"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/super-dev-yildiz-neden-sonuklesiyor/", "text": "Yıldızların bazıları olağanüstü boyutlarda olabilir. Bunların arasında en dev olanlardan biri de VY Canis Majoris'tir. Bu yıldız o denli büyüktür ki, Güneş'in yerinde olsaydı Satürn yörüngesine kadar olan alanı kaplardı. Hiperdev olarak bilinen bu yıldızın parlaklığı 300,000 Güneş'in parlaklığı kadardır. Buna karşılık uzaklığından dolayı 200 yıl önce Büyük Köpek takımyıldızında sönük bir yıldız olarak görülmekteydi. Ancak artık çıplak gözle görülememektedir. Gökbilimciler yıldıza yakından bakmak için Hubble teleskopunu kullanarak kararmanın nedenini aradılar ve sebebini buldular. Kırmızı aşırı dev VY Canis Majoris devasa toz bulutlarıyla kaplı. Yıldız yaşamının son aşamalarında büyük toz bulutlarını dışarı atmaktadır. Sonunda şişirilmiş yıldız bir süpernova olarak patlayarak çöküp karadeliğe dönüşebilir. Geçtiğimiz yıl Avcı takımyıldızındaki süper dev yıldız Betelgeuse birden sönükleşince gökbilimciler şaşkına döndü. Bu sönükleşme haftalarca sürdü. Şimdi de gökbilimcilerin hedeflerine Büyük Köpek takımyıldızındaki Canis Majoris'i koydular. Betelgeuse'dan çok daha büyük kütleli ve boyutlu kırmızı hiperdev VY Canis Majoris yıllarca süren sönük dönemler geçirmektedir. Hubble teleskopundan elde edilen yeni bulgular Betelgeuse'da meydana gelen aynı süreçlerin daha aşırı düzeyde ve çok büyük ölçekte gerçekleştiğini gösteriyor. Hubble verileri Betelgeuse'da olduğu gibi bu yıldızın da neden sönükleştiği yanıtını vermektedir. Betelgeuse'daki sönükleşme çevresini saran toz bulutundan kaynaklanmadır ki bu bulutun yapısını yıldızın dışarı püskürttüğü gaz oluşturmaktadır. Çalışma ekibinden Minnesota Üniversitesinden Roberta Humphreys: VY Canis Majoris'te de benzer bir süreç yaşanıyor olabilir ki bu durumu daha önce çok defa yaşamış olmalıdır diyor. Yıldızın çevresinde Yer-Güneş uzaklığının binlerce kat daha uzakta dev plazma yayları bulunur. Bu yaylar aslında daha büyük ölçekte, Güneş'ten kaynaklanan fışkırmalara benzemektedir. Bunlar yıldızdan kopmuş görünmektedir ve yıldızdan gittikçe uzaklaşmaktadırlar. Yani yıldızın dışarı attığı parçalarıdır. Yıldıza yakın diğer yapılardan bazıları ise daha kompakt olmakla birlikte küçük topaklar ve belirsiz özelliklere sahip gibi görünmektedirler. Başka kırmızı süper devlerde benzer şekilde çok fazla toz çıkarmasına karşılık hiçbirindeki mekanizma VY Canis Majoris kadar karmaşık değil. Bu da bu yıldızda özel bir şeyler olduğunu gösteriyor. Humphreys: Bu farklılık belki de evriminden kaynaklanmaktadır. Belki de yıldızın aktif olduğu süre sadece birkaç bin yılla sınırlıdır diyor. Yıldız hayatına sıcak, parlak ve mavi bir süper dev olarak belki de 35-40 Güneş kütlesinde başladı. Birkaç milyon yıl sonra çekirdeğindeki hidrojenin yanma hızı değiştikçe yıldız kırmızı süperdeve evrildi. Humphreys yıldızın kısa süre önce bu durumun gerçekleştiğini düşünüyor ve ekliyor: Belki de buradaki karmaşık kütle atımı kırmızı süperdeve dönüşmesinden kaynaklanmaktadır diyor. VY Canis Majoris kütlesinin yarısını çoktan atmış olabilir. Bir süpernova olarak patlamadan da doğrudan karadeliğe dönüşebilir."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/super-dunyalari-taniyalim/", "text": "Gökbilimciler uzunca bir süre kendi gezegen sistemimizi derinlemesine inceledi. Bir gezegenin oluşum sürecinin anlaşılması için diğer gezegen sistemlerinin gözlenen özellikleriyle kendi sistemimizi karşılaştırmak gerekir ki bu konuda geçmişte fazla bir şey söylenemiyordu. Ancak bu değişmeye başladı. 2009 yılında göreve başlayan NASA'nın Kepler Uzay Teleskopu gökyüzünün küçük bir alanını gözleyerek başka yıldızların çevresinde dolanan 4000'den fazla gezegen adayını belirledi. Bu boyutta uzak gezegen keşiflerini başlatan ilk çalışmadır. Böylece bir gezegen Dünya'ya mı yoksa gaz devi Jüpiter'e mi benzediği sorgulanabiliyor. Kepler'in verileri küçük gezegenlerin sayısının büyüklerden fazla olduğunu gösteriyor. İlginç bir şekilde bulunan gezegenlerden en sık rastlanan grup Dünya'dan biraz büyük olan Neptün'den küçük süper-Dünya sınıfında olanlardır. Gökadanın bu bölgesinde süper-Dünya bolluğu yaşanmasına karşılık kendi sistemimizde bu sınıftan gezegen bulunmamaktadır. Gözlemler sonucunda bu gezegenlerin büyüklükleri ve yörüngeleri belirlenmesine karşılık bileşimleri hakkındaki bilgimiz çok azdır. Caltech Teknoloji Enstitüsü'nden Heather Knutson: Süper-Dünyaların gökadadaki en yaygın gezegen türü olduğunu bilmemize karşılık bunların yapıları hakkında Bir şey bilmiyoruz diyor. Bu konuda çeşitli fikirler öne sürülmüştür. Bu süper-Dünyalar atmosferi olan karasal gezegenler olabilir. Ya da hidrojen ve helyumun sardığı kalın bir bulut içinde buzlu kayalık çekirdeğe sahip mini-Neptün olabilirler. Belki de su ve buharın oluşturduğu atmosferlerinin altında suyun da olduğu karasal gezegen de olabilirler. Bu gezegenler bu kadar farklı yapılarda olabilir. Bu gezegenleri düşünmek aynı zamanda gezegenlerin nasıl oluştuğu sorusunun yanıtlanmasını sağlayacaktır diyor Knutson. Örneğin çekim kuvvetiyle katı maddenin birleşmesi ve gezegenden uzak kısımların suyun donacak kadar soğuk olması oluşum aşamalarında etkili olabilir. Bilinen süper-dünyaların çoğu yıldızlarına oldukça yakındır. Bu yıldızların çevresinde dolanan suya sahip gezegenlerin keşfedilmesi oldukları yerlerde mi yoksa yıldızdan uzakta oluşup içe doğru göç mü ettiklerini söyleyebilir. Knutson ve öğrencileri ötegezegenlerle ilgili ayrıntılı bilgileri elde etmek için Hubble ve Spitzer gibi diğer uzay teleskop verilerinden de yararlanmaya çalışıyor. Örneğin bir gezegenin atmosferindeki gazları tespit etmek için atmosferden süzülüp bize kadar ulaşan yıldız ışığına bakmaya çalışıyorlar. Geegen atmosferindeki gazlar ışığın belirli dalga boyunu geçirir. Bu da gazların kimliğinin belirlenmesini sağlar. Bugüne kadar yaklaşık iki düzine kadar gezegen bu teknikle incelendi. Gözlemlerde sıcak Jüpiter olarak bilinen gaz-devi gezegenlerin su, karbon monoksit, hidrojen, helyum ve karbondioksit ve bir miktarda metan atmosferine sahip oldukları görüldü. Ancak yüzlerce süper-Dünyadan henüz atmoseri incelenen gezegen yok. Bundaki en önemli neden ise yıldızlarından gelen ışığın çok parlak olması. İlk süper-Dünya atmosferik incelemesi adayı Yılancı GJ 1214b gezegenidir. Kütlesi ve yarıçapı bilindiğinden yoğunluğuna bakarak gezegenin karasal olmadığı sonucuna ulaşıldı. Buna karşılık yüzeyinde suyun olması ve kalın bir atmosfere olması da bu yoğunluk değerinin nedeni olabilir. Sulu bir gezegenin atmosferinde çoğunlukla su olması gerekirken mini-Neptünlerin atmosferlerinde moleküler hidrojenin olması gerekir: atmosfere ait gözlemler gökbilimcilere hangi seçeneğin doğru olduğunu söyleyebilir. Harvard-Smithsonian Astrofizik Merkezi'ndeki gökbilimcilerin ilgiyle izlediği GJ 1214b Hubble'ın ele aldığı ilk gezegendi ancak sonuç tam bir hayal kırıklığı oldu. 2009 yılında keşfedilen gezegenin atmosferinden gelen ışığın tayfında herhangi bir molekülün imzasına rastlanmadı. Daha sonra Chicago Üniversitesi'ndeki araştırmacıların desteğiyle bu durumun gezegeni saran kalın bir buluttan kaynaklandığı sonucuna ulaşıldı. Gezegende bulut olduğunu görmek heyecan verici olsa da bu bulutun yapısının anlaşılması daha önemlidir diyor Knutson. Knutson ve ekibi şimdi ise Aslan takımyıldızı yönündeki HD 97658b'yi hedefledi. Araştırmacılar gezegenin yıldızının önünden geçerken atmosferinden süzülen ışığa kızılötesi dalga boyunda bakmak için Hubble Teleskopu'nu kullandı. İlk veriler hayal kırıklığı doluydu. Bu gezegende bulutlarla örülüydü. Knutson'a göre buna rağmen gezegenin atmosferinde hidrojen olmayabilir. Böylesi bir atmosferde az sayıda su molekülü olabilir. Elimizdeki veriler atmosferdeki hidrojenin varlığı hakkında bilgi vermiyor. Atmosferin neye benzediğini ancak yorumlayabiliriz. Belki de önümüzdeki birkaç yıl içinde daha ayrıntılı gözlemlerle gezegendeki gizemi çözebileceğiz diyor Knutson. Atmosferdeki bulutların varlığı süper-dünya çalışmalarının önündeki en büyük engeldir. Daha çok gezegen gözlenerek bu engel aşılabilir. Bulutsuz gezegenleri hedefleyerek Hubble'ın eşsiz gücünden yararlanabiliriz. Knutson ve ekibi gelecek yıllarda daha ayrıntılı gözlem yapabilecek. 2017 yılında göreve başlayacak olan Kepler'in varisi K2 teleskopu ve Geçiş Gezegenlerinin Gözlemi Çalışması gibi yeni araçlar bu tür çalışmalara yardımcı olacak. Elbette Dünya benzeri gezegenleri de incelemek isteriz. Ama bu tür gezegenlerin çok küçük olması Hubble ve Spitzer gibi teleskoplarla gözlenmesini zorlaştırıyor. 2018 yılında fırlatılacak olan Hubble'ın varisi James Webb Uzay Teleskopu ile de bu tür gezegenler keşfedilebilecek."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/super-dunyanin-sicaklik-haritasi-uretildi/", "text": "Yaklaşık iki Dünya büyüklüğündeki bir süper Dünya'nın sıcaklık haritası üretildi. Karasal yapıdaki gezegenin bir tarafından diğerine aşırı sıcaklık dalgalanmaları belirlendi ve üstelik bunun olası nedenlerinden birinin lav akıntıları olduğu sonucuna varıldı. Cambridge Üniversitesi'nden Brice Olivier Demory: Son veriler kurak gezegendeki yüksek ısı aktarımını gösterdi. Gezegen gece ve gündüz arasında önemli ölçüde sıcaklık farkı yaşamaktadır. Bu farklılığın nedeni ise ancak lav akıntıları olabilir diyor. Kızgın gezegen süper-Dünya 55 Cancri e, 40 ışık yılı uzaklığıyla nispeten bize yakın ötegezegenlerden biridir. Yıldızına oldukça yakın olan gezegenin bir yılı sadece 18 saattir. Gezegenin yıldızına bu kadar yakın olması kilitli olmasına ya da sadece bir yüzünü güneşine göstermesine neden olmaktadır. Bir tarafı sürekli gündüzü yaşayan gezegenin diğer tarafı hep karanlıktadır. Spitzer, Dünya'dan bakıldığında 55 Cancri e'nin evreleri olduğunu gösterdi. Ötegezegenin uydumuz Ay gibi neredeyse tüm evrelerini gözlemek mümkün. Bu gözlemler aynı zamanda gezegenin haritasının oluşmasına da katkı sağladı. Özellikle sıcak bölgelerin haritaları ilgimizi çekti diyor Demory. Spitzer kızılötesi gözlem yeteneğini kullanarak toplamda 80 saatlik süreyle gezegeni izledi. Elde edilen veriler gökbilimcilerin gezegendeki sıcaklık değişimlerini görmelerine olanak sağladı. Böylece gezegenin bir yüzüyle diğer yüzü arasında yaklaşık 13000C dereceye ulaşan sıcaklık farkı olduğu hesaplandı. Gezegenin sıcak tarafı 24000C derece iken gece kısmı 11000C derece dolaylarındadır. Spitzer'in verileri gece ile gündüz arasında ısının iyi dağılmadığını gösteriyor. Bu da sanıldığı gibi kalın bir atmosfer ve aşırı sert rüzgarların değil tam tersine ince bir atmosferin var olması demek. Gündüz kısmından geceye doğru akan lav burada ısı kaybederek sertleşiyor olmalıdır. Belçika'daki Liege Üniversitesi'nden Michael Gillon: Gündüz kısmı muhtemelen son derece sıcak lav nehir ve havuzlarıyla kaplıdır. Ancak gece kısmı tıpkı Hawaii Adası'nın oluşmasındaki gibi lav adalarıyla dolu olmalı diyor. Spitzer verileri gezegenin bize tamamen dönük yani dolun evresindeyken sıcaklıkta düşüş belirledi. Bunun nedeni lav akışlarından kaynaklanan ısı akışının gezegenin hareket yönünün tersine olmasıyla ilgisi olabilir. Elbette ek gözlemler şart. Bunun için James Webb Uzay Teleskopu'nun fırlatılması ve göreve başlaması gerekecek. Gökbilimciler 55 Cancri e gözlemlerini yapan Spitzer 'in performansından ise memnun kaldı. Geçtiğimiz birkaç yıl içinde gökbilimciler Spitzer'in yeteneğini ötegezegenler üzerinde nasıl kullanabileceklerini düşündüler. Sonuçta kullanılan bu yöntemle ötegezegen araştırmalarında şimdilik en uygun teleskopun Spitzer olduğu kanaatine vardılar. NASA'nın Spitzer Uzay Bilimleri Merkezi'nden Jessica Krick: Spitzer bu amaç için üretilmiş değildir. Ancak aldığı her piksel verinin hassasiyeti teleskopun gücünü de ortaya çıkarıyor diyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/super-kutleli-bir-karadeligi-harekete-geciren-nedir/", "text": "Olayın sorumlusu erken evrenin oldukça kalabalık dönemlerindeki gökada çarpışmaları değil. ESO'nun Çok Büyük Teleskopu ve ESA'nın XMM Newton X-Işın uzay gözlemevinden elde edilen verilerin birleştirildiği yeni bir çalışma ile büyük bir sürpriz ortaya çıkarıldı. Gökadaların merkezlerindeki çok büyük kütleli karadeliklerin çoğunun geçen 11 milyar yılda, daha önceden düşünüldüğü gibi gökadalar arası çarpışmalarla faaliyete geçmediği ortaya çıktı. Hepsinin değilse de büyük gökadaların çoğunun merkezinde milyonlarca ya da bazen milyarlarca Güneş kütlesine sahip süper kütleli karadelikler bulunmaktadır. Gökadamız Samanyolu da dahil olmak üzere birçok gökadanın merkezindeki karadelik durağandır. Ancak bazı gökadalarda özellikle Evrenin erken geçmişindekilerde merkezi canavarlar karadeliğin üzerine madde düştükçe şiddetli ışınım yayan maddeyle ziyafet çekmektedir. Uyuyan bir karadeliği harekete geçiren maddenin nereden geldiği ve söz konusu gökadanın merkezindeki şiddetli patlamaları tetikleyerek aktif galaktik çekirdeğe dönüştürdüğü çözülememiş bir gizemdir. Şimdiye kadar, çok sayıda gökbilimci bu aktif çekirdeklerin çoğunun iki gökadanın çarpışmasıyla ya da birbirlerinin yakınından geçmesi ve bozulmuş maddenin merkezi karadeliğin yakıtı olduğunu düşünüyordu. Bununla beraber, yeni sonuçlar bu fikrin birçok aktif gökada için yanlış olabileceğine işaret etmektedir. Viola Allevato ve COSMOS işbirliğinden uluslararası bilim adamı ekibi COSMOS alanı denilen derinlemesine çalışılmış gökyüzü parçasındaki 600'den fazla söz konusu aktif gökadayı detaylı olarak incelemişler . Beklenildiği gibi, gökbilimciler geçen 11 milyar yılda aktif gökadaların merkezi bölgelerinin yalnızca kısmen parlak olmalarına rağmen, son derece parlak aktif çekirdeklerin nadir olduğunu bulmuşlardır. Ancak beklenmedik bir şey vardı; yeni veriler bu daha yaygın, az parlak aktif gökadaların büyük çoğunluğunun gökadalar arası çarpışmalarla tetiklenmediğini göstermiştir . Sonuçlar The Astrophysical Journal'da yayınlanacaktır. Aktif galaktik çekirdeğin varlığı ESA'nın XMM Newton uzay gözlemevinin yakalamış olduğu karadeliğin etrafından yayınlanan X-ışınlarıyla ortaya çıkmıştır. Ardından bu gökadalar ESO'nun Çok Büyük Teleskopuyla gözlenerek uzaklıkları ölçülebilmiştir . Ekip, gözlemler birleştirildiğinde bu gökadaların bulundukları yerleri gösteren üç boyutlu bir harita elde etmiştir. Çalışmanın yazarlarından biri olan Marcella Brusa Beş yıldan fazla sürdü, ancak X-ışın gökyüzündeki aktif gökadaların en büyük ve eksiksiz envanterini oluşturduk. diyor. Gökbilimciler bu yeni haritayı kullanarak aktif gökadaların nasıl dağılmış olduğunu bulabilir ve bunu teorik olarak yapılan öngörülerle kıyaslayabilirler. Ayrıca, Evren yaşlandıkça, yaklaşık 11 milyar yıl önceden neredeyse günümüze kadar, dağılımın nasıl değiştiğini de görebilirler. Ekip, aktif çekirdeklerin çoğunluğunun karanlık maddesi çok olan büyük kütleli gökadalarda olduğunu bulmuştur . Bu bir sürpriz olmuştur ve teoriden yapılan öngörülerle uyuşmamaktadır. Eğer en aktif çekirdekler gökadalar arasındaki çarpışmalar ve kaynaşmaların bir sonucu ise orta kütleli gökadalarda bulunmalıydı. Ekip en aktif çekirdeklerin kaynaşma teorisiyle öngörülen değerden yaklaşık 20 kat daha büyük kütleli gökadalarda olduğunu bulmuştur. Yeni makalenin başyazarı Viola Allevato Bu yeni bulgular süper kütleli karadeliklerin yemeklerine başlamadan önce nasıl olduklarına dair ipuçları veriyor diyor. Karadeliklerin gökada çarpışmaları yerine, genellikle gökada içindeki disk kararsızlıkları ve yıldız patlamaları gibi süreçlerle beslendiklerine işaret ediyor. Çalışmaya danışmanlık yapan Alexis Finoguenov 11 milyar yıl öncesi gibi uzak geçmişte bile gökada çarpışmaları orta parlaklıktaki aktif gökadaların küçük bir kısmı için düşünülebilir. O zamanlarda gökadalar birbirine daha yakın olduğundan kaynaşmalar yakın geçmiştekinden daha sık meydana geliyordu, o yüzden yeni sonuçlar çok şaşırtıcıdır. diye ekliyor. Notlar Büyük Patlama'dan yaklaşık üç ila dört milyar yıl sonra Evrende en parlak aktif gökadalar yaygındı ve daha sonra daha sönük cisimler Büyük Patlama'dan yaklaşık sekiz milyar yıl sonra en yüksek değerlerine ulaşmıştır. Yeni çalışma iki büyük Avrupa gökbilim programına dayanmaktadır: Profesör Günther Hasinger tarafından öncülük edilen COSMOS alanı XMM Newton taraması ve Profesör Simon Lilly tarafından öncülük edilen ESO'nun zCOSMOS'u. Bu programlar, ESO'nun Çok Büyük Teleskopu ve diğer yer tabanlı tesisler tarafından yapılan gözlemlere ek olarak, NASA/ESA Hubble Uzay Teleksoou, ESA'nın XMM Newton ve NASA'nın Chandra X-ışın Teleskopuyla beraber NASA'nın Kırmızı Ötesi Spitzer Uzay Teleskopu ile bir gökyüzü parçasını uluslararası gözlemleme çalışması olan COSMOS girişiminin bir bölümüdür. COSMOS alanı, Sextans takımyıldızında gökyüzünde dolunaydan yaklaşık on kat daha büyük bir alandır. Farklı dalgaboylarında çok sayıda teleskop tarafından haritalanmıştır, bu yüzden bir dizi çalışma bu değerli verilerden faydalanabilecektir. NASA/ESA Hubble Uzay Teleskopu ile elde edilen (heic1101) geçen yıl yayınlanan çalışma göreli olarak yakın gökadalardan oluşan bir örnekte, gökadalardaki aktif çekirdekler ve kaynaşmalar arasında güçlü bir bağ olmadığını göstermiştir. Çalışmada geçmişte sekiz milyar yıl geriye gidilmiş, ancak yeni çalışma bu sonucu gökadaarın daha da yakın olduğu zamana 3 milyar yıl daha önceye götürmüştür. Ekip gökadalardan gelen sönük ışığı bileşen renklerine ayırabilmek için VLT üzerindeki tayfçekeri kullanmıştır. Dikkatli analizlerden sonra kırmızıya kaymayı belirlemeleri mümkün olmuştur: gökadalardan yayınlandıktan sonra ışığın ne kadarı Evrenin genişlemesiyle uzamıştır ve böylelikle ne kadar uzaktadırlar? Çünkü ışık sonlu bir hızda hareket ettiğinden bu aynı zamanda bu uzak nesneleri zamanda ne kadar geride gözlediğimizi söyler. Karanlık madde, büyük bir kısmı görünür olmayan, hepsi olmamakla beraber Samanyolu da dahil pek çok gökadada bulunan gizemli bir maddedir. Yazarlar her gökadadaki karanlık madde miktarını yeni çalışmalarındaki toplam kütleleri veren dağılımdan hesaplamışlardır. ESO-Türkçe"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/super-kutleli-karadelikten-yayilan-super-jetler/", "text": "Bilim insanları evrenin sırlarını açığa çıkarmak için genellikle birden çok teleskopun güçlerini birleştirir. Böylece ortaya çok farklı bir görüntü çıkar. Bu da böyle ve etkili çalışma sonrasında ulaşılmış görüntülerden biridir. Dünya yörüngesinde dolanan Hubble Uzay Teleskopu ile elde edilen görselin merkezindeki sarımsı cisim Herkül A olarak bilinen dev bir eliptik gökadadır. Sadece Hubble verileri kullanılsaydı pembemsi dev balonlar görülmeyecekti . Ancak aynı bölgeye radyo teleskopla bakılırsa görüntü tamamen değişir. Görünür ışıkta görülemeyen pembe jetler ortaya çıkar. Yukarıdaki görüntü Hubble Uzay Teleskopu'nun Geniş alan Kamerası 3 ve Karl G. Jansky Very Large Array radyo gözlemevi verileriyle oluşturulmuştur. İkili jet yapıları gökadanın merkezinde saklanan süper kütleli karadelik tarafından sıcak ve yüksek enerjili plazmayla oluşturulmuştur. Karadelik 2,5 milyar Güneş kütlesinde olup Samayolu'nun merkezindeki karadelikten bin kat daha büyüktür. Herkül A'nın merkezinde karadeliğin ısıttığı malzeme olağanüstü yüksek hızlarda, ışık hızına yakın hıza ulaşarak dışarı püskürür. Çevreye yayılan jetler bulutlara çarparak enerji kaybedip yavaşlar ve dev damla görüntüsüne kavuşur. Birden fazla parlak halkaların varlığı karadelikten çeşitli zaman dilimlerinde yayılan ardışık sayısız patlamaları gösterir. Jetlerin 1,5 milyon yıl içinde yayıldığı alan Samanyolu'nun yaklaşık 15 katı büyüklüğündedir. 3C 348 adıyla da bilinen Herkül A, 2 milyar ışık yılı uzaktadır ve parlak radyo kaynaklarından biridir."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/super-supernova/", "text": "Yale Üniversitesi önderliğinde çalışan uluslararası bir ekip, alt sınıf bir süpernovaya ait olduğu düşünülen bir nesnenin kütlesinin üst sınırı da geçtiğini buldu. Bu keşfin, evrenin genişlemesiyle ilgili ölçümleri etkileyebileceği bildiriliyor. Sonuçlar Astrophysical Journal Dergisi'nde yayınlanacak. Kozmologlar, Tip Ia adı verilen ve ölü çekirdeğe sahip beyaz cücelerin bir şekilde madde kaparak patlamaları sonucunda oluşan süpernovaları, gerek gökadaların uzaklığını gerekse evrenin geçmiş ve gelecekteki genişleme hızını belirlemek ve karanlık enerjiyi ortaya çıkarmak için kullanır. Buradaki beyaz cüce süpernova olarak patlamadan önce Chandrasekhar sınırı olarak bilinen 1.4 güneş kütlesine sahip olmalıdır. Bu bilimsel sınır süpernovaya olan uzaklıkları ölçmek için kullanılan önemli bir anahtardır. 2003 yılından bu yana toplam dört süpernova bu kadar parlak görüldü. Bu da beyaz cücelerin nasıl olup da Chandrasekhar sınırını aşarak patladıkları sorusunu beraberinde getirdi. Bunların her birine süper-Chandrasekhar süpernovası adı verildi. SN 2007if olarak adlandırılan oldukça parlak süpernovayı oluşturan beyaz cücenin kütlesini ölçmeye çalışan grup, merkezden dışarıya genişleyen bir de kabuk buldular. Ekip bu keşifle süper kütleli süpernovaların yapısal modelini anlayacaklarını ümit ediyor. Şili, Hawai ve Kaliforniya'daki teleskopların gözlemlerinden yararlanan grup, merkezdeki yıldızın ve kabuğunun kütlesini ölçerek gerçekten Chandrasekhar sınırının aşıldığını kanıtlamayı başardı. Buna göre yıldız 2.1 (artı-eksi yüzde 10) güneş kütlesine sahip. Yıldızın uzaya dağılan tüm parçalarının kütlesi de ölçülebilirse yıldızın tam kütlesini ve değişimini ortaya çıkarılabilir, ama bunu sağlamak şu an için çok zor. Yıldızın patlama evresine gelinceye kadar ki süreci bilmeyi isteyen kozmologlar aynı zamanda bunun bir o kadar da zor olduğunun bilincindeler. Grup SN 2007if'in bir beyaz cüceden değilk de iki beyaz cücenin birleşmesi yoluyla da oluşabileceğini, hatta böylesi bir olayın akla daha yatkın olduğunu belirtiyorlar. Buna karşılık gökbilimciler bir beyaz cücenin nasıl olupta Chandrasekhar sınırına ulaşmasına karşılık kendi ağırlığı altında çökmeden kalabildiği sorusunun yanıtını aramaya devam ediyorlar. Evrenin genişlemesi problemlerinde kullanılan önemli bir başvuru kaynağı olan bu tür süpernovalarla ilgili her iki yanıtın da ölçümlerin tekrar değerlendirilmesini gerektirebilir. Kaynak: Science Daily *Görüntünün ayrıntılı açıklaması için tıklayınız."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/super-supernovaya-yeni-halkalar/", "text": "Diğerlerine göre parlak, mavi ve biraz garip. Geçenlerde Kaliforniya Teknoloji Enstitüsü'nde gökbilimcilerden oluşan bir ekip yıldız patlamasının yeni bir türüne ait yeni örnekler keşfetti. Kozmosta görüntülenen süpernovanın yeni bir türü olan bu parlak nesneler, yıldız oluşumları ve erken evrenin oluşumu hakkındaki sorulara aranan yanıtlar için yardımcı olabilir. Caltech'te görevli bilim insanlarından ekip lideri Robert Quimby: Daha önce bilinmeyen süpernovanın yeni türü hakkında bilgi ediniyoruz diyor. Gökbilimcileri şaşırtan ve yeni bir süpernova türü olduğu sonucunu çıkaran araştırma önceden bilinen iki süpernovaya ek olarak yeni keşfedilen dört yeni patlamaya dayanıyor. Quimby 2007 yılında Teksas Üniversitesi'nde lisansüstü öğrencisiyken en parlak süpernova keşfini gerçekleştirerek ilgiyi üzerinde toplamıştı. Bu süpernovalar güneşten 100 milyar, diğer süpernovalardan ise 10 kat daha parlaktır. Keşfedilen ve Dubbed 2005ap adı verilen süpernova biraz tuhaftı. Süpernovaya ilişkin alınan tayf ölçümleriyle onun tahmin edilenden daha uzakta olduğu ortaya çıktı. Aynı zamanda süpernova patlamalarında görülen hidrojenin izine bu süpernovalarda rastlanmadı. Hubble Uzay Teleskopunu kullanan gökbilimciler daha önce de SCP 06F6 olarak adlandırılan gizemli bir süpernovayı keşfetmişti. Bu süpernova 2005ap'e benzememesine karşılık farklı bir tayfı olduğu belirlenmişti. Ekip dört yeni süpernovayı Palomar Gözlemevi'ndeki 1.2 metrelik Samuel Oschin Teleskopla keşfettiler. Quimby bu süpernovaların dört yıl önceki 2005ap süpernovasıyla benzerlik taşıdığını fark etti. Daha sonra da tayfları çizildi. Çok güzel bir geri dönüş oldu diyor Quimby. Sonuçta gözlenen toplam altı süpernovanın aynı tür olduğu ve tayflarının parlak ve çok mavi dalga boyunda olduğu belirlendi. Quimby, 2005ap ile SCP 06F6 süpernovaları arasındaki farklılığın uzaklıktan kaynaklandığını düşünüyor. 2005ap 3 milyar uzaklıkta iken SCP 06F6 ise 8 milyar ışık yılı uzaklıktadır. Daha uzakta yer alan süpernovalarda evrenin genişlemesine bağlı kırmızıya kayma oranı daha fazla olacağından bu süpernovalarda yaydığı ışığın dalga boyunu uzatan ve bu nedenle tayfı değişen bir durum söz konusudur. 2005ap ve SCP 06F6'ya benzeyen dört yeni süpernova ise orta uzaklıkta olup eksik bilgiyi tamamlayabilirler. Gökbilimciler şimdi bu süpernovalarla ilgili bazı bilgiler elde etmiş olsalar da çoğu soru henüz yanıtını bulamadı. Daha önceki modellerle açıklanamayan yepyeni bir süpernova sınıfıyla karşı karşıyayız diyor Quimby. Onların hakkında bildiklerimiz, sıcaklıklarının 10 000 ile 20 000 Kelvin derece dolayında olması,hidrojence fakir olmaları, saniyede 10 000 km hızla genişliyor olmaları ve sağlayan bilinen süpernovalara göre radyoaktif bozunma ile kendilerine güç sağladıklarından, çok uzun bir süre, 50 gün sonra parlaklıklarını azaltıyor olmalarıdır. Ancak çok parlak olmalarının altında başka bir mekanizma olması gerekir. Bu özelliklere sahip bir patlama için 90-130 güneş kütleli zonklayan* bir yıldız gereklidir. Yıldız mevcut hidrojen yakıtını tükettiğinde sıcaklığını ve parlaklığını arttırarak hidrojen içermeyen dış kabuğunu patlama ile uzaya püskürtür. İkinci bir modelde ise yıldız süpernova olarak patlar ancak geride yüklü parçacıklardan oluşmuş kuvvetli bir manyetik alan etkisiyle hızla dönen ve adına magnetar adı verilen nesne yavaşlarken çevreye de enerji yayar. Bu enerji önceden çevreye yayılan maddeyi ısıtır ve onun parlamasına neden olur. Yeni keşfedilen süpernova birkaç milyar yıldız barındıran cüce gökada da bulundu (Samanyolu'nda 200-400 milyar yıldız bulunmaktadır). İçinde bulundukları gökadadan neredeyse 100 kat parlak olan süpernovalar, çevreyi aydınlatan birer sokak lambası gibi düşünülebilir. Bu süpernovalar yardımıyla gökbilimciler yıldızlararası ortamı dolduran gazın tayfını ölçerek gökadalardaki madde dağılımını ortaya çıkarırlar. Gözlenen süpernova birkaç ay içinde ortadan kaybolur. Bu süpernovaları görmeseydik birçok gökadaya ait bilgilerimiz eksik kalacaktı. Bu süpernovaların kaynağı büyük bir olasılıkla Güneş'ten en az 100 kat büyük eski yıldızlardır. Gökbilimci Shri Kulkarni: Gökyüzü bizi şaşırtmaya devam ediyor diyor. California Institute of Technology * Yaşamının son evresine girdiği için büyüyüp küçülen yıldızlar için bu terim kullanılır."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/super-suratli-yildiz-kesfedildi/", "text": "Samanyolu'nun merkezindeki süper kütleli kara deliğin çevresinde bir yıldızın muazzam süratle dolandığı belirlendi. S4716 adlı yıldız Yay A* adlı kara deliğin çevresinde saniyede 8000 kilometre süratle yol alıyor. Yıldız kara deliğe 100 astronomik birim uzaktaki yörüngesini dört yılda tamamlıyor. Astronomi birimi Yer-Güneş arası uzaklıktır. Köln Üniversitesi ve Çek Cumhuriyeti'ndeki Masaryk Üniversitesindeki araştırmacıların gerçekleştirdiği çalışma Astrophysical Journal'da yayınlandı. Gök ada merkezindeki kara deliğin yakınında oldukça yoğun bir yıldız kümesi bulunur. S kümesi adlı bu küme, parlaklık ve kütleleri açısından birbirinden farklı yüzden fazla yıldızdan oluşur. S yıldızları oldukça yüksek süratle hareket eder. Çalışmanın başyazarı Dr. Florian Peissker: Öne çıkan S2 üyelerinden biri, sinemada önünüzde oturan iri bir insan gibi davranır: görüşünüzü engeller. S2 yıldızları da gök ada merkezini gizlemektedir. Sadece kısa bir süre için kara deliğin çevresine bakabilirsiniz diyor. Araştırma, neredeyse yirmi yılı kapsayan gözlemlerle sürekli eklenen veriler eşliğinde gerçekleşti. Bu sayede süper kütleli kara deliğin çevresinde dört yılda dolanan bir yıldız tanımlanabildi. Beş teleskopla yıldız izlendi ve bunlardan dördünün verileri ile bir büyük teleskoptan alınan veriler birleştirildi. Böylece daha doğru ve ayrıntılı gözlemlere olanak sağlanmış oldu. Bir yıldızın süper kütleli kara deliğe bu kadar yakın ve yüksek süratle yörüngede olması beklenmedik bir durumdur. Böyle bir durum geleneksel teleskoplar için gözlem sınırıdır diyor Peissker. Keşif, Samanyolu'nun merkezinde hızlı hareket eden yıldızların yörüngesinin kökenine ve evrimine de ışık tutuyor. Çalışmaya katılan Masaryk Üniversitesinden astrofizikçi Michael Zajacek: S4716'nın kısa süreli, dar yörüngesi kafa karıştırıyor. Yıldızlar bir kara deliğin yakınında bu kadar kolay oluşamaz. S4716, örneğin S kümesindeki diğer yıldızlara ve cisimlere yaklaşarak içe doğru hareket etmek zorunda kaldı ve bu da yörüngesinin önemli ölçüde küçülmesine neden oldu diyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/super-yildiz-eta-karinadaki-degisimler/", "text": "Eta Karina, Dünya'dan 10.000 ışık yılı uzaklıktaki bir alan içinde yer alan en parlak ve en büyük yıldız sistemidir. Bilim insanları bu dev cismin özelliklerini ve davranışlarını anlamaya çalışıyor. 19. Yüzyılda iki kez patlama görülen Eta Karina şaşırtıcı özelliklere sahiptir. NASA'nın Goddard Uzay Uçuş Merkezi'nden gökbilimcilerin, NASA uyduları, yer teleskopları eşliğindeki uzun dönemli bir çalışması ile en kapsamlı modelleme yapıldı. Yeni bulgular yıldızların etkileşimlerinin daha önce hiç görülmemiş özelliklerini ortaya çıkardı. Ortaya çıkan modelde Hubble Uzay Teleskopu görüntüleri eşliğinde iki büyük yıldızdan yayılan iyonlaşmış gazın saatte 1,6 milyon kilometre hızla yol aldığı belirlendi. Goddard'dan astrofizikçi Ted Gull: Biz bu olağanüstü cismin mevcut durumunu ve karmaşık doğasını anlamak ve gelecekte daha neler olacağını öngörecek çalışmalar yapıyoruz. On yıldan uzun süredir bu yıldızı izliyoruz diyor. Güney takımyıldızlarından Karina takımyıldızında bulunan 7500 ışık yılı uzaklıktaki Eta Karina'da alışılmadık yörüngede birbirinin çevresinde dolanan iki büyük yıldız her 5,5 yılda birbirine oldukça yaklaşır. Her iki yıldızın özelliklerini ölçmek için gereken veriler, muazzam yıldız rüzgarlarının ortaya çıkmasıyla sağlanır. Gökbilimciler sistemdeki soğuk birincil yıldızın 90 güneş kütlesinde, Güneş'e göre 5 milyon kat daha parlak ve tartışmalı olan sıcak diğer yıldızın 30 güneş kütlesinde, bir milyon güneş parlaklığında olduğunu belirledi. Yıldızlar birbirine en yakın olduklarında aralarında uzaklık Güneş-Mars uzaklığı (225 milyon kilometre) kadar olmaktadır. Gökbilimciler bu yakın uzaklığa erişmenin öncesi ve sonrasında neler olup bittiğini gözlüyor. Küçük yıldız diğerinin çevresinden dolanırken adeta bir gölge oluşturuyor. Bu sırada sistemden yayılan X-ışınları ve görünür ışıkla diğer dalga boylarındaki değişim izleniyor. Geçtiğimiz 11 yıl boyunca üç enberi geçişi yer teleskopları ve birçok NASA uydusunca izlendi. Araştırma ekibinden Thomas Madura: Geçişi gözlerken aldığımız verilerle geçmişteki geçiş verilerini birleştirdik ve bunları modele yerleştirdik diyor. Bu modele göre iki yıldız rüzgarları arasındaki etkileşim sistemde dönemsel değişikliklere yol açmaktadır. Her yıldızdan yayılan rüzgar değişik özelliklere sahiptir: birincil yıldızın kalın, yalın ve yavaş. Birincil yıldızdan atılan anlık kütle güneşin bin yılda attığıyla eşdeğer ve saatte bir buçuk milyon kilometre hızla yayılıyor. Buna karşılık eşi olan diğer yıldız ondan altı kat daha hızlı ve 100 kat daha az malzeme atmaktadır. NASA'nın Ames Araştırma Merkezi'nden Ülker süper bilgisayarıyla üretilen model rüzgarın tüm karmaşasını ortaya koymaktadır. Ana yıldızın çevresinde dolanan diğer yıldızın yaydığı rüzgarlar, büyük bir sarmal boşluğa neden olmaktadır. Bu etkileşimi daha iyi görebilmek için Madura 3D modelini üç boyutlu yazıcıdan çıktı alarak inceledi. Böylece daha önce farkına varılmayan kenarlarda gaz çıkışları nedeniyle oluşan omurga benzeri çıkıntılar fark edildi. Bu yapıların enberi geçişlerinde oluşan tedirginlikler nedeniyle oluştuğunu düşünüyoruz. Bilgisayar benzetimlerinin 3D katı baskıları bunu görmemizi sağladı ve daha fazla 3D çıktıya ihtiyacımız olacak diyor Madura. Ekip sistemin iç işleyişini anlamak için birkaç anahtar gözlem yaptı. Son üç enberi geçişi Brezilya, Şili, Avustralya ve Yeni Zelanda'da yer teleskoplarıyla elektronunun birini kaybetmiş helyum atomlarınca uyarılmış mavi ışığın dalga boyunda izlendi. Modelde ana yıldızın rüzgarındaki helyum emisyonu izlendi. Hubble Uzay Teleskopu ile de Görüntüleme Tayfölçeri ana yıldızdan yayılan gazın diğer yıldızın yoğun morötesi ışığı ile iki elektronunu kaybetmiş demir atomundan yayılan mavi ışığın dalga boyunda gözlendi. Son olarak, sistemin X-ışını yayan milyonlarca derece sıcaklığına kadar ısınmış gazın yaydığı şok dalgalarının etkileştiği rüzgar analizi gerçekleştirildi. Maryland'daki Uzay Araştırmaları Merkezi'nden astrofizikçi Michael Corcoran: X-ışınlarının çarptığı bölgedeki görülen değişimler yıldızın nasıl kütle kaybettiğini gösterir diyor. 2012 yılında görevi biten NASA'nın Rossi X-Işını Zamanlama Tarayıcısı ile elde edilen son 20 yıllık veriler ile NASA'nın Swift X-Işını uydusunun enberi geçiş verileri karşılaştırıldı. Eta Karina'daki çift en son Temmuz 2014'de enberi noktasında buluştu ve bir dizi X-ışını emisyonu gözlendi. Bu ise yıldızlardan birinin kütle kaybetmesi anlamına gelse de hangisinin kütle kaybettiği anlaşılamadı. Goddard'dan Mairan Teodoro helyum emisyonlu yeni bir inceleme başlattı. 2014 emisyonu da 2009'daki gibi birincil yıldızdan yayılan rüzgara göre sabit kalmıştır. Her iki enberi noktasında da aynı X-ışını fişeklerini gördük diyor. NASA astronotlarının 2009'da tamir ettiği STIS ve yeni kamerasını yerleştirdiği Hubble Uzay Teleskopu ile ekip Eta Karina gözlemi istedi. Gökkuşağı renkleri gibi yıldız ışığını tayf renklerine ayrıştıran STIS ile kimyasal analiz yapılabilmektedir. Böylece elde edilen tayfta iki yıldıza yakın bölgede incecik yapılar ortaya çıkarıldı. STIS diğer kaynaklardan gelen ışık kirlenmesini sınırlamak için tek ve dar yarıktan hedefini görür. Aralık 2010'dan itibaren Gull ve ekibi elde ettikleri panoramik görüntüde 41 farklı yerde düzenli bir şekilde anlık tayfları karşılaştırdı. Bu görüntü aslında 4600 kat güneş-Dünya uzaklığı olan 670 milyar kilometre uzaklığı kapsamaktadır. Tüm bu çalışmalar sonucunda Gull'un ekibi gördükleri yengece benzer yaklaşık bir ışık yılı uzunluğundaki gaz demetinin karmaşık yapıya katıldığını belirledi. STIS görüntülerinde adeta yengecin kıskaçlarını andıran büyük gaz kabukları 1,6 milyon kilometre hızla yayıldığı ölçüldü. Büyük yıldızdan yayılan rüzgarla açılan sarmal boşluk bu hareketli kabukları oluşturup yapının dışarı doğru genişlemesine neden olmaktadır. Bu gaz kabukları Dünya ile Güneş arası uzaklığın binlerce katı uzaklığa kadar uzanmaktadır. Yaklaşık 11 yıl içindeki iki enberi nedeniyle gaz kabuklarının yapıda yaptığı değişimler, Eta Karina'da geçmişte neler yaşadığını da gösteriyor diyor Gull. Bir yıldız eşine yaklaştığında, ondan morötesi ışık emerek, yaydığı rüzgarın kalınlaşıp yavaşlamasına neden olur. Yıldızın çevresini yoğun rüzgarlar temizler ve morötesi ışığı emerek gaz kabuğuna iyonlaşmış demir atomları ve yeni enerji sağlar. Eta Karina dev yıldızı bir gün süpernova patlamalarının ardından hayatını sona erdirebilir. Yıldızın kütlesi onun kaderini ve sonunu belirleyecektir, ya kendi kütlesi altında çökecek ya da yıldız rüzgarları ve bilinmeyen başka nedenlerle çökme bitmeden yakıtını tüketecek. Araştırmacıların elinde yıldızın ömrünün bitmesine ilişkin herhangi bir kanıt bulunmuyor. İki yıldız bir sonraki buluşmasını Şubat 2020'de gerçekleştirecek ve gökbilimcilerin gözü o gün yine bu ikili de olacak. NASA, evreni, Güneş Sistemi'ni ve ötesini araştırmaktadır. Böylece evrenin sırlarını, evrimini ve yıldızlar arasında yaşamın izlerini bulmak için çeşitli araştırmalar sürdürülmektedir."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/super-yildizdan-super-son/", "text": "Dünya'dan 330.000 kat daha büyük, tüm Güneş Sistemi'nin kütlesinin yüzde 99,86'sını oluşturan, saniyede 400 trilyon Watt güç üreten ve yaklaşık 10.000 C derece yüzey sıcaklığına sahip olan Güneş bu özellikleriyle insanı büyülese de aslında küçük bir yıldızdır. Gerçekte Güneş'e göre 20 kat daha kütleli, en az beş kat daha sıcak olan Wolf-Rayet yıldızları bulunur. Bu yıldızlara ender rastlandığından nasıl yaşadıkları ve öldükleri hakkında kesin bilgi bulunmamaktadır. Yeni bir çalışma bu sır perdesini aralıyor. Polamar'daki Palomar Transient Factory , Ulusal enerji araştırma merkezi, National Energy Research Scientific Computing Center , Enerji Bilimleri Ağı ve Berkeley Laboratuarı ile süpernova gibi kozmik olarak kısa süreli olayları ortaya çıkarılıyor. Bu olaylardan biri Çoban takımyıldızı yönünde 360 milyon ışık yılı uzaklıkta görüldü. Olayın önemi bilinen en şiddetli süpernova patlamalarından Tip IIb türünde ve bir Wolf-Rayet yıldızına aitti. iTPF ağı yardımıyla İsrail'deki Weizmann Enstitüsü'ndeki astrofizikçi Avishay Gal-Yam liderliğindeki ekip patlamanın oluştuğu saatlerde süpernova SN 2013cu'yu yakaladı. Bu gözlem daha sonra yer-merkezli ve uzay teleskoplarıyla da izlendi. Bu gözlemler Wolf-Rayet yıldızının yaşam ve ölümüyle ilgili değerli bilgiler sağladı. Yeni gözlem yöntemleriyle süpernovaları gerçek-zamanlı olarak izleyebiliyor ve bunları çalışmak için gerekli olanaklara kavuşuyoruz diyor Gal-Yam. Berkeley'den Peter Nugent: İlk kez doğrudan gözlemle gördüğümüz parlama bir Wolf-Rayet yıldızının neden olduğu Tip-IIb süpernovasını işaret ediyor diyor. Astronomi profesörü Alex Filippenko: 1987 yılında ilk Tip IIb örneğini keşfettiğimiz zaman bunun nedeninin ne tür yıldızdan kaynaklandığını anlamamıştık. Şimdi bu patlamaların Wolf-Rayet türü yıldızlar ile oluştuğunu rahatlıkla söyleyebiliyoruz diyor. Tek parlamalı anlaşılması zor ışığın imzası Süper kütleli yıldızlar yaşamlarının sonunda Wolf-Rayet tipi olur. Gökadaların kimyasal madde açısından zenginleşmesini sağlayan bu yıldızlar gezegenlerin ve yaşam için gerekli temel yapıtaşlarını ve ağır metalleri barındırdığından bilimciler tarafından ilgiyle izlenir. Biz yavaş yavaş yıldız patlama türlerini belirleyerek bunların hangi elementleri ürettiğini belirliyoruz. Bu elementler yaşamın varlığı için çok önemlidir. Bu da gerçek anlamda kendi yıldızımızın kökenlerini bulmamızı sağlıyor diyor Filippenko. Boyutları ne olursa tüm yıldızlar hidrojeni yakarak helyumu oluşturarak yaşarlar. Yıldızlar kütle çekimi altında çökmemek için çekirdeğinde füzyon tepkimesi gerçekleştirir. Süper kütleli yıldızlarda hidrojen bittiği zaman çekirdeği demire dönüşene kadar karbon, oksijen, neon, sodyum, magnezyum ve diğer ağır metalleri üretmeyi sürdürür. Devam eden füzyon sürecinde bu atomlar enerji paketleri halinde saklanır. Bu durum kuantum mekaniğinde aynı iki elektronun aynı enerji seviyesinde olmamasına benzer. Bu olay elektron dejenerasyon basıncıyla desteklenir. Çekirdek yeterince büyüdüğünde artık denge bozulur ve çökme gerçekleşir. Bunun sonucunda proton ve elektronlar, hatta nötrinolar muazzam bir enerjiyle serbest kalır. Böylece yıldız süpernova patlamasıyla büyük bir şok dalgası yaratarak bu kalıntıları dışarı atar. Wolf-Rayet süpernovadan önce oluşur. Bu da nükleer füzyonu yavaşlatırken çekirdekten yüzeye çıkan malzeme güçlü rüzgarlarla atılır. Bu rüzgarların taşıdığı büyük miktardaki malzeme Dünya'daki teleskoplarla merakla izlenir. Wolf-Rayet yıldızı süpernovayla patladığında tipik bir yıldız rüzgarı üretse de ata yıldızdan olan tüm bilgileri saklar. SN 2013cu ile bu şansı yakaladık. Rüzgardan önce süpernovayı fark ettik ve kısa süre sonra da ısıtılmış ve rüzgarın yaktığı şok dalgalarının morötesi parlaması önemlidir diyor Nugent. Süpernovanın kalıntı rüzgarındaki kimyasal ışık imzalarını arayan iTPF ekibi Hawaii'deki Keck Teleskopu ile Wolf-Rayet'in izlerine rastladı. Bunun ardından NASA'nın Swift uydusuyla 15 saat süren takip gözlemleri gerçekleştirildi. Burada süpernovanın oldukça sıcak ve güçlü morötesi ışık yaydığı belirlendi. İlerleyen günlerde yıldızdan çıkan malzemenin kimliği için gözlem yapan tüm teleskopların verileri toplandı. Zamanla soğuyan süpernovanın kalıntısında zayıf hidrojenin imzasına ve güçlü helyum özelliğine sahip Tip IIb süpernovası tanımına uyan SN 2013cu sınıflandırıldı. Keck-I teleskopu ile patlamadan 6,5 gün sonraki gözlemlerle hızla genişleyen süpernova kalıntısının Wolf-Rayet'in özelliklerini gösteren parlak-iyonlaşmış rüzgarı içerdiğini gördük diyor Filippenko. Bu keşifle önümüze yepyeni bir araştırma alanı açıldı ve biraz da hayrete düşürdü. Teleskoplarımız ile ancak Samanyolu'na yakın 4 milyon ışık yılı uzaktaki bir gökadada Wolf-Rayet yıldızından tayf alınabilir. Ancak SN 2013cu neredeyse 100 kat, 360 milyon ışık yılı uzakta yer alıyor. Morötesi parlama yıldız rüzgarını aydınlatır böylece araştırmacılar süpernovayı görerek tayfını alabilirler. Normalde bu gözlemi tekrar tekrar yapmak ve Wolf-Rayet ile tüm süpernova türlerine ait eldeki istatistiki verileri geliştirmek istiyoruz diyor Nugent."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/supernova-ama-hangi-model/", "text": "Küçük yoğun yıldızlar olan beyaz cüceler evrendeki en göz kamaştırıcı ışımalara neden olan Ia süpernovasına neden olabilirler. Bu patlamalar bulundukları gökada kadar ışık yayabilir. Son yıllarda bu tür süpernovalardan binlercesi bulunmasına karşı, bir beyaz cüceyi böylesi patlamaya uğratan süreç anlaşılamamıştır. Kaliforniya Teknoloji Enstitüsü'ndeki gökbilimciler yakın sayılabilecek, 300 milyon ışık yılı uzaklıktaki IC831 gökadasındaki iPTF14atg adlı Tip Ia süpernovasını keşfetti. iPTF ekibinin topladığı veriler gözlenen süpernovanın kabul gören iki kuramdan birine uygun görülmektedir. Kozmik uzaklık hesaplarında Tip Ia süpernovaları 'tipik mum' gibi temel ölçü alınır. Bir lamba bir kilometre uzaklıkta normal parlaklığından 100 kat daha sönük görünür. Lambanın gerçek parlaklığını bildiğinizde uzaklığını tahmin edebilirsiniz. 1990'larda evrenin genişleme hızını bu cisimlere bakarak hesaplayan üç bilim insanı 2011 yılındaki Nobel Fizik ödülünü kazanmıştı. Ortak merkez çevresinde dolanan iki beyaz cüceden biri patlar. Patlamaya neden olan etki iki farklı modelle anlatılmaktadır. Modellerden birine göre patlamanın nedeni iki beyaz cücenin birleşmesidir. Diğer modelde ise çiftlerden biri güneş benzeri bir yıldız olup beyaz cüceye madde kaptırmaktadır. Beyaz cüce çevresinde oluşan madde diski cüce yıldızın merkezindeki sıcaklığını ve basıncını arttırır. Gökadamızda her yüzyıl içinde birkaç süpernova oluşmaktadır. Bunların uzaklığı ve az sayıda oluşması hangi modelin doğru olduğunun anlaşılmasını zorlaştırmaktadır. İşte iPTF burada devreye giriyor. Palomar Dağı üzerindeki 48 inç büyüklüğündeki teleskopla gökyüzünde Tip Ia süpernovaları da olmak üzere parlaklığı değişen cisimler aranmaktadır. Çalışma gece yapılabileceğinden 24 saat gökyüzünün taranması gerekmektedir. Bu nedenle Avrupa ve Amerika'da birbirini izleyen gözlemler yapıldı. Bu gözlemlerin ardından 3 Mayıs günü Avrupa ekibinden Yi Cao aradıklarını buldu. Cao ve ekibi genç süpernovalara yakından bakmak için morötesi dalga boyunda gözlem yapan NASA'nın Swift uydusu da dahil olmak üzere yer ve uzay teleskoplarından yararlandı. Meslektaşlarımla birlikte bebek Tip Ia süpernovasından gelen morötesi ışımayı taramak için birçok uykusuz gece geçirdim. Tahmin edilebileceği gibi ilk morötesi ışıma süpernovanın en parlak anıdır. Biz de bu anı yakalayacağımızı ümit ediyorduk diyor Cao. Dünya atmosferindeki ozon görünür ışığa gore daha yüksek enerjili morötesi ışımanın neredeyse tamamını emdiğinden süpernova gibi sıcak cisimlerden yayılan ışıma ancak uzaydan gözlenebilir. Swift başta bir değişim algılamadı ama daha sonra aydınlanan süpernovadan yayılan yiksek enerjiyi farketti. Böyle bir parlama kısa ömürlü olduğundan iTPF gibi tüm gökyüzünü tarayan sistemler tarafından gözden kaçabiliyor. Gözlenen morötesi ışımanın şiddeti yıldızı çeviren malzemenin şok dalgası yaydığını dile getiren modelle uyumludur. Gökbilimci Daniel Kasen 2010 yılında yaptıkları kuramsal hesaplamalar ve süper benzetimlerle süpernovaların çarpışmalarla olabileceğini göstermişti. Bu tahminimden sonra birçok araştırmacı gökyüzünde bu imzayı aramaya çalıştı. Bu model patlayan yıldızların yaşadığı süreci anlatan önemli ve yeni bir yoldur. Caltech gökbilimcilerinden Shrinivas Kulkarni: Tip Ia süpernovası iki yıldızlı sisteme ve en azından bazı Tip Ia süpernovalarının bu yolla oluştuğuna işaret eder diyor. iPTF14atg süpernovasına ait veriler tekli dejenere modelini göstermesine karşılık diğer Tip Ia süpernovaları ikili sistemlerde oluşabilir. Aslında yakın gökadalardan Messier 101'de 2011 yılında görülen SN2011fe süpernovası tekli dejenere patlama modelini yalanlamak için kullanıldı. Sonuçta şu an için her iki modelin de geçerli olduğu söylenebilir."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/supernova-gibi-patlayan-nova/", "text": "Gökbilimciler Fermi Gama Işını Uzay Teleskopu'nu kullanarak bir novadan gelen gama ışınlarını fark ettiler. Keşif, nova patlamalarının böylesi yüksek enerji ışınım yayamayacağı varsayımına karşı koyacak nitelikte. Nova, bir yıldızın ani ve kısa süreli bir patlamasıdır. Patlama ikili bir sistemdeki beyaz cücenin çok yüksek oranda termonükleer patlama ile dışarı madde püskürttüğü sırada gerçekleşir. NASA'nın Goddard Uzay Uçuş Merkezi'nden Elizabeth Hays: İnsan için inanılmaz olan bu patlama, Güneş'in uzaya yaydığı 1 yılda yaydığı enerjinin 1000 katına eşit bir enerji taşır. Bu nova Fermi'nin daha önce bulduklarına göre daha küçüktü. Biz aslında Fermi'nin böylesi bir patlamayı görmesine şaşırdık diyor. Gama ışınları ışığın en yüksek enerjili biçimidir. Fermi'nin Geniş Alan Teleskopu 15 günlük izleme süresince novayı keşfetti. Bilim insanları patlama nedeniyle oluşan şok dalgasının uzaya saatte yaklaşık 1,6 milyon km hızla madde fırlattığını belirtiyorlar. Hikaye 11 Mart günü şafak öncesi Japonya'da başladı. Japon amatör gökbilimciler Koichi Nishiyama ve Fujio Kabashima Kuğu takımyıldızındaki bir yıldızın parlaklığında belirgin bir değişikliğin olduğunu bildirdiler. V407 Cyg olarak bilinen yıldız üç gün önceye göre 10 kere daha parlaktı. Bunun üzerine ekip Kyoto Üniversitesi'nden Hiroyuki Maehara'ya novanın keşfini bildirdiler. 13 Mart'ta Goddard'dan Davide Donato LAT'ın Kuğu bölgesine ilişkin verilerini incelemeye başladı. Donato: Bu bölge gama ışın kaynaklarının birçok türünü, atarcaları, süpernova kalıntılarını bir arada barındırır. Nova eğer gökyüzünün başka bir bölgesinde gerçekleşseydi yakalanması daha kolay olurdu diyor. LAT ekibi izleyen günlerde kaynağı tanımak için çalışmaya başladı. 17 Mart günü araştırmacılar NASA'nın Swift uydusunu kullanarak gözlem yapma fırsatını buldular. Deniz Kuvvetleri Araştırma Laboratuvarı'ndan Astrofizikçi Teddy Cheung: Swift'in hedefinde V407 Cyg olduğunu biliyordum ama bunun nedenini bilmiyordum diyor. Swift'in verilerinde herhangi bir X-ışını kaynağına rastlanmadı. Ama V407 Cyg'de bir şey olmuştu. Yarım saat sonra Cheung sistemin bir nova patlamasına uğradığını e bu nedenle gözlemlerin yapıldığını öğrenmiş oldu. Sisteme daha yakından LAT ile baktığımızda novanın ilk gama ışınlarını gördük. V407 Cyg, 9000 ışık yılı uzağımızda yer almaktadır. Simbiyotik sistemde biri beyaz cüce diğeri 500 güneş boyutlu kırmızı dev olmak üzere iki yıldız bulunuyor. Fransa, Joseph Fourier Üniversitesi'nden Adam Hill: Kırmızı dev öylesine şişmiştir ki atmosferinin dış katmanı uzaya madde sızdırmaktadır. Her on yıl da bir kırmızı dev uzaya dünya kütlesine eşit kütlede hidrojen gazı saçar diyor. Burada gerçekleşen rüzgarlar güneş rüzgarına benzemekle birlikte ondan çok daha güçlüdürler. Beyaz cüce işte bu gazı yakalayarak yüzeyinde biriktirir. Yüzyıllar boyunca biriken gaz yığını artık helyumu oluşturacak kadar sıcak ve yoğun kıvama gelir. Böylece gazın patlamasına neden olan bir tepkime gerçekleşir. Ancak beyaz cüce bu patlamadan dolayı zarar görmez. Patlama, sıcak ve yoğun olan kabuktan fırlayan yüksek hızlı parçacıkların oluşturduğu manyetik alan içinde genişleyerek yayılır. Fransa'nın TOLOSAN Gözlemevi sonuçlarına göre novanın şok dalgası, saatte 11 milyon km (ışık hızının yüzde 1'i) gibi bir hızla genişlemektedir. Manyetik alan kabuğu içinde sıkışmış olan parçacıklar yukarıya doğru yüksek hızlarla itilmiştir. Bu parçacıklar ışık hızına yakın hızlara kadar hızlanmışlardı. Bilim insanları gama ışınlarının bu parçacıkların kırmızı devin rüzgarıyla etkileşmesi sonucu oluştuğunu düşünüyor. Deniz Kuvvetleri Araştırma Laboratuvarı'ndan Soebur Razzaque: Bu tür parçacık hızlanmalarının çok güçlü süpernova patlamalarında olması beklenir. Novaların manyetik alanları parçacıkları bu denli hızlandırmaya yetecek kadar güçlü değildir. Bu sonuç bizi bu nedenle şaşırttı diyor. Kaynak: NASA-Fermi"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/supernova-ile-olusan-ters-sok-bilmecesi/", "text": "İki milyar ışık yılı uzaklıktaki bir yıldız kozmik zaman ölçeğinde göz açıp kapatma süresine denk gelen milyon yıllık savaşı kaybetti ve çöktü. Kütle çekim kuvvetine yenilen yıldız süpernova patlaması sonrası bir karadeliğe dönüştü. Doğan karadelik ise 19 Aralık 2016'da NASA'nın Neil Gehrels Swift Gözlemevi tarafından yaydığı gama ışınları sayesinde fark edildi. Patlama sonrası oluşan kaynaktan yayılan gama ışınları yedi saniye içinde yok olurken, X-ışını, görülebilir ışık ve radyo dalgaları gibi uzun dalga boylu dalgalarla parlamayı sürdürdü. Kaynak GRB 161219B olarak adlandırıldı. Son olarak ALMA ile yapılan ek gözlemlerle ayrıntılar fark edilmeye başlandı. ALMA ile milimetre altı dalga boyunda yapılan gözlemlerle kaynaktan yayılan jetlerin çevredeki toz ve gazla iletişimi gözlendi. Bu ek gözlemlerle gökbilimciler kozmik patlamanın ilk zaman aralıklı filmini üretti. Patlama sonrasındaki uzun süreli ters şok dalgası bu sayede fark edildi. Normalde birkaç saniye sürmesi gereken ters şok neredeyse bir gün süreyle devam etti. Gama ışını patlaması sonrası püsküren malzeme jeti bir gaz içinden geçerken ters şok oluşturur. Bu kaynaktan uzaklaşan malzemenin yavaşlamasına ve jetin arkasında bir şok dalgası oluşmasını sağlar. Genel olarak jetlerin birkaç saniyeden fazla sürmemesi gerektiğinden ters şok da kısa süreli olmalıdır. Ancak durum bu değil! GRB 161219B'deki uzun süreli ters şokun sebebi henüz bilinmiyor. Ancak jetin içindeki malzemenin yavaş hareket etmesi buna neden olmuş olabilir. Ters şok bir hafta içinde tamamen kayboldu. Süpernova sırasında oluşan yoğun parlaklık şok dalgasının görülmesini engellemişti. İşte, ALMA gözlemlerinin önemi bu noktada ortaya çıkıyor. ALMA ile süpernova ışığı engellenerek jetin görülmesi sağlandı. Yıldızdan bu süreçte yayılan enerjinin Güneş'in bir milyar yılda yaydığı enerji kadar olduğu hesaplandı. Yayılan enerji miktarı çok yüksek görünse de evrende bundan daha yüksek enerjik olaylara da rastlanmaktadır."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/supernova-kalintisi-w49b/", "text": "Görüntüdeki dağınık süpernova kalıntısının, Samanyolu'ndaki en genç karadeliği barındırdığı düşünülüyor. Birleşik görüntüde yeşil renk NASA'nın Chandra X-ışını Gözlemevi, pembe renk NSF Çok Büyük Radyo Dizisi ve sarı renk Palomar Gözlemevi'nin kızıltesi verilerinden oluşmaktadır. W49B olarak adlandırılan kalıntı yaklaşık bin yıl yaşında ve 26 000 ışık yılı uzağımızda yer alıyor. Kütleli yıldızların patlamasıyla oluşan bu tür kalıntılar genellikle her yöne eşit miktarda madde atıldığından simetriktir. Bununla birlikte W49B süpernova kalıntısı içindeki yıldızın kutuplarından fışkıran madde ekvatorundan fışkırana göre daha hızlı yayılmıştır. Bu da şeklin asimetrik olmasını sağladı. Gökbilimciler yıldız kalıntısındaki elementleri Chandra ile inceleyerek bir yıldızın nasıl patladığı hakkındaki kuramları karşılaştırabildi. Kalıntı içinde kükürt ve silisyum gibi farklı elementlere rastlansa da maddenin neredeyse yarısının demirden oluştuğu görüldü. Bu ise asimetrik patlamaya ilişkin tahminleri doğrulamaktadır. Araştırmacılar ayrıca süpernova patlamasının ardından geride kalan cismin ne olduğunu da anlamaya çalıştı. Çoğu zaman süpernova patlamasının ardından merkeze çöken kalıntı yıldız oldukça yoğun olan nötron yıldızlarını oluşturur. Bazen X-ışını yayılımı görülmeyen bu tür cisimler grnelde X-ışinı ya da radyo sinyalleri ile algılanabilir. Chandra verilerini dikkatle inceleyen gökbilimciler buradaki cismin nötron yıldızı değil bir karadelik olabileceğini düşünüyor. Eğer öyleyse bu son bin yıl içinde oluştuğundan Samanyolu içinde bilinen en genç karadeliktir. İçinde bir karadelik olduğu sanılan bir başka örnek de SS433 kalıntısıdır. Ancak bu kalıntı W49B'ye göre daha yaşlı olup 17 000 ile 21 000 yıl yaşındadır. Chandra kalıntıyı iki buçuk gün boyunca gözlemiştir."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/supernova-kalintisinin-coklu-dalgaboylu-goruntusu/", "text": "Yılbaşı geçti ama havai fişek gösterisi sürüyor. ESA'nın Herschel Gözlemevi verilerinden elde edilen bu görüntü bir patlama kalıntısına ait. Yani burada kutlamalar sırasında görülen renkli yapay patlamaları değil, yıldız türünden doğal bir gösteriyi görüyorsunuz. G54.1+0.3 olarak kodlanmış bu cisim, oldukça şiddetli bir şekilde ölen yıldızın artıklarından oluşan bir süpernova kalıntısıdır. Dünya'dan yaklaşık 20 bin ışık yılı uzaklıktaki cisim Okçuk takımyıldızı yönünde yer alıyor. Bu yıldızın yakıtı bitince dış katmanlarını güçlü bir patlamayla uzaya saçtı. Çekirdeği ise kütle çekiminin etkisiyle çökerek yoğun bir nötron yıldızına dönüştü. Kalıntının merkezindeki hızla dönen pulsar elektromanyetik tayfın radyo ve X-ışını alanlarında parlamaktadır. Yıldız kalıntısının yanı sıra çevresindeki gaz ve toz da oldukça dikkat çekicidir. J. Rho ve ekibinin ele aldığı bir çalışmaya göre bulutta gezegenimizin kabuğunun %60'ını oluşturan silikon dioksit bulunmaktadır. Ayrıca cam ve kum gibi bildik maddenin süpernova patlamalarında da oluşabileceği gösterilmiştir. Bu görüntü üç uzay gözlemevinin kızılötesi ve X-ışını verilerini ve yerden yapılan radyo gözlemlerini içermektedir. Görüntüde yeşil renk Herschel, mavi renk Spitzer, kırmızı renk Karl G. Jansky Çok Büyük Dizisi ve sarı renk Chandra X-Işını Gözlemevi verilerini ifade etmektedir. Görüntü telif hakkı: NASA/JPL-Caltech/CXC/ESA/NRAO/J. Rho 2 Yorumlar çekirdek çökmesi yıldızın çekirdeğinde kara delik oluşturmazmı?nötron yıldızına dönüşmesi yıldızın çok büyük olmadığını gösteriyor gibi.20000 değilde 20 ışık yılında böyle bir patlama olsa sanırım dünyamız etkilenebilirdi.olmayacak diye birşey yok.Allah korusun.selamlar. Her yıldız öldüğünde çekirdeği kütle çekiminin gaz basıncını yenmesi nedeniyle çöker. Nötron yıldızları kütlesi 1,5-3 Güneş kütleli yıldızların çekirdeğinin çökmesiyle oluştuğu tahmin edilmektedir. Küçük kütleli karadelikler ise 3 Güneş kütlesinden büyük yıldızların ölmesiyle oluştuğu düşünülmektedir. Bkz:http://www.astronomidiyari.com/link/yildiz.html"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/supernova-sok-dalgasinin-hizi-olculdu/", "text": "Bir grup araştırma ekibi W44 süpernova kalıntısının genişleme hızını ölçmeyi başardı. 10.000 ışık yılı uzaklıktaki süpernova kalıntısı Kartal takımyıldızında bulunuyor. Keio Üniversitesi'nden Tomoro Sashida ve Tomoharu Oka'nun liderliğini yaptığı ekip yüksek sıcaklık ve yoğunluğa sahip moleküler gazı milimetre/milimetre altı dalga boylarında görmeyi başardı. Çalışma sonucunda W44'ün şok dalgasının genişleme hızı saniyede 12,9 0,2 kilometre olarak saptandı. Ayrıca süpernova patlamasının yıldızlararası ortama (1-3) x 10 50 erg kadar serbest enerji bıraktığı belirlendi. Güneş saniyede 3,6 x 10 33 erg enerji yayar. Bunun yanısıra saniyede 100 kilometreden daha yüksek hızla hareketli başka gaz molekülleri de görüldü ki bunların kökeni belirsizliğini koruyor. Güneş'in sekiz katı kütlesindeki bir yıldız öldüğünde muazzam enerji yayarak süpernova patlamasıyla yaşamına son verir. Süpernova patlamasıyla birlikte yıldızın çevresi yıldızlararası ortama madde püskürterek genişler ve uzaya kinetik enerji yayar. Galaktik rüzgarlar genellikle etkin yıldız oluşumlarının görüldüğü gökadalarda sıklıkla gözlenmektedir. Bu galaktik rüzgarların enerji kaynağının süpernova patlamaları olduğu sanılıyor. Süpernova patlamalarının yıldızlararası uzaya çok önemli etkileri olmaktadır. Bununla birlikte genişleme hızı ve süpernova şok dalgası kinetik enerjisi araştırma konusu olmuştur. Bunlar arasındaki ilişki araştırmaya değer bir konudur. Günümüz teknolojisiyle geniş alanda gözlem yapmak için uzun süreler gerekmektedir. Bu nedenle süpernovanın şok dalgasının yıldızlararası gaza etkisiyle ilgili gözlemler ancak dar bir alanda yapılabilmiştir. Araştırma ekibi 1990'ların sonunda radyo teleskoplarla işe koyuldu. Amaç W44 süpernova kalıntısı ile komşusu dev molekül bulutu arasındaki etkileşmeyi izlemekti. W44 yaklaşık 10.000 ışık yılı uzaklıkta olup 6500 ile 25.000 yıl yaşında bir süpernova kalıntısıdır. Bağlı olduğu BMB ise yaklaşık 300.000 Güneş kütlesindedir. Gözlem başladığından bu yana tayfölçerlerle görülen çeşitli yerlerde geniş bir alan içinde hızla hareketli W44 molekül bulutunun izlerine rastlamışlardır. Bunların süpernova şok dalgasıyla ivme kazanan gaz olduğu şeklinde yorum getirilmiştir. Araştırma ekini W44'ün tamamını yüksek çözünürlüklü görüntülerle görmek amacıyla 45 metrelik Nobeyama Radyo Gözlemevi ve 10 metrelik Atacama milimetrealtı Teleskop Dizisi gözlem araçlarını kullandılar. Gözlemlerle W44 ve BMB'nun tayf hatlarından gaz kümelerinin hızı hesaplandı. Genişlemenin şok dalgasının tetiklediği hızla genişleyen moleküler gaza bağlı olduğu düşünüldü. Kalnıtının dış kısmındaki hızın ölçümüyle genişlemenin saniyede 12,9 0,2 kilometre olduğu tespit edildi. Şok dalgasının kütlesinin ise 1.2 0.6 Güneş kütlesinde olduğu hesaplandı. Bu değerler eşliğinde süpernova kalıntısının yıldızlararası uzaya (1-3) x 10 50 erg'lik kinetik enerji yaydığı hesaplandı. Bu değer süpernova patlamasının (yaklaşık 1051 erg) % 30'u kadar bir enerjiye denk gelir. Çalışma önceki tahminlerle kabaca tutarlı (yaklaşık % 10'luk sapmayla) görülmektedir. Bunun dışında gözlemlerde son derece yüksek hızlara sahip (saniyede 100 km) bir molekül gazı demeti de belirlendi. Bu süper hızlı moleküler gazın varlığı güçlü bir yerel şokun varlığını işaret etmesine karşılık kökeni henüz bir sırdır. Araştırma ekibinin şimdiki hedefi ise bu sırrı yanıtlamak. Ekip şok dalgası kuramsal modelleriyle gözlemsel sonuçlarını karşılaştırabilmek amacıyla da süpernovayı çevreleyen şok gazlarla ilgili çok sayıda gözlem yapmayı da planlıyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/surahi-bulutsusuna-yakin-cekim/", "text": "ESO'nun Çok Büyük Teleskopu bir kırmızı dev yıldızı çevreleyen, gaz ve tozdan oluşan Toby Jug Bulutsusu'nın kayda değer detaylara sahip yeni bir görüntüsünü elde etti. Görüntü bulutsunun karakteristik yay şeklindeki yapısını, ismine benzer şekilde, eli olan bir sürahiyi andırıyor. Yeryüzünden 1200 ışık-yılı uzaklıkta güney takımyıldızlarından Omurga doğrultusunda bulunan Toby Jug Bulutsusu, daha resmi ismiyle IC 2020, bir yansıtma bulutsusu örneğidir. Burası, iç kısmında bulunan HD 65750 adlı yıldız tarafından aydınlatılan bir gaz ve toz bulutudur. Tür olarak kırmızı dev olarak bilinen bu yıldızın kütlesi Güneş'in beş katı kadardır, ancak 50 milyon yıllık genç yaşına rağmen, yaşamında ileri bir safhadadır, yani aslında yaşlıdır . Bulutsu sahip olduğu maddenin bir kısmını kaybeden yıldız tarafından meydana getirilmiştir, yıldızın dış tarafından uzaya atılan madde soğuyarak bir gaz ve toz bulutuna dönüşür. Toz içerisinde karbon ve basit, ısıya dayanıklı titanyum dioksit ve kalsiyum oksit gibi bileşikler bulunmaktadır. Bu durumda, bulutsunun kırmızı-ötesi ışık bölgesinde yapılan detaylı gözlemleri yıldız ışığını yansıtan bileşenin büyük olasılıkla silikon dioksit olduğuna işaret ediyor. IC 2220 yıldız ışığı toz tanecikleri tarafından yansıtıldığı sürece görünür durumdadır. Bu göksel kelebek benzeri yapı neredeyse simetriktir, ve bir ışık-yılı genişliğindedir. Bir yıldızın ömründe bu aşama kısa-sürelidir ve bu tür nesneler nadir olarak görülmektedir. Kırmızı devler, yıldızların yaşlanıp ömürlerinin sonuna yaklaşmalarıyla oluşur. Yıldızların uzun ömürleri boyunca yakıt olarak kullandıkları hidrojen tükenmeye başlayınca bu safhaya geçilir. Bundan sonra yıldızın atmosferi dışarıya doğru gittikçe genişler. HD 65750 gibi yıldızlarda bir karbon-oksijen çekirdeğini çevreleyen helyumdan oluşan bir kabuk bulunur, buna bazen yıldızın yüzeyine yakın bir bölgede bulunan hidrojen kabuğu eşlik eder. Milyarlarca yıl içinde, Güneş'imiz de bir kırmızı dev olarak genişleyecek. Güneş atmosferinin bu genişlemeyle Dünya'nın şimdiki yörüngesinin ötesine kadar şişmesi bekleniyor, bu süreçte iç gezegenler yutulacaklar. Sonrasında, yeryüzü çok kötü bir hale dönüşecek. Yıldızsal genişleme ile başlayan güçlü yıldız rüzgarları ve artan radyasyon yeryüzündeki yaşamın sonunu getirecek ve tüm gezegen sonunda erimeye başlamadan okyanuslardaki sular tümüyle buharlaşacak. İngiliz gökbilimciler Paul Murdin, David Allen ve David Malin IC 2220'ye şeklinden dolayı Toby Jug Bulutsusu adını verdiler. Toby Jug eski bir İngiliz sürahisidir ve üzerinde insan figürleri bulunur. Bu görüntü ESO Kozmik Mücevherler programı kapsamında oluşturulmuştur . Notlar Çok fazla kütleye sahip yıldızlar Güneş gibi daha hafif yıldızların milyarlarca yıllık yaşam sürelerine göre çok daha kısa süren, milyon yıl mertebesinde hızlı bir yaşam süreci geçirirler. Bu görüntü ESO'nun Kozmik Mücevherler programı kapsamında elde edilmiştir. Bu, ESO teleskopları kullanılarak gökbilim görüntülerinin eğitim ve hakla ilişkiler amaçlı kullanımı için geliştirilen yeni girişimdir. Program çoğunlukla gökyüzü koşullarının bilimsel gözlemler için uygun olmadığı zamanları, görsel olarak ilginç, merak uyandırıcı ve ilgi çekici cisimlerin fotoğraflarını çekmek için kullanıyor. Toplanan tüm veriler ayrıca ESO'nun bilim arşiviyle profesyonel gökbilimciler için de uygun hale getirilmektedir. ESO-Türkiye"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/surpriz-asteroit/", "text": "Bir amatör ekip 22 Şubat'ta 2012 DA14 adlı sıra dışı bir göktaşı keşfi gerçekleştirdi. Küçük boyutlu nesne daha önce Ay'ın Dünya'dan yedi kat daha uzak bir yörüngeden geçmişti. Şimdi ise çok daha yakın bir noktadan geçişini gerçekleştirecek. Asteroit 15 Şubat 2013'de birçok ticari uydunun yer aldığı yörüngeler kadar yakın bir yerden, Dünya'dan 24 000 km uzaklıkta geçecek. ESA Uzay Durumu Farkındalığı bürosundan Detlef Koschny: Dünya için bir tehlikenin olmayacağı güvenli bir noktadan geçecek olan asteroit normal bir dürbünle bile görülebilecek diyor. Asteroit Avrupa ana karasının en karanlık yerlerinden olan İspanya'nın Granada yakınlarında yer alan 1700 m yükseklikteki La Sagra Gökyüzü Gözlemevi tarafından keşfedildi. Ekip üyesi Jaime Nomen: Sabaha doğru kendini gökyüzünde oldukça sönük gösteren ve hızlıca gözden kaybolan nesne olduğu için Dünya'yı ziyareti sırasında bile kolayca gözden kaçabilirdi diyor. Ekip genellikle gökyüzünün görünmez nesneleri olan asteroitleri bulmak için gökyüzünü birkaç otomatik teleskopla tararken şans eseri asteroiti gördü. 2012 DA14'ün yörünge dönemi Dünya'nın Güneş çevresindeki yörünge döneminden sadece bir gün fazla olarak 366,24 gün olarak hesaplandı. Asteroitin iki farklı yörüngesi bulunuyor diyor Jaime. Asteroitin bu yakın ziyareti gökbilimciler için Dünya ve Ay'ın bu nesne üzerindeki etkisini gözlemek açısından farklı bir anlam taşıyor. Gelecekte gerçekleşmesi olası böylesi bir başka yakınlaşmanın Dünya üzerindeki tehlikesini belirlemek için bu çalışma önemli olacak diyor Detlef. Yarım Milyon Keşfedilmemiş Nesne 2012 DA14'ün keşfi, büyüklüğü en az 30 m olan yarım milyon dolayındaki diğer nesnelerin keşfi için önemlidir. Biz Dünya'ya en yakın noktaya gelmeden en az üç hafta önce asteroiti keşfetmek için otomatik optik teleskoplarımızı geliştiriyoruz diyor Detlef. Bunun için ESA uzmanları gökyüzünün geniş görüş alanı taraması için 1 m'lik teleskoplardan oluşan bir ağ kurmayı planlıyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/swift-ve-hubble-asteroit-enkazinda/", "text": "Geçtiğimiz yıl gökbilimciler Scheila adlı bir asteroitin kısa bir süreliğine parlaklığını birden arttırdığına keşfetti. NASA'nın Swift ve Hubble teleskopları verilerine göre bunun nedeni Scheila'ya çarpan küçük bir asteroit. Maryland Üniversitesi'nden gökbilimci ve Swift ekibi üyesi Dennis Bodewits: Gezegenler ve onların uydularının etkisiyle asteroitler arasında gerçekleşen çarpışmalardan küçük kaya ve toz parçacıkları oluşur. Bu olayı çarpışmadan bir hafta sonra yakalayabildik diyor. Asteroitlerin 4.6 milyar yıl önce oluşan güneş sisteminin enkazlarından meydana geldiği düşünülüyor. Bunların milyonlarcası Mars ile Jüpiter arasında bulunan asteroit kuşağında bulunuyor. Güneş çevresindeki dönüşünü beş yılda tamamlayan Scheila yaklaşık 112 km çapındadır. Kaliforniya Üniversitesi'nden Hubble görevi başkanı David Jewitt: Hubble verilerinden yaklaşık 30 m çapındaki bir göktaşının saatte 17 700 km gibi bir hızla asteroite çarptığı sonucuna ulaşılıyor diyor. 11 Aralık 2010'da NASA'nın Dünya yakınındaki nesneleri gözleme programı çerçevesinde gözlenen Scheila'nın iki kat parlaklığının nedeninin bir kuyrukluyıldız olduğu saptandı. Arşiv verilerini inceleyen araştırmacılar patlamanın 11 Kasım ile 3 Aralık arasında başladığını belirledi. Patlama üç gün sonra duyuruldu, Swift'in morötesi ve optik gözlemleri ile asteroitin çeşitli görüntüleri ve tayfı elde edildi. Morötesi ışık kuyrukluyıldızların kuyruğundaki hidroksil ve hidrojene dönüşen su gibi gaz moleküllerini ortaya çıkarır. Scheila çevresinde böylesi bir gazın olmadığı ancak ortaya savrulmuş görünen buz böylece gözlenmiş oldu. Görüntüler asteroitin güneyde sönük ancak kuzeyde son derece parlak bir toz bulutuyla sarılı olduğunu gösterdi. Çift kuyruk yapısı güneş ışığı nedeniyle itilen zayıf bir parçayı işaret ediyordu. 17 Aralık 2010 ve 4 Ocak 2011'de asteroitteki toz bulutunun artık solduğu gözlendi. Her iki gözlem sonucunda çarpmanın asteroite 30 derecelik bir açıyla gerçekleştiği ve 300 m'lik bir krater oluşturduğu belirlendi. Laboratuar deneyleri daha doğrudan bir etkinin iki ayrı toz bulutunu oluşturmayacağını gösterdi. Araştırmacılar çarpışma sonucunda 660 000 tondan fazla tozun atıldığını hesapladı. Maryland Üniversitesi'nden Michael Kelley: Scheila çevresine yayılan toz bulutu, NASA'nın Derin Darbe göreviyle 9P/Tempel 1 kuyrukluyıldız çarpışmasıyla ortaya çıkan tozun 10 000 katıdır. Çarpışmalar bize kuyrukluyıldız ve asteroitlerin iç yapısı hakkında bilgi verir diyor. Derin Darbe göreviyle kuyrukluyıldızın iç yapısının buz olduğu ortaya çıkmasına karşılık buradaki gözlemler astroitin içinde buz olmadığını gösteriyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/swift-ve-ikizlerin-gozuyle-m82-supernovasi/", "text": "NASA'nın birçok aracı ile birlite yeryüzündeki amatör ya da profesyonel birçok gökbilimci 21 Ocak'ta gökyüzündeki bir noktayı dikkatle izledi. Bu noktada gökyüzünde çok sık görmediğimiz bir olay meydana gelmişti: süpernova patlaması. Bizden 12 milyon ışık uzaklıktaki, görece yakın gökadalardan olan M82 ya da diğer adıyla Puro gökadası'nda belirgin bir parlama görüldü. Parlama bir süpernovaydı ve hemen SN 2014J adını aldı. Bu Ia tipi bir süpernovaydı. Olayı daha net izleyebilmek adına gökbilimciler hemen uzay teleskoplarını M82'ye yönlendirdi: Hubble, Chandra X-ışını, NuSTAR, Fermi Gama-Işını ve Swift'i. Patlama ilk Swift ile gözlendi. 22 Ocak'ta Swift'in Morötesi/Görünür Teleskopu ile gökada tarandı. Süpernovayı olması gerektiği gibi parlak görmemizin nedeni gökadanın kalın toz bulutlarıdır. Ancak bu bulutlar patlamanın şiddetini bile gizleyemiyor, sadece biraz parlaklığını azaltabiliyor. Buna karşılık bu gözlem gökbilimcilere bir olanak sağladı: süpernova patlamalarından yayılan ışığın tozdan nasıl etkilendiğini hesaplamak. Ia süpernovaları tıpkı bir mum alevi gibi belirgin bir parlaklığa sahiptir ve o nedenle bu tür patlamalarda gördüğümüz ışığın şiddetini ölçerek diğer sönük cisimlerin uzaklığını daha net belirleyebiliriz. Adeta bunlar uzayı keşfetmemizi sağlayan standart bomba gibidirler. Ülkemizde de birçok amatör gökbilimci bu sıkça rastlanmayan müthiş gök olayını teleskoplarıyla, fotoğraf makineleriyle çekmeye çalıştı. Uğur İkizler'de bunlardan biri. Çektiği fotoğraflarla oluşturduğu filmi de bizlerle paylaştı. İkizler bu filmi el yapımı 15 cm aynalı teleskopuyla çekti. Film aslında iki görüntüyü ele alıyor: biri Mart 2012 tarihli yani patlamadan öncesi ve diğeri 23 Ocak 2014 tarihli. Böylece süpernovanın yerinin net olarak görülmesine olanak sağlıyor. Bu tip süpernovaların oluşumuyla ilgili iki senaryo üretilmiştir. Birine göre biri beyaz cüce diğeri normal yıldız olan çift yıldızdan oluşan sistemde beyaz cüce eşi olan yıldızdan madde çalar. Bu madde beyaz cüce çevresinde dolanmaya başlar, birikir ve bir süre sonra da patlamayı sağlayan kritk kütleye ulaşır. Diğer senaryo ise iki beyaz cücenin birbiri çevresinde sarmal yörüngelerde dolanırken bir süre sonra çarpışmasıyla ifade edilir. Hangi şekilde olursa olsun patlama sonucunda uzaya saatte on milyonlarca kilometre hızla genişleyen kızgın bir plazma kabuğu atılır. Gittikçe genişleyen kabuğu kısa ömürlü radyoektif maddeler sıcak tutar. Süpernovanın parlaklığının zirveye ulaşmasını kabuğun boyutu, şeffaflığı ve radyoaktif ışıma arasındaki etkileşim belirler. Gökbilimcilere göre süpernova Şubat ayının ilk haftasında basit bir dürbünle bile görülecek kadar parlaklığa ulaşacak. Puro Gökadası Büyükayı takımyıldızı içerisinde bulunuyor. Gökada küçük teleskoplar için ideal bir gözlem cismidir. M82 bizim gökadamıza göre birkaç kat daha parlak olup bu nedenle fotojenik görüntü vermesi, içindeki güçlü yıldız oluşumlarına bağlıdır."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/swift-yeni-bir-karadelik-kesfetti/", "text": "NASA'nın Swift uydusu Samanyolu merkezine doğru bir kaynaktan yükselip alçalan yüksek enerjili X-ışınları yakaladı. Ender rastlanan X-ışını kaynağının daha önce bilinmeyen bir yıldız kütleli karadelik olduğu belirlendi. NASA'nın Goddard Uzay Uçuş Merkezi'nden Neil Gehrels: Parlak X-ışını novaları gökyüzünde çok ender rastlanır ve Swift bunlardan birini yakaladı. Aslında bu beklediğimiz bir şeydir diyor. Kısa ömürlü bir X-ışını novası bir aylık süre içinde kaybolur birkaç gün içinde muazzam parlaklığa ulaşır. Bir nötron yıldızı ya da karadelik çevresinde depolanan gaz bir süre sonra patlayarak kendini gösterir. 16 Eylül günü ve ertesi günü Swift'in Burst Alert Teleskopu bu patlamayı gördü. Swift J1745-26 olarak kodlanan nova Yay takımyıldızı yönünde ve gökadamızın merkezinden birkaç derece uzağında yer almaktadır. Gökbilimciler nesnenin net uzaklığını bilmemesine karşılık onun gökadanın 20 000-30 000 ışık yılı uzağında olduğunu düşünüyor. Yer merkezli gözlemevleri kızılötesi ve radyo emisyon algılamasına karşılık kalın toz bulutları nedeniyle görünür ışıkta Swift J1745-26 nesnesi görülemedi. 18 Eylül tarihinde nesneden gelen yüksek enerjili X-ışınları, -görünür ışığın 10 000 elektron volt ya da birkaç katı- meşhur Yengeç Bulutsusu'na eşdeğer bir yoğunluktaki süpernova kalıntısına denk gelir. Bu nedenle de nesne Güneş Sistemi dışındaki parlak kaynaklardan biri olarak kabul edilir. Swift J1745-26 novasından gelen X-ışınlarının normal X-ışınlarının 30 katından fazla parlaklığa ulaştığı belirlendi. Swift ekibinden İtalya'daki Brera Gözlemevi'nde çalışan astrofizikçi Boris Sbarufatti: Gördüğümüz X-ışını novanın merkezinde bir karadelik olduğunu söyleyebiliriz. X-ışınları kaybolduktan sonra onun kütlesini ölçüp karadeliğin durumunu onaylayabiliriz diyor. Düşük kütleli X-ışını ikili sistemi bir karadelik ve güneş benzeri bir yıldızdan oluşur. Yıldızdan karadeliğe doğru akan gaz karadelik çevresinde dönerek yoğunlaşır ve disk içine girer. Çoğu LMXB'de karadeliğe yönelerek biriken gaz ısınarak X-ışınları üretir. Bu akışın düzeni yıldızdan karadeliğe akan maddenin oranına bağlıdır. Bir barajda biriken suyun akan su nedeniyle soğutması gibi yıldızdan akan gaz biriken sıcak gazı iyonlaştırır ve bu da bir gelgit dalgasına neden olur. Goddard'dan astrofizikçi John Cannizzo: Her patlama sonucunda iç disk parçalanır ve karadeliğe düşen maddenin azalmasına neden olarak X-ışını yayılmasını durdurur. Yıllar sonra karadeliğe akan gazın diskte birikmesiyle yeni bir X-ışını patlaması ortaya çıkar diyor. Bu olgu daha geniş ölçekte görülen ani parlamaları da açıklar. Bir beyaz cüce çevresine sarılan gaz, genç yıldızların çevresinde dolanan gezegenimsi diskler ve hatta gökadaların merkezlerinde bulunan süper kütleli karadelik çevrelerine sarılan gaz bu patlamalara neden olur. Swift Kasım 2004'de göreve başladı. Araç Goddard Uzay Uçuş Merkezi tarafından izleniyor. Swift ABD, Birleşik Krallık, İtalya, Almanya ve Japonya katkılarıyla yapılmıştır."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/swiftin-gozu-isonda/", "text": "College Park'taki Maryland Üniversitesi ve Lowell Gözlemevi'ndeki gökbilimciler yüzyılın kuyrukluyıldızı olarak bilinen ISON'u (C/2012 S1) gözlemek için NASA'nın Swift aracından yararlanıyor. Swift'in Optik/Morötesi Teleskop özelliği ile son iki ay içinde elde edilen veriler eşliğinde kuyrukluyıldızdan saçılan su ve tozun miktarı esas alınarak buzlu çekirdeğin büyüklüğü tahmin edilmeye çalışıldı. UMCP'den gökbilimci Dennis Bodewits: Son 50 yılın en parlak kuyrukuyıldızı olan ISON, ayrıntılı gözlem yapmamıza olanak sağlıyor. Böylece zamanla üzerindeki değişimleri izleyebiliyoruz diyor. Mars'ın yakınından geçecek olması, Güneş'e neredeyse kavurulacak kadar yaklaşacak olması ISON'u özel bir duruma getiriyor. Şubat ayı sonlarından itibaren kuyrukluyıldız uzmanlarından oluşan bir ekip yer ve uzay teleskoplarının elde ettiği verileri kullanarak ISON Gözlem Çalışması başlattılar. Her kuyrukluyıldızda olduğu gibi ISON'da toz ve donmuş gaz karışımından oluşmuştur. Kirli kartopu olarak tanımlanan bu özel yapı, cisim Güneş'e yaklaşırken ısınarak yanmaya ve arkasında alev ve subuharı kuyruğu oluşturmaya başlar. Bir kuyrukluyıldızın üzerindeki buz genellikle cisim Güneş'e, üç Dünya-Güneş uzaklıktayken erimeye başlar. Swift'in UVOT gözlemi ile doğrudan su gözlenemese de molekülün morötesi ışıkla etkileşmesi sonucunda oluşan hidrojen ve hidroksit moleküllerinden ve tozdan yayılan ışığı algılar. 30 Ocak'taki UVOT gözlemlerine göre ISON dakikada 51 000 kg tozu uzaya bırakmaktadır. Buna karşılık dakikada 60 kg su üretmekte olup bu miktar saçtığı su miktarının dört katıdır. Buradaki dengesizlik kuyrukluyıldızın Güneş'ten uzak olmasına bağlanabilir. Kabonmonoksit ya da karbondioksit buzu gibi diğer uçucu maddeler daha büyük mesafelerde buharlaşmış ve geriye daha ağır ve temel maddeler kalmıştır diyor Bodewits. Swift'in gözlem yaptığı sırada ISON Dünya'dan 640 milyon km ve Güneş'ten 740 milyon km uzaktaydı. Parlaklığı ise 15,7 yani insan gözünün seçebildiği en sönük cisimden 5000 kat daha sönüktü. Su ve toz üretim miktarlarının dengesizliğine karşılık ISON'daki buzun miktarı tahmin edilebilir. Normal bir kuyrukluyıldızdaki gaz miktarıyla ISON'un saçtığı gaz miktarı karşılaştırıldığında bilimciler kuyrukluyıldızın yaklaşık 5 km boyutlarında olduğunu düşünüyor. Bu hesap Güneş'e yakın olan kısmının yüzde 10'unun aktif jetler ürettiğini varsayarak elde edilir. Burada akla gelen bir soru ISON'un parlaklığının aynı hızda devam edip etmeyeceğidir. Yani parçalanacak mı? Lowell Gözlemevi'nden gökbilimci Matthew Knight: Bu sorunun yanıtı gelecek. Geçmiş kuyrukluyıldızlara baktığımızda bir kısmı Güneş çevresindeki turunu tamamlayamadı. ISON'un akibeti ise önümüzdeki birkaç ay içinde yapılacak gözlemlerle kesinleşecek diyor. Gökbilimciler ISON'un yörüngesine bakarak onun iç güneş sistemine ilk kez geldiğini düşünüyor. Oort bulutundaki trilyonlarca buzlu cisimden biri olan ISON, geçtiğimiz sonbaharda dış güneş sistemini geçti. Resmi adı C/2012 S1 olan ISON Kislovodsk yakınındaki Uluslararası Bilimsel Optik Ağ Teleskopu ile Rus gökbilimciler Vitali Nevski ve Artyom Novichonok tarafından 21 Eylül 2012'de keşfedildi. Birçok ilginç gözlem olanağı sunacak olan ISON 1 Ekim'de Mars'ın 6,7 kilometre yakınından geçecek. UMCP'den gökbilimci Michael Kelley: Bu yakın geçiş şu an Mars yörüngesinde görev yapan NASA ve ESA'ya ait uzay araçlarıyla gözlenebilir. Şahsen son Mars gezgini Merak'ın kuyrukluyıldızla ilgili bir kartpostal göndermesini umut ediyorum diyor. Bu tarihten elli sekiz gün sonra yani 28 Kasım'da ISON Güneş'in bunaltıcı sıcaklığıyla tanışacak. Bu sırada yaklaşık 1,2 milyon km uzunluğunda bir kuyruğa sahip olacak. Yüzeyi aşırı derecede ısınacak olan kuyrukluyıldızın buz kuyruğu da büyüyecek ve Güneş'i izleyen uyduların görüş alanına girecek. Kuyrukluyıldızın kaderi güneş çevresinde dolanırken kaybedeceği maddeye bağlı olacak. Muhtemelen kuyrukluyıldız % 10 oranında küçülecek ve tahminen parçalarına ayrılmayacak. Kuyrukluyıldıza ulaşan enerji yüzeyindeki buz tarafından soğurulur ve bu da onun aşırı ısınmasını önler diyor Knight. ISON Güneş ile karşılaşmadan önce Aralık ayında Dünya'dan görülecek. Özellikle 26 Aralık'ta Dünya'ya Ay'ın Dünya'ya uzaklığının 167 katı kadar yani 64,2 milyon km yaklaşacak. Gökbilimciler yüzyılın kuyrukluyıldızını gözlem fırsatını kaçırmadan izleyerek bu sıradışı cismin kozmik kalıntılarını inceleme olanağı bulacak."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/tam-karadelige-yem-oluyorken/", "text": "Gökbilimciler WM Keck Gözlemevi'ndeki Dünya'daki en büyük iki teleskopu kullanarak Samanyolu merkezinde tuhaf bir cismi yakaladılar. Süper kütleli karadeliğe doğru ilerleyen G2 kod adı verilen cismin son anda kurtulduğunu fark ettiler. Sonuçlar Astrophysical Journal Letters'da yayınlandı. Bazı bilim insanlarına göre gaz bulutundan oluşan cismin dağılması an meselesiydi, ancak son gözlem daha ilginç bir sonucu beraberinde getirdi. Los Angeles Kaliforniya Üniversitesi Galaktik Merkez Grubu üyelerinden Andrea Ghez: G2 büyük bir iş başardı ve şimdi yörüngesinde mutlu. Bir gaz bulutu bunu asla başaramazdı. G2'nin çevresinde herhangi bir dağılma ya da parlama görmedik diyor. Ekip gaz ve toz topağı yerine karadeliğe doğru yönelmiş ve son anda kurtulan cismin birleşmiş ikili yıldız sistemi olduğuna inanıyor. G2 yalnız değil. Süper kütleli karadeliğe yakın olan bölgede binlerce yıldız Keck Gözlemevi tarafından izleniyor. Karadeliğin yakınlarında yeni bir yıldız sınıfı görmeyi ümit ediyoruz diyor Ghez. Ghez ve ekibi çalışma süresince Keck Gözlemevi'ndeki 10 m'lik teleskopu kullandılar. Ghez, Keck Gözlemevi'nde Dünya atmosferinin bozucu etkilerinden etkilenmemek için karadeliğin çevresini gözlerken yüksek teknoloji ürünü uyarlamalı optikten yararlandılar. Böylece süper kütleli karadelik çevresinde gelişen sürpriz olayları görme şansını yakaladılar. Örneğin bölgede genç yıldızların değil yaşlı yıldızların bulunduğunu belirlediler. Keck Gözlemevi son on yıldır uyarlamalı optik gözlemlerinde ve yüksek açısal çözünürlüklü görüntüleme yöntemlerinde lider konumuna yerleşmiştir. Böylece atmosferin bozucu etkilerinden kurtulabiliyoruz diyor Ghez. Keck gibi en ileri teknoloji olmadan araştırmacıların bu sonuçlara ulaşması mümkün değildi. Çalışma ekibinden Gunther Witzel: Keck'deki 10 metrelik teleskoplar olmasa bu sonuca ulaşamazdık diyor. Evrenin başka bir yerindeki karadeliklerle ilgili asla göremeyeceğimiz bir olayı gözlüyoruz. Daha önce görmediğimiz bu olay sayesinde gökada merkezindeki karadeliklerin fiziği anlamaya çalışıyoruz diyor. Gökadamızda büyük kütleli yıldızlar başlangıçta çift yıldızdırlar. İki yıldız bir milyon yıl içerisinde birleşerek büyük bir yıldız oluşturabilir. Samanyolu merkezinde bu tip oluşumların çok miktarda gerçekleşmesi gerekir. Çünkü burada ikili yıldızlardan ve büyük kütleli yıldızlardan bol miktarda bulunur. G2 'de bu açıdan son zamanlarda dikkatle izlediğimiz yıldızlardan biridir diyor Ghez. G2 karadelik çevresindeki eliptik yörüngesinde 300 yılda bir dolanıyor. Bu yazın G2 karadeliğe en yakın noktadaydı ve Keck Gözlemevi'ndeki gözler üzerindeydi. Maddenin kendi üzerine çökmesiyle oluşan son derece yoğun karadeliklerden hiç bir sinyal alamazsanız. Doğrudan görülemeyen bu cisimler ancak yakınına sokulan yıldızların takındığı gariplikler nedeniyle farkedilir. WM Keck Gözlemevi Dünya'daki en büyük ve en bilimsel veri üreten teleskopa sahiptir. Hawaii Adası'ndaki Mauna Kea zirvesinde bulunan iki 10 metrelik optik / kızılötesi teleskop, üzerindeki kameralar, tayfölçerleri, yıldız uyarlamalı optik sistemleri gibi gelişmiş aletlere sahiptirler."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/tarama-teleskoplarindan-gizli-hazineler/", "text": "VST Deniz Kulağı Bulutsusu'nu Görüntüledi ESO'nun Şili'deki Paranal Gözlemevi'nde bulunan VLT Tarama Teleskopu Deniz Kulağı Bulutsusu'nun zengin detaylara sahip yeni bir görüntüsünü elde etti. Bu dev gaz ve toz bulutu oldukça parlak genç yıldızları meydana getirmekte ve genç yıldız kümelerine ev sahipliği yapmaktadır. Bu görüntü ESO teleskopları kullanılarak gerçekleştirilen on bir gökyüzü taramasından sadece bir tanesinin küçük bir kısmıdır. Bu taramaların hepsi birlikte küresel gökbilim topluluğu için erişime açık dev bir miras sağlamaktadır. Deniz Kulağı Bulutsusu yeryüzünden 5000 ışık-yılı uzaklıkta, ünlü Yay takımyıldızı doğrultusunda yer alan şaşırtıcı bir nesnedir. Diğer adı Messier 8 olan bu dev bulut 100 ışık-yılı genişliğinde olup içerisindeki gaz ve toz bulutlarından yeni yıldızlar meydana gelmektedir . 16 000 piksel genişliğindeki bu yeni görüntü Şili'nin kuzeyindeki ESO'nun Paranal Gözlemevi'nde bulunan gökyüzü taramaları için özel olarak tasarlanan VLT Tarama Teleskopu ile elde edilmiştir. Görüntünün daha detaylı olarak incelenebilen halinde, bu nesneye ait daha dikkat çekici bölgeler ayrıntılı bir şekilde incelenebilmektedir. Deniz Kulağı VST ile kasten görüntülenmemiştir, burası Samanyolu'nun çok daha geniş bir alanını kapsayan ve VPHAS+ adı verilen dev gökyüzü görüntüleme gözlemlerinin bir parçası olarak yer almaktadır. VPHAS+, VST kullanılarak görünür ışıkta gerçekleştirilen üç tarama gözleminden biridir. Bunlar VISTA tarama teleskopu ile yapılan altı adet kırmızı-ötesi gökyüzü tarama gözlemiyle tamamlanmaktadır. Bu taramalar modern gökbilimde çoğu önemli problemin çözülmesini hedeflemektedir. Bunlar arasında, karanlık enerjinin doğası, Evren'in erken dönemlerindeki parlak kuasarların bulunması, Samanyolu'nun yapısının ortaya çıkarılması buradaki gizli ve beklemedik nesnelerin araştırılması ile komşu Macellan Bulutları'nın detaylı bir şekilde incelenmesi ve çoğu diğer konular bulunmaktadır. Tarihi tecrübeler genellikle bu tür taramalarla beklenmedik şeylerin bulunabildiğini ve bu sürprizlerin gökbilim araştırmalarındaki gelişmeler için önemli bir yere sahip olduklarını göstermektedir. VISTA ve VST ile birlikte dokuz görüntüleme taramasına ek olarak diğer ESO teleskoplarınca yürütülen iki ilave tarama gözlemleri de şu anda yürütülmektedir. Biri, Gaia-ESO Taraması olup, Paranal'daki Çok Büyük Teleskop kullanılarak Samanyolu gökadasında bulunan, 100 000'in üzerindeki yıldızın özelliklerini ortaya çıkarmayı ve diğeri ise La Silla'daki Yeni Teknoloji Teleskopu ile süpernovalar gibi kısa süreli nesnelerin takip edilmesini amaçlamaktadır . Bu taramalardan bazıları 2010 yılında başlamıştır, diğerleri ise çok yakın bir zamandan beri sürmektedir, ancak hepsi ile alınan veriler şu anda ESO arşivi ile tüm dünyadaki gökbilimcilerin erişimine açık olarak sunulmaktadır. Halen yürütülmekte olsalar da, gökyüzü taramaları gökbilimcilerin birçok keşif gerçekleştirmelerini sağlamıştır. Bu yeni sonuçlardan sadece bir kaç tanesi VVV taraması ile bulunan yeni yıldız kümelerini (VISTA Tozun Arkasında Gizlenmiş 96 Yıldız Kümesi Buldu, eso1141), Samanyolu gökadamızın merkezi bölgesinin en iyi görüntüleri (eso1242, Gökadamızın Merkezindeki Fıstık), kırmızı-ötesi gökyüzünün çok derin bir görüntüsü (eso1213), ve çok kısa bir zaman önce, şimdiye kadar keşfedilen en uzak kuasalardan bazılarını içermektedir. Erişime açık ESO Taramaları önümüzdeki yıllarda da devam edecektir ve gökbilim açısından taşıdıkları miras ise gelecek on yıllara uzanacaktır. Notlar ESO bu nesneye ait birçok dikkat çekici veri üretmiştir bunlar arasında özellikle GigaGalaxy Zoom projesi (eso0936) kapsamında elde edilen 370-megapiksel büyüklüğündeki görüntü öne çıkmaktadır ve Deniz Kulağı'nın kırmızı ötesindeki keşfini tamamen farklı bir görünümle gözler önüne seren VISTA VVV taraması ile elde edilen görüntü yer almaktadır. On bir adet tüm taramalara ait ayrıntılı bilgiler burada erişime açık olarak sunulmuştur ve şimdiki durumları ve sonuçları hakkındaki kapsamlı bir çalışma ESO Messenger dergisinin son sayısında özel olarak yer almıştır. On bir ESO tarama projesine ait veri sunumlarının özeti buradan erişime açıktır. Videolar: ESO-Türkiye"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/tarantula-bulutsusu/", "text": "Yakınımızdaki yıldız oluşum bölgesi 30 Doradus Samanyolu'na komşu gökada Büyük Macellan Bulutu'nda yer alır. Tarantula Bulutsusu'nun merkezindeki 2400 büyük kütleli yıldız yoğun ışıma ve güçlü rüzgar üretirler. Chandra X-Işını Gözlemevi'nin bulduğu multimilyon derece sıcaklığındaki gazın yaydığı X-ışınları multimilyon derece sıcaklığındaki gazdan gelmektedir. Gazın nedeni ise yıldız rüzgarları ve süpernova patlamalarının oluşturduğu şok dalgalarıdır. Sıcak gazı çevreleyen ve burayı soğutan dev gaz ve toz baloncukları ise Spitzer Uzay Teleskopu'nun kızılötesi görüntüsünde ortaya çıkmıştır. Tarantula Bulutsusu HII bölgesi olarak bilinen sıcak ve genç yıldızlardan gelen ışıma, buradaki nötr hidrojen atomları ile iyonlaşarak iyonlaşmış hidrojeni oluşturur. Samanyolu, Andromeda, iki Magellan Bulutsusu ve 30 diğer gökadanın oluşturduğu yerel grubun en büyük HII bölgesidir. Bu nedenle Tarantula Bulutsusu da büyük kütleli yıldızların evriminde HII bölgesindeki etkilerini araştırmak için çok güzel bir hedeftir. Tarantula Bulutsusu genişliyor ve araştırmacılar bu büyümeyi neyin sağladığını anlamak için iki çalışma yayınladı. Yeni çalışma Tarantula'nın gelişimine büyük ölçekli yapısının sıcak ve X-ışını balonlarıyla kendini gösteren parlak gaz ve onu kuşatan gaz bölgesiyle sınırlandırdı. Bureada büyük yıldızların ışıma basıncının etkin olmadığı ancak genel şekilde etkisi olduğu belirlendi. Daha önce 2011'de yayınlanan bir çalışma ise bunun tersini savunuyordu. Buna göre Tarantula'nın merkezi bölgelerinde yer alan büyük yıldızların, sıcak gaz basıncı oluşumuna neden olduğu savunuluyordu. Daha ayrıntılı yapılacak bir inceleme ile Tarantula'ya ait farklı fikirlerden hangisinin doğru olduğu anlaşılabilir."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/tarantula-yakin-planda/", "text": "NASA/ESA Hubble Uzay Teleskopu Büyük Macellan Bulutsu'ndaki büyük yıldız oluşum gaz diski, Tarantula Bulutsusu'na ait güzel bir görüntü elde etti. Tarantula Bulutsusu'nun merkezine yakın olan bölgeyi gösteren görüntüde genç yıldızların aydınlattığı iyonlaşmış gazlar görülüyor. Tarantula Bulutsusu'nun adı incecik kollarıyla bir örümceğin uzun bacaklarına benzetildiği için verilmiştir. Hubble'ın Geniş alan Kamerası-3 ile elde edilen bu görüntü bir süpernova patlaması sonrasında oluşan gaz bulutunu gösterir. NGC 2060 süpernova kalıntısı, merkezin sol üstünde parlak bir pulsarı da barındırır. Yine görüntüde 1987'de patlayan SN 1987a süpernovası teleskopların kullanılmaya başlandığı 17. yüzyıldan bu yana gözleniyordu. Patlama sonrasında oluşan şok dalgası çevresindeki gazı aydınlatmıştır. SN 1987a'ya ait güzel bir görüntü ESO'nun 2.2 metrelik MPG teleskopu ile elde edilmişti. Ölü yıldızla birlikte Tarantula Bulutsusu hidrojen kaynağı olan ve yeni yıldızları oluşturan yapıdadır. Henüz yürümeye başlayan bu çocuk yıldızlar, çevresindeki gazı iyonlaştıran şiddetli morötesi ışımaya sahiptir ve bulutsunun hafif kırmızı renk almasına neden olurlar. Samanyolu'na 170 bin ışık yılı uzaklıkta olan Tarantula Bulutsusu gökbilimciler tarafından gözlenen en parlak bulutsu örneklerinden biridir. Yine son derece parlak bir yıldız kümesi olan RMC 136, sol tarafta kendini gösteriyor. Yakın zamana kadar gökbilimciler bu yoğun ışık kaynağının bir yıldız kümesinden mi yoksa bilinmeyen bir yıldız türüne ait ve binlerce kat güneş kütleli bir yıldızdan mı kaynaklandığını tartıştı. Ancak son 20 yıl içinde gerek Hubble ile gerekse yer teleskoplarıyla yapılan ayrıntılı gözlemler kaynağın bir yıldız kümesi olduğunu gösterdi. Tarantula Bulutsusu her ne kadar böylesi süper bir yıldızı barındırmasa da öne çıkan başka özellikleri nedeniyle sürekli olarak teleskopların hedefidir. Bu gözlemler parlak yıldız kümesi içinde 300 güneş kütleli RMC 136a1 yıldızının tanımlanmasını sağladı. Yıldız kuramındaki üst sınırdan da yukarıda yer alan yıldız bu durumuyla gökbilimcileri zor durumda bırakmış gibi görünüyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/tarihi-yildiz-yine-isbasinda/", "text": "Evrende milyarlarca kez milyarlarca yıldız olmasına karşılık, 1923 yılında keşfedilen değişken yıldızla gökbilimin seyri değişti. Edwin Hubble'ın verdiği numarayla V1 olarak kodlanan Sefeid yıldız komşu gökada Andromeda (M31)'nın dış kısmında bulunuyor. 1900'lerin başlarında gökbilimciler evrende Samanyolu'nda başka bir gökada olduğunu bilmiyorlardı ve bu nedenle Samanyolu'nu evrendeki tek gökada olarak kabul etmişlerdi. Andromeda ise oldukça soluk bir bulut gibi göründüğünden sarmal bulutsu olarak kodlanmıştı. Görünen bu sarmal bulutsular Samanyolu'nun bir parçası mıydı yoksa her biri ayrı ve bağımsız birer gökada mıydı? Soruyu Edwin Hubble Andromeda'da tıpkı deniz feneri gibi değişen ışık saçan V1 yıldızını Andromeda'da görmesi sonucunda yanıtladı. Böylece bu özel yıldız sayesinde gökadanın bizden uzaklığı da anlaşıldı. Yıldız sayesinde Hubble, Andromeda'nın bizim gökadamızın çok daha ötesinde yer aldığını anladı. Hubble'ın keşfi, bu bulanık bulutsuların Samanyolu'nun bir parçası olduğunu ileri süren gökbilimci Harlow Shapley'in de yanıldığını gösterdi: Evren sanılandan daha büyük bir yerdi. Aradan geçen yaklaşık 90 yıl sonunda V1 tekrar kendini gösterdi. Edwin Hubble'ın adını taşıyan Hubble Uzay Teleskopu V1'deki değişikliği fark etti. Gökbilimciler Uzay Teleskopu Bilim Enstitüsü Hubble Projesi eşliğinde Amerika Değişken Yıldız Gözlemleri (American Association of Variable Star Observers ile yıldızı incelediler. AAVSO gözlemcileri 6 ay boyunca yıldızın parlaklığındaki yükselme ve düşme değerlerini izlediler. Baltimore'deki Uzay Teleskopu Bilim Merkezi'nden (Space Telescope Science Institute gökbilimci Dave Soderblom: V1 kozmoloji tarihinin en önemli yıldızıdır. Bu evrenin gökadalarla dolu ve ne kadar büyük olduğunu gösterdi. Yıldızın onu keşfeden Edwin Hubble'ın adını alan Hubble Teleskopu ile izlenmesi ise çok daha güzel diyor. Hubble ekibi üyesi Max Mutchler: Sefeidler bugün bile önemli bir yere sahiptir. Onlar sayesinde Andromeda'dan çok daha uzaktaki gökadaların uzaklıklarını belirleyebiliyoruz diyor. V1, Temmuz 2010 ile Aralık 2010 tarihleri arasında AAVSO Müdürü Arne Henden ile birlikte dünyanın dört bir yanındaki 10 amatör gökbilimci tarafından 214 gözlemle incelendi. Her biri 31 günden fazla süren dört çevrimi kaydettiler. AAVSO çalışması yıldızın en parlak ve en sönük evrelerini kaydederek Hubble çalışmasına gerekli desteği sağlamış oldu. Gözlemleri gerçekleştirmek oldukça zordu. Yıldızın parlaklığı bir veya iki günde zirveye ulaşıp ardından kademeli olarak düşüşe geçiyordu diyor Mutchler. Hubble'ın Geniş alan Kamerası 3'ü kullanan ekip Aralık 2010 ve Ocak 2011 arasında dört inceleme gerçekleştirdi. Hubble Teleskopu, Edwin Hubble'ın gördüğünden çok daha sönük ama çok daha fazla değişken yıldız görür. Onların hareketliliği gökadanın adeta yaşadığını kanıtlıyor gibi. Görüntülerdeki yıldızlar bir kumsaldaki kum taneleri gibi oldukça fazla diyor Mutchler. 1984 yılında enstitüye gelen Soderblom, Hubble uzay teleskopunu taşıyacak olan Discovery mekiğine bir hatıra koymak istedi: Başta mekiğe Edwin Hubble'ın piposunu koymayı düşündük. Ancak daha sonra Allan Sandage başka bir fikirle geldi: Hubble'ın 1923'te elde ettiği V1'in fotoğrafı. 4 inç ve 5 inç'lik cam fotoğraf levhaların 15 kopyası üretildi. Bunlardan onu 1990 yılında Hubble'ı uzaya götüren mekiğe yerleştirildi. Diğer 5 kopya ise 2009 yılında Hubble'da iyileştirmeler yapacak olan Atlantis aracına konulmuştu. V1'in keşfinden önce gökbilimcilerin çoğu bulutsuların Samanyolu'nun bir parçası olduğuna inanıyorlardı. Bir kısım gökbilimci ise bu konuda emin değildi. Gökbilimciler Shapley ve Heber Curtis 1920 yılında bulutsularla ilgili bir açık oturum düzenledi. Shapley Samanyolu'nun 300 000 ışık yılı boyutlarında olduğunu çok şiddetli bir şekilde savundu. Shapley'in bu verdiği sayı abartılmış da olsa o günlerdeki büyüklüklere göre daha doğruydu. Ayrıca sarmal şekilde gözlenen bulutsuların devasa, Samanyolu'nun bir parçası olduğunu da belirtiyordu. Ancak buna Curtis itiraz etti. Ona göre Samanyolu Shapley'in tahmininden daha küçük ve evrende Samanyolu birçok ada gökadalar bulunuyordu. Tartışmanın sonuca ulaşması için sarmal bulutsuların uzaklıklarının belirlenmesi gerekiyordu. Bundan dolayı bulutsular içinde parlayan yıldızlara bakarak uzaklıkları kestirilmeye çalışıldı. Bir yıldızın gerçek parlaklığını bilinirse gökbilimciler o yıldızın bizden olan uzaklığını kestirebilir. Ancak seçilenlerden bazıları bunun için uygun yıldızlar değillerdi. Örneğin sarmal bulutsuların en büyüğü olan Andromeda uzaklıkla ilgili çeşitli ipuçları veriyordu. Gökbilimciler bulutsuda farklı yıldız patlamalarını izlemişti. Ancak yıldızların oluşum süreci tam olarak bilinmediğinden bunların Dünya'dan uzaklıklarını saptamak mümkün olmadı. Bu nedenle Andromeda içinde gözlenen yıldızların uzaklıkları değişiklik gösteriyordu. Acaba hangi değerler doğruydu. Edwin Hubble'ın bunun için bir fikri vardı. Gökbilimci, 1923 yılında o devrin en güçlü teleskopu olan Kaliforniya Mount Gözlemevi'ndeki 110-inçlik (yaklaşık 250 cm) Hooker teleskopu ile birkaç ay Andromeda'yı taradı. Bu teleskopla bile Andromeda'yı gözlemek zordu. O nedenle bulutsunun görüntülerini fotoğrafik cam levhalara döktü. Dikkatini üç bölge üzerinde yoğunlaştırdı. Bunlardan biri sarmal kolların birinin içindeydi. Hubble 5 Ekim 1923 akşamından ile 6 Ekim 1923 sabahına kadar süren bir gözlem gerçekleştirdi. Kötü bir görüntü almasına karşılık 45 dakika süreyle patlaması süren üç nova belirledi. Bu nesnelerin yanına nova olduklarını belirtmek için N harfi koydu. Buradaki novaları daha önceki görüntülerle karşılaştırdığında şaşırtıcı keşfini gerçekleştirdi. Bunlardan biri diğerlerine göre daha kısa sürede parlayıp soluklaşıyordu. Hubble 31,4 günlük bir periyoda sahip V1 yıldızının Sefeid değişken yıldızı olduğunu belirledi. Daha sonra onun parlaklık değişiminden hareketle uzaklığını belirledi. Yıldız Dünya'dan 1 milyon ışık yılı uzaklıktaydı ki bu uzaklık Shapley'in belirlediği Samanyolu büyüklüğünün 3 katından fazlaydı. Hubble bu yıldızın diğer N türlerinden ayrılması için bu harfin yanına değişken olduğunu belirtmek amacıyla VAR ekledi. İzleyen birkaç ay boyunca Andromeda'da başka değişken yıldız gözleme umuduyla gözlemlerine devam etti. Bunun ardından Hubble Shapley'e yaptığı keşfi anlatan bir mektupla birlikte elde ettiği ışık eğrisi grafiğini yolladı. Mektubu okuyan Shapley kanıtlar karşısında gerçek durumu anladı. Anlatılana göre bir meslektaşına, işte benim evrenimi yok eden mektup dediği söylenir. Hubble 1924 sonuna kadar Andromeda'da 36 değişken yıldız ve 12 Sefeid yıldızı keşfetti. Tüm sefeidleri kullanarak uzaklığın 900 000 ışık yılı olduğunu buldu. Günümüzdeki ölçümlere göre Andromeda'nın uzaklığı 2 milyon ışık yılıdır. Shapley ve gökbilimci Henry Norris Russell Aralık 1924'de yapılacak gökbilim toplantısına Edwin Hubble'ı çağırdılar. Hubble'ın çalışması en iyi çalışma olarak ödüllendirildi ve ödül haberi 10 Şubat 1925'de New York Times'da yayınlandı. Edwin Hubble'ın V1 gözlemleri görünen evrenin çok daha büyük ve görkemli olduğunu ortaya çıkaran ilk adım oldu. Bu keşfin ardından Hubble Samanyolu'nun dışındaki gökada keşiflerine başladı. Bu gökadalar aynı zamanda evrenin genişlemekte olduğunu da gösteriyordu. Hubble şimdi yani yaklaşık 100 yıl sonra amatör gökbilimcilerin bile kendi bahçelerinde kurulu olan küçük teleskoplarla V1'i gözleyebileceğini hayal edebilir miydi? Ya da kendi adını taşıyan bir teleskopun evrenin genişleme oranını net olarak belirlediğini ve onun başlattığı macerayı sürdürdüğünü hayal edebilir miydi?"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/tartisma-suruyor-evrende-ne-kadar-gokada-var/", "text": "Pluto'yu kalp şekilli yüzey fotoğrafıyla bize gösteren Yeni Ufuklar aracı yeni bir tartışma açtı. Araç evrende beklenenden daha fazla ışık olduğunu gösterdi. Bu bilgi evrende bildiğimizden daha fazla gökada olduğu anlamına mı geliyor? Yanıt ise kime sorduğunuza bağlı! Daha önce bu konudaki bir çalışmayı ele almış ve evrende beklenenden daha az gökada olması gerektiğini savunan bir ekibin görüşlerine yer vermiştik. Bir başka ekip ise bunun tersini savunuyor. Bir teleskopu gökyüzünde herhangi bir yere çevirin. Çevirdiğiniz yerde bir şeyler olma olasılığı çok yüksek: yıldızlar, gökadalar, yıldızlararası gaz. Şimdi, gördüğünüz her şeyin bir an olmadığını düşünün, ne görürdünüz: Siyah bir alan. Doğru mu? Yeni Ufuklar ekibindeki araştırmacılara göre yanlış. Pluto, Charon ve Arrokoth adlı bir Kuiper Kuşağı cismini gözleyen Yeni Ufuklar sonra kamerasını uzaklara çevirdi ve yolladığı verilere göre beklenenden daha fazla ışık olduğunu belirledi. Bu bilginin büyük sonuçları olabilir ve evrendeki ışık kaynaklarını hesaplamayı da daha karmaşık duruma getirebilir. UZAY NE KADAR KARANLIK? Ekip yıldızlarla dolu galaktik düzlemin altında ve üstündeki yedi bölgede 30 saniyelik 195 pozlama yapmak için Yeni Ufuklar aracındaki LORRI adlı kamerayı kullandı. Yeni Ufuklar'ı kullanmak istemelerinin nedeni, aracın bulunduğu yere göre uzayı Dünya'da gördüğümüzden 10 kat daha karanlık görmesidir. Dış Güneş Sisteminin tersine Yer yakınlarında çok fazla toz bulunur ve bunlar Güneş ışığını her yöne saçar. Yer merkezli gözlemevleri Zodyak ışığı olarak bilinen bu tozun yayığı ışığı görürler ve kozmik optik arka alan ışığına ilişkin ölçümleri etkiler. Bundan daha bilindik olan kozmik mikrodalga arka alan ışıması gökyüzündeki tüm görüntülerde yer alan bilinen tüm kaynakların ışığı çıkarılarak elde edilir. Yeni Ufuklar'ın nispeten daha tozsuz bir bölgede olması istenmeyen saçılmaların ve dolayısıyla çıkarılması gereken ışığın daha az olması demektir. Yine de ilgilenilmesi gereken çok sayıda ışık kaynağı var: yıldızların ve gökadaların ışıkları ile görüş alanına girmeyen yıldız ve gökadaların ışıkları gibi. Bir de kameranın çözemeyeceği kadar sönük yıldız ve gökadalarda var. Tüm bunlar bilgisayar simülasyonları yardımıyla çıkarılabiliyor. Son olarak gökadadaki tüyümsü yapıları içeren galactic cirrus gözlemlerine bakılarak Samanyolu'nda yıldızlararası ortamdaki tozdan saçılan yıldız ışıkları da görüntüden çıkarıldı. Tüm bunlara rağmen Yeni Ufuklar ekibinin açıklayamadığı fazladan ışık kaldı. Bu ışık 10 Ocak'ta Astophysical Journal'da yayınlanan makalede kozmik optik arka alan ışığı olarak adlandırıldı. Bu ışık bilinen tüm gökadalardan gelen ışık miktarından daha fazlaydı. EVRENİN YARISI BOŞ MU YOKSA YARISI DOLU MU? İşte bu noktada önceki haberle bu bilgi kafaları karıştırıyor. NASA'nın önceki açıklamasına göre evrende bilinenden daha az gökada var. Yani yanıt kime sorduğunuza bağlı olarak değişiyor. Dört yıldan uzun süre önce evrendeki toplam gökada sayısı Hubble'ın elde ettiği derin uzay görüntülerinden hesaplanmıştı. Buna göre evrende 2 trilyon dolayında gökada olması gerektiği sonucuna ulaşılmıştı. Bu sayı önceki tahminlerden 10 kat daha fazlaydı. Yeni Ufuklar'ın çalışmasına göreyse evrende bu kadar gökada yok; yüz milyarlarca gökada var. FAZLADAN IŞIĞIN KAYNAĞI NE? Görüntülerdeki tüm ışık çıkarıldığında kalan fazladan ışığın gökadalardan gelip gelmediği net değil. Şimdilik bilinen bu ışığın tüm kataloglarda olmayan bir ışık kaynağı olmasıdır. Belki de bunun daha basit bir açıklaması var. Kozmik kırmızıöte arka alan deneyini gerçekleştiren bir Japon ekibine göre bunun nedeni Yeni Ufuklar ekibi Samanyolu'ndan kaynaklanan ışığın tam çıkarılmamasıdır. Öyle de olsa sönük gökadaların yanı sıra sayılamayan birçok ışık kaynağı da bulunuyor. Belki de gökbilimciler gökadaların sönük yıldızların halelerinden gelen ışığı uygun şekilde çıkarmamıştır. Ya da düşünülenden çok daha fazla kayıp yıldız var ki bunlar galaksiler arası yüzenler. Ayrıca keşfedilmemiş karadelikler ve varsayımsal olarak olduğu düşünülen karanlık madde parçacıkları gibi bilinmedik bir şey olma olasılığı da var."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/tehlikeli-yakinlasmalar/", "text": "ESA'nın Gaia uydusu tarafından araştırılan 300 000'den fazla yıldızın hareketi, Güneş'le olabilecek ender rastlanan yıldız yakınlaşmalarının sonuçlarını ortaya koyuyor. Böylesi bir yakınlaşma Güneş Sistemi'nin çok uzaklarında yer alan kuyruklu yıldız bulutunu etkileyebileceği ve geçmişte olduğu gibi uzak gelecekte bunların bir kısmının Dünya'ya yönelebileceğini ortaya koyuyor. Güneş Sistemi ve diğer yıldızların gökada içerisindeki hareketleri yakın temasları kaçınılmaz kılmaktadır. Buradaki 'yakın' ifadesinden kasıt birkaç trilyon kilometre uzaklıktır. Kütlesi ve hızına bağlı olarak bir yıldızın Güneş Sistemi'nin uzak bölgesindeki Oort Bulutu'ndaki kuyruklu yıldızları tedirgin etmesi için Güneş'in 60 trilyon kilometre yakınından geçmesi yeterli olur ki bir yıldız Güneş'e 15 trilyon kilometreye kadar da yaklaşabilir. Bu uzaklık Güneş-Dünya uzaklığının 100 000 katı kadardır. Örneğin Neptün Güneş'ten yaklaşık 4,5 milyar kilometre ya da 30 Güneş-Dünya uzaklığında bir yörüngeye sahiptir. Oort Bulutu yakınındaki yıldızların kütle çekimi, bu bölgedeki bir kısım kuyruk yıldızın yörüngesini değiştirmiş ve onları Güneş Sistemi'nin iç kısmına yönlendirmiştir. Gökyüzünde görülen kuyrukluyıldızların bir kısmının her 100 ile 1000 yılda bu şekilde yön değiştirmiş olduğu düşünülürse bunların Dünya ya da diğer gezegenlerle çarpışma potansiyeli olduğu ortaya çıkmaktadır. Geçmişteki ve gelecekteki yıldız hareketlerinin anlaşılması, yıldızların konumları ve hareket doğrultularının belirlenmesi beş yıl görev süresi olan Gaia'nın ana hedefidir. Araç göreve başladıktan 14 ay sonra bir milyondan fazla yıldızın kataloğu yayınlanmış ve ayrıca iki milyondan fazla yıldızın uzaklık ve hareketleri verilmiştir. Gökbilimciler eldeki verileri yenileriyle birleştirerek Güneş'e yakın olan yıldızlarla ilgili ayrıntılı ve büyük ölçekli araştırma yapmaya başladılar. Şimdilik 300 000'den fazla yıldızın gökada üzerinde Güneş'e göre hareketleri izlenmiş ve geçmişten geleceğe beş milyon yıl içindeki en yakın yaklaşmalar belirlenmiştir. Bunlardan 170 tanesi 150 trilyon kilometre, 16 tanesi 60 trilyon kilometre Güneş'in yakınından geçecektir. 16 yıldızın geçeceği uzaklık kabul edilebilir bir uzaklıktır. Özellikle 1,3 milyon yıl sonra Güneş'in yakınından geçecek olan Gliese 710 göze çarpmaktadır. Bu yıldızın Güneş'ten 2,3 trilyon km ya da yaklaşık 16 000 Güneş-Dünya uzaklığından geçeceği öngörülmektedir. Daha önceki verilerde benzer sonuçları göstermekle birlikte bu durum Gaia ile daha hassas biçimde onaylanmıştır. Önceleri yıldızın %90 olasılıkla 3,1-13,6 trilyon km yakından geçeceği düşünülüyordu. Gaia ile bu hassasiyet 1,5-3,2 trilyon km aralığına ve ortalama 2,3 trilyon km uzaklığa kadar düşürüldü. Güneş'in %60'ı kadar kütlesindeki Gliese 710, saatte 50 000 km gibi yavaş bir hıza sahiptir. Bu hız çoğu yıldızın ortalama saatte 100 000 km'lik hızından daha yavaştır. Geçiş hızının düşük olması Güneş Sistemi'ndeki kuyrukluyıldızlar üzerinde yeterli kütle çekimini gösterecek zamanı bulacağı anlamına gelir. Geçişi sırasında gökyüzünde göreceğimiz en parlak ve en hızlı yıldız olacaktır. Bundan daha da önemlisi Gaia ile mevcut katalogda bulunmayan ve gözlenmemiş yıldızların belirsizlikleri de göz önünde bulundurularak yıldız buluşmaları için genel bir tahmin yapılmasını sağlanmıştır. Geçmişten geleceğe 5 milyon yıl boyunca 150 trilyon km'lik bir çap içinde karşılaşma miktarının 550 yıldız olduğu ve bunlarında 20'sinin 30 trilyon km'den daha yakın mesafelerde olacağı düşünülüyor. Bu da her 50 000 yılda birçok yakın geçiş olduğu anlamına geliyor. Bir yıldızın herhangi bir kuyrukluyıldızının Güneş Sistemi'nin iç bölgelerine sokulması ve Dünya'yla aynı hat üzerinde birleşeceği olasılığı her zaman vardır. Gaia bu gözlemlerin ikinci bölümü olan 20 kat ve daha uzaktaki yıldız bilgilerini önümüzdeki yılın Nisan ayında toplayacak ve geçmişten geleceğe 25 milyon yıllık zaman dilimini görebilmeyi sağlayacak. Bu videoda Güneş'in bulunduğu konumdan Gliese 710 yıldızının gökyüzündeki yörüngesi gösterilmiştir. Makale adresi: The completeness-corrected rate of stellar encounters with the Sun from the first Gaia data release 1 Yorum Ümit hocam,İlginç konularda bilgilendirici makaleleriniz için çok teşekkür ediyorum."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/tek-basina-bir-super-yildiz-bulundu/", "text": "Yakın bir gökada içinde Güneş'ten 3 milyon kez daha parlak yalnız bir yıldız bulundu. Şimdiye kadar buna benzer süper yıldızların hepsi yıldız kümelerinde yer alırken, bu yıldız ihtişamlı bir şekilde tek başına parıldıyor. Yıldızın kökeni ise gizemini koruyor: tek başına mı oluştu yoksa bir kümeden mi atıldı. Her iki seçenek de gökbilimcilerin yıldız oluşumu hakkındaki anlayışlarını zorluyor. Uluslararası bir gökbilim ekibi Samanyolu Gökadası'nın küçük bir komşusu olan Büyük Macellan Bulutu'ndaki VFTS 682 yıldızını dikkatlice incelemek için ESO' ya ait Çok Büyük Teleskop'u kullandılar. VLT üzerindeki FLAMES aygıtını kullanarak yıldızın ışığını analiz eden ekip, yıldızın kütlesinin Güneş'in kütlesinden 150 kat daha fazla olduğunu buldular. Bunun gibi yıldızlar şimdiye kadar sadece yıldız kümelerinin kalabalık merkezlerinde yer alıyorlardı, fakat VFTS 682 gökada içinde tek başına bulunuyor. Kökeni gizemini koruyan, böylesine yoğun kütleli bir yıldızın zengin bir yıldız kümesinde değil de kendi başına bulunmasına şaşırdık diyor Kuzey İrlanda'da bulunan Armagh Gözlemevi öğrencisi ve yeni çalışmanın başyazarı Joachim Bestenlehner. Bu yıldız, Büyük Macellan Bulutu'nda bulunan Tarantula Bulutsusu içindeki ve etrafındaki en parlak yıldızların gözlenmesini amaçlayan tarama gözlemlerinin ilk evrelerinde görüldü. Yıldız, Yerel Grubu oluşturan gökadalar içinde, bünyesinde devasa gaz, toz ve genç yıldızları bulunduran en aktif yıldız doğumevinde yer almaktadır. İlk bakışta VFTS 682'nin sıcak, genç ve parlak, fakat fark edilemez olduğu düşünülüyordu. Fakat VLT kullanılarak yapılan yeni araştırma ile yıldız enerjisinin pek çoğunun Dünya'ya ulaşmadan önce toz bulutları tarafından soğrulduğu ve saçıldığı tespit edildi aslında yıldız düşünüldüğünden daha parlak ve bilinen en parlak yıldızların arasında yer alıyor. Yıldız tarafından salınan kırmızı ve kırmızı ötesi ışık yıldızlararası tozun arasından geçebilir ama daha kısa dalga boylu mavi ve yeşil ışık daha fazla saçılır ve kaybolur. Eğer görünüşü tozlar tarafından engellenmeseydi çok parlak mavi-beyaz renkte görülecek yıldız sonuç olarak kırmızımsı görünür. Oldukça parlak olan VFTS 682 adlı yıldız aynı zamanda çok sıcaktır, yüzey sıcaklığı 50 000 Santigrat derece kadardır . Bu sıra dışı özelliklere sahip yıldızlar kısa yaşamlarını yüksek kütleli yıldızlar için normal olduğu gibi sadece süpernova olarak sona erdirmezler, fakat belki de evrendeki en parlak patlamalar olan uzun süreli, etkileyici gama ışını patlamaları olarak ta ölebilirler. Her ne kadar VFTS 682 şimdi tek başına olarak görülse de içinde pek çok benzer süper yıldız barındıran zengin yıldız kümesi (genellikle R 136 denilen) RMC 136'dan çok fazla uzak değildir . Araştırma ekibinde bulunan Paco Najarro Yeni sonuçlar VFTS 682'nin, R 136 yıldız kümesinin merkezinde bulunan çok parlak yıldızlardan biriyle benzer özelliklere sahip olduğunu gösteriyor diye ekliyor. VFTS 682'nin orada oluştuktan sonra dışarıya atılmış olması mümkün mü? Buna benzer kontrolden çıkmış yıldızlar biliniyor ama hepsi VFTS'den çok daha küçükler ve böylesine büyük kütleli bir yıldızın çekimsel etkileşimler nedeniyle bir kümeden nasıl fırlatılabileceğini görmek çok ilginç olurdu. Ekibin başka bir üyesi olan Yorick Vink, Zengin yıldız kümelerinde en büyük ve en parlak yıldızların oluşmasının kolay olduğu görülüyor diye ekliyor. Ve her ne kadar mümkün gözükse de, bu parlak ışıltıların kendi başına nasıl oluştuğunu anlamak zor. Bu VFTS 682'yi gerçekten büyüleyici bir nesne yapıyor. Notlar VFTS 682'nin analizi Armagh Gözlemevi'nden Jorick Vink, Götz Grafener ve Joachim Bestenlehner tarafından gerçekleştirildi. VFTS, İngiltere Gökbilim Teknoloji Merkezi'nden Christopher Evans yönetimindeki ESO Genişletilmiş Programı bünyesinde yürütülen VLT-FLAMES ile Tarantula Taraması projesinin kısaltmasıdır. Yerel Grup Samanyolu ve Andromeda gökadaları ile birlikte Macellan Bulutları da dahil pek çok küçük gökadayı içeren küçük bir gökadalar grubudur. Karşılaştırma için, Güneş'in yüzey sıcaklığı yaklaşık olarak 5500 Santigrat derecedir. Gama-ışın patlamaları Evrendeki enerjileri en yüksek olaylar arasındadır ve ürettikleri yüksek enerji yörüngedeki uzay araçları tarafından tespit edilebilir. İki saniyeden daha fazla süren gama ışını patlamaları uzun patlamalar olarak değerlendirilir ve kısa süreli olanlar kısa patlamalar olarak bilinirler. Uzun patlamalar yıldız oluşumu meydana gelen gökadalardaki büyük kütleli genç yıldızların süpernova patlamalarıyla ilişkilidirler. Kısa patlamalar iyi anlaşılamamıştır, fakat nötron yıldızları gibi iki yoğun nesnenin birleşmesinden kaynaklandığı düşünülmektedir. Eğer VFTS 682, R 136'nın Dünya'dan olan uzaklığı kadar bir konumda olmuş olsa o zaman kümenin merkezinden itibaren 90 ışık yılı boyunca uzanırdı. Eğer uzaklıklar anlamlı ölçüde farklı olursa o zaman ayrıklık çok daha büyük olabilir."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/tekboynuzlunun-sirri/", "text": "ESO'nun VISTA tarama teleskopu ile alınan yeni bir kızılötesi görüntüsü Tekboynuzlu takımyıldızı içinde bulunan genç yıldızlar, karanlık bulutlar ve gaz sarmallarının ışımalarının meydana getirdiği olağanüstü manzarayı gözler önüne sermektedir. Tekboynuzlu R2 olarak bilinen bu yıldız oluşum bölgesi dev bir karanlık bulutun içine gömülmüştür. Bölge görünür ışıkta görüntülendiğinde neredeyse tamamen tozla örtülü iken, kızılötesinde olağanüstü görünmektedir. Tekboynuzlu takımyıldızında, büyük kütleli karanlık bir bulut içerisinde gizlenmiş, toz ve moleküllerce zengin aktif bir yıldız doğumevi bulunmaktadır. Gökyüzünde daha tanıdık olan Avcı Bulutsusu'ndan daha yakın görünse de aslında yeryüzüne iki kat daha uzakta, yaklaşık 2700 ışık yılı uzaklıkta yer almaktadır. Görünür ışıkta büyük kütleli sıcak yıldız grupları molekül bulutunun karanlık ve sisli dış katmanlarından saçılan mavimsi yıldız ışığı ile yansıma bulutsusunun güzel bir koleksiyonunu oluşturmaktadır. Bununla birlikte, kalın yıldızlararası tozun yeni doğan çoğu yıldızın kızılötesi ve görünür bölgede yaydığı ışığı güçlü bir şekilde soğurması nedeniyle, bu yıldızlar gizli olarak kalmaktadır. ESO'nun Şili'nin kuzeyindeki Paranal Gözlemevi'nde bulunan, Görünür ve Kızılötesi Gökbilim Tarama Teleskopu (VISTA , eso0949) ile alınan bu harikulade görüntü kozmik tozun karanlık perdesinin arasından geçerek, sıcak genç yıldızlar tarafından salınan ışımayı ve yoğun parçacık rüzgarlarının tozlu yıldızlararası maddesiyle yontulan kıvrım, düğüm ve iplikçikleri şaşırtıcı bir şekilde gözler önüne sermektedir. Bu görüntüyü ilk kez gördüğümde 'Vay be!' dedim. Teyboynuzlu R2 kümesi etrafındaki tüm toz şeritlerini ve iyice gizlenmiş genç yıldızsal nesnelerden çıkan jetleri görünce hayrete düştüm. Heyecan verici detayıyla bu şekilde bir zenginlik VISTA'nın bu görüntüleriyle açığa çıkmaktadır. diyor Londra Üniversitesi Queen Mary'den VISTA ortaklığı lideri Jim Emerson. Dev görüş alanı, büyük aynası ve duyarlı kamerasıyla, VISTA Tekboynuzlu R2 bölgesi gibi, gökyüzünün geniş alanlarından yüksek kalitede ve derin kızılötesi görüntüler elde etmek için idealdir. Bu uzaklıkta VISTA'nın görüş alanının genişliği yaklaşık 80 ışık-yılına eşittir. Toz kızılötesi dalgaboylarında saydam olduğu için, görünür ışıkta görülemeyen çoğu genç yıldız görünür olmaktadır. Yeni görüntü kızılötesi tayfın üç farklı bölgesinde alınan pozlardan oluşturulmuştur. Tekboynuzlu R2 gibi molekül bulutlarında, düşük sıcaklılar ve görece düşük yoğunluklar hidrojen gibi belli başlı şartlar altında kızılötesinde güçlü salmalar yapan moleküllerin oluşmasını sağlamaktadır. VISTA görüntüsündeki çoğu pembe ve kırmızı yapılar muhtemelen genç yıldızlardan dışarıya akan maddedeki moleküler hidrojen parıltılarıdır. Tekboynuzlu R2 iki ışık yılından daha az genişlikte, halen tozlu disklerle çevrili olan yeni doğmuş büyük kütleli yıldızlardan oluşan parlak bir kızılötesi kaynaklar kümesi ve çok büyük kütleli genç yıldızlarla dolu yoğun bir merkeze sahiptir. Yakından incelendiğinde yıldız yoğunluğunun görüldüğü ve göze çarpan kırmızımsı özelliklerin muhtemelen moleküler hidrojen salmasını gösterdiği bu gölge görüntünün merkezinde yer almaktadır. Görüntünün merkezindeki parlak bulutların en sağındaki NGC 2170'dur, bölgedeki en parlar yansıtma bulutsusu. Görünür ışıkta, bulutsu parlakça, karanlık bir okyanusta açık mavi adalar şeklinde görünürken, kızılötesinde yüzlerce yıldızın var olmaya başladığı şiddetli fabrikalar kendilerini gözler önüne sermektedir. NGC 2170 küçük bir teleskopla sönük olarak görülür ve William Herschel tarafından 1784 yılında İngiltere'de keşfedilmiştir. Yüzlerce ışık yılı genişliğindeki büyük yıldızlararası gaz ve toz bulutları içerisinde meydana gelen yıldızlar genellikle birkaç milyon yıllık süreçlerle oluşmaktadır. Yıldızlararası toz görünür ışığı geçirmediği için, kızılötesi ve radyo bölgesi gözlemleri yıldız evriminin erken evrelerinin anlaşılmasında kritik bir öneme sahiptir. Güney gökküresini sistematik olarak tarayan VISTA gecelik 300 gigabyte veri elde etmektedir, bu bölgeler hakkında çok miktarda bilgi içeren bu veriler daha detaylı olarak Çok Büyük Teleskop , Atacama Büyük Milimetre/milimetre-altı Dizgesi ve gelecekte Avrupa Aşırı Büyük Teleskopu tarafından incelenebilecektir. Notlar 4.1 metrelik birincil aynası ile VISTA dünyadaki en büyük tarama teleskopudur ve 67 milyon piksel sayısıyla herhangi bir teleskop üzerindeki en büyük kızılötesi kamera ile donatılmıştır. 2010 yılı başlarında başlayan gökyüzü taramalarına tahsis edilmiştir. Teleskop ESO'nun Çok Büyük Teleskopu'na ev sahipliği yapan tepeye komşu bölgede bulunmakta ve olağanüstü gözlem koşullarını paylaşmaktadır. Atacama Çölü'nün bu bölgesindeki gökyüzünün kayda değer kalitesinden dolayı, yeryüzündeki en kuru yerlerden biri olan Cerro Armazones, Cerro Paranal'dan sadece 20 km uzaklıkta yer almaktadır ve son olarak E-ELT'nin gelecekteki için yerleşke olarak seçilmiştir. Kaynak: ESO-Türkçe"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/tempel-1e-dogru/", "text": "NASA'nın Yıldıztozu-NExT aracı 15 Şubat 2011'de hedefi olan Tempel-1 kuyrukluyıldızıyla karşılacak. Karşılaşma öncesinde de Güneş'in çevresinde bir tur dolanan Tempel-1'e ilişkin yapılacak gözlemle cisme ilişkin alınan önceki veriler karşılaştırılabilecek. Araç 15 Şubat 2011'de Türkiye saati ile 05:36'da Tempel 1 kuyrukluyıldızından 200 km yakınından geçecek. NASA'nın Derin Darbe uzay aracı 2005 yılında 5,5 yıllık yörünge dönemine sahip Tempel 1'i Mars ile Jüpiter arasında Güneş'e doğru ilerlerken gözledi. Aracın görevlerinden ilki olan Tempel 1 gözlemiyle kuyrukluyıldızda olduğu düşünülen su ve kirli buz yerine tozdan oluşmuş ince bir bulut olduğu ortaya çıktı. Buz ise kuyrukluyıldızın iç bölgesinde yer alıyordu. Yıldıztozu-NExT aracı bir görevden başka bir göreve yönlendirilirken fazla maliyetle karşılaşılmadı. Araç daha önce Ocak 2004'te Wild 2 kuyrukluyıldızının çekirdeğini çevreleyen toz bulutunu gözlemişti. Bu uçuş sırasında topladığı maddeleri barındıran kapsül 2006 yılında Utah Çölü'ne başarılı bir iniş gerçekleştirmişti."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/teorileri-zorlayan-alti-gezegenli-sistem-bulmacasi/", "text": "Aralarında Avrupa Güney Gözlemevinin Çok Büyük Teleskobunun da yer aldığı bir dizi teleskobu kullanan gökbilimciler beş tanesinin yıldızının etrafında nadir görülen kilitlenme hareketi gösterdiği altı gezegenden oluşan bir sistemi ortaya çıkardılar. Araştırmacılar bu sistemin Güneş Sistemi'ndekiler de dahil olmak üzere, gezegenlerin nasıl oluştukları ve evrimleştiklerine dair önemli ipuçları sağlayacağını düşünüyor. Yaklaşık 200 ışık-yılı uzaklıkta Heykeltıraş takım yıldızı doğrultusundaki TOI-178 yıldızını ilk kez gözlediklerinde, ekip aynı yörüngede dolanan iki gezegen bulduklarını düşündü. Ancak, ayrıntılı olarak incelendiğinde tamamen farklı bir şey ortaya çıktı. Daha fazla gözlem yaptığımızda yıldızın etrafında neredeyse aynı uzaklıkta iki gezegen değil, özel konumlarda çoklu gezegenler olduğunu fark ettik, diyor bugün Astronomy & Astrophysics'te yayımlanan yeni araştırmayı yürüten Adrien Leleu . Yeni araştırma sistemin altı gezegenden oluştuğunu ve yıldıza en yakındaki gezegen dışında tümünün yörüngelerinde ritmik bir dansa eşlik ediyormuş gibi rezonans halinde hareket ettiklerini ortaya çıkardı. Bu olay yıldızın etrafında dolanan gezegenlerin hareketlerindeki düzenli seyir ve birkaç yörünge turunda bazı gezegenlerin aynı hizaya gelmesi şeklinde açıklanabilir. Benzer bir rezonans Jüpiter'in uydularından üçünün yörüngesinde gözlenmiştir: Io, Europa ve Ganymede. Bu üçünden Jüpiter'e en yakın olan Io, Ganymede'in her turuna karşılık gezegenin etrafında dört kez, Europa'nın tam turuna karşılık ise iki kez gezegenin etrafındaki turunu tamamlamaktadır. TOI-178 sistemindeki beş dış gezegen ise bir gezegen sisteminde şimdiye dek keşfedilmiş olan, çok daha karmaşık bir rezonans zinciri izlemektedir. Jüpiter'in üç uydusu 4:2:1 rezonansı sergilerken, TOI-178 sistemindeki beş dış gezegen 18:9:6:4:3 dizilimini takip etmektedir: yıldıza uzaklığı bakımından ikinci sıradaki gezegen 18 yörüngesini tamamlarken, üçüncü gezegen 9 tur atmakta ve böyle devam etmektedir. Aslında, başlangıçta araştırmacılar sistemde sadece beş gezegen buldular, ancak bu rezonans ritmini takip ederek, bir sonraki gözlemde ilave gezegenin yörüngede nerede olduğunu hesapladılar. Sadece yörünge ile ilgili merakı gidermek değil, rezonans halindeki bu gezegenlerin dansı sistemin geçmişi hakkında da ipuçları sağlamaktadır. Bu sistemdeki yörüngeler oldukça düzenli, bu da bize bu sistemin doğuşundan itibaren nazik bir şekilde evrimleştiğini anlatıyor, diye açıklıyor eş-yazar Yann Alibert . Eğer sistem önceki yaşamında belirgin bir şekilde tedirgin edilmiş olsaydı, örneğin büyük bir çarpışma gibi, bu kırılgan yörünge dizilimi bu şekilde olmayabilirdi. Düzenli sistemdeki karmaşa Ancak yörüngeler düzenli olsa da gezegenlerin yoğunlukları bir o kadar düzensiz, diyor çalışmaya katılan Nathan Hara . Neptün'ün yarısı yoğunlukta epey pofuduk bir gezegenin hemen yanında Dünya yoğunluğunda bir gezegen, sonrasında Neptün yoğunluğunda bir gezegen. Bu alışık olduğumuz bir durum değil. Örneğin Güneş Sistemi'mizde, gezegenler düzgün bir şekilde dağılıyor, kayalık, yoğun gezegenler merkezi yıldıza daha yakın, pofuduk, düşük yoğunluklu gaz devleri ise daha uzaktalar. Yörünge hareketindeki ritmik harmoni ile düzensiz yoğunluklar arasındaki zıtlıklar gezegen sistemlerinin oluşumu ve evrimi ile ilgili bakış açımızı kesinlikle zorluyor, diyor Leleu. Teknikler birleştiriliyor Sistemin beklenmedik yapısını araştırmak için Avrupa Uzay Ajansı'nın CHEOPS uydusunun verilerini kullanan ekip, ek olarak yer-konuşlu ESO'nun VLT'si üzerindeki ESPRESSO aygıtı ile her ikisi de Şili'deki Paranal Gözlemevi'nde bulunan NGTS ve SPECULOSS aygıtları ile takip gözlemleri yaptılar. Ötegezegenlerin doğrudan teleskoplarla görülmesi zor olduğu için gökbilimcilerin başka yöntemlere başvurmaları gerekmektedir. Kullanılan temel yöntemler geçişleri Dünya'dan bakıldığında, önünden gezegen geçişi olan merkezi yıldızın yaydığı ışıktaki sönükleşmeyi gözlemek ve dikey hızları yörüngelerinde dolanan gezegenler nedeniyle yıldızın ışık tayfındaki küçük yer değiştirme işaretlerini takip etmek görüntülemektir. Ekip sistemi gözlemek için her iki yöntemi de kullanıştır: Geçişler için CHEOPS, NGTS ve SPECULOOS, dikey hızlar için ise ESPRESSO kullanılmıştır. Gökbilimciler bu iki yöntemi birleştirerek sistem ve merkezi yıldızına Dünya'nın Güneş etrafındaki yörüngesinden çok daha yakın bir yörüngede hızla dolanan gezegenler hakkında önemli bilgilere ulaşabilmektedirler. En hızlısı yörünge turunu sadece birkaç günde tamamlarken, en yavaşın turu on kat daha uzundur. Altı gezegenin boyutları bir ila üç Dünya kadarken, kütleleri ise Dünya'nın 1,5 ila 30 katı kadardır. Bazıları kayalık, ancak Dünya'dan daha büyüktür bu gezegenler Süper-Dünyalar olarak bilinir. Diğerleri ise dış Güneş Sistemi'ndeki gaz gezegenler gibi, ancak çok daha küçükler bunlara ise Mini-Neptünler denir. Bulunan altı gezegenin hiçbirisi yıldızının yaşanabilir bölgesinde bulunmasa da araştırmacılara göre rezonans zincirinin devam ettirilmesi ile bu bölgede ya da yakınlarında ilave gezegenler bulunabilir. ESO'nun önümüzdeki on yıl içerisinde çalışmalarına başlayacak olan Aşırı Büyük Teleskobu , yıldızlarının yaşanabilir bölgesinde bulunan kayalık ötegezegenleri doğrudan görüntüleyebilecek ve hatta atmosfer özelliklerini ortaya çıkararak TOI-178 gibi sistemler hakkında daha fazla bilgi sağlayacaktır. Arif Solmaz, Çağ Üniversitesi Uzay Gözlem Uygulama ve Araştırma Merkezi, Mersin"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/ters-gezegen-problemi/", "text": "1995 yılından bu yana Güneş dışındaki yıldızların çevresinde dolanan 500'den fazla gezegen keşfedildi. Ancak son birkaç yılda gökbilimciler bu gezegenlerden bazı sıcak Jüpiterlerin yıldızların çevresinde yıldıza göre ters yönde dolandığını belirlediler. Northwestern Üniversitesi'nden kuramsal astrofizikçi Prof. Frederic A. Rasio: Bu gerçekten gariptir, çünkü bu gezegenler yıldızlarına oldukça yakındır. Böylesi bir yörüngenin olması tam anlamıyla bir çılgınlıktır. O kadar ki bizim gezegen ve yıldız oluşum kuramlarımıza açıkça ters geliyor diyor. Bu anlaşılmaz durumun açıklanması için Rasio ve ekibi çalışmaya başladı. Bir sıcak Jüpiter'in yıldızın çevresinde olması gerekenin tersi yönde nasıl dönebildiğini açıklayabilmek için işe bilgisayar benzetimiyle başladılar. Böylesi yıldızına yakın ve hem de ters yönde dolanan gezegeni etkileyen kütle çekimi uzaktakilere göre daha fazladır. Birden fazla gezegeni olan sistemlerde gezegenlerin kütle çekimi birbirlerini etkiler. Bu ise sonsuza kadar bu yörüngelerde kalamayacaklarını ve yörüngelerinin değişebileceği anlamına gelir diyor Rasio. Güneş sistemi dışındaki bir sistemin kendine özel durumunun açıklanması araştırmacılara gezegenlerin oluşumu ve gelişimi hakkında ve nihayet güneş sisteminin tarihi hakkında bilgi verir. Rasio: Biz diğer sistemlerinde Güneş Sistemi gibi olduğunu düşünürken, günün birinde kendimizi böylesi tuhaf sistemlere bakarken bulduk. Bu gerçekten bizi şaşırtır. Bir anlamda da çok özel bir yerde yaşadığımızı da hissettirir. Araştırma ekibi bu problemin çözümünün yörünge mekaniğinden geçtiğini ve bu nedenle güneş sistemindeki uyduları kullanmaları gerektiğini biliyor. Rasio'ya yardımcı olan arkadaşı Smadar Naoz: Yanıt uzun zaman sonra gelebilir. Fizik sıcak Jüpiter'lerin bu tuhaf yörüngelerini açıklayabilir. Bu güzel bir problemdir diyor. Hesaplamalar hiç de kolay değildi. Geçmişte başkalarının gerçekleştirdiği tatminlerin bir kısmı doğru değildi. Bu konuda Smadar'ın ısrarı için teşekkür etmeliyim diyor Rasio ve ekliyor: Bu, kağıt üzerinde yapılan hesaplamaların ardından tam bir matematiksel model geliştirmek ve akıllı bir gencin bunu çözebilen bilgisayar programı üretmesi sürecine benzer. Gökbilimciler için problemi çözebilmenin tek yolu eldeki sayıları karşılaştırmaktır. Güneş benzeri bir yıldız ve bu yıldızın çevresinde dolanan iki gezegenden oluşan bir sistemi ele alan bir model geliştirdiler. Gezegenlerden biri Jüpiter benzeri ve yıldızına yakın iken diğeri oldukça büyük ve yıldızdan uzakta yerini aldı. Dışarıdaki gezegeni içeridekini etkileyerek onu rahatsız ediyordu. İç gezegen üzerindeki etkilerin sistemde oluşturacağı değişim uzun süreçlidir. Zıt yönde dönen iç gezegenden dolayı farklı iki yörünge açısal momentumu değiştirip, içtekinin kuvvetli gelgitler yoluyla enerji kaybetmesine neden oluyor. Dış gezegenin etkilediği iç gezegen böylece momentum kaybederek yörüngesi küçülmeye başlar. Yıldızına yaklaşan gezegen zamanı gelince yörüngesi ters olacak şekilde dönmeye başlar. Gökbilimcilerin tespitine göre sıcak Jüpiter'lerin dörtte biri ters yönde dolanıyor. Rasio: Bu modelin testi için hem yıldızına yakınlaştığı için ters yönde dönen hem de henüz ters dönme zamanı gelmemiş gezegen örneklerine ihtiyaç var diyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/ters-sistemhat-p-7/", "text": "2008 yılında keşfedilen HAT-P-7 b gezegeninin, yıldızına göre ters yönde dolandığı belirlendi. Gezegenin yörüngesi ise yıldızın ekvatoruna göre 86 derece eğik olduğu hesaplandı. 1995 yılında başlayan ötegezegen keşifleriyle bugün Güneş Sistemi dışında 403 gezegen keşfettik. Üstelik bu gezegenlerin çok büyük bir kısmı Dünya üzerindeki gözlemevlerinde bulunan teleskoplarla keşfedildi. Bu teleskoplarla yalnız gezegen keşfi değil, aynı zamanda bulunan gezegenlere ilişkin detaylı bilgilere de ulaşılabiliyor. Bu gezegenlerin tamamı pek doğaldır ki Samanyolu Gökadamız içerisinde yer alıyor. Princeton Üniversitesi'nden Astrofizikçi Adam Burrows: Bir gezegen hakkında bilgiye ulaşmanın yollarından biri de yıldızın özelliklerini saptamaktır. Yıldızın kendisini izleyerek, çevresinde dolanan gezegenin kütlesi, yarıçapı gibi fiziksel özelliklerini belirleyebiliyoruz. Çünkü gezegen oluşumu yıldız oluşumu bağlamında açıklanabilmektedir diyor. Massachusetts Teknoloji ve Enstitüsü'nden Doc.Dr. Joshua Winn ise fikrini şöyle belirtiyor: Güneş sistemindeki gezegenler aynı düzlemde ve aynı yönde dönerler. Yüzlerce yıldır gökbilimciler Güneş ve gezegenlerinin aynı toz ve gaz diskinden oluştuğu modelini kabul ederler. Bu bilgiyi de diğer sistemler üzerinde rahatça yaymaktadırlar. Ancak ötegezegenler üzerinde yapılan yeni çalışmalar, gezegenlerin oluşumlarının mevcut modelden farklı olabileceğini düşündürüyor. Bir ötegezegenin ne kadar normal veya olağandışı olduğunu yine Güneş Sistemimize bakarak anlayabiliyoruz. Oralarda bir yerlerde yaşamın oluşumu ancak yıldız ile gezegenin uyumlu olmasıyla ilgisi olabilir, belki de bu uyum yörüngelerinin eğik olmasından kaynaklanıyor diyor Winn ve devam ediyor: Eğik bir yörüngesi olduğu bulunan ilk gezegen HAT-P-7b değildir. Şubat 2009'da başka bir ötegezegenin 37 derecelik eğimle dolandığı bulunmuştu. Ama bu kadar büyük bir açıyla yıldızı çevresinde dolanan ilk gezegen olması nedeniyle HAT-P-7b önemlidir. Keşif geçtiğimiz Temmuz ayında Hawai'deki Subaru Teleskobu ile yapıldı. HAT-P-7b'nin yörünge açısını ölçmek için gezegenin yıldızının önünden geçmesi gerekiyordu. 1.4 ile 1.8 Jüpiter kütleli gezegen bizden 1000 ışık yılı uzaklıkta bulunuyor. Geçiş yöntemi denilen bu yöntem ile 60 dolayında gezegen keşfi yapıldı. Gezegen yıldızının önünden geçerken çok küçük renk değişimleri yüksek çözünürlüklü tayf ölçerlerle ölçülerek Doppler etkisi yöntemiyle de sonuca varılıyor. Doppler etkisine göre bir nesne bizden uzaklaşırsa tayfı kırmızıya, yaklaşırsa mora kayar. Eğer bir yıldız hem kırmızıya hem de mora kayma yapıyorsa o zaman bu yıldızın bilinmeyen bir arkadaşı olduğu sonucuna varılır. Eğer bir ötegezegenin yörüngesi dik ise bu durumda gezegen doğrudan yıldızının önünden geçer. Gezegen yıldızının önünden geçerken yıldızın görünen parlaklığında çok küçük azalmalar gözlenir ki bu azalma %1 ile %2 aralığındadır. Yıldızın ışığı bir prizmadan geçirilerek renk tayfları gözlenir. Gezegen yıldızının önünden geçerken yıldız mavi görünür ve tayfı kırmızıya kayar. Gezegen yıldızının önünden çekilirken ise yıldızın rengi kırmızıya yaklaşır ve tayfı mora kayar. Winn'in ekibi HAT-P-7b'nin tayfını inceledi. İlk olarak yıldızın ışığının hem maviye hem de kırmızıya kaydığını gördüler. Tüm ölçümlerde de bu görüldü. Bunun bir tek açıklaması vardı: HAT-P-7b gezegeni yıldızının çevresinde ters yönde dolanıyordu. Bu değişimleri ölçerek yıldızın ekseni ve gezegenin yörünge eğimi hesaplanabilir. Winn'in ekibi gezegenin yörünge açısının 86 ile 180 derece arasında olması gerektiğini buldular. Bu ise gezegenin iki farklı yörüngesel açıya sahip olduğunu gösteriyor. Birincisi gezegenin yıldızın kutbuna göre 90 derecelik bir eğime sahip olduğunu, diğeri ise yıldızın ekvatoruna göre 180 derecelik bir eğimle dolandığı anlamına geliyor. Bu belirsizlikten dolayı yıldız ile gezegeni arasındaki gerçek yörünge açısı hesaplanamamıştır. Bunun yerine sadece Dünya'dan görülen açı hesaplanabiliyor. Dönüş ekseninin ne kadar eğik olduğu henüz bilinmiyor. Bir yıldız sistemini oluşturan öğelerin aynı toz ve disk yapısından oluştuğu modeli bu olayı açıklayamıyor. Ancak gökbilimciler bu modelin yanlış olmadığını belirtiyor. Her ne olduysa HAT-P-7 sistemindeki yörüngeler karışmıştı. Bunu açıklamaya yönelik bir diğer öngörü ise bilinmeyen üçüncü bir cismin daha olması. Bu üçüncü cisim ya bir gezegen ya da yıldıza eşlik eden bir başka yıldız olabilir. Bu durumda yörünge karışıklığı açıklanabilir. NASA'nın Kepler uydusu bu konuda yardımcı olabilecek. Aslında sisteme ilişkin ilk gözlemini yaptı bile: Kepler'den HAT-P-7. 3 Yorumlar sayın hocam, yapmış olduğunuz düzeltme için teşekkür ederim. kimbilir belki de 1000 ışık yılı uzaklıktaki bir karadeliğin diğer çıkışındaki sistemi gözlemliyoruzdur Karadeliklerin olay ufku adı verilen sınırının içinde neler olup bittiği bilinmiyor. Karadeliklerin varlığı çevrelerindeki nesnelerin özellikle de yıldızların anormal hareket sergilemesiyle bulunabiliyor. Yani HAT-P-7 sisteminin bir karadeliğin diğer ucundaki bir sistem olduğu söylenemez. Ancak belki şu akla gelebilir: HAT-P-7 yıldızına eşlik ettiği düşünülen şimdilik bilinmeyen nesne acaba bir karadelik olabilir mi? Bu sorunun yanıtı da zamanla ortaya çıkacaktır."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/terzan-5-yildiz-kumesi/", "text": "Gökadamızın Terzan 5 olarak adlandırılan yıldız kümesinin ayrıntıları ESO* tarafından ortaya çıkarıldı. Kümeyi şişkin ve kalın bir toz bulutu kapatıyor. Bulut içerisindeki binlerce yıldızı adeta örtüp bizden gizlemeye çalışıyor. Bulutun bir genç gökada kalıntısı olduğu ancak Samanyolu'na karıştığı düşünülüyor. İnsanlık tarihini ortaya çıkarmak için toprağı büyük bir hasiyetle kazan arkeologlar gibi gökbilimcilerde Samanyolu'nun bu şişkin yapısını örten toz bulutunun arkasını görmeyi başarmak için çok hassas bir çalışma gerçekleştiriyor. Küresel yıldız kümelerinin aynı anda oluştuğu düşünülür. Ancak Terzan 5'de durum biraz farklı. Terzan 5'deki yıldızların iki ayrı zamanda oluştuğu belirlenmiş. Bir gurup erken evren döneminde günümüzden 12 milyar yıl önce oluşurken diğer gurup da 6 milyar yıl önce oluşmuş. ESO'nun Çok Büyük Teleskobu ile Terzan 5'in tahmin edildiği gibi büyük bir küme olduğu ve Samanyolu'na sonradan katıldığı belirlendi. Terzan 5 aslında başka bir gökadanın parçasıydı. Bölgedeki keşfin nedeni görüntülerde ortaya çıkan şişkin yapıydı. Samanyolu'ndaki bu tür şişkin yapıların incelenmesi böylece başlamış oldu. Elimizdeki kızılötesi dalga boyuyla çalışan teleskoplar ile tozlu bölgelerin arkasını ve içini görebiliyoruz. ESO bu çalışmayı başlatmış bile. Kaynak: ESO ESO*: Avrupa'daki birkaç ülkenin ortaklaşa olarak Güney Amerika'daki Şili'de kurdukları büyük bir gözlemevidir. Birkaç teleskobu bulunan gözlemevinde özellikle VLT ile önemli keşifler yapılmaktadır. Ötegezegen keşiflerinde de ESO ön plana çıkmaktadır."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/tess-en-kucuk-gezegenini-kesfetti/", "text": "TESS, Yer ile Mars arası kütleye sahip yeni bir gezegen keşfetti. Bu keşif ötegezegenler içinde çok sayıda küçük gezegenler olduğu anlamına geliyor. Gezegen, bizden 35 ışık yılı uzaklıktaki L 98-59 adlı bir cüce yıldız çevresinde dolanıyor. Küçük gezegenlerin keşfi oldukça zordur. Bunlar yıldızının önünden geçse dahi, eğer yıldıza çok yakın değilseler fark edilmeleri oldukça zorlaşır. Bu nedenle küçük gezegenler ancak cüce yıldızlarda ve yıldıza çok yakın konumda olanlar gözlenebiliyor. Teknolojimiz ilerledikçe Güneş benzeri bir yıldızın yaşam alanı içinde olacak olası Yer benzeri gezegen keşifleri gelecektir. Yeni keşfedilen L 98-59b gezegeni %80 Yer kütlesinde olup TESS'in daha önce keşfettiği en küçük gezegenden %10 daha küçük. Güney yarıküresi takımyıldızlarından Uçanbalık yönünde ve 35 ışık yılı uzaklıktaki Güneş'in üçte biri kütlesinde bir cüce yıldız çevresinde dolanıyor. TESS'in asıl görevi büyük gezegen keşifleri olsa da, şimdiye kadar bilinen en küçük gezegen olan Ay'dan sadece %20 büyük kütleli Kepler-37b'den biraz daha büyük çok sayıda küçük gezegen de keşfetti. Sistemde iki gezegen daha yer alıyor. Bunlardan L 98-59c 1.4 ve L98-59d ise 1.6 Yer kütlesinde. Üç gezegende geçiş yöntemiyle keşfedildi. Bu yöntemde gezegen yıldızının önünden geçerken yolladığı ışığın azalması gözlenmektedir. Işık miktarı ne denli azalıyorsa bu gezegenin kütlesi, yörüngesi hakkında bilgi vermektedir. Araştırmacılar şimdi yörünge dönemleri 100 gün civarında olan bu gezegenleri izleyip başka gezegenler olup olmadığını dolaylı yoldan tahmin etmeye çalışacak. Eğer sistemde başka gezegenler varsa bunlar arasında bir kütle çekim etkileri oluşacaktır. L 98-59 gibi M cüce yıldızlar Samanyolu'ndaki yıldızların dörtte üçünü oluşturur. Yaklaşık yarı Güneş kütlesinde olabilen bu yıldızlar Güneş'in %70'i kadar ışıma yaparlar. Örneğin yedi gezegeni olan TRAPPIST-1'de, Yer büyüklüğünde gezegeni olan komşumuz Proxima Centauri'de M tipi yıldızdır. Bu gezegenler hakkında bilgi sahibi olabilmek adına gökbilimciler büyük çaba sarfetmektedir. Sistemde yıldıza en yakın konumdaki L 98-59b'nin yörünge dönemi 2.25 gün olması nedeniyle Yer'in Güneş'ten aldığı enerjinin 22 katını almaktadır. C gezegeni 3.7 günde bir tur atarak Yer'e göre 11 kat ve d gezegeni 7.5 günde bir tur atarak Yer'e göre 4 kat fazla enerji almaktadır. Gezegenler yıldızın yaşam alanı içinde değiller. Bununla birlikte hepsi gökbilimcilerin Venüs bölgesi dedikleri alanda yer almaktadır. Büyüklüğüne göre üçüncü gezegen Venüs gibi kayalık çekirdeğe ve Neptün gibi bir atmosfere sahip olabilir. TESS'in amaçlarından biri de yıldızların çevresinde kısa dönemlerle dolanan gezegenlerin kataloğunu oluşturup James Webb teleskopuna bir alt yapı hazırlamak. Çalışma ekibi L 98-59 yıldızının da TRAPPIST-1 yıldızındaki gibi çok sayıda gezegeni barındırdığını düşünüyor. TESS'in bir diğer amacı ise, evrende yalnız olup olmadığımızı anlamamıza yardımcı olmaktır. 1 Yorum 35 ışık yılı gezegen yaşanabilir olsa dahi oraya gitmenin asla mümkün olmadığı bir uzaklık.düşünün 4 ışık yılındaki proksima centaur.50000 km hızla bile 20 bin yıl.olacak şey değil.belkide o yıllarda insanlık olmayacak.şimdi bilgi sahibi olmamız için en iyiaraç james web.onu bekliyoruz.verdiğiniz bilgiler için teşekkürler A.D .selamlar."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/tess-ilk-yer-benzeri-gezegenini-buldu/", "text": "TESS teleskopu bir yıldızın yaşam alanı içinde olan Yer boyutlarında bir gezegen keşfetti. Bilim insanları Spitzer Teleskopunu da kullanarak TOI 700d adlı gezegenin varlığını doğruladı. TOI 700d, bir yıldızın yaşam alanında keşfedilen dünya büyüklüğündeki birkaç gezegenden biridir. Örneğin TRAPPIST-1 sistemindeki birkaç gezegen... NASA'nın Astrofizik Bölümü yöneticisi Paul Hertz: TESS özellikle yakın yıldızların çevresinde dolanan Yer büyüklüğündeki gezegenleri bulmak için tasarlandı ve fırlatıldı. Yakın yıldızların çevresindeki gezegenleri uzaydan bulmak ve sonra Dünya'daki teleskoplarla izlemek en kolay seçenektir. TOI 700d'yi keşfetmek TESS için önemli bir bilim verisidir. Görev süresi bitmek üzere olan emektar Spitzer tarafından da bu gezegenin onaylanması başka bir başarıdır diyor. TESS gökyüzünün büyük alanlarını bir defada taramak için 27 gün harcar. Bu uzun süreli gözlem bir yıldızın önünden geçen gezegen nedeniyle yıldızın parlaklığındaki azalmayı ölçmek için önemlidir. Buna geçiş yöntemi adı verilir. TOI 700, Kılıçbalığı takımyıldızı yönünde yaklaşık 100 ışık yılı uzaklıkta yer alan M tipi cüce yıldızdır. Güneş kütlesinin yaklaşık %40'ı büyüklükte olup yüzey sıcaklığı Güneş sıcaklığının yarısı kadardır. Yıldız, TESS'in, ilk yılında gözlediği 13 sektörün 11'inde ortaya çıktı ve bu sayede üç gezegeni keşfedildi. Yıldız 11 aylık süreyle izlendi ve bu sürede şiddetli patlamalar gözlenmedi. Bu da keşfedilen gezegende yaşam olma olasılığını arttırdı. Bu sonuçlar gezegenin atmosferik ve yüzey şartlarını modellemeyi kolaylaştırmaktadır. TOI 700b olarak adlandırılan yıldıza en yakın konumda dolanan gezegen tam Yer büyüklüğündedir ve muhtemelen karasaldır. Yörüngesini 10 günde tamamlamaktadır. Ortadaki gezegen TOI 700c ise 1,6 Yer büyüklüğündedir ve yörüngesini 16 günde tamamlamaktadır. Muhtemelen gaz gezegendir. Sistemin son keşfedilen ve yaşam alanında yer alan üçüncü gezegeni TOI 700d ise Yer'den %20 daha büyüktür. Yörüngesini 37 günde tamamlar. Yıldızından Dünya'nın Güneş'ten aldığı enerjinin %86'sını alır. Tüm gezegenlerin yıldızına kilitli olduğu düşünülmektedir. Bu da gezegenlerin sadece bir yüzünün gün ışığı alması demektir. TOI 700d'deki yüzey şartları bilinmiyor. Gezegen yıldızına kilitli olduğundan gezegendeki bulut oluşumları ve rüzgar desenleri Dünya'dan çok farklı olabilir. Çeşitli simülasyonlar yapılarak bunlardan en uygun olanı belirlenmeye çalışılıyor. Modellerden biri karbondioksitin egemen olduğu atmosfere sahip okyanusla kaplı bir gezegendir. Gezegenin yıldıza bakan tarafında derin bir bulut katmanı yer alır. Başka bir model ise rüzgarların gece tarafından geldiği ve gün ışığı gören bulutsuz yüzünde birleştiğini ele almaktadır. Yıldız ışığı atmosfere girdiğinde tayfsal çizgilere bölünerek karbondioksit ve azot gibi moleküller ile etkileşir. Buna ilişkin çeşitli tayf çözümleri de üretildi. Elimizdeki teknoloji güçlendikçe ve yeni yöntemler etkisiyle TOI 700d'nin gerçekte neye benzediği anlaşılabilir. Gerçek olan şu ki karşımızda Dünya'nın yapısıyla benzerliği olmayan bir gezegen durmaktadır. 1 Yorum spitzzer in vermiş olduğu bilgiler yeni dünyalar için önemli bir yer tutuyor.keşifler hızlandıkça yaşam formu olan dünyalar bulunacaktır.teknoloji ilerledikçe çok önemli buluşlar gerçekleştirilecektir.selamlar."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/tess-tuhaf-gezegeni-gozledi/", "text": "TESS uydusunun yaptığı ölçümler bilinen en sıcak gezegen olan KELT-9b'nin tuhaf ortamı hakkında önemli bilgileri ortaya çıkardı. NASA'nın Goddard Uzay Araştırmaları Merkezinden John Ahlers: Tuhaflık faktörü KELT-9b'de epey yüksektir. Hızla dönen bir yıldıza oldukça yakın, neredeyse kutup hizasındaki yörüngede dolanan dev gezegene ait bu özellikler gezegen ve yıldızına ait etkilerin anlaşılmasını zorlaştırıyor diyor. Kuğu takımyıldızında 670 ışık yılı uzakta yer alan KELT-9b geçiş yöntemiyle 2017 yılında keşfedildi. Bu yöntemde yıldızın ışığındaki parlaklığının azalması dikkate alınır. Gezegen bakış doğrultumuza göre yıldızının önünden geçerken ışığında azalmaya neden olur. Azalma miktarı ve süresi gezegen hakkında önemli bilgiler verir. Gezegenin geçişleri ilk kez Arizona ve Güney Afrika'daki iki robot teleskopa bağlı proje olan KELT ile keşfedildi. 18 Temmuz ve 11 Eylül 2019 tarihleri arasındaki kuzey gökyüzünün gözlemlenmesi çalışması sırasında TESS teleskopu KELT-9b'ye yönelik her iki dakikada ölçüm alarak 27 geçişi gözledi. Böylece yıldızın gezegen üzerindeki etkisinin daha net anlaşılmasına yardımcı oldu. KELT-9b Jüpiter'den 2.9 kat kütleli ve 1.8 kat daha büyük bir gaz devidir. Gezegen yıldızına kilitli durumda olduğundan bir yüzü sürekli yıldıza bakmaktadır. Gezegen yıldızın dönme yönüne dik bir yörüngede 36 saatte bir dolanmaktadır. KELT-9b yıldızından Dünya'nın Güneş'ten aldığının 44,000 katından fazla enerji almaktadır. Gezegenin gündüz kısmının sıcaklığı 4300C derece olup bu sıcaklık çoğu yıldızın yüzey sıcaklığından fazladır. Bu yüksek sıcaklık nedeniyle gezegenin atmosferi uzaya doğru akmaktadır. Yıldızda da tuhaflıklar bulunuyor. KELT-9 yıldızı Güneş'in yaklaşık iki katı büyüklüğünde ve yüzde 56 daha sıcaktır. Buna karşılık Güneş'e göre 38 kat hızlı dönerek bir turunu 16 saatte tamamlar. Bu yüksek hız yıldızın kutuplarını düzleştirip orta kısmını şişirerek şeklini bozmaktadır. Bu ise ekvator bölgesinde soğumaya neden olurken kutupların ısınıp aşırı parlamasına neden olur. Yıldızın bu alanlarına ait sıcaklık farkı 800C derecedir. KELT-9b tuhaf olan yörüngesi nedeniyle sürekli mevsim değişimi yaşamaktadır. Gezegen yıldızın bir kutbunun üzerinden geçerken yaz ve daha soğuk olan ekvator bölgesinden geçerken kış mevsimi yaşar. Üstelik bu değişimi 36 saatte iki yaz ve iki kış şeklinde yaşar: Her 9 saatte bir mevsim. Goddard'dan Knicole Colon: Yıldızın farklı bölgelerindeki sıcaklık değişiminin gezegeni nasıl etkilediğini görmek gerçekten ilginç. Bu sıcaklık değişimleri gezegenin atmosferinin oldukça dinamik olduğunu gösteriyor diyor. KELT-9b yıldızın kutup ve ekvatorundan geçerken gözlenen parlaklık değişimleri de farklıdır. Gezegen kutup bölgesinden geçerken ekvatordan geçene göre ışığı daha az keser. Bu asimetri yıldızın yüzeyindeki sıcaklık ve parlaklık değişimlerine ait ipuçları vermektedir. Yıldızın aykırı yuvarlak şekli, yüzey sıcaklıklarındaki farklılık ve gezegeni etkileyen diğer faktörlerin araştırılmasına olanak sağlar."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/tess-ve-spitzerden-onemli-gezegen-kesfi/", "text": "On yıldan fazla zamandır süren arayışlar mutlu sonla noktalandı: AU Microscopii yörüngesinde gezegen keşfedildi. Bebek yaştaki yıldız kalıntı malzemeyle dolu diskle çevrilidir. Gökbilimciler TESS'in işaret ettiği yere Spitzer teleskopu ile bakarak burada Neptün büyüklüğünde bir gezegen olduğunu belirledi. Kısaca AU Mic olarak bilinen sistem oldukça fazla bilgi sakladığından bir nevi laboratuvar niteliğinde: gezegenler ve atmosferleri nasıl oluşuyor ve evrimleşiyor bilgisi için ihtiyaç duyacağınız bir kaynak. George Mason Üniversitesinden Bryson Cale: AU Mic yakınlardaki genç bir M tipi cüce yıldızdır. Büyük bir enkaz diski ile çevrili durumdadır. Şimdi bu diskle birlikte bir de gezegene sahip olduğunu TESS ve Spitzer yardımıyla öğrendik. Tüm bu unsurları birlikte bulunduran başka benzer bir sistem yok diyor. Araştırma ekibi keşfi kutlamak için bir poster de hazırladı. Eğlenceli ve bilgi dolu poster için bilim insanları ile sanatçılar birlikte çalıştı. AU mic, 20 ile 30 milyon yıl yaşında olup soğuk bir kırmızı cücedir. Güneş'e göre 150 kat daha küçük yaşta olan yıldızın kütle çekimi ürettiği ısıyı içeri çekerek onu sıkıştırır. Yıldızın enerjisinin %10'u hidrojeni helyuma çevirdiği füzyon tepkimesinden kaynaklıdır. 31.9 ışık yılı uzaktaki sistem Güney takımyıldızlarından Mikroskop takımyıldızında bulunuyor. Aynı yıldız grubundaki Beta Pictoris adlı iki gezegeni olan kalıntı diskiyle çevrili büyük ve sıcak A tipi yıldızın yakınındadır. Buradaki sistemler aynı yaşa sahip olsa da gezegenleri oldukça farklıdır. AU Mic b gezegeni neredeyse yıldızına düşecek kadar yakındır ve her turunu 8.5 günde tamamlar. 58 Dünya kütlesiyle daha çok Neptün benzeridir. Buna karşılık Beta Pictoris b ve c ondan 50 kat daha büyük ve sırasıyla 21 ve 3.3 yıl süren yörünge dönemlerine sahiptir. Maryland Üniversitesinden Thomas Barclay: AU Mic b'nin yıldızından uzakta oluştuktan sonra içeri göç ettiğini düşünüyoruz. Buna karşılık Beta Pictoris b göç etmiş görünmüyor. Bu farklılıklar gezegenlerin nasıl oluştuğunu ve değiştiğini görmek açısından önemlidir diyor. AU Mic gibi yıldızların çevresindeki gezegenleri keşfetmek belirli zorlukla içermektedir. Bu tip oldukça hareketli ve enerjik yıldızlar güçlü manyetik alanlara sahiptir ve güneş lekeleri gibi koyu lekelerle, yüksek manyetik alanlarla donanımlıdır. Sık sık güçlü patlamalara uğradıklarından parlaklıkları değişir. TESS AU Mic'i gözlerken Temmuz ve Ağustos 2018'de bilinen en güçlü yıldız fişeklerinden daha güçlü fişek üretti. Bu tür etkiler gözlemlemeyi zorlaştırır. Bu tür olaylar yine de gezegenin geçiş yöntemiyle keşfedilmesinin önüne geçemedi. Bir gezegen yıldızının önünden geçerken parlaklığında ufak bir azalmaya neden olur. TESS gökyüzündeki büyük alanları 27 günde bir taramaktadır. Bu da bilim insanlarının gezegenin geçiş yöntemiyle keşfine izin vermiştir. Yıldızın parlaklığındaki azalmalar bir gezegeni işaret eder ama onu belirlemek için en az iki gözlem verisi daha gerekir. TESS ile iki geçiş gözlendi ve Spitzer ile de yörünge zamanı belirlenerek gezegen onaylanmış oldu. Geçiş sırasındaki parlaklık azalması gezegenin büyüklüğü ve yörünge uzaklığıyla ilgilidir. TESS ve Spitzer AU Mic b'nin büyüklüğünü ve yörüngesini bu gözlemler sonucu belirleyebildi: Gezegen Neptün'den %8 daha büyük. Bunun ardından yer merkezli teleskoplarla gelen verilerle de AU Mic b'nin Dünya'dan 58 kat kütleli olduğu tespit edildi. Bu keşif aynı zamanda TESS'in gücünü de göstermektedir. AU Mic gibi yıldızların çevresindeki gezegenlerin keşfedilmesi artık zaman meselesi."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/tessden-deneme-fotografi/", "text": "NASA'nın yeni gezegen avcısı TESS 17 Mayıs'taki Ay yakın uçuşunu tamamladı. Uzay aracı bu sırada Ay'a 8000 km yaklaştı. TESS yakında görev yapacağı yörüngesine oturmak üzere son manevralarına başlayacak. TESS üzerindeki dört kameradan birinden iki saniyelik deneme pozu alındı. Alınan görüntü güney takımyıldızı Erboğa yönündeki 200 binden fazla yıldızı ortaya koydu. Sağ üst köşede Kömür Çuvalı bulutsusu ve sol alt köşede parlak yıldız Beta Centauri görülmektedir. TESS iki yıl sürecek gökyüzü taramasında bu fotoğraftan 400 kat daha büyük alanı görüntüleyecek. Bilimsel kalite açısından ilk görüntüyü ise Haziran ayında alması planlanıyor. TESS 30 Mayıs'ta araştırma yapacağı yörüngesine girmek üzere roketlerini ateşleyip son manevrasını yapacak. Son derece eliptik olan yörüngesi nedeniyle gökyüzünü çok geniş açıda görüp büyük dilimler halinde tarayacak. TESS bu yörüngeye yerleştikten ve kamera kalibrasyonlarını tamamladıktan sonra Haziran ayı ortalarında tam anlamıyla göreve başlaması bekleniyor. 18 Nisan'da Florida'daki Cape Canaveral Hava Kuvvetleri Üssünden fırlatılan TESS NASA'nın yeni ötegezegen keşif aracıdır. Araç yıldız parlaklık değişimlerini ölçerek gezegen avlayacak. Gezegen, yıldızın önünden geçerken gözlenen parlaklığında bir azalma gerçekleşir. Bu azalma miktarı ve süresi gezegenin kütlesi, yörüngesi hakkında bilgiler verir. TESS'in binlerce gezegen keşfetmesi bekleniyor. TESS'in keşfettiği gezegenlerin atmosferleri daha sonra 2020'de göreve başlaması planlanan James Webb teleskopu ile izlenecek."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/tessden-sicak-saturn-kesfi/", "text": "Gezegen keşifleri sürüyor. NASA'nın parlak yıldızların çevresindeki gezegenleri keşfetmek için görev yapan TESS uydusu Satürn büyüklüğünde bir gezegen keşfetti. Gezegen 'sıcak Satürn' sınıfında. Bu ne demek derseniz; büyüklüğü Satürn kadar ancak yıldızına çok yakın konumda olduğundan oldukça sıcak demek. Gezegene TOI 197.01 gibi bize anlamsız gelen ancak gökbilimcilerin bir bakışta ne olduğunu anlatan bir ad verildi. Buradaki TOI, TESS cismi anlamına gelen bir kısaltma. TOI-197 yıldızın adıdır. Yanındaki 01 ise yıldızın keşfedilen ilk gezegeni olduğunu göstermektedir. Yani şimdilik bu yıldıza bağlı bir gezegen keşfedildi. Gezegen yıldızına oldukça yakın konumda bulunuyor ve yıldızı çevresindeki dolanım dönemi 14 gün. Merkür'ün Güneş çevresindeki bir turunu 88 günde tamamladığını hatırlatayım. TESS'e 25 bin dolayında parlak yıldızı tarama görevi verildi. TESS bu görevle yıldızın ve ona bağlı dolanan gezegenin özelliklerini ortaya çıkarıyor. Samanyolu'nda şimdiye kadar 4000 dolayında gezegen keşfedildi. Bu ise bir plajdaki tüm kumun bir avuç kadarı kadar. Yıldız yaklaşık 5 milyar yıl yaşında. Bu açıdan Güneş ile aynı yaştalar. Gezegeni ise yaklaşık dokuz Yer çapında bir gaz devi. Yoğunluğu Yer yoğunluğunun 13'de 1'i ve kütlesi ise 60 Yer kütlesi kadar. 1 Yorum aslında bize yeni keşfedilmiş süper bir dünya lazım nedeni ise sınır ihlalleri,çatışmalar ,savaşlar belkide bu şekilde birbirlerine çok uzak olmasıyla durabilir.bu benim düşüncem.kayalık tüm atmosfer şartları dünyamızla aynı olan bir gezen bulunabilirmi acaba.biz belkide göremeyiz ancak gelecek nesillerimiz inşallah görürler.yeni bir dünya yeni bir yaşam savaşların olmadığı bir dünya.selamlar."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/tessin-ucuncu-gezegeni/", "text": "TESS Ötegezegen keşif uydusu üçüncü ayına girerken üçüncü gezegenini buldu. 53 ışık yılı uzaklıktaki bir cüce yıldız çevresinde dolanan gezegen üç Dünya büyüklüğünde olup bir de kuyruğu sahip! HD 21749b adlı yeni gezegen TESS'in keşfettiği diğer iki gezegene göre daha uzun yörünge dönemine sahip: 36 gün. Diğer iki gezegenden, Pi Mensae b bir süper Dünya olup 6,3 gün ve LHS 3844b karasal gezegen olup 11 saatlik yörünge dönemine sahip. Yeni gezegen yıldızına çok yakın olmasına karşılık yaklaşık 1500C gibi diğerlerine göre daha düşük sıcaklığa sahip. MIT'in Kavli Astrofizik ve Uzay Araştırmaları Enstitüsünden Diana Dragomir: Bu, parlak bir yıldızın çevresinde bildiğimiz en küçük ve havalı gezegen. Sıcak gezegenlerin atmosferleri hakkında çok şey biliyoruz, ancak yıldızından biraz uzakta dolanan küçük gezegenleri bulmak zor. Bunlar daha soğuk olduklarından hakkında bildiklerimiz ise sınırlı. Şimdi bir fırsat yakaladık ve bunu değerlendirmek istiyoruz diyor. Gezegen, Dünya'nın yaklaşık üç katı büyüklüğünde ve alt-Neptün sınıfında yer alıyor. Gezegenin ilginç bir özelliği de 23 Dünya büyüklüğündeki kuyruğu. Gezegenin karasal olması ve yaşam barındırabilmesi ise mümkün değil. Büyük olasılıkla Neptün veya Uranüs atmosferine göre çok daha yoğun olan bir tür gazdan oluşmuş. Dragomir: Gezegenin, Neptün ve Uranüs gibi çoğunlukla hidrojenden oluştuğunu düşünmüyoruz. Muhtemelen kalın atmosferinde su yoğun şekilde bulunuyor diyor. Araştırmacılar yıldızın çevresinde henüz teyit edilmemiş olmakla birlikte 7,8 günlük yörünge dönemine sahip başka bir gezegen olduğunu düşünüyor. Bu gezegen onaylanırsa TESS ilk kez bir Dünya büyüklüğünde gezegen keşfetmiş olacak. Orada Bir şey Var! Nisan 2018'de fırlatılan TESS yakın 200 bin yıldızın ışığındaki anlık azalmaları tespit edecek. Bu tür değişimler çoğunlukla bir gezegenden kaynaklanır. İki yıllık görev süresi boyunca TESS gökyüzünü bir küre oluşturacak şekilde dilim dilim tarayacak. İlk veriler 25 Temmuz ve 14 Ekim tarihleri arasına ait. Bu veriler araştırmacılara sunulmuş durumda. İşte bu veriler eşliğinde Dragomir HD 21749 yıldızının ışığında bir miktar azalma gözledi. Uydu her 27 günde bir aynı bölge verileri gözlediğinden gezegeni uzun dönem boyunca izlemek mümkün değil. Gezegen yer değiştirdiğinden TESS'in gözlemediği başka bir alana geçmektedir. Bu nedenle gözlem verilerinin bir gezegene mi yoksa yıldızdaki bir aktiviteye mi ait olduğu başta anlaşılamadı. Bunun için oldukça yüksek hassas gözlem yapabilen Şili'deki büyük yer merkezli HARPS teleskopu devreye sokuldu. Bu teleskop dikine hız adı verilen yıldızdaki salınımı ölçmektedir. Dragomir: On yıl önce bu yıldız sistemine bakılmış ve bir şey bulunamamıştı. Biz ise orada bir gezegen olduğunu biliyorduk. Yıldız dedektifleri Araştırmacılar HARPS verilerine bakarak yıldızda her 36 günde bir tekrarlayan bir sinyal yakaladılar. Bu aralık TESS'in fark edeceği dönemden uzundu ve o nedenle TESS ikinci gözlemini yapamamıştı. Verilere göre sadece 3 gün sonra 36 günlük bir geçiş süresi daha gerçekleşecekti. Ancak bu gerçekleşmedi. Dragomir: Tamamen hayal kırıklığı. Buna rağmen veri setini ele alıp tekrar incelediğimizde ikinci geçişin sürenin sonunda olduğunu fark ettik. Yani onu bulduk. Eldeki ilk geçiş verisiyle ikincisi karşılaştırılınca 36 günlük yörünge döneminin uyduğu saptandı. Dragomir: Oldukça fazla sayıda dedektiflik çalışması yapıldı. Şanslıydık ve sinyalleri yakaladık. Üstelik oldukça nettiler. Bulguları bir kez daha doğrulamak ve gezegenin kütle ve yörüngesini kesinleştirmek amacıyla Şili'deki Magellan teleskopu üzerindeki Gezegen Bulucu Tayfölçeri aletine başvuruldu. TESS araştırmacıları, iki yıl sonunda yer merkezli teleskoplarla birlikte en az 50 adet dört Dünya büyüklüğünden daha küçük kütleli gezegen bulmayı hedefliyor. Dragomir: Şimdilik üç gezegen keşfettik ama araştırmacıların elinde işlenmesi gereken çok fazla veri var. Şimdilik iyi gidiyoruz ve TESS'in küçük gezegen çeşitliliği hakkında daha fazla bilgi vereceğinden eminiz."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/tiftikli-sarmal-ngc-2841/", "text": "Hubble Uzay Teleskopu ile NGC 2841 Gökadası'nın yeni bir görüntüsü elde edildi. Teleskop üzerindeki Geniş alan Kamerası-3 (Wide Field Camera 3-WFC3) ile görüntüsü alınan gökada diğer sarmal gökadalara oranla en düşük yıldız oluşum hızına sahiptir. Bu özelliğiyle yıldız doğum oranları incelemesinde seçilen gökadalardan biridir. Yıldız oluşumları evrene şekil veren en önemli süreçlerden biridir. Yıldız oluşumları hem gökadaların gelişiminde rol oynar hem de gezegensel sistemler yıldız oluşumu sırasında belirir. Ancak gökbilimcilerin yıldız oluşumuyla ilgili anlayamadığı, gaz ve toz bulutunda ne gibi bir etki oluyor da yoğunlaşıp yıldızı oluşturuyorlar. Yıldız oluşumunu sağlayan kuvvet NGC 2841 gibi bir gökadada normal uzantıları değil küçük sarmal kolları ortaya çıkararak gökadaya bir tiftik görüntüsü veriyor.. Akıllardaki soruların en azından bir kısmına yanıt verebilmek için gökbilimciler Hubble Uzay Teleskopu'ndaki Geniş Alan Kamerası-3 ile farklı bölgelerdeki yıldız oluşumlarını inceliyor. Gözlemler çok yıldız oluşturan gökada Messier 82 (M82) ile daha sakin olan NGC 2841 gibi gökada ve yıldız kümelerini kapsar. WFC3, Mayıs 2009'da yapılan bir çalışmayla WFC2 ile değiştirildi. Kameradaki morötesi ışımayı algılama özelliği (NGC 2841'in görüntüsünde parlak mavi noktalar) yeni doğmuş yıldızları, toz disklerinin arkasında saklı olan yıldızlar ise kızılötesi görüşle görüntülenir. Görüntüde NGC 2841'in birçok yerinde sıcak ve genç yıldızlar görülürken, yeni yıldızları oluşturacak olan hidrojen gazı birkaç yerde görülüyor. Sıcak ve genç yıldızlar yıldız oluşum bölgelerini bozarak bu bölgelerin azalmasına neden olmuş olabilir."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/titan-atmosferinde-karmasik-molekuller-bulundu/", "text": "Satürn'ün en büyük uydusu Titan Güneş Sisteminin en ilgi çekici ve Dünya'ya benzeyen cisimlerden biridir. Neredeyse Mars kadar büyüktür ama onu Dünya ile benzer yapan atmosferi ve yüzeyindeki metandan oluşmuş göl ve nehirlerdir. Atmosferi yine çoğunlukla metan (CH4), etan (C2H6) ve azot içerikli organik bileşiklerden oluşmuştur. Bilim insanlarınca bu durum Dünya'nın oluştuğu dönemdeki ilkel atmosferine benzetilmektedir. Titan'ın bu koşulları bildiğimiz şekliyle yaşamı desteklemez ve üstelik uydu son derece soğuktur. Dünya'ya göre Güneş'ten on kat uzakta olan Titan öylesine soğuktur ki, buzlu yüzeye sıvı metan yağmur gibi yağarak nehir, göl ve denizleri oluşturur. Bununla birlikte hidrokarbon depoları birbirine bağlanarak Dünya'daki canlı organizmalarının lipit esaslı hücre zarlarına benzer zarların oluşturmasına yardım eden vinil siyanür (C2H3CN) molekülleri için gerekli ortam yaratırlar. Atacama Büyük Milimetre/milimetre-altı Dizisi verileri Titan'da vinil siyanür moleküllerinin önemli miktarda var olduğunu gösterdi. NASA'nın Goddard Uçuş Merkezinden Maureen Palmer: Sıvı metan içeren bir ortamda vinil siyanürün olması, Dünya'daki yaşam için önemli olan kimyasal sürecin benzer özelliklerini gösterir diyor. NASA'nın Cassini aracının yaptığı çalışmaların yanı sıra Titan atmosferini gösteren laboratuvar benzetimleri vinil siyanür oluşumunu belirlemişti. Kesin yargıya ulaşmak için ALMA verileri gerekliydi. Verileri gözden geçiren Palmer ve arkadaşları üç farklı sinyale rastladı: milimetre dalga boyu tayfındaki yükselmeler vinil siyanürün izini gösterir. Bu görsel imzalar Titan yüzeyinin en az 200 kilometre yukarısında oluşmuştur. Titan atmosferi, basit organik molekülleri daha büyük ve daha karmaşık kimyasallara dönüştürmek için Satürn çevresinde dönen parçacıkların enerjisini ve güneş ışığını kullanan gerçek bir kimyasal fabrikadır. Goddard Uçuş Merkezinden Martin Cordiner: Titan'ın kimyası hakkındaki bilgimiz arttıkça karmaşık moleküllerin Dünya'nın ilk zamanlarında benzer ortamlarda doğal olarak ortaya çıktığı daha da belirginleşiyor. Ancak önemli farklılıklarda yok değil diyor. Örneğin Titan, Dünya'nın tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar soğuktur: yaklaşık -170 Santigrad derece. Bu nedenle yüzeydeki su donmuş haldedir. Jeolojik kanıtlar Dünya'nın erken dönemlerindeki atmosferinde, Titan'da olmayan, karbondioksit olduğunu da göstermektedir. Dünya'nın kayalık yüzeyi oldukça dinamikti, aktif volkanlar ve atmosferi değiştiren asteroit çarpışmaları yoğundu. Tüm bunlara bakıldığında Titan oldukça sakin bir dünyadır. Goddard Uçuş Merkezinden Conor Nixon: Titan atmosferini daha fazla gözlemek için ALMA verilerine ihtiyaç duyuyoruz. Bu uydunun atmosferik dolaşım şekillerini incelemekle birlikte yeni ve daha karmaşık organik kimyasalları arıyoruz. Gelecekte daha yüksek çözünürlükte yapılacak çalışmalar bu ilgi çekici dünyaya ışık tutacak ve Titan'ın prebiyotik kimya potansiyeli hakkında geniş bilgiler sağlayacağını umuyoruz diyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/titan-atmosferinde-plastik-madde-bulundu/", "text": "Satürn Sistemi'ni araştıran Cassini aracı Titan'da propilen olduğunu keşfetti. Propilen gıda saklama kapları, otomobil tamponları ve farklı tüketici ürünlerinde kullanılan bir kimyasaldır. Keşifle birlikte Dünya dışında başka bir yerde ilk kez plastik madde görülmüş oldu. Az miktarda da olsa propilen maddesi kısa adı CIRS olan Cassini'nin kızılötesi tayfçölçeri ile Titan atmosferinin alt katmanlarında görüldü. Bu alet vücut sıcaklığını hissedecek kadar hassas olup, Titan ve Satürn'ün diğer uydularından yayılan kızılötesi ışımayı ve ısıyı ölçebilir. Propilen keşfi aynı zamanda CIRS'in Titan'da gördüğü ilk moleküldür. Alt atmosfer içinde çeşitli yükseltilerden alınan ışımanın izole edilmesiyle kimyasal madde tespit edildi. Ayrıntılar ise Astrophysical Journal Letters'ın 30 Eylül sayısında aktarılmıştır. NASA'nın Goddard Uzay Uçuş Merkezi'nden Conor Nixon: Günlük yaşantımızda neredeyse her yerde gördüğümüz kimyasal plastikler, polipropilen denilen uzun zincirli yapılar içerir. Bakkaldan alınan ve üzerinde geri dönüşüm kodu olarak 5 rakamı yazılı olan herhangi bir plastik kap ya da poşette polipropilen maddesi vardır diyor. CIRS'in eşsiz termal parmak izi algılayıcısı ile atmosferin alt katmanlarından gelen ışımayla gazın niteliği belirlenebilir. Alet diğer gazlardan kaynaklanan imzayı izole etmektedir. Kimyasal maddenin tespitiyle 1980 yılında dev uyduyu gözleyen Gezgin-1'in (Voyager-1) ilettiği verilerdeki boşluk doldurulmuş oldu. Gezgin aracı Titan'ın puslu kahverengimsi atmosferinde petrol ve diğer fosil yakıtların oluşturduğu kimyasallar, hidrokarbonlar gibi birçok gazın olduğunu tespit etti. Atmosferdeki metan ile etkileşime giren güneş ışığı hidrokarbonları oluşturur. Serbest parçacıklardan iki, üç ya da daha fazlası karbon zincirleri oluşturur. Kimyasalların yanıcı ailesinden etan iki karbon atomu içerir. Diğer yanıcı gaz olan propan ise üç-karbon ailesindendir. Daha önce Gezgin aracı yardımıyla üç-karbon ailesinin en ağır üyesi propan ile en hafif üyesi propan bulunmuştu. Ancak orta kimyallardan sayılan propilen eksikti. Araştırmacılar yer teleskoplarıyla Titan atmosferindeki kimyasalları aramayı sürdürmesine karşılık bulunması en zor olan propileni görememişlerdi. Nihayet CIRS verilerinin daha ayrıntılı incelenmesi sonucunda mutlu sona ulaşıldı. Goddard'dan CIRS araştırma ekibi üyesi Michael Flasar: Bu ölçüm güçlü ve yoğun sinyaller arasında kalan çok daha zayıf olan sinyalleri görmek zor olduğundan uzun ve uğraştıcı oldu. Titan atmosferindeki bu gizlenmiş kimyasalin bulunması kendimize güveni de arttırdı diyor. Cassini'nin kütle tayfölçeri Titan atmosferinin bileşiminden hareketle üst atmosferde propilen olabileceğini ima etmişti. Ancak bir sonuca da ulaşamamıştı. NASA'nın Jet İticileri Laboratuvarı'ndan Scott Edgington: Daha önce bilimcilerin görmediği bir yerde bu molekülü keşfettiğimiz için çok mutluyum. Titan atmosferindeki bulmacanın bir parçasını daha yerleştirerek önemli bir adım attık diyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/titan-coregi/", "text": "NASA'nın Cassini uzay aracı Satürn'ün gizemli uydusu Titan yüzeyine ait yeni ve ilginç görüntüler iletti: dev bir çörek ve eski denizlerin sahil hatlarına benzeyen dairesel yapı. Bilimciler Titan'da ısı etkisinin yol açtığı değişimler olduğunu belirtiyor. Çörek benzeri görüntü 22 Mayıs 2012'de elde edildi. Bilimciler bunun Venüs'teki Kunapipi Dağı'nın kubbe şeklindeki zirvesine benzediğini düşünüyor. Gökbilimciler 70 km uzunluğundaki dev çörek şeklindeki oluşumun, yükselen magma sonucunda yüzey kırılmasıyla meydana geldiğini düşünüyor. NASA'nın Jet İticileri Laboratuarı'ndan Cassini radar ekibi bilimcisi Rosaly Lopes: Cassini Titan yüzeyinde daha önce görmediğimiz çörek şekline benzer yapıyı göstererek, sekiz yıl sonra bile bizi şaşırtmayı sürdürüyor. Dünya'da da Utah'daki Henry Dağı gibi bu yapı magmanın yüzeyi yukarı doğru itmesiyle oluşmuştur diyor. Ellen Stofan başkanlığındaki başka bir Cassini ekibi ise Titan'ın güney yarımküresinin radar görüntülerini inceledi. Titan, Güneş Sistemi'ndeki Dünya'dan başka yüzeyinde sıvı barındıran ikinci cisimdir. Ancak Dünya'dan farklı olarak Titan'da su yerine sıvı hidrokarbon bulunur. Üstelik Titan'ın kuzey yarımküresinde bu sıvılardan oluşmuş denizler bulunmaktadır. Cassini'nin 2008-2011 yılları arasında elde edilen verileri Titan'ın güney kutbunda bir zamanlar geniş ve sığ denizler olduğunu öneriyor. Stofan ve ekibi önceki deniz yataklarının olduğu iki kuru alan farkettiler. Bu kuru denizler 475 ve 280 km'lik genişliğinde ve belki de birkaç yüz metre derinliğindedir. Ontario Lacus güney yarımkürede yer alan göl, bir zamanların büyük deniziydi. Pasadena Kaliforniya Teknoloji Enstitüsü'nden Oded Aharonson başkanlığındaki bir başka radar ekibi ise Dünya'nın Güneş çevresindeki dönüşü ile gerçekleşen mevsim oluşumlarını açıklayan Croll-Milankovich döngülerinin bir benzerinin de Titan üzerinde de gerçekleştiğini düşünüyor. Titan'daki bu döngüler kutuplardaki sıvı hidrokarbonların uzun dönemlerde değişime uğramasına neden olur. Bu modele göre Titan'ın güney kutbu en az 50 000 yıl önce geniş denizlerle kaplıydı. Titan denizlerinin her 100 000 yılda bir kutuplar arası yer değiştirdiğini sanıyoruz. Bu kuru deniz yataklarını daha yakından izlemek ve incelemek isterdim diyor Stofan. Cassini ekibi dünya yılı ile altı yıl süren bir Titan mevsiminin, yine Cassini'nin radar görüntülerine bakarak kuzey kutbundaki denizlerin varlığının bir süre daha süreceği sonucuna ulaşıyor. 22 Mayıs 2012'deki görüntülerde ortaya çıkan çörekimsi görüntüler, 2010 yılında kuzey göllerini de etkileyen bir yağmur fırtınasından sonra sahillerde görülen geçici karanlık çizgiler ile oluşmuştur. Cassini-Huygens görevi NASA, ESA ve ASI, İtalyan Uzay Ajansı'nın işbirliği gerçekleştirilmiştir."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/titan-deniz-ve-gollerinin-yeni-goruntuleri/", "text": "Güneş ışıklarının aydınlattığı Titan'ın kuzey kutbu çevresindeki sıvı metan ve etan deniz ve gölleri Cassini ile görüntülendi. Su yerine hidrokarbon sıvısı içeren Titan gölleri, dev uyduda Dünya'daki gibi bir 'hidrolojik çevrim' olduğunun ipuçlarını içeriyor. Titan'ın güney kutbunda büyük bir göl ve birkaç küçük göl olsa da uydunun hemen hemen diğer tüm gölleri kuzey kutbunda bulunuyor. Cassini Titan'ın kalın bulutlarının altında saklanan yüzeyini radarı ile görüntülemektedir. Şu ana kadar Cassini optik ve kızılötesi tayfölçerleri yardımıyla uyduyu uzaktan ya da kısmen görüntüyebilmişti. Önemli ipuçları elde edebilmek için çeşitli etkenler bir araya getirildi. İki yakın uçuş en iyi görüntülerin alınmasını sağladı. Cassini 9 yıl kadar önce Satürn Sistemi'ne vardığında Titan'ın kuzey kutbunda kış başlamıştı. Geçtiğimiz yıl Cassini uyduya yakın geçiş yaptığı sırada kuzey kutbunun neredeyse yağmursuz ve bulutsuz olmasıyla önemli görüntülere ulaşılmıştı. Görüntüler 10, 26 Temmuz ve 12 Eylül 2013 tarihlerinde Titan yakın uçuşu sırasında elde edilen kızılötesi verilerle oluşturulmuştur. Optik renk tayfı üzerine işlenen kızılötesi tayfölçeri ile göl çevresindeki maddenin farklılığı ortaya çıkmıştır. Buna göre Dünya'daki göllerin çevresinde görülen tuz izleri gibi, göl çevresinde buharlaşan maddenin bıraktığı izler görülmektedir. Bunların sıvı metanın buharlaşmasıyla açıkta kalan organik kimyasallar olduğu düşünülüyor. Titan'ın yeşilimsi görünümü altında bu kısımlar kendilerini turuncu renkleriyle gösteriyor. Cassini'nin kızılötesi görüntüleri olmasaydı bölge parlak kısımlar halinde görülecekti. Bu parlaklık elbette göllerden kaynaklanmaktadır. Göller çok farklı şekillere sahiptir. Sıvı nedeniyle çözünen kayaların varlığı arazinin volkanik patlama sonrasında görülen arazi çöktüğünü kanıtlar gibidir. Dünya üzerinde New Mexico'daki Carlsbad Mağaraları gibi bu tip yerler bulunmaktadır. Cassini ekibinden Johns Hopkins Uygulamalı Fizik Laboratuarı'ndan Elizabeth Turtle: Göl ve denizler keşfedildiğinden bu yana bu enlemlerde böylesi yapıları arar olmuştuk. Bölge için alınan her görüntü beraberinde yeni açıklamaları da getirmektedir diyor. 1997'de fırlatılan Cassini 2004 yılından bu yana Satürn Sistemi'ni araştırmaktadır. Araç göreve başladığından bu yana Satürn'ün yılının (yaklaşık 30 yıl) üçte biri kadar zaman geçti ve bu süre içinde kuzey yarıküredeki kış ve yaz mevsimlerini gözledi. NASA'nın Jet İticileri Laboratuarı'ndan Linda Spilker: Titan'ın kuzeyi adeta bir göller bölgesidir. Bu açıdan Güneş Sistemi'nde Dünya'ya benzer özellikler taşıyan ilginç bir cisimdir. Sadece göllerini görmekle kalmayıp mevsim değişimlerini izleyebiliyoruz. Güneş ışıklarının kuzeydeki muhteşem parıltısını hissedip manzarayı görüyoruz. Bunları ise elimizdeki veri setlerini birbirine karıştırarak yapıyoruz diyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/titan-golleri-sorfe-uygun-degil/", "text": "Titan gölleri kürek çekmek için mükemmel olmasına karşılık sörf yapmak için uygun değil. Yeni bir çalışma Titan göllerindeki dalgaların sadece 1 santimetre yüksekliğe ulaştığını gösterdi. Bu bilgi gelecekte uyduya gönderilecek araçları sakin bir ortamın beklediği anlamına geliyor. Araştırma sonuçları 29 Haziran'da Earth and Planetary Science dergisinde yayınlandı. Titan Satürn'ün en büyük uydusudur ve güneş enerjisini tutabilen ender cisimlerden biridir. Bu da uydunun yaşam için gerekli mekanizmalara sahip olacağını akla getirmektedir. Cassini'nin yolladığı verilere göre Titan azot ve hidrokarbonlarla örülü kalın bir atmosfere sahiptir. Bu nedenle açık kahverenklidir. Bunun yanında radar görüntülerine göre yüzeyi su buzu ve sıvı hidrokarbonlardan oluşmuştur. Titan'da buz volkanlarından püsküren metan ve etan gökyüzünden yağmur olarak düşer ve yüzeydeki gölleri besler. Teksas Üniversitesi Jeofizik Enstitüsünden Cyril Grima: Bir gün Titan göllerine sonda yollarsak rüzgar olmasını istemeyiz. Çalışmamız Titan göllerinde dalgaların çok yüksek olmadığını yani güçlü rüzgarlar oluşmadığını gösteriyor diyor. Titan atmosferi çok karmaşıktır ve karmaşık yaşamsal organik molekülleri sentezlemektedir. Temel moleküllerin daha karmaşık moleküllere dönüşerek sonunda yaşamı oluşturabilecek bir laboratuarı izliyor olabiliriz. Tüm bunların yanında uydunun buzlu kabuğunun altında sıvı okyanus olduğu da düşünülüyor. Araştırma Titan'ın kuzey yarımküresindeki üç büyük göle dayanıyor: Kraken Mare, Ligeia Mare ve Punga Mare. Bunların en büyüğü olan Kraken Mare'nin, Hazar denizinden daha büyük olduğu düşünülüyor. Ekip yaz başlarında Cassini'den gelen radar verileri inceleyerek göllerdeki dalgaların çok küçük, en fazla 1 santimetre yükseklik ve 20 santimetre genişliğe ulaştıklarını hesapladı. Grima'ya göre bunun sebebi verilerin yaz başlarında alınması. Mevsim değişimlerinde daha güçlü rüzgarların etkisiyle daha büyük dalgaların oluşacağını düşünüyor. Titan yüzeyine bir sonda göndermek için Titan'daki iklim değişimlerini bilmek gerekir. Henüz planlanmış bu tür bir görev olmasa da araştırmacılar tarafından yeni proje oluşturma çalışması başladı. Bu çalışmaya göre uydunun yüzeyine en uygun iniş zamanı Titan'ın yaz mevsimi başlarıdır."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/titan-gollerinde-gezintiye-ne-dersiniz/", "text": "NASA'nın Cassini uzay aracı Satürn'ün en büyük uydusu Titan'daki hidrokarbon göl ve denizleri hakkında önemli ipuçları vermektedir. Titan, Dünya'dan sonra Güneş Sistemi'nde yüzeyinde sıvı göl ve denizleri olan ikinci cisimdir. Cassini'nin Titan'a yaptığı yakın uçuşta özellikle uydunun gölleriyle dolu kuzey yarım küresini hedefledi. Uzay aracındaki radarla elde edilen verileri işleyen araştırmacılar bölgenin en ayrıntılı parçalarını birleştirerek büyük bir fotoğrafını elde etti. Görüntü yarıküredeki deniz ve büyük göllerin neredeyse tamamını içermektedir. Daha önceki görüntülere göre daha farklı açı altında alınan yeni görüntülerde, Kraken Mare ve Legia Mare olarak bilinen en büyük iki denizin, çevresindeki göllerle aralarındaki köprüler görülmektedir. NASA'nın Jet İticileri Laboratuarı'ndan Steve Wall: Titan'daki göl ve denizler hakkında bilgi sahibi olmamız, uydunun katı yüzeyiyle, sıvı hidrokarbon ve atmosferdeki gazların arasındaki etkileşimi öğrenmek açısından önemlidir. Bu etkileşim her ne kadar Dünya'daki süreçle benzerlik gösterse de tamamen aynı değildir diyor. Yeni görüntülerde Kraken Mare'nin sanıldığından daha geniş ve karmaşık olduğu görülüyor. Burası yaklaşık 900 kilometre genişlik ve 1800 kilometre uzunluğa sahip. Titan'daki sıvının sadece % 3'ü bu alanın dışında bulunuyor. Yani kuzey yarıküre uydunun adeta sıvı deposu niteliğinde. Cassini araştırma ekibinden Randolph Kirk: Bilim insanları Titan'daki göllerin neden burada olduğunu merak etmektedir. Bu görüntülere göre jeolojik ortam ve kayaların yapısı bölgeyi göllerin kaplamasını sağlamış görünüyor. Nevada ve Kaliforniya'daki Lahontan ve Tahoe göllerinin yüzey çatlaklarından sızarak oluşan prehistorik göller olduğunu biliyoruz. Titan'daki durumda buna benzer olabilir diyor. Daha önce Mars verilerini analiz etmek için kullanılan yöntemle Ligeia Mare'nin yaklaşık 170 metre derinliğe sahip olduğu görüldü. Böylece bilim insanları ilk kez Titan'daki bir gölün derinliğini ölçmeyi başardı. Bu ise sıvının radar sinyalini geçirecek kadar saf olduğu anlamına gelir. Yeni sonuçlar sıvının yeryüzünde doğal gazın bir formu olan metan olduğunu gösterdi. Roma Sapienza Üniversitesi'nden Marco Mastrogiuseppe: Açıkçası gönderdiğimiz radar sinyalinin Ligeia Mare'nin tabanından geri döneceğini düşünmüyorduk. Yaptığımız ölçüme göre göl yeterince derinliğe sahip diyor. Cassini bilim insanları bu veriler eşliğinde Titan'daki toplam sıvı miktarını tahmin edebilecek. Mastrogiuseppe ve Cornell Üniversitesi'nden Alexander Hayes buna dayanarak yaptıkları hesaplamalarda uyduda 9000 kilometreküp hacminde sıvı hidrokarbon bulunduğunu belirledi. Bu miktar yeryüzündeki bilinen petrol rezervlerinin 40 katından fazladır. Cassini Satürn Sistemi'nde mevsim değişimiyle birlikte Titan'ın kuzey yarıküresine yaklaşan yaz mevsimini görmek için sabırsızlanıyor. Görsel telif hakkı: NASA/JPL-Caltech/ASI/USGS"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/titan-laboratuvarda/", "text": "Uzay araçları yaşam için elverişli olacak yapıyı anlamaya yardımcı oluyor. Buna ek olarak da dünya üzerinde çeşitli deneyler yapılabiliyor. Bunlardan biri de Arizona Üniversitesi'nde gerçekleştirildi. Deneyde laboratuar ortamında Titan atmosferinin şartları oluşturularak Dünya'da ortaya çıkan yaşamın ilk izleri arandı. Deney sonucunda Titan'da organik moleküllerin olabileceği belirlendi. Arizona Üniversitesi Kimya ve Biyokimya Bölümü'nden Hiroshi Imanaka liderliğinde gerçekleştirilen deneysel çalışma ile Titan'ın kalın azot atmosferi test edildi. Dünya'nın ilk zamanlarında da böylesi karmaşık organik moleküllerin olduğu ve aynısının Titan'ın başına gelebileceği belirtiliyor. Titan'daki bu kalın azot atmosferinin varlığı aslında hala sırrını koruyor. Titan oldukça ilgi çekicidir. Çünkü azot bakımından zengin atmosferi ve buradaki organik yapı dünyanın yaşam kaynağı hakkında bilgi verebilir. Azot bilindiği üzere yaşamın gerekli bir öğesidir diyor Imanaka. Ancak sadece azot değil. Azotun biyolojik sistemlerin temelini oluşturabilmesi için daha kimyasal ve aktif forma dönüşmesi gerekiyor. Imanaka ve Mark Smith Titan atmosferinde bulunan azot-metan gazını yüksek enerjili morötesi ışınlarla aydınlatarak Titan'ın atmosferinde olduğu gibi azot içerikli organik bileşiklere dönüşmesini sağladılar. Laboratuar tam olarak güneş ışığının Titan atmosferine etkisi göz önüne alınarak tasarlandı. Deney sonucunda gazdan ziyade katı bileşiklerin dibe doğru yöneldiği ortaya çıktı. Titan, organik moleküllerin tüm uyduyu sarması nedeniyle portakal renginde görünür. Bu sis örtüsü içindeki tanecikler yüzeye inerek yaşam için gerekli koşulları oluşturabilir. Her şeye rağmen bilim insanları Titan'ın sis örtüsünün azot içerip içermediğini bilmiyor. Eğer bu taneciklerin bir kısmı azot içerikli organik moleküllerse laboratuar koşullarında gördüğümüz şekilde yaşama olanak sağlayabilir. Bunun için bize yardımcı olabilecek yeni uzay araçları geliştirmeliyiz diyor Smith. Arizona Üniversitesi'ndeki araştırmacılar Titan'ın üst atmosferinin benzerini laboratuarda oluşturdular. Çünkü Cassini morötesi ışıma nedeniyle üst atmosferde azotun organik bileşiklere dönüştüğünü bildirmişti. Tek sorun bu bileşiklerin yüzeye inip inmediği. Paslanmaz çelik bir silindirin içine konulan azot ve metan gazı gelişmiş bir ışık kaynağıyla yüksek enerjili morötesi ışıma altına alındı. Işıma sonucunda oluşan kimyasalların analizi için de bir kütle tayfölçeri kullanıldı. Çok basitmiş gibi görünen bu düzenek aslında oldukça karmaşık. Morötesi ışığın hedefine varması için bir dizi vakum odasından geçmesi gerekir. Deney yaklaşık 1 yıl sürdü. Başlangıçta silindirdeki gazlarda bir değişiklik gözlenmedi. Yani organik bileşik ortaya çıkmadı. Imanaka ve Smith deney düzeneğinde bir yanlışlık olduğunu düşündüler ve sistemi tekrar taradılar. İlginç bir sonuçla karşılaştılar. Silindirdeki azot yok olmuştu. Imanaka: Çok şaşırdık. Azot nereye gitmişti? Sonunda araştırmacılar kütle tayfölçeriyle kahverengi yapışkan bir maddenin silindirin duvarını kapladığını fark ettiler. Imanaka: İşte azot buradaydı. Imanaka ve Smith bileşiklerin bu şekilde üst atmosferde oluştuğunu ve daha sonra Titan'ın yüzeyine düştüğünü düşünüyor. Eğer öyleyse bu yaşamın gerçekleşmesi için önemli bir etken olacaktır. Kaynak: The University Of Arizona"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/titanda-buz-volkanlari-bulundu/", "text": "NASA'nın Cassini uzay aracı Satürn'ün en büyük uydusu olan Titan'da Dünya'daki ateş püskürten volkanların tersine buz volkanları olduğunu belirledi. Topografya ve yüzey bileşimi verileriyle Dünya'daki volkanların benzeri ama buz volkanlarının Titan'da da ortaya çıktığı belirlendi. Cassini radar ekibinden Arizona'daki Astrojeoloji Bilim Merkezi'nden jeofizikçi Randolph Kirk: Titan yüzeyinin 3 boyutlu haritalarına baktığımızda Sotra Facula bölgesinde İtalya'daki Etna ve İzlanda'daki Laki volkanlarına benzerlik gösteren buz volkanları olduğunu belirledik diyor. Bilim insanları adına buzlu volkanlarda denilen buz volkanlarının buzlu uydularda da olup olmadığını ve bunların özelliklerini uzun zamandır tartışıyorlardır. Yeraltındaki bir tür jeolojik etkinlik nedeniyle sıcak yerden birden soğuk alan çıkan su ve diğer malzemelerin oluşturduğu karşım buz halinde fışkırmaktadır. Jüpiter'in Io uydusu ve Dünya'daki volkanlar silikat lavı püskürtür. Satürn'ün Enceladus uydusundaki kaplan çizgilerini andıran çatlaklardan dışarı doğru su ve buz fışkırmaları gerçekleşmektedir. Diğer bölgelerde de yoğun malzeme fışkırmaları volkanik tepeler ya da ince çizgiler halinde gerçekleşiyor olabilir. Titan üzerinde geçmişte içinden madde akan ve şimdi kurumuş görünen nehirlerin tortularına bakıldığında bunun nedeninin volkanik süreç olduğuna ilişkin bir açıklama getiriliyor. Sotra'daki 1000 m'ye kadar yükselen buzlu volkanik kraterlerden volkanik çukurlara madde akışı gerçekleşiyor. Tuscon'daki Arizona Üniversitesi'nden gezegen bilimci Jeffrey Kargel: Bu buzlu volkanların uydu üzerinde yer aldığına ilişkin en sağlam kanıttır. Bu buzlu volkanlarının tektonik kökenli olarak yorumlanması son derece basit ama bir o kadar da tutarlı bir açıklamadır. Bu mümkündür diyor. Kirk ve ekibi Cassini'nin yeni ilettiği görüntüleri inceledi. Kirk'ın USGS ekibi topografik harita ile Sotra Facula'nın 3 boyutlu görüntülerini oluşturdu. Cassini'nin görsel ve haritalama tayfölçeriyle balonlu akışın çevrelediği bölgenin yüzeyden farklı olduğu görüldü. NASA'nın Jet İticileri Laboratuarı'ndan Linda Spilker: Buzlu volkanlar güneş sisteminin egzotik yerlerinden bazılarındaki jeolojik güçler hakkında fikir edinmemizi sağlayabilir. Örneğin metanın nasıl oluştuğunu açıklayabilirler diyor. Cassini uzay aracı 15 Ekim 1997'de fırlatıldı ve 7 yıl süren yolculuğunun ardından 2004'te Satürn'e ulaştı. Satürn'ün en büyüğü Titan olmak üzere 60'tan fazla bilinen uydusu bulunmaktadır. Cassini-Huygens görevi NASA, ESA ve İtalyan Uzay Ajansı'nın ortak projesidir. Cassini görevi JPL'in Washington'daki merkezinden yürütülmektedir. Kaynak: NASA-Cassini 3 Yorumlar sana katılıyorum Doğan 🙂 cok guzeL olrdu keşke gidebilsek ama uyduyla bile anca 7 yılda varılmış :S o yerleri gezip görmek ne muhteşem olurdu ya.yeni dünyaları keşfetmek ilginç olurdu doğrusu"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/titanda-denizler-yukseliyor/", "text": "1,5 milyar kilometre uzaktaki Satürn'ün Titan uydusunun ayrıntıları Cassini aracı yardımıyla ortaya çıkarılıyor. Titan'ın denizleri Dünya denizlerindeki gibi ortalama bir yükseltide yer alıyor. Yeni çalışma bu denizlerin seviyesinin yükseldiğini ve Dünya'daki gibi daha yüksek bölgelerde yeni göller oluştuğunu gösterdi. Bu bulgu Titan'ın Dünya'ya benzer özelliklere sahip olduğunu gösteren ek kanıttır. Göl, deniz oluşumunu sağlayan ise su değil hidrokarbonlardır. Yeni araştırmaya göre Titan'daki okyanus düzeyi yükselmiş durumda. Buna ek olarak deniz seviyesinden yüzlerce metre yüksek bölgelerde yeni göller oluştuğu gözlendi. Bu tür göl ve denizlere Dünya'da da rastlanır. Örneğin deniz seviyesinden 3700 metre yüksekte olan ve büyük gemilerle gezilebilen olan Titicaca gölü Dünya'daki en yüksek rakımlı göldür. Titan'daki yükselmenin önemi ise Dünya'da görülen akifer sisteminin burada da geçerli olmasıdır. Yüzey altındaki hidrokarbonlar birbirine yakın göller arasında ortak seviye oluşmasını sağlıyor olabilir. Görevi Satürn'e çarparak sonlandırılan Cassini aracının sağladığı verilerin işlenmesi devam ediyor. Bu çalışmada da yeni verilerle oluşturulan güncel topografik harita kullanıldı."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/titanda-kuyruk-olusuyor/", "text": "Cassini verilerine göre Satürn'ün en büyük uydusu Titan, güneş rüzgarlarına karşı Venüs, Mars veya kuyrukluyıldız gibi davranıyor. Titan gibi güneşe benzer uzaklıkta olan cisimlerin güneş rüzgarıyla Titan'da görüldüğü gibi etkileşim içinde olabileceği düşünülüyor. Cassini verilerinden elde edilen benzetime göre dev gezegenin manyetik alanı Titan'ın yörüngesine kadar uzanıyor. Buenos Aires Astronomi ve Uzay Fiziği Enstitüsü'nden Cesar Bertucci: Titan'ın güneş rüzgarıyla etkileşimi Mars'taki gibi. Bu durum bizi kesinlikle şaşırttı diyor. Güneş'ten dışarı doğru yayılan yüklü parçacıkların oluşturduğu güneş rüzgarı, gezegenlerin çevresini bir nehir akıntısı gibi sarar. Diğer gezegenleri kuşatan güneş rüzgarının araştırılması atmosferin güneş parçacıklarından nasıl etkilendiğini ortaya çıkarır. Bu etkiler atmosferdeki kimyasal değişimin yanı sıra uzaya madde kaybını da ortaya çıkarır. Titan yörüngesinin % 95'i Satürn'ün manyetosferi içindedir. Ancak Cassini 1 Aralık 2013'de dev uydunun güneş etkinliği nedeniyle Satürn tarafında güçlü bir patlamadan etkilendiğini fark etti. Güneş rüzgarının güçlü dalgası manyetosferin dış kenarındaki Titan'ı içeri doğru itti. Bu da uydunun kızgın ve acımasız enerjik parçacıklarıyla baş başa kalmasına neden oldu. Cassini on yıldır Titan'ı sürekli Satürn'ün manyetosferi içindeyken gözlüyordu. Uzay aracı Titan'da bir manyetik alanın varlığına tanık olmamıştı. Yani Titan'ı koruyan Satürn'ün dev manyetik alanı olmuştur. Ama bu kez Titan bir süreliğine manyetik koruması olmaksızın izlenebildi. Böylece uyduda güneş rüzgarının etkisi gözlenebildi. Dünya'nın manyetik alanı güneş rüzgarlarına karşı atmosferimizi koruyan önemli bir kalkandır. Venüs, Mars ve hiçbir kuyrukluyıldızda böylesi bir küresel manyetik alan yoktur. Güneş rüzgarlarının doğrudan etkilediği bu cisimlerden kuyrukluyıldızlarda uzun kuyruk kısmının oluşum nedeni budur. Şimdi Titan'da da benzer durum gözlendi. Araştırmacılar Titan'ın yoğun atmosferinin kimyasal yapısının oldukça karmaşık olduğunu ve bunda güneş rüzgarının etkin olduğunu düşünüyor. Güneş rüzgarının Güneş Sistemi'nin farklı yerlerindeki çok farklı dünyalardaki etkileşimi benzer sonuçları doğurabilir diyor Bertucci. Bertucci benzer gözlemlerin NASA'nın Yeni Ufuklar aracıyla Pluto için de yapılacağını belirtiyor. Araç bu yıl Pluto'nun yakınından geçecek. Cassini manyetosferi baş araştırmacısı Londra'daki Imperial College'den Michele Dougherty: Yaklaşık on yıldır Satürn yörüngesinde bulunan Cassini aracı verileri birçok sürprizi beraberinde getirdi. Aracın uyduların yakınında geçişleri onlarla ilgili birçok bilgiyi sağlamıştır. Titan geçişleriyle atmosferindeki değişim ve yapısı gibi özellikleri ortaya çıkarılmıştır diyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/titanda-metan-destekli-yasam-mi-var/", "text": "NASA'nın Cassini Uzay aracı, Satürn gezegeninin en büyük uydusu olan Titan'ın yüzeyinde çeşitli karmaşık kimyasal faaliyetler olduğunu bildirdi. Biyolojik olmayan bu tepkime bazı bilim insanlarına göre tamamen kimyasalken bazılarına göreyse ilkel yaşamın kimyasal imzasını taşıyor. Astrobiyologların bir kısmının öne sürdüğü kurama göre Titan'da metan destekli yaşam gerçekleşebilir. Çalışmaya göre atmosferden süzülen hidrojen yüzeyde kayboluyor. Uydunun yüzeyine ilişkin yapılan haritalama çalışmasında hidrokarbonların bol olduğu yerler görünürken aynı zamanda asetilenin az olduğu gözlenmiş. NASA'nın Kaliforniya'daki Ames Araştırma Merkezi'nden Astrobiyolog Chris McKay: Asetilenin varlığı ise metan yaşamı için önemlidir. Çünkü Titan'daki olası metan destekli yaşamın enerji kaynağı asetilen olmalıdır diyor. 2005 yılında Titan'da metan destekli yaşam olabileceği fikri ortaya atılmıştı. Asetilenin az olmasını da bazı bilim insanlarının bu kuramın doğru olduğuna ilişkin kanıt olarak öne sürüyorlar. Onlara göre asetilen hidrokarbonlar tarafından tüketilerek kendilerine enerji sağlıyor. Ama McKay bu sürece hidrojen kaybının da eklenmesi gerektiğini çünkü tüm enerjik mekanizmalarda hidrojen tüketiminin gerçekleştiğini belirtiyor. McKay: Biz Dünya'daki canlıların tükettiği oksijen gibi Titan'da da hidrojen tüketimi olduğunu söylüyoruz. Bugüne kadar metan destekli yaşam biçimi varsayım olarak kabul edildi. Bilim insanları, dünyada sıvı suyu kullanarak metan üreten mikroplar olmasına karşılık tamamen metana dayalı bir yaşam biçimi bulamadılar. Bildiğimiz anlamda yaşamı destekleyen su, soğuk Titan yüzeyinde donmuş halde bulunuyor. (Titan'ın yüzey sıcaklığı -180 C ya da 90 Kelvin derecedir.) Yüzeyde sıvı olabilecek adaylar ise metan ve etan. Her ne kadar sıvı su yaşan için zorunlu olarak kabul edilse de, geniş bir yaşam yelpazesi için bu kadar katı düşünce geçerli değil. Baltimore'daki John Hopkins Üniversitesi'nden Darrell Strobel: Yeni hidrojen verileri ancak metan tabanlı yaşam biçimi tarafından üretilebilir ama bu bile metan yaşamının varlığını kesin olarak kanıtlamıyor diyor. Titan ve Satürn'ün üst atmosferi üzerine çalışan Strobel, Cassini'nin kızılötesi tayfölçer ile iyon ve kütle tayölçerinden gelen verileri değerlendiriyor. Çalışması sonucunda Titan'ın atmosferindeki ve yüzeyindeki hidrojen yoğunluklarını hesapladı. Önceki modellerde hidrojen molekülünün güneş ışığındakli morötesi ışınımla kırılarak asetilen ve metanı açığa çıkardığı düşünülüyordu. Bu da atmosferin düzenli katmanları tarafından yapılmalıydı. Strobel bunun yanlış olduğunu gösterdi. Hesaplarına göre yüzeye 10 000 trilyon trilyon hidrojen molekülü ulaşması gerekiyordu. Bu ise üst atmosferden dışarı kaçan molekül sayısına eşitti. Strobel: Sanki bir hortumla giren moleküller dışarı çıkıyor. Ama hidrojen olmadan kimyasal bir tepkimeden söz edilemez. Bu durumda tepkimenin atmosferin üstinde olması gerekir ki bu da olanaksız diyor. Strobel bu durumda hidrojenin uydunun mağaralarında ya da yer altında depolanıp depolanmadığını sorguladı. Titan yüzeyi çok soğuk olsa da metan için gerekli enerji serbest durumda olup hidrojeni ve asetileni üretebilecek uygun yapıdadır. Tek eksik bir katalizör bulmaktı. Titan'ın yüzeyinde bu enerjiyi sağlayacak bir katalizör element var mıydı? Cassini Bilim ekibinden Roger Clark ise araçtan alınan verileri görsel ve kızılötesi haritaya dökerek inceledi. Bilim insanları Titan'ın atmosferindeki gazların güneş ışığıyla etkileşim içine girerek uydu yüzeyinin asetilen ile kaplı olmasını bekliyordu. Ancak Cassini uydunun yüzeyinde asetilen olmadığını bildirdi. Dahası Cassini Titan'ın yüzeyinde kimliği henüz tesopit edilememiş olan donmuş halde benzen ya da başka bir organik bileşik olduğunu bildirdi. Veriler Titan'ın yüzeyinin milimetreden santimetrelerce kalınlığa kadar bu hidrokarbon buzuyla kaplı olduğunu gösteriyor. Bazı yerlerde ise çok daha kalın. Titan yüzeyindeki metan ve etanın zaman zaman çözünerek göl ve denizleri oluşturan nehirler oluşturduğu da biliniyor. Titan yüzeyinde asetilenin az olması biyolojik olmayan bir açıklamayla verilebilir. Asetilen ayrıca güneş ışığı etkisiyle karmaşık elementleri taşıyan buz kristalleri içindeki kimyasal elementin dönüşüme uğramasıyla da ortaya çıkabilir. Tüm bu çalışmalar yapılırken biyolojik yön en sona bırakılıyor. Kimyasal bir tepkimenin öncelikle doğal yollardan oluşup oluşmayacağı inceleniyor. Yine de bu son bulguların insanı heyecanlandırmamasına olanak yok. Acaba Titan'da yaşam var mı? Acaba metan destekli yaşam mümkün olabilir mi ve evrenin herhangi bir köşesinde bulunuyor mu? Cassini uzay aracı bugünlerde Titan'a 2000 km kadar yaklaşıp yüzeyini görüntülemeyi deneyecek. Bakalım belki bu sefer daha sağlam izler görür ve yeni bir pencere açar. Kaynak: NASA/Solar System 1 Yorum Titan'da ilkelde olsa yaşam bulmak çok önemli. Çünkü evrende yaşam denince hemen kıyameti koparanlara bir cevap gerek. Ayrıca insanoğlunun uzaya çıkışı daha 100 yıl bile olmamışken ve de uzay araştırmaları üvey evlat muamelesi görürken bu kadar kısa zamanda teknolojimize göre epey yol aldık. Keşke bir Türk uzay aracı uzayda ülkemiz için yola çıkıp bizi gururlandırsa. Umarım bu hayal olmaz,gerçekleşir"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/titanda-mevsim-gecisi/", "text": "Satürn ve gezegenlerini izlemekle görevli olan Cassini uzay aracı geçtiğimiz yıl Ağustos ayında gece-gündüz eşitliği yaşayan Titan uydusunun kuzey yarımküresinin yavaş yavaş bahar mevsimine girişini de izliyor. 2004 yılında görevine başlayan araç Titan uydusunu ve bulutlarını düzenli olarak Görünür ve Kızılötesi Tayfölçeri ile izlemeye devam ediyor. Elde edilen 2000 dolayındaki VIMS görüntüsü ise uzun vadede incelenebiliyor. Geçtiğimiz yıl Ağustos ayında gerçekleşen gece-gündüz eşitliği nedeniyle Güneş ışığı Titan'ın ekvatoru üzerinde parlıyordu. Titan'nın yüzeyi soğuk ve burada sıvı su olmamasına karşılık Dünya2ya benzerliği atmosferi ve yüzeyini örten kimyasal yapıdan ve organik moleküllerden kaynaklanır. Titan'daki metan ve etan döngüsü dünyadaki su döngüsüyle benzerlik gösterir. Titan'daki bir mevsim yaklaşık 7 dünya yılı sürmektedir. Rodriguez ve arkadaşları Temmuz 2004 ile Nisan 2010 arasında atmosferde bazı değişiklikleri olduğunu gözledi. Alınan görüntüler bulut hareketliliğinin kutuplarda azaldığını gösteriyor. Bu bölgelerde 2008'den gece-gündüz eşitliğinin oluşumuna birkaç ay kalana kadar güney kutbunda bulutların yoğunlaştığı görülmüştü. Geçtiğimiz 6 yıl boyunca bilim insanları Titan'ın üç farklı bölgesinde kümelenmiş bulutları olduğunu tespit etti: kuzey kutbunda büyük bulutlar, güney kutbunda parçalı bulutlar ve 40 derece güney enleminde dar bir kuşak halinde büyük bulutlar. Rodriguez: Titan'da mevsimsel değişim etkilerini görüyoruz. Ekinokstan hemen önce güney kutbundaki bulutlar yok oldu ve kuzeydeki bulutlar ise inceldi. Bu da güney bölgesinde 10 yıl sürecek olan kış mevsiminin başlamak üzere olduğunu gösteriyor diyor. Kaynak: NASA-JPL"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/titanda-nisan-yagmurlari/", "text": "Satürn'deki bahar uydusu Titan'da da nisan yağmurlarını getirmişe benziyor. Satürn Sistemini inceleyen Cassini uzay aracı Titan'ın ekvatoral çöllerine inen metan yağmurlarını görüntüledi. Böylece bilim insanları ilk kez Titan'da düşük enlemlerde yağmur yağdığını görmüş oldular. Cassini yağmur bulutlarının varlığını ilk kez geçtiğimiz yıl uydunun yüzeyinde oluşan koyu bölgeleri gözleyince belirledi. Koyu bölgeler için yapılabilecek en iyi açıklama bu kısımlara yağmur yağarak toprağı ıslatması şeklinde yapılıyor. John Hopkins Üniversitesi Uygulamalı Fizik Laboratuarı'ndan ve Cassini Görüntüleme ekibi üyesi Elizabeth Turtle: Bu gözlemler buzlu uyduda mevsime bağlı hava değişimlerinin gerçekleştiğini gösteriyor. Titan'da tıpkı bir gezegene benzeyen süreçlerin yaşandığını anlıyoruz diyor. Satürn Sistemi'nde Ağustos 2009'da gece-gündüz eşitliği yaşanmış ve bu da dev gezegende mevsim değişimine neden olmuştu. Bir Satürn yılı yaklaşık 30 yıl sürmektedir. Neyse ki Cassini bu değişim sırasında görevi başındaydı. Titan'daki mevsim değişimi, atmosferini ve yüzeyini etkiliyor. Cassini Titan yüzeyinin güneş ışığındaki değişime atmosferi kalın duruma getirerek anında yanıt verdi. Ekvatoral bölgede dolanan yeni bulutlar türetti. Titan'daki bulutlar Dünya bulutlarında bulunan su yerine metan içerir. Bulutlardan yağmur gibi inen sıvı metan yüzeyde gölleri doldurur. Daha önce de Titan'ın kutup bölgelerinden ekvator bölgesine doğru akan sıvı hidrokarbonlardan oluşan yani metan ve etan içerikli göllerin bulunduğu belirlenmişti. Ekvator bölgesi genelde kurak ve çöl olmasına karşılık değişen iklim koşulları nedeniyle bulutların ekvatora baharı getirdiği görülüyor. Bu daha önce ön görülmüş ancak kanıtlamamıştı. Şimdi ise elde olayın bu şekilde geliştiğine ilişkin Cassini kanıtları bulunuyor. Titan'da bahar 27 Eylül 2010 günü ekvator bölgesinde kopan bir fırtınayla başladı. Daha sonraki birkaç ay içinde Cassini Titan yüzeyindeki değişimle ilgili bilgiler elde etti. Bunun sonucunda 500 000 kilometre karelik bir alanın koyu renge dönüştüğü gözlendi. Bilim insanları eski veriler ve diğer araçlarla elde edilen görüntülerle bölgeyi karşılaştırdı. Sonunda yüzeydeki bu ani parlaklık değişiminin nedeninin metan yağmuru olduğu sonucuna ulaşıldı. Gözlemler Titan'daki durumun Dünya'daki tropik iklime benzediği sonucunu doğurdu. NASA'nın Goddard Enstitüsü ve Cassini görüntüleme ekibi üyesi Tony Del Genio: Dünya'da okyanuslar ve tropik bölgeler üzerinde etkili olan tropik iklimin nedeni tropik yağmur ormanlarıdır. Benzer bir durum mevsim değişimi içinde olan Titan için de geçerli olabilir diyor. Dünyada yıl boyunca görülen tropik yağmur bulutları mevsime göre biraz kayar. Titan'da böylesi bulutlar gece-gündüz eşitliğine yakın zamanlarda daha çok yüksek enlemlerde yaygın olarak görülebilir. Görüntüleme ekibi bu düşüncelerinin doğru olup olmadığını Titan'da mevsim bahardan yaza geçerken belirlenebileceğini belirtiyor. Uzay Bilim Enstitüsü'nden ve Cassini Görüntüleme Ekibi üyesi Carolyn Porco:Açıkça Titan'daki gibi karmaşık bir yüzey-atmosfer sisteminde mevsim geçişlerinin nasıl olacağını öngörmek zordur. Bunun Dünya ile ne kadar benzerlik gösterdiğini ise bize Cassini gösterecek. 2 Yorumlar çok heyecan verici bir gelişme.hocam tşk ettik.bu tür bilimsel gelişmeleri paylaştığınız için tüm düşünen beyinler için tşk ettik...:) verdıgınız bılgıler ıcın tesekkurler..bu sıteyı cok sevıyorum sayenızde uzayı tanıma fırsatı buluyoruz .."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/titanda-zehirli-bulut-ortaya-cikti/", "text": "Cassini uzay aracı, atmosferi giderek soğuyan Titan'ın güney kutbu üzerinde devasa zehirli bulutun gezindiğini gözledi. Cassini verilerini irdeleyen bilim insanları dev bulutun zehirli bileşik olan donmuş hidrojen siyanürden oluştuğunu belirledi. Hollanda Uzay Araştırmaları Enstitüsü'ne bağlı Leiden Gözlemevi'nden Remco de Kok: Bu keşfi Titan'ın güney yarıküresinin beklediğimizden daha hızlı soğuduğunu göstermektedir diyor. Güneş Sistemi'ndeki diğer uyduların aksine Titan, çoğunlukla azot, az miktarda metan ve diğer benzeri gazlar ile örülmüş yoğun bir atmosfere sahiptir. Ayrıca Güneş'e, Dünya'ya göre on kat daha uzakta olup çok soğuktur. Yüzeyindeki göl ve nehirleri oluşturan metan ve diğer hidrokarbon yağmurları görülmektedir. Satürn ile birlikte Güneş çevresindeki bir turunu 29 yılda tamamlayan Titan'da Dünya'da olduğu gibi mevsimler oluşur. Dört mevsimden her biri yedi Dünya yılı sürer ve güney yarıküredeki son mevsimsel değişim sonbahara geçişin başladığı 2009 yılından itibaren görülmeye başladı. 2012 yılının Mayıs ayında Titan'ın güney kutbu üzerinde birkaç yüz kilometre çapında büyük bir girdap bulutu tespit edildi. Kutup girdabının kuzey kutbuna baharın gelmesi nedeniyle havanın ısınması sonucunda güney yarıküreye aktığı sanılıyor. Bilim insanları bu girdap bulutunun daha sıcak olan Titan yüzeyinden 300 km yüksekte oluştuğunu düşünüyor. Biz bu kadar yüksekte bir bulut görmeyi beklemiyorduk diyor Dr. Kok. Bulutun içeriğini anlamak için Cassini'den gelen zengin veriler incelendi. İnceleme sonucunda Titan atmosferi tarafından yansıyan güneş ışığı tayfında önemli ipucuna rastlandı. Işığın aydınlattığı madde aynı zamanda tayfsal olarak farklı görünümler sergileyen elementlerin ortaya çıkmasını sağlar. Cassini'deki görsel ve kızılötesi tayfölçeri ile atmosferdeki kimyasal bileşikler belirlenir. Böylece Titan'ın farklı noktalarındaki elementlerin dağılım haritasına ulaşılır. Kutup noktalarından atmosfere süzülen ışık diğer kısımlardan gelen ışığa göre önemli farklılıklara sahiptir. Burada hidrojen siyanür moleküllerinin imzasını açıkça gördük diyor Dr. Kok. Azot açısından zengin Titan atmosferinde HCN molekülü az miktarda bulunur. Oldukça soğuk -148 Santigrad derece sıcaklığa sahip atmosferde yoğunlaşmış ve buz haline gelmiş bu molekülleri görmek çok şaşırtıcıdır. İngiltere Bristol Üniversitesi'nden Nick Teanby: Bu sıcaklık değeri elimizdeki kuramsal modellere göre Titan atmosferinin üst kısmının 100 Santigrad derece daha soğuk olması demek diyor. Böylesi düşük sıcaklıkların mümkün olup olmadığını kontrol etmek için elimizde Cassini'nin farklı yüksekliklerdeki sıcaklık değerlerini ölçebilen Tümleşik Kızılötesi Tayfölçeri'nin ilettiği veriler bulunuyor. Ne yazık ki en son yüksekliğe bağlı sıcaklık ölçümü 2012'de yapılmıştı ve araştırmacılar girdabın altı ve üstündeki değerleri tahmin edebilmek için o verilere bakmak zorunda kaldı. Bu verilere göre güney kürede oluşan dev zehirli bulutun oluşması sıcaklığın çok hızlı düşmesi ve atmosferin hızla soğumasını gerektiriyor. HCN gazının yoğunlaşmasını sağlayan bu hızlı soğuma 2009 yılından bu yana gerçekleşen mevsimsel değişimle birlikte, güneye kayan soğuk geniş hava kütlelerinin hareketinin bir sonucudur. Bu moleküller kendi dalga boylarında parlama yaparak süreç içerisinde çevrelerindeki havayı soğutmuş olmalı. Bu soğumaya katkı sağlayan diğer bir unsurda güney yarıkürenin yeterli güneş ışığı alamaması. ESA Cassini-Huygens projesi bilim ekibinden Nicolas Altobelli: Bu sonuç Titan atmosferindeki hala hava ve atmosfer dinamikleriyle ilgili yeni şeyler öğrendiğimizi gösteriyor. Cassini ile birlikte önümüzdeki yıllarda da Satürn ve uydularındaki mevsim değişimlerini izlemeyi sürdürdükçe daha çok şeyler keşfedeceğiz diyor. ESA/Cassini-Huygens"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/titandaki-iklim-degisimi-kanitlandi/", "text": "NASA'nın Cassini uzay aracından gelen verilerin değerlendirilmesiyle Titan'daki mevsimsel değişimin ayrıntıları ortaya çıkarıldı. Güney kutbuna ait önceki verilerle yeni verilerin karşılaştırılması sonucunda hava akımlarında bir değişme olduğu ortaya çıkarıldı. Özetle çalışma sonucunda Titan'ın aldığı ışığa göre belli bir eğime sahip olduğu saptanmış oldu. İngiltere Bristol Üniversitesi'nden Nick Teanby: Cassini'nin verileriyle, bir insan ömrü boyunca gerçekleşen değişimleri görebildik. Genellikle yavaş gerçekleşen ve Titan için yaklaşık 30 yıla denk gelen bu değişim süresini böylesi kısa sürede ortaya çıkarmak gerçekten heyecan vericidir diyor. Güneş Sistemimizde karasal yüzeye sahip cisimlerden sadece Dünya, Mars, Venüs ve Titan'ın hatırı sayılır atmosferi bulunuyor ki bunlar iklim süreçlerini keşfetmek için doğal laboratuarlar sağlar. NASA'nın Jet İticileri Laboratuarı'ndan Scott Edgington: Titan'ın atmosferini anlamak bizim karmaşık atmosfer ortamımızı anlamamıza olanak sağlar. Her iki dünyada da atmosferdeki karmaşıklık dolaşım ve kimyasal etkileşimden kaynaklanır diyor. Satürn ve Satürn uyduları ile Titan'ın daha yakından görülmesi ve incelenmesi amacıyla Cassini 2004 yılında sistemdeki görevine başlamıştı. Yaklaşık 20 yıldır sürdürülen iklimsel değişim modellerinden elde edilen tahminler nihayet Cassini tarafından doğrudan gözlemle doğrulandığı için önemli bir kilometre taşı aşılmış oldu. Cassini'nin aletleriyle Titan'ın güney kutbu üzerinde girdap oluştuğu belirlendi. Araçtaki Kompozit Kızılötesi Tayfölçeri ile yüksek duyarlıklı ölçümler yapılmış ve girdabın yapısı ve kimyası belirlenmiştir. Araştırmacılar atmosferik değişime bağlı olarak benzen ve hidrojen siyanür gibi gazların dağılımını ve atmosferde bu gazların dikey rüzgarlar ile dolaşım bilgisini elde etti. Cassini verileri atmosferdeki dolaşımın beklenenden daha yüksek, yüzeyden 100 km ile 600 km yüksekliklerde gerçekleştiğini gösterdi. Bu düşük rakımlara kadar inen hava yoğunluğunun dolaşımı nedeniyle güney kutbunda oluşan sıcak nokta iklime bağlı büyük değişikliğin de bir göstergesidir. Bilimciler atmosferdeki hızlı değişimleri görebilmek için Titan'ın Ağustos 2009'daki ekinoksu ile bir fırsat yakaladı. Bu tarihten yaklaşık altı ay sonra atmosfer dolaşımının ters döndüğünü belirlediler. Ekinoksun yaşandığı iki yıllık dönemde bazı gazların dolaşım hızları 100 kat artmış ve Titan'da hızlı değişimin gerçekleştiğini göstermişti. İlk kez NASA'nın Gezgin uzay aracı ile tespit edilen gazların karmaşık ve dikey atmosferik hareketine bağlı olarak beliren puslu sabit katmanın Titan'a portakal rengini verdiği düşünülüyor. NASA'nın Goddard Uzay Uçuş Merkezi'nden CIRS araştırma ekibinden Mike Flasar: Gelecek dönemde güney kutbu üzerinde bir girdap oluşumunu bekliyoruz. Bu girdap kuzey kutbundaki gibi mi olacak yoksa ondan farklı bir görünüm mü sergileyecek göreceğiz. Burada önemli olan bu değişiklikleri izleyebiliyor olmamızdır diyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/titandaki-mini-nil-nehri/", "text": "Satürn'ün en büyük uydusu Titan üzerinde, 400 km'den fazla uzunluğa sahip bir nehrin görüntüsü elde edildi. NASA'nın Cassini uzay aracının elde ettiği veriler, Dünya'daki Nil nehrinin bir minyatürü olan nehrin bir denizle buluştuğunu gösteriyor. Güneş Sistemi'nde sadece Dünya ile Titan yüzeyinde sıvı göl, deniz ve akarsu bulunuyor. Bilimcilerin yüksek çözünürlükteki radar görüntüsüyle elde ettiği nehir, düz bir yüzey üzerinde koyu rengiyle kendini gösteriyor. Kuzey kutbundaki nehrin koyu görünmesinin nedeni ise sıvı hidrokarbonlardan oluşmasıdır. Brigham Young Üniversitesi'nden Cassni radar ekibi üyesi Jani Radebaugh: Tıpkı büyük akarsuların denize dökülmesinde görüldüğü gibi Titan'ın nehri de denize dökülmeden önce menderesler oluşturmuş. Bu da dünya'daki gibi Titan'ın anakara kırıklarını ve bunların da havzaların oluşumuna neden olduğu katkıyı gösterir diyor. Titan yüzeyinde sıvı olduğunu biliyoruz. Dünya'da hidrolojik döngü su ile gerçekleşirken Titan'da sıvı etan ve metan gibi hidrokarbonlar bu çevrimi sağlar. Cassini görünür ışık altında çalışan kameraları ile 2010 yılının sonlarına doğru Titan'ın ekvatoral bölgelerinde karanlık bölgeler olduğunu ortaya çıkardı. Cassini 2008 yılında da görsel ve kızılötesi haritalama tayfölçeriyle Ontario Lacus olarak bilinen Titan'ın güney yarımküresinde bir sıvı etan gölü olduğunu doğrulamıştı. NASA'nın Jet İticileri Laboratuarı'ndan Steve Wall: Dünya ile birlikte Titan, yüzeyinde hareketli sıvı barındıran özel yerlerdir. Hareket halindeki sıvı, deniz, göl ve akarsulardan buharlaşarak yağmur şeklinde tekrar yüzeye dönmesidir. Dünya'da bu, su ile Titan'da ise metan ile gerçekleşir diyor. 2 Yorumlar hocam bu metan ve etanı ilerde yakıt olarak kullanabilir miyiz? Evet bu gelecekte yapılacak olası uzun uçuşlar için istasyon olarak Titan kullanılabilir."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/titandaki-sisin-nedeni-aciklandi/", "text": "NASA'nın Satürn keşif uydusu Cassini verileri dev uydu Titan'ın atmosferinin yüksek kısımlarındaki aerosoli ayrıntılı olarak ortaya çıkardı. Dünya'da aerosol nedeniyle oluşan sisin davranışı Titan'daki aerosol oluşumunu anlamaya yardımcı olabilir. Uluslararası Bilimler Akademisi Tutanaklarına göre yapılan yeni çalışmada Titan'daki kırmızımsı-kahverengi sis, iyonosferdeki azot ve metan moleküllerinin güneş ışığı etkisiyle negatif ve pozitif iyon çorbasına dönmesiyle oluşuyor. Organik moleküller ve iyonlar arasındaki çarpışmalar, aerosol içinde daha büyük ve karmaşık moleküllerin oluşumuna neden olur. Ağırlaşan moleküller atmosferden aşağı inerken birbiriyle çarpışır ve aynı zamanda da nötr parçacıklarla etkileşime girer. Bunun sonucunda da Titan tepelerine yağarak yüzeyde hidrokarbon göl ve kanallarını oluşturur. Çalışma sırasında Cassini'nin plazma tayfölçeri, iyon ve nötr kütle tayfölçeri ve radyo-plazma dalga fen aleti olmak üzere üç ölçüm aracının elde ettiği veriler kullanıldı. Elde edilen sonuçlar 2005 yılında Cassini'nin Titan atmosferine yolladığı ESA'nın Huygens sondası verileriyle karşılaştırıldı ve birbirini doğruladığı görüldü."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/titandaki-yuzen-buzullar/", "text": "Bir göl üzerindeki buzlanma pasta üzerine dağılmış kremaya benzetilebilir. NASA'nın Cassini uzay aracı verilerini inceleyen bilimciler, Satürn'ün en büyük ve gözde uydusu olan titan yüzeyinde hidrokarbon gölleri üzerinde gölü süsleyen ve yine hidrokarbondan oluşmuş buzullar olabileceğini belirledi. Buzulların varlığı aynı zamanda Cassini'nin Titan yüzeyine ait elde ettiği ışığın yansımasına ait farklılıkları da açıklıyor. Cornell Üniversitesi'nden Cassini bilim ekibinden Titan araştırmacısı Jonathan Lunine: Bu göl ve denizlerle ilgili sorulalacak en ilginç soru sanırım şudur: Buralarda ilkel yaşam formu olabilir mi? Sıvı ve katı arasındaki sınırda yer alan yüzen buzulllar, aynı zamanda karasal yaşamın izlerini de taşıyor denebilecek ilginç bir kimyasal yapıya sahip olabilir diyor. Titan Dünya gibi yüzeyinde sıvı yapıları bulunan Güneş Sistemi'ndeki tek cisimdir. Gezegenimizdeki yağış ve buharlaşma döngülerinin benzeri Titan'da da görülmesine karşılık aradaki fark bu döngünün metan ve etan gibi hidrokarbonlar tarafından gerçekleştirilmesidir. Bilimcilere göre metan ve etan yaşamın doğmasına neden olan karmaşık kimyasal yapıların temel taşlarının oluşmasını sağlar. Cassini Titan'daki hidrokarbon denizlerinin ve geniş alanları kaplayan göllerin sadece güney yarıkürede değil, kuzey yarıkürede olduğunu da gösterdi. Bugüne kadar bilimciler katı metanın sıvı metan daha yoğun olduğunu ve bundan dolayı da deniz ve göllerin yüzeyinde yüzen buzulların olamayacağını, bunların batmış olacaklarını düşünüyordu. Ancak yeni çalışmalarda göller ve atmosfer arasındaki etkileşim nedeniyle sıcaklık değişimini ve azot gibi moleküllerin üretildiği yeni tür bileşikleri öneriyor. Bilimcilere göre Titan'ın kış mevsimindeki yarıküresinde sıcaklığın 183 Santigrad dereceye kadar gerileyeceğini ve bunun da metan ve etan açısından zengin göl-denizlerde buzulların görülmesine neden olacağını belirtiyor. Sıcaklığın sadece birkaç derece düşmesi bile buza sarılı sıbvı azotun donmasına ve sonuçta yüzen buzullara neden olur. Bu da göl ve deniz tabamlarında hidrokarbon buz kabukları olduğu anlamına gelebilir. Titan'ın kırmızımsı-kahverengi renginde görülen renksiz alanların nedeni de böylece açıklanmış oluyor. Kanada Doğa Bilimleri ve Mühendislik Araştırma Konseyi üyesi Jason Hofgartner: Dünya'da kış başlarken kutba yakın yerlerde gördüğümüz deniz buzlarının benzeri Titan üzerinde ince bloklar halinde etan-zengini buzlar şeklinde ortaya çıkıyor. Eğer birgün Titan yüzeyini incelemeye karar verirsek bu koşulları dikkate almamız gerekecek diyor. Cassini'nin radar aleti Titan'daki göl ve denizlerdeki yansımaları izleyerek bu modeli test edebilecek. Titan'ın kuzey yarıküresinde ilkbahar mevsiminin başlamasıyla birlikte çözülen hidrokarbon buzları gölleri oluştururken bir miktar buzulda yüzeyde serbest kalacak. Böylece yansıma değerleri değişecek. Yüzey daha parlak olacak. Hava ısındıkça bu buzullar eriyerek yüzeyin parlaklığının azalmasına neden olacaktır. Cassini radar aleti bunları ölçebilecek yetenektedir."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/titanik-denizi/", "text": "Satürn Sistemi'ni inceleyen Cassini aracı Titan'ın en büyük ikinci denizini görüntüledi. Ligeia Mare adlı deniz daha sonra renklendirildi. 420x350 km boyutlarındaki deniz, 3000 km'den büyük bir alanı kapsıyor. Deniz, Titan yüzeyini süsleyen birçok etan ve metan gibi sıvı hidrokarbonlardan oluşmuş göl ve denizlerden biridir. Görüntüde birçok nehrin denize döküldüğü görülüyor. Cassini, Ligeia Mare'daki dalgaları henüz göremedi. 2017 yılında yaz mevsiminin başlangıcında oluşacak rüzgarlar denizde dalgalara neden olabilir. Titan üzerinde sık sık görülen rüzgarlara karşılık bilimciler, şu an için bu bölgenin sakin olduğunu belirtiyor. Cassini, Ligeia Mare yüzey girinti çıkıntılarının tespiti ve daha hassas veriler sağlamak amacıyla 23 Mayıs 2013'de Titan'a yakın uçuş yaptı. Bu görüntü Cassini'nin Şubat 2006 ile Nisan 2007 tarihleri arasındaki yakın uçuşları sırasında alınan radar görüntüleriyle oluşturuldu. Görüntü Cassini tarafından Titan yüzeyine gönderilen radar sinyallerinin yankısı alınarak oluşturuldu. Gönderilen ve bir süre sonra alınan sinyallerin zaman gecikmesi ve frekans farklılıkları dikkate alınan yöntem olan Yapay Aralıklı Radar yöntemi kullanıldı. Yankının genel özellikleri ile yüzey pürüzlüğü, yapısı ve bileşimleri saptanabilir. Görüntüde Ligeia Mare'daki daha az yansıma yerleri siyah renkle gösterilmiştir. Buna karşılık alınan çok daha fazla enerjili sinyaller beyazdan sarıya doğru yönelen renklerle gösterilmiştir. Titan'ın atmosferindeki bulutların yüzeyi kapatması nedeniyle, radar verileri, görünür ve kızılötesi görüntülere oranla daha net bir görüntü alınmasını sağlar. 1 Yorum bence bu mükemmel birşey buda gezegende gelgit genliğini gösteriyor ayrıca metanın burada bulunması gelecekte titanda kalacak kişiler için enerji kaynağı olarak görünüyor..."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/titanin-col-ve-gol-kutuplari/", "text": "Satürn'ün en büyük uydusu olan Titan'daki metan gazının kuzey ve güney yarıküre üzerindeki dengesiz bir şekilde dağılmış bulunuyor. Gökbilimciler bu durumu uyduda Dünya'dakine benzer bir iklim değişimi olduğunu belirterek açıklıyor. NASA'nın Cassini aracı 2004'ten bu yana Satürn Sistemi hakkında bilgi topluyor. Özellikle de Titan ile ilgileniyor. Titan'ın kuzey yarıküresinde güney yarıküresine göre 20 kat daha fazla metan gazı bulunduğunu da, Cassini'nin SAR kısa adlı radarı belirledi. SAR verilerinde kuzeydeki göllerin bulunduğu kimi bölgelerin yavaş yavaş dolduğu da gözlenmiş. Güney yarıküredeki sıvının bir şekilde kuzey yarıküreye de sızmış olabileceği düşünülen kuramlardan birisi. Satürn'ün Güneş çevresindeki dolanımı 29.5 yıl sürer. Bu da dünya zamanına göre Titan'ın bir yarı küresinde 15 yıl kış 15 yıl yaz yaşayacağı anlamına gelir. Bir yarı kürede kış yaşanırken diğerinde yaz mevsimi yaşanacaktır. Mevsimlik değişime göre bir yarı kürede fazla buharlaşmadan dolayı kuruma gerçekleşirken diğerinde ise tersi durum söz konusu olacaktır. Tıpkı Dünya'da olduğu gibi. Bu düşünceye göre yaz yaşayan yarıkürede göllerin derinliği her yıl bir metre azalması gerekiyor. Titan'ın gölleri ortalama birkaç yüz metredir. Ancak bu çözüm yeterli değil. Çünkü Titan'ın kuzey yarıküresindeki göllerin sayısı güney yarı küreye göre daha fazladır. Çözüm Satürn'ün Güneş çevresinde yörüngesinde mi yatıyor? Satürn'ün yörüngesi de Dünya ve diğer gezegenlerin yörüngesi gibi tam bir daire değildir. Biraz eliptiktir. Bundan dolayı da Titan'ın güney yarı küresindeki yaz mevsimi, kuzey yarı küreye göre %12 daha fazla sürer. Sonuçta kuzeyde yazlar daha uzun, güneyde ise daha kısa ancak çok daha sert geçer. Bu da yarı kürelerdeki metan buharlaşmalarını etkiler. Kuzeyden güneye veya güneyden kuzeye eşit değerde buharlaşma hareketliliği bu nedenle olmayacaktır. Astronomi Diyarı Notu: Yalnız Dünya üzerinde değil, Güneş Sistemi içindeki yapılarda da iklimsel değişimler olduğu anlaşılıyor. Bir süre önce Mars'ın bir zamanlar mavi bir gezegen olduğuna ilişkin bir çalışma yapıldığını yayınlamıştık. Gezegenlerin geçirdiği değişimler her yerde aynı olduğuna göre -her ne kadar atmosferi şu an yetersiz kalsa da- Mars'ın bir süre sonra Dünya gibi yaşamı barındırabilecek bir yapıya kavuşacağı düşünülebilir mi ? Ya da aynı durumu Titan için düşünebilir miyiz? Kaynak: 2 Yorumlar diğer gezegenlerdede yaşanılabilirlik olasılığı artar,canlı ömrü uzar,ve belkide başka bir türü gözlemleyen ilk uygarlık biz oluruz bunun dışında ? mars eğer dediğiniz gibi barınacak bir yer olursa ne gibi değişikliller olabilir evrende?"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/titanin-colleri/", "text": "Cassini Titan'da kumulların bölgeden bölgeye değiştiğini ortaya çıkardı. Sonuçlar uydunun jeolojik ve iklimsel geçmişi hakkında bilgi veriyor. Kumlu alanların miktarı görünüşe göre Titan'da tekdüze ova bolluğundan sonra ikinci sırada geliyor. 10 milyon metre karelik alanı kaplayan kumul tepeleri toplam yüzeyin yüzde 13'ünü kaplıyor. Bu da yaklaşık Amerika Birleşik Devletleri büyüklüğü kadarlık bir alan demek oluyor. Titan tepeleri Namibya ya da Arabistan Yarımadası'ndaki çizgisel kum tepelerini andırıyor. Bu alanlar 1-2 km yükseklikte ve yüzlerce km uzunluğa sahiptir. Büyüklükleri çevresel etkenlere göre değişmektedir. Yapılan çalışmaya göre Titan kumullarının boyutunu rakım ve enlem olmak üzere iki etken belirliyor. Daha yüksek rakımlı bölgelerdeki kumlar daha ince ve birbirinden ayrılmış, tane tane olma eğilimindedir. Tepeler arasındaki boşlukları Cassini radarı ince kumlarla kaplıymış gibi göstermektedir. Bilim insanları Titan kumlarının oluşumunun Dünya'dakinden farklı bir süreç sonucunda oluştuğuna inanıyor. Titan'ın kumul bölgeleri 30 derece güney enlemi ile 30 derece kuzey enlemi arasındaki ekvatoral bir bölgede yer alıyor. Ancak kuzeye doğru daha az hacimliler. Araştırma ekibi lideri Cassini bilim grubundan Alice Le Gall bunun uydunun Satürn'ün çevresindeki eliptik yörüngeden kaynaklandığını düşünüyor. Titan Satürn çevresinde dolanırken mevsimleri Satürn'ün Güneş çevresindeki hareketine bağlıdır. Satürn bir turunu yaklaşık 30 yılda tamamlar. Bu da Titan'da bir mevsimin yaklaşık 7 yıl sürmesi demektir. Uydu Satürn çevresinde eliptik bir yörüngede dolandığından güney yarımküresinde yaz mevsimi daha yoğun ancak kısa geçmektedir. Bu da bölgedeki toprağın kurumasına yol açmaktadır. Kurumuş topraktan ayrılan kum taneleri muhtemelen rüzgar yoluyla taşınır. Bu varsayım Titan'daki göl ve denizlerin enleme göre simetrik dağılmış olması gerçeğiyle örtüşmektedir. Uydunun kuzey yarımküresindeki sıvı etan ve metan göllerinin çokluğu nedeniyle bölgedeki kumların varlığı bu şekilde belirtilebilir. ESA'nın Cassini-Huygens bilim ekibi üyesi Nicolas Altobelli: Titan'daki etan-metan döngüsü Dünya'daki su döngüsüne benzetilebilir. Böylece uydunun iklimsel geçmişi hakkında fikir yürütülebilir diyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/titanin-en-buyuk-golu/", "text": "Cassini'nin 12 Ocak'ta çektiği bu görüntü Satürn'ün en büyük uydusu Titan'ın güney yarımküresindeki Ontario Gölü'ne ait. Ontario, Titan'ın en büyük gölüdür. Görüntü kuzeye doğru çekilmiştir. Uzay aracının konumuna göre yönelen şekiller parlak veya pürüzlü görünmektedir. Pürüzsüz olan koyu ve düzgün bölge ise gölün yüzeyidir. Kuzey kıyı şeridi 1 km yüksekliğindeki tepe ve nedir vadileriyle çevrilidir. Batı veya güney batıdan esen rüzgarların etkisiyle oluşan dalgalar, düzgün bir sahil şeridi oluşturmuştur. Güneydoğu sahili ise yuvarlak başlı bir kıyı görüntüsündedir. Yakın zamanda oluştuğu düşünülen bu bölgeyi, çukurları dolduran sıvı madde oluşturmuştur. Gölün batısında son derece gelişmiş bir delta görünmektedir. Deltanın şekli, yüksek bir ovadan göle doğru bir akıntı olduğunu ve en az iki lopun ortaya çıktığını gösteriyor. Bu tür delta örnekleri dünyada da, Afrika'daki Uganda ve Kongo Demokratik Cumhuriyeti arasındaki Albert Gölü'nün güney ucunda ve yine Afrika'daki Çad ülkesinin eski Megachad Gölü kalıntılarında da bulunur. Titan, Dünya'dan sonra Güneş Sistemi'nde yüzeyinde sıvı bulunduran ikinci cisimdir. Ancak sıvı madde olarak su yerine sıvı etan ve propan bulunur. Ontario Gölü, Dünya'daki adaşından biraz daha küçük, 15 000 kilometre karelik bir alanı kaplamaktadır. Kaynak: Cassini"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/titanin-everesti-bulundu/", "text": "Cassini'den geleceğin dünya dışı dağcılarına mesaj var: Titan'ın en yüksek dağını belirledim. Titan'ın 3337 metre yüksekliğindeki dağ, Mithrim Montes adı verilen dağ üçlüsünde bulunuyor. Cassini radar ve optik verilerini inceleyen araştırmacılar 3000 metre yükseklikteki dağların zirvelerini belirlemek için alandaki sisin hareketinden yararlandı. NASA'nın Jet İticileri Laboratuvarı'ndan Cassini radar ekibinden Stephen Wall: Titan'ın en yüksek noktasını belirledik. Bundan daha yüksek tepe olabileceğini de sanmıyorum diyor. Titan'daki yüksek dağlar ekvatora yakın konumdadır. Mithrim Montes'deki yüksek dağların benzerleri Xanadu adı verilen engebeli bölgede ve ESA'nın Huygens sondasının indiği sırt kuşakları adı verilen yükseltilerde yer almaktadır. Titan kabuğundaki dinamiklerin yakın zamanda aktif olduğu ve yüzeyi şekillendirdiği düşünüldüğünden bu dağlar özel bir araştırma konusudur. Brigham Young Üniversitesi'nden Cassini radar ekibi üyesi Jani Radebaugh: Bu heyecan verici. Titan'ın değişimini gösteren bu kuvvetler bize bir şeyler anlatıyor ve bu nedenle yüzeydeki en derin ve en yüksek noktaları bulmak için ayrı bir motive olmuş durumdayız diyor. Yeryüzündeki dağlar genellikle alttan yukarı doğru etki eden kuvvetlerden kaynaklanan dinamikler nedeniyle oluşur. Rüzgar, yağmur ve erozyon da dahil çeşitli etkilerle yüzeyde akış oluşturur ve yavaşça tepelerini yontar. Himalaya ve And Dağları içten gelen güçten oluşuma örneklerdir. Apalaş Dağları ise uzun zamandır aşınan zirvelerin beslediği yamaçlardan oluşmuş kitleleri temsil eder. Cassini Titan'da aynı zamanda yağmur yağdığını ve yüzeyi aşındıran nehirler olduğunu keşfetmiştir. Titan'ın Güneş'ten Dünya'ya göre 10 kat daha uzakta olması ve atmosferinin Dünya'ya göre ince olması gibi nedenler aşındırmanın daha uzun zaman aldığını göstermektedir. Yavaş yavaş akan ve zamanla kabuğu değiştiren yüzeyin altındaki sıcak sıvı ya da yüksek basınçlı kaya katmanı, Titan'ın buzlu kabuğunun ve derin okyanuslarının altındadır. Dağların zirve uçlarına ulaşan bu katman bir süre sonra yere çarşaf serip dinlenen insan gibi sakinleşir. Ayrıca derinlerdeki kaya yeryüzündeki kayalara göre daha yumuşaktır. Araştırmacılar Titan'daki dağların Dünya'daki gibi 9000m kadar yükseğe çıkmasını bu nedenlerden dolayı beklememektedir. Titan'ın bazı aktif tektonik güçleri harekete geçirerek dağlara sahip olmasının bir başka nedeni de Titan'ın dönmesi ve Satürn ile arasındaki gel-git kuvvetleri olabilir. Araştırmacıların bundan sonraki amacı buzlu uydudaki zirvelerin nasıl geliştiğini anlamak olacak. Gel-git gibi çeşitli güçler yukarıdan aşağıya ve yan yüzeylere nasıl bir kuvvet etkidiğini gösterebilir. Bunu anlamanın yolu Titan'ın geniş topografik yapısını incelemekten geçmektedir diyor Radebaugh."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/titanin-guney-kutbunda-beliren-buz-bulutu/", "text": "Titan'ın Güney Kutbu'nda gittikçe büyüyen buz bulutu Satürn'ün en büyük uydusundaki mevsim değişimini işaret ediyor. Yapısı bilinmeyen buz bulutunu görüntüleyen Cassini'nin kızılötesi tayfölçeri ile yapılan gözlemde aynı zamanda kuzey kutbundaki benzer kitlenin gittikçe solduğu gözleniyor. NASA'nın Goddard Uzay Uçuş Merkezi'nden CIRS araştırmacısı Donald E. Jennings: İlk kez Titan'ın kışın geldiğini gösteren buz bulutunu ve tersi yöndeki kuzey kutbundaki değişimi gördük diyor. Işık tayfının uzak kızılötesi kısmında ortaya çıkan güney buz bulutu Titan'daki küresel hava dolaşım yönünün ters olduğunu gösterir. Cassini'nin elde ettiği ilk dolaşım desenine bakıldığında güney yarımkürede yükselen sıcak havanın soğuk kuzey kutbuna taşındığı sonucuna ulaşılıyor. Bölgede bu nedenle hava soğuyarak atmosferin alt katmanlarında buz bulutları oluştu. Hadley hücresi adı verilen benzer bir modelde Dünya'nın tropik sıcak bölgelerinden orta enlemlere nemli havanın taşınması ele alınır. Bilimciler Titan'ın kuzey kutbunun ısınması ve güney kutbunun soğumasıyla ilgili ters dolaşım modelinin gerçekleştiğini tahmin etmişti. Titan'daki mevsim değişimi Ağustos 2009'da başladı. Kutuplardaki mevsim değişimi her 7,5 yılda bir gerçekleşmesine karşılık uydu üzerindeki etkilerinin ne zaman ortaya çıkacağı bilinmiyordu. Cassini 2012 yılının başlarında güney kutbunda ortaya çıkan dönen puslu girdabı gözlemledi. Bu daha önce kuzey kutbunda gözlenenle benzer özellikler taşımaktadır. Daha sonra Cassini bilimcileri Titan'ın atmosferindeki rüzgarlar etkisiyle değişen sıcaklığın etkisiyle güney kutbunda havanın batmaya başladığının kanıtını elde etti. Güney kutbunda gözlenen hareketliliğe karşılık güneyde buz bulutu ortaya çıkmadı. Temmuz 2012'de Bir şey gözlenmezken birkaç ay sonra Aralık 2012'de sis ve güneydeki girdap ortaya çıktı. Yapısı bilinmeyen buzun, Titan'da bulunduğu bilinen metan, etan ve hidrojen siyanür gibi basit kimyasallardan yani organik bileşik karışımından oluşabileceği üzerinde duruluyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/titanin-koyu-golleri/", "text": "Cassini uzay aracının elde ettiği bu radar görüntüsü Satürn'ün dev uydusu Titan'ın yüzeyindeki uzunca bir alanı göstermektedir. Sarımsı renkler toprağı ve mavi renkler göl ve denizleri ifade etmektedir. Ancak bu kısımlarda yüzmek pek akıllıca olmaz. Çünkü Titan'daki göl ve denizler su yerine sıvı metan ile doludur. Cassini 2004'den bu yana Satürn çevresinde dolanmaktadır. Titan yüzeyinin oldukça ayrıntılı haritalarını elde etmiştir. Üzerinde taşıdığı Huygens sondası 14 Aralık 2005'de Cassini'den ayrılıp Titan'a iniş yapmıştı. Yaklaşık 72 dakika süren Huygens'in inişinin hemen ardından veri akışı gerçekleşti. Sonda uydunun azot açısından oldukça zengin atmosferinin altındaki yüzeyin görüntülerini iletmiş ve yerinde ölçümler gerçekleştirmişti. Buluşlarından biri de yüzeyde sıvının oluşturduğu derin kanallar ve vadilerin varlığıydı. Böylece Güneş Sistemi'nde Dünya dışında ilk kez başka bir cisimde de sıvı göl ve denizlerin olduğu doğrulanmış oldu. Cassini, Titan'a en fazla, 22 Temmuz 2006'da, 950 km yaklaştı. O tarihten bu yana Titan'a yaptığı birçok yakın uçuş sırasında elde ettiği verilerle böyle görüntülere ulaşıldı. Cassini'nin radarından yayılan sinyaller yüzeydeki parlak alanlardan ve karanlık alanlardan farklı frekansta yansıdığından yüzeydeki aydınlık sarı renkli toprak ile daha koyu renkteki alanlar birbirinden ayrılabilmiştir. Bu bilim insanlarınca geliştirilmiş özel bir tekniktir. Huygens görevinin başarısına karşılık Titan'da keşfedilecek daha çok şey vardır. Cassini'nin yakın zamanda Titan'ın en fazla 1000 km uzağından geçecek uçuşları planlanmıştır. Cassini'in 2017'nin Eylül ayındaki görevi bitmeden Titan'a 40 dolayında yakın geçiş yapması planlanmış durumda. İşte bu yakın geçişlerle uzak dünyanın farklı görüntülerine ulaşılabilecek. Titan'dan bir kesit. 1,12 MB boyutundaki yüksek çözünürlükteki görüntü için tıklayınız. Telif: NASA/JPL/USGS"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/titanin-okyanusu-cok-tuzlu/", "text": "NASA'nın Cassini verilerini inceleyen bilim insanları Satürn'ün Titan uydusundaki yeraltı okyanusunun Dünya'daki Ölü Deniz kadar tuzlu olduğunu belirlediler. Fransa'daki Nantes Üniversitesi'nden Giuseppe Mitri: Bildiğimiz standartlara göre çok fazla tuzlu diyor. Bu okyanusun bildiğimiz anlamda yaşamı gelecekte desteklemesi mümkün değil ancak geçmişte çok farklı koşullara sahip olmuş olabilir. Bu sonuçlara son 10 yıldır Titan'a yakın uçuşlar yaparak ağırlık ve yüzey yapısı hakkında bilgi toplayan Cassini uzay aracının verileriyle ulaşıldı. Araştırmacılar yüzeydeki nispeten yüksek ağırlık miktarını açıklayabilmek için Titan'da bir yeraltı okyanus olduğu sonucunda ulaştılar. Bu okyanus muhtemelen sülfür, sodyum ve potasyum içerikli çok tuzlu sudan oluşmuştu. Bu tuzlu okyanusun yoğunluğunun kabaca Dünya'daki tuzlu su bölgeleriyle eşit bir tuz içeriği demektir. Bu veriler aynı zamanda uydunun buzlu kabuğundaki katılaşma sürecinin oluşumu aşamalarını da destekliyor. Titan'ın buzlu kabuğunun kalınlığı yer yer değişiklik göstermektedir. Araştırmacılara göre okyanus yavaşça kristalleşerek uydu kabuğunun sertleşmesine neden olmuştur. Tersi durum söz konusu olsaydı sıcak bir mumun akmasında olduğu gibi zaman içinde kendini dışarı bırakacaktı. Yüzey ile okyanus arasındaki alışveriş sırasında katı yüzeyin oluşumu ancak bu tür malzemeyle sağlanabilir. Tüm bunlara karşılık Titan'da varlığıyla gizemini koruyan bir madde var: metan. Bilim insanları uzun zaman önce Titan'ın atmosferinde metan, etan, asetilen gibi birçok hidrokarbon bileşiklerinin olduğunu belirlemişti. Güneş ışığının ulaşmadığı on milyonlarca yıl içinde metan yok olur, ama bir şeyin etkisiyle Titan'daki metan 4,5 milyar yıldır varlığını korumuş ve havayı doldurmuş. Icarus Dergisi'nde yayınlanan çalışmaya göre Titan atmosferindeki metanın varlığının nedeni de yeraltı okyanusundan sıcak gaz çıkışı. Böyle bir süreci Dünya'da Hawaii Adası'ndaki zincir sıcak bacalarda da rastlıyoruz. Cassini proje ekibinden Linda Spilker: Titan bizi şaşırtmaya devam ediyor diyor. Uzun ömürlü Cassini aracının yardımıyla elimizden geldiğince hızlı bir şekilde bu gizemleri çözmeye çalışıyoruz."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/titanin-yaz-bulutlari/", "text": "Cassini uzay aracı 29-30 Ekim 2016 tarihlerinde Titan'daki metan bulutlarını izledi. Bulutlar Satürn'ün dev uydusunun kuzey yarıküresinde belirdi ve hareketleri kaydedildi. 11 saat boyunca hareket eden bulutlar 49 ile 55 derece kuzey enlem bölgeleri arasında görüldü. Birden ortaya çıkmış gibi görülen bulutlar bir süre sonra solmaya başlıyor. Bulutların saniyede 7 ile 10 metre arası yerdeğiştirdiği hesaplandı. Titan'ın kuzey yarıküresinde yazdönümü 2017'de görülecek. Yazdönümünün başlamasıyla bulut hareketliliğinin artacağı öngörülüyor. Bulutların hareketlenmesi sadece atmosfer bilgisi değil aynı zamanda yüzey ile atmosfer arası dinamiklerin de araştırılmasına olanak sağlamaktadır. Bu filmdeki görüntülerde yüzey ile metan bulutları ayrımını yapabilmek için Cassini'nin dar açılı kamerası ve buna takılan kızılötesi filtre kullanıldı. Görsel telif hakkı: NASA/JPL-Caltech/Space Science Institute"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/titanyum-havali-cehennem-dunya/", "text": "ESO'nun VLT tesisi ile ilk kez bir ötegezegende titanyum oksit tespit edildi ESO'nun Çok Büyük Teleskop'unu kullanan gökbilimciler ilk kez bir ötegezegen atmosferinde titanyum oksit tespiti gerçekleştirdi. Sıcak-jüpiter gezegen WASP-19b etrafındaki bu keşif FORS2 aygıtının gücünü ortaya çıkarmaktadır. Bulgular beklenmedik ve sıcak dünyanın atmosferine ait kimyasal bileşen, sıcaklık ve basınç yapısı hakkında bilgiler sağlamaktadır. Sonuçlar Nature dergisinde yayınlanacaktır. Bir ESO çalışanı ve TU Berlin'den yeni mezun olan Elyar Sedaghati liderliğindeki bir gökbilimciler ekibi ötegezegen WASP-19b'nin atmosferini ayrıntılı bir şekilde inceledi. Jüpiter'le aynı kütledeki bu dikkat çekici gezegen, yıldızına çok yakın bir yörüngede dolanmakta olup, bir turunu sadece 19 saatte tamamlamaktadır ve atmosfer sıcaklığının 2000 santigrat derece olduğu tahmin edilmektedir. WASP-19b yıldızının önünden geçtiği sırada, yıldız ışığının bir kısmı gezegenin atmosferinden geçerek Yeryüzü'ne ulaşan ışık içerisinde bir parmak izi bırakır. Çok Büyük Teleskop üzerindeki FORS2 aygıtını kullanarak bu ışığı dikkatlice analiz eden ekip, atmosferde az miktarda titanyum oksit, su ve sodyum izine, bunun yanısıra küresel ölçekte dağılmış sise rastladılar. Bu tür molekülleri tespit edebilmek kolay bir iş değildir, diyor ESO öğrencisi olarak bu projede 2 yılını harcayan Elyar Sedaghati. Sadece oldukça kaliteli verilere değil, aynı zamanda özelleştirilmiş analiz yöntemlerine de ihtiyacımız var. Kullandığımız algoritma milyonlarca tayf içinde geniş bir aralıkta kimyasal bileşenleri, sıcaklıkları ve bulut ya da sis özelliklerini anlamamızı sağlıyor. Titanyum oksit Yeryüzü'nde nadir bulunmaktadır. Soğuk yıldızların ise atmosferlerinde bulunduğu bilinmektedir. WASP-19b gibi sıcak gezegenlerin atmosferlerinde ısı soğurucu gibi davranırlar. Miktar olarak yeterince fazla ise bu moleküller ısının atmosferden girişini ya da kaçısını engelleyerek, ısısal çevrime neden olurlar sıcaklık atmosferin üst kısımlarında daha yüksek, aşağılarda ise daha düşüktür, yani normal durumun tersi. Yeryüzü atmosferindeki ozon da benzer bir rol oynamakta, stratosferde çevrime neden olmaktadır. WASP-19b'nin atmosferindeki titanyum oksit varlığı atmosferin sıcaklığı ve döngüsü üzerinde kayda değer etkilere neden olmaktadır, diye açıklıyor İngiltere, Cambridge Üniversitesi'nden ekip üyesi gökbilimci Ryan MacDonald. Ötegezegenleri bu kadar ayrıntılı bir şekilde inceleyebilmek ümit ve heyacan verici. Gökbilimciler WASP-19b gözlemlerini bir yıldan uzun bir süre devam ettirdiler. Gezegenin yarıçapındaki göreli değişimleri ötegezegenin atmosferinden geçen ışığı farklı dalgaboylarında inceleyerek ölçtüler ve gözlemleri atmosfer modelleri ile karşılaştırarak, ötegezegenin atmosferindeki kimyasal içeriğin farklı özelliklerini tahmin edebildiler. Titanyum oksit gibi metal oksitlerin ve benzeri bileşenlerin varlığı hakkındaki yeni bilgiler ötegezegen atmosferlerinin çok daha iyi bir şekilde modellenebilmesini sağlayacak. Yakın gelecekte yaşama elverişli gezegenleri gözleyebilecek olan gökbilimciler daha gelişmiş modeller sayesinde gözlemleri nasıl yorumlayabilecekleri hakkında daha iyi fikirlere sahip olacaklar. Bu önemli keşif yenilenen FORS2 aygıtının tam da bu amaçla yapıldığının bir kanıtıdır, diye ekliyor, yenileme projesini yürüten ESO'dan Henri Boffin. Bu sayede, FORS2 yerden bu şekilde gözlemler yapabilecek en iyi aygıt haline geldi. ESO-Türkiye"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/toz-bulutu-icinde-patlayan-yildiz/", "text": "Uzak bir gökadadaki bir yıldız tipik bir şekilde toz örtüsü içinde patlayarak yaşamını bitirdi. Ancak Ohio Üniversitesi'ndeki araştırmacılar bu olayın önemli belirtiyor. Patlama normal bir süpernova olsaydı gökada içinde kendini parlaklığı ile ele verecekti. Prof. Christopher Kochanek ve ekibinin 2007 yılının Ağustos ayında gördüğü süpernovanın ayrıntılı incelemesi ancak Spitzer Uzay Teleskopu ile yapılabildi. Gökbilimciler aslında Aktif Gökada Çekirdeklerini ve bu gökada merkezlerindeki süper kütleli karadelikleri arıyordu. AGN içindeki karadelikler emdiği madde miktarına göre büyük oranlarda ısı yayar. Gökbilimciler özellikle sıcaklık farkı görülen yerleri arıyordu ki bu sıcaklık farkının nedeni karadeliğe düşen madde olabilir. Ohio Üniversitesi'nden Szymon Kozlowski normalde bu şekilde bir süpernova beklemediklerini belirtiyor. Süpernovalar genel olarak ısı değil ışık enerjisi yayar. Ancak 3 milyar ışık yılı uzaklıktaki bir gökadada görülen sıcak bir noktanın AGN'ye ait tipik bir sıcaklık noktası olmadığı belirlendi. Hawai'deki 10 m'lik teleskopu kullanan gökbilimciler gökadadan gelen ışığın tayfı bir AGN varlığını işaret etmediğini gördüler. Çok yüksek sıcaklık ilk altı ay boyunca gözlendi ve Mart 2008'de gözden kayboldu ki bu gözlenen nesnenin bir süpernova olduğuna ilişkin bir kanıttı. Güneş'in ömrü boyunca yayacağı enerjiyi bu cisim sadece altı ayda yaydı diyor Kozlowski. Gökbilimciler bu kadar enerji yayabilen bir süpernovanın ancak bir hipernova olabileceğini söylüyor. Nesnenin sıcaklığı ise 700 C derece dolayındaydı. Bu da gökbilimcilerin aklına yeni bir soru getirdi: Nesnenin ışık enerjisini ne emiyor ve ısıyı ne dağıtıyor? Yanıt: Bir miktar toz. Spitzer'in bölgeyi incelemesiyle bu sonuca ulaşan gökbilimciler tozun kısmen sardığı süpernovayı ne çeşit bir yıldızın oluşturduğunu bulmaya çalıştı. Böylece yıldızın Güneş'ten 50 kat daha büyük bir dev olduğu belirlendi. Böylesi büyük yıldızlar yaşamlarının sonlarına doğru yakınlarındaki toz bulutlarını püskürtür. Bu özel kararlı yıldız en az iki kez püskürmüş olmalı-biri 300 yıl kadar önce ve diğer 4 yıl önce. Her iki püskürme sonrasında yıldızın çevresinde iki farklı kabuk içinde bir miktar gaz ve toz kaldı. Dış kabuk 300 yıl önceki patlamayla ve iç kabuk yani yıldıza daha yakın olanı ise 4 yıl önce oluştu. Biz dış kabuğun opak olduğunu ve bundan dolayı da iç kabuktan yayılan enerjiyi çekerek ısındığını düşünüyoruz diyor Kochanek. Spitzer süpernovayı çevreleyen sıcak toz bulutunu gösterdi. Ohio Üniversitesi'nden Prof. Krzysztof Stanek bu olayın uzak geçmişte yıldızın kendi tozunda yeni yıldız oluşumlarını önlediğini belirtiyor. Böylesi süpernovalar 2009 yılının Aralık ayında göreve başlayan WISE ile daha fazla görülebilecek. Ne aradığımızı bilirsek bu sayı daha da artacaktır diyor Kozlowski. Güneş ve Dünya'nın gökadaya bakış yerine göre gökbilimciler böyle bir olayı çıplak gözle oluşurken göremez. Ancak Kochanek yine de bu tür yıldızları görebileceğimize inanıyor. Yıldızdaki patlamanın iç kabuktan dış kabuğa ulaşması zaman alacaktır. İşte o zaman Dünya'dan bunu görmek için yeterli zamana sahip olabiliriz. Kochanek: Samanyolu içerisinde en parlak yıldız sistemi olan Eta Carinae bir süpernova şeklinde patlarsa bu iyi bir örnek olacaktır diyor. Eta Carinae 7500 ışık yılı uzaklıkta yer alıp yıldızın çevresi Homunculus Bulutsusu ile örtülüdür. Gökbilimciler bu iki yıldızı çevreleyen toz bulutunun 1840'da büyük bir püskürmeyle oluştuğunu ve yakın zamanda ikinci bir patlamaya uğrayacağını düşünüyor. Kaynak: Spitzer"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/toz-diskli-ngc-247-gokadasi/", "text": "Son derece eğimli NGC 247 gökadasının bu görüntüsü ESO'nun Şili'deki La Silla Gözlemevi'nde bulunan MPG ESO 2.2 metrelik teleskopla alındı. Dünya'dan bakıldığında böylesi bir eğimle görünen gökadanın uzaklığı da bundan dolayı yanlış hesaplanmış. NGC 247 gökadası güney yarıkürede görülebilen yakın sarmal gökadalardan biridir. ESO'nun teleskopuyla alınan yeni görüntüde pembe renkle gösterilmiş olan ve bol hidrojen bulutlarıyla yüklü bölgeler yeni yıldız oluşum yerleridir. Bundan dolayı da gökadanın sarmal kolları düzensiz ve gevşek bir görünüm sergiliyor. NGC 247, Heykeltıraş Gökada Kümesi'nin bir üyesidir (Grubun başka bir üyesi olan NGC 253'le ilgili çalışma için tıklayın.) Heykeltıraş kümesi, Samanyolu'nun içinde olduğu gruba en yakın olan gruptur. Gökbilimciler bir gökadanın bize olan uzaklığını ölçmek için sefeid adı verilen değişken yıldızları kullanır. Sefeidler parlaklıkları düzenli olarak değişen parlak yıldızlardır. Yıldızın gözlenen parlaklık değişimleri temel alınarak basit matematiksel bir yöntemle yıldızın asıl parlaklığı ortaya çıkarılır. Parlaklığı elde eden gökbilimciler bu bilgiyle yıldızın bize olan uzaklığını hesaplarlar. Gökbilimcilerin sefeid değişken yıldızlarını gözleyerek yaptıkları bu uzaklık hesaplaması elbette kusursuz değildir. Sefeid yıldızından yola çıkan gökadayı çevreleyen ya da yolu üzerindeki bir toz bulutunun içinden geçerse zayıflar ve dünyadan olduğundan daha az parlak görünür. Bu da yıldızın bulunduğu gökadanın asıl yerinden daha uzakta olduğu kanısına yol açar. İşte NGC 247'de de olan budur. Gökadadan yayılan ışık gökadayı çevreleyen toz diskinin içinden geçtiği için parlaklığı azalır. Gökbilimciler bu etkilere hesaba katarak yaptıkları yeni bir hesapla NGC 247'nin bizden uzaklığını bilinenden 1 milyon ışık yılı kadar yakın yani 11 milyon ışık yılı olarak hesapladılar. Görüntüde NGC 247'nin arka planında parlayan birçok gökada da görünüyor. Görüntü mavi, sarı/yeşil ve kırmızı filtreler ile alınan farklı pozların birleştirilmesiyle oluşturuldu. Ayrıca hidrojen gazının bulunduğu bölgelerin tespiti için kırmızı filtre kullanıldı."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/toz-icindeki-devasa-karadelik/", "text": "Cambridge Üniversitesi bilimcileri evrenin erken döneminde hızla büyüyen süper kütleli karadeliklerin keşfi için kızılötesi verilerden faydalandı. Böylece daha önce fark edilmeyen, toz bulutları içinde saklanmış karadelikleri keşfettiler. Yeni çalışmayla karadeliklerin bulundukları gökadayla şiddetli etkileşime girerek ışıma yaydıkları gösterildi. Çalışmada ele alınan uzak nesne ULASJ1234+0907 adındaki bir süper kütleli karadelik. Başak takımyıldızı yönündeki nesne 11 milyar ışık yılı uzaklıkta yer alıyor. Nesne, şimdiye kadar görülen en büyük karadelik olup, 10 milyar güneş ya da Samanyolu merkezindeki süper kütleli karadeliğin 10 000 katı kütlesindedir. Evrenin bir parçasına bakan araştırmacılar bunun gibi daha 400 dev karadelik olabileceğini düşünüyor. Çalışma ekibinin başında gelen Dr. Manda Banerji: Bu sonuçların süper kütleli karadelikler üzerinde yapılan çalışmalara olumlu etki yapabilir. Bu tür karadelikler çektikleri maddeyi sarmal bir yörünge üzerinde hareket ettirip ısıttıkları için dolaylı olarak görülür. Gökbilimciler oluşan ışımayı görerek bu sistemleri gözlerler diyor. Uzun zamandır karadelik çalışmaları yapılmasına karşılık bu çalışma en büyük karadeliklerin gizlenmiş olabileceğini gösterir. Yeni keşfedilen karadelikler her yıl birkaç yüz Güneş kütlesine eşdeğer madde yutarak büyümektedirler. Tüm gökadaların merkezlerinde devasa karadeliklerin olduğu biliniyor. Evrendeki küçük gökadaların birleşmesiyle oluşan büyük gökadalar, gerçekleştirdikleri yıldız doğumlarıyla bu karadeliklerin beslenmesine olanak sağlar. Çarpışmalar sonucunda karadeliği gökadanın merkezinde saklayan tozlu alanlar oluşur. ULASJ1234+0907 gibi uzak nesneler ile yerel evrende hızla büyüyen, tozlu yapı içinde saklanan bir benzerini yalnızca 600 milyon ışık yılı uzaklıktaki Markarian 231'de görürüz. Hubble Uzay Teleskopu Markarian 231'in yakın geçmişte başka bir gökada ile şiddetli bir çarpışmaya uğradığına ilişkin kanıtları gösterdi. Elbette geçmişte yani erken evren dönemi günümüz evrenine göre oldukça fırtınalı ve karmaşıktı. Cambridge ekibinin gerçekleştirdiği bu çalışmada İngiltere'deki Kızılötesi Teleskop kullanıldı. Prof. Richard McMahon: Bu görünmez süper kütleli karadeliklerin gökadaların çarpışmasıyla beslendikleri belirlendi. Bu yeni kuasarlar çok önemlidir. Şili'deki yeni Atacama Büyük Milimetre Dizisi teleskopla yapılan gözlemler, çarpışan gökadaların mikrodalga frekansında ışıma yaydıklarını gösterdi diyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/toz-icindeki-gezegenler-araniyor/", "text": "Araştırmacılar Güneş Sistemi'ne benzer yapıda ince tozlu diskleri olan yıldız sistem üzerinde incelemeyi sürdürüyor. Yeni çalışmada toz diskinin içinde gizli başka toz diskinin olduğu bir sistem daha belirlendi. ESA'nın Herschel ve NASA'nın Spitzer Uzay Teleskopu verileriyle yapıldı. Carina takımyıldızında Dünya'dan 295 ışık yılı uzaklıktaki HD 95086 yıldız sistemi tozlu diske sahiptir. Sistemin dış toz diskinin iki koldan oluştuğu düşünülüyor. İkinci kuşak Güneş Sistemi'ndeki Kuiper Kuşağı gibi soğuk iken diğeri asteroit kuşağımıza benzer şekilde yıldıza daha yakın ve daha sıcaktır. ABD'deki Tuscon'da bulunan Arizona Üniversitesi'nden Kate Su: Henüz 10-20 milyon yıl yaşındaki HD 95086 sistemi Güneş sistemi'ne göre bebeklik dönemindedir. Bu ve benzeri sistemlere bakarak Güneş Sistemi'nin oluşumu hakkında daha ayrıntılı bilgiye ulaşabiliriz diyor. Güneş Sistemi'ndeki Jüpiter, Satürn, Uranüs ve Neptün iki toz diski arasında yer almaktadır. Bilim insanları HD 95086'da benzer durumun olduğunu düşünüyor. Zaten yaklaşık beş Jüpiter kütlesindeki bir gezegenin bu bölgede olduğu biliniyor. İki toz diski arasında bundan başka keşfedilmeyi bekleyen birkaç gezegen daha olabilir. Spitzer ve Herschel gibi güçlü teleskoplara ek olarak yer-tabanlı teleskoplar eşliğinde bu tür gezegenler doğrudan görüntüleme yöntemiyle keşfedilmeye çalışılıyor. Ancak bu yöntemde yıldız sistemi uzak olduğundan toz diski bölgesi soluk göründüğünden uzun zamanlı gözlemler gerekmektedir. HD 95086 bu yöntemle 2013 yılından bu yana izlenmektedir. Arizona Üniversitesi'nden Sarah Morrison: Kalıntı diskinin nerede olduğunu ve özelliklerini bilirseniz buradaki gezegenleri ve onların özelliklerini belirleyebilirsiniz. Örneğin böyle bir yerde birkaç gezegen ya da tek başına dev bir gezegen aramanız gerektiğini bilirsiniz diyor. Gökbilimciler HD 95086 sistemini çalışmayı kolaylaştırmak için benzer özelliklere sahip HR 8799 sistemine ele aldılar. HR 8799 sisteminde toz disklerinin arasında dört gezegen olduğu biliniyor. Bu gezegenler ötegezegenler arasında ilk kez doğrudan ışığı görülerek keşfedildi. Arizona Üniversitesi'nden Renu Malhotra: Güneş Sistemi için dile getirilen en zor sorulardan biri de neden gezegenler arasında bu kadar boşluk olduğudur. Bunu gezegenlerin oluşum sürecinde yörüngelerini temizlemesi şeklinde yanıtlayabiliriz. Bu durumu HD 95086 ve HR 9788 sistemlerinde gözlemleyebiliriz diyor. İki yıldız sisteminin karşılaştırılması HD 95086 sisteminin HR 8799'a benzer gezegenlere sahip olabileceği belirlendi. Bu da yer-tabanlı teleskoplarıyla buradaki olası gezegenlerin fotoğraflarının çekilebileceği anlamına geliyor. HD 95086 ve HR 8799 sistemleri Güneş Sistemi'ne göre daha genç tozlu disklere sahiptir. Gezegen sistemleri ve çevresinin henüz şekillenmesinin bitmediği ve gezegenlerin asteroit ve kuyrukluyıldız bombardımanı altında büyümekte oldukları düşünülüyor. Buradaki tozun bir kısmı toplanarak yeni gezegen oluşumunu sağlayabilir ya da yıldıza doğru akabilir."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/toza-gomulmus-devasa-patlamalar/", "text": "ALMA karanlık gama-ışın patlamaları etrafındaki bölgeyi araştırdı Atacama Büyük Milimetre/milimetre-altı Dizgesi yapılan gözlemlerle ilk kez Evrendeki en büyük patlamalar olan gama ışın patlamalarına ev sahipliği yapan gökadalardaki gaz ve toz molekülleri doğrudan görüntülenmiş oldu. Şaşırtıcı bir şekilde, beklenenden daha az miktarda gaz gözlendi, buna karşılık ise daha fazla toz, bu da bazı GRB'lerin karanlık GRB'ler olarak gözlenmesine yol açıyor. 12 Haziran 2014 tarihli Nature dergisinde yayınlanacak olan çalışma ALMA'nın GRB'ler üzerine yapılmış olan ilk bilimsel araştırma sonuçlarını içeriyor. ALMA'nın potansiyeli sayesinde bu nesnelerin daha iyi anlaşılacağı tahmin ediliyor. Gama-ışın patlamaları uzak gökadalarda gözlenen olağanüstü yüksek enerjili patlamalardır bunlar Evren'deki en parlak patlama türleridir. Birkaç saniyeden daha uzun olan patlamalar uzun-süreli gama-ışın patlamaları olarak bilinmekte ve süpernova patlamaları ile ilişkilendirilmektedirler bunlar ise büyük kütleli yıldızların yaşamlarının sonunda gerçekleşen güçlü patlama olaylarıdır. Sadece birkaç saniye içerisinde tipik bir patlama ile yayılan enerji Güneş'in on milyar yıllık tüm ömrü boyunca ürettiği enerji kadar fazladır. Patlama sonrasında çoğunlukla ardıl ışıma denilen daha az enerjili olay gerçekleşir, bunu ortaya çıkaran mekanizmanın ise dışarıya atılan maddelerle çevredeki gazın çarpışmaları olduğu düşünülmektedir. Bununla birlikte, bazı gama-ışın patlamalarının gizemli bir şekilde hiçbir ardıl ışıma göstermediği görülmüştür bunlara karanlık patlamalar olarak bakılmaktadır. Muhtemel bir açıklama ise ardıl ışımanın toz bulutlarınca soğurulmuş olmasıdır. Son yıllarda, bilim insanları GRB'lerin nasıl oluştuklarını anlamak için meydana geldikleri gökadaları araştırıyorlar. Gökbilimciler bu gökadalardaki aktif yıldız oluşum bölgelerinde GRB'leri oluşturan ve yıldız oluşumuna yakıt sağlayan çok miktarda moleküler gazla çevrili, büyük kütleli yıldızların bulunmasını bekliyor. Bununla birlikte, henüz bu teoriyi destekleyen bir gözlemsel sonuç elde edilemedi, uzun süredir devam eden gizem çözülebilmiş değil. İlk kez, ALMA'yı kullanan Japon gökbilimciler sırasıyla 4.3 milyar ve 6.9 milyar ışık yılı uzaklıktaki GRB 020819B veGRB 051022 LGRB'lerinin ev sahibi gökadalarındaki moleküler gazlara ait radyo ışımalarını tespit etmeye çalıştılar. Şimdiye kadar GRB'lere ev sahipliği yapan gökadalarda bu tür bir radyo ışıması bulunamamış olsa da, ALMA'nın benzersiz yüksek duyarlılığı ile bu mümkün hale gelmiş oldu . Tokyo Üniversitesi profesörü ve araştırma ekibinin üyesi olan Kotaro Kohno şöyle diyor, GRB'lere ev sahipiliği yapan gökadalar içerisindeki moleküler gazların izini on yıldan uzun süredir dünyadaki değişik teleskopları kullanarak arıyorduk. Sıkı çalışmamızın bir sonucu olarak, ALMA'nın gücü sayesinde dikkate değer bir buluş gerçekletirmiş olduk. Elde ettiklerimiz konusunda oldukça heyecanlıyız. ALMA'nın yüksek çözünürlüğü ile aşılan diğer bir konu ise GRB'lere ev sahipliği yapan gökadalardaki moleküler gaz ve toz dağılımlarının ortaya çıkarılabilmesi oldu. GRB 020819B gözlemlerinde toz bakımından zengin bir ortam ortaya çıkarıldı , gökadanın merkez bölgesi civarında moleküler gazın varlığı tespit edildi. Bu şekilde gama ışın patlamasına ev sahipliği yapan gökadalar içerisinde böyle bir dağılıma ilk kez rastlanmış oldu. GRB'lerin moleküler gaz miktarının toza oranla daha az bulunduğu böyle tozlu bir ortamda meydana gelmiş olabileceklerini düşünmezdik. Buna göre GRB tipik bir yıldız-oluşum bölgesinden farklı bir ortamda ortaya çıkmış oluyor. diyor Hatsukade. Araştırma ekibine göre GRB bölgesindeki toz oranın moleküler gaz miktarına göre fazla olmasının nedeni, bunların mor-ötesi ışınıma farklı reaksiyonlar göstermesidir. Molekülleri oluşturan atomlar arasındaki bağ mor-ötesi ışınım tarafından kolayca koparılabildiğinden, moleküler gazlar, muhtemelen bir tanesinin de GRB olarak patladığı, yıldız oluşum bölgelerindeki büyük kütleli yıldızlardan saçılan yüksek enerjili ışımadan kurtulamazlar. Benzer bir dağılıma GRB 051022 bölgesinde de rastlanmıştır, ancak kaynak daha uzakta olduğundan, yetersiz çözünürlük dolayısıyla henüz onaylanmamıştır. Her durumda, bu ALMA gözlemleri karanlık gama-ışını patlamalarına neden olan, ardıl ışımayı soğuran tozun varlığı hipotezini desteklemektedir. Bu kez elde edilen sonuçlar beklentilerimizin çok ötesindeydi. Daha fazla gözlem noktası elde ederek bu koşulların genel olarak tüm GRB bölgelerinde geçerli olup olmadığını kontrol etmemiz gerekecek. ALMA'nın geliştirilecek yetenekleri ile gelecekteki araştırmalarımızı ilerletmek istiyoruz diyor Hatsukade. Notlar Uzun-süreli gama-ışın patlamaları gözlenen GRB'lerin % 70'inde geçerli olmak kaydıyla iki saniyenin üzerinde bir patlama süresine sahiptirler. Geçtiğimiz on yıldaki gelişmeler sayesinde iki saniyeden daha az patlama süresine sahip GRB'ler tanımlanmıştır, kısa-süreli GRB'ler iki nötron yıldızının birleşmesiyle ilişkilendirilmiş, süpernova ya da hipernova bağlantıları kurulamamıştır. Bu gözlemlerdeki ALMA hassasiyeti benzer diğer teleskoplardan beş kat daha fazladır. ALMA ile yapılan daha önceki bilimsel gözlemler 2011 yılında kısmı dizge ile gerçekleştirilmiştir . Bu gözlemlerde ise birbirlerinden sadece 125 metreye kadar uzaklıkta bulunan 24 27 anten kullanılmıştır. 66 antenin tamamının kullanıma açılmasıyla (eso1342) ALMA dizgesinde farklı dizilim şekilleri ve 150 ila 16 kilometre arasında değişen konumlandırma seçenekleri ile yakın gelecekte daha duyarlı gözlemlerin yapılabilmesi sağlanacaktır. Samanyolu'nda ve yıldız oluşumunun gerçekleştiği yakın gökadalardaki yıldızlar-arası ortamda bulunan toz kütlesinin moleküler gaz kütlesine oranı yaklaşık olarak % 1'dir. Ancak bu oran GRB 020819B etrafındaki bölgede on kattan daha fazladır. ESO-Türkiye"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/tozlarin-arasindaki-gezegenlerin-kesfi/", "text": "Uzayın derinliklerinde yeni güneş sistemleri arayan gökbilimciler bir yandan da gerçekleştirdikleri bilgisayar programlarıyla toz parçacıklarının arasındaki gezegenleri bulabilmek için yeni yöntemler deniyor. Bu modellerin artması ile birlikte gezegen sistemlerinin oluşumu ve değişimi de görülebilir. NASA'nın Goddard Uçuş Merkezi'nden Astrofizikçi Marc Kuchner: Gezegenlerin doğrudan gözlenmesi çok zordur, ancak Neptün gibi bir gezegen daha kolay bulunabilir. Çünkü Neptün'ün kütle çekimi toz bulutu arasında boşluklar oluşturur. Bu modellerin bize başka yıldızların çevresinde dolanan Neptün büyüklüğündeki gezegenlerin keşfi yolunda yardımcı olacağını umuyoruz diyor. Güneş Sistemi'ndeki tozlu bölge Neptün'ün ilerisinden başlayan ve Plüton'u da içine alan soğuk ve buzlu cisimlerden oluşmuş Kuiper Kuşağı'dır. Bilim insanları Vega ve Fomalhaut gibi yıldızların çevresinde de böylesi disklerin olduğunu düşünüyor. Washington'daki Carnegie Bilim Enstitüsü'nden Christopher Stark: Modellerimiz ve Kuiper Kuşağı'nın şu anki görüntüsü, Güneş Sistemi'nin çok daha genç olduğu zaman neye benzediği hakkında ipuçları veriyor. Yani bu şekilde geçmişe yolculuk yaparak güneş sisteminin nasıl değiştiğini görebiliriz diyor. Kuiper Kuşağı'ndaki cisimler arada sırada birbiriyle çarpışarak şekillerinde değişiklere yol açarken aynı zamanda uzaya tozlu parçalar bırakırlar. Ancak Güneş ve gezegenlerin kütle çekimlerinin etkisinde bulunan bu tozu görmek kolay değildir. Bazıları güneş ışığından etkilenmezken bazıları ise güneş rüzgarı nedeniyle dışa doğru savrulurlar. Tam olarak ne olacağı ise parçacığın büyüklüğüne bağlıdır. Ayrıca bu kargaşa sırasında toz parçacıkları birbirleriyle de çarpışıp yok olabilir. İnsan bu çarpışma hesaplarının yapılamayacağını hisseder. Biz böyle bir hesabı yapmak için yeni bir yöntem bulduk diyor Kuchner. NASA'nın süper bilgisayarları yardımıyla araştırmacılar gezegenler, güneş, güneş rüzgarı ve birbirini etkileyen 75 000 toz parçacığının davranışını belirledi. Örnek olarak alınan toz parçacığının boyutu 1.2 mm yani bir iğne deliğinden bunun 1000 katı küçük olan boyutlara kadar değişiyor. Benzetim sırasında toz parçacıkları şimdiki Kuiper Kuşağı örnek alınarak üç farklı yörüngeye yerleştirildi. Ortaya çıkan şekil, uzaktan güneş sistemine kızılötesiyle bakan birinin göreceği görüntüyü andırıyordu. Neptün'e yakın parçacıklar rezonansa uğrayarak gel-git hareketi yaparlar. Bu ise gezegenin yakınındaki tozlu bölgeyi nasıl temizlediğini gösterir. Öğrendiğimiz bilgilerden biri de Kuiper Kuşağı'nın Güneş Sistemi'ndeki böylesi çarpışmalar sonucunda oluştuğudur. Çünkü çarpışmalar sonucunda büyük nesneler parçalanıp küçülerek ileri doğru atılmaktadır. Neptün'ün çevresindeki görece yoğun toz halkasının nedeni de budur. Kuiper Kuşağı gençlik zamanlarında daha hareketli olduğundan daha fazla çarpışma gerçekleşiyordu. Bu da zamanla daha fazla tozlu yapının oluşması ve daha fazla toz parçacığı ise yine daha fazla çarpışma demektir. Çarpışma sayısının giderek arttığı modelde araştırmacılar, maddenin 10, 100 ve 1000 kat daha fazla çarpışmaya uğradığını ve giderek daha toz parçacıkları üretildiğini gördüler. Bilim insanları bu durumun Kuiper Kuşağı yaşının sırasıyla 700 milyon, 100 milyon ve 15 milyon yıl öncesini gösterdiğini düşünüyor. Biz gördüklerimiz sonucunda adeta şoka uğradık diyor Kuchner. Çarpışmalar ile daha yoğun bir toz diskine bürünen Kuiper Kuşağı gibi bölgelerin özellikle Fomalhaut yıldızı çevresindeki parlak diskte de olduğu düşünülüyor. Diğer yıldızların çevresinde bu türden diskleri görmüştük. Sonraki adımımız Fomalhaut ve diğer yıldızların toz disklerinin içinde bulunabilecek olan gezegenlerin keşfi olacak diyor Stark. Araştırmacılar Güneş Sistemi'nin tam bir modelini yapabilmek için çalışmalarına asteroit kuşağı, Jüpiter'in binlerce Truva asteroitini de ekleyerek genişletmeyi planlıyor. Kaynak: NASA"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/tozlarin-gezegenleri-olusturdugu-goruldu/", "text": "Japonya Ulusal Gökbilim Gözlemevi ve Japon Kobe Üniversiteleri'nden Hyoto ve Saitama'nın yönetimindeki Subaru Teleskopu ile UX Tauri A yıldızı çevresindeki gezegenimsi diskin, özelliklerini belirledi. Çalışmada toz tanelerinin birbiriyle çarpıştığı ve sonunda gezegen oluşturmak için yapıştıkları sürecin başladığı belirlendi. SEEDS Projesi'nin en önemli amacı yakınımızdaki yüzlerce yıldızın yörüngesinde bulunan gezegenimsi diskleri keşfetmektir. Bu önemli projenin ürünlerinden biri Boğa takımyıldızındaki yıldız doğum bölgesinde bulunan düşük kütleli yıldızlardan UX Tau A yıldızı oldu. Araştırmacılar Subaru Yeni Nesil Ayarlı Optik üzerindeki Subaru Yüksek Çözünürlüklü Aleti ile ayrıntılı bir çalışma gerçekleştirdi. Ekip yıldızı çevreleyen gaz ve toz diskinin, yeni gezegen oluşumlarını sağlayan yapıdaki gezegenimsi bir diske sahip olduğunu belirlediler. Ekip UX Tau A çalışmasını yakın-kızılötesi dalga boyunda gerçekleştirdi. Kızılötesi ışık altında toz parçacıklarının dağılımını belirlemek için kızılötesi ışığın polarizasyonundan yararlandılar. Toz taneciklerinden yansıyan polarize olmuş ışık, gezegen oluşumlarını sağlayan diskin yapısı hakkında bilgi verir. Bu toz parçacıkları diskin küçük bir kısmını oluşturan gezegenimsilere dönüşebilir. Diskten toplanan ışığın polarizasyonu, merkezi yıldızı saran tozlu desenin eşyoğunluklu olduğunu gösterdi. Böyle bir sonuçla karşılaşacaklarını bilmediklerini söyleyen Yoichi Itoh : Gözlediğimiz madde olmayan nesnelerin polarizasyonun yüksek açılı olduğunu gösterdi. Ancak bu özel cismin polarizasyon açısı % 2 ile % 66 arasında değişim gösterir. Bunu görmek açıkça çok hoş diyor. Boyutları 0,1 mikron mertebesindeki toz parçacıklar başta yıldızlararası uzay boşluğundan gelmiştir. Küçük tanecikler, gözlenen dalga boyundan daha küçük ancak yüksek dereceli polarizasyon oluşturabilir. Tane büyüklüğü ile gözlenen dalga boyu aynı ise saçılma performansı farklıdır. Ancak günümüzde buna uygun gözlem yapılmamıştır. Itoh: Gözlemde kullanılan dalga boyu, kızılötesi dalga boyundan büyük olduğundan bunu ancak 30 mikrondan büyük ve küresel olmayan şekildeki tanecikle açıklayabiliyoruz diyor. Bu nasıl olabilir? UX Tau toz diskindeki tanecikler birbiriyle çarpışarak 30 mikrona kadar yapışarak büyüdüler. Araştırmacılar böylece gezegenimsi diskin gezegen oluşturmak için önemli bir aşamaya takın oldular. Notlar SEEDS: Subaru Ötegezegen ve Disklerin Stratejik Keşfi programı ile 2009 yılında başlayan ve beş yıl süreyle 120 gece gözlemini kapsayan çalışma, Hawai Adası'ndaki Mauna Kea tepesinde kurulu bulunan Subaru Teleskopu ile gerçekleştirildi. Prejeyi Motohide Tamura yürütüyor. Polarizasyon: Işık dalga ve parçacık davranışları gösterir. Polarizasyon yöntemi ışığın dalga özelliklerini ortaya çıkarır. Işık saçıldığında ya da bir nesne üzerinde yansıdığında polarizasyon açısına sahip olur. Bu nedenle diskin polarizasyon ölçümleri, yıldız ışığını yansıtan toz tanelerinin yüzey yapısı hakkında bilgi verir."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/tozlu-kozalagindan-dogan-goksel-bir-kelebek/", "text": "SPHERE gezegenimsi bulutsu oluşumunun ilk aşamalarını gözler önüne serdi ESO'nun Çok Büyük Teleskopu tarafından şimdiye kadar alınan en keskin görüntülerden biriyle ilk kez yaşlanmakta olan bir yıldızın kelebek-benzeri gezegenimsi bulutsuya hayat vermesi görüntülendi. Yeni kurulan SPHERE aygıtının ZIMPOL modülü ile alınan kırmızı dev yıldız L2 Puppis'a ait bu gözlemlerde ayrıca yakın bir yoldaş yıldızın izine rastlandı. Yaşamlarının son aşamalarındaki yıldızlar gökbilimciler için birçok bilmece içeriyor, ve karmaşık kum saati benzeri şekilleriyle bu tür çift-kutuplu bulutsuların kökenini daha ilginç hale getiriyor. Yaklaşık 200 ışık-yılı uzaklığı ile L2 Puppis Yeryüzü'ne en yakın ve yaşamının son aşamalarında olduğu bilinen kırmızı dev yıldızlardan biridir. SPHERE'in ZIMPOL modülü ile görünür ışıkta gerçekleştirilen yeni gözlemlerde aşırı uyarlamalı optik yöntemi kullanıldı ve görüntüler geleneksel uyarlamalı optik yöntemlerine göre çok daha düzgün görüntülerin elde edilmesini ve sönük nesneler ile parlak ışık kaynağına yakın yapıların daha ayrıntılı bir şekilde görülebilmesini sağladı. Bu modülün kullanıldığı ve bu türden bir yıldızın en ayrıntılı gözlemlerini içeren sonuçlar ilk kez yayınlandı. ZIMPOL ile NASA/ESA Hubble Uzay Teleskopu'ndan üç kat daha keskin görüntüler elde edilebiliyor, ve yeni gözlemler L2 Puppis'in etrafındaki tozu oldukça detaylı bir şekilde gösteriyor . NACO aygıtı ile daha önce elde edilen gözlem bulgularına göre Yeryüzü'nden tam olarak yandan görülen tozun bir disk içerisinde toplandığı ancak daha ayrıntılı olarak görüntülendiği doğrulandı. ZIMPOL ile elde edilen kutuplanma bilgileri sayesinde araştırma ekibi toz yapılarının üç boyutlu bir modelini de üretmeyi başardı . Gökbilimciler toz diskinin yıldızın 900 milyon kilometre ötesinde başladığını buldu Güneş ile Jüpiter arasındaki mesafenin biraz üstünde dışarıya doğru ışıma yapan diskin yıldızı çevreleyen simetrik, huni benzeri bir şekil meydana getirdiği keşfedildi. Ekip ayrıca L2 Puppis'in 300 milyon kilometre ötesinde başka bir ışık kaynağı da gözledi Yer-Güneş arasındaki mesafenin iki katı. Oldukça yakın olan bu yoldaşın benzer kütlede ancak daha genç olan başka bir kırmızı dev yıldız olduğu düşünülüyor. Yavaşça ölmekte olan bir yıldızı çevreleyen çok miktarda tozla birlikte yoldaş bir yıldızın varlığı çift kutuplu bir gezegenimsi bulutsuyu meydana getirmesi beklenen sistem türüne tam olarak uyuyor. Bu göksel kelebeğin meydana gelmesi için üç bileşenin de var olması gerektiği görülüyor. Araştırmayı yürüten Pierre Kervella şunları söylüyor: Çift kutuplu gezegenimsi bulutsular modern astrofiziğin büyük klasik problemlerinden biridir, özellikle yıldızlar için değerli olan metal yüklerin uzaya tam olarak nasıl tekrar atıldığı bu aşamada oldukça önemli çünkü, bu maddeler daha sonraki gezegen sistemlerinin yapımında kullanılacaklar. L' Puppis'in parıldayan diskine ilave olarak, ekip diske dik bir şekilde dışarıya doğru yükselmekte olan iki koni maddesi buldu. Daha da önemlisi bu koniler içerisinde iki adet uzun ve yavaşça kıvrımlı hale gelen gaz sütunları bulundu. Bu sütunların oluşma noktasından, ekip L2 Puppis'ten kaynaklanan madde ile yoldaş yıldızın rüzgar ve ışınım basıncının etkileşime girdiğini düşünüyor, diğer olasılıklar ise iki yıldızdan çıkan yıldız rüzgarlarının çarpışması ya da yoldaş yıldızın etrafındaki bir enkaz diski olabileceği sonucunu çıkarıyorlar. Daha anlaşılması gereken çok şey olsa da, çift kutuplu gezegenimsi bulutsular için öne çıkan iki teori bulunuyor ve her ikisi de bir çift yıldız sisteminin varlığına dayanıyor . Yeni gözlemler L2 Puppis etrafında her iki işlemin de gerçekleştiğini ve böylece yıldız çiftinin büyük olasılıkla bir kelebeğin doğmasına neden olacağını gösteriyor. Pierre Kervella son olarak şunları söylüyor: L2 Puppis etrafındaki yoldaş yıldızla birlikte sadece birkaç yılda, yoldaşın kırmızı devin diskini nasıl şekillendirdiğini görmeyi bekliyoruz. Yıldızın etrafındaki toz özelliklerinin evriminin gerçek zamanlı olarak takip edilebilmesi mümkün olabilir oldukça nadir ve heyecan verici bir ihtimal. Notlar SPHERE/ZIMPOL kırınımı-sınırlanan görüntülerle yoğun uyarlamalı optik yöntemini kullanarak atmosfer yokluğunda teleskopun teorik limitlerini zorlamaya önceki uyarlamalı optik aygıtlarından daha da yakınlaşmıştır. Yoğun uyarlamalı optik sayesinde parlak bir yıldıza yakın çok daha sönük nesneler görünür hale getiriliyor. Bu görüntüler ayrıca görünür ışıkta da alınıyor yakın-kırmızı-ötesi bölgesinden daha kısa dalgaboylarında, ki burada daha önceki uyarlamalı optik görüntüleme yöntemi gerçekleştiriliyordu. Bu iki faktör bir araya geldiğinde daha önce VLT ile alınan görüntülerden daha keskin sonuçlar elde edildi. Hatta VLTI ile elde edilen uzaysal çözünürlüğün üstüne çıkıldı, ancak girişimölçer görüntüleri doğrudan elde edememektedir. Diskte bulunan toz yıldız ışığını Yeryüzü doğrultusunda oldukça etkin bir şekilde dağıtıyor ve kutuplaştırıyordu, bu, ekibin ZIMPOL ve NACO verileri ile RADMC-3D ışınım aktarım modeli aracına dayanan disk modelini kullanarak zarfın üç boyutlu haritasını oluşturmak için gereken bir özelliktir. Modelde toz için verilen parametreler kullanılarak içinden geçen fotonların davranışları araştırılmaktadır. İlk teoriye göre ölmekte olan birincil yıldızın yıldız rüzgarı ile üretilen toz, yıldız rüzgarları ve yoldaş yıldızdan kaynaklanan ışınım basıncı ile yıldız etrafında halka-benzeri bir yörüngeye hapsedilmiştir. Ana yıldızdan kaynaklanan kütle kaybı durumunda, madde disk tarafından tünellenen ya da paralel hale getirilen madde şeklinde dışarıya doğru hareket ederek diske dik iki karşıt sütun boyunca ilerlemektedir. İkinci durumda ise ölmekte olan yıldızdan dışarıya atılan madde yakın yoldaş tarafından yığılmaya uğramakta ve bir yığılma diski ile güçlü jet çiftleri oluşturmaya başlamaktadır. Geride kalan madde ise ölen yıldızın yıldız rüzgarı ile dışarıya itilerek normal tekil bir yıldız sisteminde görülecek türden gaz ve tozdan oluşan bir bulut tabakası meydana getirmektedir. Yoldaş yıldızın yeni oluşturduğu çitf yönlü jetler ölen yıldızın rüzgarlarından çok daha hızlı hareket ederek çevreleyen toz tabası içerisinde ikiz boşluklar oluşturmakta ve çift kutuplu gezegenimsi bulutsunun kendine özel görünümünü ortaya çıkarmaktadır. ESO-Türkiye"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/tozlu-sarmal-bir-gokada-portresi/", "text": "Hubble Uzay Teleskopu yakınımızdaki bir gökadanın olağanüstü bir görüntüsünü elde etti. Görüntüde uzak gökadalar, yakın plandaki yıldızlar arasında görülen gökada NGC 4183 adıyla biliniyor. 55 milyon ışık yılı uzağımızdaki gökada 80 000 ışık yılı genişliğe sahip. Bu büyüklüğüyle Samanyolu'ndan biraz küçük. Gökada Büyük Ayı Grubu'ndaki Av Köpekleri takımyıldızında bulunuyor. Sarmal gökada olan NGC 4183 hafif bir çekirdeğe sahip. Dünya'dan ancak yandan görülebilen gökadanın sarmal kollarını göremiyoruz. Ancak onun galaktik diskini hayranlıkla izleyebiliyoruz. Gökada diskleri gaz, toz ve yıldızlardan oluşur. Gökada düzlemi üzerindeki toz çekirdeğin görünür ışıkla ortaya çıkmasını engeller. Tüm bunlara ek olarak gökadanın çubuklu bir yapıda olduğu da belirlenmiştir. Galaktik çubuğun şişkinliği sarmal kollarda yıldız oluşumuna neden olduğundan şişkindir. NGC 4183, İngiliz gökbilimci William Herschel tarafından Ocak 1778'de görüldü. Bu görüntü Teleskop'un Gelişmiş Geniş Alan Kamerası ile görünür ve kızılötesi görüntülerle oluşturuldu. Görüş alanı yaklaşık 3,4 yay dakikası'dır."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/trappist-1-gezegenleri-su-yonunden-zengin-olabilir/", "text": "TRAPPIST-1 sistemi ile ilgili önemli keşif iki farklı kaynaktan geldi. Birini az önce Hubble sayfasından paylaştım. Diğer duyuru ise ESO sayfasında yayınlandı. Her iki haber de sistemdeki gezegenlerde büyük bir olasılıkla su olabileceği belirtiyor. Bu önemli keşfi tek haberle sınırlamak yerine ikinci haberi gökbilimcimiz Arif Solmaz'ın çevirisiyle süslemek gerekliydi. Dünya-boyutlarındaki ötegezegenlerin yapıtaşlarına ilk bakış Yeni bir çalışmaya göre yakın, soğuk-cüce yıldız TRAPPIST-1'in etrafındaki yedi gezegenin çoğunlukla kayalık ve bazılarının Dünya'dan daha çok suya sahip olabileceği bulundu. Gezegenlerin yoğunlukları artık daha hassas bir şekilde biliniyor, bu sayede bazılarının kütlelerinin yüzde beşi oranında suya sahip olduğu düşünülüyor Dünya'nın okyanuslarından 250 kat daha fazla. Yıldıza daha yakın olan sıcak gezegenlerin yoğun ve buharlı bir atmosferi, daha uzaktakilerin ise buzdan yüzeyleri olabilir. Boyut, yoğunluk ve yıldızdan gelen radyasyon miktarına göre, içlerinden Dünya'ya en benzer olanı dördüncü sıradaki. Yedi gezegen içerisindeki en kayalık gezegenin bu olduğu görülüyor ve potansiyel olarak sıvı suya sahip olabilir. Yeryüzünden sadece 40 ışık-yılı uzaklıktaki sönük kırmızı yıldız TRAPPIST-1'in etrafındaki gezegenler ilk kez 2016 yılında ESO'nun La Silla Gözlemevi'ndeki TRAPPIST-Güney teleskopu ile tespit edildi. Takip eden yılda, aralarında yer -konuşlu ESO'nun Çok Büyük Teleskopu ve NASA'nın Spitzer Uzay Teleskopu ile yapılan yeni gözlemler, sistemde her biri Dünya'ya benzer boyutlarda en az yedi gezegenin olduğunu ortaya çıkardı. Merkezi yıldızdan uzaklıklarına göre gezegenlere TRAPPIST-1b, c, d, e, f, g ve h isimleri verildi . Şimdi hem yerden ESO'nun Paranal Gözlemevi'ndeki neredeyse tamamlanmış SPECULOOS tesisi hem de NASA'nın Spitzer Uzay Teleskopu ve Kepler Uzay Teleskopu ile yeni gözlemler yapıldı. İsviçre'deki Bern Üniversitesi'nden bilimci Simon Grimm liderliğindeki bir araştırma grubu eldeki tüm verileri incelemek için oldukça karmaşık bilgisayar modelleri kullanarak gezegenlerin yoğunluk bilgisini bilinen en duyarlı hale getirdi . Kütlelerin nasıl bulunduğunu şöyle açıklıyor Simon Grimm: TRAPPIST-1 gezegenleri birbirlerine öyle yakınlar ki, kütleçekimsel olarak etkileşim halindeler, bu nedenle de yıldızın önünden geçişlerinde hafif kaymalar yaşanıyor. Bu kayma miktarları gezegenlerin kütlelerine, uzaklıklarına ve diğer yörünge değişkenlerine bağlı oluyor. Bir bilgisayar modeli yardımıyla hesapladığımız geçişler gözlenen değerlere eşit oluncaya kadar gezegenlerin yörüngelerini deniyoruz ve bu sayede gezegen kütle bilgisine ulaşabiliyoruz. Ekip üyesi Eric Agol ise çalışmanın önemini şu şekilde açıklıyor: Bir süredir ötegezegen araştırmalarının hedefi boyut ve sıcaklık açısından Dünya-benzeri gezegenlerin bileşimlerini belirmeye yoğunlaştı. TRAPPIST-1'in keşfi ve ESO'nun Şili'deki tesislerinin yetenekleri ile NASA'nın yörüngedeki Spitzer Uzay Teleskopu bunu mümkün hale getirdi yani Dünya-boyutlarındaki ötegezegenlerin nelerden oluştuğuna dair ilk izlenimlerimizi almış olduk. Yoğunluk ölçümleri gezegenlerin bileşenlerine ait modellerle birleştirildiğinde yedi TRAPPIST-1 gezegeninin kurak kayalık gezegenler olmadığı ortaya çıkıyor. Bazı durumlarda gezegen kütlesinin % 5'ine varan oranlarda, muhtemelen su gibi uçucu maddelerden bolca içerdikleri görülüyor Yeryüzünde bulunan % 0.02 oranındaki su miktarına karşın oldukça yüksek bir miktar! Gezegenin bileşimi açısından önemli olsa da, yoğunluklar yaşanabilirlik açısından yeterli şeyler söylemiyor. Bununla birlikte, çalışmamız bu gezegenlerin yaşamı destekleyip desteklemediği konusundaki keşiflerimize devam ederken önemli bir adım olarak görülüyor, diyor Bern Üniversitesi'nden eş-yazar Brice-Olivier Demory. En içteki gezegenler TRAPPIST-1b ve c'nin kayalık çekirdeklere ve Dünya'nınkinden daha kalın bir atmosfere sahip olduğu düşünülüyor. Diğer yandan TRAPPIST-1d ise Dünya'nın yüzde 30'u civarındaki kütlesiyle en hafif olanları. Gökbilimciler bu gezegenin geniş bir atmosferi, okyanus ya da buz tabasıyla kaplı olup olmadığı konusunda emin değiller. Bilim insanları sistemde Dünya'dan bir miktar daha yoğun tek gezegen olan TRAPPIST-1e'nin, yoğun bir demirden çekirdeğe sahip olabileceği ve bunun kalın bir atmosfer tabakası, okyanus ya da buz tabakası gerektirmediği konusunda şaşırmış durumdalar. TRAPPIST-1e'nin diğer gezegenlere göre yapısal olarak çok daha kayalık olması gizemini koruyor. Boyut, yoğunluk ve yıldızdan gelen ışınım miktarına göre bu gezegen Dünya'ya en benzer olanı. TRAPPIST-1f, g ve h ise yıldızdan, yüzeylerindeki suyun donarak buza dönüşebileceği kadar uzaklar. Eğer ince bir atmosferleri varsa bile, Dünya'da bulunan karbon dioksit gibi ağır moleküllerden yoksun olacaktır. En yoğun gezegenler yıldıza en yakın olanlar değil, diğer yandan daha soğuk olanlar ise kalın bir atmosfer tabakasına sahip değiller ve bu oldukça ilginç, diyor İsviçre'deki Zürih Üniversitesi'nden eş-yazar Caroline Dorn. TRAPPIST-1 sistemi aralarında ESO'nun Aşırı Büyük Teleskopu ve NASA/ESA/CSA James Webb Uzay Teleskopu'nun da bulunduğu yer ve uzay konuşlu çoğu tesis tarafından gelecekte yoğun incelemelerin odağında olmaya devam edecek. Gökbilimciler ayrıca TRAPPIST-1 gibi sönük kırmızı yıldızların etrafındaki diğer gezegenleri araştırmaya devam ediyorlar. Ekip üyesi Michael Gillon bunu şöyle açıklıyor : Bu sonuçlar TRAPPIST-1 gibi yakın soğuk cüce yıldızların etrafında geçiş yapan yersel gezegenlere olan ilgiyi vurguluyor. Bu tam olarak ESO'nun Şili'deki Paranal Gözlemevi'nde görevine başlayacak olan yeni ötegezegen avcısı SPECULOOS'un hedefindeki şey. Notlar Gezegenler şu gözlemevleri ve teleskoplar tarafından keşfedilmiştir; ESO'nun Şili'deki Paranal Gözlemevi'nde bulunan TRAPPIST-Güney; Fas'taki TRAPPIST-Kuzey; yörüngedeki NASA Spitzer Uzay Teleskopu; ESO'nun Paranal Gözlemevi'ndeki Çok Büyük Teleskop'a bağlı olan HAWK-I aygıtı; Hawaii'deki 3.8-metrelik UKIRT; Kanarya Adaları'ndaki La Palma'da bulunan 2-metrelik Liverpool ve 4-metrelik William Herschel teleskopları ile Güney Afrika'daki 1-metrelik SAAO teleskopu. Ötegezegenlerin yoğunluklarını ölçmek kolay değildir. Gezegenin hem büyüklüğünü hem de kütlesini bulmanız gerekiyor. TRAPPIST-1 gezegenleri geçiş yöntemi ile bulundu gezegen yıldızın önünden geçişi sırasında yıldız ışığını bir miktar engeller ve yıldızın parlaklığı azalır. Bu sayede gezegenin boyutları tahmin edilir. Bununla birlikte, gezegenin kütlesini ölçmek daha zordur eğer başka bir etki yoksa aynı yörüngedeki farklı kütleye sahip gezegenleri birbirlerinden ayırt etmenin doğrudan bir yolu yoktur. Ancak çoklu gezegen sistemleri için bir yol bulunuyor daha büyük kütleye sahip olan gezegenlerin diğerlerinin yörüngeleri üzerindeki bozucu etkisi daha fazla olmaktadır. Bu da geçişlerin süresini değiştirmektedir. Simon Grimm liderliğindeki ekip bu karmaşık ve ince etkileri kullanarak tüm yedi gezegenin kütlesini tahmin etmeye çalıştı. Çalışmada zamanlama verisi, ayrıntılı analiz ve modellemeler kullanıldı. Modelde ayrıca karbon dioksit gibi alternatif uçucular da göz önüne alındı. Bununla birlikte ekip, güneş bolluğu gezegenimsi disklerde en bol uçucu kaynağı olarak görülen suyu, gezegen yüzeyi maddesi olarak, buhar, sıvı ya da buz halde tercih ettiler. ESO'nun Paranal Gözlemevi'ndeki SPECULOOS tarama teleskopları tesisi neredeyse tamamlanmak üzeredir. ESO/Türkiye"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/trappist-1-gezegenlerinde-su-araniyor/", "text": "Hubble yedi gezegeni olan TRAPPIST-1 sisteminin yaşam alanı içindeki d,e,f ve g gezegenlerinin ilk tayfsal gözlemlerini gerçekleştirdi. Bu çalışma yine Hubble tarafından Mayıs 2016'da b ve c gezegenlerinin atmosferik incelemesinin devamıdır. Hubble dış gezegenlerden en az üçünün Neptün gibi gazdan oluşmasına karşılık hidrojen açısından zengin bir atmosferi olmadığını belirledi. Dördüncü gezegenin atmosferindeki hidrojen miktarını belirlemek için ek gözlemler gerekiyor. Hidrojen, yıldıza yakın yerlerde dolaşan ve gezegenden sızan bir sera gazıdır ve bulunduğu yeri sıcak ve yaşanmaz hale gelmesini sağlar. Hubble, gezegenlerin atmosferlerinde bol miktarda hidrojen olmadığını göstererek 2019'da göreve başlaması planlanan James Webb teleskopunun önünün açılmasını sağlıyor. Webb, atmosferin daha derinlerine bakarak karbondioksit, metan, su ve oksijen gibi daha ağır gazların varlığını araştıracak. Bu gazların varlığı ise gezegenlerde yaşam olup olmadığını ya da yaşanabilirlik seviyesi hakkında ipuçları verebilir. Baltimore'daki Uzay Teleskop Bilim Enstitüsü Hubble çalışma ekibinden Nikola Lewis: Hubble'ın bu ön keşifleri Webb araştırmacılarına bildirilerek onların gözlem planlarını yapmalarına olanak sağlıyor. Böylesi ortamların varlığı Webb araştırmacılarının atmosfer gözlemleri için gerekli gözlem senaryolarını belirlemelerini sağlıyor diyor. Gezegenler Güneş'e göre daha soğuk ve küçük olan bir kırmızı cüce çevresinde dolanmaktadır. Sistemde şimdiye kadar yedi gezegen keşfedildi. Bunlar Merkür'ün Güneş çevresindeki yörüngesi içine sıkışmış yani yıldızlarına oldukça yakın konumlarda dolanmaktadır. Yıldızın soğuk olması yaşam alanının ona daha yakın olmasına ve dolayısıyla da gezegenlerde suyun sıvı halde bulunması şansını arttırmaktadır. Gezegenlerden ikisi aslında üç taneydi ama birinin onay görmesi uzun sürdü 2016 yılında Şili'deki TRAPPIST teleskopu ile keşfedildi. Daha sonra NASA'nın Spitzer teleskopuyla beş gezegeni daha tespit edildi. Böylece sistemdeki gezegen sayısı yediye çıktı. Sistem Dünya'dan 40 ışık yılı uzaktadır. STScI ekip üyesi Hannah Wakeford: Hiç kimse böyle bir sistem bulmayı beklemiyordu. Sanki bir müzede tarihi olguları bir sıra içinde görmek gibi birbirine yakın olan Dünya büyüklüğündeki gezegenlerin karakterlerini bir bakışta görebiliyorsunuz diyor. Hubble, gezegenlerin birkaç gün süren dolanım dönemi avantajından yararlandı. Geniş Alan Kamerası-3'ün kullanımı ile de kızılötesi ışıkta tayfsal gözlemler yapıldı. Bu sayede atmosferlerinde hidrojenin imzası tarandı. Gezegenler yıldıza çok yakın konumda olduğundan yörünge dönemleri oldukça kısa. Bu da gözlem yapılmasını ve sonuçların karşılaştırılmasını kolaylaştırıyor diyor Lewis. Hubble, hidrojenin varlığını görmemiş olsa da araştırmacılar gezegenlerin atmosferinde bu ilkel elementin olduğunu düşünüyor. Gezegenler, yıldız henüz bebeklik dönemindeyken ondan daha uzaktaki soğuk diskin içinde oluşmuş olabilir. Lewis: Sistem şimdi dinamik açıdan kararlı yapıda görünüyor. Ancak geçmişte bu denli sıkı bir pakette gezegenler oluşmuş olamaz. Buna göre gezegenler içe göç etmiş olmalı. Büyük oranda hidrojenden oluşmuş atmosfer bu sayede buharlaşmış ve gezegenlerin ikincil atmosferi kalmış olabilir diyor. Güneş Sistemindeki karasal gezegenler Güneş'e daha yakın ve daha sıcak yerlerde konumlanmıştır. Wakeford: Güneş sisteminde göç etmiş bir gezegen yok. Zaten ötegezegen sistemlerinin çoğunda da buna rastlanmıyor. Bu nedenle de TRAPPIST-1 gözlenmesi gereken olağandışı bir sistemdir diyor. Hubble ile atmosferlerinde, su veya metan içeren süreçlerde üretilen ancak gezegenleri terk eden hidrojeni taramak için morötesi ışık altında takip gözlemleri yapılacak. Bu gezegenlerin belki de Güneş Sistemindeki gezegenlerde olduğu gibi atmosferleri olabilir. Bunun için Webb teleskopu gözlemleri beklenecek. Wakeford: Belki de bu dört gezegenden biri sulu bir dünyadır. Biri Venüs gibi sıcak diğeri Mars gibi ekzotermik yapıda olabilir. Elimizde yıldızdan farklı uzaklıklarda ve şüpheli dört gezegen var. Bunlara bakarak Güneş Sistemimiz hakkında da bilgimiz artabilir. Çünkü yıldızın bu gezegen dizisi üzerindeki etkisini daha rahat görebiliyoruz diyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/trappist-1-gezegenlerinde-su-izleri/", "text": "Uluslararası bir gökbilimci ekibi NASA/ESA Hubble teleskopunu kullanarak yakın bölgemizdeki cüce yıldız TRAPPIST-1 yörüngesindeki gezegenlerde su olduğunu işaret etti. Sonuçlara göre sistemin dış gezegenlerinde önemli miktarda su bulunuyor. Bu da yıldızın yaşam alanı içindeki üç gezegende yaşam olma olasılığını hatırı sayılır oranda arttırıyor. 40 ışık yılı uzaklıktaki çok soğuk cüce yıldız TRAPPIST-1 yörüngesinde yedi gezegen olduğu keşfedilmişti. Keşif, bir yıldızın çevresinde çok sayıda Dünya büyüklüğünde gezegen olması nedeniyle bir anda öne çıktı. İsviçre'deki Cenevre Üniversitesinden gökbilimci Vincent Bourrier liderliğindeki araştırma ekibi Hubble'ın STIS adlı tayfölçerini kullanarak sistemdeki gezegenlerden yayılan morötesi ışımayı algıladı. Bourrier: Morötesi ışıma gezegenlerin atmosfer evrimindeki önemli bir etkendir diyor ve ekliyor: Güneş'ten gelen morötesi ışımanın Dünya'da molekülleri parçalamasında olduğu gibi, morötesi yıldız ışığı da bu gezegenlerin atmosferlerinde bulunan su buharını parçalayarak hidrojen ve oksijene dönüştürebilir. Çok hafif olan hidrojen gazı atmosferden kaçarak Hubble ile birlikte dış gezegenlerin çevresinde tespit edilebilir. TRAPPIST-1 tarafından yayılan morötesi ışıma miktarı gezegenlerin tarih boyunca büyük miktarda su kaybedebileceğini gösteriyor. Aynı olgu daha büyük miktarda morötesi ışıma alan daha içteki TRAPPIST-1b ve c gezegeni için de geçerlidir. Araştırmanın ortak yazarı ABD MIT'den Julien de Wit: Sonuçlarımız atmosferik kaçışın gezegenlerin evriminde önemli bir rol oynayabileceğini gösteriyor diyor. İç gezegenler son sekiz milyar yıl içinde her birinde en az üç, toplamda 20 dünya okyanusu kadar suyu kaybetmiş olabilir. Buna karşılık daha dıştaki e, f ve g gezegenleri daha az su kaybetmiş olmalı. Bu da yüzeylerinde hala su bulunduğu anlamına gelmektedir. Tüm bunlarla birlikte TRAPPIST-1 gezegenlerinin çevresindeki su içeriği hakkında bir sonuç çıkarılamaz. Bu sonuçları bir adım öteye ancak James Webb ile götürebileceğiz. Su aramak için en uygun yerlerden biri olan TRAPPIST-1 gezegenlerinin doğasını ve potansiyel yaşanabilirliği belirlemek için kuramsal çalışmalara ve tüm dalga boylarında araştırma yapan gözlemcilere ihtiyaç duyuluyor diyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/trappist-1-gezegenlerinin-ayrintilari/", "text": "Kırmızı cüce yıldız TRAPPIST-1, şimdiye kadar Yer büyüklüğünde en fazla gezegene sahip yıldız olma unvanını koruyor. Yaklaşık 40 ışık yılı uzaktaki yedi karasal gezegen bu nedenle de özel olarak inceleniyor. Yeni yapılan bir çalışma sistemdeki gezegenlerin yoğunluklarının birbirine çok yakın değerlerde olduğunu gösterdi. Bu, hepsinde demir, oksijen, magnezyum ve silikon gibi çoğu karasal gezegende olduğu düşünülen benzer oranda malzeme içerdiği anlamına gelebilir. Ancak elbette malzeme oranları Dünya ile önemli ölçüde farklıdır. Sistemdeki ilk üç gezegen 2016'da bulundu. NASA'nın emekliye ayrılmış Spitzer teleskopu ile yer merkezli teleskopların yaptığı gözlemler gezegen sayısını yediye çıkardı. Spitzer emekliye ayrılıncaya kadar 1000 saat süreyle sistemi gözlemişti. Bunun dışında Hubble ve emekli olan Kepler teleskoplarıyla da sistem izlendi. Yıldızlarına Merkür yörüngesine sığacak kadar yakın dolanan yedi gezegen geçiş yöntemiyle keşfedildi. Bu tür küçük gezegenler doğrudan görülemez. Bunun yerine yıldızlarının önünden geçerken yıldızdan alınan ışıkta azalma ile keşfedilir. Azalma miktarı her zaman olmasa da bir gezegenin varlığını gösterir. Yıldız ışığındaki azalma miktarına yönelik tekrarlanan gözlemlerle gezegenlerin yörüngeleri, kütleleri, çapları ve nihayet yoğunlukları tahmin edilir. Önceki hesaplar gezegenlerin Jüpiter, Satürn gibi gaz devi değil Yer büyüklüğünde ve karasal olması gerektiğini göstermişti. Yeni çalışma şimdiye kadar yapılmış en hassas yoğunluk ölçümlerini içermektedir. Yedi TRAPPIST-1 gezegeni benzer yoğunluklara sahiptir (aralarındaki fark en fazla %3). Bu da sistemin bizim sistemimize oldukça farklı olması demek. Yer ile Venüs arasındaki yoğunluk oranı %8 seviyesindedir. Bu oran düşük görünmesine karşılık gezegen biliminde yüksek bir orandır. TRAPPIST-1 gezegenlerinin Yer'e göre daha az yoğun olmasının bir açıklaması, daha düşük demir çekirdeğe sahip olmaları yönündedir. Bir başka açıklamaya göre gezegenlerdeki demirin yüksek enlemlerde oksijenle aşınarak demir oksit yani pasa dönüşmüş olabilir. Fazla oksijen gezegen yoğunluğunu düşürür. Mars'ın yüzeyinin kırmızı olması demir oksitten kaynaklanmaktadır. Ancak TRAPPIST-1 gezegenlerinin daha düşük yoğunlukta olmasının nedeni tamamen oksitlenmiş demirden olsaydı gezegenlerin tamamen paslanmış olması ve katı demir çekirdeğe sahip olmaması gerekirdi. Doğru cevap belki de iki farklı tahminin bileşimidir. Araştırmacılar ayrıca her bir gezegenin yüzeyinin pastan bile daha hafif olan ve gezegenin genel yoğunluğunu değiştiren suyla kaplı olup olmadığı sorusuna da yöneldi. Eğer durum bu olsaydı suyun dıştaki dört gezegenin toplam kütlesinin yaklaşık %5'ini oluşturması gerekirdi. Dünya'daki su ise toplam kütlenin %1'i kadardır. Yıldızlarına çok yakın konumlarda oldukları için içteki üç gezegenin atmosferi yoğun ve Venüs gibi sıcak olup su sıvı değil buhar haliyle olacaktır. Bu seçenek de tüm gezegenlerin yoğunluklarının benzer olması nedeniyle olası değil. Bu gizem önümüzdeki 30 yıl içinde çözülebilir. TRAPPIST-1 sisteminin incelenmesi başka gezegenler hakkında da önemli ipuçları verecektir."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/triton-ve-neptun-ne-sakliyor/", "text": "Neptün'ün uydusu Triton, dev gezegenin çekimine kapılarak onun uydusu olarak yerini almış olabilir. Bu düşünce ile birlikte buzlu gezegenden yayılan ısı ve Triton'un sıradışı yörüngesi açıklanabilir. Yakın zamana kadar varlığı bir sır olan Neptün'ün nasıl oluştuğu da çözülemedi. Gezegenleri oluşturan gaz ve toz bulutu Neptün ve Uranüs gibi oldukça uzak bir bölgede bu iki gezegeni nasıl oluşturdukları hala anlaşılamadı. Peki bu iki gezegen daha iç kısımlarda oluştuysa? 2005 yılında bilim insanları bu iki dev gezegenin bulundukları konuma göre daha iç kısımlarda oluşup şimdiki konumlarına ötelendiklerini içeren bir kuram geliştirmişlerdi. Bu kurama göre Plüton'dan daha büyük olan Triton'da Neptün'ün çekimine kapılarak onun uydusu haline gelmiş olabilir. Kuramı destekleyen bir gerçek de Triton'un yörüngesinin ters olması. Neptün'ün Triton'u yakalayabilmesi için onu yavaşlatacak Triton büyüklüğünde başka bir cismin daha olması gerekiyor. Bunun sonucunda Neptün Triton'un eşini yutmuş olabilir. Bu da Neptün'ün Uranüs'e göre neden daha fazla ısı yaydığını açıklar. Bu öngörüye karşılık gezegenlerin oluşumu sırasında, Neptün yörüngesini temizlerken Triton'u da yörüngesine bağlamış olabilir. Hangi kuramın doğru olabileceği daha çok tartışılacak gibi. Kaynak: New Scientist"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/tritonun-degisen-atmosferi/", "text": "Neptün'ün ayı Triton'un atmosferinin ilk kez gerçekleştirilen kızılötesi analizine göre, uydunun güney yarıküresinde tam olarak yaz mevsimi yaşanıyor. ESO'nun Çok Büyük Teleskop'unu kullanan Avrupalı gözlemciler takımı yeryüzünden yapılan gözlemlerle ilk kez Triton'un ince atmosferinde metan ve karbon monoksit gazı keşfettiler. Bu gözlemlerle ince atmoferin ısındığında kalınlaştığı, mevsimsel olarak değişim gösterdiği gözler önüne serildi. Astronomy & Astrophysics dergisinde yayınlanan araştırma makalesinin başyazarı Emmanuel Lellouch keşifle ilgili olarak şunları aktarıyor Çok uzak olmasına rağmen yine de Güneş'in varlığının Triton üzerinde etkisini gösterdiğine dair gerçek kanıtlar bulduk. Aslında bu çok soğuk ay da yeryüzündeki gibi mevsimlere sahip, fakat mevsimler orada daha yavaş bir değişim sergiliyor. Ortalama yüzey sıcaklığının eksi 235 santigrat derece olduğu Triton'da güney yarıkürede şu anda yaz ve kuzey yarıkürede de kış mevsimi yaşanıyor. Triton'un güney yarıküresi ısındıkça, Triton'un yüzeyindeki ince donmuş azot, metan ve karbon monoksit tabakası süblimleşerek gaz haline geliyor, Neptün'ün Güneş etrafındaki 165-yıllık yörüngesi boyunca, mevsim ilerledikçe soğuk atmosferi daha kalın bir hale getiriyor. 2000 yılında yaz dönencesine geçilen Triton'da bir mevsim 40 yıldan biraz daha uzun sürüyor. Ölçülen gazın miktarına göre, Lellouch ve çalışma arkadaşları Triton'un atmosfer basıncının, dev uyduda halen bahar mevsimi yaşanırken 1989 yılında Voyager 2 uzay aracı tarafından gerçekleştirilen ölçümlerle karşılaştırıldığında dört kat artmış olabileceğini tahmin ediyorlar. Şu anda Triton'un atmosfer basıncı 40 ila 65 mikrobar arasında Yeryüzü'nün atmosfer basıncından 20 000 kat daha az. Karbon monoksitin yüzeyde buz halinde bulunduğu bilinmekteydi, fakat Lellouch ve takımı Triton'un üst katmanın derin tabakalarla karşılaştırıldığında 10 kat daha fazla oranda karbon monoksit buzuyla zenginleştirildiğini, ve üstteki bu ince tabakanın atmosferi beslediğini keşfettiler. Triton'un atmosferinin çoğu azot olsa da, ilk kez Voyager 2 ile saptanan ve şimdi Yeryüzü'nden sadece bu çalışmayla onaylanan atmosferdeki metan da keza önemli bir rol oynamaktadır. Makalenin yardımcı yazarı Catherine de Bergh durumu şöyle açıklıyor Triton'un iklim ve atmosfer modelleri, bulduğumuz karbon monoksit ve yeniden ölçtüğümüz metan nedeniyle tekrar gözden geçirilmeli. Neptün'ün 13 ayı içinde 2700 km'lik çapıyla Triton açık ara en büyük olanıdır, tüm Güneş Sistemi'nde ise en büyük yedinci aydır. 1846 yılında keşfedilmesinden bu yana, Triton jeolojik etkinliği, su ve kuru buzun yanısıra donmuş azot gibi farklı bir çok türdeki yüzey buzları ve nadir görülen geriye doğru hareketiyle gökbilimcileri heyecanlandırmaktadır. Güneş'e olan uzaklığı yeryüzünden 30 kat daha fazla olan Triton'un atmosferini gözlemek kolay değildir. 1980'li yıllarda, gökbilimciler Neptün'ün ayındaki atmosfer kalınlığının Mars'taki (7 milibar) kadar olduğunu farzediyorlardı. Voyager 2 uzay aracının 1989'da gezegeni geçmesiyle mevcut azot ve metan atmosfer basıncının Dünya'nın atmosferinden 70 000 kat daha az yoğun 14 mikrobar seviyesinde olduğu ölçüldü. O tarihten bu yana, yeryüzünden yapılan gözlemler sınırlıydı. Yıldız örtülme gözlemleri Triton'un yüzey basıncının 1990'larda arttığını göstermiştir. Bu, Çok Büyük Teleskop gözlemevinde gökbilimcilere Triton'un atmosferinin daha detaylı olarak çalışması fırsatını veren Kriyojenik Yüksek-Çözünürlüklü Kızılötesi Eşel Tayfçekeri'nin geliştirilmesini gerektirmiştir. Yardımcı yazar Ulli Kaufl Çok zayıf atmosfere bakarak onun çok detaylı tayfını alabilmemiz için CRISES'in duyarlılığına ve yeteneğine ihtiyacımız vardı diyor. Bu gözlemler Pluto çalışmasını da içeren kampayanın bir parçasıydı. . Karbon monoksit ışığının keşfiyle dikkatleri tekrar üzerine çeken Pluto'nun benzer koşullarıyla sık sık Triton'un bir kuzeni olduğu düşünülür. Gökbilimciler şu anda daha da uzaktaki cüce gezegen üzerinde bu kimyasalı bulmak için yarış halindeler. Güneş Sistemi'ndeki uzak nesnelerin fiziğini anlamak için gökbilimcilerin CRISES'i kullanması sadece ilk adım. Şu anda atmosferi görüntülemeye başladık ve on yıllar boyunca Triton'un mevsimsel değişiminin nasıl olduğu hakkında daha çok şey öğreniyoruz, diyor Lellouch. Not Güneş Sistemi'ndeki büyük aylardan sadece Triton gezegeninin dönme yönüyle ters yönde hareket eden, tersinir harekete sahiptir. Bu Pluto gibi cüce gezegenlerle bir çok özelliği paylaşan Triton'un Kuiper Kuşağı'ndan yakalanmış olduğu düşüncesini doğuran sebeplerden biridir. Kaynak: ESO-Türkçe"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/tubitak-teleskobuyla-zonklayan-yildiz-kesfedildi/", "text": "Türkiye Bilimsel ve Teknolojik Araştırma Kurumu Ulusal Gözlemevi'nin teleskobuyla yeni bir yıldız keşfedildi. Keşfedilen yeni yıldızın yüzeyinde adeta kalp çarpması şeklinde gerçekleşen renk değişim hareketleri nedeniyle bu tür zonklayan yıldız olarak biliniyor. İstanbul Üniversitesinden Yrd. Doç. Dr. Sinan Aliş önderliğindeki bir grup araştırmacının, başka bir yıldızı takip ettikleri sırada, titreşimleriyle fark ettikleri yeni yıldızın türü, Delta Scuti olarak tanımlanıyor. Kutup Yıldızının da içinde bulunduğu Küçük Ayı adlı takımyıldızında yer alan yeni yıldızın yüzey sıcaklığı da güneşe benzer şekilde 6 bin Kelvin olarak belirlendi. İç yapılarındaki kararsızlıklar nedeniyle üç saatlik aralıklarla yarıçaplarını artırıp azaltan Delta Scuti yıldızları, dönemli bir şekilde şişip büzülüyorlar. Bu sırada, yıldızın büyüklüğü artarken, yoğunluğu azalıyor, sıcaklığı artıyor. Sıcaklığın artması ise yıldızın parlaklığını önemli ölçüde arttırıyor. Astronomlar bu parlaklık artış azalış düzeninden yıldızın zonklayan yıldız olduğunu anlayabiliyorlar. Uluslararası Astronomi Birliği'nin yıldızlar bülteninde yayınlanmak üzere kabul edilen Zonklayan Yıldız, araştırmacılar tarafından ayrıntılı olarak incelenecek ve parlaklık değişimleri takip edilecek. Zonklayan Yıldızlar, türleri itibarıyla gökbilimcilerin diğer yıldızların iç yapı ve evrimlerini anlamalarında büyük rol oynuyor. Farklı kütle, kimyasal kompozisyon ve yaştaki yıldızların, fiziksel özellikleri ile bunların evrim üzerindeki etkileri, zonklayan yıldızların gözlemleriyle elde edilen birikim sayesinde anlaşılıyor. Bu sebeple her yeni zonklayan yıldız, sahip olduğu farklı özelliklerle yıldız evrim modellerinin sınanmasına ve iyileştirilmesine yardımcı oluyor. Küçük Ayı takımyıldızında en son keşfedilen ve BB UMi olarak adlandırılan yıldızdan sonra; Türk araştırmacılar tarafından keşfedilen yeni yıldıza da büyük olasılıkla BC UMi adının verilmesi bekleniyor. Görseller telif hakkı: TÜBİTAK"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/tug-14un-ardindan/", "text": "Bir şenlik daha sona erdi. TÜBİTAK Ulusal Gözlemevi'nin artık gelenek haline getirdiği gözlem şenliklerinin 14. sü 8-10 Temmuz tarihleri arasında gerçekleştirildi. Şenliğe 250'ye yakın meraklı katıldı. Şenlikte profesyonel ve amatör gökbilimciler gökbilim üzerine çeşitli dersler verdiler. Atölyelerde özellikle çocuklara yönelik çalışmalar yapıldı: galileoskop, uzay aracı maketleri, roketler.... Bunun dışında Güneş battıktan sonra da Samanyolu'nun Avcı Kolu'nun muhteşem güzelliği altında gökyüzü önce çıplak gözle sonra da teleskoplarla tanıtıldı. Ay, Satürn, takımyıldızlar, gökyüzünün belirgin ve parlak yıldızları, özel yıldızları, yıldız kümeleri, bulutsular ve elbette Andromeda. Fazla söze gerek yok. Gerisi fotoğraflarda... 2 Yorumlar SAYIN EMEK VERENLER; SORMAK İSTİYORUM TÜRKİYE ULUSAL GÖZLEMEVİ'NİN 14. ŞENLKLERİNE KATILAN VE BU FAALİYET İÇİN EMEK VEREN HERKESİ KUTLUYORUM. MİNİK BİR AYRINTIYI SORMAK İSTİYORUM. ŞENLİK 8-10 TEMMUZ 2011 TARİHLERİNDE FOTOGRAFLAR 10-11 MAYIS 2011 TARİHLERİNDE. TEŞEKKÜR EDRİM. Güzel bir soru. Fotoğrafları çekerken makinenin tarihini ayarlamamışım. Öyle olunca da mayıs ayı tarihli çıkmış."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/tug-gezegen-avladi/", "text": "Evriminin son aşamasındaki Güneş benzeri G tipi ve K tipi cüce yıldızların evriminin izlenmesi ve çevrelerindeki gezegen sistemlerinin araştırılması amacıyla sürdürülen 10 yıllık çalışma ürününü vererek bir ötegezegen keşfini getirdi. Keşif TÜBİTAK Ulusal Gözlemevi'ndeki RTT150 teleskopu ve Okayama Astrofizik Gözlemevi verileriyle gerçekleşti. HD 208897 yıldızından 1 astronomi birimi uzakta dolanan gezegenin yörünge dönemi 353 gün olarak hesaplandı. Metal açıdan zengin olan yıldız kırmızı dev aşamasına geçmek üzere. HIP 108513 olarak da bilinen K0 tayf tipindeki yıldızın yüzey sıcaklığı 4860 Kelvin derece, 1,25 Güneş kütlesinde ve yaklaşık 5 Güneş çapındadır. Dikine hız yöntemiyle tespit edilen 1,4 Jüpiter kütlesindeki gezegeni ise neredeyse dairesel bir yörüngede dolanıyor. Yıldızına Dünya'nın Güneş'e olan uzaklığı kadar mesafede olmasına karşılık yıldızın dev aşamaya geçiş sürecinde olması sıcaklığının yüksek olmasına neden olmuş olabilir. Gaz devinin keşfiyle yıldızının evriminden ilerleyen yıllarda nasıl etkileneceğini ortaya koyacak. Meraklısına makale adresi: Arxiv.org"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/tugda-yuksek-duyarlikli-otegezegen-gozlemleri/", "text": "Ülkemiz gökbilimcileri ellerindeki kısıtlı olanaklara karşılık güzel çalışmalar yapıyor. Bunlara zaman zaman rastlıyor ve keyif alıyoruz. Bunlardan biri de ötegezegen gözlemiyle ilgili. Bildiğim kadarıyla bu ülkemiz için bir ilk . İki gökbilimcimiz TUG'daki topu topu 1 metre çaplı aynası olan teleskopla önemli bir gözlem gerçekleştirdi. Bize de bu güzel haberi TUG'un sayfasından alarak duyurmak düştü. Darısı diğer gözlemlere diyelim. İşte bilgi: TÜBİTAK Ulusal Gözlemevi'nin T100 teleskobu ile 18 Şubat 2014 tarihinde Dr. Özgür Baştürk ve Koray Sevim tarafından yapılan Kelt-3b adlı bir ötegezegenin geçiş gözleminde çok yüksek ışıkölçüm duyarlılığına ulaşıldı. Araştırmacıların 12CT100-378 no'lu gözlem projesi çerçevesinde 1.0 m ayna çaplı teleskopta odak dışı görüntü alma tekniğini kullanarak yaptıkları gözlemler sonucu bizden 580 ışık yılı uzaklıkta (1 ışık yılı yaklaşık 9.5 trilyon km) Güneş'ten biraz daha büyük bir yıldızın çevresinde dolanan yaklaşık Jüpiter büyüklüğünde bir gezegenin sözkonusu yıldızın önünden geçişi büyük bir hassasiyetle (1/1000 kadir) tespit edilebildi. Etrafında gezegen olduğu onaylanan Güneş benzeri ilk yıldız 51 Peg isimli bir yıldızdır. 1995 yılındaki bu keşiften sonra özellikle büyük çaplı teleskoplar ve modern alıcılar ile yapılan gözlemler sonucu bugün için ötegezegeni olan yıldız sayısı 800'ü aşmış durumda. Ötegezegenler konusunda hazırlanmış güzel bir belgeye aşağıdaki bağlantıdan erişebilirsiniz. http://www.astronomidiyari.com/foto/sunum/otegezegenler.pdf Kelt-3b hakkında: 2012 yılında geçiş yöntemiyle keşfedilen gezegen, F tipi, 1,2 güneş kütleli bir yıldıza ait gaz devidir. 1,4 Jüpiter kütleli ve 1,3 Jüpiter çapındaki gezegen yıldızından sadece 6 milyon kilometre uzaklıkta 2,7 yörünge dönemiyle dolanıyor (Dünya-Güneş uzaklığı 150 milyon km'dir)."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/tuhaf-bir-gokada/", "text": "Uzaya taç yaprağını andırarak yayılmış görünen bu uzak gökada, NASA/ESA Hubble Uzay Teleskopu tarafından farkedildi. Yakın geçmişte bir galaktik birleşmenin iki güçlü izini barındıran düzensiz yapısı ve yıldız kümelerinin sıra dışı yörüngeleri- bu kozmik çiçek gökbilimcilerin özel ilgisiyle karşı karşıyadır. PGC 6240 çok parlak merkezi bölgeyi çevreleyen yıldızlarla dolu puslu yaprakları ile gökyüzünde soluk bir gülü andıran eliptik gökadadır. Kabuklardan bazıları merkezden uzağa fırlamış görülse de hepsi merkeze bağlıdır. Buna karşılık birkaç malzeme demeti gökadadan kopmuş görünmektedir. PGC 6240'a kütleçekimsel kuvvetle bağlı yoğun ve sıkışık yıldızlı gruplar bulunuyor. Samanyolu'ndaki eski yıldızlardan oluşmuş 150 küresel küme yaşlı yıldız topluluklarıdır. Bir gökadadaki küresel kümeler yaklaşık aynı yaştadır. Küme içindeki yıldızlar benzer dönemlerde oluşmuştur. Bu nedenle gökada kümeleri birbirine benzeyen birçok yıldızdan oluşur. Ancak PGC 6240'deki kümeler çok çeşitlidir ve bu açıdan sıradışı bir gökadadır. Bazı kümeler beklendiği gibi yaşlı yıldızlardan oluşmasına karşılık bazıları ise genç yıldızlarla doludur. Gökadanın yoğun kabuk yapısı ve sürpriz genç yıldız kümelerinin varlığıyla ilgili en olası açıklama yakın geçmişte başka bir gökada ile birleşmiş olması yönündedir. Böyle bir birleşme ile gökada boyunca çeşitli dalgalanmalar oluşarak gökadanın yapısı bozulabilir. Bu da gökadada yeni yıldız oluşumlarının gerçekleşmesine neden olan güçlü patlamalara neden olmuştur. Eliptik gökada PGC 6240 güney takımyıldızlarından Su Yılanı 'nda bulunuyor. PGC 6240'ın arkasında, gökyüzünün benekli görülmesine neden olan, birçok sönük gökada bulunuyor. Bizden bu kadar uzak olmalarına karşılık renklerini ve sarmal yapılarını görmek mümkün. Bu görüntü Hubble'ın Gizli Hazinelerini işleyen yarışmacı Judy Schmidt tarafından elde edildi. Notlar Gizli Hazineler Hubble'ın işlenmemiş ve ortaya çıkmamış görüntülerini astronomi meraklılarınca ele almaya davet eden bir çalışmadır. Yarışma süresince şimdiye kadar elde edilen sonuçları ve kazananlar listesine ulaşmak için tıklayınız."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/tuhaf-bir-sinyal-yakalandi-mi/", "text": "Rus gökbilimciler 94 ışık yılı uzaktaki bir yıldız sisteminden farklı ve tuhaf bir radyo sinyali alınca konu bir anda gündeme oturdu. Çoğu haber sitesi uzaylılar sinyal yolladı anlamına gelecek başlıklar attı. Peki, neydi bu olay. İşin aslına bakalım.. Keşifle ilgili henüz bir makale yok, en azından ben göremedim. Üstelik şu an tartışmalı bir keşifle karşı karşıyayız, çünkü kaynağını bir komiteye sunulan veri bilgisinden alıyor. Bu veriler ise onay sürecinden henüz geçmedi. Yani kesin diye bir şey yok. Sinyal var mı, belli değil. Sinyal varsa kim ya da ne gönderdi, belli değil. Yazıyı bunları aklınızın bir köşesinde tutarak okumanızda fayda var. Güneş ile hemen hemen aynı boyutlara sahip ancak ondan birkaç milyar yıl daha yaşlı ama olan HD 164595 yıldızından, Kafkasya'nın kuzeyinde Caucasus dağlarındaki Zelenchukskaya'da bulunan RATAN-600 adlı radyo teleskopu bir sinyal yakaladı. Yıldızın Neptün büyüklüğünde, ancak yaşam için elverişsiz olan yörüngede dolanan (yıldızına sadece 3 milyon km uzakta**) bir gezegene sahip olduğu biliniyor. Buna karşılık henüz bilinmeyen başka gezegenleri de olabilir, özellikle yaşam alanı içinde. Sinyali ele alan araştırma sonuçları, Rus gökbilimcilerin yanı sıra İtalyan araştırmacı Claudio Maccone tarafından, uluslararası oluşturulmuş SETI komitesine sunuldu. Maccone, sunumunda geçtiğimiz günlerde HD 164595'den alınan sinyalle ilgili bir dosyayı SETI çalışanlarına bir e-posta da iletti. Detaylar ve sorular İlk soru şu olmalı: Bu sinyal gerçekten HD 164595 yıldız sisteminden mi geliyor? 577 metre çapındaki RATAN-600 teleskopunun oldukça sıra dışı bir tasarımı ve bundan dolayı alışılmadık bir şekli vardır. Bu teleskop 11 GHz frekanslı ve 2,7 cm dalga boyunda ilginç bir sinyal yakaladı. Sinyalin nereden geldiğini anlamak bu teleskop üzerinden çok zordur. Teleskop oldukça geniş alanda gözlem yapmaktadır. Farklı zamanlarda alana ait sinyaller karşılaştırılarak sonuca ulaşıldı. Sinyalin geldiği bölgenin analizi bu yıldızı gösterdi. Eğer bu sinyal gerçekse Dünya'ya kadar ulaşabilmesi için muazzam bir enerjiye sahip olması gerekir: tam 50 trilyon Watt. SETI'den Amerikalı gökbilimci Seth Shostak: Bu kadar enerji Dünya'daki tüm enerji santrallerimiz, uçaklarımız, otomobillerimiz, gemilerimizde bulunan toplam enerjiden daha fazla diyor. Diğer soru ise sinyalin özellikleri üzerine. Gözlemler 1 GHz bant genişliğine sahip bir alıcı ile gerçekleşti. Bu normal şartlarda SETI'nin kullandığı bant genişliğine göre bir milyar kat, bir televizyon sinyalinden 200 kat daha geniştir. Sinyalin gücü ise 0,75 Jansky, başka bir ifadeyle zayıftır. Sinyalin zayıf olmasının nedeni ise HD 164595 yıldızının uzaklığı ve Rus alıcısının çok geniş bant genişliği nedeniyle sinyali seyreltmesi olabilir. Bu olay çok malzemeli pastanın içindekileri ayırt etmeye benzetilebilir. Geniş bant alıcıları güçlü dar bant alıcılarına göre çok daha fazla tür sinyal toplayabilir. Böyle bir sinyalin geldiği yerde güçlü bir verici olması gerekir. Ne kadar güçte olduğuyla ilgili iki ilgi çekici durum söz konusudur. - Her yöne yayın yapılıyorsa verici 100 milyar kere milyar Watt gücünde olmalıdır. Bu ise Dünya'ya düşen güneş ışığının yüzlerce katıdır ki, açıkçası böyle büyük bir sinyalin kaynağı şu ana kadar sahip oluğumuz enerji kaynaklarının çok ötesinde güce sahip demektir. - Sinyal iletim yöntemi kullanılmış olabilir. Bu gerekli gücü azaltırken iletimi sağlayan antenin çok büyük olmasına yol açar . 1000 metrelik Arecibo anteni boyutlarında bir anten kullansanız dahi insanlığın kullandığı tüm enerjiden daha fazlasını bir anda iletmeniz gerekir. Her iki senaryo da yapabileceklerimizin çok ötesinde bir çaba gerektirir. Üstelik böyle güçlü bir sinyali yollayanlar neden Güneş Sistemini seçsin, bunu da anlamak zor. Akıllı bir uygarlıktan mı geliyor? Keşfi gerçekleştirenler başta bir E.T.* bulduklarından şüphelendi. Ancak daha sonra konunun ayrıntılarına ulaşılınca başka seçeneklerinde olabileceği görüldü. Ekip şimdi olaya daha dikkatli yaklaşıyor. Allen teleskop dizisi ile 28 Ağustos akşamından itibaren HD 164595 yıldızı izlenmeye başlandı. Ancak şu ana kadar herhangi bir sinyal yakalanamadı. Allen, Rus alıcısı gibi geniş bantta gözlem yapamadığından büyük bir alanın taranması gerekiyor. Gözlemlerin sonucunda ufak bir sinyal bile tespit edilse SETI ve radyo gökbilimcileri için yıldız iyi bir hedef olabilir. Allen gözlemleri devam ediyor. Keşifle ilgili kayda değer ilk sinyal 2015 yılının Mayıs ayında alındı. Ancak keşfi gerçekleştiren gökbilimciler dedikodulara neden olmamak için duyuru yapmadı, bekledi. Gözlemler devam etti. Bu sinyal dünya dışı kökenli görünmekle birlikte, ayrıntılarına devam gözlemleriyle ulaşılabilir. Henüz bu yapılmadı. Bu sinyal akıllı bir uygarlık tarafından gönderilmiş olabilir mi? Elbette bu mümkün ve akla gelen ilk seçenek. Ancak bunun dışında başka seçeneklerde mevcut. Örneğin kütle mercekleme etkisi. Bu yıldız daha uzaktaki bir yerden gelen enerjiyi toplayıp mercek etkisi göstererek yaymış olabilir. Claudio Maccone'ye göre bu büyük bir olasılıkla E.T. değil. Rus alıcısının astigmat yani bozuk görmesi, sinyalin o yıldız kaynaklı olduğunu garanti edemez. Normal bir teleskop gökyüzünde küçücük bir noktaya bakabilir. Ama RATAN-600 çok geniş bir alana bakabiliyor, daha küçük alanları göremiyor diyor. Bu, yerde dağılmış durumdaki yumurtaya bakıp, kaçıncı kattan atıldığını tahmin etmeye benziyor. Ancak, SETI alıcılarının henüz sinyali yakalayamamış olması ise bir hata yapılmış anlamına gelmez. SETI alıcıları doğru kanalı bulamamış olabilir. Sinyalin kökeni hakkında kesin bilgi için bir süre beklemek gerekecek. Not: *1982 yılında çekilmiş bir bilim kurgu filmi. Filmde bir uzaylının Dünya'yı ziyaret edişi konu ediliyor. **Dünya'nın Güneş' uzaklığı 150 milyon km kabul edilir. Kaynaklar: 4 Yorumlar bukadar güçlü bir sinyali gönderen muazzam bir enerjiye sahip olmalı,ve en öneml soru?neden bizim yıldız sistemimiz.sistemimizin koordinatlarını biliyorlarmı? dünyamız için çok tehlikeli olabilecek bir olay ben olaya böyle bakıyorum yüksek teknolojiye sahip olabililer.voyager ve Pioneer uzay araçlarının gözlem ve sinyallerini almış olabilirler,hertürlü olasılığı dünyamız için düşünmemiz gerekir.selamlar. seti projesi çok büyük bir proje businyali yakalıyamaması bence mümkün değil,o yıldızın yakınlarında oluşan kozmik bir patlamada olabilir . gibi dönen bir nötron yıldızından da gelebilir,rus alıcısının geniş bantı nedeniyle. burada seth shostak'dan rus bilimci diye bahsediliyor. ama kendisi kaliforniyadaki SETI enstitüsünde çalışıyor. hatta müdürü falan olabilir... Teşekkürler hocam. Hemen kontrol edip düzelttim."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/tukenen-gezegen/", "text": "NASA'nın Chandra X-Işını Gözlemevi ve Avrupa Güney Gözlemevi'nin Çok Büyük Teleskopu ile elde edilen veriler yüksek enerjili ışıma yayan bir gezegenin saniyede 5 milyon ton madde kaybederek buharlaştığını gösterdi. Bu sonuç bazı gezegenler için hayatta kalmanın hiç de kolay olmadığını gösteriyor. CoRoT-2b olarak bilinen 3 Jüpiter (1000 Dünya) kütleli gezegen yıldızından Dünya-Ay uzaklığının sadece 10 katı uzaklıkta bulunuyor. CoRoT-2 yıldızı ve gezegeni Fransa Uzay Ajansı'nın Konveksiyon, Dönme ve Gezegen Geçişleri uydusu tarafından 2008'de keşfedildi. Sistem bizden, gökbilimde komşu denilebilecek 880 ışık yılı uzaklıkta bulunuyor. Almanya'daki Hamburg Üniversitesi'nden Sebastian Schroeter: Bu gezegen yıldızı tarafından kızarıyor. Gezegendeki patlamalar yıldızın davranışlarını etkiliyor olabilir diyor. Optik ve X-Işını verilerine göre CoRoT-2 sistemi oluşumunu 100-300 milyon yıl önce bitirmiş olduğu düşünülüyor. Chandra gözlemlerine göre CoRoT-2a, güçlü, şiddetli manyetik alanlar tarafından üretilen parlak X-Işını emisyonundan dolayı çok aktif bir yıldızdır. Böylesi güçlü hareketlilik genellikle genç yıldızlarda görülür. Keşif ekibinden Stefan Czesla: Yıldızın manyetik alanının bu kadar aktif olmasının nedeni, gezegenin yıldızına çok yakın olmasından dolayı yıldızın dönüşünü hızlandırması olabilir diyor. Sistemde CoRoT-2b'den başka bir gezegen daha olabilir. Bu gezegen yıldızına bu kadar yakın olmadığı için X-Işını yaymadığından şimdiye kadar tespit edilemedi. CoRoT-2b'nin bir diğer özelliği ise şişmiş bir görünümde olmasıdır. Schroeter: X-Işını fırtınalarının bu tip bir gezegen üzerindeki etkilerinden emin değiliz ama CoRoT-2b'nin şişkinliğinin nedeni bu olabilir. Böylesi uç ortamlarda bir gezegene neler olacağını öğrenmeye başlıyoruz diyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/tum-ayrintilariyla-halka-bulutsusu/", "text": "NASA/ESA Hubble Uzay Teleskopu Halka Bulutsusu'nun (M57) bugüne kadar ki en ayrıntılı gözlemini gerçekleştirdi. Görüntünün öncekilere göre karmaşıklığı bilimcilerin bulutsunun 3-boyutlu modelini çıkarmasını sağladı. Böylece bulutsunun gerçek şekli elde edildi. Halka Bulutsusu, yakıtı biten yıldızın dış katmanlarını dışarı atması sonucunda oluşan Gezegenimsi bulutsulardan biridir. Dünya'ya nispeten yakın ve oldukça parlak olduğundan 18. yüzyılın sonlarında keşfedildi. Çevresindeki diğer astronomik cisimler nedeniyle bizden uzaklığı kesin olarak bilinmemektedir. Buna karşılık gökbilimciler bulutsunun 2000 ışık yılından daha yakın olduğunu düşünüyor. Dünya'dan bakıldığında bulutsu yaklaşık eliptik görülür. Gökbilimciler bulutsunun evrimini, fiziksel koşullarını ve hareketini belirlemek amacıyla bulutsuyu Hubble Teleskopu ile tekrar gözleyerek yer merkezli verileri de kullanarak yeni bir görüntüye ulaştılar. Görüntüde bulutsunun görülen halkasından ziyade bir de buına dik bir başka simitimsi halkaya sahip olduğu belirlendi. Parlak renkli simidin kutuplarından biri aşağı diğeri yukarı yönelmiştir. Rugby topu şeklindeki bulutsunun içi boş görünse de aslında burası düşük yoğunluklu malzemeyle doludur. Biz bulutsunun parlak renkli ana halkasını görüyoruz. Bulutsu, merkezindeki yıldızın attığı gazdan oluşmuştur. Bu yıldız, beyaz cüce olma yolundadır. Güneş benzeri bir yıldızın evriminin son aşaması olan beyaz cüceler küçük ve yoğun cisimlerdir. Halka Bulutsusu gökyüzündeki en önemli cisimlerdendir. Gökbilimci Darquier de Pellepoix tarafından 1779 yılında keşfedilen cisim, bir ay sonra Charles Messier tarafından da farkedilmiş ve kendi adıyla bilinen Messier Kataloğu'na eklemiştir. Çalgı takımyıldızı dolayında hareket eden bir kuyrukluyıldızın Halka bulutsusu yakınından geçmesi sonucunda farkına varılmıştır. . Notlar Gezegenimsi bulutsular düşük büyütmeli teleskoplarca kabaca daire şeklinde görülürler. Bunların gezegenlerle bir ilgisi yoktur. 1779 A1 adlı kuyrukluyıldızın geçişi sırasında keşfedilen tek cisim M57 değildir. Gökbilimciler bu sırada gördükleri M56, 58, 59, 60 ve 61 başta olmak üzere birkaç bulutsuyu Messier Kataloğu'na eklemişlerdi."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/tum-ihtisamiyla-m61/", "text": "Hubble yakın gökadalardan NGC 4303 ya da diğer adıyla M61'i görüntüledi. Topu topu 55 milyon ışık yılı uzaklıktaki gökada Samanyolu gibi 100.000 ışık yılı çapındadır. Gökada da şimdiye kadar altı süpernova gözlendi. Benzer uzaklıklarda bulunan gökadalardan M83'de altı ve NGC 6946'da dokuz süpernova gözlenmiştir. Hubble'ın bu görselinde gökada adeta üzerinde çalışmayı kolaylaştırmak için tüm yüzünü gösterir. Merkezden dışa doğru kıvrılan küçük sarmal kollar ayrıntılı bir şekilde görülebilmekte. Dış kısımlarda yeni yıldızların doğmasına sahne olan mavi renkte yoğun sıcak gaz ve yoğun bulutlar yer alıyor. Messier 61, Başak Gökada Kümesi'nde Başak takımyıldızında bulunuyor. Gökada kümeleri ya da gökada grupları kütle çekiminin etkisiyle oluşmuş evrendeki en büyük yapılardır. Başak kümesi 1300'den fazla gökadayı barındırır. Görüntü Hubble'ın Geniş Alan Kamerası 2 verileriyle elde edildi."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/turk-bilim-insanlari-antarktikada/", "text": "Farklı üniversitelerden ve TÜBİTAK'tan bilim insanları 2-16 Nisan 2016 tarihleri arasında Antarktika'da araştırmalar gerçekleştirecek. Hiçbir ülkenin tek başına hak sahibi olmadığı Antarktika kıtası 53 ülkenin bayrağı altında yönetiliyor. 1961'de yürürlüğe giren, ülkemizin de taraf olduğu Antarktika Antlaşması ile kıtada sadece bilimsel çalışmalara ve araştırma istasyonlarının faaliyet göstermesine izin veriliyor. 2048'e kadar kıtanın bütün yeraltı kaynakları ve yer üstü kaynakları koruma altında. Şu anda kıtada etkin olan ülkelerin 24'ü gözlemci statüsünde. 29 ülkeyse Antarktika ile ilgili alınacak kararlarda oy kullanabiliyor. Ülkemiz ise gözlemci statüsünde bulunuyor. Kıtayla ilgili kararlarda oy hakkı elde edebilmek yani kıtanın geleceği ile ilgili söz sahibi olmak için kıtada önemli bilimsel araştırmaların yapılması gerekiyor. Kıtada bilimsel araştırmaların aktif olarak sürmesi ve yapılan bu araştırmaların sonuçlarının düzenli olarak yayınlanabilmesi için bir araştırma üssünün kurulması fayda sağlayacak. Türkiye'nin Antarktika'da bilimsel araştırma üssü kurması ile ilgili çalışmalar yapan birçok bilim insanı var. Bu araştırmacıların çoğu ilk kez ortak bir projede buluşuyor. Farklı üniversitelerden ve TÜBİTAK'tan bilim insanlarının oluşturduğu Türk Antarktika Bilim Seferi Ekibi, 2-16 Nisan 2016 tarihleri arasında Ukrayna Ulusal Antarktik Bilim Merkezi araştırmacıları ile birlikte Antarktika'da araştırmalar gerçekleştirecek. Ekip gezi programı dahilinde, ilk olarak 28 Mart'ta İstanbul Teknik Üniversitesi'nde seyahat öncesi eğitime katıldı. Eğitim sonrasında TÜBİTAK Bilim ve Toplum Daire Başkanı Dr. Ahmet Uludağ'ın da katıldığı bir basın toplantısı düzenlendi. Toplantıda 2016 Türk Antarktika Bilim Seferi hakkında bilgi verildi. 29 Mart'ta İstanbul'dan ayrılarak Buenos Aires'se giden ekip, Antarktika Antlaşması Sekretaryası'nı ziyaret ederek bilgi alışverişi yaptıktan sonra Güney Amerika'nın en ucundaki yerleşim yeri olan Ushuaia'ya geçecek. Burada Antarktika iklimine belli bir süre uyum sağlayabilmek için bekleyecek olan araştırmacılar, 2 Nisan günü kentle aynı adı taşıyan buzkıran gemisi Ushuaia ile Antarktika'ya doğru deniz yolculuğuna başlayacak. Antarktika'nın Peninsula, Galindez Adası ve çevresinde gerçekleştirilecek gezi kapsamında buzullar, okyanus, çevre kirliliği ve iklim değişikliği ile ilgili incelemelerin yanı sıra deniz canlıları, biyoçeşitlilik gibi konularda da araştırmalar yapılacak. 2016 Türk Antarktika Bilim Seferi ekibi içinde TÜBİTAK'ın elektronik popüler bilim dergisi Bilim Genç'in yayın yönetmeni Dr. Bülent Gözcelioğlu da yer alıyor. Geziyle ilgili ayrıntılı bilgileri bilimgenc.tubitak.gov.tr adresinden takip edebilirsiniz. 2016 Türk Antarktika Bilim Seferi Ekibi Sefer Lideri . Prof. Dr. Bayram Öztürk, İstanbul Üniversitesi Sefer Lideri Yardımcıları . Doç. Dr. Burcu Özsoy Çiçek, İstanbul Teknik Üniversitesi . Doç. Dr. Halim Aytekin Ergül, Kocaeli Üniversitesi Araştırma Ekibi . Prof. Dr. Şamil Aktaş, İstanbul Üniversitesi . Prof. Dr. Hasan Birol Çotuk, Marmara Üniversitesi . Doç. Dr. İzzet Noyan Yılmaz, İstanbul Üniversitesi . Doç. Dr. Mehmet Gökhan Halıcı, Erciyes Üniversitesi . Doç. Dr. Mehmet Akif Sarıkaya, İstanbul Teknik Üniversitesi . Dr. Sinan Mavruk, Çukurova Üniversitesi . Yrd. Doç. Dr. Mehmet Arda Tonay, İstanbul Üniversitesi . Dr. Bülent Gözcelı oğlu, TÜBİTAK . Melike İdil Öz, Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi . Kaptan Özgün Oktar, İstanbul Teknik Üniversitesi 1 Yorum Başarılar diliyorum."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/turk-gokbilimci-liderliginde-iki-lise-ogrencisi-dort-gezegen-kesfetti/", "text": "İki lise öğrencisi Türk gökbilimci Tansu Daylan liderliğinde 200 ışık yılı uzakta dört ötegezegen keşfetti. Keşfi makale ile duyuran öğrenciler gezegen keşfeden en genç gökbilimciler unvanına sahip oldular. Lise öğrencileri Student Research Mentoring Program aracılığıyla araştırma programlarına katılıyor. Programa katılan öğrenciler Harvard ve MIT'te çalışan bilim insanlarıyla çalışma şansını yakalıyor. Astrokimyacı Clara Sousa-Silva: Doğrudan öğrenme amaçlı program ile öğrenciler astrofizikte aktif ve son teknolojiye dayalı araştırmalar yapabiliyor diyor. Habere konu olan keşif 16 yaşındaki Kartik Pingle ve 18 yaşındaki Jasmine Wright tarafından gerçekleşti. Üstelik öğrenciler keşiflerini Astronomical Journal'de de yayınladı. Öğrenciler danışmanları MIT Kavli Astrofizik ve Uzay Araştırmaları Enstitüsünden Tansu Daylan liderliğinde TESS verilerini inceleyip analiz ettiler. TESS, parlak yıldızlara bakarak gezegen tarayan bir uzay teleskopudur. Ekip Güneş benzeri bir yıldız olan TOI-1233'e odaklandı. Yıldızdan alınan parlaklık eğrileri incelendi. Zaman içinde ışık değişimlerine bakarak gezegen görmek istiyorduk. Gezegen yıldızının geçerken parlaklığında küçük değişimler oluşur diyor Pingle. Bir gezegen keşfetmek amacıyla işe girişen ekip TOI-1233 çevresinde dört gezegen keşfedince oldukça heyecanlandılar. Çok heyecanlandım ve şok oldum. Bunun Daylan'ın amacı olduğunu biliyorduk. Yani aslında çoklu gezegen sistemi bulmak ve bunun bir parçası olmak harika bir şey diyor Wright. Keşfedilen gezegenlerin üçü Neptün'den küçük olduğundan Neptün-altı sınıfında gaz devleridir. Gezegenlerin yörünge dönemleri 6 ile 19.5 gün arasındadır. Dördüncü gezegen ise büyüklüğü nedeniyle karasal gezegen olup Süper-Yer sınıfındadır ve yörünge dönemi dört günden kısadır. Daylan bu gezegenleri daha da yakından incelemeyi ümit ediyor. Türümüz uzun zamandır Güneş Sistemi ötesindeki gezegenleri arıyor. Ama çoklu gezegen sistemlerini keşfedince büyük ikramiyeye kavuşuyorsunuz. Gezegenler aynı yıldızın çevresindeki madde diskinden oluşur, ancak yörüngeleri nedeniyle her birinin oluşumu ve evrimi farklılık gösterir. Bu da yapılarını ve atmosferlerini etkiler. Gezegen oluşumu ve evrimini anlamak için bu tür sistemleri keşfetmek çok önemli diyor ve ekliyor: Bir araştırmacı olarak deneylere ve öğrenmeye açık ve minimum önyargıya sahip genç beyinlerle etkileşimde bulunmak çok keyifli. Ayrıca son teknolojik verilerle ilgili araştırmalara dahil olmaları onları geleceğin bilimcileri olarak hızla yetiştireceğinden önemlidir. Henüz lise öğrencisi olan Pingle ileride uygulamalı matematik veya astrofizik okumak istiyor. Wright ise İsviçre'deki Edinburgh Üniversitesinde Astrofizik Yüksek Lisans programına kabul edildi."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/turk-gokbilimciden-cok-tartisilacak-kesif/", "text": "Türk Gökbilimci Umut Yıldız çok tartışılacak bir çalışma gerçekleştirdi: Oksijen nerede? Herschel Uzay Gözlemevi verilerini irdeleyen Türk gökbilimcimiz Umut Yıldız kozmik sırlardan oksijen miktarıyla ilgili beklenenden farklı bir sonuca ulaştı. Buna göre yıldız oluşturan gaz ve toz bulutlarının içinde soluduğumuz moleküler oksijenin beklenenden daha düşük seviyelerde bulunuyor. Oksijen evrende hidrojen ve helyumdan sonra en bol bulunan elementtir. Buna karşılık oksijen atomlarının oluşturduğu basit O2 molekülüne henüz rastlanmadı. Herschel verileri yıldız doğum süreciyle ilgili kimyasal yapılanma sorununu bir adım daha ileri götürmüşe benziyor. NASA'nın Jet İticileri Laboratuarı'nda görev yapan Caltech astrofizikçilerinden Umut Yıldız: Herschel ile küçük moleküler oksijenin yıldızlararası uzayda az miktarda olduğunu görüyoruz diyor. bu moleküllerinin neden az olduğunu anlamanın yollarından biri de az miktarda da olsa bulundukları lokal bölgeleri incelemektir. Çalışmada 750 ışık yılı uzaklıktaki bir önyıldız Herschel ile gözlendi. Uzun gözlem sürelerinin gerektiği çalışmada yıldızı saran gaz ve toz disklerinde moleküler oksijen arandı. Herschel verilerinde iki atomlu basit oksijen molekülüne çok az miktarda rastlandı. Altı milyar hidrojen molekülüne karşılık sadece bir tane oksijen molekülü. Mevcut kimyasal modellere göre bundan 6000 kat daha fazla oksijen molekülü olması gerekiyordu. Araştırma ekibine göre mevcut oksijen doğum sancıları çeken yıldızın çevresini saran toz parçacıkları üzerinde donmuş olabilir. Bu toz diski milyarlarca yıl içinde gezegenleri, asteroitleri ve diğer cisimleri oluşturacak. Oksijen daha sonra hidrojenle birleşip su buharı moleküllerini oluşturacak. Oksijenin neden bu kadar az olduğunu anlamak istiyoruz. Akla gelen açıklamalardan biri yıldızın oluşumunun ilk aşamalarında oksijenin donarak suya dönüşmesidir. Bu nedenle ilerleyen zamanlarda gaz ve toz diski içinde oksijen miktarı azalıyor diyor Yıldız. Böylesi bir çalışmayı Dünya atmosferindeki oksijen molekülleri nedeniyle yeryüzünden yapmak mümkün değil. Ancak Herschel gibi milimetre altı gözlem yapabilen bir uzay teleskopu gerekir. Herschel verileriyle Dünya'daki oksijenin kökeni hakkında bilgi sahibi olunmak isteniyor. Oksijen molekülü çok kolay parçalanarak başka moleküllere bağlanabilir. Buna göre Dünya'daki oksijen molekülü bildiğimiz biçimde değil farklı bir yapıda Dünya'ya gelmiş olabilir. Daha sonra bu oksijen çeşitli mekanizmalar yardımıyla suya ya da karbondioksite dönüşmüş olmalı. Böylesi daha karmaşık kimyasal işlemler için şartlar sağlanmış olur. Bilim insanları günümüzden 3,5 milyar yıl önce yeryüzünde fotosentez yapabilen ilk mikropların karbondioksiti kullanarak oksijeni saldığını düşünüyor. Dünya atmosferinin yeterli oksijeni depolaması için yüz milyonlarca yıl gerekmesi bu kuramın ana tartışma konusudur. Yaşam için gerekli en önemli molekül oksijendir. Oksijen sorunun çözümü beraberinde yıldız oluşumlarının arkasında yatan sırrı ve ötegezegenlerin atmosferlerindeki değişimi anlamamızı kolaylaştıracaktır diyor Yıldız. 1 Yorum Güzel paylaşım. Teşekkürler."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/turk-gokbilimcinin-baskanligindaki-ekipten-onemli-kesif/", "text": "Beyaz cüceler Dünya büyüklüğünde olup Güneş kütlesine sahiptirler. Gökbilimciler her 39 dakikada birbirinin çevresinde dolanan bir beyaz cüce çifti keşfetti. Bu bilinen en kısa dönemli beyaz cüce çiftidir. Üstelik bu yıldızlar birkaç milyon yıl içerisinde çarpışarak tek bir yıldıza dönüşecek. Harvard Smithsonian Astrofizik Merkezi'nden Türk Gökbilimci Mükremin Kılıç: Bu yıldızlar yaşamlarının sonuna geliyor. Birleştiklerinde ise yeniden doğmuş olarak ikinci hayatlarına başlayacaklar diyor. Samanyolu'ndaki 100 milyar yıldızın içinde birleşen beyaz cüce sistemlerinden birkaç tane bulunuyor. Bunların çoğu Kılıç ve ekibi tarafından bulundu. Ancak bu son keşif birleşerek hayata yeniden başlayacak olan ilk çift olacak. Yeni tanımlanan çift yıldız (SDSS J010657,39 -100003,3 olarak adlandırıldı) 7800 ışık yılı uzaklıkta ve Balina takımyıldızında yer alıyor. İki beyaz cüceden görüneninin izlenmesi ve hareketindeki tedirginlik nedeniyle diğeri keşfedildi. Görünür beyaz cüce Güneş'in % 43 kütlesinde iken diğeri % 17 kütlesine sahip. Gökbilimciler her iki yıldızında helyumdan oluştuğunu düşünüyor. İki beyaz cüce birbirinden Dünya-Ay uzaklığından daha yakın, 220 000 km uzakta bulunuyor. İki yıldızın birbiri çevresindeki yörünge dönemi ise saniyede 430 km'lik bir hızla sadece 39 dakika sürüyor. Bu yıldızların sonu bellidir. Uzay-zamanda oluşturdukları kütle-çekim dalgaları nedeniyle sarmal bir yörünge izleyerek birbirine doğru yaklaşıp 37 milyon yıl içinde çarpışacaklar. Bazı beyaz cüceler çarpışma sırasında süpernova olarak patlarlar. Ancak bu iki çift süpernova oluşturmak için gerekli olan kütleye sahip değiller. Bunun yerine yeni bir hayata başlayacaklar. Birleşme ile kalıntıdaki helyum eriyerek cismin normal bir yıldız gibi parlamasına neden olacak. Çift beyaz cüceler, Arizona'daki MMT Gözlemevi'nde yürütülen bir araştırma dizisi sırasında ortaya çıkarıldı. Araştırmaya konu olan beyaz cücelerin bazılarının gelecekte süpernova olarak patlaması bekleniyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/turkiyenin-gozu-uzayin-devler-liginde/", "text": "Avrupa Güney Gözlemevi'ne üyelik çalışmaları başladı. Dünyanın en büyük gözlemevleri ve teleskoplarını kurup işleten Avrupa Güney Gözlemevi'nin Genel Başkan Yardımcısı ve Bilimsel İlişkiler Müdürü Dr. Bruno Leibundgut, ESO'nun gelecek 30 ile 40 yıl içerisindeki yeni projeleriyle ilgili bir konuşma yapmak üzere İnönü Üniversitesi'nde düzenlenen 18. Ulusal Astronomi ve Uzay Bilimleri Kongresi'ne katıldı. Kongrede fizik, astronomi ve uzay bilimleri alanında çalışmalar yapan bilim insanları ve araştırmacıların yanı sıra, geleceğin genç bilimcileri de kendi çalışmalarını içeren konuşmalarını katılımcılara aktardı. Türkiye'nin ESO adlı hükümetler arası bir gökbilim kurumuna üye olması için çalışmalar yapan ESO Türkiye girişimi adlı bir grup genç araştırmacının davetlisi olarak Türkiye'ye gelen Dr. Leibundgut UAK 2012'deki ESO özel oturumunda Avrupa Güney Gözlemevi'nin yürüttüğü çalışmaları içeren ve sorularla 2 saati aşan bir konuşma gerçekleştirdi. Evrenbilim alanındaki çalışmalarıyla bilinen Dr. Leibundgut, ESO teleskoplarından elde edilen sonuçlarla Evrenin genişlemesinin hızlandığını gösteren araştırmaya verilen 2011 Nobel Fizik Ödülü çalışmalarında da gözlemleri yürüten ekibin lideriydi. Dr. Leibundgut konuşmasında Avrupa Güney Gözlemevi'nin gelecekteki çalışmaları için ESO önümüzdeki on yıllarda astronomi alanındaki lider konumunu devam ettirmek istiyor. Bu nedenle Avrupa dışına çıkarak daha uluslararası bir kurum olmaya ihtiyacımız var. Amerikalı ve Asyalı ortaklarımızla inşa ettiğimiz ve kurulumu devam eden radyo teleskop projesi ALMA ve önümüzdeki 30 ila 40 yılın en gelişmiş gözlem tesisi olacak 39 metre ayna çaplı Avrupa Aşırı Büyük Teleskopu için 2013 yılında inşa işlemlerine başlıyoruz. Türkiye'nin de bu dev projelerin gerçekleştirilebilmesi için aramıza katılacak olmasını heyecanla bekliyoruz. ifadelerini kullandı. Türkiye'nin Vizyon 2023 hedeflerindeki kilit alanlardan biri olan uzay çalışmaları konusunda yetkili merci olacak Türk Uzay Ajansı'na öncülük eden ve henüz yeni kurulan Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanlığı bünyesindeki Havacılık ve Uzay Teknolojileri Genel Müdürlüğü'nün isteği üzerine Dr. Leibundgut ve beraberindeki üyelik çalışmalarını başlatan ESO Türkiye heyeti, Türkiye'nin ESO üyeliği konusunda, Ulaştırma Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı Mustafa Fırat, Havacılık ve Uzay Teknolojileri Genel Müdürü Cihan Kanlıgöz başkanlığındaki heyetin yanında toplantıda bulunan Haberleşme Genel Müdürü Atilla Çelik ve uzay ve havacılık alanında faaliyet gösteren kurumların üst düzey yetkililerini bilgilendirdi.(1) Toplantı sonrasında ESO ve Türkiye arasında üyelik müzakerelerine ilişkin öncelikle gayri resmi daha sonra ise resmi görüşmelere başlanılması kararı alındı. Böylelikle Türkiye'nin astronomi ve uzay çalışmalarının en iyi teknolojiye doğru dönüşümü için büyük bir adım atılmış oldu. Bu firsat kısa zamanda hızla astronom, mühendis, öğretmen ve endüstri dünyamız tarafından değerlendirilip, faydalanmaya başlanılan bir kurum olacaktır. 2012 yılı Avrupa Güney Gözlemevi'nin kuruluşunun 50. yılını temsil etmektedir. Avrupa Güney Gözlemevi ESO, Avrupa'daki en önemli hükümetler arası gökbilim kuruluşudur ve dünyanın en üretken gökbilim gözlemevidir. 15 ülke tarafından desteklenmektedir: Avusturya, Belçika, Brezilya, Çek Cumhuriyeti, Danimarka, Finlandiya, Fransa, Finlandiya, Almanya, İtalya, Hollanda, Portekiz, İspanya, İsveç, İsviçre ve İngiltere. Tasarıma, inşaya ve önemli bilimsel keşiflere olanak sağlayan güçlü yer tabanlı gözlem faaliyetlerine odaklanan iddialı bir program yürütmektedir. ESO ayrıca gökbilim araştırmalarında teşvik edici ve düzenleyici bir dayanışma konusunda öncü bir rol oynamaktadır. ESO Şili'nin Atacama Çölü bölgesinde benzeri olmayan üç adet birinci sınıf gözlem yerleşkesi işletmektedir: La Silla, Paranal ve Chajnantor. ESO Paranal'da dünyanın en gelişmiş optik gökbilim gözlemevi olan Çok Büyük Teleskop'u , ve iki tarama teleskopu işletmektedir. Kırmızı ötesi gözlem teleskopu VISTA dünyanın en büyük tarama teleskopudur ve VLT tarama teleskopu ise sadece görünür ışıkta gökyüzünü taramak için tasarlanan dünyanın en büyük teleskopudur. ESO varolan en büyük gökbilim projesi ve devrimsel gökbilim teleskopu ALMA'nın Avrupalı ortağıdır. ESO şu anda gökyüzünü izleyen dünyanın en büyük gözü olacak 39-metre ayna çaplı Avrupa Aşırı Büyük optik/yakın kırmızı ötesi Teleskopu, E-ELT'yi inşa etmeyi planlıyor. Teleskop projeleri ve Görüntüler: http://www.eso.org/public/images/archive/category/alma/ http://www.eso.org/public/images/archive/category/e-elt/ http://www.eso.org/public/images/archive/category/paranal/ Ayrıntılar: Dip-Notlar: (1) Bu görüşme 31 Agustos 2012 tarihinde Ulaştırma Bakanlığı'nda gerçekleşmiştir. Umut Yıldız - Arif Solmaz - Özgecan Önal-"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/tycho-kraterinin-ayrintili-goruntusu/", "text": "NASA'nın Ay Yörünge Aracı üzerindeki NAC kamerasıyla ünlü Tycho Krateri'nde gün doğumunu gösteren bir görüntü elde etti. Amatör gökbilimcilerin iyi tanıdığı 82 km çapındaki Tycho Krateri 43,37 derece Güney ve 348,63 derece Doğu konumunda bulunuyor. Merkezi bölgedeki tepe 2 km yüksekliğe sahip. Tepenin çevresi birkaç 10 m büyüklüğündeki kaya parçalarıyla sarılı durumdadır. Bunlar önceden var mıydı? Ya da zirvenin bir şekilde büyümesi sonucunda bu kayalar deformasyonla mı oluştu? Çok dik ve keskin kenarları olan Tycho Krateri Ay'ın yaşına göre oldukça genç: sadece 110 milyon yaşında. Zaman zaman buraya düşen mikrometeoritler ve mikro olmayan meteroitler pürüzsüz görünen dağların dik yamaçlarını aşındırmaktadır. 27 Mayıs 2010'da LRO zirvenin yukarıdan görünümünü ve buradaki büyük bir kayanın görüntüsünü elde etti. Ayrıca kayadan kopan parçaların kayanın çevresinde oluşturduğu birikintiyi de işaret etti. LRO kamerasından alınan görüntülere göre zirve çok hızlı bir şekilde oluşmuş: Buraya neredeyse dik düşen buzlu nesnenin erimesiyle dağlar aniden kendini göstermiş. Ya da farklı bir erime mi söz konusu? Zirvenin dik duvarları yavaşça aşınarak yokuş aşağı inip zaman içinde böylesi bir yapıya kavuşmuş."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/uc-dunya-benzeri-gezegen-adayi-daha/", "text": "NASA'nın Kepler Uzay Teleskopu verileri gökadamızdaki kırmızı cüce yıldızların yüzde altısında Dünya benzeri gezegenler olabileceğini işaret ediyor. Gökbilimciler bu yıldızların çevresindeki gezegenlerin aynı zamanda yaşam alanı içinde yer alabileceğini düşünerek ön sıraya kırmızı cüce verilerini aldı. Her yıldızın yaşam alanı yani sıvı suyun bulunabileceği uygun bölgeye verilen addır. Güneş'e yakın yıldızların çoğu kırmızı cücedir. Araştırmacılar yalnızca 13 ışık yılı uzağımızdaki bir kırmızı cüce yıldızın çevresinde dolanan Dünya benzeri bir gezegenlerin olabileceğini düşünüyor. NASA'nın Ames Araştırma Merkezi'nden Natalie Batalha: Kırmızı cüce çevresinde yaşam oluşabilir mi bilmiyoruz, ama yaşamın insanın hayal bile edemeyeceği yerlerde ve farklı şekillerde oluşabileceğini düşünüyoruz diyor. Araştırma ekibi Kepler verilerindeki 64 kırmızı cüce çevresinde dolanan 95 gezegen adayını ele aldı. Belirlenen aday gezegenlerin çoğu ya Dünya büyüklüğünde değil ya da benzer sıcaklığa sahip değil. Ancak üçünün sıcaklığı istenilen aralıkta ve Dünya'nın iki katı büyüklüğünde olan küçük gezegenler. Kırmızı cüceler Güneş'ten daha küçük, daha soğuk ve sönük yıldızlardır. Güneş'in üçte biri büyüklüğündeki bir kırmızı cücenin parlaklığı Güneş'in binde biri kadardır. Sonuç olarak bunlardaki ne çok soğuk ne çok sıcak yaşam alanı yıldıza oldukça yakın bir yerde bulunur. Washington Üniversitesi'nden NASA Astrobiyoloji baş araştırmacısı Prof. Victoria Meadows: Soğuk bir yıldıza bu kadar yakın yaşam alanı yıldız patlamaları ve kütleçekimsel etkiler gibi karmaşık etkiler bildiğimiz anlamda yaşamın ortaya çıkmasına engel olur. Çalışmada ele aldığımız gezegenler gerçekten yıldıza çok yakınlar. Onlar hakkında gözlem yapmak bu nedenle daha kolaydır diyor. Yeni keşfedilen üç gezegen adayından Dünya'nın % 90'ı büyüklüğündeki Kepler Cismi 1422,02 olanının yörünge dönemi 20 gün, Dünya'nın 1,4 katı olan KOI-2626,01'in yörünge dönemi 38 gün ve Dünya büyüklüğündeki KOI-854,01'in 56 gün yörünge dönemine sahip. (yörünge dönemi, yıldızın çevresindeki bir turudur. Dünya'nın yörünge dönemi 365 gündür) 300-600 ışık yılı uzaklıktaki yıldızların sıcaklığı ise 3400 ile 3500 Kelvin arasında. Güneş'in yüzey sıcaklığı ise 5800 Kelvin'dir. Kepler yaşam alanı içinde yer alan Dünya benzeri gezegenleri bulabilecek yeteneğe sahip bir teleskoptur. Gökbilimciler Kepler verilerinden hareketle gezegenlerin yıldızına uzaklığını, yörünge dönemini, sıcaklığını belirleyebiliyor. 1 Yorum Sevgili Ümit, eline sağlık. Bilimin halka götürülmesi konusunda yapılan hataları, ingilizce ve gökbilim bilmeyen kişilerin haber çevirilerindeki hataları çok güzel dile getirmişsin. Umudum bir gün bizim medyamızda da bilim gazetecilerinin olması. Sevgileimle..."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/uc-gunesli-sasirtici-bir-gezegen/", "text": "ESO'nun Çok Büyük Teleskopu üzerindeki SPHERE aygıtını kullanan bir gökbilimciler ekibi üç-yıldızlı bir sistem içerisinde geniş bir yörüngede dolanan ilk gezegeni buldular. Bu tür bir gezegen kararsız bir yörüngeye sahip olacağından, muhtemelen hızla sistemden dışarıya atılması bekleniyor. Ancak bu gezegen bir şekilde kurtulmuş. Bu beklenmedik gözlem bu tür sistemlerin daha önce düşünüldüğünün aksine daha yaygın olabileceği izlenimi veriyor. Sonuçlar 7 Temmuz 2016 tarihinde çevrimiçi olarak Science dergisinde yayımlanacak. Yıldız Savaşları efsanesindeki Luke Skywalker'ın gezegeni Tatooine gökyüzünde iki güneş olan garip bir dünyaydı, ancak şimdi gökbilimciler daha da garip bir sistemde bir gezegen buldular, ki buradaki bir gözlemci ya sürekli gün ışığına maruz kalacak ya da mevsimlere bağlı olarak her gün insan yaşamından bile uzun sürecek üçlü bir gün doğumu ve gün batımına şahit olacaktır. Bu dünya ABD'deki Arizona Üniversitesi liderliğinde bir gökbilimciler ekibi tarafından ESO'nun Şili'deki Çok Büyük Teleskopu ile doğrudan görüntüleme yöntemi kullanılarak keşfedilmiştir. HD 131399Ab adlı gezegen bilinen herhangi bir dünyaya benzemiyor bir çoklu-yıldız sisemindeki bilinen en geniş yörüngeye sahip üç yıldızdan en parlağının etrafında dolanmaktadır. Sistemdeki diğer iki yıldızın sürekli değişen ve karmaşık kütleçekimi nedeniyle bu tür yörüngeler genellikle kararsızdır ve yörüngede uzun süre kalmaları pek mümkün değildir. Yeryüzü'nden yaklaşık 320 ışık-yılı uzaklıkta ve Erboğa takımyıldızı doğrultusunda yer alan HD 131399Ab yaklaşık 16 milyon yaşında olup, aynı zamanda şimdiye kadar keşfedilmiş olan en genç ötegezegendir, ve doğrudan görüntülenen birkaç gezegenden biridir. 580 santigrat derece civarındaki sıcaklığı ve Jüpiter'in dört katı kadar tahmini kütlesi ile en soğuk ve en küçük kütleli doğrudan-görüntülenen ötegezegenlerden biridir. HD 131399Ab doğrudan görüntülenmiş olan birkaç gezegenden biri olup, yine bu türden ilginç dinamik yapılanmaya sahip ilk gezegendir, diyor yeni makalenin eş-yazarlarından biri olan ABD, Arizona Üniversitesi'nden Daniel Apai. Gezegenin yörüngesinin yaklaşık yarısı süresince, ki bu 550 Dünya-yılı sürüyor, gökyüzünde üç yıldız görünür durumdadır; sönük olan iki tanesi birbirlerine çok daha yakın olup, yıl boyunca en parlak yıldıza olan görünür uzaklıkları değişmektedir diyor, makalenin ilk yazarı ve HD 131399 Ab'nin kaşifi Kevin Wagner . Arizona Üniversitesi'nde bir doktora öğrencisi olan Kevin Wagner gezegeni yüzlerce aday gezegen arasından tespit ederek, doğasını ortaya çıkarmak üzere takip gözlemlerine öncülük etmiştir. Gezegen ayrıca VLT üzerindeki SPHERE aygıtı ile gerçekleştirilen ilk ötegezegen keşfidir. Kırmızı-ötesi ışığa duyarlı olan SPHERE, genç gezegenlerdeki ısısal işaretleri tespit edebilmekte ve atmosferik düzensizlikleri düzeltme ve diğer şekilde oldukça parlak olan ev sahibi yıldızın ışığını örtebilme gibi gelişmiş özelliklere de sahiptir. Gezegenin bağlı olduğu yıldızı etrafındaki izini hassas bir şekilde belirleyebilmek için uzun-dönemli ve tekrar eden gözlemler gerekli olsa da, şu ana kadar yapılan gözlemler ve bilgisayar benzetimlerine göre ortaya çıkan senaryo şöyle: HD 131399A adı verilen en parlak yıldızın Güneş'ten yüzde seksen oranında daha büyük kütleye sahip olduğu tahmin ediliyor, ki kendisi de daha küçük kütleli B ve C, yıldızlarının etrafında yaklaşık 300 ab uzaklıkta dolanıyor (bir ab, ya da astronomi birimi, Yeryüzü ile Güneş arasındaki ortalama uzaklığa eşittir. Tüm süre boyunca, aralarındaki mesafe Güneş ve Satürn kadar olan (10 ab) B ve C ise birbirleri etrafında bir haltere benzer şekilde dönmektedir. Bu senaryoda, HD 131399Ab gezegeni A yıldızı etrafında yarıçapı yaklaşık 80 ab olan bir yörüngede dolanmaktadır, Güneş Sistemi'ndeki Pluto'nun uzaklığının iki katı uzaklıkta, ve bu da gezegeni A yıldızı ile B/C yıldız çifti arasındaki uzaklığın yaklaşık üçte birine getirmektedir. Yazarlar birçok yörüngesel durumun mümkün olduğuna dikkat çekiyorlar, ve gezegenin yörüngesi hakkındaki daha belirgin kısıtlamalar için planlanan takip gözlemlerinin beklenmesi sistemin uzun dönemli istikrarı hakkında nihai kararın verilmesini sağlayacak. Eğer gezegen sistemdeki en büyük kütleli yıldızın biraz daha uzağında olsaydı, sistemden atılmış olabilirdi, diye açıklıyor Apai. Bilgisayar üzerinde yaptığımız benzetimlere göre bu tür bir yörünge kararlı olabilir, ancak bazı şeyleri çok az bile değiştirmeye kalkarsanız, çok kısa bir sürede kararsızlık ortaya çıkabilir. Çoklu-yıldız sistemlerindeki gezegenler gökbilimciler ve gezegen bilimcilerin özel olarak ilgisini çekmektedir çünkü bu, daha uç senaryolarda gezegen oluşumu mekanizmasının nasıl işlev gördüğüne dair bir örnek sağlamaktadır. Çoklu-yıldız sistemleri yalnız bir yıldızın yörüngesinde dolanan bize yabancı gelse de, aslında çoklu-yıldız sistemleri tek yıldızlar kadar yaygındır. Bu uç sistemdeki geniş yörüngesiyle bu gezegenin sonunun nasıl olacağı belli değil, ve bunun gezegen sistemlerinin türü hakkındaki daha geniş anlayışımızla ilgili ne anlama geldiğini henüz söyleyemiyoruz, ancak görülen o ki mümkün oluğunu düşündüğümüzden daha fazla sayıda çeşitlilik bulunuyor, diyor son olarak Kevin Wagner. Bildiğimiz şu ki çoklu-yıldız sistemlerindeki gezegenler üzerinde oldukça az çalışma bulunuyor, ancak bunlar potansiyel olarak tekil-yıldız sistemlerindeki gezegenler kadar yaygın olabilirler. Notlar Üçlü yıldızın üç bileşenin adları sırasıyla HD 131399A, HD 131399B ve HD 131399C olup, parlaklıkları azalan sıradadır. Gezegen en parlak olan yıldızın etrafında dolandığından adı HD 131399Ab'dir. Gezegenin bir yılının çoğunda yıldızlar gökyüzünde birbirlerine yakın olarak görünmektedirler, bu da gezegene her gün eşsiz bir üçlü gün batımı ve üçlü gündoğumu şeklinde benzer bir gece-yüzü ve gündüz-yüzü yaşatmaktadır. Gezegen yörüngesi boyunca ilerledikçe yıldızlar her gün birbirlerinden uzaklaşmaktadır, ta ki birinin batışı diğerinin doğuşuna karşılık gelinceye kadar bu noktada gezegenin bir tam yörüngesinin dörtte biri kadar bir süreyle ya da kabaca 140 Dünya-yılı boyunca neredeyse sabit bir gündüz süresine sahip olmaktadır. ESO-Türkiye"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/uc-teleskoptan-gokada-kumesi-analizi/", "text": "Ekim 2013 yılında başlayan Hubble Frontier Alanları Programı, evrenin en kuytu noktalarının görüntülerini elde etmek amacındadır. Program geçen üç yıl içinde altı büyük gökada kümesi, binlerce muazzam gökada görüntüsü elde etti. Evrenin en büyük yapıları olan kümelerdeki gökadalar birbirine güçlü kütle çekimle bağlıdır. Bu fotoğraf Frontier Alanları hedeflerinden biridir: MACS J0717.5 + 3745 veya kısaca MACS J0717. Arabacı takımyıldızındaki MACS J0717 yaklaşık 5,4 milyar ışık yılı uzaklıktadır. Bilinen en karmaşık gökada kümelerinden biridir ve asıl dikkat çeken özelliği çarpışan dört gökada kümesinden oluşmasıdır. Görüntüdeki gökada ve yıldızlar NASA/ESA Hubble Uzay Teleskopu, mavi ton NASA'nın Chandra X-Işını Teleskopu ve pembe alanlar NRAO Jansky Çok Büyük Dizi ile üretilmiştir. Üç teleskopun verilerinin birleştirilmesiyle üretilen fotoğraf göz kamaştırmaktadır. Hubble verileri kümedeki ve küme arkasındaki gökadaları ortaya çıkarırken, Chandra verileri parlak ve milyonlarca dereceye kadar ısınmış, kavurucu gazın dağılımını gözler önüne serer. Jansky Çok Büyük Dizi verileri ise küme içindeki radyo dalgalarının emisyonunu ve oluşturdukları şok dalgalarını göstermektedir."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/uc-ulke-marsa-arac-yollayacak/", "text": "Mars'a yolculuk için üç ülke gün sayıyor: Birleşik Arap Emirlikleri, Çin ve ABD. Mars'ın Dünya'ya en yakın konumundan yararlanmak isteyen üç ülke Umut , Tianwen-1 ve Mars 2020 adlı araçlarını 55 milyon km uzakta olacak Kızıl Gezegen'e yollamak için gün sayıyor. Komşu gezegen 26 ayda bir Dünya'ya bu kadar yaklaşır ve tüm Mars araçları bu zaman fırlatılır. Her üç ülkenin uzay ajansları Mars'ta geçmiş oluşmuş olası yaşamın izlerini bulmak için görev tanımı yaptılar. Araçların yolculukları altı ay sürecek. BAE, bir Arap ülkesinin ilk gezegenler arası görevi olacak Umut sondasını 15 Temmuz'da fırlatacak. Çin 20-25 Temmuz tarihleri arasında uzaktan kumandalı küçük robotunu Mars'a yollayacak. ABD ise Mars 2020 aracını 30 Temmuz'da fırlatacak. Dördüncü araç olması beklenen AB-Rus ExoMars, COVID-19 engeli nedeniyle 2022'ye ertelenmişti. Yaşam izleri 1960'lardan bu yana çoğu Amerika kökenli olmak üzere birçok araç Kızıl Gezegen'e gönderildi. Bunların bazıları başarısız oldu. Mars'ı keşfetme çabası Kızıl Gezegen'de bir zamanlar suyun olduğunun kanıtlanmasıyla yol aldı. Fransa uzay ajansı CNES'ten astrobiyolog Michel Viso: Geçmişte yaşam olduğuna dair izler barındıran tek gezegen Mars hakkında daha fazla bilgi edindikçe umutlanıyoruz. Heyecan verici gelişmelere tanık olmak ve bunların bir parçası olmak insanı mutlu ediyor diyor. Hindistan ve Avrupa Birliği de Mars'a iniş yapmak istiyor. 2024 yılında Japonya Mars'ın Phobos uydusunu keşfetmek için bir araç yollamayı planlıyor. Viso, Ay görevlerinde olduğu gibi farklı ülkelerin Mars keşiflerine büyük önem verdiğini ve büyük bütçeler ayırdıklarını ifade ediyor. Şimdiye kadar sadece ABD Mars için ayrıntılı fizibilite çalışması yaptı ve hedefe ulaşmak için en az 20 yıl daha gerekecek. Mars'a ilk iniş 1971'de Sovyet Mars 2 ve 3 sondaları ile gerçekleşti. NASA'nın 2012'de indirdiği Merak gezegen yüzeyinin mikrobik yaşamı destekleyip desteklemediğini belirlemeye çalışıyor ve 2018'de inen Insight yüzey aktivitelerini araştırıyor. Mars kolonileri BAE bu konuda uzun vadeli planlar yapıyor. Petrol zengini Körfez ülkesi Mars'ın atmosferik koşullarını iyileştirecek bir bilim şehri yapmayı hedefliyor. 2117'de Kızıl Gezegen'de insan kolonisi oluşturmayı amaçlıyor. Mars'ta insan yaşamını mümkün kılmak bir dizi zorluğu beraberinde getirir. Şu an çöl görünümünde olan Mars 3.5 milyar yıl önce yüzeyi kozmik ışınımdan koruyan atmosferini kaybetti. Bilim insanları bugün geçmişte Mars'ta mikrobik düzeyde de olsa yaşamın yeşerip yeşermediğini araştırıyor. Avrupa Uzay Ajansının ExoMars görevi sözcüsü Jorge Vago: Dört milyar yıl önce gezegendeki koşullar yaşamın ortaya çıktığı Dünya'daki koşullara çok yakındı diyor. BAE'nin robotu geçmişte suyun aktığının düşünüldüğü eski bir nehir deltasında yer alan 45 km genişliğindeki Jezero kraterini keşfedecek. Bu krater diğer 60 potansiyel iniş noktasına göre geçmişte mikrobik izleri barındırdığı düşünülen kanıtları sunabilir. BAE ayrıca toplanan örneklerin 30'unu Dünya'ya getirmeyi planlıyor. Sonuçlar için ise Mars kolonisi kadar olmasa da 10 yıl beklemek gerekecek."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/uc-uzay-teleskopu-ile-helis-bulutsusu/", "text": "Spitzer Uzay Teleskopu ve Gökada Gelişimi Tarayıcısı görüntülerinin birleştirilmesiyle elde edilen bu sıra dışı görüntü, ölmekte olan bir yıldızın çevreye yaydığı gaz ve toz bulutunu gösteriyor. Ölen yıldızın sıcak çekirdeğinden saçılan yoğun morötesi ışıma, yıldızın çevresindeki tozlu katmanları aydınlatıyor. Bu nesne Helis Bulutsusu olarak bilinir. Kova takımyıldızında ve 650 ışık yılı uzağımızda yer alan gezegenimsi bulutsu sınıfına ait nesne NGC 7293 koduyla da tanınır. İlk olarak 18. yüzyılda keşfedilen bu nesneler, teleskoplarla dev gaz gezegenleri andırdığı için gezegenimsi bulutsu olarak tanımlandılar. Gezegenimsi bulutsular aslında güneş benzeri bir yıldızın patlamasıyla oluşur. Bu yıldızlar çekirdeğindeki hidrojen helyuma dönüştürerek enerjisini sağlar. Güneş füzyon süreci sayesinde Dünya'ya yaşam için gerekli olan ısı ve ışık enerjisini sağlar. Güneş yaklaşık 5 milyar yıl sonra patlayarak böylesi bir gezegenimsi bulutsuya dönüşecek. Füzyon tepkimesi için gerekli olan hidrojen bittiğinde yıldız bu sefer helyumdan karbon, azot, oksijen gibi daha ağır gazların olduğu karışımı üreterek gerekli yakıtı sağlar. Helyumun bitmesiyle yıldız ölür, dış gaz katmanını dışarı savurarak patlar ve geriye sadece küçük çekirdeği kalır. Böylece yıldız artık beyaz cüceye dönüşür. Bir beyaz cüce aslında Dünya büyüklüğündedir. Ancak kütlece hemen hemen patlamadan önceki yıldızın kütlesindedir. Beyaz cüceden alınan bir çay kaşığı madde birkaç filin ağırlığında olacaktır. Yıldızdan morötesi dalga boyunda gelen ışıma tozu ancak kızılötesinde görülebilecek derecede aydınlatır. Görüntüde Spitzer ve WISE ile mavi ve sarı kısımlar, GALEX ile de merkezdeki pembe renkli kısım ortaya çıktı. Görüntüye neden olan merkezdeki ancak bir toplu iğnenin ucu kadar büyüklükteki yıldızdan geriye bir beyaz cüce kalacaktır. Çok parlak merkezi bölgeyi saran toz ise büyük bir olasılıkla kuyrukluyıldızlar tarafından oluşturulmuştur. Yıldız ölmeden önce kuyrukluyıldızları ve varsa gezegenleri patlamayla birlikte dışarı savrulmuştur. Daha içte olan gezegenler ise yıldızın genişlemesi nedeniyle yıldız tarafından yutulmuştur. Konuyla ilgili ayrıca Bulutsu'daki açıklamayı da okuyabilirsiniz."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/uc-yildizli-sehrin-oykusu/", "text": "ESO'nun VLT Tarama teleskopu ile alınan yeni gözlem verilerini kullanan gökbilimciler Avcı bulutsu kümesi içinde üç farklı yıldız topluluğu keşfetti. Bu beklenmedik keşif bu tür kümelerin nasıl oluştuklarını anlamak için oldukça değerli bakış açıları sağlıyor. Burada yıldız oluşumlarında bir artış yaşandığı ve her oluşumun da daha önce düşünülenden çok daha hızlı bir şekilde gerçekleştiği görülüyor. ESO'nun VLT Tarama teleskopu üzerinde bulunan geniş-alan optik kamerası OmegaCAM ile alınan bu yeni görüntüde dikkat çekici Avcı bulutsusu ve beraberinde genç yıldızlardan oluşan küme ayrıntılı bir şekilde görülüyor. Yaklaşık 1350 ışık yılı uzaklığı ile bu nesne hem düşük hem de yüksek kütleli yıldızlar içeren en yakın yıldız doğumevlerinden biridir . Ancak burası hoş bir görüntüden ötesini içeriyor. ESO gökbilimcisi Giacomo Beccari liderliğindeki bir ekip Avcı bulutsu kümesindeki tüm yıldızların parlaklık ve renklerini hassas bir şekilde ölçmek için eşsiz kalitedeki verileri kullandı. Renk ölçümleri sayesinde yıldızların kütleleri ve yaşları belirlenebildi. Gökbilimcileri şaşırtan şey, verilerin farklı seviyede üç farklı yaşı ortaya çıkmasıydı. Verilere ilk kez baktığımda bir gökbilimcinin yaşamında bir ya da iki kez gerçekleşebilecek 'Vay canına!' anlarından biriydi, diyor sonuçları aktaran makalenin baş yazarı Beccari. OmegaCAM görüntülerinin inanılmaz kalitesi hiç şüphesiz Avcı'nın merkezinde üç farklı yıldız topluluğu gördüğümüzü gözler önüne seriyordu. ESO Garching'ten eş-yazar Monika Petr-Gotzens şöyle devam ediyor, Bu oldukça dikkat çekici. Burada şahit olduğumuz şey, kümedeki yıldızların başlangıçta hep birlikte oluşmadıkları. Bu da kümelerdeki yıldızların nasıl oluştuklarına dair anlayışımızın düzeltilmesi gerektiği anlamına geliyor. Gökbilimciler bazı yıldızların farklı renklerinin, farklı yaşları yaşları göstermesi yerine gizli kalmış yoldaş yıldızlara sahip olma olasılıklarını da dikkatlice inceledi, çünkü bunlar yıldızları olduğundan daha parlak ve kızılımsı gösterebilirler. Ancak bu fikir çiftlerin oldukça farklı özellikler sergilemesini gerektirir ki, bu da daha önce hiç gözlenmemiştir. Yıldızlara dair diğer ölçümler, örneğin dönme hızları ve tayfları da farklı yaşlarda olduklarının birer kanıtı olarak görülüyor . Henüz tam olarak bu yıldızların çift olmadıklarını söyleyemesekte, burada gördüklerimizin, üç milyon yıldan daha kısa bir sürede birbiri ardına meydana gelmiş üç yıldız nesli olduğunu kabul etmek çok daha doğru görünüyor, diyor son olarak Beccari. Yeni sonuçlar Avcı bulutsu kümesindeki yıldız oluşumunda bir artış olduğunu ve bunun daha önce düşünüldüğünden daha hızlı gerçekleştiğini güçlü bir şekilde gösteriyor. Notlar Avcı bulutsusu MPG/ESO 2.2-metrelik teleskop ile görünür ışık ile VISTA ve Çok Büyük teleskop üzerindeki HAWK-I aygıtı ile kırmızı ötesi görüntüleri olmak üzere ESO'nun birçok teleskopu ile incelenmiştir. Grup ayrıca üç farklı neslin farklı hızlarda döndüklerini de buldu en genç olanlar en hızlı dönerken, en yaşlıları en yavaşlarıydı. Bu senaryoya göre, yıldızlar birbiri ardınca kısa bir sürede oluştular, yaklaşık üç milyon yıllık bir süre içerisinde. ESO-Türkiye"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/ucu-farkli-10-yeni-gezegen-bulundu/", "text": "Uluslararası bir bilim ekibi 10 yeni ötegezegen keşfetti. Bunlardan bir yıldızın çevresinde dolanan ve muhtemelen bir milyon yıl yaşında olan ikiz Neptün büyüklüğündeki gezegenler ve az bulunan Satürn büyüklüğündeki bir gezegen göze çarpıyor. Gezegenler Fransa Uzay Ajansı tarafından yönetilen CoRoT uzay teleskopu ile keşfedildi. Teleskop güneş sistemi dışındaki gezegenleri yıldızının önünden geçiş yaparken keşfeder. Yeni gezegenler CoRoT 16b'den başlamak üzere CoRoT 24b ve c'ye kadar olacak şekilde adlandırıldı. Bunların yedisi sıcak Jüpiter'lerdir. Diğerlerinden biri Satün'den biraz küçük ve ikisi ise Neptün büyüklüğünde olup aynı yıldıza aittir. Oxford Üniversitesi Fizik Bölümü, CoRoT ekibinden Dr. Suzanne Aigrain: Çok genç bir yıldız çevresinde dolanan CoRoT 18b özel bir gezegendir. Bu gezegen, gezegenlerin gelişimi ve kararlı yörüngeye ulaşmaları sürecinde çok hızlı gelişmeleri nedeniyle ilginçtir diyor. Gezegenlerin gelişimine neden olan etkenleri anlamak istiyorsak ilk birkaç yüz milyon yaşında olanları bulmamız gerekir. Bundan sonra başlangıç koşulları kaybolur. CoRoT 18b'nin yıldızının birkaç milyon yıl yaşında olması mümkündür. Bu teyit edilirse CoRoT 18b gibi sıcak devlerin oluşumu ve gelişimi hakkında çok şey öğrenilebilir. Özellikle ilgi çeken diğer sistem iki gezegeni olan ve 4400 ışık yılı uzaklıktaki Güneş'ten biraz daha küçük CoRoT 24 yıldızıdır. Dr. Aigrain: Bu gezegenlerin biri Dünya'dan 3 kat büyük ve yörünge dönemi 5.1 gün; diğeri 4.8 kat Dünya kütleli ve yörünge dönemi 11.8 gündür. Çok sıcak olan bu gezegenler hemen hemen Neptün büyüklüğündedir diyor. Başka bir örnek de yine ender bulunan Satürn büyüklüğündeki bir gezegen olan CoRoT 22b'dir. 2000 ışık yılı uzaklıktaki Güneş'ten biraz daha sıcak olan yıldızın çevresindeki turu yaklaşık 10 gün sürer. Dr. Aigrain: Gezegenin kütle ve hacmine bakarak bunun Jüpiter'den daha yoğun bir gezegen olduğunu ve hatta kaya ve buza sahip olabileceğini de düşünebiliriz diyor. İşte 10 yeni gezegen: CoRoT 16b: Yarı Jüpiter kütlesi ve çapında, 6 milyar yıl yaşındaki yıldızı çevresindeki bir turunu 5.3 günde tamamlayan gezegendir. Eski bir gezegen olup yıldızına yakın bir yörüngede dolanmaktadır. CoRoT 17b: Güneş'ten iki daha yaşlı başka bir ifadeyle 10 milyar yıl yaşındaki yıldızın çevresindeki turunu 3.7 günde tamamlıyor. 2.4 Jüpiter kütleli olan gezegen Jüpiter'den iki kat daha yoğun. Böylesi eski bir gezegenin keşfi gezegenlerin ileri süreçleri hakkında bilgi vermesi açısından önemlidir. CoRoT 18b: Bu sıcak Jüpiter öncekilerin aksine 600 milyon yıldan biraz yaşlı olan genç bir gezegendir. Jüpiter'in 1.4 hacminde ancak 3.5 kütlesindedir. Bu gezegenin yoğunluğu Jüpiter'in yoğunluğunun neredeyse iki katıdır. CoRoT 19b: Jüpiter'le aynı kütlede ancak ondan büyük hacimdedir. Bu nedenle yoğunluğu Güneş Sistemi'in en az yoğun gezegeni Satürn'den bile küçüktür. CoRoT 20b: 9.2 gün süren yörünge dönemiyle bir sıcak Jüpiter'dir. Son derece yüksek bir yoğunluğa sahiptir. Bir gaz devi olmasına karşılık yoğunluğu Mars'ın yoğunluğunun iki katıdır. CoRoT 21b: Hacmi Jüpiter'den 1.3 kat, kütlesi 2.5 Jüpiter olan dev gaz gezegendir. CoRoT 22b : 0.74 Satürn yarıçapındadır. Kütlesiyle ilgili net bilgi elde edilememiştir ancak Satürn kütlesinin yarısından daha az kütleli olduğu tahmin ediliyor. CoRoT 23b: 3.6 günlük yörünge dönemine sahip bir sıcak Jüpiter. CoRoT 24b ve 24c : 1 ve 1.4 Neptün büyüklüğünde olan gezegenlerin yörünge dönemleri 5.1 ve 11.8 gündür."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/ucuncu-buyuk-cuce-gezegenin-uydusu-kesfedildi/", "text": "Üç gözlemevi yardımıyla Güneş Sistemindeki en büyük üçüncü cüce gezegen olan 2007 OR10'un bir uydusu olduğu tespit edildi. Cüce gezegen ve uydusu 4,6 milyar yıl önce Güneş Sisteminin oluşumundan arta kalan buz artıklarından oluşan oldukça soğuk bir alanda, Kuiper Kuşağında yer alıyor. Keşif Kuiper Kuşağındaki bilinen cüce gezegenlerin uyduları olduğu olasılığını güçlendiriyor. Böylece sistemimizin gençlik dönemlerinde buzlu uyduların nasıl oluştuğu daha iyi anlaşılabilir. Macaristan'daki Konkoly gözlemevinden Csaba Kiss: Sedna dışındaki bilinen tüm cüce gezegenlerin uydusunun olması, milyarlarca yıl önce oluşan sistemde bol miktarda çarpışmaların yaşandığı anlamına geliyor. Bu da sistemin oluşum modellerine bir sınırlama getiriyor diyor. Cisimler kalabalık bir bölgede olduğundan geçmişte birbirleriyle sıkça çarpışmışlardır. Baltimore'daki Uzay Teleskopu Bilim Enstitüsünden John Stansberry Bazıları oldukça yoğun olduğundan daha küçük cisimlerin yörüngelerini etkilemiş olmalı. Küçük cisimler bu etki nedeniyle yörüngelerini değiştirmiş ve yolları üzerindeki başka cisimlerle çarpışarak hızlarını arttırmış olabilir diyor. Gökbilimcilere göre çarpışan cisimler çok hızlı ya da çok yavaş olamazdı. Eğer çarpışma hızı fazla olursa çevrede çok fazla toz oluştururdu; çarpışma hızı çok yavaş olursa yüzeyde sadece çarpma krateri oluştururdu. Örneğin Mars ile Jüpiter arasındaki asteroit kuşağındaki cisimler çok hızlı hareket ettiklerinden çarpışmaları yıkıcıdır. Jüpiter'in güçlü kütle çekimi asteroitleri hızlandırarak şiddetli çarpışmalara neden olur. Ekip Hubble'ın Geniş Alan Kamerası 3 ile elde edilen görüntülerde 2007 OR10'un uydusu olduğunu belirledi. Kepler teleskopu ile de uydunun cüce gezegen çevresinde döndüğü gözlendi. Uydunun oldukça yavaş, 45 saat dönme süresine sahip olduğu hesaplandı. Kuiper cisimleri için tipik dönme süresi 24 saatin altındadır. Uydunun yavaş dönmesi kütle çekimi kilidinden kaynaklanıyor olabilir diyor Kiss. Gökbilimciler uyduyu bir yıl içinde yapılan iki ayrı Hubble gözlemiyle buldular. Görüntüler uydunun arka plandaki yıldızlar esas alındığında 2007 OR10'un çevresinde döndüğünü gösteriyor. Bununla birlikte uydunun yörüngesi kesin olarak saptanamadı. Stonesberry: İlginç ama yörüngesini bilmediğimiz uydunun dönüş hızının yavaş olduğunu biliyoruz diyor. Gökbilimciler uzak dünyaların termal ışınımını ölçen Herschel Gözlemevinin kızılötesi gözlemleriyle her iki cismin çapını da hesapladı. Cüce gezegen 1520 km, uydusu ise 400 km çapında olduğu düşünülüyor. 2007 OR10'un yörüngesine Pluto'ya benzemekle birlikte ona göre Güneş'ten üç kat daha uzakta yer alıyor. 2007 OR10 dokuz cüce gezegeni olan sistemimizde Pluto ve Eris'den sonra üçüncü büyük cüce gezegendir. Cisim 2007'de Kaliforniya'daki Palomar Gözlemevindeki Samuel Oschin teleskopu ile Meg Schwamb, Mike Brown ve David Rabinowitz tarafından uzak güneş sistemi cisimleri araştırması sonucunda keşfedilmişti."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/ucuncu-goruntudeniz-kulagi-bulutsusu/", "text": "ESO, 'GigaGalaxy zoom' projesinin üçüncü görüntüsünü, Deniz Kulağı Bulutsusu'nun (Lagoon Nebula, M8) 370 milyon piksellik çözünürlükteki fotoğrafını yayınladı. Yeni görüntü karesi bir buçuk dereceden daha geniş bir alanı kapsıyor. Başka bir ifadeyle sekiz dolunay büyüklüğünde bir bölgeyi gösteriyor. Fotoğraf geniş alan görüntüleyicisinin ESO'nun 2,2 metrelik teleskoba bağlanmasıyla ve 67 milyon piksellik görüntülerin işlenmesiyle elde edildi. M8, Yay takımyıldızında 4-5 bin ışık yılı uzaklıkta bulunuyor. Bulutsu 100 ışık yılı çapında dev bir gaz bulutudur. Bulutsuda yeni yıldız oluşumları göze çarpmaktadır. Bulutsu aynı zamanda NGC 6530 olarak kodlanmış genç açık yıldız kümesini de barındırmaktadır. 50-100 kadar yıldızı bulunan küme, fotoğrafın merkezinin sol alt kısımda görünüyor. Deniz Kulağı Bulutsusu ise merkzdeki iki parlak bölgeyi çevreleyen koyu kısımdır. Bu fotoğrafla birlikte ESO üç yükek çözünürlüklü Samanyolu ve nesnelerine ilişkin görüntü yayınlamış oldu. Görüntüler bize, amatör astronomlara ve profesyonel gökbilimcilere değerli katkılar sunacaktır. Diğer iki fotoğraf ve projeye ulaşmak için tıklayınız. Kaynak: ESO Yüksek çözünürlükteki fotoğraf için tıklayınız."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/uflenen-balonlar-yakalandi/", "text": "Hubble'ın ünlü gökadaları barındıran bu görüntüde tipik zarif sarmallar ya da yumuşak kenarlı elips gökadalar görünmektedir. Bu büyük gökadalar düzgün formların tek temsilcisidir. Düzensiz cüce gökada Holmberg II gibi küçük gökadaları birçok şekil ve türlere sahip olduğundan sınıflandırmak zordur. NASA/ESA Hubble Uzay Teleskopu ile çekilen görüntüde gökadanın belirsiz şekline neden parlayan büyük gaz kabarcıklarıdır. Holmberg II'nin parlak gaz kabukları enerjik yaşam döngülerine sahip olup yeni yıldızları doğurur. Yüksek kütleli yıldızlar yoğun gaz bölgelerinde oluşur ve daha sonra çevrelerindeki malzemeyi güçlü yıldız rüzgarlarıyla uçurur. Bu yıldızların sonu süpernova olacak. Şok dalgaları ile daha az yoğun bölgelere üflenen gaz ısınarak gördüğümüz hassas kabukları oluşturur. Holmberg II'yi yoğun yıldız oluşum bölgelerini ve daha az maddenin bulunduğu geniş alanları da göz önünde tutarak binlerce ışık yılı çapına kadar uzatabilirsiniz. Bir cüce gökada olarak ne Samanyolu ne de yoğun eliptik gökada çekirdeği gibi tipik sarmal kollara sahiptir. Bu kütle çekimsel yapılar kırılgan kabarcık yapıları bir sığınak gibi koruyarak Holmberg II'yi oluşturur. Gökada boyutlarında olsa da Holmberg II bazı ilginç özelliklere sahip. Görüntünün sağ üst köşesindeki üç gaz kabarcığının ortasında parlak X-ışını kaynağı göze çarpıyor. Halton Arp'ın Tuhaf Gökadalar Atlası tuhaf ve harika nesnelere bir hazine kazandırdı. Bu güçlü ışımaya neden olan çeşitli kuramlar bulunmaktadır ve bunlardan en ilginci buradaki orta kütleli karadelik çevresindeki malzemeyi çekmektedir. Bu renkli görüntü Hubble'ın Geniş Alan Kamerası ile görünür ve yakın kızılötesi ışık altında alınan pozların birleştirilmesiyle oluşturulmuştur."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/ultra-kutleli-karadelikleri-olan-gokadalar/", "text": "NASA'nın Chandra X-ışını Gözlemevi verilerine dayanılarak yapılan bir çalışmaya göre evrenin ilk karadeliklerinden bir kısmı sanılandan daha büyük olabilir. Gökbilimciler büyük karadelikler sınıfındaki süper kütleli karadeliklerle ilgili bazı bilgilere sahiptir. Genellikle gökada merkezlerinde yer alan bu karadelikler birkaç milyon ile birkaç milyar güneş kütlesi arasında değişen kütleye sahiptirler. Yeni çalışmada 18 gökada kümesi içindeki parlak gökadalarda yer alan büyük karadelikleri hedef aldı. Seçilen gökadaların bazılarında 10 ile 40 milyar güneş kütlesinde karadeliğin bulunduğu gösterildi. Gökbilimciler şimdiye kadar bu ultra kütleli karadeliklerden varlığı doğrulanan birkaçından haberdardı. Stanford Üniversitesi'nden Julie Hlavacek-Larrondo: Elde ettiğimiz sonuçlar düşünülenden çok daha fazla ultra kütleli karadelik olacağını gösterdi. Araştırmacılar karadeliklerin kütlelerini yaydıkları X-ışınları ve radyo dalgaları miktarını ölçerek tahmin etmeye çalıştılar. Bu analiz kütlesi 10 güneş kütlesiyle bir milyar güneş kütleli karadeliklere uygulanabiliyor. Hlavacek-Larrondo ve ekibinin ele aldığı karadeliklerin kütleleri, önceki çalışmalara göre on kat daha fazla çıktı. Burada ele alınan özelliklerden biri de gökada merkezlerinde karadeliklerden dolayı oluşan kızılötesi parlaklık ya da şişkinlikti. Cambridge Üniversitesi'nden Andrew Fabian: Bu sonuçlar gökadalar ile bu kadar büyük karadelikler arasındaki ilişkinin anlaşılmadığı anlamına gelebilir. Bu dev karadelikler daha düşük kütleli olanlara göre önemli bir şekilde farklılık gösteriyor diyor. Çalışmaya göre ultra kütleli karadelikler büyük miktarda sıcak gaz barındıran devasa gökada kümelerindeki gökada merkezlerinde yer alıyor. Bunlar orta kütleli karadelikler tarafından destekleniyor. Yıldızlardaki muazzam püskürmeler gazın sıcak kalmasına neden olur. Karadeliklerde gözlenen patlamalar ise yuttukları büyük miktarlardaki maddeyle ilgilidir. Ultra kütleli karadeliklerde gerçekleşen muazzam patlamalar daha önce de yuttukları büyük kütlelere bağlanmıştı. Ancak karadeliklerin kütlelerinin hesabı gökada özellikleriyle nitelenen standart ilişkilerle değil gökadanın aşırı farklı yapısıyla açıklanabilir. Bu sonuçlara sadece karadeliklerin ayrıntılı kütle tahminleri, yakınındaki yıldız ve gaz hareketlerinin gözlenmesi sonucunda yapılabilir. Böyle bir çalışma görece bize yakın olan Başak Gökada Kümesi'ndeki M87 Gökadası merkezindeki karadelik için yapıldı. Gökadanın merkezindeki karadeliğin kütlesi çevresindeki yıldızların hareketleri irdelenerek elde edildi. Elde edilen karadeliğin kütlesi önceki kızılötesi tahminlere göre daha yüksekti. Bir sonraki adımımız ise M87 benzeri canavar karadelikler barındıran gökadaları inceleyerek kütle tahmininde bulunmak olacak. Bu sonuçlar doğrulanırsa kozmik zaman süresince oluşan karadeliklerin evriminin anlaşılmasında önemli bir aşama olacaktır diyor Hlavacek-Larrondo. Çalışmada Chandra'nın X-ışını verileri dışında NSF'nin Karl G. Jansky Çok Büyük Dizisi , Avustralya Kompakt Teleskop dizisi ve kızıötesiyle 2 Mikron Tüm Gökyüzü Tarayıcısı (2MASS) kullanıldı."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/umutlari-yeserten-genc-dev-gezegen/", "text": "NASA'nın diğer yıldızların çevresinde dolanan gezegenleri bulma amacıyla görev yapan TESS teleskopu oldukça genç yaşta sıcak Jüpiter benzeri gezegen adayı belirledi. Keşfin gezegen statüsü alabilmesi için birkaç gözlem daha gerekiyordu ki burada imdada Spitzer teleskopu yetişti. Böylece gezegen onaylandı. Bu ve başka sıcak Jüpiter benzeri gezegenleri keşfetme, gezegenlerin nasıl oluştuğu gibi soruların yanıtlamasını sağlayabilir. Yıldızlarına yakın yörüngeye oturmuş Jüpiter büyüklüğündeki gezegenlere sıcak Jüpiter adı veriliyor. Genç sıcak Jüpiter keşifleri ise bilim insanlarının akıllarındaki sorulara yanıt verebilir. Bilim tarihimizdeki gezegenlerin oluşumu ve evrimi bilgimiz Güneş Sistemindeki sekiz gezegene dayanmaktadır. Ancak son 25 yılda keşfedilen 4000'den fazla ötegezegen bu konudaki düşüncelerimizin çoğunu değiştirdi. Bu uzak dünyalar arasında sıra dışı özellikleriyle dikkat çeken sıcak Jüpiter adı verilen gezegen sınıfındakiler yer alıyor. Jüpiter büyüklüğündeki bu cisimler yıldızlarına oldukça yakın yörüngede dolanıyor. Güneş sistemimizde böyle bir cisim yok. Bilindiği üzere sistemimizde Güneş'e yakın dört karasal küçük gezegen bulunuyor. Dev gezegenler ise çok daha uzakta dolanıyor. Sıcak Jüpiterlerle ilgili sorular oldukça fazla: Bu gezegenler yıldızlarından uzakta oluşup içeri doğru göç mü ettiler yoksa oldukları yerde mi oluştular? Eğer bu gezegenler içeri göç ettiyse bu bilgi Güneş Sisteminin oluşumu hakkında ne tür bilgi verebilir? Bu soruların yanıtlanabilmesi için çok fazla genç sıcak Jüpiter bulunması gerekiyor. Yeni bir çalışma şimdiye kadar bulunan sıcak Jüpiterlerin en genci olan HIP 67522b'nin keşfini bildiriyor. Yaklaşık 17 milyon yıl yaşında olan ve iyi bilinen bir yıldızın çevresinde dolanıyor. Yani bilinen sıcak Jüpiterlerden bir milyar yıl daha genç. Gezegen Güneş benzeri yıldızının çevresinde 7 günde bir tur atıyor. 490 ışık yılı uzaktaki HIP 67522b yaklaşık 10 Dünya büyüklüğünde olup neredeyse Jüpiter kadar kütlelidir. Böylesi büyük bir gezegende hakim olan unsur ise ancak gaz olabilir. HIP 67522b TESS ile keşfedildiğinde gezegen adayıydı. Güneş'te görülen güneş lekesi gibi yıldızın yüzeyinde oldukça fazla koyu lekeler bulunuyor. Bunlar gözlem sırasında gezegene benzetilebilir. Bilim insanları gelen sinyalin gezegen kaynaklı olup olmadığını belirlemek için yakın zamanda görevini sonlandıran Spitzer teleskopunun kırmızı öte görüş yeteneğiyle üretilmiş verileri kullanarak gezegeni onayladılar. Göç Eden Devler Jüpiter büyüklüğünde olup yıldızlarına oldukça yakın dolanan gezegenlere ilişkin üç teori bulunmaktadır: Birincisi bulundukları yerde oluştuklarını ileri sürer. Ancak bu denli yoğun ortamda bu kadar kütleli gezegenlerin oluşumunu hayal etmek zor. Kavurucu sıcaklık yıldıza yakın alandaki malzemeyi buharlaştırmakla kalmaz, genç yıldızdaki sık patlamalarla oluşan yıldız rüzgarları bu malzemeyi ileri süpürür. Gaz devlerinin ana yıldızlarından uzakta buz hattı* denilen alanın içinde oluşması daha muhtemel görünüyor. Jüpiter benzeri gezegenler neredeyse tamamen gazdan oluşur, sadece çekirdekleri katıdır. Bu çekirdeklerin donmuş malzemeyi toplayarak büyümesi için buz hattının ilerisinde olmaları gerekir. Ancak bu teori gezegenin yıldızına neden bu denli yakın olduğunu açıklamıyor. Burada imdada göç etmiş olabildiklerini işaret eden yardımcı teori geliyor. Bu da göçün ne zaman başlamış olduğunu açıklayamıyor. Bir fikre göre yıldızın henüz gaz ve toz diskiyle çevrili olduğu sırada sıcak Jüpiter'in yolculuğuna başladı. Bu senaryoda gezegenin kütlesi ile diskin kütlesi arasındaki kütle çekimi göçü başlatan ana unsur olarak gösteriliyor. Üçüncü teori ise sıcak Jüpiter'in komşu yıldızların etkisiyle içeri göçe itilmiş olabileceğini öne sürmektedir. HIP 67522b'nin oluşurken yıldızına yakın olduğu göz önüne alınırsa bu hipotezin doğru olmadığı söylenebilir. Gezegenin nasıl oluştuğu henüz sır. Sıcak Jüpiterlerin nasıl oluştuğu sorusu henüz yanıt bulamadı. HIP 67522b gibi daha fazla genç sıcak Jüpiterlerin keşfedilmesiyle bu soru yanıt bulabilir. *Güneş sisteminde buz hattı ana asteroit kuşağında başlamaktadır."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/uranuste-surpriz-kesif/", "text": "30 yıllık veriler yeni bir keşfe yol açtı: Uranüs'ün önceden bilinmeyen iki uydusu keşfedilmiş olabilir. NASA'nın yaklaşık 30 yıl önce Uranüs'ün yakınından geçen Voyager 2 verilerini irdeleyen araştırmacılar, gaz devinin halkasında önceden bilinmeyen iki küçük cisim fark etti. Gezegenin ilk ve ikinci halkasında iki parlak beyaz nokta gören araştırmacılar bunların bilinmeyen küçük uydular olduğunu ileri sürdü. Idaho Üniversitesinden Matt Hedman: Bu cisimler halkaya bağlı olsalardı, dalga boyları halkayla birlikte düzenli seyrederdi. Ancak bunların dalga boyu halkadan bağımsız diyor. Bu çalışmanın temeli ise NASA'nın Cassini uydusuyla atıldı. Cassini uydusuyla araştırmacılar halkaların davranışlarını ve özelliklerini öğrendi. Bu temel özelliklerin Uranüs'e uygulanması keşfe yol açtı. Araştırmacılara göre keşfedilen iki cisim 4 ile 14 km çapında. Bu nedenle gözlenmeleri zor. Ancak dolaylı olarak varlıkları kanıtlanabilir. Yüzeyleri koyu olduğundan yeterince de parlak değiller. Voyager 2'nin teknik özelliklerinin yetersiz olması nedeniyle bu küçük uyduları doğrudan görüntüleyemedi diyor Hedman. Voyager 2 ile ikizi Voyager 1, Uranüs ve Neptün'ün yakınından yaklaşık aynı zamanlarda geçti. Bunun dışında Voyager 2 Jüpiter ve Satürn'e uğramıştı. Güneş sistemi dışına doğru yol alan iki araçtan Voyager 1'in önümüzdeki birkaç yıl içinde yıldızlararası uzaya girmesi bekleniyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/uranusun-halkalarinin-sicakligi-olculdu/", "text": "Hakkında çok az şey bildiğimiz gezegenlerden biri Uranüs'tür. Bu gaz devi ancak açık mavi rengi ile akıllarda yer almıştır. Halkalarına ait bildiklerimiz ise çok sınırlı. Uranüs'ün halkaları büyük teleskoplar dışında gözlenemez. Bu nedenle ancak 1977'de keşfedildiler. Şili'deki iki büyük teleskopun elde ettiği görüntülerde ise termal açıdan şaşırtıcı şekilde parlarlar. Termal ışıma görünen ya da yakın kırmızı öte dalga boyunda ışığı biraz yansıttığı için halkaların görülmesini sağlar. Böylece ALMA ve Çok Büyük teleskop ile üretilen görüntülerde halkaların sıcaklığı ilk kez ölçülebildi: 0 ile 77 Kelvin arasında. Bu sıcaklık sıvı azotun donma noktasına eşittir. (0 Kelvin -273 Santigrad derecedir.) Gözlemlere göre Uranüs'ün Epsilon Halkası olarak bilinen en parlak ve en yoğun halkasının, Güneş Sisteminde diğer halka sistemlerinden, özellikle de Satürn'ün olağanüstü halkalarından farklı olduğunu işaret etmektedir. UC Berkeley'den Prof. Imke de Pater: Satürn'ün buzlu halkaları geniş, parlak ve en içteki D halkası mikron büyüklüğündeki tozdan, ana halkalar ise onlarca metre büyüklüğündeki çeşitli boyutlardaki parçacıklardan oluşmaktadır. Uranüs'ün ana halkaları küçük ve hafif parçacıklardan kurulu iken, Epsilon tenis topu ya da ondan daha büyük kayalardan oluşmuştur diyor. Jüpiter'in halkaları ise genelde küçük, mikron büyüklüğünde parçacıklar içerir (1 mikron milimetrenin binde biridir). Neptün'ün halkaları da tozdur ve Uranüs'e göre ana halkalar arasında dar bir toz tabakası vardır. Halkalar genellikle gezegenin kütle çekimi nedeniyle yakalanan eski asteroitler, birbirleriyle çarpışmış uyduların kalıntılarından oluşur. Uranüs'ün çevresindeki halkaları oluşturan parçacıklar 4.5 milyar yıl öncesi zamana ait olabilir. Çalışma ekibinden Edward Molter: Uranüs'ün halkaları Satürn'ün ana halkasından oldukça farklıdır. Optik ve kırmızı-öte alanda albedosu* daha düşüktür. Yani kömür gibi, gerçekten karanlıktırlar. Ayrıca Satürn halkalarına göre oldukça darlar. En geniş olan epsilon halkası 20-100 km genişliğe sahipken, Satürn'deki halkalar 100 ile on binlerce kilometre genişliğindedir diyor. Uranüs'ün ana halkalarında toz büyüklüğünde parçacıkların olmadığı ilk kez Voyager 2'nin 1986'da gezegenin yakınından geçerken fark edildi. Ancak halkaların sıcaklığı ölçülemedi. Gökbilimciler şimdiye kadar gezegen çevresinde 13 halka saydı. Tüm halkalar Satürn'ün halkalarından farklı yapıdadır. *Albedo: Işığı yansıtma oranı. Örneğin kar tanesinin albedo değeri 0,9 iken asfaltın 0,15'dir. 1 Yorum halkalar konusun da daha çok bilgiye ihtiyacımız var.yeterli bilgi aldık daha fazlası gerek.teşekkürler."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/uranusun-x-isini-yaydigi-kesfedildi/", "text": "Gökbilimciler Chandra X-Işını Gözlemevini kullanarak Uranüs'ün X-ışını yaydığını tespit ettiler. Bu keşif Güneş sistemimizin bu esrarengiz devi hakkında bilinmeyenlere ışık tutabilir. Uranüs, sistemimizde Güneş'e yakınlığa göre yedinci sırada bulunan bir gaz devidir. Çevresinde iki halka seti bulunur. Dört Yer çapındaki gezegenin kendi çevresindeki dönüşü de diğer gezegenlerden farklıdır. Gezegene şimdiye kadar sadece Voyager 2 aracı yaklaştı. Bilim insanları bu uzak ve soğuk gezegen hakkında bilgi edinmek için sıklıkla Hubble ve Chandra teleskoplarını kullanır. Yeni çalışmada Chandra ile elde edilen 2002 ve 2017 verileri kullanıldı. Yakın zamanda analiz edilen veriler gezegenden X-ışını yayıldığı fark edildi. Uranüs'ün X-ışını yaymasına ne sebep olmaktadır? Yanıt ise elbette Güneş. Jüpiter, Satürn ve Dünya atmosferi Güneş'ten gelen X-ışınlarını yansıtır. Uranüs'ten yayılan X-ışınlarının büyük bir kısmı Güneş kaynaklıdır. Ancak başka bir X-ışını kaynağı olduğuna dair güçlü işaretler de bulunuyor. Bir olası neden Satürn halkalarında görüldüğü gibi Uranüs halkalarının da X-ışını üretmesi olabilir. Uranüs elektron ve proton gibi yüklü parçacıklarla çevrilidir. Bu enerjik parçacıklar halkalarla çarpışırsa halkalar X-ışını yayar. Bir başka olası neden ise X-ışınlarının en azından bir kısmının daha önce başka dalga boylarında gözlenen kutup ışımalarıdır . Yeryüzünde yüksek enerjili parçacıklar atmosfere girdiğinde kutup ışıkları denilen renkli ışık gösterileri oluşturur. X-ışınları, enerjik elektronların gezegenin manyetik alanı hatlarını izleyerek kutuplarından atmosfere girmesiyle üretilir. Jüpiter'deki kutup ışımalarının iki kaynağı vardır: Dünya'da olduğu gibi kutuplardan içeri süzülen elektronlar ve Jüpiter'in kutup bölgelerine yağan pozitif yüklü atomlar ve moleküller. Tüm bu bilgilere karşılık Uranüs'te kutup ışıklarına neyin sebep olduğu kesin değil. Chandra gözlemleri bu gizemi çözebilir. Uranüs hem dönüş ekseni hem de manyetik alanının olağandışı yöneliminden dolayı X-ışını gözlemleri için ilginç bir hedeftir. Güneş sistemindeki diğer gezegenlerin dönme ve manyetik alan eksenleri yörünge düzlemiyle neredeyse dik iken, Uranüs'ün dönme ekseni Güneş çevresindeki yoluna neredeyse paraleldir. Dahası Uranüs -yatarak yuvarlanırken- manyetik alanı da farklı şekilde eğilir ve gezegenin merkezinden uzaklaşır. Bu etki nedeniyle kutup ışımaları beklenmedik derecede karmaşık ve değişken olmasını sağlar. Uranüs'ten gelen X-ışın kaynaklarının belirlenmesi gökbilimcilere büyüyen karadelikler, nötron yıldızları gibi egzotik cisimlerin X-ışını nasıl yaydığını açıklamalarına yardım edebilir."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/utangac-bir-komsu-gokada/", "text": "ESO'nun La Silla Gözlemevi'nde bulunan 2.2-metrelik MPG/ESO teleskopu üzerindeki Geniş Alan Görüntüleyicisi ile alınan bu yeni görüntüde gökadamız Samanyolu'nun yakın bir komşusu olan Heykeltıraş Cüce Gökadası yer alıyor. Yakın olmalarının yanı sıra, her iki gökadanın da geçmişleri ve karakterleri birbirlerinden farklıdır. Bu gökada Samanyolu'ndan çok daha küçük ve yaşlıdır, bu sayede Evren'in erken dönemlerinde hem yıldız hem de gökada oluşumunu araştırmak için değerli bir nesne haline gelmektedir. Bununla birlikte, sönük olması nedeniyle, bu gökadayı araştırmak kolay bir görev değildir. Heykeltıraş Cüce Gökadası ayrıca Heykeltıraş Cüce Eliptik ya da Heykeltıraş Cüce Küresi olarak da bilinmektedir bir cüce küresel gökada olup, Samanyolu'nun etrafındaki bilinen on dört uydu gökadadan biridir . Bu gökada gezginleri Samanyolu'nun sarmal kollarının ötesine ulaşan küresel ve yoğun dış bölgesine yakın konuşlanmışlardır. İsmiyle belirtildiği gibi, bu gökada güney gökküresi takımyıldızlarından Heykeltıraş doğrultusunda ve yeryüzünden yaklaşık 280 000 ışık-yılı uzaklıkta yer almaktadır. Yakın olmasına rağmen, gökada ancak 1937'de keşfedilmiş olup, bunun nedeni sönük yıldızları ve gökyüzündeki ince dağılımlarıdır. Ayırt edilmeleri zor olsa da, Heykeltıraş Cüce Gökadası, Samanyolu'nun etrafında bulunan sönük cüce gökadaların ilkidir. Minik gökada keşfedildiği sırada gökbilimcilerin şekil bakımından ilgisini çekmiş olsa da, şimdilerde gökbilimcilerin Evren'in geçmişini derin bir şekilde incelemelerinde önemli bir rol oynamaktadır. Samanyolu'nun, diğer tüm büyük gökadalar gibi, Evren'in oluşumunun ilk aşamalarında daha küçük gökadaların bir araya toplanması ile oluştuğu düşünülüyor. Eğer bu küçük gökadaların bir kısmı bugün halen mevcutsa, oldukça yaşlı birçok yıldız içermeleri gerekiyor. Heykeltıraş Cüce Gökadası ilkel bir gökada olarak bu durumu karşılıyor, görüntüde görünür halde çok sayıda yaşlı yıldız bulunuyor. Gökbilimciler gökada içindeki yıldızların yaşlarını belirleyebiliyorlar çünkü yaydıkları ışık sadece az miktarda ağır kimyasal element imzası taşıyor. Bu ağır elementler gökadaların içinde nesilden nesilde devam eden yıldızlar tarafından toplanıyor. Az miktarda ağır element varlığı Heykeltıraş Cüce Gökadası içinde bulunan yıldızların ortalama yaşlarının yüksek olduğu anlamına geliyor. Bu miktardaki yaşlı yıldız varlığı Heykeltıraş Cüce Gökadası'nı yıldız oluşumunun en erken dönemlerini araştırmak için öncelikli hedeflerden biri hale getiriyor. Yeni gerçekleştirilen bir çalışmada, gökbilimciler gökada için uygun olan tüm verileri birleştirerek bir cüce küresel gökada için şimdiye kadarki en hassas yıldız oluşum geçmişini oluşturdular. Genç insanların şehir merkezlerine doluşmaları gibi, bu taze yıldız toplulukları gökadanın merkezine doğru yoğunlaşmaktadır. Heykeltıraş Cüce Gökadası gibi cüce gökadalarda bulunan yıldızlar karmaşık yıldız oluşum geçmişleri sergileyebilmektedir. Ancak bu cüce gökadaların çoğundaki yıldızlar birbirlerinden ayrı olup milyarlarca yıl boyunca etkileşim göstermemiş, ve her bir yıldız koleksiyonu kendi evrimsel yolunda ilerlemiştir. Cüce gökadaların tarihindeki benzerlikleri araştrmakı ve nadiren görülen anomaliler, tüm gökadaların gelişme evrelerini açıklamada yardımcı olacaktır, hiç beklenmeyen cücelerden, ihtişamlı sarmallara kadar. Her halükarda gökbilimcilerin Samanyolu'nun utangaç komşularından öğreneceği çok şey var. Notlar Bu sönük gökada aynı takımyıldız doğrultusunda yer alan çok daha parlak olan Heykeltıraş Gökadası (NGC 253) ile karıştırılmamalıdır. ESO-Türkiye"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/uyanan-philae-gorev-bekliyor/", "text": "Rosetta'nın Philae yüzey aracının 211 gün sonra, 13 Haziran'da 'uyandım' sinyalini yollaması yoğun bir hareketliliğin başlangıcıdır. ESA şimdi Rosetta'nın uçuş planlarını ve yüzey aracının bilimsel araştırmalarını tekrar gözden geçiriyor. Philae, 67P/Churyumov-Gerasimenko kuyrukluyıldızında yedi aydır uykudaydı. Gölgeler arasında saklanmış Philae, yüzeye indikten 60 saat sonra yani birincil pilin dayanma süresi bittiğinde 15 Kasım 2014'de uykuya alındı. Philae'nin bulunduğu yerde sıcaklığın ve aydınlanmanın arttığı Mart 2015'den itibaren araçtan gelebilecek sinyaller dinlenmeye başlamıştı. Nihayet 13 Haziran akşamı zayıf ama uzun, 85 saniyelik sinyal alındı. Araç hemen uykuya daldığı zamandan bu yana sakladığı 300'den fazla veriyi -663 kilobit- iletti. Philae aracı proje müdürü Stephan Ulamec: Biz aracın altı aydır sakladığı bu verileri incelemeye başladık. Philae'nin bulunduğu buzlu yerde bozulma ya da kırılma olup olmadığını anlamaya çalışıyoruz diyor. Araçtan ikinci sinyal ve veri akışı 14 Haziran'da gerçekleşti. Verilerin ilk incelenmesinde aracın iç sıcaklığının -5 0C'ye yükseldiği belirlendi. Aracın 8000 bitlik ek bellek verileri ise henüz elde edilemedi. Ve Güneş Doğuyor Philae'nin durumunu kontrol eden mühendisler aracın çalışma sıcaklığına ulaşması ve gerekli elektrik enerjisini üretebilmesini yeterli güneş ışığı almasına bağlıyor. Rosetta Görev Yöneticisi Patrick Martin: Kuyrukluyıldız üzerindeki aracın güç seviyeleri gittikçe artıyor. Philae günde 12 saat dönme süresi olan kuyrukluyıldız üzerindeki güneş ışığından yararlanarak gerekli gücü 13 Watt ile 24 Watt arasında toplayabilecek. Ek verileri açmak için 19 Watt'a ihtiyaç var diyor. Philae'nin bulunduğu bölgedeki parlaklık araştırmacılara aracın 135 dakika güneş ışığı alacağını gösteriyor. Yani aracın olduğu yerde gece-gündüz süresi 2 saatin biraz üstünde ve bu da güneş panellerinin enerjiyi alıp yeterli güç biriktirmesi için yeterli görünüyor. Elimizdeki bilgiler henüz ilk izlenimlerimiz, ama Philae'nin iyi durumda olduğunu görüyoruz diyor Dr. Ulamec. İlk görev Araca yüklenecek görevlerden önce yapılması gereken ilk iş kuyrukluyıldız yörüngesinde dolanan Rosetta uydusunun yörüngesini ayarlamak olacak. Philae şu an için temel görevlerini yapabilecek güçte olduğuna inanılıyor. Bu aşamada araçta Kasım ayından bu yanan saklanan verilerin çekilmesi gerçekleşecek. Elbette bunun için Rosetta ile Philae arasında sağlam bir bağ kurmak gerekecek. Bu da Rosetta'nın uygun yörüngede olmasıyla mümkün olacak. 305 milyon km uzaktan yörünge ayarlaması Rosetta'nın şu anki yörüngesi 24 saatte iki kez Philae ile iletişim kurmasını sağlıyor. Daha uzun süre iletişim kurabilmek için Rosetta'nın kuyrukluyıldıza yaklaşması gerekecek. Gerekli yörünge manevralarını içeren komut dosyası yollandıktan sonra en geç 19 Haziran'da Rosetta kuyrukluyıldıza uygun uzaklığa taşınmış olacak. 67P kuyrukluyıldızı 13 Ağustos'ta günberi yani Güneş'e en yakın konumdan geçecek. İşte o zaman hem Rosetta hem de Philae kuyrukluyıldızdaki değişimlerin zirvesini izleyecek."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/uydumuzda-dev-karadelik-kesfedildi/", "text": "Austin'deki McDonald Gözlemevindeki Teksas Üniversitesindeki gök bilimciler, Samanyolu'nun Aslan I adlı cüce uydu gök adalarından birinin merkezinde büyük bir kara delik keşfettiler. Neredeyse gök adamızdaki kara delik kadar büyük olan cisim gök adaların nasıl evrimleştiğine dair anlayışımızı geliştirecektir. Ekip kendine has özellikleri nedeniyle Aslan I 'i incelemeye karar verdi. Samanyolu yörüngesindeki çoğu cüce gök adanın tersine Aslan I çok fazla karanlık madde içermez. Araştırmacılar Aslan I'in karanlık madde dağılımını ölçtüler yani karanlık maddenin yoğunluğunun gök adanın dış kenarlarından merkezine kadar nasıl dağıldığı-. Bunu yıldızlar üzerindeki kütle çekimini ölçerek yaptılar: Yıldızlar ne kadar hızlı hareket ederse yörüngelerinde o kadar çok maddeyle karşılaşır. Ekip, özellikle karanlık madde yoğunluğunun gök ada merkezine doğru artıp artmadığını görmek istedi. Ayrıca bilgisayar modelleriyle birleştirilmiş ölçümler eski teleskop verileri kullanılarak yapılan ölçümlerle eşleşip eşleşmeyeceğini de bilmek istediler. Teksas Üniversitesinden Karl Gebhardt: Modeller merkezde bir kara delik olması gerektiğini haykırıyor; daha fazla karanlık maddeye ihtiyacınız yok diyor. Samanyolu'na düşmekte olan küçük bir gök ada var ve kara deliği Samanyolu'ndakinden daha büyük. Kütlesi kesinlikle çok büyük. Samanyolu ile Aslan I'deki kara deliği kesinlikle karşılaştırabiliriz diyor. Cüce küresel gök adalarda bu tür bir kara delik için bir açıklama olmadığından keşif gök ada evrimi anlayışının kökünden sarsabilir. Gök bilimciler yıllardır karanlık maddenin cüce gök adalar içindeki dağılımını anlamaya çalışıyor. Bu nedenle Aslan I üzerinde yapılan ayrıntılı çalışma önemli. Eğer Aslan I'in kara deliğinin kütlesi yüksekse, bu kara deliklerin dev gök adalarda nasıl büyüdüğünü açıklayabilir diyor Gebdardt. Aslan I gibi küçük gök adalarda daha büyük gök adalara düştükçe daha kara deliği büyük gök adanınkiyle birleşip kütlesini arttırır."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/uyuyan-dev/", "text": "NGC 4889 masum, sakin bir gökada gibi görülebilir, ancak inanmayın. Hubble Teleskopu ile elde edilen bu görüntüdeki eliptik gökada aslında karanlık bir sır saklıyor: dev bir canavar. Gökadanın merkezinde şimdiye kadar keşfedilen en büyük kütleli karadelik bulunuyor. Yaklaşık 300 milyon ışık yılı uzaklıktaki Koma Kümesi'nin en parlak üyesi olan dev eliptik gökada NGC 4889 şimdiye kadar görülen en büyük süper kütleli karadeliğe sahiptir. Güneş'ten 20 milyar kat kütleli olan karadelik öyle geniştir ki, ışığın bile kaçamadığı son hat olan olay ufku 130 milyar kilometre çapındadır. Bu uzaklık Güneş ile Neptün arası uzaklığın 15 katı kadardır. Samanyolu merkezindeki karadelik ise 4 milyon Güneş kütlesinde olup yaklaşık, Merkür-Güneş uzaklığının beşte biri kadarlık olay ufkuna sahiptir. NGC 4889'un merkezindeki karadelik geçmiş dönemde bol miktarda yıldız yediği düşünülüyor. Gökbilimcilere göre karadelik şu an yediklerini 'sindirme' döneminde. Bu da karadeliği saran gaz ve toz diskinin bir süre daha huzurlu ve mutlu şekilde dolanacağı anlamına geliyor. Karadeliğin aktif olduğu zamanlarda çevresindeki disk oldukça sıcaktı. Bunun nedeni karadeliğin yüksek kütle çekim kuvveti nedeniyle diski oluşturan maddenin dolandıkça karadeliğe yaklaşması ve kuvvetin bundan dolayı büyüyerek malzemeyi sıkıştırmasıdır. Bunun sonucunda çok enerjik jetler yayılmıştır. Bu da Samanyolu'nun yaydığı enerjiye göre kuasarlardaki gibi bin kat daha fazla enerji çıkışına neden olmuştur. Galaktik malzeme karadeliğin çevresinde toplanmayı sürdürüyor. Ancak süper kütleli karadelik henüz uykuda. Gökbilimciler karadeliği gözleyerek hakkında az bilgi sahibi olunan kuasarların nasıl oluştuğunu ve evrimleştiği bilgisine ulaşabilir. Işığın kaçmasına dahi izin vermeyen karadeliklerin gözlenmesi mümkün değildir, bu nedenle dolaylı yöntemlerle kütleleri hesaplanır. Gökbilimciler Keck II Gözlemevi ve Gemini North Teleskopu'nu kullanarak NGC 4889'un merkezindeki yıldızların dolanma hızlarını hesapladı. Bu hız merkezdeki devin kütlesine bağlıdır. Hızları dikkate alınarak yapılan hesaplar karadeliğin kütlesini ortaya çıkarır."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/uzak-evrendeki-carpisan-gokadalarin-en-iyi-goruntusu/", "text": "ALMA Sherlock Holmes yöntemlerini kullanıyor Atacama Büyük Milimetre/milimetre-altı Dizgesi'ni ile yerde ve uzayda konuşlu diğer birçok teleskopu kullanan uluslar-arası bir gökbilimciler ekibi, Evren'in şimdiki yaşının yarısında iken çarpışan iki gökadanın en iyi görüntülerini elde etti. Başka türlü görülmesi mümkün olmayan detayları, gökada-boyutunda, büyüteç görevi yapan bir nesnenin yardımını alarak görüntülediler. H-ATLAS J142935.3-002836 gökadasına ait bu yeni çalışmalar bu karmaşık ve uzak nesnenin iyi bilinen bir yerel gökada çarpışması olan Anten Gökadaları'na benzediğini göstermektedir. Ünlü çizgi roman dedektifi Sherlock Holmes zar zor görülen ancak önemli kanıtları ortaya çıkarmak için bir büyüteç kullanırdı. Şimdi Yeryüzü ve uzaydaki birçok teleskopun gücünü çok daha büyük bir kozmik mercek ile birlikte kullanan gökbilimciler erken Evren'deki enerjik yıldız oluşumunu araştırıyor. Gökbilimciler genellikle teleskoplarının gücü ile sınırlandırılsalar da, bazı durumlarda detayları görebilme yeteneğimiz Evren tarafından oluşturulan doğal mercekler sayesinde artar, diye açıklıyor çalışmanın yürütücüsü Hugo Messias . Einstein genel görelilik teorisinde, yeterli kütle varlığında, ışığın doğru bir çizgi üzerinde değil, normal bir mercek tarafından kırılmasına benzer bir yol izleyeceğini tahmin etmiştir. Bu kozmik mercekler gökada ya da gökada kümeleri gibi çok büyük kütleli yapılar tarafından meydana getirilir, güçlü çekimleri ile arkalarındaki nesnelerden gelen ışığın yönünü değiştirirler, bu etkiye kütleçekimsel mercekleme adı verilir. Bu etkinin büyütme özellikleri ile gökbilimciler aksi halde görülemeyecek nesneleri araştırabilir ve yerel gökadaları çok daha uzaktaki, Evren'in belirgin bir şekilde genç olduğu zamanda görülenlerle doğrudan karşılaştırabilirler. Ancak bu kütleçekimsel merceklerin çalışması için, mercekleyen gökada ve arkasındaki, çok hassas bir doğrultuda olmalıdır. Bu şanslı hizalanmalar oldukça nadir görülür ve tespit edilmesi zordur, diye ekliyor Hugo Messias, ancak, son çalışmalar gözlemlerin uzak-kırmızı-ötesi ve milimetre dalgaboylarında gerçekleştirildiğinde bu durumun çok daha etkili bir şekilde bulunabileceğini göstermiştir. H-ATLAS J142935.3-002836 (ya da kısaca H1429-0028) bu kaynaklardan biridir ve Herschel Terahertz Geniş Alan Astrofizik Taraması ile bulunmuştur. Görünür ışık görüntülerinde çok sönük olsa da, uzak-kırmızı-ötesi bölgede bulunan şimdiye kadar ki en parlak kütleçekimsel olarak merceklenmiş nesne olup, Evren'in şimdiki yaşının yarısında iken ortaya çıkmış bir ortama bakılmaktadır. Bu nesnenin araştırılması olası durumun sınır noktasıdır, bu nedenle uluslar-arası gökbilimciler ekibi hem yerde hem de uzayda konuşlanmış, aralarında NASA/ESA Hubble Uzay teleskopu, ALMA, Keck Gözlemevi, Karl Jansky Çok Büyük Dizgesi ve diğerlerinin de bulunduğu en güçlü teleskopları kullanarak yoğun bir takip kampanyası başlatmışlardır. Farklı teleskoplar farklı görünüşler sağlamaktadır, bunlar bir araya getirilerek beklenmedik bu nesnenin doğasına ait derinlemesine en iyi bakış elde edilebilmektedir. Hubble ve Keck görüntüleri ön taraftaki gökada etrafında kütleçekimsel olarak uyarılmış bir ışık halkasına ait detayları gözler önüne serdi. Bu yüksek çözünürlüklü görüntülerde ayrıca mercekleme görevi yapan gökadanın yandan görülen bir disk gökadası olduğu ortaya çıktı gökadamız Samanyolu'na benzer şekilde içerisindeki büyük toz bulutları nedeniyle arka taraftan gelen ışığı örtmektedir. Ancak bu örtülme ALMA ve JVLA için bir problem teşkil etmiyor çünkü her iki tesis de gökyüzünü, tozdan etkilenmeyen daha uzun dalgaboylarında gözlüyorlar. Birleştirilen verileri kullanan gökbilimciler arka plandaki sistemde devam etmekte olan iki gökada çarpışması keşffeti. Bu noktadan sonra ALMA ve JVLA bu nesnenin daha fazla incelenebilmesi için anahtar rol oynamaya başladı. Özellikle, ALMA gökadalardaki yıldız oluşum mekanizmalarının detaylı bir şekilde çalışılmasına imkan veren karbon monoksitinpeşine düştü. ALMA gözlemleri ayrıca daha uzaktaki nesnelerde bulunan maddelerin hareketlerini ölçmeyi sağladı. Bu, merceklenen nesnenin gerçekten her yıl yüzlerce yeni yıldızın oluşmasını sağlayan devam eden bir gökada çarpışması olduğunu ve hala dönmeye devam eden ve çarpışmadan önce bir disk gökadası olduğunu göstermesi bakımından gerekliydi. Çarpışan bu iki gökada sistemi bize çok daha yakın olan bir nesneyi andırıyor: Anten Gökadaları. Bu iki gökada arasındaki olağanüstü bir çarpışmadır, bu gökadaların geçmişte disk yapılarına sahip oldukları düşünülüyor. Anten gökadaları her yıl Güneş'ten onlarca kez büyük kütleye sahip birkaç yıldız meydana getirseler de, H1429-0028 her yıl Güneş'in 400 katı büyüklüğündeki gaz kütlesini yeni yıldızlara dönüştürmektedir. ESO'nun Bilim Direktörü ve yeni çalışmanın ikinci yazarı Rob Ivison son olarak şu yorumu yapıyor: ALMA ile bu bilmeceyi çözebildik, çünkü gökadalar içindeki gazların hızı hakkında bilgiler sağladı, bu da birçok bileşenden kurtulmayı sağlayarak bir gökada birleşmesinin klasik işaretini ortaya çıkardı. Bu güzel çalışma ile olağan dışı yıldız oluşumunu tetikleyen gökada çarpışması suçüstü yakalandı. Notlar Bu çalışmada kullanılan ESO teleskopları: ALMA, APEX ve VISTA. Kullanılan diğer teleskop ve gökyüzü taramaları ise şu şekilde:NASA/ESA Hubble Uzay Teleskopu, Gemini Güney teleskopu, Keck-II teleskopu, NASA Spitzer Uzay Teleskopu, Jansky Çok Büyük Dizgesi, CARMA, IRAM, SDSS ve WISE. ESO-Türkiye"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/uzak-evrenin-en-ayrintili-goruntusu/", "text": "ALMA'nın Einstein Halkası gözlemi olağanüstü detayları gözler önüne serdi ALMA'nın Uzun Erimli Dizge Kampanyası ile kütleçekimsel olarak merceklenen uzak bir gökadanın dikkat çekici ayrıntılı bir gözlemi gerçekleştirildi. Görüntüde gökada içinde yıldız oluşumunun meydana geldiği bölümler büyütülmüş bir şekilde görünüyor, bu kadar uzak bir gökadada bu seviyede bir ayrıntı daha önce elde edilememişti. Yeni gözlemler NASA/ESA Hubble Uzay Teleskopu kullanılarak yapılanlardan çok daha fazla ayrıntı içeriyor ve Avcı Bulutsusu'nun dev haline benzer şekilde gökada içindeki yıldız oluşum kümelenmelerini gözler önüne seriyor. ALMA'nın Uzun Erimli Dizge Kampanyası ile yapılan şaşkınlık verici gözlemler sayesinde yakın ve uzak Evren'in sakinleri hakkında oldukça detaylı bilgiler elde ediliyor. 2014 yılı sonunda kampanyanın bir parçası olarak gerçekleştirilen gözlemlerde uzak gökada SDP.81 olarak bilinen uzak bir gökada hedeflendi. Bu gökadadan gelen ışık kütleçekimsel mercekleme olarak bilinen bir kozmik etkiye maruz kalmaktadır. SDP.81 ve ALMA arasında yer alan büyük bir gökada mercek olarak davranmakta ve daha ötedeki gökadanın ışığını eğerek Einstein Halkası olarak bilinen bir olguya mükemmel yakınlıkta bir etkiyi meydana getirmektedir. En az altı grup bilimci bağımsız olarak SDP.81'e ait ALMA verilerini bağımsız olarak analiz etti. Araştırma makalelerinin yoğunluğu gökadanın yapısı, içeriği, hareketi ve diğer fiziksel özellikleri hakkındaki bilgileri detaylı bir şekilde ortaya çıkardı. ALMA bir girişimölçer olarak davranmaktadır. Daha basit bir şekilde ifade etmek gerekirse, dizgede bulunan antenler mükemmel bir şekilde senkronize olarak gözlem kaynağından gelen ışığı tek bir teleskop gibi toplamaktadır . Sonuç olarak, SDP.81'in yeni görüntülerinin çözünürlüğü NASA/ESA Hubble Uzay Teleskopu'nun kırmızı ötesinde aldığı görüntülerden 6 kat daha fazladır . Gökbilimcilerin kullandığı özelleştirilmiş gözlem modelleri sayesinde SDP.81 içerisinde daha önce görülmeyen soğuk moleküler gaz kaynakları oldukları düşünülen tozlu bulut yapılarının yıldız ve gezegen doğumevleri ayrıntıları gözler önüne serildi. Sonuç olarak ALMA gözlemleri o kadar keskin ayrıntılar içeriyor ki araştırmacılar gökada içerisindeki yıldız oluşumu kümelenmelerini 100 ışık yılı ölçeğine kadar görebiliyor, yani Avcı Bulutsusu'nun Evren'in öteki ucunda binlerce yeni yıldız oluşturmasını gözlemeye eşdeğer. Gökadanın yeniden inşa edilen ALMA görüntüsü gerçekten dikkat çekici, diyor iki araştırma makalesinde eş-yazar ve ESO Bilim Direktörü Rob Ivison. ALMA'nın dev toplama alanı, antenleri arasındaki geniş mesafe ve Atacama çölü üzerindeki durağan atmosfer sayesinde hem görüntüleme hem de alınan tayfların mükemmel kalitesini ortaya çıkarıyor. Bu sayede oldukça hassas gözlemlerin yanı sıra gökadanın farklı kısımlarının nasıl hareket ettikleri hakkında bilgiler elde edebiliyoruz. Evren'in öteki ucundaki gökada çarpışmalarını ve çok sayıda yıldız üretimini araştırabiliyoruz. ALMA ile toplanan tayf bilgilerini kullanarak gökbilimciler uzak gökadaların nasıl döndüklerini ölçüyor ve kütlelerini tahmin edebiliyorlar. Verilere göre gökada içerisindeki gaz kararsız durumda; içindeki kümeleşmeler iç kısımlara doğru çökerek, gelecekte yeni yıldız-oluşum bölgelerine dönüşecekler. Özellikle, mercekleme etkisinin modeli öndeki gökada merceğinin merkezinde süper kütleli bir karadeliğin varlığına işaret ediyor . SDP.81'in merkezi kısmı tespit edilemeyecek kadar sönük olup, bu ön kısımdaki gökadanın Güneş'in 200-300 milyon katı büyüklüğünde süper kütleli bir karadeliğe ev sahipliği yaptığı anlamına gelmektedir. Bu tekil ALMA veri setine dayanılarak hazırlanan makale sayısı dizgenin yüksek çözünürlük ve ışık-toplama gücünün potansiyelini ortaya çıkarmaktadır. Ayrıca ALMA'nın gökbilimcilerin yıllar geçtikçe daha fazla keşif yapmalarını sağlayacağını göstermekte ve uzak gökadaların doğası hakkında henüz aydınlanmamış yeni soruları ortaya çıkarmaktadır. Notlar Merceklenen gökadanın gözlendiği zaman aralığında Evren şimdiki yaşının sadece yüzde 15'indeydi, Büyük Patlama'dan 2.4 milyar yıl sonra. Gözlenen ışık Yeryüzü'nün yaşının iki katı kadar (11.4 milyar yıl) yol aldı, dolambaçlı yolu üzerinde büyük kütleli ve görece yakın dört milyar ışık-yılı ötedeki bir gökadanın çevresini de dolaşmak zorunda kaldı. Kütleçekimsel mercekler Albert Einstein'in genel görelilik teorisi ile tahmin edilmiştir. Teorisine göre nesneler etrafındaki uzay ve zamanı bükmektedir. Bu eğri uzay-zamana doğru yaklaşan ışık bu nesne tarafından meydana getirilen eğimli yolu takip etmektedir. Bu özellikle büyük kütleli nesnelerin dev gökadalar ve gökada kümeleri kozmik büyüteçler olarak davranmalarına neden olmaktadır. Bir Einstein halkası kütleçekimsel merceklerin özel bir türüdür, burada, Yeryüzü, önde mercekleyen gökada ve arka kısımdaki merceklenmiş gökada mükemmel bir hizada yer alarak, düzenli bir ışık halkası meydana getirmektedir. Bilim ekibi aşağıdaki listede yer almaktadır. Antenlerin ayrıklığı maksimum 15 kilometreye kadar çıktığında ALMA'nın en ince detayları görebilme kabiliyeti aşılmaktadır. Karşılaştırma için, ALMA'nın açıklığı 500 metre olan küçük bir dizgesi ile daha önce yapılan kütleçekimsel mercekleme gözlemleri buradan görülebilir. 0.023 yay-saniyesi ya da 23 mili-yay-saniyesine kadar olan detaylara bu verilerle ulaşılabilmektedir. Hubble bu gökadayı yakın kırmızı-ötesinde 0.16 yay-saniyesi çözünürlükle gözlemiştir. Ancak bununla birlikte,daha kısa dalgaboylarında gözlem yapıldığında, Hubble daha detaylı çözünürlüğe ulaşabilmektedir, kırmızı-ötesinde 0.022 yay saniyesine kadar. ALMA'nın çözünürlüğü gözlemi yapılacak nesne türlerine göre antenler arasındaki mesafe ayarlanarak değiştirilebilmektedir. Bu gözlemler için en geniş ayrıklık kullanılmış ve mümkün olan en detaylı çözünürlüğe ulaşılmıştır. Yüksek çözünürlüklü ALMA görüntüleri araştırmacıların arkafonda yer alan gökadanın merkezi kısmını incelemelerine imkan vermektedir, bu kısım Einstein halkasının ortasında yer almaktadır. Eğer öndeki gökada süper kütleli bir karadeliğe sahipse, merkezdeki görüntü daha sönük olmaktadır. Merkezi görüntünün sönüklüğü öndeki gökadada bulunan karadeliğin kütlesine işaret etmektedir. ESO-Türkiye (Arif Solmaz, Çağ Üniversitesi Uzay Gözlem ve Araştırma Merkezi, Mersin"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/uzak-gezegende-yasam-umudu/", "text": "Gökbilimcilere göre Kepler-62f adlı uzak bir gezegende yaşam olabilir. Çalgı takımyıldızı yönünde ve Dünya'dan 1200 ışık yılı uzaktaki gezegen, Dünya'dan % 40 daha büyüktür. Los Angeles Kaliforniya Üniversitesi'nden astrofizikçi Aomawa Shields'e göre kayalık olduğu düşünülen gezegende okyanuslar olabilir. Gezegen 2013 yılında NASA'nın gezegen avcısı unvanına sahip Kepler aracıyla keşfedildi. Kepler-62f, Güneş'ten daha küçük ve soğuk bir yıldızın çevresinde dolanan beş gezegenden biridir. Sistemin en dışında yer alan gezegenin atmosfer ya da yörüngesi hakkında net bilgi Kepler teleskopu ile elde edilemedi. Buna karşılık Shields'in başını çektiği bir araştırmacı ekibi gezegende yaşamın olması için nasıl bir yüzeyi ve yörüngesi olması gerektiği sorusunu ele aldı. İlk bakışta yüzeyinde sıvı su olamayacak kadar soğuk olduğu görülür. Ancak atmosferi bu sıcaklıkla baş edecek biçimde oluşmuş olabilir. Bu da yaşanabilir gezegenler arasında en güçlü aday olması demektir. Dünya atmosferinde 0,04 oranında karbondioksit bulunur. Kepler-62f yıldızından oldukça uzakta olduğundan yeterli sıcaklığa ulaşmak için atmosferinde çok daha fazla karbondioksit olabilir. Ancak bu durumda yüzeyindeki su donmadan sıvı halde olabilir. Ekip Kepler-62f'yi bilgisayar benzetimleriyle araştırdı. Buna göre; - Atmosferi Dünya atmosferinin 12 katı kalınlığında olması, - Özellikle karbondioksit miktarının bizdekinin 2500 katı olması, - Birkaç farklı olası yörünge yapılandırması esas alındı. Bu kriterlere göre gezegen için farklı değerlerde hesaplanan karbondioksitin yaşamı destekleme şekilleriyle ilişkili birkaç senaryoya ulaşıldı. Shields, gezegenin her yerinde yaşamın sürmesi için Dünya'nın üç ile beş katı kalınlığında ve tamamen karbondioksitten oluşmuş bir atmosfere sahip olması gerektiğini belirtiyor. Karbondioksit miktarının Dünya'nın 2500 kat fazla olması gezegenin sıcaklığını tutması açısından önemlidir. Bu da yıldızından uzakta dolanan gezegenin yüzeyinin soğumasını önleyen en önemli etkendir. Venüs'ün Güneş Sistemi'ndeki en sıcak gezegen olmasının nedeni atmosferini saran sera gazlarıdır. Güneş Sistemi'nde Venüs'ün bu özelliği diğer yıldız sistemlerinde de benzer gezegenler olabileceğini akla getirir. Venüs'teki sıcaklık yaşamın oluşmasını engelleyecek b içimde çok yüksek olsa da Kepler-62f gibi bir gezegende yaşamı ortaya çıkaran önemli bir etken olabilir. Ekip gezegenin yörünge yollarını da benzetimle hesaplamaya çalıştı. Bu yolla gezegenin ikliminin nasıl olacağı anlaşılmaya çalışıldı. Hesaplamalarda Dünya'daki küresel iklim değişiklikleri göz önünde tutuldu. Shields'e göre benzer bir yöntem bize daha yakın ötegezegenler için kullanılabilir. Böylece yaşamın olası olduğu gezegen araştırmalarına önemli bir katkı sağlanabilir."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/uzak-gezegenin-bulutlari-gozlendi/", "text": "İlk kez Güneş Sistemi dışındaki bir gezegenin hava desenleri ortaya çıkarıldı. 75 ışık yılı uzaktaki gezegendeki hava sıcak toz ve erimiş demir damlacıklarından oluşmuş görünüyor. Çalışma ile elde edilen bulgular gezegende yaşam olup olmadığı araştırmalarına katkı sağlayabilir. Edinburg Üniversitesi liderliğindeki araştırma ekibi uzak dünyanın hava durumunu görmek icin Şili'deki teleskopu kullandı. PSO J318.5-22 adlı gezegenin yaklaşık 20 milyon yıl yaşında olduğu düşünülüyor. Araştırmacılar yaklaşık 5 saatlik gözlem sonucunda yüzlerce kızılötesi görüntü elde etti. Görüntülerdeki çeşitli alanların parlaklık farklılıkları karşılaştırılarak gezegenin atmosferinin kalın ve ince bulut katmanlarıyla kaplı olduğu belirlendi. Gezegenin atmosferindeki parlaklık değişimleri ise gezegenin kendi ekseni çevresinde dönmesi nedeniyle farklı alanların gözlenmesinin sonucudur. Gezegen Jüpiter ile aynı boyutta olmasına karşılık ondan sekiz kat daha kütlelidir. Gezegenin bulutlarının olduğu alanlardaki sıcaklık ise ortalama 800 C dolayında. Ekip, PSO J318.5-22'deki parlaklık değişimlerini bir yıldızın yörüngesinde olmadığı için almayı başardı. Eğer gezegenin Güneş gibi bir yıldızı olsaydı, yıldızdan kaynaklanan büyük miktarda ışık araştırmanın önüne geçebilirdi. Ekip bu çalışma ile genç bir yıldızın yeni doğan gezegenleri hakkında fikir sahibi olunup, örnekleme olarak kullanılabileceğini düşünüyor. Böylece özellikle küçük kütleli olup yaşama elverişli olduğu düşünülen gezegenlerin atmosfer yapısı belirlenebilir. Keşif ayrıca gezegenlerin her yerinde bulutlar olabileceğini gösterir. Şimdi hedef dev gezegenlerden başlayarak yaşamın olası olduğu daha küçük gezegenlere kadar araştırmayı genişletmek."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/uzak-gokadalar-kozmik-sisin-acikligini-gozler-onune-seriyor/", "text": "Gökbilimcilerden oluşan uluslararası bir ekip VLT'yi, erken Evren'e bakmak ve şimdiye kadar gözlenmiş en uzak gökadaları incelemek için zaman makinesi olarak kullandılar. Bu gökadaların uzaklıklarını doğru olarak ölçmeyi başardılar ve bu gökadaların Büyük Patlama'dan sonra 780 milyon ile 1 milyar yıl arasında bulunduklarını gördüğümüzü buldular. Yeni gözlemler, gökbilimcilerin yeniden iyonlaşma olarak bilinen dönem için ilk kez, bir zaman çizelgesi oluşturabilmelerini sağladı. Bu dönemde, erken Evren'deki hidrojen gaz sisi dağılmaya başlayarak ilk kez morötesi ışığın engellenmeden geçmesini sağladı. Astrofizik Günlüğü isimli dergide yayınlanacak olan bu yeni sonuçlar, geçtiğimiz 3 yıl boyunca ekibin, uzak gökadaları, VLT ile gerçekleştirdiği uzun ve sistematik araştırmanın üzerine oturtulmuştur. Arkeologlar, toprağın değişik katmanlarında buldukları nesnelere dayanarak geçmişe dair bir zaman cetveli çıkarabilirler. Gökbilimciler ise bir adım ileri gidebilir: bizse doğrudan geçmişe bakabiliriz ve kozmik evrimin farklı evrelerinde bulunan farklı gökadalardan gelen sönük ışığı gözleyebiliriz, şeklinde açıklıyor bu projeye öncülük eden, INAF Roma Gökbilimsel Gözlemevi'nden Adriano Fontana. Gökadalar arasındaki farklılıklar, bize, bu önemli dönemde, Evren'deki değişen koşulları ve bu değişikliklerin hangi hızda gerçekleştiğini söylüyor. Değişik kimyasal elementler, kendilerine özgü renklerde parlarlar. Parlaklıklardaki bu hızlı artışlar yayılım çizgileri olarak bilinirler. En güçlü morötesi yayılım çizgilerinden biri de Lyman-alpha çizgisidir, ve hidrojen gazından gelir . Bu çizgi, oldukça sönük, uzak galaksilerin gözlemlerinde dahi görülebilecek kadar parlak ve ayırt edilebilirdir. Takımın çok uzakta bulunan beş gökada da Lyman-alpha çizgilerini tespit etmesi, iki kilit şeyi yapmalarını sağladı: ilk olarak, çizginin, spektrumun kırmızı kısmına doğru ne kadar kaydığını gözlemleyerek gökadaların ne kadar uzakta bulunduklarını tespit ettiler, ve böylece Büyük Patlama'dan ne kadar zaman sonra görülebileceklerini saptamış oldular . Bu ise takımın gökadaları bir sıraya koymalarını sağlayarak, bir zaman cetveli oluşturmalarına yardımcı oldu ki bu da gökadaların ışıklarının zaman içinde nasıl evrildiğini göstermiş oldu. İkinci olarak, Lyman-alpha yayılımına gökadalar içerisinde parlayan hidrojenin neden olduğu yayılım ek olarak bu yayılımın zamanda farklı noktalarda, galaksilerarası ortamda bulunan nötral hidrojen sisi tarafından yeniden emildiğini görebildiler. Örneklerimizdeki en erken ve en geç gökadalar tarafından engellenen morötesi ışınım miktarları arasında önemli bir fark görüyoruz, diyor INAF Roma Gökbilimsel Gözlemevi baş yazarı Laura Pentericci. Evren 780 milyon yıl yaşındayken, bu nötral hidrojen oldukça yaygın, Evren'in % 10 ila 50'sini kaplamaktadır. Ancak, sadece 200 milyon yıl sonra, bugün de gözlemlediğimize benzeyen çok düşük bir seviyeye düşmektedir. Anlaşılan yeniden iyonlaşma gökbilimcilerin daha önce düşündüklerinden daha hızlı gerçekleşmiştir. Takımın yapmış olduğu gözlemler, ilkel sisin temizlenme hızını araştırmanın yanında, yeniden iyonlaşma için gerekli olan enerjiyi sağlayan morötesi ışığın kaynağı hakkında ipucu vermektedir. Bu ışığın kaynağı hakkında birkaç tane yarışan teori bulunmaktadır bunlardan öne çıkan ikisi; Evren'in ilk nesil yıldızları ve kara deliklere doğru düşen maddeden yayılan yoğun radyasyon. Bulduğumuz en uzak iki gökadadan gelen sönük ışığın detaylı analizleri, ilk nesil yıldızların açığa çıkan enerjiye katkıda bulunmuş olabilecekleri yönünde, diyor araştırma ekibindeki INAF Trieste Gözlemevi'nden Eros Vanzella. Bu yıldızlar, Güneş'ten 5000 kat genç ve 100 kat büyük olmalılar ve böylece ilkel sisi çözerek geçirgen hale gettirmiş olabilirler. Bu hipotezi kanıtlamak ya da çürütmek için yüksek hassaiyetli ölçümler yapmak gerekmektedir, ve bu yıldızların gerekli enerjiyi üretebileceklerini göstermek için ise, uzaydan ya da önümüzdeki yüzyılın başlarında, ESO'nun planladığı, tamamlandığında dünyanın en büyük gözü olacak Avrupa Oldukça Büyük Teleskobu ile gözlem yapmak gerekmektedir. Kozmik tarihin bu erken dönemlerini araşturmak teknik olarak zorlayıcıdır çünkü bunun için oldukça uzak ve sönük gökadaların hassasiyetle incelenmesi gerekmektedir ki bu görev sadece en güçlü teleskoplar ile denenebilir. Bu çalışma için, ilk olarak NASA/ESA Hubble Uzay Teleskobu'nun ve VLT'nin derin uzay görüntülerinden saptanan gökadaların tayfsal gözlemleri yapmak üzere 8,2 metrelik VLT'nin yüksek ışık toplama gücünü kullandılar. Notlar Tayfsal ölçümleme ile ölçülen kayıtlara geçmiş en uzak gökada 8,6'lık bir kırmızıya kaymaya sahiptir ki bu da gökadayı Büyük Patlama'dan 600 milyon yıl sonraya yerleştirir (eso1041). Hubble Uzay Teleskobu ile saptanmış olan ve 10'luk bir kırmızıya kayma değeri olduğu düşünülen (Büyük Patlama'dan 480 milyon yıl sonra) bir aday vardır ancak onaylanmayı beklemektedir.Bu çalışmada kullanılan en uzak gökada ise 7,1'lik kırmızıya kayma değerine sahiptir ki bu da onu Büyük Patlama'dan 780 milyon yıl sonraya oturtur. Evren, günümüzde 13,7 milyar yıl yaşındadır. Lyman-alpha ışınımına sahip beş onaylanmış gökadalık (20 aday arasından) yeni örnek bilinen z>7 değerine sahip gökadaların yarısını içermektedir. İlk yıldızlar ve gökadaların oluştuğu zamanda, Evren morötesi ışığı absorbe eden elektiriksel olarak nötral hidrojen gazı ile doluydu. Bu erken gökadalardan gelen morötesi ışınım gazı yükseltgeyip, elektiriksel olarak yüklü hale getirdikçe , gaz yavaşça morötesi ışık bakımından geçirgen oldu. Bu süreç teknik olarak, Büyük Patlama'dan 100 bin yıl sonra hidrojenin iyonlaştığı kısa bir dönem olduğu düşünüldüğünden, yeniden iyonlaşma olarak bilinmektedir. Takım hidrojen sisinin etkilerini, prizmanın güneş ışığını gökkuşağı renklerine ayırmasına benzeyen ve gökadalardan gelen ışığı bileşen renklerine ayıran, tayfsal çözümleme adlı teknik ile ölçmüştür. Takım, kırmızıya kaymaları 7'ye yakın 20 adayın tayflarını incelemel için VLT'yi kullanmışlardır. Bu adaylar üç farklı alanın derin görüntülenmesinden çıkarılmıştır. 20 adayın beşinde Lyman-alpha ışınımının rahatlıkla gözlendiği tespit edildi. Bu, şimdilik z=7 civarında oldukları tayfsal olarak onaylanan gökadalar grubudur. Evren genişlediğinden ötürü, cisimlerden gelen ışık uzayda yol katettikçe dalgaboyu uzar. Işık ne kadar yol kat ederse, dalgaboyu da o kadar uzar. Kırmızı görebildiğimiz en uzun dalgaboyuna sahip olduğundan, oldukça uzak gökadalara kırmızıya kayma olarak bilinen karakteristik bir kırmızı renk hakim olur. Aynı zamanda teknik olarak cismin ışığının nasıl etkilendiğininde bir ölçüsüdür, bunun yanında cismin uzaklığını ve Büyük Patlama'dan ne kadar sonra görebileceğimizi de ölçmemizi sağlar. Gökbilimciler, yıldızları Popülasyon I, II, ve III olarak bilinen 3 sınıfa ayırır. Güneşimiz gibi Popülasyon I yıldızları, eski yıldızların kalplerinde ve süpernova patlamalarında sentezlenen ağır elementler bakımından zengindirler: önceki nesil yıldızların artıklarından oluştukları için Evren'de daha sonra meydana gelmişlerdir. Popülasyon II yıldızları daha az ağır elemen barındırırlar ve yoğun olarak Büyük Patlama sırasında yaratılmış hidrojen, helyum ve lityumdan oluşmuşlardır. Bunlar daha yaşlı yıldızlardır, yine de günümüzde, Evren'de birçokları bulunmaktadır. Popülasyon III yıldızları hiçbir zaman doğrudan gözlenmediler, ancak Evren'in erken dönemlerinde var oldukları düşünülmektedir. Bu yıldızlar sadece Büyük Patlama'da yaratılmış elementleri barındırdığından, hiç ağır element bulundurmazlar. Ağır elementlerin yıldız oluşumu sırasında üstlendiği görev nedeniyle, bu aşamada sadece çok büyük ve kısa ömürlü yıldızlar oluşabilir ve böylece tüm Popülasyon III yıldızları, Evren'in ilk yıllarında süpernova olarak yaşamlarına son vermişlerdir. Şimdiye kadar, çok uzak gökadaların gözlemleri dahil olmak üzere, Popülasyon III yıldızlarına dair hiçbir somut kanıt bulunamamıştır. ESO-Türkiye"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/uzak-yakin-bir-arada/", "text": "NASA'nın Hubble teleskopunun morötesi verilerini kullanan gökbilimciler uzak evrende en fazla yıldız doğumlarının gerçekleştiği bölgelerden birinin görüntüsünü oluşturdu. Görülen alanda 12.000'i bol yıldız oluşturan olmak üzere 15.000'den fazla gökada bulunmaktadır. Hubble'ın morötesi görme yeteneği evreni kavramamızda önemli bir pencere açarak 11 milyar yıl öncesinde yani büyük patlamadan 3 milyar yıl sonraki yıldız doğumlarını gösterir. Morötesi ışık kozmik bulmacanın eksik parçasıdır. Hubble ile diğer uzay ve yer merkezli teleskopların kırmızı-ötesi ve görünür ışık verileri birleştirildiğinde evrenin evrim tarihinin en kapsamlı portrelerine ulaşılmaktadır. Görüntü sadece kırmızı-ötesi ışıkta görülebilen çok uzak gökadalar ile geniş spektrumda görülebilen daha yakın gökadalardan oluşmaktadır. Uzak gökadalardaki yıldız oluşum bölgelerinden gelen morötesi ışık evrenin genişlemesi nedeniyle kırmızı-ötesi bölgeye kayar. Gökbilimciler uzak ve yakın evrendeki yıldız oluşumlarının görüntülerini karşılaştırarak yakın gökadaların uzun zaman önce küçük ve sıcak yıldızlardan oluşan küçük kümelerden nasıl oluştuğunu daha iyi anlar. Dünya atmosferi morötesi ışığın çoğunu filtrelediğinden Hubble ile daha hassas morötesi gözlemler yapabilir. Görüntüdeki alan Büyükayı takımyıldızı doğrultusunda yer almaktadır. Görüntü telif hakkı: NASA, ESA, P. Oesch , and M. Montes Yüksek çözünürlük için tıklayınız"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/uzaklara-hubble-bakisi/", "text": "NASA/ESA Hubble Uzay Teleskopu ile elde edilen yeni ve muhteşem görüntüde bir gökada kümesi ile birlikte kozmik tarihin farklı uzaklık ve aşamaları da gözler önüne seriliyor. Evrenin erken dönemine ait cisimler görüntüde kozmik birer komşu gibi görülüyor. Toplamda 14 saatlik poz süresiyle elde edilen görüntü çıplak gözün görebileceği en sönük cisimden bir milyar kez daha sönük cisimleri gösteriyor. Yeni Hubble görüntüsünde çok farklı uzaklıklardaki çeşitlilik ön plana çıkıyor. Görüntüdeki gökadaların çoğu Dünya'dan yaklaşık beş milyar ışık yılı uzakta olmasına karşılık diğerleri daha yakın ya da çok daha uzaktadır. Gökyüzünün bu bölgesindeki cisimler birbirine yakın görülmesine karşılık aslında aralarında milyarlarca ışık yılı uzaklık olabileceği unutulmamalıdır. Çünkü bu optik yanılsamada çeşitli gökada grupları aynı görüş hattı doğrultusundadır. Hubble ile çok uzaktaki gökadaların görüntüleriyle birlikte görülen evren kesiti tamamlanıyor. Bu uzak cisimler kütleçekimsel mercek adı verilen özel bir teknikle görülebiliyor. Bu teknik yakındaki bir gökadanın uzaktaki cisimden gelen ışığı kütle çekimi etkisiyle bükerek bir mercek gibi davranması ilkesine dayanır. Burada kullanılan mercek sistemlerinden biri görüntü merkezinde bulunan ve çember içine alınmış CLASS B1608+656 adlı kümedir. Küme uzaktaki QSO-160913+653228 adlı iki kuasarı ortaya çıkarmıştır. Bu parlak diskten yayılan ışık şu anda karadeliğin içine düşen madde tarafından yayılıyor gibi görünse de aslında evrenin şimdiki yaşının üçte ikisi yaşta iken yani dokuz milyar yıllık zaman önceki halini gösterir. Fred ve Ginger gibi iki çekimsel mercek gökada da bunun gibi başka cisimleri ortaya çıkaracak kadar yeterli kütleye sahiptir. Bunun gibi uzak ve çok sönük cisimleri ortaya çıkarmak için Hubble gibi bir teleskopa ve uzun poz sürelerine ihtiyacınız vardır. Görüntü toplamda 14 saatlik poz süresi ile görünür ve kızılötesi gözlemleri sonucunda oluşmuştur. Videolar:"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/uzaklardaki-pluton/", "text": "NASA, uzaklardaki cüce gezegen Plüton'un yeni görüntülerini yayınladı. Hubble Uzay Teleskobuyla alınan görüntülerde Plüton, koyu pekmez rengiyle görülüyor. Cüce gezegendeki alacalı bulacalı renk ve parlaklık değişimleri, mevsime bağlı olarak düzenli olarak değişiyor. Güneş çevresindeki turunu 248 yılda tamamlayan Plüton'un şu an kuzey yarımküresi parlak görünüyor. Bu kısımda oluşan olası buz çözülmeleri mevsimsel değişime bağlı olarak bir süre sonra yüzeydeki buzları tekrar donacak. Görüntüdeki renk değişimi 2000 ile 2002 yılları arasında gerçekleşti. Yeni Ufuklar adlı uzay aracının 2015'te Plüton'a varana kadar elde edebileceğimiz en iyi görüntüler şimdilik bunlar. Araç yaklaşık 6 ay sonra hedefi olan Plüto ve Kuiper Kuşağı içindeki nesneleri gözlemeye başlayacak. Plüton, her ne kadar gezegen sınıfından çıkarılmış olsa da özellikle ABD halkının büyük bir kısmı tarafından hala gezegen olarak nitelendiriliyor. Böylesi bir gezegenimsi nesnenin görüntülerini ancak Hubble gibi gelişmiş bir teleskopla alabiliyoruz. Görüntülerdeki koyu kırmızıya yakın renk ise güneşten gelen ışığı yansıtan metan ile oluşuyor. 1994 yılında çekilmiş Hubble görüntüleriyle kıyaslanan bu görüntülerde Plüton'un kuzey yarımküresi güney yarımküresinden daha parlak görünüyor. Bu değişiklikler yüzeyi de etkileyen çok karışık bir süreci gösteriyor. Hubble görüntüleriyle Plüton'un sadece buz ve kayadan oluşmadığını da kanıtlıyor. Cüce gezegende atmosfer hareketliliği de söz konusu. Bu değişimler 248 yıllık süre boyunca gezegenin eğiminin de değişimsine bağlı olarak kendini yeniliyor. Mevsim değişimleri Plüton'da asimetrik bir hızla gerçekleşir. Kuzey yarım kürede yaz mevsimi, Plüton'un Güneş'e daha yakın olmasından dolayı hızlanmasıyla kısa sürer. 1988 ile 2002 yılları arasındaki gözlemler ile Hubble'ın gözlemlerini kıyaslayan gökbilimciler Plüton'un kuzey yarımküresinin atmosferindeki madde kütlesinin iki kat arttığını gösterdi. Bunun nedeni ısınmaya bağlı olarak ısınan azot buzunun süblimleşmesi olabilir. 2015 yılıyla birlikte daha fazla bilgi sahibi olabileceğiz. Hubble'ın görüntülerinde görülen karbon monoksit bölgesi Yeni Ufuklar adlı aracın ilk hedefi olacak gibi görünüyor. Böylece Güneş Sistemi'ndeki hakkında az bilgi sahibi olduğumuz bir nesneyi, hatta nesneleri de gözlemiş olabileceğiz. Kaynak: Hubble 1 Yorum Anladığım kadarıyla ABD'liler Plüton'u ulusal gezegen olarak görüyorlar.Bu arada ABD başkanının Ay Projesini iptal etmesini kınıyorum. ABD ordusuna Amerika tarihinin en büyük bütçesini ayıran Obama, malesef bilime gelince cimri oluyor..."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/uzaktaki-gokada-denizi/", "text": "Gökbilimciler erken evrendeki bol yıldız üreten gökadaların nüfusunu belirleyebilmek amacıyla NASA'nın Hubble Uzay Teleskopu ve WM Keck Gözlemevi'ni kullandı. Uzak evrendeki oldukça küçük ve sönük görülen çok sayıda gökada Hubble ile morötesi ışık altında yakalandı ve ardından Hawaii'deki Mauna Kea tepesinde bulunan güçlü Keck teleskopu ile onaylandı. Ekip 10 milyar yıl önce yıldız doğumlarının doruğa çıktığı 58 genç ve çok küçük gökadayı Hubble ile görüntüledi. Ekip daha sonra üzerinde LRIS aracı takılı olan 10 metrelik Keck Teleskopu ile 58 gökadanın kırmızıya kayma oranını 12 olarak belirleyerek yaşlarını onayladı. Düşük Çözünürlüklü Görüntüleme Tayfölçeri çok yönlü görünür dalga boyu görüntüleme aracıdır. Yeni keşfedilen gökadalar daha büyük olanlara göre 100 kat daha büyük ve daha sönük olduğundan Hubble için bile oldukça silik görülmektedir. Ancak gökbilimciler alandaki bu sönük gökadaları görebilmek için küçük bir hileye başvurdular. Abell 1689 adlı daha yakın bir gökada kümesinin kütle çekimi nedeniyle bükülen ışıktan yararlanarak adeta bir mercek gibi arka alandaki gökadaları gördüler. Kütle çekimsel mercek adı verilen bu yöntemde uzaktaki gökadalardan gelen ışık yakındaki büyük bir küme tarafından kırılarak uzak cisimlerin büyük görülmesine neden olur. Çalışma ekibinden fizikçi ve gökbilimci olan Brian Siana: Her zaman parlak gökadaları bulmamız bir sorundu. Çünkü parlak gökadalar buzdağının görünen kısmıdır. Şimdi biz bol yıldız oluşturan daha uzaktaki küçük ve sönük gökadaları da görebildik. Gerçekten şimdi buzdağının görünmeyen kısmını çalışıyoruz diyor. Siana'nın ekibi evren yaklaşık 3,4 milyar yıl yaşındayken görülen gökadaların sayımını tamamladığını düşünüyor. Elde edilen örnek erken evrenin temsilcileri kabul ediliyor. Bu dönemdeki yeni yıldızların çoğu bu gökadalarda oluşmuş olmalıdır. Bu gökadaların keşfi aynı zamanda küçük gökadalardaki sıcak yıldızların elektron sökmesi yoluyla hidrojenin iyonlaşmasını sağlayarak gereken ışımayı dışarı pompaladığı tezini de güçlendiriyor. Yeniden iyonlaşma adı verilen bu süreç Büyük Patlama'dan sonraki iki milyar yıl içinde ya da başka bir ifadeyle günümüzden 13 milyar yıl önce oluştu. Bizim örnek gökadalar yeniden iyonlaşma döneminden birkaç milyar yıl sonra var olsalar da bunların en azından bir kısmının bu sürece katkı sağladığı düşünülüyor diyor Siana. Erken dönem gökadaları günümüzdeki görkemli sarmal ve eliptik gökadalar gibi değiller. Araştırma ekibinden Anahita Alavi: Çekimsel mercek yöntemi bunların şeklini belirgin bir şekilde uzatıyor. Mercekleme yöntemi olmadan Hubble bunları noktasal birer kaynak olarak görecektir. Bu gökadaların boyutları hakkında henüz bir fikir sahibi değiliz diyor. Hubble verilerine göre bu gökadalar birkaç bin ışık yılı çapında olup küçük ve düzensiz bir şekle sahipler. Bu gökadalar Samanyolu gibi büyük bir gökadanın onda biri ya da yüzde biri kadar kütlelidir. Ancak bu gökadalardaki muazzam miktardaki yıldız oluşumu nedeniyle yoğun morötesi ışıma yayarlar diyor Siana."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/uzay-tatilde-de-isil-isil/", "text": "Ülkelerin tatil dönemleri uzaydan net bir şekilde fark ediliyor. Nasıl mı? Uzaya yaydığımız ışıkla. NOAA/NASA Suomi Ulusal Yörünge Kutup Aracı verileri araştırmacılara gece Dünya şehirlerinin nasıl göründüğü hakkında bilgi veriyor. Buna göre ülkelerin tatil dönemlerinde belirgin ışık değişimleri görülüyor. Tatil dönemlerinde özellikle öne çıkanlar, ABD'de yılbaşı ve Ortadoğu'da Ramazan ayı. Yılın diğer günlerinde uzaya yansıyan ışıkla karşılaştırıldığında ABD'de yılbaşında yüzde 20 ile yüzde 50 oranında artış gözlendi. Ortadoğu'daki bazı kentlerde Ramazan ayında uzaya kaçan ışık miktarının ise diğer günlere göre yüzde 50'den fazla olduğu belirlendi. Suomi NPP üzerinde Görünür ve Kızılötesi Görüntüleme Radyometresi taşıyor. VIIRS ile gezegenimizin gece kısmı gözlenebiliyor. Böylece geceleyin şehir ışıkları daha net algılanıyor. 2012 yılında NOAA bilim insanları VIIRS verilerinden Geceleyin Dünya haritasını yayınladı. Harita gökyüzünde bulut ve Ay ışığının olmadığı dönemlerin ortalaması alınarak oluşturuldu. Aynı teknikle tatil dönemlerinde şehir ışıklarındaki değişimler ortaya çıkarıldı. ABD'de Yılbaşı ABD'de Şükran gününden sonraki Black Friday ve onu izleyen yılbaşına kadar ki tatil dönemlerinde ışık miktarlarında artış görüldü. Araştırmacılara göre bu aynı zamanda sera gazının artması anlamına da geliyor. Araştırmada ilk etapta 2012 ve 2013 yıllarında 70 ABD kentindeki ışık çıkışları gözlendi. Büyük şehirler ve onların varoşlarındaki ışık şiddetinin yüzde 30 ile 50 oranında arttığı farkedildi. Yani tatil dönemlerini uzaydan net bir şekilde fark edebiliyorsunuz. Büyük kentlerdeki artış küçük yerleşim bölgelerine az da olsa yansıyor. Bundaki temel etkende insanların tatillerde kentlerden daha küçük yerleşim yerlerine gitmeleri gösteriliyor. Ortadoğu'da Ramazan Araştırma ekibi ABD'nin ardından gözünü Kahire'ye dikti ve 2012 yılından itibaren verileri toplamaya başladı. Verilerde bazı ilginç saptamalara ulaşıldı. Ramazan ayı boyunca Kahire'de yaşayanlar gece geç saatlerde yemek yediği, alışveriş yaptığı için bu saatlerde ışık miktarının arttığı belirlendi. 2014 yılına kadar yapılan düzenli taramalarda Kahire'den uzaya çıkan ışıkların özellikle İslam takvimiyle paralel arttığı saptandı. Ancak Ortadoğu'daki tüm kentler Kahire gibi değil. Riyad ve Cidde gibi Suudi Arabistan'ın büyük kentlerindeki ışık kullanımı Ramazan ayı boyunca yüzde 60 ile 100 oranında arttı. Buna karşılık Türk şehirlerinde ışık kullanımı çok daha az artmıştır. Suriye, Irak ve Lübnan'ın bazı yerlerinde ışık çıkışında artış olmasına karşılık bu bölgelerde süregelen savaşın etkisi yorum yapılmasına olanak sağlamadı. VIIRS verilerine göre Kahire'deki ışık artışı özellikle Ramazan ayında en yüksek seviyeye ulaşıyor ve bunda zengin ya da fakir bölge ayrımı bulunmamakta. Tüm kent şenliklere katılıyor ve her yer ışıl ışıl parlıyor. Yani Kahire'de Ramazan ayında zengin ya da fakir olmanız fark etmiyor. Enerjiyi Planlama Hükümetler Arası İklim Değişikliği Paneli ile atmosfere yayılan sera gazının azaltılmasının enerjiyi iyi kullanmaktan geçtiği belirtilmiş ve bu konuda bilim insanları ile politikacıların üzerlerine düşeni yapmaları benimsenmiştir. Atmosfere yayılan sera gazlarının yüzde 70'i büyük kent kaynaklıdır. Yüksek verimli araba ve alet kullanımının özendirilmesi gereklidir. VIIRS verilerinden binalarımızdaki enerjiyi verimli bir şekilde kullanmadığımız sonucu çıkıyor. Sadece binalar değil, şehir aydınlatmaları da sonucun olumsuz olmasına katkı sağlıyor. Amaç şehirleri pırıl pırıl yapmaktır, gökyüzünü değil."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/uzayda-grafen-kesfedildi/", "text": "NASA'nın Spitzer Uzay Teleskopu uzayda grafen adı verilen yassı karbon parçacıklarına rastladı. Bir atom kalınlığındaki tellerin birleşerek oluşturduğu böylesi bir yapı ilk kez tespit edilmiş oldu. Grafen ilk olarak 2004 yılında laboratuarda üretilmiş ve ardından 2010 yılında üreticisine nobel ödülü getirmiştir. İnce olmasına karşılık bakırdan çok daha güçlü elektrik akımı taşır. Görünüşü bal peteklerini andırır. Şimdiden geleceğin bilgisayarlarında, elektrikli cihazların ekranlarında, güneş panellerinde ve diğer uygulamalarda kullanılacağı düşünülüyor. Uzaydaki karbon içerikli bileşiklerin tespiti kendimiz gibi karbon bazlı canlıları ve diğer yaşam biçimlerinin nasıl geliştiğini anlamamıza yardımcı olabilir. Spitzer, Macellan Bulutları denlen iki cüce gökadada, içinde ölmüş yıldızların oluşturduğu gezegenimsi bulutlarda grafen olduğunun işaretlerini algıladı. Gökadamız dışında kızılötesi algılama ile C70 molekülüne ilk kez rastlanmış oldu. C70 ve grafen bucky topları olarak bilinen moleküller fulleren ailesi C60 ailesindendir. Bu karbon küreler futbol topu gibi 60 karbon atomunun birleşmesiyle oluşmuştur. Meteorlardaki gaz bileşiminde rastlanan fullerenler aynı zamanda laboratuar şartlarında üretiliyor. Bu verilerin ışığında fullerenlerin yaşamın başlangıcında etkin rol oynadığı ve bu moleküllerin Dünya'ya uzaydan taşındığını gösteriyor. Daha once Spitzer 2010 yılının Temmuz ayında ilk C70 molekülü olduğunu keşfetmişti. Küçük Macellan Bulutu'ndaki bu yapıların daha sonra 15 Dolunay kütlesinde olduğu belirlendi. Bu son veriler ile diğer karmaşık moleküllerin hidrojen açısından zengin bölgelerde oluşabileceği ortaya çıktı. Gökbilimcilere göre grafen, bucky topları ve C70 molekülleri ölmekte olan bir yıldızın çevreye yaydığı şok dalgaları ile hidrojen bileşimli karbonun kırılmasıyla oluşuyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/uzayda-hidrojen-peroksit-kesfedildi/", "text": "Yıldızlararası ortamda ilk kez Hidrojen peroksit molekülleri belirlendi. Bu keşif, hayat için çok önemli olan su ve oksijen molekülleri arasındaki bağlantı hakkında ipuçları sağlamaktadır. Hidrojen peroksit, Dünya'nın atmosferindeki su ve ozonun kimyasında anahtar bir role sahip olup, dezenfektan ve saç ağartıcı özellikleriyle de tanınmaktadır. Şimdi ise bu molekülün uzaydaki varlığı, ESO'nun Şili'de bulunan APEX teleskopunu kullanan gökbilimciler tarafından ilk kez belirlenmiştir. Bu keşfi, bir uluslararası gökbilimciler grubu, Şili Andları' nda deniz seviyesinden 5000 metre yükseklikteki Chajnantor platosunda bulunan Atacama Rehber Deneyi teleskobu ile yapmıştır. Bu bilim insanları, gökadamızda bizden 400 ışık yılı uzaklıkta bulunan Rho Ophiuchi yıldız sistemi yakınlarındaki bir bölgeyi gözlemlemişlerdir. Bu bölge, yeni yıldızların doğmakta olduğu çok soğuk (yaklaşık -250 derece Celsius) ve yoğun kozmik gaz ve toz bulutlarını içermektedir. Bu bulutlar, ağırlıklı olarak Hidrojen'den oluşsalar da eser miktarda diğer kimyasallar da içermekte ve uzayda moleküllerin varlığını araştıran gökbilimciler için önemli bir araştırma hedefi olmaktadırlar. APEX gibi milimetre ve milimetre altı dalga boylarında gözlem yapan teleskoplar, bu moleküllerden gelecek işaretleri ortaya çıkarmak için uygundurlar. Şimdi, bu gökbilimciler grubu, Rho Ophiuchi bulutlarının bir kısmından gelen ve Hidrojen peroksit tarafından yayılan ışığın karakteristik izlerini keşfetmişlerdir. İsveç'teki Onsala Uzay Gözlemevi'nden gökbilimci Per Bergman, APEX ile Hidrojen peroksitin izlerini keşfetmekten çok heyecan duyduk. Laboratuvar deneylerinden hangi dalga boylarına bakacağımızı biliyorduk, ancak söz konusu buluttaki Hidrojen peroksit 10 trilyon moleküle bir molekül miktarında, bu yüzden belirlemek için çok dikkatli gözlemler gerekti , diye konuşmuştur. Bergman, Astronomy & Astrophysics dergisinde yayınlanan bu çalışmanın ilk yazarı. Hidrojen peroksit (H2O2), hem gökbilimciler hem de kimyacılar için öneme sahip bir moleküldür. Oluşumu, iyi bilinen ve yaşam için kritik olan Oksijen ve su molekülleriyle yakından bağlantılıdır. Gezegenimizdeki suyun büyük kısmının uzaydan geldiği düşünüldüğü için bilim insanları uzayda suyun nasıl oluştuğunu anlamak istemektedirler. . Hidrojen peroksitin, uzayda kum ve isi andıran çok küçük kozmik toz taneciklerinin yüzeylerinde Hidrojen'in Oksijen molekülüne (O2) eklenmesiyle oluştuğu düşünülmektedir. Hidrojen peroksitin daha fazla Hidrojen'le tepkimeye girmesi ise suyun (H2O) oluşmasını sağlayan bir yoldur. Bu yüzden, Hidrojen peroksitin uzayda keşfi, gökbilimcilerin suyun Evren'de oluşumunu daha iyi anlamalarına olanak sağlayacaktır. Almanya'da Max-Planck Radyo Astronomi Enstitüsü'nde yıldız oluşumu ve Astrokimya alanında çalısan Emmy Noether araştırma grubunun başında bulunan ve bu makalenin de yazarlarından biri olan Berengere Parise, henüz Dünya'daki en önemli moleküllerden bazılarının uzayda nasıl oluştuğunu anlamadık. Öte yandan, APEX ile Hidrojen peroksitin keşfi, bize kozmik tozda şimdiye kadar eksik sandığımız bir bileşenin bu oluşum sürecinin içinde yer aldığını gösteriyor gibi görünmektedir., diye konuşmuştur. Bu önemli moleküllerin kökenlerinin birbiriyle ilişkisini anlamak için, Rho Ophiuchi ve diğer yıldız oluşumunun gözlendiği bulutları gelecekte yapılması planlanan Atacama Büyük Milimetre/milimetre altı Dizisi gibi teleskoplarla daha fazla gözlemlemeye ve Dünya'daki laboratuvarlarda çalışan kimyacılardan yardım almaya gerek vardır. APEX, Max-Planck Radyo Astronomi Enstitüsü , Onsala Uzay Gözlemevi ve ESO'nun ortak işbirliğinin ürünüdür. Bu teleskop, ESO tarafından işletilmektedir. Notlar Hidrojen peroksitin bu yeni keşfi astronomların başka bir yıldızlararası gizemi aydınlatmalarına da olanak sağlayabilir: Oksijen moleküllerini uzayda bulmanın neden bu kadar zor olduğunu. Oksijen molekülleri uzayda ilk kez Odin uydusu tarafından 2007'de keşfedilebildi. ESO-Türkçe"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/uzayda-kayip-bir-gezegen/", "text": "Başıboş dünyalar, gezegen ve yıldızların oluşumuna ışık tutabilir Kanada-Fransa-Hawaii Teleskopu ile birlikte ESO'nun Çok Büyük Teleskop'unu kullanan gökbilimciler uzayda büyük olasılıkla yıldızı olmadan dolaşan bir gezegen buldular. Bu şimdiye kadarki en heyecan verici serbest dolaşan gezegen adayı ve 100-ışık-yılı uzaklığı ile bu tür nesneler arasında Güneş Sistemi'ne en yakın örneklerden birisi. Görece yakın olması ve çevresinde çok parlak bir yıldızın yokluğu nedeniyle gökbilimciler gezegenin atmosferini detaylı bir şekilde inceleme fırsatı buldular. Ayrıca bu nesne gökbilimcilere gelecekte Güneş dışındaki yıldızların etrafında bulunan ötegezegenleri görüntülemeyi hedefleyen aygıtlar hakkında bir öngörü imkanı vermiştir. Serbestçe dolaşan gezegenler herhangi bir yıldıza bağlı olmadan uzayda dolaşan gezegen kütlesindeki cisimlerdir. Bu tür nesnelerin olası örnekleri daha önceden de bulunmuştu , ancak yaşları bilinmeden bunların gökbilimciler tarafından gerçekten gezegen mi yoksa yıldız olacak kadar madde biriktiremeyen bir kahverengi cüce mi olduklarını öğrenmek mümkün değildir. Ancak gökbilimciler yakın bir genç yıldız topluluğu olan Hareketli AB Doradus Grubu'na ait olduğu görülen CFBDSIR2149 adı verilen bir nesne keşfettiler. Bu yeni gök cisminin özelliklerini test etmek için Kanada-Fransa-Havaii Teleskopu ile gerçekleştirilen gözlemler ESO'nun Çok Büyük Teleskop'unun gücüyle birleştirildi. Hareketli AB Doradus Grubu bu tür gruplar arasında Güneş Sistemi'ne en yakın olanıdır. Buradaki yıldızlar uzay boyunca sürüklenmekte olup yaklaşık olarak aynı zamanda oluştukları düşünülmektedir. Eğer yeni keşfedilen nesne bu hareketli grupla ilişkili ise ki bu durumda genç bir nesnedir sıcaklığı, kütlesi ve atmosferi ile ilgili daha fazla bilgi edinmek mümkün olacaktır . Hareket halindeki grupla bağlantılı olması küçük bir olasılık olarak hala göz önüne alınmaktadır. Yeni bulunan nesne ile hareket halindeki grup arasındaki bağlantı yaşının bulunabilmesi adına gökbilimciler için hayati öneme sahip . Hareket grubunda tanımlanmış ilk yalıtılmış gezegen kütlesine sahip cisim olup, bu grupla ilişkilendirilmesi onu şimdiye kadar tanımlanmış en ilginç serbestçe sürüklenen gezegen adayı yapmaktadır. Yeni araştırmanın baş yazarı Philippe Delorme Yıldızların etrafındaki gezegenleri aramak, uzakta, güçlü bir araba farından bir santimetre uzaklıkta bulunan bir ateşböceğine bakmaya benziyor diyor. Görece yakınımızdaki serbestçe sürüklenen bu nesne, arabanın göz kamaştırıcı ışıklarının her şeyi karıştıran ışığı olmadan ateşböceğini detaylıca görebilme fırsatı sunmuştur. CFBDSIR2149 gibi serbestçe sürüklenen nesnelerin ya kendi sistemlerinden atılmış normal gezegenlerden ya da küçük yıldızlar veya kahverengi cücelerden oluştuğu düşünülmektedir. Yıldızları olmayan gezegenler ile en büyük kütleli yıldızlar ve en küçük kahverengi cücelere uzanan bir aralığı kapsamaktadırlar her iki durumda da bu nesneler merak uyandırıcıdır. Bu nesneler, gezegenlerin, gezegen sistemlerinden uzaya nasıl atılabildiğini ya da oldukça hafif nesnelerin yıldız oluşum sürecinde nasıl ortaya çıktığını anlamamıza yardım etmeleri açısından önemlidiyor Philippe Delorme. Bu küçük nesne kendi sisteminden atılan bir gezegense uzay boşluğunda sürüklenen başıboş dünyaların çarpıcı görüntüsünü hatırlatmaktadır. Bu dünyalar yaygın olabilir belki de normal yıldızların sayısı kadar . Eğer CFBDSIR2149, Hareketli AB Doradus Grubu'na bağlı değilse, doğası ve özelliklerinden emin olmak zor ve gerçekte küçük kahverengi cüce olarak da karakterize edilebilir. Her iki senaryo da gezegenlerin ve yıldızların nasıl oluştuğu ve davrandığı üzerine önemli sorular ortaya koymaktadır. Daha sonraki çalışmalar CFBDSIR2149'un serbestçe sürüklenen bir gezegen olduğunu doğrulayabilir diye sonladırıyor Philippe Delorme. Bu nesne, gelecekte VLT üzerine takılacak SPHERE ve benzeri, özel, yüksek-kontrasta sahip görüntüleme sistemleri tarafından keşfedilecek benzer ötegezegenlerin fiziğini anlamamız için bir kriter olarak kullanılabilir. Notlar Bu tür gezegen adayları önceden de çok sayıda bulunmuştu . Bu nesneler gökbilimcilerin bir kahverengi cücenin gezegenimsi kütle sınıfına geçtiği noktanın belirlenmesinin zorlaştığını bulmaları ile 1990'larda bilinmeye başlamıştır. Daha sonraki çalışmalar gökadamızda bu küçük nesnelerden çok sayıda olabileceğini öngörmektedir ki bunların nüfusunu şu anki ana kol dizisi yıldızların hemen hemen iki katına sahip olarak tanımlayabiliriz. Nesne Kanada-Fransa Kahverengi Cüce Taraması'nın kızırmızı-ötesi uzantısının bir parçası olarak tanımlanmıştır. Bu, soğuk kahverengi cüce yıldızların bulunmasına dair bir projedir. CFBDSIR J214947.2-040308.9 olarak da adlandırılmaktadır. Araştırma ekibi CFBDSIR2149'u hem Kanada-Fransa-Hawaii Teleskopu'nun WIRCam kamerası ile hem de ESO'nun Şili'deki Yeni Teknoloji Teleskopu'nun SOFI kamerası ile gözledi. Farklı zamanlarda alınan görüntüler nesnenin özdevinim hareketinin gökyüzü boyunca ölçülmesine ve Hareketli AB Doradus Grubu'nun üyeleriyle kıyaslanmasına imkan vermiştir. Nesnenin atmosferinin detaylı çalışması ESO'nun Paranal Gözlemevi'ndeki Çok Büyük Teleskopu'na bağlı olan X-ışın atıcı tayfçekeri kullanılarak yapılmıştır. Hareketli AB Doradus Grubu ile ilişkilendirilmesi gezegen kütlesini yaklaşık olarak Jüpiter kütlesinin 4-7 katına, ve etkin sıcaklığını 430 santigrat dereceye düşürür. Yaşı ise hareket halindeki grupla aynı olup 50 ila 120 milyon yıl arasındadır. Yıldızın her yıl tüm gökyüzü boyunca konumundaki açısal değişimi olan özdevinim hareketi, ekip tarafından yapılan istatiksel analizi %87'lik bir olasılıkla nesnenin Hareketli AB Doradus Grubu ile ilişkilendirildiğini ve %95'ten fazla bir olasılıkla gezegenimsi kütlede olacak kadar yeterince genç olduğunu göstermektedir. Bu da onu büyük bir olasılıkla küçük başarısız bir yıldız yapmaktansa başıboş bir gezegen yapmaktadır. Daha uzakta serbestçe sürüklenen gezegen adayları çok genç yıldız kümelerinde önceden bulunmuş olup, üzerlerinde detaylı çalışmalar henüz yürütülmemiştir.. Bu serbestçe sürüklenen nesneler varlıklarını yıldızın önünden geçerken de ortaya koyabilir. Arka fon yıldızdan bize doğru gelen ışık cismin yerçekimi tarafından bükülür ve saptırılır bu da yıldızın aniden ve kısaca parlamasına neden olur, bu yöntem kütleçekimsel mikromercekleme olarak bilinmektedir. OGLE gibi Samanyolu'nun mikromercekleme taraması bu yolla serbestçe sürüklenen gezegenleri saptamış olabilir (örneğin, 2011'de Nature'da yayınlanan Mikromercekleme Deneyi). ESO-Türkiye"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/uzayda-yasayan-dinozorlar/", "text": "Swinburne Üniversitesi'nden Gökbilim öğrencisi Andy Green uzayda yaşayan 'dev dinozorlar' keşfetti. Keşfettiği gökadalar günümüz gökadalarının ataları olan oldukça yaşlı gökadalar. Green'in tez danışmanı Prof. Karl Glazebrook: Bu gökadaların var olduğunu düşünmüyorduk. Ancak evrende son derece ender bulunan bu gökadalardan bulduk. Bu gökadaların varlığı yıldız oluşumları ve bu oluşumlar için gerekli madde açısından varolan fikirlerimizi değişime uğrattı. Şimdi büyük patlamadan bu yana gerçekleşen olaylara bakmamız gerekecek diyor. Gökada diskleri Samanyolu anımsatmasına karşılık daha hareketlidir ve birçok genç yıldız oluşumuna sahne olmaktadır. Böylesi gökadalar günümüzden 10 milyar yıl önce, evren şimdiki yaşının yarısındayken oluşmuş olmalı diyor Glazebrook. Gökbilimciler eski gökadalarda yıldız oluşumlarının son derece hızlı gerçekleştiği ve bunun özel bir yolla gerçekleştiğini önermişti-Sürekli olarak merkeze akan soğuk gaz nehirleri. Ancak günümüz evrenindeki gökadaların aynı türlerinin keşfedilmesi hızlı yıldız oluşumu için tek bir yol olmayacağını gösteriyor. Genç yıldızların oluşumu aşamasında çevrelerinde soğuk gaz türbülansı oluşuyor gibi. Bu da daha fazla yıldızın yer aldığı bir gökada da daha çok türbülans olduğu anlamına geliyor. Türbülans yıldız oluşumlarının hızını etkiler ve biz bu tür yıldızları görüyoruz. Bu bir kıza bakarak kaç kardeşi olduğunu bulmaya benzer. Bu yıldızları oluşturan gazın nereden geldiğini hala bilmiyoruz diyor Green. Yıldız oluşum süreci gökbilimin hala çözmeye çalıştığı bir sırdır. Çalışmanın diğer önemli yönü ise bir doktora öğrencisi tarafından hazırlanmasıdır. Glazebrook keşfedilen gökadanın ender rastlanan bir gökada olduğunu ve bunun genç bilim insanı için çok önemli bir başarı olduğu üzerinde duruyor. Çalışmamızın Nature gibi önemli bir bilim dergisinde yer almasından dolayı da onur duydum diyor Green. Çalışma Sloan Düjütal Gökyüzü Taraması'ndaki modern gökadalardan seçilen gökadalara göre yapılmıştır. Biz eski evreni kıyaslayabilmek açısından çalışmanın uç noktalarını gözledik diyor Green. Çalışma sırasında Anglo-Avustralya Teleskopu ve Avustralya Ulusal Üniversitesi'nin 2.3 m'lik teleskopu kullanıldı. AAT Müdürü Prof. Matthew Colles çalışmayla birlikte teleskoplarının değerinin anlaşıldığını belirtiyor. Onların çalışması için ideal olan 8-10 m'lik teleskoplardır diyor Colles. Gren aralarında dünyanın en büyük görünür ışık teleskopu olan Keck Teleskopu da olmak üzere böyle bir teleskopla keşfettiği ender gökadalara daha yakından bakmayı planlıyor. Yıldız oluşumunu anlayabilmek için Dev Macellan Teleskopu yapılıncaya kadar elimizdeki en iyi teleskop Keck Teleskopu'dur diyor Green. Caltech ile Swinburne anlaşması ile ekip Keck Teleskopu'nu yılda 20 gece kullanabilecek. Kaynak: Science Daily"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/uzaydaki-av/", "text": "NASA'nın Chandra X-Işınları Gözlemevi ile Magellan teleskopları ile ilk kez bir karadelik, avını pençesine düşürmüş olarak yakalandı. Orta boydaki bir karadeliğin yakınındaki bir yıldız kalıntısı olan beyaz cüce yıldızı kendine doğru çektiği ve yıldızı yavaş yavaş parçaladığı ortaya çıkarıldı. Böylesi bir olay eğer onaylanırsa- ilk kez görüntülenmiş olacak. Bu olay yaşlı yıldızların barındığı bir kümede olağandışı parlamaya başlayan bir ışık kaynağı sayesinde fark edildi. Chandra'ya ulaşan X-ışını yoğunluğu ile gökbilimciler teleskoplarını bölgeye yönelttiler. Gökbilimciler olayı karadeliğe yakalanmış bir beyaz cücenin dışarıya X-ışınları yayması olarak açıklıyor. Gökbilimciler daha önce gökada merkezlerindeki karadeliklerin yakınlarındaki nesneleri ele geçirdiklerini ve bu nedenle buralardan çok yoğun X-ışınımı aldıklarını belirtiyorlar. Buradaki olayın ilk olmasının nedeni, karadeliğin bir küresel küme içinde yer alması. Yani gökada merkezinde yer almayan orta boy bir karadeliğin ilk kez bir nesneyi yutarken gözlenmesi. Magellan I ve II teleskopları ile bölgenin optik tayfını ölçen gökbilimciler, bölgede oksijen, hidrojen ve azotun az olduğunu gördüler. Gazın büyüklüğüne göre burada en az 1000 güneş kütleli bir karadelik bulunmaktadır. Gazın içeriğinde oksijen ve hidrojenin bulunmaması beyaz cüce varlığını göstermektedir. Beyaz cüceler bilindiği üzere yakıtını bitirmiş güneş tipi yıldızların patlamadan sonra kalan çekirdekleridir. Ancak bölgede izine rastlanan azotun varlığı henüz açıklanamadı. Gökbilimcilere göre beyaz cüce, karadelik tarafından gel-git etkisine uğrayarak zaman içinde madde kaybediyor. Çalışmada izi sürülen yapı, 65 milyon ışık yılı uzağımızdaki NGC 1399 Gökadası'nda bulunuyor. Kaynak: NASA Fotoğraflar: Chandra"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/uzaydaki-gonca-gul/", "text": "NASA'nın Geniş Alan Kızılötesi Gözlem ve Keşfetme aracı yeni yıldızların etkisiyle çiçeği açılmış gibi görünen kozmik bir gül goncasını görüntüledi. Yıldızlar Berkeley-59 kümesine ait. Birkaç milyon yaşındaki yıldızları oluşturan toz bulutu güzel bir görüntü sağlıyor. Görüntüdeki yıldızların ısıttığı ve aydınlattığı kırmızı, sıcak bölge tozun olduğu alandır. Yeşil yaprakları andıran alt kısımlar ise tozun kenarlarını gösteriyor. Bu yeşil madde polisiklik aromatik hidrokarbonlardır ve bunlara dünyada da rastlanmaktadır. Yeşil bulutsunun içindeki kırmızı kaynaklar, genç yıldızlardan gelen ısı ve basıncın etkisiyle sıkışıp yeni yıldızların oluşumuna olanak tanıdığını gösterir. Bir süpernova kalıntısı olan ve NGC 7822 olarak adlandırılan bulutsu, bir şampanyanın şişeden akışı gibi merkezden üflenmiş ve sonra böylesine bir gül goncasına dönüşmüştür. Göüntüdeki mavi noktalar ise Samanyolu Gökadası'ndaki yıldızlardır. Berkeley 59 ve NGC 7822 Dünya'dan yaklaşık 3300 ışık yılı uzaklıktaki Kral takımyıldızında bulunur. Görüntüdeki renkler: Mavi renk 3.4 mikron, camgöbeği/cyan 4.6 mikron, yeşil 12 mikron ve kırmızı 22 mikron dalga boyundaki ışıkla alınmıştır. Görüntünün 1.3 Mb boyutundaki yüksek çözünürlükteki görüntüsü için tıklayınız. Kaynak: NASA/WISE"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/uzaydaki-kum-firtinalari/", "text": "Manchester Üniversitesi'ndeki gökbilimciler yıldızların ölümüne neden olan süper rüzgarların sırrını çözdüklerine inanıyorlar. Ekip bu çalışma için ölmekte olan yıldızların atmosferlerini Avrupa Güney Gözlemevi'nin Şili'deki Çok Büyük Teleskopu ile gözledi. Gözlemin çözünürlüğü ise Birleşik Krallık'tan bakıldığında Avustralya'daki bir arabanın farlarını ayırt edecek kadar hassas. Bu oldukça hassas çözünürlük yardımıyla kırmızı dev yıldızları çevreleyen gaz ve toz bulutu arasındaki toz rüzgarları görülebiliyor. Güneş gibi yıldızların sonu güneş rüzgarına göre 100 milyon kat daha güçlü oluşan rüzgarlar nedeniyle son bulur. Bu rüzgarlar 10 000 yıllık bir süre içinde oluşur ve yıldızın mevcut kütlesinin yarısını yok eder. Güneş 5 milyar yıl içinde kütle kaybını yaşamaya başlayacak. Bu süper rüzgarların nedeni ise bir sırdır. Bilim insanların yıldızların atmosferlerinde oluşan ışığı emen toz parçacıklarının bunda etken olduğunu düşünüyor. Yıldızın ışığı bu toz tanelerini ileri doğru sürükler. Ancak eldeki modeller bu düşüncenin doğru olmadığını gösteriyor. Toz tanecikleri oldukça ısındığı için ileri doğru sürüklenmeden önce buharlaşmalıdır. Araştırmacılar şimdi taneciklerin önceden tahmin edilenden daha büyük boyutlarda olduğunu fark ettiler. Mikrometre boyutlarında olmasına karşılık bu toz tanecikleri yıldız rüzgarları için yeterince büyüktür. Bu boyutlardaki tanecikler yıldızdan gelen ışığı emmek yerine tıpkı bir ayna gibi yansıtır. Böylece soğuk kalan toz tanecikleri yok olmadan ileri doğru hareketlenebilir. Bu süper rüzgarların sırlarının çözümü olabilir. Büyük bir taneciğin yıldız ışığı nedeniyle sahip olacağı hız saniyede 10 km'den saatte 32 000 km'ye . Ulaşabilir. Buradaki etki bir kum fırtınasına benzer. Ancak yıldız rüzgarlarının savurduğu toz taneleri kum tanelerinden çok daha küçüktür. Ekip yıldız rüzgarlarının bir yıldızın başına neler getireceğini anlamaya çalışarak gelecekte Güneş'in başına neler geleceğini anlamayı umuyor. Bu sayede de Dünya'nın nasıl oluştuğu ve yıldız tozunun yaşama ve ölüme katkısını da anlamayı umuyorlar."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/uzaydaki-tektas-yuzuk/", "text": "Nadir Karşılaşmanın Ortaya Çıkardığı Tektaş Yüzük ESO'nun Şili'deki Çok Büyük Teleskop'unu kullanan gökbilimciler genellikle Abell 33 olarak bilinen, PN A66 33 gezegenimsi bulutsunun dikkat çekici bir görüntüsünü yakaladı. Yaşlı bir yıldızın maddesini uzaya saçmasıyla oluşan bu güzel mavi kabarcık, şans eseri, ön tarafındaki bir yıldızla aynı hizaya gelerek esrarengiz bir gümüş tek-taş nişan yüzüğüne benzeyen yapı meydana getirdi. Güneş'imize benzer kütledeki çoğu yıldız, ömürlerinin sonunda yaşamlarına beyaz cüce olarak devam eder bu tür yıldızlar, küçük, oldukça yoğun, ve milyarlarca yıl boyunca yavaşça soğumaya devam eden sıcak nesnelerdir. Yaşamlarının bu son aşamasında yıldılar atmosferlerini uzaya saçarak gezegenimsi bulutsuları meydana getirirler, bunlar ise küçük parlak yıldız kalıntısını saran renkli ve ışıldayan gaz bulutlarıdır. ESO'nun Çok Büyük Teleskopu ile alınan bu görüntü, dikkat çekici biçimde yuvarlak gezegenimsi bulutsu Abell 33'ü göstermektedir, yeryüzünden ise yaklaşık olarak 1500 ışık-yılı uzaklıktadır. Bu şekilde mükemmel bir küre şekline sahip olmak bu tür nesneler için pek yaygın değildir genellikle bazı şeyler simetriyi bozarak gezegenimsi bulutsuların düzensiz şekiller almasına sebep olurlar . Bu VLT görüntsündeki dikkat çekici derecede parlak olan yıldız bulutsunun tam kenarında bulunarak güzel bir yanılsama meydana getiriyor. Şans eseri yakalanan bu görüntüdeki yıldız HD 83535 olup, bulutsunun önünden geçmektedir ve Yeryüzü ile Abell 33'ün tam ortasında yer almaktadır, görüntülendiği yer ise tam da güzel bir görünüşe sebep olacak kadar şaşırtıcı. HD 83535 ve Abell 33 birlikte ışıl ışıl bir elmas yüzüğe benziyorlar. Abell 33'ün ata yıldızından geride kalan nesne, beyaz cüce olmaya devam ediyor, görüntüde bulutsu içerisinde merkez civarında minik bir inci şeklinde görülebiliyor. Hala yeterince parlak Güneş'imizden daha aydınlık ve etrafa yayılan kabarcığın parlamasını sağlayacak kadar mor-ötesi ışınım yayıyor . Abell 33 gökbilimci George Abell'in 1966 tarihli Abell Gezegenimsi Bulutsular Kataloğu'nda yer alan 86 nesneden sadece biridir. Abell ayrıca gökyüzünü gökada kümelerini aramak için de incelemiştir ve hem güney hem de kuzey gökküresinde bulunan 4000'den fazla kümeyi Abell Kataloğu'nda toplamıştır. Görüntünün yer aldığı veriler, VLT üzerindeki FORS aygıtı ile elde edilmiş olup, bu tayfçeker ESO'nun Kozmik Mücevherler programı sayesinde edinilmiştir. Notlar Örneğin, yıldızın dönme yönü, ya da merkezi yıldız bir çift ya da çoklu sistemi bir üyesi ise. Bu çok keskin görüntüde merkezi yıldız çift olarak görülmektedir. Bunun gerçek bir çift mi yoksa şans eseri mi böyle bir hizalanma olduğu henüz bilinmiyor. Bu resim,ESO Kozmik Mücevherler programının bir parçası olarak üretilmiştir. Bu, gökbilim görüntülerinin eğitim ve hakla ilişkiler amaçlı kullanımı için geliştirilen yeni girişimdir. Program çoğunlukla gökyüzü koşullarının bilimsel gözlemler için uygun olmadığı zamanları, görsel olarak ilginç, merak uyandırıcı ve ilgi çekici cisimlerin fotoğraflarını çekmek için kullanıyor. Veriler ayrıca ESO'nun bilim arşiviyle profesyonel gökbilimciler için de uygun hale getiriliyor. ESO-Türkiye"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/uzaydan-gunes-tutulmasi/", "text": "Güneş tutulması gökyüzünün en ilgi çeken olayları arasındadır. Bir insan ömründe bir en fazla iki kez karşılaşabileceği tam güneş tutulmasını izlemenin tadı ise başkadır. İnsanın tüylerini ürperten bir gökyüzü olayıdır. 3 Kasım'da gerçekleşen 'hibrit güneş tutulması' ise parçalı güneş tutulmasıydı. Güneş'in sadece bir kısmı kapandı. Sıkça rastlamayacağımız bu olay ülkemizde de çeşitli kurum ve kuruluşların önderliğinde, ya da kişisel olarak izlendi. Tutulma sadece Dünya'dan değil uzaydan da izlendi. İzleyenlerden biri de Avrupa Uzay Ajansı'nın Proba-2 gözlem aracıydı. Aracın elde ettiği görüntüler birleştirilerek bir film elde edilmiş. Görüntülerde güneş patlamaları da görüldüğünden güzel bir görsel elde edilmiş. Sizi bu filmle başbaşa bırakıyorum."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/uzaydan-ve-yerden-tutulma-fotograflari/", "text": "Bugün güzel bir gök olayına tanık olduk, en azından bir kısmımız. Ülkemizin büyük kısmının bulutlarla kaplı olması nedeniyle tutulma ancak bazı bölgelerde izlenebildi. Bunun sonucunda güzel etkinlikler oluşturuldu ve fotoğraflar çekildi. Böylesi güzel bir olayı izleyenler bilimin güzel ve heyecanlı yüzüne tanık oldular. Bilim insanları da boş durmadı elbette. Hem bilimsel çalışmaları için hem de görsel zevkleri için tutulmayı izlediler. Bunlardan biri de Uluslararası Uzay İstasyonu'ndaki astronotlar. ISS gözüyle tutulma tıpkı bizim gördüğümüz gibi parçalı da izlendi. Yukarıdaki fotoğraf ESA astronotu Samantha Cristoforetti tarafından çekildi: Uzaydan güneş tutulması. Diğer görüntü de ilginç. ESA'nın Probe-V uydusu dünya üzerinde tutulmanın daha doğrusu uydumuzun gölgesini görüntüledi. Fotoğrafta gölgeli bölge ve güneş ışığı altındaki aydınlık alan açıkça görülüyor. Görüntünün merkezinde İtalya ve altında ise Afrika kıtasının kuzeyi yer alıyor. Sonuncu tutulma gözlemi ise yine ESA'ya ait Proba-2 uydusuna ait. Uydunun gözlemi bir video olarak paylaşıldı. Son fotoğrafı amatör gökbilimcimiz Uğur İkizler'in fotoğrafına ayırdım. Fotoğrafa tıklarsanız astrofotoğrafçımızın çektiği diğer tutulma görüntülerini de görebilirsiniz. Bence 021 numaralı fotoğraf da gayet güzel."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/uzayin-ates-bocekleri/", "text": "Hubble Uzay Teleskopu ile elde edilen bu görüntüde, karanlık gökyüzünü ateş böcekleri gibi aydınlatmaya çalışan parlak gökadalar görülüyor. Görüntünün ortasının hemen üzerinde 4C 73.08 dev eliptik gökadası görülüyor. Bunun dışında görüntünün altında görülen parlak sarmal gökada, görüntüsüyle diğerlerinden ayrılıyor. Görünür ve yakın kızılötesi dalga boylarında alınmış verilerin birleştirilmesiyle elde edilen 4C 73.08'nin bu görüntüsü o kadar korkutucu değil. Ancak gökada uzun dalga boylarında daha farklı bir görüntüye sahip oluyor. Radyo dalgaları ile ortaya çıkarılan tozlar, merkezdeki süper kütleli karadeliğin fışkırttığı maddeyi ortaya koyuyor. Elektromanyetik tayfın radyo kısmında yer alan bu karakteristik yapı nedeniyle 4C 73.08 gökadası radyo gökadası sınıfındadır. Gökbilimciler gökyüzünü bir ateş böceği gibi aydınlatan gökadanın gerçek doğasını belirlemek için çoklu dalga boylarında gözlem yaptılar. 4C 73.08 gibi gökadaların yapısını anlamak için bu tür gözlem yapmak gerekir. Hubble ile görünür ışık altında yapılan gözlemler, gökadanın yaşlı yıldızlarının yaşını ve dolayısıyla da gökadanın yaşını belirler. Bu görüntüde mavimsi bir renkle görülmesine karşılık gökada, aslında kırmızı rengiyle tanınır. Diğerlerine göre daha çok kırmızı yıldız barındırdığı için, komşusu gökadalara göre yaşlıdır. Hubble'ın Geniş Alan Kamerası 3 bu görüntüyü elde etmek için iki filtre kullandı: Yeşil ışığı yakalayan filtre ile kırmızı ve yakın-kırmızı ötesi dalga boyunda çalışan filtre."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/uzayin-goz-alici-elmasi/", "text": "Bazen bir yıldız kuzenlerinin önüne geçerek ilgi odağı olur. Ancak güçlerini birleştiren onlarcası bir bulutsu ya da yıldız kümesi olarak gökadanın nefes kesen manzaralarını oluşturur. Bunlardan biri de Samanyolu'ndaki sıcak ve kütleli yıldızların bir kısmının oluşturduğu Trumpler 14 kümesidir. Bu görüntü NASA/ESA Hubble Uzay Teleskopu ile oluşturuldu. Samanyolu'nda şimdiye kadar 1100'den fazla açık yıldız kümesi keşfedildi. 8000 ışık yılı uzaklıktaki Karina Bulutsusu'nun merkezindeki Trumpler 14'de bunlardan biridir. Karina Bulutsusu'nun en kalabalık üyesi olan Trumpler 14 aynı zamanda oldukça gençtir. Küme 500.000 yıl yaşındadır -Daha küçük olan Ülker açık kümesi 115 milyon yıl yaşındadır-. Ancak yıldızları çok hızlı değişime uğradığından kaybettiği zamanı hızla geri almaktadır. Uzaydaki gösterişli evlerden biri olan yüksek yoğunluklu, genç, parlak, beyaz-mavi yıldızlara sahip bölge Samanyolu'nun en kütleli alanlarından biridir. Bu yıldızlar hızla hidrojen tükettiğinden birkaç milyon yıl içinde kaçınılmaz sonla karşılaşarak süpernova patlamalarıyla yaşamlarını sona erdirecektir. Yıldızlar çevrelerine büyük bir kuvvet uyguladığından yakınlarında kütleçekim dalgaları oluşturmaktadır. Yıldız yüzeyinden büyük bir hızla fırlayan parçacıklar uzayda kuvvetli rüzgarlar oluşturmaktadır. Bu rüzgarlar milyonlarca derece sıcaklığa ulaşan gazla çarpışarak onların X-ışınları yayarak parlamalarını sağlamaktadır. Bu güçlü rüzgarlar gaz ve toz bulutlarını boşluğa yayarak yeni yıldız oluşumlarına fırsat tanır. Görüntünün altındaki yay benzeri bulut böyle bir rüzgar sonucu oluşmuş olabilir. Bulut, hemen yakındaki Trumpler 14 MJ 218 olarak bilinen yıldızdan yayılan ve hızı saatte 350.000 kilometreye ulaşan parçacıkların oluşturduğu şokla şekillenmektedir. Gökbilimciler Trumpler 14'de kütleleri Güneş'in onda biri ile on katı arasında değişen 2000 dolayında yıldız olduğunu düşünüyorlar. Örneğin Samanyolu'ndaki en parlak ve sıcak yıldızlardan biri olan üstdev HD 93129Aa bunlardan biridir . Notlar HD 93129A sistemi HD 93129Aa ve HD 93129Ab olmak üzere iki yıldızdan oluşur. HD 93129Aa, yüzey sıcaklığı 50.000 derece ve iki buçuk milyon Güneş parlaklığında olan 80 Güneş kütleli O-tipi bir yıldızdır. Eşi olan diğer yıldızla birlikte oluşturduğu ortak kütle merkezi çevresinde dolanmaktadır. Karina Bulutsusu-1 ve 2 ile Trumpler 14 kümesinin daha önce yayınlanmış yazı ve görüntüleri mevcuttur."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/uzun-sacli-gezegen/", "text": "Bir gezegen düşünün, saçı var. Hem de Rapunzel'in saçı gibi upuzun! Dünya'dan dört kat büyük olan GJ 436b adlı Neptün benzeri bir gezegenin saçı olduğu ortaya çıktı. Elbette bu saç bir benzetme. Gerçekte olan ise hidrojenden oluşmuş atmosferi olan gezegenin yıldızına çok yakın dolanması nedeniyle hidrojen kaybetmesi. Bu hidrojen kaçışı morötesi filtre altındaki gözlemle fark edildi ve gezegenin arkasında bir kuyruk oluştuğu fark edildi. Çalışma Hubble teleskopu yardımıyla İsviçre'nin Cenevre Üniversitesi ve Paris Astrofizik Merkezi çalışanları tarafından gerçekleşti. Sonuçlar Astronomy & Astrophysic'de yayınlandı. Araştırma ekibinden David Ehrenreich: Başlangıçtaki gözlemlerimiz gezegen yıldızın önünden geçerken onu tamamen kaplamayan bir bulutun varlığını görmemizle başladı diyor. Bundan sonra ise bulutun şekli ile ilgili bir bilgisayar benzetimi hazırlandı. Benzetim, kuyruğu milyonlarca kilometreyi bulan kuyrukluyıldız benzeri bir bulutla sonuçlandı. Bunun ardından sıra Hubble gözlemlerine geldi. Ekipteki doktora öğrencisi Baptiste Lavie: Yeni gözlemleri analiz ettiğimizde gezegenin saçının çok uzun olduğunu ya da döküldüğünü gördük. Yani gezegenden kaçan hidrojen arkada uzun bir kuyruk oluşturuyordu. Sonuçta modelimizin doğru olduğunu ve yapının oluşumunun nasıl gerçekleştiğini anladık diyor. Tüm buna karşılık GJ 436b'den daha fazla sonuç ve sürpriz de beklenmiyor değil. Bakarsınız bir de kurdelesi ortaya çıkar. 🙂 Görsel telif hakkı: Mark Garlick/University of Warwick."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/v385-karina/", "text": "NASA'nın WISE aracı bir yıldızın çevresinde kırmızı renkli bir nesneyi görüntüledi. Kırmızı nesne yıldızdan dışarı fırlayan atıktan oluşuyor. Yıldız, Samanyolu'nun büyük yıldızlarından biridir. Bu tür büyük yıldızlara Wolf-Rayet yıldızları adı veriliyor. V385 Karina olarak adlandırılan yıldız 18 Güneş çapı büyüklüğünde. Güneş'ten 35 kat büyük olan yıldız Güneş'e göre en az 1 milyon kat daha fazla parlaklığa sahip. Yakıtını çabuk bir şekilde bitiren yıldızın ömrü birkaç milyon yıl olarak belirlenmiş. Bu tür yıldızlarda yaşamımız için gerekli olan oksijen de dahil olmak üzere ağır elementler bolca bulunur. Nesne, şişkin bir bulut gibi parlamaktadır. İçi boş küre şeklindeki yapı, WISE'nin dört kızılötesi boyu ölçümleriyle bulundu. Gökbilimciler bu kızılötesi ışınımın nedeninin, yıldızdaki oksijen atomlarının morötesi ışınım nedeniyle elektron kaybetmesi olduğunu bildiriyor. Kaçan elektronlar tekrar oksijen atomlarıyla birleştiği anda yaydıkları ışınım ise WISE'nin 22 mikronluk kızılötesi algılayıcısı ile tespit ediliyor. Buradaki olay floresan lambalardaki süreçle benzerlik gösterir. WISE'nin kızılötesi algılayıcısı ile 12 mikronda yeşil, 3.4-4.6 mikronda mavi ışınım görüntülenir. Yeşil görünüm sıcak tozdan oluşan maddeyi, mavi renk ise Samanyolu Gökadamızdaki yıldızlardır. V385 Karina, Karina takımyıldızında yer alıp 16 000 ışık yılı uzaklıktadır. Kaynak: NASA/WISE"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/vampir-yildiz/", "text": "Gökbilimciler 2000 yılının Kasım ayında ESO'nun Çok Büyük Teleskobu ile keşfedilen bir nesnenin bir yıldızın Tip Ia süpernovası şeklinde patlayan yıldızdan oluştuğundan şüphe etmeye başladılar. Tip Ia süpernovası, ikili yıldız sistemindeki bir yıldızın diğer yıldızdan madde çalması sonucunda şişerek, basıncın kütle çekimine galip gelip yıldızın süpernova şeklinde patlamasıyla oluşuyor. Buradaki ilginçlik nesneyi oluşturan patlayan yıldızın karanlık enerji çalışmalarına katkı sağlayacağı görüşünde yatıyor. Cape Down Üniversitesi'nden Patrick Woudt, Astrofiziğin en önemli sorunlarından biri de ne tip bir yıldız sisteminin Tip Ia şeklinde patlayacağının henüz bilinememesidir. Evrenin karanlık madde tarafından itildiği ve bu yolla genişlediğine yönelik bir kanıtı bu süpernova bize sağlayabilir diyor. Bir beyaz cücenin yapısında çoğunlukla helyum gazı bulunur. Beyaz cüceye eşlik eden diğer yıldızdan beyaz cüceye akan hidrojen sonucunda süpernova patlaması gerçekleşir. Pupa Takımyıldızındaki V445 nesnesindeki hidrojen gazı eksikliği, süpernovanın Tip Ia olduğunu doğrular gibi görünüyor. Kasım 2000'de nova önceki parlaklığının 250 katı kadar parlaklaşınca fark edildi. ESO'nun VLT'si ile iki yıllık zaman içerisinde detaylı görüntüler elde edildi. Görüntü başta ortada dar bir bel ve iki yanında dairesel birer kanat olarak göründü. İki kanat saatte 30 milyon km'lik bir hızla yayılmaktadır. Patlama sonrasında oluşan bu tozlu kabuğun ortasında belli belirsiz iki yıldız parıldamaktadır. Gözlenen nesnenin bizim için ne kadar zor ve küçük olduğunu şöyle örneklendirebiliriz. 40 km kadar uzaklıktaki bir madeni parayı görmek gibi. Optik kalitesi yüksek olan ESO'nun VLT'si ile bu kadar ayrıntılı bir çalışmayı yapabiliyoruz diyor Warwick Üniversitesi'nden Danny Steeghs. Bir yıldız ömrüne görkemli bir havai fişek gösterisi gibi süpernova olarak patlayarak son verebilir. Genişleyen evreni iten karanlık enerji hakkında bilgiye de evrendeki Tip Ia süpernovaları ile ulaşılabilir. Tip Ia süpernovalarının en belirleyici özelliği yapılarında hidrojen olmamasıdır. Ancak biliyouz ki evrende en bol bulunan element hidrojendir. Büyük olasılıkla bu tür süpernovalar biri Güneş'in de sonunda oluşacağı beyaz cüce olan iki yıldızdan oluşan ikili yıldız sistemlerinde görülür. Beyaz yıldız bir kan emici gibi arkadaşı olan yıldızı emip bir süre kararlı yapısını yitirecektir. Sonuç; dev bir patlama. Ancak burada beyaz cücede maddenin birikmesi basit bir işlem değildir. Madde beyaz cücenin yüzeyinde birikir. Eğer biriken bu madde yüzeyde fazla kalırsa nova olarak uzaya püskürür. Beyaz cücenin aldığı madde bu tür küçük patlamalarla dengeyi sağlayamayacak kadar çoksa o zaman süpernova gerçekleşir. Bizden 25 bin ışık yılı uzaklıktaki V445, 10 bin Güneş parlaklığı kadar parlamaktadır. Bu olay merkezdeki bir beyaz cücenin arkadaşı olan diğer yıldız tarafından sürekli beslendiğini gösterir. Buna göre V445'de yakın zamanda küçük nova patlamaları ya da büyük bir süpernova patlaması oluşabileceği yönünde ciddi yorumlar yapılıyor. Kaynak: ESO"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/vampir-yildizin-sir-perdesi-aralaniyor/", "text": "Gökbilimciler arkadaşı olan vampir yıldıza maddesinin tümünü kaybeden yıldızın en iyi görüntülerini elde etti. ESO'nun Paranal Gözlemevi'ndeki dört teleskopun yakaladığı ışığı birleştirerek yaklaşık 130 m çapında sanal bir teleskop oluşturan gökbilimciler, NASA/ESA Hubble Uzay Teleskopu'ndan 50 kat daha ayrıntılı bir görüntü elde ettiler. Elde edilen sonuçlarda vampir yıldızın eşinden madde çaldığı net bir şekilde görülebiliyor. Çalışma ekibinden Nicolas Blind : Dört VLT teleskoptan alınan ışığı birleştirip daha hızlı süper kalitede görüntüler elde edebiliyoruz. Görüntüler sadece birbirinin çevresinde dolanan yıldızları izlemekle kalmıyor aynı zamanda yıldızların boyutlarını da ölçebiliyoruz diyor. Tavşan takımyıldızındaki sıradışı çift birbiri çevresindeki turlarını yaklaşık 260 günde tamamlıyor. Yıldızların birbirine ortalama uzaklığı Güneş-Merkür uzaklığı kadar. Yıldızlar arasındaki uzaklık, bu uzaklığın dörtte biri ile Güneş-Dünya uzaklığından biraz fazlasına kadar değişebiliyor. Bu değişim yıldızlardan birinin diğerinin kütlesinin yarısı kadar olmasından kaynaklanıyor. ESO ekibinden Henri Boffin: Bu çiftte olağandışı birşeyler olduğunu biliyorduk. Yıldızın biri diğerinden madde aşırıyor. Buradaki kütle transferi diğer modellerden oldukça farklı. Çünkü vampir yıldızın 'ısırığı' çok nazik ama oldukça etkili diyor. Yeni gözlemler kırmızı dev yıldızın önemli miktarda maddesini arkadaşına kaptırdığını ve öncekinden daha küçük olduğunu göstermek için yeterli kesinliğe sahip. Gökbilimciler, dev yıldızdan yıldız rüzgarı etkisiyle madde atıldığını ve bunun da diğer arkadaşı tarafından çekildiğini düşünüyor. Çalışma ekibi üyesi Jean-Philippe Berger: Çok Büyük Teleskop Interferometresiyle yapılan gözlemler yeni anlık görüntü yakalama yeteneğini bize göstermiştir. Bu çalışma daha fazla çift yıldız etkileşim çalışmalarının da önünü açmıştır diyor. 1 Yorum Demekki teknoloji geliştikçe ve optik görüntüleme tekniği arttıkça uzay bize bakalım daha neler sunuacak..."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/varolmamasi-gereken-yildiz/", "text": "Avrupalı gökbilimcilerden oluşan bir ekip, birçoklarının imkansız olduğunu düşündüğü bir yıldızın izini ESO'nun Çok Büyük Teleskopu ile sürdü. Bu yıldızın tamamen hidrojen ve helyumdan oluştuğunu ve sadece dikkate değer ölçüde çok küçük bir miktar diğer kimyasal elementleri barındırdığını keşfettiler. Bu şaşırtıcı bileşim, yıldızı genel olarak kabul görmüş yıldız oluşumu teorisinde yasaklı bölgeye oturtmaktadır ki bunu anlamı ise bu yıldızın ilk elden oluşmaması gerekirdi. Sonuçlar ise Nature dergisinin 1 Eylül 2011 tarihli sayısında yayınlanacaktır. Şimdiye kadar yıldızlar içinde en düşük helyumdan ağır element bolluğuna sahip, SDSS J102915+172927 adı verilen ve Aslan takımyıldızında bulunan sönük bir yıldızda bulundu. Kütlesi Güneş'ten daha küçük olan yıldız büyük bir olasılıkla 13 milyar yıldan daha yaşlı. Genel olarak kabul gören bir teori bunun gibi, düşük kütleli ve oldukça düşük metal bolluğuna sahip yıldızların var olamayacağını öngörmektedir, çünkü içinde oluştukları madde bulutları asla yoğunlaşmış olamaz, diyor makalenin baş yazarı Elisabetta Caffau . İlk kez, yasak bölgede bulunan bir yıldız bulmak oldukça şaşırtıcı, ve bu bazı yıldız oluşum modellerini gözden geçirmemiz gerektiği anlamına geliyor. Ekip, VLT üzerinde bulunan X-işaretleyici ve UVES aletlerini kullanarak yıldızın özelliklerini analiz ettiler. Bu yöntem ekibin, yıldız içeriğinde bulunan değişik kimyasal elementlerin ne bollukta olduğunu hesaplamalarını sağladı. Ekip, SDSS J102915+172927 içerisindeki metal oranının Güneş'ten 20 000 kat daha küçük olduğunu buldu . Yıldız sönük ve metal yönünden oldukça fakir, ilk gözlemlerimizde helyumdan ağır sadece tek bir elementin kalsiyum izine rastlayabildik, diyor proje danışmanı Piercarlo Bonifacio . Yıldızın ışığını daha detaylı ve uzun poz süreleri ile izleyerek diğer elementleri de bulabilmek için ESO Genel Müdürü'nden ek teleskop zamanı talebinde bulunmak zorunda kaldık. Evrenbilimciler, en hafif elementlerin hidrojen ve helyum- ve bir mikta lityumun Büyük Patlama'dan kısa bir süre sonra üretildiğini ve diğer tüm elementlerin daha sonraları yıldızların içinde oluştuğunu düşünüyorlar. Süpernova patlamaları yıldız maddesini yıldızlararası ortama yayarak, metalce zenginleştirdi. Yeni yıldızlar, bu zenginleştirilmiş maddeden oluştular böylece eski yıldızlara nazaran metalce zengin oldular. Bu nedenle bir yıldızın metal bolluğu, yıldızın kaç yaşında olduğunu söylemektedir. İncelediğimiz yıldız metal bakımından son derece fakir, yani oldukça ilkel. Şimdiye kadar bulduğumuz en yaşlı yıldızlardan biri olabilir, diye ekliyor çalışmalara katılan Lorenzo Monaco . SDSS J102915+172927'nin lityum barındırmaması da oldukça şaşırtıcıdır. Bu denli yaşlı bir yıldızın bileşimi, fazladan birkaç metal ile birlikte Büyük Patlama sonrası evren bileşimiyle aynı olmalıydı. Ancak ekip, yıldızın lityum oranının Büyük Patlama ile oluşan maddede olması beklenenden 50 kat daha düşük olduğunu buldu. Evren'in başlangıcından hemen sonra oluşan lityumun bu yıldızın içerisinde nasıl yok olduğu da bir gizemdir. diye ekliyor Bonifacio. Araştırmacılar, ayrıca, bu garip yıldızın büyük ihtimalle eşsiz olmadığına parmak basıyor. Ayrıca, metal bolluğu SDSS J102915+172927'ninkine benzer hatta daha düşük olabilecek birkaç yıldız adayı da tespit etmiş bulunmaktayız. Şimdi, bu yıldızları da VLT ile gözlemleyerek durumun gerçekten de böyle olup olmadığını görmeyi planlıyoruz, diyerek sonlandırıyor Caffau. Notlar Bu yıldız Sloan Sayısal Gökyüzü Araştırması ya da SDSS'de kataloglanmıştır. Numaralar nesnenin gökyüzündeki konumuna karşılık gelmektedir. Genel olarak kabul görmüş yıldız oluşum teorileri, SDSS J102915+172927 (yaklaşık 0.8 güneş kütlesi ya da daha düşük)'ninki kadar düşük kütlelere sahip yıldızların sadece süpernova patlamalarının ardından kritik bir değerin üzerinde zenginleşmiş yıldızlararası ortamda oluşabileceğini söylemektedir. Bunun nedeni, ağır elementelerin soğutucu madde olarak davranması, ve bu ortamdaki gaz bulutlarının ısısını dışarı yaymasına yardım etmesidir, ancak bu şekilde bulutlar yıldız oluşturmak üzere çökebilirler. Bu metallerin yokluğunda, ısınma nedeniyle oluşan basınç oldukça yüksek olur ve bulutun kütleçekimi de bu kuvvete karşı koyacak şekilde yüksek olamaz ve bunun sonucunda bulut çökemez. Özellikle bir teori, karbon ve oksijeni asıl soğutucu madde olarak tanımlar ve SDSS J102915+172927'da bulunan karbon miktarı soğutmanın etkili olabilmesi için varsayılan minimum karbon miktarından daha düşüktür. X-shooter ve UVES , VLT tayfölçerleridir bu ensturmanlar gökyüzündeki objelerden gelen ışığı bileşen renklerine ayırarak kimyasal bileşimin detaylı olarak incelenmesini sağlarlar. X-shooter tek çekimde objenin spekturmunda geniş bir yelpazede dalgaboylarını yakalayabilmektedir . UVES ise Morötesi ve Görsel Echelle Tayfölçeri'dir ve yüksek çözünürlüklü optik bir enstrumandır. 2005 yılında keşfedilen, HE 1327-2326 isimli yıldız, bilinen en düşük demir bolluğuna sahiptir ancak karbon açısından zengindir. Şimdi incelenen yıldız ise helyumdan ağır tüm elementler göz önüne alındığında metal oranı en düşük olan yıldızdır. ESO teleskopları birçok metalce fakir yıldızın keşfinde rol oynamıştır. eso0228 ve eso0723 ile yeni açıklanan bazı sonuçlar ve bu yeni keşif ESO teleskopları ile yapılan gözlemler gökbilimcilerin ilk jenerasyon yıldızları bulmaları için fazladan bir adım atmalarını sağlamaktadır. İlkel nükleosentez, Büyük Patlama'dan birkaç dakika sonra meydana gelen, bir protondan fazla protona sahip kimyasal elementerin üretimine denir. Bu üretim çok kısa bir sürede meydana gelmiştir ve sadece hidrojen, helyum ve lityum'un oluşmasını sağlamıştır, daha ağır elementler üretilmemiştir. Büyük Patlama teorisinin öngördüğü ve gözlemlerin onayladığı kadarıyla ilkel maddenin %75'i hidrojenden ve %25'i helyumdan oluşmaktadır ayrıca eser miktarda lityum da bulunmaktadır. ESO-Türkçe"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/ve-dogu-anadolu-gozlemevi-kuruluyor/", "text": "Ülkemizde bulunan üniversitelere bağlı gözlemevleri ve Antalya'daki TÜBİTAK Ulusal Gözlemevi'ne bir gözlemevi daha ekleniyor. Erzurum'da yapılması planlanan gözlemevi geçtiğimiz Ocak ayı içinde onay aldı. Gözlemevi Erzurum'da Palandöken'e komşu 3170 metrelik yüksekliğe sahip Karakaya Tepeleri'nde kurulacak. Gözlemevinde kızılötesi alanda gözlem yapacak teleskoplar çalışacak. Gözlemevi'yle ilgili merak edilen sorular ve yanıtları: Proje çok büyük. Neden daha önce duyurmadınız? Evet proje büyük ancak 2008'de başvurulduğunda üniversite projesi olarak DPT'ye sunuldu. Projenin 2010 başvurusunda ise DPT, Türkiye'nin Doğusunu kapsayacak şekilde projenin içeriğinin genişletilmesini ve tüm astronomların kullanımına sunulabilecek bir gözlemevi amaçlanmasını istedi. Tüm bu süreçte ve resmi gazetede yayınlanana kadar, ne rektörlük, ne de DPT projenin duyurulmasını, ikili görüşmeler yapılmasını bile istemedi. 13 Ocak 2011'de proje etüt projestatüsünde kabul edildikten ve resmi gazetede yayınlandıktan sonra, 7-13 Şubat 2011 tarihlerinde proje destekçi üniversiteler dışındaki tüm ilgili birimlerle bilgilendirme görüşmeleri yapılarak proje tanıtıldı. DAG için yetişmiş eleman gereksinimini nasıl karşılanacaktır? TUG'da yeni başlatılan Eleman Yetiştirme Projesine benzer bir çalışma, projenin ilerleyen aşamalarında başlatılarak DPT'den destek alınabilecektir. Bu, DPT'nin bu tür projelere vermeyi düşündüğü desteklerin başında gelmektedir. Proje TUG'a alternatif mi? Hayır. Yerleşkenin özelliklerinden dolayı proje IR astronomisine yöneliktir. TUG'un yerine değil, TUG'un yanında, radyo astronomide olduğu gibi, Türkiye'de yeni bir ufuk açıp uluslararası çalışmaları bu dalgaboyu ile yakalamak hedeflenmektedir. Yüksek olan yıllık giderleri nasıl karşılamayı düşünüyorsunuz? Öncelikle kurulması düşünülen gözlemevi uzaktan ve yarı robotik yönetilecektir. Altyapı için neredeyse hiçbirşey harcanmayacaktır. Geri kalan giderler ise Üniversitenin karşılayabileceği düzeydedir. DAG'ın sürdürülebilirliğini nasıl sağlamayı düşünüyorsunuz? Atatürk Üniversitesi, Fizik Bölümünde, Astrofizik ABD açılmıştır. Bunun yanında, doğrudan rektörlüğe bağlı çalışacak bir araştırma merkezininaçılması düşünülmektedir. Böylece bütçesi de doğrudan rektörlükten sağlanacaktır. İleri bir seçenek olarak da astronomi bölümü kurulması düşünülmektedir. Gözlem zamanı paylaşımını nasıl yapmayı düşünüyorsunuz? Bu paylaşım proje temelli olacaktır. Proje başvurusu yapıldıktan sonra konusuna göre, ulusal ya da uluslararası hakemler otomatik seçilecek ve elektronik ortamda erişim sağlanacaktır. En az üç hakemden alacağı en iyi iki puanın ortalamasına göre projeler sıralanacaktır. En üsten başlanarak projelere zaman tahsisi yapılacaktır. Proje konusunda fikirlerimizi nasıl ileteceğiz, paylaşacağız? 2011 Mart sonu, Nisan başında, Erzurum'da üç günlük bir çalıştay düzenleyeceğiz ve kapanışında oluşturulacak sonuç bildirgesi ile Mayıs 2011'deki DPT başvurusunu yenileyeceğiz. Böylece de tüm astronomların, astrofizikçilerin katkısından oluşacak bir çalışma başlatılmış olacak. Çalıştayın biçimi nasıl olacak? Çalıştaya tüm bölüm, birim ve gözlemevlerinden ikişer temsilci davet edilecektir. Zamanın az olmasından dolayı Cuma-Pazar günlerini kapsaması düşünülmektedir. Çalıştay, üç ana bölümden oluşacak: İdari, Bilimsel ve Teknik. İstenirse kısa sunum/konuşma yapılabileceği gibi çalıştay, temel konularda soru-yanıt ve tartışma biçiminde düzenlenecektir. Çalıştaya Türkiye dışından katılım olacak mı? Bu konuda iki noktadan destek bulunmaya çalışılmaktadır: 1) AFAR toplantısına katılınarak, oradaki IR astronomisinde ve büyük gözlemevlerinde konularının uzmanlarıyla yüzyüze görüşmeler yapılıp, çalıştaya davet edileceklerdir. 2) Yurtdışındaki Türk astronomların kuracağı temaslar doğrultusunda yine konularının uzmanları davet edilecektir. Bilimsel Hangi IR dalgaboylarına ulaşmayı düşünüyorsunuz Bilinen IR bantları içinden yerleşkenin izin verdiği bantlar ana hedefimiz. Bilimsel hedefleriniz var mı? Temelde iki seçeneğimiz var: 1) ya teleskop, ayna kaplaması ve odak düzlemi araçlarını tek konuya bağlı çalıştıracağız, 2) ya da kaplamayı olabildiğince genel tutup IR astronomisinde her türlü takip ve tarama çalışmalarına ağırlık verilecek. Peki Türk astronom ve astrofizikçiler olarak ne yapabiliriz? Öncelikle, çalışma konularımız arasına IR astronomisini koymalıyız. Yapageldiğimiz çalışmaların dalgaboyunu genişletip karacisim eğrisini tamamlayarak bilimsel olarak daha geniş bir pencereden bakabiliriz. İleriye dönük olarak da öğrencilerimize IR astronomisinin önemini ve içeriğini anlatmaya, yeni dersler açmaya, tez konuları vermeye ve teknik açıdan gerekli algılayıcıları ders içeriklerine koymaya başlayabiliriz. Teknik Meteoroloji verisi neden Palandöken'den alındı? Bölgede aynı yükseklikte iki tepe var: Palandöken ve Karakaya Tepeleri. 2007'den beri Palandöken'den meteoroloji gözlemleri yapılmaktadır. Yerleşke olarak düşünülen Karakaya Tepelerine ise altyapı Ocak 2011'de çıkmıştır. Nisan-Mayıs 2011 gibi asıl yerleşkeden meteoroloji gözlemlerine başlanacaktır. Yerleşkenin fotometrik arkaışıması ölçülecek mi? Yerleşkeye altyapı yeni çıkarıldığı için bu çalışma da 2011 içinde başlatılması planlanmaktadır. Yerleşkede yapılan ve yapılacak astronomik çalışmalar nelerdir? Palandöken'de 2010 yılında görüş gözlemleri başlatılmıştır. 2011 yılında da Karakaya tepelerinde görüş gözlemlerine başlanacaktır. Çap için hangi sınıf düşünülüyor?IR astronomisinde kullanılan teleskoplar örnek alındığında başlangıç sınıfımız 3+ olmakta. Ancak, ayna ve mekanik konularındaki gelişmeler 4+ sınıfının da düşünülebilir olduğunu göstermektedir. Ancak son karar, bilimsel hedefleri bütçeye ne kadar uydurabildiğimize göre verilecektir. Nasıl bir kurgu düşünülüyor? Bu çaptaki teleskoplar için olası tek bir kurgu var. O da 'Alt-Az'. Bu kurgu ile odak düzlemi nasıl olacak? Alt-Az için en ideal odak sol ve sağa ayrılmış Natsymth odak olmaktadır. Bu sınıftaki teleskoplarda ayrıca Birincil Odak ve Cassegrain Odaklar da kullanılagelmektedir. IR teleskop deniyor. Görünür bölge gözlenemeyecek mi? IR yansıtıcılığı düşünüldüğünde görünür bölgenin tümünü ve IR'yi kapsayacak bir kaplama yok . Bu yüzden görünür bölgenin mavi tarafından kayıp olacak. Temel kaplama malzemesine göre yaklaşık 400nm'den sonrasında her iki bölgede gözlem yapılabilebilecektir. 4 Yorumlar muhteşem bir gelişme.emeği geçen herkese tüm ülkem adına teşşekkür ediyorum...daha nice gelişmeler olacak inş.tübitakta kendi teleskplarımızı yapmak için kolları sıvayacakmış.ee şunun şurasında Türk Uzay Kurumunun kurulmasına ne kaldı ki zaten.. Haber tamam ama bu haberin kaynagi nedir kimdir neresidir ? Kiminle roportaj yapilmistir ? Bilgiler hangi web sayfasindan alintidir ? Haberci'ye... Özel olarak e-postayla yanıtlamak isterdim ama e-postanız yanlışmış. Astronomi Diyarı'nda hiçbir haber kaynaksız verilmez. Bu haberin kaynağı da diğer yazılarda olduğu gibi yazının sonunda verilmiştir. Bu güzel haberiniz için teşekkür ederim AstronomiDiyarı. Ülkemize hayırlı uğurlu olsun diyorum."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/ve-hint-araci-marsa-ulasti/", "text": "Hindistan'ın Mangalyaan uydusu Mars yörüngesine başarıyla oturdu. Böylece Hindistan Uzay Ajansı Mars yörüngesine araç yollayan dördüncü sırada yer aldı. Oldukça ekonomik maliyetli Mangalyaan uydusu Mars yörüngesinde dolanarak gezegenin atmosferini inceleyecek. Hindistan Başbakanı Narendra Modi ülke olarak 'neredeyse imkansız' denilen bir olayı başardıklarını belirtti. Daha önce Mars'a ABD, Rusya ve Avrupa'nın yolladığı araçlar ulaşmıştı. Hindistan'ın bu ilk denemsi başarıyla sonuçlandı. Bu konuda ABD ve Rusya'dan daha başarılı oldu. Çünkü ABD ve Rusya'nın yolladığı ilk araçlar başarısız olmuştu. Mars'a daha geçen gün NASA'nın MAVEN uydusu ulaşmıştı. MAVEN'in ardından Hindistan'ın uydusu da Kızıl Gezegen'in yörüngesine oturdu. Gerek NASA gerekse ISRO yetkilileri her iki, aracın başarıyla yörünge oturmasından dolayı birbirlerini tebrik etti. Mangalyaan'ın Mars yörüngesine oturmasını ISRO'daki bilim insanları heyecanla izledi. Önlerindeki bilgisayar monitörlerinden uydunun her anını büyük bir heyecanla izlediler. Her şey yolunda gidiyordu. Ardından Mangalyaan monitörden kayboldu. Mars'ın Dünya'ya göre arkasına dolanan uydudan gelecek sinyal için 20 dakika beklendi. Ardından Mangalyaan'ın 'her şey yolunda' sinyaliyle izleme salonunda büyük bir sevinç yaşandı. Herkes işini gücünü bırakıp birbirine sarılıp tebrik etmeye başladı. Şimdiye kadar ki en ucuz gezegenler arası yolculuk unvanını alan Mangalyaan'ın toplam maliyeti 74 milyon dolar. Buna karşılık NASA'nın MAVEN aracının maliyeti 671 milyon dolardır. Mangalyaan sondası Kızıl Gezegeni fotoğraflayarak atmosferini inceleyecek. Çalışmanın en önemli amacı ise Mars'ın atmosferindeki metan değişiminin izlenmesi. 1350 kilogram kütleli Mangalyaan 5 Kasım 2013 tarihinde Hindistan'ın Bengal Körfezi'ndeki Sriharikota uzay istasyonundan fırlatılmıştı. Araç Mars'a 300 günde ulaşırken toplam 670 milyon kilometre yol katetti. Darısı başımıza.... 1 Yorum Son cümle gerçekten çok vurgulayıcıydı darısı başımıza .... Bu olayın en önemsediğim yanı hintliler herşeyin para olmadığını bütün dünyaya gösterdi ve tabiki bizede Her zaman kendime sorduğum soruyu tekrar soruyorum Neyi bekliyoruz? Neden yapmıyoruz???"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/vega-bilgisi-guncellendi/", "text": "Gökbilimcilerin binlerce yıldır diğer yıldızların parlaklığını belirlemek için ölçü aldığı Vega'nın yaşının düşünülenden 200 milyon yıl daha fazla olabileceği belirlendi. Bu sonuca Michigan Üniversitesi'nden John Monnier'in ekibi, Michigan Kızılötesi Birleştirici adı verilen araçla Vega'nın dönüş hızını hesaplayarak ulaştı. MIRC altı teleskopun Hubble Uzay Teleskopu'nun 100 katı kadar olan ışığı topladı. Kaliforniya'daki Yüksek Açısal Çözünürlük Astronomi Dizisi adı verilen teleskoplar Georgia Eyalet Merkezi'nde bulunuyor. Gökbilimciler en güçlü teleskopla bile yeterince parlak görünmeyen yıldızın şeklini ve yüzey yapısını gözlemek için aracın yüksek çözünürlükten özelliğinden yararlandılar. Yıldızın yüzey özellikleri, iç yapısını ve yıldızda neler olup bittiğini anlamanın en hızlı ve pratik yoludur. Vega, Kuzey Yarıkürede şu sıralar gün batımına doğru batı yönünde görülen bir yaz yıldızıdır. Çalgı takımyıldızının en parlak yıldızıdır ve 25 ışık yılı uzaklığıyla görece bize yakın yıldızlardandır. Bir ışık yılı, ışığın bir yılda aldığı yoldur. Yaklaşık altı yıl önce gökbilimciler Vega'nın kendi ekseni çevresinde çok hızlı döndüğünü belirledi. Ancak ayrıntılı çalışma yapılmadığından o dönemde gökbilimciler bu konu üzerinde uzlaşamadı. Vega'nın dönme hızı kütlesi ve yaşı üzerindeki tartışmaları başlattı. MIRC ile Vega'nın önce 17 saat sonra 12 saatlik dönme süresi belirlendi. Bir karşılaştırma yaparsak, Güneş'in ekvatorunun dönüşü daha yavaştır (27 gün ya da 648 saat). Bunun yanı sıra Michigan grubu Vega'nın tahmin edilenden daha yaşlı ve en az iki Güneş kütlesinde olduğunu da belirledi. Vega bizi şaşırtmaya devam ediyor. Bizim için bu yıldız diğer yıldızlar için bir referanstır. Biz yıldızın daha hızlı döndüğünü belirledik. Ayrıca yıldızın çevresinde bir toz diski ya da bir gezegen sisteminin olmadığını da biliyoruz diyor Monnier. Gökbilimciler ellerindeki verilerle basit bilgisayar benzetimleri yaparak yıldızın yaşam döngüsünü anlamaya çalışır. Böylece çok uzakta olduğu için görülemeyen bazı özelliklerinin ortaya çıkmasını sağlarlar. Science Daily"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/vegada-buyuk-asteroit-kusagi-kesfedildi/", "text": "Gökbilimciler gökyüzündeki en parlak ikinci yıldız olan Vega çevresinde büyük bir asteroit kuşağı keşfettiler. Keşif NASA'nın Spitzer Uzay Teleskopu ile Herschel Uzay Gözlemevi verileriyle gerçekleşti. Vega çevresindeki asteroit kuşağının keşfi Fomalhaut adındaki başka bir yıldızın asteroit kuşağıyla benzerlik gösteriyor. Veriler yıldızın iç kısmındaki sıcak alanda ve yıldızdan oldukça uzakta soğuk alanda kuşaklar olduğunu gösteriyor. Bu da Güneş Sistemindeki asteroit ve Kuiper Kuşağı'yla benzerlik gösterir. Vega ve Fomalhaut çevresindeki sıcak ve soğuk kuşaklar arasındaki devasa boşlukta ne bulunmaktadır? Bu soruya verilecek en heyecan verici yanıt birçok gezegenin varlığıdır. Mars ve Jüpiter arasındaki asteroit kuşağı karasal gezegenler ile dev gezegenlerin kütle çekiminin etkisiyle dengelenirken Kuiper Kuşağı dış gezegenler tarafından şekillendirilir. Arizona Tuscon Üniversitesi Steward Gözlemevi'nden Kate Su: Veriler çoklu gezegen sistemlerinin Güneş dışındaki yıldızlarda da yaygın olarak bulunduğunu gösteriyor diyor. Çalışma Astrophysical Dergisi'nde yayınlandı ve Kaliforniya'daki Amerikan Astronomi Derneği Toplantısı'nda açıklandı. Vega ve Famulhaut başka açılardan da benzerlik gösterir. İkisi de Güneş'in yaklaşık iki katı kütlesinde olup mavimsi bir ışık yayarlar. Her iki yıldız da yaklaşık 25 ışık yılı uzağımızda bulunur ve bu nedenle bize yakın yıldızlar arasındadırlar. Yıldızların yaklaşık 400 milyon yıl yaşında olduğu düşünülmesine karşılık Vega'nın biraz daha yaşlı, 600 milyon yıl yaşında olduğu düşünülüyor. Fomalhaut'un iç asteroit kuşağı içindeki Fomalhaut b, keşfedilen tek gezegenidir. Herschel ve Spitzer teleskopları Vega çevresindeki yeni asteroit kuşaklarını yıldızların çevresinde bu kuşaklardan yayılan soğuk ve sıcak kızılötesi dalga boyuyla ile belirledi. Bu kuşaklar yıldızlarından yayılan güçlü ışıma nedeniyle görünür ışıkta görülmez. İç ve dış kuşaklar hem asteroit hem de kuyrukluyıldız açısından zengindir. Bunun iki nedeni vardır: bu genç sistemler Güneş Sistemi'nde olduğu gibi başlangıçta yoğun ve büyük bir toz ve gaz bulutuyla örtülüydü ve yıldız sistemleri milyonlarca yıl boyunca çevresini ancak temizleyebilmektedir. Vega ve Fomalhaut'un enkaz diskleri arasındaki boşluk, Güneş Sistemi'ndeki asteroit ile Kuiper kuşakları arasındaki uzaklıkla orantılıdır. İç kuşak ile dış kuşak yıldızından 1'e 10 oranında yerleşir. İki kuşak arasındaki daha az yoğun tozlu bölgede Jüpiter boyutlarında birkça gezegen bulunması olasıdır. Örneğin HR 8799 yıldızındaki enkaz diskleri arasında dört gezegen bulunmaktadır. Vega ve Fomalhaut'un sıcak ve soğuk kuşaklar arasında dolanan birden fazla gezegen olduğunu söyleyebiliriz diyor Su. Yakın gelecekte Vega ve Fomalhaut'un gizlenen gezegenleri görülebilecek. Çalışma ekibinden NASA'nın Goddard Uzay Uçuş Merkezi'nden Ötegezegen ve Yıldız Astrofiziği Laboratuarı şefi Karl Stapelfeldt: NASA'nın James Webb Uzay Teleskopu göreve başladığında bu ve bunun gibi yıldızların çevresinde gizlenen gezegenleri görme olanağına kavuşacağız diyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/venus-atmosferindeki-soguk-bolgenin-sirri/", "text": "Avrupa Uzay Ajansı 'nın Venüs Express aracı, Venüs atmosferinde karbondioksit buz veya kar haline geldiği soğuk bir alan keşfetti. Venüs gezegeni kalın karbondioksit atmosferi nedeniyle sıcak bir yüzeye sahip ve bu nedenle de Dünya'nın kötü şartlara sahip ikizi olarak bilinir. Ancak Venüs Express'in son beş yıllık gözlemlerine dayanarak gerçekleştirilen çalışma sonucunda bilimciler, gezegen yüzeyinden 125 km yükseklikteki atmosfer içinde -175 C derece'lik soğuk bir ortam olduğunu buldular. Venüs'ün bu soğuk katmanı, gezegen Güneş'e Dünya'dan daha yakın olmasına karşılık Dünya atmosferinin herhangi bir bölümünden daha soğuktur. Keşif, gün ve gece çizgisinin arasındaki çizgi üzerinde çeşitli yüksekliklerdeki karbondioksit gazı moleküllerinin yoğunluğunu veren, atmosferden sızan güneş ışığı izlenerek yapıldı. Karbondioksit yoğunluğu bilgisi ve yüksekliğe bağlı olarak belirlenen atmosfer basıncı verileri bilimcilere ilgili katmanın sıcaklığını verir. Belçika Uzay Enstitüsü'nden Arnaud Mahieux: Karbondioksitin donma sıcaklığının altındaki bazı yüksekliklerde karbondioksitin buza dönüşeceğini düşünüyoruz diyor. Küçük karbondioksit buz ya da kar parçacıkları Venüs atmosferine giren güneş ışığının yansımasına neden olur. Dr. Mahieux: Venüs atmosferindeki bu bölgede buz olduğunu düşünmemize karşılık, bunun atmosferdeki bir bozulmadan da gerçekleşebileceğini düşünerek kesin bir sonuca ulaşmak için dikkatli olmak gerekiyor diyor. Çalışmada ayrıca bu soğuk katmanın iki sıcak katman arasında yer aldığını gösteriyor. 120 km yükseklikte sıcak gündüz ile soğuk gece kısımlarındaki sıcaklık değerleri farklılık gösteriyor. Gece kısmındaki yüksek kısımlardaki değerler önemli rol oynuyor olabilir. Benzer sıcaklık değerleri geçtiğimiz Haziran ayında gerçekleşen Venüs geçişi sırasında da ölçüldü. Gözlemler sonucunda karbondioksitin baskın olduğu yüksek bölgelerde ayıca karbonmonoksit, azot ve oksijen gibi diğer atmosferik gazların oynadığı rol de incelenebilecek. ESA'nın Venüs Express projesi ekibinden Hakan Svedhem: Keşif henüz çok yeni ve üzerinde çalışmayı sürdürüyoruz. Bunun etkilerinin ne olacağını da anlamaya çalışıyoruz diyor. Biz birbirinden farklı kimyasal bileşime sahip olan Dünya ve Mars ortamlarında buna benzer bir sıcaklık dağılımı görmedik. Bu çok özel."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/venus-benzeri-gezegende-oksijen-kesfedildi/", "text": "Geçtiğimiz yıl keşfedilen GJ 1132b gezegeni gökbilimcilerin ilgi odaklarından biridir. Dünya'dan sadece 39 ışık yılı uzaktaki gezegen 250 C derece sıcaklıkta olmasına karşılık atmosferi olabilir. Peki, bu atmosferin kalınlığı ne kadar? İnce mi incecik mi? Yeni bir araştırma ikinci seçeneğin daha olası olduğunu gösterdi. Harvard-Smithsonian Astrofizik Merkezinden Laura Schaefer, gezegenin atmosferi başlangıçta su bakımından zengin yani bol buharlı olduğunu varsayarak, zamanla nasıl değişim göstereceğini inceledi. Yıldızına 2,2 milyon km kadar uzakta yani çok yakın dolanan gezegene bolca morötesi ışık çarpar. Morötesi ışımanın etki ettiği su molekülü parçalanır ve hidrojen ile oksijen serbest kalır. Hidrojen hafif olduğundan uzaya kaçar, ancak oksijen atmosferde kalır. Daha soğuk bir gezegende oksijenin varlığı yaşam ve yaşanılabilir olmasının bir işareti olarak alınabilir. Ama GJ 1132b gibi sıcak bir gezegende böyle bir şey olması mümkün değil diyor Schaefer. Su buharı bir sera gazı olduğundan gezegenin mevcut ısısının yükselmesine neden olur. Sonuç olarak gezegenin yüzeyi milyonlarca yıldır erimiş halde olabilir. Magma okyanus atmosfer ile etkileşerek oksijenin bir kısmını soğurur, ama ne kadarını? Schaefer ve arkadaşlarının oluşturduğu bir modele göre yalnızca onda biri soğurulmaktadır. Geri kalan miktarın bir kısmı uzaya kaçmakta ya da atmosferde kalmaktadır. Harvard Paulson Okulu Mühendislik ve Uygulamalı Bilimler Merkezinden Robin Wordsworth: Güneş sistemi dışında yer alan kayalık bir gezegende ilk kez oksijen gözlenmiş olabilir diyor. GJ 1132b'de hala oksijen üretimi varsa bu bilgi Dev Macellan teleskopu ve James Webb teleskopu gibi yeni nesil teleskoplarla analiz edilebilir. Magma okyanusu ile atmosfer etkileşimi modeli, Venüs'ün evrimini çözmeye yardım edebilir. Venüs muhtemelen başlangıçta Dünya benzeri bir gezegen olarak suyu tutan bir gezegen olarak doğmuştu. Atmosferde gözlenen az miktardaki oksijen bunun bir kanıtı olabilir. Buna karşılık oksijenin az olması sorunu henüz bir çözüme kavuşmamıştır. Schaefer'e göre öngördükleri model benzer ötegezegenlere de uygulanabilir. Örneğin model, TRAPPIST-1 sistemindeki yaşam alanında yer alan üç gezegene uygulanabilir. Bu gezegenler GJ 1132b'ye göre daha soğuk olduğundan atmosferlerini korumuş olmaları daha olasıdır."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/venus-bulutlarinda-yasam-var-mi/", "text": "Dünya dışı yaşam arayışında bilim insanları her olasılığı araştırıyor. Örneğin Mars'ta bir zamanlar yeraltı sularının yaşam için uygun şartları sağladığını gösteren izler bulunuyor. Ayrıca Satürn'ün Titan ve Enceladus uyduları ile Jüpiter'in Europa, Ganymade ve Callisto'nun buzlu kabuklarının altındaki okyanuslarda yaşam olabileceği üzerinde de duruluyor. Bilim insanları şimdi de gözlerini Venüs'e dikti: Venüs bulutlarında yaşam olabilir mi? Astrobiyology dergisinin 30 Mart 2018 tarihinde yayınlanan bir çalışmaya göre Venüs atmosferinde mikrobiyotik yaşam formları olabilir. Makale Wisconsin-Madison Üniversitesi gezegen bilimcilerinden Sanjay Limaye'nın başını çektiği bir ekip tarafından yazıldı. Limaye: Venüs'ün yaşamı başlatabilecek bolca zamanı vardı. Bazı modeller bir zamanlar Venüs'ün yüzeyinde 2 milyar boyunca sıvı suyla yaşamın yeşerebileceği iklime sahip olduğunu öne sürüyor. Mars'ta gerçekleştiğine inanılandan daha uzun bir süre diyor. NASA'nın Ames Araştırma Merkezi'nden David J. Smith'in gerçekleştirdiği özel donanımlı balon araştırmasına göre Dünya'da karasal mikroorganizmalar çoğu bakteri- 41 km yükseğe kadar sürüklenebilir. Üstelik yeryüzünde Yellowstone'un sıcak su kaynaklarında, derin okyanus hidrotermal deliklerinde, kirlenmiş alanların zehirli çamurlarında ve asidik göllerde yaşadığı bilinen birçok mikrop türü bulunuyor. Californiya State Polytechnic Üniversitesinden profesör Rakesh Mogul: Dünya'da yaşamın asidik koşullarda gelişebileceğini, karbondioksit ile beslenebileceğini ve sülfürik asit üretebileceğini biliyoruz diyor. Venüs'ün bulanık, yüksek miktarda yansıtıcı ve asidik atmosferinin çoğunlukla karbondioksit ve sülfürik asit içeren damlacıklardan oluştuğu biliniyor. Venüs bulutlarında yaşam olabileceğine ilk kez 1967'de Harold Morowitz ve ünlü gökbilimci Carl Sagan işaret etti. Onlarca yıl sonra David Grindpoon, Mark Bullock ve ekibi bu fikri genişletti. Venüs atmosferinde yaşam olabileceği fikrini desteklemek amacıyla 1962-1978 yılları arasında gerçekleştirilen bir dizi uzay sondası, Venüs'ün alt ve orta yükseklikteki atmosferlerinde yüzeyden 40 ile 60 km arası- sıcaklık ve basıncın mikrobiyotik yaşamı engellemeyeceğini gösterdi. Ancak gezegen yüzeyinde 450 C dereceye varan sıcaklığın yaşam için anormal olduğu da bilinmektedir. Araştırmalarını Japonya Havacılık ve Uzay Araştırma Dairesinde yapan Limaye, NASA'nın bir öğretmen atölyesinde yapılan toplantıya tesadüfen katılmış ve bunun sonucunda gezegen atmosferini inceleme fikrini gözden geçirme kararı almıştı. Polonya Üniversitesinden çalışma ekibi üyesi Grzegorz Slowik Venüs bulutlarında gözlenen ancak açıklanamayan koyu lekeler oluşturan tanımlanmamış parçacıkların ışık emici özelliği olan Dünya'daki bakterilere benzediğini düşünüyordu. Tayfsal gözlemler ve özellikle morötesi ışıkta alınan veriler koyu lekelerin yoğunlaştırılmış sülfürik asit ve diğer bilinmeyen ışık emici parçacıklardan oluştuğunu göstermektedir. Limaye, yüzlerce yıl önce yeryüzündeki teleskoplarla fark edilen bu koyu lekelerin bir sır olduğunu belirtiyor. Daha sonraları birçok sonda ile ayrıntılara ulaşılabilmiştir. Koyu lekeleri oluşturan parçacıklar Dünya'daki bazı bakteri kümeleriyle neredeyse aynı boyutlara sahiptir, ancak Venüs'ün atmosferini örnekleyen aletler organik veya inorganik yapıdaki maddeleri ayırt edememektedir. Lekeler Limaye ve Mogul'a göre Dünya göl ve okyanuslarında ortaya çıkan alg kümelerine benzer şeyler olabilir. Tek fark bunların Venüs atmosferinde yaşamlarını devam ettirmesi gerektiği. Limaye Venüs bulutlarındaki mikrobiyotik yaşam fikrini, Kuzey Hindistan'daki yüksek rakımlı tuz gölü olan Tso Kar'ı ziyaret ettiğinde belirledi. Burada göl kenarında çürüyen çimlerin üzerindeki bakteriler atmosfere karışıyordu. Bununla birlikte Limaye'ye göre denklemin bilinmeyen kısmının, Venüs'teki sıvı suyun buharlaştığı zaman son milyar yıl içinde oluşan büyük lav akıntısı nedeniyle- karasal tarihi yok olması şeklinde belirtiyor. Dünya dışı yaşam arayışında gezegenlerin atmosferlerindeki büyük değişim keşfedilememiş bir sorudur. Venüs atmosferini örneklemenin bir yolu VAMP ya da Venüs Atmosferik Manevra Platformu gibi bir uçak gibi hareket edebilen ama aslında bir keşif balonu olan sondalardır. Limaye böylesi bir platformun meteorolojik ve kimyasal sensörler ile tayfölçerler gibi araçları kapsaması gerektiğini söylüyor. Ayrıca canlı mikroorganizmaları tanımlayan bir mikroskop türünü de taşıyabilir. 2020'li yıllarda Rusya Venera-D projesini hayata geçirmek istiyor. Bu amaçla NASA'nın da katkısıyla sözü edilen bir araştırma platformu kurulabilir. Makale adresi: https://www.liebertpub.com/doi/10.1089/ast.2017.1783 1 Yorum bazı mikrobakteriyel canlıların siyanürü kendi bünyesine katıp yaşam mücadelesi verebiliyorsa ki öyle,özellikle jüpiterin uydusu euoropada buzulların altında ki okyanusda hertürlü yaşam form'u olabilir .jüpiter macerasındaki film de olsa ben gerçek payı olduğuna inananlardanım,selamlar."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/venus-cevresinde-dev-patlamalar-goruluyor/", "text": "Araştırmacılar Dünya'nın manyetosfer katmanı sınırlarında görülen manyetik kabarcıkların Venüs'ün üzerinde çok büyük etkisi olduğunu belirledi. Sıcak akış anomalileri olarak adlandırılan dev patlamalar Venüs'ten daha büyük olabileceği gibi bir gün içinde birçok kez ortaya çıkabiliyor. NASA'nın Goddard Uzay Uçuş Merkezi'nden Glyn Collinson: Onlar sadece dev değil. Aynı zamanda Venüs'e çok yakın yerlerde olabiliyorlar ve manyetik alanı olmayan gezegeni yutacak kadar büyükler diyor. Collinson ve ekibinin yer aldığı çalışma Journal of Geophysical Research'ın Şubat 2014 sayısında yayınlandı. Çalışma Avrupa Uzay Ajansı'nın Venüs Express uzay aracının gözlemlerine dayanıyor. Sonuçlar Venüs'ü etkileyen uzay havasının ne denli büyük ve yoğun olduğunu göstermektedir. Dünya, manyetosferinden dolayı güneş rüzgarının etkilerinden korunmaktadır. Venüs'ün ise bu şansı yok. Venüs'e inmeye çalışacak bir uzay aracı, çorak ve soğuk bir gezegene göre oldukça yoğun atmosferin etkisi altında ezilir, ancak Venüs'ü koruyacak manyetik koruma yoktur. Bilim insanları Dünya ve Venüs'ü bu açıdan karşılaştırmak istiyor. Dünya'da yaşamın oluşması nelere bağlıydı? Dünya'nın manyetik alanı olmasaydı neler olurdu? Dünya'ya akan sıcak gaz anomalileri manyetosferi geçemezler ve bu nedenle bir miktar enerji bırakıp yollarını değiştirirler. Bir manyetosferi olmayan Venüs koruma altında değildir. Aslında yine de Venüs'ü koruyan bir şey var: iyonosferi. Bu katman atmosferin yüklü dış tabakasıdır. Güneş rüzgarı bu katmana çarparak geldiği yöne doğru dev bir enerji akımını gerçekleştirir. Neredeyse gezegen büyüklüğünde olabilecek bu enerji balonları gezegen yüzeyinden oldukça uzakta oluşur."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/venus-gecisi-ve-otegezegen-avi/", "text": "Venüs'ün Güneş'in önünden geçişine bu yüzyılda son kez tanık olduk. Geçiş bulunulan yere bağlı olarak 5 ya da 6 Haziran'da görüldü. İzleyiciler gözü Güneş'ten gelen yoğun ışımadan korumak için güvenlik önlemleri alarak izlediler. Güneş'in önünden küçük bir noktanın yavaş yavaş geçişine takın oldular. Venüs geçişleri yüzyılda ender gerçekleşen gökbilim olayıdır. M.Ö. 2000 yılından bu yana sadece 53 geçiş olmuştur. Bunlardan sadece 1608 yılından yani teleskobun keşfinden bu yana 6 geçiş izlenmiştir. Bir önceki geçiş 8 Haziran 2004'de gerçekleşmişti. Bir sonraki geçiş ise 10-11 Aralık 2117'de olacak. Jeremiah Horrocks ve William Crabtree adlı iki İngiliz gökbilimci 1639'da ilk geçişi kaydetti. 1769'da başta Kaptan James Cook'un ekibi olmak üzere birçok araştırma ekibi Güneş Sistemi'nin ölçeğini belirlemek için, Dünya-Güneş uzaklığını hesaplamada Dünya'nın birçok yerinden geçiş verilerini topladılar. Kaliforniya'daki NASA Ames Araştırma Laboratuarı'ndan Natalie Batalha: Tarih boyunca gökbilimciler evren hakkında bir şeyler öğrenebilmek için doğadaki bu ender olayları gözlediler. Bugün de farklı bir yol izlemiyoruz. Örneğin Kepler göreviyle ötegezegen keşfini geçiş yöntemiyle gerçekleştiriyoruz diyor. Bugün geçiş yöntemi Güneş Sistemi dışındaki sistemlerde yer alan gezegenleri keşfetmek amacıyla kullanılıyor. Kepler 150 000'den fazla yıldızın ışık parlaklığını ölçerek buradaki değişimleri görmeye çalışıyor. Gezegenlerin büyüklüğüne bağlı olarak yıldızın önünden geçerken yıldızın ışığındaki değişim de farklı olur. Örneğin Güneş büyüklüğündeki yıldızın önünden geçen Dünya büyüklüğündeki bir gezegen yıldızın ışığını sadece milyon da 84 kadar azaltır. Bu da birkaç km uzaklıktaki bir araba farının önünden geçen bir sivrisineğin fardan gelen ışığı azaltması kadardır. Gökbilimciler yıldızın boyutunu bildikleri için parlaklık azalmasını ölçerek önünden geçen gezegenin boyutunu ve yarıçapını belirleyebiliyor. Gezegenin yörünge dönemi ise geçişler arasındaki sürenin ölçülmesiyle tespit ediliyor. Kepler'in Üçüncü Kanunu ile de yıldız ile gezegen arası uzaklık hesaplanıyor. Geçiş yöntemi kullanılarak Kepler şimdiye kadar 61 gezegen ve 2300'den fazla gezegen adayı belirlemiştir. 1 Yorum Sayın astronomidiyarı yönetimi sizleri tekrar yayında görmek harika hepinize kolaygelsin.. Güncel astronomi takibini sizlerin sayesinde yapma umudumukaybetmek istemiyorum saygılar"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/venus-kutbundaki-girdap/", "text": "Avrupa Uzay Ajansı'nın Venüs Express uzay aracından alınan verilerin bilgisayarda benzetim yoluyla işlenmesiyle Venüs'ün Güney Kutbu'nda dev bir girdap oluştuğu belirlendi. Venüs Express, 11 Nisan 2006'dan bu yana Venüs çevresinde dolanıp gezegenin atmosferini ve güneş rüzgarıyla etkileşimini inceliyor. Atmosferin derinlikleri ise araçtaki kızılötesi dalgaboylarında görev yapan Görünür ve Kızılötesi Termal Görüntüleme Tayfölçeri ile taranıyor. Bu alet atmosfer ve bulutların sıcaklığını ölçmenin yanısıra özellikle kutuplarda oluşan girdapları da belirleyebiliyor. 1979 yılında Pioneer Venüs aracı kuzey yarımkürede benzer bir girdap oluşumunu belirlemişti. VIRTIS ise şimdi güney yarımkürede bir girdap oluşumunu gördü. Bu keşif ile birlikte Venüs'teki kuzey-güney simetrisi doğrulandı. Buna karşılık VIRTIS girdapların kararlı ve kararlı belirgin özellikte olmadığını da tespit etti. Roma'daki Ulusal Astrofizik Enstitüsü'nden Giuseppe Piccioni ve ekibi girdapın süper etkili rüzgar nedeniyle normalin 60 katı kadar hızlı döndüğünü belirledi. Bu da atmosferin farklı yükseklikleri için farklı dalga boylarında yapılan gözlemlerle elde edildi. Piccioni: Alt kat bulutlardan üstteki bulutlara doğru hareket ederek iki katına ulaşan rüzgar, buradaki bulutları ikiye bölüyor. Bu şekilde kutba yönelen rüzgar etkisini kaybederek yüksek enlemlerde kaybolur diyor. Venüs kutuplarının özellikleri gezegenin diğer bölgelerine göre farklıdır. Katı bir cisim gibi dönen girdap 3000 km'lik bir alanda etkilidir. Kaynak: Astronomy"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/venus-kutbundaki-goz/", "text": "Bu dönen dumanı andıran görüntü Venüs Express uzay aracının Görünür ve Kızılötesi Termal Görüntüleme Tayfölçeri ile alınmış Venüs'ün güney kutbunda dönen gaz ve bulut kütlesidir. Venüs'ün çok hareketli ve hızla değişen koşullara sahip bir atmosferi vardır. Yüzeyde neredeyse esmeyen rüzgara karşılık, 70 kilometre yüksekte saatte 400 kilometre hızla esen rüzgarlarla karşılaşılır. Rüzgarın hızı gezegenin dönüş hızından 60 kat daha fazladır. Bu çok yüksek bir hızdır ve Dünya'daki en hızlı rüzgarlar Dünya'nın dönüş hızının sadece % 30'u kadar hızlıdır. Başka bir deyişle Dünya rüzgarlarının hızıyla dört günde Dünya çevresinde bir tur atabilirsiniz. Venüs rüzgarları gerçekten çok daha hızlıdır. Ekvator enlemlerinde ısınan hava yükselir ve hızlı rüzgarlar ile taşınarak kutuplara sarmal hareket yaparak ilerler ve kutuplarda girdaplara neden olur. Kutup noktalarındaki hava tıpkı lavabodan boşalan suyun oluşturduğu girdap gibi görünür. 1979 yılında Pioneer Venüs Yörünge aracı kuzey kutup çevresindeki 2000 km'lik alanda kum saatini andıran bulut yapılarını görmüştü. ESA'nın Venüs Express* aracı Nisan 2006'da yörüngeye girdiğinden bu yana kuzey kutbunda, 1970'lerdeki Pioneer ve Mariner araçlarının gördükleri dışında girdaplar ilk kez bu kadar ayrıntılı görüntüledi. Venüs Express aracı 2007 yılından bu yana içlerinde bu görüntünün de olduğu girdap çekirdeklerinin günlük değiştiğini gösterdi. Bu görüntünün alındığı zamandan dört saat sonra girdap çok farklı bir şekle büründü. Beş saatlik süre boyunca elde edilmiş 10 görüntü birleştirilerek bir film oluşturulmuştu. Bu girdap 44 saat süreyle dönmekteydi. Buradaki girdap gezegen yüzeyinden 60 km yukarıdadır. Girdabın gözü ise neredeyse görüntü merkezindedir. Bu görüntü 7 Nisan 2007'de elde edildi. Not*: Venüs Express aracının üretiminden fırlatılışına ve görev süreciyle ilgili hazırlanan sunuya göz atabilirsiniz."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/venus-volkanlarinin-hareketliligi-kanitlandi/", "text": "Altı yıldır Venüs gözlemi yapan ESA'nın Venüs Express uzay aracı gezegenin atmosferindeki kükürtdioksit miktarında büyük değişim olduğunu kaydetti. Bu değişimin nedeni ise volkanik patlamalar... Venüs'ün kalın atmosferindeki kükürtdioksit, Dünya atmosferine göre milyon kat daha fazladır. Bu zehirli gazın hemen hemen tamamı volkanik etkilerle salınıyor. Gaz güneş ışığı tarafından kolayca yok olur. Bundan dolayı Venüs atmosferinin üst katmanlarında kükürtdioksite rastlanmamaktadır. Kükürtdioksite Venüs atmosferinin üst kısmından daha çok alt katmanlarında rastlanmaktadır. Venüs yüzeyi aktif olup olmadıkları bilinmeyen yüzlerce volkanla kaplıdır. Venüs Express'in hedeflerinden biri de bu volkanları tespit etmektir. Yüzbinlerce yıldan milyonlarca yıla kadar değişen jeolojik yapı özellikle son birkaç yüzyıl içinde önemli değişime uğramış görünüyor. Yüzeyden alınan kızılötesi görüntülerle yakın zamanda patlamış volkanın tepesinden çevreye yayılan lav akıntıları tespit edildi. Son altı yıl içinde alınan veriler kükürtdioksit yoğunluğu hakkında önemli bilgiler sağladı. 2006 yılında göreve başlayan araç, atmosferdeki kükürtdioksit miktarında on kat bir azalma belirlemiş, ancak bir süre sonra yükseliş kaydetmişti. Benzer bir azalmayı 1978-1992 arasında gezegen yörüngesinde dolanan NASA'nın Pioneer aracı belirlemişti. Buna o zamanlar, erken dönemde patlayan volkanların artık sustuğu ve yaydıkları kükürtdioksit miktarının da bu nedenle azalması şeklinde açıklama getiriliyordu. Fransa Spatiales Gözlemevi Atmosfer Laboratuarı'ndan Dr. Emmanuel Marcq: Atmosferin üst kısmındaki kükürtdioksit güneş ışığı tarafından yok edildiğinden eğer buradaki kükürtdioksit miktarında artma gözlerseniz önemli bir şeyler olduğunu düşünürsünüz diyor. Venüs Express araştırmacılarından Dr. Jean-Loup Bertaux: Bir volkan patladığında atmosferin üst katmanına kükürtdioksiti çıkarabilir. Ancak gezegenin yüzeyindeki gaz dolaşımları gibi tuhaf olaylardan biri de buna neden olmuş olabilir diyor. Kendi eksenin çevresinde 243 gün süreyle dolanan Venüs'e karşılık atmosferini oluşturan gazlar muazzam bir hızla sadece dört günde gezegeni dolanır. Böyle hızla dolanan atmosferdeki gazların kükürtdioksit oluşturması zordur. Bu nedenle Dr. Marcq'nun ekibi buna neden olarak volkanik patlamaları gösteriyor. alternatif olarak Pioneer verilerinden de benzer sonuçlara ulaşarak, atmosferdeki karmaşık durumun değişkenliğini görebiliyoruz diyor. ESA Venüs Express görevi bilimcilerinden Hakan Svedhem: Atmosfere yayılan gazların verdiği ipuçlarını izleyerek yüzeydeki aktif volkanik etkileri açığa çıkarabiliyoruz diyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/venusdeki-fosfin-degil/", "text": "Eylül ayında Birleşik Krallık'taki gökbilimcilerin yönettiği bir ekip Venüs'ün kalın atmosferinde fosfin olduğunu açıklamıştı. Ekibin yer-merkezli radyo teleskoplar kullanarak elde ettiği rapor birçok Venüs uzmanını şaşırtmıştı. Dünya atmosferinde az miktarda bulunan fosfin yaşam formları ile üretilir. Venüs'deki fosfin, yaşam açısından neredeyse cehennemi andıran atmosferindeki asidik bulutlarda nasıl var olabileceği tartışmaya neden oldu. Washington Üniversitesindeki gökbilimciler aynı verileri yorumlamak isteyerek tartışmaya yön vermek istediler. Ekip verilerde fosfin olmadığı sonucuna ulaştı. Washington Üniversitesinden Victoria Meadows: Venüs'te görülen kükürt dioksitti, fosfin değil. Kükürt dioksit Venüs atmosferinde en sık rastlanan üçüncü bileşiktir ve yaşam belirtisi sayılmaz diyor. Ekibin çalışması Venüs'te makul seviyelerde bulunan kükürt dioksiti açıklamakla kalmayıp aynı zamanda gezegenin sülfürik asit bulutlarıyla örülü atmosferin daha ayrıntılı kimyasal yapısını da güncelledi. Ek olarak araştırmacılar ilk sinyalin gezegenin bulut katmanlarında değil, çok daha yukarısında yani fosfinin tutunamayacağı üst katmanlardan alındığına işaret etti. Bu da alınan sinyalin kükürt dioksit kaynaklı olduğunun en önemli kanıtıdır. Bu çalışma hem sözde fosfin sinyalinin hem de radyo astronomi için yeni bir yorumunu içerir. Her kimyasal bileşik radyo dalgalarını, X-ışınlarını ve optik ışığı içeren elektromanyetik tayfın dalga boylarını emer. Gökbilimciler bu nedenle her dalga boyuna ait elektromanyetik dalgaların emisyonlarını inceler. Görsel hakkında: Japon uydusu Akatsuki uzay aracının kırmızıöte bölgede elde ettiği Venüs görüntüsü"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/venuste-gecmiste-okyanus-var-miydi/", "text": "Venüs, Yer'in kötü ikizi olarak görülebilir. İlk bakışta gezegenimizle benzer kütle ve büyüklüktedir, benzer biçimde çoğunlukla kayalık maddeden oluşur, biraz su barındırır ve atmosfere sahiptir. Ancak daha yakından bakıldığında oldukça farklı özellikleri olduğu görülür: kalın bir CO2 atmosferi, çok yüksek yüzey sıcaklığı ve basıncı, sülfürik asit bulutları. Dünya'daki yaşam ortamına göre bu özellikleri oldukça zıt bir görüntü oluşturur. Her zaman böyle bir gezegen miydi? Bugüne kadar yapılan çalışmalara göre Venüs geçmişte su okyanuslarıyla dolu bir dünyaydı. Cenevre Üniversitesi ve İsviçre Ulusal Araştırma Yeterlilik Merkezinden bir astrofizikçi ekibi gezegenimizin ikizinin gerçekten daha güzel yılları olup olmadığını araştırdı. Nature dergisinde yayınlanan sonuçlar durumun böyle olmadığını gösteriyor. Venüs son zamanlarda astrofizikçiler için önemli bir araştırma alanı haline geldi. ESA, NASA önümüzdeki on yıl içinde en az üç araştırma uydusunu bu gezegene yollama kararı aldı. Bu araçların yanıtlaması umulan en kilit sorulardan biri, Venüs'ün geçmişte okyanuslarının olup olmadığıdır. Araştırmacılar şu anki verilerle hareket ederek erken dönemdeki Venüs'ü simüle etmeyi başardı. Sümilasyonlar Venüs atmosferindeki iklim şartlarının su buharının yoğunlaşmasına izin vermediğini gösterdi. Bu ise, atmosferdeki suyun yağmur damlaları şeklinde yüzeye ulaşmasına olanak sağlayacak şekilde sıcaklığın düşmediğini gösteriyor. Yani su, atmosferde gaz olarak kalıp okyanusları oluşturamadı. Cenevre araştırmacısı, Martin Turbet: Bunun ana nedenlerinden biri, gezegenin gece kısmında oluşan bulutlardır. Bu bulutlar, Venüs'ün daha önce düşünüldüğünden daha hızlı soğumasını engelleyen çok güçlü sera etkisine neden olmaktadır diyor. Ciddi sonuçları olan küçük farklılıklar Şaşırtıcı bir şekilde simülasyonlar Yer ile Venüs'ün çok kolay bir şekilde aynı kaderi yaşayabileceğini de gösterdi. Eğer Yer Güneş'e biraz daha yakın dolansaydı ya da Güneş 'gençliğinde' bugünkü gibi parlasaydı gezegenimiz bugünkünden çok daha farklı görünürdü. Dünya'da okyanus oluşumunu sağlayan suyun yoğunlaşmasına izin verecek ölçüde genç Güneş'ten yayılan zayıf ışınımdır. UNIGE'den Prof. Emeline Bolmont: Bu uzun zamandır 'sönük genç Güneş paradoksu' olarak bilinen şeye bakış açımızda tam tersine bir dönüş. Dünya'da yaşamın ortaya çıkmasının önündeki en büyük engel! diyor. UNIGE'den David Ehrenreich: Sonuçlarımız teorik modellere dayanmaktadır ve Venüs'ün geçmişiyle ilgili sorulara verebileceğimiz cevaplar için bir yapıtaşıdır. Ancak bilgisayarımızla yaptığımız simülasyonlara bakarak kesin yargıya ulaşamayacağız. Gelecekte görev yapacak üç Venüs aracı bu çalışmamızı doğrulamak ya da çürütmek için önemli veriler elde edecektir diyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/venuste-olasi-yasam-isaretcisi-gozlendi/", "text": "Uluslararası bir gökbilimciler ekibi bugün Venüs bulutlarında nadir bulunan bir molekül keşfini duyurdu fosfin. Dünya'da, bu gaz sadece endüstriyel olarak ya da oksijensiz ortamlarda yaşayan mikroplar tarafından üretilmektedir. Gökbilimciler onlarca yıldır Venüs'ün yüksek bulutlarının mikroplara ev sahipliği yaptığını tahmin ediyordu ancak bunlar yüzeydeki kavurucu sıcaktan kaçsa da oldukça yüksek asidik ortamlara maruz kalmaktadırlar. Fosfinin keşfi bu türden yer-ötesi havadaki yaşama işaret ediyor olabilir. Venüs'ün tayfında fosfine dair ilk izleri aldığımızda, şok olmuştuk! diyor Hawaii'deki Doğu Asya Gözlemevi tarafından işletilen James Clerk Maxwell Teleskobu ile yapılan gözlemlerde ilk kez fosfin izine rastlayan, BK Cardiff Üniversitesi'nden ekip lideri Jane Greaves. Keşiflerini onaylamak için Avrupa Güney Gözlemevi'nin ortağı olduğu, daha hassas bir teleskop olan, Şili'deki Atacama Milimetre/milimetre-altı Dizgesi'nden 45 anteni kullanmak gerekiyordu. Her iki tesis de Venüs'ü 1 milimetre civarındaki dalgaboyunda gözledi, yani insan gözünün görebileceğinden çok daha uzun bir dalgaboyunda ve bunu sadece yüksek yerlerdeki teleskoplar etkin bir şekilde tespit edebilir. Birleşik Krallık, ABD ve Japonya'dan araştırmacıların yer aldığı uluslararası ekibe göre Venüs'ün bulutlarındaki fosfin yoğunluğu epey az, yaklaşık olarak milyarda yirmi molekül civarında. Gözlemler sonrasında, bu miktardaki maddenin gezegendeki biyolojik olmayan doğal süreçlerle ortaya çıkıp çıkmadığına dair hesaplamalar yapıldı. Öne sürülen fikirler güneş ışığı, yüzeyden atılan mineraller, volkanlar ya da şimşekleri içerse de, bunların hiçbiri bulunan miktardaki fosfini üretemiyor. Bu biyolojik olmayan kaynakların teleskopla görülen miktarın en fazla onbinde birinden sorumlu olabileceği bulundu. Ekibe göre Venüs'te gözlenen miktardaki fosfini üretebilmek için, yersel organizmaların maksimum üretkenliklerinin yaklaşık % 10'u civarında çalışmaları gerekiyor. Dünya'daki bakterilerin fosfin ürettikleri biliniyor: minerallerden ya da biyolojik maddelerden fosfatı alarak, hidrojeni ekliyorlar ve sonunda ortaya fosfin çıkarıyorlar. Venüs'teki herhangi bir organizma muhtemelen Dünya'daki kuzenlerinden epey farklıdır, ancak atmosferdeki fosfinin kaynağı da onlar olabilir. Venüs'ün bulutlarındaki fosfinin keşfi bir sürpriz olarak karşılansa da araştırmacılar keşiften eminler. Büyük desteğimiz için, Venüs Dünya'dan gözlem için uygun bir açıda, ALMA ise takip gözlemleri için epey iyi koşuldaydı. ALMA genellikle Venüs gibi çok parlak nesnelerdeki küçük değişimleri izlemediği için verilerin işlenmesi biraz zor oldu, diyor BK ALMA Bölge Merkezi ve Manchester Üniversitesi'nden ekip üyesi Anita Richards. Sonunda, her iki gözlemevinin de aynı şeyi gözlediğini bulduk moleküllerin alttaki daha ılık bulutlar tarafından aydınlatıldığı, fosfin gazına karşılık gelen dalgaboyunda sönük bir soğurma, diye ekliyor bugün Nature Astronomy'de yayımlanan çalışmaya liderlik eden Greaves. ABD'deki MIT'den başka bir ekip üyesi Clara Sousa Silva fosfini diğer yıldızların etrafındaki gezegenlerde oksijensiz yaşam işin bir biyo-işaretçi olarak araştırmıştı, çünkü normal kimyasal süreçler molekülün çok küçük bir kısmından sorumlu. Şu yorumu yapıyor: Venüs'te fosfin bulmak beklenmeyen bir ikramiye oldu! Keşif sayesinde herhangi bir organizmanın nasıl hayatta kalabileceği gibi birçok soru ortaya çıktı. Dünya üzerindeki bazı mikroplar ortamdaki asitin yaklaşık % 5'i ile başa çıkabiliyor. Ekip keşiflerinin önemli olduğunu düşünüyor çünkü fosfin üreten altenatif yöntemlerin çoğunu eleyebilirler, ancak yaşamın varlığını onaylamak için daha çok çalışma gerektiğinin de altını çiziyorlar. Venüs'ün yüksek bulutlarında sıcaklık 30 santigrat dereceye kadar çıksa da, inanılmaz şekilde asidiktir % 90 civarında sülfirik asit ve burada yaşamaya çalışan herhangi bir mikrop için büyük sorunlar teşkil eder. Yeni çalışmada yer almayan ESO gökbilimcisi ve ALMA Avrupa Operasyonları Müdürü Leonardo Testi şöyle diyor: Venüs'teki fosfinin biyolojik-olmayan yollarla üretimi, kayalık gezegenlerin atmosferlerindeki fosfin kimyasıyla ilgili güncel görüşlerimizle dışlanmaktadır. Venüs'ün atmosferinde yaşamın varlığını onaylamak astrobiyoloji için büyük bir atılım olacaktır; bu nedenle bu heyecan verici sonucu teorik ve gözlemsel takip çalışmalarıyla destekleyerek, kayalık gezegenlerdeki fosfinin Dünya'dakinden farklı olarak, kimyasal bir kökeni de olabileceği ihtimalinin devre dışı bırakılması gerekmektedir. Aralarında ESO'nun gelecekteki Aşırı Büyük Teleskop'unun da bulunduğu takip gözlemleriyle, Venüs'ün ve Güneş Sistemi dışındaki kayalık gezegenlerin daha fazla gözlenmesi ile fosfinin buralarda nasıl ortaya çıkabileceğine dair yeni ipuçlarının toplanması ve Dünya dışındaki yaşama dair izlerin bulunması mümkün olabilir. Arif Solmaz, Çağ Üniversitesi Uzay Gözlem ve Araştırma Merkezi, Mersin"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/venuste-surpriz-sonuc/", "text": "Venüs'ün üst atmosferinden suyun yok olmasını sağlayacak kadar güçlü 'elektrik rüzgarları' olduğu belirlendi. Bu bilgi diğer yıldızlar çevresinde dolanan gezegenlerde yaşam arayışında önemli bir etken olarak dikkat çekmekte. Şimdiye kadar herhangi bir ötegezegen yıldızının yaşam alanında olsa bile kayasal yapıda olması, atmosferinin uygun şartları taşıması, yörüngesi gibi fiziksel etkiler dikkate alınıyordu. Şimdi bu etkilere bir yenisi eklendi: elektrik rüzgarları. Londra Üniversitesi Akademisi'nden ve NASA'nın Goddard Uzay Uçuş Merkezi'nden Glyn Collinson: Bu sonuç inanılmaz ve şok edici. Bir gezegenin atmosferdeki suyu ya da oksijeni uzaya atacak kadar güçlü bir elektrik rüzgarına sahip olacağını hayal bile edemezdik diyor. Yeni çalışmaya göre Venüs'te, kütle çekimine rağmen atmosferden ağır su ve oksijeni atacak kadar güçlü elektrik rüzgarları bulunuyor. UCL'den Prof. Andrew Coates: Mars ve Titan'ın yanı sıra Venüs'ten uzaya dağılan elektron ve iyonları inceliyorduk. Venüs'te diğer cisimlere göre oldukça güçlü bir elektrik alanı oluştuğunu ve her yıl 100 tona yakın kütle eşdeğerinde malzemeyi uzaya saçtığını gördük diyor. Venüs, büyüklüğü ve yerçekimi bakımından Dünya ile benzerlik içinde olsa da, 460 Santigrad derece sıcaklığındaki yüzeyi su bulunduramayacak kadar sıcaktır. Bu nedenle sıvı sudan ziyade su buharı bulundurur. Dünya atmosferinin 70 katı kalınlıkta atmosferi olması nedeniyle Dünya'ya göre 10 bin ile 100 bin kat daha az su barındırır. Bilim insanları daha önce Venüs'teki su kaybının güneş rüzgarları nedeniyle olduğunu düşünüyordu. Ancak yeni çalışma kaybın nedeninin elektrik rüzgarları olduğunu gösterdi. Her gezegenin kütle çekimi olduğu gibi aynı zamanda atmosferinden dolayı zayıf bir elektrik alanı ile de çevrilidir. Kütle çekimi gezegen atmosferinin dağılmasına engel olurken, elektrik kuvveti de atmosferi uzaya doğru genişletir. Ekip, Venüs çevresinde dolanan ESA'nın Venüs Express adlı araçtaki ASPERA-4 aletindeki NASA-SwRI-UCL elektron tayfölçerini kullanarak Venüs elektrik alanını keşfetti. Atmosferin üstünden dışarı kaçan elektronlar izlenirken, güçlü elektrik alanı nedeniyle doğrultularının değiştiği farkedildi. Üstelik de elektronlar beklenen hızlarla uzaklaşmıyordu. Hız değişimi hesaplandığında Venüs'te Dünya'ya göre en az beş kat daha güçlü elektrik alanı olduğu sonucu çıkarıldı. Venüs'te neden bu kadar güçlü elektrik alanı olduğunu bilmiyoruz. Bunun Güneş'e yakın olmasıyla bir ilgisi olabilir. Çünkü Venüs üzerindeki Güneş'ten gelen morötesi ışıma Dünya'ya göre iki kat daha fazladır. Bu değeri ölçmek gerçekten çok zordur ve aldığımız veriler ölçebileceğimiz limitin üst sınırındadır diyor Collinson. Elektrik rüzgarları başka bir gezegende de etkin olabilir: Mars'ta. NASA'nın Mars yörüngesindeki MAVEN aracı şu anda Kızıl Gezegen'in atmosferinden ne kadar suyun ve neden kaybolduğunu belirlemeye çalışıyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/venuste-volkanik-hareketlilik-kanitlandi/", "text": "Avrupa Uzay Ajansı'nın Venüs Express uzay aracı Venüs'te aktif volkanik hareketlerin kanıtlarını sundu. Gezegenin kalın atmosferi yüzeyinin görülmesini engeller, ancak önceki Venüs görevlerindeki radar gözlemlerinde yüzeyin antik lavla örülü olduğu ve çok sayıda volkan olduğu belirlenmişti. Dünya ile benzer büyüklükte olan Venüs'de bu yüzden bir iç ısıtma mekanizması olması muhtemeldir. Uzaya kaçan ısı nedeniyle sıcaklığın düşmesi beklense de volkanik hareketler nedeniyle sabit kalmaktadır. Bazı modellere göre gezegenin evrimi yaklaşık 500 milyon yıl önce yoğun lav akışları nedeniyle değişti. Bu akışların günümüzde devam edip etmediği ise henüz anlaşılamamıştır. Sekiz yıldır Venüs'ü gözleyen Venüs Express aracı bu önemli soruyu çözmek için gezegeni farklı dalga boylarında gözledi. 2010 yılında yayınlanan bir çalışmaya göre gezegen üzerinde üç farklı volkanik bölge ve onların çevresindeki kızılötesi ışımanın farklı olduğu ortaya konuldu. Bu ise taze lav akıntılarının varlığı olarak yorumlandı. Bu taze akıntıların 2,5 milyon yıl yaşında olduğu belirlenmesine karşılık gezegendeki aktif volkanizma hareketliliğiyle ilişkisi kurulamamıştı. Bunun ardından önemli bir ipucuna 2012'de ulaşıldı: 2006-2007'den itibaren üst atmosferde kükürt dioksit artışı tespit edildi. Rüzgar değişimleri buna neden olabilirdi ancak araştırmacılar bundan daha çok kükürt dioksit artışını volkanik hareketlere bağlamıştı. Gezegenin yüzey parlaklığı atmosferle yüzey arasındaki ısı emisyonuyla eşleştirmek için Venüs İzleme Kamerasının yakın-kızılötesi dalga boyuyla alınan verilerdeki değişimler izlenerek tespit edildi. Max Planck Enstitüsü Güneş Sistemi Araştırmaları Merkezi'nden Eugene Shalygin: Yüzeydeki bir çok noktanın aniden ısınıp soğuduğunu gördük diyor. Bu noktaların tektonik zorlanma olan dördünde sıcaklığın günden güne değiştiğini gördük. Aktif volkanizma için elde ettiğimiz kanıtlardan biri buydu. Sıcak noktalar Ozza ve Maat Dağı yakınındaki Ganiki Chasma stres alanı üzerindedir. Bu tür bölgeler genellikle kabuk altındaki magmanın yükselmesiyle oluşan çatlaklarla doludur. Bu süreçte kırıklar boyunca sıcak malzeme yüzeye lav akıntısıyla çıkar. Çalışma ekibinden Wojciech Markiewicz: Venüs'ün kalın bulutları arasında bu gözlemleri yapmak için uzay aracının yeteneğinin son sınırı kullanıldı. VMC'nin görevi yüzeydeki sistematik değişimleri gözlemek olduğundan zamanla sıcaklığı değişen bölgeler açıkça görüldü diyor. VMC verilerinde 100 km'den daha geniş alanlar gözlenmesine karşılık sadece bazı noktalarda sıcaklık değişimleri farkedildi. Örneğin 'Cisim A' olarak belirtilen sıcak noktanın 830 0C dolayında olduğu ölçüldü. Gezegenin ortalama sıcaklığı 480 0C'dir. Ganiki Chasma stres bölgesi gezegenin jeolojik açıdan en aktif alanlarından biridir. ESA'nın Venüs Express projesi araştırmacılarından Hakan Svedhem: Nihayet Güneş Sistemi'nde en aktif volkanik hareketliliğin Venüs'te olduğunu gördük diyor. Çalışmamız en yakın komşumuz Venüs'ün hala etkin olduğunu ve değişken bir yüzeye sahip olduğunu gösteriyor. Bu da Dünya ile Venüs'ün birbirinden farklı evrimsel geçmişleri olduğunu gösterir."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/venusteki-lav-akintilari-gozlendi/", "text": "Gökbilimciler ilk kez Venüs yüzeyinde bir lav akıntısını tespit ettiler. Keşif Avrupa Uzay Ajansı'nın Venüs Express adlı uzay aracıyla gerçekleştirildi. Henüz taze olan lav akıntıları aracın kızılötesi görüntüleme yeteneği yardımıyla yapıldı. Bu şekil Venüs'teki volkanik bir zirve olan Idunn Mons'u gösteriyor. Topografya NASA'nın Magellan uzay aracıyla elde edilen verilerden üretilmiştir . Parlak görülen kısımlar daha dik eğimlere sahiptir. Karanlık görülen kısımlar ise düzdür. Şekildeki renk değişimi Venüs Express'in VIRTIS aracıyla alınan veriler ışığında oluşturulmuştur. Bu renkler lav akışına bağlı olarak yüzeydeki minerallerin varlığını gösterir. Kırmızı-portakal rengiyle gösterilen kısım sıcak ve mor ile gösterilen alanlar ise en soğuk kısımlardır. En sıcak alan ovanın 2.5 km üzerinden zirveye kadar uzanır. Idunn Mons'un 200 km'lik bir çapa sahiptir. Uzunca bir süredir Venüs yüzeyinde kraterlerin olmadığı biliniyor. Bir etken olası kraterleri kapatıp yüzeyin düz olmasını sağlıyor. Bu etkenin de ancak volkanik yolla olabileceği düşünülüyordu. Ancak volkanik etkenin yavaş mı yoksa hızlı kı gerçekleştiği konusunda soru işaretleri bulunuyordu. Lav püskürmelerinin tüm gezegeni mi yoksa küçük alanlarda etkili volkanik etkilerle mi gerçekleşiyor? Yeni alınan bilgilere göre ikinci seçenek akla daha yatkın. NASA'nın Jet İtici Güç Laboratuvarı'ndan Sue Smrekar: Venüs'ün jeolojik geçmişi her zaman ilgi çekmiştir. Şimdi ise, Venüs yüzeyinde patlamalar olduğuna ilişkin sağlam kanıtlarımız oldu diyor. Güçlü kanıtlar Venüs yüzeyindeki üç farklı volkanik bölgenin görüntülerinin kıyaslanmasıyla elde edildi. Veriler Venüs Express'deki Görünür ve Kızılötesi Termik Görüntüleme Tayfölçeri yardımcı aracıyla sağlandı. VIRTIS yüzeydeki değişimleri görebilmek için kayaların parlaklığını yok ederek asıl görülmesi kısımları ortaya çıkarır. Dr. Smrekar ve ekibi jeolojik olarak Hawai'ye benzeyen üç volkanik bölgeyi gözlem altına aldı. Dünya'daki lav akıntıları oksijenl birlikte atmosferdeki diğer öğelerle tepkimeye girer. Venüs'te de benzer etki olmalıdır, ancak bir farkla: sıcak ve daha yoğun atmosfer nedeniyle karbondioksit etkileşimi daha fazla olmalıdır. Venüs aslında kütle, yoğunluk ve hacim bakımından Dünya'nın ikizi gibidir. Her iki gezegen de günümüzden 4.5 milyar yıl oluştu. Farkları ise atmosferleri. Venüs'ün atmosferi sera etkisi yapan oldukça kalın bir yapıda. Venüs'ün sıcaklığı kurşunu eritebilecek kadar yüksektir. Yüzey basıncı ise Dünya'daki basınçtan 90 kat daha fazladır. Yüzeyinde volkanik etkiler gerçekleşen Venüs dışındaki Güneş Sistemi üyeleri Dünya ve Jüpiter'in uydusu Io'dur. Mars'taki bazı kraterlerin incelenmesiyle bu gezegende bir zamanlar lav akıntıları olduğu belirlenmiştir. Bilim insanları diğer uydularda görülen, volkanik etkilerin bir başka türü olan buz volkanları üzerindeki çalışmalarını ise sürdürüyor. Kaynak: *Venüs Express uzay aracının yapım aşamasından fırlatılışı, Venüs'e varışına kadar olan yolculuğunu ele alan, Ankara Üniversitesi Astronomi ve Uzay Bölümleri Bölüm Başkanı Prof. Dr. Ethem Derman Hocamla birlikte hazırladığımız Venüs Express adlı sunumu indirebilirsiniz."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/venusten-kuresel-isinmaya-cozum-onerisi/", "text": "Milyonlarca dolar harcanan uzay araştırmaları için zaman zaman bu kadar paraya değer mi tartışmaları yapılır. Şimdiki haberimiz böylesi bir soruyu soranlara bir yanıt verir nitelikte. Venüs Express, Venüs atmosferindeki kükürtdioksitin dünyadaki küresel ısınmanın önüne geçebileceği yolunda bir keşif gerçekleştirdi. Avrupa Uzay Ajansı'nın Venüs Express uzay aracı Venüs atmosferinin yüksek katmanlarında kükürtdioksit olduğunu belirledi. Venüs bize istenmeyen iklim değişiminin için atmosfere kükürt salınımı ile ilgili bir öneri getiriyor olabilir. Venis'teki sülfürik asit bulutları yüzeyi görmemizi engelliyor. Yüzeyden 50-60 km kadar yüksekte bulunan kükürtdioksit bulutları, yanardağlardan püsküren sülfürik asit ve su buharının birleşmesiyle oluşur. 70 km'nin üzerine sızan kükürtdioksit ise güneş ışınımı nedeniyle yok olur. 2008 yılında yörüngeye yerleşen Venüs Express, yüzeyden 90-110 km yükseklikte kükürtdioksit tabakası tespit etti. Peki bu kükürtdioksit nereden geliyordu? Kaliforniya Enstitü Teknolojisi'nden Xi Zhang hazırladığı bir bilgisayar benzetimiyle Amerika, Fransa ve Tayvan'da bulunan meslektaşlarının da yardımıyla bazı sülfürik asit taneciklerinin yüksek bölgelerde güneş ışığı etkisiyle buharlaşarak kükürtdioksiti serbest bıraktığını gösterdi. ESA'nın Venüs Express görevi bilim insanlarından Hakan Svedhem: Yüksek bölgelerde neden kükürt tabakasının olduğunu yaptığımız ölçümlerle açıklayabiliriz diyor. Ancak yeni bulgular atmosferdeki kükürt döngüsünün sandığımızdan daha karmaşık olduğunu da gösteriyor. Venüs'te elde edilen bilgiler yeryüzünde gerçekleşen iklim değişimleri için bir uyarı niteliğinde olabilir. Nobel ödüllü Paul Crutzen küresel ısınma ile mücadelede atmosferin 20 km kadar üstine kükürtdioksiti yapay olarak salınması gerektiğini savunuyor. Kuram ilgi çekici. Çünkü 1991 yılında Filipinler'de patlayan Pinatubo Dağı ile atmosfere bol miktarda kükürtdioksit salındı. 20 km kadar yüksekliğe ulaşan gaz Venüs'te olduğu gibi yoğunlaşmış sülfürik asit damlacıklarına dönüştü. Bu damlacıklar da güneş ışınlarını yansıtan bir sis perdesi oluşturarak ortalama sıcaklığı 0,5 C derece kadar düşürdü. Yine de Venüs'te buharlaşan sülfürik asitin aynı şekilde Dünya atmosferinde de buharlaşacağını ve aynı etkiyi yaratacağı konusu kesinleşmiş değil. Sülfürik asit çevrimi ne kadar süreceği konusunda da belirsizlik hakim. Bu tamamen gelen güneş ışınlarına bağlı bir durum. Fransa'daki Versailles-Saint-Quentin Üniversitesi'nden Jean-Loup Bertaux: Bu ayrıntı üzerinde çalışmak gereklidir. Dünya atmosferine yapay olarak salınacak kükürtün oluşturacağı tabakanın sonuçları tartışılmalıdır. Venüs'te böyle bir tabaka var ve bu tabaka hakkında edineceğimiz her bilgi kendi gezegenimizde kullanılabilir diyor. Sonuçta doğa deneyini yapıyor ve Venüs Express'de bu deneyin sonuçlarını incelememiz ve dünyada denemek üzere bize iletiyor. Kaynak: ESA Not: Venüs Express'in imalatından fırlatılışına ve Venüs'e ulaşıncaya kadar ki hikayesini izlemek için tıklayınız."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/venusun-yildirimlari-bizdekilere-benziyormus/", "text": "Bilim insanları Dünya ve Venüs gezegenlerinin atmosferleri birbrineden farklı olsa da yıldırımların benzer süreçler sonucunda oluştuğunu keşfetti. Yıldırım oranları, şiddeti ve ortama dağılımının kıyaslanabilecek değerde olduğu ve böylece iki gezegenin atmosferlerinin kimyasına bağlı olarak hareketinin ve gelişiminin anlaşılabileceği belirtiliyor. İlk kez Venera yörünge araç ve sondalarıyla, daha sonra Pioneer Venüs Yörünge Aracı ile ve son olarak da Galileo aracıyla Venüs'te yıldırımların oluştuğu gerek optik gerekse de elektromanyetik dalgalarla alınan bilgilerle anlaşıldı. Bu bilgi daha sonra dünya üzerindeki teleskoplarla Venüs'teki parlayan sönen ışıkların gözlenmesiyle de doğrulandı. Ancak iki gezegenin atmosferindeki büyük farklılık bazı bilim insanlarının bu gezegende yıldırım oluşamayacağını belirtmesiyle tartışılır oldu. Avusturya'da Uzay Araştırma Enstitüsü tarafından inşa edilen Venüs Express'in fırlatılmasıyla yapılan manyetik alan incelemesi sonucunda Venüs'te 200-500 metre yüksekliklerde yıldırım oluştuğu görüldü. ABD'deki Kaliforniya Üniversitesi'nden Dr. Russell: Genellikle ters manyetik alanın varlığına karşılık Venüs iyonosferinde yıldırım sinyalleri kısa ve güçlü atımlarla alındı. Dr. Russell ve ekibinin gözlediği söz konusu manyetik alanlar, uzay aracı tarafından yatay eksenle 15 derecelik açı yaptığında bulunabiliyor. Bu ise iyonosferdeki yıldırım ile manyetik alanın neredeyse birbirine dik olduğu dünyadaki durumdan tamamıyla farklı bir özelliktir. Dünya ve Venüs'teki bulutlar ne zamanki yüklü enerjiyi havaya bırakırsa güçlü bir elektrik boşalması gerçekleşir. Bulutları oluşturan parçacıklar çarpıştığında büyük parçacıklar ile küçük parçacıklar arasında elektriksel yük geçişi olur ve büyük parçacıklar aşağı inerken küçük parçacıklar yukarı doğru tırmanır. Yıldırım bu ayrılık sonrasında gerçekleşir. Bu ise atmosferin bir bölümündeki sıcaklığı ve basıncı arttırır. Bilim insanlarının bir kısmı yıldırımların Dünya'daki yaşamın yeşermesinde yardımcı olduğunu ortaya sürmektedir. Gezegenimizde saniyede 100 yıldırım boşalması oluşmasına karşılık biz yeryüzünden çok azını görebiliriz. Aynı şekilde Venüs'teki yıldırımların sayısını da ancak oranla bulabiliriz. Dr. Russell ve arkadaşları Dünya ve Venüs'te aynı yüksekliklerdeki yıldırımların benzer olduğunu gösterdiler. Russell: Biz 3.5 yıl boyunca Venüs Express'in günde 10 dakika için aldığı verileri kullandık. İki gezegenin elektromanyetik dalgalarını karşılaştırarak, Venüs'te enerji dönüşümünün ne zaman gerçekleştiğini bulduk diyor. Gece oluşan yıldırım sayısının gündüz oluşandan daha fazla olduğu ve güneş ışığının vurduğu düşük enlemlerde daha güçlü gerçekleştiği sonucuna da ulaşıldı. Venüs ile Dünya hacim ve kütlelerinin benzerliğinden dolayı ikiz gezegenler olarak nitelendirilir. Şimdi de iki gezegende oluşan yıldırımların oluşum süreçlerinin aynı olduğunu görüyoruz diyor Russell. Kaynak: Science Daily"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/venusun-yuzeyi-daha-mi-soguk/", "text": "Bilim insanları Venüs'teki yüksek sıcaklığın kabuğun soğumasına yol açabileceğine ilişkin yeni bir öneri getirdi. Buna göre Venüs atmosferindeki sera etkisine dayandırılan yüksek sıcaklık, aslında gezegenin iç kısımlarındaki soğumanın etkisiyle oluşmuş olabilir. Sözkonusu kuram 21 Eylül 2010'da İtalya'nın Roma kentinde, Avrupa Gezegen Bilim Kongresinde sunuldu. Almanya'nın Berlin kentindeki Havaötesi Merkezi'nden Lena Noack: Biz yıllardır Venüs atmosferindeki sera etkisinin sıcaklığı etkilediğini düşündük. Bu sıcaklıktan geçmişte binlerce yanardağın atmosfere püskürttüğü karbondioksit ve diğer sera gazları sorumlu. Venüs'ün 470 C'ye varan sıcaklığı geçmişte daha da yüksek olabilir- yanardağ hareketlerini arttırdı. Ancak bu bir süre sonra bitti ve kabuk soğumaya ve yanardağ hareketleri azalmaya başladı ve sıcaklık bugünkü değerine ulaştı diyor. Magmanın kaynağı olan erimiş kayalık madde ve volkanik gazlar Venüs'ün derin mantosunda bulunuyor. Güneş Sistemi'ndeki gezegenlerin oluşumu, radyoaktif elementlerin bozunması ve demir, silikat ve magnezyumdan oluşan magma üst manto içinde erir. Erimiş kaya, aynı hacimdeki katı kayadan daha hafiftir ve bu nedenle yukarı doğru yükselir. Kabukta bulacağı bir delikten atmosfere karbondioksit, kükürtdioksit ve su buharı püskürtür. Sera gazlarının çokluğu atmosferin ısınmasına ve yanardağ hareketlerinin artmasına neden olur. Ama ne zamana kadar? İlk kez Alman Hava ve Uzay Merkezi tarafından gerçekleştirilen 3-boyutlu bir benzetimle Venüs modeli denendi. Burada dünyadan farklı olarak daha sıcak bir kayalık yüzey ve daha fazla ısıdan dolayı etkiler söz konusudur. İlginç bir şekilde, yükselen yüzey sıcaklığı kabuğun yalıtkanlığını azaltır. Venüs mantosu dışarıdan çok termal enerji kaybeder ve soğur. Bu mantonun kapağını kaldırmaya benzer ve Venüs'in içi aniden soğur ve volkanik hareketler azalır. Modelimiz bu nedenle atmosfer sıcaklığının hızla düşüşe geçtiğini gösteriyor diyor Noack. Jeologların hesapları başka bir sonucu daha gösteriyor: Volkanik hareketler farklı zamanlarda farklı yerlerde harekete geçer. Atmosferin soğumasıyla volkanik hareketler durur. Ancak yine de bazı bölgelerde yer alan aktif yanardağların etkisiyle lav akışı devam eder. Böylesi yanardağların varlığı Avrupa Uzay Ajansı'nın Venüs Express aracından alınan verilerle de doğrulanıyor. Yine de araç şimdiye kadar aktif bir yanardağı göremedi. Gelecekte Venüs'e gerçekleştirilecek yeni görevlerle ve gezegene indirilebilecek sondalarla aktif yanardağ keşifleri gerçekleşebilir. Kaynak: Astronomy"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/vesta-yorungesinden-ilk-goruntuler/", "text": "NASA'nın Şafak uzay aracı Vesta yörüngesine girdikten sonra elde ettiği ilk görüntüyü dünyaya iletti. Şafak, 15 Temmuz'da Mars ile Jüpiter arasındaki Asteroit Kuşağı'ndaki bir asteroitin yörüngesine ilk giren araç unvanını da elde etti. Yeni görüntü Vesta yüzeyini ayrıntılı bir şekilde gösteriyor. Görüntü sırasında araç Vesta'dan sadece 16 000 km uzaklıktaydı. 530 km'lik çapıyla Vesta asteroit kuşağının en büyük ikinci cismidir. Yer ve uzayda konuşlanmış teleskoplarla iki yüzyıla yakın bir süredir Vesta'nın görüntüleri alınmış ancak yüzeyiyle ilgili bir bilgi edinilememişti. Los Angeles Kaliforniya Üniversitesi'nden ve Şafak görevi yöneticisi Cristopher Russell: Şu an Güneş Sistemi'nin en eski cisminin yüzeyine bakıyoruz. Bu bölgedeki nesneler uzun zamanlar boyunca göz ardı edildi. Görüntülerle Vesta yüzeyinin tarih boyunca yaşadığı darbeleri de görmekteyiz diyor. Vesta kaynaklı olup Dünya düşen bir yığın göktaşı olduğu sanılıyor. Vesta ve misafiri Şafak şu an Dünya'dan 188 milyon km uzaklıkta bulunuyor. Şafak ekibi Ağustos ayından itibaren verileri toplamaya başlayacak. Gözlemler ile Güneş Sistemi'nin geçmiş dönemine ilişkin, eşi benzeri görülmemiş verilerin elde edilmesi planlanıyor. Bu veriler aynı zamanda insanoğlunun gelecekteki uzay macerasının yönlendirilmesinde de yardımcı olacak. Şafak yaklaşık dört yıl süren yolculuğu boyunca iyon motorları yardımıyla saniyede 6.7 km'lik hızla 2.8 milyar km yol aldı. Motorlar iyon atışları gerçekleştirerek gerekli itmeyi sağladı. NASA'nın Jet İticileri Laboratuarı'ndan Şafak görevi yöneticisi ve mühendis Marc Rayman: Şafak, gezegenler arası uzayda iyon püskürterek yol aldıktan sonra oldukça zarif bir şekilde yörüngeye sokuldu. Bu fantastik macera oldukça heyecanlıydı. Böylece Güneş Sistemi'nde hakkında bilinenlerin en az olduğu bir cisimle ilgili net görüntüler elde edeceğiz diyor. Araç yörüngeye girmesine karşılık bu hareketine yaklaşık üç hafta boyunca devam edecek. Bu sırada zaman zaman Vesta'ya daha fazla yaklaşabilecek olan araç daha ayrıntılı görüntüleri de iletecek. Vesta'nın kütle çekimi etkileriyle Vesta'nın tam olarak kütlesi de hesaplanabilecek. Araç bir yıl sonra da Vesta'dan ayrılıp Şubat 2015'de varacağı ikinci hedefi cüce gezegen Ceres'e doğru yol alacak."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/vesta-yuzunu-temizliyor/", "text": "Yüzünü sürekli makyajlayarak süsleyen bir film yıldızı gibi Vesta'da yüzeyini genç tutmak için uğraş veriyor gibi. Şafak uzay aracı, Vesta'nın diğer havasız olan küçük iç sistem nesneleri gibi olmadığını gösterdi. Karbonca zengin asteroitlerin yüzeylerinde uzun dönemlerde değişimler izlenir. NASA'nın Jet İticileri Laboratuarı'ndan Carol Raymond: Şafak verileri, Vesta ile birlikte Dünya ve diğer güneş sistemi üyelerinin yüzeylerinin ne tür aşamalardan geçtiğini gösteriyor. Güneş sistemindeki tüm madde birbiriyle alışveriş ve etkileşim halindedir diyor. Itokawa asteroitinin geçmişte geçirdiği bir sarsıntı nedeniyle yörüngesinin bozulması gibi, Dünya'nın uydusu ve asteroitlerin yüzeyleri de, çarpan irili ufaklı göktaşları nedeniyle zamanla aşınmaya uğrar. Bilimciler, kabaran dış tabaka üzerinde küçük demir içerikli metal parçaları görürler. Buna karşılık Şafak'ın üzerindeki görünür ve kızılötesi haritalama tayfölçeri takılı kamerası, Vesta yüzeyinde bu türden parçacıklar bulamadı. Vesta yüzeyindeki parlak çizgilerden yayılan ışık, hızla kaybolmaktadır. Bilimciler sık sık çeşitli dış etkilere uğrayan yüzeyde parlak çizgiler oluştuğunu biliyor. Vesta'nın çok daha karmaşık yüzeyi, iç güneş sistemindeki diğer nesnelere oranla alışılmadık dik ve heyelanlı bir yapıdadır. Brown Üniversitesi'nden Şafak görevini sürdüren ekip üyesi Carlie Pieters: Vesta, yüzeyindeki toprağın üst kısmının taşınmasına alışıktır. Sonuçta asteroit, kirli ve karmaşık yüzeyini hareketlendirerek kendini temizler görünüyor diyor. Vesta'nın önceki görüntüleri yüzeyde karanlık ve parlak kısımları ortaya çıkardı. Bu parlak ve karanlık kısımların beklenmedik şekildeki hızla değişimi Vesta yüzeyinin büyük değişime uğradığını gösteriyor. Şafak bilimcileri erken dönemde oluşan bu parlak maddenin Vesta'ya özgü olduğunu düşünüyor. Karanlık kısımlar içinse ortaya sürülen fikirlerden biri volkanik etkiler yoluyla yüksek hızda şoka uğrayan kayaların eriyerek koyulaştığıdır. VIR ve kameranın verileri bu karanlık malzemenin dağılmasının ardından altta özel jeolojik yapısı olmayan küçük ve benzer yataklar olduğunu belirledi. Karanlık maddenin kaynağı olarak ise, Vesta'nın diğer asteroitlerden kaptığı suyun mineralle birleşerek oluşturduğu karbon zengini madde gösteriliyor. Şafak ekibi karanlık maddenin miktarına göre Vesta'nın, son 3,5 milyar yıl içinde çapları 1 ile 10 km arasında değişen 300 kadar asteroitle çarpışmış olduğunu hesapladı. Bu da Vesta yüzeyinin 1-2 metre kadar kalınlaşması demektir. Wash, Winthrop, Bear Fight Enstitüsü'nden Tom McCord: İç güneş sistemindeki Vesta'nın yüzeyinin uğradığı değişim, birçok nesnenin yüzeyinde gerçekleşen değişimle ortak bir süreç izlemektedir. Gezegenimizdeki yaşamın kaynağı olan su ve organik maddelerde muhtemelen bu yolla Dünya'ya ulaştı diyor. 2007 yılında fırlatılan Şafak, Vesta çevresinde bir yıl geçirdi. Araç Eylül 2012'de cüce gezegen Ceres'e ulaşmak üzere yola çıktı."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/vestanin-karbonlu-kraterleri/", "text": "NASA'nın Şafak aracının verileri dev asteroit Vesta'nın yüzeyindeki bir kraterdeki koyu renkteki maddeyi gözler önüne serdi. Bilimciler Vesta'nın evrimini ve doğasını anlamak için Şafak'ın kamerasından alınan görüntüleri işlemeye devam ediyor. Vesta'nın güney yarımüresinde iki dev çarpma kraterinin kenarlarında ortaya çıkan bu koyu madde bugüne kadar gerçekleştirilen en kapsamlı araştırmaya neden oldu. Verilere göre koyu maddenin bulunduğu Veneneia olarak adlandırılan iki havza yaklaşık 2-3 milyar yıl önce oluştu. Bu madde daha sonra daha genç Rheasilvia havzası ile örtüldü. Eylül 2012'de Vesta görevi sona ererek cüce gezegen Ceres'i incelemek amacıyla yola çıkan Şafak'ın görüntülerinden yeni çalışmalar ortaya çıkıyor. Önceki çalışmalarda olduğu gibi bu çalışmada da olağandışı tarihsel çarpışmalar geçirmiş Vesta'nın yine olağandışı yüzey yapısı da belirleniyor. Almanya Katlenburg-Lindau'daki Max Planck Enstitüsü Güneş Sistemi Araştırmaları bilimcileri asteroitin koyu ve karbonlu bir yüzeye sahip olduğunu belirlemiş oldu. Bu da Dünya gibi iç gezegenlerde bulunan karbonun güneş sisteminin erken döneminde benzer asteroitler tarafından taşınmış olabileceğini gösterir. 530 km'lik çaplı Vesta, Güneş Sistemi'nin bozulmadan kalmış birkaç öngezegenimsi cisimlerinden biridir. Diğer cisimlerde olduğu gibi Vesta'da 4,5 milyar yıl önce çok sıcaktı ve üzerindeki volkanik etkiler birkaç milyon yıl içinde sona erdi. Vesta'daki koyu maddenin varlığı erken dönemdeki cisimlerin yapısının anlaşılmasında önemli rol oynar. Max Planck Enstitüsü'nden Güneş Sistemi Araştırmaları Merkezi'nden Vishnu Reddy: Elde ettiğimiz verilere göre Vesta koyu renkli karbon içerikli bileşikler açısından zengindir ve bunlar erken dönemde daha küçük asteroitlerin Vesta'ya çarpması sonucunda taşındı diyor ve ekliyor: Amacımız Vesta gibi büyük asteroitleri inceleyerek Güneş Sistemi'nin erken dönemindeki maddenin doğasını ve o dönemde neler olup bittiğini ortaya çıkarabilmek. Beş yıl önce fırlatılan Şafak 16 Temmuz 2011'de Vesta yörüngesine girdi. Şafak'ın ikinci hedefi olan ve Mars-Jüpiter arasındaki asteroit kuşağının önemli cisimlerinden Ceres'e ise 2015'de ulaşacak."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/vista-ile-kedi-pencesi-bulutsusu/", "text": "Kedi Pençesi Bulutsusu (NGC 6334), büyük kütleli yüzlerce yıldızın doğum yeri olan, büyük bir yıldız doğumevidir. Şili Paranal Gözlemevi'ndeki Görünür ve Kızılötesi Gökbilim Tarama Teleskopu ile alınan yeni, görkemli bir ESO görüntüsünde kızılötesi ışık görüntüyü anlaşılmaz hale getiren parıldayan gaz ve toz bulutlarının arasından geçmekte ve görüntüde Kedi'nin bazı gizli genç yıldızları gözler önüne serilmektedir. Samanyolu'nun merkezine doğru, Dünya'dan 5500 ışık yılı uzaklıkta, Akrep takımyıldızı doğrultusunda bulunan Kedi Pençesi Bulutsusu 50 ışık-yılı genişliğinde bir alanı kaplamaktadır. Görünür ışıkta, sıcak genç yıldızlar tarafından aydınlatılan gaz ve toz, gökcismine takma adını veren gizemli kırmızımsı şekilleri meydana getirmektedir. ESO'nun La Silla Gözlemevi'ndeki (eso1003) Geniş Alan Görüntüleyicisi ile alınan yeni bir görüntü ile bu görünür ışık görüntüsü detaylı bir şekilde kaydedilmiştir. NGC 6334 gökadamızdaki en aktif büyük kütleli yıldız doğumevlerinden birtanesidir. VISTA, ESO'nun Şili Atacama Çölü'ndeki Paranal Gözlemevi'ne en son eklenen dünyanın en büyük tarama teleskopudur (eso0949). Bulutsunun böylesine güzel fakat dikkat dağıtan tozunu bir uçtan bir uca tamamıyla gören, ve görünür ışık teleskoplarının görme yeteneğinden gizlenen nesneleri gözler önüne seren kızılötesi dalgaboylarında çalışmaktadır. Görünür ışık yıldızlararası toz tarafından dağıtılma ve soğurulma eğilimi göstermektedir, fakat toz kızılötesi ışıkta neredeyse saydam özellik göstermektedir. VISTA'nın ana aynası 4.1 metre genişliğindedir ve herhangi bir teleskop üzerindeki- en büyük kızılötesi kamera ile donatılmıştır. Yakınındaki zirvede bulunan ESO'nun Çok Büyük Teleskop'u ile birlikte olağanüstü görüş koşullarını paylaşmaktadır. Bu güçlü teleskopu kontrol eden gökbilimciler Kedi Pençesi Bulutsusu'nda bulunan bazıları neredeyse Güneş'ten on kat daha büyük kütleli yıldızların doğum sancılarını görmeye gayret ettiler. Kızılötesindeki görüntü dikkat çekici biçimde görünür ışıktakinden farklıdır. Görüşü çok daha az engelleyen toz ile bu yıldızların nasıl oluştukları ve yaşamlarının ilk birkaç milyon yılındaki gelişimleri hakkında çok daha fazla şey öğrenebilecekler. VISTA'nın çok geniş görüş alanı bir fotoğraf içinde tüm yıldız oluşum bölgesinin şimdiye kadar çekilen en net görüntüsünün alınmasına imkan vermektedir. VISTA görüntüsü burada ilk kez tamamen görülen karanlık tozun muhteşem sarmaşık filiziyle kaplanmış Samanyolu Gökadamız'ın sayısız yıldızıyla doldurulmuştur. Toz bazı yerlerde VISTA kamerasının duyarlı olduğu yakın kızılötesi ışınımı bile engelleyecek kalınlıktadır. Resmin merkezine yakın bölgelerdeki gibi, tozlu alanların çoğunda, turuncu renkle görülen bölgeler başka türlü gizli kalacak genç yıldızları ve onlara eşlik eden jetlere ilişkin kanıtları göstermektedir. Daha dışarıya doğru ise, VISTA'nın görüntüsünde açığa çıkan hafifçe yaşlı yıldızları yaşamlarının ilk birkaç milyon yılındaki ilk çekirdek birleşmesinden kararsız durum dönemine kadar götüren süreçler gözler önüne serilmektedir. VISTA teleskopu şu anda tamamlanması yıllar alacak birçok büyük güney yarımküre gökyüzü taramasına başlamıştır. Teleskopun büyük aynası, yüksek kalileti görüntüler, duyarlı kamera ve devasa görüş alanı onu uzak ara Yeryüzü'ndeki en güçlü kızılötesi tarama teleskopu haline getirmektedir. Bu çarpıcı fotoğrafın gösterdiği gibi VISTA, gökbilimcileri aksi takdirde elde edemeyecekleri verilerin analiziyle meşgul etmeye devam edecektir. Bu kedinin sırları şimdiden açığa çıktı. Diğer iki film: 1. Kızılötesi görüntüde gezinti 2. Bulutsunun görünür ve kızılötesi görüntüleri Işık yılı: Işığın bir yılda aldığı yol. (Yaklaşık 9.5 trilyon km) Kaynak: ESO-Türkçe ESO'nun önceki Kedi Pençesi Bulutsusu yazısı için tıklayınız."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/vista-tozun-arkasinda-gizlenmis-96-yildiz-kumesi-buldu/", "text": "ESO'nun kırmızı ötesi tarama teleskopu Samanyolu'ndaki yıldız oluşum bölgelerini derinlemesine araştırmaya devam ediyor. Uluslararası bir astronomlar takımı, ESO' ya ait Paranal Gözlemevi' ndeki VISTA kızılötesi tarama teleskobundan elde edilen verileri kullanarak, Samanyolundaki toz tarafından gizlenmiş olan 96 yeni açık yıldız kümesi keşfetti. Bu küçük ve soluk nesneler önceki taramalarda görülmüyorlardı, fakat tozu delip gieçebilen dünyanın en geniş tarama teleskobunun hassas kızılötesi tespit edicilerinden kaçamadılar. Bu, bu kadar çok sönük ve küçük kümelerin bir seferde bulunmasının ilkidir. Bu sonuç yeni teleskop üzerindeki altı genel taramadan bir tanesi olan Via Lactea Programı deki VISTA Değişkenleri' nin başlamasından sadece bir yıl sonra geldi. Sonuçlar Astronomi & Astrofizik dergisinde yayınlanacak. Bu keşif özellikle Samanyolu disk tozlu yıldız oluşumu bölgelerinde gizlenenler olmak üzere yıldız kümelerini bulmak için VISTA ve VVV taramalarının potensiyelini ortaya koymaktadır. VVV diğer taramalardan daha derine gitmektedir, diye söylüyor incelemenin lider yazarı Jura Borissova. Güneşimizin kütlesinin yarısından daha fazlasına sahip yıldızların büyük çoğunuğu açık yıldız kümeleri olarak adlandırılan gruplar içinde oluşur. Bu kümeler galaksilerin kurucu bloklarıdırlar ve bizimki gibi galaksilerin oluşumu ve gelişimi için hayati öneme sahiptirler. Yine de, yıldıza benzer kümeler genç yıldızların yaydığı, ki çoğu gökyüzü taramasına görünmez olan, ama 4.1 mlik VISTA teleskobuna değil, görünür ışığın pek çoğunu emen ve dağıtan çok tozlu bölgelerde oluşur. En genç yıldız kümesi oluşumunun izini sürebilmek için araştırmalarımızı yıldız oluşturucu alanlara doğru yoğunlaştırdık. Önceki görünür ışık taramalarında boş gözüken bölgelerde, hassas VISTA kızılötesi tespit ediciler pek çok yeni nesneyi ortaya çıkardı, diye ekliyor VVV taramasının baş bilim insanı olan Dante Minniti. Dikkatlice ayarlanmış bilgisayar yazılımını kullanarak takım, öz küme üyelerini sayabilmek için her bir kümenin önünde yer alan yıldızları ayıklayabildiler. Daha sonra, küme ölçülerini ölçmek için görüntülerin görsel kontrollerini yaptılar, ve daha çok populasyonlu kümeler için uzaklık, yaş ve onlar ile bizim arasındaki yıldızlar arası toz tarafından neden olan yıldız ışıklarının kırmızılaşmasının miktarı gibi diğer ölçmeleri yaptılar. Kümelerin pek çoğunun çok küçük ve sadece yaklaşık 10 20 yıldıza sahip olduğunu bulduk. Tipik açık kümeler ile karşılaştırılınca, bunlar çok sönük ve küçük nesneler bu kümelerin önündeki toz onları görünür ışıkta 10000 ila 100 milyon defa daha sönük yapıyor. Gizlenmiş olmalarında şaşıracak bir şey yok, diye açıklıyor bir başka takım üyesi olan Radostin Kurtev. Saman yolunda, antik çağdan beri sadece 2500 açık küme bulundu, fakat astronomlar hala toz ve gaz arkasında gizli bulunan 30000 kadarının olabileceğini tahmin ediyorlar. Parlak ve açık geniş kümeler kolayca tespit edilebiliyorken, bu kadar çok sönük ve küçük kümelerin bir defada bulunmasının ilkidir. Bunun yanında, bu yeni 96 açık küme sadece buzdağının ucu olabilir. Daha az yoğun ve yaşlı kümeleri aramak için daha nitelikli otomatik yazılım kullanmaya henüz başladık. Eminim ki daha pek çoğu yakında gelecek, diye ekliyor Borissova. Notlar 2010 dan beri, Via Lactea programındaki VISTA Değişkenleri Saman Yolunun merkezi kısımını ve Kızılötesi ışıktaki galaktik diskin güney düzlemini taramaktadır. Bu program beş yıllık zaman dilimi boyunca toplamda 1929 saatlik gözlem öngörülmüştür. Via Lactea Saman Yolunun Latince adıdır. ESO-Türkçe"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/vistadan-samanyolunda-yeni-bilesen-kesfi/", "text": "ESO'nun Paranal Gözlemevi'ndeki VISTA teleskopunu kullanan gökbilimciler Samanyolu'na ait daha önce bilinmeyen bir bileşen keşfettiler. Parlaklığı değişen bir yıldız türü olan Cepheid'lerin konumlarını görüntüleyerek, gökada merkezindeki kalın toz bulutları arkasına gizlenmiş olan bir genç yıldızlar diski bulundu. Paranal Gözlemevi'ndeki VISTA teleskopu ile gerçekleştirilen ve gözlem verilerinin kullanıma açık olduğu Vista Samanyolu Değişenleri adlı gökyüzü taraması ile kırmızı ötesi dalgaboylarında merkezi kısımların farklı zamanlardaki çoklu görüntüleri elde edildi . Tarama ile çok sayıda nesnenin keşfi gerçekleştirildi, bunlar arasında değişen yıldızlar, kümeler ve patlayan yıldızlar da yer alıyor (AD-Ocak 2011, AD2-Ağustos 2011, eso1141). Şili'de bulunan Pontificia Universidad Catolica'dan Istvan Dekany liderliğindeki bir gökbilimciler ekibi şimdi 2010 ve 2014 yılları arasında alınan bu verileri kullanarak, dikkat çekici bir keşfe imza attı kendi gökadamız Samanyolu'na ait daha önce bilinmeyen bir bileşen. Samanyolu'nun merkezi şişkinliğinin çok sayıda yaşlı yıldızdan oluştuğu düşünülüyordu. Ancak VISTA verileri yeni bir şey ortaya çıkardı ve bu gökbilimsel standartlara göre oldukça genç sayılıyor! diyor yeni çalışmanın baş yazarı Istvan Dekany. Taramadaki verileri analiz eden gökbilimciler Cepheidler olarak adlandırılan yıldız türüne ait 655 aday yıldız buldular. Bu yıldızlar düzenli aralıklarla genişleyip büzülüyor, bu süreçte bir döngünün tamamlanması birkaç günden birkaç aya kadar değişebiliyor ve bu sırada parlaklıklarında dikkate değer bir değişim gerçekleşiyor. Cepheidler için parlama ve sönümlenme süresi, sönük olanlar için kısa, parlak olanlar için daha uzun sürmektedir. Amerikalı gökbilimci Henriatta Swan Leavitt tarafından 1908 yılında keşfedilen bu dikkat çekici hassas ilişki, Cepheid çalışmalarını uzaklık ölçümlerinde ve Samanyolu ve ötesindeki uzak nesnelerin konumlarını görüntülemede en etkili yöntemlerden biri haline getiriyor Fakat burada dikkat edilmesi gereken bir şey var Cepheidlerin hepsi aynı değil iki ana sınıftan meydana geliyorlar, bir grup diğerinden çok daha genç. Ekibin tespit ettiği 655 örnekten, 35 tanesinin klasik Cepheidler adı verilen ve parlak genç yıldızlardan oluşan bir alt-gruba ait olduğu ortaya çıkarıldı. Normalde Samanyolu'nun merkezi şişkinliğine ait sakinlerin çok daha yaşlı olması gerekiyor. Ekip 35 klasik Cepheid'e ait parlaklık, titreşim zamanı ve uzaklık bilgilerini topladı. Titreşim dönemlerinin yaşlarına yakından bağlı olması şaşırtıcı gençliklerini gözler önüne serdi. Keşfedilen 35 klasik Cepheid'in tamamının yaşı 100 milyon yıldan daha küçük. En genç Cepheid'in yaşı ise sadece 25 milyon yıl civarında olabilir, hatta bunlar arasında daha genç ve parlak Cepheid'ler bile olabilir, diye açıklıyor çalışmanın eş-yazarı, Şili, Santiyago'daki Andres Bello Üniversitesi'nden Dante Minniti. Bu klasik Cepheidlerin yaşları, Samanyolu merkezininin geçtiğimiz 100 milyon yıldır yeni oluşan yıldızlar tarafından sürekli olarak desteklendiğini somut bir şekilde kanıtlayan ve ancak yeni anlaşılan bir olguyu ortaya koyuyor. Ancak bu sadece Vista taraması ile elde edilen gözlem verileriyle anlaşılacak bir keşif değildi. Keşfedilen Cepheidleri haritalayarak, ekip Samanyolu'nda tamamen yeni bir özelliğin izini sürdü gökada merkezi boyunca yayılmış ince bir genç yıldız diski. Ev sahibi gökadamızdaki bu yeni bileşen şimdiye dek bilinmiyordu ve daha önceki taramalarda kalın toz bulutları nedeniyle görülememişti. Bu keşfi, Samanyolu'nun derin yapılarını geniş ölçekte, ve kırmızı ötesi dalgaboylarında yüksek çözünürlükte araştırmak üzere tasarlanan VISTA'nın eşsiz gücünü ortaya çıkarıyor, Bu çalışma güncel ya da planlanmış herhangi bir tarama ile ulaşılamayacak olan, aşırı bir şekilde örtülmüş gökada bölgelerininVISTA teleskopunun .... özelliklerini ortaya çıkaran güçlü bir göstergedir. diyor Dekany. Gökadanın bu kısmı tamamen belirsizdi, ta ki VVV taramamızla ortaya çıkarılana kadar! diye ekliyor Minniti. Şimdi bu Cepheidlerin şu andaki konumlarında mı doğdukları yoksa buradan uzakta mı meydana geldiklerini araştırmak için yeni gözlemler gerekiyor. Bunların temel özelliklerini, etkileşimlerini ve evrimlerini anlamak, Samanyolu'nun ve gökadaların evrim süreçlerini tamamen anlamak için anahtar konumundadır. Notlar VVV taraması gökadamızın merkezi kısımlarını beş yakın-kırmızı-ötesi filtrede gözleyen bir programdır. Bu taramanın toplam alanı 520 derece kare olup, en az 355 açık ve 33 küresel küme içermektedir. VVV doğası gereği çoklu-devirleri incelemekte ve çok sayıda değişken doğaya sahip nesneyi tespit ederek, gökyüzünde gözlenen her bölge için farklı zamanlarda alınmış 100'den fazla konumlandırma bilgisi sağlayacaktır. Gözlem kataloğunda bir milyara yakın nokta kaynak ve yaklaşık bir miluyon değişen nesne beklenmektedir. Bu sayede Samanuyolu'nun merkezi bölgesine ait üç-boyutlu bir harita ortaya çıkarılacaktır. Yıldızlar-arası uzaydaki toz bulutları görünür ışığı oldukça etkili bir biçimde soğurur ve saçar, bu sayede onları anlaşılmaz hale getirir. Ancak daha uzun dalgaboylarında, örneğin VISTA'nın gözlediği, bulutlar çok daha fazla geçirgendir, bu sayede tozun ötesindeki bölgelerin tespit edilmesi sağlanabilir. ESO-Türkiye"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/vistanin-gozleri-samanyolu-uzerinde/", "text": "Trifid Bulutsusu'nun yeni kırmızı-ötesi görüntüsü çok daha ötedeki yeni değişen yıldızları ortaya çıkardı ESO'nun VISTA tarama teleskopu ile alınan bu görüntü ünlü Trifid Bulutsusu'nun yeni halini gözler önüne seriyor. Kırmızı-ötesi ışıkta gözlem yapan gökbilimciler Samanyolu'nun merkezi bölgelerini örten toz boyunca ışık alabilmektedirler, böylece görünür ışıkta görülemeyen birçok gizemli nesneler ortaya çıkmaktadır. VISTA taramalarından biri olan bu küçücük bölgede gökbilimciler tam Trifid'in arkasında bulunan iki tane bilinmeyen Cepheid değişeni yıldız keşfettiler. Bulunan yıldızlar Samanyolu'nun merkezi bölgesinin ötesinde ve merkez düzleminde bulunan bu türe ait ilk yıldızlardır. ESO'nun Şili'deki Paranal Gözlemevi'nde bulunan VISTA Teleskopu'nun güney gökküresindeki ana taramalarından biri olan araştırma ile kırmızı ötesi ışıkta Samanyolu'nun merkezi bölgeleri görüntülenerek yeni ve gizli kalmış nesneler araştırılmaktadır. VVV taraması gökyüzündeki bölgeleri tekrar tekrar taramakta ve ışıkları zamanla değişime uğrayan nesneleri belirlemeye çalışmaktadır. Bu devasa VVV veri setinin çok küçük bir kısmından üretilen ünlü bir nesneye ait dikkat çekici bu yeni görüntü yıldız oluşum bölgesi Messier 20'ye aittir, buraya teleskopla bakıldığında genellikle üç parçadan oluşan hayalet benzeri toz şeritlerine sahip olduğu için Trifid Bulutsu adı verilmektedir. Trifid'in görünür ışıktaki benzer görüntülerinde hem pembe renkte iyonlaşmış hidrojen ışınımı hem de genç yıldızlardan çıkan ışığın saçılmasıyla oluşan mavi renkli sis şeklinde bir parıltı görülmektedir. Işığı soğruran dev toz bulutları da göze çarpmaktadır. Ancak VISTA'nın kırmızı-ötesinde aldığı görüntü oldukça farklı. Bulutsu sanki görünür ışıktaki halinin bir hayaleti gibi görünüyor. Toz bulutları daha az belirgin ve hidrojen bulutlarından gelen parlak ışıltı zorla görülüyor. Üç-parçalı yapı ise neredeyse görünmez hale gelmiş. Yeni görüntüde, sönükleşen bulutsuyu telafi eder şekilde, dikkat çekici yeni bir panorama elde edilmiş. Gökadamızdaki bulut kalın bulut diskleri görünür ışığın çoğunu soğurarak VISTA'nın görebildiği kırmızı-ötesi ışığa imkan tanımış. Engellenen görüntülerin yanısıra, VISTA Trifid ve ötesinden ziyade, daha önce hiç görülemeyen gökadanın diğer tarafındaki nesneleri de tespit edebilmiştir. Şans eseri bu görüntü kırmızı ötesi ışıkta görüntülendiğinde ortaya çıkabilecek sürprizlere mükemmel bir örnek teşkil etmektedir. Gökyüzünde Trifid'e yakın olarak görülen, ancak gerçekte yedi kat daha uzakta olan yeni keşfedilen bir değişen yıldız çifti yeni VISTA verileriyle bulundu. Bu yıldızlar Cepheid değişenleri türü yıldızlar olup, zamanla parlaklığı değişen yıldızlardır. Gökbilimcilere göre yıldız kümesindeki en parlak üyeler olan bu yıldız çifti, şimdiye kadar gökadanın merkezi düzlemine en yakın yerde bulunan yıldızlar olup, gökadanın diğer tarafındadırlar. On bir günlük periyotlarla parlaklıkları artıp azalmaktadır. Notlar Trifid Bulutsusu yeryüzünden 5200 ışık-yılı, Samanyolu'nun merkezi ise neredeyse aynı yönde yaklaşık 27 000 ışık yılı, yeni keşfedilen Cepheidler ise yaklaşık olarak 37 000 ışık yılı uzaklıktadır. ESO-Türkiye"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/vistanin-gozu-mavi-deniz-kulaginin-derinliklerinde/", "text": "Mavi Deniz Kulağı Bulutsusu'na ait bu yeni kızılötesi görüntü Samanyolu'nun beş yıllık gözlem programının bir parçası olarak ESO'nun Şili'deki Paranal Gözlemevi'nde bulunan VISTA teleskopu ile elde edildi. Bulutsuyu çevreleyen çok daha büyük bir alanın sadece küçük bir kısmını temsil eden bu bölge dev taramanın sadece bir parçasına karşılık gelmektedir. Gökbilimciler şu anda Samanyolu'nun merkez bölgesini, değişim gösteren nesneleri tespit etmek ve gökadanın şimdiye kadar yapılmış en detaylı yapısını ortaya çıkarmak için ESO'nun Görünür ve Kızılötesi Gökbilim Tarama Teleskopu'nu kullanıyorlar. Bu devasa tarama Samanyolu'ndaki VISTA Değişenleri (VISTA Variables in the Via Lactea olarak adlandırılıyor . Bu taramanın bir parçası olarak çekilen bu kızılötesi yeni görüntüde Yay takımyıldızı doğrultusunda, yaklaşık 4000 5000 ışıkyılı uzaklıkta yer alan Deniz Kulağı Bulutsusu (Messier 8 olarak da bilinir, bkz. Deniz Kulağı Bulutsusu) denilen yıldız doğumevi gösterilmektedir. Kızılötesi gözlemleri gökbilimcilere toz perdesinin görünür ışıkta görüntülenmelerini engellediği cisimleri gözleyebilme imkanı verir. Toz parçacıklarıyla aynı büyüklükte dalgaboyuna sahip görünür ışık, güçlü bir şekilde dağıtılır, fakat daha uzun dalgaboyuna sahip kızılötesi ışık toz boyunca büyük ölçüde sağ salim geçebilir. 4.1 metrelik aynasıyla -dünyadaki en büyük tarama teleskopu- VISTA, yakın-kızılötesi dalgaboylarında derin gökyüzünün geniş alanlarını hızlıca taramaya adanmış bir teleskoptur. Bu nedenle yıldız doğumlarını araştırmak için çok uygundur. Yıldızlar genellikle kendi ağırlıkları altında çöken büyük gaz ve toz molekül bulutları içinde oluşurlar. Bununla birlikte, Deniz Kulağı Bulutsusu, Bart damlacıkları olarak adlandırılan, oldukça yoğun çok sayıda çökmüş gaz ve toz bölgesine de ev sahipliği yapmaktadır . Bu karanlık bulutlar çok yoğundur, kızılötesi ışıkta bile, arka fondaki yıldızlardan gelen ışığı engelleyebilirler. Bulutsudaki en ünlü karanlık bölge, ona ismini veren, parlayan gaz bulutu boyunca kıvrılan deniz kulağı şekilli toz şerididir. Bulutsunun parıltısından yoğun morötesi ışık yayan sıcak, genç yıldızlar sorumludur. Deniz Kulağı Bulutsusu aynı zamanda çok daha genç bebek yıldızlara da evsahipliği yapmaktadır. Bulutsuda halen doğum anına ait çöküntü diskleri ile çevrili olan çok genç yeni doğmuş yıldızlar tespit edilmiştir. Bu tür yeni doğmuş yıldızlar bazen kutuplarından madde jetleri püskürtürler. Dışarıya atılan madde yıldızı çevreleyen gazın içine nüfuz ettiğinde, yeni doğan yıldızları kolaylıkla tespit etmeye yarayan, Herbig-Haro nesneleri denilen kısa yaşam süreli parlak izler oluşur . Geçtiğimiz beş yıl içinde Deniz Kulağı Bulutsusu içinde birçok Herbig-Haro nesnesi tespit edilmiştir, demek ki bebek patlamaları burada halen devam ediyor. Notlar Şu anda devam eden altı VISTA taramasından biri olan bu çalışmada beş yıllık bir dönem boyunca Samanyolu'nun merkezi kısımları görüntülenecek ve çok sayıda yeni, değişen nesneler tespit edilecektir. Bart Bok kariyerinin büyük bir kısmında Birleşik Devletler'de ve Avustralya'da bulunan bir Alman-Amerikan gökbilimcidir. Yıldız oluşum bölgelerinde, yıldız oluşumunun en erken evreleriyle ilişkili olduğu düşünülen, şimdi adıyla anılan karanlık lekeleri ilk kez fark etmiştir. Gizli bebek yıldızların doğrudan gözlemi, on yıllar sonra kızılötesi görüntüleme mümkün olduğunda gerçekleştirilmiştir. Bu tür nesneleri ilk görenler olmasalar da, George Herbig ve Guillermo Haro bu gizemli nesnelerin tayflarını detaylı olarak çalışan ve onların sadece ışığı yansıtan gaz ve tozların parçaları olmadığının, aynı zamanda yıldız oluşumuyla ilişkilendirilen yeni tür bir nesne olduklarının farkına varan ilk gökbilimcilerdir. Kaynak: ESO-Türkçe 1 Yorum ellerinize sağlık çok doyurucu bir makale olmuz ilgileneler için."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/vlanin-gozu-kahramandaki-mini-haloda/", "text": "Ulusal Bilim Vakfının Karl G. Jansky Çok Büyük Dizisini kullanan gökbilimciler gökada merkezinde radyo yayını yapan bir dizi yapının nasıl oluştuğu gizemini çözmeye yardımcı olacak yeni ayrıntılara ulaştı. Bilim insanları Dünya'dan 250 milyon ışık yılı uzaktaki binlerce gökada kümesi üzerinde çalışıyorlardı ve bunlardan biri de Kahraman takımyıldızındaki kümeydi. Merkezindeki Kudüs kümesi olarak bilinen radyo dalgaları yayan mini halonun süper hızlı parçacık havuzu olduğu anlaşıldı. Yaklaşık 30 gökada kümesinde mini halo olduğu belirlendi. Ancak Kahraman'daki halonun 1,3 milyon ışık yılı çapında yani Samanyolu'ndan 10 kat daha büyük bir ışık kaynağı olduğu hesaplandı. Mini haloların boyutları gökbilimcilerin kafasını karıştırdı. Mevcut kurama göre parçacıklar kümeden uzaklaştıkça, gözlemlenen uzaklıklara gelmeden yavaşladığından radyo dalgalarının yayılmasının durması gerekir. Montreal Üniversitesinden Marie-Lou Gendron-Marsolais: Gökada merkezinden uzak bölgelerde bu haloların olmaması gerekir. Ancak onları görüyoruz ve bunun nedenini anlamak istiyoruz diye ekliyor. Gökbilimciler bu amaçla hem düşük radyo emisyonlarına karşı duyarlı hem de önceki radyo gözlemlerine göre yüksek çözünürlükte görüntüler sağlayan VLA'nın özelliklerinden yararlandı. Montreal Üniversitesinden Julie Hlavacek-Larrondo: Yeni VLA görüntüleri mini-haloya benzeyen görülmemiş bir manzarayı gösterdi. Bu yapılar radyo emisyonun kökeninin düşündüğümüz kadar basit olmadığı anlamına gelmektedir diyor. Yeni ayrıntılar halonun radyo emisyonunun küme boyunca değişen karmaşık mekanizmalara sahip olduğunu gösteriyor. Bilinen kurama göre bazı radyo emisyonları gökadadaki küçük gruplarda yer alan kümelerin çarpışması, parçacıklara kütle çekimi etkisi yapması sonrasında, parçacıkların tekrar hızlanmalarına neden olmaktadır. Bununla birlikte bilim insanları radyo emisyonunun gökada merkezindeki süper kütleli karadelik tarafından üretilen enerjinin yaydığı jetlerin parçacıkların hızlanmasında asıl etken olduğunu düşünüyor. Gendron-Marsolais: Bu fikir gördüğümüz zengin kompleks yapı çeşitliliğinin anlaşılmasında yardımcı olacaktır diyor. Hlavacek-Larrondo: Geliştirilmiş VLA'nın üreteceği yüksek çözünürlükteki görüntüler mini-haloların kökenlerinin anlaşılmasını kolaylaştıracak ana unsur olacaktır diyor. 1970'lerde inşa edilen VLA, 2012'de tamamlanan on yıllık proje sonucunda yeni elektronik aletlerle güçlendirildi. Kahraman kümesinin görüntüleri yeni düşük frekanslı alıcı kullanılarak üretildi. Görselin yüksek çözünürlükteki görüntüsü için tıklayınız."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/vlt-alpha-centauri-sisteminde-gezegen-arayacak/", "text": "ESO Şili'deki Çok Büyük teleskop tesisinde bulunan aygıtları yakın yıldız sistemi Alpha Centauri'deki gezegenlerin araştırılmasında kullanmak üzere uyarlıyor. Sistemdeki gezegenler Breakthrough Starshot girişimiyle hayata geçirilecek minyatür uzay araçlarının fırlatılacağı hedeflerden biri olabilir. Genel Müdür Tim de Zeeuw tarafından temsil edilen ESO ile Girişim Yürütme Direktörü Pete Worden başkanlığındaki Breakthrough Ödüllendirme Kuruluşu arasında bir anlaşma imzalandı. Anlaşma, ESO'nun Çok Büyük teleskobu üzerindeki VISIR aygıtında, yeryüzüne en yakın yıldız sistemi olan Alpha Centauri etrafındaki potansiyel yaşanabilir gezegenleri arama yeteneğini büyük ölçüde arttırabilmek için bir takım değişiklikler yapılmasını içeriyor. Yine anlaşma gereğince 2019 yılında araştırma programı için teleskop zamanı tahsis edilecek. Alpha Centauri sistemindeki üçüncü ve en sönük yıldız olan Proxima Centauri etrafında 2016 yılında keşfedilen Proxima b gezegeni de bu araştırma için itici bir güç olmuştur. En yakın ötegezegenlerin nerede olduğunu bilmek Nisan 2016'da başlatılan araştırma ve mühendislik programı Breakthrough Starshot projesinin ana hedeflerinden biri. proje ile bir nesil içerisinde oldukça hızlı ışık-itki sistemine sahip nano-araç türü uyduların Alpha Centauri sistemine ulaşabileceği gösterilmek isteniyor. Yaşanabilir bir gezegenin tespit edilebilmesi gezegen sistemindeki yıldızın aşırı parlaklığı nedeniyle oldukça zor bir işlemdir. Bunu daha kolay hale getirmenin bir yolu orta-kırmızı-ötesi dalgaboyu aralığında gözlem yapmaktır, bu bölgede yörüngedeki gezegenin ısısal özellikleri ev sahibi yıldızla olan parlaklık farkını büyük ölçüde azaltmaktadır. Ancak kırmızı-ötesinde bile yıldız halen gezegenden milyonlarca kez daha parlaktır, bu nedenle göz kamaştırıcı yıldız ışığını azaltmaya yönelik teknikler gerekmektedir. VLT üzerinde bulunan orta-kırmızı-ötesi aygıtı VISIR uyarlamalı optik yöntemini kullanarak görüntüleme kalitesini büyük ölçüde artıracak bir performans sağlayacak ve taççeker adı verilen yöntemle yıldız ışığını örterek potansiyel yersel gezegenlere ait sinyalleri ortaya çıkaracak. Breakthrough Girişimi çalışma süresince geliştirme ücretini ve gerekli teknolojinin büyük kısmını karşılarken ESO da gereken gözlem yeteneği ve zamanını sağlayacak. Münih'teki Kampf teleskop optiği tarafından üretilecek olan yeni donanım bir dalga-önü alıcısı ve yeni nesil dedektör kalibrasyon aygıtı içeriyor. Ek olarak, Liege üniversitesi ve Uppsala üniversitesi ile ortaklaşa geliştirilecek olan yeni bir taççeker için de planlar yapılıyor. Diğer yıldızların etrafındaki yaşanabilir gezegenlerin tespit edilmesi ve araştırılması gelecekteki Avrupa Aşırı Büyük teleskobunun temel bilimsel hedeflerinden biridir. Samanyolu'ndaki geniş ölçeklerde bir gezegenin görüntüsünü elde edebilmek için E-ELT'nin büyük boyutları gerekli olmasına rağmen, VLT'nin ışık toplama gücü en yakın yıldız Alpha Centauri'nin etrafındaki bir gezegeni görüntülemek için yeterlidir. VISIR için yapılacak olan geliştirmeler sırasında elde edilen bilgiler E-ELT'ye takılacak olan METIS aygıtına transfer edilebilecek. E-ELT'nin devasa boyutları METIS aygıtının Alpha Centauri etrafında varsa Mars boyutlarındaki ötegezegenlerin tespit edilebilmesini sağlayacağı gibi, diğer yakın yıldızların etrafındaki potansiyel gezegenlerin de araştırılmasını mümkün hale getirecek. ESO-Türkiye"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/vlt-en-hizli-donen-yildizi-buldu/", "text": "ESO'nun Çok Büyük Teleskopu şimdiye kadarki en hızlı dönen yıldızı ortaya çıkardı.Bu büyük parlak genç yıldız Dünya'dan 160,000 ışık yılı kadar uzaklıktaki komşu galaksimiz, Büyük Magellan Bulutu içinde yer almaktadır. Astronomlar yıldızın şiddetli bir geçmişe sahip olabileceğini ve patlayan ortağı tarafından ikili yıldız sisteminden atılmış olduğunu düşünüyorlar. Astronomlardan oluşan uluslararası bir ekip Şili'deki Paranal Gözlemevi'nde bulunan ESO'nun Çok Büyük Teleskop'unu Büyük Magellan Bulutu'ndaki Tarantula Bulutsusu'nda bulunan en ağır ve en parlak yıldızları araştırmak için kullanmaktaydılar. Ekip bu yıldız yuvasındaki pek çok parlak yıldız arasından VTFS 102 adlı, saatte iki milyon kilometreden daha hızlı dönen Güneş'ten üç yüz kat daha hızlı ve merkezkaç kuvvetlerinden dolayı parçalanabileceği noktaya çok yakın olan bir tanesini tespit ettiler. VFTS 102 bugüne kadarki bilinen en hızlı dönen yıldızdır . Astronomlar aynı zamanda yıldızın, Güneş'ten 25 kat daha fazla kütleli ve yaklaşık olarak yüz bin kat daha parlak, boşlukta komşularından belirgin bir şekilde farklı hızda hareket ettiğini buldular. Fark edilebilir dönüş hızı ve etrafını saran yıldızlara göre sıradışı hareketi yıldızın sıradışı bir erken hayata sahip olmuş olup olmadığını merak etmemize neden oldu. Bundan şüpheleniyorduk diye açıklıyor sonuçları sunan bildirinin baş yazarı Philip Dufton . Hızdaki bu fark VFTS'nin kaçak bir yıldız olduğu anlamına gelebilir süpernova olarak patlamış ortağından sonra ikili yıldız sisteminden çekilmiş bir yıldız. Bu fikir sonraki iki ipucu tarafından desteklenmektedir: bir pulsar ve yakınında bununla ilişkili bir süpernova kalıntısı . Araştırma ekibi bu çok sıradışı yıldızın olası geçmiş hikayesini daha da geliştirdi. Bir ikili yıldız sisteminin bir bileşeni olarak hayata başlamış olabilirdi. Eğer iki yıldız birbirine çok yaklaşmış ise, ortağındaki gaz etrafa dağılmış ve bu işlemde gittikçe daha hızlı dönmüş olabilirdi. Bu tek bir sıradışı gerçeği açıklıyordu neden o kadar hızlı döndüğünü. Yaklaşık olarak on milyon yıllık kısa bir yaşam süresinden sonra, büyük ortak süpernova olarak patlamış olabilirdi ki bu, yakınında bulunan süpernova kalıntısı olarak bilinen gaz bulutunun özelliğini açıklıyordu. Patlama aynı zamanda yıldızın sistemden atılmasına neden olmuş olabilirdi ve üçüncü anormalliği açıklayabilirdi bölgedeki diğer yıldızlarınki ile kendi hızı arasındaki farkı. Çökerken, büyük ortak, bugün gözlenen ve bulmacanın çözümünü tamamlayan, bir pulsara dönüşmüş olabilirdi. Her ne kadar astronomlar tam olarak ne olduğundan henüz emin olamıyorlarsa da, Bu ilgi çekici bir hikaye çünkü görmüş olduğumuz sıradışı özelliklerin herbirini açıklıyor. Bu yıldız bize kesinlikle en ağır yıldızların kısa ama dramatik yaşamlarının beklenmedik özelliklerini gösteriyor diye sonlandırıyor Dufton. Notlar VFTS102 adı ESO'nun Çok Büyük Teleskop'u üzerinde yer alan Fiber Büyük Dizi Çok Elemanlı Tayfölçer kullanılarak yapılan VLT-FLAMES Tarantula Araştırmasına karşılık gelmektedir. Bu hızda seyehat eden bir hava aracının Dünya'nın etrafını ekvator çizgisi üzerinden dolaşması yaklaşık olarak 1 dakika alırdı. Bazı yıldızlar yaşamlarına VFTS 102'den daha hızlı bir şekilde dönen pulsarlar gibi yoğun cisimler olarak son verirler ( no'lu nota bakın) ama aynı zamanda daha küçük ve daha az yoğundurlar ve normal yıldızlar gibi termonükleer reaksiyonlar tarafından parlamazlar. VFTS 102 kabaca saniyede 228 kilometrelik bir hızla hareket etmektedir ki bölgedeki diğer benzer yıldızlardan saniyede yaklaşık olarak 40 kilometre daha yavaştır. Pulsarlar süpernovaların sonucudur.Yıldızın merkezi çok hızlı bir şekilde dönen ve radyasyonun güçlü fışkırmalarını emen çok küçük ölçekte bir nötron yıldızını oluşturacak şekilde çöker.Bu fışkırmalar Dünya'dan görüldüğü gibi yıldız kendi ekseni etrafında dönerken düzenli bir atma oluşturur. İlişkili süpernova kalıntıları yıldızın bir nötron yıldızına çökerken ortaya çıkan şok dalgaları tarafından uzağa üflenen gaz bulutunun karakteristik bir özelliğidir. ESO-Türkçe"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/vlt-ile-42-buyuk-asteroit-goruntulendi/", "text": "Avrupa Güney Gözlemevinin Şili'deki Çok Büyük Teleskobunu kullanan gökbilimciler Mars ve Jüpiter arasındaki Asteroit Kuşağında bulunan 42 büyük cismi görüntüledi. Daha önce bu kadar büyük asteroitler bu kadar keskin görüntülenmemişti. Gözlemler küresel yapıdan köpek kemiği gibi çeşitli şekillerde görünüyor. Görüntülerin karşılaştırılması asteroitlerin kökenlerinin izlenmesini sağlıyor. Bu 42 cismin ayrıntılı görüntülerinin yer merkezli teleskoplarla elde edilmesi asteroit keşifleri ve yaşam, evren ve dolayısıyla her şeyle ilgili soruları yanıtlamaya katkı sağlayacaktır . Fransa Marsilya'daki Astrofizik Laboratuvarından Pierre Vernazza: NASA ve ESA'ya ait Şafak ve Rosetta araçları asteroid kuşağındaki üç büyük cisim olan Ceres, Vesta ve Lutetia'yı ziyaret etmiş ve bugüne kadar elde ettiğimiz en yüksek çözünürlükteki görüntüleri iletmişlerdi. ESO gözlemlerimiz ile toplamda 42 tane cismin keskin görüntüsünü elde ettik diyor Pierre. Asteroitlerin daha önce yapılan gözlemlerine rağmen, 3B şekilleri veya yoğunlukları gibi temel özellikleri bile büyük ölçüde bilinmiyordu. 2017 ve 2019 yılları arasında Vernazza ve ekibi asteroit kuşağındaki büyük cisimlerin kapsamlı bir araştırmasını yaparak bu boşluğu doldurmaya başladı. Hedefledikleri 42 cismin çoğu 100km'den büyük boyutludur. Ekip 200km'den daha büyük olan cisimlerin neredeyse tamamını görüntüledi: 23 tanesinden 20'sinin. Ekibin araştırdığı en büyük iki cisim çapları 940 ve 529km ile Ceres ve Vesta idi. Buna karşılık Urania ve Ausonia asteroidleri ise 90km büyüklüğündedir. Ekip, cisimlerin şekillerini yeniden yapılandırarak gözlemlenen asteroitlerin iki ana aileden oluştuğunu belirledi. Hygiea ve Ceres gibi bazıları neredeyse tamamen küreselken, diğerleri tuhaf şekilli, uzun ya da köpek kemiği biçimliydi. Bunların arasında öne çıkan yani kraliçeleri ise uzun ve köpek kemiği şekliyle Kleopatra'dır. Ekip, asteroitlerin şekilleri ve kütleleri bilgilerini birleştirerek, yoğunlukların farklı olduğunu belirledi. Lamberta ve Sylvia'da dahil olmak üzere incelenen en az dört asteroidin santimetre küp başına yaklaşık 1.3 gram yani kömür yoğunluğunda olduğunu belirlediler. Pysche ve Kalliope ise yoğunluğu 3.5gr/santimetre küp olan elmastan bile daha yoğun, santimetre küp başına 3.9 ve 4.4 gram yoğunluğa sahip olduğunu belirlediler. Bunlar yoğunluğu en yüksek asteroitlerdir. Yoğunluktaki bu büyük fark asteroidlerin bileşimlerinin önemli ölçüde farklı olduğunu gösteriyor. Bu da bu cisimlerin Güneş Sisteminin farklı bölgelerinde oluştukları daha sonra çeşitli nedenlerle şu an bulundukları yere göç ettiklerini ileri süren teoriyi destekliyor. Gökbilimciler, ESO'nun şu an Şili'de yapımı süren ve önümüzdeki on yılın sonunda faaliyete geçecek olan Aşırı Büyük Teleskop ile daha fazla asteroidi daha hassas inceleyebilecek. Bu teleskop ile Neptün ötesi bölge olan Kuiper Kuşağı cisimleri bile izlenebilecek. Notlar Douglas Adams'ın Otostopçunun Galaksi Rehberi kitabında 42 sayısı Yaşam, evren ve her şeye ilişkin nihai soru yanıtıdır. 12 Ekim 2021 tarihi de kitabın yayın tarihinin 42. Yıldönümü. Yani bugün..."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/vlt-ile-basakin-gozleri/", "text": "ESO'nun Çok Büyük Teleskopu Gözler takma adlı tuhaf gökada çiftinin şimdiye kadar ki en dikkat çekici görüntüsünü yakaladı. Çiftin büyük olanı NGC 4438 daha önceden sarmal bir gökada idi, fakat son birkaç yüz milyon yıl içinde diğer gökadalarla çarpışarak kötü bir şekil bozukluğuna uğradı. Bu görüntü ESO'nun Kozmik Mücevherler programının ilk ürünü olup, ESO'nun bilim toplum amaçlı çalışmaları için gözlem zamanı verilen bir girişimdir. Başak takımyıldızı doğrultusunda yer alan Gözler, yerden yaklaşık 50-milyon ışık-yılı ve birbirlerinden 100 000 ışık-yılı uzaklıktadırlar. Takma isim, gökada çiftinin merkezleri arasındaki görünür benzerlikten ileri gelmektedir ortalama bir teleskopla bakıldığında karanlıkta beyaz oval bir göz çiftini andıran bir parlaklık gibi. Fakat bu iki gökadanın merkezleri benzer görünse de, sınırları daha farklı görünemezdi. NGC 4435 olarak bilinen sağ alttaki gökada oldukça yoğun ve neredeyse hiç gaz ve toz bulundurmuyor. Karşılaştırma yapılırsa, sol üstteki büyük gökada (NGC 4438) çekirdeğinin hemen altında örtücü bir gaz şeridi görünüyor, merkezinin sol tarafında genç yıldızlar, ve en azından görüntünün sınırlarına kadar uzanan gaz göze çarpmaktadır. NGC 4438'in içeriği şiddetli bir süreçle dışarıya atılmıştır: başka bir gökadayla çarpışma. Bu çarpışma gökadanın sarmal şeklini bozmuştur, benzer bir süreci komşu gökadası Andromeda ile üç ya da dört milyar yıl sonra çarpışınca Samanyolu gökadası da yaşayacaktır. Suçlu NGC 4435 olabilir. Bazı gökbilimciler birkaç 100 milyon yıl önce NGC 4438'in başına gelen felaketin iki gökada arasındaki 16 000 ışık-yılı içinde son bulduğuna inanıyorlar. Her ne kadar büyük gökada hasara uğramışsa da, daha küçük olanı çarpışmadan daha çok etkilenmiştir. NGC 4438'in içeriğinin dağıtılması ve NGC 4435'in kütlesinin azaltılmasından ve gaz ve tozunun çoğunun dışarı atılmasından büyük olasılıkla çarpışmadan kaynaklanan kütleçekimsel gel-gitler sorumludur. Başka bir olasılığa göre, resimde görülmeyen, Gözler'den uzaktaki, dev eliptik gökada Messier 86, NGC 4438'deki yıkımdan sorumlu olabilir. Son gözlemlerde iki büyük gökadayı birleştiren iyonlaşmış hidrojen iplikçikleri bulunmuştur, buna göre bunlar geçmişte çarpışmış olabilirler. Eliptik gökada Messier 86 ve Gözler, zengin bir gökada grubu olan Başak Kümesi'nde yer alırlar. Bu tür yakın dörtlülerde gökada çarpışmalar oldukça sık gerçekleşir, o nedenle belki de NGC 4438, hem 4435 hem de Messier 86'dan zarar görmüş olabilir. Bu resim, ESO Kozmik Mücevherler programının bir parçası olarak ilk kez üretilmiştir. Bu, gökbilim görüntülerinin eğitim ve hakla ilişkiler amaçlı kullanımı için geliştirilen yeni girişimdir. Program çoğunlukla gökyüzü koşullarının bilimsel gözlemler için uygun olmadığı zamanları, görsel olarak ilginç, merak uyandırıcı ve ilgi çekici cisimlerin fotoğraflarını çekmek için kullanıyor. Veriler ayrıca ESO'nun bilim arşiviyle profesyonel gökbilimciler için de uygun hale getiriliyor. Bu gözlemde, gökyüzünün bir kısmı bulutluydu, ama VLT'nin FORS2 aleti ile çok keskin detayların gözler önüne serilmesi için atmosfer son derece durgundu. Işığın aralarından geçtiği iki farklı filtre kullanıldı: kırmızı ve yeşil-sarı , ve poz süresi sırasıyla 1800 saniye ve 1980 saniye olarak verildi. Notlar FORS2, VLT'de kullanılan görsel ve yakın mor-ötesi odak küçültücü ve düşük saçınımlı tayfçekerdir. ESO-Türkçe"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/vlt-ilginc-kozmik-carpismayi-yeniden-goruntuledi/", "text": "360 milyon yıllık kozmik çarpışmanın hayret verici sonucu ESO'nun Paranal Gözlemevi'nde bulunan Çok Büyük Teleskopu ile alınan bu yeni görüntüde oldukça ayrıntılı bir şekilde gözler önüne seriliyor. Enkaz bulutu içinde oldukça nadir görülen ve gizemli bir genç cüce gökada yer alıyor. Bu gökada gökbilimcilere Evren'in erken dönemlerinde yaygın olarak görülen, ancak normalde şu anki teleskoplar için çok sönük ve uzak olan, benzer gökadalar hakkında mükemmel fırsatlar sağlıyor. Görüntünün merkezinde yer alan puslu, altın renkli oval nesne NGC 5291, Erboğa takımyıldızı doğrultusunda, yaklaşık 200 milyon ışık-yılı uzaklıkta yer alan bir eliptik gökadadır. 360 milyon yıl önce, NGC 5291, merkezine doğru muazzam bir hızla yaklaşan başka bir gökada ile dramatik ve şiddetli bir çarpışmaya maruz kalmıştır. Gerçekleşen kozmik çarpışmadan sonra yakın uzaya dev gaz akışları püskürtülmüş, sonrasında bu gaz NGC 5291 etrafında bir halka şeklinde bir araya gelmiştir . Zaman içerisinde, halkada bulunan malzeme, VLT üzerindeki FORS aygıtı ile alınan yeni görüntüde gözler önüne serildiği üzere, onlarca yıldız-oluşum bölgesini ve birçok cüce gökadayı meydana getirmiştir. NGC 5291'in sağındaki, en büyük kütleye ve parlaklığa sahip madde, bu cüce gökadalardan biri olup, NGC 5291N olarak bilinmektedir. Diğer bütün büyük gökadalar gibi Samanyolu'nun da Evren'in erken dönemlerinde daha küçük cüce gökadaların bir araya gelmesiyle oluştuğu düşünülmektedir. Bu küçük gökadalar, eğer günümüze kadar yok olmadan kalabildilerse, şimdi oldukça yaşlı birçok yıldız içermeleri gerekmektedir. Şimdilik NGC5291N'de yaşlı yıldız varlığı görünmüyor. MUSE tayfölçeri ile yapılan ayrıntılı gözlemler gökadanın dış kısımlarında yeni yıldızların oluşumuna dair özellikler tespit etmiş olsa da, gözlenen şey güncel teorik modellerin tahminleri ile uyuşmuyor. Gökbilimciler bu beklenmedik görünüme bölgedeki büyük kütleli gazların çarpışmalarının neden olduğundan şüpheleniyor. NGC 5291N normal bir cüce gökadaya benzemiyor, ancak yine de uzak Evren'de bulunan çoğu yıldız-oluşum gökadalarındaki kümelenmiş yapılarla dikkat çekici benzerlikler sergiliyor. Bu sayede yerel Evren'imizde eşsiz bir sistem haline gelen gökada, şimdiki teleskoplarla ayrıntılı gözlemler için oldukça uzak olan, erken dönem gaz-zengini gökadaların araştırılabilmesi için önemli bir ortama dönüşüyor. Bu alışılmadık sistem La Silla Gözlemevi'nde yer alan ESO'nun 3.6-metrelik teleskopunun da aralarında bulunduğu geniş aralıktaki yer-konuşlu tesislerle daha önce gözlenmiştir . Bununla birlikte, MUSE, FORS ve Çok Büyük Teleskop'un yetenekleri sayesinde şimdi NGC 5291N'nin geçmişi ve özelliklerinin bir kısmı belirlenebilmiştir. ESO'nun Aşırı Büyük Teleskopu ile de yapılabilecek gelecekteki gözlemler sayesine gökbilimciler bu cüce gökadanın henüz ortaya çıkmayan gizemlerini aydınlatabilir. Notlar NGC 5291 şu anda hafifçe MGC-05-33-005 ya da Deniz Kabuğu Gökadası ile de etkileşim halindedir, olağan dışı virgül-şekilli gökadanın NGC 5291'in parlak merkezini sömürdüğü görülüyor. NGC 5291N MUSE'nin ilk Bilimsel Doğrulama aşamasında toplam alan tayfölçümü kullanılarak gözlendi. Toplam alan tayfölçümü gökyüzündeki her noktanın tayfını toplayarak, hedef nesnenin üç-boyutlu güçlü bir görüntüsünü sağlamaktadır. MUSE gözlemleri NGC 5291N'nin dış kısımlarında beklenmeyen hidrojen ve oksijen salma çizgileri ortaya çıkarmıştır. NGC 5291 gökbilimciler tarafından ESO'nun 3-6 metrelik teleskopu kullanılarak 1978 yılında gözlenmişti. Bu gözlemlerle gökada çevresindeki gökadalar-arası uzayda çok miktarda madde olduğu ortaya çıkarıldı, bu sayede şimdi gökadanın gazdan halkasından, yıldız-oluşum bölgelerinin ve birçok cüce gökadanın ortaya çıktığını biliyoruz. ESO-Türkiye"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/vlt-sari-renkli-en-buyuk-yildizi-goruntuledi/", "text": "Eski ve yeni gözlemlerin karışımı ilginç çift yıldız sistemini gözler önüne serdi ESO'nun Çok Büyük Teleskop Girişim-ölçeri ile sarı renkli en büyük yıldız görüntülendi ve bu, şimdiye kadar bulunan en büyük on yıldızdan biri. Bir çift yıldız sisteminin üyesi olan hiper-yıldızın çapı Güneş'in 1300 katı, yoldaş yıldız ise kendisi ile yakın temas halinde. Bazılarını amatör gökbilimcilerin gerçekleştirdiği 60 yıldan uzun süren gözlemlere göre bu nadir ve dikkat çekici nesne çok çabuk bir şekilde değişim gösteriyor ve yaşamanın son dönemlerini geçiriyor. ESO'nun Çok Büyük Teleskop Girişimölçer'ini kullanan Olivier Chesneau ve uluslar-arası bir gökbilimciler ekibi hiper-dev yıldız HR 5171 A'nın kesinlikle bir dev olduğunu buldular Güneş'in çapının 1300 katı ve beklenilenden çok daha büyük . Bu kendisini bilinen en büyük sarı yıldız haline getirdi. Ayrıca bilinen en büyük on yıldızdan biri oldu ünlü kırmızı süper-dev Betelgeuse'den % 50 daha büyük parlaklığı ise Güneş'in yaklaşık bir milyon katı kadar. Yeni gözlemler ayrıca yıldızın yakın bir yoldaşa sahip olduğunu gösterdi ki, bu gerçekten sürpriz oldu, diyor Chesneau. İki yıldız birbirlerine o kadar yakınlar ki, birbirlerine dokunuyorlar ve tüm sistem dev bir yer fıstığına benziyor. Farklı tekil teleskoplardan alınan çoklu gözlemleri birleştirerek çapı 140 metreye kadar çıkan dev bir teleskop oluşturmak için gökbilimciler girişim-ölçüm adlı yöntemi kullandılar. Yeni sonuçlar, ekibi yıldızın 60 yıldan fazladır yapılmış olan eski gözlemlerini de incelemeye yöneltti, böylece geçmişteki davranışlarını da görebildiler . Sarı hiper-dev yıldızlar oldukça nadir bulunur, gökadamızda yaklaşık on kadar olduğu biliniyor en iyi bilinen örneği Rho Cassiopeiae'dır. Bunlar bilinen en parlak ve büyük yıldızlar arasındadır ve hızlıca değişim gösterdikleri ve dengesiz devam eden, yaşamlarının son dönemlerindedirler. Yeryüzünden 12 000 ışık-yılı uzaklığında bulunan yıldız, gözleri keskin olan gözlemciler tarafından çıplak gözle görülebilmektedir . HR 5171 A'nın geçtiğimiz 40 yıl boyunca giderek büyüdüğü bulundu, büyüdükçe daha da soğuyor ve yıldız evrimindeki bu değişimi görebiliyoruz. Sadece birkaç yıldız bu çok kısa süren aşamada yakalanabildi, bu süreçte hızlıca evrimleşirken, sıcaklıklarında çarpıcı bir değişim meydana gelmektedir. Yıldızın değişen parlaklık verilerini inceleyerek ve diğer gözlemevlerinden alınan gözlemleri kullanarak, gökbilimciler nesnenin bir örten çift sistemin bileşeni olduğunu ve küçük yıldızın, büyüğün çevresinde dolandıkça önünden ve arkasından geçiş yaptığını doğruladılar. Bu durumda yoldaş yıldız HR 5171 A'nın etrafında 1300 günde bir tur atmaktadır. Küçük yoldaşın yüzey sıcaklığı HR 5171 A'nın 5000 derece santigrat olan yüzey sıcaklığından hafifçe daha fazladır. Chesneau şöyle bitiriyor Bulduğumuz yoldaş yıldız HR 5171 A'nın geleceğini etkilediği için oldukça önemli, çünkü dış katmanlarını kendine doğru çekerek evriminde değişiklik yapıyor. Yeni keşif bu dev kısa-ömürlü sarı hiper-devleri araştırmanın önemini ortaya çıkarıyor, ve genel olarak büyük kütleli yıldızların evrim süreçlerini anlaşılmasına katkılar sağlıyor. Notlar Yıldız ayrıca V766 Cen, HD 119796 ve HIP 67261olarak da bilinmektedir. Karşılaştırılabilir nesnelerin hepsinin Güneş'in yarıçapının 1000 ila 1500 katı olan kırmızı süper-devler oldukları ve başlangıç kütlelerinin 20 25 Güneş kütlesini geçmediği görülüyor. Sarı süper-dev yıldızın yarıçapının Güneş'inkinin 400 700 katı olduğu bekleniyordu. Tayfsal veriler Güney Afrika Gökbilim Gözlemevi'ndeki Anglo-Australian Teleskopu ve Londro Üniversitesi Eşel Tayfçekeri ile Şili Pontificia Üniversitesi'ndeki PUCHEROS ve Gemini Güney Teleskopu üzerindeki Yakın-Kırmızı-Ötesi Koronografik Görüntüleyici ile elde edilen koronograf gözlemleri ile elde edilmiştir. Güney Afrika Gökbilim Gözlemevi tarafından elde edilmiş olan kırmızı-ötesi fotometrik bilgilerini de içeren fotometrik veri setleri arşivi 1975'ten 2013 yılına kadar olan süreyi ve diğer veri setleri ise 1983 ila 2002 yıllarını kapsamaktadır, bunlar arasında amatör gözlemler de yer almaktadır. Amatör gökbilimci Sebastian Otero tarafından yapılan gözlemlerin (2000-2013) yazarlar tarafından profesyonel sonuçlarla mükemmel uyum içinde olduğu tespit edilmiştir, ve amatör gözlemlerin kalitesini gözler önüne sermiştir. HR 5171 A'nın görsel parlaklığı 6.10'dan 7.30 kadire kadar değişim göstermektedir ve Erboğa takımyıldızı doğrultusunda görülebilmektedir. ESO-Türkiye"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/vlt-tarama-teleskopundan-ilk-goruntuler/", "text": "VST ve 268 megapiksellik OmegaCAM gözlemlere başladı ESO'nun Paranal Gözlemevi'ne yapılan en son katkı olan VLT Tarama Teleskopu'nun , güney gökyüzünün etkileyici görüntülerinden oluşan ilk gözlem görüntüleri yayınlandı. VST, merkezinde gökyüzünü hızlı ve çok hassas görüntü kalitesiyle haritalayabilecek şekilde tasarlanan devasa 268 megapiksellik OmegaCAM'i barındıran 2.6 metrelik gelişmiş bir teleskoptur. Görünür ışık teleskopu olduğundan ESO'nun kırmızı ötesi tarama teleskopu VISTA'yı kusursuz bir şekilde tamamlayan VST, Omega Bulutsusu ve Omega Centauri küresel kümesinin yeni görüntüleri ile gücünü ortaya koymaktadır. Yeni bir Teleskop ve Kamera VLT Tarama Teleskopu , Şili'nin kuzeyindeki Atacama Çölü'nde bulunan ESO'nun Paranal Gözlemevi'ne eklenen en son teleskoptur. Dünya'daki en iyi gözlem yerleşkelerinden birinde, temiz ve açık bir gökyüzü altında Cerro Paranal tepesindeki dört adet VLT Birim Teleskopu'na yakın bir konumda bulunmaktadır. VST, görüş alanı dolunayın iki katı kadar olan bir geniş alan teleskopudur. Gökyüzünü yalnızca görünür ışıkta taramak için tasarlanan en büyük teleskoptur. Gelecek bir kaç yılda VST ve kamerası OmegaCAM güney gökyüzünü detaylı olarak birkaç kez tarayacaktır. Bütün tarama verileri ise kullanıma açık olacaktır. ESO Genel Müdürü Tim de Zeeuw, VST ve OmegaCAM'den elde edilen etkileyici ilk görüntüleri gördüğümde çok memnun oldum. VST ve VISTA kırmızı ötesi tarama teleskopunun eşsiz kombinasyonu sayesinde VLT'nin daha güçlü teleskoplarıyla daha detaylı takibin yapılması için çok sayıda ilginç cismin tespit edilmesi sağlanacaktır diyor. İtalya Ulusal Astrofizik Enstitüsü başkanı Tomasso Maccacaro ise şunları ekliyor, VST projesi için çok sayıda zorlukla mücadele edildi, ancak şimdi teleskopun çalışmaya başlaması ve elde ettiği mükemmel görüntülerin gökbilim camiasının beklentilerini ve projeye katkı sağlayan INAF'taki insanların çabalarının karşılandığını görmek memnuniyet verici. VST programı İtalya'dan INAF ve ESO arasındaki ortak bir girişimdir. INAF, önde gelen İtalyan işletmeleriyle işbirliği yaparak teleskopu tasarlamış ve inşa etmiş ve ESO yerleşkeden ve buradaki sivil mühendislik çalışmalarından sorumlu olmuştur. VST'nin kamerası OmegaCAM ESO'dan gelen büyük katkılarla Hollanda, Almanya ve İtalya'daki enstitülerden oluşan bir konsorsiyum tarafından tasarlanmış ve inşa edilmiştir. Teleskoptan gelen verilerin arşivlenmesi ve dağıtımının yapılacağı yeni tesis ESO tarafından işletilecektir. VST, aynaları her zaman kusursuz olarak konumlandıran aktif optik sistemiyle 2.6 m'lik ayna çapına sahip son teknoloji ürünü bir teleskoptur. Merkezinde, mümkün olan en iyi görüntü kalitesini sağlayan geniş lenslerin arkasında , hepsi beraber 268 megapiksel görüntü oluşturabilen vakum ortamında kaplanan, 32 civarında CCD detektörden oluşan 770 kg'lık OmegaCAM kamerası bulunmaktadır. İlk Görüntüler Teleskop ve kameranın ikisi de Paranal'daki gökyüzünün tamamından yüksek kaliteli olarak faydalanacak şekilde tasarlanmıştır. VST projesinin yürütücüsü Massimo Capaccioli, VST ve OmegaCAM'den gelen harikulade görüntüler, yıllardır Avrupa'da çalışan birçok grubun çalışmasına bir atıftır. Artık VST taramalarından bilimsel olarak zengin bir hasat yapmayı ve beklenmedik keşifler gerçekleştirmeyi bekliyoruz diye ekliyor. İlk yayımlanan görüntü Omega bulutsusu ya da Kuğu Bulutsusu olarak da bilinen Messier 17 yıldız oluşum bölgesinin daha önceden görülmemiş muhteşem bir görüntüsüdür. Yay takımyıldızı doğrultusunda Samanyolu'nun merkezinde bulunan gaz, toz ve sıcak genç yıldızlardan oluşan çarpıcı bir bölgedir. VST'nin görüş alanı dış kısımlardaki sönük kısımlar da dahil bütün bulutsuyu içine alacak kadar geniştir ve bütün görüntü boyunca mükemmel bir keskinliği vardır. Yayınlanan ikinci görüntü ise Omega Centauri küresel yıldız kümesinin belki de şimdiye kadar ki en iyi portresidir. Bu, gökyüzündeki en geniş küresel kümedir, ancak VST ve OmegaCAM'in çok geniş görüş alanı bu büyüleyici cismin sönük dış bölgelerini bile kapsayabilmiştir. Bu görüş, 300 000 civarında yıldızı içererek VST'nin mükemmel çözünürlüğünü ortaya koymaktadır. Taramalar Gelecek beş yıl boyunca VST, kullanıma açık üç tarama yapacaktır . KIDS taraması Samanyolu'ndan ötede gökyüzünde bir kaç bölgeyi görüntüleyecektir. Karanlık madde, karanlık enerji ve gökada evrimini araştıracak ve çok sayıda yeni gökada kümesi ve yüksek kırmızıya kaymalı kuazar bulacaktır. VST ATLAS taraması gökyüzünün çok daha geniş bir alanını kapsayacak ve karanlık enerjiyi anlamaya odaklanacak ve VLT ve diğer teleskopları kullanarak daha detaylı çalışmaları destekleyecektir. Üçüncü tarama, VPHAS+, Galaktik diskin yapısını ve yıldız oluşum tarihini haritalamak için Samanyolu'nun merkezi düzlemini görüntüleyecektir. VPHAS+ 500 milyon civarında cismi kataloglayacak ve evriminin her aşamasında olan sıradışı yıldız örneklerini keşfedecektir. OmegaCAM'in ürettiği veri hacmi oldukça büyük olacaktır. İşlenmemiş verilerin 30 terabaytı yıllık olarak üretilecek ve işlenmeleri için Avrupa'daki veri merkezlerine geri aktarılacak . Çok büyük veri akışının üstesinden gelebilmek için yeni ve karmaşık yazılım sistemi Groningen ve Naples'ta geliştirilmiştir. İşlemeden çıkan ürünle, görüntülerle beraber bulunan cisimlerin uzun bir listesi olacak ve bunlar bilimsel analizler için Dünya çapındaki gökbilimcilerin erişimlerine açık olacaktır. Son olarak OmegaCAM konsorsiyumunun başkanı Konrad Kujiken, Geniş alan görüşünün kombinasyonu olan mükemmel görüntü kalitesi ve VST'nin çok etkin işlem şeması, astrofiziğin birçok alanında ilerleme kaydedilecek devasa miktarda bilgi üretecektir. diye ekliyor. Notlar VST, Naples Capodimonte'de bulunan INAF Astronomi Gözlemevi'nde tasarlanmıştır. Rus firması LZOS tarafından tedarik edilen temel optikten ayrı olarak tüm bileşenler İtalyan sanayisi tarafından yapılmıştır. INAF Paranal Gözlemevi'ndeki montajın inşası ve güvenliğiyle ilgilenmiştir. Bu çalışma İtalya'nın Roma şehrinin Monte Mario ilçesindeki INAF Ulusal Projeler Bölümü'nün üyeleri olan proje yöneticisi G. De Paris ve AIV yöneticisi D. Fierro'nun katkılarıyla gerçekleştirilmiştir. Son aşamada görevlendirilen proje yürütücüsü INAF Capodimonte Gözlemevi'nden P. Schipani'dir. Kendisi önceki VST proje mühendislerindendir ve çoğunluğu Naples ve Padua Gözlemevlerinden olan takımın lideridir. Verileri işlemek için VST Tube yazılımı Naples'ta A. Grado tarafından geliştirilmiştir. OmegaCAM konsorsiyumu Hollanda , Almanya , ve İtalya'daki enstitülerden oluşmuştur. ESO Optik Alıcı Takımı dedektör sistemini tedarik etmiştir. OmegaCAM'e proje yürütücüsü K. Kujiken ve yardımcı yürütücüler R. Bender ve E. Cappellaro başkanlık etmiştir, projenin yönetimi B. Muschielok ve R. Hafner tarafından yapılmış ve veri işleme sistemi, Astro-WISE, E. A. Valentjin'in liderliğinde OmegaCEN-NOVAA tarafından geliştirilmiştir. Teleskop optiği, Dünya atmosferinden kaynaklanan dispersiyon için de düzeltilmiştir. Kamerada, teleskop sisteminin takip kontrolüne ve aktif optik sistemine yardımcı olarak çalışan ek CCD'ler de bulunmaktadır. Gökyüzündeki cisimlerin renklerini ölçmek için farklı çok geniş cam filtreler dedektörlerin önüne otomatik olarak kaydırılabilmektedir. Her filtrenin bir kenarı 30 cm'nin üzerindedir ve çok az ışık kaybı sağlayacak şekilde özel olarak kaplanmıştır. Ayrıca, dedektörler okuma yaparken ışığı engellemek için iki kanatlı çok geniş bir kapak bulunmaktadır. VST'nin kullanıma açık taramalarıyla ilgili daha fazla detay için http://www.eso.org/sci/observing/policies/PublicSurveys/sciencePublicSurveys.html. VST/OmegaCAM taramalarında Avrupa Birliği'nin desteğiyle Paranal ve Avrupa arasında oluşturulmuş yeni, özel, hızlı kıtalararası veri bağlantısı kullanılacaktır (eso1043). ESO-Türkçe (Çeviri: Özgecan Önal, İstanbul Üniversitesi Astronomi ve Uzay Bilimleri Bölümü ESON Türkiye Ekibi"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/vlt-tozlu-gizemi-acikliga-kavusturdu/", "text": "Yeni gözlemler bir süpernova etrafındaki yıldız tozunun nasıl oluştuğunu gözler önüne serdi Bir grup gökbilimci üretim halindeki yıldız tozunu gerçek zamanlı olarak takip etmeyi başardı olay süpernova patlaması sonucunda gerçekleşti. İlk kez bu kozmik toz fabrikalarının taneciklerini ilki hemen patlamadan sonra başlayan ve daha sonra uzun bir süre devam eden iki-aşamalı bir süreçle oluşturduklarını gösterdiler. Araştırma ekibi SN2010jl süpernovasından gelen ve giderek sönükleşen ışığı analiz etmek için Şili'nin kuzeyindeki ESO'nun Çok Büyük Teleskop'unu kullandılar. Gökadalardaki kozmik tozun kökeni halen gizemli bir konu . Gökbilimciler süpernovaların muhtemelen tozun birincil kaynağı olduğunu düşünüyor, özellikle Evren'in erken dönemlerinde, ancak toz parçacıklarının nasıl yoğunlaştıkları ve büyüdükleri halen anlaşılmış değil.Yine bir yıldız-oluşumu gökadasındaki şiddetli ortamın yıkıcı etkisinden nasıl kurtuldukları da belirsiz. Ancak şimdi, ESO'nun Şili'nin kuzeyindeki Paranal Gözlemevi'nde bulunan VLT ile yapılan gözlemler gizemli örtüyü ilk kez kaldırıyor. Uluslar-arası ekip SN2010jl adlı süpernovayı gözlemek için X-shooter tayf-ölçerini kullandı. Gözlemler patlamayı takip eden aylarda dokuz kez ve patlamadan 2.5 yıl sonra da on kez hem görsel hem de yakın-kırmızı-ötesi dalgaboylarında tekrarlandı .Bu olağandışı parlak süpernova, küçük gökada UGC 5189A'da patlayan çok büyük kütleli bir yıldızın ölümü sonucunda meydana gelmiştir. Verileri daha önceki dokuz gözlem setiyle birleştirdiğimizde süpernova etrafındaki tozun ışığın farklı renklerini nasıl soğurduğunu ilk kez doğrudan ölçmeyi başarmış olduk, diyor Aarhus Üniversitesi, Danimarka'dan çalışmanın yürütücüsü Christa Gall. Ekip toz oluşumunun patlamadan hemen sonra başlayıp uzun bir zaman süresince devam ettiğini buldu. Yeni ölçümler ayrıca toz taneciklerinin ne kadar büyük ve hangi malzemeden yapılmış olduklarını da ortaya çıkardı. Bu keşifler, Atacama Büyük Milimetre/milimetre-altı Dizgesi kullanılarak ünlü 1987A (SN 1987A; ALMA Süpernova Toz Fabrikası Buldu) süpernovasının etrafında tespit edilen toz oluşumu sonuçlarının bir adım ötesidir. Ekip milimetrenin binde birinden daha büyük toz taneciklerinin yıldızı çevreleyen yoğun madde içerisinde hızlıca oluştuklarını buldu. Günlük ölçülerimiz için halen çok küçük olsalar da, bu bir kozmik toz parçacığı için oldukça büyük ve şaşırtıcı bir şekilde büyük boyutları onları yıkıcı süreçlere karşı dayanıklı hale getiriyor. Süpernova kalıntılarında bulunan toz taneciklerinin şiddetli ve yıkıcı ortamlarda nasıl dayandıkları ALMA makalesindeki açık sorulardan biriydi, şimdi buradaki sonuca göre cevaplanmış oldu tanecikler beklenenden daha büyüklerdi. Süpernova patlamasından hemen sonra büyük parçacıkları tespit etmemiz, bunları hızlıca ve etkin bir şekilde meydana getiren bir etken olduğu anlamına geliyor, diyor Kopenhag Üniversitesi Niels Bohr Enstitüsü'nden eş-yazar Jens Hjorth ve devam ediyor: Bunun nasıl olduğunu gerçekten bilmiyoruz. Ancak gökbilimcilere göre yeni tozun oluştuğu yer belli: yıldızın patlamadan önce uzaya saçtığı maddenin içinde. Süpernovanın şok dalgaları dışarıya doğru genişledikçe, soğuk ve yoğun bir gaz kabuğu meydana getirir burası toz taneciklerinin beslenip büyüdükleri bir çevre türüdür. Gözlem sonuçlarına göre ikinci aşamada yüzlerce gün sonra içinde süpernovadan dışarıya atılan maddenin de yer aldığı hızlandırılmış bir toz üretimi süreci meydana gelmektedir. Eğer SN2010jl'deki toz üretimi gözlenen süreç gibi devam ederse, süpernovadan 25 yıl sonra, tozun toplam kütlesi Güneş'in kütlesinin yarısı kadar olacaktır; bu da başka bir süpernova olan SN 1987A'da gözlenen toz kütlesine yakın bir değerdir. Daha önceden gökbilimciler süpernova kalıntılarında patlamadan sonra kalan çok miktarda toz görmüşlerdi. Ancak sadece süpernova patlamasıyla meydana gelebilecek az miktarda toza dair kanıt bulmaktaydılar. Bu dikkat çekici yeni gözlemler görünürdeki çelişkinin nasıl çözülebileceğini açıklıyor, diyor Christa Gall. Notlar Kozmik toz silikat ve biçimsiz karbon parçacıklarından oluşur bunlar Yeryüzü'nde de boldur. Mumdan çıkan is kozmik karbon tozuna oldukça benzerdir, ancak is parçacıklarının boyutları kozmik tozlara göre en az on kat daha büyüktür. Süpernova SN2010jl isminden de anlaşılacağı üzere ilk kez 2010 yılında görülmüştür. Tür IIn süpernova olarak sınıflandırılmıştır. Tür II süpernova sınıfları Güneş'in kütlesinin en az sekiz katı büyüklüğünde yıldızların şiddetli patlamaları sonucunda meydana gelen süpernova türleridir. Tür IIn süpernovaların n İngilizce 'dar-narrow' anlamında tayflarında dar hidrojen çizgileri görülmektedir. Bu çizgiler süpernova tarafından uzaya saçılan madde ile hali hazırda yıldızın etrafında bulunan maddenin etkileşmesi sonucu ortaya çıkar. ESO-Türkiye"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/vlt-yeryuzunde-yasami-yeniden-kesfetti/", "text": "ESO'nun Çok Büyük Teleskop'unu kullanan gökbilimciler uydumuz Ay'ı gözleyerek Evrende yaşamın kanıtlarını buldular. Bize ev sahipliği yapan gezegenimizdeki yaşamı bulmak önemsiz bir gözlemmiş gibi görünse de, uluslararası bir ekibin kullandığı orjinal yaklaşım tarzı gelecekte Evren'in başka yerlerinde yaşamın keşfedilmesine öncülük edebilir. Araştırmanın ayrıntıları Nature dergisinin 1 Mart 2012 sayısında yer alıyor. ESO'nun Çok Büyük Teleskop'unu kullanan gökbilimciler uydumuz Ay'ı gözleyerek Evrende yaşamın kanıtlarını buldular. Bize ev sahipliği yapan gezegenimizdeki yaşamı bulmak önemsiz bir gözlemmiş gibi görünse de, uluslararası bir ekibin kullandığı orjinal yaklaşım tarzı gelecekte Evren'in başka yerlerinde yaşamın keşfedilmesine öncülük edebilir. Araştırmanın ayrıntıları Nature dergisinin 1 Mart 2012 sayısında yer alıyor. Dünya'ya sanki bir ötegezene bakıyormuş gibi baktık ve Ay'ı gözleyerek yeryüzü ışığını tespit ettik. Güneş'ten yayılarak yeryüzüne ulaşan ışık Ay'a yansımaktadır. Ay yüzeyi ise dev bir ayna gibi davranarak gelen ışığı geri yansıtır VLT ile yaptığımız aslında bunu gözlemekti. diye açıklıyor araştırma makalesinin başyazarı Michael Sterzik . Gökbilimciler sönük yeryüzü ışığını analiz ederek Dünya'nın atmosferinde bulunan ve organik yaşamın işaretlerini gösteren belirli gaz bileşimleri için bir takım izler bulmaya çalıştılar. Bu yöntemle gelecekte Güneş Sistemi'mizin ötesindeki diğer gezegenlerde yaşam araştırmaları için Dünya bir ölçü olarak alınıyor. Geleneksel yöntemlerle yaşamın parmak izlerini ya da biyo-işaretçilerini bulmak oldukça zor. Bu nedenle araştırma ekibi daha hassas yeni bir yaklaşıma öncülük ederek yansıyan ışığın sadece farklı renklerde ne kadar parlak olduğuna bakmadı, bunun yanısıra farklı bir yöntem olan spektro-polarimetri ile kutuplanmayı da inceledi. Bu tekniği VLT'yi kullanarak yeryüzü ışığı gözlemlerine uygulayan ekip, dünyadan yansıyan ışıkta güçlü bir şekilde biyo-işaretçilerin kanıtlarını elde etti. Yöntemin avantajlarını şöyle açıklıyor araştırma ekibinden Stefano Bagnulo : Uzak bir ötegezegenden gelen ışık, etrafında dolandığı yıldızın ışığı tarafından bastırılmaktadır, o yüzden bu ışığı analiz etmek oldukça zor oluyor güçlü bir fener ışığında küçük toz taneciklerini aramaya benziyor bu. Fakat gezegenden yansıyan ışık kutuplamıştır, yıldızından gelen ışık ise böyle değildir. Böylece bazı özel teknikler yardımıyla bir ötegezegenden yansıtılan ışığı, yıldızının göz kamaştırıcı ışığından ayırt edebiliyoruz. Ekip, Yeryüzü'nden Ay'a yansıyan ışığı sanki bir ötegezegenden geliyormuş gibi hem renk hem de kutuplanma açısına bakarak inceledi. Dünya atmosfererinin kısmen bulutlu, yüzeyindeki bazı bölgelerin okyanuslarla kaplı olduğunu ve aslında oldukça önemli olan bitki örtüsünün varlığını tespit etmeyi başardılar. Hatta farklı zamanlarda Yeryüzünün farkı bölgelerinen Ay'a yansıtılan ışığı inceleyen araştırmacılar bitki örtüsü ve bulut miktarlarındaki değişim miktarını da tespit etmeyi başardılar. Güneş Sistemi dışında yaşamı tespit edebilmek iki şeye bağlı: öncelikli olarak yaşamın varlığı, ve onu tespit edebilecek teknik kapasiteye sahip olmak, diye ekliyor araştırmada yer alan Enric Palle . Bu çalışma o kapasiteye erişebilmek için önemli bir adım. Kutuplanma yöntemiyle yapılan ışık ölçümleri eninde sonunda fotosentetik süreçlere dayalı basit bitkisel yaşamın Evren'in herhangi bir yerinde olup olmadığını bize söyleyebilir. Fakat biz kesinlikle küçük yeşil adamı veya akıllı yaşamın kanıtlarını araştırmıyoruz. diye sonuçlandırıyor Sterzik. E-ELT gibi gelecek nesil teleskoplar, uçsuz bucaksız uzayda yaşamın sadece Dünya üzerinde sınırlı kalmadığını gösteren olağanüstü yenilikler sunabilir ve belki de anahtar yöntem polarimetrik tayf ölçümleridir. Notlar Yeryüzü ışığına bazen yeni Ay'ın kollarındaki eski Ay da denilir ve çıplak gözle kolayca görülebilir, dürbünle ise muhteşemdir. En iyi, yeni Ay evresinden yaklaşık üç gün önce veya sonrasında Ay ince bir hilal halindeyken görülür. Ay gökyüzünde ve parlak bir hilal halindeyken, yüzeyinde geride kalan yerler de görülür ve buralar parlak Yeryüzü tarafından hafifçe aydınlatılır. Dünya'nın atmosferinde biyolojik olarak üretilen başlıca gazlar oksijen, ozon, metan ve karbon dioksittir. Fakat bunlar bir gezegenin atmosferinde yaşamın varlığı olmadan da doğal olarak bulunabilir. Sadece yaşamın varlığı ile uyumlu miktarlarda aynı anda bulunan gazlar biyo-işaretileri meydana getirmektedir. Eğer yaşam aniden ortadan kalksa ve bu gazları daha fazla üretmese bunun sonucunda reaksiyona girerek tekrar bir araya gelirler. Bazıları hızlı bir şekilde yok olur ve karakteristik biyo-işaretçiler de onlarla birlikte yok olmaya başlar. Işık kutuplanınca, sahip olduğu elektrik ve manyetik alan bileşenleri özel bir yönelim gösterirler. Kutuplanmamış ışıkta alaların yönelimi rasgeledir ve tercihli bir yönlenme yoktur. Bazı 3-boyutlu sinemalarda yapılan işin sırrı kutuplanmış ışıktır: kutuplanmış farklı ışıklarla meydana gelen birden fazla görüntü, ışığı kutuplayan filtreler kullanan gözlüklerle sağ ve sol gözümüze gönderilir. Araştırma ekibi kutuplanmayı özel bir yöntemle VLT üzerindeki FORS2 aygıtını kullanarak ölçmüştür. ESO-Türkçe"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/vltden-karina-bulutsusu/", "text": "ESO'nun Çok Büyük Teleskopu yıldız doğumevi Karina Bulutsusu'nun şimdiye kadar ki en detaylı kırmızı-ötesi görüntüsünü yayınladı. Gaz, toz ve genç yıldızlardan oluşan ihtişamlı gökyüzü manzarası boyunca dağılan, daha önce gizli kalmış birçok özellik bir arada görüntülendi. Bu VLT tarafından şimdiye kadar oluşturulan en etkileyici görüntülerden biridir. Güney gökküresi Samanyolu'nun merkezinin derinliklerinde Karina Bulutsusu adlı bir yıldız doğumevi bulunmaktadır. Yeryüzünden yaklaşık 7500 ışık-yılı uzaklıkta, Omurga takımyıldızı doğrultusunda bulunmaktadır . Bu parıldayan gaz ve toz bulutu, Dünya'ya en yakın büyük kütleli yıldızlara ev sahipliği yapmakta ve bilinen en ağır ve en parlak birçok yıldız içermektedir. Onlardan biri Eta Carinae'dir. Gizemli ve oldukça kararsız olan yıldız, 1840'larda birkaç yıl boyunca tüm gökyüzündeki en parlak yıldız olmuştur ve astronomik standartlara göre yakın gelecekte muhtemelen bir süpernova patlamasıyla yaşamının bu evresine son verecek. Karina Bulutsusu gökbilimcilerin yıldızların şiddetli oluşumları ve erken yaşamlarını araştırmaları için mükemmel bir laboratuardır. Bu bulutsu normal görünür-ışık görüntülerinde de (eso0905) muhteşem görünse de, birçok gizemi kalın toz bulutları ardında gizli kalmaktadır. Bu engeli aşmak için liderliğini Thomas Preibisch'in yaptığı Avrupalı bir gökbilimciler ekibi ESO'nun Çok Büyük Teleskopu ile birlikte HAWK-I adlı kırmızı-ötesine duyarlı bir kamerayı kullandılar. Yüzlerce görüntünün birleştirilmesiyle oluşturulan bu mozaik resim, bulutsunun şimdiye kadar çekilen en detaylı kırmızı-ötesi görüntüsü ve VLT tarafından oluşturulan en çarpıcı görüntülerden biridir. Sadece parlak büyük yıldızları değil, aynı zamanda daha önce görülmeyen çok daha sönük yüz binlerce yıldızı da göstermektedir. Şaşırtıcı yıldız Eta Carinae'nin kendisi bu yeni resimde sol altta görülmektedir. mor-ötesi ışınımın şiddetli etkisi altında ışıldayan gaz bulutlarıyla çevrilidir. Görüntü boyunca ayrıca kırmızı-ötesi ışığı bile geçirmeyen yoğun karanlık birçok madde kabarcığı bulunmaktadır. Bunlar içlerinde yeni yıldızların oluştuğu tozlu kozalardır. Geçtiğimiz birkaç yüz milyon yıldır gökyüzünün bu bölgesinde hem tek başına hem de kümeler içinde çok sayıda yıldız oluşmuştur. Resmin merkezine yakın olan parlak yıldız kümesi Trumpler 14 olarak adlandırılır. Bu nesne görünür ışıkta iyi görünse de, kırmızı-ötesi görüntüde çok daha fazla sönük yıldız görülmektedir. Ve görüntünün sol tarafına doğru sarı renkli bir yıldız yoğunluğu görülebiliyor. Bu gruplaşma ilk kez yeni alınan verilerle görülmekte olup: bu yıldızlar görünür ışıkta görülemezler. Bu muhteşem panoramada ilk kez gözler önüne serilen birçok nesneden sadece biridir bunlar. Notlar Karina, mitolojide Jason ve Argonauts'un gemisi Argo'nun omurgasıdır. Uzayın tozlu bölgeleri mavi renkli kısa dalgaboylu ışığı, kırmızı renkli dalga uzun dalgaboylu ışığa göre daha çok soğurur ve saçar. Bu etki neden Yeryüzünde güneş batarken gökyüzünün neden kırmızı olduğunu açıklamaktadır, özellikle atmosfer tozlu olduğu zaman. Gökyüzünün bazı tozlu bölgeleri özellikle Karina Bulutsusu gibi yıldız oluşum bölgelerinde bu etki güçlü bir şekilde kendini göstererek görünür ışığın geçmesice izin vermemektedir. Gökbilimciler bu problemin üstesinden gelmek için ESO'nun VLT'sine bağlı HAWK-I gibi özel kameralar ya da VISTA kırmızı-ötesi tarama teleskopu gibi özel aletleri kullanmaktadırlar. Gökbilimcilerin buradaki temel amaçlarından birisi de bu bölgede yer alan Güneş'ten daha hafif ve sönük yıldızları bulmaktır. Görüntü kahverengi cücelerin de tespit edileceği kadar bir derinlik sağlamaktadır. ESO-Türkçe"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/volkan-gokada-m87/", "text": "Bir yanardağın patlama anını andıran bu görüntü aslında Çok Büyük Teleskop Dizisi ve Chandra X-Işını Teleskopu tarafından alınan büyük gökada M87'ye ait. 50 milyon ışık yılı uzaklığıyla dünyaya görece yakın gökadalardan olan M87, binlerce gökadanın yer aldığı Başak kümesinin merkezinde yer alır. M87'yi Chandra'nın ortaya çıkardığı mavi renkteki gaz kaplıyor. Merkeze kadar yönelen bu gaz yeni yıldızların oluşumuna zemin hazırlar. Ancak VLA ile alınan radyo görüntüsünde ise parçacıkların ürettiği enerjiyi merkezdeki karadeliğin yolladığı jetlerin durdurduğu söylenebilir. Bu jetler gökadanın merkezine yakın daha soğuk gazı yukarı doğru kaldırarak gökadanın atmosferinde şok dalgaları üretir. Gökadanın bu görüntüsü akıllara geçtiğimiz aylarda patlayan İzlanda'nın Eyjafjallajokull volkanını getirmektedir. Eyjafjallajokull'daki sıcak gaz lav kaplı yüzeyi geçerek gri duman oluşturmuş ve görülebilir şok dalgaları üretmişti. Bu sıcak gaz yanında taşıdığı külle birlikte atmosfere yükselmişti. Dumanla artan şok dalgasının taşıdığı kül ve gazın atmosfere kadar yükselişi aşağıdaki filmle görülebilir: Eyjafjallajokull Volkanı'nın ürettiği duman M87'nin merkezindeki karadeliğin yakınına kadar uzanan gazın yukarı doğru itilmesine benzer bir hareket yapmaktadır. Bu koyu renkli kül bulutlarını fışkırtan volkanın oluşturduğu şok dalgaları gökada üzerinde de gerçekleşmektedir. Kaynak: Chandra"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/voyager-1den-mesaj-var/", "text": "Merhaba. Ben Voyager 1 Uzay Aracı. Neredeyse unuttuğunuz bir uzay aracı... 33 yıl kadar önceydi. Dünya'yı, roketimin ayakları toprağa değerken gördüğüm son gündü. O günden sonra Dünya'yı yalnız uzaydan gördüm. O da bir yere kadar. Size Soluk Mavi Nokta fotoğrafını yollayan benim. Şimdi ise Dünya'dan ve Güneş'ten çok ama çok uzaktayım. Size dargın değilim. Beni bu sonsuz boşlukta yalnız bıraktığınız içinse hiç değilim. Ben yine de görevimi yapıyorum. Size çok güzel görüntüler yolladım. Güneş Sistemi'ndeki bazı nesnelerin görüntülerini ilk kez gördünüz, heyecanlandınız. Mars'ın hilalini gösterdim size. Donra dev gezegenleri, Jüpiter ve Satürn'ü. Ama önce size Venüs'ü gösterdiğimi unutmayın. İlk kez Apollo astronotları Dünya'dan dışarıdan bakmış ve büyülenmişlerdi. Ben ise çok daha uzaktan baktım. O kadar küçük parlak nokta arasında dünyayı buldum ve size gösterdim. Şimdi ise Güneş'ten 17 milyar km uzaklıktayım. Siz bir yerden bu kadar uzağa gitmenin ne olduğunu bilir misiniz? Size yolladığım o soluk mavi nokta görüntüsünü Carl Sagan yorumlamış, duydum. Bana ilettiler. Herhalde o fotoğraftan sonra Dünya'da savaşlar bitmiştir. Öyle mi, gerçekten savaşlar bitti mi? Ben yoluma devam ediyorum. Dünyayla hala haberleşiyorum, bilmem size bilgi geliyor mu? Bir süre daha haberleşeceğim. Tek derdim, mesaj sürelerinin yavaş yavaş uzaması. Size elveda demeden önce son bir isteğim var: O mavi kürenin bir fotoğrafını bana yollar mısınız? Bende yok da. Not: Voyager 1 Uzay Aracı 14 Şubat 1990'da Dünya'ya olan sevgisini bu fotoğrafla bildirmişti. Fotoğrafla ilgili Carl Sagan'ın açıklamasını okumak için tıklayın. 1 Yorum Carl Sagan' ın hazırladığı ve yazdığı tüm kitap ve belgeselleri okuyup izlenmesi gerektiğini düşünüyorum..."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/voyager-araclarinin-yolculugu-suruyor/", "text": "NASA 1977'de Güneş sisteminin sınırlarını araştırmak amacıyla ikiz Voyager projesini başlattığında uzay istasyonu henüz emekleme aşamasındaydı. Ay'a iniş görevlerinin başarıyla sonuçlanmasının ardından başka bir cesur proje gerekliydi. Güneş sisteminde her 175 yılda bir gerçekleşen dört dış gezegenin aynı hizaya gelmesi kaçırılmaması gereken bir şans oluşturmaktaydı. Araçlar sırayla Jüpiter, Satürn, Uranüs ve Neptün'ü görebilirdi. Ve sonuç başarılı oldu. Araçlar Jüpiter'in Io uydusunda volkanlar olduğunu, Europe'nın muhtemelen buz kabuğunun altında okyanus olduğunu keşfettiğinde bilim insanlarını şaşırttılar. Satürn'ün atmosfer yapısı ile yeni halkaları, uydularının özelliklerini belirlediler. Voyager 2, Uranüs ve Neptün'e ulaştığında ise adeta bir devrim oldu. Voyager verileri günümüzde de yeni keşiflerin önünü açmaya devam ediyor. Ancak sondaların işi bitmemişti. Voyager 1 ve 2 günümüzde hala çalışıyor ve bu da onları tarihte en uzun görev yapan uzay görevi haline getiriyor. İkisinin izlediği rotalar farklı olsa da iki araç hala Güneş sistemindeler ve önlerinde oldukça uzun bir yol var. Nereye Gidiyorlar? Saatte 56,000 km gibi inanılmaz bir hız büyüklüğüne ulaşsalar da Voyager uydularının Dünya-Güneş uzaklığının birkaç bin katı kadar uzağımızda bulunan Oort bulutunun kenarına ulaşmaları için daha 300 yıla ihtiyaç var. Oort bulutunu tamamen geçmeleri 30,000 yıldan daha fazla zaman alacak. Bundan sonraki 40,000 yıl için Voyager 1 başka bir yıldızın çekim alanına girebilir. Ancak Voyager 2'nin bir yıldızın etki alanına girmesi için 300,000 yıl gerekebilir. Yeni keşifler için bu kadar beklemeye gerek yok ve zaten araçlar yol aldıkça yeni keşifler yapmayı da sürdürüyor. Şu an ne yapıyorlar? Voyager 1, 2012 yılında yıldızlararası uzaya ulaşan ilk uzay aracı oldu. Güneş her yöne dışarı doğru akan ve gezegenleri yıldızlararası parçacıklardan koruyan manyetik alanı oluşturan yoğun parçacık akışı üretir ki buna güneş rüzgarı denir. Güçlü rüzgar yıldızlararası ortamda tüm gezegenleri içine alan büyük boşluk içindedir. Bu koruyucu boşluğa heliosfer ve dış sınırına ise heliopause denir. Voyager 1 heliopause sınırının hem içinde hem de dışındaki manyetik ölçümlerde belirgin bir fark göremedi. Voyager 2, 2012'de aynı bölgeye ulaştığında da benzer sonuçlar elde etti. Bilim insanları Güneş'ten yayılan parçacıkların yıldızlararası uzayda da olması gerektiğini düşünüyordu. Ancak Voyager 1 böyle bir şey görmedi. Voyager 2 ise bunun tersini buldu. Yani heliopause içinde hareketli güneş parçacıkları vardı. İkiz araçlar bunun dışında güneş rüzgarının oldukça yavaş hareket ettiğini belirledi. Voyager 1 ve Voyager 2 ne zaman ölecek? Voyager araçları neredeyse 40 yıldır çalışıyor ve mesaj yolluyor. Geçtiğimiz Mart ayında NASA araçlarla daha sağlıklı iletişim kurmak amacıyla Derin Uzay Ağı antenlerini onarmak için Voyager 2'den gelen mesajları bir süreliğine durdurdu. Bu oldukça risk taşımaktadır ve Voyager 2'yi bir daha duyamayabiliriz. Voyager 1'in ise bağlantısı kesilmedi. Proje sorumluları araçları bizimle iletişimi kesene ya da üzerlerindeki güç kaynağı ömrünü tüketinceye kadar araçlarla iletişimde kalınacak. Her ikisindeki bilimsel aletler 2025'e kadar çalışabilecek. Bundan sonra da Derin Uzay Ağı antenlerinin menzilini aşma süresi olan 2035'e kadar araçlardan mühendislik verileri alınabilecek. Ancak yıldızlararası uzayda bize ne gördüklerini söyleyemeyecekler. Yolculuğun Altın Diski Elbette araçların görevleri süresince başına ne geleceği adım adım bilinmekteydi. Güneş sisteminden tek yönlü çıkış bileti olan araçların fazla dayanamayacağı da biliniyordu. Carl Sagan başka bir yıldızda yaşayan olası akıllı canlıların Voyager araçlarından birini bulması durumunda onlara kendimizi tanıtmamız gerektiğini düşündü. İki araçta da Dünya'yı ve Dünya'daki yaşamı anlatan bir altın disk bulunmaktadır. Yıldızlara yollanan bu diskte gezegenimizin değişik yerlerinden görüntüler, düzinelerce müzik ve 55 dilde selamlama içermektedir. Yani bir gün Voyager araçlarından haber alamasak bile bu bizim yıldızlararası uzaya ilettiğimiz son mesaj olmayacak. Carl Sagan'ın sözüyle bitirelim: Milyarlarca yıl sonra Güneş Dünya'yı kömürleşmiş bir küle döndürecek. Voyager araçları o zaman bile hayatta ve üzerlerindeki disk büyük ölçüde sağlam olacak. Ve belki de Samanyolu içinde bir zamanlar bir gezegende yaşayan eski medeniyetlerin delillerini taşıyacak. 2 Yorumlar Ümit Bey merhaba, Öncelikle gökbilim açlığımızı doyuran böyle bir site için teşekkürler. Cassini gibi daha gelişmiş bir aracı Satürn'e düşürmek yerine neden böyle bir amaç için kullanmadılar? Voyager araçları büyük gezegenlerin yanından hızla geçip, onların etkisiyle hızlanıp sistemi terk etmek amacıyla planlandı. Cassini için böyle görev planlanmadığı için üzerindeki yakıt Satürn sistemini terk edecek yeterlikte değildi. Zaten Cassini Satürn'e düşerken, son görevini de yerine getirerek Satürn'ün üst atmosferi hakkında bilgi yollamayı başardı."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/vst-ile-ngc-253-goruntusu/", "text": "VLT Tarama Teleskopu ile yakın sarmal gökadalardan NGC 253'ün güzel bir görüntüsü elde edildi. Bu yeni görüntü muhtemelen şimdiye kadar çevresiyle birlikte çekilmiş en ayrıntılı gökada görüntüsüdür. Aynı zamanda etkileyici net bir görüntü sunan yeni teleskop VST, gökyüzüne geniş açıyla bakma olanağı sunmaktadır. On bir buçuk milyon ışık yılı uzaklıktaki NGC 253, Yontar takımyıldızında yer almaktadır. NGC 253, Andromeda Gökadası'ndan sonra gökyüzündeki en parlak gökadalardan biridir. Bu nedenle dürbünle bile görülebilir. Gökbilimciler NGC 253'ün bol yıldız oluşturan gökada olduğunu belirledikten sonra onu yıldızlarla dolup taşan gökada sınıfına aldılar . Gökadayı süsleyen birçok yıldız kümesi, genç ve sıcak yıldızların ateşlediği yıldız yuvalarıdır. Bu mavi-beyaz dev bebeklerden yayılan ışıma, çevredeki hidrojen gazı bulutlarının parlamasına neden olur. NGC 253, 1783 yılında ünlü gökbilimci William Herschel'in kızkardeşi Caroline Herschel'in kuyrukluyıldız ararken keşfettiği gökadadır. Herschel'ler VST'nin elde ettiği bu görüntüyü görselerdi zevkten dört köşe olurlardı. VST'nin bu son görüntüsü teleskobun bilimsel performansını değerlendirmek açısından kullanılabilir. VST verileri ile VISTA'nın kızılötesi verileri (eso0949) NGC 253'deki genç yıldızları ortaya çıkarmak için kullanılabilir. 12 000 pikselden fazla çözünürlükteki görüntü aynı zamanda ESO'nun Paranal Gözlemevi'ndeki muhteşem gökyüzü koşullarının da bir sonucudur. 2,6 metrelik VST bir derecelik görüş alanı sunar . Notlar NGC 353 ile ilgili ayrıntılar NASA/ESA Hubble Uzay Teleskopu ile ESO'nun Çok Büyük Teleskobu tarafından ortaya çıkarılmıştır. Bu araçlar Samanyolu'nda olduğu gibi bu gökadanın merkezinde de bir karadelik olduğunu gözlediler. (ESO'nun Haziran 2009 bülteninde bu konuya yer verilmiş: eso0902) . Burada sunulan görüntü VST'nin görüş alanına göre biraz kırpılmıştır."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/vst-ucgen-gokadasini-goruntuledi/", "text": "ESO'nun Şili'de bulunan VLT Tarama Teleskopu Messier 33 gökadasının güzelce ayrıntılandırılmış bir görüntüsünü yakaladı. Parlak yıldız kümeleri ve gaz ve toz bulutları ile dolu olan bu yakın sarmal, gökadamız Samanyolu'na en yakın ikinci büyük gökada. Bu yeni görüntü bu nesneye ait şimdiye kadar alınmış en detaylı geniş-alan görüntüsüdür ve sarmal kollarda parıldayan kırmızı gaz bulutlarını açık bir şekilde göstermektedir. Messier 33, bilinen diğer adıyla NGC 598, küçük kuzey gökküresi takımyıldızlarından Üçgen doğrultusunda yaklaşık üç milyon ışık-yılı uzaklıkta yer almaktadır. Çoğunlukla Üçgen Gökadası olarak bilinmektedir ve ilk kez Fransız kuyruklu-yıldız avcısı Charles Messier tarafından Ağustos 1764'te gözlenmiştir. Bu nesneyi göze çarpan bulutsu ve yıldız kümelerini listelediği deftere 33 numara olarak kaydetmiştir. Bununla birlikte, sarmal gökadayı ilk kez kendisi değil, büyük olasılıkla 100 yıl kadar önce Sicilyalı gökbilimci Giovanni Battista Hodierna tespit etmiştir. Üçgen Gökadası kuzey gökküresinde bulunmasına rağmen, ESO'nun Şili'deki Paranal Gözlemevi'nin güney noktasından görülebilmektedir. Bununla birlikte, gökyüzünde fazla yükseğe çıkamamaktadır. Bu görüntü, görüş alanı dolunayın iki katı kadar geniş olan son teknoloji ürünü 2.6-metre ayna çaplı VLT Tarama Teleskopu tarafından alınmıştır. Görüntünün son hali için, birçok poz üst üste eklenmiştir, bunlardan bazıları özellikle sarmal kollarda kırmızı gaz bulutlarını belirgin hale getiren, parıldayan hidrojen ışığını geçiren özel filtrelerle alınmış görüntülerdir. Messier 33'ün sarmal kollarındaki çoğu yıldız oluşum bölgeleri arasında dev bulutsu NGC 604 öne çıkmaktadır. Yaklaşık 1500 ışık-yılı genişliğindeki çapı ile bu, bilinen en büyük ve yakın salma bulutsulardan biridir. Kendisinden daha ünlü ve çok daha yakın Avcı Bulutsusu'nun görünür kısmından 40 kat daha geniş bir alana yayılmaktadır. Üçgen Gökadası, aralarında Samanyolu, Andromeda ve daha küçük 50 kadar gökadanın bulunduğu Yerel Küme gökadalarının en büyük üçüncü üyesidir. Oldukça açık ve karanlık bir gecede bu gökada çıplak gözle görülebilmektedir ve herhangi bir optik yardım almadan görülebilecek en uzak gökcismi olarak nitelendirilmektedir. Sabırlı olanlar için görüş koşulları uzun dönemde daha iyi olacak: gökada bize doğru saatte 100 000 kilometre hızla ilerlemeye devam ediyor. Bu güzel yeni görüntüye yakından bakmak sadece gökadanın sarmal kollarındaki yıldız oluşum bölgelerinin ayrıntılı incelenmesini değil, ayrıca sayısız yıldızın arkasında saçılmış olan daha uzak gökadaların zengin manzarasını ve NGC 598'in ışıldayan yıldızlarını da gözler önüne seriyor. ESO-Türkiye"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/vstden-aslan-uclusu-gozlemi-ve-otesi/", "text": "ESO'nun Paranal Gözlemevi'nde bulunan yeni VLT Tarama Teleskobu ve OmegaCAM kamerası ile alınan bu devasa görüntü, Aslan Takımyıldızı'ndaki parlak gökada üçlüsünü göstermektedir. Ancak bir gökbilimcinin dikkatini çekecek olan, önplandaki gökadalardan ziyade arkaplandaki sönük cisimlerdir. VST ile alınan bu sönük cisimlerin keskin görüntüsü teleskopun ve OmegaCAM'in uzak Evren'i haritalamadaki gücü hakkında ipuçları veriyor. VST , ESO Paranal Gözlemevi'nin en yeni üyesidir (eso1119). Son teknoloji ürünü 2.6 metrelik teleskop, 268 megapiksellik dev kamera OmegaCAM ile donatılmıştır. Adından da anlaşılacağı üzere, VST görünür ışıkta gökyüzünü taramaya adanmıştır ve bu amaç için hazırlanmış dünyadaki en büyük teleskoptur. Aslan Üçlüsü'nün bu geniş görüntüsü, VST ve kamerasının çektiği görüntülerin mükemmel kalitesini gözler önüne sermektedir. Aslan Üçlüsü, Yer'den yaklaşık 35 milyon ışıkyılı uzaklıkta bulunan, muhteşem bir etkileşen gökadalar grubudur. Bu görüntüde, gökada disklerinin görüş doğrultumuzla yaptıkları açılar nedeniyle net olarak görülemese de her biri kendi gökadamız Samanyolu gibi birer sarmal gökadadır. Görüntünün sol tarafında bulunan NGC 3628, gökada düzlemi boyunca uzanan kalın, toz şeritleri ile kenardan görülmektedir. Messier cisimleri, M65 ve M66 ise, sarmal kolları görülecek şekilde yatmışlardır. Büyük teleskoplar normalde tek bir seferde bu gökadalardan sadece birini (örneğin şunlara bakınız potw1026a ve eso0338c) çalışabiliyorlar, ancak VST'nin dolunayın iki katı kadar görüş alanı grubun tüm üyelerini tek bir kare içine alabilecek kadar geniştir. VST ayrıca bu görüntünün arkaplanında bulunan ve leke gibi görülen çok sayıda daha sönük ve uzak gökadaları da açığa çıkarmaktadır. Aynı zamanda yeni görüntünün önplanında, gökadamızda bulunan ve farklı parlaklıklara sahip yıldızlar nokta benzeri olarak görülebilmektedir. VST'nin bilimsel amaçlarından bir diğeri ise, Samanyolu'nda bulunan kahverengi cüce yıldızlar, gezegenler, nötron yıldızları ve karadelikler gibi çok daha sönük cisimleri araştırmaktır. Bu cisimlerin gökadamızın çevresine nüfuz ettikleri ancak genelde geniş teleskoplarla dahi fark edilemeyecek ölçüde sönük oldukları düşünülmektedir. VST, bu, doğrudan bulunması zor cisimleri dolaylı olarak tespit edebilmek ve gökada çevresini inceleyebilmek için mikromerceklenme adı verilen bir olgudan kaynaklanan ve kolay fark edilemeyen olayları arayacak. Bu araştırmalar ışığında, VST'nin, gökada çevresinin içeriğinin büyük kısmını oluşturduğu düşünülen karanlık madde hakkındaki düşüncelerimizi geliştireceği tahmin edilmektedir. Bu madde ve aynı zamanda karanlık enerjinin doğası hakkındaki ipuçlarının, VST'nin uzak Evren araştırmaları ile bulunabileceği düşünülmektedir. Teleskobun gelecekte keşfedeceği uzak gökada kümeleri ve yüksek-kırmızıya kayma kuasarları ile gökbilimcilerin erken Evren'i anlamalarına ve evrenbiliminin uzun süredir cevaplanmayı bekleyen sorularına yanıt bulabilmelerine yardımcı olacaktır. Aynı zamanda, bu görüntü Güneş Sistemi içinde bulunan ve çekim sırasında görüntü boyunca geçen, yere oldukça yakın birkaç göktaşının izlerini barındırmaktadır. En az on tanesinin bu görüntüde görülebildiği bu izler kısa, renkli çizgiler şeklindedir. Aslan'ın, Güneş Sistemi düzleminde bulunan bir zodyak takımyıldızı olması nedeniyle göktaşı sayısı oldukça fazladır. Bu görüntü üç farklı filtre ile çekilmiş görüntülerin birleştirilmiş halidir. Yakın kırmızı ötesi filtreden geçen ışık kırmızı, tayfın kırmızı bölgesindeki ışık yeşil, ve yeşil ışık ise mor renkte gösterilmiştir. Notlar VST programı INAF Osservatorio Astronomico di Capodimonte, Naples, İtalya ve ESO ortak girişimidir. OmegaCAM Hollanda, Almanya ve İtalya'daki enstitüler ve büyük oranda ESO'nun katkılarıyla tasarlanmış ve inşa edilmiştir. Mikromercekleme uzak bir yıldızdan gelen ışık üzerindeki kütleçekim etkisi ile anlaşılan, sönük fakat büyük kütleli bir nesnenin varlığı ile oluşan kütleçekimsel bir mercekleme olayıdır. Eğer şanslıysak, sönük nesne, daha uzaktaki yıldızla olan görüş doğrultumuza oldukça yakın geçer, ve onun kütleçekim alanı arkaplandaki yıldızdan gelen ışığı büker. Bu sayede arkaplan yıldızının ışığında ölçülebilir bir artış gerçekleşir. Mikromerceklenme olayı nadir gerçekleşen hizalanmalara dayandığı için, genellikle potansiyel olarak oldukça çok sayıda arkaplan yıldızını gözleyen büyük taramalarla bulunmaktadır. Bunlar ya yeşil ya da mor/kırmızı iz çiftleridir.Bunun nedeni son renkli görüntüyü elde etmek için kullanılan yeşil kanal pozlarının, aynı gecede sırayla alınan kırmızı ve mor filtrelerden farklı bir gecede kullanılmasıdır. ESO-Türkçe"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/vstden-ucu-bir-arada/", "text": "ESO'nun VLT Tarama Teleskopu ile alınan bu üç giga-piksellik dev görüntüde gökyüzünün iki ünlü sakini, sahneyi daha az bilinen komşularıyla paylaşıyor. Aşağıdaki birleşik görüntüde, sağ tarafta, sönük biçimde ışıldayan gaz bulutu Sharpless 2-54, merkezde ünlü Kartal bulutsusu ve sol kısımda ise Omega bulutsusu yer alıyor. Bu kozmik üçlü yeni yıldızların ortaya çıkarak çevrelerini aydınlattığı çok daha geniş bir gaz ve toz kompleksinin sadece bir kısmını oluştuyorlar. Sharples 2-54 ile Kartal ve Omega Bulutsuları yaklaşık 7000 ışık-yılı uzaklıkta ilk ikisi Yılancı, diğeri ise Yay takım-yıldızı doğrultusunda yer almaktadır. Samanyolu'nun bu bölgesi yıldız-oluşum maddeleri içeren dev bulutlara ev sahipliği yapmaktadır. Üç bulutsu, bu bulutların kümelendiği ve yeni yıldızları oluşturmak üzere bir araya geldikleri bölgeye işaret etmektedir; yeni doğan yıldızlardan gelen yüksek enerjili ışınım çevredeki gazın kendine özel bir ışık yaymasına neden olmaktadır ki, hidrojence zengin olan bölgenin rengi pembemsi tonlarla öne çıkmaktadır. Bu görüntüdeki nesnelerden ikisi benzer bir yolla keşfedilmiştir. Gökbilimciler ilk olarak hem Sharpless 2-54 hem de Kartal Bulutsusu'ndaki parlak yıldızları saptadı, daha sonra ise kümede bulunan geniş ve görece daha sönük olan gaz bulutlarını tespit ettiler. İngiliz gökbilimci Willim Herschel 1784 yılında önce Sharpless 2-54'teki parlak bir yıldız kümesinin farkına vardı. O küme NGC 6604 olarak kataloglandı (eso1218) ve görüntüde bulutsunun sol tarafında yer almaktadır. Buna bağlı olan ancak daha sönük gaz bulutu ise 1950'lere kadar gözlenemedi, ta ki Amerikan gökbilimci Stewart Sharpless onu Ulusal Coğrafik-Palomar Gökyüzü Atlası fotoğraflarında tanımlayıncaya kadar. Kartal Bulutsusu ise tam ihtişamıyla takdir edilmek için fazla beklemeye gerek duymadı. İsviçreli gökbilimci Philippe Loys de Cheseaux buradaki parlak yıldız kümesi NGC 6611'i 1745 ya da 1746 yılında keşfetmiştir (eso0142). Bundan birkaç on yıl sonra, Fransız gökbilimci Charles Messier gökyüzünün bu kısmını gözleyerek buradaki bulut yapısını belgelemiş ve nesneyi kendi kataloğunda Messier 16 olarak numaralandırmıştır (eso0926). Omega Bulutsusu'nun daha belirgin olan ışıltısını 1745 yılında gözlemeyi başaran de Cheseaux nesneyi türüne uygun olarak bulutsu olarak not etmiştir. Ancak İsviçreli gökbilimcinin kataloğu geniş bir üne hiç kavuşamadığı için, Messier'in Omega Bulutsusu'nu 1764'te yeniden keşfetmesine ve ona Messier 17 numarasını vermesine neden olmuştur, Frenchman'ın ünlü kısaltmasındaki onyedinci nesne. Bu görüntünün oluşturulduğu gözlemler ESO'nun Şili'deki Paranal Gözlemevi'nde yer alan VLT Tarama Teleskopu ile yapılmıştır. Sonuçta ortaya çıkan dev renkli görüntü teleskopun geniş-formatlı OmegaCAM kamerası ile alınmış herbiri 256 megapiksel olan onlarca resmin birleştirilmesiyle oluşturulmuştur. ESO-Türkiye"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/wasp-33de-stratosfer-katmani-kesfedildi/", "text": "Hubble Uzay Teleskopu WASP-33b olarak bilinen kütleli ve sıcak bir ötegezegenin stratosfer katmanı olduğunu keşfetti. Stratosfer Dünya atmosferinin ilk katmanıdır. Stratosferin varlığı bir gezegenin yüzeyi ve oluşumu hakkında bilgi verir. Bu atmosfer katmanı gezegenin güneşinden gelen morötesi ve görünür ışığı emen moleküller bulundurur. Bilim insanları şimdiye kadar başka yıldız sistemlerindeki çok sıcak gezegenlerin atmosferinde bu moleküllerin varlığından emin değildi. NASA'nın Goddard Uzay Uçuş Merkezi'nden Avi Mandell: Bu gezegenlerin bazıları gerçekten kaynıyor ve üst atmosferleri kavurucu sıcaklıktadır. Bu sıcaklıklarda çok katmanlı ortamlar beklememek gerekir diyor. Dünya atmosferinde stratosfer troposfer katmanı üstündedir ve neredeyse tüm bulutlar bu üst irtifaya ulaşarak aktif hava bölgesi oluşturur. Deniz seviyesinden başlayan troposferin sıcaklığı yükseklere doğru azalır. Stratosferde ise durum bunun tersidir. Bu katmanda sıcaklık yükseltiyle birlikte artar. Stratosferde bulunan ozon tabakası yeryüzündeki yaşamı Güneş'ten gelen morötesi ışınımdan koruduğu için atmosferin fazla ısınmasına engel olur. Benzer sıcaklık tersinmesi Jüpiter ve Satürn gibi gaz devlerinin stratosferlerinde de görülür. Bunun nedeni ise hidrokarbon molekülleridir. Ne ozon ne de hidrokarbonlar bilinen sıcak ötegezegenlerde de olabilir. Bu da stratosfer katmanının varlığını kanıtlar. Hubble'ı kullanan araştırmacılar Jüpiter'in yaklaşık dört buçuk katı kütleli WASP-33b'nin atmosferinde sıcaklığın tersinir olduğunu gördüler. Daha öncede WASP-33b'nin atmosferinde titanyum-oksit olduğu belirlenmişti. Araştırma Hubble'ın Geniş Alan Kamerası 3 ile yakın kızılötesi dalgaboyunda gerçekleşti. Bu dalgaboyu ölçümleriyle uzak gezegende su ve diğer gaz molllekülleri görülebilir, sıcaklık değeri ölçülebilir. Araştırma ekibi daha önceki ölçümleri karşılaştırarak atmosfer katmanının sıcaklığının üst alanda 6000 ve altta 3000 derece olduğu görüldü. Ekip WASP-33b'nin atmosferindeki titanyum-oksit ve morötesi ışımanın olması atmosferde güçlü emiciliği olan katmanın ilk kanıtlarını sundu. Cambridge Üniversitesi'nden Nikku MadhuSudhan: Stratosfer ile kimyasal bileşikler arasındaki ilişki ötegezegenlerin atmosferik süreçlerini belirlediğinden önemlidir diyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/webb-gozuyle-tarantula-bulutsusu/", "text": "NASA'nın James Webb Uzay Teleskopu, 30 Doradus ya da diğer adıyla Tarantula Bulutsusuna yeni bir bakış açısı veriyor. Adı örümceğe benzerliğinden gelen bölge, Webb'in görüntüsünde yuvasını gösteriyor . Webb'in bu görüntüsündeki Tarantula Bulutsusu, ilk kez ortaya çıkan binlerce genç ve oluşum aşamasındaki yıldızları barındırmaktadır. Webb'in kırmızıöte görüntüleme araçları, bulutsunun yapısını, bileşimini ve yıldızlarını daha önce bilinmeyen duyarlıkta sunuyor. Gökbilimciler Webb yardımıyla yıldız oluşumu, evrimi ve yaşamın ortaya çıkışında önemli rol üstlenen kimyasal elementlerin oluşumunu anlama çalışacak. Bulutsuya, önceki teleskop gözlemlerinde ipliksi yapılara sahip olduğu görülünce Tarantula ismi verildi. Tarantula, yıldız oluşumlarını inceleyen gökbilimcilerin her zaman hedefindedir. Webb, genç yıldızlara ek olarak, bulutsudaki gaz ve toz yapıları ile bunların bileşimlerini ve daha uzaktaki gökadaları da belirledi. 161,000 ışık yılı uzaktaki Büyük Macellan Bulutunda yer alan Tarantula bulutsusu, Samanyolu'na en yakın ve Yerel Grup'taki en büyük ve en parlak yıldız oluşum bölgesidir. Görüntünün merkezindeki siyah boşluk, soluk mavi renkte parlayan büyük kütleli yıldızlardan gelen ışınımla oyulmuştur. Bulutsunun en yoğun olan çevresindeki alanlar, yıldızlardan gelen bu güçlü rüzgarlara direnerek sütunlar oluşturmuştur. Bu sütunlar, tozlu kozalarından çıkarak bulutsuyu şekillendirecek olan ilkel yıldızları içermektedir. Webb'in üzerindeki Yakın Kırmızıöte Tayfölçeri , bunu yapan çok genç bir yıldızı yakaladı. Gökbilimciler daha önce bu yıldızın biraz daha yaşlı olduğunu ve çevresini temizleme sürecinde olduğunu düşünüyordu. Ancak NIRSpec görüntüsü, yıldızın sütunundan yeni çıkmaya başladığını ve çevresinin hala yalıtkan bir toz perdesiyle örülü olduğunu gösterdi. Webb'in bu özel görüntüsü olmasaydı, yıldız oluşum aşamasındaki cismin bu özelliği belirlenemezdi. Bölge, Webb'in Orta Kırmızıöte Aleti tarafından uzun kırmızıöte dalga boyunda görüntülenerek farklı bir görünüme kavuştu. Bu dalga boyunda sıcak yıldızların ışığı solmakta ve soğuk gaz ve toz parlamaktadır. Yıldız doğum bulutları içindeki ışık noktaları, hala kütle kazanan gömülü ilkel yıldızları işaret ediyor. Daha kısa dalga boyları bulutsudaki toz tanecikleri tarafından emilir ya da saçılır. Bu nedenle de Webb'in algılayıcılarına ulaşmazlar. Ancak orta kırmızıöte dalga boylarından yayılan ışık, tozu ve dolayısıyla kozmik ortamı ortaya çıkarır. Tarantula bulutsusunun bir başka ilginç yönü ise, evrenin kozmik öğle zamanında oluştuğu bilinen dev yıldız oluşum bölgeleriyle benzer kimyasal bileşime sahip olmasıdır. Evren sadece birkaç milyar yıl yaşındayken yıldız oluşumları zirve yapmıştır. Samanyolu'ndaki yıldız oluşum bölgeleri, farklı kimyasal yapıya sahip olduğundan Tarantula Bulutsusu ile aynı hızda yıldız üretmezler. Bu da, Tarantula Bulutsusunun, evrenin öğle zamanındaki yıldız oluşumlarının aşamalarının çalışılmasını sağlar. İnsanlığın binlerce yıllık yıldız gözlemlerine rağmen yıldız oluşum süreçleri tam olarak çözülemedi. Bunun nedeni, yıldız doğumevlerinin kalın bulutların içinde saklanması ve şimdiye kadar bunları net göremememizdi. Webb ile bu görülemeyen alanlar ortaya çıkmaya başladı. Böylece yıldızların oluşum hikayeleri yazılabilecek. Görselin açıklaması: Tarantula bulutsusunun bir bölgesini gösteren bu görüntü 340 ışık yılı genişliğindedir. Bölgenin en hareketli alanı soluk mavi yıldızlarla parlamaktadır. Görüntünün çeşitli bölgelerinde dağılmış görünen kırmızı renk ise daha kozasından çıkmamış, toza gömülü yıldızların varlığını göstermektedir. Merkezi boşluk alanın üzerindeki daha küçük oyuk ise yeni oluşan yıldızların üflemesiyle oluşmuştur. Gökbilimciler bu alana dikkatle bakarak gazın kimyasal bileşimini anlamaya çalışıyor. Bu bilgi ile bulutsunun yaşı ve kaç kuşak yıldız doğumu görüldüğü anlaşılacak. Sıcak genç yıldızlar çekirdek bölgeden daha uzakta ise, daha soğuk olan gaz pas rengine bürünür ve bu da hidrokarbonlar açısından zengin bir alana işaret eder. Bu yoğun gaz geleceğin yıldızlarını oluşturacak maddedir. Dev yıldızlardan gelen rüzgarlar gaz ve tozu süpürürken, kütle çekimi nedeniyle bir kısmı birikerek yoğunlaşıp yeni yıldızları oluşturacaktır."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/webb-ile-daha-da-geriye/", "text": "James Webb erken evrende oluşmuş beklenmedik kadar çok sayıda keşfedilmemiş ülke buldu. Webb'in görüntüsü ilk oluşan gök adaların bugün gördüğümüz gök adalardan oldukça farklı göründüğü çok zengin bir evreni ortaya çıkardı. Araştırmacılar Büyük Patlamadan yaklaşık 350 ve 450 milyon yıl sonra oluşmuş son derece parlak iki gök ada buldular. Gök adaların aşırı parlak olması gök bilimcilerin şaşırmasına neden oldu. Keşif, yıldız doğumlarının 13.8 milyar yıl önce oluşan Büyük Patlamadan sadece 100 milyon yıl sonra başlamış olabileceğini gösteriyor. Webb ile yapılan tayfölçer gözlemleri uzak gök adalara olan uzaklıkları doğrularken erken evrendeki yıldızların yapısı, oluşum oranını ve element dağılımını da ortaya çıkarmaktadır. JWST bilim gözlemlerine başladığı andan itibaren ilk kez bu kadar geçmişi görüntüledi. Bu görüntü geçmişte, beklenenden çok daha zengin bir evren olduğunu göstermektedir. Araştırmacılar dört günlük bir analize GLASS-JWST görüntülerinde son derece parlak iki gök ada buldular. Bu gök adaların Büyük Patlamadan yaklaşık 350 ve 450 milyon yıl sonra oluştukları düşünülüyor. Webb'in gelecekteki tayf ölçerli ölçümleri bu zaman dilimini doğrulamaya yardım edecek. GLASS-z12 olarak bilinen uzak GLASS gök adasından gelen yıldız ışığı şimdiye kadar görülen en eski ışık oldu. Büyük Patlamadan 350 milyon yıl sonrasını işaret eden ışık önceki 400 milyon yıl sonra oluşmuş ve Hubble ile Keck Gözlemevleri ile gözlenen GNz11'in rekorunu kırmış oldu. Webb gözlemleri, gök bilimcileri erken evrendeki alışılmadık sayıdaki gök adaların beklenenden daha parlak olduğu konusunda fikir birliğine varmalarına neden oluyor. Araştırmacılar bunun, Webb'in daha sonraki derin gökyüzü araştırmalarında, daha da erken dönemdeki gök adaların bulunmasını kolaylaştıracağının bir işareti olarak görüyor. Görsel telif hakkı: SCIENCE: NASA, ESA, CSA, Tommaso Treu IMAGE PROCESSING: Zolt G. Levay"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/webb-ilk-gezegenini-kesfetti/", "text": "Araştırmacılar James Webb Uzay Teleskopu verilerinden bir gezegen keşfetti. LHS 475b olarak adlandırılan karasal gezegen Yer ile aynı çapa sahip. Gezegen ilk kez TESS verilerinden varlığını işaret etti. Gezegenin onayı için James Webb Uzay Teleskopunun yakın kırmızı öte tayfçekerinin gözlem yeteneğine başvuruldu. Gezegen, yıldızı çevresinde iki geçiş yaptıktan sonra kolayca belirlendi. JWST çalışan tüm teleskoplara göre gezegenlerin atmosferlerini inceleme şansı sunuyor. Gezegen atmosferi analiz edilerek bileşenleri ortaya çıkarılabilir. Yeni keşfedilen gezegenin atmosferi olup olmadığı henüz bilinmiyor ancak yeni gözlemlerle bu belirlenebilir. Gezegende bir atmosfer olmayabilir, ya da saf karbondioksitten oluşan bir atmosferi de olabilir. Saf karbondioksitten oluşan bir atmosferi tespit etmek zordur ve hassas ölçümler gerektirmektedir. Araştırmacılar daha fazla gözlemle bu zorluğu aşmayı planlıyor. JWST gezegenin Yer'e göre birkaç yüz derece daha sıcak olduğunu belirledi. Gezegende bulutlar olduğu tespit edilirse bu büyük olasılıkla Venüs benzeri karbondioksitle örülü kalın bir atmosferinin olması demektir. Gezegenin yörünge dönemi ise iki gün. Yıldızına Güneş sistemindeki hiçbir gezegenin olmadığı kadar yakın dolanıyor. Yıldızının Güneş'e göre daha soğuk olan kırmızı cüce sınıfında olması da gezegen sıcaklığının fazla artmamasını ve bir atmosferi olma şansını sağlıyor. Yeni keşif diğer kırmızı cüce yıldızların çevresinde dolanan Yer büyüklüğünde karasal gezegenler keşfedilebilmesinin önünü açtı. Önümüzdeki yıllarda JWST ile daha fazla küçük ve karasal gezegen keşfedilebilir. LHS 475b bizden 41 ışık yılı uzaklıkta ve Sekizlik takımyıldızında bulunuyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/webb-onyildizi-dogarken-goruntuledi/", "text": "James Webb Uzay Teleskobu, koyu bulut içinde saklanan ön yıldızın gizli özelliklerini ortaya çıkararak, doğmakta olan yıldızla ilgili önemli bilgiler sundu. Boğa takımyıldızında bulunan yıldız oluşum bölgesindeki L1527 önyıldızını çevreleyen parlak bulutlar yalnız kırmızıöte ışık altında görülebiliyor. James Webb'in Yakın Kırmızıöte Kamerası bu tür önyıldızları gözlemek için ideal bir araçtır. Önyıldız kum saatini andıran şeklin boyun kısmında gizlenmiştir. Kenarındaki öngezegen diski, boynun ortasında koyu renkli çizgi şeklinde görülüyor. Önyıldızdan gelen ışık diskin üstünden ve altından sızarak çevresindeki gaz ve toz yapıyı aydınlatıyor. Kırmızıöte dalga boyunda alınan görüntüdeki mavi ve turuncu renkteki bulutlar maddenin önyıldızdan uzaklaşıp çevredeki gaz ve toz parçacıklarıyla çarpışmasıyla oluşan boşlukları göstermektedir. Renkler Webb ile bulut yapı arasındaki tozlu katmandan kaynaklanmaktadır. Mavi alanlar tozun en ince olduğu kısımlardır. Toz kalınlaştıkça mavi ışık içinden geçemeyerek saçılır, böylece kalın tozlu bölge turuncu renkte görülür. Webb ayrıca önyıldızı oluşturan malzemenin uzağa atılırken şok haldeki moleküler hidrojen iplikçiklerini de göstermektedir. Şok ve türbülans etkisi bulutta yeni yıldız oluşumunu engeller. Sonuçta önyıldız çevresindeki maddeyi çekerek yakın uzaya egemen olur. L1527, bu karmaşaya karşın henüz 100,000 yıl yaşında genç bir yapı. Kızılötesi Astronomik Uyduların gözlediği diğer oluşumlar dikkate alındığında L1527 yıldız oluşumunun en erken aşaması olan 0 seviyesindedir. Karanlık bir gaz ve toz bulutu içinde koza halinde bulunan yıldızın normal bir yıldıza dönüşmesi için önünde uzun bir yol bulunuyor. L1527 yıldızların temel özelliği olan hidrojenin nükleer füzyon yoluyla enerji üretimini henüz başlatmamıştır. Güneş kütlesinin %20 ile %40'ı arasında kütleye sahip küçük, sıcak ve şişkin gaz kümesinin şimdilik şekli de belirgin değildir. Önyıldız kütle kazandıkça çekirdeği yavaş yavaş sıkışır ve nükleer füzyonu başlatma aşamasına yaklaşır. Görüntü L1527'nin tam da bunu yapmaya çalıştığını ortaya koyuyor. Çevreleyen moleküler bulut önyıldızın bulunduğu merkeze çekilen yoğun toz ve gaz bulutunu oluşturmaktadır. Madde yoğun alana sarmallar çizerek düşmektedir. Sonuçta önyıldızı besleyen birikim diski olarak bilinen yoğun malzeme diski oluşmaktadır. Yıldız kütle kazandıkça sıkışır ve çekirdeğinin sıcaklığı artar. Sonuçta nükleer füzyonu başlatacak eşiğe ulaşacaktır. Görüntüde parlak merkezin önündeki karanlık bant olarak görülen disk yaklaşık Güneş sistemi büyüklüğündedir. Yoğunluğu göz önüne alındığında malzemenin çoğunun bir araya toplanması beklenen bir durumdur. Bulutun yoğunlaştığı alanda gezegen oluşumları da başlayabilir. Sonuçta L1527'nin görüntüsü Güneş ve sistemimizin emekleme dönemlerinde nasıl göründüğü hakkında ipuçları barındırmaktadır."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/webb-seckisi-1-ngc-3324/", "text": "James Webb Uzay Teleskopu, Karina bulutsusunda daha önce gözlenmemiş yıldız doğumevleri ve tek yıldızları ortaya çıkardı. Yeni görüntüler, Webb'in kameralarının kozmik tozu nasıl gördüğünü ortaya koyarak yıldızların nasıl oluştuğuna yeni bir ışık tutuyor. Yıldız oluşumunun en erken, hızlı aşamalarındaki cisimleri yakalamak zor olsa da, Webb'in ayrıntıları görme yeteneği, uzaysal çözünürlüğü ve eşsiz görüntüleme yeteneği bu zorluğu aşıyor. Parıldayan yıldızlarla süslenmiş bu dağ ve vadilerin oluşturduğu manzara aslında, yakındaki Karina Bulutsusunda yer alan NGC 3324 adlı, genç, yıldız oluşturan bir bölgenin sınırıdır. Webb tarafından kırmızı-öte ışıkta yakalanan bu görüntü daha önce görünmeyen yıldız doğum alanlarını ilk kez ortaya çıkarıyor. Webb'in, Kozmik Uçurumlar, olarak adlandırılan resmi, mehtaplı bir akşamdaki sarp dağları andırıyor. Gerçekte ise NGC 3324'ün içindeki dev, gazlı boşluğun kenarıdır ve bu görüntüdeki en yüksek tepeler yaklaşık 7 ışık yılı yüksekliğindedir. Genç yıldızlardan gelen morötesi ışıma, bulutsunun duvarını yavaşça aşındırarak kabarcıklı şekil veriyor. Sütunu andıran yapılar bu ışımaya direnerek parlayan gaz duvarının üzerinde yükseliyor. Göksel dağlardan geliyormuş gibi görünen buhar aslında sıcak, iyonize gaz ve sürekli ışınım nedeniyle bulutsudan akan sıcak tozdur. Webb, ortaya çıkmakta olan yıldız yuvalarını ve görünür ışık resimlerinde tamamen gizlenmiş bireysel yıldızları da ortaya çıkarıyor. Webb, kırmızı-öte ışığa duyarlılığı sayesinde, kozmik tozun içindeki cisimlerden yayılan ışığı görebilir. Görüntüde açıkça görülen ön yıldız jetleri, bazı genç yıldızlara ait. En genç kaynaklar, bulutun karanlık, tozlu bölgesinde kırmızı noktalar olarak görülür. Yıldız oluşumunun en erken, hızlı aşamalarındaki cisimleri yakalamak zordur, ancak Webb'in yeteneği bu zorluğun üstesinden gelmektedir. NGC 3324'ün bu gözlemleri yıldız oluşum sürecine ışık tutacaktır. Yıldız doğumu, aşınan boşluğun genişlemesiyle tetiklenir ve zamanla yayılır. Parlak ve iyonize halka, bulutsunun içine doğru hareket ederken, yavaş yavaş gaz ve tozu iter. Kenarda herhangi bir dengesiz malzemeyle karşılaştığında artan basınç etkisiyle malzeme çöker ve yeni yıldızların oluşumu tetiklenir. Tersine, bu tür bozulma, yıldız oluşturan malzemeyi aşındırdığı için yıldız oluşumunu engelleyebilir. Bu, yıldız oluşumu için kıvılcım çakmak ya da onu durdurmak arasındaki hassas bir dengedir. Webb, astrofiziğin bazı büyük ve açık sorularını ele alacak: Belirli bir bölgede oluşan yıldız sayısını ne belirliyor? Yıldızlar neden belirli bir kütle sonucu oluşuyor? Webb ayrıca yıldız oluşumunun dev gaz ve toz bulutlarının evrimi üzerindeki etkisini de ortaya çıkaracak. Şiddetli rüzgarları ve yüksek enerjileriyle büyük kütleli yıldızların etkisi genelde belirgin olsa da, daha çok sayıdaki düşük kütleli yıldızların etkisi hakkında az şey bilinmektedir. Bu küçük yıldızlar oluşurken, burada görülen dar, zıt jetler oluşturur ve bu jetler bulutlara çok fazla momentum ve enerji aktarır. Bu, yeni yıldızları tohumlayan bulutsu malzemenin miktarını azaltır. Bu noktaya kadar bilim insanları çok sayıda genç ve daha enerjik, düşük kütleli yıldızın etkisi hakkında çok az veriye sahiptir. Webb, bulutsu boyunca bunların sayısını ve etkilerinin tam bir sayımını elde edebilecek. Yaklaşık 7600 ışık yılı uzaklıktaki NGC 3324, Webb'in Yakın Kırmızıöte Kamerası ve Orta Kırmızı-öte Altı ile görüntülendi. NIRCam, keskin çözünürlüğü ve benzersiz duyarlılığı ile gizlenen yüzlerce yıldızı ve çok sayıda arka alandaki gök adayı ortaya çıkarır. MIRI'nın görüşüne göre genç yıldızlar ve onların tozlu, gezegen oluşturan diskleri, pembe ve kırmızı görünen orta kırmızı-öte bölgede parıldamakta. MIRI, toza gömülü yapıları göstererek dev jetlerin çıkışlarını ve yıldız kaynaklarını görür. MIRI ile sırtların yüzeyindeki sıcak toz ve kalıntı benzeri malzeme parlayarak pürüzlü kaya gibi görünmesini sağlar. NGC 3324 ilk kez 1826'da James Dunlop tarafından kataloglanmıştır. Güney Yarımküreden gözlenebilen bulut, Karina takımyıldızındaki Karina Bulutsusunun (NGC 3372) kuzeybatı köşesinde yer alır. Karina Bulutsusunda, Anahtar Deliği Bulutsusu ve Eta Karina adlı aktif, kararsız üstdev yıldız da bulunmaktadır."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/webb-seckisi-2-ngc-3132/", "text": "James Webb Uzay Teleskopu, Güney Halka bulutsusuna yepyeni bir ışık tutuyor. Bulutsuyu orta-kırmızı-öte dalga boyunda gözleyen Webb, bulutsunun merkezindeki, tozla kaplı ikinci yıldızı çok daha ayrıntılı şekilde ortaya çıkardı. Yıldız, dönemsel olarak gaz ve toz katmanları çıkardığı için eş yıldızını kendisine yaklaştırır. Birbiri çevresinde dolanan ikili, asimetrik kabuklardan oluşan fantastik bir manzara sunuyor. Webb'in yakın-kırmızı-öte ışık görüntüsü, yıldızlardan gelen ışığın, bulutsunun tozlu püskürmelerindeki boşluklardan geçtiği noktalara odaklanıyor. Bazı yıldızlar en iyisini sona saklar. Bu sahnenin merkezindeki sönük yıldız, binlerce yıldır her yöne gaz ve toz halkaları gönderiyor. Bu yıldızın tozla örülü olduğu ilk kez Webb ile ortaya çıktı. Webb, gökbilimcilere bu gibi gezegenimsi bulutsuları daha ayrıntılı incelemelerine olanak sağlayacak. Bu bölgelerde hangi moleküllerin olduğunu, gaz ve toz bulutları üzerinde nerelerde olduklarını anlamalarını sağlayacak. Bu gözlem, Güney Halka Bulutsusunu neredeyse tam karşımızda gösterir, ancak onu kenardan görecek şekilde döndürebilseydik üç boyutlu şekli daha açık biçimde, merkezinde büyük bir deliğin olduğu, alt alta birbirine yerleştirilmiş iki kase gibi görünecekti. Sıkı bir yörüngeye kilitlenmiş iki yıldız manzarayı şekillendiriyor. Webb'in kırmızı-öte görüntüleri bu karmaşık sistemde yeni ayrıntıları ortaya çıkarıyor. Soldaki görsel Webb'in yakın-kırmızı-öte kamerasından alınmıştır. Burada yıldızlar ve onların ışık katmanları görülüyor. Sağdaki görüntü ise Webb'in orta-kırmızı-öte kamerasından ile alınmıştır ve ikinci yıldızın tozla kaplı olduğunu göstermektedir. Daha parlak yıldız evriminin erken aşamasındadır ve muhtemelen gelecekte yeni bir gezegenimsi bulutsu oluşturacaktır. Bu yıldız, bulutsunun görünümünü etkilemektedir. Çift, birbiri çevresinde dolanırken bulundukları ortamdaki gaz ve tozu karıştırarak asimetrik desenlere neden olurlar. Her kabuk, sönük yıldızın kütlesinin önemli kısmını kaybettiğini işaret eder. Görüntünün dış bölgelerindeki geniş gaz kabukları daha önce püskürtülmüştür. Yıldıza en yakın olanlar ise yeni çıkmış kalıntılardır. Bu izleri inceleyen araştırmacılar sistemin geçmişiyle ilgili bilgi sahibi olurlar. NIRCam ile yapılan gözlemler gezegenimsi bulutsunun çevresinde son derece ince ışınları da ortaya çıkarmaktadır. Merkezdeki yıldızlardan gelen ışık, bir buluttaki boşluklardan geçen güneş ışığı gibi, gaz ve tozdaki boşluklardan süzülerek dışarı akar. Gezegenimsi bulutsular on binlerce yıldır var olduğundan bunları gözlemek, bir filmi olağanüstü ağır çekimde izlemek gibidir. Yıldızın şişirdiği her kabuk araştırmacılara içindeki gaz ve toz miktarını ölçme şansı tanır. Yıldız, her malzeme fırlattığında içlerinde toz ve moleküller ve manzara değişir. Bu toz sonunda çevresindeki alanları zenginleştirip yıldızlararası ortamda genişleyecektir. Tozlar uzun ömürlü olduğundan milyarlarca yıl boyunca uzayda gezebilir ya da bir yıldız veya gezegene katılabilir. Bu bulut binlerce yıl içinde uzaya dağılacaktır."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/webb-seckisi-3-stephen-beslisi/", "text": "Webb teleskopunun elde ettiği bu muazzam görüntüde, Stephen Beşlisi gökada grubunun daha önce ortaya çıkmamış ayrıntılarını ortaya koyuyor. Sistemin yakın olması, gökbilimcilere galaktik birleşmeler ve etkileşmeleri incelemeleri için önemli fırsatlar oluşturur. Webb'in yeni görüntüsü, etkileşim halindeki gökadaların içlerindeki yıldız oluşumunun nasıl tetiklendiğini, gökadalardaki gazın nasıl bozulduğunu gösteriyor. Ayrıca, Stephen Beşlisi'ndeki bir kara delik tarafından yönlendirilen enerji çıkışlarını daha önce görülmemiş ayrıntılarla gösteriyor. Bunun gibi, aşırı ısınan, düşen malzemenin çok enerjik kara delikleri beslemiş olabileceği gökada gruplarına erken evrende daha sık rastlanıyor olabilir. Webb'in elde ettiği bu muhteşem mozaik, Stephen Beşlisi'nin elde edilmiş en iyi görüntüsüdür ve gökyüzünde Ay çapının beşte biri kadar alan kaplamaktadır. Görüntü, 150 milyondan fazla piksel ve 1000 ayrı görüntü dosyasından oluşmuştur. Webb'in bu görüntüsü, galaktik etkileşimlerin, erken evrende gökada evrimini nasıl yönlendirmiş olabileceğine ilişkin yeni bilgiler de getiriyor. Güçlü, kırmızı-öte görüşü ve son derece yüksek uzaysal çözünürlüğü ile Webb, gökada grubundaki daha önce ortaya çıkmamış ayrıntıları gösteriyor. Milyonlarca genç yıldızın oluşturduğu parlak kümeleri, taze yıldız patlama bölgeleri görüntüyü süslüyor. Gaz, toz ve yıldızların geniş kuyrukları, kütle çekim etkileşmeleri nedeniyle birçok gökadaya doğru çekilmektedir. En çarpıcı olan ise gökadalardan biri olan NGC 7318B'nin kümeyi parçalarken yayılan dev şok dalgalarının izlenebilmesidir. Stephen Beşlisi, Hickson Kompakt Grup 92 (HCG 92) olarak da bilinir. Grup Beşli olarak adlandırılsa da, gökadalardan dördü gerçekte birbirine yakın ve kozmik dans etmektedir. NGC 7320 olarak bilinen beşinci ve en soldaki gökada diğerlerine kıyasla oldukça ön taraftadır. NGC 7320, bizden 40 milyon ışık yılı uzaktayken diğer dört gökada (NGC 7317, NGC 7318A, NGC 7318B ve NGC 7319) yaklaşık 290 milyon ışık yılı uzaklıktadır. Milyarlarca ışık yılı uzaktaki gökadalarla karşılaştırıldığında bu uzaklıklar kozmik açıdan küçük mesafelerdir. Bu gibi yakın gökadaları incelemek, çok daha uzaktaki bir gökadada neler olup bittiği hakkında fikir vermektedir. Bilim insanları bu gibi etkileşim halindeki gökadaları izleyerek önemli bilgilere ulaşırlar. Etkileşimle, gökadaların içindeki yıldız oluşumlarını nasıl tetiklediğini, gökadalar içindeki gazın nasıl bozulduğunu daha iyi anlaşılır. Stephen Beşlisi tüm gökadalar için olan bu temel süreçleri gösteren en iyi laboratuvardır. Aşırı ısınan, düşen malzemelerle çok enerjik kara delikleri besleyen kuasar adı verilen sıkı gruplara erken evrende sıkça rastlanmış olabilir. Bugün bile grubun en üstündeki NGC 7319 gökadası 24 milyon Güneş kütlesinde süper kütleli bir kara delikle aktif bir çekirdeğe sahiptir. Bölge aktif olarak malzeme çekmekte ve 40 milyar Güneş'e eşdeğer ışık enerjisi yaymaktadır. Webb, Yakın Kırmızı-öte Tayfçekeri ve Orta Kırmızı-öte Kamerası ile akif galaktik çekirdeği çok ayrıntılı inceledi. Bir kamera ve tayfçekerin bileşimi olan bu aletlerin bileşimi olan IFU adı verilen tümleşik yapı, Webb ekibine bir veri küpü veya galaktik çekirdeğin tayfsal özelliklerinin görüntülerini içeren bir koleksiyon hazırladı. Tıbbi manyetik rezonans görüntülemeye çok benzeyen IFU'lar, bilim insanlarının ayrıntılı çalışmasını sağlayan birçok görüntüyü dilimleme ve zarlarına ayırmalarına izin verir. Webb, aktif kara deliğin yakınındaki sıcak gazı ortaya çıkarmak ve parlak gaz çıkışlarının hızını ölçmek için çekirdeği çevreleyen toz örtüsünün arkasına baktı. Teleskop, kara delik tarafından yönlendirilen bu çıkışları daha önce hiç görülmemiş ayrıntıda gözledi. Görsel gruplandırmada en soldaki ve yakın gökada olan NGC 7320'de ise bireysel yıldızlar ve hatta gökadanın parlak çekirdeği ortaya çıkarıldı. İşin bonusu ise, Hubble'ın Derin Alanlarını andıran uzaktaki binlerce gökadadan oluşan uçsuz bucaksız denizi ortaya çıkması oldu. MIRI ile elde edilen Stephen Beşlisi'nin en ayrıntılı kırmızı-öte görüntüleri ve NIRCam ile üretilen yakın kırmızı-öte görüntüleri birleştirildiğinde çok değerli bilgiler elde edilecek. Örneğin bilim insanlarının süper kütleli kara deliklerin beslenme ve büyüme hızlarını anlamalarını sağlayacak. Webb ayrıca yıldız oluşum bölgelerini daha doğrudan görmekte ve şimdiye kadar elde edilmemiş ayrıntıda toz emisyonlarını inceleyebilmektedir. Kanatlıat takımyıldızında yer alan Stephen Beşlisi, 1877'de Fransız gökbilimci Edouard Stephan tarafından keşfedildi."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/webb-seckisi-4-wasp-96bnin-atmosferi/", "text": "Ötegezegen araştırmacıları da James Webb Uzay Teleskopunu heyecanla bekleyen grup arasındaydı ve Webb onları kırmadı. 1000 ışık yılı uzaktaki bir gezegenin atmosferini analiz etmek için eşsiz yeteneğini gösterdi. Webb, 25 metrekarelik aynası, hassas tayfölçerleri ve hassas dedektörlerini birleştirerek, tek bir gözlemle gezegendeki suyun açık imzasını, pusu ve var olmadığı düşünülen bulutlarını ortaya çıkardı. Sıcak gaz devi WASP-96b'nin Webb'in yakın kırmızı-öte görüntüleyicisi ve yarıksız tayfölçeri ötegezegen araştırmalarına yeni bir bakış sağlayacak. NASA'nın James Webb Uzay Teleskopu, Güneş benzeri uzak bir yıldızın yörüngesinde dolanan sıcak bir gaz devini çevreleyen atmosferinde, bulutlar, pus ve suyun olduğunu gösterdi. Işık renklerindeki parlaklığın küçük değişimlerine dayanan gözlem, gaz moleküllerinin varlığını ortaya çıkaran en ayrıntılı çalışmadır. Böylece Webb, yüzlerce ışık yılı uzaktaki bir gezegen atmosferini analiz etme yeteneğine sahip olduğunu kanıtlamış oldu. Hubble Uzay Teleskopu son yirmi yılda çok sayıda ötegezegen atmosferine baktı, ilk kez 2013'te bir gezegende suyun izine rastladı. Webb'in daha ayrıntılı gözlemi çok uzaklardaki gezegenleri analiz ederek önemli bir sıçrama yaşanacağını işaret ediyor. WASP-96b, Samanyolu'nda 5000'den fazla onaylanmış ötegezegenden biridir. Güney gökyüzü takımyıldızı Anka'da yer alan yıldız kabaca 1150 ışık yılı uzaklıktadır. Güneş sisteminde benzeri olmayan bir gaz devini barındırmaktadır. Jüpiter'in yarısından daha küçük kütleye ancak 1.2 kat daha büyük çapa sahip olan WASP-96b gezegeni, sistemimizdeki herhangi bir gezegenden daha 'şişmandır'. 600 0C gibi bir sıcaklığa sahip olan gezegen, yıldızına oldukça yakın, Güneş Merkür arası uzaklığın dokuzda biri kadar mesafede dolanmaktadır. Gezegenin yörünge dönemi 3.5 gündür. Büyük boyutu, kısa yörüngesi ve geniş atmosferi nedeniyle gökyüzünde yakın cisimlerden gelen başka ışığın olmaması WASP-96b'nin atmosferini incelemek için ideal bir hedef haline getirir. 21 Haziran'da Webb'in yakın kırmızı-öte görüntüleyicisi ve yarıksız tayfölçeri , gezegen yıldız çevresinde dolanırken gelen ışığını 6.4 saat boyunca ölçtü. Sonuçta geçiş sırasında yıldız ışığının genel olarak azalmasını gösteren ışık eğrisi ile kırmızı-öte ışığın bireysel dalga boylarındaki değişimin 0.6 ile 2.8 mikron arasında olduğunu belirledi. Işık eğrisi, gezegenin diğer gözlemlerden elde edilen belirlenmiş özellikleri gezegenin varlığı, boyutu ve yörüngesi- doğrulanırken, iletim tayfında atmosferinin önceden bilinmeyen özelliklerini ortaya çıkardı: suyun açık imzası, pus belirtileri ve önceki gözlemlere dayanılarak var olmadığı düşünülen bulutların kanıtı. Bir iletim tayfı, yıldız boyunca hareket eden gezegenin atmosferinden filtrelenen yıldız ışığı ile gezegen yıldızın yanındayken tespit edilen filtrelenmemiş yıldız ışığının karşılaştırılmasıyla yapılır. Araştırmacılar, bir gezegenin atmosferindeki önemli gazların bolluğunu, soğurma modeline dayalı olarak saptayabilir ve ölçebilir. İnsanların kendine özgü parmak izlerine ve DNA dizilerine sahip olması gibi, atomlar ve moleküller de soğurmaya bağlı karakteristik dalga boylarına sahiptir. NIRISS tarafından yakalanan WASP-96b'nin tayfı, bugüne kadar yakalanan bir ötegezegen atmosferinin yalnızca en ayrıntılı yakın-kırmızı-öte iletim tayfı olmakla kalmaz, aynı zamanda, görünür kırmızı ışık ve tayfın bir kısmı da dahil olmak üzere oldukça geniş bir dalga boyu aralığını kapsar. Daha önce diğer teleskoplarla erişilemeyen (1.6 mikrondan daha uzun dalga boyları) Webb ile kolaylıkla izlenebilir. Tayfın bu kısmı WASP-96b tayfında hemen belirgin olmayan ancak daha sonra gözlenmesi planlanan ötegezegenlerde tespit edilmesi mümkün oksijen, metan ve karbon dioksit gibi yaşam için anahtar moleküllerin yanı sıra suya karşı da hassastır. Araştırmacılar, atmosferdeki su buharı miktarını ölçmek, karbon ve oksijen gibi çeşitli elementlerin bolluğunu belirlemek ve atmosfer sıcaklığını derinliğe bağlı tahmin etmek için tayfı kullanabilecek. Daha sonra bu bilgiyi gezegenin genel yapısı ve nasıl, ne zaman ve nerede oluştuğu hakkında çıkarımlarda bulunmak için kullanabilecek. Grafikteki mavi çizgi, WASP-96b'nin ve yıldızının bilinen özelliklerini ve atmosferinin varsayılan özelliklerini hesaba katan en uygun modeli temsil eder. Webb'in son teknoloji ürünü tasarımı sayesinde bu ölçümlerin olağanüstü ayrıntısı ve netliği mümkündür. 270 metrekarelik altın kaplamalı aynası, kırmızıöte ışığı verimli şekilde toplar. Hassas tayfölçerleri ışığı binlerce kırmızı-öte renkten oluşan gökkuşağı gibi yayar. Hassas kırmızı-öte dedektörleri parlaklıktaki son derece ince farklılıkları ölçer. NIRISS, bir mikronun binde biri kadar olan renk farklılıklarını (yeşil ve sarı arasındaki fark yaklaşık 50 mikrondur) ve bu renkler arasındaki parlaklık farklarını milyonda birkaç yüz parça olarak algılayabilir. Buna ek olarak Webb'in aşırı kararlılığı ve Dünya atmosferinin kirletici etkilerinden yaklaşık 1.5 milyon kilometre uzaktaki Lagrange Noktası 2 çevresindeki yörünge konumu nedeniyle kesintisiz görüş ve nispeten hızlı analiz edilebilen veriler sağlar."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/webbden-olusum-sutunlari-gozlemleri/", "text": "James Webb Uzay Teleskopu Oluşum Sütunlarını görüntüledi. Teleskoptaki Orta Kırmızıöte Aleti ile henüz üzerindeki tozlu perdeyi atmamış olan genç yıldızlar görüntülenerek sütunların farklı, gümüş renkteki görüntüsü elde edilmiş oldu. MIRI görüntüsündeki bu ürpertici manzara yıldızlararası tozla birlikte sütunların yapısını ortaya çıkarılıyor. Orta kırmızıöte dalga boyunda yıldızlar görülemez ancak onları saran gümüşümsü renkteki bulut görülebilir. Bulutun bu görüntüsü içerideki yüksek enerji ve hareketliliği anlatıyor. Bölgede binlerce yıldız oluşmuştur. Webb'in Yakın Kırmızıöte Kamerası bunları göstermektedir. MIRI ile ise yıldızların çoğu görülememektedir. Bunun nedeni oluşan birçok yıldızın çevresindeki toz perdesi atmasıdır. MIRI bunun yerine çevresini saran toz ve gaz bulutunu atmamış olan yıldızları görebilmektedir. Bu yıldızlar görüntüde kırmızı renkte görülen kürelerin içindedir. Görüntüdeki mavi renkte parlayan yıldızlar diğerlerine göre yaşlı olup gaz ve toz katmanlarını atmışlardır. Görüntünün en üstündeki sütundan biraz aşağı indiğinizde bir tepenin üzerinde görülen kırmızı parlak yıldıza kadar olan uzaklık Güneş Sisteminden daha büyüktür. Oluşum sütunları 6500 ışık yılı uzağımızdadır ve Kartal bulutsusu içinde yer almaktadır."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/webbden-otegezegen-goruntusu/", "text": "Gökbilimciler James Webb Teleskopunu ilk kez bir ötegezegenin doğrudan görüntüsünü elde etmek için kullandılar. Görüntülenen gezegen bir gaz devidir. Yani karasal olmayıp yaşam barındırması mümkün değildir. Ancak elde edilen görüntü Webb'in güçlü bir kırmızıöte algılayıcıya sahip olduğunu ve bu tür gezegenleri kolayca görüntüleyebileceğini göstermektedir. Webb'in görüntülediği HIP 65426b gezegeni, altı ile sekiz Jüpiter kütlesindedir. 4.5 milyar yıl yaşındaki gezegenimiz Yer'e göre oldukça genç, 15-20 milyon yıl yaşındadır. Gezegen ilk kez Avrupa Güney Gözlemevinin Şili'deki Çok büyük Teleskopu tarafından 2017 yılında, kısa kırmızıöte dalga boyu verileriyle keşfedilmişti. Orta kırmızıöte dalga boyunda görüntü alan Webb ile Yer'den algılanamayacak ölçüde ayrıntılara ulaşıldı. Araştırmacılar şimdi eldeki verileri inceliyor. Bu gözlem Webb'in bir ötegezegeni keşfetmek ve bilinen gezegenleri incelemek için önemli bir araç olduğunu gösteriyor. HIP 65426b, yıldızından, Yer'in Güneş'e olduğundan 100 kat daha uzakta olduğundan, Webb ile yıldızından kolayca ayrı olarak gözlenebilmiştir. Yıldızlar gezegenlerden çok daha parlak olduğundan bunları doğrudan görüntülemek oldukça zordur. HIP 65426b gezegeni, yakın kırmızıöte dalga boyunda, yıldızından 10 bin kat daha sönük, orta kırmızıöte dalga boyunda ise birkaç bin kat sönüktür. Bu gözlem ilk doğrudan ötegezegen görüntülemesi değildir. Daha önce doğrudan görüntüleme Hubble Uzay Teleskopu ile yapılmıştı. Ancak Webb'in gözlemi ileriye dönük hedefler için olumlu dönütlere sebep olmaktadır."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/webbin-ilk-derin-alan-goruntusu/", "text": "James Webb Uzay Teleskopu uzak evrenin en derin ve en keskin kırmızı-öte dalga boyunda aldığı ilk görüntüsünü yolladı. Webb'in İlk Derin Alanı olan bu görüntü ile, SMACS 0723 gökada kümesi oldukça ayrıntılı şekilde görüntülenmiş oldu. Kırmızı-öte dalga boyunda en soluk cisimler de olmak üzere binlerce gökada Webb'in görüntüsünde net bir şekilde görüntülendi. Uçsuz bucaksız evrenin bu parçası, gökyüzünde, uzattığınız kolunuzun, parmak ucundaki bir kum tanesinin gördüğünüz alan kadar yer kaplar. Webb'in Yakın Kırmızı-öte Kamerası tarafından çekilen bu alan, farklı dalga boylarındaki görüntülerden oluşan ve toplamda 12.5 saat süren pozun bileşimidir. Webb, Hubble Uzay Teleskopu ile haftalar süren en derin alanların da ötesinde çekim yapabilme yeteneğine sahiptir. Görüntü, SMACS 0723 gökada kümesinin 4.6 milyar yıl önce ortaya çıktığı şeklini göstermektedir. Bu gökada kümesinin bileşik kütlesi, arkasındaki çok daha uzak gökadaları büyüten bir kütle çekim merceği görevi görür. Webb'in NIRCam'ı bu uzak gökadaları keskin bir odak noktasına getirerek yıldız kümeleri ve daha önce hiç görülmemiş küçük, soluk yapıları ortaya çıkardı. Webb, evrendeki en eski gökadaları ararken araştırmacılar, yakındaki gökadaların kütleleri, yaşları, tarihleri ve bileşimleri hakkında daha fazla bilgi edinebilecek. Görsel telifi: NASA, ESA, CSA ve STScI"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/westerhout-43-fabrikasi/", "text": "Gözlerden gizli Westerhout 43 yıldız oluşum bölgesi ESA'nın Herschel gözlemevinin kızılötesi görme yeteneğiyle açığa çıkarıldı. Çok sayıda muazzam yıldızın gaz ve toz içinde yaşadığı dev bulut Kartal takımyıldızı yönünde olup Güneş'ten 20.000 ışık yılı uzaktadır. Yedi milyondan fazla Güneş'in olduğu bölgede yeni doğan yıldızların güçlü ışığı ile ısınan 20'den fazla yıldız doğum ocaklarına ev sahipliği yapmaktadır. Daha soğuk olan bu yıldız oluşum merkezleri sarı ve kırmızı renklerle kendini göstermektedir. Görüntünün merkezindeki parlak mavi gaz kabarcıklarında Güneş'e göre bir milyon kat daha parlak olan son derece sıcak ve kütleli Wolf-Rayet ile OB yıldızları bir arada durmaktadır. Birkaç yeni yıldız kümesine dönüşecek tohumları saklayan balon gökadamızın en üretken fabrikalarından biridir. Merkezdekine göre daha küçük ama yine çok aktif olan bir başka merkezde sağ tarafta görülmektedir. Herschel görüntülerini inceleyen gökbilimciler yıldız oluşumları fabrikası olan bu iki yoğun gaz kabarcığını birbirine bağlayan ipliksi ağ gibi görünen yapının kanıtlarına ulaştı. Gökadanın orta çubuğu ile sarmal kollarından birinin arasında yer alan Westerhout 43 bölgesi, yıldızların özellikle çok büyük olanların- oluşmasını sağlayan yıldızlararası maddenin akışının nasıl şekillendiğini incelemek için mükemmel bir laboratuvardır. 2009 yılında göreve başlayan ve dört yıl çalışan Herschel gözlemevinin ana hedeflerinden biri yıldız oluşum bölgelerini uzak kızılötesi ve milimetre-altı dalga boyunda ayrıntılı gözlemekti. Yıldızların oluştuğu gaz ve toz bulutlarına sahip bu bölgeler gökbilimcileri yeni doğan yıldızların bulunduğu bölgeleri gözlemeye itiyor. Buradaki gibi ayrıntılı görüntülerde amaca hizmet etmektedir. Herschel'in bu görüntüsü 3 renkten oluşmuştur: Mavi (70 mikron), yeşil (160 mikron), kırmızı (250 mikron). Görüntü ayrıca Herschel'in Samanyolu'nun tüm düzlemini beş kızılötesi bantta görüntüleyen Hi-GAL anahtar projesinin bir parçasıdır. Hi-GAL gözlemlerini içeren bir video Nisan 2016'da yayınlanmıştı. Görüntünün 1,34 MB'lık yüksek çözünürlüklü hali için tıklayınız."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/wise-cok-uzakta-cok-parlak-gokada-kesfetti/", "text": "NASA'nın Geniş Alan Kızılötesi Araştırma Uydusunun verilerini inceleyen gökbilimciler 300 trilyon güneş ışığı parlaklığında uzak bir gökada keşfetti. Bilinen en parlak gökada olmaya aday olan devasa cisim, kısa adı ELIRG olan yeni bir gökada sınıfındadır. NASA'nın Jet İticileri Laboratuarı'ndan Chao-Wei Tsai: Gökada evrimini çok geniş pencerede tarıyoruz. Gökadanın göz kamaştırıcı ışığı merkezindeki karadeliğin anlık büyümesine bağlı olabilir diyor. WISE J224607.57-052635.0 olarak bilinen parlak gökadanın merkezinde dev bir karadelik olabilir. Süper karadelikleri saran madde diski milyonlarca derece sıcaklığa kadar ısınıp yüksek enerjili, görünür ışık, morötesi ve X-ışını yayabilir. Ancak çevresindeki toz ışığın gelmesini engeller ve ancak kızılötesi ışıkta görülebilir. Gökada merkezlerinde karadeliklerin olduğu biliniyor, ancak bu kadar uzakta, ender rastlanan bir cisimde bulunması önemlidir. 12,5 milyar ışık yılı uzaktaki gökadanın merkezindeki karadelikten kaynaklanan ışığın gelmesi onun geçmişini görmemiz demek. Yani 13,8 milyar yıl yaşında olan evren şimdikinin onda biri yaşındayken oluşmuş cismi görüyoruz. Yeni çalışma ELIRG'lerdeki karadeliklerin neden o kadar büyüdüğüne üç çözüm getiriyor. Birincisi zaten büyük doğmuş olmaları. Diğer bir deyişle bebek karadelikler düşünenden daha büyük olabilir. Diğer iki açıklama ise kritik limit ve beslenme alışkanlıklarıyla ilgilidir. Bir karadeliğin beslenmesi kaptığı gaz ve onu ısıtmasıyla ilgilidir. Işığın basıncı maddeyi karadeliğe doğru belli bir limiti olan hızla sürükler. Bir karadelik bu limiti aşarsa kuramsal olarak tehlikeli boyutlara kadar büyüyebilir. Bazı karadeliklerin bu kritik eşiği aştıkları gözlenmiştir, ancak bir karadeliğin defalarca büyüdüğüne hiç rastlanmamıştı. Akla yatkın olan fikir karadeliğin hızla gıda tüketmesi yoluyla büyümesidir. Eğer karadeliğin dönme hızı fazla değilse bu seçenek doğru olabilir diyor Tsai. Bir karadelik yeterince yavaş dönüyorsa bu durumda çevresindeki yemeği saçmayacaktır. Bunun sonunda karadelik tüm yemeğini yalayıp yutacaktır. Daha fazla araştırma parlak gökadalarla ilgili bulmacayı çözmek için gereklidir. Araştırma ekibinin karadeliklerin kütlelerini belirlemek için planları var. Bu cisimlerin gerçek büyüklüklerini bilmek kozmosun çok önemli ve çılgınca hareketli olan geçmişinde neler olup bittiğinin de anlaşılmasını sağlayacaktır. WISE oldukça hassas teknikle tüm gökyüzünü kızılötesi dalga boyuyla taramış ve birbirinden tuhaf gökadalar keşfetmiştir. Evrenin en ilginç kozmik örneklerini yakalamak WISE ile mümkün olmuştur. Biz bilinen birçok parlak gökadanın neredeyse yarısını WISE'nin kızılötesi yeteneği sayesinde bulduk diyor Tsai."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/wise-ilk-yakin-kesfini-yapti/", "text": "Güneş Sistemi'ndeki bilinmeyen yüzlerce asteroidi ortaya çıkarması beklenen NASA'nın Geniş Alan Kızılötesi Algılama ve Keşfetme aracı olan WISE ile ilk yakın nesne keşfedildi. Yazının başında şunu belirtelim ki, keşfedilen yeni asteroidin Dünya'ya herhangi bir tehlikesi bulunmamaktadır. 12 Ocak tarihinde Dünya'nın yakınlarından geçen bir asteroid, 2010 AB78 keşfedildi. Nesne arka plandaki yıldızlara göre hareketli olduğu için çabucak fark edildi. Asteroidin yörüngesinin tespiti için bir günden fazla süre boyunca izlendi. Asteroid en son Mauna Kea'daki 2.2 metrelik teleskoplada görünür ışıkla fark edildi. Yaklaşık 1 km çapı olduğu düşünülen asteroid, o sırada dünyadan 158 milyon km uzaklıktaydı. Asteroidin yörüngesi eğik olduğundan dünyanın yaklaşamıyor. Gökbilimciler bu asteroidin bu nedenle dünya için bir tehlike oluşturmadığını ancak onu izlemeye devam edeceklerini belirtiyorlar. Asteroid ve kuyrukluyıldızların bir kısmı dünyaya yakın konumdan geçer. Ender de olsa bunlardan birkaçının yörüngesi Dünya'nın yörüngesi ile kesişebilir. Günümüzden 65 milyon yıl önce yaşamış dinazorları ortadan kaldıran etkinin, dünyaya çarpan 10 km çapındaki bir asteroid olduğu düşünülüyor. Bunun için güneş sistemindeki binlerce asteroid izleniyor. Ancak bunlardan başka bilinmeyenlerin ortaya çıkması için de yoğun uğraş veriliyor. Bu uğraşların son ürünü WISE aracıdır. WISE ile yeni, asteroid ve kuyrukluyıldızlar keşfedilip, bunların yörüngesi hesaplanacak. Los Angeles Kaliforniya Üniversitesi'nden Ned Wright, bunun sadece bir başlangıç olduğunu belirtiyor. WISE, 14 Ocak'ta tüm gökyüzünü kızılötesiyle taramaya başladı. Geniş bir alanı tarayan WISE, bu sayede milyarlarca ışık yılı uzaklıktaki gökadalardan gelen ışık gibi az ışık yollayan asteroidleri keşfedecek. WISE, Güneş Sistemi'ndeki Asteroid Kuşağı içinde yeralan ve bilinmeyen 100 000 kadar asteroidi bulması bekleniyor. Yine Dünya yakınlarından geçen bilinmeyen yüzlerce asteroidi de bulması bekleniyor. Asteroidler yeterli ışık yansıtmadığından görünür ışıkta değil, kızılötesi ışıkla daha iyi algılanırlar. WISE ile asteroid ve kuyrukluyıldızların boyutları hakkında da bilgi sahibi olabileceğiz. Nesnelerin yansıttığı ışığa, görünür ışıkla bakıp boyutlarını tahmin etmek yanıltıcı sonuçlar oluşturabilir. Bu nedenle kızılötesi algılama nesnelerin boyutları hakkında daha doğru sonuca ulaşılmasına neden olacaktır. Bu bilgi de dünya ile çarpışması durumunda, yeryüzünde ne gibi sonuçlar oluşturacağını gösterecektir. NASA'nın Kaliforniya'daki Jet İtki laboratuarı 'ndan Amy Mainzer, dünya yakınındaki ilk asteroidi buldukları için sevinçli olduklarını söyleyerek ekliyor: Yaydıkları ışık yeterli olmadığından bugüne kadar yapılan birçok çalışma ile bu tür asteroid bulunamamıştır. Ama WISE'nin kızılötesi algılayıcısı sayesinde bunları görebiliyoruz. Kaynak: NASA-WISE"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/wise-kucuk-nesneler-taramasini-bitirdi/", "text": "NASA'nın WISE aracına ait NEOWISE görevi olan güneş sistemindeki küçük nesneler, asteroitler ve kuyrukluyıldız taraması tamamlandı. Görev önceden bilinmeyen 20 kuyrukluyıldız, Mars-Jüpiter arasında 33 000'den fazla asteroit ve 134 Dünya'ya yakın nesnelerin keşfi ile tamamlandı. NEOs gurubu içine Güneş çevresinde dolanıp Dünya'nın 45 milyon km kadar yakınına gelebilen asteroitler ve kuyrukluyıldızlar girer. NEOWISE, Aralık 2009'da başlayan Geniş Alan Kızılötesi Taraması'na ait bir görevdir. Araçla bugüne kadar içinde Dünya'ya yakın asteroit ve kuyrukluyıldızlardan uzak gökadalara kadar 2.7 milyon görüntü elde edildi. NASA'nın NEO Gözlem Programı'ndan Lindley Johnson: NEOWISE yardımıyla bir yıl içinde NEOS ve güneş sistemindeki diğer küçük cisimler kataloğumuzdaki veri sayısı arttı diyor. Şimdi NEOWISE ana asteroit kuşağını tam olarak taradığı için WISE uyku moduna geçti. Gelecekte tekrar çalıştırılabilecek olan araç Dünya çevresindeki yörüngesinde beklemeye alındı. Yeni asteroitler ve kuyrukluyıldızların keşfine ek olarak NEOWISE önceden tespit edilmiş ana kuşak nesnelerinin varlığını da onaylamış oldu. Sadece bir yıl içinde yaklaşık 500 000 bilinen nesneden 153 000'ninin kayalık bir yapıda olduğunu gözledi. Bunlardan 33 000'i NEOWISE ile keşfedildi. NEOWISE 2000'i asteroit olmak üzere Jüpiter yörüngesinde dolanan 100'lerce NEOs ve 100 dolayında kuyrukluyıldız olduğunu da keşfetti. Bu gözlemler nesnelerin boyutları ve yüzey yapılarının belirlenmesi için kullanılacak. Görünür ışık bir nesnenin ne kadar güneş ışığını yansıttığını, kızılötesi ise doğrudan nesnenin boyutları hakkında bilgi verir. Bu iki görsel gözlem birleştirilerek nesnelerin özellikleri ortaya çıkarılabilir. Tüm göğün taraması WISE'nin Dünya yörüngesinde dönerken asteroitlerin Güneş çevresinde dönmesi nedeniyle uzun sürmüştür. Araç birkaç tur yaptıktan sonra ancak tüm nesnelerin içinde olduğu veriye ulaşılabiliyor. Tüm WISE verileri ile NEOWISE verileri birleştirildiğinde ayrıca sönük yıldızların yani kahverengi cücelerin keşfi de gerçekleşecek. Bu gözlemler bize en yakın yıldız olan Proxima Centauri'den daha yakında olabilecek kahverengi cüceleri de ortaya çıkarabilir. Aynı şekilde bu gözlemler dış güneş sistemimizde gizlenen bir gaz devini de keşfedebilir."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/wise-noktayi-koydu-gezegen-x-yok/", "text": "NASA'nın Geniş Alan Kızılötesi Araştırma Uydusu gökyüzündeki yüz milyonlarca cismi taradı ancak Gezegen X olarak nitelenen Güneş Sistemi içindeki başka bir gezegenle ilgili hiçbir kanıta ulaşamadı. Araştırmacılar daha önce Pluto'nun ötesinde bir yerlerde büyük ancak görülemeyen gök cisminin olmasının mümkün olabileceğini söylüyordu. Buna ek olarak Gezegen X adlı bu cisme Nemesis ya da Tyche adı bile verilmişti. Kızılötesi ışık altında gökyüzünü inceleyen WISE'nin ikinci veri deposunda 10.000 astronomi birimi uzaklığa kadar Satürn'den büyük ve 26.000 astronomi birim uzaklığa kadar Jüpiter'den büyük herhangi bir cisme rastlamadı. Bir astronomi birimi 150 milyon kilometreye eşittir. Dünya Güneş'ten 1 astronomi birimi ve Pluto ise 40 astronomi birimi uzaklıktadır. Astrophysical Journal Dergisi'nde yayınlanan çalışma yazarlarından Penn State Üniversitesi'nden Ötegezegen ve Yaşanabilir Dünyalar Merkezi'nden Kevin Luhman: Dış güneş sisteminde muhtemelen bir gaz devi ya da küçük yıldız bulunmuyor diyor. Buna karşılık WISE verileri önemli keşifleri beraberinde getirdi. Güneş Sistemi çevresindeki yıldız ve kahverengi cücelerden oluşan birkaç bin yeni cismin varlığını ortaya koydu. Çalışma ekibinden Kaliforniya Üniversitesi bilim insanlarından Ned Wright: WISE verileri normal görüntüde gizlenen yıldız sistemlerini ortaya çıkardı diyor. Güneş Sistemi'nin ötesinde 500 ışık yıllık bir alan içerisinde 3525 adet yıldız ve kahverengi cüce keşfedildi. NASA'nın Kaliforniya Enstitüsü'ndeki Kızılötesi ve İşlem Analizi Merkezi'nden Davy Kirkpatrick: Bunların tamamı önceden bilinmeyen cisimlerdir diyor. Bu 3525 cisimden 762'si kataloğa Luhman'ın çalışması ile girdi. WISE 2010 ve 2011 yıllarında gökyüzünü iki kez taramıştır. Eş bölge taramaları arasında altı ay boşluk bulunmaktadır. Bu iki tarama sonucunda yaklaşık 750 milyon asteroit, yıldız ve gökadanın görüntüsüne ulaşıldı. Kasım 2013'te NASA bu iki veri deposunu gökbilimcilere AIIWISE programı ile açtı. Genel olarak bu görüntülerde uzun zaman dilimlerinde daha yakındaki cismin daha uzun yol alacağının görülmesi bilgisi kullanılır. Yani yüksekteki bir uçak ile daha alçak irtifada seyreden bir uçağın hızları aynı da olsa bize uzak olanın daha yavaş hareket ettiğini gözlemleriz. WISE kataloğundan hareketli cisimler taranarak yakınımızdakiler ortaya çıkarıldı. Keşifler sonucunda bize en yakın olan, Üçgen takımyıldızında bizden 20 ışık yılı uzaklıkta bir yıldız ile 2013'ün Mart ayında sadece 6,5 ışık yılı uzaklıktaki kahverengi cüce çiftini ortaya çıkardı. WISE çok sayıda görece yakın komşumuz bulmasına karşılık Gezegen X keşfi gelmedi. Öne sürülen bu gezegen geçmişte Dünya'da kütlesel yok oluşların nedeni olarak ileri sürülmüştü. Buna göre güneş sisteminin uzak köşelerinde gizlenmiş büyük bir gezegen ya da küçük bir yıldız periyodik olarak gezegenimize yaklaşıyor ve dış kuyrukluyıldızları süpürüyordu. WISE ile Gezegen-X ile öne sürülen birçok dedikodu da bilimsel anlamda yalanlanmış oldu. Kuyrukluyıldızları etkileyerek onların yörüngelerini bozduğunu söyleyen diğer kuramlara ait yeni WISE çalışması da başlatıldı. WISE ile daha birçok yeni gökcismi keşfedilebilir. Biz orada daha fazla yıldız keşfinin gerçekleşeceğini düşünüyoruz. Güneş'in arka bahçesinde bildiğimizden daha fazla cisimler olabilir diyor Wright. WISE 2011 yılında ilk görevini tamamladı. Eylül 2013'te ise NEOWISE adı verilen Dünya için tehlikeli olabilecek yakın cisimlerin taranmasına başlandı. NEOWISE adlı bu asteroit ya da kuyrukluyıldızların yapıları, boyutları ortaya çıkarılacak."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/wise-saklanan-milyonlarca-karadeligi-buldu/", "text": "WISE uzakta ve toz bulutları arasında saklanan milyonlarca süper kütleli karadelikleri ortaya çıkardı. Kızılötesi ışık altında keşfedilen bu karadeliklere sosisli sandviç adı veriliyor. WISE bilim ekibinden Hashima Hasan: WISE bir yığın saklanan nesneyi ortaya çıkardı. Daha önce Dünya'ya yakın olan asteroitleri, bilinen en soğuk yıldızları bulan WISE şimdide toz perdeleri arkasına saklanan süper kütleli karadelikleri keşfetti diyor. WISE 2011 yılında kızılötesi ışık ile tüm gökyüzünü taradı. Gece gözlüğü gibi karanlığı tarayarak milyonlarca gökyüzü görüntüsü iletti. Bu verileri incelemek ve altından neler çıkacağını görebilmek amacıyla dünyadaki tüm gökbilimcilere arşiv açıldı. Gökbilimciler son veriler ışığında bu süper kütleli karadeliklerin ve gökadaların birbirlerinin büyümelerine olan etkisini anlamaya çalışıyor. Örneğin Samanyolu'nun merkezindeki Yay A* olarak adlandırılan 4 milyon güneş kütleli süper kütleli karadelik, yakınındaki maddeyi yutup beslenirken çevresini de ısıtıyor. Bir milyar güneş kütleli karadelikler ise yıldızların biçimlerini bozabilir. Gökbilimciler WISE yardımıyla 10 milyar ışık yılı uzaklığa kadar ki alanda 2,5 milyondan fazla aktif süper karadeliklerin beslenme şekillerini tanımlamaya çalışıyor. Bunların yaklaşık üçte ikisi toz bulutları içinde saklandığı için daha önce görünür ışık altında görülememişti. Ancak WISE'nin kızılötesi algılayıcıları bu tozu geçen ışımayı görebiliyor. JPL'in WISE ile Nükleer Tayfölçer Teleskop Dizisi ekibinden Daniel Stern: Karadelikleri köşeye sıkıştırdık. NuSTAR ile de onların yaydığı yüksek enerjili X-ışınlarını yakalayarak nasıl beslendiklerini anlamaya çalışıyoruz diyor. Araştırmacılar, iki WISE veri topluluğundan bilinen en parlak gökadaların arasında olduğu ilk veri gurubunu ele aldılar. Şimdiye kadar da bu çalışmaya aday 1000 adayı belirlediler. Bunlar güneşten 100 trilyon kez daha fazla ışık saçıyor olabilir. Buna karşılık tozlu alan içinde olduklarından ancak WISE'nin kızılötesi gözlüğüyle görülebilirler. NASA'nın Spitzer Uzay Teleskopu bu nesneleri izleyerek karadeliklerin beslenirken aynı zamanda gökadadaki gaz ve tozu ayrıştırıp bunları daha sonra yeni yıldızların hammaddesi olarak sunduğunu görmeyi sağladı. WISE ekibinden Peter Eisenhardt: Böylesine ender rastlanan yapıların bulunması için WISE tüm gökyüzünü taramak zorunda kaldı. Biz de bu karadeliklerin yıldızların oluşmadan önce oluştuğunu görmüş olduk. Aslında bu tipik bir soruna yol açtı: Yumurta mı tavuktan çıkar, yoksa tavuk mu yumurtadan diyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/wise-yeni-bir-gezegen-mi-buldu/", "text": "Kasım 2010'da Icarus adlı bir bilim dergisinde John Matese ve Daniel Whitmire adlı iki astrofizikçi Ooort Bulutu'nda Jüpiter'den daha büyük olan bir cismin olduğunu ileri sürdüler. Araştırmacılar sözde gezegene Tyhce adını verdiler. Bunun için de WISE ile elde edilen verileri kanıt olarak gösterdiler. Aralık 2009'da fırlatılan NASA'nın WISE aracı dört kızılötesi dalga boyunda gökyüzünü tarıyor. Araç şimdiye kadar Dünya'ya yakın asteroitler ve kuyrukluyıldızlardan uzak gökadalara kadar olan nesnelerin 2.7 milyondan fazla görüntüsünü elde etti. Son olarak WISE iki kızılötesi dalga boyunda gerçekleştirdiği asteroit taraması programını bitirdi. Araç şimdiye kadar daha önce varlığı bilinmeyen bir soğuk yıldız ya da kahverengi cüce, 20 kuyrukluyıldız, 134 Dünya'ya yakın nesne ve Mars-Jüpiter arasındaki Asteroit Kuşağı'nda bulunan 33 000'den fazla asteroiti keşfetti. Araç Şubat 2011'de kendisine tekrar ihtiyaç duyuluncaya kadar uyku moduna alındı. Aracın yolladığı verilerin incelemesi ise sürüyor. Verilerin ilk 14 haftasına ait kısmı Nisan 2011'de açılacak. Sıkça Sorulan Sorular Soru: Tyche'nin varlığı ne zaman kesinleşebilir? Yanıt: WISE verileriyle bunu ya da Oort Bulutu içindeki büyük bir cismin varlığını doğrulamak için henüz çok erken. WISE verilerinin ilk 14 haftalık kısmı önümüzdeki Nisan ayında açılacak. Ancak bu verilerle de bir sonuca ulaşılamayabilir. Mart 2012'ye kadar tüm veriler açılacak. Veriler işleme açık duruma geldiğinde ilk incelenecekler arasında Matese ve Whitmire'in öne sürdüğü Thyce kuramı test edilecek. Soru: WISE'nin gözlediği bir gezegen mi? Yanıt: Evet olabilir. WISE göreve başladığından bu yana altı aylık bir süre boyunca Oort Bulutu'nu iki kızılötesi bantlarla gözledi. İkinci bant gözlemleri küçük nesneler, soğuk yıldızları içeriyor ki Jüpiter'den daha büyük olan Tyche böyle bir gözlem sonucunda ortaya çıktı. Soru: Eğer varsa, Tyche gibi bir gezegenin varlığı neden şimdiye kadar bulunamadı? Yanıt: Tyche görünür ışıkla çalışan teleskoplar tarafından görülemeyecek kadar soğuk ve sönüktür. Bu tür bir gezegen ancak kızılötesi teleskopla bulunabilir ki bunun için de teleskopun doğru yere bakması gerekir. WISE kızılötesi görme yeteneğiyle gökyüzünün her bölgesini tarıyor. Soru: Nesneye neden Tyche denildi? Yanıt: 1980'li yıllarda Güneş'in bir arkadaşı olduğu ileri sürüldü. Buna da düzenli olarak dünya üzerinde büyük canlı kitlelerinin yok oluşunu açıklamak için Yunan Tanrıçalarından Nemesis'in adı verildi. Oort Bulutu içinde yer alan Nemesis 26 milyon yılda bir, bazı kuyrukluyıldızların yörüngesini etkilediği ve bunların da iç güneş sistemine doğru hareket ettiği ileri sürüldü. Yine bu kurama göre, bu kuyrukluyıldızların bir kısmı da Dünya'ya çarparak ve yaşamı olumsuz etkiledi. Yapılan son bilimsel incelemeler yeryüzünde canlı neslinin tükenme zamanlarının düzenli tekrar eden olaylara dayandığı görüşünü desteklemiyor. Bu nedenle günümüzde artık Nemesis gibi bir kuramın doğruluğuna inanılmıyor. Tüm bunlara karşılık Güneş'in çevresinde birkaç milyon yıllık dönemle dolanan oldukça uzakta ve şimdiye görülememiş bir arkadaşı olabilir. Gökbilimciler Nemesis ile bu nesnenin aynı olmadığını belirtmek için ona Yunan mitolojisindeki yine Nemesisin hayırsever kız kardeşi Tyhce'nin adını verdiler."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/wiseden-farkli-goruntuler/", "text": "Geçtiğimiz ay 14 Ocak'ta göreve başlayan kızılötesi teleskop WISE ile 4 farklı nesneye ait yeni görüntü elde edildi: bir kuyrukluyıldız, patlayan bir yıldızdan oluşmuş bulut, Andromeda Gökadası ve yüzlerce gökadadan oluşmuş bir küme. WISE'nin mükemmel çalıştığını söyleyen NASA'nın bilim görevleri yönetim kurulu yöneticisi Ed Weiler şunları da ekliyor: Asıl görevi asteroitleri bulmak olan araç, kuyrukluyıldızlar ve diğer yıldızlar, yıldız kümeleriyle ilgili ikinci görevini de başarıyla yerine getiriyor. Aracın görüntülediği güzel bir kuyrukluyıldız görüntüsünde, güneşe yönelen nesnenin kuyruğundan saçılan tozlar kızılötesi ışıkta parlamaktadır. Kırmızı bir çizgi şeklinde görülen kuyruk 16 milyon km kadar uzanıyor. Kuyrukluyıldız görüntüsünün altında görünen mavi nesne ise bir yıldızdır. WISE'nin Dünya yörüngesine yakın ve güneşe doğru gelen onlarca yeni kuyrukluyıldız keşfetmesi bekleniyor. Böylece Güneş Sistemi içerisinde dolanan kuyrukluyıldız sayısı saptanmaya çalışılacak. Diğer görüntü ise 20 000 ışık yılı uzaklıktaki Samanyolu'nun Karina Kolu'nda yeralan NGC 3603 kümesi. Bu kümede Güneş'ten daha büyük ve sıcak yeni yıldızların oluşuyor. Kızılötesi görüntülerde bu tür sıcak yıldızların ısıttığı toz bulutlarının parladığı görülür. WISE ile bu tip yüzlerce bölgeyi daha görebileceğiz. Bunun sonucunda da gökbilimciler uzak gökadalardaki yıldız oluşum bölgelerinde neler olup bittiği hakkında fikir edinebilir. Çünkü NGC 3603 milyarlarca ışık yılı uzaklıktaki gökadalara göre daha yakınımızda olan doğal bir laboratuardır. Üçüncü görüntü ise Samanyolu'nun komşusu Andromeda Gökadası'nı gösteriyor. 2.5 milyon ışık yılı uzaklıktaki Andromeda, Samanyolu'ndan biraz daha büyüktür. WISE'nin yeni görüntüsü 100 dolunay büyüklüğündeki bir alanı kaplamaktadır. Hatta Andromeda'nın yakınındaki yerel gurubumuza ait 50 kadar küçük gökadayı da göstermektedir. WISE yakın zamanda yerel gurubumuzdaki tüm üyeleri gösterecektir. Dördüncü görüntü ise 60 milyon ışık yılı uzaklıktaki Ocak kümesi adındaki yüzlerce gökadadan oluşan uzak bir kümeyi gösteriyor. WISE'nin kızılötesi görüntüleri aktif ve durgun olan gökada sayılarıyla ilgili bilgileri vermektedir. NASA'nın Jet İtici Güç Laboratuvarı'ndan Peter Eisenhardt: WISE kuyrukluyıldızların tozlu kuyrukları, asteroitlerin oluşumu ve güneş sistemindeki değişimi izliyor. Bundan başka milyonlarca ışık yılı uzaklıktaki gökadaları, bu gökadalardaki yıldız oluşum bölgelerini de görebiliyoruz diyor. WISE yeni asteroitler, kuyrukluyıldızlar, soğuk yıldızlar, kahverengi cüceler keşfedebilmek amacıyla uzaya gönderildi. 12 Ocak'ta Dünya'nın yakınından geçen bir asteroiti, 22 Ocak'ta da bir kuyrukluyıldız keşfetmişti. Kaynak: NASA/WISE"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/wiseden-gul-hatirasi/", "text": "Yaklaşık 3700 yıl önce yaşayan insanlar gökyüzünde yeni ve parlak bir yıldızın farkına vardılar. Yıldız daha sonraları giderek sönükleşti ve sonunda da unutuldu. Gökbilimciler bu unutulan yıldızı gözlediler ve yıldzdan geriye kalanı görüntülediler. Bu görüntü NASA'nın Geniş-Alan Kızılötesi Tarayıcısı ile alındı. Görüntüdeki Pupa A olarak adlandırılan yıldızdan geriye kalan kırmızı bölge görülüyor. Pupa A adındaki büyük bir yıldız yaşamını sona erdirdiğinde süpernova şeklinde patlayarak görülen evren içinde en parlak ve güçlü formu oluşturdu. Patlama sonucunda genişleyen şok dalgaları, süpernova çevresindeki toz ve gaz bulutlarının ısınmasına neden olduklarından kızılötesi görünümde kendilerini kırmızı renkte gösterirler. Uzaya yıldızdan çok şiddetli bir şekilde atılan maddeden geriye bir nötron yıldızı kaldı. Bu özel ve görüntüde kendini göstermeyen nötron yıldızı saatte 3 milyon km gibi inanılmaz bir hızla hareket ediyor. Bu hızdan dolayı gökbilimciler nesneye kozmik cannonball lakabını taktılar. Görüntüdeki yeşil renkteki gaz ve toz bulutları ise Vela adlı başka bir eski süpernovaya ait. Vela ise 12 000 yıl önce gerçekleşti. Pupa A buna göre zamanımıza dört kat daha yakın. Görüntüdeki renkler insan gözünün algılayamadığı kızılötesi dalga boyu ile elde edilmiştir."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/wiseden-iki-komsu-gokada-goruntusu/", "text": "NASA'nın Geniş Alan Kızılötesi Tarayıcısı , biri yıldız oluşum yerlerinden ve alev alev yanar gibi görünen gökada ile diğeri saha sakin ve mavimsi tonda sarmal gökada olmak üzere iki komşu gökadaya ilişkin yeni bir bakış açısı yakaladı. M81 ve M82 olarak bilinen iki gökada birkaç yüz milyon yıl önce karşılaşmıştı. Kütle çekim dalgalarının iki gökadayı adeta süpürdüğü sırada yeni yıldız oluşumları patlak verdi. Puro Gökada ismiyle de tanınan M82'de bu olay sonrasında yeni yıldız doğumları başladı. Yeni doğan büyük yıldızlardan gelen yoğun ışıma, gaz ve toz diskiyle de birleşince WISE görüntüsünde gökadanın sarı renkle görünmesine yol açıyor. California Üniversitesi'nden Ned Wright: WISE görüntüsünde bu ikiliyi tek seferde görüp aralarındaki farkları anlayabilirsiniz. Oldukça parlak görünen Puro Gökada yıldız oluşumlarına sahne olurken arkadaşı ise ondan daha az aktif ve daha farklı görünüyor diyor. WISE, Ekim 2010'da yani soğutucusu bitmeden çok önce, kızılötesi gökyüzünü haritalama işlemi görevini bitirdi. Bu süre boyunca aracın ilettiği yüz milyonlarca görüntüden ilk bölümü Nisan 2011'de gökbilimcilere dağıtılacak. WISE, hava sıcaklıklarından etkilenmeyen iki kısa dalga boylu kanalı ve soğutularak çalıştırılan dört kızılötesi kanalından ikisiyle görevini sürdürüyor. WISE şu anda tüm dikkatini asteroitler ve kuyrukluyıldızlara vermiş durumda. Komşu gökadalar birbirlerinin çevresinde dans etmeyi birleşmeleri gerçekleşene kadar sürdürecek. Her ikisi de sarmal yapıdadır. Ancak M82 kenardan görüldüğü için ince bir puro şeklini andırır. Kızılötesi ışık altında M82 gökyüzündeki en parlak gökadadır. Bunun nedeni ise gökadanın yeni yıldızlar oluşturması ve gökbilimciler tarafından bol yıldız oluşturan gökada olarak sınıflandırılması. WISE ile kızılötesi görüntüyü görebiliyoruz. Kısa dalga boylarını (3.4 ve 3.6 mikron) mavi ve yeşil-mavi ya da cyan rengi, uzun dalga boyları (12 ve 22 mikron) yeşil ve kırımızı renklerle görülüyor. M81'in kızılötesi görüntüde mavi renkle görünmesinin nedeni ise o kadar tozlu bir yapıya sahip olmamasıdır. Gökadanın mavi rengi yıldızlardan dolayı açığa çıkmıştır. Sarmal kollarda yer yer görülen sarı noktalar ise yeni yıldız oluşturan tozlu bölgeleri gösteriyor. M82 ise bilinen bol yıldız oluşturan gökadalar arasında en uçta olanıdır. M81 görünür ışık altında görülen en parlak gökadalardandır. Büyükayı takımyıldızı içinde yer alan her iki gökada da yeterli karanlığın olduğu yerlerde dürbünle görülebilir. Gökadalar 12 milyon ışık yılı uzaklıktadır. Kaynak: NASA/JPL"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/wiseden-kuyrukluyildiz-kesfi/", "text": "NASA'nın WISE aracı kızılötesi ile uzayı gözlemlerken ilk kuyrukluyıldızını keşfetti. Araç, geçtiğimiz günlerde ilk asteroitini keşfetmişti. P-2010 B2 olarak kodlanan nesnenin 2 km'lik bir çapı olduğu bildirildi. Büyük bir olasılıkla kuyrukluyıldız 4.5 milyar yıl önce Güneş Sistemi'yle birlikte oluştu. P-2010 B2 Dünya'dan 175 milyon km uzaklıkta bulundu. 14 Aralık 2009'da fırlatılan WISE aracı ile Güneş sistemi'ndeki özellikle asteroitler ve kuyrukluyıldızların bulunması hedefleniyor. Yalnız burada küçük bir ayrım var: kuyrukluyıldız keşfi asteroit keşfinden daha zordur. Çünkü kuyrukluyıldızlar genellikle iç Güneş Sisteminde bulunmuyor. Kuyrukluyıldızlar genellikle çok daha uzaklardan, Kuiper Kuşağı'ndan geliyor. Gerek asteroitler gerekse kuyrukluyıldızların yolu Dünya'nın yakınlarına düşebilir. Bu nesneleri bulmak ve gözlemek Dünya'ya olası tehlikeleri görmek için tek yoldur. Bir kuyrukluyıldızın Dünya'ya çarpma olasılığı çok düşüktür. Ama küçük de olsa böyle bir olay gerçekleşebilir. WISE ile böylesi bir olayın gerçekleşme olasılığını anlayacağız diyor NASA'nın Jet İtici Güç Laboratuvarı'ndan James Bauer. WISE kuyrukluyıldızı ilk kez 22 Ocak'ta gökyüzünü tararken gördü. Cisim arka plandaki yıldızlara göre daha hızlı hareket ettiğinden kendini ele verdi. Keşifle birlikte kuyrukluyıldız ABD'de de hem profesyonel hem de amatör gökbilimcilerce de izlendi. Asteroit ve kuyrukluyıldız keşifleri ve özelliklerini belirlemek için açılan ve özellikle öğretmen ve öğrencileri gözlem yapmaya teşvik eden bir Uluslar arası Araştırma ve Arama Birliği'nin sayfasında da gözlemler not altına alındı. Asteroit ve kuyrukluyıldızlara ilişkin veriler Cambridge'deki Küçük Gezegen Merkezi'nde toplanmaktadır. Keşfedilen kuyrukluyıldızın yörünge dönemi 4.7 yıl olarak belirlendi. Cismin yörüngesi elbette eliptik. Güneş'e en fazla 1.6 GB (1 GB, gökbirimi, dünya-güneş arası uzaklıktır) kadar yaklaşabiliyor . Güneş'e en uzak olduğu noktada ise Güneş'ten 4 GB kadar uzaklıkta bulunuyor. Cisim Güneş'e yaklaşırken yüzeyindeki buz erimeye ve gazlar da yanmaya başlıyor. Böylece cismin arka kısmında hareket yönüne zıt yönde bir kuyruk oluşuyor. Kuyrukluyıldızlar böylece zamanla eriyip küçülür ve en sonunda da yok olurlar. Kuyrukluyıldızdan kalan kayalık çekirdek çok küçüldüğünden onu görünür ışıkta görmek zorlaşır. Bunun için daha hassas gözlere ihtiyaç duyulur ve işte burada imdadımıza kızılötesi dalgalar yetişir. WISE'deki kızılötesi algılama yeteneği sayesinde daha birçok cisim bulanacaktır. Kaynak: NASA/JPL"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/wiseden-uzay-gulu/", "text": "NASA'nın Geniş Alan Kızılötesi Tarayıcısı ile Tekboynuz takımyıldızında yer alan Rozet Bulutsusu görüntülendi. Görüntüde Rozet Bulutsusu tıpkı bir kozmik gül gibi poz vermiş görünüyor. Böylesi romantik isimlendirilmiş bulutsu sayısı fazla değildir. Samanyolu içindeki büyük gaz ve toz bulutunun oluşturduğu çiçeği andıran görüntüsüyle bulutsu NGC 2237 olarak kod adıyla da bilinir. Bulutsu bizden 4500-5000 ışık yılı kadar uzaklıkta bulunuyor. Çiçeğin merkezindeki genç yıldızlar NGC 2244 kümesini oluşturur. Çok büyük yıldızlar güçlü mor ötesi ışınım yaparak yakınlarındaki gaz ve tozu kuvvetli rüzgarlar etkisiyle uzağa atarlar. Bu ışıma çevredeki hidrojenin elektronlarını iyonlaştırarak gökbilimcilerin HII olarak nitelendirdikleri bölgelerin oluşmasına neden olurlar. Rozet Bulutsusu karanlık ve kuru bir yerde çıplak gözle çok sönük olarak görülmesine karşılık aslında amatör gökbilimcilerin teleskoplarıyla izlemeyi sevdiği bir nesnedir. 1690 yılında İngiliz gökbilimci John Flamsteed tarafından bir yıldız kümesi olarak tanımlanan NGC 2244, bundan 150 yıl sonra John Herschel bir bulutsu olarak gerçek yerini aldı. Görüntüde sol altta görülen çizgi bir uydunun bıraktığı izdir. WISE görüntüyü çektiği sırada yakalanan bunun gibi doğal olmayan nesnelerin izleri olduğu gibi bırakılmıştır. Görüntü WISE'nin dört farklı kızılötesi algılayıcıları ile oluşturuldu. Mavi ve cyan renkleri yıldızlardan gelen kızılötesi ışığı, yeşil ve kırmızı renkler ise sıcak tozdan gelen ışığı gösterir. Geniş çözünürlüklü görüntü için tıklayınız. Kaynak: NASA-JPL"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/wiseden-zeta-yilanci-goruntusu/", "text": "Görüntüdeki merkeze yakın konumda parlayan mavi yıldız Zeta* Yılancı'dır . Görünür ışıkta kırmızı görünen yıldızın çevresindeki sönük yıldızlar ve toz bulutu görünmez. Ancak NASA'nın Geniş Alan Kızılötesi Tarayıcısı ile alınan kızılötesi görüntü tamamen farklı bir görünüm sergiliyor. Zeta Yılancı aslında yıldızlararası gaz ve toz bulutunun arasında kalmış büyük kütleli, sıcak ve parlak bir mavi yıldızdır. Gökbilimciler bu yıldızın bir zamanlar bir eşi olduğunu ve çevresini saran toz bulutunun bu yıldızın süpernova patlamasıyla oluştuğuna inanıyor. Bundan dolayı da Zeta Yılancı saatte 24 km gibi bir hızla hareket ederek ortağının çekim kuvvetinden kurtulmuştur. Zeta Yılancı'nın kütlesi Güneş kütlesinden 20 kat daha fazla ve Güneş'ten 65 000 kat daha parlaktır. Yıldızın çevresi böylesine bir toz bulutuyla sarılı olmasaydı gökyüzünün en parlak ve mavi görünen yıldızlarından biri olacaktı. Zeta Yılancı büyük kütleli yıldızlara daha fazla enerji gerektiği için hızlı yaşa genç öl özdeyişine uymak zorunda kalan bir yıldızdır. Yaklaşık 8 milyon yıl olan ömrünün şu an yarısındadır. Şu an orta yaşını süren Güneş'in ömrü ise 10 milyar yıl olarak belirlenmiştir. Güneş'in sonu bir beyaz cüce, Zeta Yılancı'nın sonu ise eşi gibi bir süpernova olacaktır. Görüntüdeki belki de en ilgi çekici özelliklerden biri de Zeta Yılancı'yı saran yıldızlararası gaz ve toz bulutudur. Görüntünün kenarlarına doğru ortaya çıkan ve kuzey ışıklarını andıran yeşilimsi renkteki tüyümsü kısımlar ise toz bulutunun daha ince olduğu yerlerdir. Yıldızın yakınlarındaki toz bulutu ise daha kalındır. Yıldızın yaydığı yüksek miktardaki morötesi ışıma nedeniyle kızılötesi görüntüde yıldızın çevresi daha kırmızı görünmektedir. Görüntüde dikkati çeken bir başka unsur ise yıldızın üst kısmında kıvrılarak uzanan sarımsı şerittir. Bu yay şokuna verilecek çok güzel bir örnektir. Kontrolden çıkan yıldızın alt sağdan üst sola doğru hareket ettiğini gösteriyor. Bunu yaparken yıldızın yaydığı rüzgar önündeki gaz ve toz bulutunu da ileri itiyor . Sonunda yıldız oluşturduğu rüzgar ile karşısındaki kırmızı bulutu yay gibi gererek sıkıştırıyor. Bu olay bir sandalın denizde ilerlerken dalgaları itmesiyle oluşturduğu etkiye benzer. Bu özelliği görünür ışıkla göremezsiniz. WISE bu gibi görüntüleri kızılötesi görüşüyle aydınlatır. Görüntü kızılötesi ışığın belirli dalga boylarıyla elde edildi. Mavi ve mavi-yeşil yıldızlardan yayılan 3.4 ve 4.6 mikron dalga boyundaki ışığı temsil eder. Daha az yoğun toz bulutu bölümleri ise yeşil-12 mikron ve kırmızı-22 mikronla aydınlatılır. *Zeta Yunan alfabesinin altıncı harfidir. Takımyıldızlarda yıldız adları görünen parlaklıklarıyla sıralanır."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/x-enkazinin-kaynagi-asteroit-carpismasi-mi/", "text": "Hubble'ın keşfettiği X-şekilli davetsiz misafir acaba bir asteroit çarpışması ürünü mü? Geçtiğimiz Ocak ayında gökbilimciler Hubble Uzay Teleskopu ile şekli X'e benzeyen bir cismin iki asteroitin çarpışması sonrasında oluştuğu şeklinde yorumlanmıştı. Beş ay boyunca Hubble ile cismi izleyen gökbilimciler şaşırtıcı bir sonuca ulaştılar. Hubble gözlemleri ekip başı Los Angeles Kaliforniya Üniversitesi'nden David Jewitt: Biz olayın bu şekilde meydana geldiğini düşündük. Bir el bombasının patlaması sonrasında çevreye yaydığı şarapnel parçaları gibi enkaz alanının hızla yayılmasını bekledik. Ama tam tersi oldu. Nesne çok ama çok yavaş bir şekilde genişliyor diyor. Hesaplara göre iki cisim 2009'un Şubat veya Mart ayında karşılaştı. Mars ile Jüpiter arasındaki Asteroit Kuşağı'nda binlerce cisim arasında görülen tuhaf nesneye P/2010 A2 adı verildi. Asteroitler arasındaki çarpışmalar genellikle yok edici türden sayılır. Jewit'e göre yılda bir kez daha küçük boyutlu asteroitler çarpışmaya uğrayarak parçalanıyor. Bu cisimler çarpıştığında ise uzaya toz bırakırlar. Şimdiye kadar gökbilimciler çarpışmaların sıklığına bakarak toz miktarı hakkında güvenli modeller oluşturmaya çalışıyor. Bu gözlemler Güneş Sistemi'ndeki tozun nereden geldiğini öğrenmek açısından oldukça önemlidir. Gaz çıkışı genellikle kuyrukluyıldızlarda değil çarpışan asteroitlerde görülür. Bu bilgiyi aynı zamanda diğer yıldızların çevresinde gördüğümüz toz disklerine de uygulayabiliriz. Tozun nasıl oluştuğunu bilmek bu görünmeyen cisimler hakkında da bilgi verecektir diyor Jewitt. Mayıs 2010'da Hubble'ın Geniş Alan Kamerası 3 ile alınan görüntülerde X-şekilli cismin arkasındaki 120 m genişliğindeki kuyrukta daha önce görülmemiş olan nokta benzeri bir cisim belirlendi. Gözlemlerde nesnenin enkaz alanını yavaşça genişlettiği ve X-şeklini koruduğu fark edildi. Kuyruktaki parçacık büyüklüğündeki nesne 1 mm ile 2.5 cm uzunluğunda bir çapa sahip. Hubble P/2010 A2'yi Ocak 2010'da ilk kez fark ettiğinde cisim bizden 102 milyon km uzaklıktaydı. Hubble'in görüntülediği 120 m'lik nesne aslında çok daha bir cismin kalıntısıdır. Gökbilimciler 3 ile 5 m genişlikteki daha küçük olan ikinci bir asteroitin büyük olana çarptığını düşünüyor. Çift büyük bir olasılıkla saatte 18 000 km gibi yüksek bir hızda çarpıştı ve küçük olan yok oldu. Jewitt bu çarpışmanın küçük bir atom bombasının patlaması kadar şiddetli olduğunu düşünüyor. Güneş'ten gelen ışıma ile de çarpışma sonrası oluşan kalıntı, asteroitin arkasında bir kuyrukluyıldızın kuyruğunu oluşturur gibi sıralandı. İki asteroitte bu türden çarpışmalara hiç de yabancı değildir. Bunlar onlarca hatta milyonlarca yıl önce daha büyük asteroitlerin parçalanmasıyla oluşmuştu. Küçük olanın yok olduğu bu tür çarpışmalar asteroitlerin küçülüp yok olduğu ana süreçlerden biridir. X-şekli için gökbilimcilerin hala iyi bir açıklaması yok. Kuyruğun başındaki çaprazlamasına görülen ince yapılar çarpışan asteroitlerin oldukça simetrik bir yapıda olduğunu düşündürebilir. X şeklindeki parçacıkların yavaşça dağılması ise nesnenin ömrünü uzatmaktadır. Hubble görüntüleri her ne kadar nesnenin bir asteroit çarpışması sonucunda oluştuğunu gösterse de Jewitt, olayın başka bir yolla olabileceğini de göz ardı etmiyor. Örneğin küçük bir asteroitin kendi çevresindeki dönüşü ve güneş ışığı nedeniyle basıncının artması kendi kütlesini kaybetmesini ve arkasında bir kuyruk oluşmasını sağlayabilir. Asteroitleri çarpışırken görmek oldukça zordur. Çünkü bunlar oldukça sönüktür ancak çarpışmaları büyük sonuçlar doğurabilir. P-2010 A2 kalıntısını oluşturan iki asteroitte bu nedenle önceden bilinmiyordu. fark edilemeyecek kadar küçüktüler. Çarpışma anı da görülemedi çünkü bu anda Güneş ile aynı doğrultudaydılar. Çarpışmadan yaklaşık 10-11 ay sonra Ocak 2010'da Lincoln Dünya'ya Yakın Cisimleri Araştırma Programı ile yapılan gökyüzü taramasında kuyrukluyıldız gibi bir kuyruğu olan cisim olarak görüldüler. Ancak Hubble bunun bir kuyrukluyıldız olmadığını belirledi. Jewitt gelecekte daha iyi teleskoplar kullanılarak asteroit çarpışmalarının görülebileceğini umuyor. Bunlara iyi bir örnek olarak da Büyük Sinoptik Alan Teleskopu'nu gösteriyor. LSST her hafta düzenli bir şekilde gökyüzünü tarayarak süpernovalar ve dünya yakınından geçecek olan asteroitler gibi kısa dönemli olayları yakalayacak olan bir gözlemevidir. Gökbilimciler asteroiti 2011 yılında Hubble ile tekrar gözleyecek. Jewitt ve ekibi güneş ışımasının X şekline ve kuyruğa nasıl bir şekil verdiğini görmek istiyor. Kaynak: Hubble Konuyla ilgili 2 Şubat 2010 tarihinde yayınladığım haber: Asteroitlerin Oluşturduğu X-Enkazı Daha büyük görüntü için tıklayınız."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/x-isinlari-altinda-gunes/", "text": "Japon Hinode uzay aracı ve NASA'nın NuSTAR gözlemevi ile Güneş'in X-ışını görüntüsü üretildi. Yeşil renk düşük enerjili X-ışınlarını algılayan Hinode'ye ve mavi renk yüksek enerjili X-ışınlarını toplayan NuSTAR'a ait. Sarı ve kırmızı renkler ise NASA'nın SDO ile alınmıştır ve morötesi ışımayı göstermektedir. NuSTAR genelde uzaydaki karadelikleri ve diğer yüksek enerjili cisimlerin sırlarını araştırır. Teleskopla aynı zamanda Güneş'i de inceleyebilirsiniz. Görüntü Güneş'teki birkaç etkin bölgeyi gösteriyor. Güneş'in 11 yıllık çevriminin bitmesine birkaç yıl daha var. Güneş yüzeyi yüklü parçacıkların yüksek ışınımla dışarı atıldığı dev patlamalarla doludur. Bunlar birbirine dolanmış manyetik alan çizgileri boyunca yayılır. NuSTAR gibi bir teleskop bu çizgileri görmez. Ama büyük enerji taşıyan mikro alevleri ve enerjilerini ölçmeye yardımcı olur. Aynı zamanda Güneş'in atmosferi ya da koronasının beklenenden daha sıcak olmasının nedenini çözmeye yardımcı olabilir. Bunun için Güneş'in 11 yıllık çevriminin ardından birkaç yıl sonraki sessiz dönemine ihtiyaç var. Görsel telif hakkı: NASA/JPL-Caltech/GSFC/JAXA"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/xmm-newton-kayip-maddeyi-buldu/", "text": "Normal madde nerede sorusu yanıtlandı: boş uzayda. Yaklaşık yirmi yıl süren kozmik saklambacın ardından ESA'nın XMM-Newton gözlemevi ile sıcak gazın kozmosa aktığı belirlendi. Böylece gökadalardaki normal maddenin neden eksik olduğu yanıtlanmış oldu. Hakkında hiçbir şey bilinmeyen karanlık madde ve karanlık enerji kozmosun %25 ve %70'ini oluşturmaktadır. Bunun yanında yıldızlar, gezegenler dolayısıyla gökadaları oluşturan bildiğimiz madde %5 dolayındadır. Üstelik bu %5'i izlemek bile oldukça zordur. Gökbilimcilerin baryonlar olarak tanımladığı bu sıradan madde, evrenin en eski ışığı olan kozmik arkalan ışınımı yardımıyla Büyük Patlamadan sadece 380 bin yıl sonrasına dayanarak tahmin edilebiliyor. Çok uzak gökada gözlemleri milyarlarca yıl önceki madde evriminin izlenmesini sağlamaktadır. Bu gözlemler maddenin yarısının kayıp olduğunu gösteriyordu. Çalışma ekibinden Fabrizio Nicastro: Kaybolan baryonlar astrofiziğin en büyük gizemlerinden biridir diyor. Erken evrende bu maddeyi gördüğümüz için oralarda bir yerde olduğunu biliyorduk. Ama nerede? Evrendeki tüm yıldızlar ve gökadalara akan yıldızlararası gaz sıradan maddenin sadece %10'u kadardır. Gökadalar içindeki sıcak ve dağınık haldeki gaz ile kütle çekimiyle bir arada duran dev kozmik yapılar olan gökada kümelerini dolduran sıcak gazı da eklersek bu oran ancak %20'lere dayanıyor. Bu şaşırtıcı bir oran değildir. Burada yıldızlar, gökadalar ve gökada kümeleri, kozmik ağın en yoğun düğümleri, evrende yayılmış durumdaki hem karanlık hem de sıradan maddenin ipliksi dağılımı söz konusudur. Bu yapılara sıkça rastlansa da aynı zamanda kozmik maddenin tamamını ortaya çıkarmak için uygun yerler değildir. Gökbilimciler eksik olan baryonların kozmik ağın her tarafında yer alan maddenin daha az yoğun olduğu ipliksilerde yani gözlemin zor olduğu yerlerde gizlendiğinden kuşkulanıyordu. Yıllar boyunca çok farklı tekniklerle soğuk ve ılık yapılar dahil edilerek maddenin %60'ı tespit edildi. Ancak hala eksik çok kısım bulunmaktaydı. Fabrizio ve ekibi diğer birçok gökbilimci gibi ESA'nın XMM-Newton ve NASA'nın Chandra X-ışını gözlemevlerini kullanarak yirmi yıldır bu gizemi çözmeye çalışıyor. Elektromanyetik tayfın bu kısmı sıcak gökadalar arası gazı milyonlarca dereceye kadar ısıtan uzak kaynakların yaydığı X-ışınlarının bloke edilmesiyle tespit edilebilir. Fabrizio ve ekibi XMM-Newton gözlemevini merkezinde süper kütleli aktif bir karadeliğin yer aldığı büyük bir gökadaya yönlendirdi. Merkezdeki canavar, maddeyi yutarken aynı zamanda X-ışınından radyo dalgasına kadar ki aralıkta parlıyordu. Kaynağın şimdiye kadar elde edilmiş en uzun X-ışını gözlemlerinde -2015 ile 2017 arasında toplam 18 gün- ışığı dört milyar yılda ulaşan gökadayı gözlediler. Verileri taradıktan sonra bizimle uzak kuasar arasındaki sıcak gökadalar arasındaki gazda yer alan oksijeni iki farklı noktada tespit ettik diyor Fabrizio. Oksijen de olmak üzere büyük miktarda madde deposu olduğunu gördük. Bu da eksik baryon bilmecesinin çözümü anlamına gelebilir. Bu olağanüstü sonuç yeni bir arayışın başlangıcıdır. Eldeki verilerin evrensel olup olmadığı ancak farklı kaynakların gözlenmesiyle mümkün olabilir. Fabrizio ve ekibi önümüzdeki yıllarda XMM-Newton ve Chandra ile daha fazla kuasar gözlemeyi hedefliyor. Madde dağılım grafiğinin yüksek çözünürlüklü versiyonunu (3800x2300px) indirmek için tıklayınız."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/y-sinifi-kahverengi-cucelere-yeni-uyeler/", "text": "NASA'nın Geniş alan Kızılötesi Tarayıcısı soğuk yıldızların insan vücudu sıcaklığı kadar soğuk olan Y sınıfında yeni üyeler keşfetti. Bu soğuk yıldızları optik bir teleskopla görmek mümkün değildir. WISE'nin kızılötesi gözlemi ile 40 ışık yılı uzaklığa kadar yani Güneş'e yakın denilebilecek bir bölgede altı Y sınıfı cüce parıltısını gördü. NASA'nın Genel Merkezi'nden Astofizik Bölümü yöneticisi Jon Morse: Tüm gökyüzünün taranması ile son derece hassas kızılötesi görüşte bile oldukça soluk bir ışık kaynağı olarak görüldü. WISE'nin uzun dalga boylarında, yerdeki kızılötesi gözlemlerine göre 5000 kat daha parlak görüntü elde edilir dedi. Y sınıfı kahverengi cüce ailesi üyelerindendir. Kahverengi cüceler bazen başarısız yıldız olarak da adlandırılır. Çekirdek kütlesi küçük olduğundan Güneş gibi milyarlarca yıl sürekli parlamazlar. Bu nesneler zamanla soğur, parlaklıkları azalır ve yaydıkları ışıma kızılötesi dalga boylarında görülür. Gökbilimciler yıldızların oluşumunu ve güneş sistemi dışındaki gezegenlerin atmosferini kavramak için kahverengi cüceler incelenir. Kahverengi cücelerin atmosferleri gaz devi Jüpiter gibi gezegenlerle benzerlik gösterir. Bu yıldızların keşfi uzayda tek başlarına olduklarından ve kendilerine yakın bir ana yıldızları olmadığından ötegezegen keşiflerine göre daha kolaydır. Şimdiye kadar 100 yeni kahverengi cüce verisi ortaya konuldu. WISE'nin henüz el değmemiş büyük miktardaki verileri içinde keşfedilmeyi bekleyen niceleri olabilir. Teleskopla Ocak-Şubat 2011 arasında bugüne kadar yapılmış en bnüyük kızılötesi tarama gerçekleştirildi. 100 kahverengi cüce Y sınıfı olarak sınıflandırıldı. Y cücelerin içinde WISE 1828+2650 olarak adlandırılan birinin atmosfer sıcaklığı 25 C derece ölçüldü ki bu değerle kahverengi cücelerin arasında en soğuğu unvanını elde etti. WISE bilim ekibinden ve Kaliforniya Teknoloji Enstitüsü Kızılötesi Veri İşleme ve Analiz Merkezi'nden Davy Kirkpatrick: Daha önce gördüğümüz kahverengi cüceler bir fırının sıcaklığı kadar sıcaktı. Y cücelerin keşfiyle birlikte mutfaktaki soğutucuya yöneldik diyor. Y cüceler Güneş'ten dokuz ile 40 ışık yılı uzaklıkta yer alıyor. Bunların arasındaki WISE 1541-2250 nolu ve dokuz ışık yılın uzaklıktaki Ross 154 en yakın sekizinci yıldız sistemi olabilir. Bize en yakın yıldız olan Proxima Centauri dört ışık yılı uzaklıktadır. NASA'nın Jet İticileri Laboratuarı'ndan WISE görevi bilim insanlarından Michael Cushing: Güneş'e yakın kahverengi cüce keşifleri evimizin yakınlarında başka bir evi keşfetmemize benzer. Keşfedilmeyi bekleyen yeni komşularımızın olması düşüncesi bile çok güzel. WISE ile bize en yakın kahverengi cüceleri görebiliriz diyor. WISE ekibi kahverengi cüce adaylarını belirledikten sonra listedeki sayıyı azaltmak amacıyla Spitzer Uzay Teleskoppu verilerine döndü. Bunun dışında bu nesnelerin ışımalarından elde edilen verilerde su, metan ve amonyak moleküllerin tespiti için yer tabanlı güçlü teleskoplar kullanıldı. Yeni çok soğuk Y cüceler için Hubble Uzay Teleskopu da kullanıldı. Y cücelerin verileri kahverengi cüce verileriyle karşılaştırıldığında çok düşük bir atmosfer sıcaklığı elde edilmiştir."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/ya-bir-otegezegenden-bizi-gozluyorlarsa/", "text": "Carl Sagan'ın Voyager-1 milyarlarca kilometre uzaktayken Dünya'nın fotoğrafını çekmesini önermesinin üzerinden 30 yıl geçti. Sonuçta adı 'Soluk Mavi Nokta' olan bir fotoğraf elde edildi. Peki, başka bir yıldızın çevresinde dolanan bir gezegende yaşayan zeki canlılar Yer'in böyle bir fotoğrafını çekebilir mi? Fotoğrafı inceleyerek biyosferdeki yaşam izlerine ulaşabilir mi? İşte bu soruların yanıtlarını bilim insanları olaya tersten bakarak yanıtlamaya çalışıyor. Cornell Üniversitesi Carl Sagan Enstitüsünden fizik profesörü Joshua Pepper ve astronomi doçenti Lisa Kaltenegger, 1004 Güneş benzeri yıldızlar içerisinde yaşam alanında Yer benzeri gezegenleri belirleyerek işe koyuldular. Bunların hepsi yaklaşık 300 ışık yılı içinde yani Dünya'daki yaşam izini tespit edebilecek uzaklıkta yer alıyor. Bunu belirlerken şu kritik soruyu esas aldılar: Hangi yıldızlar Yer'i geçiş yapan bir gezegen olarak gözleyebilir? Kaltenegger: Bakış açımızı diğer yıldızların bakış açısına çevirelim ve oradaki gözlemcilerin Yer'i geçiş gezegeni olarak görüp göremeyeceklerini soralım diyor. Buradaki püf nokta, gözlemcinin bakış doğrultusuna göre yıldızının önünden geçen gezegeni görmektir. Şimdiye kadar keşfedilen dört binden fazla ötegezegen bu yöntemle keşfedildi. Gözlemciler bu durumda Soluk Mavi Nokta olarak görebilecekleri gezegenimizdeki atmosferde biyosfer izlerini de keşfedebilir. Taradığımız yıldızların bazılarını dürbün kullanmadan gökyüzünde görebilirsiniz. Kaltenegger gökbilimcilerin önümüzdeki yıl göreve başlayacak olan James Webb teleskopu ile de daha ayrıntılı çözümlere ulaşacaklarını ifade ediyor. Geçiş yöntemi bir ötegezegenin özelliklerini belirlemek için kullanılacak en önemli yöntemlerden biridir. Hangi yıldız sistemlerindeki canlılar bizi bulabilir? Bu sorunun çözümünün anahtarı Yer'in ekliptik yörüngesidir. Böylesi bir yörünge dışardan Yer'e bakan gözlemcilere biyosferi keşfetme olanağı sağlar. Pepper ve Kaltenegger NASA'nın ötegezegen keşif uydusu TESS ile oluşturulmuş yıldız kataloğunu kullanarak en yakın yıldızların listesini oluşturdu. Ötegezegenlerin yalnızca çok küçük bir kısmı bizim görüş alanımızla benzer hizadadır, böylece oradaki geçişleri gözleyebiliriz. Ancak, Güneş'e komşu olan yıldızların tümü Yer'in Güneş'in önünden geçişini gözleyebilir diyor Pepper. Kaltenegger, Canlı bir biyosfere sahip bir gezegeni bulursak orada da bize bakan biri var mı diye merak etmemiz normal diyor. Evrende zeki yaşam arıyorsak bizi bulabilirler ve temasa geçmek isteyebilirler. Öncelikle bakmamız gereken yerlerin haritasını oluşturmak bu anlamda önemlidir."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/yakin-asteroitler/", "text": "NASA'nın Spitzer Uzay Teleskopu Dünya'ya yakın olan bir grup asteroit grubunu ortaya çıkardı. Tıpkı renkli meyveli şekerler ya da çikolatalarda olduğu gibi bunlarda çeşitli renklerde ve şekillere sahip. Bazıları koyu ve mat iken bazıları ise parlak ve açık renklere sahip. Dünya'ya yakın 100 asteroitten çıkan sonuç çoğunun farklı olduğu yönünde. Fiziksel özellikleri iyi bilinmeyen Dünya'ya yakın nesneleri anlamak için bu keşif gökbilimciler için oldukça değerli. Northern Arizona Üniversitesi'nden David Trilling: Bu kayalar bize geldikleri yerleri gösterebilir. Bir akarsuyun taşıdığı çakılın geldiği dağ hakkında bilgi vermesi gibi diyor. Spitzer sayısı neredeyse 700'ü bulan dünya yakını nesnelerini izleyerek onları katalogluyor. Görünür ışığa göre kızılötesi gözlem daha doğru sonuçlar vereceğinden Spitzer asteroitlerin boyutlarının doğru ölçülmesinde yardımcı oluyor. Görünür ışık gözlemleri asteroitin büyük ve koyu ya da küçük ve aydınlık arasında bir ayrım yapamaz. Kızılötesi gözlemler ise asteroitlerin gerçek boyut ve bileşim verilerini sağlayacağı gibi ayrıca asteroitin sıcaklığı hakkında da bilgi verir. Büyük ancak karanlık bir kaya küçük ancak parlak bir nesneden daha fazla ışık alacağı için daha sıcaktır. Trilling ve ekibi şimdiye kadar 100'e yakın dünya yakınındaki asteroitle ilgili verileri inceledi. Ekip önümüzdeki yıl bu sayıyı 600'e çıkarmak amacını taşıyor. Sayısının onbinlere ulaştığı düşünülen asteroitlerin şimdilik 7000 tanesini biliyoruz. Dünya yakınındaki asteroitlerin çok azının fiziksel özelliklerini biliyoruz. Verilerimiz her nesne için değişmektedir. Bu bilgiler gelecekte yapılabilecek uzay görevleri için kullanılabilir diyor Trilling. Veriler bazı küçük nesnelerin yansıtabilirliğinin çok yüksek olduğunu gösteriyor. Asteroit yüzeyleri fazla güneş ışığı etkisi altında kaldığında koyu görünürken daha genç yüzeyler parlak görünür. Bu da yakın asteroitlerin gelişiminin sürdüğünü gösteren bir kanıttır. Ayrıca şimdiye kadar gözlenen asteroitlerden elde edilen sonuçlar bu cisimlerin kökenlerinin farklı olduğunu da gösteriyor. Bazıları Mars ile Jüpiter arasındaki ana kuşaktan gelebileceği gibi daha uzaktan güneş sisteminin dışından da gelebilir. Bu da asteroitlerin güneş sisteminin ilk aşamalarındaki gezegenleri oluşturan madde çorbasından oluştuğunu gösteriyor. Gökyüzünü tarayan bir diğer araç olan WISE ise 110'u önceden bilinen olmak üzere 430'dan fazla dünya yakını asteroiti keşfetti. Gelecekte hem Spitzer hem de WISE araçları bu asteroitlerin tatları hakkında bilgi verecek. Bu kozmik nesneler yaşam için gerekli olan su ve organik maddenin dünyanın gençlik zamanına nasıl geldiği hakkında da bilgi verebilecek. Kaynak: Spitzer"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/yakin-bir-yildizin-etrafindaki-yasanabilir-bolgede-uc-gezegen/", "text": "Gliese 667C yeniden ele alındı Bir gökbilimci ekibi, Gliese 667C'nin yeni gözlemleriyle birlikte ESO'nun Şili'de bulunan 3,6 metrelik teleskobundaki HARPS'ın halihazırdaki verilerinden de yararlanarak en az altı gezegene sahip bir sistemin varlığını ortaya çıkardı. Bu rekor sahibi sistemin üç gezegeni, üzerlerinde sıvı suyun bulunabileceği bir bölgede bulunan dev dünyalardır ve bu da onları yaşama ev sahipliğine aday gezegenler yapmaktadır. Bu sistem, şimdiye kadar dopdolu bir yaşanabilir bölgeye sahip olduğu anlaşılan ilk sistemdir. Gliese 667C çok iyi çalışılmış bir yıldızdır. Güneş'in 1/3'ünden biraz büyük kütleye sahip bu yıldız, Akrep Takımyıldızı'nda bizden 22 ışık yılı uzaklıkta bulunan Gliese 667 (aynı zamanda GJ 667 olarak da bilinir) üçlü yıldız sisteminin bir üyesidir. Aslında bu yıldız sistemi Güneş'in komşuluğunda sayılacak kadar bize yakındır; hatta Kepler uzay teleskopu gibi gezegen avcılığı yapan teleskoplarla incelenen yıldız sistemleriyle kıyaslandığında bu sistem bize çok yakın sayılabilir. Gliese 667C sistemiyle ilgili önceki çalışmalardan, bu yıldızın biri yaşanabilir bölgede yer alan üç gezegene sahip olduğu bulunmuştu (32 Yeni Ötegezegen, Yaşam Olabilecek Milyarlarca Kızıl Gezegen). Şimdiyse önceki çalışmanın yanısıra, Almanya'daki Göttingen Üniversitesi'nden Guillem Anglada-Escude ve Birleşik Krallık'daki Hertfordshire Üniversitesi'nden Mikko Tuomi'nin liderlik ettiği bir gökbilimci ekibi, yeni HARPS gözlemlerinden ve diğer teleskoplardan alınan verilerden de yararlanarak bu sistemi yeniden ele almıştır. Ekip, yıldızın çevresinde yedi kadar gezegenin varlığına dair belirtiler bulmuştur . Bu gezegenler üçlü yıldız sisteminin en sönük yıldızı etrafında dönmektedir. Öyle ki bu gezegenlerden bakılsa diğer iki yıldız, hem gündüzleri hem de geceleri görünebilen ve dolunay kadar aydınlık veren bir çift parlak yıldız olarak görünebilirdi. Bu yeni keşfedilen gezegenler Gliese 667C'nın yaşanabilir bölgesini tamamen doldurmaktadırlar; öyle ki bu yıldızın çevresindeki yaşanabilir bölgede kararlı bir yörüngeye sahip başka bir gezegen için yer yoktur. Önceki çalışmalardan yıldızın üç gezegeni olduğunu biliyorduk, bu yüzden daha fazla gezegene sahip olup olmadığını anlamak istedik, diyen Tuomi sözlerini şöyle sürdürmuştür: Bazı yeni gözlemlerden yararlanarak ve eldeki verileri tekrar inceleyerek hem bu üç gezegenin varlığını hem de bu sistemde daha fazla gezegenin var olduğunu doğruladık. Yıldızın çevresindeki yaşanabilir bölgede üç düşük kütleli gezegeni keşfetmiş olmamız çok heyecan verici! Bu gezegenlerin üç tanesi yıldızının çevresindeki yaşanabilir bölgede yani yıldızının çevresinde uygun koşullarda suyun sıvı şeklinde bulunabileceği ince bir kabuğun içinde yer alan Dünya'dan daha kütleli ama Uranüs ve Neptün gibi gezegenlerden daha az kütleli olan dev dünyalardır. İlk kez olarak böyle üç gezegen aynı sistemin yaşanabilir bölgesinde keşfedilmiştir. . Yazarlardan Rory Barnes konuyla ilgili şu sözleri söylemiştir: Eğer her bir düşük kütleli yıldızın çevresinde pek çok yaşam bulunma potansiyeline sahip gezegen keşfetme beklentimiz varsa, gökadamızda yaşamın bulunma potansiyeli olan gezegenlerin sayısı çok fazla olabilir tek bir yaşam bulunma potansiyeli olan gezegeni aramak için on tane yıldıza bakacağımıza, şimdi tek bir yıldıza bakarak bu tür gezegenlerden çok sayıda buluyoruz. Samanyolu'nda Güneş benzeri yıldızların çevresinde yıldızına çok yakın yörüngeleri olan gezegenlere sahip sistemlere bolca rastlandığı bulunmuştur. Bu yıldızların çevresinde, yıldızına çok yakın yörüngelerdeki gezegenler çok sıcaktır ve bu yüzden yaşama elverişli olmaları pek muhtemel değildir. Ancak aynı durum Gliese 667C gibi daha soğuk ve sönük yıldızlar için geçerli değildir. Bu durumda yaşanabilir bölge Merkür'ün yörüngesi kadar bir yörüngenin içine sığabilecek boyutlarda, yani bizim yedi gezegenimize kıyasla çok daha yıldızına yakın konumda bulunmaktadır. Gliese 667C sistemi böyle düşük kütleli bir yıldızın, çevresindeki yaşanabilir bölgede olası kayalık gezegenlere sahip olabileceği sistemlere ilk örnektir. HARPS'dan sorumlu ESO bilim insanı Gaspare Lo Curto şuna dikkat çekmektedir: Bu hayret verici sonuç HARPS ve onunla ilişkili yazılımın gücüyle mümkün olabilmiştir. Ayrıca bu sonuç, ESO arşivinin öneminin de altını çizmektedir. Bunun yanında pek çok bağımsız araştırma ekibinin bu eşsiz aletten yararlanmasını ve olağanüstü hassasiyet elde etmesini görmek de çok sevindiricidir. Anglada-Escude ise sözlerini şöyle bitirmiştir: Bu yeni sonuçlar verinin yeniden analizinin ve değişik ekiplerin değişik teleskoplardan elde ettikleri sonuçları birleştirmesinin ne kadar değerli olduğuna ortaya koymuştur. Notlar Ekip; ESO'nun Şili'deki Çok Büyük Teleskopu'nda bulunan UVES tayfçekerinin , Şili'deki Las Campanas Gözlemevi'ndeki 6,5 metrelik Magellan II Teleskopu'nun Carnegie Gezegen Kaşifi Tayfçekeri'nin, Hawaii Mauna Kea'daki 10 metrelik Keck'e kurulmuş HIRES tayfçekerinin verileri ile birlikte Şili'de ESO'nun 3,6 metrelik teleskopundaki HARPS'tan elde edilen önceki büyük miktardaki verileri kullanmıştır (2003-2010 verileri X. Bonfils ve M. Mayor tarafından yönetilen M cüce programı yoluyla bir araya getirilmiştir). Ekip Gliese 667C'nin, ötegezegenleri tespit etmek için sıkça kullanılan bir yöntem olan, radyal hız verilerini kullanmıştır. Ekip tarafından gezegenlerin tespiti için gürbüz Bayes istatistiksel analizi gerçekleştirilmiştir. İlk beş tespit çok güvenilir, altıncısı belli belirsiz, yedincisi ise daha da zayıftır. Bu sistem üç tane yaşanabilir bölge dev dünyası, daha içeride iki sıcak gezegen ve iki tane de dışarıda kalan daha soğuk gezegenden oluşmaktadır. Yaşanabilir bölgede ve bu bölgeden daha içeride olan gezegenlerin hep aynı yüzlerinin yıldızlarına bakıyor olduğu düşünülmektedir. Böylece bu gezegenlerin herbiri için gün ve yıl birbirine eşit olacak, gezegenin bir yüzü hep yıldız ışığını alırken diğer yüzünde hep gece olacaktır. Güneş Sistemi'nde Venüs yaşanabilir bölgenin iç sınırına Mars ise dış sınırına yakın bir yörüngede bulunmaktadır. Yaşanabilir bölgenin tam sınırları pek çok etkene bağlı olarak değişiklik gösterebilir. ESO-Türkiye"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/yakin-gokadalar-yuksek-cozunurlukte-goruntulendi/", "text": "NASA ve Pennsylvania State Üniversitesi gökbilimcileri, iki yakın büyük gökada, Büyük ve Küçük Macellan Bulutları'nın şimdiye kadar elde edilmiş en ayrıntılı morötesi verilerini elde etmek için Swift Teleskopu'ndan yararlandılar. NASA'nın Goddard Uzay Uçuş Merkezi'nden Stefan Immler: Çalışma sonucunda morötesi dalga boyunda aldığımız binlerce görüntüyü birleştirerek Macellan Bulutlarının en yüksek çözünürlükteki görüntüsünü elde ettik diyor. Immler ve ekibi Büyük Macellan Bulutu 'nun 160 mega piksel ve Küçük Macellan Bulutu 'nun 57 mega piksellik görüntülerini elde etti. Yeni görüntüler BMB'ye ait yaklaşık 1 milyon ve KMB'ye ait 250 bin morötesi kaynağı ortaya koymaktadır. Görüntüler genelde Dünya atmosferi tarafından geçirilmeyen 1600 ile 3300 angström dalga boyu aralığındadır. Swift Aracı Operasyon Merkezi'nden Michael Siegel: Elimizde bu gökadalara ilişkin az sayıda morötesi verisi bulunuyordu. Hiçbiri bu kadar geniş alanları yüksek çözünürlükte göstermiyordu ve bu önemli bir eksiklikti diyor. BMB ve KMB sırasıyla 163 bin ile 200 bin ışık yılı uzaklıkta yer alan, Samanyolu'nun iki uydu gökadasıdır. BMB, Samanyolu'nun onda biri büyüklükte olup gökadamızın kütlesinin sadece yüzde biri kütlesindedir. KMB ise BMB'nin yarısı büyüklüğünde ve üçte ikisi kütlesindedir. Bu denli küçük olmalarına karşılık gökyüzünde hatırı sayılır derece yer kaplamalarının nedeni bize olan yakınlıklarıdır. Her iki gökadaya ait görüntüler mor ötesinin 1928 angström, 2246 angström ve 2600 angström dalga boylarında alınan binlerce görüntünün karışımıdır. Morötesi görüntüler gökbilimcilere normal yıldızlardan gelen ışığı karartarak sıcak yıldızları ve yıldız-oluşum bölgelerini gösterir. Swift ve Hubble Uzay Teleskopu birlikteliği daha derin, geniş ve çok daha dar alanların görüntülenmesini sağlar. Büyük ve Küçük Macellan Bulutları Güney Yarıküre'de gece soluk bir şekilde parlarlar. Gökadalar 1519 yılında dünya çapında yelken açan Portekizli kaşif Ferdinand Magellan tarafından keşfedilmiş ve bundan dolayı onun adını almışlardır. O ve ekibi bu cisimleri gören ilk Avrupalılardır."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/yakin-kirmizi-cuce-ciftinde-surpriz/", "text": "Güneş Sistemine yakın genç kırmızı cüce yıldızlar çevresinde kazara bulunacak yavaş dönme hareketi yapan gezegenler oluşumlarıyla ilgili bilgi verebilir. Avustralya Ulusal Üniversitesi ve New South Wales Üniversitesi'nin Canberra kampüsü gökbilimcileri böyle bir çift yıldızın çevresinde gezegen oluşum işaretleri veren büyük toz diski keşfetti. ANU'dan araştırmacı Dr. Simon Murphy: Doğmakta olan yeni bir güneş sistemini görmek, Dünya'nın da böyle diskten oluştuğunu düşününce oldukça büyüleyici diyor. Ancak benzer durumdaki çoğu yıldız çevresinde benzer disk bulunmuyor. Kırmızı cüce diskleri Güneş gibi sıcak yıldızlardakilere oranla daha uzun zamanda oluşuyor. Bunun henüz nedenini bilmiyoruz diyor Murphy. Bu iki problemi ele alan gezegen oluşumu hakkındaki güncel kuramlar, benzer cisimlerin keşfiyle test ediliyor. UNSW Canberra'dan Prof. Warrick Lawson: Gezegen oluşum süreci düşündüğümüzden çok daha uzun bir süreli olabilir diyor. Murphy'e göre kırmızı cücelerdeki tozlu diskler oluşmakta olan gezegenlere sahip olabilir. Önümüzdeki birkaç yıl içinde teleskopların daha çok gezegen keşfi için kullanılacağını düşünüyorum diye ekliyor. 2M1239-5702 adlı kırmızı cüceler saran disklerin kızılötesi dalga boyundaki gözlemleri alışmadık parıltıları ortaya çıkardı. Diskler doğrudan gözlenemese de kızılötesi tayfında gözlenen parıltıların ender rastlanan gezegen oluşumuna ait olabileceği üzerinde duruluyor. Bu yıldızlar diğerlerinden daha sönük ve daha az parlak olduğundan, genç kırmızı cüceler yeni doğan gezegenlerin keşfi için biçilmiş kaftandır. Prof. Lawson ise bu sönük yıldızlarla ilgili bilgi hazinesinin son yıllarda önemli ölçüde arttığını belirtiyor. Gökadamızın yakın bölgelerinin genç yıldızlarla dolu olduğunu daha 20 yıl önce öğrendik. Bunların çoğu güney yarıküre gökyüzünde olduğundan ANU ve Avustralya'daki diğer teleskoplar için potansiyel hedef oluşturmaktadırlar diyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/yakin-komsunun-pembe-bulutsusu/", "text": "Hubble teleskopunun gözlem gücü birçok cismi buradaki gibi göz alıcı şekilde görüntülemiştir. NGC 248 adlı pembe renkli bulutsu 200 bin ışık yılı uzaktaki Macellan Bulutunda yer almaktadır. Samanyolu, Yerel Grup adı verilen bir dizi gökadanın oluşturduğu kümedeki devlerden sadece biridir. Yakın gökada Andromeda ile birlikte Samanyolu çevresinde dolanan birçok uydu gökada bulunur. Güney yarıkürede görülebilen Macellan Bulutları da bu uydu gökadaların en ünlülerdir. Küçük Macellan Bulutundaki ikili fişek görünümü veren renkli bulutsu da Hubble'ın objektifine yakalandı. Merkezdeki parlak yıldızdan yayılan şiddetli ışıma hidrojen gazı nedeniyle pembe renge neden olmaktadır. NGC 248 olarak bilinen bulutsu ilk kez 1834 yılında John Herschel tarafından keşfedildi. Bulutsu 60 ışık yılı uzunluğunda ve 20 ışık yılı genişliğindedir. 200 bin ışık yılı uzaktaki bulutsu güney yarıküredeki Tukan takımyıldızı yönündedir. Bulutsu, bir Hubble veri çalışması olan Küçük Macellan Bulutu Toz ve Gaz Evriminin Araştırılması kapsamında incelenmiştir. Bu çalışmayla gökbilimciler Küçük Macellan Bulutundaki tozun Samanyolu'nda görülenden ne kadar farklı olduğunu ve bunun da yıldız oluşumlarını ne yönde etkilediğini öğrenmeye çalışıyor. Diğer gökadalara göre daha yakın olması nedeniyle Küçük Macellan Bulutu gökbilimcilerin ilk gözlem hedeflerinden biridir. Aynı zamanda bulutsudaki ağır elementlerin Samanyolu'na oranla beşte bir ile onda bir daha az olması da erken evrendeki gökadaların yapısıyla kıyaslanmasını kolaylaştırmaktadır. Gökbilimciler evrendeki kozmik komşumuz aracılığıyla evrenin geçmişini anlamaya çalışıyor. Macellan Bulutundaki ağır element oranının Samanyolu'na göre daha düşük olması hem kendi gökadamızın hem de evrenin tarihinin anlaşılmasını kolaylaştırmaktadır."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/yakin-yildiz-cevresinde-gezegen-mi-olusuyor/", "text": "Güneş ve gezegenler nasıl oluştu? Yer nasıl oluştu? Genelde kabul gören kurama göre Güneş ve gezegenler aynı zamanda oluştu. Güneş'i saran yoğun gaz diski çökerek yıldızımızı oluştururken, bu kümenin çevresinde bulunan gaz ve toz diskindeki birleşmeler gezegenleri meydana getirdi. Acaba durum gerçekten bu mu? Bunu anlamanın yolu bebek yıldızları ve çevrelerini araştırmak. ALMA ile yapılan gözlemler böylesi bir gezegenin oluşum sürecini işaret ediyor olabilir. Ama bu da başka soruların doğmasına neden oluyor. ALMA verilerini kullanan gökbilimciler en yakın genç yıldız TW Hydrae çevresindeki diskte küçük bir toz birikintisine rastladı. Bu toz kümesinde bir gezegen oluşuyor ya da büyüyor olabilir. Bu, olası bir gezegenin tam yerinin belirlendiği ilk keşiftir. Suyılanı takımyıldızında 194 ışık yılı uzaklıkta yer alan genç Hydrae, gezegenlerin oluşabileceği bize en yakın yıldızdır. Yakınlığından ve çevresindeki toz diski nedeniyle gezegen oluşum sürecini incelemek için en iyi hedeftir. Önceki ALMA gözlemleri diskin yoğun halkalara sahip olduğunu ortaya çıkardı. Şimdi ise gezegen oluşturan diskte bilinmeyen küçük bir küme olduğu keşfedildi. Küme disk dönüş yönünde yaklaşık dört buçuk Güneş ile Dünya uzaklıktaki bir yörüngeye sahiptir. Japonya Ulusal Astronomi Gözlemevinden Takashi Tsukagoshi: Kümenin gerçek doğasını henüz anlamadık diyor. Neptün büyüklüğünde bir bebek gezegeni besleyen toz diski olabilir. Ya da dönen gazın çevresinde biriktirdiği toz yığını. Gezegenler genç yıldızların çevresindeki gaz ve toz diskinden oluşur. Mikrometre büyüklüğündeki toz parçacıkları birbirine yapışarak daha büyük parçalara, kayalara ve sonunda bir gezegene dönüşür. Kuramsal çalışmalar bir bebek gezegenin yıldızın çevresindeki dev toz diskinin içinde görece daha küçük toz kümeleriyle çevrili olduğunu tahmin etmektedir. Gezegen bu dairesel diskten malzeme toplar. Gezegenin nasıl büyüdüğünü anlamak için bu tür dairesel disklerin bulunması önemlidir. Genç yıldızların çevresindeki disklerde soğuk gaz ve tozun görünür ışıkta algılanması zordur, çünkü bunlar radyo dalgaları yayar. Radyo dalgalarını algılayan yüksek hassasiyet ve çözünürlüklü görüntü veren ALMA günümüzün en iyi araçlarından biridir. Bununla birlikte ALMA ile elde edilen yapının parlaklığı ve uzun şekli kuramsal çalışmalarla tam olarak uyuşmuyor. Bu yapı genç yıldızın çevresinde oluşması beklenen bir gaz girdabı olabilir. Şu anda bir yıldızın çevresinde tek bir toz yığını bulmak kuramsal çalışmalara aykırıdır. Bu nedenle toz yığınının yapısı anlaşılamamıştır. Tsukagoshi: Elimizde sağlam veriler var ve bunlar gezegen oluşumunun tam yerini belirlemek için çok değerli. Bunun ardından kümedeki sıcaklık dağılımını belirleyebilmek için daha yüksek çözünürlüklü ALMA görüntüleri elde edeceğiz. Gezegenin ipuçlarını aramak için kümedeki sıcaklık dağılımına ihtiyacımız var. Bunun için ayrıca Subaru'yu kullanacağız. Subaru, potansiyel bir gezegenin çevresinde sıcak gaz olup olmadığını görmek için kızılötesi çalışan bir teleskoptur. 1 Yorum japon mühendislerin çalışmalarını inceliyor ve çok daha bu konuyla alakalı bilgiler bekliyoruz."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/yakin-yildizin-etrafinda-iki-kuyrukluyildiz-ailesi-bulundu/", "text": "Beta Pictoris etrafındaki öte-kuyrukluyıldızlara dair en büyük fikir birliğine varıldı ESO'nun Şili'de bulunan La Silla Gözlemevi'ndeki HARPS aygıtının kullanıldığı gözlemler sayesinde başka bir yıldızın etrafında meydana gelen kuyrukluyıldızlar hakkında tartışmasız fikir birliğine varılması sağlandı. Bir Fransız gökbilimciler ekibi Beta Pictoris etrafındaki 500 tekil kuyrukluyıldızı gözleyerek bunların iki ayrı öte-kuyrukluyıldız ailesine ait olduklarını keşfettiler: yaşlı öte-kuyrukluyıldızlar yıldızın yakınlarından birçok kez geçiş yapmış olabilir, daha genç aile ise son zamanlardaki bir ya da daha fazla sayıdaki nesneden koparak meydana gelmiş olabilir. Yeni sonuçlar Nature dergisinin 23 Ekim 2014 sayısında yayımlanacak. Beta Pictoris Güneş'ten yaklaşık 63 ışık-yılı uzaklıkta yer alan genç bir yıldızdır. Yaşı sadece 20 milyon yıl olup dev bir madde diski ile çevrelenmektedir burası kuyrukluyıldızların buharlaşması ve asteroid çarpışmalarının sonucunda meydana gelen gaz ve toz nedeniyle oldukça hareketli genç bir gezegen sistemine döşmektedir. Flavien Kiefer , çalışmanın yürütücüsü manzarayı şu şekilde açıklıyor: Beta Pictoris çok heyecan verici bir hedef! Buradaki öte-kuyrukluyıldızlar bu tür genç gezegen sistemlerinde ne tür süreçlerin meydana geldiği hakkında bizlere ipuçları verecek. Gökbilimciler neredeyse 30 yıldır Beta Pictoris'ten gelen ışık miktarındaki küçük değişimlere neden olan şeyin yıldızın önünden geçiş yapan kuyrukluyıldızlar olduğunu düşünüyorlardı. Kuyrukluyıldızlar birkaç kilometre genişliğindeki küçük nesneler olsalar da, buz açısından zengin oldukları için yıldızlarına yakın geçiş yaptıkları sırada ürettikleri dev gaz ve toz kuyrukları ile üzerlerine gelen bir miktar ışığı soğurmaktadırlar. Öte-kurukluyıldızlardan gelen ışık parlak yıldız ışığı içinde kaybolduğu için Yeryüzü'nden doğrudan görülemiyorlar. Araştırma ekibi Beta Pictoris öte-kuyrukluyıldızlarını incelemek için ESO'nun Şili'de bulunan La Silla Gözlemevi'ndeki ESO 3.6-metre teleskopu üzerinde bulunan HARPS aygıtı ile 2003-2011 yılları arasında gerçekleştirilen 1000'den fazla gözlemin analizlerini gerçekleştirdiler. Araştırmacılar 493 farklı öte-kuyrukluyıldız örneği seçtiler. Bunlardan bazıları birçok kez ve birkaç saat süresince gözlendi. Dikkatli analizler gaz bulutlarının büyüklük ve hız ölçümlerinin yapılmasını sağladı. Bu öte-kuyrukluyıldızlardan her birinin bazı yörünge özellikleri, örneğin yörüngenin şekli ve yönelimi gibi bilgilere ek olarak yıldıza olan uzaklığı da elde edilebildi. Yüzlerce öte-kuyrukluyıldızın bulunduğu tek bir öte-gezegen sistemine ait bu analizler eşsizdir. Burada iki ayrı öte-kuyrukluyıldız ailesinin bulunduğu ortaya çıkarılmıştır: yaşlı olan ailenin yörüngesi büyük kütleli bir gezegen tarafından kontrol edilmektedir , diğeri ise büyük olasılıkla yakınlarda parçalanmış olan bir ya da birkaç büyük nesneden kalan enkaz sayesinde meydana geldi. Güneş Sistemi'nde de farklı kuyrukluyıldız aileleri bulunmaktadır. İlk ailenin öte-kuyrukluyıldızları farklı yörüngelere sahipler ve düşük gaz ve toz üretimi ile görece zayıf aktivite göstermektedir. Bu kuyrukluyıldızların Beta Pictoris önünden geçişleri sırasında buz tedariklerini tükettikleri düşünülüyor . İkinci ailenin üyesi olan öte-kuyrukluyıldızlar ise çok daha aktifler ve neredeyse aynı yörünge üzerindeler . Buna göre ikinci ailenin üyeleri aynı kökenden geliyor olmalı: büyük olasılıkla parçalanan daha büyük bir nesneye ait enkazın Beta Pictoris yıldızını sıyırıp geçmesiyle. Flavien Kiefer Son olarak şöyle diyor: İlk kez istatistiksel bir çalışma ile çok sayıda öte-kuyrukluyıldıza ait yörünge bilgileri ve fiziksel süreçler belirlenmiş oldu. Bu çalışma ile 4.5 milyar yıl önce Güneş Sistemi'nin oluşumundan hemen sonraki mekanizmalara dikkat çekici bakış açıları sağlamış olduk. Notlar Bir dev gezegen olan Beta Pictoris b'de yıldızdan yaklaşık bir milyar kilometre uzaklıkta keşfedilmiştir ve uyarlamalı optik ile elde edilen yüksek çözünürlüklü görüntüler kullanılarak araştırılmıştır. Üstelik, kuyrukluyıldızların yörüngeleri büyük bir gezegenle yörüngeleri kilitlenen kuyrukluyıldızların bilgileri ile tam olarak uyuşuyor. İlk kuyrukluyıldız ailesinden elde edilen özelliklere göre rezonans halindeki bu gezegen, yıldızdan yaklaşık 700 milyon kilometre uzaklıkta bulunmalı Beta Pictoris b'nin keşfedildiği yere yakın bir yörünge. Bu, kuyrukluyıldızları Güneş Sistemi'ndeki Kreutz ailesine benzer hale getiriyor, ya da 1994 Temmuz ayında Jüpiter'e çarpan Shoemaker-Levy 9 Kuyrukluyıldızı'nın parçalarına. ESO-Türkiye"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/yakin-yildizin-kuyrukluyildiz-kristalleri/", "text": "ESA'ya ait Herschel Uzay Gözlemevi genç yıldız Beta Ressam çevresinde Güneş Sistemi'ndeki kuyrukluyıldızların benzerlerinin bulunduğu tozlu kemerin bileşimini saptadı. 12 milyon yıl yaşındaki Beta Ressam bizden 63 ışık yılı uzaklıkta yer alıyor. Yıldız, Güneş Sistemi'nde Neptün ötesindeki Kuiper Kuşağı'nda bulunan buzlu cisimler gibi tozlu ve enkaz diski ile birlikte bir gaz devine sahip. Herschel üstün görme yeteneğiyle Beta Ressam çevresindeki soğuk toz bileşimini tespit etti. Yenidoğan bir yıldızın çevresindeki gezegenimsi diski oluşturan madde kristalleşerek olivin mineraline dönüşür ve sonunda asteroitler, gezegenler ve kuyrukluyıldızlar oluşur. Bildiğim kadarıyla olivin söz konusuysa akla yeni 'lezzetler' gelir. Asteroitlerde görülen olivin genellikle demirce zengin olduğundan ısıtılarak işlem görür. Kuyrukluyıldızlar gibi buzlu nesneler ise magnezyum bakımından zengindir. Herschel, yıldızdan 15-45 gökbirimi (1 gökbirimi Dünya-Güneş uzaklığıdır. GB ile gösterilir) uzaklıktaki -190 C derece sıcaklıkta bulunan tozlu bölgenin, magnezyum açısından zengin olduğunu gördü. Karşılaştırma için Güneş'ten ile Neptün arasındaki uzaklığın 30 GB olduğunu hatırlamakta fayda var. Herschel'in gözlemleri buradaki toz kütlesinin yaklaşık % 4'ünün olivin kristallerinden oluştuğunu tespit etti. Bu da, olivin kristallerinin daha önce kuyrukluyıldızlarda olduğu ancak çarpışmaların etkisiyle uzaya toz halinde dağıldığı anlamına geliyor. Leuven Üniversitesi'nden araştırma ekibi başkanı Ben de Vires: Güneş Sistemi'ndeki 17P/Holmes, 73P/Schwassmann-Wachmann 3 gibi kuyrukluyıldızların yüzde 2-10'u kütlece yüzde 4 magnezyum açısından zengin olivin barındırır. Olivin yıldızdan 10 GB kadar uzaklıktaki bir yerde soğuktan kristalleşebilir. Daha sonra da iç bölgelere taşınabilir diyor. Bu karışım, yeni yıldızların çevresinde yoğunlaşan gezegenimsi disk modeli olarak bilinir. Merkezdeki yıldızın rüzgarıyla ittiği ve uzaklıkla değişen sıcaklıklar gezegen oluşumunda etkin rol oynar. Dr. De Vires: Bulgularımız bu taşıma süreçlerinin Güneş Sistemi ile Beta Ressam Sistemi'nde benzer olması gerektiğini ve sistemin diğer ayrıntılarından bağımsız olduğunu gösteriyor diyor. Nitekim, Beta Ressam bir buçuk Güneş kütlesinde olup ondan sekiz kat parlak bir yıldızdır. ESA Heschel projesi bilimcilerinden Göran Pilbratt: Herschel sayesinde Dünya'daki bir maddeyi laboratuarda ölçer gibi başka bir güneş sistemindeki gezegenlerin oluşum sürecinin sonunda kalan maddeyi ölçebiliyoruz diyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/yakinimizda-bir-gezegen-sistemi-kesfedildi/", "text": "Yer'den sadece 33 ışık yılı uzaklıkta yeni bir gezegen sistemi keşfedildi. Bize en yakın sistemler arasında yer alan sistemdeki gezegenler M tipi bir cüce yıldız çevresinde dolanıyor. Sistem önce TESS ile keşfedildi. Ardından onay için Hawaii'deki Keck Gözlemevi kullanıldı. Sistemin merkezinde HD 260655 adlı M-tipi cüce yıldız yer alıyor. Yıldızın çevresinde en az iki karasal gezegen olduğu belirlendi. Bu gezegenler yıldıza çok yakın konumda olduklarından büyük ihtimalle yaşama uygun değildir. MIT'deki gökbilimcileri heyecanlandıran ise bu gezegenlere atmosfer araştırmalarına yönelik bir test uygulayabilecek olmaları. Buradan elde edilecek yöntemle daha uzaktaki gezegenlerin de atmosferleri ayrıntılı incelenebilir. TESS ile keşfedilen gezegenlerin onayı için yıldızın radyal hızı yani kütle çekimsel yalpalaması ölçüldü. Böylece yıldızın çevresinde en az iki gezegen olduğu onaylanmış oldu. Gezegenlerden yıldıza en yakın olanı HD 260655b'nin yörünge dönemi 2.8 gün ve 1.2 Yer çapında, yüzey sıcaklığının 420 C derece olduğu hesaplandı. Diğer gezegen HD 260655c ise yıldızı çevresinde 5.7 günde dolandığı ve 1.5 Yer çapında, yüzey sıcaklığının ise 280 C derece olduğu belirlendi. Araştırmacılar şimdi de sistemde başka gezegen olup olmadığını araştırıyor. Belki de yaşam alanında bulunabilecek bir karasal gezegen dikkatlerin yoğunlaşmasına neden olabilir. Görsel telif hakkı: MIT News, with TESS Satellite figure courtesy of NASA"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/yakinimizda-daha-az-asteroit-varmis/", "text": "NASA'nın Geniş Alan Kızılötesi Tarayıcsı Dünya yakınında sanılandan daha az asteroit olduğunu belirledi. Gökbilimciler şimdi daha önce 35 000 olarak hesaplanan orta büyüklükteki asteroit sayısının şimdi 19 500 olduğunu söylüyor. Bilim insanlarına göre bir asteroitin Dünya'ya çarpma olasılığı da azalmış durumda. Buna karşılık orta büyüklükteki asteroitlerin çoğu da keşfedilmeyi bekliyor. Daha küçük boyutlu olanlar ise (330-3300 m genişliğe sahip olanlar) Dünya için daha risk taşıyor. Bu asteroitlerin Dünya'ya ne kadar yakınlaşacakları konusunda ise yeni bir çalışma yapılması gerekecek. Dünya'nın Güneş çevresindeki yörüngesi üzerinde 195 milyon km'ye kadar yakında olan asteroitler yakın asteroitler olarak nitelenir. WISE'nin NEOWISE görevi asteroit avcılığıyla ilgilidir. NASA'nın Jet İticileri Laboratuarı'ndan ve NEOWISE ekibinden Amy Mainzer: NEOWISE bize yakın olan asteroitlerin sayısı hakkında yeni bilgiler vererek daha doğru bir tahminde bulunmamızı sağladı. Bu, bir küçük gruba anket uygulayarak sonuçlarını tüm ülke nüfusuna yaymaya benzer diyor. WISE Ocak 2010 ve Şubat 2011 tarihleri arasında kızılötesi görüş yeteneğiyle uzak gökadalar, asteroitler ve kuyrukluyıldızları yakalamak için tüm gökyüzünü taradı. NEOWISE ile 585 yakın Dünya nesnesi ve Mars-Jüpiter arasındaki asteroit kuşağında 100 binden fazla asteroit gözlemledi. Kızılötesi algılayıcılar ile hem koyu hem de açık renkli nesneler görülebilir. WISE yardımıyla artık daha doğru asteroit çalışmaları yapılabiliyor. Koyu renkli bir asteroitten yansıyan ışığı optik bir teleskopla yakalamak zordur. Kızılötesi teleskoplar nesneleri sahip oldukları ısıya göre tespit ederler. WISE verileriyle gözlenen asteroitlerin hiçbirisi Dünya için bir tehdit taşımıyor. Dünya'ya yakın asteroitler arasında büyüklükleri yaklaşık 10 km olanlardan birinin bir zamanlar Dünya'ya düşerek dinozorları yok ettiğine inanılıyor. NEOWISE ile daha küçük olan asteroitler ise gözlenemiyor ve bunların sayısının bir milyondan fazla olduğu düşünülüyor. NASA Genel Merkezi'ndeki Dünya'ya Yakın Nesneleri Gözlem Programı yöneticisi Lindley Johnson: NEOWISE şu an Dünya yakınındaki nesneleri bulmak için kullandığımız son araçtır. Geçtiğimiz 12 yıl içinde bu nesneleri keşfetmek ve izlemek için yer teleskoplarını kullanmıştık diyor. |Optik ve kızılötesi teleskoplara göre büyüklüklüklerine göre asteroit parlaklıklarının karşılaştırılması. |Optik ve kızılötesi teleskoplara göre ışığı yansıtma oranına göre asteroit parlaklıklarının karşılaştırılması."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/yakinimizdaki-karanlik-yildiz/", "text": "Dünya'dan yaklaşık 10 ışık yılı uzaklıkta bir kahverengi cüce keşfi yapıldı. Cisim, çevresinde dolanan bir gezegende yaşayanlar için, gündüz vakti siyah görünecek kadar da soğuk. Keşifle birlikte, uzayda yaygın olarak bulunan bu nesnelerin, dünyanın yakınlarında da olabileceğini akla getirmektedir. Kahverengi cüceler, güneş gibi nükleer füzyon tepkimelerini gerçekleştiremediklerinden küçük kütleli ve soğukturlar. Kendilerine yetecek kadar enerji üretebilen bu nesneler, bir yıldız kadar olmasa da parlamaya devam ederler. İngiltere, Hatfield'deki Hertfordshire Üniversitesi'nden Philip Lucas liderliğindeki bir ekip, UGPS-0722 olarak kodlanan ve kızılötesinde ışınım yapan bir kahverengi cüce keşfi yaptı. Cisim bize en yakın Erboğa Sistemi'nden iki kat daha uzakta, 9.6 ışık yılı uzaklıkta yer alıyor. 1947'den bu yana keşfedilen gökcisimlerinin arasında, dünyaya en yakın yedinci yıldız ya da yıldız sistemidir. Keşif ayrıca nesnenin sıcaklığı ile de ayrıcalık kazanıyor. Bir yıldızın Dünya'dan olan uzaklığını ölçmek için kullanılan yöntemlerden biri ve en güvenilir olanı paralaks yöntemidir. Bu yöntemde gökbilimci, bir yıldızın gökyüzündeki konumunu altı ay arayla iki defa ölçer. İki ölçüm arasında Dünya'nın Güneş çevresinde dolanımı nedeniyle çok küçük bir fark oluşur. Dünya yörüngesinin boyutlarını bilen gökbilimci, bu farkı da hesaba katarak yıldızın uzaklığını hesaplar. Lucas ve ekibinin ölçümlerinde hata payı 1 ışık yılı olarak belirtilmiş. Daha net sonuç için birkaç ölçüm daha yapmak gerekecek. Eğer ölçüm doğruysa, keşfedilen nesne bize en yakın kahverengi cücedir. Şimdiye kadar bize en yakın kahverengi cüce 11.8 ışık yılı uzaklıktaki Epsilon Indi olarak bilinen bir yıldızın çevresinde dolanan bir çiftti. Keşfedilen küçük ve sönük yıldız yeni bir alanda da rekor sahibi. UGPS-0722, sıcaklığı açısından da en soğuk kahverengi cüce olarak kayıtlara geçti.. Yıldızın sıcaklığı 130 ile 230 C derece arasında. Bu da güneşin yaydığı enerjinin % 0.000026'sına, kızılötesi dalga boyuna denk geliyor. Başka bir ifadeyle, 3.8 milyon tane kahverengi cücenin yaydığı enerji, güneşin yaydığı enerjiye eşittir. Kahverengi cüce yaklaşık Jüpiter büyüklüğünde olmasına karşılık ondan 5-30 kat daha kütlelidir. Bize bu kadar yakın olan cismin şimdiye kadar neden keşfedilememesinin nedeni de soğuk olmasıdır. Bu da gökyüzünde saklı kalan ve bize yakın birçok kahverengi cücenin olduğu sonucunu akla getirmektedir. Kaynak: New Scientist"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/yakinimizdaki-yildizin-yasanabilir-gezegeni-olabilir/", "text": "Hertfordshire Üniversitesi önderliğindeki uluslararası bir araştırma ekibi yakınımızdaki güneş benzeri Tau Ceti yıldızının beş gezegeni olduğunu belirledi. Güneş'e sadece 12 ışık yılı uzaklıktaki Tau Ceti'yi çıplak gözle bile görülebilir. Yıldız bize yakın tek Güneş benzeri yıldızdır. Keşfedilen gezegenleri iki ile altı Dünya kütlesindedir. Yıldızın gezegenlerinden beş Dünya kütlesinde olanı yaşam alanı içinde yer alıyor ki bu da onu güneş benzeri bir yıldızın Dünya gibi bir yörüngede dolanan ilk gezegeni yapıyor. İngiltere, Şili, ABD ve Avustralya kökenli uluslararası ekip, üç farklı aracın altı bin dolayındaki gözlem verilerini kullanarak keşfi gerçekleştirdi. Ekip yeni bir yöntemle yarım sinyalleri gözledi. Bu da küçük gezegenlerin aranması için gereken duyarlılığı arttırır. Böylece Tau Ceti'nin bir gezegen sisteminin olduğu belirlendi. Hertfordshire Üniversitesi'nden çalışmanın ilk makalesini ele alan Mikko Tuomi: Verilere suni sinyaller ekleyerek önemli ölçüde arttırdığımız gürültüyü modelleyerek düşük kütleli gezegenleri görebildik diyor. Hertfordshire Üniversitesi'nden Hugh Jones: Bunun için daha önce gürültü modelleme çalışmasında hiçbir sinyal içermeyen Tau Ceti'yi seçtik. Tau Ceti hem parlak hem de Güneş'e benzer gezegenleri olabileceği için hedefimiz oldu. Böylece yöntemimizi kıyaslamak için ideal bir sisteme sahip olduk diyerek yorumluyor. James Jenkins ise: Tau Ceti yakın kozmik komşumuzdur ve uzak olmayan bir gelecekte bu gezegenlerin atmosferlerini incelemek mümkün olabilecek. Güneş'e yakın yıldızların sahip olduğu sistemler, Samanyolu'nda daha çok sistem olduğunun da bir göstergesidir diyor. Sayısı 800'ü geçen ötegezegenler içinde, güneş benzeri yıldızların çevresinde dolanan gezegenlerin keşfi ayrıca önemlidir. Kaliforniya Santa Cruz Üniversitesi'nden Steve Vogt: bu keşifle birlikte neredeyse her gezegeni olan yıldızın potansiyel yaşanabilir dünya barındırabileceğini gösterir. Onlar her yerde hatta burnumuzun dibinde bile olabilir! Doğanın Merkür gibi yıldızına yakın ve ortalama 100 günlük yörünge dönemine sahip gezegenleri tercih ettiğini anlıyoruz. Bu ise bizim Güneş Sistemi'nden farklı bir durumdur. Yani Güneş Sistemimiz doğadaki diğer sistemlere göre oldukça farklı bir görünüm sergilemektedir diyor. New South Wales Üniversitesi'nden Chris Tinney: Gece gökyüzünde gördüğümüz yıldızlardan daha fazla gezegen olduğunu düşünüyorum. Bunların içinde de hatırı sayılır ölçüde yaşanabilir gezegen olduğunu söylemek yanlış olmaz diyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/yakinimizdan-bir-cisim-gecti/", "text": "NASA'nın Jet İtici Laboratuvarı'ndaki dünya için tehlikeli olabilecek cisimleri izleme programı bürosu 21 Mayıs'ta Dünya'nın görece yakınından geçen küçük bir nesnenin ayrıntılarını açıkladı. Cisim gezegenler arası hareket eden bir roketin üst kısmı kadar. 2010 KQ kod adlı cismin yörüngesi neredeyse Dünya'nın yörüngesiyle aynı. Gözlemler sonucunda 2010 KQ'nun görünen parlaklığının 28.9 kadir olduğu ve birkaç metrelik büyüklüğüyle bilinen asteroit türlerinin hiçbiriyle uyuşmadığı belirlendi. Cisim ilk olarak 16 Mayıs'ta Arizona-Tuscon'daki Catalina Gökyüzü Araştırması birimindeki Richard Kowalski tarafından keşfedildi. Cisim bundan 5 gün sonra Ay'ın yörüngesinin hemen yakınından geçti. Cismin bize en yakın olduğu nokta burasıydı. Hesaplara göre 2036 yılında tekrar geri dönecek. NASA'nın dünya için tehlikeli olabilecek cisimleri izleme programı bürosundan Paul Chodas: Cisim % 6 gibi bir olasılıkla yaklaşık 30 yıl sonra, 2036'da Dünya atmosferine girecek. Ancak bu atmosfere zarar veremeyecek kadar küçük bir cisim diyor. NASA sürekli olarak Dünya'ya yaklaşan kuyrukluyıldız, asteroit gibi nesneleri bulmak için uğraş veriyor. Bunu yaparken de hem Dünya üzerinde kurulu teleskopları hem de uzaydaki teleskopları kullanıyor. Gözlemler Dünya için tehlikeli olabilecek cisimlerin varlığının önceden belirlenmesi için yapılıyor. Kaynak: NASA/JPL"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/yakinimizdan-gecen-uzay-fistigi/", "text": "NASA bilim insanları geçtiğimiz hafta Dünya'ya en yakın konumdan geçen birleşik fıstık şekilli yapışık iki dev asteroitin geçişini görüntüledi. Gökbilimciler bunun için yer merkezli radyo teleskoplarını kullandı. Birbirine yapışmış iki asteroitten oluşmuş izlenimi veren cisim aslında Dünya'dan farklı uzaklıklardan geçti. 1999 JD6 adlı asteroit 24 Temmuz saat 07:55'de Dünya'ya yaklaşabileceği en yakın konumdan, 7,2 milyon km uzaktan geçti. Bu uzaklık Dünya-Ay uzaklığının 19 katıdır. NASA'nın Jet İticileri Laboratuvarı ve NASA'nın asteroit radar araştırma programı başkanı Lance Benner: Radar görüntüleri fıstık şekilli asteroitin önceki yakın geçiş yapan asteroitlere göre % 15 ya da yaklaşık 180 metre daha büyük olduğunu gösterdi diyor. Araştırmacılar asteroitin ayrıntılarına bakmak için 70 metrelik Derin Uzay Ağı anteni ile 100 metrelik Ulusal Bilim Vakfı Green Bank Teleskopunu kullandı. Elde edilen görüntüler eşliğinde 7 saat 40 dakikalık bir film üretildi. Çalışma ekibi asteroitin uzun ekseninin 2 km uzunluğunda olduğunu hesapladı. Asteroit önümüzdeki 40 yıl içinde Dünya'ya bu kadar yaklaşamayacak ve 2054 yılında yine yaklaşık aynı uzaklıktan geçiş yapacak. Çalışma ekibinden Ithaca Cornell Üniversitesi'nden yüksek lisans öğrencisi Sean Marshall: Önceki gözlemlerle kızılötesi dalga boyunda alınan veriler uyumlu değildi. Radar verileri bu ilginç dünyanın büyüklüğünü anlamamızı sağladı diyor. Önceki verilerle yeni veriler arasındaki uyumsuzluğa karşılık 1999 JD6'nın fiziksel özellikleri ve yörüngesi iyi bilinmektedir. Kendi çevresindeki dönüşünü 7,5 saatte tamamlayan cismin yüzeyi koyu renktedir. 1999 JD6 asteroiti Lowell Gözlemevi'nin Yakın-Dünya Nesneleri Araştırması programı çerçevesinde 12 Mayıs 1999'da keşfedilmişti. Radar, bir asteroitin boyut, şekil, yüzey özellikleri ve yüzey sertliği ile yörüngesini ortaya çıkaran güçlü bir yöntemdir. Diğer durumda asteroitler Dünya'dan oldukça uzakta ve yüksek hızda geçtiklerinden özelliklerini anlamak zor olabilir."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/yakinimizdan-kucuk-asteroit-gececek/", "text": "Bilim insanları 1 km altındaki asteroitlerin bir çoğunun henüz keşfedilmediğine inanıyor. Bu amaçla özellikle Dünya için tehlike oluşturabilecek asteroitler için gökyüzü sürekli taranıyor. Panoramik Alan Teleskopu-Acil Önlem Sistemi PS1 teleskopu ile Ekim ayının ortalarında Dünya'dan 6 milyon km uzaklıktan geçecek bir asteroit keşfedildi. 16 Eylül'de keşfedilen ve o sırada 32 milyon km uzaklıkta bulunan asteroit yaklaşık 45 m çapı büyüklüğe sahip. 2010 ST3 şeklinde kodlanan asteroit Pan-STARRS çalışması ile keşfedilmiş ilk potansiyel tehlikeli nesne oldu. Hawai Üniversitesi'nden Robert Jedicke: Asteroit her ne kadar Dünya'ya çarpmayacak olsa da Pan-STARRS'ın bu keşfi tehlikeli asteroitleri keşfedebilmek için kullanılan en duyarlı sistem olduğunu gösteriyor diyor. Bilim insanları zaten çoğu büyük asteroitten haberdar. Ancak böylesi küçük boyutlu asteroitlerin çok büyük bir kısmı bilinmiyor. Böylesi asteroitlerin çarptığı bölgede büyük yıkımlar oluşabilir ki böylesi yıkımların birkaç bin yılda bir meyadana geldiği de geçmişe yönelik yapılan hesaplardan biliniyor. Cambridge, Massachusetts Kü.ük Gezegen Merkezi'nden Timothy Spahr: Bu keşif nedeniyle Pan-STARRS'ı kutluyorum. Bu keşif, onun gigapiksel çözünürlükteki kamerası ile başka teleskopların keşfedemediği kadar küçük asteroitleri bulabildiğinin bir kanıtıdır diyor. Pan-STARRS her yıl Güneş çevresinde dolanan onbinlerce asteroitin yörüngesini hesaplamak için çalışıyor. Önümüzdeki 50 yıl içerisinde Dünya'ya yakın ya da tehlikeli olabilcek, kayda değer asteroitler izlenmeli ve böyle bir asteroitin yörüngesini değiştirmek için gerekenin bir uzay göreviyle yapılabilceğine inanılıyor. Pan-STARRS geniş hedefli bir proje. PS1'in daha büyük kardeşi PS4 ise önümüzdeki 10 yıl içerisinde görevi devralacak. PS4 ile yalnız küçük asteroitler değil, değişken yıldızlar, süpernovalar gibi daha uzak noktalarda gerçekleşecek patlamalarda keşfedilebilcek. PS1, Haziran 2010 tarihinde çalışmalarına başlamıştı. http://www.astronomy.com/asy/default.aspx?c=a&id=10273"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/yakut-ve-safir-ruzgarli-gezegen/", "text": "Dünya'dan 16 kat daha büyük, 1000 ışık yılı uzaktaki bir gezegende değişen güçlü rüzgarlar tespit edildi. Böylece Güneş sistemi dışında ilk kez bir gezegendeki hava hareketliliği gözlenmiş oldu. HAT-P-7b adlı bir gaz devinde büyük ölçekte değişimler gösteren güçlü rüzgarlar oluştuğu ve bunlarında fırtınalara yol açtığı keşfedildi. Keşif Warwick Üniversitesindeki Astrofizik grubundan Dr. David Armstrong'un başını çektiği ekip tarafından yapıldı. Keşif HAT-P-7b'nin atmosferinden süzülüp yansıyan ışığın izlenmesi ve değişimleri tanımlanarak yapıldı. Işığın en parlak noktasının gezegenin üzerinde sürekli konum değiştirdiği fark edildi. Ekvatoral bölgede oluşmuş değişken hızlı rüzgarlar, gezegende büyük miktarda bulutun hareketlenmesine neden oluyor. Bulutlar muhtemelen göz alıcı görünüme sahip: yükseklerde yakut ve safir oluşturan minerallerden oluşmuştur. Gezegenin şiddetli hava koşulları ve yüksek sıcaklığı nedeniyle yaşam barındırması mümkün değil. Gezegenin bir yüzü yıldızına kilitli durumda ve sürekli ışık altında olup, gezegenin ortalama sıcaklığı 2600 C derece dolayındadır. Bu öncü araştırma yardımıyla artık astrofizikçiler başka ötegezegenlerde de hava koşullarının nasıl değiştiğini keşfedebilir. Dr. Armstrong keşfi şöyle yorumluyor: NASA'nın Kepler uydusunu kullanarak HAT-P-7b'nin atmosferinden yansıyan ışığa bakarak atmosferdeki değişimi gözleyebildik. HAT-P-7b bir tarafı sürekli yıldızına bakan, kilitlenmiş bir gezegendir. Bulutların, gezegenin daha soğuk olan gece tarafında oluşması beklenir, ancak sıcak günlerde daha hızlı buharlaşır. Bu sonuçlara göre gezegen gece tarafında oluşan bulutların güçlü rüzgarların etkisiyle gündüz kısmına sürüklenerek atmosferi sardığını anlıyoruz. Rüzgarların hızındaki ani değişimler devasa bulut oluşumlarını sağlamaktadır. Böylece Güneş sistemi dışındaki bir gezegende ilk kez hava hareketliliği tespit edilmiş oldu. 2008 yılında keşfedilen HAT-P-7b bizden 1040 ışık yılından biraz daha uzaktadır. Jüpiter'den % 40, Dünya'dan ise 500 kat daha büyük kütleli olan gezegen, Güneş'ten %50 daha büyük bir yıldızın çevresinde Dünya-Güneş uzaklığının iki katı kadar uzakta dolanmaktadır. Meraklısına, makale adresi: D. J. Armstrong, E. de Mooij, J. Barstow, H. P. Osborn, J. Blake, N. Fereshteh Saniee. Variability in the atmosphere of the hot giant planet HAT-P-7 b. Nature Astronomy, 2016; 1: 0004 DOI: 10.1038/s41550-016-0004"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/yalniz-ama-kutup-isikli/", "text": "Bir yıldıza bağlı olmayan, boş uzayda başı boş dolanan bir gezegenimsi-kütlenin radyo gözlemleri yapıldı. Jüpiter'den yaklaşık on iki kat büyük kütleli olan cisimde şaşırtıcı derecede güçlü bir manyetik güç merkezi olduğu belirlendi. İşte ilginç olan da burası. Keşif, National Science Foundation'a ait Karl G. Jansky Very Large Array ile radyo gözlemleri yardımıyla gerçekleşti. Kahverengi cüce ile gezegen arası kütleye sahip olan cisimde manyetik güç bulunması hem gezegen hem de yıldızlardaki manyetik süreçler hakkında bilgi verebilir. Kahverengi cüceler gezegen kabul edilemeyecek kadar büyük ancak yıldız olamayacak kadar da küçüktür. Çekirdeklerinde nükleer tepkime gerçekleşmez. Kuramsal olarak 1960'larda var olabilecekleri ortaya konulmuş ve ilk kez 1995'de gözlenmişlerdir. İlk başta radyo dalgaları yaymadıkları düşünülse de 2001'de VLA yardımıyla radyo dalgası yayan ve güçlü bir manyetik alanı olan kahverengi cüce keşfedildi. Sonraki gözlemlerde bazı kahverengi cücelerin Güneş Sistemindeki gaz devlerinde görüldüğü gibi güçlü auroralara sahip oldukları saptandı. Yeryüzünde gözlenen kutup ışıkları güneş rüzgarının manyetik alanla etkileşiminden oluşmaktadır. Bununla birlikte kahverengi cücelerde böyle bir rüzgar oluşturacak yıldız yoktur. Kahverengi cücelerde kutup ışıklarının nasıl oluştuğu henüz çözülmemiş bir sorudur. Yine de Jüpiter ile uydusu Io arasındaki manyetik etkileşim bu sorunun yanıtını verebilir. Yani, kahverengi cüce yakınında bir gezegen varsa manyetik etkileşim yoluyla kutup ışıkları oluşabilir. Son gözlenen SIMP J01365663 + 0933473 adlı tuhaf cisim Jüpiter'in 200 katından daha büyük bir manyetik alana sahiptir. Cisim ilk kez 2016 yılında manyetik alanı olan kahverengi cüceler araştırmasında keşfedilen beş cisimden biridir. Kahverengi cücelerin kütlelerinin ölçülmesi çok zor olduğundan keşfedildiğinde yaşlı ve büyük bir kahverengi cüce sanılmıştı. Geçtiğimiz yıl ise bir araştırmacı grubu cismin genç bir yıldız topluluğunun parçası olduğunu belirledi. Genç cisim, Jüpiter'in 1,22 çapında ve 12,7 kütlesindedir. Dünya'dan 200 milyon yıl yaşlı olup 20 ışık yılı uzaktadır. Yüzey sıcaklığı ise 825 santigrat derece kadardır. Karşılaştırma açısından Güneş'in yüzey sıcaklığının 5500 santigrat derece olduğunu hatırlatmakta fayda var. Bir gaz devi ile kahverengi cüce arasında farklılıklar gökbilimciler arasında tartışılan bir konudur. Buna rağmen gökbilimciler genel olarak aşağı yukarı 13 Jüpiter kütlesinde olup, 'döteryum yakma sınırında' olan cisimleri kahverengi cüce olarak tanımlar. Eşzamanlı olarak 2016'da radyo verileriyle cismi tekrar gözleyen Caltech ekibi manyetik alanın ilk ölçümlere göre daha güçlü olduğunu ortaya koydu. SIMP J01365663 + 0933473 döteryum yakma sınırına yakın bir cisimdir. VLA ile radyo gözlemleri kullanılarak Güneş sisteminin ötesindeki gezegensel bir kütlenin manyetik alanın ilk ölçümleri gerçekleşmiş oldu."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/yalniz-gokada-ngc-6503/", "text": "Gökadalar bir grup ya da küme içinde birbirine yakın konumda bulunur. Biri hariç. NGC 6503 olarak bilinen sarmal bir gökada herkesten uzakta tek başına bulunuyor. Sarmal gökada çevresinde 150 milyon ışık gibi devasa bir boşluk bulunuyor. Bu alanda ne bir yıldız ne de gökada yer alıyor. Yalnız gökada 1854'de Arthur Auwers tarafından keşfedildi. 18 milyon ışık yılı uzakta bulunan NGC 6503, Ejderha takımyıldızı içinde bulunuyor. Gökada Samanyolu'nun üçte biri yani 30.000 ışık yılı genişliktedir. Hubble Uzay Teleskopu'nun Geniş Alan Kamerası 3 ile Nisan 2003'de alınan görüntüde gökadanın kolları arasındaki kırmızı renkteki yıldız oluşum yerleri mavi bölgeler içine serpilmiş durumdadır. Koyu kahverengi toz gökadaya benekli bir görünüm vermektedir. Görsel Telif Hakkı: NASA, ESA, D. Calzetti , H. Ford , and the Hubble Heritage -ESA/Hubble Collaboration."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/yalniz-guzel-ngc-3344/", "text": "Güzellik, zarafet, karizma... Bu güzelim sarmal gökada ideal bir sevgilinin tüm özelliklerine sahiptir. Hubble, gökbilimcilere oldukça zarif ve karmaşık yapıya sahip NGC 3344 gökadasını incelemeleri için bu görüntüyü hediye etti. Hubble'ın farklı dalga boylarındaki görme yeteneği ortaya böyle güzel ve gökadanın saklanan özelliklerini ortaya çıkaran fotoğraf veriyor. Sarmal gökadalar evrendeki en görkemli manzaralar sunan devleridir, ancak hepsi aynı görünmez. Bazıları dik durarak sadece kenarını gösterirken bazıları hafif dönmüş gibi sarmal kollarını farklı açılarda gösterir. Bazıları ise yüzleri tamamen bize dönük şekilde kollarını ve merkezdeki parlaklığı ile görünerek adeta gözlemcilerin gözünü alır, onları mest eder. Küçük Aslan takımyıldızı yönünde ve 20 milyon ışık uzağımızda yer alan NGC 3344 nefes kesici yüzüyle görülmektedir. Samanyolu'nun yarı büyüklüğünde olan gökada küçük bir sarmaldır. Merkezdeki çubuksu yapı sadece Hubble'ın Geniş Alan Kamerası-3 ile görülebilir. Gökbilimciler sarmal gökadaların üçte ikisinde bu tip çubuksu yapının olduğunu düşünüyor. Hubble'ın farklı dalga boylarında çalışma yeteneği sarmal kolları çevreleyen, dağılmış görünen renkli boncukları da görmemizi sağlamaktadır. Bu görüntü yakın morötesi, görünür ve yakın kızılötesi dalga boyları arasında değişen ışığı algılayan farklı filtrelerle elde edildi. Sonuçta da bir insan gözünün görebileceğinden çok daha kapsamlı görüntü elde edildi. Merkezin çevresinde dolanan sarmal kollar yüksek sıcaklığa sahip mavi yıldızların doğduğu yerlerdir. Kollar üzerinde yer alan gaz ve toz bulutları yeni yıldızların oluşumu için gerekli hammaddeleri barındırır. Görüntünün solundaki çok parlak yıldızlar gökada ile Dünya arasında yani bize yakın olanlardır ve gökadayla ilgileri yoktur, Samanyolu yıldızlarıdır. Yüzü bize dönük olmasına karşılık NGC 3344 gizemini korumaktadır. Gökbilimciler gökadanın dış yıldızlarının tuhaf bir şekilde hareket ettiğini belirledi. Çoğunlukla gökada merkezindeki yüksek yıldız yoğunluğu yıldızların hareketlerini etkilerken NGC 3344'de böyle bir durum görülmüyor. Dış yıldızların bu tuhaf hareketlerinin tek açıklaması dış yıldızların gökadaya sonradan katılmasıdır. Bu da gökadanın uzun zaman önce başka bir gökadayla yakınlaşmış olduğu anlamına gelir. NGC 3344'ün yeri ise ilginç. Gökadamız, Andromeda Gökadası ile birlikte 40 gökadadan oluşan Yerel Grup içinde bulunur. Ancak NGC 3344 bizim bölgemizin dışında olup birkaç bin gökadanın oluşturduğu Başak Üst Kümesinin küçük bir elemanıdır. NGC 3344 tüm güzelliği ile binlerce gökada arasından sıyrılıyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/yalniz-yildizlarda-olur/", "text": "Hubble Uzay Teleskopu ile elde edilen net görüntülerde görülen üç süpernovanın gökadalardan milyonlarca ya da milyarlarca yıl önce dışarı atılan yıldızların patlaması ile oluştuğu onaylandı. Yüz milyarlarca yıldız barındıran bir gökada da her yüz yıl içinde bir süpernova oluşabilir. Hubble'ın gözlediği üç süpernova birkaç bin gökadanın oluşturduğu üç büyük kümedeki gökadalar arasında bulundu. Yıldızlar, bize en yakın yıldız olan 4,24 ışık yılı uzaktaki Proxima Centauri'ye göre yaklaşık 100 kat daha uzak, yani 300 ışık yılı uzakta yer alıyor. Gökadalar arasındaki derin boşluklarda bulunan böylesi ender rastlanan süpernovalar gökadaların ve kümelerin nasıl evrimleştiğinin ipuçlarını barındırır. Californiya Üniversitesi'nden Melissa Graham, Iain M. Banks'ın Against a Dark Background adlı romanındaki bir milyon ışık yılı uzakta bulunan yalnız dünyaları hatırlatıyor. Romanda Thiral adlı yalnız yıldızın Golter gezegenindeki gökyüzü neredeyse yıldızsızdır. Tip Ia süpernovası olarak adlandırılan patlamaya uğrayan yıldızın çevresinde dolanan Golter gibi bir gezegen varsa şüphesiz gökyüzünde pek fazla yıldız görülmezdi. Dünya'daki yıldızlı gökyüzünün milyonda biri kadar parlak bir gecesi olurdu diyor Graham. Gerçek bir karanlık. En yakın ve en parlak gökada bile soluk görülebilir. Yeni çalışma Hawaii'de Mauna Kea tepesindeki Kanada-Fransa-Hawaii Teleskopu ile 2008 ve 2010 yıllarında gözlenen üç süpernovayı doğruluyor. Hubble ile desteklenen çalışmada boş uzayda süpernova patlaması olduğu belirlendi. Graham ve arkadaşlarının CFHT ile keşfettiği dördüncü süpernova küçük bir gökada ya da küresel kümede olabilir. Süpernova eğer küresel kümede oluşmuşsa bir milyon yıldızlı olmalıdır. Küresel kümeler az sayıda yıldız barındırdığından bunlarda pek sık patlama görülmez. Buna karşılık bu çalışma düşük kütleli gökada ya da küresel kümelerde beklenenden daha fazla süpernova oluşacağını kanıtlıyor diyor Graham. Graham, Tip Ia süpernovası için kabul edilen modelin ikili yıldız sistemlerindeki bir yıldızın diğerinden madde çalması olduğunu hatırlatıyor. Bu ilginç bir aşk hikayesidir. İkili yıldızlardan beyaz cüce olanı diğer yıldızın dış katmanlarından gaz çalmaktadır. Bu da bir süre sonra onun süpernova patlamasına uğramasına neden olur."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/yamyam-gokada/", "text": "ESO'nun Yeni Teknoloji Teleskobu ile kızılötesi görüntüler yeni bir teknikle işleniyor. İşte bu teleskopla 11 milyon ışık yılı uzağımızdaki Erboğa A dev gökadası görüntülendi. Gökbilimciler gökadayı aynı zamanda yamyam gökada olarak adlandırıyor çünkü şu sıralar küçük bir gökadayı yutmakla meşgul. NGC-5128 olarak kodlanan gökada ilk kez 1847 yılında John Hershcel tarafından keşfedilmişti. Hershel tabi ki o yıllarda merkezi parlak bölgeyi kuşatan bir tozlu yapı olduğunu bilemezdi. Buradaki toz, dev eliptik bir gökada ile küçük bir sarmal gökadanın birleşmesi sonucunda oluşan kalıntılardır. 200 ile 700 milyon yıl önce daha küçük ama gaz açısından zengin bir gökadanın birleştiği ve bunun sonucunda merkezinde yeni yıldız oluşumlarının devam ettiği merkezi parlak bir gökada oluştuğu görülüyor. Kalıntıların ilk görüntüleri ESA'nın Kızılötesi Uzay Teleskobu ile 16 500 ışık yılı genişlikteki yapıyı gösterir şekilde elde edildi. Son olarak NASA'nın Spitzer Uzay Teleskobu ile alınan görüntülerde gökadanın uçlarının eğri ve neredeyse bir paralel kenar oluşturacak şekilde büküldüğü görüldü. Böylece bu gökadanın gaz oranı zengin küçük bir gökada ile birleştiği sonucunda varıldı. Dev eliptik gökadaların şekillerini açıklayan en iyi kuram gökada birleşmeleridir. Görüntünün netleşmesi için tozlu yapının bir şekilde ortadan kalkması gerekiyordu ki burada ESO'nun 3.58 metrelik yeni nesi teleskobu imdada yetişti. Üç farklı filtreyle elde edilen görüntüler birleştirilince gökadanın merkezi açık bir şekilde ortaya çıktı. Merkezdeki yapı ilginçti. Çünkü tozlu kümenin ardında yatan gerçek, gökada merkezindeki yıldız kümeleriydi. Yeni teknik başarıya ulaşmıştı. Bu teknikle diğer gökadaların içerisindeki dev gaz bulutları izlenebilecek. Böylece bu bulutların nasıl oluştuğu, yıldız ve gökadaları nasıl oluşturdukları üzerinde fikir birliğine varılabilecek. Erboğa A Gökadası'nın merkezinde yüksek enerjili parçacıkların fışkırmasına neden olan dev bir karadelik bulunuyor. Karadelik 200 milyon Güneş kütleli. Başka bir deyişle gökadanın merkezindeki karadelik, Samanyolu merkezindeki karadeliğin 50 katı kadar kütleye sahip. Bu gökadanın merkezindeki karadeliğin çok aktif olmasının nedeni ise sürekli beslenecek maddeyi çevresinde bol miktarda bulmasında yatıyor. Kaynak: ESO"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/yana-yatik-sarmal-gokada/", "text": "Güney yarıküre takımyıldızlarından Ressam içinde yer alan ESO 121-6 Sarmal Gökadası'nın yatmış gibi görünen bu fotoğrafı Hubble Uzay Teleskopu ile elde edildi. Yan döndüğü için tamamı görünemese de merkezi şişkin bölgenin yoğun ışıması ve kenarlara doğrı sıkıca birbirine bağlı yoğun genç yıldız kümeleri fark ediliyor. Koyu renkli tozun izin vermediği bölgelerde de yer yer yıldızlı alanlar görülebiliyor. Çok sayıda yakın yıldızlar ve gökadalar küçük lekeler olarak görünmesine karşılık sol alt kısımdaki parlak mavi yıldız yakınlığıyla kendini göz kamaştırıcı şekilde öne çıkarıyor. 65 milyon ışık yılı uzaklıktaki ESO 121-6, şişkin soluk merkezli ve kendine zayıf bir şekilde bağlı kollarıyla sarmal bir gökadadır. Bulunduğu gökadalar grubu zayıf bir kütleçekimiyle birbirine bağlı 50'den fazla gökadan oluşur. Samanyolu'da Yerel Grup olarak bilinen bu galaktik kümenin bir üyesidir."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/yana-yatmis-bir-gokadanin-iki-goruntusu/", "text": "Et Kancası Gökadası ya da diğer adıyla NGC 2442 çarpıcı bir şekilde yana yatmıştır. Sarmal kollardan biri kendi üzerine doğru sıkıca katlanmış ve yakın zamanda gerçekleşmiş bir süpernovaya evsahipliği yapmaktadır, diğer kol ise içerisindeki yeni yıldız oluşumları ile çekirdekten dışa doğru uzanmaktadır. 2.2 metrelik MPG/ESO teleskopu ve NASA/ESA Hubble Uzay Teleskopu, bu asimetrik sarmal gökadanın birbiri ile çelişen iki faklı görüntüsünü elde etmiştir. Bir güney takımyıldızı olan Uçanbalık takımyıldızında bulunan Et Kancası Gökadası ya da diğer adıyla NGC 2442 asimetrik sarmal kolları ile kolayca tanınmaktadır. Gökadanın yana yatmış görüntüsünün geçmişte bir zamanda başka bir gökada ile girdiği kütle çekimsel etkileşimden kaynaklandığı düşünülüyor buna rağmen gökbilimciler henüz muhtemel sanığı tespit edemediler. Gökadaya lakabını veren çift kanca şeklinin açıkça görülebildiği bu geniş açılı görüntü Şili, La Silla'da bulunan 2.2 metrelik MPG/ESO teleskopunun üzerinde bulunan Geniş Alan Görüntüleyicisi ile alındı. Bu görüntü ayrıca NGC 2442'ye yakın diğer birkaç gökada ile birlikte zengin arkaplanda bulunan uzak birçok gökadayı da içeriyor. Yer'de bulunan Geniş Alan Görüntüleyicisi uzaydaki Hubble'ın görüntü netliğine ulaşmasa da tek çekimde çok daha büyük bir gökyüzü bölümünü görüntüleyebiliyor. Bu iki alet genelde gökbilimcilere tamamlayıcı bilgiler sunmaktadır. NASA/ESA Hubble Uzay Teleskopu'nun aldığı bu yakın plan görüntüsü gökadanın çekirdeğine ve iki sarmal kolunun küçük bir kısmına odaklanmıştır. 1999 yılında bu kolda bulunan yaşamının sonuna gelmiş devasa bir yıldız süpernova olarak patlamıştır. Gökbilimciler, yer tabanlı daha eski gözlemler ile 2001 yılındaki eski Hubble görüntüleri ve 2006 sonlarında çekilen bu görüntüleri karşılaştırarak ölüm döşeğindeki bu yıldıza neler olduğunu detaylı bir şekilde araştırdılar. Bu görüntünün alındığı dönemde süpernovanın kendisi çoktan solmuş ve gözden kaybolmuştu. ESO gözlemleri aynı zamanda Hubble ile yıldız yaşam döngüsünün diğer muhtemel sonlarını da göstermektedir. Gökadanın büyük bir kısmı özellikle daha uzun olan sarmal kol, pembe ve kırmızı yamalar ile bezenmiştir. Bu renk yıldız oluşum bölgelerindeki hidrojen gazından kaynaklanmaktadır; yeni doğan yıldızlardan gelen güçlü radyasyon, yıldızın oluştuğu bulut içerisindeki gazı uyarır ve parlak kırmızı bir renkte parlamasını sağlar. Başka bir gökada ile etkileşmesi, Et Kancası Gökadası'na bu alışılmadık asimetrik şeklini vermiş ve büyük olasılıkla bu yakın zamanlı yıldız oluşumunu tetiklemiştir. Gökadanın şeklinin bozulmasına neden olan çekim kuvveti aynı zamanda gaz bulutlarının bozulmasına neden olmuş böylece kütleçekimsel çöküşlerini başlatmıştır. ESO-Türkçe"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/yanan-bir-gezegen-daha-2/", "text": "Barcelona Autonoma Üniversitesi Uzay Bilimleri Enstitüsü'nden bir grup araştırmacı 378 ışık yılı uzaklıkta Andromeda takımyıldızında yeralan ve 1,5 Güneş kütleli WASP-33 (ya da HD 15082) olarak bilinen bir yıldıza oldukça yakın konumda dolanan dev bir gezegen keşfetti. Gezegen yıldızına oldukça yakın olduğu için, Dünya'da özellikle okyanus sularında hissedilen gel-git etkisinin benzerini yaşadığı ve ekvator bölgesinin sürekli değişime uğradığını düşünülüyor. Aslında dev gezegen ilk kez 2006 yılında görüldü. Dört Jüpiter kütlesindeki dev gezegenin yıldızının çevresindeki dolanımı sadece 1,2 gün. Bu da gezegenin yıldızına çok yakın olduğu anlamına geliyor: sadece 0,2 GB (1 GB=150 milyon km). Merkür Güneş'e 0,39 GB kadar uzaklıkta yer aldığını belirtirsek 0,2 GB'nin ne kadar yakın olduğu anlaşılır. Gezegen yıldızının dönüş yönüne göre ters yönde dolanmaktadır. Çalışma aynı zamanda yıldıza ait olan titreşimlerin nedeninin de gezegen olduğunu ortaya koyuyor. Bu da daha önceki gezegen sistemlerinde görülmeyen bir etkidir. Böylesi bir açıklamaya neden olan kanıt ise alınan sinyaller arasında küçük bir dönemsel sinyalin gezegenin geçişi sırasında ortaya çıkmasıdır. Yıldızına yakınlığı ve gel-git etkisi gibi değişime uğruyor olması WASP-33b'yi ötegezegenler arasında bir yıldıza olabilecek en yakın sınır nokta gibi önemli bir noktaya getiriyor. Kaynak: Science Daily"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/yanan-bir-gezegen-daha/", "text": "Uluslararası yürütülen bir çalışma sonucunda yeni bir gezegen keşfi gerçekleştirildi. Böylece ötegezegen sayısı 431'e, gezegeni olan yıldız sayısı da 364 oldu. Yeni keşfedilen gezegen 670 ışık yılı uzaklıktaki HAT-P-14 yıldızının çevresinde dolanıyor. HAT-P-14 yıldızı yaklaşık 1.4 Güneş kütleli ve 1.3 milyar yıl yaşında. Yıldız, Güneş'imizden daha büyük: 1.5 güneş çapı. F sınıfındaki yıldızın yüzey sıcaklığı 6600 C . Gelelim gezegenine. Şimdilik yıldızın bulunan ilk gezegeni yıldızına çok yakından dolanıyor. Gezeginin yıldızına uzaklığı 0.06 GB*. Gezegen 2.2 Jüpiter kütleli ve çapı 1.15 Jüpiter çapı kadar. Yıldızı çevresindeki turunu 4.63 günde tamamlıyor. Gezegen yıldızına yıldızına çok yakın olunca sıcaklığının da 1570 K dolayında olması bekleniyor. 1 GB: 1 Gökbirimi, Dünya-Güneş uzaklığı olan 150 milyon km'dir. K: Kelvin. 0 K =-273 C Kaynak: Arxiv"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/yanimizdaki-12-milyar-yillik-iki-yildiz/", "text": "Oklahama Üniversitesi'nden başkanlığını Türk gökbilimci Mükremin Kılıç'ın yaptığı bir ekip neredeyse dibimizde yer alan 12 milyar yıllık iki beyaz cüce olduğunu keşfetti. 11-12 milyar yaşındaki yıldız ataları bizden sadece 100 ışık yılı uzaklıkta yer alıyor. Ekibe göre bu iki beyaz cüce büyük patlama sonrası oluşan evrenin en eski ve bize en yakın yıldız adaylarından. Kılıç: Bir beyaz cüce sönmeye başlamış soba gibidir. Sobanın ne kadar soğuk olduğunu ölçerek ne kadar süredir yanmakta olduğunu kestirebiliriz. Milyarlarca yıldır tıpkı bir soba gibi soğuyan iki beyaz cüce keşfettik diyor. Kılıç bu beyaz cücelerin kabuklarını dışarı atarak geriye çekirdeği kalan yıldızlar olduğunu hatırlatıyor. 5 milyar yıl sonra da Güneş dış kısmını atıp geriye çekirdeğinin kalacağı bir beyaz cüceye dönüşecek. Güneş bu sırada Dünya boyutlarına kadar küçülüp inanılmaz derecede yoğunlaşacak. WD 0346+246 ve SDSS J110217,48+411315.4 (J1102) olarak kodlanmış yıldızlar sırasıyla Boğa ve Büyükayı takımyıldızlarında yer alıyor. Kılıç ve arkadaşları yıldızların sıcaklığını ölçmek için kızılötesi görüntü elde etmek amacıyla NASA'ın Spitzer Uzay Teleskopu'nu kullandılar. Ardından 3 yıl süren Arizona yakınlarındaki MDM Gözlemevi'nin 2.4 m'lik teleskopu ile de J1102'nin hareketlerini izlediler. Ekip üyesi John Thorstensen: Genellikle yıldızlar gökyüzünde sabit, hareketsiz görünürler, J1102 ise saatte 600 000 km'lik bir hıza sahip. Dünya'nın hareketinin de etkisine eklediğimizde bu hız 80 km uzaklıktaki bir nesnenin bir kuruşluk boyutu kadardır diyor. Almanya'dan Helmholtz Merkezi'nden Piotr Kowalski: Yıldızların analiz ve kızılötesi gözlemlerine dayanarak bunların yüzey sıcaklıklarının 3700 ve 3800 derece olduğunu söyleyebiliriz diyor.Kılıç ve ekibi bu sıcaklık ölçümlerine dayanarak yıldızların yaşlarını tahmin edebildi. Kılıç: Sanki bir olay inceleme yeri gibi. Bir ölünün vücut ısısını belirlemek gibi biz de br yıldızın sıcaklığını ölçerek ölüm zamanını bulmaya çalışıyoruz. Bu iki beyaz cüce neredeyse evrenin yaşı kadar bir sürede soğumuşlar diyor. 2 Yorumlar Bizden 100 ışık yılı uzaklıkta bulunan iki beyaz cüce yaklaşık 12 milyar yaşındaysa, bizim galaksimiz Samanyolu kaç yaşında? 😀 ( Ayrıca 12 milyar yıla rağmen 3800 derece sıcaklıkta olduğuna dikkat edelim 🙂 ... ) Samanyolu gibi büyük gökadalara aynı zamanda 'yamyam gökadalar' da deniyor. Böylesi büyük gökadalarçevrelerindeki yıldızları ve yıldız kümelerini bünyelerine katarak büyüyorlar. Haberde geçen beyaz cüceler de böylesi bir durumla karşılaşmış olabilir. Ayrıca beyaz cüceler çok az enerjiye ihtiyaç duyduklarından çok uzun uzun yıllar yaşayabilirler."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/yanimizdaki-mars/", "text": "Geçenlerde bir öğrencim doğu ufkunda parlak kırmızımsı bir yıldız gördüğünü söylemişti. Ben de gördüğünün büyük bir olasılıkla yıldız değil Mars gezegeni olduğunu belirtmiştim. O da sadece o kadar mı görünüyor diyerek şaşırmıştı. Evet ,sadece o kadar; ama çıplak gözle görüp görebileceği en büyük Mars'ın bu olacağını söylemeyi unutmuşum. Mars, 2014 yılına kadar Dünya'ya bu kadar yakın olmayacak. Bu nedenle bu birkaç günün değerini bilmek gerekiyor . Evet Mars, her sene Ağustos ayında gelen düzmece e-posta bilgisine göre -Dolunay- kadar olmasa da doğu ufkunda kırmızı-turuncu rengiyle parıldıyor. Mars 27 Ocak'ta Dünya'ya 99 milyon km kadar uzaklıkta bulunacak. Mars bu tarihte, 2008-2014 yılları arasındaki en büyük görünüme ulaşacak. Mars'ın parlaklığı -1.3 olacak. Bu haliyle -1.44'lük Sirüs'tan daha parlak görünecek. Teleskobunuz varsa Mars'ın kutupları üzerindeki beyaz noktaları görebilecek misiniz bakalım. Bir deneyin. Burada çıplak gözle de birşeyler yapmayı deneyebilirsiniz. Örneğin bir gezegenle bir yıldızı ayırmanın yollarından biri şudur: Yıldızlar göz kırpar, ama gezegenler kırpmaz. Yani yıldızların ışıkları sanki yanıp söner gibi görünür. Gezegenlerde ise bu görülmez. Bu bilgi doğru ise Mars'ın ışıklarının yanıp sönmediğini görmeniz gerekiyor. Yapabileceğiniz bir başka basit gözlem ise, gözünüzü yıldızların parlaklık derecesine alıştırma çalışması olabilir. Sirüs yıldızını bulun ve onun parlaklığı ile Mars'ın parlaklığını kıyaslayın. Arada çok küçük de olsa bir fark olduğunu bir süre göreceksiniz. Bu parlaklık alıştırmasını bir ay boyunca tekrar ederseniz, Mars'ın parlaklığının bir süre sonra azalmaya başladığını, ama Sirüs'ün -aslanlar gibi- aynı parlaklıkta saydığını görebilirsiniz. Bu da ilginç bir tecrübe olabilir. Mars ile Dünya her 26 ayda bir karşı konuma gelirler. Mars 2003 yılında Dünya'ya çok yaklaşmıştı ve aralarında sadece 56 milyon km olmuştu. Ama bu uzaklık bile, Mars'ın bırakın Dolunay'ı, Ay'ın üzerindeki büyük bir krater kadar bile görünmesine neden olmayacak bir uzaklıktır."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/yanlis-zamanda-yanlis-yerdeki-yildizlarin-drami/", "text": "Bilim insanları gökadaların sınırları dışında 'yetim' yıldızlardan bir kısmının patlamasını şaşkınlıkla izliyor. NASA'nın Hubble Uzay Teleskopu'nun verilerinin olduğu 13 süpernova patlamasına ait analizde, gökadaların dışarı fırlattığı genç yıldızların beklenenden daha kısa sürede patlamasının sırrını açıklamaya çalışıyor. Bu çift yıldız sistemlerinin ilki 2000 yılında, birleşen gökadaların ikiz karadelikleri arasındaki karmaşık ilişki taranırken keşfedildi. Illinois Üniversitesi'nden Ryan Foley: Bu hikayede birçok viraj bulunuyor ve yolun her aşaması bizi şaşkına çeviriyor diyor. Bu yıldızların süpernova patlamasıyla kaynağından uzakta patladıklarını biliyorduk ve şu anki evlerine nasıl geldiklerini öğrenmek istiyoruz. Foley istenmeyen yıldızın nihai dinlenme noktasına göç ettiğini düşünüyor. Bu fikri kanıtlamak için yıldızın ne kadar hızlı yolculuk ettiğini bilmesi gerekiyordu. İşte bunun için Kaliforniya'daki Lick Gözlemevi ile Hawaii'deki WM Keck Gözlemevi ve Subaru Teleskopu verilerine de ihtiyacı vardı. Verilere göre gökada merkezindeki süper kütleli karadeliğin dışarı fırlattığı yıldız saatte 7 milyon km hıza ulaşıyor. Gökbilimci daha sonra dikkatini yaşlı gökadaların özgür yıldızlarına verdi. Hubble'ın arşiv görüntülerini inceleyerek daha önce birleşmiş ya da son zamanlarda birleşme sürecinde bulunan diğer eliptik gökadalarda da benzer durumlar olduğunu gördü. Birleşmiş gökadaların parçalanmış şeritlerine baktı. Bu gökadaların çoğunda merkezdeki karadeliğin çarpışmayı körüklediğini gösteren izlere rastladı. Gökada birleşmelerinin çoğu gökada kümelerinin yoğun merkezinde gerçekleşir. Böylece gökadanın merkezinden dışarı doğru uzanan toz şeritleri görülür. Yaşlı gökadalara ilişkin süpernovaların yeri yıldızın olması gerektiği konumda olmadığını gösterdi. Yıldız yaşlı ise süpernova patlaması için yakınında ona malzeme sağlayan bir eşe ihtiyacı vardır. Ama hepsi böyle değil. Nasıl bir çift yıldız sistemi gökadanın dışına kaçmaktadır? Foley'e göre birleşen gökadaların çekirdeklerindeki karadelikler çift roket etkisi uygulayarak çift yıldızları dışarı atan bir kuvvete neden olabilir. Foley'in senaryosuna göre birbirine doğru yaklaşan karadelikler danslarını ederken onlara yakın olan çift yıldız sistemleri karadeliklerden birine çok yaklaşabilir. Bunlardan bazıları da dışarı fırlatılabilir ki bu birleşme sürecinin çok güçlü olduğunun kanıtıdır. Tek bir karadelik bazen bir yıldızın çok yakınında olur ve aralarında kuvvetli etkileşim gerçekleşir. İki karadeliğin etkisiyle bunların yanına sürüklenen yıldız sayısı diğerine göre daha fazla olmalıdır diyor Foley. Samanyolu merkezindeki karadelik her yüz yılda bir yıldız dışarı atıyorsa, çift karadelikli bir gökada her yıl 100 yıldız dışarı atıyor olabilir. Gökada dışına atılan çift yıldızların gökada dışına yaptıkları yolculuk onları yıpratır ve bu yıldızlar birbirine yaklaşmaya başlar. Bu ikili yıldızlardan biri büyük olasılıkla beyaz cüce olabilir. Eş yıldıza çok yakın olan beyaz cüceye madde akmaya başlar. Ölü yıldızın çevresini saran kalıntı sonunda bir süpernova patlamasına neden olur. Malzeme çalan yıldızın patlama süresi ortalama 50 milyon yıldır. Bu süre milyarlarca yıl yaşayan yıldızlar için oldukça kısadır. Normalde bir çift yıldız evrenin yaşı olan 13 milyar yıl kadar yaşayabilir. Ancak karadeliklerle olan etkileşim bu ömrü kısaltır diyor Foley. Bilim insanları bu sıra dışı süpernovaların bazı gizemlerini çözseler de, onları oluşturan etken hakkında bilgi sahibi değiller. Bu süpernovalar diğer yıldız patlamalarına oranla beş kat daha fazla kalsiyum üretmektedir. Normalde süpernova patlamalarının enerjisi az miktarda kalsiyum üretirken demir ve nikel gibi ağır elementleri daha çok oluşturur. Ancak burada daha çok kalsiyum ve daha az demir oluşmaktadır. Her şey zayıf bir patlamayı işaret ediyor. Bu patlamaların süpernova için belirlenen kinetik enerji seviyesinin altında bir enerjiyle oluştuğu ve daha az parlak olduğunu biliyoruz. Bu da patlamanın sahip olduğu enerjinin daha az kütleyi dışarı atması anlamına gelmektedir."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/yapay-zeka-ile-iki-gezegen-kesfedildi/", "text": "Daha önce yedi gezegeni olduğu bilinen bir yıldızın sekizinci gezegeni yapay zeka ile keşfedildi. Gezegen Dünya'dan 2545 ışık yılı uzaktaki Güneş benzeri Kepler-90 yıldızı çevresinde dolanıyor. Yeni keşfedilen Kepler-90i, yıldızı çevresinde 14,4 günde dolanan oldukça sıcak karasal bir gezegen. Gezegen, Google'ın makine öğrenimi ile tespit edildi. Makine öğrenimi, bilgisayarların öğrenmesini sağlayan yapay zeka yaklaşımıdır. Buna göre bilgisayarlar, Kepler'in Güneş Sistemi dışındaki gezegenlerin neden olduğu yıldız ışığındaki azalmayı kaydeden veri örneklerini incelemeyi ve gezegenleri keşfetmeyi öğrendi. NASA'nın Astrofizik Bölümü yöneticisi Paul Hertz: Arşivlenmiş Kepler verilerinde keşfedilmeyi bekleyen heyecan verici gezegenler var. Buradaki veriler önümüzdeki yıllarda yenilikçi araştırmacılar tarafından kullanılacak bir hazinedir diyor. Makine öğrenimi daha önce Kepler veri tabanının araştırmalarında kullanıldı. Devam eden süreçte nöronların insan beynine bağlanma biçimi temel alınarak üretilen yapay sinir ağının, uzak dünyalardan gelen zayıf sinyallerin bazılarının bulunmasında önemli rol üstlenebileceği anlaşıldı. Böylece daha önce yedi gezegeni keşfedilen yıldızın gözden kaçan sekizinci bir gezegeni olduğunu gösteren zayıf sinyaller ortaya çıkarıldı. Diğer gezegen sistemleri Kepler-90'a göre daha fazla hayata elverişlidir. Dünya'dan %30 daha büyük olan Kepler-90i'nin sıcaklığı 420 C derecenin üstünde ve neredeyse Merkür yörüngesinde dolanıyor. En dıştaki gezegen Kepler-90h'nin yıldızına uzaklığı ise Dünya'nın Güneş'e uzaklığı kadar. Austin'deki Teksas Üniversitesinden Andrew Vanderburg: Kepler-90 Güneş sisteminin mini bir versiyonu gibi. İçeride küçük dışarıda büyük gezegenleri var. Hepsini yakından inceliyoruz diyor. Google'ın araştırma ekibi Google Al'ın yazılım mühendislerinden olan Christopher Shallue Kepler verilerine sinir ağı uygulama fikrini uygulanması fikrini öneren kişi. Uzay teknolojilerinin hızla ilerlemesi ve diğer bilim dallarında olduğu gibi bir yığın veriyle boğuşan astronomide ötegezegen keşfedilmesiyle ilgilenmeye başladı. Boş zamanlarımda büyük veri setleri ile ötegezegen keşfedebilmek için Googling'i başlattım ve ardından Kepler görevi ve mevcut büyük veri setleri hakkında bilgi edindim. Makine öğrenimi, insanların arama yapamayacağı kadar çok sayıda veri bulunduğu durumlarda gerçekten büyük iş çıkarıyor diyor. Kepler'in dört yıllık veri kümesi 35.000 olası gezegen sinyalinden oluşuyor. Verilerdeki en umut verici sinyalleri doğrulamak için otomatik testler ve bazen de insan gözü kullanılıyor. Bununla birlikte sıklıkla zayıf sinyaller gözden kaçıyor. Shallue ve Vanderburg işte bu sinyallerde ötegezegen olabileceğini düşündü. Önce sinir ağına geçiş yöntemini öğretmek için, Kepler'in ötegezegen kataloğundaki önceden kontrol edilmiş 15.000 veri dizisini kullandılar. Bu testte sinir ağı %96 gibi yüksek oranda gezegenleri tespit etti. Ardından birden fazla gezegeni olduğu bilinen 670 yıldız verisiyle sinyal taratıldı. Burada özellikle çok gezegenli yıldızların yeni gezegen keşfetmek için en doğru yerler olduğu düşünüldü. Vanderburg: Verilerde gezegen izlenimi veren sahte sinyaller de var, gezegen olduğunu gösteren sağlam izlerde. Mücevher bulmak için taşları seçmek gibi bir iş. Eğer daha ince bir elek varsa daha fazla taş elersiniz böylece mücevherleri ayırabilirsiniz. Sinir ağının eleyerek bulduğu tek gezegen Kepler-90i değildi. Ayrıca Kepler-80 sisteminde de altıncı gezegen buldu. Dünya büyüklüğündeki Kepler-80g komşusu dört gezegenle kütle çekiminin etkisi altında ritmik dans kilidindedir. Buna göre sistemdeki yörüngeler, TRAPPIST-1 sistemindeki yedi gezegen gibi istikrarlıdır. Shallue ve Vanderburg sinir ağlarını 150.000'den fazla gezegen verisine uygulamayı planlıyor. Kepler ötegezegen avı için benzeri görülmemiş bir veri seti üretti. Dört yıl boyunca görevi olan boşluğa bakan araç şimdi daha geniş bir alana bakıyor. Her 80 dakikada bir görüş alanını değiştirmektedir. NASA'nın Ames Araştırma Merkezindeki Kepler projesi araştırmacılarından Jessie Dotson: Bu sonuçlar Kepler verilerinin kalıcı değerinin ispatıdır. Verilere bakmanın yeni yolları bulundukça makine öğrenimi gibi- önemli keşiflerin gelmesi hızlanıp eski verilerin gözden geçirilmesi sağlanabilir. Veriler orada ve incelenmeyi bekliyor diyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/yarasa-golgesi-bulutsusu/", "text": "Hubble teleskopu Yılan bulutsusunda yer alan ve HBC 672 yıldızının aydınlattığı ve yarasa gölgesini taklit eden bir ilkel gezegenimsi diskini görüntüledi. Bulutsu verdiği görüntüden dolayı Bat Shadow olarak adlandırılıyor. Yılanın kuyruğunda yer alan Yılan bulutsusu 1300 ışık yılı uzaklıktaki HBC 672 gibi bir yıldızdan aldığı ışığı yansıtan bir yansıtma bulutsusudur. Bu görüntüde yıldızdan çıkan ışık iki büyük koni benzeri gölgeyi ortaya çıkardı. Yılan bulutsusundaki dev gölgeler HBC 672'nin kuşatan ilkel plazma diskini açığa çıkarıyor. Işık, yıldıza sıkıca yapışmış olan ve Güneş Sisteminden 200 kat daha büyük olan diskten çok daha büyük bir gölge oluşturuyor. Diskin gölgesi silindirik bir lambanın oluşturduğu gölgeyi andırır. Işık, gölgenin üst ve alt kısmından sızmaktadır, ancak diskin çevresi boyunca gölge konileri oluşturur. Disk çok uzakta olduğundan Hubble teleskopu bile yıldızı tamamen sarıp sarmadığını göremiyor. Buna karşılık Yarasa Gölgesi takma adlı gölge yapının özelliklerini ortaya çıkarıyor. Gölgenin durumu diske kenardan baktığımızı anlamamızı sağlıyor. Gölgenin çoğu tamamen opak olsa da araştırmacılar ışıkların geçtiği bölgelerde renk farklılığını elde edebilmektedir. Gölgenin şekli ve rengi diskteki toz tanelerinin büyüklüğünü ve bileşimini belirlemektedir. Tamamının görüntülenmesinin olanaksız olduğu Yılan bulutsusunda bunun gibi gölge konisinden çok daha fazlası olabilir. Bulutsuda yüzlerce genç yıldız bulunmaktadır. Bunların çoğu bir ilkel gezegenimsi diskte yer alıyor olabilir. Gölge diskleri genç yıldızların çevresinde çokça görülse de, kenardan görülenleri nadirdir. Buna rağmen bu görüntüde bir başka genç yıldızın oluşturduğu gölge diski daha sol üstte görülmektedir. Genç yıldızları saran ilkel gezegenimsi disklerin verdiği bilgiler geçmişimiz hakkında ipuçları sunar. Yaşadığımız Güneş Sistemi de daha birkaç milyon yıl yaşındayken benzer bir ilkel gezegenimsi diskten oluşmuştur. Bu uzak disklerin incelenmesi kozmik evimizin oluşumunu ve evrimini ortaya çıkarır."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/yarasa-golgesi/", "text": "Bazen takma adlar gerçek durumu hayal edebileceğinizden daha iyi anlatabilir. HBC 672 adlı yıldızı çevreleyen buluta verilen Yarasa Gölgesi ismi de bu duruma örnektir. Hubble teleskopu yıldız oluşturan bir bölgenin uzağındaki bir bulutun gölgesinde görünmeyen bir yıldızı kuşatan gezegen diskinin görüntüsünü yakaladı. HBC 672 adlı genç yıldızı saran bulutun gölgesi çift kanadı andırdığı için Yarasa gölgesi olarak adlandırılmıştır. Şimdi bu ismin ne denli doğru olduğu belirlendi: Gölgesi kanatlarını çırpıyor! Uzay Teleskopu Bilim Enstitüsünden (Space Telescope Science Institute Klaus Pontoppidan: Gölge hareket ediyor. Tıpkı bir kuş gibi kanatlarını çırpıyor! Bu etki diski kendine çekip büken bir gezegenden kaynaklanıyor olabilir diyor. İyi de, Yarasa Gölgesini ne oluşturdu? Bir diskle çevrili durumda olan bir yıldızımız var ve bu disk Satürn halkaları gibi düz değil şişmiş durumda. Yıldızdan gelen ışık düz şekilde yoluna devam edebilir. Ama diskin düzlemi boyunca ilerlemeye çalışırsa dışarı çıkamaz ve gölge oluşturur diyor Pontoppidan. Duvara gölgesi düşen bir lamba düşünün. Bu örnekte lamba yıldıza, abajuru diske ve duvarda buluta benzetilebilir. Gölgenin şekli mesafeye göre bir çana ya da trompete benzetilebilir. Gazın, tozun ve kayanın şekli eğer yuvarlaksa gölgesi eyere benzeyebilir ve gölgenin 'kanat çırpması' gibi iki tepe ve iki çukuru olabilir. Ekip bir gezegenin diskin içinde olduğunu ve diskin düzlemine göre eğimli bir yörüngeye sahip olduğunu düşünüyor. Bu durumda gezegen hareket ettikçe etkilediği diskte dalgalanmalar oluşması ve gölgenin hareket ediyor gibi görünmesine neden olacaktır. New York Poughkeepsie'daki Vassar Kolejinden ekip üyesi Colette Salyk: Diskte sadece basit bir yumru olsaydı gölgenin her iki tarafındaki hareketi uçağın kanatları gibi ters yönlü eğilmesini beklerdik diyor. Yıldızı çevreleyen bulutun oluşturduğu gölge o kadar büyük ki Güneş Sisteminin uzunluğunun 2000 katı- ışık anında onu terk etmiyor. Işığın bir uçtan bir uca hareketi 40-45 gün sürmektedir. Ekip bunu esas alarak gezegenin yıldızın çevresinde 180 günde dolandığını hesapladı. Bu da gezegenin yıldızından Dünya'nın Güneş'e uzaklığı kadar bir yörüngede dolandığı anlamına geliyor. Bu bir gezegen değilse alternatif açıklama HBC 672'yi disk düzleminin dışında tutan ve onun gölge diskine göre sallanmasına neden olan başka ve görünmeyen bir yıldız daha olduğu yönündedir. Ancak diskin kalınlığına göre bu olasılık zayıf görünüyor. Çift yıldız için şimdilik elde de kanıt bulunmuyor. Disk, Hubble tarafından bile görülemeyecek kadar küçük ve uzakta. HBC 672 yıldızı yaklaşık 1400 ışık yılı uzaktadır ve Serpens bulutu adlı bir yıldız doğumevinde bulunuyor. Yıldız sadece 1-2 milyon yıl yaşında. Bu veriye biraz tesadüf eseri ulaşıldı. Yarasa Gölgesinin ilk görüntüsü başka bir ekip tarafından çekildi. Daha sonra Hubble ile aynı bölgenin tekrar görüntüsü alındı. Renkli görüntü elde etmek amacıyla ek filtreler kullanıldı. Sonra eldeki görüntüler birleştirildiğinde gölgenin hareket ettiği gözlendi. İlk başta görüntü işleme sırasında hata yapıldığı sanıldı ancak burada bir sorun olmadığı kısa sürede anlaşıldı: gölge gerçekten hareket ediyordu."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/yasam-alaninda-super-dunya-bulundu/", "text": "Carnigie Bilim Enstitüsü'nden Guillem Anglada-Escude ve Paul Butler liderliğindeki bir ekip yakındaki bir yıldızın yörüngesinde yaşam alanı içinde yer alan bir süper-Dünya keşfetti. Yıldız üçlü bir yıldız sisteminin üyesi ve Güneş'e göre metalik element oranı az. Keşif yaşanabilir gezegenlerin çok farklı ortamlarda da bulunabileceğini göstermektedir. Avrupa Güney Gözlemevi'nden alınan veriler ışığında Keck Gözlemevi'nin Yüksek Çözünürlüklü Tayfçeker'i ve Magellan II Teleskopu üzerindeki Carnegie Gezegen Bulucu Tayfçekeri'nin ölçümleriyle keşif gerçekleşti. Ekibin gezegen bulma yöntemi yıldızın yörüngesindeki gezegenin etkisi nedeniyle yıldızınb sallanması ilkesine dayanıyor. Ekip 22 ışık yılı uzaklıkta GJ 667C adlı M-sınıfı cüce yıldıza yöneldi. Bu yıldız üçlü bir yıldız sistemine bağlıdır. Diğer iki yıldız (GJ 667AB) turuncu LK-sınıfı üyesi olup Güneş'in % 25'i oranında ağır element barındırır. Bu tür metal oranı düşük sistemlerde düşük kütleli karasal gezegen olma olasılığı ise yüksektir. GJ 667C'de 7.2 günlük yörünge dönemli bir süper-Dünya olduğu önceden fark edilmiş ancak emin olunamadığı için onaylanmamıştı. Bu yörünge aslında yaşamı desteklemeyecek kadar yıldıza yakın olduğundan çok sıcak bir yerdir. Yeni çalışma bu süper-Dünya'nın yörünge değerlerini netleştirmek amacıyla yapıldı. Ancak bu aday gezegen gözlemleri sırasında 28.15 günlük yörünge dönemine sahip başka bir gezegen daha olabileceği ortaya çıktı. Yeni gezegen GJ 667Cc en az 4.5 Dünya kütlesinde olup yıldızından Dünya'nın Güneş'ten aldığı ışığa göre % 90'ını almaktadır. Bununla birlikte gezegenden gelen ışık en fazla kızılötesi bölgesindedir. Çünkü gelen ışığın büyük bir kısmı gezegen tarafından emilecektir. Bu, Dünya'nın da Güneş'ten aldığı ışığın büyük bir kısmını emdiği bilgisiyle uyumludur. Elbette bu bilgi gezegenin yüzeyine ilişkin Dünya'daki gibi su kaynaklarına sahip olup olmamasını belirleyecek bir etken değildir. Anglada-Escude: Bu gezegen bildiğimiz kadarıyla sıvı suyu bulundurabilecek bir bölgede bulunuyor. Belki de şimdiye kadar bulunanların içinde en önemli sulu gezegen adayıdır diyor. Sistemde ayrıca 75 günlük yörünge dönemine sahip bir süper-Dünya ve gaz devi de bulunabilir. Ancak bunlardan hangisine sahip olduğunun anlaşılması için ek gözlemler yapılması gerekiyor. Yeni nesil araçların gelişiyle birlikte benzer gezegenlere sahip birçok M sınıfı cüce yıldızlar bulunabilir ve bunlardan birinde yaşam izine tayfölçerle rastlanabilir diyor Anglada-Escude."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/yasam-arayisina-farkli-bir-bakis/", "text": "Güneş Sistemi dışında yer alan bir grup gezegende Dünya'daki gibi yaşamın oluşması için gerekli kimyasal koşulların olduğu belirlendi. Cambridge Üniversitesinden Tıbbi Araştırma Kurulu Moleküler Biyoloji Laboratuvarındaki araştırmacılar Dünya gibi karasal bir gezegenin yüzeyindeki yaşam olasılığının bağlı olduğu yıldızdan gelen ışığın türüne ve gücüne bağlı olduğunu belirledi. Çalışma ile yeterli miktarda morötesi ışıma yapan yıldızdan gelen ışınım, muhtemelen Dünya'da olduğu gibi bir gezegende de yaşamın yeşermesine yardımcı olabileceği belirlendi Bu morötesi ışıma bir takım kimyasal olayı ve dolayısıyla da yaşamın yapıtaşlarının üretilmesine yardımcı olmaktadır. Bu bilgi çerçevesinde araştırmacılar bir dizi gezegende yaşamın yeşermesine olanak sağlayacak ölçüde morötesi ışınım aldığını belirledi. Bu gezegenler yıldızın yaşam alanı yani sıvı su bulunabilecek konumda yer alıyor. Çalışma sayesinde yaşam olabilecek gezegen aralığı daraltıldı. Böylece evrende yalnız olup olmadığımız sorusunun yanıtına biraz daha yaklaşıldı. Yaşam alanı ve abiyogenez bölgesi içindeki gezegenler diyagramı.Yeni çalışma aslında Dünyadaki yaşamın kimyasal kökenini araştıran Prof. John Sutherland'in çalışmasına dayanıyor. 2015 yılında yayınladığı makalede Prof. Sutherland ölümcül bir zehir olmasına rağmen siyanürün aslında yeryüzündeki yaşamın temelini oluşturan ilkel çorbanın en önemli bileşeni olduğunu savunuyordu. Hipoteze göre Dünya'ya çarpan meteorlardan gelen karbon, atmosferdeki azot ile etkileşerek hidrojen siyanürü oluşturdu. Yüzeye yağan hidrojen siyanür diğer elementlerle etkileşerek Güneş'ten gelen morötesi ışınımla güçlendi. Bu etkileşmeler sonucunda üretilen kimyasallar, çoğu biyoloğun bilgi taşıyan ilk yaşam molekülü olduğuna işaret ettiği DNA'nın yakın akrabası RNA'nın yapıtaşlarını oluşturdu. Sutherland'ın grubu laboratuvarda kimyasal tepkimeleri morötesi lambalar altında yeniden oluşturarak canlı hücrelerin temel bileşenleri olan lipitleri, amino asitleri ve nükleoitleri üretti. Gökbilimciler bu deney kapsamında kimyacıların düşünmedikleri bir olayı ele alarak lamba yerine yıldızdan gelen ışığı kullandılar. Biri karanlık ortamda diğeri morötesi ışık altında iki deney yapıldı. Karanlıktaki kimyasal olaylar daha yavaş olmasına karşılık devam etti. Böylece yıldızlardan yayılan morötesi ışımanın kimyasal tepkimeyi aktif hale getirebileceği belirlenmiş oldu. Güneş ile aynı sıcaklıktaki yıldızların gezegen yüzeylerinde oluşmuş yaşam blokları için yeterince ışık yaydıkları keşfedildi. Diğer taraftan soğuk yıldızlar bu yapı taşlarının oluşması için gerekli ışığı yeterince üretemezler. Tek şartla: kimyasal tepkimeleri ileri götürmek için güçlü güneş patlamalarına sahip değillerse. Kimyasal tepkimeleri aktif etmek için yeterli miktarda ışık alan ve yüzeylerinde su bulunduran gezegenler araştırmacıların abiyogenez diye adlandırdıkları bölgede yer almaktadır. Abiyogenez bölgesinde yer alan ötegezegenler arasında Kepler teleskopunun keşfettiği ve Dünya'nın kuzeni olarak nitelendirilen Kepler 452b'de olmak üzere birkaç gezegen bulunuyor. Günümüz teknolojisi isteklere yanıt veremiyor. Ancak TESS ve James Webb gibi teleskoplarla daha ayrıntılı çalışmalar yapılabilir. Elbette başka gezegenlerde yaşam varsa bu bizdeki gibi gelişmiş olmayabilir. Buna rağmen bilinen yoldan gitmek en akıllıca iş olmalı. Her şey uygun olmasına rağmen yaşam yine de oluşmamış da olabilir. Son tahminlere göre gözlenebilir evrende yaklaşık 700 milyon kere trilyon karasal gezegen bulunuyor. Bunlardan kaçının şartlarının yaşam için elverişli olduğu ise tartışmalı."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/yasam-arayisinda-onemli-bir-adim/", "text": "Uzayda yaşam için önemli bir yere sahip yeni bir molekül keşfedildi. Gökbilimciler 27.000 ışık yılı uzaklıkta dallı budaklı yapıya sahip dev bir gaz bulutu içinde karbon temelli bir molekül keşfetti. Kozmik gökyüzünde iğne aramaya benzeyen çalışmada izopropil siyanürden yayılan radyo dalgaları tespit edildi. Keşif yaşamın yeşermesi için gerekli moleküllerin uzayda var olduğunu gösteriyor. Atacama Büyük Milimetre/milimetre Altı Dizisi olarak bilinen ALMA Gözlemevi'ni kullanan gökbilimciler bu çalışma için Yay B2 gaz oluşum bölgesini gözledi. Science dergisinin 26 Eylül tarihinde yayınlanan çalışma Cornell Üniversitesi, Max Planck Enstitüsü Radyo Astronomi ve Köln Üniversitesi gökbilimcilerinin işbirliğiyle gerçekleşti. Genellikle yıldız oluşturan bölgelerde bulunan organik moleküller merkezlerinde karbon atomunun olduğu düz bir zincire benzerler. Cornell Üniversitesi Radyo Fizik Uzay Araştırma Merkezi'nden Rob Garrod'a göre ilk kez izopropil siyanür yapılı karbon içerikli molekül izine rastlandı. Çalışma ile yıldızlararası uzayda oluşup gezegen yüzeylerine bulaşan molekül karmaşasına yeni bir pencere açmaktadır. İzopropil siyanürün karbonik yapısı yaşam için özel bir yere sahip proteinlerin yapı taşları olan amino asitlerle benzerlik gösterir. Yaşamsal moleküllerin Dünya oluşmadan önce var olduğu düşünülüyordu. Bu keşifle birlikte daha önceki çalışmalarda meteorlar üzerinde rastlanan amino asit gibi biyolojik açıdan önemli moleküller fikrin doğruluğunu arttırmaktadır. Çalışma ekibi karmaşık yıldızlararası ortamda yayılmış organik moleküllerce zengin bir bölge olan Yay B2'nin kimyasal içeriğini gözledi. Yıldızlararası ortamdaki moleküllerin parmak izleri, önceki gözlemlere oranla 10 kat daha iyi çözünürlükte çalışan ALMA ile incelendi. Şili'nin Atacama Çölü'nde kurulu olan ALMA Gözlemevi 66 radyo anteninden oluşmaktadır. Radyo antenleri dev bir teleskop gibi çalışarak kozmik arayışa destek vermektedir. Max Planck Üniversitesi'nden Arnaud Belloche: Yıldız oluşumunun erken aşamalarındaki organik madde üretimini anlamak yaşamın basit moleküllerden karmaşık yapıya doğru nasıl ilerlediğini anlamamız açısından önemlidir diyor. Gözlem sırasında Yay B2 bölgesinde izopropil siyanür ve normal-propil siyanür olmak üzere iki molekül tespit edildi. Bu moleküller şimdiye kadar herhangi bir yıldız oluşum bölgesinde keşfedilen en büyük moleküllerdir. Notlar İzopropil atom merkezinde karbon atomu olan bileşiklerdir. Merkezdeki karbon diğer organik bileşiklerle bağ yapmaktadır. Ayrıntılı bilgiye http://en.wikipedia.org/wiki/Isopropyl adresinden ulaşabilirsiniz."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/yasam-arayisinda-yeni-bir-fikir/", "text": "Gökbilimciler Yer ile benzer boyut, kütle, sıcaklık ve atmosferik bileşime sahip gezegen arıyor. Bir gökbilimci ekibi şimdi umut verici istatistikleri toparlayarak yeni bir sınıf oluşturdu. Cambridge Üniversitesi araştırmacıları çok sayıdaki Yer-benzeri gezegenlerden hidrojen açısından zengin atmosfere ve okyanusa sahip olanları belirleyerek 'hycean' adlı yeni bir gezegen sınıfı oluşturdular. Araştırmayı yöneten Cambridge Astronomi Enstitüsünden Dr. Nikku Madhusudhan: Hycean gezegenleri başka yerlerde yaşam arayışımızda yepyeni bir kapı açıyor diyor. Belirlenen hycean gezegenlerinin çoğu Yer'den daha büyük ve sıcaktır. Ancak bunların bazıları mikrobiyal yaşamı destekleyecek büyük okyanuslara sahip. Bu gezegenler için ayrıca sadece yaşanılabilir gölgeye değil yakınlarına da bakılıyor. Yani, Yer benzeri bir gezegen yaşam alanı dışında olsa bile yaşamı destekleyebilir. İlk ötegezegen yaklaşık 30 yıl önce keşfedildi. O günden bu yana binlerce gezegen gözlendi. Gözlenen gezegenlerin büyük kısmının boyutu Yer ile Neptün arasındadır ki bunlara süper Yer ya da mini-Neptün adı veriliyor. Bu gezegenler genelde karasal veya hidrojen açısından zengin atmosferli buz devleri ya da her iki özelliğe de sahip olabilir. Ancak, Madhusudhan'ın ekibi mini-Neptün K2-18b gezegeni için yaptıkları incelemede belirli şartlar altında gezegenin yaşamı destekleyebileceğini belirledi. Bu sonucun mümkün olabileceği ve bilinen ötegezegenlerin bu şartları taşıyabileceği ve biyolojik imzalarının gözlemlenebilir olup olmayacağının belirlenmesi için tüm gezegen ve yıldız özelliklerinin ayrıntılarının araştırılması gerekiyor. Araştırmacılar hidrojen açısından zengin atmosferi altında dev okyanuslara sahip hycean gezegenlerini belirlemeye çalıştı. Hycean gezegenlerin boyutu 2.6 Yer büyüklüğüne kadar ve 200 0C derece sıcaklığa sahip olabilir. Bu gezegenlerdeki okyanuslar Yer'dekiler gibi mikrobiyal yaşamı destekliyor olabilir. Bu tür gezegenler ayrıca sadece bir tarafı ışık alan yıldızına kilitli ve yıldızlarından daha az ışınım alanlar da olabilir. Süper-Yer sınıfındaki gezegenler henüz ayrıntılı olarak incelenmemiştir. Hycean gezegenleri muhtemelen çok sayıda bulunmaktadır ve gökadamızda başka yerlerde yaşam arayışında umut vaat etmektedirler. Buna karşılık bir gezegenin hycean tipi olup olmadığı belirlemenin tek yolu boyutu değildir: kütlesi, sıcaklığı ve atmosferi gibi diğer özelliklerinin de uygun olması gerekir. Gökbilimciler bir gezegendeki koşulları belirlerken önce yıldızın yaşam alanında olup olmadığına bakar. Ardından gezegenin atmosfer yapısını belirlemek için moleküler imzalarını tarar. Yüzey koşulları ve okyanuslar ise yaşam potansiyelini ortaya çıkarır. Gökbilimciler yaşam olasılığı için ise belirli biyolojik imzaları arar: oksijen, ozon, metan ve azot dioksit. Bunların dışında Dünya'da az bulunan metil klorür ve dimetil sülfür gibi maddelerin çok olduğu, oksijen ve ozonun az olduğu hidrojence zengin gezegenler de yaşamsal açıdan umut verici olarak nitelendirilir. Çeşitli molekül imzalarını tararken ilk başta iyi bildiğimiz kısımdan başladık: Dünya atmosferindeki bileşimlerden. Ama hycean gezegenlerinde birkaç biyo-imza bulma şansımızın daha yüksek olduğunu düşünüyoruz diyor Madhusudhan. Ekip bu yıl içinde göreve başlayacak olan James Webb Uzay Teleskopu gibi yeni nesil teleskoplarla ayrıntılı verilere ulaşabilecek. Bunun için çalışılacak adaylar için kriter oluşturuldu: 35-150 ışık yılı uzaklıkta ve kırmızı cüce yıldız çevresinde dolanma. Bunların içinde en umut verici olanı ise K2-18b gezegeni. Bir gezegende keşfedeceğimiz biyo-imza, evrendeki yaşam anlayışımızı değiştirecektir. Doğa bizi hayal bile edemeyeceğimiz biçimde şaşırtmayı sürdürüyor. Bu açıdan yaşamı nerede bulacağımız ve nasıl bir yaşam formuyla karşılaşacağımız konusunda açık olmamız şart diyor Madhusudhan. Makale için tıklayınız."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/yasam-arayisinda-yeni-yontem/", "text": "Gökbilimciler bir tür molekülden yararlanarak güneş sistemi dışındaki gezegenlerin ya da öteki dünyaların atmosferik basıncını ölçecek yeni bir yöntem geliştirdiler. Uzayda bir yerde hayat varsa bunu ortaya çıkarmak için bu yöntem doğal olmayan kimyasal imzalara bakarak- kullanılabilir. Karasal ya da başka bir ifadeyle kayalık bir gezegende gerekli atmosfer basıncı bulunuyorsa burada sıvı suyun olabileceği anlamına gelir ki olası yaşamı keşfetmenin anahtarı da budur. Washington Üniversitesi'nden doktora öğrencisi Amit Misra'nın başını çektiği bir araştırma grubu, yüksek basınç altında oluşan ve adına dimer molekül denen molekül çiftlerine bakarak bir ötegezegenin atmosferik yoğunluğuna ulaşabileceklerini gösterdiler. Bunun için önce Dünya atmosferini örnek alarak bilgisayar benzetimiyle modellerini incelediler. Elbette Dünya atmosferinde birçok farklı dimer molekül bulunuyor ama onlar sadece oksijeni örnek aldılar. Misra ve ekibi çeşitli dalga boylarındaki ışık tayfının benzetimlerini oluşturdular. Dimer molekülleri farklı dalga boylarındaki ışığı emer ve bunun miktarı gezegen atmosferindeki basınç ya da yoğunluğa bağlıdır. Bu fikre göre başka bir gezegendeki dimer moleküllerin ışığı emmesiyle gezegen atmosferi öğrenilebilir. Böylesi moleküllerin varlığı ise ancak gezegen basıncının Dünya'daki basıncın en az dörtte biri ile üçte biri kadar olmasıyla mümkündür diyor Misra. Güçlü bir teleskopla örneğin 2018'te fırlatılması planlanan James Webb Uzay Teleskopu ile ötegezegenler daha iyi incelenip bu yöntemle birçok keşif yapılabilir. Misra'ya göre böylesi gelişmiş araçlarla birçok ötegezegende dimer molekül tespit edilebilir. Bu yöntem, tüm astronomik keşiflerin başında gelen evrende hayat arayışı için önemli olabilir. Araştırma ekibi dimer moleküllerinden oksijenin diğerlerine göre daha iyi saptanabileceğini belirtiyor. Bu da biyolojik açıdan önemlidir diyor Misra. Oksijenin olması fotosentez yapan en azından yosun gibi bitki varlığını gösterir ki bunun başka bir açıklaması yoktur. Bu nedenle bir gezegende dimer molekülleri tespit edilirse, basıncın yeterli olduğu ve aslında yaşam da olduğu anlamına gelir. Önümüzdeki 10-15 yıl içerisinde böyle bir gezegen bulunabilir."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/yasam-bolgesindeki-gezegenimsi-disk-kesfi/", "text": "Hawai'deki Keck Gözlemevi'ndeki gökbilimciler ilk kez bir yıldızın çevresinde genç gezegenimsi disk yapıları keşfetti. Söz konusu yapılar yıldıza Venüs uzaklığında olunca, keşif daha fazla ilgi alanı oldu. Çünkü bu yapılar yıldızın yaşamsal alanı içinde kalıyor. Keşif 10 metrelik teleskoplara takılan kızılötesi filtrelerle gerçekleştirildi. 2008 yılının Ağustos ayında Kaliforniya Teknoloji Enstitüsü ve Ulusal Optik Gökbilim Gözlemevi'nden bir grup gökbilimci MWC 419 olarak bilinen genç yıldızı gözlediler. B-tipi mavi yıldız Kraliçe takımyıldızında olup 2100 ışık yılı uzağımızda bulunuyor. Ekip 3.5'tewn 4.1 mikrometreye kadar ki L bandındaki dalga boylarında çalıştırdıkları kızılötesi kamerayla yıldızın çevresinde daha önce hiç fark edilmemiş olan bir yapı olduğunu gördüler. Bu yeni bir bilgiydi. Yıldızın çevresindeki yapı yeni oluşmaya başlamış olan gezegenimsi diskti. Durumdan emin olabilmek için teleskobun hassasiyeti arttırıldı ve yıldızdan 80 milyon km uzaklıkta gezegen diski olduğu tekrar görüldü. Bu uzaklık Güneş-Venüs uzaklığına denk gelmektedir. Diskle ilgili karşılaştırma için diski olduğu bilinen HR 8799, Fomalhaut ve GJ 758'in çevresinde yıldızlarından 40 ile 100 kat uzaktaki bölgelere bakıldı. Astrophysical Journal dergisinin 20 Eylül 2009 tarihindeki sayısında ekip MWC 419'daki disk yapısının sıcaklık değerlerini de belirtti. Gezegen türlerinin oluşumunda bu sıcaklık değerleri ile toz ve gazın hangi kimyasal yapıdan oluştuğunun bilinmesi önemlidir. Örneğin Güneş Sistemi'nde kayasal gezegenler Mars'tan geride, gaz ve buzdan oluşmuş yapılar ise Mars'tan ileride yer almışlardır. Tüm bunlara karşılık yıldızın büyüklüğü de tozun ve dolayısıyla da diskn yapısını etkileyebileceğinden ekip yıldızı ve diski gözlemeye devam ediyor. Kaynak: NASA"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/yasam-icin-dunyadan-daha-iyi-gezegen-olabilir/", "text": "Yer, evrendeki yaşam için en iyi gezegen olmayabilir. Araştırmacılar Güneş Sistemi dışında yaşam için bizimkinden daha uygun şartlara sahip olması muhtemel iki düzine gezegen belirledi. Üstelik bunların bazıları Yer'e göre daha iyi bir yörüngeye sahip. Üstelik daha yavaş değişen yıldızların çevresindeki uzun ömürlü gezegenlerde yaşam daha kolay gelişebilir. Yaşanabilir gezegenlerin en iyi 24'ü 100 ışık yılından daha yakınımızda bulunuyor. Çalışma için bilinen 4500 gezegenden en iyi adaylar belirlendi. Bunların arasında yıldızın suyun sıvı halde olabileceği bölgedeki yaşanabilir karasal gezegenler hedeflendi. Yaşanabilirlik bu gezegenlerde sadece yaşam olduğu anlamına gelmiyor, aynı zamanda yaşamı destekleyecek yapıda da olmaları demek. Güneş 10 milyar yıllık bir ömre sahiptir. Dünya'da şimdiki karmaşık yaşam biçiminin ortaya çıkması yaklaşık 4 milyar yıl sürmüştür. Güneş benzeri olan G türü yıldızlarda da benzer durum oluşabilir, ancak gezegende daha yaşam başlamadan yıldız ömrünü bitirebilir de. Araştırmacılar bu nedenle Güneş'ten daha soğuk ve küçük kütleli, daha az parlak olan K cüce yıldızlarına baktılar. K sınıfı yıldızlar 20-70 milyar yıl ömre sahiptir. Bunların yörüngesinde dolanan gezegenler haliyle daha uzun ömürlü olur ki bu da yaşamın başlaması ve karmaşık yaşama evrilmesi için yeterince uzun süre var demektir. Ancak bu gezegenlerin jeotermal ısılarını kaybetmemeleri için çok yaşlı olmaması ve jeomanyetik alanlarının olması da şarttır. Yer yaklaşık 4.5 milyar yıl yaşındadır. Araştırmacılar, yaşam için gerekli sürenin 5-8 milyar yıl olması gerektiğini düşünüyor. Gezegenin büyüklüğü ve kütlesi de önemlidir. Yer'den %10 daha büyük olan bir gezegenin yaşamı destekleyen toprağı olmalıdır. Yer'in 1.5 katı kütleli olanında ise radyoaktif bozunma ile iç ısısını daha uzun süre tutması ve ayrıca atmosferini koruması için güçlü bir kütle çekimine sahip olması beklenir. Su yaşamın anahtarıdır. Yer'e göre biraz fazla sıcaklık özellikle nem ve bulut oluşumunu arttırır. Bu da Yer'den 5 santigrat derece daha fazla yüzey sıcaklığı demektir ki bu da yaşam için iyi olabilir. Bu sıcaklık ve nem, tropikal ormanlarda görüldüğü gibi yağmur ormanlarının daha soğuk ve kuru alanlara göre fazla olması anlamına gelir. En iyi 24 gezegen adayından hiçbiri yaşam için ideal olma koşullarını karşılamıyor, ancak biri kritik özelliklerden dördüne sahip. Bu da onu gezegenimizdeki gibi yaşam olması muhtemel en güçlü aday haline getiriyor. Makale adresi: https://www.liebertpub.com/doi/10.1089/ast.2019.2161 Üstteki görsel: Ressam gözüyle keşfedilen ilk Yer benzeri gezegen olan Kepler-186f ."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/yasam-olabilecek-milyarlarca-kizil-gezegen/", "text": "ESO'nun gezegen avcısı HARPS aygıtı ile elde edilen yeni sonuçlara göre sönük kırmızı yıldızların etrafındaki yaşanabilir bölgelerde Dünya'dan çok da büyük olmayan kayalık gezegenler oldukça yaygın olarak bulunuyor. Uluslararası araştırma ekibinin tahminlerine göre sadece Samanyolu gökadasında on milyarlarca, Güneş'e komşu yıldızların etrafından ise büyük olasılıkla 100 kadar gezegen olabilir. Araştırma sayesinde Samanyolu'ndaki yıldızların % 80'ini oluşturan kırmızı cüce yıldızların etrafındaki süper-Dünyaların sayısı hakkında ilk kez doğrudan bir ölçüm yapılmış oldu. Kırmızı cüce yıldızların etrafındaki hafif gezegenlerin sayısına ilişkin ilk kez yapılan doğrudan tahminler gözlemlerini ESO'nun Şili'deki La Silla Gözlemevi'nde bulunan 3.6-metre teleskopu üzerindeki HARPS tayfçekerini kullanarak gerçekleştiren uluslararası bir ekip tarafından henüz yeni duyuruldu. Geçtiğimiz günlerde yapılan bir duyuru göre , bu tür ötegezegenler sınıfına duyarlı olmayan bir yöntemle yapılan araştırma gökadamızda gezegenlerin oldukça yaygın olarak bulunduğunu göstermektedir. HARPS ekibi Samanyolu'nda en çok bulunan yıldız türü olan kırmızı cüce yıldızların (M cüceleri olarak da biliniyorlar ) etrafındaki gezegenleri araştırıyor. Bu yıldızlar Güneş'e göre daha sönük ve daha soğuklar, fakat sayıca çoklar ve ömürleri daha uzun, bu nedenle Samanyolu'ndaki yıldızların % 80 ini oluşturuyorlar. HARPS ile yaptığımız yeni gözlemlere göre tüm kırmızı cüce yıldızların yaklaşık % 40 ının yaşanabilir bölgesinde bir süper-Dünya bulunuyor, bu bölgelerde gezegenin yüzeyindeki su sıvı halde bulunabiliyor, diyor ekibin lideri Xavier Bonfils . Çünkü kırmızı cüceler oldukça yaygın Samanyolu'nda yakşalık 160 milyar kadar var bu bizi şaşırtıcı bir sonua götürüyor, sadece gökadamızda bu gezegenlerden on milyarlarca bulunabilir. HARPS ekibi altı yıllık bir dönem boyunca güney gökküresinde bulunan özenle seçilmiş 102 kırmızı cüce yıldız örneğini taradı. Toplamda dokuz tane süper-Dünya bulundu, bunlardan ikisi Gliese 581 (eso0915) ve Gliese 667 C'nin yaşanabilir bölgelerinde bulunuyor. Gökbilimciler gezegenlerin kütlelerini ve yıldızlarına olan uzaklıklarını da tahmin edebildiler. Gezegeni olmayan yıldızları ve keşfedilen gezegenlerin oranlarını içeren tüm verileri bir araya getiren ekip kırmızı cüce yıldızların etrafında bulunan gezegen türlerinin ne kadar yaygın olduğunu ortaya çıkardı. Sonuçlara göre yaşanabilir bölgede bulunan süper-Dünyaların sayısı % 28 ila % 95 arasında değişen bir oranla % 41 olarak bulundu. Diiğer yandan Güneş Sistemi'mizdeki Jüpiter ve Satürn benzeri daha büyük kütleli gezegenler kırmızı cüce yıldızların etrafında daha az bulunuyor. Kırmızı cücelerin % 12 sinden daha azının (kütleleri Dünya'nın 100 ila 1000 katı arasında değişen) bir dev gezegene sahip olduğu düşünülüyor. Güneş'e yakın oldukça çok sayıda kırmızı cüce yıldız olduğundan, yeni tahminlere göre Güneş komşuluğundaki yaklaşık 30 ışık-yılından daha yakın bir uzaklık içerisinde yıldızlarının yaşanabilir bölgelerinde bulunan 100 kadar süper-Dünya gezegeni olabilir . Kırmızı cüceler Güneş'e göre daha sönük ve soğuk olduklarından, gezegen yüzeylerinde suyun sıvı olarak bulunabildiği sıcaklığa sahip yaşanabilir bölgeler yıldıza Dünya-Güneş mesafesinden daha yakın bir bölgede bulunur, diyor Stephane Udry . Fakat kırmızı cüceler yıldız patlamaları ya da parlamalarıyla bilinirler, bu tür yıldızların etrafındaki gezegenler yoğun bir X-ışın ya da mor-ötesi radyasyona maruz kalıyor olabilir, ki bu da yaşam için elverişli bir ortam değildir. HARPS kırmızı cüce taramasında keşfedilen gezegenlerden birisi Glieses 667 Cc'dir . Bu üçlü yıldız sisteminde bulunan ikinci gezegen (ilki için bakınız 32 Yeni Ötegezegen) ve görünüşe göre yaşanabilir bölgenin ortasında yer alıyor. Gezegen Dünya'dan dört kat daha ağır olsa da, Dünya'nın şimdiye kadar bulunan en yakın ikizidir ve neredeyse kesin olarak yüzeyinde sıvı suyun bulunması için gerekli şartları sağlamaktadır. Bu 2007 de duyurulan ve 2009 da bilgileri kesinleşen Gliese 581d'den sonra HARPS taramasıyla bir kırmızı cücenin yaşanabilir bölgesinde keşfedilen ikinci süper-Dünya gezegenidir. Şu an yakın kırmızı cücelerin etrafında oldukça çok sayıda süper-Dünya'nın bulunduğunu biliyoruz, bunların daha fazlasını hem HARPS hem de gelecekteki aletlerle tespit etmemiz gerekiyor. Gezegenlerden bazılarının yıldızlarının önünden geçiş yapmaları bekleniyor bu geçiş gözlemleri heyecan verici bir olanak sağlıyor, gezegenin atmosferinin analizi ve yaşamın işaretlerinin araştırılabilmesi. şeklinde sonlandırıyor Xavier Delfosse, ekibin bir diğer üyesi . Notlar HARPS bir yıldızın dikine hızını olağanüstü bir hassaslıkta ölçmektedir. Yıldızların etrafındaki gezegenler, yıldızla birlikte ortak bir kütleçekim merkezi etrafında döndüğü için, gezegene sahip yıldızlar Dünya'da bulunan bir gözlemciye göre bir miktar yer değiştirme hareketi yapar, yıldız düzenli olarak Dünya'ya yaklaşıp uzaklaşır. Doppler etkisi nedeniyle dikine hızda meydana gelen değişim, yıldız gözlemciden uzaklaşırken tayfının daha uzun dalgaboylarına , yaklaşırken ise daha kısa dalgaboylarına kaymasına sebep olmaktadır. Bu yıldızlara M cüceleri denir çünkü tayf türleri M'dir. Bunlar, yıldızların en basit halde azalan sıcaklıkları ve tayf görünümlerine göre hazırlanan şemadaki yedi türden en soğuk olanıdır. Kütlesi Dünya'nın bir ila on katı aralığında olan gezegenlere süper-Dünyalar deniyor. Güneş sisteminde böyle bir gezegen bulunmuyor, fakat diğer yıldızların etrafında oldukça yaygın oldukları görülüyor. Yıldızlarının yaşanabilir bölgelerinde keşfedilen bu tür gezegenler oldukça heyecan verici çünkü eğer gezegenler kayalıksa ve suya sahiplerse potansiyel olarak yaşama ev sahipliği yapıyor olabilirler. Gökbilimcilerin tanımına göre yakın kelimesi on parsek anlamına gelmektedir. Bu ise yaklaşık 32.6 ışık yılıdır. İsim, Gliese 667 üçlü yıldız sisteminin üçüncü bileşeni etrafında keşfedilen ikinci gezegen anlamına gelmektedir. Parlak bileşen yıldızlar Gliese 667 A ve B, Gliese 667 Cc'nin gökyüzünde oldukça belirgin bir halde yer alırlar. Gliese 667 Cc'nin keşfi Guillem Anglada-Escude ve çalışma arkadaşlarınca Şubat 2012 de bağımsız olarak duyuruldu, yaklaşık olarak Bonfils ve arkadaşlarınca yazılan makalenin elektronik ön baskısının çevrimiçi olmasından iki ay sonra. Anglada-Escude ve çalışma arkadaşlarının Gliese 667 Cb ve Cc gezegenlerini onaylaması büyük ölçüde HARPS gözlemlerine ve Avrupalı ekibin ESO Arşivi yoluyla kullanıma açık hale getirdiği veri analizine dayanmaktadır. ESO-Türkiye (Çeviri: Arif Solmaz-Çağ Üniversitesi, Uzay Gözlem ve Araştırma Merkezi"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/yasam-yildiz-olse-de-devam-edebilir-mi/", "text": "Güneşimiz gibi yıldızlar öldüğünde geriye sadece bir çekirdek kalır ki bu da beyaz cücedir. Yeni bir çalışma beyaz cüce çevresinde dolanan bir gezegende yani yıldız öldükten sonra da olası yaşamın devam edip edemeyeceğini ele alıyor. Küçük bir yıldızın yörüngesinde dolanan bir gezegen, yıldızının önünden geçtiğinde yani geçiş yaptığında güçlü atmosferik sinyaller üretir. Bu yöntem, Güneş'ten 100 kat daha küçük, neredeyse Yer boyutlarında olan beyaz cücelerin çevresindeki karasal gezegenleri tanımak için özel fırsatlar vermektedir. Carl Sagan Enstitüsünden Lisa Kaltenegger: Beyaz cücelerin çevresindeki karasal gezegenlerde yaşam varsa bunun belirtilerini birkaç yıl içinde görebileceğiz diyerek 21 Ekim 2021'de fırlatılacak olan James Webb teleskopuna işaret ediyor. Çalışma makalesinin eş yazarı Ryan McDonald: Beyaz cücelerin çevresindeki Yer benzeri gezegenlerde bulunan su ve karbondioksiti James Webb teleskopu birkaç saat içinde tespit edebilir. Bu güçlü teleskopla yapılacak iki günlük gözlem, ozon ve metan gibi biyo-imzalı gazların keşfedilmesine fırsat tanıyacaktır diyor. Bir beyaz cücenin çevresinde dolanan ilk dev gezegen keşfi (WD 1856+534b) 16 Eylül'de gerçekleşti. Keşfedilen bir gaz deviydi ve bu nedenle üzerinde yaşam olması olanak dışı. Ancak varlığı devam eden ve beyaz cücenin yaşam alanı içindeki daha küçük karasal gezegenlerin olabileceği üzerinde duruluyor. Beyaz cücelerin çevresinde dev gezegenlerin olabileceğini artık biliyoruz ve kanıtlar 100 yıl öncesine kadar uzanıyor. Bunun dışında beyaz cücelerin çevresinde karasal, hem de Yer büyüklüğünde gezegenler olması da hayal değil diyor McDonald. Araştırmacılar dev ötegezegenlerin atmosferlerindeki gazları tespit etmek üzere kullanılan son Hubble teleskopu verilerini beyaz cüce gezegenlerinin atmosfer modelleriyle birleştirdi. NASA'nın geçiş yöntemiyle gezegen keşfeden TESS aracı şimdi beyaz cüceler çevresindeki karasal gezegenleri arıyor. Bunlardan biri bulunursa ekip geliştirdikleri modeli gezegen atmosferinde yaşam belirtilerini taramak için kullanacak. Ardından aynı arama Webb teleskopu ile gerçekleştirilecek. Kaltenegger: Beyaz cüce çevresinde dolanan bir gezegende yaşam izi bulmak çok önemli. Güneşimiz dahil birçok yıldız kaçınılmaz şekilde beyaz cüceye dönüşecek diyor. Ya yıldızın ölümü yaşamın sonu değilse? Güneş öldüğünde bile yaşam devam edebilir mi? Beyaz cücelerin yörüngesinde dolanan gezegenlerde ortaya çıkacak yaşam belirtisi, yalnızca yaşamın inanılmaz azmini göstermekle kalmaz, aynı zamanda geleceğimize dair bilgi verebilir."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/yasami-destekleyen-karadelik/", "text": "Karadelikler genellikle yıldızları parçalayan, çekim alanına giren her şeyi tüketen ve ışığı tutsak eden evrenin canavarları olarak bilinir. Ancak Hubble Uzay Teleskopundan elde edilen ayrıntılı kanıtlara göre bir karadelik yıldız oluşumunu engellemek yerine destekliyor. Yıldız oluşumunun zirve yaptığı cüce gökada Henize 2-10'u gözleyen Hubble, karadelikten parlak yıldız doğum bölgesine göbek kordonu gibi uzanan ve burada yıldız oluşumunu tetikleyen gaz çıkışı olduğunu gösterdi. Genellikle ışığı bile yutan cisimler olan karadelikler, NASA'nın Hubble Uzay Teleskopu ile yapılan son gözlemlerde daha az kötü rol üstlenmiş görünüyor. Cüce gökada Henize 2-10'un merkezindeki karadelik, yıldızları yutmak yerine oluşumlarına destek veriyor. Cüce gökada güney takımyıldızlarından Kumpas'ta ve 30 milyon ışık yılı uzağımızda yer alıyor. On yıl önce, bu küçük gökada, cüce gökadaların daha büyük gökadaların merkezlerinde bulunan süper kütleli karadeliklerle orantılı büyüklükte karadeliklere sahip olup olmadığı yönünde bir tartışma başlattı. Bu yeni keşif Samanyolu'nda bulunan yıldız sayısının sadece onda biri kadar yıldızı olan Henize 2-10 ile birlikte geldi ve süper kütleli karadeliklerin başta nasıl oluştuğu gizemini çözmede önemli bir rol üstlenmeye başladı. Gökadadaki bir karadeliğin ilk kanıtını yayınlayan Amy Reines: On yıl önce kariyerimi yıldız oluşumuna harcayacağımı düşünen bir yüksek lisans öğrencisi olarak Henize 2-10'dan gelen verilere baktım ve her şey bir anda değişti diyor. Çalışma Nature'de yayınlandı. Başından beri Henize 2-10'da olağandışı ve özel bir şey olduğunu biliyordum. Hubble, karadelik ile ondan 230 ışık yılı uzaklıkta bulunan yıldız oluşum bölgesi arasındaki bağlantının çok net resmini elde etti. Bu bağlantı bir göbek kordonu gibi yıldız doğum alanına uzanan parlak gaz çıkışıdır. Bölge zaten gaz deposudur. Hubble spektroskopisi gaz çıkışının yaklaşık 1.5 milyon kilometre hızla hareket ettiğini ve ucu serbest kalmış hortumdan fışkıran suyun toprağı rastgele sulaması gibi gaz deposuna çarpıp yayıldığını gösteriyor. Yeni doğan yıldız kümeleri bu akışın yayılma yolu üzerinde oluşuyor. Hubble ile bunların yaşları hesaplanıyor. Bu olay, karadeliğe düşen malzeme nedeniyle çevredeki manyetik alanlar tarafından ışık hızına yakın hızlara ulaştırılan plazma jetlerinin görüldüğü büyük gökadalarda görülenin tam tersidir. Jetlerle birlikte hareket eden soğuk gaz bulutları yıldız oluşturma seviyesinin çok ötesinde ısınır. Ancak Henize 2-10'daki daha küçük kütleli karadelik ve ondan daha yumuşak çıkış yapan gaz yeni yıldız oluşumunu hızlandıracak ölçüde sıkışıyor. Yüksek lisans öğrencisi Zachary Schutte: Yalnızca 30 milyon ışık yılı uzaktaki Henize 2-10, Hubble için hem genel görüntüsünü hem de karadelikten gaz çıkışının spektroskopik kanıtlarını izleyebilecek kadar yakın. Sürpriz sonuç yıldız oluşumunu engellemek yerine desteklemesiydi diyor. Reines, süper kütleli karadeliklerin erken evrende nasıl ortaya çıktığının gizemini çözebilmek adına gelecekte cüce gökadalardaki karadeliklere yönelik daha fazla araştırma yapılması gerektiğini belirtiyor. Bu gerçek bir bilmece. Gökadanın kütlesi ile karadeliği arasındaki ilişkin bir ipucu verebilir. Henize 2-10'daki karadelik 1 milyon Güneş kütlesi dolayındadır. Daha büyük gökadalardaki karadelikler Güneş'imizin 1 milyar kütlesinden fazla kütleli olabilir. Gökada ne kadar büyükse merkezindeki karadelik de o kadar büyük olur. Süper kütleli karadeliklerin kökenine ilişkin üç teori bulunuyor: 1) yıldızların patlamasıyla oluşan küçük karadeliklerin bir şekilde çevresindeki malzemeyi toplayarak büyümesi, 2) erken evrendeki özel koşullar nedeniyle, ani genişlemeden hemen sonra maddenin karadelik tohumları oluşturmak üzere çökerek süper kütleli yıldızlar oluşturmaları, 3) gelecekte oluşacak süper kütleli karadeliklerin tohumları, kümenin toplam kütlesinin yeterli olduğu durumda yoğun yıldız kümelerinde doğup ardından kütle çekiminin etkisiyle çökerek oluşması. Şimdiye kadar bu karadelik tohumlarına ait teorilerin hiç biri öne geçmedi. Henize 2-10 gibi cüce gökadalar birleşerek Samanyolu gibi büyük gökadalar oluşturamadığı yani kozmik zaman boyunca küçük kaldıkları için umut verici ipuçları sağlar. Gökbilimciler cüce gökada karadeliklerinin henüz oluşmaya veya büyümeye başladıkları erken evrendeki karadelikler için ön hizmet sundukları düşünülüyor. İlk karadeliklerin dönemi, görebildiğimiz bir şey değil, bu yüzden gerçekten büyük soruyla karşı karşıyayız: nereden geldiler? Cüce gökadalar aksi halde ortaya çıkmış karadelik tohumlama senaryosunun bir kısmını hatırlayabilir diyor Reines."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/yasami-etkileyen-baska-bir-etken/", "text": "Küçük kütleli yıldızlardaki gelgit etkisi, yaşam alanındaki gezegenlerde yaşamın oluşmasına engel olabilir. Bu bilgi Postdam Astrofizik Enstitüsü'nden Rene Heller başkanlığında yürütülen bir çalışmayla elde edildi. Güneş Sistemi dışındaki gezegenler ya da kısaca ötegezegenlerin varlıkları 1995'ten bu yana biliniyor. Bilim insanları uzayda yaşamı yaşam alanı içindeki gezegenlerde arıyor. Bu alan içinde yer alabilecek gezegenlerin sıcaklıkları sıvı su bulundurmalarına uygun olabilir. Su, yaşam için vazgeçilemez en önemli unsurdur. Şimdiye kadar gezegenin sıcaklığının ve atmosfer yapısının, yıldıza olan uzaklığa bağlı olduğu söyleniyordu. Heller ve ekibi, küçük kütleli yıldızların oluşturduğu gelgit etkisinin, yaşam alanıyla ilgili bilinenleri değiştirecek bir sonuca ulaştılar. Heller üç farklı etkiden böylesi bir sonuca ulaştı. İlk olarak gelgit etkisi nedeniyle gezegenlerin yörüngesi birkaç milyon yıl içinde eğilir. Örneğin Dünya'nın ekseni 23.5 derecedir ki bu açı mevsimlerin oluşmasına neden olmuştur. Bundan dolayı küçük yıldızların yaşam alanı içinde yer alabilecek dünya gibi gezegenler için mevsimsel değişimler olmayacaktır. Bu gezegenlerin bir tarafı donarken diğer tarafı sıcak olacaktır. Yani iki kutup arasında büyük sıcaklık farklılıkları oluşacak ve atmosferleri buharlaşacaktır. Çünkü bu büyük sıcaklık farklılığı büyük fırtınalara neden olur. Bu gelgitlerin ikinci etkisi ise Jüpiter'in Io uydusu gibi gezegenin çok fazla ısınmasına sebep olmaktır. Bu durum gezegenin yörünge dönemi ile dönme süresinin eşitlenmesiyle sonuçlanır. Tıpkı Dünya-Ay ikilisindeki gibi: Ay'ın Dünya'dan sadece bir kısmının görünmesi. Ötegezegenin bir kısmı sürekli yıldızından ışık alırken diğer kısmı karanlıkta ve donuyor olacaktır. Küçük kütleli yıldızların yaşam alanları bu nedenle çok misafirperver olmayabilir-hatta yaşam için olumsuz bir yer olabilir. Aslında küçük kütleli yıldızlar şimdiye kadar yaşam için en uygun yerler olarak düşünülüyordu. Heller'in kuramına göre küçük yıldızların yaşam alanları içindeki dünya gibi gezegenleri etkileyen gelgit etkisini hesaba katmak gerekiyor. Heller ve ekibi bu kuramı yakın zamanda keşfedilen ve yıldızının yaşam alanı içinde bulunan Gliese 581g gezegeni için sınadılar. Ekip gezegende hiçbir mevsimin oluşmadığı ve gezegenin bir yılı ile bir gününün eşitlendiği sonucuna ulaştı. Bu sonuca göre gezegen sıvı su barındıramayacak özellikte. Küçük kütleli bir yıldızın oluşturduğu gelgit etkisi yaşam alanındaki gezegenlerde yaşamın oluşmasına engel olabilir. İkinci bir dünyayı küçük kütleli yıldızlar yerine başka bir Güneş'de aramak gerekecek diyor Helen."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/yasli-gokadalarin-genclik-iksiri/", "text": "Gökbilimciler yaşlı ve büyük gökadaları saran ikinci bir kuşak varmış gibi görünen sıra dışı morötesi ışınımın varlığını tespit ettiler. Bu yapılar bir şekilde Samanyolu benzeri sarmal gökadaların da tepesini oluşturmuş ve yeni yıldızları oluşturmak için gökadaya gelen gazla kendilerine gereken gücü sağlamışlar. Bu halkaların keşfi ölü varsayılan ve yıldız yapamayan gökadaların yeniden yıldız yapmaya başlayabileceğini ve gökada evriminin beşikten mezara kadar olağan seyretmediğini gösteriyor. Indiana Üniversitesi'nden Samir Salim: Bir gökada aktif yıldız oluşum evresinden artık yıldız yapamayan sakin hayat süren bir forma geçiş yapar. Ama şimdi ölü bir gökadanın bile tekrar gençleşebileceği ortaya çıkarıldı diyor. Bir-İki Gözlemle Varılan Sonuç Keşif, iki yörünge uydusu, Hubble Uzay Teleskopu ve Gökada Gelişim Tarayıcısı araçlarından alınan verilerin birleştirilmesiyle gerçekleştirildi. İlk olarak Gökada Gelişim Uydusu morötesi ışık altında gökyüzünün belirli bir bölgesini gözledi. Uydu yıldız oluşumuna uygun olmayan ancak kuvvetli morötesi ışınım yayan 30 kadar eliptik erken gökadayı belirledi. Erken gökadalar yeni yıldız oluşumu için gerekli olan soğuk gazdan yoksundurlar. Yapısı gereği morötesi ışınımla parlayan gökadaları daha yakından görüntüleyemeyen Gökada Gelişim Tarayıcısı'na destek Hubble'dan geldi. Hubble'dan alınan sonuçlar ise inanılmazdı: gökadaların dörtte üçünde bulunan ve gökadaları saran halkaların boyu 250 000 ışık yılına kadar uzanıyordu. Hatta bu morötesi yapı birkaç sarmal gökada da bulunuyordu. Los Angeles Kaliforniya Üniversitesi'nden Michael Rich: Biz önce bu halkaları göremedik. Güzel ve olağandışı bu nesne bize gökadaların gelişimi hakkında çok önemli bilgiler sunacaktır diyor. Renkten Yaş Hesabı Gökbilimciler gökada da parlayan yıldızların ışığının rengine bakarak gökadanın yaşını kestirebiliyor. Canlı ve genç gökadaların yıldızları, büyük ve yüksek enerjili ışınım yayacaklarından mavimsi görünürler. Bunun tam tersi durumda yani yaşlı gökadalar ise eski yıldızları nedeniyle kırmızımsı renklerde ışınım yayarlar. Buna göre gözledikleri yıldızların kırmızılığını ölçen Gökada Gelişim Tarayıcısı ve Hubble, gökadaların 10 milyar yıl dolayında bir yaşa sahip olduğunu belirlediler. Gözlenen gökadaların birkaçındaki morötesi ışınım yıldız oluşumu sırasında gerçekleşen patlamayla oluşmuş olabilir. Ama aslında gözlenen gökadaların çoğunda yeni yıldız oluşumları morötesi halkalar içinde eski gaz ile yeni gazın tanışması sonucu oluşmaktadır. Elbette yıldız oluşum sürecinin olmazsa olmazı olan hidrojen gazı bulutları henüz tespit edilemedi. Morötesi Yüzüklerin Efendisi Halka kalıntısını oluşturarak gökadanın tekrar dirilmesine neden olan bu gazın nereden geldiği ise henüz yanıt bulamamış bir soru. Bazı ender durumlarda yaşlı gökadalar böylesi gazı daha küçük ve genç bir gökadayla birleşme sürecinde bulabilir. Ancak araştırmacıların bu kaynak gaz senaryosu hakkında da ciddi kuşkuları bulunuyor. Böylesi bir halka için gerekli şok dalgası ancak küçük gökadanın büyük adaya düz ve tam ortasından vurmasıyla oluşabilir. Ancak böylesi bir çarpışma oldukça ender görülebilir diyor Salim. Biraz daha olası diğer yaklaşım ise bu gazın gökadalar arası ortamdan geldiği yönünde. Böylesi bir gaz gökadaların merkezleri çevresini sararak böylesi halkaları oluşturabilir. Sonuç olarak yaşlı gökadaların nasıl gençleştiğini bulabilmek için daha fazla gözlem yapmak gerekecek. Gökadalar anlaşılan kıştan sonra bahar mevsimi gibi gençleşmenin keyfini yaşıyor. Gökbilimciler ise bu gençlik iksirinin sırrını arıyor. Kaynak: NASA-JPL"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/yasli-ve-genc-yildizlar-bir-arada/", "text": "Küresel yıldız kümesi NGC 6362'nin bu renkli görüntüsü ESO'nun Şili'deki La Silla Gözlemevi'nde bulunan MPG/ESO 2.2-metre teleskopu üzerindeki Geniş Alan Görüntüleyicisi ile elde edildi. NASA/ESA Hubble Uzay Teleskopu ile elde edilen merkezi alana ait yeni gözlemlerle birlikte bu yeni görüntü, az bilinen küme hakkında şimdiye dek elde edilen en iyi görüntüleri sağladı. Küresel kümeler genellikle on binlerce çok yaşlı yıldızlardan oluşuyor, ancak bunun yanısıra çok genç görünen yıldızları da içerebiliyorlar. Küresel yıldız kümeleri Evren'deki en yaşlı nesneler arasındadır, ve NGC 6362 yaşını bu görüntü ile gizleyemez. Kümedeki çoğu sarımsı yıldız yaşamlarının çoğunu geride bırakarak kırmızı dev yıldızlar haline gelmişlerdir. Ancak küresel kümeler sadece geçmişten gelen durağan kalıntılar değildir bu yoğun yıldız şehirlerinde halen bazı ilginç yıldızsal aktiviteler devam etmektedir. Örneğin, NGC 6362 birçok mavi kalmış yıldıza sahiptir giderek genç görünmeyi başaran gerçekten yaşlı yıldızlar. Bir küresel kümedeki tüm yıldızlar çok kısa bir süre içerisinde neredeyse aynı anda oluşurlar, çoğu küresel küme için neredeyse yaklaşık 10 milyar yıl önce. Mavi kalanlar ise yıldız evriminin on milyar yıllık bir sürecini yaşamış olmalarına rağmen diğerlerine göre daha parlaktırlar ve bu nedenle daha da ağır. Mavi yıldızlar görece daha sıcaktırlar ve yakıtlarını hızlı tüketirler, eğer bu yıldızlar yaklaşık on milyar yıl önce meydana geldilerse, şimdiye kadar çoktan yaşamları sona ermeliydi. Nasıl hayatta kaldılar? Gökbilimciler bu geride kalan bu mavi yıldızların genç görünmelerinin ardındaki gizemi anlamaya çalışıyor. Şu anda iki ana teorileri var: yıldızlar çarpışmaları ve birleşmeleri ya da, maddenin iki yoldaş yıldız arasında taşınması. Her iki seçeneğin arkasındaki temel fikir bu yıldızların bugün gördüğümüz gibi büyük olarak doğmadıkları, yaşamlarının belli bir süresinde dışarıdan fazladan madde alarak, uzun yaşama fırsatı elde etmişler. Daha parlak küresel kümelere göre daha az bilinmesine rağmen NGC 6362 gökbilimcilerin oldukça ilgisini çekiyor ve uzun yıllardır araştırılıyor. Ön-FLAMES Taraması için 160 yıldız alanından birisi olarak seçilmişti bu bölge bu gözlemler VLT'nin tayfölçüm aleti FLAMES için La Silla'da takip gözlemlerine uygun yıldızlar bulabilmek için 2.2 metrelik teleskopla 1999 ve 2002 yılları arasında yapılan gökyüzü ön tarama gözlemleridir. Buradaki görüntü bu tarama ile elde edilen verilerden oluşturulmuştur. Yeni görüntüde Samanyolu'nun zengin yıldızlı arka fonu üzerinde kümenin tümü görülebiliyor. NGC 6362'nin merkezi bölgesi detaylı bir şekilde NASA/ESA Hubble Uzay Teleskopu ile de gözlendi. Hubble görüntüsü gökyüzünde çok daha küçük bir alanı çok daha ayrıntılı bir şekilde göstermektedir. İki görüntü bir geniş alan ve bir yakınlaştırılmış birbirlerini mükemmel bir şekilde tamamlamaktadır. Bu parlak yıldızlar küresi güney gökküresi takımyıldızlarından biri olan Sunak doğrultusunda yer almaktadır. Küçük bir teleskopla kolaylıkla görülebilmektedir. İlk kez İskoçyalı gökbilimci James Dunlop tarafından 1826 yılında Avustralya'da 22-santimetrelik bir teleskopla gözlenmiştir. ESO-Türkiye"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/yasli-yildizin-tozlu-diskine-ait-en-keskin-gorunum/", "text": "VLTI yaşlanmakta olan yıldızların etrafında genç yıldızlardakine benzer diskler buldu ESO'nun Şili'deki Paranal Gözlemevi'nde bulunan Çok Büyük Teleskop Girişimölçeri yaşlı bir yıldızın etrafındaki tozlu diskin şimdiye kadarki keskin görüntüsünü elde etti. Bu tür özellikler ilk kez genç yıldızların etrafındakilerle karşılaştırılabiliyor ve şaşırtıcı şekilde benzer görünüyorlar. Hatta bir yıldızın yaşamının sonunda oluşmaya başlayan bir diskin ikinci nesil gezegenleri oluşturması mümkün mümkün olabilir. Yaşamlarının sonuna ulaşan yıldızların çoğu çevrelerinde gaz ve tozdan oluşan kararlı bir disk geliştirirler. Bu malzeme, yıldızın evrim basamağında kırmızı dev aşamasına geçişi sırasında yıldız rüzgarlarınca dışarıya atılır. Bu diskler genç yıldızların etrafında gezegenleri oluşturanlara benzemektedir. Ancak gökbilimciler şimdiye kadar biri yıldızın yaşam döngüsünün başında diğer sonunda oluşan bu iki türü karşılaştırmayı başaramamıştı. Her ne kadar bize yeterince yakın çoğu genç yıldızın ayrıntılı olarak inceleyebileceğimiz diskleri olsa da, bize yakın ve ayrıntılı görüntüler elde edebileceğimiz diske sahip herhangi bir yaşlı yıldız bulunmuyor. Ancak bu şimdi değişti. Belçika Leuven'deki Gökbilim Enstitüsü'nden Michel Hillen ve Hans Van Winckel liderliğindeki bir ekip ESO'nun Paranal Gözlemevi'ndeki PIONIER aygıtı ile güçlendirilen Çok Büyük Teleskop Girişimölçeri'ni ve yeni güncellenen RAPID dedektörünü tam kapasite ile kullandılar. Hedef Yelken takımyıldızı doğrultusunda Yeryüzü'nden yaklaşık 4000 ışık-yılı uzaklıkta yer alan yaşlı çift yıldız IRAS 08544-4431'di .Bu çift yıldız, maddesini çevredeki tozlu diske aktarmış olan bir kırmızı dev ve ona yakın bir yörüngede dolanan daha normal ve daha az evrimleşmiş bir yıldız içermektedir. Birleşik Krallık Exeter Üniversitesi'nden ekip üyesi Jacques Kluska şu açıklamayı yapıyor: Çok Büyük Teleskop Girişimölçeri'ndeki birkaç teleskoptan alınan ışığı birleştirerek, hayret verici keskinlikte bir görüntü elde ettik 150 metre çapında bir teleskopun görebileceği kadar. Karşılaştırma yaparsak çözünürlük o kadar yüksek ki, iki bin kilometre uzaklıktaki bir euro bozuk paranın şeklini ve boyutunu belirleyebilirdik. Çok Büyük Teleskop Girişimölçeri ile alınan görüntülerdeki eşi benzeri görülmemiş keskinlik , ve merkezi yıldızı görüntüden ayırt ederek etrafında ne olduğunu ortaya çıkaran yeni bir görüntüleme tekniği sayesinde, ekip ilk kez IRAS 08544-4431 sistemini tüm yapı taşlarına kadar ayırabildi. Görüntüdeki en önemli özellik açıkça çözülen disktir. Bu gözlemlerde ilk kez görülen toz diskinin iç sınırı, tozlu diskin beklenen başlangıcı ile örtüşmektedir: yıldızlara yakınlaştıkça, toz gelen şiddetli ışınım karşısında buharlaşacaktır. Ayrıca muhtemelen yoldaş yıldız etrafındaki küçük yığışma diskinden gelen daha sönük bir ışıma da bizi şaşırttı. Yıldızın çift olduğunu biliyorduk, ancak yoldaşı doğrudan görmeyi beklemiyorduk. Gerçekten yeni dedektör PIONIER ile sağlanan performans artışı sayesinde bu uzak sistemin en iç kısımlarını bile görebilir hale geldik, diye ekliyor araştırmayı yürüten Michel Hillen. Ekip yaşlı yıldızların etrafındaki disklerin, genç yıldızların etrafındaki gezegen-oluşum disklerine oldukça benzediğini buldu. Bu yaşlı yıldızların etrafında gerçekten ikinci kuşak bir gezegenler topluluğu henüz belirlenemese de, bu ilginç bir olasılık. Gözlemlerimiz ve modellerimiz çift yıldızlardaki yıldız evriminin yanı sıra, bu disklerin fiziği üzerine çalışmalarda yeni bir pencere açıyor. Yakın çift sistemlerle tozlu çevreleri arasındaki karmaşık etkileşimler uzay ve zamanda ilk kez çözülüyor, diyor Hans Van Winckel. Notlar Nesnenin adı bu kaynaktan gelen kırmızı-ötesi ışımanın IRAS uydusu ile 1980'lerde tespit edilerek kataloglandığını göstermektedir. Yardımcı Teleskoplarla birlikte kullanıldığında VLTI'nın çözünürlüğü, yaklaşık bir mili-yay-saniyesi kadardı (bir derecenin 1/3600'da birinin 1/1000'i). ESO-Türkiye"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/yasli-yildizlarda-yasam-olasiligi-yuksek/", "text": "Üzerinde milyarlarca yıldır yaşam olan bir dünya olabilir mi? Araştırmacılar yaşlı ve yaşlı yıldız sistemlerinin yaşanabilir alanı içindeki yaşlı bir gezegende yaşam olabileceğini düşünüyor. Böyle bir gezegendeki yaşamın nasıl geliştiğinin ortaya çıkarılmasının büyük etkileri olabilir. Geçtiğimiz Ocak ayında bir grup araştırmacı yakın bir antik yıldızın büyük olasılıkla karasal olan beş küçük gezegenini belirlemişti. NASA'nın Kepler aracıyla keşfedilen beş gezegenli antik yıldıza Kepler-444 adı verilmişti. Güneş Sistemi'ne göre 2,5 kat daha yaşlı olan sistem 11,2 milyar yıl yaşında. Yıldızın keşfedilen beş gezegeni de yaşam alanı içinde değil. Ancak Kepler-444 ve benzeri yaşlı yıldızların yaşam alanında yaşanabilir dünyalar olabileceği belirtiliyor. Çalışma ekibinden Tiago Campante: Bu sistem için henüz uzun gözlem zamanı ayrılmadı, ancak başka gezegenleri olduğunu düşünüyorum diyor. Gelecekte göreve başlayacak gözlemevlerine çok güvendiklerini ve şimdilik tartışmalı olan milyarlarca yıllık yaşam fikrinin sonuçlanacağını ümit ediyor. Akıllı yaşam eğer hala sürüyorsa kendilerini bir şekilde yok etmemişler demektir. Sürpriz bir yapı Yıldız demir açısından fakir olmasına karşılık alfa elementleri olarak bilinen silikon, karbon, azot ve oksijen açısından zengindir. Bu elementler yakıtı biten evrenin ilk yıldızlarının patlamasıyla oluşmuştur ve gezegenlerin oluşumunu sağlamıştır diyor Campante. Çekirdeği demir olan Merkür, Venüs, Dünya gibi gezegenler karasal gezegen olarak bilinir. Bu keşif öncelikle alfa elementlerinin karasal gezegenlerin oluşumunda önemli rol oynadığını gösteriyor. Bu da böylesi oluşumun evrende bol miktarda gerçekleşmesi anlamına gelir. Kepler-444 sisteminin yıldızı Güneş'ten biraz küçük ve gezegenleri yıldıza çok yakındır. Bu yıldızın yaşam alanı yıldızdan 0,4 astronomi birimi uzakta başlar. Keşfedilen gezegenlerin en uzakta olanı yıldızdan 0,08 AB uzaktadır. Yani Merkür'ün Güneş'e olan yakınlığından beş kat daha yakın yörüngede dolanmaktadır. Aramayı Genişletme Kepler-444 gibi bilinen birkaç yaşlı sistem daha vardır. Örneğin halk arasında Methuselah olarak bilinen dev gaz gezegen 2000'li yılların başında keşfedildi. 2003 yılında varlığı onaylanan gezegenin yaklaşık 12,7 milyar yıl yaşında olduğu tespit edildi. Geçtiğimiz yıl gökbilimciler 11,5 milyar yıl yaşında olan Kapteyn yıldızının iki gezegeni olduğunu belirlemişti. Kapteyn b ve c adlı iki gezegen süper Dünya ile mini Neptün arası büyüklüğe sahiptir. 10,6 milyar yıl yaşında olan başka bir antik yıldız sistemi olan Kepler-10'un yaşam alanında iki gezegen olduğu iddia edilmişti. Ancak bu şimdilik kabul görmedi. 2011 yılında keşfedilen gezegenler sıcak kayalık ve katı Neptün kütleli gezegen olarak sınıflandırıldı. Dünya benzeri gezegenler bulabilmenin yolu daha güçlü teleskoplardan geçiyor. NASA bu amaçla 2017 yılında geçiş yöntemiyle gezegen avlayacak olan Transiting Exoplanet Survey Satellite uydusunu fırlatacak. Ayrıca Avrupa Uzay Ajansı en geç 2024'de göreve başlaması planlanan PLATO uydusu da çok önemli keşiflere yol açacaktır."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/yasli-yildizlarin-anahtari-dusuk-sodyum-diyetinde/", "text": "Gökbilimciler Güneş gibi yıldızların yaşamlarının sonuna yaklaştıklarında atmosferlerinin çoğunu uzaya püskürtmelerini beklemektedir. Ancak ESO'nun Çok Büyük Teleskopu ile yeni yapılan dev bir yıldız kümesi gözlemlerine göre tüm beklentilere rağmen gözlenen çoğu yıldız yaşamları süresince bu evreye ulaşmamış. Uluslararası gözlem ekibinin bulgularına göre, yıldızlarda bulunan sodyum miktarı, yıldızın yaşamının nasıl son bulacağını gösteren mükemmel bir belirleyici olabilir. Yıllardır yıldız evriminin ve bu evrimin son aşamalarının çok iyi bilindiği düşünülüyordu. Kütleleri Güneş'e yakın yıldızlara ait detaylı bilgisayar modelleri bu tür yıldızların yaşamlarının sonunda bir döneme girdiklerini tahmin ediyor. Bu döneme asimtotik dev kolu ya da AGB adı veriliyor. Bu sırada yıldız çekirdeğindeki nükleer yanma aşamasının sonuna gelerek dış kısmındaki yıldız maddesinin çoğunu gaz ve toz olarak uzaya saçıyor. Bu atılan madde yeni nesil yıldızları oluşturur ve bu kütle kaybı ile yeniden doğuş döngüsü Evrenin kimyasal evrimini açılamak için hayati önemdedir. Bu süreçte ayrıca gezegenlerin oluşması için gerekli olan maddeler de sağlanmış olur ve tabi ki de organik yaşamın içeriklerini. Ancak Avustralyalı yıldız teorisi uzmanı Simon Campbell eski makaleleri tarayarak umut verici öneriler buldu, buna göre bazı yıldızlar bir şekilde kuralları takip etmeyerek AGB aşamasını tümüyle geçebilmektedir. Şöyle anlatıyor: Bir yıldız modeli bilimcisi için bu öneri biraz çılgınca! Modellerimize göre tüm yıldızlar AGB aşamasından geçiyor. Tüm eski çalışmaları iki kez kontrol ettim ancak bunun tam anlamıyla araştırılmadığını buldum. Ve bunu az miktarda gözlemsel deneyimim olsa da kendi kendime yapmaya karar verdim. Campbell ve ekibi ESO'nun Çok Büyük Teleskopu'nu güney gökküresi takımyıldızlarından Tavuskuşu doğrultusunda bulunan NGC 6752 küresel yıldız kümesindeki yıldızlardan gelen ışığı çok dikkatli bir şekilde incelemek için kullandılar. Bu çok miktarda eski yıldız içeren küme, hem ilk nesil hem de daha sonra oluşan ikinci nesil yıldızları içermektedir . İki nesil arasındaki fark içerdikleri sodyum miktarından anlaşılabiliyor bu ise yüksek-kaliteli VLT verileri kullanılarak ölçülebiliyor. VLT üzerindeki çoklu-nesne yüksek-çözünürlüklü tayfçekeri FLAMES, 130 yıldızdan alınacak gerçekten yüksek-kaliteli verileri sağlayabilecek tek aygıttı. Ve küresel kümenin geniş bir kısmını tek seferde gözlememize imkan verdi, diye ekliyor Campbell. Sonuçlar şaşırtıcıydı araştırmadaki birinci nesil tüm AGB yıldızları az miktarda sodyuma sahiptiler ve sodyum miktarı daha yüksek olan ikinci nesil yıldızlardan hiçbiri AGB aşamasında değildi. Yıldızların % 70 kadarı kütle kaybı aşaması ve nihai çekirdek yanması sürecinde değillerdi . Görünen o ki yıldızların yaşamlarının sonunda AGB aşamasına ulaşmaları için düşük-sodyum diyetine ihtiyaçları var. Bu gözlem birçok nedenle önemli oldu. Bu yıldızlar küresel kümelerdeki en parlak yıldızlardır parlak yıldızların miktarı teorinin tahmininden % 70 kadar daha düşük çıkıyor. Bu ayrıca bilgisayar modellerimizin yetersiz ve düzeltilmesi gerektiği anlamına geliyor! diye sonlandırıyor Campbell. Araştırma ekibi benzer sonuçların diğer yıldız kümelerinde de alınacağını tahmin ediyor ve gelecek gözlemler bu noktada planlanıyor. Notlar AGB yıldızları bu isimlerini Hertzsprung Russell diyagramındaki konumları nedeniyle almaktadırlar. Bu diyagram yıldızların renkleri ile parlaklıklarını karşılaştırmaktadır. Kısa bir zaman süresince bu atılan madde yıldızdan gelen güçlü mor-ötesi radyasyon ile aydınlatılmakta ve bir gezegenimsi bulutsu meydana getirmektedir . Küresel kümelerdeki tüm yıldızlar aynı zamanda meydana gelmiş olsalar da, şimdiki görüşe göre bu sistemler düşünüldüğü kadar basit değiller. Bunlar genellikle karbon, azot ve bu çalışmadaki kritik konumu nedeniyle önemli olan sodyum gibi hafif kimyasal elementlerden farklı miktarlarda içeren iki ya da üç yıldız nesli içermektedirler. AGB aşamasını atlayan yıldızların doğrudan helyum beyaz cüce yıldızına dönüştükleri ve milyarlarca yıl içerisinde zamanla soğudukları düşünülüyor. Farklı davranışın tek nedeninin sodyum olduğu düşünülmüyor, ancak altında yatan nedene güçlü bir şekilde bağlı olmalı ki o halen bilinmiyor. ESO-Türkiye"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/yasli-yildizlarin-cevresinde-yeni-molekuller/", "text": "Avrupa Uzay Ajansı'na ait Herschel Uzay Gözlemevi verilerini kullanan gökbilimciler güneş benzeri bir yıldızın çevresinde suyun oluşumunu sağlayan yaşamsal molekül varlığını tespit ettiler. Düşük-orta kütleli Güneş gibi yıldızların yaşamları bittiğinde yüksek yoğunluklu beyaz cüceye dönüşürler. Bu tür yıldızlar yaşamları bittiğinde gaz ve tozdan oluşmuş ölü dış katmanlarını atarak uzay boşluğunda sürekli büyüyerek değişen gezegenimsi bulutsu adı verilen cisme dönüşürler. Bu cisimler ilk kez 18. Yüzyılda gökbilimci William Herschel tarafından gezegene benzetilerek gözlendi. Teleskopla bakıldığında güneş Sistemi'ndeki gezegenleri andırdıklarından gezegenimsi bulutsu olarak bilinirler. İki yüzyıldan uzun bir süre sonra William Herschel'in adını taşıyan teleskop ile gezegenimsi bulutsularla ilgili sürpriz bir keşif yapıldı. Kütleli yıldızlar süpernova ile patlayarak yaşamlarını sona erdirdiğinde hızla attıkları malzemedeki elementlerden yeni yıldızlar oluşacaktır. Süpernova sonrasında görülen gezegenimsi bulutsularda büyük alana yayılmış ve yeni yıldızların füzyon tepkimesi içim gerekli olan hafif elementler dışında karbon, azot, oksijen gibi ağır elementlerde bulunur. Güneş benzeri yıldızın çekirdeğindeki hidrojen sürekli yanarak yıldızın milyarlarca yıl yetecek enerjisini karşılar. Ancak yakıt bittiğinde yıldızın merkezi şişerek kırmızı deve dönüşür, dengenin bozulmasıyla dış katmanlar uzaya savrulur ve artık yıldız gezegenimsi bulutsuya dönüşmüş olur. Geriye sadece çekirdeği kalan yıldız artık beyaz cücedir ve sıcaklığı nedeniyle morötesi ışıma yapar. Yıldızın attığı ve etrafını saran moleküller yoğun şiddetli ışıma nedeniyle yıpranırlar. Bu yoğun ışıma nedeniyle bölgedeki moleküllerin dönüşümleri kısıtlanır. Herschel'i kullanan iki ayrı çalışmada yaşamsal moleküllerden suyu oluşturan yapılar tarandı. Bu aslında hidroksit olarak bilinen bir oksijen ve hidrojen atomundan oluşmuş moleküldür. Hollanda Leiden Ünivesitesi'nden Dr. Isabel Aleman 11 gezegenimsi bulutsudan üç tanesinde bu molekülün izine rastladı. Bu örneklerdeki yıldızlar 100.000 0C gibi çok yüksek sıcaklığa sahipler. Yıldızın sıcak merkezinden yayılan parlak morötesi ve X-ışını verilerinden yoğun gaz ve toz diski içinde bu moleküllerle ilgili önemli bir sonuca ulaştığımızı düşünüyoruz diyor Dr. Aleman. Bu yüksek enerjili ışıma etkisiyle kimyasal tepkime başlayarak molekül oluşumu sağlanır. Aynı sıralarda diğer çalışmayı gerçekleştiren İspanya'nın Madrid şehrindeki Ciencia de los Materiales Enstitüsü'nden Dr. Mireya Etxaluze ise 700 ışık yılı uzaklıktaki Helis Bulutsusu'na odaklanmıştı. Merkezinde yarım güneş kütleli yıldızın sıcaklığı 120.000 0C'dan fazladır. Görsel bölgede alınan görüntülerde insan gözünü andıran yapıya sahip olan cisim zengin ve farklı moleküllere sahiptir. Herschel haritasına göre Helis Bulutsusu'ndaki moleküllerden yıldızın patlamadan önce yaydığı güçlü morötesi ışıma en fazla karbon monoksit molekülünü etkiledi. Bunun sonucunda karbon monoksit moleküllerinden serbest kalan oksijen atomlarının morötesi ışımayla hidrojen ile birleşmesini ele alan kuramı da desteklediği görüldü. İki çalışma sonrasında gezegenimsi bulutsulardaki su için gerekli moleküllerin varlığına rastlandı. İlerleyen süreçte gerekli koşullar sağlanırsa suyun oluşumuna izin verilir. Helis Bulutsusu gibi kozmik doğal laboratuvarlarda kimyasal eşiğimiz olan ve cismi bir uçtan bir uca kaplayan molekül dönüşümlerini çalışabiliyoruz diyor Dr. Etxaluze. ESA'nın Herschel bilim ekibinden Göran Pilbratt: Herschel evrendeki suyun izini yıldız oluşum bulutlarından Güneş Sistemi'ndeki asteroit kuşağına kadar olan yerlerde arıyor diyor. Biz evrende güneş benzeri yıldızlarda rastladığımız suyun oluşumunun onların şiddetli ölümleriyle bağlantısı olduğunu belirledik."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/yavasca-buyuyen-gokadalar/", "text": "ESO'nun Çok Büyük Teleskop'u ile gerçekleştirilen yeni gözlemlerle ilk kez genç gökadaların çevrelerindeki soğuk gazı yutarak onları birçok yıldızın oluşumunda yakıt olarak kullandıklarına dair doğrudan kanıtlar elde edildi. Büyük Patlama'dan sonraki ilk birkaç milyar yıl içinde normal gökadaların kütlesi önemli ölçüde artış göstermiştir ve buna neden olan sürecin anlaşılması günümüzde modern astrofiziğin en hararetli problemlerden biridir. Sonuçlar Nature dergisinin 14 Ekim tarihli sayısında yayınlanacaktır. Evren henüz bir milyar yıl yaşına gelmeden önce oluşan ilkel gökadalar -Samanyolu'nu da içeren- bugün gördüğümüz dev sistemlerden çok daha küçük boyutlara sahiplerdi. Sonra, nasıl olduysa Evren evrimleştikçe ortalama gökadaların boyutu artmaya başlamıştır. Gökadalar sık sık çarpışmakta ve sonra birleşerek daha büyük sistemleri oluşturmaktadırlar ve bu süreç kesinlikle bir büyüme mekanizmasıdır. Bununla birlikte, ek olarak, daha yavaş ilerleyen bir yol da öne sürülmüştür. Genç gökadaların erken Evren'i dolduran hidrojen ve helyum gaz akışını yuttukları ve bu ilkel malzeme ile yeni yıldızların oluştuğunu böylece gökadaların bu şekilde de büyüyebileceğini öne süren çok farklı bir fikri test etmek için Avrupalı gökbilimciler ekibi ESO'nun Çok Büyük Teleskopu'nu kullanmışlardır. Aynı ticari bir şirketin diğer şirketlerle birleşerek ya da daha çok kişiyi işe alarak büyüyebilmesi gibi, genç gökadalar da iki farklı yolla büyüyebilmektedirler diğer gökadalarla birleşerek ya da madde yığılmasıyla. Araştırmayı yürüten takımın lideri Giovanni Cresci şunları aktarıyor: VLT ile elde edilen yeni sonuçlar Evren'in erken dönemindeki gazın gerçekten bir araya gelerek coşkulu bir yıldız oluşumunu ve büyük kütleli gökadaların büyümesi için yeterli yakıtı sağladığını gösteren doğrudan ilk kanıttır. Keşif, Büyük Patlama'dan günümüze kadar Evren'in evrimi üzerine olan anlayışımız ile ilgili büyük bir etkiye sahip olacaktır. Gökadaların oluşumu ve evrimi hakkındaki teoriler belki de yeniden yazılacaktır. Grup, gökadaları çevreleyen uzaydaki ilkel gazın akışı ve yeni yıldız oluşumuyla ilgili kanıtlar bulabilmek için çok uzak üç gökadayı seçerek işe başladı. Bu seçimi yaparken oldukça dikkatli davrandılar, seçilen gökadaların diğerleriyle etkileşime girmediğinden emin olmaları gerekiyordu. Seçilen gökadalar oldukça düzenliydi, Samanyolu'na benzer düzgünce dönen diskleri vardı ve Büyük Patlamadan yaklaşık iki milyar yıl sonra (kırmızıya kayma oranı yaklaşık 3) görülebiliyorlardı. Günümüz Evren'inde gökadalardaki ağır elementler merkez bölgelerinde daha yoğun olarak bulunurlar. Fakat Cresci'nin takımı seçilen gökadaları VLT üzerindeki SINFONI tayfölçeri ile görüntülediklerinde üç durumda da gökadalarda merkeze yakın bölgede daha az ağır element yoğunluğuna fakat dinamik yıldız oluşumuna ev sahipliği yapan bir yama bulunmaktaydı, bunun anlamı, yıldız oluşumuna kaynak sağlayan ağır element bolluğu az olan madde gökadanın etrafındaki ilkel gazdan geliyordu. Bu, genç gökadaların ilkel gazı bünyelerine çekerek onları yeni nesil yıldızları oluşturmak için kullandıklarına dair şimdiye kadar ki en iyi kanıtları sağlayan açık bir delildi. Cresci şöyle tamamlıyor: Bu çalışma sadece VLT üzerindeki SINFONI aygıtının olağanüstü performansı sayesinde mümkün olabilirdi. Çok uzak gökadaların kimyasal özelliklerinin araştırılmasında yeni bir pencere açıldı. SINFONI sadece iki uzaysal boyutta değil, ayrıca üçüncü bir, tayfsal boyutta da bilgiler sağlamaktadır, bu da bize gökadaların içindeki hareketleri görebilmemize ve yıldızlararası gazın kimyasal kompozisyonunu çalışabilmemize fırsat vermektedir. Notlar Evren'in erken dönemlerini dolduran gaz neredeyse tamamen hidrojen ve helyumdu. Birinci nesil yıldızlar bu ilkel maddeyi nükleer kaynaşma ile oksijen, azot ve karbon gibi daha ağır elementleri oluşturmak için kullanmışlardır. Daha sonra bu malzeme büyük kütleli genç yıldızlar ve süpernova patlamaları tarafından yoğun parçacık rüzgarları ile uzaya atılarak gökadanın ağır element bolluğunu gitgide arttırmışlardır. Gökbilimciler hidrojen ve helyum dışındaki diğer elementleri ağır element olarak adlandırmayı tercih ederler. Gökbilimciler güçlü teleskop ve tayfölçerleri kullanarak bir gökadadan gelen sönük ışığı onu oluşturan renklerine dikkatlice ayırarak uzak gökadalardaki farklı kimyasalların parmak izlerini tespit edebilir ve var olan ağır element miktarlarını ölçebilirler. VLT üzerindeki SINFONI aygıtı ile bir adım daha ileri gidebilen gökbilimciler bir nesnenin her parçasına ait farklı tayf bilgilerini elde edebilmektedirler. Böylece gökadanın farklı bölgelerinde bulunan ağır element miktarlarını gösteren bir harita elde edebilirler ve gökada içinde yoğun yıldız oluşumunun nerede olduğunu tanımlayabilirler. Kaynak: ESO-Türkçe"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/yavrularini-yiyen-yildiz/", "text": "Çocuklarını yiyen eski Yunan tanrısı Cronus gibi Dünya'dan 550 ışık yılı uzaktaki bir yıldızın yörüngesindeki bir ya da daha fazla gezegen oluşumunu sağlayan gaz ve toz bulutunu yavaş yavaş tükettiği ortaya çıktı. Balık/lar takımyıldızındaki RZ Piscium'un bir 'gezegen yiyicisi' olduğu keşfi Astronomical Journal'de yayınlandı. Çalışma RZ Piscium Genç Yıldızı Kendi Çocuğunu mu Yok Ediyor? (Is the Young Star RZ Piscium Consuming Its Own Offspring?) başlıklı makalesiyle İndiana Üniversitesi gökbilimcisi Catherine Pilachowski tarafından yayınlandı. Keşif, Güneş Sisteminin oluşumundaki kısa ama değişken dönemi ile ilgili bilgiler verebilir. Pilachowski: Sıcak Jüpiterlerin olduğu çok sayıda sistemde, genç güneş sistemlerinde içeri göç eden gezegenlere ender rastlanmadığını biliyoruz. Keşif, güneş sistemlerinin evriminde ilgi çekici bir evredir. Gezegenlerin gelişimi yıldıza göre daha hızlı gerçekleştiğinden sürecin tam ortasında bir sistemi gözlemek büyük bir şans diyor. Yıldızlarına çok yakın olan hafif gezegenler yörüngesi bozulmuş gezegenler olarak tanımlanır. RZ Piscium sisteminde ise Güneş benzeri yıldızın yakınındaki madde, Merkür yörüngesinden daha yakın bir uzaklıkta bir enkaz diski oluşturacak şekilde yıldıza doğru çekiliyor. Pilachowski: Gözlemlerimiz ya yıldız ya da çarpışmış ve bunun sonucunda parçalanmış iki gezegen tarafından çekilen dev bir gaz gezegen maddesi olduğunu gösteriyor diyor. Yıldızın yok etmediği yeni gezegenler bile birbirleriyle kurdukları güçlü kütle çekim kuvvetleri etkisiyle dengesiz hareket edebilir. Örneğin Güneş Sistemimizde Uranüs ile Neptün arasındaki kütle çekiminin 4 milyar yıl önce yörüngelerini değiştirdiği iddia edilmektedir. Ancak düzensiz yörüngeler bir süre sonra düzene girer. Pilachowski uzak yıldızların sıcaklık, kütle çekimi ve element bileşimini belirlemek için ışık tayfı analizinden sorumluydu. RZ Piscium'un kütle çekimini belirlemek için yıldızın yarıçapı ve parlaklığı üzerinde alınan verilere bakıldığında, yıldızın çevresinde serbest dolanan bir disk fark edildi. Bu RZ Piscium'un yaşının belirsiz olması nedeniyle önemlidir. Buradaki enkaz diski ya yıldız sisteminin genç olmasından ötürü düzensiz yörüngeleri ya da ölmekte olan bir yıldızın büyümesinden dolayı bir gezegenin yok ettiğini işaret eder. Pilachowski'nin yıldız ışığı analizi yıldızdaki lityum miktarını belirlemeye yardımcı oldu ve böylece yaşının 30 ile 50 milyon yıl arasında belirlendi. Gökbilimciler bu elementin zamanla azaldığı bilgisini kullanarak lityum seviyelerine bakar. Makalenin yazarları ayrıca yıldızın sıcaklığının Güneş'e göre biraz soğuk (5330 C derece) olduğunu hesapladılar. Yıldızın genç olmasının bir başka işareti de Güneş'e göre 1000 kat daha fazla X-ışını üretmesiydi. Pilachowski: Bu keşif genç güneş sistemlerinde yeni oluşmaya başlayan bir gezegenin başına neler gelebileceğini gösteren güzel bir örnek sunuyor. Böylece bazı genç güneş sistemlerinde gezegenlerin nasıl hayatta kaldığını bazılarında ise neden yok olduklarını anlamamıza yardımcı oluyor diyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/yay-a-ve-g2-iliskisi/", "text": "Yörüngedeki üç X-ışını uzay teleskopu ile yapılan düzenli gözlemler Samanyolu'nun merkezindeki, genelde sessiz duran dev karadelikten yayılan X-ışınlarının arttığını gösterdi. Bilim insanlarınca düzenli izleme olmadan normal seyrinde gibi görülecek bu artışın yakın zamanda gerçekleşen geçişle ilgisinin olup olmadığı tartışılıyor. Gökbilimciler son 15 yılda NASA'nın Swift ve Chandra X-Işını Gözlemevi ile ESA'nın XMM-Newton Gözlemevi'nin yardımıyla Samanyolu'nun süper kütleli karadeliğinde oluşan hareketliliği izlemeyi başardı. Yay A* adlı karadelik dört milyon güneş kütlesinde olup üzerine akan maddenin ısınarak X-ışını yaymasına neden olur. Yeni çalışma Yay A*'ın her on günde bir X-ışını parlaması ürettiğini gösteriyor. Buna karşılık son bir yıl içinde gözlenen X-ışını parlaması on kat arttı. Bunun nedeni ise G2 adlı gizemli bir cismin Yay A*'ın yakınından geçmesi. Almanya'daki Max Planck Enstitüsü Dünya-dışı Fizik Alanı'ndan Gabriele Ponti: Son birkaç yıldır Yay A*'ın yaydığı X-ışını emisyonunu izliyoruz. Bu gözlemlere yakın geçiş yapan cisimde dahil. Bir yıl öncesine kadar dikkate değer bir artış yoktu, ama şimdi yeni veriler önemli bir farkı işaret ediyor diyor. Başta gökbilimciler G2'nin genişleyen bir gaz ve toz bulutu olduğunu düşündü. Ancak 2013 sonlarında dev karadeliğin yakınından geçen cismin boyutunda önemli bir değişiklik olmadığı görüldü. Bu da G2'nin toz ve gaz kozası içinde saklanan yıldız olduğu da dahil birçok teorilerin öne sürülmesine neden oldu. Los Angeles Kaliforniya Üniversitesi'nden Mark Morris: G2 üzerinde henüz bir evrensel anlaşma yok. Ancak Yay A*'ın bu süreçte daha fazla beslendiğini gösteren işaretler göz önüne alınırsa G2'den kopan bazı maddeler olması akla yakın geliyor diyor. Yay A*'da gözlenen X-ışını dalgalanmasının G2'nin geçişine denk gelmesi gökbilimcilere ilginç geldi. Bunun G2 ile ilgili olduğu konusunda gökbilimciler ortak görüş bildiriyor. X-ışını dalgalanmasının nedeni büyük yıldızların rüzgarıyla karadeliği besleyen malzeme arasındaki ilişki olabilir. Max Planck Enstitüsü'nden Barbara De Marco: Bir şey söylemek için henüz erken ama önümüzdeki aylarda da Yay A*'ın X-ışınları gözlem altında tutulacak. Bu gözlemler bize X-ışını dalgalanmasının G2'ye bağlı olup olmadığını bildirecek. Ya da karadeliğin normal davranışı olduğu ortaya çıkacak diyor. Çalışma Eylül 1999-Kasım 2014 arasındaki 159 Chandra ve XMM-Newton verilerini kapsıyor. Özellikle 2014'ün ortalarından geçtiğimiz son birkaç aya kadar itibaren G2'nin karadeliğe yakın geçişiyle birlikte X-ışını parlaklığının arttığı gözlendi. Parlamanın nedeni G2 ise buluttan karadeliğe düşen ilk maddeyle birlikte X-ışını parlamaları gözlenir. Buluttan kopan parçalar karadeliğin üzerine düşecektir. Bu parçalar karadelik çevresinde sarmal bir yörünge izleyerek ısınıp X-ışınları yaymaya başlamış olabilir."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/yay-takimyildizindaki-yildiz-laboratuvari/", "text": "615 megapiksellik bu yeni ESO görüntüsünün sol üst kısmında yer alan parlak mavi yıldızlar topluluğu yıldızların yaşam ve ölümlerini araştırmak için mükemmel birer kozmik laboratuvara benzemektedirler. Messier 18 olarak bilinen bu kümedeki yıldızlar, büyük kütleli bir gaz ve toz bulutundan aynı anda meydana gelmişlerdir. Aynı zamanda parıldayan hidrojene ait kızılımcı bulutlar ve karanlık toz iplikçikleri içeren bu görüntü ESO'nun Şili'deki Paranal Gözlemevinde bulunan VLT Tarama Teleskopu ile alınmıştır. Messier 18, 1764 yılında Charles Messier tarafından kuyruklu-yıldız benzeri nesneleri araştırdığı esnada keşfedilmiş ve kataloglanmıştır bu nedenle Messier Nesneleri adını almışlardır . Samanyolu içerisinde, yaklaşık olarak 4600 ışık-yılı uzaklıkta, Yay takımyıldızı doğrultusunda yer almakta ve açık küme olarak bilinen birbirlerine oldukça zayıf bir çekim gücü ile bağlı olan çok sayıda yıldız içermektedir. Samanyolu'nda boyut ve yaş olarak birbirlerinden oldukça farklı, bilinen 1000'in üzerinde açık yıldız kümesi yer almaktadır, bu kümeler gözlenerek yıldızların nasıl oluştukları, evrimleştikleri ve öldükleri araştırılmaktadır. Bu kümelerin en önemli özellikleri tüm yıldızlarının aynı madde içeriğinden aynı anda doğmuş olmalarıdır. Messier 18'deki mavi ve beyaz renkteki yıldız populasyonu kümedeki yıldızların oldukça genç olduklarını göstermektedir, muhtemelen 30 milyon yıl civarında. Bu yıldızların kardeş olmaları, yıldızlar arasındaki farklılıkların tek nedeninin kütlelerine bağlanabilmesine yol açar, yeryüzünden olan uzaklıkları ya da oluştukları maddenin bileşenleri bu farklılığa yol açmaz. Bu sayede yıldız oluşumu ve evrimi hakkındaki teorilerin düzeltilmesi için kümeler oldukça kullanışlıdır. Gökbilimciler artık çoğu yıldızın gruplar halinde, çekici kütleçekim kuvveti nedeniyle kendi üzerine çöken aynı gaz bulutundan oluştuklarını biliyor. Yeni oluşan yıldızları çevreleyen geride kalan gaz ve toz bulutu ya da moleküler bulut güçlü yıldız rüzgarları nedeniyle dışarıya doğru atılarak kendilerini tutan kütleçekimin etkisini zayıflatmaktadır. Zaman geçtikçe, birbirlerine zayıfça bağlı olan kardeş yıldızlar yukarıda görüldüğü gibi, komşu yıldızlar ya da büyük kütleli gaz bulutları ile etkileşerek farklı yönlere doğru dağılmaktadırlar. Kendi yıldızımız, Güneş'te, bir zamanlar Messier 18'dekine benzeyen bir kümenin parçasıydı, ancak birlikte olduğu kardeşleri zamanla Samanyolu içerisinde dağılana kadar. Görüntü boyunca çeşitli kıvrımlara sahip olan karanlık şeritler uzak yıldızlardan gelen ışığı engelleyen kozmik tozdan oluşan karanlık iplikçiklerdir. Yıldızlar arasında kıvrılmış şekillere sahip kırmızımsı sönük bulutlar ise iyonlaşmış hidrojen gazından oluşmaktadır. Gazın ışıldamasının nedeni, aşırı sıcak, genç yıldızlardan kaynaklanan yoğun mor-ötesi ışımanın çevrelerindeki gazı elektronlarına ayırmasıdır. Bu kocaman 30 577 x 20 108 piksel genişliğindeki görüntü ESO'nun Şili'deki Paranal Gözlemevinde bulunan VLT teleskopu üzerindeki OmegaCAM kamerası ile alınmıştır. Notlar Messier 18 ayrıca Yeni Genel Katalog'ta NGC 6613 ismiyle geçmektedir. ESO-Türkiye"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/yayda-firtina-denizleri/", "text": "Sıcak ve parlak gaz bulutları evrende nefes kesen manzaralar oluşturur. NASA/ESA Hubble Uzay Teleskopu ile elde edilen, sakin bir ortam varmış izlenimi veren bu görüntü Lagoon Bulutsusu'nun merkezine ait. Bölge, yoğun ve sıcak yıldızlardan gelen rüzgarların etkisiyle çalkalanan gaz hunileri ve yeni yıldız oluşturan enerjik karanlık gaz ve toz sisleriyle doludur. Bunların en güzel örnekleri lakaplarıyla tanınır: Halka Bulutsusu (heic1310), Atbaşı Bulutsusu (heic1307) ve Kelebek Bulutsusu heic0910) gibi. NASA/ESA Hubble Uzay Teleskopu'nun bu yeni görüntüsü Yay takımyıldızındaki M8 olarak da bilinen Lagoon Bulutsusu'nun merkezini gösteriyor. Türkçe'ye Deniz Kulağı Bulutsusu olarak çevrilen bulutsunun bu adı bir şey çağrıştırmayabilir. Ancak bulutsunun geniş alan görüntüsünde bu ismin neden konduğu daha iyi anlaşılabilir. Bu yeni görüntünün diğerlerinden farkı ise kızılötesi ile optik verilerin birleştirilmesiyle oluşturulmasıdır. Kızılötesi ışık toz ve gazın örttüğü yapının arkasını göstererek aynı bölgeyi farklı bir gözle görmemizi sağlar . Bölge oldukça şiddetli olaylarla dolu olmasına karşılık görünür ışıkta bunlar gizlenmektedir. Görüntünün merkezinde kara bulutlar arasında gömülü Herschel 36 adlı parlak bir yıldız görülmektedir. Bu yıldız çevredeki bulutun malzemesini üzerinden sıyırarak çevresine şekil veren ana unsurdur. Herschel 36, Lagoon Bulutsusu'nun iyonlaşmış ışınım yapan ana cismidir. Lagoon Bulutsusu'nun bu orta kısmında ayrıca ikiz balonu andıran ana yapılar görülmektedir (opo9638). Bu özellikteki bulutlara yeryüzünde de rastlanır. Bulutlar, sıcak yüzeyi ile soğuk iç kısımları arasında sıcaklık farklılığı nedeniyle huniyi andıran şekillere bürünür. Bulutsuda aktif olarak yeni yıldız oluşumları gerçekleşmekte ve bunların üflediği enerjik rüzgarlar çevresindeki gazı bu şekilde bükmektedir. Bu görüntü Hubble'ın optik ve kızılötesi ışık altında çalışabilen Geniş Alan Kamerası 2 ile üretildi. Notlar Bu özelliğe sahip başka bir bulutsu da Atbaşı Bulutsusu'dur. İyonlaşmış ışınım morötesi ışık yayar. Bu ışık yüklü parçacıklarca atomları iyonlaştırır."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/yedi-gezegenli-sistem-kesfedildi/", "text": "ESO'nun ötegezegen çalışmalarına öncülük eden gelişmiş HARPS aygıtını kullanan gökbilimciler, Güneş-benzeri HD 10180 yıldızının etrafında en az beş gezegen içeren bir gezegen sistemi keşfetti. Araştırmacılar sistemin ayrıca şimdiye dek bulunan en küçük kütleli gezegeni de içeren iki tane daha gezegen içerebileceğine dair kanıtlara da sahipler. Gezegen sayısı bakımından bu sistem bizim Güneş Sistemi'ne de benziyor. Bununla birlikte, araştırma takımı gezegenlerin yıldızdan uzaklığının Güneş Sistemi'mizde de görüldüğü gibi düzenli bir sıra izlediği yönünde kanıtlar buldular. Şimdiye dek beklenen en çok gezegenli sistemi bulmuş olduk. Bu dikkate değer keşif aslında ötegezegen araştırmalarında yeni bir döneme girdiğimize işaret etmektedir: sadece tekli gezegenlerin değil, karmaşık gezegen sistemlerinin araştırılması. Yeni sistemdeki gezegen hareketlerinin araştırılması gezegenler arasındaki karmaşık kütleçekimsel etkileşimleri gözler önüne sermekte ve sistemin uzun-dönemli evrimi hakkında derinlemesine bir bakış açısı sunmaktadır. diye açıklıyor sonuçların açıklandığı araştırma makalesinin baş yazarı Christophe Lovis. Gökbimciler takımı güney gökküresi takımyıldızlarından Küçüksuyılanı doğrultusunda 127 ışık yılı uzaklıkta yer alan, Güneş-benzeri bir yıldız olan HD 10180'in altı yıl süren araştırması için ESO'nun Şili, La Silla'daki 3.6 metrelik teleskopu üzerinde bulunan HARPS tayfölçerini kullandılar. HARPS rakipsiz ölçüm kararlılığına ve büyük hassasiyete sahip bir aygıttır ve dünyanın en başarılı ötegezegen avcısıdır. Sistemde yer alan beş ya da daha fazla gezegenin karmaşık kütleçekimsel etkileşimleri yıldız üzerinde küçük yer değiştirme hareketine neden olmaktadır, gökbilimciler bu etki nedeniyle sistemin çekim merkezi etrafında dolanan yıldızın ileriye ve geriye doğru olan küçük hareketini 190 ayrı HARPS ölçümü sayesinde tespit ettiler. En güçlü beş sinyal Neptün-benzeri kütleye 13 ila 25 Dünya kütlesi arasında sahip, yıldız etrafında yaklaşık 6 ila 600 gün arasında değişen yörünge dönemleriye, beş gezegene karşılık gelmektedir. Gezegenlerin yıldızlarına olan uzaklıkları Yer-Güneş mesafesinin 0.06 ila 1.4 katına karşılık gelmektedir. Sistemde iki tane daha gezegenin varlığına dair makul nedenlerimiz olduğuna inanıyoruz. diyor Lovis. Biri yörünge dönemi 2200 gün olan Satürn-benzeri (minimum kütlesi 65 Yer kütlesi) bir gezegen. Diğeri ise yaklaşık 1.4 Yer kütlesiyle şimdiye dek keşfedilen en küçük kütleli gezegen. Gezegen yıldızına oldukça yakın bir mesafede, Yer-Güneş uzaklığının % 2'si kadar bir uzaklıkta bulunmaktadır. Bu gezegen üzerindeki bir yıl sadece 1.18 Dünya günü sürmektedir. Takım üyelerinden Damien Segransan Bu nesne yıldızı üzerinde yürüme hızından daha az- sadece 3 km/saat'lik bir yalpalama hareketine neden olmaktadır bu ise ölçümü çok güç olan bir harekettir. diyor. Eğer doğrulanırsa, bu nesne Corot-7b benzeri, başka bir sıcak kayalık gezegen örneği olacaktır. HD 10180 etrafında keşfedilen gezegen sistemi birçok açıdan eşsiz bir konuma sahiptir. Herşeyden önce, Mars'ın yörüngesine eşit bir uzaklıkta Neptün-benzeri en az beş gezegeniyle bu sistem Güneş Sistemi'nin iç bölgesinden daha kalabalıktır, ve burada çok daha büyük kütleli gezegenlere sahiptir . Buna ilaveten sistem muhtemelen Jüpiter-benzeri bir gaz devi içermemektedir. Ek olarak, tüm gezegenlerin neredeyse dairesel bir yörüngeye sahip olduğu görülmektedir. Şimdiye dek, en az üç gezegene sahip onbeş tane sistemden haberdardılar. Rekoru en son elinde tutan, iki tanesi dev, beş gezegenli 55 Cancri sistemiydi. Bir tanesi de HD 10180 etrafında dolanan düşük kütleli gezegen sistemlerinin oldukça yaygın olduğu görülüyor, fakat oluşum süreçleri halen bir bilmece olarak kalmaktadır. diyor Lovis. Yeni keşfi diğer gezegen sistemlerinin verileriyle birlikte değerlendiren gökbilimciler Güneş Sistemi'mizde geçerli olan Titius-Bode yasasına karşılık gelen bir düzen buldular: gezegenlerin yıldıza olan uzaklıklarının düzgün bir sıra izlediği görülmektedir . Bu, bu tür gezegen sistemlerinin oluşum süreçlerine ait bir işaret olabilir. diyor takım üyesi Michel Mayor. Bu sistemleri araştırırken gökbilimciler tarafından bulunan önemli başka bir sonuç ise, gezegen sisteminin kütlesi ile ev sahibi yıldızın kimyasal içeriği arasında bir bağlantı olduğudur.En düşük kütleye sahip dört sistem düşük kütleli ve metal-fakiri yıldızlar etrafında bulunurken, çok büyük kütleli tüm gezegen sistemleri, büyük kütleli ve metal-zengini yıldızların etrafında bulunmaktadırlar . Bu gibi özellikler mevcut teorik modelleri desteklemektedir. Keşif, Fransa'daki Haute-Provence Gözlemevi'nde gerçekleştirilen Geçiş Yapan Ötegezegenlerin Tespiti ve Dinamiği adlı konferansta bu gün duyurulmuştur. Notlar Gökbilimciler dikine hız yöntemini kullanarak gezegenin sadece minimum kütlesini tahmin edebilmektedirler, kütle tahmini ayrıca yörünge düzleminin görüş doğrultusuna göre olan -bilinmeyen- eğimine de bağlıdır. İstatiksel bakış açısıyla gezegenin minimum kütlesinin yaklaşık olarak gerçek kütlesine yakın olduğunu da söyleyebiliriz. HD 10180 sisteminin iç bölgesinde bulunan gezegenlerin ortalama kütlesi 20 Dünya kütlesine karşılık gelirken bu değer Güneş Sistemi'mizde ortalama olarak Yer'in kütlesinin yarısı kadardır. Titius-Bode yasası gezegenlerin Güneş'ten olan uzaklıklarının basit bir düzen izlediğini ifade etmektedir. Dış gezegenler için, her gezegenin Güneş'ten olan ortalama uzaklığının bir öncekinin iki katı olduğu öngörülmüştür. Hipotez Ceres ve Uranüs'ün yörüngelerini doğru olarak tahmin ederken, Neptün'ün yörüngesiyle ilgili olan öngörüsünde başarısız olmuştur. Gökbilimde kullanılan tanıma göre hidrojen ve helyum dışındaki tüm diğer elementler metal olarak sınıflandırılırlar. Bir kaç küçük hafif kimyasal element dışında bu gibi metallerin tümü farklı nesillerdeki yıldızlar tarafından üretilmektedir. Kayalık gezegenler metallerden meydana gelmektedirler. Kaynak: ESO-Türkçe"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/yengecteki-siradisi-parlama/", "text": "Ünlü süpernova kalıntısı Yengeç Bulutsusu'nda öncekilere göre beş kat daha parlak bir parlama fark edildi. Altı gün süren Parlama, NASA'nın Fermi Uzay Teleskopu ile 12 Nisan'da görüldü. Patlayan bir yıldızdan oluşan bulutsudan yayılan ışık Dünya'ya ilk kez 1054 yılında ulaştı. Bulutsu 6500 ışık yılı uzaklıktaki Boğa takımyıldızında yer alıyor. Bulutsunun merkezinde yer alan ve patlama sonucunda nötron yıldızına dönüşen yıldız, saniyede 30 devir yapıyor. Dönmeden dolayı nesneden gelen ışıma kesikli bir şekilde gözleniyor. Astrofizikçiler Yengeç Bulutsusu'nun yüksek enerjili ışıma kaynağı olduğuna inanıyor. Ancak Ocak ayında araştırmacılar NASA'nın Fermi, Swift ve Rossi X-Işını Tarayıcısı teleskoplarının da olduğu yörüngeye bağlı birçok gözlemeviyle X-ışını enerjisinde uzun dönemli parlaklık değişimlerini rapor ettiler. Fermi ve İtalyan Uzay Ajansı'nın AGILE uydusuyla X-ışını dağılımından yüzlerce kez daha yüksek yaklaşık 100 milyon elektron volt'luk çeşitli kısa ömürlü gama ışını parlamaları tespit ettik. Karşılaştırma yapabilmek için görünür ışık 2-3 eV'luk enerji taşır. 12 Nisan'da Fermi LAT ve daha sonra AGILE bulutsudan normalden 30 kat daha fazla gama ışını çıkışı ve beş kat daha yüksek enerjili ve büyüyen bir parlama tespit etti. 16 Nisan günü de bu normal olmayan parlama ortadan tamamen kayboldu. NASA'nın Goddard Uzay Uçuş Merkezi'nden Alice Harding: Bu şimdiye kadar gördüğüm en şaşırtıcı ve en yoğun patlamalardı. Biz patlamaların manyetik alanla çevrili nötron yıldızından gelmediğini düşünüyoruz ancak tam olarak nereden kaynaklandığını da bilmiyoruz diyor. Yengeç'deki yüksek enerji dağılımı hızla dönen nötron yıldızının fiziksel sürecin bir sonucudur. Kuramcılar genellikle parlamaların nötron yıldızından bir-üç ışık yılı uzaklıkta ortaya çıkması gerektiğini düşünüyor ancak bu düşüncelerini şimdiye kadar doğrulayamadılar. NASA'nın Chandra X-Işını Gözlemevi Eylül 2010'dan bu yana bulutsudan yayılan X-ışını dağılımını gözlüyor. Fermi ekibi parlama başladığında Chandra ekibini, NASA'nın Marshall Uzay Uçuş Merkezi'nden Martin Weisskopf ve Allyn Tennant'ı uyardı. Weisskopf: Fermi'den gelen uyarıyla yaptığımız planlı gözlemlerin aslında en parlak gama ışınlarını ortaya çıkardığını gördük. Chandra'nın yüksek çözünürlüklü görüntü alma yeteneğine karşılık bulutsudaki parlamayla ilişkili olan atarcayı çevreleyen X-ışını yapılarında belirgin bir değişiklik tespit etmedik diyor. Bilim insanları parlamaların puslar yakınındaki yoğun manyetik alan kaynaklı olduğunu düşünüyor. Burada elektron gibi parçacıklar ışık hızına kadar hızlanabilir. Böylesi yüksek hıza ulaşan elektronlarda manyetik alanla etkileşerek gama ışını yayarlar. Gözlenen dağılımla ilgili kıyaslama yapan bilim insanları buradaki elektronların enerjilerinin yeryüzündeki herhangi bir parçacık hızlandırıcısıyla elde edilebilecek en yüksek enerjinin 100 katından fazla olduğunu belirtiyor. Bu da onları şimdiye kadar bilinen kozmik kaynaklı en yüksek enerjili elektronlar yapıyor. Nisan ayında gerçekleşen patlamalar ve gama ışını yayılmasına bakarak bölgenin Güneş Sistemi büyüklüğünde olduğu söyleniyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/yeni-bir-asteroit-gezisi/", "text": "Yeni görev: 1999 RQ36'yı izleme. 1900 metre çapındaki kaya ve toz yumağından oluşmuş bu asteroit, belki de bize güneş sisteminin nasıl oluştuğunu ve hayatın nasıl yeşerdiğini anlatabilir. NASA'nın Goddard Uzay Uçuş Merkezi'nden Bill Cutlip: Bu asteroit güneş sisteminden önce oluşmuş bir zaman tüpüdür diyor. Cutlip, 2009'un son günlerinde NASA'nın bütçesi düşük olarak kabul ettiği üç tekliften birisi olan ve OSIRIS-Rex olarak adlandırılan yeni projenin önde gelen sahiplerinden biridir. Aynı ekipten Dr. Joseph Nuth: Bozulmamış bir örnek ile ki NASA'nın elinde böylesine özel bir göktaşı örneği yoktur- bilim insanları güneş sisteminin öncesi hakkında bilgi sahibi olabilecekler. Gezegen oluşumunun ilk aşamalarında ve yaşamın kökenini oluşturan organik bileşikler için yeterli bilgi edinebileceklerdir. Dünya'ya düşen bir asteroitten bu tür veriler elde etmek neredeyse imkansızdır. Çünkü asteroit atmosfere girince hem parçalanmaya ve yanmaya başlar hem de havadaki organik bileşikleri ve mikropları kendine çeker diyerek konuyu daha da açıyor. Asteroitler, 4.5 milyar yıl önce güneş ve gezegenleri oluşturan gaz ve toz bulutundan kalan artıklardır. Yani asteroitlerde güneş bulutsusundaki özgün maddeyi taşımaktadır. Bazı asteroitlerde bu yapı sıcaklık ve kimyasal nedenlerle değişime uğradı. Kimileri başkalarıyla çarpışıp küçüldü, kimisi ise daha da büyüdü. Küçük asteroitlerin yapısal olarak çok az değişime uğradığı düşünülüyor. RQ36'da bunlardan biridir. Bu asteroitler yaşam için zorunlu olan organik moleküllerin temelindeki karbon elementi açısından zengindir. Uzay boşluğunda dolanan göktaşı ve kuyrukluyıldızların yüzey ve iç yapılarında organik moleküller oluşabilir. İşte RQ36'da bu moleküller bulunabilir. RQ36, Uluslararası Astronomi Birliği tarafından Dünya için tehlike oluşturabilecek asteroitler arasında değerlendirildi. 1800'de 1 şansla 2170 yılında Dünya ile çarpışma olasılığı bulunuyor. RQ36'nın yüzeyini ayrıntılı inceleyebilmek için çevresinde bir yıl boyunca dolanacağız ve bir örnek almak için hedef bölge belirleyeceğiz. Bu çalışma bize bir deneyim kazandıracaktır diyor Nuth. Bir asteroitin yakınında bir uzay aracı kullanmak kolay değildir. Çoğunun yüzeyi ve yapısı bozuktur ve kendi çevrelerinde hızlı dönerler. Bu nesnelerin küçük kütle çekimleri vardır. Bu da ortaya çıkabilecek diğer kuvvetlerin uzay aracının konumunu etkileme riski bulunur. Bir asteroitin kütle çekimi öyle küçüktür ki, yüzeydeki bir taşı elinizden bıraksanız, taş asteroitin yüzeyine yarım saat sonra ulaşacaktır diye örnek veriyor Nuth. Bu yeni görev ile ayrıca Yarkovsky etkisini de ölçerek, dünyaya çarpma olasılığı bulunan asteroitlerin yörüngelerinin daha doğru hesaplanmasını sağlayacak. Yarkovsky etkisi, bir asteroitin yüzeyine çarpan güneş ışığının etkisiyle ısı enerjisi artan nesnede oluşan küçük itme kuvvetidir. Bu küçük itme kuvveti nedeniyle asteroitlerin yüzeyleri düzensizdir ve asteroitler bu kuvvetten dolayı sallanır ve dönerler. Dünya'ya yaklaşan bir asteroitin Yarkovsky etkisi dikkate alınmazsa yörüngesi sağlıklı olarak saptanamaz. OSIRIS-Rex'in açılımını yaparsak: O, bilimsel anlamda yaşamın temel kaynaklarını; SI RQ36'nın dalga boylarıyla alınacak ve oluşturulacak şeklini; RI su, metal gibi önemli kaynakların dağılımını; S, dünya için tehlikeli olabilecek asteroitlerin yörüngesinin doğru olarak saptanmasını ifade etmektedir. Rex ise Regolith Kaşifi anlamındadır. Regolith birçok asteroitin yüzeyinin üst kısmındaki kaya ve toz tabakasıdır. OSIRISD onaylanırsa, üzerine çeşitli araçlar eklenecek. Elektrik yüklerini ve atomları tanıyan bir tayfölçer, iki kızılötesi tayfölçeri konulacak. Görevin en geç 30 Aralık 2018'e kadar başlaması gerektiği belirtiliyor. Kaynak: NASA/Goddard"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/yeni-bir-atarca-ve-yeni-ipuclari/", "text": "Gökbilimciler NASA'nın Rossi X-Işını Gözleyicisini kullanarak ilk kez bir atarcayı eşi olan yıldız tarafından tutulurken keşfettiler. Bu sıra dışı yoğun yıldızlarla ilgili daha fazla keşif Einstein'ın Genel Görelilik Kuramını da test edebilecek. Atarcalar süpernova olarak patlayan büyük bir yıldızın çekirdeği olan ve çok hızlı dönen nötron yıldızlarıdır. Nötron yıldızları Güneş'ten 60 000 kez daha küçüktür ve 15 ile 20 km'lik bir çapa sahiptirler. NASA'nın Goddard Uzay Uçuş Merkezi'nden Craig Markwardt: Bir nötron yıldızının kütlesini net olarak bilmek zordur. Bu yıldızların boyutlarını ve iç yapısını bilmiyoruz. Ancak bulunan yeni sistem kuramın söylediği aralığı daha da netleştirecektir diyor. Swift J1749.4-2807 ya da kısaca J1749 olarak kodlanan yeni sistem 10 Nisan'da yayınladığı X-ışınlarıyla kendini ele verdi. Olay sırasında RXTE üç tutulma izleyerek X-ışınları yayınlayan atarcayı, yörünge hareketini ve dönüş sayısını kaydetti. J1749, 2006 yılının Haziran ayında küçük bir patlama yaşayarak NASA'nın Swift uydusuna yakalanmıştı. Swift, RXTE ve diğer uzay araçları 22 000 ışık yılı uzaklıktaki Yay takımyıldızında bulunan nötron yıldızının eşi olan bir yıldızdan gaz çaldığını ortaya çıkardı. Bu gaz nötron yıldızının çevresinde bir disk oluşturur. RXTE ekibinden Tod Strohmayer: Birçok ikili sistemde olduğu gibi disteki gaz zaman zaman nötron yıldızına çarparak patlamalara neden olur diyor. Atarcaların güçlü manyetik alanı yıldızın manyetik kutuplarına göre yönlenerek gaza yön verir. Yıldızdan kopan gaz nötron yıldızının çevresinde hızla dönerek sıcak noktalara çarpar ve X-ışınları oluşturur. Peki ne kadar hızlı? J1749 saniyede 518 kez dönmektedir . Ayrıca atarcanın yörüngesel hareketine bağlı olarak X-ışını algılama değerleride değişmektedir ki buradan ikili sistemin her 8.8 saatte birbirinin çevresinde dolandığını gösterir. Yıldızın arkasına dolanan nötron yıldızından oluşan tutulmalar ise 36 dakika sürmektedir. Bu gazın yapıştığı bir nötron yıldızında X-ışını tutulmalarını gördüğümüz ilk gözlemdir. Bu bilgiyi kullanarak yıldızın boyutları daha bir kesinlikle söyleyebiliriz diyor Markwardt. Nötron yıldızının RXTE gözlemlerini karşılaştıran gökbilimciler eş yıldızın kütlesinin Güneş kütlesinin % 70'i kadar olduğunu, ancak tutulmaların bu değerin % 20 daha büyük olduğunu gösterdiğini fark ettiler. Biz yıldızın yüzeyinin kendisinden 1.96 milyon km uzaklıkta olan atarca nedeniyle şiştiğini düşünüyoruz. Bu ise yıldızın yüzeyinde fırtınalara neden olmuştur diyor Markwardt. Strohmayer : Biz görünür ya da kızılötesi dalga boylarındaki teleskoplarla önce normal yıldızı buluruz. Sonra bu yıldızın hareketini ölçerek atarcanın hareketlerini ve diğer bilgileri ediniriz diyor. Ancak RXTE'nin X-ışını algılayıcısı yıldıza gereksinim duymadan da yeni bir keşif yapabilir. Genel Görelilik Kuramı, bir radyo dalgası ya da bir X-ışınının büyük bir cismin yakınından geçerken ufak bir sapmaya uğrayacağını söyler. Kuram ilk kez 1964 yılında Massachusetts Teknoloji Enstitüsü'nde Irwin Shapiro tarafından test edildi. Shapiro testinde uzay araçlarından gelen sinyallerin Merkür ve Venüs tarafından geciktirildiğini ortaya koymuştu. Tutulmadan hemen önce ve tutulmadan sonra alınacak X-ışını değerleri bize sistemin ayrıntılı bir görüntüsünü verecekti. J1749 için tahmin edilen Shapiro gecikmesi 21 mikrosaniye (gözün açıp kapanma süresinden 10 000 kat daha hızlı) idi. RXTE'nin üstün teknolojisi bu değişikleri kaydetmemize olanak sağladı. Üç tutulma patlama sırasında gözlenmesine karşılık RXTE gecikme değerini bilecek kadar yeterli veriyi kaydedemedi. Yine de ölçümler aracın limit noktasını belirledi. Eğer yıldızın kütlesi 2.2 Güneş kütlesi olsaydı RXTE gecikmeyi görebilirdi. Biz bunun güneş sisteminin dışında X-ışını dalga boylarında gerçekleşen ilk gerçekçi sınırlar olduğuna inanıyoruz. RXTE, J1749'un bir sonraki patlamasında Shapiro gecikmesini ölçebilecektir diyor Markwardt. RXTE, Hubble'dan sonra en uzun görev yapan ikinci uzay aracıdır. Araç 1995'in sonlarında fırlatılmıştı. RXTE ilk atarca içeren sistem plan SAX J1808.4-3658'i 1998'de keşfetti. Araç en uzak noktalardaki nötron yıldızları ve karadelikleri izlemeye devam ediyor. Kaynak: NASA"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/yeni-bir-cuce-gezegen-kesfedildi-2/", "text": "Uluslararası gökbilimci ekibi, Neptün ötesindeki buzlu cisimler arasında dolanan yeni bir cüce gezegen keşfetti. Keşfedilen cisim 700 km çapında ve oldukça geniş bir yörüngeye sahip. Şimdilik adı 2015 RR245 olarak belirlenen cisim Hawaii'deki Kanada-Fransa-Haeaii Teleskopu'nun Dış Güneş Sistemi Kaynakları Araştırması sırasında keşfedildi. British Columbia'daki Victoria Üniversitesi'nden Dr. Michele Bannister: Çok heyecanlıyım. Güneş'ten bu kadar uzakta ve sönük olan cismin incelenmesi, bu buzlu cisimleri tanımak ve Güneş Sistemi'nin tarihini anlamak açısından önemli diyor. İlk kez, Kanada Ulusal Araştırma Konseyi'nden Dr JJ Kavelaars Ossos, Eylül 2015 ile Şubat 2016 arası verilerinden hareketle bölgede parlak bir cisim olabileceğini ifade etmişti. Veriler, Güneş'ten Neptün-Güneş uzaklığının iki katı kadar uzakta bir cisim olduğunu ortaya çıkardı diyor Bannister. Cüce gezegen bölgedeki tüm cisimlerden 120 kat daha uzağa gidebiliyor. RR245'in çok uzakta olması nedeniyle yüzey özellikleri ya da boyutu net olarak bilinmiyor. Küçük ve parlak ya da büyük ve mat olabilir diyor Bannister. Güneş Sistemi oluşurken dev gezegenlerin etkisi ya da diğer nedenlerle bu tür cisimler oldukça uzağa atılmışlardır. Pluto ve Ceres ile birlikte bugün bilinen en büyük cüce gezegenler arasına giren RR245'de bunlardan biri olabilir. Yine de Neptün ötesi bölgedeki on binlerce cisim arasında daha büyük cisimlerde olabilir. Yeni Ufuklar uzay aracının Pluto yakınından geçişiyle alınan bilgiler, Güneş'ten oldukça uzakta yüzeyleri donmuş, farklı jeolojik temeli olan ve çeşitli maddelerden oluşmuş birçok cisim olabileceğini göstermişti. Güneş'ten en fazla 12 milyar km (80 AB*) uzaklaşan RR245, en yakın konumu olan 5 milyar km'ye (34 AB) 2096'da ulaşacak. Son derece eliptik olan yörüngesi, en azından son 100 milyon yıldır Güneş çevresinde dolandığını gösteriyor. RR245'in bu yörüngeye nasıl kavuştuğu ve geçmişi henüz bilinmemektedir. Gerek adlandırılması gerekse evrimi ile çalışmalar önümüzdeki yıllarda belirlenebilir. İsim konusunda siz de Uluslararası Astronomi Birliği'ne önerilerinizi iletebilirsiniz. British Columbia Üniversitesi'nden Prof. Brett Gladman: Ossos, dış Güneş Sistemi'nin tarihini belirlemek için geniş yörüngeye sahip cisimleri keşfetmek amacıyla oluşturulmuştur. Elbette daha düzgün yörüngesi olan cisimler bulmak iyi olurdu, ancak böyle aykırı yörüngesi olan bir cisim bulduğumuz için daha mutluyuz diyor. RR245, Ossos'un keşfettiği sayısı beş yüzü aşan cisimlerin en büyüğüdür. Ossos, muazzam geniş alan kamerası ile donatılmış ve Dünya'daki en karanlık yerlerden birinde bulunan Kanada-Fransa-Hawaii Teleskopu ile yürütülüyor. CFHT'nin olağanüstü gözlem yetenekleri gözlemlerin neredeyse her gece ve hızla yapılmasına olanak sağlıyor. Tesis bu anlamda dünya lideridir diyor Gladman. Görünen o ki; 2020'lerde çok büyük LLST gibi teleskoplar kuruluncaya kadar daha birçok RR245 benzeri cüce gezegen bulunabilir. Astronomi yine en hareketli bilimlerin başında olmayı sürdürüyor. *AB: Astronomik birim. Dünya-Güneş arası uzaklık 1 AB kabul edilir."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/yeni-bir-cuce-gezegen-kesfedildi/", "text": "Güneş Sistemi'nin bilinen en uzak üyesi değişti: Yeni bir cüce gezegen keşfedildi. Carnegie Enstitüsü'nden Scott Sheppard ile İkizler Gözlemevi'nden Chadwick Trujillo'nun ortak çalışmasıyla Güneş Sistemi'nin en uzak üyesi olan 2012 VP113 cüce gezegeni keşfedildi. Bu büyük bir olasılıkla Oort Bulutu'ndaki belki de sayısı binleri bulan cisimlerden sadece biridir. Üstelik 2012 VP113'ün yörüngesini ve Oort Bulutu'ndaki diğer cisimleri etkileyen ve henüz bilinmeyen 10 Dünya kütleli bir gezegen bile bölgede var olabilir. Sonuçlar Nature'nin 27 Mart sayısında yayınlandı. Güneş sistemi üyelerini kabaca üç kısma ayırabiliriz. İlki Güneş'e yakın ve Dünya gibi karasal olan gezegenler, ikincisi Güneş'ten biraz daha uzak olan dev gaz gezegenleri ve üçüncü grupta Neptün ötesi Kuiper Kuşağı ve ötesinde bulunan Pluto gibi buzlu cisimler. Şimdiye kadar bilinen en uzak cisim cüce gezegen Sedna idi. Ancak 2012 VP113 ile Sedna'nın pabucu dama atıldı ve en uzak üye olma sıfatını kaybetti. Carnegie Enstitüsü Karasal Manyetizma Bölümü yöneticisi Linda Elkins-Tanton: Bu sıradışı keşifle birlikte Güneş Sistemi bilgimiz yeniden biçimleniyor diyor. 2003 yılında Kuiper Kuşağı'nın kenarındaki Sedna keşfedildiğinde bilinen en uzak cisim Pluto idi. 2012 VP113 cüce gezegeninin keşfi, iç Oort Bulutu'nda benzer birçok kuyrukluyıldızların kökeni olan cisimler olduğu anlamına geliyor. 2012 VP113, Güneş'e, Dünya'nın Güneş'e olan uzaklığından 80 kat daha uzaktadır. Dünya ile Güneş arası uzaklık 1 astronomik birim olarak tanımlanır. Örneğin karasal gezegenler Güneş'ten 0,39 ile 4,2 AB, gaz devleri 5 ile 30 AB ve Pluto gibi buzlu cisimler ise 30 ile 50 AB kadar uzaktadır. Buna karşılık Sedna 76 AB kadar uzaktadır. Bu buzlu cisimler Güneş Sistemi'nin nasıl oluştuğunu ve evrimleştiğini bize anlatabilirler. Sedna ve 2012 VP113 gibi cisimlerin aranması bu nedenle önemlidir diyor Sheppard. Sheppard ve Trujillo keşif için Şili'deki 4 metrelik NOAO Teleskopu üzerindeki Karanlık Enerji Kamerası'nı kullandı. Ancak DECam gibi büyük bir teleskopla bu kadar uzak ve sönük cisimler görülebilirdi. Carnegie Enstitüsü'nün Las Campanas Gözlemevi'ndeki 6,5 metrelik Macellan Teleskopu ile de 2012 VP113'ün yüzey özellikleri ve yörüngesi belirlendi. Gökyüzünü tarayan Sheppard ve Trujillo, iç Oort Bulutu'nun büyük bir olasılıkla Kuiper Kuşağı'ndan daha büyük olduğunu ve Sedna ile 2012 VP113 gibi 900 dolayında ve Ana Asteroit Kuşağı'ndakilerden daha büyük, 1000 km'lik cisimler olabileceğini belirtiyor. İç Oort Bulutu'nda Mars ya da Dünya gibi büyük cisimlerde bulunabilir ama bunları görmek zor. Bunun nedeni uzaklık nedeniyle sönük olmaları ve mevcut teknolojinin bunları algılamak için yeterli olmamasıdır diyor Sheppard. Hem Sedna hem de 2012 VP113 yörüngelerinin Güneş'e en yakın konumlarından geçerken keşfedildi ki bu durumda bile oldukça sönüktüler. Aslında bunların böylesi garip yörüngeye sahip olmaları başka birçok benzer cisimlerin veya büyük bir cismin etkisine bağlı olabilir. Sheppard ve Trujillo'ya göre yüzlerce AB uzaklıktaki büyük bir cisim böylesi uzak cisimlerin yörüngelerinde tedirginliğe neden olabilir. İç Oort Bulutu'nun oluşumuna yönelik üç kuram bulunmaktadır. Yeni cisimlerin keşfiyle bunlardan hangisinin daha doğru olduğu ortaya çıkacaktır. Bir kurama göre bir gezegen gaz devleri tarafından bu bölgeye sürüldü ve Kuiper Kuşağı'nın dışı ile iç Oort Bulutu arasındaki cisimleri etkilemektedir. İkinci kurama göre yakın yıldızlardan birine ait bir gezegen zaman zaman bu bölgeye girmektedir. Üçüncü kuram ise Güneş Sistemi doğduğunda Güneş'in diğer yıldızlardan çaldığı cisimlerle Oort Bulutu'nun oluştuğu yönündedir. Yaklaşık 1500 AB kadar uzakta başlayan dış Oort Bulutu içindeki olası cisimler yakın yıldızların çekim etkisiyle yörüngelerini değiştirip iç Oort Bulutu'ndaki cisimleri de etkileyebilir. Gördüğümüz kuyrukluyıldızların çoğu dış Oort Bulutu içinde yörüngesi değişmiş olanlardır. İç Oort bulutu cisimleri ise Güneş'e daha yakın olduklarından komşu yıldızların çekim etkisinden etkilenmeden daha kararlı yörüngelerinde kalabilirler. İlgilenenler için bilimsel makale aşağıda. Chadwick A. Trujillo, Scott S. Sheppard. A Sedna-like body with a perihelion of 80 astronomical units. Nature, 2014; 507 (7493): 471 DOI: 10.1038/nature13156"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/yeni-bir-degisen-yildiz-sinifi-kesfedildi/", "text": "Yıldız parlaklığındaki küçük değişimler yepyeni bir yıldız sınıfını ortaya çıkardı Şili'de ESO'nun La Silla Gözlemevi'ndeki 1.2 metrelik İsviçre yapımı Euler teleskobundan yararlanan gökbilimciler, yeni bir değişen yıldız sınıfı keşfettiler. Bu keşif, bir kümedeki yıldızların parlaklıklarındaki küçük değişimlerin tespitine dayanmaktadır. Gözlemler, bu yıldızların mevcut kuramlara meydan okuyan ve bu değişimlerin kökenlerini sorgulamamıza sebep olan önceden bilinmeyen özelliklerini ortaya koymuştur. İsviçreliler, çok hassas teknolojilere sahip ürünleri üretmekteki hünerleriyle meşhurdur. Şimdi de Cenevre Gözlemevi'nden bir İsviçreli ekip, 1.2 metre çaplı küçük sayılabilecek bir teleskopu kullanarak uzun yıllara yayılan bir gözlem programı için olağanüstü bir hassasiyete ulaşmayı başardı. Ekip, yıldız parlaklıklarındaki küçük değişimleri ölçerek yeni bir değişken yıldız sınıfı keşfetti. Yeni sonuçlar, NGC 3766 açık yıldız kümesinde yer alan 3000'in üzerindeki yıldızın yedi yıldan uzun sürede yapılan düzenli parlaklık ölçümlerine dayanmaktadır. Küme yıldızlarının 36'sının beklenmedik bir düzene sahip oldukları, yani parlaklıklarının normal parlaklıklarının %0,1'i seviyesinde düzenli değiştiği ortaya konulmuştur. Bu değişimlerin periyodu iki ile 20 saat arasında ölçülmüştür. Bu yıldızların, Güneş'ten biraz daha sıcak ve parlak olmaları dışında kayda değer başka bir özelliği yoktur. Bu yeni değişen yıldız sınıfına henüz bir isim verilmemiştir. Bu seviyedeki ölçüm hassasiyeti, diğer teleskoplardan elde edilen benzeri çalışmalarla kıyaslandığında iki kat daha iyidir ki bu da keşfedilen bu küçük değişimleri ortaya çıkarabilmek için yeterlidir. Bu seviyedeki bir hassasiyete gözlemlerin yüksek kalitesi ve verilerin dikkatli analizi sayesinde ulaştık. diye konuşan araştırma ekibinin başı Nami Mowlavi, sözlerini şöyle sürdürüyor: Bu hassasiyete ulaşabilmemizin bir nedeni de yedi yıl sürdürmüş olduğumuz yoğun gözlem programıdır. Muhtemelen bu kadar fazla gözlem zamanını daha büyük bir teleskoptan elde etme şansını bulamazdık. Pek çok yıldız, görünen parlaklıkları zamana bağlı değiştiği için, değişken ya da zonklayan yıldız olarak bilinirler. Bu yıldızların parlaklıklarının nasıl değiştiği, iç yapılarının özelliklerine çok da kolaylıkla anlaşılmayacak bir şekilde bağlıdır. Bu olgu, yıldız sismolojisi olarak adlandırılan, gökbilimcilerin yıldızların fiziksel özelliklerini ve iç işleyişlerini anlamak için bu yıldız titreşimlerini dinledikleri bir gökfiziği dalının ortaya çıkmasına yol açmıştır. Bu yeni değişen yıldız sınıfının keşfi, gökfizikçiler için yeni bir çözüm bekleyen problemin ortaya çıkması demektir, diyen ekibin diğer bir üyesi Sophie Saesen, şu anki kuramsal modellerimiz bu yıldızlardan gelen ışığın periyodik olarak hiç de değişmemesi gerektiğini öngörmektedir, dolayısıyla şimdiki çabalarımız bu yeni yıldız türünün davranışları hakkında daha fazlasını anlamaya odaklandı diyerek sözlerini tamamlamıştır. Her ne kadar bu değişimlerin nedeni bilinmiyorsa da ümit veren bir ipucu vardır: Bu yıldızların bazıları kendi etraflarında çok hızlı dönmektedirler. Dönüş hızları, yıldızların kararsız olduğu ve madde fırlatmaya başladığı eşik olan kritik hızın yarısından daha fazladır. Bu koşullarda yüksek hızlarda dönüş, yıldızların doğal özellikleri açısından önemli bir etkiye sahiptir; ancak henüz bu yıldızların ışık değişimlerini yeterince modelleyemedik, diyerek durumu açıklayan Mowlawi, Keşfimizin, uzmanları bu gizemli değişimlerin kökenini anlamalarıyla ilgili sorunları gidermeye teşvik edeceğini ümit ediyoruz, diye sözlerini tamamladı. Notlar Yıldız kümesi bu önemli görüntüleme programında yer alan birçok gözlem hedefinden biridir. NGC 3376 yeryüzünden yaklaşık 7000 ışık-yılı uzaklıkta, güney gökküresi takımyıldızlarından Erboğa doğrultusunda olup, yaşının 20 milyon yıl olduğu tahmin edilmektedir. ESO-Türkiye"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/yeni-bir-gezegen-diski-kesfedildi/", "text": "Gökbilimciler bir yıldızın çevresinde tuhaf olayların olduğunu keşfettiler. Gökbilimciler gördüklerinin büyük bir olasılıkla bir yıldız veya bir gezegenin, çevresindeki gezegen oluşturma diskini ittiği bir yapı olduğunu düşünüyorlar. Gözlem Spitzer Teleskobu ile yapıldı. Kurama göre gezegenler gaz ve toz disklerinin kendi çevrelerinde dönerek yoğunlaşması yoluyla oluşuyor. Bu süreç aslında milyonlarca yıl sürmektedir. Spitzer 5 ay süren gözlemlerin sonucunda LRLL 31 olarak bilinen genç bir yıldızın çevresinde böyle bir disk yapı olduğunu gözlemledi. Yıldızdan alınan ışığın beklenilmedik şekilde değiştiği görüldü. Burada akla yatkın bir açıklamaya göre yıldızın yakınında ona arkadaşlık eden bir yıldız veya bir gezegen olduğudur. Bu nesne disk yapıyı iterek başka yapıları da ona katıp daha da kalınlaşmasına neden olabilir. Böylesine bir disk yapıda gezegen oluşumunun başladığı ön aşamalardan biri olabilir. Gezegen oluşturan diskler yıldızları çevresinde dönerken yakınlarındaki toz ve gaz yapılarını da kendilerine katarak büyürler. Merkezdeki yoğunluk artarken bir süre sonra diskin dış kısmı soğumaya başlar ve böylece gezegen ortaya çıkar. Bu tür disk yapıları gezegen, kuyrukluyıldız veya asteorid çarpışmalarından oratay çıkar. Sonunda da Güneş Sistemimizdeki gibi daha temiz bir sistem oluşur. Spitzer ile bu tür disk yapılarından onlarcası keşfedildi. 1000 Işık yılı uzağımızdaki Kahraman Takımyıldızındaki IC-348 yıldız oluşum bölgesindeki 2-3 milyon yıl yaşındaki genç yıldızlar izlenirken bir farklılık göze çarptı. Bu farklılık LRLL-31 yıldızından gelmekteydi ve Spitzer bu yıldıza yöneltildi. Gözlemler sonucunda yıldızın diskinin iç bölgesinden gelen ışığın her hafta değiştiğini ortaya çıkardı. Bu tür disk yapıları evrende ender bulunur. Kızılötesi izleme ile ışığın dalga boyu ve şiddeti saptanmaya çalışıldı. Kısa dalga boylarında ışık şiddetinin arttığı, uzun dalga boylarında ise ışık şiddetinin azaldığı görüldü. Bu gözlemler ile yıldızın yakınındaki bilinmeyen eşin diski iterek bu türden bir etkiye neden olduğu sonucuna varıldı. Ancak bu bilinmeyen eşin de yıldıza çok yakın olması gerekiyor. Yaklaşık Dünya-Güneş uzaklığının onda biri kadar, yani 15 milyon km. Sistem Spitzer dışındaki dünya üzerindeki teleskoplarla izlenecek. Yıldıza arkadaşlık eden nesne eğer bir gezegense buluşun değeri daha da artacaktır. Çünkü bu sayede gezegen oluşum kuramlarını sınayacak bir yapı daha keşfedilmiş olacak. Kaynak: Spitzer"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/yeni-bir-gezegen-doguyor/", "text": "Dünya'dan 335 ışık yılı uzaklıktaki bir yıldızın çevresinde yeni oluşmakta olan bir gezegen fark edildi. Yıldızın çevresindeki gaz ve toz diski incelenirken fark edilen gezegen araştırmacıların ilgisini üzerine çekmeyi başardı. Bu keşif aynı zamanda gezegen oluşum modellerinin sınanmasını da sağlayacak. ABD Donanma Araştırma Laboratuarı'ndan Dr. John Carr'in başını çektiği bir uluslar arası araştırma ekibi HD 100546 adlı bir yıldızın çevresini saran gaz ve toz diski içinde oluşum sürecinde olan bir gezegeni belirledi. Keşif tayfsal-gökölçümü adlı bir yöntemle sıcak gazın hareketlerindeki değişimler incelenerek gerçekleşti. Araştırmacılar antik diskle açıklanamayan karbon monoksit moleküllerinden oluşan ek bir kaynak gördüler. Bu kaynağın hız ve emisyon değerlerini izleyerek bunun genç yıldızın çevresinde dolandığını fark ettiler. Yıldızdan, Güneş-Satürn arası mesafeden biraz daha uzakta bulunan sıcak gaz kümesinin yeni bir gezegeni işaret ettiği sonucuna varıldı. Carr gezegeni değil de onu saran gaz topluluğunu gördüklerini söylüyor. Eldeki verileri onaylatmak için Clemson Üniversitesi'nden astrofizikçi Dr. Sean Brittain'lke birlikte yapılan yıldız çevresi ek emisyon araştırması yapıldı. Bunun sonucunda yapılan ek gözlemlerle diskin yıldız çevresinde çembersel yörüngede dolandığı sonucuna ulaşıldı. Gezegen adayı en az üç Jüpiter kütlesinde bir gezegene dönüşecektir. Kurama göre gezegen üzerine düşenm gaz ve toz gezegenin büyümesine ve genişlemesine neden olacaktır. Bunun dışında bu gaz Jüpiter'in çevresindeki uydular gibi yeni uyduların oluşumuna da yol açabilir. Carr'a göre keşifteki önemli pay sıcak gaz kümesine ait. Ekibin keşfi 2003, 2006, 2010 ve 2013'de gerçekleşen gözlemlere dayanmaktadır. Ekip bunun için Avrupa Gözlemevi'ne ait Şili'deki İkizler Gözlemevi ve Çok Büyük Teleskop'unu kullandı. İkizler Gözlemevi'ne ait optik/kızılötesi dalga boyunda gözlem yapabilen 8,1 ve 8,2 metrelik iki teleskop Hawai ve Şili'de bulunmaktadır. VLT ise 8,2 metrelik aynalı bir teleskoptur. Bunlara ek olarak gözlemler sırasında yüksek çözünürlüklü kızılötesi tayfölçerler kullanıldı. Bu sonuçlar ender rastlanan bir keşfe yol açtı diyor Carr. Bir yıldızın çevresinde dolanan ve gezegen oluşturan sıcak gaz diski gözleme şansını yakaladık. Gazın belli bir yere akması ise yeni dev bir gezegenin oluşum sürecini gösteriyor. Ekip ilerleyen yıllarda da bu diski izlemek istiyor. Önümüzdeki iki yıl içinde gezegeni saran diskin inceleneceği ve hatta kaybolabileceği düşünülüyor. Modele göre ilk gözlemden sonraki 15 yıl sonrasına kadar gezegenin görülmesi mümkün değil. Bilimsel makale: Journal Reference: Henning Avenhaus, Sascha P. Quanz, Michael R. Meyer, Sean D. Brittain, John S. Carr, Joan R. Najita. HD100546 MULTI-EPOCH SCATTERED LIGHT OBSERVATIONS. The Astrophysical Journal, 2014; 790 (1): 56 DOI:10.1088/0004-637X/790/1/56"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/yeni-bir-komsu-gokada-kesfedildi/", "text": "Hubble teleskobuyla NGC 6752'nin en sönük ve en yaşlı yıldızlarını yani beyaz cücelerini incelemek amacıyla yola çıkan gökbilimciler beklemedikleri bir keşif gerçekleştirdi. Komşu uzaklığı olarak nitelendirilen 30 milyon ışık yılı uzaklıkta bir cüce gökada olduğunu fark ettiler. Hubble kameralarının ilettiği görüntülerde gözlenen alanın dışında tümleşik bir yıldız topluluğu göze çarptı. Gökbilimcilerin bu yıldızların parlaklık ve sıcaklıklarını dikkatle incelediğinde Samanyolu'nun bir parçası olmayan milyonlarca ışık yılı uzaklıkta yer alan bir grup olduğunu ortaya çıkardı. Yeni keşfedilen kozmik komşumuz Bedin 1 olarak adlandırıldı. Küçük boyuta sahip cisim sadece 3000 ışık yılı çapında. Küçük ve oldukça sönük olan cisim bu özellikleri nedeniyle cüce küresel gökada sınıfına alındı. Cüce küresel gökadalar, küçük boyutlu, düşük parlaklıklı ve toz miktarı az olan eski yıldız toplulukları olarak tanımlanır. Cüce eliptik gökadalardan farklı olarak bunlar daha sönük ve küresel şekildedir. Bilinen 36 cüce küresel gökadanın 22'si Samanyolu'nun uydusudur. Evrende çok sayıda cüce küresel gökada olduğu düşünülüyor. Ancak Bedin 1 bir iki özelliği ile öne çıkmaktadır. Bedin 1 oldukça izole edilmiş bir gökadadır. Samanyolu'ndan 30 milyon ışık yılı ve ona en yakın gökada olan büyük NGC 6744'den 2 milyon ışık yılı uzaklıktadır. Yıldızların özelliklerinden gökadanın 13 milyar yıl yaşında olduğu hesaplandı. Yani evren kadar yaşlı. Diğer gökadalarla etkileşime girmeden yalnız yaşayan Bedin 1, erken evrenden kalma bir kozmik fosildir. 3 Yorumlar Kıymetli arkadaşım ve meslektaşım Ümit hocam, birbirinden güzel ve bilgilendirici bu makaleler için çok teşekkür ediyorum.makalelerinizin devamını bekliyorum. Teşekkürler Fehmi hocam. gerçekten çok özel çok ilginç bir galaksi acaba james web teleskopu olduğunda daha detaylı görüntülebilirse süper bir buluş olur.13 milyar yaşında olması dahada ilginç hale getiriyor bakalım daha nice galaksiler keşfedilecek.teşekkürler astronomi diyarı.selamlar."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/yeni-bir-otegezegen-rekoru/", "text": "NASA'nın Spitzer Uzay Teleskopu yer teleskoplarının da desteğiyle bilinen en uzak gezegeni keşfetti. Yeni gezegen 13.000 ışık yılı uzaklıkta bulunuyor. Sarmal şekilli Samanyolu gökadamızda acaba gezegenler nasıl dağılmıştır? Bu sorunun çözümüne Spitzer önemli katkılar sağlamaktadır. Acaba gezegenlerin çoğu gökadanın yoğun merkezinin çevresinde mi yoksa eşit bir şekilde gökadanın eteklerine mi yayılmış durumda? Harvard-Smithsonian Astrofizik Merkezi'nden Jennifer Yee: Gökada merkezindeki şişkin alanda ne kadar gezegen olduğunu bilmiyoruz diyor. Şili'deki Las Campanas Gözlemevi'nde bulunan OGLE Varşova Teleskopu ile gökyüzü kütle çekimsel mercek yöntemiyle taranır. Bir yıldız uzaktaki bir yıldızın önünden geçerken ondan gelen ışığı bükerek mercek gibi davranır. Böylece uzaktaki yıldız daha büyük görünür. Eğer öndeki yıldızın bir gezegeni varsa alınan ışıkta ani değişikler gözlenir. Gökbilimciler gökadanın yoğun şişkin merkezindeki yıldızlarda binlerce gezegen olabileceğini düşünüyor. Güneş gökadanın merkezinin 25.000 ışık yılı dışındadır. Kütle çekim mercek etkisiyle şimdiye kadar 30 gezegen keşfedildi. Ohio Üniversitesi'nden Andrew Gould: Kütle çekimsel mercekleme deneyleriyle Samanyolu'nun merkezine yakın yıldızların gezegenleri aranır. Bana göre gökadamızın gezegen açısından oldukça zengin diyor. 1000'den fazla gezegen bulan Kepler'e diğer gezegen avı araçları ve kütle çekimsel mercekleme yöntemi de yardım etmektedir. Bu yöntemdeki temel sorun yıldıza yakın gezegenlerin görülememesidir. Yakın yıldız uzaktakini büyütse de gezegenini görmek her zaman mümkün olmamaktadır. Bugüne kadar kütle mercek yöntemiyle 30 kadar gezegen keşfedilse de X kadarı hazinenin eksik parçasındadır. Spitzer uzaktaki dünyaların yörüngesini belirleme çalışmalarına yardım edebilir. Spitzer, Dünya'dan şu anda 207 milyon kilometre uzakta Güneş çevresindeki yörüngesinde dolanıyor. Spitzer ile yer teleskoplarının konum farklılığı yıldızların uzaklığını ortaya çıkarır. Bu teknik paralaks olarak bilinir. Spitzer kütle çekim mercek yöntemiyle paralaks ölçümü yapabilen ilk uzay teleskopudur. Yer merkezli teleskoplarla geleneksel paralaks teknikleri büyük uzaklıklarda etkili değildir diyor Lee. Kütle çekimsel mercekleme ile uzayı uzay teleskoplarıyla gözlemek kolay değildir. Spitzer'in şifrelenmiş uyarısı en geç üç gün içinde yerine getirilip kütle çekimsel mercekleme gözlemi başlanmalıdır. Bu yöntemle bir gezegen keşfi yaklaşık 150 gün sürer. Buna karşılık Spitzer ve OGLE ile 20 gün içinde gezegen fark edildi. Gezegenin Jüpiter'in yarı kütlesinde olduğu bile belirlendi. Spitzer bu yaz yaklaşık 120 kütle çekimsel mercek olayı gözleyecek. Elbette bu gözlemlere OGLE gibi birçok yer teleskopu da eşlik edecek. Kaliforniya Enstitüsü'ndeki NASA'nın Ötegezegen Bilim Enstitüsü'nden Sagan Fellow: Biz şimdiye kadar Güneş'in çevresini araştırdık. Bundan sonra kütle mercek etkisiyle de daha uzaktaki gezegenleri bulabiliriz. Gökadamızdaki gezegenlerin dağılımını ortaya çıkarabiliriz diyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/yeni-bir-supernova-kesfedildi/", "text": "Eta Karina her an patlayabilir. 170 yıl önce yaşadığı patlamayla birkaç güneş büyüklüğünde parçalar atan 100 Güneş kütleli dev yıldız, o zaman gökyüzündeki Sirius yıldızından sonra en parlak ikinci yıldız haline gelmişti. Eta Karina'nın yaşayacağı benzeri bir patlama, yıldız oluşumlarının olmadığı bir gökada da rastlandı. Yeni yıldızların oluşumunu sağlayan büyük kütleli yıldızların süpernova sonucunda patlamalarına Samanyolu gibi sarmal gökadalarda sıkça rastlanır. Buna karşılık eliptik gökadalarda yeni yıldız oluşumları hemen hemen hiç gerçekleşmez. Sonuç olarak gökbilimciler eski bir gökada da genç bir süpernovanın varlığı gökbilimcileri şaşırttı. Pan-STARRS ile keşfedilen PS1-12sk süpernovası benzerlerine oldukça ender rastlanır. Harvard-Smithsonian Astrofizik Merkezi'nden Nathan Sanders: Bu tür süpernova kesinlikle yanlış yerde diyor. PS1-12sk evrende ender rastlanan tip Ibn süpernova sınıfındadır. Bu süpernovanın kökeni bilinmemekle birlikte büyük bir yıldız olan Eta Karina'nın patlamasıyla uzaya saçılan helyum gazı sonucunda Homunculus Bulutsusu oluşmuştur. Yani önceki beş tip Ibn süpernovası aktif yıldızlarla oluşmuştur ve bunların Samanyolu gibi gökadalarda bulunacağı fikri desteklenmiştir. PS1-12sk ise biraz farklıdır. Bu süpernova 780 milyon ışık yılı uzaklıktaki eliptik gökadanın kenarında görülmüştür. Yeni yıldız oluşumlarının görülmediği gökada da bu tür bir süpernovanın oluşması ise şaşırtıcıdır. CfA'dan Alicia Soderberg: Keşif için çok şanslı olduğumuz düşünülebilir. Fakat şans hazır olan kişilere güler diyor. Hiçbir yeni yıldız oluşumunun gözlenmediği gökadanın bu bölgesinde saklanan bir yıldız oluşum fabrikası olabileceği akla geliyor. Bu yoruma alternatif olarak helyum açısından zengin iki beyaz cücenin çarpışmış olabileceği yorumu da getiriliyor. Hawaii Astronomi Enstitüsü'nden John Tonry: Bu başka bir yerden kaçmış bir yıldız olabilir mi? Böylesi yıldız oluşumları birçok yerde görülebilir mi? Böylesi bir süpernova daha farklı bir şekilde oluşabilir mi? Bu gerçek bir bilmece olmasına karşılık birçok yanıtın olabileceği de olası diyor. Çalışma The Astrophysical Journal'da yayınlandı."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/yeni-bir-supernova-tipi/", "text": "Yedi yaşındaki bir süpernovaya ilişkin veriler yenilendi. Buna göre süpernovanın nedeni, ikili yıldız sistemindeki bir beyaz cüceden diğerine helyum akışı olarak belirlendi. SN2002bj olarak kodlanan süpernovaya ilişkin yeni bilgiler Berkeley Üniversitesi'nden Dovi Poznanski başkanlığındaki bir ekip tarafından elde edildi. Bu süpernova şimdiye kadar gördüklerimizin arasında en hızlı gelişenidir. 3-4 kat daha hızlı bir gelişme seyri izleyen süpernova, 20 gün içinde kayboluyor. Bu hızlı gelişme ve ardından sönmesine ilişkin yaptığımız çalışmada tayf ölçerle alınan verilere göre helyumun çok fazla bulunması buna karşılık hidrojenin olmaması olarak ortaya çıktı. Bu da bize beyaz cücede helyum patlaması olduğunu gösteriyor diyerek açıklıyor Poznanski. Biz bunun, bildiğimiz patlamaların küçük bir farklılığı olduğunu değil, yeni fiziksel patlama olduğunu düşünüyoruz. Bu süpernova, tip Ia olarak bilinen, çekirdek ve çevresindeki maddenin kendi üzerine çökmesiyle oluşan süpernova tanımlarından farklı yapıdadır diyor ekip üyelerinden Prof. Alex Filippenko. Aynı ekipten Joshua Bloom ise bu süpernovanın yeni bir tip süpernova olduğunu söylüyor. SN2002bj süpernovası Lepus Takımyıldızındaki NGC-1821 Gökadası'nda 2002 yılında Amatör Astronom Filippenko tarafından Katzman Otomatik Görüntüleyici Teleskobu ile keşfedildi. Ancak süpernova o zaman tip II süpernovası olarak sınıflandırılmıştı. Haziran ayında Poznanski, evrenin genişleme hızını doğrulama için tip II süpernovaları arasında bu süpernovayı seçti. SN 2002bj'nin yüksek kalitedeki tayf çizgilerini incelediğinde bunun tip Ia'ya yakın bir süpernova olması gerektiğini fark etti. Tayf süpernovanın keşfinden yedi gün sonra Keck 1 Teleskobu kullanılarak Berkeley Üniversitesi'ndeki Filippenko ve Douglas Leonard tarafından elde edilmişti. Süpernovanın sınıflandırılmasında bir hata olduğu açıkça ortaya çıkmıştı diyor Leonard. KAIT tarafından tekrar veri alımı başlatıldı. Poznanski ve Berkeley'deki yüksek lisans öğrencisi Mohan Ganeshalingam, SN 2002bj'nin parlaklığının 20 gün içinde hızla azalarak kaybolduğunu gördüler. Yedi gün önce bölgenin alınan görüntüsündeki aydınlık yerini sönük bir noktaya bırakmıştı. Binlerce süpernova tayfları içerisinde yapılan aramada bu türden bir süpernovanın olmadığı görüldü. Bunun sonucunda Santa Barbara'daki Kavli Enstitüsü'nde bulunan Teorik Fizik Bölümü'nden Lars Bilsten ve ekibi konuya ilişkin bir açıklama getirdiler. AM Canum Venaticorum yıldızı olarak bilinen bu türde çift yıldızlarda hidrojen bulunmaz. İki beyaz cüceden oluşan ikili bir yıldız sisteminde, yıldızlardan biri diğerindeki helyumu çekerek süpernova şeklinde patlamasına neden olacaktır. Beyaz cüceler, hidrojeni olmayan helyum, karbon ve oksijenden oluşmuş yıldız kalıntılarıdır. Bildsten ve ekibi SN 2002bj'nin bir CVn sistemi olduğunu ve esprili bir şekilde .Ia türü olarak adlandırılabileceğini söylüyor. Çünkü bu patlama Ia'ya göre çok kısa zaman içinde sönükleşmiştir. Filippenko bu patlamanın düzenli tip Ia patlaması gibi olmadığını ancak bunun gibi beyaz cücenin helyum kabuğunu atmasıyla oluştuğunu belirtiyor. Yani hızlı gelişmesi dışında her şey uyuyor gibi. Aslında bu patlamanın nova ve süpernova patlamalarına göre benzerlikleri yok değil. Novalar, bir yıldızın kabuğunda biriken hidrojenin patlamasıyla oluşuyor. SN 2002bj normal bir novaya göre 1000 kat daha fazla enerji taşıyor süpernova olabilir. Süpernovaları araştıran bizim gibi birçok gökbilimci, son birkaç yılda gerçekleşen patlamaların çeşitliliği karşısında şaşırıyorlar. Bu sonuçlardan birkaç yeni süpernova sınıfı ve alt sınıfları oluşacak. KAIT ile 800 süpernova ortaya çıkarıldı ama daha binlerce hatta yüz binlercesinin olduğunu da biliyoruz. diyor Filippenko. Poznanski, SN 2002bj gibi yeni nesnelerin keşifleri için geniş alan kamerası kullanılacak olan Palomar Geçiş Fabrikasını bekliyor. Fabrika, Kaliforniya Enstitüsü ve Teknolojisi'ndeki Shri Kulkarni tarafından yürütülen bir projedir. Kaynak: Science Daily"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/yeni-bir-supernova-turu-kesfedildi/", "text": "Süpernovalarının iki farklı türü olduğuna inanılır. Carnegie Enstitüsü'nden Wendy Freedman, Mark Phillips ve Eric Persson gibi gökbilimciler Tip-Iax olarak adlandırılan yeni bir süpernova türü keşfetti. Çekirdeğin çökmesiyle oluşan süpernova Tip Ia olarak bilinir. Bunun için yıldızın 10 ya da 100 güneş kütlesinde olması gerekir. Beyaz cücelerin eşi olan yıldızdan madde çalması sonucu patlamasıdır. Yeni bir tür olan Tip Iax, Tip Ia'ya göre daha az enerjili ve sönük bir patlamadır. Her iki tür de beyaz cüceler aktif rol oynasa da, Tip Iax'dan tamamen beyaz cüce sorumlu değil. Harvard-Smithsonian Astrofizik Merkezi'nden Ryan Foley: Tip Iax aslında mini bir süpernovadır. Bu süpernova diğerlerine göre bir çöp bücürüdür diyor. Araştırma ekibi bu yeni tür süpernovayla ilgili 25 örnek belirledi. Bunlardan hiçbiri eski eliptik gökadalarda değil tersine genç yıldız sistemlerinde görüldü. Gözlemsel sonuçlara göre Tip Iax süpernovasının kahramanları dış hidrojen kabuğunu yitirmiş yıldız ile bu yıldızdan helyum çalan beyaz cüceden oluşuyor. Araştırmacılar Tip Iax süpernovasını neyin tetiklediğini henüz bilmiyor. Yıldızın dış helyum katmanından beyaz cüceye atlayan bir şok dalgası olayın başlatan kıvılcım olabilir. Ya da beyaz cücenin dışındaki helyum katmanının tutuşması. Tip Iax süpernovası sonrasında beyaz cüce Tip Ia'daki gibi tamamen yok olmaz, patlamanın ardından yaşamını sürdürür. Araştırma ekibine göre Tip Iax süpernovası, Tip Ia süpernovasına göre üçte bir oranında gerçekleşiyor. Daha yakından baktıkça yıldızların sonlarına ait yeni keşifler gerçekleşiyordiyor Phillips. Büyük Synoptic Tarama Teleskopu'nun görevi süresince binlerce Tip Iax süpernovası keşfedilebilir."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/yeni-bir-teleskopchromoscope/", "text": "Bu da nesi dediğinizi duyar gibiyim. Burada gördüğünüz ve benim sadece ikisine yer verdiğim görüntüler Samanyolu'nun değişik dalga boylarıyla alınan görüntüleridir. Stuart Lowe, Robert Simpson, ve Chris North adlı üç gökbilimci ve gökbilim öğrencisi, Samanyolu'nun değişik dalga boylarında ve değişik uzay teleskoplarıyla alınmış görüntülerini bir sayfa içinde yayınladılar. Böylece daha önce benzerleri olmasına karşılık, bu türden çalışmaların ilgi çekeceğini umarak sizleri haberdar etmek istedim. Sayfayı Arif Solmaz Türkçe'ye çevirmiş. Yani hem ingilizce hem de Türkçe versiyonuna ulaşabilirsiniz. Bu güzel çalışma için sanırım Arif Solmaz'a teşekkür etmeliyiz. Altı farklı dalga boyuyla alınabilecek Samanyolu görüntülerinden yalnız ikisini verdim. Daha fazlası için Kromoskop sayfasına gitmeniz gerekecek . Eğer sözkonusu sayfaya giderseniz daha geniş boyutta daha farklı özellikleri de olan görsel kısmı zengin bir sayfayla karşılaşacaksınız. Şimdi Chromoscope'da neler göreceksiniz, ondan kısaca bahsedeyim. Sayfaya tıkladığınızda karşınıza önce Samanyoılu'nun o bilindik görüntüsü geliyor. Sayfanın sağ üstünde ise altı ayrı dalga boyunu gösteren bir çizelge yerleştirilmiş. Bu kısma gelip bir dalga boyunun hemen karşısını tıklarsanız, Samanyolu'nun seçtiğiniz dalga boyundaki görüntüsünü göreceksiniz. Gerçekten çok hoş. Ama hepsi bu kadar değil. İşe önce sağ üstteki dalga boylarıyla başlayalım. Bunlar gökbilimcilerin uzaydaki bir nesneyi izlerken çoğu kez başvurdukları dalga boyları. Gökbilimciler teleskoplarının uçlarına taktıkları filtrelelerle uzaydaki bir nesnenin değişik rengini elde edip bu renge göre nesnede bulunan elementleri tahmin ediyorlar. Yani burada görülen dalga boylarıyla alınan görüntüler aslında gökbilimcilerin eli kulağı. Bu dalga boyu görüntülerini farenizle tıklanmanız dışında yukarı ve aşağı ok tuşlarıyla da yönetebilirsiniz. Bunu yaparsanız görüntünün, istenen dalga boyuna geldikçe yavaşça değiştiğini göreceksiniz. Görüntüyü büyütüp küçültme şansınız da var. Klavyenizin + tuşuyla görüntüyü büyütüp, - tuşuyla ise küçültebilirsiniz. Bu işi aynı zamanda fareniz tekerlekli ise, tekerleği döndürerek ya da sol tuşa çift tıklayarak da yapabilirsiniz. Samanyolu görüntüsünde takımyıldızları görmek isteyebilirsiniz. Sayfada bu da mümkün. Yapmanız gereken sadece L tuşuna basmak. Bu tuşla birlikte takımyıldızların yerleri ve adları görünür hale geliyor. Görüntü içerisinde herhangi bir yıldızın veya yakımyıldızın yerini de sorgulatarak bulabiliyorsunuz. Bunun için S tuşuna basmanız gerekiyor. Çıkan küçük arama penceresine nesnenin adını yazıp onaylıyorsunuz. Sayfa sizi istediğiniz nesneye götürüyor. Kısaca Chromoscope sayfasında ihtiyaç duyacağınız tuşlar ve işlemleri için yardım menüsünü kullanabilirsiniz. Bence sık kullananlarınıza eklemeye değecek bir çalışma: Chromoscope Ya da en iyisi siz Türkçe versiyonunu ekleyin: Kromoskop"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/yeni-bir-tozlu-gezegen-bulundu/", "text": "MIT ve NASA araştırmacıları 1500 ışık yılı uzaklıkta yıldızının kavurucu sıcaklığı altında gittikçe buharlaşan yeni bir gezegen keşfetti. Keşif hakkında henüz temkinli olan araştırmacılar, gezegenin tıpkı bir kuyrukluyıldızda olduğu gibi bir kuyruğa sahip olduğunu düşünüyor. Görece Merkür'den biraz daha büyük olan küçük ötegezegen hesaplamalara göre 100 milyon yıl içinde parçalanacak. Gezegenin yıldızı çevresindeki dolanım süresi 15 saat. Gezegenin turuncu-sıcak yıldızın altındaki sıcaklığı 2000 C derece dolayında . Araştırmacılar gezegenin yüzeyindeki hayalık maddenin yüksek sıcaklıklarda eriyerek buharlaşıp uzaya gaz ve toz halinde taşındığını öngörüyor. Gezegen yıldızı çevresinde dolanırken de arkasında yoğun bir iz bırakmaktadır. MIT'ten emekli fizik profesörü Saul Rappaport: Bu tozun mikronaltı boyutlu parçacıklardan oluştuğunu düşünüyoruz diyor. Veriler Kepler'in 160 000'den fazla yıldız verilerine dayanmaktadır. Gözlemevi düzenli aralıklarla her yıldızın parlaklığını kaydeder, bilim insanları daha sonra bu verileri inceleyerek yeni gezegen adaylarını belirler. Yıldızlara Merakla Bakmak Gökbilimciler Kepler Gözlemevi'ni kullanarak yıldızın parlaklık değişimini gözleyerek ötegezegenleri belirlerler. Yıldıza bağlı gezegen bakış doğrultumuza göre yıldızın önünden geçerken yıldızın görünen parlaklığında küçük bir azalma gerçekleşir. Rappaport ve ekibi KIC 12557548 kodlu yıldızdan gelen ışık deseni üzerinde çalıştılar. Ekip yıldızın ışığının her 15 saatte bir düştüğünü gördüler . Bunun önce yıldızın çevresinde ve birbirinin çevresinde dolanan iki gezegen olduğu düşünüldü. Bunun ise yıldızın ışığında farklı azalma değerlerine neden olacağı ve gözlenen parlaklık değişiminde böylesi bir durumun olmadığı gözlenince hipotez başarısız oldu. Tozlu Fikir Araştırmacılar böylece ışık altında yoğunluğu değişen şeklini değiştiren bir cisim olabileceği hipotezini ortaya sürdüler. Rappaport: Bu düşünce nasıl ortaya çıktı bilmiyorum ama gezegenin katı bir cisimden daha çok tozlu gezegen olduğu bir gerçek diyor. Rappaport ve ekibi gezegenin Merkür gibi düşük kütle çekimine sahip olması gerektiği ve bu nedenle toz savuran bir gezegen olduğunu ve belirlediler. Gezegenin 2000 C derece dolayındaki sıcaklığı yüzeyde volkanik patlamalara ve kül fışkırmalar nedeniyle ya da yüksek sıcaklığın etkisiyle buharlaşan metal tozun yoğunlaşmasına neden olarak gezegen çevresinde tozu oluşturabileceği yönünde iki fikir öne sürülüyor. Kepler verileri eşliğinde kaybedilen toz miktarı hesaplanarak gezegenin 100 milyon içinde parçalanacağı sonucuna ulaşıldı. Araştırmacılar böylece yıldızın çevresinde dolanan gezegenin arkasında uzun bir toz bulutu modelini geliştirdiler. Gezegen ve onu saran toz bulutunun arasından süzülen ışık düzeni Kepler verileriyle uyumlu bulundu. Kepler Gözlemevi ekip üyesi Dan Fabrycky: Birçok araştırma gezegenlerin sonsuz ömürlü nesneler olmadığını ve sıra dışı ölümlere uğrayabileceğini gösteriyor. Buharlaşma da böylesi sonlardan biridir diyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/yeni-bir-venus-kesfedildi/", "text": "Son yıllarda birbirinden ilginç, farklı özelliklere sahip karasal gezegenler keşfedildi. Ancak yeni keşfedilen gezegenin bir özelliği dikkat çekiyor. Yeni keşfedilen Dünya benzeri gezegen çok sıcak olmasına karşılık bir atmosferi olacak kadar da soğuk. Gezegenin eğer atmosferi varsa, sadece 39 ışık yılı uzakta olması nedeniyle Hubble ve Dev Macellan Teleskoplarıyla incelenebilir. Harvard-Smithsonian Astrofizik Merkezi'nden gökbilimci David Charbonneau: Asıl hedefimiz ikiz Dünya'yı bulmak. Ama arayış sırasında Venüs'ün ikiziyle karşılaştık. Üstelik Venüs'deki gibi bir atmosferi olduğunu düşünüyoruz diyor. Makalenin baş yazarı Massachusetts Teknoloji Enstitüsü'nden Zachory Berta-Thompson ekliyor: Bu gezegen önümüzdeki yıllarda gökbilimcilerin favori hedefleri arasında olacak. GJ 1132b gezegeni, Güneş'in ancak beşte biri kadar olan bir kırmızı cüce çevresinde dolanıyor. Soğuk yıldız Güneş'e göre 200 kat daha az ışık yayıyor. Yıldızına Merkür'ün Güneş'e olan uzaklığından daha yakın olan gezegenin (sadece 2,3 milyon km) yörünge dönemi 1,6 gün. GJ 1132b'nin yıldıza bu kadar yakın olması sıcaklığını 250 C dereceye kadar arttırır. Bu sıcaklıkta her ne kadar su kaynasa da gezegenin bir atmosferi olabilir. Ayrıca başka gezegenlerle kıyaslandığında önemli ölçüde soğuktur. Örneğin CoRoT-7b ve Kepler-10b gibi iyi bilinen gezegenler 1000 C derece gibi sıcaklığa sahiptir. GJ 1132b kırmızı cüceler çevresinde gezegen arayan Güney Şili'deki Inter-Amerikan Gözlemevi'nde bulunan sekiz adet 40 cm'lik robotik teleskoptan oluşan Mearth-South dizisi tarafından keşfedildi. Mearth-South, en fazla 100 ışık yılı uzaklıkta olan birkaç bin kırmızı cüceyi izlemektedir. Bu yıldızlara bağlı olabilecek gezegenler geçiş yöntemiyle taranır. Bir gezegen yıldızının önünden geçerken yıldızdan gelen ışık miktarında azalmaya neden olur. Bu azalma çok küçük olsa da gezegenin varlığını gösterir. GJ 1132b yaklaşık 9200 km çapındadır. Dünya'nın çapından % 16, kütlesinden % 60 kez daha büyüktür. Bu verilerle elde edilen yoğunluğun gezegenin kayalık bileşime işaret ettiği görülür. Gezegenin yerçekim ivmesi Dünya'ya yakındır. GJ 1132b'de duran bir kişi Dünya'dakine göre % 20 daha ağır gelecektir. Gezegenin henüz komşularına rastlanmadı. Ancak yakın gelecekte GJ 1132b'nin yanına birkaç gezegen eklenebilir. Ekip gezegeni Spitzer, Hubble gibi gelişmiş teleskoplarla incelemek istiyor. Ayrıca yakın gelecekte göreve başlayacak olan James Webb Uzay Teleskopu ile de gezegene daha yakından bakmak arzusundalar."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/yeni-bir-x-isini-kaynagi-kesfedildi/", "text": "Japon gökbilimciler Uluslararası Uzay İstasyonu'ndaki X-ışını Algılayıcısı ve NASA'nın Swift Gözlemevi'ni kullanarak gökadamızda Erboğa takımyıldızından gelen yeni bir X-ışını kaynağı tespit ettiler. İkili sisteme ilk kez yakın zamanda Uluslararası Uzay İstasyonu'na çıkarılan Japonların Kibo deney modülünde yer alan ve kısa adı MAXI olan gözlem aracıyla bulundu. 20 Ekim Çarşamba günü MAXI'nin X-ışını kaynağını tespit etmesinden hemen sonra ekip dünyaya konuyla ilgili bilgi vererek Swift'in belirtilen bölgeye bakması ve 9 saatlik gözlem yapması sağlandı. Penn Devlet Üniversitesi'nden Swift X-Işını Teleskopu ekip üyesi Jamie Kennea: MAXI ve Swift işbirliği hızlı ve doğru olarak yeni bir keşif yapılmasını sağladı. Bu iki aracın yetenek açısından birbirini tamamlayarak gönderdikleri veriler olmasaydı bu keşfi gerçekleştiremezdik diyor. Swift, MAXI J1409-619 olarak adlandırılan X-ışını kaynağının varlığını doğruladı. Penn Devlet Üniversitesi'nden Swift Gözlemevi ekip üyesi Prof. David Burrows: Swift'in gözlemleri bu kaynağın büyük bir yıldıza arkadaşlık eden bir nötron yıldızı ya da karadelik olabileceğini göstermektedir diyor. Bu keşif ancak Swift gibi gökyüzünde asılı duran ve istenilen noktaya yüksek çözünürlükle hedeflenen bir teleskopla yapılabilir. Aoyama Gakuin Üniversitesi'nden Kazutaka Yamaoka: MAXI büyük mesafelerde X-ışını novalarını keşfedebileceğini gösterdi. Kaynağın kimliğinin ortaya çıkarılması NASA'nın uyduları ile yapılan işbirliği ile gerçekleşti diyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/yeni-bir-yontem-ve-yeni-bir-gezegen/", "text": "Yıldızların küçük ve hafif gezegenlerini görmek zordur. Bu gezegenlerin keşfetmek için kullanılan en yaygın yöntemler dikine hız ve geçiş yöntemidir. Tel Aviv Üniversitesi ve Harvard-Smithsonian Astrofizik Merkezi 'dan oluşan bir araştırma ekibi şimdi yeni bir yöntemle, Einstein'ın Özel Görelilik Kuramı'nı kullanarak, bir ötegezegen keşfettiler. Araştırma ekibinden David Latham: Çok zarif etkiler arıyoruz. Bir yıldızın yüksek kalitede alınan parlaklık ölçümlerinde milyonda birkaç parça üzerinde yoğunlaştık diyor. Simchon Faigler: Çalışma NASA'nın Kepler uzay aracının topladığı veriler eşliğinde gerçekleşti diyor. Kepler geçiş yöntemiyle gezegen bulmak için tasarlanmış bir araç olmasına karşılık bu gezegeni Kepler'in keşfetmesi mümkün değildir. Ekip, ilk olarak 2003 yılında CfA'dan Avi Loeb ve Scott Gaudi'nin önerdiği bir yöntemi kullandı. Yeni yöntem yıldız çevresinde dolanan gezegenin yörüngesinde aynı anda ortaya çıkan üç küçük etkiyi arar. Einstein'ın parlaklık etkisi, gezegenin bize doğru hareket etmesiyle ışıkta görülen değişimdir. Yıldızdan gelen fotonların enerjisinin artması ve rölativistik etkiler nedeniyle gezegenin yıldızın önünde, bize doğru hareket ettğini ortaya koyar. Tsevi Mazeh: Bu, Einstein'ın görelilik ilkesini ilk kez bir gezegen keşfetmek için kullandık diyor. Yıldızın yörüngesindeki gezegenin, çekim kuvveti nedeniyle futbol topunun şeklinde olan bozulma gibi bir şekil büzüşmesinin işareti arandı. Yıldızın çevresindeki gezegen, bize doğru yöneldiğinde yıldız daha parlak görünecektir. Bu da yıldızdan aldığı ışığı yansıtan gezegenden gelen ışık nedeniyle olur. . Bu yeni yöntemle keşfedilen gezegen daha sonra iki ayrı gözlemevindeki, tayfölçerlerle doğrulandı. Kepler verilerine daha ayrıntılı bir bakış altında gezegenin geçiş yöntemine göre varlığı kesinleşti. Resmi adı Kepler-76b olan gezegen, 1,5 günlük yörünge dönemine sahip bir sıcak Jüpiterdir. Gezegen Jüpiter'den yaklaşık % 25 daha büyük ve iki katı ağırlığındadır. Kuğu takımyıldızı içindeki F tipi yıldızı ise 2000 ışık yılı uzağımızdadır. Gezegen tıpkı Ay'ın Dünya'ya kilitli olması nedeniyle aynı yüzünü göstermesi gibi yıldızına kilitlidir. Sonuçta Kepler-76b yaklaşık 2000 C derece sıcaklıkta adeta kavrulmaktadır. Ekip ilginç bir şekilde gezegen çevresinde ısı taşıyan hızlı jet rüzgarlarının olduğuna ilişkin kuvvetli kanıtlar elde ettiler. Böylesi bir durum daha önce HD 189833b üzerinde Spitzer Uzay Teleskopu'nun kızılötesi gözlemleriyle görülmüştü. Bu çalışma ile ilk kez görünür ışık altında bir gezegen çevresinde jet rüzgarlarının oluştuğu görüldü. Bu yeni yöntem mevcut teknolojiyle birlikte gökbilimcilere, şimdiye kadar bulunması oldukça zor olan Dünya büyüklüğündeki gezegenlerin keşfedilmesi için kayda değer bir fırsat sunuyor. Bu yöntem Dikine hız yönteminin tersine yüksek hassasiyetli tayfölçerleri gerektirmez. Aynı şekilde Geçiş yönteminin tersine yıldız ile gezegen arasında net bir bağlantı görülmesine gerek yoktur. CfA'dan Avi Loeb: Her gezegen avı yönteminin güçlü ve zayıf yönleri vardır. Bizim av yöntemlerine eklediğimiz bu yeni teknikle yeni sistemlerde gezegen araştırılabilir diyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/yeni-bir-yontemle-otegezegen-analizi/", "text": "Araştırmacılar yıldızın kör edici ışığını kapatarak çevresini inceleyebilir. Bu yöntemle bir yıldıza ait gezegen sisteminin atmosferleri incelendi. Proje 1640 adı verilen ileri teknoloji araç ve yazılımları kullanılarak elde edilen kimyasal analiz ve parmak izleri değerlendirilerek 128 ışık yılı uzaktaki yıldızın çevresinde dolanan dört gezegenle ilgili ayrıntılı bilgiler elde edildi. Gezegenlerle ilgili ayrıntılı bilgi ve bilinen gezegenlerden farklılıkları Astrophysical Journal Dergisi'nde yayınlandı. Doğa Tarihi Amerikan Müzesi Astrofizik Bölümü Başkanı Ben R. Oppenheimer: Bir fotoğraf bin kelime değerindedir. Ancak bir tayf çizgisi bir milyon kelime değerindedir diyor. Kaliforniya Palomar Gözlemevi Hale Teleskopu'nun kullanıldığı 1640 Projesi'nde Kaliforniya Teknolojisi Enstitüsü Proje Müzesi'ndeki Oppenheimer ekibine ek olarak NASA'nın Jet İticileri Laboratuarı, Cambridge Üniversitesi, New York Üniversitesi ve Uzay Teleskopu Bilim Enstitüsü araştırmacıları da yer aldı. Çalışmada HR 8799 yıldızı çevresindeki gezegenler görüntülendi. Sistemin en dışındaki gezegene ait kısmi gözlemin dışında yıldızın ışığının tayfını oluşturan gökkuşağı renkleri yardımıyla gezegenler incelendi. Gezegenlerin atmosferlerindeki karbondioksit, metan ve su gibi kimyasal bileşenler bu yöntemle açığa çıkarılabiliyor. Kaliforniya Enstitüsü'ndeki NASA Ötegezegen Bilimleri Enstitüsü'nden Charles Beichman: 19. Yüzyılda yıldızların ışığından bu şekilde yararlanmak olanaksızdı. Ancak astronomik tayfölçerin icadıyla yakın yıldızlar ile uzak gökadalar hakkında daha ayrıntılı bilgiler edinir hale geldik. Şimdi Proje 1640 ile ötegezegenlerin yüzeyi, atmosferi ve sıcaklığı gibi çeşitli özelliklerini öğrenebiliyoruz diyor. Bu sistem yardımıyla HR 8799'u çevreleyen gezegenlerin tayfları belirlendi. Çalışma ekibinden Jet İticileri Laboratuarı'ndan gökbilimci Gautum Vasisht: Tek bir gözlemle dört gezegen hakkında bilgi edinebilmemiz oldukça fantastik diyor. Sonuçlar ise oldukça tuhaf diyor Oppenheimer. Bu sıcak ve kırmızı gezegenler birbirinden farklı tayfa sahip. Evrende bilinen tüm cisimlerin tersine bu dördü özel bir türdür. Şimdi kuramcılara büyük bir iş düşüyor. En ilginç anormal durumlardan biri belirgin kimyasal dengesizlik. Temel kimya metan ve amonyakın aşırı soğuk ve sıcak ortamların olmadığı her yerde olabileceğini öngörür. Sıcaklığı 800 Santigrad derece (1000 Kelvin) olan gezegenlerde metan, amonyak ve az miktarda diğer kimyasal bileşenlerin izine rastlandı. Bu da daha diğer ötegezegenlerde karbondioksit yanısıra farkedilmeyen asetilen gibi kimyasal maddelerin varlığına işaret ediyor. Gezegenler aynı zamanda benzer sıcaklıklara sahip olduğunu gönderdikleri ışığın uzun dalga boyunda yani tayfın kırmızı renginden anlaşıldı. Güneş'in 1,6 katı kütleye sahip HR 8799 yıldızı Güneş'ten beş kat daha parlaktır. Üstelik Güneş'e göre oldukça farklı özelliklere sahiptir. Yıldızın parlaklığı iki günde bir yüzde 8 oranında değişir ve Güneş'e göre 1000 kat daha fazla morötesi ışık üretir. Bu değişimler muhtemelen gezegenlerin tayf ölçümlerini de etkilemektedir. Sistemin olağandışı görünen özelliklerinin açıklanabilmesi için daha fazla veriye ihtiyaç duyulmaktadır. Cambridge Üniversitesi'nden Ian Parry: Tayf sonuçlarına göre bu dört dünya açıkça yaşam için elverişsiz sıcak ve oldukça zehirli bir yapıya sahiptir. Ama tekniğimiz başka bir yerde yeşeren yaşamı ortaya çıkarabilecek kadar güvenli kanıtlar sunmaktadır diyor. Gezegen araştırmaları ve gözlemlerinin önündeki en büyük engel yıldızlarının sahip olduğu ve gezegenin yansıttığına göre on milyon kere milyon kadar parlak ışığıdır. Bu da gezegen araştırmalarının doğrudan görüntülenme yöntemiyle incelenmesini neredeyse olanaksız kılar. 10 km uzakta yanan bir araba farının önünden geçen bir sineği görmeye benzer. Proje 1640 ile bilimciler yıldızın ışığınındaki netliği koyulaştırarak bu engeli aştılar. Taççeker adı verilen yöntemle yıldızın ışığı karartılırken çevresindeki parlak cisimlerin de ışığı karartılır. Bunun için iki 6 inçlik aynayla saniyede milyonlarca kez ayarlamalar gerçekleştirilir ki burada araçlar arasında uyum olması şarttır. Aynı anda taççeker ile ışık filtrelemesi, renk dizilimini gerçekleştiren görüntü alımı ve yıldız ışığındaki dalgalanmayı ölçen dalga sensörüyle sonuç alınır. Proje sonucunda toplamda yıldızın ışığı milyon ile on milyon kez azaltılarak çevresindeki cisimlerin hareketi incelenir. Ulusal bilim Vakfı'ndan Astronomi Bilimleri Bölümü'nden Maria Womack: Gökbilimciler ötegezegenlerin bulutlarını izleyebiliyor üstelik bunu ilk kez dört gezegen üzerinde yapıyor diyor. Bu yeni yöntem hava desenlerini hatta atmosferleri izlemek ve üzerinde araştırma yapmaya olanak sağlar. Daha önceki küçük yıldızların çevresinde gezegen değişimleri de dikkate alındı. Proje 1640'da Güneş Sistemi'nden 150 ışık yılı uzaklıkta yer alan 200 yıldız ele alınıyor. Los Alamos Ulusal Laboratuarı'ndan gökbilimci Didier Saumon: Dört gezegenin tayfındaki değişim gerçekten merak uyandırıyor. Belki de bu sistemin dört gaz gezegeni de birbirinden farklıdır. Bu yeni veriler eşliğinde bilinen yüzlerce ötegezegenle ilgili düşüncelerimizi genişletmek zorundayız diyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/yeni-dogan-bir-yildiz-sisteminde-karmasik-organik-molekuller-kesfedildi/", "text": "Yaşamın kimyasal yapı taşları evrensel olabilir Gökbilimciler ilk kez genç bir yıldızı çevreleyen bir gezegenimsi disk içerisinde yaşamın temel yapıtaşları olan karmaşık organik moleküllerin izine rastladı. Atacama Büyük Milimetre/milimetre-altı Dizgesi ile gerçekleştirilen keşif, Yeryüzü ve Güneş'i meydana getiren şartların Evren'de eşsiz olmadığını tekrar doğruladı. Sonuçlar Nature dergisinin 9 Nisan 2015 sayısında yayımlandı. Yeni ALMA gözlemleri genç yıldız MWC 480'i çevreleyen gezegenimsi diskin çok miktarda karbon temelli karmaşık bir molekül olan metil siyanür (CH3CN) içerdiğini gözler önüne serdi. MWC 480'in etrafında yeryüzündeki okyanusları tamamen doldurmaya yetecek kadar metil siyanür bulunmaktadır. Hem bu molekül hem de daha basit türevi hidrojen siyanür yıldızın yeni oluşmakta olan diskinin soğuk dış kısımlarında bulundu, gökbilimciler bölgeyi Kuiper Kuşağı'na benzetiyor kendi Güneş Sistemi'mizde Neptün'ün ötesindeki buzlu gezegenimsiler ve kuyrukluyıldızlar diyarı. Kuyrukluyıldızlar Güneş Sistemi'nin gezegen oluşumu dönemindeki erken kimyasal içeriğine dair bozulmamış içeriği muhafaza etmektedirler. Güneş Sistemi'nin dış kısmındaki kuyrukluyıldızlar ve asteroidlerin genç Dünya'yı su ve organik bileşiklerle besleyerek ilkel yaşamın gelişim aşamasına yardımcı oldukları düşünülmektedir. Kuyrukluyıldızlar ve asteroidler üzerinde yapılan çalışmalara göre Güneş'i ve gezegenleri meydana getiren bulutsu su ve karmaşık organik bileşikler açısından zengin bir içeriğe sahipti, diyor yeni araştırmayı yürüten gökbilimci Karin Öberg . Şimdi aynı kimyanın Evren'de başka yerlerde de var olduğuna dair daha iyi kanıtlarımız var, bizimkine benzemeyen güneş sistemlerinin oluştuğu yerlerde. Bunun özellikle şaşırtıcı olduğuna dikkat çekiyor Öberg, çünkü MWC 480'de bulunan moleküller benzer yoğunluklarda Güneş Sistemi'ndeki kuyrukluyıldızlarda da bulunuyor. MWC 480 adlı yıldız Güneş'ten iki kat daha ağır olup, yaklaşık 455 ışık-yılı uzaklıkta Boğa yıldız oluşumu bölgesinde yer almaktadır. Çevresindeki disk gelişiminin oldukça başında olup yakın zamanda soğuk ve karanlık bir gaz ve toz bulutu ile bütünleşmiştir. ALMA ve diğer teleskoplarla yapılan çalışmalar içerisinde henüz açık bir gezegen oluşumu tespiti yapmış olmasa da, daha yüksek çözünürlüklü gözlemler benzer yaşta olan HL Tauri'deki gibi yapıları ortaya çıkarabilir. Gökbilimciler bazen soğuk, karanlık yıldızlar-arası bulutların karmaşık organik moleküller açısından etkin bir üretim merkezi gibi oldukları biliyorlar bunlar arasında siyanür olarak bilinen molekül grupları da yer almaktadır. Siyanür ve özellike metil siyanür, karbon-azot bağları içerdiğinden önemlidir, bunlar da yaşamın temel yapıtaşları ve proteinlerin oluşumundan sorumlu olan amino asitlerin oluşabilmesi için gereklidirler. Bu karmaşık organik moleküllerin alışılagelmiş bir şekilde oluşarak şok dalgaları ve radyasyonun kimyasal bağları kolayca koparabileceği yeni oluşmakta olan bir güneş sisteminin enerjik ortamlarına dayanıklı bir şekilde kalabildiği şimdiye kadar açık olmayan bir konuydu. ALMA'nın kayda değer duyarlılığını kullanan gökbilimcilerin son gözlemlerine göre bu moleküller hayatta kalmakla kalmamış, aynı zamanda gelişmişler. ALMA'nın tespit ettiği moleküller yıldızlar-arası bulutlarda bulunan bolluk miktarından oldukça fazlaydı. Gökbilimcilere göre bunun anlamı öncül-gezegen disklerinin karmaşık organik molekülleri oluşturmadaki rolü oldukça etkin ve bunu görece kısa zaman ölçeğinde gerçekleştirebiliyorlar . Bu sistem evrimleşmeye devam ettikçe, gökbilimciler organik moleküllerin güvenli bir şekilde kuyrukluyıldızlar ve diğer buzlu nesnelerce muhafaza edilerek yaşama daha elverişli ortamlara taşınacağı tahmininde bulunuyorlar. Ötegezegen çalışmaları sayesinde Güneş Sistemi'nin gezegen sayısı ya da su bolluğu açısından eşsiz olmadığını artık biliyoruz, diyor son olarak Öberg. Şimdi ise organik kimya açısından eşsiz değiliz. Bir kez daha, özel olmadığımızı öğrendik. Bu Evren'de yaşam perspektifinden harika bir haber. Notlar Bu yıldız sadece bir milyon yıl yaşında. Karşılaştırma yaparsak Güneş'in yaşı dört milyar yıldan fazla. MWC 480, Mount Wilson Kataloğu'ndaki B ve A yıldızlarından tayflarında parlak hidrojen çizgisi bulunduğu anlamına gelen bir tür adı. ALMA uzaydaki moleküllerden doğal olarak yayılan sönük milimetre-dalgaboyu ışımasını tespit etme yeteneğine sahiptir. Bu en yeni gözlemler için gökbilimciler ALMA'nın 66 anteninden sadece bir kısmını kullandılar, o sırada teleskopun dizilimi daha düşük çözünürlüğe imkan veriyordu. Bu ve diğer öncül-gezegen disklerinin ALMA'nın tam kapasiteli haliyle yapılacak ileriki gözlemleri yıldızların ve gezegenlerin kimyasal ve yapısal evrimleri hakkında diğer detayları gözler önüne serecektir. Bu hızlı oluşum aksi halde molekülleri parçalayacak olan kuvvetleri devre dışı bırakmak için gereklidir. Ayrıca, bu moleküller diskin görece durgun kısımlarında tespit edilmiştir, merkezi yıldızdan ortalama 4,5 ila 15 milyar kilometre ötede. Güneş Sistemi standartlarına göre oldukça uzak olsa da, MWC 480'in boyutlarına göre, aslında burası kuyrukluyıldız oluşum bölgesi içerisindedir. ESO-Türkiye 1 Yorum Çok heyecan verici bilgiler..."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/yeni-eso-goruntuleri-yakin-gokadalarin-ilginc-ozelliklerini-ortaya-cikardi/", "text": "Bir gökbilimciler ekibi yakın gökadaların renkli kozmik havai fişekleri andıran yeni gözlemlerini yayınladı. Avrupa Güney Gözlemevi'nin Çok Büyük Teleskobu ile elde edilen görüntüler gökadaların farklı bileşenlerini ayrı renklerde göstererek gökbilimcilerin buradaki genç yıldızların ve çevrelerindeki gazın konumlarını tespit etmelerini sağladı. Alınan yeni verileri ESO'nun ortağı olduğu Atacama Büyük Milimetre/milimetre-altı Dizgesi gözlemleri ile birleştiren ekip yıldızları oluşturan gazı neyin tetiklediği konusuna yeni bir ışık tutacak. Gökbilimciler yıldızların gaz bulutlarında oluştuklarını biliyor, ancak yıldız oluşumunu neyin başlattığı ve bir bütün olarak gökadaların buradaki rolü gizemini koruyor. Bu süreci anlamak için bir grup araştırmacı yerde ve uzayda konuşlu güçlü teleskopları kullanarak değişik türden yakın gökadaları gözleyerek yıldız doğumuna imkan veren farklı gökada bölgelerini taradı. İlk kez farklı gökada türlerini temsil eden bir örneklemde, geniş bir yelpazedeki yerler ve çevrelerindeki yıldız oluşum bölgelerinin tekil yapılarını çözebiliyoruz, diyor Yakın Gökadalarda Yüksek Açısal Çözünürlükte Fizik projesi kapsamında VLT katkılı gözlemleri yürüten ESO Almanya'da gökbilimci Eric Emsellem. Yıldızların oluşmasını sağlayan gazı doğrudan görebiliyoruz, genç yıldızların kendisini görüyoruz ve farklı aşamalardaki evrimlerine şahit oluyoruz. Aynı zamanda Fransa, Lyon Üniversitesinde de çalışan Emsellem ve ekibi Şili'deki Atacama Çölünde bulunan ESO'nun VLT'si üzerindeki Çoklu Birim Tayf Kaşifi aygıtı ile alınan gökada taramalarının son setini yayınladı. MUSE'yi kullanarak yeni yıldızları ve çevrelerinde onların ısıtarak aydınlattığı, devam eden yıldız oluşumunun açık bir delili olan sıcak gazın izini sürdüler. Yeni MUSE görüntüleri aynı gökadaların ALMA ile alınan ve bu yılın başında yayınlanan gözlemleriyle birleştirildi. Şili'de bulunan ALMA özellikle soğuk gaz bulutlarını görüntülemek için uygundur gökadalarda yıldız oluşumundan sorumlu olan hammaddeyi sağlayan kısımlar. MUSE ve ALMA görüntülerini birleştiren gökbilimciler yıldız oluşumunun gerçekleştiği ve gerçekleşmesinin beklendiği bölgeleri inceleyerek, yeni yıldızların doğumunu tetikleyen, hızlandıran ya da durduran etkileri daha iyi anlamaya çalışıyor. Ortaya çıkan dikkat çekici görüntüler komşu gökadalardaki yıldız doğumevlerine renkli bir bakış açısı getirecek. Ortaya çıkarmak istediğimiz çok sayıda gizem var, diyor PHANGS ekibi üyesi ve Almanya, Heidelberg Üniversitesi'nden Kathryn Kreckel. Yıldızlar bulundukları gökadaların özel bölgelerinde daha sık mı doğuyor eğer öyleyse, neden? Yıldızların oluştuktan sonraki evrimleri diğer yıldız nesillerini nasıl etkiliyor? Gökbilimciler şimdi PHANGS ekibinin elde ettiği MUSE ve ALMA verilerinin zenginliği sayesinde bu sorulara cevap verebiliyor. Görüş alanındaki her bir bölgenin tayfını toplayarak, geleneksel aygıtlardan çok daha zengin bilgiler sağlayan MUSE sayesinde gökbilimciler kozmik nesnelerin özelliklerini ve doğasını ortaya çıkarıyor. Ilık gaz bulutsularından 30 bin tane gözleyen MUSE, PHANGS projesi için farklı gökada bölgelerinden yaklaşık 15 milyon tayf verisi topladı. Diğer yandan ALMA gözlemleri sayesinde gökbilimciler 90 yakın gökada içindeki yaklaşık 100 bin soğuk-gaz bölgesini görüntüleyerek yakın evrendeki yıldız doğumevlerinin sıra dışı keskinlikte bir atlasını oluşturdular. ALMA ve MUSE'ye ek olarak PHANGS projesinde NASA/ESA Hubble Uzay Teleskobu ile yapılan gözlemler de yer almaktadır. Çeşitli gözlemevlerinin seçilmesi sayesinde ekip gökada komşularımızı farklı dalga boylarında tarayarak, her dalga boyu aralığı ile gözlenen gökadalardaki farklı kısımları ortaya çıkarmaya çalışıyor. Bir araya getirdiğimiz gözlemler sayesinde yıldız doğumevlerinin oluşumundan, yıldız oluşumunun başlangıcına ve son olarak bu doğumevlerinin yeni doğan yıldızlarca yok edilmesine kadar yıldız doğumunun farklı aşamalarını tekil gözlemlerle mümkün olandan daha ayrıntılı olarak araştırabiliyoruz, diyor İtalya, Floransa'daki INAF-Arcetri'den PHANGS ekibi üyesi Francesco Belfiore. PHANGS projesi ile yapılan çalışmalara gelecekte göreve başlayacak NASA'nın James Webb Uzay Teleskobu gibi teleskop ve aygıtlarla devam edilecektir. Bu şekilde elde edilecek veriler ESO'nun bu on yılın sonuna doğru çalışmaya başlayacak olan gelecekteki Aşırı Büyük Teleskobu için ön gözlemleri hazırlamış olacak ve sonrasında yıldız doğumevi gibi yapılar daha ayrıntılı olarak incelenebilecektir. PHANGS verileri ile ortaya çıkardığımız haritaların çözünürlüğü tekil yıldız oluşum bulutlarını tespit ve ayırt edebilmek için yeterli olsa da içlerinde neler olduğunu ayrıntılı olarak görebilmek için yeterli değil, diyor PHANGS proje yöneticisi, Almanya, Max Planck Gökbilim Enstitüsü'nden Eva Schinnerer. Ekibimizin ve diğerlerinin yeni gözlemsel çabaları bu yöndeki sınırları zorlamakta ve önümüzdeki heyecan verici keşifler dönemine bir pencere açmaktadır. Arif Solmaz, Çağ Üniversitesi Uzay Gözlem ve Araştırma Merkezi, Mersin"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/yeni-fizige-merhaba-kutle-cekim-dalgalari-dogrulandi/", "text": "100 yıllık soru işareti ortadan kalktı. Sonuç: Einstein yine haklı, kütle çekim dalgalarının varlığı kanıtlandı. Albert Einstein 1915 yılında ünlü Genel Görelilik Kuramını yayınladı. Doğadaki dört temel kuvvete önemli bir ek getiren bu kuram aynı zamanda oldukça zarifti ve birçok sorunun yanıtını da veriyordu. Kurama göre cisimler uzayı kütleleri kadar bükmektedir. Uzayda hareket eden bu cisimler aynı zamanda geçtikleri yerin eğriliğini değiştirmektedir. 1918 yılında Einstein kuramına bir ek getirdi: Kütleli cisimler hareketleri sırasında uzayda minik kütle çekim dalgaları oluşturmaktadır. İşte bu fikir LIGO gözlemevi çalışanları tarafından doğrulandı. LIGO iki kütle çekim dedektöründen oluşur ve dünya genelinde binden fazla bilim insanın araştırmalarına ortam sağlar. Deney kütle çekim dalgalarında oluşabilecek minik değişimleri görmek için 4 km uzunluğunda lazer ışınlarından yararlanır. Son olarak Eylül 2015 ve Ocak 2016 arasında alınan verilerle tarihi keşfe ulaşıldı. ESA'nın LISA Pathfinder proje ekibinden Paul McNamara: Bu herkes için muazzam bir haber ve LIGO araştırmacıları bir tebriği hak ediyor diyor. LISA Pathfinder kütle çekim dalgalarını uzaydan izleyecek olan ESA'ya ait bir projenin adıdır. Araç 3 Aralık 2015'de fırlatıldı ve Ocak ayında yörüngesine ulaştı. 1 Mart'tan itibaren bilim insanlarının hizmetinde olacak. LISA Pathfinder ile artık var olduğu kanıtlanan kütle çekim dalgaları uzaydan gözlenecek diyor Paul. 1970'lerin sonlarında, büyük kütleli yıldızların sonu olan nötron yıldızlarından oluşan çiftin birbiri çevresindeki yörüngeleri izlenerek oluşan kütle çekimsel dalgalar dolaylı olarak gözlenmişti. İki nötron yıldızının hassas gözlemleri titreşimli bir radyo kaynağını ya da pulsar izlenimi vermiştir. İki yıldız kalıntısının birbiri çevresindeki hareketi nedeniyle eğer kütle çekim dalgaları oluşuyorsa enerji kaybedip birbirlerine yaklaşıp hızlanmaları gerekirdi ki gözlenen de tam olarak buydu. Buna karşılık LIGO dolaylı değil doğrudan gözlem yaparak kütle çekim dalgalarının varlığını kanıtladı. ESA'nın LISA Pathfinder pojesi yöneticisi Cesar Garcia Marirrodriga: Yerden yapılan testlerle bu sonuca ulaşmak kolay değildir. LIGO araştırmacıları olağanüstü bir iş çıkardı diyor. Keşfin temelinde 1,3 milyar ışık yılı uzaklıktaki 29 ve 36 Güneş kütleli iki karadeliğin birleşmesi yatıyor. Bu birleşme sonucunda 62 Güneş kütleli karadelik oluşurken üç Güneş kütlesindeki bir cismin oluşturduğu kütle çekimsel dalgalarının doğmasına neden oldu. ESA'nın LISA Pathfinder proje ekibi üyesi Oliver Jennrich: Kütle çekim dalgalarının bulunması ile önümüzde yeni bir fizik belirdi. Özellikle uzayda önemli bir farklılık yaşayacağımız kesin diyor. Işıkta olduğu gibi kütle çekim dalgalarının da geniş bir yelpazede yani farklı frekanslarda yayıldığı düşünülüyor. LIGO gibi yer-merkezli deneyler 10-1000 Hz frekans aralığındaki, karadelikler ya da çift nötron yıldızlarının birleştirici etkisinden kaynaklanan yüksek frekansları algılayabiliyor. Yaklaşık bir milyon kilometre uzunlukta yani düşük frekanslı olan bu dalgaların kaynağı dev gökadaların merkezindeki süper kütleli karadeliklerin birleşmesiyle oluştuğundan, araştırmacıların gökadaların çok uzun kolları üzerindeki değişimleri görmeleri gerekir. Böylesi bir gözlem ise yeryüzünden değil lazer ışınları yardımıyla uzaydan yapılabilir. ESA bu amaç için gelecek yıllarda büyük kütle çekim dalgalarını gözleyebilecek L3 projesini hayata geçirmeyi planlıyor. Ajansın yeni bilimsel vizyonu kütleçekim evreni olarak belirlendi. 5 Yorumlar Yine bilgi eksiği var, inanılacak gibi gözükmüyor.. Dalga denen şeyin bir hızı olur.. Ne kadarmış o hız acaba? Yine mi üfürme yoksa.. NASA ve ESA bu keşfi yapan LIGO gözlemevi'ni Uzay'a taşıma peşinde. İlk araştırma sonrasını 2015 Aralık ayında göndermişler. Ayrıca Michio Kaku bu konu ile alakalı olarak, kütleçekim dalgalarını kullanarak farklı evrenlere mesaj yollayabiliriz demişti http://uzaycagi.com/2016/02/12/kutlecekim-dalgalari/ Haber için teşekkürler Astronomi Diyarı =) Şuan bizim haber kanallarinda canli yayin programlarinda terör yerine bunlari konusuyor tartışıyor fikir uretiyor hatta yapiyor uyguluyor olmamizin konusulmasini okadar cok isterim ki malesef aklimda bi foto samanyolu galaksisine ait bütün bir resim ufacık bi nokta gösteriliyor içindeki tartisma ....... Malesef bu konu ülkece kanayan yaramız. Yapılan haberlerde konu ile alakasız insanlar tarafından yapılıyor ve yalan yanlış ifadeler içeriyor. Dediğiniz gibi kendi daracık meselelerimize takılıp kalmışız."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/yeni-fuzyon-tekniginin-esin-kaynagigokbilim/", "text": "Gökbilim'deki araştırmalar bilim ve teknolojinin değişik aşamalarında kullanılıyor. Gökbilim'deki bilgilerle yapılan son çalışma ise füzyon üzerine. Geleceğin enerjisi olarak bilinen füzyon aslında yıldızlarda gerçekleşen bir enerji tepkimesi. Bunun için yüksek basınç ve sıcaklığa ihtiyaç duyuluyor. Ancak son çalışmayla fizikçiler gelecekte bu enerjinin başlayabileceğini müjdeliyor. Güneş'te gerçekleşen nükleer füzyonun Dünya üzerinde de yapılabileceğine ilişkin önemli sonuçlar elde edildi. Buna göre diğer gezegenlerin dünyanın manyetik alanını arttırdığı bilgisi ile nükleer füzyonun elde edilebileceği belirlendi. Fizikçiler yaklaşık 50 yıldan bu yana füzyon enerjisinin dünya üzerinde elde edilmesi için uğraş vermiştir ve vermeye de devam ediyorlar. Neden füzyon? Çünkü füzyon ile bildiğimiz yöntemlere göre neredeyse sonsuz enerjiyi daha temiz bir şekilde elde edebiliriz. Füzyonu gerçekleştirebilmek için gerekli olan füzyon reaktörü geliştirilme aşamasında. Şu an deneysel füzyon reaktörü ile deneyler yapılıyor. Rektörde büyük bir kamyon lastiği boyutlarında mıknatıs, paslanmaz çelik kap içine sarılmış süperiletken tel kullanılmıştır. Mıknatıs ile oluşturulan elektromanyetik alan, 10 milyon derece sıcaklığına çıkarılan sıcak gaz, plazmaya dönmektedir. Burada gezegenlerin manyetik alanlarının birbirini etkilediği gerçeğinden yola çıkılmış. Sıcaklığı yükselen gaz atomları birbirini etkilemeye başladığı fark edilmiş. Dünya genelinde yapılan füzyon deneylerinde genellikle büyük bir odanın çevresini saran mıknatıslardan yararlanılır. Burada gerekli enerjinin elde edilmesini başlatmak için de güçlü lazerler kullanılır. Ancak buradaki deneyde farklı bir uygulama yapıldı. Deney sonuçlarına göre füzyonun elde edilmesi için farklı bir yöntem elde edilmiş olacak. Bu yeni yöntemle ilgili deneyler devam ediyor. Yöntemin pratik olup olmadığının belirlenmesi için bir dizi deney daha yapılması gerekiyor. Çünkü sonuçta yapılan deney küçük bir reaktörde gerçekleştiriliyor. Bunun büyük bir santrale dönüşmesi ne gibi zorluklara neden olacağının araştırılması gerekiyor. Zor Bir Probleme Yeni Bir Yaklaşım Massachusetts Araştırma Enstitüsü'nden Jay Kesner, nükleer füzyonda ağır hidrojenin iki farklı tünün döteryum (1 proton ve 1 nötron) ve tiridyumun (2 nötron ve 1 proton) birleşerek oluştuğunu hatırlatıyor. Şimdiye kadar bu basit görünen tepkimeyi düğnya üzerinde gerçekleştirecek reaktör yapılamadı, ancak bu deneyle mutlu sonuca ulaşılabilir. LDX adı verilen dev mıknatıs odanın merkezinde manyetik alanı oluşturur ve bu alan sürekli olarak sekiz lazer ışını kullanılarak sürekli olarak izlenir. LDX ile diğer füzyon deneylerinin arasındaki fark; plazma mıknatısın ortasında bulunurken yeni çalışma olan LDX'de mıknatıs plazmanın içindedir. Bu fikir tamamen uzay araçları tarafından gözlenen gezegenlerin manyetik alanlarının araştırılmasıyla elde edilen sonuçlar üzerinde oluşturuldu. Füzyon enerjisi daha çevreci bir enerji türüdür. Günümüzde özellikle atmosfere salınan sera gazlarının etkisiyle küresel ısınma tehditi ile karşı karşıyayız. Bu tehditin çözümü füzyon enerjisi teknolojisindedir. Füzyon enerjisini büyük santrallerde gerçekleştirebilirsek uzun vadede enerji sorunumuzu çözmüş olacağız. 3 Yorumlar Diğer deneylerde plazmanın mıknatısın ortasında olması neye dayanarak yapılmıştır? 10 milyon derece sıcaklığa dayanıcak hiçbir madde olmadığına göre sanırım füzyon sıcaklığında madde eksi veya artı tek bir yüke sahib oluyor mıknatıs hem bu maddenin kontorl edilmesini hemde enerji sağlaması için kullanılmış olabilir.. Diğer deneylerde plazmanın mıknatısın ortasında olması neye dayanarak yapılmıştır? heyecan verici bir gelişme..."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/yeni-gozlemler-gezegen-olusum-diskinin-uc-merkezi-yildiz-tarafindan-yok-edilisini-gosteriyor/", "text": "Gökbilimcilerden oluşan bir ekip ilk kez bir grup yıldızın kendilerine bağlı gezegen oluşum diskini parçaladığını ve geride bükülmüş, eğimli halkalar bıraktığına dair doğrudan ilk kanıtlara ulaştı. Bu yeni araştırma Yıldız Savaşları'ndaki Tatooine gibi egzotik gezegenlerin, çoklu yıldızların etrafındaki bükülmüş disklerin içindeki eğimli halkalardan oluşabileceğini öne sürüyor. Elde edilen sonuçlara Avrupa Güney Gözlemevinin Çok Büyük Teleskobu ve Atacama Büyük Milimetre/milimetre-altı Dizgesi sayesinde ulaşılabildi. Tüm gezegen yörüngelerinin aynı düzlemde olduğu Güneş Sistemimiz oldukça düzdür. Ancak durum her zaman böyle değil, yeni çalışmadaki nesne GW Orionis gibi, özellikle çoklu yıldız sistemlerinin etrafındaki gezegen oluşum disklerinde.Bu sistem, 1300 ışık-yılının hemen ötesinde Avcı takımyıldızı doğrultusunda yer almaktadır, üç tane yıldız ve onları çevreleyen şekli bozulmuş ve parçalanmış bir diskten meydana gelmektedir. Görüntülerimiz diskin hiç de düz olmadığı uç bir duruma işaret ediyor; bükülmüş diskin, bu diskten ayrılmış eğimli bir halkası bulunuyor, diyor bugün Science dergisinde yayımlanan çalışmayı yürüten Exeter Üniversitesinde astrofizik profesörü Stefan Kraus. Eğimli halka diskin iç kısımlarında, üç yıldıza yakın konumdadır. Yeni araştırma ayrıca bu iç halkanın 30 Dünya-kütlesi kadar toz içerdiğini ortaya çıkardı ki bu da gezegenleri oluşturmak için yeterli olabilir. Eğimli halkada oluşan herhangi bir gezegen yıldızın etrafında oldukça eğik bir düzlemde dolanacak ve tahminlerimize göre ELT ve benzerleri ile gelecekte yapılacak görüntüleme kampanyaları ile bu şekilde eğimli ve geniş-aralıklı yörüngelerin sıkça keşfedileceğini tahmin ediyoruz, diyor ekip üyesi Exeter Üniversitesinden Alexander Kreplin. Gökyüzündeki yıldızların yarısından fazlasının iki veya daha fazla yoldaşla doğduğu düşünülürse, gelecek epey heyecan verici olacak: yıldızlarına epey uzak ve eğik yörüngelerde dolanan bilinmeyen miktarda ötegezegenler. Bu sonuçlara ulaşmak için ekip GW Orionis'i 11 yıldan uzun süre gözlemledi. 2008 yılında AMBER'i ve sonrasında ESO'nun Şili'deki VLT teleskoplarını birleştiren Girişimölçeri üzerindeki GRAVITY aygıtlarını kullanarak sistemdeki üç yıldızın kütleçekimsel dansını ve sonrasında yörüngelerini araştırdılar. Üç yıldızın aynı düzlemde dolanmadıklarını, yörüngelerinin birbirlerine ve diske göre eğimli olduğunu bulduk, diyor ekip üyesi Exeter ve Leicester Üniversitesi'nden Alison Young. Sistemi ayrıca ESO'nun VLT'si üzerindeki SPHERE aygıtı ve ALMA ile de gözleyen ekip iç kısımdaki halkayı gözlemeyi başardı ve eğimli yapısını doğrulamış oldu. ESO'nun SPHERE aygıtı yine ilk kez halkanın disk üzerindeki gölgesinin de ortaya çıkarılmasını sağladı. Bu sayede halkanın 3-boyutlu yapısı ve diskin genel görünümü elde edildi. BK, Belçika, Şili, Fransa ve BD'den araştırmacıların yer aldığı ekip yoğun gözlem verilerini bilgisayar benzetimleri ile birleştirdi ve sistemin geçmişini inceledi. Sistemde gözlenen eğimli yapıyı teorik olarak kabul edilen, farklı düzlemlerde bulunan yıldızların çekim etkisi ile diski eğip bükerek yapısının bozulduğu, disk-koparma etkisi ile ilk kez birleştirdiler. Benzetimlere göre üç yıldızın yörüngelerindeki eğim çevrelerindeki diskin ayrık halkalara ayrılmasına neden oluyor ki bu da gözlemde tam olarak görülen durumdu. İçteki halkanın gözlenen şekli de diskin nasıl parçalanacağını tahmin eden sayısal benzetimlerle uyuşuyor. İlginç bir şekilde, ALMA'yı kullanarak aynı sistemi araştıran farklı bir ekip, sistemin anlaşılabilmesi için başka bir bileşenin daha gerektiğine inanıyor. Diskin neden parçalandığını açıklayabilmek için bu halkaların arasında bir gezegen olması gerekiyor, diyor bu yıl Mayıs ayında The Astrophysical Journal Letters adlı dergide yayımlanan GW Orionis araştırmasını yürüten, Kanada Victoria Üniversitesinden Jiaqing Bi. ekibi ALMA gözlemlerinde üç toz halkası tespit etti, bunlardan en dıştaki halka gezegen-oluşum disklerinde şimdiye kadar görülmüş olan en büyük boyutlu halkaydı. ESO'nun ELT'si ve diğer teleskoplarla yapılacak gelecekteki gözlemler gökbilimcilerin GW Orionis'in doğasını tamamen anlamalarına yardımcı olarak üç yıldızının etrafında oluşan genç gezegenleri ortaya çıkarabilir. Arif Solmaz, Çağ Üniversitesi Uzay Gözlem ve Araştırma Merkezi, Mersin"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/yeni-hedef-ceres/", "text": "Asteroit Vesta'dan ayrılmak üzere olan Şafak uzay aracının yeni hedefi cüce gezegen Ceres. Böylece ilk kez bir uzay aracı iki ayrı cismin yörüngesine girerek ayrıntılı çalışma yapmış olacak. Şafak 2007 yılında asteroit kuşağının iki önemli nesnesini gözlemek amacıyla fırlatıldı. Araç 2011 yılının temmuz ayında Vesta'ya ulaştı. Aracın Ceres'e 2015 yılı başlarında ulaşması bekleniyor. Şafak uzay aracı iyon iticileri adı verilen daha az güç sağlayan ancak uzun süre araca itme veren farklı bir sistemle hareket enerjisini sağlıyor. NASA'nın Jet İticileri Laboratuarı'ndan Şafak aracı görevi ekibi üyesi Marc Rayman: Artık Vesta'dan ayrılma zamanı. Vesta'nın gizemli tarafını keşfettikten sonraki hedef sırlarıyla cüce gezegen Ceres diyor. Şafak Vesta yörüngesine girerek, asteroitin üzerindeki dev krateri yakın çekimlerle görüntüledi. Vesta'nın bir demir çekirdekten oluştuğu ve geçmişten günümüze yüzeyinin soğuyarak katılaştığını gösterdi. Ayrıca Vesta yüzeyindeki iki büyük çarpışmanın son iki milyar yıl içinde gerçekleştiği belirlendi. Kaliforniya Los Angeles Üniversitesi'nden Cristopher Russell: Güneş sisteminin erken dönemine ilişkin bilmediklerimizi öğrenebilmek amacıyla ilk hedef Vesta oldu. Vesta'nın bir asteroitten çok yakından küçük bir gezegene benzediğini de söyleyebiliriz diyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/yeni-jupiter-aracinin-yapimina-baslandi/", "text": "NASA, Jüpiter'in geçmişi hakkında bilgi edinebilmek amacıyla Juno adlı uzay aracının yapımına başladı. Aracın 2011 yılının Ağustos ayında fırlatılması ve 2016 yılında da Jüpiter'e ulaşması hedefleniyor. Denver'daki Lockheed Martin Uzay Merkezi'nde montaj ve test çalışmaları başlatılan Juno'ya, önümüzdeki birkaç ay içinde gerekli deneysel araçlar eklenecek. Yapımı gerçekleştiren ekibin başındaki isim, Scott Bolton heyecanlı bir işe giriştiklerini ve parçalı bir bulmaca gibi parçaları bir araya getirerek aracı inşa ettiklerini söylüyor. Jüpiter Güneş Sistemi'ndeki en büyük gezegendir. Gezegenin yoğun gazlarla örtülü atmosferi güneş sistemindeki gezegenlerin oluşumu hakkında önemli sırları açığa çıkarabilir. Jüpiter ayrıca diğer yıldızların çevresinde keşfedilen gezegen sistemlerinin anlaşılabilmesi için önemli bilgi sağlayabilir. Juno, dev gezegenin katı çekirdeğinin araştırılabilmesi için, toplam dokuz tane bilimsel araca sahip olacak. Bu araçlar ile Jüpiter'in şiddetli manyetik alan haritası çıkarılacak, gezegendeki su ile atmosferdeki amonyak miktarları ölçülecek ve son olarak da gezegendeki renk kuşakları izlenebilecek. NASA'nın Jet Çalıştırma Laboratuvarı'ndan Jan Chodas, Önümüzdeki birkaç ay içerisinde birçok test yapılacak. Aracı zorlu bir yolculuğa ve ardından da Jüpiter'deki zorlu şartlara hazır hale getirmeye çalışacağız diyor. Juno için NASA-JPL dışında İtalyan Uzay Ajansı'da kızılötesi tayfölçer aracı yaparak katkı sağlayacak. Kaynak: NASA/JPL 1 Yorum Acaba biz ne zaman ülkemizde bu tür bilimsel araçları yapıp uzaya göndereceğiz.....Galiba hiç bir zaman olmayacak...Türkiye Ulusal Havacılık ve Uzay Dairesi ne zaman kurulacak...?????????"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/yeni-keplerden-en-genc-gezegen-kesfi/", "text": "Gökbilimciler şimdiye kadar tespit edilmiş en genç, kelimenin tam anlamıyla yeni oluşmuş bir ötegezegen keşfettiler. Keşif, NASA'nın, eski adı Kepler olan K2 aracı ile gerçekleşti. Ek gözlemler Hawaii WM Keck Gözlemevi'nde yapıldı. Yeni gezegen K2-33b, Neptün'den biraz daha büyük olup yörünge dönemi beş gündür ve sadece 5-10 milyon yıl yaşındadır. Bu açıdan yeni doğan bir gezegendir. Caltech'ten gökbilimci Trevor David: Bilindiği üzere Dünya 4,5 milyar yıl yaşındadır. Yani K2-33b dünya'ya göre çok genç, hatta bebek bile sayılabilir diyor. Gezegen oluşumu sırları tam anlamıyla ortaya çıkmamış karmaşık ve oldukça hareketli bir süreçtir. Gökbilimciler şimdiye kadar 3000'den fazla ötegezegenin varlığını doğruladı. Bu gezegenlerin neredeyse tamamı en az 1 milyar yıl yaşında yani orta yaştaki yıldız çevresinde dolanmaktadır. Gökbilimciler ellerindeki genel yaş dağılımına bakarak gezegen sistemlerinin oluşumu ve gelişimini anlamaya çalışıyor. Caltech'ten Erik Petigura: Yeni doğmuş gezegenler Dünya'nın nasıl oluştuğunu ve oluşumunu sağlayan süreçleri anlamamıza yardımcı olabilir diyor. Gezegenin varlığını gösteren ilk sinyaller K2 ile ölçüldü. Teleskopun kamerası yıldızın ışığında periyodik bir azalma olduğunu fark etti. Bunun anlamı bir gezegenin yıldızın önünden geçiş yapıyor olması olabilirdi. Devam gözlemleri ile genç yaştaki gezegen doğrulandı. NASA'nın Spitzer Uzay Teleskopu'nın kızılötesi ölçümleri, yıldızın çevresinde gezegenlerin oluşum aşamasını tamamlamaya çalışan ince bir gaz ve toz diski olduğunu gösterdi. Gezegenler, genç yıldızı çevreleyen ilkel gezegensel disk adı verilen kalın gaz ve toz diskinden oluşur. NASA'nın Ames Araştırma Merkezi'nden Anne Marie Cody: Başlangıçta bu toz diski oluşan gezegenleri saklayabilir, ancak birkaç milyon yıl sonra bu toz dağılmaya başlar. K2 ile genç gezegen keşifleri gerçekleşebilir diyor. K2-33b'nin bir başka şaşırtıcı özelliği yıldızına oldukça yakın olmasıdır. Gezegen Merkür'e göre yıldızına 10 kat daha yakın yörüngede dolanıyor. Gökbilimcilerin elinde yıldızına oldukça yakın dolanan onlarca gezegen olmasına karşılık, ilk kez böylesi küçük yörüngelerde yıldız rüzgarıyla şekillenen bir gezegenin gelişimine tanıklık ediliyor. K2-33b, gezegen oluşum modellerinin test edilmesi için de önemlidir. Bazı modellere göre bir gezegen göç ederek yıldıza yakın bir yörüngeye oturabilir ki bu yüz milyonlarca yıl sürer. Araştırmacılar K2-33b'nin yıldızına neden bu kadar yakın dolandığını bu iki kuramla açıklamaya çalışıyor. Ya gezegen bu yörüngede oluşmaya başladı ya da daha uzak bir noktadan içe doğru göç etti. Devam edecek gözlemler hangi teorinin doğru olduğunu belirleyebilir. 20 yıl kadar önce yıldızına yakın yörüngelerde dolanan ötegezegenler keşfedilmeye başladı. O sıralarda bu gezegenlerin yıldızlarına yakın konumlarda oluşamayacağı görüşü benimsenmişti. Ancak son yıllardaki bazı gözlemler bu fikrin yanına başka oluşum teorilerini de getirdi. Böylece göç teorisi ilk ortaya sürüldüğü andaki gücünü bir ölçüde kaybetti diyor David ve ekliyor: Yanıt bekleyen soru şu: bu tür gezegenlerin sıcak yörüngelerine kavuşmaları uzun zaman içinde mi gerçekleşmektedir?"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/yeni-kesfedilen-gezegende-su-olabilir/", "text": "Bir gökbilimci ekibi Avrupa Güney Gözlemevinin Çok Büyük Teleskopunu kullanarak iç Güneş Sistemindeki gezegenlerle benzer gezegenlere sahip L98-59 sistemine baktı. Radyal hız tekniğiyle elde edinilen yeni veriler arasında Venüs'ün yarı kütlesindeki en küçük ötegezegen bilgileri de bulunuyor. Bu gezegen yaşanabilir bölgede olduğundan yüzeyinde sıvı suyla oluşmuş okyanuslar olabilir. Sonuçlar Güneş Sistemi dışındaki Yer büyüklüğündeki gezegenlerde yaşam bulma arayışında önemli bir adım atıldığını işaret ediyor. Bir ötegezegende var olan biyolojik imza tespiti atmosferinin incelenmesine bağlıdır. Ancak günümüzde kullanılan teleskoplar bu tür küçük gezegenlerin atmosferlerini incelemek için yeterli değil. L 98-59 sistemi bu tür gözlemler için ideal bir hedeftir. 35 ışık yılı uzaktaki bir yıldızın çevresinde dolanan Yer veya Venüs gibi karasal gezegenlerinin olduğu biliniyor. ESO'nun VLT'sinin katkısıyla ekip gezegen yüzeylerinde ya da atmosferlerinde su olabileceğini belirledi. L 98-59 sistemindeki gezegenlerden ikisi yıldızına çok yakın olduğundan muhtemelen kurudur. Ancak üçüncü gezegenin en azından toplam kütlesinin %30'unun sudan oluştuğu düşünülüyor ki bu da onu su-dünyası yapmaktadır. Ayrıca gezegen sisteminde daha önce bilinmeyen gizli bir dördüncü gezegen bulundu. Bunun dışında yüzeyinde su bulunması olası bölgede beşinci bir gezegen daha olması gerektiğini düşünüyorlar. Gökbilimciler sistemde bulunan en içteki gezegenin yarı Venüs kütlesinde olduğu radyal hız yöntemiyle belirlendi. Bu yöntemde yıldızın salınımlarına bakılarak gezegen keşfi gerçekleşmektedir. Sistemdeki gezegenlerden üçü ilk kez 2019'da NASA'nın TESS uydusuyla keşfedildi. Bu teleskop gezegenlerin yıldızın önünden geçerken gelen yıldız ışığının azalmasını ölçen, geçiş yöntemiyle gezegen keşfetmektedir."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/yeni-mars-araci-hedefine-ulasiyor/", "text": "Mars atmosferindeki değişimi ve geçmişte neler yaşadığını araştıracak yeni Mars aracı MAVEN, 21 Eylül 2014'te gezegenin yörüngesine girecek. Uzay aracı 711 milyon kilometre yol aldıktan sonra yörüngeye yerleşmek için manevra yapmaya başlayacak. Bunu ise altı pervane motorunun kısa süreli yakarak gerçekleştirecek. Gereken manevralar için motorlarını 33 dakika boyunca ikişer ikişer yakacak. Mars araştırmasında önemli bir dönüm noktasını oluşturacak olan MAVEN aslında 11 yıllık bir projedir. Colorado Üniversitesi'nden MAVEN projesi baş araştırmacısı Bruce Jakosky: Mars atmosferinin üst kısmını gözleyerek Güneş ve güneş rüzgarlarının atmosfere olan etkisini araştıracağız diyor. Bu gözlemler sonucunda bilim insanları Mars atmosferinin geçmişte neler yaşadığını ve neden inceldiğini anlayabilecek. Yolculuk Kasım 2013'te fırlatılan MAVEN Aralık 2013 ve Şubat 2014'te iki kez yörüngesini düzeltti. Parçacıklar ve Alanlar Paketi, Uzaktan Algılama Paketi ile Nötr Gaz ve İyon Kütle Tayfölçeri olmak üzere iç bilimsel aletinin ayarları aracın Mars yolculuğu sırasında tamamlandı. NASA'nın Goddard Uzay Uçuş Merkezi'nden Aracın yolculuğu sırasında yapılan bu ayarlamalar MAVEN'in yörüngeye oturduktan kısa süre sonra gözleme başlayacağı anlamına geliyor diyor. Araç yolculuğu sırasında da Parçacıklar Paketi'nin yardımıyla gezegenler arası boşluktaki güneş rüzgarı değerlerini ölçtü. MAVEN'in Mars yörüngesine oturma alıştırmaları ise bir bilgisayar benzetimiyle iki hafta önce yapıldı. Şu an MAVEN'in her hareketi bu benzetimle uyumlu bir şekilde gerçekleştiriliyor. Yörüngeye doğru Yörüngeye oturma işlemleri MAVEN'in üzerindeki bilgisayarlar tarafından gerçekleştirilecek. Ekip bu sırada aracın konumu, hızı ve yönü ile ilgili bilgileri düzenli olarak alacak. Manevralar için gereken düzeltmeler 25-26 Santigrat derece sıcaklığında tutulacak yakıtla sağlanacak. Her şey yolunda giderse araca diğer komutlar iletilecek. Aracın yörüngeye oturmasından 6 ile 24 saat önce düzeltmeler verilecek. Bilgisayarlarda olabilecek herhangi bir hata durumunda sistemler kendilerini sıfırlayıp tekrar kurabilecek şekilde ayarlandı. Ayrıca MAVEN üzerindeki anten ile sürekli iletişim içinde olunacak. Bu manevralar sırasında gezegenin kuzey kutbunun 380 kilometre üzerinden uçacak araç deposundaki yakıtın yarısını da harcamış olacak. MAVEN'in herşeyin normal olduğunu ve yörüngeye oturduğunu bildirmesinden üç dakika sonra ise motorları kapatılacak. Böylece araçla dünya arasında düzenli iletişime geçilerek veri aktarımları yapılacak. Goddard'dan MAVEN projesi operasyon yöneticisi Carlos Gomez-Rosa: İşte o zaman derin bir nefes alacağız diyor. Ekip daha sonra yeni talimatlar vererek aracın tüm aletlerini kontrol edecek. Mars'a yeni bir bakış Ekip araca yörüngeye yerleşmesi için gereken dört buçuk saat boyunca altı manevra yaptıracak. Gezegenin çevresinde eliptik yörüngede dolanacak olan MAVEN üst atmosfere en fazla 150 kilometre kadar yaklaşacak. Buna karşılık gezegenden en fazla 6300 kilometre uzaklaşacak. MAVEN bu gel-gitler arasında düzenli bir şekilde atmosferdeki gaz bileşenlerini ve yoğunluklarını ölçecek. MAVENin üst atmosfer çevresindeki yörüngesi önceki Mars araçlarıyla benzerlik gösterir. Araçla gezegenin geçmişte neler yaşadığı ile yaşanabilirlik seviyesini ölçerek yeni bir bakış açısı yakalamayı umut ediyoruz diyor Jakosky."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/yeni-mars-araci-kameraya-yakalandi/", "text": "ESA yeni aracı Schiaparelli'yi Mars'a indirdi, NASA'nın Mars Yörünge aracı fotoğrafını çekti. Fotoğrafta görülen siyah nokta ESA'nın aracını işaret ediyor. Schiaparelli Mars yüzeyine hesaplanandan daha uzun sürede inmeyi başarmıştı.* Aşağıdaki benzetimde aynı bölgenin Mayıs 2016 ve 19 Ekim 2016 tarihlerinde alınmış iki fotoğrafı görülüyor. Eliptik siyah noktanın yakınındaki beyaz noktanın aracın paraşütü olduğu sanılıyor. ESA'nın yeni Mars aracı iki kısımdan oluşuyor: yörünge aracı ve yüzey aracı. ESA, ExoMars projesiyle Kızıl gezegenin özellikle atmosferini inceleyecek. Yer aracıyla birlikte atmosfer değişimleri izlenecek. Görsellerin telif hakkı: NASA/JPL-Caltech/MSSS http://www.jpl.nasa.gov/news/news.php?feature=6658 *Dip Not: Schiaparelli yüzeye ulaşmadan hemen önce araçla iletişim kesildi. Şu anda ESA mühendisleri elde ettikleri son verileri inceleyerek yüzey aracının başına neler geldiğini anlamaya çalışıyor. Yörünge aracı başarıyla yörüngeye oturdu. Ancak yer aracının durumu hakkında net bilgi için biraz beklemek gerekecek."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/yeni-mars-robotundan-ilk-goruntu/", "text": "Mars incelemeleri son teknoloji ürünleriyle sürüyor. Bu gece (26.11.2018) Mars aracı InSight gezegene başarılı bir iniş gerçekleştirdi. Robot Mars'ın iç dinamiklerini denetleyecek. Yani Mars'ın kabuğunu, mantosunu ve çekirdeğini araştıracak. Mars'taki tektonik hareketliliği ve meteoroit etkilerini gözleyecek. Araç bunun için yüzeyi delip son teknoloji aletleriyle gezegendeki tüm hareketleri izleyecek. Böylece gezegenin bir bakıma nabzını ölçecek. Aracın Dünya ile iletişimini ise CubeSat adlı bir kağıt büyüklüğündeki yörünge aracı gerçekleştirecek. Küp uyduları sınıfındaki bu küçük araç derin uzaya yollanan ilk küçük uydu olma unvanını elde etti. InSight'ın ilk görüntüsü ise iniş yaptığı alana ait. Aracın altındaki kamera ile elde ettiği bu ilk görüntüyü Dünya'ya iletti. Sırada yeni keşifler ve heyecanlar var. 1 Yorum insight aracı çok iyi dizayn edilmiş,bakıp da imrenmemek elde değil sevinçlerini gördüm ve şunu düşündüm biz TÜRKİYE olarak bunu başarabilirmiyiz o teknolojiye sahip olabilirmiyiz?neden orada TÜRK bayrağıda dalgalanmasın?selamlar.mars ın jeolojik katmanları ve 4-5 milyar yıl önceki yapısından neler bulacaklar."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/yeni-nesil-gezegen-avcisi-espresso-icin-ilk-isik/", "text": "Kayalık Ötegezegen ve Kararlı Tayfsal Gözlemler için Eşel Tayfçekeri ilk ışığını başarılı bir şekilde aldı. ESO'nun Şili'deki Çok Büyük Teleskopu üzerine kurulan ESPRESSO ev sahibi yıldızların yaydığı ışıkta meydana gelen küçük değişimleri oldukça hassas bir şekilde izleyerek sahip oldukları ötegezegenleri bulmaya çalışacak. Işık toplama gücü 16-metrelik bir teleskopun gücüne eşit olacak şekilde, ilk kez bir aygıt dört VLT teleskopunun tamamından gelen ışığı toplayabilecek. ESPRESSO Şili'nin kuzeyindeki Paranal Gözlemevinde bulunan ESO'nun Çok Büyük teleskopu üzerine takılarak ilk ışığını aldı . Bu yeni, üçüncü-nesil eşel tayfçekeri La Silla Gözlemevinde bulunan ESO'nun oldukça başarılı HARPS aygıtının yerini alacaktır. HARPS hız ölçümlerinde saniyede bir metre civarında hassasiyete erişebilirken, ESPRESSO sadece birkaç santimetre civarında bir hassasiyeti gelişen teknoloji ve çok daha büyük bir teleskopla hedeflemektedir. İsviçre'deki Cenevre Üniversitesi'nden ESPRESSO proje lideri bilimci Francesco Pepe aygıtın önemini şu şekilde açıklıyor: Bu başarı birçok insanın 10 yıldan uzun süren çabalarının bir sonucudur. ESPRESSO sadece HARPS gibi bir önceki aygıtlarımızın evrimleşmesi değil, daha yüksek çözünürlüğü ve hassasiyeti ile dönüşümsel olacaktır. Daha önceki aygıtlardan farklı olarak VLT'nin tüm toplama gücünü kullanarak 16-metrelik bir teleskop üzerindeymiş gibi dört VLT Birim teleskopu ile aynı anda çalışacaktır. ESPRESSO en az on yıl süreyle en başarılı aygıt olarak kalacaktır şimdi ilk kayalık gezegenimizi bulmak için sabırsızlanıyorum! ESPRESSO gezegene sahip yıldızların tayflarındaki çok küçük değişimleri tespit edebilmektedir. Bu dikey hız yöntemi etkili bir yöntemdir çünkü yıldızın etrafında dolanan gezegenin kütle çekim etkisi yıldız üzerinde hafif bir tedirginliğe neden olmaktadır. Gezegen ne kadar küçükse bu etki de daha az görülmektedir, bu nedenle kayalık ve muhtemel yaşam barındıran ötegezegenlerin tespit edilebilmesi için çok yüksek hassasiyetlerde çalışabilen aygıtlara ihtiyaç duyulmaktadır. Bu yöntem sayesinde ESPRESSO şimdiye kadarki en hafif gezegeni bulabilecektir . Test gözlemlerinde yıldızlar ve bilinen gezegen sistemleri yer aldı. Eldeki HARPS verileri ile karşılaştırıldığında ESPRESSO'nun benzer nitelikteki verileri çok daha kısa bir sürede alabileceği görüldü. Aygıt bilimci Gaspare Lo Curto durumdan memnun: ESPRESSO'yu bu hale getirmek büyük bir başarı, bunu ESO içindeki birçok farklı grup ve uluslararası bir konsorsiyumdan gelen katkılar sayesinde gerçekleştirdik: mühendisler, gökbilimciler ve yönetim katkılarıyla. Sadece aletin kendisini kurmadılar, aynı zamanda dört VLT Birim teleskopundan birlikte gelecek ışığın karmaşık optiği de önemliydi. ESPRESSO'nun ana hedefi gezegen avcılığını bir sonraki aşamaya taşıyarak, daha küçük kütleli gezegenleri bulmak ve atmosferlerini incelemek olsa da, başka birçok uygulaması da mevcuttur. Doğadaki fiziksel sabitlerin evrenin gençliğinden günümüze değişip değişmediklerini test etmek için dünyanın en güçlü aracı haline gelmiştir. Böylesine küçük değişimler bazı temel fizik teorilerince tahmin ediliyor olsa da, şimdiye kadar tatmin edici gözlemler yapılamamıştır. ESO'nun Aşırı Büyük teleskopu çalışmaya başladığında, şu anda tasarım aşamasındaki HIRES, dikey hız yöntemini kullanarak daha da küçük, Dünya'ya benzer boyutlardaki ötegezegenleri tespit edebilecektir. Notlar ESPRESSO'yu tasarlayan ve üreten konsorsiyum üyeleri arasında: the Astronomical Observatory of the University of Geneva and University of Bern, İsviçre; INAF Osservatorio Astronomico di Trieste and INAF Osservatorio Astronomico di Brera, İtalya; Instituto de Astrofisica de Canarias, İspanya; Instituto de Astrofisica e Ciencias do Espaço, Universities of Porto and Lisboa, Portekiz; ve ESO yer almaktadır. Eş-yürütücüler Francesco Pepe , Stefano Cristiani , Rafael Rebolo ve Nuno Santos'tur . Dikey hız yöntemiyle gökbilimciler gezegenin kütlesini ve yörüngesini ölçebilmektedir. Geçiş yöntemi gibi diğer yöntemlerle birleştirildiğinde, daha fazla bilgi elde edilebilmektedir örneğin, gezegenin boyutları ve yoğunluğu gibi. ESO'nun Paranal Gözlemevindeki Yeni Nesil Geçiş Taraması ötegezegenleri bu şekilde avlamaktadır. ESO-Türkiye"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/yeni-sildiz-kumesi-sinifi-bulundu/", "text": "Swinburne Üniversitesi'nden Prof. Duncan Forbes liderliğindeki Uluslar arası bir gökbilimci ekibi yeni bir yıldız kümesi dizisi keşfetti. Hubble Uzay Teleskopu ve Hawaii'deki WM Keck Gözlemevi verilerini inceleyen araştırmacılar daha önce var olduğu bilinen ancak boyutları ve kütlesi tahmin edilememiş birçok yıldız kümesi belirledi. Bu eski küresel kümeler amatör gökbilimciler taarfından iyi bilinir. Küresel yıldız kümeleri ilk kez 1665 yılında keşfedildi ancak bunların birbirinden farklı olduğunun anlaşılması 340 yıl sürdü diyor Prof. Forbes. Araştırmacılar yıldız kümelerinin belirli evrim aşamalarından geçip farklılaştığını doğruladı. Şimdi yıldız kümelerinin boyut ve kütleleri dikkate alındığında birbirini izleyen bir dizi oluşturduğunu görüyoruz diyor Forbes. Kaliforniya Üniversitesi'nden Prof. Jean Brodie: Keşfettiğimiz kümelerin uzaklığını ve durumlarını onaylamak için Keck II teleskopuna takılmış Derin Gökada-dışı Görüntüleme Çok Cisim Tayfçekeri'ni kullandık. Yıldız kümelerini uzun pozlama ile de boyutlarını ölçtük diyor. Ekip yıldız kümelerinin kütlesini ve kimyasal bileşimlerini renklerine bakarak belirledi. Buna göre düşük kütleliler kırmızı ve yüksek kütleliler mavi renkteydi. Bu kümelerin oluşumu için öngörülen bir model yok ve biz bu eski yıldız kümelerinin yapısal özelliklerine göre türlere ayrılabileceğini gösterdik. Bu gözlemler aynı zamanda bilgisayar benzetimleriyle yıldız kümelerini inceleyen araştırmacıların işlemlerini yeniden gözden geçirmelerini gerektirecek diyor Prof. Forbes."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/yeni-tip-supernova/", "text": "İlk kez süpernova gibi patlayan gama ışını gözlenmeyen bir gama ışını patlaması gözlendi. Sanki bir terslik var gibi değil mi? Gama ışını görünmüyorsa nasıl gama ışını patlaması denilebiliyor. Bu sıra dışı keşif Çok Büyük Gözlemağı ile yapıldı. (Gözlemağı 27 tane, 25 metre çapındaki radyo teleskoplardan oluşuyor.) Keşifle ilgili Harvard Smithsonian Merkezi'nden Alicia Soderberg'e göre bu tür süpernovalar evrende çokça bulunuyor ve bunların keşfine başlandı. SN2009bb olarak kodlanan patlama ilk kez geçen yıl Mart ayında fark edildi. Virjinya Üniversitesi'nden Roger Chevalier, bu çok düşük enerjili radyo dalgalarının çok yüksek bir enerjiye işaret ettiğini belirtiyor. Çok büyük bir yıldızın çekirdeği gerekli maddeyi sağlayamadığı zaman ağırlığı etkisiyle çökerek bir nötron yıldızı veya karadeliğe dönüşür. Yıldız süpernova olarak patlayarak üst katmanı olan kalıntıyı uzaya püskürtür. Geçtiğimiz on yıl boyunca gökbilimciler bu türden gama ışını patlamasına neden olan çekirdek çöküşü süpernovasına ilişkin bir örnek aradılar. Bu türden bir süpernovalar gama ışını üretirler. Genelde süpernova olarak patlayan yıldızdan uzaya yayılan dış katman, ışık hızının % 3'üne ulaşabilir. Gama ışını üreten süpernovalarda ise uzaya atılan maddenin hızı neredeyse ışık hızı kadardır. Gökbilimciler bu tür patlamaları kuasarlara benzetiyor. Çekirdeğinde nötron yıldızı veya karadelik olan yıldızın çevresindeki madde buraya doğru düşüyor. Bu düşüş çekirdeğin çevresinde dolana dolana gerçekleşiyor, tıpkı girdap gibi. Merkezdeki kütlenin artışına neden olan madde, büyük bir hızla dışarı fırlatılıyor. Bu bir süpernovanın fırlattığı maddenin böyle büyük hızlara nasıl ulaştığını açıklayabildiğimiz tek kuramdır diyor Soderberg. Şimdiye kadar bir süpernova ancak gama ışınları ile keşfedilebiliyordu. Gama ışınları yerine radyo dalgaları ile gözlenen böyle bir süpernova aslında büyük bir adımdır. VLA'nın yardımıyla radyo gözlemlerini yakın zamanda gama ışını gözlemleriyle birleştirerek daha fazla keşifte bulunacağımıza inanıyoruz diyor Soderberg. Neden bu patlamaya ilişkin gama ışınları gözlenmedi? Bu soruya yanıtı Soderberg şöyle veriyor: Bu tür patlamaların gama ışını yaydığını biliyoruz. Görülmemesinin nedeni patlamanın Dünya'dan çok uzakta gerçekleşmesi olabilir. Bu durumda radyo gözlemleri yoluyla bu türden yüzlerce patlamayı keşfedilebilir. Soderberg soruya bir başka yanıtın da verilebileceğini söylüyor: Gama ışınlarının büyük bir bölümü yıldızdan uzaklaşamamış olabilir. Belki de bu daha doğru yanıt olacaktır. Bu sayede gama ışınları görülmeyebilir. Bilim adamları tarafından yanıtlanmayı bekleyen soru şu: Sıradan süpernova ile çekirdeği motorlu olan süpernova arasındaki fark nedir? Hangi tip yıldızların sıradan süpernovalara ve hangi tiplerinin motorlu süpernovaları oluşturduğunu bulmamız gerekiyor diyor Soderberg. Bu ilginç sorunun yanıtı bir süre bekleyecek gibi görünüyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/yeni-ufuklar-guvenle-plutona-yaklasiyor/", "text": "Yedi yıldır Plüton ve uydularını gözlemek için yolda olan Yeni Ufuklar uzay aracı, 14 Temmuz 2015'de Plüton ile buluşacak. Böylece Kuiper Kuşağı'nın gezegeni ilk kez bu kadar yakından izlenebilecek. Yeni Ufuklar'ın yolculuğu nedeniyle Plüton yörüngesindeki birçok tehlikeli nesnede keşfedildi. Suthwest Uzay Bilimi ve Mühendisliği Bölümü'nden Yeni Ufuklar görevi başkan yardımcısı Dr. Alan Stern: Plüton yörüngesinde şimdiye kadar beş uydu keşfettik. Bu uyduların dışında Plüton yörüngesinde dolanan henüz keşfedilmeyenler, küçük Kuiper nesneleri, çarpışmalar nedeniyle oluşan enkazları görebileceğiz diyor. Uzay aracımız çok hızlı hareket ettiğinden -saatte 30 000 km'den fazla- tek bir çakıl ya da milimetre boyutundaki kum tanesi araca zarar verebilir. Bu nedenle aracı Plüton çevresindeki enkaz bölgelerinden korumak gerekir. Plüton çevresindeki enkaz yığınları sadece Yeni Ufuklar aracıyla değil, dev yer teleskoplarıyla ve hatta Hubble Uzay Teleskopu ile aranıyor. Alınan veriler bilgisayar benzetimleriyle canlandırılıyor. Ekip aynı zamanda geçerli uçuş rotasının araç için tehlikeli olabileceği durumlarda alternatif rota belirleyerek Plüton Sistemi'ni daha uzak bir noktadan izlemesini sağlayabilir. Bilim sevgimiz sonucunda Plüton ve uydularını görmeye çalışırken bir anda aracımız yerle bir olabilir diyor Stern. Ekip üyesi Dr. Leslie Young: Gerekirse daha uzak bir noktadan gözlem yapabilmek için planlamalar yapıyoruz. Elbette Plüton'u yakından izlemeyi ve incelemeyi isteriz ancak böylesi karmaşık bir sistemde çarpışma riskini de göze alamayız diyor. Stern: Yeni Ufuklar aracını, aracın motorlarını Plüton'a varmadan 10 gün önceye kadar ateşleyerek güvenli bir rotada uçuracağımızı biliyoruz. Bu nedenle aceleci olmanın bir anlamı yok diyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/yeni-ufuklar-ilk-duzeltmeyi-yapti/", "text": "Yeni Ufuklar Pluto hakkında ilk bilgiyi verdi: Pluto bilinenden biraz daha büyük. Yeni Ufuklar bugün Pluto'nun yanından geçecek. Araç üzerindeki aletleri cüce gezegenin üzerine dikti bile. Yolladığı ilk görüntüleri inceleyen gökbilimciler Pluto'nun çapının sanılandan biraz daha büyük, 2370 km çapında olduğunu hesapladı. Washington Üniversitesi'nden Bill McKinnon: Pluto, 1930 yılında keşfedildiğinden beri tartışma konusu olmuştur. Bu tartışmalara son vereceğimiz için heyecanlıyız diyor. Pluto'nun sanılandan daha büyük ve daha az yoğun olması iç yapısında daha fazla buz olması anlamına geliyor. Ayrıca Pluto'nun atmosferinin en dış katmanı olan troposferi de sanılandan daha ince. Pluto'nun büyüklüğü ve atmosfer yapısı on yıllardır tartışma konusu olmuştur. Büyük uydusu Charon'un atmosferinin olmadığı yer teleskoplarıyla kolayca saptanmıştı. Yeni Ufuklar'ın verileriyle Charon'un 1208 km çapında olduğu hesaplandı. Araçtaki Uzun Menzilli Görüntüleyici kamerası Pluto'nun iki küçük uydusu Nix ve Hydra'nın yörüngeleri gereği uzakta kaldığını gösterdi. Yeni Ufuklar baş araştırmacısı Soutwest Araştırma Enstitüsü'nden Alan Stern: Yakın geçişten birkaç gün önce küçük uyduların ayrıntılı görüntülerinin elde edileceğini biliyorduk. Şimdi Pluto'yu inceleme zamanı diyor. Nix ve Hydra 2005 yılında Hubble Uzay Teleskopu tarafından iki küçük nokta şeklinde farkedildi. Yeni Ufuklar bu küçük uyduların büyüklüklerini de hesaplayacak. Nix 35 km, Hydra 45 km çapında olduğu sanılıyor. Bu uyduların oldukça parlak olması yüzeylerinin muhtemelen buzla kaplı olduğu anlamına gelebilir. Pluto'nun diğer iki mini uydusu olan Kerberos ve Sytx ise daha sönüktür. Bu nedenle Yeni Ufuklar bu uydular hakkında ayrıntılı gözlemler yapamayabilir."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/yeni-ufuklar-sunar-ultima-thule/", "text": "Yeni Ufuklar aracı Pluto'dan sonra başka bir cismin görüntüsünü iletti. Büyüğü Ultima küçüğü Thule olarak adlandırılan birbirine yapışık iki parçadan oluşan cisim bu nedenle ilginç bir görünüme sahip. İlk görüntüler kötü olsa da ilerleyen haftalarda daha kaliteli fotoğraflara ulaşılabilecek. Yeni Ufuklar aracında depo edilen bilginin ancak yüzde biri elde edildi. Aracın oldukça uzak bir noktada bulunması veri akışının güvenli ve kesintisiz olmasına engel olmaktadır. Dünya genelinde milyarlarca insan yeni bir yıla girerken Yeni Ufuklar aracı da şimdiye kadar ziyaret edilen en uzak cisme ulaştı. Saniyede 14,5 kilometre yol alan aracın, büyüğü 30 km ve küçüğü 15 km çapındaki iki parçalı Ultima Thule cisminin yanından geçip gitmesi uzun sürmedi. Araç ilk kez 1 Ocak 2019'da cismin 3500 km yakınına gelerek veri topladı. 10 saat sonra eldeki verileri Dünya'ya ulaştırdı. Bu verilerin gösterdiği bir başka sonuç ise aracın oldukça sağlıklı olmasıydı. Cisme Latince'de bilinen en uzak yer anlamına gelen Ultima Thule adı verildi. Cisim Dünya'dan 6,6 milyar kilometre uzakta yer alıyor. Buzlu yüzeyi olan Ultima Thule Kuiper Kuşağında yer alıyor. Neptün ve Pluto yörüngesinden daha uzakta yer alan bölgeye Kuiper Kuşağı adı veriliyor. Şimdiye kadar keşfedilen Kuiper Kuşağı cisim sayısı bini geçmesine karşılık Ultima Thule 2014'e kadar bilinmeyenler arasındaydı. Ultima Thule'nin çok uzak ve oldukça küçük olması nedeniyle gökbilimcilerin Dünya üzerindeki teleskoplarla ayrıntılı inceleme şansı yok. Ancak cismin büyük olasılıkla kirli buz ve kayadan oluştuğu düşünülüyor. Yeni Ufuklar tarafından iletilen görüntülerde iki farklı cismin çarpışması sonucunda oluştuğu anlaşılıyor. Bu tür cisimler Güneş Sistemindeki gezegenlerin nasıl oluştuğu ve evrildiği hakkında önemli bilgiler vermektedir. İlerleyen aylarda Yeni Ufuklar'dan düzinelerce gelecek veri setleriyle güneş Sisteminin bu uzak bölgesi hakkında daha ayrıntılı bilgiler elde edilebilecek."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/yeni-ufuklar-uzayin-karanligini-olcuyor/", "text": "Gökyüzü ne kadar karanlık ve bu bize görünen evrendeki gökada sayısı hakkındaki ne söylüyor? Gökbilimciler Hubble'ın derin alana bakıp gösterdiği her şeyi sayıp bunu tüm gökyüzüne dağıttıklarında gökada sayısının ne kadar olduğunu tahmin etmeye çalışır. Ancak çok uzaktaki gökadalar doğrudan gözlenemeyecek kadar soluktur. Onları saymasak da ışıkları uzayı zayıf bir parıltıyla kaplar. Bu parlamayı ölçmek için astronomik uyduların Güneş Sisteminden ve güneş ışığının toza çarpıp yansımasıyla oluşan ışık kirliliğinden uzakta olması gerekir. Bunun için bir grup gökbilimci kozmik alanın parlaklığını belirlemek amacıyla NASA'nın Yeni Ufuklar göreviyle elde edilen Pluto ve Kuiper Kuşağı verilerini kullandı. Elde edilen sonuç soluk ve şimdiye kadar çözülmemiş gökada bolluğuna bir üst sınır getirdi. Buna göre evrende daha önce düşünüldüğü gibi 2 trilyon değil yalnızca yüz milyarlarca gökada bulunuyor. Uzay ne kadar karanlıktır? Şehir ışıklarından uzaklaşıp gökyüzüne bakarsanız yıldızlar arasındaki gökyüzünün gerçekten çok karanlık olduğunu görürsünüz. Dünya atmosferinin üzerinde uzay, siyah bir mürekkep gibi, daha da karanlık görünür. Ama yine de uzay tam siyah değildir. Evrendeki sayısız yıldız ve gökadadan gelen zayıf ışıkla doludur. Bu zayıf arka alan parıltısının yeni ölçümleri görünmeyen gökada sayısının iki trilyon değil daha az, yüz milyarlarca olduğunu gösterdi. Uzay Teleskopu Bilim Enstitüsünden Marc Postman: Bilinmesi gereken en önemli şey orada kaç gökada var? İki trilyon gökadadan gelen ışığı göremedik diyor. Önceki tahmin Hubble teleskopunun elde ettiği çok derin gökyüzü gözlemlerine dayanmaktadır. Bu tahmin Hubble'ın göremeyeceği kadar soluk ve çok küçük kaç gökadanın olması gerektiği tahminini de içeriyordu. Ekip evrendeki gökadaların %90'ının Hubble'ın görme yeteneğinin ötesinde olduğu sonucuna ulaşmıştı. NASA'nın uzaktaki Yeni Ufuklar göreviyle elde edilen sonuçlar çok daha mütevazi bir sayıyı işaret etmektedir. Çalışmanın başyazarı NSF NOIRLab'dan Tod Lauer: Hubble'ın görebildiği tüm gökada sayısını iki ile çarpın. İşte gördüğümüz evrendeki gökada sayısı bu kadar, daha fazla değil diyor. Ekibin ölçmeye çalıştığı kozmik optik arka alan ışıması iyi bilinen kozmik mikrodalga arka alan ışımasının eşdeğeridir. Kozmik mikrodalga arka alan ışıması Büyük Patlamaya ait ve yıldızların oluşumundan önce yayılan ışıktır. Kozmik mikrodalga arka alan ışıması bize Büyük Patlamadan sonraki ilk 450,000 yılı anlatırken kozmik optik arka alan ışıması o zamandan bu yana oluşmuş tüm yıldızlar hakkında bilgi verir. Bu ışıma oluşturulan toplam gökada sayısı ve bunların nerede olabileceği hakkında bir sınırlama getiriyor diyor Postman. Hubble bu tür gözlemleri yapmak için planlanmamıştır. Üstelik Hubble uzayda olmasına karşılık Dünya'nın çevresinde dolanmakta ve ışık kirliliğinden etkilenmektedir. İç Güneş Sistemi, parçalanmış asteroitlerden ve kuyrukluyıldızlardan kaynaklanan küçük toz parçacıklarıyla doludur. Güneş ışığı bu parçacıklardan yansır ve yerdeki gökyüzü gözlemcileri tarafından bile gözlenen zodyak ışığı adlı parıltı oluşturur. Araştırmacılar zodyak ışığından kaçmak için iç güneş sisteminin dışında olan bir gözlemevi kullanmak zorundaydı. Şans eseri Pluto ve Kuiper Kuşağı cismi Arrokoth'un şimdiye kadar en yakın görüntülerini gönderen Yeni Ufuklar bu amaca uygun yerdeydi. Gözlemler yapıldığında 6 milyar kilometreden uzakta bulunan Yeni Ufuklar, Hubble'ın görebileceğinden 10 kat daha karanlık bir ortamdaydı. Bu tür ölçümler son derece zordur. Birçok insan bunu uzun zamandır yapmaya çalışıyor. Yeni Ufuklar kozmik optik arka alanını herhangi bir teleskobun yapabileceğinden daha iyi ölçerek bize yeni bir bakış açısı verdi diyor Lauer. Ekip, Yeni Ufuklar arşivindeki mevcut görüntüleri inceledi. Zayıf arka alan ışımasını ortaya çıkarmak için biz dizi etkenin düzeltilmesi gerekiyordu. Örneğin var olması gereken ancak tanımlanamayacak kadar zayıf ışığı olan gökadaların ışığı gibi. En zorlu düzeltme yıldızlararası tozdan saçılan ışığı belirlemekti. Elde kalan sinyal son derece zayıf olsa da yine de ölçülebilir nitelikteydi. Bir benzetme yaparsak, şehir ışıklarından uzakta olan evinizde perdeler açık şekilde yatıyorsunuz. Sizden 2 km uzakta olan en yakın komşunuz bir şeyler atıştırmak için buzdolabını açınca ışığı sizin odanızın duvarından yansıyor. İşte Yeni Ufuklar'ın algıladığı arka alan bu kadar parlaktır."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/yeni-ufuklardan-nix-ve-hydra-goruntusu/", "text": "Yeni Ufuklar uzay aracı şimdi de Pluto'nun iki küçük uydusu Nix ve Hydra'nın görüntülerini yolladı. Alınan görüntülerde özellikle Nix üzerindeki kırmızı nokta dikkat çekti. 42 km uzunluğa ve 36 km genişliğe sahip olan Nix'in fotoğrafında en küçük 3 km'lik alanlar incelenebilir. Pluto'nun diğer düzensiz şekilli uydusu Hydra ise 55 km uzunluğu ve 40 km genişliğe sahip. Uydunun 231.000 km uzaktan araçtaki LORRI adlı kamerayla alınmış bu fotoğrafı yüzeyde en küçük 1,2 km'lik alanların incelenmesini sağlayabilir. Tüm dikkatler Pluto ve en büyük uydusu Charon üzerinde olsa da bu pek özellikleri bilinmeyen, büyüklüklerine göre ikinci ve üçüncü sıradaki uyduları da merak edilmekteydi. Şimdi bunların neredeyse eşit boyutlarda olduğu görüldü. Yeni Ufuklar'ın fasulyeye benzeyen Nix'i ele aldığı ilk renkli görüntüde, küçük uydunun 42x36 km boyutlara sahip olduğu ve üzerinde ilginç bir nokta olduğu saptandı. Genel rengi gri tonda olan Nix üzerinde hedef tahtasının merkezindeki gibi kırmızımsı bir nokta bilinmektedir. Southwest Araştırma Enstitüsü'nden Carly Howett: Ek yüzey bilgileri henüz elimizde değil. Veriler geldiğinde kırmızı noktanın ne olduğunu anlayabileceğiz. Yüzeyde bir tür kabarma olduğunu düşündüğümüz noktanın analizi, Nix'in küçük olması nedeniyle zor olsa da ayrıntılı verileri sabırsızlıkla bekliyoruz diyor. Diğer küçük Hydra'nın 231.000 km uzaktan alınmış görüntüsünde ise çok net olmasa da iki büyük krater göze çarpıyor. Uydunun yüzeyinde ise öne çıkan bir farklılık görünmüyor. Çalışma ekibinden Ted Stryk: Daha önce küçük bir ışık noktası olarak gördüğümüz Hydra'nın bu görüntüsü üzerinde çalışılmasına olanak sağlayacaktır diyor. Yeni Ufuklar'dan şimdi de Pluto'nun diğer iki küçük uydusu Sytx ve Kerberos görüntüleri bekleniyor. Bu iki küçük uydunun görüntüleri ancak Ekim ayının ortalarında alınabilecek. Nix ve Hydra 2005 yılında Hubble Uzay Teleskopu ile keşfedilmişti. Uyduların başta yüzeyleri olmak üzere diğer özellikleri Pluto ve uydularının tarihi hakkında fikir verebilecek."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/yeni-ufuklardan-pluto-charon-dansi/", "text": "Yeni Ufuklar uzay aracı cüce gezegen Pluto'ya yolculuğuna devam ediyor. Aracın 25-31 Ocak 2015 tarihleri arasındaki ilettiği görüntüler eşliğinde Pluto ve uydusunu ele alan film görücüye çıktı. Film, Pluto ve onun çevresinde dolanan uydusu Charon'un düzgün hareketlerini ortaya koyuyor. Pluto ile Charon birbirine kilitli olarak bir turlarını 6,4 günde tamamlıyor. Yeni Ufuklar uzay aracı Dünya'dan 3 milyar kilometre ve Pluto'dan 203 milyon kilometre uzaktadır. Aracın Pluto'ya, Dünya-Güneş uzaklığından yüzde 30 daha fazla uzaktadır. 6,5 gün önceki görüntülerden bu yana araç Pluto'ya 8 milyon km daha yaklaştı. Charon'un yörüngesi Pluto üzerinde kolayca görülen yalpalamaya neden oluyor. Pluto, uydumuz Ay'ın üçte ikisi çapındadır. Uydusu Charon ise Pluto'nun yarısından biraz büyük boyuttadır. Görüntünün arka planındaki soluk parlak noktalar uzak yıldızlardır. Yeni Ufuklar'ın Pluto ve uydularını inceleyebilmesi bu uzaklıktan mümkün değildir. Yeni Ufuklar, 14 Temmuz 2015'de Pluto'ya en yakın konumda olacak. Görsel Telif Hakkı: NASA/APL/Southwest Research Institute"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/yeni-ufuklardan-yeni-pluto-goruntusu/", "text": "Temmuz ayının ortalarında Pluto'ya yaklaşacak olan Yeni Ufuklar uzay aracı yeni bir fotoğraf yolladı. Nisan ayı ortasında Pluto'dan 113 milyon km uzakta bulunan araç yeni fotoğrafı, üzerindeki Uzun Menzilli Keşif Görüntüleyicisi teleskopik kamerayla elde etti. Yeni görüntüdeki parlak bölgenin kutup noktası olabileceği üzerinde duruluyor. NASA Genel Merkezi'nden John Grunsfeld: Yeni Ufuklar, Pluto'ya yaklaştıkça kutup yakınlarındaki parlak bölge gibi yüzey yapılarını daha ayrıntılı gözleyeceğiz diyor. Görüntüde ayrıca Pluto'nun uydusu Charon'da görülüyor. Charon cüce gezegen çevresindeki bir turunu 6,4 günde tamamlıyor. Pozlama süresi çok kısa saniyenin onda biri- olduğundan Pluto'nun büyük uydusu Charon'a göre diğer dört uydusu çok sönük olduğundan görülmüyor. Pluto 1930 yılında keşfedilmesine karşılık, hakkında en az bilgi sahibi olduğumuz cisimdir. Güneş'ten yaklaşık ortalama 5 milyar km uzakta olan cüce gezegenle ilgili birçok araştırma yapıldı. Yeni Ufuklar uzay aracı ile artık daha ayrıntılı çalışma yapılabilecek. Southwest Araştırma Enstitüsü'nden Alan Stern: Yeni Ufuklar Dünya'dan gerçek anlamda ancak nokta kadar görülen Pluto'yu gözlerimizin önüne serecek. Böylece cüce gezegenin yüzeyini tüm ayrıntılarıyla görebileceğiz diyor. Johns Hopkins Üniversitesi Uygulamalı Fizik Laboratuarı'ndan Hal Weaver: Bu yaz Pluto'yu sadece 12.500 km uzaktan göreceğiz. Bizi ne gibi sürprizlerin beklediğini şimdilik ancak hayal edebiliriz diyor. 1 Yorum sanırım buda voyagerler gibi güneş sistemini terk ederek dış uzaya açılacak.... voyagerlere göre daha detaylı analizleri dünyaya iletebilecek sonda... eğer bu sonda galaksi ekseni uzantısı boyunca değlde galaksi eksenine dik bir açıyla fırlatılmış olsaydı ilerlemesi mümkünmüydü. galaksimizden kaçış hızımız ne acaba...."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/yeni-ufuklarin-pluto-yolculugu-suruyor/", "text": "Pluto'nun yakınından geçmesi planlanan Yeni Ufuklar uzay aracının olası kalıntı çarpışmalarından dolayı karşılaşabileceği tehlikelerin beklenenden az olduğu belirlendi. Aracın bulunduğu bölgedeki kalıntı ve tozların daha az tehlike oluşturacağı ve bu nedenle yörünge değişimine gerek olmadığı belirtildi. Pluto ve uydularının yakınındaki toza karşılık Yeni Ufuklar aracının 2015 yılının Temmuz ayında Pluto'nun yakınından geçmesi bekleniyor. Uzay aracından sorumlu ekibe göre araca çarpabilecek bir cisim en fazla yüzde 0,3'lük bir zarara yol açacak. Bu da aracın Pluto'dan yaklaşık 12.500 km uzaktan geçmesinin önünde bir engel değil. Johns Hopkins Üniversitesi Fizik Laboratuvarı'ndan Hal Weaver: Bir toz tanesinin uzay aracına çarpması, görevini etkileyemeyecek kadar küçük bir etkiye neden olacak. Buna karşılık beklemediğimiz bir durumla karşılaşma riskini de göz önünde tutarak, iki alternatif rota her ihtimale karşı hazırda bekliyor diyor. Yeni Ufuklar Pluto'ya yaklaşırken kamerası ile çevredeki toz birikintilerini gösterdi. Bunların aracın rotasında bir değişikliğe neden olmayacak kadar zararsız olduğu görüldü. Yeni Ufuklar 2015 yılında Pluto'ya yapacağı yakın geçişle birlikte cüce gezegenin ve Kuiper Kuşağı ile ilgili önemli veriler gönderecek. Bu veriler belki de Neptün ötesi bölgeye yönelik düşünülen çok şeyin değişmesine neden olacak. Bu açıdan aracın Pluto'nun çok yakınından geçmesi bilimciler açısından çok önemli. 3 Yorumlar anlaşılan o ki newhorizons pluto yu teğet geçerkenki gördüklerini fotoğraflayabilecek. cassini gibi daha detaylı ve zamana yayılı değişik açılardan resimler olamayacak sanırım. herhalde voyagerleri yakalamaya çalışıyor. Aklımda kaldığına göre en hızlı ilerleyen uydulardan bitanesi. eğer öyle ise voyagerleri yakalayıp geçmesi gerek... 2015'i sırf plüton'un ve ceres'in resimleri için iple çekiyorum. neye benziyor, uyduları ve charon'la nasıl bir görüntüsü var merak ediyorum. o manzarayı görmek istiyorum. umarım başına kötü bir şey gelmez. Gerçekten Yeni Ufuklar Güneş Sistemi'ndeki en ileri göz. Bakalım neler gösterecek?..."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/yeni-yildiz-baloncuklari/", "text": "Büyük Macellan Bulutunda yeni oluşan yıldızların bu parıltılı bölgesi ESO'nun Çok Büyük Teleskopu üzerindeki Çoklu Birim Tayfsal Kaşifi ile yakalandı. LMC'de görece az miktarda bulunan toz ve MUSE'nin keskin görüşü bölgenin karmaşık ayrıntılarının görünür ışıkta ayırt edilebilir olmasını sağladı. Büyük Macellan Bulutunun bu bölgesi ESO'nun Çok Büyük Teleskopu üzerindeki Çoklu Birim Tayfsal Kaşifi aygıtı ile alınan bu görüntüde çarpıcı renklerde parıldamaktadır. LHA 120-N 180B ya da kısaca N180 B olarak bilinen bölge H II bölgesi olarak bilinen bir tür bulutsudur ve yeni oluşan yıldızlar için verimli bir kaynaktır. LMC Samanyolu'nun bir uydu gökadasıdır ve çoğunlukla Güney Yarımküresi'nden görülebilmektedir. Sadece 160.000 ışık yılı uzaklığı ile aslında kapı komşumuzdur. Eve yakın olmasının yanı sıra LMC'nin tekil sarmal kolu neredeyse tam karşıdan görülebildiği için N180 B gibi bölgelerin kolaylıkla araştırılabilmesini sağlamaktadır. H II bölgeleri iyonlaşmış hidrojenden oluşan yıldızlar-arası bulutlardır tamamen hidrojen atomları çekirdeğinden yani. Bu bölgeler yıldız doğumevleridir ve yeni oluşan büyük kütleli yıldızlar çevredeki gazın iyonlaşmasından sorumludurlar, bu da manzarayı göz alıcı hale getirmektedir. N180 B'nin ayırt edici şekli iyonlaşmış dev bir hidrojen baloncuğunun dört küçük küre tarafından çevrelenmesiyle meydana gelmiştir. Bu ışıldayan bulutun derinliklerinde MUSE yeni doğmuş bir yıldızdan yayılan bir jet belirledi Güneş'ten 12 kat daha fazla kütleye sahip büyük kütleli genç bir yıldız. Herbig-Haro 1177 ya da kısaca HH 1177 olarak adlandırılan jet bu görüntüde ayrıntılı bir şekilde gösterilmektedir. Samanyolu dışında bu tür bir jet ilk kez görüntülenmiştir çünkü genelde tozlu çevreleri bu nesneleri örtmektedir. Bununla birlikte, LMC'nin görece tozsuz ortamı HH 1177'nin görünür dalga boylarında gözlenmesini sağlamaktadır. 33 ışık yılı uzunluğu ile şimdiye kadar gözlenmiş olan en uzun jetlerden biridir. HH 1177 yıldızların erken dönemleri hakkında bilgiler vermektedir. Jet ışınları yüksek derecede hizalanmış olup yayıldıkça az miktarda saçılmaktadır. Bunun gibi jetler yıldızlarının yığışma diskleri ile bağlantılı olup yeni doğan yıldızların nasıl madde topladıklarına ışık tutabilirler. Gökbilimciler hem büyük hem de küçük kütleli yıldızların benzer mekanizmalarla HH 1177 gibi düzgün yayılan jetler üretebileceğini buldular ki bu da büyük kütleli yıldızların küçük kütleli benzerleri gibi benzer yollarla oluşabileceğini göstermektedir. İlk ışığını Geniş Alan Modu ile 2017'de alan MUSE son zamanlarda Uyarlamalı Optik Tesisinin eklenmesi ile geniş ölçüde geliştirilmiştir. Uyarlamalı optik ESO teleskoplarının atmosferin bulanıklaştırıcı etkisini gidermek için kullanılan bir işlemdir titreşen yıldız ışığını yüksek çözünürlüklü görüntülere dönüştürmektedir. İlave edilen Dar Alan Modu ile bu görüntülerin alınması MUSE'ye NASA/ESA Hubble Uzay Teleskopu kadar keskin bir görüş vererek evreni şimdiye kadar görülmemiş ayrıntıda keşfetme potansiyeli sağlamaktadır. Arif Solmaz, Çağ Üniversitesi Uzay Gözlem ve Araştırma Merkezi, Mersin 2 Yorumlar video müthiş bir görsel.selamlar. uzayın karanlıklarında mavi nekadar güzel görünüyor,çok güzel bir görüntüyü 160 bin ışık yılnda görüntülemek müthiş bir olay olmalı.bu mavi baloncuğun içinde güneşimizden çok daha büyük yıldızlar sanki dans ediyor.mükemmel bir görüntü.teşekkürler ASTRONOMİ DİYARI .selamlar."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/yeni-yildiz-olusum-bolgeleri-bulundu/", "text": "Samanyolu'nu inceleyen bir grup gökbilimci, aralarında büyük yıldızlarında olduğu birçok yeni bölge keşfetti. Keşifle birlikte gökadanın yapısı ve kimyasal bileşimiyle ilgili yeni ipuçları gelebilir. Boston Üniversitesi'nden Thomas Bania, Biz açıkça gökadanın genel yapısını bu yıldız oluşum bölgelerinden çıkarabiliriz. İlerleyen çalışmalarla yıldızların gelişme sürecini ve gökadanın merkezinden çok farklı uzaklıklara yayılan kimyasal bileşimi karşılaştırma olanağı da bulacağız diyor. Bania çalışmayı, Fransa'daki Marsilya Astrofizik Laboratuvarı'ndan Loren Anderson, Ulusal Radyo Gökbilim Gözlemevi'nden Dana Balser ve Virginia Üniversitesi'nden Robert Rood ile gerçekleştirdi. Bilim insanları Florida Amerikan Gökbilim Merkezi'nde buluşarak çalışmalarını paylaştılar. Gökbilimciler yeni yıldız oluşum yerlerini H II bölgeleri içinde aradılar. Bu bölgeler büyük ve genç yıldızların şiddetli ışıması ile hidrojen atomlarının iyonlaştığı veya elektronlarını yitirdiği bölgelerdir. Söz konusu bölgeler gaz ve toz diskleriyle sarılı olduğundan görünür ışıkla görünmezler ve gökbilimciler bunun için kızılötesi ve radyo teleskopları kullanırlar. Anderson, Bu sonuçlara Spitzer Uzay Teleskopu'nun kızılötesi verileriyle ve Ulusal Bilim Kuruluşu'nun Çok Büyük Dizi Radyo Teleskopları ile ulaştık. Çalıştığımız H II bölgeleri hem Spitzer hem de VLA için biçilmez birer kaftandı diyor. Gökbilimciler daha sonra aşırı derecede hassas bir radyo teleskopu kullandılar. Böylece proton ve hidrojen biçimlerinin özel radyo frekanslı elektronlar yaydığını tespit ettiler. Bu kanıtlar ile de H II bölgesinin iyonize hidrojen içerdiği doğrulandı. Derinlemesine yaptıkları inceleme ile de H II bölgelerinin yerlerini buldular. Bu bölgeler gökadanın merkezinin dışında, sarmal kollardaydı. İncelemelerle bu bölgelerin 25'inin Güneş'in gökadanın merkezine olan uzaklığından daha uzakta olduğu da bulundu. Bania: Güneş'in ötesinde neler olup bittiğini görmek gökadanın kimyasal gelişiminin nasıl gerçekleştiği hakkında önemli bilgiler verecektir. Ağır elementlerin merkezden uzaklaştıkça değişip arttığını gösteren birçok kanıt var. Şimdi bu konudaki bilgimizi arttıracak ve gökadanın gelişimini anlamamıza sağlayacak birçok nesne incelenmek için bekliyor diyor. Kaynak: Science Daily"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/yeni-yildizin-cevresinde-devasa-su-kutlesi-bulundu/", "text": "Avrupa Uzay Ajansına ait Herschel Uzay Gözlemevi yeni oluşan bir yıldızı çeviren gaz ve toz bulutu içinde Dünya okyanuslarındaki suyun 2000 katı kadar su buharı olduğunu keşfetti. Soğuk ve karanlık gaz ve toz bulutları, ön yıldız çekirdeği ile yeni güneş sistemi için gerekli tüm maddeyi barındırıyor. Yeryüzünde yaşamın kaynağı olan su, daha önce Güneş Sistemi dışındaki aktif yıldız oluşum bölgelerinde küçük toz taneciklerini oluşturan gazın içindeki buz görülmüştü. Herschel, Boğa takımyıldızındaki Lynds 1544 olarak adlandırılan soğuk bir ön yıldız çekirdeğini saran ve yıldız oluşumunu sağlayan gaz ve toz bulutu içinde su molekülü olduğunu belirledi. Su buharının miktarı ise Dünya okyanuslarındaki sudan 2000 kat daha fazla. İngiltere Leeds Üniversitesi'nden Paola Caselli: Bu kadar buhar ancak 3 milyon Dünya okyanusu kadar buzla oluşur. Yaptığımız gözlemler sadece gaz halini içeriyor. Toz bulutu soğuk olduğundan su buza dönüşerek toz taneciklerini kaplamış olmalı diyor. Bu yoğun bölgelerdeki kimyasal süreçleri ve özellikle kozmik ışınların su buharı üzerindeki etkisini anlamak için incelememiz gerekiyor. Gözlemler kütle çekime bağlı çöküşün başladığını ve su moleküllerinin doğan yıldızın merkezine doğru hareket ettiğini gösteriyor. Karanlık bulut bir iz bırakmamasına karşılık su moleküllerini izleyerek bulutun çöktüğünü ve hareket ettiğini görebiliyoruz diyor Dr. Caselli. Muhtemelen burada, bunun sonunda gezegen sistemi olan en az bir yıldızlı sistem oluşturacak yeterli madde bulunuyor. L1544'deki su buharı yıldız oluşumuna katılacak ancak geriye kalanı disk içinde yeni gezegenleri oluşturarak onlara zengin bir su deposu sağlayacak. ESA Herschel projesi bilim ekibinden Göran Pilbratt: Herschel ile yıldızlararası ortamlardaki moleküler bulutlarda gördüğümüz yaşam için gerekli olan suyun, yıldız oluşum süreçlerinde Dünya'ya benzer gezegenler oluşturduğunu izleyebiliyoruz diyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/yeni-yildizlarin-zengin-dekoru/", "text": "Güney gökküresi takımyıldızlarından Sunak doğrultusunda bulunan bu etkileyici gökyüzü manzarası göksel nesnelerden oluşan bir hazineye benziyor. Yıldız kümeleri, salma bulutsuları ve aktif yıldız oluşum bölgeleri yeryüzünden yaklaşık 4000 ışık yılında bulunan bu bölgede gözlenen zenginliklerin sadece bir kısmı. Bu güzel görüntü gökyüzünün bu bölgesinin şimdiye kadar alınmış en ayrıntılı halidir ve ESO'nun Şili'deki Paranal Gözlemevi'nde bulunan VLT Tarama Teleskopu kullanılarak gözlenmiştir. Görüntünün merkezinde Sunak OB1 oymağının kalbini oluşturan yaklaşık otuz parlak yıldızı içeren NGC 6193 açık yıldız kümesi yer almaktadır.Parlak olan iki yıldız çok sıcak dev yıldızlardır. İkisi birlikte, yakındaki Çember Bulutsusu ya da NGC 6188 salma bulutsunun ana aydınlanma kaynağıdırlar. Bir yıldız oymağı birbirlerine zayıf bir şekilde bağlı olan ve henüz ilk oluştukları bölgeyi tamamen terk etmemiş büyük bir yıldız topluluğudur. OB oymaklarında genellikle Güneş'ten yaklaşık 100 000 kez daha parlak ve 10 ila 15 kat daha ağır, çok genç mavi-beyaz yıldızlar bulunmaktadır. Çember Bulutsusu moleküler bulut içerisinde RCW 108 olarak bilinen aktif yıldız oluşum bölgesi ile oymağın diğer kısımlarını birbirinden ayıran bölgeyi belirleyen karanlık ve parlak bulutlardan oluşan belirgin bir duvar gibidir . RCW 108 etrafındaki bölge çoğunlukla hidrojenden yıldız oluşumunun ana içeriği oluşmaktadır. Bu tür bölgeler H II bölgeleri olarak bilinmektedirler. NGC 6193'te bulunan yıldızlardan kaynaklanan mor-ötesi ışıma ve yoğun yıldız rüzgarları, çevredeki gaz ve toz bulutları içerisinde yeni nesil yıldızların oluşumunu tetikliyor gibi görünüyor. Bulut parçaları çökmeye başladıktan sonra ısınarak sonunda yeni yıldızları oluşturuyorlar. Buluttan yeni yıldızlar meydana geldikçe, daha önceki yıldızlardan yayılan rüzgar ve ışımanın yanı sıra süpernova patlamaları nedeniyle de dağılmaya başlamaktadırlar. Bu şekilde, bu tür H II yıldız oluşum bölgelerinin yaşam süresi sadece birkaç milyon yılla sınırlanmaktadır. Yıldız oluşum süreci çok verimsiz bir süreçtir, toplanan maddenin sadece % 10'luk bir kısmı sürece katkı sağlar geri kalanı uzaya tekrar atılır. Çember Bulutsusu'nda ayrıca sütun oluşumu evresinin de erken dönemlerine dair işaretler bulunmaktadır, yani o da sonunda meşhur yıldız oluşum bölgeleri Kartal Bulutsusu (ünlü Yaratılış Sütunlarını içeren Messier 16) ve Huni Bulutsusu (NGC 2264'ün bir kısmı) gibi görünecek. Bu tek göz alıcı görüntü aslında VLT Tarama Teleskopu ile dört farklı filtreden alınan 500'den fazla tekil görüntünün bir araya getirilmesiyle oluşturulmuştur.Toplam poz süresi ise 56 saatten fazladır. Bu bölgenin şimdiye kadar elde edilmiş en detaylı görüntüsüdür. Notlar Ayrıca, bu bulutsu gökbilimciler arasında diğer özellikleri ile de meşhurdur, ESO tarafından gökbilimciler için bir araya getirilen bir yazılım koleksiyonu dağıtımının DVD kapağında bulutsunun bir önceki görüntüsü kullanılmıştır, Scisoft paketinin yeni sürümü ise birkaç hafta önce yayınlandı. O nedenle aslında burası Scisoft Bulutsusu'dur. ESO-Türkiye"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/yeni-yorungeden-ilk-saturn-pozlari/", "text": "Cassini görevinin son aşamasına girerek Satürn'ün atmosferlerine ait aşağıdaki fotoğrafları yolladı. Bu görüntülerde gaz devinin kuzey kutbundaki altıgen biçimli jet akışları dikkatleri çekiyor. Cassini 30 Kasım'da halkalara doğru yaklaşmaya başladı. Toplamda 20 yörüngeden oluşacak son aşamanın ilk bölümünde araç gezegenin dış kenarından gezegenin kuzey kutbunu halkalarla birlikte görüntüledi. Halkaların dış kenarından sonraki geçişi ise 12 Aralık'ta olacak. Bu sırada Cassini Titan'ın yakınından son kez geçecek. 22 Nisan'a kadar halkaların yakınından Satürn'e yaklaşmayı sürdürecek ve 26 Nisan'da Satürn'ün en içteki halkası önündeki boşlukta bulunacak. 2004'ten bu yana Satürn ve uydularını izleyen Cassini 15 Eylül'de veda edecek. Satürn'ün atmosferine dalarak sinyal veremeyeceği ana kadar iletişimde kalacak. Cassini yaklaşık 12 yıldır Satürn sistemine ait birçok bilinmeyeni gözler önüne serdi. Titan'ın metandan oluşmuş göl ve denizlerini, Enceladus'un buzlu yüzeyinin altındaki sıvı okyanusu ortaya çıkardı. Cassini verileri ve bulgularına buraya tıklayarak göz atabilirsiniz. Görseller için telif hakkı: NASA/JPL-Caltech/Space Science Institute"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/yeniden-dogan-bulutsu/", "text": "Abell 78 adlı gözü andıran bulut bir yıldızın yaşamı ile ölümü hakkındaki hikayeyi anlatıyor. Bulutsular ölmekte olan bir yıldızın uzaya attığı dış katmanlarıyla oluşur. Bu süreç yıldızın yaşamı içinde kısa sürede gerçekleşir. 0,8 ile 8 Güneş kütleli bir yıldız milyarlarca yıl çekirdeğinde yaktığı nükleer yakıtını tükettiğinde dış kabuklarını atarak sıcak bir beyaz cüceye dönüşür. Yıldızın çevresindeki alanda 'gezegenimsi bulutsu' adı verilen güzel bir gaz ve toz bulutu oluşur. Bu ad 18. Yüzyıldaki gökbilimcilerce aslında bulut yapısında olan cisim gezegeni andırdığı için verildi. Ancak görüntüdeki bir gezegenimsi bulutsunun tekrar canlanması pek görülen bir şey değildir. Şimdiye kadar bir avuç kadarı keşfedilen yeniden canlanan bulutsular fırtınalı geçmişleriyle ilgili ipuçları sunuyor. Hidrojeni helyuma çevirerek enerjisini sağlayan yıldızın çekirdeğindeki bu nükleer tepkime bittiğinde çekirdek içe doğru çökerken dış katmanlarını uzaya atar. Yoğunlaşan çekirdekte böylece helyum füzyonu başlar. Yenilenen nükleer tepkime çok daha hızlı rüzgarlar oluşturarak uzaya çok daha fazla malzeme atar. Uzaya atılmış eski malzeme ile yenisi arasındaki etkileşim bulutun şeklini belirler. Abell 78'de yavaş ve hızlı rüzgarlar arasındaki etkileşim, bulutun bir milyon dereceden daha fazla ısınmasına neden olur. Bu da bulutta X-ışını üretir. Gökbilimciler buluttan yayılan X-ışınlarını ESA'nın XMM-Newton gözlemevi ile izlemektedir. Buna diğer bir örmek de Abell 30'dur. Bu görüntü üç renkten oluşur. Oksijeni gösteren yeşil ve helyumu işaret eden kırmızı renkler optik alanda, XMM-Newton ile alınan X-ışını verileri ise mavi ile gösterilmiştir. Görselin yüksek çözünürlüklü örneği"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/yeniden-dogan-yildiz-ve-gunesin-kaderi/", "text": "Gökbilimciler güneş benzeri bir yıldızın sonunu izleyerek Güneş Sistemi'nin birkaç milyar yıl sonra karşılaşacağı kaderini ve sonuçta uzaya dağılan gaz kabuğundan yaşamın tekrar geri geleceğine yönelik kanıtları topluyor. 5500 ışık yılı uzaklıktaki Abell 30 gezegenimsi bulutsunun bileşik görüntüsü, ESA'nın XMM-Newton, NASA/ESA Hubble Uzay Teleskopu ve NASA'nın Chandra X-Işınları Teleskopunun x-ışını ve görünür ışıkta alınan görüntüleriyle oluşturuldu. 'Gezegenimsi bulutsu' ölen bir yıldızın uzaya yaydığı maddenin yoğun kabuğuna verilen addır. 18. yüzyıldaki gökbilimcilerin elindeki teleskoplar bu cisimleri renkli bir gezegen şeklindeki balon gibi görüyordu. Bu tür bulutsuların adı buradan kaynaklanır. Gökbilimciler Güneş'in ömrünün sonuna doğru kırmızı dev haline gelerek sekiz kat şişeceğini ve dış katmanlarını rüzgarlar yoluyla dışarı savuracağını biliyor. Yıldızın sıcak çekirdeğinden yayılan morötesi ışımayla parlayan kabuk, günümüz modern teleskoplarıyla algılanır. Abell 30'un merkezindeki yıldız ölümün ilk darbesini 12 500 yıl önce aldı ve soğuk dış kabuğunu yıldız rüzgarıyla birlikte uzaya fırlattı. Optik teleskoplarla uzaya dağılan ve genişlemekte olan maddenin oluşturduğu küresel kabuğun evrimsel aşamasını izliyor. 850 yıl önce yıldız birdenbire öksürür gibi dışarıya helyum ve karbonca zengin madde püskürtüp hayata yeniden döndü. Yıldızın dış zarfı bu yeniden doğuş sırasında hızla genişledi. Yıldız rüzgarıyla atılan madde saatte 14 milyon km -ya da saniyede 4000 km- hıza ulaştı. Bu hızlı yıldız rüzgarı, eski ve yavaş hareket eden madde yığınını yakalayarak yıldızın yakınlarında görülen kuyrukluyıldız benzeri karmaşık yapıları oluşturur. Yoğun madde kümelerini bombalayan yıldız rüzgarı birkaç milyar yıl içinde Güneş Sistemi'ndeki Dünya ve diğer gezegenler gibi benzeri yapıların oluşumunu sağlar. Güneş'in gezegenleri buharlaştıracağı yıldız rüzgarı üreten kırmızı dev aşamasında, son soluğunda oluşacak patllama hayatı da sona erdirecek. Gelişmiş bir uygarlığın güçlü teleskopları yıldız rüzgarlarının yuttuğu kor gezegenlerin yaydığı x-ışınlarını görebilir."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/yenilenen-hubble-isbasinda/", "text": "NASA'nın 19 yılı deviren Hubble Uzay Teleskobu artık daha canlı, daha büyüleyici görüntüleri iletmek ve evrenin sırlarını açığa çıkarmaya yardımcı olmak için uzaya her zamankinden daha dikkatli bakıyor. Hubble gözünden yeni alınan fotoğraflar geçtiğimiz mayıs ayında üzerine takılan yeni nesil kamerasıyla göz dolduruyor. Yeni kamerasıyla (WFC3) Hubble morötesinden kızılötesine kadar uzayda gökadaları, bulutsuları, yıldızları her zamankinden daha net gözlemleyebileceği kesin. Güneş Sistemimiz başta olmak üzere Kuiper Kuşağı'ndaki gökcisimlerini, diğer yıldızların çevresinde dolanan gezegenleri de gözlemleyebilecek hatta bu gezegenlerin doğumuna tanıklık edebilecek ölçüde güçlendirildi. İşte yeni donanımıyla Hubble yeni fotoğraflarını yayımladı. İşte o fotoğraflar: 1. Kelebeği andıran bu bulutsu NGC 6302 koduyla bilinir. Bulutsuyu oluşturan gaz uzayda saatte 1 milyon km hızla yol alıyor ki bu hız Dünya'dan Ay'a 24 dakikada varmaya yeterlidir. Gazın sıcaklığı 20 bin C derecedir. Merkezindeki 5 güneş kütleli yıldızın patlaması sonucu içindeki gazları dışarıya fırlatmış ve bu hoş görüntü ortaya çıkmıştır. Küçük bir teleskopla bakıldığında gezegeni andıran yuvarlak görüntüsü nedeniyle NGC 6302, gezegenimsi bulutsuya iyi bir örnektir. NGC 6302 bizden 3800 ışık yılı uzaklıktaki Akrep Takım Yıldızı'nda bulunuyor. Merkezdeki yıldızın sıcaklığının 250 bin C derece olduğu tahmin ediliyor. Bu sıcaklığıyla yıldız bilinen en sıcak yıldızlar arasında yerini almış bulunuyor. Dünya üzerinde kurulu teleskoplarla yapılan spektroskobik gözlemlerle bulutsuyu oluşturan gazın sıcaklığının 20 bin C derece olduğu hesaplanmış. Bulutsunun oluşmasına neden olan yıldız, 1000 Güneş büyüklüğüne kadar ulaşarak kırmızı dev halini almış. Bu sırada yıldız dış katmanlarını dışarı savurarak merkezde çöreğe benzer halkayı oluşturmuş. İkinci gaz daha yüksek bir hızla bu halkaya dik çarparak kelebeğin kanatlarını oluşturduğu düşünülüyor. Bulutsunun kırmızımsı ışık yayan dış kenarları daha soğuk olan ozon gazını gösteriyor. Beyaz bölgeler kükürtü simgeleyor. Bunlar yıldızdan hızla ayrılan gazın, daha yavaş hareket eden gazla çarpıştığı bölgelerdir. Fotoğrafın sol üst kısmında görülen beyaz küçük yuvarlak kütle o şok dalgalarının bir örneğidir. 2. Farklı iki fotoğraf gibi duran bu görüntü aslında bir yıldız oluşum bölgesi olan Karina Bulutsusu'na ait. Fotoğraf Hubble Teleskobunun kızılötesi görüntüyle morötesi görüntüyü başarıyla sonuçlandırdığını bir delili gibi. 7500 ışık yılı uzağımızdaki bulutsu 3 ışık yılı uzunluğundadır. Fotoğrafın üstündeki görüntü görünür ışıkta alınmıştır. Büyük yıldızlardan iletilen rüzgarlar ile uzak bölgelere taşınan gazlar yeni yıldızları oluşturmaktadır. Bu yeni yıldızlar yoğun toz ve gaz bulutunun içinde yer aldıklarından görülemezler. Bulutsunun kenarlarında görülen gaz fışkırmaları bu yeni yıldızların oluşumu gösteriyor. Gökbilimciler bu fışkırmaların saatte 1,3 milyon km hızla yol aldığını düşünüyor. Fışkırmanın toplam uzunluğu 10 ışık yılı kadar. Altta görülen fotoğraf ise kızılötesi filtreyle alındı. Bulutsudaki yeşilimsi gaz neredeyse kaybolmuş. Görülen fışkırmadan oluşan yeni yıldızlar. Bu yıldızlar kızılötesiyle görülebiliyor. Fotoğrafta görülen parlak yıldızlar ise bulutsunun arka planındaki yıldızlardır. Bu fotoğraflarda demir, magnezyum, oksijen, hidrojen ve kükürtü açığa çıkaran filtreler kullanılmış. 3. Dev bir yıldız kümesinin merkezinde bulunan ve 16 bin ışık yılı uzaklığımızdaki 100 bin kadar rengarenk yıldızın oluşturduğu rengarenk bir fotoğraf. Fotoğraf yaklaşık 10 milyon yıldızı barındıran büyük bir küresel kümenin küçük bir kısmı olan Omega Centauri'yi gösteriyor. Fotoğraftaki yıldızların büyük bir kısmı Güneş gibi sarı-beyaz renklidir. Bu yılızlar yaşamlarının sonuna doğru büyüyerek kırmızı deve dönüşeceklerdir. Daha fazla hidrojen yakıtı yakmak zorunda olanlar ise parlak mavi yıldızlardır. Bu yıldızlar çekirdeklerindeki helyumu da yakarak yaşamlarını uzatmaya çalışırlar. Bu tür yıldızlar morötesi ışığı diğerlerine göre daha fazla yayarlar. Helyumu da bitiren yıldız artık beyaz cüce olacaktır. Fotoğrafta bu yıldızlar zayıf mavi noktalar olarak görülüyor. Beyaz cüceler artık nükleer füzyonu gerçekleştiremeyen dünya boyutlarına sıkışmış yıldızlardır. Bu yıldızlar milyarlarca yıl boyunca yavaş yavaş soğuyarak ışık yaymaz duruma geleceklerdir. Fotoğrafta göze çarpan ışığı saçarak görülen mavi yıldızlar ise yakınlarındaki yıldızlardan beslenen ve enerji üretimin arttıran yıldızlardır. Görüntüdeki yıldızların hepsi birbirine komşu yıldızlardır ve herhangi iki yıldız arasındaki uzaklık bir ışık yılının üçte biri kadardır. Bu kadar yzakın yıldızların bulunduğu bir yerde yaşasaydık, gökkyüzünde gördüğümüz yıldızları 100 kat daha parlak görecektik. Bu da daha aydınlık gecelker demektir! Küresel kümeler aşağı yukarı aynı zamanlarda doğmuş yıldızlardan oluştuğu düşünülür. Gökbilimciler bu kümenin Samanyolu'na karışan başka bir küçük gökada olduğunu düşünüyorlar. OmegaCentauri, Samanyolu'nda bulunan 200 küresel kümeden biridir. Çıplak gözle görülebilen ender kümelerdendir. Bu küme 1603'te Johann Bayer tarafından gökyüzünde bir buluta benzetilerek keşfedilmiş. 4. Stephan Beşlisi adıyla bilinen beş gökada grubunda sıra. Gökadaların üçünün şekilleri aralarındaki çekim kuvveti nedenyile zamanla bozuluyor. Sarmal kollarda bulunanh yıldız kümeleri birbirlerini etkiliyor. Bu türden etkileşimler gökadalarda yeni yıldız doğumlarına neden olabiliyor. Renkler yıldızların yaşlarını ortaya çıkarmaktadır. Görünür ışıkta toz perdesinin arkasında kalmış ve görülmeyen yıldızları kızılötesi kamerayla ortaya çıkararak birleşik bir görüntü verilmiş. Üst sağdaki helezon şekliyle görülen gökada NGC 7319 olarak bilinir. Kırmızı noktaların üztünde sarmal kolun yukarısında mavi noktalar binlerce yıldızın barındığı yıldız kümeleridir. Bu gökadanın altında göze çarpan gökada ise sanki iki merkeze sahipmiş gibi görünür. Aslında burada iki gökada bulunur: NGC 7318A ve NGC 7318B. Gökadaların çevresindeki genç ve parlak mavi yıldızlar bölgedeki hidrojen bulutlarından oluşmuştur. Bu yıldızlar 10 milyon yıldan daha gençtirler. NGC 7317, fotoğrafın altında yer alan gökadadır. Diğerleriyler daha az etkileşimde olan bu gökada küresel bir gökadadır. Sol üst kısımda bulunan gökada ise NGC 7320 cüce bir gökadadır. Gökanın disklerinde yıldız patlamaları gerçekleştiğinden pembe ve mavi renkler ağırlıkta. Gökada 40 milyon ışık yılı uzağımızdadır ve Stephen Beşlisi'nin bize en yakın olanıdır. Dişğer gökadalar ise 290 milyon ışık yılı uzağımızdaki Knatlıat Takımyıldızı'nda bulunur. 1877'de Edouard M. Stephan tarafından keşfedilen, Stephan Beşlisi, şimdiye kadar keşfedilen olan ilk yakın gökada grubudur. Kaynak: Hubble Uzay Teleskobu Konuyla ilgili ayrıca, Gökayna'ya da göz atabilirsiniz."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/yenilenmis-kepler-yeni-gezegen-kesfetti/", "text": "Kepler Mayıs 2013'de yaşadığı sorunları atlatarak bu yılın başlarında yeni görevine başlamıştı. Yeni projeye K2 adı verilmişti. Kepler K2 projesi ile yeni bir ötegezegen keşfetti. Geçtiğimiz yıl Kepler'in dört tepkime tekerinden ikisini kaybetmişti. Uzay teleskopunun görevine devam edebilmesi için dahiyane bir fikir ortaya atıldı. Güneş rüzgarının etkisiyle aracın dengelenip gökyüzünün farklı yerlerine bakıp yıldız, yıldız kümeleri, bulutsular gibi farklı gökcisimlerine de bakması amaçlandı. Fikir tuttu ve Dünya çevresindeki eliptik yörüngesinde dolanan aracın gözleri farklı yerlere de bakmaya başladı. Bu yeni bir görevdi ve K2 olarak adlandırıldı. K2 ile teleskop tek bir bölgeye bakmayı bıraktı. K2'nin Şubat 2014'deki test çalışmaları sırasında alınan veriler açık hale getirildi. Harvard-Smithsonian Astrofizik Merkezi'nden yüksek lisans öğrencisi Andrew Vanderburg bu verilerle yeni bir keşif gerçekleştirdi. Keşif daha sonra Kanarya Adaları'ndaki Nazionale Galileo Teleskopu'ndaki HARPS-North aletiyle yıldızın yaptığı yalpalama dikkate alınarak teyit edildi. Doğrulanan gezegen Balık takımyıldızı yönünde, 180 ışık yılı uzaklıktadır. HIP 116454b adlı gezegen Dünya'nın 2,5 katı çapta ve Güneş'ten daha soğuk ve küçük yıldızına yakın yörüngesinde dokuz günde bir dolanmaktadır. Gezegen bildiğimiz yaşamı desteklemekten oldukça uzak sıcaklıktadır. Bir gezegen yıldızının önünden geçerken yıldızdan gelen ışığın azalmasına neden olur. Kepler geçiş yöntemi adı verilen bu yöntemle gezegenleri avlar. Gezegen ne kadar küçükse ışığın azalma miktarı da o kadar küçük olur. Mayıs 2013'de iki tepkime tekerini kaybeden Kepler uzun bir süre gözlem yapamamıştı. Bilim insanları ve mühendisler bu sorunun üstesinden çok ilginç bir yöntemle gelmeyi başardı. Tepkime tekeri olarak güneş ışığı basıncından yararlandılar. Sonuçta göreve tekrar başlayan Kepler artık K-2 olarak adlandırıldı. K-2 sadece gezegen avcılığı değil aynı zamanda yıldız kümeleri, gökadalar ve süpernovaları da izleyebilecek. K-2 ile HIP 116454b gibi küçük bir gezegen keşfedilmesi ise işin tatlısı oldu. Gökbilimciler şimdi gezegenin karasal sulu ya da gaz içerikli olup olmadığını yoğunluğundan saptamaya çalışıyor. NASA'nın Ames Araştırma Merkezi'nden Kepler/K2 görevi bilim insanlarından Steve Howell: Kepler ile tüm gezegenlerin içinde Neptün ile Dünya arasında olanların daha fazla olması gerektiğini belirledik. Ancak bunlardan bizim Güneş Sistemimizde bulunmuyor. K2 ile karasal Dünya benzerlerinden tutun da Neptün büyüklüğüne kadar, sıcak ya da buzlu gezegenleri bulabiliriz diyor. K2 görevi resmi olarak Mayıs 2014'te göreve başladı. Bugüne kadar 35.000'den fazla yapılan gözlemlerle yıldızlar, yıldız kümeleri, yıldız oluşum bölgeleriyle ilgili veriler toplandı."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/yer-buyuklugunde-bir-gezegen-daha-kesfedildi/", "text": "NASA'nın 2018'de emekliye ayırdığı Kepler teleskopu verilerinden yüzeyinde sıvı su olması muhtemel Yer büyüklüğünde bir gezegen keşfedildi. 300 ışık yılı uzaklıkta bulunan Kepler-1649c gezegeni gezegenimizden sadece 1.06 kat büyük ve sıcaklığı da yaşam için ideal. Yıldızından aldığı ışık miktarı Yer'in Güneş'ten aldığı enerjinin %75'i kadar. Tek fark gezegenin bir kırmızı cüce çevresinde dolanması. Böylesi yıldızlarda gerçekleşen enerjik fışkırmalar çevresindeki olası yaşamı olumsuz etkiler. Şimdilik yaşamın olası olduğu birkaç gezegen örneği bulunuyor. Trappist-1f, Teegarden c gibi. Bu gezegenler Yer ile benzer koşullara sahiptir. Bunların dışında yaşamı destekleyebilecek nitelikte gezegen bulunmuyor. Kepler-1649c yıldızına oldukça yakın yörüngede dolandığı için bir yılı sadece 19.5 dünya gününe eşittir. Yıldıza bağlı diğer gezegen karasaldır ve c gezegeninin yörüngesinin yaklaşık yarısında yıldız çevresinde dolanmaktadır. Sistemde üçüncü bir gezegen daha olabileceği üzerinde durulmaktadır. Şimdilik bu olası gezegenin izine rastlanmadı. Kırmızı cüce yıldızlar evrende çok sayıda bulunur. Daha önceleri bu tür yıldızların çevresinde gezegen olacağına ihtimal verilmiyordu. Ancak bu öngörünün yanlış olduğu ve düşünülenden çok daha fazla sayıda kırmızı cücede gezegen olabileceği hem bu hem de önceki keşiflerle görüldü."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/yerel-kumenin-asileri/", "text": "ESO'nun VLT Tarama Teleskopu üzerindeki OmegaCAM ile yakalanın bu manzarada Wolf-Lundmark-Melotte ya da kısaca WLM olarak bilinen yalnız bir gökada yer alıyor. Her ne kadar Yerel Küme'deki onlarca gökadanın bir parçası olsa da, WLM yalnız bir şekile grubun dış kısımlarında ve en uzaktaki üyelerinden biridir. Aslında, gökada o kadar küçük ve gözden uzak ki, belki de Yerel Küme'den hiç bir üyeyle ya da belki de Evren'in tarihinde hiçbir gökada ile etkileşmemiş olabilir. Amazon'daki yağmur ormanlarının derinliklerinde yaşayan hiç iletişim kurulmamış bir kabile ya da Pasifik okyanusundaki bir ada yerine, WLM çevresi tarafından çok az etkilenmiş ilkel gökadaların doğasına dair nadir bir bakış sunuyor. 1909'da Alman gökbilimci Max Wolf tarafından keşfedilen WLM yaklaşık 15 yıl sonra Knut Lundmark ve Philibert Jacques Melotte adlı gökbilimciler tarafından bir gökada olarak tanımlandı bu da gökadanın takma adını açıklıyor. Sönük gökada Balina takımyıldızı doğrultusunda ve Yerel Küme'deki üç baskın gökadadan biri olan Samanyolu'ndan yaklaşık üç milyon ışık-yılı uzaklıkta yer alıyor, WLM oldukça küçük ve şekilsiz, bu nedenle cüce düzensiz gökada sınıfında yer alıyor. WLM en geniş olduğu yerde yaklaşık 8000 ışık-yılına uzanıyor, buna 1996 yılında keşfedilen (eso9633) oldukça yaşlı yıldızların yer aldığı gökadanın halesi de dahil. Gökbilimciler görece küçük ilk gökadaların kütleçekimi nedeniyle diğer gökadalarla etkileştiklerini ve çoğu durumda birleşerek daha büyük gökadaları oluşturduklarını düşünüyor. Milyarlarca yıl içinde, bu birleşme süreci günümüzde Evren'de yaygın olarak görülen büyük sarmal ve eliptik gökadaların oluşmasını gelmesini sağlamıştır. Bu şekilde bir araya gelen gökadalar insan topluluklarının binlerce yıl boyunca göç ederek daha büyük yerleşim bölgelerinde toplanmalarına ve sonunda günümüzün mega-şehirlerini ortaya çıkarmalarına benziyor. WLM ise bunu tek başına yaptı, diğer gökadaların ve onların yıldız kümelerinin etkisinde kalmadan. Bu yüzden, dışardan kişilerle sınırlı etkileşimi olan gizli kalmış bir insan topluluğu gibi, WLM görece sakin bir doğal durumda olup, yaşamı boyunca meydana gelen değişimler çevresindeki aktivitelerden büyük ölçüde bağımsız olarak gelişmiştir. Bu küçük gökada çok sönük kırmızı yıldızlardan oluşan ve çevresindeki karanlık uzaya doğru genişleyen bir haleye sahiptir. Kırmızımsı tonlar gelişmiş yıldız yaşına işaret etmektedir. Halenin varlığı muhtemelen gökadanın kendi oluşumuna kadar gitmektedir, bu nedenle ilk gökadaları meydana getiren mekanizmalar hakkında ipuçları içermektedir. WLM'nin merkezindeki yıldızlarsa, daha genç ve mavimsi görünmektedirler. Görüntüdeki pembemsi bulutlar genç yıldızlardan gelen yoğun ışımanın hidrojen gazını iyonlaştırdığı bölgeler olup, kırmızının özel bir tonunda ışıldamalarına neden olmaktadır. Bu ayrıntılı görüntü, görünür ışıkta gökyüzünü taramaya adanmış 2.6-metre ayna çaplı bir teleskop olan ESO'nun Şili'deki VLT Tarama Teleskopu üzerindeki geniş alan görüntüleyicisi OmegaCAM ile alınmıştır. OmegaCAM üzerindeki 32 adet CCD algılayıcı 256-milyon piksellik görüntüler oluşturmakta ve böylece görünür evrene ait oldukça ayrıntılı ve geniş alan görüntüleri sunmaktadır. ESO-Türkiye"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/yesil-hayalet-kabarcik/", "text": "Gezegenimsi bulutsu VLT ile görüntülendi ESO'nun Çok Büyük Teleskopu ile alınan bu şaşırtıcı yeni görüntü 3300 ışık-yılı uzaklıkta Kalkan takımyıldızı doğrultusunda ölmekte olan sönük bir yıldızın etrafındaki yeşil gezegenimsi bulutsu IC 1295'i gösteriyor. Görüntü bulutsunun şimdiye kadar çekilen en detaylı halidir. Güneş boyutlarındaki yıldızların yaşamlarının sonunda geriye küçük sönük beyaz cüce yıldızlar kalır. Bu son aşama öncesinde yıldızlar maddelerinin çoğunu uzaya atarlar. Bunlar on binlerce yıl süreyle gezegenimsi bulutsular olarak ışıltılı ve iyonlaşmış gaz bulutları şeklinde yıldızları çevreler. VLT ile alınan bu yeni görüntüde Kalkan takımyıldızı doğrultusunda bulunan IC 1295 gezegenimsi bulutsusu gösteriliyor. Birkaç katmandan oluşan tabaka ile çevrilmiş olan bulutsu, bir mikro-organizmanın hücre zarındaki farklı tabakalarının mikroskop altındaki görünüşünü andırıyor. Bu kabarcıklar yıldızın atmosferinde kullanılan gazlardan oluşuyor. Bu gaz yıldızın merkezinde gerçekleşen, dev bir termo-nükleer püskürme gibi, kararsız füzyon reaksiyonlarıyla ortaya çıkan ani enerji boşalmaları ile dışarıya atılmaktadır. Dışarıya atılan gaz yaşlı yıldızdan çıkan mor-ötesi radyasyon ile ışıldamaktadır. Gaz içerisindeki farklı her element farkı renkte görülmektedir ve IC 1295'teki göze çarpan hayalete benzer yeşil gölge iyonlaşmış oksijen nedeniyledir Görüntünün ortasında, bulutsunun merkezini gösteren yıldızın parlak mavi-beyaz çekirdeği görülmektedir. Merkezdeki yıldız oldukça sönük bir beyaz cüce yıldızı haline gelerek milyarlarca yıl boyunca soğumaya başlayacaktır. Güneş benzeri ve güneşin kütlesinin sekiz katına kadar olan yıldızlar, yaşamlarının sonunda gezegenimsi bulutsuları meydana getirirler. Güneş 4.6 milyar yaşında olup, yaklaşık bir dört milyar yıl daha yaşayacaktır. İsimleri dışında gezegenimsi bulutsuların gezegenlerle bir alakası yoktur. Bu betimleyici tanım, bu tuhaf nesnelerin ilk kez teleskoplarla keşfedildiklerinde, dış gezegenlerden Uranüs ve Neptün'ü andırmaları ve akılda kalıcı tanımlarıyla bu şekilde kalmıştır . Ondokuzuncu yüzyılda yapılan ilk tayfsal gözlemlerde bu nesnelerin parlak gazlardan oluştuğu anlaşılmıştır. Bu görüntü Şili'deki Atacama Çölü'nde bulunan Cerro Paranal yerleşkesindeki ESO'nun Çok Büyük Teleskop'u üzerindeki FORS aygıtı ile alınmıştır. Bu görüntüyü oluşturmak için üç farklı filtre kullanılmıştır, mavi ışık , görünür ışık ve kırmızı ışık filtrelerden geçirilmiştir. Notlar Birçok gezegenimsi bulutsu keşfeden William Herschel gibi ilk gözlemciler bile, bu nesnelerin kökenleri ve bileşimleri hakkında tahminlerde bulunmuşlardı, ancak bunların gerçekte çevreledikleri yıldızlara göre bir hareketleri olmadığından Güneş'in etrafındaki gezegenlere benzer gökcisimleri olmadıklarını biliyorlardı. ESO-Türkiye"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/yikim-sutunlari/", "text": "Karina Bulususu'nun yakın yıldızlarla imtihanı Karina Bulutsusu içerisindeki büyük sütun-benzeri yapılara ait dikkat çekici gözlemler ESO'nun Çok Büyük teleskopu üzerindeki MUSE aygıtı ile gerçekleştirildi. Uluslararası bir ekip tarafından incelenen farklı sütunların benzer bir doğaya sahip Kartal bulutsusundaki ünlü Oluşum Sütunları'nın tersine yıkıcı özellikleri tespit edildi Karina Bulutsusu'nun yeni görüntüsündeki sarmallar ve sütunlar yaklaşık 7500 ışık-yılı uzaklıktaki yıldız oluşum bölgesindeki dev gaz ve toz bulutlarıdır. Bulutsudaki sütunlar ESO'nun Çok Büyük teleskopu üzerindeki MUSE aygıtı kullanılarak, ESO'da doktora öğrencisi olan Anna McLeod liderliğindeki bir ekip tarafından gözlendi. MUSE aygıtının güçlü yanı aynı anda bir nesneye ait ışığın farklı dalgaboylarında binlerce görüntüyü oluşturabilme yeteneğidir. Bu sayede gökbilimciler bulutsu içideki farklı noktalara ait kimyasal ve fiziksel özellikleri ortaya çıkarabilmektedirler. Kartal bulutsusundaki ünlü Oluşum Sütunları gibi yapıların benzer görüntüleri ve NGC 3603'teki oluşumlar, buradaki görüntü ile birleştirilmiştir. Toplamda on kadar sütun gözlenmiş ve sütunların özellikleri ile yakındaki büyük yıldızlardan kaynaklanan ışıma arasındaki açık ilişki gözlenmiştir. Büyük kütleli yıldızların oluşumlarının sonucunda kendisinden doğdukları bulutu yok etmeye başlamaları oldukça ironik. Bu yıldızların çevreleri üzerindeki belirgin etkilerinin olduğu fikri yeni değil: kütlesi oldukça fazla olan bu tür yıldızlar etrafa sürekli güçlü ve iyonlaştırıcı bir ışınım saçıyorlar buradan salınan enerji yıldızı çevreleyen ortamdaki atomların elektronlarını koparmaya yetecek kadar güçlü. Bununla birlikte, bu tür yıldızların çevreleriyle olan ilişkilerine dair gözlemsel kanıtların elde edilmesi oldukça zor. Ekip bu enerji yüklü ışınımın sütunlar üzerindeki etkisini analiz etti: foto-buharlaşma olarak bilinen bir süreç gözlendi, gazın iyonlaştıktan sonra etrafa saçılarak yok olması. Foto-buharlaşmanın sonuçları gözlenerek ki burada sütunlardan kaybolan kütle de gözlenmiş oldu olayın arkasındaki etken ortaya çıkarıldı. Yakın yıldızlardan salınan iyonlaştırıcı ışınımın miktarı ile sütunlardaki dağılma arasında açık bir bağlantı bulundu. Bu büyük kütleli yıldızların kendi kaynaklarına uyguladıkları bir kozmik felaket gibi görünebilir. Ancak yıldızlarla sütunlar arasındaki geri dönüşüm mekanizmasındaki karmaşık süreçler henüz anlaşılabilmiş değildir. Sütunların görünümü yoğun olsa da, bulutsuları oluşturan gaz ve toz bulutları oldukça geçirgendir. Büyük kütleli yıldızlardan çıkan ışınım ve yıldız rüzgarlarının sütunlarda daha yoğun bölgeleri meydana getirerek yeni yıldız oluşumlarını tetikliyor olmaları da olasılık dahilinde. Bu nefes kesici göksel yapıların bize anlatacaklar daha çok şey var ve MUSE bu nesneleri araştırmak için uygun bir aygıt gibi görünüyor. Notlar NASA/ESA Hubble Uzay teleskopu ile alınan ve simge haline gelen Oluşum Sütunları görüntüsü bu yapıların en ünlü olanıdır. Fil hortumları olarak da bilinen bu yapı birkaç ışık-yılı boyundadır. ESO-Türkiye"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/yilandaki-dev-ipliksi-yapilar/", "text": "Gökadamız yıldızlarının arasındaki boşluk yıldızlararası ortam adını alır. Bu ortam moleküler bulutlar, soğuk ve sıcak gazlar, elektrik yüklü hidrojen bölgeleriyle kaplıdır. Kütlesinin büyük bir kısmı hidrojenden oluşmuş moleküler bulutlar yıldızlararası ortamın yoğun bir parçasıdır. Avrupa Uzay Ajansı'nın Herschel Uzay Gözlemevi bu bulutlardaki ipliksi yapıları ortaya çıkarmıştı. Yeni doğan yıldızların ihtiyacı olan maddenin bir kısmı bu ipliksilerle taşınmaktadır. Herschel'in verileriyle oluşturulan bu görüntüde Yılan takımyıldızındaki dev bir molekül bulutunun kalbi olan Serpens Çekirdeği görülmektedir. Sağ üstten sağ alta doğru kıvrılarak uzanan iki parlak noktaya sahip bu kısım Ser G3-G6 olarak bilinir. Ayrıca sol üstteki soluk sarı renkteki ışıma aslında uzak kızılötesi dalga boyunda parlayan LDN 583 adlı bölgedir. Dev moleküler bulutlar 10 milyon Güneş kütlesine kadar ağır ve yüzlerce ışık yılı uzunlukta olabilirler. Yıldız oluşum bölgelerinde santimetre küp başına bin dolayında tanecik düşer ki bu uzayın geri kalan kısmına göre oldukça yoğun bir ortam demektir. Bu ortam Dünya'daki herhangi bir laboratuvarda üretilen vakumlu ortama göre on kat daha fazla boştur. Bu dev bulutta genellikle parçalı ve düzensiz kıvrımlar, kabarcıklı yapılar birleşerek ipliksi karmaşık oluşumları meydana getirir. Samanyolu gibi tipik sarmal gökada içinde bu tip binlerce oluşum görülebilir. Sadece 1400 ışık yılı uzaklıktaki Serpens, diğer dev moleküler bulutlarına nazaran yakın olması nedeniyle çalışılması en kolay hedeftir. Araştırmacılar bulutun özelliklerini saptamak ve ellerindeki modelin doğruluğunu test etmek için Herschel verileriyle bilgisayar benzetimlerini karşılaştırdı. Serpens Çekirdeği boyunca uzanan ipliksilerdeki ağ yapıların bazı yerlerde yeni yıldız çekirdekleri oluşturmak üzere yoğunlaştığı düşünülmektedir. Merkezden uzağa yayılan ipliksiler bir tekerin bıraktığı ize benzer oluşumlar gösterir. Herschel'in üç-renkli görüntüsü, PACS ve SPIRE kamerası ile elde edildi. Görüntü 25 ışık yıl genişliğe sahip bir alanı gösterir. 1,27 MB'lık yüksek çözünürlükteki görüntü için tıklayınız."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/yildiz-arkadasliginin-kacinilmaz-felaketi/", "text": "Süpernova ile sonuçlanacak birleşen ilk yıldız çifti bulundu ESO tesisleri ve Kanarya Adaları'ndaki teleskopları aynı anda kullanan gökbilimciler gezegenimsi bulutsu Henize 2-428'in merkezinde büyük kütleli iki şaşırtıcı yıldız tespit ettiler. Birbirlerinin etrafında dolanan yıldızların zamanla yavaşlayarak birbirlerine yakınlaşması bekleniyor, ve yaklaşık 700 milyon yıl içerisinde bir araya geldiklerinde büyük bir süpernova patlamasına neden olacak kadar kütleye ulaşmış olacaklar. Sonuçlar Nature dergisinin 9 Şubat 2015 tarihli sayısında yayımlanacak. M. Santander-Garcia (Ulusal Gökbilim Gözlemevi, Alcala de Henares, İspanya; Madrid Malzeme Bilimleri Enstitüsü , Madrid, İspanya) liderliğindeki gökbilimciler ekibi toplam kütleleri Güneş'in 1.8 katı kadar olan yakın bir beyaz cüce yıldız oldukça küçük, olağanüstü yoğun yıldızsal kalıntı çifti keşfettiler. Bu çift şimdiye kadar bulunan en ağır yıldız çifti olup gelecekte bir araya geldiklerinde kontrolden çıkmış bir termonükleer Tür Ia süpernova patlamasına yol açacaklar . Bu ağır çifti bulan ekip aslında başka bir problemi çözmeye çalışıyordu. Nasıl olup da bazı yıldızların yaşamlarının sonunda garip şekilli asimetrik bulutsulara yol açtıklarını bulmak istiyorlardı. Üzerinde çalıştıkları nesnelerden birisi de Henize 2-428 olarak bilinen gezegenimsi bulutsuydu . ESO'nun Çok Büyük Teleskopu ile bu nesnenin merkezindeki yıldıza baktığımızda, garip asimetrisi ile parıldayan bulutun merkezinde bir tane değil iki tane yıldız olduğunu gördük, diyor ESO'dan ekip üyesi Henri Boffin. Bu bazı bulutsuların iki yıldızlı merkezlerinin garip şekillerini açıklayabileceği teorisini destekliyor, ancak bu arada daha ilginç sonuçlar ortaya çıkıyor. Kanarya Adaları'ndaki diğer teleskoplarla sürdürülen gözlemler yıldızların yörüngelerinin belirlenmesini, kütlelerinin ve aralarındaki mesafenin bulunmasını sağladı.İşte o zaman büyük sürpriz ortaya çıktı, diyor diğer bir ekip üyesi araştırmacı Romano Corradi . Bulgulara göre her iki yıldızın da kütlesi Güneş'ten biraz daha küçük ve yıldızlar birkaç saatte bir yörünge turlarını tamamlıyor. Einstein'in genel görelilik teorisine göre yıldızlar birbirlerine yeterince yakın olduklarından, zamanla daha da yakınlaşacak, kütleçekim dalgaları nedeniyle sarmallar çizerek önümüzdeki 700 milyon yıl içerisinde tek bir yıldız olarak birleşecekler. Ortaya çıkacak olan yıldızın kütlesi kendisini hiçbir şeyin durduramayacağı bir noktaya gelerek bir süpernova şeklinde patlayacak. İki beyaz cüce çiftinden oluşan Tür Ia süpernovalarının oluşumu sadece teorik olarak biliniyordu, şimdiye kadar, diyor veriler alındığı sırada ESO'da araştırmacı olan ekip üyesi David Jones. Henize 2-428'deki yıldız çifti gerçek bir olgu! Sistem tam bir bulmaca gibi diyerek sonlandırıyor Santander. Tür Ia süpernova araştırmaları için önemli yan etkileri olacaktır, çünkü bu tür süpernovalar gökbilimsel uzaklık ölçümleri ve Evrenin genişlemesi, karanlık enerji sayesinde genişlemesinin ivmelenmesi gibi konularda anahtar konumundalar. Notlar Chandrasekhar limiti bir beyaz cücenin sahip olabileceği en büyük kütle değeri olup, kütleçekimsel çökmeye karşı korunabilmesi içindir. Değeri Güneş'in kütlesinin yaklaşık 1.4 katı kadardır. Tür Ia süpernovaları bir beyaz cüce daha fazla kütle kazandığında meydana gelirler ya bir yıldızsal yoldaştan gelen yığılma diski ile ya da başa bir beyaz cüce yıldız ile birleşerek. Kütle bir kez Chandrasekhar limitini geçerse yıldız denge kabiliyetini kaybederek kendi üzerine çökmeye başlar. Bu sayede sıcaklık artmaya başlar ve kontrol edilemeyen bir çekirdek tepkimesi meydana gelerek yıldızı parçalarına ayırır. Gezegenimsi bulutsuların gezegenlerle hiçbir alakaları yoktur. 18. yy.da bu nesnelerden bazılarına küçük teleskoplarla bakıldığında sanki uzak gezegenlerin disklerini andırıyorlardı. ESO-Türkiye"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/yildiz-dogumevinin-renkli-goruntusu/", "text": "ESO'nun VLT Tarama teleskopu üzerindeki OmegaCAM kamerası Sharpless 29 adı verilen bu ışıl ışıl yıldız doğumevinin yeni bir görüntüsünü aldı. Bu dev görüntüde, bulutsu içerisindeki sıcak genç yıldızlardan çıkan ışığı yansıtan, soğuran ve yeniden saçan kozmik toz ve gaz bulutları gibi birçok gökbilimsel olgu görülebiliyor. Gökyüzünün fotoğraflanan bu bölgesi H II alanlarının Sharpless kataloğu olarak listeleniyor: burada yıldız oluşumu ile hüküm süren yıldızlar-arası iyonlaşmış gaz bulutları yer alıyor. Sh 2-29 olarak ta bilinen Sharpless 29, daha büyük komşusu Deniz Kulağı Bulutsusu yakınlarında, Yay takımyıldızı doğrultusunda yaklaşık 5500 ışık yılı uzaklıkta bulunuyor. Görüntünün merkezinde görülen bulutsu NGC 6559 gibi oldukça aktif bir yıldız oluşum bölgesini de içeren çok sayıda gökbilimsel harikalara ev sahipliği yapıyor. Merkezdeki bulutsu Sharpless 29'un en dikkat çekici özelliğidir. Sadece birkaç ışık yılı genişliğinde olsa da, bir yıldızlararası bulut içinde oluşan yıldızların verebileceği zararı gözler önüne seriyor. Buradaki sıcak genç yıldızların yaşı iki milyon yıldan az ve çevrelerine yüksek enerjili ışınım yaymakla meşguller. Bu enerji çevredeki toz ve gazı ısıtırken, yıldızlardan çıkan rüzgarlar doğdukları bölgeyi dramatik bir biçimde şekillendiriyor. Aslında bulutsu içerisinde bir boşluğa neden olan enerjik bir çift yıldız sistemi de bulunuyor. Bu boşluk genişleyerek yıldızlararası maddeyi bir araya topluyor ve kızılımsı bir yay-şeklinde sınır oluşturmalarını sağlıyor. Sıcak genç yıldızların yoğun morötesi ışığına maruz kalan yıldızlararası gaz ve toz, bu enerji sayesinde parlak bir görünüm alır. Görüntüde yayılmış olarak görülen kırmızımsı ışıltı hidrojen gazı salınımından kaynaklanmaktadır, ışıltılı mavi renkler ise küçük toz parçacıklarının yansıtma ve saçma özellikleri nedeniyle ortaya çıkmaktadır. Bölgede salma ve yansıtmanın yanı sıra soğurma olayı da gerçekleşmektedir. Toz blokları bize doğru gelmekte olan ışığı engelleyerek arkasındaki yıldızları görmemizi engellemekte ve daha ince toz parçaları bulutlar içinde karanlık şerit benzeri yapıları oluşturmaktadır. Sharpless 29'daki zengin ve farklı ortam gökbilimcilere üzerinde çalışmak üzere açık büfe fiziksel özellikler sunmaktadır. Yıldız oluşumunun tetiklenmesi, genç yıldızların toz ve gaz üzerindeki etkisi ve manyetik alanların çalkantıları gökyüzünün bu tek bölgesinde tümüyle incelenebilmektedir. Ancak genç ve büyük kütleli yıldızlar hızlı yaşayıp genç ölmektedir. Sonunda yaşamlarını süpernova şeklindeki bir patlamayla sonlandırarak geride gaz ve toz bakımından zengin bir kalıntı bırakmaktadırlar. On milyonlarca yıl içinde bu kalıntılar uzaklaştırılarak geride sadece bir açık yıldız kümesi kalacaktır. Sharpless 29 ESO'nun Şili'de bulunan Paranal Gözlemevindeki VLT Tarama teleskopu üzerindeki OmegaCAM ile gözlenmiştir. OmegaCAM'in ürettiği görüntülerin gökyüzünde kapladığı alan NASA/ESA Hubble Uzay Teleskopu'nun gördüğü alandan 300 kat daha büyüktür ve morötesinden kırmızı-ötesine kadar geniş bir alanda gözlem yapabilmektedir. En ayırt edici özelliği ise Sharpless 29 gibi bulutsularda sıkça görülen, bir hidrojen atomundaki elektronun enerji kaybetmesiyle oluşan, oldukça kırmızı H-alfa tayf çizgisini gözleyebilmesidir. ESO-Türkiye"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/yildiz-dogumlari-azaliyor/", "text": "Bir grup gökbilimci kozmik ölçekte büyük bir çöküşün başladığını buldu. Bu türde şimdiye kadar yapılan en büyük çalışmaya göre evrendeki yıldız oluşum hızı 1/30'a kadar düştü ve bu düşüş hala sürüyor. Evren 13,4 milyar yıl önce büyük patlamanın ardından üç yüz milyon yıl süren süreç sonunda oluşmaya başladı. Hollanda Leiden Üniversitesi'nden David Sobral liderliğindeki uluslararası ekibin çalışması Royal Astronomical Society dergisinde yayınlanacak. Evren 13,4 milyar yıl önce büyük patlamanın ardından üç yüz milyon yıl süren süreç sonunda oluşmaya başladı. Oluşan ilk yıldızlar Güneş'ten çok daha büyük, yüzlerce kez kütleli devlerdi. Doğduktan ortalama bir milyon yıl sonra yakıtlarını bitiren bu canavarlar süpernova olarak patladı. Daha küçük yıldızlar ise milyarlarca yıl yaşadı. Yıldızların patlamaları sonucunda çevreye yaydıkları gaz ve toz bulutları yeni nesil yıldızları oluşturdu. Örneğin Güneş'in üçüncü nesil bir yıldız olduğu ve günümüz yıldızlarının tipik kütlesinde olduğu düşünülüyor. Ancak kütleleri ne olursa olsun yıldızlar Samanyolu Gökadamızın ana öğeleridir. Yıldızların oluşum perdesini kaldırmak Samanyolu gibi gökadaların nasıl oluştuğu ve geliştiğini anlamak açısından önemlidir. Yeni çalışmada İngiltere Kızılötesi Teleskopu , Çok büyük Teleskop ve Subaru Teleskopu kullanılarak farklı uzaklıklarda bulunan yıldız oluşum gökadalarının şimdiye kadar elde edilmiş en kapsamlı verileri toplandı. Farklı uzaklıklar farklı aşlardaki gökadaların görülmesi ve evrenin zaman i,çinde nasıl değiştiğini görmeye yarar. Gökadaların içindeki yıldız oluşturan toz ve gaz bulutlarına bakarak yıldızların doğum hızlarını belirlemek mümkündür. 11 milyar yıl önceki evrende yıldız doğum hızı günümüz hızının 30 katıydı ve günümüzde yıldız oluşum oranı azalmaya devam ediyor. Dr Sobral: Bu düşüş devam ederse gelecekte yaşlı yıldızların çoğunlukta olduğu bir evrende yaşıyor olacağız ki bu yıldızların arasında 9 ile 11 milyar yıl önce doğmuş olanları var. Gelecek bu anlamda karanlık görülebilir. Ancak Samanyolu gibi genç ve sağlıklı yıldızlar oluşturan bir gökada da yaşadığımız için şanslıyız diyor ve ekliyor: Bu ölçümler evrendeki yıldız oluşum oranının düştüğünü gösteriyor. Neden sorusunu yanıtlamak için bize olanak sağlıyor diyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/yildiz-dogumu-ve-olumlerine-ait-coskulu-bir-sahne/", "text": "Büyük Macellan Bulutu bize en yakın gökadalardan biridir. Gökbilimciler şimdi ESO'nun Çok Büyük Teleskopu'nu kullanarak bu gökadanın daha az bilinen bölgelerini araştırıyorlar. Bu yeni görüntüde yeni yıldızların doğduğu yerlerdeki gaz ve yoz bulutlarının aldıkları ilginç şekiller yer alıyor. Bunun yanısıra görüntüde yıldız ölümünün etkileri de görüntülenmiş süpernova patlamaları ile meydana getirilen ipliksi yapılar. Bizden sadece 160 000 ışık-yılı uzaklıkta Kılıçbalığı takımyıldızı doğrultusunda bulunan Büyük Macellan Bulutu en yakın gökada komşularımızdan biridir. Aktif olarak yıldızların oluştuğu parlak bölgelere sahip olup bunlardan Tarantula Bulutsusu gibi bazıları yeryüzünden çıplak gözle bile görülebilmektedir. Bu yeni görüntü ESO'nun Şili'deki Paranal Gözlemevi'nde bulunan Çok Büyük Teleskopu ile alınmıştır. Araştırmanın ana hedefi bazen Ejderha'nın Başı Bulutsusu adı verilen NGC 2035 bölgesidir. NGC 2035 bir HII bölgesidir, ya da genç yıldızların dışarıya attıkları enerji yüklü ışınımlar nedeniyle parlamakta olan gaz ve toz bulutlarından oluşan bir salma bulutsusudur. Bu güçlü ışınım gaz içerisindeki elektronları atomlardan ayırarak, sonradan diğer atomlara bağlanmasını ve bunun sonucunda ışık salınmasına neden olur. Gaz içerisinde karışık halde bulunan karanlık kümeler, ışığı salmak yerine soğurarak bulutsu boyunca desenli şeritler ve karanlık şekiller meydana getirirler. Görüntünün solunda yer alan ipliksi şekiller yıldız oluşumlarnın sonucu değildir, tersine yıldız ölümleri ile ilgilidir. Bu, Evrende meydana gelebilecek en şiddetli olaylardan biridir bir süpernova patlaması . Bu patlamalar öyle parlaktır ki, gözden kaybolmadan haftalar ya da aylarca süre içinde bulundukları gökadadan daha parlak hale gelirler (bkz. eso1315 ve potw1323a).. Bu görüntüye bakarak, bulutların boyutlarını kavramak zor olabilir birkaç yüz ışık-yılı genişliğinde olabilirler. Ayrıca bizim gökadamızda değil, çok daha uzaktadırlar. Büyük Macellan Bulutu çok büyüktür, ancak kendi gökadamızla karşılaştırdığımızda sadece 14 000 ışık yılı genişliği ile oldukça gösterişizdir Samanyolu'ndan yaklaşık olarak on kat daha küçük. Bu görüntü ESO'nun Şili'deki Paranal Gözlemevi'nde bulunan Çok Büyük Teleskopu üzerindeki Odak Daraltıcı ve Düşük Dağılımlı Tayölçer'i kullanılarak, ESO'nun Kozmik Mücevherler programının bir parçası olarak alınmıştır. Notlar Bu görüntüde yer alan süpernova patlamasından geriye kalan nesne SNR 0536-67.6 olarak adlandırılmaktadır. Bu görüntü ESO'nun Kozmik Mücevherler programı kapsamında elde edilmiştir. Bu, ESO teleskopları kullanılarak gökbilim görüntülerinin eğitim ve hakla ilişkiler amaçlı kullanımı için geliştirilen yeni girişimdir. Program çoğunlukla gökyüzü koşullarının bilimsel gözlemler için uygun olmadığı zamanları, görsel olarak ilginç, merak uyandırıcı ve ilgi çekici cisimlerin fotoğraflarını çekmek için kullanıyor. Toplanan tüm veriler ayrıca ESO'nun bilim arşiviyle profesyonel gökbilimciler için de uygun hale getirilmektedir. ESO-Türkiye"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/yildiz-karadelik-notron-yildizi-supernova/", "text": "Yıldız-Karadelik-Nötron Yıldızı-Süpernovagüncelleme tarihi14 Mart 201627 Mayıs 2013Yıldız-Karadelik-Nötron Yıldızı-Süpernova için bir yorum yapın Karadelik Yıldız kümesi Yıldız oluşu M9 Wolf Rayet yıldızı UGC 5189A.. Tip Ia süpernovası eşyıldızından madde çalan beyaz cücenin patlamasıyla oluşur. Terzan5 kümesi.. NGC 6811 NGC 6362 M4 M4 Karadelik Yıldız oluşumu Karadelik yıldızı yutarken J1106 47 Tucanae kümesi Toz diski Enkaz diski.. Betelgeuse duvarı Ressam gözüyle birbiri çevresinde dolanan yıldızı saran dev madde diski. Ressam gözüyle bir karadeliğin çevresi. Yeni yöntemle gökyüzünün en değişken yıldız sistemlerinden biri olan SS Kuğu çift yıldız sisteminin 370 ışık yılıuzaklıkta olduğu belirlendi. Gökbilimcilerin özel ilgisini çeken cisimlerden Halka Bulutsusu gökyüzündeki en önemli cisimlerdendir. Gökbilimci Darquier de Pellepoix tarafından 1779 yılında keşfedilen cisim, bir ay sonra Charles Messier tarafından da farkedilmiştir. (NASA, ESA, and C. Robert O'Dell"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/yildiz-kumelerinin-karanlik-yonleri/", "text": "VLT yeni bir küresel yıldız kümesi türü keşfetti ESO'nun Şili'deki Çok Büyük Teleskopu ile yapılan gözlemlerle dev gökada Centaurus A etrafında yeni tür olarak değerlendirilen bir karanlık küresel yıldız kümesi keşfedildi. Bu gizemli nesneler normal kümeler gibi görünüyorlar, ancak daha fazla kütleye sahipler ve bunun nedeni beklenmedik miktarlarda karanlık madde veya büyük kütleli kara delikler olabilir aslında ikisi de beklenmedik şeyler olurdu. Küresel yıldız kümeleri çoğu gökadanın yörüngesinde bulunan binlerce yıldızdan meydana gelen devasa kürelerdir. Evren'de bilinen en yaşlı yıldız sistemleri arasında yer alırlar ve neredeyse gökada oluşumu ve evrimi süresince yok olmadan kalabilmişlerdir. Yeni araştırmayı yürüten Matt Taylor Şili'deki Pontificia Katolik Üniversitesi'nde doktora öğrencisi olup, aynı zamanda ESO öğrenci bursundan da faydalanmıştır. Araştırmasını şöyle açıklıyor. Küresel kümeler ve onu oluşturan yıldızlar gökadaların oluşumu ve evrimlerini anlamak için anahtar durumundadırlar.On yıllardır, gökbilimciler bir küresel kümeyi oluşturan yıldızların tümünün aynı yaşta olduklarını ve aynı kimyasal içeriğe sahip olduklarını düşünüyorlardı ancak yeni bilgilerimize göre durum daha ilginç ve bunlar karmaşık oluşumlar. Eliptik gökada Centaurus A (ayrıca NGC 5128 olarak da biliniyor) Samanyolu'na en yakın dev gökada olup 2000 kadar küresel kümeye ev sahipliği yaptığı düşünülmektedir. Bu kümelerin çoğu Samanyolu'nın etrafındaki 150 kadar kümeden daha parlak olup ve daha büyük kütleye sahiptir. Matt Taylor ve ekibi Şili'nin kuzeyindeki Paranal Gözlemevi'nde bulunan ESO'nun Çok Büyük Teleskopu üzerindeki FLAMES aygıtını kullanarak Centaurus A etrafında bulunan 125 küresel küme örneğinin şimdiye kadarki en detaylı gözlemlerini gerçekleştirdiler . Gözlemlerden yola çıkarak kümelerin kütlelerini belirlediler ve bunları kümelerin her birinin parlaklığı ile karşılaştırdılar. Yeni taramadaki kümelerin çoğu, beklendiği üzere kütle bakımından büyük değerlere sahip oldukları kadar parlaklığa sahiplerdi eğer bir küme daha fazla yıldız içeriyorsa daha fazla toplam parlaklığa ve kütleye sahiptir. Ancak bazı küresel kümeler için garip bir durum ortaya çıktı: göründüklerinden birkaç kat daha fazla kütleye sahiplerdi. Ve daha da ilginç olanı, kütle büyüdükçe sahip oldukları maddenin daha da büyük kısmı karanlık görünüyordu. Bu kümelerde bulunan birşey karanlık, gizemli ve büyük kütleye sahipti. Ama ne? Birçok olasılık vardı. Belki de karanlık kümeler karadelik içeriyor, ya da merkezlerinde diğer karanlık yıldızsal kalıntılar? Bu açıklanamayan gizemli kütlenin belki bir kısmını açıklayan bir faktör olabilir, ancak ekibe göre hikayenin tamamı bu kadar değil. Peki ya karanlık madde? Küresel kümelerin normalde neredeyse bu gizemli madde açısından yoksun oldukları düşünülmektedir, ancak belki de, bilinmeyen bir nedenle, bazı kümeler merkezlerinde dikkate değer ölçüde karanlık madde kümelenmeleri alıkoymuş olabilir. Bu gözlemleri açıklasa da, geleneksel teori ile çelişmektedir. Araştırma ekibinden Thomas Puzia şunları ekliyor: İçerdikleri yıldız miktarına göre beklenmedik derecede yüksek kütleye sahip olan yıldız kümelerine ilişkin keşfimiz, farklı oluşum geçmişine sahip çoklu küresel küme ailelerinin olabileceği ipucunu barındırıyor. Görünüşe göre bazı yıldız kümeleri aynı şekilde görünüyor, aynı şekilde dolaşıyor, ve sıradan kümeler gibiler, ancak gözün gördüğünden çok daha fazlası olduğu ortaya çıkıyor. Bu nesneler gizemli olarak kalmaya devam ediyorlar. Ekip ayrıca daha geniş bir tarama ile diğer gökadalardaki küresel kümeleri de incelediler ve bu tür karanlık kümelerin başka yerlerde de bulunabileceğine dair ilginç ipuçları elde ettiler. Matt Taylor son olarak durumu şöyle özetliyor: Yeni ve gizemli bir yıldız kümesine rastladık! Buna göre küresel kümelerin oluşumunu tüm yönleriyle öğrenmemizi gerektiren daha çok şey var. Bu önemli bir sonuç ve şimdi yapmamız gereken diğer gökadaların etrafındaki karanlık küme örneklerini ortaya çıkarmak. Notlar Gökbilimciler şimdiye kadar bu denli ayrıntılı araştırmaları sadece Yerel Küme içerisinde gerçekleştirmişlerdi.Görece küçük uzaklık ölçeği kümelerin kütlelerine dair doğrudan ölçümleri mümkün hale getiriyor. Yerel Küme'nin hemen dışında, 12 milyon ışık-yılı ötede kendi başına olan NGC 5128'e bakarak, ekip VLT/FLAMES'in yeteneklerini sonuna kadar kullandı ve tamamen farklı bir ortamdaki küresel kümelerin kütlelerini tahmin edebildi. FLAMES gözlemleri ile küme içerisindeki yıldızların hareketleri hakkında bilgiler temin edildi. Kütleçekim alanın gücüne bağlı olan bu yörünge bilgileri sayesinde kümenin kütlesi bulunabiliyor gökbilimciler bu tür tahminlere dinamik kütleler adını veriyor. 8.2-metrelik VLT Birim Teleskopu aynasının ışık toplama gücü ve FLAMES'in 100'den fazla kümeyi eş-zamanlı gözleme yeteneği sayesinde araştırma için gerekli olan veriler toplanabildi. ESO-Türkiye"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/yildiz-kumesinde-karadelik-kesfedildi/", "text": "Bilinen karadelikler iki sınıfa ayrılır: birkaç Güneş kütlesindeki yıldız kütleli küçük karadelikler, milyonlarca Güneş kütleli süper kütleli karadelikler. Gökbilimciler 100 ile 10.000 Güneş kütleli karadelikler olduğunu düşünmelerine karşılık şimdiye kadar bu orta kütleli karadeliklerin varlığına rastlanmamıştı. Ancak başını Türk gökbilimci Bülent Kızıltan'ın çektiği bir ekip 2200 Güneş kütleli bir karadelik keşfetti. Karadelik 47 Tucana kümesinde yer alıyor. Harvard-Smithsonian Astrofizik Merkezinden : Orta kütleli karadeliklerin keşfi önemlidir, çünkü bunlar yıldız kütleli ile süper kütleli karadeliklerin arasındaki eksik halkadır. Orta kütleli karadelikler günümüz süper kütleli karadeliklerin tohumları olabilir diyor Kızıltan. Tucana yıldız kümesi Dünya'dan yaklaşık 13.000 ışık yılı uzakta olup 12 milyar yıl yaşındadır. Çapı sadece 120 ışık yılı olan kümede binlerce yıldız bulunur. 47 Tucana'nın merkezinde oldukça aç bir karadelik yer alıyor. Genellikle bu tip karadelikler çevrelerini saran sıcak gaz diskinden beslenir. Bu sıcak disk karadeliğin çevresinde dolanırken sıkışıp ısınır ve X-ışını yayar. Ancak 47 Tucana kümesi merkezinde gizlenen karadeliğin çevresinde gaz diski bulunmuyor. Samanyolu merkezindeki süper kütleli karadelik yakınındaki yıldızlara etki eder. Kızılötesi gözlemler bu bölgedeki bazı yıldızların görünmez bir cisim çevresinde dolaştığını ortaya çıkarmıştır. Aynı etki 47 Tucana kümesinin merkezi oldukça kalabalık olduğundan gözlenemiyor. Yeni araştırma iki kanıt ileri sürüyor. İlki, kümelenme içindeki yıldızların genel hareketleri. Küresel küme o kadar yoğun ki ağır yıldızlar bile merkeze doğru kayıyor. Küme merkezindeki orta kütleli karadelik kozmik bir kaşık gibi davranarak bu yıldızların yüksek hızlara ulaşmasına ve uzak mesafelere savrulmasına neden oluyor. Bu da gökbilimcilere zayıf bir sinyal olarak ulaşıyor. Ekip, yıldızların hareketlerini ve hareket ettikleri uzaklıkları bilgisayar benzetimleri ile gözle görülebilen cisimlerin gözlemleriyle karşılaştırdı. Böylece bu tür hareketlerin ancak kütle çekim kuvveti etkisiyle olabileceği sonucuna ulaştı. İkinci kanıt ise pulsarlardan, radyo sinyalleri ile kendini kolayca ele veren ölü yıldızlardan oluşan yine yoğunlaşmış kalıntılardan geliyor. Bu cisimler merkezinde orta kütleli karadelik tarafından çekilir, eğer karadelik olmasaydı birbirlerinden uzaklaşmaları gerekirdi. Bu iki kanıtın eşliğinde 47 Tucana içinde yaklaşık 2200 Güneş kütlesinde bir orta kütleli karadelik olduğu ileri sürüldü. Bu karadeliğin kendini uzun zamandır saklanmayı başarması akla, diğer yıldız kümelerde de benzer karadeliklerin olabileceğini getirir. Bunları bulmak için yıldızların hem küme içindeki hareketlerini hem de titreşimlerini gözlemek gerekecektir. Meraklısına: Makale için tıklayınız."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/yildiz-kumesindeki-dev-gezegenlerin-beklenmedik-fazlaligi/", "text": "Uluslararası bir gökbilimciler ekibi, Messier 67 olarak adlandırılan yıldız kümesinde beklenenden çok daha fazla sayıda sıcak Jüpiter tipi gezegen olduğunu buldu. Bu şaşırtıcı sonuç, bir dizi teleskop ve alet kullanılarak elde edildi. Bunların arasında ESO'nun Şili'deki La Silla Gözlemevi'nde bulunan HARPS tayfölçeri de bulunuyor. Kümedeki daha yoğun bölgeler, gezegenler ve yakınındaki yıldızlar arasındaki etkileşimlerin daha sık olmasına neden oluyor. Bu durum sıcak Jüpiter'lerin sayıca fazla olmasını açıklayabilir. Almanya, Garching'teki Max-Planck-Yer-Ötesi Fiziği Enstitüsü'nden Roberto Saglia'nın liderlik yaptığı Şilili, Brezilyalı ve Avrupalı bir ekip ile ESO'dan Luca Pasquini, Messier 67'deki 88 yıldızın yüksek hassasiyetli ölçümlerini toplamak için birkaç yıl çalıştı . Bu açık yıldız kümesi yaklaşık olarak Güneş ile aynı yaşta ve Güneş Sistemi'nin de benzer yoğun bir bölgede ortaya çıktığı düşünülmektedir . Ekip, kısa süreli yörüngelere sahip dev gezegenlerin izlerini aramak için diğer aletler ile birlikte HARPS'ı kullandılar. Yakın bir yörüngedeki büyük bir nesnenin varlığının sebep olduğu yıldızın yalpalamasını görmeyi umdular. Diğer birkaç gezegen için daha önceki bulgular ile birlikte, kümede toplamda üç yıldız için sıcak Jüpiter izleri bulundu. Bir sıcak Jüpiter, Jüpiter'in kütlesinin yaklaşık üçte birinden daha fazla kütleye sahip dev bir öte gezegendir. Sıcak olmalarının sebebi kendi ana yıldızlarına çok yakın bir yörüngede dönmeleridir. Yörünge periyotlarının gösterdiği gibi bir yılları on günden daha az sürüyor. Bu durum, kendi Güneş Sistemi'mizden bildiğimiz gibi bir yılı 12 Dünya yılına denk olan ve Dünya'ya göre çok daha soğuk olan Jüpiter'den çok farklı . Biz açık yıldız kümesini, ötegezegenlerin özelliklerini ve gezegenlerin oluşum teorilerini araştırmak için laboratuar olarak kullanmak istiyoruz, diye açıklıyor Roberto Saglia. Burada sadece muhtemelen gezegenlere ev sahipliği yapan birçok yıldız görmüyoruz. Aynı zamanda burada oluşmuş olmaları gereken yoğun bir ortam görüyoruz. Çalışmalar, sıcak Jüpiter'lerin Messier 67'deki yıldızların etrafında, kümelerin dışındaki yıldızlardan daha yaygın olduğunu gösteriyor. Bu gerçekten dikkat çekici bir sonuç, diye şaşırıyor analizleri yürüten Anna Brucalassi. Yeni sonuçlar Messier 67'deki araştırılan yıldızların yaklaşık olarak %5'inin etrafında sıcak Jüpiter'ler olduğunu gösteriyor oranın %1 olduğu, kümelerin içinde olmayan yıldızların çalışmalarıyla karşılaştırıldığında çok daha fazla. Gökbilimciler bu egzotik devlerin, onları bulduğumuz yerlerde oluşmalarının pek mümkün olmadığını düşünüyorlar. Koşulların ana yıldıza çok yakın olması, ilk başta Jüpiter tipi gezegenlerin oluşması için uygun olmayabilir. Bunun yerine, Jüpiter'in de muhtemelen yaptığı gibi daha dışarıda oluşup sonradan ana yıldıza yaklaştığı düşünülüyor. Bir zamanlar uzak ve soğuk olan dev gezegenler artık daha sıcaklar. Asıl soru ise şudur: içeriye yıldıza doğru göç etmelerine ne sebep oldu? Bu soruya birtakım olası cevaplar var. Ancak yazarlar, büyük ihtimalle komşu yıldızların veya komşu güneş sistemlerindeki gezegenlerin birbirlerine yakın olmasının sebep olduğu sonucuna vardılar. Bir güneş sistemi etrafındaki yakın çevre, nasıl evrimleştiği üzerinde önemli bir etkiye sahip olabilir. Messier 67 gibi yıldızların ortalamaya göre birbirlerine çok daha yakın olduğu kümelerde bu tür karşılaşmalar çok daha yaygın olur. Bu da bulunan sıcak Jüpiter'lerin fazla sayıda olmasını açıklıyor. ESO'dan ortak yazar ve ortak lider olan Luca Pasquini, kümelerdeki gezegenleri araştırmanın olağanüstü yakın tarihine bakıyor: Birkaç yıl öncesine kadar açık yıldız kümelerinde hiç sıcak Jüpiter tespit edilmemişti. Üç yıl içinde bu tür gezegenlerin tamamen yok olduğu yaklaşımı yön değiştirmiştir fazlalığa doğru! Notlar 88 tanenin orijinal örneklerinden bazıları çift yıldız olarak bulunmuştur ya da bu çalışma için başka nedenlerde uygun değiller. Bu yeni makale 66 yıldızdan oluşan bir alt grup üzerinde yoğunlaşmaktadır. Messier 67 kümesi hala bir arada durmasına rağmen, ilk yıllarda Güneş'i çevreleme ihtimali olan küme kendi Güneş'ini bırakarak uzun zaman önce dağılmış olurdu. Aynı zamanda ABD, Teksas'taki Hobby-Eberly Teleskobu'nda bulunan Yüksek Çözünürlüklü Tayfölçer'den alınan tayf da kullanıldı. Güneş'e benzeyen bir yıldızın etrafında bulunan ve 51 Pegasi b olarak adlandırılan ilk öte gezegen de aynı zamanda bir sıcak Jüpiter'di. O zamanlarda bu bir sürprizdi. Birçok gökbilimcinin varsaydığı gibi diğer gezegen sistemleri de muhtemelen Güneş Sistemi gibiydi ve daha devasa gezegenleri ana yıldızdan uzakta bulunuyordu."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/yildiz-olusu-radyoaktif-molekullerin-kokenini-ortaya-cikardi/", "text": "ALMA ile yapılan gözlemler CK Vulpeculae kalıntısında radyoaktif izotop alüminyum-26 buldu ALMA ve NOEMA'yı kullanan gökbilimciler yıldızlararası uzayda ilk kez bir radyoaktif molekül tespiti gerçekleştirdi. Molekülün radyoaktif kısmı alüminyumun bir izotopu. Gözlemler izotopun uzaya iki yıldızın çarpışması sonrasında CK Vulpeculae olarak bilinen kalıntıdan yayıldığını ortaya çıkardı. Bilinen bir kaynaktan şimdiye kadar ilk kez bu elementin doğrudan gözlemi yapılmış oldu. Bu izotopun daha önceki gözlemleri gama ışını tespitlerinde belirlenmiş olsa da bunların kaynakları bilinmiyordu. Tomasz Kaminski liderliğindeki ekip Atacama Büyük Milimetre/milimetre-altı Dizgesi ve Kuzey Genişletilmiş Milimetre Dizgesi'ni kullanarak radyoaktif izotop alüminyum-26'nın kaynağını bulmaya çalıştı. CK Vulpeculae olarak bilinen kaynak, ilk kez 1670 yılında görülmüştü ve o zamanlar parlak, kırmızı bir yeni yıldız şeklinde görülüyordu. İlk zamanlar çıplak gözle görülebiliyor olsa da, çabucak sönükleşti ve şimdi bu birleşmenin kalıntısı olan sönük merkezi yıldızı ve ondan uzaklaşan parlak madde halesini görebilmek için güçlü teleskoplar gerekiyor. İlk olay gözlendikten 348 yıl sonra bu yıldızsal birleşme patlamasının kalıntıları alüminyum-26 olarak bilinen alüminyumun radyoaktif haline dair açık ve ikna edici işaretleri ortaya çıkardı. Bu, Güneş Sistemi dışında tespit edilen ilk kararsız radyoaktif moleküldür. Kararsız izotopların çekirdeklerindeki fazla enerji sonunda bozunarak kararlı hale gelmelerini sağlar. Yıldız-benzeri bir nesnede bu izotopun ilk kez gözlenmesi ayrıca daha geniş anlamda gökadanın kimyasal evrimi bakmından da önemlidir, diyor Kaminski. İlk kez bir aktif radyoaktif alüminyum-26 çekirdeği üreticisi doğrudan tespit edilmiş oluyor. Kaminski ve ekibi Dünya'dan yaklaşık 2000 ışık yılı uzaklıkta bulunan CK Vulpeculae'yı çevreleyen enkaz içinde alüminyum-26 ve florinden (26AlF) oluşan moleküllerin eşsiz tayfsal sinyallerini tespit etti. Bu moleküller uzayda döndükleri ve yuvarlandıkları için dönme geçişi olarak bilien bir işlemle milimetre-dalgaboyunda ayırt edici bir ışık yaymaktadırlar. Gökbilimciler bunu molekülleri tespit etmek için kullanılan altın standarda benzetirler . Bu özel izotopun gözlemi CK Vulpeculae'yi oluşturan birleşme sürecine dair yeni bakış açıları sağlamaktadır. Ayrıca ağır elementlerin ve radyoaktif izotopların oluştuğu yıldızın derin ve yoğun iç katmanlarının da yıldızsal çarpışmalarla uzaya saçıldığını göstermektedir. Üçyüz yıl önceki bir çarpışmayla parçalarına ayrılan bir yıldız gözlemliyoruz, diye açıklıyor Kaminski. Gökbilimciler ayrıca birleşen yıldızların görece düşük kütleye sahip olduklarını tespit etti, kırmızı deve dönüşen birinin kütlesi Güneş'in 0.8 ila 2.5 katı civarındaydı. Radyoaktif olan alüminyum-26 daha kararlı olmak için bozunmaktadır ve bu süreçte çekirdekteki protonlardan biri bozunarak nötrona dönüşmektedir. Bu işlem sırasında uyarılan çekirdek çok yüksek enerjiye sahip bir foton yaymakta ve biz de bunu gama ışını olarak gözlemekteyiz . Daha önceleri Samanyolu'nda iki güneş kütlesi kadar alüminyum-26 olduğu, tespit edilen gama ışın salınımlarıyla gösterilmişti, ancak radyoaktif atomları oluşturan süreçler bilinmemekteydi. Ayrıca, gama ışınlarının tespit edilme yöntemlerinden dolayı da bunların kökenleri büyük ölçüde belirsizdi. Bu yeni ölçümler sayesinde, gökbilimciler ilk kez kesin olarak Güneş Sistemi dışında bir molekül içinde kararsız bir radyo-izotop tespiti gerçekleştirmiş oldu. Aynı zamanda, ekip CK Vulpeculae gibi nesnelerin Samanyolu içindeki alüminyum-26'nın ana kaynağı olamayacağı sonucuna vardı. CK Vulpeculae içindeki alüminyum-26'nın miktarı yaklaşık olarak Pluto'nun kütlesinin dörtte biri kadar, ve bu olaylar oldukça nadir gerçekleştiği için, bunların Samanyolu içindeki tek izotop üreticileri olması pek olası görünmüyor. Bu ise bu radyoaktif moleküllerin gelecekteki araştırmalarına dair açık bir kapı bırakıyor. Notlar Alüminyum-26 çekirdeğinde 13 proton ve 13 nötron bulunuyor (kararlı olan alüminyum-27'ye göre bir nötron daha az). Alüminyum-26 bozunduğunda magnezyum-26 gibi tamamen farklı bir elemente dönüşüyor. Moleküllerin kendilerine özgü izleri genellikle laboratuvar deneyleriyle elde ediliyor. 26AlF durumunda bu yöntem uygulanamıyor çünkü alüminyum-26 Dünya'da bulunmuyor. Bu nedenle Kassel Üniversitesi'nden/Almanya laboratuvar astrofizikçileri nadir bulunan 26AlF molekülüne ait hasas verileri elde edebilmek için kararlı ve bol bulunan 27AlF molekülüne dair iz verilerini kullandılar. ESO-Türkiye"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/yildiz-olusum-alani/", "text": "Bu yeni görüntü NGC 3324 adlı bir yıldız doğumevini göstermektedir. ESO'nun Şili'deki La Silla Gözlemevi'nde bulunan MPG/ESO 2.2-metre teleskopu üzerindeki Geniş Alan Görüntüleyicisi ile çekilmiştir. NGC 3324'teki bir çok sıcak genç yıldızdan gelen yoğun mor-ötesi ışınım gaz bulutunun zengin renklerle ışıldamasına ve yıldızları çevreleyen gaz ve tozda bir oyuk oluşturmuştur. NGC 3324 güney takımyıldızı Carina doğrultusunda, yeryüzünden yaklaşık 7500 ışık-yılı uzaklıkta bulunmaktadır. Karina Bulutsusu'nun karmaşık ortamının kuzey sınırında, diğer birçok yıldız oluşum kovuklarınca oyulmuş bir bölgede yer almaktadır (eso0905). NGC 3324'teki zengin gaz ve toz birikimi bölgesi, burada milyonlarca yıl önce bir yıldız oluşum patlamasına yakıt sağlamış ve bu da yukarıdaki yeni resimde görüldüğü gibi pek çok iri yarı ve sıcak yıldızın oluşmasına neden olmuştur. Bu genç yıldızlardan gelen yıldız rüzgarları ve yoğun ışıma çevredeki gaz ve tozda bir oyuk oluşturmuştur. Buna en açık kanıt görüntünün sağ tarafında merkezde görülen madde duvarıdır. Sıcak genç yıldızlardan gelen mor-ötesi ışınım elektronları hidrojen atomlarından koparmaktadır, sonra yeniden yakalanan elektronlar, enerji basamaklarında düzenlendikçe karakteristik bir koyu kırmızı renkli ışıma yapmakta ve yayılan gazın boyutlarını göstermektedir. Diğer renkler diğer elementlerden kaynaklanmaktadır, iki kez iyonlaşmış oksijen karakteristik ışıması merkezi bölgelerin yeşilimsi-sarı görünmesini sağlamaktadır. Gökyüzündeki bulutlar gibi, bulutsu gözlemcileri bu kozmik bulutlar içinde benzer şeyler bulacaklardır. NGC 3324 için kullanılan takma isimlerden birisi Gabriela Mistral bulutsusudur, Şilili Nobel ödüllü şair onuruna . Sağ taraftaki gaz ve toz duvarının sınırı merkezde bir burna benzeyen şişlikle görünüş olarak bir insan yüzünü andırmaktadır. ESO'nun Şili'deki La Silla Gözlemevi'nde bulunan MPG/ESO 2.2 metre teleskopu üzerindeki Geniş Alan Görüntüleyicisi'nin gücü NGC 3324'teki birçok karanlık bölgeyi de gözler önüne sermektedir. Bu bölgelerdeki toz tanecikleri fonda ışıldayan gazın ışığını engelleyerek, zengin manzaranın bir takım şeyleri andıran yapısına gölgeli, işleme özellikli başka bir katman eklemektedir. Hubble Uzay Teleskopu'nun keskin görüşü de geçmişte NGC 3324 üzerinde denenmiştir. Hubble, Geniş Alan Görüntüleyici'nin panoramik görüntüsünden daha detaylı resimler çekebilir fakat sadece çok daha küçük bir bölgeninkini. Bu iki aygıt ard arda kullanıldıklarında optik olarak hem yakınlaşma hem de uzaklaşma görünüşü sağlayabilir. Notlar Görüntülerle ilgili daha fazla açıklama ve karşılaştırma amatör gökbilimci Daniel Verschatse'nin siteside bulunabilir:http://www.verschatse.cl/nebulae/ngc3324/medium.htm ESO-Türkçe"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/yildiz-olusum-bolgelerinden-ngc-6729/", "text": "Şili'deki Avrupa Güney Gözlemevi 'nin Çok Büyük Teleskopu ile gaz ve toz diski içinde oluşan yeni yıldızların yakın plan görüntüsü elde edildi. Yıldızların kendileri görünür ışıkta görünmemesine karşılık onlardan çıkan madde çevrelerindeki gaz ve toz bulutlarıyla çarpışarak oluşturdukları parlak yaylar, balonlar ve çizgilerle hoş bir görüntü oluşturuyor. Yıldız oluşturan bölgelerden olan NGC 6729, dünyaya yakın olduğu için üzerinde en fazla çalışılan ve gözlem yapılan bulutsulardan biridir. Bölgenin geniş alan görüntüsü ise daha önce alınmıştı. ESO'nun Gizli Hazineleri-2010 yarışmasında NGC 6729 üçüncü sırada yerini almıştı. Molekül bulutların içerisinde oluşan ve gelişen yıldızlar görünür ışıkla çalışan teleskoplarla görülemez. Görüntünün sol üstünde çok bir yıldız kendini gösteriyor. Doğrudan görülememesine karşılık çevresinde oluşturduğu yapı görüntüye egemen oluyor. Bebek yıldızlardan saatte bir km gibi yüksek bir hızla yayılan madde fışkırmaları, çevredeki gaza çarparak şok dalgalarının oluşmasına neden oluyor. Bu şoklar garip bir şekilde parlayan yayların veya Herbig-Haro nesneleri olarak bilinen küçük dairesel gaz kütlelerinin oluşmasına neden oluyor. (1) Görüntüde Herbig-Haro nesnelerinin çıkarılan madde ile oluşan sınırları görülüyor. Yuvarlak kütle ve halkalar sol üstten başlayan ve alt merkeze doğru gittikçe parlaklaşıyor. Sol üstte görülen kılıca benzer tuhaf yapı büyük bir olasılıkla Herbig-Haro nesnesi değildir ve yıldızdan gelen ışığın tozdan yansıması ile oluşmuştur. Renklendirilmiş görüntü ESO-VLT üzerine takılan FORS1 aletiyle elde edilmiştir. Görüntülerde iki filtreyle hidrojen ve iyonlaşmış kükürt ortaya çıkarılmıştır. Bu renkler çarpışan maddelerin yoğunluğunu ve hızlarını gösterir. (2) Notlar 1. Gökbilimciler George Herbig ve Guillermo Haro bu nesneleri gören ilk kişiler değildi, ancak bu nesneleri tayfölçerleriyle inceleyen ilk bilim insanlarıydı. Onlar yıldızlardan aldıkları morötesi ışıma ile bu nesnelerin sadece ışığı yansıtan gaz ve toz kümeleri olmadığını fark ettiler. Bu nesneler yıldızlardan atılan maddeler ile oluşmuş yeni bir nesne grubuydu. 2. İyonlaşmış kükürt ve hidrojen bulutsuda kırmızı ışık yayar. Kükürtün ayrılması için mavi filtre kullanılmıştır."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/yildiz-olusum-bolgesi-on2/", "text": "Kütleli yıldızlar gaz ve toz bulutları içinde fırtınalar oluşturarak doğarlar. Bu yıldızlar ömürlerini süpernova patlamasıyla bitirmeden önce de güçlü rüzgarlar oluşturarak ışınım yayarlar ve kısa ama oldukça hareketli bir hayat geçirirler. Yıldız oluşum bölgelerinden ON2'ye ait bu görüntüde büyük kütleli yıldızların çevreleriyle etkileşimi görülüyor. Bu görsel NASA'nın Spitzer Uzay Teleskopu'nun kızılötesi verileri ve ESA'nın XMM-Newton X-ışını Gözlemevi'nin X-ışını verileriyle oluşturuldu. Dünya'dan 4000 ışık yılı uzaklıktaki bu yıldız beşiği, Berkeley 87 adıyla bilinen açık yıldız kümesindedir. Küme Güneş ve Güneş'ten daha küçük 2000 dolayında yıldız ile birkaç düzine 10-80 Güneş kütleli dev yıldıza ev sahipliği yapar. Gaz ve tozun içinde iki ayrı kısımda parlayan bulutların merkezi aynı zamanda görüntünün de merkezindeki ağırlıklı bölge kırmızı ile gösterilmiştir. Görüntüde dağılmış durumda birçok cisim bulunmaktadır ve geleceğin yıldız adayları yeşil renkle görülmektedir. Görüntünün üst kısmındaki parlak sarı yıldız olan BC Kuğu şişmekte olan ve süpernova olarak patlaması beklenen büyük bir yıldızdır. ON2 arasında görülen mavimsi parçalar XMM-Newton'un X-ışını gözlemleriyle üretilmiştir. Bunlar genç ve büyük kütleli yıldızlar olup X-ışını yaymaktadır. Özellikle alt bulutta pembemsi bölümün yakınındaki mavi topluluk ilgi çekici olabilir. Bunlar büyük yıldızların ürettiği rüzgarlar ile hareketlenen çok hızlı parçacıklar nedeniyle şok dalgalarının genişlemesi sonucunda üretilmektedir. Görüntünün eni ve boyu 15 yay dakikası uzunluğundadır. Bu görselle ilgili ilk çalışma Oskinova ve arkadaşları tarafından Nisan 2010'da yayınlanmıştı."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/yildiz-olusum-bulutsusunun-aydinlik-ve-karanlik-yuzu/", "text": "Bugün ESO kızılötesinde bir tarafı parlak diğer tarafı sönük görünen az bilinen sönük bir bulutsu olan Gum 19'un bir görüntüsünü ilk kez gösteriyor. Parlak olan bölge sıcak hidrojen gazı V391 Velorum denilen bir süperdev mavi yıldız tarafından aydınlatılıyor. Yeni yıldız oluşumu bu görünümde V391'in solundaki aydınlık ve karanlık madde çemberi içinde meydana gelmektedir. Bu yeni doğmuş yıldızlar binlerce yıl sonra V391 Velorum'un bir süpernova şeklinde patlayarak ölmesiyle birleşecek ve muhtemelen Gum 19'un şu andaki Janus-benzeri görünüşünü değiştirecektir. Gum 19 Vela takımyıldızı doğrultusunda yaklaşık 22 000 ışık yılı uzaklıkta bulunmaktadır. Gam 19 takma adı, güney gökküresinde HII bölgeleri denilen ilk önemli taramayı gerçekleştiren Avusturalyalı astrofizikçi Colin S. Gum'ın 1955 yılındaki makalesinden türetilmiştir. HII iyonlaşmış veya hidrojen atomlarının elektronlarını kaybedeceği bir büyüklüğe kadar enerjisinin arttırıldığı, hidrojen gazını ifade etmektedir. Bu bölgeler iyi bilinen dalgaboylarında salma yaparlar, böylece bu kozmik bulutlar kendilerine özgü parlaklıklarını verirler. Ve gerçekten biz izlemeden önce çok uzun zaman gemiş olsa da, zaman geçtikçe bu HII bölgelerinin şekilleri ve yapıları yeryüzündeki bulutlar gibi değişmektedir. Şimdilik bu görüntü Gum 19'u düşeye yakın parlak bölgede bulutsuyu boydan boya kesen uzay-zamanda bir yırtık gibi bilim-kurgusalımsı bir yapıya sahipmiş gibi göstermektedir. Ona bakınca muhtemelen iki renkli bir melek balığı veya karanlık bir yeri işaret eden bir oka benzediğini görebilirsiniz. Gum 19 nesnesinin bu yeni görüntüsü ESO'nun Şili La Silla'da çalışan Yeni Teknoloji Teleskopu'na bağlı olan SOFI adı verilen kızılötesi aleti ile alınmıştır. La Silla'nın kuzeyindeki Paranal'da ESO'nun Çok Büyük Teleskop gözlemevinde bulunan baba alet ISAAC'tan sonra SOFI, ISAAC'ın oğlu anlamına gelmektedir. Bu bulutsuyu kızılötesinde gözlemek gökbilimcilere en azından toz parçaları arasından onu görebilme imkanı vermektedir. Gum 19'un aydınlatma gücüne yakıt sağlayan fırın, devasa büyüklükte, aşırı sıcak bir yıldız olan V391 Velorum'dur. En fazla görünür ışığın kavurucu mavi renk aralığında parlamaktadır V391 Velorum adeta 30 000 santigrat derece civarındaki yüzey sıcaklığıyla övünmektedir. Bununla birlikte bu büyük kütleli yıldız değişken bir doğaya sahiptir, bundan dolayı bir değişen yıldız olarak sınıflandırılmaktadır. V391 Velorum'un parlaklığı Gum 19'un bileşimi ve ışık salınımına katkı sağlayan madde kabuklarının dışarıya atılmasını içeren güçlü aktivite sonucunda zaman zaman aniden değişebilmektedir. V391 Velorum gibi büyük ölçekli yıldızlar çok uzun süre yanarak parlamazlar, ve görece kısa süreli bir yaşamdan sonra bu devler yaklaşık 10 milyon yıl içinde bir süpernova olarak patlarlar. Patlama sayesinde ısıtılan çevredeki bulutsu maddesinin şekli ve rengi kökünden değiştirilebilmekte ve bu patlamalar ışık şiddetinde tüm gökadayla geçici olarak rekabet edebilmektedirler. Aslında V391 Velorum'un ölüm çığlıkları Gum 19'u tanınmaz hale getirebilir. Bu düzensiz süperdevin komşuluk sınırı içindeki yıldızlar yine de gelişmeye devam etmektedirler. HII bölgeleri kendi kütleçekimi altında çökmeye başlamış olan büyük miktardaki gaz ve toz içindeki aktif yıldız oluşum alanlarını ifade etmektedir. Milyonlarca yıl içinde kozmik zaman ölçeğinde çok kısa bir süre küçülen bu madde düğümleri sonuçta merkezlerinde çekirdek birleşmesi reaksiyonlarını ateşlemek için gerekli olan yüksek yoğunluğa ulaşacaklardır. Bu yeni doğan yıldızlardan taşan taze enerji ve yıldız rüzgarları Gum 19'un gaz halindeki görünümünü de değiştirecektir. Kaynak: ESO-Türkçe 1 Yorum müthiş bir görüntü."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/yildiz-olusum-laboratuari-ngc-4214/", "text": "Büyük olmak her şey değildir... En azından gökbilimde. NGC 4214 gökadası küçük bir gökada olmasına karşılık içeriği oldukça dolu. Kırmızı süper dev yıldız, genç yıldız oluşum bölgesinden yaşlı kümelere kadar bir gökbilimcinin isteyeceği her nesneyle doludur. NASA/ESA Hubble Uzay Teleskopu üzerindeki yeni nesil kamera (Geniş Alan Kamerası 3-WFCF3) ile alınan görüntüde yıldız kümeleri arasında parlayan ve yıldız rüzgarlarıyla şişerek boşluklara yayılmış, iyonlaşmış hidrojen gazıyla gökadanın yakın-kızılötesi ve görünür bölgede alınmış görüntüleri elde edildi. Kocaman içi oyulmuş kalp şeklindeki gökada gökadanın öne çıkan özelliği- görüntünün merkezinde görülüyor. Bu oyuğun içinde sıcaklıkları 10000 ile 50000 C derece arasında değişen genç yıldızların oluşturduğu büyük kümeler bulunuyor. Oyuğun nedeni ise bu yıldızlardan yayılan şiddetli rüzgarlardır. Bölgede bu nedenle gaz birikimi olmadığından yeni yıldızlar oluşmamaktadır. Yıldızların oluşumu için gerekli şartların araştırılması için güzel bir laboratuar olan gökada 10 milyon ışık yılı uzaklıktaki Av Köpekleri takımyıldızında bulunuyor. Gökada bizden bayağı uzakta olmasına karşılık gözlemi etkileyecek olan bizimle gökada arasındaki yıldızlararası toz diğer bölgelere göre daha az yoğunlukta. NGC 4214'e kırmızı rengini veren gaz yıldız oluşumu için bol malzeme barındırıyor. Hubble görüntüsünün üstündeki hidrojen yoğunluklu bölge yaklaşık iki milyon yaşındaki genç yıldız kümeleriyle doludur. Görüntüde öne çıkan bölgelerin çoğu, genç kümelerden yayılan morötesi ışımayla çevredeki gazı iyonlaştırarak görünür duruma geliyor. Bu cüce gökada gözlemleri çok daha yaşlı kırmızı süper dev yıldız kümelerinin varlığını da ortaya çıkarmıştır. Bu yaşlı yıldızlar gökadanın dört bir tarafında nokta şeklinde kendilerini gösterir. Bu yıldızlar kızılötesi görüntüde daha net ve parlak görülürken görünür ışık altında alınan görüntülerde sönük görülürler. Yıldızların gelişimine ilişkin süregelen incelemeler ve iyonlaşmış hidrojen bölgeleri, gökadanın her noktasında yeni yıldızların oluştuğunu ve bunun da bir gün sona ermeyeceğini akla getiriyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/yildiz-olusum-sanati/", "text": "Renk karmaşası içinde ve soyut bir resim çalışması gibi görünen bu görüntü aslında Ro Yılancı yıldızının da bulunduğu bir bulutsudur. NASA'nın Geniş Alan Kızılötesi Tarayıcısı ile gözlenen bölge Dünya'ya en yakın yıldız oluşum merkezlerindendir. Ro Yılancı'yı saran bulut Yılancı ve Akrep takımyıldızlarının arasında yer alır. Görüntüdeki farklı renk dağılımının nedeni ise farklı dalga boylarındaki kızılötesi ışıkla yapılan gözlemlerdir. Görüntünün merkezinde parlayan beyaz kısım yakınındaki yıldızlardan gelen ışığın etkisiyle öne çıkmaktadır. Aynı gaz sağ alta doğru yay şeklinde ilerleyen ve mavi görünen yapıyı da oluşturuyor ki bu gaz dağılımı görüntünün birçok yerinde görülmektedir. Sigma Akrep 'den gelen ışığın aydınlattığı sağ altta ise kırmızımsı bir bölge oluşmuş. Görüntüde egemen olan koyu alanlar ise gelen ışığı emen yoğun gaz kümelerinden oluşur. WISE'nin uzun dalga boyu algılayıcıları buradaki gibi koyu opak kısımlar hariç genelde karanlık bulutsuları görebilir. Parlak beyaz merkezi bölgenin solunda pembemsi görünen nesneler ise genç yıldızlardır. Çoğunun küçük bir bulutun üzerinde yer aldığı yıldızların arasında henüz yeni oluşmuş bebek yıldızlarda bulunmaktadır. Bebek yıldızları çevreleyen koyu renkteki bulutsu, görünür ışık altında bu nesneleri saklar. Görüntüde ayrıca Samanyolu'nun en eski yıldızlarının bulunduğu iki ayrı küresel yıldız kümesi de görülebiliyor. Bunlardan ilki görüntünün sağ üstünde görülen M80'dir. Diğeri ise hemen merkezin alt solunda bulunan NGC 6144. Her iki kümede mavi yıldızlardan oluşan küçük bir grup olarak görülür. Bu kümelerde bazıları 13 milyar yaşında olan bilinen en yaşlı yıldızlar bulunur. Bunun dışında bir de saat 03:00 yönünde merkezden kenara doğru çizilen bir çizginin üçte ikisi uzaklığında oldukça soluk görünen çok küçük bir pembemsi nokta da göze çarpıyor. Bu nokta ise PGC 090.239 olarak adlandırılan bir gökadadır. Yine görüntünün sol altında birbirinden farklı yönlerde uzanan iki düz çizgi görülüyor. Bu ise parlak Antares yıldızından gelen ışığın oluşturduğu çizgilerdir. Görüntüde mavi ve mavi-yeşil renkler 3.4 ve 4.6 mikron, yeşil ve kırmızı renkler 12 ve 22 mikron dalga boylarındaki kızılötesi ışıkla elde edilmiştir. 1 Yorum astroitler,süpernovaya dönüşen yıldızların gezegenlerini savurmasıyla,parçalaması ile oluşmuş olabilirmi!?"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/yildiz-olusumunun-gul-kirmizisi-isildamasi/", "text": "ESO'nun Çok Büyük Teleskop'u ile elde edilen bu yeni resimdeki keskin kırmızı bulut NGC 371 yıldız kümesini saran ışıldayan hidrojen bölgesidir. Bu yıldızımsı bölge komşu gökadamız Küçük Macellan Bulutu'nda bulunmaktadır. Görüntüye hakim olan nesne taşkın kan ile dolu bir havuza benzeyebilir, fakat ölümle bağlantılı olmasından ziyade, HII olarak bilinen iyonize olmuş hidrojenin yüksek oranda yeni doğmuş yıldızlardan meydana gelen yıldız oluşum bölgeleridir. Bu bölgelerin bir örneği de bir bulutsu tarafından sarılmış NGC 371 açık kümesidir. Açık kümelerdeki yıldızların hepsi aynı HII bölgesinde oluşurlar, zamanla hidrojenin çoğu yıldız oluşumu tarafından harcanır ve resimde görüldüğü gibi geride hidrojen kabuğu ile sıcak genç yıldızların yer aldığı bir küme kalır. NGC 371'e ev sahipliği yapan cüce Küçük Macellan Bulutu gökadası, yaklaşık 200 000 ışık yılı uzaklıkta yer almaktadır bu nedenle, Samanyolu'na komşu en yakın gökalardan biridir. Ayrıca, Küçük Macellan Bulutu'ndaki NGC 371 içinde yüksek parlaklıkta yıldızlardan, ölü yıldızların süpernova kalıntılarına kadar gelişimlerinin her evresinde yıldıza rastlamak mümkündür. Bu enerjik gençler, her yönde yüzlerce yıl genişleyen renkli parlaklıkta yanan, ebeveyn bulutsularından geriye kalan hidrojen gibi etrafı saran gazın neden olduğu büyük miktarlarda morötesi ışınım yayarlar. Bu olay, ESO'nun Çok Büyük Teleskop'u üzerindeki FORS1 cihazı kullanılarak çekilen bu görüntüde güzel bir şekilde resmedilmiştir. Açık kümeler kesinlikle nadir değildirler; kendi Samanyolu'muzda pek çok güzel örneği var. Yine de, NGC 371'e içerdiği beklenmedik biçimde büyük miktarlarda değişken yıldızlardan dolayı özel bir ilgi vardır. Bunlar zamanla parlaklıklığı değişen yıldızlardır. Değişken yıldızın özellikle yavaşça zonklayan B yıldızları olarak bilinen ilginç bir türü, astrosismoloji yoluyla yıldızların iç kısımlarını incelemek için kullanılabilir ve NGC 371 içinde bunlardan çok miktarda tespit edilmiştir. Değişken yıldızlar astronomide hayati bir rol oynarlar: bazı türleri çok uzak gökadalara olan uzaklığın ve Evrenin yaşının belirlenmesinde çok önemlidirler. Bu görüntünün verileri Gizli Hazineler yarışmasının bir parçası olarak Manu Mejias tarafından ESO arşivinden seçilmiştir. Manu'nun resimlerinden 3 tanesi ilk yirmiye girdi; NGC 371 resmi yarışmada altıncılık aldı. Notlar Astrosismoloji, salınım yaptıkları farklı frekanslara bakarak yaşayan yıldızların içsel yapısının incelenmesidir. Bu, depremlere ve onların salınımlarının gezegenin içlerine doğru nasıl gittiklerine bakarak Dünya'nın yapısının incelenmesine benzer bir yaklaşımdır. ESO'nun Gizli Hazineler 2010 yarışması amatör astronomlara ESO'nun büyük astronomik veri içeren arşivlerinde başvuranlar tarafından aydınlatılmaya ihtiyaç duyan iyi gizlenmiş şeyleri bulma ümidiyle araştırma yapma fırsatı verdi. Katılımcılar neredeysa 100 başvuru yaptılar ve on tecrübeli kişi oldukça etkileyici ödüller ile ödüllendirildi yarışmanın birincisi dünyanın en gelişmiş teleskoplarına ev sahipliği yapan Şili Cerro Paranal'daki ESO'nun Çok Büyük Teleskop gözlemevine seyehati kazandı. On kazanan katılımcı toplamda 20 resim gönderdiler ve bu resimler yarışmadaki 100'e yakın resim arasındaki en yüksek sırlamayı aldılar. 1 Yorum harika bir site evren üstün ve güçlü olan Allahın yaratma sanatının bir örneği"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/yildiz-ortmesi-yeni-gezegen-kesiflerini-vaad-ediyor/", "text": "NASA'nın Hubble Uzay Teleskopu kırmızı cüce Proxima Erboğa çevresindeki olası dünya büyüklüğündeki gezegenleri keşfedebilmek için önümüzdeki birkaç yıl içinde iki önemli fırsatla karşılaşacak. Güneş'e en yakın yıldız olan Proxima Erboğa, Ekim 2014 ile Şubat 2016'da iki yıldızın önünden geçecek. Gökbilimciler bununla ilgili tahmini hareketi belirledi. Baltimore'daki Uzay Bilimleri Teleskopu Enstitüsü'nden Kailash Sahu: Proxima Erboğa'nın bu iki yıldızın yakınından geçecek olması önemli bir fırsatı da yanında getiriyor diyor. Kırmızı cüceler Samanyolu Gökadası'nda en çok rastlanan yıldızlardır. Gökadamızda güneş benzeri her yıldıza karşılık 10 kırmızı cüce bulunmaktadır. Kırmızı cüceler çevrelerinde küçük gezegen barındırma potansiyelleri nedeniyle, dünya büyüklüğünde gezegenlerin sıkça olabileceği yerlerdir. Şimdiye kadar Proxima Erboğa çevresinde gezegen keşfi mümkün olmadı. Ancak gökbilimciler yıldızın diğer iki yıldızın önünden geçerken mikro mercek yöntemiyle küçük karasal gezegenleri görebileceklerini ümit ediyor. Ön plandaki bir yıldız daha uzaktaki başka bir yıldızın önünden geçerken mikro mercekleme oluşur. Arka yıldızdan gelen ışık yön değiştirerek görüntüsü bozulur. Ön plandaki yıldızın aydınlanan çevresi önemli çalışmaları beraberinde getirir. Birkaç saat ile birkaç gün arasında değişen bu mikro mercekleme olayı sırasında gökbilimciler kırmızı cücenin kütlesini ölçecek. Kütlenin bilinmesi yıldızın sıcaklığı, çapı, içsel parlaklığı ve ömrü gibi ayrıntıların belirlenmesinde kullanılır. Gökbilimciler yıldızın gökyüzündeki pozisyonlarını izleyerek ve arka plandaki yıldızlı görüntülere başvurarak kütle belirler. Gelen ışığın bükülmesi yıldızın kütle çekim alanının büyüklüğüne işaret eder. Kırmızı cücenin bir gezegeni varsa bu kütle çekimi iki farklı alanın oluşmasına neden olur. Proxima Erboğa, Dünya'ya diğer iki yıldızdan daha yakın olduğu için kütle çekimi alanı daha net gözlenebilecek. Bu nedenle çok daha kolay gözlem yapılabilecek. Buna karşılık gözlem ancak büyük ve hassas yer teleskoplarıyla ancak yapılabilecek. Avrupa Uzay Ajansı'nın Gaia Uzay Teleskopu ve Avrupa Güney Gözlemevi'nin Şili Paranal'daki Çok Büyük Teleskopu, Hubble ölçümlerini karşılaştırabilmek amacıyla bu gözlemde kullanılacak. Proxima Erboğa her 600 yılda bir gökyüzünde dolunay genişliğinde bir alanı kateder."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/yildiz-patlamalarindaki-sirri-nustar-cozuyor/", "text": "Büyük yıldızların süpernova patlamasıyla adeta havaya uçmalarının ardında yatan gizemler NASA'nın Radyoaktif Tayfölçer Teleskop Dizisi yardımıyla çözümleniyor. Yüksek enerjili X-ışını gözlemleriyle ilk kez bir süpernova kalıntısındaki radyoaktif maddenin haritası üretildi. Kraliçe A kalıntısından kaynaklanan şok dalgaları büyük bir yıldızın ölümüyle ilgili ayrıntıları gösteriyor. Kaliforniya Teknoloji Enstitüsü'nden NuSTAR araştırmacısı Fiona Harrison:Küresel gaz topları olan yıldızların ömrü bittiğinde büyük bir güçle patlayarak kalıntılarını çevreye atar. Bu madde genişleyen bir balon gibi çevreye yayılmaya başlar. Elde ettiğimiz yeni sonuçlara göre yıldız çekirdeği bozuk bir motor gibi çevreye parça parça madde atıyor diyor. Harrison'un da yer aldığı çalışma Nature'nin 20 Şubat sayısında yayınlandı. Cas A, büyük bir yıldızın geriye ceseti kalacak şekilde süpernova patlaması sonucunda dışarıya attığı madde kalıntısıyla oluştu. Patlama Dünya'da ancak birkaç yüzyıl (yaklaşık 300 yıl) önce farkedildiğinden genç ve yeni bir süpernova kalıntısı olarak dikkat çeker. Süpernovalar takılardaki altın, kemiklerdeki kalsiyum ve kandaki demir olmak üzere birçok elementi barındıran evren tohumlarını barındırır. Güneşimiz gibi görece daha küçük yıldızlar daha az şiddetli patlamalayla ölürler. Ancak sekiz güneş kütlesindeki bir yıldız süpernova patlaması sonucunda havaya uçabilir. Patlamayla yüksek sıcaklıklara ulaşan gazın yaydığı ışık nedeniyle ağır elementler oluşur. NuSTAR, süpernova kalıntılarına bakarak onlardaki radyoaktif maddenin haritasını üretebilen ilk teleskoptur. Buna göre, titanyum-44 patlayan yıldızın merkezindeki hareketli çekirdeği tarafından oluşturulur. Cas A'nın NuSTAR haritasında yıldızın ölümüyle oluşan kalıntıdaki maddenin gizemi çeşitli noktalara dağılmış görünen titanyumla aydınlanıyor. Araştırmacılar bilgisayar benzetimleriyle süpernova patlaması sonucunda yıldızın ana şok dalgasıyla dışarı atılan kalıntı nedeniyle parçalanmasını, yıldızın çökmesinin engel olduğunu gösterdi. Son verilere göre tam anlamıyla sarhoş gibi salınan patlayan yıldızdan yayılan şok dalgasının durarak yeniden enerji biriktirirken dış katmanlarının boşluğa yayıldığını gösteriyor. Caltech'den çalışma ekibi üyesi Brian Grefenstette: Artık NuSTAR gibi patlamayı daha doğru anlayabileceğimiz bir aracımız var. Daha önce X-ışınları altında parlayan bu radyoaktif maddeyi görmemiz olanaksızdı. Bu nedenle Cas A gibi bir süpernova patlamasının özünde neler olup bittiğinin anlaşılmasında eksiklik hissediliyordu diyor. NuSTAR ile elde edilen haritaya göre diğer modellerden farklı olarak yıldızın süpernova şeklinde patlamadan önce çevreye dar madde akarsuları atıyor. Cas A çevresinde bu jetlerin izlerine daha önce rastlansa da bunları tetikleyen olayın ne olduğu anlaşılamamıştı. NuSTAR dar alanda ilerleyen bu jetlerde radyoaktif titanyum görmedi, bu nedenle de jetler patlamayı tetikleyecek yapıda değildiler. NASA Genel Merkezi'nden Paul Hertz: NuSTAR ile böyle bir şey keşfetmeyi aslında beklemiyorduk diyor. Araştırmacılar Cas A patlamasıyla ilgili araştırmalarını sürdürüyor. Yakın diyebileceğimiz bir zamanda oluşmuş bu patlamadaki hareketlilik ise devam ediyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/yildiz-patlamasi-su-buz-cizgisini-ortaya-cikardi/", "text": "Atacama Büyük Milimetre/milimetre-altı Dizgesi bir öncül-gezegen diski içerisindeki su buz çizgisine ait ilk gözlemi gerçekleştirdi. Bu çizgi çevredeki diskte sıcaklığın belirgin bir şekilde düşerek buz oluşturmaya başladığı yere işaret ediyor. Genç yıldız V883'ün parlaklığındaki belirgin artış diskin iç kısımlarını ısıtarak, su buz çizgisini bir öncül-yıldız için öngörülen bölgenin oldukça ötesine iterek ilk kez gözlenmesini mümkün hale getirdi. Sonuçlar 14 Temmuz 2016 tarihinde Nature dergisinde yayımlanacak. Genç yıldızlar genellikle içerisinde gezegenlerin doğduğu, öncül-gezegen diskleri adı verilen yoğun, kendi etrafında dönen toz ve gaz diskleri ile çevrilidirler. Normal bir güneş-tipi genç yıldızdan kaynaklanan ısı sayesinde bir öncül-gezegen diski içerisindeki su, yıldızdan yaklaşık 3 ab uzaklığına kadar gaz haldedir Yeryüzü ile Güneş arasındaki ortalama uzaklığın yaklaşık 3 katı kadar ya da ortalama 450 milyon kilometre . Daha da ötede, oldukça düşük basınç nedeniyle su molekülleri doğrudan gaz durumundan katı hale geçerek toz tanecikleri ve diğer parçacıklar üzerinde buz katmanları meydana getirirler. Öncül-gezegen disklerinde gaz ve katı hal arasındaki su geçişlerinin gerçekleştiği bu bölgelere su buz çizgisi adı verilir . Ancak V883 Orionis'in durumu biraz farklı. Parlaklığındaki belirgin artış su buz çizgisini yaklaşık 40 ab (yaklaşık olarak 6 milyar kilometre ya da kabaca Güneş Sistemi'mizdeki cüce gezegen Pluto'nun yörünge uzaklığı) civarına kadar öteledi. Bu olağanüstü artış, ve ALMA'nın uzun ana hattının çözünürlüğü sayesinde Lucas Cieza liderliğindeki ekip bir öncül-gezegen diski içerisindeki su buz çizgisine ait ilk gözlemleri gerçekleştirebildi. V883 Orionis'in karşılaştığı ani parlaklık artışı genç bir yıldızı çevreleyen diskten çok miktarda maddenin yıldız yüzeyine düştüğünde gerçekleşeyen şeye bir örnektir. V883 Orionis Güneş'ten sadece % 30 oranında daha ağırdır, ancak karşılaştığı patlama sayesinde parlaklığı 400 kata kadar artmış ve çok daha sıcak hale gelmiştir . Araştırmayı yürüten Lucas Cieza şu açıklamaları yapıyor: ALMA gözlemleri bizim için sürpriz oldu. Gözlemlerimizde gezegen oluşumuna yol açan disk parçalanmaları arıyorduk. Buna dair iz bulamadık; ancak 40 ab uzaklıkta bir diskle karşılaştık. Bu ALMA'nın dönüşümsel gücünü gösterirken, bizim aradığımız şey olmasa da heyecan verici sonuçlar elde etmemizi sağladı. Uzayda dolanan buz tuhaf fikri gezegen oluşumu için temel bir gereksinimdir. Su buzunun varlığı toz taneciklerinin koyulaşmasını düzenlemektedir gezegen oluşumundaki ilk adım. Suyun buharlaştığı buz çizgisi içerisinde, daha küçük, bizimki gibi kayalık gezegenlerin oluştuğu düşünülüyor. Su buz çizgisinin ötesinde, su buzunun varlığı sonunda Jüpiter gibi büyük kütleli gaz gezegenlerin oluşmasına yol açan kozmik kar taneciklerinin hızla oluşmalarını sağlamaktadır. Bu patlamaların keşfi su buz çizgisini tipik yarıçapının yaklaşık 10 kat ötesine taşırken, daha iyi gezegen oluşum modellerinin geliştirilmesine yol açacaktır. Bu tür patlamaların çoğu gezegen sisteminin evriminde bir aşama olduğuna inanılıyor, bu nedenle bu gözlemler yaygın bir oluşumun ilk gözlemleri olabilir. Bu durumda, ALMA ile gerçekleştirilen bu gözlemler Evren'de gezegenlerin nasıl oluştuklarını ve evrimleştiklerini daha iyi anlamaya önemli ölçüde katkı sağlayacaktır. Videolar |> Notlar 1 ab, ya da bir astronomi birimi, Yeryüzü ve Güneş arasındaki ortalama uzaklık olup, yaklaşık 149.6 milyon kilometredir. Bu uzaklık birimi genel olarak Güneş Sistemi ve diğer yıldızların etrafındaki gezegen sistemlerindeki uzaklık ölçümlerini açıklamada kullanılmaktadır. Bu çizgi Güneş Sistemi'nin oluşumu esnasında Mars ve Jüpiter gezegenleri arasındaki bir yörüngedeydi, bu nedenle kayalık gezegenler Merkür, Venüs, Dünya ve Mars çizgi içinde oluşurken, gaz gezegenler Jüpiter, Satürn, Uranüs ve Neptün dış kısımda meydana gelmişlerdir. Karbon monoksit ve metan gibi diğer moleküllere ait buz çizgileri daha önceden ALMA ile öncül-yıldızdan 30 ab'den daha da uzaktaki diğer öncül-gezegen diskleri içerisinde gözlenmiştir. Su görece yüksek sıcaklıklarda donmaktadır ve bu da su buz çizgisinin doğrudan gözlenebilmesi için genellikle yıldıza çok daha yakın olduğu anlamına gelmektedir. Çözünürlük nesnelerin ayrı ayrı görülebilmesinin bir ölçüsüdür. İnsan gözü için, birkaç parlak ışık kaynağı uzaktan tek bir parlak nokta gibi görülebilir, ve ancak daha yakın bölgelerdeki ışık kaynakları tekil olarak ayırt edilebilir. Aynı ilke teleskoplara da uygulandığında bu yeni gözlemlerin ALMA'nın uzun ölçekteki modunda ne kadar hassas çözünürlük derecesine ulaştığını göstermektedir. ALMA'nın V883 Orionis uzaklığındaki çözünürlüğü yaklaşk 12 ab'dir bu sistemde 40 ab'de yer alan su buz çizgisini çözmek için yeterli bir değer olup, tipik bir genç yıldız için bu değerler geçerli değildir. V883 Orionis gibi yıldızlar orjinal yıldız bu davranışa sahip olduktan sonra FU Orionis yıldızları olarak sınıflandırılmaktadır. Parlamalar yüzlerce yıl sürebilmektedir. ESO-Türkiye"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/yildiz-patlamasindan-yildiz-iflasina/", "text": "ALMA Kayıp Gökadaların Gizemlerine Işık Tuttu Şili'deki ALMA teleskopu ile yapılan yeni gözlemler gökbilimcilere, coşkulu yıldız oluşum sürecinin gazları bir gökadadan dışarıya doğru atarak gelecek nesil yıldızların oluşması ve büyümesi için ihtiyaç duyduğu yakıtı nasıl sağladığını gösterdi. Etkileyici görüntüler yakın Heykeltıraş Gökadası'nda bulunan yıldız oluşum bölgelerinden dışarıya atılan muazzam miktardaki moleküler gaz çıkışını gözler önüne serdi. Bu yeni sonuçlar Evrendeki çok büyük kütleli gökadalardaki yıldızların nadir oluşunu açıklamaya yardım edebilir. Araştırma sonuçları Nature dergisinin 25 Temmuz 2013 tarihli sayısında yayınlanacak. Gökadalar kendi Samanyolu'muz gibi yüz milyarlarca yıldız içeren sistemler evrenin temel yapıtaşlarıdır. Çağdaş gökbilimin iddialı hedeflerinden biri de yıldız oluşumunun anahtar sorularından biri olan, gökadaların oluşumu ve evrimi ile ilgilidir: bir gökada içerisinde yeni oluşacak olan yıldızların sayısını belirleyen şey nedir? NGC 253 olarak da bilinen Heykeltıraş Gökadası, güney gökküresi takımyıldızlarında Heykeltıraş doğrultusunda yer alan bir sarmal gökadadır. Güneş Sistemi'mize olan yaklaşık 11.5 milyon ışık-yılı uzaklığı ile yakın gökadalar-arası komşularımızdan biri olup, güney yarımküreden görülebilen yıldız oluşum yoğunluğu fazla olan en yakın gökadalardan biridir. Atacama Büyük Milimetre/milimetre-altı Dizgesi'ni kullanan gökbilimciler, gökada diskinin ortasından dışarıya doğru akan soğuk, yoğun dalgalı gaz sütunları keşfettiler. ALMA'nın muhteşem çözünürlüğü ve duyarlılığı, genç yıldızlarca meydana getirilen yoğun basınç taba kalarının genişlemesiyle dışarıya atılan büyük kütleli soğuk gaz yoğunluğunu ilk kez açıkça görebilmemizi sağladı, diyor araştırma makalesinin başyazarı Maryland Üniversitesi'nden Alberto Bolatto. Ölçüm yaptığımız gaz miktarı büyümekte olan bazı gökadaların kazandığından daha fazla miktarda gazı dışarıya attığını gösteren kanıtlara sahip. Erken evrende çok yaygın görülen bir günümüz-örneğini görüyor olabiliriz. Bu sonuçlar gökbilimcilerin şaşırtıcı bir şekilde evren boyunca neden birkaç büyük-kütleli gökada bulmuş olduklarını açıklanmaya yardım edebilir. Bilgisayar modelleri yaşlı, kırmızımsı gökadaların şimdi gözlediğimizden daha fazla kütleye ve yıldız sayısına sahip olması gerektiğini gösteriyor. Görünüşe göre gökada rüzgarları ya da gaz çıkışının güçlü olması gökadayı yeni nesil yıldızların oluşumunda kullanılan yakıttan mahrum bırakıyor . Bu özellikler bir önceki gözlenen sıcak, iyonlaşmış gaz çıkışının kenarları ile neredeyse mükemmel bir şekilde hizalanmış bir yayı izliyor, diyor makalenin eş-yazarlarından, Almanya Max Planck Gökbilim Enstitüsü ana araştırmacısı Fabian Walter. Şimdi adım adım yoğun yıldız oluşumu sırasının sızıntıya dönüşmesini izliyoruz. Araştırmacılar gökadadan dışarıya doğru atılan ve saatteki hızları 150 000 ila 1 000 000 kilometreye ulaşan çok her yıl Güneş'in on katına yakın ve muhtemelen daha fazla miktarda moleküler gaz tespit etti . Dışarıya atılan toplam gaz miktarı aynı zamanda gökada içerisinde yıldız oluşturan gazdan daha fazladır. Bu hızla, gökada birkaç 60 milyon yıl içerisinde gazını tüketmiş olacaktır. Bana göre, bu, kullandığımız yeni aletlerin geleceğin gökbilimini nasıl şekillendirdiğne güzel bir örnektir. Yıldız oluşumu yoğun olan NGC 253 bölgesini ve diğer yakın gökadaları neredeyse on yıldır araştırıyorduk. Ancak ALMA'dan önce bu tür detayları görebilme imkanımız yoktu, diyor Walter. Çalışmada ALMA'nın erken yapım aşamasındaki sadece 16 anteni kullanıldı. Tamamlandığında ALMA'nın 66 anteni ile bu tür bir gaz çıkışını gözlediğimizi düşünmek heyecan verici! diye ekliyor. ALMA'nın tamamlanmış dizgesi ile yapılacak daha fazla çalışma rüzgarlarca dışarıya taşınan gazın nihai kaderinin tespit edilmesine yardımcı olacak. Böylece yıldız oluşumlarını tetikleyen rüzgarların çevrimsel mi olduğu, yoksa tamamen malzemeyi dışarıya mı taşıdığı gözler önüne serilecek. Notlar Yıldız oluşumunun yüksek olduğu gökadalar çok miktarda yıldız oluşum oranına sahiptirler. Bu tür uç gökada örneklerinden birin olan NGC 253, yakın olması nedeniyle büyüme çılgınlığının gökada üzerindeki etkilerini araştırmak için ideal bir örnektir. Daha önceki gözlemler NGC 253'ün yıldız oluşum bölgelerinden uzaklaşan daha sıcak ancak daha az yoğun gaz akışlarını göstermişti, ancak bu tek başına, olsa bile, gökadanın kaderini ve yeni nesil yıldızların oluşturma yeteneğinin az miktarda etkilerdi. Bu yeni ALMA verileri çok daha yoğun moleküler gazın yeni oluşmakta olan yıldızlardan ilk darbesini yediğini ve ince, sıcak bir gaz şeklinde gökadayı çevreleyen haleye doğru süpürüldüğünü göstermektedir. Gazın hızı yüksek olsa da, gökada dışına çıkmasına yeterli olmayabilir. Milyonlarca yıl süresince gökada halesinde kalarak, sonunda tekrar disk üzerine çökebilir ve yeni yıldız oluşum aşamalarına neden olabilir. ESO-Türkiye"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/yildiz-ruzgarinin-cevreye-etkisi/", "text": "ESA'nın XMM-Newton Uzay Gözlemevi dev bir yıldızdan yayılan şiddetli rüzgarların çevresindeki malzemeyi yüzbinlerce parçaya ayırdığını gösterdi. Diğerlerine göre ender rastlanan büyük kütleli yıldızlar, evrende maddenin geri dönüşümünde önemli bir rol üstlenmektedir. Bu yıldızlar süpernova patlamasıyla hayatlarını sona erdirmeden önce yalnızca milyonlarca yıl yaşar (Güneş gibi bir yıldızın ömrü ortalama 10 milyar yıldır). Güneş gibi yıldızlara göre çok daha hızlı bir şekilde nükleer yakıtlarını bitirirler. Yoğun ışık yayan bu yıldızlar kısa yaşamları süresince kapalı yüzeylerinden yaydıkları oldukça sert rüzgarları önemli miktarda madde kaybına uğramalarına neden olur. Büyük yıldızların yaydığı rüzgarlar Güneş'in ürettiğine göre yüz milyonlarca kez daha güçlüdür. Bu nedenle çevrelerine Güneş benzeri bir yıldıza göre daha fazla etki ederler. Bu rüzgarların etkisiyle boşluğa savrulan gaz ve toz bulutunun çöküşü tetiklenerek yeni yıldızların oluşumu için gerekli ortam şartları sağlanır. Tüm bunlara karşılık büyük yıldızlardan doğan rüzgarların ayrıntılı yapısı henüz belirlenememiştir. Acaba bu rüzgar tekdüze ve sürekli ya da parçalı mıdır? Gökbilimciler XMM-Newton Teleskopu ile zeta Pupa yıldızından gelen X-ışını yayılımındaki on yıllık değişkenliği ele alarak yıldızın rüzgarlarına ait ayrıntılı bir çalışma gerçekleştirdi. Güney yarıkürede Pupa takımyıldızında çıplak gözle görülebilecek kadar parlak olan Zeta Pupa, Dünya'ya en yakın büyük kütleli yıldızlardan biridir. X-ışınları yıldız rüzgarının hareketlendirdiği ve gaz taneciklerinin birbirlerine çarpması sonucunda birkaç milyon dereceye kadar ısınması sonucunda oluşan enerjidir. Madde kümelerinin ısınması ve soğuması nedeniyle X-ışınlarının yaydığı ışıma ve enerji miktarı da değişime uğrar. Sayıca büyük toplu madde kümeleri çok az sayıda olmasına karşılık bunların büyümesiyle yaydığı X-ışını enerjilerindeki değişkenlik de azalır. Zeta Pupa'nın X-ışını yayılımının gerçekleştiği çok sayıda parçalara bakılarak, yayılımın birkaç saat içinde sadece kısa zaman diliminde durağan olduğu görüldü. Böylesi X-ışını üreten rüzgar kümeleri olması gerektiği ve bunların bir kısmının düşük değişim gösterdiği düşünülüyor. Yayılımdaki birkaç günlük beklenmedik değişim ise yıldızın çevresinde dolanan ve rüzgar etkisiyle parçalanmış sarmal kol gibi bir çok büyük yapıların var olduğu anlamına geliyor. Belçika'daki Liege Üniversitesi'nden Yael Naze: Diğer dalga boylarına ait çalışmalar bu rüzgarların sadece büyük yıldızlardan olmayabileceğini göstermişti ki XMM-Newton verileri de bunu onaylayarak sıcak ya da soğuk yüzbinlerce bireysel rüzgar oluşumunu gösterdi diyor. Bunlar yetişkin bir büyük yıldızdan yayılan rüzgarın teorik tahminlerin çok daha ötesinde parçalar oluşturduğunu gösterir. Sonuçların tam olarak anlaşılması için yıldız rüzgarları modelleri ile yıldız devlerinin rüzgarları yoluyla gerçekleşen kütle kaybının hesabı gerekiyor. Zeta Pupa antik dünyada bir tapınakta çok az kişinin görmesine izin verilen kutsal Naos'un diğer adıdır. XMM-Newton yardımıyla bilimciler bu gizmeli yıldızın sırlarını çözebilir diyor Naze."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/yildiz-savasinin-gorkemli-sonucu/", "text": "Avrupa Güney Gözlemevi'nin ortağı olduğu Atacama Büyük Milimetre/Milimetre-altı Dizgesi teleskoplarını kullanan gökbilimciler, iki yıldız arasındaki meydan okumanın sonucunda ortaya çıkan tuhaf gaz bulutlarını tespit etti. Yıldızlardan biri öylesine büyüdü ki diğerini yuttu, öbürü de karşılığında partnerinin etrafında sarmal çizerek dış katmanlarını kaybetmesine neden oldu. Tıpkı insanlar gibi, yıldızlar da zamanla değişir ve sonunda ölürler. Güneş ve benzeri yıldızlar, çekirdeğindeki tüm hidrojeni yaktıktan sonra büyük ve parlak kırmızı dev yıldızlara dönüşürler. Sonunda, ölmekte olan Güneş dış katmanlarını kaybeder ve geride beyaz cüce adı verilen sıcak ve yoğun çekirdeği kalır. İsveç'teki Chalmers Teknoloji Üniversitesinde görev yapan ve bu şaşırtıcı sistem hakkında Astronomy & Astrophysics dergisinde yayımlanan yeni bir çalışmayı yürütmüş olan Hans Olofsson, sistem hakkında şunu söyledi: HD101584 yıldız sistemi, bu ölüm sürecinin düşük kütleli yoldaş yıldızın dev yıldız tarafından girdap içine çekilip yutulması sebebiyle olması gerekenden daha erken ve çarpıcı bir biçimde sonlanması açısından özel bir sistem. ESO'nun işlettiği Atacama Pathfinder Deneyi teleskopu verileri ile birlikte ALMA'nın yeni gözlemleri sayesinde Olofsson ve ekibi artık HD101584 çift yıldız sisteminde olanların bir yıldız savaşına benzediğini biliyorlar. Ana yıldız bir kırmızı deve dönüşmek için şişerken, küçük kütleli arkadaşını içine alacak kadar büyüdü. Karşılığında, küçük yıldız dev yıldızın çekirdeğine doğru sarmal hareket yapmaya başladı ama onunla çarpışmadı. Bunun yerine, bu manevra büyük yıldızın gaz katmanlarının etkileyici bir biçimde dağılarak ve geride çekirdeğini bırakarak patlamasına yol açtı. Ekip, HD101584 bulutsusundaki gazın karmaşık yapısının sebebinin, küçük yıldızın kırmızı deve doğru yaptığı sarmal hareketin yanı sıra bu süreçte oluşan gaz jetleri olduğunu söylüyor. Zaten bozulmuş gaz tabakalarına ölümcül bir darbe olan bu jetler, önceden dışarıya atılmış materyaller yoluyla gaz halkaları ve bulutsuda görülen mavimsi ve kırmızımsı lekeler oluşturarak patlıyor. Yıldız savaşı gibi bir felaketten gelen fayda, gökbilimcilerin Güneş gibi yıldızların yaşamının son evresini daha iyi anlamalarını sağlamasıdır. İsveç Uppsala Üniversitesinden makalenin eşyazarı Sofia Ramstedt şöyle diyor: Hali hazırda Güneş benzeri yıldızların ölüm sürecini betimleyebiliyoruz, ancak neden ve tam olarak nasıl gerçekleştiğini açıklayamıyoruz. HD101584 bu bulmacayı çözmek için bize önemli ipuçları veriyor çünkü sistem şu anda iyi bilinen ve çok çalışılmış evrim aşamaları arasındaki kısa süreli geçiş evresinde bulunuyor. HD101584 bölgesinin detaylı görüntüleriyle birlikte, daha önce bulunduğu dev evresi ile yakın zamanda dönüşeceği yıldız kalıntısı arasındaki bağlantıyı kurabiliriz. Şili, ESO'dan eşyazar Elizabeth Humphreys; ülkenin Atacama bölgesinde yer alan ALMA ve APEX'in, ekibe gaz bulutunun içinde fiziğin ve kimyanın çalışmasını araştırmak için olanak vermek konusunda çok önemli olduklarının altını çizdi. HD101584 yıldız bölgesinin bu müthiş görüntüsü ALMA tarafından sağlanan açısal çözünürlük ve muazzam hassasiyet olmadan var olamazdı. Her ne kadar günümüz teleskopları çift yıldızlar etrafındaki gazı araştırmaya izin verse de bu kompleks bulutsunun merkezindeki iki yıldız ayrı ayrı görülebilmek için çok uzakta bulunuyorlar ve birbirlerine çok yakınlar. Olofsson, Şili'nin Atacama çölünde yapım aşamasında olan ESO'nun Aşırı Büyük Teleskopu'nun gökbilimcilerin bu savaşan çifte daha yakından bakmalarına izin vereceğini ve bu gökcisminin merkezindeki bilgiyi sunacağını söylüyor. Görsel telif hakkı: ALMA , Olofsson et al. Acknowledgement: Robert Cumming Arif Solmaz, Çağ Üniversitesi Uzay Gözlem ve Araştırma Merkezi, Mersin"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/yildiz-takisinin-guzel-bir-ornegi/", "text": "ESO'nun Çok Büyük Teleskopu ile alınan bu görüntüde yeni oluşan bir yıldızın oluşumundan arta kalan gaz, parlak mavi yıldızlardan gelen ışıkla besleniyor. Sonuçta LHA 120-N55 adlı, yıldızların ışıldayan bir gaz tabası ile çevrelendiği, dikkat çekici bir renkli salma bulutsusu meydana geliyor. Gökbilimcilerin bu güzel renkli görüntüleri gözleme nedenleri yeni yıldızların geliştiği koşullar hakkında bilgi edinmek. LHA 120-N55, ya da daha genel ismiyle parıldayan gaz bulutu N55, Samanyolu'nun uydu gökadalarından biri olan, 163 000 ışık-yılı uzaklıklığındaki Büyük Macellan Bulutu'nda yer almaktadır. N55 LMC 4 adı verilen bir süper-dev kürenin ya da süper-kabarcığın içindedir. Süper-kabarcıklar, genellikle yüzlerce ışık-yılı genişliğinde olup, başlangıçta yıldızın çevresinde yer alan gaz ve toz bulutunun, ard arda gelişen yeni oluşan yıldızlardan kaynaklanan şiddetli rüzgarlar ve süpernova patlamalarından geride kalan şok dalgaları ile süpürülmesiyle oluşur. Bununla birlikte N55'i meydana getiren malzeme, küçük bir gaz ve toz paketi şeklinde geride kalabilmeyi başarmıştır. Süper-kabarcığın içinde kendi başına bir bulutsu olarak kalmakta ve LH 72 olarak bilinen parlak mavi ve beyaz yıldız gruplarına ev sahipliği yapmaktadır, ayrıca süper-kabarcığı meydana getiren şiddetli olaydan yüz milyonlarca yıl sonra oluşabilmeyi başarmıştır. LH 72 yıldızları sadece birkaç milyon yıl yaşındadır, bu nedenle N55 etrafındaki uzayı temizleme işinde onların payı henüz yoktur. Bunun yerine yıldızlar bölgedeki ikincil yıldız oluşumunu temsil etmektedirler. Yeni yıldız nesillerinin oluşması ayrıca görüntüdeki yıldızları çevreleyen renkleri de açıklıyor. Güçlü, mavi-beyaz yıldızlardan gelen yoğun ışıma N55'teki hidrojen atomlarının elektronlarını kopartarak, gazın görünür ışıkta özel bir pembe renkli tonda ışıldamasına neden oluyor. Gökbilimciler parıldayan bu hidrojen gazını gökadalar boyunca gördüklerinde, yeni yıldız oluşumunun izine rastlamış oluyorlar. N55'teki yıldız-oluşum bölgesinde şimdilik herşey sakin görünse de, büyük değişimler yolda. Birkaç milyon yıl içerisinde, LH 72 grubundaki bazı büyük kütleli ve parlak yıldızlar süpernova şeklinde patlayarak N55'in içeriğini uzaya dağıtacak. Aslında, bir süper-kabarcık içinde bir kabarcık üflenecek, ve yıldızların bitişi ve başlangıcı döngüsü gökadamızın bu yakın komşusunda devam edecek. Bu yeni görüntü ESO'nun VLT teleskopu üzerindeki Odak Daraltıcı ve düşük dağılımlı Tayfölçeri (FORS2) aygıtı ile alınmıştır. Görüntü, ESO'nun Kozmik Mücevherler programının bir parçası olarak elde edilmiştir. Bu program ESO teleskopları kullanılarak gökbilim görüntülerinin eğitim ve hakla ilişkiler amaçlı kullanımı için geliştirilen yeni girişimdir. Program çoğunlukla gökyüzü koşullarının bilimsel gözlemler için uygun olmadığı zamanları, görsel olarak ilginç, merak uyandırıcı ve ilgi çekici cisimlerin fotoğraflarını çekmek için kullanıyor. Toplanan tüm veriler ayrıca ESO'nun bilim arşiviyle profesyonel gökbilimciler için de uygun hale getirilmektedir. ESO-Türkiye"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/yildizi-olmayan-ozgur-bir-gezegen/", "text": "Uluslararası bir gökbilimci ekibi herhangi bir yıldız yörüngesinde olmayan özgürlüğüne düşkün genç bir gezegen keşfetti. PSO J318.5-22 adı verilen özgür gezegen 80 ışık yılı kadar uzakta olup altı Jüpiter kütlesindedir. Gezegen sadece 12 milyon yıl önce oluştuğundan yeni doğanlar sınıfına alındı. Gezegen Maui, Haleakala'daki Pan-STARRS 1 (PS1) geniş alan teleskopu tarafından, yaydığı oldukça soluk ısısından tespit edildi. Hawaii'deki diğer teleskoplar kullanılarak yapılan takip gözlemler gezegenin genç yıldızlar çevresinde dolanan gaz devi gezegenlerle benzer özelliklere sahip olduğunu göstermektedir. Tek farkla: PSO J318.5-22'nin bir yıldızı yok. Manoa Hawai Üniversitesi Astronomi Enstitüsü'nden Dr Michael Liu: Daha önce böyle bir cisim görmedim. Başka yıldızların çevresinde dolanan gezegenlerle aynı özelliklere sahip olmasına karşılık tek başına. Böyle gezegenlerin var olup olmadığı merak ediliyordu, şimdi olduklarını biliyoruz diyor. Son on yıl içinde Güneş Sistemi dışında yer alan ve sayısı bine yaklaşan gezegenler doppler etkisi ya da yıldızın ışığındaki azalmanın gözlenmesi gibi dolaylı yöntemlerle bulundu. Bunlardan genç yıldız (200 milyon yıl yaşında) çevresinde dolananlardan doğrudan gözlemle yani kendi yansımasıyla ancak bir avuç kadarı bulundu. PSO J318.5-22 bilinen en küçük kütleli özgür gezegenlerden biri, belki, de en düşük kütleli olanıdır. Gezegeni öne çıkaran bir başka yönü de doğrudan görüntülenenler arasında kütle, renk ve enerji yayma oranıdır. Çalışma ekibinden Almanya Max Planck Enstitüsü'nden Dr Niall Deacon: Gezegenlerin, ana yıldızlarının çok parlak olması nedeniyle doğrudan görülmesi inanılmaz derecede zordur. PSO J318.5-22 bir yıldız yörüngesinde olmadığından bulunması daha kolay olmuştur diyor. PSO J318.5-22 aslında yıldız olmayı başaramamış kahverengi cüceler aranırken keşfedildi. Normal yıldızlara göre daha soğuk olan kahverengi cücelerin hafif kırmızımsı rengi vardır. Liu ve arkadaşları bu görülmesi zor cisimleri görmek için PS1'in yeteneklerinden yararlandı. PS1 kahverengi cücelerin uzaya yaydığı soluk ışığı tespit etmek için her gece gökyüzünü taramaktadır. PSO J318.5-22 bilinen kahverengi cücelerden daha kırmızı göründüğünden dikkatleri üzerine çekmeyi başardı. Hawaii Üniversitesi Astronomi Enstitüsü'nden Dr Eugene Magnier: Yaptığımız iş samanlıkta iğne aramaya benziyor. Bu samanlığı tararken de PS1'in elde ettiği veri kümesine bakıyoruz diyor. Dr Magnier ve ekibi PS1'in her gece 60.000 iPhone fotoğrafı eşdeğerinde ürettiği veriyi işlemeye çalışıyor. Bugüne kadar elde edilen veri kümesi şimdiye kadar yapılmış tüm filmlerin dijital versiyonundan daha fazla: 4000 Terabyte'tan fazla veri. Keşif Hawai adasının Mauna Kea zirvesindeki birden fazla teleskop ve PS1 ile gerçekleşti. NASA'nın Kızılötesi Teleskop Dizisi ve Gemini Kuzey Teleskopu ile elde edilen kızılötesi tayfölçeri verilerinden hareketle PSO J318.5-22'nin genç ve düşük kütleli olduğu ancak yaydığı ışığın imzasından kahverengi cüce olmadığı belirlendi. PSO J318.5-22 aslında iki yıldır Kanada-Fransa-Hawaii Teleskopu ile izleniyordu. 80 ışık yılı uzaklıktaki cisim 12 milyon yıl önce oluştuğu düşünülen Beta Ressam hareket grubu olarak bilinen genç yıldız takımının bir parçası olduğu düşünülüyor. Aslında gruba adını veren Beta Ressam yıldızı çevresinde bir gaz devi bulunuyor. Beta Ressam gezegeninden daha küçük olan PSO J318.5-22 muhtemelen farklı şartlarda oluşmuştur."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/yildizi-yavas-yavas-yutarken/", "text": "Gökbilimciler dev bir karadeliği büyük bir yıldızı yerken yakalamış olabilir. Sloan Dijital Gökyüzü Araştırması, XMM-Newton ve Chandra X-Işını teleskoplarının verilerini kullanan gökbilimciler 100 milyon Güneş kütlesindeki büyük karadeliği adeta suçüstü yakaladı. Dev karadelik Max-Planck Enstitüsü'nden Andrea Merloni liderliğindeki bir ekip gelecekte görev yapacak X-ışını görevleri için hazırlanan Sloan Dijital Gökyüzü Araştırması verileri incelenirken keşfedildi. SDSS optik alanda gece gökyüzünün büyük bir kısmını gözlemektedir. Gökbilimciler gökadaların ve karadeliklerin sıcaklık ve diğer özelliklerini anlamak için bu gözlemlere ek olarak daha küçük dalga boyu verilerine de baktılar. Bazı cisimlerin birden fazla tayfı alındı. Araştırma ekibi bu cisimlerden biri olan Balina takımyıldızı yönündeki katalog numarası SDSS J0159+0033 olan gökadada tuhaf bir durum olduğunu fark etti. Aslında gördükleri gökadanın uzaklığından dolayı 3,5 milyar yıl önce gerçekleşen bir olaydı. Genellikle bir insan, ömrü boyunca uzak gökadalarda dikkat çekici bir değişim görmez. Ancak karadeliklerin etkisi ani olarak ortaya çıkabilir diyor Andrea Merloni. Aslında bu veriler 1998 ile 2005 arasında alınmış ve birbirinden bağımsız araştırmacılar tarafından incelenmişti. Dört kez gözden geçirilen verilerde geçtiğimiz yıla kadar bu gökadadaki garip olay fark edilmemişti. Uzaydaki X-ışınlarını tarayan Chandra ve XMM-Newton Gözlemevleri on yıl sonra gökadada beliren ani parlamayı kaydetti. Bu da gökbilimcilere gökadanın merkezindeki karadeliğin çevresindeki maddeyle olan etkileşimi sonucu ortaya çıkan yüksek enerjili emisyon hakkında bilgi verdi. Dev karadelikler büyük gökadaların çekirdeklerinde bulunmaktadır. Çoğu gökbilimci bunların yıldızlararası ortamdaki gaz ve tozu çekerek muazzam miktarlarda büyüdüğünü düşünmektedir. Kütleli bir yıldızın patlaması sonucu oluşan küçük karadeliklerde, gökada merkezinde yatan süper canavarlarda aynı süreçten geçerek büyürler. Gökadalarda çok sayıda yıldız bulunur. Bunların bazıları gökada merkezindeki karadeliklerce yutulur. Karadeliğin çekimine yakalanan yıldız yavaş yavaş madde kaybetmeye başlar ve bu madde karadeliğin çevresinde disk oluşturur. Yıldız, karadeliğin çekim gücü etkisiyle gel-git fişekleri de diyebileceğimiz parlamalar oluşturur. Merloni ve ekibi gözledikleri parlamanın bu modele tam olarak uyduğunu gördüler. Üstelik daha öncekilerden daha tuhaf bir sistemle karşı karşıya olduklarını fark ettiler. Madde kaybeden yıldızın 100 milyon Güneş kütlesinde bir karadeliğin çekiminde olduğunu hesapladılar. Sistemin büyüklüğü bu özel parlamaya neden olan tek sebep değil. Karadeliğin çok yakınında olan gaz diskinin birkaç on milyon dereceye kadar ısınması da diğer sonucu. Zaten böyle büyük sıcaklıklar çoğunlukla karadeliğin bir şeyleri yutmakta olduğunu gösteren ipucudur. Louis Pasteur şöyle der: 'Şans hazır beyinlere güler'. Bizim durumumuzu tanımlayan bir söz. Biz bu cismi on yıl önce şansın da yardımıyla keşfetmiştik. Böylesi tesadüfen bulunan cisimler gökbilimde oldukça yaygındır. Şimdi ise aklımızda gelecekte görev yapacak araçlarla bu tür olayları bulmak ve bilgi düzeyimizi genişletmek var. İki yıl sonra göreve başlayacak olan inşa halindeki Rus-Alman yapımı yeni ve güçlü bir X-ışını teleskobu eROSITA ile gel-git etkili fişekler tüm gökyüzü taraması ile bulunabilecek. Bunların yanında başta optik teleskoplar olmak üzere diğer gözlem araçları da büyük kütleli karadeliklerin yemek alışkanlıklarıyla ilgili gizem perdesini aralayabilir. Bir yıldız karadeliğe yakalandığında gökbilimiler tüm araçlarıyla onu izliyor olacak."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/yildizin-artigini-yiyen-notron-yildizi/", "text": "ESA'nın XMM-Newton uzay gözlemevi X-ışını dalga boyunda normal parlaklığının 10 000 katına ulaşan ama aslında sönük olan bir yıldızı gözledi. Gökbilimciler parlamanın yıldızın dev bir madde kitlesini yemeye çalışırken oluştuğuna inanıyor. Parlama bir nötron yıldızında oluştu. Yaklaşık 10 km çapındaki nötron yıldızının çevresinde yoğunluğundan dolayı büyük bir kütle çekimi oluşturur. Nötron yıldızını saran büyük kütle ise çifti olan mavi üstdev yıldızdan geldi. İsviçre Geneva Üniversitesi ISDC Veri ve Astrofizik Merkezi'nden Enrico Bozzo: Yıldızdan çıkan gazı görmemizi nötron yıldızına bir kurşun gibi çarpması sağladı diyor. Parlama dört saat sürdü ce gazın nötron yıldızının yoğun çekim alanı içine çekilmesi milyonlarca derece ısınmasından dolayı x-ışınları yaydı. Aslında nötron yıldızına çarpan gaz kümesi küçük bir kısmıydı. Kümenin geriye kalan devasa kısmı ise uzay boşluğunda kayıplara karıştı. Gökbilimcilerin parlamayı görünce harekete geçtiği olay, katalog numarası IGR J18410-0535 olarak bilinen sistemin XMM-Newton ile 12,5 saatlik gözlenmesiyle ortaya çıktı. Teleskop daha önce belli bir amaç doğrultusunda zamanı planlanmış gözlemlerini gerçekleştirerek verileri dünyaya gönderir. Dr Bozzo ve ekibi veriyi aldıktan 10 gün sonra bu özel durumu farkettiler. Parlamayı görmek ve gözlemek için yeterli zamanları vardı. Şans ölçümü nasıl yapılır bilmiyorum ama biz son derece şanslıydık diyor Dr. Bozzo. Böylesi bir büyüklükte bir x-ışını parlamasının yılda en fazla birkaç kez görülebileceğini belirtiyor. Parlama süresi kümenin büyüklüğü hakkında bilgi verdi. Muhtemelen yıldız 16 milyon km'den daha büyük ya da başka bir ifadeyle 100 milyar Ay hacmindedir. Buna karşılık parlama şiddetine bakılırsa kümenin kütlesi doğal uydumuzun kütlesinin ancak binde biri kadardır. Mavi üst dev yıldızın davranışı uzaya attığı maddeye ilişkin bu rakamlarla belirlenebilir. tüm yıldızlar yıldız rüzgarıyla uzaya atomlar püskürtür. XMM Newton projesi bilim insanlarından Norbert Schartel: Bu ilginç olayı XMM-Newton'un benzersiz yetenekleri ile gözledik. Gözlemler uzaya atılan devasa yığını bir nötron yıldızının yemeye çalıştığını gösteriyor diyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/yildizin-dansi-einsteini-hakli-cikardi/", "text": "ESO'nun Çok Büyük Teleskopu ile yapılan gözlemler Samanyolu'nun merkezindeki karadeliğin etrafında dolanan bir yıldızın tıpkı Einstein'ın genel görelilik teorisinin tahmin ettiği şekilde hareket ettiğini ortaya çıkardı. Yörüngesi Newton'un çekim teorisi ile tahmin edildiği gibi bir elips değil, rozete benzer şekildedir. Bu çok sonra elde edilmiş olan sonuç neredeyse 30 yıldır arttırılan hassas ölçümlerin bir sonucu olup, bilim insanlarına gökadamızın merkezinde yer alan devin gizemlerini çözme imkanı vermiştir. Einstein'ın Genel Görelilik Teorisi'ne göre bir nesnenin diğeri etrafındaki bağlı yörüngeleri Newtoncu Çekimde olduğu gibi kapalı değildir ve hareket düzlemi boyunca ileriye doğru kayar. Bu ünlü etki ilk kez Güneş'in etrafındaki Merkür gezegenin yörüngesinde görülmüştür Genel Göreliliğin ilk ünlü kanıtıdır. Bir yüz yıl sonra şimdi biz de aynı etkiyi Samanyolu'nun merkezindeki yoğun radyo kaynağı Sagittarius A*'nın yörüngesindeki bir yıldızın hareketinde tespit ediyoruz. Bu gözlemsel gelişme Sagittarius A*'nın 4 milyon Güneş kütlesinde süper kütleli bir karadelik olması gerektiğine kanıtları güçlendirmektedir, diyor bu sonuca ulaşmaya çalışan 30 yıllık çalışmaya liderlik eden, Almanya, Garching'teki Max Planck Yer-Ötesi Fiziği Müdürü Reinhard Genzel. Güneş'ten 26 000 ışık-yılı uzaklıktaki Sagittarius A* ve çevresindeki yoğun yıldız kümesi başka türlü keşfedilmesi mümkün olmayan kütleçekiminin uç halini temsil eden eşsiz bir fizik laboratuvarı sağlamaktadır. Bu yıldızlardan biri olan S2, karadeliğe doğru en yakın nokta olan 20 milyar kilometrelik uzaklığa sürüklenmektedir ve bu sayede böyle büyük kütleli bir deve en yakın yıldızlardan biri haline gelmektedir. Karadeliğe en yakın noktada S2 ışık hızının yüzde üçü civarında bir hıza ulaşmakta ve bir yörüngesini 16 yılda tamamlamaktadır. Bu yıldızı yörüngesinde on beş yıldan uzun süredir takip ettikten sonra duyarlı gözlemlerimiz S2'nin Sagittarius A*'nın etrafındaki yolunda Schwarzchilde devinimi yaptığını net olarak tespit etmiştir, diyor bugün Astronomy & Astrophysics dergisinde yayımlanan ölçüm sonuçlarını yürüten MPE'den Stefan Gillessen. Çoğu yıldız ve gezegenin yörüngesi çembersel değildir ve bu nedenle etrafında dolandıkları nesneye yakınlaşıp uzaklaşırlar. S2'nin yörüngesi deviniyor, yani her turunda karadeliğe en yakın olduğu nokta yer değiştiriyor, aslında her dolandığı yörünge bir öncekine göre dönerek sonuçta rozet şekline dönüşüyor. Genel Görelilik bu yörünge değişiminin ne kadar olacağını tahmin edebiliyor, en son yapılan gözlemlerin ulaştığı sonuçlar ise teoriyle kesin bir uyum içinde. Schwarschild devinimi olarak bilinen bu etki daha önce bir süper kütleli karadeliğin etrafındaki bir yıldız için ölçülmemişti. ESO'nun VLT'si ile yapılan çalışma aynı zamanda bilim insanlarının gökadamızın yakın çevresi hakkında daha çok şey öğrenmelerine yardım ediyor. S2 ölçümleri Genel Göreliliği oldukça iyi takip ettiği için, Sagittarius A*'nın çevresine dağılmış karanlık madde ya da olası daha küçük karadelikler gibi görünmez maddelerin miktarına dair belirgin sınırlar koyabiliriz. Bu süper kütleli karadeliklerin oluşumu ve evrimini anlamak için ilgi çekici bir konu, diyor projeye liderlik eden Fransız bilim insanları Guy Perrin ve Karine Perraut. Bu sonuç Şili'deki Atacama Çölü'nde bulunan, zamanımızın en iyisi, bir dizi ESO VLT aygıtı kullanılarak, 27 yıldır sürdürülen S2 yıldızı gözlemlerinin toplamıdır. Yıldızın konumunu ve hızını ölçmek için alınan veri noktaları sayısı yeni araştırmanın hassasiyetini ve kusursuzluğunu ispat ediyor: ekip, GRAVITY, SINFONI ve NACO aygıtlarını kullanarak toplamda 330 ölçüm yapıyor. S2'nin süper kütleli karadeliğin etrafındaki turu yıllar adlığından, yıldızı otuz yıla yakın bir süre boyunca takip etmek ve yörünge hareketindeki karışıklığı ortaya çıkarmak oldukça önemliydi. Araştırma MPE'den Frank Eisenhauer liderliğinde, Fransa, Portekiz, Almanya ve ESO'dan ortakların yer aldığı uluslararası bir ekiple yürütülmüştür. GRAVITY işbirliğini oluşturan ekibe, dört adet 8-metrelik VLT teleskopundan alınan ışığı birleştirerek süper bir teleskopa (130 metre çapında bir teleskopun çözünürlüğüne eşit) dönüştüren, VLT girişimölçeri için geliştirildikten sonra bu aytıgın ismi verilmiştir. Aynı ekip Genel Görelilik tarafından tahmin edilen başka bir etkiyi 2018 yılında bildirmişti: yıldız Sagittarius A*'nın yakınından geçtiğinde S2'den alınan ışığın daha uzun dalgaboylarına doğru genişlediğini gördüler. Önceki sonuçlarımız yıldızdan yayılan ışığın Genel Göreliliğin etkilerine maruz kaldığını gösterdi. Şimdi görüyoruz ki, yıldızın kendisi de bu etkileri hissediyor, diyor GRAVITY projesinde yürütücü olan Portekiz Astrofizik ve Kütleçekim Merkezi'nden Paulo Garcia. Ekip ESO'nun gelecekteki Aşırı Büyük Teleskopu ile süper kütleli karadeliğe daha da yakın yörüngelerdeki çok daha sönük yıldızları görebileceklerini düşünüyor. Eğer şansımız varsa, kara deliğe daha da yakın, onun aslında dönüşünü hisseden yıldızları görebiliriz, diyor Cologne Üniversitesi'nden başka bir proje yürütücüsü Andreas Eckart. Bunun anlamı gökbilimciler Sagittarius A*'yı karakterize eden iki bileşeni, dönme ve kütleyi ölçerek etrafındaki uzay ve zamanı tanımlayabilecekler. Bu da yine göreliliğin tamamen başka boyuttaki bir testi olacak, diyor Eckart. Arif Solmaz, Çağ Üniversitesi Uzay Gözlem ve Araştırma Merkezi, Mersin"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/yildizin-imdat-cigliklari/", "text": "Bir karadeliğin bir yıldızı yakalamasıyla oluşan ve ışık hızında hareket eden parçacık akışı ilk kez görüntülendi. Güneş büyüklüğündeki bir yıldızı yakalayan süper kütleli karadeliğin yakınından yayılan jetler uluslararası astrofizikçi ekibi tarafından yakalandı. John Hopkins Üniversitesi'nden Sjoert van Velzen: Böyle olaylara ender rastlanır. Birkaç aydır izlediğimiz olayda, yok olma sürecindeki yıldızdan yayılan jet çıkışlarını fark ettik diyor. Karadelikler çok yüksek çekim kuvveti nedeniyle madde, toz, gaz hatta ışığın bile kendisinden kaçmasına izin vermez. Bu da onları görünmez kılar. Gökbilimciler karadelikleri yakaladıkları bir yıldızın yaydığı yoğun ışıma ile tespit ederler. Yıldız karadeliğin olay ufku adı verilen geri dönüşü olmayan yüksek çekim alanına girene kadar yoğun ışıma yapar. Bu çalışma öne sürülen bu düşüncenin doğru olduğunu gösterdi. Önceki gözlemler hep böyle bir jet çıkışlarını görebilmek içindi diyor van Velzen. Karadeliklerin süper kütleli olanlarının gökadaların merkezinde olduğu düşünülmektedir. Bir milyon güneş kütleli süper kütleli karadelik yakınındaki bir yıldızı kolayca silip süpürebilir. Yıldızın ilk gözlemleri Hawaii'deki bir optik teleskopu kullanan Ohio Üniversitesi'ndeki bir araştırma ekibince gerçekleştirildi. Ardından radyo teleskop verileri için İngiltere'de Oxford Üniversitesi'nden Rob Fender liderliğindeki ekiple temasa geçildi. Gözlem verileri X-ışını, radyo ve optik alanda gözlem yapan yer ve uzay teleskoplarıyla genişletildi. Olayın gerçekleştiği gökadanın Dünya'ya yakın olması jetlerin izleme şansını arttırdı. Bu gökada Dünya'nın 300 milyon ışık yılı uzağındadır. Bir ışık yılı yaklaşık 9,5 trilyon kilometredir. Ekip ilk olarak karadeliğin çevresinde toplanan malzeme diskine odaklandı. Böylece diskten yayılan ışığın aniden artışı karadeliğin bir yıldızı yakaladığını gösteren en önemli kanıt oldu. Bir karadeliğin bir yıldızı imha etmesini uzaktan da olsa izlemeyi başardık. Gözlemlerimiz bu olayları açıklayan kurama önemli kanıt sunarken yıldız enkazının akışı hakkında da bilgi verir diyor van Velzen."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/yildizin-imdat-yankilari/", "text": "Biraz ağır bir konu olacak ama astrofizik açısından önemli. Haber çok da anlaşılmayan karadelikler üzerine. Hemen dikkatinizi çektim değil mi? Karadelik deyince nedense hemen herkes meraklanır. İşin aslı bu canavarlar hakkında çok fazla şey bilinmemesidir. Eee, o zaman dikkat çeker. Fizik bilmeyenler bile karadelikler üzerine ahkam keser. Karadeliklerle ilgili bir yığın sahte bilim üretilir. Neyse ki bu haber böyle bir şey değil. Bilimin ne dediğini, yine çalışmaya katılan araştırmacıların da çok anlamadıkları bilgi yığınını ilave ederek anlattıkları bir yazı. Anlaşılır olması dileğiyle, iyi okumalar... Başlamadan bir rica: Lütfen yazıyı/haberi okuduktan sonra anladıysanız, bana da anlatın 🙂 3,9 milyar yıl önce uzak bir gökadanın merkezindeki canavar karadelik yakınından geçen bir yıldızı yakaladı ve parçaladı. Yıldızın yaydığı X-ışınları 28 Mart 2016'da Dünya'ya ulaştığında ilk kez NASA'nın Swift uydusu tarafından fark edildi. Swift J1644+57 adı verilen patlama daha sonra bir karadeliğin çevresindeki yıldızın gel-git kuvvetinin yol açtığı ani parlamalardan oluştuğu sonucuna ulaşıldı. Şimdi gökbilimciler Swift'in gözlemlerini esas alarak işi genişletti. ESA'nın XMM-Newton Gözlemevi ve Japonya'nın Suzaku uydusunu kullanarak yayılan X-ışınlarının yansımalarını gözlediler. Yazarken bile bayağı zahmet çektiğim bu çalışma oldukça titiz bir şekilde gerçekleştiği kesin. Böylece karadelik yakınlarındaki gaz akışını ışığın yankısından görebildiler. NASA'nın Goddard Uzay Uçuş Merkezi'nden Erin Kara: Karadeliğin yakınlarındaki X-ışını oluşumları sırasındaki ışık akışını ve bundan birkaç dakika sonraki nedenini bilmediğimiz yankıyı gözleyebiliyoruz. Böylece X-ışını yansıma haritasını ve karadelik çevresindeki bozulma sonucu üretilmiş kararlı diskleri keşfedebiliyoruz diyor. Astrofizikçilerin bildiği şu: Bir karadeliğe doğru düşen yıldız canavarın çevresinde madde diski oluşturur. Gazın düştüğü ve olay ufku denilen karadeliğin yüksek çekim sınırı içinde neler olup bittiği bilinmiyor. Çünkü bu sınırdan itibaren sinyal alınamıyor. Olay ufkunu saran gaz merkeze yaklaştıkça ısınır ve sıcaklığı milyonlarca dereceye ulaşır. Bu sayede kaotik olan ortam X-ışını yaymaya başlar. Yüksek enerjili X-ışınları diskin iç kısmında beraberinde bir de sürpriz getirir. Işık hızına yakın hızlara ulaşan oldukça yoğun ve dar alanda fışkıran parçacıklar jet adı verilen ışımaları oluşturur. Blazar adı verilen süper kütleli karadeliklerin bulunduğu en parlak merkezli gökada sınıfı yüksek enerjili jetler üretir. Maryland Üniversitesi'nden Lixin Dai: Swift J1644'de bir jet görüyoruz, ancak bu karadeliğin dibindeki kompakt bölgeden geliyor. Yankı üreten ve ışık hızının yarısına kadar hızlanırken bir huni yüzeyinde akıyormuşçasına hareket ediyor diyor. Dönen gaz içindeki demir iyonları kendine has yüksek enerjiye ulaşınca parlar. Bu da gözlenen X-ışınlarının parlayıp sönmesine yol açar. Gazdaki parlama kaynağa olan uzaklığa bağlı olarak kısa süreli gecikmelerle gerçekleşir. Michigan Üniversitesi'nden Jon Miller: Gözlenen işaret fişeğinin yankısında farklı özellikler vardır ve buradaki farklı X-ışını enerjilerinin nasıl değiştiği izlenerek yankıları tespit edilebilir diyor. Swift J1644+57'den yayılan yüksek enerjili X-ışınları ve gözlenen yankılar dev karadelik hakkında önemli bilgiler veriyor. Bu karadelikler evren şimdikinden daha küçükken de etkin olup gökadaların gelişiminde önemli rol oynadıklarını gösteriyor. Görseldeki beyaz ve mor renkler Swift'in morötesi ve optik gözlemleri, sarı ve kırmızı renkler birleşik ve X-ışını gözlemleridir. Maryland Üniversitesi'nden Prof. Chris Reynolds: Bir karadeliğe bakarak güçlü şekilde yargılara ulaşabiliriz. Ama biz böyle çalışmayız ve sonuçlardan emin olmak için çok daha fazla örneği incelemek istiyoruz diyor. Araştırmacılar yaklaşık bir milyon Güneş kütlesindeki karadeliğin dönme hızını kütlesine bakarak hesaplamaya çalışıyor. Bu anlamda karadeliğin kütlesinin net olarak bilinmesi önemlidir. Gelecek yıllardaki gözlemler ve çalışmalar bu alana önemli katkılar sağlayabilir."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/yildizin-isigi-suyu-olusturmus/", "text": "ESA'nın Herschel Kızılötesi Gözlemevi morötesi yıldız ışığının uzayda su oluşumu için anahtar madde olduğunu keşfetti. Bu keşif, ölen bir yıldızın neden sıcak su buharı bulutuyla çevrili olduğunu da açıklıyor. Her oluşum gizli bir maddeye ihtiyaç duyar. Gökbilimciler 2001 yılında yaşlı bir yıldız olan IRC+10216'nın çevresini saran su buharı bulutunu keşfettiklerinde hemen bunun kaynağını aramaya başladılar. IRC+10216 gibi karbon yıldızları çevresinde suyu tutmaması gerekir. Başlarda yıldızın yaydığı ısının kuyrukluyıldız ve cüce gezegenlerdeki suyu buharlaştırdığı düşünülmüştü. Ancak Herschel suyun bu cisimlerden oluşamayacak kadar sıcak olduğunu ve buradaki gizli maddenin morötesi ışık olduğunu gösterdi. Belçika-Katholieke Üniversitesi'nden Leen Decin, Bu gelişmiş bir aletin gördüğümüz resmi nasıl değiştirdiğinin iyi bir örneğidir diyor. Herschel, IRC+10216'nın çevresindeki suyun sıcaklığının -200 ile 800 C derece arasında olduğunu ve bu sıcaklık aralığının yıldıza çok yaklaşan kuyrukluyıldızların etkisiyle değiştiğini ortaya çıkardı. IRC+10216 kırmızı dev bir yıldızdır ve boyutu Güneş'ten yüzlerce kat büyük olmasına karşılık kütlesi sadece birkaç Güneş kütlesindedir. IRC+10216'yı Güneş'in yerine koysaydık Mars'ı da içine kalacak kadar büyük alanı kaplayacaktı. 500 ışık yılı uzaklıkta olan yıldız görünür ışık altında zorlukla görülebilirken, kızılötesi ile çalışan bir teleskopla bakıldığında en parlak yıldızlardan biri oluverir. Çünkü yıldız ile bizim aramızdaki tozlu yapı görünür ışığa engel olurken kızılötesini engelleyememektedir. Yıldız üstelik bir de su buharından oluşmuş bir bulutun içindedir. Peki bu su nereden gelmiş olabilir? Sorunun yanıtına ilişkin önemli bir ipucu Herschel ile bulundu. Gözlemler IRC+10216'nın bir toz zarfı içinde olduğunu gösteriyordu. Herschel'in burada suya rastlaması gökbilimcilere, morötesi ışığın zarfın derinlerine kadar ilerleyebildiğini ve karbondioksit ve silisyum monoksit gibi molekülleri parçalayarak oksijen atomlarını serbest bıraktırdığını düşündürdü. Boşta kalan oksijen atomları sonra hidrojenle birleşerek su molekülünü oluşturdu. Decin ve ekibi şimdi başka karbon yıldızları gözleyerek onlarda da su bulmayı umuyor. Herschel ile daha fazla yıldızın çevresinde su bulacaklarına inanıyorlar. Kaynak: ESA"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/yildizin-kimyasi-gezegeninin-ozelliklerini-gosteriyor/", "text": "Geçtiğimiz sonbaharda Dünya'dan sadece 11 ışık yılı uzaklıkta keşfedilen Ross 128b gezegeni büyük bir merak uyandırmıştı. Şimdi ise bu yıldızın kimyasal elementleri ortaya çıkarılmaya çalışılıyor. Böylece gezegenin Dünya'ya ne kadar benzediği anlaşılabilecek. Brezilya'daki Observatorio Nacional'dan Diogo Souto'nun liderliğindeki çalışma, Carnegie'den Johanna Teske'nin dahil olduğu bir ekip tarafından gerçekleştiriliyor. Geçtiğimiz yıllarda ölçümleri yapmak için bir teknik geliştiren Souto: Yakın zamana kadar bu tür yıldızların ayrıntılı kimyasal yapısını elde etmek zordu diyor. Samanyolu'ndaki yıldızların yaklaşık yüzde 70'i Ross 128 gibi soğuk ve küçük kırmızı cücelerden oluşuyor. Şimdiye kadar gerçekleşen gezegen tarama verilerinden hareketle bu tür kırmızı cücelerin çevresinde en az bir gezegen olduğu düşünülüyor. Üstelik birkaç kırmızı cüce çevresinde gezegen sistemi olması gökbilimcilerin iştahını arttırıyor. Örneğin TRAPPIST-1 gibi yedi gezegeni olan sistemler ve Güneş'e en yakın sistemin küçük üyesi olan Proxima Centauri'nin gezegeninin olması gibi. Sloan Sayısallaştırılmış Gökyüzü Taramasının APOGEE tayfsal aletini kullanan ekip karbon, oksijen, magnezyum, alüminyum, potasyum, kalsiyum, titanyum ve demir miktarını ölçmek için yıldızın yakın kırmızı ötesi ışığını ölçtü. Teske: APOGEE'nin Ross 128'in en parlak olduğu dönemde yakın kırmızı ötesi ışığı ölçebilmesi bu çalışmanın ana noktasıdır. Bu da, Ross 128b'nin Dünya ile benzerliği hakkında bazı temel sorulara yanıt vermemizi sağladı diyor. Yıldızlar gençken karasal gezegenlerin hammaddesi olan dönen gaz ve toz diskiyle çevrilidir. Yıldızın kimyası diskin içeriği ve sonuçta ortaya çıkan gezegenin mineralojisi ve içyapısı ile ilgili bilgi verir. Örneğin, bir gezegendeki magnezyum, demir ve silikon miktarı, çekirdek ve manto katmanlarının kütle oranlarını belirler. Ekip, Ross 128'in Güneş'e benzer demir seviyelerine sahip olduğunu belirledi. Silikonun miktarını ölçememelerine rağmen demir ve magnezyumun oranı gezegenin (Ross 128b) çekirdeğinin Dünya'nınkine oranla daha büyük olduğunu gösterir. Ross 128b'nin minimum kütlesi yıldızın elementlerinden bilindiğinden, ekip ayrıca gezegenin yarıçapı için bir aralık belirledi; gezegenin yörüngesi gereği bunu doğrudan ölçmek mümkün değildi. Bir gezegenin kütlesini ve yarıçapını bilmek nasıl bir yapısı olduğunu anlamak açısından önemlidir. Bu iki değer yoğunluğu bulmak için kullanılır. Buna göre gezegenin karasal yapıda olması gerekiyor. Son olarak da Ross 128'in sıcaklığının ölçülmesi ve gezegen yarıçapının tahmini ile gezegenin aldığı yıldız ışığının ne kadarını yansıtacağı belirlendi. Sonuç; şu ana kadar bilinen en ılıman ikinci gezegen komşumuz olduğu. Souto: Bir gezegenin kimyasını onun bağlı olduğu yıldızın yaydığı ışığa bakarak anlamamız oldukça heyecan verici. Ross 128b'nin jeolojik hareketliliğini bilmesek de yüzeyinde suyun sıvı halde olduğunu şimdi daha iyi biliyoruz diyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/yildizin-sonu-elmastan-bir-gezegen-olmus/", "text": "Gökbilimciler bir zamanlar büyük kütleli bir yıldızın daha sonra elmas bir gezegene dönüştüğünü düşündükleri yeni ve sıra dışı bir gezegen keşfetti. Avustralya, Almanya, İtalya, İngiltere ve ABD'li gökbilimcilerden oluşan ekip Birleşik Krallık'taki Lovell Radyo Teleskopu ve Hawai'deki Keck Teleskoplarıyla gezegenin özelliklerini ortaya çıkardı. Radyo dalgaları yayan atarcanın büyüklüğü küçük bir büyüklüğü kadar, sadece 20 km. Yıldızın spini ve radyo ışını Dünya'ya düzenli radyo dalgaları olarak ulaşıyor. Yeni keşfedilen atarca, PSR J1719-1438 olarak kodlandı. Atarcanın yörüngesinde dolanan bir gezegen arkadaşı olduğu da belirlendi. Atarca 4000 ışık yılı uzaklıkta ve Yılan takımyıldızında bulunmaktadır. Radyo ölçümleri gezegen hakkında gökbilimciler bilgi taşımaktadır. Birincisi iki nesne arasındaki uzaklık 600 000 km. Bu uzaklığıyla gezegen atarca çevresinde Güneş'in yarıçapından da az bir uzaklıkta dolanıyor. Dolanım süresi ise iki saat on dakika. İkincisi ise gezegenin çapının 60 000 km'den daha küçük (Dünya çapının yaklaşık 5 katı) olması gerektiğidir. Pulsara bu kadar yakın olan gezegen başka bir büyüklüğe sahip olsaydı parçalanırdı. Jüpiter'den çok küçük olmasına karşılık gezegen Jüpiter'den biraz daha fazla kütlelidir. Prof. Bailes: Gezegenin sahip olduğu yüksek yoğunluk onun yapısı hakkında ipuçları veriyor diyor. Çok hızlı dönen J1719-1438 atarcası bir milisaniyelik atarcalardır. Atarca kendi çevresinde dakikada 10 000'den fazla dönüş yapar. Kütlesi Güneş kütlesinin 1.4 katı olmasına karşılık bu kütleyi sadece 20 km'lik bir çapa sığdırmıştır. Gökbilimciler bir yıldızdan madde çalan ölü bir pusların sonunda böylesi hızlı dönen milisaniyelik atarcalara dönüştüğünü düşünüyorlar. Çalışma ekibi üyesi İtalya-INAF-Osservatorio Astronomico di Cagliari'den Dr. Andrea Possenti: J1719-1438 bu senaryoya göre ortaya çıkmış olmalı. Aslında düşük kütleli X-ışını çifti atarcalarından olan J1719-1438'i, atarcaların atalarından kabul edebiliriz. J1719-1438 atarcası, eşi beyaz cüce yıldızdan madde çalarak onun dış katmanlarını aldı. Böylece geriye kristal malzeme kaldı ki bu bir anlama geliyor: yıldızın büyük bir kısmı elmas yapısına benzemekteydi. Zaten yıldızın yoğunluğu da buna işaret ediyor. Dr. Michael Keith: Eğer grup, hidrojen ve helyumdan oluşsaydı yörüngeye sığamayacak kadar büyük bir alanı kaplardı. Bu nedenle grubun yapısı karbon ve oksijenden oluşmuş olmalı diyor. J1719-1438 atarcası yaklaşık 200 000 Gigabayt veri arasından bulundu. Keşif için aynı zamanda Almanya Max Planck Enstitüsü Radyo Astronomi'ne ait olan Effelsberg 100 metrelik radyo teleskopu da kullanıldı. Prof. Michael Kramer: Bu şimdiye kadarki en geniş ve en büyük çalışma oldu. Çalışma sonucunda heyecan verici ve sıra dışı bir şeyi keşfetmekten ise mutluyuz diyor. 2 Yorumlar Gezegenin kütlesi Dünya'nın 5 katı ise bu yaklaşık 30 septilyon eder. Elmasın 1 karatı 200 miligram ve bunun piyasa değeri yaklaşık 5000 lira ise gezegenin ekonomik değeri yaklaşık 150 oktilyon lira yapar. Son olarak bu da Türkiye'de bir memurun (maaşı 2000 lira ise) 75 septilyon yılda elde ettiği kazanca karşılık geliyor. 75 septilyon yıl ise evrenin bugünkü yaşının ( yani yaklaşık 14 milyar yıl) yaklaşık 6 katrilyon katı. Rakamlar büyük ! Hesabınızı anlamadım. 30 septilyon dediğiniz kg, ton veya gr mı? Buradan memur maaşına bağlayıp gezegenin yaşını nasıl ortaya çıkarıyorsunuz. Haberde adı geçen gezegen aslında zamanında bir beyaz cüce iken eşi olan atarcanın etkisiyle dış katmanlarını kaybedip geriye katı kısmı kalan bir cisim. Yani eskiden bir gezegen değilmiş. Bu da yaşının evrenin yaşından büyük olmaması demek oluyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/yildizin-sonuyla-yeseren-hayat/", "text": "ESA'nın Herschel ve XMM-Newton Gözlemevi'nin uzak-kızılötesi ve X-ışını verileriyle W44 süpernova kalıntısının yeni görüntüsü elde edildi. Görüntüde yıldızın patlaması sonucunda uzayda oluşan şok dalgaları kendini gösteriyor. Kartal takımyıldızdaki 10 000 ışık yılı uzaklıktaki W44 yoğun yıldız oluşum bölgesi, çevresindeki molekül bulutları ile etkileşen süpernova kalıntıları içindeki iyi örneklerden biridir. W44, yaşamının sonuna gelmiş ve büyük bir patlamayla dış katmanlarını uzaya savuran ve sonu nötron yıldızı ya da atarca haline gelmiş yıldızdan oluşan bulutsudur. PSR B1853+01 atarcası, W44'ün sol üstünde mavimsi rengiyle kendini gösteren parlak bir noktadır. Yaklaşık 20 000 yıl yaşında olduğu düşünülen yıldız, çok hızlı döndüğü için çevresinde radyo ve X-ışını enerjisinde son derece enerjik parçacıklar savurur. Süpernova kalıntısı merkezindeki birkaç milyon derece sıcaklıktaki kabuktaki sıcak gaz parlak X-ışınları yaymaktadır. Yüksek enerji yayılımı bölgede sıklıkla ağır elementlerin bulunduğunu gösterir. Gaz süpernova kalıntısından uzaya yayılırken soğuyup yukarı süzülür. Genişleyen kabuğun sağ üstünde küçük bir boşluğu dolduran süpernova kalıntısından kaynaklı bir yay şeklini andıran şok bulutu bulunuyor. Bu bölge genç ve büyük yıldızlardan gelen mor ötesi ışımanın iyonlaştırdığı sıcak gaz ile doludur. Hershel'in uzak kızılötesi dalga boyunu gören gözleri, W44'ün toz bölgelerindeki sıcak gazın bir araya oluşturduğu yıldızları görebilir. W44'ün sağında ok başı şeklinde ayrı bir yıldız oluşum bölgesi de bulunuyor. Görüntüde ayrıca kendi kozası içinde toplanmış gazın oluşturduğu yapılar geleceğin yıldızlarını oluşturmak için yoğunlaşıyor. Son olarak da görüntünün sol altında mor renkteki yayılım gökada düzleminin kenarını gösteriyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/yildizin-unuttugu-gezegen/", "text": "Gökbilimciler yıldızından oldukça uzakta, adeta özgürce dolanan bir gezegen keşfetti. 2MASS J2126 adlı cisim yıldızından yaklaşık 1 trilyon kilometre uzakta bulunuyor. Bu uzaklık Dünya'nın Güneş'e uzaklığının (1 astronomik birim) 7000 katıdır. Son beş yıl içinde çok sayıda serbest alanda dolanan gezegen keşfedildi. Bu Jüpiter benzeri soğuk gaz devleri, zamanla parlaklıkları azalan, nükleer tepkime için gerekli kütleye ulaşamamış cisimlerdir. Bu cisimlerin sıcaklıklarının ölçülmesi kolay görünse de aslında bu değer kütle ve yaşa bağlıdır. Gökbilimciler bu gezegenlerin yapılarını öğrenmek için 'yıldız olmayı başaramamış' kahverengi cücelerde olduğu gibi önceliği yaş analizine çevirir. Araştırmacılar olası, genç ve dolayısıyla da küçük kütleli cisimlerin bulunmasını sağlayan kızılötesi verileri tararken 2MASS J2126'yı fark etti. İlk olarak Kanadalı araştırmacılar 45 milyon yaşındaki cismi belirledi. Cismin kütlesi gezegen olduğuna işaret ediyordu. Gezegen, TYC 9486-927-1 adlı genç yıldızın çevresinde dolanıyordu. Keşfinden bu yana hiç kimse TYC 9486-927-1 ile 2MASS J2126 arasındaki ilişkiyi saptayamamıştı. Hertfordshire Üniversitesi'nden Dr. Niall Deacon'ın başını çektiği ekip birkaç yıldır genç yıldızların çevresindeki geniş alanları tarıyordu. Bu çalışmanın bir parçası olarak genç yıldızlarla birlikte kahverengi cüce ve özgür gezegenler aranmaktaydı. Böylece 104 ışık yılı uzaktaki TYC 9486-927-1 ile 2MASS J2126 arasında bağ olduğunu gördüler. Sekiz yıldır bilinen bu cisimlerin aslında bir sistem olduğunu gösterdik. Evet, gezegen yıldızdan çok uzakta ama kesinlikle özgür değil diyor Dr. Deacon. Ekip bunun için yıldızın tayfına bakarak ne kadar lityuma sahip olduğunu anlamaya çalıştı. Lityum, yıldızların yaşama başlamasıyla erkenden tükenen bir unsurdur. Tucana üstküme grubu üyesi 45 milyon yıl yaşındaki TYC 9486-927-1 yıldızının 10 milyon yıl yaşındaki yıldızlara göre daha fazla lityum olduğu görüldü. Ekip bu yöntemi genişleterek gezegenin 11,6-15 Jüpiter kütlesinde olduğunu belirledi. Bu değer gezegenle kahverengi cüce sınırındadır. Bu açıdan 2MASS J2126'nın doğrudan görüntülenen beta Ressam b ile benzer yaş, kütle ve sıcaklık değerine sahip olması demektir. Ekip üyesi Dr. Simon Murphy: Beta Ressam b'ye göre bu gezegen yıldızına çok daha uzakta dolanıyor. Akla gelen soru gezegenlerin yıldızdan en fazla ne kadar uzakta dolanabileceği yönünde diyor. Yıldızından 7000 astronomik birim ya da başka bir ifadeyle 1 trilyon kilometre uzakta dolanan gezegenin yörünge dönemi ise 900.000 yıldır. Elbette böyle bir gezegende yaşam aramak fazla hayalcilik olacaktır."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/yildizindan-en-uzaktaki-gaz-devi/", "text": "Bir gaz devi az sayıdaki doğrudan görüntüleme yöntemiyle keşfedilenler arasına eklendi. 155 ışık yılı uzaklıktaki yeni gezegen, GU Psc adlı üç Güneş kütlesinden daha az kütleli yıldızıyla birlikte Balıklar takımyıldızında yer alıyor. Yıldızından 2000 astronomi birimi (Dünya-Güneş uzaklığı 1 astronomi birimidir) uzaklıktaki gezegen ötegezegenler arasında yıldızından en uzakta olan gezegen olma ünvanını elde etti. Gezegenin yıldızı çevresindeki bir turu ise yaklaşık 80.000 yıl sürmektedir. Gezegenin bu kadar uzakta olması keşfedilmesini kolaylaştırdı. Montreal Üniversitesi Fizik Bölümü'nden Marie-Eve Naud'ın başını çektiği uluslararası br araştırma ekibinin İkizler Gözlemevi, Mont-Megantic Gözlemevi , Kanada-Fransa-Hawaii Teleskopu ve WM Keck Gözlemevi verilerini kullanarak keşfettikleri gezegen farklı dalga boylarındaki görüntülerin karşılaştırılmasıyla elde edildi. Yüzey sıcaklığı diğerlerine göre daha düşük olan yıldızlara görünür ışık yerine kızılötesi dalga boyunda bakıldığında gezegenler daha parlak olur. Bu da bize GU Psc b gezegeninin keşfini getirdi diyor Naud. Nereye Bakılacağını Bilmek Araştırmacılar genç bir yıldız grubunu barındıran AB Kılıçbalığını tarayarak GU Psc'yi farkettiler. Sadece 100 milyon yıl yaşındaki genç yıldız çevresindeki gezegenler yeni oluşum evresinde olduklarından henüz tam anlamıyla soğumamıştır. Montreal Üniversitesi'nden Etiene Artigau'nun da belirttiği gibi bu keşif GU Psc b benzeri gezegenlerin çok olduğu anlamına gelmeyebilir. 90 yıldız içerisinde ancak birinde gezegen keşfettik, ancak aslında bu kozmik bir garipliktir diyor. Bir gezegeni doğrudan görseniz bile bu kütlesi hakkında bilgi vermez. Araştırmacılar gezegenin özelliklerini belirlemek için gezegenlerin evrim kuramı modellerini kullanır. Hawaii'deki İkizler Kuzey Teleskopu'nun tayfölçerini kullanan bilim insanları GU Psc b gezegeninin sıcaklığını 800 C derece dolayında olduğunu mevcut modellere dayanarak gösterdi. AB Kılıçbalığı'ndaki konumu nedeniyle de GU Psc'nin yaşı bilindiğinden ekip gezegenin 9-13 Jüpiter kütlesinde olduğunu hesapladılar. Astrofizikçiler önümüzdeki yıllarda yeni teknolojik araçlarla yıldızlarına çok yakın gezegenlerin keşfedileceğini umuyor. Bu tür gezegenlerin keşfedilmesi için GU Psc b gibi örneklere ihtiyaç vardır. OMM yöneticisi Rene Doyon: GU Psc doğanın bir hediyesi. Yıldızından bu kadar uzakta bulunan dev ötegezegenlerin iyi anlaşılmasını sağlayacak araçlarla daha doğru çalışmalar yapılabilir diyor. Böylesi araçlardan biri de hemen her konuda destek vermesi beklenen James Webb Uzay Teleskopu'dur."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/yildizindan-rekor-uzakliktaki-gezegen/", "text": "NASA'nın Hubble Uzay Teleskopunu kullanan gökbilimciler, gezegen oluşumu kuramına ters düşen bir gezegenin varlığıyla ilgili sağlam kanıta ulaştı. Gezegen yıldızından 12 milyar km uzakta yer alıyor. Bugüne kadar tespit edilmiş 900'e yakın gezegen içinde böylesi uzakta yer alan başka bir örnek bulunmuyor. Suyılanı takımyıldızında ve 176 ışık yılı uzaklıkta yeralan gezegen adayı, popüler gökbilimin hedef yıldızlarından küçücük kırmızı cüce TW Hydrae'nin çevresinde dolanıyor. Hubble'ın keskin gözleri TW Hydrae'nin çevresinde dolanan gaz ve toz diski içinde bir boşluk olduğunu belirledi. 65,6 milyar km genişliğindeki diskin içindeki boşluk 3 milyar km genişliğindedir. Bu boşluğu oluşturduğu düşünülen gezegen tıpkı bir kar küreyicisi gibi kütle çekimsel etkiyle malzemeyi itmiş ve kendine bir boşluk oluşturmuştur. Gezegenin nispeten küçük olduğu ancak Dünya'nın 6 ile 28 katı büyüklüğünde olduğu tahmin ediliyor. Geniş bir yörüngeye sahip olması yıldızı çevresinde çok yavaş döndüğü anlamına gelir. Bu gezegen Güneş Sistemi'nde olsaydı Pluto'nun Güneş'ten uzaklığının iki katı kadar bir yerde olurdu. Gezegenlerin on milyonlarca yıl içinde oluştuğu düşünülüyor. Öngezegenimsi diskteki toz, kaya ve gaz birikintilerinin yavaş bir süreç içinde birleşmesiyle ilkel gezegen oluşmaktadır. Yıldızın bulunan bu ilk gezegeninin 12 milyar km uzakta çevresini temizlemesi Jüpiter'in temizlik sürecine göre 200 kat daha fazla sürmüştür. Güneş'ten 500 milyon km uzaklıktaki Jüpiter 10 milyon yıl içinde oluşmuştur. TW Hydrae'nin kurama ters gelen gezegeni sadece 8 milyon yıl yaşındadır. Gezegen bu süreç içinde büyüyebilmek için yeterli zamana sahip olamamıştır. Bu hikaye TW Hydrae'nin Güneş'in % 55'i büyüklüğünde olması nedeniyle zorlaşmaktadır. Baltimore'daki Uzay Teleskopu Enstitüsü'nden John Debes: Böyle bir sistemin olması çok ilginç. Bu, bugüne kadar diski içinde boşluğu olduğunu gördüğümüz en küçük kütleli yıldızdır diyor. Diğer gezegen oluşumu kuramına göre diskteki bir yığın kütleçekimi altında çökerek gezegen oluşur. Buna göre bir gezegen birkaç bin yıl içinde hızla oluşabilir. Biz bu gezegenin varlığını aslında diskteki boşluğun özellikleriyle gösterdik. Bu da yıldızdan çok uzaklarda bir gezegenin oluşabileceği anlamına geliyor diyor Debes. TW Hydrae diskinin dış kısımlarında büyük toz taneleri bulunmuyor. Şili'deki Atacama Büyük Milimetre Dizgesi gözlemlerine göre yıldızdan 5,5 milyar km uzaklıktaki diskte yaklaşık kum tanesi büyüklüğünde parçacıklar dışında büyük parçalar bulunmuyor. Eğer bir gezegen varsa, iri kayalar olmadan kum tanelerinden, çakıllardan ya da tozdan gezegen oluşamayacağını söyleyen kurama açıkçası ters gelecektir diyor. Araştırma ekibi yıldızı gözlemek için Hubble'ın Yakın Kızılötesi Kamerası ve Çoklu Nesne Tayfölçerini kullandı. Daha sonra alınan veriler karşılaştırıldı. Bunun sonucunda yıldızın çevresindeki diskte boşluk olduğu belirlendi. http://www.nasa.gov/mission_pages/hubble/science/tw-hydrae.html"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/yildizini-yaslandiran-gezegen/", "text": "Chandra X-Işını Gözlemevi'nden alınan yeni verilere göre bir gezegen yıldızının hızla yaşlanmasına neden oluyor. Bu keşif aynı zamanda bir gezegenin kendi yıldızı üzerindeki etkisini de ortaya koyuyor. WASP-18 yıldızı ve gezegeni WASP-18b Dünya'dan 330 ışık yılı uzaktadır. WASP-18b yaklaşık 10 Jüpiter kütlesinde olup sıcak Jüpiter sınıfındadır. Yıldızı çevresindeki bir turunu 23 saatten az bir sürede tamamlar. WASP-18b güneş kütlesindeki bir yıldızın yaşlanmasını sağlayan türünün ilk örneğidir. İtalya INAF'dan Ignazio Pillitteri: WASP-18b büyük bir gezegen. Bu bilinen en büyük kütleli sıcak Jüpiterlerden biri olup yıldızına yakın olması nedeniyle beklenmedik etkilere neden olmaktadır. Gezegen yıldızın yaşlanmasını sağlıyor diyor. Pillitteri ve ekibi kuramsal modellere ve diğer verilere dayanarak WASP-18'in 500 milyon ile 2 milyar yıl yaşında olduğunu hesapladı. Astronomik açıdan bu bir genç yıldızdır. Güneş yaklaşık 5 milyar yıl yaşında olup WASP-18'in iki katı yaşındadır. Genç yıldızlar güçlü manyetik alanları, güçlü ışınımları ve yoğun X-ışını emisyonu gösterirler. Manyetik etkinlik, ışıma şiddeti ve X-ışını emisyonu genelde yıldızın dönmesine bağlı olup yaşla birlikte azalır. Gökbilimciler WASP-18'i uzunca bir süre izlemelerine karşılık herhangi bir X-ışını emisyonu tespit edemediler. Yıldız modellerine göre araştırmacılar WASP-18'in yaklaşık 100 kez daha az aktif olması gerektiğini hesapladı. Harvard-Smithsonian Astrofizik Merkezi'nden Scott Wolk: Biz gezegenin adeta tozu dumana katarak dolanıp yıldızını yaşlandırdığını düşünüyoruz diyor. Araştırmacılar büyük gezegenin kütle çekiminin uyguladığı gel-git kuvvetleri nedeniyle Ay'ın Dünya üzerine uyguladığı kuvvete benzemekle birlikte şiddeti daha büyüktür- yıldızının manyetik alanının bozulmuş olabileceği sonucuna vardılar. Manyetik alanın gücü, yıldızın konveksiyon miktarı ya da başka bir ifadeyle ne kadar sıcak gaz barındırdığıyla ilgilidir. INAF'dan Salvatore Sciortino: Gezegenin kütle çekimi konveksiyonu zayıflatıp yıldızın iç kısmında gaz hareketlerine neden olabilir. Bu da genç yıldızın manyetik alanında dinamo etkisi yapar diyor. Gezegenin yıldıza yakın olması konveksiyon bölgesinin bu kuvvete daha duyarlı olması anlamına gelir. Böylece gel-git kuvvetleri etkisiyle yıldız savunmasız duruma gelir. WASP-18'le ilgili önceki çalışmalarda bulunan alışılmadık derecede yüksek lityum miktarının açıklaması bu gel-git kuvvetleri olabilir. Lityum genellikle genç yıldızlarda bol miktarda olmasına karşılık zamanla nükleer tepkimeler yoluyla dış kısımlardan sıcak iç bölgelere taşınır. Daha az konveksiyonu olan yıldızlarda lityum yıldızın içinde dolanamaz."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/yildizlar-arasi-baglar/", "text": "ESA'nın Herschel Gözlemevi yıldızlararası ortamdaki bulutların karışık gaz iplikçi yapıları içerdiğini gösterdi. İlginç olan gökada boyunca yıldızlararası ortamda yayılan ipliksi yapılan yaklaşık aynı genişliktedir. Herschel yeni doğan yıldızların bu yapıların en yoğun bölgelerinde olduğunu saptadı. Kartal bölgesini gözleyen Herschel, her ipliksi de yaklaşık 100 yeni doğmuş yıldızlardan oluşan kümenin olduğunu belirledi. Yıldızlararası ortamdaki ipliksi yapılar daha önce kızılötesi teleskoplarla görüntülenmiş ancak genişlikleri ölçülememişti. Herschel bir ipliksinin uzunluğu veya yoğunluğu ne olursa olsun genişliklerinin yaklaşık aynı olduğunu gösterdi. Paris'teki AIM Laboratuarı'ndan Doris Arzoumanian: Bu büyük bir sürpriz diyor. Çalışma ekibi inceledikleri 90 ipliksinin hepsinin de yaklaşık 0,3 ışık yılı (Dünya-Güneş uzaklığının yaklaşık 20000 katı) genişliğindeydi. Bu ise sağlam bir açıklama gerektirmektedir. Bilgisayar modelleri ile yapılan gözlemlerle karşılaştırıldığında ipliksileri oluşturan bulutların muhtemelen şok dalgası ile yıldızlararası ortama yavaşça dağıldığı sonucuna varıldı. Bu ise patlayan yıldızlardan uzaya yayılan enerjinin oluşturduğu etkidir. Böylece yoğun ipliksiler gökada boyunca seyrelerek uzandı. Yıldızlararası bulutlar oldukça soğuktur, yaklaşık 10 K sıcaklığındadır ki bu sıcaklık mutlak sıfır sıcaklığının biraz üzeridir. Üstelik oldukça yavaş hareket eden bulutlar yavaşlamaya devam ediyor. Bu yavaşlamanın nedeni patlamalar sonucunda oluşan şok dalgalarıdır. Bulutların arasında gerçekleşen bir patlamanın oluşturduğu ses dalgasının dağılması gibi burada da enerji kaybı söz konusudur. Dr. Philippe Andre: Bu doğrudan bir kanıt olmamasına karşılık yıldızlararası ortamdaki ipliksiler arasındaki bağ için güçlü bir kanıttır. Bu ise yıldız oluşum kuramlarına yeterli desteği sağlıyor diyor. Ekip Herschel'in SPIRE ve PACS aletlerini kullanarak IC5146, Kartal ve Polaris denilen üç yakın bulutu ve aralarındaki bağı inceledi. ESA'nın Herschel Proje Bilimcisi Göran Pilbratt: Oldukça karmaşık olan ipliksi yapılar ile yıldız oluşumları arasındaki ilişkiyi Herschel ipliksilerdeki boncuk gibi dizilen yıldız kümelerinden ortaya çıkardı diyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/yildizlar-da-goc-eder/", "text": "Samanyolu'ndaki yıldızların kimyasal yapısını inceleyen araştırmacılar yıldızların yaklaşık üçte birinin yörüngelerini değiştirdiğini keşfetti. Bu keşif bir yıldızın oluştuktan sonra gökada üzerindeki hareketini ele aldığı için ilginç sonuçlar doğuruyor. New Mexico State Üniversitesi araştırmacıları Sloan Sayısallaştırılmış Gökyüzü Araştırması verilerini kullanarak Samanyolu'ndaki yıldızların üçte bir gibi büyük bir kısmının yörüngelerini değiştirdiğini belirledi. Günümüzde birçok insan doğduğu yerden çok uzakta hayatını devam ettirmektedir. NMSU'dan astronomi doktora öğrencisi Michael Hayden: Aynı şeyin yıldızların yaklaşık % 30'u için de geçerli olduğunu fark ettik. Yani yıldızlar doğdukları yörünge seviyesinden başka bir seviyeye göç etmekteler diyor. Bilim insanları Samanyolu'nun yeni haritasını oluşturmak için 4 yıllık süre içinde 100.000 yıldızı Apache Point Gözlemevi'ndeki 2,5 metrelik SDSS teleskopunun Galaktik Evrim Tarayıcısı tayfölçerini kullandı. Gökadamızın bu haritasını oluşturmanın en önemli anahtarı her yıldızın atmosferindeki maddenin ölçülmesidir. Bir yıldızın kimyasal bileşimi onun soy ve yaşam öyküsü hakkında bilgi içerir diyerek ekliyor Hayden. Yıldızın yaydığı ışığı esas alarak oluşturulan tayf, kimyasal yapısını çözümler. Tayfların belirgin hatları belirli element ve bileşiklere karşılık gelir. Gökbilimciler bu tayf çizgilerine bakarak yıldızdaki kimyasal yapıyı okuyabilir. NMSU'dan Prof. Jon Holtzman: Yıldız tayfları gökadamızın kimyasal yapısının sürekli değiştiğini gösteriyor. Yıldızın çekirdeğinde oluşan ağır elementler yıldız öldüğünde sonraki yıldız nesillerine aktarılır diyor. Kimyasal zenginleşme diye adlandırılan bu süreç sonrasında her yıldız nesli bir öncekine göre daha fazla ağır element barındırır. Gökadanın bazı bölgelerinde yıldız oluşumları diğer bölgelere göre daha yüksek oranda gerçekleşmektedir. Bunlar daha dinç bölgelerdir. Yani ağır element oluşma miktarı gökadanın farklı bölgelerinde değişim gösterir. Gökbilimciler bir yıldızın üzerindeki ağır elementlere bakarak gökadanın hangi bölgesinde doğduğunu kestirebilir. Hayden ve arkadaşları gökadadaki her yıldızda başta karbon, silisyum ve demir olmak üzere 15 farklı kimyasal öğe miktarını elde etmek için APOGEE verilerini kullandı. Sonuç ise şaşırtıcıydı: yıldızların % 30'u şu anki yörüngelerine başka bir yerden gelmişti. Ekip, ayrıntılı element desenlerine bakarak gökada merkezinden çok uzak ya da yakın olan yıldızların bu hareketini radyal göç modeliyle açıklıyor. Bu hareket büyük olasılıkla gökadanın sarmal kolları ile galaktik disk arasındaki etkileşme nedeniyle beliren düzensizlikten kaynaklanmaktadır. Daha önce Güneş'e komşu yıldızların göç ettiği belirlenmişti ama ilk kez bu göçün gökada genelinde olduğu görüldü. SDSS verileri açıkçası daha fazla keşiflere neden olabilir. APOGEE baş araştırmacısı Steven Majewski: Bu sonuçlara APOGEE'deki verilerin küçük bir yüzdesiyle ulaştık. Verilerin tamamını işlediğimizde gökadamızın kimyasal yapısını ve şeklini net olarak ortaya çıkarabileceğiz diyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/yildizlar-ve-kafataslari/", "text": "Yeni ESO görüntüsü ürkütücü bulutsuyu gözler önüne serdi. Balina'nın karnında bulunan uzun süre önce ölmüş bir yıldızın bu göksel kalıntısı, uzayda süzülen bir kafatasının tedirgin halini anımsatıyor. Bu yeni görüntüde güzel kırmızı renklerde gösterilen korkutucu Kafatası bulutsusunun ayrıntıları ESO'nun Çok Büyük teleskopu ile müthiş bir şekilde görüntülendi. Bu gezegenimsi bulutsunun birbirlerine yakın bir çift yıldızın etrafında dolanan üçüncü bir dış yıldızla ilişkilendirildiği ilk nesne olduğu bilinmektedir. NGC 246 olarak da bilinen Kafatası bulutsusu Dünya'ya yaklaşık 1600 ışık-yılı uzaklıkta, güney-yarımküresi takımyıldızlarından Balina doğrultusunda yer almaktadır. Güneş-benzeri bir yıldızın yaşlandığında dış katmanlarını uzaya atarak arkasında sadece çekirdeğini bırakmasıyla oluşmaktadır bir beyaz cüce iki yıldızdan biri NGC 246'nın tam ortasında görülebilmektedir. Bu bulutsu yüzlerce yıldır biliniyor olsa da, ESO'nun VLT'sini kullanan gökbilimciler, ancak 2014 yılında beyaz cüce ve yoldaşının Kafatası bulutsusunun tam merkezinde üçüncü bir yıldızı sakladığını bulmuştur. Bu görüntüde görünmeyen bu yıldız sönük bir kırmızı cüce olup, beyaz cüceye Dünya ve Güneş arasındaki mesafenin 500 katı uzaklıkta yer almaktadır. Kırmızı ve beyaz cüce yıldızlar bir çift olarak birbirleri etrafında dolanmakta üçüncü ve diğer yıldızın bunlara uzaklığı ise Yer-Güneş mesafesinin 1900 katı kadardır. Toplu olarak bu üç yıldız, merkezinde sıralı olarak üçlü yıldız sistemini barındıran bilinen ilk gezegenimsi bulutsu olarak NGC 246'yı oluşturmaktadır. Kafatası bulutsusunun bu yeni görüntüsü Şili'deki Atacama çölünde bulunan ESO'nun VLT'si üzerindeki FORS2 aygıtı ile kasten bazı dar dalgaboyu aralıklarındaki ışık kullanılarak elde edilmiştir bunlar hidrojen ve oksijen gazlarına karşılık gelmektedir. Belirli elementler tarafından yayılan ışığın gözlenmesiyle bir nesnenin kimyasal ve yapısal özellikleri hakkında zengin bilgilerin elde edilmesine yardımcı olmaktadır. Kafatası bulutsusunun bu yeni görüntüsü NGC 246'nın hangi bölgesinin hidrojen ve oksijen açısından zengin ya da fakir olduğunu göstermektedir. Bu görüntü ESO'nun Kozmik Mücevherler programı kapsamında ESO teleskopları kullanılarak gökbilim görüntülerinin eğitim ve hakla ilişkiler amaçlı kullanımı için geliştirilen girişimle elde edilmiştir. Program çoğunlukla gökyüzü koşullarının bilimsel gözlemler için uygun olmadığı zamanları, görsel olarak ilginç, merak uyandırıcı ve ilgi çekici nesnelerin fotoğraflarını çekmek için kullanıyor. Toplanan tüm veriler ayrıca ESO'nun bilim arşiviyle profesyonel gökbilimciler için de gelecekteki bilimsel çalışmalarda kullanılmak üzere erişime açık hale getirilmektedir. Arif Solmaz, Çağ Üniversitesi Uzay Gözlem ve Araştırma Merkezi Mersin"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/yildizlararasi-ortamda-su-nasil-olustu/", "text": "Evin içinde toz olmasını kimse istemez. Ama uzay için aynı şey geçerli değil. Tam tersine uzay boşluğunda biriken toz yığınları anlam taşır. Hele bu tozun içinde su varsa... Yaşamın kaynağı olan su biz ve tüm canlılar için çok önemlidir. Heriot-Watt Üniversitesi'nden bir grup araştırmacı şimdi önemli bir sorunun yanıtını bulmayı hedefliyor: Bütün bu su nereden geldi? Kraliyet Gökbilim Topluluğu'ndan Victoria Frankland: Biz dünyadaki suyun Dünya tarihinin erken aşamalarında kuyrukluyıldızlar tarafından getirildiğini ve kuyrukluyıldızların da yıldızlararası malzemeden oluştuğunu düşünüyoruz diyerek bilinen kurama dikkat çekiyor. Su atomları (H2O) oksijen ve yıldızlararası ortamda bolca bulunan hidrojenden oluşur. Uzay söz konusu olduğunda ise suyun oluşmasında bir sorun ortaya çıkar. Yıldızlararası ortamda yer alan gaz tepkimeleri, düşük sıcaklık ve basınçla sınırlanır. Deneyler oksijen (O2) ya da ozon (O3) moleküllerinin uygun koşullarda hidrojen ile birleşebileceğinin mümkün olduğunu gösteriyor. Ancak uydu gözlemleri ile evrendeki gaz kümelerinde ya çok az O2 ve O3 molekülleri bulundu ya da hiç rastlanmadı. Diğer taraftan oksijen atomunun bolca bulunduğu görülmesine karşılık, bu moleküllerin hidrojen molekülleriyle birleşip suyu oluşturacak tepkimeyi sağlayamadığı da görüldü. Oksijen atomlarının yıldızlararası ortama göre yıldız oluşum bölgelerinde eksik olduğu da gözlendi. Frankland ve Herio-Watt'daki meslektaşları yıldızlararası ortamın %1'inden fazlasında suyu oluşturacak gerekli tepkimeyi gerçekleştirecek yapının olduğuna inanıyor. Ayrıca bazı moleküllerin zaman içinde kirli buz gibi herhangi bir yapıyı kaplamış olabileceği de düşünülüyor. Bu su-buz kaplaması da tepkimelerde etkin rol oynayacaktır. Heriot-Watt ekibi böylesi bir tepkimenin nasıl oluşabileceği yolundaki deneyleri yapabilecek, gerekli teknikleri uygulayabilecek ortam ve ekipmana sahiptir. Tek sorun yıldızlararası ortamda görülebilen mutlak sıfırın biraz üstündeki sıcaklıklara laboratuar koşullarında çıkılmasının güçlüğüdür. Frankland: Deneylerimizi laboratuvarlarda çok alçak basınç ve yıldızlararası ortamın düşük sıcaklıklarını mümkün olduğu kadar elde edilebilecek düzeyde gerçekleştiriyoruz. Bir vakum odasında kurduğumuz deneylerde -268 C dereden daha aşağı sıcaklıklarda buz ve toz tanelerinin yüzeylerindeki oksijen atomları ve moleküllerinin fiziksel ve kimyasal davranışlarını gören bir teknik kullanıyoruz dedi. Deneyler önce toz taneciklerinin çeşitli formlardaki oksijenle tepkimeye girerek su biçimlerini ortaya çıkardığını görmeye çalışmakla başladı. Bu araştırmanın son hedefi ise oksijen ile hidrojenin birleşip suyu oluşturmasını görmek olacaktır. Frankland: İlk deneyler toz taneciklerindeki buz kaplamasının nasıl geliştiğini gösteriyor ve buradan ilginç sonuçlara ulaşabileceğiz. Bu oksijen atomları buzlu manto içinde hapsolmuş gibi görünmektedir. Yapacağımız daha fazla deneyler ile suyu oluşturan atomlardan oksijen atomunun nerede olduğu sorusuna yanıt bulabiliriz. Kaynak: Science Daily"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/yildizlarda-hapsirir/", "text": "Görüntünün ortasındaki yıldıza dikkatle bakın. Hapşuuu! Sanki hapşırmış. Birkaç bin yıl gibi yıldızlar için göz açıp kapatma süresi kadarlık anda oluşan müthiş bir güzellik değil mi? Yıldız birkaç yıl boyunca izleyebilseydik ardı sıra gelen hapışırmalarını görebilirdik. Genç yıldız süper sıcak gazı hızla fırlatıyor ardı sıra: hapşuuu, hapşuuu... Gazdaki bu patlamalar ise Herbig-Haro nesneleri adı verilen yapıları oluştururken çevresine de şekil veriyor. Bu nesneler yıldızların enerjik hapşırmaları ile oluşur. Bu kütle gezegenimiz kütlesinde olup saniyede yüzlerce kilometre hızla yakın bulutların içine dalabilir. Şok dalgalarının etkisiyle de yıldızdan aşağıda görüldüğü gibi bir U-şekline bürünebilir. Çoğu gökbilim olayından farklı olarak buradaki hareketlenme bir insan ömrüne sığabilir. Yakın zamanda bu hapşırma duracak ve sonuçta Güneş gibi benzeri bir yıldız doğacaktır. Bu bölge aslında birkaç ilginç cisme sahiptir. Merkezdeki yıldızımızın adı V633 Cassiopeiae. Sol tarafta bulunduğu kozayı aydınlatan yıldızın oluşturduğu yapı ise V376 Cassiopeiae olarak bilinir. Bu yıldız da hapşırma nöbetlerine yenik düşmüş değişken bir yıldızdır. Sonuçta buradaki her iki yıldız da benzerleri gibi kendi oluşumlarından arta kalan tozlu madde ile çevrili durumdadır. Görüntü telif hakkı: ESA/Hubble & NASA"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/yildizlardan-yildizsilara-yolculuga-hazir-misiniz/", "text": "Değerli öğretmenlerimiz, Ortaöğretim okullarında Seçmeli Astronomi ve Uzay Bilimleri dersi öncelikli olarak Fizik ve Matematik öğretmenleri tarafından okutulmaktadır. Ancak Astronomi konularında yeterli Üniversite eğitimi bu branşlarda verilmediği için dersin işlenişinde ciddi sıkıntıların yaşandığı görülmektedir. Aynı zamanda mevcut müfredatımıza göre Fizik dersi 11. Sınıf konularımızdan birisi Yıldızlardan Yıldızsılara isimli Astronomi konularıdır. 2015-2016 Eğitim ve Öğretim yılından itibaren yeni müfredat gelmekte ancak Astronomi konuları değişik başlıklar altında 12. Sınıf konularına yayılmıştır. Bizler TÜBİTAK tarafından desteklenen bu projemizde; 21-27 Temmuz 2015 tarihleri arasında, Astronomi konularının hem okullarda işlenişinde oluşan bilgi eksikliğini gidermek, hem de popüler bir konu olması nedeniyle konuya istekli, meraklı Lise Fizik ve Matematik öğretmenlerimize teorik ve uygulamalı olarak eğitim vermeyi planlamaktayız. Nalan Kaynak Anadolu Lisesi Gözlemevinden yapacağımız gökyüzü gözlemleriyle derin uzay cisimlerini inceleyeceğiz. Astrofotoğraf çekmeyi ve işlemeyi öğreneceğiz. Mercekli ve aynalı teleskop yapmayı öğreneceğiz. Pratik atölye çalışmalarıyla Astronomi konulu modellemeler yapacağız. Gerekli izinler alındığı takdirde Pamukkale Hiearapolis'te Antik Tiyatroda Antik dönem Astronomi çalışmalarını öğrenip karanlık gökyüzü farkındalığı oluşturacağız. Astronomi alanında yetişmiş ülkemizin en değerli bilim insanları 7 gün boyunca sizlerle olacak. Biz onlara Ak Saçlılar (1) diyoruz. Yaz Üçgeni (2) ve Uğur İKİZLER atölye çalışmalarına önderlik yapacaklar. Aslı NACAR eğitimde yeni yaklaşımlar konusunda sizlere destek verecek. 01-20 Mayıs 2015 tarihleri arasında açılacak başvurularınızı bekliyoruz. Sıcak bir Temmuz haftasında Denizli-Pamukkale'de gökyüzü sizi bekliyor. Projemizde katılımcı olmaya hak kazanan öğretmenlerimizin Denizli'ye geliş-gidiş ulaşım ücretleri hariç, 7 gün boyunca konaklama, sabah öğle akşam yemekleri, etkinliklerdeki ulaşım ücretleri TÜBİTAK desteğiyle tarafımızdan karşılanacaktır. Başvuruların sonuçlanarak asil ve yedek listelerin ilan tarihi 01 Haziran 2015'tir. Daha fazlası http://www.yildizlardanyildizsilara.com/ adresinde. Notlar: (1) Prof. Dr. Dursun Koçer, Prof. Dr. Zeki Aslan, Prof. Dr. Ethem Derman, Prof. Dr. Zeynel Tunca, Prof. Dr. Serdar Evren. (2) Ümit Fuat Özyar, Tahsin Demirciler, Mert Koçer. 2 Yorumlar Hocam astronomi meraklıları bizlerinde katılması mümkünmü acaba? İyi çalışmalar. Sadece yapılırsa halk gözlemine katılabilirsiniz. Bu program bir şenlik değil, eğitim olduğu için katılımcılar dışında izleyici alınamıyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/yildizlari-kayip-kumeler/", "text": "Hubble Teleskopu ile küresel kümelerin oluşum perdesini aralamak isteyen gökbilimcilerin kafası daha fazla karışmıştı. Hubble Uzay Teleskopuna evrenin en gizemli kozmik olaylarından birini daha da karmaşık hale getirdiği için teşekkür etmek gerekir. Samanyolu içindeki küresel kümeler gibi küçük gökadalardaki kümelerin de oluşum şekillerinin aynı olması gerekiyordu. Bu kümelerin oluşumunu açıklayan ve genel kabul gören kurama göre yaşlı yıldızların sıkışmış birlikleriydiler. Ancak bu yaşlı yıldızlar her ne kadar Samanyolu'nda yeter sayıda görülse de gözlenen küçük gökada da olmaması karşımıza büyük bir soru işareti olarak çıkıyor. Gökada merkezleri çevresindeki olağan yörüngelerinde dolanan küresel kümeler kozmolojinin büyük sırlarını saklamaya devam ediyor. Bunların yaklaşık aynı zaman dilimlerinde oluşmuş yıldız toplulukları olduğu düşünülür. Samanyolu'ndaki küresel kümelerin incelenmesi karşımızda daha karmaşık bir durum olduğunu ve en az iki farklı yaşta yıldız topluluğunu ortaya çıkarıyor. Bunların ilki birincisi normal yıldızlardan diğeri farklı kimyasal elementler ile donanmış ikinci nesil yıldızlardan oluşuyor. Özellikle ikinci nesil yıldızlar birincilere göre 50-100 kat fazla miktarda azot içerebilir. Samanyolu'ndaki küresel kümelerde gökbilimciler beklentilerden daha yüksek miktarda ikinci nesil yıldız olduğunu gördüler. Bu soruna karşı önerilen bir çözüme göre küresel kümelerdeki bazı birinci nesil yıldızlar kümeden atılmış olmalıdır. Bu açıklamayı Samanyolu'nun halosu içerisinde yaşlı yıldızlar arasında kendini gizleme olasılığı nedeniyle onaylamak zor olsa da daha küçük gökadalarda daha rahat görülebilirler. Gökbilimciler bunun için Hubble'ın Geniş Alan Kamerası 3 ile yakındaki küçük bir gökada olan Ocak Cüce Küresel Gökadası'ndaki dört küresel kümeyi gözledi . Hollanda'daki Radboud Üniversitesi'nden Soren Larsen: Samanyolu'ndaki kümelerin oluşumlarının kuramlarda ileri sürülenden daha karmaşık olduğunu düşünüyordum. Buna karşılık bunları test etmek için farklı ortamlardaki kümelere balmak gerekliydi. Gözlemlerden önce küçük gökadalarda birden çok farklı nesil küresel küme olduğunu bilmiyorduk diyor. Ocak Gökadası'ndaki Samanyolu'ndaki küresel kümelere benzer dört küme neredeyse aynı oranda ikinci nesil yıldız barındırdığı saptandı . Üstelik bu yıldızlardaki azot miktarının Samanyolu'ndakilerle aynı seviyelerde olduğu görüldü. Bu bilgi Ocak'taki küresel kümelerin oluşumunun Samanyolu'ndaki benzerleriyle aynı kuram kapsamına alınabileceği anlamına geliyor. Kümelerdeki ikinci yıldızların sayısına bakarak ilk nesil yıldızların atılmış olabileceğini söylenebilir. Tersi durumda kümelerin şimdiki boyutlarına göre on kata kadar daha büyük olması gerekirdi. Ancak Samanyolu dışında bu küçük gökadalarda kurama destek sağlayacak sayıda sürgüne gönderilmiş yaşlı yıldız bulunmuyor. Danimarka'daki Aarhus Üniversitesi'nden Frank Grundahl: Eğer kümeden yedikleri tekme ile atılan yıldızlar varsa onları görmek istiyoruz. Ama görmüyoruz. Eğer Ocak'taki küresel kümeler içinde bir yerlerde saklanmış olsalardı, kümeler daha büyük boyutlara sahip olmalıydı diyor. Bu bulgu gerek Samanyolu'nda gerek diğer gökadalardaki küresel kümelerin nasıl oluştuğunun hala sırrını koruduğu anlamına geliyor. Notlar Ocak, Samanyolu çevresinde dolanan bir uydu gökadadır. Gözlemlenen Ocak 1, 2, 3 ve 5 küresel kümelerinden 1,3 ve 5 topluluklarında % 40 birinci nesil ve % 60 ikinci nesil yıldızlar, 2 kümesinde ise % 40 ikinci, % 60 birinci yıldız nesli bulunmaktadır."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/yildizlarin-dansi/", "text": "Avrupa Uzay Ajansı'nın XMM_Newton ve NASA'nın Swift uzay teleskoplarının birlikteliği birbirlerinin etrafında dolanan iki yıldızın ürettikleri yıldız rüzgarlarının çarpıştıklarını gösterdi. Yoğun ışığın oluştuğu büyük kütleli yıldızın yüzeyinden uzağa itilen yıldız rüzgarlarının çevrelerine büyük etkisi vardır. Bu rüzgarlar, gaz ve toz bulutlarının çöküşünü hızlandırarak yeni yıldızların oluşmasını sağlar. XMM-Newton ve Swift, Kuğu yıldız bölgesinde Cyg OB2#9 olarak bilinen birbirinin çevresinde hızla dolanan iki büyük yıldızın oluşturduğu yıldız rüzgarlarını gördü. Kuğu'nun Cyg OB2#9 nesnesi bir soru işaretiydi. Nesneden 2008 yılında alınan radyo dalgaları onun tek bir yıldız olmadığını ortaya çıkardı. Keşifle nesnenin yaydığı X-ışını arandı, ancak iki yıldızın rüzgarıyla ilgili bir kanıt elde edilemedi. Birbirlerinin çevresindeki turu 2,4 yıl süren yıldızlar Haziran-Temmuz 2011 arasında en iyi konuma geldiler. Uzay teleskopları saatte birkaç milyon km hıza ulaşan X-ışını yayarak parlayan yıldız rüzgarının, bir milyon derece sıcaklığındaki sıcak plazma nedeniyle oluştuğunu belirledi. Teleskoplar yıldızların normal X-ışını enerji değerinden dört kat fazla enerji ürettiğini keşfetti. Liege Üniversitesi'nden Yael Naze: Bu bir sistemdeki rüzgarların çarpıştığına ilişkin ilk kanıt diyor. Biz ikili yıldızların oluşturduğu rüzgarların oluşturduğu çöküşe ait çeşitli örnekler biliyoruz ama bu kendi türünün ilk örneği olarak gösterilebilir. Diğer sistemlerdeki çarpışan yıldız rüzgarlarının tersine burada yoğunluk artışına karşılık yıldızların yörüngesi değişmez. Diğer örneklerde çarpışma sonucunda yıldız rüzgarlarının etkisiyle yıldız üzerine düşen maddenin yaydığı X-ışını yayılımı aniden düşebilir diyor Naze. Ancak Kuğu'nun Cyg OB2#9 sisteminde böyle birşey gözlenmemiştir ve bu nedenle bu türün görülen ilk örneği olduğu söylenebilir. Bu gerçekten güçlü yıldız rüzgarlarının oluşumunu anlamamıza yardımcı olabilecek ve iyi bir model geliştirmemizi sağlayacak bir örnektir. ESA'nın XMM-Newton projesinden Norbert Schartel: Bu ikili sistem, yıldız rüzgarlarının çarpışmalarına yönelik X-ışığını yayılımını anlamamıza yardımcı olacaktır. Bu da X-ışını teleskoplarıyla sistemin izlenmesiyle olur diyor."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/yildizlarin-hareketlendirdigi-galaktik-gayzerler/", "text": "CSIRO'nun 64 m'lik Parkes radyo teleskopu ile yüklü parçacıkların gökadamız merkezinden süpersonik hızlarla uzaklaştığı tespit edildi. 2010 yılında Fermi baloncukları adıyla bilinen gözlemlere ait bulgular, Nature Dergisi'nin 2 Ocak sayısında Avustralya, ABD, İtalya ve Hollanda gökbilimcilerinin oluşturduğu bir ekip tarafından yayınlandı. Ekip üyesi Batı Avustralya Üniversitesi'nden ve Uluslararası Radyo Astronomi Merkezi Gözlemevi müdür yardımcısı Profesör Lister-Staveley-Smithİnanılmaz miktarda enerji çıkışları gerçekleşiyor diyor. Enerji kaynakları her zaman gizemlidir, ancak biz bir süpernova patlaması sonucunda milyon kere enerjinin açığa çıktığını biliyoruz. Bunlar galaktik düzlemde üstten alta 50 000 ışık yılı kadar uzağa gider. Bu da gökadamızın yarısı çapına (100 000 ışık yılı ya da bir milyon kere milyon kere milyon kilometre) eşittir. Güneş Sistemimiz Samanyolu merkezinden yaklaşık 30 000 ışık yılı uzaklıkta olduğundan ve bu jetler farklı yönlerde hareket ettiğinden bize bir zararları olmaz diyor Profesör Staveley-Smith. Dünya'da insan gözünün göremediği parçacık akımları, ufkun bir ucundan diğerine kadar gökyüzünün üçte ikisi boyunca uzanır. NASA'nın Fermi Uzay Teleskopu ile farkedilen akım daha sonra mikrodalga yayılımı ile Wilkonson Mikrodalga Anizotropi Sondası ve gama ışını ile Planck Uzay Teleskopu ile de gözlendi. Uzay telekoplarının gözlemlerine, yer merkezli Parkes radyo teleskopunun gözlemleri eklenince bu muazzam çıkışların gücünü anlamaya başladık diyor Profesör Staveley-Smith. Daha önce bu çıkışların gökada merkezindeki süper kütleli karadeliğin yakaladığı yıldız oluşumları ve benzeri gök cisimlerinden yayıldığı üzerine tartışmalar vardı. Nature'de duyurulan son veriler bunun son yüz milyon yıldır galaktik merkezde patlayan yıldızlı cisimlerden kaynaklı olduğunu gösterir. Ekip üyesi Profesör Bryan Gaensler: Bu çıkışların manyetik enerji içeriğini inceleyerek birçok yıldız oluşum sırasında yayılmış olduklarını belirledik diyor. Kutuplanma özellikleri ve çıkışların manyetik alanlarına ait ileri analizler gökada merkezinde neler olup bittiği hakkında gökbilimcilere önemli bilgiler sunar. Işıma çıkışlarının yapısının yüksek bir olasılıkla homojen olmadığı ortaya çıkıyor. Gökada'daki genel manyetik alanın nasıl oluşup korunduğunun anahtarı olduğunu düşünüyoruz diyor Profesör Gaensler. Science Daily"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/yilin-en-buyuk-ayi/", "text": "29-30 Ocak gecesi yani bu gece 2010 yılının en parlak ve en büyük Dolunay'a yakın Ay'ı göreceğiz. Dünya'ya ortalama uzaklığı 384 000 km olan Ay, bu gece 356 630 km kadar uzağımızda olacak. Bu da Ay'ın Dünya'ya % 12 yaklaşması anlamına geliyor. Ay Dünya'nın çevresinde bildiğiniz üzere dairesel değil, eliptik bir yörüngede dolanıyor. Hava açık olursa gözlerinizi kuzey-doğuya yönlendirin. Burada hem büyük Ay'ı hem de Mars'ı göreceksiniz. Mars'da bize 2014 yılına kadar bu kadar yakın olmayacak. Teleskobu olanların Ay'a filtreyle bakmalarında fayda var. İyi seyirler. 1 Yorum Ayın o derece yakın görüntüsü insanı çok etkiliyor.Bu görüntü kainatın ne büyük insanlığın ne küçük va çaresiz olduğunu bize haykırıyor.."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/yilin-en-iyi-goktasi-yagmuru-basliyor/", "text": "Bugünlerde kafanızı arada bir de olsa gökyüzüne kaldırın. Belki bir yıldız kayması görürsünüz. Yılın en iyi göktaşı yağmuru olan Perseid göktaşı yağmuru asıl 12 Ağustos'u 13 Ağustos'a bağlayan gece göreceğiz. Üstelik o gece göktaşı yağmurlarını ışığıyla gölgeleyen Ay'da yok. Ay'ın olmadığı böyle bir gece de saatte 50-60 akan yıldız görebilirsiniz. Ama o zamana kadar da gökyüzünde tek tük meteor yağmuru görebilirsiniz. Halk arasında yıldız kayması, akan yıldız gibi terimlerle bilinen göktaşı yağmurları, aslında kuyrukluyıldızların uzaya bıraktığı kalıntılardır. Dünya zaman zaman bu kalıntıların üzerinden geçer. Böylece bu kalıntılar büyük bir hızla dünyaya düşüp atmosferde uğradıkları sürtünmenin etkisiyle alev alırlar. Biz de bu alevi parçaların hareketlerinden dolayı gökyüzünde bir ışık izi şeklinde görürüz. Yıl içerisinde dünya zaman zaman böylesi kalabalık grupların arasından geçmektedir ki bunlar arasında en ünlüsü ve görsel zevki en yüksek olanı 12-13 Ağustos geceleri izlenen Perseid'lerdir. Yukarıdaki fotoğraf amatör gökbilimcimiz Uğur İkizler'in 2010 yılında gözlemlediği Perseid Göktaşı yağmuruna ait. Perseidlerin nedeni olan kuyrukluyıldız ise 109P/Swift-Tuttle'dır. Bu kuyrukluyıldızın yörünge dönemi 133 yıl olarak hesaplanmıştır. Kuyrukluyıldızın kalıntıları Dünya'ya saniyede 60 km gibi bir hızla ulaşıyor. Gözlem Perseid'lerin adını aldığı Perseus Takımyıldızı'nın doğmasıyla başlayacak. Bu da saat 22:00 dolayları demek oluyor. Gözlem en iyi bu takımyıldızın biraz yükselmesiyle gece yarısı zirve yapacak. Gece yarısı çok daha fazla göktaşı yağmuru izleyebileceksiniz. Tabi göktaşı yağmurunu izlemek için Kahraman Takımyıldızı yönüne bakmanıza gerek yok. Yere uzanıp gözünüzü gökyüzüne dikmeniz yeterli olacak. Böylece bir yandan da gökyüzünün büyülü güzelliğine tanık olacaksınız. Ay'sız bir gecede muhteşem bir güzellik sizi bekliyor olacak. Bakalım rekor sayıya kim/ler ulaşacak? İyi seyirler... 1 Yorum Belçika'dan da izleyebileceğimi umuyorum şimdiden. Havanın kapalı olmamasını da tabii ki. 😀"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/yok-artik-hd-20782b/", "text": "Gökbilimciler oldukça sıra dışı yörüngeye sahip bir gezegen keşfetti. 117 ışık yılı uzaklıktaki gezegen, yıldızına o kadar yaklaştı ki, atmosferinden yayıldığı düşünülen oldukça büyük bir parlama oluştu. Parlamayı kaydeden gökbilimciler ilginç yörüngeli gezegeni keşfetmiş oldu. HD 20782 adlı yıldızın çevresinde dolanan gezegen San Francisco State Üniversitesi'ndeki gökbilimci Stephen Kane'in başını çektiği araştırma ekibi tarafından keşfedildi. Gezegenin yörüngesinin neden bu kadar eliptik olduğu henüz bilinmiyor. Güneş Sistemi'ndeki gezegenler daireye yakın eliptik yörüngeye sahiptirler. Buna karşılık şimdiye kadar yörüngesi son derece eliptik veya sıra dışı olan birkaç ötegezegen keşfedilmişti. HD 20782b gezegeni 0,96 gibi muazzam bir dış merkezliğe sahiptir. Dış merkezlik 0 ile dairesel yörüngeyi, 1 ise parabol yörüngeyi temsil eder. Bu gezegen anlaşılan yıldızına oldukça yaklaşıp daha sonra çok uzaklara yönelmektedir. Neredeyse düzleşmiş bir yörüngeye sahiptir. Gökbilimciler HD 20782'den gelen ışığı inceleyerek gezegenin atmosferini ve bileşimini ortaya çıkarmayı planlıyor. Gezegen yıldızından Dünya-Güneş uzaklığına göre en fazla 2,5 katı kadar uzakta ve 0,06 katı kadar yakın konumdan geçiyor. Bu uzaklık Merkür'ün Güneş'e olan uzaklığından çok daha yakındır. Jüpiter'in arkasında bir kuyruk olduğunu düşünün; olan tam da bu diyor Kane. Ekip yıldızdan yayılan ışıktaki değişimi görmek için uydu teleskop kullandı. Böylece gezegenin atmosferinden saçılarak yansıyan ve ışık eğrisinde parlaklık değişimi gibi görünen pik noktasını tespit ettiler. Gelen ışık gezegenin yıldıza oldukça yakın konumda olduğunu gösterdi. Ancak gezegen daha fazla zamanı yıldızdan oldukça uzakta geçirmektedir. Gezegenin atmosfer yapısı takip gözlemlerle belirlenecek. Gezegenin atmosferinden yansıyan ışık miktarı atmosferin bileşimi hakkında bilgi verir. Venüs gibi yoğun bulutlu ya da Jüpiter gibi buz parçacıklarla örülü bir atmosferi mi olduğu anlaşılabilir. Jüpiter gibi bir gezegen Güneş'e çok yakın olursa aldığı ısı buzlu maddeyi buharlaştıracaktır. Kısaca dairesel yörüngeye sahip gezegenlerdeki parçacıkların ışığı yansıtma miktarı önemli ipuçları taşır. Ancak aynı şeyi HD 20782b'de denemenin bir şansı yok. Yıldızın çevresinde oldukça hızlı dolanan gezegen bir anda yıldızdan uzaklaşacağından atmosferindeki buzlu yapı tamamen buharlaşamaz diyor Kane. Gökbilimciler HD 20782b'nin atmosferindeki bileşimi belirleyemese de, Jüpiter-benzeri gezegenin yüksek yansıtıcı bulutla kaplı olduğunu düşünmektedir. HD 20782b gibi bir gezegenin keşfi beraberinde birçok soru getirmiştir. Böyle bir gezegenin neden böyle tuhaf bir yörüngeye sahip olduğunu açıklamak gerçekten zor. Başına ne geldi ki bu kadar ilginç yörüngeye sahip oldu? Duvarlara sıçramış kana bakarak cinayeti çözmeye çalışan bir dedektif gibi çalışarak aslında ne olduğunu anlamaya çalışıyoruz diyor Kane. Yine de birkaç çözüm önerisi akla gelmektedir. Sistemde başlangıçta birkaç gezegen olması ve aralarındaki etkileşme nedeniyle gezegenin yörüngesinin bozulması bir neden olabilir. Belki de bir çarpışma buna yol açmıştır. Sıra dışı gezegen için sıra dışı da düşünülebilir: İkili yıldız sisteminden atılmış ve sonra HD 20782'nin çekimine kapılmış da olabilir. İlerleyen yıllarda bu ilginç gezegenle ilgili daha çok bilgi sahibi olunacaktır."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/yoksa-onlari-bulduk-mu/", "text": "Kepler Uzay Teleskopu verileri işlendikçe heyecan verici keşifler yapılıyor. Şimdi de Dünya'nın büyük kuzeni diyebileceğimiz bir gezegen bulundu. 1400 ışık yılı uzaklıktaki Güneş benzeri yıldızının çevresinde dolanan gezegenin bir başka dikkat çekici ise yaşı... Kuğu takımyıldızı doğrultusunda bulunan gezegen Kepler 452b olarak adlandırıldı. Ötegezegenler b harfinden başlamak üzere kodlanır. Harfin önündeki rakam ya da terimler ise yıldızın adıdır. Dolayısıyla adını şöyle de söyleyebiliriz: Kepler 452 yıldızına bağlı b gezegeni. Dünya'ya göre % 60 daha büyük çapa sahip Kepler 452b'nin yaklaşık yarısının kayalarla kaplı olduğu düşünülüyor. Gezegen yıldızının yaşam alanı içerisinde bulunuyor. Yaşam alanı yıldızın çevresinde suyun sıvı halde bulunduğu bölgedir. Güneş için bu alan Venüs ile Mars arasındadır. Gezegenin yaşam alanı içerisinde olması, 1,6 Dünya büyüklüğündekide gezegende su, dere, göl ya da okyanus olması olasılığını güçlendiriyor . Gezegenin yıldızı çevresindeki dolanım süresi Dünya ile benzerlik gösteriyor: 385 gün. Kepler 452 yıldızı yaklaşık 6 milyar yıl yaşında. Dolayısıyla b gezegeni de aynı yaşta kabul edildiğinde bir başka ilginç olasılık ortaya çıkmaktadır: Yaşam varsa teknolojileri bizden ileridir. Dünya'nın yaşının 4,5 milyar yıl olduğu ve buna bağlı olarak teknolojimizin gelişimini dikkate alırsak, daha yaşlı bir gezegende bize göre çok daha ileri bir uygarlık olabilir. Kepler 452b'de gelişmiş uygarlığa sahip adaylardan biridir . Kepler Uzay Teleskopu şu an görevini sürdürüyor. Ancak artık planlanmış bölgeye bakamıyor. Veri yollamayı sürdürse de önceden baktığı bir alana tekrar bakma şansı az olduğundan yeni gezegen keşfedebilmesi daha zor. Kepler 452b gezegeni uzay aracının yolladığı bir yığın veri arasından bulundu. Kepler verileriyle şu an için aday gezegen sayısı 521 artarak 4696'ya ulaştı. Bu adaylardan yaşam alanı içindeki 12'si 1-2 Dünya büyüklüğünde ve bunların da dokuzu Güneş benzeri yıldızın çevresinde dolanıyor. Şimdi ise gökbilimcileri daha zor bir görev bekliyor. Gezegenin atmosferini inceleyip hangi elementlerin, gazların olduğuna bakacaklar. Ama bu işlem için 2018'de fırlatılacak James Webb Teleskopu gibi gelişmiş ve yetenekli bir teleskoba ihtiyaç var. Ümit Fuat Özyar Kaynak: NASA/Kepler"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/yolun-acik-olsun-gezgin-1/", "text": "Gezgin-1 aracının gönderdiği verileri inceleyen bilimciler aracın artık Güneş Sistemi dışına çıktığını düşünüyor. Veriler heliosfer adı verilen devasa manyetik kabarcığa Güneş'ten ve dışarıdan kaynaklı ne kadar parçacığın ulaştığını ortaya koyuyor. Gezgin-1 sayacının elde ettiği sayıma göre heliosferin dışından gelen parçacıklar içeriden gelenlere göre daha fazla. Bu parçacıklar özellikle daha yavaş hareket eden protonlardan oluşuyor. Her altı saatte güncellenen verilere göre parçacık düzeylerindeki değişim Güneş Sistemi sınırında ani olarak değişti. Bu da aracın yıldızlararası uzaya yelken açtığını doğruluyor. Bilimcilere göre uzay aracı güneş rüzgarının etkisini kaybettiği bölgeye yani büyük kozmik okyanusa çıktığının belirlenmesi manyetik alandaki değişimi görmekle orantılıdır. Manyetik alanın yönü ise periyodik alet güncellemesi ve karmaşık bir analiz gerektirir. Bu nedenle aracın dünyaya ilettiği verilerin incelenmesi birkaç ay sürmektedir. Gezgin-1 en uzak uzay aracıdır. Araç bilimcilerin manyetik otoyol olarak tanımladığı yıldızlararası uzaya çıkmış görünüyor. Henüz manyetik alan yönünde bir değişiklik sezilmemesine karşılık aracın saydığı iç ve dış kaynaklı parçacık sayısında ani bir farklılık görüldü. Dış kaynaklı parçacık sayısı birden arttı. Ancak manyetik alanda bir değişme görülmemesi bilimciler arasında aracın heliosfer dışına çıkıp çıkmadığı hakkında küçük de olsa bir tartışma başlattı. Diğer uzak araç olan Gezgin-2 ise henüz Gezgin-1 kadar yol almadı. Gezgin-2'nin sayacında da dış kaynaklı parçacık sayısında belirgin bir artış gözlendi. Yani Gezgin-2 henüz manyetik otoyola ulaşmadı. 2 Yorumlar hocam bildiğim kadarıyla Pioneer Aracı voyager uzay aracından daha uzak yerlere gitmiştir.ama yazıda en uzak yere ulaşan voyager uzay aracı olduğunu belirtmişsiniz.çünkü pioner voyager uzay aracı hem voyagerden daha önce fırlatıldı hemde o zamanlarda en hızlı hareket eden uzay aracıydı.yanılıyor muyum hocam? Pioneer serisinde Pionner 11 Güneş sistemini terk edip şansı muazzam derecede fazlaysa gelişmiş bir uygarlığa düşebilir düşüncesiyle içi donatılmış ilk araç. Araçla iletişim 1995 yılında kesildi ve nerede olduğu bilinmiyor. Araç bu tarihte 13 milyar km yol almıştı. Gezgin-1 ise 2010 yılında 14 milyar km uzaktaydı ve toplamda 22 milyar km yol almıştı. İki aracı karşılaştırdığımızda Pioneer 11'in daha uzakta olması gerektiği akla gelebilir. Ama bilim olasılıkla iş görmediği için ve Pioneer 11'in başına bir iş gelip gelmediğini bilmediğimizden şu an en uzak aracı Gezgin-1 olarak tanımlıyoruz. Ayrıntılı bilgiye http://www.nasa.gov/centers/ames/news/2013/pioneer11-40-years.html adresinden edinebilirsiniz."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/yuksek-cozunurluklu-mars-krateri-goruntusu/", "text": "NASA'nın Mars yörünge keşif aracı bir kraterin yüksek çözünürlüklü kamerayla çekilen fotoğrafını yayımladı. Fotoğraf 3 Ağustos 2009 tarihinde alındı ve yaklaşık 1 km'lik alanı kapsıyor. Birkaç yıl önce Mars'ta su yollarına bağlı eğimler ve kraterler keşfedilmişti. Bu keşif heyecan yaratmasına karşılık Mars'ta bilinen anlamda sıvı suyun olmadığı da çok geçmeden farkedildi. Buradaki fotoğrafta da suyun aktığı ve bu yolla oluşan V-şekilli kanallar görülmekte. Su buradan büyük bir olasılıkla yüksek yerlerden aşağı doğru akarken bazı kayaların kenarlarından geçerken bazı kayaları da aşındırmış olmalı. Fotoğraftaki arazi Mars'ın 36,5 güney enlemi ve 322,7 kuzey boylamında bulunuyor. Su yollarının olduğu bölgeler ilginçtir, çünkü hala değişim içerebilmektedirler. Oluşan şekiller birkaç yıl içinde su yollarının izlerini bize gösterdi. Bugün Mars yüzeyinde suyun oluşup oluşmadığının belirlenmesi için HiRISE kamerası kullanılıyor. İşte bölgenin fotoğrafı: Kaynak: NASA"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/yuksek-enerjili-super-dev-karadelikler/", "text": "Görüntünün yüksek çözünürlüğü için tıklayınız. Karadeliklerin küçük bir bölümü neden yüksek miktarlarda enerji yayar? Gökbilimciler bu sorunun yanıtı için NASA'nın Swift uydusundan aldıkları verileri değerlendiriyor. Bu sorunun kaynağı ise süper kütleli karadeliklerin yalnızca yüzde biri. Elde edilen veriler bu yüksek enerjiyi birleşen gökadaların yeni karadeliklerinin oluşturduğunu gösteriyor. İleride Samanyolu'nun merkezindeki karadeliğin de aynı etkiye sahip olabileceği ortaya çıkarıldı. Çalışma sonuçları Astrophysical Journal Letters'ın 20 Haziran sayısında yer alacak. Gökada merkezleri ya da çekirdeklerindeki gelen bu yoğun ışımadan bir milyon ile bir milyar güneş kütleli karadelikler sorumlu. Güneş enerjisinin 10 milyar katı kadar enerji yayan aktif gökada çekirdekleri evrendeki en parlak nesnelerdir. Bu nesneler arasında kuasar ve blazarlar bulunuyor. Maryland Üniversitesi'nden Michael Koss, Kuramcılar gökada birleşmelerinden oluşan enerjinin merkezdeki Karadeliği beslediğini gösterdi. Çalışma bize karadeliklerin nasıl genişlediğini açıklıyor diyor. Swift uydusunun X-ışınlarıyla çalışması gökbilimcilere aktif gökada çekirdeklerinin çokluğunu da gösterdi. Gökada çekirdeğindeki karadelikten ışık gelmezken onun çevresini saran toz ve gaz diskinden salınan ışık görünür ve morötesi dalga boyu ile düşük dalga boylu X-ışınları yardımıyla sezilebilir. Karadeliğin yakınındaki sıcak tozdan gelen kızılötesi ışık yolu üzerindeki yıldız oluşum bölgelerinden de geçebileceğinden gökbilimcileri yanıltabilir. Güçlü ve enerjik X-ışınları karadeliğin yerini doğrudan saptanması için yeterli olabilir. 2004 yılından bu yanan görevi başında olan Swift uydusu, gökyüzünün haritasını X-ışınlarını algılayarak yapıyor. Şimdiye kadar yapılan çalışmalarla 650 milyon ışık yılı uzaklıkta bulunan aktif gökada çekirdeklerinin düzinelercesini ortaya çıkarıldı. Koss: Swift bize çok farklı aktif gökada çekirdeklerinin görüntülerini iletiyor. Bu gökadaların belki de % 60'ı önümüzdeki 1 milyar yıl içinde birleşecek. Birleşmenin tetikleyicileri de bu aktif gökada çekirdekleridir. Michigan Üniversitesi'nden Gökbilimci Joel Bregman ise bugüne kadar hiç bu kadar net şekilde aktif gökada çekirdeği hareketinin başlangıcını görmediklerini belirtiyor. Bu Swift'in güçlü X-ışınlarını algılama yeteneğiyle oluyor ve sürecin başını bize gösteriyor diyor. Swift uydusu NASA/Goddard tarafından Kasım 2004 yılında fırlatılmıştı. Swift uydusunun çalışmalarına İngiltere, Almanya, İtalya ve Japonya'da destek sağlamaktadır. Kaynak: NASA/Swift"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/yumurta-bulutsusu/", "text": "Bu görüntü Dünya'dan 300 ışık yılı uzaklıktaki Yumurta Bulutsusu adlı kozmik bir feneri gösteriyor. Hubble Uzay Teleskobu Güneş benzeri bir yıldızın hayatındaki kısa ama acıklı bir anı yakaladı. Yumurta Bulutsusu bir öngezegenimsi bulutsudur. Ölmekte olan yıldızdan atılan sıcak madde onu çevreleyen toz ve gazı aydınlatır. İsmi gezegenimsi bulutsu olsa da bu tür cisimlerin gezegenle ilgisi yoktur. 18. yüzyılda ilk keşfedildiklerinde Güneş Sistemi'ndeki gezegenlere benzetilmişler ve bu takma ismi almışlardır. Ölen yıldız bu görüntünün merkezindeki parlak çizgilerin arasındaki kalın toz şeritte gizli olmasına karşılık kenarlara doğru yayılan dört ışık kanadı yerini işaret etmektedir. Bu güçlü ışımaların nedeni henüz bilinmiyor ancak bu ışınlar nedeniyle yıldızdan çıkan maddenin güçlü jetleri kalın bulutları oyarak merkezi toz şeritlerin ortaya çıkmasını sağladı. Gezegenimsi bulutsuya neden olan yıldız düzenli aralıklarla -genellikle her yüzyılda bir- madde püskürtür. Bu nedenle yoğun halka disklerinin arasında az yoğun maddeye rastlanmaktadır. Bu tozlu kabukların içindeki yıldız görülmese de oluşumları ve evrimleri hakkında önemli bilgilere bulutsuyla ulaşılabilir. Birkaç milyar yıl yaşayan yıldıza göre sadece birkaç bin yıllık dönemini kapsayan ve oldukça sönük olan bu kısa anını yakalamak önemlidir. Yumurta bulutsusu 40 yıl önce keşfedilmişti. Görüntü hubble'ın Gelişmiş Kamerası ile alındı. Renkler yıldız ışığını yansıtan tozun özelliklerini görmek için oluşturulmuştur. Görüntü kırmızı, mavi ve yeşil renkteki filtreler yardımıyla oluşturulmuştur. Görüntü 1,2 ışık yılı uzunluğundaki alanı gösterir."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/yumurta-sekli-icinde-yeni-olusumlar/", "text": "Evren bir yandan patlayarak etrafa madde fışkırtan, bir yandan da bu kalıntılardan yeni yaşamların doğmasını sağlayan cisimlerle doludur. NASA/ESA Hubble Uzay Teleskopu bu kozmik hareketin anlarından birini yakaladı. Hubble'ın elde ettiği görüntünün merkezinde yumurta biçimindeki mavi halkanın içinde iki gökada görülüyor. Bu gökadaların birbiriyle birleşme sürecinde olduğu ve genç yıldız üst kümelerin bu zincir çekirdeklerin çevresini sardığı görülmektedir. Görüntü merkezindeki olağan yollarından sapmış görünen iki eliptik gökada SDSS J1531+3414 olarak bilinen gökada kümesinin parçalarındandır. Daha önce bölge gözlenmesine karşılık bu çift ilk kez fark edildi. Bu ikilinin birleşme sürecinde olması kimliklerinin bir süre sonra tek olacağı anlamındadır . Birleşen iki eliptik gökadaya ender rastlanır, ancak yıldız oluşumunu tetikleyen gaz bakımından zengin iki eliptik gökadayı birleşirken görmek çok daha zordur. Hubble'ın yakın görüntüsüne göre kümedeki gaz fakiri gökadalarda bir hareketlilik görülmektedir. Yeni yıldız oluşumlarının gerçekleştiği düşünülen gaz ipliksilerinin düğüm oluşturduğu yerlerde yıldız oluşum süreci yağmur tanelerinin yere düşmesini sağlayan fizik yasalarıyla aynı ilkelere bağlıdır . Genç yıldızlardan oluşan ondokuz küme hidrojen gazı iplikçileriyle dokunmuş ve bir dizi oluşturmuştur. Bu yıldız oluşum dizisi yaklaşık Samanyolu'nun çapı kadar, yani 100.000 ışık yılı uzunluğuna sahiptir. İplikçikler birleşen gökadalara göre oldukça küçük görülmektedir. Bu gökadalar gökadamıza göre yaklaşık üç kat daha büyük olup 330.000 ışık yılı çapındadırlar. Bunlar evrendeki en büyük gökadalardan olup küme merkezlerindeki gökadalara tipik örnek olarak gösterilebilir. Bu cisimleri yumurta gibi çevreleyen elektrikli mavi ark benzeri halka çerçeve gökada kümesindeki kütle çekimini gösterir. Kütle çekimi çevresindeki boşluk uzak gökadalardan gelen ışıktan dolayı böylesi tuhaf desenler oluşturur. Gökbilimciler yıldızlı üst kümelerin büyümesinde soğuk gazın kökeninin etkili olduğunu düşünüyor. Burada ise üç senaryo ön plana çıkıyor. Gökadaların birleşmesi gazın da etkiliyor. Ya da iki gökadayı çevreleyen X-ışını plazması yağmur damlaları gibi yoğunlaşıyor. Son olarak da gökadaları çevreleyen on milyon derece sıcaklığındaki gaz haleleri arasındaki çarpışmalar X-ışını yayarak soğuyor. Bu gizem ancak yer ve uzay merkezli gözlemlerinin ayrıntılı gözlemleriyle çözebilecek. Notlar İki ya da daha fazla gökadanın birleşmesi ortaya çok büyük bir cismi çıkarır (heic0912). Buradaki şiddetin etkisiyle gaz, toz ve uzak gökadaların yıldızlı şeritleri ve büyük gaz kuyrukları ile gökadanın şekli değişir (heic0810). Birleşme sürecinde musluktan eşit aralıklarla damlayan su zerrecikleri gibi eşit aralıklı yıldız üst kümelerini oluşturur. Buradaki temel fark ise sudaki yüzey gerilimi ile yıldız oluşturan zincir arasındaki kütle çekimi kuvvet farklılığıdır. Fiziğin temel yasaları ister yağmur damlası ölçeğinde ister 100.000 ışık yılı ölçeklerde olsun, ölçeğe göre değişmeyen harika gösterinin açıklamasını yapabilmektedir. Videolar"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/zamanda-gorelilik-baska-bir-yontemle-test-edildi/", "text": "Bilim insanları roketler yoluyla elde edilen sonuçlar neticesinde yerden yükseldikçe zamanın daha hızlı aktığını biliyorlardı. Ulusal Standartlar ve Teknoloji Enstitüsü'ndeki fizikçiler şimdi 33 cm gibi daha düşük bir yükseklik farkında da aynı olayın gerçekleştiğini gösterdiler. Bu da bir-iki merdiven basamağı kadar yüksekte duran birinin daha hızlı yaşlanacağı anlamına geliyor! Peki ne kadar? Buradaki fark hiç de önemsenecek ya da fark edilecek kadar değil. 79 yıllık ömrün 1 saniyesinin 90 milyarda 1'i kadar! Benzer şekilde NIST araştırmacıları hız için de bir deney yapılar. Daha önce jet uçaklarıyla yapılan deneyi, bu sefer saatte 20 mil (yaklaşık 32 km) hızla giden bir araç için tekrarladılar. NIST'deki bilim insanları zaman genişlemesi deneylerini bir çift atomik saat kullanarak gerçekleştirdiler. Neredeyse aynı zamanı gösteren saatlerde iki enerji düzeyi arasından bir alüminyum iyonu saniyede milyon kere milyar kez titreştirdiler. Aralarında 75 metre bulunan iki saati birbirlerine fiber optik kablo ile bağladılar. Alüminyum saatlerin deneysel sonuçlarını yorumlamak için ayrıca yüksek kararlılıktaki kuantum bilgisayarlar kullanılmıştır. Saatlerin çalıştırılmasında günümüz standart atom saatlerindeki sezyum atomunda olduğu gibi yüksek güçle gönderilen lazer ışığı kullanıldı. Optik saatler normal bir saate göre zamanı 100 kat daha doğru gösterir. NIST araştırmacılarından James Chin-Wen Chou: Alüminyum saatlerdeki hassas ölçüm, göreliliğin küçük etkilerini gösterir diyor. NIST deneylerinde özellikle görelilik kuramının iki sonucu üzerinde duruldu. İlki eşit yüksekliklerde olmayan saatlerden daha yüksekte olacağının daha hızlı çalışacağını belirten sonuçtu. İkincisi de daha hızlı hareket eden bir gözlemcinin saatinin yavaşlayacağını söyleyen sonuçtur. Burada ünlü ikizler paradoksunu hatırlamakta fayda var. İkizlerden biri daha hızlı hareket eden gemiye konulup uzayda yolculuk yapıp döndüğünde kardeşine göre daha genç görünecektir. Burada yolculuk yapan ikiz kardeşin gidiş ve dönüşündeki hızlanma ve yavaşlamaya bağlı ivmelenmesi önemli rol oynar. NIST bilim insanları iki alüminyum saatin birinde özel değişikler yaparak bu etkileri gözlemeyi başardı. İki saat için de iyonların göreliliğe bağlı olarak frekanslarını ölçtüler. Deneylerin birinde ekip, saatlerden birini diğerinden 1 metrenin üçte biri kadar yükseğe yerleştirdi. Sonuç beklendiği gibiydi. Yüksekte duran saat diğerine göre küçük farkla da olsa daha hızlı çalışıyordu. İkinci deneyde ise iyonun fiziksel harekete karşı olan tutumu incelendi. Ekip iyonun birini iterek saniyede birkaç metreye kadar ileri-geri hareket yaptırdılar. Beklenen bu saatin diğerine göre daha yavaş işlemesiydi. Hareketli iyonun tıpkı ikizler paradoksundaki yolculuk eden ikiz kardeş gibi davrandığı görüldü. Süper hassas saatlerle yapılan böylesi deneylerin jeodezi, jeofizik ve hidroloji uygulamalarına, dünya ve çekim alanının hesaplanmasında, diğer fizik kuramlarında, uzay deneylerinde yararı olabilir. NIST bilim insanları alüminyum saatlerin duyarlığını iyonu tuzaklayan geometrik yapıyı, hareketini arttırarak ve çevre etkenlerini azaltarak 10 kat arttırmayı planlıyor. Buradaki amaç 1 cm yükseklikteki zaman değişimlerini hesaplayabilmek. Böylece deniz seviyesi ile yüksek bir nokta arasındaki gerekli bağıntı kurulabilecek. Kaynak: NIST 9 Yorumlar Dünyanın Güneş etrafındaki her dönüşü 1 yıldır.Eski insanların binlerce yıl yaşadığı rivayet edilir. Doğru olabilir.Çünkü Dünyamız her yıl güneşten belirli mesafe ve oranda uzaklaşmaktadır.Bu süre bugün için ortalama 100 yıl olabilir.Yani eskinin 1000 yılı , şimdikinin 100 yılına yakındır.Şöyle de yorumlayabiliriz.Eskiden dünyanın güneş etrafındaki yolculuğu şimdikinin 1 / 10 katı ise de insanlar gene aynı sürede yaşlanıyorlar.Zaman dilimi 1 gün 24 saat. Eskinin zaman dilimi 1 gün 2,4 saat . O zamana göre 1000 yaşayan insan aynı süreye denk gelen 100 yıl yaşıyor. Hadi faraziyelerinizi buradan çıkarıp devam ettirelim. Yorumunuzun konuyla ilgisini kestiremedim. Ancak Dünya'nın Güneş'ten uzaklaşması dikkate alınacak ölçülerde değil. Eskiden insanlar 1000 yıl yaşıyor muydu? Bilmiyorum. Bildiğim şey Dünya'nın Güneş'ten her yıl birkaç cm uzaklaştığı. Bu da aradaki 150 milyon km'yi düşünürseniz dikkate alınacak bir uzaklık değişl. 100 000 yılda bile bu uzaklık ancak birkaç km eder. Kaldı ki insanoğlunun Dünya macerası 100 000 yıldan daha yakın zamanda başladığını biliyoruz. ne demişler hemen yukarıda. . . // Buradaki fark hiç de önemsenecek ya da fark edilecek kadar değil. 79 yıllık ömrün 1 saniyesinin 90 milyarda 1'i kadar! // demişler. bunu hemen hesaplayalım,............................ çıkacak sonuca bakınız. . .1 / (79 * 365 * 24 * 60 * 60 * 90.000.000.000 = 1 / 224.220.960.000.000.000 (1 / saniye) = 2,2422096 *10^ 17 saniye (2,2422096 * 10-17 saniye)......................................hemen yukarıda benim yaptığım matematiksel hesap, bilim adamlarının yapmış olduğu ölçümlerde, yeryüzüne göre aralarında 33 santimetre fark bulunan alüminyum atomlarının elektronlarının tınısı yani dönme sayıları arasındaki fark denebilir. yukarıda bulduğum bu sonuç yani bu fark, aynı tip atom elektronlarının yerçekimi etkisinde, 33 santimetre aralıkta, alttaki atomun son elektronu üstteki atomun son elektronundan 2,2422096 * 10-17 saniye daha az bir süre ile yörüngesindeki turunu tamamlar. şimdi bu matematiksel hesap ve bu tınıları bu bilim adamları, bu fizikçiler zamanı hızlandırma ile nasıl bağdaştırabildiler aklım almıyor. zaman el ile tutulur göz ile görülür bir şeymiki azaltıp çoğaltabiliyorsunuz, hızlandırıp yavaşlatabiliyorsunuz..............................................................hayret ki hayret. . . aslında hocamız öyle her hafta değişik bi konu belirlese bizde o konu hakkında düşüncelerimiz birbirimizle paylaşsak ne kadar güzel olur.tıpkı bu konuda olduğu gibi.konumuza gelince zaten bu yolculuk önümüzdeki enaz 100 sene için hemen hemen imkansız.zaten o zamana kadar bana sorarasanız dünya pekte yaşanılabilir bir yer olmayacak.ama şimdide olsa bana böyle bi yolculuğa var mısın deseler tabiki de EVET olur cevabım Burada önemli olan , bir ötegezegene yolculuk esnasında, yolcuların zamanının kendilerine göre yavaş, dünyadaki gözlemciye göre hızlı akmasıdır. Örneğin dünyadan 50 ışıkyılı uzaklıktaki bir gezegene gidiş esnasında, uzay gemisinin ışık hızına yaklaşık bir hızda gittiğini düşünelim. DÜnyadaki gözlemciye göre yolculuk 80 yıl sürsün, bu durumda uzay gemisindeki yolcuların kendilerine göre zamanın yavaşlaması gerekmejktedir. gzegene varıldıuğında yolcular diyelimki 5 yıl yaşlansınlar ama dünyadakiler ise 80 yıl yaşlansınlar... Eğer gerçekten böyle oluyorsa, İnsanoğlu uzay gemilerini hızlandırmanın bir yolunu bulmalı... Tabiki bir başka seçenekte, kurt delikleri olarak bilinen uzay zamandaki kısa yol tünelleri... Eğer bunlarda gerçekten varlarsa ve günün birinde kontrol edilebilecek bir yol bulunursa işte asıl o zaman bu Evrende muazzam mesafeleri kısa zamanda almak adına çığır açıcı bir gelişme olur. Yolculuk gerçekten bi insan için oldukça zor olucaktır bana göre.Hele biz yeryüzünün çocukları ne kadarda gelişmiş teknoloji olsa o kapalı alanda ne kadar durabiliriz ki 🙂 Ayrıca böyle bi yolculuğa girişip dünyaya geri dönmek istediğin zaman onca seneden beri karşılaşacağı manzara nasıl olurdu kimbilir.Bilmiyorum ama bunu yapmak isteyen kişi yada kişiler oldukça cesur olan insanlar olucaktır heralde.Bana deseler böyle bi yolculuğa çıkarmısın diye tabikide bunu düşünmem.Her ne kadar uzayı kendi gözlerimle görmek istesemde dünya özlemi orda beni zor durumda bırakacaktır er yada geç 🙂 Belkide birgun Arthur.C.Clarke'in yazdığı Rama gibi bir uzay aracı ile insanları senelerce uyutarak başka bir sisteme gideriz.insan ırkı bu dünyada uzun süre yasamayı başarırsa neden olmasın ? Gerçi kitapta bunu dünya dısı varlıklar sağlıyordu ama o bile cilgincada gelse imkansız değil 🙂 vayy canına.o zaman dünya gibi yaşanılabilir bi gezegen keşfettiğimizde ve o gezegene bizi ulaştıracak bir uzay aracı yapabilirsek ölmden önce o gezegeni görebiliriz...nasılsa bizi o gezegene ulaştıracak uzay aracımız hipersonik hızlı olacak.buda bizi daha geç yaşlanmamızı sağlıyacak... Burada bir ötegezegenden bize ışığın onlarca yılda geldiğini hatırlatmakta fayda var. Işığı bize 50 yılda gelen bir gezegene gidebilecek bir uzay aracı ışık hızında gidemeyeceğine göre ışığın %99.99'unda gitse bile yolculuk en az 50 yıl sürecektir. Bu kadar süre içerisinde yolcunun küçük bir alanda hayatını sürdürmesi o kadar kolay olmayacaktır."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/zamanda-ucup-giden-kisa-bir-an/", "text": "Avrupa Güney Gözlemevi'nin Kozmik Mücevherler Programı ölmekte olan bir yıldızın son nefesini yakaladı Gezegenimsi bulutsu ESO 577-24'ten çıkan sönük, kısa ömürlü parıltı sadece 10.000 yıl, yani gökbilimsel tanımla göz açıp kapayıncaya kadar geçen bir süre devam etmektedir. ESO'nun Çok Büyük teleskopu bu iyonlaşmış parıldayan gaz kabuğunu görüntüledi ölmekte olan yıldızın son nefesi şeklindeki sakin görünür kalıntılar görüntünün merkezindeki yer almaktadır. Bu gezegenimsi bulutsunun gazdan kabuğu genişleyip sönükleştikçe, giderek görünmez hale gelecektir. Uzaya yayılan kısa ömürlü parıldayan gaz kabuğu gezegenimsi bulutsu ESO 577-24 bu görüntüye egemen olmaktadır . Bu gezegenimsi bulutsu dış kabuklarını uzaya atarak, geride küçük, oldukça sıcak bir cüce yıldız bırakan dev bir ölü yıldızın kalıntılarıdır. Bu küçülen kalıntı giderek soğuyacak ve sönükleşerek, bir zamanlar dev bir kırmızı cüceden geriye kalan yaşamına önemsiz bir hayalet olarak devam edecek. Kırmızı dev yıldızlar çekirdeklerindeki hidrojen yakıtını tüketerek yaşamlarının sonuna gelen yıldızlar olup kütleçekimi altında büzülmeye başlamaktadırlar. Bir kırmızı dev küçüldükçe yoğun basınç altındaki yıldız merkezi dış kabuğu güçlü yıldız rüzgarları şeklinde boşluğa atmaktadır. Ölmekte olan yıldızın parlak çekirdeği morötesi ışınım yayarak dışarıya atılan kabukları iyonlaştırır ve parlamalarını sağlar. Sonuçta gördüğümüz şey bir gezegenimsi bulutsudur yaşamının sonundaki yaşlı yıldızın son vasiyeti . Bu parıltılı gezegenimsi bulutsu 1950'lerdeki Ulusal Coğrafya Topluluğu Palomar Gözlemevi Gökyüzü Taraması'nın bir parçası olarak keşfedilmiştir ve 1966 yılında Gezegenimsi Bulutsuların Abell Kataloğu'na kaydedilmiştir . Yaklaşık 1400 ışık-yılı uzaklığı ile ESO 577-24'ün hayaleti andıran parıltısı sadece güçlü teleskoplarca görülebilmektedir. Cüce yıldız soğudukça, bulutsu uzaya genişlemeye devam edecek ve yavaşça görünmez hale gelecektir. Bu görüntü ESO'nun Kozmik Mücevherler programı kapsamında ESO teleskopları kullanılarak gökbilim görüntülerinin eğitim ve hakla ilişkiler amaçlı kullanımı için geliştirilen girişimle elde edilmiştir. Program çoğunlukla gökyüzü koşullarının bilimsel gözlemler için uygun olmadığı zamanları, görsel olarak ilginç, merak uyandırıcı ve ilgi çekici nesnelerin fotoğraflarını çekmek için kullanıyor. Toplanan tüm veriler ayrıca ESO'nun bilim arşiviyle profesyonel gökbilimciler için de gelecekteki bilimsel çalışmalarda kullanılmak üzere erişime açık hale getirilmektedir. Notlar Gezegenimsi bulutsular gökbilimciler tarafından ilke kez 18. yy'da gözlendi onlara göre sönük parıltıları ve kıvrımlı dış bölgeleri Güneş Sistemi'ndeki gezegenleri andırmaktaydı. Güneş'imiz bir kırmızı cüce haline geldiğinde yaşı yaklaşık 10 milyar yıl olacak. Bununla birlikte şu anda panik yapmaya gerek yok, Güneş'in yaşı şimdilik sadece 5 milyar yıl. Gökbilimsel nesnelerin genellikle değişik türde resmi isimleri olmaktadır çünkü farklı kataloglardaki isimlendirmeler farklılık arz etmektedir. Bu nesnenin Gezegenimsi Bulutsuların Abell Kataloğundaki resmi adı PN A66 36'dır. Arif Solmaz, Çağ Üniversitesi Uzay Gözlem ve Araştırma Merkezi, Mersin"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/zayif-mercek-etkisiyle-genisleme-dogrulandi/", "text": "Avrupalı bilim insanları, NASA/ESA Hubble Uzay Teleskopu ile şimdiye kadar yapılmamış ölçüde kapsamlı bir çalışma yapıyor. Araştırmacılar ilk zamandan bu yana evrenin genişlemesini sağlayan kütle çekimini zayıf mercek etkisi yöntemini kullanan Hubble verileriyle inceleyecek. Leiden Gözlemevi'nden Tim Schrabback liderliğindeki bir grup gökbilimci, Hubble verileriyle şimdiye kadar yaklaşık 446 000 gökadanın incelemesini bitirdi. Bunun için Hubble gelişmiş kamerasıyla 1000 saate yakın zaman içinde 575 görüntü aldı. Hubble verilerine ek olarak dünya üzerinde kurulu teleskoplarla da 194 000 gökadanın kırmızıya kayma değerleri ölçüldü. Ekip üyelerinden Edinburg Üniversitesi'ndeki Patrick Simon: Yaptığımız bu kapsamlı çalışmayla evrendeki görünmeyen yapılar hakkında da bilgi edinebileceğiz diyor. Çalışmada gösterilen titizlik ve evrenin geniş bir bölümünü kapsaması nedeniyle, genişleme hızını arttıran karanlık enerjinin gizemini ortaya çıkaracak. Genişlemeyi karanlık enerjiye bağlayan birçok çalışma bulunuyor. Bilim insanları, evrenin tarihsel sürecini, genişlemesini, maddeyi bir arada tutan kütle çekimini, genişleme hızını arttıran karanlık enerjinin sırlarını ortaya çıkarmak istemekteler. Bonn Üniversitesi'nden Benjamin Joachimi, Karanlık enerji iki sebepten dolayı ölçümlerimizi etkiliyor. Birincisi gökada kümelerinin daha yavaş büyümesine yol açar, ikinci olarak da aralarındaki uzaklığı arttırarak genişleme yolunu değiştirir. Bizim incelememiz her iki sonuca da duyarlıdır diyor. Paris Astrofizik Enstitüsü'nden Martin Kilbinger ise; Çalışmamız ayrıca Einstein'ın Genel Görelilik Kuramını ve mercek etkisiyle alınan kırmızıya kaymayı da doğrulamaktadır diyerek ekleme yapıyor. Çalışmada hedeflenmiş olan gökadaların kırmızıya kayma değerleri ile evrendeki gökada dağılımına ilişkin harita da netleşmektedir. Bonn Üniversitesi'nden Jan Hartlab; Gökadalar arasındaki uzaklığı ve bizim ile onlar arasındaki madde dağılımını daha net ölçebiliyoruz diyor. Yine ekip üyelerinden Harvard Üniversitesi'nde görevli William High; Şimdiye kadar yapılan çalışmaların çoğu göğüs röntgen filmi gibi 2D (2 boyutlu) idi. Bizim çalışmamız ise insan iskeletini görmek gibi 3D (3 boyutlu)'dir. Böylece karanlık maddenin evrendeki evrimini tıpkı genç bir iskeletin olgunlaşıncaya kadar ki filmini izlemek gibi gözlemleyebiliyoruz diyerek örnekliyor. Gökbilimciler özellikle kozmos incelemesini seçtiler. Çünkü evrenin seçilen küçük bir örneği büyük yapıyı temsil etmektedir. İleride bir gün birileri bu çalışmayı alıp daha büyük alanlara uygulayarak resmin daha da genişlemesini sağlayabilir. Kaynak: NASA/ESA Hubble"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/zincirli-prenseste-dogan-ve-olen-yildizlar/", "text": "Avrupa Uzay Ajansı'nın iki gözlemevi Zincirli Prenses (Andromeda, M31, NGC 224) Gökadası için güçlerini birleştirdi. Herschel ile kızılötesi dalga boyunda şimdiye kadar görülmemiş ölçüde yıldız oluşum disklerini ve XMM-Newton Teleskopu da X-ışınları ile ölmekte olan yıldızları gözledi. ESA'nın iki teleskopu 2010 yılı başında komşu gökada M31'e gözlerini dikti. Bu gökada Samanyolu'na benzeyen yapısıyla birkaç yüz milyar yıldız barındırır. Gökadanın şimdiye kadar alınan en ayrıntılı kızılötesi görüntüsü ile çok daha fazla yıldız oluşturduğu görüldü. Uzak kızılötesi ışığa duyarlı yapısıyla Herschel, soğuk toz ve gaz bulutları arasında oluşan yıldızları görebilir. Bu bulutların içindeki yıldız acelesi olmadan yüz milyonlarca yıl boyunca çevresindeki maddeleri kendine yavaşça çekerek tozlu bir koza içinde doğar. Yıldız yeterli yoğunluğa ulaştığında ise görünür ışıkta parlamaya başlar. İşte bu andan sonra sıradan teleskoplarla görünür hale gelir. Birçok gökada dikkati çekecek ölçüde sarmal şekildedir. Ancak Zincir Prenses daha farklı bir görüntü verir. Gökadanın sarmal şeklinin 75 000 ışık yılı uzaklığına kadar merkezi çeviren büyük bir toz halkaya sahiptir. Bazı gökbilimciler bu toz halkasının başka bir gökada ile çarpışması sonucunda oluştuğunu düşünüyor. Yeni Herschel görüntüleri halkanın daha karmaşık bir yapıda olduğunu gösteriyor. Dev toz yapı, en az beş yıldız oluşturan eş merkezli halkalardan oluşuyor. Kızılötesi görüntü üzerine eklenen diğer görüntü ise XMM Newton ile alınan X-ışını görüntüsüdür. Kızılötesi görüntüler genellikle yıldız oluşum sürecini gösterirken, X-ışını görüntüleri yıldız evriminin son basamağını gösterir. XMM Newton, Zincirli Prenses içindeki ve özellikjle merkez çevresinde toplanan yüzlerce x-ışını kaynaklarını gösterdi. Bunların bir kısmı şok etkisiyle patlayıp uzaya kalıntılarını fırlatan yıldızlar, diğerleri ise ölümcül bir kütle çekimi etkisiyle birbirini sınayan kilitli yıldız çiftleridir. Bu ölümcül çekim nedeniyle yıldızlardan biri yaşamı için diğerinden madde çalar. Gazı çalan yıldız ısınır ve x-ışını dalga boyunda parlamaya başlar. Madde çalan yıldız nihayetinden diğer yıldızdan daha kütleli olacak ve kendini saran çalıntı gazın da etkisiyle patlar. Hem kızılötesi hem de x-ışını görüntülerini atmosfer etkisi nedeniyle yeryüzünden almak olanaksızdır. Dünya'dan görülen bir yıldız ışığı güzel olabilir ama bu onun görünen kısmının an fazla yarısıdır. Görünür ışık yıldızların yetişmiş olanları gösterirken, kızılötesi doğan yıldızları ve x-ışını da ölmekte olanları gösterir. Yıldızların yaşam haritalarını yapmak için daha fazla veriye ihtiyaç duyarız ve Herschel ile XMM Newton bu açıdan güzel bir katkı sağlamışlardır. Kaynak: ESA"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/zombi-yildizin-isildayan-halesi/", "text": "VLT beyaz cücenin yemeğinden kalanları görüntüledi Ölü bir yıldızla onun asteroid yemeği arasındaki ölümcül etkileşimden geride kalanlar ilk kez uluslararası bir gökbilimciler ekibi tarafından ESO'nun Şili'deki Paranal Gözlemevi'nde bulunan Çok Büyük Teleskop ile ayrıntılı bir şekilde araştırıldı. Her ikisi de VLT üzerinde bulunan Mor-ötesi ve Görsel Eşel Tayfölçeri ve X-işaretleyici'nin de aralarında bulunduğu birçok aygıt kullanan ekip, beyaz cüce ve etrafındaki bölgeden gelen ışığı 2003 ile 2015 yılları arasında, on iki yıl gibi görülmemiş bir zaman aralığında inceleyerek, oldukça ayrıntılı gözlem verilerine ulaştılar. Bu kadar uzun süren gözlemler sistemi birkaç noktadan görüntüleme ihtiyacı nedeniyle ortaya çıktı . İşlenmiş verilerden elde ettiğimiz görüntü bu sistemin gerçek bir disk-benzeri yapıda olduğunu ve tek bir gözlem karesi ile tespit edemeyeceğimiz çok sayıda yapıdan meydana geldiğini gösterdi, diye açıklıyor araştırma makalesinin başyazarı Christopher Manser. Doppler tomografisi insan vücudunu taramak için tıpta kullanılan tomografik taramaya ilke olarak benzer adı verilen bir teknik kullanan ekip, ilk kez ölü bir yıldızın yemeği olan J1228+1040 etrafındaki parıldayan gazdan kalıntının yapısını ayrıntılı bir şekilde görüntüleyebildi. Çok büyük yıldızlar Güneş'ten yaklaşık on kat daha büyük kütleye sahip olanlar yaşamlarının sonunda bir süpernova patlaması olarak olağanüstü şiddetli bir zirveye erişirler, daha küçük yıldızlar bu tür dramatik sonuçlara maruz kalmazlar. Güneş gibi yıldızlar yaşamlarının sonuna geldiklerinde, yakıtlarını tüketmiş olarak, kırmızı devler olarak genişleyip dış katmanlarını uzaya atarlar. Önceki yıldızın sıcak ve oldukça yoğun merkezi bir beyaz cüce geride kalan tek şeydir. Peki, gezegenler, asteroidler ya da böyle bir sistemde bulunan diğer nesneler bu ateş çemberinden sağ çıkabilir mi? Geride neler kalır? Yeni gözlemler bu soruları cevaplamaya çalışacak. Beyaz cüceler açısından gaz maddesinden oluşan yörünge diskleri ile çevrili olmak nadir bir olay sadece yedi kadarının şimdiye kadar böyle olduğu bulundu. Ekibe göre asteroid ölü yıldıza tehlikeli bir şekilde yakınlaşarak şimdi görünür halde olan disk maddesinin yoğun gelgit kuvvetine maruz kaldı ve parçalarına ayrıldı. Yörünge diski Satürn gibi, gezegenlerin etrafında, gezegene yakın bir yörüngede bulunan ışık yayan halkalara benzer şekilde meydana gelmiş. Bununla birlikte J1228+1040 halkalı gezegenden çap olarak yedi kat daha küçük olduğu halde, kütlesi 2500 kat daha büyüktür. Ekip beyaz cüce ile halka arasındaki uzaklığın oldukça farklı olduğunu gördü Satürn ve halkaları bu aradaki boşluğa rahat bir şekilde sığabilir . VLT ile yapılan uzun-dönemli yeni çalışma sayesinde ekip, diskin beyaz cücenin oldukça güçlü kütleçekimi etkisinden kaynaklanan devinim hareketini izleyebiliyor. Diskin ayrıca şekil olarak oranız olduğu ve henüz daire haline gelmediği bulundu. 2006 yılında beyaz cücenin etrafındaki enkaz diskini keşfettiğimiz sırada, şimdi bu görüntüde görebildiğimiz ayrıntılara ulaşabileceğimizi hiç düşünmemiştik, on iki yıllık verilerin hepsi burada ve kesinlikle beklediğimize değmiş, diye ekliyor çalışmanın yardımcı yazarı Boris Gansicke. J1228+1040 gibi kalıntılar yıldızların yaşamlarının sonun ulaştıklarında karşılaştıkları ortamı anlamak için anahtar ipuçları sağlayabilir. Bu da gökbilimcilerin ötegezegen sistemlerinde görülen süreçleri anlamalarına yardım edebilir ve hatta yaklaşık yedi milyar yıl içinde Güneş yaşamının sonuna geldiğinde Güneş Sistemi'nin kaderini tahmin etmeye. Notlar Beyaz cücenin tam adı şu şekildedir: SDSS J122859.93+104032.9. Ekip iyonlaşmış kalsiyumdan gelen ve kalsiyum üçlüsü denilen, üç-dallı ve anlaşılması kolay tayfı tespit etti. Bu üç çizgiye ait gözlenen ve bilinen dalgaboyları arasındaki fark ile gazın hızı oldukça iyi bit hassasiyette belirlenebiliyor. Her ne kadar bu beyaz cüce etrafındaki disk Güneş Sistemi'ndeki Satürn'ün halka sisteminden çok daha büyük olsa da, genç yıldızların etrafındaki gezegenleri oluşturan kalıntı disklerine göre çok küçük kalmaktadır. ESO-Türkiye"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/zombi-yildizin-supernova-patlamasi/", "text": "NASA'nın Hubble Uzay Teleskopunu kullanan gökbilimciler ilk kez ölçüm yaparak bir yıldızın kalıntısı olan beyaz cücenin süpernova patlamasına uğradığını belirledi. Eski Hubble verilerini inceleyen gökbilimciler bunun nedeninin beyaz cücenin mavi bir arkadaşıyla ilgisi olduğu sonucuna ulaştılar. Beyaz cüce ölü yıldızın kalıntılarını yavaşça nükleer tepkimeyle tutuşturarak zayıf bir süpernovaya neden olduğu şeklinde yorumladılar. Bu tür süpernovalar yeni bir tür olup Tip Iax olarak sınıflandırılmıştır. Bu sınıfa sahip süpernovalar beyaz cüceli ikili sistemlerde görülen Tip Ia süpernova patlamalarına oranla daha sönük ve daha az enerjiktir. Daha önce bu patlamalar Tip Ia sınıfında sayılıyordu. Ancak sayısı Tip Ia'nın beşte birine ulaşınca yeni bir sınıf oluşturuldu. New Jersey'deki Rutgers Üniversitesi'nden Saurabh Jha: Gökbilimciler yıllardır Tip Ia süpernovalarının atalarını arıyor. Evrenin genişlemesi çalışmalarında önemli kriterlerden sayılan Tip Ia patlamaları büyük kozmik uzaklıkları ölçmek için kullanılır. Tip Ia sınıfının atalarından olan sönük Tip Iax süpernovalarını görmek ise patlamalar arasındaki sınırları belirlemek açısından oldukça önemlidir. Ancak şimdiye kadar bu kadar Tip Iax patlaması olduğuna emin olunan patlamaya tanık olmamıştık. Bu keşif bize beyaz cücelerin benzer patlamalara sahip olabileceğinin yolunu göstermiştir diyor. SN 2012Z adlı süpernova 2012 yılında Lick Gözlemevi'nin Süpernova Taraması programı ile keşfedildi. Aslında daha önce 2005, 2006 ve 2010 yıllarında da Hubble ile NGC 1309 adıyla gözlenmişti. 110 milyon ışık yılı uzaklıktaki süpernova Rutgers Üniversitesi'nden lisansüstü öğrencisi Curtis McCully'nin başını çeken ekip ile görüntülerin değerlendirilmesi çerçevesinde süpernovanın yeri belirlendi. Süpernovayı biraz da şansın yardımıyla farkettik. Bu Tip Ia süpernovalarının atasıydı ve öncekilere göre oldukça soluktu. Her zaman ki gibi doğa bizi yine şaşırttı diyor McCully. Süpernovayla ilgisi yüzde birden daha az olan cisim şans eseri görüldü. Veriler daha sonra bilgisayar benzetimleriyle incelenerek merkezinde helyum çekirdeği ve onu saran ve dışarı atılmış hidrojen içeriği nedeniyle ölü bir yıldıza ait olduğu sonucunda ulaşıldı. Illinois Üniversitesi'nden Ryan Foley: 2009 yılında varlıkları tahmin edilen bu sınıfı anlamaya çalıştık. Hubble ile yaptığımız çalışma küçük bir belirsizlik içermesine karşılık iddiamızı doğruluyor diyor. Ekibe göre bu tuhaf yıldız sistemi için en olası senaryo bir tahteveralli oyunu gibi yıldızlararası kütle akışıyla açıklanmaktadır. Yıldız başta dört ile yedi güneş kütlesindedir. Bu yıldızdan daha küçük kütleli yıldıza akan madde ondaki hidrojen ve helyum miktarında artışa neden olmaktadır. Çekirdeğinde sadece karbon olan beyaz cüce bu nedenle şişer ve büyür. Bir süre sonra dış katmanını dışa doğru savurur ve mini-süpernova olarak patlar. Bu da yaklaşık yarı-güneş kütlesindeki maddenin dışa atılması demektir. Tip Iax süpernovası Tip Ia'nın tersine geride beyaz cüce değil ölü bir yıldızı tekrar canlandırdığından gökbilimciler bunu 'zombi yıldız' olarak adlandırır. Ekip büyük bir yıldızın patlaması ile oluşan bu süpernova patlamasına neden olan cismin yapısıyla ilgili diğer seçenekleri de göz ardı etmiyor. Ellerindeki varsayımı doğrulayabilmek için zombi yıldızın helyum eşini görebilmek ve yeterince veri toplayabilmek için 2015 yılında da Hubble Teleskopu'ndan yararlanmak istiyor. Gökbilimcilerin elinde Tip Iax patlamasının sonrası bulunuyor. Ocak 2013'de elde edilen Hubble görüntülerinde 2008ha süpernovası ve ardından dört yıl sonrası görüntüleri görülüyor. Süpernova 69 milyon ışık yılı uzaklıktaki UGC 12682 gökadasında bulunuyor. Cisim zombi bir yıldız veya onun arkadaşı olabilir. Cismin renklerine bakıldığında üç güneş kütlesinden fazla ağırlığa sahip olduğu ortaya çıkıyor. Daha az parlak ve SN 2012Z ata sistemine göre daha kırmızı renkte. SN 2012Z süpernovası Tip Iax süpernovalarının çeşitli olduğunu ve SN 2008ha ile birlikte zayıf olanlardan biridir. Bu çeşitlilik içinde her zaman beyaz cüce olmaz, çünkü büyük yıldızlar da böyle patlayabilir. Patlama türlerini ancak onların sayısını arttırarak değerlendirebiliriz diyor Foley. Gökbilimciler yeni kanıtlar eşliğinde bu beyaz cüce patlamaları için üretillmiş modelleri geliştirmek ve böylece Tip Iax ve normal Tip Ia süpernovaları ile onların ataları arasındaki ilişkinin daha iyi anlaşılmasını sağlayacaktır."} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/zonklayan-yildiz-bilmecesi-cozuldu/", "text": "Gökbilimcilerden oluşan uluslararası bir araştırma ekibi, ilk kez birbirlerinin önünden geçen biri zonklayan Sefeid değişeni bir çift yıldız sistemini keşfederek on yıllık bir bilmeceyi çözmüş oldular. Çift yıldız sisteminde nadir olarak gerçekleşen iki yıldız yörüngesinin aynı hizaya gelmesi sayesinde Sefeid değişeninin kütlesi eşi görülmemiş hassasiyetle ölçülebildi. Gökbilimcilerin şimdiye kadar Sefeid kütlelerine ilişkin birbiriyle uyumsuz iki teorik tahminleri vardı. Yeni sonuçlara göre yıldız zonklama teorisi sayesindeki tahminler doğru, yıldız evrimi teorisiyle öne sürülen tahminler ise yeni gözlemlerle uyuşmazlık gösteriyor. Grzegorz Pietrzynski öncülüğünde gerçekleştirilen araştırma sonuçları Nature dergisinin 25 Kasım 2010 tarihli sayısında yayınlandı. Grzegorz Pietrzynski dikkat çekici sonuçları şöyle aktarıyor: ESO'nun Şili'deki La Silla Gözlemevi'nde bulunan 3.6 metrelik teleskopuna bağlı HARPS aletini ve diğer teleskopları birlikte kullanarak, bir Sefeid'in kütlesini önceden yapılan tahminlerden çok daha kesin bir şekilde ölçebildik. Yeni sonuçların hemen ardından Sefeidlerin kütlelerini dair tahmin yürüten, birbiriyle yarışan iki teoriden hangisinin doğru olduğunu görebildik. Genellikle Sefeidler olarak adlandırılan, Klasik Sefeid Değişenleri, Güneş'ten çok daha büyük ve parlak kararsız yıldızlardır . Düzenli bir şekilde genişleyip, büzülürler, bu döngülerden herhangi birinin tam bir evresini tamamlaması günler ila aylar sürebilmektedir. Daha parlak olan yıldızların parlaması ve tekrar eski haline gelmesi için gereken zaman, daha sönük yıldızlara göre daha kısa olmaktadır. Bu çarpıcı kesin ilişki Sefeid çalışmalarını yakın gökadalara olan uzaklık ölçümlerini gerçekleştirmek için en etkin yol haline getirmekte ve bu sayede de tüm Evren'in bir ölçümü ayrıntılı bir şekilde planlanabilmektedir . Önemli olmalarına rağmen, malesef, Sefeidler tamamıyla anlaşılamamıştır. Zonklayan yıldızlar teorisiyle elde edilen kütle tahminleri, yıldızların evrimi teorisiyle elde edilenden % 20 30 daha az çıkmaktadır. Bu can sıkıcı farklılık 1960'lardan bu yana bilinmektedir. Bu gizemi çözmek için, gökbilimcilerin yörüngesi Yeryüzünden tam yandan görülen, sistemdeki yıldızlardan birinin Sefeid olduğu bir çift yıldız sistemi bulmaları gerekiyordu. Bu şartlar altında, örten çift yıldızlar olarak bilinen iki yıldızın parlaklıkları, biri diğerinin önünden geçerken ve yine arkasındayken azalmaktadır. Bu tür durumlarda gökbilimciler yıldızların kütlelerini hassas bir şekilde ölçebilmektedirler . Malesef, ne Sefeidler ne de örten çiftler yaygın değillerdir, bu nedenle bu tür nadir görülen çiftleri bulma şansı çok düşüktür. Samanyolu'nda böyle bir örnek bulunmamaktadır. Araştırma takımı bulunan Wolfgang Gieren de, çalışma hakkında şunları aktarıyor: Aslında çok kısa bir zaman önce Büyük Macellan Bulutu yıldızları arasında olduğunu düşündüğümüz bir çift yıldız sistemi bulduk. Her 3.8 günde bir zonklayan bir Sefeid değişen yıldızı içeriyor. Diğer yıldız biraz daha büyük ve soğuk, ve her iki yıldız birbirleri etrafındaki turunu 310 günde tamamlıyor. La Silla'daki HARPS tayfölçeri ile gözlem yaptığımızda nesnenin gerçek çift doğası hemen onaylanmış oldu. Gözlemciler OGLE-LMC-CEP0227 olarak bilinen bu nadir nesnenin parlaklık değişimlerini, iki yıldız yörüngede dolanırken ve birbiri önünden geçerken dikkatlice ölçtüler. Ayrıca HARPS ile birlikte diğer tayfölçerleri kullanarak her iki yıldızın yörünge hareketi ile Sefeid'in yüzeyinin kabarırken ve büzülürken içeriye ve dışarıya doğru olan hareketi ile birlikte yıldızların Yeryüzüne olan yakınlaşma ve uzaklaşma hareketlerini ölçtüler. Tamamlanmış ve detaylı veriler sayesinde gözlemciler iki yıldızın yörünge hareketini, boyutlarını ve kütlelerini yüksek hassasiyetle ölçebildiler bu, bir Sefeid için şimdiye kadar yapılmamış bir ölçümdür. Sefeid'in kütlesi şimdi % 1hata payı ile biliniyor ve yıldız zonklama teorisiyle yapılan tahminlerle birebir uyuşma gösteriyor. Bununla birlikte, yıldız evrimi teorisinin tahmin ettiği daha büyük kütlelerin önemli ölçüde hatalı olduğu görülmektedir. Daha geliştirilmiş kütle tahmini sadece bu çalışmanın bir sonucudur, ve araştırma ekibi bu yöntemi daha fazla kullanacakları bu tür kayda değer çift yıldız örnekleri bulmayı ümit etmektedirler. Ayrıca bu tür yıldız sistemleri sayesinde sonuçta, kozmik uzaklık ölçeği bakımından oldukça önemli bir gelişme olacak, Büyük Macellan Bulutu'nun uzaklığını % 1 hassasiyetle saptayacaklarına inanmaktadırlar. Notlar İlk Sefeid değişenleri 18. yy.'da saptanmıştır ve en parlak olanın geceden geceye olan parlaklık değişimi çıplak gözle görülebilmektedir. İsimlerini Kral takımyıldızında bulunan, değişimi ilk kez 1784 yılında John Goodricke tarafından İngiltere'den görülen Delta Cephei'den almaktadırlar. Goodricke aynı zamanda değişen yıldızın başka bir türü olan örten çiftlerin ışık değişimlerini de ilk kez açıklayan kişi olmuştur. Bu durumda yörüngede birbirleri etrafında dolanan iki yıldızın birbirlerinin önünden geçmesi, çiftin toplam ışığında bir azalmaya sebep olmaktadır. Araştırma ekibi tarafından gözlenen bu nadir durumda, sistem hem örten çifttir hemde yıldızlardan biri Sefeid'dir. Klasik Sefeid'ler büyük kütleli yıldızlardır, zonklayan daha düşük kütleli benzer yıldızlardan farklı olarak aynı evrimsel tarihi paylaşmamaktadırlar. Sefeidler için dönem aydınlatma gücü ilişkisi, 1908 yılında Henrietta Leavitt tarafından keşfedilmiştir, bu Edwin Hubble tarafından, şimdi gökadalar olarak bildiğimiz nesnelerin uzaklıklarına ilişkin ilk tahminleri yapmak için kullanılmıştır. Son zamanlarda Hubble Uzay Teleskopu ve Paranal'daki ESO VLT teleskopları ile birçok yakın gökadanın yüksek hassasiyetli uzaklık tahminler için Sefeidler gözlenmiştir. Özellikle, gökbilimciler her iki yıldız da benzer parlaklığa sahip olduğunda onların kütlelerini yüksek hassasiyetle ölçebilmekte ve her iki yıldıza ait tayf çizgileri, bu nesnenin durumunda olduğu gibi, iki yıldız birarada iken gözlenen tayfında görülebilmektedir. Bu sayede Doppler etkisi yardımıyla her iki yıldızın yörüngede iken yeryüzüne olan uzaklaşma ve yakınlaşma hareketlerinin kesin ölçümü yapılabilmektedir. OGLE-LMC-CEP0227 ismi ilk kez OGLE kütleçekimsel mikromerceklenme araştırmasında değişen yıldız olarak keşfedildiği için verilmiştir. OGLE hakkında daha deyaylı bilgiler şu adreste bulunmaktadır: http://ogle.astrouw.edu.pl/ Kaynak: ESO-Türkçe"} {"url": "https://www.astronomidiyari.com/yazi/zooniverseden-iki-yeni-gezegen-kesfi/", "text": "Çok çeşitli bilim dallarında basit çalışmalar yapabileceğiniz halka açık bilimsel verilerin paylaşıldığı Zooniverse platformundan iki yeni gezegen keşfi geldi. Siz de bu sayfaya üye olarak istediğiniz alanda çalışmalara katılarak bilim insanlarına yardımcı olabilirsiniz. Görev süresi bitmiş olan Kepler teleskopunun verileri işlenmeye devam ediyor. Bu amaçla bilime meraklı her kesimden destek isteyen gökbilimciler Zooniverse ortamından verileri paylaşıyor. İşte, bu platformda işlenen verilerden iki yeni gezegen keşfi gerçekleşti: K2-138g ve K2-288Bb. K2-138g Beş gezegeni olan K2-138 yıldızı bir kırmızı cücedir. Gezegenleri 2,5 ile 12,8 gün arasında dolanma dönemine sahip. Yani yıldıza çok yakın dolanmaktalar. (Karşılaştırma yapabilmek için Merkür'ün Güneş çevresinde 88 günde bir tur attığını hatırlatayım.) Sistemdeki beş gezegenin yörüngesinde gözlenen tuhaflık altıncı bir gezegen olabileceğine işaret ediyordu. Halka açık verilerin eşliğinde yıldızın gerçekten de altıncı bir gezegeni olduğu keşfedildi. K2-138g gezegeni Dünya'dan büyük Neptün'den biraz küçüktür. Yıldızı çevresinde 42 günde dolanmaktadır. Yüzey sıcaklığı yaklaşık 130 C derece olan gezegende bildiğimiz anlamda yaşam olması mümkün görünmemektedir. Keşifle ilgili ayrıntılı bilgiye https://blog.zooniverse.org/2019/01/07/exoplanet-explorers-discoveries-a-sixth-planet-in-the-k2-138-system/ adresinden ulaşabilirsiniz. K2-288Bb K2-288 sistemi iki M cüce yıldıza sahiptir. A yıldızı yaklaşık yarı Güneş kütlesindedir. B yıldızı ise Güneş'in üçte biri kütlelidir. Gezegen adlandırmalarında büyük harfler yıldızı, küçük harfler gezegeni simgelemektedir. B yıldızı çevresinde 31,3 günde dolanan gezegen yaşam alanı içinde bulunuyor. Dünya çapının 1,9 katı çapa sahip gezegenin yüzey sıcaklığı -47C'dir. Bu haliyle yaşam alanında olsa da pek yaşamperver görünmemektedir. Keşifle ilgili ayrıntılı bilgiye https://blog.zooniverse.org/2019/01/07/exoplanet-explorers-discoveries-the-habitable-zone-planet-k2-288bb/ adresinden ulaşabilirsiniz. 2 Yorumlar merkürün yıldızımıza uzaklığı yaklaşık 58000000 milyon km olduğunu hatırlarsak ve yüzey sıcaklığı yaklaşık 430 derece.k2138 yıldız sistemindeki gezegenler çok daha yakın olmalı yüzey sıcaklıklarıda 430 derecenin çok çok üzerinde olmalı ve nekadar yakınsa hem yörüngedeki hızları hemde dönme turları (42 ve 2,5).yörüngedeki hızları çok yüksek.diğer yidız k2288Bb yıldızı ise yaşam olabilir(-47).Fakat rusyada -70 de insanlar yaşıyor.öyle biliyorum.yinede yörünge hızı yüksek.selamlar. Elbette burada bahsedilen ortalama sıcaklık değeridir. Dünya'nın ortalama sıcaklığının 15 C derece olduğu düşünülürse, -47C gibi bir ortalama sıcaklıkta yaşam olasılığı?? Evet, soru işareti. Çünkü bu kadar düşük sıcaklıklarda yaşayan mikrobik canlılar olabilir. Bu kısmı biyologlara bırakayım en iyisi."}